Issuu on Google+

Efsane Gökyüzünü kaplayan kül rengi bulutlardan yeryüzüne süzülen zarif damlalar toprağı canlandırırken, o da temiz havayı ciğerlerine doldurarak kendine geliyordu. Tam iki yıldır yaşam sürdüğü bu yerden uzaklaşmak için sıklaştırdı adımlarını ve bir süre sonra yerdeki su birikintilerine basmanın ne kadar zevkli olduğunu hatırladı, ormana doğru koşmaya başladı. İki yıldır karanlık bir zindanda bulamaçlar yiyerek yaşamıştı ucube gibi. Ağzında diş kalmamış çirkin, paslı bir balta taşıyan muhafızın aşağılamalarını da işitmişti. Fakat artık bunlar, yalnızca mazisindeki karanlık kutuya hapsettiği acı dolu yılların anısıydı. Şimdi eskisi gibi bir efsane olarak anılmanın ve kılıcını eline almanın vakti gelmişti. Önce her gün üşüyerek, sessiz gözyaşları akıtarak uyuduğu pis zindanın, ardından tüm dostlarının intikamını alacaktı. Zaten kendini öldürmemesinin sebebi de buydu; acı veren bir intikam. Şimdi amaçsızca koşuyordu, ulaşmak istediği yer çok uzaklarda da olsa koştu, durmaksızın koştu bir süre. Ve dev hapishaneden yeterince uzaklaşınca adımlarını yavaşlattı, hemen önünde duran ulu çınarın dibine çöktü. Sırtını ona yasladı ve içinde, tutsak olarak yaşadığı zindanı gizleyen taş yığınını seyretmeye koyuldu. Büyük Savaş’ın hâkim olduğu bu topraklara, iki yıl önce gelmişti ilk kez. Tabii o zamanlar yalnız değildi, arkasından binlerce atlı gelmekteydi bu ziyaretin sebebi, istilaydı. “Daha fazla toprak, güç ve daha büyük bir servet!” Demişti Kral. Ve Lewos, kendini Büyük Savaş’ın ortasında bulmuştu. Aslında onun hayatında sebepsiz şiddete yer yoktu. Fakat itaatsizlik etmenin cezasını düşünüp savaşmayı kabullenmişti Lewos. Bu yüzden kendine de kızmıyor değildi, fakat önce güç düşkünü kraldan hesap soracaktı. Ardından orduları dizginleyecek ve savaşı durduracaktı. En sonunda, sürdürdüğü sefil hayata son verecekti. Çünkü en başından beri olanların sorumluluğu ona aitti. Savaşmayı reddedip halkı ayaklandırsa, sıkıntılı bir dönemden sonra eski huzurlu günlerine geri dönerdi Srao. Fakat bunun yerine itaat etmiş, cepheden cepheye koşmuştu Lewos. İlk başlarda zaferlerle sonuçlansa da bu savaşlar, ordunun gücü azalmıştı zamanla. Ve Riberia’ya karşı verilen mücadelede başarısız olmuştu Srao ordusu. Lewos, o günü hatırladı. Keskin kılıcıyla Riberialılara kök söktürürken hissettiği acı ve sonrası geldi aklına. Bu acı, pullu zırhını delip bacağına giren hançerin hissettirdiğiydi ve dengesini kaybedince, herkes üzerine çullanıp ona daha fazla zarar vermek için saldırmıştı. Şimdi yaşıyor olmasının sebebiyse, bu duruma kayıtsız kalmayan Dugov’du. Dugov, en yakın arkadaşı için kendini feda etmiş ve cesurca savaşmıştı. Ve Lewos topallayarak kaçmak istemişti oradan. En yakın arkadaşını sırf Kralın çıkarları uğruna kaybettiği bu savaştan kurtulmak, var gücüyle koşup kargaşadan sıyırmak istemişti kendini. Fakat bacağının durumu kötüleştiği için bu kaçışı uzun sürmemiş, Riberia şövalyeleri tarafından yakalanmıştı. Ardından çarpışmada galip gelen Riberialılar onunla beraber tüm ölmeyen Srao askerlerini esir tutmuştu. Lewos’u şaşırtan şey ise esir alındığı günden bu yana tek ziyaretçisinin bile olmamasıydı. Yeni bir komutan atayıp güç kazanmak için savaşı sürdüren Kral ve Srao meclisindekiler, o gün cesurca savaşmasına rağmen sayıca azınlıkta olduğu için kaybeden Lewos ve ordusunu unutmuştu. Fakat Lewos, onları unutanları unutmamış, yüksek güvenlik önlemleriyle çevrili bir kafese benzeyen hapishaneden intikam için kaçmıştı.


Lewos, derin bir nefes aldı ve oturduğu yerden kalktı. Daha fazla beklemeye tahammülü yoktu. Bir an önce yola koyulacak, planladığı gibi Srao’nun başkenti olan Frac’a gidip bir hana yerleşecekti. Amacı, bir süre Frac’ta kalıp halkın nabzını yoklamak ve ayaklanmayı örgütlemekti. Lewos, Kralın ayaklanmalara direnemeyeceğini düşünüyordu çünkü Srao Meclisi, kurulu düzenin bozulmaması için halkın isteklerine önem verir, hükümdarları buna göre seçerdi. Zindanda kaldığı iki yıl gibi uzun bir sürede Kralın değişip değişmediği hakkında fikri yoktu Lewos’un, fakat değişmemişse planını hemen uygulamaya sokacaktı. Eğer değişmiş ve yeni bir kral tahta çıkmışsa önce eski Kralı bulup hesap soracak, sonra da yeni kralı ateşkes imzalaması için tehdit edecekti ve bu ateşkesin barışa dönüşmesi için çabalayacaktı. Lewos, tüm bunları düşünürken yağmurun şiddetini azalttığını fark etti. Şimdi hiç tanımadığı bu şehirde gezinecek, vatanına dönebilmek için bir yol arayacaktı. Tabii çok iyi bir gözlemci olduğu için bu, hiç zor olmayacaktı. Etrafını incelemeye koyuldu Lewos. Dallarının altına sığınıp yağmurdan korunduğu çınarın ardına baktı, gözlerini kısıp dikkatlice uzaktaki parlak noktaya odaklandı. Bu parlaklık, ormanın içindeki küçük bir kulübeden geliyordu. Lewos, kulübede yaşayan insanlar oluğunu anlamıştı ve ihtiyaç duyduğu her şeyi onlardan alabilirdi. Bir umutla koşmaya başladı Lewos, zindandan kaçarken öldürmek zorunda kaldığı muhafızın baltasını da yanında taşıdığı için kendini savunabilirdi. Zaten oldukça iri bir vücut yapısına sahipti ve silah kullanma konusunda ustaydı. Yani onunla karşılaşıp da korkmayacak çok az insan vardı ve Lewos, bu avantajı kullanmayı iyi biliyordu. Artık küçük kulübeye iyice yaklaşmıştı. Tedbir olarak bir ağacın ardına gizlenip kulübenin penceresini gözetlemeye başladı. Pencereden dışarı süzülen ışık huzmeleri, ara sıra gölgeleniyordu ve Lewos’un şüphesi kalmamıştı; içeride yaşayan birileri vardı. Ve biraz daha yaklaşıp kulak kabarttığında, konuşma sesleri de duymaya başladı Lewos. Bu, insan sayısının birden çok olduğuna dalalet ediyordu. Lewos, yağmurun ıslattığı uzun kumral saçlarını kalın, kirli parmaklarıyla taradı ve paslanmış kör baltasını iyice kavrayıp kulübeye doğru yürümeye başladı. Attığı her adımda tedirginlik, aklında eski düzeni sağlamak vardı ve kulübenin tahta, çürük kapısına iyice yaklaşmıştı. Önce, güçlü bir tekme atıp kapıyı kırarak içeri dalmayı ve kim varsa öldürüp değerli eşyaları çalmayı hayal etti. Fakat bu, savunmasız kişilere karşı büyük bir adaletsizlik, alçaklıktı ve hiçbir efsane, alçaklıkta bulunmamalıydı ve Lewos, iki yıl önce savaşın ortasındayken bacağına hançer saplayan kadını bu yüzden öldürmemişti; adalet. “Belki düzgün bir üslupla derdimi anlatır ve savaşı durduracağıma söz verirsem bana yardımcı olurlar.” Diye düşünüyordu şimdi, aklındaki bulanık düşünceler berraklaşmıştı. Lewos, sağ elini yumruk haline getirip kapıya nazikçe vurdu. Az sonra konuşmalar kesilmiş, kulübenin tahtalarını gıcırdatarak kapıya yaklaşan ev sahibinin ayak sesleri duyulur hale gelmişti. Kalın ve gür bir ses; “Kimsin sen?” diye bağırdı. Lewos, ev sahibinin misafirperver olmadığına kanaat getirmişti. Bu yüzden, nazikçe konuşmadan anlamayacağını biliyordu. Fakat yine de; “Zor durumdayım, lütfen kapıyı açın.” Diyerek şansını denedi. Fakat adam, kararını vermişti; “Defol pis dilenci! Biz namuslu odunculardan kuruş bile alamazsın!” Lewos, bunları işittikten hemen sonra; “Ben dilenci değilim! Ben, Efendi Lewos’um.” Diye bağırdı ve kapıyı tekmeleyip içeri girdi. O sırada kapının ardında bekleyen dazlak oduncu, yere düşmüştü. Lewos baltasını onun boğazına dayadıktan sonra; “Bekleyip sabretmekten usandım, naziklikten anlamayan insanlardan da bıktım. İstediğim tek şey biraz erzak ve güçlü bir at. Daha sonra Srao’ya gidip yapmam gereken çok iş var. Bu yüzden elini çabuk tut oduncu!”


O bunları söylerken, oduncunun karısı olduğu anlaşılan bir kadın kekeleyerek; “Sen, sen O’sun! Ama nasıl kaçtın?” dedi. Baltasını adamın boynundan çeken Lewos, önünde duran yeşil koltuğa oturdu. Bu kadın onu tanıyordu ve evdeki kimsenin silahı yoktu. Kendini bir açıklama yapmak zorunda hisseden Lewos bir süre sessiz kaldıktan sonra;“Kaçmak kolaydı. Her gün çürümüş zindan kapısının altındaki boşluktan yollanan metal tasın içindeki kaşığı kullanarak kapının kilidini açabilir, dışarı çıkabilirdim. Dışarı çıktığımdaysa yapacağım şeyler de çok basitti. Nöbet tutan muhafızı öldür, silahını al ve hapishane koridorlarında sessizce ilerleyip ana kapıya ulaş. Silahı kullanarak kapı kilidini kır ve olabildiğince hızlı bir şekilde oradan kaç.” Daha az önce kanlı baltayı boynuna dayadığı oduncu; “Srao’nun Efsanesi, dört büyük ordunun komutanı Efendi Lewos. Senin hakkında birkaç şey biliyorum. Bunlardan en önemlisi de hayatındaki ilk yenilgiyi iki yıl önce, Riberia çarpışmasında yaşaman ve esir tutulman. Söyle, madem kaçış bu kadar kolaydı, neden hemen kaçıp ordunun başına geçmedin? Bunu yapsaydın Srao bölünmezdi.” Lewos’un bu sözleri idrak etmesi bir hayli uzun sürmüş, olayı kavradığında beyninden vurulmuşa dönmüştü. Bacağı yaralı olduğu için iki yıldır çıkamadığı ve kötü şartlar altında iyileşmeyi beklediği zindan sırf onun değil, tüm Sraolular’ın kafesiydi artık. Fakat o, kendi kafesinden çıkıp özgürlüğe kavuşmayı başarmıştı. Halkına da hürriyetini geri vermeliydi… Lewos geldiğinden beri kendi dertlerini unutmuş, onunla ilgileniyordu Ruber ve Ensiv. Onun hikâyesini dinlemişlerdi dört gündür ve kendi hikâyelerini de anlatmışlardı Lewos’a. Onların derdi, bu büyük savaşta yeterince üretim yapamayan Riberia çiftçisinin mahsulü pahalıya satmasıydı. Bu yüzden odunculuk yaparak hayatını kazanan Ruber ve Ensiv yeterli miktarda erzak depolayamamıştı. Yani kışı kıtlıkla geçirebilme tehlikeleri vardı ve bu işe bir çare bulamamışlardı. Tabii bu olayın tek mağduru onlar ve onlar gibi oduncular değil, tüm Riberialılar’dı. Kıtlık sorunundan en az etkilenen çiftçiler bile, mahsulü satamadığı için huzursuzdu. Ve işin ilginç tarafı tüm bunların sebebi olan Lewos, Ruber ve Ensiv tarafından sahiplenilmişti. Şimdi bu birbirine sadık çiftin yatağında rahatça uyuyan Efsane, onların zor duruma düşmesinin baş sebebiydi. Ruber, ilk günkü gibi sevdiği kadına, Ensiv’e sarıldı; “Merak etme Ensiv, Lewos savaşı durduracak ve bu günler geride kalacak.” Ensiv, hüzünle dolan gözlerini kapattı ve berrak yaşların yanaklarına süzülmesine izin verdi; “Dayanacak gücüm kalmadı Ruber, bu kâbus bitsin artık…” Lewos, Ruber ve Ensiv’in ahırından ödünç aldığı atın sırtında Srao’ya doğru ilerliyordu şimdi. Hava da güzeldi. İki yıl aradan sonra güneşin parıltısını görmüştü. Normal bir insan için güneş tepede, yeryüzüne nur saçan devasa bir küreydi. Fakat onun için yalnızca yeryüzüne değil, insanların kalbine de işliyordu güneşin aydınlığı. Ve tüm kötülükler, onun ışığından kaçmak istiyordu. Lewos, ufka baktı. Akşam olunca Güneşin saklandığı diyarlar ile aralarındaki çizgi olan ufuk, ona yolunu gösteriyordu ve bu yol vatanının yoluydu. Lewos, yolculuğun birkaç gün süreceğini kestirebiliyordu. Fakat aksilik çıkarsa, bu süre uzayacaktı ve hiçbir zaman önüne aksilik çıkmadan bir işi sonlandıramamıştı...


“Çok da kötü değil.” Diye düşündü Lewos. Riberia’dan Frac’a kadar gelmesi tan bir hafta sürmüş, savaşın yarattığı kargaşayı fırsat bilip seyehat eden insanların önünü kesen hırsızlar haricinde hiç sorunu olmamıştı. Hatta onun nasıl dövüştüğünü gördükten sonra hırsızlar bile tehlike arz etmeyen masum insancıklara dönüşmüştü. Şimdi Lewos, Srao’nun elinden kaptırmamak için çok uğraştığı başkent Frac’ta, bir hana yerleşmişti. Tabii sinek avlayan han sahibi de ona kral muamelesi yapmış, tıpkı istediği gibi en lüks odayı cüzi miktarda paraya vermişti. Artık Lewos, daha önceden hazırladığı planını uygulamak için hazırdı. Az sonra, öncelik verdiği bilgi toplama işlemi için han sahibi olan Bay Dorzan’la konuşacaktı. Bay Dorzan’ın Lewos gözünde bıraktığı ilk intiba, oldukça iyiydi. Gayet kibar, saygılı ve kelimeleri özenle seçerek konuşan Dorzan yaşlıca bir adamdı ve artık saçları seyrelmeye, beyazlamaya başlamıştı. Lewos, zindanda kaldığı süre içinde giydiği kirli kıyafetlerini Ensiv’e yıkattığı için artık kötü görünmüyor, pis kokmuyordu. Üstüne üstlük sakallarını tıraş edip şekillendirmiş, saçlarını da kısaltmıştı. Şimdi toplum içinde çok rahat hareket edebilecek, dikkat çekmeyecekti. Üstünde oturduğu yataktan kalktı, odanın kapısına yöneldi. Attığı her adımda gıcırdayan tahtalar, hanın bakımsız kaldığına işaret ediyordu fakat bu önemsiz bir detaydı. Çünkü Bay Dorzan’ın tek başına bu işi halletmesi düşünülemezdi. Lewos, kapının metal tokmağını tutup açtı ve odadan çıktı. Onu kendi odasında bekleyen Bay Dorzan’ın yanına gitmek için adımlarını hızlandırdı. Kısa süre sonra, kapısında altın rengi harflerle Dorzan Frezev odaya ulaşmış, bir an bile beklemeden kapıyı çalmıştı Lewos. Az sonra, içerinden; “Buyurun.” Diye bir ses geldi. Lewos, Dorzan’ın bu kadar kibar olmasına şaşırmış fakat “Gir!” diye bağıranlardan çok daha iyi olduğunu düşünmüştü. Kapıyı açtı, seri bir hareketle içeriye girdi ve Bay Dorzan’ın çalışma masasında olduğunu gördü. Önünde yığınla kâğıt, elindeki kalemle bir şeyler karalamaktaydı. Lewos’u süzdükten sonra; “Lütfen oturun Efendi Lewos.” Dedi. Lewos, onu tanımasına pek şaşırmamıştı. Zira Lewos’un ünü Srao’da pek yaygındı. O sırada Lewos, bu saygı gösterisinin yalnızca korkudan olduğunu düşündü. Fakat yapmacık da olsa saygı görmek, hoş bir şeydi. Dorzan’ın işaret ettiği sandalyeye oturduktan sonra Lewos; “Lafı eveleyip gevelemeden söylemeliyim ki ben tutsakken olan her gelişmeyi bilmek istiyorum.” Dorzan, tebessümle; “Tahmin etmiştim…” Göz kapakları ağırlaşmış, yorgun bedenini yumuşak yatağa bırakıvermişti Lewos. Saatlerce süren sohbetleri sonucunda birçok şey hakkında bilgi sahibi olmuş, açgözlü kralın hala hükümdar olduğunu öğrenince intikam için kolları sıvamıştı. Lewos zindana atıldığında, Srao toprakları oldukça genişti ve düzenli olarak seferler yapılıyordu. Fakat şimdi öğrenmişti ki Srao toprakları bölünmüş, seferler durulmuştu. Hatta Bay Dorzan; “Savaşın bitmesi an meselesi; ordu son kozlarını oynuyor, Kral ve meclistekiler endişeli. Korkarım, Frac düşecek.” Demiş, gerçekleri ortaya koymuştu. İşlerin bu noktaya gelmesini sağlayan şey ise tıpkı Lewos’un tahmin ettiği gibi Kralın yanlış politikaları ve isyan etmekten çekinen halktı. Srao halkının kurtuluş için bir önder beklediğinin farkındaydı Lewos. Ve bu önderlik görevini üstlenmeye hazırdı. Gözlerini kapatıp uzun bir uykuya teslim olurken aklında, güzel günler vardı…

“Fısıltılar, haykırışlardan daha uzakta duyulur.” Dedi Dorzan. Frac’a gelip onun Frezev Hanı’na yerleşeli iki hafta oluyordu ve Lewos, hala harekete geçmemişti. Çünkü nasıl bir


hamle yaparsa etkili olacağı konusunda fikri yoktu. O yalnızca düz mantıkta işleyen bir plan yapıp atına binmiş, buraya gelmişti. Aslında zindandayken düşünmek için çok vakti vardı, bu inkâr edilemezdi. Fakat Lewos’un aklı, o buz gibi yerde işlememişti! İşte şimdi bu yüzden, Dorzan’a danışıyordu yapması geren şey için. Ve Dorzan tek cümleyle, ona tüyoyu vermişti. Lewos; “Bir söylenti çıkartmam gerektiğini mi söylüyorsun?” Dorzan, gülümseyerek; “Siz Efsane’siniz Bay Lewos, artık geri döndüğünüzü herkes bilmeli. Böylece rakibinizin gönüne korku tohumlarını eker ve onları istediğiniz gibi yeşertebilirsiniz.” Lewos, bunu duyar duymaz sandalyesinden kalktı ve “Öyleyse söyle, nasıl yapabilirim bunu?” diye haykırdı. Dorzan; “Şimdi sokağa çıkıp akşama kadar sessizce dolaşın. Bu yeterli olacaktır.” Lewos, Dorzan’ın fikrini beğenmişti. Sonuçta onu tanıyan birçok Srao’lu şu anda sokaklarda dolaşıyordu ve Lewos’u gördüğü anda bu haberi herkese yaymak için hazırda bekliyordu. Lewos; “Teşekkürler Dorzan, sen çok iyi bir yardımcısın.” Dedi ve zindandayken hasret kaldığı Frac sokaklarına yöneldi… “Savaş,” diye düşündü Lewos. Ağır adımlarla toprak yolda yürürken, etrafta oyun oynamakla meşgul olan çocuklara bakıp; “Savaş onları etkileyemiyor.” Demişti sessizce. Yetişkinlerin çıkar amaçlı vahşi kavgaları, çocukların renkli ve masum dünyasına girememişti. Fakat bu, çok uzun sürmeyebilirdi. Çünkü savaş durdurulmadığı sürece Srao’da huzursuzluk artacak ve en sonunda kargaşa, ülkeyi tümüyle ele geçirecekti. İşte Lewos bu yüzden, huzuru milletine sunmak için çabalıyordu şimdi ve bunu başaramadan ölmek istemiyordu. Adımlarını sıklaştırdı ve bir süre sonra iyiden iyiye koşmaya başladı; “evini” görmüştü. Küçük, derme çatma bir kerpiç kulübeydi evim dediği yer, hatta ordunun başına geçip “Efsane” diye anılmaya başladığında tamamen ayağını kesmişti buradan. Fakat şimdi pişmandı ve şimdi ümit vardı içinde. Ümidine sımsıkı sarıldı, tahta kapıyı çaldı. Az sonra içeriden yıllardır hasretini çektiği annesi ve babası çıkacaktı belki de! Lewos, bu ihtimalden başka bir şey düşünemiyor ve soluk bile almadan bekliyordu. Bekledi, bir süre bekledi ve o kısacık süre zarfında bile beklemekten sıkılıp yeniden çaldı kapıyı. Hatta yumruklamaya başladı, bir yandan da “Anne, baba, kurtuldum!” diye bağırıyordu. O ne kadar yumruklayıp bağırdıysa, ev de ona müthiş bir sessizlikle cevap veriyordu. Bu çıldırtıcı sessizliğin sonunda, Lewos çaresizlikten ne yapacağını şaşırıp kapıyı kırmaya karar verdi. İçeride kimsenin olmaması onun için çok saçmaydı çünkü onu bırakıp gitmiş olamazlardı. Bu arada, Lewos’un kapıya yumruklarla girişmesi, çevrenin dikkatini çekmişti. Komşu kulübeden çıkan yaşlı bir adam; “Ne yapıyorsun deli oğlan? Çıldırdı mı!” diye bağırdı. Haklı olarak şaşkındı. Lewos, ilk başta bir yabancı olarak algılasa da bu adamı tanıdığını anladı ve hatırlamaya çalıştı. Gözlerini kısarak birkaç saniye düşündükten sonra; “ Bay Rogab, siz misiniz?” Adam kaşlarını çatıp; “Sen, sen Lewos’sun!” Lewos, başıyla onayladı ve Rogab’ın yanına koştu. Telaşlı bir şekilde; “Annem ve babam nerede Rogab? Artık burada yaşamıyorlar mı? Haydi, söylesene!” Neye uğradığını şaşıran Rogab, önce derin bir nefes aldı ve sonra sakince konuştu; “Dayanamadılar…” Tamamen tükenmiş bir yaşama sevinci, kan çanağına dönmüş gözler ve yorgunluk; Lewos’un mal varlığı işte bu kadardı. Şimdi Frezev Hanı’na dönüp odasına kapatmıştı kendini. Başını yastığa koymuş, tavanı izlerken sakinlemeye çalışıyordu. Annesi ve babası onun zindana atılması yüzünden hasta olmuş, dayanamayıp ölmüştü. Diğer akrabaları da zaten savaşta şehit


düşmüş, bu yolda yok olup gitmişti. Lewos, artık kendisi için en ufak güzellik bile düşünmüyordu. Onun niyeti, Srao halkına bağımsızlığını geri verip tarihin gizli sayfaları arasında kaybolmaktı. Bu yolla huzurlu bir dünyanın temelini atabilecekti insanlar için. Ve kendisi için istediği “hiç’lik” mertebesine de ulaşacaktı. Bir hiç olacaktı ve bu sayede hiçbir şeyi etkilemeyecek, hiçbir şeyden etkilenmeyecekti. Bu hiçlik meselesi, bir felsefenin ürünüydü ve hayata karşı tüm görevlerini erkenden bitirdiğini düşünen insanlar ömrünün geri kalan kısmını yaşamak yerine ölmeyi tercih ediyordu. İşte bu yüzden hiçlik, gereksiz yere yaşamanın önünü kesiyordu ve Lewos’a göre hak ettiği tek şey bir hiç olmak, yani olmamaktı…

“Sizi üzen nedir Bay Lewos?” dedi Dorzan. Haklı olarak soruyordu çünkü her şey yolunda gitmesine rağmen Lewos, iki gündür odasından çıkmıyordu. Oysaki ilk geldiğinde her gün odasından çıkıp Dorzan’la sohbet ediyor, saatlerce usanmadan konuşup dinliyordu. Şimdiyse dört duvar arasında, her şeyle bağlantısını kesmiş bir şekilde ot gibi yaşıyordu Lewos. Bir süredir konuşmadığı için tembelleşen çene kaslarına güçlükle hükmederek; “Üzülmek mi?” dedi, devam etti; “Artık hissetmiyorum.” Dorzan, bir an düşündükten sonra; “Üstünüze ölü toprağı serpilmiş gibi davranmayın Bay Lewos! Haydi, kendinizi toparlayın ve kalkıp hazırlanın. İki gün önce sokaklarda dolaşmanız oldukça işe yaramış ve dönüş haberiniz Frac’ın her mahallesine yayılmış. İşte bu yüzden halk meraklı ve kimi kesimler de endişeli. Meraklı olan halkın merakını gidermek, telaş edenlerin elini ayağına dolaştırmak için hemen bir şeyler yapmalısınız.” Lewos, bunları dinledikten sonra yataktan kalktı, odanın içindeki sırları dökülmüş aynaya yöneldi. Yüzünü dikkatle inceledikten sonra; “Haklısın Dorzan. Ben onların tek umuduyum ve mücadelemden bu kadar çabuk vazgeçemem, yeni başlamışken mola veremem…” Yaklaşık kırk kişi, Frezev Hanının bahçesinde toplanmıştı şimdi. Amaçları, bilgiye ulaşmaktı ve bu isteklerini yerine getirme görevini üstlenen Lewos, konuşma yapmak için hazırdı. Gecenin sessizliğinde gizlice, Dorzan’ın özenle yetiştirdiği güzel kokulu çiçekler arasında yapılacak olan bu toplantı, ileride yapılacak olan büyük devrim için küçük bir hazırlıktı. Lewos, herkesin onu dinlediğinden emin olunca gırtlağını temizledi ve Efsane’nin dönmesine doğal bir şekilde şaşıran topluluğu bilinçlendirmek için konuşmaya başladı; “Biliyorsunuz ki iki yıl önce yapılan ve mağlubiyetle sonuçlanan Riberia çarpışmasından hiçbir Srao’lu dönemedi. Ve yine biliyorsunuz ki vazifemi yerine getirmek amacıyla ben de burada çarpışmıştım. İşim bilmediğiniz kısmına gelecek olursak, ben o gün bacağıma ağır bir darbe aldım ve en yakın dostumu kaybettim. Ardından öldürülmeyip, ibret olması amacıyla vatana zarar veren insanları tutsak ettikleri Riberia Zindanlarında tutuklu kaldım. Ve böyle berbat bir durumdayken, ölmek istedim. Defalarca kez kendimi öldürmek, yemek diye verilen bulamaç yığınını çirkin muhafızın suratına çarpıp onun sinirlendirerek beni öldürmesini sağlamayı planladım. Fakat sonradan aklıma, güç düşkünü Webar geldi. Güç düşkünü, kendini kral zanneden soytarı! Bu savaşın, huzursuzluğun ve mutsuzluğun sebebi oydu. O, en yakın dostumun ölmesine sebep olmuştu ve binlerce silah arkadaşım ölmüştü. Bunun yanında hiç tanımasam da sonradan düşünüp üzüldüğüm, kendi ellerimle öldürdüğüm insanlar geldi gözümün önüne. İşte tüm bunları göz önünde bulundurarak düşündüm ve bir intikam yemini


ettim. İnanın bana, içerideyken düşünmek için çok zamanım oldu; her saniye bir şeyler düşünebilmek için yaratılmıştı sanki. Ve ben de bunu değerlendirip planımı yaptım, doğru zaman gelince zindandan kaçmak ve Srao’ya dönüp intikamımı almak için her şeyi düşündüm. İki yılın sonunda, bacağım tamamen iyileştiğinde bu planları hayata geçirmek amacıyla zindandan kaçtım ve işte buradayım…” Toplantının verimli geçtiği su götürmez bir gerçekti ve Lewos da tatmin olmuştu. Küçük de olsa bir topluluğa seslenmek, yaşadıklarını anlatıp onları örgütlemek büyük bir başarıydı. Çünkü bu topluluk, Lewos’un; “Ayaklanma için hazırlanmalıyız.” fikrini Frac’ta yayacaktı. Önce Frac, daha sonra da çevre şehirlerde yayılacak olan bu fikir, Kral Weber’in ayağını kaydırmak için halkın benimsemesi gereken çok önemli bir Lewos İlkesiydi. İşte bu yüzden Lewos, kendini iyi hissediyordu. Artık hiçbir şeye üzülmemesi gerektiğini anlamıştı ve artık yaşamıyor gibiydi. Onun şu anda sürdürdüğü hayat, görevini yerine getirmesi için verilmiş olan bir süre gibiydi ve bu görev, Weber’i devirmekti. Zaten sonra barış antlaşması için kolları sıvayacaklardı ve her şey yoluna girecekti Srao için. Yani en azından, Lewos öyle düşünüyordu… “Sona yaklaşıyoruz.” Dedi ve arkasına yaslanıp piposundan bir nefes aldı Dorzan. Artık Frac halkı, bilenmiş bıçak misali iş görmeyi bekliyordu ve Frac çevresindeki Roob, Cuas, Otah gibi şehirler de Lewos’un dönüş haberiyle çalkalanmaktaydı. Büyük bir ayaklanma için halk hazırdı, tek bekledikleri şey ise Lewos’un işaretiydi. Bu işaret, Weber’in sonu olacaktı ve Lewos’un devri başlayacaktı. Tahta çıkıp iç ve dış sorunları hallettikten sonra Lewos, bu makamı Dorzan’a devretmeyi düşünüyordu. Çünkü her ne kadar bazı fikirleri değişmiş olsa da Hiçlik felsefesini benimseyen her insan gibi o da yolundan dönemezdi. Dönmek, asla bir Efsane’ye yakışmayacaktı ve Lewos, ölümden korkmuyordu. Karşısında oturmuş yaşamanın tadını çıkartmak için çabalayan Dorzan ise onun bu durumundan yeni haberdar olmuş ve üzülmüştü. Lewos, onun “Sona yaklaşıyoruz,” sözüne karşılık olarak başını iki yana salladı; “Hayır, her şey yeni başlıyor…” Kaşlarını çatmasının sebebi, sinirlerinin bozulmuş olmasıydı. Kendini çığlık atmamak için zor tutan Kraliçe, öfkeden küplere binen Weber’i sakinleştirmek istemiş fakat pek de başarılı olamamıştı. Fakat denediği telkin yollarının Weber’e işlemeyeceğini anladığından; “Sakin ol Weber!” diye bağırıp son ve en güçlü kozunu oynamaktan çekinmemişti Kraliçe Lunor. Bu son derece etkili çığlık yöntemi etkisini gösterip Weber’i sustursa da Lunor’un yanaklarını kızartmıştı. Kral Weber, sarayın giriş katında yaşanan bu olaya seyircilik eden muhafızlarını el işaretiyle kovaladı ve Lewos’un dönüş haberini duyduğundan beri hiç düzelmeyen çatık kaşlarıyla Lunor’u süzdü. Lunor’un bakışlarında da aynı öfke vardı ve Weber’in bir Kral olarak vazifesini yapamadığını düşünüyordu. Öyle ki Weber, halkını barışa yönlendirmek ve kriz ortamından kurtarmak için hiçbir girişimde bulunmamıştı. Bunun aksine sürekli savaşın üzerine gitmiş, Srao’yu ümitsiz bir mücadelenin içinde kıvrandırıp durmuştu. Lunor, birkaç adım ötesinde bulunan sandalyeye oturdu ve saray duvarlarını incelemeye başladı. Birkaç saniye boyunca, duvarlara kazınmış çeşit çeşit motifi seyretti. Bu motiflerdeki işçilik, onun için derin anlamlar taşıyordu ve Srao’nun tarihindeki her başarı adeta duvarlara kazınmıştı. Ve Lunor, sıkıntılı durumlarda sakinleşmenin yolunu, geçmişteki başarılara bakmakta bulmuştu. Fakat Weber, onun bu işi yapmasından rahatsız olmuştu; konuşmak istiyordu ve


sessizliğe tahammülü yoktu. O da Lunor gibi bir sandalyeye oturdu ve acınası bir tavır takınarak; “Bize ne oldu ey güzel Lunor? Söyle, nasıl çıkacağız bu işin içinden? Duvarları seyredip durma, bana cevap ver lütfen!” Lunor, bu kibarca söylenen lafları kulak ardı edemezdi. Weber’in gözlerine baktı, konuşmaya başladı; “Bundan beş sene öncesine bakacak olursan, Srao’nun bilimde ve sanatta müthiş bir ilerleme gösterdiği parlak dönemi hatırlayacaksındır. Hatırla o günlerimizi Weber! Her gün yeni bir tiyatronun açılışına giderdik, ressamlar Frac’ın her köşesini eserleriyle bezemişti. O zamanlar şiddet adına görebileceğimiz tek şey şövalyelerin gösteri dövüşleriydi. Filozoflar, şehrin dört bir yanında oturup konuşur, ülkeyi daha parlak bir geleceğe taşıyacak konuları tartışırlardı. Ayrıca bilim adamları da boş durmaz, daha fazla üretim için yeni yöntemler geliştirirdi. Mimarlar Frac’ı güzel bir kız gibi süslemeye çabalar, taşa toprağa estetik katabilmek için bıkıp usanmadan çabalardı. Ekonomik bakımdan Srao, diğer tüm devletlerden daha üstündü. Ordu, olası saldırılara karşı vatanı savunmak için hazırdı ve tüm bunların sonucu olarak halk, mutluydu. Şimdiyse bunların çoğunu kaybettik Weber. Ve sebebi de açık bir şekilde, senin yanlış kararlarındır…” “Haberler iyi!” diye haykırarak odaya girdi Dorzan. Uykulu gözlerle ona bakan Lewos, baygın bir ses tonuyla; “Hangi haberler?” Dorzan, Lewos’un uzandığı yatağın kenarına oturdu ve elindeki rulo haline getirilmiş parşömeni açıp yüksek sesle okumaya başladı; “Kral Weber, Lewos’un dönüş haberiyle sarsıldı ve Meclis, Kral’ın tahttan inmesi için baskıcı bir politika izliyor. Çok kısa bir süre içinde ayaklanmalar ile kaynayacak olan Frac halkına seslenmeyi düşünen Weber, son kozlarını oynamaya başladı. Fırtına öncesi sessizlikte Kral Weber bir çözüm ararken, ihaneti unutmayan Efsane sessizce bekliyor.” Lewos, şaşkındı; “Bu da nedir böyle?” Elindeki kâğıdı Lewos’a uzatan Dorzan; “Az önce okuduğum metin, Srao’dan Haberler gazetesinde yayımlanan haberin yalnızca bir kısmı. Siz Riberia Hapishanesinde mahkûmken kurulan gazete, şu anda Srao’nun en büyük haber kaynağı konumunda ve halk gazetede yayımlanan her şeyi dikkatle takip ediyor. Çünkü gazetedeki bilgilen çoğu tamamen doğru. Kısacası, planınız işliyor Bay Lewos. Tıpkı istediniz gibi tüm dikkatleri üstünüze çektiniz ve Kral Weber halka seslenme bahanesiyle Frac’a gelip sizinle yüzleşecek…” “Amacın nedir?” dedi Lunor. Tahtına kurulmuş ve düşünceli görünen Kral, kaşlarını çattı. Kendisine yöneltilen sorunun Frac halkına sesleneceği gün ile ilgili olduğunu biliyordu. “Niyetim, son ve en büyük kozumu oynayıp ortadan çekilmektir.” Lunor’un aklı karışmıştı. Zira Weber hiç de açık konuşuyor değildi. Merakla; “Son kozun mu? Neymiş bu?” Weber, tahtına iyice kurulduktan sonra; “Eski ama oldukça etkili bir taktiği kullanıp Lewos’un tarafına geçen Frac halkından yandaş toplayacağım. Böylece her şey Lewos için iyi giderken bir iç karışıklık çıkacak ve ben de bundan faydalanarak askeri müdahalede bulunacağım. Kısacası, kazanan ben olacağım ve o kendini efsane zanneden soytarı da layık olduğu yere, toprağa gidecek.” Lunor, Kral’ın açıklamamakta ısrar ettiği ve “eski ama etkili bir taktik” olarak tanımladığı şeyi merak ediyordu. Bu kadar çok işe yarayacaksa, kesinlikle ne olduğunu bilmeye hakkı vardı. Bu yüzden; “Eski ama etkili dediğin taktik nedir peki?” Weber, gülümsedi; “Vaat elbette. Konuşma yapacağım gün kürsüye çıkıp öyle vaatler vereceğim ki binlerce Fraclı, kurtuluşun bende bulunduğuna inanacak. Ve böylece Lewos’a düşman kesilecekler…”


“Alkışlayan çok kişi vardı. Bu bizim için kötü.” Diye iç geçirdi Dorzan. Kral Weber’in halkla buluştuğu bu gün, onun konuşmasını dinlemeye gitmişlerdi ve şimdi konuşma bitmiş, Frezev Han’ına geri dönüp Dorzan’ın odasına girmişlerdi. Aslında her gün, bu odada buluşup günün değerlendirmesini yapıyorlardı fakat normal bir günde bu, geç saatte olurdu. Şimdiyse işler değişmiş, gün bitimi olarak Kral Weber’in konuşmasını bitirdiği vakit geçerli olmuştu. Sandalyesinde oldukça rahat oturan Lewos, Dorzan’ın beklediği gibi öfkeli ve üzgün değildi. Oysaki daha düne kadar Lewos’u destekleyen birçok kişi, bu günkü konuşmadan sonra Kral’ı alkışlamıştı. Çünkü Weber, kısa süre içinde büyük bir devlet olan Cosora ile ittifak kurmak suretiyle savaşta galip gelen taraf olacaklarını, Srao’nun eski günlerine döneceğini ve tüm bunların ancak kendisinin tahtta kaldığı süreçte gerçekleşebileceğini anlatmıştı. Tüm bu yalanlara inanan insanların ihanetini yeniden hatırlayan Dorzan, ateşli bir biçimde konuşmaya başladı. Kibar olmak için sarf ettiği çaba azalmış, fakat yok olmamıştı. “Bay Lewos, affedersiniz ama nasıl bu kadar rahat olabiliyorsunuz? Planımız bozuldu, artık halkı ayaklanma için eskisi kadar hazır değil. Böyle giderse iç karışıklıklar meydana gelecek ve örgütümüz çökecek. Ayaklanma bir hayale dönüşecek!” Lewos, gayet sakin bir biçimde konuşmaya başladı; “O da aynen böyle düşünüyor dostum. Kürsüye çıkıp saçmalamak suretiyle zeki Frac halkını kandırabileceğini zannediyor. Fakat bu çok büyük bir hata, zira biz onu kandırdık.” Dorzan, kekeleyerek; “Ne, nasıl, kandırdınız mı?” Lewos gülümsedi; “Aslına bakarsan Weber’in böyle bir hamle yapacağını, boş vaatlerde bulunarak halkı kandırmaya çalışacağını tahmin etmiştim. İşte bu yüzden, örgütümüze üye olan binlerce Fraclı’yı uyarması için elçilerimize haber verdim. Kral konuşurken alkış tutacak, onun bir şeyden şüphelenmemesini sağlayacaklardı. Böylece kral yaptığının işe yaradığını zannedecek ve biz kendi içimizde yalandan sorunlar oluşturacağız. Ve Kral istediği gibi askerlerle müdahale ederek örgütü dağıtmak için girişimde bulunacak. Fakat gerçekte böyle bir sorun olmadığı için müdahale etmek isteyecek olan askerlere karşı savaşıp onları yeneceğiz, ardından Kral’ın foyasını meydana çıkartarak onun gerçek yüzünü tüm Srao’ya göstereceğiz. Weber’in yalnızca güç düşkünü bir ahmak olduğunu herkes bilecek…”

Gökyüzüne güzellikle dağıtılmış bulutlar, yavaşça hareket ediyordu. Lewos, elini havaya kaldırıp onlara dokunabileceğini hayal etti. Şu sıralar çılgınca hayaller üretmekle meşguldü aklı, çünkü artık düşünecek başka bir şey kalmamıştı. Zira Kral Weber Lewos’u şaşırtmamış, az sayıda askerle binlerce kişilik kalabalığa saldırmıştı. Fakat hesaba katmadığı bir ayrıntı olan Lewos’un tuzağı sayesinde tüm askerler püskürtülmüş, Kral Weber halkın şamarını suratında hissetmişti. Şimdi Dorzan, tüm olayların kontrolünü eline alıp Lewos’un istediği dinlenme süresini ona vermişti. Takriben bir aya denk gelen bu süre, Kral Weber’in kendi kendine çökeceği ve halkın çığ gibi büyüyen tepkisi altında ezileceği dönemdi. Bu dönemin ardından, Lewos yeterince dinlenip rahatlamış bir şekilde şimdilik Dorzan’ın takip ettiği işlerin başına geçecekti. Ve son hamleyi yapıp iyice dengesini kaybeden Kralı tahtından düşürecekti Lewos. Zaten Kral düşünce her şey gitgide iyi bir hal almaya başlayacağından, Lewos görevini tamamlamış biri olarak Hiçli felsefesinin gereğini yapıp hayata veda edecekti. İşte şimdi bu yüzden yaşamanın güzelliklerini bir bir tatmaya, sürekli akıp giden hayatındaki derin anlamı idrak etmeye çabalıyordu. Belki de bu yolla, bir Hiç olmaktan vazgeçer ve


kendine yeni bir görev edinirdi. Fakat şimdiye kadar gördüğü güzellikler ve yeni yeni anlamaya başladığı şeyler, onu yolundan döndürmeye yetmiyordu. O, hala kendisini böylesine büyük bir düzendeki toz zerreciği olarak görüyordu. Zindanda geçirdiği sürede, buna kanaat getirmişti Lewos. Herkes onu Efsane olarak nitelendirse de ancak bir toz zerreciği kadar kıymetli ve işe yarar olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden ona ait olan görevleri yerine getirip bu dünyada bir fazlalık teşkil eden bedenini muhteşem döngünün içine bırakacaktı. Böylece her şey normal düzeninde ilerleyecek, o da boş yere çabalayıp yaşamaya uğraşmamış olacaktı. Şimdi bir ormanın ortasında durmuş, ağaçların arasından gökyüzünü seyreden Lewos, haykırdı; “Hep özel olduğuma inanmıştım ey düzen! Seni etkileyebileceğimi ve değiştirebileceğimi, senin efendin olduğumu sanmıştım. Peki ya öyle miyim?” Lewos, cevabını alamayacağı soruyu sormuştu…

Zarif ve ince parmakları, erimiş mumla kapatılan zarfa uzandı. Sabahın bu vaktinde, gözünü açar açmaz yataktan kalkmış, her günkü gibi kıyafetlerini giymek için giysi dolabına yönelmişti. Fakat alışılmışın aksine, dolabın kapaklarını açarken bu zarfı fark etmişti Lunor. Zarf, dolabın üstüne sivri uçlu bir hançer vasıtasıyla tutturulmuştu ve sırf bu yüzden bile merak uyandırıcıydı. Lunor, vakit kaybetmeden hançerin kırmızı taşlarla süslenmiş sapını kavradı, hızla çekip yanındaki masanın üzerine koydu. Fakat uykusunun açılmamasının bir göstergesi olarak, bıçağı çekmeden önce tutmadığı zarf yere düşmüştü. Hemen eğilip yerden aldı, sabırsızlığın getirmiş olduğu bir vahşilikle yırtarak açtı. Güzel bir el yazısıyla kağıda aktarılan cümleler, şu şekildeydi; “Bundan eminim ki az önce uyandın ve her günkü alışkanlığınla elbise dolabına yöneldin. Fakat dikkatini benim dolaba tutturmuş olduğum bu zarf çekti ve açıp okumaya başladın. Yani sen, güzeller güzeli Kraliçe Lunor’sun. Sen, aynı yastığa baş koyup yıllarca keyifli sohbetler yaşadığım hayat yoldaşım, güzel anılarımın her köşesini süsleyen insansın. Kısacası, bu mektubu senin okuman ve hemen sonrasında da imha etmen için yazdım. Bunun için gereken her şeyi planladım. Lunor, sana bir şey itiraf etmeliyim ki benim hatalar yaptığım konusunda çok haklıydın. Ve her şeyi bu kadar kötü bir noktaya getiren kişi de bendim. Biliyorum, hiç belli etmesen de kızgındın bana; bakışlarında öfke vardı çünkü. Gözlerinin içine bakıp güzelliğinin tadını çıkartmak istediğim her an, öfken daha da içime işliyor ve sevgin belirsizleşiyordu. İşte bu yüzden senden çok özür diliyorum Lunor, ben büyük bir hayal kırıklığıyım. Ve dediğin gibi, Lewos benim sandığımdan çok daha zeki bir asker. Ona Efsane demeleri boşuna değilmiş, açıkça söylemek gerekirse beni mat etmeyi başardı. Hem de kendi silahımla vurdu beni, gerçekten tebrik etmek gerek! Evet, güzel Kraliçem, sana bu kadarını söyleyebilirim. İşte şimdi sana uzağım ve öfkelenmen gereken bir hayat arkadaşın yok. Artık o başıma bela olan Lewos da istediğini alacak ve benim aklımı başımdan almayı başaran koltuğa oturacak. O, koltuğa yani tahta geçtiğinde, ben hiçbir zaman bilemeyeceğiniz bir yerde Krallığın iğrenç sorumluluğundan ve halkın nefretinden bihaber yaşıyor olacağım. Senin de ümidini kaybetmemeni, Srao’nun aydınlık yarınlarına ışık tutmanı diliyorum. Tıpkı istediğin gibi…”


Binlerce kişinin alkışını işitiyordu Lewos. Hepsinin aynı samimiyette olduğundan emin değildi; fakat yine de bu alkışların büyük bir sevgi gösterisi olduğu açıkça ortadaydı. Geniş Frac sokaklarında, halkı selamlamak için çıktığı bu yolculukta onun Kral olduğunu öğrenen Sraolular’ın çığlıkları, güzel dilekleri ve alkış sesleri, göğe yükseliyordu. Lewos’un elleri, bu alkışlara ve iltifatlara karşılık vermek için halkı selamlıyor olsa da aklı, haftalar önce kaçan Kral Weber’deydi. Tıpkı o kaçtıktan sonra görevini bırakıp şok olmuş bir vaziyette küçük bir eve yerleşen Kraliçe Lunor gibi. “Korkak herif!” diye geçirdi içinden, öfkeyle dişlerini sıktı fakat elinden bir şey gelmezdi. Zindandayken hayal ettiği intikamı tam anlamıyla alamadığı için kızgındı belki de. Belki de intikamın bitmek tükenmek bilmeyen bir şey olmasıyla ilgiydi bu öfke. Belki de onu öldürmeyi başarsa, Başka şeyleri yakıp yıkmaya adayacaktı kendini. İşte bu yüzden Lewos, bir karar vermek zorundaydı. “Bir hiç olmayı mı seçecekti? Huzur içinde ölüp her şeyi terk mi edecekti? Yoksa bunun yerine yaşamayı seçip Kralın peşine mi düşecekti? Onun canını kendi elleriyle almak istiyordu; bu bir gerçekti. Fakat Krallığın verdiği imkânları kendi çıkarları için kullanmak, Efsane’ye yakışmayacaktı. Yanında duran, şu anda içinde bulundukları at arabasından halkın coşkusunu seyreden Dorzan, Lewos’un dalıp gittiğini fark etmişti. Birkaç kez dürtmek suretiyle kendine getirdikten sonra; “Nerelerdesiniz Bay Lewos? Halk sizin için çıldırıyor fakat siz boş bakışlarla arabanın kapısındaki motifleri seyrediyorsunuz. Onlar sizin selamınızı almak için buraya geldi ve sizin büyük bir kurtarıcı olduğunuza inanıp desteklediler. Niçin onları selamlamaya bile tenezzül etmiyorsunuz?” Bunları duyan Lewos, aklındaki karmaşık düşünceleri silkelemek istercesine başını salladı. Fakat bu, başındaki tacın düşmesinden başka bir işe yaramamıştı…

“Her şey tamam Bay Lewos, yakında en büyük düşmanlarımızla da barış antlaşması imzalamak için harekete geçeceğiz. Neyse ki çoğu devletin Kralı, barışı sağlamak adına zorluk çıkartmadı. Ve bundan sonra sorun çıkartanlar olsa bile, barışın kaçınılmaz olduğunu söyleyebilirim. Çünkü barışın destekçileri, inatçıları caydıracak kadar fazla. Umarım siz de Krallığınızı sürdürüp muhteşem işler başarmaya devam edersiniz. Srao’nun size ihtiyacı var. ” dedi ve kaldı Dorzan. Onun kendini öldürmesinden çok korkuyordu. Duymayı umduğu cevabı beklerken, zaman daha yavaş akıyormuş gibi gelmişti. Karşısında tahtına oturmuş, heybetli bir kral görünümüne sahip Lewos; “Olması gerekeni yapacağım Dorzan.” Dedi. Sesinden kesin bir yargıya ulaşmış olduğu anlaşılıyordu. Dorzan, hüzünlü bir biçimde sordu; “Peki ya ne zaman yapacaksın bu işi?” Lewos, hiç tereddüt etmeden; “Yarın, hemen yarın yola çıkıyorum.” Diye bağırdı. Dorzan, “Yola çıkmak,” derken Lewos’un ölümü kastettiğini düşündü. “Fakat bu çok erken, en azından bir hafta boyunca bekleyip çalışmalarımızın sonucunu gerçek anlamda görmek istersiniz diye düşünmüştüm.” Lewos; “Daha iyi ya! Bir an önce yola çıkıp geri dönerim. Böylece gerçekleşen her şey bana sürpriz olur.” Dorzan yüzünü buruşturmuştu, Lewos’un sözlerine anlam veremiyordu; “Ne dönmesi?” dedi şaşkınlıkla. Lewos’un yüzünde tebessüm vardı; “Riberia’da bana yardımcı olan dostlarımı ziyaret etmek için yarın yola çıkıyorum, onlara ve tüm Riberia halkına maddi bakımdan destek olup geri döneceğim. İnan bana, orada çok büyük sorunlar var ve Ruber ve Ensiv gibi iyi insanlar, bunu hak etmiyor. Kendi hatamı, kendim telafi edeceğim. Ardından Frac’a dönüp Srao’nun her sorunuyla ilgilenmek istiyorum. Eski parlak dönemine geri dönmeli Srao, o yüksek seviyeye


yeniden ulaşmalıyız.” Dorzan, adeta şok olmuştu. Hem şaşkın, hem de sevinçli bir şekilde Lewos’u seyrediyordu şimdi. Hafif kekeleyerek; “Ne yani? Hiçlik Felsefesi ne olacak peki?” Lewos, iyice arkasına yaslanıp bacak bacak üstüne attıktan sonra; “O felsefeyi boş ver. Benim birçok hedefim var ve hayattaki konumumu kavradım. Yaşama hevesim yeniden alevlendi. Kısacası, her şey yeni başlıyor.”

—SON—


efsane