Issuu on Google+

Biraz önce yanımda oturan kadın, otobüsün orta sıralarında ve cam kenarında oturuyordu. Camdan gelişigüzel etrafını izliyor; hatta bir ara göz göze bile geliyoruz. Kadının bindiği otobüs yavaş yavaş hareket ederken saatime bakıyorum ve yolculuk saatimin yaklaştığını fark ediyorum. Otobüsüm, perondan çıkmakta olan otobüsün bırakacağı büyük boşluğa birazdan yanaşır. Kendimi tamamen bu şehrin hayaline kaptırmak istiyorum. Rıhtımda dostlarla kadeh tokuşturduğumuz anlardı hayatın saf anlamı. Firdevs abla'nın atölyesiydi kendimce yağlı boya resimleri yaptığım. Hep özgürlüğün resmini tuvale yansıtmaya çalıştıysam da, her denememde elime gözüme bulaştırmışımdır. Bütün bu denemelerden arta kalan Firdevs abla'nın cana yakın takılmalarıydı. Firdevs abla'nın deyimiyle, benim özgürlük resimlerimle, bulunduğumuz coğrafyanın özgürlük kavramı birbirini çok iyi yansıtıyordu. Hayatın gerçeği dışavurumuydu Kamuran abla'yla yaptığımız sohbetler. Her konuşmamızı somut bir örnekle sonlandırmayı ödev bilirdi. Mücadeleci yaşamına hep saygı duymuşumdur.Ya Mehmet Abi? Onunla da ezgilerin diliyle büyülü coğrafyalara yolculuklar yapmışımdır her seferinde. Bu güzel insanlarla geçirdiğim zamanları artık hayallerimde yaşatacaktım. Şehirlerarası otobüs terminalinin yeni konuğu perona yanaşmakta olan otobüsümdü. Katiliyle karşı karşıya kalan kurbanın çaresizliğini kendi varlığımda hissetmemle ayağa kalkışım bir olmuştu. Bu ani kalkışım, biraz önce yanımda oturan kadının kendisini bu coğrafyadan başka bir coğrafyaya götürecek olan otobüsüne doğru yönelmesini anımsatmıştı. Bu şehirden kopma noktasına gelmiştim. Yolun sonunun başlangıç aşamasındaydım.Usulce otobüse doğru giderken son kez bakıyorum puslu şehrime ve ötesindeki sonsuz maviliğe. İçim üşür gibi oluyor ve tekrar otobüsüme doğru yöneliyorum. Koltuk numarama bakmadığımı anımsıyorum, numarama bakıp oturacağım yere geçiyorum. Bende tıpkı bir önceki otobüse binen kadın gibi orta sıralarda cam kenarında oturuyorum. Onun gibi çevremi boş gözlerle seyrettiğimi fark ediyorum. Otobüsümün kalkış zamanını bekliyorum, saati gelmişti. Boş düşüncelerin birinden ötekine atlarken otobüsün hareket ettiğini hissediyorum. İnfazım gerçekleşiyordu. Belki yeni bir hayata doğru yol alıyordum ve ileriki yaşamımda da burada yaşamış olduğum güzel günleri tekrarlayacaktım. Belki de Mehmet Abi'nin ezgileriyle yolculuk yaptığım coğrafyaların birinde bulacaktım kendimi.Ama bunları düşünecek kadar iyimser değilim bu an.Otobüs yola koyulurken yapabileceğim en iyi şeyi yapabiliyorum sadece; camın ardındaki görüntüyü seyrediyorum. Oben Can Kutay (SBF)

HAS(Z)IRLIK Sayı 3 / Şubat 2012

Muzaffer Oruçoğlu

“Sessizliği kendi varlığımızla doldurmak istedik…”


BİR ŞEHRİ SEVEBİLMEK Bir şehri sevebilmek herşeyiyle.İnsanıyla,kavgasıyla, ekmeğiyle, şiiriyle; gecesi gündüzü demeden sokaklarıyla sevebilmek.Kalabalıklarının arasında kendini bulabilmek.Yanan ışıkların asla gözünü almaması bir şehri sevebilmek.Korkmamak sokaklarında kaybolmaktan, evinde hissetmek varoşların içinde.Sevgini onunla birleştirip yüceltmek insanını.Elinde bayraklarla karşılayabilmek meydanlarında gelecek dalgayı, korkarak belki ama dimdik durarak ayakta. Ayırmadan esmer veya beyaz tenli çocuklarını, hepsine gülümseyebilmek en içten gelenle.Bir şehir nasıl sevilebilir anlatmak insanlara; işkence edilmiş gururumuzun bir gün olsun eksilmeden direnebileceğini göstermek onlara.Onlar uğruna olan bu kavgayı anlasınlar diye sevebilmek bazen bir şehri. Nereye gidersen git dünyada, bir gün orada ölebilmek isteğiyle yanıp tutuşmak bir şehri sevebilmek.İster başında bir çınarla ister taşla ama ne olursa olsun emeğine yol ettiğin toprakla sevişmek onun altında.Birine aşık olunacak tek şehrin orası olduğunu bilmek.Aşkını paylaşmamak başka şehrin insanıyla .Ekmeğini paylaşmak, sevgini paylaşmak,insanlığını paylaşmak ama aşkını değil. Soğuğuna alışmak, tenini üşütse bile içini üşütmemesi hiçbir rüzgarın.Isınmak, güneş saklanmış olsa bile, balkondan kucaklarcasına baktığında şehrine. Bir şehri sevebilmek her şeyiyle, katarak şehrini kendine , soluğunu vererek caddelerine, kalbinin el verdiği kadar sevebilmek, tüketmek kendini bir şehirde. ASYAGÜL KOCATEPE (SBF)

Bu güzel fotoğrafın bir metre ötesinde on yaşlarında bir çocuk, boyacı teknesinin üzerine oturmuş elindeki kolayı bitmesini istemiyormuşçasına küçük yudumlarla midesine indiriyordu. Çevremdeki tüm bu yaşanları herhangi bir sanat galerisinde fotoğraf inceliyor hissiyatıyla seyre dalmışken yanımda oturan kadına gözlerim kayıyor. Kadının derginin sayfalarını gelişigüzel çevirişinden, sayfalardaki gösterişli fotoğraflarla ilgilendiğini hemen fark ediyorum. Puslu şehrimin arkasındaki uzayan mavilik bu şehirdeki en iyi dostumdu. Günün her saati rıhtımına konuk eder, varsa sıkıntılarım alır götürürdü.Bazı gecelerde rıhtımdaki kayalıklarda dostlarla kadeh tokuşturur;bazı gecelerde tepemdeki yıldızların yaydığı ışıklarla, açıklara demir atmış gemilerin sıska ışıklarını yarıştırırdım. Gündüzleri ise bu rıhtım tüm şehrindi. Deniz kokan bu şehirde; özgürlük, heyecan, aşk, sevgi, merhamet barındırıyordu rıhtım. Bir daha gider miyim? Bilemiyorum. Perona yanaşan otobüsün, yanımdaki kadının ani kalkışıyla beklediği otobüs olduğunu anlıyorum. Elindeki dergiyi bir çırpıda çantasına yerleştirip, yerde duran orta boy valizini eline alarak otobüse doğru giderken kadını gözlerimle tekrar süzüyorum. Bu sıkıntılı bekleyişimi bir an unutmak istercesine puslu şehrime tekrar bakıyorum ve hayal meyal seçilen evlerde oturanları düşünüyorum. Şimdi ne yapıyorlardı acaba? O evlerde oturanların kimisini tanıyordum. Tanıdıklarımın ne yapabiliyor olacağını düşünmek zor olmasa gerek. Münir Abi bu şehrin belediyesinde yeni bir işe başlamıştı, bugün ikinci günüydü. Sonunda rahat bir nefes almaya başlamıştı.Firdevs abla ise her zaman ki gibi atölyesinde yağlı boya resimleriyle uğraşıyordur.Belki şu anda kahve molasındadır ve yapmakta olduğu resmin rüküş fırça darbelerini arıyordur.Kamuran Abla muhakkak partisinin kadın kolları konferansındadır.Konferansın bugün ki konusunun ''kadın haklarının ahlakımıza yansımayışı'' olduğunu biliyorum.Bu şehrin bir de sokak sanatçısı vardı, Mehmet Abi.Herhalde şehrin en kalabalık caddesi olan Rıhrım Caddesi'nde kendi değişiyle ''çorba parasını'' kazanıyordur.Hepsi güzel insanlar, hiçbirine gideceğimi haber vermedim, belki de kendimi hep burada görmek istememden kaynaklanıyordur.Ya tanımadıklarım. Onlarda bu güzel şehrin insanları. Hayatta kalabilmek için onlarda bu şehirdeki koşuşturmacanın birer koşucusu. Kimisi için dünya belki de bu şehirden ibaret. Herkes için gün normal seyrinde devam ediyordu ve herkes benden habersizdi.


ŞEHİRLERARASI OTOBÜS TERMİNALİ Şehirlerarası otobüs terminalinde başlayan bu serüvenim yine aynı yerde sonlanıyordu. Kazınan onca hatıra unutulmamak üzere bu coğrafyadan başka bir coğrafyaya uçacaktı. Sırt çantamda bu şehir kokan varlığım vardı,hayallerim vardı kısmen gerçekleşen.Dostlar kazanmıştım,yine dostlarım olarak kalacaklardı; ama gerçek olan şehirlerarası otobüs terminaliydi.Kalkacak olan otobüsümün egzoz dumanıyla buradaki tüm geçmişimin kirlenecek hissine kapılıversem de, yaşanan onca güzel olaylar ve bu olayların tohumu olarak yeşeren olgular yüzümdeki tebessümün hala kaybolmadığını kanıtlıyordu.Seviniyorum böyle düşünebildiğime.Ardımda kalan güzelim şehrime belki de bugün son kez bakıyordum, şehirlerarası otobüs terminalinden puslu görünse de orası,bir parçam olmuştu.Hatırlıyorum da bu şehre yine ilk buradan bakmıştım ve aynı puslu görüntü beni karamsarlığa itmişti, halbuki bu şehir hiçte karamsarlık barındırmıyordu. Simit satan amcanın yanına yaklaşıyorum. Kendime iki simit ısmarladıktan sonra bu simitlerin, bu şehirde yiyeceğim son simitler olduğunu düşünüyorum. Bu şehirden kopmak benim için güç olacak. Belli bir yaşı aşmış olan simitçiyle konuşmak, derdimi paylaşmak istiyorum, paylaşıyorum da. Ölüm haberi vermeyi sıradan bir iş olarak gören doktor duyarsızlığında bir söylemle cevap vermeye başlıyor simitçi.Son sözleri ''senin gibileri geldi,gelecek devran böyle sürüp gidecek'' olmuştu.Bir tekerlemeyi çağrıştıran bu sözler daha da iç geçirmeme neden olmaktan başka bir görev görmüyordu bu an.Bu şehrin artık beni istemediği düşüncesine kapılıyorum ve hemen kovuyorum bu düşüncemi.Ben kendi içimde düşüncelerimle çatışırken , yarama farkında olmadan neşter darbesi vuran simit satan amcaya iyi kazanç dileyerek yanından ayrılıyorum. Az ötede duran bir bank ilişiyor gözüme. Bankın bir köşesinde emaneten oturmuş orta yaşlarda bir kadın, elindeki magazin dergisinin sayfalarını karıştırıyor. Normal adımlarla kadının oturduğu banka yöneliyorum. Boş olan diğer köşesine de ben ilişiyorum. Aldığı yenilgiyi hazmedemeyen küçük çocuk hissiyatıyla oturduğum yere gömülüveriyorum. Çevremi bu duygular eşliğinde izliyorum. Yaşlı bir çift heyecanla yolculuk yapacakları otobüsün peronuna doğru giderken, yaşıtım olan genç bir kadın perona az önce yanaşan otobüsten inen bir yakınına -sevgilisi olacak muhakkak- doyasıya sarılarak anın keyfini çıkarıyordu.

SEVGİLİYE KARANFİL Bizde Bilirdik Bilirdik el ele tutmayı Gözgöze bakmayı bilirdik Yürüyüp sahil boyu şiir okumayı Çiçek almayı Üzerine bir dipnot sevgi düşmeyi bilirdik doluydu ellerimiz kalplerimiz dolu köşe başları siyaset tartışmalarından fırsat düşmezdi biz de bilirdik yağmurda yürümeyi ama parkamız taşımazdı incecik yağmuru sızardı tenimize rüyalar görmeyi de bilirdik gecemiz işgal edilmişti karabasanlarca dünde sallanır günde sallanır bilirdik hisli şarkıları armağanı birbirimize bir borç ondan olacak ki türküler çağırdık geceler boyu bilirdik şarap rengi denizin kokusunda ay ışığı yakmayı lakin yasaktı bilirdik güneş altında sıhhate haiz olmayı küf kokulu karanlıklar öğretti gençlikte solmayı bilirdik tatmayı dünya mutfağında nice eşsiz lezzeti lakin güneşi yoğurup koyduk aşımıza bizde bilirdik sevgiliye karanfil almasını lakin aç idik yedik karanfil parasını...

YILMAZ GÜNEY


Yoldaşlar nasip olmazsa görmek o günü Ölürsem kurtuluştan önce yani alıp götürün Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni Yukarıdaki “Vasiyet” adlı şiiriyle hepimizi seslenen usta vatandaşlıktan çıkarıldı, ülkesine aşkından, gerçekleri yüzümüze vurduğundan işçinin yanında olduğundan, Dünya'da kardeşliği haykırdığından 'Vatan Haini' ilan edildi. Hâlbuki O'nu 50 yaşında askere almak istediler, büyük şair de canını kurtarmak için ülkeyi terk etti bu yüzdendir ki adı vatan hainine çıktı dört bir yanda. Ülkesine hasret Nazım Hikmet bir band kaydını emanet ederken Vera Tulyakova'ya işte şunları söyleyerek o dönemin bakış açısını tekrar yüzümüze vurmuştur.Bu sözden sonra yaşananlara öfke duymamak imkansız. Nazım Usta

Ben bir insan Ben bir Türk şairi Nazım Hikmet Ben tepeden tırnağa insan Tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret. İşte bir rubaisinden bu dizeleriyle tanırız biz O'nu. 30 seneyi aşkın süre 'Vatan Haini' olarak damgalanan, o dönem gazetelerine göz gezdirdiğinizde koca puntolarla yazılmış “Türkiye'nin yüz karası“ olarak adını görebileceğiniz, 1930'lu yıllardan 1960'lı yılların ortalarına kadar yasağın sembolü olan, ölümünde bile adı gazete manşetlerine “Bir vatan haini daha eksilmiş oldu“ diye düşen bir şair… Şairin şiirlerinde halkın nabzı atmalıdır diyen usta barış dedi, kardeşlik dedi, emek dedi, aşk dedi, çocuklarımız dedi, ülkem dedi ama asla vazgeçmedi. Ne sevdasından ne de ülkesinden. Sandılar ki dört duvar arasında kalbinin cevheri sönecek, sandılar ki bu kavgadan vazgeçecek. Yatar Bursa Kalesinde kitabında da der ki kendine “Hapis amma zincirini kırmış yatar.”. Bilmiyorlardı ki onun kanatları yüreğindeydi. O kanatlarla sadece kendini değil yoldaşlarını, sevenlerini bizleri de diyardan diyara götürdü. Yaşamımıza kılavuzluk etmeye tek bir cümle yeterdi bize ondan; Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine. ….

“Yaşamımın tüm sesi seninle kalsın. Sonra Türkiye'ye de ver bu sesi. Bizim barışmamız ölümümden sonra olacak. Ülkeme dönmek için ölmek zorundayım.”(1961) Duygu Karaoğlan(SBF)


Yoldaşlar nasip olmazsa görmek o günü Ölürsem kurtuluştan önce yani alıp götürün Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni Yukarıdaki “Vasiyet” adlı şiiriyle hepimizi seslenen usta vatandaşlıktan çıkarıldı, ülkesine aşkından, gerçekleri yüzümüze vurduğundan işçinin yanında olduğundan, Dünya'da kardeşliği haykırdığından 'Vatan Haini' ilan edildi. Hâlbuki O'nu 50 yaşında askere almak istediler, büyük şair de canını kurtarmak için ülkeyi terk etti bu yüzdendir ki adı vatan hainine çıktı dört bir yanda. Ülkesine hasret Nazım Hikmet bir band kaydını emanet ederken Vera Tulyakova'ya işte şunları söyleyerek o dönemin bakış açısını tekrar yüzümüze vurmuştur.Bu sözden sonra yaşananlara öfke duymamak imkansız. Nazım Usta

Ben bir insan Ben bir Türk şairi Nazım Hikmet Ben tepeden tırnağa insan Tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret. İşte bir rubaisinden bu dizeleriyle tanırız biz O'nu. 30 seneyi aşkın süre 'Vatan Haini' olarak damgalanan, o dönem gazetelerine göz gezdirdiğinizde koca puntolarla yazılmış “Türkiye'nin yüz karası“ olarak adını görebileceğiniz, 1930'lu yıllardan 1960'lı yılların ortalarına kadar yasağın sembolü olan, ölümünde bile adı gazete manşetlerine “Bir vatan haini daha eksilmiş oldu“ diye düşen bir şair… Şairin şiirlerinde halkın nabzı atmalıdır diyen usta barış dedi, kardeşlik dedi, emek dedi, aşk dedi, çocuklarımız dedi, ülkem dedi ama asla vazgeçmedi. Ne sevdasından ne de ülkesinden. Sandılar ki dört duvar arasında kalbinin cevheri sönecek, sandılar ki bu kavgadan vazgeçecek. Yatar Bursa Kalesinde kitabında da der ki kendine “Hapis amma zincirini kırmış yatar.”. Bilmiyorlardı ki onun kanatları yüreğindeydi. O kanatlarla sadece kendini değil yoldaşlarını, sevenlerini bizleri de diyardan diyara götürdü. Yaşamımıza kılavuzluk etmeye tek bir cümle yeterdi bize ondan; Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine. ….

“Yaşamımın tüm sesi seninle kalsın. Sonra Türkiye'ye de ver bu sesi. Bizim barışmamız ölümümden sonra olacak. Ülkeme dönmek için ölmek zorundayım.”(1961) Duygu Karaoğlan(SBF)


ŞEHİRLERARASI OTOBÜS TERMİNALİ Şehirlerarası otobüs terminalinde başlayan bu serüvenim yine aynı yerde sonlanıyordu. Kazınan onca hatıra unutulmamak üzere bu coğrafyadan başka bir coğrafyaya uçacaktı. Sırt çantamda bu şehir kokan varlığım vardı,hayallerim vardı kısmen gerçekleşen.Dostlar kazanmıştım,yine dostlarım olarak kalacaklardı; ama gerçek olan şehirlerarası otobüs terminaliydi.Kalkacak olan otobüsümün egzoz dumanıyla buradaki tüm geçmişimin kirlenecek hissine kapılıversem de, yaşanan onca güzel olaylar ve bu olayların tohumu olarak yeşeren olgular yüzümdeki tebessümün hala kaybolmadığını kanıtlıyordu.Seviniyorum böyle düşünebildiğime.Ardımda kalan güzelim şehrime belki de bugün son kez bakıyordum, şehirlerarası otobüs terminalinden puslu görünse de orası,bir parçam olmuştu.Hatırl��yorum da bu şehre yine ilk buradan bakmıştım ve aynı puslu görüntü beni karamsarlığa itmişti, halbuki bu şehir hiçte karamsarlık barındırmıyordu. Simit satan amcanın yanına yaklaşıyorum. Kendime iki simit ısmarladıktan sonra bu simitlerin, bu şehirde yiyeceğim son simitler olduğunu düşünüyorum. Bu şehirden kopmak benim için güç olacak. Belli bir yaşı aşmış olan simitçiyle konuşmak, derdimi paylaşmak istiyorum, paylaşıyorum da. Ölüm haberi vermeyi sıradan bir iş olarak gören doktor duyarsızlığında bir söylemle cevap vermeye başlıyor simitçi.Son sözleri ''senin gibileri geldi,gelecek devran böyle sürüp gidecek'' olmuştu.Bir tekerlemeyi çağrıştıran bu sözler daha da iç geçirmeme neden olmaktan başka bir görev görmüyordu bu an.Bu şehrin artık beni istemediği düşüncesine kapılıyorum ve hemen kovuyorum bu düşüncemi.Ben kendi içimde düşüncelerimle çatışırken , yarama farkında olmadan neşter darbesi vuran simit satan amcaya iyi kazanç dileyerek yanından ayrılıyorum. Az ötede duran bir bank ilişiyor gözüme. Bankın bir köşesinde emaneten oturmuş orta yaşlarda bir kadın, elindeki magazin dergisinin sayfalarını karıştırıyor. Normal adımlarla kadının oturduğu banka yöneliyorum. Boş olan diğer köşesine de ben ilişiyorum. Aldığı yenilgiyi hazmedemeyen küçük çocuk hissiyatıyla oturduğum yere gömülüveriyorum. Çevremi bu duygular eşliğinde izliyorum. Yaşlı bir çift heyecanla yolculuk yapacakları otobüsün peronuna doğru giderken, yaşıtım olan genç bir kadın perona az önce yanaşan otobüsten inen bir yakınına -sevgilisi olacak muhakkak- doyasıya sarılarak anın keyfini çıkarıyordu.

SEVGİLİYE KARANFİL Bizde Bilirdik Bilirdik el ele tutmayı Gözgöze bakmayı bilirdik Yürüyüp sahil boyu şiir okumayı Çiçek almayı Üzerine bir dipnot sevgi düşmeyi bilirdik doluydu ellerimiz kalplerimiz dolu köşe başları siyaset tartışmalarından fırsat düşmezdi biz de bilirdik yağmurda yürümeyi ama parkamız taşımazdı incecik yağmuru sızardı tenimize rüyalar görmeyi de bilirdik gecemiz işgal edilmişti karabasanlarca dünde sallanır günde sallanır bilirdik hisli şarkıları armağanı birbirimize bir borç ondan olacak ki türküler çağırdık geceler boyu bilirdik şarap rengi denizin kokusunda ay ışığı yakmayı lakin yasaktı bilirdik güneş altında sıhhate haiz olmayı küf kokulu karanlıklar öğretti gençlikte solmayı bilirdik tatmayı dünya mutfağında nice eşsiz lezzeti lakin güneşi yoğurup koyduk aşımıza bizde bilirdik sevgiliye karanfil almasını lakin aç idik yedik karanfil parasını...

YILMAZ GÜNEY


BİR ŞEHRİ SEVEBİLMEK Bir şehri sevebilmek herşeyiyle.İnsanıyla,kavgasıyla, ekmeğiyle, şiiriyle; gecesi gündüzü demeden sokaklarıyla sevebilmek.Kalabalıklarının arasında kendini bulabilmek.Yanan ışıkların asla gözünü almaması bir şehri sevebilmek.Korkmamak sokaklarında kaybolmaktan, evinde hissetmek varoşların içinde.Sevgini onunla birleştirip yüceltmek insanını.Elinde bayraklarla karşılayabilmek meydanlarında gelecek dalgayı, korkarak belki ama dimdik durarak ayakta. Ayırmadan esmer veya beyaz tenli çocuklarını, hepsine gülümseyebilmek en içten gelenle.Bir şehir nasıl sevilebilir anlatmak insanlara; işkence edilmiş gururumuzun bir gün olsun eksilmeden direnebileceğini göstermek onlara.Onlar uğruna olan bu kavgayı anlasınlar diye sevebilmek bazen bir şehri. Nereye gidersen git dünyada, bir gün orada ölebilmek isteğiyle yanıp tutuşmak bir şehri sevebilmek.İster başında bir çınarla ister taşla ama ne olursa olsun emeğine yol ettiğin toprakla sevişmek onun altında.Birine aşık olunacak tek şehrin orası olduğunu bilmek.Aşkını paylaşmamak başka şehrin insanıyla .Ekmeğini paylaşmak, sevgini paylaşmak,insanlığını paylaşmak ama aşkını değil. Soğuğuna alışmak, tenini üşütse bile içini üşütmemesi hiçbir rüzgarın.Isınmak, güneş saklanmış olsa bile, balkondan kucaklarcasına baktığında şehrine. Bir şehri sevebilmek her şeyiyle, katarak şehrini kendine , soluğunu vererek caddelerine, kalbinin el verdiği kadar sevebilmek, tüketmek kendini bir şehirde. ASYAGÜL KOCATEPE (SBF)

Bu güzel fotoğrafın bir metre ötesinde on yaşlarında bir çocuk, boyacı teknesinin üzerine oturmuş elindeki kolayı bitmesini istemiyormuşçasına küçük yudumlarla midesine indiriyordu. Çevremdeki tüm bu yaşanları herhangi bir sanat galerisinde fotoğraf inceliyor hissiyatıyla seyre dalmışken yanımda oturan kadına gözlerim kayıyor. Kadının derginin sayfalarını gelişigüzel çevirişinden, sayfalardaki gösterişli fotoğraflarla ilgilendiğini hemen fark ediyorum. Puslu şehrimin arkasındaki uzayan mavilik bu şehirdeki en iyi dostumdu. Günün her saati rıhtımına konuk eder, varsa sıkıntılarım alır götürürdü.Bazı gecelerde rıhtımdaki kayalıklarda dostlarla kadeh tokuşturur;bazı gecelerde tepemdeki yıldızların yaydığı ışıklarla, açıklara demir atmış gemilerin sıska ışıklarını yarıştırırdım. Gündüzleri ise bu rıhtım tüm şehrindi. Deniz kokan bu şehirde; özgürlük, heyecan, aşk, sevgi, merhamet barındırıyordu rıhtım. Bir daha gider miyim? Bilemiyorum. Perona yanaşan otobüsün, yanımdaki kadının ani kalkışıyla beklediği otobüs olduğunu anlıyorum. Elindeki dergiyi bir çırpıda çantasına yerleştirip, yerde duran orta boy valizini eline alarak otobüse doğru giderken kadını gözlerimle tekrar süzüyorum. Bu sıkıntılı bekleyişimi bir an unutmak istercesine puslu şehrime tekrar bakıyorum ve hayal meyal seçilen evlerde oturanları düşünüyorum. Şimdi ne yapıyorlardı acaba? O evlerde oturanların kimisini tanıyordum. Tanıdıklarımın ne yapabiliyor olacağını düşünmek zor olmasa gerek. Münir Abi bu şehrin belediyesinde yeni bir işe başlamıştı, bugün ikinci günüydü. Sonunda rahat bir nefes almaya başlamıştı.Firdevs abla ise her zaman ki gibi atölyesinde yağlı boya resimleriyle uğraşıyordur.Belki şu anda kahve molasındadır ve yapmakta olduğu resmin rüküş fırça darbelerini arıyordur.Kamuran Abla muhakkak partisinin kadın kolları konferansındadır.Konferansın bugün ki konusunun ''kadın haklarının ahlakımıza yansımayışı'' olduğunu biliyorum.Bu şehrin bir de sokak sanatçısı vardı, Mehmet Abi.Herhalde şehrin en kalabalık caddesi olan Rıhrım Caddesi'nde kendi değişiyle ''çorba parasını'' kazanıyordur.Hepsi güzel insanlar, hiçbirine gideceğimi haber vermedim, belki de kendimi hep burada görmek istememden kaynaklanıyordur.Ya tanımadıklarım. Onlarda bu güzel şehrin insanları. Hayatta kalabilmek için onlarda bu şehirdeki koşuşturmacanın birer koşucusu. Kimisi için dünya belki de bu şehirden ibaret. Herkes için gün normal seyrinde devam ediyordu ve herkes benden habersizdi.


Biraz önce yanımda oturan kadın, otobüsün orta sıralarında ve cam kenarında oturuyordu. Camdan gelişigüzel etrafını izliyor; hatta bir ara göz göze bile geliyoruz. Kadının bindiği otobüs yavaş yavaş hareket ederken saatime bakıyorum ve yolculuk saatimin yaklaştığını fark ediyorum. Otobüsüm, perondan çıkmakta olan otobüsün bırakacağı büyük boşluğa birazdan yanaşır. Kendimi tamamen bu şehrin hayaline kaptırmak istiyorum. Rıhtımda dostlarla kadeh tokuşturduğumuz anlardı hayatın saf anlamı. Firdevs abla'nın atölyesiydi kendimce yağlı boya resimleri yaptığım. Hep özgürlüğün resmini tuvale yansıtmaya çalıştıysam da, her denememde elime gözüme bulaştırmışımdır. Bütün bu denemelerden arta kalan Firdevs abla'nın cana yakın takılmalarıydı. Firdevs abla'nın deyimiyle, benim özgürlük resimlerimle, bulunduğumuz coğrafyanın özgürlük kavramı birbirini çok iyi yansıtıyordu. Hayatın gerçeği dışavurumuydu Kamuran abla'yla yaptığımız sohbetler. Her konuşmamızı somut bir örnekle sonlandırmayı ödev bilirdi. Mücadeleci yaşamına hep saygı duymuşumdur.Ya Mehmet Abi? Onunla da ezgilerin diliyle büyülü coğrafyalara yolculuklar yapmışımdır her seferinde. Bu güzel insanlarla geçirdiğim zamanları artık hayallerimde yaşatacaktım. Şehirlerarası otobüs terminalinin yeni konuğu perona yanaşmakta olan otobüsümdü. Katiliyle karşı karşıya kalan kurbanın çaresizliğini kendi varlığımda hissetmemle ayağa kalkışım bir olmuştu. Bu ani kalkışım, biraz önce yanımda oturan kadının kendisini bu coğrafyadan başka bir coğrafyaya götürecek olan otobüsüne doğru yönelmesini anımsatmıştı. Bu şehirden kopma noktasına gelmiştim. Yolun sonunun başlangıç aşamasındaydım.Usulce otobüse doğru giderken son kez bakıyorum puslu şehrime ve ötesindeki sonsuz maviliğe. İçim üşür gibi oluyor ve tekrar otobüsüme doğru yöneliyorum. Koltuk numarama bakmadığımı anımsıyorum, numarama bakıp oturacağım yere geçiyorum. Bende tıpkı bir önceki otobüse binen kadın gibi orta sıralarda cam kenarında oturuyorum. Onun gibi çevremi boş gözlerle seyrettiğimi fark ediyorum. Otobüsümün kalkış zamanını bekliyorum, saati gelmişti. Boş düşüncelerin birinden ötekine atlarken otobüsün hareket ettiğini hissediyorum. İnfazım gerçekleşiyordu. Belki yeni bir hayata doğru yol alıyordum ve ileriki yaşamımda da burada yaşamış olduğum güzel günleri tekrarlayacaktım. Belki de Mehmet Abi'nin ezgileriyle yolculuk yaptığım coğrafyaların birinde bulacaktım kendimi.Ama bunları düşünecek kadar iyimser değilim bu an.Otobüs yola koyulurken yapabileceğim en iyi şeyi yapabiliyorum sadece; camın ardındaki görüntüyü seyrediyorum. Oben Can Kutay (SBF)

HAS(Z)IRLIK Sayı 3 / Şubat 2012

Muzaffer Oruçoğlu

“Sessizliği kendi varlığımızla doldurmak istedik…”


Has(z)ırlık Fanzin Sayı 3 Şubat 2012