Issuu on Google+

Çok 'dog'unaklı bir film Lars von Trier, bu kez ortalığı tiyatroya çeviriyor. 'Dogville' bir köy halkıyla geçmişi karanlık bir kadının ilişkisi ekseninde kitle ahlakının ikiyüzlülüğünü masaya yatırıyor 05/12/2003 (818 kişi okudu)

UĞUR VARDAN (Arşivi) Tiyatronun öldüğü, sinemanın olanakları karşısında sesinin giderek cılız kaldığı iddialarının, neredeyse bilimsel bir gerçekliğe dönüştüğü bir ortamda; yedinci sanatı yaz boz tahtasına çeviren bir yönetmen de işleri iyiden iyiye karıştırıyor. Geçmişteki filmlerinin bıraktığı tortulardan anladığımız kadarıyla, meseleyi neredeyse 'Asıl ölen klasik sinemadır' demeye kadar vardıran Lars von Trier, 'Dogville'de, o klişe deyimiyle, 'uyuyan aslanı uyandırıyor'. Kimin ölüp ölmediğine karar vermek için hâlâ çok erken ama 'Dogville', yer yer 'ölümcül' bir deney. Hele hele, karanlık salon kültürünüzü, kahramanları oradan oraya atlayıp zıplayan 'entertainment' sinemasından aldıysanız... Ama hayata ilişkin duruşunuzda 'Her şeyin başı sabır' gibi çok eski ama hâlâ önemini yitirmeyen bir özdeyişten yararlanıyorsanız, sezonun en ilginç ve en iyi yapımlarından biri, bugünden itibaren huzurlarınızda.

Rocky dağlarının eteklerinde... Kafası oldukça karışık gibi görünen Danimarkalı, bu kez her şeyi çok net ortaya koymuş. Duvarların olmadığı ama onca şeffaflığın yine de kimi skandalları önleyemediği, ancak örtbas edebildiği bir mekânda geçiyor film (ya da oyun). 1930'ların 'buhran yılları' Amerikası'nda, Rocky dağlarınının eteğindeki Dogville köyünün yazar müsveddesi Thomas Edison (sadece bir tesadüf), mahallin tek caddesi Elm Street'te (bu da sadece bir tesadüf) dolanırken, uzaktan gelen silah seslerini duyuyor. Daha sonra da güzel bir kaçakla tanışıyor: önce gangsterlerden, sonra da polisten gizlenen Grace'le... Genç yazar, gizemli kadını bir hayat deneyiminin öznesi haline getiriyor ve bütün köyün gönüllü olarak katıldığı, 'Bu bizim sırrımız' oyununa soyunuyor. Köy ahalisi, Grace'e iki haftalık bir süre tanıyor ve bu zaman dilimi içinde ondaki erdemleri keşfetme yoluna gidiyor. İki cephenin de birbirlerine ödediği diyet, zamanla bulanıklaşıyor ve hayali Dogville kasabasının kaderine dönüşüyor. Özellikle 'Dalgaları Aşmak'tan aşina olduğumuz Hıristiyan meselelerini bir kez daha, bir başka filminin alt metnine yerleştiren Lars von Trier, bir açılış (prolog) ve dokuz bölümden (chapter) oluşan 'Dogville'de (ki ünlü İngiliz aktör John Hurt de sesiyle yol gösteriyor), kitle ahlakının ikiyüzlüğü gibi bildik bir meseleyi, son derece deneysel bir anlatımla yeniden üretiyor. Aslen 177 dakika olan ama bizde, 132 dakikalık 'gözden ve elden geçirilmiş' kopyasıyla gösterime giren 'Dogville', doğrusu kimseyi suçlamak derdinde değil. Niyeti sadece, 'İnsan doğası ne de olsa' demek... Karanlık geçmişinin ve onları ortak ettiği tekinsizliğin bedelini genç ve güzel kadına ödeten köy, zamanla Grace'i 'Godot'yu bekleyen azize'ye çeviriyor. Filmin anahtar meselesi de Godot'nun gelip gelmeyeceği...

Trier'in en unutulmaz filmi Lars von Trier ve onun hastalıklı dünyasından her zaman kuşku duysam, yaratıcılarından biri olduğu 'Dogma' hareketini 'boş bakkal'ın can sıkıntısından doğan şımarık ve sahtekârlık kokan beyhude bir çabanın ürünü olarak görsem de matematiği hayli iyi kurulmuş yapısı ve sağlam iskeletiyle 'Dogville'in, Danimarkalının filmografisindeki en unutulmaz yapıtlardan biri olduğu kanısındayım. Son zamanlarda ortaya çıkan anti-Amerikan duruşundan daha çok evrensel bir temanın izini takip eden film, iyi ve kötü arasındaki ince çizgide gidip geliyor. Avusturyalı filozof Karl Popper'in tarif ettiği 'açık toplum' bu muydu, bilemiyorum ama David Bowie'nin 'Young Americans' adlı şarkısı eşliğinde, siyah-beyaz unutulmaz fotoğraf kareleriyle biten filmden sonra, 'Umarım değildir' diyorsunuz. Son bir not: 'Dogma'dan 'Dogville'e uzanan yolda, galiba Trier'in kadına bakışı da değişmiş. Emily Watson ve Björk'ün ardından Nicole Kidman'ı başrole koyması da bunun en bariz göstergesi.



dogville