Issuu on Google+

Büyük kentin ıssızları Issız Adam filmini, tıklım tıklım dolu büyük bir sinema salonunda izledim. İşin bu tarafı çok güzel. Demek ki sadece yerel komediler değil, başka tarzdaki Türk filmleri de büyük kitlelere ulaşma potansiyeli taşıyabiliyor. Filme herkes gibi buruk bir aşk hikâyesi izleme beklentisiyle gittim ama Issız Adam bunun ötesine taşan anlatımıyla beni şaşırttı. Yönetmen Çağan Irmak ve yapımcı Mustafa Oğuz’un nitelikli bir işe imza attıklarından emindim ama yazılanları okuduktan sonra ciddi toplumsal göndermelerle dolu bir film beklemiyordum doğrusu. Bütün iyi sanat eserlerinde olduğu gibi Issız Adam’da da katmanlar var. İzleyici filmi yalın ve buruk bir aşk hikayesi olarak da izleyebilir, bunun ötesine geçip alt katmanları okuyarak da. Hemingway’in Paris için söylediği bir söz vardır: “Paris öyle bir şehirdir ki sen ne kadar talep edersen o kadar verir!” der. Issız Adam da öyle. *** Filmin iki ana kahramanının ikisi de taşralı. Ailelerini Tarsus ve Bursa’da bırakıp İstanbul’a kapağı atmış bir genç kız ve bir genç erkek. Kendilerini birdenbire büyük kentin en kozmopolit kesiminde bulmuşlar ve hızlı bir değişime girmişler. Bu değişim sürecinde Anadolu değerlerine yabancılaşmışlar, geleneksel ahlaki yapıdan kopmuşlar, kendilerini yeniden tanımlamaya girişmişler. Öte yandan içine girdikleri çevre tarihi kimliği, rafine sanatı ve özgün birikimiyle İstanbul şehrini de yansıtmıyor. O çevrede ne Sinan’ın camileri var, ne Yahya Kemal’in İstanbul şiirleri ne de tambur soloları. Ulaşabildikleri en uç nokta kendi kuşaklarının klasikleri yerine koydukları 70’lerin pop müziği. Böylece “retro” t-shirt’ler satılan, yarı İngilizce yarı Türkçe konuşulan, kitsch duyarlıklara açık ve ne olduğu belirsiz bir köksüzlüğün içine savruluyorlar. Aileleriyle aralarına kalın çizgiler çekiyorlar. Bu kontrast Alper’in annesinin Tarsus’dan gelmesiyle ve akraba düğünüyle doruğa çıkıyor. Öte yandan çok sert bir yaşam bu. Âşıkların bile birbiriyle doğru dürüst konuşamadığı, bol argolu, sarkastik, kaba şakalarla dolu, zarafete, inceliğe, yumuşaklığa sırtını dönmüş bir ilişkiler yumağı. Ben bütün bunları, Anadolulu kimliğinden nefret eden ve kendisine biraz Amerikan soslu yeni bir kimlik yaratmak isteyen kaybolmuş kuşağın trajedisi olarak izledim.


Ne geleneksel, ne modern, ne Doğulu, ne Batılı bir kayıp kuşağın ağıdı. Bir sevişme gecesinin sabahında bile birbirine güzel sözler söylemek yerine “Ağzım kokuyor mu?” diye soran yeni bir kuşağın nihilizmi. Çağan Irmak bizlere İstanbul’un küçük bir çevresinin hiç bilmediğim yaşam ve konuşma tarzını öğretirken, Türkiye’nin dönüşümüne ait ipuçları sunuyor. Ve bütün bunları, konuya yaraşan bir sinema üslubuyla anlatıyor. Alabildiğine çarpıcı, kuvvetli duygular yaratmaya çalışmaktan korkmayan, zaman zaman kitsch olmayı göze alabilen modern bir sinema anlayışı bu. Almodovar’da, Fatih Akın’da ve daha birçok modern yönetmende gördüğümüz cesur kamera hareketleri, keskin kurgu, ağlayan insanlar ve hayatın renklerinin olduğu gibi, neredeyse bir anti-estetik duyguyla yansıtıldığı planlar. Çağdaş, yerli ve sarsıcı bir melodram. Oyuncular ise bir harika. Sonuçta sinemadan çıktıktan sonra da bizi üzerinde düşünmeye çağıran bir sinema yapıtıyla karşı karşıyayız.


büyük kentin ıssızları