Page 1


Atatürk'ten Kültür Üzerine Özdeyişler Atatürk'ten Kültür Üzerine Özdeyişler

AĞASAR AĞASAR

Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür. Bu sözü burada ayrıca izaha lüzum görmüyorum. Çünkü bu, Türkiye Cumhuriyetinin okullarında birçok vesilelerle eser halinde tesbit edilmiştir(1936). Kültür, okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden mâna çıkarmak, uyanık davranmak, düşünmek, zekâyı terbiye etmektir(1936). Türkiye Cumhuriyeti çocukları, kültürel insanlardır. Yani hem kendileri kültür sahibidirler, hem de bu özelliği muhitlerine ve bütün Türk milletine yaymakta olduklarına kanidirler(1936). Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyetinin temel dileği olarak temin edeceğiz(1932). Bir millî terbiye programından bahsederken, millî karakter ve tarihimizle mütenasip bir kültür kastediyoruz(Temmuz 1924). Şimdiye kadar takibolunan tahsil ve terbiye usullerinin Milletimizin gerilemesinde en mühim etken olduğu kanaatindeyim. Onun için millî terbiye programından bahsederken eski devrin hurafatından ve yaradılışımızla hiç de münasebetli olmayan yabancı fikirlerden, Doğudan ve Batıdan gelen tesirlerden tamamen uzak millî seciye ve tarihimizle mütenasip bir kültür kastediyorum. Çünkü millî dâvamızın inkişafı ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir. Lâlettayin bi r yabancı kültürü şimdiye kadar izlenen yabancı kültürlerin neticelerini tekrar ettirebilir. Kültür zeminle mütenasiptir. O zemin milletin seciyesidir(15 Temmuz 1921). Asıl uğraşmaya mecbur olduğumuz şey, yüksek kültürde ve yüksek fazilette dünya birinciliğini tutmaktır(03.08.1932). Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir(1923). Dünyanın bellibaşlı milletlerini esaretten kurtararak, hâkimiyetlerine kavuşturan büyük fikir cereyanları; köhne müesseselere ümit bağlayanların, çür ümüş idare usullerinde kurtuluş kuvveti arayanların amansız düşmanıdır(1923). Biz cahil dediğimiz zaman mektepte okumamış olanları kasdetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikatı bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikatı gören hakiki âlimler çıkabilir(22.03.1923). Geçen Kurultaydan bugüne kadar kültürel ve sosyal alanda başardığımız işler Türkiye Cumhuriyetinin millî çehresini kesin çizgilerle ortaya çıkarmıştır(1935). Yeni harfleri, millî tarihi, öz dili, sanatı, ilmi, müziği, teknik kurumlarıyla kadını erkeğe her hakta eşit, modern Türk sosyetesi bu son yılların eseridir(1935). Türk Milleti, ancak varlığını derin ve sağlam kültür sınırlarıyla çizdikten sonradır ki onun yüksek kapasitesi ve fazi leti milletlerarasında tanınır. Türk Milletine fıtrî rengini veren bu inkılâplardan herbiri çok geniş tarihi devirlerin öğünebileceği büyük işlerden sayılsa yerindedir(1935). Kültür dediğimiz zaman bir insan cemiyetinin, devlet hayatında fikrî hayatında, iktisat hayatında yapabilecekleri şeylerin muhassalasını (toplamını) kastediyoruz ki, medeniyet de bundan başka bir şey değildir(1929).

AĞASAR


BİYOGRAFİ Eserlerinden Bazıları:

İsa Yusuf Alptekin (1901-1995)

Doğu Türkistan Davası

Unutulan Vatan Doğu Türkistan

Doğu Türkistan İnsanlıktan Yardım İstiyor

Türkistan Şehitleri, Demir Perde Arkasındaki Müslümanlar

Esir Doğu Türkistan İçin

1901'de Doğu Türkistan'ın Kaşgar Vilayeti'ne bağlı Yenihisar Kazası'nda dünyaya gelmiştir. Doğu Türkistan’da fenni tedrisat yapan okul olmadığı için dini okulda okumuştur. Öğrenimini tamamladıktan sonra çeşitli memuriyet görevlerinde bulunmuştur. 1926'da Batı Türkistan’a geçerek burada milli mücadele taraftarlarıyla irtibataTürkistan geçmiştir. 1931’de Hoca Niyaz tarafın dan başlatılan Resimli Doğu ayaklanma sırasında, Doğu Türkistan’daki valilerin halka yaptıkları zulmü Çin Hükümeti'ne anlatarak; bu durumun önlenmesini, aksi takdirde ayaklanmanın yayılacağını, Rusya'nın işgalinin söz konusu olacağını ifade etmiştir.  Büyük Doğu Türkistan Hakkında Muhtıra 

Doğu Türkistan’ın Hür Dünyaya Çağrısı

Doğu Türkistan’ın Sesi

Alptekin’in Siyasi Hayatı, Batı Türkistan’daki Çin Diplomatik Misyonu'nda aldığı vazife ile başlamıştır. 1932'de milli mücadele gereği Çin’e geçen Alptekin, 1936'da, 1 947’ye kadar sürecek Çin Meclisi Üyeliği'ne seçilmiş ve Çin Parlamentosu'nda Doğu Türkistan’ı temsil etmiştir. Mücadelesini daha çok siyasi alanda yoğunlaştırmıştır. 1944'te İli'de başlayan ayaklanma neticesi kurulan hükümete girmesini İlililer istememiştir ancak üç yıl sonra hükümetin genel sekreterliğine getirilmiş, bu esnada da Uygur Kültür Cemiyeti ile Doğu Türkistan Gençlik Teşkilatı’nın Genel Başkanlığı'nı yapmıştır. Bir yıldan fazla kaldığı bu görev esnasında, Rusya'nın ve Çin'in tepkilerini üzerine çekmiş, 1949'da Çin'in Doğu Türkistan’ı işgali ile birlikte Keşmir’e iltica etmiştir. 1954'te Türkiye'ye gelmiş ve Türk Vatandaşlığı'na geçmiştir. Türkiye'ye gelir gelmez, İstanbul'da, Doğu Türkistan Göçmenler Cemiyeti'ni kurarak, bundan sonraki faaliyetl erini, Doğu Türkistan Davası'nın dünya kamuoyuna anlatılması üzerinde yoğunlaştırmıştır. Doğu Türkistan’ın Sesi, Tanrı Dağları ve Altay adlarında 3 dergi ile, Erk adında bir gazete çıkarmıştır. Türk-İslam Dünyası'ndan getirttiği kitaplarla Yusuf Has Hacib Kütüphanesi’ni kurmuştur. 1960'ta Yeni Delhi’de toplanan Asya-Afrika Konferansı’na, 1962’de Bağdat’ta, 1964’te Somali Mogadişu’da, 1965’de Mekke’de, 1978’de Karaçi’de toplanan İslam konferansları'na katılarak, 1980'de Mekke’de düzenlenen Dünya İslam Birliği Kurucular Meclisi Üyeliği'ne seçilmiştir. Bu toplantı ve konferanslarda Doğu Türkistan’ı temsil ederek, Doğu Türkistan lehine kararlar alınmasına vesile olmuştur. Doğu Türkistan Mücadelesi'ni daha geniş kitlelere duyurmak isteyen Alptekin, 1983'te Doğu T ürkistan Neşriyat Merkezi’ni kurmuştur. İsa Yusuf Alptekin, 17 Aralık 1995 gecesi vefat etmiştir.


MAKALE

Bize Bir "Gençlik" Lazımdır "Bir milletin ikbali gençliğinin terbiyesine mevdudur." Layibniç bu sözünde çok haklıdır. Bugünün çocukları, bugünün gençleri yarının kumandanları, idarecileri, kanun yapıcılarıdır. Bugün mazbut bir ahlâk, ilmî bir şuurla yetişen genç, yarın cemiyeti için fena bir uzuv olamaz. Genci, gençliği yetiştirmek bir millet meselesidir. Yeni Türk cemiyetinde gencin, gençliğin vazifesi nedir?... Ona verilen cephe, gösterilen yollar hangileridir?. .. Cumhuriyet memleketinde herşey değişmiştir. Hadiseler daha birçok şeylerin değişmesini emretmektedir. Bu hummalı istihale devrinde Türk gencinin vazifesi nedir? Onun kuvvet ve zekâsı bu değişiklikler karşısında kayıtsız mı kalacaktır?... Mazinin karanlık günlerini hatırlatmak istiyoruz. Çok uzağa gitmiyeceğiz, hepimiz hatırlarız: Büyük harpten çok yorgun ve bitik bir hâlde çıkan Türkiye Mondros mütarekesiyle kanlı ve şerefli bir maziyi karanlık ve zelil bir devre bağladı, Türk'ün bükülmez kollarına kahpece zincirler vuruldu. İstanbul'un mahut ve menfur bir zümresi, başta Sultan olmak üzere bu masum ve yorgun millet için en hatıra gelmez hainlikler hazırladılar. İstanbul, Adana, Edirne ve İzmir gibi Türk'ün en can alıcı mafsalları tüyler ürpertecek bire r vahşetle alındı.


Makale Evvela Erzurum'da, sonra Sivas'ta Mustafa Kemal Paşa etrafında toplanan "Türk" savaş tarihlerinin göstermediği bir yararlılıkla vurulan zincirleri kırdı, kend i varlığını dünyaya tanıttı. Sultanı ve adamlarını koğarak memlekette cumhuriyet ilan etti. Çok az bir zamanda içtimaî ve siyasi yenilikler yaparak mazinin köhne ve sakat müesseselerini yıktı. Fakat: İnkilap tamam değildir. İnkilabın en mühim eksikliği yeni binaya yaraşan; müşterek düşünür, müşterek amel ve aksülamellere malik bir gençlik yokluğudur. Yeni binanın adı "Cumhuriyet"tir. Temelinde kan ve iman vardır. Biz bu binanın yıkılmayacağına inanmışız. Bizim gözümüzün önünde yapılan bu binanın bazı ustalarında beceriksizlik, kayıtsızlık, yorgunluk vardır. Genç kuvvetlerin yardımına muhtaçtırlar. Ustalar, dülgerler çalışmaktadırlar, fakat bunların mesaisinde ihtisas ve işbölümü yoktur. Milletimizin yeni doğuşuyla muasırız. Bütün müesseselerimize bakınız bir yenilik, bir acemilik göreceksiniz. Bazıları bu beceriksizliği, bu acemiliği kötü niyetimize, bazıları şarklılığımıza atfetmektedirler. Siyasetimizde, idaremizde, iktisadımızda acemilik vardır. Bu pek tabiidir. Ahdiatika göre Allah dünyayı yedi günde yaratmıştır. İşte biz Yeni Türkiye'nin daha ilk günündeyiz. Fakat dikkat edelim. Nuh'un tufanları, Firavun'un zulüm ve istibdadı bizim içindir. Her attığımız adım metin olmalı ve bir daha geri dönmemeliyiz. Garbın teşekkül ve tekemmül etmiş cemiyetlerine benzer hiçbir yerimiz yoktur. Garp cemiyetlerindeki ahenk ve inzibattan mahrumuz. İhtisas, iş bölümü, kıymet ve ehliyet mefhumları daha bize ulaşmamıştır. Yeni Türkiye'nin inkişaf ve neşvüneması güçtür. Garp milletlerinde olduğu gibi bizde müşterek hisler kuvvetli değildir. Buna mukabil müfrit bir "bencillik" vardır. Halkın idraki sathan genişlemiş fakat derinlik itibarıyla azalmıştır. Dünün karanlık hükümlerinden kurtulan millî duygularda şuur yoktur. Sevki tabiiye müstenittir. Bugünün adamlarına düşen vazife, temeli kan ve iman örülü yeni binada oturacak insanları buraya layık bir şekilde yerleştirmektir. Binada oturacak insanların bu binanın en ücra köşesine varıncaya kadar hürmetkar olmaları lazımdır. Büyük devlet adamları, şöhretli alimler gençlikle meşgul olmuşlar, onu yetiştirmeğe çalışmışlardır. Atina'da Solon, İsparta'da Likörg, Yunan sitelerine genç yetiştiriyorlardı, Fransa'da Ansiklopedistler, Almanya'da Fihte, Fransız ve Alman medeniyetlerinin sağlam temellerini gençlerle beraber örmüşlerdir. Bize lazım olan gençlik bir fırka veya zümre gençliği değildir. Biz fırka ve şahsiyetlerin ebediyetine kani değiliz. Herşeyden üstün, herşeyden önce bir Türkiye vardır. Biz Türk gençliği istiyoruz!... Teşkilâtı esasiye kanunumuz mükemmeldir. İdare şeklimiz en asrî esaslar üzerine kurulmuştur. Fakat biz bütün bunlara müstahak olabilmek için Ansiklopedistler devrini hiç olmazsa bugün yaşamaklığımız lâzımdır. Dünyanın her tarafında gençlik bir şahsiyet sahibidir. Bu, nişan, rütbe değildir. Bir kül halinde gençliğin müteradifidir. Kanunlarla, emirlerle bahşolunmaz. Demokrasi en müşkül idare sistemidir. Demokrat idarelerde vatandaşlardan ruhî istikrar, ahlâkî ciddiyet istenir. Ruhî istikrar, ahlâkî ciddiyet olmıyan demokrasiler monarşilerden daha vehim neticeler tevlit edebilirler. Türk genci inkılâbı benimsememiştir.


Makale Mugalâtaya lüzum yoktur. Biz hâdise ve vakialara eserleriyle kıymet ve mânâ veririz. Mersin'de mütevazi ve bin türlü mahrumiyetler içinde görünmeğe çalışan bir ışık, münevver Türk gencinin Anadolu'ya karşı lâkaydisinden bahsediyordu. Çok yazık ki bu ışık feryadlarına bir cevap gelmeden söndü. İtiraf etmeliyiz... Vazifemizi yapamıyoruz. El çırpmakla, yaşa demekle inkılâba karşı borcumuzu ödemiş sayılamayız. Hangi adsız Türk genci şehirden köye bir damla nur ulaştırmıştır? Efendimiz olduğunu kanunlarımızla ilân ettiğimiz köylüye her başımız sıkıştıkça koşarız. O ananevî bir tevekkülle bize her şeyini verir? Biz ona ne veriyoruz?... Demokratik müesseselerde muallim, avukat, doktor, sanatkâr ve gazeteci gibi münevverler millî gayelerin tahakkuku için hükümet kadar faaldirler. Her şeyi hükümetten beklemek doğru değildir. Biz, bu memleketin sırtında münevveriz diye geçinenler fazileti, şuuru anlayabildiğimiz kadar etrafımızdakilere anlatmak ve onları tenvir etmek mecburiyetindeyiz. Umumî harpten sonra bütün dünya cemiyetleri şumüllü ve afakî bir surette gençliği hazırlamaktadırlar. Bu hareketlerde hükümetin müzaheret alâkasına ihtiyaç yoktur denemez. Fakat birçok memleketlerde bu heyecan, bu teşekkül halkın içinden doğmuştur. Almanya'da 1923 senesinde bir yüzbaşı etrafında toplanan yedi genç 1931 senesi nihayetinde 600.000 faal sivil asker,on iki milyon taraftar kazanmıştır. Finlandiya da, Polonya da ve bilhassa Çekoslovakya da böyledir. İtalya'da ise devlet bizzat eski Yunan sitelerinde olduğu gibi gençliği kendi sevk ve idaresine almıştır. Biz her işe şarkılara ait bir heyecanla başlarız. Halk evleri güzel ve heyecanlı bir harekettir. Temenni ederiz ki bu güzel ve heyecanlı hareket şuurlu neticeler vererek, merhum Türk Ocakları'nın son zamanlarında olduğu gibi faaliyeti yalnız Cumhuriyet bayramlarında verilen balolara inhisar etmesin. Memleketin en mütekâmil gençlik muhiti olan Darülfünun'da talebe cemiyetleri, birlikleri vardır. Bu efendilerin gaye si müderrislerine danslı çay, arkadaşlarına gezintiler tertip etmektir. Evet bunlar da gencin hakkıdır. Fakat yapılacak vazifeler?... Bize Turkuvaz salonlarında hocalarına kasidekâr nutuklar söyleyen genç lazım değildir. Köye inen, fışkı ve toprak kokular ına alışkın nasırlı köylü eli sıkacak, onu bıkmadan dinliyecek genç lazımdır. Bize yalnız dansetmesini, iyi giyinmesini, kur yapmasını ve âşık olmasını bilen gencin lüzumu yoktur. Bize bugün mesleğinde usanmadan çalışacak, yarın hudutta göz kırpmadan ölebilecek genç lâzımdır. Bize bir gençlik lâzımdır. Temelinde cehalet, duvarlarında riya, tavanlarında dalkavukluk bulunmasın.

Atsız Mecmua, 15 Nisan 1932, Sayı: 12


ŞİİR Oyun etsin felek, ne gam Türklüğe; Söylenir dillerde ağıdım, Türküm! Mete’den Mehmet’e selâm Türklüğe; Yalvaç övgüsünce savaşçı Türk’üm! Asrın hükmü sende, ey asil Irkım! .. Nal sesi atımın, bürüdü zaman Baştan sona kavlim, çürüdü zaman Ayağa kalktı da yürüdü zaman, Yeni yurt fethine obamdan terkim! Asrın hükmü sende, ey asil Irkım! .. Kutlu otağ içre, diz vurup yere Tutulmaz ant üzre, söz vurup yere Avuçlayıp odu, köz vurup yere Bilgeler duası, döndürür çarkım! Asrın hükmü sende, ey asil Irkım! .. Yirmi dört Oğuz’dum, han oldu toprak Meydan meydan gezdim, şan oldu toprak Kara Budun hıncı, kan oldu toprak Asaletim budur, tarihte erkim! Asrın hükmü sende, ey asil Irkım! .. Tanrı Dağı sustu, sözüm bağladım. Ural-Altay bunlu, gözüm bağladım. Dolunay dolusu, özüm bağladım. Kutluğ’da on yedi, Kürşad’da kırkım! Asrın hükmü sende, ey asil Irkım! .. Çakımdır heybetin yağı üstüne, Tufandır bakışın zağı üstüne, Oğuz Kağan kanı bağı üstüne, Acunda Tanrı’nın nurudur görküm! Asrın hükmü sende, ey asil Irkım! ..

Bilge Kağan emri: “İşitin beni! ” Kocamış bilgeler kuşatın beni, Ak sakallılarca yaşatın beni, Töreli ocağım, töreli barkım! Asrın hükmü sende, ey asil Irkım! .. Gerçeği ‘din’ ettim, bir gül hakkına Şafakta binlerce bülbül hakkına, Her bülbül hatırı gönül hakkına, Kaynağı Yesevi, kurumaz arkım! Asrın hükmü sende, ey asil Irkım! .. Sözüm üstü sözü, esaret bildim. Diz çöküp ‘aman’ı, eziyet bildim. Hak yolunda hakkı, adalet bildim. Tanrı buyruğudur, gayrısı korkum! Asrın hükmü sende, ey asil Irkım! .. Demir damla oldu, dağlar utansın! Kapandı, açıldı; çağlar utansın! İmdi uçmağ toydur, sağlar utansın! Kahramanlık Türk’ün, işte bu farkım! Asrın hükmü sende, ey asil Irkım! .. Hakan İlhan KURT


Romanya Türkleri'nden... Kimse, sizdeki “sizi” alamaz... En çok nefes alabildiğim saatler, gece saatlerdir. Dışarıya pencereden baktım ve bembeyaz bir sessizlik yüreğime hafiçe dokundu. Elimi uzattım ve pencerede oluşan buz çiçekleri... Korkarak, kenar hatlarına dokundum... O zaman işte, nefes aldığımı hi ssetim. İster istemez gülümsedim. Nedense bu kış günlerinde hep o küçük kızı arar dururum. Onu hatırlarım. Kıvır kıvır saçları, meraklı gözleri, annesinin eteğinden tutmuş, o güzel masalları okutmaya çalışıyor. Eski sararmış kitaplardan büyükannemden kalmı ş, Türkçe masalları okuyordu annem. Yine gülümsüyorum... “Tilki ve Leylek” masalının siyah beyaz resimlerini hatırlıyorum bu sefer. Gülmeyin, başka kitaplarımız yoktu ki... Babamın ilkokul yıllarından kalma kitaplarıydı bunlar. Sonra Romanya’da Türkçe öğretim dilli okullar kapandı ve daha da ötesi, sınırlar da kapatılmıştı... ...Nerden, nereye? Şu anki minikler, herşeye sahipler. Türkçe kanalları, Türkçe kitapları, Romen okullardaki Türkçe dersleri, vs. Bana Romen dostlarımın hep sordukları soru şudur: Hangisini daha çok seversin? Romanya mı yoksa Türkiye mi? Ayırmak çok zor. İlkinde, doğmuş, büyümüş, toprağıyla, ailesiyle ve komşularıyla ne gibi felaketlerden geçmiş bir yer... Diğeriyse, hep özlediğimiz, arasıra ziyaret ettiğimiz, hepimiz için bambaşka bir yer. O yüzden, şu an ne kadar rahat olursak olalım, azınlıkların kaderi bu olması gerek: Gönlünü iki elma parçası gibi bölmek. Siz, çok şanslısınız. Başka ülkedeki insanları böyle bayrak, anavatan sevgisinden bahsederlerse, sakın gülmeyin. Onlar gerçekten buna inandıkları için bunu söylerler. Sahip olduğunuz bu nimete sahip çıkınız dostlar. Toprağınıza, bayrağımıza, kültür ve geleneklerinize sahip çıkın. Gerçekler farklı da olsa, benim gönlümde sağ, sol veya başka adlarla bölünmüş bir Türkiye yoktur. Soyunuzla gurur duymaya devam edin. Şuradan buradan güzel olanı alın. Kötüleri bırakın onların olsun. Siz, siz olun. Kimse, sizdeki “sizi” alamaz, siz buna izin vermedikçe! Romen basınında bazı yorumcular, “Romanya’ya da bir Atatürk gerek” diyorlar. Yani diyeceğim şu ki, Türkiye için öyle bir merak ve saygı duyguları var ki... Ne yazık ki, gerçekler buna müsait değil... Bazen Romen televizyonlarda öyle haberler veriliyor ki, aklım şaşıyor.. Yok bilmem nereye moltotof kokteyli atılmış, v.s. Balkanlar’daki Türkler sizi izliyor. Onlar ve ben de biliyorum ki, Türkiye güçlü oldukça, bizim de gücümüz vardır. Ben kendimi sizden yabancı görmüyorum, tam tersi, sizden bir parçaymışım gibi görüyorum... Tek bildiğim de, aynı dili paylaşan iki insanın, terbiyesi, kültürü de aynıdır... Hey gönül, nerden nereye... Saygılarımla, Melisa (Ocak 2010).

Melisa.


Türklerde Tabiat Üstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar

Özet: Türk Halkbilimindeki sözlü anlatımlar içinde, olağanüstü özellikler taşıyan, gizli güçlere sahip oldukları düşünülen fakat ne ol duğu bilinmeyen varlıklarla ilgili pek çok inanç ve uygulama vardır. Bunlara genel olarak cin, peri, cadı denirse de; bir kısmı karakoncolos, Congolos, Kara -kura, Karakorşak, Kamos, Kayış Ayak, At Binen Cin, Çarşamba Karısı, Ağırlık, Albastı gibi özel isimler taşırlar. Bu makalede sözü edilen esrarengiz varlıkların kimlikleri, yaşadıkları ortamlar, birbirleriyle ve insanlarla olan ilişkileri ve zararlarından korunmak için alınması gereken tedbirler üzerinde durulmuştur. Ayrıca İslam öncesi Türk kültürünün çeşitli dönemlerinde de yer-su ruhları olarak adlandırılan bu varlıkların, islâmî dönem içinde yer alışları, Kur’ân-ı Kerim’de cin adıyla anılışları ve insanlarda yarattıkları etki ile psikolojiye konu edilişleri üzerinde durulmuştur. Sonuçta konu halkbilim i açısından değerlendirilmiş, bu tür varlıklarla ilgili anlatımların doğu ve batı kültürlerinde eş inanç kalıpları şeklinde karşımıza çıktığı belirtilmiştir. Anahtar Kelimeler: Tabiatüstü varlıklar, Anadolu, Tabiatüstü varlıklarla ilgili inançlar.

Giriş: Türk halkbilimindeki sözlü gelenekler içinde insanların hayatını etkileyen, inançlarla yakından bağlantılı, olağanüstü nitelikler taşıyan, gizli güçlere sahip oldukları kabul edilen, ancak ne oldukları pek bilinmeyen varlıklarla ilgili pek çok anlatı vardır. Bu anlatıların değerlendirilmesi, insanımızı anlamaya, onun hangi düşünce ortamında yaşadığını bilmeye, tanımaya hizmet eder. Hem doğu hem batı kültürlerinde görülen ve inanç alanının ortak tasarladığı kimlikler diyebileceğimiz bu varlıklar, atasözü ve deyimlerimizde; ‘cin fikirli, cin gibi aklı olmak, cin çarpmak, cini tepesine çıkmak, cinleri başına toplanmak, cinlerin cirit oynaması, cin başka şeytan başka, cin tutana bir muska kafidir, cadı kazanı, cadı suya batmaz, perisi alçak’ gibi ifadelerle yer alırken masallara da konu olmuşlardır. Ancak bu çalışmada cin – peri masalları ele alınmamış, onların ayrı bir inceleme konusu yapılması düşünülmüştür. Bu varlıklara Anadolu’da yerine göre; cin, ecinni, cadı, peri, şeytan, üç harfli, iyi saatte olsunlar, pir (evin piri), sahip (evin, koyunların sahibi), bekçi (evin, koyunların bekçisi), mekir, ferişte, feriştah, Rüküş Hanım, İbrik Kalfa (Bayrı 1972: 199) gibi isimler verilirse de bunlar kimlikleri birbirine karışmış, iç içe geçmiş şekilde karşımıza çıkarlar. Değişik adlarla anılan bu söylence yaratıklarının özel kimlik taşıyanları ise bizim araştırmalarımıza göre şöyledir.


Türklerde Tabiat Üstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar

Karakoncolos: Yurdumuzun farklı bölgelerindeki yaygın bir inanışa göre, kışın en soğuk günlerinde insanlara zarar veren bir varlıktır. Kendine has özellikler taşır. Zemherinin (kışın en soğuk zamanı, ocak) ilk on iki gününde sokaklarda dolaşır, rastladığına “Nereden geliyorsun, Ne reye gidiyorsun? Adın ne?” diye sorarmış. Verilecek cevapların içinde mutlaka “kara” kelimesi olmalıymış (Kara Köy’den geliyorum, Karasu’ya gidiyorum, Adım Kara Hasan v.b) Aksi takdirde Karakoncolos elindeki kocaman tarakla vurarak karşısındakini öldürürmüş. Bu durumdan korunmak için kış günleri evlerdeki taraklar ortada bırakılmaz, saklanırmış. Bu yaratık kış yarısının cini diye de adlandırılır (Boratav 1976: 99). Sözlü kaynak verilerine göre bu cin özellikle yurdumuzun Doğu Karadeniz bölgesinde Karakonculu, Karakoncilo, Koncolos, Yaban Adam gibi adlarla nitelendirilir ve kışın ormandan sahil köylerine fırtınayla geldiğine veya denizden çıktığına inanılır. İnsanı taklit eden ve maymuna benzeyen bu cin özellikle küçük çocukları ve yeni doğmuş buzağıları yemektedir. Bu durumu engellemek için ev sahibi kapıya yörede ‘kuymak’ adı verilen bir yemek koyar (Sürmene Güneşara Köyü). Congolos: Yozgat civarında karakoncolos’un adı congolos’tur. Evlere kışın ortasında, soğukların en fazla arttığı zamanlarda (10 ocak- 17 ocak) uğradığı için Yozgat’ta bu günlere “congolos ayı” denir. Mevsim tarifleri “congolos girdi, congolostan sonra” şeklinde yapılır. Bu yaratık, açıkta duran yiyecek küplerine tükürür, idrarını yapar, böylece hastalıklara sebep olurmuş. Bu yolla hastalığa yakalanan insanlara ise ‘marazlı’ denmektedir. Congolos bazen de uyuyan insanı, yakınlarından birinin sesini taklit ederek çağırır, uyanmazsa alıp götürür, dışarıda soğuktan donmaya terk edermiş. Pancar olan evlere gelmeyeceğine inanılan congolosun evle re uğramaması için pancar pişirilip, eşiklere gömülür veya lohusalara, dünürlere, sevilen kimselere verilirmiş (Özbaş 1967: 12). Bu varlığa yurdumuzun değişik bölgelerinde koncolos, karakoncolos gibi adlar da verilmektedir. Kara-kura: Erzurum ve Erzincan yöresindeki inanışlara göre bu tabiat üstü güç, albastı gibi lohusalara musallat olan, onları korkutarak, ciğerlerini söküp götüren bir varlıktır (İnan 1987: 262). Konya civarında anlatıldığına göre, bu cin, keçiye benzeyen fakat kedi büyüklüğünde olan, insanların üstüne çökerek onları boğmaya çalışan bir yaratık şeklinde düşünülür. Gün ışığından korkar, güneş doğunca kımıldayamaz, ancak o zaman yakalanabilir. Ona yemin ettirdikten sonra köle gibi kullanmak mümkün olurmuş (Boratav 1984: 74-79). Kara-kura yatağında ekmek kırıntısı olan insanları da çok severmiş. Böyle yataklarda uyuyanlar kara-kura tarafından bastırılır, kabus görür sıkıntı çekerlermiş (Kalafat 2000: 93). Kara korşak: Erbil’de Türkmenlerin eşek, köpek, domuz, keçi kılığına girdiğine inandıkları bir cindir. Gece kapıları çalıp, ev sahibinin tanıdığı bir ses ve kılıkla onu kandırarak çağırıp kaçırırmış. Bu cinden korunmak için pantolonun düğmelerini açmak gerektiğine inanılır (Kalafat 2000: 69).


Türklerde Tabiat Üstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar

Kamos: Harput civarında görülen bir kötü yaratıktır. Tek başına uyuyan insanların üzerine bütün ağırlığı ile çöker, onların çarpılmalarına bazen de ölmelerine sebep olabilirmiş. Geceleri dolaşan bu cin anlatımlara göre bazen iriyarı, bazen de cüce görünüşlüdür. Başında daima bir börk taşır. Bir insan bu börkü kapmayı başarırsa elinde börk büyüklüğünde altın kalacağına inanılır. Zaman zaman kara kedi şeklinde de görülebilen kamosun bastığı kişi, kanının çekilip damarlarının kuruduğunu sanır. Kamos sözcüğünün kabus kelimesinin anlamı ile benzeşmesi dikkat çekicidir (Kalafat 1999: 26). Kayış Ayak: Romanya Dobruca Türkleri arasında tesbit edilen, lohusalara musallat olan, hava karardıktan sonra ortaya çıkıp, şafak vaktine kadar dolaşan bir cindir. Eğri bacaklı, korkunç görünüşlü bir yaratıktır. Lohusanın omuzlarına ayakları önden sarkacak şekilde sımsıkı yerleşir ve onu istediği gibi dolaştırıp, dilediğini yaptırır (Önal 1998: 52). Aynı adla anılan cin, Tire’de yaptığımız derlemelerde de tespit edilmiştir. At binen cin: Caferi Türklerin inanışlarında gece atlara binerek dolaşan bu adla tanınan bir cin vardır. At sabahleyin terli ve yorgun bulunursa durum anlaşılır. Cin ata binince onun yelesini örermiş. Bu cini yakalamak için atın yelesine zift sürülür, onun buraya yapışması sağlanırmış. Bu şekilde yakalanan cinler yakasına bir iğne takılarak esir edilir, her işte kullanılırmış. Fakat esir cin bir gün elindeki ekmeği bir çocuğa verir, onu kandırıp, iğneyi çıkarttırır, kaçarmış (Kalafat 2000: 271). Çarşamba Karısı (Çarşamba cadısı) : Çarşamba günleri ortaya çıkan, dişi, korkunç görünüşlü bir varlıktır. Dolaşma hakkı bir günle sınırlı olduğundan her yeri çabucak gezer. Bu yüzden amaçsız, hiçbir iş yapmadan ortalıkta dolaşan insanlara “Çarşamba karısı gibi gezip durma” denir (Tire, Ödemiş, Bayındır). Ağırlık: Yurdumuzun hemen her yöresinde yaygın olarak bilinen, derin uykuda olan insanların üzerine çöken, bütün gücüyle bastırarak onların uyanmalarını engelleyen, korkutup, boğulmalarına sebep olan kötü bir tabiat üstü varlıktır. Üzerine ağırlık çöken insanlar uyudukları yeri bütün ayrıntıları ile gördüklerini, bağırmak istediklerini, fakat seslerinin çıkmadığını, üzerlerindeki güçlü kuvvetli biriyle mücadele ettiklerini, haykırarak uyandıklarını söylerler. Aynı sıkıntıları yaşatan bir diğer kötü cinin adı “karabasan” dır. Bu farklı anlatılara göre Türkiye’nin bazı bölgelerinde canlı bir varlık olarak tasavvur edilirken (Ankara) bazen de korkunç bir rüya olarak adlandırılır(Konya, Anamur, İstanbul).


Türklerde Tabiat Üstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar

Albastı: “Al, alkarısı, alanası, alkızı, albasması, alarvadı, alacama, albıs, almış” gibi adlarla anılan, hemen hemen bütün Türk dünyasında görülen olağanüstü varlıklardan biridir (Acıpayamlı 1974: 80, İnan 1972: 169). Bu yaratık şamanizmdeki Al ruhunun günümüzdeki temsilcisi sayılabilir. (Genç 1999: 18). Elazığda buna “Elkarısı” da denmektedir (Yılmaz 1967: 215) Keçi, tilki, kedi, köpek, buzağı, örümcek, kuş, gelin, kefenli ölü gibi çeşitli kılıklarda görünürse de daha çok, uzun boylu, uzun parmak ve tırnaklı, dağınık saçlı, yağlı vüc utlu, el ve ayakları küçük, dişlek, bir bir dudağı yerde, bir dudağı gökte, çıplak gezen, göğüslerinden birini geriye atmış, tepesinde gözü olan çok çirkin, al gömlek giyen bu yaratık (Acıpayamlı 1974: 75). Muğla’da denizden çıkan ve yalnız bırakılan çocukları çalarak dalgaların dibindeki evine götüren bir kadın olarak tasarlanmaktadır (Boratav 1976: 99). Dobruca Türkleri onu sarışın ve şişman bir kadın (Önal 1998: 52), Fergana Özbekleri pejmürde kılıklı, dağınık saçlı bir kocakarı, (İnan 1987: 261) Gagavuz lar bir dev olarak tasvir ederler (Güngör 1991: 43). Kırgız-Kazak Türklerinin inanışlarına göre kara albastı ve sarı albastı olmak üzere iki ruh vardır. Kara albastı ciddi ve ağırbaşlı bir ruh olup sadece ocaklı insanlardan korkar. Sarı albastı ise hoppa ve şarlatandır İnsanlara dokunmama sözü verebilir, fakat fırsatını bulunca mutlaka zarar verir (İnan 1972: 166-173). Albastı’nın en çok lohusalara ve bebeklere düşman olduğuna, lohusanın ciğerini sökerek suya attığına veya yediğine, bu yüzden elinde ciğer b ulunan bir kadın görülürse hemen yakalanması ve üzerine iğne, çuvaldız gibi bir metal parçası takılması veya zift dökülmesi gerektiğine inanılır (Şakir 1939: 32). Onu yakalayan kişi ocaklı olur ve ‘alcı’ adını alır. Al karısı, alcının soyundan gelen kadınlara zarar veremez. Alkarısından korunmak için doğum yapan kadın kırk gün kırk gece dışarı çıkmaz. Ayrıca evde de yalnız bırakılmaz. Aynı zamanda baş ucuna Kur’an asılır. Yastığının altına bıçak, makas, demir para, iğne, çuvaldız, maşa gibi metal eşyalardan biri veya çörek otu, soğan, sarımsak kabuğu, süpürge konur. Bu ruhu kandırıp, şaşırtmak için orta yere erkek elbiseleri de bırakılır (Acıpayamlı 1974: 83). Şayet anneyi değil çocuğu al basarsa bu çocuk ‘ayyaş’ olacağı yani kendinden geçip bayılacağı için ‘ayyaş aşı’ pişirilip dağıtılır. Bu aş sokaktan geçenlerin yakılan ateşe bir odun atmasıyla pişirilmektedir (Gökbel 1998: 95). Alkarısı kırmızı renkten korktuğundan lohusanın başına al tülbent örtülüp, yakasına kırmızı kurdela takılır. Ziyarete gelenlere k ırmızı renkli şekerden (nöbet şekeri) yapılan şerbet ikram edilir. Gagavuzlar ise doğumdan üç gün önce ve üç gün sonra lohusaya su yerine rakı içirirler (Güngör 1991: 43). Alınan bütün bu tedbirlere rağmen lohusanın çok ağrısı varsa, morarıyor, sayıklıyor, bayılıyorsa al bastığına karar verilerek bir hoca veya ocaklı çağrılır. Tüfek atılıp, tencere kapakları vurularak, gürültü yapılıp bu ruhu kovmak için uğraşılır.


Türklerde Tabiat Üstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar

Enkebit: İç Anadoluda görülen bir varlıktır. Anlatılara göre başında altın bir fesi vardır. Sağ elinin ortası deliktir. Uyuyan insanların boğazlarını sıkarak onları boğmaya çalışır. Başından fesini kapan kişiye dokunmaz (Çobanoğlu 2003: 137). Hınkır Munkur: Yakaladığı insanları önce boğarak öldüren sonra da yiyen bir yaratıktır (Çobanoğlu 2003: 137). İnsana benzer, fakat göbeğinde bulunan bir torbanın içinde yavrusunu taşır. En korktuğu şey üzerine idrar yapılmasıdır. Böyle tehdit edilirse ortadan kaybolur. bilig, Kış / 2005, sayı 32 130. Demirkıynak: Bigadiç dağlarında yaşayan, her kılığa girebilen, korkunç sesler çıkararak insanların delirmelerine sebep olan, çok pis kokulu bir yaratıktır (Çobanoğlu 2003: 138). Sudan çok korkar. O göründüğü anda dere veya göle giren insanlara bir zarar veremez. Cadı: Türk inanışındaki cadı kavramı hem olağanüstü varlıkların genel adlarından biri hem de kaynağını daha çok batılı efsanelerden alan özel bir varlığın adı olarak kullanılmaktadır. Rumelideki Türk yerleşim birimlerinde cadı kabulü, geceleri mezarından kalkıp dolaşan, saçı, başı dağınık, tırnakları uzamış, pis görünümlü, rastladıklarını öldüren bir kadın şeklindedir. “Cadı gibi” sözleri de bu inanışı dile getirmektedir. Efsanelere göre ölünün gömülmeden ışıksız bir odada bırakılması, üzerinden bir kedinin atlaması ölüyü hortlatır. Bu durumdan kurtulmak için mezarın üstünde ateş yakmak gerekir (Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi II -2). Türk masallarında ise;büyü yapan, küp üstünde uçan, bin yıllık yolu bir anda alan, sihirli bir hırkası olan, çirkin yaşlı kadın motifi cadı olarak adlandırılır (Tezel, 1968: 553). 1833 yılında o zamanlar Türk idaresinde bulunan Bulgaristan’ın Tırnava kasabası kadısı Ahmet Şükrü Efendi, bu kasabada ya şanan bir olayı “Tırnovada cadı türedi, gün battıktan sonra ortaya çıkıyor, un, yağ, bal gibi şeyleri birbirine katıyor, yastık, yorgan ve bohçaları açıp dağıtıyor, insanlara saldırıp tecavüz ediyor. . . . . Bunu önlemek için Nikola adlı bir cadıcıyla pazarlık ettik. . . . . . Mezarlıkta cadıların yerini buldu. Kalplerinin üzerine kazık çakıp, kaynar su dökerek öldürdük” diyerek hükümete resmi bir mektup yazmış, bu yazı devletin o zamanlar resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi’nin 19 Rebiülevvel 1249 tarih ve 68 numaralı nüshasında yayınlanmıştır (Koçu 1962: 310). Şu anda Romanya sınırları içinde olan Sarıgöl’ün Çor ve Kırımşah köylerinde topraktan ve mezardan korkunç bir sesle kalkan cadılardan, bunların evlere, hayvanlara zarar verdiğinden, çocukları tabanlarından emerek öldürdüğünden, ancak yüreklerinden yere çakılıp, üzerlerine kireç dökülerek yakılırsa yok olacaklarından bahseden anlatılar vardır (Saygı 1962: 150). Gagavuz Türklerinde ise ölüm saçan kambur bir yaşlı kadın şeklinde düşünülen taun (meçikli), günahkar insanların mezarlarda hayvan şekline girerek oluşturduğu, her şeyi yiyip yutan, salgın hastalıkları yapan obur (hobur), uzun gömlek giyerek, viranelerde çeşme başlarında oturan ve insandan korkan tılsım adlı cinler vardır (Güngör 1991: 39-43).


Türklerde Tabiat Üstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar Şeytan: İslamiyetten önceki Arap inanışlarında “kötülük yapan cin” olarak dile getirilen şeytan kavramı, Yahudi, Hristiyan ve İslam geleneğinde Allah’ın yarattığı ilk insan olan Hz. Adem’e secde etmediği için cennetten kovulan, ‘baş kaldıran melek’ anlamında kullanılmıştır (Hançerlioğlu 1994: 582). Kur’an-ı Kerimde adı İblis olarak da geçen şeytandan (Bilmen tarihsiz: Ayet 7-11) çeşitli ayetlerde bahsedilir (Bakara-34, Ali imran-36, Nisa-117, Araf-11, Hicr-17-18, Nahl 98-100, İsra 26-2753 vb.). Şeytan kurnaz ve hilekar olarak düşünülür. İnsanları doğru yoldan çıkarmak onun en önemli işidir. Türkçede; şeytan azapta gerek, şeytan diyor ki, şeytan dürtmek, yüzünü şeytan görmek, şeytan kulağına kurşun, şeytanın bacağını kırmak, şeytana pabucunu ters giydirmek (Aksoy 1984: 893) gibi pek çok deyimde adı geçen bu şeytan, yaptığımız olumsuz ve hatalı davranışlarımızın sorumlusu ilan ettiğimiz bir olağanüstü yaratıktır. Şeytan resim ve karikatürlerde insan gövdeli, boynuzlu, sivri kulaklı, çatal ayaklı, kuyruklu, elinde mızrak taşıyan korkunç bir varlık olarak tasarlanır. Peri: Cinlerin dişileri peri adıyla anılırlar (Doğan 1981: 811). Güzellik ve yardımseverlik sembolü olarak kabul edilen periler, problemleri çözme ve becerikli olma özellikleriyle de tanındıkları için daha çok masal kahramanları arasında yer alırlar. Bunlardan başka yaptığımız araştırmada tarlaguzan, kalfa, keruş, keruşereş, İfrit, ferit, albız gibi olağanüstü varlıkların isimlerine rastladıysak da haklarında bilgi edinemedik (Taner 1983: 13). Bazı anlatılarda hırtik, çıtlık kuşu, kul, yol azdıran, gelincik (Çobanoğlu2003: 140) gibi isimlerle de karşılaştık. Umacı, öcü, dev, gulyabani, dunganga, kuyu kızı gibi isim taşıyan yaratıklar ise yaramazlık yapan, ağlayan, uyumayan çocukları korkutmak amacıy la uydurulan, her çocuğun kendi hayalinde korkunç bir şekilde canlandırdığı, var olduğunu ve kendisine zarar vereceğini düşündüğü varlıklardır. Bu olağanüstü yaratıkların özellikleri ve yaşadıkları yerlere gelince; inanmalara göre, aslında aynen insanlar gibi fakat insanlara görünmeden topluluk halinde, padişahlar ve beyler tarafından yönetilerek yaşarlar. Erkek ve kadın cinsleri vardır. Evlenip çoluk çocuğa karışırlar. Çocuklarını da kendilerinden olan varlıklar doğurtur. Hatta bazı güç doğumları da insan ebeleri kandırıp, kaçırarak yaptırırlar (Taner 1983: 12). Müslümanları ve kafirleri vardır. Eğlenceyi özellikle topluluk halinde def, darbuka, zurna çalıp, şarkılar söyleyerek eğlenmeyi çok severler. Bazen bu şenliklerine insanları da kaçırarak zorla işti rak ettirirler. Metamorfoz en bilinen özellikleridir. Her an kılık değiştirip, kedi, köpek (özellikle siyah ve beneksiz), yılan, horoz, tavuk, deve, keçi, tavşan, tay, tilki, örümcek gibi hayvan, hayvanla insan arası bir yaratık, kefenli ölü, arap, gelin, uzun saçlı beyaz sakallı bir yaşlı evliya şekillerine girebilirler. Bazen ayakları ve kolları geriye doğru ters olup, anormal derecede büyük ve çirkin yaratıklar olarak görünürlerse de (Karadeniz 1986: 5) genellikle küçücük, minik insanlar olarak kendileri ni belli ederler. Tabiat üstü varlıkların iyileri, kötüleri, hayırlıları, hayırsızları, dindarları hatta evliyaları vardır. Hayırsız olanları evlerin daha çok eşik, ocak başı, merdiven altı gibi yerlerini mesken edinirler. Bazen kendilerini yukarıda saydığımız kılıklarda gösterirlerken bazen de varlıklarını kilitli kapıları açmak, eşyaların yerlerini değiştirmek gibi çeşitli şekillerde belli ederler. Halk bu gibi yerlere tekin değil der. Burada yaşayan göze görünmeyen varlıkların insanı çarpacağına, ağzını, yüzünü eğeceğine inanır (Balcıoğlu 1952: 555). Tekin olmayan evlerin kira veya satış fiyatları çok düşüktür. “İyi saatte olsunlar” ın önemli özelliklerinden birisi de bir anda ortaya çıkıp, aniden kaybolmalarıdır. Evlere anahtar deliğinden, bacadan, kapı altlarından süzülüp girebilirler. Hemen hepsi bilgilidir. İçlerinde cahil olanları pek azdır. Hastalanıp, sakat kalabilirler, ölümleri daha çok bir kaza sonunda olur. Ölülerini çöplüklere, tuvalet kenarlarına, pis yerlere gömerler. Onların mezarlıkları buralardır. Görünmeyen bu varlıkların yaşadıkları yerler arasında açıktaki tuvaletler, çöplükler, ulu ağaçların dipleri, ormanlar, saçak altları, bulaşık sularının birikintileri, izbe, ürkütücü, korkunç yerler, mezarlıklar, ıssız dere yatakları, terkedilmiş değirmenler, küllükler, kuyu başları, pınar kenarları, nehir yatakları, denizlerin kirli bölgeleri (Sabri 1933: 143), göl kenarları, bataklıklar, çeşme önleri (Ülkütaşır 1933: 84), mağaralar, büyük terkedilmiş evler, köşkler, kale ve saray harabeleri, hamam lar, samanlıklar, ahırlar, evlerin eşikleri, ekmek kırıntılarının döküldükleri yerler, oturulmayan, kimsenin olmadığı bölgeler sayılabilir (Boratav 1976: 89). ‘İn -cin top atıyor’ deyimi buraları anlatmaktadır.


Türklerde Tabiat Üstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar Cinler insanlarla bazen iyi bazen kötü ilişkiler kurabilirler. Ellerinden herşey geldiği için yapamayacakları hiçbir şey yoktur. Kızdırılmazlarsa veya kendilerine bir kötülük yapılmazsa genellikle kayıtsız kalırlar. Bazen bir yolcuyu yanlış yönlendirmek, olmadık bir yere tuvalet ihtiyacını yaptırmak gibi şakalar yaparlar. Bazen de durmadan bir insanın adını seslenirler. Buna önem verilmezse bir şey yapmazlar. Şayet kötü kelimelerle tepki verilirse o insanı kaçırırlar. Böylece o kişi ecinnilere karışır. Zaman zaman kadın veya erkekler cinlerle evlendiklerini söyleyerek normal hayatlarından uzaklaşırlar. Bunlara da karışmış insanlar denir. Bu varlıklar kendilerine yardım ve mutlu edenleri ödüllendirirler. En büyük ödülleri sevdikleri kişiye soğan, sarımsak kabuğu hediye etmektir. Bunlar eve götürüldüğünd e veya gün ışıdığı zaman altın olurlar. Bazen tersini de yaparlar, altın, gümüş, diye verdikleri sabahleyin soğan kabuğuna dönebilir. Bu durum insanların yaşadıklarını bir başkasına anlatması halinde ortaya çıkar. Bunlar insanları kandırıp köle haline getirebilir, bütün işlerini yaptırabilirler. Cin ve peri padişahları adaletlidir. Şehir dışındaki ulu ağaçların altına mahkeme kurup, onların zarar verdiği insanların şikayetlerini dinlerler. Cin muhafızı tarafından mahkemeye getirilen cin, yargılanır. Şayet suçlu bulunursa ölüme bile mahkum edilebilir (Bayrı 1972: 199). Ecinniler insana tek başınayken görünürler. İki kişi bir aradayken ortaya çıkmazlar. Gün ışığını sevmezler. Akşam karanlığı iyice çöktükten sonra gezmeye çıkıp, gün ışıyıncaya ve horoz sesleri duyuluncaya kadar dolaşırlar. Gece herkesin uyuduğu saatte Kur’an okunursa onların rahatça gezmelerine engel olunacağı için bunu istemezler. Okuyan kişinin yanına yaklaşmazlar fakat çeşitli şekillerde korkutarak yatmasını sağlarlar. Tabiat üstü varlıkların insana verdiği zararlar; çarpılmak, uğramak, erişmek, karışmak, dokunmak, ilişmek gibi kelimelerle adlandırılır. Eskiden bazı Türk boyları cin çarpmasına ‘kovuç’ veya ‘kovuz’ diyorlardı (Kaşgarlı 1986: III, 163). Bu adlarla anılan hastalıkların sebep olduğu belirtiler olarak, insanın ağzının çarpılması, eğrilmesi, dilinin tutulması, kolunun çolak olması, kendini kaybedip çırpınması, sayıklaması, yürürken dengesini kaybetmesi, ayaklarının aniden tutmaması, yıkanmak istememesi, kirli, pis, saçlı sakallı dolaşması, mevsime uymayan kıyafetler giymesi (Hulusi Ahmet 1972: 94) şayet söz konusu bir çocuksa sürekli ve sebepsiz yere ağlaması sayılabilir. İnanışa göre dişi cinlerin çarpması daha tehlikelidir. Çünkü bunlar etraflarına erkek cinleri toplayıp grup halinde gezerler, (Taner 1983: 12) saldırgandırlar. Bilinmez varlıkların verdiklerine inanılan zararlar bu kadar büyük olunca elbette bazı önlemler de geliştirilmiştir. Öncelikle bu varlıkların adları söylenmez. Bahsetmek gerekince “iyi saatte olsunlar, bizden uzak olsunlar” denir. Onları ürkütecek, kızdırıp korkutacak hareketlerden kaçınılır. Bu varlıkların yaşadığı düşünülen yerleri kirletmemeli, bulaşık sularını veya sıcak suyu akşam saatlerinde açığa ya da kapı önlerine dökmemeli, açık yerlerde tuvalet ihtiya cını gidermemeli, karanlık ve pis yerlere girerken, “Bismillah, destur, tu tu tu” demelidir. Bu sözlerle oranın sahiplerinden izin istenmiş, gönülleri hoş edilmiş olur (Kalafat 1993: 50, 57). Özellikle çocuklar bunları söylemeye çok dikkat etmelidir. Bazen sokağa kirli su dökmek gerekirse “ destur ya ahd-i Süleyman” denir. Cinler Süleyman Peygambere “senin adını anan kişiye dokunmayacağız” dedikleri için, bu sözlerle o sözleşme hatırlatılmış olur (Boratav 1984: 87). Küplere veya dolaplara yiyecekler konurke n, yeni kıyafetler alınınca, kızların eşyaları çeyiz sandığına konurken “Besmele” çekilmezse, bunların bir kısmını cinlerin götüreceğine veya zarar vereceğine inanılır. Sandıklarda uzun zaman bekleyen beyaz kumaşlarda sarı bir leke oluşmuşsa “burada, şeytan doğurmuş, Besmelesiz koymuşuz” denir. Köpeklere ekmek vermek, yedi mahalledeki cinleri kaçırmak için ak horoz beslemek de yapılan uygulamalardandır (Tanyu 1967: 93). Cinlerden korunmadaki yöntemlerden birisi dua etmek ve çeşitli ayetler okumaktır. En etk ili dualar, İhlas, Ayet el-kürsi (Gökbel 1998: 24) ve Cin sureleridir. Halk dua olarak bazı sözleri de tekrarlar. Mesela Bursa’da gece yalnız yürürken insanın karşısına aniden çıkan kara kedi ve köpekten korunmak için “es, es neuzibillah, uzak dur benden, korkmadım senden” denir (Bursa). Ayrıca imanlı olmak, Allah’a ve Peygambere itaat etmek çok önemlidir. Böyle insanları cinlerin rahatsız etmeyeceği söylenir. Tedbirlerin en yaygınlarından bir diğeri insanın çeşitli duaların yazılmasından meydana gelmiş bir muska taşımasıdır. Cinler üzerinde koruyucu güç bulunan bu kişiye ilişemezler. Ayrıca ecinni taifesi cami, türbe, Kur’an okunan kutsal mekanlar ve koyun ağıllarına giremezler. İnanışa göre koyun peygamber hayvanıdır. Bu yüzden onlara yaklaşamazlar. Ayrıca yeni sürülmüş tarlalara da girmeleri yasaktır. Eğer bir insan gece yalnız başına kalmışsa, üzerinde bir ağırlık, vücudunda bir titreme, korku varsa etrafını cinler sarmış demektir. Bu kişi hemen yeni sürülmüş bir tarlaya girerse cinler dağılır (Taner 1983: 14). Cin ve perilerin şerrinden korunmak veya onların sebep olduğu hastalıkları engellemek için “şerbet dökmek’’ de uygulanan yöntemlerden biridir. Şerbet, şekerli suyla hazırlanır. İstanbulda uygulaması şöyledir. “Doğrudan hastanın kendisi veya ailesinden biri tarafından hazırlanan şerbetin üstüne üç İhlas, bir Fatiha okunup, üflenir. Gece yarısında bir dörtyol ağzına ‘Besmele’ ile dökülürken “al derdimi, ver sağlığımı, biz sizin ağzınızın tadını veriyoruz, siz de bizim ağzımızın tadını verin” denir’’ (B ayrı 1972: 103). Ayrıca yeni taşınılan evlerin cinlerini memnun etmek için mutfak, merdiven altı, kiler, bodrum, bahçe gibi yerlere şerbet dökülür. Böylece kazanın def edildiği düşünülür. Karakeçili Türkmenlerinde bu şerbet yedi cins yiyecekle hazırlanır (Kalafat 1999: 49). Bu iyelerin hemen hepsi iğne bıçak, makas, orak gibi metalden yapılmış araçlardan, duadan, Kur’an’dan, gürültüden korkarlar.


Türklerde Tabiat Üstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar Cinlerin geldiği düşünülünce davul, kazan, teneke, tencere kapağı çalınıp, silahlar atılır, ceviz kırılır. Bu yüzden cinlere karşı korunaksız olduğu düşünülen ve hayatın önemli geçiş dönemlerini yaşayan yeni gelinler, lohusalar ve bebeklerin üzerlerinde, yastıklarının altında veya odalarında bu malzemeler bulundurulur. Cinler saydığımız bu insanlarda yoğunlaşarak büyük zararlar verebilirler Çünkü yeni hayat daima bilinmezlerle doludur. İkinci defa evlenen insanlar bu tehlikelerle karşılaşmazlar (Westermarck 1962: 17). Zira evlilik yeni değildir ve sırlarını kaybetmiştir Cin çarptığına inanılan insanlar ise önce halk arasında ‘nefesi keskin hoca’ tabir edilen insanlara götürülüp, okutulur. Bu cinlerin gayri müslim olduğu düşünülürse kiliselere gidilip hastaların keşişlere okutulduğu da bilinmektedir (Tanyu 1967: 287). Ayrıca çarpılan kişiler ‘bakıcı’lara götürülür. Ay nanın ve durgun suyun cinleri topladığına inanıldığı için bakıcıların malzemesi bunlardır. Cindar veya hüddam onların padişahı ile temasa geçip, o insanı serbest bırakmalarını ister. Anlatılanlara göre bazen başarır, bazen başaramaz. Ayrıca tıpkı nazar inancında olduğu gibi izinli ve ocaklı birisine kurşun döktürülür. Eski Türkler cinlerin uğradığı kişiye öd ağacı ile tütsü yaparken, bir taraftan yüzüne soğuk su serper, bir taraftan da kovuç, kovuç (kaç, kaç) diye bağırırlarmış (Kaşgarlı 1986: III, 163). Göze görünmeyen ve adlarına genel olarak cin-peri denen varlıklarla ilgili inanç ve uygulamaları bu şekilde belirttikten sonra bu kabullerin eski Mezopoyamya kültürleri (Tanyu 1967: 327), Orta Asya (Kaşgarlı: 1986 III, 163), Amerika yerlileri (Hançerlioğlu, 1975: 125), İskandinav kültürleri (Campbel, 2000: 84) de dahil olmak üzere günümüze kadar süregeldiğini, Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi büyük dinlerde kabul gördüğünü söyleyebiliriz. Doğu ve batı ülkelerinde eş kültür kalıpları halinde kendini gösteren bu inançlar, İskandinav mitolojisinde yolcuları denizin dibine çeken su perileri, ölen savaşçıların ruhlarını derin denizlere götüren valkiryalar, geceleri insanları alıp kaçıran çayır cinleri şeklinde tanınmaktadır (Hançerlioğlu 1975: 125). Kuzey Avrupa, özellikle İzlanda kültüründe, dağlarda yaşayan cücelerin varlığına, bunların göze görünmeyen yaratıklar olduğuna, belirli alanlarda hüküm sürdüklerine ve refah getirme ya da yok etme güçlerinin olduğuna inanılmaktadır. (Hjorleifur 1990: 57) Burada “Gryla’’ adını taşıyan, yaramaz çocukları çantasına alıp dağlara kaçıran dişi cücenin yanında “Yule kedisi” denilen ve işçileri tehdit eden bir olağanüstü varlıktan da bahsedilmektedir. (Hjorleifur 1990: 58-59) Norveç folklorunda ise kurt ve ayı, perilere ait evcil hayvanlar kabul edilmektedir. Eğer bir avcı onlara zarar verirse sahipleriyle yüzleşmek durumunda kalır (Vinger 1964-65: 33). Ayrıca Norveç inancında periler balık bakımından en zengin gölleri bilirler ve buraları sahiplenirler. Bu göllerde deniz kızları gibi başka doğa üstü varlıklarda yaşamaktadır (Vinger 1964-65: 39). Türk inanç sisteminde var olan iyi ve kötü ruh (yir-sub)lar günümüzdeki konuyla ilgili inanç ve uygulamaların en eski kalıntılarıdır. İslam öncesi Türk toplulukları kendilerinin dışında ka lan varlıkları ve olayları tamamen ruhsuz ve ölü varlıklar olarak görmüyorlardı. Bunlara kutsallık imajı yüklüyorlar, korkuyla karışık bir saygı da besliyorlardı. Bu varlıkların başında güneş, ay, yıldız, göl, ırmak, pınar, dağ, kaya, ağaç, orman, ateş, ocak gibi yer ve su kültleri gelmekteydi (Koca 2000: 170). Buraların asıl sahipleri iye/ ruh adı verilen bu bilinmeyen güçlerdi ve onları rahatsız etmemek, gücendirmemek gerekirdi. Taciz edilen kötü ruhlar insanın vücuduna da girerek onu hasta edebilirlerdi. Türkçe’de hafif rüzgar anlamına kullanılan yel sözü aynı zamanda cin veya kötü ruh manasında da kullanılmıştır. Anadoluda vücudun çeşitli yerlerindeki ağrı ve sızılara ‘’yel’’ denir. İnanca göre vücudumuza giren kötü ruhlar bu ağrıları yapmaktaydı (Ögel 1971: 309). Şamanların görevlerinden biri de bu ruhları ya da cinleri hastanın vücudundan uzaklaştırmaktı. Türkler, tabiat varlıklarının canlı birer ruh taşıdığını düşündükleri gibi bütün insanların da birer eş ruhunun bulunduğuna inanıyorlardı. Yakutlar bu na “ija kıl’’ (eş ruh) adını vermişlerdi (İnan 1972: 81). Kırgız-Kazakların inançlarındaki “eş-arvağ” (eş ruh) da aynı şeydir. Bazen bu eş ruh tilki, kartal gibi hayvan şekline de dönebilirdi (İnan 1972: 82). Kaşgarlı’nın bildirdiğine göre sadece insanların değil, Türk topluluklarının veya yerleşim bölgelerinin de “çıwı’’ adı verilen koruyucu cinleri vardı. İki bölgenin halkı birbiriyle savaşırsa, onların cinleri de kendi halkını korumak için aralarında çarpışırlar, cinlerden hangi taraf galip gelirse, onla rın koruduğu halk da zafer kazanmış olurdu (Kaşgarlı 1986: III, 225). Anadoludaki inanışa göre de her yerin belli cinleri vardır. Yabancı cinler başka yerlerde barınamazlar (Taner 1983: 14). Bunlar da tıpkı insanlar gibi savaşıp birbirini öldürürler


Türklerde Tabiat Üstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar İslamiyetin Türkler arasında yaygınlaşmasından sonra Kur’an-ı Kerimdeki cinlerle ilgili çeşitli ayetler, gelenekteki bu kabullerin dini bir dayanak bulmasını sağlamıştır. Kur’ana göre “cinler, ışık ile ateş karışımından yaratılmış, insanın derisinden bile geçebilen, ölümlü, iman etmekle yükümlü, insana saygı göstermesi gereken istedikleri zaman görünme özelliğine sahip varlıklardır. Dinsiz ya da Müslüman olabilirler. İsyancı olanlar kötü cinlerdir ki bunlara şeytan da denir. Şeytanların en kötüsü ise İblistir. Bunlar insanların yakın geçmişini ve geleceğini bilebilirler’’ (Bilmen tarihsiz: Ayet: 55-15, 15-27, 46-29, 30-31, 72). Görüldüğü gibi “İslamiyetin onayladığı cin inancı, daha önce çok çeşitliliğe ve işlevselliğe sahip olağanüstü varlıkların yerini almış, o nları asimile etmiş, ya da onları kendi bünyesine katarak çerçevesini genişletmiştir. ’’(Çobanoğlu 2003: 131). Sözlü gelenekteki cin-peri anlatılarındaki pek çok motif, Kur’anda verilen bilgilerle örtüşürken, bazı efsane motifleri de bunlarla karışmış ortaya yeni bir inanışlar dizisi çıkmıştır. Konuya tıp bilimi açısından kısaca bakarsak, görünmeyen varlıkların gerçekliğini reddeden psikoloji, bunlarla karşılaştığını ileri süren insanların hasta olduğunu söylemektedir. İllisiyon veya halucination terimleriyle ifade edilen bu tür anlatılar “objelerden gelen enerjinin, duyu organlarını etkileyerek bir dürtü yaratması, ancak oluşan hayallerin herhangi bir nedenle hatalı olarak algılanması (illusion), ortada bir nesne bulunmadığı halde, sensoniyel bir algı olara k dışarı vuran mental bir hayali algılama (hallucination)şeklinde tarif edilmektedir (Adasal 1977: 73). Yine psikiyatriye göre tabiat üstü varlıklarla evlendiğini düşünme bir akıl ve ruh hastalığı belirtisi, yani fonksiyonel ya da organik psikozların semptomlarıdır. Bu psikozların içinde şizofreni ve paranoya sayılabilir. Şayet bu duruma başkaları da inanıyorsa bu psikiyatride yargılama bozukluğu olarak adlandırılır (Adasal 1977: 427-432). Halk bilimi açısından konu değerlendirildiğinde, inanç alanındaki verilerin pozitif bilimlerdeki yöntemlerle incelenemeyeceği görülür. Toplumların kültürel çevresi dediğimiz dil, din, bilgi, inanç sistemleri gibi kavramların kendilerine ait özel araştırma, sınıflandırma, analiz, sentez yöntemleriyle ortaya konması gerekmektedir. Bu yazıda tabiat üstü varlıklar inançlar çerçevesi içinde ele alındığından konu bu bağlamda irdelenecektir. İnançlar doğruluğu sınanabilen kavramlar olmayıp sadece bir doğru sunma durumu ve bir tasarımdır. Onların mutlaka bir gerçeğe uygun olması gerekmez. Bu yüzden masallardan metafiziğe kadar bütün hayal ürünlerini kapsarlar. İnanç bilginin bittiği yerde başlar. İnsanlar bilmediklerini hayal gücüyle tanımlamaya çalışırlar. Pratikte denetlenen inanç inanç olmaktan çıkar, bilgi olur’’ (Hançerlioğlu 1975: 269). Diyebiliriz ki bilgi yetersizliği insanların inançlara yönelmesi için bir itici güçtür. Ayrıca insandaki hayal gücü de sınırsız ve sonsuz bir özgürlüğe sahiptir. Bu durum bilinmeyenin çeşidini arttırarak inanç tablosunu zenginleştirir. İnanç mekanizmasının yapısında bilinmeyene bilinenin özelliklerini yakıştırma yani bir çarpıtma ve yansıtma işlemi de vardır. Olağanüstü varlıkların şekillerini bilemediğimiz için, onları tanıdığımız modeller olan insan veya hayvan şeklinde tasvir etmemizin temelinde bu yansıtma işleminin olduğunu söyleyebiliriz. Bilinmeyen bir zaman içinde, bilinmeyen bir olayın ortaya çıkmasından sonra doğan bir inanç ögesi belli bir zaman sonra toplumun genelinde kabul görerek ortak inanç unsuru haline gelir (Çelik 1995: 21). Her hangi bir konuya, duruma inanan birey bu inancın sebeplerini bilmez, bilmeye gerek de duymaz. Onun için önemli olan içinde yaşadığı toplumun bireylerinin neye inandıklarıdır. Yani inanç bir duygu ve düşünce hareketi halinde insanın iç dünyasına hakim olmaktadır (Tatlıoğlu 2000: 152). Ayrıca inanışların alt yapısında onu şekillendiren, sosyolojik, psikolojik, tarihi ve kültürel dinamikler vardır. Her inanç bunların bir bileşkesidir. Zaman zaman toplumlarda görülen psikolojik baskılar, ekonomik çıkmazlar, dini sapmalar, eğitim yetersizlikleri inançların şeklini değiştirip, derecelerini arttırarak hayatımızın hemen her alanında karşımıza çıkmalarına sebep olurlar. İnsanların gördüklerini, duyduklarını eksik ve yanlış yorumlamaları sonunda kapıldıkları birtakım vehimler, bir uyarıcıyı hatalı olarak algılamak, çeşitli engellerden dolayı yerine getirilemeyen istekleri tatmin arzusu, manevi bir güvence arama ihtiyacı, dini bilgi eksikliği, bireyin başkalarının gözünde f arklı görünme isteği, açıklanmasından utanç duyulan olayların topluma bildirilmesi zorunluluğu, bilinmeyeni hayal gücüyle tanımlama ve merak cin -peri anlatılarını körüklemektedir. Özellikle cinlerin hayvan şeklinde düşünülmesinin sebebi bunların faal kuvveti temsil etmelerinden (Westermarck 1962: 17) ve canlı şeyler arasında hayvanların en esrarlı yaratıklar olmalarındandır. Günümüzde konuyla ilgili bir anı-tecrübe yaşayıp yaşamadığını sorduğumuz kişiler; bunları görmediklerini “artık insanların kendilerinin cin olduğunu” söyledikten sonra “annemden, ninemden, dedemden duyduğuma göre” diye başlayarak konuyu pekiştirip, doğrulayıcı yeni örnek olaylar anlattılar. Tespitimize göre tabiat üstü varlıklarla ilgili anlatımlar, bu varlıkların kendi mitolojisini ürettiklerinin göstergesidir. Çünkü olaylardaki olağanüstü özellikler ‘’mucizesiz inanç yoktur’’(Malinovski, 1990-73) ilkesini bize hatırlatmaktadır.


Türklerde Tabiat Üstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar Ayrıca konuyla ilgili sözlü aktarımlarda olağanüstü varlıklar, yerel yaşayışın özellikleri içine yerleştirilm iştir. Deniz kenarında, ormanlık bölgede, bozkırda, dağlık yörelerde yaşayanlar tanık olduklarını iddia ettikleri olayları bölgesel özellikleri yansıtarak anlatmaktadırlar. Bu aktarımlarda yörenin coğrafyası, dil özellikleri, yeme içme alışkanlıkları, yaşayış ve dünyayı algılayış tavırları dikkat çekici biçimde farklılaşır. Mesela Karadeniz bölgesindeki cin- peri hikayelerinin arka planı ile Güney bölgelerimizdeki anlatmaların arka planı farklıdır. Fakat bütün hikayeleri birleştirici özellik ise hepsinde ge rilim, korku, merak unsurlarının çok yoğun olmasıdır. Hatta tema bunlar üzerine kuruludur. Bu yüzden cin - peri hikayesi dinleyen çocuklar oldukça etkilenir. Bu anlatıların mesajları da vardır. Temiz olmak, temizlik kurallarına uymak, bebeklerin ve lohusaların sağlığına dikkat etmek, bilinip tanınmayan insanların çağrılarına kulak vermemek, küçük çocukları koruyup, kollamak, geç saatlerde her türlü tehlikeye açık, ıssız yerlerde dolaşmamak, başı boş dolaşan hayvanlara dikkat etmek, din ve ahlak kurallarına uymak, bunların başlıcalarıdır. Sonuç olarak; cin-peri-cadı inanmaları halk kültürü araştırmalarının önemli konularından biridir. Bu gün sözünü ettiğimiz olağanüstü yaratıklarla ilgili inanış ve uygulamalar magazin araştırmalarında, özel televizyon kanallarının proğramlarında ele alınarak, özellikle genç kuşağın ilgi alanı içine dahil edilmektedir. Bu varlıklarla temasta olduklarını söyleyen, onları davet edebildiklerini iddia eden, onlardan nasıl yararlanılacağını bildiğini ifade eden insanlar vardır. Hay atımızın akışındaki aksaklıklarda bu varlıkların suçlu olduğu düşüncesi yaygınlaşmaktadır. İnsanları çarpıp hasta eden, aldatan, karı -kocayı ayıran, değerli eşyalarımızı çalıp, saklayan onlardır. Günümüzde popüler hale gelen bu güçlerin her çeşidi bilinmezlik, gizlilik dünyasının vazgeçilmez varlıkları olarak yaşamaya devam etmektedir. Böylece onların geçmiş zamanların ölü varlıkları olmadıklarını, günümüzde yeni fenomenler yaratan, yaşayan folklorik dinamikler olduğunu söyleyebiliriz. Kaynakça: ACIPAYAMLI, Orhan (1974), Türkiyede Doğumla İlgili İnanmaların Etimolojik Etüdü, Ankara. ADASAL, Rasim (1977), Medikal Psikoloji, İstanbul: Minnetoğlu Yayını, AKSOY, Ömer Asım (1984), Deyimler Sözlüğü II, , Ankara: Türk Dil Kurumu Yay. BALCIOĞLU, Neriman Refik (1952), Anadoluda Cinler, Periler ve Devlere dair İnanışlar, Türk Folklor Araştırmaları, II, 35. BAYRI, Mehmet Halit (1972), İstanbul Folkloru, İstanbul: Eser Yay. BİLMEN, Ömer Nasuhi (tarihsiz) Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meâli Âlisi, Ankara: Akçağ Yayınları, 88. BOLAY, Süleyman Hayri (1977), Felsefi Doktrinler ve Terimler Sözlüğü, Ankara: Akçağ Yayını . BORATAV, Pertev Naili (1984), 100 Soruda Türk Folkloru, İstanbul: Gerçek Yayınevi. BORATAV, Pertev Naili (1976), Les Maitres de l’espace sauvage, Pratiques et representations de l’espace dans les communautes mediterraneennes, Paris: Editions du Sentre National de la Recherche Scientifique CAMPBEEL, Joseph (2000), Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, İstanbul: Kabalcı yayınevi ÇELİK, Ali (1995), İslamın Kabul veya Reddettiği İslam İnançları, İstanbul: Beyaz Yayını ÇOBANOĞLU, Özkul (2003) Türk Halk Kültüründe Memoratlar ve Halk İnançları, Ankara, Akçağ Yayınevi. GENÇ, Reşat (1999), Türk İnanışları ile Milli Geleneklerinde Renkler, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayını. GÖKBEL, Ahmet (1998), Anadolu Varsaklarında İnanç ve Adetler, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayını. GÜNGÖR, Harun - ARGUNŞAH Mustafa (1991), Gagavuz Türkleri, Tarih-Dil-Folklor ve Halk Edebiyatı Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları / 1300. HANÇERLİOĞLU, Orhan (1975), İnanç Sözlüğü, İstanbul: Remzi Kitabevi HANÇERLİOĞLU, Orhan (1994) İslam İnançları Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul. HJORLEİFOR, Rafn Jonson (1990), Ttolls Chifs and Children, Nort Nytt41, Forestillingsverden, Oslo HULUSİ, Ahmet (1972), Ruh-İnsan-Cin, Ankara: Yüksel Matbaası, İNAN, Abdülkadir (1987), Makaleler ve İncelemeler, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları


Türklerde Tabiat Üstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar Duvarcı, Türklerde Tabiat Üstü Varliklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar 141 İNAN, Abdülkadir (1933), Al ruhu hakkında, Türk, Tarih, Arkeologya ve Etnoğrafya Dergisi, I-1, Ankara. KARADENİZ, Fikret (1986), Giresun Yöresinde Cin, Peri, Büyü, Cadı’nın İnanç ve Masallara Katılımı, Türk Folklor Araştırmaları, VII, 80 -81 KALAFAT, Yaşar (1993), Gök Tanrı İnancından Günümüze Kadar Efsunlama “tu, tu, tu” Uygulamaları, Çukurova Üniversitesi Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri, Adana. KALAFAT, Yaşar (1999), Doğu Anadoluda Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi yayını. KAŞGARLI, Mahmut (1986), Divanü Lügat-it Türk Tercümesi, (Hazırlayan: B. Atalay), III, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. KOCA, Salim (2000), Türk Kültürünün Temelleri II, Karadeniz Teknik Üniversitesi, Trabzon: Fen-Edebiyat Fakültesi Yayını KOÇU, Reşat Ekrem (1962), Tırnova Cadıları, Türk Folklor Araştırmaları, Sayı 154 MALİNOWSKİ (1990), Büyü, Bilim ve Din, Ankara: Kabalcı Yayını ÖGEL, Bahattin (1975), Türk Mitolojisi II, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayını ÖNAL, Mehmet Naci (1998), Romanya Dobruca Türkleri, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayını ÖZBAŞ, Hasan (1967), Yozgatta Congoloz, Türk Folklor Araştırmaları, Sayı 12 SABRİ, Melâhat (1933), Cinler, Halk Bilgisi Haberleri, Yıl 3, Sayı 29 SAYGI, Osman (1962), Cadılar ve Cadıcılar, Türk Folklor Araştırmaları, VII, 150 ŞAKİR, Sabri (1939), Muhtelif Ruhlar Hakkında, Halk Bilgisi Haberleri, Sayı 98 TANER, Nuri (1983), Halk İnanmalarında Cin ve Cin Tutma, Türk Folkloru, IV, 43 TANYU, Hikmet (1967), Ankara ve Çevresinde Adak ve Adak Yerleri, Ankara: İlahiyat Fak. Yayını, TATLIOĞLU, Durmuş (2000), Türkmen Irımları (Halk İnançları) Cumhuriyet Üniversitesi . İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sivas, Sayı 4, TEZEL, Naki (1968), Türk Halk Edebiyatında Masal, Türk Dili, Halk Edebiyatı Özel Sayısı, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını, Sayı 207 TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI ANSİKLOPEDİSİ(1977), Cin Maddesi, İstanbul: Dergâh Yayını, II. ÜLKÜTAŞIR, M. Şakir (1933), Cinler ve Periler, Halk Bilgisi Haberleri, Yıl 3, Sayı 28 VİNGER; Ronald Grambo, (1964-65) The Lord Forest and Mountain Game in the Recent Folk Traditions of Norway, Fabula, 7 . Band, Berlin YILMAZ, Mithat (1967), Elazığda El Karısı İnanması, Türk Folklor Araştırmaları, Sayı 215 WESTERMARCK (1962), İslam Medeniyetinde Puta Tapınma Devrinden Artakalan İtikatlar, Cin, Ankara: Yeni Matbaa bilig, Kış / 2005, sayı 32 142 Kaynak Kişiler: BİLEN, Ümmühan (1926 Ödemiş, Zeytinova doğumlu, Okur – yazar değil, ev hanımı, derleme tarihi 1989). DUVARCI, Yüksel (1945 Beyşehir, Bayındır Köyü doğumlu, ortaokul mezunu, çiftçi, derleme tarihi 2001). FAKIOĞLU;Binnaz, (1928 Tire doğumlu, İlkokul mezunu, ev hanımı, derleme tarihi, 1989). FARSAK, Mustafa (1935 Anamur, Bozyazı doğumlu, ilkokul mezunu, seracı, derleme tarihi 2000). GÜRLER, Lütfiye, (1955 Ankara, Elmadağ doğumlu, ilkokul mezunu, temizlikçi, derleme tarihi 2002). SANCAK, Safinaz, (Doğum tarihi bilinmiyor, Sürmene Güneşara köyü doğumlu, ev hanımı, derleme tarihi 1993).

Yard. Doç. Dr. Ayşe DUVARCI(Başkent Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Görevlisi).


Kahraman Türk Kadını Süyümbike Altın Ordu Hanlarından Cambek'in 1357'de ölümünden sonra ortaya çıkan taht kavgaları ve Aksak Timur ile Toktamış arasında 1391 ve 1395'lerde cereyan eden savaşlar neticesinde zayıf düşen... Kıpçak İli'nde, "Kazan Hanlığı", "Astrahan Hanlığı", "Kırım Hanlığı", "Sibir Hanlığı" gibi daha küçük Türk Devletleri meydana geldi ve büyük Altın Ordu Devleti fiilen sona ermiş oldu. Kazan Devleti, iç mücadelelerle de sarsılınca gittikçe zayıflamış ve Ruslar'ın müdahalesi de o nispette artmıştır. Kazan'da iktidarı elinde bulunduran zümre, sulhun muhafazası için Han seçiminde Moskova'nın arzusuna boyun eğmek, topraktan fedakarlık etmek ve hatta çocuk yaşta Han ilan edilen Ötemiş (1548-1551) ile annesi Süyün Bike'yi Moskova'ya teslim etmek gibi ağır şartlara katlanmışsa da. Kazan Kaanı Safa Giray 1547’de ölür. Oğlu Ödemiş Giray iki yaşında olduğundan varisi annesi Süyün Bike olur. Ruslar, 13 Şubat 1550’de Kazan’a hücum eder. Süyün Bike de diğer kahramanlardan geri kalmadan savaşır. Fakat şehir düşer ve Kazan Beyleri ile birlikte o da esir alınır. Gemilere bindirildiklerinde halk gözleri yaşlı nehrin kenarında beklemektedir. Kazan Melikesi var gücüyle bağırır: -“Kazan... Kaygulu, kanlı şehir!.. Başından tacın düştü... Sen şimdi dul kadın gibisin! Sen şimdi efendi değil, kul oldun!.. Sen başsız arslan gibisin! Her devlet akıllı Han ile idare edilir, güçlü çeri ile ayakta kalır!.. Bunlar olmayınca, herkes senden Hanlığı alır! Eski günlerini, bayramlarını hatırlayıp, benim gibi ağla artık.. Nerede senin eski Hanlık bayram ların? Nerede sendeki çocuklar, beğler, Töreler?... Nerede senin genç kadınların, güzel kızların; onların şen sesleri nerde?.. Hepsi kayboldu değil mi? Bundan sonra sende, bunların yerine ağlamalar, inlemeler olacak!.. Sende bal akan ırmaklar, pınarlar vardı.. Bundan sonra onlarda senin evlatlarının kanları ve gözyaşları akacak!.. Rus Kılıçları onları kırıp geçirecek!.. Ey Tanrım!.. Bizim en azgın düşmanımız olan İvan’a tez cezasını ver!.. Kazan’ın başına bu belaları açan Şeyh Ali ile Türeleri cezasız bırakma! Onlar beni düşman eline düşürünceye kadar çalıştım; çekmiş olduğum eziyet ve sıkıntıları onların da, onları umursamayan ve ülkelerine sahip çıkmasını bilmeyen Kazanlıların da başına ver Tanrım!.. Ver ki, bundan sonrakilere ibret ve ders olsun; başka Türk Yurtları'nın başına böylesi gelmesin!...” Bu esir alınıştan sonra Süyün Bike’ye ne olduğu konusunda çeşitli rivayetler var ama bilinen bir şey, başka Türk Yurtları'nın başlarına da böylesi sıkıntıların geldiği ve neredeyse hepsinde Türk Kadını'nın da mücadele verdiği gerçeğidir. Türkiye’de Kurtuluş Savaşı’na kadar silahlı mücadelelerin içinde yerini alan kadınlarımız, savaş sonrasında da fikir, ilim, siyaset ve sanat alanlarında milli denebilecek mücadeleler vermişlerdir. Seher Editörün Notu: Konu; Turania.Net'te, ''Kahraman Türk Kadını Süyünbike'' başlığıyla açılmıştır ve aynı forumda, tarafımdan açılmış ''Tablolarda Süyümbike'' başlığındaki bir görselle zenginleştirilmiştir. Tablo: İlyas FEYZULLİN.


İskitler Üzerine... Soylarına dair tartışmalara, bizzat öz kültürlerinden delillerle, ilk sayımızda giriş yaptığımız İskitlerin Kültürü’nü irdelemeye, dilerseniz devam edelim…

Ön-Türk bir topluluk oldukları bağıran İskitlerin; yaşam tarzları, hayata bakışları ve onu yorumlayışları, dilleri, giyim kuşamları, yeme içme alışkanlıkları, dini inançları ve ritüelleri ve bir bütün olarak kültürleri üzerinde bu denli durmak durumunda keşke kalmasaydık lâkin Greklerin ve Perslerin dahi Türk addettiğ i İskitleri, ‘’Fars’’ diye çağırmak, Türk = Moğol yanlış önermesinden(ki bu saçmalığın etno-kültürel sözde dayanakları dahi, İskitlerin, Hint-Avrupa Toplulukları’na yamanmasından geçer) bile desteksiz ve dahi can sıkıcı olsa gerek. Eski Türk ‘’Şu’’ rivayetine göre ilk Aryanî istilâsı ve baskısı sonunda doğuya çekilmiş olan Türk kabilelerinin az sonra geri dönüp gelen hükümdar ‘’Şu’’ nun (yani bu isimdeki sülâlenin) idaresinde Çu havzasında eski hâkimiyetlerini yeniden kurmuşlardır. Her halde M. ö. 8 inci asırda merkezi Ortatiyanşan’da olan büyük bir Saka devleti mevcuttu. Siyasî teşekkül ismi olarak ‘’Şu’’ ismi yerini ‘’Saka’’ ya bırakmış görünüyor. Bu iki isim büyük hâkim milletin iki şubesinin ismi olabilir. Çünkü Türklerde bunu andıran mith’ler de vardır. * ‘’Birileri’’, İskitler için ‘’Proto-Aryan’’ mı demişti(ve hatta diyor mu)?! Söz konusu istilâyı vücuda getiren kavimlerin Aryanîlikleri’ne diyecek bir sözüm yok ama kalkıp İskitleri ‘’de’’ bu toplulukların potasında eritmek ve hatta onlardan saymak için, insanın ‘’ciddi anlamda’’ mankafa ve eğer böyle değilse, ‘’art niyetli’’ olması şart olsa gerek zira bahsolunan şu ‘’pek meşhur’’ Aryan İstilâsı, İskitlerin yani Kurgan Kültürü’nün(ve hatta bunun öncelleri Andronovo, Tagar-Taştık, Kelteminar… Kültürleri’nin) tarih sahnesine çıkışından çok sonradır. Sakalar devrinin başlangıcı ‘’tarih öncesi’’nden ‘’ön tarih’’ devrine geçişi arzeder; sonrakisi artık tarihtir. * Evet! Hatta ‘’ancak bu perspektifle bakarsak’’, bir tarihimiz olduğunu iddia etme hakkımız olur. Ha Türk; Göktürk İmparatorluğu Devrinde ve Asya’nın Bir Bölümü’ne, Tanrı tarafından paraşütle atıldı gibi gayet aptalca bir teziniz varsa, ona da saygı duyarım ama saygı duyduğum; bu aptalca düşünce değildir; insanların, aptalca ‘’da’’ düşünebileceği gerçeğidir


İskitler Üzerine... Gerçi Ariteas buralarda muhtelif kavimler yaşadığından bahsederken aralarında bir siyasî birlik olduğunu anlatmamıştır. Buna rağmen ben bu Saka devletinin Çin sınırlarından Tuna’ya kadar uzanan, fakat parçaları arasında bağlantıları gevşek bir teşekkül olduğunu zannediyorum. * R1a… Türk Dünyası’nda özellikle bir dönem yoğun şekilde yaşanan Moğolizasyon neticesinde, artık Çin Sınırları’ndan başlamıyor belki Proto -Türk İşaretleyicilerin yaygınlığı(haydi ‘’baskınlığı’’ diyelim) lâkin bugün Kazakistan’dan Macaristan’a değin, neredeyse bütün coğrafyalardaki ‘’baskın’’ işaretleyicinin, Ukrayna üzerinden Avrupa’ya giren ve Orta Avrupa’ya kadar giden Andronovo Kültürü İşaretleyicisi(R1a’ya Slav Geni diyenlerin, annelerinin ellerinden öpüyorum) R1a olmasından dahi, bu düşüncenin doğru(veya en azından desteksiz hiç de değil) olduğu belli. Bu milletin bir kolu, tıpkı Hunlar, Göktürkler ve Mogollar zamanında olduğu gibi, Doğuavrupa’yı istilâ etti. Yunan müellifleri Sakaları, daha başka bir çok kavimleri ihtiva eden ‘’Skit’’ camiasının en kudretli zümresi biliyorlar; bununla beraber Saka ismi ile Ortaasya’da hâkim milleti ve onların Önasya’ya, şimdiki Azerbaycan’a geçen kısmını tesmiye ediyorlar, Doğuavrupa’dakilerini ise sadece ‘’Skit’’ ismiyle anıyorlar. * Uçsuz bucaksız bozkırda yaşayıp ve hatta burada, bu denli büyük bir hâkimiyet kurup, bünyesinde ‘’başka’’ topluluklar ‘’da’’ barındırmamak, pek tabi ki mümkün değil fakat bu; İskitlerin ‘’Yönetici Kademesi’nin’’ tamamının Türk olduğu, bozkırın ‘’İskit olan’’ diğer budunlarından olanların da bu oluşumda bulunmakla beraber, çoğunluğa ve hele bu yapılanmanın yönetim erkine hükmedecek(veya nüfuz edecek diyelim) etkinliğe ve siyasi güce, hiçbir zaman sahip olmadıkları gerçeğini değiştirmez. İskit Kağanları’nın tamamının adları ‘’Türkçe’’dir ve Issık Kurganı’ndan çıkan runik yazılı metinler, bizlere(aslında bunu görmek isteyen herkese) göstermiştir ki; İskitlerin, Dilleri ‘’de’’ ‘’Türkçe’’dir. Sakalar Doğuavrupa’ya gelirken Şimalî Kafkasya’da oturan Kimmerleri Kafkasya cenubuna ve Küçükasya’ya doğru kovalıyorlar. * Bozkır kanunu… Ömürlerini ‘’steril bir adada’’ geçiren Saksonların bunu anlayamamasını ve birbirleriyle savaşan/birbirlerini süren toplulukların, aslında birbirlerinden türeme olduklarına anlam verememesini ‘’bir yere kadar’’ anlayabilirim fakat bir bozkır kavmine mensup olanların, bu ‘’son derece basit’’ unsuru, tam da Sakson gibi yorumlamalarını kabullenemem! Ne demiştim Ocak Sayımızda? Türk; en çok Türk’le savaşmıştır, en büyük zararı Türk’e vermiştir ve en büyük zararı da Türk’ten görmüştür. Bozkır yasası… Yunan müellifi PROKOPİUS bu Kimmerleri muahhar Bulgarların ceddi gösteriyor; nasıl ki, ‘’İran-Hazar rivayeti’’ de Bulgarların ceddi olarak ‘’Kimâriler’’ den bahseder; fakat bunu teyit edecek başka bir delil yoktur. * Aslında ‘’bence’’ vardır ama bunlara, bilinen(kabul edilen) anlamda ‘’kaynak’’, acaba denebilir mi? Bulgaristan’daki Pan-Aryanistlerin bir tezine göre Bulgarlar; bölgedeki Cermenik oldukları düşünülen Trakların, İran’ın Kuzeyi’nden gelen ve kendilerini Bulgar diye çağıran ve Ari bir topluluk olan Bulgarlar’la karışmasından müteşekkildir.


İskitler Üzerine... Bir defa Trak Kültürü’ne baktığımızda, ortaya Nordik Folkloru’na başlangıç teşkil edecek bir şey bulmak ‘’biraz’’ zor ve hatta iş Trak Kültürü’ne kalırsa; Trakları, ‘’Ön-Türk’’ bir topluluk saymak dahi mümkün(belki de şart). Kaldı ki; Trak(ve Trak önceli Gravet ve Borea) İşaretleyicisi I’nın Bulgaristan’daki yaygınlığı, yaşayanlarının çok büyük bir kütlesi Bulgaristan Türkü olan Doğu Trakya’daki kadar dahi değil. Yani I(yani Traklar), birilerinin illâ ki ataları olacaksa; bunlar, Bulgarlar’dan ziyâde, Türkler olmalıdır zira Bulgarlar’daki ‘’birincil’’ işaretleyici, R1a’dır. O halde Trakları, bir kalemde Proto-Cermen ilân edivermek, sanki ‘’biraz’’ çelebilik gibi zira her kültür, ancak kendisinin öncel(ler)inin devamıdır(devamı olabilir). Kendilerini ‘’Bulgar’’ diye çağıran topluluk da, İran’ın Kuzeyi’nden gelen falan değil, Ukrayna Üzeri’nden önce Balkanlar’ı, sonra da Doğu Avrupa’yı istilâ eden ve Orta Avrupa’ya(Macaristan’a) kadar yürüyen ve Güneybatı Asya’dan gelen İskitlerdir(veya daha doğru bir tabirle; İskit Bünyesi’nde var olan, kendilerine Bulgar diyen, Kağanları Türkçe adlar taşıyan ve hatta kendilerine verdikleri ad -Bulgar- dahi Türkçe olan ve İskitlerin, Balkanlar’a yerleşen topluluğudur). İran konusu da, İskitlerin, Kıta Avrupası tarafından ısrarla ve gayet zorlama bir şekilde İranî ilân edilmelerinden dolayı açılmıştır(diye düşünüyorum). Yeri hazır gelmişken, bir konuya daha değinelim… Cermen’e ‘’yamanmak’’ için can atan topluluklar, bulundukları yerlere, ‘’nedense’’ hep, İran’ın Kuzeyi’nden gelmiştir. İran’ın ‘’başka bir yerinden’’ gelen(geldiğini iddia eden) bir ulusa(Cermenik olmak isteyen bir ulusa) henüz rastlanmamıştır. Sizce ‘’neden?’’ Çok basit… Aynı, düşünsel(ve hatta etnik) kökleri/dayanağı Kuzey(Mısır) ve Doğu(Etiyopya) Afrika’da olan Helen Devri gibi, bir mitten fazlası olmayan, Aryanlık. Kuzey İran’da, tarihin bir devrinde yaşadıkları düşünülen, yurtları, Aryan Yurdu(İran) anlamına gelen ve Arap İstilâları neticesinde kökleri neredeyse kazınan(bugünün ve hatta dünün İranlıları, Aryan falan değil) Ariler’den olma isteği, bu tavırda belirleyicidir. Yani bugünün Pan-Aryanizm’i, aslında ‘’mitolojiden’’ beslenen bir hareketten başka bir şey değildir zira bugün Hint-Avrupa Dili konuşanların bir teki dahi Aryan değildir çünkü dünyada Aryan yoktur(kalmamıştır). Konuyu daha fazla dağıtmayalım ve işimize bakalım…


İskitler Üzerine... Zamanımızda Skitlerin menşei ve kültürleri meselesi ile uğraşan E. MİNNS, H. TRİEDLER ve LAUFER gibi, ben de bu kavmin hâkim tabakasının Türk olduğu kanaatındayım. Bunların hayat tarzı, kıyafet ve simaları, âdât ve ahlâkları hakkında HİPOKRATUS tarafından verilen malûmat Hunlar ve Göktürkler hakkında yazılanların aynidir. Akideleri, defin merasimleri ve âdâtları Altaylılarınkinin aynidir. Bunlar Türk ‘’dermeev’’ lerinde, yani keçeden mamul kubbeli çadırlarda (çoğunca bunların tekerleklilerinde) yaşamışlar. Bu nevi ‘’dermeev’’ leri Türklerden alarak benimsemiş olan bazı Ort aasya İranîlerinde (Afganistan’da Bedehşan Taciklerinde ve Nevruzî kavminde) bu evlerin aksamına ve şekillerine ait zengin ıstılahın İranca olmayıp kâmilen Türkçe olması bu evlerin Türk millî malı olduğunu gösterdiği gibi Araplar da bunları ancak ‘’qubba Turkiya’’, yani ‘’Türk çadırı’’ bilmişlerdir. Eski Skitlere tâbi olan Alan-As göçebeleri de, AMMİANUS MARCELLİNUS (XXX, 2)’ın dediğine göre, ne çadır, ne de alaçuk bilirler. Yalnız üstü ağaç kabuklariyle örtülmüş arabalarda yaşarlardı. Skitler Türk kavimler i gibi kımız içerler ve südü kurutarak ‘’kurut’’ yaparlardı; akideleri şamanî idi; yabancılara karşı müdafaası zahmetli ve iç niza’ların başlıca sebebi diye mal -mülk toplamaktan kaçınırlardı. Düşmanlarına karşı mertçe savaşan, dahilen feragat sahibi, samimî, sade insanlar olarak tanıdıkları Skitlerden Homeros ve diğer bazı eski Yunanlılar ‘’kımız içer, emlâksiz Skitler’’ diye idealize ederek bahsetmişlerdir (STRABON, VII, 3, s. 9). Bunun gibi İskender’in Türkistan seferine ait rivayetlerde de bu ülkede azla kanaat ederek amlâksiz yaşıyan ‘’Tercümân’’ (Terguman, yani Türküman) kavmi ile İskender arasında içtimaî hayat gayelerine dair münakaşalar cereyan ettiği VAHAB BN MÜNEBBİH ve TABERİ’nin nakillerinden öğrenilmektedir [124]. * Bu pasajdaki kültürel bütün ögeleri(yaşam biçiminden tutun da, barınmaya değin) geçtim ve aynı Avrupalılar gibi, görmezden geldim(diyelim) lâkin ‘’kımız’’ üreten ve içen ve Türk Soylu olmayan bir topluluk var mı(olabilir mi)? ‘’Vatanı, bir çift kadın memesine satarım’’ diyebilecek kadar adını koyamadığım(koymak istemediğim) fikriyatta bir evlât yetiştirmiş dünün kızılı(aslında her devrin adamı) bir hazret, ne diyordu? - Türk’ün yaptığı, sütten yoğurt. Eh… Kendileri haksız sayılmaz fakat torununun torunu olabilecek yaştaki kızların ‘’öpülesi göbeklerine’’ dair bir makaleyi, Türkiye’nin en saygın(addedilen) gazetelerinden birisindeki kendi köşesinde kaleme alan bu zât-ı muhteremin fosil beyninde, işin belli ki sadece bu kısmı kalmış. Ne diyelim… Bu tip ‘’arkadaşlar’’ için, bu kadarı dahi, çok ama çok büyük bir başarı(olsa gerek)! Devam edelim... Bizanslı Zemarkos, imparatoruna, Türk Hakanı'nın Orhon alfabesiyle yazılı mektubunu sunarken şöyle der: "Bugün Türk adını verdiğimiz millete eskiden İskit denirdi. Bu mektup da İskit harfleri ile yazılmıştır." ** Bu argümana söyleyecek bir şeyimiz yok.


İskitler Üzerine... Amazonlar ise İskit soyundan kadın savaşçılar idi. *** Aman Yunanlılar duymasın! Ya da aksine; duysunlar zira yetti artık kendilerinin tarih hırsızlığı! Amazonlar, İskit Soyu'ndandı! Doğuavrupa'daki Skitler idareleri altına aldıkları Aryanî kavimler muhitinde bir ince hâkim millet tabakasını teşkil etmişler ve ekserisi yerleşik olan bu milletler arasında yavaşça milliyetlerini kaybetmişlerdir STRABON (VII, 3, s 8). Bunların M. ö. 7 nci asırda yaşıyan ideal rahipleri Abaris (Avarlı) zamanındaki neşeli, sâde ve samimî olan ahlâklarının artık bozulmuş, değişmiş olduğunu zikretmiştir. Bunları kendi çokluklarında eriten başlıca kavim sıfatiyle zamanımızın bir çok müellifleri İranlı Alanları anarlar. Fakat bir kısmı Kuban-Azak taraflarında, diğer kısmı Amuderya havzasında (Horezmin garbinde) ve sair yerlerde yaşıyan Alanları daha AMMİANUS MARCELLİNUS (XXX, 2) dağınık ve perişan bir kavim olarak tavsif eder. Bunlar Türk kavimlerini eritecek vaziyette değildiler. Zaten Hunlar zamanında Türk devlet ve ordu işlerine karışarak Türk usullerini benimsemişler ve reislerine ''khakan'' lâkabını vermişlerdi. Bir çok yerde de bu Alan-As'lar ilerde de bahsedeceğimiz veçhile kendileri Türkleşmişlerdir. * Evet... Osmanlı, Bizans'ın İçerisi'nde erimiştir önermesi ne derece mantıklıysa; İskitler, Alanların İçerisi'nde erimiştir iddiası da, ancak o kadar mâkuldür zira bugünkü Kafkasyonik Bazı Toplulukların(Abhazlar başta olmak üzere) ''ataları'' sayabileceğimiz ve döneme göre(aslında hâlen) ''dağınık'' Alanların; Asya'dan gelip, Yukarı Kafkasya'dan, Orta Avrupa'ya kadar uzanan bölgeyi zapteden bir kavmi asimile edebileceğine inanması için, insanın gerçekten son derece ''saf'' olması gerekir. Ancak dedim ya; saflığa olmasa da, saflara ''da'' saygım var. Bence Avrupa Skitleri en çok Slav ve Grek unsuru arasında, Kırım yarımadasında ''Küçük Skit'' ismi ile yaşıyan ve bu adaya kendi ismini veren Tavrlar Cermen ve Grekler tarafından yudulmuştur. * Kurgan Kültürü İşaretleyicisi R1a'nın, sadece İskit Soylu Türk, Macar, Bulgar gibi topluluklarda değil; Ukrayna başta olmak üzere, Slav Gruplar'da ''da'' birincil marker olması, bu tezi doğrular mâhiyettedir. Lâkin... İskitler, hakimiyeti altına aldıkları toplulukların içerisinde erimiştir gibi bir önerme, ancak bir yere kadar kabul edilebilir zira bugün Türkiye, Azerbaycan, Macaristan ve Bulgaristan adlarıyla anılan ülkeler; bizzat İskit adlı anadan doğmadır. Konuyu, dilerseniz şu şekilde açalım:


İskitler Üzerine... Ana İskit'in, çok sayıda oğlu olmuştur fakat bu oğulların ''bir kısmı'', Slav Kadın merakları nedeniyle, zührevî hastalıklardan can vermiştir. Hayatta kalanların çocukları annelerinin, onların çocukları anneannelerinin, torunları büyük anneannelerin, torunlarının çocukları büyük büyük anneannelerinin... kültürüne adepte olmuş ve benliklerini, zamanla unutmuştur. Slav Âlemi'nde görülen R1a'nın, bu topluluk içerisindeki hikâyesi budur fakat bu ve bunların fazlası dahi, İskitlerin buharlaştıkları anlamına gelmez zira adlarını yukarıda zikretiğimiz ülkeler ''de'', Ana İskit'in Evlatları'dır. Bulgar adlı evlât, Slav Âlemi'yle ilişkisinde korunmayı akıl ettiğine, iş işten ne yazık ki ve büyük ölçüde geçmiştir fakat Türk ve Macar adlı oğullar; Slavlar'la değil de, Asya'dan kopup gelen diğer barbarlarla karışmışlar ve yeni bir adla anılır olmuşlardır; hepsi bu. ...Fakat ayni Karadeniz Skitleri dilinde bir balık ismi olan Karım paluk kelimesi ve Azak Denizinin, ilk yarısı deniz demek olduğu PLİNİUS SECUNDUS tarafından izah edilen Temerinda şeklindeki ismi Türkçedir. Bu temer kelimesini K. ZEUSS Macarca tenger, yani tengiz (deniz) sözcüğüyle birleştirmiştir ki, Lir Türkçe bir kelime demektir. Bu Skitlerin kabile isimleri olan Targutae, Skolot ve Paralat kelimeleri de Türk, Çigil ve Barula isimlerinin T li cemi şekilleri, yani Türküt; Sikilüt ve Barulat demek olması pek mümkündür. Hakkında çok fikirler yazılan Skit kelimesi Çengizin ilk dayandığı kabilelerden ''Sakait'' kabilesinin ismi gibi Saka kelimesinin T li cem şekli olması hatıra geliyor... Bu kadarı da fazla ama! Saplantılarımdan ve/veya önyargılarımdan sıyrılmış ve sadece bilim insanı kimliğimle hareket eden bir araştırmacı olsam; İskitlerin vallahi, billahi, tallahi Ön-Türk bir topluluk olduklarını söyleyeceğim zira bir ulusun etnisitesine dair ''en elle tutulur'' veri, söz konusu ulusun dilidir. ...Türk destanlarında ''Tunga Alp Er'', İran destanlarında ''Afrasyab'' adı ile tanınan kahramanı, bu büyük Saka devletinin en şevketli devrini ve sukut çağını yaşatan büyük kahramanı olarak kabul ediyoruz. [128]. Bu destanın Türk rivayetlerinde Tunga Alp adı ile, Türk hükümdar sülâlelerinin büyük atası, onun akraba ve evlâdı, onun kültü anlatılmaktadır [129]. İran rivayetlerinde de, Afrasyab'ın, İranlılar ile olan maceraları, İran hükümdarı Keyhusrev (Medya hükümdarı Kiyaksares) tarafından yenildikten sonra, onun tarafından Tiyanşanda Koçkarbaşı ve Kimekler ülkesi, yani Altaylara kadar takip edilmesi, nihayet Azerbaycan'da Keyhusrevin eline geçerek öldürülmesi ve kendisinden sonra oğullarının devri anlatılmaktadır [130]. Sakalar hâkimiyetinin bu altın devrinin, büyük Saka fâtihinin Medya hükümdarı Kiyaksares tarafından M. ö. 625 te yenilerek ele geçirilip öldürülmesi neticesinde sona erdiği hakkında, Asurî kitabe ve Yunan kaynaklarında verilen mâlumat [131] ile Çinlilerin M. ö. 623 te Su, yani Saka devletinin 12 kırallığını zapt ve işgal eylediklerine dair Çin kaydı [132], Türkistan tarihine dair ilk müsbet tarihî mâlumat olarak kabul edilmelidir. Bu Çin kaydı hakkında, çiniyatçı DE GROOT da, ''Türkistan'a ait, vesikaya müstenid itimada şayan ilk tahaber'' demiştir [133]. M. ö. 530 da İran Akhemen padişahı Kirus ve 485 de Büyük Dârius Türkistan'a sefer icra ettiklerinde, Sakaların hükümdarlığı devam etmekte idi; burada, Afrasyab (Tunga Alp) ın oğullarının hükümdarlığına dair İran rivayetleri tarihî kayıtlara uymaktadır [134]. * Konunun bu kısmına, ocak sayımızda, bir farklı kaynaktan örneklemeye giderek zaten değinmiştim fakat hoş görünüze sığınarak, konunun üzerinden bir kez daha geçmek istedim. Sözün özü: Vikipedya'ya ve hayatları Türkofobi üzerine kurulu Avrupalı Yobazların yanlı ve dahi önyargılı sözde araştırmalarının ürünü zırvalara değil; bu işe ömrünü vermiş TOGAN gibi Türkologlara ve bilim insanı kimliğine saygısından dolayı, saplantılarından sıyrılmış değerli araştırmacıların(Geza Nagy gibi) fikirlerine kulak vermeli ve ancak bu türden kişiler patentli iddiaları kaale almalı. İskitler, Ön-Türk'tür! Nokta. Eğer ölmezsem ve şubat sayısındakine benzer ''özel'' bir durumu yaşamazsam, gelecek ay da birlikte olmak üzere... Kaynaklar: * Zeki Velidi TOGAN, Umumî Türk Tarihi'ne Giriş, Cilt. I, sf. 33, 34, 35, 36 ** Edounard Chavannes, Documents sur les Tou-kiue Occidentaux, Paris, sf. 235, 240, 237, 238 *** Guy Cadogan Rothery, The Amazons in Antiquity, London, 1910, sf. 9 İlk Görsel: İskit Savaşçıları. İkinci Görsel: İskit Kostümlü bir Amazon.


Kalançı Çak

Altaylar'da yaşayan Tengriist Türkler, bir gün dünyanın sonunun geleceğine yani kıyamete inanırlar. Bu güne Altay Türkçesi'nde Kalgançı Çak denilir; Türkiye Türkçesi'ndeki karşılığı kalacak olan çağdır. Eski Türkler'in inançlarında da kıyamet kavramı yer alırdı. Eski Türkler kıyamete Uluğ Günderlerdi ;Uluğ Gün; deyimini Türkler, Müslüman olduktan sonra da kullanmışlardır. Altay Türkleri'nin inançlarına göre kişioğulları gün geçtikçe azacak, yazıktan (günahtan) çekinmeyecek, kötülük alabildiğine çoğalacaktır. İyiliklerle dolu Tanrı Ülgen, bu yazıklı topluluktan uzaklaşacak, karanlık dünyanın kötü ruhu Erlik (Erklig) yeryüzüne yaklaşacak. Erlik'in yardımcısı Karaş ondan önce yeryüzüne çıkacak. Kişioğulları Ülgen'i unutacak. Kötü ruhlar ile iyi ruhlar, insanları kazanmak için yeryüzünde savaşacak. Karanlık dünyanın varlıkları Erlik, Karaş ve Kerey insanları karanlık dünyaya çekecek; Tanrı Ülgen ve iyi ruhlar (Mangdaşire, May-Tere) ise insanları aydınlığa, iyiliğe çekecek. İki taraftan da ölenler olacak. Sonunda Ülgen tek başına kalacak. Ülgen; Ölüler, kalkın! diye bağıracak ve bütün ölüler dirilecek.


Kalançı Çak Altay Türkleri arasında, Kalgançı Çak'ı anlatan iki manzum söylence saptanmıştır. Bunlardan biri Televüt Türkleri'nin, biri de Telengit Türkleri'nindir. Bu iki söylence şöyledir: TELEVÜT ANLATISI Kalgançı Çak geldiğinde gök demir, yer sarı bakır olur. Hanlar hanlara saldırır, uluslar birbirine kötülük düşünür. Katı taşlar ufalır, sert ağaçlar kırılır. Kişi bir dirsek denli küçük olur, baş parmak denli erkek olur. Erlerin dizgini kısa olur (=güçlülerin elinde oyuncak olurlar). Ayak takımı beğ olur. Baba çocuğunu, çocuk babasını saymaz. Yaban soğanı pahalı olur. At başı denli altına bir kap yemek verilmez. Ayak altında altın bulunur da onu alacak kimse bulunmaz. TELENGİT ANLATISI Kalgançı Çak geldiği, kara yer od'la (ateşle) kaplandığında Büyük Kaan Ata Tanrı (Kayra Kaan Ada Kuday) kulaklarını tıkar. O çağda dünya bozulur, yer ve kişi soyu mahvolur. Fitne ve fesat saçan acımasız yel insanları heyecanlandırır. Töre bozulur. Tepeler çalkanır, demir üzenginin dibi delinir, çuvaldızın deliği yırtılır. Ulus bozulur. İnsan kara böcek gibi kanatlanır, gözlerine kan dolar. Kara su kanla karışık akar. Yer uğuldar, dağlar sallanır, çukurlarhendekler yıkılır. Gök gürler kenarı açılır, deniz çalkanır dibi görünür. Yerin altı üstüne gelir. Yosunlar öğütülüp toz olur. Gök sallanıp eteği açılır, deniz dalgalanıp dibi görünür. Deniz dibinden dokuz kara taş çıkar; dokuz taş dokuz yerinden yarılır; her taştan dokuz çemberli dokuz sandık çıkar; her sandıktan demir atlı dokuz kişi çıkar; bu kişilerden ikisi başkan olur. Bunların bindikleri atlar ;Vuruşkan Ulu Sarı; adlı olur; ön ayakları kılıçlı, kuyrukları bıçaklı olur; ağaca rastlarsa ağacı keser, diriye çarparsa diriyi yok eder. İl güne rahat olmaz. Ay ile Güneş aydınlık vermez, ışıksız olur. Ağaçlar kökünden kopar, baba çocuğundan ayrılır, bitkiler mahvolur, soyu kurur. Analar sevgililerinden ayrılır, dul kalır. Yerde;köngül;denilen bir ağulu ot biter, kökünden sarı çekirge çıkar; hayvanlara çarparsa hayvanların, insanlara çarparsa insanların kanını sömürür. İşte o zaman Şal-Yime haykırır: Bu yana bak Mangdaşire! Yardım et! Köngül otunu yok edemedim. Köngül otunun kökünde konur yılan var. Mangdaşire'den ses çıkmaz. Ondan yardım gelmeyince Şal-Yime, May-Tere'ye haykırır: Büyük kagan ulusunu bıraktı, cins aygır sürüsünü bıraktı. Yer alt üst oldu, sular kurudu. Yakalı giyimlerin yakası parçalandı. Yönetilen yurt başsız kaldı. Kuşlar yuvalarını, geyikler duraklarını, kadınlar yavrularını bıraktı.MayTere'den ses çıkmaz.Bundan sonra Erlik'in kahramanlarından Karaş ile Kerey yer yüzüne çıkar. Onlar çıkınca Ülgen'in kahramanları Mangdaşire ile May-Tere gökten yere iner. Savaşırlar. May-Tere'nin kanı od (ateş) olup yer yüzünü kaplar. İşte o zaman Kalgançı Çak olur... Alltay Türkleri arasındaki başka bir anlatıya göre ise Ülgen, Tanrı'dan korkmayı ve kendilerini değiştirmeği öğretmek üzere May-Tere'yi insanlara gönderecek. Buna kızan Erlik, May-Tere'ye saldıracak. May-Tere'nin kanı bütün dünyayı kızıla boyayacak; dört bir yanı ateşler, alevler kaplayacak ve bunlar göklere değin yükselecek. O zaman Ülgen gelecek ve ellerini çırpıp Ey ölüler! Kalkın!; diyecek. Ölüler yerden, denizden, ateşten, ölüm geldiğinde bulundukları yerden çıkacaklar. Dünyadaki ateş Erlik'le birlikte onun taifesi olan bütün kötü kişileri yok edecek. BozBeğ


Rus Yardımı Değil, Buhara Emirlik Hazinesi Altınları!

M. Kemal Paşa, 26 Nisan 1920′de, Meclis’in açılışından hemen üç gün sonra yazdığı mektupla, Sovyetler Birliği’nden silah, cephane ve malzeme yanında para da istemiş, gönderdiği mektubuna cevap beklemeden 11 Mayıs’ta Rusya’ya bir de heyet yollamıştır. Bu talep üzerine Sovyetler, 1920 yılından itibaren belli aralıklarla Ankara Hükümeti’ne cephane, savaş malzemesi ve para gön dermiştir. Sovyetler Birliği’nin gönderdiği yardımın önemli kısmı, 16 Mart 1921′de Moskova Antlaşması’nın imzalanmasından sonra gerçekleşmiştir. Sovyetlerden temin edilen nakdi yardımlar üç yıl itibariyle aşağıdaki gibidir: 1920 yılında; 3.066.800 adet Altın Ruble ve 100.000 adet Osmanlı Altını. 1921 yılında; 9.800.000 adet Altın Ruble. 1922 yılında; 4.600.000 adet Altın Ruble. Sovyet yardımı olarak bilinen bu paraların gerçekte Buhara halkı tarafından bağış yoluyla toplanan paralar olduğu anlatıla gelmiş tir. Ancak bu bilginin doğruluğu tartışmalıdır. 1868 yılından beri Çarlık Rusyası işgali altında sıkıntılı bir hayat sürmüş olan Buhara halkının, bu dönemde yüz milyon altın ruble bağışlayacak bir maddi güce sahip olması pek akla uygun görünmemektedir.Son zamanlarda ortaya çıkan bilgilerden, Anadolu’ya gönderilen altınların, Bolşevikler tarafından yıkılan Buhara Emirliği’nin hazinesine ait altınlar olduğu ortaya çıkmıştır. Buhara Cumhuriyeti’nin ilk ve son cumhurbaşkanı olan Osman Kocaoğlu, Sovyet Yardımının Hikayesini Anlatıyor Buhara Cumhuriyeti’nin ilk ve son cumhurbaşkanı olan Osman Kocaoğlu 1972 yılında yardım hadisesini aşağıdaki gibi anlatmıştır. “1920 yılında Buhara Cumhuriyeti kurulduktan sonra, ben ilk cumhurbaşkanı olarak, yanıma başvekilimiz rahmetli Feyzullah Hoca’yı alarak Sovyet Rusya büyükleri ve bu arada Lenin ile temasta bulunmak üzere Moskova’ya gitmiştim. Bizden bir müddet önce, temmuz ortalarında Türkiye’den de milli hareketi temsil eden ilk heyetin Bekir Sami Bey’in başkanlığında Moskova’ya gelerek Lenin, Çiçerin ve Karahan ile, bilhassa yardım temini konusunda müzakerelerde bulundukları anlaşılıyordu


Rus Yardımı Değil, Buhara Emirlik Hazinesi Altınları! Nitekim, Kremlin Sarayı’nda kendisi ile görüştüğümüz gün Lenin, önem verdiğini hissettirdiği “Türkiye”den söz açarak, bana “- Ankara’dan bir Türk heyeti geldi. Vaziyetlerini anlatarak acele yardım istedi. Bu hususta sizin fikriniz nedir? “ dedi. Hiç tereddüt etmeden kendisine: “- Elbette yardım etmek gerek… ve vakit geçirmeden yapılmalıdır.” deyişim üzerine bu işte zaten kararlı oldukl arını, fakat bazı zorluklarla karşılaştıklarını belirten bir ifade ile, “-Yardım meselesi için bizi düşündüren iki zorluk var.” dedi ve devam etti. ”- Birincisi Türklerin istedikleri altın para bizde pek azdır.” deyince sözünü kestim. “- Bizde altın para vardır! dedim. Verebiliriz de…” Lenin memnun olduğunu belirten bir baş eğişiyle devam etti. “- İkincisi, yol meselesidir. Çünkü Türklere yalnız para değil, her türlü harp malzemesi de vermemiz gerekiyor. Bunları emniyetle Ankara’ya ulaştıracak yol lâzım ! Halbuki Kafkaslar’daki durum dolayısıyle yollar kapalıdır. Ne zaman açılabileceği malum değildir.” Biz, bu hususta ayni kanaat ve fikirde olduğumuzu söyleyerek ilave ettim: “- Kafkaslar’da kurulan cumhuriyetlerle anlaşmak mümkündür. Bu bölgede Müslümanlar çoğunluktadır. Gürcüler de menfaatleri icabı Müslümanlara yakındır. Ermeniler de keza… Çalışılırsa müşterek bir yol bulmak imkanı vardır.“ dedim. Ayrıca paranın miktarını tespit etmek icap ediyordu. Bunu mütehassıslar tespit etsinler dedik ve bizim -aynı zamanda Hariciye Nazırı olan- Başvekil Feyzullah Hoca ile Rus mütehassıslardan mürekkep bir heyete havale ettik. Bu heyet uzun müzakereler sonunda yardım miktarını en az yüz milyon altın ruble olarak tesbit etti. Tekrar Lenin’le buluştuk. Lenin bu sefer yaptığımız konuşmada sözü tekrar para konusuna getirerek ne kadar verebileceğimizi sordu. “- Yüz milyon ruble…” dedim. Lenin tekrar etti: “-Yüz milyon mu?” “-Evet… Derhal verebiliriz!” Çarlık zamanından kalma altın rublelerimiz çoktu. Buhara hazinesindeki bu paraya Ruslar el sürmezler, dokunmazlardı. Buhara bir Çar emâreti olduğu halde, idari ve mali işlerde müstakildi. Bu sebeple bizde altın belegan mâbelâg (haddinden fazla) çoktu.” (Yakın Tarihimiz, Cilt.1, shf.292-293)


Rus Yardımı Değil, Buhara Emirlik Hazinesi Altınları! Lenin’le bu şekilde mutabık kaldıktan sonra heyet Buhara’ya geri döner. Para yardımı meselesini meclise götürürler. O sırada Buhara’nın nüfusu dört buçuk milyondur. Buhara parlamentosu Türkiye’ye yüz milyon altın ruble yardımını tek itiraz sesi yükselmeden oy birliğiyle alkış ve t ezahüratlar altında kabul eder. Parlamentonun bu kararının hemen ertesi günü gereken muameleleri tamamlayarak parayı, Ankara’ya yetiştirilmek üzere Rus hazinesine teslim ederler. Bu hadiseyi, Türk subayı Raci Çakırgöz’de hatıralarında anlatmaktadır. 1. Dünya Savaşında esir düştüğü Ruslardan kaçarak Türkistan’a gelen ve Taşkent’te öğretmenlik yapmakta olan Raci Çakırgöz, “Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl” adıyla yayımlanan hatıralarında, Sovyet yardımları olarak bilinen yardım hakkında aşağıdaki hususları yazmaktadır. “Ben Taşkent’teyken Buhara Geçici Hükümeti’nin İstiklal Savaşı vermekte olan, Ankara Hükümeti’ne para yardımında bulunduğunu haber aldım.Maalesef bu yardım bizim gazetelerde Rus para yardımı şeklinde geçmiştir. Ancak son zamanlarda yetkili kimseler bu olayın içyüzünü aydınlatmışlardır. Türkiye’ye bu yardımın yapılmasında en büyük rolü oynayan kimse, o sırada Maliye Nazırı olan Osman Hoca (Kocaoğlu) idi. Osman Hoca 1921 yılında ilan edilen Buhara Cumhuriyeti’nde Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunuyordu. Sonra 1923’te Afganistan’a ve oradan da Türkiye’ye geçti. 28 Temmuz 1968’de İstanbul’da vefat etti. Sonradan öğrendiğime göre Buhara Hükümeti’nin Ruslar aracılığıyla Türk Hükümeti’ne yaptığı 100 milyon altın rublelik yardımdan, Ankara Hükümeti’n e ancak 10 milyon altın ruble ulaşabilmiştir. Ruslar, geri kalan 90 milyon altını, herhalde aracılık ücreti olarak almış olacaktır! Esasen Ruslar, Buhara halkından ve saraydan topladıkları 12 vagon dolusu altın ki, aralarında çok ağır bir altın avize vardı r. Ziynet ve çok kıymetli kuzu derilerini Moskova’ya götürdüler. Bu kuzu derileri ‘astragan’ı sağlayan Buhara’nın koyunları, Karakul denen gölün civar mıntıkasında, üretiliyordu.” (shf.68) Buhara Emiri Alim Han’ın Terkettiği Hazine “Genç Buharalılar” hareketinin Bolşeviklerle birlikte yaptıkları darbe sırasında Buhara Emiri, Alim Han’dır. İktidarını kaybeden Alim Han, 1 Eylül 1920’de Buhara’dan kaçıp Afganistan’a sığınmak zorunda kalır. Ardında ailesinin bir kısmını ve Buhara hazinesini bırakır. Özbek yaz ar Nabican Bakiyev, Sovyet istihbarat arşivlerinden yararlanarak yazmış olduğu “Enver Paşa’nın Vasiyeti”adıyla yayımlanan kitabında, Emir’in hazinesine el konulması olayını aşağıdaki gibi anlatır. “Emir Alim Han, Buhara’yı terk ettiğinin ikinci günü Sitare-i Mahı (Saray) Ruslar tarafından işgal edilir. 2 Eylül 1920’de Buhara iç şehri tamamen Bolşevikler tarafından ele geçirilerek kontrol altına, Emirin aile fertleriyle, yakınları gözaltına alınmıştır. Bu arada ihtilalcıların bir kısmı Kuşbeği başta olmak ü zere, reisi, kadıyı, saray memurlarıyla, Emirin aile fertlerinin öldürülmesini istemektedirler. 2 Eylül 1920’de Kızılordu askerleri tarafından esir alınıp, sorgulanan Kuşbegi Osman Beg verdiği ifade de şunları söyleyecektir. “Beni hayrete düşüren o ki, Emir Alimhan hazineden bir tek lira (teng) dahi almamış olmasıdır. Bütün hazine, altın ve gümüş paralar, takılar mahzendeki özel yerlerinde duruyordu. Onları saymak mümkün değildi”. Sonradan Emir’in kendi ifadesine göre, hazinede otuz iki çuval padişah sikkesi, altın ziynetler inci ve yakut gibi kıymetli mücevherlerin sayısını kendi de bilmediği gibi, ayrıca 20 bin adette tüfek bulunmaktadır.


Rus Yardımı Değil, Buhara Emirlik Hazinesi Altınları! Rus askerleriyle, Kızıl Buharalılar, işgali takiben üç gün boyunca Buhara’da müthiş bir yağmaya girişirler. Nihayet yağma bittikten sonra, Türkistan işgal komutanı yağma edilen hazineyi askerlerden imza karşılığında toplamaya başlar.”(shf.86) 5 Eylül 1920’de Rus hükümet yetkilileriyle, Rusya Bolşevik Partisi Merkez Komitesi temsilcileri ve Buhara İhtilal Komitesi rehbe rleri karma bir meclis kurulması konusunda anlaşarak, M. Frunze başkanlığında, Rusya hükümetini temsilen Kovrov, Buhara komünistlerinin reisi Hüseyinov, Buhara Bakanlar Kurulu reisi Feyzullah Hocayev, Buhara İhtilal Komitesi sekreteri Aripov’un katılımıyla bir toplantı düzenlerler. Toplantıda, yağmadan kurtulabilen Buhara hazinesinin muhafaza edilmesine ilişkin aşağıdaki karar alınır. “Savaş devam derken, Buhara cumhuriyetinin hazinesi yağma edilme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğundan ve onları korumak zor olduğu göz önünde tutularak, Buhara Devrim Komitesi olarak, hazinenin Semerkant veya Taşkent’teki bankalarından birinde geçici olarak muhafaza edilmesini Rusya hükümetinden rica edilmesi kararına varmıştır”. (shf.88) Bu kararın ardından Buhara hazinesi önce Sermerkant’a, oradan da daha sonra Moskova’ya nakledilir. 100.000.000 altın ruble, Buhara Cumhuriyeti’nin Başbakanı, aynı zamanda Dış işleri Bakanı olan Feyzullah Hoca tarafından Moskova’ya bizzat teslim edilir. Kitapta anlatıldığına göre, 1921 baş larında Kronştat’da çıkan Denizci isyanında, isyancıları korumak amacıyla Buhara’dan götürülen bu altınlarla silah alınmış, altınlar Bolşevik hükümetinin kurulmasında önemli bir rol oynamıştır. Buhara Hükümeti tarafından gönderilen altının sadece 18.326.800 altın rublelik kısmı, o da üç yıla yayılarak Türkiye’ye teslim edilmiştir. Türkiye’ye gönderilmesi gereken 81.673.200 altın ruble tutarındaki Özbek altını, Lenin hükümeti tarafından açıkça gasp edilmiştir. Türkistan’dan Gönderilen Üç Kılıç İstiklal Savaşı devam ederken, Buhara Halk Cumhuriyetinden bir heyet diplomatik temaslar yapmak üzere 17 Ocak 1921’de Ankara’ya gelir. Heyet, beraberinde getirdiği üç adet altın işlemeli kılıç ile Timur’a ait bir Kuran-ı Kerim’i Mustafa Kemal’e hediye eder. Sakarya Zaferini tebrik amacıyla gönderilen bu hediyeler karşısında müteessir olan Mustafa Kemal Paşa, meclis kürsüsünden duygu dolu bir konuşmayı yapar: “Buhara ahalisinin Türkiye’deki Türk ve Müslüman kardeşlerine hediye olarak gönderdiği Kur’an-ı Kerim ile Türkiye Halk Ordusuna nişane-i takdir ve tebrik olarak irsal eylediği kılınç, Hak din ile hayat-ı hidame-i kuvveti temsil eden fevkalade muazzam ve kıymetdar iki yadigârdır. Bu emanetleri elinizden alır iken kalbim heyecan ile doldu. Halkımız ve ordumuz uzaklardaki kardeşlerimizden gelen teşebbüsat ve tebrikat nişanelerinden, şüphesiz, çok mütehassis ve mesrur olacaklardır. Dindaş ve karındaş Buhara halkının arzusunu yerine getirmek, bu Kitab-ı Mukaddes’i millete, seyf-i azizi de İzmir fatihine teslim edeceğim. Allah’ın inayeti ile İnönü ve Sakarya muzafferiyetlerini kazanan milli ordumuz, İnşallah pek yakında bu kılıncı da kazanmış olacaktır. Heyet -i muhteremenize de Türkiye ahalisi ve ordusu, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti namına teşekkür ederim.” (Hakimiyeti Milliye, 8 kanunusani Ocak 1922.) Kılıçlardan biri Mustafa Kemal Paşa’ya, diğeri Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya, üçüncü kılıç, 9 Eylül sabahı İzmir’e girerek Hükümet Konağına Türk bayrağını çeken İkinci Süvari Tümeni 4. Alayında Bölük Komutanı olan Yüzbaşı Şerafettin Bey ’e verilmiştir. (*)


Rus Yardımı Değil, Buhara Emirlik Hazinesi Altınları!

Utanç Verici Bir Olay Türkistan’lı kardeşlerimizin bu unutulmaz destek ve yardımlarına karşılık, İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde, hatırlandıkça hepimizin utanç duyacağı bir iş yapılır. Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca ülkesi Sovyet işgali altına düşünce, Afganistan üzerinden geçerek 1923 yılında Türkiye’ye sığınır. Atatürk, Osman Hoca’ yı sıcak bir ilgi ile kabul eder.Türk vatandaşlığına geçen Osman Hoca, Kocaoğlu soyadını alır, Osman Hoca’ya milletvekili maaşı bağlanır. Bu maaş Osman Hoca’nın vefatından sonra kesilmez, eşi ölünceye kadar ödenmeye devam eder. Atatürk döneminde, Sovyetler Osman Hoca’nın sınır dışı edilmesi için sürekli tazyikte bulunurlarsa da Atatürk buna direnir. Atatürk’ün ölümünden sonra, Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü bu baskılara dayanamaz ve 1939 yılında Osman Hoca’dan 24 saat içerisinde Türkiye’yi terk etmesi istenir. Milli Mücadele’ye yardım etmek üzere, 100 milyon rublelik altını Türkiye’ye nakletmek için seferber olan Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca (Kocaoğlu) 1923′ten beri vatandaşı olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni terk etmek zorunda kalır. Ancak, İkinci Dünya Savasından sonra, 1946′da Türkiye’ye geri dönebilir. 1968’de vefat eden Osman Hoca, Üsküdar Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’ne defnedilir. (*) Kahraman yüzbaşının hikayesini “Üçüncü Kılıç” adıyla kitaplaştıran Yrd. Doç. Dr. Kemal Arı, kitabın tanıtımı için yaptığı bir açıklamada, Şerafettin (İzmir) Bey 1951´de vefat edince, eşi Siret Hanım’ın “üçüncü kılıcı” İzmir´de açılması planlanan İnkılap Müzesi´ne verilmek üzere İstanbul Valiliği´ne teslim ettiğini, fakat kılıcın kaybolduğunu, bu büyük kahramanın adının maalesef hafızalardan silindiğini söylemektedir. YARARLANILAN KAYNAKLAR Osman Kocaoğlu, “Rus Yardımının İçyüzü”, Yakın Tarihimiz, Cilt.1, Sayı 10 , shf.292-293 Raci Çakırgöz, Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl, Belge Yayınları. Nabican Bakiyev, Enver Paşa’nın Vasiyeti.


KURGAN Aylık Türkçü E-Dergi www.turania.net – www.turania.com

Kurgan Dergisi Mart 2010  

Kurgan Dergisi Mart 2010 www.turania.net www.turania.com

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you