Page 1

SU’dan 18 Mayıs 2011

Haftalık Spor , aktüalite dergisi!

SAYI

4

S a y f a la r

Fenerbahçe mi Trabzonspor mu? Türkiye son haftayı bekliyor...

Şampiyonlar Geçidi

Borussia Dortmund Barcelona M.United Milan Ajax

GALATASARAY: ÜNAL AYSAL’la umutlar yeserdi. BESIKTAS: Kupayı aldılar. Yıldızların pesine düstüler FORMULA: Vettel istanbulpark’ın tozunu attı... SAMPIYONLAR LIGI: Dünyalılar uzaylılara karsı... ALI SAMI YEN: Duvarlar yıkılıyor. Peki ya anılar? BU SAYI:

AMERİKA’DAN İSTANBUL’A DOĞRU AKAN BİR AŞK HİKAYESİ...


SU’dan

Sa yf al ar

Sporda son günlerde hiç olmadığı kadar yoğun bir haftayı geride bıraktık… Bu hafta dananın kuyruğu kopuyor… Şampiyonluk kupası sahibini buluyor. Fenerbahçe çok yaklaştı. Trabzonspor için sadece oyun alanından değil, transferden de olumsuz haberler geliyor. Selçuk’un Galatasaray’a imza attığı ve Ceyhun Gülselam’ın eşyalarını topladığı haberleri Karadeniz fırtınası için can sıkıcı. Galatasaray, rekor oyla seçilen yeni başkanı Ünal Aysal’la çok umutlandığı yeni bir yola girdi… Sarı Kırmızılı kulübe gönül verenler teknik direktör ve yeni futbolcuların isimlerini büyük bir heyecanla bekliyor. Beşiktaş Yönetimi de transfer bombaları için çalışmalarını sürdürüyor. Hedef Türkiye’de şampiyonluğun yanısıra, Avrupa Ligi’nde finale kadar gidebilmek. Beşiktaş’ta oluşan borçtan endişelenenler de var. Formula 1 yine heyecan doluydu… Vettel burada da durdurulamadı… Fenerbahçe Acıbadem voleybolda, Beşiktaş hentbolde şampiyonluğu kucakladılar… Basketbolda mücadele alabildiğince sürüyor. Teniste Djkoviç mucizesine tanıklık ediyoruz… Futbol Federasyonu oynanamayan Bursaspor – Beşiktaş maçıyla ilgili, Bursaspor’u hükmen mağlup ilan etti… Ayrıca 6 maç tarafsız sahada seyircisiz oynama cezası verdi… Bununla birlikte olaylardan dolayı 18 kişi tutuklandı… Kısaca, spordaki bu başdöndürücü hareketliliğin hızına yetişmek zordu… Ama yine de okumaya değer bir Sudan Sayfalar’la karşınızdayız… Umarım beğenirsiniz..

Sabri Ugan.

Sevgilerimizle…

Sabri UGAN SU’dan Sayfalar...

DÜNYALILAR UZAYLILARA KARŞI......

MANCHESTER UNITED – BARCELONA BİR GALAKSİ FİNALİ

HAFTANIN KAPAĞI

MELEK KANATLARI...

Fenerbahçe Acıbadem final serisinin 3 maçını da kazandı ve ardı ardına 3. şampiyonluğa uçtu...

BEŞİKTAŞ KUPAYI KAPTI AVRUPA KAPILARINI AÇTI Gözler transferde


Sudan Sayfalar

BURADA NE OLDU?

18 May覺s 2011


18 May覺s 2011


Sudan Sayfalar

FENERBAHÇE’Yİ ALEX UÇURUYOR TRABZON SON HAFTAYI BEKLİYOR şampiyonluğa. Alex tartışılmazlığına attı golleri?

Alex, Fenerbahçeli’nin gönlünde bir kez daha taht kurdu… O neydi öyle? Tamam, 3’ü ustası olduğu penaltı vuruşundan geldi… Peki ya köşeden adeta aşkla filelerle buluşan frikik topuna ne demeli? Kabul etmeli ki; bilerek ya da bilmeyerek Fenerbahçe Yönetimi, Alex’in sözleşmesini uzatmakla en büyük transferi gerçekleştirdi. Fenerbahçe Alex’in açtığı kanatlarla uçuyor 18 Mayıs 2011

Trabzonsporlu erken çözdüğü Belediye düğümünü bırakıp, Kadıköy’den gelecek haberi beklemeye başladı. Olmadı… Fenerbahçe’yi bu sezon 2 kez mağlup eden Ankaragücü, şampiyonluk isteğine dayanamadı… Trabzonspor’a istediği cevabı yollayamadı. Bana sorsanız, Trabzonspor müthiş bir

sezon geçiriyor. İkinci olursa elbette üzüntü yaşayacaklar. Durum böyle olursa travmayı çabuk atlatmalarını isterim. Trabzonspor her zaman zirve mücadelesi veren bir takım olmalı. Gelen haberler hiç de


öyle değil ama. Egemen, Selçuk ve Ceyhun başta olmak üzere bir çok futbolcunun yollarını ayırmak üzere olduğunu ciddi ciddi konuşuluyor. Hatta Egemen ve Selçuk’un (Beşiktaş ve Galatasaray’a) imza bile attıkları … Trabzonspor önümüzeki sezon da zirve inadını sürdürmeli.

patladığı gerçek. Üstelik bunu hem de 2 kez en yakından yaşayan bir takım Fenerbahçe… Sivas’a biraz da Denizli gibi bakıyor olmaları bu yüzden. Şampiyonluk çok çok önemli… Şampiyon doğrudan gidiyor Şampiyonlar Ligi’ne.. Şampiyonlar ligi prestij.. Şampiyonlar Ligi para demek. Türkiye son haftayı beklerken Avrupa’nın bir çok liginde şampiyon belli oldu.. Barcelona, Manchester United, Milan, Glaskow Rangers, Borussia Dortmund bu büyük mutluluğu yaşayan takımlar.

Biz, Borussia Dortmund’a sanırım biraz daha anlam yükledik. Çünkü “bizim çocuk” Nuri Şahin oradaydı. Şampiyonluğa çok büyük katkısı vardı. Bu katkı onu Real Madrid’e uçurdu.. Ve Barcelona… Şampiyonluk sevininde bir kare son derece duygu yüklüydü.. Mart ayında çok ciddi bir ameliyat geçiren Eric Abidal yeniden sahada ve havalarda… O, kupadan çok daha anlamlı bir armağanı kutluyordu adeta…

Şimdi sadece bir hafta kaldı… Öngörümüz belliydi: Ne Fenerbahçe ne de Trabzonspor kaybetmez… İki takım son haftaya kadar aynı puanla gelir… Futbolda peşin hükümlü olmanın pahalıya 18 Mayıs 2011


Sudan Sayfalar

ÜNAL AYSAL...

GALATASARAY’DA ÜNAL AYSAL DÖNEMİ

Galatasaray kongresinde Ünal Aysal rekor oyla başkanlığa seçildi. Ünal Aysal ve yönetiminin önünde zorlu bir yol var... İlk ciddi haber, teknik direktör olarak Fatih Terim’in adının geçmesi... Transferde ise Elmander, Kallstrom, Selçuk İnan isimleri ön plana çıktı... Görünen o ki, Galatasaray yeni sezondan önce, transfer döneminde de epey efor sarfedecek... 18 Mayıs 2011


ERIC ABIDAL...

UÇTU UÇTU ABİDAL UÇTU Takvim yaprakları 2011 yılının Mart ayını gösteriyordu. Zor bir hastalağın teşhisi konuldu.. Mart’ın 17’sinde son derece ciddi bir ameliyat geçirdi... O ameliyat sonrası Mayıs ayının ilk günlerinde Real Madrid’e karşı formasını giydi... Ardından Barcelona’nın şampiyonluğuna sahada oynayarak tanıklık etti... Eric Abidal maç sonrasında işte böyle havalarda uçuyordu... Sağlığına Eric... Sağlığına...

18 Mayıs 2011


Sudan Sayfalar

BEŞİKTAŞ KUPAYI KAPTI AVRUPA KAPILARINI AÇTI

Çok flaş, dünya çapında transferlerin yapıldığı, büyük çok büyük hedeflerle başlanan, 2. yarıda Fernandez, Almeida, Simao gibi devlerle gücüne daha da güç katılan Beşiktaş….

durdurulabildiği; bu yaklaşımın da, en iyi adamlarımızı haftalarca sakatladığı, hatta sezon kapattırdığı bir lig macerası…

Kombine yakan ve futbolumuzu epey geriye Ancak evdeki hesabın “ÇARŞI” götürdüğüne inandığım ya hiç de uymadığı bir lig “seyircisiz maç” cezaları; serüveni, alışılmadık bir haftalarca AŞK ına hasret sezon!!! kalan tribün, “O”nsuz geçen günlerin düşmanı onbinlerce “Etkiye tepki” ikilemi gibi Kartal… olmadı sonuç, art niyetli aç kurtların beklentilerinin Büyük heyecanlar yaşandı, aksine, ne tribünleri olumsuz kırıklıklar da o denli büyük etkiledi, ne klübü, ne de oldu zaman zaman… takımı – bu lig macerası… Ama biz hiç yılmadık, “YILAN” bizden olamazdı zaten!!! Aylarca 3 cephede yarışan, ortalama 3 günde 1 maça Dünyanın en büyük çıkan, sihirbaz yeteneğinde klüplerinden gelen yıldızlara futbolcularının ancak parmak ısırttık; “Guti” si, “Q7” “kasap havası” nağmeleriyle si, “Simao”su…şoktaydı… 18 Mayıs 2011

böyle destekleyici bir topluluk, böyle itici bir güç görülmedi; hakları ancak kupa alınarak ödenir – dediler, en baştan sözü verdiler… İlk büyük teşekkür işte bu yüzden Beşiktaş taraftarına!!! Böyle bir kenetlenme, başka hiçbir taraftar grubuna nasip olmadı, olamadı; tıpkı Beşiktaşlılık gibi…  Besteleri artık “tezahürat” formatından çıkmış, her biri “eser” olarak nitelendirilen; yüreği tariflere, AŞK ı da yüreğine sığmayan koskocaman bir aile… Takımı evlat yerine koyan, anne baba sorumluluğuyla; başka her şeyi ikinci plana atan, yavrusunu yere göğe


Zayıf kalıyor diye eleştirildiği zamanlarda yerine önerilen büyük isimler de böyle bir dönemde daha fazla bir şey yapamazdı… Tayfur Hoca, yapılabileceğin en iyisini yaptı!!!

tecrübeleriyle, yeri geldi akıllarıyla turları birer birer aldılar… Dolayısıyla; amaç kupaysa; yönetiminden, teknik ekibe; taraftarından futbolcularına kadar yekvücut olarak herkes görevini yaptı…

sığdıramayan, koşulsuz destek olan…

Kupa tek maçlık bir iş değil, büyük bir maraton… Tarihlerinde ilkleri başarmak üzere hırs yapan takımlar, lig lideri, sezonun en güçlü, en iyi top oynayan takımı… kimler çıkmadı karşımıza… hepsi elendi… Bir o kadarı da, karşımıza bile çıkamadı… :

Bu taraftar böyle sahip çıktı takımına her sene olduğu gibi, koca bir sezon boyunca…

Oyuncuların hepsi bir ucundan tuttu kupanın… Katkısı olmayan yok…

Türkiye kupası bir kez daha Beşiktaş’ ın; şimdi tadını çıkarma zamanı…

En kötü zamanlarda, öyle güven verdi, öyle moral oldu ki; zorladı adeta başarıya…

Özellikle yabancılar çok inandılar… Yeri geldi üstün yetenekleriyle, yeri geldi

Dilvin GERÇEK

“Yaşamak ümitli bir iştir, yaşamak seni sevmek gibi ciddi bir iştir” demiş Nazım Hikmet… Biz de aynen bu ciddiyetle yaşıyor, bu ciddiyetle seviyoruz Beşiktaş’ ı…

İkinci büyük teşekkür Tayfur Havutçu’ ya… Kariyerini riske etti… Çok yaralıydı devraldığı… Ve o, enkazdan en az bir zafer çıkarmalıydı… Hoca oldu, ağabey oldu, destek oldu… Derledi topladı, küskünleri döndürdü, bazılarını kan uykusundan uyandırdı… Futbolcuyken, yardımcı antrenörken, ne kadar klas ne kadar vakur ne kadar ağırbaşlı ise, karakterinden en ufak bir ödün vermeden, aynısını teknik direktörlüğüne taşıdı… 18 Mayıs 2011


Sudan Sayfalar

RÜZGAR GİBİ

RedBull kanatlanırken, Ferra

Öyle bir spor düşünün ki 12 ayrı takım ve 24 farklı sürücünün mücadelesi Pilotların hepsi yaptıkları işin en iyileri. Takımlar, teknolojinin tüm nimetlerini sonuna kadar kullanıp daha yeni teknolojiler üreterek dolaylı olarak insanların beğenisine sunulmasına yardımcı oluyor. Tüm takımların “FAN”ları aynı tribünde, yan yana yarışı izleyebiliyor en ufak bir olay yaşanmadan. Holiganizmden eser yok. Belli ki herkes iyi vakit geçirmeye, heyecana ortak olmaya gelmiş. En fazla yanlış yapılan bir “pit stop”a ya da hatalı geçişlerde yaşanacak muhtemel yarış dışı durumlara sinirlenen birinre tanık oluyorsunuz. O da minicik…

tüm F1 severler gözlerini 3 gün boyunca ülkemize çevirdi geçtiğimiz yarış hafta sonu boyunca. S Son yıllarda sanal dünyadaki sosyal ağın gelişmesiyle özellikle gerek pilotlar, gerekse takımlar gittikleri ülkelerden çeşitli fotoğraf ve videolarla hayranlarına yaşadıkları güzel anları ve gittikleri ülkelerin fotoğraflarını paylaştılar. 1997 yılından beri Formula 1’i takip ediyorum ve ülkemizdeki yarışlara da her sene gitme fırsatım oldu. 2005 Amerika GP’si hariç bu süreler içerisinde en ufak bir taşkınlık ya da şiddet hatırlamıyorum. 14 senede sadece tek bir olay. Bu bile Formula 1’i sevmek için başlı başına bir sebep bence..

Ülkemizin tanıtımı adına biz de nasibimize Evet, Formula 1’den bahsediyoruz. Dünyada tekil düşeni fazlasıyla aldık. Mclaren pilotları Jenson izleyici olarak 550 milyondan fazla kişinin Buton ve Lewis Hamilton ülkemize özel “Ayizlediği, dev firmaların sponsorluk için yıldızlı” tulumla çıktılar yarışa. Yarışın galibi birbirleriyle yarıştığı motor sporlarının zirvesi. Sebastian Vettel kaskında nazar boncuğu 2005’ten bu yana ülkemizde yapılıyor. Dünyadaki taşıyordu. 18 Mayıs 2011


İ GEÇTİLER...

ari “Geliyorum” mesajı verdi

Bir hayranı yine Hamilton’a Türk Lokumu hediye etti. Hamilton da imzalı bir posterini hayranına göndererek büyük bir jest yaptı. Bunların hepsi haber sitelerinde yazıldı ve F1 severler tarafından okundu. Formula 1’in “beton zeminde” “fıldır fıldır” dönen araçlardan ibaret olmadığını insanlara göstermek için ülkemizde de Formula 1 programları yapılmaya başlandı. Senelerce yabancı kanallardan izlediğimiz röportajları artık kendi dilimizde rahatça izleyebilecek duruma geldik. Televizyon programlarında yarış hafta sonları pilotların uygulayacağı stratejiler, lastik seçimleri vb. konular tartışılmaya başlandı. Pilotların katıldıkları çeşitli sosyal sorumluluk projelerinden, ülkelerinin tanıtımı ve çeşitli otomobil serilerine destek için katıldıkları diğer organizasyonları daha rahat takip edebildik ve sadece yarış pilotu olmadıklarını, hepsinin iyi birer atlet olduklarını, aynı zamanda çok duyarlı birer insan olduklarını öğrendik.

Bunlar da bize nasıl bir spora gönül verdiğimizi bir kez daha gösterdi. Formula 1 motor sporlarının ve teknolojinin zirvesi. Belki de bu zirvede bir yerel kahramanımız olsa her şey çok daha güzel olacak. Can Artam ve Jason Tahincioğlu ile buna çok yaklaşmıştık. Kim bilir belki de yakın zamanda bir yerel kahramanımız olur ve bu spor ülkemizde daha çok sevilir…

18 Mayıs 2011


Sudan Sayfalar

RÜZGAR GİBİ GEÇTİLER...

Formula 1 DHL Türkiye Grand Prix’si tribünlerin dolu, geçişlerin F1 severlere keyif kattığı bir yarış oldu. Ferrari Avrupa’ya dönmenin ne demek olduğunu ilk Avrupa yarışında gösterdi ve beklenenin üzerinde bir performans gösterdi. Massa’nın rekabetçiliği ve Alonso’nun podyumu Tifosileri oldukça mutlu etti. Mclaren Pilotları yarışa heyecan kattılar. Hem arka düzlükte hem de Start Finish düzlüğünde izleyicilere çok güzel geçişler ve heyecanlar yaşattılar. Pit stopları da bir o kadar heyecanlıydı. Mercedes GP Pilotu Nico Rosberg ve Sauber Pilotu Kamui Kobayashi Yarışın bence en başarılı pilotlarıydı. İki defa sert lastik takan Rosberg hem Massa’ya çok iyi 18 Mayıs 2011

direndi hem de yarışı, sezonun ileriki yarışları için umut verecek bir yerde bitirdi. Kobayashi ise son sıradan başladığı yarışı 10. sırada bitirerek puan almayı başardı. Red Bull’lar yine kanatlandı. Vettel rakiplerinin yaklaşmasına hiç izin vermeden yarıştan galip ayrıldı. Mark Webber de bir ara kaptırdığı ikinciliği Alonso’dan alarak takımına dubleyi getirdi. Hey şeyiyle çok keyifli bir yarış hafta sonuydu. Umarım bu heyecan ülkemizden gitmez ve bu organizasyona ev sahipliği yapmaya devam ederiz.

Ahmet YILMAZTEKIN


BİTMESİN BU RÜYA...

Hava kapalı, hava soğuk.. Formula 1 ateşi ile yanan kalplerimize küller yağmış; ateş söndü sönecek.. İçimiz buruk, elimizden tek gelen ortada biraz köz varsa alevleri canlandırmak, bu ülkede Formula 1 ateşinin yeniden yanması için çabalamak… Bir ay öncesine dönüyorum: Elimizden gelen her şeyi yapmaya çalışıyoruz, yerli yabancı kiminle karşılaşsak dudaklarımızdan ve klavyenizden dökülen kelimeler hep aynı: “Yarışın devam etmeyeceği haberi doğru değil. Pazarlıklar devam ediyor; ortada resmi bir açıklama yok..” Ellerimiz titreye titreye, dua ede ede, bekliyoruz. Bu arada takımlar, pilotlar,

sözüne değer verilen F1 gazetecilerinin söyledikleri, yazdıkları da ortaya çıkıyor.. Herkes Ecclestone’a “Ne yapıyorsunuz, teknik olarak bu kadar mükemmel ve teknik bir pist bırakılır mı? 8. viraj dünyanın en güzel virajlarından birisi, terkedilir mi?” diye yüklenirken nihayet bir iki hafta sonra Bernie Ecclestone’dan gelen açıklama: “Biz Türkiye’nin bu takvimde kalmasını istiyoruz.” Sessizliğe bürünüp ağladı ağlayacak olan bizlerin yine gözpınarları doluyor: Olacak bu iş olacak.. Kalplerde umutlar yeşerirken herkes bu umuda sıkı sıkıya sarılıyor ve beklemeye devam ediyor.. 18 Mayıs 2011


Sudan Sayfalar

BİTMESİN BU RÜYA...

CUMA

Zaman geçti, yine bir F1 haftasonu geldi. Cuma sabahı yola çıktığımda twitter’ı incelerken gördüm ki yağmuru gören herkes ağızbirliği etmiş gibi: “İstanbul Formula 1’e ağlayarak veda ediyor” Haykırmak istiyorum, bağırmak istiyorum.. “Bir veda değil bu, olmamalı..” Evet yağmur damlaları var doğru ama bunlar İstanbul’un gözyaşları değil.. 2005’te tohumunu attığımız o zamandan beri yer yer hırpalanan ama özellikle son 2 senedir, gözümüzden sakınarak baktığımız narin bir çiçeği besleyen CAN SUYU… Bu narin çiçeğimizi İstanbul Park’ımızı çok seviyoruz, zaten herkes aynı düşüncede ki daha Cuma gününden gerek eğlence alanında, gerekse tribünlerde yağan sağlam yağmura rağmen geçen seneye göre çok daha fazla insan görüyorum,.. İşte Rus Televizyonu

da Petrov fanlarını görüntülüyor.. Ruslar bu sene daha da çok ilgi gösteriyor, hiçbirisi Vettel’i ya da Webber’i düşünmüyor, varsa yoksa tek düşünceleri Petrov ne yaptı, kaçıncı sırada yer aldı. Öğleden sonra yağmur da kesildi ve gelsin kuru zemin testleri… F1 araçlarının gürültüsü eşliğinde herkes egzoz gazlarını çiğerine çekiyor. Artık bağımlısı olmuşuz bu güzelliğin.. Kurtulmak isteyen kim?

CUMARTESİ

Bernie Ecclestone İstanbul’da. Herkesin dilinde hep aynı soru: Uzatacak mıyız kontratı… İnsanlar televizyondan tanıdığı F1 programcılarını yakalayıp soruyorlar sorularını… Toplanmış kalabalıklar güven veriyor, bu ne coşku diye kendi kendinize sormadan edemiyorsunuz. Her yanda değişik aktiviteler var, Hatta geçen sene McLaren’ın kullandığı araç ile fotoğraf çektirmek bile mümkün. Takımların standlarında bazı ürünler göz açıp kapayana kadar tükeniyor.. (Ah McLaren yağmurluğu, gözüm kaldı resmen sende)

Derken sıralamalar ile birlikte ortalık da sessizleşiyor, daha doğrusu insan sesleri artık yerini göğü yırtan motor seslerine bırakıyor.. Sıralamalar beklentilerin dışına çıkmazken 18 Mayıs 2011


tek sürpriz bir anda kendini 3. sıraya sıkıştıran Rosberg oluyor. Cumartesiyi de sıralamalardan sonra imza seansı ile kapatıyoruz.. Kalabalıktan imza alamadık ama çektiğimiz fotolar bize yeter.

PAZAR

İşte büyük gün… Erkenden oradayız.. Eğer böyle bir şey mümkünse kalabalık daha da artmış. Herkes kendinden emin, artık kontratın sonlarına doğru seyirciyi çekmeyi başardık F1 çiçeğimiz İstanbul Park’ımıza. Her yer o kadar kalabalık ve o kadar büyük bir ekonomi dönüyor ki eminim orada stand açan herkes halinden çok memnun. Artık yarışçıların resmi geçişi için beklerken, birden

heyecanın arttığı farkediliyor. Oluşan heyecanı anlamamak mümkün değil zaten, biraz araştırıyor ve Sayın Başbakan’ın Formula 1’in Türkiye’de kalmasını istiyorum diye bir beyanatta bulunduğunu öğreniyorum. Bu resmen kontratı uzatın talimatı.. Hemen arkasından bambaşka bir haber, SayınYunus Akgül, Ecclestone ile görüşüyor, her an haber gelebilir. Birden haberler artıyor, toplantı bitmiş ve canımız ciğerimiz Bernie

abimiz BBC’ye 20 sene daha buradayız diyor. Bunlar gerçek mi? Hayalde miyim? Kalbim durdu duracak.. Bu heyecanla başlıyoruz yarışa ve sanki bir futbol maçının açık tribününden

izliyormuş gibi ayaktayız, herkeste heyecan yüksek.. Bu heyecan, bu güzellik biter mi, bitmeli mi? Hayır bitmemeli… Can suyu demiştik değil mi, işte bu kalabalıklar ve bu güzellikler, bu heyecan, pistimizi canlı, bizleri de ayakta tutan.. Bitmesin bu duygular, hep mutlu olalım, umudumuzu iyice yeşerttik, artık ağzından çıkacak iki üç kelimeye bakıyoruz… Pankartta da dediği gibi Come on Bernie: Hadi Bernie, Üzme bizi…

Birkan D. KAYAOGLU 18 Mayıs 2011


Sudan Sayfalar

ELVEDA

18 May覺s 2011


SAMİ YEN...

NE MAÇLAR YAŞANDI DÜNYA CEHENNEMİ SENDE TANIDI ELVEDA SAMİ YEN BİR GÜN DÖNECEĞİZ YENİDEN... 18 Mayıs 2011


OFSAYTTA KALAN AŞK Sabri UGAN

Sinem, hastane yatağında koluna takılan serumun etkisiyle kendisinden geçen Ray’e, öfke dolu olsa da sevgi ve şefkatin varlığını hissettirdiği gözlerle bakıyordu… İçinden ‘ah be adam, ne yapacağım ben seninle’ diye geçirdi... Sonra savunmasızca yatan Ray’ın yanına uzandı… Sağ elini göğsüne yerleştirdi… Sol elinin parmaklarını Ray’in saçlarının arasında dolaştırdı… “Çok korkuttun beni” dedi fısıltıyla… Gözlerinde dökülmesine ramak kalan bir damla yaş oluştu… Biraz daha sokuldu sevdiği adamın sıcaklığına… “Sürprizi mahvettin eşşek. Henüz haberin yok ama, baba oluyorsun” Ray’in gözkapakları kıpırdadı önce, sonra dudakları… Uyuyor gibiydi ama sanki yüzüne bir gülümseme yerleşmişti… Sinem bunu görmedi… Derin bir nefes aldı.. Ray’in göğsüne elini daha sıkı bastırdı… Çok geçmeden uykuya daldı…

18 Mayıs 2011

“Sevgiyle sarmalanan dostluklar insan ruhunun duvarlarını nasıl da pembeye boyuyor… Haydi koş, hayattan renkler çalıp, ruhundaki siyahlara püskürtmeye…” Hemen hemen aynı saatlerde New York’tan çok uzakta, Sinem’in burnunda tütmeye başlayan İstanbul’un onca keşmekeşinin içinde, zevkle döşenmiş evinde, Can öfkesini bastırmaya çalışıyor ama bunu bir türlü başaramıyordu. Yüzünde zoraki durduğu kesinlikle belli olan sevimli bir ifadeyle homurdanıyordu.. “Senin işin zor çünkü aşk matematik değildir” Sesindeki öfke titreşimine çakmak çakmak bakışları destek veriyordu... “Sanki aşkı çok biliyormuşsun gibi” diye cevap verdi 25 yıllık arkadaşı... Aslında Can’ın bildiği tek aşk, Sevgi’ydi. Önceki gün 18. yıldönümlerini kutlamışlardı… Hatta Su, şimdi sıkı bir ilişki tartışmasına giren Burak’ta kalmıştı.. Ketum bir adamdı aslında Burak...Hayatındaki

bir çok sırrı kendisine bile itiraf edemez, kendisiyle bile paylaşmazken Can, onun kendisi hakkında bildiklerinin, yarısının biraz azından haberdar olan yeryüzündeki tek insandı.. Bundan 20 yıl önce Bodrum’dan arayıp “Ben bittim oğlum” derken, ses tellerine yüklediği anlamı kulaklarında yine hissetti Burak... “Dur ne oluyor, ne yapıyorsun, kim bu?” demeye kalmadan evlenmişlerdi Sevgi’yle. “Ben olsam, biraz sevgili olmanın tadını çıkarırdım.” demişti laf arasında... Ama Can ve Sevgi öyle yapmadı. Nikah defterine attıkları imzanın mürekkebi kurumadan bir yıl sonra Su doğmuştu bile… Yemyeşil gözleri, altın sarısı saçlarıyla müthiş bir bebekti. Ameliyattan çıkar çıkmaz, babasından önce Burak görmüştü . Görür görmez fırlayıp hastaneden dışarı, herkes merak ve hayret edici bakışlarla böyle apar topar nereye koştuğunu anlamaya çalışırken, elinde bir nazar boncuğuyla çoktan Su’nun yanına gelmişti bile.. O


kadar güzeldi ki, Burak’ın hiç büyümeyen Peter Pan yanı, ona nazar değmemesi için bir şeyler yapması gerektiği konusunda ikna etmişti büyümüş yanını. Hala aşka ve evliliğin kutsallığına inanıyorsa, bunda Can ve Sevgi’nin payı çok büyüktü. Dile kolay 18 yıllık beraberlik… Can’ın bırakın aldatmayı, başka bir kadına, -kadın gibi- bir yaklaşımla baktığını bile görmediği üzerine yemin edebilirdi. Yemin edebilirdi nitekim bazen çok abarttığını düşünüp “salak” demişliği az değildi. Elbette salak değildi… Tam aksine Burak’ın arkadaşları arasında en akıllı olanlarından biriydi.… +++ Bunu hiç bir zaman yüksek sesle dile getirmemişti ama, ev halkı yemeklerinden çok, keklerini seviyordu Sevgi’nin. Şekersiz ama demi tavşan kanı renginde olan çayını yudumlayıp, ardından framboğazlı keke küçük bir ısırık attıktan sonra homurdanarak konuştu doğal olarak.. Söylediğimin matematikle bir ilgisi yok. Ama düşününce bana da mantıklı geliyor. Doğru, ben ilişkiyi matematikleştirdim. Aşk üzerine babasıyla arasındaki bu bitmek bilmez didişme Su’nun oldum olası hoşuna gitmişti.. Yine yeşil gözlerini kocaman bir kurbağa gibi açarak dinliyordu.. Ama bir yan-

dan elindeki dergiye göz atıp, diğer yandan televizyonda şu Hollywood’u kasıp kavuran yeni yetme esmer delikanlının filmini de kaçırmıyordu. Burak, Can’a doğru şöyle bir göz kırptıktan sonra.. “Az kaldı.. Yakında kapına dayanırlar Su için” dedi.. Can konuyu değiştirmek için atılan bir yem olduğunu anladığı için yeni bir kavga ortamı yaratmaya niyetli değildi. Su’nun yanaklarındaki utanç kızarıklığı elma suratlı biri yaptı o müthiş bıcırığı. “Evet Burak amca yaaa!.. Sen ne zaman kendine bir sevgili bulacaksın acaba?” Bunları sanki ezberlemiş gibi bir çırpıda dudaklarından çıkartırken bir de kikirdemez mi ? Can bir yandan. Su bir yandan. Ortada sadece bir top vardı ve oyunun sürmesi için baba kız o topu Burak’ın kucağına bırakmak için ellerinden ne geliyorsa ardına koymuyordu. Burak, konuşmanın kontrolünü eline almadan önce Su’ya sevgi dolu babacan bakışlar fırlattı. Zaman adeta bir su gibi geçmiş ve 17 yaşına gelmişti. Babası henüz bilmiyordu ama çıktığı bir çocuk bile vardı. Kısa saçlı, eski Amerikan Deniz Piyadeleri’ne benzeyen bir tip.. Burak onları birkaç hafta önce sinemanın bilet kuyruğunda beklerken Burger King’de görmüştü.. Hatta, ketçapa bulanmış bir soğan parçasının yarısı, yaşından biraz daha büyük

gösteren delikanlının ağzındaydı. Burak O anda ne hissedeceğini bilememişti... Kıskançlık mı? Kesinlikle evet. Yarı baba gibi hissediyordu kendisini ve “Daha biz öpmeye sarılmaya doyamadan, adamın birisi gelmiş iki burger ekmeği arasındaki salçalı soğanı paylaşıyor” diye konuştu iç sesi.. Bilinç altına attığı bir başka gerçek de o soğan parçası netleştikçe daha belirgin hale geliyordu.. İç sesini duymaması imkansızdı.. “Burak oğlum. Yaşlanıyorsun. Bak, düne kadar bezini bağladığın kız büyüdü ve eli bir erkeğin elinde” Görünmemek için özel bir çaba göstermişti. Utanmasını ya da onlarla henüz paylaşmadığı bu sırrının zamanından önce öğrenildiğini bilsin istememişti. Can’a da hiç söz etmedi. Su ile arasında bir gizlilik sözleşmesi olması gerektiğini hissediyordu.. İşte baba kız üzerine üzerine gelirken, bu olayı açmanın sırası olup olmadığını düşünmedi değil. Ama hayır.. Yapmadı. Bir yandan Can, bir yandan Su ve az sonra yanlarına gelen Sevgi’nin katılımıyla birlikte aşk hayatı yine sorgulanmaya başlanacaktı. Bundan kaçmak mümkün değildi. Dahası gizliden gizliye hayatının bazı bölümlerini paylaşmak hoşuna da gitmiyor değildi. 18 Mayıs 2011


OFSAYTTA KALAN AŞK Baskı konusunda şansı vardı ki, Sevgi’nin güvenebileceği 3 arkadaşıyla da çıkmıştı. Anlaşılacağı üzere konuşmaktan ötesini de denemişlerdi. Burak’ın biten evliliği hiç konuşulmazdı. Sevme süresinin sona erip ayrılığın bu nedenle gerçekleştiği konusunda yazılı olmayan bir kurala bağlı kalmışlardı. Dahası, hala iki iyi arkadaş olan Sevgi ve Burak’ın eski karısı Suna zaman zaman bir araya gelip dedikodusu bol kahve sohbetleri yapmaktan geri kalmıyorlardı. Burak bu durumdan rahatsız değildi. Nitekim, dedikodulu sohbetlerin başrol oyuncusu olduğu günler çoktan geride kalmıştı. Suna kadınsal bir merakla arada sırada Sevgi’nin ağzını yokluyordu ama, sır alamıyordu… Sevgi bu meselede tarafsız kalmayı seçmiş ve bunu başarmıştı. Anlatmaya kalksa, o hoooo… Saatler sürerdi… Görünen buydu ama Burak’a kalsa boşandıktan sonra birkaç küçük flortü olmuştu o kadar… O’na göre o zamanlarda sevebilecek kadınlarla değil, daha beklentisiz ilişkilerin içinde olmalıydı. Bu düşünce başta Can olmak üzere yakın arkadaşlarına saçma 18 Mayıs 2011

gelse de, Burak kendisini inandırmıştı bir kere. Yanındaki kadınlar sevilmeye değer kadınlardı… Onların sevgisine karşılık vermeye henüz hazır değildi ve bu yüzden kontrolü kaybetmemeli ve ayrılık zamanı geldiğinde tereddüt etmemeliydi. Aradan geçen onca yıl sonra şimdi hazırdı.. Bir süredir tuhaf hisler içindeydi… Sanki beklediği yola çıkmıştı… Sanki karşılaşmaları an meseleseydi. İlk görüşte çarpacaktı aşk ve hayatını O’nunla paylaşacaktı… Sonsuza kadar. +++ Burak, hangi konuya neresinden başlayacağını bilememenin üstesinden gelmeye çalışırken ağzından çıkan sözler, kelepçelerinden kurtulmuş suçsuz tutukluların özgürlüğe kaçışını andırıyordu… “Sevmek istiyorum .. Anlıyor musunuz ? Sevmek istiyorum” dedi neredeyse soluk almadan. Üçü de adeta şaşkınlıktan dillerini yutmuş komik ifadeleriyle, gözlerini, onun maviliklerine kilitlemiş, birkaç cümle daha duymayı bekliyorlardı.

“Sevmek istiyorum ve aynı zamanda yıllar sonra sizin gibi sevmeye ve hayatı paylaşmaya devam etmek istiyorum” Sevgi sanki acıyan gözlerle bakıyordu. Can’ın yüzündeki o umursamaz ifadeyi daha önce de görmüştü Burak. Umudu kesmiş görüntüsünü daha iyi anlatan başka bir bakış daha olamazdı.. “Bakın” dedi.. Felsefi birkaç cümle kuracağından emindi. Ama dudaklarından dökülen kelimelerin hiçbirisi planlanmış değildi. “Çocuklar… Sevebileceğim birini arıyorum. Sevebileceğim ve yaşamı paylaşabileceğim birini. Ama benim sevebileceğim özelliklere sahip bir kadın, sevmeyi bilen kadın demektir. İşte bu yüzden sevmeyi bilen kadınların yanında veya hayatında ya da anılarında mutlaka bir erkek oluyor” Can en yakın arkadaşının ne demek istediğini anlamak ve söylediği her bir kelimeyi yerine oturtmak için fal taşı gibi açtığı gözlerini Burak’a odaklamıştı. Sevgi başını sallıyordu anlamış gibi.. Su elindeki dergiyi bırakmış ve filme dalmıştı.


Burak amcasının aşk hayatının bu bölümü sıkıcı gelmişti ona anlaşılan. “Ve evet Can haklı… Matematiğe dönüştürdüm. Önce sevmem, kanımın ısınması gerek. Ama bu yetmez… Hayatı paylaşacaksak iyi bir ilişki yürütebilecek özelliklere sahip olup olmadığımızı da bilmeliyiz. Yaralı bir kadın da istemiyorum. Çok yorgunum ve gücümü bir kadını, ilişkinin güzelliğine ikna etmek yerine, ilişkiyi güzelleştirmek için kullanmak istiyorum. Bu yüzden geçmişiyle hesaplaşmasını henüz bitirmemiş, eski yaralarından hala kan sızan bir kadın istemiyorum. Somurtkan ve iki ayağı birden yere sağlam basan karaktere sahip olanlar da benden uzak dursunlar.” Bir şey daha vardı… Koşulsuz öncelik istiyordu.. Sevgilisi için her zaman, her durumda öncelik hakkı onun olmalıydı. Bunu da söyledi. Can pes etmek üzereydi… Epey geç olmuştu… Sevgi yine o acıyan gözlerle bakıyordu.. “İçinde bu kadar sevgi biriktiren bir adam nasıl oluyordu da yalnız kalıyor?” diye söylendi kendi kendine. Bir gün ağzından kaçırmıştı.. Burak’la çıkan tüm arkadaşları gecenin müthiş geçtiğinden söz etmişti.. Ama tuhaf bir şekilde üçü de “Bu adam ayaküstü 5 kadınla flört edebilecek potansiyele sahip” gibilerinden bir şeyler söylemişti...

Güven vermeyen görüntüsünden söz etmişlerdi Sevgi’ye.. Onlara göre Burak, kendilerini eve bıraktıktan 5 dakika sonra bir başka kadınla bir şeyler içmeye başlayabilecek bir adamdı... Oysa onca kalabalık içinde yalnızdı… Kendisinin bile fark etmediği bir perde koyuyordu yanına sokulanlara. Çözülme noktasına ramak kala, düğümleniyordu kalbi. Onca kadın yanılıyor olamazdı ya. Hayat yolunda birlikte yürümeyi beceremiyorsa bu bir sorundu ve bu sorunun çözülmesi gerekiyordu. Aslında biraz düşünse sorunun kaynağının Pietra olduğunu çözecekti Burak. Çünkü; ruhunun Ela’yı tamamen atmasına engeldi Pietra… Hem Ela’ya çok benziyordu, hem birlikte müthiş zaman geçiriyorlar, hem seviştikten sonra birlikte huzurla uyuyabiliyorlardı… Öyle ki, bir keresinde gördüğü bir kabus sonrası ter içinde uyanan Burak, yeniden uyumadan önce dakikalarca Pietra’yı seyretmişti, parmaklarını saçlarında yolculuklara çıkartarak. Ne yaptığının farkına vardığında da büyük bir korku hissettiği yüreğini kaçarcasına yataktan ve Pietra’dan uzaklaştırmıştı. Sevmekten korktuğunu ilk kez o anda itiraf etmişti. En azından kendisine…

Yazan: Sabri UGAN

+++ Birkaç gün önce harika geçen bir gece sonrasında Pietra’ya veda edip; arabasını servise götürmek için Levent’e uğramak zorunda kalmıştı… Tesadüf bu ya; çok hoş bir kadından telefon numarasını koyarmayı başarmıştı… Bazı zamanlarda üzerinde şeytan tüyü barındırdığına Burak de inanırdı… Kadın gerçekten çok güzeldi ama.. Ama adının “Eda” olduğunu öğrendiği anda Burak’ın içi ürpermişti… “Kaç git” dercesine.. İçindeki sesi dinlemedi Burak… Eda, Ela… Bu isimler aslına bakarsanız bir “Uyarı levhası” gibiydi… Çünkü Ela hayatında en değer verdiği, aşık olduğu kadının ismiydi… Eda da kendi kızı kadar sevdiği, Ela’nın kızı… Burak ikisini de henüz tam olarak silememişti. Kalbindeki yollar karmakarışıktı. O yalları temizleyen de Pietra olmuştu. Burak Pietra’nın aslında Ela olduğunu telefonuna göz attığında anladı…

18 Mayıs 2011


Numaranın Eda’ya ait olduğunu unutmadan kaydetmişti… Eda’yı ararken “E” harfini tuşladığında büyük harflerle “ELA’gözüne takıldı önce. Tuhaf olan yan şurasıydı ki, hafızasında beliren yüz Pietra’ya aitti. Düşüncelerini topladı, netleştirdi ve Ela’nın hemen üzerinde yer alan Eda’yı tuşladı… Yeni tanıştığı hoş kadını… Bir… İki.. Üç… Dört… Telefon açılmadı… Sevgi “Bu saatte kimi aradın?” dercesine bir bakış fırlattı. Burak omuzlarını silkerek cevap verdi ve koltuktan zorlukla kaldırıp kendini, lavaboya doğru hareketlenerek kaçtı sorulardan… Bir saat kadar daha oturdular… Burak’ın geçen yıl

18 Mayıs 2011

İspanya’dan getirdiği bir kırmızı şarabı açtı Sevgi… Hayattan sözettiler… Su’nun geleceğinden. Burak’ın oldum olası dilinden düşmeyen ama bir türlü gerçekleşmeyen Dalyan’a yerleşme planlarından.. Elbette olmazsa olmaz bir ritüel haline gelen umutsuz aşk hayatından.. Burak saatine baktı. 02.00’yi gösteriyordu… Tam “iyi geceler” demeye hazırlanırken, Sevgi’nin cep telefonu değişik bir melodiyle çalmaya başladı.. Refleksle “Demir amca bu” dedi… Burak, Can, Sevgi ve Su’nun gözleri sözleşmiş gibi birbirine kenetlendi.. Birkaç saniye derin bir sessizliğe gömüldüler. Bu saatte gelen telefon çok da hayıra alamet değildi. Burak içinden Sevgi’nin “Yanlış numara” diyerek kapatmasını diledi umutsuzca. Sevgi ahizeyi kulağına yapıştırmış söylenenleri tepkisiz dinliyordu… Az önceki coşkulu sohbet yerini tedirginliğe bırakmıştı. Sevgi’nin yüzü beyaz bir duvar

gibiydi. “Ne zaman” dedi.. “Sinem’e haber verdiniz mi ?” “Peki tamam, yarın sabah erkenden orada olacağım… Bir ihtiyacınız olursa lütfen çekinmeden arayın” Sevgi telefonu kapattı.. Birkaç saniye sustu. Söylemek istediklerini kafasında toparladı. “Pamuk teyze gece tuvalete kalktığı sırada ayağı kayıp düşmüş... Muhtemelen kalçasını kırmış. Demir amca durumunun ciddi olmasından korktuğunu söyledi. Hastanede röntgen sonuçlarını bekliyormuş.” dedi.. Can yüzünü buruşturdu. Rol yapmıyordu. Üzüntüsü kalbindendi.. Burak anlamsızca izliyordu olup biteni… Sevgi ve Can’a bu denli yakın olmasına karşılık Pamuk teyze kimdi bilmiyordu. “Bana ihtiyacınız olursa söylemeniz yeter” diyebildi sadece… Sevgi gözünde biriken birkaç damla yaşı saklamaya çalışırken “Tamam” dedi… “Hadi hemen yatalım. Birkaç saat sonra hastanede olmalıyım” Burak ne hissedeceğini ve ne söyleyeceğini bilememenin ağırlığıyla Sevgi’nin her zaman kendisi için hazır bulundurduğu yatağına yürüdü…

Devam edecek...


BİR EKŞİSÖZLÜK YAZARININ KALEMİNDEN İyi ya da kötü… Sevenin kaleminden bal damlar da, biber gibi acıtan cümleler de kaçınılmaz olur zaman zaman… Ekşi Sözlük’ten bir yazıyı paylaşmak istedim sizinle… Nitekim, yazının sahibiyle geçirdiğimiz bir kaç saat var. Ama ondan sonra oturup birşeyler içmişliğimiz, tanışıklığımı abi kardeşliğe dökmüşlüğümüz yok… Keşke olsaymış… İlerde olur belki!.. Neyse Aynen kopyalıyor ve “eski fotoğraflarla” süslüyorum…. İşte hakkımdaki o yazı:

‘’Sadece maç sunmayıp göbeğine rağmen spor yapan bir kişidir. Nerden biliyorum derseniz kendisi bizim yazlık siteye gelmişti, önce voleybol maçında iyi bir performans göstermiştir, sonra da çim sahada çıplak ayakla defansta adeta bir Cannavaro, bir Ferdinand gibi oynamıştır. Yalan yok cidden çok top kesmiş, ileri de güzel toplar

BEN

çıkartmıştır, ama işin güzelliği alışkanlığından olsa gerek arkadan konuşarak takımı yönlendirdiği için insanin kendini Şampiyonlar Ligi maçında hissetmesidir. Atılan gollerden sonra tebrik edişi falan insana şahane gelir ama benim şöyle güzel bir enstantanem var kendisiyle: 1414 olunca atan galip durumuna geçilen maçta oyun da hafif sertleşmiş, klasik mayoyla top oynayan gençler ve babaları modundan çıkılıp sesler yükselmeye başlamıştır, ortam gergindir yani. ( Hatta karşı takımdaki Olgun’a yaptığı faulden dolayı bağıran babaya tekrar sert giren defansımızı Sabri Ugan sakinleştirmiştir) Neyse ben soldan içe doğru kat edince ‘’vur ordan oğlum’’ sesini duydum arkadan, ki o anı anlatmak istiyorum size esas.

sevincine koştum, bu sırada da goooooool diye bağıran bir Sabri Ugan. Haliyle oldukça güzel bir andı benim için, ama o göbekle gol sevinci olarak altta kalanın canı çıksın yapması Sabri Amca’ya (birden yakın hissettim kendimi ondan öyle dedim yoksa alakası yok 5 gün gördüm anca) hiç yakışmadı. Ama kendisini TV’den dinlemek konusunda pek olumlu şeyler söyleyemeyeceğim ben de, keşke hep yaz olsa Rio Sabri Abi (oha!) defanstan maçı anlatır gibi takım yönlendirse. (‘’sağ boş olum sağ boş, çok güzel, çok güzel, daha paslı, daha paslı’’) Ayrıca Doruk isimli bayağı da tatlı bir oğlu vardır 11 yaşında. Velhasıl kelam sportif adamdır Sabri Ugan.’’

Allah’ım o nasıl bir andır sanki Deivid’in Chealsea’ye attığı golden öncesi gibi hissettim -yuh demeyin öyle gaza getirici bir sesmiş meğersem- ve Allah ne verdiyse sağ ayakla vurdum top da güzel gidip gol oldu. Allah’ım o dandik ayak acıtan saha bir anda oldu bana Anfield Road, geriye defansa doğru gol 18 Mayıs 2011


PORTEKİZ AVRUPA’NIN BREZİLYASI pahalısı, en golcüsü, en iyi kalecisi, en Tartışılanı ve belki de zamanın en iyisi.. Son olarak d a kimilerine göre en iyi menejeri.. Cristiano Ronaldo, Mario Jardel, Vitor Baia, Luis Figo, Eusebio ve Jose Mourinho! Herhalde sözettiğim tanımlara uyabilecek en doğru isimler.. Peki bu Portekiz futbolHani Brezilya çok uzaunda ne var da, 10 miklarda derler ya,kim lyon nufuslu ülkeden bu demişse iyi kandırmış kadar yıldız bizi valla.. Akdeniz’in kıyısında var çıkıyor da 7 katı olan ülkemizden çıkmıyor? aslında bir Brezilya... Ha bu arada, Portekiz Tamam bayrağı belki futbolunu fazla abartsarı-yeşil değil maya da gerek yok o ama tek farkı da bu kadar… aslında.. Bahsettiğim ülke tahmin Uefa ligler edeceğiniz gibi Portekiz. sıralamasında onlar 10’uncu biz 11.. Brezilya kültürünün Fakat bizim 3 Avrupa versionu, son büyüklerimizi küçümseyıllarda belki de daha mek gibi olmasın iyisi.. ama onların Porto’su, Ne ararsanız var bu Benfica’sı,Sporting ülkede: Dünyanın en 18 Mayıs 2011

Lisbon’u var.. Bu kuluplerden çıkan

Mourinho,Simao,CR7’leri var..

Bunu dönemsel bir şey olarak algılamak mümkün değil. Çünkü; bugünlerdinde de Hulk’u, Di Maria’sı, Nani’si var… Dünyaya büyük yıldızlar yetiştirmekte hiç geri kalmıyorlar... Sonuçta, Uefa Avrupa Ligi yarı finaline kalmış 3 tane takımları var… Finalde Porto ve Braga.. Bir başka deyişle yine onlar… Can Mibahar


MELEK KANATLARI Fenerbahçe Acıbadem final serisinin 3 maçını da kazandı ve ardı ardına 3. şampiyonluğa uçtu...

Fenerbahçe Acıbadem ile Vakıfbank Güneş Sigorta Türk Telekom arasındaki müthiş maç aynı zamanda rövanş özelliği taşıyordu.... Şampiyonlar Ligi Finali’nin rövanşı...

Fenerbahçe’nin işte bu nedenle ayrı bir motivasyonu vardı... Bu hırs, bu istek müthiş bir enerji patlaması yarattı ve 3 maç üst üste kazanan Fenerbahçe Acıbadem’in sarı melekleri şampiyonluğa

kanat çırptı... Bu onların zirvede üst üsbte kaldırdıkları üçüncü şampiyonluk kupasıydı...

18 Mayıs 2011


DÜNYALILAR UZAYLILARA KARŞI...

MANCHESTER UNITED – BARCELONA BİR GALAKSİ FİNALİ Birkan D. Kayaoglu

18 Mayıs 2011


neredeyse kimse, uzaylılar karşısında onlara şans tanımamaktadır. Film senaryosu ya; devam etmekte sakınca yok… Kainatın; Şampiyonlar Ligi Finali gelip çatar… Bir yanda Uzay takımı Barcelona.. Bilimkurgu filmleri gibi! Dünyaya inen uzaylıların ekstra güçleri var ve gözalıcı mavi gezegende yaşayanların kurtulabilmesi imkansız. Uzaylılar kendilerinden o kadar emindir ki, dünyalılara bu istiladan paçayı kurtarabilmeleri için bir fırsat tanırlar… Bir futbol maçı oynanacak ve kazanan dünyanın sahibi olacaktır…

Artık gözü kapalı pas atabilecek kadar birbirini tanıyan , rakibini pas delisi yapan, doğduklarından beri yan yana oynayan isimlerden oluşan bir takım. Yıllar öncesinde Frank Rijkaard tarafından uygulamaya başarıyla konan bir sistem… O kadar kusursuz bir sistem ki, teknik direktörü ayrılsa

bile, yerine kimin geleceği belli. Puyol liderliğinde muhteşem bir defans hattı. Orta sahanın beyni iki maestro, pas trafik kontrolörleri Xavi ve Iniesta.. Forvet hattında kimsenin akıl sır erdiremediği, kıvrak hareketlerle muhteşem goller atan, oynadığı oyun bu dünyanın çok ama çok ötesinde bir adam Lionel Messi. Adeta sıradışı bir makine… Yıldızlarını gönderse bile doğasından asla hiçbirşey eksilmeyen… Teknik direktör koltuğunda oyuncular doğduğundan beri oturan, oyun felsefesinden ve konu saç stili bile olsa inandığı doğrulardan asla vazgeçmeyen bir teknik

Teklif minicik de olsa bir şans kapısı açar ama Dünyalılar endişelidir. Çünkü, rakip uzaylıdır sonuçta. Her biri üst üste yüzlerce isabetli pas yapmakta, topa sürekli sahip olmakta, olağanüstü güzellikte goller atmaktadır… Kolonilerinde yenmedikleri takım, almadıkları kupa kalmamıştır. Doğrusu dünyalıların takımı da hiç de fena değildir ama 18 Mayıs 2011


Carrick ve Park.. Sol kanatta akılalmaz asistler yapan, oyun sıkışırsa golünü çakan, gençlere taş çıkarmasına gerek kalmayan; çünkü kendisi giderek gençleşen bir Benjamin Button Giggs…

bu cennette 28 Mayıs’ta karşılaşacak, o tarihte deyim yerindeyse dananın kuyruğu kopacak.. Bu büyük Oyunun (savaşın) son düdüğü çaldığında dünyalılar gönülden, kalpten bir YIIIEAAAAAHHHH çığlığı

Forvette Hernandez ve İngilizlerin gol makinesi Rooney.

direktör, bir büyük insan, SIR Alex… Kalede 40’ını geçmiş ama gençlere taş çıkaracak bir performans gösteren, büyük maçlarda devleşen Van der Saar..

Tek tek bakıldığında belki dünyanın en iyisi değiller. Ama öyle bir takım oyunu oynuyorlar ki, kale gibi sapasağlam, yıkılmıyor, sürekli oyundalar ve mücadeleden vazgeçmiyorlar. Maçın oynanacağı Wembley, İngiltere Milli Takımı’nın mabedi.

mı atacak? Yoksa uzaylılar “Campions!! Moc Moc Ohhhhhhhh!!!” nidaları ile mi eğlenecek? Böyle bir film olsa, soluk soluğa izlenmez, gişe rekorları kırmaz mı?

Defansta 3 uzun kule; O’Shea, Ferdinand, Vidic… Bırakın filmi, United’ın havasını, suyunu fazlasıyla bildiği kendi Orta sahada istikrarından asla ülkesinden bir futbol cenneti. Ben size gerçeğini kaybetmeyen İşte uzaylılar ile dünyalılar vadediyorum…

18 Mayıs 2011


Sol kanatta akılalmaz asistler yapan, oyun sıkışırsa golünü çakan, gençlere taş çıkarmasına gerek kalmayan; çünkü kendisi giderek gençleşen bir Benjamin Button ... Giggs…

Kimsenin akıl sır erdiremediği, kıvrak hareketlerle muhteşem goller atan, oynadığı oyun bu dünyanın çok ama çok ötesinde bir adam Lionel Messi.

18 Mayıs 2011


PENELOPE CRUZ O’na ne zaman aşık olduğumu hatırlamıyorum... Sadece şurasından eminim ki, çok çok uzun zaman önce... Hiç bir filminin konusunu hatırlamıyorum. O’na dalıp giderken filmi seyretmem mümkün olmuyor ki ... Barcelona Barcelona filminde birlikte oynadığı Javier Bardem’le evli.. Dahası o artık bir anne... Gülümseyişinden etkilenmeyecek bir insan var mıdır bilmem.. Şimdi onu Karaip Korsanları’nda izleyeceğiz... Sabırsızlanıyorum...

SU’dan 18 Mayıs 2011

Haftalık Spor , aktüalite dergisi!

S a y f a la r

Web: www.sudansayfalar.com Mail: destek@sudansayfalar.com sabriugan@gmail.com Twitter: www.twitter.com/sudan_sayfalar www.twitter.com/sabriugan Tasarım: www.twitter.com/cagataycetiner

Sudan Sayfalar  

sabri ugan, sudan sayfalar, foormula 1, şampiyonlar ligi, ali sami yen, ünal aysal

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you