Issuu on Google+

BİR EBE’NİN ANILARI; “ŞİMDİ Kİ AKLIM OLSAYDI!” YAZAR:İLKNUR BAT BİR EBE’NİN ANILARI ; “ŞİMDİKİ AKLIM OLSAYDI!” Ömür dediğin nedir ki, bir varmış bir yokmuş… Ömür dediğimiz bu hayat yolculuğu bir soluk alıp vermeden ibaret değil mi? Kimine göre uzun, kimine göre kısa olan bu hayat yolculuğunda, bize ayrılan süre ne kadar ise o kadarını sahne alır gideriz. Yaşamımızda öyle anlar vardır ki, geleceğe dair işaretler verir. Bunları bazen anında anlar, bazen de yıllar sonra anlarız. Bizim için hayırlısı buymuş, deriz. Hayırlısını anlamadan önce ise, o işimiz olmadı, diye üzülürüz. Yaşlılarımız ne der: —Nasipten öte yol, YOK! Otuz yaşına kadar nasıl yaşadığımızı anlayamadan geçer günler. Hep büyümek isteriz. Hani apar topar denir ya, koşturmaca geçer hayatımız. Otuz yaşına geldiğimizde ise yavaş yavaş zamanın hiç geçmemesini arzu eder, hızlı trenden inip, mümkünse eskinin motorlu trenine binmek isteriz. Eskimiş anıları tazeler, dersler çıkartmaya başlarız. Geçmişte yolculuk yapmak kendimizi iyi hissettirir. Büyüklerimize saygının önemini anlarız. Çünkü biz de büyümüşüzdür artık… Bazı anılarımız vardır, hayatımızda iz bırakır. Yeri geldiğinde, bu iz bırakan anıları tekrar tekrar anlatırız. Kimi zaman sevinerek, kimi zaman iç çekerek! …………… 1989 Mayıs’ıydı sanırım. Sınıfta köşeye çekilmiş, sessizce bir şeyler fısıldanıyorlardı arkadaşlar. Gözlerinde meraklı, bir o kadar da dehşet saçan bakışlarla hepsi sıraya eğilmişti. Yarıya kadar boyanmış pencereden sızan ışık ise, ortamın gerilimini bir kat daha arttırıyordu. Biz gülüşerek sınıfa girdiğimizde bize “Susun” işareti yaparak tekrar aynı gözlerle bakmaya devam ettiler. Sınıfın ürpertici havası, bizi de hemen etkisi altına almıştı. Biz de yavaş adımlarla sıraya doğru yaklaştık. Sıranın üzerinde bir fincan ve harfler vardı. Bir arkadaşın parmağı fincanın üzerinde, fincanla beraber harflere doğru dolaşıyordu. Sessizce arkadaşa doğru eğilerek: — Ne yapıyorsunuz? diye sordum. O’da aynı fısıltıyla: —Ruh çağırdık, tayinlerimiz nereye çıkar, diye soruyoruz. Aslında okulumuz idaresi tercihlerimizi, bize iki ay öncesinden yaptırmıştı. Adliyeden memur emeklisi babam da (Allah Rahmet etsin) bana öyle bir güven vermişti ki: —Kızım senin tayinini Kütahya’ya yaptıracağım. Arkanda baban var, hiç korkma, derdi. Ben babamın bana verdiği güvenle: —Şu ruhunuza benim tayinimi de sorun bakalım, dedim —Sırayla bakarız, susss! Sıra bana gelmişti. Fincan hareket etmeye başladı. Önce “V” harfine, sonra “A”harfine, sonra da “N” harfine gelmişti. Yani “VAN” yazmıştı. —Amaan, hadi ya! Yalan söylüyor. Benim tayinim kesin, Kütahya’ya çıkacak. Babam tayinimi Kütahya’ya yaptıracak, dedim alaylı bir biçimde. …………… Mezun olduktan bir ay sonra tayin yazım geldi. Tayinim Van’a çıkmıştı. Bu, soğuk bir şaka olmalıydı. Ama şaka falan değildi. Ailecek hayal kırıklığına uğramıştık. Babam tayin yerim için uğraşsa da olmadı. Ben yatılı okumuştum ve 4 yıl mecburi hizmetim vardı. Neresi

sayfa1


BİR EBE’NİN ANILARI; “ŞİMDİ Kİ AKLIM OLSAYDI!” YAZAR:İLKNUR BAT olursa olsun ben çalışmak istiyordum. Hem, nereden bilebilirdim ki hayat arkadaşımın beni Van’a çağırdığını? On sekizimi doldurmadığım için babam, o zamanlar ne olduğunu bilmediğim, kaza-i rüşt denilen bir şey yaptırmıştı. Çoğu arkadaş ağustos yazında işe başlamıştı. Biz ise, tayin yaptırma ümidiyle, koca bir yazı, bekleyişle geçirdik. Babamın tayinimi Kütahya’ya yaptırma ümidi kalmayınca biz de Van yolunu tuttuk. Hayatımın ilk uzun yolculuğuydu.24 saat süren yolculuktan sonra Van’a ulaştık. Hayal ettiğimden daha güzel bir şehirdi. Babamla önce karnımızı doyurduk. Daha sonra Van Sağlık Müdürlüğü’ne gittik, orada ikinci bir şok daha yaşadık. Tayin yerimin Özalp ilçesi Örenburç köyü olduğunu öğrendik. Babamın endişeli ruh hali, tayinimin köye çıktığını duymasıyla bir kat daha artmıştı. Ben ise hiçbir şey düşünemiyordum. Beni nelerin beklediğini, nelerle karşılaşacağımı hayal bile edemiyordum. Aklımda sadece vatanımın her köşesine hizmet edecek meslek aşkı vardı. Özalp’e gelmiştik. Oradan Örenburç minibüslerini aradık. Birkaç kişi, “Örenburç” dediğimizde bu kelimeyi hiç duymamış gibi baktılar. Meğer köyü eski adıyla biliyorlarmış. Köyün eski adı Satmanis’miş.(Daha sonra Saray ilçe olunca Örenburç Köyü oraya bağlandı) Bir buçuk saat sonra Örenburç Sağlık Ocağı’na gelmiştik. Köyde sağlık ocağının bahçesi dışında hiçbir yerde ağaç yoktu. Evler topraktan ve çatıları dümdüzdü. Bizim oraların evlerine benzemiyordu. Dağları da bizim oraların dağlarına benzemiyordu. Dağlarına baktığımızda yeşil renk yoktu. Her yer kahverengiye boyanmıştı. Yemyeşil ağaçlar sanki bu dağlara küsmüştü. Bizi karşılayanlar, sekreter Ahmet Abi, eşi Sebahat Abla, iki ebe arkadaş ve sağlık memuru Zeki’ydi. Zeki’nin memleketi Denizli’ydi. Fakat Kütahya’da okumuştu. Ben ise Eskişehir mezunuydum. Kader bizi memleketimde değil Van’da karşılaştırmıştı. Kütahya’da okuduğu için memleketlim gibi gelmişti. İçime bir sıcaklık, ilk gördüğüm anda akmıştı. Ahmet Abi, en büyüğümüz olarak babamı rahatlatmaya çalıştı. Babamın endişeli halini, hepsini teker teker izleyen göz süzüşlerini şimdi daha iyi anlıyorum. Çünkü, on sekizim bile dolmadan Türkiye’nin bir ucuna, şunun şurasında İran’a ne kalmıştı, uzak bir diyara kızını yapayalnız bırakacaktı. Hani şimdiki aklım olsaydı denir ya, acaba şimdiki aklım olsaydı gider miydim? 8 Kasım 1989’da işe başlama yazım yazıldı. Artık memuriyet hayatıma başlamıştım. Sağlık ocağının bahçesinde, dört tane lojman vardı. Tek katlı bloklar yan yana dizilmişlerdi. Lojmanların içinde su tesisatı döşeliydi. Fakat çeşmelerinden su akmıyordu. Su, lojman önündeki akan çeşmeden dolduruluyordu. Aynı bahçede okul ve okul lojmanı vardı. Cıvıl cıvıl çocuk sesleri geliyordu. Köylülerden ilk gördüğüm kişi Halil Topaslan’dı. Yüzü kapalı, sadece gözleri açıktı. O an, bütün köylülerin yüzü kapalı zannettim. Ta ki Halil Amca pansumana gelene dek. Meğer Halil Amca’nın burnu yokmuş. Yarasını açtığımda, sadece parça şeklinde bir burun deliği kaldığını gördüm. Gülümseme ifademi değiştirmemek için var gücümle uğraştım. Pansumanını yaptım, tekrar sardım. Halil Amca gidince Mehmet Efendi, Halil Amca’nın hikâyesini kısaca anlattı. Mehmet Efendi, sağlık ocağında hizmetliydi. Yaşı, kırkın üzerindeydi. O da Örenburç köyündendi. Yumuşak huylu, sakinceydi. Aynı zamanda bize rehberlik yapıyordu. Çünkü aramızda tek Kürtçe bilen oydu. Halil Amca’nın hikâyesini dinlerken tüylerim diken diken olmuştu. Karısı burnunu şişlemiş, bu yüzden olmuş. Fakat neden şişlemiş, orasını korkudan soramamıştım. Yine bir gün Halil Amca, pansumana gelmişti. Sağlık ocağında oksijenli su kalmamıştı. Tentürdiyot ve zefiranlı su vardı. Halil Amca pansuman yaptırırken hep oksijenli su isterdi. Belki de oksijenli suyun, beyaz köpürcüklü cızır cızır ses çıkartması onun hoşuna gidiyordu.

sayfa2


BİR EBE’NİN ANILARI; “ŞİMDİ Kİ AKLIM OLSAYDI!” YAZAR:İLKNUR BAT Oksijenli su olmadığı için, gazlı beze tentürdiyot döktüğümü gören Halil Amca yarı Türkçe konuşmasıyla: —Ebe Hanım, oksijenli suyla yapsan? —Halil Amca oksijenli su kalmamış, tentürdiyotla yapsam olur mu? —Yoh,yoh!Onunla yapma,bende oksijenli su var. Kendi kendime sordum. Halil Amca’da oksijenli suyun ne işi vardı. —İyi, getir o zaman pansumanını yapayım. Aradan on beş dakika sonra Halil Amca elinde plastik bir şişede, sarı renkli, oksijenli suyu getirdi. —Halil Amca bunun oksijenli su olduğuna emin misin? —He, he Sarı renkli olduğu için, rivanol zannederek, kapağı açtım. Bir yandan da acaba bozulmuş oksijenli su böyle mi olur ki diyerek şişeyi kokladım. İğrenç bir şey kokuyordu ama tam çözemedim. —Mehmet Efendi şu şişeyi koklar mısın? dedim. Mehmet Efendi, şişeyi bir kokladı, bana çabuk, çabuk elini yüzünü yıka diyerek Halil Amca’ya döndü. Kürtçe bir şeyler söyledi. Ses tonundaki sertlikten, kızdığını anladım. Halil Amca, elindeki şişeyi de alarak hızlıca oradan ayrıldı. Mehmet Efendi: —İdrarını yapmış Ebe Hanım, çabuk elini yüzünü yıka! Öyle bir fırladım ki, kendimi bir anda lojmanın önündeki çeşmenin başında buldum. O zaman anladım, sarı renkli oksijenli suyunu, her pansumanda yaranın neden koktuğunu… …………… Ahmet Abiyle Zeki, Özalp’ten gelmişlerdi. Alışveriş etmişler, bana da mektup getirmişlerdi. Mektup okul arkadaşım Cansen’den gelmişti. Çok sevinmiştim. Mektubunda tayininin Mardin’e çıktığını öğrendim. Onun asıl memleketi ise Çanakkale’ydi. Cansen mektubunda, çalıştığı yerden, arkadaşlarından bahsetmişti. En ilginç olanı ise benimle ilgili olanıydı. Yazdığı satırlar gitgide derinleşiyordu. Satırlarına,”Hatırlıyor musun İlknur, okulda ruh çağırmıştık. Tayin yerlerimizi sorduğumuzda senin tayinini Van yazmıştı” diyerek devam etmişti. Ben unutmuştum bu olayı. Mektubu okurken, o günkünden daha hayretle gözlerim açılmıştı. İçimde bir ürpertiyle, kendi kendime Allah’tan(c.c.) başka kimse, geleceği bilemez, telkinleriyle bu olayın üzerinde çok fazla durmak istemedim. Günler, öyle böyle geçiyordu. Artık alışmıştım susuzluğa,elektriksiz geçen günlere,tandırda pişen ekmeğe, kıtlama şekerle içilen çaya…Sağlık ocağına on dört köy bağlıydı.Her ay Özalp’ten 1964 model aşı jeepi gelir, bu on dört köyü aşılama ve gebe takipleri için gezerdik.Kapıköy de bize bağlıydı.Kapıköy, tam İran sınırında bir köydü.Bizim için oraya gitmek, lüks bir alışveriş merkezine gitmek kadar güzeldi.Çünkü,Türk-İran sınırında ortak pazar kurulurdu.Biz de aşılarımızı bitirince pazarda alışveriş ederdik.İşlemeli İran örtüleri,porselen yemek takımları,semaverler daha neler neler…En çok dikkatimi çeken ise,İran askerleriydi.Hiç sakallı asker görmemiştim o güne kadar.Kelimelerin,cümlelerin kifayetsiz kaldığı bizim Türk askerlerimize hiç mi hiç benzemiyorlardı. “Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.” ……………

sayfa3


BİR EBE’NİN ANILARI; “ŞİMDİ Kİ AKLIM OLSAYDI!” YAZAR:İLKNUR BAT Kışın bazı köylerin yolları kapanır, aylarca açılmazdı. Koçbaşı adında bir köyümüz vardı. O köyden doğum çıkmasın diye dua ederdik. Çünkü saatlerce yolculuk yapılır, bir yerden sonra atla yolumuza devam ederdik. Köye ulaştığımızda ise bazen doğum gerçekleşmiş olurdu. Günler ayları kovalıyordu. Ramazan Bayramı gelmişti. Ailemden ayrı geçirdiğim ilk bayramımdı. Nereden bilebilirdim ki, asla unutamayacağım bayramlardan biri olacağını. O unutulmaz bayram sabahı; içimde biraz hüzün, biraz sevinçle karışık bir ruh halindeydim. Arkadaşlarımın çoğu, bayram tatili için memleketlerine gitmişti. Biz, iki ebe arkadaş kalmıştık. Bayramlarda memleketlerimize sırayla gidecektik. Bu bayram kurada biz çıkmıştık. Sabah, önce köyün muhtarına gittik. Çünkü telefon bir tek muhtarın evinde vardı. Telefonda ailelerimizle görüştük, bayramlaştık. Sonra tekrar lojmana döndük. Bayram şekerlerini hazırladık. Belki bize de birileri gelir diye düşündük. Gerçekten de öyle olmuştu. Okul çocukları bizi unutmamıştı. Ebe arkadaşımla beraber kapının önüne dikildik. Bizimle bayramlaşan çocuklara şeker dağıttık. İlk defa büyüdüğümü hissetmiştim. Bizim de elimizi öpenler olmuştu. Çocuk her yerde aynıydı. Hayatın manasını, bu çocuk gülüşlerinde bulmuştum. Masumiyetin berraklığıydı onlar… Bayramın güneşi, dağların arkasından kaybolmaya başlamış, karanlık çökmüştü. Ebe arkadaşımla akşam yemeğimizi yiyorduk. Bir yandan da hasretle ailelerimiz hakkında konuşuyorduk. Sohbetimiz, kapının sıkı sıkı vuruluşuyla son buldu. —-Kim o! —-Ebe Hanım doğum var. Ebe arkadaşla, birbirimize bakışarak kapıyı açtık. —-Doğum nereden? —-Biz Köprüören köyünden geliyoruz Ebe Hanım. Aslında Köprüören köyü, bana bağlı değildi. Köye bakan ebe arkadaş, memleketinde idi. O olmadığı için doğuma gitme sırası benimdi. Keşke Zeki olsaydı, benimle gelirdi, dedim içimden. Zeki, hepimizin doğumlarında da bizi yalnız bırakmazdı. Doğum malzemelerini hazırlayarak, lojmanın önüne çıktım. Köyden gelen adamlara: —Bu ne! Bununla mı gideceğiz? —He, Ebe Hanım başka aracım yoktur. Bu, bir kasasız traktördü. Ben hiç traktör tepesine binmemiştim. Kendi kendime “Hayalimdeki dünya bu muydu?” dedim. Bu bir hayal değildi. Hayatın ta kendisiydi. Hani cahil cesareti derler ya. Cahil cesaretiydi benimkisi. Hiç tanımadığım iki adamla nereye gittiğimi bilmeden, traktör tepesinde yolculuk ediyordum. Hiç korku gelmemişti içime. Sadece iki canı kurtarmaktı aklımda olan… Taşlı, engebeli yollarda ilerledik. Hoplamaktan içim dışıma çıkmıştı. Gökyüzündeki yıldızların dansını seyrederken başka bir âleme dalıyor, traktörün gaz verişiyle tekrar gerçek dünyaya dönüyordum. Gözlerimdeki yaşlar istemsiz süzülüyordu yanağımdan. Gecenin serinliğimiydi bu yaşların nedeni, yoksa film şeridi gibi beynimden geçenler miydi? Gecenin ilk yarısında köye vardık. Hemen, beni doğum yapacak kadının yanına aldılar. —-Hoş geldin Ebe Hanım. —-Hoş bulduk. Adın ne canım? —-Adım Fato. —-Kaçıncı çocuğun? —-Altıncı çocuğumdur Ebe Hanım. —-Ağrın çok mu Fatma? —-He, çoktur.

sayfa4


BİR EBE’NİN ANILARI; “ŞİMDİ Kİ AKLIM OLSAYDI!” YAZAR:İLKNUR BAT —-Hadi hazırlan da muayene edeyim. Fatma’yı muayene ettim. Doğum başlamıştı. Altıncı gebeliği olduğu için çabuk ilerleyeceğe benziyordu. Fatma’nın yanında köyün yaşlı ebesi de vardı. Köyün doğumlarını çoğu kez, o yaptırırmış. Bana, yarı Türkçe, yarı Kürtçe konuşmasıyla bir şeyler anlatmaya çalışsa da tam olarak anlayamıyordum. Ama onunla zıtlaşmamam gerektiğini de biliyordum. Söylediklerine sadece gülümsemeyle cevap veriyordum. Beklemekten başka yapacak bir şeyim yoktu. Doğum aletlerini kaynatabileceğim yer sordum. Beni tandır odası diye bir yere götürdüler. Orada aletleri kaynattım. İlk defa ekmeklerin yapıldığı tandırı görmüştüm. Tandır, silindir biçiminde, derinceydi. Yaptıkları ekmek hamurlarını, tandırın içine yapıştırarak pişiriyorlarmış. Sağlık ocağına tandıra düştü, diyerek getirilen çocukların niye ciddi yanık olduğunu o zaman anladım. Gece yarısı olmuştu. Fatma’nın kayınvalidesi, karnını işaret ederek: —Ebe Hanım karnın aç? —Yok, yok, aç değil, ama çay varsa içerim. Benim dediklerimi Fatma, kayınvalidesine Kürtçe tekrar anlattı. Bir yandan da ağrılarının şiddetini saklamaya çalışsa da yüzündeki ifade ve hafif inlemesinden durumunu ele veriyordu. Aradan bir saat geçmişti ki, Fatma’yı tekrar muayene ettim. Muayene ederken, parmağım yumuşak bir şey palpe ediyordu. Makat geliş miydi acaba? Makat geliş önceden yaptırmıştım. Bu ona da benzemiyordu. Sanki buruna benzer bir şeyler de palpe etmiştim. Birden bire annemin (Allah Rahmet etsin) dedikleri şimşek gibi beynimde patladı. Annem de Kütahya-Tavşanlı Sigorta Hastanesi’nde ebeydi. Bazen onunla nöbetlere kalırdım.”Kızım, doğumda gelen kısım yüz gelişi olursa, asla normal yolla olmaz, kesinlikle sezaryen olur” deyişi kulaklarımda yankılanıyordu. Birden paniğe kapıldım. Yüz gelişi olabilir miydi? Hemen dışarı çıktım. Fatma’nın eşine: —Çabuk! Bir minibüs bulun, doğum burada olmaz. —Ebe Hanım neden olmaz? —Bebeğin gelişinde bir anormallik var, çabuk bir minibüs bulun. Fatma’nın Eşi, hızlıca evden ayrıldı. Ben ise hemen Fatma’nın yanına döndüm. Göğüs kafesimdeki baskıyı ona hissettirmemeye çalıştım. Onun anlayabileceği şekilde kısa cümleler kurarak, rahatlatmaya çalışarak neden gitmemiz gerektiğini açıkladım. Gitmeden, son bir kez bebeğin kalp seslerini fötoskopla dinledim. Bebeğin kalp sesleri iyiydi. Bu, beni biraz olsun rahatlatmıştı. Bir süre sonra, Fatma’nın eşi bir minibüsle geldi. Hemen minibüse bindik. Bizimle Fatma’nın kayınvalidesi de geliyordu. Minibüsün, arka koltukları yoktu. Bu, bizim için daha iyi olmuştu. Fatma’nın rahat uzanması için kalın bir battaniye ve minder serdik. Özalp’e doğru yola çıktık. Fatma’nın ağrıları, minibüsün taşlı yollarda hoplamasıyla daha da artmıştı. Bir yandan bildiğim ne kadar ayet varsa hepsini okuyor, dua ediyor, bir yandan da Fatma’yı rahatlatmak için elimden geleni yapıyordum. Rüzgârda savrulan bir yaprak değil, rüzgarın yönünü değiştireceğime inanıyordum. Kaderin belirleyeceğine inansam da… Bir saate yakın yolculuktan sonra Özalp’e varmıştık. Özalp küçük bir ilçeydi, hastane yoktu. Sadece Sağlık Grup Başkanlığı Merkez Sağlık Ocağı vardı. Sağlık ocağına geldiğimiz de ise sadece Vanlı olan Songül Abla vardı. Diğerleri bayram tatiline gitmişti. Songül Abla benden iki sene önce başlamıştı. Sonuçta biraz olsun benden daha tecrübeliydi dedim içimden… Fatma’yı sağlık ocağına aldık. —Songül Abla, ben sanki bebeğin yüzünü hissediyorum. —Şimdi bakarız İlknur. Gebeyi masaya alalım.

sayfa5


BİR EBE’NİN ANILARI; “ŞİMDİ Kİ AKLIM OLSAYDI!” YAZAR:İLKNUR BAT Songül Abla, Fatma’yı muayene etti. Gelen kısmın makat olduğunu söyledi. Dakikalar geçtikçe Fatma’nın ağrıları şiddetlendi. Her ağrısı gelişinde, şiddetli bir ağrı da kendimde hissetmeye başladım. Dakikalar, dakikaları kovalıyor, Fatma bir türlü doğuramıyordu. Kırk beş dakika kadar olmuştu. Fatma hala doğuramıyordu. Artık bende keşkeler başlamıştı. Songül Abla’ya bir şey diyemiyordum. İçimden keşke doğruca Van’a gitseydik, keşke şöyle olsaydı, keşke böyle olsaydı. Keşkeler beynimin içinde havai fişek gibi oradan oraya patlıyordu. Sonunda Songül Abla: —-İlknur canım, bu doğum burada olmayacak. Van’a götürün. Gitmeden çocuğun kalp seslerini dinle. —-Tamam, Songül Abla. Bebeğin kalp sesini dinledim. Atımlar normalden hızlıydı. Taşikardi başlamıştı. Fatma’nın eşine hiç bir açıklama yapmadan sadece “Van’a gitmeliyiz” dedim. Fatma’nın eşi de her şeyi anlarcasına hiç soru sormadan Fatma’yı minibüse bindirdi. Van’a doğru yollandık. Minibüste, artık Fatma’nın inlemesinden başka çıt çıkmıyordu. Van’a geldiğimizde güneş yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamıştı. Van Devlet Hastanesine girdiğimizde ise biraz rahatlamıştım. Hastanenin danışmasındaki görevlilere, doğumun acil olduğunu söyledim. Hemen, nöbetçi Ebe Hanıma telefon açıldı. Ebe Hanım, beş dakika içinde aşağıya indi. Fatma’yı nisaiye polikliniğine aldı. Ben de Ebe Hanıma rica ederek Fatma’nın yanına girdim. Ebe Hanım Fatma’yı muayene etti. Bense, Ebe Hanımın dudaklarından dökülecek kelimeleri beklerken O, kendinden emin bir tavırla hiç konuşmadan hemen telefona sarıldı. —-Ahmet Efendi! Çabuk sezaryen ekibini topla! Ben heyecanla: —Ebe Hanım, gelen kısım neydi? —Yüz gelişi Duymak istemediğim kelimeydi bu… Kafamda şimdi ki aklım olsaydılar tekrar başladı. Bedenimin en uç noktalarına kadar duyduğum yorgunluğuma bir de pişmanlıkla karışık üzüntü de eklenmişti. Acil olarak Fatma’yı sezaryene aldılar. Fatma’nın eşi ve kayınvalidesiyle bekleme salonunda beklemeye başladık. Aradan 15-20 dakika geçtikten sonra hastabakıcı geldi. Fatma’nın eşini çağırdılar. Benim kaygılarım iyice artmıştı. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Gelecek haberi beklerken geçirdiğim düşünceleri Abdülhak Hamit’in sözleri açıklardı ancak: “Keşke rüya olabilseydi o mazi heyhat Çünkü rüyada vardır yine bir hayal-i hayat” …………… Fatma’nın eşi, bekleme salonuna geri geldi. Artık, yorgun bedenimi ayaklarım taşıyacak halde değildi. Bir şeylerin ters gittiği Fatma’nın eşinin yüzündeki ifadeden belliydi. Ben, zorla yutkunarak: —Ne oldu? diyebildim. —Ebe Hanım, bebek ölmüş, bebeği bana gösterdiler. Fatma daha ameliyatta. O, iyiymiş. —Ne zaman ölmüş? —Bilmiyorum Ebe Hanım, ölü doğdu dediler. Bebek erkekmiş, sanki hiç ölmemiş gibi pespembeydi.

sayfa6


BİR EBE’NİN ANILARI; “ŞİMDİ Kİ AKLIM OLSAYDI!” YAZAR:İLKNUR BAT “Pespembeydi” kelimesi her şeyi açıklıyordu. Dakika farkıyla masum bebeği kaybetmiştik. Fatma’nın eşine: —-Çok üzüldüm. Fatma’ya bir şey olmadı ya, diyebildim ancak… —-Ebe Hanım sizden de Allah razı olsun, siz elinizden geleni yaptınız, Takdir-i İlahi…. Rüzgâra yenik düşmüştüm. Rüzgârın yönünü değiştiren değil, rüzgârda savrulan bir yaprak olduğumu iliklerime kadar hissettim. O anda beynimdeki keşkeli düşünceler yine başladı. Keşke otuz dakika önce gelseydim, keşke ben de kendimden emin olsaydım, hiç oyalanmadan doğrudan Van’a gelseydim. O masum bebek, hayata; nefes alışlarıyla “Merhaba!” diyecekti. Yıllarca şimdiki aklım olsaydılar ile yaşadım. Kırklı yaşlara geldiğimde ise şimdiki aklım olsaydı diye bir şeyin olmadığını anladım. Olması gereken olmuştu, yaşanması gereken yaşanmıştı. Olan olmalıydı. Geçmişin yasası bundan ibaretti. Bende ki değişmeyen tek şey; sevgiydi: İNSAN SEVGİSİ… …………… Biz sağlık çalışanları hepimiz de öyle değil miyiz? Ana kaynağımız, insan sevgisi… Ne güzel açıklamış Kibar Ayaydın bir kitabında, sanki bizleri anlatırcasına: “Dudaklarında muhabbetten tebessüm, gönülleri sevgiyle harman, bakışları insani duygularla buğu buğu, herkese ve her şeye şefkatle gamze çakan, doğup batan güneşlerden, yanıp sönen yıldızlardan hep muhabbet mesajları alan sevgi kahramanları…”

sayfa7


BİR EBE’NİN ANILARI ; “ŞİMDİKİ AKLIM OLSAYDI!”