Page 1


Praksls, sosyal bilimlerde tarihsel materyalist bakış açısını s a vunmayı ve yaygınlaştırmayı amaçlar.

Praksls,

sosyal bilimlerin her alanından kuramsal makalelere, amp·irik a r aştırmalara, kitap eleştirilerine ve bilimsel etkinlik değerlendirmelerine açıktır.

Praksls. tarihsel m a teryalizm

içerisindeki belirli bir yaklaşım ya da akımı benimsemez, tarihsel materyalist geleneği biı bütün olarak sahiplenir.


içindekiler 5

Bu Sayıda

9

Sermayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler Fuat Ercan

55

1979 Krizinden 2001 Krizine Türkiye'de Sermaye Birikim Süreci ve Yaşanan Dönüşümler Melda Yaman-ôztürk /Fuat Ercan

95

Sermayenin Uluslararasılaşması Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans Kapital-içi Yeniden Yapılanma Derya Gültekin-Kara kaş

133

Banka Sermayesi Üzerinden Sınıf-içi Çatışmaları Anlamak Nuray Ergüneş

157

inşaat Sanayiiinde Uluslararasılaşma ve Sermayeler Arası ilişkiler Elvan Gülöksüz

191

Ulusötesi Kapitalizm: Sermayenin ve Devletin Ulusötesileşmesi ve Türkiye'de Ulusötesi Tarihsel Blok Oluşumu M. Gürsan Şenalp I ôrsan Şenalp

241

Neoliberal Küreselleşme Sürecinde Türkiye'de Yerel Sermaye: Gaziantep, Denizli ve Eskişehir'den izlenimler Pınar Bedirhanoğlu ı Galip L. Yalman

267

Sermayenin Bölgesel Kalkınma Eğilim(ler)i: Kalkınma Ajansları Yasası Üzerine Tarihsel-Coğrafi Materyalist Bir inceleme lbrahim Gündoğdu

303

Birikim Sürecinde TOBB'un Tarihsel Gelişim Uğrakları Ş. Gürçağ Tuna

337

Türkiye'de Sendikal Mücadele, Sermaye Birikimi, MESS ve Koç Holding Özgür ôztürk

363

1980 Sonrasında Türkiye'de Düşünce Fabrikalarının Yapısal Değişimi: TEPAV Örneği Ôzlem Tezcek

385

' Yoksulluk' Yazınının Yoksulluğu: Toplumsal Sınıflarla Düşünmek A. Haşim Köse/Serdal Bahçe


Y a yın Kuru l u Ali Ekber Doğa n, Ali Orhan Tekinsoy. Ateş Uslu, Aylin Topal, Barış Karaağaç, Besime Şen, Burak Gürel, Burak Sönmezer, Bülent Batuman, Cenk Saraçoğlu, Demet Yılmaz, Ebru Deniz Ozan, Ecehan Balta, Emre Arsla n , Erden Attila Aytekin, Fuat Özdinç, Gökhan Atılgan, Hakan Güneş. Hülya Kendir, l brahim Gündoğdu, Koray Yılmaz, Mustafa Bayram Mısır, Mustafa Kemal Bayı rbağ, Mustafa Şener, Nazım Güveloğlu, Nazır Kapusuz, Nevra Akdemir, Nuray Ergüneş, Selime Güzelsarı, Sevilay Kaygalak, Sinan Kadir Çelik, Sinan Y ı l d ı rmaz, Şebnem Oğuz, Şermin Sarıca, Tolga Tören, Ü mit Akçay

D a n ışm a Ku rulu Ahmet Haşim Köse, Asuman Türkün, Berna Müftüoğlu, Cem Somel, E. Ahmet Torıak, Erinç Yeldan, Ferdan Ergu t , Fuat Ercan, G al i p L. Yalman, H. Tarık Şengül, Hatice Kurtuluş. i şaya Üşür, lzzeııin

Önder, Korkut Boratav, Kurtar Tanyılmaz, Mehmet Türkay, Mehmet Yetiş, Metin Altıok, Nai l Satlıgan, Neşe Özgen. Ö mür Sezgin, Özgür Müftüoğlu, Pınar Bedirhanoğlu, Sibel Özbudun, Sungur Savran, Taner Timur, Tülin Ö ngen, Yasemin Özdek, Yüksel Akkaya, Zülküf Aydın

19.

S a yı E ditör l e r Kuru l u

Ebru Deniz Ozan. lbrahim Gündoğdu, Nuray Ergüneş, Fuat Ercan, Metin Altıok, Pınar Bedirhanoğlu

Praluls hakemli bir dergidir.

Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: M us t afa Bayram Mısır Yayın Türıi: Yerel Süreli Yayın ldııre Yı·ri: Toros sok. No: 25/13 0 6430 Sıhhiye Ankara Tel: 0312 229 09 10 - 0312 230 48 5 8

TaJarJm: Savaş Çekiç

Btukı Ö11ceJi Hazırlık: Şendoğan Yazıcı

Baskı

Tel

: BRC Basım Mat. Ltd. Şti. : (0.312) 384 44 54 (pbx)

Yazııma Admi: Torös Sok . No: 25-B/13 0 6430 Sıhhiye Ankara Web: www.praksis.org

E-poJta: praksis dergi@yaho o .com

praksis@praksis.org

Abo n e l i k K o şul l a rı Yurıiri Aho11rlik:

Yı l l ık dört sayı için bireysel abonelik bedeli olan 40 TL,

kurumsal abonelik bedeli olan 80 TL, ya da dayanışma abonelik bedeli olan IOOTL i ş Bankası Mithatpaşa Şubesi 4228 0562001 n umaralı hesaba, Mustafa Bayram Mısır adına yatırılmalı ve dekont dergilerin teslim adresiyle birlikte derginin idare adresine postalanmalıdır. Yurıdııı abo11rlik bedtli Avrupa için 50 Euro (dayanışma aboneliği 100 Euro),

ABD için 50 (dayanışma aboneliği 100 USD) Amerikan Dolarıdır.


Bu

Bu

sayıda

l

5

Sayıda

Gümrük Birliği'ne katılım, Dünya Ticaret Örgütüne üyelik, Avrupa Birliği'ne entegrasyon süreci, 2001 krizi ve ardından gelen bankacılıktan tarıma temel sektörlerde yeni düzenlemeler getiren "Derviş ya­ saları", emek sürecini önemli ölçüde yeniden yapılandıran iş Yasası, el değiştiren firmalar ve uluslara­ rası sermaye ile ortaklıklar, ihracat 'şampiyonları', yeni ihracat rekorları ve nihayetinde yerelden mer­ keze AKP iktidarı... Son on yıla yayılan politik-ekonomik gelişmeler, "Türkiye kapitalizminin' 1980'1i yıllardan itibaren yaşadığı dönüşüm süreci içerisinde yeni bir evre oluşturacak ölçüde birikti. Bu bi­ rikimin niceliksel olduğu kadar niteliksel değişiklikler, yani sınıf ilişkilerinde, birikim süreçlerinde ve devlet-toplum ilişkilerinde yeni biçimler içerdiği savı, bu sayıyı hazırlamamızı önceleyen temel saik oldu. Bu çerçevede Türkiye'de kapitalist dinamiklerin 1990'11 yıllardan bu yana geçirdiği değişiklikle­ ri Marksist bir analize tabi tutmak istedik. Praksis'in 19. sayısında günümüz sermaye birikim sürecinin değişik alanlardaki ifadeleri, bu alanlar­ daki gerilimleri ve çatışma süreçlerini ele alan yazılara ağırlık verdik. Ancak bugünün birikim dinamiklerini çözümleme çalJa�ının 1980'1eri ve hatta öncesini de kapsayan geniş bir çerçeve içinde an­ lamlı olacağı düşüncesi, yazılarda, bu yıllara uzanan değerlendirmeleri ve tarihsel analizleri kaçınıl­ maz kıldı. Sermaye birikim süreçlerine, bu süreçlerdeki değişime yaptığımız vurgu, Türkiye sermaye sınıfına da bu tür bir tarihsellik içinde baktığımızın en önemli göstergesiydi. Değişmez, kendi için­ de homojen bir sermaye sınıfı anlayışına karşı, sermaye sınıfı içindeki fraksiyonları ele alan, serma­ ye içindeki büyüklük, sektör, ölçek gibi farklılıklara vurgu yapan çözümlemeler sunduk. Sonuçta, Türkiye'de sermayenin değişen sosyo-mekansal kompozisyonunu; bankacılık, inşaat sektörü, yerel/ bölgesel sermaye vb. konulara odaklanan çözümlemelerimizle ortaya koymaya çalıştık. Sermaye sı­ nıfını temsil eden örgütlerin yapılarında, taleplerinde ve işçi sınıfına karşı aldıkları konumlardaki deği­ şimi ele alan yazılar ile sermaye sınıfının sınıf mücadelesinin geçmişine ışık tutmayı ve geleceği hak­ kında da ipuçları sunmayı hedefledik. Amacımız günümüz Türkiyesinde sermayeyi; ilişkileri, aktörleı i/örgütleri,

sektörleri, fraksiyonları ve değişen stratejileriyle inceleyerek genel bir harita sunmak idi.

Geride bıraktığımız yıl içerisinde açığa çıkan dünya ekonomik krizinin sözünü ettiğimiz harita üzerin­ de etkilerinin neler olacağını belirlemek şu aşamada mümkün gözükmüyor; ancak başat bir dinamik olarak sarsıcı sonuçlara yol açacağı açık. Bu sayıdaki yazıların büyük bir çoğunluğu neredeyse iki yıl öncesine uzanan yapılan bir atölye çalışması ile biçimlendiğinden, ne yazık ki kriz gerçekliği yukarı­ da belirtigimiz çabamızın merkezi temalarından biri olamadı. Bununla birlikte önümüzdeki sürecin etkilerinin neler olacağını tartışmak için bu sayının sunmaya çalıştığı günümüz Türkiye'sinde serma­ yenin haritasına ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz. Bu çerçevede, kriz ve etkilerini Praksis'in gele­ cek sayılarında tartışmaya bırakarak, bu sayıda yer alan yazıları kısaca tanıtmak istiyoruz. Dergimizin ilk yazısı Fuat Ercan'a ait. Yazar kapitalizm ve Türkiye'de sermaye birikimi üzerine çalış­ malarında bir süredir altını çizdiği vurgularını, Praksis'in bu sayısı için, sermayenin haritalandırılması­ na yönelik bir kavramsal çerçeve inşasına taşıyor. Ercan, yazısına literatüre egemen olan bireyselci­ liberal ve mekanik-fraksiyonalist yaklaşımların eleştirisiyle başlıyor. Bu yaklaşımlara alternatif olarak, sermaye, sermayedar ve sermaye düzeni arasındaki içsel bağlantıları açıklamak üzere sermaye işlevle­ ri, sermaye biçimleri ve sermaye fraksiyon/an biçiminde üçlü bir kavramsal ayrıma başvuruyor. Ercan'a

·


61

Bu Sayıda

göre sermaye işlevleri (ü retken, para ve meta gibi) "genel olarak sermaye'nin zorunlu döngülerini, ser

­

maye biçimleri ise tekil sermayelerin büyüklük, pazar, sektör, birikim sürecine giriş gibi ölçütler açı­

sından pratikte aldıkları somut biçimleri ifade ediyor. Sermaye fraksiyonları kavramı ise belirli bir top­ lumsal ve tarihsel konjonktürde ortak nesnel çıkarlarını korumak üzere biraraya gelen örgütlü ser­ maye gruplarına referansla kullanılıyor. Bu anlamda sermaye fraksiyonları kavramı, sadece maddi ye­ niden üretim sürecini değil, aynı zamanda iktidar ilişkilerini ve sembolik anlam dünya/arım da içeren bir

kavram. Ercan bu üçlü kavramsal ayrıma dayanarak, varolan Marksist analizlerde temel bir yanılgı­ nın sermaye fraksiyonlarının sermaye işlevleri üzerinden tanımlanması olduğunu; oysa bu iki kav­ ramın farklı soyutlama d üzeylerine ait olduklarını vurguluyor. Yazar, bu çerçeve içinde günümüz­ de Türkiye'deki sermaye fraksiyonlarının nasıl ele alınabileceğine dair örneklerle yazısını tamamlı­ yor. Kapitalizmin bilişsel haritalarımızı hızla parçaladığı günümüzde, Ercan'ın çalışmasının kavram­ sal zenginliğiyle sermayeyi anlama ve haritalama çabasında önemli bir boşluğu dolduracağını dü­ şünüyoruz.. Takip eden yazıda yukarıda andığımız kriz gerçekliğine ilişkin eksikliği bir ölçüde gideriyoruz. M. Yaman-Oztürk ve F. Ercan tarafından kaleme alınan yazı, Türkiye'nin karşılaştığı iki büyük kriz (1979 krizi ve 2001 krizi) üzerinden sermaye birikimi sürecini inceliyor. Yazarlar söz konusu iki krizin çözüm­ lemesi ile birikim sürecinin ve sınıf-içi/sınıflar-arası ilişkilerin sü regiden/farklılaşan yanlarını belirliyor­ lar ve bu süreçte, ülke içi birikim sürecinin dünya genelindeki kapitalist birikim süreçleriyle ilişkisini ortaya koyuyorlar. Derya Gültekin-Karakaş ise yakın dönemde sermaye gruplarının etrafında acımasız çatışmalar yürüttüğü bankacılık sektörüne odaklanıyor. 'Sermayenin Uluslararasılaşması Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans Kapital içi Yeniden Yapılanma· başlıklı makalesinde yazar, 1990'1ardan bu­ güne bankacılık sektöründe yaşanan köklü reform ve yeniden yapılanmayı ele alıyor. Yazara göre fi­ nans kapital içi gerilim ve çelişkiler, devlet ve IMFnin başını çektiği yeniden yapılanma sürecinin fark­ lı biçimlerde yürütülmesine neden olmuştur. Banka sermayesi arasındaki bu bölünmeyi yaratan ise esas olarak, bankaların dahil olduğu holdinglerin izlediği iki farklı birikim stratejisidir. Bankacılığın ye­ niden yapılandırılması sü recinde ayakta kalan ve tasfiye edilen bankaları belirleyen de işte bu fark­ lı birikim stratejileri olmuştur. Bankacılık sektöründeki birikim dinamiklerinin analizine Nuray Ergüneş tarafından kaleme alınan "Banka Sermayesi üzerinden Sınıf-içi Çatışmaları Anlamak" başlıklı makale ile devam ediyoruz. Yazar 1970'1erin sonlarından itibaren sermaye gruplarının para-sermayeyi kontrol altına alma mücadelesi­ nin yoğunlaştığını ve bu süreçte sermaye gruplarının en temel stratejilerinden birinin banka serma­ yesini ele geçirmek olduğunu belirterek sözkonusu stratejinin ancak sermaye birikimi düzeyi bağ­ lamında anlaşılabileceğini vurguluyor. Bu çerçevede makale, sermaye gruplarının, yeni banka kur­ ma, yabancı bankaya ortak olma, özelleştirmeler gibi banka sahibi olma mekanizmalarını tartışıyor. Yazara göre, sınıf içi bileşenlerin para-sermayeyi ele geçirme, kontrolü altına alma mücadelesi ve bu yönde artan rekabet, finansal işlemlerin hacim ve hızlarının gelişmesine neden olmakta, bu ise para-sermayenin yoğunlaşmasına ve merkezileşmesine yol açmaktadır. Öte yandan yakın dönemde öne çıkan bir diğer sektör olan inşaat sanayi, Elvan Gü löksüz tarafın­ dan derinlemesine bir inceleme konusu yapılıyor. "inşaat Sanayiinde Uluslararasılaşma ve Sermaye­ ler Arası ilişkiler' başlıklı yazı, Türkiye'de inşaat sektörünün önde gelen firmaları ve inşaat sanayii ser­ maye örgütlerinin yöneticileriyle yapılan mülakatlara referansla ilerlerken sunduğu ampirik zengin­ lik ile ayrı bir önem a rzediyor. Gülöksüz artan uluslararası ve ulusal rekabet baskısıyla karşı karşıya ka-


Bu

Sayıda

J

lan inşaat sanayiinin birleşme ve merkezileşmeye yöneldiğine işaret ederken, aynı zamanda Avrupa Birliği müktesabatına uyum çabalarının büyük ve orta-küçük ölçekli sermaye arasında dikkate değer çatışma alanları yarattığını belirlemektedir. Kamu ihale Kanunun bu çatışma alanlarının en önde ge­ len birisi olduğunu söyleyen yazar, Avrupa Birliğine üyelik süreci içerisinde gündeme gelen düzen­ lemelerin AB kökenli büyük sermayenin Türkiye inşaat sektörüne girişini kolaylaştırdığını, bununla birlikte Türkiye kökenli büyük sermaye üzerinde bir rekabet baskısı oluşturduğunu ileri sürmekte. Ya­ zara göre, Türkiye'de inşaat sektörüne hakim olan büyük ölçekli şirketler bir yandan bu süreci en az kayıpla atlatmaya çalışırken bir yandan da yeni yasal düzenlemelerin orta ve küçük ölçekli sermaye aleyhine yaratacağı durumdan faydalanmayı hesaplamaktadır. Dergimizin sayfalarında yer alan bir diğer yazıda ise, M. Gürsan Şenalp ve Orsan Şenalp sermayenin ve kapitalizmin ulusötesileşmesini tartışıyor. Bugün sermaye sınıfının ulusötesi karakterinin ve dina­ miğinin çok daha aşikar olduğunu ileri süren yazarlar, burjuvazinin bu gerçek ışığında tekrar ele alın­ masını önE>riyorlar. Buna göre, kapitalist yeniden yapılanma ve neoliberal küreselleşme süreçleri so­ nucunda bugün kapitalizm çok daha ulusötesi bir nitelik kazanmıştır. ·uıusötesi Kapitalizm: Serma­ yenin ve Devletin Ulusötesileşmesi ve Türkiye'de Ulusötesi Tarihsel blok Oluşumu· isimli yazıda ya­ zarlar, bu vurguları üzerinden yakın dönem Türkiye'sine bakıyorlar. Yazarların 'ulusötesi tarihsel blok' gibi kavramları da kullanarak Gramscigil bir analiz yapmaları, makalenin dikkat çekici bir özelliği ola­ rak ön plana çıkıyor. Takip eden iki yazı ise günümüzde öne çıkan bir diğer birikim dinamiği, yerel/bölgesel sermaye üze­ rine. Pınar Bedirhanoğlu ve Galip Yalman, "Neoliberal Küreselleşme sürecinde Türkiye'de Yerel Ser­ maye: Gaziantep, Denizli ve Eskişehir'den izlenimler· başlıklı yazılarında sözkonusu kentlerde tica­ ri ve sanayi sermayesi temsilcileri ve yöneticilerle yapılan görüşmelere temelindeki alan çalışması­ nın bulgularını bizlerle paylaşıyor. Bunu yaparken yazarlar, bir taraftan sözkonusu üç kentin yakın dönemde Türkiye kapitalizmi içerisinde öne çıkan sanayileşme dinamiğini sorgularken diğer taraf­ tan bu kentlerdeki yerel sermayenin !inansal krizler karşısındaki geliştirdikleri stratejilere odaklanıyor. Bu çerçevede Bedirhanoğlu ve Yalman, yerel sermayedarların sergilediği ortak eğimleri sermaye­ devlet, sermaye-emek ve sermayeler arası ilişkiler bağlamında ele alıyorlar. Yazarlara göre, yerel biri­ kim sürecinde sermaye-emek ilişkisini himayeci işletme pratiklerin bağlanmaya çalışılırken sermaye­ derler arasında rekabetin yanısıra işbirliği biçimleri de ortaya çıkmaktadır. Kapitalizmin eşitsiz ve bi­ leşik gelişiminin değişik ifadelerine yol açan bu sürecin kırılgan karakterinin önemli bir göstergesi ise hem bir sorun hem de bir çözüm kapısı olarak görülen çelişkili devlet algısı olmaktadır. Yerel/bölgesel sermaye meselesi üzerine bir diğer yazımız ise lbrahim Gündoğdu tarafından kale­ me alındı. Bölgesel kalkınma mefhumu etrafındaki tartısmalara odaklanan yazar. yakın dönemde çı­ karılan Kalkınma Ajansları yasasının tarihsel-coğrali materyalist bir analizine girişiyor. öncelikle söz­ konusu mefhuma yönelik hakim analiz biçimlerini eleştiren ve alternatif bir kavramsal çerçeve sunan yazı, Kalkınma Ajansları yasası üzerinden Türkiye'de bölgesel politikaların sosyo-mekansal dinamik­ lerini hem tarihsel hemde konjonktüre! ifadeleriyle inceliyor. Bu çerçevede birikim süreçleri, kapita­ list aktörler. devlet ve coqrafya arasındaki içsel bağlara ve çatışma dinamiklerine işaret eden yazar, Türkiye'de bölgesel politikaların geleceğine yönelik bazı çıkarımlarda bulunuyor. Takip eden diğer iki yazı da, Türkiye'de sermayenin bir aktör olarak örgütsel ifadeleri üzerine. ilk ya­ zıda, Ş. Gürçağ Tuna son yıllarda bir kapitalist aktör olarak bir çok yasal düzenlemenin bir tarafında yer alan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğini inceliyor. Öncelikle yazar, sermaye sınıfına yönelik analiz­ lere hakim olan güçlü devlet geleneği eleştirisinden hareketle, TOBB üzerine yapılmış çözümleme-

1


ı

I

Bu Sayıda

lerin hem yetersiz hem de problemli niteliğini belirliyor. Yazara göre, TOBB gibi sermaye örg ütlerinin analizlerinin, sermaye birikim süreçlerini, sermaye sın ıfı içindeki çekişmeler yanı sıra, sermaye-emek çelişkisini de göz önüne alan bir çerçeveden yapılması gerekmektedir. TOBB'un sermaye sınıfı tem­ silcisi bir örgüt olarak geçirdiği tarihsel dönüşümleri bu tür bir çözümleme içinde ele alan çalışma, TOBB'un hem sermaye içi hem de sınıflar arası mücadelede aldığı konumu titizlikle ortaya koyuyor. Bu çerçevede ikinci yazı ise Özgür öztürk tarafından kaleme alındı. "Türkiye'de Sendikal Mücadele, Sermaye Birikimi, MESS ve Koç Holding" başlıklı makalesinde yazar, dayanıklı tüketim malı üreten sa­ nayicilerin örgütlendiği ve işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki mücadelede hep öne çıkan bir serma­ ye örgütü olan Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası'nın (MESS) gelişimini inceliyor. MESS'in emek­ sermaye arasındaki sendikal mücadeledeki ve sermaye içi çatışmalardaki konumunu sermaye biriki­ minin genel çerçevesi içinde inceleyen makale, 1980 darbesinden sonra MESS' in etkinliğinin göre­ li olarak azaldığını, ancak sermayenin uluslararasılaşmasının hızlandığı son yıllarda MESS'in yeniden

ön plana çıktığını tespit ediyor. Yazarın dikkat çekici tespitlerinden bir diğeriyse, Türkiye'de en büyük finans kapital gruplarından biri olan Koç Holding'in MESS içinde artan etkinliği. öte yandan Özlem Tezcek'in "1980 Sonrasında Türkiye'de Düşünce Fabrikalarının Yapısal değişimi:

TEPAV örneği" başlıklı yazısı ise son yıllarda sermaye sınıfları tarafında belirgin bir görü nüm alan baş­ ka bir alana, bilgi üretim sürecine ışık tutuyor. Yazar, gerek uzun dönemli çıkarları ve ihtiyaçları için gerekse kısa dönemli str<ıtejik projeler üretmek için sermaye gruplarınca kullanılan 'think-tank"lere dikkat çekerek 'bilg i'nin sermaye gruplarının toplumsal gerçekliğe müdahale ve onu değiştirme araçlarından birine dönüşmekte olduğuna işaret ediyor. Bu çerçevede TEPAV'ı ele alan yazar, ilgi­ li vakfın çalışmaları ile TOBB tarafından temsil edilen KOBl'lerin uzun dönemli çıkarları arasındaki pa­ rallelliklere dikkat çekiyor. Son olarak A. H. Köse ve Serdal Bahçe'nin, egemen yoksulluk kavrayışı ve araştırmalarına ciddi eleştiriler getiren titiz çalışmalarına yer veriyoruz. "'Yoksulluk' Yazınının Yoksulluğu: Toplumsal Sı­ nıflarla Düşünmek" başlıklı makale, Dünya Bankası ve UNDP'nin yoksu lun kimliği ve "yoksulluğu" ıs­ lah yöntemleri üzerine ürettikleri yazını, "yoksulluğu" kaçınılmaz bir şekilde üreten kapitalizmin zo­ runluluklarla örülmüş yapısını dikkate almamakla eleştiriyor. Bu çerçevede Türkiye için yapılan çalış­ maları, Türkiye'de "yoksul" kitlenin toplumsal kimliğini, yani sınıfsal kimliğini ortaya koyarak eleştiri­ ye tabi tutma amacını taşıyor. Hanehalkı Bütçe Anketlerinden yararlananarak Türkiye toplumunun sınıfsal yapısını ortaya koyan çalışma, b u sınıfsal yapı içinde Dünya Bankası kriterlerine göre tanım­ lanan yoksulun sınıfsal kimliğini tanımlamaya girişmektedir. Yazarlar, bir yandan sözkonusu sınıfsal kimliğin hem Marxg il hem de Weberg i l boyutlara sahip olduğunu belirtirken, diğer yandan eleştir­ dikleri bakış açısının Türkiye ayağının yoksulluğu tedavi etmek amacıyla ortaya koyduğu önerilerin gerçekte ne kadar etkili olacağı nısorguluyorlar. Bu sayın ı n hazırlanmasına emek veren arkadaşlarımız Melda Yaman - Öztürk ve özgür Öztürk'e çok teşekkür ediyoruz. iyi okumalar....


Praksls

191 S•rfa: 09-B

Sermayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

Fu a t Erc an·

'/fh,

kimselerin vakti yok

Durup ince ıeyleri anlamaya Kalın fzrçalarını kullanarak geçiyorlar"

(Gülten Akın)

1-P u r o l u - G ö b e k l i P a t r o n l a r d a n M a z l u m ve Jet P a t r o n l a r a

"Cumhuriyet' in ilk yıllarına denk düşen bu kuşak çizerlerin çizgilerinde kapi­ talizm eleştirisi nden çok, ne okluğu pek de net olmayan bir emperyalizm tehlike­ si vurgusu yapılır. Bölü nüp parçalanmak korkusu, sınır komşularımızdan sürekl i kuşku duymak; ABD, AB, NATO, hatta Birleşmiş Milletler hep kuşku verici orga­ nizasyonlar olmuştur. Kapitalizm ise ağzı purolu göbekli, insanları sömüren, özel­ likle de devleti soyan sömü rücü tiplerle sın ırlı kalmıştır" (Selçuk Demirel ile söyle­ fİ, 2008: 52). "Cem il, halktan-ol mayanlarla karşı karşıya geldiği her fırsatta yaptıkları işlerin üretkenliğiyle dalga geçerek, bunlara duyduğu güvensizliği dile getirir. Ne iş yap­ tığını sorduğu Vehbi Tok'un, ithalat, ihracat, alım satım" cevabını Cemil, alayla "Yani para getiren her şey," sözleriyle keser" (Arslan; 2005: 193).

' Türkiye'de kapitalizmi anlamaya/açıklamaya yönelik uzun erimli bir çabanın kavramsal çerçevesini oluşturan bu ça­ lışma, zaman içinde olgusal dünya ile bütünleşecek yani kitaplaşacak. Çalışma bu gözle okunursa daha anlamlı ola­ caktır. Çalışma için önerilerde bulunan ve çalışmanın yayınlanması için beni yüreklendiren sevgili arkadaşlarım Şeb­ nem Oğuz, lbralıim Gündoğdu ve Ümit Akçay'a çok teşekkür ederim.


1O

1

Fuat Ercan

Selçuk Demirel' i n karikatürlerindeki zenginliği Virgül Dergisi ndeki kısa söyle­ şisinde de bulabilirsiniz. Selçuk Demirel Türkiye gerçekliğini analiz ederken ege­ men olan bir eğil i m i belki biraz karikatürize ediyor, ama ne yazık ki yaşadığımız dünyayı açıklamada egemen olan bakış da buna epeyce yakın bir düzlemde ger­ çekleşiyor. Kısaca Türkiye' de kapitalizmin anlaşılması ve analiz edilmesi Selçuk Deınirel' i haklı çıkaracak bir dilzeyde sürdürülüyor. Umut Tumay Arslan'ın Bu Ka­ bus/,ar Neden Cemil? adl ı zevkli çalışması da Türk sinemasında halkçı bir dil üzerin­ den kapitalistlerin nasıl temsil edi ldiğini bizlere aktarıyor. Çocukluğumda kaçır­ madığım filmleriyle Cüneyt Arkın'ın Cemil karakteri ile karşı çıktığı patron imge­ si de aslı nda birçok şeyi anlatıyor. Yukarıda fragmanda Vehbi Tok'un, "ithalat, ih­ racat, alım satım" cevabına Cem i l ' i n alaylı cevabı "Yani para getiren her şey" önem­ li. Yaşanan, içinden geçilen kapitalizmi özneleştirerek algılamanın popüler dilde­ ki yansımaları bunlar. Popüler kültür patronları günümüzde farklı şekillerde tem­ sil etmeye yönel miş olsa bile, tüm farklılıklara rağmen kapitalizm kişiselleştiri lerek fark l ı bir düzeyde meşrulaştırılıyor. Kapitalizmin k işiselleştirilerek analiz edi lmesi (ne yazık ki, mi desek) muhali f-sol düşünce içinde de farklı biçimler altında devam ediyor. Bu bazen solun gündelik popüler dilinde doğrudan özneleştirilen patron­ lar dolaymda ya da daha i nce-teorik yaklaşımlarda yapısal özelliklere referans ve­ rilmeden kullanılan tekelci kapitalizm kavramında ve fraksiyonalist analizlerde kar­ şımıza çıkıyor. Cüneyt Arkın'ın canlandırdığı Cemil karakteri, sol analizlere egemen olan ulusalcı-üretimci mantığı göstermesi açısından da bilgi kuramsal olarak önemli. B u noktada Arslan'm çalışmasında Cemil Döniiyor filminden aktardığı bir diğer diya­ loga başvurabiliriz. Vehbi Tok'un şirketleri üzerine emniyette geçen konuşmada Tok'un büyük fabrikaların temsilcisi olduğu belirtilir ve bu açı klamalardan son­ ra Emniyet m üdürü; "Daha ne istiyorsunuz? Yurt ekonomisine katkıda bulunu­ yorlar işte" diye konuşmaya katılır. Cemi l konuşmaya girer: "Dediğin gibi ise sö­ zümüz yok. Ama memleketin hammaddeleri n i çokuluslu şirketlerle anlaşıp dışarı satmak için kurulmuşsa ve ıskarta uçak alımında yoksul halkımızın paraların ı aşa­ ğılık komisyonculara dağıtıyorsa ve bu düzeni n devamı için gerekli eylemleri yap­ maya silahlı adamlar sürerse .." (Arslan, 2005: 1 93). Cemil Dönü}'or'daki bu diya­ log Türkiye' de kapitalizmi ya da kapitalistleri anlama konusunda önemli bir diğer noktayı açığa çıkarıyor. Türkiye' deki patronlar tan ımlanırken baştan çıkarıcı kötü komşu çocukları olarak "uluslararası patronlar" devreye giriyor. Bu iki referansı birl i kte düşündüğümüzde patron (kapitalist) üretim yapıyorsa ve bunu ülkesi için yapıyorsa makul ve kabul edilir bir kişi oluyor. Bu tarz bir kabul edilme halini bil­ diğinden olsa gerek Sakıp Ağa kendine "sosyal oğlu sosyalim, benden daha iyi k i m sosyalist?" diye sorar v e sosyalistliğini d e ş u şekilde dile getiri r: "Ben komprador Sakıp Sabancı olarak komünizme, aşırı sola karşıyım ama sosyal i na nçlı bir ada­ m ım" (Radikal Gazetesi, 4 Aralık 2002). Sakıp Ağa sadece kendin i sosyal oğlu sos­ yal olarak göstermekle kalmamış, "Hiçbir şey yapmadımsa, 1 980'li yıllarda -kim'


Sermayeyi Hariıalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

l 11

se hakkımı yemesin- bir şeyi başardım: halka gerçek işadamını tanıttım ve sevdir­ dim. Kaliteli ve bol mal üreten, iş alanları açan, vergisini ödeyen ve zenginliğinden utanmayan gerçek sanayicinin halktan kopuk biri olmadığını herkese gösterdi m" (Sabancı'dan aktaran Bali, 2007: 38). Başarıyı sadece Sabancı Ağa'nın hanesine yazmak haksızlık olur, kraldan çok kralcı olan sermayenin organik yazar-çizerleri de bu göbekli, purolu sevilmeyen insan tiplemesine epeyce içerliyorlar. "lıadamla­ rının hepsi hırsız mıdır?" başlıklı köşe yazısında Ertuğrul Özkök başlıktaki soruyu sordukran sonra "Halkın önemli bir kısmı, onlar hakkında olumsuz izlenime sa­ hiptir. Ne kadar haksız, ne kadar basmakalıp, önyargılarla dolu bir bakış" diyerek sızlanır. Yazısına devamla "Hulusi Kencmen' in öldüğü günlerde TÜSİAD'ın, Hu­ lusi Kencmen adına bir şeyler yapması gerektiğini söylemiştim" der. Neden ini de şöyle açıklar: "Çün kü o, işadamı imajının kötü olduğu günlerde, Yeşilçam filmle­ rinde hepimize tonton bir işadam ı portresi çizmişti. Çoğu kez fabrikatördü ve kızı, fabrikasında çalışan fakir bir delikanlıya aşık olunca, önce itiraz ederdi. Sonra en coııton haliyle zorla kabul edermiş gibi yapardı (Özkök, 2008). Patronları "ton­ ton" olarak gösteren anlayışın yanı sıra bir başka değişimden daha bahsetmemiz gerekiyor. Türkiye' de bildik patron tiplemeleri nin yanı başında yeni yüzler ve yeni patron tipleri açığa çıkmaya başladı . Medyada Jet Fadıl olarak tanımlanan Fadıl Akgündüz bu yeni yüzleri/patronları bakın nasıl tanımlıyor: Türkiye'de klasik bir zengin tipi var. Adera Hulusi Kencmen cipi bir zen­ gin tip. Ama Türkiye artık o tip işadamları ile bir yere gidilemeyeceğini anladı. Daha dinamik, daha genç ve dünya ile entegre olmuş işadamları arıyor. Bugün Hulusi Kencmen tipi babacan işadamları ile çağdaş işadamları arasında bir mücadele var ve bu mücadelede son beş-altı yılda çağdaş işadama ını temsil edenlerden biri de ben oldum (aktaran Aktay, 1999). Jet Fadı l 'ı n o eski işadam ı tipi ile bir yere gidilemeyeceği düşüncesi gerçekçi de­ ğil, ama birikim sürecine yeni giren fağdaı iıadam/arı ifadesi yaşadığı mız bir ger­ çekliği işaret ediyor. Sermayenin merkezileımesinin yan ı sıra pek fazla işaret edilme­ yen sermayenin safılması eğilimini göstermesi açısından Jet Fadıl ve benzeri yeni patronlar önemli. İster eğreti burjuva diyelim, isterse başka bir şey, ama Türkiye' de yeni tip patronların sayısı hızla artıyor. Komiser Cemil halktan olmayan patronla­ ra laf söylerken, halkın içinden pıtrak pıtrak yeni patronlar çıkıyor. Amaçlanan her mahalleden bir zengin/patron çıkarma politikaları oldukça başarılı oldu ve serma­ ye düzeni zaman içinde toplumsal ilişkilerin tümünde daha bir egemen hale geldi. i l - B u gü n ü A n l a m ak D a h a K o l a y 1

Vurgulanması gereken önemli bir başlangıç noktası, bir nesnenin [ancak) cam olarak geliştiği nde en iyi biçimde kavranılacağıdır" (Christopher J. Arc­ hur, 2006). Sonuçta 70'lerin hasta adamı gitti ve yerine müthiş bir ekonomik perfor-


12

1

Fuat Ercan

mans sağlandı. 1 980 yıl ında kişi başı 65 dolar ihracac yapan Türkiye, 2007 yılında kişi başı 1 .500 dolar ihracac yapan b i r ülke haline geld i. İhracat ya­ pan şirket sayısı birkaç b inden 4 7 b ine ulaştı. Yüzde 90'ıııdan fazla sana­ yi ürünü olan ihracacı mızın üçce ikisi, dünyanın en rekabetçi piyasaları olan Avrupa ve Kuzey Amerika pazarlarına yapılıyor.... Zira yakın çevrede bu coğrafyaları en iyi bilen, en girişimci iş adamları da b iziz" (Rıfat Hisar­ cıklıoğlu, Referans Rapor İSO 500 Özel Sayısı, Referans Gazetesi, 24 Tem­ muz 2008). Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) tarafından yürütülen Altay Milli imkanlarla Modern Tank Üretimi Projesi'nin ana yüklenicisi Koç Toplulu­ ğu şirketlerinden Otokar oldu. Koç 1 folding Yönetim Kurulu Başkanı Mus­ tafa Koç projeye ilişkin olarak da şunları söyledi: "Bu proje savunma sanayii kara platform gelişti rme ve üretimine b üyük b i r ivme getirecek. Türkiye'nin kendi b ölgesinde lider olması iç in istikrarlı yönetime, büyüyen ekonomiye ve kuvvetl i b ir silahlı kuvvetlere ihtiyacı var. Bu hususta da kendi kaynak ve kab iliyetlerimizi geliştirmemiz, kendi teknolojimizi yaratmamız şart" ("M il­ li Tank, Milliyet Gazetesi, 30 Temmuz 2008). Kapitalizme özgü yapısal bir gerçeklik varsa, bu gerçeklik bugünlerde Türki­ ye pratiğinde kendini daha bir açığa çıkarıyor. Bu i fadeyi celeolojik ya da determi­ n ist bir dil üzerinden söylem iyorum, etrafımıza bakıp olup bitenleri alt-alta yazma halinde bile kapitalizmi tanım layan mantığın Tü rkiye pratiğinde belirgin bir hale geldiği ni rahatl ıkla söyleyebiliyoruz. Kapitalistlerin conconlaşması ve tonton kapi­ talistlerin kendilerin i i fade etme hallerindeki değişim, sürecin niceliğin i ele vere­ cek n icelikte: "Sonuçta 70'lerin hasta adamı gitti ve yerine müthiş bir ekonomik per­ formans sağlandı. " Israrla Türkiye' de kapitalizmin gelişmediği üzerinden kavram­ sal çerçeve gel iştiren sol argü manlara karşı ben kişisel olarak TOBB Başkanı Rı­ fat Hisarcıklıoğlu'nun gerçeği daha iyi ifade ettiğini düşünüyorum. Hem de hoş­ nut olmadığı m bir gerçekliği. Türkiye gerçeği ni bu günlerde anlamak daha kolay. 1 970'lerin hasta adamı artı k milli tank projesinde sadece sermaye birikim i ve reka­ b etten değil ama militarist bir dille Türkiye'ni n "bölge" de güçlü olmasının gerek­ l iliğinden dem vuruyor. Kapitalizmi tanı mlayan mekanizma olarak sermaye biriki­ mi ve onun temel aktörü olan kapitalistler geçen zaman içinde sın ı f olmanın gerek­ lerini yerine getiriyorlar. B u i fade etme hallerinden en önemlisi sermayenin fraksi­ yonları olarak ortak bir çatı altında örgütlenmeleridir. H isarcıkl ıoğlu'nun Lenin'i işaret ederek söylediği "Organize olmuş küçük bir topluluk, organize olmamış kitlele­ ri rahatlıkla yönlendirebilir" sözü açı k bir şekilde sermayedarların kendilerine duy­ dukları özgüvenin dile gelişi olsa gerek. Hisarcıklıoğlu Türk işadamlarını dünya öl­ çeğinde örgütlenmeye çağırıyor, ve biliyoruz ki tonton patronlarımız Türkiye'ni n dört bir yanında hummalı bir şekilde örgütleniyorlar. Evet, kapitalizmi caıumlayan tüm ilişki ve bağlant ı lar Türkiye gerçeğinde kendini artan bir tempo i le açığa çıka­ rıyor. Üretim alanı nda yaratılan sermayelerin aşırı birikim ve değersizleşme tehdi­ dine karşı oldukça farklı alanlarda yatırıma yönelmeleri bunun bir diğer ifadesi olsa


Sermayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

[ 13

gerek. Temel i at ılan Yedigö ze H ES'i yapacak olan Sanko Holding Yönetim Kuru­ lu Başkan ı Abdülkadir Konukoğlu şöyle diyor: Şimdi (sen tekstilcisin, ne işin var elektrik sektörü nde) d iyeceksiniz. Çün­ kü herkes böyle bakıyor. Tekstilde beşi nci, elektrikte birinci kuşağız. Yıllar­ ca barajlar yapı lmış biz bakmışız ama şimdi gözümüz açıldı. Bunu da herkes bilsi n (Radikal Gazetesi, 10 Eylül 2008).

Evet, bir yandan "kimse bizi durduramaz" denerek yaşamın üzerinden Jet gibi geçilirken aslında karşılaştığımız gerçeklik, nerede bir akarsu varsa onun üzerine hidroelektrik santral kurulması; eğitimin, suyun, sağlığın ticarileşmesinden başka birşey değil.. Gündelik yaşantımız ve doğal çevre tamamen sermaye birikimi ınan­ cığının etkisi altına giriyor. Yaşamın her alanında kapitalizme ait işleyişler bu top­ raklara özgü biçimler içinde boy vermesine rağmen, muhalifler ama özellikle Mark­ sist muhalifler altların ı çizerek okudukları ve ellerinden düşürmedikleri temel ki­ taplardaki kavramlarm yaşam tarafından içlerin i n doldurulması gerçeğini görmez­ likten geliyorlar. Tüm bu düzeneklerin işleyişinde belirleyici olan sennaye birikim mekanizması ve bu mekanizmanın harcı olan değer teorisi analizlerin temel belirle­ yeni olmaktan hala çok uzak. Bu yüzden bugünlerde çok kolay olması gereken ger­ çekliği n analizi, bir o kadar da zor. Sorunumuz o zaman farklılaşıyor. Kapitalizmin kendine özgü işleyiş ve mekanizmaları ile kendini bu kadar açığa çıkardığı bir dö­ nemde, kapital izmi anlamak neden bu kadar zor? 111-

B u g ü n ü A n l a m a k D a h a Zor!

Bizim görme biçi mi mizle [solun tarih kavrayışların ı n dahi yakasını bıra k­ mayan] pozitivizmi n kalıntıları arasında telafi ed ilemez bir kop uş ya rat mak gerekiyor. (Walter Benj am in de n aktaran M ichael Löwy, 2007: 23). "

'

Yapı bir 'enstantane fotoğ rafi k imge gibi saptanamaz . . Yapı, gerçek geçmi­ şin ta kend isidir, çünkü olmuş olan ve şimdiki zama n ı n ve geleceğin koşul u olarak va rl ı ğ ı n ı sürdürmeye devam eden şeyi n ta nı k l ı ğı , söz götürmez bel­ gesidir" (Hugues Portel li, 19 82 : 4 7). Artık dü nya h ayatı m ı za çok fazla karışıyor" (John Fowles, Fransız Teğme­ '

.

.

nin Karısı).

Perseus, avladığı devler kendisini görmesin diye sih i rli bir başlık giyerdi. Biz ise devlerin varlığı n ı görmemek için, sihirl i bir başlığı gözlerimize ve kulak­ larım ıza kadar i ndi riyoruz ( Kari Marx, 1997a).

Kapitalizmi tanımlayan i lişkiler ve düzenekler gündelik yaşantıları ele geçirdiği ölçüde yani "dünya hayatımıza çok daha fazla karıştığı" oranda, onun hakkında bil­ gi edinmek gittikçe zorlaşıyor. Bu zorluğu ilk fark edenlerden Marx, Perseus üzerin­ den durumu/durumumuzu ne güzel anlatıyor; "devlerin varlığını görmemek için, si­ hirli bir başlığı gözlerimize ve kulaklarımıza kadar indiriyoruz." Başlığı gözlerimize ve kulaklarımıza kadar indirmemiz sadece bizim etkinliğimiz, edilgenliğimiz değil.


14

1

Fuat Ercan

Fowles'in işaret ettiği dünya yani kapitalizm hayatımıza daha fazla girdikçe, içeril­ diğimiz gerçekliğin bilgisine ulaşmamız daha da zorlaşıyor. Kapitalizmi tanımlayan düzeneğin belki de en önemli belirleyeni yaşam üzerinde egemenliğini sürekli ola­ rak artırmasıdır. Kapitalizmin kendi hayalindeki dünyayı yaratması, öncelikle kapi­ talist öncesi ilişkilerin buharlaşmasına yol açıyordu, ama egemenliğini arttırdığı ölçü­ de yaşama ait ne varsa hızla katılaştı rıyor, metalaştırıyor. Coca-Colanın reklam mü­ dürü " insanları n susadıklarında su değil de coca-cola içmelerini" başardıklarını söy­ lerken aslında tam da bunu söylüyor. Metalaşma ve hayatın n icelleşmesi, makineleş­ mesi, toplumsal olana ait her şeyin şeyleşerek katılaşmasına neden oluyor. Katılaşma­ yı çözmek için ilk uğrak işleyişi ve işleyişe içkin o lan değişkenleri açığa çıkarmak ol­ malı. Ama bugün lerde Perseus'un sihirli başlığı sadece onun tarafından içerilenlerce değil, ne yazık ki Perseus'u anlamaya çalışanlarca ve daha da vahimi onu yok etmeye çalışanlarca da gözlere ve kulaklara kadar indiriliyor. Selçuk Demirel 'in söyleşisinden hareketle yazım ızı kurduğumuz için olsa gerek, ele aldığımız konuyu biraz karikatü rize ediyoruz. Ama yine Demirel 'in karikatür­ leri gibi bu ifadelerin de birçok şeyi açıkladığın ı düşünüyorum. B u açıklamalardan birisi de bugünü anlamamızı zorlaştıran şeylerle ilişkili. Zorlu alanlardan ilki a na­ liz tarzı ile ilişkili, çok daha zorlu olanı ise kapitalizmin gelişimi ile biçimlenen ve sistematik hal alan sistem in yapısal mantığı nı n bir karabasan gibi herşeyi içine al­ masıdır. "Nicelik" ve "metalaşma" beraberinde o kadar muazzam bir düzenek/ma­ kine yaratıyor ki, bu makineye eklemlenen düşünce ve bedenler, makine hakkın­ da düşü nme yerine kendisini onu n ritmi ve işleyişine bırakıyor. Daha da kötüsü bu içselleştirilmiş bir kaderciliğe neden oluyor. Anne ve babalardan sıkça duyduğumuz "aman evladım sen de tut bir ucundan yaşamana bak, böyle gelmiş böyle gidecek" i fadesi aslında ne kadar sahici ve kendini gerçekl ikte çoğaltarak üreten bir i fade. Bu i fade topluma tarihsel olarak sinmiş iktidar ilişkilerinden süzülüp gelen "mutlak ve değiştirilmez düzen" i fadesinin içselleştirilmesinden başka bir şey değil. Kapitaliz­ mi önceleyen farklılaşma, uzmanlaşma ve artan işbölümü, sermaye birikimi man­ tığı ile eklemlenerek kapitalist düzeneğin karmaşıklığını artırdığı ölçüde, düzene­ ğin bilgisine ulaşmak bir o kadar basit gözlemlere dayanıyor. İşleyişe ait basit göz­ lemlerden elde edilen bilgiler, genellikle işleyişin tümünü anlamamızı zorlaştırıyor. Bu yüzden sistemi n işleyişi yerine kapitalistlerin zalim ya da tontonluğundan söz etmek oldukça farklı duygulanımlara işaret etse bile, gerçekliği ele vermede yetersiz kalıyor. Aslı nda bu yetersizli k zamanla sisteme ait bilgiye ulaşma konusunda genel­ leşmiş bir tembelliğe dönüşüyor. Bu tarz tembellikler bilme ve bilineni dönüştürme konusunda kendine roller biçen aka<lc:ıııia ve anti-kapitalistler arasında da epeyce yaygın. Sabahtan akşama kadar neo-liberalizm ya da emperyalizm ne kadar kötü, ne kadar fena demek bu tembelliğin en açık dile geliş biçim i olsa gerek. Bu kaygı hali kuşkusuz yeni ve bana ait değil. Benjamin Adorno'ya yazdığı mek­ tubu nda sorunu ne güzel ifade ediyor: "Bizim görme biçimimizle [solun tarih kav-


Sermayeyi Harilalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

1 15

rayışlarının dahi yakasını bırakmayan] pozicivizmin kalıncıları arasında celafi edi­ lemez bir kopuş yaratmak" ge re kiyor. Zorluklardan biri cam da burada yarıyor, yan i Marksiscle r bu kopuşu yeceri kadar gerçekleştire miyor. O kadar ki Türkiye ge rçeği­ ne bakcığımızda dahi bunu görebiliriz. Kapicalizmi işare c e rmek içi n popüle r kül­ cürde kişiselleştirme düzeyinde bile olsa kapicalizmi tanı mlayan pacronlardan söz edilmez oldu, söz edildiği nde de "tonton" bir pacron ya da binlerce i nsana iş sağ­ layan muazzam bir kişilik olarak Vehbi Tok pardon Ve hbi Koç örneği üzerinde n analizle r yapıl ı r oldu. Yol alacağımız güzergahı biraz daha cemizle me m iz gere kiyor. Se lçuk De mirel'in açı klamaları ve Cemil filmle rinin 1 980 önce sine ait olduğu söy­ lenece kcir. Yani pacronlar/kapicaliscler belki de o yıllarda bu carz bir ge rçekliği ya­ şıyorlardı , ama günümüz pacronları/kapital iscle ri içi n gerçekliğin oldukça de ğişti­ ği söyle nece kcir. Bu haklı bir karşı ç ıkıştır. Yazını n i le rleye n bölümlerinde işare c edeceğimiz gibi kapicalizmin işleyişinin eckinle şmesi ve patronlarının konumunun buna bağlı olarak değişmesini Tevfik Güngör "Bugüne kadar Türkiye ' de işadamla­ rı sadece çarkı çevirme k içi n ç aba gösceriyorlardı. Artık çark dönmeye baıfadı. Onlar başında bulunmasa da çevrile bilir hale ge ldi" diye aç ıklar. (Te vfik Güngör' den ak­ taran Bali, 2008: 67, vurgular bana ait). Burada Tevfik Güngör öne mli bir nokta­ yı yani farkların kendi başına döndüğünü işare c e rmesine rağme n, ge ne llikle olduğu gibi yen iden işadamlarına yüzünü çeviriyor. Türkiye 'de kapicalizmi/gerçe kliği an­ lamam ızı önleye n te mel değişken, işadamları n ı n siscem içi nde yan i dönen çarklarla birlikce e le alınmamasıdır. Marksist bakışın farklılığı cam da burada yacıyor, yan i dönen çarkları akcörle riyle birlikce gösce re bilme k. Eğer TOBB'nin başkan ı "yakın çevrede bu coğrafyaları e n iyi bilen, en girişimci iş adamları da biziz" diyorsa, bunu diyen sını f ve onun örgücü ve örgütün liderini varede n çarkların açığa çıkarı lma­ sı ge re kiyor. Kapicalizmi canımlayan mekanizmanın e rkin bir şe kilde işle diği; Bu Kabuslar Neden Cemil dedircecek bir sürecin içinde n geç iyoruz. Vehbi Tok'un par­ don Koç Holding' i n cüm fikri ve mülkiyec hakları Türkiye 'ye aic olacak 500 m ilyon dolarl ık M i l li Tank projesini üstlendi kte n sonra Yöne cim Kurulu Başkanı Muscafa Koç; " Türkiye'nin kendi bölgesinde lider olması için istikrarlı yönetime, büyüyen eko­ nomiye ve kuvvetli bir silahlı kuvvetlere ihtiyacı var. Bu hususca da ke ndi kaynak ve kabiliye cle rimizi gelişcirme miz, ke ndi ceknoloj imizi yaracmamız şarc" açı klamasını yapar. Eğe r kabusların kaynağı ürecim yapmayan ya da yabancılar olmadan ayak­ ca duramayan pacronlar oluyorsa, bugün için artık bu carz kabuslar görmek içi n bir nede n orcada kalmamışcır. İlk akla gelen peki değişen nedir sorusu oluyor. Ne yazık ki bu carz bir soru te k başına sorulduğunda ye ce rsiz kalacaktır. Eğre cilmeyi sürdürecek olursak Ce mil' in kabuslarına yol açan şeyin kaynağını sorgulamadan de ğişimi anlayamayız. İ nsan­ lık carihinde oldukça yak ı n de nece k bir döne mde pacron-kapicalisc gibi adlandır­ malar kullanıld ıysa, bu varoluşa yol açan nede nle ri n sorgulanması gere kme z mi? Bu ge re kliliğin ke ndisinin de bir tarihi var. 1 924 carilıli Economica de rgisinde Ma­ urice H. Dobb "1he Entrepreneur Myth " başlıklı makalesi nde birbirin i dışlayan


16

1

Fuat Ercan

iki tarz analizden bahseder; bireyselci ve sosyalist. Modernleşmeyi tanımlayan te­ mel değişim lerin 1 800'lü yıllarda başlayan dönüşümle gerçekleştiği konusunda or­ tak düşünceye sahip olan bu iki yaklaşım, bunun dışında değişim in analizi iç in ta­ mamen farklı yöntem ve araçlar kullanır (Dobb, 1 924: 1 6). Dobb'un kaba gibi gö­ rü nen bu sınıflandırması asl ında Türkiye' de patronlar-kapitalistleri ve kapitalizmi analiz etmem iz. aç ısından hala geçerliliğini koruyor. Bugün iç in bu ayrımı liberal ve Marksist olarak, ya da eleştirel olmayan ve eleştirel olan biçiminde de yapabiliriz. Fakat önemli olan adlandırmalar değil, bu bakış aç ılarının analiz. yöntemleridir. Bireyselci-liberal, eleştirel olmayan analizlerin ç ıkış noktası girişimcidir. Yani kapi­ talistlerdir. Aktör ya da bireyin içinden geç tiği toplumsal ilişkileri işaret edecek bir ifade olan kapitalizm ve kııpitalist ifadesi kullanılmaktan ısrarla kaç ı n ı l ı r. Yani işle­ yen çarklar değil, tekil işadamları öne çıkartılır. Bireyselci yaklaşıma örnek olarak Ayşe Buğra'nı n Devlet ve /şadamları adlı kita­ bını gösterebiliriz. Türkiye'de bizim ifademizle kapitalistleri Buğra'nı n deyimi i le girişimci sınıfı tanımlayan nadir kitaplardan biridir. Veri aç ısından oldukça zengin bir içeriğe sahip olan çalışmada Buğra, sıkça yaptığı bir eleştiri ile analizine baş­ l ıyor: "Marksizm ve standart i ktisat, ilk olarak, özel çıkarı veya sı nıf çıkarını dış­ sal bir değişken olarak ele alan teoriler" olarak tanı m lanıyor (Buğra, 1 995: 1 2). Standart iktisat açısından tanımlama doğru olabilir ama Marksizm, özellikle de Marx'ın analizinin temel belirleyicisi olan ve bizim bu çalışmamızın genel çerçeve­ sini belirleyen ipe/ ilişkiler yaklaşımı, kapitalistin tekil varoluşunu dışlamadan onu içinde yer aldığı ilişkiler sisteminden hareketle a naliz eder. Belki de Marx'ın çalış­ malarını güçlü kıla n temel özelliği, ele alınan sosyal olguyu tarihin belirli bir aşa­ masındaki organik ama çelişki l i bütünsel varoluşundan hareketle analiz etmesidi r. Buğra'nın girişimci sınıf demeyi tercih ettiği toplumsal kesimin analizi ne tek başı­ na işadamları nın kendileri hakkındaki öznel düşünceleri ne de girişimci sını fı n dev­ letle olan ilişkileri üzerinden açıklanabilir. Marksist analizlerin sınıf çıkarını dışsal olarak tanımlaya n Buğra, Türkiye' de işadamları n ı n toplumda ya da Cemil filmle­ rinde temsil edilme biçiminin kaynağı olarak devleti, güçlü devlet geleneğini gös­ terir. İşadamlarının Türkiye'deki devlet karşısında bir sınıfı tan ımlayan özellikle­ re sahip olamadığı n ı belirtir. Orada bir yerde güç lü bir devletin varlığı ve devletin varlığında özne/sın ıf konumuna ulaşamayan işadamları öykünün temel belirleyen­ leri olarak tanımlanır. Liberal anlayışın ontolojik belirleyeni olan birbirine dışsal devlet ve toplum-sın ı f ayrım ı aslı nda Türkiye' de burjuva sosyal bilimleri n temel re­ feransı olmuştu r. Merkez-çevre gibi sorunlu bir teorik çerçevede içeriksizleşen pat­ ron ya da işadamı, devletten hareketle anlatılırken daha da içeriksizleştirilir. lon­ ton işadamlarıınızın tontonluğuna rağmen varoluş koşullarını zorlaştıran ve belir­ sizliği artıran bir devletten söz edilir. İşadamı-devler i lişkisi karşıtlığa dayalı bir d ış­ sal lık üzerinden ve tekil sermayedarların öznel tercihlerinden hareketle analiz edi­ l i r. Bu tarz. aç ıklamalar hemen hemen her yerde egemen bir dil/söylem olarak kar-


Sermayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavramsal Düıenekler

i 17

şınıza çıkar. Bunlar arasında daha nitelikli olan Buğra'nı n çalışması, son zaman­ larda akademide sıkça işaret edilen bir bakış açısını bizlere sunar; "Bu değişmeler (devlet-işa<lamları arasında seksenli yıllardan itibaren yaşanan değişimler kastedili­ yor), işadaınlarıyla iktisat politikasından sorumlu politikacılar arasında kurulacak başarılı bir işbirliğinin ekonomik gelişmenin gerekli koşulu olduğu ina ncın ı n iyice yerleştiği bir uluslararası ortamda yeral ıyorlar" (Buğra, 1995: 60). Buğra'nı n çalış­ masında değişen adlandı rma ile girişimci ya da işverenler Cemil fi lmlerinde göste­ rilen toplumun başına bela olan patronlar olmaktan çıkartıl ıyor ve devletin baskısı ve belirsizlikleri ile yaşamak zorunda olan mazlumlar olarak tan ımlanıyor. Baş be­ lası ya da mazlum. Tonton ya da siyah gözlüklü ve göbekli. Sorun bu tarz niteleme­ ler değil, sorun bu n itelemelerin kişiler/aktörler/taşıyıcılar üzerinden yapılmasıd ır. Kapitalizm i n bütünsel işleyişinden kopartılarak analiz edilen işadamları ve örgüt­ leri liberal analizlerin temel belirleyeni olan " baskı grupları" olarak son zamanlar­ da değişik çal ışmalara konu oluyor. Özellikle geç kapitalistleşen toplumlara yöne­ lik çalışmalarda devlet ile işadamları ya da işadaınları örgütleri arasında oluşturula­ cak ortak stratejilerin kalkınma ve gelişmeyi sağlayacağı belirtiliyor. Bu tarz çaba­ lar başka bir çalışmanı n konusu olacak kadar geniş ve önemli. Önemli, çünkü bi­ limsellik adına yapılan bu çalışmalarda gözlerimize, kulaklarım ıza kadar geçiri len rengarenk başlıklar üretiliyor. Evet, hem mekanizmanın kendisi, hem de bu mekanizınaca içerilen "bilme bi­ çimleri", kapitalizmi n gelişimine paralel olarak yaşanan sürecin bilgisin i oluştur­ mamızı daha da zorlaştırıyor. Bu aşamada Benjamin'in çabasını sürdürmemiz ge­ rekiyor. Bu tarz bir çaba için ilk uğrak, somutun zenginliğini gözardı etmeden, zen­ ginliği kavramsal düzenekler üzerinden oku maktır. Bu tarz bir düzenek için ilk be­ lirleme, kapitalizmin içererek dönüştüren dinamik bir yapıya sahip olduğunu söy­ lemekten geçiyor. Bu yüzden olgusal olarak zaman içinde çoğul biçimler alan bir gerçeklikten balıse<liyoruz. B u nu söylerken birçok Marksistin "kapitalizmde deği­ şen bir şeyin olmadığı" yöniinde kişisel olarak hiç anlam ve hak vermediğim bir dizi tepkisini duyar gibi oluyoru m. Oysa kapitalizm toplu msal ilişkiler sistemi olarak kendini kurmaya başladığı andan itibaren, içinde yer aldığı ilişkiler sistemini/düze­ nekleri farklı düzeylerde sürekli olarak değiştirir. Kapitalizmi bir ilişkiler ve ilişki­ lerin zaman içinde biçimlenerek oluştu rduğu dinamik düzenekler üzerinden açık­ lamamız gerekli. Bu tarz bir maddi gerçekliği anlamanın kendisinin de dinamik ol­ ması gerekir. Fetişleştirilen, taşlaştırı lan kapitalizmin işleyişine karşı sahici olmak için kavramlaştırman ı n ve kavramların değişim içinde bilenerek kullanılması ge­ rekiyor. Yani gerçekliğin bilgisi nin bir defa elde edili nce katlanıp her zaman yeni­ den kullanılmak üzere cebimize koyacağımız bir şey ol madığının ısrarla söylenme­ si gerekiyor. O zaman kavramsallaştırması n ı yapacağımız gerçekliğe dönebiliriz.


18

1

Fuat Ercan

i V- S e r m a y e y i H a r i t a l a n d ı rm a k ya da Y ö n t e m e D a i r B i r ka ç B e l i r l e m e

Öyle ya, Abbe Sieyes ü n lü eleştirel kitabı nda burjuvanın her şey olduğunu söylemedi mi? (Fyodor M. Dostoyevski, Burjuva Üzerine). Kim bu kavram ı n (kapitalizm) bir sistem olarak tüm toplumu içine alacak şe­ kilde genişleyeceğini düşünebilirdi? (Fernand Braudel, 1982, 232-249). Sermayeni n ancak belli toplumsal koşu lların doğmasıyla toplumsal düze­ ne damgasın ı v u ran bir nitel i k kazanması onun tarihsel, sermaye olmasının gereği büyümek zorunda oluşu onun özel, bu büyümeyi artı k-değer çıkar­ tılara k gerçekleştiril mesi ilişkisel bir ni tel i ğid ir (Ayla Dorsay ve Hakkı Sait, 1976: 23).

Yaşanan gerçekliğin anlaşılması açısından sorun kapitalist ya da girişimcinin analize konu olup olmaması değil, analizin daha ilişkisel/bütünsel/tarihsel bir çer­ çeve içinde ele alınmamasıdır. Böyle bir çerçeve için Fernand Braudel'in f!ygarlık ve Kapitalizm çalışması ufuk açıcı bir başlangıç olabilir. Braudel çalışmasında serma­ ye, sermayedar ve sermaye düzeni kavramlarının etimolojik kökenlerin i açıklar. Ge­ nellikle birbiri yerine kullandığımız bu kavramların kendi aralarında zamanla bi­ çimlenen ilişkilerin a nalize konu edi lmesi gerekiyor. Sermayeyi haritalandırma ça­ bamızda temel ayrımlardan biri bu kavramsal ayrım olsun. Braudel bu kavramsal ayrımın önemi n i açığa çı k a racak bir soru sorar: "Kim bu kavramın (kapitalizm) bir sistem olarak tüm toplumu içine alacak şekilde genişleyeceğini düşünebilirdi?" (Braudel, 1 982: 232-249).1 Braudel'in sorusu oldukça önemli, çünkü ister tekil bir kişi olarak sermayedar (kapitalist) isterse bir ilişki ve mekanizma olarak sermayenin (daha doğrusu sermaye biri ki m i nin) daha önceki bir toplumu nasıl tepeden tırnağa değiştirebildiğini sorgular. Ama aynı soru, sorunu sadece sermayedar yani tonton patronlar dolayında ele almanın eksikliğini de açığa çıkarır. B u kavramsal ayrışma ele aldığı mız gerçekliğin dinamik olduğunu ve süreç içinde farklılaşarak geliştiğin i göstermesi açısı ndan önemli. Marx'ın erken dönem el yazmalarında (1857-8) ka­ pitalizmin yapısallaşmış bir gerçeklik değil, organik bir sistem olduğunu işaret et­ mesi bu soru ve kavramsal farklılaşmayı daha anlamlı kılar (Marx, 1 973: 278). B u nasıl bir organik sistemdi r ki kapitalist öncesi toplumsal ilişki ve düzenekleri ken­ di belirlemeleri doğrultusunda dönüştürmüş ya da kendi egemenliği altına almış­ tır? Bu soru kendi içinde zor ve güç ilişkilerinin belirleyici olduğuna dair ipuçları da sunar. Daha önceki toplumun tepeden tırnağa değişmesi zor-güç ilişkilerini açığa çıkarır. Bu soruların cevabı mazlum ya da tonton amca ve teyze kapitalistlerin tek başına gerçekleştirdiği bir şey olamaz. Bu a mca ve teyzelerin kapitalist olarak dö­ nüşümü sağlamaları için sermaye ve sermaye düzeninin belirlemelerinden ama çok daha önemlisi bu sistemin sağladığı güç donanımlarından hareket etmeleri gereki­ yor. Ama aynı soru sermaye düzeninin (kapitalizmin) Ne'liği ve Niçin'liği sorusu­ nu da önemli kılar. Bu soruların teorik açıdan önemi yukarıda işaret ettiğimiz l ibeı

işaret edilen kavramların tarih içinde gelişimi için bkz Lefebvre (1 996), Dobb (1 992: 3-30) ve oldukça zengin bir çer­ çeve yazısı için bkz Üşür (1992).


Sermayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

1 19

ral yaklaşımdan farklı olarak Marksist analizin te me l re fe rans noktaların ı aç ığa ç ı­ karır. Yani ilişkile r, ilişkile re taraf olan sını flar. Sermayedar ve işçinin varoluş ko­ şulların ı hazı rlayan sermaye birikim mekanizması ve bu me kan izmanın toplu msal olan he r alana sızarak zaman içinde bu alanları da kapitalist sisteme içe rmesi teme l re fe rans noktamızı oluşturuyor. Burada be lirli bir yapının ke ndine içkin olan değiş­ ke nle r üze rinde doğrudan be lirleyici olması değil, belirl i sın ı f ve aktörle rin e tkin­ likle ri i le biçimle ne n ve zaman içinde yapısal karakte r kazanan öğele rde n bahsedi­ yoruz. Yani zaman iç inde sınıf/aktörlerce belirle ne n yapısal işleyişin bir mekaniz­ ma olarak daha sonra ke ndi bileşe nleri ile e tkileşimi. Marx'ın ge nel çe rçe vesini çı­ kardığı bu e tkile şim/ile tişim bağlantıları nı göste re bilme k Marksistle r içi n gene llik­ le zorlu bir iş olmakla bi rlikte , Marksist analizin anci-kapitalist içe riğinden mem­ nun olmayanların görmek istemedikleri bir teorik çe rçevedir. Kapitalizmin e vrensel ve mutlak olduğuna dair bir dil/eyle mlilik ile kapitalizmin mutlaka değiştiri lme ­ s i gere ktiğine dair b i r d i l , yani iki farklı varolma hali. Kapitalizmin mutlaka değiş­ tirilmesi ge rektiğine dair çabalar indirgemeci ve mekanik olamaz. Organik ve ke n­ di içinde ki bir dizi ilişki dolayında zaman iç inde dinamik bir hal alan ve ke ndisini önceleyen toplumsal me kanizmalarla farklı düzeyle rde ekle m le nen ve dönüştüren bir gerçe klik olarak se rmaye birikim mekanizması ve kapitalizm ge rçekliği ile kar­ şı karşıyayız. Birikim mekanizması nın ke ndi ni önceleye n toplumsal ilişkile r dola­ yısıyla bu ilişkile ri n görece de ngeli içsel bağlantıları üze rinde e tkilerde bulunduğu, ve zaman içinde güçlene re k diğe r me kanizmaları dönüştürdüğü ya da kendine tabi kıldığı bir ge rçe klikle karşı karşıyayız. Aslında kapitalist öncesi toplu msal ilişki­ lerde be lirleyici olan patriarkal ya da me rkezi-ye rel siyasal iktidar-devle t yapıları ve se mbolik dünyalar ile eklemlene rek onları (kısa ya da uzun e rimde) yen ide n ü re ten, ama nihai olarak kapitalist toplu msal ilişkile rin belirleyiciliği alcına sokarak üre ten bir ge rçeklikte n bahsediyoruz. Bu aç ıklama bazı ç ı karımlar yapmam ıza olanak sağlar. İlk olarak ilişkile rce oluşturulan yapı lar i le sınıf üye leri a rasındaki ilişkile rin dinamik ve yapısallaşmış me kanizmalar dolayında ele alınmasına olanak sağlar. Diğe r yandan se rmaye düze­ neğinden bahse ttiğimizde sadece ezile n-sömürüle n kesimle rin (işçi sınıfı ve se rma­ ye dışı diğe r kesimle r) değil, ege me n sını f olan se rmaye n i n de homoje n olmadığın ı bize göste ri r. Se rmayedarlar se rmaye birikim sürecinde farklı işlevle r üstlenir ve bu farklılıklar sınıf-içi (se rmaye) ilişkile ri n uzlaşmacı ya da çelişik eyle mlilikle rine yol açar. Bu eyle mlilikle r yapısallaşmış ge rçe kliğin dönüşmesine nede n olur. Çünkü sermaye birikim me kanizmasının zaman içinde oluşmuş/yapısallaşmış hali sadece se rmaye dışı toplumsal kesimle r iç i n değil, süreç içi nde daha fazla birikim yaparak farklı düze ne kler talep ede n kesimle r iç in de bir yapısal kapana dönüşür. Bu yapı­ sal kapandan tamame n kurtulmanın temel özneleri se rmaye dışı kesimle rdir. Ama kapitalizmin tarih i ne bakcığım ızda bilfiil se rmaye darların da zaman içi nde olu­ şan yapısal kapanlardan kurtulma yönünde eyle mlilikler göste rdiğini görürüz. Bu


20

1

Fuat Ercan

tarz dönüşüm ve değişimler sermaye düzeninin daha bir güçlenmesine neden olur. Hemen bir örnek verecek olursak 1950'lerde başlayan ve 1 960'larda hızlanan üret­ ken sermaye oluşu mu beraberinde daha önceki ticari-sermayenin belirleyiciliğin­ de oluşturulan düzeneklerden kurtul mayı sağlayacak mekanizmaların gerçekleşti­ rilmesine neden olmuştur. 1 97 1 ' de gerçekleşen askeri darbe, sermayenin genel işle­ yişi için gerekli düzeneklerin gerçekleştirilmesi ile sonuçlanm ıştır. Sermaye-içi ça­ tışmalar verili yapısal kapanlardan kurtulmaya yol açar, ama sermaye mekanizma­ sı nın güçlenmesine ve dolayısıyla bazı sermayedarların daha da güçlenmesine ne­ den olur. Bu tarz değişim leri yapı-içi değişim kavramı ile açıklıyoruz. Burada kav­ ramları mız arasındaki ilişkiyi yeniden düşünelim. Sermaye mekanizması sermaye düzenini oluşturduğu ölçüde, düzen bir yapısal kapana dönüşür, ama ileride işa­ ret edeceğimiz sermayenin temel eğilimlerinden biri olan sermaye birikimi zorun­ luluğu nedeniyle zaman içinde yapısal kapanın kendisi birikim açısından daha do­ nanımlı sermayeler ta rafından döniiştürülür. Sermayeler tarafından gerçekleştiri­ len bu yapı-içi döniişüm yapısal kapanın daha da güçlenmesirie neden olur. Bu ifa­ deler bize mekan izma olarak sermaye ile sınıf olarak sermayedar arasındaki ilişki­ yi verir. Bu ilişki ve yapı-içi değişimler önemlidir, çünkü bu bize kapitalist toplum­ sal ilişkilerin statik olmadığını zaman içinde değiştiğini gösterir. Bu tarz bir anali­ zi indirgemeci-mekanik olarak tanımlamak mümkün mü? Za man içinde yapısal­ laşmış koşullar ve bu koşullarda sermaye ve sermaye dışı kesi mlerin yapı-süreç ve aktör-sınıf ilişkileri nden bahsediyorsak mümkün deği l. Ama düşü nsel açıdan pozi­ tivizme epeyce meyilli Marksist analizlerin gerçekl iği oldukça mekanik ve indirge­ meci bir şekilde altyapı-üstyapı determ inizmine i ndirgediği ni eleştiri okları n ı üstü­ miize çekeceğini bile bile söylemek isterim. Mekaniklik ve indirgemecilik üzerinde düşünürken bu konuda son zamanlarda üzerinde diişiindüğüm ve kavramsal çerçevemiz için gerekli olan bir ayrıma daha başvuracağı m. Mekanik-indirgemeci analizlere karşı sosyal olgunun en azından üç düzeyini işaret etmenin gerekli ve hatta zorunlu olduğunu düşü nüyorum. Sermaye düzeninden bahsediyorsak, bu düzen kendisi ni sadece ü retim, böliişü m ve tüketim dolayında yani maddi yeniden üretim üzerinden tan ım lamaz. Diğer toplumsal sis­ temler gibi sermaye düzeni içi n de sembolik/kültürel diizenekler ve hem bu düze­ neklerle hem de maddi yeniden üretimle bağlantıları olan iktidar il işkileri söz ko­ nusudur. Bu dinamikleri maddi yeniden üretim, maddi yeniden üretime içkin olan iktidar ilişkileri ve semboliklkültii.rel anlam dünyaları olarak tan ımlayabili riz. Örne­ ğin sadece Türkiye' de değil neredeyse tüm toplumlarda işveren kavramından önce patron kavramı gündelik yaşamda kullanılır olmuştur ve patron kavramı da Türk filmlerinde gösterildiği üzere patron lara eleştiri okları yönlendiren ve gü ndelik ya­ şamda pek de iyi ol mayan bir şey olarak kodlanır. Zaman içinde bu ifade yerini iş­ veren, girişimci gibi en azından nötr ya da olumlayıcı bir kavrama bırakmıştır. Yu­ karıda Sabancı'n ı n çabalarından bahsetmiştik. Sembolik/kültürel dinam ikler sa­ dece yaşamı daha çekilir kılmakla kalmıyor ama yaşamı yeniden ürececek düze­ nekleri de iktidara sunuyor. Merkezi siyasal karar alma süreci ve kararların yaşa-


Sermayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

1 21

ma geçi rilmesi nde büyük harAerle ifade edilecek bir Devlec İ kcidarı yanı sıra toplu­ ma içkin olan ve coplumsal düzleme saçılmış bi rçok ikcidardan bahsedebiliriz. İk­ cidar düzenekleri sermaye ve sermayedar mancığı içi nde ürecim, cüketim ve bölü­ şüm alanlarına aic her cü rlü eylemlilikte genellikle sembolik bir dizi dil üzerinden kendini kurar. 1 960'larda üretken sermaye oluşumu hızlanırken büyük ölçekli ser­ mayeler merkezi siyasal iktidar üzerinde doğrudan eckide bulunurken, yeni yeni ge­ lişen ve TOBB içinde kristalize olan yeni ürecken ve cicari sermayeler yerel değer­ ler (İslam ve milliyecçilik) üzerinden kendini güçlü kılmaya çal ışmışcır. Bugünkü AKP ikcidarını n kaynakları nı 1 960'larda başlayan, 1 980'lerde döviz ihtiyacı ndan dolayı önü açılan, Anadolu'da kısa zamanda muazzam birikim yapan sermayeler­ de bu labiliriz. AKP ikcidarı nın kaynağı nı büyük lıarAerle ifade edilecek olan ' İkti­ dara' yönelmek için harekete geçirdikleri İ slami ve muhafazakar değerlere sahip va­ tandaşlarda bulabiliriz. Sermaye düzeni yapısal kapana döniişcüğü ölçüde, ondan kaçınan ve ona karşı ayakta kalma mücadelesi verenler de siscemi yeniden ü rececek mekanizmaları harekete geçiriyorlar. Bu anlamda modernleşmeci analizlerin doğ­ rusal analizleri pek fazla gerçekçi olmuyor. Sermaye birikimi iktidar ilişkileri (İkti­ dar ve ikcidarlar) ile değer ilişkileri arasında cers orancılı gelişmelere yol açabiliyor, Türkiye'de yol açmıştır. Tüm bu vurgulardan sonra gerçekçi bir analizin aynı zamanda sahici de olmasını isciyorsak, maddi yeniden üretim sürecini, ikcidar ilişkileri ve sembolik/anlam dünya­ ları ile birlikce analiz ecmemiz gerekiyor. Özellikle sermaye mekanizması, ve bu me­ kanizmayı yeniden ürecen ya da bu mekanizmanın yeniden ürecciği cüm ilişkiler güç/ zor ilişkilerini içerir; o nedenle ikcidar ilişkilerine referans verilmeden sermaye ve ser­ . mayedar kavramları anlaşılamaz. Yu karıda yapcığımız ayrımda genel olarak sermaye­ nin verili olan üzerindeki etkisini yapısal güç olarak canımlayacak olursak, bu yapı­ sal gücün belirli bir zamanda gerçeklik üzerindeki organize müdahale biçimlerini ser­ mayefraksiyonları kavramı ile analiz edeceğiz. Bu kavramlaştırmanın sermayenin ge­ nel olarak var olması için gerekli olan ama yine genellik üzerinden anlaşılması gere­ ken sermayenin işlevleri ile karışcırılmaması gerekiyor. Sermaye fraksiyonları kavramı, güç ilişkileri üzerinden gerçekliğe müdahale ederken genellikle belirli sembolik/an­ lam dünyaları inşa eder ya da verili anlam dünyaların ı harekete geçirir. Bu anlamda iktidar maddi yeniden ürecimin cümüne içkindir ama aynı zamanda sermaye fraksi­ yonları arasında da bir dizi konuda kendini göscerir. Türkiye gerçeğinde yüksek faiz oranları ve aşırı değerlenmiş kura karşı ve taraf olanlar arasındaki çacışınalar cam da iktidar ilişkilerinin farklılaşan açığa çıkış hallerini göstermesi açısından özel bir an­ lam taşır. Bu içiçe geçmiş ikcidar ve maddi yeniden üretim ilişkileri hiyerarşik bir dizi düzenek yaram. Richar<l Mars<len'in 7he Nature o/Capital'<le ısrarla işaret ettiği üze­ re sermaye gerçekliğini açıklamak için ne ile nasıl sorularının eş zamanlı sorulması gereklidir. Ne sorusu daha çok işleyişin nedenlerini açıklarken, nasıl sorusu güç iliş­ kileri dolayında bu gerçekleşmenin gündelik yaşam içinde nasıl biçimlendiği üzerin­ de durur (Marsden, 1999). Ne sorusu nasıl sorusu ile ilişkilendirildiğinde işleyiş ve bu işleyişi n nasıl devam ettiği ve dahası işleyiş için gerekli müdahaleler analize da­ hil edilmiş olur. Ama çok daha önemlisi, ne sorusuna karşılık gelen düzeneklerin na-


22

i

Fuat Ercan

sıl ge rçekleştiği sorusu sadece iktidar ile değil, iktidarla bağlantılı olan anlam/değe r dünyaları i le de yakından ilişkilidir. Türkiye'nin son yirmi-otuz yıldır yaşadığı dene­ yim bu ifadelerin bizzat dile gelmesine neden olmuştur. Türkiye' de se rmaye ilişkile­ ri güçlenip-derinle şip saçıldıkça, bu dışsal etki karşısında kalanların ilk re aksiyonu islami-mahalli kültürel değerleri muhafaza erme biçiminde olmuştur. Muhafazakar, İslami anlam dünyaların ı n saçılıp ge lişmesi kapitalizmin gelişimine paralellik göste­ rir. Ama bizzat bu savunmacı me kanizmanın ke ndisi anlam dünyaları dolayında ka­ pitalizmi n maddi ye niden üretiminin güçlenmesine nede n olmuştur. Kapitalist ilişki­ ler ve se rmayenin maddi yeniden üre timi anlamında bu kesimlerin güçlenmesi, yani birikim yapmaları zaman içinde İslami se mbolik dünyalarının da bu maddi gerçe k­ likle r üzerinden ye n iden tanımlanmasına nede n olacaktır. Kısaca Marksist-ilişkise l bir analizin mekani k-indirge meci olması mümkün değildir. Bu tarz analizle r var ise , bu analizle rin de eleştiride n kaçınması olası değildir. Sermaye düzeni, sermaye mekanizması ve se rmayedar üzerinden bir analiz yap­ mak için bu kavramların/ ge rçekliklerin içsel bağlantıları yani bütünsel içsel işleyiş­ leri üzerinde durmak ge rekir. Yani liberalle rin yaptığı gibi tekil ampirik ge rçeklikler arasında bağlantı kurmak ye rine, tekil ge rçeklikle r ile onları ilişkiler içinde var eden mekanizma/yapıların analize dahil edilmesi ge rekir. Sermayedar, sermaye ve serma­ ye düzeni arasındaki içse l bağlantıları yakalamak, bunların he r birin i analize dahil etme k anlamına gelecektir. Ama bu Cemil fi lmlerinde olduğu gibi purolu göbek­ li patronları ya da libe ral analizle rde işare t edile n devle t karşısındaki mazlum giri­ şimcileri göstermek kadar kolay değil, öze llikle de sermaye kavramından bahsettiği­ mizde kolay de ğil. Sermaye tonton ya da mazlum kapitalist kadar ge rçe ktir, ama ka­ pitaliscler ya da onların eyle mlilikleri gibi gözle ne mez. Marsde n'in işaret ettiği üze­ re bilimsel araştırmanın nihai nesnesi olaylar örüntüsü de ğil, ampirik olguların var­ lığına da neden olan yapılar ve mekanizmalardır (Marsde n, 1999: 28). Analiz için yapılar-me kanizmalar önemli ise o zaman kapitalizmi tanımlayan yapı ve me kaniz­ maların nasıllığına dair bir şeyle r söylememiz ge rekiyor. Burada biçim ve öz gibi bir ayrımdan hare ke t e tmiyorum. Daha çok sezgisel olarak karşı çıktığım bu tarz bir ay­ rı m/kavramlaştırma yerine , toplumsal bütünlüğü oluşturan çelişkili içsel ilişkilerin zaman içinde oluşturduğu organik bütünlük vurgusu benim için öne mli. Kendi için­ de görece dengeli, ama dinamizmini sü rekli olarak kendine içkin olan çelişkiler ve ça­ rışkılardan alan devinim halinde ki bir ge rçeklikte n bahsediyoruz. Çelişkiler ve çatış­ kılardan oluşan devinim halindeki gerçekliği nası l analiz edeceğiz? Bir yanda bileşen­ leri üzerinde farklı düzeyde etkide bulunan ve bileşe nlerine indirge nemeye n bu yapı­ sal ge rçeklik, diğer yandan konumuz açısından kanlı-canlı zalim ya da mazlum ka­ pital istler! Hangisinden başlayacağız? 1 Ier ikisi de ge rçe k. Ama birisi ampirik olarak görülebilir olan, bir diğe ri ise ampirik olarak görüniir olanı da içe ren ama parmak ile işare t ede mediğimiz zaman içinde oluşmuş orsanik bir bürün. Se rmayedar gerçeklik olarak varken, sermayeyi baş be lası ve ya mazlum patron-girişimci gibi kolayca tanım­ layamıyoruz. Ama sermaye kavramı/ge rçe kliğini işaret e tmediğimizde de başbe lası ya da mazlum kapitalistler ge rçeklikle rini kaybede rler.


Sermayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

/ 23

Sadece Marksist analizlerin değil sosyal bilimlerin genel olarak karşılaştığı önemli bir sorunda n bahsediyoruz. Bu soru nun konumuz açısından kaynağı, ka­ pitalist toplumsal ilişkilere içkin olan nesnel yapılar ve nesnel yapılara eklemlenen öznel algılardır. Sistemin zaman içinde sürekli olarak yapısallaşan mantığı ile ser­ mayedar ya da işçinin kendi eylemlilikleri ile sınırl ı öznel / gündelik mantığı. Soru­ yu tekrar bu kavramlar üzerinden ifade etmeye çalışalım, analizimizi sistem in ya­ pısallaşmış mantığı üzerinden mi kuracağız, öznel gü ndelik mantık üzerinden mi? Eğer fetişizm, yabancılaşma ve nesnelleşme gibi kavramsal düzeneklere önem veri­ yorsak, birbiri üzerinde yükselen bu iki mantığı eş zamanlı analize konu etmeliyiz. Bir yanda sermayedarlar, sermaye sınıfı ve sermaye düzeni; öte yanda işçiler, işçi sı­ nıfı ve sermaye düzeni. Sermaye düzeninin oluşturduğu yapısal kapan zamanla fe­ tişizmin genelleşmesine neden olduğu ölçüde öznel/gündelik varoluş sistemin yapı­ sal mantığı n ı bütünsel olarak kavramaktan uzaklaşır. Türkiye' de kapitalistleşme­ nin geliştiği/inşa edildiği dönemlerde dile getirilen "her mahallede milyoner" ifade­ si geç-ulus devlet oluşumu ve geç kapitalistleşmen in en fetişistik ifadesidir. Ama bu ifaden in " i mtiyazsız-sı n ı fsız bir kitleyiz" anlayışı ve dahası "tabaka ve sın ı f farkları­ nı kaldıracak bir devlet politikası" He birlikte düşünüldüğünde büyük harflerle İ k­ tidar üzerinden dile getiriliyor olması fetişizmin ulaştığı boyutu gösterir. Ama aynı şekilde sermayedar oluşumu ile sermaye düzeni oluşumunun ne ve nasılların ı bizle­ re sunar. Yani bu fetişistik halin kendisi bile gerçekliği ele verecek niteliktedir. Mi­ nima Moralia'da Theodor W. Adorno derdimizi ya da problemin çözü mü için ge­ rekli ipuçlarını olanca açıklığı ile bizlere sunar: "Yaşamın en dolaysız hakikatını anlamak isteyen kişi, onun yabancılaşmış biçimini incelemek, bireysel varoluşu en gizli en gözden ı rak noktalarında bile belirleyen nesnel güçleri araştırmak zorun­ dadır" (Adorno, 2005: 1 3). Adorno'mı n ifadesinden hareketle her mahalledeki mil­ yoner ya da tonton patronun aslında sermayenin kişileşmiş biçimi olduğunu söyle­ yebiliriz. Sermayedar ancak sermaye denilen ilişki/düzenek üzerinden anlaşılabilir. O zaman sermayedar gerçekliğini ancak sermaye gerçekliği içinde anlayabilir/ana­ liz edebili riz. (Marx, 1990a: 863)2 Tonton sermayedarlar aslında bir yandan ken­ dileri olarak Rahmi Koç, Güler Sabancı' dır, ama aynı zamanda sermayenin en ge­ nel özel liklerinin de taşıyıcısıdı r. Yapısal kapan artarak belirleyici oldukça Koç veya Sabancı'lar daha çok sermaye düzeneklerinin tanımladığı bireyler olurlar. Yani sis­ temin mantığı onların üzerinde ve onların dili nde kendini yeniden üretir. H i ros­ hi Uchida, konuyu oldukça anlamlı bir şekilde dile getirir: "Sermaye sermayedar olarak şahsiyet kazan ır, sermayedar bilincinde sermayenin değerlerini içselleştirir" ( 1988: 1 3). Kapitalistler açısından fetişizm ve gündelik mantık çok daha belirgin­ dir. Kısaca zaman içinde gelişen ve kendini daha bir yetkin kılan işleyiş olarak ser­ maye birikim mekanizması geliştikçe, onu temsil eden özellikleri en fetiş hali ile sermayedarda gözlemlememiz olası. Kapitalizmde sermayedarın en fetiş biçimi hiç kuşkusuz tüzel kişilik kazanan şirket ve daha da fetiş form anonim şirketlerdir. Marx Kapital' in Almanca Bi rinci baskısına yazdığı önsözde olası yanlış anlamaları önle2 Benzer bir vurgu için bkz Marx (1997: 1 35).


24

1

Fuat Ercan

mek için bir uyarıda bulunur: "Kapitalisti ve toprak beyini, hiçbir şekilde pembeye boyamadım. Ama burada kişiler, ekonomik kategorilerin temsilcileri oldukları, be­ lirli sınıf ilişkileri ile sınıf çıkarlarını kişiliklerinde topladıkları ölçüde ele alınıp in­ celenirler." (Marx, 1979a: 1 6). Sermaye ile sermayedar ilişkisini belki de en açık ola­ rak gösteren ifade şudur: "Sermaye hem evrensel bir kategori olarak değeri belirler, hem de kendi biçim ve bel irlemeleri evrensel olarak belirlenir" (Sınith, 1990: 99). Yukarıda yaptığımız belirlemeleri alt alta sıraladığımızda bir dizi kavrama kavuş­ muş oluruz. Ama önemli olan bu kavramlar arasındaki ilişkileri açıklamaktır. Bu öne­ me atfen yapmaya çalıştığım işi sermayenin haritalandırması olarak tanımlıyorum.3 Teknik anlamda "haritalama insanın kendinden daha büyük ve algılamada güçlük çektiği ölçekleri daha küçük ölçekte gözler önüne sermek ve kuşbakışı bir görümü sunmak olarak düşünülebilir" (Bilim ve Teknik, 2008: 84). Bilim ve Teknik'te harita­ cılığa ilişkin yapılan açıklamayı biraz değiştirerek haritalamayı; gözlemlenemeyen bir gerçekliği (ama gerçekliği) ve gerçekliğe il işkin olan ilişkileri gözler önüne sermek ola­ rak tanımlayacağız. Haritalama iki şeyi içermektedir: gerçeklik ve gerçekliğin temsi­ li. Kapitalizmin şafağında gerçeklik özellikle sömiirgecilik ve dolayısıyla keşiflerle ye­ niden, ama egemenlerin gözünde, tanımlanıyor. Keşfedilen yere sadece yeni bir isim (oysa zaten oranın bi r ismi var) verilm iyor ayrıca yere ilişkin birçok bilgi veriliyor. Bu bilgiler de yine harita üzerinde belirli şekiller ve renklerle kodlanılıyor. Böylece "ya­ bancı ve garip diyarlar haritalandırıldığı anda dünyanın o zamanki bilinen sınırları içine sokulmuş oluyor ve dışarısı, bilinmeyen, içinde barındırdığı sırlarla belirlenmiş oluyordu" (Bilim ve Teknik, 2008: 84). Haritalama güç i lişkileri dolayında gerçekliği birileri için kullanılabilir hale dönüştürüyor. Böylece harita sadece temsil ettiği gerçe­ ğin bilgisini üretmiş olmakla kalmıyor, dönüştürülecek bir gerçekliği temsil ediyor. Gerçekliğin dönüştürülmesine paralel olarak haritalama teknikleri de hızla gelişiyor. Kapitalizmi tanımlayan yapısal kapan fiziki gerçekliği haritalamakla kendin i sınırlamıyor, u laştığı aşamaya bağlı olarak zihinler üzerinde d e etkilerde bulunu­ yor. Kapitalizmin yapısal kapanı zihinsel işleyişi içererek kendini yeniden üretiyor. İ ktidar ilişki lerinin çok rahat manevra edebildiği zihinsel ve bilişsel düzey sürekli olarak yeniden haritalandırılıyor. Kapitalizmin yapısal kapanı bilişsel olarak "veri­ li toplum biçiminin kendini yineleyen hep aynı süreçlerden oluşan bir mekanizma olarak" algılanmasın ı sağlamada oldukça başarı lı olmuştur. "Oluşa" değil "varlığa" yönelmeyi işaret eden bu tarz bir analiz, varoluşu mutlaklaştırıp/doğallaştırarak ya­ şanan anı-ilişkileri zorunluluk olarak kabul ettirir (Horkheimer, 2005: 1 1). Günde­ lik yaşam dolayında içselleştirilen bu bil işsel harita yapısal kadercilik dediğimiz bir varolma haline yol açıyor. Yukarıda verdiğimiz örneği hatırlayalım: "Aman evladı m böyle gelmiş böyle gider, senin-benim elimden n e gelir. Sen de tut şöyle bir ucun­ dan yaşayıp gidiver." Ayn ı şekilde tonton patron imgesi de, mazlu m işveren imgeSermaye kavramı ilişkisel bir kavramdır ve işçi sınıfı ile sermayedarın karşılıklı ilişkisi dolayında biçim lenir. Ama yazı­ mızda biz sermayenin sermayedarla olan ilişkisi üzerinden bir analiz yapaca<;ıız. Sermaye emek ilişkisi burada geliş­ tirilen kavramlardan hareketle gerçekleştirilecek bir di�er çalışmanın konusu olacak.


Sermayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

1 25

si de sistemin yapısal işleyişini ve bu yapısal olanın oluş sürecini gözlerden gizledi­ ği ölçüde sistemi n zihinlerde yeniden üretilmesine yol açmaktadır. Ama işin i lginç ve ilginç olduğu kadarıyla zor olan yan ı şudur: gerçekl iğin zihinsel haritalara ikti­ dar dolayında aktarılması sadece sokaktaki sisteme monte edilmiş bireylerce yeni­ den üretil mez ama çok daha önem lisi muhalifzihinsel yapılar da - yapısal kapanın etkisi nden olsa gerek - referans noktalarını kaybedebilir. Sermaye, sermayedar ve sermaye düzeni açısından önemli bir olgu olan özelleştir­ me konusundan hareketle bir örnek verelim. Petrol-İş Sendikası Başkanı Mustafa Öz­ taşkın ilk bakışta oldukça sağlıklı bir karşı çıkış yapıyor: "Ne yerli, ne yabancı, ne de melez hiç biri Tüpraşi ele geç"iremez. "Muhalif bir dil üzerinden haklı bir çıkışa karşılık sermayenin en açık temsilcisi olan ve böyle olduğu için de en çok tepkimizi çeken Re­ ferans Gazetesi baş yazarı sermayeni n orga nik aydını Eyüp Can, Mustafa Öztaşkın'ın yu karıda ki sözleri ile başladığı yazısına telaşla "Durun, hemen panik yapmayın, bu slo­ ganik sözler bana ait değil" diyerek devam ediyor. Sermayeye candan bağlı Eyüp Can bu karşı çıkışının neden yapıldığını soruyor ve soruya Mustafa Öztaşkın'ın ağzından cevap veriyor: "Türkiye toplumu, hazinesinin değerini kendisi daha iyi bilir ve bu ha­ zinesine sahip çıkacaktır." Can bu cevabm "ilkokul müsamerelerinde bile artık kulla­ nılmayan beylik" bir cevap olduğunu belirtiyor (Referans Gazetesi, 17.8.2005). Eyüp Can sermayeden aldığı cesaretle yaptığı bu eleştiride ne yazık ki haklı. Gerçekleşen değişimi sermaye ve sermaye düzeninin sınıfsal özelliklerinden koparıp, sanki işçi sı­ nıfının temsilcisi değilmişçesine sorunu Türkiye toplumu dolayında ele alarak topu raca arma bu topraklarda genel bir tutum. Sermayenin yapısal belirlemelerinden biri karşısında sermayenin organik aydını Özraşkın'ı "Bırakın yabancı sermaye eleştiri­ sini, "yerli-yabancı-melez" diyerek düpedüz sermaye düşmanlığı yapıyor" diye suçlu­ yor, ama sermayeye karşı muhalif bir yapı geliştirmeye çalışan Öztaşkın, sorunun ne­ denlerini işaret etmekten uzak bir dil kullanıyor. Böylece gerek sermaye ve gerekse bu tarz bi r muhalif yaklaşım yaşamı/gerçekliği çarpıtıyor. Özellikle bizim gibi geç ka­ picalisrleşen toplumların içinden geçtiği son otuz yıl, sermaye mekan izması ve kapi­ talizmin sahip olduğu potansiyellerini açığa çıkardığı yıllar olmuştur. Burada Fred­ rich Jameson'un bilişsel harita/amaların parçalanması dediği olguya referans verme­ mek haksızlı k olur. Jameson bilişsel haritalama kavramını bireyin içinde yer aldığı sosyal olanla ilişkisini ve kişinin kendini/bedenini bu ilişkide nasıl konumlandırdığı­ nı işaret etmek için kullanır (Jameson: 1990). Kişi kendini haritalanabilir dış dünya karşısında bilişsel olarak konumlandırmakta ya da haritalandı rmakra. Ama bu hari­ talanabilir dünyadaki değişimler nedeniyle kişinin/beden in bilişsel haritalamasında sorunlar çıkmıştır. Amk bilişsel haritalar parçalanmaktadır. Sermaye düzeni bilişsel haritaları parçalıyorsa, sermaye düzenine karşı olanlar bil işsel haritaları yeniden yeni­ den biraraya getirmeli. Bütünü yakalamak için sermayeyi haritalandırmak, günümüz için gerekli ve harca zorunlu bir çabadır. O zaman devam edelim. Bu parçalanma halinin temel nedenleri sermayenin ge­ nel işleyişinin ulaştığı aşama ile ilişkilidir. Özellikle Marksistler için temel sorun


26

1

Fuat Ercan

sermaye kavram ı n ı n hakkı nı vermekten geçiyor. Marksist kavramsal düzeneklerden hareketle sermayeden bahsedince, üzerinde sanki sıkıca tartışılmış ve sonuçlara va­ rı lmışçasına bir-iki cümleyle Marx'ı ve Marksistleri indirgemeci-mekanik olmakla suçlayanlara karşı sermaye kavram ının ve dolayısıyla sermaye-düzeni kavramının detaylı bir şekilde ele alınması ve tan ımlanması gerekiyor. Aslı nda bu tarz bir çaba yepyeni keşifler yapmak anlamına gelmiyor. Marx'ın çalışmalarına verdiği adları düşündüğümüzde sermaye kavramına ilişkin zengin bir tarihsel bir birikimin oldu­ ğunu kolayca söyleyebiliriz. Ama zorlu ve soru nlu olan sermayedar, sermaye ve ser­ maye düzeni kavramlarının Türkiye gerçeği ile ilişkilerini kuracak çalışmalara yö­ nelmektir. Bu tü r çalışmalar sadece kavramsal düzenekleri yaşanan gerçekliğe çek­ mek anlamına gelmeyecek, çok daha önemlisi Türkiye gibi geç kapitalistleşen top­ lumların kendine özgü dinamiklerinden hareketle kavramlar daha bir içerik kaza­ narak zenginleşecek. Fakat her durumda sermayenin genel işleyişini anlayabilmek için sermayeyi haritalandırmamız gerekiyor. Sermayeyi en genel düzeyde _sermaye yapan özell ikleri ve bu özelliklerin oluş düzeneklerini/eğilimlerini açığa çıkarma­ mız gerekiyor. Sermayeyi haritalandı rmak sadece sermayeyi bilmek için gerçekleş­ tirilen bir eylemlilik değildir, haritalandı rma dönüştürmenin/değişti rmenin dilini, yol ve olanaklarını bizlere su nar. Erken dönemdeki haritalarda mitolojik yaratıklar, rüzgarları, dalgaları gösterirdi. Biz de erken dönemde tonton patronlar ya da maz­ lum işveren ifadelerinin sermaye ve sermaye düzenini gizleyen işaretler olarak kul­ lan ıldığını söyleyeceğiz. Ama yeni isim lere ve işaretlere yan i kavramsal düzenekle­ re yönelmemiz gerekiyor. Burada Lefebvre ile birlikte Marx'ın düşüncesi nin, dün­ yayı bilmeye yetmediği ama bu dü nyayı bil mek için zorunlu olduğunu vurgulaya­ cağız (Lefebvre, 1996). Marx bize sermayenin haritalandırılması için bir dizi işaret (kavram-düzenek) bırakmıştı r ve bu işaretleri/düzenekleri kullanarak bugünü özel­ likle Türkiye gerçeğini daha iyi anlayacak yeni işaretler geliştirebiliriz. V- G e n e l O l a r a k S e r m a y e

Bir memleketin sanayileşmesi bir çocuğun yetiştirilmesine benzer. Sanayi­ leşmek için belirli kademelerden geçmek zorunludur. Bazı politikacılar ve aydınlar sanayileşmeye montajla başlanmış olmasını tenkit etmektedirler. Halbuki Türkiye gibi bir ülke için sanayileşmenin baska bir modeli olamaz­ dı. Bugün özel sektörümüz ağır sanayi sahalarına dahi yatırım yapmaya is­ tekli hale gelmiştir" (Vehbi Koç, 1 977c: 37). Bugüne kadar Türkiye'de işadamları sadece çarkı çevirmek için çaba göste­ riyorlardı. Artık çark dönmeye bafladı. Onlar başında bulunmasa da dönebi­

lir hale geldi (Tevfik Güngör'den aktaran Bali, 2008: 67, vurgular bana ait). Türk iş dünyasının önde gelen isimlerinden Asım Kocabıyık kendisine yönel­ tilen "Siz nasıl bir şirket kurmuştu nuz? Borusan beklentileriniz ölçüsü nde büyüdü mü?" sorusuna "Bizim geçmişimizde, Türkiye'nin geçmişi var" diyerek cevap vermiş­ tir (Kocabıyık, 2007: 78). Kocabıyık'ın cevabının yanına "her mahallede bir m ilyo-


Sermayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

i 27

ner yaratma" amacın ı koyduğumuzda Türkiye tarihini sermayedarın, sermaye me­ kanizmasın ın ve dahası sermaye düzeninin oluşum tarihi olarak okuyabiliriz. Yu­ karıda işaret ettiğimiz gibi, bireysel sermayenin gündelik mantığı iyi okunduğun­ da bizlere sistemi n yapısal mantığına dair önem li ipuçları su nar. Koç bireysel gün­ delik mantığı ne kadar güzel ifade ediyor: "Bir memleketin sanayileşmesi bir çocuğun yetiştirilmesine benzer. " Sanayileşme ifadesinin yerine sermaye birikimini koyabilir­ sin iz. Ve çocuk anık büyüdü! Çarkları artık kend iliğinden işliyor. Sermayedarı n artık çarkların başında durmasına gerek yok. Bu eğretilemeler "sermaye" gerçekli­ ğinin zaman içinde yetkinleştiğini gösteriyor. Türkiye gibi kapitalistleşmeye daha geç başlayan toplumlarda kapitalistleşme süreci sermaye birikimi için gerekli düze­ neklerin inşa edilmesi ile (çarkların oluşturulması/çevrilmesi), sermaye düzeneği­ n i n yerleşmesi aşaması olarak iki önem li aşamayı içeriyor. Bu iki aşamada tekil ser­ mayen in tarihi i le genel olarak sermayenin tarihi ve Kocabıyık'ın haklı olarak işa­ ret ettiği üzere Türkiye'n i n tarihi üst üste biniyor. Türkiye gerçeğinden hareketle sermayeyi haritalandırma çabamızın i l k uğrağı onu genellik düzeyinde (capital in general) analiz etmek olacak. Sermayeni n kendi­ ni tanımlayan özelliklerin tarihsel süreç içinde biçi mlendiği gerçeğini göz önüne al­ makla bi rl ikte, sermayeyi haritalandırmak için genel olarak sermaye kavramının te­ mel bileşen lerini yazın ı n kısıtları nı göz önüne alarak kısaca açabiliriz. Genel olarak sermaye kavramının en yetkin dile gelişi/getirilişinin Marx tarafından gerçekleşti­ rildiğini söyleyebiliriz. Roman Rosdolsky'den aldığımız habere göre Marx l862'de Kugelman'a yazdığı mektupta analizi nin genel olarak sermayeden hareket ettiğini ve böylece rekabet i le kredi sistemini çalışmasının dışında bıraktığını beli rtir. Re­ kabeti n sermayeni n sermaye üzerindeki eylemliliğin i yani birçok sermayeyi (many capitals) içerdiğini vurgular (Rosdolsky, 1 977: 4 1 ). Rosdolsky rekabet ve kredinin somuc gerçekliğe ait olduğunu ve "ideal ortalamaları" işaret etmediğini söyler (Ros­ dolsky, 1977: 4 1). Çok detaya girmeden haritalama işleminde iki farklı soyutlama düzeyinden söz edebili riz. İ lki ("genel olarak sermaye") kapitalist toplumun tarih­ sel ve toplu msal özellikleri ni, yani sermaye birikiminin tarihsel ve toplumsal yeni­ den iiretim koşulları n ı en soyut düzeyde anlamamızı sağlar. Diğeri ("birçok serma­ ye") ise sermaye biri kiminin belirli bir andaki somuc koşullarının taşıyıcı ya da du­ ruma göre dönüştürücü u nsurlarını bize verir. Son zamanlarda üzerinde sıkça tar­ tışmalara neden olan Marx'ın genel olarak sermaye kavramını4 biz yukarıda yaptı­ ğımız tanımlama üzerinden ele almayı tercih ediyoruz.5 Genel olarak sermaye kavram ı sadece ele aldığımız gerçekliği iyi aktarmamızı 4

Marx'ın Grundrisse'de referans aldığı genel olarak sermaye kavramını daha sonra özellikle Kopitol'de kullanmadığı yö­ nündeki Michael Heinrich'in (1 989) argümanı. özellikle Fred Moseley (1995) ve Paul Burkett (1992) tarafından eleştiril­ miştir. Fakat bu konuda temel referanslarımız konuyu daha erken bir dönemde ele alan ve fraksiyonalist analizleri eleş­ tirmek için yola çıkan Simon Clarke'ın (1 978) çalışması ile tekel ve tekelci kapitalizm kavramlarını eleştiren Dick Bryan'ın (1985) çalışmasıdır. Sorunu daha sistematik olarak ele alan bir çalışma için bkz Arthur (2002), özellikle şekil 3.2. Genel olarak sermaye kavramının oldukça anlamlı bir analizi ve özellikle tekelci kapitalizm kavramının eleştirisi için bkz Bryan (1985).


28

1

Fuat Ercan

sağlayacak bir araç değil, tekil sermayeler ve onları n bireysel çıkarların ı n toplumsal olarak belirlendiğini göstermesi açısından önemli. Bir adım daha atacak olu rsak ta­ rihin belirli bir döneminde toplumsal ilişkilerin yeni bir düzenek içinde biçimlenme­ si ile ilişkilidir sermaye olgusu. Bu biçimlenmede sadece x ile y arasındaki nedensel­ l i k i lişkisi değil, birçok değişkenin birçok değişkenle kurduğu ağ tarzı ilişkiler ser­ maye denen olgunun varlığına neden olmuştu r. İ çsel olarak birbirleriyle bağlantı­ lı hareket halindeki organik bir bütünden bahsediyoruz. Sermaye bu anlamda x ve y arası ndaki tekil doğrusal tek yönlü bağlantı üzerinden değil de, emek ile sermaye ve sermaye-sermaye arası ilişkilerin emek, meta, para arasında bir dizi içsel bağlan­ tıları dolayında analiz edilebilir. Genel olarak sermaye, tarihin belirli bir dönemindeki toplumsal ilişki ve etkile­ şimin belirli bir düzenek içinde açığa çıktığı organik bütünselliğin en genel, en so­ yut özelliklerin i bize verir. Eşzamanlı oluşan ilişkiler sonucu açığa çıkan değişim halindeki organik bütün/gerçeklik, ilişkiye taraf olanların tekil konumlarının top­ lamı değildir. Girişte ısrarla işaret ettiği miz kapitalizmin ya da sermayenin kişisel­ leştirilmesi sorunu açısından bu çok önemlidir. Marx'ı n birçok sermayenin en be­ lirgin görünü mü olan rekabet olgusu için yaptığı açıklama derdimize merhem ola­ cak nicelikte: "Kavramsal açıdan rekabet, sermayenin içsel dinamiğin i n, özünü ta­ nımlayan yapı nın, çok sayıda sermayenin karşılıklı etkileşimi biçi m inde belirmesi ve realize edilmesidir" (Marx, 1 973: 4 1 4). Marx'ı n öz olarak işaret ettiği şeyi, daha önce ifade ettiğimiz gibi, çelişki l i içsel ilişkilerin oluşturduğu devingen bütünlüğün tekil üzerindeki etkisi olarak tanıml ıyoruz. Rekabet ve rekabete taraf olan sermaye­ ler, bu içsel ilişkilerin oluşturduğu düzenek dışında anlaşılamaz. Yani bi rçok serma­ yeni n karşılıklı i lişki/etkileşimi, çeşitli sermaye biçim lerinin varlığına neden olabi­ l i r ama bu biçim lerin herbiri organik dinamik yapısal olanın belirleyiciliği altında­ dır. Burada Clarke'ı n işaret ettiği gibi genel olarak sermaye kavramı bağımsız, özel, tekil sermayeleri ortadan kald ırmaz, fakat özel-teki l sermayelerin bu gerçeklik için­ deki sınırlarını çizer (Clarke, 1 978: 54). Bu ifadelerfraksiyonalist yaklaşımlar olarak tanım layacağı m ız analizlerin eksikliğini gösterdiği için akı lda ayrıca tutul ma l ıdır. Somutun soyutlanması, düşü ncedeki somut olduğu ölçüde, bu özellikler man­ tıksal değil tarihseldir. Marx'ın Grımdrisse'de işaret ettiği gibi "birçok sermaye­ yi onları sermaye olarak ortak kılan özellikleri açığa çıkardıktan son ra açıklamak daha iyi olacaktır" (Marx'can aktaran Rosdolsky, 1977: 43). Bu ifade bizim için önemli. Sermayeleri sermaye yapan ortak özellikler, kapitalizmin tarihsel olarak bi­ çim lenme sürecine baktığımızda açığa çıkan en genel özelliklerdir. B u aşamada gi­ riş ve yöntem bölümündeki açı klamalarımızla bağlantılı bir çıkarım yapabiliriz. Tonton ya da mazlu m patronlarımız/kapitalistlerimiz tabi ki var ve önemli ama be­ lirli sosyal ilişkilerin tanımladığı gerçeklik içinde var. Ve bir adım daha atacak olu r­ sak sermayenin sermaye olarak varl ığı ancak belirli işlevlerin zaman içinde gerçek­ leşmesi ile mümkündür. Bu konuya döneceğiz.


Sermayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

1 29

Sermaye düzeni, toplumsal ilişki lerde değişim değerinin her geçen gün daha bir egemenliğini arttı rdığı coplumdur. Bu ifadeyi biraz daha açacak olu rsak, i htiyaç­ ların karşılanması için gerçekleştirilen ü retimin amacı ve mantığı tamamen de­ ğişmiştir. Üretim ihtiyaçlar için değil, değişim değeri için gerçekleştirilir. B u ba­ sit ifade aslında coplumun baştan aşağı değişmesi anlamına gelecektir. Sanayileş­ me olarak tanımlanan üretimin yeni organizasyonu aynı zamanda yeni mekanlar (kem-fabrika, atölyeler) ve yeni sı nıf/aktörlerin (sermayedar ve işçi) varlığına neden olmuştur. Üretimin değişim değeri için gerçekleştirilmesin i n biricik nedeni "üre­ timin dolaysız amacı ve belirleyici dürtüsü olarak arcı değer" üretilmesidir (Marx, 1 997: 771 -772). Sadece üretim değil ama öncelikle üretimde başlayıp bütün top­ lumsal i lişkilerin dönüşmesine neden olan bu yeni örgiiclenmede artı-değerin kay­ nağı emek, genel soyut emektir (Marx, 2005: 45-46). Fakat analiziiı burada du rma­ ması gerekir, değişim değerinin egemenliği üretim düzeyinde emek-sermaye çeliş­ ki/il işkileri n i n varlığına neden olduğu ölçüde, dolaşım alanında bölüşüm ve tüke­ timin de sermaye mantığı içinde yeniden biçimlenmesine neden olur. Üretim ala­ n ı ndaki ilişkiler {çelişkiler) geliştiği ölçüde, sermaye dolaşım alanında da belirleyi­ ci olur: "Toplumsal ü retim koşulları arasında, sanayi sermayesinden önce görülen ve geçmişe karışan ya da can çekişmekte olan diğer sermaye türleri, yalnız ona tabi olmakla ve işleyiş biçimleri ona uyacak biçimde değişmekle kalmayıp ancak ona da­ yanarak hareket etmekte ve bu temelle birlikte yaşayıp ölmekte, ayakta durmakta ya da çökmekte" (Marx, 1979: 63). Türk iye gibi geç kapital istleşmiş ekonomilerde ise durum biraz daha farklı olabiliyor, sermaye birikimi sürecine giren bireysel ser­ mayeler sadece ü retken sermaye oluşumunu başlatmıyor ama sermaye ilişkilerinin yaygın ol maması ndan dolayı, üretken sermayeyi destekleyecek bir dizi faal iyeti de kendileri başlatıyor. Sakıp Sabancı durumu olanca necliği ile özetliyor: 1950'li, 1 960'lı yıllarda, müteşebbis, sadece bir cek ürecimle uğraşmıyor. O üretime bağlı birçok hizmeti de yürütmek zorunluluğunda kalıyordu (...) Çünkü o yıllarda büyük sanayiyi destekleyecek yan kuruluşlar ortaya çık­ mamıştı ... Hacca hizmet sektöründekiler, kamyoncusu , lokantacısı hazı r de­ ğildi (...) Mesela, biz Bossa Fabrikası'nda üretimi yürütebilmek için, sadece tekstilcilik yapm ıyorduk. Fabrikanın makinelerinin tamiri ve yedek parça ihtiyacının karşılanması için, Adana'nın en büyük torna atölyesine de sahip­ tik (...) Bossa'da, Adana'nı n en büyük marangozhanesini kurmuştuk. Çünkü ihtiyacımız olan sandıkları yapacak bir kuruluş bulamıyorduk ( ... ) Bossa'nın yemek servisini biz yapmak zorundaydık. Üç bin-beş bin işçiye her gün ye­ mek çıkardığımıza göre, Adana'nın ve hatta Tiirkiye'nin en büyük mucfa­ ğı nın, lokantasının işletmecisi durumu ndaydık (...) Kendi ürettiğimiz mal­ ları, hammaddelerimizi, kendi kamyonlarımızla taşıdığımızdan, Adana'nın en büyük nakl iyecisi, işçilerimizi otobüsle taşıdığımızdan Adana'nın en bü­ yük otobüs işletmecisiydik (Sabancı' dan aktaran Öztürk, 2008: 70). Bu açıklamalardan sonra " her mahallede bir milyoner yaratacağız" ifadesini aynı


30

1

Fuat Ercan

zamanda her mahallede bir milyoner yaratmak için çok daha fazla işçi yaratacağız, üretken sermayenin gelişimi için gerekli dolaşım alanına ait yatırımlar yapacağız, ya da varolanları da sermaye mantığı içine çekeceğiz diye düzeltmemiz gerekiyor. Yani acımasız gaddar ya da mazlum kapitaliscimizin kapitalist olması için emekle buluş­ ması gerekiyor. Bu buluşma içiçe geçmiş bir dizi düzeneğin varlığın ı gerektirir. B u düzenekler olmazsa "para" ya d a "makine" gibi varlıklar cek başına sermaye olamaz: Üretim ve geçim araçları kendili klerinden nasıl sermaye değilse, para ve me­ talar da kendi l i klerinden sermaye değild ir. Bunların sermayeye dönüşmele­ ri gerek ir. Ama bu dönüşümün kendisi ancak bell i koşullar altında olabilir, yan i birbirinden çok farklı türden iki meta sahibinin yüzyüze ve temas ha­ line gelmesi gerekir; bir ya nda, baş kal a rı na aic emek-gücünü satın a larak, el­ lerindeki değerler toplamını arttırmak isteğinde bulunan, para, üretim ara­ cı ve geçi m a racı sahipleri; öte yanda, kendi emek-güçlerini ve dolayısıyla emeklerini satan özgü r emekçiler. . . . Meta paza rı nd aki bu kutuplaşma ile kapitalist ü retimin temel koşulları sağla nmış olur (Marx, 1986: 731). O zaman sermayeyi ilişki ama süreç içi nde yapısallaşan bir gerçeklik olarak ele almak zorundayız. Vehbi Kaç'un ne kadar muazzam bi r insan olduğuna dair övgü­ ler yağdıranlar, Koç'un işçilerle bağlantısın ı sermayesi ile onlara iş yaratması tarzın­ da kullanırlar. Yöntem yine ayn ı; devlet ile sermaye gibi sermayedar ile işçi de bir­ birine dışsal iki varolma hali olarak tanımlanıyor. Oysa sermaye (Marx bu cümleye "ne var ki, sermaye" diyerek başlar) "bir nesne değil, toplumun belli bir tarihsel olu­ şumuna ait bulunan belli bir toplumsal üretim ilişkisidir. Ve, bir nesnede kendisin i ortaya koyarak bu şeye belirl i b i r toplumsal nitel ik kazanıdırır." (Marx, 2006: 7 1 5). Marx'ın "bir nesnede kendisini ortaya koyarak bu şeye beli rl i bir toplumsal nitelik kazanıdırır" ifadesi özel bir öneme sah iptir. Toplumsal nicelik kazanan bu ilişki za­ man içinde " faaliyete katılanların doğa ile ve birbirleriyle olan karşılıklı ilişkilerinin bütiinü, ekonomik yapısı açısından diişiiniildiiğünde, toplumun ta kendisidir (Marx, 2006: 770). Tarihin belirli bir döneminde oluşan düzenek emek-sermayedar ara­ sında " her ne kadar karşılıklı serbest sözleşmeden doğuyormuş gibi görünürse gö­ rünsün, bu emek daima zora dayanan emek olarak kalı r" (Marx, 2006: 7 1 9). Zo­ run kapitalist üretimin gereklerinin yerine getirilmesindeki rolü, kapitalist çalış­ manın zorunlu hale getirilmesidir. Kapitalist üretimin dolayısıyla kapitalist işin da­ yatılması zaman içinde birikimin miktarına bağlı olarak değişik biçimler alacak­ tır. Ama üretim i n ve çalışmanın kapitalist biçimi zamanla bizim açımızdan önemli olan üretken sermayenin toplumsal düzenek içinde egemen biçim almasına neden olacaktır. Zamanla i fadesi anlamlı çünkü zaman la i lişkiler daha bir sistemarikleş­ tikçe sadece ü ret i m i başlatan kapitalist ile işçi sınıfı n ı n sınıf olarak sınıAaşmasına yani çelişkilerin yoğunlaşarak artmasına neden olmuyor. Kapitalist üretim yaratı­ lan artı-değerleri ü retken sermayedar için ek sermayeye dönüştü rmektedir. Bunun açık anlamı daha çok ilişki demektir. Bu ilişki sermaye birikiminin u laştığı aşama


Sermayeyi Harita landırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

j J1

ve sınıAar arası mücadeleye bağlı olarak ya daha çok işçi ile ilişki kurmak (işçi ça­ l ıştırırken) ya da daha çok üretim aracın ı ü retime dahil etmek anlamına gelecektir. Genel olarak sermayeyi işaret eden bu gelişmelerden sonra artık "De re fabula narrarur" yan i "bu h ikayede seni n sözün edi liyor" diyebil i riz. Marx bu i fadeyi A l­ man okur için yan i İ ngiliz sanayi ve tarım işçilerinin durumuna omuz silken, ya da iyimser bir biçimde Almanya' da işlerin bu kadar kötü olmadığı düşüncesiyle kendi­ ni avuranlar için söyler. Yaşanan onca şeyden sonra küçük bir değişiklikle Marx'ı n bu cümlesi n i "bu h ikaye her geçen gün daha fazla H EPİM İ Zİ N h ikayesi oldu ve daha da olacak" şeklinde ifade edebiliriz. Çevremizi saran metalar ve bu meralar üzerinden krallı kları n ı sürdüren tonton patronların varlığı hikayeni n bizleri de ne kadar içerdiğin i n en iyi göstergeleri olsa gerek. Genel olarak sermaye olgusunun analizi için iki düzlem özel önem taşıyor. Bun­ lardan ilki, sermaye ve sermaye oluşumu için temel yapı taşları olan meta, para ve emek arasındaki derin içsel bağlantıları açığa çıkarmak, ikincisi de bu içsel bağlan­ tılar kurulduğu ölçüde sermaye bi rikim mekanizmasının dinamik analizine yönel­ mektir. Türkiye gerçeğine ilişkin iki belirleme yapabiliriz, ilk olarak Türkiye'nin ta­ rihi nasıl Asım Kocabıyık'ın tarihi ile ilişkili ise, aynı zamanda bu tarihin emek-meta ve para arasındaki içsel çoğul bağlantıların oluşturulduğu bir tarih olduğunu söyle­ yebiliriz. 1900'lerin başlarında başlayan i nşa sürecini değer aktarma üzerinden üret­ ken sermayeni n egemenliğine bağlı olmayan para ve ticari sermayenin birikim süre­ ci olarak tanımlarsak, 1950'lerin ikinci yarısından itibaren başlayan dönemi bizzat değer yaratma sürecine geçiş ve emek-meta ve para ararsındaki derin içsel bağlantı­ ların daha yoğun bir şekilde kurulduğu dönem olarak niteleyebiliriz.6 Devlet Plan­ lama Teşkilatı'nın (DPT) uygulamalarına dönüp baktığımızda, kalkınma ve sanayi­ leşme adı altında gerçekleştirilenlerin, sermaye mekanizmasının oluşumu için gerekli olan, meta, emek ve para olguları ile üretken sermaye döngüsünün/işlevinin egemen kılı nması olduğunu söyleyebiliriz. Çarkların i nşası Türkiye gerçeğinde oldukça hız­ lı gerçekleşmiştir. 1980'li yıllarla başlayan ve her birimizi reform yorgununa dönüş­ türen süreç ise yine sermaye mekanizması nın temel belirleyeni olan emek-sermaye ve sermaye-sermaye arası ilişkilerin sermaye mekanizması nı bir üst aşamaya taşımasıyla i lişkilidir. Sürekli tekrarlanan "katma-değeri yüksek malları n üretimine geçmeliyiz" ifadesi istikrar ve reform yorgunluklarımızın temel nedenleri olmuştur. Eğer gerçek­ leştirilen düzenlemeleri alc alca yazıp daha sonra bunları emek, meta ve para ile ilgi­ li olanlar diye sınıAandıracak olursak, karşımıza reformların sermaye birikimi açısın­ dan mantığı ve dolayısıyla sınıfsal karakteri açığa çıkacaktır. Bu aşamada genel olarak sermayeden sermayelere geçebiliriz. Türkiye gerçeği­ nin anlaşılması açısından önemli olduğunu düşündüğümüz bir kavramsallaştı rma ya da kavramsal temizlik yapmaya çalışacağız. Bu kavramsal temizlik bize serma­ yeni n farklı soyutlama ve farklı amaçlara göre içsel yapısının daha bir anlaşılması­ nın olanaklarını sunacaktır. 6

Bu tarz bir çerçeveden hareketle Türkiye gerçeljini analiz eden bir çalı�ma için bkz Ercan ve Tuna (2006).


32

1

Fuat Ercan

V l - S e rmaye i ş l e v l e ri, S e r m aye B i ç i m l er! ve S e r m aye F raks lyo n l a rı

Görünür hareket, altında kesinlikle başka bir şeyin gizlenmiş olduğu bir maske anlamına gelmez. Görünür hareket, 'görü nür'ün bütünsel olarak or­ taya çıktığı moleküler hareketleri ve makinesel düzenlemeleri göstermek için, deneyime kı lavuzluk etmesi gereken söküm ve parçalara ayırma nokta­ larını belirtir (Deleuze ve Guanari, 2000: 68). Türkiye burjuvazisinin belirleyici bir özelliği bütünlüğü müdür; bölünmüş­ lüğü mü? Belki de en doğrusu burjuvaziyi bir bütün olarak birleşciren ortak smif çıkarlarından ve cidd i çelişkiler içeren sımfiçi bölünmelerden aynı za­ manda söz etmek (Boratav, 1989: 47). Rifac Hisarcıklıoğlu, Lenin'in, "Organize olmuş küçük bir topluluk, orga­ nize olmamış kitleleri rahatlıkla yönlendirebilir" sözünü hatırlatarak, dünya daki Türk girişimcilerin tek çatı altında coplanmasını önerdi" (Referans Ga­ zetesi, 6.5.2008). Korkut Boratav oldukça anlamlı bulduğumuz bu tespitleri yaptı ktan sonra "Türkiye'de sı nıf çözüm lemeleri çok genel ve makro saptamalara dayanan soyut bir yaklaşımın izini caşır" der ve devamla "temel sosyal sı nıfların anatomisini ya­ pan ayrıncılı araştı rmalara yönelmenin zamanı n ı n" geldiğini belirtir. Aradan ge­ çen on yıla rağmen bu alanda yapılmış yeni çalışmalardan söz etmem iz ne yazık ki olası değil. 7 Aynı şekilde sorulan soru, yani sermayedarları tanımlayan bütünlüğü müdür yoksa bölünmüşlüğü müdür sorusu, önemli olmasına karşın orta yerde du­ ruyor. Evet hem bütü nlüğü hem de bölü nmüşlüğü önemli, ama her ikisini birden içeren bir analiz çerçevesi geliştirmemiz gerekiyor.8 Bu çalışmanın amacı da bu ge­ rekliliğe bir nebze olsun katkıda bulunmak. Bu soru nu n çözümlenmesi için soyut­ lama düzeyine bağlı olarak üç farklı düzeyde üç farklı kavramlaştırmadan hareket edeceğiz. Bu kavramlardan ilki genel olarak sermaye mantığı içinde yer alan serma­ yenin işlevleri kavramı, ikincisi sermayenin toplumsal pratikte en somut olarak açı­ ğa çıktığı sermaye biçimleri kavramı, ve son olarak sürecin özneleri olarak serına­ yederların aktif varolma çabalarını içeren sermayefraksiyonu kavramıdır. Farklı so­ yutlama düzeylerinde çal ışan bu kavramsal düzeneğin temel belirleyeni sermayenin genel işlevleridir. Sermayenin genel işlevleri ancak genel olarak sermaye kavramın­ dan harekede anlaşılabilir. Genel olarak sermayeyi açıklarken, sermayenin sermaye olabilmesi için emek-meta ve para biçimleri arasında bir dizi içsel bağlantının ku­ rulması gerektiğini açıklamıştık. İçsel bağlamılar zaman içinde gerçekleştiği oran­ da sermaye var olabilir. Marx Kapital-1/'de sermayenin sermaye olabil mesi için üç farklı aşamadan geçmesi, üç farklı işlev alması gerektiğini detaylı bir şekilde açık7

Boratav çalışmasında sermave içi farklılaşmaları analiz eden ve kanımca hala ampirik açıdan en önemli çalışma olan ilhan Tekeli ve di{Jerleri (1981) ile Mustafa .Sönmez'in (1992) çalışmalarını örnek olarak gösterir. Bu çalışmalara ekle·

necek bir di{Jer çalışma Mustafa Şen'in (1985) çalışmasıdır. 8 Kapitalizmin zuhur etti{Ji dönemde dile getirilen en önemli vurgulardan biri, kapitalizmi ·ayrımlar ça9ı· olarak tanım·

lamaktır. Kendisini önceleyen toplumsal yapıda varolan birliktelikleri parçalayan ayıran yeni toplumsal düzenek, varo­ lanı parçalara ayırıp kendi mantı{Jı içinde kodluyor. Bu işleyişin kavramsal açıklanması için bkz Uchida (1988: 8·64).


Sermayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

1 33

lar. Sermayen in genel işleyişi için zorunlu olan bu döngüleri biz sermayenin işlevle­

ri olarak adlandıralım. Para sermaye ile başlayan sürecin devamında, üretimi gerçekleştirmek üzere sa­ tın alınan üretim araçları ve emek-gücü, üretken sermayeye dönüşür. B u aşamada sistemin temel belirleyeni olan emek-sermaye ilişkisi ve diğer girdilerin sağlanma­ sı sü recinde de ilk elden sermaye-sermaye ilişkisi kurulmuş olur. Bu işleyişi biçimsel dönüşüm olarak kavramlaşcıralım. Biçimsel dönüşüm değerlenme sürecini, yeni de­ ğerleri n yanında artık-değerin yaratıldığı dolaysız üreti m sü recin i başlatı r. Üretim sonucunda yeni bir değer, yeni bir meta açığa çı kar. Bu aşamayı ise değerlenme sü­ reci olarak tanım larız. Ve son aşama yaratılan değerlerin realizasyonu yani metaın paraya dönüşmesidir. Realizasyon artık-değer yüklü metaların, paraya dönüşmesi anlamına gelir. Bir üretim ve realizasyon sonucunda açığa çıkan arcı-değerin, para sermaye biçiminde yeniden üretken sermayeye dönüşmesi sermayenin genişleyerek yeniden üretimine neden olur. Üretim ve realizasyon siireci aynı zamanda sermaye oluşumu ve birikim sürecidir. Sermayenin toplam döngüsü aynı zamanda kapita­ lizmin kurucu öğesi olan değer yaratılma ve yaratılan değerin yeniden değer yarat­ mak üzere döngüye aktarılma yani sermayenin değerlenme sürecidir (Marx, 1 992).

Kısaca sermayenin toplam döngüsüne içkin olan sermayenin işlevleri sermayenin ser­ maye olması için gerekli ve hatta zorunludur. Bu zorunluluğu Marx açı k bir şekil­ de dile geti rm iştir: "bireysel sermayelerin devreleri içiçe girer, birbirlerini öngörür ve zoru nlu kılar, ve salt ördükleri bu ağ içerisinde toplam toplumsal sermayenin ha­ reketini meydana getirirler" (Marx, 1992: 316). Bu işlevlerden biri yerine gelmedi­ ğinde sermaye birikimi gerçekleşmez, yan i kriz denen olgu ile karşılaşırız. Yan i ser­ mayenin işlevleri soyutlama düzeyi yüksek ve 'genel olarak sermaye' kategorisi için­ de ele alınması gereken bir kategoridir. Sadece Türkiye değil hemen hemen tüm dünya da sermayenin bu işlevleri yanlış bir şekilde farklı çıkarlara sahip ve birbirini dışlayan sermayenin fraksiyonları dola­ yında ele alınıyor. Üretken sermaye ile para sermaye (finans sermaye deniyor), ba­ zen de üretken sermaye ile ticari sermaye birbirini dışlayan somut çıkar oluşum­ ları olarak tanı mlanıyor. Türkiye' de solun bilinçli olmazsa bile dolaylı bir şekil­ de etkilendiği/beslendiği Monthly Review Oku/u nda n son zamanlarda sıkça kul­ lanılan Neo-Gramscici analizlere kadar bu tarz fraksiyonalist bir ayrı m ı n belirle­ yici olduğunu söyleyebiliriz. Diğer yandan meslekten iktisatçı ama Marxist i kti­ satçıların üretken sermayenin peygamberi olarak tanımlanan Keynes'i n analizleri i le garip bir eklemlenme içinde olduğunu daha önceki çalışmalarımızda da ifade etmiştik.9 Bu garip eklemlenmede hiç kuşkusuz geç kapitalistleşen toplumlarda be­ lirleyici olan üçüncü dünyacılık-kalkınmacılık kritik bir öneme sahiptir. Sermaye­ nin fraksiyonları kavram laştırması kapitalizmin analizi için oldukça önem l idir, fa­ kat fraksiyonalist yaklaşımları n sermayenin işlevlerini fraksiyon olarak göstermele'

,

9 Bu ıarz çalışmaları teorik düzeyde ele alan bir çalışma için bkz. Ercan (2002). bu tarz analizlerin politik çıkarımlarının eleştirisi için bkz. Ercan ve Oğuz (2007).


34

1

Fuat Ercan

ri sorunludur. Soru n sermaye, sermayedar ve sermaye düzeni arasındaki içsel bağ­ lantıların kurulmamasından kaynaklanıyor. Sermayedarları somur olarak yaptıkla­ rı işlere bağlı olarak üretken ve fi nansal biçiminde ayrıma tabi tutmak, ya da piya­ sada fiyat üzerindeki denetim güçlerine bağlı olarak tekelci ve tekelci olmayan biçi­ m inde sını flandırmak, ya da ulusal ve uluslararası aktivitelerine göre ayırmak kapi­ talizmi anlamamızı önleyen analiz tarzlarıdır. Oldukça tanıdık olan bu tarz analiz­ ler, sermaye derken en somut biçi mi olan işletmeden, işletmenin bazı somut özellik­ lerinden hareket etmektedir. Bu somut özellikler yerli-yabancı, tekelci-küçük ü re­ tici, üretken-finansal gibi ikilikler üzeri nden bir dilin yaratıl masına neden oluyor. Bu dilde belirleyici olan her zaman için somut tekil sermaye/firma ile tekil serma­ ye/fi rmanın dolaşım alanı ndaki etkinlikleri oluyor. Bu erkinlik ise sonuçta ü retim sürecinde yaratılan artı-değerin bölüşüm süreci nde sermayeler arası ilişkiler üzerin­ den tanımlanıyor. Ve bu ayrım/dil sadece yaşanan gerçekliği bir bütün olarak algı­ lamadan bizleri alıkoymuyor, ama çok daha öneml isi politik hareketlerin de rota­ sını belirliyor. Bu tarz problemli bir el� alış için güzel bir örnek: "Eğer tüketecekle­ ri mallar küçük bir azınlık tarafı ndan üretiliyorsa ve bunların fiyatları maliyetleri­ n i n çok üstünde ise, yan i tekel fiyatlarıyla satıl ıyorsa, halkımız bu azınlık tarafın­ dan sömürülüyor demektir" (TİB, 1975: 7). Tekelci Sermaye ile /çiçe başlıklı kitap, tekelci kapitalizm kavramından etkilenerek özde neo-klasik i ktisadın temel mantı­ ğından yan i fiyat mekanizması ve pazar üzerinden bir sömürü kavram ı tanımlama­ sı yapıyor. Sömürü kavramı tekelci sermayelerin piyasa merkezli güçleri üzerinden tanımlanırken, tekelci kapitalizm olgusu da metropol denen erken kapitalist ü lke­ ler yan i tamamen dışsal etkiler üzerinden analiz edilir: Dünpı kapitalizminin gelişimi sırasında metropol niteliğindeki ülkelerde üretimin serbest rekabet kapitalizmi koşullarından tekelci kapitalizm koşul­ larına geçmesi, temelde metropollerin kendi iç dinamikleri tarafından belir­ lenen doğal ve kaçınılmaz bir gelişimdir. Buna karşılık kapitalizmin bu te­ kelci yapısı, emperyalist sömürü tarafından geri bıraktırılan ülkelerde ser­ best rekabet kapitalizmi süresini izlemeden, doğrudan doğruya ve emper­ yalist sömürünün belirlediği biçimlerde ortaya çıkmıştır. . . Dolayısıyla tüm geri bıraktırılmış ülkelerde dünya finans kapitali ile bütünleşmiş bulunan yerli kapital, temelde tıpkı ileri kapitalist ülkelerdeki KAPİTAL gibi, TE­ KELCİ KAPİTAL'dir (Özkol, 1970 : 1 5). 10 Bu tarz sorunlu yaklaşımlardan kurtulmanın biricik yolu, yukarıda işaret et­ tiğimiz üzere genel olarak sermayeden hareket etmektir. Sermayeni n işlevleri so­ yutlama düzeyi yüksek bir kavramsal düzenek i ken, sermayenin fraksiyonları anı-

10 Bu çalışma süreci üzerinde çalışılması gereken önemli bir konuyu açığa çıkarmıştır. Türkiye'de sıkça kullanılan tekel­

ci kapitalizm kavramının eleştirilmesine yönelik çalışmaların yapılması gerekiyor.


Sermayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

j JS

pirik somut gözlemlere ait kavramsallaştı rmalardır. 1 1 Aslı nda fraksiyonalist yakla­ şımlar, sonuçta komiser Cemil'e teorik temeller hazırlamanın ötesine geçmiyor. B u durumda kapitalisclerin içinde biçil"fllendiği gerçekl iği (sermaye ve sermaye düzeni) işaret etmeyen farksiyonalist yaklaşımlar, iyi polis-kötü polis gibi iyi kapitalist yan i Sakıp Sabancı'nı n i fadesi i le "sosyal oğlu sosyal " kapitalist ile para-finansal yan i Cemil'in kahramanca kavga ettiği kapitalist arasında ayrımlara yöneliyor. Sermayeyi haritalandırma çabamızda, genel olarak sermayenin olmazsa olma­ zı olan sermayenin işlevleri i le sermayenin fraksiyonları arasında bir ayrım yapa­ cağız. Sermaye işlevleri, genel olarak birbi rin i dışlamayan ve zaman içinde arala­ rındaki içsel bağlantıların yoğun laşarak artması ile sermaye düzeninin egemenli­ ğini kuran bir kavramsallaştırmadır. Genel olarak sermaye ve sermayenin toplam döngüsü açısından ü retken sermayede gözlemlenen sorunlar, para sermaye dön­ güsü ya da ticari sermaye döngüsünde bazı farklılaşmalarla aşılabilir. Genel ola­ rak sermaye açısından bu düzenlemeler birbirini dışlayan kavramsal düzenekler de­ ğil, sermayeni n genel mantığın ı n gerekleri olarak analiz edilebilir. Sermaye işlev­ leri bizim gibi geç kapitalistleşen ülkelerdeki sermaye birikim sürecin i anlamamı­ zı kolaylaştırır.12 Geç kapitalistleşen ülkelerde sermaye birikim süreci aynı zaman­ da sermayenin toplam sosyal döngüsünün oluşum sürecidir. Genel olarak serma­ ye oluşumu için sermayenin işlevlerin i n gelişmesi zorunluluğu, geç kapitalist ülke­ lerde sermayenin toplam sosyal döngüsünde içselleştirme ve uluslararasılaşma olarak tanımladığımız mekanizmalarını gelişmesine neden olacaktır. İçselleştirme ve ulus­ lararasılaşma mekanizmaları, aynı zamanda sermayenin sermaye olması için gerek­ li işlevleri daha önce gerçekleştiren erken kapitalist ülkeler i le sürece daha geç ek­ lemlenen ve bizim geç kapitalistleşen ülke olarak tanımladığımız ülkeler arasında kavramsal bir farklılığı da açığa çıkaracaktır.13 Sermayenin toplam sosyal döngü­ sünün ürerken sermaye açısından temel bileşenleri olan tüketim malları ü retimini i fade eden Departman-i l ile üreti m mallarının üretimini işaret eden Departman-1 arasında içsel bütünlüğü sağlayan ilişkilerin eşzamanlı oluşumu erken kapitalist ül­ kelere özgüdür. Bu özellik aynı zamanda erken kapitalist ülkelerin geç kapital istle­ şen toplumlara yönelmeleri ve onların verili düzeneklerini dönüştürmelerine neden 11 Epistemik hata olarak tanımlanacak bu düzeyler arası dil uyuşmazlığının en açık dile gelişi Neo-Gramscici okul ya da Amsterdam Düzenlemeci Okul diye adlandırılan okulun çalışmalarında gözlemlenebilir. Bu tarz ele alışın yetkin ilk ör­ neği için bkz van der Pijl (1979 ve 1998); bu tarzı lngiltere örneğine uygulayan bir çalışma için bkz Overbeek (1 990). Overbeek Hickel'den hareket ederek sermaye fraksiyonlarını kapitalist bütüncülleştirilmiş (aggregates) çıkarlar üzerin­ den tanımlar. Sermaye fraksiyonlarının çıkarları ise birikim sürecindeki sermaye işlevleri ile bağlantılandırılır. (Overbeek,

1 993: 3). Fraksiyonalist yaklaşımın erken dönem eleştirisi için bkz Clarke (1 978); daha sonra farklı bir açıdan eleştirisi için

bkz Bonefeld vd. (1 994) ve ampirik verilerle daha detaylı eleştirileri için bkz Burnham (1991/)1997/ 2002).

12 Sermaye işlevleri kavramını operasyonel hale getiren

bir çalışma için bkz Palloix (1 97S), bu kavram üzerinden

Türkiye'de kapitalizm ya da sermayenin evreleri için Ercan (2002).

13 Geç kapitalistleşme kavramı çevre ve merkez, gelişmiş-geri bırakılmış gibi kavramsallaştırmalara karşı geliştirilmiş­ tir, kavramı diğerlerinden ayıran temel özelliği çevre ülkelerde kapitalizmin/sanayileşmenin imkansızlığını dile geti­ ren kalkınmacı, üçüncü dünyacı a nlayışlara karşı geç kapitalistleşen ülkelerle erken kapitalistleşen ülkeler arasında­ ki farklılığın nitel bir farklılık değil, nicel yani birikime ilişkin bir farklılık olduğunu göstermektir. Kavramın geliştirilme­ sinde ilk kaynaklar için bkz Kay (1975) ve Weeks (1977).


36

[

Fuat Ercan

olur. Geç kapitalistleşen toplumların eşitsiz ilişkiye girdiği/girmek zorunda kaldı­ ğı bu dinamik sü reç, sermayen i n temel işlevlerinin zaman içinde eşitsiz biçimlen­ mesine neden olur. Özellikle de üretken sermaye için gerekli olan Departman-I i le Deparcman-I I arasındaki ilişkinin zamana yayılması özel bir öneme sahiptir ve ay­ rıca incelemeyi gerektirir.14 Bu kavramsal düzeneği açığa çıkaracak en öneml i olgu, Türkiye gibi ülkelerde kapitalistleşme sürecinin sürekli olarak sermaye, ama döviz biçim inde sermayeye i htiyaç duymasıdır. Yani ü retken sermaye oluşumu için daha az sermaye gerektiren dayanıksız tüketim malları ü retim i ile sürecin başlaması ve birikimin her aşamasında daha fazla nitelikli girdi yan i Departman-I mallarına i h­ tiyaç duyulmasıdır. Genel olarak geç kapitalist toplum larda bu zorunluluğun doğal sonucu döviz biçim inde sermaye i htiyacın ı n sürekli olarak artış göstermesidir. Ser­ mayeni n temel eğilimi olan birikim zorunluluğu, aynı zamanda üretken sermaye oluşumu için bir dizi içselleştirme ve uluslararasılaşma mekanizmasını açığa çıkara­ caktır. Zaman içinde fa rklılaşan bu m�kanizmaların temel belirleyeni dünya ölçe­ ğinde devam eden sermayeni n toplam işleyişine ihtiyaç dolayında eklemlenmedir. Örnek olarak üretken sermaye oluşumunun henüz başlarında dünya piyasasına ge­ leneksel tarım ürünleri dolayında, kapitalist olmayan ürünlerin ticareti ile eklem­ lenme belirleyici iken, zaman içinde doğrudan yabancı sermaye ve para sermayenı n içselleştirilmesi yan i ü lkeye b u sermayelerin çekil mesi önem kazanacaktır. Bülent Eczacıbaşı Capital Dergisi için yapcığı bir konuşmada içselleştirme ve uluslararası­ laşma olgusunu kendi deneyiminden hareketle açıklıyor: Yabancı ortaklıkta bizim için özellikle iki koşul çok önemli. Birincisi, bizim ulaşamadığımız pazarlara ihracat olanaklarımızı artırmak olabilir. İkinci­ si, yüksek teknolojiye erişimde kolaylıklar sağlayabil ir. Bir örnek de verebili­ rim; İpek Kağıt'taki ortağımız Georgia-Pacific, bu saydığım 2 koşulu da sağ­ lamıştır. Bu ortaklık, İpek Kağıt'ın ihracatı nı önemli noktalara, yal nız ba­ şımıza erişemeyeceğimiz düzeye getirdi. İkincisi, kağıt sanayi i gibi büyük yatırım ve ileri teknoloji isteyen bir alanda bizi dünya devleri arasına sok­ tu ve İpek Kağıt Avrupa'nın 3 büyük tesisi arasına girmiş oldu (Eczacıba­ şı, 2002: 56). Sermaye birikim i n i ve kapitalistleşme sü recini, yerli-yabancı ya da üretken­ fi nansal sermaye üzerinden yapılan ayrımlar yerine, biri k i m ve sermayenin genel işlevlerinin oluşumunu sağlayan içselleştirme ve u l uslararasılaşma mekanizmaları üzerinden analiz etmemiz gerekiyor. Bu tarz bir kavramlaştırma Türkiye'de yaşa­ nan süreci anlamada egemen olan gelenekselleşm iş açıklamaların yarattığı sorunla­ rı aşmamıza olanak sağlar. Ama sermaye fraksiyonları kavramının anlaşılır olma­ sı için sermaye biçimleri diye tanımladığım bir kavramı daha gündemimize alma­ mız gerekiyor. Sermayenin işlevleri sermayeyi en genel ve soyuc düzeyde tan ımlarken, ser­ maye kendisini işletme düzeyinde farklı somut biçimlerde gösterir. Deleuze ve 14 Bu yöndeki bir çaba için bkz Ercan, Karakaş ve Tanyılmaz (2006).


Sermayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavra m s a l Düzenekler

1 37

Guattari' den alıntıladığımız "görünür hareket, altında kesinlikle başka bir şeyin gizlenmiş olduğu bir maske anlamına gel mez" i fadesi analizimiz için önemli. Te­ kil sermayeler (işletmeler), sermaye birikim mekanizması nın statik olarak anlaşıl­ ması için söküm ve parçalara ayırma noktalarını bizlere verir. Somutun zenginliği­ ni içinde barındıran statik bir gerçeklik olarak sermaye biçi mlerinden bahsediyo­ rum. Türkiye' deki tüm işletmelerin bir fotoğrafı n ı çeksek ve sonra bu fotoğrafa ait değişkenleri bel irli özell ikleri dolayında sınıAandırsak, her bir sınıflandırma sadece sermayenin farklı biçimlerini ele vermeyecek, ama genel olarak sermayenin ele alı­ nan toplu mda nasıl yapı landığına dair önemli açılı mlar sağlayacaktır. Statik karşı­ laştırma yöntemi i le iki farkl ı tarih arasında kesit analizi yaparak Türkiye'de serma­ ye birikimi üzerine oldukça önemli ipuçları bulabi liriz.15 Sermaye birikiminin d i­ namik yönününü, yan i sermaye düzeninin güncel koşullarda güç/iktidar ilişkileri üzerindeki etkisini açığa çıkarmak için ise sermaye fraksiyonları kavramına başvu­ rabili riz. Sermayenin genel işleyişinin en soyut ifadesi olan sermayenin işlevleri za­ man içinde daha etkin bir hale gelirken, zamanın belirli bir kesitinde (uğrak) ser­ maye ile sermayedarlar arasındaki içsel bağlantılar kendi n i somut düzeyde açığa çı­ karır. Kapital izm muazzam bir meta birikimi üzerinde yükseliyorsa, meta biriki­ mi de zaman içinde tüzel kişilik kazanmış işletmeler aracılığı i le gerçekleşir. Diğer yandan üretilen ve dolaşım alanına aktarılan metalar (yukarıda işaret ettiğimiz gibi Departman--! ve Departman-il' de üretilen metalar) kendi içinde oldukça farklılık gösterdiği gibi, aynı zamanda meta üretimi sermaye birikiminin h ız ve yoğunluğu­ na göre zaman içinde farklılaşır. Kapitalizmin en fetiş biçimi olan metaların ü re­ til mesi de oldukça farklı biçimlerde gerçekleşir. Belirli bir zaman kesiti ve daha da önemlisi zaman içinde metaların üretilme biçimleri üzerine yapılacak çalışmalar ol­ dukça öneml i ipuçları verecektir. Betimsel düzeyde somutun zenginliğini açığa çı­ karacak sermaye biçimleri üzerine birçok araştırma olduğu söylenebilir. Ama eksik olan sermayenin bu biçim lerinin betimlen mesinin sermayen in genellik düzeyinde tanımlayan özellikleri ile birleştirilmesidir. Tablo-l ' de gerçekleştirdiğimiz sermaye biçimleri sınıflandırması, sermaye işlev­ leri ile sermaye fraksiyonları ve dahası Türkiye' de sınıfsal mücadelenin somut ve olası biçimlerini açığa çıkartacak bir çerçeve su nabilir. Ama bu çerçeveyi yer ve za­ man kısıtı nedeniyle bu çalışma sınırları içinde ele alıp incelememiz olası değil. Fa­ kat uzun erimli bir çaba olarak sermaye biçimleri sın ıflandırması i le sınıflandırma­ nın işlev ve fraksiyonlar arasındaki içsel bağlantıları n ı açığa çıkartacak detaylı ça­ lışmaları n yapılması gerekiyor. 16 Çalışmanın sınırlarını aştığımız için sadece ser­ maye büyüklüğünden hareketle küçük ölçekli sermaye işletmelerinin bu tarz bir analizden hareketle nasıl ele alınacağını göstermek anlamlı olacak. 1 5 Bu tarz bir analizin ilk ifadesi için bkz. Ercan, Karakaya ve Tanyılmaz (2008). 16 Bu çalışma bir kitap çalışmasının öncülü olduğu için makale ile kitap formatı arasına sıkışan bir psiokoloji ile yazıldı­ ğından bu bölüm bu gerilimi içinde taşıyor.


JB

1

Fuat Ercan

Ta b l o - 1 : S e r m a ye y i H a r i t a l a n d ı r m a k

1-Sermaye işlevleri (Genel Olarak Sermaye)

il-Sermaye Biçimleri (Somut Durum-işletmeler)

a-Sermaye Büyüklüğüne Göre i) Büyü k Sermaye (Holding) ii) Küçük ve Orta Sermaye iii) Mikro sermayeler

Üretken Sermaye

Ticari Sermaye

Para Sermaye

b-Pazara Göre i) Uluslararası sermayeler ii) Uluslararasılasmış ulusal sermayeler iii)Ulusal sermayeler iv)Yerel sermayeler

: 1

1 1 1

1 1

e- Sektöre! Farklılıklar-il i) Hammade ii) Ara Malı iii) Sermaye Malı

TÜSIAD

iV- Egemen Sermaye Fraksiyonları

TÜSIAD

1 MUSiAD

TUSKON

TOBB

AS KON

c-Sermaye işlevlerine Göre i) Üretken sermaye ii) Para sermaye (Banka /Borsa / Si gor ta ) iii)Ticari sermaye d-Sektörel Farklılıklar-1 i) Endüstri ii) Tarım ii) Hizmet

11 1-Sermaye Fraksiyonları (Verili Duruma Müdahale, Güç­ iktidar ilişkileri)

TOBB

YASED

TESK YASED TiM

; TISK MESS TÜRKONFED ' SEDEF

f- Sektöre! Farklılıklar-111

GÜNSIAD

i) Ölçek ekonomileri

ii) Alan ekonomileri g-Birikim Sürecine Girişine Göre i) Erken birikimciler ii) Geç birikimci l er

'----����-'----�-

1

� � � � � � � � --'--� � � � � �----''--� � � � �

Türkiye'de sermaye gerçeği ni a naliz ederken belki de en zorlu alanlardan biri küçük, orta ve m ikro işletmeler diye tanımlanan işletmelerin analiz edilmesidir.'7 Türkiye' de işletmelerin yapısı bir küçük üretici denizi olarak tanımlanabilir. Ama bu tespit o kadar genel ve sorunludur ki. İlk elden bu işletmelerin önemli bir kısmı, cari- · 17 Ne yazık ki küçük üreticiliğin yapısal kaynakları ile Türkiye'ye özgü dinamikleri arasında sağlıklı bir çalışma bulmak oldukça zor, bu tarz bir çalışmanın kapitalizmin yeni dinamikleriyle bağlantısını kuran oldukça anlamlı bir çalışma için bkz Harrison (1997).


Sermayeyi Haritaland.,maya Yönelik Kavramsal Düzenekler

1 39

hi pre-kapitalist topluma uz:ınan esnaf ve zanaatkarları içermektedir. Dönüşüm ha­ lindeki bu sınıf ve işletmeler dikkate alınacak sayıdadır. Diğer yandan yükselen ve önemli olduğu söylenen küçük üreticileri tanı mlarken birbirine karşıt iki düşünce öne çıkıyor: Anadolu Kaplanları mı Keçileri mi? DPT'nin hazırladığı Rapor'da işa­ ret edildiği üzere "Devlet İstatistik Enstitüsü'nün (DİE) 2000 yılı değerlendirmele­ rine göre ( 1 - 1 50 işçi çalıştıran işletmeler KOBİ kabul edildiğinde) imalat sanayiinde toplam 208. 1 83 KOBİ faaliyet göstermekte ve bu işletmelerde 922.71 5 kişi istihdam edil mektedir. KOBİ'ler tüm imalar sanayii işletmelerin i n o/o 99,2.sini oluşturmakta ve bu sektördeki istihdamın o/o 55,65'irıi karşılamaktadır." Yine DPT Raporu'na baş­ vuracak olursak "TESK bünyesinde faaliyet gösteren 1 2 adet mesleki federasyon, 82 adet esnaf ve sanatkarlar odalar birliği ve 3.475 adet esnaf ve sanatkar odası şeklinde örgütlen miş olup, 3 1 Ocak 2003 tarihi itibarıyla esnaf ve sanatkarlar sicili kayıtları­ na göre 2.761.513 adec işletme bulun maktadır" (DPT, 2004: 8). Dönüşüm halinde olan bu kesimin zaman içinde başka biçimlere dönüşeceğini söylemek olası. Örnek olarak 1999-2003 arasındaki beş yılda bakkal sayısı 150 bin­ den 1 25 bine gerilerken, 2004-2008 arasında 60 bin bakkal daha kepenk i ndirmiştir. Toplamda, işyerini kapatan esnaf ve sanatkar sayısı, 2006 yılında 106 bin, 2007'de 1 19 bin, 2008'in ilk beş ayında 51 bin civarındadır. (Uras'tan aktaran Öztürk, 2008). Diğer yandan Tü rkiye'de özellikle son zamanlarda "küçük güzeldir" sloganı üzerinden bir güzelleme yapıld ığını söylememiz gerekiyor. Bu güzellemeyi eleştir­ mek gerekir, ama böyle bir eleştiri öncelikle söz konusu güzellemenin işaret ettiği sürecin gerçek olduğunu kabul etmekten geçiyor. Yani küçük üreticilik ister Ana­ dolu Kaplanları isterse zor koşullarda ayakta kalıp birikim yaptıkları için A nadolu Keçileri 18 olarak tan ı m lansın, son zamanlarda sistemin yapısal mantığı açısından işlevi ve konumu değişmiştir. Bu değişimin en önemli ama en az ifade edilen yönü , Türkiye'd e kapitalizmin ve dolayısıyla sermaye birikiminin Anadolu mekanına sa­ çılmasıdır. Saçılma, sermayenin sosyalizasyonu yani sermaye ilişkilerinin yayılıp­ derinleşmesi anlamına gelmektedir. İbrahim Gündoğdu'nu n bu sayıdaki yazısında Swyngedeouw' dan harekede işaret ettiği "Binlerce atomistik aktörün hareketlen­ dirdiği moleküler sermaye hareketleri, karmaşık ve içiçe geçmiş bağlantı ve düğüm noktalarından oluşan rizomarik coğrafi konumlar üretmektedir" ifadesi anlamlı ve önemlidir. Rizomatik coğrafi konumlar üreten dinamikler nelerdir? B u soruya veri­ lecek cevap "Anadolu sermayesi" olarak adlandırılan, bizim sınıflandırmamıza göre ise "sonradan birikim sürecine giren, alan ekonomilerinde yer alan ve uluslararası piyasa ile eklemlenen işletmeler" olarak tan ımlanabilecek sermaye biçim lerinin ge­ l işimini anlamamızı da kolaylaştıracaktır. Saçılma durumu y ukarıda işaret ettiğimiz sembolik/anlam dünyaları açısın­ dan da önemlidir. Bir İtalyan atasözünün işaret ettiği gibi "herkesin patron, herke­ sin kendisinin efendisi" olduğu bir ideolojik-kültürel ortamdan geçiyoruz. Sermaye 1 B Sevgili arkadaşım Mehmet Türkay'la USIAD üzerine bir çalışma için konuştu�umuz USIAD başkanı, ne zaman Ana­ dolu Kaplanı desek ısrarla "ne kaplanı onlar zor koşullarda gelişmeye çalışan keçilerdir" diye bizi düzeltiyordu.


40

1

Fuat

Ercan

toplumsal düzeneklere sızıp egemenliğini artırdığı oranda patronlar artık girişim­ ci olarak önem kazanıyor. TOBB başkanı Rıfat H isarcıklıoğlu "Yılda 1 10 bin gi­ rişimci yaratmak zorundayız" derken, Milli Eğitim Bakanı "şimdiye kadar vatan­ daş yetiştirdik, artık girişimci yetiştirmem iz gerekir" diye açı klamalarda bulu nu­ yor (H isarcıklıoğlu, 2002: 94).19 Anlam dünyasında serpilip gelişen ve geliştirilen girişimcilik olgusunun en önemli belirleyenlerden biri de saçılmadır. Bu süreç, ag­ resif birikim biçimi ve farklı emek kullanım tarzları nı da devreye sokacaktır. Ama her durumda saçılma olgusunun, sermayen in en genel ve en temel özelliği olan bi­ rikim zorunluluğu ile ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Bu zorunluluk, Türkiye ger­ çeğinde özellikle 1 979'la birlikte ara ve sanayi mal ı üretimi için gerekli döviz bi­ çiminde sermaye ihtiyacının açığa çıkması ile yakından ilişkilidir.20 Döviz kazan­ dırıcı her türlü etkin liğin desteklenmesi, daha önce yerel pazar için ü retim yapan küçük ya da m ikro işletmeleri uluslararası pazara yöneltmiştir. 1980'li yıllarda işa­ ret edilen ihracata yönelik sermaye stratejisi, ticari sermayenin uluslararasılaşması­ na ama döviz biçim i nde sermayenin de içselleşti rilmesine neden olmuştur. Bu içsel­ leştirme ve uluslararasılaşma mekanizmalarını hızlandıran bir diğer önemli değiş­ ken, erken kapitalistleşen ülke sermayelerinin 1971' den itibaren kriz sürecine gir­ mesidir. Özellikle üretim alaıı ında yoğunlaşan sermayeler sermayeni n organik bi­ leşeninin artışına karşı üretim sürecini yeniden biçimlendirme yolu ile toplam ser­ maye içinde değişmez sermayenin ora n ı nı azaltacak bir dizi yola başvurmuşlardır. Uluslararası altsözleşme ilişkileri bu yollardan birisidir. Bu yol geç kapitalist ülkeler­ de sermayenin sosyalizasyonunu hızlandırmışrır. Bu aynı zamanda geç birikimciler ya da alan ekonomilerine yönelik işletmelerin gelişmesine yol açan en öneml i etken olmuştur. Aşırı birikimin gerçekleştiği mekanlarda açığa çıkan merkezileşme, yo­ ğunlaşma ve değersizleşme süreci krizle birleşerek aşırı biriken sermayelerin mekansal (relokalizasyon)21 ve zamansal (kredi mekanizması) kısıtı aşma yönündeki etkinlik­ lerini hızlandırmıştır. B u dinamikler ise, geç kapitaliscleşen ülkelerde sermayeni n saçı lması olgusuna ivme kazandı rmıştır. Küçük-orta boy işletmelerin gelişmesini tetikleyen diğer bir eğilim ise Anadolu topraklarında holding biçiminde örgüclenen büyük sermaye gruplarının geçirdiği dönüşümler olmuştur. Özellikle de artan dö­ viz ihtiyacına paralel olarak geliştirilen ihracata yönelik teşvik sistemleri, bu büyük sermayeleri ihracata yöneltmiştir. Ticari sermayenin uluslararası laşması anlamına gelen ve Türkiye'ni n birikim sürecinde görece en zayıf halka olan bu alanda güç ka­ zanmanın yollarından biri büyük ölçekli işletmelerin girdiler için küçük ölçekli iş­ letmelerle bir dizi i lişkiye girmesi olmuştur. Dünya ölçeğinde aşırı biriken sermaye ile bizim gibi geç kapitalistleşen ülkeler<le yeni birikim koşulların ı n kesişmesi kü19 Girişimciliğin Vatan, Millet ve Sakarya için ne kadar önemli olduğuna ilişkin Dilek Çetindamar'ın (2002) TüSIAD'a ha­

zırladığı çalışmasına da ayrıca bakılabilir. 20 Türkiye'de sermaye birikiminin kapitalizme ilişkin yapısal bir belirleyeni olarak döviz biçiminde sermaye ihtiyacı için

bkz Ercan (2004) ve bu olgunun tarihsel bir süreç içinde önemi için bkz. ôztürk (2007). 21 Bu konuda erken dönem ama günümüz gerçekliğini anlamada hala anlamlı olan bir çalışma için bkz. Fröbel, F.. He­ inrichs, J. and O. Kreye (1980).


Sermayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

1 41

çiik üreticileri öne çıkarmıştır. Bu öne çıkış sadece küçük üreticilerden daha fazla söz edilmesi anlamında değildir, küçük işletme denen biçimlerin sermaye birikim sürecinde hızla yol alması anlamı ndadır. Radikal Gazetesi için Hale Tüziin'ün ha­ zırladığı Yıldızı Yükselenler yazı dizisinde ele alınan Kiler grubu iyi bir örnektir. Ya­ zın ı n Kiler grubuna ayrılan kısmı manidar: "Bitlisli 'bakkal amca'nı n sermayesiy­ le kurulan Kiler, artık büyük oyuncularla yarışıyor." Yazı şöyle devam ediyor: Bit­ lisli Kiler ailesinin bu şehirde küçük bir bakkal dükkanıyla başlayan serüveni, bu yıl 37 mağaza açarak büyüme hedefi. koyan bir yolda devam ediyor. Bir kardeşleri­ ni iktidar partisi milletvekili olarak Mcclis'e yollayan Kilerler, bu yıl sadece pera­ kendede 700 milyon YTL ciro hedeflerken inşaat ve enerjide de büyümelerini sür­ dürüyor" (Tüzün, 2007). Bu kısa alıncı sermaye birikiminin rizomatik oluşunu işa­ ret ederken, aynı zamanda belirli bir birikime u laşan sermayelerin yeni sektörle­ re yöneldiğini ve daha da önemlisi yukarıda işaret ettiğimiz iktidar alanlarından, büyük harfle işaret ettiği miz İ ktidara yüzünü çevirdiğini gösteriyor. Diğer yan­ dan yine birikim sürecinin Anadolu'ya saçılması ile ulusal ve uluslararası düzeyde alt-sözleşme ilişkilerine girilmesi, belirli bir ürünün üretimi için gerekli tüm girdi­ leri işletmeye içselleştirerek ölçek ekonomilerine yönelmenin her zaman geçerli ol­ madığını göstermesi açısından anlamlı ve önemli. Burada <letaylandıramasak bile bu olgusal gelişme tekelci kapitalizm gibi bir dönemlendirme yapmanın da sorun­ lu olduğunu açığa çıkarıyor. Sermaye büyüklüğü üzerinden göstermeye çalıştığı­ mız bu somut dinamikler aslında sermaye işlevleri nin gelişiminin zorunlu sonuçla­ rı olduğu gibi, sermayenin Anadolu'ya yayılması ise sermayenin toplam döngüsü ve onun içsel bileşenleri nin daha bir güçlenmesi ve daha bir kristalize olması anlamı­ na geliyor. Anadolu'ya saçılma ya da Aııadolu'da sermaye birikimi ve aktörlerinin gelişimini süreklilik arz eden bir küçük ölçekli işletme/sermaye üzerinden ele al­ mak ise anlamsız, çünkü bunlar arasında bazıları hızla önemli bir sermaye birikimi yapıyorlar. Bu konuda önemli bir veriyi Capital Dergisinin hazırladığı Tiirkiye'nin Holding HaritaJt kitapçığında da görmemiz mümkün. Kitapçıkta son yedi yılda {1987-2002) Türkiye' deki holdinglerin sayısının 428' den 628'e çıktığı belirtiliyor. Bölgelere göre Marmara (340'tan 448'e) ve İç Anadolu (77'den 105'e) holdinglerin en çok kuru lduğu iki bölge. Güneydoğu Anadolu bölgesinde bile sayı 2' den 9'a çık­ mış (Capital, 2002). Anadolu keçisinden kaplana dönüşen Sanko Holding'in tekstil sektöründen enerji ve inşaat sektörüne geçmesi, sermayenin yoğu nlaşması sonucun­ da açığa çıkan birikimin değersizleşmemesi için yeni alanlara yönelme zorunlulu­ ğunu gösteriyor. Ne demişti Sanko Holding Başkanı A. Konuk: "Gözümüz açıldı." Gözü açan sadece bilinçlenme değil, elde değerlenmesi gereken sermayenin birik­ mesidir. Sermayenin daha güçlenmesi ve kristalize olması, sermayeler arası ilişkile­ rin yerel-ulusal ve uluslararası ölçekte yoğunlaşarak artması na neden olduğu ölçü­ de, sınıf içi uzlaşma ve çelişkileri de yine farklı ölçeklerde (yerel-ulusal-uluslararası) ve farklı alanlarda (faiz, döviz kuru, teşvi kler, vergiler ve benzeri) artırıyor. Serma-


42

1

Fuat Ercan

yeler arasındaki il işki ve çelişkileri geniş anlamda işbölümü, sermayenin emek üze­ rindeki sın ı fsal egemenliğinin açığa çıkcığı il işkiyi ise dar anlamda işbölümü olarak tanıml ıyoruz. Bu iki farklı işbölümünden harekede, sermaye biçimlerinin her bi­ rinde emek-sermaye arasındaki ilişkinin yaşanma tarzı nın farklı olacağını söyleye­ biliriz. Bu çalışmanın konusunu sadece sermayeye ayırdığı mız için bu alana girme­ yeceğiz, ama sadece yanlış anlamaları öıilemek için sermayelerin birbiri karşısın­ daki konumu nu açığa çıkaran sermaye biçimleri analizinin sadece sermayeler arası mücadeleler üzerinden anlaşılamayacağını belirtmekle yetinelim. Sermayeyi haritalandırmada önemli olan sermaye biçimleri nin detaylı analizi­ ni yapacak yerimiz olmasa da şunu kesinlikle söylememiz gerekiyor. Dünyanın on yedinci büyük ekonomisi olan Türkiye kapitalizmini tanımlayan önemli bir diğer özellik de sermaye düzeneğinde az sayıda sermaye grubunun muazzam boyucla­ ra varan sermaye birikimine sahip olmasıdır. Türkiye' de büyük sermaye ile küçük sermaye arasındaki farklılığı göstermek açısından, büyük sermayeyi temsil eden TÜSİAD'ın 576 üyesi ile 2007 sonu itibariyle 1 300'ün üzerinde şirkete sahip oldu­ ğunu ve şirkecler tarafından gerçekleştirilen sacış hacminin 1 56, I milyar doları bul­ duğunu belirtmek ilk elde yeterli olsa gerek. Bu sacış hacmi 68,7 milyar dolarlık bir katma değere karşılık gelmektedir. Yani Tiirkiye'de yaratılan toplam katma değe­ rin %37,6'sını 576 üye gerçekleştirmektedir. (www.tusiad.org.tr). Bu 576 üyeyi bir de aile üyeleri biçi minde sınıAandırarak kendi içinde en güçlüleri bir araya getire­ cek olursak22 Mustafa Sön mez'in KIRK HARAMİ LER ifadesini haklı çıkaran bir tablo ile karşılaşırız (Sönmez, 1 987). Sermayen in emek-sermaye arasındaki ilişkile­ rinin sonuçlarından biri olan sermayenin yoğu nlaşması ve merkezileşmesi eğilimi­ nin en belirgin ifadesi olan bu az sayıda harami, sahip oldukları sermaye-servet ve güç donanımını sürekli olarak artırmaktalar. Bu konuda anlamlı bir veri ilk 500'e giriş için gerekli cironun zaman içinde muazzam artış göstermesidir. Capital'in araşcırmasına göre 1 997'de ilk 500'e girmek için 1 3,S milyon dolarlık bir ciro gere­ kirken bu oran kısa zaman diliminde yani 2006 yılında 65,9 milyon dolara yüksel­ miştir (Capital, 2007: 59). 500 büyük içinde adı geçen işletmeleri holdingler/aileler olarak yeniden tarayıp analiz etsek az sayıda harami çıkar ifadesini aslı nda detaylandırmamız gerekiyor.23 Türkiye'de sermaye birikimi ile güçlenen az sayıda sermaye grubu, sermaye biri­ kim sü recine erken bir dönemde girmeleriyle ilişkili olarak birçok sektörde etkin­ lik göstermişlerdir. Bir ahtapot gibi ü lkeye yayı lan bu holdingler, zamanla serma­ yen in farklı işlevlerini kendi içlerinde toplamışlar ve daha da önemlisi sermaye dü­ zeninin gel işmesine paralel olarak fiyat ve diğer mekanizmalarla diğer sermayeler üzerinde de belirleyici olmuşla rdır. Oldukça erken bir tarihte (1967 yılında) Bus­ sines Week dergisi Koç Holding'i üçüncü sektör olarak tanımlayacaktır. Yazıda " bir endüstri imparatorluğu kurmuş olan Vehbi Koç" anlatılıyor; yazın ı n bir yerinde 22 Bu tarz bir çalı�ma için bkz Ercan (1997). 23 Az sayıda büyük sermaye grubu/haraminin detaylı bilgisi için bkz Oztürk (2006).


Seımayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

1 43

ise şu anlamlı ifade kullanılıyor: "44 sınai ve ticari şirketle ilişiği bulunan Koç, Türkiye iş hayatı nın en i lerde gelen simasıdır. Kendisine Türk ekonom isin üçün­ cü sektörü adı verilmektedir: Devlet sektörü, Özel sektör ve Koç Sektörii" (Busi­ ness Week'ten aktaran Koç Topluluğu'nun çıkardığı Bizden Haberler, 1967: 8). Bu ifade zamanla değişmiş, Turkishtime Dergisi'n i n ifadesi ile 100 Milyar Dolar Ci­ rolu Koç Cumhuriyeti'ne dönüşmüştür. Aynı dergi "Hayatı n Her Aşaması İçin Bir Koç Ürünü Va r" başl ığını kullanacaktır ve devamla her ailenin Koç'a ne kadar har­ cama yapacağını bildirir (Turkishtime, 2005). Koç Cumhuriyeti sermayenin mantı­ ğına uygu n bir şekilde birikimin ulaştığı aşamaya bağlı olarak küresel bir aktör ol­ maya doğru yol aldıklarını belirtir ve bu belirlemenin sonuçları söyle ifade edilir: Koç Holding deği ş im leri ve potansiyel gelişmeleri doğru okuyarak büyüme stratejilerini yeniden çizerek global çalkantıya rağmen hızına artırdı. 2007'yi finansal ve operasyonel açıdan başarıl ı sonuçlarla kapatan Koç, hızlı gelişen ekonomilerde dünyaya meydan okuyan 1 0 0 şirket arasına girdi. Koç Hol­ ding Yönetim Ku rulu Başkan ı Mustafa Koç, toplu luğu n değişimleri öngö­ rüp yönlendirebilme özell iği ile dünyaca ünlü global firma sıralamala rında yer almasının, dünya üzerindeki güçlü konumlarının bi r göstergesi olduğu­ nu söyledi (Referans Gazetesi, 2008).

Sermaye birikimi nde alınan yol aynı zamanda yatırım alanlarının değişmesi­ ne ve daha yoğun sermaye gerektiren sektörlere yönelime neden olmuştur. Bu an­ lamda erken gelenlerle sonradan gelenler arasında sektöre! anlamda bir görev deği­ şimi yaşan makta. Bu konuda baba yadigarı Migros'un el değiştirmesi, ya da San­ ko Holding' in doğayı tahrip edecek enerji yatırımlarına yönelmesi, sermaye biçim­ leri olarak sektöre! değişikliklerin üzerinde daha fazla durulmasını gerekli kılacak­ tır. Sermaye birikimine paralel olarak daha üretken yatırımlara yönelme ya da son zamanlarda sıkça ifade edilen "yüksek katma değer yaratan sektörlere" yönelme, Türkiye'de kapitalizm in görece artı-değere yönelmesinin temel belirleyenlerinden biridir. Bu tarz bir yöneliş için ilk elden nitelikli ithal girdi kullanıldığın ı ve ama bu çözü mün genel olarak döviz kısıtı altındaki birikim içi n sorun yarattığı n ı yaşayarak gördük. Bu yüzden "içsel ikamesi ne dayalı" bir sanayileşme ve buna bağlı olarak da KOBİ 'ler yani saçı lmanın ürünü olan sermayeler önem kazanmaya başlamıştır.24 Birikim artan ölçüde uluslararası pazara yönelmiş ve bu yönelimin gerekleri hız­ la talep edilmeye başlanmıştır. Sonuçta holding olarak örgütlenen b u sermayeler Tü rkiye'nin tepesinde boza pişi rmekteler. Anadolu'ya "Jet" gibi saçılan agresif ser­ maye birikimini, Kırk Haramilerle birlikte düşündüğümüzde pek de sevimli olma­ yan varoluşları ile sermayeyi haritalandırma işlevini ilk elden inşa etmiş oluruz. Sermayenin en soyut işleyişi yani genel olarak sermaye ile sermayenin belirli bir anda en somut dışa vurumu yani birçok sermaye verili durumu gösteriyor. Verili du­ rumun bilgisine sahip olmak çok önemli ama sermaye ve sermaye düzeni yukarıda 24 Burada küçük ve orta boy işletmelerin nihai ürün üreten işletmelere nitelikli-ara sanayi malı üretmesinin desteklen­ · mesidir.


44

1

Fuat Ercan

da işaret ettiğimiz gibi güç/iktidar ilişkilerini de içerir. Genel olarak sermaye, gelişi­ minin her aşamasında aslında tekil sermayelerin etkileri ile biçimlenir. Tekil serma­ yelerin etkisi özellikle Koç Holding gibi sermayenin tümel mantığı nı içselleştiren iş­ letmeler için başka tür örgütlenmeleri gerektirmeyecek kadar güçlü olabilir. Ancak genel olarak sermaye içinde ortak nesnel özelliklere sahip tekil sermayeler kendi çı­ karlarını koruyabilmek için genellikle örgütlenmeye yönelirler, yani kendileri için sı­ nıf olurlar. Tekil sermayeler ağırlıklı olarak üretim sürecinde yaratılan değerler üze­ rinde söz sahibi olsalar da, genel olarak sermayenin taşıyıcıları oldukları ölçüde, ser­ mayenin biçimsel dönüşümü, gerçek dönüşümü ve realizasyonu aşamalarının her bi­ rinde konjonktüre göre ortak nesnellikler dolayında gerçeklik üzerinde etkili olmaya çabalarlar. Biz sermaye birikim sürecinde ortak nesnel koşullara sahip olan sermaye­ lerin bir araya gelerek verili gerçekliği etkilemeye yönelik bu çabalarını Jermayefrak­ siyonu olarak tanımlayacağız. B u tanım Clarke'in Poulantzas'ı eleştirmek için kullan­ dığı burjuva sosyologlarının çıkar grupları analizine bizi yaklaştırmaktadır.25 Clar­ ke, haksız yere Poulantzas'ın sorunu sadece bölüşüm alanında analiz ettiğini belirtir. Oysa Poulantzas' daki sorun, bölüşüm alanından yola çıkması değil, Neo-Gramscici analizlerde olduğu gibi sermaye fraksiyonlarını daha çok sermayenin işlevleri üzerin­ den tanımlamasıdır. Bizim için ise sermaye fraksiyonları, genel olarak sermayenin iş­ leyişi ve bu işleyişin belirli tekil sermayelerde kişiselleşmesinin belirli bir konjonktü­ ründe sermayenin örgütlü güce dönüşmesi ile ortaya çıkar. Örgütlü güç olarak, yani ken­ disi için sınıfolarak sermaye frakJiyonları tamamen sınıf mücadelesi ve içinde bulun­ dukları toplumun kendi ne özgü koşulları ile sermayenin en temel eğilimlerinin çoğu l eklemlenmesinde biçimlenecektir. Türkiye'nin son dönem gerçekliği üzerinden sermayenin fraksiyonları hakkında sın ırlı birkaç açıklama yapabiliriz. Belki ilk gözlem sermaye biçimi olarak sonradan gelenler dediğimiz sermayelerin, kendi çıkarları etrafında örgütlenme çabalarıdı r. Türkiye'n in dört bir yan ında sermaye örgütlerinin sayısında önemli bir artış oldu­ ğunu söyleyebiliriz. İ nternet ortamı nda herhangi bir arama motoruna " işadamları derneği, sendikası, federasyonu, konfederasyonu" keli melerini yazarak sorgulama­ ya kalktığınızda karşınıza inan ı lmayacak sayıda sermayeyi temsil eden dernek, sen­ dika ve federasyonun çıktığın ı göreceksi niz. Milliyet Gazetesi 'nde geçenlerde çıkan bir haber sermayeyi temsil eden sermaye örgütlerinin çokluğunu m izahi bir dille aktarıyordu. Haberin başlığı "9 ASİAO, 7 KASİAD, 5 SİSİAD, 3 ÇASİAD var": Türkiye'de sanayici ve işadamlarını bir araya getiren dernekler, kendileri­ ne isim bulma konusu nda sınıfta kaldı. Tam sayıları bilinmeyen ancak yüz­ lerce olduğu rah min edilen 'sanayici ve işadamları dernekleri' Türkiye'deki faal 76 bi n 941 dernek arasında önemli bir yere sahip. Ancak bu önemli iş örgütlerinin çoğu birbiriyle aynı kısaltmaları kullan ıyor. Bu durum da başta 25 Clarke'ın eleştirilerini detaylı vermek için burada yerimiz yok, ama oldukçu etkili olan ve bizim yukarıda geliştir­ meye çalıştı\)ımız kavramsal düzenekler açısından haklı ve haksız yanları olan bu eleştiriler için bkz. Clarke (1978). Poulantzas'ın sermaye fraksiyonu kavramlaştırması için bkz. Poulantzas (1974) ve (1978).


Sermayeyi Haritalandırmaya

Yönelik

Kavramsal

Düzenekler

1 45

fuar ve toplantılar olmak üzere iş hayatında karışıklıklara neden oluyor. Do­ kuı.u birden ASİAD kısalmıası nı kullanan Afşin, Ağrı, Aksekili, Alaşehi r, Amasyalı, Aydı n, Ayval ı k, Avrasya ve A n kara Sanayici ve lşadamları Der­ neği (ASİ AD) bu konudaki rekoru elinde bulu nduruyor. ASİ AD'ı, yedisi de KASIAD k ısaltması nı kullanan Karadeniz, Karabük, Kocaeli Aktif, Kahra­ manmaraş, A n kara Kazan, Karşıyaka ve Kars Sanayici ve lşadamları Derne­ ği (KASIAD) takip ediyor (Arman, 2007).

Haberde SİSİAD, ERSİAD, BİRSİAD kısaltmaların ı eşzamanl ı kullanman ı n yarattığı karışıklı k da aktarılıyor. Hiç kuşkusuz bizim içi n sorun, bireysel sermaye­ lerin kurduğu örgütlerin kısaltmalarının yarattığı karmaşa değil, Türkiye'nin dört bir yanına saçı lan sermayeyi temsil eden örgütlerin varlığındaki artıştır. Bu karma­ şa Türkiye' de kapitalizmin saçılarak gelişen birikiminin aktörlerinin kendi çıkarla­ rını kollama çabaları ya da sını f bilinçleri nin gelişmesi olarak oku nabilir. Sermaye açısından bu ülkenin abileri/sahipleri var, ya da organize olmuş serma­ ye fraksiyon ları var. Sermayenin oldukça farklı çıkarları için bir araya gelen serma­ ye fraksiyonları yukarıdaki tabloda kısaca aktarıldı. Ama abilerden bahsediyorsak sermayeni n tarihsel gelişmesi nde açığa çıkan ve bugün egemen hale gelen üç önem­ li fraksiyonun temsilcilerini işaret etmek burada anlamlı olacak. Bunlar u luslara­ rası laşan ve u luslararası sermayeyi içselleştiren sermaye fraksiyonlarını temsil eden TÜSİAD, TOBB ve YASED'dir. Hiç kuşkusuz TİSK genel olarak sermayeni n çı­ karların ı emeğe karşı korumak için kılıç kuşanmış bir örgüt olarak özel bir öneme sahiptir. Ama sermaye birikimi sürecinde her zaman TİSK'in taleplerinde olduğu gibi uzlaşma değil, çatışma ve çelişki içindeki sermaye fraksiyonlarından söz etme­ miz olasıdır. Bu çatışma ve çelişkiler özellikle dü nya ölçeğinde işleyen sermaye bi­ rikimi mekanizmasına eklemlenme sürecinde sermaye fraksiyonlarını temsil eden örgütlerin de önem li değişim ler geçirmesine neden olacaktır. Tüm bu değişimleri açıklamak olası değil ama ilk elden şunu ifade etmek gerekir. Sermaye fraksiyonla­ rı genel olarak veril i gerçeklik üzerinde müdahalede bulunma potansiyellerini artır­ mak, yani iktidar elde etmek isterler. Yukarıda işaret ettiği miz gibi burada söz ko­ nusu olan hem çoğul anlamda iktidarlarını, hem de merkezi siyasal İKTİDAR üze­ rinde etkili olmak anlamında iktidarların ı artırmaktır. Türkiye gerçeğinde sermaye fraksiyonları için bir-iki örnek vermek anlamlı ola­ bilir. İlk örnek sermaye biçimleri içinden iki konuma ilişkin. 18.2.2001 tarihli Akit gazetesinde çıkan "Koç'a İsyan" adlı haber, holding biçimde örgütlenen ve u lusla­ rarası pazara yönelen sermaye fraksiyonları ile ulusal pazara yönelen görece orta büyüklükte sermaye fraksiyonları arasındaki ilişkiyi göstermesi açısından önemli: 2001 krizi sonrası Akit gazetesinde çıkan "Koç'a İsyan" başlıklı haberde ( 18.2.2001) Rahmi Koç'un "Suyun altı nda nefesini uzun süre tutanlar yaşar" şeklindeki sözle­ rine karşılık ATO Başkanı Sinan Aygün' ün cevabı "Bizim sırtım ızda oksijen tüple­ rimiz ayakları mızda yüzgeçlerimiz yok. Biz küçük tüccarlarız" olmuştur. Küçük ve ona ölçekl i sermayenin çıkarları üzerinden örgütlenen ATO, holding biçiminde ör-


46 1

Fuat Ercan

güclenen banka sahibi büyük sermayelernin çıkarlarını temsil eden TÜSİA D'ı eleş­ ti rirken, genellikle siyasi iktidarın TÜSİAD'a verdiği destekleri eleştirir. 2001 krizi sonrasında İstanbul Yaklaşımı altında I M F'den TÜSİAD'a verilen desteği şu şekil­ de eleştirir: "Hükü mec ise tercihini bir kez daha zenginler kulübünün lehine kul­ lanmıştır. Esnaf, küçük sanayici yine üvey evlat muamelesi görüyordu. Ama artık tahammül sın ı rı çokran geçilmişti" (Aygün, 2004: 89). Küçük, orta boy sermaye gruplarını temsil eden yapılar her zaman TÜSİAD ile, TÜSİA D'ın varoluşu ile kavgalı olmuşlardır. Ama devam eden bu kavgada TOBB'un değişimi özel bir öneme sahiptir. Öncelikle ulusal pazar için iirecim yapan küçük ve orta boy işletmeleri temsil eden TOBB, 1980'1i yıllarda başlayan diinya ölçeğin­ de devam eden sermayenin toplam döngüsü ile bütü nleşme politikalarının sonucu olarak kendi içinde farklılaşmaya başlamıştır. Birikime yeni giren ve birikimde hız­ la yol alan ama çok daha önemlisi ihracat yönel imli erkinlikleri anan üyeleri dola­ yında TOBB kendi içinde hiyerarşik bir farklılaşma sürecini yaşamış cır. Dış dünya­ ya daha fazla açıldıkça ve üye sayısı arccıkça TOBB, iktidar ama İ KTİDAR üzerin­ de çok daha etkili olmaya başlamış; ve egemen fraksiyonlardan biri haline gelmiştir. TOBB Başkanı bir konuşmasında "Her ülkede muhatabımız var, özel sektörün dış işleri bakanlığıyız" diyerek güçlerinin ulaştığı aşamayı göscermişcir (Hisarcıklıoğlu, 2007). TOBB'u n dünya ölçeğinde örgüclenmesinden (76 ülkede iş konseyi ile faaliyet sürdürüyor) aldığı güç ile şu ifadeyi kullanabil mekcedir: "Türkiye'nin sanayi strateji­ si yok, ekonomiye bir MGK lazım. " Ulusal-kalkınmacı yaklaşımların kulağı çınlasın. Anadolu'da sermayenin saçılımı ile güçlenen TOBB ve M ÜSİAD'a karşı TÜSİAD'ın en önemli çıkışı ise, daha önce çok fazla ilgilenmediği Anadolu sermayesine yönelmek olmuştur. TÜSİAD'ın 17 Ekim 1997'de l . SİAD zirvesi ile başlaccığı arak, TÜR­ KONFED ve SEDEF örgüclenmeleri ile biçimlenmiştir. Bu konudaki haber anlam­ lıdır: "TÜSİAD'ın (Türk Sanayici ve İşadamları Derneği) öncülüğünde biraraya ge­ len ve ilk zirvesini Ekim 1997'de İstanbul'da yapan Türkiye SİAD (Sanayici ve İşa­ damları) Placformu, konfedarasyon çacısı alcında yeniden örgücleniyor. Üç aya kadar tamamlanması öngörülen çalışmaya göre, bölgesel bazda üç ayrı federasyon kurula­ cak. Sekcörel Dernekler Placformu'nun da katılımıyla birlikte toplam federasyon sayı­ sı 4 olacak" ( Karacaş, 2003). TOBB ile TÜSİAD arasındaki çacışmanın anarak devam ermesi beklenebilir. Çatışmanın açığa çıktığı alanlardan biri de AB üyeliğidir. Bu konuda her geçen gün daha da güçlenen TOBB "iş aleminin temsilcisiyim" diye sere bir açıklama yapmışcır: TOBB'un Türk iş dünyasının tepe örgütü olduğunu belirten Rifat Hisarcıklı­ oğlu, "TÜSİAD'ın da DEİ K'in de YASED'in de temsilcisi benim. Türk iş dün­ yasının çatı örgücü TOBB'dur. Derneklerle iç içe çalışıyoruz. Dernekler de ge­ reklidir. Aramızda hiçbir sorun da yoktur. Büyük küçük hepsi bizim üyemizdir. Bunlar bizim kazanımlarımız, zenginliğimizdir. Derneklerin varlığından rahat­ sız değiliz. Şimdiye kadar bir sıkıntı yaşamadık. TÜSİAD, Ekonomik Sosyal Konseye benim kontenjanımdan giriyor" dedi (Zaman Gazetesi, 2004).


Sermayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

1 47

Türkiye'de sermaye fraksiyonlarının açığa çıktığı önemli alanlardan biri de "ucuz döviz kuru" politikalarıdı r. Bir konuşmasında Türkiye Tekstil İ şverenleri Sendikası başkanı Halit Narin "Bizi ithalatla eziyorlar TOBB niye susuyor" diye çığ­ lık çığlığa bir açıklamada bulunur (Milliyet, 2007). Yukarıda farklı yönleriyle açık­ ladığımız geç kapitalistleşen Türkiye gerçeği n i n fraksiyonlar açısından en fazla açı­ ğa çıktığı alan nitelikli girdiye duyulan ihtiyaçtır. Sermaye birikiminde yol alan sermaye grupların ı n örgütlerinin yüksek faiz (içeriye döviz biçiminde sermaye giri­ şi) ve değerli TL politi kası (dışarıdan n itelikli girdi ithalatının gerçekleşmesi) üze­ rindeki ısrarı, ve bu ısrarın siyasal ikridarda karşılık bulması, ulusal pazara yöne­ len küçük sermaye grupları, ihracatçıları ve dolayısıyla onların örgütlerini çileden çıkarrır. Bu çileden çıkmanın belgesi basına öfkeli bir ifade ile yansır: "Ekonomik terör var. " Türkiye İhracatçılar Meclisi (Tİ M) Başkanı Oğuz Satıcı, değerl i TL ve yüksek faiz politikasının ülkemizin kanını, iliğini sömürdüğünü ve bir tür ekono­ mik terör ortamı yarattığını düşü ndüklerini beli rten açıklamalar yapar. "Kur lobi­ si" diye adlandırı lan sermaye kesimlerine karşı kimler mi bir araya gelir: TİM Baş­ kan ı Oğuz Satıcı, i hracatçı birlikleri, TİSK, H ak-İş, MÜSİAD, TUS KON, TÜ­ GİK, T U RSAB, TÜGİAD, U N O, TÜM MER, İSEDEF, TTSD. Sermaye fraksiyonları arasında açığa çıkan bu çatışma sermayenin candan orga­ nik aydını Eyüp Can'ın canını sıkar ve köşesinde "Faiz lobisi mi, kur lobisi mi? baş­ lıklı bir yazı yazar: Anayasa, YÖK, türban gibi rartışmalı konularda raraRar siyasi kılıçlarını çekerken, 'yüksek reel faiz, aşırı değerl i YTL, düşük kur, düşük enRasyon' denklemi nde ekonomik kılıçlar çekiliyor. Türkiye sadece siyasette değil eko­ nomide de ikiye bölünmüş durumda. Tıpkı ' laik-İslamcı' rartışması gibi, iş dünyasını ram orta yerinden bölen bi r kamplaşma var. Bir kesim karşı tarafı 'kur lobisi' olarak suçluyor, diğeri ise ' faiz lobisi.' ltk bakışra kamplaşma fi­ nans kesimi ile reel sektör arasında gözüküyor. Faiz lobisini 'bankacılar', kur lobisini ise 'ihracatçılar' temsil ediyor. ihracatçılar faizleri düşürmekte istek­ siz davranan Merkez Bankası'na faiz lobisinin adamı muamelesi çekiyor, fi­ nans kesimi ise sürekli kur eleştirisi ile gündeme gelen Türkiye ihracatçı­ lar Meclisi'ni kur üzerinden kolay para kazanmakla suçluyor (Can, 2007). Değerlenmiş TL ve yüksek faiz oranları Türkiye' de sermayeni n ulaştığı aşamayı işaret etmesi açısından oldukça önemli; önemli olduğu için de sermaye fraksiyonla­ rı arasındaki kavga burada devam etmektedir. Türkiye'ni n 2001 krizi i le içine gir­ diği konumdan bazı sermayelerin ama özellikle egemen fraksiyonlara üye tek i l ser­ mayelerin güçlenerek çıkmaları nın arkasında sınıfsal bir politika olarak değerli dö­ viz ve yüksek faiz oran( yatmaktadır. Bu politikalar bize tekil sermayeni n çıkarının hiç bir zaman genel ortak ya da ulusal çıkarla örtüşmediğini göstermesi açısından da özel bir öneme sahipti r (Bryan, 1987/1992 ve 1995). "Nitelikli katma değer ü re­ ten sektörlerde yoğunlaşmalıyız" ifadesi ile örtüşen rekabet ve rekabet için verimli­ lik ve etkinliğin artırılması vurgusu 2001 krizini izleyen dönemlerde politik m üda-


48

1

Fuat Ercan

haleler ile hızla gündeme alınm ıştır. Bu dönem politikaların belirlenmesinde etkili ve yetkili olan Devlet Bakanı Kemal Derviş TOBB'u n 57. Genel Kurulunda yapcı­ ğı konuşması nda "Devlet sahayı düzeltmeli, siz de gol atmalısınız" diyerek durumu öz.eclemiştir. Bu ifade sadece uygulanacak politikaları değil egemen sermaye frak­ siyonları ile devlet arasındaki ilişkileri göstermesi açısından öz.el öneme sahiptir.26 Sermaye fraksiyonları a rasındaki tüm bu uzlaşmaz çelişkilere rağmen Türki­ ye gerçeğinden harekede siyasal ve toplumsal düzeyde egemen fraksiyonların varlı­ ğından söz edebiliriz. Egemen fraksiyonların hangi sermaye grupları olduğunu gös­ terecek en önemli olgusal kaynak son yıllarda kurulan "Türkiye Yatırım Danışma Konseyi" (YOK) ve Yatırım Ortamını iyileştirme Koordinasyon Kurulu'dur.27 Bu iki yeni oluşum kuruluşundan itibaren Türkiye'de sermayenin dünya ölçeğindeki işleyişle entegre olması n ı n hızı ve bu sürecin sınıfsal mimarlarını açığa çıkaracak özelliklere sahiptir. YOK Yatı rım Danl}ma Konseyi'nin ilk toplancısı 2004 yılında gerçekleşmiştir. Topla ncıya katılanlardan TOBB, TÜSİAD ve YASED'i sermaye­ nin egemen fraksiyonları olarak tanı mlayabiliriz. Tabii ki siyasal iktidarın temsilci­ leri de bu toplantıda yer almıştır. Recep Tayyip Erdoğan'ın başkanlık ettiği bu top­ lantıya, Devlet Bakanı Ali Babacan ve Maliye Bakanı Kemal Unakıcan siyasal ik­ tidarı temsilen katılı rken, sermaye fraksiyonlarını temsilen TOBB, TÜS İAD, YA­ SED ve Tİ M başkanları; ve tabiki ulusötesi şirkecler (Arcelor, BNP Paribas, Ci­ tigroup, Fiat, Ford, Hyundai, ISCAR, Lafarge, Merloni Elemodomestici, Metro, Nescle, Newmonc M ining, Norcel Networks, N unza B.V., Pirelli, Rio Tinco Plc, Si­ emens, Toyota, Unilever) ile AB, I M F ile DB temsilcileri kacılmışcır. Yani serma­ ye fraksiyonları kendi nesnel çıkarlarına yönelik uygulamalarının genel çerçevesini oluşturup siyasal iktidara bildirmekte; siyasal iktidar ise istenenleri gerçekleştirerek sahayı egemen fraksiyonun üyelerine gol atmaları için hazırlamakta. Burada yer ve zaman kısıtı dolayısıyla detaylandı ramadık ama, egemen sermaye fraksiyonlarını n uluslararasılaşmış yerel sermayeler ile uluslararası sermayeler arası nda gerçekleşen ittifaklar üzerinden yeniden biçimlendiğini söyleyebiliriz. V l l - S o n u ç : T ü rk i ye G e ç i c i B i r Y ı l d ı z m ı , Ye n i D o ğ a n B i r K a p l a n m ı ?

"Bursa'da havlucu Recebe, Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman, fakir-köylü Hacçe kadına, ırgat Süleymana düşman, sana düşman, bana düş­ man, düşünen insana düşman" (Nazım Hikmet; Piraye için Yazılmış Saat 21 Şiir/eri-1945).

TÜSİAD ile Koç Üniversiresi'nin ortaklaşa hazırladıkları konferansta Ziya Öniş ve İ smail Emre Bayram, sunuşlarının başlığı ile Türkiye'nin geçici bir yıldız mı yok26 Sermaye fraksiyonları ile siyasal iktidar arasındaki ilişkilerin detaylı bir dökümü için bkz Oğuz (2008), ihale yasası ör·

neğinde sermaye fraksiyonlarının ölçek farklılığı ve siyasal iktidar üzerindeki etkileri için bkı Ercan ve Oğuz ( 2006).

27 YDK ve YOllK Türkiye'de sermaye birikimini, sermaye fraksiyonları ile siyasal süreçler ar asındaki değişen ilişkileri gös­

termek açısından oldukça önemli olmasına rağmen bu yönde ôzdek'in (2007) çalışması dışında bir çalışma bulmak olası değil.


Sermayeyi Hartıalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

1 49

sa yeni doğan uzun ömürlü bir kaplan mı olduğu sorusuna cevap arıyorlar. Yazarla­ rı bu soruya yönelten 2001 krizi sonrası gerçekleşen başarılı transformasyon süreci­ dir. Merak edilen ve aranan cevap ise bu başarı n ı n sürekli olup olmayacağıdır (Öniş ve Bayram, 2008). Evet, gerçekten de görece istikrarlı bir süreç içinde yüksek büyüme oranları yakalanmış, ülkeye giren yabancı doğrudan sermaye yatı rımları son 80 yılın toplamına ulaşacak miktarlara ulaşmış, ihracat önemli ölçüde artmış, büyük ölçekli özelleştirmeler sorunsuz gerçekleştirilmiş ve çok daha önemlisi ara-sanayi malı üreti­ minde olumlu gelişmeler sağlanmıştır. Peki, bu olumlu gelişmeler nasıl süreklilik arz edebilir? Yazarlarımız sermayeyi temsil eden örgütlerin çalışmalarında dile getirilen mikro-reformların hızla sorunsuz yerine getirilmesini sürekliliğin temel şarcı olarak koyuyorlar. Bilim insanın gerçekliğe egemen sınıf gözüyle baktığında kör ve sağır ol­ duğunu gösteren ilginç bir çalışma. Sermaye-dışı kesimleri n yaşadığı onca şeyi gör­ meyip yaşananları başarı olarak görmek ve göstermek, dahası başarıların artarak de­ vam etmesi için yapılması gerekenleri işaret etmek bizim işimiz değil, bizim için ya­ zarların sorduğu sorunun sorulma zamanı ve işaret ettiği gerçeklik önemli. Yukarıda ısrarla işaret ettiğimiz kavramsal düzenek için belirleyici öneme sahip olan bir yapı-içi değişim döneminden geçiyoruz. Bu sürecin niteliğini açıklayacak en önemli vurgu­ yu Vehbi Koç'un "bir memleketin sanayileşmesi bir çocuğun yetiştirilmesine benzer" açıklamasından hareketle yapabiliriz. Çocuk artık büyüdü. Çocuk için "kendi çöplü­ ğü" de yeterli olmamaya başladı. Ne demiş Eczacıbaşı: "Bir süre öncesine kadar her horoz kendi çöplüğünde öter anlayışı vardı. Bu anlayış içinde Türkiye sınırları içinde bir yere sahip olmanız yeterliydi. Şimdi bu dalgadan sonra sadece Türkiye'deki mar­ ka, Türkiye' deki piyasa payı, yetmeyecek. Oyunun kuralı değişiyor. Eğer siz Japonya Tokyo' da, New York'ta, satılabilecek özelliklere sahip bir ürü n üretmiyorsan ız yarı­ şı kaybediyorsu nuz demektir." (Eczacıbaşı'ndan aktaran Denizkurdu, 2007). Çarklar artık dönmeye başladı. lekfen Holding başkanının ifadesi ile "fırsatlar arttı, hızlı bü­ yüme dönemine" girildi (Capital, 2007). Dünya kapitalizminin parçası olan sermaye­ ler için sadece ulusal pazar dışında yeni manevra alanları (üretim, ticaret ve para ser­ maye için) doğmuyor, çok daha önemlisi ülke içindeki olanakları kullanmak için yap­ tıkları uluslararası ittifaklarla üretken, ticari ya da para sermaye donanımları da h ız­ la artıyor. Artan olanaklar, sadece üretim sürecinde emeğin daha fazla sömürülmesi­ ne yol açmakla kalmıyor, aynı zamanda aşırı biriken ya da hızla birikim yapmak iste­ yen sermayeler için yeni alanların metalaştı rılması anlamına geliyor. Eğitim, sağlık ve su bunlardan birkaçı. Sermaye oldukça farklı ölçeklerde hareket etme yeteneği kazan­ dı. Uluslararasından ulusa ve yerele, yerelden ulus ve uluslararasına, u lusaldan yerel ve uluslararası na doğru eşzamanlı bir şebeke içinde hareket eder oldu. Sonuçta, hika­ ye HEPİM İ Zİ N hikayesi oldu. Marx'ın emek süreci için kullandığı "gerçek boyun­ duruk" artık tüm toplu msal yaşamı boyunduruk altına alacak bir düzeye ulaştı. Pu­ rolu göbekli, insanları sömüren patronlar, gazete ve TV'ler kanalıyla her gün evleri­ mize giren tanıdık, cefalı, vefalı insanlara dönüştüler, dönüştürüldüler. Ama bu güler yüzlü harami ya da jet hızına sahip patronlar sadece sermaye dışı sınıflarla çacışmala-


50

1

Fuat Ercan

rını değil kendi içlerinde de Marx'ın ifadesi ile kardeşler arası kacli hızlandırdılar. Ya­ pısal kapan bilişsel haricaları parçaladı kça parçalıyor, özellikle de kicle iletişim araçla­ rı ve külcürel dünyanın da sermayenin yatırım ve dolayısıyla ideolojik araçlarına dö­ nüşmesi, bilişsel haritaların tarumar olmasına neden oluyor. Hem toplumsal gerçek­ lik, hem de onu bilme tarzları parçalara ayrılıyor. Yapısal kapan gücünü artırdıkça si­ yasal alan hızla yeniden tanımlanıyor. Birey ve sermaye dışı toplumsal kesimlerin/sı­ nıfların yaşadıkları çelişkileri gündeme taşımak için kullanacakları siyasal temsil dü­ zenekleri hızla yok ediliyor. Ancak her geçen gün çelişkiler daha fazla artıyor, negatif enerjiler daha çok açığa çıkıyor. Tüm bu enerjiler tahribatın durdurulması için gerek­ li. Gerekliliğin yerine geciril mesi ise ancak tüm bu enerjilerin bilişsel haritalarda yeni­ den konumlanması ve yeniden siyasallaşması ile mümkün. • Kaynaklar Akit Gazetesi (2001) "Koç'a isyan", 1 8.2.2001 . Arman, S. (2007) "9 ASiAD, 7 KASIAD, 5 SISIAD, 3 ÇASIAD Var·, Milliyet Gazetesi, 1 5.7.2007. Arslan, U. T. (2005) Bu Kabuslar Neden Cemil?. Is tan bul: Metis. Arthur,C. J. (2002) "Capital in General and Marx's Capital", The Culmination of Capital: Essays on Volume ili of Marx's Capital, Wiltshire: Palgrave.

Arthur, C. J (2008) "Sermaye ve Yöntem", çev. 0.Tezçek ve O.Oztürk, Praksis, 16: 225-2 3 1 . Aktay,Y. (1 999) "Formanın Rengi Sermayenin Rengine Karışırsa·. Düşünen Siyaset, 2 , Futbol özel Sayısı, 43-52. Aygün, S. ( 2004) ATO Cumhuriyetin Odası, Ankara: Birharf . Bali, R. N. (2007) Tarz-ı Hayattan Life Sryle'a, lstanbul: iletişim. Buğra, A. (1 995) Devler ve işadamları, lstanbul: iletişim. Bilim ve Teknik (2008) ·sıradışı Haritalar·, 483. Bizden Haberler (1 967) "Üçüncü Sektör". Bonefeld, W. er al. (1 995) A Major Crisis?: The Politics of Economic Policy in Brirain in rhe 1990s, Brookfield: Dartmouth.

Boratav, K. ( 1989) iktisat ve Siyaset Üzerine Aykırı Yazılar. Is tan bul: BDS. Braudel, F. ( 1 982) The Whee/s of Commerce (Civilization and Capitalism 1 5'"-18th Century-Volume il). Burkett, Paul (1991) "Some Comments on 'Capital in General' and the Structure of Marx's Capital� Capiral and Class. 44: 49-72. Bryan, D. (1985) "Monopoly in Marxist Method", Capital and Class, 26. Bryan, D. (1 987) "The State and the lnternationalisation of Capital: An Approach to Analysis", Journal of ConremporaryAsia, 1 7 (3): 253-2 75. Bryan, D. (1 995) The Chase Across rhe Globe: lnternationa/ Accumulation and rhe Contradictions for Nation Srares, Boulder: Westview Press. Burnham, P. (1991) "Neo-Gramscian Hegemony and the lnternational Order", Capiral and Class, 45. Burnham, P. (1 997) "Globalisation: States, Markets and Class Relations, Historical Marerialism, 1 . Burnham. P. (2002) ·cıass Struggle, States a n d Global Circuits o f Capital", M.Rupert a n d H.Smith (der.). His­ torical Materialism and Globalizarion içinde, London: Routledge.


Sermayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

1 51

Can, E. (2005) "Melez ittifak". Referans Gazetesi, 1 7.8.2005. Can, E. (2007) ·Faiz Lobisi mi Kur Lobisi mi?", Referans Gazetesi, 1 1 .10.2007. Capital (2002) Türkiye'nin Holding Haritası, Capital Dergisi Eki. Capital (2007a) ·soo·ıer Kulübü'ne Giriş Çatısı Yükseldi", Copital Dergisi, 8: 58-60. Capital (2007b) "Fırsatlar Arttı, hızlı büyüme dönemine girdik" Copitol Dergisi, 1 1 :165-1 75. Clarke, S. (1 978) Ta pi tal, Fractions of Capital and the State: 'Neo-Marxist' Analysis of the South African State", Capitol ond Class, 5: 32-77. Çeti nda mar, D. (2002) Türkiye'de Girişimcilik, lstanbul: TÜSIAD Yayı nları No: 2002-12/340. Denizkurdu, H. (2007) "Bankacılıktaki sarsıntıyı şimdi sanayi yaşayaca k", Referans Gazetesi, 1 6 .4.2007. Deleuze, G. ve F.Guattari (2000) Kofko, Çev. O.Uçkan ve 1. Ergüden, lstanbul: YKY. Demirel, S. (2008) "Söyleşi", Virgül Dergisi, 5: 50-53. Dobb, M. H. (1 924) "The Entrepreneur Myth", Economica, 3-4 (10): 66- B l . Dobb, M.(1 992) Kapitalizmin Gelişimi Üzerine incelemeler, çev. F.Akar, lstanbul: Belge. Dostoyeski, F. M. (2005) Yaz izlenimleri Üzerine Kış Notları, çev. E. Atalay, lstanbul: iletişim. Dorsay, A. ve H. Sa it (1 976) Ücret ve Türkiye'de ücretler, lstanbul: Bilim. DPT (2004) KOBİ Stratejisi ve Eylem Planı, Ankara: DPT. Eczacıbaşı, B. (2002) "Eczacıbaşı'nın Yeni Büyüme Plan ı", Capitol, 10 (10). Ercan, F. (1 997) "Meta ve Para Analizinde Finans Kapital", Ekonomik Yaklaşım, 27:1 57-186. Ercan, F. (1 998) "Neo-Liberal Küreselleşme Sürecinde Türkiye'de Değişen Sermaye içi Bileşenler", İktisat Dergisi, 378, 25-51. Ercan, F. (2002) "Çelişkili Bir Süreklilik Olarak Sermaye Birikimi (1)- Türkiye'de Kapitalizmin Gelişme Dinamik­ lerinin Anlaşılması için Marksist Bir Çerçeve Denemesi", Praksis, 5: 3-30. Ercan F. (2004) "Sermaye Biriki minin Çelişkili Sürekliliği : Türkiye'nin Küresel Kapitalizmle Bütünleşme Sü­ recine Eleştirel Bir Bakış", N . Balkan ve S. Savran (der).. Neoliberalizmin Tahribatı içinde, lstanbul: Metis. Ercan. F. and S. Oğuz (2006) "Reth inking Scale as a Class Relationship and Process: The Case of the Public Procurement Law in Turkey", Political Geography, 25: 6. Ercan, F, and S. Oguz. (2007) "Rethinking Anti-Neoliberal Strategies Through the Perspective ofValue The­ ory: lnsights from the Turkish Case", Science and Society,72: 2. Ercan, F.. D. Gü ltekin-Karakaş, ve K. Tanyılmaz. (2008) ''Tü rkiye'de Sermaye Birikimi: Ya pısal Dönüşüm ve Sektöre! Tercihler", Çeşitli Yönleriyle Cumhuriyetin 85'inci Yılında Türkiye Ekonomisi, Gazi Üniversitesi Ya­ yınları.

Ercan, F. ve Tuna, Ş. G. (2006) "iç Burjuvazinin Gelişimi: 1 960'1ardan Günümüze Bakış", Ü iman, B. ve 1. Akça (der.), İktisat, Siyaset, Devlet üzerine Yazılar: Kemali Saybaşlı'ya Armağan içinde, lstanbul: Bağlam. Fröbel, F.. Heinrichs, J. and O. Kreye. (1 980) The New lntemational Division ofLabour, Cambridge: Cambridge Un iversity Press.

Harrison. B.(1 997) Lean and Mean, New York: Guilford. Heinrich, M. (1 989) "'Capital in General' and the Structure of Marx's Capital", Capita/ and Class, 38: 63-79. Hisarcıklıoğlu, R. (2002) "Yılda 1 1 0 Bin Girişimci Yaratmak Zorundayız", Capitol, 9: 94-96. Hisarcıklıoğlu, R. (2006) 'Türkiye'nin Sanayi Stratejisi yok, Ekonomiye bir MGK Lazım", Referans Gazetesi, 26.9.2006.


52

[

Fuat Ercan

Hisarcıklıoğlu, R. (2007) "Her ülkede muhatabımız var özel sektörün dışişleri bakanlığıyız", Referans Gazetesi DEIK Küresel Eki, 3.12.2007. Hisarcıklıoğlu, R. (2008) "Referans Rapor ISO 500 Ozel Sayısı", Referans Gazetesi, 24.7.2008. Horkheimer. M. (2005) Geleneksel ve Eleştirel Kuram, Çev:M.Tüzel, lstanbul: Yapı Kredi.

Gündoğdu, 1. (2009) ·sermayenin Bölgesel Kalkınma Eğilim(ler)i: Kalkınma Ajansları Yasası Üzerine Tarihsel­ Coğrafi Materyalist Bir inceleme", Praksis, 19. Jameson, F. (1 990) "Postmodernizm Ya Da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı." Postmodernizm, Çev: D. Erksan. lstan bul: Kıyı, 59-1 1 6. Karataş, N. (2003) "TüSIAD Anadolu'yla 10 bin üyeli 'sivil güç' kuruyor", Hürriyet Gazetesi, 6.4.2003. Kay, G. (1 975) Development and Underdevelopment: A Marxist Analysis ,London: MacMillan. Koç, V. (1 977) '50 Yıllık Koç Toplul uğu·. Bizden Haberler, 37, lstanbul: Koç Toplu luğu. Lefebvre. H. ( 1 996) Marx'ın Sosyolojisi, Çev: S.Hilav, lstanbul: Sorun. Lucien, F. ( 1 995) Uygarlık, Kapitalizm ve Kapitalistler, Çev: M. A. Kılıçbay, Ankara: imge. Marsden. R. ( 1999) The Nature of Capita/ Marx After Foucault, London: Routledge. Marx, K. (1 973) Grundrisse. Harmondsworth: Penguin. Marx, K. (1 979a), Kapital 1. Cilt, Ankara: Sol. . Marx, K. (1 979b) Grundrisse, lst anbul: Birikim. Marx, K. (1 986) Kapital 1. Cilt, Ankara: Sol. Marx, K. (1 990a) Kapital 1. Cilt, Ankara: Sol. Marx, K. ( 1 990b), Kapital 111. Cilt, Ankara: Sol. Marx, K. ( 1 992) Kapital /. Cilt, Ankara: Sol. Marx, K. (1 997) Kapital il. Cilt, Ankara: Sol. Koca bıyık, A. (2007) "Yeni Kuşağı Çok Başarılı Bul uyorum", Capital Dergisi, 15 ( 1 1 ). Löwy, M. (2007) Walter Benjamin: Yangın Alarmı Tarih Kavramı üzerine Tezlerin Bir Okuması", Çev: U. U. Aydın, Versus.

Milliyet Gazetesi (2007) "Halit Narin: Bizi ithalatla eziyorlar TOBB Niye Susuyor", 1 0.6.2007. Mill iyet Gazetesi (2008) "Milli Tank", 30.7.2008. Moseley, F. (1 995) ·capital in General and Marx's Logical Method: A Response to Heinrich's Critique", Ca­ pital and Class, 56:1 5-48.

Oğuz, Ş. (2008) Globalization and the Contradictions ofState Restructuring in Turkey, Yayı nlanmamış Dokto­ ra Tezi, Toronto: York U niversitesi. Oniş, Z. ve 1. E. Bayram (2008) 'Temporary Star Or Emerging Tiger? Turkey's Recent Economic Performan­ ce in a Global Setting·, TÜSIAD-Koç Universitesi Economic Research Forum, Working Paper 0805.

Overbeek, H. (1 990) Global Capitalism and National Decline: The Thatcher Decade in Perspective, London: Unwin Hyman. Overbeek, H. (der.) (1 993) Restructuring Hegemony in the Global Pofitical Economy: The Rise of Transnational Neo-fiberafism in the 19805, London: Routledge. Özdek, Y. (2007) 'Türkiye'de Şirket Egemen liği Devri", Hukuk ve Adalet, 4: 10. Ozkol, S.(1 970) Emperyalizm, Tekelci Kapital ve Türkiye, lstanbul: Ant .. Ozkök, E. (2008) 'lşadamlarının hepsi hırsız mıd ır", Hürriyet Gazetesi, 25.1 .2008.


Sermayeyi Haritalandırmaya Yönelik Kavramsal Düzenekler

1 53

Oztürk, M .Y. (2007) Geç Kapitalistleşme Sürecinde Kriz: Türkiye 1979 Krizi, lstanbul: SAV. Oztürk, O. (2008) Türkiye'de Büyük Sermaye Grupları: Finans Kapital ve Faaliyet Çeşitliliği Üzerine Bir inceleme, Yayınlanmamış Doktora Tezi, lstanbul: Marmara Üniversitesi. Palloix, C. (1 975) "The lnternationalization of Capital and the Circuit of Social Capital", H. Radice (der.) lnternational Firms and Modern lmperialism içinde, Penguin Books (originally published in 1 973). Poulantzas, N. (1 968) Political Power and Social Classes, London: Verso. Poulantzas, N. ( 1 974) Classes in Contemporary Capitalism, London: New Left. Poulantzas, N. (1 978) State, Power, Socialism, London: New Left. Portelli, H. ( 1 982) Gramsci ve Tarihsel Blok, Ankara: Savaş. Sabancı, S. (2002) ·sosyal Oğlu Sosyal", Radikal Gazetesi, 4.1 2.2002. Radikal Gazetesi (2008) '61 HES'in temeli beş bakanla atıldı� 1 0.9.2008. Referans Gazetesi (2008) 'Dış Yatırımlarda Lenin Taktiği: Bütün Türk Girişimcileri, Birleşin!", 6.5.2008. Referans Gazetesi (2008) 'Dünyaya meydan okuyan Koç Holding de 'Hızlı balık' oldu·, 30.4.2008. Rosdolsky, R. (1 977) The Making of Marx's 'Capitaı; London: Pluto. Smith, T. (1 990) The Logic of Marx's Capital, New York: State U niversity of New York. Solomons, J. (1 979) 'The Marxist Theory of the State and the Problem of Fractions: Some Theoretical and Methodological ReMarx: Capital and Class, 7: 1 4 1 -147. Sönmez, M. (1 992) Türkiye'de Holdingler: Kırk Haramiler, Ankara: Arkadaş. Şen, M. (1 995) "Türkiye'de Burjuvazinin Anotomisi', Toplum ve Bilim, 66.

Tekeli, 1. vd. (1981) Türkiye'de Sanayi Kesiminde Yoğunlaşma, Ankara: ODTÜ idari ilimler Fakültesi. Tekeli, 1. (1 985) "Türkiye'deki Şirketlerin Gelişimi ve Kapitalin Yoğunlaşma Süreci", Cumhuriyet Dönemi Türki­ ye Ansiklopedisi, Cilt: 9, lstanbul: iletişim. Tekeli, 1. ve Menteş, G. (1 982) "Türkiye'de Holdingleşme ve Holding Sisteminin Mekanda Orgutlenmesi', !.Tekeli (der.), Türkiye'de Ken tleşme Yazıları, Ankara: Turhan. TIB (1 975) Tekelci Sermaye ile lçiçe, Ankara: TIB. Uchida. H (1 988) Marx's Grundrisse and Hegel's Logic, London: Routledge. Türkishtime (2005) · ı oo Milyar Dolar Cirolu KOÇ Cumhuriyeti", Turkishtime, 44: 49-66.

Tüzün, H. (2007) "Yıldızı Yükselenler", Radikal Gazetesi, 9.9.2007. Üşür, 1. (1 992) "Geçiş Tartışmaları: Bir Takdim", Kapitalizmin Gelişimi Üzerine incelemeler , lstanbul: Belge. Van der Pijl, Kees (1 979) "Class Formation at the lnternational Level", Capital and Class, 9: 1 -22. Van der

Pijl, K. (1 998) Transnational Classes and lnternational Relations, London: Routledge.

Volkan, M. F. (2003) "Kararlıyız Hedefimiz Dünya·, Coşkun Ulusoy'la Söyleşi, Power, Eylül. Weeks, J. (1 977) 'Backwardness, Foreign Capital and Accumulation in the Manufacturing Sector of Peru: 1 954-1 975", Latin American Perspective, 4 (3). Zaman Gazetesi (2004) iş Aleminin Temsilcisiyim', 4.3.2004.


Praksis 1 9

1 979

j Sayfa: 55-93 Krizinden

200 1

Krizine Türkiye'de

Sermaye Birikimi Süreci ve Yaşanan Dönüşümler

M e l d a Ya m an- Ö z t ü rk - Fua t Ercan

Giriş

Türkiye' d e sermaye birikimi süreci, ilki 1970'li yılların sonlarında iki ncisi 200 l'de olmak üzere i ki ağı r krizle karşılaşmıştır.• Bu iki kriz aynı zamanda ser­ maye birikimi sürecinde ciddi dönüşümleri n yaşandığı iki öneml i uğrağa işaret et­ mektedir. Her iki krizde de emek-sermaye arasındaki ve sermaye içi çelişkiler kes­ kinleşmiş ve krizin ardından bu ilişkileri yeniden yapılandıran kurumsal, yasal dü­ zenlemeler gerçekleştirilmiştir. Krizleri izleyen dönemlerde gerçekleşen bu düzenle­ meler sermayeni n genel belirlenimleri doğrultusunda gerçekleşmiştir. Öce yandan, Türkiye'de yaşanan dönüşü mlerin dünya genel inde yaşanan dönüşümlerden ba­ ğımsız olmadığı, aksine bu dönüşümlerle ilişkili olduğu da bel ircilmelidir. İki kriz sonrasında da -özellikle 2001 krizi ile birlikte-, devlerin dönüşümü ilk dikkat çeken değişimlerden biridir. Sermaye birikiminin gelişme dinamikleri ve açığa çıkan sınıfsal çelişkiler devleri n de yeniden yapılanmasına neden olmuştur. Bir dönem boyunca devlet belli işlevleri üstlenirken, 1980' den günümüze uzanan süreçte bu işlevlerden çoğunun metalaşma sürecine girmesi, devletin küçüldüğü ve işlevini yiti rdiği türünden yanlış a nlaşıl malara yol açmıştır. Oysa krizler ve krizden sonra gerçekleşen dönüşümlere baktığı mızda asl ında devletin belirleyiciliğinin art­ tığın ı rahaclı kla söyleyebiliriz. Piyasa kurallarının ve işleyişinin derinleşmesine pa­ ralel olarak devlet dönüşerek yeni işlevler üsclenmiştir. Biz bu çalışmada, geç kapicaliscleşen bir ülke olan Türkiye'nin kapitaliscleşme sürecin i n farklı aşamalarına karşılık gelen iki dönemi söz konusu krizler üzerinden 1

Bu çalışma tamamlandığı sırada büyük global krizin etkileri yeni yeni kendini göstermeye başlamıştır; yazının taşı­

dığı sınırlar açısından yaşanan kriz ele alınmamaktadır.


56

1

1

Melda Yaman-Oztürk - Fuat Ercan

analiz etmeye, bu dönemlerde birikim sürecinin ve sın ı f içi ve sınıflar-arası ilişki­ lerin sü regiden/farklılaşan yanlarını ayırt etmeye ve bu süreçte ülke içi birikim sü­ recinin dünya genelindeki kapitalist birikim süreçleriyle ilişkisini göstermeye çalı­ şacağız. Yaklaşık otuz yıl l ı k dönemi Marx'ın sermaye birikimi ve kriz analizinden hare­ ketle gözden geçireceğiz. Krizleri incelemek üzere bir kriz teorisi geliştirmek bu ça­ lışmanın sınırların ı epeyce aşacaktır; biz sadece yaşanan süreci sermaye birikimi ve sınıf dinamikleri çerçevesinde çözümlemeyi deneyeceğiz. Krizi sermaye birikimin­ de ve sınıf ilişkilerinde yeniden yapılanmanı n bir uğrağı olarak ele alacağız. Literatürde genell i kle 'az-gelişmiş' olarak nitelenen Türkiye gibi ülkeler için 'geÇ kapitalistleşen ülke' kavramını kullan mamızın iki nedeni var: birincisi, dünya ge­ nelinde ülkeler arasında gelişmiş/gelişmemiş gibi değer yüklü ayrımları kaldırarak, farklılığı zamansal düzleme kaydırmak istememiz. Zamansal farklılaşma, söz ko­ nusu ülkelerde kapitalist dönüşümün hiyera rşik ve eşitsiz bir biçimde yapılanmış kapitalist bir dünyada yaşanmasına yol açmıştır. Bu dönüşüm erken kapitalistleşen ülkelerin kapitalist gelişme açısından belirli bir aşamaya geldiği bir dönemde ve bu ülkelerin etkisi altında gerçekleşmiştir. İ kinci neden, hem zamansal gecikmeyi, hem de 'az-gelişmiş' ülkelerin de 'kapi­ talist' olduklarını vurgulama ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak, 'geç kapitalistleşmiş' demekle, hem kapitalist dü nyaya belirli bir gecikmeyle katılmış ol­ mayı, hem de bu ü l kelerin kapitalist niteliğini ifade etmeyi amaçlıyoruz. Geç kapitalistleşme süreçleri de birer kapitalistkıme deneyimi oldukları için, bi­ rikim sürecinin temel eğilimleri mevcuttur: sermayenin organik bileşimi yüksel­ me eğilimindedir; sermaye yoğu nlaşması ve merkezileşmesi yaşanmaktadır; kapita­ list üretime özgü sın ıflar oluşmuştur ve mücadele içindedir. Devlet de sermaye biri­ kim sürecinde iyice kristalize olan sınıflar ve sını flar arası çelişkiler dolayımıyla bi­ çimlenip, dönüşmektedir. Sını fsal dinamiklere ve sermaye birikiminin gelişme di­ namiklerine bağlı olarak devlet kapitalist üretimi örgütleyen, belirleyen ve yönlen­ diren bir yapı niteliğindedir. Diğer yandan, bu ülkelerin özell ikle sanayileşmelerinin erken dönemlerinde geç kapitalistleşmelerinin yol açtığı özgüllükler de söz konusudur: kapitalist rasyonel­ ler toplumun birçok alanına nüfuz etmekle birlikte, kapitalizm öncesi ilişkilerle ka­ rakterize olan tarı msal üretimin ağırlığı devam etmektedir. Kapitalist üretim ilişki­ lerinin ve artık-değer üretiminin başlıca alanı olarak sanayi üretimi cılızdır ve yeni yeni güçlenmektedir. Üretim kalitesi dünya standartlarının altındadır, emek üret­ kenl iği düşüktür, ü retim pahalıdır ve üretim ölçeği küçüktür. Üretim ağırl ı kl ı ola­ rak tüketim malları üretiminde yoğunlaşmışcır ve genellikle içe yöneli k üretim ya­ pılmaktadır. Üretim aracı üretimi zayıf olduğu için, üretim araçlarının büyük bö­ lümü erken kapitalistleşmiş ülkelerden ithal edilmektedir. Geç kapitalistleşen ülke­ ler açısından üretken yatırımlar h ızlanırken, birikimin ilk aşamalarında üretim i n


1 979

Krizinden 2001 Krizine Türkiye'de Sermaye Birikimi Süreci ve Yaşanan Dönüşümler

1 57

daha az sermaye donanımı ve daha az karmaşık üretim teknikleri gerektiren tüke­ tim malları üretiminde yoğunlaşması kaçın ılmazdır. Kapitalist dönüşümü erken dönemlerde gerçekleştiren ülkelerde tüketim malla­ rı ve üretim araçları üretimi birlikte bir gelişim sergiler, hatta üretim araçları ü reti­ mi kapitalist üretime asıl itkisini ve özgüllüğünü veren sektördür. Geç kapitalistle­ şen toplumların bu açıdan farklı laşmış olması, üretim araçlarının başlangıçtan iti­ baren dışarıdan temin edilmesi, bu toplumlarda yaşanan krizleri anlamamızı sağla­ yacak ipuçları sunar. Marx, manüfaktür üretiminden gerçek kapitalist üreti m dedi­ ği sanayi üretimine geçişi üretim araçları -makine- üretimi ile ilişkilendirmektedir. Manüfaktü r üretimi kapitalist üretimin kendine özgü eğilimlerinin gelişmesini en­ gelleyen u nsurlar taşımaktadır (Marx, 1 997: 355). Nathan Rosenberg'in Marx'a da­ yanarak aktardığı üzere, modern sanayinin gelişim i n i n erken aşamalarında ma­ kineler elde ya da manüfaktür teknikleriyle üretiliyordu (1976: 66). Bu yöntem­ ler başlangıçta yeterli olsa da, maki nelerin hacm i n i n ve karmaşıklığı n ın artma­ sı sonucunda makine tasarımı ve karakteristiklerindeki gereksinimler manüfak­ tür tekniklerinin kısıclı kapasitesini aşm.ıştı. Dolayısıyla modern sanay i n i n bü­ tün üretken olanakların ı n realizasyonu, makinelerin makinelerle üretileceği tek­ n iklerin geliştiril mesi ni gerektiriyordu. M arx'ın ınanüfaktür ve makinelerin m a­ kine ile ü retilmesine dair sözleri bu ilişkiyi açık bir biçimde ortaya koymakta­ dır: "Manüfaktür ne toplumsal üretimi bütünüyle kavrayabilmiş, ne de kökün­ den değiştirebil mişti ( ... ) büyük sanayi, karakteristik aracı olan makineyi almak ve makineyle makine yapmak zorunda kal m ıştı. Ancak bundan sonradı r ki, ken­ disine uygun teknik bir temel kurabilmiş ve kendi ayakları üzerinde durabilmiş­ tir (1997: 356, 371)". Oysa geç kapitalistleşme süreçlerinde böylesi bir ilişkiden söz etmek zor görün­ mektedir. Tıpkı manüfaktür üretiminin kapitalist üretim için aslında yetersiz, sı­ n ı rlı bir teknik temel sağlaması gibi, geç kapitaliscleşen ü lkelerde üretim aracı üre­ timinin bulunmaması, ya da zayıf olması, kapitalist üretimin yeşermesi için yetersiz bir zemi n olduğu an lamına gelir. Ama geç kapitalistleşen ülkeler erken kapitalist­ leşen ülkelerin geçtiği aşamaları teker teker izlemek yerine, üretimde geli nen nok­ tanın bazı sonuçları n ı kısmen devralmışlardır. Geç kapitaliscleşme sürecine 'kapi­ talist' niteliğini veren, kapitalist üretimin temel dinamiklerin i n kendini dayatacağı gerçeğidir. Marx'ın, sıkça referans verilen "[s]anayi yönünden daha çok gelişmiş bir ülke, daha az gelişmiş ü lkeye ancak kendi geleceğinin imgesin i gösterir" sözleri bu zorunluluğun bir i fadesidir (Marx, 1997: 1 7). Toplumsal gelişimin her ülkede aynı zorunlu aşamaları izleyeceği kabulü­ nü içerdiği öne sürülen ve 'determinist tarih anlayışı'na dayandığı gerek­ çesiyle eleştirilmesine yol açan bu sözlerle Marx, aslında, kapitalist üretime özgü zorunlu dinamiklere işaret ermekteydi. Marx sorunun, kapitalist üre­ timin yasalarının sonucu olan toplumsal uzlaşmaz karşıtlıkların gelişme de­ recesi olmadığını; asıl önemli olanın, bu yasaların kendileri, kaçınılmaz so-


58

1

Melda Yaman-Oztürk - Fuat Ercan

nuçlara doğru karı bir zoru nlulukla işleyen bu eğilimler olduğunu belirtiyor­ du (...) Dolayısıyla, her ka pita l is t leşme sürecinin aynı yol la rdan , benzer aşa­ malardan geçeceğini değil, kapitalist ü retime has dinam ikleri n, kapitalist­ leşme deneyiminde kendileri n i zoru nlu olarak ortaya koyacağı n ı a nlatmak­ tayd ı. Bir kez kapital istleşme sürecine giren bi r ülke, kaçı n ıl maz olarak, ka­ pital ist ü retimin temel dinamiklerine tabi hale gelecekti (Yama n-Öztürk, 200Gb: 8 5 ) .

Geç kapitalistleşen ülkelerin kapitalistleşme sürecinin erken aşamaları, erken kapitalistleşen ülkelerde kapitalist üretimin belirli bir noktaya ulaştığı; emek üret­ kenliği nin yükseldiği, dü nya genelinde sermaye hareketlerinin hız kazandığı, ula­ şım, iletişim araçlarında bel i rli gelişmişlik düzeylerine ulaşıldığı bir döneme karşı­ lık gelmektedir. İthal edilen üretim araçlarının -bunlar son teknolojiyi içermeseler de- ülke içinde üretil mesi, söz konusu dönemlerde oldukça güç görü nınekredir. So­ nuç olarak, ürerimin genelde rüketim mallarına dayanmasını ve üretim araçlarının ithal edilmesini -birkaç örnek dışında- geç kapitalistleşmenin temel bir özgüllüğü olarak saptamak olanaklıdır. Üretim i n üreti m aracı ithaline dayanması, döviz biçiminde para-sermayeyi bu ülkeler açısından önemli bir ihtiyaç haline getirmiştir. Sanayi üretiminin gelişip yaygınlaşmasıyla üretim aracı ihtiyacı ve dolayısıyla ithalatı artmış; para-sermaye kaynakları nın kısıtlı olması nedeniyle ithalat için gerekli olan döviz biçiminde para-sermaye uluslararası finans kaynaklarından karşılanmıştır. Türkiye gibi ü lke­ lerin para-sermaye i htiyacı, l970'lerin ortalarında, erken kapiraliscleşmiş ülkelerin yaşadığı kriz sonrası nda, sermayenin üretken yatırımlardan kaçarak para-sermaye olarak değerlenme arayışında karşı lık bulmuştu r. Krediler başlarda kolay ulaşıl ı r nitelikteyken ve elverişli şartlarda edinilirken, zamanla kredi yükü ağırlaşmış, borç servisini karşılamak bile olanaksız hale gelmiştir. Sermaye donanımın ı n yetersiz ve finansal yapıların zayıf olması uluslararası finans kurumlarına bağımlılığı arttır­ mıştır. Türkiye de, özellikle l970'li yılların iki nci yarısı boyunca, en borçlu ülkeler­ den biri olarak ortaya çıkmıştır.2 Bir yandan üretimin ithal üretim a racına bağım­ lı olması, diğer yandan muazzam boyutlara u laşan uluslararası borçlar düşünüldü­ ğünde, geç kapitalistleşen ü lkelerin erken kapitalistleşmiş ülkelerin etkilerine ve be­ lirlenimleri ne nasıl açık hale geldiği anlaşılır olmaktadır. 'Geç kapitalistleşme' süreci hakkında bu genel vurguların ardından, birikim sü­ recini ve sınıfsal ilişkileri krizler üzerinden analiz etmeyi denememizin nedenleri­ ni belirtelim : Öncelikle, Marx'tan hareketle biliyoruz ki krizler kapitalist biriki­ me içkindir ve birikim sürecinin en derin çelişkilerinin açığa çıktığı anlara işaret eder. Krizler, ortaya çıktıkları biçimler ve görüngülerle birlikte, sermaye birikimi­ nin uzun erimli temel dinamiklerini sergiler. Öce yandan, geç kapitalistleşme bağ­ lamında, krizler hem kapitalist birikime özgü dinamikleri, hem de geç kapitalistleşme2 Dünya Bankası'nın hazırladı�ı rapora göre (1981: 3 1), 1 979 yılı içinde en borçlu on üç ülke içinde Türkiye de yer almak­ tadır.


1 979

Krizinden 2001 Krizine Türkiye'de Sermaye Birikimi Süreci ve Yaşanan Drınııtıııııl"' j • •

ye özgii dinamikleri incelemek için en uygun zemini yaratmaktadır. Türkiye �;i l ı ı t ı l

kelerde de krizin sermaye birikiminin remel çelişkilerinden kaynaklandığı ı ı ı , .ı ı ıı ı l. geç kapiralisrleşmenin ve u luslararası sermaye ile girilen eşitsiz ilişkinin l ll·d n ı ı ıl duğu sınırl ı l ıklarla şekillendiğini söyleyebili riz. Krizlerin döviz krizi ya da f i ı ı .ı ı ı u l kriz biçimini alması, Türkiye'nin eşitsiz ve hiyerarşik biçimde yapılanmış kapıı .ı l hı dü nyadaki konu munu ve u luslararası sermaye hareketlerinin etkisini gözlcı i l ı ı l l ıı• sermekredir. Günümüzde, uluslararası sermayenin para-sermaye olarak dq',ı·ı lı · ı ı m e arayışına girmesi ve bi r yandan alınan borçların geri ödenememesi, di�n ı·.ı ı ı dan hayali değerlerin reel değerlere dönüştürülememesi nedeniyle, krizlerin p.ı ı . ı ı ı da finans krizi biçi mini aldığı söylenebilir. 1 994 Meksika krizi ve 1 997-98\lc 1 >ı ıı:ıı Asya'da yaşanan krizler, tıpkı Türkiye'deki 2000-2001 krizleri gibi, finaıı.d L ı l ı ler biçiminde ortaya çıkmıştı r. Ayrıca, kriz sonrası sermaye ilişkilerinin yeniden yapılan ması, birikim .� ii ı n l ı ı deki 'yapı içi' dönüşümleri ve değişen sı nıf ilişkilerini anlamamıza olanak �.ı )'.l.ı maktadır. Yine bu süreçte gerek bi riken borçların ödenebilmesi için, gerek"· )'" niden düzenlemenin maliyetini karşılamak içi n I MF'ye başvurulması ve a l ı ııaı .ık krediler karşı lığı nda taahhütlerde bulunulması Türkiye gibi geç kapitalisrlqrn ii l kelerin u luslararası sermaye ile girdiği eşirsiz ilişkinin bir göstergesidir. 197!>'tl"ll l ıı ı yana hemen hemen bütün 'gelişmekre olan ülkeler' I MF programlarına başvıı ı ııııış ve I M F kredisi kullan mışlardır.3 Son olarak, 1979 ve 2001 krizleri ni seçmemizin nedenlerine değinelim . Bıı i k i kriz Türkiye' de sermaye birikimi sürecinde önemli sarsıntı lar yararmış ve kriz son rasında büyük dönüşümleri beraberinde getirmiştir. Bununla birlikte bu k rii'ln, Türkiye' de sermaye birikiminin farklı aşamaları nda ortaya çıkmışcır. 1970'ler k a p i ­ talist dönüşümün erken evrelerine işaret ederken, 2000'1er kapitalist ilişkilerin rop­ lumun birçok alanına yerleştiği bir döneme karşılık gelmektedir. Ancak, 2001 kri­ zine uzanan süreç, 1 979 krizinden, krize neden olan etkenlerden ve kriz sonrası ser­ mayenin yeniden-yapılanması sürecinde ortaya çıkan çelişki lerden bağı msız olarak ele alınamaz niteliktedir. Dolayısıyla 1979 krizi sonrasında gündeme gelen birikim yapısındaki değişiklikler, işçi sınıfı direncinin -1980 darbesinin anlamını düşü ne­ l im- kırılması ve 1980'ler, 1990'lar boyu nca hayata geçirilen yapısal-kurumsal re­ formlar, 200 1 krizinin incelenmesinde göz önünde bulundurulması gereken ögeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca bu iki kriz dünya genelinde farklılaşan kapitalist birikim koşullarında açığa çıkmıştır. 1970'lerin ortalarında erken kapitalistleşen ülkelerde yaşanan kri­ zin ardından Keynesyen politikalardan neo-liberal politikalara geçiş yaşan ı rken, bir yandan sosyal hakların kısıtlanmasına ve özelleştirmelere yönelik uygulamalar baş­ lamış, diğer yandan sermayenin para-sermaye olarak değerlenme arayışı hız kazan.

1 970·2000 arasında toplam 725 IMF programı onaylanmıştır. Bunun 594 tanesi kısa vadeli ve orta-vadeli istikrar

programlarıdır (Stand-by Anlaşmaları ve Genişletilmiş Fon Uygulamaları) (Barro ve Lee, 2002: 36). Bostwana, lran. Malezya ve Paraguay istisna olarak durmaktadır (Barro ve Lee, 2002: 1).


60

l

Melda Ya man·Ôztürk

-

Fuat Ercan

mışcır. Erken kapitalistleşmiş ülkeler yaşadıkları dönüşümün erkin işleyişini sağla­ mak amacıyla l>ücün dünyada yeni ekonomi policikalarının savunucusu/dayatıcısı konumuna gelmiştir. 1990'lar ve 2000'ler bu sü recin içselleştirildiği, derinleştiril­ diği ve kü resel ölçekte yasal, kurumsal değişikliklerin yapıldığı dönemdir. Dolayı­ sıyla Türkiye' de yaşanan krizleri ve kriz sonrasında toplumsal üretimin yeniden ya­ pılandırılmasını bu çerçevede ele almak gereklidir. Sonuç olarak biz iki ayrı krizi, krizin nedenlerini, kriz ve sonrasında yaşanan dönüşümleri ve bu dönüşümlerin sermaye birikimi açısından anlamını gösterme­ ye çalışacağız. Krizi ve kriz sonrasın ı sanayi ü retimine yakından bakarak inceleye­ ceğiz. Ayn ı zamanda krizin farklı sın ı Aara nasıl etki ettiğine ve sınıf mücadelesi­ nin bu süreçteki rolüne değineceğiz. Ayrıca ülke içi birikim sürecinde ortaya çıkan dönüşümleri, uluslararası sermayenin yeniden-yapı landırılması ve bu süreçte dün­ ya geneli nde yaşanan dönüşümlerle ilişkisi bağlamında ele alacağız. i ki krizi birbi­ rinden kopuk olarak değerlendirmek yerine, uzun eri mli dinamiklere bakarak, ta­ rihsel bir analiz gelişti rmeye çalışacağız. Dolayısıyla bu çalışmada yalnızca krizle­ re odaklanmak yerine, sermaye bi rikiminin değişen, dönüşen yanlarını krizler üze­ rinden açıklamaya çal ı şacağız. ilk önce, Marx'tan hareketle, genel olarak krizin sermaye birikimi açısından an­ lamına ve işlevine değineceğiz. Sonra, Türkiye'nin geç kapitalist bir ülke olmasın­ dan yola çıkarak, 1 979 ve 2001 krizlerinin genel anlam ını oluşturmaya çalışacağız. Ardından krizlere getirilen açıklamalara kısaca değindi kten sonra iki krizi ayrı ayrı ele alarak, krizlerin genel göstergelerini, sanayi üretiminin yapısını, kriz sonrası ser­ mayenin yeniden yapılandırıl masın ı ve krize uzanan süreçte sınıf miicadelesi ni ele alacağız. Bu bölümün sonunda iki krizi ortaklaştıran ve ayrıştıran noktaları araştı­ rarak, krizler için bir çerçeve oluşturmaya çalışacağız. 1 . K a p i t a l i z m d e v e G e ç K a p i t a l i st ı e , e n Ü l ke l e r d e K r i z

Türkiye'de toplumsal ve sın ı fsal dinamiklerin tepeden tırnağa değişmesine ne­ den olan iki önemli kriz yaşan masına rağmen, bu krizleri açıklamaya yönelik iç­ sel tutarlığı olan teorik açıl ımlar sağlanmamıştır. Dahası Marksisclerin krize iliş­ kin sahip oldukları zengin tarihsel teorik çerçeveye neredeyse referans bile verilme­ mişti r. Türkiye gibi geç kapitalistleşmiş bir ülkede yaşanan krizlerin açıklanması içi n bu tarihsel teorik çerçeveyi yeniden analizlere taşımak gerekiyor. Marx'ın kriz analizine referans vermeden Türkiye' de yaşanan krizleri anlayamayız; a ncak sade­ ce bununla sınırl ı kaldığımızda da geç kapitalistleşen ülke krizlerini açıklayamayız. Bu anlamda kapitalizme ait kriz açıklamalarının geç kapitalizme özgü dinamiklerle birleştiril mesi gerektiğini söyleyebiliriz. Biz önce Marx'tan hareketle genel bir kriz anlayışı oluşturmaya çalışacağız. Marx'ı n ilk elden işaret ettiği gibi kapitalist üretimde krizler sermaye biriki­ mi sürecine içkindir ve birikimin içsel çelişkilerinden kaynaklanır. Toplumsal


1 979 Krizinden 2001 Krizine Türkiye'de Sermaye Birikimi Süreci ve Yaşanan Dönüşümler

/ 61

yeniden-üretimin bir 'an'ında bu çelişkilerin derinleşip, çözülemez hale gelmesiyle kriz ortaya çıkar. Dolayısıyla, "[k]apitalist üretim i n gerçek engeli, sermayeni n ken­ disidir" {Marx, 1990: 221). Kapitalist üretim süreci, kapitalisti n üretim araçları ile emek-gücünü bi r ara­ ya getirmesiyle başlar. Bunu izleyen dolaysız üretim süreci, yeni değerlerin yan ın­ da artık-değerin yaratıldığı sü reçtir. Ardından, üretim sonunda açığa çıkan meta­ sermaye biçimindeki sermayenin paraya dönüşerek realize olması gerekir. Nihayet, artık-değeri içeren para-sermaye, yeniden üretken sermayeye dönüşerek, genişletil­ miş yeniden-üreti m i başlatacaktır. İ kinci aşama dolaysız üretim sürecin i oluşturur­ ken, birinci ve üçüncü aşamalar sermayenin dolaşımına girer. Sermaye birikimi, esas olarak, sermayenin genişleyen ölçekte yeniden-üretimi demektir. Yeniden-üretim bizzat artık-değerin yeniden üretimi olduğu kadar, kapi­ talist toplu msal ilişkilerin de yeniden üretimidir. "Kapitalist üretim süreci, böylece, bütünlüklü, bağlantılı bir sü reç olarak görünür; sadece metaları, sadece artık-değeri üretmekle kalmaz, fakat ayrıca kapitalist ilişkilerin kendisini de üretir ve yeniden üretir; bir tarafta kapitalisti, diğer tarafta ücretli işçiyi [üretir]" (Marx, 1997: 724). Toplumsal yeniden-üretimin nasıl gerçekleştiğini açıkladığım ızda, bu sürecin han­ gi çelişkileri içerdiğini ve yeniden-üretimde nasıl kırılmalar yaşandığı nı da açıkla­ yabilme olanağı na kavuşuruz. Anwar Shaikh'in sözleriyle: yeniden-üretim süreci­ n i n analiziyle krizin analizi birbirinden koparılamaz (1978: 219). Yeniden-üretim süreci kendisini üretim ve dolaşım süreçlerinin birliği olarak ortaya koyar. Ancak bu çelişkili bir birliktir. Bir birlik oluşturan bu evrelerin her biri kriz potansiyeli taşımaktadır.4 Emek-gücüyle üretim araçları nın bir araya ge­ tiril mesinde yaşanacak güçlükler, üretken sermayeye dönüştürülecek para-sermaye kaynaklarının yetersizliği, dolaysız üretim sürecinde karşılaşılacak engeller, üreti­ len metalara içkin olan artık-değerin realize olmasında ortaya çıkacak soru nlar vs., bunların hepsi de kapitalist üretimin sürekliliğinde sorunlara neden olabilir ve her­ hangi bir aşamada kırılmalar, kesintiler ortaya çıkabilir (Beli ve Cleaver, 2002). Bir dönem için karlı olanaklar sunan verili birikim süreci ve bu sürece yöne­ lik toplu msal, kurumsal ve yasal koşullar, çelişkilerin yoğunlaştığı 'an'larda bi riki­ min engeli hali ne gelir. Dolayısıyla verili koşullarda artık-değerin üretilmesi, reali­ ze edilmesi ve tekrar ü retime döndürülmesi güçleştikçe, yani yeniden-ü reti m sür­ dürülemez noktaya geldikçe, kriz güncellik kazanır. Kriz iflaslar, işsizlik, durgun­ luk, finansal değerlerin altüst olması biçi m i nde kendin i ortaya koyar. Kriz anları, aynı za manda, sınıflar-arası ve sınıf-içi çelişkilerin derinleştiği, sı­ nıf mücadelesinin keskinleştiği anlar olarak belirmektedir. K riz döneminde artık­ değer üretimini arttırmak ya da en azından koruyabilmek için, kapitalistlerin emek 4

Marx bunalımların olabilirliğinin metanın meta ile paraya bölünmesinde, yani satın alma ile satmanın zaman için­ de ayrılmasında içerildiğini belirtmiştir: "Bunalım, [alım ve satımda olduğu gibi], birbirinden bağımsız hale gelen iki evrenin birliğini ortaya koyar. Birbiriyle ilgisiz görülen etmenlerin içsel birliği olmasaydı bunalım da olmazdı" (Marx, 1999: 481).


62

1

M e lda Ya ma n-Öztürk - Fuat Erc a n

sürecine baskıları şiddetlenir. Kapicalisc üretim süreci, bir emek süreci olmasının yanısıra, aynı zamanda bir değerlenme sürecid ir. Bir yandan fiziksel üretim alan­ larında, emek harcayarak metaların üretilme sürecidi r; diğer yandan değerin ve a nık-değerin yaratıldığı değerlenme sürecidir. Ancak, "emek sürecinin kendisi ar­ tık değer yaratma sürecinin aracından başka birşey değildir" (Marx, 1 999: 59). Bu nedenle, emek sürecine yapılan her türlü müdahalenin, değerlenme sürecini belirle­ meye yönelik olduğu söylenebi lir. Emek sürecinin denetimine ve çalışma koşulları­ na yöneli k yasal ve kurumsal değişikliklerin yapılması, yeni üretim organizasyon­ larının ve teknoloj i k yeniliklerin hayata geçirilmesi gibi müdahaleler, değerlenme süreci ni etkiler. Aynı zamanda, kriz dönemlerinde, ücrerlerin düşürülmesi ve/veya daha az sayıda işçiyle daha fazla miktarda üretimin gerçekleştirilmeye çalışılması -yani bir yanda işsizl ik, bir yanda da aşırı çalışma- gibi, değerlenme sürecini daha doğrudan etkileyecek girişimler de hız kazanır. Kısacası, kriz döneminde sınıf mü­ cadelesi de şidderlen ir. B u nunla birlikte, karlı koşulların azalması, kapitaliscler ara­ sında artık-değerin paylaşı m ı üzerindeki çatışmaları da yoğunlaştırır. İ flaslarla vur­ gunlar birbirini izler, sermayenin merkezileşmesi hızlanır. Nitekim, iş dünyasına hitap eden yazın, kriz dönemlerinin aynı zamanda fırsat dönemleri olduğunu uzun zamandan beri keşfetmiştir. Kriz, bazı bireysel sermayeler için, gerek emek-sermaye i lişkileri gerekse sermaye içi ilişki ler açısından, fırsat anlamına da gelir. Vurgulamak istediğimiz nokta, kriz sürecinin, sınıflar arası ve sermaye içi mü­ cadelelerle şekillendiğidir. Bu süreçte çatışmalar şidderlenir, kapitalist üretime özgü tüm çelişki ler ortaya çıkar, görünür hale gel ir. Ancak, krizler, aynı zamanda, ser­ maye biriki minin mevcut çel işkileri nin çözüm koşullarını da yaratır. Karlılığı sür­ dürmenin yolu, büyük ölçekli yeniden yapılanmadır. SınıHar-arası ve sını f-içi ça­ tışmaların dönüşümü ve yeniden yapılanmasında devlet yine baş aktör konumun­ dadır. Bu süreç yen i ü retim organizasyonlarının ve yeni teknolojilerin kullanı lma­ sını, sermayenin emek üzerindeki tahakkümünün arttırılmasını, sermayenin fark­ lı değerlenme biçimlerinin arayışına gidilmesini, şi rket birleşmelerini ve ayakta ka­ lamayan sermayelerin elenmesini. işten çıkarmaları ve bütün bu değişikliklere iliş­ kin yeni yasal/kurum sal dönüşüm leri içerir. Bu dönüşüm, devletin kurumsal ve ya­ sal düzenlemeleriyle gerçekleştirilir. Dü nya ölçeğinde birikim çerçevesinde, erken kapitaliscleşmiş ülkelerde krizle­ rin ardından hayaca geçirilen yeniden-yapılanma süreçleri, dünya genelindeki ser­ maye birikiminin koşullarını ve yönelimleri ni etkileyip dönüştürür. Bu dönüşüm­ ler, geç kapitalistleşen ülkelerde kimi zaman bir dayatma gibi yaşansa da, ülke için­ deki sermaye birikiminin i htiyaçlarıyla eklemlenir. Türkiye' de I 98ü'lerin ardından toplumsal yeniden-üretimde gerçekleştirilen dönüşümler ve bu dönüşüm lere yöne­ l i k yapısal reformlar, uluslararası sermayenin yeni değerlenme eğilimlerinin önün­ deki eı • . dleı i kaldırmayı hedefled iği gibi, ülke içindeki birikim sürecinin tıkanık­ larını aşmayı da a maçlamıştır.


1 979 Krizinden 200 1 Krizine Türkiye'de Sermaye Birikimi Süreci ve Yaşanan Dönüşümler

l &J

Dolayısıyla krizin, diyalektik bir rolü olduğu söylenebilir: kriz, sermayenin çe­ lişkilerinin hem somut bir sonucu , hem de bu çelişkilerin geçici ve kısmi olarak üs­ tesinden gelmenin bir aracıdır. Kriz, kapitalist üretim ilişkilerin in bir üst seviyede yeniden kurulmasına sebep olur. Yeni birikim koşullarının yarattığı yeni çelişkiler­ se, sonraki krizlerin potansiyelini taşır. sermayenin bu türden her sınırı [kendisine] bir engel olarak koyması, ve böylece, idealde onun ötesine geçmesi olgusu, gerçekte de bunun üstesinden gelmesi sonucunu vermez; ve bu türden her engel onun karakteriyle çel işti­ ği için, sürekli olarak aşılan, ama sürekli olarak da koyulan çelişkiler içinde sermayenin üretimi devam eder (Marx, 1993: 410).

Marksist kriz açıklamalarının genel olarak erken kapitaliscleşen ü lkelerde orta­ ya çıkan büyü k krizleri açıklamak üzere oluşturulduğu ve bu yaklaşımların Türki­ ye gibi geç kapitaliscleşen ülkelerdeki kriz oluşumları n ı açıklamakta pek k ullanıl­ madığı görülmektedi r. Bunun başlıca nedeninin, bu ülkelerin dünya kapitalizmi­ ne nisbeten geç eklemlenmesi, yani geç kapitalistleşmesi olduğu söylenebilir. Birçok araştırmacı bu ülkelerde geç kapitaliscleşmenin doğal sonucu olarak kabul ettikleri, 'çarpık', 'geri' bir kapitalistleşme yaşandığı görüşünde birleşmektedir. Türkiye' deki araştırmalarda da yankı bulan bu kabul, çoğu zaman geç kapitaliscleşmede serma­ ye birikiminin temel dinamiklerinin oluşmadığı, kapitalist ilişkilerin yerleşmediği, kapitalist topluma özgü sını fların gelişmediği gibi tezleri içermektedir. Geç kapitalistleşme bağlamında krizi farklılaştıran olgu, geç kapitalistleşme­ nin birikim sürecinde özgül belirlenimlere ve sı nırlılı klara neden olmasıdır. Bu sı­ nırlılıklar, ayn ı zamanda bu ülkelerin kapitalist dünyadaki eşitsiz konumları n ı n yol açtığı sonuçlarla derinleşmektedir. Ancak, söz konusu özgüllüklerin, kapitalist üretim sürecinin yapısal özellikleriyle belirlendiği ni de belirtmemiz gerekir. İ ma­ lat sanayin i n genel olarak iç pazara yönelik tüketim malları üretimine dayanma­ sı, sermaye için bir dönem boyunca karlı olanaklar yaratmışken, bir süre sonra bi­ rikimin engeli haline gelmiştir. Sermaye donanı mının, özellikle para-sermaye kay­ naklarının sınırl ı olması, yeniden-üretimde sıkı ntılar yaratı rken, üretimde tıkanık­ l ı k başgösterdiğinde soru nları şiddetlendirmiştir. Üretim aracı üretiminin zayıflığı ve para-sermaye kaynaklarının yetersizliği, bu ülkelerin üretim aracı ve döviz biçi­ minde para-sermaye açısından uluslararası sermayeye bağımlı olduğu bir ilişki or­ taya çıkarmıştır. Türkiye'nin 1970'lerin sonlarında yaşadığı kriz de bu niteliği ta­ şımaktadır. Geç kapitalistleşen ii lkderdeki birikim süreci, uluslararası sermayeyle girilen çok yönlü, karmaşık ve eşitsiz ilişki bağlamında gerçekleşmektedir. Uluslararası sermaye, doğrudan yatırı m lar ile; bu ülkelerin birikim sürecinde ortaya çıkan para­ sermaye, hammadde, sanayi girdisi gibi ihtiyaçları karşılayarak; özellikle 1 990'lar­ da yaşandığı biçimiyle sermayenin bu ülkelere para-sermaye olarak akmasıyla; ya da I M F ve DB gibi kuru mlar dolayısıyla, toplumsal yen iden-iiretim sürecinin bir


64

1

Melda Yaman·Ôıtürk - Fuat Ercan

bileşeni haline gelir. Geç kapital istleşen ülkelerin uluslararası sermayeyle ilişkisinin bu çok boyuclu n iteliği, bu ülkelerin karşılaştığı krizlerin özgül bir görünüm alarak 'döviz krizi' ya da 'finansal kriz' biçiminde ortaya çıkmasına yol açmıştır. Döviz biçiminde para-sermayenin yetersizliği, üretimi genişletmek üzere para­ sermaye ihtiyacı bu ülkelerin yaşadığı krizlerin temel belirleyicisidi r. Söz konusu ül­ kelerin döviz biçiminde para-sermaye talebinin karşısında, erken kapitaliscleşen ül­ kelerin sermayelerin i para-sermaye olarak değerlendirme i htiyacı durmaktadı r. Bu karşılıklı ihtiyaçlar borçluluk ilişkisi doğurmuş; geç ve erken kapitalistleşen ülkeler arasındaki h iyerarşik konumlanış da borçluluğun geç kapitalistleşen ülkelerin aley­ hine gelişmesine neden olmuştur. Dünya genelinde geç kapitalistleşen ülkelerde ya­ şanan 1 982 borç krizi, bu ilişki düşünülmeden a nlaşılamaz. Geç kapitalistleşen ülkeler açısından para-sermaye ihtiyacı, sonraki dönemler­ de de azalmadan devam etmektedir. Bu ülkeler, ü retim lerini artırmak üretim tek­ niklerini geliştirmek için giderek daha çok para-sermayeye ihtiyaç duymaktadır. Buna karşılık, sermayenin önündeki neredeyse bütün engellerin kaldırıldığı koşul­ larda, u luslararası sermaye kendisi için en elverişli koşulları sağlayan bölgeye, ülke­ ye kayacaktır. Burada karlılığına en ufak bir tehdide karşılaştığında da çekilecek­ tir. 1990'larda ve 2000'lerde yaşanan krizlerin ortaya çıkma biçimi, yine bu karşı­ lıklı ihtiyaçlara değinilmeden çözümlenemez. Sonuç olarak belirtmemiz gereken, bu ülkelerde krizlerin para ya da döviz krizi olarak finansal alanda ortaya çıkmasının nedenleri nin, ü lkelerin para-sermaye i hti­ yacın da ve u luslararası sermayeyle girmiş oldukları eşitsiz ilişkide aranması gerek­ tiğidir. 2. K r i z l e r v e Tü r k i y e : 1 9 7 9 v e 2 0 0 1 K r i z l e r i 2. 1 1 9 7 9 v e 2 0 0 1 Krizlerin e G en e l Bir Bakış

Geç kapitalistleşen bir ülke olarak Türkiye'de yaşanan krizlerin ortaya çıkma­ sında ' kapitalist' birikimin kriz yaratıcı dinamikleri belirleyici olmuştur. Bununla birlikte, Türkiye'ni n geç kapitalistleşme süreci, birikimin dinamiklerini n işleyiş bi­ çiminde bazı değişikliklere ve birikim sürecinde özgül belirlenimlere neden olmuş­ tur. Dolayısıyla, Türkiye'de yaşanan iki krizi i ncelerken bir yandan sermaye biri­ kiminin eğilimlerini, bir yandan geç kapitalistleşmenin yol açtığı özgüllükleri ele alacak; bir yandan da u luslararası sermayeyle ilişkileri göz önünde bulundu racağız. Türkiye'de 1970' lerin sonu, hem içe yönelik birikim sürecinin sonuna gelindi­ ği ve çare olarak tüketim malları üretiminden üretim araçları üretim i ne geçmenin denendiği dönemi işaret ermekte; hem de burjuvazinin içinde bir kesimin belirli bir sermaye donanımına ulaştığı aşamaya karşılık gelmektedir. 1970'lerde ülke içi tü­ ketim malı üretim i karl ı lık, üretkenlik düzeyi, iç pazar açısından sınırlarına dayan­ mıştır. Mevcut birikim sürecinde yaşanan tıkanıklığın yanında, sınıflar-arası mü­ cadeleni n de keskinleşmesiyle kriz koşulları başgösrermiştir. 1979 krizi, bu bakım-


1979 Krizinden 2001 Krizine Türkiye'de Sermaye Birikimi Süreci ve Yaşanan Dönü�ümler

1 65

dan sınıfsal ve toplumsal boyutları olall çok katmanlı bi r yapı görünümündedir. Karlılık arayış ındaki burjuvazi için, üreti mde ve emek-sermaye ilişkilerinde yen i b i r aşamaya geçilmesi zorunlu hale gelm iştir. Bu yeni aşama dışa yönelik biriki m olarak bel irmektedir. Ancak bu dönüşüm için bir yandan sermaye donanımı n ın ye­ tersiz olması, -özellikle fi nansal açıdan yetersizlikler, emek üretkenliğinin düşük ol­ ması, üretimin kalite ve maliyet açısından uluslararası rekabet şansının olmayışı-, uluslararası sermayeyle yeni ilişkileri gerektirmiş; diğer yandan söz konusu dönü­ şü me direnç gösteren işçi sınıfının artan militanlığının dizginlenmesi i htiyacı doğ­ muştur. Ek olarak, dönüşümü gerçekleştirebilmek içi n ku rumsal ve yasal düzenle­ melerin de oluşturulması gerekmektedir. Sermaye donan ı m ı n ı karşılamak açısından, 1 980'ler bi r bakıma bu i htiyaçların giderilmesi için altyapının oluşturulmaya başlandığı dönemdir. İhraca� teşvikleriy­ le birlikte, bu dönemde ticaret sermayesinin öne çıktığı söylenebilir. Darbeyle işçi sın ıfı n ı n kontrol altına alınmasıyla başlayan ve devletin yasal ve kurumsal düzen­ lemeleriyle devam eden sü reçte, ithal kotaları gevşetilmiş, faizler serbest bırakıl mış, ihracat desteklen miş, banka birleşmeleri kolaylaştırılmış, sermaye piyasası oluştu­ rulmuştur. Bu çerçevede 198ü'ler sermaye açısından düzenin oluşturulmaya ve is­ tikrar sağlanmaya çalışıldığı dönem olarak özetlenebil i r. Düzen darbeyle ve polis gücüyle oluşturulurken, piyasa güçlerine işlerlik kazandırmaya yönelik düzenleme­ ler ve reformlarla devlet eliyle istikrar yaratmak hedeflenmiştir. 1990'lar ise fi nansal liberalizasyonun ard ı ndan para-sermayenin öne çı ktı­ ğı, sermayenin bu sürecin kazanımlarına kavuştuğu dönem olarak değerlendiri­ lebilir. Ancak, 2000'lerin başı nda söz konusu dönemin de sınırlarına ulaşılmış­ tır. 1990'larda başlayıp 2000'lere uzanan süreçte kapitalist dinamiklerin dayatma­ sı olarak öne çıkan 'şeffaA ık', 'denetim', ' istikrar', ' kuru msallaşma' nosyonları esas olarak piyasa ku rallarına işlerlik kazandırmayı ve piyasa ilişkilerini derinleştirme­ yi hedeAemektedir. 2000'ler, 1970'lere oranla, geç kapitalistleşmenin yol açtığı sın ırlılıkların önem­ li ölçüde telafi edildiği dönemdir. Tarı mın göreli payı gerilemiş, emek üretkenliği yükselm iş, finansal yapılar oluşturulmuş ve uluslararası sermayeyle daha köklü iliş­ kiler kurulmuş, sermaye donanı mı güçlendirilm iştir. 2000'lerde, özellikle krizin ardından, ü retken yatırımların hız kazanması çarpıcı bir gelişme olarak karşımıza çıkmaktadır. 1980'ler ve 1990'lar boyunca inişli çıkışl ı bi r gelişme arzeden altyapı oluştu rma süreci 2000'lerde yaratılmış ve daha üst bir düzeyde üretime geçmenin koşulları oluşturulmuş görünüyor. Giderek düşürü len reel ücretlerin yanısıra, işçi sın ı fı n ın dizginlenmiş olması da, sermayenin her türlü tahakkümünü olanaklı kıl maktadır. Özellikle sermayenin uluslararası laşması bağlam ında düşünü ldüğünde, keskin rekabet koşul ları nda dü­ şük ücret ve yeni denetim mekanizmalarının sermaye açısından anlamı daha açık hale gelecektir. Günümüzde tartışılan ' bölgesel asgari ücret' meselesinin de, serma-


66

1

Melda Yaman-ôztürk - Fuat Ercan

yenin rekabet gücünü arttırmak üzere yüksek emek sömürüsü arayışlarına bir yan ıc olarak geliştirildiği düşünülebilir. Dolayısıyla 2001 krizi ve sonrasında yaşanan dönüşüm, 1 979 krizi nden ayrı ele alı namaz niteliktedir. 1 979 krizi sonrasında üretimde dönüşümü amaçlayan büyü k sermayenin i htiyacı olan finansal düzenlemeler, sermaye donanımının be­ lirl i ölçüde arccırıl ması, üretkenlik artışı 1980'ler ve 1990'lar boyunca sağlan­ mıştır. Diğer yandan, işçi sınıfı baskı altına alın mış ve militanlığı dizginlenmiş­ tir. Bütün bu süreç esas olarak üretken yatırımlarda amaçlanan yeniden yapı lan­ manın, yasal, sınıfsal, kurumsal, finansal alcyapm nı oluşturmaya yöneliktir. Dö­ nüşüm 1 980'ler ve 1 990'lar boyunca uygulanan yapısal reformlarla gerçekleşti­ rilmiştir. 2001 krizi 1979 krizi nden itibaren oluştu rulmaya çalışan bu yeniden yapılan­ ma bağlamında ortaya çıkmıştır. Bu sebeple krizi, 1980'lerden itibaren hayata geçi­ rilen düzenlemelerle ilişki kurmadan açıklamak olanaklı görünmemektedir. Yirmi yıllık yeniden yapılanma sürecinin hedeflerinin 2001 krizi sonrasında büyük oran­ da hayata geçtiği söylenebil ir. 2001 krizi sonrasında burjuvazi bir bakı ma, 1970'le­ rin son larında hedeflediği/zorunlu olduğu dönüşümü gerçekleştirme olanağına ka­ vuşmuştur. Bununla birlikte, bireysel sermayeler açısından yeni karlılık olanakları anlamına gelen bu değişim, bi r bütün olarak ülke ekonomisine yükselen dış açık­ lar biçiminde yansımaktadır. Yüksek seviyelere ulaşan işsizlik de bu sürece eşlik et­ mektedir. Son olarak, yaşanan krizlerin ve 1 980'lerde ve 2000'lerde yaşanan dönüşümde hayata geçirilen yapısal reformların sadece Türkiye'ye özgü olmadığını, uluslarara­ sı sermayenin dünya genelinde yaşadığı dönüşümden bağımsız düşünülemeyeceği­ ni belirtelim. 1 979 krizinin ardından diğer geç kapitalistleşen ülkeler de benzer bir krizle, ' borç' kriziyle yüz yüze geldiler.5 Ülke içindeki üretim yapısının ihtiyaçları/ sınırlıl ıkları tarafından belirlenen krizin ortaya çıkması nın temel sebeplerinden biri de, bu ülkelerin muazzam miktarlara ulaşan borçlarını ödeyemez hale gelmeleriy­ di. Geç kapitalistleşen ülkelerde üretimi sürdürmek için gerekli olan para-sermaye ihtiyacı, erken kapitalistleşen ülkelerde sermayenin para-sermaye olarak kolay, de­ neti msiz bir biçimde değerlenme yoluna gitmesi nde karşılık bulmuş;6 başlarda ko­ lay ve ucuza elde ed ilen kredilerin faiz oranları yükselip, vadeleri kısalınca ve ayrı­ ca ticaret hadleri bu ülkeler aleyhine değişince kriz yaşanmıştı. Krizlerin ardından 1 MF devreye girdi. Borçların çok yüksek boyutlara ulaşması, borç veren bankala­ rı ve finans kurumlarını da zor duru mda bırakmakta, dü nya kapitalist sistemi için lıir td ı<l i t yaratıııaktay<lı. IMF ile yapılan anlaşmalarla borçların ercelenmesi, ye1 CJ1:!2'de Meksika'yla birlikte toplam 33 ülke borç ertelemesi için başvurmuştu. 1982 yazında, OPEC üyesi olmayan borçlu ülkelerin toplam borcu 550 milyar dolardı (Evans, 1985: 1 1 8). 6 Uluslararası toplam yeni krediler 1973'te 33 milyar dolara, 1978'de 100 milyar dolara yükselmiş, bu krediler içinde geç kapit;ılisıleşen ülkelere verilen kısım da yüzde 29"dan yüzde 43.3'e çıkmıştı. 1 981'e gelindiğinde ise yeni kredi mikta­ rı 165 milyar dolara ulaşmıştı. (Dünya Bankası. 1985: ı 12).


1979

Krizinden 2001 Krizine Türkiye'de Sermaye Birikimi Süteci ve Yatanan Oönütümler

1 67

niden yapılandırılması ve ödemeler için ek fi nansman sağlanması kararlaşcırıldı.7 Bu anlaşmalar aynı zamanda yapısal uyu m ve istikrar programlarını içermekteydi. Kriz sonrası toplumsal yeniden üretimin yeniden yapılanması da, benzer biçim­ de, dünya genel inde sermayenin yeniden-yapı lan masından ve orcaya çıkan eğilim­ lerden ayrı düşünülemez. Erken kapitalistleşen ü lkelerde yaşanan dönüşümlerle bir­ likte, geç kapitaliscleşen ülkelerin bir çoğunda 1 980 sonrasında benzer yapısal dü­ zenlemeler hayata geçirilmiştir.8 Türkiye'ye özgü olan, ülkenin üretim yapısına ve sın ıf ilişkilerine göre kazandığı biçimdir. 1980 sonrasında yaşanan sürecin içe yö­ nelik birikimden dışa yönelik birikime geçişin koşullarını oluşturmayı hedefled iği; bir yandan içe yönelik birikim sü recine ilişkin kurumsal ve yasal düzenlemeler kal­ dırılırken, diğer yandan dışa yönelik birikime ilişkin kurumlar ve yasaların oluştu­ rulduğu görülmektedir. 1 980 sonrası Tiirkiye'de yaşanan dönüşüm hem dii nya ge­ nelinde yaşanan döniişü mün bir parçasıdır; hem de sermayenin hızla uluslararası­ laşarak bu yeni sürecin bir parçası olmak ihtiyacının /zorunluluğunun sonucudur. İkinci olarak, 2001 krizi de Meksika, Arjantin, Giiney Asya krizlerine ben­ zer bi r nicelik taşımaktadır. Krizlerin ardından borçların ertelenmesi, yeniden­ yapılandırı lması ve yeni kredilere erişimde I MF temel kurum haline gel miş ve yeni kaynaklarla birlikte bir dizi yapısal uyum programını dayacmıştır.9 2000'lerde ya­ şanan dönüşüme baktığım ızda, hayaca geçirilen yapısal reformlar ve düzenlemele­ rin birçok ülkede uygulamaya konulduğu, 1980 sonrası dönüşümleri tamamlar ni­ celikte olduğu, aynı zamanda bu süreçte oluşturulan kurumların etkin işlemesi ni sağlamayı hedeflediği görülmektedir. I M F'n i n krizlere tepkisi ülkeden ülkeye değişmekle birlikte her bir duru mda te­ mel bir yaklaşımı sergilediği görülmektedir. I M F döviz kurunun dalgalanmaya bı­ rakılması nı, yüksek faiz oranlarının koru nmasını ve sıkı bir mali politikanın uygu­ lanması nı dikte ediyordu. I MF'n in geliştirdiği yapısal reform programları da geniş bir alana yayılmıştı. Bu programlar, ticari bankaların ve Merkez Bankası'nı n yeni­ den yapılandırılması nı, özel şirketlere verilen desteğin kesilmesini, meta ve sermaye piyasalarının açılmasın ı, çalışma yasalarının ve yönetişim kurallarının değişmesini 7 1979'da gerçekleşen borç görüşmelerinde toplam 6.2 milyar dolarlık borç ertelenmişti. Dünya Bankası verilerine göre bu borçların 3.5 milyar dolarlık kısmını. yani yarısından fa1lasını Türkiye'nin borçları oluşturuyordu. Ben1er bi­ çimde 19BO'de ertelenen 3.7 milyarlık toplam borcun 2.6 milyarlık bölümü Türkiye'nin borçlarından oluşuyordu. An­ cak 19BO'lerde borç sorunu katlandı. 1981'de 13 olan borç erteleme başvurusu, 198Jte 3 1 'e yükseldi (Dünya Banka­ sı. 1 985: 4). 198Jte er telenen borç miktarı 50 milyar doları geçmişti. Meksika'nın ertelenen borçları bunun yarısını, yaklaşık 25 m ilyar doları oluşturuyordu. 1984'te ertelenen borç miktarı 120 milyar dolara yaklaşmıştı (Dünya Banka­ sı, 1985: 28). B Bu dönüşümler Latin Amerika ülkelerinde ve Asya'da da yaşanmıştır. ôrneQin, Asya ülkelerinde finansal piyasalar 1 980 ve 1990'1ı yıllarda serbestleştirilmiştir. Bu süreçte banka ve banka dışı rınansal kurumların piyasaya giriş engelle­ ri azaltılmış, faiz oranları üzerindeki sınırlamalar kaldırılmış, kredi koşulları gevşetilmiş, yeni finansal piyasalar ve araç­ lar teşvik edilmiş, finans kesiminin dış boyutu serbesıleştirilmiştir (Özer, 1 999: 1 1 1). 9 1990'1arın ortalarından itibaren. Meksika. Güney Kore, Rusya. Brezilya, Arjantin ve Türkiye gibi nispeten büyük ülke­ lerde yaşanan krizler nedeniyle IMF kredilerinin miktarında bir sıçrama yaşanmıştır. 1970-1980 arasında toplam 14.B milyar dolarlık 1 72 program. 1980-90 arasında 71 milyar dolarlık 271 program onaylanmışken; 1995-2000 arasında 126 milyar dolarlık 156 program onaylanmıştır (Barro ve lee, 2002: 36).


68

1

Melda Yama n-Oztürk

-

Fuat Ercan

içeriyordu ( FelJsrein, 2002: 19). Ayrıca y:ıpıs:ıl dönüşü mlerin fin:ınsmanında ilıri­ yaç duyulan para-sermayeye kaynak yaratan Dünya Bankası'nın talepleri ve zorla­ maları da sürecin bir parçasın ı oluşrurmaktaydı. Türkiye bağlam ı nda, hayata geçi rilen yapısal reformlar bir yandan da Avrupa Birliği'ne katıl ı m süreci nin ortaya çıkardığı gereklilikler bağla m ı nda biçimlenmiş­ tir. Gümrük Birliği öncesindeki ve sonrasındaki gel işmelerle AB, Türkiye kapitaliz­ minin uluslararasılaşma yöneliminde başlıca 'kapı' olarak ortaya çıkmış, süreç ge­ nelde Avrupa ile ku rulan bağlanrılar üzerinden şekillenmiştir. Bununla birlikte, za­ man zaman ' bölgeselleşme' olarak da yorumlanan sürecin uluslararasılaşmaya kar­ şıt olmayıp, bunun bütü nleyici bir parçasını oluşturduğunu belirtmek gerekir. Bu . bağlanıda, A B ile yaşanan ilişkiler süreci yalnızca tamamlamakla kalmamış, aynı zamanda da hızlandırm ıştır. 2 . 2 . Krizlere G e tirilen A çıklamalar

Önceki bölümde, özetle, 1979 ve 200) krizleri nin analizinin geç kapiralistleşme -kapitalist dinamikler ve geç kapitalistleşmen i n özgüllükleri- bağlamında, ulusla­ rarası sermayeni n ve onun kuru mları n ı n etkisi göz önüne alınarak, uzun dönem­ li/tarihsel ve sını fsal bir yaklaşımı gerektirdiği ni göstermeye çalıştı k. Ayrıca krizle­ rin kriz öncesi dönem ve kriz sonrası yeniden yapılanma süreçleri çerçevesinde in­ celenmesinin anlamlı olacağına değind ik. Bununla birlikte Türkiye' de krizlere ge­ tiri len açıklamalara kuşbakışı bir göz atıldığı nda analizlerin genel olarak krizin ar­ caya çıkma biçimine odaklandığını belirtmek gerekir. Kimi çalışmalarda kapitalist üreti min çelişkilerine yer verilmekle birlikte, bütünsel bir bakışın geliştirilJiği ça­ lışmalar nerdeyse yok gibidir. Analizlerde genellikle döviz eksiklikliğine veya finansal yapıların zayıA ığına, dış etkilere, iktisat politikalarına ve Tü rkiye'ni n 'gelişmiş' ülkelere bağımlı yapı­ sına vurgu yapılmıştır. Söz konusu vurguların krizlerin ortaya çıkmasındaki et­ kisi n.i yadsımak mümkiin değildir. Ancak analizlerin çoğunda krizin, taşıdığı bü­ tün özgüllüklere rağmen, kapitalist bir kriz olarak değerlendirilmediği söylenebi­ lir. Bu algı, krizi kapitalist dinamiklerle ve geç kapital istleşmenin yol açtığı özellik­ lerle açı klamayı engellediği gibi, daha muhalif bir açıdan yaklaşanlar açısından da Marx'ı n krizleri analiz yöntemini ve/veya Marksist kriz teorilerini krizlere uygula­ maya olanak vermemiştir.10 1979 krizinin analizlerinJe, 1970'lerin ikinci yarısından itibaren döviz ihtiyacı­ nın yükselmesi ve krizin 'döviz darboğazı' biçiminde açığa çıkması, krizin genel ola­ rak 'döviz krizi' olarak nitclcıımesine yol açmıştır. 1 1 Bu çerçeveJe, iklisal puliLikaları­ n ın (Ul:ıgay, 1981), ithal ikameci süreçle ilişkilendirilen 'popülist' polirikaların (Key­ der, 1995; Boratav, 1983) ya da dış belirlenimlerin (Kafaoğlu, 1979; Boratav, 1987) öne çıkarıldığı görülmektedir. Bununla birlikte, kimi çal ışmalarda krizin toplumsal 10 Birkaç istisna olarak Metin Altıok (1998), Murat Usman (1991) ve Mustafa Sönmez'in (1 980) çalışmalarını sayabiliriz. 1 1 1 979 krizine getirilen açıklamaları inceleyen bir çalışma için bkz. Yılmaz (2006).


1 979 Krizinden 2001 Krızine Türkiye'de Sermaye Birikimi Süreci ve Yaşanan Dönüşümler

1 69

boyudarı ile ele alındığını da belirtmek gerekir. 2001 krizine dair analizlerde ise kri­ zin biçiminin çok daha belirleyici olduğu ve genel olarak krizin ceknik bir siireç ola­ rak incelendiği söylenebilir. 2001 krizi nin analizlerinde alcı çizilen etkenlerin başında kısa vadeli sermaye harekecleri gelmektedir. Krizin finansal alanda ortaya çıkması ve kısa zamanda biiyük mikcarda para-sermayen in ülke dışına çıkması, başta bankacılık sistemi olmak iizere (Dünya Bankası, 2003), finansal yapı lara, yanlış iktisat politika­ larına (Kirmanoğlu, 2001 ; Enç, 2001 ; Ongun, 2001) ya da uygulamalarına (Kumcu, 2001), ayrıca denerim ve şeffaAık eksikliklerine (Celasun, 2001 -2002) vurgu yapılma­ sıııa neden olmuştur. Bu analizlerin genellikle kriz sürecindeki gelişmelere odaklan­ dığı ve krizin finansal yapıların kı rılganlığı ile açıklandığı görülmektedir. Analizler­ de sıcak para lıarekecleri, I M F programları, yanlış hükümet politikaları gibi etkenler öne çıkarılmaktadı r.12 Bu analizlere yönelik olarak diyebiliriz ki, krizin ortaya çıkma­ sında finansal sistemi n henüz tam güçlenmemiş olması nın ve uluslararası sermayenin geç kapitaliscleşen ülkelerde kısa vadeli değerlenme yoluna gitmesinin etkisi büyük­ tür. Ancak yirmi yıllık dönüşümü değerlendirmeden, finansal yapıların gelişimi sü­ recini ve bu sü recin hangi ilıciyaçlardan doğduğunu ele almadan krizi salt söz konu­ su kırılganlıkla açıklamanın, sürecin anlaşılması açından yetersiz kalacağı da ortada­ dır. Öte yandan, bu tarz görüşlerin karşısında, krizin nedeni olarak muhalif kanatta neo-liberal policikaların (Yeldan, 2002) ya da I MP ve Dünya Bankası programlarının (Boratav, 200 1) öne çıkartıldığı da gözlenmektedir. Bununla birlikte, I M F ve Dü nya Bankası programlarının ülke içinde büyük sermaye kesimleri tarafından desteklendi­ ğini de unutmamak gerekir. 1 980'den bu yana uygulanan politikalar birikimin belli bir 'an'ıııda ortaya çı­ kan belirli ilıtiyaçlara göre şekillen mekte ve çoğu nlukla biiyük sermayenin taleple­ riyle bcli rlen mekred ir. i ktisat policikaları ra da politik tercihler, devletin birikimin farklı aşamaları ııda farklı işlevler kazanmasıyla ilişkilidir. 13u ilişki, 1980 sonrasın­ da sermayenin ülke içinde olduğu kadar uluslararası ölçekte yeniden-yapılan ması bağlamında anlam kazanmaktad ır. Birçok analizde gözardı edilen nokta, uygula­ maya konan pol itikaların sınıf ilişkileri dolayım ıyla ve genel olarak sermayenin ih­ riyaçları doğrultusu nda şekillendiğidir. Bir dönem için karlı olanaklar sunan poli­ tikalar, verili birikim sürecinin sınırlarına ulaştığı nda yeterli olmamakta ve 'yanlış' olarak değerlendirilmektedir. Kriz incelemelerindt krizlere dair bi rçok ipucu içerilınektedi r. Bu analizlerde krizlerin ya Tü rkiye'n in 'azgelişnıiş' bir ülke olmasın ı n getirdiği 'eksikliklcr'le özellikle fi nansal yapıların zayıAığı ile- ilişkilendirildiği ni, ya da uluslararası serma­ yenin ve 1 MF gibi uluslararası kuru mların ve/veya iktisat politikaların ın krizlerin ortaya çıkmasındaki etkisinin öne çıkarıldığını görmekteyiz. Dolayısıyla krizlerin belirli yönlerinin de alınd ığını, krizin göstergelerine odaklanıldığını ve kriz süreci­ nin anlacıldığını söyleyebiliriz. Bunu nla birlikte, bu çalışmalarda bütünsel ve uzun erimli bir kriz analizinin yapıldığı söylemek oldukça güç görünmektedir. 12 2001 krizine dair analizlerin bir incelemesi için bkz. Yaman- Oztürk (2006a).


70

1

Melda Yaman-Oztürk

-

Fuat Ercan

Bizim bu çalışmadaki amacımız söz konusu açıklamalara alternati f bir kriz ana­ lizi oluşturmak deği ldir. Türkiye' de sermaye birikimi sürecinin son otuz yıllık gelişi­ mini krizler üzerinden i ncelemeyi hedeffiyoruz. Konumuz çerçevesinde, Türkiye'de sanayi üretiminin üretim araçları ve ara malı biçiminde ithalata bağımlı olduğunu, artan ithalat gereğinin döviz biçiminde para-sermayeyi önemli bir ihtiyaç haline ge­ tirdiğini, üretimin sürebilmesinin dövizin bulunabilirl iğine bağlı olduğunu vurgula­ mak yeterlidir. 1979 krizinin 'döviz krizi' biçimini alması bu bağlamda açıklanabilir. Üretim araçları üretiminde yaşanan gelişmelere karşın, üretim aracı biçimin­ de ithal gereği azalmamakta, hatta Türkiye için veriler ithal girdi oranının ve itha­ latın yükseldiğini göstermektedir. Böylece, ithalatı karşılamak için döviz biçimin­ de para-sermaye önemini sürdürmektedir. Para-sermaye kaynakların ı n kısıtlı ol­ ması ve döviz ihtiyacı n ı n artarak sürmesi, geç kapitalistleşen ülkeleri uluslarara­ sı para-sermaye girişlerine açık bir hale getirmektedir. Uluslararası para-sermayeyi çekmek için kurumsal/yasal düzenlemeler yapı lması ve faizlerin yü ksek seviyeler­ de tutulması döviz girişini h ızlandı rırken, ülke içindeki sermaye grupları da serma­ yeyi para-sermaye olarak değerlendirmeye yönelmektedir. Yüksek miktarlara ula­ şan para-sermaye hareketi, fi nansal yapıların da henüz oluşma aşamasında olma­ sından kaynaklanan kırılganlıklarla birlikte düşünüldüğünde, çelişkilerin yoğun­ laştığı anda spekülatif bir atakta büyük bir krize dönüşebilmektedir. 2001 krizin­ de de yaşanan özetle budur. Biz bu çalışma boyunca her iki krizi de kapitalist krizler olarak görmekteyiz ve krizlerin geç kapitalistleşmenin özgüllükleri ve uluslararası sermaye hareketleri bağlamı nda analiz edi lmesi gerektiği n i düşünüyoruz. Krizler için bir çerçeve oluş­ turmadan önce, krizlerin makro ekonomik göstergelerine, krizlere uzanan sürece ve krizlerin ardından toplumsal yeniden üretimin yeniden yapılanmasına bir göz at­ mak istiyoruz. 2 . 3 1 9 79 Krizi 2 . 3 . 1 Krizin G ö s tergeleri

1970'lerin sonlarında yaşanan krizin başlıca göstergesi, dış ticaret açığının mu­ azzam büyümesi ve dış borçların birikmesidir. Öneml i bir diğer gösterge işsizlik oranıdır : DPT verilerine göre toplam işgücü fazlası 1977'de yüzde 1 3.5'tir (DPT, 1979: 26). Öte yandan, 1 979'a uzanan sürece bakıldığında, açıkların özellikle 1974 sonrası dönemde büyük boyutlara ulaştığı ve 1 977' de krizin başlıca sinyal­ lerini verdiği görülmektedir. 1 970'lerin başlarında 360-500 milyon dolar civarın­ da olan açıklar, 1974' de 2.2 milyar dolara, 1 977' de ise 4 milyar dolara yükselmiş­ tir. 1980'de açık 5 milyar dolara yaklaşmıştır (TÜSİAD, 1 98 1 : 1 22) . İ hracat de­ ğerlerinde belirgin bir artış olmazken, ithalat faturası n ı n zamanla şişmesi dış açık­ ları arttırmıştı r.1-� 1 3 1969-73 arasında ithalatın GSYIH'deki payı yüzde 7.8 iken. 1974·78 arasında yüzde l 1 .8'e yükselmiştir. ihracatın payı ise aynı dönemde yüzde 4.7'den 4.3'e gerilemiştir (TÜSİAD, 1 979a: 22).


1979

Krizinden 2001 Krizine Türkiye'de Sermaye Birikimi Süreci ve YaJanan Dönüşümler

1 71

İthalatın büyümesinin yanında bileşiminin de değişmiş olduğu görülmekte­ dir. İthalat bileşiminde ortaya çıkan değişi kliklerden biri, tiiketim malları ithala­ tının yıllar içinde gerilemesidir. Tüketim mallarının toplam ithalat içindeki payı 1950'lerdeki yüzde 20.6 oranın dan, 1978'de yüzde 2.9 seviyelerine gerilemiştir. İt­ halacca yaşanan en çarpıcı değişiklik ise üreti m araçları ithalatın ın payının yüksel­ miş olmasıdır. ihracatın siirekli olarak ithalatın gerisinde kalması, giderek biiyü­ yen bir ticaret açığı yaratmış ve döviz darboğazı sorununu dayatmıştır. B u dönem­ de sermaye birikimi bu nedenle, artan dış borçlanma ile mümkün olmuştur (Gü­ lalp, 1983: 55-56). Artan dış açıklara ilkin döviz rezervlerindeki azalma eşlik etmiş, sonra da esas olarak kısa vadeli temelde Euro-piyasalardan borçlanma başlamıştır (TÜSIAD, 1979a: l6). Kredilefin büyiik bölümii yabancı hükümecler, Euro-piyasalar ve ya­ bancı firmalardan karşılanırken, bir kısmı da uluslararası kuruluşlardan alınm ış­ tır (Kepenek ve Yentürk, 2003: 172). Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı'ndaki verilere göre, Türkiye'nin uluslararası banka sistemi nden kullandığı kredi miktarı 1975'te 240 milyon dolarken, 1976'da 1 .5 milyar dolara yükselmiştir. 1977'de bu rakam iki milyar dolara yaklaşm ıştır (DPT, 1979: 60). Dış açıkların büyümesinin başlıca sebebi, geç kapitaliscleşen bir ülke olan Türkiye'nin sanayi ü retiminin yapısında bulunabilir. Erken kapitaliscleşen ülkeler­ de sanayi üretiminin kesimleri arasında, yani üretim aracı ve tüketim malları ü re­ timi yapan kesimler arasında bağlantılar ve karşılıklı ilişkiler söz konusu iken, geç kapitaliscleşen ülkelerde bu bağlantılar oldukça zayıfcır.'4 Sanayi üretimine bakıldı­ ğında, ü retimin tüketim malları üretimine dayandığı, ü retim aracı üretiminin ol­ dukça zayıf olduğu; ara malı ve sermaye mal ı biçim indeki üretim aracı ihtiyacının ithalat yoluyla karşılandığı görülmektedir. Üretimin ithalata bağımlı olmasına kar­ şılık, döviz biçiminde para-sermaye kaynakları n ı n sınırlı olması, giderek büyüyen bir dış açık doğurmuştur. 1970'lerde sanayi üreti minde tüketim malları üretiminin sınırlarına ulaşılması­ n ı n ardından üretim araçları ü retimine doğru bir yönelim söz konusudur. Üretim araçları üretimi daha fazla sermaye donanımı ve yüksek emek ü retkenliği gerekti­ ren, daha karmaşık teknolojilere dayanan bir ü retimdir ve bu anlamda sermaye bi­ rikiminde bir 'gelişmişliği' i fade etmektedir. Koç Holding'in iç yayın organı olan Bizden Haberler' de bu i lişki olanca açıklığı ile dile getirilmiştir: Bir ülkede kumaşın makine ile dokunması bir sanayileşme demek değildir. Gerçekte o ülke kumaş dokuduğu makineleri yapmak imkanına kavuştuğu nispette sanayileşiyor demektir. Bacı'da endüstri devrimi diye tanımlanan olaylar, üretim aracı yapımında kaydedilen ilerlemeler ile başlamıştır. ( . . .) Yatırım malları üretiminin gelişebilmesi için ekonominin olgunlaşma çaba­ sı içinde olması ve yatırım hacmi nin belli bi r seviyenin üstüne çıkması gere.1 4 Hirschman. ·aıgelişmiş' ekonomilerde üretim sektörleri arasındaki bağlantıların zayıf olmasının tipik bir özellik oldu­ ğunu söyler (Hirschman, 1988: 109).


72

1

Melda Yaman-Ozıürk - Fuat Ercan

kir. Yatırım malları sanayinin kurulması maddi ve gayri maddi sermaye ba­ kımından çok güçlü kaynaklara dayanmayı gerektirmektedir (Şenol, 1967). Gerçekten de 1 970'1erin birikim koşulları bu i htiyaçları sağlamaktan uzaktır. Üretim aracı üret iminin ithal ara malı ve sermaye malına dayanması da birikim ve bu alandaki üretime bağlı olarak iclıalat gereği ni arttırmıştır. 2 . 3 . 2 imalat San ayinin Üretim Yapısı

Girdi-çıktı tablolarına dayanan i malat sanayi üreti m i analizleri nin sonuçları üzerinden bu geçişi daha yakından incelediğimizde, üretim aracı üretim ine doğ­ ru evrilen imalat sanayinde ithal girdi oranının giderek yükseldiği n i söyleyebiliriz. TİSSİ Raporu'ndaki (DPT, 1 977) verilerden lıarekecle, 1965-75 arasında alt sek­ törlerdeki değişime bakıld ığında, l965'te i malat sanayi katına değerin i n yaratılma­ sında üç sektörün önde geldiği görül mektedir: Tüketim malları grubunda sayılan gıda ve içki, dokuma ve giyim, tütün işleme. Bu durumda I965'de üreti min tüke­ tim malları üretimine dayalı olduğu söylenebilir. 1 975'teki veriler ise bu üç sektö­ rün paylarının azaldığını ortaya koymaktadır.1� Buna karşılık, kimya, taşıt araçla­ rı, makine gibi sanayi üretimine girdi de ii reten ve iireti m araçları sektörleri arasın­ da sayabileceği m i z alt sektörlerde ise yüzde 50 ile yüzde 100 arasında artış kayde­ d ilmiştir. Sevil Koru m ( 1977), üreti min bileşiminin değişmesiyle ithal gereğinin de de­ ğiştiğini ortaya koymaktadı r. Korum'un oluşturduğu tabloda, tüketim malları üre­ timinin toplam i malat sanayi üretimindeki payının giderek düştüğü, buna karşı­ lık üretim araçları üretiminin yükseldiği görülmektedi r. 1963-73 arasında tüketim malları ü retiminin yapı ldığı sektörün payı toplam imalat içinde yüzde 54'ten yüzde 42'ye gerilemiştir. Buna karşılık üretim aracı üretimi yapan sektörün payının yüz­ de 3l .6'dan, yüzde 39'a yükseldiği görülmektedir ( Koru m, 1 977: 1 5). Bu rakam­ lar, tüketim malı ü retiminden, üretim aracı üretimine doğru bir yöneli m olduğu­ mı orcaya koymaktadır. Korum'un üretim sektörlerinde ithal girdi payında kaydedilen değişimi incele­ d iği tabloya göre, ara malı ve yatırım mallarından oluşan ü retim araçları nın bileşi­ m inde ithalat payı yükseli rken, tüketim mallarında azalm ışcır.16 Üreti m aracı üre­ tilen sektörde ithal girdi ihtiyacının yüzde 5 1 olması, kullanılan gird i lerin yarısının ithal edildiğini göstermektedir (Korum, 1977: 1 2). Yakup Kepenek' i n çalışmasına bakıldığı nda ( 1977), üretim araçları üretimi ya15 Gıda ve içki yüzde 21.7, dokuma ve qiyim yüzde 1 7.4. tütün işlemP <ı.4'1iik paylara sahiptir. Buna göre, 1965'tc tüke

tim malları üretiminde üç büyük alt sektör imalat katma değerinin yüzde 49.5'ini, yani yaklaşık yarısını üretmektedir. 1 975'e gelindiğinde gıda ve içki sektörünün katma değerdeki payı yüzde 14.5'e gerilemiştir. Dokuma ve giyimin payı

da giderek azalmış, yüzde 16 olmuştur. Tütün işleme ise yüzde 8Se gerilemiştir. Bu üç sektörün toplam payı yüzde 39'a düşmüştür (DPT, 1977: 35). 16 Toplam olarak üretim araçlarında ithal girdi payı 1968-73 arasında yüzde 44.65 artmıştır. Ara malı üretiminde ithal girdi payı yüzde 40 yükselmiştir. Yatırım malı üretimi açısından bu artış yüzde 49'a çıkmıştır. Tüketim araçlarında it­ hal payı ise yüzde 25 azalmıştır (Korum, 1977: 12).


1 979 Krizinden 2001 Krizine Türkiye'de

S erma ye Birikimi Süreci ve Ya�anan Dönüşümler

1 73

pılan başlıca sekcörlerde idıalat-ii retim oranı yüzde 50 dolayınd:ıdır.'7 Kepenek bir başka çalışmasında imalat sanayinde üretimi sürdürmek için ithalat yapmak zorun­ da kalan sektörlerin imalat sanayi katına değeri içindeki paylarının 1 976'da yüzde 5 I 'den fazla olduğuna dikkat çekmektedir (Tekeli vd., 1 98 1 : 2). Bu oranın 1950'de yal nı zca yüzde 1 9 civarında olması, sanayileşmeni n 25 yılda anan ithalat gereksi­ nimini sergilemektedir. 1979 k rizini anlamamız açısı ndan bu dönemi tanımlayacak en önemli sonuç, tüketim malları üretiminden üretim araçları üretimine doğru evrilen sanayi üreti­ minde itlıal girdi gereksiniminin yü ksel miş olmasıdır. Sonuç olarak, 1965-75 ara­ sında üretimin tüketim malları üretimine dayand ığı söylenebilir. Ancak 1 975'e ge­ lindiğinde gıda ve içki gibi remel tüketim malı ü retim i yapı lan sektörlerde gerileme görül mektedir. Diğer yandan, kimya, taşır araçları, makine gibi üreti m aracı üreti­ minin yapıldığı sekrörlerde kaydedilen üretim artışı n ı n yüzde 50 ile yüzde J OO ara­ sında olması dikkat çekicid ir. Yani krizi cetikleyen, sermaye birikimi nde alınan yo­ lun bizzac kendisi olmuştur. Birikimin gelişimi geç kapitaliscleşmeye ilişkin meka­ n izma i le birleşince irhal girdi kullanılan pek çok sektörde üretimin durma nokta­ sına geld iği göze çarpmaktadır. Bir yandan üretimin niteliğinin taşıdığı sıııırlar, di­ ğer yandan işçi sın ı fı mücadelesinin keskinleşmiş olması -özellikle 1977'de ivme­ lenen grevlerle birlikte düşünüldüğü nde- toplumsal yeniden-üretimin büyük bir krizle karşı karşıya olduğunu gözler önüne sermektedir. 2 . 3 . 3 Sosyo -Eko n o m i k Koş u lla r ve A r tan S ı n ıfs a l Mü cadele

Kriz sosyo-ekonomik boyucları ile beraber düşünüldüğü nde, 1960'lardan itiba­ ren giderek büyüyen işçi sınıfı mücadelesinin krizi n derinleşmesinde önemli bi r bi­ leşen olarak belirdiği söylenebilir. 1970'lerde işçi sını fının, bir yanda sendi kal hak­ lar, toplu sözleşme ve grev hakkı gibi lrnku bı.l-sosyal alanlarda, diğer yanda iş bı­ rakma, işyeri işgali, k itlesel mitingler, grev ve lokav clar gibi eylemlerle mücade­ le verdiği görülmektedir. Özellikle 1 970'lerin i kinci yarısında grevlerin önemli bir mücadele aracı haline geldiği açıktır; büyük çoğunluğunu DİSK' in örgütlediği, her yıl on binlerce işçinin katılımıyla gerçekleşen onlarca grevin iiretimi aylarca kesin­ tiye uğrattığı olmuştur. Grevler 1970'lerin sonlarına doğru artan işçi katı l ı m ıyla kiclesellik kazanmış ve giderek daha uzun zamana yayılmıştır. Burjuvazi 1 970'ler boyunca grevlerin ve iş bırakmaların önlen mesini, çalışma saaclerinin yükseltil me­ sini ve ücreclerin düşürülmesini talep etmiş ve işçilerin elde ettiği sosyal hakları n geri alınması için büyük çaba sarfetmişcir. ... grevler yüzünden yicirilen işgünlerinin göreli ağı rlığı 1977-80 yıllarında, 1973-76 yıllarıyla karşılaştırı lı rsa iki buçuk misli artmıştı. Dolayısıyla bü­ yük sermaye çevreleri 'bu başıboş gidişe dur denilmesi'nin, sendikaların di1 7 ithalat-üretim .aranı e n yüksek sektörlerin üretim araçları üretimi yapılan sektörler arasında sayabileceğimiz makine (yüzde 80), kimya (yüzde 51), petrol ürünleri (yüzde 50) olduğu görülmektedir. Elektrik makineleri üretimi yüzde 47 oranında, temel metaller sektörü de yüzde 25'e ulaşan bir oranda ithalat içermektedir (Kepenek, 1977: 93-94).


7

41

Melda Yaman-Oztüık - Fuat Ercan

siplin altına alınmasının, sermaye için gerekli güven ortamı nın yaratılması­ nın çağrılarını 1979 yı lından itibaren açıkça yapmaya başlamışlardı (Bora­ tav, 2003: 147). Sonuç olarak içe yöneli k birikim süreci nin bütün olanakları kullanılmış ve bi­ rikim açısından yeni bir aşamaya geçilmesi sermayenin belli kesimleri açısından bir zorunluluk halini almıştır. Büyük sermaye grupları için temel i htiyaç üretim öl­ çeğini büyüterek, emek ü retkenliğini arttırarak uluslararası rekabete girebilmek­ tir. Ancak bu dönüşümün toplumsal, kurumsal ve finansal koşulları hazır değildir. Öncelikle sermaye donanı m ı yetersizdir, sermayeni n belirl i bir yoğunlaşma ve mer­ kezileşme düzeyine eriştiği görülmekteyse de, bunun uluslarararası rekabet için ye­ terli bir düzey olduğu söylenemez. Üsteli k bu dönüşümü gerçekleştirmek için ihti­ yaç duyulan para-sermaye kaynakları da yetersizdir. Bunun yan ı nda, devlet, yasa­ lar ve kurumlar içe yönelik birikimi sürdü rmeye yöneli k yapılanmışt ı r. Dışa yöne­ lik birikim aşamasına geçebilmek için sermaye dona n ı m ının arttırılmasının yanın­ da, devletle birlikte bütün yapı ların da dönüştürülmesi gerekmektedi r. İşçi sınıfı mücadelesinin, grevler yoluyla üretimde yarattığı kesintinin yanında, toplumsal muhalefetin bütünüyle birlikte düşü nüldüğünde yeniden-yapılanmanın önünde ciddi bir engel olduğu söylenebilir. Sermaye örgütleri de söz konusu dönü­ şümün gerçekleştirilmesinde en büyük engelin toplumsal muhalefet ve işçi sınıfı ol­ duğunu görmekte ve işçi sınıfının elde ettiği kazanım ları geri alabi lmek için uzun zamandır mücadele etmektedir. 1980 sonrası dönüşümün hayata geçirilmesi ve de­ vam ı n ı n getirilmesi 1 2 Eylül darbesiyle mümkün olmuştur.18 2 . 3 . 4 7 979 Krizi ve S e rmayen in Ye n ide n - Yap ı l a n m a s ı

Bireysel sermayeler açısından temel sorun iç pazara yönelik tüketim malları üre­ timinin sınırlarına ulaşması idi. Bu sınır, talep, ölçek ve veri mlilik sın ı rlılı kları bi­ çiminde tarif edilebilir. Sorunu aşmaya yönelik çare olarak imalat sanayinde katma değeri yüksek olan üretim araçları üretimine bir geçiş yaşan mıştır. Ancak belirtil­ diği gibi, bu yöneli m kaynak sıkıntısını da beraberinde geti rmiştir. Bir yandan yeni üretim için gerekli koşulları oluşturmak için sermaye donanımının yetersizliği, di­ ğer yandan artan ithal girdiyi karşılayacak döviz biçiminde para-sermayenin yeter­ sizliği bu dönüşümün önündeki başlıca engeller olarak belirmiştir. Yurt d ışından alınan kredilerin dağıtıcısı olarak devletin kaynak sıkı ntısı çekmesi durumu daha da güçleştirmiştir. Bu sorunların üstesinden gelmek üzere, üretim ve bölüşüm iliş­ kilerinde düzenlemelere gid ilmişti r. 24 Ocak 1980' de yürürlüğe konan ve '24 Ocak Kararları' olarak anılan karar­ larla birlikte, krizin ardı ndan toplumsal ve iktisadi alandaki dönüşümün ilk adımı 1 8 Boraıav, hükümetin 2 4 Ocak kararlarını, sermayenin beklentileri doğrultusunda emek aleyhtarı biçimde uygulama­ sının araçlarından yoksun olduğunu, 12 Eylül'ün, kararların önündeki bu en büyük engeli kaldırdığını yazmaktadır.

Kararların mimarı Turgut Özal, " 1 2 Eylül olmazsa bu ekonomik programın neticelerini alamazdık" derken aslında bu

gerçeği dile getirmektedir (2003:148).


1979 Krizinden 2001 Krizine Türk iye'de Sermaye Birikimi Süreci ve Yaıanan Dönüıümler

1 75

atılmıştır.19 24 Ocak kararlarıyla başlayan dönüşümün öne çıkan özelliği, içe yöne­ l i k birikim sürecinden d ışa yönelik bi rikim sürecine dönüşümü sağlamaya yönelik düzenlemeleri içermesidir. Bu dönüşüm, bir yandan ihracatı arttırmaya, fi nansal li­ beralizasyonu sağlamaya ve sermaye donanımını güçlendirmeye yöneli k politikala­ rı getirirken, diğer yandan -özellikle 1980 darbesi ile birlikte düşünüldüğünde- işçi sınıfı mücadelesine büyük bir darbe vu rmuştur. Kurumsal yapılar ve devlet de bu dönüşü mü gerçekleştirmek üzere yeniden-yapılanmaktadır. Bu dönüşüme dair talepler, l970'lerin iki nci yarısından itibaren büyük serma­ ye grupları ve bu grupların örgütleri tarafından sıkça dillendirilmektedir. Koç Hol­ ding 1978 faaliyet raporunda içe yönelik kalkınmanın terkedilerek, ekonominin d ışa açılması gerektiğine değinilmiştir. Raporda devletin üretim ve pazarlama faali­ yetlerin i üstlen memesi gerektiği, görevinin altyapı tesislerini kurmak, piyasa kural­ larının işlemesi ni kolaylaştırmak olduğu belirtilmiştir. Döviz darboğazından kur­ tulmak için k ısa vadede sanayinin tam kapasite çalışması, uzun vadede i h racat art­ tı rıcı sanayi yapısın ı n kurulması gerekmektedir (Bizden Haberler, 1 979). TÜSİAD'ı n 1 978' i n başlarında Türkiye ekonomisi üzerine değerlendirmeleri de benzer talepleri içermektedir. Değerlendi rmede ilk olarak 1 960'ların altyapısı­ n ı n 1 978'lerin sanayi ini kaldıramaz hale geldiği, özellikle enerji , haberleşme ve u la­ şım sistemleri i le kuruluş yeri sorunlarının büyük ve ciddi projelerin geliştirilmesini güçleştirdiği söylenmektedir {TÜSİAD, 1 978: 1). Bir diğer husus fi nans kurumla­ rının düzenlenmesine yönel iktir. Değerlendi rmede, mali aracı kuruluşların büyük projelerin fi nansmanına katkıda bulunacak nicelik ve nitelikte faaliyet göstermedi­ ğinden şikayet edilmektedir (TÜSİAD, 1978:2). Dolayısıyla ülke içinde belirli donanıma ulaşan sermaye kesimleri açısından yeni bir birikim aşamasına geçilmesi i htiyacı doğmuştur. Ancak bu dönüşümü sağ­ layacak sermaye donanım ı nı n yetersiz olması, u luslararası sermayeyle yen i bir iliş­ kiyi zoru nlu hale getirmiştir. Türkiye'de sermaye birikiminin 1980'lerde karşılaşcığı temel problem, ulaşı­ lan birikim düzeyi yeni bir aşamayı zoru nlu kılarken, bu yeni aşamaya geçe­ cek sermaye donanımının yetersiz olmasıdır. Sorun geçen süre içinde sermaye birikiminin olmaması değil, kısa sürede gerçekleşen birikimin bir diğer aşa­ ma [olan] daha yoğun katma-değer ya da artı-değer yaratacak sermaye yoğun alanlara geçmesi için yetersiz kalmasıdır (...) Bu anlamda ihracat yönelimli ge­ lişme, yetersiz birikim, ama özellikle de emeğin birim zamanda yarat.ı.cağı de­ ğerin uluslararası düzeyden düşük olması ile ilintilidir. Sermayenin verimli­ liğini arttı rması için daha fazla sermayeye ve daha fazla sermaye gereksini1 9 24 Ocak 1 980'de uygulamaya konan IMF destekli makro ekonomik istikrar programıyla sadece ennasyonu düşüre­ rek ve ödemeler dengesindeki açı('.Jı azaltarak ekonomiyi istikrara kavuşturmak de('.Jil, aynı zamanda Türkiye ekono­ misinde yapısal dönüşümleri gerçekleştirmek hedeneniyordu. üç senelik IMF stand-by kredileriyle desteklenen is­ tikrar programı, ticaret kısıtlamalarının sınırlanmasını, ihracat sektörlerine öncelik verilmesini, TL'nin devalüe edilme­ sini, Merkez Bankası kredilerine denetim getirilmesini, faizlerin yükseltilmesin;, yabancı yatırımlara daha sıcak yakla­ şılmasını içeriyordu (Şen, 1 998: 2).


76

!

Melda Yaman·Ôztürk - Fuar Ercan

mi için ü retim siirecinde kontrol ettiği emeğe yönelik stmejileri değiştirmiş­ tir. Oysa emeğin verimliliğini a rttıracak sermaye ya t ı rı m la rı için daha serma­ ye yoğun yatırımlara ihtiyaç duyulmaktadır (Ercan, 2004: 20).

1970'1er boyunca işçi sı nıfının örgüclü gücünün büyümesiyle birlikte, toplu söz­ leşme, grev ve iş bırakmalarla yürüyen miicadele de burjuvazi açısından açık bir teh­ like olarak görülmeye ba�lanm ıştır. TÜSİAD'ın 1979 raporunda Türkiye'nin iktisadi sorunları sıralanırken, özellikle bu sorun vurgulanma ktad ır: "işçi iicreclerindeki ar­ cıştan çok iş barışının bozulmasından kaynaklanan nedenler, istihdam anışını cay­ dırıcı, üretim anışını sınırlayıcı etken olarak onaya çıkm ıştır" (TÜSİAD, 1979c: 4). 12 Eylül gününe gelindiğinde on binlerce işçinin grevde olduğu görülmektedir. Grevler, tüm grevleri yasaklayan 14 Eyl ül tarihli Milli Güvenlik Konseyi bildirisiy­ le sona ermiştir. Askeri yöneti miııin bütün grevleri Jurdurması elbette ki burjuva­ ziye bir rahatlama sağlamıştır. Bu sü reçte, sermaye grupları ara. • nda keskinleşen çelişkiler de doğrudan açığa çıkmıştır. Sermayenin bel irli bir donanıma ulaşmış kesimleri dışa açılmayı, serma­ ye kaynak larının güçlendirilmesini ca'.ep etmektedir. Bu talepler yer yer diğer ke­ simlerin çı karlarıyla çatışmaktadır. Sonuç olarak kriz sonrası nda hayaca geçen dü­ zenlemelerin büyük sermayenin beklentileri doğru ltusunda şekillendiği söylenebi­ lir. Devlet sermaye-içi çelişkilerde genel ol ... ak büyük sermaye gruplarından yana tavır koymuştur. Bir ya ndan işçi sını fı tehdit olmaktan çıkarılarak toplumsal mu­ halefet baskı lanmış, diğer yandan küçük ve verimsiz sermayeler elenirken, ranta dayalı sermayelere kısıtlama !ar gecirilmiş20 ve belirli donanıma ulaşan sermayele­ re uluslararası sermayeyle girişi lecek da ha köklü ilişkilerin olanakları yaracılmıştır. Bu sü reçte en önemli ihtiyaç olan para-sermaye donanı mın ı güçlendi rmeye yönelik düzenlemelerin de gündeme geldiği görülmektedir. Sonuç olarak, 1 980 sonrasındaki dönüşümü gerçekleştirmek için yeniden yapı­ lanmanın başlıca iki eksende yürüdüğü söylenebilir. Bu süreçler, sermaye-emek iliş­ kisinin yeniden yapı la nması ve sermaye kesimleri arasındaki ilişkilerin yeniden ya­ pılanmasıdır. Devlet de, bu yapısal dönüşümleri gerçekleştirmek iizere yeniden ya­ pılanmaktadı r. Sermaye-emek ilişkileri nin yeniden yapılanması temel olarak artık-değerin üre­ tilme ve el-konulma koşullarının değiştirilmesi ni, yeniden -sermaye lehine- örgüt­ lenmesini içerir. Askeri rejim, 24 Ocak kararlarıyla başlayan politikaları sermaye­ nin talepleri ni karşılayacak biçimde sürdürmiişcür.21 Sermayenin kendi içindeki ye20 Yapısal dönüşümü gerçekleştirmeye yönelik politikaların devamında, bir grup sermayeyi korumak ve desteklemek üzere. bazı önemli tesislerin KIT'lerce saıın alınmasına. inasın eşi<'.Jine gelmiş büyük kuruluşlara kamu bankalarından kredi saQlanmasına ve Merkez Bankası'nda krizdeki ftrmalar için bir fon oluşturularak. ·zaraıın toplumsallaştırılması­ na' da gidilmişlir. KIT'le•ce gerçekleştirilen satın almalara örnek olarak, Türkiye Süt Endüstrisi Kurumu'nca satın alı­ nan süt fabrikaları gösterilebilir. 21 Sendikal faaliyetlerin askıya alınması; DiSK yöneticilerinin yargılanması; grev yasaQı; ücret belirlenmesinin toplu söz­ leşme dü1eninden Yüksek Hakem Kurulu'na (YHK) kaydırılması gibi uygulamalar ve bunların hukuksal, toplumsal karşılıkları. sermayenin emek üzerindeki gerçek tahakkümünü ortaya koyar.


1 979 Krizinden 2001 Krizine Türkiye'de Sermaye Birikimi Süreci ve Yaşanan Dönüşümler

1 77

n iden yapılanma ise, artık-değerin paylaşı mını yeniden organize eder. Bu sü reçte atıl sermayelerin tasfiye edil mesi, ya da zayıf sermayelere daha güçlü olanlarca el ko­ nulması gerçekleşir. Artık-değeri n bölüşümüne yönelik düzenlemeler, 1980'ler boyunca burjuvazi­ nin kendi içinde artan/farklılaşan çatışmalarda, özellikle fi nansal alanda gözlenmiş­ tir. 1970'lerin sonlarından itibaren para-sermaye ihtiyacının karşılanması için birey­ sel sermayeler açısından banka sahibi olmak temel belirleyen haline gelm iştir. Serma­ yeler arası ilişkide önemli bir sonuç, sermayenin merkezileşmesinin artmasıdır. Sana­ yi sermayesinin içinde zayıf kalan, yeni koşullara ayak uyduramayanlar elenmekte­ dir. Bu, büyük ve güçlii sermayelerin, krizle baş edemeyen, ayakta duramayan serma­ yeleri ele geçirmesiyle en görü nür biçimini almaktadır.22 Sermayenin merkezileşme­ si, aynı zamanda yeni birikim sürecinde gerekli olan donanımı sağlamaya da hizmet etmekte, üretkenliği arttırmaktadır. Bu eğilim vergiden bağışıklık, kredi olanakları, banka sermayelerinin arttırılması koşulunun getirilmesi, banka birleşmelerinin teşvik edilmesi gibi devletin doğrudan politikaları ya da dolaylı uygulamalarıyla da destek­ lenmektedi r. Bu çerçevede kurumlar vergisinin azaltılması, birleşecek firmalara uzun vadeli, düşük faizli krediler verilmesi gibi uygulamalar da hayata geçirilmiştir. 1 980 sonrası uygulanan pol itikalarla sermayenin merkezileşmesinin daha çok para-sermaye üzerinden gerçekleştiği söylenebilir. Bu dönüşü m sürecinde uygulanan politikalardan biri de, yeni birikim sürecine geçişte sermaye donanımını arttırmaya yöneliktir.B Ser­ mayen in merkezileşmesini hızlandıran bu uygulama, bankaların yeni yükümlülük­ lerinde görülmektedir. Para ve Kredi Kurulu, yeni banka kurulması, mevcut banka­ larda öngörülen değişiklikler ve yabancı bankaların şube açmaları için gerekli ön ko­ şulları açıklamıştır. Bu koşullar, özellikle sermaye arttırımına yönelik gerekliliklerdir. Yeni birikim sürecine geçişte para-sermaye donanımını arttırmaya yöneli k uygula­ malardan biri de, bankaların 'dışa açılmasını' yani uluslararası para-sermayeyle dalıa üst düzeyde eklemlenmesini, dış ül kelerde faaliyet göstermesini sağlamaya yöneliktir. Bu dönemde uluslararasılaşma hız kazanırken, uluslararası sermaye de içselleştirilme­ ye çalışılmıştır. l 98ü'ler aynı zamanda ticari sermayenin uluslararasılaştığı bir dönem olarak da karşımıza çıkmaktadır. Ulııslarasılaşma, Anadolu"daki orta ölçekli serma­ yeler açısından da önemli lıale gel miştir.

22 Bu dönemde, Eczacıbaşı Yatırım f lolding gibi kuıuluşldr, gazere ilanlarıyla ftrma arayışına girmişler; öte yandan ;na­ sın eşiğine gelen firmalar da, ilanlarla sermayelerini satışa çıkarmışlardır.

23 TüSIAD'ın 1979'un başlarında hükümetin hazırladığı yeni vergi yasası tasarısına itirannın, büyük sanayi sermayesinin ölçek büyütme ve dışa yönelik üretime geçme beklentilerinin bir uzantısı olduğu söylenebilir. Derneğe göre tasa­ rı, holding biçiminde örgütlenmiş, büyük yatırımlara girişebilecek sermaye ve finans kurumlarının yükünli çok fazla arttırmaktadır. "Vergi yasaları ekonomik güçlerin dağılmasını, parçalanmasını önlemeli, birleşmeyi ve kurumlaşmayı teşvik etmelidir. Gelişen ekonomilerde dünya fiyatları ve teknolojisiyle rekabet edebilir üretimi ekonomik büyüklük­ teki kuruluşlar gerçekleştirebilir" (TÜSIAD, 1979b: 18).


78

1

Melda Yaman-Özlürk -

Fuaı Ercan

2 . 4 2 0 0 1 Krizi 2 . 4 . 1 Krize Uza n a n S ü reç

1980'ler ve 1990' lar boyunca hayata geçirilen dönüşüm ve yen iden-yapılanmanın 1979 krizine yol açan sorunların giderilmesine yönel ik olduğu söylenebilir. Ticari ve finansal liberalizasyon bu dönemde iki temel politika olarak karşımıza çıkmak­ tadır. Bu pol itikalar, dışa yönelik üretime geçme ihtiyacı çerçevesinde şekillenmek­ tedir. Bir yandan meta hareketlerine serbesti getiri lir ve ihracat teşvikleri uygula­ n ı rken, diğer yandan birikim sürecinde en temel kısıtlardan biri olan para-sermaye donanı mını güçlendirmeye yönel ik bir yapılanma gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla yirmi yıllık süreci, birikimde yeni bi r aşamaya geçilmesinin altyapısının oluşturul­ duğu bir dönem olarak nitelemek olanaklıdır. Bu dönemde ihracacın reel devalüasyonlar ve teşviklerle desteklendiğini, bu deste­ ğin dış ticaret sermaye şirketleri adı altında kurumsal bir örgütlenme ile sürdürüldüğü­ nü, ithalatın miktar kısıclamalarından arındırılarak, zamanla ithalatta tam serbestli­ ğe geçildiğini görüyoruz. Ancak 1980'lerin hemen ardından dışa açılmanın ve ihracat için üretimin ancak belirli ölçülerde gerçekleştiği söylenebilir. Bu nedenle Türkiye'nin 1980' den sonra dışa açıldığını ileri süren tezleri bir daha düşünmek gerekiyor. Dışa açıl­ ma süreci uzun bir döneme yayılmış, sürtünmeli, çacışmalı bir süreç olarak yaşanmıştır. İhracatın bileşimine bakıldığında, imalat sanayi ihracatında bir büyüme kaydedildiği doğrudur. İhracat 1980-89 arasında yüzde 17,8 artmış, bu artışa en büyük katkı sanayi malları ihracatından (yüzde 27,9) gelmiştir. (Temel vd.,: 62). Bununla birlikte, yatırım­ ların milli gelir içindeki payı giderek gerileıniştir.24 İhracat artışı, üretim kapasitesinde­ ki artıştan değil, 1980 öncesinden devralınan sanayi kapasitesinin etkin kullanılmasıyla gerçekleşmiştir (Yemürk, 2003b: 35). İhracatta kaydedilen büyümenin, ithalat artışıyla paralel yürüdüğünü <le vurgulamak gerekir. Bunun nedeni, ihracata yönelik üretim ya­ pılan sektörlerde yüksek oranda ithal girdi kullanılmasıdır.25 l 980'lerin sonunda yaşanan finansal liberal izasyon sü recinde ise bir yandan biri­ kim sü reci nde ortaya çıkan para-sermaye ihtiyacı karşı lan ı rken, diğer yandan ulus­ lararası para-sermaye için akacak kazançlı bir kanal oluşturulmuştur. Faiz oran­ larının serbest bırakılarak bir dönem boyunca yü ksek tutulmasının ülke içinde 'değerlen meyen' tasarrufları toplamayı hedeflediği söylenebilir. Tasarrufların para­ sermaye olarak sisteme çekilmesi bu sermayen in belli ellerde birikmesine yol açmış ve bankerler olayında yaşandığı gibi kısa zamanda bir felaketle sonlanmıştı r. Bun­ dan bi r felaket olarak söz etmemizin sebebi, genellikle orta sın ı fı n eli nde biriken, emeklilik ikramiyesi gibi gelecek sigortası olan paraların, yüksek faizlerin cazibesi karşısında bankerlere kaptırılmış olmasından kaynaklan maktadır. 24 imalat sanayi sabit yatırımla � ı 1 970-ler boyunca cari fiyatlarla GSMH"nın yüzde 40"1arı üzerinde seyrederek 197S"te

yüzde 43.3 seviyesine ulaşmışken, 1980'1er boyunca sürekli düşüş kaydederek 1989'da yüzde 20 seviyesine gerile­

miştir (DPT, 1 996: 22). 25 örneğin 1979 yılından 1996 yılına gelindiğinde ihracatın ithalata bağımlılığının yüzde 88.7 yükseldiği görülmek­ tedir. 1979 ve 1 996 yıllarında gerçekleşen ihracatın neden olduğu ithalat gereğinde yüzde 1 1 5 artış kaydedilmiştir (Yentürk, 2003a).


1 979 Krizinden 2001 Krizine Türkiye'de Sermaye Birikimi S ü reci ve Yaşanan Dönüşümler

1 79

Faizlerin serbest bırakılması n ı n bir amacı da, spekülatif yollarla değerlenme ara­ yışında olan uluslarararası para-sermayeyi ülke içi ne çekmektir. 1970'lerin başın­ dan itibaren erken kapitalistleşen ülkelerde kar hadlerinin düşmesiyle birlikte, üret­ ken yatı rımlar karlı olmaktan çıkmışcır. Üretken yatırımlarda yaşanan gerileme so­ nunda sermaye, genellikle para-sermaye olarak değerlenmeye yönelmiştir. Bu sü­ reci n Türkiye ve benzeri geç kapitalistleşen ü lkelere yansıması, bir dizi dönüşüm­ le birlikte, sermayenin u luslararası ölçekte hareketini kolaylaştıracak ku rumsal dü­ zenlemeleri n ve ekonomi politikalarının hayata geçirilmesi olmuştur. Dolayısıy­ la sermayenin para-sermaye biçi minde açığa çıkması ve değerlenmesi, fi na nsal ku­ rumları yeniden yapılandırırken, bu kurumları dünya ölçeğinde daha da bütü nleş­ tirmiştir. Bu bağlamda finansal liberalizasyon çerçevesinde gerçekleştirilen dönüşü­ mün bir yan ı nı da uluslararası sermaye ile girilen ilişki belirlemektedir. Sonuç ola­ rak, Türkiye' de hayata geçirilen yapısal değişiklik ve düzenlemeleri, hem ü l ke içi bi­ rikim sürecinin yeniden yapı landırıl ması, hem de yeniden yapılandırılan uluslara­ rası sermaye birikimiyle eklemlenmenin gereği olarak görmek mümkündür. Bu çer­ çevede ilk girişi m, 24 Ocak Kararları bünyesi nde TL'yi neredeyse yüzde 50 değer kaybına uğratan devalüasyon kararıdır. Ayrıca kredi ve mevduat faizlerin i n serbest bırakılması öngörülmektedir. İzleyen dönemde faizler serbest bırakılm ıştır. Sermaye donan ımını güçlendirmeye yönelik uygulamalardan birisi, bankala­ ra sermaye artırımı yükümlülüklerinin getirilmesidir. Bu uygulama, büyük ve kü­ çük ölçekli bankalar arasındaki çatışma ekseninde değerlendirilebilir. Büyük serma­ ye gruplarının elindeki bankalar için sermayelerini güçlendirmeye yarayan bu karar aynı z:ı.manda küçük bankaların tasfiyesi anlamına gelmektedir.26 Büyük ve küçük ölçekli bankalar arasında yaşanan çatışma bankaların el değiştirmesinde en görünür biçimini almıştır. Finansal sistemin yapı landırı lması na yönelik olarak bir yandan ya­ sal mevzuat değiştirilir, bankaların sermaye arttırımı, banka birleşmeleri teşvik edilir ve zayıf bankaların tasfiyesi hedeAenirken; diğer yandan kurumsal yapılar da oluştu­ rulmuştur: Tasarru f Mevduat Sigorta Fonu, İncerban k -bankalar arası para piyasası-, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası kurulmuş ve açık piyasa işlemlerine başlanmıştır. 1980'lerin sonlarından 1990'lara evrilen süreçte Türk parası nın konvertibili­ te kazanması önemli bir aşama olarak belirmektedir. Bu kararla ülke içi sermaye grupları n ı n uluslarar:ı.sı fi nans sermayeyle daha dolaysız ve derin ilişkiye girmesine olanak sağlanm ıştır. U luslararası para-sermayenin ülke içine akışı n ı hedefleyen bir uygulama da, yabancı bankaları n şube açmalarının kolaylaşcırılınasıdır. Bu karar para-sermaye ihtiyacından kaynaklandığı kadar, uluslararası sermayenin -özellikle 26 Şu iki alıntı oldukça çarpıcıdır: Sermaye Kurulu Başkanı 1. Türk, "Bankalarım111n sermayelerinin artırılmasına, birleş­ melerinin kolaylaştırılmasına, büyük meblağlı teminat mektuplarının bankalarımı7 arasında paylaştırılmasına önem

verilmeli" demektedir. Mart 1982'de izmir'de toplanan Bankalar arası 13. toplantıda, küçük ölçekli sekiz banka, bu ka­ rarların büyük sermayenin işine geldiğini tartışmak üzere, gizli bir rapor sunmuştur: "Dört bankanın oluşturduğu fiili

oligopolün resmileştirilmesi ve desteklenmesi isteniyorsa bunun küçük bankaların piyasadan silinmesi gibi çok ağır bir bedeli olacaktır ... Bankalara konulan ek yükümlülü klerle eldeğiştirme sürecinin hızlanması istenmiştir" (aktaran Sönme1, 1982: 1 2 3 -24).


80

1

!

Melda Yaman-Oztürk - Fuat Ercan

geç kapitalistleşen iilkelerde- değerlenme arayışların ı n bir sonucu olarak da görüle­ bi lir. Uluslararası fi nans sermayeyle girilen ilişkinin bir örneği <le, sermaye grupla­ rının yabancı sermayeli bankalarla orcaklık kurmasında görülmektedir. 1990'1arda ise, 1 980' lerde oluşturul maya başlanan finansal altyapının güçlen­ diril meye çalışıldığı söylenebil i r: Bankaların mevduatları genişlem iş, merkezileşme ve yoğunlaşma yü kselmiş, ban ka ve şube sayısı artmış, yeni fi nansal araçlar kulla­ nıl maya başlanm ıştır. Bu dönemde de sermaye grupları arasındaki artı k-değeri pay­ laşmaya yönelik mücadele, krediler, banka ku rma ve el değiştirmeler üzeri nden de­ va m etmiştir. Yüksek tutulan faizler bir yandan banka kurmayı çok karlı hale geti­ rirken, diğer yandan sistemin kırılganlığın ı arttırmıştı r. 1990'lar boyu nca banka­ ların geleneksel işlevleri ola n mevduatları krediye çevirme rolünden uzaklaştığı da görül mekt:>dir.27 Bankaların bu dönemde değişen bir niteliği de, yabancı para cin­ sinden yiikümlüliiklerinin toplam yiikümlülü kler içindeki payını n yükselmesidir.28 Bu değişim elbette 1989' da sermaye hesabının serbestleştirilmesinin yabancı serma­ ye girişi ni kolaylaştırması nın bir sonucudur. Bu çelişkilerin keskinleşmesiyle 1994 krizi yaşanmış; krizin ardından üç banka ve birkaç finans kurumu tasfiye olurken, kamu bankaları özelleştirilip el değiştirmeler hızlan mıştır. 1989'dan itibaren de­ ğerli tuc u lan TL, krizin ardı ndan yüzde 50 değer kaybetmiştir. 1980'lerin sonları ndan krize uzanan dönemde kamu sektörü borçlanma ge­ reğinin (KKBG) sürekli arttığı görülmektedir. B u artışın yan ı nda iç borçla­ rııı GSM H 'ya oranı da giderek büyümüştür. Yıllara göre baktığım ızda 1990'da KKBG'nin GSM H 'ya oranı yüzde 8'dir. 1993'te ise yüzde 12'ye çıkmıştır (Cela­ sun, 1998: 29). iç borç stoğıı nun GSM H'ya oranı 1990'da yüzde 6.2 iken, 1993'te yüzde 12'ye ulaşmıştı r (Karabulut, 2002: 1 25). Bir yandan iç borçların şişmesi, diğer yandan sermaye girişleri nde kaydedilen muazzam artış ve giren sermayenin spekülatif kazanca dayalı olması nedeniyle bu yapı artık sürdiiriilemeyeceği bir noktada krizle sonuçlanmışcır. Krizin ardından 5 Nisan istikrar programı yürürlüğe konmuş ve I M F ile stand-by a nlaşması imza­ lanm ıştır. 198ü'den itibaren uygulamaya konulan yapısal reformlar, 1999'da Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Ku rumu'nun (BDDK) kurulmasıyla sürdürülmüştür. Böylece yeni bankaları n kurulması güçleştirilirken, bankaların Tasarruf Mevduatı Sigona Fonu'na (TMSF) devrine ilişkin düzenlemeler getirilmiştir. Yapısal reform­ ların devamı, I M F 'yle imzalanan stand-by anlaşmasıyla hız kazanmıştı r. Anlaşma­ n ı n ardından 1 Ocak 200ü'den itibaren, özelleştirmenin lıızland ırıl masın ı, enAas­ yomı düşürmeye yönel ik para ve kur pol itikasın ı ve yapısal reformları içeren eııAas2 7 1 990'da yüzde 84 civarında olan kredilerin mevduata oranı, 2000 yılında yüzde S l 'lere gerilemiştir. Kredilerin GSMH'ya oranı yüzde 25'in altına inerek, 'gelişmekte olan piyasalar' içinde en düşük seviyeyi bulmuştur (Cansızlar, 2002: 1 3)_ 28 Bankaların yabancı yüküml ülüklerinin toplam yükümlülüklerine oranı 1 992'de yüzde 37 iken, 1994'te yüzde 47'ye ulaşmıştır. Yani yabancı yükümlülükler neredeyse toplam yükümlülüklerin yarısı kadardır (Karabulut, 2002: 1 25)_


1 979

Krizinden 2001 Krizine Türkiye'de Sermaye Birikimi Süreci ve YaJanan Dönütümler

1 81

yonla mücadele program ı uygulamaya konulmuştur. Program, bankacılık sektörü ve sosyal güvenlik alanlarındaki yapısal reformlarla desteklen miştir. Kısacası 1980 sonrası başlayan yeniden yapılan ma süreci, 1990'lar boyu nca de­ vam etmiştir. Dünya pazarında rekabete giren büyük sermayenin para-sermaye ih­ tiyacı, bu dönemde özellikle bankalara karlı olanaklar sağlanması biçiminde kar­ şılık bulmuştur. Bu süreç bir yandan üretken sermayenin ve artık-değer yaratımı­ nın nesnel temelini hızla zayıflatmış, diğer yandan bankacılıktan elde edilen yük­ �ek karların sürdürülemez hale gelmesiyle 2000 krizine, ardında 2001 krizine uza­ nan sürecin zeminini hazırlamıştır. Krizin ampirik koşulları nın oluşmasında 2000 yılı başında uygulamaya konan istikrar programının etkisini göz ardı etmemek gerekir. Programın temel a macı, döviz kurunu nominal çıpa olarak kullanarak, enflasyonu düşü rmek olarak açık­ lanmıştır. İ stikrar programı, en flasyonun yüksek seviyelere çıkması ve kamu kesimi borçlanma gereği nin artmasıyla gerekçelendirilm iştir.29 Kriz sonrasındaki değer­ lendirmelerde progra m ı n zorunluluğu ve gerekliliği tartışılmıştır; ancak I M F'yle yapılan anlaşmayı kapitalist dünyadaki yeni düzenlemeler çerçevesinde düşünmek anlamlı olacaktır. Türkiye gibi ülkeler, I M F ile yapılan anlaşmalarla, serbest piya­ sa koşullarını derinleştirmeye yönelik kurumsal ve yasal dönüşümleri gerçekleştir­ mekte; aynı zamanda ülke içi sermaye kesimlerinin uluslararasılaşmasın ı hızlandır­ dıkları gibi, uluslararası sermayeyi içselleşti rmektedirler. Sabit kur uygulaması döviz borçlarının maliyetini ucuzlattığı içi n, bankalar kısa vadeli döviz yükümlülüklerini yükseltmiş; daha uzun vadede TL kredi ver­ me eğilimi nde olmuşlardır. 2000 yılında tüketici kredileri nin dört katına çı kma­ sı, bankaların sabit faizli hazine kağıtlarına yönelmesi de likidite, döviz kuru, faiz kuru riskleri ni arttırmıştır (Cansızlar, 2002: 14). Bu uygulamalar kısa vadede yük­ sek karlar getirirken, bir süre sonra tıkanarak, krize zemin yaratmıştır. Bu dönemde, ayn ı zamanda, sermaye grupları arasındaki çatışmalar şiddetlen­ miştir. Siireç, büyiik sermaye gruplarının dünya kapitalizmiyle daha ileri bir bütün­ leşme arayışında olmaları, uluslararası sermayenin ve IM F'n in baskısı, ayrıca küçük ve orta ölçekli sermayelerin büyük sermayenin elindeki bankalara kaynak aktarı mı­ nın sonlanmasını talep etmeleri arasındaki çelişkili ilişkilerle biçimlenmiştir. 'Ban­ kacılık krizleri' ve banka sektörünün yeniden yapılandırılması, bankalar aracılığıy­ la olağanüstü bir karlılığa ve kredi kanallarına erişi mi bulunan sermayelerle, böyle bir olanağı bulunmayan sermayeler arasındaki çatışmayı da içermiştir. Süreç içinde ve krizler sonucu nda zayıf sermayeler elenirken, bazı sermaye grupları daha da güç­ lenm iş, ancak yeniden yapılanmanın mal iyeci gerçekte işçi sın ı fına yüklenmiştir. Sonuç olarak, 1980'lerden 2000'lere kadar ve 2000'ler boyunca yaşanan dö­ nüşü mü n ardarda çıkan yasalar üzerinden, bir dizi yapısal reformla gerçekleştiril­ diği görülmektedir. 1980'lerde hayata geçen yapısal reformlar, içe yönelik birikim 29 Devlet i ç borçlanma senetlerinin Ekim 1999'da ağırlıklı ortalama bileşik faiz oranı yüzde 106 " e çıkmış v e kamu kesi­ mi borçlanma gereğinin GSMH'ya oranı 1998-1999 arasında yüzde 9'dan yüzde 1 5.3'e yükselmiştir (Ongun, 2001: 3).


82

1

Melda Yaman-Ozıürk - Fuat Ercan

sürecine dair kuru mları tasfiye edip, d ışa yönelik birikim için gerekli kurumsal ve toplu msal altyapıyı oluştururken, 1990'ların sonları ndan icibaren bu dönüşümün derinleştirildiği ve uluslararası sermayeyle ilişkileri giiçlendiren yapısal reformla­ rın hayaca geçirildiği görül mektedir. Ülke içindeki birikim sürecinin ihciyaçlarına göre biçimlenen kuru msal ve yasal düzenlemeler, ayn ı zamanda kapitalizmin kü­ resel ölçekte işleyişinin ve ülke içindeki belirli sermaye kesimleri açısından bu işle­ yişin bir parçası olma zorunluluğunun sonucudur. Bu düzenlemelerin uluslarara­ sı sermaye açısından taşıdığı anlam, yapısal reform ları n ve düzenlemelerin çerçeve­ sinin I M F ve Dünya Bankası ile yapılan anlaşmalarla belirleniyor olmasında açık­ ça görülmektedir. 2 . 4 . 2 Makro G ö s t e rg elerle 200 1 Krizi

2001 krizi, yüksek oranda para-sermayenin çok kısa bir sürede ülke dışına çıkı­ şıyla başladı. Bir ayda, portföy yatırımları net 2.5 milyar dolarlık çıkış, (rezerv ha­ riç) toplam sermaye hareketleri 2.7 milyar dolarl ık çıkış gösteriyordu; net hata nok­ san kalem iyse l .3 milyar dolarlık kayıt d ışı çıkış veriyordu. Yani bir ay içinde 4 mil­ yar dolarlık bir çıkış yaşanm ıştı (Kazgan, 2005: 244). 2001 krizinin ortaya çıkmasında 2000'lerin başında yürü rlüğe konan enAasyo­ nu düşürme programının etkisi olduğunu belirtmiştik. Programın sürdiiriilemeye­ ceği nin ilk sinyali asl ında Kasım 2000' de dolara yönelik yaşanan spekülatif hare­ kede göriilmüştü. Bu tarihte ciddi bir likid ite sıkıntısı yaşanmış ve interbank ge­ celik faiz oranları yüzde 870'leri bulmuştu. Para-sermayenin kaçışının finans siste­ mi nde yarattığı kaos ve sarsıntı gecelik faizlerin bir anda fı rlaması na neden olmakla kalmadı,'0 toplumsal yen iden-üretimin bütü n alanlarını etkileyen bir krize dönüş­ tü. Kriz esnasında Merkez Bankası resmi rezervleri sarsıcı bir biçimde azaldı. 2001 Şubat ayı nın ortalarında 27.6 mi lyar dolar olan rezervler, Şubat sonunda 18.8 mil­ yar dolara geriledi. Sadece Şubat ayı nın 1 9-22'si arasındaki kayıp 5 milyar dolardı. Bu da sistemden çekilen paranın rezerv parala rın yiizde 58'ine, yani onda alcısı na ulaştığı anlamına geliyordu ( Keyder, 2003: 3). 2000 yılındaki makro ekonomik göstergelere bakıldığında, iç borç stoğu­ nun oldukça büyüdüğü görül mektedir.Jı Diğer yandan 1999'da yüzde 5 küçülen GSYİH 'de, 2000 yılında yüzde 7.4'lük bir büyüme kayded ilmiştir. Bu yüksek bü­ yüme hızı, yüksek bir dış ticaret açığı ile birlikte gerçekleşmiştir. Bunun temel ne­ den i, sanayi üretiminin ara malı ve sermaye malı biçiminde ithal ü retim aracı gir­ disine bağımlı olmasıd ır.32 Dolayısıyla 1970'lerden 2000'lere uzanan süreç boyun­ ca ürecimin ithal girdi bağımlılığının ve yüksek dış açıkların yapısal özellikler ola30 Bankalar arası faiz oranı yüzde 6200'1ere kadar tırmanmıştı; piyasaya yapılan 5.36 milyar dolarlık müdahale de spe­ külatif atağı durduramayınca, 21 Ocak'ta kur serbestçe dalgalanmaya bırakıldı (Karabulut. 2002: 1 36). 3 1 1990'1arda iç borç stoğunun GSMH"ya oranı yüzde 1 3 düzeyinde iken, 1999'da yüzde 30'a yükselmiştir (Karabulut, 2002: 130). 32 2000 yılında ithalatın 54.5 milyar dolara. dış açığın da yaklaşık 27 milyar dolara ulaştığı kaydedilmiştir (Sönmez. 2004a: 7).


1979 Krizinden 2001 Krizine Türk iye'de Sermaye Birikimi Süreci ve Yaşanan Dönüşümler

1 83

rak süregittiği söylenebilir. 2001 'de yaşanan krizle birl ikte birikim sürecinde yaşa­ nan daralmanın sonucunda ithalat ve dış açık gerilemiştir. 2000 yılında kaydedi len göreli büyümeni n ardından, 200 I 'nin başlarında ya­ şanan gerileme dikkat çekici boyutlardadır. 200 l ' i n i l k çeyreğinden itibaren nega­ tif büyüme h ızları kaydedilmiştir. 2001 krizi sonrasında üretimdeki daralmanı n 200 l ' i n birinci çeyreğindeki yüzde 1 ,3 seviyesinden, iki nci çeyrekte yüzde 8,5 sevi­ yesine yükseldiği görülmektedir. GSMH 2001 yılında yüzde 9,4 azalmıştır. Mart ayında özel sektör imalat sanayi kapasite kullanım oranı bir önceki yıla göre yüz­ de 72'den yüzde 62'ye düşmüştür. Bu dönemde BDDK tarafı ndan uygulanan üçlü denetim, kredi talebinde azalma ve Fona alınan bankaların kredileri nin sistem dı­ şına çıkması yüzünden bankaların reel sektör firmalarına açtıkları kredi oranların­ da ciddi daralmalar meydana gelmiştir (Araman-Erdönmez, 2003: 39). Krizin hemen ardından beklenen iyileşmenin gerçekleşmediği de makro ekono­ mik veriler üzerinden görülmektedir.33 Krizin ardından i malat sanayinde kapasite kullanım oranı yüzde 70'e düşmüştür. Krizden tüm firmalar etkilenmekle birlik­ te m ikro kuruluşlar ve küçük ölçekli işletmeler, büyük ölçekli işletmelerden daha önce ve daha derinden etkilenmiş; yılın ilk beş ayında kapanan firma sayısı nere­ deyse 53 bin olmuştur.34 Resmi rakamlara göre işsiz sayısı 1 .8 m ilyona ulaşmıştır (Kazgan, 2005: 247). 2 . 4 . 3 2 0 0 1 Krizi S o n ra s ı S e rm ayenin Ye n iden - Yap ı l a n m a s ı

Kriz sonrası nda h ızla yürürlüğe konan 'Güçlü Ekonomiye Geçiş Program ı', toplumsal yeniden ü retimin yeniden yapılandırı l masın ı ve ' istikrar' sağlanması­ nı hedeflemekcedir.35 Programda, enflasyonla miicadele, bankacıl ı k sisteminin ye­ niden yapılandırılması, kamu fi nansman dengesinin güçlendirilmesi, enflasyonla uyumlu gelir politikasın ı n sü rdü rülmesi ve bütün bunların 'etkin' ve 'şeffaf bir bi­ çimde gerçekleştiri lmesini sağlayacak yapısal ve yasal altyapının oluşturulması he­ deflen miştir. Program ı n temel bileşenlerinden biri bankacı lık sektörünün yapılandırılmasına yöneliktir. BDDK tarafından Mayıs ayında "Bankacılık Sektörü Yeniden Yapılan­ dırma Program ı" uygulamaya konulmuştur. Program, kamu bankalarının yeniden 3 3 En derin çöküntü sabit sermaye yatırımlarında yüzde 4 1 .5 ve yüzde 50.2'1ik gerilemelerle 200l'in ikinci yarısında yaşanmıştır. Yatırımların 2002'nin ilk yarısında da ulusal ekonomide yaşandı".ıı savlanan "krizden çıkış· sürecini hiç pay­

laşmadı".ıı ve yüzde 26 ve yüzde ı düzeyinde gerilemesini sürdürdü�ü görülmektedir (Yeldan, 2002: 1). 34 Firmalar kriz sonrasında üretim maliyetlerini düşürmek amacıyla, üretimde kullandıkları ithal mallarını de�iştirmiş­

ler, planladıkları sermaye yatırımlarını da büyük ölçüde kısmı şiardır. Özel sektör sabit yatırımları, yıllık bazda 2001 yılı­

nın ilk çeyreôinıiP Liçte bi r oranında, 2001 yılı genelinde ise y üzde 30 oranında azalmıştır. Birçok �rma özsermayesi­

nin tamamını kaybetme riski ile karşı karşıya gelmiştir. Krizden en çok otomotiv, tüketici malları, gıda ve içecek, elekt­

ronik ve telekom, medya ve perakendecilik sektörlerinin etkilendiği görülmektedir (Ataman-Erdönmez, 2003: 39). 35 14 Nisan 200 1 'de uygulamaya konulan ve önceleri "ulusa/program•, daha sonra da "güçlü ekonomiye geçiş programı" olarak tanımlanan yeni istikrar arayışlarının temel amacı kamuoyuna ·. . . güven bunalımını ve istikrarsızlığı süratle or­ tadan kaldırmak ve . . . bir daha geri dönülmeyecek şekilde kamu yönetiminin ve ekonominin yeniden yapılandırıl­ masına yönelik altyapıyı oluşturmak" şeklinde duyurulmuştu. Programın hedeflerine göre "eski düzene dönmek ar­ tık gerçekten mümkün değil"di! (Yeldan, 2002: 2).


84 1

Melda Yaman ·Öztürk -

Fuat Ercan

yapılandırılması nı, TMSF bünyesindeki bankalarla ilgili sorun ların çözümlenme­ sini, krizden olumsuz yönde etkilenen özel bankaları n sağl ıklı bir yapıya kavuştu­ rulması nı, bankacılık sektöründe denetimi ve etkinliği artı racak yasal ve kurumsal düzen lemeleri içermektedir. Programın reel sektöre yönelik hedefleri ise daha çok ihracacı arttı rmaya ve doğru­ dan yabancı yatırımları desteklemeye ilişkindir. Eximbank'ın kredi kaynaklarının ar­ tırılması, ihracaclar üzeri nden alınan KDV ödemelerinin hızlandırılması, uluslarara­ sı tahkimle ilgili yasal düzenlemenin yapılması, ihracat işlemlerinde ve doğrudan ya­ bancı yatırımlardaki hürokratik işlemlerin azalcılması öngörülmektedir. Krizin ardından reel sektöre yönelik bir uygulama, "İstanbul Yaklaşımı" olarak da bilinen Finansal Yeniden Yapılandı rma Program ı' dır. Programın a macı, finansal sorun yaşayan ve yeniden yapı landırılması hali nde ayakta durması mümkün ola­ cak, katına değer yaratan firmaların borçlarının yeniden düzenlenmesidir. Hazi­ ran 2002'de uygulamaya konan programla, ku rumsal yönetimin iyileştirilmesi, reel sektör firma bilançolarının ulustararası muhasebe standartları ile uyumlu hale ge­ tirilmesi, vergi düzenlemelerin yapıl ması, İcra ve İ flas Kanu nu'nda hem borçlu hem de alacaklı lehine düzenlemeler getirilmesi öngörülmektedir.36 Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı aynı zamanda bu yapılanmanın çalışan sı­ n ı flara getirdiği yükü ortaya koymaktadır. Yeniden yapılanmanın toplumsal boyu­ tu, programın ' kamu sektöründeki aşı rı istihdam politikası ve verim lilikle uyu mlu olmayan maaş ve ücret artışları' maddesinde ifade bulan eğilim çerçevesinde, kamu sektörü nde istihda mın azaltıl ması ve reel ücreclerin dondu rulması hiçiminde yan­ sı maktadır. Krizin ardından iktisadi durgunluk koşulları nda, iflaslar ve işten çıkar­ malar sonucunda zaten yüksek olan işsizlik daha da artmış, reel ücretler daha da gerilemiştir. İşsizlik oranı 200 1 'de yüzde 6.9'dan yüzde 9. J 'e yükselm iştir. Kamu­ ya ait imalat sanayi işlet melerinde istihdam yüzde 7.7 oran ında azalırken, özel işlet­ melerdeki istihdam kaybı yüzde 8.6 oranındadır. Asgari ücret, kamu çalışanlarının ücretleri ve memur maaşları reel olarak sırasıyla yüzde 14, yüzde 1 1 ve yüzde 4 ora­ n ı nda düşerken, özel sektörde ücretler yüzde 20 azalm ıştır. Özel kesi m çalışanları­ n ın reel ücrecleri 200 1 yılında, 1 993 yı lın daki düzeyinin yüzde 25 altın a gerilemiş­ tir (Koyuncu ve Şenses, 2004: 22). Krizi n çalışanlara etkisi ni incelemek amacıy­ la Murat Güvenç ve Tansı Şenyapılı'n ı n yapcıkları araştırmanın sonuçlarına göre; [k] rizin emek pazarı üzeriıı<leki etkisi, işsizlikte geçen sü re açısından irde­ lendiğinde; gencide işsizlik deneyi mini yaşayanların yaklaşık yarısının es­ nek/örgütsüz işler katmanında ve örgütlü/düzen li işler katmanının alt ka­ demesinde yeraldığı görül mektedir. Bulgular, anılan katman ve kademen in kriz koşullarına direnemediğini göstermekted ir. Diğer taraftan emek paza36 Aralık 2003 itibariyle 208"i (32 grup) büyük ölçekli firma. 103'ü de küçük ölçekli fırma olmak üzere toplam 3 1 1 firma Fi· nansal Yeniden Yapılandırma Programı kapsamına alınmıştır. Kapsama alınan toplam borç tutarı 6,1 milyar dolardır. Kapsama alınan rırmalardan büyük ölçekli 184 (24 grup) ve küçük ölçekli 72 firma olmak üzere toplam 256 firma ile Fi­ nansal Yeniden Yapılandırma Sözleşmesi (FYYS) bağıtlanmıştır. Yeniden yapılandırılan borç tutarı 5,5 milyar dolardır. Bu çerçevede FYYP kapsamına alınan borçların yüzde 90'u yeniden yapılandırılmıştır (Ataman-Erdönmez, 2003:4 1).


1 979 Kriıind�n 200 1 Krizine Türkiye'de Sermaye Birikimi Süreci ve Yaşanan Dönüşümler

l

r ı ndaki kon u m u n u koruya maya n la r ı n çoğu nluğu, (%86.7) ayrı l d ı ğı i şi n de

ücretl i ç al ı şı yord u . Bu grubu n yaklaşı k ya rısı esnek/örgütsüz işler katma n ı n­

dörtte biri i se ö rg ii t l li/dü ze ıı li i şler katına ı ı ı n ı n a l t kademesinde özel sektördeyd i, %95.G'ı send i kasız ve %50.9'u da sosya l g ü ve n ce den yo k su n d u (2003: 47). da, yak l a ş ı k

yer a l maktad ır. B u grubun 'Yrı97.9\ı

Programla eş za m a n l ı olarak I M F ya sa l a rı olarak da adlaııd ı rı l a ıı 1 5 rasa y ii r ü r­

l ii ğe kondu. Bu yasa l a r, I3a n k a l ar Ya sa sı 'n da d eğ i ş i k l i ğ i , fonlarııı t <tsfi yesi ı ı i , Mer­ kez Bankası Yasası'n ı , Tdekom'un özd lcşt i r i l ınesi ıı i , Tütün, Şeker, Petrol

ve

Doğal­

gaz Yasala rın ı içeriyordu. Krizin ardın dan en bel i rgi n yenidt·n ya pı la n d ı rma la rda n biri n i n fi nans ala n ın d a gerçekleş t i ri ld iği söylenebi l i r. Uygulamaya ko n an ' Ba n kac ı l ı k Sektörü Yeniden Ya­ pı l a ndırm a Progra mı' uyarı nca bankaların fi n a n s al açıdan yeniden yapıland ırıl ması hedeAen iyo rdu . Bu sü reçle birl i k te kimi ba n kalar kapatıldı, k i m i leri başka bankala­

ra devredildi , k i m i leri de uluslararası se r m aye grupla rı na satıldı. Sermaye arttırı m ı na yöneli k bir uygulama banka birleşmelerin i n teşvi k edilmesi ve desteklenmesinde ya­ şa n d ı . Bu sü reç, fi nansal al a nda ser ı ııaye yo ğ u nlaşması n ı ve merkezileşmeyi arttırd ığı gib i , u luslararası sermayeye de oldu kça Urlı o l a n ak l a r sağl am ı ş oldu.

Para- serm aye do na n ı m ı n ı g iiı1:leııd ir m e n i n yan ı nd a, fi nans sektörü n ü n elk i n l i­ ğ i n i arttırmaya ve sermaye biri k i m i a\·ısı ııdan rasyonel bir işleyişe kav uşıııası ı ı a yö­ neli k düzen lemeler <le hayata geç i r i l <li . Deııui ın Ye şeffa fl ı k k ri terle r i n i n get i ri l me

­

s i , risk düzen le m el e ri, muhasebe standarcları , dev i r ve birleşme l ere <la ir düzen leme­ ler bu ç e rç e vede de ğe rl e nd i ri lebi 1 i r.

Sonuç ola ra k , fi nans alan ı nda, özel l i k le ba n kacı l ı k sektöründe k r i z öncesinde ba şlayan yeniden yapı lan ıııaı ı ı ı ı , kriz sonra s ınd a �ok d a h a titiz bi r bi ç i m d e , anlar­

da çı k ar ı l an ya sa la r l a sü rd ü r ü l dü ğ ü görii l ınek tt·d i r. B öyl e c e 2000'\erin i l k yı l l a r ı

bu sektörü n kriz s ü reci ıı<leki kayıpları n ı telafi ederek, i s t i k ra ra kavuştu r u l maya ça­ l ışıldığı y ı l l a r oldu Y Krizi n i n a rd ı n d a n sermayenin yeni<len ya p ı la n m a sürecinde öne çı k a n en önem­ l i deği ş i k l i klerden b i ri de i ma la r sanayi n i n bileşi mi n de gözlen ı ı ı � h.ted i r. Tüket i m malları ü retimi nde bi r ge r i le me olurken, özel l i k le yatı rı m malları biçim i nde ü ret i m araçla rı ü ret i m i nd e bel i r g i ıı bir a r t ı ş göze çarpınak tadı r.-'8 Sermaye birikim ine bağ­

l ı o l ara k ü reti m araçla r ı ü ret i m indek i artış, aynı zamanda, ithal girdi i h t iya c ı n ı n 3 7 "2000'1i yıllar bankacılık sektörüne kururıı53I nitE·lik ka1ar1d ı ı r l ıııasrrM yönelik yasal düıenlem(lerin yapılrlrgı y:ll,1 r oldu. Bu yönde bankacılık sektörü yeniden ,·apr lJndrrma programı hayata geçirildi. Programın temel amacı; kamu

bankalarını mali sistem içinde bir istikrarS11lık unsuru olmaktan çıkarmak, mali sislcmin istikrarı ve kamu maliyesine getirdikleri yükün a7altılması bakımından TMSF bünyesindeki bankaların sorunlarına çö7üm getirmek ve yaıanan

kri71erden olumsuz etkilenen bazı özel bankaların sağlıklı yapıya kavuşmal<ır ını sdğlayacak düzenlemeleri gerçekleş­ tirmek, bankacılık sektöründe gözetim ve denetimin etkinliğini ar tıracak sektörü daha etkin ve rekabetçi yapıya ka­ vuşturmak olarak tarinenmekteydi" (Eıgüneş, 2005:210). 38 Fatih ô1atay tekstil ve giyim sekıörlerinde son 10 yılda ü retim ar tışı olmadığını, hatta tekstil sektörünün küçüldü· ğünü, 2002'dcn bu yana giyim sektörünOn de kliçüldüğünü; buna karşılık taşıt araçları imalat sanayi ile makine ima· lat sanayinde büyüme kaydedildiğini yazmaktadır (Ôzat ay, 2007). ôzatay, dolayısıyla. başlıca tüketim malları olan gi­ yim ve tekstilde gerileme olurken, ü r etim araçları üretiminde artış olduğuna dikkat çekmektedir.

ıs


86

1

Melda Yaman-Öztürk - Fuat Ercan

yükselmesi sonucunu doğurmuştur. Bu döneme ait veriler aslında yukarıda işaret ettiğimiz geç- kapitalistleşmeye ilişkin temel problemin artarak devam ettiğin i gös­ termektedir. Kriz öncesi ve sonrası dönemi kıyaslayabilmek için 1 998-2005 döne­ mine makro göstergelerle bakıldığmda, imalat sanayi genelinde yıllık ortalama üre­ tim artışı yüzde 3.8 iken, tüketim malları nda yüzde 0.8, ara mallarda yüzde 3.7 ve yatırım mallarında yüzde 7.4 oranında üretim artışı görülmektedir. Bu eğilim özel­ likle 2003-2005 dönem inde ivme kazanmış; imalat sanayi genelinde ortalama yıl­ l ı k üretim artışı yüzde 8.2 iken, ara mal üretim inde yüzde 7.7, yatırım malı üreti­ minde yüzde 1 9.9 olmuştu r. Tüketim malları üreti minde ise geri leme kaydedilm iş­ tir (Yükseler ve Türkan, 2006: 32-33). Bu rakamlar bize sorunun, yani üretim araç­ ları üretimine duyulan ihtiyacın arttığını göstermesinin yanı sıra Türkiye' de kapi­ talizm in de belirli bir aşamaya geçtiğini gösterir. Üreti m aracı üretimi daha geliş­ miş üretim tekni klerini gerektirir ve daha sermaye yoğun üretime dayanır. Bu ne­ denle üretim aracı ü retimi ithal girdilerde artışa neden olmuştur den ilebilir. Bu dönemde ihracatta önemli bir artış yaşanmıştır. İ hracat artışı ithalatta artışla birlikte gerçekleşmiştir.39 İhracat-ithalat ilişkisini görmek açısmdan Sönmez'in aktar­ dığı verilere göz atılabilir: Türkiye'nin 100 birimlik sanayi ürünü ihracatı yapabilme­ si için gerçekleştirmesi gereken aramalı ve hammadde ithalatı 2004'te yüzde 66.5'e yükselmiştir. Bu oran 2000 yılında yüzde 57.7 olarak gerçekleşmiştir (2005: 31). Üre­ timin ithal girdi bağımlılığının attığı bu dönemde dış ticaret açığı da büyümüştür. 1 996-2000 döneminde yıllık ortalama dış ticaret açığı 20.5 milyar dolar civarındadır. 2001 yılında krizle birlikte dış açık 1 1 milyar dolara kadar gerilemiş, 2002-2005 dö­ nemi nde 28.8 milyar dolara yükselmiştir (Yükseler ve Türkan, 2006: 26). Sermayenin yeniden yapılanması sürecinde dikkat çeken bir diğer önemli un­ sur, ihracatın bileşi minde yaşanan değişikliktir. Üretim aracı üreti mindeki büyü­ me, ihracat ve ithalat artışıyla yakından ilişkilidir. İhracatm bileşimine bakıldığın­ da, üretim aracı üreten sektörlerin payı artarken, genellikle tüketim malları üreten sektörlerin payında gerileme kaydedildiği görülmektedir: Tüketim malları ü retiminin toplam i h racat içindeki payı 1 996-1 999 döne­ minde yüzde 49.7 iken, bu pay 2003-2005 döneminde yüzde 36.9'a geri­ lemiştir. Bu gerileme, giyim eşyası, tekstil ürünleri ve gıda-içecek ürün leri sektörlerin in paylarındaki düşüşten kaynaklanmıştır. 1 996-2005 dönemine bakıldığında, ü retim araçları ü retiminin (özellikle yatırım malları üretimi­ nin) toplam i h racat i ç i ndek i payının sürekli bir yüksel iş içinde olduğu gö­ rülmektedir. 1996-2001 arasında üretim araçları ü reten sektörlerin toplam ihracat içindeki payla rı yüzde 1 5.5'ten yüzde 25.8'e çıkmış; bu pay 2005 yı­ lında yüzde 33.S'e yü kselmiştir. Üretim araçları ihracatının kapsamında en öneml i artış, motorlu kara taşıtları, makina ve teçhizat imalatı ve haber­ leşme cihazları-radyo-TV imalatı sektörlerinde kaydedilmiştir. Bu üç sektö39 ihracatın GSMH'ya oranı 1 996-1999 döneminde ortalama yüzde 1 3.4 iken, 2003-2005 döneminde yüzde 20.3'e yük­ selmiştir (Yükseler ve Türkan, 2006: 12). 1996 yılında, cari fıyatlarla 43.6 milyar dolar olan toplam ithalat, 2005 yılında

1 16.5 milyar dolara ulaşmıştır (Yükseler ve Türkan, 2006: 1 8).


1 979

Krizinden 2001 Krizine lürkiye'de Sermaye Birikimi Süreci ve Yaşanan Dönüşümler

/ 87

rü n toplam ihracat içindeki payları, 1 996-1999 döneminde yüzde 1 0.8 iken, bu pay 2003-2005 döneminde yüzde 24. l 'e ulaşmıştır (Yükseler ve Türkan, 2006: 1 3 - 1 4). Bu değişi m, i malat sanayi üretiminin bileşim indeki değişimi neredeyse birebir yansıtmaktad ır. Dolayısıyla sermayenin yeniden yapılanması süreci, ihracata yöne­ lik üretim aracı üretim inde artışla sonuçlanmıştır deni lebilir.40 2005 yılında ser­ maye malı biçiminde ü retim aracı üreti minin yarısından fazlasının ihraç edildiği görülmektedir.4 1 Üretim araçları üreti mi ve ihracatındaki yüksel iş, artan oranda ithal gi rdi i h­ tiyacı yaratmıştır. Bu değişim ithalatın bileşimine bakıldığında açıkça görülmek­ tedir: tüketim malları üretiminde ithalat artışın ın genel ithalat artışı nın gerisi nde kald ığı; üretim araçları ü retimi kapsamında ara malların toplam ithalat içinde payı yükselirken, yatı rım mallarının payının gerilediği anlaşıl maktadır.4 2 Üretim aracı üretimindeki anışın üretimde kullanılmak iizere ara mal ithalatını arttırması bek­ lenen bir sonuçtur. Sonuç olarak birikim sürecinde yaşanan dönüşümün en önemli sonucu, ihraca­ ta yönelik üretim aracı üretiminin artmasıdır. Üretim aracı üretiminde yaşanan ar­ tış, beraberinde ithal girdi ihtiyacında artışı da getirmiştir. Yüksek ihracat oranla­ rına ulaşı ldığı, yüksek büyüme hızlarının kaydedildiği bu süreç bireysel sermayeler açısından karl ı bi r sü reç olarak yaşanırken, bir bütü n olarak ülke ekonomisine bü­ yüyen dış açıklar olarak yansımaktadır. Ancak sürecin en büyük yükü yine işçi sın ıfına yüklenmiştir. Kriz sonrasın­ da işten çıkarmalar işçi sınıfına en büyük darbeyi vu rurken, birikimin düşük üc­ retlerle, yani ucuz işgücüne daya narak gerçekleştirildiği görül mektedir.43 Bir 'ba­ şarı' öyküsü olarak okunan bu büyüme süreci, aynı zamanda yüksek oranda işsiz­ likle birlikte gitmektedir. İşsizliğe ilişkin gelişmeleri sermayenin organik aydınları­ n ı n analizlerinde de görmemiz mümkün. Güven Sak'ın değerlend irmesi bu işleyi­ şi işaret etmektedir: 40 "Tekstil ve giyim sektörünün ihracat artışları toplam ihracat artışının oldukça altında kalmış 2005·2006 yıllarında. 2006'da bu açıdan durum daha da kötüleşmiş. Oysa ihracatı hızla artan sektörlerimiz var ve bunların üretim artışla· rı da hızlı. Mesela, taşıt araçları ve makine imalat sanayi sektörleri gibi. Dikkat ederseniz bu sektörler. tekstil ve giyim sektörlerine kıyasla çok daha teknoloji yoğun sektörler· (Ôzatay, 2007). 41 ihracat/üretim katsayısına bakıldığında bu eğilim daha net ortaya çıkmaktadır. Üretim araçları kapsamında yatırım malları üreten sektörlerde i hracat/üretim oranı 1997 yılında yüzde 1 3.02 iken, 2005 yılında yüzde 54. l l 'e yükselmiş· tir. üretim araçları üretimi bünyesinde ara malı üretimine göz attığımızda ihracat/üretim oranlaı ında, üretim araçları üretimi kadar olmasa da, yine belli oranlarda artış göze çarpmaktadır. Ara malı üretiminde, ihracat/üretim oranının 1 997·2005 yıllarında yüzde 10.41 ve yüzde 20.87 değerlerine ulaştığı görülmektedir (Yükseler ve Türkan, 2006: 1 6). 42 Tüketim malları üretiminin toplam ithalat içindeki p ayı 1996-1999 döneminde yüzde 101 iken, 2003-2005 dönemin­

de yüzde 8.5'e gerilemiştir. Bu dönemde ara malı üretiminin toplam ithalat içindeki payı yüzde 30'dan, yüzde 36.3'e

yükselmiştir. Yatırım malı üretinin toplam ithalat içindeki payı da yüzde 42.6'dan, 2003-2005 döneminde ise yüzde 36.5'e düşmüştür (Yükseler ve Türkan, 2006: 20-21). 43 "ihracata dönük büyümenin ·ne menem" bir büyüme olduğunu da anımsatalım. Bu, tamamen, önce yüksek oran· lı devalüasyondan, sonra, iyice geriletilmiş reel ücret avantaj ından ve insafsızca yapılmış tensikatlardan (işten çıkar­ malar) rekabet gücü bulmuş bir büyümedir. Kısaca emeğin sırtına acımasızca basılarak gerçekleştirilmiş, "yoksullaş· tırıcı bir büyüme"dir iki yıldır yaşadığımız." (Sönmez, 2004b: 2).


88

1

Melda Yaman·Ôztürk - Fuat Ercan

Son on sekiz çeyreğe baktığımızda ise yıllık bazda ortalama yüzde 7,22 gibi bir hızla büyüdü k ( . . .) Türkiye ekonomisi, büyüme rekorları kırarken bakı­ nız istihdam ve işsizlik rakamlarına lütfen. Bu kesintisiz büyümenin gerçek­ leştiği 2002-2006 döneminde toplam işsiz sayısı yaklaşık l milyon kişi art­ mış. Ayrıca işsizlerin yaş dağılımı da değişmeye başlamış. Dün ile kıyasla­ yınca, bugün, işsizlik artık daha çok orta yaşl ıların meselesi haline gelmeye başlamış (Sak, 2007). Fatih Özatay'ın aktardığı rakamlarsa şöyle : İşsizlik 2003' de yüzde I 0.5'e ulaş­ tı, daha sonra yavaş bir şekilde düşerek 2006 sonunda yüzde 9.9 olarak gerçekleş­ ti (Özatay, 2007). 3.

S o n u ç : T ü r k i y e'd e B i r i k i m S ü re c i ve 1 9 7 9 - 2 0 0 1 K r i z l e r i

2001 yılında yaşanan gelişmeleri 1979 kriziyle birlikte düşü ndüğümüzde ilk el­ den söyleyebileceğimiz şey, sermaye birikiminin belirli süreklilikler tafıdığıdır. Göze çarpan ilk süreklilik sermaye birikiminin zaman içinde güçlenmesi ve az sayıda ser­ mayenin giderek daha da güç kazan masıdır. Diğer bir süreklilik ise yu karıda işa­ ret ettiğimiz üretim araçlarına duyulan ihtiyaca bağlı olarak krizlerin para-sermaye alanında ortaya çıkmasıdır. 'Döviz krizi' biçiminde olsu n, 'fi nansal kriz' biçiminde olsun, krizler finansal sü reçlerle ilişkili bir görünüm kazanmıştır. Krizin bu biçimi almasının, kriz analizleri nin çoğunun biçimin kendisine odaklanmasına yol açtığı görülmektedir. Ancak tanışmaya çal ıştığı mız gibi, her iki krizde de asıl sorun üre­ tim alanı nda temellen mektedir. Marx'ın dikkat çektiği üzere "... para-piyasasında bir bunalım gibi görünen şey, asl ında, bizzat üretim ve yeniden-üretim süreci ndeki anormal koşulların bir ifadesidi r" (1 997b: 286). İki kriz arasındaki ilişkiyi şöyle tarif edebiliriz: 1979 krizinde verili birikim sü­ recinin sınırlarına ulaşılmış, kriz yeni bir birikim sürecine geçişi dayatm ıştır. Yeni bir birikim süreci ne geçiş ise iktisadi-toplumsal yeniden yapılanmayı gerektirmiş­ tir. 200 1 krizi ise 1979 krizinden itibaren oluşturul maya çal ışan bu yeniden yapı­ lanma bağlamında açığa çıkmaktadır. Ve ancak 2001 krizi sonrasında sermaye­ nin yeniden-yapılanmasının kurumsallaştırıldığı ve hedeAenen yeni birkim süreci­ ne geçişin, -büyük oranda-, hayata geçirildiği söylenebilir. Bir diğer süreklilik, ürecim araçları üretimi ile tüketim malları ü retimi arasın­ daki bağlantıların her iki dönemde de zayıf olmasıdı r. Bu durum, geç kapitalistleş­ menin yol açtığı bir özgüllük olarak görülebilir. Aynı zamanda her iki dönemde de tüketim malları üretiminden üretim araçları üretimine doğru bir geçişin denendi­ ği görülmektedir. 1 970'lerin sonlarında bu eğilim daha fazla ithal girdi i htiyacı ya­ ratarak, dış açıkların ve borçların büyümesine yol açmıştı. Günümüzde de üretim araçları üreti mi a ra mal ve sermaye malı biçi minde ithal ü retim aracına dayanmak­ tadır. Geçmiş dönemde olduğu gibi bugün de üreti m giderek büyüyen dış açıklar­ la sürdürülebilmektedir. 2000'ler 1970'1erin sonlarıyla karşılaştırıldığında bazı farklılıklar ve kopuşla-


1 979

Krizinden 2001 Krizine lürkiye'de Sermaye Birikimi Süreci ve Ya�anan Dönüşümler

1 89

rı da beraberinde getirmiştir. İlk olarak bugün ü reti m aracı üretiminde önemli bir gelişme kaydedildiği söylenebilir. İthalata dayal ı olsa da, bir zamandır üretim aracı üretilebilmektedir. 1970'lerin sonralarında yaşanan süreç, üretim aracı üretiminin mevcut olanaklarla sü rdürülememesi nedeniyle krizle sonuçlanmıştı. Ayrıca üretim aracının ihracata yöneli k olması da önemli bir farklı laşmayı işaret etmektedir. Bugün, u luslararası piyasalarda rekabet edebilen bir imalat sanayi ya­ pısının -zayıf da olsa- kurulmuş olduğunu söylemek olanaklıdır. Bu üretim yapısı, 1970'lerin küçük ölçekli, uluslararası piyasalara oranla pahalı üretimiye kıyaslandı­ ğında belirli bi r ilerlemeyi ifade etmektedir. Üretim yapısının bu noktaya ulaşması, 1980'ler ve 1990'lar boyunca hedeAcnen sermaye donanı mın ı n arttırılması ve kurumsal/finansal altyapıların kurulmasıyla gerçekleşmiştir denilebil i r. Dolayısıyla bugün 80 öncesine kıyasla, çok daha büyük sermayeli şi rketler oluşturulmuş, finansal yapılar güçlendirilmiş, sermaye yoğun­ laşması ve merkezileşmesi muazzam ölçüde arttırılmıştı r. l980'den bu yana uygu­ lanan ·reformlarla piyasa kuralların ın işleyişi yerleştirildiği gibi, toplumsal yaşam ın pek çok alanı, özellikle eğitim ve sağl ık gibi başlıca sosyal alanlar, meta ü retimi­ nin konusu haline getirilmiştir. Reformlar uluslararası sermayenin ülke içine akı­ şını kolaylaştırmakla kalmam ış, uluslararası sermayeyle ilişkileri derinleştirmiştir. Bu süreç elbette doğrusal, sürtünmesiz bir süreç olarak yaşanmamıştır. Büyük sermaye gruplarının donanımlarını arttırdığı, sermayenin yoğunlaşma ve merke­ zi leşmesi nin h ızlandığı, fi nans sermayenin oluşup güçlendiği bir süreç olduğu ka­ dar, iflaslar, batan bankalar, el değişti rmelerle birlikte sermaye grupları içinde çeliş­ ki ve çatışmaları da içeren bir süreçtir. Bu sü reçte, 1 994, 2000 ve 2001 krizleri ol­ mak üzere üç kriz de yaşanmıştır. Sermaye açısından genel olarak oldukça karlı olanakların yaratıldığı bu dönem­ de biitün yük işçi sınıfı na yii klenmiştir. Düşiik tutulan reel ücretlerden, işten çı­ karmalara; eğitimin, sağlığın özelleşcirilmesinden, batan bankaları n zararının ka­ mulaşcırılması na kadar en büyük zararı işçi sın ı fı çekmiştir. l970'lerdeki sendikal örgütlülüğü ve militanlığıyla kıyaslandığında, 2000'lerde işçi sı nıfı n ı n oldukça örgütsüz olduğu ve zayıf kaldığı söylenebilir. 1 979 k rizi son­ rasında yeniden yapılanmanın önündeki en büyük engelin işçi sınıfının toplu söz­ leşmeler ve grevlerle emek sürecinde elde ettiği güç olduğunu söylemiştik. 1980 dar­ besiyle ve sonrasında gelen uygulamalarla işçi sınıfı mücadelesinin bastırılmış ol­ ması, toplu msal yeniden-üretimde dönüşümü gerçekleştirmek için sermayeye en el­ verişli zemini sağlamıştır. İki kriz arasında, iki dönemin değişen koşullarıyla açıklayabileceğimiz, bir fark­ lılığı daha bel irtmek gerekir : Toplumsal mücadelenin güçlü olduğu l970'lerin son­ ları nda yaşanan kriz sosyo-ekonomik boyutlarıyla birlikte açığa çıkmıştır. 1979 krizinde ve kriz öncesi süreçte emek-sermaye çatışması öne çıkmış; kriz sonrası dü­ zenlemelerle ve asıl olarak l 2 Eylül darbesi ve darbenin yarattığı bastırma ve yıldır-


90

1

Melda Yaman-Oztürk - Fuat Ercan

ma politikala rıyla birlikte krizin ve kriz sonrası yen iden yapılanmanın toplumsal boyutu belirginleşmiştir. 200 1 krizi ise, iktisat alanına sıkıştırılmış ve salc teknik bir süreç olarak algılan mıştır. Bu dönemde sermayeler arası çelişkilerin daha belir­ leyici olduğu görülmektedir. Krizi n toplumsal boyutu, kriz sonrası işten çıkarma­ lar, reel ücretlerin gerilemesi, özelleşti rmelerle görünür hale gelmiştir. Bu çerçevede 2001 krizinin 1979 krizinden farklı bir biçimde algılandığını da belirtmek gereki r. Krizin politik bir 'kriz'le başlaması hem iktisat/politika alanla­ rının keskin ayrı mına ilişkin kabulü göstermekte, hem de politikanın toplumsal uzantılarından ayrılarak özel bir alana hapsedildiğini ifade etmektedir. 2001 kri1.inin genellikle salt iktisat alanına ait, nötr, teknik bir olgu olarak görüldüğü söy­ lenebilir. Bugü n için sınıf mücadelesinin olanca şiddetiyle sürdüğünü belirtmek gerekir. Sermayenin mevcut birikim yapısını sürdü rebilmek ve uluslararası fiyatlarla reka­ bet edebilmek için yakın gelecekte emek üzerinde tahakkümünü arttı rmaya ve üc­ retleri baskılamaya devam edeceği söylenebilir. Dolayısıyla 2000' ler, 1980 sonrasında dünya genelinde yaşanan dönüşümlerle paralellik taşımaktadır. Çalışan sınıfın sosyal hakların ı n kısıtlandığı, reel ücretle­ rin geri lediği, kanrn mallarının özelleştirildiği, sağlık, eğitim gibi remel hak ve hiz­ metlerin metalaştırıldığı bir süreci yaşıyoruz. Yirmi yıllık sü rece bir bütün olarak baktığımızda on yıllık dönem lerde sermaye­ nin farklı bileşenlerinin nispeten hegemon olduğu görülmektedir. 1 980'lerde ticari sermayenin, 1990'larda para-sermayenin, 2000' lerde ü retken sermayenin öne çık­ tığı söylenebilir. 1980 ve 1990'lar boyunca yaşanan dönüşümler, yeniden yapılan­ dırılınalar, kuru msal ve yasal düzenlemelerin sağlad ığı olanaklarla, özellikle 2001 krizinin ardından, üretken sermayenin belirleyici olduğu bir döneme girilm iştir. Üretken sermayenin artan ölçüde belirleyici olması beraberinde kapitalizm in temel işleyişinin ciiın toplumsal ilişkiler üzeri nde daha bi r egemen hale gelmesine yol aç­ mışcır. Aslında geç kapitalizm ifadesindeki geç vurgusu özellikle 200 1 kriz sonra­ sında gerçekleşti rilen yapısal reformla rla önceki önemini yitirmiş; kapitalizme has rasyoneller daha fazla geçerlik kazan mıştır. Bu anlamda son bir tespitte bulunacak olursak, her iki krizden sonra Türkiye kapital izminin yapısal/sınıfsal dinamiklerin­ de daha gel işkin bi r aşamaya ulaştığı nı öne sürebiliriz. Eğer toplumsal muhalefet ve karşı çıkış güçlen mezse, çıkacak bir sonraki krizin kapitalizmi ve dolayısıyla kapita­ listleri daha da güçlendireceği öngörüsünde de bulunabiliriz. •


1979

Krizinden 2001 Krizine Türkiye'de Sermaye Birikimi Süreci ve YaJanan DönüJümler

1 91

K a y n a kç a Altıok. M. ( 1 998) "1980 Sonrası Türkiye'd e Sermaye Birikimi v e Kriz", ODTÜ Gelişme Dergisi, 25(2): 245-274. Ataman-Erdönmez, P. (2003) "Türkiye'de 2001 Yılındaki Mali Kriz Sonrasında Kurumsal Sektörde Yeniden Yapılandırma·. Bankacılık Dergisi, 47: 38-55. Barro, R.J ve Lee. J.W (2002) "IMF Programs: Who is Chosen and What are the Effects?", Narional Bureau of Economic Research. Beli, P. ve Cleaver. H. (2002) "Marx's Crisis Theory as a Theory of Class Struggle", Research in Political Economy 5: 189-26 1 . Bizden Haberler (1 979) Koç Topluluğu, Nisan, lstanbul: Koç Topluluğu. Boratav, K. ( 1 983) "Türkiye'de Popülizm : 1 962:76 Dönemi üzerine Notlar·, Yapıt, 46/1, Ekim-Kasım: 7-18. Boratav, K. (1987) "iktisat Politikası Alternatifleri Üzerine Bir Deneme", Kriz. Gelir Dağılımı ve Türkiye'nin Alrernarif Sorunu içinde, Kaynak: lstanbul, 70-1 1 1 . Borat av, K.(2001) "2000/2001 Krizinde Sermaye Hareketleri", wwwbagimsizsosyalbilimciler.org, indirilme tarihi : 05.Eylül 2003. Boratav. K. (2003) Türkiye lkrisar Tarihi, Ankara: imge. Cansızlar, D. (2002) "Bankacılık ve Sermaye Piyasası", lkrisar Dergisi, 4 1 7: 13-16. Celasun. M. (2001-2002) "Ekonomilerin Dış Kaynak Kullanımı, Finansal Krizler ve Türkiye örneği, 200 1 ·, Doğu Barı, 1 7: 167-1 87. Celasun, O. ( 1 998) 1994 Currency Crisis in Turkey. Macroeconomics and Growrh Group Developmenr Research Deparrmenr , Washington D.C: The World Bank. DPT (1977) Türkiye imalar Sanayinde Sermaye ve işgücü mssiJ Raporu, Ankara: DPT. DPT ( 1 979) Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı: 1979-1983, Ankara: DPT. Dünya Bankası ( 1 98 1 ) Developmenrs in and Prospecrs for rhe External Debr of rhe Developing Counrries: 197080and Beyond, Washington D.C.: World Bank. Dünya Bankası ( 1 985) World Developmenr Reporr 1985, Washington D.C.: World Bank. Dünya Bankası (2003) Turkey Counrry Economic Memorandum Volume 1: Summary Reporr, Washington D.C.: World Bank.

Enç, E. (2001) "Dış Ticaret, Cari Açık ve Kriz", GUllBF Dergisi, 3(2): 3 1 -37. Ercan. F. (2004) "iktisat Dergisinin 40. Yılında Türkiye'de Kalkınmanın 40 Yılı", lkrisar Dergisi, 456: 1 1 -28. Ergüneş. N. (2005) Bankalar. Birikim, Yolsuzluk 1980 Sonrası Türkiye'de Bankacılık Sekrörü, Basılmamış Doktora Tezi, lstanbul: Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü. -

Evans, T. (1985) "Money Makes the World Go Round", Capital and Class, 24: 99-123. Feldstein, M. (2002) "Economic and Financial Crises in Emerging Market Economies: Overview of Preven­ tion and Managemenı·. Narional Bureau Of Economic Research. Gülalp, H.( 1983) Gelişme Srrarejileri ve Gelişme ideolojileri, Ankara: Yurt. Güvenç, M. ve Şenyapılı, T. (2003) "lstanbul Emek Pdzdrında 2001 Krizinin Toplumsal Sonuçları", Görüş: 44-48. Hirschman, A.O. ( 1 988) The Straregy offconomic Development, London: Westview Press. Kafaoğlu, A.B. ( 1 979) "Türkiye Ekonomisi ve iktisat Kuralları", lkrisar Dergisi, 1 75. Karabulut, G.(2002) Gelişmekre Olan Ülkelerde Finansal Krizlerin Nedenleri, lstanbul: Der Yayınları. Kazgan, G. (2005) Türkiye Ekonomisinde Krizler (1929-2001), Is tan bul: lstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.


92

1

Melda Yaman-Ozıürk - Fuat Ercan

Kepenek, Y. (1 977) Türkiye'de imalat Sanayinin Üretim Yapısı (1963-73). Ankara: ODTU. Kepenek, Y. ve N.Yentürk (2003) Türkiye Ekonomisi, lstanbul: Remzi Kitabevi. Keyder, N. (2003) 'The Story of a Stabilization Effort: Turkey (2000-2002)", ERC Working Papers in Economics. 305. Keyder. Ç. (1 995). Türkiye'de Devlet ve Sınıflar, lstanbul: lletisim Yayınları. Kirmanoğlu, H. (2001), 'Krizin Yapısı ve Geleceği", Yuvarlak Masa. iktisat Dergisi, 410-41 1 . Korum, S . (1 977) 'Sanayinin Girdi Yoluyla Dışa Bağımlılığı' Sanayide Girdiler Sorunu, Ankara: TMMOB Makina Mühendisleri Odası Yayını. Koyuncu, M. ve F. Şenses (2004) "Kısa önem Krizlerin Sosyoekonomik Etkileri: Türkiye, Endonezya ve Ar­ jantin Deneyimleri', httpllwwwerc meru edu trlmenulsayfa oho7jcerik=04 13&1anq=eng& nav =yes. in­ dirilme tarihi : Ol .Nisan 2006.

Kumcu, E. (2001) 'Türkiye Nerede Yanlış Yaptı', Görüş. Marx, K. (1 990) Kapital /il.Cilt, Ankara: Sol Yayınları. Marx. K. ( 1 993) Grundrisse, London: Penguin Books.

Marx, K. (1 997) Kapital 1. Cilt, Ankara: Sol Yayınları.

Marx. K. (1 999) Kapita/'e Ek : Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları, lstanbul: Ceylan Yayınları. Ongun. T (2001) "istikrar Arayışından Krize : Bir Değerlendirme", Gü/iB Dergisi, 3/ 2 Ozatay. F.(2007) "Neden Hissetmediğimiz' Ayan Beyan Ortada", Radikal 1 Nisan 2007. Özer, M. (1 999) Finansal Krizler, Piyasa Başarısızlıkları ve Finansal istikrarı Sağlamaya Yönelik Polilikalar. Eskişe­ hir: Anadolu ün. Yayınları. Rosenberg, N . (1976) "Marx as a Student of Technology", Levidow, L. ve B. Young, (der.). Science, Technology and the Labour Process: Marxist Studies Volume 1 içinde, London: CSE Books: 8-3 1 . Sak. G. (2007) "Büyümenin Bereketi Neden Kaçtı'. Referans, 6 Nisan 2007. Shaikh, A. (1 978) 'An lntroduction to the History ofCrisis Theories", US Capitalism in Crisis, New York: U.R.P.E. Sönmez, M. ( 1 980) Türkiye Ekonomisinde Bunalım 1 - 24 Ocak Kararları ve Sonrası, Istanbul: Belge Yayınları. Sönmez, M. (1 982) Türkiye Ekonomisinde Bunalım 2- 1980 Sonbaharından, 1982'ye, lstanbul: Belge Yayınları. Sönmez. M. (2004a) "Türkiye'nin Dış Ticaretinin Sektöre! Analizi', htrp/lwwwbaqimsizsosyalbiljmcilerorq/ Yazilar LJye/Sonmez AraQ4 odf. indirilme tarihi : 09 Ocak 2007. Sönmez. M. (2004b) Yazilar

·Bu 'Büyüme' Sürdürülebilir mi ?",

BSB/Sonmez2004

wwwbaqimsizsosyalbjlimcilerorQI

1 doc indirilme tarihi : 09 Ocak 2007.

Sönmez, M. (2005) mürkiye ihracatının ithalata Bağımlılığı: 2000-2005' , htto.!lwwwbaqjmsizsosyalbifimci­ lerorQIYazjlar Uye/Sonmez0ct05 pdl indirilme tarihi : 09 Ocak2007. Şen, H. (1 998) 'The lmpact Of The IMF-Supported Stabilisation Programmes on lntlation in Developing Countries: The Experience of Turkey in Lası Decade", Jouroal of Economics and Administrative Scien­ ces.12 (1 -2): 8 1 -98. Şenol, O. ( 1 967) 'Ekonomik Kalkınmamızda Yabancı Sermayenin Yeri" Bizden Haberler. 14, lstanbul: Koç Topluluğu. Tekeli,

1. vd. (1981) Türkiye'de Sanayi Kesiminde Yoğunlaşma, Ekonomik ve Sosyal Araştırma Enstitüsü, Ankara:

ODTÜ idari ilimler Fakültesi.

Temel A. vd., httpllekurup dorqovtr/olanlamq/42nciyi//temela pdl s.62, indirilme tarihi : 12 Mayıs 2007. TÜSIAD (1 978) 1978 Yılına Girerken Türk Ekonomisi, lstanbul: TÜSIAD.


1 979 Krizinden 2001 Krizine Türkiyeı'de Sermaye Birikimi Süreci ve Yaşanan Dönüşümler

j 93

TÜSIAD (1 979a) The Turkish Economy - 1979, lstanbul: TüSIAD. TÜSIAD (1 979b) 1979 Yilına Girerken Türk Ekonomisi, lstanbul: TüSIAD. TüSIAD (1 979c) 1979 Yılının Ortasında Durum, lstanbul:TÜSIAD. TÜSIAD (1981) The Turkish Economy - 1981, Is tan bul: TÜSIAD. Ulagay, O. (1981) '"Rastgele ithal lkamesi'nden, 'Rastgele Dışa Açılmaya' mı?", iktisat Dergisi: 5 1 -54 Usman, M. (1 991) "Türkiye'de imalat Sanayiinde Kar Haddi 1950-1 985", 1 1. Tez 1 1 : 1 50-1 58. Yaman-Oztürk, M.(2006a) "Kapitalizmde Krizler : Dünden Bugüne•, Yılmaz, D. vd., (der.), Kapitalizmi Anla­ mak içinde, Ankara: Dipnot: lCl-1 47. Yaman-Oztürk, M .(2006b) "Geç Kapitalistleşme Sürecinde özgüllükler", Yılmaz, D. >1e diğ.(der.), Kapitalizm, Küreselleşme, Azgelişmişlik içinde, Dipnot: 85-1 2 1 . Yeldan, E.(2002) "istikrar, K i m için? Kriz idaresi Üzerine Değerlendirmeler", Birikim, 1 63-164: 107- 1 1 9. Yentürk, N. (2003a)Türk Sanayinin Rekabet Gücü: Uygulanan Politikalar ve Etkileri, Türk Sanayinin Rekabet Gücü: Uygulanan Politikalar ve Etkileri", iktisat, Ağustos 2003, lstanbul. Yent ürk, N.(2003b) Körlerin Yürüyüşü: Tür/...iye Ekonomisi ve 1990 Sonrası Krizler, lstanbul: Bilgi Üniversitesi. Yılmaz, K.R. (2006) " 1 978-79 Krizi Üzerine Türkiye'de Yürütülen Tartışmalar ve Gelişme Stratejilerini Yeniden Düşünmek", Yılmaz D. vd., (der.), Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi içinde, Ankara: Dipnot: 257-289. Yükseler, Z. ve Türkan, E. (2006) "Türkiye'nin Üretim Ve Dış Ticaret Yapısında Dönüşüm: Küresel Yönel im­ ler ve Ya nsımala r", btto/leafku edu trlfiles!Vretim ve DisTicaret Yaojsindaki Donusum pdf indirilme ta­ rihi: 09 Ocak 2007.


Praksis

191 Sarfa: 95- 131

Sermayenin Uluslararasılaşması Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans Kapital- i çi Yeniden Yap ılanma

D e ry a G ü l t e k in- K a ra k a ş *

1. Giriş

Türkiye banka sektörü, 1990' ların sonlarından itibaren kapsamlı bir yeniden yapılanmadan geçmiştir. Banka reformu sırasında çok sayıda bankaya el konula­ rak bu bankalar tasfiye/birleşme/satış sürecine cabi tutulmuştur. Bu süreçte yabancı bankaların da genişleyen katılımıyla, sektörde artan bir merkezileşme ve yoğunlaş­ ma yaşan maktadır. Bunun yanı sıra bankaların çalışma kodları uluslararası banka­ cılık standartlarına göre yeniden tanı mlanırken, bu bağlamda bankaların holding­ leri ile ilişkileri radikal yasal ve kuru msal değişikliklerle dönüştürülmüştür. Söz ko­ nusu yeniden yapılanma sı rasında, bankaların devlet borçlanması ve kendi holding şirketlerine fi nansman sağlaması yerine, bir bütün olarak şirketler kesimine fon sağ­ lama işlevine yapılan vurgu, sektörün sermaye birikim sürecinde ulaşılan aşamanın gerektirdiği bir dönüşümden geçtiğini göstermektedir. Bu genel özellikleriyle banka reformu, Türkiye'de banka sektörünün kendi içinde bir temizlenmeden geçip yeniden yapılandırılmasını aşan bir süreç olup, ülkede sermaye birikiminin ilerletilmesine hizmet etmiştir. Bu bağlamda makalenin amacı, reform sıra­ sında hangi bankaların tasfiye sürecini aşıp hangilerinin aşamadığını açıklamak ve bu açıklamayı, genelgeçer yazında yaygın bir şekilde yapıldığı gibi bankalara ait mali güç ölçütleri üzerinden değil, bir bütün olarak banka sahibi holdinglerin birikim kalıpları­ na dair belirli ölçütler üzerinden yapmaktır. Analiz, Türkiye banka reformunu devletin Uluslararası Para Fonu ( I M F) ile işbirliği içerisinde, küresel olarak bütünleşmiş bir fi­ nans sektörünün oluşturulması arayışı üzerinden açıklamaktadır. Aşağıda da görülece­ ği gibi, sadece finans ayaklarında değil, holdinglerinin bütününde bir yeniden yapılan­ ma gerçekleştirerek küresel birikimle bütünleşmesini artıran Finans Kapital'in (FK), 1 Türk sermayesi içinde yönlendirici bir güç haline gelişidir söz konusu olan. 1

"Finans Kapital" kavramı, bankaların, birçok sektörde birden etkinlik gösteren holdingler tarafından sahipliğini, bir di­ ğer ifadeyle, holdinglerin üretken, ticari ve para sermaye döngüleri üzerinde eşzamanlı olarak kontrol kurmasını ifade etmektedir. Türkiye'de FK oluşumunu tarihsel süreç içinde ele alan bir çalışmam için bkz. Gültekin-Karakaş (2003).

ôgr. Gör. Dr., İTÜ işletme Fakültesi


96

1

Derya Gültekin-Karakaş

Finans sektörü reformunun bu temelde bir analizi, küresel birikim içerisinde devleti n rolüne dair diğer yaklaşımlardan ayrıl maktad ır. Ulus devletin küreselleş­ me karşında güç kaybettiği noktasından hareket eden ulusalcı/kalkınmacı analiz­ ler, banka reformunu devlet-piyasa ikilemi çerçevesi nde ele almakta ve makroeko­ nomik dengeleri yeniden kuran bir ulusal politika gereğine işaret etmektedir (bkz. Akyüz ve Bora.tav, 2002). Ancak bu bakış açısı, sadece yeniden yapılanmaya olan gereksinime vurgu yapıp, Keynesyen bir devlet yönetimine olan özlemi dile getirir­ ken, yeniden yapılanma sürecinin kendisini ve bu süreçte açığa çıkan çelişkilerin nasıl "çözü mlendiğini" açıklamamaktadır. Bu çerçevede I M F, Türkiye'ye neolibe­ ral bi r ekonomi politikası dayatan dışsal bir unsur olarak sunulmaktadır (bkz. Yel­ dan, 2002). Ancak, Türkiye' de devlet her ne kadar neoliberal bir yönelime girmiş olsa bile 1 MF'nin bu şekilde dışsal bir baskı unsuru olarak analize dahil edilmesi ger­ çeklikle bağdaşmamakta, yeniden yapılanma sürecinde devletin dikkate aldığı çok boyutluluğu gözardı etmektedir. Türkiye' de devleti I MF'nin edilgen bir maşası olarak görmek bi r bakış açısı ola­ rak yeterli değildir: yeniden yapılanma sürecinin birçok boyutu böyle bir tanım­ lamaya uymamaktadı r. Örneğin, bankalara el koymada nasıl bir yöntem izlenme­ si ve bu bankaların zararlarının nasıl tashye edilmesi gerektiği gibi konularda, ge­ nel olarak üretken/ticari sermaye i le FK arasında ve özelde de FK içinde farklı ses­ ler yükselmişti. Zaman içinde el koyulan bankaları n zararlarını devletin üstlenmesi ve bu bankaları n varlıklarının yerli ve yabancı bankalar arasında nasıl paylaşılacağı konularındaki politika belirleniıııi ni sadece I M F'ye atfetmek süreci açıklamaktan uzak olmaktadır. izlenecek politikanın farklı sermaye kesimleri için farklı sonuçlar doğuracağı açıktı. Yaşanan sürece bakı ldığ ında devletin, küresel fi nans piyasaların­ da rekabet edebilir bir banka sektörü yaratma amacı doğrultusunda, ayakta kalan bankaları (ve dolayısıyla da bunların holdinglerini) kendi başlarına ve/veya artan bir yabancı banka gi rişi yoluyla güçlendirmeye çalıştığı ve bu amaç doğrultusunda da sektördeki konsolidasyon sürecini yönettiği görüldü.2 Dolayısıyla, sektördeki konsolidasyon si!reci örneğinde de görüldüğü gibi, kal­ kınmacı retorik esas olarak l MF belirlen imine atfettiği finans sektöründeki yeni­ den yapılanmanın sınıfsal boyutunu ve bu süreçte devletin gözettiği çok boyutlulu­ ğu (sermaye-içi sın ı fsal dengeler ile bu dengeler üzerinde, ülkede birikim model in­ deki tıkan manın aşılarak küresel birikimle artan bütünleşme yoluyla iç birikimin i lerletil mesi gereksinimi ve bu dönüşümü belirli bir geçiş süreci içerisinde yönet­ me zorunluluğu, vb.) açıklayamamaktadır. Türkiye' deki kapitalist sınıf yapısının gelişmiş kapitalist ülkeler kökenli çokuluslu şi rketler (ÇUŞler) tarafından şekillen­ dirildiği gibi bir noktadan haraket eden kalkınmacı/ulusalcı analizlerde, 1980'ler­ den beri gözlem lenen içsel sını f dinamikleri gözardı edi lmektedir (bkz. Boratav vd., 1 996; BSBIG, 2001 ; Boratav ve Yeldan, 2001 ; Manisalı, 2003). Bu nedenle ser2

Banka sektöründeki el koyma sürecinin nasıl şekillendiği, yönetildiği ve sektördeki takip eden konsolidasyon süre­ ci hakkında bkz. Gü ltekin · ·Karakaş (2005: Bölüm 10; 2006; baskıda).


Sermayenin Uluslararasılaşması Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans Kapital-içi Yeniden Yapılanma

1 97

maye içinde farklılaşan çıkarlar dikkate alınmamakta, dolayısıyla da bunların re­ form programını nasıl etkilediği konusunda bir bakış açısı gelişcirilememektedir. Banka reformunu ele alan bir diğer yaklaşım olan neoliberal bakış açısı ise ko­ nuya serbest piyasanı n işleyişinin önündeki engellerin kaldırılması olarak bakmak­ tadır. Burada banka sektöründeki çarpıklıkların3 kaynağı olarak devler gösteril­ mekte ve bu çerçevede, etkin bir kaynak dağılımı için, bu çarpıklıkları n gideril­ mesi gereğine vurgu yapılmaktadır (bkz. Ersel, 1999; Çolak, 200 1; Akçay, 2001). Bu çerçevede işaret edilen, bankaları n fi na nsal arabuluculuk rolüne geri dönme­ si gereğidir. Öce yandan neoliberal yaklaşı m, ahlaki tehlike (moral hazard) sorununu bir pi­ yasa başarısızl ığı olarak görüp, bankacılıkta devlerin gözetim ve denetiminin ge­ reğine vurgu yapmaktadır. Ahlaki tehlike konusu, bankaların yeniden yapılandı­ rılmasının yan ı sıra, özellikle devlet sübvansiyonlarının sona erdirilmesi gereğine ve finansal kuruluşların yaşayabilirl iğinin sağlanmasın ı n önemine işaret etmekte­ dir. Ancak burada da, Keynesyen yaklaşımda olduğu gibi, yeniden yapılanmanın birçok boyutu açıklanmadan bırakılmaktadır. ilk olarak bu yaklaşım, ban kaların kendi holdinglerinin genel birikimleri içerisindeki hızlandırıcı (katalizör) rolünü gözönüne almaksızın , fi nansa soyutlanmış bir sektör olarak yaklaşmaktadı r (bkz. Ertuğrul ve Selçuk, 2001 ; Erzan vd., 2001). ' Bankaların sahipleri tarafından kötüye kullanıl masına' zaman zaman değinilse bile (örneğin, Akçay, 200 1; Akçay, 2003), bu, Türkiye' de sermaye birikiminin içsel bir bileşeni olarak değil de sadece bazı kü­ çük banka sahipleri ve politikacı ların karıştığı yolsuzluklar düzeyinde bir konuy­ muş gibi ele alın maktadır. İkinci olarak, neoliberal analizlerde piyasa erkinliği konusuna verilen önem, bankacılık içindeki çelişkilerin oldukça tali ve kuramsallaştırılmamış konular ola­ rak kalmasını beraberinde getirmektedir. Bankacılıkta açığa çıkan çelişkilerin, te­ mel olarak, küçük ve büyük bankalar ile özel ve kamu bankaları arasında orcaya çıktığı belirtilmekte ve bu çelişkilerin kaynağı olarak devler gösterilmektedir. Bura­ da devlet, sorunun hem kaynağı hem de çözüm yeri olarak kendi yaraccığı çarpık­ l ıkları giderip, bankacılıktaki yolsuzluğu ortadan kaldırarak piyasa güçlerini hare­ kete geçirmeye çağrılmaktadır. Böyle bir çerçevede, neoliberal reçetenin siyasi bo­ yum kolayca tanışma dışında bırakılmakta ve neoliberal gündemle uyuşmayan po­ litika sonuçları basitçe 'çarpı klık' olarak değerlendirilmektedir. Bu makale, Keynesyenlerin ve neoliberallerin devleti dışarıdan dayatılan poli­ tikaların edilgen bir uygulayıcısı veya bağımsız bir hakem olarak gören yaklaşım­ larından ayrılmaktadır. Burada devlet, sermayenin toplumsal ilişkileri nin yeniden üretiminin bir bileşeni olarak ele alınmaktad ı r. Böylece çalışma, Türkiye' de ban­ ka sermayesi içi ndeki fraksiyonel bölünmeler ve sermaye birikim sürecinin devleMevduatlara yüzde yüz devlet güvencesinin varlri;Jı, devlet bankalarıyla ilgili problemler (haksız rekabet. görev za­ rarlarına bal;ılr zayıf mali yapıları...). yolsuzıuı;ıa ve bazı bankaların kötüye kullanılmasına neden olan yetersiz düzen­ leme ve denetleme vb.


98

1

Derya Gültekin·Karakaş

te bağımlılıktan kü resel bütünleşmeye doğru dönüşümü bağlamında, devletin (ve I MF 'n i n) sermaye içindeki bu kesimler arasında nasıl arabuluculuk yaptığını vur­ gulayan bir çerçevede banka reformunun analizin i yapmayı amaçlamaktadır. Bu temelde geliştirilen çözümleme, sermaye bi riki m sürecinin gerekliliklerinin sürük­ lediği reformun, sermaye fraksiyonları üzerinde dönüştürücü bir etkide bulunup, bu etki yoluyla da Türkiye' de yeni bir sermaye birikim modelinin temellerini attı­ ğını gösterecektir. İncelemeni n böyle bir odağa oturtulması ile beraber banka reformu, yukarı­ da belirti len standart yaklaşımlardan çok farklı bir açıklamaya kavuşmaktadır. Türkiye' de devlet, aktif bir biçimde, korunan bir banka sektörünün küresel biri­ kimle artan biitünleşmesini sağlamaya çalışınıştır.4 Aşağıda incelemenin detaylarına geçmeden önce bir noktanın işaret edilmesin­ de yarar vai. Devletin reform sü recinde nasıl devreye girdiği, hangi politikaları uy­ guladığı ve bunun yan ı sıra devlet ile I M F arasındaki i l işki nin niteliği, açıklığa ka­ vuşturulması gereken önemli konu lardır. Ancak bu makalenin odaklandığı sorun­ sal, banka reformu sü recinde Türkiye' de sermaye biriki minin kazandığı yeni yöne­ lime eşlik eden FK-içi yeniden yapılanma olgusudur. Dolayısıyla, devletin reform sürecinin çeşitli aşamalarında uyguladığı somut politikalar ve bunların sermaye-içi çelişkilerde nasıl bir yere oturduğu bu makalenin sını rlarını aşmaktadır.5 Ancak, çok fazla detaya gi rmeden IM F'nin reform sürecindeki konumuna dair bir noktayı vurgulamak yerinde olacaktır. I MF, Türkiye' de yaşanan değişim sürecinde bir katalizör işlevi gördii. Sermaye­ nin birçok kesiminde tepki doğuran, fakat sermayenin geleceği için gerekli olan ye­ niden yapılanmayı gerçekleştirmede devlet için, zaman zaman, günah keçisi oldu. Bir diğer deyişle, I MF'nin varlığı devlete, yapıl ması gerekli olan, ancak siyasi açı­ dan zor bir reform süreci ni uygulama olanağı verdi. I M F'nin, 1990'larda sermayenin belirli kesimlerine rant sağlayan devlet borç­ lanma politikasın ı n artık sürdürülemez hale gelerek Türkiye' de birikimi tehlikeye düşürmesi ve olası bir fi nansal krizin uluslararası çapta yayılma etkisi göstermesine ilişkin kaygıları artmaktaydı. Bu temelde I M F, Türkiye' de devleti n ve devlet bo.rç­ lanmasında merkezi bir yer alan banka sektörünün reformunun gerekliliği üzerin­ de ısrar ediyordu. Birikim biçimindeki tıkanma iyice açığa çıkmış olmakla birlikte, seçim kaygıla­ rı dolayısıyla hiçbir hükü met, I MF'nin desteği olmaksızın banka iflaslarına ve el koy­ malarına yol açacak bir reform sürecini kendi başına başlatamazdı. Aslında kritik aşa­ malarda, Türkiye'<le devletin reformların sorumluluğunu doğrudan I M F 'ye yükle­ mesi ve böylece sorumluluk ve suçlamadan kendini koruması olanaklı olmaktaydı. 4 Devlet politikalarının hem sınına r hem de sermaye fraksiyonları arasında açığa çıkan çelişkiler dolayımında okunma­ sına dair teorik bir çerçeve için bkz.Bryan (1 984; 1987). 5 Devlet ve IMF aı asındaki ilişkinin doğasını ele alan bir çalışmam için bkz. Gültekin-Karakaş (2008) ve devletin reform

sürecinde uyguladığı çeşitli politikalarla bu sürece nasıl müdahil olduğu konusunda bkz. Gültekin-Kaıakaş (2006; baskıda)


Sermayenin Uluslararasılaşması Sürecinde Türkiye Banka Rerormu ve Finans Kapital-içi Yeniden Yapılanma

1 99

Uluslararası kapicalizmin kurumsal düzenekleri içinde yer alan I M F gibi daha 'yüksek' bir ocoriceye olan bu gereksinim, bankacılı kcaki yeniden yapılanma sıra­ sında kimin kazanacağı ve kimin kaybedeceğine dair yaşanan çelişkiler dolayısıy­ la iyice açığa çıkıııakcaydı. Sermayenin cüm fraksiyonlarının zayı f bankaların elen­ mesi konusunda hemfikir olmalarını beklemek yersiz olurdu. Zayıf bankaların sa­ hibi holdingler reform sürecine direnç göscerip, ilkel birikimle descekleyerek erişcik­ leri mevcuc birikimlerini (ve " karlılıklarını") uluslararası rekabec karşısında siirdii­ rebilmek için devlec carafından kurcarılma celaşındaydılar. Fakac I M F'nin varlığı, Tü rkiye'de devlece, reformu dış yardımlar karşılığında dışarıdan dayacılan, pazar­ lık konusu ed ilemez bir koşul olarak sunup uygulama yetisini vermiş oldu. Ancak sonuçca yaşanan, I MF'nin kü resel olarak biicünleşıniş sermaye biriki­ mi vizyonu doğnı lcusunda, Türkiye' de sermaye birikiminin küresel biriki m süre­ ciyle bücü nleşciril mesi amacı ile reformun uygulanması oldu. Bi r diğer deyişle, sa­ dece Türkiye'ye özgü bi r 'serbesc piyasa' (ve özellikle finansal piyasa) ceşviği değil­ di söz konusu olan.6 Bu nedenle, 1 M F'nin desceği ile birlikce Türk devlcci, sermayenin bazı kesimleri için finans ve diğer sekcörlerde güç kaybı anlamına gelecek olan birikim biçiminde­ ki dönüşüm için gereken gücii kendinde buldu. Ancak I M F, neoliberalizmin des­ tekleyicisi bir kunım olarak Türkiye'nin banka reformunda ulaşmayı gereksindiği nihai hedefi belirledi. Buna karşın kritik konu, değişimi bir geçiş dönemi içinde yö­ netme gereği idi. Bankacılık sadece bir sekcör olarak görülemezdi; biriki mde mer­ kezi bir yeri vardı ve dolayısıyla cüm ekonomi için kricik bi r önem taşıyordu. Bu ne­ denle devlet için asıl soru n, tutulan her farklı yol sermaye içinde farklı kazananlar ve kaybedenler anlamına geleceği için, yeni bir bankacıl ı k rejimine hangi yoldan gi­ dileceğini belirlenıekci. 2. S e r m a y e B i r i k i m i n d e Ye n i B i r Yö n e l i m G e r e k s i n i m i ( 1 9 9 0 s o n l a r ı )

B u nokcada, banka reformunun Türkiye'd e neden sermaye birikim sürecin in genel çerçevesi içerisinde ele alın ması gerekciği açıklığa kavuştu rulmalıdır. Bunun bir boyutu, banka sekcörii nün sermaye birikimine dair genel konulardan ayrı cu­ tulamayacağıdır. Fakat bundan daha önemli bir diğer boyut, sermaye birikiminin ulaştığı nihai aşamada, bazı sermaye fraksiyonlarının özgül gereksinimleri doğrul­ cusunda, Türkiye'de kapitalizmin yöneldiği yeni rota ile ilgilidir. Türkiye' de devlet (ve de 1 M F), banka reformu da bir bileşen ini oluştu rmak üze­ re, Türkiye'de kapitalizmin yöneldiği bu yeni rocanııı sağlamlaşması amacıyla ak6 Burada banka sektöründeki temiılenmenin arkasında yatanın küresel rekabet olduğu vurgulanmakla beraber. bu

T ürkiye'de korumacılığın sona erdiği bir döneme geçiş izlenimi uyandırmamalıdır. Borçlanma politikası aracılığıyla

devletin sağladığı korumacılığın sona eriyor olması ile birlikte, küresel bütünleşmenin tamamlanması (sınai. ticari ve fınansal bütünleşmenin tümünün sağlanması) ve daha örtük ve az savurgan olan bir korumacılığa geçiş gereksini­ mi doğmuştur. Özünde yaşanan. belirli sermaye kesimlerinin daha rafıne bir biçimde desteklenmesine geçiştir ve 'serbest piyasa' retorik bir etiket olarak kalmaktadır. Neoliberal küreselleşme döneminde de, devlet destekçiliği çe­ şitli biçimlerde devam etmektedir.


1 00

1

Derya Gultekin-Karakaş

cif bir rol oynamışcır. Bu yüzden, yönelinen bu yeni rocayı açığa kavuşturmak ban­ ka reformunun anlaşılması açısından önem caşımakcadır. Türkiye'de sermaye, 1980 sonrası dönemde ihracata yönelen sanayii cemel ola­ rak düşük reel ücrecleri ve ihracat teşviklerini kulland ıktan sonra, daha ileri bir ka­ pitalistgelişme düzeyi için, artan makineleşme ve yüksek katma değer üretimine gerek­ sinim duymuştur. Oysa Türkiye ekonomisi, düşük teknolojiye dayanan imalac sa­ nayi sektörlerine olan yoğunlaşma ve rekabet gücü ile,7 yüksek teknolojiye dayalı ürecim ve ihracata yönelen Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgücü (OECD) or­ talamasından hala sapma göscermekcedir (Saygılı, 2003: 53). Devlec Planlama Ör­ gücü (DPT), Türk ekonomisinin sağlıklı bir uzun dönem büyüme çizgisine otur­ ması içi n gereken ceknolojik dönüşümün çok uzağında olduğunu işaret ecmekcedir (Saygılı, 2003: 26). Türkiye 1 980 sonrası ihracata yönelim döneminde, işgüdi piyasasın ı n esnekleş­ tirilmesi yoluyla emek ve kaynak-yoğun sektörlerde uzmanlaşmışcır (Köse ve Öncü, 2000: 84). Ancak, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Doğrudan Yabancı Sermaye Komisyonu (DPT, 2000: 5), doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını (DYS) çek­ mede göreli emek ucuzluğunun, emek maliyeci toplam maliyeclerin küçük bir kıs­ mını oluşturduğu içi n önemini kaybecciğini vurgulamaktadır. Dahası, eski Sovyec Bloğu'ndaki ilkel birikim koşulları küresel sermaye için taze bir kaynak sunduğu için, Türkiye muclak arcı-değer üretiminde rekabet gücünü kaybecmekcedir. Ayrıca 2005'ten sonra, Türkiye imalac sanayi ürecim ve ihracatının belkemiğini oluşturan cekstil ve hazır giyim sanayinde kocalar kaldı rılacakcı.8 Bu, Türkiye'deki üreticilerin, yakında Çin gibi bazı düşük ücrecli ülkelerin keskin rekabeti ile kar­ şı karşıya kalacakları anlamına geliyordu. Böylece, Türkiye'n in geleneksel sektörle­ ri, ileri tasarım ve pazarlama gücü gerektiren daha yüksek kal ite kesimlerine yöne­ lerek, rekabet güçlerini gelişti rmeye zorlanmaktaydı. DPT (2004: 23), sanayinin bu yolda karşı karşıya kaldığı cemel zayıflık olarak, küçük ve orta boy işlecmelerin (KOBİ) yaygın mevcudiyeclerine ve finansal sıkın­ cılarına işarec ecmekceydi. Geleneksel sektörlerde böyle bir değişim gereksiniminin yan ı sıra, imalar sanayi ürerim ve ihracatında yüksek-teknolojiye dayalı ürünlerin payını arcırmak içi n de yapısal bir dönüşüm gerekmekteydi. Bücün bu gelişmeler, 1980 sonrası dönemde dışa yönelik birikim modelinin faturasının kesildiği emek için daha da kötüleşen koşulların habercisiydi. 2003'ce yasalaşan yeni İş Yasası bu öngörüyü doğrular nicelikcedir. Yeni yasa, küresel birikimle arcan bütünleşme ara­ yışındaki sermaye kesim lerinin, u luslararası rekabecce ayakca kalmak içi n emekten 7 Saygılı, 1990-1997 döneminde düşük teknolojiye dayanan sektörlerin artan bir eğilimle, Türk imalat sanayi üretimi, katma değer ve yatırımlarında % 40 ile en yüksek paya ulaştığını göstermektedir. Bu sektörler arasında, gıda-içecek­ tütün ve tekstil-hazır giyim sektörleri üretimde ve katma değerde, sırasıyla % 36 ve % 32 ile en yüksek paya sahip­ tir. Ancak, yüksek teknoloji sektörlerinin üretimde sadece % 4.S ve katma değerde de sadece % 5.5'1uk payları var­ dır. imalat sanayi ihracatındaki pay bakımından, yüksek teknoloji sektörleri paylarını 1 989'da % 2.46'dan 2000'de sa­ dece % 7.53'e çıkarabilmişlerdir (2003: 14, 46). 8

Kotaların kaldırılması daha sonra 2008 yılına ertelendi.


Latin Amerika'da Ezilenler ve Siyaset: Yeni Bir Tarihin Başlangıcında

l 1 01

göreli ve mutlak artı-değer sağaltımı olanağın ı artıran değişiklikleri içermektedir. Emeğin örgütlenme olanaklarını zayıflatan kısmi süreli çalışma, toplu iş çıkarma­ ları ve zorunlu ücretsiz izin gibi düzenlemelerle "işgücü" piyasasın ı esnekleşti ren yeni yasa, bir bütün olarak üreti m sürecinde sermayeni n emek üzerinde artan de­ netimine olanak vermektedir (bkz. Ercan, 2003c). Bu nedenle, fi na ns korumacılığı9 para sermayeyi daha fazla u luslararasılaşma gereksinimi içinde olan belli sermayelerin elinde toplama işlevini yerine getirdikten sonra, Türk devleti daha yüksek bir kapitalist gelişme düzeyi için sanayi politika­ sını yeniden tanımlamıştır. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (2001 -2005), artan küresel rekabet karşısında i malat sanayinde daha yüksek bir rekabet ve verimlili­ ği hedef almaktaydı (DPT, 2004). Dünyadaki eğilimlere benzer şekilde ihracat ya­ pısında böyle bir dönüşüm için DPT, tüketim malları, ham madde ve emek-yoğun mallardan, bilgi ve teknoloji yoğun mallara doğru sanayi yapısında bir dönüşümü ve yeni teknoloji ler üretilmesi yoluyla pazar payının artırılmasını sağlayacak politi­ kaların uygulanmasın ı öneriyordu (2003: 46). 1 0 Bu, sermaye birikiminin üretkenlik artışına doğru yeniden yönlendirilmesi demekti. Bu değişim, emek açısından daha ni­ telikli, yüksek katma-değer üretim i ne (Marksist bir ifadeyle, göreli artı-değer üre­ timine) odaklanma anlamı na gelmektedir. Ancak, üretkenlik artışı yönü ndeki bu dönüşüm, sermaye için mutlak artı-değer sağaltı m ı n ı n öneminin azalması anlamı­ na gelmemektedir. Daha ziyade, Türkiye' de kapitalizmin devam etmekte olan ye­ n iden yapılanması, hem mutlak hem de göreli anı-değer üretiminin yoğunlaştırıl­ masına dayanmaktadır. Üretken sermaye temelli birikimin11 önünün açılarak ilerletil mesi için,12 banka sektöründe bir dönüşü m gerekmektqdi. Burada önemli olan, Türk fi nans sistemi­ nin küresel piyasalarla bütünleşme gereksiniminin, Türkiye'nin üretken sermayesi9 1980'1erin sonlarında ihracatı teşvik politikalarının sınırlarına ulaşması ile. ülkede para sermaye açığını kapatmak üze­ re yeni bir politika gündeme geliyordu. Finansal serbestleşme sürecinin sağladığı temel üzerinde, 1990'1ar boyun­ ca Türkiye'ye uluslaraıası portföy ve kısa vadeli sermaye girişleri teşvik edilmiştir. Bu süreçte, devletin dış piyasalar­ dan doğrudan borçlanmak yerine, banka sistemi aracılığıyla dolaylı olarak borçlandığı görülmüştür. Bir diğer deyişle bankalar yurtdışından sağladıkları fonları devlete borç vererek, bu aracılıktan tatlı karlar sağlamış ve holdinglerinin yurtiçi ve dışındaki genişlemelerini finanse etmişlerdir. Böylece, 1980 sonrası dönemde devlet borçlanma politika­ sı, birikimlerini uluslararasılaştırma çabası içinde olan FK ve diğer büyük ölçek sınai/ticari kapitalistlere para sermaye aktarma yoluyla bir tür koruma sağlamıştır ki bu politikayı "finans korumacılığı" olarak tanımlamaktayım. Bu konuda bkz. Gültekin-Karakaş (2005: Bölüm 5; 2008). 10 Bu politikalar konusunda bkz. Gültekin-Karakaş (2005: Bölüm 6). 1 1 Türkiye'de 1 920'1erden günümüze, sermaye birikim sürecinin farklı alt aşamaları itibarıyle üretken sermayenin olu­ şumu ve gelişimi hakkında tarihsel bir değerlendirme için bkz. Ercan ve diğ., (2008b). Bu çalışmada, 1980 sonrası dö­ nemde önce ihracat teşviği, sonra kısa erimli uluslararası para sermayenin ülkeye çekilmesi amacıyla izlenen politi­ kaların, ülkede bugün üretken sermaye temelli birikimin ilerletilmesi için gerçekleştirilmeye çalışılan yapısal dönü­ şümün hazırlık aşamaları olduğu vurgusu yapılmaktadır. 12 2001 finansal krizi sonrası yatırım verilerine bakıldığında, 1 980 sonrası izlenen politikaların sağladığı temel üzerin­ de, Türkiye'de üretken sermaye yatırımlarındaki artış ve sınai birikimin derinleştirilmesi çabasının ilk ipuçları görü­ lebilmektedir. Sermaye, tüketim elektroniği. beyaz eşya ve taşıt araçları başta olmak üzere temel ihracatçı sektör­ lerde daha ileri teknoloji kullanımına dayanan üretim aşamalarına geçmek istemektedir. Bunun yanı sıra, bugün Türkiye'nin tüketim mallarının üretiminde gerekli ara ve sermaye mallarının yerli üretimine yöneliminin ilk işaretleri de görülmektedir (bkz. Ercan vd., baskıda).


1 02

1

1

Derya Gültekin-Karakaı

nin küresel bütünleşme arayışından kaynaklanmakta olduğudur. Sanayi üretimini makineleşme ve yüksek-teknoloji sektörlerine doğru yönlendirmek için, fonlar sabit sermaye yatırımlarına aktarılmalıyd ı. Daha fazla yerel ve küresel fonlara ulaşmak, sadece F K'n in genişletilmiş yeniden üretim döngüsü için gerekmemekte, fakat aynı zamanda tüm şirketler kesimi de buna gereksi nim duynıaktaydı.13 Bu gereksinim, devleti n finans korumacı lığına bağı mlı olmadan uzun-dönemli bir bankacılık po­ litikası izleyen ve bankaları ayakta kalmayı başarmış holdinglerin neden banka re­ formunda öncü bir rol oynadıklarını da açıklamaktadır. 11 Birikimdeki bu yönelimin smı fsal yansımaları oldukça öneml idir. Burjuvazi için bu, genelde sermayeni n özelde ise FK'in, karların uluslararası rekabet yoluyla elde edildiği yeni bir birikim modeline uyu munu gerektirmekteydi. Bu değişim F K içinde, fi nanstan dışlanmaları ve sü reç içerisinde diğer sektörlerde d e birikim kapa­ sitelerini değişen ölçülerde yitirmeleri sonucu bazı 'kaybedenler' yarattı. Öte yan­ dan 'kazananlar' tarafında ise, ı:K'in önder fraksiyonu, işlevsizleşen üyeleri sırtın­ dan atarak FK içindeki konu munu güçlendirdi. Devlet, FK içindeki bu egemen, fa­ kat birikim modelindeki dönüşümü kendi başına gerçekleştirecek gücü olmayan li­ der fraksiyon ad ına, bu dönüşümü yönetmek için sürece dahil oldu. Bu makale Türkiye banka sektörü bağlamında sermaye-içi fraksiyonel çelişkileri inceliyor olmakla birlikte, bankacıl ıkta açığa çıkan çelişkiler toplam sermaye için­ deki daha genel bölünmelerle çak ışmaktadır. Bankaların sahipliği holdinglere ait olduğu için, bankacı lı kta faaliyet gösteren bireysel sermayelerin döngüleri, ban ka sektörünü aşarak ekonomideki diğer birçok değişik sektöre uzanmaktadır. Böyle­ ce bankacı lıktaki fraksiyonel bölü nmeleri, bu holdinglerin sadece bankacılık faali­ yetleri değil, genel bi rikim stratejileri nin özellikleri belirlemektedir. Ban kacılıktaki bu sahiplik yapısı n ı n geniş yansımaları sayesinde banka reformu, küresel sermayey­ le artan bütünleşme yolunda, Türk devleti ve I MF için daha genel sermaye-içi sınıf dinamiklerinin yeniden şekillendiril mesinde etkili bir araca dönüşmüştür. 3.

B a n ka Refo r m u n d a F r a k s l y o n e l B ö l ü n m e l e r i B e l i r l e y e n K o n u l a r

Birikimi küresel rekabet edebilirlik temeli nde yeniden yönlendirme gereksini­ mi, banka reformu sürecinde sermaye fraksiyonları arasındaki bölünmelerin anali­ zinde genel çerçeveyi sağlamaktadır. Devlet ve I MF 'nin banka reformuyla amaçla­ dığı, sadece batık bankaları n ayıklanması değil, Türk holdingleri nin birikim kalıp­ larının yeniden yönlend iril mesiydi. Kimin I M F ve Türk devleti tarafı ndan belirle­ nen ölçütleri karşılayabileceğine karar verilirken, ban kaların güçlü bir finansal ya­ pıya sahip olup olmamalarından ziyade, holdinglerinin birikim kal ıpları ve küresel birikimle bütü nleşme biçimleri gözönüne alınmaktaydı. Bu, hangi bankanın tasfi13 Bkz. Alternatifbank Genel Müdürü Murat Arığ'ın açıklaması: Kenan Şanlı, "Abank Kurumsalla Tasarruf Yaptı", Finansal Forum, 24 Mart 2003. 14 KOBl'lerin yeni bankacılık döneminde önemli bir piyasa kesimi olarak yükselmesi, aynı zamanda bu genel değişim­ le bağlantılıdır.


Sermayenin Uluslaıarasılaşması Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans Kapital-içi Yeniden Yapılanma

i 1 03

ye edileceği, hangi bankanın ayakta kalacağına dair devletin verdiği kararın her du­ rumda "doğru" olduğu nu iddia etmek anlam ı na gelmez (bu ayrımda çok kesin öl­ çütler yoktu). Ancak, devlet politikasındaki genel mantık birikim kalıplarına dair ölçütler temeli nde anlaşılmaya çalışıldığında, banka reformunun şimdiye kadar ya­ pılan analizlerinden daha kapsamlı bi r açıklama ortaya çıkmaktadı r. Özetle devlet ve I M F, yaşayan ve tasfiye olan bankaları birbirinden ayıran çizgi­ yi belirlerken, küresel olarak bütünleşmiş piyasalarda rekabet edebilecek kapasiteye sahip holdingleri desteklemeyi amaç edindi. Devlet ve I M F, FK'in yaşayabilirliği­ ni belirleyen nitelikler konusunda hiçbir zaman açık olmamakla beraber, belirtilen amaç çerçevesinde üç nitelik ayırt edilebiliyordu: • Küresel ölçekte dinamik, büyüme potansiyelli sanayilerde yatırım yapabilirlik, Türkiye'ye/Tü rkiye'den uluslararası sermaye akışı doğurabilme ve/veya ihra­ cat geliri sağlayabil me potansiyeli, Kü resel ölçekte en ileri bireysel sermayelerle ilişki kurabilme kapasitesi. Bu ölçüder, sadece banka performanslarına ilişkin basit göstergeler değildi. Bankalar holdinglerle bütünleşmiş olduğu için, söz konusu olan ihtiyarlı bankacı­ l ıktan daha yaşamsal önemde bir konu olan, Türkiye' de sermaye birikiminin bü­ tünsel bir yönel imiydi. Buna göre 1 M F ve Türk devleti, başarılı, yeniden yapılandı­ rılmış şirketleri n yukarıda belirtilen ölçütlere karşı lık gelen bir modele uymalarını beklemekteydi. Bu niteliklere sahip holdingler, banka tasfiye sürecinde eşiği aşm ış ve Türk iye'nin yeni finans kapitalini oluşturmuştur. •

4. Alternatif B i r S ı n ı f l a n d ırma

Yu karıda belirtilen iiç ölçücii karşılayan ve karşılayamayan holdingler arasında oluşan bir ayrım temelinde, iki sermaye fraksiyonu tanımlanabilir: •

Bankalarını kaybeden holdingler: ilkel birikimciler'5 birikimlerini rant sağlama

temeline dayayıp. yaşayabilirlik/eri buna bağlt olan holdingler. •

Bankalarını korumayı baıaran holdingler: dinamik birikimcilerfinans koruma­

cılığın sağladığı devlet temelli rantlardan yararlanmanın yanı stra, gerçek bir biri­ kim temeli olan holdingler.

Hold ingler arasında yapılan bu ayrı ma paralel olarak, kendilerine ait bankaları 1 5 Gerçek kapitalist birikim, metalaştırılmış emek, sermaye ve yaygın piyasa ilişkilerinin var olduğu tam olarak kapita­ listleşmiş ekonomilerde görülür. Karlar, değerin üretiminde ulaşılan etkinliğe dayalı olur. ilkel birikim ise, daha önceki

bir gelişim aşamasına karşılık gelir ve kapitalist birikimin, özünde kapitalist olmayan alanlara nüfuzuyla ilişkilendirilir. Burada karlar, rekabetçi koşu llar altında sağlanan kapitalist verimlilik tarafından değil, fakat ucuz, metalaştırılmamış emek. bedava toprak ve devlet himayesini kullanabilme kapasitesine baqlı olarak belirlenir. Burada bankacılık alanında devlet korumasından yararlanma, ilkel birikimin bir kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır. Marx (1 867: 919-920), 1600'lerin Avrupası bağlamında, kamu borçlarının bankalar için bir ilkel birikim kaynağı sağladığına işaret etmektedir. Benzer şekilde, Türk devleti, 20. yüzyılın sonunda Türkiye'deki bankalardan yüksek reel faiz oranlarıyla borç alarak, bir ilkel birikim sürecine olanak verdi. Bankalarını kaybeden holdingler, karlılıkla­ rını büyük ölçüde devlet borçlanmasından sağlanan rantlara dayandırdıkları için, Marx'ın tanımlamasına bir ben­ zetmeyle, 'ilkel birikimciler' olarak adlandırılmışlardır. ilkel birikimle (primitive accumulation) ilgili olarak bkz. Marx (1867: 31. Bölüm).


1 04

1

Derya G ü ltekln-Kara kaı

da, holdinglerin 1980 sonrası dönemde devleti n fi nans korumacıl ığı i le olan ilişki­ lerindeki farklılaşmaya göre, iki gruba ayırmak mümkündür. Yazı nda genellikle büyük ve küçük bankalar arasında yapı lan bir ayrımın aksine,16 holdinglerin (ve ban kaları nın) yukarıdaki gibi bir gruplandı rmaya tabi tutul ması, neden bazı küçük ban kaların devletten daha büyük bankalarla aynı re­ form politikalarını talep ettiğini açı kl ığa kavuşturmaktadır.17 Ayn ı şekilde, bazı küçük bankalar reform sürecinde ayakta kalmayı başarırken, Demirbank ve Pa­ mukb:ı.nk gibi görece d:ı.ha büyük oyuncuları n neden elendiğinin de açıklanma­ sı gerekmektedir. Bu bağlamda, yukarıda belirtilen alt-gruplar görece hem büyük hem de küçük bankaları aynı anda içermekte olup, bu durum büyük-küçük banka ayrımının elverişli bir hareket noktası olmakla beraber, yetersiz olduğunu göster­ mektedir. Bu nedenle, sadece bankalar yerine holdinglere odaklanmak, büyük/kü­ çü k, eski/yeni, riskli/ muhafazakar banka ayrımlarının neden sınırlı bir açıklayıcı­ l ığa sahip olduğunu göstermemize yardımcı olur. Yani bankaların gruplandırılma­ sı, holdingleri nin birikim kalıpları temelinde yapılmalıdır. Bu durumda, birikime dair kritik özellikler - rant sağlamaya yönelik fi nansman; fi nans ve sanayi şirketleri arasındaki ilişkiler; sınai genişleme biçimleri; ve küresel birikim biçimleri (ihracat, doğrudan yatırım (ve nerede); ortak yatırım (ve kiminle) vb.) - bankacılıkta ortaya çıkan çelişkilere ışık tutmada öne çıkmaktadır.

//kel ve dinamik bir:ikimciler arasındaki ayrımda kritik nokta, bunların 1980 '/er ve 1990 '/ar boyunca birikimlerini nasıl gerçeklqtirdikleri ile ilgilidir. Bu holdingle­ rin tümü finans korumacıl ığından yararlanmıştır. Fakat bazıları, çeşitli sektörler­ deki hızlı birikimlerini bankaları aracılığıyla sağladıkları kolay fi nansmana dayan­ dırm ışlardır. Bunlar devlet-kaynaklı rantlara bağımlı, dolayısıyla uzun vadede biri­ kimlerinde kırılganlık taşıyan ilkel birikimcilerdi. İ lkel birikimciler ya devlet aracılığıyla artı-değerin yeniden dağıl ı mına dayan­ dılar ve spekülatif kar elde ettiler ya da en iyi durumda, mutlak artı-değer sağladı­ lar. Bazıları göreli artı-değer sağladıysa da bu tüm holdingi ayakta tutmayı yetecek düzeyde değildi: devlet-kaynaklı rant sarmalında, ekonomideki döngüsel daralma­ dan olumsuz etkilendi ler. Diğer bir grup sermaye -dinamik birikimci ler- ise, devam ettiği sürece finans koru macıl ığından rant sağlamakla beraber, bundan bağımsız bir sürdürülebilirlik­ te, önemli bir düzeye varan yeni artı-değer üretimi ile de birikim sağlıyordu. Dola­ yısıyla dinamik birikimciler, devletin dolayımında ulaşılan artı-değere bağımlı ka16 Banka reformuna dair analizlerin neredeyse istisnasız tümünde, el koyulan bankaların küçük/yeni kurulmuş/riskli bankalar. buna karşılık ayakta kalmayı başaranların ise büyük/köklü/muhafazakar bankacılık anlayışına sahip banka­

lar olduğu şeklinde, oldukça genelleştirilmiş sınnandırmalar kullanılmaktadır. Bu tür sınınandırmalar kolay oldukları ölçüde, bir o kadar da reform sürecinde açığa çıkan ayrışmaları yakalamaktan uzaktır. örnek olarak bkz. Mercan ve Yola lan (2000); Can baş ve Vural (2002); Pekkaya vd.(2002). 17 Örneğin, küçük ölçekli Koçbank ve büyük ölçekli iş Bankası, bazı bankaların yüksek faiz oranları ile mevduat topla­ masına olanak vermesi ve bunun da diğer bankalar için haksız rekabet yaratması nedeniyle yüzde yüz mevduat gü­ vencesinin kaldırılmasını talep etmişlerdir (bkz. "Engin Akçakoca: Mevduattaki Devlet Güvencesi Sınırlandırılmalı", Dünya, Finansal Kuruluşlar Eki, 26 Nisan 1999, s. 6; "Haksız Rekabeti Durdurun·, Cumhuriyet, 28 Mart 2001).


Sermayenin Uluslararasıla�ması Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans Kapital-içi Yeniden Yapılanma

i 1 05

lan ilkel birikimcilerin tersine, kü resel ölçekte göreli artı-değer üretme kapasiteleri i le ayırt ediliyordu. Dinamik biriki mciler, özellikle küresel bütünleşmeyi artırabile­ cek yeni birikim biçimlerin i uygulamada esneklik taşıyan holdinglerdi. Dinamik birikimciler devletin finans korumacılığının meyvelerinden yararlan­ makla beraber, daha da önemlisi, birikimlerini uzun dönemde yaşayabilir bir ka­ lıba dayamışlardır. Aslında, bir fi nansal krizi haber verircesine, dinami k birikim­ ciler daha banka reformu kendilerine dayatılmadan önce, bankalarını geleneksel bankacılık faal iyetlerine doğru yönlendirmeye başlamışlardı. Çalıştıkları sektörler ve küresel sermaye ile bütünleşme kapasite ve biçimleri, bu holdinglerin Türk ser­ mayesi içinde önde gelen konumlarını daha da sağlamlaştırmalarına olanak verdi. Bunun tersine ilkel birikimciler, yukarıda sözü edilen sanayideki yen i yönelime uymuyorlardı. Finanstaki varlıkları kendilerine bir korunak sağlamakla beraber bu holdingler, düşük katma değerl i/istikrarsız/sübvansiyona bağımlı sektörlere yoğun­ laşmış olmaları dolayısıyla, uzun vadede sağlam bir birikim temeli kuramamışlardı. Banka sahibi holdingler arasındaki bu fraksiyonel bölünmeler detaylı bir şekil­ de ele alın madan önce iki noktaya işaret edil melidir. Birincisi, basit bir ayrımla sadece dinamik ve ilkel birikimciler gibi iki tür hol­ ding yoktu. Aslında her bir grup içerisinde değişik sermayeler vardı ve buna bağ­ lı olarak her bir grubun içerisinde aşağıda tartışılacak alt-gruplar saptanmaktadır Bu alt-gruplar, her iki tip birikim biçiminin içinde var olan gerilimleri yansıtmaktadı rlar. İ kincisi, bu alt-gruplar arasıııda çakışan bazı özelliklerin varlığı, söz konusu grupların tamamen birbiri nden bağımsız olmak yerine, bir sürekliliğin iki ucu ol­ dukları anlamına gelmektedir. Sonuç olarak, bazı holdingler net bir şekilde bir grup veya diğerine tam olarak uymayabilınekcedir. Buradaki amaç, fraksiyonların birikim kalıpları nın yukarıda belirtilen özelliklerin18 ağırlık merkezine göre tan ı m­ lanmasıdır. Bir diğer deyişle, amaç holdingleri kesin bi r şekilde bir fraksiyon veya diğerine sokmak olmayıp, reform siirecine bir anlam verebilmek için genel birikim kalıpları nı belirlemektir. Buna göre, Sönmez'in19 el koyulan bankaların, bankaları ayakta kalan holding­ ler, devlet ve I M F arasındaki bir koalisyon tarafmdan belirlendiği iddiası, bu seçim sürecinde daha derinde yatan ölçücleri gözardı etmektedir. Sönmez, Pamukbank ve Demirbank örneklerinde konu nun banka erkinliği olmayıp, rakip holdingler ara­ sında GSM pazarı gibi bankacılığı aşan piyasalardaki bir paylaşım mücadelesi ol­ duğunu öne sürmektedir. Bu iddia doğruluk taşıyabi lir; ancak aşağıda da görüle­ ceği gibi, bi riki m kalıplarındaki daha genel farklılaşmaları yansıtan bankacıl ıktaki gruplaşmalar bu süreçte asıl anahtar konu durumundadır. Yukarıda geliştirilen analitik çerçeve temelinde, makalen in geri kalan bölümün18 Holdinglerin ölçekleri (küçük/büyük), odaklandıkları sektörler (sanayi/sanayi-dışı), yerel/uluslararası yönelim, küre­ sel birikim kalıpları (ihracat/üretken yatırımlar), ve ulus-ötesi sermayelerle bağlantıları. 19 Bkz. Tuncay Mollaveisoğlu, ·oyun içinde Oyun·. Akşam, 20 Eylül 2002; Tuncay Mollaveisoğlu, "IMF-BDDK Gerçeği", Akşam, 21 Eylül 2002.


1 06

1

Derya Gülıekin-Kara kaş

de Tü rkiye Finans Kapitali, ilkel ve dinamik birikimciler olarak ikiye ayrılarak ele alınacaktır. 5. i l ke l B i r i k i m c i l e r 5. 1 Yen i v e Eski ilkel B irikimciler

Bu bölümde ilkel birikimciler içindeki i ki alt fraksiyonun genel özellikleri tartı­ şılıp, bu sermaye grupları nın banka reformu sü recinde bankaları nı neden kaybet­ tikleri, birikim kalıpları temeli nde tartışılacaktır. İlkel birikimciler, tasfiyeler sonucu bankalarını (ve diğer bazı finans ve finans­ dışı şirketlerini) kaybeden holdinglerdir. Bu holdinglerde iki genel özellik göze çarpmaktadır. İ l k olarak, l990'la rda birikimleri ni h ızlandırmak için, finans ko­ ru macılığının olanaklarını sonuna kadar kullandılar. Bir çok durumda, bankacılı­ ğa fonları iç etmek için girdiler. Bankalarından yasal sınırlar üzerinde sağladıkları kredi ler, çoğu kez sübvansiyonlu krediler olmaksızın yaşayamayacak du rumda olan diğer sektörlerdeki şirketlerine fon transferine olanak sağladı. İkinci olarak, temel bi r birikim kaynağı olarak, devlet borçlan masının finans­ manına katıldılar. Bu nedenle, 1 99ü'larda bankacılığa sızmaların ı cazip kılan ikinci tamamlayı­ cı neden, devlet borç finansmanma dahil olmaktı. Tüm mevduatlar ( 1 994 finan­ sal krizi sonrası) devlet güvencesi altına alındığı ve devlet büyüyen bütçe açıkla­ rını kapatabilmek için giderek daha yüksek faiz su nduğu için, bu bankalar yine yüksek faiz su narak mevduat toplamakta zorluk çekmedi (Münir, 1 998). Dahası, faiz-döviz kuru çıpası, bankaları devlet borçlanmasını finanse etmek için açık po­ zisyon20 tutmaya teşvik etti. Sonuç olarak, zayıf finansal yapıları bu bankaları nite­ leyen bir özellik oldu. 21 Bu banka hortumlamalarının birçoğu l980'lcrin ve l990'ların yükselen hol­ dingleri tarafından yapıl ırken, bazı eski/büyük holdinglerin de bankalarmı yine soru işaretleri doğuran şekilde gen iş ölçüde kullandıkları görüldü. Birçok durum­ da, banka kredileri iştiraklere, hayali şi rketler, kıyıötesi (off-shore) banka işlemleri ve bankalar arasında 'back-to-back' krediler gibi karmaşık düzenekler kullanı larak yönlendirildi (Sümerbank, Esbank, İnterbank, Egebank, Yurtbank ve Bank Eks­ pres örneklerinde olduğu gibi). Tablo l 'den de görülebileceği gibi, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF)'nun dayandığı yasal gerekçelere göre el koyulan bankalar iki gruba ayrılmaktadır. Birin­ ci grup bankalara el koyma gerekçesi, bunların zayıf fi nansal yapıları/ödeyemez du­ ruma düşmeleriydi (insolvenite) (4389 sayı lı Bankacılı k Yasası madde 14/3). i kinci grup bankalara el koyma gerekçesi ise banka kaynakları nın çoğunluk hissedarları­ nın yararı na kullan ılması ve bu yüzden açığa çıkan banka zararları olarak belirtil­ mekteydi (4389 sayılı Bankacılık Yasası madde 14/3 ve/4) (bkz. BDDK, 2003: l l). 20 Uluslararası finans kuruluşlarından döviz mevduaıları ve krediler. 21 Yüksek piyasa ve kredi risklerine, sektör ortalamasından daha düşük Sermaye Yeterlilik Oranı (SYO) eşlik ediyordu.


Sermayenin Uluslararasılaşması Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans Kapital-içi Yeniden Yapılanma

i 1 07

Ta b l o 1 : T M S F 'y e b a n ka t r a n s f e r l e r i i ç i n r e s m i g er e k ç e l e r Ödeyemezlik <!DSQll1�D!;Williı;ıuiditıd

Yolsuzluk

Yaşarbank

lnıerbank•

Demirbank

Bank Ekspres•

Sitebank

Egebank

Ulusalbank

Yun bank Sümer bank Esbank Etibank Bank Kapiıal

-------·-

--·

-

-

·-

-----·

- - ----

-

lkıisaı Bankası · - -·

Bayı ndırbank . .

- · --------

Kent bank EGS Bank Toprakbank Pamuk bank imar bank

-·--- ·-

··

Adabank

--

Kaynak: TMSF (2003:9-lO)'den yararlanılarak hazırlanmıştır. •

TMSF tarafından bu bankalara. daha sonra yürürlükten kaldırılan 3 182 no.lu Bankacılık Yasası'na göre el koyulmuştur.

Bankalara el koyulmasın ın nedenleri ni kötü yönetim ve/veya yolsuzluk olarak açıklayan yasa maddelerine karşın, makalenin fraksiyonel analizi, ilkel birikimcile­ rin finanstan d ışlanmaları n ın kaynağının bir bütün olarak holdingleri nin birikim kalıplarına dair özelliklerde yattığını gösterecektir. Bankaların finansal yapılarına odaklan mak, el koymalar için ancak sınırlı bir açıklama getirmektedir. Bankaları na el koyulan holdinglerin ortak özelliği, bankacılık dışındaki biri­ ki mlerinin, karların uzu n ve kötü çalışina saatlerinden sağla ndığı, düşük ücret, dü­ şük verimli sanayiler yanın da, yüksek karl ı, fakat aynı zamanda riski de yüksek olan istikrarsız, yeni yükselen sektör ve yerlerde yatırımlara dayanmasıydı. Bu nitelikleri ile ilkel birikimciler, tek bir birikim kalıbına sahip değillerdi: sona götü ren birçok yol var! Bu yiizden, banka sektörüne giriş döneminin gerçekten de farklı birikim kalıpları doğurduğunu kanıtlar şekilde, söz konusu lıulJ ingleri iki genel gruba ayırmak yerinde olacaktır: yeni ilkel birikimciler ve eski ilkel birikim­ ciler. Bu iki grubun kendi içlerinde de, eski ve yeni ilkel birikimciler arasında farklı şirket stratejilerine işaret etmek üzere, bazı alt-gruplar ayırt edilebilmektedir. Aşa­ ğıda detayl ı olarak ele alı nmadan önce, Tablo 2 bu kategorileri açıklığa kavuştur­ maktadır.


1 08

1

Derya Gültekin-Karakaş

Ta b l o 2: i l ke l b i r i k l m cl l er

Yeni ilkel birikimciler

1 Birinci alt-grup j i kinci alt-grup

Eski ilkel birikimciler

Yeni ilkel birikimciler, 1980'lerin ve 1990'ların yükselen sermayeleriydi.22 Bu hol­

dingler, yükselişlerini doğrudan fi nans korumacılığına borçluydular. Sektöre! olarak genişlediklerinde bu genişleme, az yatırım isteyen ve/veya yüksek getirili sanayilere, ama özellikle hizmet sektörü ve inşaat başta olmak üzere emek-yoğun sanayilere doğ­ ru gerçekleşmiştir. Bu yüzden, spekülatif kar ve artı-değerin devlet aracılığıyla yeni­ den dağılımına bel bağlamaktaydılar. Diğer birkaçı hizmet sektörüne yoğun yatırım yapmanın yanı sıra, tekstil ve orman ürünleri gibi ihracat-yönelimli, fakat düşük­ katma-değerli, artık büyümeyen sanayilerde (uzun vadede daralan ihracat potansiye­ li ile) faaliyet göstermekteydiler. Bu sermayelerin ortak özellikleri, murlak artı-değer üretimine dayanmaları ve bu faaliyerlerin i bankalarından borçlanma ve yine birçok örnekte siyasetçilerle yakın ilişkilerle destekleyerek, düşük düzeydeki birikimlerini hızlandırmaya çalışmalarıydı.23 Bu özellikleriyle, bir bütün olarak yeni ilkel birikim­ ciler uzun vadede yaşayabilir birikimciler değillerdi. Bu alt-gruba giren holdingler ve faaliyette bulundukları sektörler Tablo 3' de yer almaktadır. Diğer yandan eski ilkel birikimciler, daha gen iş bir sanayi yelpazesinde faaliyet gösteren, diğer bazı daha eski/büyük holdi nglere karşılık gelmektedir. Bu holding­ ler, esas olarak içe yöneli k birikim döneminde olgunlaşmış ve sermaye döngülerini 1980 sonrasında ihracat aracılığıyla uluslararasılaşrırmışlard ılar. Fakat, bu serma­ yeleri ilkel birikimciler olarak gruplandı rmaya neden olan özellikleri, daha önceki birikim dönemirin kültürü içinde kalmaya devam etmeleridir. i thal ikameci temel­ leri olan sanayilerde büyüyüp, karlı, artı-değer üreten faaliyetler içinde yer almak­ la beraber, bu şirketler genişlemeleri ni büyük ölçüde kendi holding bankalarının fi­ nansmanına dayandı rdılar. Bu nedenle, ağı r bir borç yükü altına girip, 1990'ların sonlarında küresel durgunluk ve bunu iç piyasada izleyen kriz ekonom i ve bankacı22 Bu holdinglerin bazıları 1980'den sonra kurulmuşken, Süzer Grubu örneğinde olduğu gibi, bazıları da bu tarihten önce yerel şirketler olarak faaliyete geçmişlerdir. Grubun sahibi Mustafa Süzer, taahhüt ve ticaret işlerine 1953'te Gaziantep'te başlamış ve 1980 sonrası ihracata yönelim döneminde dış ticaret faaliyetleriyle tanınmıştı. Fakat, genel bir özellik olarak, bu holdinglerin tümü 1 980 sonrası dönemde hızla gelişmişlerdir. 23 Korkmaz Yiğit, Garipoğlu ve Nergis Grupları örneklerinde, grup sahiplerinin isimleri aynı zamanda mafya bağlantıla­ rıyla anılmıştır. (bkz. Gültekin-Karakaş, 2005: Bölüm 7). Bu tarz ilişkiler bazı bankaların devralınmasının yanı sıra diğer

devlet ihalelerinin finansmanı için de kullanılıyordu. Orne!'.lin, Garipoğlu Grubu 1998'dcki ihalede POAŞ petrol da­ ğıtım şirketi için en yüksek fiyatı önerdiyse de, sadece ihaleyi kaybetmekle kalmadı, aynı zamanda Grubun önerdiği . paranın kaynağı Mali Suçları Araştırma Komisyonu tarafından araştırıldı (Arslan, 2001: 344; ayrıca, Sümerbank'ın özel­ leştirmeden devralınması sırasında Grup sahibi Hayyam Garipoğlu ve ünlü tefeci Nesim Malki arasındaki ilişki için bkz. Arslan, 2001:342-349). Bankalarının fonlarını kullanmanın yanı sıra, pek çok örnekte, bu holdingler aynı zaman­ da devlet bankalarından kredi kullandılar. Örneğin, Halk Bankası yönetimi Demirel Grubu şirketlerine yüksek riskli krediler vermekle suçlanıyordu (bkz. ·usulsüz Kredi", Cumhuriyet, 7 Ekim 2000). Sümerbank ve Egebank gibi bazı ör­ neklerde holdingler bu kredileri, bankaların satın alınmasında kullandılar.


Sermayenin Uluslararasılaşması Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans Kapllal·içi Yeniden Yapllanma

i 1 09

lığı dara l uığı zaman hızla, kar etmeyen şirketlere dönüştüler. Sonuç olarak, reform sırasında bu holdingler kendi bankalarına borçlarını ödemede zorluk çekerken, bu durum aynı zamanda bunların elkoymalardan kurtarmak için bankalarında ser­ maye artırı mına gitme kapasitelerini de sınırladı. Ancak, bankaların ı zayıf fi nan­ sal yapılara ve nihai olarak el koyulmaya götüren, sadece başarısız şirket yönetimi değildi. Aşağıda da tartışılacağı gibi eski ilkel birikimcilerin bazıları, küresel reka­ bete uyum sağlama kapasiteleri olmasa bile, uzun vadede yaşayabilir sermayelerdi. Fakat, IMF ve Türk devleti açısından, banka sermayesinin merkezileşebil mesi için bunların fi nans sektöründen çıkarılmaları gerekiyordu. Bu alt-fraksiyona, Tablo 3'den de görülebileceği gibi, Yapı ve Kredi Bankası (YKB) ve Pamukbank'ı n sahibi Çukurova Grubu, Yaşarbank'ın sahibi Yaşar Grubu, Toprakbank'ın sahibi Toprak Grubu ve Esbank'ın sahibi Zeycinoğlu Grubu girmektedir. Böylece bu holdingler, birikim lerinde daha g üçlü bir sanayi odağı olmakla bir­ likte, yeni ilkel bi rikimcilerle ortak bir özellik sergileyerek, bankalarından sağlanan kolay finansmana dayandılar. Ancak, birçok dinamik birikimcinin tersine, u lusla­ rarası doğrudan yatırımları ( U DY) 1990'ların son ları nda yavaş yavaş başlamış ol­ masına rağmen, bu kanal üzerinden küresel çapta bir birikime açılamadılar.24 Bir bütün olarak ilkel birikimciler, küresel olarak bütünleşm iş, rekabetçi bir ortama uyum sağlayabilir durumda değillerdi. Eski ve yeni ilkel birikimciler ara­ sındaki bölü nme, bunları n bi rikimlerinin nerede tıkandığı nı da işaret etmektedir. Eski ilkel birikimciler, genişlemeleri nin/üretimlerinin, bağlı kredilerin (connected lending) aşırı finansman ı na olan bağımlılıklarıyla tıkanıp kalm ışlardı. Yeni i lkel birikimciler ise ithal ikameci dönemde takılıp kalmışlardı -özelli kle, büyük istik­ rarsızlık (genişleme-daralma) gösteren, modası geçmiş, yavaş büyüyen ve/veya sı­ nai olmayan sektörlerde. Ekonomide bir daralma ortaya çıktığında, söz konusu bu özellikler, onları küresel çapta rekabet edici nicelikte olmayan, fi nans temelli bir rant arayışına daha fazla bağımlı olmaya itti.

24 Burada UDY'leri ile büyük Çukurova Grubu bir istisnaydı.


1 1O

1

Derya Gültekin-Karakaı

Ta b l o 3 : i l ke l B i r i k i m c i l e r ve B a n k a R efo r m u l t l b a r ı y l e Fa a l i y e t A l a n l a r ı Holding

Başlıca Sektörler/Faaliyet Kolları

Eski ilkel Birikimciler Çukurova

telekomünikasyon/çeşitli imalat sanayi/fi nans/medya

Yaşar

gıda/boya/içecek/fınans seramik, hijyen, enerji, akrilik küvet, sağlık gereçleri, polyester

Toprak

iplik, kağıt, madencilik, izolasyon, ilaç Zeytinoğlu

çimen to/makin �/finans

Yeni ilkel Birikimciler Süzer

inşaat/medya/finans

Ceylan

inşaat / medya I finans

Korkmaz Yiğit

inşaat / medya / finans

Balkaner

inşaat / finans

Surmeli

inşaat /turizm/ finans

Cıngıllıoğlu

..

--- ------

Avrupa ve Amerika

fi nans/enerji medya / finans /yayı ncılık

Medya-Sabah

medya / finan s / yayıncılık

Bayındır

inşaat /perakende/ medya / finans /sağlık/imalat sanayi

Demirel

tekstil/orman ürünleri/ finans

Garipoğlu · --------------

Nergis

----

·

EGS

-- -

-

Rumeli

-

--- · - -

- ---

- -- - - · ----

tekstil I kimyasallar /plastik/gıda/metal/ finans

-

- -- - -

- - --

tekstil / finans

-

tekstil / finans

- - - - --

-

---

inşaat /çimento/telekom ünikasyon/ finans /enerji/medya

5 . 2 ilkel B irik imci/ere Dair Bazı Aç ıllmlar

Yu karıdaki tartışma gösrerınekredir ki, ilkel birikimcileri n orcak özellikleri

uzun vadede yaşayabilir bir birikim kalıp/,ırınm olmayışıdır.25 Bunun yeri ne, devlere bel bağlamaya devam ettiler (devlet kağıtlarından karlar; özelleştirme; devleti n ge­ niş çaplı düzenlemesine konu sekrörler; ve büyük miktarlara varan bağlı krediler) ve genel olarak, düşük teknolojili sektörlerde ve gelişmemiş bölgelerde büyüyebildi­ ler. Bunlar, rekabetçi ve gelişmiş bir kapitalist yap ıda yaşayamazlardı. Bu holding­ lerden Çukurova ve Toprak grupları gibi bazıları, daha geniı bir sınaifaaliyetyelpaze­

sine/sektöre/ dağılıma sahip olmalarına rıığmen, bankalarını birikimlerini hızlandır25 ilkel birikimcilerin alı-grupları ve tekil holdingler hakkında daha fazla bilgi için bkz. Gültekin-Karakaş (2005: Bölüm ö,

baskıda).


Sermayenin Uluslararasılaşması Sürecinde Türki�e Banka Reformu ve Finans Kapital·içi Yeniden Yapılanma

j 111

mak için aşırı boyutlarda kullanma eğilimindeydiler.26 Küresel bütünleşme ile birlik­ te gelen yoğun rekabet ortamındaki bir ekonomik daralma döneminde, ilkel biri­ kimciler birikim stratejilerini yen i koşullara uyarlayamadılar. Ayrıca, 1 980'lerin ve 1 990'1arın yeni ilkel biriki mcileri daha eski ve büyük hol­ dinglerle karşılaştırıldığında, ya hiç ya da zayıf bir sınai temele ve sınırlı bir biri­ kim düzeyine sahipti. Bu nedenle, sermaye yetersizli kleri bu holdinglerin biiyü me­ lerini engelleyen daha kronik bir sorun duru mundaydı ve bunları n banka kaynak­ larını hortumlamalarında daha etkili bir neden olarak ortaya çıkmaktaydı. Daha­ sı, hızlı bir büyüme yakalamak için, birikimlerini daha oynak/marjinal nitelikte fa­ aliyetlerden sağlanıaktaydılar. Bu durum onları, bu sekcörlerdeki dalgalan malar ve küresel/yerel ekonomideki daralmalar karşısında daha da kırılgan hale getiriyordu. Sınai temelin varlığı ve sermaye darlığın ın boyutları ne olursa olsun, bu hol­ di ngler ban kaları nı devler borç fi nansman ından sağlanan kolay karlara yönlendi­ rip, bu karları hızlı, fakat spekülati f nitelikte bir birikim için kullandılar. Ancak, banka reformu devlere borç verme olanaklarını daraltmaya başladığı zaman, bu bankalar gerekli yeniden yapılanmayı gerçekleştiremediler. Bunların zayı f finansal yapıları hnansal krizlerle daha da kötüleşti (bkz. 1 MI;, 200 1 a: 1 2). Sonuç olarak I M F ve devlet, sahiplerine bankalarında sermaye artırım ına git­ meleri için baskı yaparken,27 ilkel birikimciler bunun için gerek li kapasiteden yok­ sundular. İktisat Bankası, Bank Kapital and EGS Bankası örneklerinde olduğu gibi, bu holdinglerin bankaları nı kurtarmak için, yerli-yabancı bankalarla bazı ba­ şarısız ortaklık girişimleri oldu. Ancak, bir çoğu bankacılık yasasın ın 64. maddesi kapsamın d a Hazine'nin gözer imi altında olan bu zayıf bankalar, banka reformu sı­ rasında elenmekten kurtulamadı. Bütün sermayeler döngüsel daralmadan etkilendiğine gore, dinamik ve ilkel bi­ rikimciler arasındaki çizgi nerede çizilmişti? Görünüşe göre, bu çizgi dinamik ve küresel olarak bütünleşm iş bir hnans sektörü oluşturmak için banka sektliründeki gerekli merkezileşme ve yoğunlaşma ihtiyacı tarafından belirlenmiştir. Bu nokta­ da devleti yönlendirmede, I M F'nin varlığı kririk bir önem kazanmaktayd ı. Sadece belli sayıda ban ka karlı olarak varolınaya devanı edebileceği için, 1 MF devleti ayak­ ta kalma potansiyeline sahip bazı sermayeleri tasfiyeye yönlendirdi. Ayrıca, küre­ sel hnans sermayesi ile işbirliği sınırlı sayıda, fakat daha büyük ölçekli Türk banka oyuncu larını gerektiriyordu. Dinamik ve ilkel birikimciler arasındaki bu çizgi devletçe deği l, sadece I M F t::ı26 Toprak Grubu'nun olası bir konsolidasyona karşı Toprakbank'ıa temkinli bir strateji izledi(Ji ve banka kaynakları­ nı devlet tahvillerine yatırmadı(Jı iddia edilmiştir. Ayrıca, banka kaynaklarını holding şirketleri için yasal sınırların da altında kullanmıştı. Fakat grup, fınansal kı izler sır asında bu kontrollü yönelimini kaybetti (bkz. KüçLikyıldırım, 2001 :27). Sahibi Halis Toprak, kuruluşundan 1997'ye kadar gr ubun Toprakbank'tan kredi almadı(Jını, fakat devlet söz verdiQi yatırım teşviklerini zamanında ödemeyince, 'zorunluluktan' banka kaynaklarının kullanımına başvurdu(Junu ifade etti. Halis Toprak bu yüzden BDDK'nın bankaya el koymakla hata yapmadıQrnı belir tirken, asri "yanlışlrc;ıı· devletin söz konusu teşvikleri zamanında ödememekle yaptrc;ırnı söylüyordu (bkz. "Bir Daha Tokat Yersem Tesislerimi Kapatırım", Milliyet, 25 Mart 2002). 27 Bkz. IMF (2001a: l l - 12; 200lb:19: IMF 2001c: 21).


112

1

Derya Gültekin-Karak•J

rafindan çizilebilirdi. Çünkü, devlet bazı ilkel birkimcilerle, böyle bir kar:ırı kendi başına alamayacak kadar yakın ilişki içindeydi. Bazı eski ilkel birikimciler ayakta kalabilirlerd i ama bunu başaramadılar. Bu noktada gayec siyasi bir karar etkili oldu. Daha az dinamik, fakat yaşama potansiyeline sahip şirkecler I M F kararı ile elendi. Bu, IMF olmadan bankacılıktaki yeniden yapılanmanın tamamlanmasının zor olacağı anlamına gelmektedir. Devlet, Türkiye'nin bu en büyük ve tanınmış şirket­ lerini kolayca tasfiyeye icemezdi. Ancak, IMF tarafından da belircildiği gibi, serma­ yenin uzun dönem çıkarları sermaye bi rikiminde yeni bir yönelim gerektirmekteydi. IMF sınai birikimde ilkel birikim ve mutlak artı-değer üretiminden, göreli arcı-değer üretimine doğru bir geçişi talep ediyordu. Burda, ulusalcı/kalkınmacı yazarların id­ dia eniği gibi, 1 MF dayatmasıyla uygulanan bi'r politika belirleniminden bahsetmedi­ ğimin altını çizmek isterim. Tersine, IMF ve devlet arasındaki ifbirliğinin, söz konusu dönüşümün tamamlanmasına olanak verdiğini vurgulamalıyım. 6. D i n a m i k B l r l k i m c l l er

Bu bölümde, dinamik birikimcilerin ayın edici özellikleri tarcışılıp, devlet ve I M F'nin neden bu holdingleri Tü rk bankacılığının geleceği olarak cercih eniği açıklanmaya çalışılacakcır. Genel olarak, dinamik birikimcilere dair iki özellik göze çarpmaktadır. Birin­ cisi, bu holdinglerin bankacılık faaliyecleri nden karlılıkları, finans korumacılığı dönemi boyunca sağlanan devler sübvansiyonlarına koşullanmış değildi. Tabii ki karları sübvansiyonlarla desteklenmişti. Fakat, sübvansiyonların azalması bu ban­ kaları krize sürüklemedi. İ kinci ve bununla bağlancılı olarak, sanayide finans ko­ rumacılığına bağımlı olmayan, rekabetçi bir birikim temelini sistemati k olarak ge­ liştirdiler. Bu holdingler özellikle yiiksek katma-değer (ve yüksek göreli arcı-değer) sağlanan bölge ve sanayilere doğru uluslararası yatırımlar yoluyla genişledi ler. So­ nuç olarak bunlar, avantajlı yerel birikim koşulları ve dolayısıyla sonuçta devlet ko­ rumacılığı na bağımlı bir sermaye fraksiyonu olmaktan ziyade, küresel genişleme ve karlılık peşinde koşan küresel sermayenin bir parçası haline geldiler Bu tarz bir yeniden yapılanmada en çok öne çıkanlar elbecteki bazı eski/köklü holdinglerdi. Fakac 1980'lerin yükselen bazı sermaye grupları da bu fraksiyona gir­ mektedir. Türkiye'nin finans sektörünün küresel birikimle arcan bütünleşmesinde · her birinin oynadığı özgün rolü gösterir şekilde, dinamik birikimciler arasında üç farklı birikim biçimi saptanmaktadır. Şimdi bunları sırasıyla görelim. 6 . 1 Din a m ik Birikimcilerin Birinci Alt- Grubu

Di namik birikimcilerin birinci alt-grubu, tarihleri Türkiye'nin 1 920'lerdeki ku­ ruluşuna kadar uzanan, ülkenin en büyük/en eski holdingleridir. Sanayide uzun soluklu temelleri vardır. İthal i kameci dönemde sanayide genişleyip, ticari ser­ mayeden sanayi sermayesine dönüştüler. Bu büyük holdingler 1940'lardan itiba-


Sermayenin Uluslararasılaıması Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans Kapital-içi Yeniden Yapılanma

l 113

ren bankacılığa da sızarak,28 bugün ülkenin en büyük bankalarına sahip duruma gelmişlerdir.29 Fakat bunları ayırt eden, ölçekten daha öre bir özelliktir - görece büyük diğer bazı bankalar da yeniden yapılanma sırasında tasfiye edilmiştir. Bu bankalar hem bankacı lık faaliyetlerinde30 hem de sanayi holdinglerinde uluslararasılaşmışlard ı r. Bunlar uluslararasılaşmış bir sermaye döngüsünde birikim yapmaktadırlar. Genel olarak bu holdingler, 1 980 sonrası dönemde ihracat yoluyla uluslararasılaş­ maya başladılar ve 1990'larda ortak girişimle veya tek başlarına uluslararası ü retken yatırımlara yöneldiler. Bu temelde, daha Türk devleti ve I M F bankacılığı yeniden ya­ pılandı rmaya başlamadan önce, bu sermayeler söz konusu dönüşümü gerçekleştirdi­ ler ve finans korumacılığının sona ermeye başlamasından fazla etkilenmediler. Fakat burada kritik konu sadece uluslararası genişleme olmayıp (bazı ilkel bi­ riki mcilerin de uluslararası ölçekte genişleme yönünde faaliyetleri vardı), bu hol­ dinglerin nasıl ve nerede genişlcdikleridir. Özellikle, dinamik bi rikimciler arasın­ da yurtiçi ve yurtdışı genişlemelerinde yabancı ortaklık kurma eğilimi vardır. Ya­ bancı ortaklı klar, teknoloji ve finansmana erişim, riske karşı koru nma, daha faz­ la genişleme olanakları gibi örtük yararlar sağlamaktadır. Fakat Türkiye' deki ye­ niden yapılanma bağlamı nda, bu ortaklıklar özellikle iki anahtar yarar sağlayarak hızlı genişlemeye olanak verdi: maliyet paylaşımı ve daha da öneml i olmak üzere teknoloji bilgisi. Koç Grubu'nun Koçbank'ı, Sabancı Grubu'nun Akbank'ı, iş Bankası Grubu'nun iş Bankası11 ve Doğuş Grubu'nun Garanti Bankası32 dinamik birikimcilerin bu bi­ rinci alt-grubuna dahil edilebilir. Bunların yeniden yapılanmasında iki özellik göze çarpmaktadır: 28 1920'1erde kurulan iş Bankası bu duruma bir istisnadır. 29 Koç Grubu'nun OıelliQi, Garanti Bankası'ndaki hisselerini 1980'1erin başlarında DoQuş Grubu'na satııktan sonra. Koç Amerikan Bankası'yla (1986) bankacılıkta küçük bir paya sahip olmasıydı. Grup 1994"te finans sektöründe genişleme kararı aldı ve deniıaşırı bankalar (Koçbank Netherland (1996). Koçbank Aıerbaijan (2000) ), leasing, sigortacılık, rac­ toring ve tüketici rınansmanı şirketlefi kurdu (bkz. Erus, 1999: 42). Koç Grubu küresel ve iç finans piyasalarında büyü­ meye devam etmekıedir. Banka rerormu sırasında Koçbank'ın ltalyan Unicredito ile birleşmesiyle grup, Türk banka­ cılıQının en büyük oyuncularından birisi haline gelmiş bulunmaktadır. 30 Bu holdingler 1980'1erden beri. denizaşırı bankaları aracılıQıyla uluslararası finans piyasalarında varlık göstefmektedir­ ler. Bu süreçte özellikle Sabancı ve 0o9uş grupları öne çıkmaktadır (bkz. Gültekin-Karakaş 2005: Bölüm 7; baskıda). 31 iş Bankası Grubu'nun ayırt edici özelliQi, en başından beri banka-merkezli bir holding olarak örgütlenmiş olmasıdır. Kuruluşunda devlet bankasına benzer bir misyona sahip olan iş Bankası (Atatürk bankanın hissedarıdıydı), yeni kuru­ lan Cumhuriyet"in ekonomik programında görev aldı. iş Bankası'nın hissedarı olduQu şirketler, bankanın merkeıinde bulundu�u. holdinge benzer bir yapı oluşturdular (bkz. KocabaşoQlu vd., 2001 :609). Bu nedenle, iş Bankası bir aile holdingi bankası olarak kurulmayıp, bir kamu şirketi konumundadır (KocabaşoQlu vd .• 2001: 597. 610). 1 980'1erden iti­ baren mülkiyeti, özel banka hissedarlıQı yapısına doQru evrilmiştir ("Bizi Tanıyın", URL: htto'//www lsban!tcom tr/bj­ zjtaniyin/jb-taniyjn-ortaklik htm l (6 Haziran 2004) ).

32 1960'1arda inşaat sektöründe raaliyete başlayan DoQuş Grubu'nun özelliQi bugün esas olarak finans sektörü­ merkeıli olması ve sanayi üretiminin grubun raaliyetleri arasında sadece küçük bir paya sahip olmasıdır. Grubun başkanı Ferit Şahenk ·... bizim başlıca sektörümüz finanstır. Finans Grubumuzun % 62"sini kapsar. ikincisi % 20 ile oto­ motivdir. Perakendecilik % 12, inşaat % 3'tür. Ve 'diQerleri' grubunda turizm ve gıda yer almaktadır (Ferit Şahenk'in basın toplantısından. 18 Ekim 2001, Ferit Şahenk'in Basın Toplantısı Konuşma Tam Metni", http://www.Do{juşhol­ ding.com.tr/sayra.dm?Menu=71&N0=355&Sayfa=Haberler (28 Kasım 2002).


114

1

Derya Gültekin·Karaka�

İlk olarak, gelecek on yılda, kuralsızlaşcırılmış piyasalarda rekabetçi olabi­ lecekleri ni düşündükleri, yüksek verimlilik ve büyü me vaat eden sektörler­ de yoğunlaşmakta ve bu ölçücü karşılayamayan yatırımlarından çekilmek­ tedi rler. • İkinci olarak, bu artan odaklanmaya koşut olarak, iç piyasaya bağımlılıkla­ rını azaltıp, ana iş kollarında dış piyasalara doğru yönelmektedirler. Şimdi, bu özellikleri daha yakından görelim. Bu holdinglerin belirli kilit sektörlere odaklanmaları önemli bir gelişme­ dir. Köklü holdingler olarak herbiri geniş bir sektöre! dağılıma sahiptiler. Fakat, 1 990'lardan beri sektöre! dağılımlarını gözden geçirerek, tekstil gibi düşük verim­ li alanlardan yüksek verimliliğe ve ihracatta rekabet gücüne sahip dayanıklı tüke­ tim malları gibi sektörlere yöneldiler. Örneğin Sabancı Grubu düşük ücretlere da­ yalı mutlak arcı-değer ü retimi yerine, küresel piyasalar içi n yüksek teknoloji (gö­ reli arcı-değer) üretimine girmek için tekstilden çekilirken, bilişim teknolojilerinde büyümeyi amaçladı.33 Benzer şekilde Koç Grubu da sckcörel dağı lımını daraltarak gelecek dönemde rekabetçi olabileceği telekomünikasyon gibi sektörlerde odaklan­ mayı tercih ecci.34 Doğuş Grubu, rekabet gücü olan bölgesel bir şirket haline gel­ mek için, fi nans, otomotiv, gıda perakendeciliği, inşaat, turizm ve TV yayıncılığı­ na odaklanırken, gıda üretimi, İnternet servis sağlayıcılığı ve havayolu taşımacılı­ ğı ndan çekildi. Bu holdingler arasında en geniş sektöre! dağılıma sahip İş Bankası Grubu ise, 1 990'ların ortalarında başlattığı iştirak satış sürecini banka reformu sı rasında hız­ landırdı. 2002'de geniş kapsamlı bir yeniden yapılanma başlatarak, bankanın fi­ nansal olmayan iştiraklerindeki h isselerini satıp, banka ve holding geneli ndeki ya­ pılan mayı içiçe süreçler olarak sürdürdü. Ayrıca bu holdingler arasında, Türkiye' deki yatırı m lara ilişkin olarak, bazı yeni stratejik sektörlere doğru bir yönelim göriilmekcedir. Telekomünikasyondan enerji­ ye, yüksek büyüme ve potansiyel sunan bu alanlarda özelleştirilen devlet işletmele­ ri, bu holdinglerin gelecek planlarında öne çıkmakcadır.35 Bu alt-fraksiyonu n ikinci özelliği, iç pazara olan bağımlılığını azaltıp, giderek 33 Bkz. Poyraz (2000: 33·40). Sabancı Grubu ToyotaSA'daki hisselerini de satmıştı. Bu satış işlemi, Grubun asıl tica­ ri faaliyetlerine odaklanma politikası çerçevesinde attı<'.jı bir adımdı. 2000 yılında otomobil iç talebi beklentile­ rin çok altında gerçekleşince, Toyota Japonya Türkiye'deki üretim birimlerini Avrupa'ya ihraç üssü olarak yeni­ den yapılandırma ve böylece bunları Toyota'nın küresel zincirine dahil etme kararı aldı. Sabancı Grubu'nun güç· lü bir iç satış a<'.jı bulundu<'.jundan (Toyota'nın da benzer şekilde Avrupa'da), Toyota ve di<'.jer ortak Mitsui Sabancı Grubu'nun ortaklıktaki hisselerini satın alırken. Sabancı Grubu Toyota arabalarının Türk piyasasındaki satışı ve pa­

zarlaması için kurulan başka bir ortak teşebbüste ço<'.junluk hisselerine sahip oldu (bkz. Tekinay, 2004a: BS, 92; Fı­

rat, 2004).

34 Bkz. Abdurrahman Yıldırım. ·sanayicilik Artık Hamallık Oluyor·. Sabah. 25 Ocak 2000; "Koç iki Misli Büyüyecek". Radi­ kal. 21 Ocak 2003. 35 Bkz. "Sabancı: Yeni Sektörlere Girece<'.jim". Dünya, 15 A<'.justost 2000; Yeşilo<'.jlu (2000); Ali Koç'un açıklaması için bkz. Poyraz ve Köfteo<'.jlu (2002: 26).


Sermayenin Uluslararasılaşması Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans Kapital-içi Yeniden Yapılanma

1 115

daha çok uluslararası piyasalara yönelmesidir. B u amaçla, özellikle 1990'ların son­ larında ihracat ve uluslararası üretimlerini artırdılar.36 Önemli bir nokta olarak, bu süreçte Türkiye dışındaki şirketlerle işbirliğini ter­ cih etmektedi rler. Bu yatırımların bir kısmı diğer ülkelerden büyük yerli şirket­ lerle yapılırken, asıl büyük uluslararası yatırı mlar ÇUŞ'larla yapılmaktadır. Örne­ ğin, Sabancı Grubu önde gelen dünya şirketleriyle işbirliğini kü resel genişleme­ de anahtar olarak kullanmaktadır.37 Ayn ı şekilde Koç Grubu, tek başına ve orta­ ğı ÇUŞ'ların küresel ağların ı n bir parçası olarak u luslararası üretken yatırımların ı yoğunlaştırmıştır.�8 Doğuş Grubu otomotivde Volkswagen'le, medyada N BC Gru­ bunun CNBC-e'si ile ortakl ık kurdu. Ayrıca, grup geleneksel olarak yoğunlaştığı asıl işi olan inşaatta dışa açılmaya yöneldi ve bi rçok ülkede uluslararası projeler ara­ cılığıyla uluslararası genişlemesini halen sürdü rmektedir. Bu nedenle, önde gelen bu holdingleri n gelecek stratejileri, uluslararası genişleme ve bir ölçüde birbirleriy­ le rekabette kesişerek paralellik göstermektedir. Bu kesişimde, bankaların bağlı ol­ dukları grupların genişlemelerini fi nansmanındaki rolleri yeni yasal düzenlemeler­ le�9 daha da kısıclandıkça, bankacı lık faaliyetlerinin diğer holding faaliyetleri ile si­ nerji potansiyeli öne çıkmıştır.40 6 . 2 Dinamik Birikimcilerin ikinci A l t - G ru b u

Yukarıda ele alınan en büyük holdinglerin yanı sıra, banka elkoymaları sı ra­ sında ayakta kalan diğer bazı bankalar da büyük ve köklü holdinglere aitti: ör­ neğin, Tekfen Gnıbu'nun Tekfeııbank'ı, OYAK Grubu'nun Oyakbank'ı, Zor36 özellikle 1996'da Avrupa Birli�i ile Gümrük !lirli�i'ne girilmesiyle, Koç Grubu iki ana iş sahası olan ve verimlilik so­ runu yaşadı�ı dayanıklı ev eşyası ve otomotivde yo�un rekabete maruz kaldı (senelerce gümrük engelleri altında korunan pek çok diğer şirket gibi). Bu sorunun üstesinden gelmek için bazı Grup şirketleri birleştirildi (bkz. Power.

1999: 55). Koç Grubu yoğunlaşan rekabetin yanı sıra, 1 99B'de Grubun toplam cirosunun % BO'ini oluşturan o.tomotiv ve beyaz eşyada son krizler sırasında yaşanan talep daralmasından da olumsuz etkilendi (Oğuz, 1999: 34). Bu iki et­ ken, Grubu iç piyasada bu ticari faaliyetlere olan bağımlılığını azaltmaya yönelt ti. Ayrıca. (Grubun ana pa1arı olma­ ya devam eden) AB'ye bağımlılığını azaltmak için, Koç Grubu yükselen piyasalarda, özellikle de Rusya, Fas, Cezayir, Polonya, Hindistan, Mısır, Azerbaycan, Özbekistan ve Kazakistan'da faaliyetlerini çeşitlendirmeyt: başladı (bkz. Faruk, 1 997:36-37; "Koç'un Kriz Endişesi Yok", Finansal Forum, 14 Ekim 1998). 37 Örneğin, 1 999'da Sabancı Grubu Amerikan DuPont firmasıyla Avrupa'da polyester işi üzerine % 50/SO'lik bir ortak girişim firması olan DuPontsa'yı kurdu. Başka bir örnek olarak, Grup Güney Amerika lastik piyasasına hi1met etmek üzere, 1 999'da DuPont'la % 50/50'1ik ortak girişimler olarak Dusa Arjantin ve Dusa Bre1ilya'yı kurdu. ("Sabancı Group in Brief", URL: http·//www Sabancı cam tr/english/hakkinda hakkinda htm) (1 1 Kasım 2002). 3B Mesela, Grubun dayanıklı ev eşyası üreticisi Arçelik oradaki üretim tesisleriyle bir Avrupa fırması haline geldi. Grup ayrıca ortakları Fiat ve Ford'la yaptığı anlaşmalardan sonra 1 99B'de otomotiv sektöründe büyük yatırımlar yaptı ve Kazakistan, Tunus ve Çin'in yanı sıra Orta Asya'nı n otomotiv merkezi seçilen Özbekistan'da yeni üretim birimleri açtı ('Koç'ta Global Yönetim', Sabah, 27 Mart 1999). 39 Bu yasal değişiklikler için bkz. Gültekin-Kar akaş (2005: Bölüm 9). 40 Bu çalışmanın tamamlandığı 2005'ten beri, dinamik birikimcilerin sektöre! kayışları doğal olarak devam etmekte­ dir. Bu süreçte, yüksek verimlilik ve ihracatta rekabet gücüne sahip ana faaliyet kollarında odaklanma tercihi devam ederken (örneğin Sabancı Grubu lastik, enerji vb. alanlarda; Koç Grubu ise, enerji, otomotiv, tüketim elektroniği ve beyaz eşya alanlarında), fınans ve perakende alanlarındaki faaliyetlerin diğer sektörlerdeki faaliyetlerle sinerji yarat­ ma özelliğinden faydalanma tercihinde, holdingler arasında farklılaşma yaşanmıştır. Örneğin, Sabancı Grubu pera­ kendeye ağırlık verirken, Koç Grubu gıda perakendesinden çekilmiş, bu arada aşağıda ele alınacağı gibi, ikinci ve üçüncü alt -gruplardan bazı dinamik birikimciler ise fınanstan çekilmişlerdir.


1 16

1

1

Derya Gü ltekin-Karakaş

lu Grubu'nun Denizbank'ı , A nadolu Endüstri Grubu'nun Alternatifbank'ı, Çola­ koğlu Grubu'nun Türkiye Ekonomi Bankası (TEB), Başaran Grubu'n u n Anadolu Bankası ve GSD Grubu'nun Tekstilbank'ı.41 Bunlar dinamik biri k i mcilerin ikin­ ci alt-fraksiyonunu oluşturmaktad ı r. Bu holdinglerin üç ayırt edici özell iği vardır: • İ lk olarak, birinci alt-grup gibi, bu holdingler de artı-değer üretiminde sağ­ lam bir sanayi temeline sahiptirler. Bunlar da ithal i kameci birikim döne­ m inde sanayide genişlediler ve üretken ve ticari sermaye bütünleşmesin i 1980 öncesinde tamamladılar. Fakat, en büyük holdinglerden bazı yönler­ den ayrılmaktadırlar. • İkinci olarak, bankacılığa daha 1 980'ler ve 1 990'larda girmişlerdir.42 Banka­ cılığa geç girişleri dolayısıyla, esas olarak finans kapital olmayıp, sürdürüle­ bilir karlılıkta sanayi şirketleridirler. Buna bağlı olarak, bu holdinglerin yen i­ den yapılanması yukarıda ele alınan daha eski holdinglerden farklı oldu. Bi­ rinci grup dinamik biri k imcilerin aksine, bu sermaye gruplarının bankaları­ nın bankacılık-odaklı olmaları dolayısıyla fi nans-dışı iştirak h isselerini elden çıkarma gibi bir gereksinimleri söz konusu olmadı. • Üçüncü ve öneml i olarak, bu holdingler birinci alt-gruptaki eski holdinglerden daha küçüklerdi. B u daha küçük ölçekleriyle, UDY'lerinde daha az rekabetçi, daha küçük bölgelere yöneldiler (özellikle Doğu Avrupa ve Türkçe konuşulan kesimler başta olmak üzere eski Sovyeder Birliği'ne dahil ülkelere). Böylece, dinamik birikimcilerin birinci alt-grubu sermayenin küresel merkezle­ rinde sürekli bir Türk varlığını temsil ederken, bu alt-grup küresel birikimin yeni yükselen bölgelerinde kalıcı bir mevcudiyet yakaladılar. Birinci özellik açısından, daha büyük ve eski dinamik birikimcilerden ölçek dı­ şı nda fazla bir farkları yoktur. Onlar gibi, bu daha küçük ve yeni holdingler finans korumacılığa tamamen bağımlılıktan kaçındılar. Sektörün küçük ve orta ölçek­ li kesim i n i oluşturan bankaları, sağlam fi nansal yapıları ve likidite ve kredi riski 41 GSD Grubu 1980'lerin nispeten küçük yükselen holdinglerinden birisi olsa da hissedarlarının sanayi odaklılığı nede­ niyle bu alt-gruba dahil edilebilir. GSD Grubu'nun çekirdeği 96 giyim ve tekstil imalatçısının 1 986'da kurduğu GSD Dış Ticaret Şirketi'ne dayanıyordu. Bu ş ir ket , y ü kse k ihracat hacimlerine sahip şirketlere verilen karlı teşviklerden fay­ dalanan büyük ticaret şir ke tleri nin küçük ve orta ölçekli te k st il üreticileri üzerindeki kontrollerini kırmak için kurul­ muştu. 'Ülkenin zirvedeki ihraç firmalarından biri' h ali ne ge l e n GSD Dış Ticaret Şirketi (furomoney,1 998), 1 990'1arda leasi ng, faktoring, sigortacılık, aracılık, ul uslararası yatırım şirketleri ve GSD Yatırım Bankası'nın kurulmasıyla finans sektöründe yayılınca, bir holding yapısına dönüştürüldü. ("GSD in Brief', URL: htto·//www.gsdholding.com tr/bri­ ef. htm (6 Aralık 2002) ) . Bu süreçte, GSD Grubu önce büyük bir tekstil imalatçısı ve ihracatçısı olan Akın Grubu'nun

o dönemde sahibi olduğu Tekstilbank'ın hisselerinin % 30'unu satın aldı ve 2002'de de Akın Grubu bankada g erek­ li sermaye arttırımını gerçekleştiremeyince % 74.9 ile ana hissedar haline geldi.

42 1 9tıü ' l erd e banka sermayesini kendi döngülerine dahil etme yollarını ararken, yeni banka kuruluşlarına getirilen bazı

kısıtlamalar altında, Çolakoğlu Grubu ye re l bir bankayı TEB'e dönüştürerek bankacılığa girdi. Diğ e r ta raftan, devle­

tin ticari bankalardan ziyade yatırım bankalarını tercih etmesi dolayısıya, Tekfen Grubu 1 988'de bir yatırım bankacı­ lığı lisansı elde etti. OYAK Grubu bankacılığa yabancı bir bankanın hisselerini satın alarak girdi ve daha sonra 1993'te de tüm hisseleri ele geçirdi. Ote yandan, 1 990'lar banka sahibi olmak için yeni bir mekanizma sundu: devlet banka­

larının özelleştirilmesi. Zorlu ve Başaran Grupları sırasıyla Denizbank ve Anadolu Bankası'nın özelleştirme ihalelerini kazanma başarısını gösterdiler_ Holdinglerin 1 980 sonrası banka sektörüne sızmada kullandığı çeşitli mekanizmalar için bkz. Gültekin- Karakaş (2003; 2005, Bölüm 4).


Sermayenin Uluslararasılaşması Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans Kapital-içi Yeniden Yapılanma

1 117

açısından temkinli yaklaşımları ile ilkel birikimcilerden ayrıldılar. Örneğin, TEB, Tekstilbank ve Tekfenbank temkinli ve sağlam banka yönetim leri ile tanınırlar.43 Buna göre, bu alt-grup içerisi nde banka-holding ilişkileri, korumacılığa bağım­ lı ilkel birikimcilerden en başından beri farkl ılık gösterd i. Örneğin, Denizbank Türkiye' de holding bankacı lığının bugün ulaştığı yen i biçiminin erken bir temsil­ cisi olmuştur.44 Denizbank Genel Müdürü Hakan Ateş (bkz Activeline, 2000), Zor­ lu Grubu'nu n bankayı, kaynaklarını holding şirketlerine aktarmak için deği l, ban­ kacılık yapmak amacıyla satın aldığını vurguluyordu.15 Bu ban kalar da devlet borç finansmanına katıldılar. Ancak, finansal krizler sı ra­ sında ilkel birikimcilerin taşıdıkları büyiik risk onları zayı Aatıp ve sonu nda da ban­ kacılıktan dışlanmalarına katkıda bulunurken, bu bankaların daha dikkatli yakla­ şımları ve buna eşlik eden yü ksek nakit varlıkları, bu gruptaki dinamik bi rikimci­ lerin ayakta kalmasına olanak verd i.46 Böylece, sermaye kıtlığı çeken veya borç için­ de yüzen ilkel birikimcileri n aksine, dinamik birikimcilerin bu ikinci alt-grubunun sahip olduğu nakit varlığı, bunların hem krizin maliyetlerini karşılayıp, hem de krizler sırasında yükselen faiz oranlarından avantaj sağla malarına olanak verdi. Bu holdinglerin sanayide genişlemeleri, yine daha eski dinamik birikimcilerle paralel lik göstermektedir. Bir bütün olarak, bun ları n ithal ikameci faaliyetleri i h­ racat artışına zemin hazırlarken, 1980'lerin büyük ihracat desteği altında artan ih­ racatları bu holdinglerin sermaye birikimlerinin hızlanmasında kilit bir rol oyna­ dı. Örneği n, demir ve çelik üretimine odaklanan Çolakoğlu Grubu ile esas olarak sınai ve tıbbi gazlar ile demir ve çelik üreten Başaran Grubu Türkiye'nin en büyük 1 0 ihracacçısı listesinde yer almaktaydılar.47 Bunlar daha eski-büyük holdinglere iki açıdan daha benziyorlardı. ilk olarak, bu holdingler Türkiye'nin enerji ve telekomün ikasyon gibi stratejik sektörlerinde süren özelleştirmelerden pay kapmaya çalıştılar. Zorlu ve OYAK grupları bu açıdan en çok öne çıkan gruplardı.48 İkinci olarak, dinamik birikimcilerin bu ikinci alt-grubu uluslararası ticaret ve ürecim faal iyetlerine yönel ik çabalarını arcırdılar. Bunlar küresel ve yerel genişle­ melerini hızlandırmak içi n yabancı sermaye ile yeni ortaklıklar kurdular. Örneğin,

43 Bkz. Şengönül (2001a; 2001 b); Münir (199B); Levent (2002); Demirci (2003); "Tekfenbank Targets 25 pct "98 Asset Rise·. Turkish Daily News, 1 1 Haziran 1998. URL: http·/fwwwıurkjshdailynewscom/old edjtjons/Q6 11 98/econ htm. 44 Diğer özelleştirilen bankalardaki zimmete geçirme örneklerine (Sümerbank ve Etibank) karşılık, Denizbank ve Ana­ dolu Bankası 1997'de devralınmalarından itibaren dezenflasyon dönemine hazırlanmak için ihtiyatlı bir bankacılık stratejisi izlemişlerdir. 45 URL: httoJ/Ytwwdenjzbank cam tr/eng!lish/index hım (15 Kasım 2002) 46 Oyakbank örneği için bkz. ôztürk (1999:58). 47 Uluslararası bankacılığa gelince. Başaran. Zorlu ve Tekfen Grupları dışındaki bu alt-fraksiyona dahil holdingler. 1990'1ar boyunca banka kurdular/ele geçirdiler: birçok kıyı ötesi (off-shore) bankacılık birimi ve finansal hizmet şirke­ tinin varlığı, bu holdinglerin çoktan en büyük holdingleri takip ederek finans ayaklarını uluslararasılaştırma sürecine girdiklerini göstermektedir. 48 Bkz. Volkan-Mutlu (2003:48).


1 18

1

Derya Gültekin-Karakaş

ihracat-odaklı bir holding olarak OYAK,49 U DY'lerin eşiğindedir. OYAK Grubu Genel Müdürü Coşkun U lusoy iç piyasa odaklı ol man ın doğurduğu riski azaltmak içi n kü resel açılım gereğinin altını çiziyordu (bkz. Volkan-Mutlu, 2003: 50). Yukarıda da bel irtildiği gibi, tasfiye edilen bazı holdingler -yeni ilkel birikimci­ ler- de geçiş ekonom ilerinde yatırım yaptılar. Fakat, dinamik birikimcilerin ikinci alt-grubunun ayakta kal masında merkezi rol oynayan yaşamsal fark bu holdingle­ rin geçiş ekonomilerinde taşıdıkları riskin türüne ilişkindi. Bu dinamik birikimci­ ler dayanıklı ev eşyaları ve içecek gibi temel sanayilerde daha istikrarlı ve uzun­ dönemli yatırımlar yaparken, ilkel birikimciler konut inşaatı ve fi nans gibi yüksek riskli sanayilere yatırımlardan sağladı kları getirilerdeki belirsizlik dolayısıyla kırıl­ ganlık taşıyorlardı. Örneğin, Türk bi ra piyasası sınırlı bir büyüme potansiyeli su nduğu için, Ana­ dolu Endüstri Grubu U DY'lere odaklandı ve l990'lar boyunca yabancı ortaklarıy­ la Romanya, Rusya, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan ve Ukrayna'da bira ve meşrubat üretim tesisleri kurdu. Tekfen Grubu50 l980'ler ve l 990'larda Alman­ ya ve Özbekistan' daki diğer doğrudan yatırımları dışı nda, özellikle Doğu Körfez Bölgesi, Kafkasya Bölgesi ve Rusya Fedl:ıasyonu'nda esas işi olan uluslarararası in­ şaatca hızla büyüdü. İnşaat faal iyetleri mühendislik, ü reci m, yapı ve montaj içeren oldukça sofistike projeler olması bakımından yeni ilkel birikimcilerin inşaat faali­ yetlerinden ayrılıyordu. Benzer şekilde, Zorlu Grubu coğrafi dağılımını çeşitlendi­ rerek, bazıları ııda yabancı ortaklarıyla olmak üzere, Fransa, Güney Afrika, ABD, İ ran, Rusya ve Bulgaristan'da ü retim tesisleri kurdu. Dahası, geniş faaliyet yelpazelerini asli olmayan veya büyüme vaat etmeyen iş­ lerden çekilmek içi n gözden geçirdiler. Örneğin, Tekfen Grubu 1998 ve 200_0 yıl­ ları arasında yeniden yapılanarak, karsız tekstil ve ampül üretiminden çekildi. Ayrı­ ca, ölçek ekonomi leri gerektiren perakendecilikte büyük yatırımlar yapmak isteme­ diği için, 'Makrocencer' süpermarket zincirini Doğuş Grubu'na saccı. Benzer şekilde OYAK Grubu lider olamayacağı sektörlerden çekilme stratejisi kapsamında karsız pe­ rakende işinden çekilirken, telekomünikasyon, bilgi teknolojileri, enerji, bankacılık, fi nans, konut ve madencilik gibi öncelikli alanlarda büyümeyi amaçlad ı. Bu alt-grup içi ndeki holdingler de istikrarsızlığa karşı bi r güvence u nsuru ola­ rak ortak girişimleri kullandılar. Yabancı sermaye ile ortak gi rişimler, yakın geç­ mişte yaşanan kriz dönemlerinde yeniden yapılanma için esneklik sağladı. Örne­ ğin, Tekfen Grubu M is Süt'teki hisselerini, yabancı ortağı Nesde artık küresel scra49 Ordu'nun yardımlaşma fonundan ortaya çıkan ( 1 961) ve büyüyerek bir sanayi ve finans grubuna dönüşen OYAK Grubu, 'ülkenin en b.:ı ş.:ırı l ı iş impar.:ıtorluklarınd.:ın birisi' haline gelmiştir (Leyla Boullan. Financial Times, 9 Ekim

2001). Grubun tanınmış uluslararası isimlerle ortak girişimleri vardır ve çimento (1963), otomotiv (Goodyear (1961) ve Renault ile (1 969)), fınans, gıda, kimya, turizm, ticaret, inşaat, taşımacılık, güvenlik ve sigortacılık gibi çeşitli sektörler­ de faaliyetlerde bulunmaktadır. 50 Tekfen Grubu inşaat işine 1956'da başlamış ve bugün dünya çapında t an ı n ı r hale gelmiştir. özellikle enerji sektö­ rü ve tarım sanayiinde uluslararası inşaat. Grubun yabancı ortaklarla yürüttüğü temel faaliyetlerindendir. Grubun 2003'teki cirosunun dağılımı inşaat % 47.2, tarım sanayii % 35, bankacılık % 13.2, ve diğerleri % 3.8 olarak gerçekleş­ miştir (bkz. Tekinay, 2004b:78-80).


Sermayenin UluslararasılaşmMı Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans Kapital·içi Yeniden Yapılanma

1 119

tejisi çerçevesinde faaliyeclerini daraltmaya başlactığı ve bu durum grup için bek­ lediği kadar yüksek bir biiyiime potansiyeli vaat etmediği için sam (bkz. Poyraz, 2002b: 32-33; Tekinay, 2004b: 79). Ayrıca, Anadolu Endüstri Grubu Honda'daki Japonlarla ortakl ığın ı sona erdirdi ve enerji dışı nda yeni sektörlere girmemeye ka­ rarlı görünmektedir.51 Özeclemek gerekirse, dinamik biriki mcilerin ikinci alc fraksiyonu, sermayenin üç işlevi ni (para sermaye, ürerken sermaye ve ticari sermaye) döngülerine içererek, hızlı bir birikim sağlad ılar. Birinci alt fraksiyona dahil olan dalıa büyük sınai hol­ dingler, ikinci alt fraksiyondakilerden dalıa fazla ilerlemiş olmalarına rağmen, hep­ si birden uzun erimli karlılık kapasitesine işaret eder şekilde üretken, ticari ve para sermaye döngüleri ni uluslararasılaşcırnıada önemli ad ımlar actılar. Böylece, sağlam birikim temelleri, dalıa ileri uluslararasılaşma düzeyleri ve temkinli bankacı lık pol i­ tikaları ile bu holdingler, sadece kriz fı rtınasın ı aclatmakla kal mayıp, ayn ı zamanda krizden dalıa da güçlenerek çıktılar ve finans korumacı lığın sona ermesinden sonra da başarılı şekilde büyümeye devam ettiler. 6 . 3 Dinamik Birikim cilerin Üçüncü A lt - G rubu

Bu alt-grup, 1980'ler ve 1990'ların yü kselen ve (kayda değer) bir sanayi oda­ ğı bu lu nmayan holdi ngleri ni kapsamaktadır. Bu lıoldingler hızlı bir sınai genişle­ me yeri ne niş piyasaları hedeAcmiş olup, bu alçakgöni.i llü rol ile sürdürülebilirl i k sağlamaktadı rlar. Bankaları d a uluslararası nitelikte bankalar olmamakla birlikte, Türk ve (bazıları) diğer ulusal perakende bankacılık piyasalarına hizmet verebil i r durumdaydılar. Bu holdingler için finanstaki varlıkları genel şirket stratejileri için önemli ol­ makla birlikte, aşağıda bahsedileceği gibi banka reformu sırasında elde tutmayı ba­ şardıkları bankalarını dalıa sonra sektördeki konsolidasyon sürecinde elden çıkar­ mak durumunda kalmışlardır. Ancak bu konuya değin meden önce, bu dinamik bi­ rikimcilerin bankalarını el koyma sürecinde korumayı nasıl başard ıkları, holding­ lerin birikim kalıpları temelinde açıklanacaktır. Banka reformu sırasında bu holdingler fi nans sektörünün yanı sıra, genel ola­ rak medya, perakende ve inşaat gibi hizmet sektörlerinde çalışmakta ve dolayısıy­ la oldukça istikrarsız/marjinal sektörlerde birikim yapan yeni ilkel birikimcile­ rin medya-finans ve diğer hizmet sektörü odaklı birinci alt-grubuna benzemek­ teydiler. Fakat bu benzerliğe rağmen, dinamik birikimcilerin üçüncü alc fraksiyo­ nu içerisinde yer alan bankalar, birikim kalıplarına dair bazı özgün nicelikleri sa5 ı Anadolu Endüstri Grubu'nun Honda"yla ortak girişimindeki hisselerini satması iki konudaki anlaşmazlıktan kaynak­ lanmıştı. Birincisi. Anadolu Endüstri Grubu ihracatı arı tırmak isterken Honda iç piyasaya odaklanmak istiyordu. ikin­

cisi. Honda kendileri tarafından sermaye arttırımı yapılmasını talep eni, fakat bu kendi paylarının Türk ortakları aley­ hine artacağı anlamına geliyordu. Bu yüzden. aslında Anadolu Endüstri Grubu otomotiv sektöründe büyümeyi ter· cih ediyorduysa da. ortak girişimin geleceğinin yönü üzerine yaşanan anlaşmazlık Grubun ortaklıktan ayrılmasına yol açtı (Anadolu Endüstri Grubu'ndan Metin Ecevit"in açıklaması için bkz. Fırat (2004); "Japon Honda'yla Yolumuzu ihracat ve Yerlilik Oranı Ayırdı", Hürriyet. 7 Mart 2002).


1 20

1

Derya Gültekin·Karakaş

yesinde elkoymalardan kendilerini koruyabilmişlerdir. Dışbank'ı n Doğan Grubu, Finansbank'ın Fiba G rubu ve MNG Bankası'nın M NG Grubu bu alt-fraksiyon içe­ risinde yer almaktadır. Diğer dinamik birikimcilere benzer şekilde, bu alc fraksiyon finans korumacı­ lığından yararlanmakla beraber ona bağımlı değildi. Daha açık bir ifadeyle, diğer yatırımlarını finanse etmede teşvikli finansmana bağım l ı değildi.52 Buna bağlı olarak, yatırım stratejileri bütünleşik (entegre) ve sürdürebilir ni­ celikteydi. Örneğin, lider bir medya grubu olarak Doğan Grubu, ilk birikimi­ ni ticaretten sağlamıştı r. İthal ikameci sanayileşme (İİS) dönemi boyunca, Koç G rubu'nun otomotiv şirkeclerinin satış bayisi olarak çalışmış ve ticari birikimini 1980'lerde büyük holdinglerce ü retilen otomobilleri ve dayanıklı tüketim malları­ nı pazarlayarak hızlandı rmıştır. 1990'larda ise Doğan grubu turizm, medya ve fi­ nansta devlet teşvikleri ile büyü müştür. Grup, banka reformunu takip eden dö­ nemde önce Türkiye' de süregelen serbescleşme ve özelleştirme süreçlerinden yarar­ la nıp finans, enerji ve telekomünikasyon sektörleri arasında daha fazla si nerji yarat­ maya çalışmış, ancak daha sonra bankasını satarak finanstan çekilmişci r.5-� Dolayı­ sıyla, Türkiye'nin en büyük medya şirkeclerine sahip olmasına rağmen, petrol dağı­ tımı ve enerji bu grubun ana iş kolu haline gelmişcir.54 Diğer taraftan, Fiba Grubu finans-perakendecilik odaklı olarak çal ışmayı tercih etmiş ve bu iki sektör arasında sinerji yaratmak grubun hem yurciçindeki hem de uluslararası platformdaki ana scracejisi haline gelmişcir.55 2001 yılı icibarıyle, Grup faaliyeclerinin yüzde k ı rkı uluslararası bir yönelime sahipti ve büyüme scracejisinin uluslararası piyasalar üzerine kurulu olduğu ifade edilmişcir.56 Bu rada, benzer sektörlerde çalışan birçok yeni ilkel birikimci inişe geçerken, bu holdinglerin dikkatli bir büyüme politikasının yanı sıra sinerji arayışları, re­ form fırtınasını aclacmalarında önemli bir etken olarak belirmektedir. Örneğin, Fiba Grubu'nun Romanya' da perakendede eski ortağı olan Bayındır Grubu, (yurci­ çi ve denizaşırı banka şubelerini hırslı büyüme politikasını finanse etmede kullan­ dığı için) önemli bir pazar payı kaybı yaşarken, Fiba Grubu temkinli bir bankacılı52 Bu çıkarım aynı zamanda, sanayi dışında faaliyet gösteren görece küçük MNG Grubu tarafından da doğrulanmak­ tadır. 1970"1erin inşaat kökenli Grubu. 1996'da turizm, fınans. hava kargosu, medya ve son olarak da savunma sanayi· sine yayılmıştır. Bugün turizm sektöründeki en büyük gruplardan birisidir. 53 Doğan Grubu tarafından atılan son önemli adım Türkiye'de petrol ürünleri perakende satışı ve dal;Jıtımının piyasa lideri POAŞ'ın iş Bankası Grubu'yla orıaklık kurularak özelleştirme Kurulu'ndan satın alınmasıydı ("Chairman's Messa· ge·. URL: hıtp·/(www QoQanholdjng com tr/chajrman hıml ( 27 Kasım 2002)). 54 Doğan Holding CEO'su Tufan Darbaz'ın açıklamaları için bkz. URL: hıtp·//wwwdoganholdi rıı;ı..com tr/news/high­

� (B Haziran 2004). 55 Yönetim Kurulu Başkanı Hüsnü ôzyel;Jin, Grubun iki alan arasında sinerji yaratarak büyüyeceğini b("rtmiş· tir (bkz. "Fiba Holding Chairman Hüsnü ôzyeğin 'The Future is Retailing·

••

URL: http"/byww fıbaholding cam

tr/e-b-oerakende html (IS Kasım 2002)). Ancak zaman içinde. Fiba Grubu ele geçirdil;Ji yeni şirketlerle perakende

sektöründe büyürken. medya sektöründen çekilmiştir (bkz. Çoban, 2003). 56 ôrnel;Jin, Romanya'daki en büyük alışveriş merkezine ek olarak, grup Ukr ayna'nın yanı sıra Romanya'da da ikinci bir merkez açmayı planlamaktadır (bkz. Hilal Işık Arı, "Özyeğin'den Finansbank Yaklaşımı". Finansal Forum. 2 Nisan 2002).


Sermayenin Uluslararasılaşması Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans KapitaHçl Yeniden Yapılanma

1 1 21

ğın yanı sıra, dikkatli/odaklanmış bir büyüme politikası izlemiştir.57 Fiba Holding yönetim ku rulu başkan yardımcısı Ömer Aras,58 büyük sanayi ya­ cırımları bulunmadığı için kriz zamanında bu tip şirketlere fon sağlama gibi bir zo­ runluluk yaşamadıkları n ı belirtiyordu. Ayrıca, perakende ve fi nans arasındaki si­ nerji sayesinde, kriz zaman ı nda da büyümeye devanı edebildiklerini sözlerine ekli­ yodu. Dahası, finans iştirakleri aracılığıyla geniş denizaşırı bağlantıları olduğu içi n, Finansbank 2001 'deki devalüasyondan ciddi bir biçimde etkilenmemişti (bkz. Şen­ gönül, 200l c).59 Özetle, üçüncü alt-grubun üyeleri temel olarak finans ve diğer hizmet sek­ törlerine odaklanmış duru mdaydı ve bu nedenle, dinamik birikimcilerin ilk iki grubundan farklı olarak sanayi üretimi yoluyla artı-değer elde edememekteydi­ ler. Bu durum onla rı ticari olara k yaşayabilir, fakat sa nayi üretimi için sınırl ı bi r kapasitesiye sahip kılm ıştı r. Ancak, birikim kalıpların ı n b u özelliği b u hol­ di nglerin Tü rkiye'nin yeniden şekillenen FK'i nde yer alması na olanak verme­ sine rağmen, onları aynı zamanda dinamik birikimcilerin en k ı rı lgan fraksiyo­ nu da kılm ıştır. Bu yazını n ilk kaleme alındığı tarihte, bu alt-gruba giren hol­ di nglerin bankaların ı n , gelecekte yabancı bankalar ve diğer dinamik biriki mci­ ler tarafından devralınma açısından kırılgan oldukları öngörüsünde bulunmuş­ tum (bkz. Gültekin-Karakaş, 2005). Bu öngörüyü destekleyen gelişmelerden ilki, bir Hollanda-Belçika bankası olan Fortis' in, Doğan Holding'le Dışbank'ı n alı­ m ı içi n an laşması olmuştur. Bunu, Fiba Grubu'nuıı Pina nsbank'daki çoğu n lu­ ğu N BG (National Bank of Greece)'e satarak, bankadaki o/o 9.68 oranındaki his­ sesi ile fi nanstaki varl ığın ı küçültmesi izlem iştir. Son olarak M N G Grubu'na ait M NG Bankası'nı n % 91 hissesi, 2007 yılı içinde Arab Bank ve Lübnanlı Hariri ailesine ait Bank Med'e satılarak, bankan ın ismi Turkland Bank olarak değiştiril­ miştir. Böylece bu dinamik birikimci ler, Türkiye F K'si içinde sahip oldukları yer­ lerin i kaybetmiş bulunmaktadırlar (bkz. Tablo 5). Dinamik birikimciler ve banka reformu sırasında faal iyette bulundukları başlı­ ca sektörler Tablo 4'den izlenebilir.

57 Nurten Erk, "Fiba: Hem iyimseriz Hem de Temkinliyiz", Hürriyet, 14 Ocak 2003. 58 Nurten Erk, "Fiba: Allah'tan Sanayi Sektöründe De�iliz". Hürriyet, 21 Mayıs 2001. 59 Fiba Grubu'nun Rusya, Romanya, Hollanda ve lsviçre'de bankaları mevcuttu.


1 22

1

Derya Gültekin-Karakaş

Ta b l o 4: D i n a m i k B i r i k i m c i l e r ve B a n ka R e fo r m u l t i ba r ı y l e F a a l i yette B u l u n d u kl a r ı B a ş l ı ca S e k t ö r l e r Holding

Sektörler/Faaliyet Alanları

Birinci Grup Koç

otomotiv/dayanıklı tüketim/gıda/enerji/ticaret/ turizm/inşaat/bilgi teknolojisi/finans/perakende

Sabancı

otomotiv /lastik/kimya/çimento//finans/ perakende

iş Bankası

cam/kimya/metalurji/gıda/çimento/ otomotiv/ lastik/ seramik/ plastik/deri/ finans

gıda/tütün/kağıt/ bilgi teknolojisi /tekstil

ikinci Grup Doguş

finans / perakende / otomotiv /gıda

Zorlu

Ev tekstili/ dayanıklı tüketim /enerji/ finans

Tekfen

inşaat/sanayi/finans/ perakende /

Anadolu Endüstri

içecek/kırtasiye malzemeleri/ otomotiv / finans

Oy ak

otomotiv /gıda/ finans /

Çolakoğl u

çel i k / finans

Başaran

çelik /sınai tıbbi gaz/ finans

GSD

tekstil/finans/ticaret

--

Üçüncü Grup Doğan*

medya (yazılı ve görsel yayıncılık)/ticaret/finans/çelik

Fiba

perakende / finans

MNG

inşaat/ finans

• yeni girilen sektörler: enerji-perakende/telekomünikasyon

6 . 4 Dinamik Birik imcilerin G e n e l Nitelikleri

Kuş bakışı ile bakıldığında, birinci grubun geçiş ekonomilerinde genişlemeni n yanı sıra, genellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde yatırı m yapan büyük ÇUŞ'larla ilişkisi olduğu görülmektedir. İkinci grup, Türk fi nans ve sermayesinin özellikle Türkçe konuşulan bölgeler baş­ ta olmak üzere, eski Sovyet Bloku'na dahil geçiş ekonomilerine girmelerine yardım­ cı olmaktadır. Ancak, bu alanlara ilk girenler için h ızlı kar olanakları mevcut olma­ sına rağmen, bu dinamik birikimciler (oralarda genişlemeyi isteyen ilkel birikimcile­ rin tersine) istikrarlı, merkezi sanayilerde uzun-dönemli yatırı mlar yaptılar. Aşağıda değinileceği gibi, süreç içerisinde bazıları FK içindeki konumunu yabancı ortaklarla güçlendiriken, bazıları da bankaların ı yabancı bankalara satarak fi nanstan çekildiler.


Sermayenin Uluslararasılaşması Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans Kapital-içi Yeniden Yapılanma

1 123

Üçüncü grup daha da farklı bir rol oynadı. Bunlar, sanayide genişleme konu­ su nda daha az İstekliydiler ve bankacılık üzerine dayalı bir birikim kalıbı izleye­ rek, holdingleri nin hizmet sektörü ile olan sinerjisinden yararla nmak istediler. Bu alt-grup, artı-değer ü retimiyle en az bağı olan grup olması dolayısı ile, Türk serma­ yesinin sınai temelde yeniden yapılanması ve u luslararası genişlemesinde daha kü­ çük bir role sahip oldu. Yaşayabilir durumdaki, iyi performanslı bu bankaların ka­ derlerinin, gelecekte banka sektöründeki rasyonalizasyon lara bağlı olduğu aşikar­ dı. Nitekim, bu bankaların hisselerinin tamamının veya çoğu nluğunun yabancı bankalara satılması ile, holdingleri birikimlerini artık fK oluşu mu dışında sii rdür­ mektedirler. Dinamik birikimciler, özellikle de birinci ve ikinci alt-gruplar, devletin finans korumacılığına bağımlı kalmaya devam etmekten ziyade, artı-değer iiretimi yo­ luyla birikimlerini genişletme yönelimleriyle ayırt edilmektedirler. Bunların dina­ mizmleri özellikle, yalnızca Türkiye içinde bir birikimin sürdürülebilir olmadığı­ nı sezerek küresel yönelim içinde olmalarında yatmaktad ı r. Dahası, bu holdingler sadece uluslararası birikime doğru bir kayış yapmakla kalmayıp, bunu asıl olarak uzun dönemde rekabet potansiyeli olan faaliyetlerde gerçekleştirdiler. Bu nicelikle­ ri birkaç yolla kendini gösterdi. İlk olarak, dinamik birikimciler banka reformundaki elenme mekanizmasını temelde yu karıda işaret edilen genel bi rikim stratejilerindeki belirli özelli kler saye­ sinde aşmakla birlikte, yeni bankacılık dönem ine geçişi de başarılı bir şekilde yö­ nettiler. Bütün özel mevduat bankalarının yüksek geti rili hazine bonoları ndan ya­ rarlanmasına rağmen, el koyulan bankalar Kas ı m 2000 krizi ndeki likidite sı kışık­ lığı ve Şubat 2001 krizi sı rasındaki yii ksek oranlı devalüasyon karşısında kendile­ rini kırılganlaştı ran, devlet borçlanmasın ı finansman dolayısıyla taşıdıkları riskle­ ri yönetmede başarısız oldular. Dinamik birik imciler için duru m farklıydı. iş Ban­ kası Genel Müdürü Ersin Özince devlet borçlanmasını finansmanın yan ı sıra, esas olarak bankacılığa odaklanmış olmaların ı şöyle vurguluyordu: .. .iş Bankası çok geniş tabanlı bankacılık yapagelmekteydi. Yani geçmiş dö­ nemdeki yüksek reel faizler ve kamu borçlanma politikalarından nispeten yararlanan müesseselerden biridir. Fakat nispeten yararla nmıştır çünkü: bu­ gün sektörün gerçek bankacılığa döndüğü söyleniyor. . .lş Bankası hiçbir za­ man kendini gerçek bankacılıktan uzaklaştırmam ıştır. Böyle bir şeyi yap­ ması mümkün değildir. ... Zaten biz hazine bonusunda çok yoğun değild ik. Böyle olmak da zorun­ daydık. 850'n in iizerinde şubesi olan bir bankayı hazine bonusu geliriyle ida­ re edemezsiniz. Daha küçük, dinamik bilançoları idare edebilirsiniz. (Ayyıl­ dız, 2000:7) Bazı dinamik birikimciler, ilkel birikimcileri ağır yaralayan fi nansal krizleri fırsa-


124 1

Derya Gültekin-Karakaş

ta çevirmeyi dahi becerdiler.60 Böylece, krizler ilkel ve dinamik birikimciler arasında­ ki çizginin daha net belirlenmesinde işlev gördü. Bir I M F raporunun (200la:I 1) doğ­ ruladığı gibi, krizler sırasında ödünç verilebilir likiditeye sahip dinamik birikimcilere ait bankalar, ilkel birikimciler ve devletten kaynak transferi sağladılar. İkinci olarak, dinamik birikimciler sadece bankacılıktaki geçiş dönemini iyi idare etmekle kalmayıp birikim sağlayacakları sektör ve bölgeleri yeniden belirleye­ rek gruplarının genel stratejilerini de gözden geçi rdiler. Aslında, sektöre! dağılımın gözden geçirilmesi yeni dönemde banka-holding ilişkilerindeki değişimle de ilgiliy­ di. Finans korumacılığı sona yaklaştıkça, bankaların genel birikim stratejilerindeki işlevselliği de yeniden değerlendirilmek zorundaydı. Dinamik birikimci ler reform öncesi dönemde gerekli hazırlıkları yapmada ba­ şarılı olmuşlardı. Bankalar giderek daha fazla diğer sektörlerdeki faaliyetlerle siner­ ji yaratmada işlevsel görülmeye başlandı.61 Dahası, bu holdingler odaklarını eşza­ manlı olarak perakende, enerji, telekomünikasyon ve bilgi teknolojileri sektörlerine doğru, bu sektörler sadece gelecek dönemde stratejik, yüksek büyüme potansiyeline sahip oldukları için değil, fakat aynı zamanda fi nans ve medya gibi diğer sektör fa­ aliyetleri ile sinerji yaratabileceği için kayd ırmışlard ı r.62 Üçüncü olarak, bu genel yapılanma sürecinde, genelde Türk holdingleri ve özel­ de de FK küresel sermaye ile artan bütünleşmeyi işaret edercesine, uluslararasılaş­ ma çabalarını h ızlandırmaktadırlar. Ercan'ın belirttiği gibi (2003b:2), özellikle bü­ yük ölçekli sermayeler 1990'larda, 1980-1989 döneminde yakalanan ihracat perfor­ mansına benzer bir performansı yakalayamad ı lar ve iç piyasaya yöneldiler. Ancak yakın zamandaki söz konusu yeniden yapılanma sırasında, bu içe yönelim dönemi­ nin sona erdiği görü lmektedir. Holdingler artık giderek daha fazla küresel genişle­ me peşinde koşmaktadırlar. Dördüncü olarak, bu ortak özelliklere rağmen dinamik birikimcilerin alt­ grupları arasında farklar vardır; bu üç alt-grup bankalarında konsolidasyon süre­ ci nde farkl ı yeniden yapılanma stratejileri izlemişlerdi r: birinci alt-grup en başın­ dan itibaren küresel sermaye ile ortaklık yoluyla güçlenmeye çalıştı ( Koçbank, Ga­ ranti Bankası ve Akbank); ikinci ve üçüncü alc-gruplar gelecekte yabancı ortaklık­ lara hazırlanmak üzere ilk olarak, el koyulan bankaları ve/veya bunların seçilmiş 60 Finansal krizler bankacılık genelinde kayıplara neden olsa da. bazı dinamik birikimciler kayıplarını belirli ölçüde telafi edebilmişlerdir (bkz. Soydan ve Karagüllü, 2001). örneğin. Akbank. büyük açık döviz pozisyonları nedeniyle kur kaybı

yaşarken. faiz oranları yükseldiğinde yüksek likidite pozisyonundan yararlanmada başarılı oldu (bkz. Nurten Erk, "Ak­ bank: Kriz Bize Dokunmadı", Hürriyet. 1 1 Ocak 2001; Soydan & Karagüllü (2001:22) ). Sonuç olarak, Ali Sabancı'ya göre, 2001 yılında Grubun sınai ve ticari cirosunda dolar ba ıında yaklaşık hı>şte bir oranında bir küçülme olsa da, finansman

grubu Sabancı Grubu'nun beklentilerini aşan bir performans göstermiştir (bkz. Poyraz. 2002•: 2B).

61 Holdingler farklı sektörlerdeki dağıtım kanallarını (müşteri veritabanlarını). toplam grup cirolarını yükseltmek için kullanmayı amaçladılar. Örneğin Oyakbank, OYAK Grubu'nun otomotiv şirketi OYAK-Renault için taşıt kredileri ver­ mekteydi (bkz. Levent, 2005). 62 Dinamik birikimcilerin geçiş dönemini yönetmedeki başarılarını doğrular şekilde, örneğin Doğuş Grubu holding­ deki yeniden yapılanma ile diğer sektörler öne çıktıkça. finansın holding portföyündeki payını 1 99B'de % 83'ten, 2000'de % 63'e ve 2003'te % 56'ya indirmiştir (bkz. Akı, 2004).


Sermayenin Ufuslararasılaşmas• Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans Kapital-içi Yeniden Yapllanma

j 1 25

varl ıkların ı (şubeler, personel, krediler vb.) devralarak konumların ı güçlendirme­ ye çalıştı. B u sermaye gruplarından bazıları daha sonra yabancı bankalarla ortaklık kurarak, artan rekabet ortamında Türkiye'nin F K'si içindeki konumların ı pekiştir­ m işlerdir (TEB, Tekfenbank, Alternatifbank, Finansbank63). Ancak, gerek üçüncü alt-gruptaki holdingler ve gerekse ikinci alt-gruptaki kimi holdingler, banka refor­ mu sırasında Türkiye'ni n F K'si içi nde t utunmayı başarmışlarsa da, bu durumların ı süreç içinde koruyamamışlardır. Bu sermaye grupları bankaların ı yabancı bankala­ ra satarak, bugün diğer faaliyet kollarında güçlenmeye çalışmaktadırlar (Dışbank, Denizban k, Oyakbank ve MNG Bankası) (bkz. Tablo 5).64 Ta b l o 5: B a n ka S e k t ö r ü n ü n K o n s o l i d a s y o n u n d a D i n a m i k B i r i k l m c i l e r Yabancı Ortaklık (FK içinde kalan dinamik birikimciler) Holding

Ulusal Banka

Koç

Koçbank

Unicredito

2002

Doğuş

Garanti Bank

GE Corp

2005

Çolakoğ lu

TEB

BNP Paribas

2005

Tekfen

Tekfenbank

EFG Eurobank

2006

Sabancı

Akbank

Citibank

2006

Anadolu Endüstri

Alternatifbank

Alpha Bank

2006

Fiba

Finansbank

NBG

2006

Yabancı Banka

Yıl

Yabancı Satın Alma (FK'den ayrılan dinamik birikimciler) Holding

Ulusal Banka

Yabancı Banka

Yıl

Doğan

Dışbank

Fortis

2005

Zorlu

Denizbank

Dexia

2006

Oyak

Oyakbank

ING Bank

2007

MNG

MNG Bankası

Arab Bank & BankMed

2007

Dinamik birikimcilerin bütün alt-grupları için geçerli olmak üzere ise şu sapta­ mada bulunulabilir: Türkiye'de küresel entegrasyona dayalı yen i bir birikim biçi­ m i için temeller atılmıştır. 6 . 5 S ermaye n in Yen iden Yapılanmasında Dinamik Birikim cile rin Rolü

Türk banka sektörünün uluslararası bankacılık standartlarına uyumu, küresel sermayenin dünya ölçeğinde değer yaratma koşulları n ı n tektipleştirilmesi arayışı­ nın bir parçasıdır. Bu a rayış, Türkiye' de sermaye ve emek ile sermayenin farklı ke­ simleri arasındaki ilişkiler üzerinde kaçınılmaz olarak baskı yarattı. 63 B u ortaklıkla Finansbank'ta oldukça küçük bir payı kalan Fiba Grubu ise Türkiye'nin FK'si içinde 6nemli bir güç kay­ betmiştir. 64 Banka sektöründeki konsolidasyon süreci konusunda bkz. Gültekin-Karakaş (2005: Bölüm 1 1; 2006; baskıda).


1 26

1

Derya Gültekin-Karakaş

Dinam ik birikimciler, iç birikimin a nık ram-arayışından ziyade, karlılık ve üretkenliğe dayalı olması gerektiğinin ve Türkiye kü resel sermayeye açıldıkça, re­ kabet koşullarının rasyonalize edil mesinin kaçınılmaz olduğunun farkı ndaydılar: Bu durum, uluslararası sermaye piyasalarından fon sağlamayı, yabancı doğrudan yatı rımları ülkeye çekmeyi ve ihracatı artırmayı gerektiriyordu. Bu ayrıca, devleti n fi nans korumacılığına bağımlı olan ve hala bu yolla beslenme arayışı içinde olan il­ kel birikimcilerin elenmesini zorunlu kılıyordu. Bu amaçla dinamik birikimciler, ilkel birikimcilerin temel büyüme kaynağı olan devlet borçlan masının azaltılması gereğini vurguluyorlardı. Devlet yüksek faiz oranlarıyla borçlan maya devam eccikçe, bu finansman maliyetlerini artıracak, hak­ sız rekabeti beslemeye devam edecek ve 'gerçek' bankacılığa dönüşü önleyecekti.65 Dahası, küresel bütün leşme ve buna eşl ik eden piyasa koşullarının hakimiyeti sadece finans sektörü reformunu gerektirmekle kalmavıp, aynı zamanda bir sana­ yi reformunu da zorunlu kılmaktaydı. FK'nin Türkiye' deki uzun geçmişi veri iken, bir alandaki reform diğeri olmadan varolamazdı. 1980 sonrası dönemde reel ücret­ lerdeki çarpıcı erime ve yüksek kar oranlarına rağmen, fi nans korumacılığı altında devlet borçlanması fon sahibi sermaye fraksiyonlarına çok daha kolay ve yüksek ge­ tirili bi r değerlendirme alanı sunuğu içi n, sağlanan karların tü mü yeni yatırımlara dönüşmedi. Bazı holdingler sabit serı:naye yatırımları yoluyla değişen ölçülerde ge­ nişlem iş olmalarına rağmen, imalat sanayi nin üretim ve ihracatındaki artışın esas kaynağı, kapasite kullanım oranlarının artışıydı. Sonuç olarak, Türkiye imalat sa­ nayi giderek demode hale gelmiş ve u luslararası çapta rekabet edebilirlik gereksini­ mi veya çözülme gerçeği ile yüzyüze gel mişti. Dinamik biriki mcilerin bu gerekliliklerin farkında olmalarının nedeni, Türk ekonomisinde çeşidi şekil lerde uygulanan yoğun devlet korumacılığının, kendi kü­ resel genişleme arzu larının önünde bir engel heline gelmesiydi. Fakat I M F ve dev­ let politikasını sadece kendi birikim istekleri ile uyumlu olduğu için onaylamaktan ziyade, dinamik bi rikimcileı i ayın eden özellik bunların aslında devletin yürüttü­ ğü reformların başı nı çekmiş olmalarıdır. Dinamik birikimciler, fi nans korumacı­ lığı dönemi zirvesinde iken bile kendi birikimlerini uluslararasılaşmıyor ve akılcı­ laştırıyorlardı. Aslında, bu sermayelerin zaten küreselleşme peşinde koşuyor olma­ larının sayesinde devlet ve I M F, bunları sermayenin hegemonik fraksiyonu yapacak reform politikaları nı geliştirebiliyordu. Eğer dinamik birikimciler bu geçiş sürecin­ de yol katetmemiş olsalardı, fi nansal kuralsızlaştırma (deregu lasyon) sürecinde za­ ten Türkiye' de bütün ban kalar i flas etmiş olabilirdi! Devlet ve I M F, yerli ve yaban­ cı sermayeler arasındaki bütünleşme sürecini ilerletebilmek için dinamik birikimci­ lere gereksinim duymaktaydı. Bu nedenle dinamik birikimcilerin, birikim rejiminde u luslararası rekabet gü­ cünü artırma yönü nde devlet yönetiminde bir değişimi talep etmeleri şaşırtıcı de65 Bkz. iş Bankası Genel Müdürü Ersin Ôzince'nin beyanatı (Nokta, 2000:8).


Sermayenin Uluslararasılaşması Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans Kapital-içi Yeniden Yapılanma

1 127

ğildi. Örneğin, Koç Grubu'ndan Rahmi Koç şu n ları vurguluyordu: 'artık siyaset çıkar dağıtımında daha fazla kullan ılmamalı ve siyaset devlet kaynakları n ı n da­ ğıtımı yoluyla yapılmamal ıdır'.66 Buna bağlı olarak, Koç'un talep ettiği devlet, re­ kabet şartları altı nda serbestçe çal ışan bir özel sektör yaratacak ve haksız rekabeti önleyecekti.67 Zorlu ve Anadolu Grupları da devletin bir rant ekonomisinden, üre­ tim ekonomisine geçişe odaklanması nı talep ediyordu.68 Bu holdinglerin kü resel olarak biitü nleşm iş bir birikimin meziyetlerini yücelt­ meleri de şaşırtıcı değildi. Örneğin, Koç Grubu'ndan Ralımi Koç, Avrupa Birliği ile yapıları Gümrük Birliği ile Dünya Ticaret Örgütü düzenlemeleri nedeniyle, Av­ rupa ve dünya ile bütün leşmeye oları gereksi nimi vurguluyodu. Koç'a göre, bu dü­ zenlemeler kendi grubuna dünya ile rekabet etme sorumluluğunu veriyordu.69 Do­ ğuş Grubu'nu n başkanı Ferit Şahen k ' i n aşağıdaki i fadesi küresel rekabet kuralları­ na uyuma oları bu gereksi n i m i doğru lamaktadır: ... Bu program değişimin programıdır. Türkiye'deki durumu sadece bir fi­ nans krizi yaratmadı. Artık dü nya bizim beli rli sta ndartlarda çalışmamızı ve koşmamızı istiyor. Biz de büyümek istiyorsak dünya ile iç içe olmak mecbu­ riyetindeyiz. Bu fonları da, bu paraları da Türkiye'ye getirmek istiyorsak bu kulübe üye olmak zorundayız. Üye olma nın da şanları var. Bu da kü resel­ leşmen i n getirdiği bir mecburiyer.70

Böylece söz konusu bu önde gelen holdingler, Türkiye' de devletin yürüttüğü re­ formların b i rer öncüsü oldular. 7. Sonuç

B u makale, Türkiye ban ka reformunu sermaye fraksiyonları arasındaki çeliş­ kiler açısından ele almaktadır. Anal iz, devlet ve I M f gözetimi altı nda, iç merkezli sermaye birikiminin küresel birikime döniişii miinde sermaye içi sınıf dinamikleri­ n i n nasıl değiştiğine ışık tutmaktadır. Bu yaklaşım, banka reformunu finans ve bankacılığı kendine özgü belirleyicileri ve denge duru mu var olarak görüp, ayrı bir sektör olarak ele alan genelgeçer yaklaşım­ lardan önemli bir farklılık göstermektedir. Bu analizde, banka reformunun gerisin­ de yatanın basitçe bankaların mali yapılarının değil, daha derindeki başka dinamik­ ler olduğu görülmektedir. Çünkü, banka reformu nu önceleyen ve ona eşlik eden geri­ li mler, bankacılığı aşarak toplam sermaye içindeki daha geniş çelişkilerle kesişmekte­ dir. Bankaların değişik sektörlerde faaliyetleri oları holdingler tarafından sahipiği veri iken, bankabrın yaş:ı ması veya batması sadece onların fi nansal operasyonları tarafın­ dan değil, holdinglerinin genel birikim stratejilerince belirlenmiştir. 66 "Derviş Son Ümidimiz',Sabah, 21 Mart 2001.

67 "Koç: Once Güçlü Siyasi ldare',Yeniyüzyil, 1 N isa n 1998. 68 Nurten Erk. "Ozilhan: 2001 Zor Geçer·, Hürriyet, 5 Ocak 2001.

69 "Devlerin Yolu 2 1 .Yüzyılda Kesişecek", Yeniyüzyıl, 21 Ağustos 1 998. Ayrıca. Doğuş Grubu başkanı Ferit Şahenk'in

benzer bir ifadesi için bkz. Ruhi Sanyer, "Kriz Boyun Eğmeye Başladı", Radikal, 12 Kasım 2001. 70 Ruhi Sanyer, ·şahenk: iyi Yoldayız", Radikal, 1 2 Kasım 2001 .


1 28 1

Derya Gültekln-Karaka�

Sermayenin belli fraksiyonlarına, ama özellikle F K'e birikimi hızlandı rmak için gereken kaynakları sağlayan fi nans korumacılığı devletin tercih ettiği bilinÇli bir politikaydı. Devlet, borçlanma politikası aracılığıyla, fi na nsal gelirleri bu politika­ dan yararlanan frak-siyonlar lehine çoğalttı. Ayrıca, en azından üstü örtük bir şe­ kilde, yetkin olmayan sermayelerin bankacılığa sızmalarına ve holdinglerin banka­ ların ı kullanmalarına/ hortu mlamalarına göz yumdu. Finans korumacılığın sona ermesi ile birlikte, yen i bir birikim rejimi için, hol­ dinglerin birikim kalıplarında bir yeniden yapılanma gerekti. Buna göre, 'ciddi' bir birikim için I M F gözetiminde devlet tarafı ndan gerçekleştirilen düzenleme­ ler, sermaye içinde ve özellikle de F K içinde, bir elemeye ve yeniden organizasyo­ na yol açtı. Önemli bir nokta olarak, bu yeniden yönelim sürecinde finans korumacılık sona yaklaşırken, dinamik birikimciler birikimlerini daha da u luslararasılaştı rma ve bu nedenle de (Türkiye' deki sermaye kıtlığı veri iken) küresel sermaye ile olan bağla­ rını daha da güçlendirme gereksinimi içinde oldular. Dinamik birikimcilerin kü­ resel sermaye ile bu daha fazla eklemlenme gereksinimi, 1990'ların sonlarında ve 2000'lerin başlarında devlet yönetiminde yaşanan yeni değişim sürecini de berabe­ rinde getirdi. K a y n a kça (Not: Makalede çok sayıda gazete küpürü ile holding/banka internet sayfasına referans verildiği için, bu referanslar sadece dipnotlarda verilip, kaynakçada tekrar içerilmemiştir.) Activeline (2000) "Yeni Dönemde Oyunun Kuralı Maliyetleri Kontrol Etmektir", Denizbank Genel Müdürü Hakan Ateş ile mülakat, 5, Ağustos, 1 -8, URL: htto://www makalem.com/Search/ArticleDetails aspınARTICLE id=741 . Akçay, C. O. (2001) "Fallacies of Fantasyland: the Turkish Banking Sector", Privateview, (TUS/AD yayın orga­ nı), Yaz, 40-47. (2003) "The Turkish Elanking Sector Two Years after the Crisis: A Snapshot of the Sector and Current Risks", Z.Oniş & B.Rubin (der.), The Turkish Economy in Crisis içinde, Landon: Frank Cass.

________

Akı, V. (2004) 'VW ile Otomotivde ü retime Girebiliriz", Capital, Doğuş Grubu CEO'su Ferit Şahenk ile mü­ lakat, 1 Haziran, URL: htıo://www capital com tr/haber.asox7HBR KOD=64 . Akyüz, Y. ve K. Boratav (2002) "The Making of the Turkish Financial Crisis", UNCTAO Oiscussion Paper, no.158, April. Arslan, Ş. (2001) Hortum ve Cinnet, lstan bul: Om. Ayyıldız, F.N. (2000) "Türkiye iş Bankası 76 Yaşında", Nokta, 20-26 Ağustos, 4-1 1 . BDDK (Bankacılık Düzenleme v e Denetleme Kurulu) (2003) Bankacılık Sektörü Yeniden Yapııandırma Prog­ ramı- Gelişme Raporu-(VI), Nisan, URL: www.bddk.orq.tr/turkce/yayinlarveraporlar/raoor/yapilandirmaprogrami/BSYYP Gel isme 042003.pdf . Boratav, K., O . Türel, ve N . Yentürk (1 996) 'Adjustment, Distribution and Accumulation", UNCTAO Research Paper, Geneva. Boratav, K. ve E. Yeldan (2001) "Turkey, 1 980-2000: Financial Liberalisation, Macroeconomic (ln)-Stability, and Patterns of Distribution', Aralık 2001 versiyonu, URL: http//www bilkent edu tr (16 Nisan 2002).


Sermayenin Uluslararasılaşması Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans Kapital·içi Yeniden Yapılanma

Bryan, D. ( 1 984) The State and the lnternationalisation of Capital in the Ausrralian Mining lndustry, 1965 to 1980, Basılmamış Doktora Tezi, the Un iversity of Sussex. ________

( 1 987) "The State and the lnternationalisation of Capital: an Approach to Analysis", Journal of

Contemporary Asia, 1 7:3, 253�275. BSBIG (Bağımsız Sosyal Bilimciler iktisat Grubu) (2001) "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı Üzerine Değer­

lendi rmeler", Ankara: TMMOB, URL: http//www bagi msizsosyalbilimciler org/yazjlar/bsb%20gegp b..l.m (1 1 Şubat 2002) . Can baş, S. ve G. Vural (2002) "Mevduat Bankalarnda Faaliyet Etkinliğinin Önemi: Tasarruf Mevduatı Sigor­ ta Fonu'na Alınan Bankalar Açısından Bir Değerlendirme", Banka Mali ve Ekonomik Yorumlar, Ağustos, 39:8, 64-77.

Çoban, F. (2003) "Büyükler Topluyor", Capital, 1 Şubat, URL: httolfw ww capital.com tr/haber aspx?HBR KOD=795 .

Çolak, 0.F. (2001 ) "Finansal Kriz ve Bankacılık Sektöründe Yeniden Yapılandırma Programı Üzerine Bir Eleştiri", Gazi Üniversitesi iktisadi ve idari Bilimler Dergisi, 3(2), Güz, URL: htto//dergi.iibf gazi edu tr/

pdf/3202.pdf .

DPT (Devlet Planlama Teşkilatı) (2000) Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları ôzel ihtisas Komisyonu Rapo­ ru, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, Yayın no. DPT: 251 4-0IK: 532, Mayıs, Ankara: DPT, URL: http://eku­

tup.dpt.gov tr/yabancis/ (5 Mayıs 2002). (2003) lndustrial Policy for Turkey (Towards EU Membership), August, Ankara: DPT, URL: .b.UQJL

ekutup dpt ı;ıov tr/sanayiltr2003ab pdf ( 1 5 Nisan 2004).

________

________

(2004) Sector Profıles ofTurkish lndustry-A General Outlook, February, Ankara: DPT, URL: b.UıUL

ekutup dpt gov tr/imalatsa/2004 pdf (15 Aralık 2004). Demirci, F. (2003) "Düzenlemeler Reel Sektörü de Kapsamal ı', Tekfenba n k Genel Müdürü Mehmet Erten ile mü lakat, Finans Dünyası, Nisan, 38-42.

Ercan, F. (2003a) "Sın ıftan Kaçış: Türkiye'de Kapitalizmin Analizinde Sınıf Gerçekliğinden Kaçış Üzerin e", Köse, A.H. Şen ses, F. ve Yeldan,E. (der.), iktisat Üzerine Yazilar 1 - Küresel Düzen: Birikim, Devler ve Sınıflar içinde, lstanbul: iletişim. (2003b) "Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımlarına ilişkin Yapısal-Yasal Düzenekler (Rekabet­

_______

çi Devletin Oluşum Süreci)", Küreselleşme veAB Süreçlerinin Ülke Sanayi ve Mühendislerine Etkileri içinde, Yayın no: E/2003/350, 247-272, Ankara: TMMOB. (2003c) "iş Kanunu Sermayeye Ne Kazandırdı?", Tes-lş Dergisi (TES-lş, Ankara), 'Emek Açısından

________

Yen i iş Ka nunu' konulu özel sayı, no. 2003-3, 38-42. Ercan, F., D. Gü ltekin-Karakaş ve K. Ta nyıl maz, 'Türkiye'de Sermaye Birikimi: Ya pısal DönCışüm ve Sektöre! Tercihler", Cumhuriyetin 85'inci Yliında Türkiye Ekonomisi içinde, Gazi Ü niversitesi Yayınları. (baskıda)

Ersel, H. (1 999) "Managing Financial Liberalization i n Tu rkey: Consistent Banking Regulation", Yapı Kredi Bankası, lstanbul, URL: www worldban k orç/rndf/md3/papers/finance/Ersel pdf (3 Mayıs 2002). Ertugrul, A. ve F. Selçuk (200 1 ) "A Brief Account of the Turkish cconomy, 1 980-2000", UHL: http://www. bilkent edu tr/%7Efaruk/ertuçrulselcuk pdf (20 Eyl ü l 2001).

Erzan, R., Akçay, C. ve R .Yolalan (2001) "Kuşbakışı Türk Bankacılık Sektörü', Active, Mart-Nisan, 6-1 4. Erus, A. (1 999) "Koç'un Global Finans Atağı", Koç Grubu Finansal Hizmetler Müdürü Tevfik Altınok ile müla­ kat, Paramatik, 8 Ağustos, 42-43. Euromoney (1 998) "GSD Plans its Next Step", February, URL:

J 1 29


1 30

1

Derya Gültekin-Karakaı

www euromoney com/default asp7oage=888&oublic/regjo ns/weurope/tu rkey/header html&/con­ tenıs/pu blications(eu romoney/em 98/em 98 02/ei .

Faruk, K. (1997) "Koç'un 2005 Fetih Planı', Koç Grubu Ram Dış Ticaret Şirketi Genel Müdürü Hasan Bengü ile mülakat, /ntermedya Ekonomi, 2 Mart, 36-37. Fırat, E. (2004) "Yabancıyla Evlilik Neden Yürümedi?", Capital. 1 Mayıs, URL: htıplfwww.cao it a l com tr/ haber a spx7HBR KOD=1 08 .

Gültekin -Karakaş. D. (2003) "The lntegration of Banking and lndustrial Capital in Turkey", METU lntemati­ onal Conference in EconomicsNll, September 6-9, 2003, Ankara, Turkey, Conference Proceedings.

(2005), Global lntegration ofTurkish Finance Capital: State, Capital and Banking Reform in Turkey, Basılmamış Doktora Tezi, University of Sydney, Australia.

________

(2006) "Rising Concentration and Centralization of Banking Capital in Tu rkey", Conference on

________

Developing Economies. Mu/tiple Trajecrories, Mu/tiple Deve/opments. European Association for Evolutio­

nary Political Economy (EAEPE). November, 2-4, 2006, lstanbul /Turkey. Conference proceedings. (2008) "Türkiye'nin Yapısal Dönüşüm Sürecinde Banka Reformu", Ercan. F., T. Ören ve K. Yıl­ maz (der.), Türkiye'nin Güncel Sorunları 1. içinde. Yapıcılar Türkü Söylüyor 4. cilt, Dipnot Yayınevi.

_______

________

(baskıda) Türkiye Finans Kapitalinin Küresel Entegrasyonu: Türkiye'de Devlet, Sermaye ve Banka

Reformu, lstanbul: iletişim.

IMF (Uluslararası Para Fonu) (2001a) "Tu rkey: Sixth and Seventh Reviews under the Stand-By Arrange­ ment", IMF Country Report. no. 01/89, June. URL:

htıp//www im f org/external/pybs/ft/scr/2001/cr0189 pdf . (2001 b) "Turkey: Eight Review Under the Stand-by Arrangement-Staff Report", IMF Country Re­

_______

porr, no.01/1 37, August, URL:

htıp//www.imforg(external/pubs/ft/scr/2001/crOJ 137 pdf . _______

(200 1 c) "Turkey: Tenth Review Under the Stand-By Arrangement November 2 1 ", IMF Country

Report, no. 02/2 1 , February 2002, URL:

http;//w w w imf org/external/pubs/ft/scr/2002/cr0221 odf . Işın bark Küçükyıldırım, A. (200 1 ) 'Fizibilite mi? Önemli Değil!", Para, 9-15 Aralık, 26-27.

Kocabaşoğlu, U., G. Sak, S. Sönmez, F. Erkal, O. Gökmen, N. Seker ve M. Uluğtekin (2001) Türkiye iş Banka­ sı Tarihi, lstanbul: iş Bankası.

Köse. A. H. ve A. öncü (2000) "lşgücü Piyasaları ve U luslararası lşbölümünde Uzmanlaşmanın Mekansal Boyutları: 1 980 Sonrası Dönemde Türkiye imalat Sanayi", Toplum ve Bilim, Sonbahar, 86, 72-90. Levent, B.B. (2002) "Hedefimiz Butik Banka", Tekstilbank Genel Müdürü Çim Güzelaydınlı ile mülakat, Ca­ pital, Ağusos, 1 52-155. ________

(2005) 'Tasarruf ve Kredi Bankası Olacağız", Oyakbank Genel Müdürü Hakan Eminsoy ile mü-

lakat, Capital, 1 Şubat, URL: http//www capital com tr/haber aspx ?HBR KOP= 191S&KTG KOP=16 .

Manisalı, E. (2003) Oünya'da ve Türkiye'de Büyük Sermaye, 4th edn, Is tan bul: Derin. Marx, K. ( 1 867) Capital, vol. 1, Landon: Penguin Books, 1990. Mercan, M. ve R. Yolalan (2000) "Türk Banakcılık Sisteminde Ölçek ve Mülkiyet Ya pıları ile Finansal Perfor­ mansın ilişkisi", YKB Tartışma Tebliğleri Serisi, 2000/1 . Münir, M. (1 998) "Fer Fa mily and the State", Euromoney, November, URL: htto·//www eu romoneycom/ contents/pyblications(euromoneylem 98/em 98 1 1/em 98 1 1 4 htm17 ( 2 3 January 2003).


Sermayenin Uluslararasılaşması Sürecinde Türkiye Banka Reformu ve Finans Kapital-içi Yeniden Yapılanma

1 131

Nokta (2000) "iş Bankasının Kaptan Köprüsündeki Ersin Özince-Kurumuyla Yaşayan Bir Genel Müdür", iş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince ile mülakat, 20-26 Austos. 5-1 1 . Oğuz, S . ( 1 999) "işlerin Haziranda Açılmasını Bekliyoruz", Koç Grubu Yönetim kurulu üyesi Suna Kıraç ile mülakat, Ekonomist, 11 Nisan. 34-35. özeke. B. (2003) "Foreign lnvestment", lnternational Financial Law Review. October, 1 . öztürk, K . (1 999) "Kanuna Uymayan Başka Bankalar da Var·, Oyakbank Genel Müdürü Mark C. Folley ile mülakat, Ekonomist. 11 Nisan. 58-59. Poyraz, S. (2000) "Sabancı Holding'in 2 1 .Yuzyil Planları", Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sakıp Sabancı ile mülakat, Ekonomist, 15 Ekim, 32-40. ______

(2002a) ·sabancı, 350 Milyon Dolarlık Yatırım Yapacak", Ekonomist. 7 Nisan. Sabancı Grubu

Strateji ve iş Geliştirme Grubu Başkanı Ali Sabancı ile mülakat , 24-30. (2002b) "Ekonomi Bundan Daha Kötüye Gidemez·. Tekfen Grubu Başkanı Nihat Gökyiğit ile

________

mülakat. Ekonomist, 32-33. Poyraz, S. ve K. Köfteoğlu (2002) "Koç Grubunun Ana Faaliyet Alanı Bilişim Olacak", Koç Holding Bilgi Tek­ nolojileri Grubu Başkanı Ali Koç ile mülakat, Ekonomist, 1 0 Mart, 24-30. Power (1 999) "Koç Holding Kehanetleri Sürüyor·, Kasım, 54-62. Pekkaya, S., Aydogan, E.M. ve A. Tosuner (2002) "Türk Bankacılık Sisteminde Risk Analizi", İktisat işletme ve Finans, Ağustos, 1 7:1 97, 47-67.

Saygılı, Ş. (2003) Bilgi Ekonomisine Geçiş Sürecinde Türkiye Ekonomisinin Durumu, Yayın no. DPT: 2675, Ankara: DPT. URL: htto//ekutup dpt gov tr/ekonomi/tarih/tr/saygiljs/bilgieko pdf . Soydan, B. ve E. Karagül l ü (2001 ) "En Büyük 5'in Geleceği", Power. Haziran, 1 8-26. Şengönül, B. (2001 a) "Turk Ekonomi Bankasi-Şirket Özeti", URL:

http//www jktisatyatjrjm com tr/ikt/c report/IEB S0-040ltr pdf (25 Haziran 2003). (2001b) "Türk Ekonomi Bankası-3C/2001 Bilanço Analizi", URL:http//www jktisatyatirjm com

tr/ikt/c report/TEBNK BA-0301tr pdf (25 Haziran 2003).

________

(2001 c) "Finansbank-l C/2001 Bila nço Analizi", URL:

_______

httplfwww iktisaıyatirjm com tr/jkt/c report/FINBN BA-0!0601t r pdf (1 Temmuz 2003). Tekinay, N.A. (2004a) ·ıç Pazarı Önemsemedik ihracata Odaklandık", Toyota CEO'su ve Türkiye Başkanı Koji Kobayashi ile mülakat, Capital, Ağustos. 88-92. (2004b) "Çekirdek iş Odaklı Büyümeye Devam", Tekfen Holding Başkanı Erhan öner ile müla­

_______

kat, Capital, Ağustos, 76-80. TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) (2003) Faaliyet Raporu, U R L : hqp·//www bdd k org tr/turkce/ana­ sayfa/default .asp .

Volkan-Mutlu. F. (2003) "Kararlıyız Hedefımiz Dünya·. OYAK Grubu Genel Müdürü Coşkun Ulusoy ile mü­ lakat. Power. Eylül, 45-53. Yeldan, E. (2001 ) Küreselleşme Sürecinde Turkiye Ekonomisi, 2"d edn, lstanbul: iletişim. ------ (2002) 'Behind the 2000/2001 Turkish Crisis: Stability, Credibility, and Governance, lor Whom?'. URL: 2003).

www bjlkeot edu tr/%7Eyeldane/Chennai

Yeldan2002 pdf (accessed 1 7 November

Yeşiloğlu, T. (2000) "iş Bankasi Misyonerdir", iş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince ile mülakat, Capital, Mayıs. 60-68.


Pr•kslı

19 1 Sayfa: 133-156

Banka Sermayesi Üzerinden Sı n ı f i çi Çatı şmaları Anlamak

N ura y Erg ü n e ş

1 . Giriş

Türkiye'd e 1 980 sonrası bankacılık sektöründe yaşanan değişim ve dönüşümler, genel olarak sermaye gruplarının birikimlerini arttırma çabası içinde temel strateji­ lerini, özel olarak da bu yapı içerisinde sın ı f içi çatışmaları anlamakta önemli veri­ ler sunar. Sermaye grupların ı n temel stratejisi, soyut anlamda para-sermayeyi kont­ rol altına alma çabası olarak isimlendireceğimiz finansal alana ilişkindir. Ve bu sü­ reç sermaye biri kim sürecinin gelmiş olduğu aşama ile doğrudan il işkilidir. Türkiye' de sermaye grupları nın 1970'lerin sonları itibariyle temel stratejileri para-sermayeyi kontrol alcına alma çabası olmuştur. Bu çabanın nedenlerini ise, para-sermayeni n beli rleyiciliği nin arttığı kriz dönemlerin i n özelliklerine ilişkin Marx'ın işaret ettiği kimi temel eğilimler ve dinamiklerde bulmak mümkündür. K riz dönemlerinde aşırı ü retime bağlı aşırı sermaye birikimi, artan sınıf içi çeliş­ kiler ve rekabet, bunun sonucu olarak sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması olmak üzere temel olarak üç eğilimden söz etmek gerekir. Aşırı üretim sonucu ü ret­ ken sermayedeki kar oranlarının düşmesine bağlı olarak sermaye birikiminin krize girdiği koşullarda, aşırı ü retimden kaynaklanan aşırı meta fazlası değerin açığa çık­ ması nı ön lemektedi r (realizasyon krizi). Aynı zamanda aşırı sermaye birikimi olan bu süreç ise para-sermayeni n belirleyici olmasına yol açmaktadır. Aşırı ü retimin yol açtığı krize karşı, sermaye kendini yeniden değerlendirme yollarını sadece ulusal değil uluslararası düzeyde de aramaktadır. Üretken sermayen in uluslararasılaşması olarak da ifade edilen bu süreç çoğunlukla para-sermaye olarak gerçekleşmektedi r. Aynı süreç, ü retken sermayedeki kar oranlarının düşmesine bağlı olarak, para­ sermayeye olan ihtiyacı arttırmaktadır. Bu ise iki temel unsurdan kaynaklanmak­ tadır: İlk olarak, bireysel kapitalistlerin ayakta kalma mücadelesi nde para-sermaye daha öneml i hale gelmekte, bu koşullar altında kriz çözüme kavuşturulamasa bile para-sermaye ile ertelenebi lmektedi r. İ ki nci olarak da, krize karşı bireysel kapita­ l istler için para-sermaye bir güvence işlevi görmekte, bunun yan ı sıra da krizden çı-


1 34 1

Nuray Ergüneı

kabilmek için sermaye birikim stratejisinde meydana gelen değişmelere karşı kendi­ sini uyarlama esnekliği sağlamaktadır (Marx, 1997: 222-226). Para-sermayeyi ele geçirme, kontrolü altına alına mücadelesi sınıf içi çelişkilerin yoğu nlaşmasına ve dolayısıyla rekabetin artmasına, buysa sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşmesi­ ne de yol açmaktadır. Para-sermayeye duyulan ihtiyacın sınıf içi ilişkiler üzerinde önemli etkileri olmakta, bu ihtiyaç sın ı f içi çelişkileri derinleştirmektedir. Sınıf içi bileşenlerin para-sermayeyi ele geçirme, kontrolü altına alma mücadelesi ve bu yön­ de hızlanan rekabet, sermayen in yoğun laşmasına ve merkezileşmesine yol açmak­ tadır. Sermayenin merkezileşme eğilimi, kapitalist toplumdaki sınıflar arası ve sınıf içi ilişkileri etkilemekte, bu çelişkili sü reç özellikle de sınıf içi konu mlarda önemli değişi mlere yol açmaktadır.1 Nasıl bir değişimin gerçekleşeceğini, başka bir ifadey­ le de sermayenin özellikle hangi kısmın ı n etkileneceğini rekabet savaşımı belirle­ mektedir. Marx'ın " kardeş savaşı mı" adını verdiği bu süreç çoğunlukla daha avan­ tajlı olan ya da daha donanımlı olan büyük sermayeler lehine sonuçlanmaktadır. Para-sermayeyi ele geçirme mücadelesi ilkel birikim dönemine benzer şekilde ku­ ralsızlaşma süreçleri ile birlikte işlemektedir. Para-sermayenin bu nitelikleri, sermaye birikim sürecinin tarihsel koşulları içeri­ sinde Türkiye' de yaşanan süreci anlamaya yönel ik önemli ipuçları vermektedir. 1980 sonrası süreçte bireysel sermayeler için para-sermayenin artan önemi, içe yönelik ser­ maye birikiminin olanakların ı n tüketilmesinin sonucu olarak ortaya çıkan birikim krizine karşı para-sermayenin bir güvence unsuru olması ve sermaye birikiminde be­ lirli düzeye ulaşan bireysel kapitalistlerin sermayenin uluslararası döngüsüne katıl­ ma isteği ve zorun luluğu ile ilişkilidir. Bu istek ve zorunluluk kendisi n i dışa yöne­ lik sermaye birikim stratejisinde ifade etmektedir. Öte yandan, erken kapitalistleşen ülke sermayelerinin krizden çıkabilmek için ellerindeki para-sermayeyi yayma iste­ ği ülke içi sermayenin uluslararasılaşma istek ve zorun luluğu ile buluştuğu ölçüde para-sermayenin belirleyiciliği artmıştır. Bu ise uluslararası sermayenin etkisine açık hale gelen bu kesimler için para-sermayeyi daha önemli hale getirmiştir. Dolayısıy­ la Türkiye' de 1980'ler, bireysel sermayeler için finansal sermayeyi kontrol akına alma ve finansal sermaye kaynakları yaratma açısından özel bir anlam taşımıştır. Sermaye grupları para sermayeyi ele geçirme mücadelesi vererek birikimlerini arttırma çabası içine girmişler ve çeşidi yöntemlerle birer banka sahibi olmuşlardır.2 Bir dizi yasal düzenlemenin eşlik ettiği sürece ilişkin kısa bir not düşmek gere­ ki rse: Gerçekleştirilen yasal düzenlemeleri de sermaye birikim sürecin i n gelmiş ol­ duğu aşamaya bağlı olarak sermaye birikiminin gereklerine uygun düzenlemeler olarak değerlendirmek gerekmektedir. Çünkü yasalar, sın ı f içi ve sınıflar arası çe­ l işkiler düzeyinde belirlenen bir toplumsal sözleşme olduğu gibi yasalarda meydana ı Sermayenin merkezileşme eÇjilimi sınıf içi ve sınıfiar arası çelişkiler üzerinden ilerler. Buradaki vurgu sınıf içi konumlardaki deÇjişime işaret etmek amacıyladır.

2 Ancak burada çalışmaya ilişkin kısa bir not düşmek gerekiyor. Çalışmanın sınırları gereÇji sadece sermaye grupları­

nın para-sermayeyi kontrol altına alma çabasına deÇjinilecek olmakla birlikte bu süreç aynı zamanda finans kapita­ lin güç ve egemenlik kazanmasıdır. Bu ise daha bütünlüklü bir analizi gerektirmektedir.


Banka Sermayesi üzerinden Sınıf içi Çatışmaları Anlamak

1 135

gelen değişimler de, birikimin gelmiş olduğu düzeye bağlı değişen toplumsal sınıf konumları ve bunun belirleyiciliği altında oluşmaktadır. Çalışmada bu anlamda iki süreç ele alınacaktır. i lk bölümde, 1980 sonrası ya­ şanan dönüşiimlere paralel olarak sermaye gruplarını n banka sahibi olma mücade­ lesi olarak nitelendirebileceğimiz sermaye gruplarının para-sermayeyi kontrol altı­ na almada kullandıkları mekanizmalar, buna bağlı olarak para-sermayede gözlenen merkezileşme ve yoğunlaşma eğilimine değinilecektir. i kinci bölümde de özellikle kriz dönemlerinde yoğunlaşan sınıf içi mücadelelerin seyri incelenmeye çalışılacak­ tır. Bu incelemede ise para-sermayeyi elinde bulunduran kapitalistler arasında sı­ nıf içi çatışmaların yoğunlaştığı iki dönem konu edinilecektir. 1980'li yıllar birin­ ci yeniden yapılanma dönemi, 2000'1i yıllar i kinci yeniden yapılanma dönemi ola­ rak ele alı nacaktır. 2 . S e r m a ye G r u p l a r ı n ı n B a n ka S a h i b i O l m a M ü ca d e l es i

Dışa yönelik sermaye birikim stratejisinin gereği olarak finansal alanda liberali­ zasyona yönelik gerçekleştirilen reformlarla, sermaye grupları kendi bankalarına sa­ hip olma yönünde yoğun çaba sarf etmişlerdir.3 Sermaye gruplarının banka sahibi olma mücadelesi çeşitli şekillerde gerçekleşmiştir. 1980'lerin başına kadar banka ku­ rulmasına izin verilmemesi, grupları yerel bankaları ele geçirerek ulusal banka yapma yoluna itmiştir. Banka kurmanın önündeki engellerin, faiz ve döviz oranları üzerin­ deki sınırlandırmaların kaldırılması ile sermaye grupları kendi bankalarını kurmaya yönelmişlerdir. Banka sahibi olmada izlenen bir diğer yöntem yabancı bankalarla or­ taklıklar kurma ve daha sonrada bu bankaların kontrollerini ele geçirme şeklindedir. 1990'11 yıllarda sermaye gruplarının kalkınma ve yatırım bankaları kurma yolu ile banka sahibi oldukları görülmektedir. Banka sahibi olmada izlenen bir diğer yöntem özelleştirmeler olacak, kamu bankalarının 1990'ın ortalarından itibaren özelleştiril­ mesi sermaye grupların ı banka sahibi yapacaktır. Bunların dışında, özel fi nans ku­ rumları da özellikle İslami sermayenin banka sahibi olmasını sağlayacaktır. Yerel Bankalar Ulus a l Bankala ra Dönüştürülüyo r

1980'ler, banka sahibi olmayan grupların banka sahibi olmak içi n yoğu n bir re­ kabet içerisinde oldukları bir dönemdir. 1980'lerin başlarına değin yeni banka ku­ rulmasına izin verilmemesi, birçok sermaye grubunu bu olanaktan mahrum bıra­ kırken ve rakipleri karşısında dezavantajlı duruma düşürmüştür. 3 1980'1erde, öz sermayesi sınırlı dolayısıyla banka kredileriyle iç pazara yönelik çalışan ve çoğunlukla mali bir kuruluşa sahip olmayan bir dizi firma yani yeni sermaye hirikiminin gereklerini yerine getiremeyenler piyasadan çekilmek duru­ munda kalmışlardır. Bunlardan bazıl�rı; Kozanoğlu·Çavuşoğlu grubu. Has grubu, Transtürk, Narin, Hazet, lzdaş, Penta, Okumuş, Başak, Eska, Ergür ve Erikoğlu grubu vb. . . Bir çok iOasa rağmen, 1980'1er aynı zamanda uyum problemi olan şirketlerin devlet tarafından batmaktan kurtarıldığı bir dönemdir. 1987'deki şirket kurtarma operasyonu ya da daha ya­ kın tarihlerde yaşadığımız lstanbul yaklaşımı çerçevesinde gerçekleştirilen şirket kurtarma operasyonları bu yönde uy­ gulamalardır. Bu dönemlerde kurtarılan şirketlere örnek: Koç grubuna ait Asilçelik KIT'e dönüştürülmüştür. Sapmaz ai­ lesinin Güney Sanayi �rması iş Bankasına, 8 şirketli Başak grubu Anadolu Bankasına devredilmiştir. Yine Oyak· Kutlutaş ortaklığına Emlak Bankası ortak edilirken, Transtürk'e ait Meban Anadolu Bankasına devredilmiştir.


1 36

1

Nuray Ergünet

1980'lerin başlarında banka kurulması serbesc bırakılıncaya kadar, birçok grup banka sacın alarak ya da küçük yerel bankaları ele geçirip ulusal banka haline ge­ cirerek banka sahibi olma yolunu seçmişlerdir (Sönmez, 1 992a:l 60). Örneğin, Ya­ şar Grubu Akhisar Tücüncüler Bankasını Tücüncüler Bankası'na (198 1), Koza­ noğlu- Çavuşoğlu Grubu Afyon Terakki Servec'i Hisarbank'a ( 1979) Elazığ İkcisat Bankası'nı ise Odibank'a ( 1980), Çolakoğlu Grubu Kocaeli Bankası'nı Türk Eko­ nomi Bankasına (1 982), Ergür ve Erikoğlu Ailesi Denizli İkcisac Bankası'nı İ kci­ sac Bankasına ( 1980), Özakac Ailesi İzmir Esnaf Bankası'nı Egebank'a ( 1 975), Sür­ menler Ailesi Manisa Bağcılar Bankası'nı Bağbank'a ( 1 982), Derinkök Ailesi ise Kayseri İşçi ve Kredi Bankası'nı işçi ve Kredi Bankası'na ( 1980) dönüşcürmüşlerdir (Sönmez, 1 992a: 39; Sönmez, 1992b: 303; Akgüç, 1992: 68). S ermaye Gruplar1 B a n ka S a hibi Oluyor: Yeni Özel Bankalar

1970'lerden son ra hemen hemen cüm özel ticaret bankaları belirli holdingle­ rin veya grupların denetimine girmiş, bazı bankalar da holdingler arasında el de­ ğiştirmişcir (Akgüç, 1 992: 65). 1 980 sonrası kurulan bankaların bazıları şunlar ol­ muştur4: American Express, Türk Bankası, Bank of Boston, Adaban k, Chemical Mitsui Bank, Bnp-Akbank, Saudi American Ban k, Bank Indosuez, Tekstil Bank, Bank of Bah rain and Kuwaic, Finans Bank, Netbank, Birleşik Türk Körfez Ban­ kası, T.Turizm Yacırım ve Dış Ticaret Bankası (TYT Bank), Tekfen Yacırım ve Fi­ nansman, Birleşik Yatırım Bankası, Alternatif Bank, Türkiye Konut Endüstrisi ve Ticarec Bankası, Tat Yatırım Bankası, Park Yatırım Bankası, Toprakbank, Bank Ekspres, Eurocredit Türk Fransız Ticaret Bankası, EGS Bank. Ya bancı Bankalar

Bu yıllarda bankacılık sektörü nde gözlenen bir diğer eğilim yabancı banka sayı­ sındaki artıştır. 1980'de, Arap Türk Bankası LMT, Banco Di Roma S.P.A., ABN. A M RO Bank N.V., Osmanlı Bankası olmak üzere bankacıl ık sektöründe yalnızca dört yabancı bulunurken, serbestleştirme süreçlerinin sonucu yabancı bankaların sektöre girişlerine izin verilmesiyle birlikte yabancı banka sayısı hızla yükselmiştir. 1 98I'de ABD kökenli Cicibank, 1982'de American Express Bank Türkiye' de şube açarken bunların peşi sıra başka yabancı bankalar da şubelerini açmışlard ı r. 1985'e gelindiğinde yabancı banka girişinde farklı bir yönelim gözlenmektedir. Ya­ bancı bankalar şube açmak yerine büyük holdinglerle orcak banka kurma yoluna git­ mişlerdir. ABD kökenli l rving Trust Yaşar Holdingin Tütünbankına ortak olurken, Koç, Amcrican Express ile Koç-Aıııeri<.:an Bank'ı, Sabancı Grubu ise Fransız BNP ile BNP-Akbank'ı oluşturmuştur. Bankasız holdinglerden Enka ise Japonlar ve Amerikalı­ larla Chemical-Mitsui Bank'ı faaliyete geçirerek bankalılar safına geçmiştir. 4

The Banks Association of Turkey 1997; Forum Dergisi Ekim 1996; Faruk Mercan wwwaksjyon com tr wwwoyak·

bank com tr/ob-ıarihcemiz asp· M.ü. Kalkınma iktisadı iktisadi Büyüme 2000-2001 ders yılı doktora ve yüksek lisans

öğrencilerinin gerçekleştirdiği atölye çalışmalarından yararlanılarak hazırlanmıştır.


Banka Sermayesi Üzerinden Sınıf l�i Çatı�maları Anlamak

/ 1 37

1980 sonrası Türkiye'de şube ya da merkez şube açan bazı yabancı bankalar ve menşeleri şöyledir:5 Cicibank N.A.- ABD, A merican Express l . B .C.- A BD, Bank Mellac - İ ran, Bank of Credic Commerce lncernacional (BCCI) -Luxemburg, Ha­ bib Bank Limiced - Pakiscan, Manufaccurers Hanover Trusc Company - A BD, The Chase Manhaccan Bank N .A . - ABD, lhe Firsc Nacional Bank of Boscon - A BD, Saudi American Bank - Suudi Arabiscan-ABD. 1990'larda ise sermaye grupları banka sahibi olabilmek için camamı yabancı ser­ mayeli ya da onaklı ban kaların hisselerini ele geçirme yolunu seçmişlerdir. Bu şekilde banka sahibi olan gruplar şunlardır: Türk Boscon Bank Oyak&Alarko&Cerrahoğlu onaklığı lhe Firsc Nacional Bank'ı sacın alarak Türk Boscon Bank'a (1991), Do­ ğuş Grubu Bank of Bahrain and Kuwaic'i Tasarruf ve Kredi Banka (1 992), Koç Grubu American Expres I BC'yi Koçbank'a ( 1993), Yurcbank-Balkaner&İhlas Grubu6 Eu rocredic Türk Fransız Tic. B.'ı Yunbank'a (1994), Ceylan Grubu Bank l ndosuez'i Bank Kapical'e ( 1995), Doğuş Grubu Birleşik Türk Körfez Bankasın ı Körfezbank'a ( 1995), Doğuş Grubu Osmanlı Bankasın ı ( 1 996), Yaşar Grubu l r­ ving Trusc/Tücün'ü Tücüncüler Bankasına (1 996), Sürmeli Grubu Manufaccu rers Hanover Trusc C.'yi Sicebank'a (1997), Cıngıll ıoğlu Grubu Saudi American Bank'ı U lusal Bank'a ( 1 997), Fiba Holding Chemical M icsui Bank'ı Fibabank'a ( 1999) dö­ nüşcürmüşlerdir. Sermaye Grupları Kalkınma ve Ya tmm Banka/a rt Yoluyla Banka Sahibi Oluyor

Yeni kurulan cicari bankalar ve yabancı bankalardaki değişimin yan ı sıra, 1 980'lerin sonları ndan icibaren sermaye grupların ı n çoğu zaman yabancı onaklar­ la kalkınma ve yacırım bankaları kanalıyla banka sahibi oldukları görülmekcedir. Ayşe Buğra'n ı n da belircciği gibi bu durumun en önemli nedeni, 1 980'lerin sonları­ na doğru anan kriz nedeniyle "yacırımların ucuz kredi kullanma olanaklarını n" or­ ca<lan kalkmasıdır. Bu anlamda bağl ı bulunduğu şirketlere vereceği kredilerde her­ hangi bi r sın ırlama bulunmayan kalkınma ve yacı rım bankaları sermaye grupları açısından avancajlı hale gelmiştir. 1980'lerin sonuna doğru Türk devletinin giderek anan mali krizi nedeniyle işlerin değişmeye başla ması kaçınılmaz hale gelmişci. Özel sektörü destekleyen kamu fonları n ı n giderek azalması, şirkeclerin finansal scracejilerini cekrar gözden geçirmelerine neden ol muşcur. Bu gelişmelere paralel olarak, banka mevzuacın­ da değişi klik yapılm ış, bankaları yabancı para işlemleri yapabilmeleri ve yaban5 Kazgan vd., 1999: 376, 415, 416; Sönmez. 1992b: 79; Kdıdkdş·Gültekin, 2003; Akgüç, 1992: 78, 79, 1 1 4; www tbb.org

l![turkce/diger bilgiler/faalbanka xls ve www tbb org tr/turkce/diger bjlgiler/kapalibanka xls sitesindeki verilerden yararlanılarak hazırlanmıştır.

6 ihlas Holdingin finans kurumu sahibi olma mücadelesi: 1993'e gelindi(Jinde 27 şirket ve 3 iştirak sahibi olan holding bir banka sahibi olmak istiyordu. Bu amaçla önce Sümerbank'ın özelleştirilirken bu bankaya yöneldi. Ancak bu ban· kayı satın alamayınca bu kez Fransız ortaklı Eurocredit Bank'ın (banka daha sonra Yurtbank adını alacak ve Balka· nerlere geçecektir) % 40 hissesini satın aldı. (1994) Bununla yetinmeyip Bayraktar Holding'e yöneldi. Bayraktar'ların Egebank'ının % 35 hissesini satın aldı. (1994) ihlas Holding 1995 yılında ise ihlas Finans'ı kurdu (Bulut, 1997: 299).


138 1

Nuray Ergüne�

cı bankaların Tü rkiye' de faal iyette bulunabil meleri büyük ölçüde serbest bıra­ k ı l m ıştı. Bu yeni ortamda, bankaların eski geleneksel bankacıl ı k faaliyetleri ye­ rine ticaret ve yatırım bankacılığı faaliyetlerine, çoğu zamanda yabancı ortak­ lıklar kurarak girişmeleri cazip hale gelmeye başlamıştır. Bu yeni yönelim, özel­ likle hold ingler açısından tercih nedeniydi, zira yatırım bankalarının tabi oldu­ ğu mevzuatta bir grup bankasın ın tek bir şirkete ve gruba bağlı şirketlerin tümü­ ne verebileceği kredi limiclerinde herhangi bir sınırlama bulunmamaktadır. İla­ ve olarak, yaba ncı bankalarla ortaklık kurmak suretiyle, ucuz kredi olanakları­ n ı n giderek düştüğü bir ortamda, nispeten kolaylıkla sermaye bul mak mümkün oluyordu ( Buğra, 1 997: 282). Yabancı ortaklıklarla ya da yabancı sermaye ile kurulan kal kınma ve yatırım bankaları şunlardır: Yabancı sermaye ve Doğuş Grubu ortaklığıyla kurulan Birle­ şik Türk Körfez Bankası ( 1985), ABD/İş Bank/Dış Bank ortaklığı ile kurulan Türk Merchanc Bank ( 1988), tamamı yabancı sermaye ( Bahreyn) yatırımı olan Yatırım Bankası (1 988), Kavala Grubu ve yabancı sermaye ortaklığı ile kurulan Birleşik Ya­ tırım Bankası ( 1989), Tekfen grubu ve yabancı sermaye ile kurulan Tekfen Yatırım ve Finansman Bankası ( 1989) ve tamamı yabancı sermaye olan Avrupa Türk Yatı­ rım Bankası (1990). Tamamı yerl i sermaye ile kurulan bankalar ise Tekfen grubunun Tekfen Yatı­ rım ve Finansman B.AŞ. ( 1989), Karamehmetler'in Park Yatırım Bankası ( 1992), M. Salih Taclıcı'n ı n Tat Yatırım Bankası AŞ. ( 1 992), Okan Grubun u n Okan Ya­ tırım Bankası ( 1998), Diler Holdingin Diler Yatırım Bankası AŞ. ( 1998), GSD Holdingin GSD Yatırım Bankası ( 1998), Süzer Grubunun Süzer Yat ı rım Bankası ( 1999), Toprak Grubu nun Toprak Yatırı m Bankası AŞ. (1999), Çal ı k Grubu nun Çalık Yatırım Bankası AŞ. ( 1999), Nurol Holdingin N u rol Yatırım Bankası'dır ( 1999). Faizsiz Bankalar-lslami S ermaye G üçleniyor

1980 sonrası bankacılık sektöründe yaşanan değişimlerden biri de İslam ban­ kacılığı nın, özel finans kurumları (faizsiz bankacılık) adı altında mali sisteme gir­ mesidir. İslami esaslara göre bankacılık yapan bu kurumların oluşturulmasının nedenleri; " faiz"den dolayısıyla bankacılık sisteminden uzak duran " faiz haram­ dır" inancındaki İslami kesimin fonların ı yani İslam sermayesini sisteme çekmek ve özellikle İslam dünyasında7 hızla yayılan faizsiz bankacılık yapan kurumların Türkiye'ye getirecekleri yabancı sermayeden yararlanmaktır. Faizsiz bankacılık ile ilgili kararname 16 Aralık 1983'te imzalanmış, 1990 yılına ka-

7

lslam ülkeleri özellikle 1980'den sonra "dışa açılma· çabası içindeki Türkiye için mal ihracında, dış müteahhitlikte, iş­ gücü ihracında önemli pazarlar olmuştur.


Banka Sermayesi Ozerinden Sınır içi Çaıı�maları Anlamak

1 1 39

dar Al Baraka Türk8, Faisal Finans9 ve Kuveyt Evkaf1° kurulmuştur. 1 991'deyse tama­ mı ulusal sermayeli ilk özel finans kurumu olan Anadolu Finans Kurumu AŞ. faaliye­ te geçmiştir. Bu kurum, merkezi Kayseri'de bulunan ve ana faaliyeti kablo imalatı olan HES grubuna aitti r (Akgüç1 1992: 169, 197). Bunların dışında, 1995 yılında İ hlas Hol­ ding ve Diyanet Vakfı ortaklığı ile İhlas Finans Kurumu, 1 996 yılında da Asya Finans Kurumu11 faaliyete başlamıştır.'2 1988-2002 yılları arasında ÖFK'lar Türk lirası mev­ duatları nın o/o 3'ünü, yabancı para mevduatlarının ise o/o 3-4'ünü oluşturmaktadır. ÖFK'lar ayn ı zamanda çeşitli dini cemaatler tarafı ndan da fi nanse edilmekte­ dir. Bu durum aynı zamanda bu kesimlerin ekonomik güçlerinin derinleşmeye baş­ ladığının da bir göstergesidir. İhlas Finans'ın arkasında I şıkçılar, Asya Finans'ın ar­ kasında Fethullah Gülen cemaati, Faisal Finans'ın arkasında Nurcular, Al Baraka Tü rk'ün arkasında ise Nakşibendi tarikatı bulu nmaktadı r.'3 ôzel/eş tiril e rek S a tılan Bankolar

Özelleştirme politikaları çerçevesinde satışı gerçekleştirilen kamu bankaları da bazı sermaye gruplarını banka sahibi yapm ıştır. Sümerbank 1995 yılında Garipoğ­ lu Grubuna14 satılm ış, Etibank'ın satışında izlenen yöntem ile de üç sermaye grubu 8 1 985'de kurulan Al Baraka Türk'ün ortaklık yapısı şöyledir: Al Baraka Yatırım ve Kalkınma Kurumu (% 50), lslam Kalkın· ma Bankası (% 1 3). Dubai lslam Bankası (% 1), Katar lslam Bankası (% 1), Bahreyn lslam Bankası (% 1), Bahreyn lslam Ya· tırım Bankası (% 0.5), Ürdün lslam Bankası (% 0.5). Diğer Ortaklar (% 33). 9 1985'de kurulan Faisal Finans'ın ortaklık yapısı şöyledir: Dar· Al·Maal Al· lslami Trust (% 51), Faisal lslamic Bank of Egypt (% 25), 95 Türk Ortak (% 10), Faisal lslamic Bank of Sudan (% 8). Massraf Faisal Al lslami of Bahrein (%5), Prens Mohammed al Faisaı Al· Saud (% 1 .0). 1 0 1989'da kurulan Kuveyt Evkafın ortaklık yapısı şöyledir: Kuveyt Finans Kurumu (% 50), Kuveyt Devlet Sosyal Güven· lik Kurumu (% 9), lslam Kalkınma Bankası (% 9), T.Vakınar Bankası, Emekli Yardım Sandığı (%30), Türkiye Diyanet Vakfı (% 1), Diğer (% 1). 11 254 küçük ortakla kurulmuştur.

/ ww fındarticlescom/p/articleş/mj mOOGT/is 1 1/ai 1135635921Qg 2 yarar· 12 (Akgüç, 1992: 192· 197) den ve http'/w !anılarak hazırlanmıştır.

13 Faisal Finans'ın Türk ortaklar arasında MSP milletvekilleri Salih Ozcan, A.Tevfık Paksu, Gündüz Sevilgen, Ülker Ailesi, ANAP Genel Başkan Yardımcısı Halil Şıvgın ve Nuri Cerrahoğlu bulunmaktaydı ve bu mali kuruluşun 95 ortağı ara· sında dağılım işini Salih Ozcan ile A.Tevfık Paksu yapmaktaydı. Al Baraka Türk'ün ortakları arasında ise Ozallar ve Top· baş Ailesi. Kemal Unakıtan. Talat lçöz bulunmaktaydı. Fethullah Gülen cemaatinin desteklediği Asya Finans'ın ortak· lan arasında ise YIMPAŞ. Gaye Matbaacılık, Ihsan Kalkavan, M.Emin Hasırcılar. Kar Şirketler Topluluğu, Fem Dershane· leri, BECA Holding, Aydın Orme vs. bulunmaktadır (Bulut. 1997: 274, 285, 404). 14 Bankaya Sahip Olma Savaşı: Nesim Malki Olayı Tefeci olarak bilinen ve 1995 yılında öldürülen Musevi iş adamı Nesim Malki'nin Kıbrıs'ta iki bankası (Tunca Bank ve off·shore bankacılık yapan Kıbrıs Facto Bank), Türkiye'de döviz ve factoring şirketleri vardır ve aynı zamanda Ali Os· man Sönmez ve Cavit Çağlar'ın tekstil ürünlerini pazarlamaktadır. (Tunca Tekstil şirketi ile) Hayali bir banka sahibi ol· mak olan Malki, Bank lndosuez'i almak ister. Bankanın satış protokolü tar anar ar asında imzalansa da, Malki'nin bu is· teği hükümet tarafından engellenir ve satış işlemine onay verilmez. Malki daha sonra Sümerbank'ın satışında orta· ya çıkacaktır ama bu bankayı da tekstil piyasasının önemli isimlerinden olan. ancak adı o güne kadar pek duyulma·

yan Hayyam Garipoğlu alır. Ancak bu satış işlemi de çeşitli soruları beraberincle getirecektir. Garipoğlu'nun Malki'nin kara para akışını sağladığı ileri sürülmektedir. Aynı zamanda Garipoğlu'nun, 1990'1arın başında yüksek bedelli maki·

ne ithal ederek şirketi Satmaya için haksız teşvik aldığı. vergi kaçırdığı tespit edilmekle birlikte şirketleri lpeks, Amas· ya. Sofist. Torekse adına milyonlarca dolarlık hayali ihracat gerçekleştirmiştir. Bankanın Garipoğlu tarafından satın alınmasından sonra bankanın başına o günlerde Malki'nin danışmanlığını yapan ve aynı zamanda Kıbrıs'taki Tun· ca Bank'ın da % 1 1.5 oranında otağı olan Şükrü Karahasanoğulları getirilecektir. Karahasanoğullarının hu pozisyonu Malki'nin hisselerinin temsilciliği olarak yorumlanır. Yine Sümerbank'ın satışının yapıldığı günlerde Kıbrıs'taki Tun· ca Bank'tan 300 milyar lira transfer edilmiştir. Transfer Tütünbank'a Erol Evcil adına yapılır. Bu para Evcil aracığıyla Garipoğlu'na iletilecektiı (23 Ekim 1998. Cumhuriyet).


1 40

1

Nuray Ergüneı

banka sahibi yapılmıştır: Satıştan önce Etibank'ın bankacılık faaliyetleri ayrılarak, Etibank, Denizbank ve Anadolu Bankası olmak üzere üç farklı bankaya dönüştü­ rülmüş, böylece oluşan bankaların isim hakları satılmıştır (aktaran Günal, 2001 : 1 7). Etibank'ı Nergis Holding& Medya Holding ortaklığı (1 997)15, Denizbank'ı Zorlu Grubu ( 1997), A nadolu Bankasın ı ise Başaran Grubu (1997) alm ıştır.16 Bankalar Sermaye Grupları Arasında El Değişti riyor Esas itibariye 1 970'lerden itibaren başlayan sermaye gruplarının banka sahibi ol ma mücadelesi 1980'den sonra yoğunlaşmıştır. Bu yarışta bazı bankalar sermaye grupları arasında el değiştirmiştir. Bunlar arasında özellikle Sabancı Holding, Koç Holding, Çukurova Grubu ve Doğuş Grubu arasındaki mücadele ilginçtir: Çuku­ rova Grubu banka sahibi olma yolu nda önce Pamukbank'taki ağı rlığını arttırmış; 1970'li yılların başında U luslararası Endüstri ve Ticaret Bankası unvanını alan Se­ lanik Bankasındaki sermaye çoğunluğunu elde etmiş; Yapı ve Kredi Bankasında da Sabancı Grubu ile yaptığı savaşım ı kazanarak bankanın denetimini ele geçirmiştir. Sabancı Grubunun Akbank'tan sonra Yapı K redi Bankası ve Garanti Bankası'nda yönetimi ele geçirme girişimleri olmuş, ancak bu bankaları denetimi altına alama15 Medya Holding'in (Sabah Gazetesi) banka sahibi olma hikayesi: Dünyada 700'e yakın şubesi bulunan ve Fransa'nın 3. Bankası olan Bank lndosuez Türkiye'deki ilk şubesini 1987 yılında açar. 1990 yılında ise Eximbank'tan emekli olan eski Merkez Bankası Başkanı Yavuz Canevi'yi transfer ederek Avrupa Türk Yatırım Bankasını kurar. 1991 yılında ise 1987'de açtıQı şubeyi, Bank lndosuez Generale Euro Türk AŞ. adıyla anonim şirkete dönüştürüp, Türkiye'de yabancı serma­ yeli bir ticari banka haline gelir. Ancak daha sonra 1994 yılındaki krizden etkilenen 2 şubeli bu ticaret bankasını sa­ tışa çıkaracaktır. Satış için, ilk önce Tunca Grup ile 7,5 milyon dolara anlaşılır ancak hazine Tunca Gruba banka sahi­ bi olma izni vermez. Bankanı n % 90'1ik hissesini Emlak Bankası ve Medya Holding ortaklaşa satın alırlar.(1995) Banka­ nın ö1elleştirme kapsamındaki Emlak Bankası tarafından satın alınması Medya Holding'in banka sahibi yapıldıQı yo­ rumlarına yol açar. (Bank lndosuez'in Zürih şubesinde Ozal'ların şifreli hesapları bulunmaktadır. Banka diQer taraftan Avrupa Türk Yatırım Bankası aracılıQıyla PTI'nin Tsine deQer biçecek danışmanlık komorsiyumundadır ve özelleştir­ melerde aracılık etmektedir. Ayrıca Türkiye'nin toplam 500 milyon dolar borç istediği yabancı bankalar arasındadır.) Ancak kamuoyunun artan baskısı karşısında Dinç Bilgin bankadaki ortaklığından vazgeçecek daha sonra da özelleş­ tirilen Etibank'ı satın alacaktır (23 Ekim 1998, Cumhuriyet). Etibank'ın satın alınması da bir o kadar şaibelidir; Etibank'ın özelleştirilmesi için yapılan ikinci ihalesini lnterbank'ın sahibi Cavit ÇaQlar kazanmasına raQmen, Hazine bu satışı, lnterbank'tan grup şirketlerine aktardığı kredilerin yasal sınırların çok üzerine çıkması nedeniyle onaylamaz. Bunun üzerine bankayı almakta kararlı olan Çağlar yeni bir plan uygular ve Sabah grubunun sahibi Dinç Bilgin'e bankayı ortak olması teklifinde bulunur ve banka % 35 Çağlar, % 14 oranında Bilgin'in olmak üzere satın alınır. Daha sonra ise lnterbank'ın batmaya yüz tuttuğu günlerde Etibank'tan 40 milyon dolar kredi aktarılırken Etibank'ın tamamı Bilgin grubuna geçer. 16 Hükümet Düşüren Banka Türkbank olayı: 4 Mayıs 1998'de Devlet Bakanı Güneş Taner'i ziyaret eden Korkmaz YiQit Türkbank'ı satın almak istediQini söyler. Ancak Türkbank'a başka talepler de vardır. Tansu Çiller döneminden beri Türkbank'la ilgilenen Alaattin Çakıcı ise ihale öncesi Erol Evcil, Hayyam Garipoğlu, Korkmaz Yiğit'le görüşmeler ya­ par. Çakıcı'nın bu görüşmeleri MiT tarafından dinlenir. MiT görüşmelerden Başbakan Mesut Yılmaz'ı haberdar ede­ rek, Devlet Bakanı Güneş Taner'e Çakıcı'nın Korkmaz YiQit lehine ihaleye katılmak isteyen iş çevrelerine baskı yaptı­ Qını anlatır. Bu gelişmeler üzerine Merkez Bankası, Emniyet Genel Müdürlüğünden bilgi ister. Bakan Taner, olanlar­ dan Korkmaz YiQit'i haberdar ederek ihaleden çekilmesini önerir. Korkmaz YiQit ise 30 Haziran 1998'de Hüsamettin Cindoruk ve DYP milletvekili Cefhi Kamhi aracıQıyla Başbakan'la görüşme yaparak "Çakıcı'nın ihaleye müdahale edil­ memesini istediğini" belirtir. Yılmaz görüşmeden Güneş Taner'i haberdar eder. ihaleden bir gün önce Emniyet Ça­ kıcı ile YiQit arasındaki ilişkiyi ve ihaleye katılmak isteyenlere baskı yapıldığını belirten yazıyı Başbakanlığa gönderir.

Ancak yazı kaybolur. 4 Ağustos'ta yapılan ihale 600 milyon dolar fiyatla Korkmaz Yiğit'te kalır. Merkez Bankasının bil­

gi isteQi de aynı gün cevaplanır; ancak Gazi Erçel eline ulaşan yazıdan kimseye bilgi vermez. Ancak ele geçirilen te­ lefon konuşmaları Fikri Sağlar tarafından kamuoyuna açıklanacak bu da koalisyon hükümetinin düşürülmesi ile so­ nuçlanacaktır (Şener, 2001: 79, 80).


Banka Sermayesi üzerinden Sınıf l�i Çatıımaları Anlamak

1 141

mıştır. 1 980'1i yılların ortalarına doğru da Garanti Bankası'ndaki bütün payların ı Doğuş Grubuna teslim edecektir. Doğuş Grubu 1970'li yıllarda Yapı ve Kredi Bankasının yönetiminde iken, daha sonra bu bankadaki pay senetlerinin büyük bölümünü Çukurova Grubu'na devretmiş, buna karşı İ mar Bankası'nı denetimi altına almıştır. 1980'1i yılların or­ talarına doğru İmar Bankasın ı Uzan Grubu'na devreden Doğuş Grubu, Koç Hol­ ding ve Sabancı Holding'i n Garanti Bankası'nda ki paylarını alarak, Garanti Ban­ kasının yönetimine egemen olmuştur (Akgüç, 1 992: 67). Şaziye Karlıklı, Vehbi Koç'un sözleriyle Koç Grubu ile Sabancı Grubu a rasında Garanti Bankası'nda yaşanan çekişmeyi şöyle anlatıyor: Garanti Bankası'nda hakim hissedar olmaya karar verdik. Ve hisseleri sacın al­ maya başladık. Bu dönemde bankada Sapmazla r ile birlikte, Sabancılar'ın yüzde 20 hissedarl ığı varm ış. Bizim kararımızı öğreni r öğrenmez Sabancılar da Garanti Bankası hisselerini toplamaya başladılar ve bu gayretlerini yüzde 35 hisse seviyesini buluncaya kadar devam ettirdiler. Böylece, sermaye tezyidi kararlarını bloke etme hakkını sağladılar. Bu safhada, biz, Sabancılar'a kendileri nin Akbank'ı olduğunu, Garanti Bankası'nı kalkındırmak için bize önemli fedakarlıklar düşeceğini ve bu sebeple yönetim hakimiyetinin bizde kalmasının şart olacağını anlatmaya çalıştık. Ancak Koç Grubu bankayı elinde tutmayı başaramayacaktır. Vehbi Koç, Can Kıraç'a yazdığı mektupta Sabancı Grubu ile Garanti Bankası'nda yaşad ığı çekişme­ yi Aşık Veysel'in dizeleriyle özetleyecektir: "Kim okurdu, kim yazardı/ Bu düğümü kim çözerdi/ Koyun kurt ile gezerdi/ Fikir başka başka olmasa."17 S e r m a y e G ru p l a r ı A r a s ı n d a E l D e ğ i ş t i r e n B a n ka l a r Banka

Eski Sahibi

Yeni Sahibi

Yılı

Yapı ve Kredi Bankası

Doğuş Grubu

Çukurova Grubu

1980

Garanti Bankası

Sabancı&Koç&Doğuş

Doğuş Grubu

1983

imar Bankası

Doğuş Grubu

Uzan Grubu

1 984

iktisat Bankası

Ergür Holding

Erol Aksoy

1984

Titibank(lmpexbank)

M.Ali Yılmaz&Ulusoy'lar

Asil Nadir

1 989

Egebank

Ozakat Grubu

Bayraktar Holding

1 990

lmpexbank (Titibank)

Asil Nadir

Eliyeşiller

1991

Net bank

Net Holding

Marmara Holding

1991

Tekstil Bank

Akın Holding

GSD Holding

1992

Oyakbank

Alarko&Cerrahoğlu&Oyak&ABU

Oyak Grubu

1 993

Yurtbank

Çarmıklı&Fransız ortak

Balkaner&lhlasGr.

1 994

Egebank

Bayraktar Holding

Bayraktar&lhlasGr.

1 994

Bank Ekspres

lbrahim Betil

Doğuş Grubu

1994

Bank Ekspres

Doğuş Grubu

Korkmaz Yiğit

1 994

1 7 S Karlıklı "Garanti"nin 50 yıllık hikayesi" htıo://www.mil!iyeı com tr/2004/03/15/business/bus03 html


1 42

1

Nuray Ergüneş

Dışbank

lşbankası Grubu

Doğan Grubu

1 994

Alternatifbank

Doğan Grubu

Anadolu Endüstri G.

1996

lnterbank

Çukurova Grubu

Nergis Holding

1996

-

Yurtbank

Balkaner&lhlas Grubu

Balkaner Grubu

1997

MNG Bank

Doğuş Grubu

MNG Holding

1997

Derbank

Derviş Temel

Bayındır Grubu

1 998

Egebank

Bayraktar&lhlas Holding

Yahya Demirel

1998

Etibank

Nergis Holding&Medya H.

Medya Holding

1999

Kaynak: 1980-2002 Cumhuriyet Gazetesi; Kazgan vd., 1999: 376, 415, 416; Sönmez, 1992b: 79; Karakaş-Gültekin, 2003; Akgüç, 1992: 78, 79, 114; www.tbb.org.tr/turkce/diger_bilgiler/faalbanka.xls ve www.tbb.org.tr/turkce/digeı_bilgiler/kapalibanka.xls

3.

P a ra - s e r m ay e n i n y o ğ u n l a ş m a ve merkez i l e ş m e s i

Sermaye birikim sürecinin gelmiş olduğu aşamaya bağlı olarak para-sermayeye duyulan ihtiyacın sını f içi ilişkiler üzerinde önemli etkileri olmuştur. Sınıf içi bile­ şenlerin para-sermayeyi ele geçirme, kontrolü akına alma m ücadelesi sını f içi çeliş­ kileri derinleştirirken, bu yönde hızlanan rekabet, sermayenin yoğunlaşmasına ve merkezileşmesine yol açmıştı r. Sermaye grupları para sermayenin artan önemi karşısında h ızla birer banka sa­ hibi olmaya yönelm işlerdi r. Bir önceki bölümde değini ldiği gibi, bu gruplar ilk dö­ nem için yerel bankaları ulusallaştırma, daha sonraki dönemlerde ise başkasın ı n bankasını ele geçirme, yeni banka kurma, yabancı bankalara ortak olma gibi farklı biçim lerde banka sahibi olma mücadelesine girmişlerdir. Sermaye grupları arasında yaşanan rekabet ve bu paralelde uygulanan politikalar (banka kurmanın kolaylaş­ tırılması, faiz oranların ı n serbestleştirilmesi v.b.) finansal işlemlerin hacim ve hız­ larının gelişmesine, bu ise para-sermayenin başka bir ifade ile banka sermayesinin yoğunlaşmasına ve merkezileşmesine yol açmıştır. Bankacılık sektöründe yaşanan mülkiyet düzeyindeki değişimb, üretim araçla­ rının mülkiyeti bağlamında mülksüzleşme, kapitalisclerin mülksüzleşmesi ya da be­ lirli ellerde coplanması olarak tan ı mladığımız para-sermayenin merkezileşmesine dair önemli veriler sunmaktadır. Para sermayenin yoğunlaşma düzeyini ise birikimde ger­ çekleşen artıştan yani finansal değerlerdeki artıştan izlemek mümkündür. Bankacılık sektöründe yaşanan sürece tekrar dönersek; 1 980'lerin ilk yılların­ da bankerler-bankalar ve bankalar-bankalar arasında yaşanan ve sonucunda da sa­ yısız bankerin ve küçük bankaların piyasadan silindiği yoğun bir rekabet dönemiy­ le karşılaşmaktayız. B u dönemde uygulanan faiz politikaları (yüksek faiz oranla­ rı) ayıklayıcı etkide bulunarak, rekabete dayana mayan bankerler ve bankaları ifla­ sa sürüklemiştir. Bu ayıklama aynı zamanda, bankerler gibi "örgütlenmemiş para piyasasın ı" sisteme akıtmaya yönelik bir çabadır (Sönmez, l992a: 34). Bu çabayı T ÜSİAD'ın 1980 yılı ndaki bir raporundan izlemek mümkün. Raporda bankerlere ilişkin şu i fadeler yer almaktaydı:


Banka Sermayesi Ozerinden Sınıf içi Çatı�maları Anlamak

1 143

Organ ize olamayan para piyasası ipotek piyasasında son derece faaldi. Yük­ sek faizle para verilmesi gayri kanuni olduğu için, ilgil iler bunları resmi geli r­ leri arasında intikal etciremiyorlar, dolayısıyla istemeyerek vergi kaçakçısı du­ rumuna düşüyorlardı . . . Serbest piyasada faizler yüzde I OO'ün üzerinde dola­ şı rken bankaların mevduat için faiz haddi en fazla yüzde 24'dü. Kredi taleple­ rini ban kalar karşılayamıyor ve türlü yollarla faizleri yiizde 45-50'ye yükselti­ yorlardı. Ba nkerlerinde etkisiyle, 1979 yılından İtibaren halkın bankalardaki mevduatı azalmaya başlamış ve banka sisteminin reel faizlerle yürüyemeyeceği anlaşılmıştı. Halk, banka faizlerinin yetersizliğini görerek paranın özel sektör tahvilleri karşılığı ödeme garantisi sağlayan bankerlere ödüyordu.

Bankacılık sektörü açısından en hareketli yıllar 1997-2003 yılları arası olmuş­ tur. Bu dönem içerisinde yirmi iki banka sistemden elimine edilerek TMSF'ye dev­ redilmiştir. Ancak TMSF'ye bu devirler, banka birleşmeleri ve satın alma yoluyla bankaların hızla belirli ellerde toplanmasına yol açmıştır. Örneğin TMSF'ye devre­ dilerek Sü merbank bü nyesine toplanan beş ban ka (Egebank, Yurcbank, Yaşarbank, Bank Kapital, Ulusalbank) daha sonra Oyakbank'a satılmıştır. 2000'lerin başları­ na gelindiğinde, 1999'da seksen bire kadar u laşan banka sayısının, 2002 yılında hızla elli dörc'e düştüğü görülmektedir. Bu rakamlar dahi bize gerçek anlamda bir tekelleşmenin yaşandığını göstermektedir. Bel irl i yıllarda yaşanan ciddi ekonomik ve mali sıkıntılara rağmen bankacılık ke­ siminin finansal büyüklüklerinde önemli gelişmeler yaşanmıştır. 1980 yılında 20.8 milyar dolar olan bankacılık sektörünün toplam aktif büyüklüğü (GSMH'n ı n o/o 26'sı), 1990 yılında 58.2 milyar dolara (% 38.2), 2000 yılında 1 55 milyar dolara (% 76.9) yü kselm iştir. Mevduat hacminde de hızlı bir artış gerçekleşmiş ve 1980 yılın­ da 4.3 milyar dolar olan toplam tasarruf mevduatları 2000 yıl ında 64.4 milyar dolar düzeyine ulaşmıştır. Bu artışta 1980'li yılların ikinci yarısından itibaren döviz tevdi­ at hesaplarında kaydedilen yükselme önemli paya sahiptir. DTH'nın toplam tasarruf mevduatlara oranı 2000 yılında o/o 58.6'ya ulaşm ıştı r. Toplam kredilerde de önem­ li oranlarda artış göriilmekcedir. 1980 yılında 1 1 mi lyon dola r olan toplam krediler 2000 yıl ında 50.9 milyon dolar düzeyine ulaşmıştır. Bankacılık sisteminin bir parça­ sı olan Özel Finans Kuru mları da özellikle 1 990'11 yıl lardan itibaren mali sektörde kı­ yaslandığında belirli düzeyde bir aşama kaydetmişlerdir. Temel göstergelerden de bu gelişme izlenebilmektedir. ÖFK'ları n bilanço toplamın ın bankalar bilanço toplamı­ na oranı 1 993'de o/o 1 .61 seviyesinden, 1 999' da o/o 2.28'e, ÖFK'ların topladığı fonla­ rın bankaların copladığı mevduata oranı 1 993'deki o/o 2.58 seviyesinden 1 999'da o/o 2.99'a, ÖFK'ların kullandırdığı fonların bankaların kullandırdığı toplam kredilere oranı o/o 3.26'dan % 5.85' e yükselmiştir (BDDK, 200 1 : 4). Niteki m aşağıda yer verilen tablodan da izlenebileceği gibi ilk beş banka banka­ cılık sektörünün yaklaşık o/o 50'sine hakim pozisyondadı r. Örneğin 200 1 yılı baz alındığında, T. İş Bankası, Yap ı ve Kredi Bankası, Akbank, T. Garami Bankası ve Pamukbank'ı n oluşturduğu ilk beş bankanın, toplam akci Aerin o/o 42.8'ine, cop-


1 44 1

Nuray Ergüneı

lam mevduatın % 44.S' ine, toplam kredilerdeki payın % 4 l'ine sahip olduğu gö­ rülmektedi r. B a n ka c ı l ı k S i st e m i n d e Yo ğ u n l a ş m a ( % )

ilk beş banka

1990 1995 L1991 1998

1 999

2000 2001 2002 2003

46

48

T.Aktif

54

48

44

T.mevd uat

59

53

47

49

50

T.Krediler

57

50

46

40

42

T.Aktif

75

71

67

68

68

T.Mevduat

85

73

70

73

T.Krediler

78

75

72

73

44

56

58

60

51

55

61

63

42

49

55

54

69

80

81

83

69

72

80

86

88

73

71

82

74

73

ilk on banka

Kaynak: Köne, 2003: 11; TBB, 2003: 6

Bu anlamda sermaye gruplarının para-sermayeyi ele geçirme, kontrolü altına alma mücadelesi para-sermayeni n yoğunlaşması ve merkezileşmesine yol açmıştır. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki bu merkezi leşme ve yoğunlaşma eğilimi reka­ beti ortadan kaldıran bir eğilim olarak değil, tersine rekabeti daha fazla körükleyen bir eğilim olarak karşımıza çıkmaktadır.18 4 . S ı n ı f i ç i M ü c a d e l e l e r Yo ğ u n l a ş ı y o r : Ye n i d e n Ya p ı l a n m a S ü re ç l e r!

Bankacılık sektöründe yaşanan krizler sermaye içi mücadelelerin geldiği aşama­ ları n çarpıcı olarak gözlendiği süreçleri de oluşturmaktadır. Bunu bankacılık sek­ törü üzerinden, sermaye grupları arasındaki çatışma/ittifaklara bağlı olarak yeni­ den yapılanması dolayı mında iki ana dönemden hareketle incelemek mümkündür. Birinci yeniden yapılanma dönemi olarak adlandıracağımız dönem bankerlerin ve birkaç küçük bankanı n19 sistemden elimine edildiği sürece işaret etmektedir. Bu sürece temel n iteliğin i veren düzenlemeler finansal serbestleşme doğrultusunda faiz oranlarının serbestleştiril mesi, banka kurmanın kolaylaştırılması olmuştur. İkinci yeni<len yapılanma dönemi ise kamuoyunda "hortumcu bankalar" adı verilen ban­ kaların elimine edilerek, kurumsal düzenlemelere gidildiği dönemi kapsamakta­ dır. Bu dönemlendirme aynı zamanda 1980'1 i yıllarla başlayan u luslararası sermaye 1 8 Bankaların sermaye grupları arasında el de<'.)iştirmesi bu duruma işaret ediyor: Sabancı&Koç&Do<'.)uş Grubunun kontrolünde olan Garanti Bankası Doğuş Grubu tarafından ele geçirilmiş (1983), Doı:Juş Grubu kendi bankası imar Bank'ı Uzan Grubuna bırakmak zorunda kalmıştır (1984). Yine Çukurova Grubu lnterbank'ı Nergis Holding'e (1996), Doı:Juş Holding MNG Bank'ı MNG Holding'e (1997), Bayraktar&lhlas Holding ortaklıı:Jı Egebank'ı Demireller'e (1 998) kaptırmıştır. 19 Bu bankalar aynı zamanda dışa yönel i k birikim stratejisine uyum saı:Jlayamayarak elenecek olan sermaye grupları­ nın bankasıdır: Hisarbank Kozanoı:Jlu-Çavuşoğlu Grubu'na, lstanbul Bankası Has Grubu'na, Odibank Cerrahoğlu Gru­ bu'na. işçi ve Kredi Bankası Derinkökler'e, Baı:Jcılar Bankası ise Sürmenler'e aitti.


Banka Sermayesi Üzerinden Sınıf içi Çatıımaları Anlamak

1 145

ile entegrasyon sürecinde uygulamaya konulan deregülasyon (düzenlemeden arı n­ ma) ve reregülasyon (yeniden düzenleme) süreçlerine de denk düşmektedir. 20 Yay­ gın kullan ı mıyla I . kuşak (nesil) yapısal reformlar olarak adlandırılan bu reform­ lar21 Türkiye' de içe yönel ik sermaye birikim koşullarında belirlenen düzeneklerin yeniden "sermayenin dünyaya açıl masının bel irleni mi altı nda ortadan kaldırılma­ sı" anlamına gelmektedir. Genel bir ifade ile ekonomide mali, finansal serbestleş­ me, devletin ekonomideki eckinliğinin azalcılmasına yönelik reformları kapsamak­ tadır. Bu anlamda gerçekleştirilen düzenlemeler şunlar olmuştur: • Finansal serbestleşmeye yönelik olarak: Faiz oranlarının serbestleştirilme­ si en önemli düzenleme olmuştur. Bununla birlikte Sermaye Piyasası Kuru­ lunun oluşturulması, yeni menkul değerlerin piyasaya sürülmesi, yeni ban­ kaların kurulması sağlanmıştır. finansal serbestleşmenin tam olarak sağlan­ ması ise 1 989 yılında konvertibiliteye geçişle olmuştur. Çıkarılan 32 sayı­ lı kanunla her Türk vatandaşı banka ya da diğer finansal kurumlardan, her­ hangi bir sını rlama olmadan istediği kadar yabancı para satın alma hakkı kazanmıştır. Yi ne aynı kararla Türkiye'de yerleşik olmayan kişilere sermaye piyasasında tüm işlemleri yapma hakkı verilmiştir. Aynı zamanda yerleşik­ lerde banka ya da diğer özel fi nans birimlerini aracı olarak kullanarak, ser­ maye piyasasında işlem gören değerli kağıtları sadece ülke içinde değil, dün­ ya piyasalarından alıp satma olanağına kavuşmuştur. • Dış Ticaret ve Kambiyo Rejiminde Serbestleşme: Kocaların kaldırılması, gümrük vergilerinin indirilmesi sürecinin kademeli olarak işletilmesi ile it­ halatta serbestleşmeye gidilmiştir. İhracatta teşvikler sağlanmıştır. Sabit dö­ viz kuru uygulamasından günlük kur uygulamasına geçil miştir. Kambiyo rejiminin serbestleştiril mesi yönündeki mevzuat düzenlemeleri ile kaynağı sorulmadan döviz tevdiat hesabı açılması, dövize endeksli borçlanma araç­ larının ihracı ve sermaye hareketleri nin serbestleştirilmesi sağlanmıştır. Ser­ best Bölgeler kurulmuştur. • Sermaye üzerindeki vergilerin hafifletil mesine gidilm iştir. • Özelleştirmelere gidilmiştir. • Reel ücretler-maaşlar düşürülmüş, tarım fiyatları baskı altına alınmıştır.22 2 0 Fuat Ercan 1. kuşak (nesil) reformları piyasanın orman yasalarını harekete geçiren reformlar (deregülasyon­ düzenlemeden arınma) il. kuşak (nesil) reformları ise kapitalizmin küresel kurumsallaşmasına geçişi sağlayan re­

formlar (reregülasyon-yeniden düzenleme) olarak adlandırıyor (2003a: 3, 5). 21 Yapısal reformların mimarı IMF'nın çalışmalarında, yapısal reformlar iki başlık altında ele alınıyor: 1. Birinci nesil yapı­ sal reformlar 2. ikinci nesil yapısal reformlar. Bu reformlar Washington Uzlaşması ya da Post Washington Uzlaşması olarak da anılıyor. Bu reformlar sadece Türkiye'de değil, bir çok ülkede hayata geçirildi. Washington Uzlaşması ola­ rak adlandırılan. Latin Amerika ülkelerine önerilen reformlar şunlardı: 1. Mali disiplin 2. Kamu harcamalarındaki önce­ liğin yüksek ekonomik dönüşler sağlayabilen ve gelir dağılımını geliştirecek alanlara kaydırılması 3. Vergi reformları

4. Faiz oranlarının serbestleştirilmesi 5. Rekabetçi döviz kuru 6. Mal hareketlerinin serbestleştirilmesi 7. Yabancı ser­ maye akımlarının serbestleştirilmesi 8. özelleştirme 9. Deregülasyon 10. Mülkiyet haklarının korunması ( Williamson, 2000: 2 5 2). 22 Ayrıntılı bilgi için bkz. Sönmez, 1992a: 21; Ercan, 2003b: 21; Kazgan, 2002: 1 28.


1 46

1

Nuray Ergüneı

1 . kuşak yapısal reformlar, toplumsal ilişkilerin genel çerçevesini beli rleyen bir önceki döneme aic cüm diizenekleri piyasa adına darmadağın ederken, diğer yan­ dan piyasa ların dü nya ölçeğinde birbi rleriyle eckileşi mini arccırdığı ölçüde, kapira­ lizmin kırılganlığı da diğer ülkelere hızla si rayer eden özellik kazanmışcır (Ercan, 2003b: 21). Birbiri ardına parlayan finansal krizler ( 1 995 Meksika, 1 997-98 Asya, 1 998 Rusya, 1 999 Brezilya, 1 999-2001 Arjancin ve 200 1 Türkiye) bu reformların yeniden gözden geçi rilmesini gerekli kılmışrır. Dünya ölçeğinde kapicalizmin arcan kırılganlığını azalrma ya da başka bir deyişle risk ve bel irsizl ikleri nin orcadan kal­ d ı rılması, genel olarak cüm dünyada, özelde ise Türkiye' de yasal değişimlerin ya da düzenleyici reformları n yeni özellikler dolayında ran ı mlanmasına neden olmuşcur. Kapitalizmin küresel kurumsallaşmasına geçişi sağlayan reformlar olarak adlan­ dırılan i l . kuşak reformlar Türkiye'nin gündemine l 999'la rdan iribaren girmişrir. Reformlar kamuoyuna Güçlü Ekonom iye Geçiş Progra m ı (GEGP)23 olarak sunul­ muşcur. Programın remel amacı ". . . kur rejiminin rerk edilmesiyle onaya çıkan gü­ ven bu nalımı ve isrikrarsızlığı süracle orcadan kaldırmak ve eş anlı olarak bu duru­ ma bir daha geri dönül meyecek şekilde kamu yöneriminin ve ekonominin yeniden yapılandırılmasına yönelik alr yapıyı oluşrurmak" olarak ifade edilmekredir. Kamu yöneriminde dönüşümün adı olan yönerişim; "programda öngörülen hedeflere ula­ şılması ve ekonominin yeniden yapılandırılması konusunda kesin bir siyasi desreği ve taahhüdü içermek ve kamuda kaynak rahsisi sürecinde şeffaflık ve hesap verile­ bilirliğin sağlanması, rasyonel olmayan müdahalelerin bir daha geri dönüşü olma­ yacak şekilde önlenmesi, iyi yönerişimin ve yolsuzlukla mücadelen in güçlendiril­ mesi" başlıkları alrında sunulmaktadır. Bu remel ilkeler çerçevesinde belirlenen ni­ hai hedef; "ekonomide sürdürülebilir bir gelişme orcamını sağlayarak kaynak kul­ lanma sürecindeki verimliliği amırmak, dışa açık bir yaklaşımla piyasa koşulların­ da rekaber gücünü gelişrirmek ve böylece ekonomide büyü meyi, yacırım ve isrihda­ mı arccırmak . . ." olarak respir edilmekredir. Program çerçevesinde mali sektörün yeniden yapılandırıl ması, devletre şeffaf­ lığın armrılması ve kamu finansman ının güçlendirilmesi, ekonomide rekabetin ve etkinliğin amırılması, sosyal dayanışmanın güçlendi rilmesi olmak üzere temel dört alanı kapsayan 1 5 yasa errafında düzenlemeler yapılmaktad ı r. Bu yapısal re­ formlar ise bankacılığa ilişkin reformlar, kamu sekrörüne ilişkin reformlar ve özel sektörün rolünün genişletilmesi olmak üzere üç başlık altında toplan maktadır: • Bankacılığa ilişkin reformlar; genel olarak bankacılık sektörünün, özel ola­ rak da kamu ba nkaları n ı n yeniden yapılanmasının tamamlanması, kamu bankaların ı n özelleştirmeye hazırlanması, özel bankaların güçlendirilmesi, İstanbul Yaklaşımı olarak adlandırılan bankacılık yasası, bankacılığın ye­ niden yapılanma maliyecinin yasal zemine çekilmesi, kamu bankaları n ı n görev zararları na ilişkin düzenlemeler, kamu bankaları nın özelleşcirilmesi, bankalar arası birleşmelerin kolaylaşcırılmasına ilişkin yasal düzenekleri, 23 GEGP Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinin ardından uygulamaya konuldu.


Banka Sermayesi Üzerinden Sınıf içi ÇatıJmaları Anlamak

j 147

Kamu sektörüne ilişkin reformlar; kamu sekcöründe eckinliğin ve açıklığın sağlanması, harcamalar ve kamu personel rejiminin disiplin alcına alınması, gelirlerin geliştirilmesi ve vergi reformunu, • Özel sektörün rolünün genişlecil mesi ise özelleştirmen in yeniden canlandı­ rılması, özel sekcörde şirket yönetişiminin sağlanması, yacırımlara ilişkin yö­ netimsel engellerin kaldırıl ması, yabancı sermayenin ceşvik edilmesini kap­ samaktadır (Ercan, 2003b: 27). Böylece bu reformlarla, karar alma süreçlerinin özelleşcirilmesi ile sermayenin uluslararası harekeci önü nde engel oluşturabilecek bürokratik yapı orcadan kaldırıl­ mış, sadece ulusal sermayenin taleplerine değil, küresel sermayenin mantığı ve ihci­ yaçlarına da cevap verebilecek küresel düzenekler oluşturulmuştur. Yine, sadece ka­ rar alma süreçlerinin değil, kamusal alanda biriken değerlerin de özel sektöre dev­ riyle "piyasan ı n" haki miyeci sağlanmıştır. Birinci Yeniden Yapılanma Dönemi: Bankerlerden Bankala ra

Yukarıda 1980 sonrası Türkiye'de sermaye birikim rejimindeki dönüşümün gereklilik ve isceğine değinildi. Bu gereklilik ve iscek sermaye kesimi için para­ sermayeyi koncrolü alcında bulundurmayı cemel straceji haline gecirmiştir. Yine nes­ nel süreçlerle ilgili olarak para-sermayeyi elinde bulu ndurma sermaye grupları için krizde ayakta kalabilme ve yeni bi ri kim koşullarına uyum sağlayabilmede gerekli esnekliği sağlamıştır. 1980'lerin hemen başına dönersek; dönüşüm, daha önceki birikim rejiminden farklı olarak uygulanan ekonomi policikalarda değişi kliği de zorunlu hale gecir­ mişcir. Bu amaçla, yeni birikim rejiminin gereklilikleri doğrulcusu nda, ilk elden 1 Temmuz Bankacıl ığı olarak adlandırılan Bankalar Kararnamesi ile vadeli tasar­ ruf mevduatı ile kredi faiz oranlarında serbestleştirmeye gidil miştir. Faiz oranları n­ daki serbescleşcirme ile hedeAenen yurciçi birikimlerin canlandırılması, tasarruAa­ rın harekece geçirilerek bankalara yönlendirilmesi, bankalar arası rekabete olanak sağlanmasıdır. 24 Aynı zamanda organize olmayan para piyasasın ı ıı sisteme aktarılması da amaç­ lanmaktadır. Çünkü 1 974-1979 yılları arası sanayiye ucuz kredi sağlamak için uy­ gulanan düşük faiz politikaları ve yüksek enAasyon nedeniyle reel faiz oranları ne­ gacif değerlerde kalmakta ve halk banka faizlerinin yetersizliği nedeniyle parasını özel sekcör cahvilleri karşılığı ödeme garancisi sağlayan bankerlere akcarmakcaydı. Yine, yüksek enAasyon koşullarında nakit paraya duyulan ihtiyaç, banka kredile­ rinden yararlanamayan kesimleri "cefeci piyasası na" yönlendirmekceydi. 2 4 Serbest faiz oranları, kişileri uyararak tasarruf etmenin çekiciliğini artıracak, b u i s e ulusal gelirin büyük bir bölümü· nün tasarruf edilmesine, böylece yurt içi birikimin artmasını sağlayacaktı. Yine pozitif faiz oranları. birikimleri ban· kalara yönlendirerek kaynakların bankalar aracılığıyla dağılımına yol açarak bir yandan mevduat hacmini genişletir­ ken diğer yandan kaynak kullanımını iyileştirecekti. Bankalar ar ası rekabete olanak sağlanması ise bankaları daha et­ kin ve verimli çalışmaya zorlayacak, verimli çalışmayan bankaların tasfıyesine yol açarak bankacılık sisteminin bu tür bankalardan arınmasına olanak hazırlayacaktı (Akgüç, 1992: 82-83).


1 48

1

Nuray Ergün•$

Temmuz bankacılığı ile bankalara da yüksek faiz verme olanağın ı n sağlanması bankerlerle bankalar arasındaki rekabeti başlatm ıştır. Bu iki kesim arasında kıyası­ ya yaşanan rekabet, bankalar lehine sonuçlanmıştır. Mevduat sertifi kalarını ve hol­ ding tahvillerini kendi borç senetleri ile birlikte pazarlayan ve sonunda sadece ka­ saya giren yeni parayla eski taahhütlerini karşılamak zorunda kalan ban kerler 1982 ortalarında tamamen çökmüştür (Boratav, 2004: 1 5 1 ). Faiz yarışı sadece bankerlerin değil bazı küçük bankalarında piyasadan tasfiyesi ile sonuçlanmıştır. Bunlar; İstanbul Bankası, Hisarbank, Odibank, İşçi Kredi Ban­ kası ve Bağbank'dır. Yaşanan finansal krizle mali yapısı bozulan Töban k ise 1 987 yılında kamulaştırılmıştır. Bir anlamda tasfiyeleri ni h ızlandı rmak amacıyla dönemin Maliye Bakanı'nı n " bu n lara para yatıranlar kumar oynadı lar" dediği banker kesim i b u dönemi n önemli sermaye grupları ile i ş yapmaktaydılar y a da sermaye gruplar ı n ı n bir kesimi kendi banker kuru luşlarını kurmuşlardı. Örneği n Meban Transtürk Holding'in, Fiban Sürmen Grubunun, Fintaş Has Holdingin, Oyak Menkul Değerler Oyak Holdingin, Genborsa Çukurova Holdingin, Eczacıbaşı Menkul Değerler Ecza­ cıbaşı Holding'in, Eko Yatırım Kozanoğlu-Çavuşoğlu grubunun banker kuru­ luşuydu (Artun, 1987: 55). Yine Kozanoğlu- Çavuşoğlu grubunun Hisarbank'ı ve Odibank'ı, Çukurova Holding'in Yapı K redi, Uluslararası Endüstri ve Tica­ ret Bankası ile Pamukbank'ı , Has ve Sabancı grupları ve İstanbul Bankası o dö­ nemin büyük bankerlerinden biri olan Kascell i 'ye mevduat serti fi kalarını pazar­ latmaktaydı. S e k tö r yeniden yapılan dırılıyor

"Kuralsızlaşma (yoğun rekabet)"2� olarak adlandırabileceğimiz l982'ye kadar olan dönem finansal krizle noktalanmış, "yeniden düzenlemeler" ise 1 983 yılında kabul edilen yasalarla sağlanmıştır. Bu amaçla öncelikle sisteme güvenilirliğin ye­ niden kazandırılması için TMSF kurulmuştur. 1983 sonunda para piyasası ve ban­ kalar sistemi tekrar denetim altına alınm ış, mevduatın vade ve faizlerini belirleme yetkisi önce Maliye Bakanlığına sonra da TCMB'ye bırakılmıştır. Faiz oranları üzerindeki düzenlemelerin kald ır ılması 1 980 son rası gerçek­ leşen yasa l-kurumsal dönüşü m ü n temel belirleyenlerinden biri olmuştur. Faiz oranları üzerindeki düzenlemelerin kaldırıl ması, para-sermayeyi el inde bulun­ duran kesim ler arası nda rekabet i n yoğu n laşarak artmasına neden olmuştur. Ayn ı zamanda para-sermaye döngüsü ne kat ı l mayan tasarru fların sisteme katıl­ masına olanak sağlamıştır. B u olanak, yine tasarrufların para-sermaye döngü­ süne kat ı ldığı oranda, bu miktarları n bell i ellerde topl a n masına neden olmuş­ t u r (Ercan, 2003b: 1 9). 25 Buradaki kuralsızlaşma kavramı neo-liberalizmin "kuralsızlaşma· sürecinden ayrı olarak 1980 sonrası sık sık tekrar eden "krizler· ve sonrası "yeniden yapılanma· süreçlerini vurgulamak amacıyla kullanılmaktadır.


Banka Sermayesi Üzerinden Sınıf içi Çaıı�maları Anlamak

1 1 49

ikinci Yen iden Yapıla n m a D ö n e m i: Elenenler Hortumcu Kaza nanlar Bankacı

Bankacılık sektöründe ikinci yeniden yapılanma dönemi 1999'da kamuoyuna hortumcu bankaların sistemden tasfiyesi olarak lanse edilen bankacı lık operasyon­ ları ile start almıştır. Tari hsel kökleri Türkiye' de 1980 sonrası uygulamaya konulan neo-liberal politikalar, yani "serbescleşme" sürecine uzanan "yeniden yapılanma" i htiyacı iki temel dinamikle şekillenmiştir. 1980'lerde uygulanan politikaların (fa­ izlerin serbest bırakılması v.b.) yanı sıra 1989' da 32 sayılı karar ile sermaye hareket­ lerine cam serbestinin sağlanması, ülke ekonom isini geniş ölçekli sermaye hareket­ leri karşısında kı rılgan hale getirm iştir. Öte yandan "devletin stratejik bir seçi mle bütçe açıkların ı vergi alarak değil borçlanma ile kapatma tercihi bir borç kısır dön­ güsü yaratmakla birlikte bankalardan sermaye gruplarına önemli kaynak aktarma mekanizması haline dönüşmüştür (Önder, 2003: 272-277). Bankaların 1989 son­ rası süreçte, uluslararası sermaye hareketlerinin etkisine açık hale gelmesi ile genel işlevleri, doğrudan dışarıdan borçlanma imkanları daralmış olan kamu kesimine aracılık yaparak, kamu sektörü borçlanma gereğini fi nanse etmek olmuştur. Ban­ kalar uluslararası arbicraja dayalı kısa vadeli dış fina nsmanı, yurt içinde kamu iç borçlanma seneclerinde değerlendirerek kazanç elde etmeye yönelmişlerdir. Bunun yan ı sıra, neo-liberalizmin kuralsızlaşma sürecinden bağımsız olmayan, bankacılık sektörü nün yapısal zaafları da önemli etken olmuştur: Türkiye bankacıl ı k sistemi 1980'li yılların ikinci yarısmdan itibaren aşırı ölçü lerde bir deregülasyon (kuralsızlaşma) yaşamıştır. Birçok ülkede, mali çöküntü tehlikesi dolayısıyla ciddi biçimde denetim a ltında olan ban kacı­ lık sektörü, Tü rkiye' de tam a n l amıyla başıboş bir gelişme göstermiştir. Sek­ töre girişler neredeyse bütünüyle serbest bırakılmış, banka sah iplerinde bir­ çok özel likler aran ması na, bankaların sıkı sıkıya denetlenmesine ilişkin baş­ ka kapitalist ül kelerde geçerli kurallar hiçe sayılmıştır. Bu, bi r yandan ser­ maye yeterliliği ba kımından son derece zayıf, holdinglerin bü nyesinde birer holding fi nans şi rketi gibi davranan ve/veya son derece teh likeli mali operas­ yonlara giren ba nk a la rı n doğmasına yol açmış; bir ya n dan da banka sahip­ leri nin bazılarının ba nkaları n ı n içini boşaltarak b u n l a ra birer kabuk haline getirmelerin i ola naklı kılm ıştır. Yan i ünlü " hortumlama" operasyonları, ba­ sit birer ahlaksızlı k vakası deği ldir; ekonomik sistem açısından bakıldığın­ da, neo-liberal gevşekliğin ve kuralsızl ığın öteki yüzüdür; neo-libera lizmi n öz be ö z evladıdır (Savran, 2002).

Tüm bunlar 2000, 2001 krizlerinin temel etkenleri olmuştur.26 Finansal kriz­ lc::rc: aı,:ı k bir koııjoııkLür<lc::, ye L c::r li yapıya salıip olmayan -yani bu koşullarda ayak­ ta kalamayan- bankalar bi rer ikişer elenmişler, literatürde ise " hortumcu bankalar" olarak yerlerini almışlardır. Hayri Kozanoğlu " bu hortumcu bankaları" şöyle n ite­ lendi riyor: 26 Bu yıllarda yaşanan kriı, sinyallerini 1994'1e veı mişti. 1994 yılında yaşanan krizde açık pozisyonlarını kapayamayan 3 banka ve 11 aracı kuruluş tasfiye olacaktı. Bunlardan bazıları; Marmarabank, TYT Bank. lmpexbank ile Türk lnvesı,

Çarmen ve Pasifik kuruluşlarıydı (Günal. 2001: 64).


1 50

1

Nuray Ergüneı

TMSF'ye aktarı lan ba nkala rı n ciddi bir kısmı, zaten normal ban kacılık faa­ liyeti yapacak ne bir deneyime sahiplerdi, ne bir sermaye yapısına sah iplerdi. Makro koşulların davetiyle de özelli kle devalüasyon ora n ı n ın faiz ora n ı n ı n altında kalması, sadece bila nçosunda kamu kağıtları bulundurarak bu nu ya açık pozisyonla ya da k ısa sü rel i fon piyasası ndan sağlayarak kar elde etmeye dayalı bir yapıları vardı, bu n u n da şa rtları ortadan kalkı nca bunlar çöktüler. Zaten 99 Aral ığında eğer program çökmeseydi da hi, bu bankaları n ayakta du rması mü mkün deği ldi; çünkü en flasyonun düşmesi halinde bu nlar zaten misyon ları nı yiti ri p piyasadan çekileceklerdi (Kozanoğlu, 2002: 8).

Piyasadan çekilen bankalar şunlardır: Korkmaz Yiğit'in Bank Ekspres ( 1998), Balkanerler' in Yu rtbank ( 1 999), Yaşar Grubu'nun Yaşarbank ( 1999), Nergis Holding'i n l ncerbank ( 1999), Zeytinoğlu Grubu'nun Esbank ( 1 999), Hayyam Garipoğlu'nun Sümerban k (1 999), Medya İpek Holding'in Etibank (2000), Cın­ gıllıoğlu Grubu'nun Demirbank (2000) ve U lusal Bank (2001), K ıbrıs sermaye­ l i K ıbrıs Kredi Bankası (2000), Demirel'lerin Egeban k (2000), Ceylan Holding'i n Bank Kapital (2000), Avrupa ve Amerika Holding'in İ ktisat Bankası (2001), Süzer Holding' i n Kembank (2001), EGS Grubu'nun EGS Bank (2001), Top­ rak Grubu'nun Toprakbank (2001), Sürmeli Grubu'nun Sitebank (2001), Tariş Koop.'un Tarişbank (2001), Bayındır Holding' in Bayındırbank (2001), Çukurova Grubu'nu n Pamukbank (2002) ve Uzan Grubu'nun İ mar Bankasıdır (2003). Bu süreçte "egemen söylem" iki düzeyde kurulmuş ve bunlar yaşanan krizlerin nedeni olarak gösterilmişlerdir. Birincisi, birer ikişer elenerek TMSF'ye devredi­ len bankalar "yolsuz" dur; bankaları nı " hortumlamışlardır." i kincisi krizlere neden olanlar politikacılard ı r. Pol itik kadrolar, popülizmden, oy avcılığından, kendi çı­ karlarını koruma kaygısından, beceriksizlikten, ekonomiyi düze çıkaracak "reform­ ları" zamanında ve yeterli derecede kapsamlı tarzda gerçekleştirememektedirler. 27 O halde yolsuzlukların önlenmesi, sistemin istikrara kavuştu rulması için "ekonomi­ nin siyasetten arındırılması" gerekmektedir. Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı'nda temel ilke bunu n üzerine kurulmuştur; Kamuda kaynak tahsisi sürecinde şeffaflık ve hesap veri lebil i rliğin sağlan­ ması, rasyonel olmayan müdahalelerin bir daha geri dönüşü olmayacak şe­ kilde önlen mesi, iyi yönetişi min ve yolsuzlukla mücadelen i n güçlendirilme­ si (GEGP, 28. madde ii). S ektör yeniden yapılandırılıyor

Bankacılık sektörünün yeniden yapılanmasına yönelik düzenlemeler 1 999'la başlamıştır. Bu düzenlemeler 4389 sayılı Bankalar Kanunu ve bu kanunda yapılan değişiklikler, 1 21 1 sayılı Merkez Bankası kanunda 4651 sayılı kanunla yapılan de­ ğişiklik ve yeni düzenlemeler, 4743 sayılı mali sektöre olan borçların yeniden yapı27 Kerem Alkin çalışmasında aynı söylemden hareket ediyor. Alkin'e göre bankacılık sektörünü düzenleyecek yasalar kamu otoritesinin BDDK'nın kuruluş çalışmalarını geciktirmiş olmasından dolayı etkin olamamıştır (Alkin, 2001: 40).


Banka Sermayesi üzerinden Sınır içi Çatıtmaları Anlamak

j 1 51

landırılması ve bazı kanu nlarda değişiklik yapı l ması hakkında kanun olmak üzere üç yasal değişi klik ecrafında şekillenmişcir: 3 1 82 sayı lı Bankalar Kanunun yürürlükcen kaldırılması ile 23 Haziran 1 999'da uygulamaya konulan Bankalar Kanunu28, bankaların deneclenmesi ve düzenlen­ mesinin yeni esaslara bağlanması, deneclemeler sonucu alı nacak önlemlerin daha geniş ve ayrı ncılı bir biçimde düzenlenmesi, bankaların kuruluş ve faaliyece geçme esasları nın kapsamlı bir biçimde hükme bağlanması, kredi sınırlarının yeniden dü­ zenlenmesi, ÖFK'ların da Bankalar Kanunu kapsam ına alınarak yasanın uygula­ ma alanın ın geııişlecil mesi alanlarını kapsamakcadır. Daha önce Bakanlar Kurulu, Hazine Müsceşarlığı ve T.C. Merkez Bankası nın yeckisinde olan bankacılık faaliyeci nin düzenlenmesi, deneclenmesi, gözeclen mesi yeckisi bağımsız düzenleyici kurumlardan biri olarak oluşcurulan BDDK'ya devre­ dilınişcir. Aşağıda daha ayrıncılı bilgi verilecek olmakla birlikce, BDDK'nın cemel m isyonu, bankaların ve özel finans kurumlarının piyasa disiplini içerisinde sağlıklı, eckin ve dünya ölçeğinde rekabcc edebilir bir yapıda işleyişi için uygun ortamı ya­ racmak ve böylece ülkenin uzu n vadeli ekonomik büyümesine ve iscikrarına kackı­ da bulunmak olarak tariAenmekcedir. İkinci önem li düzenleme Merkez Bankasın ı n bağımsızlaşcırılmasına yönelik gerçekleşcirilmişcir. Yasa değişikl iği nin cemel gerekçesi; TCM B'nin bağımsızlığın ı sağlamak, merkez bankacılığı konusunda AB normları olmak üzere dünyada mey­ dana gelen değişmelere uyum sağlamak olarak ifade edilmekcedir. Bu doğrulcuda öncelikle Merkez Ban kası nın amacı cekrar belirlenerek, "banka fiyac iscikrarın ı sağ­ lamak için uygulayacağı para policikasın ı ve kullanacağı para policikası araçlarını doğrudan kendisi belirler" şeklinde değişcirilmişcir. Bu değişiklik, fiyac iscikrarın ı n sağlanmasın ın, sürdürü lebilir bir büyüme hızına ulaşıl ması ve ülke kaynaklarının eckin ve verimli kullanımı açısından önemli olduğu, fiyac iscikrarının koru nma­ sının ön koşullarından birinin de para politikası nın bağı msız olarak merkez ban­ kaları carafından belirlenmesi ve yü rücülmesi olduğu görüşüne dayanmakcadır.29 Yine yapılan bu değişiklikle ekonomik kalkın maya kackı, TCM B'nin cemel amacı olmakcan çıkarılmıştır. Bu değişiklikleri n yanı sıra Merkez Bankasının or­ ganları arasına Para Policikası Kurulu eklenm işci r. Kurul, fiyac istikrarı nı sağlamak amacıyla para policikası ilke ve scracejilerinin belirlenmesi, para politikası stratejisi çerçevesinde hükü mecle birlikce en flasyon hedeflerinin belirlenmesi, para policikası hedefleri ve uygulamaları konusunda belirli dönemler icibariyle raporlar hazırlaya­ rak, hükü mecin ve belirleyeceği esaslar doğru lcusunda kamuoyunun bilgilendiril­ mesi ile yetkili ve görevl i kılınmıştır. Üçüncü düzenleme ise mali sekcöre olan borçların yeniden yapılandırılması28 Bu yasa, daha sonra 19 Aralık 1999 tarihli 4389, 29 Mayıs 2001 tarihli 4672 ve 31 Ocak 2002 tarihli 4743 sayılı kanun­ larla değişikliğe uğramıştır. 29 Merkez Bankasının görev ve yetkilerine ilişkin yapılan düzenlemelerle Maastricht Antlaşması ve Avrupa Merkez Ban­ kaları Sistemi Statüsünde yapılan düzenlemelere de uyum sağlanmış olmaktadır.


1 52

1

Nuray Ergüne t

na yönelik olarak İstanbul Yaklaşımı olarak da bilinen yapılan yasal düzenleme­ lerdir (4743 sayıl ı kanu n). Bu kanun, "finansal krizler sonucu ödeme gücünü yitir­ miş olan reel sektör fi rmalarının faaliyetlerini sürdü rerek, yeniden üretim ve geri ödeme gücü kazanmalarına olanak sağlamak amacıyla, bu fi rmaların mali sektö­ re olan borçlarının yeniden düzenlenmesi ne" yöneliktir. FYYÇA (Finansal Yeni­ den Yapılandırma Çerçeve Antlaşmaları)·10 ile reel sektörün mali sektöre olan borç­ ları -BDDK'n ın antlaşmayı onayladığı tarihten itibaren üç yıla yayılarak- yeniden yapılandırılmıştır. Yine aynı kanun çerçevesinde, ban kaların tahsili gecikmiş ala­ caklarını çözüme kavuşturmak ve bankaların varlıklarına akışkanlık kazandırmak amacıyla, çeşitli vergi kolaylıkları da getirilerek "Varlık Yönetim Şirketlerinin" ku­ rulması özendirilmiştir (Akgüç, 2003: 10-1 5). Bankacılık sektörünün yeniden yapı landırılmasına yönelik bu düzenlemelerle, sisteme hakim düzeyde olan bankalarda sermaye artı rım ı na gidilerek kaynak akta­ rı lması, zayıf bankaların sistemden el im ine edilmesi ve banka birleşmelerinin teş­ vik edil mesi gibi yollarla yapıları güçlend irilmiştir. Kamu bankaları sistem içinde­ ki paylarının küçültülmesi amacıyla özelleştirilmiştir. Bankacılık sektörünün ulus­ lararası normlara uygun hale getirilmesine çalışılmıştır. Nitekim bu dönemde uz­ manlar ve hükümet yetkilileri tarafından sık sık dile gecirilen "sistemde olması ge­ rekenden 3 kat daha fazla banka bulunmakcadır" i fadesi bu yapılanma isteğinin göscergesid i r. Tüm bu kurumsal düzenlemeler sermayenin uluslararasılaşması nın zorunlu­ luk ilişkisi üzerinden şekillenmiştir. Kurumsal düzenlemelerde sık sık dillendiri­ len "uluslararası normlara uygun hale getirmek ve rekabet edebil irliği ni artırmak" aynı zamanda sürecin belirleyici aktörlerindeki değişime de işaret etmektedir. Ser­ mayenin uluslararasılaşması sürecine bağlı olarak; uluslararası ölçekte faaliyet gös­ teren şirketler, uluslararası sermayeyle iş birliğine girebilecek kapasitede ola n yerel sermaye ve kendini koordinatörlük işleviyle tanımlayan merkezi yönetim yapısı, sü­ recin remel aktörleri olmuştur. Nitekim bankacı lık sektöründe son dönem gözlem­ lenen eğilimler, sermayenin uluslarasılaşması nın gelmiş olduğu düzeyi daha açık ortaya koymaktadır. Bugün Türkiye bankacılık sektöründe yabancı sermayen in toplam aktifler için­ de oranı % 29. l 'e ulaşırken borsadaki bankacılık sektörü göz öniinde bulundurul­ duğunda bu oran % 40'a u laşmış bulu n ınaktadır:11 2005 yıl ı ndan bugüne on dört bankanın bir bölümü yabancı sermaye ile hisse satışı yoluyla ortaklığa giderken ba­ zıları ise tamam ıyla sacıl mışcır. Sitebank Yu nan Novabank'a, Demirbank HSBC'ye, Akbaıık'ııı o/o 20 hissesi Amerikan Citibank'a, C Factoring'in o/o o/o 57.55 hisse 30 Aralık 2003 itibariyle 208"i (32 grup) büyük ölçekli firma, 103'ü de küçük ölçekli firma olmak üzere toplam 311 firma

Finansal Yeniden Yapılandırma Programı kapsamına alındı. Kapsama alınan toplam borç tutarı 6.1 milyar dolardır. Kapsama alınan firmalardan büyük ölçekli 184 (24 grup) ve küçük ölçekli 72 firma olmak üzere toplam 256 firma ile Finansal Yeniden Yapılandırma Sözleşmesi ba�ıtlandı Yeniden yapılandırılan borç tutarı S.S milyar dolardır. Bu çer­

çevede kapsama alınan borçların % 90'ı yeniden yapılandırıldı. 31 http:ı/www.haberler.com/yabanciyla-evlenen-bankalar-buyumede-uctu-haberi/


Banka Sermayesi üzerinden Sınıf içi Çatışmaları Anlamak

1 1 53

Tarsh ish-Hapoalim Holdings and l nvescmencs Lcd.'ye, Denizbank'ı n % 74.99'u Belçika-Fransa ortaklığı olan Dexia'ya, Finansbank'ın % 46'sı Nacional Bank of Greece'e, Dışbank'ın % 89'u Forcisbank'a, Şekerbank'ı n % 34'ü Kazak Bank Tu­ ran Group'a, Tac Yatırım Bankasının % 99'u Merrill Lynch'e, Tekfenbank'ın % 70'i Eurobank Ergasias'a, TEB'in % 50'si BNP Paribas'a, Garami Bankasın ı n o/o 25.5'i General Eleccric Group'a, son olarak da Oyakbank Hollandalı I NG Group'a sacılmışcır. 5. Sonuç

1970'lerin sonuyla başlaccığı m ız ve bugünlere taşıdığı mız süreç, sermaye grup­ larının para-sermayeyi koncrol alcına alma çabasına sahne olmuştur. Bu çaba re­ mel dinamiğini yapısal sü reçler dolayım ında değerlendirildiği nde kriz dönemi nde para-sermayenin önemindeki arcışca bulmaktadı r. Çünkü para-sermaye bir yandan krize karşı güvence u nsuru olduğu gibi bir yandan da krizi aşmaya yönelik belirli bir esneklik ve avancaj kazandırmaktadır. Belirli bir tarihsel somuclukcan baktığı­ m ızda ise Türkiye' de sermaye birikim düzeyinin gelmiş olduğu aşama temel beli r­ leyen olarak karşı mıza çıkmaktadır. Bu aşama ise, içe yönelik sermaye birikim ola­ naklarının cükecilnıesinin sonucu olarak onaya çıkan kriz ve bu birikim krizini aş­ maya yönelik yeni bir sermaye biriki m scracejisinin benimsenmesidir. Yeni bir ser­ maye birikim scracejisi ayn ı zamanda sermaye birikiminde belirli düzeye ulaşan bi­ reysel kapicaliscleri n sermayenin uluslararası döngüsüne katılma isteği ve zorunlu­ luğunun da göstergesidir. Sürecin bir başka boyucu erken kapicaliscleşen ülke sermayelerinin krizden çı­ kabilmek için ellerindeki para-sermayeyi yayma isteği olmuştur. Bu istek ülke içi sermayenin uluslararasılaşma iscek ve zorunlu luğu ile buluştuğu ölçüde para­ sermayenin belirleyiciliği artmışcır. Bu ise uluslararası sermayenin etkisine açık hale gelen bu kesim ler için para sermayeyi daha önemli hale geci rmişcir. Bu süreçte sermaye grupları çeşidi yöncemleri kullanarak banka sahibi olmuşlar, başka bir ifa­ deyle para- sermayenin kontrol ve denetimini ele geçirmişlerdir. Para-sermayeye duyulan ihtiyacın sın ı f içi ilişkiler üzerinde önemli etkileri olurken, bu ihtiyaç sınıf içi çelişkileri dcrinleşcirmişcir. Sınıf içi bileşenlerin para­ sermayeyi ele geçi rme, koncrolü altına alına mücadelesi ve bu yönde hızlanan bu bi­ leşenler arasındaki rekabet, finansal işlemlerin hacim ve hızlarının gelişmesine bu ise para sermayenin başka bir ifade ile banka sermayesinin yoğunlaşmasına ve mer­ kezileşmesine yol açm ıştır. Süreç, ayn ı zamanda sermayenin üç bileşen inin -meca, üretken ve para sermaye­ nin- iç içe geçmesi ve yoğu nlaşması olarak isimlendirilen fi nans kapital formasyo­ nunun güç ve egemen lik kazanmasıdır. Öce yandan bankacılık sektörü üzerinden gözlemlediğim iz, birinci yeniden ya­ pılanma ve ikinci yeniden yapı lanma olarak adlandırdığı mız iki dönem sınıf içi ça-


154 1

Nuray Ergüneş

tışmaları n yoğunlaştığı ve peşi sı rada beli rli uzlaşıları n kurulduğu kriz dönemle­ rinin özelliklerini gözler önüne sermektedir. Finansal serbestleşme doğrultusun­ da faiz oranlarının serbestleştirilmesi, banka kurmanı n kolaylaştırılması gibi ya­ sal değişikliklerle dışa yönelik sermaye birikim stratejisi nin düzeneklerinin kurul­ duğu birinci yeniden yapılan ına döneminde örgütlenmemiş para piyasasına ege­ men olan bankerler ve birkaç küçük bankanın sistemden elimine edilmiş ve hemen ardından da bir dizi yasal düzenleme hayata geçirilmiştir. Bu yasal düzenlemele­ rin başlıcaları n ı ; ban kacılık sistem i ne yeniden güveni rlik kazandırılması amacıyla TMSF'nin kurulması, para piyasası ve bankalar sistem i tekrar denetim altına alma­ sı, mevduatın vade ve faizlerini belirleme yetkisinin önce Maliye Bakanlığına son­ ra da TCMB'ye bırakılması oluşturmaktadır. Sermayenin uluslararasılaşma düzeyinin gelmiş olduğu aşamaya bağlı olarak kurumsal düzenlemeler etrafı nda gerçekleştirilen ikinci yeniden yapılanma döne­ minde ise bankacıl ı k sektöründen "hortumcu bankalar" adı verilen bir dizi banka sistemden elimine edilmiştir. Bankaların ı hortumlamakla kamuoyuna lanse edilen bu sermaye grupları esasında, bir dönem önemli bir birikim mekanizmasına dönüş­ müş kamu iç borçları nın finansmanından kazanç elde etmeye yönelmiş, açık pozis­ yonda çal ışan ve sermaye yapıları güçsüz olması dolayısıyla bankacıl ı k yapmaya el­ verişli olmayan ban kalardı r. Bu dönemde, sürecin mantığına uygun olarak bankacılık sektörüne u luslarara­ sı standartları nın, bir başka ifadeyle u luslar arası rekabet gücünün kazandırılmasına yönelik bir dizi yasal düzenleme gerçekleştirilmiştir. Bankacılık düzenleme ve denet­ leme yetkisinin BDDK'ya devri, merkez bankasının bağımsızlaştırılması, kamu ban­ kalarının özelleştirilmesi, bankaların sermaye yapıların ın güçlendirilmesi bu düzen­ lemelerin başlıcaları olmuştur. Bunlar elbette ki teknik birkaç düzenleme değil, ser­ mayenin uluslararasılaşmasının önünde engel olabilecek yapıların ortadan kaldırıl­ ması ve yeni birikim düzeneklerinin oluşturulmasına yönelik düzenlemelerdi r. Her iki dönemde de karşım ıza "yolsuz" olarak çıkan bankerler ya da bankalar, kriz sonrası yeniden yapılanma süreçlerinde yani sını f içi bileşenler arasında belirli düzeyde bir konsensüsün sağlandığı dönemlerde, sermaye birikiminin tarihsel ola­ rak bulunduğu aşamada yapısal koşullarına uyu m sağlayamayanları, bu konsensü­ sün dışında kalanları oluşturmaktadır. Bu anlamda " hortumcu, yolsuz, güvenil­ mez" gibi söylemleri sınıf içi mücadelenin, sınıf içi çatı şmanın kendini ifade etme tarzı olarak yorumlamak gerekmektedir. Sistemde düzenleme isteği, yani bu çatış­ mada ayakta kalanların düzenleme isteği ise, kendisini " bankacıl ı k sektörüne istik­ rar kazandırmak" söyleminde i fade etmektedir. •


Banka Sermayesi Üzerinden Sınıf içi Çatışmaları Anlamak

K a y n a kça Kitaplar ve Süreli Yayınlar Akgüç, ö. ( 1 992) 100 Soruda Türkiye'de Bankacılık, lstanbul: Gerçek. Akgüç. ö. (2003) "Yasal Değişiklikler; Finansal Pazarlara Olası Etkileri", ikcisat Dergisi, (435). Alkin, K. (2001) "Bankacılık Sektörü Sil Baştan Yapılanmalı", iktisat Dergisi, (41 7). Artun, T. (1987) "Türk Mali Sistemi 1 980-1984 Değişim ve Maliyeti", Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler içinde, Bilgi, 3. Basım. Boratav, K. (2004) Türkiye iktisat Tarihi 1908-2002, Ankara: imge Buğra. A. ( 1 99;7) Devlet ve lşadamları, lstanbul: iletişim. Bulut, F. ( 1 997) Tarikat Sermayesinin Yükselişi, Ankara: Doruk. Ercan, F. (2003a) "Neo-liberal Orman Yasalarından Kapitalizmin Küresel Kurumsallaşma Sürecine Geçiş: Yapısal Reformlar-!', iktisat Dergisi, (435). Ercan, F. (2003b) "Neo-liberal Orman Yasalarından Kapitalizmin Küresel Kurumsallaşma Sürecine Geçiş: Hukuk-Toplum lli Ş kileri Çerçevesinde Türkiye'de Yapısal Reformlar-il", iktisat Dergisi, (437).

Kazgan. G. (2002) Tanzimat'can 21. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi, lstanbul Bilgi Üniversitesi Günal. M. (200 1 ) Türk Bankacılık Sektörünün Sorunları ve Geleceği, Ankara Ticaret Odası. Karakaş-Gültekin, D. (2003) "The lntegration of Banking and lndustrial Capital in Turkey", the paper is presented at the METU lnternacional Conference in Economics. Karlıklı S (20041 "Garanti'nin 50 yıllık hjkayesj" htco!/wwwmilliyeccom crl2Q04/03/15/busjnesslbus03.html Kazgan. H. vd. (1 999) Osmanlı'dan Günümüze Türk Finans Tarihi, 2. Cilt.

Kozanoğlu, H. (2002) "Türkiye'de Bankacılık Sektörü-Yuvarlak Masa Toplantısı", iktisat Dergisi, (4 1 7). Köne. A. Ç. (2003) "Bankacılık Sektörü Özelinde Para-Sermayenin Yeniden Yapılandırılması: Türkiye örne­ ği", Doğuş Üniversitesi Dergisi. M.Ü. Kalkınma iktisadı iktisadi Büyüme 2000-2001 ders yılı doktora ve yüksek lisans öğrencilerinin gerçekleştirdiği atölye çalışması Marx. K. (1997) Kapital Cilt 111, çev: Alaattin Bilgi, lstanbul: Sol. Mercan. F wwwaksiyon com er indirilme tarihi 14.01 .2005. .•

Önder. I. (2003) "Kapitalist ilişkiler Bağlamında ve Türkiye'de Devletin Yeri ve işlevi", A.H. Köse, F. Şenses, E. Yeldan (der.). Küresel Düzen: Birikim, Devlet ve Sınıflar, Korkut Boratav'a Armağan içinde, Ankara: iletişim. Savran, S. (2002) "ikinci Düyun-i Umumiye Dönemi", işçi Mücadelesi, Ocak/Şubat. Sönmez. M. ( 1992a) 100 soruda 1980'1erden 1990'1ara "Dışa Açılan· Türkiye Kapitalizmi, lstanbul: Gerçek. Sönmez, M. (1 992b) Kırk Haramiler, Ankara: Arkadaş. Şener. N. (2001) Tepeden Tırnağa Yolsuzluk, lstanbul: Metis. TBB (1998) 40. Yılında Türkiye Bankalar Birliği ve Bankacılık Sistemi "1958-91'. TBB (2002) Bankalarımız 1998-2002. TBB (2003) "Türk Bankacılık Sistemi", Bankacılar Dergisi, (47). Williamson, J. (2000) "What Should the World Bank Think about the Washington Consensus?". The World Bank Research Observer, (252). lnternet adresleri: www.ıbb org trlıurkceldiger bilgiler({aalbanka xls

l

1 55


1 56

1

Nuray Ergünet

wwwtbb org tr/rurkceldiger bilailer/kaoalibanka xls hrrollwwwfindarricles comlolarricleslmi mOOGT!is

l/aj 113563592/og

hrwllwwwfindarticles comlolarticleslmi mOOGT!is

1/ai 113563592/og 2

2 in di rilme tarihi 24.10.2004.

hrw!!wwwhaberx.com/n/1 74316/koc-grubu-o!arak-bjZim-zora hem indirilme tarihi 01 .03.2005. hrrol/www netbulcom/suoersrar/qzeldosyalar/ekonomi!icibmalri/anbankalaı indirilme tarihi 01 .04.2005. httallwwwoyakbank com trlob-rarihcemjz aso indirilme tarihi 22.04.2005.

wwwaksiyon.com tr wwwoyakbank com rrlob-rarihcemizaso.

wwwsabah com tr/2004109103/ekolOI hemi www.turizm.net/economvlbankinq sector.html. indirilme tarihi 04.12.2004. wwwhaberler.comfyabanciyla-evlenen-bankalar-buvumede-ucru-haberi/ indirilme tarihi 10. 07. 2007 Gazeteler: Cumhuriyet Gazetesi 1980-2002 yı l ları arası. Raporlar: Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (2001) Ba nkac ı lık Sektörü Yeniden Yapılandırma Programı, wwwbddk o rg er , indirilme tari h i 1 6.05.2004.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (2003) Bank a c ılık Sektörü Yeniden Yapılandırma Programı Gelişme Raporu (V), wwwbddk ora tr. indirilme tarihi 1 6.05.2004. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (2003) Bankacılık Sektörü Yeniden Yapılandırma Prog ramı Gelişme Raporu (Vll), www.bçjçjk. org er. indirilme tarihi 1 6.05.2004.

Susurluk Raporu (1 998). TMSF (1 997) Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu Faaliyet raporu, 1 997. TMSF (1 999) Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu Faaliyet raporu, 1 999. TMSF (2000) Tasarruf Mevdua t Sigorta Fonu Faaliyet raporu, 2000. TMSF (2001) Tasarruf Mevdua t Sigorta Fonu Faaliyet raporu, 2001. TMSF (2002) Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu Faaliyet raporu, 2002. TMSF (2003) TasarrufMevduat Sigorta Fonu Faaliyet raporu, 2003.


Praksls

1 9 1 Sayfa: 151- 189

İnşaat Sanayiinde Uluslararasılaşma ve Sermayeler Arası İliş kiler

E l v an G ü l ö k s ü z

1 . Giriş

İ nşaat sanayii geç kapitalistleşmiş Türkiye' de sermaye birikiminin temel alan­ larından birini oluşturmaktadır. Bunun öneml i nedenlerinden biri, ekonomik faa­ l iyetlerin ve emeğin yeniden üretiminin fiziksel altyapısını ü reten bu sanayiin tüm sektörlere paralel olarak gelişmesidir. Türkiye' de son altmış yılda yaşanan sanayi­ leşme-kentleşme süreci bu alanda yapılan birikimi yansıtmaktadır. Bununla bi r­ likte, büyük fiziksel altyapı yatırımlarının devlet tarafından yapılması ve inşaat sa­ nayinin üretim yapısı itibarıyla emek yoğun olması, sektöre girişlerin görece düşük sermaye eşikleriyle gerçekleşebilmesini sağlamaktadır. Bu durum sermaye biriki­ minin kısıtlı olduğu yıllarda inşaatı geniş tabana yayılan birikim alanları ndan biri haline getirmiştir. Ayrıca en azından moncaj aşamasında ü retim yeri değiştirileme­ diği için, diğer ü retim alanlarına göre 'yer'in özelliklerine daha bağımlı olması in­ şaatı daha fazla yerel sermayelerin denetiminde tutmuştur. Türkiye' de 1950'lerden bu yana inşaat sanayiinde büyüyen sermaye, 1970' lcrin sonundan beri dönemsel olarak yoğu nlaşan bir uluslararasılaşma süreci yaşıyor. Bu yazı bu süreçte sermaye­ ler arası ilişkileri bir alan araşmmasına1 dayalı olarak incelemeyi amaçlıyor. Bunu yaparken Türkiye' deki büyü k inşaat şirketlerinin 2000'li yıllarda geçirdikleri dö­ nüşümden hareket ediyor. Bu dönüşüm tüm dünyada belirl i sermaye kesimleri nin etki alanlarını genişletmeye ve derinleştirmeye çalıştıkları bir döneme rastlıyor. Bu kesimlerin ağırlı klı etkisi altında pek çok ülkede uygulanan yapısal reformlar gi­ derek daha geniş bir coğrafyada sermayenin görece serbest hareketini mümkün kı­ lan uluslararası bir piyasanı n kurumsallaşmasını sağlıyor. Pek çok ü lkede gündem­ de olan kamu-özel sektör ortaklıklarına i lişkin mevzuat, kamu ihale, tahkim gibi yasal düzenlemeler inşaat alanında bütünleşmiş bir piyasayı oluşmrma yönünde adımlar atıyor Bu dönemin başka bir özelliğini, uluslararası sermaye birikim süre­ cine geç kapitalistleşmiş ülke sermayelerinin de katılması oluşturuyor. i n şaat ala.

1

Alan araştırması sırasında benimle görüşme yapan şirket ve örgüt yetkililerine teşekkür ederim.


1 58

!

Elvan Gülöksüz

nı ele alındığında, Çin, Güney Kore, Hindistan, Brezilya, Türkiye gibi ülke serma­ yelerinin uluslararası piyasada giderek daha fazla ve daha güçlü olarak yer aldıkla­ rı, buna paralel olarak diğer ülke sermayelerin i n bu ülkelerin iç pazarlarına giderek daha zor girdikleri görülüyor. Uluslararası piyasa yeni katılımcılarla genişledikçe, Türkiye' deki büyük sermaye varlığını giderek kızışan sermayeler arası rekabet orta­ mında sürdürme zoru nluluğuyla karşı karşıya kalıyor. Bu sermaye kesimi, bir yan­ dan uluslararası piyasanın oluşturulması-düzenlenmesi sürecinde etkili olmaya ça­ l ışırken, bir yandan da bu piyasa içinde daha iyi bir konum elde etmek içi n mücade­ le veriyor. Bu da gerek bireysel sermayeler gerek inşaat sanayiiyle ilgili diğer kesim­ ler nezdinde kapsamlı bir dönüşüme yol açıyor. Bu dönüşüm sürecinde sermayenin merkezileşmesi yönü nde adımlara rastlansa da, günümüz inşaat sanayiinde serma­ yelerin farklı ölçeklerde varlıklarını sü rdürebildiklerini görüyoruz. Bu yazıda sunulacak olgusal veri birkaç soru ve sorunsala açılım sağlıyor. İlk soru, uluslararası inşaat piyasasının genişleme sürecinde sermaye kesimleri arasın­ da yaşanan yoğu n çelişkilerin günümüzde nasıl, hangi parametreler etrafında çö­ zümlendiği. Böyle bir analiz, günümüzde yasama süreçlerinde farklı sermaye ke­ simleri tarafından ortaya koyulan ve genellikle teknik boyutlara dayandırılan ta­ leplerin arkasında yatan sermaye içi politik mücadele alanlarını ortaya çıkarmamı­ za olanak sağlıyor. Türkiye i nşaat sanayii örneğinin bu açıdan incelenmesi, Nicos Poulantzas'ın (1974) 1 970'lerde ABD ile Avrupa sermayesi arasındaki bağımlılık i lişkileri örneğinde i leri sürdüğü parametrelerin geçerli liğini koruduğunu göster­ mektedir. Olgusal verinin açı l ı m sağladığı ikinci sorunsal, kapitalistleşme sürecine geç başlamış ülke sermayeleri ile erken kapitalistleşmiş ü lke sermayeleri arasındaki i lişkin i n n iteliğine ilişkindir. İ nşaat sanayii giriş paragrafında sözü edi len özellik­ lerinden ötürü geç kapitalistleşmiş ülke sermayelerin i n uluslararası piyasada reka­ bet ve bütünleşmeye daha erken girebildiği bir birikim alanını oluşturuyor. B u ne­ denle iki tür sermaye arasındaki i lişkinin günümüz koşullarında yeniden düşünül­ mesi içi n elverişli bir örnek oluştu ruyor. Bu ilişkinin Türkiye inşaat sanayii örne­ ğinde incelenmesi Fuat Ercan ve Şebnem Oğuz'un (Ercan, 2004; Ercan ve Oğuz, 2006) yaklaşımların ı n açıklayıcı bir çerçeve oluşturduğunu göstermektedir. İ nşa­ at sanayi inde sermayeni n uluslararasılaşma sürecinin i ncelenmesinin önemli veriler sunduğu üçüncü bir sorunsal ise sermayeni n uluslararasılaşmasında devletin rolü­ ne ilişkin. Verin i n bu açıdan analizinin işaret ettiği ve beslendiği iki yaklaşım Ro­ bin Murray'n in (197 1) sermayenin uluslararasılaşma sürecinde devletin işlevlerine ilişkin betimleyici çerçevesi ve Dick Bryan'ın (1995) ulusal kurum ve politikaların sermayeni n uluslararasılaşması olgusunu içerebilecek şekilde dönüşümüm: gt:Lirdi­ ği açıklamasıdır. Bu yazıda sunulan alan araştırmasında birkaç tür veri kullanıldı. İ l k tür veri­ yi Türkiye'deki büyük i nşaat şirketleri nin ve sermaye örgütlerinin yöneticileriyle 2005 yılı boyunca yapılan derinlikl i mülakatlar oluşturuyor. Bu kapsamda yedi gö-


lnıaaı Sanayiinde Uluslararasılaıma ve Sermayeler Arası lltıkiler

1 159

rüşme sermayedar, üç görüşme profesyonel yöneticilerle olmak üzere on büyük öl­ çekli inşaat şirketi yöneticisiyle, beş görüşme ise Türkiye İ nşaat Sanayicileri İ şveren Sendikası (İNTES), Türkiye Müteahhitler Birl iği (TMB) ve Türkiye İnşaat Müte­ ahhitleri İşveren Sendikası'ııın (Tİ M SE) yetkilileriyle yapıldı. Yazıda da bel irtilece­ ği gibi, yukarıda sıralanan sermaye örgütlerinden ilk ikisi büyük ve uluslararasılaş­ m ış şirketleri temsil ederken üçüncüsü orta ölçeklileri içermektedir. Bu mü lakatlar, şirketleri n yurt dışı piyasalarda arayışa girmelerinin sebepleri, uluslararası inşaat pi­ yasasının özellikleri, uluslararasılaşma sürecinde devlet politikalarının etkisi, inşa­ at sanayiini ilgilendiren düzenlemelerin biçimlenme süreçleri gibi konular üzerinde yarı-yapıland ırılmış görüşmeleri içermektedir. İ kinci tür veri inşaat sanayi iııi ilgi­ lendi ren hukuki reformlara dair meclis komisyon raporları ve genel kurul tutanak­ larından oluşuyor. Yasama faaliyeti süresince Medis'te yürütülen tartışmaları içe­ ren bu rapor ve tucanaklar, inşaat sanayii ne dahil farklı sermaye ve emek kesi mleri­ nin talep ve ihtiyaçlarını yansıtan kaynaklardan biridir. Üçüncü tür veri ise Türki­ ye ve AB' de inşaat sanayii ne mensup sermaye örgütlerinin yayın organların ı ve Av­ rupa Komisyonu İ nşaat Sanayii Stratejileri Raporu'nu içeriyor. Yayın organları ait oldukları sermaye kesimlerinin taleplerini dolaysız olarak ortaya koyarken, AB Ko­ misyonu Raporu da Komisyon nezdinde hangi sermaye kesimlerinin etkili olduğu­ nu belirginleştirmektedir. Türkiye merkezli inşaat şirketleri nin 1 970'lerin ikinci yarısında Libya' da başla­ yan uluslararasılaşma süreci günü müzde Doğu Avrupa, Rusya, Türki Cumhu riyet­ ler, Orta Doğu, Kuzey Afrika gibi ülke ve bölgelerde sürüyor. Bu şirkecler bu bölge­ lerde pek çok ülkeye mensup sermayeler ile rekabet edip ilişkiler kuruyorlar. Ancak Türkiye sermayesinin Avrupa sermayesiyle tarihsel ve güncel bağları, Türkiye'nin A B üyelik süreci nde olması ve bu nedenle yapısal reformların IM F'nin yan ısıra önemli ölçüde AB'nin etkisi altında biçimlen mesi nedenleriyle Türkiye' deki inşa­ at şirketleri en çok AB mevzuatı, sermayesi ve pazarıyla ilişki içinde.2 Bu nedenle bu çal ışma birkaç istatisti ksel bilgi dışında Türkiye ve AB inşaat sanayiine odak­ lan ıyor. Farklı sermaye kesimlerinin uluslararası piyasanın oluşturul ması-düzenlenme­ si sü recindeki etkinliği ve bu piyasada elde edecekleri hiyerarşik konum öncelikle bugüne dek biriken güçleriyle bağlantılı bulunuyor. Bu nedenle yazıda ilk olarak, uluslararası laşma eğilimi içinde olan görece büyük inşaat şirketlerinin içinde bu­ lu ndukları koşullar, içsel birikimlerinden kaynaklanan güç ve kapasiteleri ve gü­ nümüzdeki ihtiyaç ve talepleri ele alınacak. İkinci olarak, u luslararası piyasada ser­ maye kesimleri arası mücadelen in günümüzdeki parametreleri üzerinde durulacak. Yazıda üçüncü olarak, yapısal reformların oluşturduğu yeni koşullar altında serma­ yelerin, sermayeler arası işbölü münün ve sermaye emek ilişkilerinin dönüşümü in­ celenecek. B u incelemeyi sonuç bölümü izleyecek. 2

Engineering News Record (ENR) Dergisi'nin yaptığı ankete göre Türkiye merkezli inşaat şirketlerinin yaptığı ulusla­ rarası işler öncelikle AB (%41,8), sonra Asya (%24,2), )rtadoğu (%2 1,0), Afrika'd a (%13,1) bulunuyor.


1 60

1

Elvan Gülöksüz

i l . U l u s l a ra r a s ı p i y a s a n ı n d üz e n l e n m e s ü re c i n d e s e r m a y e kes i m l e r i a r a s ı m ü ca d e l e

Sermaye kesim leri arasında uluslararası piyasan ı n düzenlenme sürecinde yaşa­ nan kesif mücadeleye sermayelerin sahip oldukları donanımlar damgasını vuruyor. Bu süreçte sermaye kesimleri piyasa düzenlemelerini kendi niteliklerini temel ala­ cak ve bu niceliklere sah ip olmayanları iş alım sürecinden dışlayacak şekilde yön­ lendirmeye çalışıyorlar. Bu yolla rekabette güçlü bir konum elde etmekle birlikte di­ ğer sermayeleri kendilerine alt-sözleşme gibi i lişkilerle bağımlı hale getirmeyi amaç­ l ıyorlar. Sermayeler donanımları n ı bir yandan tarihsel içsel birikimlerine borçlular. Boyutları, sermayenin toplam döngüsü içinde bütünleşme düzeyleri, teknolojik dü­ zeyleri, şirketlerin idari, mali yapıları bu donanımın farklı unsurların ı oluşturuyor. Diğer yandan, bu donanımın bir de mekansal boyutu var. Yere bağlı koşullar, yani bağlı oldukları devletin düzenlemeleri ve finansal gücü, yerel emek ilişkileri, ye­ rel materyel birikim sermayelerin donanımların ı belirliyor. Bu iki belirleyen, fark­ l ı sermaye kesimlerini iki eksen çerçevesinde ele almanı n anlam l ı olduğunu göster­ mektedir. ilk eksen farklı boyut ve n iceliklerde sermayeleri içermektedir. İ nşaat pa­ zarın ı kamu altyapı i haleleri ve özel kesim için yapı üretimi oluşturur. İ nşaat sa­ nayiinde şirketlerin büyük çoğunluğu özel kesim konut üretiminde faaliyet göste­ rir. Bunlar küçük ve orca ölçekli şirketlerdir. A ncak büyük birikimler kamu altya­ pı ihalelerinde yapılır. Hem A B hem Türkiye' de kamu i haleleri veya fabrika, enerji tesisi gibi büyük özel sektör işlerinde faaliyet gösteren inşaat sanayicileri birkaç ke­ si mden oluşuyor. Bunlar, (i) uluslararasılaşmış ve büyük ölçekli uluslararası işler­ de, işi alan şirket veya yatırımcı konumundaki büyük sermaye, (ii) uluslararasılaş­ mış ancak bu piyasada henüz güçlü bir rekabet konumunu elde edemediği için ge­ nellikle alt-sözleşme ilişkileri içinde yer alan ya da küçük uluslararası işleri alan gö­ rece büyük sermaye, (iii) ulusal i halelere bağımlı olarak varlığını sürdüren orca öl­ çekli sermaye, (iv) küçük ulusal i halelerde fiyat kırma yoluyla başarı kazanan kü­ çük sermayedir. Yazın ı n giriş bölümünden anlaşılacağı gibi bu yazının esas konu­ sunu ilk iki gruba dahil AB veya Türkiye kökenli sermayeler oluşturuyor. Büyük uluslararası alcyapı ihalelerinde lider şirket konumunu çoğun lukla AB kökenli ser­ mayeler elde ederken, daha küçük ihaleler veya lider şirketlerle ihale bazında ortak­ lık veya alt-sözleşme ilişkilerini daha çok Türkiye kökenli sermayeler kuruyor. ikin­ ci eksen farklı ülke/bölge sermayelerini içermektedir. Aşağıda görüleceği gibi erken ve geç kapitalistleşmiş ülke temelli sermayeler hem tarihsel içsel birikimleri hem de yerel sosyal ilişkilerine bağlı olarak farklılıklar taşıyorlar. Bu nedenle bu sermayele­ ri ayrı kategoriler olarak ele alacağız. 11. 1

S ermaye kesimlerinin farklı birikim ve koş ullaTI

11. 1 . 1 Erken kapitalis tleşmiş bir bölge olarak AB temelli b üyük s ermaye

AB'de inşaat alanı nda merkezileşmiş ve sermayenin toplam döngüsü içinde bü­ tünleşmiş sermayeler bulunuyor. Engineering News Record (ENR) Dergisi'nin ya-


lnıaat Sanayiinde Uluslararasılaıma ve Sermayeler Arası lllıkiler

[ 1 61

yınladığı anket sonuçlarına göre, 2005 yılında u luslararası işlerde elde edilen ciro i le şirket sayısı oranında dünya ortalamasın ı 1 00 endeksi olarak kabul edince, ser­ mayenin merkezileşmesinde Fransa (432) önde gelmektedir. Onu Almanya (41 7), Hollanda (335), İ ngiltere (269), diğer Avrupalı kategorisi (21 0), İspanya ( 1 68), Ja­ ponya { 1 09), Amerika (79), İtalya (75), Kore (46), diğer D ünya (4 1), Çin (24), Tür­ kiye (21), Kanada (10) izlemektedir. Bununla birlikte, bu sermayeler kurumsal­ laşmış şirketler bünyesinde barınıyorlar. Sermaye büyüklüğü, teknolojik gelişmiş­ lik, para-üretken-ticari sermayeni n biraradalığı gibi nedenlerle içsel birikimlerin­ den kaynaklanan önem l i bir güce sahipler. Bunu n yanısıra içinde yer aldıkları dev­ let ve bölgenin özellikleri de bu sermayelere göreceli bir güç kazandırıyor. Bağlı ol­ dukları devletler ve Avrupa Birliği bu sermayelere uluslararası rekabette birkaç yön­ den katkıda bulunuyor ve öncelikle uluslararası piyasan ı n düzenlenme sürecinde bu sermayelerin çıkarlarını gözetiyor. AB'nin politik genişleme yoluyla etki alan ı n ı büyütmesi, genişleme sürecinde aday ülkelerde yapısal reformları yapılandırması ve bu ülke pazarların ı fonlarla büyütmesi, giderek daha geniş bir pazarın AB merkez­ li belirli sermaye kesimleri leh i ne düzenlenmesinde etkili oluyor. Bununla birlikte bu devletler yurt dışı pazarlara aktardıkları para sermaye ile kendi şirketlerinin bu pazarlarda iş alma kapasitesini artırma gücüne sahipler. Bunu Eximbank'ları nın, özellikle gelişmekte olan ü lkelerde, ihale fi nansman kredisi sağlaması yoluyla veya belirli mal ve hizmetlerde takas öngören devletlerarası ticari anlaşmalarla yapıyor­ lar. Bu yolla başka ülkelerin kaynaklarıyla kendi şirketlerinin birikim yapması n ı sağlıyorlar. Sermayelerin yurt d ışı pazarlarda karşılaştıkları riskleri belirli bir oran­ da kamunun üstlenmesini sağlayan 'politik risk sigortası' gibi araçlarla da sermaye­ leri yurt dışında mali olarak destekliyorlar. Ancak belirtmek gerekir ki AB'nin yurt dışı nda i nşaat şirketlerine sağladığı olanaklar A BD, Japonya gibi ülkelerin ken­ di şirketlerine sağladığı olanaklar yanında yetersiz kalıyor. Bu da AB kökenli şir­ ketleri bu ü lke şirketleri karşısında dezavantajlı konuma sokuyor. Bu sermayele­ rin kullanabildiği nitelikli ve verimli bir emek gücü de sahip oldukları potansiyel­ ler arasında yer alıyor. Görü ldüğü gibi AB ve A B üyesi devletler kendi sermayeleri­ ne Murray' in tan ımlamış olduğu her iki işlevle, yani hem saldırgan hem de savun­ macı işlevle destek vermektedirler. Gerçekten de çeşitli kaynakların� verilerine ba­ kıldığında uluslararası inşaat işlerinde AB'li şirketlerin %50-60 arasında bi r paya sahip oldukları görülüyor. Buna karşılık AB' de karları sınırlayan önemli faktörler var. Ücretlerin yüksek­ liği bu bölge sermayelerine öneml i dezavantajlar yaratıyor. B:.>lgcde emek veriml ili­ ğinin yüksek olması da bu dezavantajı gideremiyor. Bununla birlikte, AB devletle3

Avrupa Komisyonu inşaat Sanayi StratEcjileri Raporu'na göre, AB inşaat hizmetlerinde %S2'1ik payla dünyada en bü­ yük ihracatçı konumunda bulu nuyor. ENR anketi de benzer bir sonuç veriyor. Ona göre uluslararası işlerin %S9.6'sını Avrupa'lı 56 şirket yürütüyor. (Turkish Time, s.102) Bu ankete göre ülke bazında sıralama şöyle: ABD (%19.3), Fransa (1 5.3), di�er Avrupa ( 1 4.9), Almanya ( 1 1 .1), Japonya (8.7), lngil tere (6), Çin (5.3), ispanya (5.2). llalya (4), di�er Dünya (3.8), Hollanda (3), Kore ( 1 .8), Türkiye (1.3), Kanada (0.2) (ENR, s.102) AB inşaat üretimi Japonya üretiminden %1 0 ABD üreti­ minde %30 fazla bulu nuyor.


1 62

1

Elvan Gülöksüz

ri ulusal piyasada yatırım içi n kaynak yaratabilme güçleri ni önemli ölçüde kaybet­ m iş duru mda bulunuyorlar. 1 970'lerin krizini izleyen yıllarda uygulanan bütçe kı­ sıtlamalarının kamu altyapı yatırımlarını azaltması inşaat pazarının büyümesini de yavaşlatmış duru mda. Avrupa ekonomileri nin düşük büyüme hızları, Avrupa ülke­ leri nde nüfus artışı ve köyden kente göç olmaması, fiziksel altyapın ı n büyük ölçü­ de tamamlanmış olması da uzun vadede inşaat pazarında bir daralma olabileceğine işaret ediyor. Ancak günümüzde uluslararası inşaat işlerinin en büyük bölümü AB pazarında yaratı lmaktadır.4 11. 1 . 2 . G e ç kapitalis tleşmiş bir ülke olarak Tü rkiye tem elli görece b ü y ü k sermaye

Yukarıda ENR Dergisi anketinden harekede verilen endeks rakamlarına göre, Türkiye'de inşaat alan ında uluslararası işler yapan sermayenin merkezileşme dü­ zeyi AB'ye göre çok daha düşii ktür.5 Bu sermayeler ayn ı zamanda sermayenin top­ lam döngüsü içinde bütünleşmemiş durumda bulunuyorlar. Daha küçük boyutta ve daha çok sayıda olmalarının yanısıra özellikle para sermayeyi içlerinde barındır­ mıyorlar. Bu durum, para sermaye ile ilişkilerinde tıkanıklıklara yol açan kendi ser­ maye boyutlarının küçüklüğü ile birleşince, para sermaye arayışın ı onlar için baş­ l ıca soru n haline getiriyor. Bu şirketler teknoloji kullanı mı açısından oldukça ge­ lişmiş olmalarına rağmen uzmanlaşm ış işleri n bir kısmında teknik açıdan yetersiz kalıyorlar. İçsel birikimlerinden kaynaklanan bu sorunlarına rağmen içinde yer al­ dıkları sosyal il işkiler açısından bir avantajları var. Nüfus artışı, köyden kente göç, fiziksel altyapının tamamla n mamış olması, hızlı ekonomik büyüme gibi faktörle­ rin yan ısıra, AB adaylığı nedeniyle Türkiye'ye para sermaye yöneliminin artına ola­ sılığı, Türkiye pazarı na geleceğe dair bir büyüme potansiyeli kazandırıyor. Ücret ve emek verimliliği açısından Türkiye, bir uçta Avrupa, bir uçta da Çin, Hindistan ve bazı Güneydoğu Asya ülkeleri olmak üzere orta düzeylerde bulunuyor. Ücretle­ rin AB'ye oranla düşük olması, büyük oranlarda kayıtsız çalışma, inşaat sanayiin­ de emeğin örgütsüzlüğü ve emeği korumaya yönelik yasal çerçevenin geriliği Avru­ pa sermayesiyle rekabet olanakların ı genişletiyor. Bunlara karşılık, Türkiye' de devlerin bu sermayeleri destekleme konusunda ola­ nakları kısıtlı. Devlet uluslararası pazarın düzenlenmesi sii recinde belirleyici olma gücüne sahip olmadığı için, kendi ülkesindeki sermaye kesi mlerinin çıkarlarını gütme konusunda az etkili bir konum ile sınırlı kalıyor. Benzer şekilde, mali yeter­ sizliği nedeniyle sermayeye yun dışı pazarlarda iş alanları açma konusu nda da ol­ dukça etkisiz kalıyor. Geçmişte uygulanmış, devletler arası ticari anlaşmalar veya 4

ENR anketine göre uluslararası işlerin önemli bir kesimi Avrupa'da (%36) yaratılıyor. Bunu Asya ( 1 8.2), Ortadoğu (1 5.2), ABD (1 3.6), Afrika (8.5), Orta ve Güney Amerika (5.4), Kanada (3)'ya izliyor. (Turkish Time, s. 1 02) Avrupa'daki uluslararası yatırımların %77'si Avrupalı şirketler tarafından yapılıyor. Avrı.:pa'ya uluslararası yatırımların %77'si Avru­ palı şirketler tarafından yapılırken Avrupalı şirketlerin uluslararası yatırımlarının yalnız %46'sının Avrupa'ya olması

5

Avrupa'nın inşaat alanında ihracatçı olduğunu gösteriyor. Türkiye'de genel olarak sermaye için bkz. Buğra, 2003. Genel olarak holding biçiminde örgütlenen büyük sermaye ve özelde büyük inşaat şirketleri için Sönmez. 1 992, 35·37.


inşaat Sanayiinde Uluslararasılaşma ve Sermayeler Arası ilişkiler

j 1 63

Rusya, Türki Cumhuriyetler gibi ülkelere yönel miş küçük mikrarlarda Exi mbank kredileri günümüzde a nık ortadan kalkmış durumda. Avrupa devletlerin i n sağ­ ladığı politik risk sigortasın ı da sağlayamıyor. Bu anlamda, Tü rkiye'de devlerin Murray'in tanımlamış olduğu sald ırgan işlevi sın ırlı ölçüde yerine getirebildiğini görüyoruz. Bu nedenle, Türkiye' de sermaye açısından devlerin en önemli rolü ulu­ sal pazarda kaynak ve birikim için elverişli koşu lları yaratmak olarak ortaya çıkıyor. Ancak bu rollerden ilkinde de sorun var. Geleceğe dair potansiyeline rağmen Tür­ kiye pazarında son 1 0 - 1 5 yılda büyük bir daralma mevcut. Özellikle 1 994'ten bu yana yüksek dış borç ile cari ve dış ticaret açığını n gi.indenıe getirdiği IMF deneri­ m indeki stabilizasyon programları kapsamında kamu harcamalarının daraltıl ması ve bunun tüm ekonom iye yansıyarak özel yatırı m ları da daraltması inşaat pazarın­ da önemli bir küçülmeye yol açtı.6 Bu da Tü rkiye merkezli büyük sermayeleri yurt dışına çıkmaya itti. Nitekim EN R Dergisi tarafından yıllık olarak saptanan en bü­ yük 250 uluslararası inşaat şirketi arasında 2005'te 14, 2006'da 20 Türk şirketi bu­ lunmaktadır. Bu şirketlerden dört tanesi yalnız yurt dışı piyasalarda iş yaparken do­ kuz tanesi nin 2006'da aldığı işlerin yarıdan fazlası yurt dışındad ı r. 11. 2 . S ermaye kesim leri a ra s ı mücadelenin zemin i: yapısal reformlarla uluslararas ı piya s a n ı n düzenlenmesi

Sermaye kesimleri arası nda mücadelenin zeminini ulusal ve uluslararası ölçekte yapısal reformlar oluşturuyor.7 İ nşaat alanında işleyen sermayenin uluslararasılaş­ masını bizzat bu düzenlemeler mümkün kılıyor. Kendi ihtiyaç ve çıkarları n ın ya­ sal düzenlemelere yansıtılması ve bu düzenlemelerin mi.i mki.in okluğunca geniş bir coğrafyaya yayı lması sermaye kesimleri açısından büyi.ik önem taşıyor. Ercan ve Oğuz'un (2006) inşaat sanayi ini en çok ilgilendiren yasalardan biri olan Kamu İ ha­ le Yasası örneğinde ortaya koydukları gibi, sermaye kesimleri bu çabalarında aynı mücadeleyi veren sın ıf ve sınıf kesi mleriyle ittifak ku ruyor ya da ihtilafa düşüyor­ lar. Yapısal dönüşü mler <le böyle bir süreç sonucunda biçimlen iyor. i nşaat sanayii göz önüne alındığında, erken kapicaliscleşmiş ülkelerin giis·lü sermayelerinin, ulus­ lararası kuru m lar, özellikle de AB Kom isyonu ve I M F pol itikalarını önem li ölçüde etkileyebilmiş olduğunu görüyoruz. AB üyelik ve I M F kredi koşu llarının dayattı­ ğı yasal düzenlemeler (kamu i hale, tahkim, bankacılık gibi) büyük sermayeyi kol­ layan ve küçük sermayeyi dışlayan hüküm ler içeriyor. Buna karşılık, bu kurum la­ rın koşul olarak öne sürdüğii düzenlemeler ulusal devlecler tarafından kendi nıev6

Mülakat yapılan şahıslardan biri istikrar programlarının inşaat sektörü üzerindeki etkisini şu şekilde açıkladı: "Yüksek dış borç ve faiz dışı fazla istikrar programlarına yol açıyor. Dış borç yatırım ödeneklerinden fınanse ediliyor. Bu %45 kamuya iş yapan inşaat sektörünü olumsuz etkiliyor. Tüketici tasarrunarı inşaat sektörüne yönelebilirdi, ancak bun­ lar da yine dış borcu linanse etmek amacıyla harekete geçirilen hazine bonolarına yöneldi. Yabancı sermaye girsey­ di orda toplanacak vergi ile dış borç fınanse edilebilirdi. Yabancı sermaye gelmedi. Yap-işlet-devret yöntemiyle ıa­ sarıunar çekilebilirdi" CM.il).

7

Farklı sınıf ve grupların karşı karşıya geldikleri ve çıkarlarını müzakere ettikleri alan olar ak 'hukuk'un formülasyonu için bkz. lslamo�ıu 2002.


1 64

1

Elvan Gülöksüz

zuatlarına yansıtılırken önemli bir çatışma/pazarlı k sürecine tabi oluyor. Ortaya çı­ kan ulusal mevzuatlar ulusal sınıf ve sınıf kesimlerin i n gerek kendi aralarında ge­ rek u luslararası ölçekteki kesimler ile çatışma sürecini içinde barındı rıyor. Ulusla­ rarası kurumların dikte ettikleri yasa hükümleri ile u lusal devletlerin benimsedik­ leri arasındaki farklar bu kesimleri ve aralarındaki güç ilişkilerini yansıtmaktadır. U luslararası piyasanın düzenlenmesi sürecinde sermaye kesimleri arası mücade­ lede iki boyut ön plana çıkıyor. Birinci boyutu farklı ü lkelere mensup sermayeler arasındaki mücadele oluşturuyor. Uluslararasılaşma eğiliminde olan büyük serma­ yenin girdiği yatırımların önemli kısmını oluşturan kamu i haleleri ele alındığında, bu mücadele ihaleye hangi ülke şirketlerinin girebileceği sorusuyla ilişkilidir. İkinci boyutu farklı düzeylerde içsel birikime sahip sermayeler arasındaki mücadele oluş­ turuyor. Bu mücadele kamu ihaleleri ele alındığında ihaleye hangi büyüklük ve ne tür donanım sahibi şirketlerin girebileceği sorusuyla i lişkilidir. 1 1 . 3 Fa rklı boyu tlarda s ermayeler a ra s ı m ücadele

Piyasaların yeniden düzenlenme sürecinde, ulusal piyasa kadar bu piyasanı n dı­ şında da iş yapma kapasitesine sahip sermayeler ile ulusal kamu ihalelerine ve yerel politik ilişkilere bağım l ı olarak birikimini sürdüren sermayeler arasında önemli çe­ l işkiler doğuyor. Birinci tür sermayeler ortak taleplere sahip ve ortak hareket eden uluslararası bir sermaye kesimini oluşturuyor. Bu sermaye kesimi, Türkiye çapın­ daki temsilcileri TMB ve İ NTES'in üyesi olduğu ve yönetici düzeyinde de katıldı­ ğı dünya ve Avrupa ölçeğinde örgütlenen birliklerde (FI EC, EIC, UEPC) örgütlen­ miş durumdadır. Ancak bu kesime dahil bireysel sermayeler piyasada daha iyi bir konum elde edebilmek için kendi aralarında da mücadele ediyorlar. Bu mücadele­ yi 'daha donanıml ı'n ı n 'daha donanımsız'ı piyasada iş alım sürecinden d ışlaması ve kendine alt-sözleşme gibi ilişkilerle bağımlı hale getirme çabası olarak tan ı mlayabi­ liriz. Aşağıda farklı boyutlarda sermayeler arasında yaşanan mücadeleni n paramet­ releri üzerinde duracağız. 1 1 . 3 . 7 Ulusal paza rla r ı n yaban cı sermayeye açılması m ü cadelesi

AB veya Türkiye merkezli uluslararasılaşmış, güçlü sermayeler açısından ge­ niş bir coğrafyada serbest hareket edebilmek ve bu bölgelerdeki kaynaklardan ya­ rarlanabilmek için başka ülkelerin kamu ihaleleri nin yabancı sermayeye açılma­ sı büyük önem taşıyor.8 AB'li sermaye bu doğrultuda, bir yandan Dünya Ticaret Örgütü'nün GATS ve Kamu İ haleleri Anlaşmaları'n ı n daha geniş bir coğrafyada uygulanmasını, bir yandan da A B'nin politik genişlemesini talep ediyorla r. Bu tale­ bi AB'li büyük sermayeni n ihtiyaçlarını seslendi ren AB Komisyonu İ nşaat Strateji­ leri Raporu dile getirmektedir: 8

Yazında bu bağlamda emperyalizm ve sermayenin uluslararasılaşması kavramları tartışılıyor. Bu tartışmanın değer­ lendirilmesi için bkz. Oztürk, 2006.


inşaat Sanayiinde Uluslararasılaşma ve Sermayeler Arası ilişkiler

1 1 65

AB şirketleri n i n , küresel p aza rdak i güçlü konumu ve söz konusu sözleş­ meler in büyüklüğü karşısı nda, pazarların eşit koşul la rda açık olmasın ı ga­ ranti etmekte bu şi rketlerin açık çıkarları vard ı r. A B sanayii hangi ülke­ den olursa olsun üçüncü ülkelere yatırım yapmakta, iş ortaklıkları ve kon­ sorsiyumlar kurm akta ve ihalelere girmekte serbest olmalıdır. Bu hedefle­ re her tür uluslararası ortam, özellikle de DTÖ Kamu İ haleleri ve Tica­ ret ve H izmetler A n laşması (GATS) kullanılarak varılmalıdır (Avrupa Ko­ misyonu, 2002).

Bu sermaye kesimi açısından gelişmekte olan pazarların kendi erişimine açılma­ larının yanısıra büyütülmeleri de önem taşıyor. O nedenle AB genişlemesinin bu kesim açısı ndan başka bir boyutu, bu ü lkelere aktarılacak A B fonların ı n bu ülke ekonomilerini, dolayısıyla da inşaat pazarın ı büyütecek olması. Avrupa Komisyonu İ n şaat Stratejileri Raporu (2002) AB genişlemesin i n ve yeni üye ülkelerde (o yıllar­ da Orta ve Doğu Avrupa) gerçekleşecek yapısal reformlar i le AB fonlarının yarata­ cağı refah artışı nın pazarda yaratacağı büyümeye işaret etmektedir: ... gayet iyi bilinir ki, bir toplum ne kadar gelişmişse i nşaat ihtiyaçları o ka­ dar artar; bunun nedeni hiç kuşkusuz talepteki kalitacif kaymalardır. Bu an­ lamda AB genişlemesin i n inşaat sektörüne sağlayacağı fı rsatlardan bahsedi­ lebilir (Avrupa Komisyonu, 2002).

İhalelerin yabancı sermayeye açılması yalnız yabancı sermayenin ihalelere ka­ bul edilmesi anlamı n ı taşımıyor. Ayn ı zamanda rekabette belirli sermaye kesim­ leri lehine koşullar oluşturacak ve bu sermayelerin bu ülkelerde güvenli bir şekil­ de hareket edebilmesini sağlayacak normların bu piyasalarda yerleştirilmesi gereki­ yor. Bu normların yerleştirilmesi süreci, farklı boyutlarda sermayeler arasında çeliş­ kileri n ortaya çıktığı alan olarak ortaya çıkıyor. U luslararasılaşmış, büyük sermaye bu ülkelerde i halelerin yerel özelliklerden, yerel politik süreçlerden, daha donanım­ sız sermayelerin sahip olduğu esneklik gibi avantajlardan sıyrılarak büyük sermaye­ nin avantajlı olduğu sermaye büyüklüğii, teknik kapasite gibi alanları ön plana çı­ karan, standartlaşmış, u luslararası kurallara oturtulması n ı talep ediyorlar. Öngö­ rülebilir hukuk kuralları, sözleşmelerde ve ihale kriterlerinde u luslararası standart­ ları içeren FI DIC gibi sistemler, bağımsız mali denetim gibi kü resel standartlar, ba­ ğımsız bir tarafça yargılanma olanağı (tahkim), ihalelerin politik kayı rma veya rüş­ vet mekan izmalarından arındırılmış olması, i halelerde aşırı tenzilatların engellen­ mesi için teknik kriterlerin ön plana çıkarılması gibi normların yerleştirilmesi mü­ cadelesi ni veriyorlar. U luslararasılaşmış sermaye ihtiyaç duyduğu birikim koşulları­ n ı n gen iş bir coğrafyada yaygınlaştırılması mücadelesini AB gibi u lus-ötesi birlikler nezdinde veriyor. Günümüzde AB'nin Türkiye' den talep ettiği yapısal reformların öncelik verilenleri nin bu r'lplumsal kesimin çıkar ve ihtiyaçlarını yansıttığını gö­ rüyoruz. Kamu ihale yasası başta olmak üzere tahkim, toprakta mülkiyet hakları­ nı düzenleyen hükümler gibi pek çok yasa değişikliği bu durumu örneklemektedir.


1 66

:

Elvan GülOksüz

Türkiye'deki büyük sermaye, ileriki bölümlerde görüleceği gibi, Türkiye paza­ rında AB normların ı n yerleştirilmesi sonucu bu standartların altında kalarak, kısa vadede kayıplara uğrayacak olsa da, AB'ye giriş sürecini ve inşaat sanayiini ilgilen­ diren yasa değişikliklerini destekliyor. Bunun nedenini bir yandan AB'li büyük ser­ mayenin hukuki düzenlemeler düzeyinde elde ettiği kazanımların Türkiye' de yer­ leşmesini istemesi oluşturuyor. Diğer yandan, AB'li büyük sermayenin etkisi al­ tında biçimlenen normları n kendisine uğratacağı kayıpların benzerini, kendisi nin Türkiye'<leki daha donanımsız sermayeye uğratacak olması da yasa değişiklikle­ rini desteklemesine neden oluyor. Aşağıda görüleceği gibi, bu tür normlar 'daha donanımlı'n ı n 'daha donanımsız'ı iş alına potansiyelinden dışlamasına yol açıyor. Büyük ölçekli inşaat şirketleri ni temsil eden bir örgüt yetkilisi A B'nin talep ettiği yapısal reformları şu şekilde değerlendirmektedir: Empoze edil iyor ve biz bu empoze edilme sürecini olumlu değerlendiriyo­ ruz . ... Kulağımızı çeke çeke bize olumlu reformları yaptırıyorlar (M.I). Yapısal reformlar yoluyla ulusal pazarların yabancı sermayeye açıl ması ve bu pa­ zarlarda büyük sermayen in lehine normların yerleşciriln ıesi, bu bölü mde görüldüğü gibi, AB ve Türkiye merkezli büyük sermayeler arasında ittifakla gerçekleşiyor. Bu­ rada vu rgu lanması gereken, Ercan ve Oğuz'un (2006) işaret ettikleri gibi, piyasa­ nın bütünleşmesi sürecinin erken kapitalistleşmiş ülke sermayelerinin tek yön lü et­ kinliğiyle değil, ulusal ölçekte büyük sermayeyle örtüşen çıkarlar çerçevesinde ger­ çekleştiğidir. İ leride gösterileceği gibi, bu ittifak aynı pazarlarda rekabet söz konu­ su olduğunda farklı ülkelere mensup büyük sermayeler arasında çatışmaya yol aç­ maktadır. 1 1 . 3 . 2 'Da h a dona n ı m l ı 'n ı n 'da h a donan ı m s ız'ı iş alma p o t a nsiyelinden dışlama m e k a n izması: uluslara rası piyasada s tandart kriterlerin o l u ş t u r u l m a s ı

Günümüzde inşaat sanayiinde sermayeler arası rekabette etkili unsurları ikiye ayırabiliriz. Buna göre, bir yanda sermaye boyutu, idari, mali, teknik güç gibi ka­ pasiteler, diğer yanda esnek emek kullanım ı ile maliyetleri, dolayısıyla da fiyatı clü­ şü rme kapasitesi bulunmaktadır. Mali, idari, teknik güç ve bunlarla bağlantılı ola­ rak emek veri mliliğini artırma kapasitesi görece büyük sermayen in elinde bulunu­ yor. Bu tür şirkecler kuru msal yapıları nedeniyle kayıt dışı kalma, kaliteyi düşür­ me gibi maliyet düşürme stratejilerini de uygulayamıyorla r. Buna karşılık ücrecleri düşü rme yoluyla maliyecleri azaltma kapasitesine görece küçük şirkecler sahip. Bu şirketler kayıtsız işlem yapmak ve işçi çalıştırmaktan, eksik ve kötü projelendirmc­ malzeme kullanımı gibi yöntemlere kadar pek çok yöntemle maliyecleri düşürü­ yorlar. Bu iki kapasite üretim sürecinde alt-sözleşme ilişkileriyle hiyerarşik bir yapı­ da bir araya gelse de, iş alımı sırasında rakip unsurlar olarak karşı karşıya geliyor­ lar. inşaat alanı nda bu iki tür kapasiteye sahip sermaye arasındaki m ücadele günü­ müzde tüm dünyada uluslararası piyasalarının düzenlenmesinde, en başta da ihale


lnıaaı Sanaylinde Uluslararasııaıma ve Sermayeler Arası i lişkiler

1 167

mevzuatının miizakere sürecinde başlıca mücadele alanları ndan birini oluşturmak­ tadır. Bu bölü mde, bu mücadelen in yürücüldüğü parametreler üzerinde duracağız. Poulantzas'ın ( 1974) 1 970'lerde başka bir bağlamda tespit ecciği gibi, büyük, ku­ ru msallaşmış ve öngörülebilir ortamlarda hareket eden sermayenin daha küçük ser­ mayeyi uluslararası piyasada rekabeccen dışlama mücadelesi nin önemli bir parçası­ nı, uluslararası piyasada standartlaşmış kriterlerin yerleştirilmesi oluşturuyor. Stan­ dartlaşmış kriterler bu kriterlere uymayan, çıtanın altında kalan şirketleri rekabet süreci nin en başında, daha bu sermaye kesiminin inşaat sanayiinde avantajlı oldu­ ğu alan, yani fiyat rekabeti gündeme gelmeden dışlıyor. Standartlaşmanın başlıca örneklerini şirketlerin mali, idari, teknik yapıların ı veya ü rün kalitesini ölçen kri­ terler oluşturuyor. Bu kriterler bağımsız uluslararası şirketlerce denetlenerek rapor­ lanıyor. Bu raporlar ilgili şirketin gerek bankalar ve diğe ; kredi kuruluşları, gerek iş sahibi ile ilişkilerinde belirli kategoriler içinde veya dışında addedilmesine, gerek fi­ nansman, gerek iş alma sü recinden dışlanmasına ya da içerilmesine yol açıyor. Kü­ çük ve kurumsallaşmamış şirketler ancak bu kriterleri sağlayabilirlerse yerel süreç­ leri tanıma veya fiyatı düşü rme gibi potansiyellerini harekete geçirebi liyorlar. Bu genel prensibi akılda tutarak u luslararası inşaat piyasasının düzenlenmesi sürecin­ de çetin mücadelelere konu olmuş birkaç noktayı inceleyelim. Unutmamak gerekir ki, bu süreç, bu piyasada sermayeler arası hiyerarşi nin kurulmasını içermektedir. 11. 3 . 3 Mali yapıya ilişkin s ta ndartlar ve t e m i n a t m e k tupları

Büyük sermayenin uluslararası ölçekte verdiği mücadele sonucunda, günümüz­ de, bağımsız, çokuluslu mali denetleme şirketlerinin tasdiklediği raporlar giderek daha yaygın bir şekilde ihale koşullarına dahil oluyor. Mali denecleme şi rkecleri kendilerine başvuran inşaat şi rkeclerinin mali yapılarını standartlaştırılmış prose­ dür ve kriterleri içeren Basel 2000 kriterlerine göre değerlendiriyorlar. Banka ve di­ ğer finans kuru mları inşaat şirketlerinin kredi derecelerini beli rleme sürecinde bu şirketlerin değerlendirmeleri ni göz önüne alıyorlar. Bu nedenle özel bankalarla an­ cak mali denetleme süreci nden geçmiş şirketler i lişki kurabiliyor. Doğrudan iş sa­ hibi devlet veya diğer politik kurumlarca fi nanse edilen ve koşulları bu kurumlar­ ca belirlenen ihaleler de giderek bu koşulu öne sürüyorlar. Bu dönüşüm gerek yen i ihale yasaları nda mali denetimin ihale şartları arasına alınması, gerek ihale şartla­ rı arasında mali denetim bulunmasa da, tüm ihalelerde koşul olarak bulunan 'ban­ ka teminat mektubu' gösterme zorunluluğuyla ortaya çıkıyor. i halenin boyutu bü­ yüdükçe gerekli temi nat mektubu da büyüyor; buysa ancak büyük ve kredibilitesi yüksek bankalardan sağlanabil iyor. Bu tür bankalar büyük sermayeli ve mali yapısı sağlam şirketlere bu garantiyi sağlıyorlar. Mali denetleme şirketleri tarafı ndan ha­ zırlanan raporlara bağlı olarak bankalar inşaat şirketlerini belirli bir teminat kate­ gorisi içine sokuyorlar. Özet olarak, inşaat şirketlerinin banka veya diğer kredi ku­ rumlarından kredi almak, uluslararası piyasada ihalelere girmek veya ihalelere gi­ rebilmek üzere banka teminat mektubu almak için bilançoların ı tasdikletmiş ve iyi


1 68

1

Elvan

Gülöksüz

dereceler içinde yer alabilmiş olmaları gerekiyor. Bu da büyük şirkecleri kayıran ve küçük şirkecleri daha ihalenin başında ihaleden dışlayan bir durum oluşturuyor. Türkiye' deki büyük şirkeclerin çoğu mali denetim sonucunda düşük kategoriler içinde yer alıyor. Bunun sonucu olarak da uluslararası ihalelerde geçerli sayılan bü­ yük, çokuluslu ban kalardan yüksek teminat mektupları n ı ucuza almaları n ı müm­ kün kılacak kriterleri n de altında kalıyorlar. Bu şirkecler bu bankalar nezdinde dü­ şük teminat ka,0gorilerinde yer alıyor, ya da hiç yer almıyorlar.9 Bir büyük şirket yetkiliı.irıin beli rcciği gibi, Uluslararası ihalelere girmek için gerekli teminat mektubunu Türk firmaları %6 komisyonla alabil iyor. Bunda hem Türk bankanın hem de yabancı ban­ kanın komisyonu var. Yabancılarsa %0.5 komisyonla teminat mektubu alı­ yor. Bu, rekabeti olumsuz etkiliyor (M.3). Şirkeclerin mali yapılarının zayıflığının nedenlerinin başında ölçeklerinin küçük­ lüğünün yanında mali yapıların ı derinden etkileyen bir bilanço sorunu geliyor. Bu sorununun kaynağında bu şirkeclerin bugüne dek temel iş alanların ı oluşturan ulu­ sal kamu ihalelerinde ödeneklerin uzun yıllara yayılması ve öngörülemez bir takvim içinde ödenmesi yatıyor. Şirketlerin harcamasını yaptıkları işin karşılığını zamanında alamamaları sonucu hemen her yıl bilançoları negatif çıkıyor. Bunun sonucu olarak, bağımsız mali denecleme şirkeclerince, standart prosedürlere bağlı olarak denetlen­ diklerinde hemen her zaman zararda gözüküyorlar. Bu durum karşısında, uluslarara­ sı piyasada rekabete niyeclenen şirketler devlet harcamalarının ve yatırım programla­ rının denetim altına alınması yönünde mücadele veriyorlar. Büyük ölçekli müteah­ hitleri temsil eden TM B ve İNTES ile kurumsal bir kimliği olan orta ölçeklileri tem­ sil eden Türkiye inşaat Müteahhicleri işveren Sendikası (TİMSE), bitirilmemiş pro­ je stokunun sonuçlandırıl madan yeni projelere başlanmaması, mevcut projeler sonuç­ landırıldıktan sonra yeni başlanacak projelerin gerçekçi bir bütçe çerçevesinde prog­ ramlanması yönünde taleplerde bulunuyorlar. Büyük inşaat şirketlerini temsil eden örgütlerden bir yetkili bu talebi seslendirmektedir:· Kamudaki proje mezarlığı büyük sorun. Teknik öncelikler sıralaması (ya­ tırım önceliği) yapılarak bu mezarlığın engellenmesi lazım. Bugüne dek 40 milyar YTL varsa 1 00 milyarlık bütçe yapıldı. Politik ihaleler yapılmama­ lı (M.II I). Kamunun biti rilmemiş proje stoku büyük sermaye açısından yalnız uluslararası piyasada yaşadığı bilanço sorunuyla değil, yurt içinde yarattığı kaynak kıtlığı nede­ niyle de sorun teşkil ediyor. T M B bu sorunun üzerine gidiyor: 9 Uluslararası bankalardan teminat mektubu alma sorununun yanısıra Türkiye'deki bankalar da soruna çözüm oluş· turmuyor. Yakın geçmişte Türkiye'de en büyük bankalar kamu bankalarıydı. Kamu bankalarının yatırımlarını nasıl da­ .;ııtaca9ı ise müteahhitlere göre politik kararlara ba9tıydı. Onlara göre bu bankalar "tarım kredileri verip v-eya borç­ ları erteleyip birkaç milyon çiftçiyi sevindirmeyi tercih ediyorlar"dı (M.I). Türk Eximbank ise büyük ihalelerde gerekli teminat mektuplarını veremeyecek kadar küçük. Oi9er büyüklü küçüklü bankaların teminatları da uluslar ar ası ihale­ lerde. bu banka ölçek ve yapılarının uluslararası kriterleri sa9layamaması nedeniyle kabul edilmiyor.


inşaat Sanayiinde Uluslararasılaşma ve Sermayeler Arası i l i şkiler

1 169

Türkiye Mütea hhitler Birliği kamu yatırımla rı nd.ıki israfla ilgi li olarak bi­ l imsel a raştırma10 yaptırmakla kalmadı, ayn ı zamanda " israfı Önleme Kampa nyası"nı n da üç sponsorundan biri oldu. A raştırmanın ilk bulguları siyasi tercihlerle başlatılmış ve yetersiz ödenekler nedeniyle tamamlanama­ mış olan kamu yatı rımları n ı n neden olduğu büyük kaynak israfının boyut­ ların ı ortaya koydu {Gü ndem, 2005: 43).

Devlet yatırımları ile bütçesi arasındaki bağdaşmazlıktan kaynaklanan bu du­ rumun hem müteahhitler hem de kamuoyunda akılcı bir bütçe yönetimi ve yatı­ rım programlaması nın teknik koşulları olarak tartışıldığını görüyoruz. Devlet idare­ sinin politik kaygı lar tarafı ndan yönlendirilmesi, bireysel sermayedarların politikacı­ lar üzerinde etkisi veya bürokratik karar verme sürecinin irrasyonelliği çerçevesinde değerlendiriliyor. Ancak bu durum, emek sürecini esneterek fiyat kıran ve yerel ilişki ağlarına dayalı olarak iş alma kapasitesini artıran orta ve küçük ölçekli müteahhitler ile uluslararasılaşma eğilimi içine giren görece büyük müteahhitler arasında temel bir çelişkiden kaynaklanıyor. Bütçenin denetim altına alınması talebi nin altında inşaat alanında belirli bir sermaye kesiminin uluslararası piyasadaki ihtiyaçları yatıyor. İlk türdeki müteahhitler i le benzer koşullar altında birikim yaparak belirli bir ölçeğe eri­ şen ikinci tür müteahhitler, bugün içinde biiyüdükleri eski sistemden yarattığı bilan­ ço sorunu nedeniyle zarar görürken, birinci tür müteahhitler eski sistemden yararlan­ maya devam ediyorlar. Bu talepler i hale yasasına, yatırım programında bulunan pro­ jelerin karşılığının bütçe içinde gösterilmesine ilişkin hüküm" olarak yansıdı. Ancak bu hükmün uygulamaya henüz yansımadığı, yeni ihale yasasına rağmen hala politik rant kaygılarıyla bütçede karşılığı olmayan projelere başlandığı iddia ediliyor. Bu dü­ zenleme, hukuki içeriği açısından uluslararası piyasada rekabet eden sermaye kesimi lehine, buna karşılık ulusal piyasada siyasi ilişkileriyle birikim sağlayan yerel sermaye­ n i n aleyhi ne olarak değerlendirilebilir. Ancak düzenlemenin uygulamaya yansıma bi­ çimine bakarak küçük sermayenin güç ilişkileri içinde ağı rl ı ğı nı hissetti rdiğini ve ka­ zanımların ı henüz sürdürdüğünü söyleyebiliriz. 1 2 Mali yapıları uluslararası standartlara göre zayıf olan i nşaat şirketleri açısın­ dan Türkiye' de bankacılık sektöründeki dönüşüm de büyük bir tehdit oluşturuyor. (M.Il) Bankalar sisteminin uluslararası sistemle bütünleşmesi sonucu, hala ayak­ ta kalan Türkiye merkezli bankalar da i nşaat şirketlerin i u luslararası mali dene­ tim şi rketlerinden aldıkları raporlara isti naden değerlendirecekler. Yakın geçmişte Tiirk bankalar kamu alacaklarının er geç ödeneceğin i bildikleri için inşaat şirketle­ rine negatif bilançolarına rağmen kredi sağlıyorlardı. Günü müzde inşaat şirketleri­ n i n kredi ya da teminat mektubu sağlaması için tek yol mali yapıya ilişkin u lusla­ rarası kriterleri sağlamaktan geçiyor. 10 Kamu Yatırımlarında israfın Ekonomik Boyutları Araştırması 1 1 4734 Sayılı Kamu ihale yasası, Madde 5 12 Farklı boyutlarda sermayeler arasındaki çelişki alanına başka bir örneği teminat mektubunun ihale toplamı içindeki oranı oluşturuyor. Bu oran ihaleye hangi boyutlarda sermayelerin girebileceğini belirliyor. Örneğin Türkiye'de ihale yasasının oluşum sürecinde geçici teminat %4, kesin teminat %10 iken, bu oranlar özellikle orta ölçekli müteahhitle­

ri temsil eden TIMSE'nin karşı çıkmasıyla %3 ve %6'ya indirildi.


1 70

1

Elvan Gülöksüz

11. 3 . 4 Tek n i k ye terliğe iliş k i n s tan dartlar

Farklı boyut ve nitelikte sermayeler arasındaki mücadeleni n geçciği başka bir alan ı teknik kricerlere ilişkin standarclar oluşcu ruyor. Bu kapsamda birkaç noktayı örnek olarak ele alacağız: ihalelerde fiyac kriterine karşı teknik yeterli l ik kriterleri­ n i n ön plana çıkarı lması, ihale koşulu olarak iş bici rme belgesi istenmesi ve müte­ alıhiclik yapabilmek için belirli eşikleri n belirlenmesi calepleri. İhalelerde en düşük fiyac koşulu ücrecler, kurumsal giderler gibi maliyet kalem­ lerini düşürebilen küçü k şirkeclerin lehine çal ışıyor. Bu kriter bazen büyük serma­ yeyi ihale kazanımı ndan dışl ıyor. B u nedenle büyük sermaye tüm dünyada bu ko­ şula karşı mücadele veriyor. Bu sermaye kesimi ihale puanlama tablolarında fiyat kriceri nin ağırlığın ın azaltılarak ceknik kricerlerin ağırlığının artırıl masın ı istiyor­ lar. Teknik kriterlerin ön plana çıkarılması ve aşırı teıızilacların engellenmesi AB'li büyük sermayeni n başlıca talepleri arasında bulunuyor (Avrupa Komisyonu, 2002). Bu mücadele Türkiye'de de yaşandı ve yaşan ıyor. Türkiye' de uzun yıllardır, özel­ likle de 2000'li yıllarda, ihalelerde yiiksek düzeyde fiyat kırımları/tenzilatlar yapı­ lıyordu . Türkiye' de büyük sermaye görece daha küçük sermayeye (orta ölçek), orta ölçekli sermaye ise kendisinden daha küçük sermayeye (küçük ölçek) karşı rekabet­ te fiyat konusundaki dezavantajını ortadan kaldırmak için aynı mücadeleyi veriyor. Nitekim kurumsallaşmış, orta ölçekli müteahhitlerin örgütü TİMSE de TMB ve İ NTES'in yanısıra bu mücadeleye destek verdi. Bu mücadele i hale yasasında tek­ nik kriterleri n ağırlığını artıran ve aşırı tenzilatlara karşı önlemler alan hükü m lere13 yansıdı. Bu hükümler görece büyük sermayen in lehine bir düzenleme getirdi. Tıpkı devletin yatırım progra m larının rasyonelleştirilmesine ilişkin tartışmalarda olduğu gibi fiyat kriteri ne karşı teknik yeterli k kriteri n i n ön plana çıkarılması hakkındaki tartışmalarda da bu sorun sermaye kesimleri arası bir mücadele alanı olarak görül­ mekten çok teknik bir sorun olarak ele alındı. Bu konunun teknik boyutu yadsına­ maz: Türkiye' de uzu n yıllar, ceknik olarak yeterli olup olmadığına veya verdiği fi­ yatla işi yapıp yapamayacağına bakıl maksızı n, en düşük fiyatı veren şirkete ihalele­ rin verilmesi sonucu, kamu yapıları çok düşük kaliteli oldu ve/veya uzun yıllar inşa­ atlar bicirilemed i. Ancak, bu teknik boyutla birl ikte, teknik yeterlilik tartışmaları­ n ı n arkasında yatan, sermaye kesi mleri arasındaki mücadeleyi de görmek gerekiyor. Bu mücadeleye ilişkin analizi mize örnek oluşturan, teknik kriterlere ilişkin ikinci bir mücadele alanı, bir ihaleye girerken şirketin daha önce benzer büyüklük ve n itelikte işleri yapmış olduğunu kanıtlayan iş bitirme belgesinin hangi süreleri kapsayacağı. Pek çok AB ülkesinde son beş yılda bitirilen işler kabul ediliyor. AB ülkeleri gibi iyi düzenlenmiş ortamlarda çalışan şirketler başladıkları işleri öngörü­ lebilir bir süre içinde bitirebiliyor, iş bitirme belgelerini alabiliyorlar. Buna karşılık Türkiye'de kamu nun ödenek sorunu nedeniyle başlayan işleri belirsiz süreler için durdu rması şirketlerin iş bitirme belgelerini öngörülebilir bir süre içinde alabilmele­ rini engelliyor. Bu süre on yılları bulabiliyor. Bu da iş bitirme belgesin i n geçerli sa13 ihale Yasası, Madde 10


lnıaaı Sanayiinde Ulu•lararasılaıma ve Sermayeler Arası lllıkiler

j 1 71

yıldığı sürenin kısa olması duru munda bu şirketlerin ihale koşullarını yerine gerire­ memelerine yol açıyor. Türkiye merkezli şirketlerin bu soru n karşısında verdiği mü­ cadele ihale yasasında iş birirnıe belgesi için geçerli sürenin onbeş yıla kadar uzatıl­ ması ile açığa çıktı.14 Büyük inşaat şi rketlerini temsil eden bir örgütün yetkilisinin aşağıdaki sözleri bu mücadeleyi en iyi şekilde açıklamaktadır: İhalede rakam önemli değil. Lokasyon nedeniyle yerel firma avantaj lı. A n­ cak Türk firmaların iki soru nu var. Bir, son on yıl içinde iş biciremediysen, belirli bir ci roya u l aşa ma dı ysan zareıı devre d ışısı n. Bu nedenle kamunun geçmiş i haleleri ne ait ödenekleri ni tamamlanması hayati önem taşıyor. (..). İ ki, Türk fi nans sistemi bitti. (...) Tü rk bankalar yaba ncılar tarafından satın alındı. Bu durumda Türk müteahh itler teminat mektubu a lam ıyor. Yabancı ba nka isterse sizi devre dışı bı rakabilir. Akredite olamazsınız. Sen in akredi­ ten bende 3 trilyon, yüksek risk grubundası n sana % 1 0'la mektup veriyorum diyebilir. ( ...) Bu iki nedenle Türkiye'deki kamu ihalelerin i AB'li müteahhit­ ler alacak. Türkler de taşeron olacaklar. ( ... ) Türkiye' de 50 milyon Euro dü­ zeyinde 3-4 hrma var. Arıcak bu rakam 250 m i lyon Euroya çıkınca hiç hr­ ma kalmıyor. Yusufeli barajı 1 m i lyar Euro. (M. 1 1 1)

Büyük sermayenin kendi çıkarlarını standartlar aracılığıyla yerleştirmeye çalış­ tığı başka bir alan da müteahhir olabilmek için belirli eşiklerin koyul ması. Görüş­ me yapılan kişilerden birinin (M.7) be lirt tiğ i gibi müteahhit, "başkasının taşıyla başkasının kuşunu vuran adam" olduğu için bu sektöre giriş ve çıkışta sermaye eşi­ ği diğer sektörlere göre düşük; eğitim gibi başka eşikler de yok. Bu da rekabeti kı­ zıştırıyor. Bir şirket yöneticisi bu duruma değiniyor: Müteahhit olmak için kurumsal veya teknolojik bir eşi k yok. Sermaye eşiği de çok düşük. İ ıışaar sekrörii nü di ğe r sektörlere göre farklı yapan da bu. B u­ nun sonucu olarak sektöre giriş çok oluyor, bu da para kazanmayı zorlaştı rı­ yor ... Çimento fabrikası olan çok para kaza n ı r. Çünkü misal olarak 100 mil­ yonu olmayan bu işe giremez . 1 00 m i lyonu olan az olduğuna göre bu sektö­ re giriş az olur (M.9).

Bu durum karşısında A B ve Türkiye' de büyük sermaye örgütleri müteahhit ola­ bilmek için bazı eşikler koyulması n ı sağlamaya çalışıyorlar. Örneğin büyük ölçekli şirketlerin sendikası İ NTES müteahhitlik içi n eğiti m şartı getiril mesini istiyor, mü­ teahhitliğin mutlaka mühendislik, mimarlık bilim dalları na dayanması gerektiği­ ni savunuyor. Orta ölçekli müteahhitleri temsil eden Türkiye İnşaat Müteahhitleri İşveren Sendikası (Tİ MSE) ise odalaşma talebinde bulunarak örgütsel bir eşik koy­ maya çalışıyor. TİMSE yetk ilisine göre Türkiye' de isteyen istediği gibi inşaat yapa­ bilmektedir çünkü miitealıhiclerden Ticaret Odası'na kaydolup şirket kurmak dı­ şında başka bir talep yoktur. Bu şekilde sistem müteahhitler üzerindeki deneti msiz­ liği üretmektedir. Tİ MSE bu durumu engellemek için TOBB bünyesinde Türkiye İnşaat ve Tesisat Müteahhitleri Odası'nın kurulması n ı öneriyor. 14 ihale Yasası, Madde 1 0


1 72

1

Elvan Gülöksüz

11. 3 . 5 Büyük sermayen in fiyat rek a b e ti n de dezavan tajlı k o n u m dan k u r tulma çabası: Verim lilik a r t ı ş ı

AB merkezli büyük sermaye özelinde Avrupa'daki sosyal düzenlemeler, yere bağlı koşullarından bağımsız olarak tüm büyük sermaye kesimi ise kuru msallaş­ manın getirdiği giderler ve kayıclı işleyişleri nedeniyle, küçük sermaye karşısın­ da fiyat rekabetinde dezavantajlı konumdalar. Bu tür sermayedarların dezavantaj­ lı konumlarından kurtulma çabalarının bir boyutunu da verimlilik artışı arayışla­ rı oluşturuyor. Verim lilik artışı, yüksek ücret ve ücret dışı ödemelere rağmen emek maliyeclerini düşürerek bu sermayelerin rekabet edebilirliği ni artırıyor.15 İ nşaat ala­ nında işleyen sermayenin verimlilik artışı arayışlarını iki başlık altında ele alabili­ riz: işgücünün niceliğinin yükseltilmesi ve harekecliliğinin sağlanması ve iş süreci­ ne yeni teknolojilerin girmesi. Bu bölümde bunun yanısıra ücret ve ücret dışı öde­ melerin azaltılması yönündeki çabalara da değineceğiz. Dünyada en yüksek ücret ve ücret dışı ödemeleri üsclenen AB merkezli sermaye­ ler işgücünün niteliği nin yükseltilmesi yoluyla birim emek zamanı daha yoğu n kul­ lanabilme yönünde çaba gösteriyorlar. Bu açıdan, eğitim sisteminde dönüşüm, ya­ şam boyu eğitim şemaları ve birden fazla niteliğe sahip bir işgücü hakkında taleple­ ri var. AB' deki güçlü, uluslararasılaşmış sermayenin i htiyaçların ı seslendiren Avru­ pa Komisyonu İnşaat Sanayii Stratejileri Raporu'na (2002) göre, İnşaat, özellikle arazide uygulama aşamasında emek yoğun bir sanayidir. Geleneksel olarak bu sanayi, sanayi genelinde oluşan ücretleri n altında ça­ lışmaya hazır, becerisiz, göçmen işçilerin yanısıra, en düşük eğitim katman­ larından gelen, büyük sayılarda niteliksiz emek kullanmıştır. Bu profil, gi­ derek daha kaliteli, daha verimli bir üretim gerçekleştirecek ve yatırılan pa­ ranın değerini artıracak, kalıcı, nitelikli bir işgücü geliştirecek, modernize olmuş bir sektörün gelecekteki ihtiyaçlarıyla çarpıcı bir karşıtlık içindedir. İkinci senaryoyu yaşama geçirmek için inşaat sanayiinin stratejik amaçları, eğitim koşullarını ve iş tatminini, beceri ve yetkinlik düzeyini artırmak için her aşamada eğitim ve meslek kazandırma sürecini devreye sokmak, inşaat sürecindeki zorlu ve hoşa gitmeyen işleri azaltmak üzere, değişen teknolojiye adapte olmak ve istihdamı, işe yeni girişleri ve iş güvenliğini artırmak olma­ lıdır (Avrupa Komisyonu, 2002). Emeğin niteliği n i yükseltme çabası AB'ııin yasal düzenlemelerinde önemli yer tutuyor. AB müktesebatında bulunan, inşaat sanayiinde sertifikalı işçi çalıştı rma şartı bu çabanı n önemli bir parçasını oluşturuyor. AB'de veya AB adayı ülkelerde kamu ihalelerinde veya AB fonları ndan yararlanan projelerde yer almak isteyen şir­ kecler sertifikalı işçi çalıştırmak zorunda. Sertifikalı, dolayısıyla daha yüksek ücrecli işçi çalıştırmayan şirkecleri ihalelerden dışlayan bu hüküm, ücrecleri düşürme me1 5 Jenkins (1984) kapitalizmin emek verimliliğini artırarak görece artık değeri artırma yoluyla genişleme eğilimini görmezden gelmemek gerektiğini, kapitalizmin yalnız ücretleri düşürerek sömürü oranını artırma yoluyla genişleme­ diğini söylemişti. Ona göre bu tezi olgusal olarak ta savunmak mümkün değil çünkü üçüncü dünya ülkelerinde üc­ retlerin daha düşük olması birim emek maliyetinin daha düşük olmasını getirmiyor. Emek verimliliği de önemli.


lnıaat Sanayilnde Uluslararasılaıma ve Sermayeler Arası liiıkiler

1 1 73

kanizmaların ı kullanamayan ve/veya sosyal düzenlemelerin güçlü olduğu ülkelerin görece daha güçlü şirketlerinin, bu mekanizmaları kullanabilen küçük şirketler ve/ veya sosyal düzenlemelerin zayıf olduğu ülke şirketleri karşısında rekabet gücünü artırıyor. Türkiye'deki büyük inşaat şirketlerini temsil eden örgütlerden bir yetki­ li bunu açıkça ifade ediyor: AB'li fi rmaların maliyetleri çok yüksek. 28 Eu ro'ya varan saat ücreti Türkiye'de 2 Euro. Çin' de ise ayl ık 20 Dolar. Zaten Çin'i ayrıca ele a lmak lazım. A B serti fi ka sistemiyle bizim işçimizin niteliğini, böylel ikle de ücret­ lerimizi yükseltmeye çal ışıyor. Bizim maliyet avantajımızla böyle mücadele etmeye çalışıyor (M.III).

Emek verimliliği, ücretlerin Avrupa'dakilere göre çok düşük olduğu Türkiye'de uzun yıllar sermayedarların gündemine daha az girdi. Ancak son yıllarda uluslara­ rası inşaat piyasasına çok daha düşük ücretler ödeyen Çin, Hindistan Güney Kore, Tayvan gibi ülke şirketlerin i n girmesiyle Türk şirketler giderek fiyat alanında reka­ bet edememeye başladılar. Bu da verimliliği ön plana çıkardı. Bu i htiyaca A B dü­ zenlemelerinin ihalelerde yer alacak şirketlerin sertifikalı işçi çalıştırması yönünde­ ki zorlaması da eşlik etti. Bu zorlamanın Türkiye' deki şirketler açısından ilk etap­ ta yarattığı en büyük problem Türkiye' de inşaat işçilerine sertifika veren bir kuru­ mun olmaması nedeniyle AB mevzuatının Türk mevzuatına yansnıldığı andan iti­ baren kamu ihalelerine Türk şirketlerin girememesi tehlikesiydi. Bu durum karşı­ sında İ NTES ve Yol-İş emek niteliğinin yükseltilmesi ve işçilere sertifika sağlanma­ sına yönelik ortak projeler yürüttüler.16 Bu yolla sertifika sorunuyla birlikte verim­ lilik artışı yönünde de önemli adı mlar attılar. İnşaat sanayiinde emek verimliliğindeki artış süreci bir yandan da, şirketlerin baskısıyla şirket çalışanları n ı n giderek daha fazla alanda beceri kazanma çabala­ rıyla sürüyor. Yaşam boyu eğitim felsefesi kapsamında şirket çalışanlarına yiiksek lisans veya kurs programları ile ek beceri kazandırılması, bu çalışanların. şirkette daha fazla işlev taşı malarına, bunun sonucu olarak da istihdam edilen kişi sayısı­ n ı n azalmasına yol açıyor. Görüştüğümüz bir inşaat şirketi yöneticisi bu duruma işaret etmektedir: İşgücü kendini sürekli yenileme baskısıyla karşı karşıya. Yeni beceriler ka­ zanmal ı: İngilizce, M BA , FIDIC öğrenmek. Bunlar içi n zorluyoruz (M.4).

AB sermayesinin verimlilik artışına yönelik arayışlarının bir boyutunu da u lusal devletler ve AB'den talep edilen kamusal ar-ge yatırımları oluşturuyor. Avrupa Ko­ misyonu İnşaat Sanayii Stratejileri Raporu' na (2002) göre A B' de a r-ge yatırı mları sektördeki geri dönüş oranı n ı n yalnız %0.3'ünü oluşturuyor. Bu oran, örneğin, bu oranı n %2-3 olduğu Japonya karşısında çok düşük kalıyor. Türkiye merkezli mü­ teahhirler teknolojiyi ithal ettikleri için ar-ge yatırımları sermaye örgütlerin günde­ minin başında yer almıyor. A ncak TMB üyelerinin de kendi aralarında ortak bir 16 "inşaat Sektöründe Meslek Standartları ve Pratik Eğitim Projesi' ve 'Yeterliliklere Dayalı Ölçme ve Değerlendirme Projesi'.


1 74

!

Elvan Gülöksüz

makina parkı oluşturma çabası ve nıakina kiralamanın yaygınlaşması gibi verimli­ lik artışı yönünde arayışları var.17 Emek verimliliğinin artırılması nın yanısıra, kuru msallaşma düzeyleri nedeniyle kayıtlı bir şekilde işlemek zoru nda olan ve sosyal düzenlemelerin görece daha güç­ lü olduğu bölgelere mensup şirketler rekabet edebilmek için ücret ve ücret dışı öde­ melerin düşürülmesi yönünde de çaba harcamak duru mundalar. Nitekim, emek verimliliğinin önemine işaret eden Avrupa Komisyonu İ nşaat Sanayii Stratejileri Raporu ücret seviyesiyle emek verimliliği arasında bir deııge kurulması gerektiğini söylemeden geçmiyor: ... inşaat sektörü, özellikle düşük-ücret ülkelerinde, beceri düzeyini ve ve­ rimliliği artırarak, ücret seviyesi ve koşullarını anırmayı amaçlamalıdır. An­ cak, yüksek istihdam ava ntajları ve korumaları ile işgücünde esneklik ve ha­ reketlilik ihtiyacı arasında bir denge koru nmalıdır. Sürekli istihdamı sağla­ mak için özel likle ücret skalasının en alt ucunda ücret dışı ödemeler düşük cuculmalıdır (Avrupa Komisyonu, 2002). Türkiye merkezli inşaat şirketleri dünyada bazı bölgelerdeki düşük ücret seviye­ leri ve kayıtsız çalışma karşısında rekabet edemedi kleri ve bu nedenle yurt dışı iş­ lerde Türk işçileri istihdam etmekte zorlandıkları gerekçesiyle lıükü metlerden üc­ ret dışı ödemelerin, özellikle de ücret üzerindeki vergileri n azalcılmasını talep edi­ yorlar. I NTES bu talebi şu şekilde gerekçelendi riyor: "1980-85 yılları arasında Türk müteahh itleri nin yanında sadece Kuzey Af­ rika ve Orta Doğu' da çalışan Türk işçi sayısı 200,000'in üstündeydi ... 2000 yılında ise, 40 ül keye gönderilen toplam işçi sayısı 1 3,645 olmuşcur" (IN­ TES, 2002: 31). Sermaye örgütleri nin hükü metlerden taleplerinin yanısıra, bireysel sermayeler üstlendikleri ücret ve ücret dışı ödemeleri düşürme yönünde farklı yöncemler uy­ guluyorlar. Bunlar arasında bir şirket yöneticisinin aşağıda belirttiği gibi, kendi ül­ kesindeki yaşam maliyetleri ve iş piyasasının kötü koşulları nedeniyle daha ucuz olan emeğin doğrudan istihdam edilmesinden, başka bir şirket yöneticisinin belirt­ tiği gibi taşeronla çalışma yoluyla kayıtsız emek kullanımı na kadar çeşitli yöntem­ ler bulunuyor. Yurt dışına ilk gittiğimiz yıllarda gittiğimiz yerlerde kaliteli işçi yoktu. Mü­ hendis, kalfa, ustabaşı, ustaları ve düz işçiyi götürdük. Özellikle Arabistan ve Libya' da hiç işçi yokcu. Araplar çalışmazlar. 80'lerden son ra Mısır, Kore, Filipinler'den gelen işçiyi düz işçi olarak kullandık ... Çin, Kore, Filipinler bi­ zim belki beş mislimiz kadar ucuz. Türk işgücü Avrupalı işgücünden ucuz 17 ·zaman içinde makinaya sahip olma ihtiyacı azaldı. inşaat şirketleri makinalarını birbirlerine kiralıyorlar. Şirketler açı­ sından bu anlamlı çünkü şirket 3-4 ay çalışıyor, gerisinde makina parkını boş tutuyor. %60-70 şirket kullandığı ma­ kinaları kiralıyor. Bi1im kullandığımız makinaların %50si kiralık. %50si şirketin. Bu sektörde büyük bir verimlilik artışı sağladı. Bu sistem eskiden beri vardı ama BO'li yıllardan sonra arttı. Makina maliyeti toplam maliyetin yaklaşık %10'u civarında." (M.1)


ln,aat Sanayiinde Uluslararasılaıma ve Sermayeler Arası llijkiler

[ 1 75

ama saydığım ülkelerden pa h al ı Libya'da bu ülke fi rmaların ı n düşük mali­ yetleri ka rşısında biz bile dayanamadık. (M.8) Eskiden Tü rkiye' den işçi gö tü r üyorduk. Artık götü rmüyoruz. Türk işçisinin maliyeti a rttı. Hem ücret, hem ücret dışı ödemeler yüksek . ... Taşero n lar ımı­ zı Türkiye' den seçiyoruz. Onlar işçileri ni Türkiye'den götürüyorlar. (M .7) .

11. 4 Fa rklı ülke s ermayeleri arası mü cadele 11. 4 . 1 Ulusal p iyasala rın k o r u n m a s ı m ü cadele s i

Ulusal piyasaları n yabancı sermayeye açılması, bu piyasaların çeşitli u luslararası fonlar ve özel sektör katılımı modelleriyle genişletilmesi, uluslararasılaşmış, güçlii sermayelerin lehine olan norm ların bu piyasalarda yerleşcirilmesi gibi ortak çıkar­ lar etrafından birleşmiş farklı ülke merkezli büyük sermayeler. aynı zamanda, hem uluslararası pazarlarda, hem de kendi ulusal pazarlarında birbirlerine rakipler. Ör­ neğin AB'li şirketler Türkiye pazarına girmek is t iyo rl ar, Türk şirketler bu pazarda­ ki payları n ı kaybetmek istemiyorlar veya tam tersi . Bu nedenle sermayenin serbest­ leş m esi n i ön plana çıka ran AB müktesebatı ulusal düzeyde müzakere edil iyo r. U lu­ sal düzeydek i yasa yapım süreci AB sermayesi ile Türk sermayesi, büyük sermaye ile orta k üçü k sermaye ve emek ile sermaye arasında mücadeleye konu oluyor. Türkiye merkezli büyük sermayen in önemli bir bölümü henüz uluslararası piyasa­ larda güçlü bir rekabet konumu elde edemediği için Tü rkiye deki kamu ihalelerinin yabancı sermayeye açılması sürecine b i rbi riyle çelişir gibi göziikerı iki şekil de yaklaşı­ yor. Bir yandan, uzun vadede, tüm piyasalar gibi Türkiye piyasasının da uluslararası­ laşm ası n a destek veriyor; bu, uluslararasılaşmış kesi min genel ve ıızu n vadeli çıkarla­ rına uygun bir dö n ii ş ii nı Diğer ya nd a n bu kesim uluslararası piyasalarda rekabet gü­ cünü anırıncaya kadar Tü rkiye' deki ihalelerde Türkiye menşeli şirketleri n korun ma­ sı yönünde mücadele veriyor. Bu kesim temsilcikrine göre Türkiye' deki müteahhitler, Avrupalı müteahhitlere devlerleri tarafından sağlanan olanaklara sahip olmadan ve Türkire'nin ekonomik gelişmişlik düzeyi Avrupa'yı yakalamadan kendileri de gerekli rekabet gücünü yakalayamayacaklardır. ( M . I ) Bu gerçekleşmeden ulusal kamu ihale­ lerin i n yabancı sermayeye korumasızca açılması Tü rkiye' deki sermayeyi zor duruma düşürecektir. Kamu i halelerinde nihai serbesrleşme ancak Tiirkiye'nin Alfye gi rme­ si ya da Birliğe girebilecek standartlara ulaşması sonucu Türkiye' deki müteahhitlerin rekabet gücüne erişmeleriyle gerçekleştirilmelidi r. Büyük sermaye örgütlerinden biri­ nin temsilcisi, yapılan görüşmede, AB müktesebatının aday ülkelerde AB'li sermaye­ ler lehine yerleştirmeye çalıştığı standartlar karşısında Türk inşaat şirketlerinin düşe­ bileceği durum hakkında şu görüşü beyan ediyor: -

'

.

,

Avrupa Birliği siyasi bir birlik olmakta n çok ekonomik bir birlik. Avrupa Birliği fi rmaları yeni pazarlar arayışında. Kamu iha le yasala r ı yoluyla ken­ di standartlarını yerleştiriyorlar. Bu standartla r yerleşirse, özellikle sermaye ve finansman olanakları açısından Tiirkiye'de yal nızca beş firma n ı n starı-


1 76 1

Elvan Gülöksüz

dartları sağlayabileceğini düşünüyoruz. tık etap yasanın çıkması. Bunu des­ tekliyoruz. Ancak ikinci etapta Türk firmaları ortadan kalkma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Macar firma temsilcileriyle yediğimiz bir yemekte fir­ ma genel müdürlerinin hemen hepsinin daha önce o firmanın sahibi oldu­ ğunu öğrendik. Bu tehdit karşısında üçüncü etapta firma birleşmeleri gün­ deme gelecek (M.I). Başka bir büyük sermaye örgütü temsilcisi de bu görüşü destekliyor ve neden belirli korumaları istediklerini açıklıyor: Avrupalı firmalar kendi Eximbank'ları tarafından sağlanan %25'e yakın fi­ nansman desteğine sahip. Ayrıca teminat mektubu alabilecek kapasiteye sa­ hipler. Politik risk sigortası da sağlan ıyor. (...) Biz ise iş deneyimi belgesini zor alıyoruz. Devlet ihalelerinde zamanında ödenek almamak büyük sorun. Gecikme zammı da alamıyoruz. Bu koşu llar altında AB'nin taşeronu hali­ ne geliriz. ( ... ) Bu nedenle yalnız 'geçiş döneminde', yani biz AB'de rekabe­ tin koşullarını yakalayana kadar bu korumaları istiyoruz. Bu da ancak AB'ye üye olursak gerçekleşebilir. AB'ye üye olduktan sonra müktesebatına tam uyumu sağlamayı istiyoruz (M.Ill). Büyük müteahhitlerin özell ikle İ NTES aracılığıyla yürüttükleri bu mücade­ le kamu i hale yasasın ı n pek çok hükmüne yansıdı. Bunlar arasında belirli bir eşik değer altındaki i halelerden yabancı sermayenin dışlanması ve eşik değer üzerinde Türkiye menşeli müteahhirlere sağlanan avantaj sayı labil i r.18 Bu hükümler gerek yasa taslak halindeyken kamuoyunda, gerek meclis komisyonlarında, gerekse mec­ lis genel kurulunda19 sıcak tartışmalara neden olduğu gibi bu müzakere süreci ya­ sada yapılan çok sayıda değişiklikle sürmektedir. Meclis genel kurulu nda korumacı önlemleri savunan bir milletvekilinin sözleri kamu ihaleleri i le ulusal bazlı sermaye a rasındaki i lişkiye ve bugünkü dönüşüme deği niyor: Türkiye' de, kamunun, sadece "yatırım" adı ahında 2002 yılında harcayaca­ ğı kaynak 15 katrilyon Türk Lirası. Bu 1 5 katrilyon, işte, üzerinde çalışmak­ ta olduğumuz harcama, daha doğrusu, kamu ihale sistemi içerisinde, devle­ tin kasasından birilerine aktarılacak kaynağın tutarı. Bu kaynak, bugünkü yapı içerisinde, çok büyük ölçüde, Türk sistemine dahil müteahhitlik sektö­ rü tarafından kullanılıyor. Harcayanı devlet ve bu işleri yapanı da, milli ku­ ruluşlanmız çoğunlukla. Uzun zamandır, Türkiye'nin gündeminde yaban­ cı taahhüt sektörü, Avrupa Birliği üyesi olan kuruluşların müteahhitleri ve 1 8 Sermaye kesimleri arasındaki Kamu ihale Yasası'nın ilişkin müzakere sürecinin analizi için bkz. Ercan ve Oğuz, 2006 lCJ "Hpr �Pkri'ır, ya ni, hir lilf'nnya bilP, kPndi�inP, eşik rleğeri 30 ı r i lyon civarınrla -20 milyon rlol�r- �eçprken, bı?nim

burada 11 trilyondan, Japonya'nın daha altında bir eşik değer seçmem, daha yukarısını hep yabancılara açmam,

Türkiye'deki bu ihalelerin yabancıların iş alanı haline gelmesine ve dolayısıyla, bunların Türkiye'deki işçileri çalıştı­ ramamalarına, malzemeleri kullanamamalarına sebebiyet verecektir. Hem bizde işsizlikten bahsedeceğiz, mühen­ dislerimiz işsiz diyeceğiz hem de kendi alanlarımızı yabancılara açacağız. Biz bu alanları açarken, aynı emsali, is­ tediğimiz kadar mukabeleyi bu maddeye koymadınız. Koysanız bile, karşılıklılık esasının uygulaması olamaz. Ben, Türkiye'de, Japonya'yla, Danimarka'yla, lsveç'le ne kadar eşit şartlarda yarışabilirim ki' Senin fert başına düşen geli­ rin 2 000 dolar, onun 25 000-30 000 dolar olduğu zaman bu eşitliği nasıl sağlayacağım?" (Polat, 2002)


inşaat Sanaylinde uluslararasılaşma ve Sermayeler Arası ilişkiler

1 177

uluslararası sermayenin Türkiye'deki temsilcileri, Türk pazarını, h ızla, ulus­ lararası standartlar dediğimiz, Avrupa standartları dediğimiz sisteme taşı­ maya çalışıyorlar. Burada da diretiyorlar (Kabataş, 2002). Türkiye piyasasın ı n yabancı sermayeye açı lması n ı n Türkiye merkezli müteah­ hitlerin rekabet gücünü nasıl etkileyeceği hakkında iki görüş var. Mülakatlarda bazı müteahhitlerin ortaya koyduğu birinci görüşe göre, AB müktesebatına uyum­ dan sonra çoğu Doğu Avrupa ülkesinde kamu ihalelerini yabancı müteahhitler ka­ zandı. Çünkü bu ü lkelerde gelişmiş bir inşaat sanayii yoktu. Türkiye' de ise müte­ ahhitler sermaye, teknoloji ve yönetim açısından kamu ihalelerini alabilecek kapa­ siteye sahip bulunuyorlar. Bununla birlikte maliyetleri Avrupalı müteahhitlere göre çok düşük. Bu nedenle Türkiye pazarında serbestleşme sağlansa ve AB'li müteah­ hitlere Türkiye pazarı tümüyle açılsa bile Avrupal ı ların Türkiye' de rekabet edebil­ me olasılıkları çok düşük. TM B'nin seslendirdiği ikinci görüşe göre, kamu ihalele­ ri yaban�ı lara açıl ınca Türk müteahhitleri işleri alamamaya başlayacak. Bunun en önemli nedeni fi nansman temininde ve/veya yeterli büyüklükte teminat mektupla­ rını elde etmekte Türk müteahhitlerin yaşadığı sorunlar. Bu durumda iki olasıl ı k var, ya yabancı şirketler Türk şi rketleri satın almaya başlayacak ya d a Türk şirket­ ler birleşmeler ve ortaklıklar yoluyla güçlerini birleşti rmeye, büyümeye başlayacak­ lar. TMB Başkanı'na göre; AB süreci biz müteahhitleri geçmişte olduğundan çok daha güçlü bir reka­ betle karşı karşıya bırakacaktır. Firmalarımızı finansal güç, teknolojik yeni­ lik, beşeri sermaye ve verimlilik boyutlarıyla değişime zorlayacaktır. Bugü­ ne kadar uluslararası pazarda yarıştığımız yabancı rakipler, yakın gelecekte AB fonlarıyla fi nanse edilen yurt içi altyapı ihalelerinde karşımıza çıkacak­ lardır (Eren, 2005: 1). Uluslararası piyasada farkl ı ülke sermayeleri arasındaki mücadele yerel piyasala­ rın korun ması çabaların ı n yanısıra, başka bir alanda daha yürütülüyor. İzleyen bö­ lümde bu alanı açmaya çalışacağız. 1 1 . 4 . 2 Para s e rm ayenin d e n e t i m i yoluyla ihalelerin be lirli ülke ş irketlerin e

yön len diril m e s i

Devletler, u luslararası birlikler ya da bağımsız u luslararası fi nans kurumları özellikle gelişmekte olan ü lkelerde altyapı inşaatları için çeşitli fi nansman olanak­ ları yaratıyorlar. Bunlar arasında A B fonlarını, D ü nya Bankası, Avrupa Yatırım Bankası, Afrika Kalkınma Bankası, İslam Kalkın ma Bankası gibi bağımsız u lusla­ rarası fi nans kurumu kredilerini, u lusal devletlerin Eximbank'ları aracılığıyla sağ­ ladıkları kredileri (Al man, Japon hükümet kredileri gibi) ve yal n ız nakdi değil aynı zamanda ayni değişimlere de konu olan devletler arası i kili anlaşmalara dayal ı fi­ nansmanı sayabiliriz. A BD'nin Afganistan veya lrak'ta yeniden yapılanma için sağ­ ladığı fi nansman da ayn ı kategori içinde ele alınmalıdır. Bu şekilde fi nanse edilen


178 1

Elvan Gülöksüz

i haleler uluslararası rekabete konu edilmiyor, şartnamelerde hangi ü lke şirketleri­ n in ihaleye katılabileceği belirtiliyor. Bazen de şirketler u luslararası ihalelere kendi devletlerinden sağladıkları krediler ile giriyorlar ve bu sayede i haleleri kazanıyorlar. Bu tür ihale fi nansmanı belirli ülke sermayelerine yatırım alanları açarak birikim yapmaları n ı sağlama işlevini taşıyor. Devletler bu yolla yabancı ülkelerdeki serma­ ye ve emek kaynaklarını kendi ülkelerindeki sermaye birikim sürecine akıtabiliyor­ lar. Mülakat yapılan şirket yöneticilerinden biri para sermayenin i haleleri yönlen­ dirme kapasitesini aşağıdaki gibi aktarmaktadır: Uluslararası ölçekte paranın koncrolü kimdeyse o l ider konumdadı r. Japon kredisi, Alman kredisi gibi hükümet k redileri veya bağımsız uluslararası ku­ rum fonları (DB, İslam Fonları) ile işler finanse ediliyor. Dünya Banka­ sı ihaleye çı kt ığı nda şu ülkelerin fi rmaları ihaleye gire bil i r diye beli rliyor (M.4).

Devletlerin kaynakları azalıp yatırım bütçeleri küçüldükçe, kamusal altyapı ya­ tırımların ı n gerçekleştirileceği ihalelerde kredi finansmanı giderek daha çok önem kazanıyor. Mülakat yapılan şi rket yöneticilerinden biri bireysel sermayelerin bu du­ rum karşısındaki konumuna değiniyor: Yu rt d ışı nda 500 milyon dolarlık ihalelere kadar davet alıyoruz. Hatta 1 .5 milyar dolarlık bir ihaleye bile davet ed i ldik. Ancak ihaleleri alamıyoruz. İ haleleri kredisini getiren fi rmalar kazanıyor. 7-8 sene vadeli kredileriyle iha­ leye katıl ıyorla r. Örneğin İstanbul tüp geçit. Japonlar seneli k %0.5 faiz ile kredi desteği sağlayarak geldiler. Bu kredi Japonya'n111 yoksul ülkelere sağ­ ladığı bir kredi (M.3).

Sermaye örgütleri kırlaşan kamu finansmam karşısında devletten bir yandan kamu-özel işbirliği modellerini kullanmasını, bir yandan da uluslararası fi nans ku­ nımları nezdinde fi nansman arayışına girmesini talep ediyorlar. Bir yandan da, yu­ karıda anlatıldığı biçimde, devletin kendilerine yurt dışı piyasalarda kredi sağlaması­ nı ve ihracat kredisi sigortası gibi fi nansal araçlarla kendilerini korumasını istiyorlar. Avrupa Komisyonu İ nşaat Sanayii Scratejileri Raporu üçüncü ülkelerde kamu ihalele­ rinde fi nansmana dayalı rekabetin arttığına ancak AB şirketlerinin bu açıdan rak ip­ lerine (ABD, Japonya, Çin) göre zayıf konumda olduğuna işaret ediyor: Uluslararası kamu i haleleri nin kazanılmasında fi nansal boyut giderek önem kazanıyor. Gerçekten de, işlerin fi ııa ıısmanı rekabet edebilirl ikte öneml i bir fa ktör hali ne· geldi . ... Bu açıdan Avru pa Topluluğu iş dünyasının konu­ mu bell i başlı rakipleri karşısında zayı f görü nmektedir (Avrupa Komisyo­ nu, 2002).

Türkiye merkezli sermayeler ise maddi gücü daha zayıf olan Türkiye devletin­ den doğrudan kredi yerine kendilerine dış ticaret anlaşmaları aracılığıyla yurt dı­ şında pazarlar açmasın ı istiyorlar: Yen i pazarlar açma adına, bize ihracatı fazla, bizden ithalatı az olan ülke-


lnıaat Sanayilnde Uluslararasılaşma ve Sermayeler Arası lliıkiler

j 1 79

lere yönelmemiz gerekmekted ir. Ü l ke le r, Türkiye'ye doğalgaz, petrol, pa­ muk satıyor, fakat Tiirkiye'den az mal ithal etmektedi rler. İşte bu açığı mü­ teahhitlik h izmetleriyle kapatacak b ir ya klaşıma gitmemiz lazım. Türkiye Rusya' dan aldığı doğalgazın karşıl ığını bazı işleri yaparak karşılamıştır. Bu­ gün Türkiye Rusya' dan aldığı doğalgaz karşılığı maalesef herhangi bir an­ laşma yapmamaktadır. Hizmet karşıl ığı doğa lgaz almayıp, sadece parasını ödemektedir. ... Doğalgaz ya d a petrol karşılığı orada iş yapma konusunda devlet ağırlığını koymal ıdır. Aksi takdirde, bu yeni ülkelerde yeni işler a lma­ mız çok zor olacaktır (Va rl ıe r, 2002: 73).

Serbest rekabete kapalı ihaleler çoğu zaman ihaleye katılabilen ü lke şirketleriy­ le ihalenin açıldığı ülkedeki yerel şirketler arasındaki ortaklı klarla kazanılıyor veya bu şi rketler arasındaki taşeron luk ilişkileriyle gerçekleştiriliyor. Yabancı şirketle­ rin yerel koşul ları tanımaması, emek maliyetleri ni düşürme stratejilerini bünyesin­ de barındıramaması ve yerel riskleri yerel sermaye kaynaklarıyla paylaşmak isteme­ si gibi faktörler buna yol açıyor. Bu durum ana şirketin yerel emek ve sermaye kay­ naklarını daha yoğu n kullanabilmesini de sağlıyor. 1 1 1 . U l u s l a ra ra s ı p i y a s a d a s e r m a y e l e r i n ve s e r m a y e l e r a ra s ı i l i ş k i l e r i n

dönüşümü

Uluslararası piyasan ı n yeniden düzenlenmesi sürecinde bireysel sermayeler yeni koşullara uyum sağlayabilmek içi n çeşitli stratejiler güdüyor ve değişip, dönüşüyor­ lar. Birbirleriyle, emek ve devletle yeni türde ilişkiler kuruyor, el değiştiriyor, birle­ şiyor, yeni alanlara kayıyorlar. Bu bölümde bu yeni stratejileri inceleyeceğiz. Ancak öncelikle dünyada inşaat piyasasının, başka bir deyişle de, sermaye, emek ve devlet ilişkilerinin bölgesel olarak nasıl farklılaştığı üzeri ne bir giriş notu düşelim. 111. 1 G ü n ü m üzde inşaat piyasasının bölgesel fark lıla ş m a s ı

İ kinci bölümde de görüldüğü gibi, inşaat alanı nda işleyen sermaye homojen ol­ mayan, farkl ılaşmış bir küresel coğrafya içinde hareket ediyor. Sermaye, emek, dev­ let, ve piyasa i l işkileri farklı coğrafyalarda farkl ı nitelikler sergiliyor. İnşaat sanayii­ n i n bugünkü coğrafyasında kabaca dört bölgeden bahsedebil i riz. (i) Birikimin ile­ ri bir aşamaya ulaştığı ve sermayenin toplam döngüsü içinde bütünleşmenin ger­ çekleştiği, sermaye ve örgütlü emeğin yerleşi k kuru msal düzenlemeler içinde ha­ reket ettiği erken kapitalistleşmiş bölgeler. Bu bölgelerdeki güçlü sermayeler hem yere bağlı koşulların hem de kendi içsel birikiminin sağladığı olanaklarla serma­ yeler arası i lişkilerde lider konumda bulunuyor. Bu bölgelere dış yatı rımlar ancak eşit büyüklük ve gelişmişlikte sermayeler tarafı ndan yapılabiliyor. (ii) Sermaye ve emek i lişki lerinin oluşmuş ancak her ikisinin de yeterince güçlenmemiş, piyasayı oluştura n kuru msal düzenlemelerin yeterince yerleşmemiş olduğu geç kapitalistleş­ miş, ancak bu süreçte önemli yol katetmiş bölgeler. Bu bölgelerde yatırı m yapmak isteyen sermaye yerel sermayenin pazarını kaptırma karşısındaki direnci ile birlikte


1 80

1

Elvan Gülôksüz

hukuki ve fiziksel altyapı soru nlarıyla karşılaşıyor. (iii) Sermaye ve emek ilişkileri­ nin ve piyasayı düzenleyen kuru mların yeni oluşum aşamasında olmasına rağmen, petrol gibi doğal kaynaklar, AB genişlemesini izleyen fonlar veya ABD işgali son­ rası yeniden yapılandırma fonları gibi nedenlerle para sermayenin mevcut/aktarıl­ mış olduğu bölgeler. Kuveyt, Suudi Arabistan, kısmen Rusya, Orta Avrupa ülkele­ ri, Afganistan, I rak gibi bölgeler buna örnek oluşturuyor. B u bölgelere kaymak iste­ yen sermaye hukuksal ve fiziksel altyapı sorunları nın yanısıra savaş ortamı, ekono­ m i k istikrarsızlık gibi risklerle karşılaşıyor. Buna rağmen bu bölgeler para sermaye­ n i n varlığı ve yerel üretken sermayenin gelişmemiş olması nedeniyle i nşaat alanın­ da işleyen sermaye açısından potansiyel taşıyor. Bu bölgelerdeki potansiyeli görüş­ me yapılan şirket yöneticilerinden biri çok güzel ifade etmektedir: Katar çok müsait. H içbir şeyi yok, parası var. (M.5) Başka bir şirket yöneticisi de bu ülkelerdeki koşullardan bahsediyor: Türki Cumhuriyetlere giderken makina ve malzeme taşıyacak ulaşım altyapı­ sı, yani demiryolu yok. Bu ülkelerde hiçbir şey yok. Çimento bile yok (M.2). (iv) Bazı Afrika ve Asya ü lkeleri gibi sermaye ve emek ilişkilerinin ve bunları bi­ çimlendiren piyasa kurumları n ı n oluşmamış olduğu, kapitalistleşmenin çok erken aşamalarında bölgeler. Son kategoriyi oluşturan bu bölgeler bug ü n büyük ölçüde sermayenin erişebilirliği dışında bulunuyor. Ancak, yukarıda bugünkü koşullara göre betimlenen coğrafyan ı n sürekli bir değişme süreci içinde olduğunu belirtme­ liyiz. Özellikle kapital istleşme sürecine geç başlamış bölgeler büyük bir dinamizm sergilemektedir: sermaye birikiyor, bireysel sermayeler mutlak artık değer üretimin­ den relatif artık değer ü retimine doğru evriliyorlar. Görüşme yapılan bir müteahhit bu dinamizmi şu şekilde anlatıyor: 80'lerde gittiğimiz ülkelerde hiçbir şey bilmiyorlardı. Şimdi orada da yerel taşeronlar gelişmeye başladı (M.7). M . 8'in belirttiği gibi, taşeronlar büyüdükten sonra işleri kendileri a lmaya baş­ l ıyorlar: Biz Suudi Arabistan'a gittik. Oraya Alman ve Fransızların taşeronu olarak gitmiştik. Daha sonra tek başına iş alma durumuna geldik (M.8). İnşaat sanayiinin bugünkü coğrafyasına ilişkin yukarıdaki nottan sonra bu bö­ lümün konusunu oluşturan bireysel sermayelerin yeni koşullara uyum sağlamak için geçirdikleri dönüşümü inceleyelim. 111.2 Erken kapitalis tleşmiş bir bölg e o la rak A B temelli b üyük s ermaye

Devlet tarafı ndan desteklenen, görece düşük fiyatlarla banka kredi ve temina­ tı alabilen, büyük boyutlu, mali, teknik ve idari yönden üstün şirketler uluslararası i halelerin artması ve bu ihalelerde kriterlerin kendi sahip oldukları özellikleri kap­ saması için çaba harcıyorlar. Bu şekilde kendi lerinden daha düşük fiyatlarla iş yap-


inşaat Sanayiinde Uluslararasılaşma ve Sermayeler Arası ilişkiler

1 181

ma kapasicesine sahip ancak kendi avancajları na sahip olmayan daha zayıf şirkec­ leri uluslararası piyasada doğrudan iş alma pocansiyelinden dışlamaya çalışıyorlar. Geniş bir coğrafyada yeni kamu ihale yasaları i haleleri korumacı önlemlerden, ye­ rel siyasi ilişkilerden ve fiyac rekabecinin önceliğinden arındırabildiği ölçüde bu şir­ kecler ihaleleri kazanıyorlar. Ancak birkaç fakcör A B cemelli güçlü şirkeclerin geliş­ mekte olan piyasalarda kolayca harekecinin önünde engel teşkil ediyor ve bu şirket­ leri çeşidi stratejiler gütmeye itiyor. AB sermayesinin geç kapitalistleşmiş bölgelerde kolayca hareketinin önündeki engellerin başı nda, bu bölgelerde inşaat sanayiinde görece güçlü sermayelerin mev­ cut olması ve yeni kamu ihale yasalarının kendilerin i kayıran hükümlerine rağmen, bu sermayelerle fiyat rekabeti karşısında barınamamaları bulunuyor. Avrupa' daki sosyal düzenlemeler ve söz konusu şirkeclerin yüksek kuru msallaşma düzeyleri ne­ deniyle sosyal düzenlemelerden kaçınamaması, bu şirkeclerin dünyadaki en yüksek ücret ve ücret dışı ödemeleri üstlenmelerine neden oluyor. AB' deki emeğin yük­ sek verimliliği de bu durumu değiştirmiyor. Yerel sermayenin yerel koşulları tanı­ ma avancajı bu zorluğu artırıyor. Tü rkiye, Güney Kore, Tayvan, Çin, H i ndistan , B rezilya'nı n hızlı büyüme potansiyeli taşıyan inşaat pazarları buna örnek verilebilir. Burada, görüştüğümüz bir inşaat sanayicisinin i fadesine başvuralım: Avrupal ı firmaların Türkiye'ye gelip iş alabilmesi çok zor. Ülke koşulları ve fiyat rekabeti bunun önünde engel ceşkil eder. Yerli ortaklıklarla girebilirler. Bu da ancak büyük çaplı veya teknik uzmanlaşma gerektiren ihalelerde ola­ bilir (M.7). Başka bir inşaat şirketi yöneticisi de benzer bi r görüş öne sürüyor: Libya'ya önce Avrupa'lı firmalar gitmişti. Daha sonra Çin, Kore ve Türk fir­ malar gidince Avrupa'l ılar rekabet edemedi ve geri döndüler. Avrupalılar si­ gorta olmadan iş yapmazlar. Onlar için kar oranı değil garanti önemlidir. 100 yerine 2 kar edeyim ama risk alıp negatife düşmemeyim derler. Bu on­ ların fiyatlarını yükselciyor (M.8). İ kinci olarak, söz konusu şirketlerin yat ı rı m larını yönlendirmek istedikleri, kapitalistleşme sürecinde daha geride bölgelerde sermayenin serbest işleyişi önün­ de hala mevcut olan engel ve riskleri saymak gerekiyor. Kapitalist sosyal i liş­ kileri düzenleyen hukuk devletinin yerleşikleşmemiş olması bu riskler arasında ilk sı ralarda. Özel mülkiyet düzenlemeleri, sözleşme hakkı, şi rket hukuku veya yargın ı n işleyişindeki aksakl ı klar sermayenin işleyişi önünde engel teşkil ediyor. Türkiye' de, özelli kle de İscanbul ve k ıyı bölgelerinde emlak yatırımı yapmak is­ teyen yabancı inşaat şirketlerinin karşılaştığı toprak mülkiyeti düzenlemelerinde­ ki sorunlar veya tahkim yasası çıkmadan önce, devlet kurumları ile yabancı şir­ ketler arasındaki ihtilaflarda yaşanan yargı sorun ları bu duruma örnek verilebi­ lir. Bir şirketin imar hukuku ve bürokrasisi karşısında yaşadığı sorunlar buna iyi bir örnek oluşturmaktad ı r:


1 82

1

Elvan Gülöksüz

(...) arazi geliştirme kurumları n ın düze nled iği toplantılar var. Bu rada Avru­ pa sermayesi n i n Tiirkiye'ye gelme konusunda işta h ı olduğu görü lüyor. Tür­ kiye pazarı Avrupa'n ın en büyük gelişen paza rı. Ama şimdilik bir h usus bun­ ları engelliyor. (...) İstanbul 'u n hemen yan ında bir arazi buldunuz. B üyük bir site yapacaksınız. Bunun konut haline gel ip içine insa n girebil mesi içi n 250 imza gerek iyor. ( ...) Pek çok imzada da rüşvet sözkonusu. (...) Tüm bunlar rüşvet, enerji, bıkkı n l ı k ... Yabancı yatı rı m larla ilgili gü ndemde yal n ı z şirket ku rma bürokrasisi konuşuluyor. Oysa imar gibi konuların yan ında bu hiç­ bir şey değil (M .9).

Kapitalist hukuk devletinin yarattığı öngörülebilir ortama daha uzak ülkelerde bu sorunlar daha derin bir şekilde Türk müteahhirler tarafından da yaşanıyor. Bu konuda iki şirket yöneticisinin ifadesi anlamlı: 1 980' lerde d ışarıya gittik. Beş sene Suudi Arabistan'da çalıştık. Para kaybe­ dip geri döndük. Bunun neden i hukuk devleti olmaması. Türkiye' de de hu­ kuk devleti yok ama bu rası bizim memleketimiz (M.9). M üteahhitlik çok lokal bi r iş. Yabancı bir ü lken i n şartları na uyum sağlamak çok zor. Örneği n arsa. A ld ığı nız arsa orada olmayabil i r bile. Bizim gittiği­ miz yerler hukukun ça lı şm adığ ı yerler. Bizi yaba ncı ülkede koruyacak yerel ortağa ihtiyacımız var (M.6).

Üçüncü bir engel olarak, neoliberal politikaların söz konusu bölgelerde yeterin­ ce yaygınlaşmamış, yapısal reformların önemli rezervlerle gerçekleşmiş olması, do­ layısıyla da korumacı önlemlerin ve yerel siyasi ilişkilere dayalı piyasa ilişkilerinin sürmesi sayılmalıdır. Elbette bu engel ulusal sermayenin yabancı sermaye, özellikle de daha güçlü sermaye karşısında direnişi olarak yoru mlanmalıdır. Avrupa Komis­ yonu İ nşaat Sanayii Stratejileri Raporu'nun Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki ne­ oliberal dönüşüm hakkındaki saptaması şöyle: Gerçekten de, kamu ihale ve inşaat malzemeleri direktiAerinin uygulanması konusunda ilerleme kaydedilmiş olsa bile, uyarlanma süreci çok yavaş gelişiyor ve ulusal hukuki sistemler iç piyasanın oluşturulması yolunda önemli sayıda engel oluşturmaya devam ediyorlar (Avrupa Komisyonu, 2002).

Burada sözü edilecek dördüncü bi r faktör, geç kapitalistleşmiş bölgelerde eme­ ğin ucuz ama göreli olarak niteliksiz ve verimsiz olmasıdır. Bu, AB sermayesi ta­ rafı ndan yerel emek kullanımını önemli ölçüde engell iyor ve şirketleri belirli ü re­ tim kalemleri için kendi ülkelerinden yüksek ücretlerle çalışan işgücünü yurt dışı­ na götürmeye itiyor. Bu da şirketlerin rekabet edememesi ne yol açıyor. Savaş, eko­ nomik istikrarsızlı k gibi faktörlere dayalı riskler de şirketlerin yen i pazarlarda rahat hareketinin önündeki önemli engeller arasında yer alıyor. Son yıllarda ABD'ni n Af­ ganistan ve l rak'ın yeniden yapılandırılması için ayırdığı fonlar sayesinde özellik­ le inşaat şirketlerine açılan yeni pazarlar buna örnek verilebilir. Bu bölgeler, ihale­ leri alan Amerikan şirketleri açısından büyük riskler taşıdığı için işlerin çoğunluk-


inşaat Sanayiinde Ul usl ararasılaıma ve Sermayeler Arası ilişkiler

f 1 83

la taşeron şi rketlere yaptırıldığı basında zaman zaman dile getirildi. Ekonomik is­ tikrarsızlık, daha somut olarak devletlerin ihale ödeneklerini zama nında ödeyeme­ mesi de başka bi r risk u nsurunu oluşturuyor. Geç kapitalistleşmiş ü lkelerde inşaat piyasasının risk ve karlılık açısı ndan du rumunu bir büyük sermaye örgütü yetkili­ si şu şekilde analiz ediyor: Türk müteahh itler yurt dışı nda üçüncü dü nya ü l kelerinde iş yapabil i yor. Bunlar hukukun az olduğu ülkeler. Savaş du rumu, politik sorunlar, toprak mü lki yeti , sözleşme özgürlüğü, ya rgının işleyişi gibi konularda hukuk ye­ terinde yerleşikleşmemiş... Ancak riskin olduğu yerde para var, yüksek kar marjları var. Eskiden Rusya' e h böyleyd i . Şimdi I rak, Afga nistan . Bu bölge­ lerde Türk fi rmaları bi rbi rin i n rakibi. Firmanın ilgi l i bölgede şantiyesi varsa, gözü de karaysa kardan fedakarl ık ediyor ve fiyat kı rıyor (M.1 1 1).

Kapitalistleşme siirecine geç başlamış bölgelerde sermayenin işleyişinin öniinde yukarıda sayılan engeller AB temel li güçlü sermayeleri birkaç strateji izlemeye iti­ yor. Bu nlar arasında (i) işi bizzat kendisi aldıktan sonra mal iyetleri düşürebilen, ye­ rel koşulları tanıyan, riskleri taşımaya hazır, ancak i haleni n yeterlik koşullarını kar­ şılayamadığı için ihaleye kendisi giı emeyen şirketlerle taşeronluk ilişkisi kurmak, (ii) yukarıda sayı lan nitelikte yerel şi rketlerle çeşitli hukuksal bazlarda ortaklı k ku­ rarak ihaleye birlikte girmek sayılahilir. Bu duruma Tiirkiye üzerinden bir örnek verelim. Büyiik inşaat şirketlerinin örgiitlerinden birinin yetkilisine göre: B iz Avru pa'd a k i ihalelere gi remeyiz. Çü n k ü bu ih a lelerde istenen kri te rle­ ri sağlayamayız. Bu kriterleri beli rl i fi rm a lar ı içerecek, beli rl i firmaları dış­ layaca k şekilde koy uyorla r. Türk firmaları ya Türkiye'de ya da üçüncü ül­ kelerde -ki bunlar riskli bölgeler oluyor- Avrupalı fi rmalarla işbirl iği yapı­ yor. Avrupa l ı firmaların canı kıymet li. Afganistan gibi riskli bölgelere gide­ miyorlar. Riskli bölgelerde Türk fi rmaları gibi fi rmalar taşeron olarak kul­ lanıl ıyor. Avrupal ı fi rmalar fi n a nsm a n ı sağlıyor ve tasarım becerilerini orta­ ya koyuyor (M.l).

Bu yazı Avrupa ölçeğinde karşı laştırmalı bir çalışmaya dayanmadığı için AB'li sermayelerin stratejileri n i Türkiye' deki şi rkcfıc rle ilişkilerine referans veren bu nok­ tada bırakıyoruz. 111. 3 Geç kapitalis tleş miş bir ülke olarak Türkiye tem elli görece büyük s ermaye

Geç kapitalistleşmiş ülkelerin devlet tarafından finansal açıdan desteklenme­ yen, düşük fiyatlı banka kredi ve teminatı alamayan, daha küçük boyutlu, mali, tek n i k, idari yö nde n daha zayıfşirketleri, uluslararası piyasan ı n düzenlenmesi sü re­ cinde iki tür tavır alıyor. Daha önce belirtildiği gibi, bir yandan daha donanımsız sermayeyi iş alımından dışlayan süreçleri, yani ihalelerde standartlaşma ve teknik kriterlerin ön plana çıkarılması gibi gelişmeleri destekliyorlar. Bu şekilde kendileri­ ne göre daha küçük sermayeyi eleme olanağına kavuşuyorlar. Ancak bu süreç ken-


1 84

1

Elvan Gülök•üz

dilerin i de daha güçlü sermaye tarafından dışlanma tehlikesine sokuyor. Özellik­ le Türkiye pazarı nın, yabancı sermayeye açılması karşısında bu şirkecler pazarların ı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorlar. Bu durum karşısında güçlenmek ve i halelerde gerekli kriterleri sağlayabilmek için bir dönüşüm sürecine giriyorlar. Gü­ nümüzde Türkiye' de uluslararası piyasada barınabil mek, ihalelere girebilmek için şirkeclerin yaşadığı dönüşüm süreci aşağıdaki biçimleri alıyor. İ lk aşamada uygulanan stratejilerden biri aile/patron şirkeclerinin kurumsallaş­ ması, başka bir deyişle sermaye sahiplerinin sermaye karşısında ikincil konuma gir­ mesi oluyor. Bu şekilde şirketin mali yapısı ve karar yapısı rasyonelleşiyor, serma­ yenin servete dönüşmesi engelleniyor. Sermayedarlar piyasa düzenlemeleri içinde ikincilleşiyor. Bu yolla şirkeclerin güçlenmesi ve ihalelere girebilecek kapasiteye eriş­ mesi amaçlanıyor. İkinci bir stratejiyi ihalelerin yeterl ik kriterleri ni karşılayabilmek için ihale bazında ortaklık kurulması oluşturuyor. Türk veya yabancı şirkeclerle ihale bazı nda iş ortaklığı veya konsorsiyum kuruluyor. Ortaklar ihale yeterlik kri­ terleri açısından birbirini tamamlayıcı nitelikte oluyorlar. Büyük inşaat şirketlerin­ den birinin yetkilisi ile yapılan görüşme bu konuda bilgi sağlıyor: İ halede açık rekabet koşulları hüküm sürüyor. Şartnamede herşey açı kça ya­ zıyor. İhale şartnamedeki koşullara uygun olarak yapılıyor. Bir fi rma yeter­ liyse tek başına, yeterli değilse başka firmalarla ihaleye giriyor. Teknik, mali, idari yeterlik. Kimi firma sermaye, kimi fi rma teknik yeterlik, kimi fi rma da idari yeterl ik sağlıyor. Bunlar ortaklığa gidiyor. Firmaları ortaklığa iten ser­ mayeleri birleştirme güdüsü değil, teknik kapasiteleri birleştirerek yeterliği sağlama güdüsü. Firmalar teknik yeterliği sağladı ktan sonra bankalar ser­ mayeyi sağlıyor (M .4).

Bireysel ihaleler için kurulan ortaklıkların yanısıra daha uzun vadeli stratejik ortaklıklar da kurulabiliyor. İ hale bazında ortaklıklara I lısu Barajı için kurulan Nurol-Cengiz ortak girişimi veya Oymapınar Barajı ve Hidroelektrik Santrali için Bilfi nger Berger-Rella-Nu rol-Enka Ortak Girişimi örnek oluştururken uzun vadeli stratejik ortaklığa Tepe-Akfen-Vieux (TAV) örneği verilebilir. Türkiye'de yabancı şirkeclerle ortaklı klar henüz büyük sayılara erişmiş değil; Turkish Time Dergisi 'nin yayınladığı bilgiye göre, Türkiye' deki en büyük 250 inşaat projesinde yabancı or­ taklıklar yalnız 1 2 adet olarak gözüküyor. Ancak bu ortaklıkların sayısın ı n hızla artacağı tahmin edilebilir. Üçü nc ü bir strateji olarak belirli bir ihale/iş için farklı sermaye grupları tarafı n­ dan ortaklaşa kurulan şirkecler sayılabilir. Bu strateji de farkl ı tür avantajlara sahip olan şi rkeclerin ilgili ihalenin veya işin gerektirdiği özellik ve koşulları sağlamak için birleşmesi ni sağlıyor. Buna örnek olarak Rusya' da alışveriş merkezleri ve süper­ market zinciri inşaa etmek üzere Enka ve Koç Holding tarafı ndan kurulan Ramen­ ka isimli şirketi gösterebiliriz. Şirketlerin sermayelerin i diğer sektörlerdeki yatırım­ larla büyüterek mali yapılarını güçlendirmesi, bu yolla ihalelerin mali yeterlik kri-


inşaat Sanayilnde Uluslararasılaşma ve Sermayeler Arası ilişkiler

1 185

terlerini sağlamaya çabalaması başka bir stratejiyi oluşturuyor. Müteahhicler ikin­ ci, üçüncü sektörlere yatı rım yapmayı, bu -yolla ciroların ı anırarak teminat mektu­ bu alırken gruplarını yükseltmeyi hedefliyorlar. (M. 1 1 ) Ancak TMB'den alınan bil­ giye göre müteahhiclerin %60'ı n ı n hala yalnız inşaatçı olması bu stratejinin henüz çok yaygı n olmadığı n ı gösteriyor. Başka bir strateji olarak sermayen in toplam dön­ güsü içinde bütünleşmesini sayabiliriz. Bankaları da içerecek şekilde dikey enceg­ rasyon güçlü şirkeclerin başvurduğu önemli stratejiler arasında yer alıyor.20 Bunun Türkiye'deki örneklerini Yüksel İ nşaat ile Şekerbank ilişkisi veya Tekfenbank'ı içe­ ren Tekfen Holding oluşturmaktadır. Yukarıda ele alınan stratejiler, uluslararası piyasa koş ullarının zorladığı, ser­ mayenin farklı biçimler altında merkezileşmesi n i n örneklerini oluşturuyor. Belir­ li standarcları karşılamak üzere birleşmeye yönelik stratejileri harekete geçiremeyen şirkecleriıı önündeki bir alternatif, ihalelere girecek kapasiteye erişmeden, ihalelere gi rebilecek yeterlik koşullarına sahip şi rkeclere taşeron olarak iş yapmak olarak or­ taya çıkıyor. İnşaat sanayiinde taşeronlar pek çok sektörde olduğu gibi işçilik ve te­ darik taşeronu olarak ayrılıyorlar. Bu konuda daha donanımlı bilgiyi şi rket yöneti­ cilerinin ifadelerinden harekede dile getirebiliriz: Tacikistan'da Türk firmaları taşeron olarak çal ışıyor. İşi kendi almaya Türk firmalarının yeterlik koşulları yetmiyor. Taşeron olarak gitmeye gelince, 1 0 m ilyon dolar gibi düşük fiyaclara Avrupalı firmalar gitmiyor. Taşeronluk pi­ yasasında Çin ve Bangladeş bizim önümüzde. Bu firmalar maliyeccen kaza­ nıyorlar (M .2). Bir başka örnek: Büyük firmalar teminat mektubunu her zaman alabiliyorlar. KOBl'ler hiçbir zaman alam ıyor. Bu nedenle teminatsız iş yapmaya yöneliyorlar ve büyük fir­ maların taşeronu oluyorlar. Mesela lrak'taki sistem taşeronluk sistemi. Firma­ ların iş alabilmesinde üç kriter var: fiyat, yapabilirlik, zaman (M.I V). Türkiye merkezli şirketlerin sermayeler arası hiyerarşide konumuyla ilgili bir diğer görüş: Türkiye müteahhitlik sektörü şu anda Barılı firmalar ile mücadele edebile­ cek güçte. ( ... ) Ancak uluslararası alanda çalışan firmaların bir takım sıkıntı­ ları var. Birincisi teminat mektubu sıkıntısı. ikincisi ise yapılan işlerin çok bü­ yük çaplı işler olması ve Türk firmalarının bu işleri tamamıyla yapabilecek fi­ nansman ve teknoloj iye sahip olmaması. Böyle olunca da finansman ve tekno­ loji gerektiren işleri genelde lngiliz, Fransız ya da Japon firmalar alıyor. Türk­ ler ise düşük fiyatlarla taşeronluk yapmak zorunda kalıyor (Üçer, 2005: 1 22). Piyasanın u luslararası ölçekte bütünleşmesi sürecinde geç kapitalistleşmiş bir ülke olarak Türkiye temelli büyük sermaye yabancı piyasalarda olduğu kadar u lu20 Türkiye'de sermayelerin gelişme süreçlerinde banka sermayesinin önemi için bkz. Ergüneş ve Gültekin-Karakaş'ın bu sayıdaki yazıları (Praksis 19)


1 86

1

Elvan Gülöksüz

sal piyasada da artan bir rekabec orcamıyla karşılaşıyor. Bu orcamın sermayeyi çe­ şidi hukuksal biçimler alcı nda birleşmeye ve Türkiye' de henüz hızlanmamış bir sü­ reç olsa da merkezileşmeye icciğini göstermeye çalışcık. iV. S o n u ç

İnşaac alanında büyük sermayenin etkinliğini genişletmek için ulusal pazarların yabancı sermayeye açılması ve bu pazarlarda daha donanımsız ancak fiyat rekabetin­ de önemli avantajlar elde edebilen küçük ve/veya yerel sermaye karşısında kendi lehi­ ne normları yerleşcirme çabasını inceledik. Bu şekilde bu sermaye kesim i daha dona­ nımsız sermayeyi iş alım sürecinden dışladığı gibi, onunla kendine bağımlı, hiyerar­ şik ilişkiler kurarak daha geniş bir sermaye kaynağından yararlanma olanağına ka­ vuşuyor. Bu sü reci Poulamzas ( 1974) ABD ile Avrupa sermayeleri arasındaki ilişki­ ler örneğinde ortaya koymuştu. Ona göre piyasa düzenlemelerinin şirketlere empoze ecciği standardar daha zayıf sermayeler karşısında güçlü sermayelerin lehine bir du­ rum yaratmakta ve sermayeler arası bağımlılığın biçimlerinden birini oluşcurmakca­ dır. Teknik zorunluluklardan kaynaklan ıyor gibi gösterilse bile daha çok politik seç­ melere bağlı olan bu düzenlemeler, belirli bir alanda rekabet etmek isteyen Avrupa şir­ kederini üretim ve emek sürecinde belirli standarcları uygulamak zorunda bırakıyor­ du. Bu koşul, bu uyumu sağlayamayan şirkecleri daha güçlü şirkeclere bağımlı kılıyor ve çeşidi alc sözleşme ilişkilerine itiyordu. Bu yazıda inşaat şirkeclerinin küresel stan­ darclara uygun bağımsız mali denetime tabi cucu lmasından devletin akılcı bütçe yö­ netimi uygulamalarına, ihalelerde teknik kricerlerin fiyat kriterinin önüne geçmesin­ den iş bicirme belgelerine, miiceahhiclik yapabilmek için belirli eşiklerin belirlenme­ sinden sertifikalı işçi çalışcırma şarcına kadar teknik sebeplere dayandırılan ancak ar­ kasında sermaye içi policik mücadele alanları yatan talep ve düzenlemeleri inceledik. İnşaat sanayii özellikle arazide montaj aşamasında emek yoğun, dolayısıyla verimli­ lik artışı üzerinde önemli sın ırları olan, aynı zamanda ü retim yeri değişcirilemediği için 'yer' in özelliklerine bağı mlı bir sanayi. Bu nedenle diğer üretim sekcörlerine göre, ücrecleri düşürebilen, yerel özellikleri tanıyaıı, özellikle de yerel siyasi ilişkilerden fay­ dalanabilen, görece küçük sermayelerin rekabeti ne daha açık bir sektör. Bu nedenle, Poulamzas'ın öne sürdüğü bağımlılık ilişkisi içinde de olsa farklı ölçeklerde sermaye­ lerin bu sanayide varlığını sürdürebildiğini görüyoruz. Yazıda göstermeye çalıştığımız gibi alt-sözleşme ilişkileri çerçevesinde yoğunlaşan sermayeler iş alım sürecine dahil olabilmek için çeşidi stratejiler gücmekte ve zaman içinde piyasa içindeki hiyerarşik konumlarını iyileşti rebi 1 mek tedi rler. Poulantzas'ın aynı yazısında bağımlı lığın başka bir biçim i olarak tan ı mladığı para sermayenin merkezileşmesi de inşaat sanayii örneği açısından geçerli bir tespit oluşturuyor. İ nşaac sanayiinin yapısı Poulamzas'ın tan ı mladığı bu süreçcen derin­ den etkilenmekcedi r. 2 1 Yazıda gösterildiği gibi büyük, çokuluslu ban kalar uluslara2 1 Sermayenin uluslararasılaşması sürecinde para sermaye ile üretken sermaye arasındaki ilişki hakkında bir tartışma için bkz. Palloix (1975); Andreff (1 984).


inşaat Sanayiinde Uluslararasılaşma ve Sermayeler Arası ilişkiler

j 1 87

rası inşaat piyasasın ı ve bu piyasaya girişleri bir ya ndan ihale veya yatırım finansma­ nı, bir yandan da yukarıda bahsedilen standart kriterler, özellikle de teminat mek­ tubu koşulu aracılığıyla denetl iyorlar. Bu çerçevede sermayelerin uluslararası piya­ sadaki kriterleri sağlayabilmek ve birbirlerinin farklılaşmış kaynaklarına ulaşabil­ mek için yatay ve dikey ilişkiler kurmaları inşaat sanayiinin günümüzde yaşadığı yeniden yapılan ma sürecinin temelini oluşturuyor. Sermayeler uluslararası piyasada varolabilmek için çeşitli biçim ler altında birleşmeye zorla nıyorlar. Ancak dalıa önce belirtildiği gibi sermayenin merkezileşmesi Türkiye inşaat sektöründe 2000'lerin ilk yarısı itibarıyla yoğunluk kazanmış bir süreç olarak ortaya çıkmıyor. İ nşaat sanayiinin bugünkü yapısı, kapitalistleşme sürecine geç başlamış ül keler­ de son yüzyılda gelişmiş sermayelerin erken kapitalistleşmiş ülkelere mensup ser­ mayeler karşısında günümüzde nası l bir konuma kavuştuğu ve ne tür sermayeler arası ilişkiler içinde yer a ldığı yönünde veriler sunuyor. Geç kapitalisrleşmiş ülkelere mensup sermayelerin gerek kendi ulusal pazarları nda, gerek uluslararası pazarlarda artan etki nl iğine işaret eden yeni bi r yazın var. (Jenkins, 1 984; Ercan, 2004; Ercan ve Oğuz, 2006) Ercan, Ercan ve Oğuz dünya ölçeğinde sermayeler arasında eşitsiz bir ilişki olmasına rağmen, uluslararasılaşma sürecini erken kapitalistleşmiş ülkeler­ den geç kapitalistleşmiş ülkelere doğru, birinci ülke sermayelerinin ihtiyaçlarından kaynaklanan, tek yönlü bir sermaye akışı olarak ele alınanın yanlış olduğunu be­ lirtmektedirler. Onlara göre böyle bir yaklaşım geç kapitalistleşmiş ülkelerde özel­ likle belirli sektörlerde gelişen sermayelerin etki nliğini göz ardı etmeye yol açmak­ tadır. Oysa sermayenin uluslararasılaşma sü reci erken ve geç kapitaliscleşmiş ülke sermayelerinin kendi çıkarları doğrultusunda zaman zaman ittifak, zaman zaman çatışma/çelişki içinde hareket enikleri ve buna göre biçim lenen bir süreçtir. Türki­ ye inşaat sanayi inin incelenmesi bu çerçeveyi hem doğruluyor hem de onun başlıca örneklerinden bi rini oluşturuyor. İnşaat sanayii geç kapitalistleşmiş ülkelerde özel­ likle sermaye birikiminin sını rl ı olduğu yıllarda temel birikim alanlarından birini oluşturdu. Bunun nedeni emek yoğun olduğu ve özellikle altyapı inşaatı alanında kamu kaynakları nı kullandığı için düşük sermaye eşikleriyle girilebilen bir sektör olmasıydı. Yazıda Türkiye' de bu alanda yoğunlaşmış sermayenin günümüzde ulus­ lararası piyasalarda sayı ve iş kapasitesi açısından önemli yer tutmaya ve bazı piyasa­ larda erken kapitalisrleşmiş ülke sermayelerine rakip ol maya başladığını, Çin, Gü­ ney Kore, H indistan, Brezilya gibi iilke sermayeleri nin de benzer gelişmeler göster­ diğini göstermeye çalıştık. Ancak gerek sermayelerin içsel birikiminden gerek yere bağlı koşu llarından kaynaklanan eşitsizlikler bu iki tür sermayeyi hiyerarşik ilişki­ ler içine itiyordu. Araştırmamız, buna rağmen, Özellikle Tiirkiye pazarının y:ıhancı sermayeye açılması sürecine AB ve Türkiye merkezli büyük sermayeler arasında ku­ rulan ittifakın damgasını vurduğunu ortaya koydu. Aynı zamanda bu sermayelerin bu pazarın paylaşı mı konusunda yaşadığı çatışma süreci ni <le i nceledik. İnşaat sanayiinin uluslararasılaşma sü reci sermayenin uluslararasılaşmasında


1 88

1

Elvan

Gülöksüz

.

devletin rolü açısından da veriler sunuyor.22 Murray (1971) sermayenin uluslara­ rasılaşma sürecinde devletin işlevlerini sıralamış, bunlar arasında bir saldırgan bir de savunmacı işlev tarif etmişti. Saldırgan işleve göre devlet kendi sermayedarları­ nı yabancı mekanlarda yerel sermayeleri kayıran tekelci duvarları yıkmaya çalışarak ya da kendi sermayedarlarını yabancı pazarlarda descekleyerek, hatta bu pazarlar­ da kendi sermayedarları için tekelci konumlar inşaa etmeye çalışarak desteklemek­ tedir. Buna karşılık devletler kendi u lusal pazarlarında yabancı sermaye karşısında kendi sermayedarları için yarı-tekelci konumlar yaratarak savunmacı bir şekilde de destek vermektedirler. İ nşaat sanayii örneği açısından bu verimli bir analiz oluştu­ ruyor. AB ve AB üyesi devletler özellikle üye adayı ülkelerde yapısal reformlar üze­ rindeki belirleyici güçleri yoluyla kendi sermaye kesimlerinin çıkarları n ı yurt dışı piyasalarda kısmen de olsa yerleştirebiliyorlar. Hatta bu piyasaları fonlarla büyüt­ me gücüne de sahipler. Bu yazıda sunulan araştırma bize bu devletlerin kendi ser­ mayelerini uluslararası piyasada aynı zamanda ihale fi nansman kredisi, politik risk sigortası, devletler arası anlaşmalar gibi araçlarla fi nansal olarak destekleme gücü­ ne de sahip oldukların ı gösterdi. Buna karşılık Türkiye' de devletin bu güce çok sı­ nırlı ölçüde sahip olduğunu gördük. Devletlerin bu işlevleri ne ölçüde yerine getir­ diği sermayelerin uluslararası piyasadaki konumu üzerinde önemli bir belirleyici güce sah ip bulunuyor. Bryan (1995) sermayenin u luslararasılaşması sürecinde u lus devletin dönüşü­ münü analiz ederken, ulus devletlerin daha fazla uluslararası boyutu olan domestik roller oynamaya başladıklarını söylemişti. Ona göre uluslararasılaşmanın h ızlandı­ ğı günümüzde u lus devlet politikaları bireysel sermayelerin u luslararası birikimle farklı biçimlerde bücünleşme süreçlerinin bir ürünüdür ve bu farklı biçimlere göre bireysel sermayelerin devletten beklentileri olacaktır. Buna göre ulusal devletler po­ litika uygulamalarında ulusald ır ama aracı oldukları çıkarlar uluslara rası bir çerçe­ ve içinde oluşmaktadır. Yazıda u luslararası inşaat piyasasıyla bütünleşme seviyeleri farklı olan büyük, orta ve küçük ölçekli sermayelerin Türkiye pazarın ı n korunma­ sı veya serbestleşmesi, i hale puan lamasında teknik veya fiyat kriterlerin i n ön planda olması gibi politika seçmelerinde farklı taleplerde bulundukların ı göstermeye çalış­ tık. Bu yazıda ele alınan görece büyü k ve uluslararasılaşmış sermayeler, kendi ara­ larında ve daha küçük sermayelerle devlet politika ve düzenlemeleri nezdinde bazen ittifak kurup bazen çatışıyorlar. Bu yazı nın inceleme alanına büyük sermayeleri il­ gilendirdiği biçimiyle giren ona ve küçük ölçekli sermayeleri n kendi sorun ve stra­ tejileri de yeni bir araştırma alanını oluşturuyor.

22 Sermayenin uluslararasılaşmasında sermayenin mekansal tercihi ile ulusal sınırlar içinde hareket yeteneği arasında­ ki ilişki için bkz. Oğuz (2006).


inşaat Sanayiinde Uluslararasılaşma ve Sermayeler Arası lllşkiler

K a y n a kça Andreff, V. (1 984). "The lnternational Centralization of Capital and the Reordering of World Capitalism". Capiral and Class, 22.

Avrupa Komisyonu (2002) "Communication o n the Competitiveness of the European Constructi­ on lndustry", http;/c /e europa eu/eoterorise/constryqioo/compet/comm-on

competjtjvenesş/

com97 539 en htm indirilme tarihi 25 Ekim 2008. Buğra. A. (2003) Devler ve lşadamları, lstanbul: iletişim. Bryan, D. (1995) The Chase Across rhe Globe: ınrernarional Accumulation and rhe Conrradicrions for Narion Srares, Boulder: Westview.

Engineering News Record Dergisi (ENR) (2005,2006) En büyük 225 Uluslararası Müteahhit Anketi Ercan. F. (2004) ·sermaye Birikiminin Çelişkili Sürekliliği. Türkiye'nin Küresel Kapitalizmle Bütünleşme Sü­ recine Eleştirel bir Bakış", N . Balkan ve S. Savran (der.), Neoliberalizmin Tahribarı, 2000'1i yıllarda Türkiye-2 içinde. lstanbul: Metis. 9-44 Ercan. F ve Ş, Oğuz (2006) "Rescaling as a Class Relationship and Process: The Case ofPublic Procurment Law in Turkey· Political Geography, 25: 641 -656. •

Eren. E. (2005). Gündem. 2. Ergüneş. N. (2009) "Banka Sermayesi Üzerinden Sınıf içi Çatışmaları Anlamak", Praksis, 1 9 Gültekin-Karakaş, D . (2009) "Sermayenin Uluslararasılaşma Sürecinde Türkiye Banka Reformu v e Finans Kapital içi Çelişkiler·. Praksis, 1 9 INTES (2002) Çözüm Arama Konferansları 1 -2, Ankara. INTES (2005) inşaat Sektörü Sorunları Kitapçığı, Ankara

lslamoğlu, H. (2002) "Yeni Düzenlemeler ve Ekonomi Politik IMF Kaynaklı Kurumsal Reformlar ve Tütün Yasası·. Birikim, 1 58: 20-27 Jenkins, R. ( 1 984) "Divisions over the international division of labour·. Capiral and Class, 22: 28-57 Kabataş, K. (2002) Kamu ihale Yasası Meclis Görüşmesi Turanakları, 21.Dönem. 4.Yasama Yılı, 47. Birleşim Murray, R. (1971) "The lnternationalization of Capital and the Nation State", New Lefr Review. 67: 84-109 Oğuz, Ş. (2006) "Sermayenin uluslararasılaşması sürecinde mekansal farklılaşmalar ve devletin dönüşümü", Yapıcılar Türkü Söylüyor-1: Kapitalizmi Anlamak, Ankara: Dipnot. Oztürk, O. (2006) "Emperyalizm Kuramları ve Sermayenin Uluslararasılaşması", Praksis 15: 271 ·309 Palloix, C. (1 975). "The lnternationalization of Capital and the Circuit of Social Capitaı·.

H.

Radice (der.) ınrernational Firms and Modern lmperialism içinde, London: Penguin (orijinal basım: 1 973). Poulantzas, N. (1 974) "The lnternationalization of Capitalist Relations and the Nation State", Economy and Society, 3(2): 1 45 - 1 78

Polat, A. (2002) Meclis Konuşma Metni Sönmez. M. (1 992) Türkiye'de Holdingler: Kırk Haramiler. Ankara: Arkadaş. Üçer, E. (2005) Söyleşi, Turkish Time, 4 4 Varlıer, O . (2002). INTES Geleneksel Toplantılarımız, inşaat Sanayii Yayınları No.4 Mülakatlar M. 1 - 10: Büyük inşaat şirketleri yöneticileriyle yapılan mülakatlar M. 1- IV: Büyük ve orta ölçekli sermaye örgütlerinin yetkilileriyle yapılan mülakatlar

1 189


Praksls 1 9

I S•rfa: 191-240

Ulusötesi Kapitalizm Serm ayenin ve D e vle tin Ulusö tes ileşmesi ve Türkiye 'de Ulusötesi Tarihsel Blok Oluş umu·

M e h m et G ü r s a n Ş ena l p - Ö r s a n Ş ena l p

". ._(D]ünya ölçeğinde birikim sürecinin yayı lmasının, yasası kesintisiz reka­ bet olan bir 'dünya kapitalist sınıfi'nın oluşturulması gerektirdiğini tama­ men kabul ediyorum (ve paradoksun paradoksu olarak, bu kapitalist sı nıfa 'hür teşebbüs'ün yöneticileri kadar 'sosyalist' devlet korumacılığı nın yöne­ ticilerinin de dahil edilmesini zorunlu göriiyorum). Ancak bu kapitalist sı­ nıfın, aynı neden le, tari hsel anlamda somut olabilecek bir dünya burjuvazi­ si olduğuna inanmıyorum."

E. Balibar (Balibar ve Wallerstein,

1995)

1 . Giriş

Bilindiği gibi Marx ve Engels'ten sonra sermayenin genel eğilimleri üzerine dü­ şünen isimler arasından Lenin, Kautsky, Luksembu rg, H i l ferding ve Buharin'in ça­ lışmaları ön plana çıkmıştır. Lukseınburg'un sermaye birikimi kuramı, Kautsky'nin u!tra-emperyalizm tezi, H ilferding'i n finans-kapital kuramı ve ni hayet Lenin'in Kautsky'e karşı geliştirdiği (ve kapitalizmi n en yüksek aşaması olarak tanımladı­ ğı) emperyalizm kuramı. Bütün bu teorik çaba, özünde sermayenin merkezileşme­ si, yoğunlaşması ve kapitalist ilişkilerin dünya yüzeyine yayılması süreçlerin i n öz­ günlüklerin i ve çelişkilerini açığa çıkarmak ve buradan da kapitalist sömürü siste­ mini ortadan kaldı racak bir strateji geliştirmek adına ortaya koyulmuştur. Sonuç­ ta Lenin'in emperyalizm kuram ı, kapitalizmin yapısal özelliklerinden hareket ede•

Bu çalışmaya, zamanlarını ayırarak getirdikleri yorum ve eleştirileriyle büyük katkı sağlayan değerli hocaları­

mız lşaya Ü şür'e, Bilge Hacıhasanoğlu'na ve ayrıca Praksis dergisinin tartışmacı ve hakemlerine teşekkürleri­ mizi borç biliriz.


1 92

1

Mehmet Gürsan Şenalp

·

Orsan Şenalp

rek, kendisine eşitsiz ve yayıl macı u luslararası güç ilişkilerini ve emperyalistler-arası mücadeleleri inceleme konusu edinerek (Liodakis, 2005: 343) sosyalist devrim pra­ tiğini şekillendirmiştir. Buharin'in (2005, [1915]) öncü çalışması Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi, Leni n'in kuramı üzerinde en az H il ferding' in Finans Kapital' i ( 1 9 1 0) kadar önemli bir etki yapmıştır. Dünya ekonomisinin oluşum sürecini ince­ lerken Buharin'in ilk defa kullandığı "sermayenin uluslararasılaşması" kavramı ile­ ride İkinci Dünya Savaşı sonrası sürecinin tarihsel materyalist analizi gel iştirilirken de önemli bir referans noktası ol muştur (Radice, 1 984). Buharin'in kitabına yazdı­ ğı önsözün son bölümü nde Lenin, Kautsky'ye gönderme yaparak şöyle demektedir: Gelişimin istisnasız tüm işletmeleri ve devletleri içine alacak tek bir dünya tröstünün kurulması yönünde olduğu konusunda şüphe yoktur. Ama bu yön­ deki gelişme öylesine stres, tempo, antagonizmalar, çelişkiler ve tepe taklak gelişler -sadece ekonomik değil, fakat aynı zamanda politik, ulusal vs.- biçi­ minde gerçekleşmektedir ki, ulusal finans kapitallerin dünya çapında bir ultra­ emperyalizm yapısında birleşmelerinden önce, emperyalizm kaçınılmaz ola­ rak yok olacak ve kapitalizm kendi karşıtına dönüşecekcir. (Buharin, 2005) Devrimin dayandığı politik stratejinin m imarı olan Len i n' i n bu görüşleri­ ne ve -o dönem için gerçekçiliğinden haklı olarak kuşku duyulmayan- kapitaliz­ m i n dünya üzerinden bir daha dönmemecesi ne sil i neceğine dair güçlü inanç, iro­ n i k bir şekilde, sadece Kautsky tarafından geliştirilen ultra-emperyalizm tezinin, ( 1 970, [19 14]) içindeki her şey i le birlikte savrulup gitmesine yol açmamış, sonra­ ki yıllarda Kautsky'i çağrıştı ran önemli teorik çalışmaların üzerinde de demok­ lesi n kılıcı gibi sallan ıp durmuştur. Bu an lamda sermayenin bütünleşme eği limi­ nin analizine yönelik şüpheci yaklaşım güncel gerçekliğin tahlilini olumsuz yön­ de etkilemiştir. Halbuki, reel sosyalizmin çöküşe yöneldiği ve küresel kapitaliz­ min doğuşu ile ortaya çıkan ve -Balibar'ı n girişte dediği gibi- henüz "tarihsel an­ lamda bir dünya burjuvazisine dönüşmeyen" dünya kapitalist sı n ı fı n ı n bütünleş­ me eği limi ve kapasitesi de, en az sermayenin şiddetli iç çelişkileri kadar teorik olarak sorgulanması gereken bir meseledir. Bu makalede, Kautsky ve Lenin' den neredeyse bir yüzyıl sonra kapitalizmin geldiği nokta, sistemi n baş aktörü olan burjuvazinin (kapital ist devlerle ilişkisi de gözetilerek} nesnel durumuna özellik­ le onun "ulusötesi" niteliğine bakarak tartışılıyor. Bu noktadan hareketle, ilk ola­ rak, kapitalist yeniden yapılandırma ve neoliberal küreselleşme adı altında kav­ ranan bir takım somut gelişmeler üzerinden kapitalizmi n ulusötesi bir karakte­ re kavuşmuş olduğu saptaması yapılıyor. Ardından böylesi bir tartışmaya Grams­ ci temelinde katkı yapan "ulusötesi sınıf oluşumu" ve "devletin ulusötesileşme­ si" tezleri tan ıtılıyor. Daha sonra bu tezlerin politik/pratik anlamına dair Türki­ ye üzerinden -giriş n itel iğinde- bir deneme geliştiriliyor.


Ulusötesi Kapitalizm

1 193

2 . K a p i t a l i s t y e n i d e n ya p ı l a n m a ve n eo l i b e r a l k ü re s e l l e ş m e

Hatırlanacağı gibi 1 970'lerdc "Eşitsiz Gelişme Yasası"nı temel alan çalışmalarıy­ la Mandel (1967), Rowthorn (1975) ve diğerleri, kapitalist gelişme sürecinin eşitsiz ve dengesiz olduğunu ve bu dengesizliğin kaçını lmaz olarak Amerikan hegemon­ yasını sarsacak bir karakter gösterdiğini söylemekteydiler. Ernest M andel 'in, Av­ rupa sermayesinin Hoogovens-Hoesch ve Agfa-Gevaert gibi bi rleşmelerde görül­ düğü üzere, giderek birbiri içerisine nüfuz etmeye başlaması ve Avrupa Topluluğu girişi minin başarılı bir biçimde ilerliyor oluşu gibi gelişmeleri, emperyalistler-arası mücadelelerin bir kanıtı olarak ele aldığını söylemek mümkün. Maıı<lel'e göre bu gelişmeler, bizlere işlevselci yaklaşımları hatı rlatı r bir biçimde, bir Avrupa süper­ devletinin oluşması zorunluluğunun ifadeleri idi. Kaldı ki Marksizm içerisindeki devlet tartışmalarını doğuran başlıca gelişmeler bunlardı. Komünist Manifesto'nun araçsalcı yorumları (Miliband) bir yanda, yapısalcı açılımları (Poulantzas) bir diğer yanda, uzun yıllar tartışmaları n genel doğrultusu üzerinde hakim olmuşlardı. H al­ buki her iki yaklaşım da kapitalist devleti anlamak bağlam ında "sermayenin ulus­ lararasılaşması" olgusuna pek az deği nmişti {Overbeek, 2004: 1 24). Eğer devletin sınıfsal karakteri, sermaye birikiminin belirli yapısal karakterlerine ya da işlevsel gereklili klerine bakılarak tanımlanabiliyorsa, sermayenin u luslararası düzeyde ge­ nişlemesinin kapitalist devletin evrimi bağlamında bazı önemli sonuçlar doğura­ cağı açıktı r. Bu bağlamda sermayenin dünya ölçeğine yayılışını kuramsallaştırmak 2. Dünya Savaşı sonrasına, Keynesyen politikaların ve Fordist ü retim tekniklerinin Avrupa'ya ihracı ve Atlantik Birliğinin oluşması sonrasına kalm ıştır. Sermayenin uluslararasılaşması sorununun İngiltere' de 1960'ların ortalarında tekrar ortaya çı­ kışı, Amerikan fi rmalarının İngiliz ekonomisinde ve endüstri alanlarındaki ağırlık­ larını giderek arttırıyor oluşları ve İngiliz sanayi ve finans sermayesinin ihracatının yeniden dirilmesi gibi gelişmelere dayanıyordu. Bu tarihten sonra sol görüşlü yazar­ lar, karşılarında çokuluslu şi rketlerin (ÇUŞ'ların) ve ulusötesi / kozmopolit şirket seçkinlerinin bir yerde uzantısı olarak görülebilecek, ve çıkarları hem hükumetlerin tekil ulusal ekonomileri idare etme yeteneklerini hem de örgütlü emeğin kapitalist işverenler / şirket yöneticileri karşısındaki pazarlık güçlerini aşındıran, birleşik bir kapitalist dünya ekonomisinde yatan bankaları buldular (Radice, 1 984: 1 1 2). Ka­ pitalizmde "uluslararası" ve "ulusal " arasında giderek belirgin bir hal alan bu çeliş­ kileri i nceleyen pek çok yazar içerisinde, yaptığı katkılarıyla öne çıkan isimlerden ilki Robin Murray oldu. Murray (1971) kısaca, devlet ve sermaye arasındaki teri­ toryal uyu msuzluğu incelemiş ve bunun en azı ndan çok güçlü olmayan devletle­ rin iktidar kapasitelerini sını rlamakta olduğunun alcı n ı çizmişti. Warren ( 1971) ise Mu rray'ı n bu saptamalarına ek olarak, ikinci savaş sonrasında sermayenin ve genel olarak ekonomik ilişkilerin uluslararasılaşmasın ı n ulus-devletin üzerinde yükseldi­ ği politik yapıları çözmekte olduğunu ve yükselen yeni güçlere karşı bir tepki ola­ rak, devletin ulusal temelli kapitalist girişimlerle yakın bir ilişki çerçevesinde hare­ ket ettiği ni göstermeye çal ışm ıştı. 1970'1erin sonlarına gelindiğinde sosyalist poli-


1 94

/

Mehmet Gürsan Şenalp · Orsan Şenalp

tik iktisatçı ların bir çoğu, dikkatlerini (özellikle "üretim ve emek süreçleri" üzerin­ den) sermayenin ve (öncelikle "göreli özerklik" rarcışmaları üzerinden de) devletin birbirinden bağımsız ve ayrık biçimde çözümlenmesi meselesi ne yöneltciler (Radi­ ce, 1984; Palloix, 1975; Poulanczas, 1 975, 1978). Tartışmalar Poulanczas'ın devre­ ye girmesiyle yeni bir çehre kazandı. Poulanczas'a göre asıl önemli olan Avrupa içe­ risindeki sermayeni n birbirlerine nüfuz etmesi değil, A merikan ürerken sermayesi­ n i n Avrupa ülkeleri içine giderek daha fazla sızması ol maktaydı ki bu gel işmelerin Avrupalı firmaların rekabetçi pozisyonu ve elbetre Avnıpa' daki sınıf yapıları üze­ rinde uzun vadeli etkileri olacaktı. Poulantzas'a göre sınıfsal güçlerinin yeniden bi­ çimlenmesi süreci, Avrupa sermayesinin remelden bir biçimde Amerikan sermaye­ sine bağımlı hale gelmesine ve Avrupa' da "Amerikan" rarzı ürecim il işkilerinin ye­ niden ürerimine yol açmakrayd ı. Overbeek (2004: 1 25), Poulanczas'ın bu yaklaşı­ mının bir yandan Amerikan süper-emperyalizmi rezlerine yaklaşmakra olduğunun alrını çizerken, bir diğer yandan da "ulusötesi rarihsel materyalizmin" kurucu / te­ mel kavramlarından birisi olarak "ulusötesi ilişkiler" in algıla nmasına doğru bir yol açmakta olduğunu ifade ermektedir. Bu çalışmada küreselleşme rerimiyle isimlendiri len dönemi kapitalizmin tari­ hinde n iteliksel olarak farkl ı kılan, onu dönemsel bir kayma olarak algılamamızı gerektiren olgunun, bizatihi üretim süreç ve ilişkilerin i n ulusötesileşmesi olduğu­ nu kabul eden bazı çalışmalardan hareket ediyoruz (bkz. Robinson 2002, 2004). Bu olguyu, yani üretimin ulusötesileşmesi olgusunu, bir defa kabul ettiğimizde ise Marx'ı ve Gramsci 'yi takip ederek, üscyapının da bu evrimleşmeye cevap vermesi gerektiğin i kabul etmek zorunluluğuyla karşılaşırız, ki bu politik ve kültürel süreç­ lerin / kurumların da dönüşmesi (örneğin devletin yeniden yapılanması) gerektiği­ ni kabul etmek anlamına gelecektir. Günümüzde siiregiden tartışmalara baktığı­ mızda, devlerin (devlet/toplum kompleksinin) döniişümii olgusunun çok sayıda yazar tarafından incelendiği ni görüyoruz. Ancak bu noktada, dönüşümün, ilerleyen bö­ lümlerde anlatılacak olan mevcut organik bunalımı aşmak yönünde gerçekleşriğini saptamak önemlidir. Daha net bir biçimde söylemek gerekirse, söz konusu dönüşü­ mün niceliği altyapıda meydana gelen ve bizim "ulusötesileşme" demeyi tercih et­ tiğimiz gelişmelere koşut ola, ak üstyapıda da bazı ulusötesi oluşumların gündeme gelmesiyle belirmektedir. Bu tespitlerin Gramsci ya da Marx'ın anal izlerinden temel bir farkı ise ulus-devlet merkezli olmayışı; yani ulusötesi bir karakter taşıyor olu­ şudur. Gramsci'ıı in Hapishane Defterleri faşizm yılları İ talya'sın ı n pol itik-ideolojik ortamında, cezaevi koşullarında yazılmış ve bu etkileri ziyadesiyle içinde barındı­ ran yazılardan oluşmaktaydı (Anderson, 1 976). Marx'ı n ise ekonomi-politik tahlil­ lerini, özelli kle o dönemi n en ileri sanayileşmiş / kapitalist ülkesi olan İngiltere' de yoğunlaşan bazı toplumsal ilişkilere bakarak geliştirdiği bilinmektedir. Dolayısıy­ la, Marx ve Graınsci 'nin çalışmaların ı n ulus-devlet merkezli olması, kuramsal bir yan ı lgıdan değil, yaşadıkları dönemlerin nesnel gerçekliğinden kaynaklanmakta-


Ulusöıesi Kapiıallzm

1 195

dır. Aşağıda bazı temel yaklaşımların ı inceleyeceğimiz yeni-Gramscici politik ikti­ satçı yazarların bir kısmının söylediği ise bugün içinden geçtiğimiz dönemin nes­ nel gerçekliği nin ulusötesileşme olduğudur. Burada ulusötesi derken, (ulusal dü­ zey, uluslararası diizey ya da uluslarüstü I küresel ölçek gibi), herhangi bir diizey­ den ya da ölçekten söz etmemekteyiz. Yani ulusötesilik fenomeni, "fiırk/ı teritoryal düzeyleri bir uçtan diğerine kesmekte ve böylelikle onları birbirine bağlayarak aşmak­ tadır" (Van Apeldoorn, 2004b: 144). Ulusötesilik, devlet, devlet-üstü ve devler-alcı ölçekleri, çok-düzeyli bir algılayış içerisinde kapsayan ve tericoryal-olmayan bir fe­ nomendir (Anderson, 2002; Overbeek, 2003). U lusötesi aktörler olarak bazı top­ lu msal güçlerin tericoryal sın ırları nı aşmakta olduğundan söz ermek, bunların ulu­ sal bağlamlarından tamamen koptuklarını , ulusal düzeyle bir ilgilerinin kalmadı­ ğını değil, tersine birden fazla ulusal bağlamda aynı anda hareket edebiliyor olduk­ ların ı ifade etmek demektir (Van Apeldoorn, 2004b: 145). İ şte bu noktada örneğin ilerleyen bölüm lerde detayh olarak göstereceğimiz gibi William Robinson, 2 1 . yüz­ yılın kii resel toplumunda hegemonyanın bir ulus-devlet ya da ulus-devletin içinde­ ki ulusal karakterli hakim sınıflar tarafından değil, belirmekte olan küresel kapi­ talist tarihsel bir blok tarafı ndan uygulanacağını öne sürerken, bu nesnel liğe vur­ gu yapmak istemektedir. Uluslara rasılaşma vs. ulusö tesile ş m e

Robinson, kiireselleşmeyi "abartılı bir mit" lıatta bir "illüzyon" olarak, sadece sistemin mevcut tarihsel eğilimlerinin niceliksel anlamda yoğunlaşması olarak gö­ ren ve niteli ksel açıdan yeni bir dönem olmadığını öne sürenlere karşı ( Boyer ve Drache, 1996; Glyn ve Succl iffe, 1992; Gordon, 1988; Hirst ve l lıompson, 1996; Wciss, 1998 ve Wood, 1999) ticaret ve fi nansal akımların ulusal sın ırları aşması ol­ gusu -ki bu gelişme 11luslararasılap11ayı ifade ermektedir- ile üretim sürecinin bi­ zatihi kendisinin küreselleşmesi olgusu -ki buna da ulmöıesilqme demektedir- ara­ sında ciddi farklar bulu nduğunu yazmaktadır. Örnek olarak dü nya otomobil endüstrisini alalım. Önceki evrede A BD' deki otomobil firmaları arabaları baştan sona kendileri üreciyor ve daha sonra diğer ülkelere ih raç ediyorlardı. Japon ve Avrupalı firmalar da ayn ı şekil­ de davranmaktaydı. Ancak, 20. yüzyılın sonları itibariyle, çok sayıdaki üre­ tim saflıası dünyanın farkl ı bölgelerine dağı ldı; yani, otomobil üretim sü­ reci merkezi niteliğini yitirerek parçaland ı. Otomobil tekil parçaları genel­ likle farklı ülkelerde imal ed iliyor ve sonra yine farklı ülkelerde monıajlanı­ yor. l �let ıne, ü ret i m i n gerçekleştirildiği yerle herhangi bir bağlantısı olma­ yan bir bilgisayar terminalinden yönetiliyor. 1990'ların otomobil endüstri­ si, Pecer Dicken'in ( 1 998: 32) ifadesiyle, "tüm kii reyi sarıp sarmalayan ulusö­ tesi bir örümcek ağma " döniişmüştü. Otomobil endüstrisi o derece ulusöte­ sileşm işci ki, nihai ürünleri 'ulusal' olarak nitelendi rmek imkanı kalmamış­ tı (Robinson, 2004: 1 1).


1 96

1

Mehmeı Gürsan Şenalp

·

Orsan Şenalp

Robinson'a bakı l ı rsa küreselleşme denilen süreç dünyayı tek bir üretim biçimi ve tek bir küresel sistem içerisinde birleştirmeye çalışmakta ve farklı ülke ve bölgele­ rin yeni küresel ekonomiyle entegrasyonunu dayatmaktad ı r. Küresel olarak üretilen mal ve hizmetler, u lusötesi kapitalizm çağında artık tüm dünyada pazarlanmakta­ dır. Karlar, özellikle 1 980'lerden bu tarafa gelişen küresel finans sistem aracılığıy­ la tüm dünyaya dağılmaktadır. Bu da başlı başı na, önceki dönemlerin uluslarara­ sı fi nans sistem iyle mukayese edi ldiğinde n iteliksel bir değişim olarak görülebilir.' Bu anlamda 1970'lerdeki uluslararasılaşma tartışmalarını da hatırlayarak, üreti­ min ulusötesileşmesi olgusunu, sadece ulusötesi ya da çokuluslu şirketlerin faaliyet­ lerindeki artış olarak değil, aynı zamanda yeniden yapılanma, parçalanma ve üre­ tim sü reçleri nin dünya çapında ademi-merkezileşmesi olarak görülmesi gerektiği­ ni söylemek mümkündür. Küresel ekonominin teknik düzeyde mümkün olabilme­ si için yeni küresel teknolojilerin üretilmesi başlı başına yeterli değildir. Bunun ya­ n ı nda yeni kapitalist üretim organizasyonları ve kurumları n ı n da oluşması gerek­ mektedir. Söz konusu bu yeni yapılanış, Manuel Castells (1996) tarafı ndan ağ top­ lumunun yükselişi olarak tanımlanmıştır. Küresel ekonomide karşım ıza çı kan yeni uygulamalar, 20. yüzyılın merkezi üretim mekanları ve standartlaşmış / sabitlen­ miş kiclesel üretim süreçlerini ifade eden Fordist birikim rejiminden, Post-Fordist, yani esnek birikim rejimine geçişi sembolize etmektedir. Küresel ya da " üçüncü dal­ ga" yeni teknolojilerin ardında bilgi teknolojilerinde yaşanan devrimsel gelişmeler, bilgisayarlaşma, iletişim alanı ndaki gelişmeler, internetin yaygınlaşması, yeni ula­ şım teknolojilerinin gelişmesi, roboclaşma ve diğer otomasyon biçimlerinin ortaya çıkması bulunmaktadı r. Yeni örgütsel biçimler arasında ise yeni işletme teknikle­ ri, dikey ayrışmalar (vertical disintegration), "cam zama n ında üretim" (jmt-in-time production) ve "küçük grup üretimi" (small batch production), taşeronlaştırma (sub­ contracting) ve dış kaynak kullanımı (outsourcing), resm i veya gayri-resmi ulusöce­ si ticari ittifaklar sayılabilir. Küresel üretim ve hizmet zincirleri, diğer bi r deyişle küresel meta zincirleri küreselleşme sürecinde anahtar kavramlardan bir tanesi ha­ line gelmiştir. Dev u lusöcesi şirketlerde (bundan sonra UÖŞ) örgüclenen ulusöce­ si sermaye ise bu zincirlerin eşgüdümünü, çok sayıda özne ve toplumsal grubu bu son derece karmaşık küresel ağa dahil ederek sağlamaktadı r. Bunun anlamı, dün­ yanı n neredeyse bütü n bölgelerinde sermayenin çoklu düzeylerinin giderek artan biçimlerde birbiri içine geçişi süreçlerinin, ulusöcesi sermaye ve dev UÖŞ'ler etra­ fında gerçekleşmekte olduğudur. Küresel ekonomiyi belirleyen bütün bu teknolo­ jik, örgütsel değişimlere bakarak, küresel düzeyde üretim süreçlerindeki parçalan­ ma ve merkezsizleşme süreçlerinin, küresel kaynaklar ve üretim araçları üzerinde ı Bu niteliksel (qualitative) farklılaşma vurgusunun, Robinson'ın analizinde bazı sorunlara yol açtığı açıktır. En azından niteliksel değişme dendiğinde, ister istemez "kapitalizm değişti, başka bir şeye dönüştü" gibi bir an­ lam ortaya çıkmaktadır. Her ne kadar çalışmalarının bütünü göze alındığında aslında böyle bir mesaj verme­ diği görülse de yine de Fuat Ercan'ın bu yöndeki uyarısı / önerisi anlamlıdır. Robinson'ın, küreselleşmenin ya­ rattığı değişimi vurgularken, "nitelikseı· yerine ·yapısal" kavramını kullanması daha yerinde olurdu.


Uluslltesl Kapitalizm

1 1 97

kontrol ve mülkiyetin giderek yoğunlaşması ve küresel üretimin merkezileşen işlet­ melerinin ulusötesi sermayenin elinde toplanmasıyla eşzamanlı olarak gerçekleşti­ ğini söyleyebiliriz. K ısacası, günümüzde ulusötesi sermaye giderek sermayeni n ha­ kim ya da hegemonik fraksiyonu haline gelmektedi r. Kapitalizmin ulaştığı bu yeni "ulusötesi " evreyi tanımlayan belli başlı niteliklerini, (1) U lusötesi şirketlerin yayıl­ ması, (2) Doğrudan yabancı yatırımların (DYY) genişlemesi, (3) Uluslararası bir­ leşme ve sarın almaların (B&SA) artması, ve (4) Firmalar arası ulusötesi stratejik i ttifakların (tramnational strategic alliances) h ızla büyümesi gibi olgularla ifade et­ mek mümkündür (Robinson, 2004; benzer bir yaklaşım ancak farklı bir çıkarım için bkz. Harvey, 1990). (1) Ulusötesi şirketlerin yayılması: Giderek tüm dünyada üretim, ticaret, yatı­ rı m ve istihdam oranları bağlamında merkezi bir konuma gelen dev şirketler üze­ rine son derece zengin bir literatür bulunmaktadır (Kindleberger, 1969; Hymer, 1 974, 1979; Vernon, 197 1 ; Radice, 1975; Dunning, 1993). UÖŞ'ler, artık günü­ müzde ulusötesileşen sermaye devrelerin i kontrol ve organize eden temel birimler­ dir. Genel olarak üçten fazla ülkede yönetim merkezi ne sahiptirler ve bu yönüyle çok-uluslu firmalardan ayrıl ırlar. UÖŞ'lerin aynı anda bir çok ülkedeki faaliyetle­ ri planlama, organize etme, koordine etme ve kontrol etme becerileri, onları ulu­ sötesileşme süreçleri nin merkezi aktörleri haline getirmiştir. İçerisinde küresel ser­ maye birikiminin organize edildiği temel kuru msal biçim UÖŞ'lerdir. Robinson (2004: 55)'a göre UÖŞ'lerin faaliyetleri, bizatihi ulusötesi kapitalist faaliyetlerdir. U NCTAD'a göre dünyada UÖŞ'lerin sayısı otuz yılda 7.000'den 70.000'e yüksel­ m iştir ve dünya ticaretin i n üçte ikisi bu şirketlerin eli nde bulunmaktadır. 2005 yılı itibarıyla en büyük 100 fi rma, tüm UÖŞ'lerin toplam varl ı klarının o/o l O'unu, top­ lam satışları nın o/o 1 7'sin i ve toplam istihdam ının o/o 1 3' ü nü gerçekleştirmektedir Yine en büyük 100 UÖŞ'nin 84'ü ABD, AB ve Japonya üçlüsünden olup, liste 24 şirketle Amerikan şirketleri tarafından dom ine edi lmektedir. İlk IOO şirketin 72 ta­ nesi sadece 5 ülkeden gelmektedir (ABD, l ngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya). Diğer taraftan ilk 100' de 6'sı Asyalı diğeri Meksika' dan olmak üzere Gelişmek­ te Olan Ülkeler'den (GOÜ) toplam 7 şirket bulunuyor. Benzer biçimde UÖŞ'ler, 1960'larda dünyanın toplam GSY İ H 'nın o/o 1 7'si n i kontrol ederken, 1 995'te bu ra­ kam % 33'e ulaşmıştır. B u şirketlerin sattıkları mal ve hizmetlerin değerleri ise 1 982' de 2,5 trilyon dolar iken, 2000' de 15,7 trilyon dolar olmuştur. Öte yandan (şirketlerin satış miktarları ve ülkelerin GSY( H rakamları göz önüne alındığında) dünyadaki en büyük 1 00 i ktisadi yapının S l 'ini UÖŞ'lerin teşkil ettiği görülmek­ ted ir. Bunlardan sadece 49'u ulusal bir ekonomidi r. Dahası, en büyük 200 şirketin toplam satışları, en büyük 1 0 ülke ekonomisini saymazsak, diğer tüm ülkelerin sa­ tışlarından büyük değerlerdedir (Anderson ve Cavanagh, 2000). Bu noktada U NCTA D, bir takım sınır-ötesi işletmelerin sadece büyüklükle­ rine bakarak ulusötesileşme düzeylerinin belirlenmesin i n doğru olmayacağından


1 98

1

Mehmet Gürsan Şenalp · Orsan Şenalp

hareketle, bir "ulusötesilik endeksi" (tramnationality index) geliştirmiştir (Robin­ son, ·2004; Dicken, 2003). Söz konusu endeksin işaret ettiği olgu, dünyadaki (bü­ yüklüklerine göre) ilk 100 girişimin tersine, UÖŞ' lerin içinde çok sayıda küçük ve orta büyüklükte girişimin bulunduğudur. Bu bağlamda, endeks oluşturulurken üç farklı oran göz önüne alı n maktadır a) dış varlıkların iç varlı klara oranı; b) top­ lam satışların içerisinde dış satışların yüzdesi; c) dış istihdamın iç istihdama oranı. Bu oranlar yükseldikçe, yan i o şirket "ulusötesileştikçe" endeks değeri yukarı tır­ man maktadır. Örneğin, 2004 yılı itibariyle sahip oldukları dış varlıkları na göre sı­ ralanan ve fi nansal-olmayan (non-financia/) ilk 25 UOŞ içinde, 449 milyar dolar­ la ilk sı rada bulunan Amerikan General Electric'in ulusötesilik endeks değeri sade­ ce 47,8'dir. Bunun anlamı, bu şirketin tüm varl ıklarının, satışları n ı n ve çalışanları­ n ı n % 47,8'inin yabancı (yani Amerikalı olmayan) olduğudur. H albuki aynı liste­ de "sadece" 65 milyar dolarlık yabancı varlığı ile 1 9. sırada buluna n İsviçre'li Nest­ le, 93,5 endeks değeriyle u lusötesileşme bağlamın da General Electric'ten bir hayli öndedir. Demek ki bir şi rketin daha büyük ve varlıklı olması onun daha ulusöte­ si olduğu anlamına gel memektedir. Listedeki en varliklı 2. şirket Vodafone ise 87, l ile e n ulusötesi şirketlerden bir tanesi olarak dikkat çekmektedir. B i r diğer önem­ li olgu, GOÜ'lerden UÖŞ'lerin son yıllardaki etkileyici performanslarıdır. Buna göre gelişmiş kapitalist ülkelerin şirketleriyle karşılaştırıldıkları nda varlık büyük­ lükleri açısından bir hayli kısıtlı olsalar bile GOÜ'lerin en büyük ve varlıklı ilk 25 fi nansal-olmayan şirketinin ortalama ulusötesilik endeks değeri 44,8'e ulaşmıştır. Bu, " üçüncü dünya" olarak anılan coğrafyalardaki ü lkelerden gelen şirketlerin de hızlı bi r ulusötesileşme sürecinden geçiyor oldukları anlamına gelmektedir. Daha somut bir şekilde i fade edelim: Fortune Global 500'e ilk kez 1975 yılında giren Koç Holding'in ulusötesileşme şansı da en az General Electric'inki kadar, hatta belki daha fazladır (Sklair ve Robbins, 2002; ayrıca, bkz. U N CTAD, 2006). TABLO

1.

Bazı En Büyük "Finansal Olmayan" ( non-financial) UÖŞ'ler (Milyon Dolar)

SIRALAMA

VARLIKLAR

SATIŞLAR

(Milyon Dolar)

(Milyon Dolar)

iSTiHDAM

YV

TNI'

,.

Şirket

Ülke

Yabancı

Toplam

Yabana

Toplam

Yabancı

Toplam

TNI (%)

1

70

42

General Electric

ABD

412.619

673.J42

59.815

149.702

155.000

316.000

50.1

2

8

94

Vodalone

UK

196.396

220.499

39.497

52.426

5 1.0S2

61.672

82.4

4

16

61

BP

UK

161.174

106.914

100.193

153.611

78.100

96.lOO

79.4

7

64

95

loyota Moıor Co

Japonya

131 .676

244.J91

1 1 7.721

186.177

107.763

285.977

51.6

20

11

17

Huıchiıon Whampoo

Honq Kong

61.607

77.018

24.721

31.101

165.590

200.000

80.8

63

15

3

Cemex

Mekıika

21 .793

26.439

12.088

14.961

)9.630

52.674

79.5

82

36

4

Slngtel

Sing•pur

18.000

l0.748

5.556

7.906

8.832

19500

67.4

Kaynak: World /nvesrmenr Report, UNCTAD (2007).


Ulusöıesl Kapilalizm

TA BLO

l.

1 199

G S l 'ya göre En Büyük ° F l n a n s a l " (flnanci a l ) U Ö Ş'ler (seçme) VARUKLAR

(Milyon Dolar)

ORTAKLAR

iSTiHDAM

Sıra

GSf""

Şirket

Oıke

Toplam

Toplam

Toplam

Y.O.

il

'

66.0

Ciligroup

ABD

1.494.037

307.000

641

377

58.B

74

76.1

50

Ülke Sayısı

2

61.7

GE Capiıaı Coop.

ABD

475.273

77.500

l.425

1.085

l

60.5

AJlianı

Almanya

l.lll.770

177.625

776

580

74.7

49

lsviçre

1.572.710

69.569

l9l

))8

86.0

42 41

4

60.1

UBSAG

5

58.4

Geneıali <iroup

ltalya

397.308

61.561

ll1

259

Bl.l

6

57.5

HSBC Hold.

l.498.028

268.471

l.148

717

62.5

53

7

57.l

Zurich Fin. Ser.

lngillere

297.905

s2.oıo

312

)Ol

96.5

34

lsviııe

Kaynak: World lnvesrmenı Report, UNCTAD (2007).

TNI (Ulusöresilik Endeksi): Yabancı Varlıklar / Toplam Varlıklar, Yabancı Satışlar / Toplam Satışlar, Yabancı istihdam / Top­ lam istihdam oranlarının ortalaması alınarak hesaplanmaktadır

il (Uluslararasııaıma Endeksi): Yabancı Ortak (Affiliation) / Toplam Ortak Sayısı GSI (Coğrafi Yayılma Endeksi): Uluslararasılaşma Endeksi ve Faaliyet gösterilen ülke sayısı çarpımının karekökü alınarak

hesaplanmaktadır.

Bütün bunlar bize ne a nlatmaktadır? İ lk olarak görülmektedir ki, ulusötesi ka­ pitalizmde kapitalist işletmelerin ulusal kimlikleri ortadan kalkmamıştır; yani, ör­ neğin bir Nestle hala İsviçre şirketidir, ancak giderek ulusötesi bir karakter kazan­ maktadı r. Bunun anlamı şirketin ulusal ölçekle bağını n koptuğu değil, üretim, sa­ tış, pazarlama vb. ekonomik faaliyetlerini giderek yeryüzünün farklı bölgelerine yayarak ulusötesileştiğidir. Diğer bir deyişle bir fi rma, devlet ya da başka herhan­ gi bir kurumsallık için "ulusötesi" dediğimizde, bunların anık ulusal olmadı kları­ nı söylemiş olmuyoruz. Bu açıdan bakıldığında, Pecer Dicken'ı n son yıllarda güç­ lenen " küresel şirketler miti"ne karşı yaptığı uya rıları da yerli yerine oturuyor. Kı­ sacası, bu şi rketler yersiz yu rtsuz ya da mil liyetsiz organizasyonlar değildir. İkinci olarak, eğer ki Koç Holding ve benzeri diğer eski Üçüncü D ü nya kökenli şirket­ ler, bu şekilde ulusötesi mertebesine ulaşabiliyorlar ise kaçın ı lmaz bir biçimde bu durumu n politik sonuçları da olacaktı r. Şu halde büyü k güçler arasındaki bir mü­ cadeleleri veya dışarıdan-içeriye doğru tahakküm ilişkileri ni an latan emperyalizm kavramı üzerine yeniden düşünmek gerektiği ni öne sürenlerin bütünüyle yan ıldı­ ğını söyleyebilir miyiz? En azından Türkiye'nin Koç Holding'ine, Çin'li Hutchison Whampoa limited'e, Meksikalı Cemex S.A.'ya ya da Singapur'lu Singtel'e "emper­ yalizmin uşakları," "yerli işbirl ikçileri " vs. diyebilir miyiz? K lasik emperyalizm an­ layışı çerçevesinde, kan ı mızca bu yeni aktörlere biçilen rol tatmin edici olmaktan uzaktı r. Bunları, Bacılı emperyalist efendilerin işbirlikçileri, yardakçıları olarak ya da emperyal bir fesatlığın karşısında daha düşük bir statüde tanımlayarak günü­ müz gerçekliğini anlamak mümkün değildi r. (2) Doğrudan yabancı yatırımlar (DYY,): Son yıllarda oluşan küresel DYY ra­ kamları -ki mutlak suretle mal ve hizmet ithalatı ve GSYİH rakamlarından büyük


200

1

Mehmet Gürsan Şenalp - Orsan Şenalp

değerler almaktadır- kendi başına ulusötesileşmeni n önemli bir göstergesi olarak görülebilir. Tanımı gereği DYY'ler üretim sürecini u lusötesileştirmektedir. Son on beş-yirmi yılın verileri i ncelendiğinde, DYY'nin geçmişe kıyasla bugün daha fazla ülkeye yayıldığın ı gözlemlemek mümkün olmakla beraber, yine de ekonomik faa­ liyetlerin önemli bir miktarı n ı n gelişmiş ülkeler arasında olduğunu saptayabiliyo­ ruz. U NCTAD, 2006 yılında tüm dünyadaki DYY girişlerinin toplam değerin i 1 , 2 trilyon dolar olarak saptamıştır. Bu genel toplam içerisinde, son birkaç o n yıldır AB, ABD ve Japonya üçgeninin toplam içeriye doğru DYY akım ve stokları için­ deki payı % 60-70 civarında olmaktadır; ancak, burada AB'ye doğru güçlü bir eği­ lim gelişmektedir. AB'nin bu üçgen içindeki DYY'den aldığı pay 2003-2005 yılla­ rı arasında % 75'i bulmuştur. Hatta son genişleme süreciyle beraber içeriye ve dışa­ rıya küresel DYY'nin yarısı A B ülkeleri hesabına gerçekleşmektedi r. ABD ise tam tersine, 1980'lerden bu yana her iki yöndeki yatırımlar açısından da i mtiyazlı ko­ numunu yitirmektedir. Merkez bölge dışı ndaki bölgelerin, yan i U N CTAD'ın -ve benzer gerçek ve tüzel kişilerin- "gelişmekte olan" dediği bazı ülkelerin son yıllar­ da DYY girişleri açısından cazip hale geldiği ni görüyoruz. Her ne kadar gelen yatı­ rımların miktarı artsa da yüzde olarak (% 30'lara) bir gerileme söz konusudur. El­ bette bu ülkelerin performansları birbirine eşit olmamaktadır. Örneğin, tüm Afri­ ka ülkelerinin GOÜ'lere gelen toplam DYY içindeki payı son 25 yılda % 10' dan % 5'e düşerken, Asya ve Okyanusya ülkeleri paylarını 1990'ların sonların a değin hızla arttırmışlardır. Güney Amerika ve Karayipler bölgesi ise günümüzde 80'li yıllarla kıyaslandığında çok daha düşük miktarlarda DYY çekmektedir. Öte yandan, sade­ ce 2005 yılında GOÜ'lerden dışarıya doğru yönelen l 17 milyar dolarl ı k DYY tale­ bi, küreselleşmeyi savunan pek çok analizcinin yüzü nü güldürmektedir. Bu eğilim, küresel piyasa ekonomisinin yarattığı dinamizmin ve ülkeler arası yakınsama eği­ liminin bir kanıtıymı ş gibi sunulmaktadır. Bu kalemin stok değeri ise 1980'de 72 milyar iken, l990'da 149 milyara ve 2005'te l trilyon dolara yükselmiştir. Bu ge­ lişme U N CTAD ve OECD gibi kurumlar tarafından, GOÜ'lerin küresel ekono­ mideki rekabet edebilirlik kapasiteleri nin yükselmesi olarak ilan edilmektedir. Bu noktada altı çizilmesi gereken önemli bir husus, bu kü resel DYY akımları n ı n tü­ münün, günümüzde sayıları 70.000'i aşan UÖŞ'ler tarafından gerçekleştirildiği­ dir. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülke merkezli UÖŞ'lerin yatırım hedefleri ise -her şeye rağmen hala- öncel ikle Merkez Bölge, yani gelişmiş ülkeler olmaktadır. (bkz. U N CTAD, 2006). (3) Birleşme ve satın almalar (B&SA 'far): Bilindiği gibi sermayenin yoğunlaşma­ sı ve merkezileşmesi, kapitalizm koşullarında birikim sürecinin merkezi eğilimidir. Bu eğilim, hiç şüphesiz kapitalist gelişimin, ulusal sınıf oluşumları ve dolayısıyla da ulusal burjuvazilerin ortaya çıkışları süreçlerinin çok önemli bir parçası olmak­ taydı. 20. yüzyıl başlarında bütün gelişmiş kapitalist toplumlarda, sermaye grup­ ları açısından güçlü birleşme rüzgarları esmekteydi. O dönemlerde bu olgu, ulu-


U lusötesi Kapitalizm

1 20 1

sal sermaye grupları n ı n dış dü nyadaki rakiplerine karşı birleştiği, ulusal sermayele­ rin yoğunlaşarak merkezileştiği bi r sürecin ifadesi olmaktaydı. Bu birleşme dalga­ sı, bir anlamda rekabetçi kapitalizmden, ulusal şirketleri n konsolidasyonu ve güç­ lü ulusal kapitalist sın ıfların ortaya çıkışıyla karakterize edilen şirket kapitalizmine / tekelci kapitalizme doğru evrimin yolu nu hazı rlamıştı. Bugü n ise benzer biçi m­ de sermayenin sınır-ötesi B&SA'lar yoluyla ulusötesi yoğunlaşması, u lusötesi sınıf oluşumları açısından aynı derecede önem arz etmektedir (Robinson, 2004; Bichler ve Nitzan, 2004). Gerçekten de l980' lere kadar B&SA'lar genellikle u lusal sınırlar içerisinde gerçekleşmekteydi. Ancak bu tarihten sonra sınır-ötesi B&SA'lar, serma­ yenin yoğunlaşması anlamı nda, ulusötesileşme sürecinin temel mekanizması hali­ ne gelmiştir. Bu noktada sı nır-ötesi derken, birleşmeler bağlamında, en az iki ül­ keden sermayelerin birleşmesi ni anlıyoruz. Satın almalar bağlamında ise bu işlemi sınır-ötesi yapan olgu, verili bir firmanın içindeki tüm varlıkları, yöneticileri, çalı­ şanlarıyla ve temsil ettiği ulusal çıkarlarla beraber yabancı bir firmaya kacılması ol­ maktadır. Günümüzde B&SA'ların bir kısmı u lusötesi firmaların kendi aralarında gerçekleşirken; çoğunlukla bu sü reç yerel toplu msal güçlerin u lusötesileşme süre­ cine dahil edilmesi yoluyla; yani, örneğin u lusal şirketlerin UÖŞ'ler tarafı ndan sa­ tın alınması yoluyla sürdürül mektedir (Robinson, 2004; Dicken, 1 998). U lusöte­ si B&SA'lar, bugü n DYY'lerin da temel itici unsurları duru mundadır. Henüz 1 997 yılında B&SA'ların toplam değeri dünyada gerçekleşen DYY'lerin % 85,3'ü ne eşit idi. 90'lardan bu yana DYY'ler -bina, fabrika veya sanayi kompleksi gibi doğru­ dan ev sahibi ülkenin üretim kapasitesine katkı yapan yeni yatırımlardan (greenji­ eld investmenıs) ziyade- B&SA'lar yoluyla gerçekleşiyor. Her ne kadar GOÜ'lerde B &SA' ların sayısı ve değeri artmaya başladıysa da, bunlar yine esas olarak gelişmiş kapitalist ekonomilerde yoğunlaşmakta. Önceleri B&SA'lar telekomünikasyon, fi­ nans ve otomotiv gibi dü nya ekonomisinin en fazla "küreselleşmiş" sektörlerinin yanında perakendecilik, petrol, gıda, demi r-çel ik, ilaç, eğlence, medya ve sigorta gibi birincil mallar ve çeşitli hizmet üreten sektörlerde gerçekleşmekteyken (Kang ve Johansson, 2000), son yıllarda üretimden hizmet sektörüne kayma söz konusu olmaktadır (Hazine Müsteşarlığı, 2007). Bu bağlamda, sını r-ötesi B&SA'ların de­ ğeri, sadece 1991-1999 yılları arasında 85 milyar dolardan 1 trilyonun üzerine çık­ mıştır. 2006'ya geli ndiği nde ise bu rakam sadece ilk 6 ay için 4.361 B &SA işlemi karşılığı nda, 1 ,35 trilyon dolara ulaşmıştır (PwC, 2006). (4) Ulusötesi stratejik ittifaklar: Günümüzde ülkeler-arası sermayelerin birbiri içine nüfuz etmesini sağlayan mekanizmalardan bir diğeri de UÖŞ'lerin kendi ara­ larında geliştirdikleri stratejik ittifaklardır. Sun yıllarda, sıradışı bir biçimde gide­ rek büyüyen bu ittifaklar başta bazı kolektif girişimleri, küçük hisse yatırımları, öz­ sermaye alışverişi, birleşik Ar-Ge, üretim ve pazarlama, teknoloji paylaşımı, uzun vadeli kaynak sağlama anlaşmaları, dağıtı m / hizmeclerin paylaşı m ı gibi unsurla­ rı içeren gen iş bir bağlamı setine sahiptir. Son yıllarda iki ya da daha fazla ülkeden firmalar arası bu tip ulusötesi stratejik ittifakların sayısı ve hacminde hatırı sayıl ı r


202

1

Mehmet Gürsan Şenalp

·

Orsan Şenalp

artışlar söz konusu olmaktadır. Bu ittifakların çoğunluğu OECD ülkeleri arasın­ da olmakla birlikte, yine son yıllarda OECD dışındaki (Çin de dahil) Asya ve La­ tin Amerika ülkelerinde de sözü edilen ittifaklarda önemli bir artış gözlemlenmek­ tedir. Tıpkı B&SA'lar gibi stratejik ittifaklar da giderek yükselen küresel rekabe­ tin bir ürü nüdür. Bu rekabetçi yapı küresel ölçek ekonomilerine, stratejik esnekliğe ve pazarlama avantajlarına sahip olan firmalara duyulan ihtiyacı artırmaktadır. Ve yine günümüzdeki B&SA'lar gibi bu ittifaklar da bazı "ulusal" sermaye bloklarının kendi aralarında, diğer başka "ulusal" sermaye bloklarına karşı oluşturdukları bir­ li ktelikler değildir. Bunun yerine küresel ekonomide varlık gösteren dev oligopolcü yapılar, farklı ülke ve bölgelerden sermaye grupların ı bir araya getirmektedir (bkz. Robi nson, 2004: 64-7). Stratejik ittifaklar günü müzde rekabet, işbirliği ve endüst­ riyel yeniden yapılanmanın en önemli ve güçlü mekanizması durumundadır. Buna göre "Sınır-ötesi ittifaklar, küresel ve entegre bir dünyada artan bir rekabet baskısının sonucu olarak ortaya pkmaktadırlar" ( Kang ve Sakai, 2000). UÖŞ'ler arasında ku­ rulan stratejik ittifakların tipik örnekleri olarak Du Pont ve Sony, Motorola ve Tos­ hiba, General Motors ve Hitachi, Fujitsu ve Seimens ortak girişimleri (joint ventures} ve işbirlikleri (partnerships) gösterilebilir (Robinson, 2004: 65). 3.

U l u sö t e s i K a p i t a l i z m i n Ta r i h se l M a t e r y a l i s t B i r K u r a m ı n a D o ğ r u

20. yüzyılın i l k çeyreğinde Antonio Gramsci, Rusya'd a ve Batı Avrupa ülke­ lerinde yaşanan devrimci süreçlerin sunduğu deneyimlerden yola çıkarak, ilerici I devrimci siyasal stratejiler üzerine yeniden düşünmek gerektiğine inanmış; bu nu yaparken de hegemonya, tarihsel blok, organik kriz, organik aydınlar, pasif devrim, mevzi savaşı ve manevra savaşı gibi bazı temel kavramları geliştirmişti. Bu kısımda temel olarak Gramsci 'n in kavramlarını küresel ekonomi politiğin eleştirisine uyar­ layan, ve bunu yaparken günümüz kapitalizminin ulusötesi niteliğini göz önünde bulunduran Cox, Gill, Van der Pijl ve Robinson gibi yazarların kapitalist sınıf, ta­ rihsel blok, hegemonya ve devlet üzerine merkezi fikirlerin i inceleyeceğiz. Bu ince­ lemeyi yapmaktaki asıl amacımız, kolektif bir özne ve kendisi için bir sınıfolarak hızla siyasal olarak da örgütlenen u lusötesi kapitalist sınıfı n (U KS), içinde hareket ettiği ve üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştığı ve kısmen yukarıda bazı temel özel­ liklerini aktarmaya gayret ettiği miz yapıyı, yani ulusötesi kapitalist sistemi, doğru bir şekilde kavrayabilmek olacaktır. Hegem onya ve Tarih s e l Blok

Gramsci 'nin çalışmaları, hiç şüphesiz Marksist kuramı n gelişim sürecine çok önemli katkılar sağla mıştır. B u katkılar 20. yüzyıl başlarında İtalyan emek hareke­ tinin derinlerine nüfuz eden ekonomizm ve determinizmin etraflı bir eleştirisi üze­ rine kurulmuştur. Gramsci'ye göre mekanik determin izmle birli kte gelişen ekono­ mizm, politikayı iktisadi gelişmelerin sadece mekanik bir yansıması olarak ele al­ mak şeklinde kendisi ni göstermekte, bu da işçi sınıfı n ı pasiAeştirerek, inisiyatifin


Ulusötesl Kapltaliım

1 203

sürekli olara k yönetici sını flarda kalması sonucunu doğurmaktaydı. Bu bakımdan Hegel '<leki "özel" sivil toplum ve "kamusal" politik toplum (yani devlet) ayrı m ı n ı gelişti rmeye çalışarak, Marx'ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı nın Ônsöz'ü ndc sergilediği materyalist kavrayışın ötesine geçmeye çal ışan Gramsci'nin yazıları, o dönemin hakim determ inist eğili mlerinin bir eleştirisi ve alcernacifi olarak ele alın­ malıdır. Bilindiği gibi söz konusu metinde Marx, sivil toplumun anatomisinin ön­ celikle ekonomi politiğe bakılarak an laşılabileceğini yazmaktadır. Buradan hare­ ketle Gramsci, toplumdaki temel dikotom inin "özel" ve " kamusal" arasında değil, "rıza" (öncelikli olarak sivil toplumu karakterize eder) ve "zor" (devlet iktidarını ifa­ de eder, ancak cek başına onu tanımlayamaz) arasında olduğunu öne siirmekcedir (Siman, 1 982; Gill: 1990; Baces, 1 975). Yani, Bacı'nın gel işmiş-kapitalist iilkelerin­ de yönetici sınıfların siyasal iktidarları, özellikle ve öncelikle devletin baskı aygıtla­ rı iizerinde sağladıkları koııcrole değil, sivil toplum içerisindeki çok sayıda kurum­ sal ve toplumsal ilişkiye dayanmaktadır. Sınıf yönetiminin bu biçimi, hegemon_ya2, rızaya dayan makta ve ancak son tahlilde devletin doğrudan ve açık baskı araçları tarafından desceklenmekce<lir. Bu şekilde, devletin zor gücüne ağırlık veren klasik Marksist görüşü modifiye eden Gramsci 'ye göre toplumda ideolojik ve ahlaki u n­ surların önemi, "tarihsel blok"u n oluşumunda adeta çimeııco işlevi göriiyor oluşla­ rıydı. Hakim (dominant) toplu msal sınıfların organik aydınları ise söz konusu ah­ laki ve ideolojik fikirlerin, alt-bağıml ı (subordinated) grupları mevcut toplumsal dü­ zene tabi kılmak üzere döniişciirülerek, formüle edil mesi, yaygınlaştırılması ve ev­ rensel kabullerle meşrulaştırılması görevini yeri ne gecirmekceydi. Toplu msal yapılar toplu msal sını fların somut nıiicadele süreçleri, zıtlaşma, uyum ve geçişim leri sonucu nda ortaya çıkarlarken; ideolojik söylemler de tarihsel bloka yön veren, onu akılcılaştı ran ve geliştiren bu mücadele süreçleri tarafından biçimlendiril mektedir. Gramsci'nin modern kapitalist toplumda sınıf iktidarı n ı n ideolojik boyutu üzerinde b u şekilde önemle d-ırması, 1960'larda Bacı ülkelerinde­ ki devrimci hareketlilikler sü recinde ortaya acılan bir çok soruya ikna edici cevaplar gecirmekceydi (Overbeek, 2004; Gill, 1990). Örneğin, Granısci Defierler'de Rusya ve Bacı'daki devlet-sivil toplum ilişkilerini karşılaşmarak, Perry Anderson (2007: 24}'un deyim iyle, "Rus Devrimi ve Batı'da izlenmesi gereken stratejileri karşılıklı uç­ lara" koymuştur. Yani, izlenecek devrimci pol itik stratejiler bağlamında, Doğu ve Bacı arasında birtakım çok önemli farklar mevcumır: Doğu' da Devlet her şey olup sivil toplum daha filiz halinde ve pelcemsiydi. Bacı' da Devlet ile sivil coplıım arasında kendine özgü bir ilişki vardı ve Devlet sar­ sı ldığında sivil toplumun sağlam yapısı derhal ortaya çı kardı. Devlet, arkasında güçlü bir isti h kam ve tabya sistem inin bulunduğu bir dış hendekti sadece; ül keler arasındaki fark ları n her ülke için ciciz bir keşif gerektirdiği açıktı öce yandan (akta­ ran Anderson, 2007: 24). '

2 Hegemonya kavramının Gramsci'nin y�zılarında sahip olduğu değişik anlamlar ve gösterdiği farklı salınımlar

için örneğin bkz. Anderson (1 976), Femia (1987), Carnoy (1984) ve Laclau ve Mouffe (1985).


204

1

Mehmet Gürsan Şenalp - Orsan Şenalp

Böylesine spesifi k bir tarihsel bağlamdan yola çıkarak Gramsci, devleti, içerisin­ de yönetici sınıfların diğerleri üzerinde sadece baskı uygulayageldiği değil, aynı za­ manda yönettiği grupların aktif rızasını da kazanabildiği kuramsal ve pratik faali­ yetlerin bir bütünü olarak tanımlar. Dolayısıyla devlet, "politik toplum" ve "sivil top­ lum" toplamı ya da baskı ve zor ile desteklenen hegemonya {diktatörlük + hegemon­ ya) demektir.� Gramsci'nin bu kavrayışı onu adım adım toplumsal ve politik güçle­ rin birbirine bağlanması olgusu ı ıu çözümlemekte kullanacağı, çok önemli ve oldukça karmaşık bir kavrama, "tarihsel blok" kavramına ulaştırmıştır (Gill, 1990: 44). Öte yandan Sassoon'a ( 1987) göre Gramsci'nin hegemonya ve devlet anlayışı üzerine ya­ pılan çalışmaların, Defterler' de sadece dokuz defa rastlanan bu kavrama değinmeden geçmesi imkan dahilinde değildir. Gramsci'ni n deyimiyle, "tarihsel blok, yani doğa ile tin (yapı ile üsıyapı) arasındaki birlik, zıtların veforklılıklar:n birliğidir" (bkz. Modern Prens, s.20). Daha basit ifade etmek gerekirse yapı ve üstyapı, birlikte tarihsel bloku oluşturur ve bu birlik aynı zamanda kuram ve eylemin, entelektüellerin ve kitlelerin diyalektik birliğidir de (Buci-Glucksmann, 1980: 275; Forgacs, 1988: 424). Tarihsel blok, Gramsci'ye göre belirli bir toplumsal düzen için kurumların, toplumsal i lişkile­ rin ve düşüncelerin oluşturduğu bir ağın içinde egemen sınıfı n hegemonyasını n ya­ ratıldığı ve yeniden-ü retildiği toplumsal bir bloku, yan i rızanın toplumsal temelini temsil etmekteydi. Demek ki bir sın ı f, kendi tahakkümünü sadece baskının özel bir örgütlenmesi olarak değil, yeri geldiğinde dar korporatif çıkarlarının ötesine geçerek, ahlaki ve entelektüel bir liderliği ortaya koyarak, hatta belirli sınırlar dahilinde ödün­ ler vererek ve çeşitli ittifaklar kurarak, toplumsal güçleri toplumsal bir blok içerisinde birleştirerek sürdürebilirdi (Graınsci, 1989 [197 1]). Gramsci 'ye göre fi ki rler, kültür, politika ve yasalar sadece üretim siirecini kont­ rol edenlerin iktisadi çıkar ve i ktidarları n ı n basit bir fonksiyonu olarak tan ımlana­ maz; aksine bun lar, gerektiğinde altyapıdan bağımsız olarak da varolabilen güçlü u nsurlardır (Murphy, 1994; Bobbio, 2004). Aslında bu iki alan arasındaki öncelik­ sonralık ilişkisi Gramsci üzerine yapılan pek çok kuramsal tartışman ı n ana konu­ sunu oluşturmakla beraber, Portelli 'ye göre bu noktadaki tartışmalar sorunu temel-

3 Görüldüğü üzere burada ·devlet = politik toplum· özdeşliği aşılmıştır. Gra·msci'nin sözünü ettiği devlet artık bü­ tünleşik (integraO bir devlettir. Bilindiği üzere Gramsci, devlet ve sivil toplum üzerine yazılarında, kapitalist toplu­ mun liberal ideologlarınca geliştirilen devlet kavramsallaştırmasını; ilk olarak devlet. 'ekonomik ve sir<alın birbi­

rinden ayrıştırılmasından türetildiği' ve ikincisi olarak 'kendinde bir şey, ussal bir murlak olarak kavrandiği' için eleş­ tirmekteydi. Halbuki, Gramsci'nin -Marx, Polanyi ve Poulantzas'ta da görebileceğimiz- bakış açısına göre libe­

ral ideolojide doğal ve organik olarak ele alınan kapitalizmde toplumsal bütünün siyasal ve iktisadi alanlarının birbirinden ayrılması gerçek değil yanılsamadır. Bu yanılsama. "kamusal" ve "özel" ayrımı biçiminde tezahür eder ve Gramsci'nin işaret ettiği üzere, ilki "siyasal toplum' diğeri ise ·sivil toplum· görünümü alır. "Kendinde bir şey· olarak devletin mutlaklaştırılması ise bireylerin •gerçeklikte kendilerinin üzerinde, özgül bir varliğın kafasına sahip ol­

mayan fakat düşünebilen, gerçek ayaklara sahip olmaksızın hôlö hareket edebilen hayali bir kendiliğin varolduğunu düşünmelerine izin veren· şeyleşmiş ya da fetişistik bir görüşle sonuçlanır (bkz. Robinson, 2005a: 4-5).


Ulusöıesi Kapitalizm

1 205

siz koymaktan ibarettir (Buci-Glucksmann, 1980: 275; Porrelli, 1 982: 6 1).4 Yani, önemli ol:ın herhangi bir toplumda altyapı ve üstyapı arasında kesin bir uygunluk durumunun mevcut olduğunu ve bu uygunluğun "tarihsel" (yani geçici) bir nicelik taşıdığını ortaya koymaktır. Bu uyuma istinaden Gramsci, Marx'ın Ekonomi Politi­ ğin Eleştirisine Katkı n ı n "Önsöz"üne yazdıklarından da faydalanarak, insanlık ta­ rihinin belirli dönemlerinde altyapı ve üscyapı arasında organik bir bağın olduğunu I olması gerektiğini söylemektedir. Gramsci'ye göre bu bağı, üstyapısal etkinlikleri yürüten bazı toplumsal gruplar ya da katmanlar, yani "aydınla r" kurmaktadı r (Por­ celli, 1982: 48-9). Öce yandan, toplumdaki çok çeşitli sını f çıkarlarını, bir anlam­ da sentezleyerek hegemonyayı evrenselleşcirebilınek ve bloku oluşturabilmek için ise baskın toplumsal sınıfın hayli gelişkin bi r politik bili nçliliğine dayanan liderli­ ğine ve aksiyonlarına ihtiyaç vardır. Dolayısıyla, (yeni) bir tarihsel blok söz konusu olduğunda anahtar kavramlar "bilinçli ve planlı /programlı mücadele" olmaktadı r (Gill, 1990: 46). K ısacası, tarihsel blok oluşrnrmak ve hegemonya inşa etmek (sık­ l ıkla zannedildiği gibi herhangi bir devlete ya da devletler topluluğu na değil) ancak ve ancak baskın toplumsal sınıflara veya sınıf fraksiyonlarına özgü bir davranış bi­ çi mi I becerisi, bir sını f pratiği olabilmektedir (Robinson, 2004, 2005a). Tarihsel blok esas olarak temel sı n ı fın hegemonik sistemi etrafında kurulur, ancak söz ko­ nusu temel sınıfın sonsuza değin bu vasfı nı koruyabilmesi ıniimkiin deği ldir. Çün­ kü, tarihsel blokun yapısı ve üscyapısı, sürekli bir devinim içerisi ndedir.s Bu nokta­ da sorulması gereken doğru soru şu olabilir: Şu ya da bu nedenle altyapı ve üscyapı arası ndaki mevcut orga nik bağ koparsa, yani, aydınlar bu görevi anık yerine getire­ mez hale geli rlerse; ya da şöyle ifade edelim, altyapı ile üscyapı arasında Marx'ın da i fade eniği üzere olması gereken muclak uygunluk durumu ortadan kalkmış I kal­ kar ise ne olu r? G ramsci, bu duruma "organik kriz" demektedir ve bu kriz, ilk ola­ rak, yapı n ın (üretim ilişkilerinin) evrimi ile üstyapın ın (devletin, yani sivil ve poli­ tik toplumun, kültürün, ideolojinin vs.) buna koşuc olarak evrim leşememesi anla­ mına gelmektedir ki bu koşullarda "eskinin ölümü veyeninin henüz doğmamış olma­ sı" du rumu söz konusudur (Porrelli, 1982: 1 27). '

O rg a nik Kriz, Heg e m o nya Krizi ve Yeni Tarih s e l Blok

Robert Cox organik kriz kavramına iktisat a lan ından yaklaşan oldukça öğretici bir giriş yapmaktadı r (bkz. 1987, 8. Bölüm). Cox, bu bağlamda, iktisatçılar açısın4 Gramsci tarihsel blok kavramını genelde yapı ve üstyapı arasındaki ilişkiyi vurgulamak bağlamında. bir yan­

dan Marksist diyalektiğin Croce'ci idealist deformasyonuna. diğer yandan ekonomistik sapmaya karşı verdi­ gı iki taraflı mücadelede kullanmıştır. Gramsci'nin yapmaya çalıştığı şey bu iki temel sapmaya karşı, Marx'ın problematiği içerisinde kalarak. üstyapısal alanı ve ideolojik alanı incelemek olmuştur. Ona göre üstyapılar, iktisadi temeldeki mevcut çeliklilerin tekil bir ifadesi / yansıması değildir. Tersine Gramsci, ideolojilerin maddi güçlerle eşit enerjiye sahip olduğuna inanmak tadır (bkz. Sassoon, 1987: 1 20). S Gramsci, üstyapıya ve onun altyapıdan bağımsızlığı üzerine yaptığı vurgular nedeniyle kimi çevrelerin şiddetli eleş­

tirilerine maruz kalmıştır. Bu kavrayışın. özellikle günümüzde sol-akademik cenahta sıklıkla rastladığımız. sivil toplum­

culuk adı verilen "liberal" sol eğiilime zemin ha7.ırladığı düşüncesi yaygındır. Bkz. Gramsci üzerine, s.1 25, http·//www

kurtuluscmhesi com(eris/gramscj html


206

1

Mehmet Gürsan Şenalp - Orsan Şenalp

dan bir krizle bir dönemsel dalgalan mayı birbirinden ayırt edebilmen in çok önem­ li ve bir o kadar da zor iş olduğunu hatırlatarak, ekonominin, içine düştüğü krizin üstesinden gelebilmek için bazı yapısal değişimler geçirmek zorunda olduğunu; bir dalgalanma du rumunda ise mevcut yapının toparlanabilmek için gerekli potansi­ yeli yine kendi içinde taşımakta olduğunu söylemektedir. Krizler, kökten bir den­ gesizliğin işareti olu rken dönemsel dalgalanmalar, dengede zaman içerisinde mey­ dana gelen değişimlerin ifadesi olurlar. Gramsci daha geniş politik bir çerçeveden bakarak "organik kriz" ve " hegemonya krizi " kavramlarından söz etmektedir. Bu bağlamda: Bu kavramların altını çizdiği olgu ise toplumsal gruplar ve on ların meşru policik önderleri arasındaki çözülme, yani temsil kriziydi. Böylesi durumlar­ da eski ve yeni toplumsal güçler aynı anda bir arada bulunmaktadı r. Yani, eskiler daha önce kendilerini temsil eden politik örgütlerden I partilerden kopmuş; yeniler ise henüz "kendi" örgütlerini / partilerini ya da kendisine etkin bir şekilde liderlik edebilecek ve mevcut toplumsal güçleri yeni bir he­ gemonik blok içerisinde birleştirebilecek organik aydınlarını üretememiştir (Cox, 1987: 273). işte, organik kriz ya da "eskinin ölümü ve yeninin henüz doğamamış olması" ifa­ desiyle anlatılmak istenen durum tam olarak budur. Organik krizin iki olası sonu­ cu olabilir. Ya yeni bir tarihsel blok meydana gelir ya da Sezarizm -yani çözümle­ nemeyen çelişkiler dondu rulur (Cox, 1987: 273). Yeni bir tarihsel blokun kurulma­ sı sorunu ise aslında yeni bir hegemonik sistemin kurulması sorunuyla aynı şeydir. Bu noktada alcı çizilmesi gereken bir diğer önemli nokta tarihsel blok içerisindeki her krizin zorunlu olarak bir organik kriz olarak görülemeyeceğidir. Bu bağlamda Gramsci'ye göre kopuşun "temel sı n ı Aarı" yani egemen sı n ı f ve alt-bağımlı sı nıfı il­ gilendi rmesi gerekir. Bu demektir ki emek-sermaye çelişkisi kapitalist toplumdaki organik bir krizi ifade etmekteyken; temel sınıf ve onunla ittifak halindeki grupla­ rın veya sınıf fraksiyon ların ı n kendi aralarındaki çekişmeler, bi r krize işaret etmek­ le beraber, orga nik bir kriz olarak görülemez. Çiinkü bu türden çelişki ve çekişme­ lerin nihayetinde (ideolojik ve policik) uzlaşmayla çözümlenmesi yiiksek bir olası­ l ık olup, bu durum adeta alt-bağımlı sınıfların giiçsiizlüğünün manifestosu gibidir. Özede, Gramsci 'nin yazı larından üç temel organik kriz canımı / bağlamı tü retmek mümkiin görünüyor: l) Emek ve sermaye çelişkisi, 2) Altyapı ve üscyapı uyumsuz­ luğu, ve 3) Aydınların işlevsizleşmesi. Bunların yanına hegemonik blok içerisin­ de kapitalist sınıfı n farklı fraksiyonları arasında patlak veren mücadeleleri de ekle­ yebiliriz. Bu sonuncusu organik sayılmasa da, önemli bir kriz momentine gönder­ me yapmaktadır. Günümüzde emek-sermaye çelişkisi nin, kapitalist tarihsel blokta "şimdilik" derin bir hegemonya krizi yaratmadığı da bir gerçektir. Bu açıdan bakıl­ dığında güniimüzde kü resel politik ekonomide sermayenin farklı fraksiyonlarının kendi aralarındaki mücadelelerinin bu denli belirleyici olabilmesinin nedeni orta-


Ulusötesi Kapiıaliz m

j 207

ya çıkmakcadır. i şçi sın ı fı n ın ve coplumsal mücadelelerin zayıff ığı ve örgücsüzlüğü veri iken, meydan sermayenin ulusöcesi, ulusal ve yerel fraksiyonları arasındaki çe­ kişmelere kalmış görünmekce<lir. Gramsci 'n in uscalıkla dile gecir<liği sın ıf-içi mü­ cadeleleri n, organik bir krize ya da siscem içinde bir hegemonya krizine evril meden çözülebileceği ve necicede sermayenin daha güçlü ve ileri görüşlü bir fraksiyonu ön­ derliği nde hegemonyanın pekişeceği yönündeki değerlendi rmeler, güncel policik ekonomik çı karsamalar için son derece verimli bir zemin sunmakca<lır. 1970'lerde yeniden keşfedilen Gramsci'nin yazıları, coplumsal güçler ve dün­ ya düzenleri arasındaki ilişkilere yönelik yeni kavramlaşcırmaları n <la colıumlarıııı içermekceydi. Kaldı ki bu yaklaşımlar, daha sonraları sermaye ve bu rjuvazi içindeki fraksiyonel bölün meler üzerine yapı lan çalışmalarla zengi nleşcirildi. Uluslararası­ laşma sorunsalı ecrafında gelişen bu yaklaşımları ıı Marksisc kuram içerisindeki çe­ şicli yansımalarından bir canesi de yeni-Gramscicilik olmuşcur. Sözü edilen bu eleş­ cirel haccın cemel yönelim leri -Poulanczas'can ziyade- daha çok Roberc Cox'u n ça­ lışmalarına dayanmakcaydı. Bu bağlamda Cox ( 1 98 1 , 1983 ve 1987), küreselleşme ve dünya düzeni carcışmalarına yeni-Gramscici yaklaşım ın cemelini oluşcurmuş­ cur diyebiliriz. Cox'un çal ışmaları ilk olarak, uluslararası ilişkiler ( U İ) disipl ininde hakim olan neo-realist geleneğin eleşcirisi olarak okunabilir. Yazılarında, Kenneclı Walcz ve Roberc Keohane gibi önde gelen neo-realisclerin devlec-merkezli olduğu­ nu ve carihsel olmadığını (ahistoric) düşü ndüğü anal izlerine karşı çıkan Cox'un çö­ zümlemeleri, bir anlamda realist yaklaşımın sınırlılıklarını, uluslararası ilişkilerde "sivil toplu m" ve "devlec" gibi Gramsci'ci anlayış ve kavramları kullanarak aşma­ ya çalışmaktadır (Bieler ve Morton, 2004; Robinson, 2004, 2005a). Ayrıca bu ça­ lışmalar, sonraları kendisini izleyecek olan bazı Uf ku ramcıları için de yol gösterici mahiyecced ir. Cox'a göre Gramsci'nin kullandığı genel kavramsal çerçeve, Uf'de al­ ternatif bir teorik yaklaşım cü recebil mek için gereken zemini sağlamakca olup, ulus­ lararası düzeyde kurulu hegemonya mekanizması nı açıklayabilmek için gerekli ce­ orik zemini su nmakcadır (Gernıain ve Kenny, 1998). Cox, 1 987 carihli Üretim, ik­ tidar ve Dünya Düzeni (bu ndan sonra 0/DD) adl ı kicabında hegemonik projelerin formülasyonlarını, içi nde yükseldikleri toplu msal yapılar etrafında ve "uluslararası­ laşan üretimin değiştirdiği küresel toplumsa/ iktidar yapılarıyla" ilişkilendirerek açık­ lamaya çalışmaktadır ( Picciocco, 199 1 : 44). Bu bağlamda Leo Panitclı'in ifade et­ tiği gibi U/DD'yle Cox, "devlet in uluslararasılaşması olgusunu, 'tarihin yapımında sosyal güçlerin rolü 'n ü tarihsel materyalist bir perspektiften anlamaya çalışmak su­ retiyle ortaya koymuşcu r" ( Pan itch, 1994: 68). Her ne kadar kimi yazarlar Uf yazı­ nında Gramsci'nin giderek artan cckisine şüpheyle yaklaşcılarsa da hegemonya, ta­ rihsel blok ve sivil toplum gibi Graınsci'ci kavramların, özellikle 1 970'lerden sonra dü nya düzeni nde ortaya çıkan yeni coplumsal ilişkileri anlamak bağlam ındaki ya­ rarlarını tesl im etmek durumunda kalm ışlardır (Gerınain ve Kenny, 1 998; Gillon, 1 999; Burnlıam, 199 1 , Panitch, 1994; ı�emia, 2005).


208

1

Mehmeı Gürsan Şenalp - Orsan Şenalp

U l u s ö tesi Kapitalist S ı n ı f O l u ş u m u

Ulusötesi tarihsel materyalizm ilkeleri doğrultusunda yaklaşıldığı nda, anaakım uluslararası ilişkiler disiplini nde karşı laşı lan devlet-merkezci eğilimin birbiriyle ilintili iki temel sorunu olduğunu tespit etmek mümkün hale gelmektedir. Bu ana­ akım yaklaşım ilkin, devleti toplu mun içinde bir yere oturtmak yerine, büsbütün özerk bir aktör olarak tanım layarak büyük bir başarıyla toplumdan soyutlamakta­ dır. İkincisi, devleti u luslararası politikanın temel aktörü I öznesi olarak ele almak­ tadır. Burada ise herha ngi bir u lusötesi ak �örün mutlak suretle ayak uydurmak zo­ runda olduğu bir güç ve siyasal iktidar realitesi sunulmaktadır (Krasner, 1 995). Bu bağlamda devlet-merkezci bakış açısı, ulusötesi aktörlerin aynı zamanda bazı ulu­ sötesi toplumsal ilişkiler geliştirebileceğini ve bunların devlet çıkarları nı tanımla­ mak bağla mında yapıcı olabileceklerini kesinlikle hesaba katmamaktadır. Kısacası, neorealizmin algısında devletler ve bunların pkarları yerel yahut ulusötesi toplum­ dan bağımsız ve "ontoloj ik olarak verili"dir. Buna karşın bu çalışmada izlediğimiz ulusötesi (transnationalist} perspektif bu ortodoks Uİ yaklaşımını; i) devlet ve top­ lumu n ilişkisel bir bürün olarak ele alınması gerektiği {Cox, 1 98 1) ve ii) günümüz­ de toplumların giderek u l usal sınırların ı n öcesinde bir yaşam algısına sahip olmaya başladı kları ve bu yeni ilişkileri n yetkin bir biçimde kavranabilmesi için çözümle­ melerin ulusal devlet I toplum komplekslerin i n ötesine geçmesi gerektiği (Van der Pijl, 1998: 3) tezlerini öne sürerek eleşti rmektedi r. Bu çalışmanı n temel varsayımı, başlığından da anlaşılacağı gibi, günümüz­ de kapitalizmin ulaştığı yeni gelişme aşamasını en iyi şekilde caııımlayan ifadenin "ulusötesi kapitalizm" kavramı olduğudur. Kapitalizmin içinden geçmekte olduğu bu yeni aşamada toplumsal güçlerin de ulusötesileştiğine şahitlik etmekteyiz. Bazı sosyal güçlerin maddi çıkarları ve ideolojik yöneli mleri küresel politik ekonomi­ nin giderek daha fazla ulusötesileşmesine ve liberalleşmesine bağlı hale gelmektedir (Gill, 1990: 94). Bu noktada karşılaşı lan en önemli olgu, finansal ve politik libera­ lizasyonu ve eşi benzeri görülmemiş teknolojik gelişmelerin estirdiği rüzgarı arkası­ na alan ulusötesi sermayenin yapısalgücündeki artıştır (Gill ve Law, 1 989, 1 993). Bu gelişmelerden en fazla yararlananlar ise -ulusötesi sermaye daima ulusal rakiplerin­ den daha fazla hareket i mkanı na sahip olduğu için- halihazırda birden fazla ülke­ nin u lusal sınırları içerisinde faaliyet gösterebilen büyük firmalar olmaktadır. Ser­ mayen i n daha fazla hareketli olması ndan da yine bu türden büyük firmalar kazanç­ lı çıkmaktadır (Gill, 1 990: l 1 3). Ulusötesi sermayenin yapısal gücü nün birisi "mad­ di" diğeri "ideolojik" olmak üzere iki farklı boyutu olduğunu düşü nmek mümkün­ dür. Bu gücün maddi boyutunu, u lusötesi sermayenin çok daha büyük bir hareket olanağına kavuşması, örneğin sınırların ötesinde kolaylıkla konum değişti rebilme­ si olgusu temsil ederken ( Keohane ve Milner, 1 996: 1 9) ; ideolojik boyutu çok daha kolektif bir düzeyde uygulanan sın ı f iktidarı bağlamında ele alınabi lir. Yani, ulusö­ tesi sermayeyi, "genel kapitalist çıkarları" tanımlamaya çabalayan ulusötesi bir sınıf fraksiyonunu inşa eden asli u nsur olarak kavramlaştırmak mümkündür. Örneğin


Ulusötesi Kapitalizm

1 20 9

Van der Pijl, çözümlemelerinde uluslararası ilişkilere günümüzdeki n ihai biçimini veren bazı tarihsel gelişmelerin ve ulusötesi sını f oluşu mu sü recinin köklerini onse­ kizinci yüzyıla dayandırmaktadır. Ona göre sanayi kapitalizminin doğup geliştiği İngiltere, tarihte ilk defa kendi küresel genişleme patikasını oluşturan ülke olmuş­ tur (bkz. Van der Pijl, 1998: 3. ve 4. bölümler). Ardından yeni bir genişleme süreci ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Pax-Americana -ki Van der Pijl ( 1 984), bu dö­ nemi yükselen savaş sonrası düzeni ayakta tutan "At/antik-ötesi sınıfoluşumu" kav­ ramı ile tanımlamaktadır- mesenliği altın da ku ruldu. l970' lerin ekonomik krizin­ den günümüze kadar olan dönemde küresel politik ekonomide ortaya çıkan dönü­ şümler sözünü ettiğimiz tarihsel ulusötesi ilişkileri hem derinleştirdi hem de yay­ gınlaştırdı (Cox, 1 987: 357-68; Gi!I, 1 990). Cox'a bakılırsa ulusötesi sın ı flar, kü re­ sel düzeyde üretim ve devlet iktidarı süreçleri arasında aracı bir rol üstlenmekted ir ( 1 987: 357). Ulusötesi sını f oluşumu şimdilik sadece kapitalist sınıfa özgü bir olgudur. İşçi sınıfı hala ulusal sın ı rları na hapis durumdadır. Sıklıkla dile getirildiği gibi küresel­ leşme dediği m iz dönemde sermayenin sınırsız hareketliliği karşısında emek hare­ ketleri son derece sınırl ı kalmıştır. Sermayenin aksine emeğin sın ı r ötesi hareketli­ l iği ancak kaçak ya da göçmen işçiler yoluyla gerçekleşmektedi r. Bu hareketli liğe, çoğu defa u lusötesi sermayeni n birikim stratejisini beslemek amacıyla, bilinçli bir şekilde göz yumulmaktad ı r (bkz. Robinson, 2004, 2006). Yani, bu emek hareket­ liliği henüz ulusöte�i sermayenin karşısında denge u nsuru olabilecek bir ulusötcsi proletarya oluşumu nu yaratmanın çok uzağında kalmaktad ı r.6 Ulusötesi sermaye, kontrol ettiği muazzam kaynaklardan gelen yapısal gücü bü­ yük bir hızla ve kolayca işçi sı nıfının aleyhine kullanabilmektedir. Buna mu kabil sayısal olarak çok küçük bir azınlık olmalarına rağmen ulusötesi kapitalistler ve ulusötesi iş çevreleri düzenli olarak biraraya gelmekte ve oldukça etkin bir biçim­ de sosyalize olmaktadırlar. İ şçiler ise çok sayıda ve dağı nıktır; sayısız farklı ulusal / bölgesel kimlik ve çıkarlar altında bölün miişlerdir. Netice itibariyle büyük mad­ di kaynakları nın yan ında zengin örgütlenme kapasitesi sayesinde ulusötesi serma­ ye, bugü n için tartışmasız biçimde işçi sını fı karşısında üstün olan taraftır (Offe ve Wiesenrhal, 1979; Van Apeldoorrı, 2004a: 33). Sermayenin uluslararası düzeyde artan gen işleme sürecine bağlı olarak kapita­ list sını Aarın geçirdiği dönüşüm üzerine yapılan çalışmalarda, 20. yüzyılın sonla­ rından bu tarafa gözle görü lür bir artış olmakla beraber, "uluslararası bir kapita­ list sınıfın" oluşmakta olduğundan söz edenleri n geçmişi 60'lı yıllara kadar uza­ n ı r. Öncelikle 70'lerde Hymer ( 1979) çı karları, hızla büyüyen ekonomik sistemin tam da kendisinde ve içerisinde sermayenin farklı ülkeler arasında sınır tanımaksı­ zın serbestçe hareket edebileceği uluslararası bir özel mülkiyet rejiminde yatan "ulus­ lararası kapitalist sını f''ın gelişmekte olduğundan söz etmekteydi. Barnet ve Muel6 Farklı görüşler için bkz. Caporaso ( 1 996: 44) ve Robinson (2004).


21 O

1

Mehmet Gürsan Şenalp - ôrsan Şenalp

ler ( 1974) giderek yaygınlaşan ve güçlenen "çoku lusluları n" {multinationals) bü nye­ sinde yeni bir uluslararası şirket seçkinleri (corporate elite) kesiminin belirmekte ol­ duğuna işaret ederken Goldfrank ( 1977) çokuluslu girişimlerin sahipleri ve yöneti­ cilerinin güçlü bir toplumsal sınıf olarak görülebileceğine dai r deli llerin bulundu­ ğunu yazmaktaydı. Daha yakın ta rihlerde sınıfların u lusötesi i lişkilerine değinen çalışmaların yanı nda, doğrudan doğruya ulusötesi sını f oluşu mlarına odaklanan çalışmalar yapılmaya başland ı. Bunların içinde ilk bakışta öne çı kanlar Van der Pijl (1979, 1984, 1998), Cox ( 1987), Gill (1990) gibi yazarların çalışmaları olmuş­ tu. Sözünü ettiğimiz analizlere daha sonraları Overbcek (1993), Holman ( 1996) ve Van Apeldoorn'un (2000, 2004a, 2004b) katkıları eklenmiştir. Ayrıca Sklair (2001 , 2002) ve Robinson'ın (200la, 200 l b, 2004, 2005a, 2005b) yazdıklarının da bu ya­ zına çok önemli katkı lar sağladığı nı bel irtmek gerekir. Bütün bunlara, son yıllarda Carroll ve Carson (2003), Nollert (2005), Carroll ve Fen nema (2002, 2004, 2006), Kenror ve Jang (2004, 2006) ve Staples (2006, 2007) gibi toplum bil i mcilerin ulu­ sötesi bir kapitalist sınıftan söz edip edemeyeceği mizi araştı rdıkları görgii l çözüm­ lemeleri de eklendiğinde, ortaya ulusötesi kapitalist sınıf oluşumu üzerine hatırı sa­ yılır bi r yazın çıkmaktadır. Bu çalışmalar, her ne kadar kimi yazarlar tarafından toplumsal çözümlemelerde mekansal farklılaşmaları n önemini göz ardı ederek sa­ dece küresel ölçek üzerine odaklanmakla eleştirilmekteyse de, bize göre kapitaliz­ min u laştığı seviyede ortaya çıkan ve çı karı ulus-devlet bağlamını aşmış bir serma­ ye fraksiyonunu ontoloj i k olarak kavramak için güçlü bir çözümleme çerçevesi sun­ maktadır. Bu bağlamda aşağıda öncelikle Cox, Van der Pijl, Gill ve Robinson'ın ulusötesi sınıf oluşumları üzerine yaptıkları çalışmalara yansıyan bazı temel öner­ melerini i nceleyeceğiz. Robert Cox, dünya düzenlerinin "tarihsel materyalist" analizinde aktörler ye­ rine tarihsel yapılara odaklanmakta ancak yapısalcılığın diğer biçimlerinin aksine, burada yapıların veril i olmadıklarını, bunların insanların bilinçli kolektif eylemle­ ri tarafından i nşa edilip dönüştürüldüğünü söylemektedir. Bu bağlamda, içerisinde hegemonyanın da ü retildiği yapılar şu üç etkinlik alan ı (spheres ofactivity) üzerine kurulur: l) Toplumsal ilişkilerin, belirli toplu msal güçleri meydana get i ren maddi, kurumsal ve söylemsel biçi mlerinin bütününü kapsayan "toplu msal ü retim ilişki­ leri", 2) Tarihsel olarak birbirine bağlı devlet-sivil toplum kompleksleri, yani "dev­ let biçimleri" ve 3) Asla sadece istikrar veya çatışmaları temsil etmekle kalmayan, aynı zamanda alternatif dünya düzeni biçimleri ni de düşünmemize olanak sağla­ yan, "dü nya düzeni yapıları" (Cox, 1 98 1 : 1 35-8). Cox'a göre bu üç farklı düzey, o den l i iç içe geçmiş ve karmaşık bir haldedir ki onları birbirinden ayrı ele alına imkanı yoktur. Cox, çalışmalarında sınıf kavramını du rgun-çözümlemeci {static­ analytic) değil, devimsel-tarihsel (dynamic-historical) bir kategori olarak ele almayı yeğlemektedir. Ona göre sınıf, araştırmacının zihnindeki çözümlemeci bir kategori olmanın ötesinde gerçek bir tarihsel ilişkiyi ifade eder. Belirli bir sı nıfın varolup ol­ madığı, ancak tarihsel bir i ncelemenin sonucunda onaya koyulabilir. Sınıfııı varo-


Ulusötesi Kapitalizm

[ 21 1

lıışunun roplumsal remeli, insanların ü rerim sü reci ndeki konumlarıdı r. Her ne ka­ dar ürerim süreci, sınıf oluşum ları için belirli bir poransiyel raşıyor olsa da sını fla­ rı yaratan coplumsal pratikler, onlara sı nıfsal kimlikler kazandıran birtakım orcak deneyimler ve kolekrif eylemlerdir (Cox, 1 987: 355). ÜİDD'de "Sın ı flar ve Tarih­ sel Blokların Oluşumu" başlığı altında, sınıf oluşumu sürecinin kimi özel likleri sı­ ralanmıştı r. Burada bir toplumsal ii rerim ilişkisi biçiminde yer alan her baskın veya ak-bağımlı grubu n mutlak su reele bir sın ıf kimliği sergilemesi gerekmediğini n akı­ nı çizmekredir. Bazen bunlar bir sın ı fı oluşruracak ortak bir kimlik ve hareket ka­ pasitesi sergileyemez ve sadece gizl i (latent) veya poransiyel sın ı flar olarak kal ı rlar. Diğer yandan, iki ya da daha fazla ropluınsal üretim ilişkisi biçiminden baskııı veya alt-bağımlı gruplar, örneği n, örgüclü ve örgütsüz i'şçiler veya ki.içtik ölçekli girişim­ ciler ve şirker yönericileri, aralarında bir sınıf oluşturmak üzere bi r dayanışma geliş­ rirerek birleşebilir. Ayrıca, farklı toplumsal ü rerim ilişkisi biçimleri, kendi araların­ da baskın / ak-bağımlı ilişkisi içerisinde hiyerarşik olarak ve bileşenleri nin mevcuc sınıf alışka n l ı klarını etkileyecek şekilde bağlanabilir. Son olarak baskın coplumsal ürerim ilişkisi biçi mi etrafıııda oluşan sını f, alc-bağı mlı coplumsal ü rerim ilişkisi bi­ çi mden türeyecek muhtemel sınıf oluşumları ve alışkan lıkları üzerinde belirleyi­ ci etkiye sahip olur (Cox, 1 987: 355-6). "Devler" yerine kullandığı "devler-toplu m kompleksi" {state-society complex) kavramıyla Cox (198 1), devleti kendi başına eyle­ yen bir "akrör" olarak değil, belirli toplumsal güç kon figiirasyonların ın ifadesi ola­ rak ele almak gerekriğini anlatmak isremiş ve böylelikle devleri sadece uluslararası ilişkilerin remel akrörii olarak kabu l eden neo-realist ve neoliberal UPl- U/'ci mes­ lekraşlarından değil, tarihsel / toplu msal ilişkiler olarak devler ve sermayeyi birbi­ rinden ayrı bir şekilde ele alan diğer pek çok eleştirel-Marksist yazardan da ayrıl­ mıştır. Cox'a göre devlecler, üretken süreçlere doğrudan veya dolaylı müdahaleler­ de bulunarak ü reti m için gereken çerçeveyi oluşturur ve aynı anda bir arada bul u­ nan, mevcuc coplurnsa l üretim ilişkileri biçimleri arasında h iyerarşik bir yapı ku­ rarlar. Bu bağlamda devletin ü retimi düzenleme şekli onun sınıf yapısına bağlı­ dır. Sınıf yapı larındaki radikal değişimler de ü retimde devlerin rolü nü farklılaştı­ rır. Dolayısıyla, sınıf. bir yanda devlet, diğer bir yanda üretim süreci arasında ara­ cılık işlevi gördüğü için önemli bir kategoridir. Cox, toplumda baskın konumdaki sosyal grupları şu şekilde sıralamaktadır: 1) Dü nya çapında faaliyetler yü rüten dev şirketleri " kontrol" eden ler, 2) Ulusal-temelli biiyük girişimleri ve sanayi grupları­ nı kontrol edenler, ve 3) Bölgesel nitelikli küçük kapitalistler. ikinci kategori hete­ rojen bi r yapı arz etmekte olup, kapitalist ülkelerdeki u lusal ölçekli özel ve kamu sektörii şirketlerinin yöııerim leri ıı i ve sosyalist ülkelerdeki devlet gi rişim lerin i içe­ rir. İlk gruprakiler ise belirgin biçimde bir sınıf bilincine sahiplerdir ve kendilerini açıkça öyle ran ı m lamasalar bile "ulusötesi yönetici sınıf" (transnational managerial class) olarak adlandırılabilirler ( 1 987: 359). Cox'a göre ulusötesi yönerici sınıf, sade­ ce çokuluslu şirketlerin yönerici kadroları nda görev alan bazı kişiler ile onların ai­ leleri ve yakııılarından ibaret değildir. Bu sın ı f, ayn ı zamanda ekonomi yöneti miyle


212

1

Mehmet Gürsan Şenalp

·

Orsan Şenalp

ilgili u lusal ve uluslararası kurumlarda çalışan kamu memurların ı (public ojficials) ve geniş bir uzmanlar {experts & specialists) kesimini de içermektedir. Bu bağlamda uluslararası fi nansal işletmelerin önemi, bu sınıfı n en önemli tamamlayıcı parçala­ rından birisi olarak giderek artmaktadır. Finans, dünya ekonomisi üzeri nde bir sı­ n ı f hakimiyeti sağlamak açısından askeri gücün yan ı nda temel bir mekanizma du­ rumundadır. Ülkeler, dünya ekonomisine ve birbirine fi nans yoluyla bağlanmakta, hükumetler ise u lusötesi yönetici sınıfın gelişmesi için gerekli politikaları uygula­ maya zorlanmaktadı r. Diğer iki kategori, yani u lusal sermaye ve yerel-küçük kapi­ talistler ise görece daha heterojen ve farklıdır. Bunlar, ulusötesi yönetici sınıfı n bas­ kın konumu na ve dünya ekonomisindeki gelişmelere karşı tepkisel bir karakter ser­ giler (Cox, 1 987: 360).7 Amsterdam Politik İktisat Okulundan Kees van der Pijl ( 1979, 1 984), yazıların­ da öncelikle sınıf oluşumlarının, politik koalisyonların ve Atlamik Bölgesi etrafı n­ da yeniden giindeme gelebilecek miicadelelerin "ulusötesi " bağlamı n ı tanımlayabi­ lecek çok daha dinamik bir çözümleme çerçevesinin geliştiri lmesinin önemini an­ latmaktadır. Böylelikle sermayeni n uluslararasılaşması sürecinin dinamikleri üze­ rine yapılan soyut çözümlemeleri, yükselen Atlantik siyasal iktisadı bağlamında si­ yasal süreçlerin ulusötesi doğasına odaklanarak geliştiınek ister. Van der Pijl (1998: 98), ulusötesi sını f oluşumları ve tarihsel hegemonyaların kuruluşları n ı anlayabil­ mek bağlamında kozmopolit iş kültürünün, tıpkı piyasalar gibi, bilinen tarihin en başından bu yana va rlığını sü rdürüyor olduğunu; ancak, ulusötesi sı nıf oluşum la­ rının sadece sermayenin giderek büyümesi ve Lockecu devlet yapısının ortaya çık­ ması ile mümkün olduğunu yazmaktadır. Ona göre bu durum, birbiri ardına ge­ len sermayenin uluslararasılaşması sü reçlerinin bir uzantısıdır. Meta sermaye dev­ resinin uluslararası laşması, temelde geniş coğrafi mekanlarda son derece karmaşık toplumsal ağlar yoluyla birbirine bağlanan ticaret diasporaları ve tüccar topluluk­ ları n ı n hızla büyümesi ve küresel olarak yaygınlaşması olguları temelinde gerçek­ leşmekteydi. Buna mukabil , para sermayenin uluslararasılaşması ile birlikte ulusla­ rarası düzeyde birbiri ne bağlı bir merkez ve yatırım bankacıları haute finance'ının yükselişi olgusu ortaya çıkmış; İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra ise çokulus­ lu firmaların başı nı çektiği üretimin u luslararasılaşması süreci, u lusötesi bir yöne­ tici sınıfı n belirmesine zemin hazırlamıştır. Van der Pijl, ayrıca sermayenin ulusö­ tesi genişlemesinin sonucunda farklı kapitalist grupların ve onların siyasal projele­ rinin uluslararası laştığı n ı ifade etmektedir. Bu noktada "uluslararası sınıf bilinci­ ne sahip burjuvazi" ve uluslararası düzeyde (burjuva sınıfı n ı n) " kapsamlı kontrol 7

Bu noktada belirtilmesi gereken husus, bir sınıfa dahil olmanın sınıfın diğer üyeleriyle hiçbir şekilde bir çıkar çatışması yaşanmayacağı anlamına gelmemekte olduğudur. Kaldı ki kapitalistler arası sürmekte olan rekabet, bu sistemin tam da özünü olu şturur. O halde buradan çıkan sonuç şudur: O rtak kaygılar ve çıkarları konu­ sundaki farkındalık, sistemin devamını ve sistem içerisinde bu sınıfın hakimiyetini pekiştirir/güçlendirir. Cox'a göre Üçlü Komisyon (Trilateral Commission), OECD, Dünya Bankası ve IMF gibi kurumlar, ulusötesi yönetici sını­ fın farkındalık düzeyini artırmak ve sistemin bekasını sağlamak işlevini sürdürmektedir.


Ulusöıesi Kapiıalizm

1 21 J

planları" (comprehensive concepts ofcontro/) fikrini geliştirmişti r ( 1 998, 2. bölüm).8 Diğer bir yandan, u lusötesi burjuvazinin ilk oluşum sürecini tartışırken, ilk ola­ rak Benedict Anderson'un " hayali cemaatler" kavramını Özgü r Masonlar'ın (Fre­ emasonry) kozmopolit kardeşliğine uygulamış ( 1 998: 99-1 06); ikinci olarak ise 1 9. yüzyılın sonları nda ulusötesi ağ bağlantıları n bağrından türeyen ve sermaye sını­ fının kendisine yönelen tehditlere I engellere karşı ortak stratejiler geliştirebilmesi ve hegemonik kontrol planları uyarlayabilmesi için gerekli bi r platform işlevi gören Rhodes-Milner, British Round Table ve Council of Foreign Relations (CFR) gibi "seçkin planlama gruplarına" (elit planning groups) odaklanmıştır ( 1998: 106-1 1 4). Bu kavramlaştı rmalar, Marksist tanışmalar bağlamında, yapı-özne gerilimini ger­ çekten diyalektik bir bakış açısıyla aşmak ve gelişmiş kapitalist toplumlarda kapita­ list sınıf içindeki bölünmelerin önemini teslim edebilmek bağlamında çok önem­ li katkılar sağlam ıştır. Söz konusu sınıf içi bölünmenin belirleyiciliğini göstermek açısından Van der Pijl (1 997: 1 23), bir yandan kapitalizmin -ya da en azından ser­ mayenin bazı önem li fraksiyonların ı n- en başı ndan bu yana küresel ölçeğe yayı l­ ma eğilimi içerisinde olduğunu, ancak bir diğer yandan da devlet otoritesinin ona çağlardan bu yana "kozmopolit güçlere" karşı "ulusal güçleri" korumaya yönel ik adımlar atmakta olduğunu hatı rlatmaktadır. Kaldı ki ulusötesi kapitalist sınıf üze­ rine yapılan çal ışmaların, kimi yazarların iddia ve inanışların ı n tam aksine, siste­ min bu çelişkili yapısından hareketle onaya çıktığını söylemek kesinlikle yanlış ol­ mayacaktı r. William 1 . Robinson ise bu tartışmalara kendi kurduğu ve "Küresel Kapitalizm Tezi" adını verdiği kuramsal model çerçevesinde dahil olmuştur. Söz konusu teze göre günü müzde küreselleşme diye adlandırılan süreç dünya kapitalizm tarihi nde, ilki, Marx'ın "kapitalist ü retim çağının kızıl şafağı" dediği ve keşifler-fetih ler çağı olarak da kabul edilen merkantilizm ve ilkel birikim evresi; iki ncisi, İngiliz tarih­ çi Eric Hobsbawm'ı n devrimler, sermaye ve imparatorluk çağları olarak tanımladı­ ğı, 18. yüzyıl lngiltere'sindeki imalat sanayi devrimi ve Fransız devrimiyle, burju­ vazinin ve u lus-devletlerin yükselişiyle özdeşleşen, rekabetçi veya klasik kapitalizm evresi; üçüncüsü, tekelci (şirket) kapitalizmi n(i n) yükseldiği, sosyalizmin alterna­ tif bir sistem olarak ortaya çıktığı ve Hobsbawm'ı n "aşırılıklar çağı" diyerek adlan­ dırdığı evreyi izleyen, kapitalizmin dördüncü evresi olarak görülmektedir (Robin­ son, 2004: 5). Robinson, küreselleşmeyi dünya kapitalizminin, yan i ü retim, sınıf­ lar ve devletin, ulusötesi dönüşümü bağlamında ele almakta ve bugün artık kapi­ talizmin ulusötesi evresinde bulunduğumuzu iddia etmektedir. Robinson'a göre sı­ n ı f oluşu mları devamlılık arz eden tarihsel süreçlerdir ve toplumların sın ı f yapı­ sında zaman içerisinde meydana gelen değişiklikleri anlatırlar. Gelişen yeni küre­ B Yeri gelmişken bir hatırlatma yapalım: Van der Pijl'in geliştirdiği ·comprehensive concepts of concrol" terimi sı-

nırlı sayıdaki yerli çalışmada genellikle ·kapsamlı denetleyici (kontrol) kavramlar(ı)" olarak çevrilmekte (bkz. Er­ can. 1998; Oğuz, 2006). Halbuki Van der Pijl'in kullandığı çerçevede terimin anlamlı çevirisi ·kapsamlı kontrol planları· şeklinde olmalıdır. Terim, bu şekli ile Jessop'un hegemonya projeleri kavramlaştırmasına bir hayli yak­ laşmaktadır.


214

J1

Mehmet Gürsan Şenalp · Orsan Şenalp

sel ü retim sistemi, üretim ve teritoryallik (territoriality) kavramları arasındaki iliş­ kiyi yeniden tanımlamaktadır. Bu bağlamda üretimin küreselleşmesi, yani kapita­ lizmin içsel ve dışsal genişlemesi ve yoğun laşması, ulusötesi sınıf oluşumunun te­ melini oluşturmaktadır. Robinson'ı n ulusötesi sı nıf oluşumu tezi nin merkezi ar­ gümanı, kü reselleşmeyle birlikte, yeni sınıfsal bölünmenin sınıfın ulusal ve ulusö­ tesi fraksiyonları arasında gerçekleştiğidir. Buna göre kapitalist sistemde sını f olu­ şumu sü reci, tarihsel olarak ulus devletin kurumsal çerçevesinde gerçekleşmiş ol­ masına karşın, kü reselleşme çağında bunu n böyle olması gerekmemektedir (2004: 39). Robinson, bu iddiayı, Marx'ın Kapital'in ikinci cildinde ortaya koyduğu ser­ maye devresi formülüne (P - M .. . Ü ... M' - P') atıfta bulunarak desteklemek iste­ mektedir. Burada, bilindiği gibi P= para, M= metalar, Ü = üretim, M'= yeni mera­ lar ve P'= devrenin başlangıcındaki mevcut para miktarından daha fazla parayı -ki bu aynı zamanda birikim demektir- ifade etmekteydi (Marx, 1976). Bu devre sade­ ce iktisadi <liizlem<lc gerçekleşmez, aynı zamanda toplu msal, siyasal ve kültürel sii­ reçlere gömiilüdiir ve onlar tarafından biçimlendi rilir. Sınıf oluşumunun, sınıf mii­ cadelelerinin ve siyasal süreçlerin boy verdiği ve devletlerin sermaye birikiminin yeniden-üretimi koşullarını oluştu rmaya çalıştığı yer de burasıdır. Robinson'a göre "yüzeysel entegrasyon"un önceki döneminde devrenin ilk kısmı, P - 1vt ... Ü - M', ulusal ekonomi içerisinde gerçekleşiyordu. Küreselleşme koşullarında ise üreti min (Ü), giderek ademi-merkezileşmesi ve kü resel ölçekte yayılması durumu, devrenin ilk kısmı olan P - M ... Ü için de geçerlidir: S ın ı f ol uşu mu artık diin ya ka p i tal izmi n i n tarihi n i n büyük bir kısm ı boyun­ ca olduğu gibi topra ğa ve ulus devletin siyasal otoritesine bağl ı deği l d i r. Sı­ n ı fla rı n u lu sötesi leşm esi ıı iıı ve ulusötesi kapitalist sını fın yüksel işi n i n teme­ lini sağ layan ü retim i n küresel leşmesid i r. Daha özgül biçimde, sermayenin devresinin bütünü (P - M . .. Ü . .. M' - P') ulusötesi leştikçe sı n ı fl a r, siyasal süreçler, devletler ve kültürel-ideolojik süreçler de ulusötesileşir (Robiııson, 2004: 39).

İşte bu, Robi nson'a göre kapitalizmin tarihinde meydana gelen niteliksel bir de­ ğişmedir. Küreselleşme sürecinde sermayenin ulus-devlerle olan bağının zayıAama­ sı, ulusötesi bir burjuvazinin ortaya çıkması, ulusötesi şi rket ve seçkinlerin yükseli­ şiyle beraber sın ıfsal parçalanma yeni bir eksende, u lusal / ulusötesi ekseni nde ger­ çekleşmeye başlamıştır. Robiııson'a göre son yıllarda dünyanın bütün ülkelerin­ de, yerel hakim gruplar içerisinde ulusötesi sınıf nüveleri hayat bulmaktadır. Bura­ da ulusal ve k ü resel birikim sü reçlerinin çel işk i l i mantığı, kendisi n i zaman içerisin­ de farklı siyasal projelerin ortaya çıkmasıyla göstermektedir. Hakim grupların ulu­ sal kesiminin çıkarları, ulusal birikimin geleneksel / ulusal düzenleyici ve korumacı mekanizmaları içerisinde gerçekleşirken u lusött:si kesi min çıkar sağlama fırsatları, dünya ölçeğinde serbest piyasalar üzerinden genişleyen küresel bir ekonomide bu­ lunmaktadır. Bu iki sermaye fraksiyonu, özellikle 1970'lerden bu tarafa, yerel dev­ let aygıtının kontrolünü ele geçirmek için kıyasıya mücadele etmektedir. Devlet, o


Ulusötesi Kapitalizm

1 21 5

zamandan bu yana ulusal ve ulusötesi yönel imli hakim grupların arasındaki müca­ delenin bir alanına dönüşmüş durumdadır. Robi nson'a (2003, 2004) bakılırsa ye­ rel seçkin lerin ulusötesi kesimleri ve kapiralist sınıAar, 1980' ler ve 90'lar boyunca İsveç ve Yen i Zelanda'dan Brezilya, Hindistan, Meksika, Şili ve G. Afrika'ya kadar pek çok ülkede şiddecli iktidar mücadelelerine girişmişler ve hegemonya kurma ça­ baların ı ulusal temelli sınıf fraksiyonlarına karşı vermişlerdir. Robinson'a göre u lu­ sötesi kesimler pol itika oluşturma sürecinde anahtar konumlarda bulunan, özellik­ le merkez bankaları, finans ve dışişleri bakanlıkları gibi bakanlıkları ve bürokratik mevkileri, ülkeyi küresel ekonom iye bağlayan anahtar hükumet organlarını; yani, tam anlamıyla ülkelerin kumanda merkezlerini ele geçirmiş du rumdadır. Dolayı­ sıyla, 1980'ler ve 90'larda ulusötesi bloklar ülkelerin çoğunda hegemonik hale ge­ lerek, bu ülkelerin küresel ekonomiye yeniden-entegrasyonunu sağlamak için, biz­ zat bu ülkelerin kendi ulus-devlet aygıtlarını kullanarak, yeniden yapılandırması ve dönüştürülmesi işlevini yerine getirm iştir (Robinson, 2004: 49). Bu süreç "ulusö­ tesi devlet aygıtı" (transnational state apparatus) dediği bir oluşu m ve u lus-devletler arasındaki resmi veya gayri-resmi bazı gizli bağlantı mekanizmaları üzerinden sağ­ lanmaktaydı (bkz. Robinson, 2004, 2005a, 2005b, 2007). Söz konusu ulusötesi bloklar, eski ulus-devlet eksenli Keynesyen refah ve kalkınma eksenli projelerin içi­ ni boşaltarak, yerine, piyasaların serbestleşmesi yolunda NAFTA, APEC ve AB gibi iktisadi entegrasyon projelerinin ve DTÖ gibi küresel ekonominin uluslarüstü alt­ yapısını geliştirmeye yarayan oluşumların önünü açtılar. Robinson'a göre 1970'ler ve 90'lar boyunca baskı n sınıAarın ulusal kesimleri nin yönetimde olduğu Haiti, Nikaragua ve G. Afrika gibi ülkelerde, küreselleşmeye karşı gelişen politikaları en­ gellemek ve bu ülkeleri bir anlamda disipline sokmak için u lusötesi seçkinler, küre­ sel ekonominin yapısal gücünü kullanmışlardı (2004: 49-50). Ulusötesi Hegemonya

O halde yükselen bu küresel düzende hegemonya sorunu nasıl ele alın malı? ilk olarak tekrar Cox'a dönerek son iki yüzyıl içinde kuru lan dü nya düzenlerinin, üç farklı yapı temelinde sın ıflandırıldığını söyleyebiliriz: Liberal ulusla rarası eko­ nomi ya da Pax-Britannica ( 1789-1 873); rakip emperyalizm ler (rival imperialisms) çağı ( 1873-1945) ve neoliberal dünya düzeni ya da Pax-Americana (2. Dünya Sava­ şı sonrası dönem). Cox'a göre yukarıdaki her bir evreye ve onun özgüllükleri ne uy­ gun düşen bir devlet biçimi; yeni bir tarihsel blok oluşumu ve n ihayet üretim i lişki­ lerinin yeni bir konfigürasyonu söz konusu olmaktadır. Yani, hegemonik olsun veya olmasın dü nya düzenlerinin oluşumunda tarihsel blokların ve toplumsal güçlerin birinci dereceden rolü bulunmaktadır. Cox, bir yandan üretimin ve devletin ulus­ lararasılaşması olgularıyla tanımladığı ve Pax-Americana dediği lıegemonik dünya düzenini tarihsel materyalizmi n ilkeleri temelinde anlamaya ve açıklamaya çalışır­ ken diğer bir yandan, tıpkı kitabın ı n alt başlığında yazdığı üzere, "tarihin oluşu­ munda toplumsal güçleri n rolü"nü {socialforces in the making ofhistory) vurgulamak


216 1

Mehmet Gürsan Şenalp · Orsan Şenalp

istemiştir (Picciotto, 1 991 : 44). Cox'a göre uzun yıllar süren sürdürülemez sistemi k sorunların adeta dışa vurumu olan 2. Dünya Savaşı, ABD'ye 19. yüzyılın ortaların­ dan bu yana Briranya'nı n dünya çapında üsdendiği türden bir l iderliği getirmişti. Pax-Americana, büyük devletlerin aralarındaki güç ilişkilerinde değişmeler üzerin­ den yükselmekte ve ABD'nin sorgusuz sualsiz liderliğine ortam hazırlamaktaydı. Cox'a göre bu düzen, temel özellikleri ulusal ekonomi politikaların ı dünya ekono­ misinin dinamiklerine uygun hale getirmek olan farklı devlet biçimlerin i n bir kon­ figürasyonu tarafından kurulmuştur. Yeni hegemoni k düzenin empoze etmek iste­ d iği a na fikir, dünya ekonomisinin, i l k bakışta belli başlı bazı iş çevrelerine ve u lu­ sal ekonomilere çok daha fazla yarar sağlıyor gibi görünse bile gerçekte tüm ülkeler için cazip kazanç fırsatları sunan, pozitif-toplamlı bir oyu n olduğuydu. Bu bağlam­ da buradan türeyen ideoloji, basitçe "dünya ekonomisinin genişlemesine hizmet eden,

yani uzun dönemde bu genelgenişleme eğilimiyle çelişen tüm ulusalpolitika ve düzenle­ meleri, kısıtlamaları kaldıran ülkeler, sistemden en fazla yararlananlar olacaktır" me­ sajını vermektedir. Bu dünya düzeni n i n uluslararası kurumları (örneğin I MF) ise sözü edilen genel eğilime itaat ve uyumu güvence altına almak adına, bu politika ve düzenlemeleri hayata geçirmekte isteksiz veya beceriksiz davranan ülkelere, gerekti­ ğinde bir takı m teşvik ve yaptırımlar uygulamak hakkına sahipti (Cox: 1987: 217). Öte yandan Cox (1983), dünya hegemonyasının evrensel biçim lerin i n en önem­ li ifade mekanizmalarından birisi olarak uluslararası örgütlere işaret etmektedir. Bu nlar hegemonyan ı n kurumları n ı n ve ideolojisin i n geliştirildiği yerlerdir. Bu ku­ rumların hegemoni k rollerini i fade eden n itelikleri, şu şekilde özetlenebilir: ( 1) He­ gemonik dünya düzeninin genişleyişini kolaylaştıran kuralları ifade ederler. İlk olarak, ekonomik düzeni n gelişmesini sağlamak amacıyla kurulmuşlardır. Sistemi n gün­ cel gerekl iliklerine uyu m sağlayabil me yetenekleri vardır. Örneğin, Bretton Woods kurumları, Altın Standardı sistem i n in aksine, liberal dünya ekonomisinin temel hedefleriyle tutarl ı l ı k arz ettiği sürece ülkelerin yurt içi sosyal meselelerini de göz önünde bulundururlar. (2) Bu kurumların bizatihi kendileri hegemonik dünya düze­ ninin birer ürünüdür. Bunlar, genellikle hegemonyacı devlerin öncülüğünde kuru­ lan örgütlerdir ve çevre ülkelerin büyük bir kısmının rızasını , "dış yardımlar" vesi­ lesiyle üretirler (Dünya Bankası ve I MF). (3) ideolojik olarak dünya düzeninin kural ve normlarını meşrulaştırırlar. Kaldı ki bu kurumların ideolojik bir rolleri de vardır. Devletlere, politika oluşturma süreçlerinde ve belirli kurumsal l ı k ve uygulamaların meşrulaştırılmasında yardımcı olurlar. Hakim iktisadi ve sosyal güçlerin çıkarları­ nı yansıtırlar (OECD ve I LO). (4) Çevre üllulerin seçkinleriyle işbirliği yaparlar. (5) Karşı-hegemonik düşünceleri içlerine alıp eritirler (Cox, 1983: 62). Van der Pijl (1998), " hegemonik" ve " hegemonik olmayan" devlet/toplu m komp­ leksleri ayrı mını Robert Cox'tan ödünç almış ve bu ayrıma kendi ulusötesi sınıfolu­ şumu kavramlaştırması bağlamında merkezi bir rol atfetmiştir. Van der Pijl'in ter­ minolojisinde bu ideal / tipik devlet biçimleri, sırasıyla, "Lockecu" ve "Hobbesçu" olarak tanı mlanmıştı r. Hegemon i k (Lockecu) devler/toplum kompleksinde, siyasal


Ulusöıesi Kapiıalizm

1 217

ikcidar öncel ikli olarak baskı ve zora değil, rızaya dayalı olmaktadır. Burada devle­ rin iktisadi cemeli, coplu msal ilişkileri n "hukukun üstünlüğü " ilkesiyle sınırlandı­ rıldığı, kendi kendisini düzenleyen piyasalar (selfregulating market;) olup; devlerin coplumsal ve iktisadi hayattaki rolü öncülük etmek değil, yönlendirici I özendirici olmak şeklindedir. Van der Pijl'e göre tarihteki ilk hegemonik devler/toplum komp­ leksi, 1 688' deki Kansız Devrim (Gloriom Revolution) ile İngilcere' de ortaya çıkmış­ tır. Sanayi Devrimi'ııden bir yüzyıl kadar önce Kansız Devrim, İngilcere' de M ut­ laki Krallığın ve mevcuc feodal ilişkilerin yıkılışının bir yerde habercisi olmuştur. Devrim siirecinde öne çıkan genel eğilim, iicretli emek istihdam eden girişimciler­ den yana olmuştu. Van der Pijl, Kansız Devrim' in ürünü olan devlet/coplum komp­ leksini, her ne kadar yazarın (J . Locke'un) kitabı Two Treatise of Government bu olayla sadece dolaylı olarak ilgi olsa da, "Lockecu" diye can ı m lamakca ve bu Locke­ cu devlet-toplum kompleksleri nin meydana getirdiği Merkez Bölge'ye (Heartland) direnen diğer bazı iil keleri ise Leviathan'ın yazarına (T. Hobbes'a) atfen "Hobbes­ çu" olarak isimlendirmektedir. Van der Pijl, ... Elbette saf bir Lockecu ya da Hob­ "

bespt devlet asla var olmadı; ancak, bu modeller güçlü bir analiz için bir nevi başlan­ gıç noktası olarak görülebilir" demektedir ( 1 998: 65). Söz konusu Lockecu hegemo­ ııik device-toplu m kompleksi, en başından bu yana ulusötesi bir karakter sergHemiş­ tir. Söz konusu yapılanma İngilcere'ye özgü olmaktan uzaktır, yani sadece bura­ sıyla sı nırl ı değildir. İ ngiliz tarihsel bloku, özellikle göçler ve sömürgecilik yoluyla, büyük hızla ulusötesi bir nitelik kazanmıştır. B u süreçte giderek genişleyen hege­ monik bir devletler sistemi merkezi boy vermektedir. Diğer bir ifadeyle Van der Pijl, tek tek Lockecu diyebileceği miz bazı devletler yerine, tek bir Merkez Bölge'den söz etmeyi yeğlemekcedir. Hegemonik ol mayan devletlerde ise, tersine, devlet-coplum kompleksinin bir "devlet sınıfı" {state class) tarafı ndan mobilize edilmekte olduğu­ na işaret etmektedir. Bu devlet sını fı, hakim ve yönetici sınıfların bazı u nsurları­ n ı ıı kaynaşması sonucunda meydana gelmekte ve Anglo-Sakson hakim sınıflarını n baskın oldu kları ulwötesi mekanlarda çıkarların ı koruyabilme yeteneğinden yoksun olmaktad ır. Hobbesçu devlet/sivil coplum kompleksi nin prototipini 1 7. ve 18. yüz­ yıl Fransa'sı temsil eder ve bu yapı devlet/sivil toplum ayrımını n devler sınıfı lehi­ ne askıya alındığı bir durumu anlatmaktadır ( Van der Pijl, 1998: 78). Öce yandan Hobbesçu devletler, Lockecu rakipleri ni yakalayabil mek için sürekli olarak "yuka­ rıdan devrim" (revolııtion /rom above) zorlamasıyla karşı karşıya bulu nmakcadırlar (Overbeek, 2004: 1 27). Van der Pijl'e göre Lockecu merkez bölge ve Hobbesçu ha­ sıın devler - coplum kompleksleri arasındaki çelişkiler dünya kapitalizminin ikili bir yapı sergilemesine neden ol maktadır. Buna göre 70'lerden bu yana daha önceki bü­ yük güçlerin yapamadığını yaparak içerisinde kendi mutlak hakimiyetini ku rabile­ ceği "ulusötesi bir toplumsal mekan" oluşturan ABD ve (burada giderek somucla­ şan) ulusötesi sermayenin öncülüğünde liberal-kapitalist merkez bölgenin, kendi­ sine pek benzemeyen hasım devlet-toplum yapılarını dönüştürme zorunluluğu ol­ duğu görü lmektedir. Kü reselleşme sürecinde devlet/coplum kompleksinin dönüşü-


21 8 1

Mehmet Gü.,an Şenalp · ô"an Şenalp

münii açıkbyan temel olgu, Lockecu merkez bölgen in bu genişleme a rayışı olmak­ tadır. Robinson'a göre ise realistler, dü nya sistemi kura mcıları ve Marksistler hege­ monyayı, devlet yetkesi ile iç içe geçm iş bir biçimde, devlet yetkesin i ise sadece ulus-devletle ilişkilendi rerek anlama eğilimi ndedirler. Sistemi, birbirleriyle rekabet eden ulus-devletlerden ibaret gören bu bakış açısı, hegemonyayı bir tür ulus-devlet kon figürasyonu içerisinde aramaya yönelmektedir. Örneği n, dünya sistemi kura­ m ı n ı n hegemonya yak laşımı, tarilı boyunca birbiri ardına gelen " hegeınon" devlet­ lere odaklanm ı ştır. Giovanni Arrighi, gü nü müze değin gelen dört sistemik birikim dairesinin varl ığından söz etmektedir. Buna göre tarihsel kapitalizmin hegemon­ ya merkezleri, zamanla Ceneviz' den Hollanda'ya, oradan İngiltere'ye ve son olarak <la A BD'ye kayınışcır. llu bağlamda, diinya sistemi ku ramcıları arasındaki lıakinı eğilim, ABD hegemonyasını zaman içerisinde Doğu Asya' dan yükselen bir gücün (mesela Çin' i n) devralacağı yönündedir (bkz. Arrighi, 1 999, 2000). Diğer bir yan­ dan Robert Cox ve "İtalyan Okulu" ise yukarıda aktarıld ığı üzere birbirini izleyen hegemonik projelerden ( İngiliz hegemonyası altındaki liberal dünya düzeni, rakip emperyalizmler çağı ve ABD öncülüğü ndeki Pax-Americana) söz etmekteydi. Bu ulus-devlet merkezli hegemonya yaklaşımlarının aksine, Robinson, hegemonyanın bir ulus-devlet pratiği olmadığını / olamayacağını hatırlatmaktadır. Ona göre bu­ gün "sıra artık ulusötesi bir hegemonya konfigürasyonundadır"(2004: 77). Sözünü et­ tiği uhısötesi hegemonya süreci henüz tamamlanmış olmaktan uzak ve çelişkilidir. Ayrıca, yeni tarihsel blok küresel ölçekli olup, ulusötesi sermayeye dayanır. Robin­ son, k i milerinin kendi ulus-devlet eksenli dünya düzeni anlayışların ı desteklemek için halen süren ABD hakimiyetini gösterebileceğini, ancak gerçekte ABD devle­ tinin ulusötesi hegemonyanın yararına işlev gördüğünü söylemektedi r. Dolayısıyla yeni "hegemonik blok" kısaca bünyesinde hakim sını fın küresel kapitalizmle bera­ ber tüm dünyada giderek daha baskın bir karakter kazanan kesim lerinden oluşur. Blokun temel politikaları ise yeni küresel birikim ve ü retim süreçlerinin özgül ya­ pıları tarafından beli rlenmektedir. U l u s ö t e s i Ta rih s e l B l o k ve Ulusö t e s i D e v l e t

Gramsci 'ye göre kriz dönemlerinde hegemonya aygıtları işlevsizleşme eğilimi içerisine girer (siyasal partiler parçalanır, ve hiçbir grup kendisi etrafı nda toplumu yönetme gücünü kazandıracak olan uzlaşmayı kurmayı başaramaz). Dolayısıyla, böylesi dönemler, iktidarın el değiştirmesi ve mevcut hegemonya aygıtlarının da­ ğılması ve yerine yenilerinin oluşması için gerekl i koşulların oluştuğu dönemlerdir. Bu bağlamda, Gill (1990: 48)'e göre ekonomik daralma ve kapitalist güçlerle başlıca u lusötesi aktörler arasındaki işbirliği ve uzlaşmanın çözülmesi bağlamı nda 19GO'la­ rın sonunda ortaya çıkan ve 70'ler boyunca devam eden A merikan hegemonyası­ nın krizi, mevcut uluslararası yapının dönüştürülmesi i htiyacın ı şiddetlendirmiş­ ti. Dolayısıyla, uluslararası düzenlemeler bağlamında, yeni bir hegeınonik uzlaşma


Ulusöıesl Kapiıalizm

1 219

zemini arayışı acil b i r zoru nluluğa döniişmii ştii. Cox, kitabında b u sürece "neoli­ beral tarihsel blokun çözülmesi" ad ını verm işti r. Bu bakımdan 7ü'lerin ekonomik krizi, Gramscid anlamda bir organik krize işaret etmektedir (Cox, 1987: 279-85). Cox'a göre 7ü'leri n ortasına gel indiğinde bütün gel işmiş kapitalist ülkelerde top­ lu msal sözleşmen in yazılı olmayan anayasası, yani ileri kapitalist devletlerin neoli­ beral tarihsel blokları çökmüştür, ancak yine de yeni bir devlet bi�·iıni veya yeni bir tarihsel blokun kuru lduğunu söylemek için henüz çok erkend ir. Stephen Gill ise Cox'tan bir adım daha ileri giderek, 2. Diinya Savaşı sonrası dönemde oluştuğunu öne sürdüğü "uluslararası düzeyde bir tarihsel blok"can söz etmektedi r. Bu ulusla­ rarası blok, Gramscici anlamda nesnel ve öznel toplumsal güçlerin birbirine bağ­ lanması (constel!11tio11) olgusuna işaret etmekted ir (Gi ll ve Law, 1989; Gill, 1 990). Bu tü rden bir bloku, ulusöcesi sı nıf ittifaklarından ayıran şey ise onun çok-sınıflı (multi-class) karakteridir. Bu yönüyle sözii edilen blok, çok daha organik bir karak­ tere sahip olup toplumsal yapı nın derinlerine değin kök salabilıııektedir Savaş sonrası dönem, küresel ölçekte üretimin hızla uluslararasılaşması nı ve ser­ maye / döviz piyasalarının giderek bütünleşmesini beraberinde getirmişti. Bu tarih­ sel bağlamda, Gill'e göre hem ulusal hüku metler, hem <le örgütlü ve örgütsüz işçiler, ulusötesi sermaye ve yükselen hegemonyayı akılcılaştıran / meşrulaştıran hegemonik fiki rler tarafından kısıtlanmaktaydı. "lam da bu bağlamda, ilk defa Gill'in çalışma­ larında yükselen bir ulusötesi kapitalist sın ı f fraksiyonu tanımlanm ış, ve yeni oluşan ulusötesi tarihsel blokun merkezine yerleştirilmiştir. Yani 7ü'li yıllar, Gill'in çalışma­ larına "toplumsal giiçlerin uluslararmı tarihsel bloku 'ndim ulwötesi tarihsel bloka geçişin yaşandığı "yıllar olarak yansımaktadır. Ulusötesi blok, aynı zamanda ulusötesi serma­ yenin çıkarlarının sentezinin, entelektüel ve moral önderliğinin, yani hegemonyası­ nın koşullarının ulusal sınırların ve sını fların ötesinde kurulması işlevini görmekte­ dir (Gill, 1990: 47-8; Bieler ve Morton, 2004: 96). Bu oluşum daha sonraları, Robin­ son tarafından "küreselci blok" olarak tanımlanmıştır. Buna göre: Küreselci blokun merkezi nde ulusötcsi şi rketlerin sahip ve yöneticilerinin yanı sıra, dü nya çapında ulusötesi sermayeyi yöneten diğer kapicalisclerden oluşan ulusörcsi kapitalist sınıf bulunur. Hlok, ayrıca I M F, Dünya Bankası ve DTÖ gibi uluslarüstü kuruluşların seçkinlerini ve bü rokratik yöneticile­ rini kapsar. Ayrıca tari hsel blok, ideolojik meşruiyec ve teknik çözümler su­ nan seçkin organik aydınlar ve karizmatik şahsiyeclerin yanında Kuzey'de ve Gü ney'de siyasi partilerin içinde temsil edilen büyük toplumsal güçleri, medya gruplarını, ceknokratik seçkinleri ve devlet yöneticileri ni bir araya ge­ tirir (Rulıi ıısoıı, 2004: 75-G). Robinson'a göre ulusötesi şirketler (UÖŞ' ler) kapitalist üretimin örgütlenmesi ve işleyişi sürecinde tek başlarına hareket etmemektedirler.. Bu noktada anılan koşulla­ rı yerine getiren veya sermayeye bu koşullardan faydalanma olanakları yaratan baş­ ka bir özne daha vardır ki bu kuru msal yapılanma " kapitalist devlec"ten başkası de­ ğildir. Ancak, Robi nson'a bakılırsa kapitalist devlet, günümüzde giderek bir ulttsöte-


220

1

Mehmet Gürsan Şenalp · Orsan Şenalp

si devlet (bundan sonra UÖD) biçimi almaktadır (2004: 87). Bu bağlamda UÖD'ni n ortaya çıkışı, küresel kapitalizmin temel özelliklerinden bir tanesi olup küresel ekono­ minin dinamiklerinin ve siyasal olarak aktif bir kolektif aktör olan UKS'nin, bundan ayrı anlaşılması imkanı yoktur. Robinson'a göre 1 970'lerden 90'lara kadar UKS'ni n önder tabakaları, giderek artan ölçüde siyasallaşmıştır. Küresel düzeyde politika yapı­ lan en temel mevkileri kontrol eden küresel yönetici sınıfı n tepesinde, siyasal açıdan en aktif kanadı, "yönetici seçkinler" {managerial elite) temsil etmektedir. Bu öncü role atfen, sözü edilen aktif kanat, kimi ulusötesi kurumsallıklar inşa etmeye çalışmakta­ dır ki Robinson bunları yükselen UÖD aygıtının ilk belirtileri olarak görmektedir. Bu bağlamda UÖD, dönüşmüş ve dışsal olarak entegre ol muş ulus-devletler ve ulus­ larüstü bazı ekonom ik (IMF. DB ve DTÖ gibi) ve siyasal (G-7'/er, BM, AB, OECD ve A G/Kgibi) forumları içermekte olan; ancak, henüz merkezileşmiş bir kurumsallık arz etmeyen, yani gelişme sürecinde olan bir şebekedir. Robinson, UÖD fikrini oluştururken, Pou lantzas ve Miliband'ın devlet tartış­ malarına göndermede bulunur ve "yapısalcı l ı k-araçsalcılık" arasındaki ayrımdan türeyen anahtar kavramlardan bir tanesi olarak "devletin göreli özerkliği"n i kulla­ n ı r. Devletin göreli olarak özerk olması, kendi mantığı çerçevesinde bağımsız oldu­ ğu anlamına gelmez. Marx'ın ağzından, devletin öylece "havada asıl ı duran" ken­ dinden menkul bir şey olmadığını hatırlatır. Yani devletin toplumu kuran ve onun­ la içsel bağlantıları olan toplumsal grup ve güçlerle i l işkileri vardır. Bu bağlam­ da Weberci devlet kuram ını, devleti salt devlet aygıtları ve dar bir yönetici kad­ rosuna indirgediği ve böylece onu "şeyleştirdiği" için eleştirir. Onun için devlet­ ler, Cox'u andırır biçimde, tek başına hareket eden "aktörler" değildir ( Robinson, 2004: 97). Aksin i iddia etmek onları şeyleştirmek olacaktır. Ulus-devletin kurum­ sal yapıları küreselleşme evresinde hala varlıklarını korumakta olabilirler ancak kü­ reselleşme bu yeni yapılarla ilgi l i kavrayışları mızın gözden geçiril mesi ni zorunlu kılmaktadır. Robinson'a göre tarihsel materyalist yöntem, kaçınılmaz olarak dev­ leti n belirli bir yere veya toprağa bağlı (teritoryal) olması gerektiğini söylememek­ tedir. Bu bağlamda, kü reselleşme çağında UÖD, ulus-devletler sistemin in içerisin­ den doğmuştur. UÖD'yi anlamak için, Robiııson'a göre, devleti bir "şey" ya da ha­ yali I kurgusal bir makro-özne değil, tarihsel olarak belirli kuru msal biçimler alan ve geniş bir toplumsal yapı içerisindeki özgül bir toplumsal ilişki olarak gören ta­ rihsel materyalist bir kavrayışa ihtiyaç vardır. Ulus-devlet işte bu farklı kurumsal biçimlerden sadece bir tanesidir. Oysa ki günümü1,de sın ı fsal bir il işki olarak dev­ let giderek ulusötesileşmektedi r. Yen i küresel yönetici sı nıfın sınıf pratikleri, yük­ selen bir UÜD aygıtı içerisinde, Poulantzas'ın deyimiyle "yoğunlaşmıştır." Robin­ son için UÔD'ni n ortaya çıkışı, ayn ı zamanda her bir u lus için devletin yeniden organize edilmesini ve ayn ı anda gerçek anlamda u luslarüstü ekonomik ve siya­ sal kurumların yükselişini gerektirir. Bu bağlamda yinelemek gerekirse eğer, küre­ selleşme sürecinde ulusal-devletler tamamen yok olmamakta, ancak dönüşüm ge­ çirerek, daha geniş bir UÖD'nin işlevsel birer bileşenine dönüşmektedirler (Ro-


Ulusötesi Kapitalizm

1 221

binson, 2004: 1 00). Devletin yeniden yapılan ması sürecinde ülke yönetimlerin­ de yetki kullanımı giderek -eğitim , sosyal hizmetler ve çalışma gibi program mer­ kezli- "icracı" bakanlıklardan, merkez bankalarına, hazineye, fi nans ve ekonomi bakanlıklarına ve dışişlerine devredilmekte, bu yolla para ve finansın egemen l iği perçinlenmek istenmektedir. Ayrıca son yıllarda merkez bankalarının bağımsızlı­ ğı ve özerkliği benzeri taleplerle, ulus devletlerin politika-yapıcı kumanda merkezle­ rini doğrudan kamusal kontrol ve sorgulamadan yalıtmak, son dönemlerin yaygı n ifadesiyle " hesapverebilirlik"ten uzaklaştırmak hedeAenmektedi r. B u şekilde u lusal iktidar(lar), uluslarüstü {supranationa/) siyasal entegrasyon sürecine de paralel ola­ rak, yine bazı uluslarüstü yapılara ve bi rtakım finansal şebekelere (networks) kaydı­ rılmaktadır. Bu yolla uluslarüstü aktörlerin ve ulusötesi burjuvazinin ihtiyaç duy­ duğu, yeni karar-alma ve düzenleme mekanizmaları ulus-devletlere dayatılmak­ ta ve "bu ulus-devletler, ulusötesi bir devlet tarafından soğrulmaktadır" (2004: l 23).9 Robinson'a göre yapısal uyum programları, küreselleşme-öncesinde gelişen popü­ l ist projelerin , örneğin , üçüncü dü nyadaki kalkınmacı devletler gibi çok sını flı siya­ sal koalisyonları n temelini sarsmıştır. Söz konusu çok sın ı A ı koalisyonlar, yeni ulu­ sötesi bir blokla ikame edi lmektedir. Diğer bir ifadeyle, 20. yüzyılı n sonlarında or­ taya çıkan neoliberal devlecler, toplu msal sını Aar arasında oluşan yeni tarihsel kore­ lasyonları yansıtmaktadır. Bu yeni ilişkiler, 1 890'lardan 1970' lere kadar geçen sü re zarfında şekillenen kapitalist devlet yapılanışı nı dağıtmış, onları neoliberal devlet­ lere dönüştürmüştür. Robinson, bu yeni neoliberal devletlerin yeni işlevleri ni şu şe­ kilde özetler: ... (1) makroekonomik istikrarı korumak ve güçlendirmek için gereken "

para ve maliye politikalarını uygulamak, (2) küresel ekonomik faaliyetler için gerekli (hava alanları, Limanlar, iletişim ağları, eğitim sistemi gibi) maddi zemini sağlamak, (3) toplumsal düzenin yerleşmesi için doğrudan baskı uygulayabilen ve rıza üreten me­ kanizmalar kurmak. " (2004: 1 25). Dünya Bankası'nı n 1997 tarihli Dünya Gelişme Raporu, Değişen Dünyada Devlet (!he State in a Changing World) adını taşımakta­ dır ve ulus-devletteki dönüşümün manifestosu gibidir. Yeni ulusötesi seçki n ler "yö­ netişim" derken, adeta tüm bu işlevleri yerine getirmeye muktedir bir neoliberal devletren söz etmektedir (Robinson, 2004: 1 25). 4. Tü r k i ye'de u l u s ö t e s l t a r i h s e l b l o k o l u ş u m u ve Tü r k d ev l et - t o p l u m k o m p l e k s i n i n u l u s ö t e s l l eş m e s i

U lusötesi kapitalizm teorisinin 1980 sonrası Türkiyesinde gözlemlenen sınıf­ devlet ilişkileri ve sınıf oluşumu süreçlerine nasıl bir ışık tuttuğu bu bölümde bir 9 Robinson'ın (ve b i r ölçüde Leslie Sklair'in) ulusötesi kapitalist sınıf v e u lusötesi devlet oluşumu üzerine tez­ leri. pek çok akademik ve politik çevrede şiddetli tartışmalara yol açmış ve ciddi eleştirilere maruz kalmıştır.

Söz konusu yoğun tartışmalar, halen sürmektedir. Bu açıdan Michael Mann, Giovanni Arrighi, Jason W. Moo­ re, Robert Went ve Kees van der Pijl'in de dahil olduğu bir tartışma için bkz. lhe Transnational Ruling Class

Formation Thesis: A Symposium," Science and Society, Vol. 65, No. 4 (Winter 2001 -2002), s. 464-533. Diğer yan­ dan, Robinson'un Philip McMichael, Walter L. Goldfrank ve Fred Block gibi isimlerle giriştiği bir diğer polemik için bkz. Theory ond Society, Vol. 30, No. 2 (Nisan 2001). s. 1 57-236.


222

1

Mehmeı Gürsan Şenalp

·

Orsan Şenalp

deneme malıiyecinde ele alınıyor. Tü rkiye iizerine böyle bir denemeyi gerçekleş­ ci rken konu iizerine yapılmış bel li başlı çalışmalardan faydalanmak, daha da öce­ si, onlarla yüzleşmek bir zorunluluk lıalini alıyor. Bunun esas neden i, Türkiye eko­ nomi policiğini carilısel maceryalisc perpsektiften eleşti ren usca analizlerde, Türki­ ye burjuvazisinin "uluslararası" burjuvazi ile bi.itünleşen bir kesimine atıf rapılma­ sıııa rağmen, şimd ire kadar küresel düzeyde burjuvazinin bütünleşmesi sü recinin ve dolayısı ile de ki.iresel bi r kapitalist sın ıf aktörünün hesaba katı lmamış olması. Galip Yalman'ııı (2002) Praksis'in 5. sarısında yayınlanan, "devletçilik", "kalkııı­ macı lık" ve 'piyasa / neoliberalizm' söylemlerini lıegemonik projeler olarak okudu­ ğu ve Türkiye'nin -Cumhuriyet tarihine içkin- Batı'yla çelişkili büti.inleşme sü reci­ ni, sermayenin ve onun geçirdiği düniişiiıııler I bölünmeler ve sürekli olarak kurulan yeni tarihsel bloklar bağlamında dönemlend irdiği çalışması bu anlamda iyi bir örnek. Gramscici kavramları ulusal ölçeğe yetkin şekilde uygulasa da, Yalman'ın analizi üre­ timin sosyal ilişkilerinin ve sermaye birikiminin uluslararasılaşması ve u lusötesileş­ mesine koşut olarak, toplumsal ilişkiler ve ulusal sınıf yapılarında gözlemlenen dönü­ şümlerin (ulus-dışı unsurlarla artan ve niccliksel olarak dönüşen ilişkileri nedeniyle) dünya düzeni ile ilişkisi ni belirlemek anlamında sınırlılıklar taşıyor. Diğer bir deyiş­ le, Yalman'ın, Çağlar Keyder, Metin Heper, Ayşe Buğra gibi yazarların öncülük etti­ ği "güçlü devlec geleneği" tezinin eleştirisi i.izerine kurduğu çerçeve, Barı'yla bütünleş­ menin çeşitli dönemlerinde Türkiye' de kurulan tarihsel blokları açığa çıkarıyor olsa da, özellikle 1980 sonrasında Türkiye'de yükselen ulusötesi sınıf nüvelerini ve bunla­ rın ki.iresel düzeyde örgütlenen ulusöcesi carilıscl blok ile olan organik ilişkisini sapca­ maktan uzak kal ıyor. Bu anlamda, ulusal diizeyle sı nırl ı sınıf-devlet ilişkisi analizla­ rinin en belirgin zaafı, ulusal düzey dışında ve aynı anda bir çok ulusal düzeyde etki­ li olan kapitalist sınıf aktörlerinin ulusal düzeyde kurulan tarihsel bloklar üzerinde­ ki etkisini görememeleri. Öte yandan, Yalman'ııı Gramscici analizini Korkut Boracav (2005)'ın önerdiği sınıf analizi çerçevesiyle birlikte ele aldığımızda, 1980'den bu yana devlet aygıtı kullanı larak oluşturulan ulusötesi bir tarihsel blokun bileşenlerini sapta­ manın mümkün hale geldiği söylenebilir. Diğer bir ifadeyle, iki yazarııı da, sermaye­ devlet ilişkisi ve sermayenin anatomisi anlamında sadece ulusal düzeye odaklanmak su retiyle, "Türkiye' de sermaye" olarak sadece ulusal sermaye aktörlerine vurgu yap­ masına rağmen, ortaya koydukları tarihsel analiz ulusötesi bir tarihsel blokun unsur­ larını oluşturan aktörlerin belirlenmesine zemin hazırlamaktadır. Sadece ulusal düzeye odaklanan çözüm lemeleri yetersiz kılan yapısal değişiklik­ ler -ki buna ulusötesileşme demeyi tercih ediyoruz- elbette sermayenin ve üretimin sosyal ilişkilerinin uluslararasılaşması ile ilişkilidir. Bu iki olgu 1960'11 yıllardan bu yana tarcışılagelse de, henüz a ltyapının (ve sermaye birikim süreçlerinin), dolayısıyla da kapitalistlerinin, ulusal düzey ile sın ırlı olduğu Türkiye'de bu tarcışmalarııı 90'lar­ da açığa çıkması tesadüf değildir. Doksanlar, Türkiye için sadece şiddetlenen sııııflar­ arası ve sınıf-içi çatışmalar ve bunun yansıması olan istikrarsız koalisyon hükumetleri ile geçen bir on yıl değildir. Bu yıllar aynı zamanda i l k defa TRT dışıııda özel tele-


Ulusöıesl Kapitalizm

/ 223

vizyon kanallarının kurulduğu, özel üniversitelerin yaygın laştığı, ABD yetiştirme­ si bürokratların (Özal'ın Prensleri'nin) özellikle yeni kurulan devlet kurumları için­ de etkin hale geldiği ve 50'ler sonrası Bacı kültiirüniin bir ürii nü olan rüketimci liği n bir kimlik olarak kiclelere benimsetildiği bir süreç de olmuştur. Bu sü reçte ortaya çı­ kan yazın içi nde, Sungu r Savran'ın 1993 ve 1996 rarihli makaleleri, üretken sermaye­ nin uluslara rasılaşması tartışmalarına yaptığı vurguyla öncü bir rol oynar. Kapsam­ lı bir küreselleşme eleştirisi üzerinden sermayenin u luslararasılaşması sürecini değer­ lendiren bu metinlerde Savran, kısaca küreselleşme denilen olgunun, emperyalizmin uluslararasılaşma dönemindeki bir göriiııcüsii olduğunu dile getirerek, küreselleşme­ nin (ve onunla bağlantılı olarak ulusötesileşme ve ulus-iistüleşme gibi kavramların) ideolojik içeriğine işaret etmektedir. Ancak bunu yaparken, ne yazık ki bu kavram­ ların arkasında duran lıegemonik projenin ve bu projenin aktörlerinin çözüm lenme­ si çabasını olumsuz şekilde erkileyecek bir tutum da rakınmışcır. Savran ve onu iz­ leyenler, "uluslararası" terimine ısrarlı bir vurgu yaparak politik mücadelenin hede­ fi olarak ulus-devletin yerini sabiclemek istemektedir. Karşı-mücadeleler bağlamında, mevcut kapitalist ulus-devletin önem ini yadsımak elbette mümkün değildir. Ne var ki, Savran'ın bu yaklaşımı, kiireselleşme veya ulusötesileşme kavramları nı kullanan­ ların ulus-devletin aşıldığını ve öneminin kaybolmuş olduğunu ima etmekte olduğu­ nu varsaymahadır. Bu, kesinlikle doğru bir varsayım / değerlendirme değildir. işin doğrusu Savran'ın dile getirdiği ulusötesileşme eleştirisinin özü, ulus-devletin aşıldı­ ğı ve polirik giicün u lusal alanın dışına aktarıl masıyla ulusal seviyede onaya çıkan sı­ n ıf mücadelelerinin anlamsızlaştığı tezlerine yöneliktir. Biz bu tezlere çağrışım yapan kavramın "ulusüstiilük" (supranationality) olduğunu ve Savran'ın hedefinin bu kav­ ram olması gerektiği ni düşünüyoruz. Analizlerinde sermayen in uluslararasılaşması olgusuna ve bu nun ulusal ekono­ mi pol irik ve sın ıf oluşumu sü reçleri üzerine yaptığı etkilere merkezi bir önem ve­ ren foat Ercan ( 1 998, 2002 ve 2006)'ın önerdiği sını f bileşenleri yaklaşı mı, bu ça­ l ışmada sunmaya çalıştığı mız genci çerçeveye oldu kça yakın durmaktadır. Şöyle ki Borarav, sermayeyi hem sekrörel, hem fonksiyonel lıeın de biiyiiklük / erki li­ lik duru muna göre bileşenlere ayırır ve biriken arcı değerin birincil ve ikincil bö­ liişüm düzeyleri ne bakan bir analiz çerçevesi öneri rken, Ercan'ı n buna uluslara ra­ sı laşmanın gerirdiği dinami kleri eklemesi, bunu yaparken de -çeşidi fonksiyon ları biraraya geti rerek- rakiplerine oranla dalıa fazla yapısal güç elde eden grupların ko­ numunu beli rleyerek düzeyler arasındaki bağlantıları düşünmesi bizim içi n önem­ lidir. Ne var ki, gelişrirdiği çerçevede ulusal ve uluslararası boyurları birlikre dik­ kare alarak BoraLav'ııı sııı ı f analiı.i perspekLi fi ııi genişletirken En:aıı da tıpkı Sav­ ran gibi "uluslararası"na bilinçli bir vurgu yapmaktadır. Ercan ve Tuna (2006), özellikle 1990'larda şidderlenen sermaye fraksiyonları arası çelişkilerin pol itik öne­ mine değinen yazılarında, kendi tabirleriyle " başka bir terim bu lamadı kları için", Poulanrzas'ı ıı iç burjuvazi (interior bourgeoise) kavramını gel iştirerek kullanmışlar, ama kavramdan türeyen -ve Poulanrzas'ın da işaret ettiği- "ulusötesi ilişkiler boyu-


224

1

Mehmet Gürsan Şenalp · Orsan Şenalp

tunu" devre dışı bırakarak bir anlamda analizlerini zayı Aacmışlardır. Halbuki Er­ can ve Tuna'nın iç burjuvazi derken kastettikleri sermaye u nsuru, bütü n ülkelerde olduğu gibi Türkiye' de de gelişmekte ve politik anlamda örgütlülüğünü sağlamak­ ta olan ulusöcesi bir kapitalist sınıf nüvesi olarak rahatlıkla tanımlanabilirdi. Yani Ercan'ın çalışmaları da ulusötesi toplumsal ilişkileri ve ulusöcesi sınıf oluşumlarını değerlendirme dışı bırakmaktadır. Sonuçta, sık sık ku rulduğunu ifade ettiği "ser­ mayenin hegemonyası"nın niceliği ve Türk baskın / holding sermayesinin bütün­ leştiği ni söylediği "dünya sermayesi"nin baş aktörü tan ı ın lanamadan ve onun ulu­ sötesi niceliği beli rlenmeden kalır. Bunun doğal bir sonucu olarak, uluslararasılaş­ ma sürecinde sermayenin iç bölün meleri ve çelişkileri -Bryan'ın temel sermaye frak­ siyonlarını dörlü bir ayrıma tabi tuttuğu çerçevesine dayanarak- devlet ve serma­ ye ilişkisi bağlamın da ele alını rken, daha çok sermaye fraksiyonların ı n ölçek üze­ rinde giriştikleri (yeniden ölçeklendi rme) mücadelesine odaklanılır (bkz. Ercan ve Oğuz, 2006). Kamu Yönetimi Reformu gibi -devletin bütünsel olarak dönüşümü­ nii hedeAeyen yönetişim projesinin bir parçası olan- bir politika paketi, bütünsel olarak değil, parça parça ele alın arak, "ölçek" mücadeleleri bağlamında açıklanır. Buna karşın, bu çalışmada ortaya koyulan ulusötesi kapitalizm perspektifi, neolibe­ ral kiireselleşme ve kapitalist yeniden yapılanma bağlamın da (ulusal) devlet/toplum komplekslerinin u lusötesileşci rilmeye çalışıldığı saptamasını yaparak bu doğrultu­ da verilen hegemonya müca<leleri ni -aynı anda hem ulusal, ulus-iistü ve ulus-alcı düzeylerde hem de bu düzeyler arasında- gözleyebilmek, toplumsal güçler arasında sürüp giden bu mücadelelerin birbirleri ve dünya kapitalist sistemi üzerindeki bü­ tünsel etkilerini analiz edebilmek açısından daha dinamik bir çerçeve sunmaktadır. UKS, Türkiye'de Değişen Sınıf Bileşenleri ve Hegemonya Mücadelesi

Boratav ve Yalman'ın çalışmaları, öncelikle ulusal düzeyle sınırlı bir analiz ön­ gördükleri; Savran ve Ercan ise "sermayenin uluslararasılaşması" vu rgusuyla küre­ sel kapitalizmin veya dü nya sermayesinin temel aktörünü çözümleme çerçevesinin dışında bıraktıkları gerekçesiyle eleştiriliyor olsa da ulusötesi kapitalist sınıfın var­ lığı koşullarında Türkiye'ye tekrar bakarken bu cutarlı ve yönlendirici çalışmaların sunduğu açılımların önemi yadsı namaz şüphesiz. Dahası, bu dört yazarın savundu­ ğu temel yaklaşımlar, Türkiye' de devlet sermaye ilişkileri ni açıklamak anlamında sunduğumuz çerçeveyi tamamlayıcı niteliktedir. Önceki bölümlerde verilen, Cox, Van der Pijl ve Robinson gibi isimleri n (Gramsci'yi dü nya sistem ine uygulayarak) geliştirdikleri tezlerle birlikte düşünüldüklerinde, bu çözümlemeler, bize, genel ola­ rak çevre ülkelerde sermayenin ve devlet/coplum yapılarının dönüşümü hakkın­ da çok daha net bir algılama gelişti rmek için gerekli olanakları sağlamaktadırlar. Emperyalizmin etkisiyle burjuvalaşmanın henüz Osmanlı döneminde başlama­ sı ve burjuvalaşma sürecine içki n olarak sermayenin dönüşümünün Cumhuriyet ve modern ulus-devletin kurulmasıyla birlikte hız kazandığı noktasında, bu dört yaza­ rın da hemen hemen ortak görüşte oldukları söylenebilir. Ulusal pazarın ve dış ser-


Ulusöte•I Kapitalizm

J 225

mayeye karşı devletçilik zırhına bü rünmüş ulusal ekonominin kurulmasıyla burju­ vazinin geliştirilmesi / millileştiril mesi ve buna paralel olarak asker-sivil bürokrasi­ n i n burjuvalaştığı; bu süreçte bir k ısım burjuvazi ve bü rokratik seçkinin, Bacılı ser­ maye sınıfların ı yakalama çabası içinde kaynaştığı fi kri de bu yazarları n üzerinde anlaştığı bir diğer nokta olmaktadır. Van der Pij l ' i n çalışmalarında "Hobbesçu H a­ sım Devlet" (Hobbesian contender state} kavramsallaştırmasın ı yaparken "devlet sı­ nıfı" olarak tanımladığı bu sınıf nüvesi, Türkiye koşullarında somut varlığın ı Koç ve CHP ilişkisinde bulmuştur. Boratav'ın, devlet gelenekçi yaklaşımı eleştirirken Türkiye'de devlerin sınıf karakterini vurgulayışı, bir anlamda, bu nüvenin varlığı­ nı doğrular niteliktedir (bkz. Boratav, 2005: Birinci bölüm). Bu bakış açısı, emper­ yalist mücadelerin belirlenimi altındaki Türk ulusal sermayesinin başlangıç koşul­ ları n ı ve çelişkilerin i anlamamıza yardımcı olur. Tekrar vurgulamak gerekirse, ulu­ sal ve uluslararası yapısal süreçler, ve bu yapısal sü reçler içinde sınıf aktörlerinin ey­ lemleri birbirlerini karşılıklı ve sürekli olarak belirlemiştir. Yalman (2002)'ın beli rt­ tiği gibi, hegemonya mücadeleleri bu sürecin bütününe içkin olarak görülmelidir. İ lerleyen dönemde ulusal birikim döngüsünün gelişmesiyle farklı sermaye frak­ siyonları güçlenmiş, siyasal alan bölünmüş, bu da yeni tarihsel bloklarla yeni he­ gemonya projelerin i n ortaya çıkmasın ı beraberinde getirmiştir. Yalman'ın kullan­ dığı şekliyle "devletçilik projesi" Batı'yı yak:ı lama motivasyonuna sahip "devlet sınıfı"nın projesi olarak görülebilecek iken, İkinci Dünya Savaşı sonrası üretilen " kalkınmacıl ı k projesi", yeni oluşan burjuva u nsurların -hem artığın hem de pay­ laşanların artması noktası nda sağlanan uzlaşma çerçevesinde- sisteme entegre edi l­ mesini öngören bir hegemon ik proje olarak ortaya çıkmıştır. Kal kınmacılık projesi, her ne kadar ulusal sermayenin desteklenmesi fikrine dayansa da, dünya kapitalist sistemi ve onun baskı n aktörlerinden bağımsız geliştirilmiş bir proje olarak görüle­ mez. O dönemde gerçekten de uluslararası niteliği ağır basan Bacılı burjuvazi için bu konsensus, "hasım devlet" karakterli çevre ülkelerde ulusal düzeyde yeni kapita­ listlerin gelişim i ile bir yandan devlet sınıfının konumunun -devleti kullanarak di­ renme kapasitesi nin- zayıflatması, diğer yandan da bu ülkelerdeki muhalif toplu m­ sal güçlerin -sosyal ist Rusya'nı n desteğini alarak- sosyalizme kaymasının engellen­ mesi işlevi görmüştü r. Sonuçta bu devlet toplum yapılarının sisteme daha fazla ek­ lemlenmesi gerçekleşmiştir. Yapısal olarak bu durumu belirleyen yine sermaye bi­ rikim sürecinin çelişkili ve eşitsiz gelişmesi olmuştur. Ercan'ııı son derece açık şe­ kilde gösterdiği gibi sermayenin ulusal düzeyde merkezileşmesi ve birikimine -çeli­ şik görünse de- paralel olarak milli burjuvazinin en gelişkin kısımları, giderek Batı sermayesi ile bütünleşme eğilimine girmiş, daha doğrusu onunla yarışabilmek için buna mecbur kalmıştır. Arkadan gelen sermaye grupların ı n (burjuvazileşen tarım­ sal ve ticari feodal unsurların) güçlenerek siyasi otoriteden pay talep etmeleri sonu­ cunda da, geçerli devlet/toplum ilişkisi biçiminin -tanzimat geleneği nin devam ı niteliğinde- askeri darbeler yoluyla şekillenmesi sürecine girilmiştir. B u çerçevede 27 Mayıs daha çok sermaye içi çel işkilerden doğan krizin aşılmasına yönelik ger-


226

1

Mehmet Gürsan Şenalp - Orsan Şenalp

çekleştilen bir darbe iken, 12 Mart net olarak karşı hegemonya geliştiren toplum­ sal güçleri hedef almıştır. Türkiye' de sermayenin anatomisinin, ve politik güç hiye­ rarşisin i n, sermaye birikiminin dünya düzeyindeki eşitsiz gelişimini taklit eder şe­ kilde dönüştüğünü ve Ercan'ın analizine referansla sermayeni n u luslararasılaşması­ na paralel şekilde geliştiğin i söylemek mümkündür. Burada şunu önemle vurgula­ mak gerekmektedir ki, devletçi lik ve kalkınmacılık hegemonik projeleri, görünür­ de u lusal plana yönelik ve Batı sermayesi ve emperyalist devletleri tarafından onay­ lanan projelerdir. iki proje de, sınıf içi ilişkilerde rızanın yaratılması anlamında he­ gemonya gözetirken; işçi sınıfı ve diğer ezilen kesimlerin idaresi noktasında rızaya değil, baskı ve şiddete dayanmıştır. Ezilen sını Aar üzerinde bir hegemonya kurma arayışı söz konusu değildir. 1 2 Eylül askeri darbesi ile " ithal ikameci sanayileşme modeli" olarak pazarlanan birikim- stratejisinden "ihracata dayalı büyüme modeli "ne geçiş, kapitalist küresel yeniden yapılanma çerçevesi nde u lusötesi sermayenin uygulamaya soktuğu bütün­ lüklü bir projenin Tü rkiye ayağı olarak görülmelidır. Proje, ABD merkezli, u lusla­ rarası sermaye l iderliğinde uygulansa bile savaş sonrası büyük oranda ABD serma­ yesi stratejesine bağlı olarak gelişmek durumunda kalan Avrupa ve Japon uluslara­ rası sermayelerinin de küresel piyasanın yaratılmasında çıkar birliğine girmeleri, bu çıkar birliğinin de Üçlü Komisyon (Trilateral Commission} çatısı altında kurum­ sallaşması gerçekleşmiştir (Gill, 1 990). Bu çerçevede, Latin Amerika, Asya ve Orta Doğu ekonomileri zorla serbestleştirilirken, buralarda dışa açık sermaye grupları­ nın oluşturulması ve gelişmekte olan sermaye kesimlerin i n yeni koşullara uyum­ lu hale getirilmesi; yan i sosyal izasyonu gerekmiştir. Bu anlamda darbeler, Özalcılık benzeri geçiş süreçlerini getirmiştir. Kısaca ifade etmek gerekirse, 1980-1999 ara­ sı dönemde u luslararası sermayenin u lusal baskın sermayeyle çıkar ve vizyonları­ n ı n bütünleşmesin i n altyapısı hazırlanmış; ithal ikameci strateji süresince kolay bi­ rikime alışmış olan sermaye gruplarının yeni düzene direnişi n i n karşı hegemonya hareketine dönüşmesin i engellemek amacıyla, ilk olarak buradaki büyük sermaye­ nin daha çok "burjuva liberalleşmesi" ve aynı anda önde gelen orta büyüklükteki sermayenin rızasının yaratılması hedefle nmiştir. Bu çerçevede, sadece Türkiye' de, kimilerine göre 100 milyar ABD doları -hem dış yardı mlardan gelen para hem de içerdeki sömürüden gelen artık- sermayeye aktarılmış, buna ek olarak türlü teşvik­ ler, destekler, fonlar vs. gibi vasıtalarla yeni birikim modeli dahilinde uluslararası sermayeyle bütünleşebilecek "seçki n" sermaye gruplarının yaratılması ve "yerli" bü­ yük sermayenin bu dönüşüme ikna edilmesi amaçlanmıştır Öza l'ın k işil iği ve bağ­ lantılarında somutlanan yeni-sağ program sürecin temel felsefesini belirlemiş, fa­ kat kaynak dağıtım ı nda sıklıkla ortaya konan keyfi yaklaşımlar sonraki yıllarda kızgınlaşan sermaye içi paylaşım mücadelesinde büyük rol oynamıştır.Türkiye' de 1 980'lerin sonu i le 1990'lı yıllarda ortaya çıkan sermaye içi çelişkileri, değişen iç bi­ leşenleri ve Türk sermayesinin çelişkileriyle okumak yerine, küresel ölçekte değişen


Ulusötesi

Kapitalizm

j 227

alt yapısal koşullara üst yapı nın uyarlanması; bu bağlamda uluslara rası sermaye, gi­ derek uluslararasılaşan yerli sermaye fraksiyonları ve bu gruplarla geriden gelen ve u luslararasılaşma imkanı ol mayan gruplar arasında ortaya çıkan, pazar ve devlet imkanları n ı n paylaşım ı dolayım ı nda gerçekleşen hegemon i k mücadele olarak gör­ mek daha açıklayıcı olmaktadır. Nasıl 1 2 Mart TÜSİ AD'ın kuruluşunu getirmişse, 1 2 Eylül de YASED'in (Yabancı Sermaye Derneği) kuruluşunu getirmiştir. Açık bir şekilde sermaye yanlısı olan askeri cunta, bir yandan tüm ulusal toplumsal örgiitlü­ lüklerin önünü kapatırken, d iğer yandan uluslararası sermayenin önünü ardına ka­ dar açmıştır. Bu olay, Poulantzas'ııı işaret ettiği gibi, o ana kadar d ışsal olan yaban­ cı sermayenin yerel bir aktöre döniişümünün başlangıcı olarak anlaşılmalıdır. Aynı dönem, devlet aygıtının içine yerleştirilen yabancı ülkelerde (çoğunlukla A BD' de) eğitim görmüş bürokratların belirgi nleşmesi, özel eğitim kurumlarının ve özel TV ve radyo kanallarının kurulmasıyla uluslararası bir entelektüel cipinin ön plana çık­ ması sürecinin de başlangıcı olmuşcur.10 Bu anla mda temel sermaye bileşenleri ön­ cülüğünde devlet karşısında konu mlandığı örgiitlenmelere bakarak bir saptama­ ya gidildiğinde; YASED tarafından temsil edilen ve ilk etapta (80 ve 90'larda) ön plana çıkmayan / çıkamayan uluslararası sermaye grupları ile TÜSİAD tarafı ndan temsil edilen ve holdingleşmiş bask ın -o zaman için hala ulusal- sermaye grupla­ rı hiyerarşinin tepesinde duran sın ıf aktörleri olarak saptanabilir (Ercan, 2002 ve 2006). Bu gruplar neoliberal çerçeveye uygun olarak, TOB B içi nde örgütlenen ve uluslararası üretim zincirine taşeron olarak eklemlenmiş orta ve küçük ölçekli ser­ maye grupları n ı n sosyalizasyonu konusunda ortak çı kar birl iği içinde görünmekte­ dir. Bazı sektörler için -ortaklıklar ve teknoloji/sermaye i htiyacı bakımlarından- bu grupların önde gelen unsurları birbirine bağlanmışken, kimi sektörler için ulusla­ rarası sermayeyle uluslararasılaşan yerli sermaye çıkarları çatışmaya girmiştir. Lider pozisyondaki uluslararası ve uluslararasılaşan grupların , u luslararası üretim ve do­ laşım kanallarına katılamayan ve ulusal diizeye mahkum küçük ve orta boy grup­ larla, TESK çatısı altında örgütlii esnaf ve sa naat kar gruplarının mülksiizleşcirilme­ sinden gelecek pastayı, rızası sağlanacak "dışa döniik" gruplara vaad ettiği de dü­ şünülebilir. Bu çerçeve içinde T I SK'in yeri sını Aar-arası mücadelenin pratik boyu­ tunu, yani işçilerin taleplerinin bastı rılması ve kazançların ın geriletilmesi mücade­ lesi ni, sermayenin genel çıkarı doğru ltusunda yürütmek olmuştur. Bu bakımdan TİSK'in sayılan fraksiyonların tümü hesabına iş gördüğü söylenebilir. 10 Türkiye'de yaşananların benzerinin gelişmekte olan ilk yirmi ülke (G·20'ler) için de benzer olduğu ileri sürüle­ bilir. Rusya ve Çin'in, piyasa ekonomisine geçseler bile. korudukları güçlü merkezi devlet yapılarını kendi ser­ mayelerini geliştirmek için kull;ınma yoluna gitmeleri. bu anlamda Merkez'e, ya da ulusötesi sermayeye, mey­ dan okumaları, gelişmekte olan ülke sermayelerine ciddi bir rekabet gücü vermiştir. Süreç içinde neoliberal taleplerin hem dünya genelinde hem de ulusal düzeyde yarattığı tahribat ve krizlerin hem uluslararası hem de ulusal düzeylerde (dolayısıyla ulusötesi alanda) sınıf içi gerilimleri tırmandırarak merkezde hegemonik dü­ zeni, merkez dışında ise hegemonya inşasını zora soktuğu, paralelinde gl.obal anlamda militarizmin ve onun karşıtı / meşrulaştırıcısı küresel islami terörün yükselişine tanıklık edilmiştir. Kısacası, giderek çevre ülke siya­ setlerini belirleyen sınınarın 'ulusötesi' bir boyut kazanması. kapitalizmi bir dünya sistemi olarak global. böl­ gesel, ulusal ve yerel boyutları ve dönüşümü ile anlamayı kaçınılmaz hale getirmiştir.


228

1

Mehmet Gürsan Şenalp - Orsan Şenalp

1 980 ve 1990'ların kriz ortamında, YASED' in dev sermayeli uluslararası şirket­ lerin ulusal ölçekteki temsilcisi olarak, gözle görülür bir pol itik aktöre dönüşmeme­ si nin sebepleri bu çerçevede anlaşı lmalıdır. iç pazarın gel işimi sü recinde, üretim­ dolaşım-bölüşüm kanallarının ulusal sermaye gruplarının elinde olması, askeri dar­ be öncesinde politik ortamın (sağ ve sol grupların fa rklı anlamda da olsa dış güç­ lere karşıtlığı), küresel leşme gibi etkin bir ideolojik aracı/söylemin yokluğu burada önem li rol oynam ıştır. Fakat bunlardan daha önemlisi kendisiyle vizyon ve çıkar birliğine girme anlamında ikna edilmemiş olan, ya ni u lusal pazarla sınırlılığı aşma yoluna girmiş bir sermaye grubu oluşmam ış olması potansiyel bir direnişe neden olacağından, ulusötesi sermayenin geri planda kalarak, ulusal düzlemdeki mücade­ lenin netliğe ulaşmasını beklediği tahmin edilebilir. Bu şekilde bir hegemonik mü­ cadeleleni n ortaya çıkışında devlet gücü ve onun oynadığı rol son derece belirleyi­ ci ol muştur. Hem dönüştürücü hem de dönüşümü engelleyici yönde kullanılmaya açık haliyle, kimi zaman ise karşı hegemonyanın kurumlarını ve ideolojisini geliş­ mesi ve sistemden çıkışın ister istemez önü nün açı lması tehditini barındıran yapısı ile geleneksel devlet kurumları sı nıfsal temelde yükselseler de, kontrolün hangi sı­ nı flara ve sınıf fraksiyonlarına geçeceği, toplu msal dönüşü mün temel bel irleyenle­ rinden birisidir. Doksa nların mücadele ortamı içerisinde gerçekleşti rilen DTÖ ve Gü mrük Birliği üyelikleri ticaretin daha da serbestleşmesini getirirken, diğer yan­ dan büyük K İ Tierin ve devlet bankalarının özelleştirilmesi girişimleri nin anayasa mahkemesi, danıştay gibi yüksek mahkemeler tarafından geciktirilmesi geleneksel devlet kurumları aracılığıyla ulusal sermayenin hala küresel yeniden yapılandırma sürecine direnebileceği bu yolda ciddi soru nlar yaratabileceği görü lmüştür. Yani, Türk devlet/toplum yapısının, derinleşen ve genişleyen kapitalist ilişkileri n serma­ yeler arasında ve işçi sınıfına karşı dünya düzeyinde verilen mücadele ortamında, ulusal birikim süreçlerine daha fazla bağı mlı olan sermaye grupları ve sosyal güçle­ rin elinde hala pazarlık unsuru olabildiği anlaşılmaktadır. Ulusa l D üzeyde Ulusötesi Tarihsel Blok Oluşumu ve D e vletin Yön e tişim M ekanizm aları Aracılı ğıyla Ulus ö t es ileş tirilmesi

1998 yılında Türkiye'nin I MF'yle yakından izleme antlaşması imzalaması ve 1999'da Avrupa Birliği üyeliğin in açıklanması, bir yandan küresel düzeyde bir yan­ dan da ulusal düzeyde baskın sermaye grupları arasında ulaşılan bir uzlaşının orta­ ya çıkardığı gelişmeler olarak görülmelidir. Giddens'ın Üçüncü Yol formülasyonu ve Clincon-Blair ortaklığıyla da simgelenen bu uzlaşmanın, bask ın ulusötesi endüstri­ yel sermayeyle ulusötesi para sermaye grupları ve Avrupa ve Asya merkezli bazı ulu­ sötesi grupların aras'ında kurulduğu ileri sürülebilir (Overbeek ve Van der Pijl, 1993). Dünya genelinde çok taraflılık ve küresel yönetişim programları ve Birleşmiş Millet­ ler, I M F, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kapitalizmin kaleleri arasın­ da kurumsal işbirliklerinin kurulması, Türkiye'de ise bu süreç AB üyeliği, geri dö­ nen I M F ve DB kredileri ve uyumlu bir koalisyon hüku meti ile somutlaşmıştır. Bu,


Ulusöıesl Kapitalizm

1 229

Türkiye'de ulusötesi bir tarihsel blokun oluşum anıdır. Bu ta�ihden sonra, sadece Türkiye' de değil, dünya genelinde -kapitalist yeniden yapılandırılmasının son aşama­ sı olarak- devletin yönetişim modeline göre yeniden yapılandırılması hız kazanmıştır. 1999 sonrası Türk devlet aygıtında gözlemlenen dönüşüm sürecine katılan aktörle­ rin bileşenleri ve bunlar arasındaki uyum ulusötesi tarihsel blokun Türkiye' de de ku­ rulduğunu doğrular niteliktedir. Bu durum, ulusötesileşmeni n dışardan içeriye doğ­ ru bir proje / süreç olmadığını göstermektedir. Yukarıda tartışıldığı gibi bloku oluş­ turan unsurlar 24 Ocak 1980 sonrası oluşmaya başlamıştır; bu anlamda 1980'ler, Türkiye' de sermayenin, ulusötesi sermaye gruplarıyla çıkar birliği kuracak şekilde ge­ liştiği, sosyalize olduğu, yani ulusötesileştiği bir dönemdi r. Bir hegemonya projesi olarak u lusötesileşmenin, iktisadi, siyasi/idari ve kültürel olmak üzere üç sacayağı bulunuyor. Bu nedenle sürecin sadece ekonomik ve politik boyutu üzerinde durmak ve kültür boyutunu gözardı etmek çözümlemeyi eksik bı­ rakacaktır. Kültürel anlamda toplumun ulusötesileşmesi olgusu, ulusal dil ve tarih bilincinin giderek ortadan kalktığı bir sürece gönderme yapsa da süreç en öz biçim­ de "Amerikanlaşma" terimiyle ifade edilmektedi r. İdeolojisi "tüketimcilik" (conm­ merism) olan bu türden bir ulusötesi dönüşümün, kültürel/yerel farklılıkları tüke­ tim ve pop kültürü üzerinden silikleştirmeyi ve küresel düzeyde homojenleştiril­ miş bir insanl ı k tasarım ı n ı yaygın laştırmaya çalışmakta olduğu düşünülebilir (Fe­ atherstone, 1990; Holton, 1 998; K i ng, 1997; Tomlinson, 1 999, Waters, 1997, Skla­ i r, 2002; Reyhan, 2003; Faist ve Özveren, 2004). İktisadi anlamda u lusötesileşme ise toplumların iktisadi faaliyet alanlarının ve karar sü reçlerinin ulusötesileşmesini beraberinde getirmektedir. Üretimin uluslararasılaşması sürecinin bir anlamda ta­ mamlayıcısı/devamı olarak karşımıza çıkan bu gelişme, öncelikle ulusötesi şirkecle­ rin küresel düzeyd� yaygınlaşması ve giderek artan çok boyuclu etkinlikleriyle, ar­ dından doğrudan yabancı yatırımların tüm dünya genelinde gösterdiği büyük ar­ tış miktarlarıyla ve şiddetlenen küresel ticaret akımlarıyla özdeş tutulabilir (Gilpin, 197 1 ; Su nkel ve fuenzalida, 1 979; U NCTAD, 1989, 2001 ve 2006; Cox, 1987; Dicken, 1 998; Yeung, 1 997, 1 998 ve Robinson, 2004). Paydaşlık, hesap-verebilirl i k, ademi-merkeziyetçilik, şeffaflık gibi yeni kavramlarla anlatılmak istenen "yöneti­ şim" olgusuyla özdeşleşen ve yukarıda çerçevesini çizdiğimiz projenin siyasal/yö­ netsel kısmı ise devlet aygıtını hedeAemektedir. Yeni bir siyasal iktidar modeli ola­ rak projelendirilen, kamusal ve yerel yönetim reformlarını içine alan; devletin yeni yönetim prensipleri doğrultusunda yeniden yapılanması nı öngören bu model, bi­ zim algılayışımıza göre, "devletin ulusötesileşmesi" projesinin politik ve kurum­ sal boyutunu oluştu rmaktadır (Şenalp vd., 2003, 2007; Güler, 2005; Bayramoğlu, 2005; Şenalp, 2005; Reyhan ve Şenalp, 2005) Türkiye' de devlet toplum yapısı üzerinde etki eden iki temel dönüştürücü kuv­ vet olan Avrupa Birl iği (Gümrük Birliği 'nden bu yana devam eden ekonomik ve si­ yasal reformlar) ve I M F ve Dünya Bankası kaynaklı yapısal uyum programları (ve bu bağlamda şart koşulan uyum reformlarının) arasındaki uyum ve benzerlik, bun-


2 30

1

Mehmet Gürsan Şenalp

·

Orsan Şenalp

!ara Birleşmiş Milletler (ve bağlı örgüt ve programların ın) ve DTÖ, OECD gibi örgütlerin tek kalemden çıkma ve birbirbirini tamamlayan dayatmaları eklendi­ ği taktirde, Türkiye' den bakarak kü resel bir sermaye çıkarının varlığından söz ede­ bilmek mümkün olmaktadır. Adı geçen küresel kurumların dünyanın çeşitli böl­ gelerinde (Latin Amerika' da Orta ve Merkez Avrupa' da ve Uzak Doğu' da) devlet­ leri ve toplumları dönüştürerek kü resel kapitalizme entegre etme misyonunu taşı­ dığı önermesi bir çok çalışmada dile getirilmiştir. Yalnız bu çerçevede çok az sayı­ daki çalışma ulusötesileşme süreci ni -ülkelere sadece dışsal bir takım düzenlemeler ve politikalar yoluyla dayatılan değil- ulusal sınırlar içerisinde giderek yükselen ve güçlenen ulusötesi sermaye kesimleri tarafından desteklenen iktisadi, siyasi ve kültü­ rel bir proje olarak tanımlamaktadır. Sürecin baş aktörünün altın ı çizmek için dev­ letin yönetişim modeli ne göre yeniden kurulması sürecin i ulusötesi kapitalist sınıf l iderliğinde yürütülen daha geniş kapsamlı bir projen in parçası olarak görmek ge­ reklidir. Dolayısıyla, yönetişi m modeli ulusötesileşme projesinin politik programı­ dır ve daha fazla ulusötesileşmeyi öngörmektedir. Nilıayi hedef, sömürünün neoli­ beral tarzının kurumsal temellerini sağlamlaştırmak ve global boyutlu organik kri­ zi aşmaktır. Bunun için neoliberal piyasa düzeninin en baskın/güçlü sermaye lehi­ ne yayılmasını engelleyen, kapitalistler arası çekişmeyi azdıran ve hegemonyanın dünya ölçeğinde inşasın ı engelleyen devlet-toplum yapılarının; yan i, Van der Pijl (2006)'i n " hasım devlecler" (contender states) diye adlandırdığı Rusya ve Çin' in ya­ nında, " ikincil hasım devletler" {secondary contenders) dediği, örneğin bir Brezil­ ya ve Türkiye gibi ve biri nciler kadar olmasa da görece güçlü denilebilecek, devlet yapıların ı n ortadan kaldı rılması/döniiştürülmesi gerekmektedir. Bu devlet/toplum yapıları, bir noktaya kadar kapitalist ilişkilerin kurulması na ve yayılmasına h izmet ederek işçi sınıfı ve diğer toplum kesimleri ni baskı altı nda tutmaya yarasalar bile daima küresel bir sistem olma mecburiyetindeki kapitalizmin, en gözde örgütlen­ me biçimleri olmadıkları açıktır. Türkiye' de 1 990'lar ve sonrasında devletin dönüşümünün n iteliğini belirleyen u nsurlar olarak tüm düzenleyici reformlar ve spesi fik olarak kamu yönetimi re­ formları anlamlı bir çerçeve içinde ve organik krizin aşılması anlamında, yerli ye­ rine oturmaktadır. Giderek ulusötesileşen üretimin bağrından boy veren yeni top­ lumsal ilişkileri, yeni sermaye birikim sürecine uygun düşen üstyapının oluşumu gerekliliği, kendisi de hegemonik mücadelelerin nesnesi olan devletin ulusötesileş­ mesi projesi şeklinde somuta bürünmüştür. Bu noktada sivil toplum'un ve organik aydınların ulusötesi bir n itelik kazanması merkezi bir önemdedi r. Keza yönetişim modeli n i n i nşası ilk önce DB, AB, BM vs. aracılığı i le bir STK'laşmayı öngörmüş; geniş çaplı bir fonlama programı, sermayenin organik aydını ile kurumsal birleşme­ sine paralel olarak gerçekleştirilmek istenmiştir. Bu çerçevede sivil toplum motoru sermaye olan, devlete karşı tüm kesimlerin refahını getirecek bir şeymiş gibi sunul­ maya gayret edilmiş, sermaye toplumu diyebileceğimiz bir ulusötesi sivil toplum in­ şası gündeme gelm iştir. Türkiye' de bu sürecin başat aktörleri TESEV, İ KV, DEİ K,


Ulusötesi Kapitalizm

j 231

Bilişim Vakfı, Tarih Vakfı, Eğitim Gönüllüleri Vakfı, vb. gibi akla gelebilecek her alanda kurulan sermaye STK'larınca çekilmiştir. B unların büyük bölümünün, ve ek olarak bölgesel ve yerel ölçekte STK'ların, fonlanmasında ulusötesi fonların yö­ neticisi ve ulusötesi sivil toplum mimarı olarak görülebilecek Soros ve ona bağlı ulusöcesi STK'ların oynad ığı rol anlamlıdır. B u çerçevede AB, BM, DB, ve Soros fonları ile ulusötesi kapitalist sınıfı n projesine bağlanan akademi, üniversiteler ve dernek/vakıf gibi yapılar, ulusal düzeyde genişleyen ve derinleşen kapitalist devleti n bünyesine, toplumu temsil ettiği ilan edilen unsurlar olarak karılmak istenmekte­ dir. Böylece öngörülen, devlet/toplum yapısının ulusötesi bir niteliğe kavuşmasıdır. 1999'da başlayan sü reç, 2000 Kasım ve 2001 Şubat krizlerini takiben, Daha iyi Küresel Yönetişim (A Better Global Governance) adlı kitabın yazarı Kemal Derviş' i n bakan olmasıyla hızlanmış ve AKP hükumetinin göreve gelişiyle rayına oturmuş­ tur. Bu çerçevede Bacı ile hegemonik bütünleşmenin ön koşulu olan finansal ser­ bestleşme ve özelleştirmelerin tamamlanması için devlerin geleneksel yapısında ger­ çekleşmesi öngörülen kuru msal reformlar ekonomi politik gündemin ilk sıralarına oturmuştur. Cumhurbaşkan lığı, Milli Güvenlik Kurulu/Ordu ve Yüksek Mahke­ meler merkezli bürokratik ve militer direnişe rağmen, Merkez Bankası'nın özerkli­ ğinin ve Bağımsız idari Kurulların kuruluşunun gerçekleşmesi, ulusal birikim dön­ güsünden beslenen sermaye grupları için ciddi bir mevzi kaybı nı işaret etm iştir. Bu mevzi savaşları sırasında büyük sermaye içi paylaşım mücadelesinin önemli bir et­ kisi olduğu ve bir kazananlar koalisyonu oluştukça çeşidi alanlarda karşılıklı taviz­ ler verildiği görülmektedir. Çelişkiler ve antagonizmalarla dolu bu mücadele süre­ cinde oluştu rulan yönetişim mekanizmaları ile karşılıklı tavizlerle yürütülen i lişki­ leri nihayetinde ulusötesi sermayen in lehine sonuçlandıracak kurumsal bir ortam yaratılmak istenmektedir. Önde gelen yerel sermaye gruplarının rızası, ilk olarak onları doğrudan sermayenin merkez metropollerine (küresel finansal yapıya) bağla­ yacak kurumsal ağların kurulmasına, ikinci olarak da mü lksüzleştirilen küçük sa­ nayici esnaf ve sanatkarın yerel piyasalarına haki m edilmelerine bağlıd ı r. Bu çerçe­ vede yerel düzeyde "sermaye sivil toplumu" inşası, STK' lar öncülüğünde yerel ta­ rihe ve kimliğe yapılan vurgu, vb. ulusötesileşme programını tamamlayan u nsur­ lardır. Şehir konseyleri, i l özel idareleri, bölgesel kalkınma ajansları kademe kade­ me hem ulusötesi sermayenin doğrudan politik temsilini, hem de sermaye STK'ları aracılığı ile ulusötesi sermaye vizyonunun toplumsal dokuya işlemesini geti rmek­ tedir. Bu şekilde i nşası hedeflenen sermaye hegemonyası nın; bir zamanların ulusal sermayesi KOÇ ve Sabancı gibi gruplardan öte, bunların yavaş yavaş parçası haline geldiği; ulusötesi kapitalizmin hegemonyası olduğunu iddia ermek mümkün hale gelmektedi r. Böylece, düzenleyici reformlar ve kamu yönetimi reformları arkasın­ da söylem ve eylem birliği yapan I M F, DB, AB, BM, OECD, TÜSİAD, YASED, TOBB, TESEV, İ KV, DEİK, Tarih Vakfı, Soros destekl i STK' lar ve tekel medyası­ n ı n da bu sınıfın moral ve entelektüel liderliği altında u lusal düzeyde kurulan ulu­ sötesi bir tarihsel blokun temel unsurları olduğu tespit edilebilmektedir.


232

1

Mehmet Gürsan Şenalp · Orsan Şenalp

Sonuç

Sermaye içi çelişkilerin ve sermayenin kendi çelişkilerini aşabilme kapasitesinin (ve bu kapasitenin sın ı rlarının) olduğu gibi açığa çıkarılması işi bugün de, tıpkı dün olduğu gibi, dünyanın sorunlu düzenini değiştirmek isteyenlerin önünde acil bir gö­ rev olarak durmaktadı r. Yaklaşık yüzyıl önce bu meselenin açıklığa kavuşturulması ile sosyalist devrimin gerçekleşmesi arasıııdaki doğrudan ve kuvvetli bağlantı düşü­ nüldüğü nde, bu konuda net bir kavrayışa ne kadar acil ihtiyaç duyulduğu açıktır. Ser­ mayenin, gerek kendi sını f-içi mücadelelerinde, gerekse boyunduruğu altına aldığı di­ ğer sosyal sınıf ve gruplara karşı verdiği mücadelelerde her zaman "böl-parçala-yönet" stratejisine bağı mlı olduğu ve sömürü düzenini ayakta tutmadaki -temelde yapısal gücünden kaynaklanan- başarısının, hasımlarını birbirine (ırk, din, dil, milliyet, cin­ siyet, kültür, medeniyet vs. temelinde) kırdıracak kadar iyi tanımasına bağlı olduğu akılda tutulması gereken iki gerçek. Bu gerçeklere karşılık sosyalist devrimin örgüt­ lenmesi sürecinde, Lenin'in benzer bir stratejiyi sermayeye karşı çok daha üstün bir şekilde, uyguladığını düşünebiliriz. Yani, emperyalizm kuramı (Kaucsky'nin ultra­ emperyalizm tezinin aksine) o tarihsel ve toplumsal dönemeçte, sermayenin en can alıcı zaafını, yani kendi iç çelişkilerini net olarak belirlemiş ve ezilenlere sermaye kar­ şısında yapısal bir güç kazandırmıştır. Bu yapısal güç, hiç şüphe yok ki devrimin ger­ çekleşmesi için gereken öznel koşulları yaratan temel ilkelerden bir tanesi olmuştur. Bugün de aynı şekilde, kapitalizmin ve onun başat öznesinin iç çelişkilerinin doğru okunması, düşmanı iyi tanımak ve onu altecmek adına önemini korumakta. Bu anlamda okuduğunuz bu makale, esas olarak son yıllarda Türkiye'de ortaya çı­ kan tartışmalara katkı yapabilecek teorik bir perspektifi detaylı bir şekilde tanıtmayı amaçladı. Bunun dışında ne aktarılan teorik perspektifin sorunsuz ve tamamlanmış olduğu, ne de bu tarz bir teorik açılımın şu ana kadar Türkiye'de ortaya koyulmadı­ ğı ileri sürülmektedir. Özellikle belli başlı bazı sol görüşlü akademisyenlerin I yazar­ ların çalışmaları nın, Praksis dergisi ve Küçükkuyu toplantıları çevresinde ortaya çı­ kan üretimlerin, Anti-Mai ve Bağımsız Sosyal Bilimciler gibi kolektif çal ışma grupları tarafından ortaya koyulan çabaların ve daha başka çeşitli sol politik gruplar içinden gelen analizlerin çoğu kez benzer yaklaşımlar üzerine kurulduğu veya benzer yakla­ şımları içerdiği görülmektedir. Bu makale, kendisine birincil amaç olarak, kapita­ list sistem in sıklıkla gözardı edilen bir boyutunu tarihsel materyalizm temelinde teo­ rize eden bazı uluslararası çalışmaları, olabildiğince derli coplu bir şekilde canıcarak, Türkiye'de evrimleşerek gelişen bir tartışmaya katkı sunmayı hedeflemiştir. Bu şekil­ de aynı anda hem ulusal hem de uluslararası düzeylerde "ulusötesi" olarak örgütlenen ve eyleyen bir sermaye fraksiyonunun -ve onun tüm spesifik kurumsal I özel I tüzel biçimlerinin- yapılacak eleştirel akademik ve bilimsel çalışmaların, girişilecek demok­ ratik I politik I kitlesel mücadelelerin hedefi olması gerektiğinin önemi vurgulan­ mak isten miştir. Kapitalizmi anlamak Marx'sız, yani Marx'a başvurmadan ne kadar mümkünse, "Kapitalist"siz, yani kapitalist sınıf aktörlerine bakmaksızın da ancak o kadar mümkündür. Her ne kadar Türkiye'de sol yazarların çoğu yapısalcı eğilimlere


Ulusötesi Kapitalizm

1 233

karşı ihtiyatlı yaklaşmayı tercih etseler de, son tahlilde yapılan çalışmaların büyük bir çoğunluğu tekrar tekrar kapitalizmin, kapitalist ilişkilerin çözümlenmesi meselesine, yani "yapı"ya odaklanmakta; diğer bir deyişle, yapısal çözümlemeler olarak kalmak­ ta. Bugün ülkemizde Koç, Sabancı, Çukurova, Doğan, Doğuş, Eczacıbaşı, ENKA, Çolakoğlu vb. büyük sermaye grupları (yani kapitalist sın ı fı n özneleri) ve onların sivil topluma nüfuz eden örgütleri (TÜSİAD, TOBB, YASED, DElK, TİM vb.) üzerine derin lemesine eleştirel çalışmaların son derece kısıtlı oluşu, bize anılan aşırı yapısalcı eğilimin bir sonucu gibi görünmektedir. Bu nedenle, bu teorik katkıyı sunarken, ta­ n ıtılan perspektif geliştirilmeye ve bu perspektife dayalı -giriş niceliği nde de olsa- öz­ gün bir Türkiye analizi üzerinden görgü! anlamda bir katkı yapılmaya çalışılmıştır. Açıktır ki, bu perspektiften hareket edildiğinde, Türkiye' de ya da dünyanın herhan­ gi bir yerinde devletlerin, mevcut sosyal güçlerle kurduğu çelişkili il işkilerin niceliği ni anlamak, açık ya da gizli, formel ya da enformel, çok-düzeyli / çok-boyutlu kimi ulu­ sötesi ilişkilerin / bağlantıların etraflıca çözümlenmesine bağlıdır. Bu da ne yazık ki bilimsel sosyalistlerin ya da Marksistlerin bir çoğunun ihmal ettiği ya da kayda değer bulmadığı çalışmalar olarak algılanmaktadır. Günümüzde küresel politik ekonomi­ n i n temel yönelimlerini belirleyen pek çok karar I M F, Dünya Bankası, DTÖ, Birleş­ miş Milletler gibi uluslararası ve uluslarüstü kurumların yanında Bilderberg Toplantı­

ları, Üçlü Komisyon, Dünya Ekonomik Forumu, Dış İlişkiler Konseyi. Uluslararası Tica­ ret Birliği (/nternational Chamber o/Commerce) vb. ulusötesi seçkin planlama grupla­ rında, yani ulusötesi kapitalist sınıfın bir takım özel iktisadi / siyasi forumlarında şe­ killenmekte ve bu platformlar kapitalisc sınıf çıkarların ı n devlet policikalarına dönüş­ türüldüğü -Gramsci'nin "burjuvazinin kolekcif ayd ınları" dediği- ortamlar olmakta­ dır (Gill, 1 990; Cox, 1987; Van der Pijl, 1998; Robinson, 2004; Carroll ve Carson, 2003). Kapitalisclerin ulusötesi sosyalizasyonunu sağlayan ve U KS'n in politik olarak örgüclendiği, ve toplumların gündemine herhangi maddi temelden ve sınıfsal bağ­ lamdan yoksun, ayartıcı ve narkotik etkilere sahip (lllüminati, Yuvarlak Masa Şova/­ ye/eri, Gizli Dünya imparatorluğu. Dünyayı Yöneten Gizli Güçler vb.) bir takım çarpı­ cı kavramlar eşliğinde sokularak, mistik / metafizik kurgusal bir varlık gibi gösteril­ mek istenen ve hatta bir anlamda yüceltilen bu "somut" ve karmaşık şebekenin tahli­ li, yerine getirilmesi yaşamsal öneme sahip, bilimsel ve elbette sosyalist bir görev ola­ rak önümüzde durmaktadır. Bu çok-düzeyli / çok-boyutlu bağlantıların ortaya çıka­ rılması ve spekülasyonların / komplo teorilerinin ötesine geçen bi limsel çözümleme­ lerin ortaya koyulabilmesi için burada sunmaya çalıştığımız ulusötesi tarihsel materya­ list perspektifin önemli bir potansiyele sahip olduğunu düşünüyoruz. Bu satırlar yazı lmadan bir süre önce Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçil­ mesi ile, Türkiye u lusötesileşme yolunda çok önemli bir adım daha atmıştır. Mu­ hafazakar / demokrat (İslamcı / neoliberal) AKP'nin tam anlam ıyla devletin zirve­ sine oturması, AB Komisyonu ve diğer bazı ulusötesileştirici merkezlerde sevinç­ le karşılandı. Kapitalizme değil ama ulusötesileşmeye direnen ulusal sosyal güçle­ rin (ulusal çevrime bağım l ı sermaye grupları, ordu ve geleneksel bürokratik seçkin-


234 1

Mehmeı Gürsan Şenalp - Orsan Şenalp

lerin) kalelerinden en önemlisini ele geçiren A KP'nin, h iç vakit kaybetmeden "yö­ netişim" sürecinin nihai hedefi sayılan -Gill 'in Yeni Anayasacılık (New Constitu­ tionalism) dediği- aşamaya doğru yönelmesi ve sü reci büyük ölçüde rayına otur­ tacak "yeni anayasayı" hazı rlamaya koyması boşuna değildir. Bu bağlamda, Tay­ yip Erdoğan'ın ısrarla devleri ulusöcesi bir yapıya dönüştürecek bu anayasa için son derece geniş bir uzlaşma sağlayacaklarını iddia ermesinde sanıyoruz ki ABD se­ çimlerinde Cli nconlar'ın sözciiliiğünü yaptığı -Dubai yeşil sermayesinin de orta­ ğı olduğu- ulusöcesi finansal sermayeni n iktidarı nın kurulacağına duyduğu i ma­ nın da payı olsa gerektir. Diğer bi r yandan, birden bire musluktan akar gibi alınan uluslararası ihaleler ve modernizasyon sacın alı mları, bize askerin bu uzlaşıya aktif katılımının sağlanmaya çalışıldığı izlenimi vermektedi r. N itekim Genel Kurmay Başkanı'nın son genel seçimleri izleyen süreçte AKP'nin elde ettiği zafer üzerine yaptığı "Kepenkleri i ndirdik!" tü riinden "esprili" açıklamalar ve ardından şiddetle­ nen terör saldırılarının tetiklediği "sı nır-ötesi operasyon" tartışmaları sürecinde or­ dunun hükumetle yakaladığı "mutlak uyum" ortamı, A KP'nin islamcılığını, şeri­ at tehdidini bir müddet geri plana itmiş, "Kiirt Sorunu"nu gündemi n biri nci sırası­ na taşımıştır. "Ergenekon Operasyonu"nu da bu bağlamda değerlendirmek müm­ kündür. Bu olay pek çok yerde yapıldığı gibi, tek başına ulusal sınırlar içerisinde­ ki bir iç siyasi çekişme, Türkiye'n in "darbelerle hesaplaşması" ya da bir demokrasi atağı olarak görülemez. Kimi İslamcı-liberal (sol) çevrelerin tespitleri ancak bir öl­ çüde doğrudur; gerçekten de gürültünün nedeni birilerinin musluklarını n kesilmiş olmasıdır. Cumhu riyetin kuruluşundan bu yana iktidarı nı sürdürmüş olan bürok­ ratik zü mre ya da Türkiye'ni n devlet sınıfının kadroları özellikle son 8-10 yıldır ya yeni ulusötesi düzenle uzlaşmak ya da marjinal leşmek zorunda bırakılmıştır. Enteg­ re olanlar "kepenklerini indiri rken" eski-kafalı bir takım marjinal / emekli unsur­ lar "Ergenekonlaştırıl makta<l ır." Şüphesiz ki bu süreçte Van der Pijl'in deyimiyle "ikincil bir hasım devlet" olarak Türkiye'nin devlet-kurucu milliyetçi ideolojisi Ke­ malizm ve ulusalcılık da tasfiye edilmektedir. Ulusötesi sermayeni n ve ABD'ni n AKP, Fecullah Gülen ve "ılımlı lslam" sempatisi b u bağlamda yerine oturmaktadır. Entelektüel düzlemde kurulmuş olan (Vakit, Zaman, Yeni Şafak, Tarafgibi gazete­ lerde yazan, iktidar yanlısı sayısız televizyon kanalında boy gösteren isimlerden olu­ şan) lslamcı-muhafozakar-neoliberal ittifak, ulusötesi sermayenin Ortadoğu coğraf­ yası için aradığı olağanüstü yararlı bir formülü oluşturmaktadır. Yakın tarihin en şiddetli neoliberal politikaları AKP iktidarı eliyle uygulanırken, halkımızın, "hayır duaları" üzerinden rızası ü retilmektedir. Türkiye' de bugün yer yerinden oynarken, müthiş bir siyasi hesaplaşma yaşanırken piyasalar ciddi bir sarsıntı yaşamamakta, kriz patlak vermemektedir. Bu da kanımızca söz konusu ulusötesi tarihsel blokun gücünü göstermektedir. •


Ulusötesi Kapilalizm

j 235

K a y n a kça Anderson, J. (2002) "Question of Democracy, Territoriality and Globalization·. J. Anderson (der.) Trans­ narional Democracy. Polirical Spaces and Border Crossings. London and New York: Routledge, içinde

s.6-39. Anderson, P. (2007) Gramsci: Hegemonya, Doğu-Barı Sorunu ve Strateji, çev. T. Günersel, lstanbul: Locus. Anderson, P. (1976) "The Antinomies of Gramsci; New Left Review 1/100 Kasım-Aralık, 5-78 Anderson, S ve J. Cavanagh (2000) Top 200: The Rise of Corporate Global Power. Washington DC: lnstitute for Policy Studies. Arrighi, G. (2000) Uzun Yirminci Yüzyıl, çev. R. Boztemur, Ankara: imge. Arrighi, G. (1 999) "The Global Market." Journal of World Sysrem Research, 5 (2), 2 1 7-5 1 . Baker. A . (1 999) 0Nebuleuse and the lnternationalization o f the State in the UK? The Case of HM Treasury and the Bank of England." Review of lnternational Polirical Economy, 6 (1),79-100. Balibar, E. ve 1. Wallerstein (1 995) Irk, Ulus, Sınıf. çev: N. ôkten, lstanbul: Metis. Barnet. R ve R. Mueller (1 974), Global Reach: The Power of Multinational Corporations, New York: Simon & Schuster. Bates. T.R. (1 975) "Gramsci and the Theory of Hegemony." JournalofHistory ofldeas, 36 (2), 351 -66. Bayramoğlu, S. (2005) Yönetişim Zihniyeti, Is tan bul: iletişim. Bichler, S. ve J.Nitzan (2004) Dominant Capital and the New Wars." Journal of World Systems Research, 10 (2), 255-327. Bieler, A. ve A.D. Morton (2004) "A Critical Theory Route to Hegemony, World Order and Historical Chan­ ge: Neo-Gramscian Perspectives in lnternational Relations," Capital& Class, (82), 85- 1 1 3. Bobbio, N. (2004) "Gramsci ve Sivil Toplum Kavramı." J. Keane (der.) Sivil Toplum ve Devler, çev. L. Köker vd., Yedi Kıta: lstanbul, içinde, s.9 1 -1 18. Boratav. K. (2005) 1980'/i Yıllarda Türkiye'de Sosyal Sınıflar ve Bölüşüm (ilk basım 199 1), Ankara: imge. Boyer, R. ve D. Drache ( 1 996) State Against Markets: The Limits of Globalization, London: Routledge Bryan, D. (1995) The Chase Across the Globe: lnternational Accumularion and the Contradictions for Nation States. Boulder: Westview Press.

Buci-Glucksmann, C. (1 980) Gramsci and the State, London: Lawrence and Wishart. Buharin, N. (2005) Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi, çev. U. S. Akalın, Belge Yayınları, [ilk basım: 1 918). Burnham, P. ( 1991) "Neo-Gramscian Hegemony and the lnternational Order." Capital & Class, (45),73-92. Carnoy, M. (1984) The State and Political Theory, Princeton, NJ: Princeton University Press. Carroll, W.K. (2007) "Hegemony and Counter-Hegemony in a Global Field." Srudies in Social Justice, 1 (1), s.36-66. Carroll, W.K. ve M. Fennema (2006) "Asking the Right Questions: A Final Word on the Transnational Busi­ ness Community." lnternational Sociology, 21 (4), 607-10. Carroll, W.K. ve M. Fennema (2004) "Problems in the Study of the Transnational Business Comrnunity: A Reply to Kentor and Jang," lnternational Sociology. 19 (3), 369-378 Carroll, W.K. ve C. Carson. (2003) "Forging A New Hegemony? The Role of Transnational Policy Groups in the Network and Discourses of Global Corporate Governance," Journal of World Systems Research, (9) 1, 67-102. Carroll, W.K. ve M. Fennema (2002) ·ıs There A Transnational Business Community?", ınrernarional Socio­ logy, 17 (3), 393-419


236

1

Mehmet Gürsan Şenalp - Orsan Şenalp

Castells, M. (1996) The Rise of the Network Society, Oxford: Blackwell Publishers. Cox, R.W. ( 1 987) Producrion, Power and World Order: Social Forces in the Making of History, New York: Co­ lumbia University Press. Cox. R.W. (1 983) "Gramsci, Hegemony and lnternational Relations: An Essay in Method", Millenium:.Jour­ nal oflnternational Studies. 1 2 (2). 162-75.

Cox, R.W. (1981) ·social Forces, States and World Orders: Beyond lnternational Relations Theory," Millen­ nium: Journal of lnternational Studies, 10 (2), 1 26-55

Dicken, P. (2003) "'Placing' Firms: Grounding the Debate of 'Global Corporation." J. Peck ve H.W. Yeung der. Remaking the Global Economy, London: Sage içinde. s.27-45.

Dicken. P. (1 998) Global Shift: Transforming the World Economy (Üçü ncü Basım), London: Paul Chapman. Dunning, J.H. (1993) Multinational Enterprises and the Global Economy, Reading, MA: Addison-Wesley. Ercan, F. (2003) ·sınıftan Kaçış: Türkiye'de Kapitalizmin Analizinde Sınıf Gerçekliğinden Kaçış üzerine." A. H. Köse vd. (der.) Küresel Düzen: Birikim, Devlet ve Sınıflar içinde;. lstanbul: iletişim. Ercan, F. (2002) "Çelişkili Bir Süreklilik Olarak Sermaye Birikimi (1): Türkiye'de Kapitalizmin Gelişme Dina­ miklerinin Anlaşılması için Marksist Bir Çerçeve Denemesi", Praksis (5), 25-75. Ercan, F. (1998) ..Neo-Liberal Küreselleşme Sürecinde Türkiye'de Birikim Süreci ve Değişen Sermaye içi Bileşenler: 1 980 Sonrası için Çerçeve Denemesi", iktisat Dergisi, (378), 25-5 1. Ercan, F. ve Ş. Oğuz (2006) "Sınıfsal Bir ilişki ve Süreç Olarak Ölçek: Kamu ihale Yasası," Praksis (1 5). 1 59-82 ve "Rescaling as a Class Relationship and Process: The Case of Public Procurement Law in Turkey." Po­ litical Geography, (25), 641 -656.

Ercan, F ve G. Tuna (2006) "Türkiye'de iç Burjuvazinin Gelişimi: 1960'1ardan Günümüze Bakış, /k tisat, Siya­ "

set, Devlet üzerine Yazılar (Prof. Dr. Kemali Saybaşılı'ya Armağan), Bağlam: lstanbul, 1 4 1 - 1 73.

Faist. T. ve E. Özveren der. (2004) Transnational Social Spaces: Agents, Networks and lnstitutions. Aldershot: Ashgate.

Featherstone, M. der. (1 990) Global Culrure: Nationalism, Globalization and Modernity. Thousand Oaks, CA: Sage. Femia, J.V. (2005) "Gramsci, Machiavelli and lnternational Relations," The Political Quarterly, 76 (3), s.341 -9. Femia, J.V. (1 987) Gramsci's Political Thought: Hegemony, Consciousness, and the Revolutionaru Process, Cla­ •

rendon Press: Oxford. Forgacs, D. der. (1988) A Gramsci Reader. London: Lawrence and Wishart. Germain. R.D. ve M. Kenny (1 998) "Engaging <iramsci: lnternational Relations Theory and New Gramsci­ ans," Review oflnternational Studies, (24), s.3-21 Gill, S. (1 993) "Epistemology, Ontology and the ltalian School." S. Gill (der.) Gramsci, Historical Materialism and lnternational Relations. Cambridge: Cambridge University Press içinde, 2 1 -48.

Gill, S. (1 990) American Hegemony and Trilateral Commission, Cambridge: Cambridge Univ. Press. Gill, S ve D. Law (1 989) "Global Hegemony and the Structural Power of Capital", lnternational Studies Ou­ arterly (33). 475-99.

Gillon, T.E. (1999) The Dialectic of Hegemony: Robert Cox, Antonio Gramsci and Critical lnternational Political Economy, Basılmamış Doktora Tezi, Queens Üniversitesi, Ontario-Kanada.

Gilpin, R. (1971) "The Politics of Transnational Economic Relations," lnternational Organization, 25 (3), 398-419. Glynn, A. ve B. Sutcliffe (1 992) "Global But Leaderless? The New Capitalist Order." R. Miliband ve L. Pa­ nitch (der.) Socialist Register içinde, 76-95: London: Merlin.


U lusötesi Kapitalizm

Goldfrank, W.L. (1977) "Who Rules the World? Class Formation at the lnternational Leveı; Quarterly Jour­ nal of ldeology, 1 (2), 32-7.

Gordon, D.M. (1 988) "The Global Economy: New Edifice or Crumbling Foundations?" New Lefr Review, (1/1 68), 24-64 Gramsci. A. (1 989) Selections from ehe Prison Norebooks, der. ve çev. Q. Hoare ve G. Nowell-Smith, London: Lawrence and Wishart (ilk Basım: 1 971). Gramsci, A. (1 986) Hapishane Defterleri, çev. K. Somer, lstanbul: Onur Gramsci, A. (1 984) Modern Prens, çev. P. Esin, lstanbul: Bi rey ve Topl um:. Gü ler. B.A. (2005) Devlette Reform Yazıları, Ankara: Parag raf. Hazine Müsteşarlığı (2007) Uluslararası Doğrudan Yatırımlar 2006 Yılı Raporu, Yabancı Sermaye Genel Mü­ dürlüğü, Ankara. .

Hilferding, R. (1910], (1981) Finance Capita/: A Study of the Latest Phase ofCapitalist Development. London: Routledge & Kegan Paul. Hirst, P.Q. ve G. Thompson (2003) Küreselleşme Sorgulanıyor, çev. Ç. Erdem ve E. Yücel. Ankara: Dost. Holman, O. (1 996) lntegrating Southern Europe: EC Expansion and the Transnationalization ofSpain, London: Routledge

Holton, R.J. (1998) Globalization and Nation-State. London: Macmillan. Hymer, S. (1 979) The Multinationaf Corporation: A Radicaf Approach, Cambridge: Cambridge U n iv. Press. Hymer, S. (1 976) The lnternational Operations of Multinationaf Firms: A Study of Foreign Direct lnvestment, Cambridge, MA: MiT Press. Kang, N.H ve Sakai. K (2000) ·ınternational Strategic Alliances: Their Role in lndustrial Globalization; STI Working Paper 2000/05. Kang, N.H. ve Johansson, 5. (2000) ·cross-Border Mergers and Acquisitions: Their Role in lndustrial Glo­ balization." STI Working Paper 2000/1

Kautsky, K. (1 970) ·uıtra-imperialim," New Left Review (1159): 41 -6. Kenter, J. (2005) "The Growth of Tra nsnational Corporate Networks: 1 962-1 998." Journal of World System Research. 1 1 (2): 263-286.

Kenter, J. ve 5 J Jang (2006) "Different Questions, Different Answers: A Rejoinder to Carroll and Fen ne­ ma." fnternational Sociofogy 21 (4): 602-6.

Kenter, J. ve S.J. Jang (2004) "Yes, There is a (Growing) Transnational Business Community: A Study of Global lnterlocking Directorates 1 983-1 998," fnternational Sociology 19 (3): 355-368. Keohane. R.O ve H.V. Milner (1 996) ·ınternationalization and Domestic Politics: An lntroduction." Keohane ve Milner (der.), lnternationalization and Domestic Politics, Cambridge: Cambridge University Press. Kindleberger, L. (1 969) American Business Abroad, New Haven, CT: Yale University Press.. King. A.D. (1997) Culrure, Globalization and the World System. Min neapolis: U niversity of Min nesota Press. Krasner, S.D. (1 995) 'Power, Politics, lnstitutions and Tra nsnational Relations; T. Risse-Kappen (der.) Bringing Transnational Relations Back in: Non-state Actors, Domestic Structures and lnternational fnstitutions

içinde, Cambridge: Cambridge University Press. Laclau. E. ve C. Mouffe (1985) Hegemony and Socialist Strategy, Landon: Verso. Liodakis, G. (2005) "The New Stage of Capitalist Development and Prospects of Globalization; Science & Society. 69 (5): 341 -366.

Mandel. E. (1 967) "lnternational Capitalism and Supranationality; R. Mili band ve J. Saville (der.) Socialist

J 237


238

1

Mehmeı Güısan Şenalp - Orsan Şenalp

Register içinde, 27-4 ı.

Marx, K. ( 1 993) Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, çev. Ankara: Sol. Marx, K. ( 1 976) Kapital (2. Cilt), çev. Alaattin Bilgi, Ankara: Sol. Morton, A.D. (2003) ·social Forces in the Struggle ever Hegemony: Neo-Gramscian Perspectives in ln­ ternational Political Economy; Rethinking Marxism, ıs (2). Murphy, C. (1 994) lnternatiOnal Organization and lndustrial Change: GlobalGovernance Since 1850, Landon: Polity and Blackwell. Murray. R. (1971) "The lnternationalization of Capital and Nation-Staıe; New Left Review (67): 84-109. Nollert. M. (2005) "Transnational Corporate Ties: A Synopsis of Theories and Empirical Findings; Journal of World System Research. 1 1 (2): 289-314.

OECD,(1 9%) "Efficiency Claims in Mergers and Other Horizontal Agreements; OCDEIGD (96): 65. OECD (1 994) Merger Cases in the Real World: A Study ofMerger Control Procedures, Paris. Offe. C ve H. Wiesenthal ( 1 979) ·rwo Logics of Collective Action: Theoretical Notes on Social Class and Organizational Form; Polirical Power and Social Theory (1): 67- 1 15. Oğuz. Ş. (2006) ·sermayenin Uluslararasılaşması Sürecinde Mekansal Farklılaşmalar ve Devletin Dönüşü­ mü". D. Yılmaz vd .. (der.) Kapitalizmi Anlamak, içinde, Ankara: Dipnot. Overbeek. H. (2004) lransnational Class Formation and Concepts of Control: Towards a Genealogy of the Amsterdam Project in lnternational Political Economy; Journal of lnternational Relations and Deve­ lopment, (7): 1 1 3-141. Overbeek, H. (der.) (2003) Political Economy ofEuropean Employment: European lntegration and the Trans­ nationalization of the (UnJEmploymenr Question, Landon: Routledge.

Overbeek, H. ve K. Van der Pijl ( 1 993) Restructuring Capital and Restructuring Hegemony."H. Overbeek (der.) Restructuring Hegemony in ehe Global Political Economy: The Rise ofTransnational Neo-liberalism in ehe 1980s, Landon: Routledge içinde, 1 -27.

Palloix, C. (1 975) !he lnternationalization of Capital and the Circuit of Social Capitaı; Radice (der.) lnternational Firms and Modern lmperialism içinde. 63-88.

Panitch. L. ( 1 994) "Globalisation and the State; Socialist Register. (30): 60-93. Picciotto. S. ( 1 99 1 ) !he lnternationalisation of the State; Capiral & Class. (43): 43-63. Portelli, H. ( 1 982) Gramsci ve Tarihsel Blok, çev. K. Somer, lstanbul: Savaş. Poulantzas. N. (1978) Classes in Contemporary Capitalism. London: Verso. Poulantzas. N. ( 1975) Political Power and Social Classes. Landon: NLB. PriceWaterhouseCoopers (PwC) (2006) Birleşme ve Satın Alma işlemleri, Şirket Değerlenmeler, Haz. O.Cem 06BI LESME vd. PwC Türkiye V. Çözüm Ortaklığı Platformu. fhtw!lwwwverqioorrali comldoc/211220R rufil (indirilme tarihi 1 Eylül 2007). Radice. H. ( 1 984) "The National Economy: A Keynesian Myth?" Capital & Class, (22): 1 1 1 -40. Radice. H. der. ( 1 975) lnternational Firms and Modern lmperialism. London: Penguin. Reyhan, H. (2003) "Kapitalizmin insanı; Ulusal, (8): 19-32. Reyhan, H. ve M.G. Şenalp (2005) "Emperyalizmin Kurumsallaşma Süreci: Küresel Yönetişim, Yönetişimci Devlet ve STK'laştırılan Sendikal Hareket; Siyaset ve Toplum, (3): 1 26-152 Robinson. W.I. (2007) "Beyond the Theory of lmperialism: Global Capitalism and the Transnational State; Societies Witout Borders. (2): 5-26.


Ulusötesi Kapitalizm

1 23 9

Robinson. W.1. (2005b) "Global Capitalism: The New Transnationalism and the Folly of Conventional Thinking; Science & Society, 69 (3): 3 1 6-28 Robinson, W.I. (2005a) "Gramsci and Globalisation: From Nation-State to Tra nsnational Hegemony." Criti­ cal Review of lnternational Social and Political Philosophy, 8 (4): 559-574.

Robinson, W.I. (2004) A Theory ofGlobal Capitalism: Production, Class and State in a Transnational World, Baltimore: The John Hopkins U n iversity Press. Robinson, W.I. (2003) Transnational Confliw: Central America, Social Change and Globalization, Landon: Verso. Robinson, W.I. (2002) ·Küresel Kapitalizm ve Ulusötesi Kapitalist Hegemonya: Kuramsal Notlar ve Görgül Deliller." çev. E. Türközü, Praksis (8): 1 2 5-168. Robinson, W.I. (2001 b) "Global Capitalism and Nation-State-Centric Thinking -What We Don't See When We Do See Nation-States: Response to Critics; Science and Society, 65(4): 500-508. Robinson, W.I. (2001a) "Social Theory and Globalization: The Rise of A Transnational State." Theory and Sociery, 30(2) (Symposium on Theory and Globalization): 1 57-200.

Rowthorn. R. (1 975) "lmperialism in the 1 970s -Unity or Rival ry?" H. Radice der. lnternational Firms and Modern lmperialism içinde, 1 58-80.

Sassoon, A.S. (1987) Gramsci's Politics. Minneapolis: University of Minnesota Press. Savran, S. (1 996) "Küreselleşme mi, Uluslararasılaşma mı?" SınıfBilinci, (16-17). Savran, S. (1 993) "Bankalar ve Bayraklar: Uluslararasılaşma Çağında Milliyetçili k," Sınıf Bilinci, ( 1 2). Siman, R. (1 982) Gramsci's Polirical Thoughr: An lntroducrion, London: Lawrence & Wishart. Sklair, L.

(2001) Transnational Capitalis t Class, London: Blackwell.

Sklair, L. ve P.T. Robbins (2002) "Global Capitalism and Major Corporations From the Third World." Third World Ouarrerly, 23 (1): 81-100.

Staples, C.L. (2007) "Board Globalisation in the World's Largest TNCs 1993-2005." Corporate Governance, 1 5 (2): 31 1 -2 1 . Staples. C.L. (2006) "Board lnterlocks a n d t h e Study o f the Transnational Capitalist Class." Journal o f World System Research, 12 (2): 309-319.

Sunkel. O ve E.F. Fuenzalinda (1979) "Transnationalization and lts National Consequences." J.J. Villamil (der.) Transnational Capitalism and National Development: New Perspecrives on Dependence, Hassocks­ Sussex: Harvester Press içinde. 67-93. Şenalp, M.G. (2005) "An Alternative Political Power Model, A U n iversal Mythos or A Meta-Narration: Glo­ bal Governance?" European Sociological Association (ESA) tarafından düzenlenen Rerhinking lnequa­ lities tema l ı konferansta sunulan bildiri. 9- 1 2 Eyl ü l 2005, Torun-Polonya, [hrtollwwwmana'1emenr ari­ fim edu tr/economicslecondo/61es(5enalo 200Zodf!.

Şenalp, M.G., O.Şenalp ve E.Şengör (2007) "Globalization, Governance and Transnationalization of a 'Se­ condary Conrender' State." ESA tarafından düzenlenen "Conflict, Citizenship and (ivil Society" tema-

lı konferansta sunulan bildiri. 3-6 Eylül, Glasgow-lskoçya, [httpllwwwmana'1ementatilim edu trlecono­

micslecondo!lileslsenalo&senalo 20Q1odf/.

Şenalp, M.G., H.Reyhan ve A.H.Köse (2003) "Kü resel Yönetişim ve Sendikalar." Petrol-iş Yıllığı.· 2000-2003, (85): 303-21 Şenalp, O. (2007) Transnationalization of Governance and Governance of Transnationalization, Vrije Üni­ versitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Siyaset Bölümü, Basılmamış Master Tezi (Ağustos), Amsterdam­ Hollanda ..


240

1

Mehmet Gürsan Şenalp · Orsan Şenalp

Tomlinson, J. (1 999) Globalization and Culture. Chicago: University of Chicago Press. TÜSIAD (2004) ·ınvestment Environment and Foreign Direct lnvestments in Turkey." Yatırım Danışma Konseyi toplantısina sunulmak üzere hazırlanan rapor. 15 Mart 2004, lstanbul. UNCTAD (2007) World lnvestment Report 2007: Transnational Corporations in Extractive lndustries. New York: United Nations. UNCTAD (2006) World lnvestment Report 2006: FOi from Developing and Transition Economies (Overview). New York: United Nations. UNCTAD (2001) World lnvestment Report 2001: Promoting Unkages. New York: United Nations. UNCTC (1 989) The Process of Transnationalization and Transnational Mergers. UN Center on Transnational Corporations Current Studies, Serie A. No. 8 Van Apeldoorn. B. (2004a) Transnational Capitalism and the Struggle over European lntegracion, Landon: Routledge. Van Apeldoorn. B. (2004b) "Theorizing the Transnational: A Historical Materialist Approach." Journal of lnternational Relations and Development, (7): 1 42-1 76. Van Apeldoorn, B. (2000) Transnational Class Agency and European Governance: The Case of the European Round Table of lndustrialists." New Political Economy, 5 (2): 1 57-1 8 1 . Van der Pijl, K . (2006) Global Rivalries: From the Cold War to lraq, London: Pluto. Van der Pijl, K. (1 998) Transnational Classes and lnternational Relations, New York: Routledge. Van der Pijl, K. (1 995) "The Second Glorious Revolution: Globalizing Elites and Historical Change". B. Hettne, (der.) lnternational Political Economy: Understanding the Global Disorder. Landon: Zed, içinde. Van der Pijl, K. (1 984) The Making of an Atlantic Ruling Class, Landon: Verso. Van der Pijl. K. (1 979) "Class Formation at the lnternational Level." Capital & Class (9): 1-22. Vernon, R (1 971) Sovereignty at Bay: The Mulcinational Spread ofUS Enterprises, New York: Basic Books. Warren, B. (197 1 ) "The lnternationalization of Capital and Nation State: A Comment." New Left Review (1/68): 83-88. Waters, M. (1 997) Globalization. Landon: Routledge. Weiss, L. (1 998) The Myth of Powerless State, lthaca, NY: Cornell University Press. Wood, E.M (1 999) "Unhappy Families: Global Capitalism in A World of Nation-States." Monthly Review (51)3 Yalman. G.L. (2002) "Tarihsel Bir Perspektiften Türkiye'de Devlet ve Burjuvazi: Rölativist Bir Paradigma mı Hegemonya Stratejisi mi?" Praksis (5): 7-23 Yalman, G.L. (2003) "Türkiye'de Devlet ve Burjuvazi: Alternatif Bir Okuma Denemesi", N. Balkan ve S. Sav­ ran (haz.), Sürekli Kriz Politika/arı: Türkiye'de Sınıf ideoloji ve Devlet içinde, 44-75. Yeung, H.W. ( 1997) "Business Networks and Transnational Corporations: A Study of Hong Kong Firms in the ASEAN Region." Economic Geography. 73 (1): 1 -25. Yeung. H.W. ( 1 998) "Capital. State and Space: Contesting Borderless World." Transactions ofthe lnstitute of British Geographers, 23(3): 291 -309.


Praksls 1 9

1 Sayfa: 241-266

Neoliberal Küreselleşme Sürecinde Türkiye'de 'Yerel' Sermaye: Gaziantep, Denizli ve Eskişehir'den İzlenimler

P ı n a r B e d i r h ano ğ l u - G a l i p L. Ya l m a n

1 . Giriş

Günümüzde dünya kapitalist sistemi, egemen paradigmaları derinden sarsan bir kriz sürecinden geçerken, son otuz yıllık döneme damgasını vurmuş olan neolibe­ ral kü reselleşme ve buna bağlı olarak gündeme gelen sermaye birikim stratejilerinin yerel düzeyde irdelenmesi, gü ncel gelişmelerin, olası dönüşü m ve açılı mların tartı­ şılması açısından ayrı bir önem kazanmışcır. Neoliberal küreselleşme-yerelleşme süreci içinde yerel düzeyde yaşanan toplu m­ sal dönüşümler, ilgili akademik yazında genellikle ya ölçeksel/mekansal değişimlerin ya da sermaye birikim süreçlerinin işlevsel sonuçları olarak kuramsallaştırılmaktadır. Ölçek/mekan vurgusu üzerinde yükselen yaklaşımlar, iletişim alanında yaşanan tek­ nolojik gelişmeler nedeniyle 1980'lerden bu yana çok uluslu şirketlerin üretim örgüt­ lenmelerinde önemli mekansal dönüşümler yaşandığı nı, bu çerçevede ulusal düzeyli ü retim örgütlenmelerinden ulus-altı örgütlenmelere geçildiğini ileri sürmektedirler.' Küreselleşme-yerelleşme sürecinde yaşanan toplumsal dönüşümleri, değişen serma­ ye birikim koşullarına referansla açıklayan eleştirel yaklaşım lar ise daha çok, ölçek­ ler arasında emeğe göre daha büyük bir hareketliliğe sahip olan sermayenin, işçi­ ler arasındaki rekabeti sertleştirdiğinin ve emeği bölüp disipline ettiğinin altını çizmektedirler.2 Aynı süreç liberal çalışmalar tarafından, yatırımların verimliliğini ve etkinliğini artıracak olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmektedir.3 Bu :artışmalarda, "küresel olan" genellikle piyasa disiplini içinde farklı ölçekler­ de rekabet edebilen sermayelerin birikim stratejileri i le özdeşleştirilmektedir. Böl­ gelerin tarihsel ve kültürel özgüllüklerine referansla tanımlanan "yerel" dinamikler 1

Türkiye'de yaşanan sürece ölçek/mekan vurgusu üzerinden yaklaşan iki çalışma için bkz. Eraydın (2002) ve Köroğlu

ve Beyhan (2003). 2 Türkiye'deki dönüşümü sermaye birikimine referansla çözümleyen eleştirel bir çalışma için bkz. Ataay (2005). 3

Benzer bir yorum için, bkz. Gough (2004: 190-194).


242

1

Pınar Bedirhanoğlu · Ga l i p L Yalman

ise farklı bakış açılarına göre farklı anlamlar kazanmaktadırlar. Neoliberal yakla­ şım açısından yerel dinamikler, ulus devlet ölçeğini aşındırdığı ileri sürülen piyasa temelli, anti-devletçi birikim rejimlerinin ve/veya düzenleme biçimlerinin "özgü r­ leşti rici" itici güçleridirler. 1980 öncesinde ulus-devlet ölçeğinde tasarlanan kalkın­ ma stratejilerine bölgelerarası eşitsizliklerin giderilmesinde olumlu işlevler yükleyen siyasal iktisat yaklaşım ı açısından "yerel," küreselin yayılımına karşı direnme gös­ termesi beklenen/umulan mağdur bir konumun simgesi haline gelmiştir. Küresel­ leşmenin olumlu dönüşümler yaratacağını bekleyenler açısından ise aynı yerel di­ namikler dönüştürülmesi gereken bir olumsuzluğun ifadesi olabilmektedir. Farklı ideolojik varsayımlar üzerinde yükselen bu değerlendirmelerin, küresel ile yerel ola­ n ı n fetişleştirilmesi açısından ortak bir paydaya sahip olduklarına d ikkat çekilme­ lidir. Oysa yerel dinamikleri, ebedi özler olarak değil, karmaşık tarihsel süreçlerin biriken sonuçları olarak düşünmek de, homojenleşti ren bir küreselleşme anlayışını benimsemeden, küresele eklemlenme birimi olarak irdelemek de mümkündür (krş. Haugerud, 2003: 61-63; Jessop ve Sum, 2006: 277; MacLeod, 2001 : 819-823; Şen­ gül, 2000: 1 32-133; Tekeli, 2004). Önemli olan, küresel-yerel ilişkisini, sermayenin değerlenme süreçleri ve bunla­ rın yol açtığı sınıf mücadeleleri bağlamında ele alabilmeyi olanaklı kılacak kavram­ sal çerçevelerin gelişti rilebilmesidir. Neoliberal küreselleşme süreci içinde gündeme gelen ölçek değişimlerini sınıflar arası ilişkilerden bağımsız olarak ele almanın top­ lu msal gerçekl iği açıklamakta yetersiz kalacağını, söz konusu değişimlerin ve farklı ölçekler arasındaki i lişkilerin ancak farklı düzeylerdeki iktidar ilişkileri tarafından tanımlanacağını vurgulayan çalışmalar bu açıdan bir başlangıç noktasına işaret et­ mektedirler (bkz. Gough, 2004: 186-7; Şengül, 2000: 1 1 5). Bu bağlamda, küresel­ leşme, farklı ölçeklerde faaliyet gösteren ve/veya mücadele veren toplumsal güçlerin yol açcığı devingen bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Aynı zamanda bu olgu sermayenin kendi çelişkilerini - yeniden üretimini farklı ölçeklerde gerçekleştirerek -aşması nı, ya d� en azından bu çelişkilerin yaratacağı sorunları ertelemesini, sağla­ yan bir işlev de görmektedir (Jessop ve Sum, 2006: 287). Burada anımsatıl ması ge­ reken bir nokta da, küreselleşme bağlamında gü ndeme gelen kavramsal çerçeve ge­ l iştirme çabalarının, devletin -yerelden küresele- farklı ölçeklerde de olsa, kapitalist birikim süreci açısından merkezi bir konumu olduğunu zımnen de olsa kabullen­ meleridi r. Diğer bir deyişle, " küreselleşme" çağında, devletin sermayenin değerlen­ mesi sürecine "müdahale"sinin sadece biçimi değil ölçekleri de değişime uğramak­ tadır (Yalman, 2006). Bu bize, sermaye birikim sürecinin sair teknik değil, pek çok çelişki de içe­ ren toplumsal bir süreç olduğunu hatırlatmaktadır. Zira sermaye birikim koşulları, emeğin sermayenin tahakkümü altına girip disipline edilmesi kadar, donanım, gi­ rişim ve işbirliğinin de sağlanmasını ve işyeri dışında uygun kamusal politikalarla yeniden üretilmesini de gerektirmektedir. Sermayenin emeğe ve devlete olan bu ba-


Neoliberal Küreselleşme Sürecinde Türkiye'de 'Yerel' Sermaye: Gazian tep, Denizli ve Eskişehir'den lztenimler

1 243

ğımlılığı, özellikle sermayeler arası rekabetin sercleştiği dönemlerde, yenilik ve ka­ lite peşinde koşan sermayedarlar açısından yakıcı boyuclara ulaşmaktadı r. Bu reka­ betin, küresel düzeyde şekillenen eşitsiz gelişme koşullarına bağlı olarak farklı ge­ lişmişlik düzeylerine ve potansiyellerine sahip u lusal ve yerel toplumsal bağlam­ lar içinde gerçekleştiği de ayrıca dikkate alınmalıdır. Sonuç olarak, küresel, ulusal ya da yerel düzeylerde farklılaşabilen sermaye birikim süreçleri, tekil sermayelerin emeğe, diğer sermayelere ve devlete ilişkin stratej ilerinin siyasi olarak tutarsız, be­ lirsiz ve çok da iyi tanımlanmamış olabildiği, çel işkili ve açık uçlu tarihsel süreçler­ dir (bkz. Gough, 2004: 190-1; MacLeod, 200 1 : 8 1 7). Bu nedenle ölçek tartışmala­ rında istikrarlı mekansal sabicler ya da yeni birikim rejimi ölçekleri aramak yerine, farklı sınıfların mekansal stratejileri arasındaki farkların ve gerilimlerin ortaya kon­ ması gerekmektedir. Sermaye ve emek, ölçek ve mekan farklılıkların ı idare etme/ yönetme açısından farklı güç ve imkanlara sahip olduklarından, ölçek değişimi sü­ recinin kendisi sınıf mücadelesinin bir parçası olarak algılanmak durumundadır. Bu makale Gaziantep, Denizli ve Eskişehir' de neoliberal küreselleşme süreci için­ de sermayenin yeniden yapılanması bağlamında ortaya çıkan toplumsal dönüşümle­ ri irdelemeye çalışırken bu tür eleştirel bir çerçevenin geliştirilmesine katkıda buluna­ bilecek bazı tespicler yapmayı amaçlamaktadır. Makalede, temel olarak, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile 1995 yılında başlayan Gümrük Birliği sürecinde Gaziantep, Deniz­ l i ve Eskişehir' de yerel düzeyde sermaye birikimini belirleyen değişkenler ortaya kon­ maya çalışılacak, bu süreç içinde yerelin dünya ekonomisi ile bütünleşme biçimlerine, şirkeclerin ve/veya sermaye gruplarının vizyon ve stratejilerinde ortaya çıkan benzer­ likler ve farklılıklara ve sermayeler arasındaki dayanışma ve rekabet ilişkilerine ilişkin yapılan gözlemler tartışmaya açılacaktır. Bu bağlamda, yaşanan ekonomik bunalım­ ların ve dışa açılım deneyimlerinin keneler düzeyinde, büyük, orta ve küçük sermaye­ leri nasıl etkilediği ve gerek emek-sermaye ilişkilerini, gerekse firma stratejilerini be­ li rlemede nasıl bir rol oynadığı anlaşılmaya çalışılacaktır. Orta Doğu Teknik Üniversite'since sağlanan sınırl ı fi nansal olanaklarla Hazi­ ran 2003 ile Mart 2005 arasında gerçekleştirilen bir araştırma kapsamında, bu üç kentimizdeki sanayi ve ticaret odaları ile çeşitli sanayici ve işadamları dernekleri­ nin yerel düzeyde önde gelen yetkililerinin yanı sıra farklı ölçeklerden gel işigüzel seçilmiş işletme sahipleri ya da yöneticileri ile derinlemesine görüşmeler yapılmış­ tır. Görüşülen yetkililere, Gümrük Birliği anlaşmasının yürü rlüğe girmesinden bu yana Türkiye' de ve dünyada yaşanan siyasi ve iktisadi gelişmelerin, temsil ettikleri örgüt ve/veya firma bazında ne gibi etkileri olduğuna ilişkin genel nitelikli ve açık uçlu sorular yöneltilmiştir.4 Bu görüşmelerden edinilen izlenimler, bu makale kap­ sam ında finansal kriz koşulları içinde yerel düzeyde sermayenin nasıl yeniden ya4 "Avrupa Birliği Genişleme Sürecinde Türkiye: Toplumsal Aktörler ve Süreçler· başlığını taşıyan araştırma, ODTÜ Sos·

yoloji Bölümü öğretim üyesi Y.Doç.Dr Mustafa Şen ile birlikte yürütülmüştür. Yapılan görüşmelerden bu makalede yararlanılanlara ilişkin bir döküm makalenin sonunda sunulmuştur. Makale içinde görüşmelere yapılan gönderme­ lerde, bu dökümdeki sıralama esas alınmıştır.


244

1

Pınar Bedlıhano�lu · Galip l. Yalman

pılandığı ve sermayeler arası ilişkiler, sermaye/emek il işkileri, sermaye/devlet iliş­ ki lerinde ne tür değişimler yaşandığı konularına odaklanarak irdelenmeye çalışıl­ mıştır. Şunu belircmek gerekir ki, araştırmanın bazı bulguları ile daha önce yapılan bazı çalışmaların bulguları arasında önemli paralellikler vardır. Ayrıca, araştırma­ nın yapıldığı zaman diliminden bu yana geçen sü rede, özelli kle de sürmekte olan kriz döneminde söz konusu illere i lişkin çeşitli yayın organlarına yansıyan bilgiler de araştırmanın bu lgularını doğrular niteli ktedir. Yeri geldiği nde bu nok talara de­ ğin ilerek, araştırma bulguları bu çalışma ve bilgilerle etkileşim içinde değerlendi­ rilmeye çalışılacaktır. 2 . Tü r k i ye'd e k l S a n a y i l e ş m e S ü r e c i i ç i n d e E s k i ş e h i r, G a z i a n te p, D e n l z l l Deneyimleri

24 Ocak 1 980'de IMF güdümü nde uygulamaya konulan istikrar politikası ile başlayan neoliberal dönüşüm sürecinin, Türk iye'n in gelişme ve sanayileşme dina­ miklerini çarpıcı biçimde etkilediğine ilişkin bir görüş birliği olduğu söylenebilir. Ne var ki, bu sürecin yol açtığı dönüşümlerin nitelenmesi konusunda ilgili yazın­ da oldukça yaygın ancak yanıltıcı değerlendirmeler bulunmaktadır. Buna bir ör­ nek, 24 Ocak l980'i d ışa açık bir gelişme sürecinin başlangıç noktası olarak gör­ mek, buna bağlı olarak da, l 980'lerden itibaren ithal ikameci sanayileşmenin sona erip, ihracata yönelik bir stratejiye geçildiği ni ileri sürmektir. i hracatın gayrisafi ha­ sılaya oranı vb. göstergelerdeki değişimlere bakılarak ülke ekonomisi nin dışa açık bir konuma geldiği kabul edilse bile, yaygın ka nının aksine, Türkiye' de l980'ler­ den 2000'li yıllara "ihracata yönelik" bir sanayileşme stratejisi izlenmediğini onaya koyan çalışmalar da vardır (Yencürk, 1997). Türkiye geneli nde, karlılık ve yatırım­ ların dışa açık ("ticarete konu olan") sektörlerden çok, içe dönük ("ticarete konu ol­ mayan") sektörlerde yoğunlaştığı, bu bağlamda yeni rekabet alanları yaratacak ya­ tırımlardan kaçınıldığı ve mevcut işletmelerde yenileştirme ve kapasite artırımın a yönelik yatırımlara ağırlık verildiğine ilişkin tespitler yapılmıştır (Yencürk, 1997: 1 8; Şen, 1 995: 53; Yal man, 2009). Özelli kle 1994 krizine kadar geçen sürede, Türkiye'de büyük sermayeyi sim­ geleyen sermaye grupları açısından, ihracatın görece ikincil öneme haiz bir konu­ ma sahip olduğunu vurgulamak gerekir. Nicekim bu gruplar için söz konusu dö­ nemde ihracatın üretimden satışlara oranı ortalama yüzde 10-1 1 dolayı ndadır (Yal­ man, 2009; Ataay, 2006: 148). Araştırma kapsamındaki illerden Gaziancep'te yer­ leşik olan "büyük fi rmalar arasında ise ihracatın toplam ü retim içindeki payı yiiz­ de 20'lerin altında kalmaktadır" (Ayara, 2004: 568). Aralarında Gaziantep ve Denizli 'n i n de bulunduğu dört kentte yapılan bir başka araştırmada da, işletmele­ rin sadece yüzde I4'nün öncelikle dış pazarlar için üreti m yaptığı saptanmıştı ( Köse ve Öncü, 1998b). 1990'11 yılların ilk yarısına yönelik olarak yapılan bu saptamalar


Neoliberal Küreselleşme Sürecinde Türkiye'de 'Yerel' Sermaye: Gaziantep, Denizli ve Eskişehir'den izlenimler

1 245

du rumun "Anadolu kaplanları" olarak nitelenen kentlerdeki sermaye grupları açı­ sından da fa rklı olmadığını ortaya koymaktadır. "Türkiye' de i h racatın aşırı dere­ cede büyük bir oranının büyük fi rm alar tarafından" yapıldığı ve bunalım dönem­ lerinde ivme kazandığı da göz önüne alındığında (Sönmez, 2001 : 1 83, 185-186), bu firmalar ve sermaye grupları açısından ihracatın bir bunalı mdan çıkış strateji­ si olarak değerlendirilmesi anlamlı gözükmektedir.� Nitekim ü retim birimi düze­ yinde yapılan bi r i ncelemeye göre, ih racat yapan fabrika sayısı 1990'da l 1 1 6'dan, 2001 'de 1765'e çıkarken, ihracat yapan fabri kaların, tüm fabrikalara oranı 1 990' da yüzde 22 iken, 1994 krizi sonrasında yüzde 26'ya çıkmış, 1997' de yüzde 18'e i n­ miş, 200I'de ise tekrar yükselerek yüzde 24 olmuştur (Özler, Taymaz ve Yıl maz, 2007). Özetle, dışa açılına sürecinde işletmelerin çok büyük bir çoğunluğu için i ç pazara yönelik üretim önemini korumuş ve gerçekleştiği oranda sanayin i n büyü­ mesinin itici gücünü oluşturmuştur. İthal ikameci sanayileşme stratejisinin izlendiği 1960'1 1 ve 1 970'li yıllarda, özel sektör imalat sanayi yatırımlarının, Marmara, Ege ve Çukurova bölgelerinde, İs­ tanbul, İzmit, İzmir ve Adana gibi kentlerin çevresinde yoğu nlaştığı bilinmekte­ dir. Kapitalizmi n eşitsiz gelişiminin mekansal düzeye yansımasının somut örnek­ leri nin sergilendiği bu süreçte, bölgelerarası gelişmişlik farkların ı n azaltılması, beş yıllık kalkınma planları nın önem verdiği amaçlar arasında sayılmıştır. Ancak, ilk dört plan dönem inde bölgelerarası dengesizliklerin azaltıl masında başarılı oluna­ madığı, lıana bunların artmasına neden olunduğu ileri sürülmüştür {lekeli, 1981). 1 970'li yıllardaki Eskişehir örneğinde olduğu gibi "organ ize sanayi bölgeleri"nin kurulması ile yerel düzeyde sanayileşmen in öncülüğiinü yapacak bir burjuvazinin desteklenmesi için kaynaklar seferber edilm işti r. Devletin, sanayin in ülke çapın­ da yaygın laştırıl ması için çeşitli teşvik tedbirleri ile müdahalelerde bulunmasının yanı sıra yurcdışından bilgi, teknoloji ve sermaye transferini de gerektiren bu sü­ reç, üretim örgütlenmesinde l;ordist anlayışın uygulamaya konduğu bir süreç ola­ rak da tamşıl maktadır.6 Araştırmanın yapı ldığı illerden Eskişehir, l970'li yıllarda kalkın mayı sanayi­ leşme ile özdeşleştirdiğini bel irten bir sanayi burjuvazisi ni temsil eden sanayi oda­ sı ile hatırlanmaktadı r. Zira Eskişehir Sanayi Odası (ESO), daha organize sanayi bölgesi kurulmadan önce, 1970 yılında "topluma dönük sanayici bildirisi" yayın­ layarak, hem ağı r sanayinin yaratıl ması, hem de kaynakların "ihraç edilebilir mal­ lar üzerinde mukayeseli üstünlük kurabilecek ihtisas kollarına teksif etmek" için "sanayi planlaması" talep etmekteydi. Bu bildiri, kalkınma yazınında Latin Ame­ rika ve Doğu Asya deneyimlerine i lişkin olarak kullanılan kavramlarla ifade edile­ cek olursa, sanayi yapısın ı n derinleşmesi ile ihracata yönelik sanayileşmenin, neo­ s Tüm işletmelerin %99,B'ini, toplam istihdamın %76,7'sini oluşturan KOBl'lerin toplam ihracat içindeki payları yıllar itibarıyla dei;Jişiklik göstermekle beraber, ortalama %10 oranında gerçekleşmektedir. KOBl'lerin toplam yatırımlar içindeki

payı %38'e ulaşmakta ve toplam katma de<;ıerin %26,S'i yine bu işletmelerce yaratılmaktadır. (TÜSIAD, 2005: 108). 6 Süreci, Fordizm vurgusuyla ele alan araştırma örnekleri için bkz. Eraydın (2002: 5-6); Karaçay-Çakmak ve Erden (2005: 1 1 3-1 14).


246

1

Pınar Bedirhano!jlu - Galip l. Yalman

l iberal söylemin 1980'lerden itibaren kurguladığının aksine, birbirilerini dışlayan değil, tamamlayan stratejiler olarak görüldüğünün ortaya konması açısından dik­ kat çekicidir. Bunun gerçekleştirilebilmesi içinse, devletin seçici -"hacca gerekirse zorlayıcı"- biçimde uygulayacağı bir sanayi politikasının gerekli olduğu vurgulan­ maktaydı (ESO, 198 1 : 21 -34). ESO benimsediği bu sanayileşme anlayışı çerçeve­ sinde, iclıal ikameci sanayileşme modelinin krize girdiği 1970'1i yılların ikinci ya­ rısında, sanayileşmenin "engellenmemesi ve dışa bağımlılıktan kurtarıl ması için," Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile i mzalanan Katma Procokol'a karşı, zama­ nın 12 sanayi odası ile birlikte "Sanayi Odaları Birliğinin Ortak Pazar Hakkındaki Görüşü"nün yayınlan masına öncülük etmiştir (ESO, 198 1 : 79-80). ESO'nun 1980'1i yıllardan itibaren bu öncü konumunu sürdüremediği, hacca benimsediği sanayileşme a nlayışından uzaklaştığı görülmektedir. Bunun başlıca nedeni, bu sanayileşme an layışının yerini, 1980 sonrasında kura m ve politika dü­ zeylerinde oluşan neoliberal hegemonya ile birlikte "varolan mukayeseli üstünlük­ ler temelinde uluslararası ekonomiyle bütünleşmeyi hedefleyen ve özendiren" bir anlayışa bırakmış olmasıdır (Şenses ve Taymaz, 2003: 452). Bunun sonucunda, Es­ kişehir sanayii 2000'1i yıllara gelindiği nde, bir yandan gıda, hazır giyim, caşa ve toprağa dayalı gibi geleneksel sanayilerin, öce yandan lscanbul ve Bursa' daki oto­ motiv ve beyaz eşya sanayilerine ara malı üreten yan sanayilerin ağırlık merkezini oluşturduğu bir yapı arzecmeye başlam ıştır. Araştırmanın yapıldığı diğer iki kente gelirsek, 1 968'de bölgesel eşitsizlikleri n azaltılması amacına yönelik olarak başlatılan "kalkınmada öncelikli yöreler" pro­ jesi kapsamına alınan Gaziantep ile 1973'ce bu kapsama dahil edilen Den izli, gü­ nümüzde 1980 sonrası ortaya çıkan "yeni sanayi odakları" arasında sayılmakta­ dırlar (Eraydın, 1999; Özaslan, 2006). Bir başka betimlemeye göre de, Eskişehir, Türkiye'de "ulusal sanayi oluşumunun 'geleneksel mekanlarını' temsil eden" iller arasında yer alırken, Gaziantep ve Denizli , 1980'li yıllardan itibaren "sanayileş­ me sürecinde 'itici' rol oynadıkları i leri sürülen" Anadolu keneleri arasında yer al­ maktadır. (Köse ve Öncü, 1 998a: 144). 1980 öncesinde önemli sanayi odakları ol­ mamakla birlikte, yerel sermayeyi temsil eden örgücler arasında yer alan Gaziantep Ticaret ve Sanayi Odası ile Denizli Sanayi Odası'nın, Eskişehir Sanayi Odası'nın öncülük ettiğini belirttiği miz Katma Protokol karşıcı bildiriye imza atmış olduk­ ları belirtilmelidir (ESO, 198 1 : 80). Gaziantep ve Denizli gibi i ller, sanayi yapısı­ na derinlik kazandırmayı hedefleyen kal kınma planlarının rafa kaldırıldığı bir dö­ nemde, geleneksel sanayiler olarak nitelenen, katma değeri ve gel i r esnekl iği dii­ şük, ucuz emek ve fiyat rekabetine dayanan malların ü retildiği, gıda, tekstil vb. iş kollarının yoğunlaştığı mekanlar olarak belirmişlerdir (bkz. Ayaca, 2004; Eraydın, 1999). Bu olgu, söz konusu mekanların neoliberal yeniden yapılanma sürecinin " kazananları" olarak nitelenmesi nin başlıca nedenidir (Öniş ve Türem, 2002; Ön iş ve Bayram, 2008). Her iki ilde de, kurulmaları 1970'lerde kararlaştırılan organize sanayi bölgelerin i n etki n biçimde faaliyete geçmesi, 1980 sonrasında "geleneksel"


Neoliberal Küreselle�me Sürecinde Türt<iye'de 'Yerel' Sermaye: Gazianıep, Denizli ve Eski�hlr'den izlenimler

j 247

nitelikteki malların dış piyasalar için üretiminin giderek ağırlık kazandığı bir sü­ reçte gerçekleşmiştir. Denizli'nin havlu ve bornoz gibi tüketim malları nın ihraca­ tında ihtisaslaşmasına karşıl ı k, Gaziantep'de, aşağıda da belirtileceği gibi özellik­ le 1994 krizi sonrasında, geleneksel sayılabilecek iş kolları çerçevesinde ürün çeşit­ lendirmesine gidilmiştir. 1996-1997 verilerine göre, Denizli sanayi üretiminin yüz­ de 44.3'ünü, Gaziantep ise yüzde 36.8'ini yurtdışına ihraç etmekteydi (Eraydın, 2002: 73). İ lginç bir veri de, Denizli'de söz konusu ihracatın yüzde 70'inin, tekstil ihracatının ise yaklaşı k yüzde 85'inin, 10 büyük fi rma tarafı ndan yapılmış olması­ dır (Türkün- Erendi(, 2000: 1 06). Neoliberal söylemin sanayi yapısının derinleşmesi ile ihracata yönelik bir stra­ teji izlemenin birbirini tamamlayıcı nitelikte olabileceğini gözardı etmeye çalıştı­ ğı yukarıda belirtilmişti. İthal ikameci sanayileşmenin sona erip, ihracata yönelik bir stratejiye geçildiğini kurgulayan bu söylemin bir başka can alıcı sonucu, ülke ekonomisinde yatırım ve istihdam artışı sağlanacağı iddiası ile bu strateji değişikli­ ği kapsamında gündeme getirilen sermaye lehine ve emek aleyhine düzenlemelere meşruiyet kazandırılmaya çalışılmasıdı r. Benzer biçimde, Anadolu kaplanları be­ timlemesi ile "yerel "in neoliberal dönüşüm sürecinin " kazananları" olarak öne çı­ karılması, yerel düzeyde sermayenin yeniden yapılanması n ı n ve dünya ekonomisiy­ le bütünleşme biçimlerindeki değişimlerin emek aleyhine olan sonuçları n ı gözden kaçırmaya yönelik bir işlev görmektedir. Ne var ki, Türkiye'de devlet teşvikleri ile ihracat artışı sağlamaya yönelik politikaların öteki yüzü, sınıf temelli siyasetin sona erdirildiği bir süreçte, emek verimliliğinde gerçekleştirilen artışların, reel ücret a r­ tışlarına dönüşmemesi ve ekonominin büyüdüğü dönemlerde bile işsizliğin giderek artması ol muştur. Çalışma hayatında 1 2 Eylül rejiminin mirası kurumsal düzenle­ meler çerçevesinde ücretlerin baskı altına alınması uluslararası rekabet gücü elde et­ menin temel aracı olurken, yaratılan katma değerde ücretlerin payının giderek düş­ tüğü gözlen mişti r (bkz. BSB, 2007; 2008; Onaran, 2007). 1 980'lerden itibaren i hracatta atılım gösteren yeni sanayi mekanlarının küresel ü retim ağlarına eklemlenmede gösterdikleri başarının arkasında, bu yörelerde Tür­ kiye ortalamasının altındaki ücret düzeylerinin, son derece düşük sendikalaşma oranlarının ve benzer ürünler ü reten çok sayıda fi rmanı n fiyat kırarak rekabet et­ meye çalışması gerçeğinin bulunduğu çeşitli çalışmalarda vurgulanmıştır (Eraydın, 1999; Konukman, 1999; Köse ve Öncü, 1998a; 1998b; Türkün-Erendi!, 2000). KOBİ'lerin ve sektörel uzmanlaşma bazında farklı laşan yörelerin, uluslararası ü re­ tim ağlarına dahil olabilmek içi n birbirileriyle kıyasıya rekabete zorlandığı bu süre­ ci n gözlemlenebilen sonuçları, ü retimde kayıtdışılaşmanı n artması, ücret ve çalış­ ma koşulları n ı n esnekleştirilmesi ve sendikal örgü elenme düzeylerinin daha da düş­ mesi olmuştur.7 Ö ce yandan, "[a]z gelişmiş ülkeleri n ihraç ürünlerinin piyasaların­ ?

Post-Fordist olarak da nitelenen bu yeniden yapılanma sürecinde ortaya çıkan sanayi bölgelerinin Batılı sanayileşmiş ülkelerdeki örnekleri ile Türkiye'deki oluşumlar arasındaki benzerlik ve farklılıklar. konuya ilişkin yazında farklı de­

ğerlendirmelere neden olmuştur (Konukman, 1999; Türkün-Erendi!, 2000; krş. Karaçay-Çakmak ve Erden, 2005; Pı­ narcıoğlu, 2000; Ozaslan, 2006).


248

/

Pınar Bedirhanogıu · Galip L. Yalman

da fazla rekabet vardır. . . . İhracata dayalı büyüme telkini altında, çok sayıda az ge­ lişmiş ülkede milyonlarca üretici gıda sanayii ürünleri, dokuma, konfeksiyon, deri mamulleri, ağaç ürünleri üretmeye çalıştığında fiyatlar aleyhlerine dönmektedir" (Somel, 2002: 28-29). Görece düşük teknolojili, emek yoğun ürünlerin ihracatı­ na dayalı bi r sanayi yapısının sürdürülebilirliği, 2000'1i yıllara gel i ndiğinde, Dün­ ya Bankası'nın Türkiye'ye i lişkin değerlendirmelerinde bile sorgulanmaya başlan­ mıştır (World Bank, 2000; 2003). Kriz dönemlerinde k ırılganlığı açıkça ortaya çı­ kan bu model, istihdam artışlarına yol açmadığı gibi, sermayeni n yeniden üretimi­ ni sağlamak için bedeli n i büyü k ölçüde emeğin ödediği ayakta kalma stratejilerine de başvurulmasını gündeme getirm iştir. 3.

F i n a n s a l K r i z D i s i p l i n i A l t ı n d a Ye rel D ü zey d e S e r m a y e n i n Yen i d e n

Ya p ı l a n m a s ı

Sermaye hareketlerin i n 1989'da serbestleştirilmesinden b u yana b u hareketler ve bunların oluşumunda öneml i rol oynadığı finansal krizler, sermayenin hem ülke düzeyinde, hem yerel düzeyde yeniden yapılanmasında birinci derecede önemli bir rol oynamışlardır. Diğer bir deyişle, söz konusu hareketler ve krizler Türkiye' de si­ yasi, iktisadi ve toplumsal ilişkilerde yaşanan neoliberal dönüşümlerin temel itici gücü olarak işlev görmektedi rler. Bu aynı zamanda, sermayenin yeniden yapılan­ ması olarak kavramsallaştırılan değişim ve dönüşümlerin , salt ekonomik düzeyle sı­ n ı rl ı kalmayan bir olguyu ifade etmekte olduğunu göstermektedir (Yalman, 1984: 159). Çeşitli toplumsal aktörlerin geliştirdikleri ayakta kalına ve uyum stratejileri­ nin yan ı sıra dış aktörlerin moda deyimle, I M F ve AB "çıpaları"nın şekillendirdi­ ği bu sürecin, yerel düzeyde yol açtığı toplumsal dönüşümler bir sonraki bölümde ele alınacaktır. 1995 yılında başlayan Gümrük Birliği, Türkiye ekonomisinin l 980'lerden bu yana geçirdiğ.i "yapısal dönüşüm" sürecinde gü ndeme gelen dünya ekonomisi ile yeni bütünleşme biçiminin önemli bir aşamasını oluşturmaktadır. Özellikle 1989 yılında uygulamaya konulan 32 sayılı kararla, ülke ekonomisinin uluslararası ser­ maye hareketlerine açık hale getirilmesiyle belirginleşen bu süreçte, "bütünleşme" ekonomik gelişme için gerekli bir araç olmaktan çıkarak kendisi bir amaç olmaya başlamıştır. Ne var ki, Gümrük Birl iği'nin, Türkiye'ye AB'ye tam üyel ik perspektifi sunmaktan uzak bir nitelik taşımasını n da etkisiyle, "bütünleşme" dünya finans pi­ yasaları i le bütünleşmeye i ndirgenir olmuştur. Bu bağlamda, 2000 yılı Kasım ayın­ da yayınla nan AB Katıl ı m Ortaklığı Belgesi'nde sıralanan "ekonomik kriterler" i n, I MF 'nin 1999'dan itibaren çeşidi Niyet Mektuplarında yer alan "yapısal reform" önerilerini tekrarlamaktan öteye gitmemesi dikkat çekicidir. Daha da çarpıcı olan, neoliberal küreselleşmeyi kaçın ılmaz ve uyum gösteril mesi gereken bir süreç olarak niteleyen bakış açısından, Türkiye'ni n 2000'l i yıların başında karşılaştığı ağır eko­ nomik bunalımın, bu yeni bütünleşme biçiminin yarattığı koşulların bir sonucu


Neoliberal Küreselleşme Sürecinde Türkiye'de 'Yerel' Sermaye: Gaziantep, Denizli ve Eskişehir'den izlenimler

1 249

olarak görülmemesidir. l990'ların ortalarından itibaren ortaya çıkan fi nansal kriz­ lerin, Türkiye ekonomisinin bazı yapısal sorunları ndan kaynaklandığı vurgulan­ makta, bu sorunları n aşılabilmesi için neoliberal kurumsallaşma sürecine hız veril­ mesi gerektiği belirtilmektedir. 1990'lar boyunca, ülkeye sıcak para çekebilmek için uygulanan kur ve faiz po­ litikalarının i malat sanayiini son derece kötü etkilediği ne kuşku yoktur. Zira bir yandan enflasyonun yüzde 60-70'lere indiği bir ortamda devletin yüzde 150 faiz­ le borçlanması ve kredi faizleri nin buna göre belirlenmesi, diğer yandan da izlenen (değerli TL) döviz kuru politikalarına rağmen ithalatı sımrlandıracak önlemlerin alınmaması, sanayici için tahammül edilmesi zor bir ortam oluşturmuştur. Daha­ sı, finansman sorunların ı bu duru mda dışardan borçlan ma yoluyla çözmeye çal ı­ şan yerli sanayici, Türkiye' de 1990'larda yaşanan siyasi ve i ktisadi istikrarsızlıklar nedeniyle dış kaynak temininde de ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştı r.8 Bu sü­ reç, BSB (2005) tarafı ndan şöyle özetlenmektedir: Sıcak para girişlerinin, uluslararası ihracat yarışında Türkiye malların ın fi­ yat rekabeti gücünü azaltacak şekilde TL'yi yabancı paralar karşısında de­ ğerlendirmesi, ithalatı ucuzlatıp harcamalarda ve milli gelirde sıcak paraya bağlı artışlara yol açmaktadır. Ancak spekülatif nitelikli bu büyüme dalga­ sı hiç bir zaman kal ıcı olmamış ve her genişleme dönemi ( 1990-93; 1995-98; 2000) kriz ile (sırasıyla 1994, 1999 ve 2001 krizleriyle) sonuçlanmıştır. 1997 sonrasında bir türlü yakalanamayan " istikrar içinde büyüme" hedefinin gündeme getirdiği 1998 I M F ile Yakın İzleme A nlaşması i le başlayan süreç "IMF gözetiminde on uzun yıl" olarak nitelenmiştir (BSB, 2007). Bu süreçte, 1999 so­ nunda imzalanan üç yıllık stand-by anlaşması i le Türkiye ekonomisinin 2002'de AB'nin Maastricht kriterlerine uyum gösterebilecek bir düzeye geleceği iddia edilir­ ken, sonuçta I MF ile anlaşma sürerken kriz yaşayan bir ülke konumuna düşülmüş­ tür. 2000 Kasım ve 2001 Şubat aylarında yaşanan ve hem ödemeler dengesi krizi, hem de bankacılık krizi olarak kendini gösteren bu çifte kriz sermayeni n yeniden yapılanması sürecinde yeni bir evrenin de başlangıcı olmuştur. 2002-2006'daki to­ parlanma dönemi nde elverişli reel döviz kuru ve artan dış finansman imkanları­ n ı n da etkisiyle, imalat sanayi yatırımlarında hızlı artışlar gözlenmiş, ancak bu ya­ tırımlar yeni kapasite kurmaktan çok, bunalım yı llarının değersizleştirdiği maki­ ne ve teçhizatı yenileme ve modernizasyon amacına yönelik olmuştur (BSB, 2007). Bu dönemde gerçekleştirilen ekonomik büyümenin en öneml i kaynaklarından biri TÜSİAD için yapılan çal ışmalarda da belirtildiği gibi verimlilik artışları olmuştur (TÜSİAD, 2008). Ancak daha öncede belirtildiği gibi, emek verimliliğinde ger­ çekleştirilen artışların, reel ücret artışlarına dönüşmemesi ve ekonominin büyüdü­ ğü dönemlerde bile işsizliğin giderek artması eğilimi 2002-2006 döneminde daha da belirginleşmiştir. B Osman Ulagay, "Sanayici gelen krizi nasıl algılıyor?", Mi/liyer, 22 Kasım 1991:1.


250

1

Pınaı BediıhanoQlu - Galip L. Yalman

Farklı sermaye kesimleri için farklı anlamlar taşıyan finansal serbestleşme sü­ recinin Türkiye' deki genel iktisadi sonuçlarını ise, ekonominin genel olarak dış fi­ nansal gelişmelere ve sıcak para akışlarına karşı çok kırılgan bir nicel ik kazanma­ sı, bankası olan büyük sermaye grupları i le diğer sermaye kesimleri arasında önem­ li çıkar farklılıklarının ortaya çıkması, KOBİ'ler arasında ciddi fi rma kapanmaları­ nın yaşanması ve emeğin, başta kayıtdışılaşma ve sendikasızlaşma olmak üzere, fi­ nansallaşma ile giderek daha da vahşileşen sömürü mekanizmalarına maruz kalma­ sı olarak özetlemek mümkündür. Bu gelişmelerin Gaziantep, Denizli ve Eskişehir'deki sermaye-emek ilişkileri üzerinde kimi özgül etkilerinin yanı sıra bazı ortak sonuçları da olmuştur. Aşağıda, uyum ve ayakta kalma stratejileri olarak da tanımlanabilecek olan sermayenin fark­ l ı ölçeklerde yeniden yapı lanması sürecinin sonuçları t �rtışmaya açılacaktır. An­ cak, bu konuda tekrar hatırlatılması gereken nokta, araştırmanın yapıldığı keneler­ de öne çıkan sektörlerin çoğu nun, düşük katma değerli ve emek yoğun sektörler ol­ masının, bu kentlerde sermaye tarafından geliştirilen strateji ler üzerinde doğrudan belirleyici rolü olduğudur. Görüşmelerde ortaya çıkan çarpıcı hususlardan bir tanesi, Gümrük Birliği'nin etkileri konusunda zaman zaman farklı görüşler ortaya çıksa da, genel olarak sa­ nayicilerin kendilerini zorlayan bir unsur olarak Gümrük Birliği'ni belirtmemiş olmalarıdı r. Yerel düzeydeki sermaye kesimi temsilcileri değerlendirmelerinde Türkiye'deki 1 994 krizinden başlayarak ülkemizde ve dünyanın çeşitli ülkelerin­ de yaşanan krizlerin kendi fi rmaları, sektörleri ve/veya keneleri üzerindeki etkileri­ ne ilişkin görüşlerini belirtmeyi tercih etmişlerdir. Finansal krizlerin, yerel sermaye üzerindeki beklenmedik ve olumsuz etkileri, göriişme yapılan yetkililerin çoğunluğu tarafı ndan güçlü bir şekilde eleştirilmiştir. Yine de krizlerin yerel sermayedarlar üzerindeki etkilerinin, bunları n krize yaka­ landıkları andaki borçluluk durumlarına ve krizin n iteliğine göre değiştiği gözlem­ lenebilmektedir. ESO yetkilisinin konuya ilişkin aşağıda alı ntılanan açıklamaları, bu açıdan oldukça çarpıcıdır. Biz 70 yıllık sanayici bir firmayız, aile şirketiyiz. 93 senesi nde yatırım yaptık, .... paramızı kenara koyduk, hesaplarımızı yaptık, bi r kısım kredi aldık, bir kısım öz sermaye kenara koyduk böyle bir yatırım planlaması yaptık. 5 Ni­ san patladı. Bizim 10 bin liralık dolar borcumuz oldu 40 bin lira. Bizim eli­ mizde 10 bin lira var. Böyle bir deliği kapatmak mümkün değil. ... Ayakta kalanlar nasıl kaldı? Gerçekçi olmak lazım .... Bu tamamen bir sü­ reç meselesi, tesadüfü ben öyle görüyorum. Şimdi bir firma var bakıyorum 94 krizinden evvel krize girmiş, kimse krize gi rmeden krize girmiş, batmış. 15 milyon dolar borcu olan Eskişehir'de firma var, batmış. Ondan sonra git­ miş bankalarla el sıkışmış "ben size 6-15 milyon doları Türk parası karşılığı %40 faizle 5 yılda ödeyim." 9 ay sonra 5 Nisan olmuş adamın işte Türk pa­ rası borcu, 1 5 milyon dolarl ık borcu bi rdenbire dörcce birine inmiş. ... Şim-


Neoliberal Küreseııeıme Surecinde Türkiye'de 'Yerel' Sermaye: Gaziantep, Denizli ve Eskiıehir'den izlenimler

1 251

di bu sanayici ben im karşıma geçiyor, bana d iyor ki: " biz aslan gibiyiz." Ta­ bii, sen aslan gibi olu rsun. Halbuki kimse krizde değil ken ben aslan gibiy­ d i m, ben yacırım yapcım. Ama o süreçce say ı n Çiller'in böyle çaylakça bi rşey yapabi leceği n i ben tah m i n edemedim Türkiye cari hinde, yakalandım, ben krizdeyim. Şimdi ben köcü iş adamı mıyım?" ( I E)

Türkiye'de 1 994'ten itibaren yaşanan finansal krizler karşısında, Gaziantep, De­ n izli ve Eskişehir' l i sermayedarların gel i şt ird i k leri ortak stratejilerin başında ihra­ cat için yeni imka nlar yaratı l ma sı bulunmaktadır. Ö rneğ i n G a zia nccp tek i serma­ yedarların ilk vurguladıkları krizler arasında yer alan 1991 Körfez Krizi9 ile 1 994 krizi, Gaziantep sermayesinin hızla Rusya pazarı na yönelmesi n ede n i yle bu kentte görece çabuk aclacı lmışcı r. Gaziantep Sanayi Odası (GSO) ye c k i l i si , bu süreci şöy­ le anlatmaktadır: '

2 cane sekcörümüz vardı. Birisi gıda, un, irmik, makarna, bir canesi de ceks­ cil 1985-90 a rası nda. Ama 1995 sonrası öyle bir paclama yaşandı ki dü nya­ n ı n yaklaşık 100 ülkesine nihai malla birl i kce i h racac yapan bir şeh ir var karşımızda. Antep işte 1995 sonrası 8 senel ik süreçte hacca biraz daha ge­ riye gidelim 10 yıllık süreçce inanılmaz bir sekcörel yelpaze onaya çıkar­ dı. Ya n i ceksci lde de çok entegrasyona girildi. Halıda, triko örmede özel li kle çok entegrasyona girildi. Gıda da öyle. Onu n dışında çikolacada, çocuk be­ zinde, sabunda, kimya sekcöründe, özell ikle ayakkabı-cerl i k sekcöründe yıl­ dızı en çok parlayan ve ih racaca çok mal gönderen sekcörlerimizden bir ca­ nesi. Bücün bunların hepsi son 10 yıl içerisinde inanı lmaz bi r büyüme gös­ cerdi. Şu anda şehi rde en faz.la büyüme gösteren sekcörlerin başında da yine nihai mal olarak da halı, triko örme, çikolata, cekscil boya bunlarda çok faz­ la eğilim va r ( I G).

Bu krizler sonrasında G azia ntepl i ihracatçıların özellikle Rusya pazarında bü­ yük başarılar elde etmeleri, bu kentte görüşülen pek çok yetkili tarafından krizlerin "kamçılayıcı" etkisi altında Gaziantepli işadaınlarına özgü girişimci ruhun ortaya çıkması ile ilişkilendirilmiştir. Benzer bir yorum, 1994 krizi sonrası Eskişehi r için de yapılmıştır. Ancak, 1 998' deki Rusya krizinden sonra başka bir ülkeye benzer bir i h racat atağı yapılamaması, başta Gaziantep sermayesi olmak üzere üç kentte iş ya­ pan çeşitli büyiiklükteki şirket ve sermaye grubunu derin bir krizle karşı karşıya ge­ tirmiştir (IG, 4G, SG, I OG, l IG, 3E, 4E). Yine GSO yetkilisinin ifadeleriyle: 1995 yılına kadar Gazia ntep geleneksel paza rı, Orcadoğu, bölge ülkeleri, ve Rusya. 1998'e kadar devam ediyor. 98 kriz.i nden hemen sonra Rusya' dan pa­ zar Avrupa'ya kayıyor. Şu anda en büyük i h racacı Belçi ka'ya ve Ameri ka'ya yapıyoruz hal ıda. Halbuki 98 öncesi en büyük ih racacı Rusya'ya yapıyor­ duk. Kaldı ki Rusya o ka liceyi istediği için öyle bir kal ice ü recil iyordu ama A ntep'i n adı uçan halıyd ı. Müşceri o kal iceyi isced iği için Antep onu yapı9

Gaziantepli ihracatçıların Körfez Krizi sonrası lrak'tan 200 miyon dolar alacakları kalmış ve bu alacakların tahsili, daha sonraki yıllarda özelikle Gaziantep Ticaret Odası'nın (GTO) çözmeye uğraştığı sorunların başında yer almıştır (lG).


252

1

Pınar Bedirhanoglu

·

Galip L. Yalman

yordu. Bugün Belçika ve Amerika çok iyi kalite istiyor. Süper halılar yapı­ yoruz. Bizim anlayışımız değişti. Yani biz Avrupa'ya açıldığımız andan iti­ baren kalite anlayışı mız değişti. Sizin işletmenizdeki ve ü rününüzdeki kali­ te anlayışınız değişirse sizin kendi anlayışlarınızda da değişimler yaşanma­ ya başlıyor (lG). Gaziantep, Eskişehi r ve Denizli sermayelerinin 200 1 krizinden etkilenme bi­ çimleri, firmaların krize yakalandıkları andaki fi na nsman pozisyonlarına göre farkl ılık gösterse de, krizin bu kentlerdeki yerel sermayedarlar üzerinde kısa vadede çok da olumsuz bir etkisi nin olmadığı belirtilm iştir. Yerel sermayedarlar fi nans ala­ n ında başlayan ve reel sekcörii daha sonra vuran bu krizden, "aile şirketi olmanın avantajları" ve finansmanda "boyları nı aşan açık pozisyonlara girmeme alışkanlık­ ları" nedeniyle hemen etkilenmediklerini açıklamışlard ı r (7G, 8G, l OE). Denizli ve Gazianrep'in, 2001 krizinin hemen arkasından TL'nin değerinin düşmesiyle döviz cinsinden azalan ü retim maliyetleri nedeniyle, krizden olumlu etkilendikleri bile i fade edilmiştir ( l D, 4D, l G). Ancak, 2001 krizin i takip eden yıllarda TL'nin yeniden değer kazanmaya başla­ ması ile bu avantaj pek çok KOBİ için yavaş yavaş ortadan kalkmıştır (2D, l l D, 2E). Araştırmanı n yapıldığı yıllarda döviz karşısında değerlenmiş olan TL nedeniyle dile getirilen hoşnutsuzluklar, döviz kurundaki oynamaların, KOBi'lerin karlılığını etki­ leyen değişkenlerin başında gelmeye devam ettiğini ortaya koymaktadır. Ancak, yük­ sek kur politikalarının kimi sermayedarları ü retim girdilerini ithal ederek ü retim yap­ maya zorladığı, bu tür firmaların ve ü retim girdileri zaten yüksek oranda ithal mala dayalı olan büyük firmaların, ithalat avantajı nedeniyle bu politikadan şikayetçi ol­ madıkları da gözlenmiştir (3E, lG). Diğer tarafta, ithalatın ucuzlamasıyla ürettikleri mamul mallar yurtdışından gelmeye başlayan ve bu nedenle iç pazar payı daralan fir­ malar ise hu süreçten mağdur olduklarını söylemişlerdir (4E). Kriz ortamında artan maliyetler ile ilgili olarak yi.iksek faiz, istihdam üzerindeki vergiler ve pahalı enerji fi­ yatları da sıkça eleştirilmiştir (4G, 8E, l D, lOD). Krizlerin yerel sermayedar üzerinde yaptığı "kamçılayıcı" etkiden bahsedilir­ ken yapılan bir başka vurgu da, krizlerin sermaye sahiplerini, büyük ölçekli ve daha yüksek katma değerli üretime geçmeye ve markalaşmaya zorlamış olmasıdır (lG, 5D). Her üç kentte de, görece daha tanınmış yerel firmaların yurtdışında markalaş­ maya ve zincirler kurmaya çalıştıkları , diğerlerin i n ise u luslararası fi rmaların taşe­ ronluğunu kapma peşinde oldukları gözlemlenmiştir. Markalaşma kaygısın ı n belki de en iyi örneği, Gaziantep' in sermayedarı ve sermaye örgütleriyle kendi başına bir marka şehir olarak lanse edilmeye çalışılmasıdı r (4G, 5G). Araştırmamızın başlan­ gıç yılı olan 2003, Gaziantep'in "Dünya' da Türkiye, Türkiye'de Gaziantep" sloga­ nı ile bunu bir strateji olarak ilan ettiği yıldır. Benzer bir özlem, Denizli ' deki görüş­ melerde de dile getirilmiştir (5D). Bu tür markalaşma çabaları, fason üretim ilişki­ lerinin büyük firmalar açısından da önemini koruduğu açıkça ortaya çıkan 2000'li


Neoliberal Küreselleıme Sürecinde Türkiye'de 'Yerel' Sermaye: Gaziantep. Denizli ve Eskiıehir'den lzlenlmler

1 253

yıllar Türkiye'sinde, fi rmaların bu i lişkilerin kendileri açısından önemini azaltarak, yaratılan a rtı değerin daha büyük bir kısmına kendilerin i n el koyma çabasın ı n bir i fadesi olarak görülebi l i n i r. Öte yandan, bu tür çabaların bu kenelerdeki tüm şirket ve sermaye grupları açı­ sından benzer sonuçlar getirdiğini ileri sürmek mümkün görünmemektedi r. Bu noktada, ih racat ya da taşeronlaşma ilişkileri üzerinden dış piyasalara yönelmenin, a raştırma yapılan üç kentte özellikle KOBİ'ler açısından bir seçim değil bir zorun­ luluk olduğunun altı nı çizmek gerekmektedi r. Zira, Türkiye' de iç pazar merkezile­ miş, üretim, fina ns ve ticaret ayaklarıyla holding şeklinde örgütlenmiş ve yabancı ortaklarla iş yapan biiyük İstanbul sermayesinin büyük ölçüde hakimiyeti altında­ dır (Ataay, 2005: 144-5). Bu durum KOBİ'lerin özellikle kriz dönemlerinde ayakta kalabilmek için daha fazla dış pazarlara yönelmesine neden olmaktadır. Eskişehi r, Gaziancep ve Denizli ' deki gözlemlerimizle de desteklen"n bu tespitin altının çizil­ mesinin, KOBİ'ler açısından "ihracat yapabil meyi " biı ı:;dişmişlik göstergesi ola­ rak değerlendiren hakim neoliberal söylemin hegemonya� ıın kırılması açısından önemli olduğu kanısındayız. Eskişehi rli sermayedarların Gümrük Birl iği sonrası yoğun ihracat yaptıkları Av­ rupa piyasalarında yaşadığı sıkıntılara ilişkin bir ESO yetkilisinin aşağıdaki yoru­ mu, bu bölümde yapılan tespitleri doğrular niteliktedi r: Eğitimliyiz, yetenekliyiz, girişimciyiz. Öyle görüyorum ama kaynak eksik­ liği var. Ne yapmamız gerektiğini biliyoruz, bilgimiz var, bilgi birikimi var ama kaynak yok. Aynı verimi sağlamak için, ayn ı şartlarda üretim yapabil­ mek için gereken teknoloji yatırımı yapacak kaynak eksikliği var. Bence en büyük problem burada. Bunu sağlamadan bütün gümrük kapılarını açıp herşeyimizi meydana çıkarmak mutlaka Türk sanayicisini üzüyor. Tabi bu .... genel durum cesbici. Bunu .... aşmak için herkes kendine göre bir yöntem bel irl iyor. Aşamaya nlar var, aşmak için yabancı ortaklık yapanlar var, kendi birikimlerini ... sermaye olarak şi rkete yatırıp hemen yatırım yapan, tekno­ lojisini yenileyen, hemen ihracata yönelen, iç piyasadaki pazar kaybını göz öniine alarak ihracata önem veren, değer veren, buradaki pazar kaybını ora­ daki pazarı kazanarak belki daha fazlasını kazanarak bunları yapabilen fir­ malar mutlaka başarılı oluyor (IE). Bu değerlendirmeler çerçevesinde, Gaziantep, Eskişehi r ve Denizli'de yerleşik fi rmaların, fi nansal k rizler üzerinden kendisini hissetti ren neoliberal küreselleşme süreci içinde büyük bir kaynak ihtiyacı ile karşı karşıya olduğu da açıkça ortaya çık­ maktadır (1 E, 3E, 6E). Bu kısıcı aşıp dış pazarlarda ürün çeşitlemesine gidebilen fi rmalar, krizlerden güçlenerek çıkabilirken, bunu yapamayanlar açısından gelecek bel i rsizleşmektedir. Bu tespitler çerçevesinde, bu üç ilimizde finansal kriz koşulları altı nda sürdürü­ len ü retim faaliyecleri içinde, yerel sermayedarlar a rasında belirgin bir ayrışmanın ortaya çıktığı i leri sürülebilir. Bu ayrışmanın bir tarafı nda çeşitli biçimlerde ulusla-


25 4 1

Pınar Bedirhanoğlu

-

Galip L.

Yalman

rarası ü retim ağlarına eklemlenen firmalar, diğer tarafında ise bu tür bir eklemlen­ me sü reci yaşayamadığından düşük kar marjlı piyasalarda varolmaya çalışıp, tabiri caizse, "fakir fukara" için düşük kaliteli gıda, lastik ayakkabı ya da soba gibi mal­ lar ü reten firmalar bulunmaktadır. Eskişehir' deki beyaz eşya sektörü yan sanayii ya da Gaziantep'te sentetik iplik ile ara malı üretimine geçen firmalar ilk gruba örnek olarak verilebilir. Gaziantepli küçük bir makarna üreticisinin hikayesi ise, ihracatçı fi rma olabilmenin kendi başına büyük ve kalıcı bir değişimin habercisi olmadığının iyi bir göstergesi olup, ikinci grup için iyi bir örnek oluşturmaktadır. Firma sahiplerinin ifadelerine göre, fi rma 1998 öncesi Rusya'ya kendisi açı­ sından büyük bir ihracat hamlesi gerçekleştirmiş ve kazandığı paraları bavullar­ la Türkiye'ye taşıyıp, ü retim kapasitesinin büyütülmesi için harcamıştır. Ancak, Rusya' daki krizin ardından şirket gözünü başka büyük ve yeni ihracat piyasaları ye­ rine, tekrar Doğu ve Gü ney Doğu Anadolu ile Ortadoğu'nun düşük kar marjlı ve büyük makarna üreticilerin i n henüz tenezzül etmediği pazarlarına dönmek zorun­ da kalmıştır. Firma sahipleri, kendileriyle yapılan görüşme sırasında, büyük kent­ lerde makarna tüketimini belirleyen, ileri teknoloji kullanan büyük sermaye grup­ larına dahil firmalarla rekabet etme şansları nın fazla olmadığını vurgulamaktaydı­ lar (1 OG). Benzer biçimde, Gaziantep'te, Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgeleri­ ne ucuz ayakkabı ve terlik ü reten çok miktarda plastik ayakkabı ü reticisinin (4G) ya da Eskişehir' de doğal gaz kullanmayan konutlar için kalorifer kazan ı üreten kü­ çük sanayicilerin varlığı ( 1 3E) farklı gelir gruplarına yönelik olarak bölünmüş mal ve hizmet piyasalarının oluştuğunu göstermektedir.. Bu örnekler, tek ve homojen bir dünya piyasasından sözedilemeyeceğini ve de­ rinleşen eşitsiz gelişme koşulları içinde farklılaşan piyasa yapıları n ı n ortaya çıkmış olduğunu ortaya koymaktadır. Gaziantep, Eskişehir ve Denizli'de gözlemlenen bu ayrışmanın kalıcı olup olmadığını zaman gösterecekse de, bu kentlerdeki yerel ser­ mayenin markalaşma ya da yüksek katma değerli ü rü nlere geçiş konusunda çok zorlandığı ortadadır. Bir bakıma, "yeni sanayi odakları" olarak nitelenen mekan­ ların, dü nya kapitalist sistemi nde yaşan makta olan kriz sürecinin de "kazananla­ rı" olarak krizden çıkabilmeleri büyük ölçüde buna bağl ıdı r. Ancak şimdilik görü­ nen, krizin bedelinin basında yer alan kitlesel işçi çıkarma haberlerinin yansıtrığı gibi bir kez daha sendikalı ya da değil emekçilere ödetilmeye başlanmış olmasıdır.'0

10 "Gazianıep'ıe iplik fabrikaları bir bir kapanıyor ya da taşınıyor. işsizlik patlaması yaşanıyor. Son üç ayda 6 bin 60 işçi

işten çıkarıldı. 450 işçi de ücretsiz izne çıkarıldı. Bu tekstil sektöründeki durum. Küresel kriz çok sert esiyor. Sendikalı

işçi sayımız da sürekli eriyor. 4 yıl önce 20 bin sendikalı işçi varken bugün 3 konfederasyona bağlı sendikalı işçi sayı­ sı S bin." DISK'e bağlı Tekstil işçileri Sendikası Genel Başkan Yardımcısı ve Gaziantep Şubesi Başkanı Muzaffer Subaşı, Vatan 30.1 1.200B.


Neoliberal Küreselleşme Sürecinde Türkiye'de 'Yerel' Sermaye: Gaziantep, Denizli ve Eskişehir'den izlenimler

1 255

4. Ye rel D ü zeyde To p l u m s a l i l i ş k i l e r d e Ya ş a n a n D ö n ü ş ü m l e r S e rmayelerarası iliş kiler

Gaziantep, Denizli ve Eskişehir' deki yerel fi rmalar ağırlıklı olarak aile cipi iş­ letmelerden oluşmaktadır. Birbiriileriyle yerel düzeyde ortaklığa girme eğiliminde olmayan, girseler de bu ortaklıkları sürdürmede sıkıntı yaşayan bu aileler ve/veya bireylerin, ataerkil ilişkilerin sürdüğü bir ortamda aile kapitalizminin gelişmesin­ de önemli rol oynadığı vurgulanm ıştır (Ayata, 2004). Firmaların hem coğrafi, hem de sektörel olarak bel irli bölgelerde yoğunlaşmış/kümeleşmiş olmasından kaynak­ lanan, büyük ölçüde taklitçiliğe dayanan ve fiyat kırarak birbirileri ile kıyasıya re­ kabete girme biçiminde ortaya çıkan firma pratikleri, görüşülen yerel sermayedar­ lar tarafından şikayet edilen konuların başında gelmektedir (IG, 9D). GSO yetki­ lisi bu durumu şöyle ifade etmiştir: Şu anda benim şehir için en çok endişelendiğim şey sektöre! yığılmadır. Za­ ten Türkiye' de sektöre! yığılmayı önleyecek h iç bir kurum, hiçbir mekaniz­ ma çalışmıyor. İnsanlar da görerek yatırım yaptığı için malesef sektöre! yı­ ğılmalar çok fazla. ( I G) Yerel düzeyde sermayeler arası rekabet, Türkiye' de yerel kalkınma odakları üze­ rine yapılan çalışmaların da vurguladığı gibi, birbirinden görerek öğrenme, bi r di­ ğerin i takip erme gibi pratiklerin yanı sıra çeşitli yatay işbirliği uygulamalarını da beraberinde getirmektedi r (krş. Ayara, 2004; Eyüboğlu, 2000; Türkün- Erendi(, 2000). Tek tek sermayedarlar tarafından sorun olarak tanımlanan bu tür pratik­ lerin, yerel düzeyde kollektif bir verimlilik artışı sağladığı gibi (Ansal, 1997: 228), "rekabetçi fakat yardımlaşmacı bir sanayi atmosferin i n" oluşmasını sağladığı ileri sürülmüştür (Pınarcıoğlu, 2000: 304). Konuya ilişkin yazında başka ülke deneyim­ lerine dayanı larak bel irtildiği gibi, fi rmaların ciddi sermaye, fi nansman ve pazar kısıtı yaşadıkları dönemlerde, kapasite artırı mına gidememeleri neden iyle bu tür "yacay işbirliği " örneklerine rasclanılmakcadır (Ansal, 1997: 230). l990'lı yıllarda Denizli 'de yapılan bir araştırmada da gelen talebi geri çevirmemek için birbirin i n yerine i ş yapmanın, sın ı rlı sermayeye sahip firmaları n özellikle kri:t. zamanların­ da piyasada kal mak için başvurduğu bir yöntem olduğu gözlenm iştir (Türkün­ Erendil, 2000: 1 10). Denizli'de yapılan görüşmelerde de fi rmaların kendi kapasi­ telerini aşan ü retim siparişleri aldıklarında birbirilerinden işçi ödünç almaları n ı n yaygın bir pratik olduğu i leri sürülmüştür. Türkiye' de 2003 yılında çıkartılan son İş Kanunu'nda bu konuda yapılan düzenlemeleri n niteliği, sermaye-emek i lişkileri­ ne yeni bir boyut katmaktan çok, zaten yaşanmakta olan bir pratiğin yasal bir çer­ çeve oluşturularak düzenlenmesine çalışıldığını düşündürtmektedir. Sermayenin yeniden yapılanması sürecinin önemli bir boyutunu oluşturduğu üç ilde de göz­ lemlenebilen bu gibi işletmeler arasındaki işbirliği örneklerinin, "esnek uzmanlaş­ ma" modeline geçiş sürecinde fason üretim i lişkilerinin yaygınlaşması i le birlikte gündeme geldiğine dikkat çekilmiştir {bkz. Köse ve Öncü, 1 998a: I39). Bu olgu,


256

1

Pınar Bedirhano�lu - Galip L. Yalman

Denizl i'de görüşülen bir tekstilci tarafından "hem hısımız, hem hasımız" şeklinde betimlenmiştir (9D).1 1 Uluslararası piyasalarda iş yapma zorunluluğunun, araştırma yaptığımız kent­ lerdeki fl rmaları bir düzeyde bir "modernleşmeye" ittiğinden de bahsedilmiştir (SG). Fi rmaların çeşitli kalite standartlarına uygun olarak iş yapma ve gerekli bel­ geleri alma çabaları, kayıtlı emek kullanım ında çocuk emeğinden uzak durmala­ rı ve iş kazalarına karşı gerekli önlemleri almaları biraz da övünülerek vurgulanan bu gelişmenin örnekleri olarak gösterilmiştir. ESO bünyesinde kurulan AB Komis­ yonu, GTO bü nyesinde oluşturulan AB İş Geliştirme Merkezi, AB Bilgi Bürosu ve A B Bil( Merkezi ile Denizli Sanayi Odası (DSO) bünyesinde oluşturulan AB Bilgi Bürosu bu çerçevede değerlendirilebilir. Ancak, Gaziantep, Denizli ve Eskişehir'de kayıtdışı emek kullan ımının çok yaygın olduğu dikkate alınırsa, bu alanlarda ger­ çekten olu mlu gelişmeler yaşandığına ilişkin ciddi kuşkular ortaya çıkmaktadır. Sermayeler arası i lişkilerin bir başka önemli boyutunu, ü retim süreçlerinin be­ l i rl i sektöre! uzmanlaşmaya bağlı olarak ölçek farklılı k ları n ı gündeme getirmesidir. Örneğin, 2000'li yıllarda yapılan teknoloji yenileme yatırımları sonucu, iplik ve sentetik ü retiminde çok önemli bir kapasite oluşturan Gaziantep, Denizli gibi hav­ lu/bornoz üreten mamul madde ü reticilerine ara malı ü reten bir sektöre! uzmanlaş­ manın mekanı olmuştur. Benzer biçimde, yukarıda belirtildiği gibi Eskişehir, Ar­ çeli k gibi dayanıklı ü retim malı ü reticileri için çeşitli ara malları ü retilen bir mer­ kez olmasın ı n sonucunda, Arçelik'in Romanya'da ü retime başlamasıyla, ara malı ü reten sanayilerin i h racata yönelmesine tanık olmuştur. S e rmaye-Emek ilişk ileri

Gaziantep, Eskişehir ve Denizli' deki sermaye-emek ilişkileri de 1 990'lar ve 2000'lerin sert rekabet ve kriz ortamından doğrudan etkilenmiştir. Yerel şirket­ lerin yukarıda bahsettiğim iz ayrışmanın neresinde olduğu sorusundan bağımsız olarak, emek açısından genel bir sendikasızlaş(tır)ma ve kayıtdışılaş(tır)ma süreci­ ni gözlemlemek mümkün görünmektedir. Yerel sermayedarlar ve sermaye örgütle­ rinin temsilcileri bu durumu ağırl ıklı olarak kriz ortamına ve bu ortamda ne paha­ sına olursa olsun fi rmayı ayakta tutma kaygısının işçi tarafı ndan da benimsenmiş olmasına bağlamışlardır (lG, 4E, 9E, GD). Denizli Genç İ şadam ları Derneği (DE­ GİAD) yetkilisi 2001 krizi sonrası kendi işyerinde yaşananları şöyle a nlatmıştır: Benim orda iş yerimde yaklaşık olarak 1 00 tane arkadaşımız çalışıyor. Oysa 2001 krizinden hemen sonra benim 50 tane arkadaşla bu işi götürebilecek po­ zisyonda olmama rağmen biz toplantı yaptık. Dedik ki, ''Arkadaşlar durumu­ muzu biliyorsunuz. Nasıl bir yol izleyelim?".... Bir yönetici olarak sizi buradan işim yok sizle işte bu kadarmış demek ben im işime gelmiyor. Bir ekmek var­ sa bunu yüze bölelim beraber yiyelim olarak çıktık. Zaten ben kendi arkadaş­ larım adı na söylüyorum onlar da çok üzgündüler. Onlar da işte dediler ki ma1 1 Bu çarpıcı ifadenin yerelleşme yazınındaki karşılığı "düşman kardeşlik"tir (Peck ve Tickell, 1996: 280).


Neoliberal Küreselleşme Sürecintie TUrkiye'de 'Yerel' Sermaye: Gaziantep, Denizli ve Eskişehir'den izlenimler

1 257

dem ki böyle yaklaşım var patrondan, biz dediler bir yıl zamsız çalışalım. Ya bu ne kadar duygulandırıcı bir olay ya. Bir işçin iz maaşın belki de onla yiyip, ailede işte dört kişilik bir aile. Ancak evi ni geçindirebilen, bir işçiniz size diyor ki ben gereki rse birkaç ay maaşımı içeride tutayım teklifinde bulunuyor. Ya bunlar çok duygu dolu anlar. Ya ni anlatırken sanki o anları bir daha yaşıyor­ muşum gibi oldum ama. Gerçekten birazcıkta bu Denizli insanının karakte­ ristik yapısından kaynaklanıyor. Çünkü hümanizm biraz daha ağır basar on­ larda. H içbir patron işçisinin dışarıda kalmasına işsiz kalmasına göz yummaz. Ta ki tabi suistimal olmadığı müddetçe (6D). Bu açı klamalar, sermayenin ayakta kalma mücadelesin i n emeğin de ayakta kal­ ma mücadelesi olarak algılandığı izlenimini doğuruyor olsa da bu durumun baş­ ta büyük işletmeler olmak üzere pek çok işletmenin her üç kentte de çok sayıda işçi çıkarmasını engellememiş old u ğu nu hatırlatmak gerekmektedir ( 1 0, 4D, 4E, GE, BE). Doğrudan işçi çıkarmayan işletmelerde ise emekli olan işçinin yerine yenisinin alınmaması yaygın bir pratiktir ( lOD). Kayıtdışı işçi kullanımı, araştırma yapılan üç kentte de yerel sermayenin kriz ve artan rekabet karşısında ayakta kalma stratejilerinin başında gelmektedir. Görüş­ melerde, kayıt dışılaşma süreci i le ilgi li olarak, Türkiye ortamında sigortalı işçi ça­ l ıştırmanın ya da SSK ödemelerini zamanında yapmanın ya da yapmayanların hak­ sız rekabete neden olduğu, zira bu konularda sık sık aflar çıktığı ve bu afların kayıt­ lı iş yapan şirkeclerin fiilen kaybetmesine yol açtığı ileri sürülmüştür ( lG, 5G, IOG, l O, 3 0) GSO yetkilisinin ifadeleriyle, .

[e]ğer sigortasız işçi çal ıştırıyorsanız ondan sonra kayıt d ışı ekonomi ağırlı k­ lıysa sizin sektörünüzde veya sizin şirketinizde, sizin dayanma gücünüz fark­ lılaşıyor. Bu biraz Türkiye' deki şeyin anlatım ı oldu ama maa lesef gerçekle­ rin ifadesi. İşin boyunu uzatan da bunlar, haksız rekabet koşulları. lşi sı kın­ tıya gi rer, insan enerji ödemez, SSK ödemez, sigortasız işçi çalıştırır falan fi­ lan derken işin boyu uzuyor. 2-3 sene sonra aflar çıkıyor, 18 ay taksitlendir­ meler yapılıyor. Ödeyen içeri girmiş oluyor, ödemeyen şanslı oluyor bu ül­ kede (IG).

Denizli özelinde bu konuda yapılan bi r yorum, bu kentteki emekçi kesimin he­ nüz toprakla bağını koparmamış kişilerden oluşmasının, işsizl ik, kayıt dışılaşma ya da düşük reel ücret sorunlarının büyük çatışmalara dönüşmesini engellediği şeklin­ dedir. OSO'nun önde gelen bir yetkilisine göre, [t]ekscil bir a nda patlayınca, tarlada çal ışan i nsan ları geti rip fabrikalarda işçi olarak çal ıştı rmaya başlamışlar. Dolayısıyla hala daha bağı sü rüyor. H a n i toprağıyla d a b i r i l işkisi var. Zaten hemen köyünün yakın larında fabrika­ lar tesisler kurulmuş. Genelde periferinde kurulduğu için buralar ayrıca bi­ liyorsunuz Denizli öneml i bir tarım merkezi. Dolayısıyla, insanlar fabrika­ larda çalışanların çoğu tipik hani proleter dediğimiz i nsanlar değil. Topra­ ğıyla bağı var. Günün içinde mesaisinde gidiyor üretimini yapıyor çıkıyor.


258

1

Pınar Bedirhanoğlu · Gallp l. Yalman

İşte 20 km ötede tarlasında oturuyor, yazın günün uzun olduğu günlerde gi­ diyor tarlasını biçiyor, ürününü biçiyor. O bağını koparmamış. Dolayısıy­ la işçi işveren ilişkilerini yumuşatıyor bu o açıdan baktığımızda. Onun için hani, diyelim ki emeğinden başka satabilecek bir şeyi yok kategorisi nde bir proleter değil insanlar, önemli bir bölümü, benim kişisel gözlemim. Onu n için o işçi işveren gerilimini görmek pek mümkün değil. Küçük ölçekli işlet­ melerden oluşuyor. Bir de ihtiyaçlar mevsimsel burada. Hani bir anda bir si­ pariş alınıyor, hemen işçiler çağrılıyor. Zaten tarlasında çalışıyordur o. Ge­ tiriliyor, birkaç ay üretim yapılıyor. Belki o tesis birkaç ay çok daha düşük kapasiteli. Dolayısıyla hani bu esneklik, onun getirdiği şey tam proleter ola­ mama, toprakla bağının hala daha sürmesi, tarımda üretim yapması o geri­ limi, yani doğal doğasında olan o gerilimi yumuşatan bir işlevi oluyor (20). Başka görüşmelerde, Denizli'nin Doğu' dan bile işçi çektiği söylendiğinden (4D,

l 1 D), "toprakla bağlantıl ı işçi" tespiti iyimser bir görüşün ürünü gibi görünmekte­

dir. Ancak bu iki bilgi, özelli kle Denizli ve Gaziantep gibi tarımsal üretimin sürdü­ ğü yörelerde, emek düzlemi nde de bir ayrışmanın yaşanmakta olduğunun ipuçla­ rın ı vermektedir. Bu tür kenelerde kültürel düzlemde, yerel sermaye ile görece daha yakın ilişkiler içine girebilen yerli işçilerle dışardan gelen işçilerin kısa vadeli ikti­ sadi çıkarları birbirinden farkl ılaşmış gibi görünmektedir. Bunlar arasında ne tür çatışma ve dışlanma ilişkileri nin yaşandığı ise başlı başına bir sosyolojik araştırma konusudur. Çeşitli hafifletici dinamiklere rağmen, Denizli, Eskişehi r ve Gaziantep'te yerel sermaye, kayıt dışı emek kullan ımının emekle arasında yaratabileceği çatışmala­ rı idare edebilmek için sermaye bi rikim sürecine çeşitli düzeylerde eklemlenen ge­ leneksel ilişki pratiklerine başvurmaktadır. Fabrika düzeyinde, sermaye sahibi ile işçi arasında, sermaye sahibinin işçinin ya da ailesinin eğitim, sağlık ve hacca dü­ ğün türü ihtiyaçlarını himayeci bir yapı içinde karşıladığı ilişkiler gelişmiş durum­ dadı r (2G, 9D, 3E, 4E, 6E).12 Büyüklükleri nedeniyle kayıt dışı işçi çalıştırmaları zor olan kimi büyük yerel fi rmaların ise benzer himayeci tutumları şehir ölçeğin­ de geliştirdikleri gözlenmiştir. Örneğin, bu tür büyük şirketler, emek maliyetlerini kısa süreli işçi çalıştırıp atarak düşürme pratiklerinin yaratabileceği ya da yarattığı toplumsal hoşnutsuzlukları, aslında aynı zamanda karlı alanlar da olan, özel okul ve hastane türü toplumsal fayda sağlayan sektörlere yatırım yaparak idare etmeye çalışmaktadırlar (7G). Türkiye'de 1990' 1 1 ve 2000'1i yıllarda yapılan başka araştırmalarda da sapta­ nan bir olgunun, sendikalı, sendikasız ama sigorcalı ve kayıtdışı emek kullanımı­ nın, bu üç ilde de varolduğu gözlenmiştir.13 Bunu, Fordist/posc-Fordist ayrımının 12 Financial Times'daki b i r incelemede, Gaziantep'teki büyük ölçekli bir makine halısı firmasının çalışanları için. beş yıl­

dızlı otellerde tatil ve ucuz konut yapımı gibi harcamalar yapması örnek gösterilerek, bu tür fırma davranışlarının Türkiye"deki aile şirketlerinde yaygın olduı;ıu ileri sürülmektedir: "A good boss helps on housing and holidays·. Fi­ ncıncial Times. 22.2.2006. 13 bkz. Eraydın (1999); Buı;ıra. Adaman ve insel (2005).


Neolibefal Küreselleıme Süre<inde Türkiye'de 'Yerel' Sermaye: Gazianıep, Denizli ve Eskiıehir'den lzlenimlef

j 259

farklı birikim rejimlerine tekabül etmediğine ilişkin değerlendi rmeleri destekleyen bir gözlem olarak değerlendirmek mümkün gözükmektedir.'4 Kriz ortamında sen­ dikalı işçi sayısının giderek azalması, yerel sermayedarlar tarafından olu mlu bir ge­ lişme olarak değerlendirilmektedir. Zira pek çoğuna göre sendi ka lı işçi çalıştırmak, işletmenin rekabet gücünü azaltmakta ve çalışma ortamındaki huzuru bozmakta­ dır (3E, 8G). Bir yoruma göre, [s]endikalılaşma o kadar çok yoğun değil. Hatta şöyle söyleyim krizde sen­ dikalaşma daha da tersine döndü bunu işçi de kabul etti. Yani yeter ki işi m devam etsin yeter ki ben işimden olmayım düşü ncesiyle sendikalaşma za­ ten azd ı geriye gitti. Zaten Türkiye'nin bir numaralı sorunu da sendikalaş­ ma değil (IG). Sendikalılık ya da coplu sözleşme pratiğine olumsuz tavır göstermeyen ve işçi­ leri i le bu zemi nde ilişki kurduğunu söyleyen işletme sah ipleri de anan rekabet ko­ şulları içi nde bu na daha fazla dayanamayacaklarını belirtmişlerdi r (IOG). Bu rada ilginç olan, özellikle kayıt dışılığın son derece kabullenilmiş olmasıdır (3G, 5G, 1 00). Den izli'de görüşülen bir tekstil grubunda aynı mekanda biri sendikalı, diğe­ ri sendikasız ve kayıt dışı emek ku llanan iki ayrı fi rma ve bunlara ait fabrika bina­ sı bulunmaktaydı. Bu, görece büyük ölçekli sermaye kuruluşlarının kendi bü nyele­ rinde üretim sü reci ni bütünleşti rmeye başladığının ve farklı konularda uzmanlaş­ mış üretim birim lerin i n birlikteliğinin aynı sermaye grubu çerçevesinde gerçekleş­ ti rildiğinin somut bir örneğini oluşturmuştur (bkz. Eraydın, 1999: 264, 273). Fir­ ma sahibi ve yöneticileri, koşulların bu durumu zorlad ığını, zaman içi nde ürün çe­ şitlendirmesine giderek rekabet edebilmek için iki ayrı fi rma olarak örgütlen men in kaçını lmaz hale geldiği n i ve kayıtl ı işçi kullanan işyeri nde örgüclü olan sendika da­ hil, elim çalışanların duru m u kabullendiğini belirtmişlerdir. A raşcırma kapsamın­ da, sendika temsilcileri ya da işçilerle görüşme yapılmadığı için onların görüşlerini öğrenmek mümkün olmamakla birlikte, fi rma sahibi ve yöneticilerinin mevcut du­ rumu rahatlı kla kabullenmeleri, çalışanlardan bu konuda fazla bir tepki almad ı k­ larının bi r emaresi olarak değerlendi ri lebilir. S ermaye - Devlet ilişkileri

Türkiye'de yeni sanayi odakları ya da Anadolu Kaplan ları üzerine liberal siya­ sal i ktisat perspektifi ile yapılan çalışmaların çoğu yerel sermayeyi "devlete bağım­ l ıl ığı olmayan, bu yönüyle ona m i n nettarl ık duymayan" bir kesim olarak tanım la­ ma eğilimindedir (Nişa ncı, 2006: 1 26; Ö niş ve Türem, 2002). Bu tür bir eğilimi yerel sermayedarlarda ve bunların yerel düzeydeki örgütlerinin temsilcilerinde de tespit etmek mümkün görü nmektedir. Yaprığımız görüşmelerde, devletin ilgisiz­ liğine ilişkin görüşler, buna rağmen başarılı olan yerel yacırımcının üstün girişim1 4 "Birçok Fordist sanayi organizasyonunda hem Fordist kiılesel üreıim hem de esnek uzmanlaşma modellerinin eşan­ lı var oldukları izlenmektedir." (Köse ve Öncü, 1998a: 139). Ayrıca bkz. (Konukman. 1999: 379, dipnot 28).


260

1

Pınar Bedirhano�lu

-

Galip L. Yalman

cil iği, öngörü sahipliği ve gözüpekliğine ilişkin anlatımlar eşliğinde açıklanmıştır (IG, 5G, 20, 40). Gaziantep'in önde gelen sermaye sahiplerinden birinin deyişiy­ le devletin "gölge etmemesi yeterlidir" (7G, ayrıca 4G). Bu anlatımlara bakıldığın­ da, ESO'nun, daha önce sözü edilen "topluma dönük sanayici" bildi risinde vurgu­ lanan, "devletin bir yandan ekonomiyi düzenleyici, diğer yandan, . . . sanayiciyi teş­ vik edici, . . . hatta gerekirse zorlayıcı rol oynaması lazımdır" anlayışın ı n günümüz­ de hiç etkisinin kalmadığı söylenebilir. Özellikle Gaziantep ve Denizli' de sermaye­ darlar, devletin sınırlı da olsa l950'1erden başlayarak bu şehirlerde yaptığı yatırım­ ları tamamen unutmuş gibidir. Daha da önemlisi, 1980 sonrasında dışa açılma sü­ recinde sağlanan hibe ya da çok düşük faizli kredilerin, "yeni sanayi odakları"nın oluşmasında kritik bir rol oynamış olmasıdır (Eraydın, 1999: 270). Görüşülen bir­ çok sanayici, dışa açılma sürecinde kendi kentlerindeki sanayi yatırımlarının ivme kazandığı bir dönüm noktası olarak Turgut Özal dönemini anımsarken, çeşidi fon­ lardan sağlanan olanakları, her nedense, devletin kendi sermaye birikim süreçleri­ ne yaptığı bir katkı olarak görmemekteydiler. Doğru biçimde saptandığı gibi, giri­ şimcilerin devletin hiçbir biçimde katkısı olmadan başarıya u laştıkları savı gerçek­ leri yansıtmaktan uzaktır (Eraydın, 1999: 27 1). Bu çerçevede, sanayicilerin devletle olan ilişkilerinde " konjonktüre göre hare­ ket" ettiklerine ve bu nedenle zaman zaman çelişkili açıklamalar yaptıklarına i liş­ kin gözleme katıl mamak da mümkün değildir (Eyüboğlu, 2000: 65). Nitekim gö­ rüşülen Gaziantep' i n önde gelen ailelerinden birinin mensubu bir müteşebbis, dev­ letle olan ilişkilerini kendi içinde çelişkili bir biçimde şöyle t:ınımlamıştı: Devlecle de hiçbir işimiz yok. Devletin bugüne kadar yapmış olduğu, açtığı özelleştirme ihalelerinin 3-4 tanesine katı ldık biri nasip oldu, birini alabildik. Onun dışında devlete ne mal satarız ne mal alırız, ne ihalesine gireriz (7G). Öte yandan, 2003 sonrasında, döviz kuru ndaki değişimin de etkisiyle, Çin malları n ı n iç piyasada rekabetinden rahatsız olan sanayicilerin görüşlerini yansı­ tan GSO Başkanı devletin Türk sanayiini korumadığını ileri sürmekte ve "acil bir sanayi koruma planı" talep etmekteydi.15 Denizli 'de görüşülen büyük bir sanayi­ ci de "sanayi rekabet edebilir halde tutmak için koruma" gerektiğini ileri sürmek­ teydi ( 1 0 O). Kendilerine yarar sağladığı sürece, özendirme ve koruma taleplerinde bulunan an­ cak devletin kendi birikim süreçlerine yaptığı katkıları yadsıma eğiliminde olan giri­ şimciler, kendilerine zararı dokunduğunu düşündükleri uygulamalardan şikayet et­ mekten geri durmamaktadırlar. Sermaye harekeclerinin liberalizasyonu yolu ile ulus­ lararası sermaye piyasaları ile bütünleşmenin, çağdaş uygarlık düzeyinin günümüzde­ ki somudanma biçimi olarak sunulduğu bir süreçte, adeta olağan bir nitelik kazanan derin ekonomik ve toplumsal bunalımların sorumlusu olarak "devlet"in ve uygula­ dığı politikaların gösterilmesi ise artık kan ıksanan bir başka neoliberal yanılsamadır. 15 l·Jc•Jt 1(0çc' Dünya, 5.8.2005.


Neoliberal Kür..,ell�me Sürecinde Türkiye'de 'Yerel' Sermaye: Gaziantep, Denizli ve Eskiıehir'den izlenimler

1 261

Türkiye'de devlet-sermaye il işkilerinin somutlaştığı alanlardan birisi teşvik po­ l itikalarıdır. AKP i ktidarının ilk beş yıllık döneminde gündeme gelen ve teşvik ve­ rilmesi öngörülen kalkınmada öncelikli illerin kapsamını genişleten 5350 sayılı teş­ vik kanunu Den izli ve Gaziantep'li işadamlarının en çok tepki gösterdiği konular­ dan birini oluşturmaktadır. Devletin koyduğu dolaylı vergiler ve enerji masrafları­ n ı n üretim maliyetlerini çok artırdığından yakınan yerel sermaye temsilcileri, çev­ re kentlere verilen teşviklerin, bu kentlerdeki benzer maliyetleri yarı yarıya düşüre­ rek, kendileri açısından haksız rekabete neden olmasından yakınmışlardır (IG, I D, 2D, 3D, GD, 7D, 9D, I OD). Bir Denizli Sanayi Odası yetkilisine göre, Denizli 'n i n girişimci b i r ruha sahip olmayan komşularına verilen teşviklerle, aslında, Den izli­ li sanayicinin girişimci ru hu cezalandırılmaktadır (2D).16 Bu şikayetlerin, aslında, bir tür devlet desteği a rayışının ifadesi olduğu da gözden kaçmamaktadır. N itekim Gaziantepli bir sanayiciye göre ise, "[h]erkese verilen teşvi k teşvi k değildir" ve yeni rekabet merkezleri nin yaratılması yerine mevcut cazibe merkezlerinin desteklenme­ si gerekmektedir ( I G). Bu tespit, Türkiye'de yerel sermaye temsilcilerinin, neoliberal söylemi n ideal i­ ze ettiği "piyasa aktörleri karşısında 'tarafsız' bir devlet anlayışı nı" benimsemek­ ten aslında oldukça uzak olduklarını göstermektedi r. Bu, salt bu araştırma kapsa­ mındaki yerel sermaye temsilcileri ile sınırlı bir tesbit olarak da düşünülmemelidir. 1980 öncesinde olduğu gibi sonrasında da İstanbul ile özdeşleştirilen büyük serma­ ye gruplarının, ithal kotalarından ihracat teşviklerine kadar birçok konuya i lişkin ısrarla vurguladıkları tavırlarda da benzer bir eğil i m kendin i göstermektedi r (Yal­ man, 2009). Kapitalizmin eşitsiz gelişiminin mekansal düzeye bir yansıması olan bölgeler arasındaki gelişmişlik farklarının azaltılması için bölgesel gelişmeye vurgu yapıl­ masının Türkiye'nin planlı kalkınma deneyim i açısından uzun bir geçm işi oldu­ ğu belirtilmişti. Günümüzde ise, AB'nin Lizbon stratejisi nin izdüşümü olarak iz­ lenmesi öngörülen bölgesel kalkınma stratejisinin tanımlayıcı unsurunun bölgesel rekabetin artırılması olarak tanımlanması dikkat çekicidir. Dokuzuncu Kalkınma Planında izleneceği belirtilen bu yaklaşım şöyle i fade edilmiştir: Bölgelerde; yenilikçi, rekabet edebilir, dinamik ve yüksek karma değer yara­ tabilen öncü sektörler seçilecek ve desteklenecektir. Bölgesel ve sektöre! ön­ celiklere dayalı, daha seçici ve mekansal odaklı devler yardımları sistemi ile uygulamanın izlenmesi ve sonuçlarının değerlendirilmesi için gerekli meka­ nizmalar oluşturulacaktır. . . . Sürükleyici sektörler l iderliğinde ve güçlendi­ rilmiş sosyal ağ yapısı içinde kümelenmelerin desteklenmesi sağlanacaktır. Bu çerçevede; yerel kümelenme alanlarını destekleyici, kümedeki aktörler arasında işbirliğini a rtı rıcı ve kümenin dünya piyasaları i le entegrasyonunu sağlamaya yönel ik mekanizmaların oluşumu özendirilecektir. 16 Aynı ifade DEGIAD yetkilisi tarafından da dile getirilmiştir (60).


262

1

Pınar BedirhanoQlu · Galip l. Yalman

Bölgeler arası gelişme fa rkları n ı n , en azından Pla n l ı dönem boyunca gideri­ lememesinin en öneml i nedenlerinden birisi, Gü neydoğu A nadolu gibi böl­ gelerden sermaye kaçışı sonucu yat ı rımlar için gerekli kaynakları n sağlana­ maması olduğuna göre, yeni ku rumsal düzenlemeleri n, tarihsel olarak beli r­ leyici olmuş bu olguyu tersi ne çevirebi leceği çok kuşkuludur. Sektörel ve me­ kansal oda klı olacağı bel ircilen teşviklerin bu konuda ne den li erkin olaca­ ğını zaman gösterecek olmakla beraber, bu cür bölgesel projelerin sürdürüle­ bilir rekabet gücü olan ekonom i k mekanlar yaratmakta yeterli olacağı konu­ sunda, konuya i l işkin yazından destek bulmak zor görü n mekted i r (bkz. Jes­ sop ve Sum, 2006: 293). S. Sonuç

Tari hsel olarak farklı yerel sanayileşme deneyimleri nin temsilcileri olsalar da Gaziantep, Denizli ve Eskişehir' de sermaye-emek-devlet ekseninde yaşanan çok bo­ yutlu il işkilerde günümüzde ortak bazı eğilimler tespit edilebilmesi, bu makalede­ ki ta rtışmalardan çıkarılabilecek kendi başına öneml i bir sonuçtur. Zira bu, iktisa­ di gel işme savların ı ithal ikamecilik ile i hracata dayal ı sanayileşme arasında kurdu­ ğu karşıtlıklar üzerinde yükselten haki m neoliberal söylemin geçersizliği anlamı­ na gelmektedi r. Makalede tartışmaya açılan ortak eği limlerin bir kısmı, kendisini söylemsel dü­ zeyde ortaya koymaktadır. Hemen hemen her kesimden sermayedar tarafından be­ n imsenmiş görünen devlet müdahalesi karşıtı söylem, başta medya olmak üzere, pek çok kanaldan yeniden üretilen neoliberal savların tekil sermayedarlar üzerinde­ ki etkil iliğinin bir i fadesidi r. Piyasa ve devletin karşıt ve birbi rinden ayrı alanlar ol­ duğu varsayımına dayanan bu söylem, görüşmelerde yine aynı sermayedarlar tara­ fı ndan yapılan başka çelişkili yorumlar yoluyla zımnen yanlışlan m ışcır. Görüşülen sermaye sah iplerin i n çoğunluğu tarafından dile getirilen bazı so­ mut sorunlar ise son yıllarda Türkiye'de sık sık vurgulanan istihdamsız büyüme ve mülksüzleşme süreçleri nin sermaye içinde hangi kesimler üzerinde etkili olduğunu da açı klar niteliktedir. Görüşülen yetkilileri n açıklamalarından, Gaziantep, Deniz­ li ve Eskişeh ir' de özel likle KOB İ 'lerin ciddi bir sermaye kısıtı içinde olduğu, yük­ sek faizler, değerli kur politikaları ve fi nansal krizler nedeniyle kapasite a rtırı mına gitmekte zorlandı kları anlaşılmaktadır. Bu şartlar altında bu tür fi rmalar açısından bir tercihten çok bir zorunluluk olarak ortaya çıkan i hracat çaba ları, konjonktüre bağlı olarak inişl i çıkışlı bir seyir izlemekte, katma değeri yüksek ürünlerde uzman­ laşma açısından fazla e t k i n ol a m amaktad ı r Sertleşen rekabet koşulları içinde, emek yoğun sektörlerin hakim olduğu Ga­ ziantep, Denizli ve Eskişehi r'de yerel sermayenin, ayakta kalabilmek içi n başvur­ duğu stratejilerin başında, sendikasızlaştırma ve kayıt d ışılaşcırma yoluyla emeğin muhalafet gücünün kırılarak üreti m sürecinden aldığı payın azaltılması gelmekte­ dir. Neoliberal küreselleşme sü reci içinde baş gösteren vahşi sömürü koşulları için.


Neoliberal Küreselleşme Sürecinde Türk�ye'de 'Yerel' Sermaye: Gaziantep, Denizli ve Eski�ehir'den izlenimler

1 263

de emeğin, mevcut toplumsal ilişki kalıpların ı tehdit eden bir kesim olarak ortaya çıkmamasında, yerel sermayenin hi mayeci işletme pratiklerinin başarısının büyük etkisi bulunmaktadır. Küçük ve orta ölçekli yerel sermayenin, genel olarak sermayeni n yeniden üre­ timi sürecine olan katkısını, tekil sermayedarların gündelik tavır ve tercihleri içi n­ den bütünlüklü olarak çıkarmak oldukça zordur. Zira, Eskişehi r, Gaziantep ve Denizli' de görüşülen sermayedarlar arasında, fi rmalarında çalışan işçilerinden ge­ lebilecek daha fazla hak/ücret ya da sendikalaşma yönündeki talepleri siyasi tercih­ leri nedeniyle düşmanca karşılayabilecekler olduğu gibi, bu tür taleplere karşı saygı­ l ı olduklarını belirten ve bu açıklamalarında sam imi görünenler de bulunmaktay­ dı. Farklı siyasi ve kültürel duruşlara sahip olan sermayedarların, kapitalist gelişme süreci içinde emek karşıtı ortak bir sermaye pratiği içine nasıl çekildiklerini eleş­ tirel olarak açıklayabil mek için, kapitalizm içinde sermaye-emek çelişkisin i serma­ ye lehine yeniden üretmede başat rol oynayan "piyasa" söyleminin somut gerçekliği içinde kapsamlı bir eleştiriye tabi tutulması gerekmektedir. Zira, emeğin kendi gü­ cüne yabancılaşması üzerinde yükselen ve bunu sürekli olarak yeniden üreten kapi­ talist piyasa yapısı, kapitalist üretim i lişkilerin i n çelişkilerine ve krizlerine "kendi­ l iğindenlik" kazandırarak emeğin mücadele gücü nii kıran, kapitalist ü retim ilişki­ lerinin gündelik yaşamda hem meşru hem de genişleyen bir şekilde yeniden üretil­ mesini sağlayan (Wood, 1995: 45-6) en önemli dinamiklerden biridir. Kendiliğin­ den doğal bir alan değil, sınıflar, sermayeler, ı rklar, cinsiyetler ve devletlerarası eşit­ siz güç ilişkileri içinde tarihsel olarak kurulan siyasi bir dolayım olduğu bugüne ka­ dar pek çok Marksist teorisyen tarafı ndan başarıyla gösterilen piyasa ilişkilerinin, farklı tarihsel bağlamlar içinde eşitsizlikleri ve sermaye tahakkümünü nasıl içselleş­ tirip yeniden ürettikleri sorusu, yapısal bir bilinmez olarak kabul edilmekten çıkar­ tılıp, somut alan araştı rmaları yoluyla yanıtlan mayı beklemektedir. Görüşme Bilgileri

Bu araştırmada, KOBİ'leri n tanım, nitelik ve sınıfland ı rı lmasına ilişkin 2005 yılında çıkartılan yönetmeliğe uygun olarak, 0-50 işçi çalıştıran işletmeler " kü­ çük", 50-250 işçi çalıştıran işletmeler "orta" ve 250 kişinin üzerinde işçi çalıştıran işletmeler "büyük" ölçekli işletme olarak tanımlanmıştır.17 Gazian tep (Hazira n 2003)

(lG) Gaziantep Sanayi Odası (GSO) yetkilisi (2G) GSO yeckilisi (3G) GSO yetkilisi (4G) Gaziantep Ticaret Odası (GTO) yetkilisi (5G) Gaziantep Genç İ şadamları Derneği (GAGİAD) yetkilisi 17 Yönetmeliğin metni için bknz. ht tp://www.tobb.org.tr/organizasyon/sanayi/kobi/kobi_tanimi_yonetmelik.doc. Bu yönetmeliğe dikkatimizi çeken Nazır Kapusuz'a teşekkkür ederiz.


264 1

Pınar Bedirhanogıu

·

Galip L. Yalman

(6G) Gaziantep M üstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) yetkilisi (7G) Tekstil, sağlık ve ambalaj sektörlerinde iş yapan büyük ölçekli bir fi rma yetkilisi (BG) Hazı r giyim sektöründe iş yapan orta ölçekli bir fi rma yetkilisi (9G) Tekstil sektöründe iş yapan orta ölçekli bir fi rma yetkilisi (MÜSİAD üyesi) ( lOG) Gıda sektöründe iş yapan orta ölçekli bir firma yetki lisi (l IG) Ambalaj sektöründe iş yapan küçük ölçekli bir firma yetkilisi Eskiş e h ir (Haziran 2 0 03, Ş u b a t 2 004)

( I E) Eskişehir Sanayi Odası (ESO) yetkilisi (2E) Hazır giyim, otomotiv, bilişim, petrol sektörlerinde iş yapan büyük ölçekl i bir firma yetkilisi (3E) Isınma sektöründe iş yapan büyük ölçekli bir fi rma yetki l isi (4E) Gıda sektöründe iş yapan orta ölçekli bir fi rma yetkilisi (5E) Mermer sektöründe iş yapan orta ölçekli bir fi rma yetkilisi (6E) Maki na sektöründe iş yapan küçük ölçekli bir fi rma yetkilisi (7E) Ambalaj sektöründe iş yapan küçük ölçekli bir firma yetkilisi (8E) Ara mal ü reticisi küçük ölçekli bir firma yetkilisi (9E) Enerji sektöründe iş yapan küçük ölçekli bir firma yetkilisi (lOE) Gıda ve taş-toprak sektöründe iş yapan küçük ölçekl i bir fi rma yetkilisi (l I E) Hazır giyim sektöründe büyük ölçekl i firma sahibi ( 1 2E) Gıda sektöründe orta ölçekli firma sahibi ( 1 3E) Metal işleme sektöründe küçük/orta ölçekl i fi rma sah ibi Denizli (Mart 2 005)

( 1 0) Denizli Sanayi Odası (DSO) yetkilisi (20) DSO yetkilisi (30) DSO yetkilisi (40) Denizli Ticaret Odası (OTO) yetkil isi (50) OTO yetkilisi (60) Denizli Genç İşadamları Derneği (DEGİAD) yetkilisi (70) Tekstil ve bakır tel sektöründe iş yapan büyük ölçekli bir fi rma yetkilisi (80) Toprak-taş, otomotiv ve makina sektörlerinde iş yapan büyük ölçekli bir fi rma yetkilisi (90) Hazır giyim ve tekstil sektöründe iş yapan büyük ölçekli bir fi rma yetkilisi ( 100) Tekstil sektöründe basma ve boyama işi yapan büyük ölçekli bir fi rma yetki l isi (1 I D) Tekstil sektöründe iş yapan orta ölçekli bir fi rma yetki lisi •


Neoliberal Kureselletme Surecinde Türklye'de 'Yerel' Sermaye: Gaziantep, Denlzli ve Eskitehlr'den izlenimler

K a y n a kç a Ansal. H. (1 997) •üretim Organizasyon Biçimi Olarak Anadolu Kaplanları ve Dünyadaki Benzerleri", 1997 Sanayi Kongresi Bildiriler Kitabı, Ankara. Makina Mühendisleri Odası. Ataay, F. (2001) "Türkiye Kapitalizminin Mekansal Dönüşümü". Praksis 2, 53-97. Ataay. F. (2005) Kamu Reformu incelemeleri, Ankara: Ankara Tabib Odası Yayınları. Ataay, F. (2006) Neoliberalizm ve Devletin Yeniden Yapılandırılması. Ankara: De Ki Basım Yayım. Ayata. S. (2004) "Bir Yerel Sanayi Odağı olarak Gaziantep'te Girişimcilik, Sanayi Kültürü ve Ekonomik Dünya ile ilişkiler·. ilkin, S.. O. Silier, ve M. Güvenç (der.). ilhan Tekeli için Armağan Yazılar içinde, lstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, 559-590. BSB (2005) 2005 "Başında Türkiye'nin Ekonomik ve Siyasal Yaşamı üzerine Değerlendirmeler·. flliQ;fL www.ba<Jimsizsosyqlbilimcilerorg!Yazilar BSB/BSB20Q5Mart odl indirilme tarihi: 5 Aralık 2009.

BSB (Bağımsız Sosyal Bilimciler) (2007) IMF Gözetiminde On Uzun Yıl 1998-2008: Farklı Hükümetler, Tek Siya­ set. lstanbul: Yordam Kitap. BSB (Bağımsız Sosyal Bilimciler) (2008) 2008 Kavşağında Türkiye, lstanbul: Yordam Kitap. Brenner. N. (2004) ·urban Governance and the Production of New State Spaces in Western Europe, 1 960-2000" Review of lnternational Political Economy 1 1 (3): 447-488. Buğra. A.. F. Adaman. ve A. insel (2005) Çalışma Hayatında Yeni Gelişmeler ve Türkiye'de Sendikaların Deği­ şen Rolü, Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu, Araştırma Raporu. ESO ( 1 981) Eskişehir Sanayi Odasının 10 Yılı ve Mümtaz Zeytinoğlu, lstanbul: Eskişehir Sanayi Odası Yayını No.18.. Er aydın. A. (1 994) "Changing Spatial Distribution and Structural Characteristics of the Turkish Manufacturing lndustry·. F. Şenses (der.) Recent lndustrialisation Experience of Turkey in a Global Context içinde. London:Greenwood Press, 1 55-174. Eraydın, A. ( 1 999) ·sanayinin Anadoluya Yaygınlaşması ve Son Dönemde Gelişen Yeni Sanayi Odakları". 75 Yılda Çarklardan Chip'lere içinde, Tarih Vakfı Yayınları, 257-278. Eraydın, A. (2002) Yeni Sanayi Odakları. Yerel Kalkınmanın Yeniden Kavramlaşcmlması, Ankara: ODTÜ Mimar­ lık Fakültesi. Eyüboğlu, D. (2000) Anadolu Sanayiinde Girişimci ôzellikleri, Ankara: Milli Prodüktivite Merkezi.

Gough, J. (2004) "Changing Scale as Changing Class Relations: Variety and Contradiction in the Politics of Scaıe·. Policical Geography 23: 185-21 1 . Haugerud, A . (2003) ·The Disappearing Loca!". Ali Mirsepassi. Amrita Basu and Frederick Weaver (der.), Localizing Knowledge in a Globalizing World içinde, Syracuse University Press. 60-81. Jessop. B. ve N.-L. Sum (2006) Beyond the Regulation Approach, Edward Elgar. Karaçay-Çakmak, H. ve L. E rden (2005) ·veni sanayi Odakları ve Sanayinin Yeni Mekan Arayışları: Denizli ve Gaziantep örneği', C.ü.lktisadi ve idari Bilimler Dergisi, 6 (1): 1 1 1 - 129. Konukman, A. ( 1 999) "Esnek Üretim Tekniklerinin Türkiye'nin Sanayileşme Stratejisi Açısından Geçerliliği", Türk-iş 1999 Yıllığı. Cilt 2: 363-382. Köroğlu, B. A. ve B. Beyhan (2003) "The Changing Role of SMEs in the Regional Growth Process: The Case of Denizli", Fingleton, B .. A. Eraydın ve R. Paci (der.), Regional Economic Growth. SMEs and the Wi­ der Europe içinde, Ashgate, Aldershot-England ve Burlington-USA, 229-245. Köse. A. H. ve A. öncü (1 998a) "Dünya ve Türkiye Ekonomisinde Anadolu imalat Sanayii: Zenginleşmenin mi Yoksa Yoksullaşmanın mı Eşiğindeyiz?", Toplum ve Bilim, 77: 1 35-158. Köse. A. H. ve A. Öncü (1998b) "Türkiye'de Sanayileşme Deneyimi", Görüş, 35, Mayıs-Haziran. 42-47. Macleod, G. (200 1 ) ·New Regionalisııı Retonsidered and the Remaking of Politicaı Economic Space·, ın­ ternational Journal of Urban and Regional Research, 25 (4): 804-829. Nişancı. E. (2006) · 1 990 Sonrası Dönüşümde Devlet-Sermayedar ilişkilerinin Rolü üzerine·. Toplum ve Bi­ lim, 106: 1 1 0-1 36. Onaran, Ö. (2007) "işsizlik ve Alternatif Politikalar·. DISK'in düzenlediği 'Türkiye'de işsizliğin Çözüm Yolları ve Sendikalar' çalıştayına sunulan bildiri, 14 Nisan 2007.

1 265


266

1

Pınar Bedirhanoglu - Galip L. Ya lman

Ön iş, Z. ve U. Türem (2002) ·Entrepreneurs, Democracy, and Citizenship in Turkey", Comparative Politics, 34 (4): 439-456. Öniş, Z. ve 1. E. Bayram (2008) 'Temporary star or emerging tiger? Turkey's recent economic performan­ ce in a global setting', New Perspectives on Turkey, 39: 47-84. Ozaslan, M. (2006) "Spatial Development Tendencies and Emergence of New lndustrial Districts in Tur­ key in the post-1 980 Era· htto://66.1 02. l.104/scholar?hl=tr&lr=&q=cache:pXOHARE8n6MJ:www.ersa org/ersaconfs/ersa06/oaoers/834 pdf+%22anadolu+kaplanlar%C4%B1%22 Özler, Ş .. E. Taymaz, ve K. Yılmaz (2007) 'History Matters For The Export Decision: Planı Level Evidence From Tu rkish Manufacturing lndustry·, Tüsiad-Koç Un iversity Economic Research Forum Working Pa­ per Series, Working Paper 0706, March 2007. Peck, J. ve A. Tickell (1 996) 'Searching for a New lnstitutional Fix: the After-Fordist Crisis and the GlobalLocal Disorder', Ash Amin (der.), Post-Fordism, A Reader içinde, Oxford: Blackwell, 280-3 1 5 . Pınarcıoğlu, M. (2000) "KOBl'ler, Kolektif Verimlilik v e Sorunları· Toplum ve Bilim, 86, 303-31 7. Somel, C. (2002) 'ihracata Dayalı Büyüme: Tarihsel Bir Bakış", TfS-IŞ Dergisi, Sayı 2002-4, 24-29. Sönmez, A. ( 2001) Doğu Asya "Mucizesi" ve Bunalımı: Türkiye için Dersler, lstanbul: Bilgi Ü niversitesi Yayın­ ları. Şen, M. (1 995) 'Türkiye Burjuvazisinin Anatomisi', Toplum ve Bilim, 66: 46-67. Şenses, F. ve E. Taymaz (2003) 'Unutulan bir Toplumsal Amaç: Sanayileşme Ne Oluyor? Ne Olmalı?" A.H .Köse vd. (der.) iktisadi Kalkınma, Kriz ve is tikrar: Oktar Türel'e Armağan içinde, iletişim, 429-461. Şengül, T. (2000) 'Siyaset ve Mekansal Ölçek Sorunu: Yerelci Stratejilerin Bir Eleştirisi', E.Ahmet Tanak (der.) Küreselleşme içinde. imge Kitabevi. Tekeli, 1. (1 981) "Dört Plan Döneminde Bölgesel Politikalar ve Ekonomik Büyümenin Mekansal Farklılaş­ ması", ODTÜ Gelişme Dergisi, Türkiye'de Planlı Gelişmenin Yirmi Yılı 1960-1980, ôzel Sayısı. Tekeli, 1. (2004) "Dünyaya Yerelden Bakmanın Bilimsel Açılımları üzerine Bir Tartışma", yayınlanmamış ça­ lışma, ODTÜ, Eylül 2004. Türkün- Erendi!, A. (2000) 'Mit ve Gerçeklik Olarak Denizli - Üretim ve lşgücünün Değişen Yapısı", Toplum ve Bilim, 86: 9 1 -1 1 7. TÜSIAD (2005) Türkiye'de Yeniden Yapılanma Arayışları: Seçilmiş Sektör/Kurum Politika ôrnekleri, TOS/AD -T/2005-061399, lstanbul: TÜSIAD. TÜSIAD (2008) Türkiye Ekonomisinin Büyüme Dinamikleri, TÜSIAD-T/2008-061462, lstanbul: TüSIAD. Wood, E. M. (1 995) Democracy against Capitalism, Cambridge: Cambridge University Press. World Bank (2000) 'Memorandum of the President of the lnternational Bank For Reconstruction and Development and the lnternational Finance Corporation to the Executive Directors on A Country As­ sistance Strategy of the World Bank Group for the Republic of Turkey", November 28, 2000. World Bank (2003) 'Memorandum of the President of the lnternational Bank For Reconstruction and Development and the l nternational Finance Corporation to the Executive Directors on A Country As­ sistance Strategy of the World Bank Group for the Republic of Turkey', October 2, 2003, Report No. 26756 TU.

Yalman, G.L. (1984) 'Gelişme Stratejileri ve Stabilizasyon Politikaları: Bazı Latin Amerika Ülkelerinin Dene­ yimleri Üzerine Gözlemler', l.Tekeli vd. Türkiye'de ve Dünyada Yaşanan Ekonomik Bunalım içinde, Anka­ ra: Yurt Yayı nları, 83-1 64. Yalman, G.L. (2006) "Kapitalizm ve Devlet: Kuram ve Hegemonya". Akça, 1. ve B. Olman (der.) iktisat, Siya­ set, Devlet üzerine Yazılar: Prof Dr. Kemali Saybaşılı'ya Armağan içinde, Is tan bul: Bağlam Yayıncılık, 35-48. Yalman, G.L. (2009) (yayınlanacak) Transition to Neoliberalism: The Case of Turkey in the 19805, Is tan bul: Bil­ gi Üniversitesi Yayınları. Yentürk, N. ( 1 997) Türk imalat Sanayiinde ücretler, istihdam ve Birikim, Friedrich Ebert Stiftung, Araştır­ ma Sonuçları, lstanbul, Aralık 1997. Aynı çalışmanın yeniden basımı için bkz. Türk-iş 1999 Yıllığı, Cilt 2, 167-1 94.


Prakslı 1 t

I Sayfa: 267-302

Sermayenin B ölgesel Kalkınma Eğ ilim(ler) i: Kalkınma Ajanslar1 Yasası Üzerine Tarihsel- Coğrafi Materyalist Bir inceleme

l b ra h i m G ünd o ğ d u

1 . G i ri ş

Toplumsal i lişkileri tek yönlü süreçler merkezinde yeniden yapı landıran neo­ l iberalizm, "devlet-piyasa işbirliği", "toplumsal eşgüdüm", "mekansal farklılıklar" gibi kavramlar eşl iğinde son on yıl içerisinde önemli bir değişim yaşamaktadır. Ka­ pitalist ilişkilerin dünya ölçeğinde işleyişinde önemli roller üstlenen kurumların ajandalarından izlenebilecek bu değişim, önemli ölçüde " kalkınma" sorunsalına odaklanmakta: I M F, Dünya Bankası ve OECD gibi uluslararası örgütler ilişkide bulunduğu ülkeleri belirli kalkınma programlarına yönlendirirken (OECD, 1997; WB, 1999), Avrupa Birliği ve NAFTA gibi ulus-üstü yapılar yeni üretken ekono­ mik organizasyonları, yönetim biçimleri ve sosyal il işkileri çağıran çeşitli kalkın­ ma politikaları üzerinde yükselmektedi r (Keacing, 1998). Öce yandan toplumsal sı­ n ı fl arın tümü nü kesen bir "ortak iyi" varsayımı i le yüklü " kalkınma" mefhumu­ na yönelik bu ilgi, u lus-altı bölge coğrafyalarıyla hem sınırlandırılmakta hem de tanımlanmaktadır. Bu süreçte "bölgesel kalkınma" günümüz kapitalizminin ye­ n iden yapılanma dinamiklerinin temel mottolarından biri olurken, bir çok ülke­ de mevcut devlet yapısı içerisinde Bölgesel Kalkı nma Ajansı (BKA) adıyla yeni bir politik-kurumsal biçim oluşturulmaktadır. BKA'lar ulus-devletlerin bölgesel coğrafyaları üzerinde ekonom ik gelişme potansiyeli n i açığa çıkaracak, teşvik edecek, yönlendirecek ve rekabetçi sosyo­ ekonomik ağlar yaratacak kurumsal yapılar olarak tanımlanmaktadır (Halkier vd., 2002; Kayasü vd., 2003). Farklı örnekleri olmakla birlikte Ajanslar, başta işadam­ ları örgütleri olmak üzere yerel aktörlerin katılımıyla oluşturulan yönetim kuru lla­ rının yürütmesinde çalışacak "yönetişim" kurumları biçiminde tasarlanmakta; böl­ ge planı ve gelişme stratejileri hazırlama, firmalara yönelik çeşitli destek (kredi, tek-


268 1

lbrahim Gündoğdu

noloji, organizasyon vb.) programları gel iştirme, ulusal ve uluslararası bölgesel kal­ kınma fonlarını yönetme, tanıtım ve yatırımcılara danışmanlık yapma gibi önem­ li yetkiler i le donatılmaktadı r. Bu çerçevede BKA'lar neoliberal izmin uzun süredir gözden düşürdüğü "müdahalecilik" yaklaşım ını yeni bir biçimde (ve mekanda) geri çağırmasını temsil ederken, aynı zamanda "devletin yeniden yapılandırılması" sü­ reci nin önemli bir parçası olmaktadır. Günümüz kapitalizminin kal kınma ve ulus-alcı bölge coğrafyalarına yönelik sözkonusu i lgisi Türkiye'de de i fade bulmuş ve "küresel ekonomiye" eklemlen­ me girişimleri nin temel başlı klarından biri "bölgesel kalkınma" olmuştur (DPT, 2000: 59-7 1 ; 2005: 9 1 -94; TEPAV, 2007). Bölgesel kalkınma mefhumu yakın dö­ nemde çeşitli yasal düzenlemelere konu olmakla birlikte, özel olarak, hem mevcut devlet-ekonomi/toplum i lişkilerindeki değişim lere hem de devlet iktidarının ku­ rumsal mimarisinde yukarıda andığımız doğrultuda değişiklikler öngören Kalkın­ ma Ajansları Yasası'na kaynaklık etmiştir. Yi rmi alcı bölgede oluşcurulacak Kalkın­ ma Ajansları için genel bütçe vergi gelirlerinden %0,5, il özel idareleri bütçesinden %5, belediyelerin kendi bütçelerinden %1 ve ayrıca Ticaret ve Sanayi Odalarının bütçesinden %1 oranında pay ayrıl ması planlanmıştır. (Buna göre 2004 yılı büt­ çesi, Ticaret ve Sanayi Odaları payı ve AB fonları hariç, 625 mi lyon YTL olarak tah min edilmiştir). Bir başka deyişle bölge ölçeğinde sınırlı bütçeye sahip yeni bir devlet gücü oluşturulmaktad ır. Ancak gerek AB bölgesel fonlarının kullanımın­ daki kilit rolü gerekse üretken yatırım ların ve çeşidi ekonomik düzenleme araçla­ rının bölgesel farklılıklara yönelik artan ilgisi düşünüldüğünde, Ajansların Türki­ ye kapitalizminin hem uluslararasılaşma sürecinde hem de içerde birikim kaynağı arayışında daha fazla gündeme geleceğini öngörmek mümkündür. BKA'ların daha etkin ekonomik-politik yapılara dönüşümü, bir yandan devlet ile toplum/ekonomi arasında ilişkilerde diğer yandan devletin ku rumsal mi marisinde değişim anlam ına gelecektir. Dolayısıyla " bölgesel kalkınma" dinamikleri, Türkiye' de mevcut devlet biçi mi nde ekonomik, politik, ku rumsal ve mekansal boyutlarıyla önemli değişik­ likliklere yol açmaya aday gözükmektedir. Bu makale günümüzün ekonomik-politik yeniden yapılanma sürecinin önde ge­ len unsurlarından biri olan bölgesel kalkınma mefhumunu Türkiye' de bölgesel poli­ tika alanındaki güncel gelişmelere referansla incelemeyi amaçl ıyor. İ lgili literatürün ve belirli ölçüde bu literatürden beslenen Türkiye' deki tartışmaların meseleyi (yerel­ leşme, demokrasi, mekansal farklılık ya da AB, federalizm, ulusal kalkınma gibi) so­ runlu ve/veya sınırlı kavramlara indirgeyerek bütünsel ve dinamik ilişkilerinden uzak biçimde ele alma eğilimi, yazının alternatif bir kuramsal yaklaşım oluşturmasını ge­ rekli kıldı. Bu nedenle makalenin ikinci bölümü bu yönde bir çabaya ayrıldı. Daha sonraki bölümler ise Türkiye'de bölgesel kalkınma olgusunun gelişimi üzerine odak­ lan ıyor. Ü çüncü ve dördüncü bölümde, olgunun içsel ilişkilerini ve temel dinamikle­ ri kavramak için Türkiye'de toplumsal i lişkilerin ekonomik, politik ve mekansal bi-


Sermayenin Bölgesel Kalkınma Eğilim(ler)i

j 269

çimlerinin içiçe gelişiminin "arkeolojik kazısı" yapılıyor. Beşinci bölüm, yakın dönem gelişmelerine bakıyor ve sermaye sınıfının "bölgesel kalkınma" i le bağların ı irdeliyor. Altıncı bölüm ise sözkonusu bağların devlet ile ilişkilerini tartışmayı hedefliyor. Bu kapsamda yakın dönemde TBMM'de kabul edilen "Kalkınma Ajansları Yasası" et­ rafında· süren mücadeleler inceleniyor. Yedinci bölüm ise önceki bölümlerde yapılan tartışmaların sonuçları ışığında genel bir değerlendirme sunmayı hedefliyor. Sonuç niteliğindeki bu bölümde, Türkiye' de sermayenin bölgesel kalkınma eğilim(ler)inin yakın gelecekte alacağı olası biçimlere değiniliyor ve bu bağlamda emekçi sınıfların karşı-mücadeleleri için kısa değerlendirmede bulunuyor. i l . B i r i k i m S ü reci, K a l k ı n m a ve U l u s-altı Bölge Mekanı: Kuramsal B i r Ta rtışma

Neoliberalizm olarak adlandırılan kapitalist yeniden yapılanma sürecinin sonu­ nu ilan ettiği " kalkınma" ideolojisini 90'lı yıllarının ortasında -bu defa ulusaltı böl­ ge coğrafyasında- geri çağırması, 1970'lerde açığa çıkan yapısal krizin aşılamadı­ ğını ele verirken aynı zamanda birikim dinamiklerinin coğrafya/mekan ile olduk­ _ ça önemli bir i lişki kurduğunu göstermektedir. Bu ilişki son yıllarda sosyal bilimler alanında çeşidi incelemelerin konusu yapılmıştır. Bu çalışmalarda genellikle serma­ yen in yerler arasındaki hareketliliğinin yol açtığı olumsuz i klime karşın bel irli böl­ gelerde görülen "ekonomik başarılardan" hareketle, mekansal yapıların/farklılı kla­ rın günümüz kapitalizminde oldukça önemli hale geldiği belirtilmektedir. Serbest piyasa mekanizmasının başarısızlıklarının ortaya çıkmasıyla neoklasik kuramcılar tarafından da sahiplenilen bu vurgular (Krugman, 199 1 ; Ohmae, 1995), ekonomik olanı tekil bireylerin rasyonel tercihlerinin toplamının ötesinde toplumsal, kültürel ve ku rumsal ozelliklcriyle kavrayan yeni-kurumsalcı yaklaşım tarafından daha ge­ niş bir çerçevede ele alınmaktadı r. Buna göre, günümüzün küresel ekonomik ko­ şullarında ABD'de Silikon Vadisi, İtalya'da Eın ilia-Romagna ya da Almanya'da Baden-Württemberg gibi bazı bölgelerde görülen "ekonomi k başarılar"; ticarete konu olmayan ve kolayca başka yerlere taşınamayacak sosyal ilişkiler-bağlar, ku­ rumsal yapılar ve kültürel normlar, özede "mekana-özgü varlı klar" (space-specific assets) sayesinde gerçekleşmiştir. Ayrıca " başarı" örneklerinin gösterdiği üzere, söz­ konusu mekansal varlıkların organizasyonu için en uygun yer ulus-altı bölge me­ kanıdır. Dolayısıyla "yeni bölgecilik" (new regionalism) olarak adlandırılabilecek bir politikayla ulus-altı bölge coğrafyalarında güçlü içsel (endogenous) ilişkilere sa­ hip sanayi kü melenmeleri (clusters) ve etkin yöneti(şi)m kurumları oluşturulmalı­ dır (Amin ve Thrift, 1 992; Storper ve Walker, 1994). Böylelikle bölge coğrafyala­ rı "özgün varlıklarını" ortaya çıkaracak ve sermayenin küresel ölçekte hareketliliği karşısında savunmacı konumdan çıkıp "öğrenen" (learning) ve kalkınan bölgelere dönüşeceklerdir (Storper, 1997; Amin, 1999). Bu tür değerlendirmeler toplumsal i lişkileri çatışmasız işbirliği biçimleri ola­ rak görmenin yan ısıra, devlet gücünü sosyo-mekansal olarak yeniden yapılandı-


270

1

lbrahim Gündogdu

ran bir dönüşümü işlevsel bir gereklilik olarak betimlemektedir. Dolayısıyla devlet­ toplum/ekonomi ilişkilerine teknik-organizasyonel bir düzenleme sorunu olarak yaklaşmaktadır. Halbuki toplumsal ilişkilerin ekonomi k-politik biçim leri ve coğra­ fi kompozisyonu, sını Aarın/coplumsal grupları n hem temsil iyer ilişkilerin i hem de toplumsal kaynaklara sahiplik, erişim ve kullanım durumlarını i fade ermektedir. Bu nedenle onların yeniden tanım lan ması kaçını lmaz olarak toplumsal-sınıfsal ge­ rilimleri, mücadeleleri ve politik projeleri içermek durumundadır (Gough, 2004a). Ancak "üretkenlik" vurgusu ve "ceknisist" bakışıyla bu hakim yaklaşım, ulus-alcı bölgeselleşme ile devler-toplum ve devlet-ekonomi ilişkilerinin değişen nitelikle­ ri arasındaki bağlancıları ve bunların toplumsal sınıAar üzerindeki eşitsiz etkile­ rini yadsımaktadı r. Tüm bu çelişkili, geri limli ve çatışmalı ilişkiler ise "öğrenen bölge" gibi mekana yönelik fetişiscik vurgularla görünmez kılınmaktadır. Sonuç­ ta birikim süreci, devlet, sivil toplu m ve ekonomi ile coğrafya/mekan arasındaki çelişkili-karmaşık bağlar, teknolojik ve örgütsel olarak daha ü rerken bir kapital ist ilişki nasıl örgütlenebil i r sorusuna indirgenmekte ve böylelikle toplumsal gerçekli­ ğin sosyo-mekansal çatışmaları ihmal edilmektedir (Lovering, 1999). Öce yandan toplumsal güç ilişki lerine referansla daha eleştirel bir çerçeve­ den hareket eden düzenleme yaklaşımı ise bu süreci yeni birikim rejimi ile yerle­ şik düzenleme biçimleri arasındaki coğrafi/mekansal uyumsuzluk bağlamında de­ ğerlendirmektedir. Buna göre, hem ü retim ve tüketim biçimleri hem de bunların düzenlenmesi-yeniden üretim biçimleri arasında uzunca bir süre belirli bir tutarlı bağ (nexus) kurabilen Fordist birikim rejiminin içerdiği (aşırı birikim eğilimi, para politikası ve ücret-fiyat ilişkileri gibi) kriz dinamiklerinin sürdürülemez bir duruma gelmesi sermaye harekeclerinin artmasına neden olmuştur. Sözkonusu hareketlilik ulus-üstü ve ulus-altı mekanlarda yeni üretim ve birikim coğrafyaları oluşturu rken, homojen ve tek bir u lusal coğrafya temelinde kurulan sosyo-policik düzenleme bi­ çimlerini (ücretler, devler müdahaleleri, sosyal politikalar, kurallar ve normlar} ye­ tersiz kılmakta ve yeniden yapılanmaya zorlamaktadı r. Bu nedenle mevcut düzen­ leme biçimleri yeni birikim kalıplarına uygun olarak hızla u luslarasılaşmakca (in­ cernacionalization), u lusal tek-tiplikten uzaklaşmakta (denacionalizarion) ve piyasa ve sivil toplum odaklı (destatizacion) hale gelmektedir. Bu kapsamda bazı düzen­ lemeci yaklaşımlar bu süreci daha çok sermayenin kriz dinamiklerin i aşma çabası­ nın sonuçları ve gereklilikleri etrafında açıklamaktadır (Jessop, 1994; 2002; Peck ve Tickell, 1994; Brenner, 1998; 2004).1 Buna karşın işlevselci açıklamadan sakın1 N.Brenner'ın Batı Avrupa'da yakın dönem sosyo-mekansal değişime ilişkin değerlendirmeleri ışlevselciliğe varan bu

tür açıklama biçiminin çarpıcı bir örneğidir. Brenner, ikinci Dünya Savaşı'ndan bugüne yaşanan sosyo-mekansal dönü· şümü Mekansal Keynescilik (1 960-70), Fordizmin Krizi (1970-80), Kentsel Girişimcilik (1980-90) ve Metropolitan Bölge­ selcilik (1990-.. .) olarak dönemselleştirmektedir. Buna göre sosyo-mekansal değişim, birikim rejimleri ile devlet arasın­ da düzenlemede eksiklikler/boşluklar (regulatory deficits) ortaya çıkması ile gerçekleşmektedir. Bu çerçevede Bölgesel Kalkınma Ajansları gibi ulus-altı bölgesel yapılar, "kentsel girişimciliğin" hem toplumsal olarak hem de mekansal olarak düzenleyici işlevlerde yetersizliğinin ve daha müdahaleci yeni düzenleme biçimlerine ihtiyacın sonucudur (Brenner, 2004:477).


Sermayenin Bölgesel Kalkınma EQilim(ler)I

1 27 1

mak amacıyla, benzer bir kavramsal çerçeve içerisinde, toplumsal güç ilişkilerine ve sosyo-mekansal mücadelelere de vu rgu yapılmaktadır (Jessop, 2000; MacLeod, 200 1; Swyngedeouw, 2004). Fiziksel ve sosyal doğayı oluştururken yerlere dahil olmak, yerleri yeniden yapılandırmak ve kontrol etmek, çatışmalı sosyo-mekansal süreçler yoluy­ la gerçekleşir... Politik strateji gelişcirnıe ve sosyo-mekansal mücadele sıklık­ la ölçek meseleleri etrafında döner, ve güç dengelerini değişcirmek genellik­ le ölçeklerin köklü bir yeniden eklemlenmesi ya da bütünüyle yeni bir 'öl­ çek bütünü ' (gestalt of scale) üretimiyle ilişkilidir. Son iki on yılı tanımlayan sosyo-mekansal dönüşümler, önceki güç il işkilerinin dönüştürüldüğü bu tür yeniden ölçek yapıla ndırmal a rın a kanımr" (Swynegedouw, 2004: 42). Ancak bu anlamlı vurgulara rağmen düzenleme yaklaşımı olarak adlandırıl:ın kavramsal çerçeveye ilişkin bazı temel soru lar hala gündemded ir: Sosyo-mekansal siireçler ile birikim rejimi arasındaki ilişki nedir? Sosyo-mekansal mücadeleler ve politik stratejiler nasıl ve neden daima birikim rejimine uygun düzenleme biçimle­ rine yol açmaktadır? Bu bağlamda, sayısız giiç ilişkileri kompozisyonunun sosyo­ mekansal döniişüm taleplerini ortaklaştıran ve bu taleplerin son yirmi yıl ı n yeni­ den yapılanması i le somuclanması nı sağlayan içsel bağlar nelerdir? Bu temel soru lar, düzenleme yaklaşımı içerisinde sosyo-mekansal güç ilişkileri­ ne ve mücadelelere vurgu yapan analizler tarafından "rizomatik coğrafi konumlar" ya da "önceki güç ilişkileri" gibi aşırı soyut genellemeler ve her dönem için geçerli tarih-dışı (a-hiscorical) kavramlar ile karşılanmaktad ı r. Sonuç ekonomi ile pol itika, yapı i le fail, soyut -mekansal olmayan- süreçler (üretim yöntemleri, değer ü retimi, birikim rejimi) ile somut -mekansal- biçimler (politik stratejiler, hegemonik proje­ ler, düzenleme biçimleri vb.) arasında dışsal ilişkiler kuran bir kavramsal çerçeve olmaktadır. Bu ise ekonomik işlevselcilik ile politik çoğulculuk arasında gidip ge­ len bir yaklaşımı kaçınılmaz kılmaktadır ( Robercs, 200 1). Böylelikle kapitalist top­ lumsal ilişkilerin karmaşık sosyo meka ı ı sal gerçekliği, ya "mekansal sabitler" (spati­ al fixes) (Harvey, 1 999(1982)), "mekansal-zamansal sabitler" (spatio-temporal fi xes) (Jessop, 2000) ve ölçeksel sabitler" (scalar fi xes) (Brenner, 1 998; 2004) gibi kav­ ramlarla ifade edilen birikim rejimine karşıl ı k gelen tutarlı diizenleme biçimlerine indirgenerek çelişkisiz ve çatışmasız bir biçimde takdim edilmekte; ya da "mekan­ sal olarak farklılaşan düzenleyici süreçler" (MacLeod, 2001) ve "rizomatik coğra­ fi konumlar" (Swyngedeouw, 2004) gibi kavramlarla içsel bağları ndan ve bütü nsel varoluşundan kopuk politik çatışma yığını olarak resmedil m ekted ir Ancak, düzenleme yaklaşımının kuramsal başlangıç noktasını oluşturduğu gibi, kapitalist gelişme siireci (değer üreti mi rea l izasyonu ve sermaye birikimi) hem ü re­ tim tarzından kaynaklı soyut mantıksal çelişkiler (ölü emeğin canlı emek üzerinde­ ki tahakkümü, emeğin -soyut ve somut biçimleriyle- yeniden ü retimi, aşırı biriki m ve değersizleşme eğili mi) içermekte hem de "tamamlanmamış" yapısı nedeniyle sii-

"

.

,


272

l

lbıahim Gündogdu

rekli olarak sosyal, policik ve külcürel "değer-dışı biçimler" (non-value forms) ile il işki içerisinde ilerlemekced ir (krş. Aglierta, 1979; Jessop, 1990; 2000). Dolayısıy­ la somuc coplumsal gerçeklik, ürecim carzına içkin soyuc mantıksal çelişkilerin dış­ sal olarak belirlediği farklı "değer-dışı biçi mlerinin" ayrı ayrı varoluşlarından daha çok, somuc "değer-dışı biçimlerin" de oluşumuna dah il olduğu mancı ksal (logical) ve çelişkili bir ilişkinin diyalekci k harekecinin yol açcığı biicünsel çeşiclilik olarak orcaya çıkmaktadır (Gunn, 1989). Bu nedenle sosyal gerçekliğin analizinde, "yapı" ile "fai l", "ekonomi" ile "polici ka", "soyuc" ile "somuc" ya da "genel " ile "özel" biçi­ minde varsayılan bir dizi " i kilik" (dual ity) değil, kapitalist toplumsal ilişkinin te­ mel çelişkileri ve onların somut hareketi esas al ınmalıdır (Robercs, 2001). Coğraf­ ya/mekan ise bu hareketin kuşkusuz içkin bir parçası olmaktadır. Çünkü kapitalisc toplu msal i lişkiler coğrafyalar boyunca farklılaşmakta (somut emeğin, sınıf ilişkile­ rin ve diğer yerel sosyo-ekonom ik koşulların fa rklı emek süreçleri oluşturması), çe­ lişkilerini mekansal biçimlerde açığa vu rmakta (emek gücü nün, üretken sermaye­ nin ve metanın bel irli yerel özelli kler içerisinde üretimi ile değerin bu özelliklerden soyutlanarak daha gen iş coğrafyalarda oluşumu arasındaki mekansal çelişki, belir­ li bir üretken lik düzeyi etrafında oluşturulan yerel ekonom i k uyum ile sermaye bi­ çimlerinin artan yersel harekecliliği arasındaki mekansal çelişki ve sonuçta bunla­ rın yol açtığı eşitsiz mekansal gelişim) ve yeniden üretimini belirli bir yerde ve yerler arasında mekansal düzenlemeler/hiyerarşiler yoluyla sağlamaktadır (Gough, 1991). Dolayısıyla çelişkili kapitalist ilişkinin diyalektik hareketi coğrafya/mekan bo­ yutunu her düzeyde içerirken, oluşturduğu karmaşık sosyo-mekansal gerçeklik ne kuru msalcı analizlerin varsaydığı gibi içsel bağlarından yoksun özgün mekansal farklılıklar demeti, ne de düzenleme yaklaşı mının sunduğuna benzer bir mekan­ sal düzenleme biçi mi olmaktadır. Aksine bu gerçeklik kapitalist çelişkilerin geri­ limli sınıf ilişkileri, politik projeler ve mücadeleler ile farklı mekanlarda ve mekan­ sal hiyerarşilerde biçimlendirilen içsel bağlara sahip tutarsız ve istikra rsız sonuçlar olarak orcaya çıkmaktadır (Gough, 2004a). Bu nedenle sosyo-mekansal gerçekl iği anlamaya dönük bir çabanın, temel kapitalist çelişkileri esas almakla birlikte me­ kansal boyutu her düzeyde analize dahil etmesi gerekmektedir. Toplumsal ilişki­ ler ile mekansal yapılar arasındaki bağları bu çerçevede ele alan bir yaklaşım, yu­ karıda değindiği miz soyuc süreçler-somut biçimler ikiliğini aşabilecek ve (mekan­ da ve mekanlar arasında) maddi varoluşları inceleyen gerçek anlamda bir materya­ list analiz sunacaktır. Bu doğrulcuda öneml i bir haşlangıç noktası David Harvey tarafından sağlan­ m ıştır. Sermayenin Sınırları (1he Limits to Capital} adlı kitabında Harvey, sermaye­ nin değer üretim ve gerçekleşme döngülerini içeren bir süreç olduğunu beli rterek, bu sürecin sabiclik (fixity) i le harekeclilik (movemenc) momenclerine sahip gerilimli bir içsel i lişki eşliğinde i lerlediğini söylemektedir. Harvey'e göre, sermayenin üret­ ken, para ve meta biçimleri bu gerilimli ilişkiyi farklı mekansallıklar (sabitlik ve


Sermayenin Bölgesel Kalkınma EQilim(ler)I

1 273

hareketlilik alanları) ü reterek yaşarken, ortaya çıkan çatışmalı mekaıısallıklar biri­ kimin genel işleyişin i m ü mkün kılacak mekansal sabitler/hiyerarşiler oluşturulara k çözümlen i r. Ancak s�rmaye belirli b ir yerde aşırı birikim ve değersizleşme sorunu ile karşılaşcığında yen i değerlenme alanla rı bulma arzusu ile mekansal hareketl ili­ ğini artırır ve mevcut çözümü geçersizleştirecek yeni mekansallıklar üretmeye yö­ nelir. Yerleşi k mekansal yapıların varlığını tehd it eden ve yeni yersel ittifaklara/mü­ cadelelere yol açan bu "sabit-sizlik" hali, nihayeti nde, yerel ve kısmi olan ile soyut emeğin yerel-üstü düzeydeki sonuçları nı belirli bir uyum içerisinde birleştirebilecek yen i mekansal sabitler/hiyerarşiler ü reci mi ile çözü mlen ir (Harvey, 1999(1982): bö­ lüm 1 2 ve 1 3). Bu tür mekansal sabit üretimi, sadece ekonomik süreçleri (üretim alanları, finansal ilişki ağları) değil, aynı zamanda pol itik süreçleri (yönetim biçim­ leri, kurumsal organ izasyonları, devlet-toplum ilişkileri) de kapsar. Harvey'e göre, kapitalist ilişkilere içkin sözkonusu mekansal çelişkiler politik iktidarı farklı me­ kanlarda farklı biçimlerde ku rmakta ve devlec-coplum/ekonomi ilişkilerine hiyerar­ şik fakat çoğul ve çatışmalı bir nicel ik vermektedir: politik sistem de benzer nedenlerle benzer hiyerarşik doğrulcular boyun­ ca örgütlenir. Bu h iyerarşi içerisinde ulus devlet kilit bir konum işgal eder­ ken, ulusüstü örgütler küresel eşgüdümlere yönelik ilıtiyacı yansıtır. Bölge­ sel, kentsel ve mahalli yönetimsel düzenlemeler genel ve yerel meseleler ara­ sında bağlamı kurar. Bu hiyerarşik yapı içerisindeki düzeyler arasında, tek­ düze ve ayrışmaz bir fenomen biçiminde devlet teorilerini anlamsızlaştıran sayısız çacışma bulunur (Harvey, 1999(1 982): 423). Harvey'iıı tarihsel-coğrafi materyal izm olarak adlandırdığı bu yaklaşım, hem kapitalist toplumsal ilişkiler ile mekan arasında her düzeyde işleyen çelişkili­ karmaşık bağları ortaya çıkarmakta hem de bu nların ürettiği sosyo-mekansal ger­ çekliği ekonomi ile pol itika, yapı ile fail ya da soyut sü reçler ile somut biçimler gibi fetişistik ikiliklere ayırmadan a naliz etmede önem li bir yol açmaktadır. Ne var ki "sabitlik ve hareketlilik olarak çel işkili sermaye il işkisi" kavramsallaştırmasın ı n sos­ yal gerçekliği bütünsel çeşitliliği içerisinde açıklama potansiyeli, Harvey'in sermaye mantığı tutkusu na yenik düşmektedir. Harvey' i n tarihsel-coğrafi materyal ist yak­ laşı mı, sın ıf il işkilerin i (sermaye ile canlı emek arasındaki temel ekonomik-politik tahakküm ve bağımlılık biçimlerini) değil sermayen in genel aşırı birikim eğilimi ve evrensel "mekansal sabit" arayışı n ı esas aldığından, coğrafyalar boyu nca farklı­ laşan birikim ilişkilerin i ve yol açtığı işbirlikçi ve çatışmalı sınıf konumlarını gözar­ dı etmektedir (Gough, 1992: 282-4).2 Bu nedenle şematik, genel ve tek taraflı (ge­ lişmiş coğrafyadan azgelişm iş coğrafyalara doğru) işleyen bir sosyo-mekansal ge­ lişme dinamiği öne çıkmaktadır. Halbuki sermaye birikim süreci -özellikle günü2

Gough'un (2004b: 5 1 5) belirttiği gibi, Harvey'in analizlerinde bireysel sermaye, sermaye fraksiyonları ya da ge­ nel olarak sermaye arasındaki ayrımlar oldukça belirsizdir. Öyle ki, kapitalist çelişkilere yönelik sermayenin farklıla­ şan mekansal yanıtlarından söz ederken Harvey bunları sosyo-mekansal özellikleri ile ayrıştırmaktan kaçınmakta ve "bazı sermayeler· ya da "farklı sermaye fraksiyonları· terimleri ile tanımlamayı tercih etmektedir (1999(1982): 420-1).


274 1

lbrahim Gündoğdu

müzde vardığı uluslararasılaşma düzeyi ile- çeşitli mekansal işbölümü i lişkileri içe­ risinde farklı sosyo-mekansal n iteliklere sahip sermayeler ve sın ı f ilişkileri oluştur­ maktadır (Cox, 2002; Bryan, 1 995). Ayrıca bu süreçte mekansal yapılar/hiyerarşi­ ler yıkı lıp yen iden yapılan bir örüntü olmanın ötesinde, sınıf i lişkilerinin içkin bir parçası olarak bulunmakta ve güç mücadelelerinin/politik projelerin kurucu unsu­ ru olmaktadır (Gough, 2004a; Ercan ve Oğuz, 2006). Dolayısıyla bütünlüklü bir tarihsel-coğrafi materyalist yaklaşım, birikim sürecinin mekansal çelişkilerinin ya­ nısıra coğrafyalar boyunca farklı laşan sın ı f i lişkileri ve aktörleri belirlemeli; top­ lumsal gerçekliği bu mekansal çelişkiler, çatışmalar ve bunlar üzerinde yükselen politik projeler temelinde değerlendirmelidir. Bu doğrultuda bir yaklaşım ın Cox'un (2002) "ölçeksel işbölümü" (the scale di­ vision of labor) kavram ı ve Bryan'ın (1995) sermaye fraksiyonları tanı mlaması etra­ fında geliştirilebileceğini düşünüyoruz. Cox, birikim süreci nin çelişkili mekansal­ l ığını n ve değersizleşme eğil im inin, sermaye ve diğer coplumsal aktörleri Harvey'i n sözünü ettiği yerleşik mekansal yapıları savunma, ayrıştırma (decentralization), ge­ liştirme ya da terk etme stratejileri üretmeye zorladığını, aynı zamanda her durum­ da meta zincirleri ve piyasaları genişleterek işbölümü ilişkilerin i n coğrafyasını de­ ğiştirdiğini ileri sürer. Bu durum birikim süreçlerini aynı anda birden çok coğ­ rafyanı n parçası haline getirirken sözkonusu coğrafyalar üzerinde çatışmalı işbö­ lümü konumlarına, mevcut ekonomik-politik yapıların lehlerine tanımlanması nı arzulayan aktörlerin yersel ittifaklarına ve bu yönde kesif m ücadelelere neden ol­ maktadır. Ö te yandan birikim süreçlerine ve devlete yeni biçimler veren bu işbölü­ mü konu mları ve mücadeleler, ulusal-uluslararası ayrım ı na indirgenemeyecek çe­ şitl i kte farklı coğrafi biçim ler ve h iyerarşiler içerisinde i lerlemektedi r. Bu çerçevede sosyo-mekansal gerçekl iği, ne devlet i le ekonomi şeklindeki bir toplumsal ayrı m ne de ulusal ile uluslararası şeklindeki bir mekansal ayrım temelinde ele almak müm­ kündür. Cox, "ölçeksel işbölümü"3 kavramını bu noktada önem l i bulur. Çünkü hem devlet hem de sermaye, çeşitli coğrafi işbölümü ilişkileri/hiyerarşileri (ölçek­ sel işbölümü) içerisinde yürütülen mücadelelerle cisimleşmektedir. Dolayısıyla top­ lumsal gerçekliği ideal tiplere indirgemeden bütünsel çeşitliliği i le anlamak için öl­ çeksel işbölümünün ekonomi k-politik aktörlerine ve onların somut mücadelelerine odaklanmak gerekmektedi r (Cox, 2002:1 06-7). Bu bağlamda Dick Bryan'ın u luslarasılaşma sürecinde sermaye içerisinde orta­ ya çıkan fraksiyonel ayrımlara ilişkin geliştirdiği çerçevenin Cox'un sözünü ettiği ölçeksel işbölümü ve aktörlerini somutlaştırabileceğini düşünüyoruz. Bryan, günü­ müz birikim süreçleri ve dinamiklerinin ne sanayi, ticaret ve finans ne de yerli ve 3 Toplumsal gerçekliğin mekansallığını ifade etmek için literatürde benzer anlamlara sahip coğrafya, mekan ve yer

gibi terimlere başvurulmaktadır. Birbirlerinin yerine kullanılabilecek bu terimler genelde toplumsal gerçekliğin tek bir düzlemde alansal karşılığını ifade etmektedir. Fakat "ölçek" terimi, bu durumun ötesinde gerçekliğin farklı düz· lemlerdeki alansal kdrşılıklarını da kapsar. Dolayısıyla diğer coğrafi terimlerden farklı olarak, "ölçek" kavramının be­ lirli toplumsal süreçlerin ortaya çıktığı alanlar arasındaki farklılıkları/sınırları/ilişkileri karşıladığını belirtmeliyiz (bkz. Smith, 1993: 99; Gough, 2006: 28-9).


Sermayenin Bölgesel Kalkınma Eğilim(ler)i

j 275

yaba ncı temeli ndeki sermaye ayrımları üzerinden açıklanabileceğini söyler. Aksine, birikim süreci içerisinde ü retim, gerçekleşme ve yeniden üreti m döngülerinin me­ kansal kompozisyonları temelinde yapılacak bir ayrım daha açıklayıcıdır. Bryan'a göre, sermayenin uluslararasılaşma sü recinde dört farklı sermaye fraksiyonu orta­ ya çıkmaktadır: biri k i m döngüsünü bütünüyle dünya ölçeğinde yürütebilen küresel sermaye; bütünüyle u lusal coğrafya ile sı n ı rlı kalmak zorunda olan ulusal sermaye; uluslararası piyasalara entegre olmuş fakat üreci m ini a ncak ulusal coğrafya içerisin­ de yapabilen yatırım-sınırlı sermaye; ve üretimini u luslararası alanda gerçekleşti re­ bilen ancak u lusal pazar için çalışan piyasa-sınırlı sermaye. Her bir sermaye biçim i içi nde bulunduğu ekonomik-politik yapılara yöneli k kendi sosyo-mekansal nicelik­ leri ni güçlendirecek ölçek stratejileri geliştirmekte, bu yönde çeşitli yersel ittifaklar oluşturmakta ve böylelikle sı nıf ilişkileri, devlet-toplu m/ekonomi il işkileri ve devle­ tin kurumsal yapısı yeniden biçim lenmektedir (Bryan, 1995:89-1 02). Bryan'ın birikim sürecinin ölçeksel işbölümü temelinde sermaye tanımlaması, hem buraya kadar vardığımız sonuçlar ile uyumlu hem de somut anal izler için yol göstericidir. Ne var ki, Bryan, sermayenin uluslararasılaşması ve ulus-devlet tartış­ malarına eleşti rel bir yaklaşım geliştirme amacında olduğu için coğrafi ölçek ola­ rak ulus meka n ı n ı temel almış ve ulus-alcı coğrafyaları i hmal etmiştir. Bu neden­ le Bryan'ın yaklaşımının özellikle günümüzde birikim sürecinin belirgi n bir ala­ nı olarak ortaya çıkmaya başlayan ulus-alcı coğrafyalara doğru genişletilmesi ve bu çerçevede tan ı m lanabilecek aktörlerin de analize dahil edi lmesi gerektiği ni düşü­ nüyoruz. Aşağıda bu yöndeki bir değerlendirme ışığında, Türkiye' de yakın dönem­ de BKA'ları n kuruluşu ile bel irginleşmeye başlayan ulus-alcı bölgesel kalkınma ve yöneti(şi)m olgusunu i ncelemeye çalışacağız. Ancak olgu nun içsel il işkilerini ve te­ mel dinamiklerini anlamak için öncel ikle tarihsel bir analize başvuracağız. 1 1 1 . B i r Ö l ç e k s e l l ş b ö l ü m ü i l i ş k i s i O l a ra k Tü r k i ye K a p i t a l i z m i

Türkiye Cumhuriyeri, tarihsel olarak, sermayeni n uluslararası gel işi mine 19. yüz­ yılın ortalarından itibaren eşitsiz biçimde eklemlen m iş Osmanlı İ mparacorluğu'nun çözülüşü içinden, toplumsal işbölümü i lişkilerin i ulusal coğrafya temel inde dönüş­ tü rmeyi öngören bi r ulus-devlet projesi olarak ortaya çıkmıştır. Politik olarak ü n i­ cer ve merkeziyetçi bir biçim alan bu proje, ulusal ölçekte bütün leşik bir iç pazar oluşturmayı ve bu temelde uluslararası iş bölümü ilişkileri içerisinde daha güçlü bir konum elde etmeyi hedeflemişti. Müslüman-Türk eşraf, askeri-sivil bürokrasi ve toprak sahibi köylülerin yerleşik işbölümü ilişkilerine karşı itirazlarının ekono­ mik ve pol itik olarak ifade bulduğu sözkonusu ulus-devlet projesi, işbölümü i lişki­ lerinin coğrafyasında köklü değişikliklere giderek içeride sermaye birikiminin önü­ nü açmıştır. Başkentin Anadolu'nun ortasına taşınması, u lusal coğrafyayı birbirine bağlayan örümcek ağı tipi dem iryolu ve karayolu uygulamaları ve devlet fabrikala­ rının küçük Anadolu şeh irlerine kurulması gibi dönemin temel politikaları, i mpa­ ratorluğun ülke içi kaynakları doğrudan sermayeni n uluslararası dolaşım ı na bağ-


276

l

lbrahim Gündogdu

layan İ stanbul ve İ zm ir gibi liman şehi rleri odaklı doğrusal (lineer) işbölümü coğ­ rafyaları nı ortadan kaldırırken, iç pazar bütünleşmesi görece yüksek bir ekonomi­ nin doğmasııı ı sağlamıştır (Tekeli, 1 982: 370).4 Bu tür bir iç pazar bütünleşmesi, 1 950' li yıl lara doğru gel indiğinde, ticari sermaye dolaşımının İ stanbul, İ zmir ve (si­ yasi başkent olması nedeniyle) Ankara gibi bi rkaç şehir çevresinde yoğunlaştığı ve d iğer bölgeleri n bu dolaşıma ucuz kaynak ve işgücü sağladığı oldukça eşitsiz ve ça­ tışmalı bir coğrafi işbölümü il işkisi arcaya çıkarmıştır (Ercan, 1999: 44). Öyle ki bu on yıl boyunca, birikim sürecinde ticari sermayeden üretken sermayeye dönüşüm ve emek gücünün az gelişmiş bölgelerden büyük kentlere göçü biçim i nde iki temel sınıfsal dinamik yoğunlaşmış, işbölümü ilişkilerinde hem sosyal hem de mekansal olarak hızlı bir değişim yaşanmıştır.5 Sözkonusu köklü sosyo-mekansal değişim temelinde oluşan sınıfsal gerilimler ve sınıf aktörleri arasında yeni politik dizilişler Türkiye'yi 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesine götürürken, ülke kaynaklarını üretken sanayi yatırı mlarına seferber eden ve uluslararası işbölümüne ithal ikamesi i le eklemlenen yeni bir coğrafi işbö­ lümü ilişkisi ortaya çıkarmıştır (Gülalp, 1993). Bu i lişki devlet merkezli bir ulusal kal kınma stratejisi etrafında i nşaa edi lmeye çalışılırken, planlama nosyonu ve Dev­ let Planlama Teşk ilatı (DPT) bu inşaanın temel araçları oluyordu: 1961 Anayasa­ sına göre ekonom ik kalkınma ve toplu msal adalet artık ulusal ölçekte hazırlanacak bir plan etrafında geliştirilecek ve bu yönde beş yıllık planlar DPT tarafından yapı­ lacaktı. Bir başka deyişle ulusal planlama, sözkonusu coğrafi işbölümü i lişkisi içe­ risinde toplumsal kesi m lerin rızası temeli nde işlemesi öngörülen bir hegemonya ay­ gıtı arayışı olarak ortaya çıkıyordu (Yalman, 2002: 16). Ne var ki önceki coğrafi iş­ bölümüne karşı oluştu rulan toplumsal ittifakları bel irli ölçüde temsil eden bu plan­ lı kalkınma perspektifinin bü rokrat plancıların tasarımı (conception) i le sın ırlı ol­ duğu, hem Türkiye burjuvazisin i n mesafeli duruşu hem de gel işmekte olan işçi sı­ n ıfının özerk varoluşu ile kısa zamanda anlaşılacaktı.6 Bununla birlikte plan tasa­ rı mı, toplumsal işbölü mü il işkilerini tüm yönleriyle şekillendirecek bir hegemonya aygıtı olarak işlemese de, ithal ikamesi yoluyla sanayi sermayesininin etkinliğini ar­ tırma ve bu dönemde doğabilecek olumsuz sonuçları hafitletme amacına yönelmiş4 Yerel sermaye birikimi lehine işleyen işbölümü coğrafyalarındaki sözkonusu değişikliklerin, emperyalist merkezlerin müdahalelerini sınırlandıran kapitalizmin dünya krizi koşullarında gerçekleştiği gerçeğini önemli bir not olarak be· lirtmeliyiz. 5 Türkiye'de 1960'1ı yıllarda holding adı altında bir araya gelmiş büyük sermaye gruplarını sosyal ve mekansal nitelikle­

ri ile inceleyen 1 976 tarihli anlamlı bir çalışma, bu şirketlerin temelde 19SO'li yıllarda yaşadıkları köklü sosyal ve me­ kansal değişim neticesinde ortaya çıktıklarını belirler. örneğin 1963 yılında Koç Holding'e dönüşecek şirket, 1920'1e· rin sonunda Ankara'da ticaret yaparken 1936 y ı lınd a anonim şirket olmuş, ilk kez 1946 yılırıdd itildi ikdrnesine yöne·

lik üretim şirketleri kurmaya başlamış ve 1950'1i yıllarda üretim, dağıtım, pazarlama ve yönetim coğrafyalarını ulusal ölçekte oluşturmuştur. Benzer bir biçimde1960'1ı yılların ortasında Sabancı Holding'e dönüşecek şirket, 1954 yılında

Bossa dokuma fabrikasını kurduktan sonra ticaret, bankacılık ve sanayi alanlarında yatırımlarını hızla çeşitlendirmiş ve coğran olarak genişlemeye başlamıştır (Tekeli ve Menteş, 1982 (1976)). 6 27 Mayıs 1 960'a varan toplumsal ittifak zemininde özerk bir güç elde eden bürokrat plancıların ekonomik gelişme

ve toplumsal adaleti birlikte sağlamaya dönük kalkınma perspektinnin burjuvazi tarafından kısa zamanda öksüz bı­ rakılmasına ilişkin ayrıntılar için bkz. Erder vd. (2003) ve Akçay (2007).


S•rmay•nin Bölg•s•I Kalkınma Eğilim(l•r)i

1 277

tir. Kalkınma ve toplumsal adalet nosyonları hem bi rbiri nden ayrı olarak ele alın­ mış hem de mekansal olarak farklı ölçeklerde değerlendirilm iştir: kalkın ma ulu­ sal ölçekte ekonomik göstergelere dayalı bir sanayileşme meselesi olurken, toplu m­ sal adalet bu sürecin coğrafyalar arasında ortaya çıkardığı dengesizlikleri n çeşitli teşvik ve yardım politikaları ile azaltılması ya da hafiAetilmesi olarak görü lmüştür. 1 963 yıl ı ndan itibaren DPT tarafı ndan hazırlanan beş yıllık kalkınma planları ilki etrafında şekillendirilmiş; ikincisi ise bölgesel politikaların ve bölge planları nın ko­ n usu yapılmıştır (Tekeli, 1982: 370-2).7 Böylel ikle bölgesel politikalar devlet mer­ kezli ulusal kalkınma stratejisi içerisinde görece 11politikleştirilmi1 (depoliticized) bir çerçeveye yerleştirilmiştir: çünkü bu bölgesel pol itikalar hem sı nıf ilişkilerinin doğ­ rudan belirlendiği sanayileşme pol itikalarına müdahil olmadan yeniden dağıtımın coğrafi paylaşımı ile sınırlandırılmış hem de sın ı fsal il işkilerin üzerinin örtüldüğü coğrafya temelli talepleri hareketleri canlı kılmıştır. Bu çerçevede devlet merkezli ulusal kalkınma stratejisi, ithal ikamesi ile ulusla­ rarası işbölümü i lişkilerine eklemlenirken, sanayi sermayesinin etkinliğini artırma a maçl ı kalkınma plan ların ı n ulusal ölçekte tanımlandığı ve "yeniden dağıtımcı" n icelikte bölgesel politikalarla u lus-alcı coğra fyaların birbirine bağlandığı bir coğra­ fi işbölümü il işkisi öngörüyordu. Bu coğrafi işbölümü ilişkisi, politik mücadele sü­ reçlerine bağlı olarak farklılaşmakla birlikte, sosyo-mekansal krize girdiği 1970le­ rin sonuna kadar geçerli olmuştur. Bu dönemin sosyo-mekansal bilançosunu orta­ ya koyan Tekeli (1 982), devlet merkezli ulusal kalkınma stratejisi nin ulusal coğraf­ yayı üç ana gruba parçaladığını belirlemektedir. B una göre, f stanbul ve onun ta­ mamlayıcısı Kocaeli ile Bursa, İ zm ir ve Ankara illeri birinci grubu; Antalya, İçel, Adana, Hatay ve Gaziantep gibi güney il leri ikinci grubu; Hakkari, Van, Diyarba­ kır, Siirt ve 13irlis, Muş, Ağrı gibi doğu i lleri ise üçüncü grubu oluşturmaktadır. Bi­ rinci grup i llerde üretken sanayi yatırım ları temeli nde hızl ı bir gel işme yaşanırken, ikinci grup illerde gelişme daha çok doğal konu m üstünlükleri ile belirli bir ortala­ ma civarında tutu nabilmiş, a ncak üçüncü grup il lerde gelişme göstergeleri Türki­ ye ortalaması nı n oldukça altında kalmıştır.8 Dolayısıyla 1963-1977 yılları arasında yıllık %7. 5 civarında imalat sanayi artışı sağlayan yerleşik coğrafi işbölümü ilişkisi, 1980 yılı itibariyle üretken sanayi yatırımları n ı n yoğunlaştığı dört ilin (ve başkent A nkara'n ın) ve Adana gibi tarımsal üretim ve diğer doğal üstünlükleri ile belirli bir farklılık sunan bir kaç güney ilinin dışı nda, doğu illeri başta olmak üzere Anadolu 7 Eraydın (2006: 37-8), Türkiye'de bölgesel planlamanın gündeme geliş sürecini anlatırken sözünü ettiğimiz ayrımı doğrulamaktadır: "Ekonomik politikalarda yeni bir evreyi temsil eden ve planlı gelişme ve sanayileşme üzerine kur­

gulanan yeni gelişme döneminde ekonomik büyümede önemli çıkışlar yaşanırken, tüm bu gelişmelerin bölgesel

düzlemde eşit olarak dağılmadığı izlenmiştir. . . Gelişme ve kalkınmadaki bölgesel eşitsizliğin üstesinden planlama ile gelinebileceği görüşü Bölge Planlama tartışmalarını ve uygulamalarını gündeme geıirmiştir". 8 Örneğin, lstanbul, Kocaeli ve Bursa illeri 1%0 yılında ülke nüfusunun %9.35'ini barındırırken bu oran 1980'de %1 4.67'ye cıkmıştır. Ayrıca ülke gelirinin %27.49'u da bu illerde elde edilmektedir. Ote yandan Is tan bul ve Kocaeli il­ lerinde kişi başına gelir Türkiye ortalamasının iki katının üzerinde seyrederken, üçüncü grup illerde ortalamanın üçte biri civarına inmektedir. Bir başka deyişle, birinci grupla üçüncü gru p iller arasında yedi kata varan eşitsizlik oranı or­ taya çıkmaktadır (Tekeli.1 982:382)


278

,

lbrahim Gündo�du

i lleri ni n hepsinin gelişmen in oldukça gerisinde kaldığı eşitsiz ve parçalı bir coğraf­ ya bırakm ıştır. Bir başka deyişle devlet merkezli kalkınma stratejisi, ulusal ölçek­ te ithal ikameci sanayi politikaların ı hakim kıl mış, fakat bu sürecin ödenmesi ge­ reken toplu msal maliyeci olarak düşünülen bölgesel politikaları yeterince uygula­ mam ıştır (Tekeli, 1 982: 388). Sonuçta bu dönemde ulus-alcı coğrafyaların büyük bir kısmı ürerken yatırımların gelişmediği, a ncak sın ırlı ticari sermayeni n dolaşım ve ucuz işgücü mekanları olarak kullandığı yerler olarak kalırken, ü rerken sermaye yatırımları nı İ stanbul-Kocaeli koridoru merkez olmak üzere dört büyük kentte yo­ ğunlaştırmış ve ulusal pazara yönelik holding biçim inde ithal ikameci bir sermaye bi rikmiştir (bkz. Tekeli ve Menceş, 1976).9 Ne ki bu coğrafi işbölümü ilişkisinin sosyal ve mekansal çelişkileri, 1970'li yıl­ larda yan i kapitalist il işki lerin uluslararası ölçekte yaşadığı krizi n ulusal ölçekteki çelişkilere eklendiği bir bağlamda, açığa çıkmıştır. Sermaye ile canlı emek arasında ulusal pazarın büyü mesi temeli nde ve devlerin merkezi rolü etrafında kurulan den­ gelere (yü ksek kar oranı-yüksek ücret-yeniden dağıcım) dayanan ithal i kameci coğ­ rafi işbölümü ilişkisi, ulusal pazarın büyümesinin sın ı rlarına varılması ve emekçi sın ı fların sermaye karşısi nda yaygın bi r örgütlü güç oluşturması sonucu hem eko­ nomik hem de politik olarak çıkmaza girmiştir. Sözkonusu sosyo-mekansal sını rlar karşısında hakim sermaye sınıfı uluslara rası pazarlara yönelmek zorund:ı kalırken (Ercan, 2002) uluslararası ölçekte neoliberal proje ile buluşmuş ve köklü bir sosyo­ mekansal yapıla n ma sürecine koyulmuştur. Bu doğrultuda Türkiye bu rjuvazisi, 1 2 Eylül askeri darbesi eşliğinde, uluslararası piyasalara erişimini sağlayacak düzenle­ melere girmeye çabalarken, u luslararası işbölümü ilişkileriyle neoliberal projen i n talepleri çerçevesinde eklemlenm iştir. i V. N e o l i b e r a l D ö n e m : Ya p ı s a l U y u m ve P ra g m a t i k Ye re l l e ş m e

Sermayenin dünya ölçeğindeki krizine karşılık uluslararası hakim kapitalist ak­ törlerin geliştirdiği neoliberal proje, Türkiye'de işbölümü ilişkilerinin 1 980'li yıllar­ da yaşadığı köklü dönüşü mde beli rleyici olmuştu