Page 1

Michel Foucault

Güvenlik, Toprak, Niifus

İSTANBUL BİLGİ ÜNİVERSİTESİ YAYINLARI


i


M ichel F o u cau lt (1 9 2 9 -1 9 8 4 ), 1 9 5 0 ’lerde psikoloji ve psikiyatri tarihi üzerine yaptığı çalışm ala­ rı, 1 9 6 1 ’de y ay ın lan an D eliliğin T arihi başlıklı d o k to ra tezinde to p lam ıştır. 1 9 6 3 ’te yayınlanan Kliniğin D o ğ u şu tıp bilim inin epistem olojisine, 19 6 6 ’da yayınlanan K elim eler ve Şeyler ise insan bilim lerinin o rta y a çıkm asını sağ layan bilm e k o şu lların a ışık tu tm a k ta d ır. Bu k ita p la rd a k ullan­ dığı ark eo lo jik y ö ntem i 1969 senesinde yayınlanan B ilginin A rkeolojisi eserinde k u ram laştıran F o u cau lt, 1 9 7 0 ’de C ollege de F ra n ce’ta Je an H y p p o llite’ten devraldığı k ü rsü y ü “ D üşünce Sis tem leri T a r ih i” o la r a k a d la n d ırm ış ve bu k u ru m d a 1 9 8 4 ’e k a d a r d ers v e rm iştir. F ra n sa ’da 2 0 0 4 ’ten itib aren y ay ın lan m ay a b aşlan an ve b irçok dile çevrilen bu d ersler, kim i zam an d aha so n ra k ita p halin e gelecek ara ştırm a la rın h am m addesini o lu ştu ru r (örneğin 1 9 7 3 ’teki Ceza K u ­ ram ve K u ru m la n dersi 1 9 7 4 ’te y ay ın lan an G ö zetlem ek ve C ezalandırm ak eserini hazırlar), ki mi zam an ise yayınlanm ış h içbir k itap ta b u lu n m ay an analizleri o rta y a k o y ar (1 9 7 7 -1 9 7 9 ara sın ­ da işlenen liberalizm ve güvenlik tem aları gibi). 1 9 7 4 ’te ilk cildi yayınlanan Cinselliğin T arihi'nin 1 9 8 0 ’den so n ra y ayınlanan ikinci ve ü çü n cü ciltlerinde neden 19. yüzyıl analizlerinden A ntik Yu n a n ’d ak i haz ve öznellik tem aların a geçildiğinin ipuçları, yine College de France derslerinde b u ­ lunabilir. F o u cau lt’n u n k itap ları ve dersleri d ışındaki k o n feran s, m akale ve m ü lak atları ise, D its e t E crits başlığıyla y ayınlanm ıştır.

İ

İSTAN BU L Bil (.1 (INİVKRSITKSİ YA YIN I ARI


M ic h e l Fo u c a u l t

GÜVENLİK, TOPRAK, NÜFUS C O L L İG E DE FRANCE D E R SL E R İ (1977-1978)

Ç e v Ir e n F e r h a t T a y l a n

SâCURITâ, TERRITOIRE, POPULATİON C o u r s AU CO LLİGE DE F r a n c e (1 9 7 7 -1 9 7 8 ) © SEUI^G ALLIM ARD, EKİM 2 0 0 4

İSTANBUL BİLGİ ÜNİVERSİTESİ YAYINLARI 4 51 Ka v r a m l a r

ve

P r a t ik l e r 5

ISBN 978-605-399-325-4 Ka p a k R e s m İ © M ic h e le B a n c ilh o n , C e n tre M ic h e l F o u c a u lt Bu k it a p , F r a n s a U l u s a l KI t a p M e r k e z I’n İ n ç e v Ir I d e s t e ğ i y l e y a y i n l a n m i ş t i r .

m

A vec le soutien du

1. B a s ki

İs t a n b u l , A r a l ik 2 0 1 3

© B I l g I I l e t I ş Im G r u b u Y a y i n c i l i k M U z I k Y a p i m v e H a b e r A j a n s i Lt d . Ş t I. Y a z i ş m a A d r e s I: İ n ö n ü C a d d e s i , N o : 43/A K u ş t e p e Ş I ş l I 3 4 3 8 7 İ s t a n b u l T e l e f o n : 0 2 1 2 311 6 4 6 3 - 3 11 6 1 3 4 / Fa k s : 0 2 1 2 2 9 7 6 3 1 4 • S e r t I f I k a N o : 1 1 2 3 7

www.biigiyay.com E -p o sta yayin@bilgiyay.com Dağitim dagitim@biigiyay.com Y A Y IN A HA ZIRLAY AN

T a s a r im

KEREM EKSEN

M ehm et U l u s e l

Dİz g İ v e U y g u l a m a M a r a t o n DIzgİe vI DOz e l t İ RemzI A b b a s Ba s k i

ve

C I l t S e n a O f s e t A m b a la j ve M a t b a a c ilik S a n . Tic. Ltd. Ş tI.

LI t r o s Y o l u 2. M a t b a a c i l a r S I t e s I B B l o k K a t 6 No: 4 N B 7-9-11 T o p k a p i İ s t a n b u l T e l e f o n : 0 2 1 2 6 1 3 0 3 21 - 6 1 3 3 8 4 6 / Fa k s : 0 2 1 2 6 1 3 3 8 4 6 • S e r t I f I k a N o : 1 2 0 6 4 İstanbul Bilgi University Libraıy Cataloging-in-Publication Data A catalog record for this b ook is available from the İstanbul Bilgi University Library

Foucault, Michel, 1926-1984. Güvenlik, toprak, nüfus: College de France dersleri (1977-1978) / Michel Foucault; çev. Ferhat Taylan. 392 p.; 16x23 cm. Indudes bibliographical references and index. ISBN 978-605-399-325-4

1. Reason of

State. 2. Power (Social sciences)

I. Taylan, Ferhat. IC 1 1 1 . K 1H 19 2 0 1 )

3. State, The. 4. Political

Science - Philosophy.


GÜVENLİK, TOPRAK, NÜFUS Co l l İ ge

de

Fr a n c e

derslerİ

(1977- 1978) ÇEVİREN Fe r h a t Ta ylan


• Bilme İstenci Üzerine Dersler (1970-1971) • Ceza Kuram ve Kurumlan (1971-1972) • Cezai Toplum (1972-1973) • Psikiyatrik İktidar (1973-1974) • Anormaller (1974-1975) • Toplumu Savunmak Gerekir (1975-1976) • Güvenlik, Toprak, Nüfus (1977-1978) • Biyopolitiğin Doğuşu (1978-1979) (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları 2014 yayın programında) • Canlıların Yönetimi (1979-1980) • Öznellik ve Hakikat (1980-1981) • Öznenin Yorumbilgisi (1981-1982) (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları yayın programında) • Kendinin ve Başkalarının Yönetimi (1982-1983) (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları yayın programında) • Hakikat Cesareti Kendinin ve Başkalarının Yönetimi II (1983-1984) (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları yayın programında)


İçindekiler xi Önsöz: Strateji, Norm , Yönetim: 1978 Dersi İçin Bir Güzergâh Fe r h a t Ta ylan

xxix Sunuş F r a n ç o i s E w a l d - A l e s s a n d r o Fo n t a n a

ı 1977-78 Döneminin Dersi 3 11 O cak 1978 Dersi Dersin genel perspektifi: Biyo-iktidarın incelenmesi. - İktidar mekanizmalarının çözümlenmesi üzerine beş öneri. - Yasal sistem, disiplinci mekanizmalar ve güvenlik düzenekleri, iki örnek: a) Hırsızlığın cezalandırılması; b) Cüzam, veba ve çiçek hastalığının ele alınma biçimleri. - Güvenlik düzeneklerinin genel özellikleri (1): Güvenlik mekânları. - Şehir örneği. - 16. ve 17. yüzyıllarda şehir mekânın düzenlenişine üç örnek: a) Alexandre Le Maître’in La Metropolitee’sı (1682); b) Richelieu’nün şehri; c) Nantes.

27 18 O cak 1978 Dersi Güvenlik düzeneklerinin genel özellikleri (II); olayla ilişki; yönetme sanatı ve tesadüfi olanın ele alınışı. - 17. ve 18. yüzyıllarda azlık sorunu. - Merkantilistlerden fizyokratlara. - Olaya yaklaşımda güvenlik düzenekleriyle disiplinci mekanizmalar arasındaki fark. Yeni yönetimsel akılsallık ve “nüfus”un ortaya çıkışı. - Liberalizme dair sonuçlar: Bir yönetim tekniği ve ideoloji olarak özgürlük.

49 25 O cak 1978 Dersi Güvenlik düzeneklerinin genel özellikleri (III): Normalleştirme. Normlama ve normalleştirme. - Çiçek hastalığı salgını örneği ve 18. yüzyıldaki aşı kampanyaları. - Yeni kavramların ortaya çıkışı: Vaka, risk, tehlike, kriz. - Disiplinde ve güvenlik mekanizmalarında normalleştirme biçimleri. - Yeni bir politik teknolojinin uygulamaya konması: nüfusların yönetimi. - Merkantilistlerde ve fizyokratlarda nüfus sorunu. - Bilmelerdeki dönüşümlerin işlemcisi olarak nüfus: Zenginliklerin çözümlemesinden ekonomi politiğe, doğa tarihinden biyolojiye, genel dilbilgisinden tarihsel filolojiye.


77 1 Şubat 1978 Dersi 16. yüzyılda “yönetim” sorunu. - Yönetim pratiklerinin (kendinin yönetimi, ruhların yönetimi, çocukların yönetimi, vb.) çokluğu. Devlet yönetimine dair özgül sorun. - Yönetime dair literatürdeki tiksinti noktası: Machiavelli’nin Prens kitabı. - Prens’in alımlamşmın 19. yüzyıla kadarki kısa tarihi. - Prensin becerikliliğinden ayrı olarak yönetim sanatı. - Bu yeni yönetim sanatının örneği: Guillaume de la Perriere’in Le Miroir politiçue kitabı (1555). - Ereğini “şeylerin” idaresinde bulan bir yönetim. - Farklı taktiklere nazaran yasanın gerilemesi. - 18. yüzyıla kadar bu yönetim sanatının hayata geçirilişindeki tarihsel ve kurumsal engeller. - Yönetim sanatındaki engellerin kaldırılmasındaki temel etken olarak nüfus sorunu. Yönetim-nüfus-ekonomi politik üçgeni. - Yöntem meseleleri: “yönetimselliğin” [gouvernementalite] tarihini yazma projesi. Devlet sorununa verilen aşırı önem.

101 8 Şubat 1978 Dersi Yönetimselliği neden araştırmak gerek? - Devlet ve nüfus sorunu. Genel projenin hatırlatılması: Analizin (a) kuruma, (b) işleve, (c) nesneye göre üçlü yer değiştirmesi. - Bu seneki dersin meselesi. “Yönetim” mefhumunun bir tarihi için öğeler. Kavramın 13. yüzyıldan 15. yüzyıla kadarki semantik alanı. - insanların yönetimi fikri. Kaynakları: (A) Hıristiyanlık öncesi ve Hıristiyan Doğu’da pastoral bir iktidarın örgütlenmesi. (B) Vicdan idaresi. - Pastoralliğin ilk eskizi. Özgül yanları: (a) Hareket halindeki bir çokluk üzerinde uygulanır; (b) hedefi sürünün selameti olan, temelde iyi niyetli bir iktidardır; (c) bireyselleştiren bir iktidardır. Omnes et singulatim. Çoban paradoksu. -

Hıristiyan Kilise tarafından pastoralliğin kurumsallaştırılması.

119 15 Şubat 1978 Dersi Pastoralliğin analizi (devam). - Yunan düşüncesinde ve edebiyatında çoban-sürü ilişkileri sorunu: Homeros ve Pythagorasçı gelenek. Klasik politik literatürde çoban metaforunun nadir oluşu (isokrates, Demosthenes). - Büyük bir istisna: Platon’un Devlet Adamı metni. Platon’un diğer metinlerinde bu metaforun kullanımı (Kritias, Yasalar, Devlet). Devlet Adamı metninde yönetici-çoban fikrinin eleştirisi. Doktor, çiftçi, jimnastikçi ve eğitimciye uygulanan pastorallik metaforu. - insanların yönetim modeli olarak pastoralliğin Batı’daki tarihi Hıristiyanlıktan ayrılamaz. 18. yüzyıla kadar pastoralliğin dönüşüm ve k ıl/ln l Itir pastorallik tarihinin gerekliliği. - “Ruhların


yönetimi”nin özellikleri: Kilise’nin örgütlenişiyle aynı alanda işlerlik gösteren ve kapsayıcı niteliğe sahip olan, politik iktidardan ayrı bir iktidar. - Batı’da pastoral iktidar ile politik iktidar arasındaki ilişkiler sorunu. Rus geleneğiyle karşılaştırma.

143 22 Şubat 1978 Dersi Pastoralliğin analizi (son). - Hıristiyan pastoralliğinin Doğu ve İbrani geleneklerine nazaran özgüllüğü. - Bir insanları yönetme sanatı. Bu sanatın yönetimselliğin tarihindeki rolü. - 3. ve 4. yüzyıllarda Hıristiyan pastoralliğinin temel özellikleri (Aziz Yannis Khrysostomos, Aziz Cyprianus, Aziz Ambrosius, I. Gregorius, Cassianus, ve Nursialı Benedictus): 1) Selametle kurulan ilişki. Bir hak etme ve etmeme ekonomisi: a) Analitik sorumluluk ilkesi; b) kapsayıcı ve anında devir ilkesi; c) kurbansal ters çevirme ilkesi; d) ters çevrilmiş karşılık ilkesi. 2) Yasayla kurulan ilişki: Koyun ve onu yönlendiren kişi arasında bir tam bağlılık ilişkisinin kurulması. Bireysel ve ereklendirilmemiş bir ilişki. Yunan ve Hıristiyan apatheia’lan arasındaki fark. 3) Hakikatle kurulan ilişki: Gizli hakikatlerin üretimi. Pastoral öğreti ve vicdan idaresi. - Sonuç: Özgül bireyselleştirme kiplerinin doğuşuna işaret eden, mutlak anlamda yeni bir iktidar biçimi. Bunun öznenin tarihi açısından taşıdığı büyük önem.

167 1 M a rt 1978 Dersi “Tutum” kavramı. - Pastoralliğin krizi. - Pastorallik içerisindeki tutum isyanları. - Modern dönemde direniş biçimlerinin politik kurumların sınırlarına doğru yer değiştirmesi: Ordu, gizli cemiyetler ve tıp örnekleri. - Söz dağarcığı sorunları: “Tutum isyanları”, “boyun eğmezlik”, “aykırılık”, “karşı-tutumlar”. Pastoral karşı-tutumlar. Tarihsel hatırlatma: a) Çilecilik, b) cemaatler, c) mistisizm, d) Kutsal Kitap, e) eskatolojik inanış. - Sonuç: genel olarak iktidarın işleyiş kiplerinin analizi açısından “pastoral iktidar” kavramına gönderme yapmanın getirileri.

199 8 M a rt 1978 Dersi Ruhların pastoral idaresinden insanların politik yönetimine. - Bu dönüşümün genel bağlamı: 16. yüzyılda pastoralliğin krizi ve tutum ayaklanmaları. Protestan Reformu ve Karşı Reform. Diğer etkenler. iki önemli fenomen: Dini pastoralliğin yoğunlaşması ve tutum meselesinin hem özel, hem de kamusal planda öne çıkması. Egemenliğin uygulanmasına özgü yönetimsel akıl. - Aziz Thomas’la karşılaştırma. - Kozmolojik ve teolojik sürekliliğin kopuşu.

Yünrtim


sanatı meselesi. - Tarihte kavranabilirlik sorunu hakkında bir not. Devlet aklı (ı): Yenilik ve skandal konusu. - Devlet aklı etrafındaki polemikte üç odak noktası: Machiavelli, “politika”, “devlet”.

221 15 M a rt 1978 Dersi Devlet aklı (II): 17. yüzyıldaki tanımı ve temel özellikleri. - Devlet aklının gerektirdiği yeni tarihsel zamansallık modeli. - Devlet aklının pastoral yönetimden farklı özellikleri: (1) Selamet sorunu: Darbe teorisi (Naude). Zaruret, şiddet, teatrallik. - (2) İtaat sorunu. Bacon: Başkaldırı sorunları. Bacon ve Machiavelli arasındaki farklar. - (3) Hakikat sorunu: Prensin erdeminden devletin bilgisine. İstatistiğin doğuşu. Gizlilik sorunu. - Devlet sorununun doğduğu düşünümsel çerçeve. - Bu yeni sorunsalın içerisinde “nüfus” öğesinin varlığı/ yokluğu.

247 22 M a rt 1978 Dersi Devlet aklı (III). - Kavranabilirlik ilkesi ve nesnel ilke olarak devlet. Bu yönetimsel aklın işleyişi: (A) Kuramsal metinlerde. Devletin bekası kuramı. (B) Politik pratikte. Devletler arası rekabet ilişkisi. Westphalia Antlaşması ve Roma İmparatorluğunun sonu. - Kuvvet, politik aklın yeni öğesi. - Kuvvetlerin politikası ve dinamiği. - Bu yeni yönetim sanatını niteleyen ilk teknolojik bütün: Diplomatik ve askerî sistem. Hedefi: Avrupa’da bir denge arayışı. Avrupa nedir? “Balans” nedir? - Araçları: (1) Savaş; (2) diplomasi; (3) sürekli bir askerî düzeneğin yerleşmesi.

269 29 M a rt 1978 Dersi Devlet aklına göre yönetmeye yönelik yeni sanata has ikinci teknolojik bütünlük: Polis. Kelimenin 16. yüzyıla kadarki geleneksel anlamları. 17. ve 18. yüzyıllardaki yeni anlamı: Devlet kuvvetlerinin iyi kullanımını sağlayan hesap ve teknik. - Avrupa dengesi sistemiyle polis arasındaki üçlü ilişki. - Italyan, Alman, Fransız durumlarının çeşitliliği. - Turquet de Mayerne, Aristo demokrat Monarşi. - Devlet kuvvetinin kurucu öğesi olarak insanların etkinliğinin kontrolü. Polisin ilgi nesneleri: (1) Yurttaşların sayısı; (2) yaşamın zaruretleri; (3) sağlık; (4) meslekler; (5) insanların birlikte var olması ve dolaşımı. - Nüfusların yaşamını ve iyi varoluşunu idare etme sanatı olarak polis.


289 5 N isan 1978 dersi Polis (devam). - Delamare. - Polisin geliştiği yer olarak şehir. Polis ve şehir tüzükleri. Toprağın şehirleştirilmesi. Polisin merkantilist sorunsalla bağlantısı. - Şehir-pazarın ortaya çıkışı. - Polisin yöntemleri. Polisle adalet arasındaki fark. Esas olarak tüzükle işleyen bir iktidar tipi. Tüzük ve disiplin. - Tahıllar meselesine geri dönüş. Potis devletinin azlık sorunundan hareketle eleştirilmesi. Ekonomistlerin tahıl fiyatına, nüfusa ve devletin rolüne dair tezleri. Yeni bir yönetimselliğin doğuşu. Politikacıların yönetimselliği ve ekonomistlerin yönetimselliği. - Devlet aklının dönüşümleri: (1) Toplumun doğallığı; (2) iktidarla bilme arasındaki yeni ilişkiler; (3) nüfusun ele alınışı (kamu hijyeni, demografi, vb.); 4) yeni devlet müdahalesi biçimleri; 5) özgürlüğün konumu. - Yeni yönetimin öğeleri: Ekonomik pratik, nüfusun idaresi, hukuk ve özgürlüklerin korunması. - Bu yönetimsellikle ilişkili karşı-tutumların farklı biçimleri. - Genel sonuç.

313 Dersin özeti 321 Derslerin Bağlamı M ic h e l S e n n e la r t

350 İsim Dizini 357 Dizin


ÖNSÖZ Strateji, Norm, Yönetim: 1978 Dersi İçin Bir Güzergâh

o u c a u lt’n u n 1970 ile 1 9 8 4 a ra sın d a C ollege de F ran c e’ta verdiği vc 1999’dan itibaren F ran sa’da yayınlanan dersleri, bu düşünürün popüler k ü ltü r alanına k a d a r yayılan ü n ü n ü n ve sıkça indirgendiği “ iktidar her yerde d ir” form ülü n ü n yarattığı fakir algıyı aşm ak için eşsiz birer kaynak sunuyor. D erslerin Fransızca baskılarında olduğu gibi T ürkçe baskılarında da krono lojik bir sıra yerine yaym a hazırlık sırası gözetildiği için, yani farklı konu ve dönem leri ele alan dersler karışık bir biçim de yayınlandığı için, bu uzun so luklu araştırm an ın farklı parçalarını birbirine bağlam aya çalışm ak kullanışlı olabilir. D olayısıyla bu kısa önsözün ilk hedefi, M ichel Sennelart’ın bu cildin sonunda yer alan ve 1978-79 derslerinin kuram sal bağlam ını açık bir biçim de o rtaya koyan sunum unu tam am layacak biçim de, F ou cault’nun 1970 ile 1978 arasında College de F rance’ta izlediği güzergâha dair birkaç ipucu ver mek olacak: 1960’ların so nunda insan bilim lerinin doğuşundan ve bilmenin arkeolojisinden söz eden Foucault, neden bu derste şehircilik sorunlarından, liberalizm den, h a tta pasto ral bir ik tid ard an söz etmeye başladı? Bu karm aşık kuram sal güzergâhın haritasın d a “ strateji” , “n o rm ” ve “y ö netim ” kavram la rı yol gösterici olacak, zira b u n lar 1978 dersinde F oucault’nun ortaya koydu ğu o rta m yönetim i, p asto ral ik tid ar ya da liberal yönetim sellik gibi yeni pers pektifleri dah a geniş bir bağlam içerisinde anlam am ızı sağlayacak. F oucault’nun College de France’ta verdiği dersler, bu dönem de yayıııl.ı nan kitapları ile yer yer kesişse de, düşünürün bu yıllardaki giizerghahını bel ki de kitaplardan daha çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Hu gü/.crgâlı .ıslın


da önceden çizilmiş bir rotanın kesinliğine sahip değil, daha ziyade birtakım varsayım ların tarihsel m alzem eler üzerinde u y gulanarak sınanm ası yoluyla ilerleyen bir araştırm alar bütünü; kimi varsayım lar yolda terk ediliyor, kimile­ ri dönüşüyor, kim ileri başka araştırm alara esin kaynağı oluyor. N itekim ders­ lerin başladığı 1970 yılında Foucault, Bilm enin A rkeolojisi'nde ortaya koydu­ ğu kimi yöntem sel varsayım ları sınam akla işe başlar. Bunların başında da kuş­ kusuz söylem ve pratiklerin birbirlerine eklemlenmesi meselesi gelir: “ Söyle­ m in söylemsel olm ayan pratiklerden türem esinin form ları nedir?” sorusuna A rkeoloji'nm tu tarlı bir cevap getirem em esi, 1 9 7 0 ’ten itibaren College’deki derslerin tam da bu form larla ilgilenmesini bir ölçüde açıklar. A rk e o lo ji'n in nasıl başladığını hatırlayalım : F oucault, B achelard ve C anguilhem ’in y ü rü ttü ğ ü k avram odaklı bilim tarihine hem övgüler düzer, hem de aslında kavram ın kendisinin tarihyazım ının tem el birim i olam ayaca­ ğ ın ı, k a v ra m -ö n c e s i b ir y e rd e n , k a v ra m d a n d a h a tem el b ir öğe o la n “sözce”den [enonce] ve o n u n etrafındaki pratiklerden yola çıkm ak gerektiği­ ni söyler. A rkeo lo ji'nin en büyük vaadi belki de tarihsel epistem oloji ile sos­ yal tarihi bir araya getirm ek, yani k avram larla toplum sal yapıları doğrudan belirlenim ilişkilerinin dışında, her zam an zaten ilişki içinde olan öğeler ola­ rak düşünm ekti. F ou cau lt’nun “genel ta rih ” adını verdiği ve Deliliğin Tarih i'nde de uyguladığı yöntem buydu, yani k ap atm a pratiği ile delilik söylemi­ ni karşılıklı etkileşim leri içerisinde düşünm ek. “ Bilm e” (savoir) kavram ı da, biçim kazanm am ış bir tü r çıplak deneyim le, ço k tan biçim kazanm ış bir bilim arasındaki işte bu geniş alana işaret eder: Söylem in düzeni tam da bu ara alanda, söylemsel olm ayan pratik lerin söyleme eklem lenm e biçimleri itibariy­ le belirir. Bu anlam da, 1 9 7 0 ’teki B ilm e İstenci Üzerine D ersler’de,1 adli söyle­ m in kendisinin söylemsel olm ayan birtak ım ekonom ik pratiklerden, şiddet içeren tah ak k ü m ilişkilerinden doğduğu yönündeki araştırm alar, Bilginin A r­ k e o lo jisin d ek i önerm elerle d o ğ ru d an bir süreklilik sergiler. N eticede A rke o ­ loji, söylemi politik bir m ücadelenin nesnesi o lan n ad ir bir varlık o larak gö­ rüyordu ve bu söylem in her zam an söylemsel olm ayan pratiklerin içinde oluş­ tuğunu ileri sürüy o rd u . A ncak A rkeo lo ji, söylem i “ bağlı olsa da özerk bir a la n ”2 olarak, son derece çelişkili bir biçim de tanım lıyordu. Söylemle pratik 1

2

Leçons sur la volonte de savoir, Cours au College de France, 1970-1971, Gallimard-Le Seuil, Pa­ ris, 2012; |Bilme İstenci Üzerine Dersler, çev. Kerem Eksen, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, “ Kıivriunliir vr Pratikler” , 2013]. / 'Art fH'olotfH' ılu ttivtur, ( i.ıllım.ırıl, P;iris, 1469, s. 168.


arasındaki ilişkilerin belirlenm esindeki bu güçlük, aslında F o u cault’nun öte­ sine geçilerek, 1960’lardaki düşünce iklim inin temel bir gerilimi o larak o k u ­ nabilir; bu gerilim in izlerini, örneğin A lthusser ve A lthusser’cilerin “ teorik p ra tik ” olarak adlandırdıkları k avram da da bulm ak m ü m k ü n d ü r.3 Çok k a­ baca söylenirse, bilginin üretim iyle genel anlam da üretim arasındaki ilişkile­ rin biçim inin spesifik o larak saptanm ası, en azından M a rx ’ta n beri sorun ya­ ratm ıştır ve 1 9 7 0 ’te F ou cau lt’n u n o rtay a koyduğu söylem ile söylemsel olm a­ yan pratiklerin birbirine eklem lenm esi sorunu da, bu genel ufka dahildir. Böyle bakınca, F oucau lt’n un neden 1970’te bir y andan N ietzsche ile, bir yandan da beklenm edik bir biçim de analitik felsefeyle ittifak kurduğunu anlıyoruz. İlk başta tu h a f gözüken bu ittifakı, 1971’deki N ietzsche Üzerine D ers’te F oucault şu şekilde ifade ediyor: “gösterge sistem lerinin analizinin, şiddet ve tah ak k ü m biçim lerinin analizine eklem lenm esi.”4 Bu temel tutum u daha sonra, “H a k ik a t ve H u k u k sal Biçim ler” konferansında daha da açık bi­ çim de ortaya koyacaktır: “ Söylemi bir strateji o larak o k u m ak [gerek], bir an ­ lam da A nglo-Saksonların (W ittgenstein, A ustin, Straw son, Searle) yaptığı gi­ bi. A ncak O x fo rd ’un bir salon u n d a, bir fincan çay eşliğinde yapılan bu stra­ tejik söylem analizlerinde bana yetersiz gelen şey, bunların ilginç olsalar da son derece sınırlı k alan stratejik oyunlarla ilgilenm eleridir. A caba biz bu söy­ lem stratejilerini d ah a gerçek tarihsel bağlam larda, salon sohbetlerinden fark ­ lı pratiklerin içerisinde ele alabilir miyiz? İşte mesele b u d u r.” 5 Stratejik bir söylem analizi, söylemle toplum sal oluşum lar arasındaki ilişkileri altyapı/üst­ yapı biçimine indirgem ek yerine, mesela A ustin’in Söylem ek ve Y a p m a k ’da6 ortaya koyduğuna benzer bir biçim de, hangi sözcelerin ve sözceleme biçimle­ rinin toplum sal alan d a hangi etkileri yarattığıyla ilgilenecektir. Dil yalnızca betimleyici bir işleve sahip değildir ve sözceler, kendilerini kullanan kişilere kimi av antajlar sağlayan ya da tersine o n lara bir şeyler kaybettiren stratejik ham leler olarak o kunabilir. N ietzsche’ye yapılan gönderm e de b u rad a devre ye girer, zira A h la kın S o y k iitü ğ ü ’nde “ iyi” ve “k ö tü ” k avram larının ortaya 3

4 5

6

Kapital'i O ku m a k ’ta bilginin kendine özgü bir gerçekliği, üretim araçları ve kipleri olduğu ama bir yandan da diğer toplum sal yapılarla arasında M arx’ın Verbindung adını verdiği bir bağ bulundu­ ğunu görürüz. Bkz. L. Althusser, “Du ‘capital’ â la philosophie de M a rx ”, Althusser vd., Lire le Capital içinde, PUF, Paris, § 12, s. 40-45. Bilme İstenci Üzerine Dersler, s. 215. “La verite et les formes juridiques”, D its et Ecrits, cilt 1, Gallim ard, Paris, 2001, s. 1499 | “ Haki kat ve H ukuksal Biçimler”, çev. Işık Ergüden, B üyük Kapatılma, Seçme Yazılar 3, Ayrıntı Yay., Is tanbul]. J.L. Austin, H o w to do things with u/ords, H arvard University Press, 1962 \Söylemek ve Yıipnuık, çcv. Levent Ayscver, M etis Yay., İstanbul, 2009|.


çıkışının analizi, bunları k ullananların sağladığı avan tajlar üzerinden düşü­ nülüyordu. Bu şekilde, “gösterge sistem lerinin analizi, şiddet ve tah ak k ü m bi­ çim lerinin an alizine ek lem len m iş” o lu r ve bu eklem lenm e, A lth u sser’i ve M a rx ’a özgü sorunları paranteze alm ak üzere, F oucau lt’nun N ietzsche ile dil felsefesi arasında k u rd u ğ u bir ittifak sayesinde gerçekleşir. Adli ve cezai pratikler, 1971-73 arasındaki derslerin başlıklarından da anlaşılacağı gibi (Ceza K uram ve K uru m la n , Cezai T oplum ), tah ak k ü m ve söylem arasındaki bu ilişkileri gözlem lem ek için son derece elverişli, h a tta ay­ rıcalıklı bir alan o luşturuyordu. Bu dönem de Foucault, “ hukuki-söylem sel” olarak adlandırdığı ve disipliner ik tid ar m ekanizm alarını idare etm ek bir ya­ na, tasvir etm ekte dahi yetersiz kalan analiz şeklini “ so y u t” ve “ idealist” ol­ m akla eleştirerek, o n u n yerine “p ratik ve stratejik ” bir analiz önerir. “ Strate­ ji” k av ram ı ü ze rin d e k i b u ıs ra r g özden k a ç m a y a ca k tır: F o u c au lt, C lausewitz’in “ savaşın p o litikanın bir devam ı o ld u ğ u ” yönündeki form ülünü ter­ sine çevirerek “p olitikanın savaşın bir devam ı o ld u ğ u n u ”7 ileri sürecektir. Si­ yaset kuram cıları yasaların m eşruluğunu ve tem ellerindeki toplum sal sözleş­ meyi tartışadu rsu n , hapishane ya da fabrika gibi m ekânları örgütleyen disip­ liner m ekanizm alar, “askerî bir to p lu m hayalini” hay ata geçirm ektedir. H ukuki-söylem sel analiz yasa ve yasanın temeliyle ilgilenir, oysa yasaya değil toplum sal n o rm lara ve insan bilim lerinden devşirdiği araçlara dayanan disip­ liner iktidarı incelemek için, p ratik ve stratejik bir yaklaşım gereklidir. Foucault, 1973’teki P sikiyatrik İktidar dersinde, bu pratik ve stratejik analiz yöntem ini daha önceki araştırm aların d an aşina olduğu psikiyatri ala­ nına uygular. Bu yaklaşım ın en büyük getirisi, psikiyatrinin tım arhane (asile) içindeki işleyişini, k uram ve k u ru m lara ilişkin soyutlam alar üzerinden değil, bu işleyişe ve pratiklerine içrek bir biçim de ele alm asıdır. Bu sayede, tım a rh a ­ neyi “ta k tik bir yerleştirm e” m an tığ ın a göre o k u m ak m üm kün hale gelir: H astaların m ekân içindeki dağılım ı, deliliği düşm anca bir kuvvet olarak algı­ layıp yenmek için m ücadele eden psikiyatr ile fiziksel olarak karşı karşıya k a­ lışları, iyileştirme sürecinin bir parçası o larak işlem ektedir. T ım arhane bu iki gücü karşı karşıya getiren bir tü r “ m uharebe a la n ı” haline gelir; bu kurum un m ekânsal düzenlenişi, psikiyatrın iradesinin hastaya üstün gelmesini sağlayan taktik bir örgütlenm eyi yansıtır: “Akıl hastanesinde iyileşmeyi sağlayan şey, bizzat hastanenin kendisidir. Y ani m im ari yerleştirm enin kendisi, m ekânın düzenlenişi, bireylerin bu m ekânda dağılım ı, dolaşım ı, b u rada hastaların et­

7

S u r v n l l r r rt l* u m r % ( »allmı.ml, Paris, 1^74, s. 170.


rafa bakm a biçimi ve h astalara nasıl bakıldığı, terapi rolü gören işte bütün b u n lard ır.”8 Fiziksel gerçekliğin bu şekilde düzenlenm esi psikiyatrı “gerçekli­ ğin bir tem silcisi” haline getirir, zira tım arhanenin m addi gerçekliği içinde ya­ şayan hastanın yaşam sal ihtiyaçları veya gündelik yaşam ı üzerinde m ü d ah a­ lelerde bulun arak , dış dünyada kabul etm ediği bazı norm ları ona kabul ettir­ mek m üm kün hale gelm iştir.9 Bu anlam da, yerel ya da m ikro düzeyde yapay o larak k u ru la n gerçeklikler, yani h apishane veya tım arh an e gibi disipliner m ekânlar, genel ya da m ak ro düzeyde geçerli olan norm ların bu ralard a bulu­ nan insanlara kabul ettirilm esini sağlayan birer düzenek oluştururlar. 1 9 7 5 ’te yayınlanan H apishanenin D o ğ u şu ’nda ise bu k u rum un işleyi­ şi 18. yüzyılda o rtaya çıkan “ disipline edici ve norm alleştirici” bir sistem d a­ hilinde düşünülür; b u rad a söz k o nusu olan, “ hem tekil eylemlerin, verim lilik­ lerin, davranışların karşılaştırıldığı ve farklılaştığı bir alan, hem de bunların uyulm ası gereken bir kuralın ilkesini o lu ştu ran bir bütünle ilişkilendirilmesid ir.” 10 İkili bir işleyişe göre, disiplin hem tektipleştirir hem de bireyselleştirir: Ö nceden belirlenm iş bir n o rm a göre (mesela sabah kalkış saati ya da bir nes­ n enin ü retilm e biçim i) d a v ra n ışla rı tek tip leştirm ek a m acın d ad ır, am a bu am aca ulaşm ası için bireyler arasında hiyerarşiler kurm ası, ölçüm ler yapm a­ sı, kim ilerini “ hizaya getirm ek” için kişisel düzeyde devreye girmesi gerekir. K itabın son cüm lesine F oucau lt’n un düştüğü not, disipliner iktidarın aslında daha genel bir norm alleştirm e iktidarının parçası olduğunu ortaya k o y ar.11 Analizin bu n o ktasında F oucault’n un önünde iki büyük çalışm a alanı açılır: “N orm alleştirm e ik tid a rı” adını verdiği m ekanizm anın incelenmesinde ilerlem ek; bir y an d an da, m ik ro (yerel, disipliner düzey) ve m ak ro (genel, “to p lu m sal” düzey ve devlet aygıtı) düzeyler arasın d ak i ilişkileri netleştir­ m ek. G erçekten de, disipliner iktidarı içkin bir biçimde ele alabilm ek uğruna paranteze aldığı devlet so ru n u n d an ilelebet söz etm emesi m üm kün değildir, zira son tahlilde hapishane, hastane, okul gibi k urum ların bağlı olduğu m er­ 8

9

10 11

Le Pouvoir P$ychiatrique, Cours au College de France, 1973-1974, Gallim ard-Le Seuil, Paris, 2003, s. 103. Bu tü r bir “ ihtiyaçlar idaresi” nin en som ut örneği belki de Foucault'nun incelediği D upre vakası­ dır: D oktor I.euret, hastası D upre’nin paranın değerine inanmadığı için çalışmayı reddettiğini sap tadığı zam an, hastasının yemeğini keser ve elinde çok az para bulunmasını sağlar. Dupre acıkıp yr mek talep ettiğinde ondan para istenecek ve böylece paranın değerini kabul etmek zorunda kain çaktır; D upre’nin yemek için para gerektiğine, para kazanm ak için de çalışmak gerektiğine ikna edilmesi için tım arhanenin sağladığı taktik im kânlar kullanılmıştır. A.g.e., s. 155. Surveiller et Puıtir, a.g.e., s. 209 ve sonrası. “ M odern toplum da normalleştirme iktidarımı ve bilmenin oluşum una dair çeşitli ç.ılışın.ıl.ıı için tarihsel hır arka pl.ın oluşturacak hıı kitabı burada noktalıyorum ", A.jı.ı-., ». IhO.


ci odur. O halde bu analiz yerel ve m ikro bir düzeyde yürütülse bile, iktidar analizinde varılacak son n o k ta devlet değil m idir?12 N o rm kavram ına d ayanan bir analizin avantajları tam da bu sorunun çözüm ünde devreye girer. Foucault bu norm ve norm alleştirm e sorununu bü­ yük ölçüde Deliliğin Tarihi’ndeki tez danışm anı G eorges C anguilhem ’den m i­ ras alır. Ö zellikle biyoloji tarihi üzerinde çalışan C anguilhem , bir yandan her canlının içinde yaşadığı o rtam a kendi n orm larını d ayatm a çabası olarak an ­ laşılan biyolojik bir norm ko yu cu lu k yetisinden söz ederken, bir yandan da “ bir varoluşa bir talep d a y a tm a k ” biçim inde tanım ladığı toplum sal bir nor­ m alleştirm eden bahsediyordu. 1943’te yayınlanan N o rm a l ve Patolojik isim­ li eserine 1963’te eklediği “toplum sal o lan d an yaşam sal o la n a ” başlıklı m e­ tinde Canguilhem , 18. yüzyılda sanayileşm iş üretim in rasyonelleşmesiyle bir­ likte ortaya çıkan, eğitim , sağlık veya ulaşım gibi farklı alanları etkileyen bir norm alleştirm e düzeneğini o rtay a k o y u y o rd u .13 Buna göre, to p lu m sal bir n orm un inşası her zam an için giderilm ek istenen bir eksikliğe ya da değiştiril­ m ek istenen bir d u ru m a işaret eder; “ norm alleştirm ek gereken” dağınık ve çeşitli bir veri b ü tü n ü öngörür. A norm al olan bu yüzden norm al olana göre “ varoluşsal o larak birincil, m antıksal olarak ikincildir” : N o rm belirlenm eden ve norm al olan var edilm eden evvel anorm al olanın bu şekilde belirtilm esi el­ bette m üm kün değildir, ancak söz konusu n o rm u n oluşturulm asının som ut nedeni yine de a n o rm a l o la n ın - b u biçim de a d la n d ırılm a y a n - v arlığıdır (“ norm koyucu eğilimi tetikleyen, gelecekte an o rm al olduğu söylenecek kişi­ nin tarihsel önceliğidir.” ) Bu analizlerin F oucault için ne denli önem li olduğu, 1975 senesinin Anorm aller başlıklı dersinde açıkça ortay a çıkar. Bu kez bir yandan adli p ra ­ tiklerle psikiyatrik ekspertizin kesişme no k taların ı, diğer yandan ise 17. yüz­ yıldan itibaren cinselliği norm alleştirm eye yönelik teknikleri inceleyen Fouca­ ult, “tehlikeli birey” kategorisinin o rtay a çıkışını tam da bir “ norm alleştirm e iktidarı” açısından ele alarak , C anguilhem ’in yukarıda alıntıladığım ız m etni­ ni politik alanı düşünm ek için kullanm ayı önerir: “ N o rm burada doğal bir yasa o larak değil, uygulandığı alanlarla ilgili taleplerde ve zorlam ada bulu­ nan bir şey o larak tanım lanıyor. D olayısıyla n o rm ik tid ar iddiasındadır. [...] N orm , pozitif bir m üdahale ve d önüştürm e tekniği ile, n o rm koyucu bir p ro ­ jeyle bağlantılıdır.” 14 A ncak b u rad a biraz önce andığım ız devlet so ru n u açı­ 12 13 14

Bkz. aşağıda 8 Şubat 1978 dersi. G. Canguilhem , l.e N orm al et le Pathologique, PUF, Paris, 1943-1963, s. 175-177. / es Atm rnhiux, ( ’ours au CoIIckc de Fraııce, 1974-1975, Gallimard-I r Scııil, l’aris, 1999, ı. 4 S 46.


sından önem li olan n o k ta, bu n o rm iktidarının yasal düzeni neredeyse “ kolonize edecek biçim de” aşm ası ve ele geçirm esidir. F oucault’nun yaptığı tarih ­ sel analize göre, psikiyatrik ekspertizin suç alanında kullanılm ası, yasa koyu­ cunun değil psikiyatristin belirlediği birtak ım kategorilerin yaptırım sahibi olm asını sağlar ve kim in tehlikeli, toplum düşm anı ya da ehlileştirilebilir ol­ duğunu bu kategorilerin belirlemesi sonucunu doğurur. Ö rneğin çocuk cin­ selliği konusu n d a psikiyatriye de yansıyan bir “endişe”nin belirmesi, b irta­ kım davranışların bu bağlam da k o n tro l altına alınm ası, devlet kurum larını etkilese de tek başına devletin sebep olam ayacağı, d ah a derin bir n o rm atif dö­ nüşüm ün işaretidir. Yine aynı derste Foucault, norm alleştirm e iktidarının som ut bir örneği olarak, 18. yüzyılda veba hastalığına karşı verilen ve O rtaçağ boyunca cüzam ­ lıların dışlanm ası fenom eni ile tezat oluşturan mücadeleyi gösterir. Cüzam lılar şehir dışına atılm ak suretiyle dışlanırlar (exclusion), oysa vebalılar “içeride tu ­ tu lu rla r” (inclusion): V eba olduğu anlaşılan bir şehir karan tina altına alınarak dışarıya kapatılır, “ince ve detaylı bir analize tabi tu tu lu r.” 15 C üzam ın dışlayı­ cı m odelinden vebanın kontrole ve içermeye yönelik m odeline geçiş, Fouca­ ult’nun “ pozitif iktidar teknolojileri” adım verdiği ve yasaklam aktan, dışla­ m aktan ve bastırm aktan ziyade kim i verilere dayanarak üreten, gözlemleyen, kendini çoğaltan bir iktidar m odelinin habercisidir. 18. yüzyıl bu anlam da bir dönüm noktasıdır, zira iktidar, hakkında herhangi bir bilgi üretm ediği tebaa sının canını ya da m alını alm aya, o nu dışlayıp bastırm aya yönelik hüküm ran biçimden, hakkında bilgi üretilen davranış ve varoluş alanlarının (“cinsellik”, “aile” vb.) norm alleştirildiği bir yönetim biçimine dönüşür. Elbette buradaki “ pozitif” ifadesi Foucault’ya ait bir değer yargısı içermez ve bu iktidarın işle yişinin içeriden betim lenm esi haricinde bir anlam taşım az. Cinselliğin T arihi’nin ertesi yıl yayınlanacak birinci cildi ve 1976 sem­ sinin dersi T o p lu m u Savunm ak Gerekir, bu üretici iktidar tem asını derinle meşine ele alarak m ikro düzeyden m ak ro düzeye nasıl geçileceği konuşundu ipuçları verir. Foucault bu derste ve k itap ta, politikayı savaşın bir devam ı ola rak okum a tercihini doğ u ran stratejik analizi k ullanarak, iktidarın devredile bilir bir sözleşm e nesnesi, m übadele edilen bir tü r mal o larak ele alınm asına karşı çıkıyordu. Yani ik tidarın birincil olarak ekonom ik ilişkilerle belirlenen, bunların değişmesiyle doğası da dönüşen bir tü r mal olarak değil, ekonom iyi de kapsayan daha geniş bir güç ilişkileri ağı içinde okunm ası gerektiği yolun

15 A.K.*,,*.41


daki fikrini, iktidar/ekonom i bileşeninin yerine iktidar/savaş bileşenini koya­ rak geliştirm ek niyetindeydi.16 1 9 7 6 ’nın ilk derslerinde bu yoldan giderek “ bundan sonraki beş senenin savaş, m ücadele, o rdu meselelerine ayrılacağı­ n ı” haber verse de, bu duyu ru d an hem en sonra açtığı yöntem tartışm ası -sıkça başına geldiği g ib i- onu başka m ecralara sürükler. Siyaset felsefesinin kla­ sik meselesini, “ h ak ik at söylemi olarak felsefenin ve hukukun iktidarın sınır­ larını nasıl belirleyebileceği” o larak tanım lad ık tan sonra, kendi meselesinin ise “iktidar ilişkilerinin h ak ik at söylem lerini nasıl ürettik leri” olduğunu söy­ ler.17 Foucault, sözleşme ve yasanın tem ellendirilm esine dair sorunlarla değil, tek parçalı hüküm ranlık yapısının altında işleyen çoğul tah ak k ü m m ekaniz­ m alarının, yasal yapı içindeki tüzük, yönetm elik vb. gibi ikincil m etinlerden yola çıkarak o rtay a konm asıyla ilgilenir. K ısacası, “ H o b b es’un yaptığının tam tersini y ap m ay a” , yani “ tabi oluşun m addi m erciini özne/tebaanın k u ru ­ luşu olarak kav ram ay a” 18 çalışm aktadır. Bu n o k tad a önem li bir karşıtlık o rtay a çıkar. N orm alleştirm eye yöne­ lik disipliner ik tid ar biçim leri, h ü k ü m ran ın iradesinin tekil yansım ası olarak düşünülen yasa gibi işlemez. Bu biçim ler, 18. yüzyılda yeşermeye başlayan insan bilim lerine, tıbbın yaygınlaşm asına, klinik bilgiye d ay an arak , bu yek­ p are h ü k ü m ra n ik tid a ra n a z a ra n kısm en özerk b ir yapı sergilerler, h atta onunla çatışm aya b aşlarlar.19 N orm alleştirm e/disiplin ik tidarı, siyaset alan ı­ nı h aklara sahip özneler arasın d ak i alışveriş o larak okuyan h ü k ü m ranlık/ya­ sa düzeninin altın d a, beden ve davranış ço k lu k ların a kim i n o rm lar d ay ata­ rak o n lar üzerinde hâkim iyet kurm ak üzere işler. Peki, bu tü r bir hâkim iyeti arayan ik tid ar biçim leri, politikayı tam da savaşın bir devam ı haline getir­ mezler mi? G iderek d ah a düzenli, disiplinli hale gelen o rd u ların nizam ını si­ vil toplum hayatına uygulam ak, o k u llara, hastanelere, toplum sal yaşam a bu tü r bir nizam getirm ek kim in aklına gelm iştir, ne zam an dan beri uygulan­ m aktadır? T o p lu m u “sa v u n m ak ” gerekm esi, an o rm aller ve farklı ırk lar gibi d üşm anlar yaratılm ası, barış halinin altında işleyen bu savaş m antığının bir göstergesidir. F oucault, bu sürekli savaş ya da ırk lar savaşı k u ram ının nasıl olup da biyolojik bir temele dayandığını, D arw in ’den önce, Fransız Devrimi d önem inde yeşerdiğini gösterm e a m a c ın d a d ır.20 Y ani ırkçılık m eselesinin 16 17 18 19 20

II faut defendre la societe, Cours au College de France, 1975-1976, Gallimard-Le Seuil, Paris, 1997, s. İS. A.g.e., s. 22. A.g.e., s. 26. Sujet kavram ının “özne" ve “tebaa” anlam ları hakkında bkz. aşağıda s. 64, not (*). A.g.e., s. 35. A.g.e., >. 52.


gelişim i,21 bir devletin kendi ırkı için uyguladığı sürekli arındırm a politikala­ rı, ik tidarın biyolojinin “ verilerine” dayanm aya başlam asının bir alam etidir. Irklar arası savaş tem ası, 17 M a rt 1976 dersinde “canlı varlık olarak in san ” üzerinde 18. yüzyıldan itibaren k u ru lan bir devlet iktidarı tezine, baş­ ka bir deyişle “ biyolojinin devletleşm esi” olarak ifade edilen “ biyo-iktidar” tezine b ağlan ır.22 N orm alleştirm e iktidarı ile h ü k ü m ran ik tid ar arasındaki fark, bu tez açısından o k u n d u ğ u n d a da geçerliğini k o ru m ak ta d ır, zira hü­ küm ran tebaasının canını alır ya da bağışlarken, yani tebaanın yaşam ı ya da ölüm ü hüküm ran ın iki dudağı arasındayken, 18. yüzyıl ile birlikte devletlerin nüfuslarını yaşatm aya yönelik p o litikalar geliştirdiklerini söyler Foucault. Di­ siplin neredeyse teker teker bedenlerle ilgileniyordu -v e bu yüzden anatom ik bir politika o lu ştu ru y o rd u - oysa biyo-iktidar insanı bir tü r varlığı olarak ele alarak doğum , üretim , hastalık vb. gibi kitlesel fenom enlerle ilgilenir. D oğum k o n tro lü pratiği 18. yüzyıldan önce devletler tarafın d an uygulanm ıyordu. Bu dönem den önce hiçbir devlet yerleşik hastalıklarla m ücadele ederek, “ kam u hijyeni” politikalarıyla üretim gücünün sağlığını iyileştirm ek için böylesinc düzenli bir çaba gösterm iyordu; İnsan topluluklarını, doğa tarihi ve tıbbın ve­ rilerinden hareketle tüm canlılar gibi belirli bir ortam ın içinde yaşayan, bu o r­ tam a uyum sağlayan v arlıklar gibi görm üyordu. En önem lisi, bugün anladığı mız anlam da “n ü fu s” diye bir şey yoktu - istatistik verilere dayanarak davra­ nışları ölçülebilecek, üzerinde eylemde bulunulabilecek böyle bir kitle olma dığı gibi, kavram ın kendisi de yoktu. Bu veriler bir araya getirildiğinde an la­ şılacağı gibi, 18. yüzyıldan itibaren, tıp ile kol kola yürüyen ve nüfusu hedef alan yeni bir devlet aklı, politik alana d air yeni bir rasyonalite ortaya çıkmış tır.23 D evletin artık kendi vatandaşlarını öldürm eyi değil, sürekli bir ölçüm ün, 21

22 23

Irk paradigm asının doğuşunun dejenerasyon temasıyla birlikte ele alındığı yeni ve son derece kap­ samlı bir çalışma için bkz. Claude-Olivier D oron, Races et degenerescence. L ’emergence des savoirs sur Vhom m e anormal, Yayınlanmamış D oktora Tezi, Üniversite Paris VII Deniş Diderot, 201 I . 11 faut defendre la societey s. 2 1 2 . Bu açıdan bakıldığında “ biyo-iktidar” tezi, özellikle kimi sosyolojik okum aların onu tarihsel bağ lam ından ayırıp genelleştirmek suretiyle öne sürdükleri gibi “yaşam üzerinde" kurulan bir ikiul.ıı tezinden çok daha belirli ve dardır, zira 18. yüzyıl A vrupa'sında beliren, kam u hijyeni veya nufu* politikaları gibi emareleri olan, tür varlığı olarak anlaşılan insanları yaşadıkları biyolojik kııltıın I ortam içinde yönetme am acındaki teknikler bütününe işaret eder. Biyo-iktidar tezinin bu "dar kul lanım ı" genellikle başka tarihçilerin çalışmaları tarafından da doğrulanır; örneğin bu d<mcımlrkı tıp ve devlet ilişkileri konusunda bkz. G. Vigarello, Histoire des pratiques de santt. I.e saın et le malsam defmiş le M oyen Âge%Seuil, "Points H istoire", Paris, 1993; P. Knsanvallon, t I tat en in in ce de 17Hv a nas /<mrs, “ l ’Unıvers historiquc", Seuil, Paris, 1990. Ayrıca I nıuault ve tarih y.ı/ıını konutum la I>k/ . |.nı ( lolıktrm (od), h n u ault and the W ntıng ı>f hıstıtry, lllaı kwrll, ( >ıııtl> r t .İK r ,


regülasyonun parçası haline getirerek “yaşatm ayı” tercih ettiği, bedenler üze­ rindeki disipliner iktidarın ve nüfus üzerindeki biyo-iktidarın norm alleştirici tekniklerinin birbirini tam am ladığı bir dönem e girdiğim izi söyler Foucault. N orm tam da hem bedenler üzerinde, hem de nüfuslar üzerinde uygulanabi­ len bir şeydir: H em davranışları ıslah etm ek için, hem de nüfus hareketlerini “regüle etm ek ” için n o rm modeli kullanılabilir.24 Bu güzergâhın sonunda 1978’e gelindiğinde, G üvenlik, T oprak, N üfus dersinin arka planındaki meselelerin genel görüm ü budur. A ncak bizzat der­ sin başlığı yeni bir dağılım ın ve yeni soruların habercisidir: D evletlerin 18. yüzyıldan itibaren nüfusları yönetm e biçimi bir “güvenlik” teknolojileri bü­ tünü olarak anlaşılabilir mi? Bu güvenlik m ekanizm aları, to p rak üzerinde h â­ kimiyet ku ran hük ü m ran ik tid ard an farklı bir b ü tü n o rtay a koym az mı? Ama belki de 1978 dersinin hesaplaşm ası gereken en önem li soru şudur: H ü k ü m ­ ran ik tid ar gibi kullarının canını alan ya da bağışlayan, vergi kesip askere alan, yani sürekli “alm a k ” üzerine kurulu bir bütü n d en , nüfus hareketlerini düzenlem ek, kam u sağlığını k oruyup geliştirm ek, v atan d aşlarına yaşam hak­ ları ve som ut toplum sal güvenceler sağlam ak üzerine kurulu bir bütüne geçil­ diği tezi işlenirken, özgürlük ve liberalizm so ru n u n u da aynı a n d a ele alm ak gerekmez mi? Foucault şimdiye dek 18. yüzyılı k ap atm an ın, gözetlem enin ve disiplinin altın çağı olarak o kum uştu; oysa bu dönem tam da m alların ve ki­ şilerin d o laşım ın ın a rttığ ı, devletlerin ticari d o laşım ın ö n ü n d ek i engelleri azalttığı, sonunda ise Fransız D evrim i ile yurttaşların a bu dolaşım hak ve öz­ gürlüklerini tanıdığı bir dönem , yani hem ekonom ik hem de siyasal liberaliz­ m in altın çağı değil midir? * * *

Şimdi bu kuram sal ufku tak ip ederek 1978 dersinde F oucault’n u n o r­ taya koyduğu kimi perspektiflere kısaca değinebiliriz; o nu buraya getiren gü­ zergâhın ard ın d an , bu derste tak ip ettiği güzergâh için de bir harita önerebi­ liriz. B ilm e Üzerine D ersler’den itibaren F oucau lt’n u n yetersiz bulduğu yasa modeline karşı stratejik bir modeli tercih ettiğini - yani som ut politik ilişkile­ ri anlam ak için sözleşmeye dayalı kurguları değil, savaş m antığının hâkim ol­ duğu güç ilişkilerini m erkeze alm ayı istediğini söylem iştik. A ncak bu stratejik m odel, askerî nizam ın top lu m u n geneline yayılmış bir devam ı gibi d u ran di­ siplinler için elverişli olsa da, F oucault’n un giderek d ah a yakından ilgilendiği

24

/ / fit u t l i t f r t n i r t la s o a e tJ , s. 2 2 .5 .


şiddetsiz idare tekniklerini açıklam akta zorlanıyordu. K aldı ki, 1975 dersin­ de ortaya çıktığı gibi, disipliner iktidarın tarihi de m o d em ord u deneyim in­ den çok daha eskiye, H ıristiyanlığın ilk dönem lerine ve m anastır kültürüne k ad ar uzanıyordu.25 D iğer y andan da, biraz önce gördüğüm üz gibi, Foucault 1 976’nm son dersinde biyo-iktidar hipotezini öne sürerken, bedenlerin disip­ line edilm esine yönelik tekniklerle nüfusun idare edilm esine yönelik - “güven­ lik ” başlığı altında to p la d ığ ı- teknikleri birbirine bağlayan şeyin norm oldu­ ğunu belirtiyordu. K ısacası, norm alleştirici, d o ğrudan şiddet kullanm ayan, disiplinden de farklı olan bir ik tid ar tü rü n ü araştırm aya başlam ış ve bu araş­ tırm ada kullan m ak üzere, karşı karşıya iki rakip öngören savaş veya strateji m odelinden başka bir m odelin peşine düşm üş gibiydi. İşte O cak 1978’den iti­ baren “yönetim ” kavram ı bu boşluğu doldurm aya başlar - öyle ki, “ biyo-iktid a rı” konu alm ası gereken ders, giderek bu yönetim kavram ının tarihinin ve F o ucault’n u n “yönetim sellik” adını vereceği tekniğin incelenm esine ayrılır. Bu denli m erkezî bir yerde d u ran bu “yön etim ” kavram ının işlevi ve özgün­ lüğü ne olabilir? Y önetim in özgünlüğünü anlam ak için önce güvenlik düzeneklerinin iş­ leyişini vurgulam ak gerekir. G üvenlik düzenekleri, davranışlara yasak koyan yasa düzeninden ve bedenleri terbiye eden disiplinden farklı o larak, olası to p ­ lumsal fenom enleri önceden tah m in etm ek, olasılıklarını hesaplam ak, onları şu ya da bu yöne doğru sevk etm ek gibi işlem lerde bulunur. Bu üç tip iktida­ rın işleyişleri arasındaki farkları Foucault m ekânı ele alm a biçimleri üzerin­ den açıklayacaktır. H ü k ü m ran lık ve yasakları elbette bir toprak üzerinde uy­ gulanır - peki disipliner ik tid ar ve güvenlik m ekanizm aları bu to p rak ta ne ya­ parlar? Şem atik bir cevaba göre hüküm ranlık bir başkent kurm aya ve güçlen­ dirm eye, disiplin bir m ekânı öğelerin hiyerarşik ve işlevsel dağılım ını örgütle mek üzere inşa etm eye, güvenlik ise verili bir şehirde olay ve fenom enleri “ re güle etm eye” çabalar. D ah a ayrıntılı bakıldığında ise, 18. yüzyıldaki şehirleş me fenom eninin, iktidar yapısını derinden etkileyen sonuçları olduğu ortaya çıkar. Z ira bu dönem de A vrupa şehirleri, bir yandan nüfus artışının, bir yan dan da ticari talebin ve dolaşım ın çoğalm asının etkisiyle artık kabuklarını kı rıp genişlem ek, kişi ve m alların bu artan dolaşım ına ayak uydurm ak zorunda kalm ışlardı. V ar olan bir şehrin yeni dolaşım lara açılm ası gibi bir sorun, ılı sipliııer iktidarın bir hapishane inşa ederek orada kendi norm larını dayatm a ya çalışm asından çok farklı bir analiz gerektiriyordu. Bir şehrin idaresi artık

25

/ f i Atu*rtmtu\, l*J vr 2f» ^u lu l

dersim .


veri olarak kabul edilen bazı fenom enleri -su ç , nüfus, v b .- öngörüp hesapla­ m asını, insan ve m al dolaşım ının güvenli bir çerçeve içinde olup bitm esini sağlam ak dem ekti. Bu anlam da güvenlik düzenekleri, esasen dolaşım serbestisinin getirdiği sorunları o rtad an kaldırm ak için düşünülm üş tekniklerdir. A ncak Foucault biraz d ah a ileri giderek, güvenlik düzeneklerinin nüfu­ sun içinde yaşayacağı bir ortam yarattığını söyler.26 Bu saptam anın önem i, o rtam (“ m ilieu” ) kavram ının bilim tarihinde kayda değer bir yer tu tm asın ­ dan gelir - F oucault bu kon u d a yine C anguilhem ’in bu kavram ın tarihiyle il­ gili çalışm alarına referans verir. O rta m kavram ı, Nevvton fiziğinde “ bir cis­ min arasında mesafe bulunan diğer bir cisim üzerindeki edim ini” , yani doğ­ ru dan olm ayan, mesafeli bir eylemi açıklam aya yarar. Özellikle Lam arck ile birlikte yerleştiği biyolojide ise, bir canlının yaşam sal anlam da bağlı olduğu çevre, varoluş koşullarını ona sağlayan yaşam alanı anlam larına gelir. İşte F oucault’ya göre 18. yüzyılda şehir planlam acıları, bu kavram henüz olgun­ laşm am ış olsa da, şehri içinde yaşayan nüfusun ortam ı olarak d ü şünüyorlar­ dı. B urada nüfus “ içinde yaşadıkları m addi çerçeveye biyolojik olarak bağlı o lan bireylerin to p la m ı” anlam ına geliyordu; biyo-iktidar ise, yapay bir o r­ tam içinde yaşayan tü rü n doğallığı sayesinde işliyordu. Y ani, biyolojik bir o r­ tam içinde yaşayan herhangi bir canlının vereceği tepkiler nasıl doğa yasala­ rıyla belirleniyorsa, kendisi için düzenlenen o rtam - ş e h ir - içinde yaşayan nü­ fusun tepkileri de aynı m ekanizm aya göre öngörülebilirdi. İşte güvenlik m ekanizm alarının, dolaylı etkide b u lunm ak suretiyle nü­ fus üzerinde uyguladıkları işlemin ismi F oucault’ya göre tam olarak “yönetim ” dir. İnsanların eylemlerini yasaklam ak ya da bedenlerini bir norm a göre hizaya sokm ak değil, tersine onların edim lerini olabildiğince serbest bırak a­ rak, içinde yaşadıkları ortam ı düzenlem ek yoluyla davranışlarını yönlendir­ m ek, onları yönetm enin bir biçim idir. 18 O cak dersinde F oucault’nun “şey­ lerin idaresi yoluyla insanların yönetilm esi” adını verdiği bu p ratik , ona göre özgür bırakarak yönetm eye yönelik bir politik teknoloji olarak liberalizm in tem elidir. B urada hayranlık uyandırıcı bir o kum a stratejisi vardır, zira Fouca­ ult liberalizm i bir k u ram lar b ü tü n ü ya da bir ideoloji o larak değil, bir yöne­ tim pratikleri -ö rn e ğ in Fizyokratlarda görüldüğü gibi, ekonom ik ya da to p ­ lumsal gerçeklikleri veri olarak kabul eden ve b u n lar üzerinde m üdahalelerde bulunan yönetim p ra tik le ri- b ü tü n ü olarak ele alır. Böyle bakıldığı zam an, “ bırakınız yap sın lar” ilkesi, insanların istediklerini y ap m alarından çok, onla-

26

Hk/. .ıjiiftuLı I I ()ıü k IV7K ılrm , >. 22-24.


rm ne yapm ayı isteyeceklerini önceden tahm in eden bir yönetim in onlara tam da bunun için m üsaade etm esine dayalıdır - kıtlık dönem inde fizyokratların savunduğu buğday fiyatları politikası tam olarak bunu gösterir. H ü k ü m ra n ­ lık to p rak üzerine hâkim iyet k u ra r, oysa yönetim insanların, özellikle de şey­ lerin akışına d air bir planlam a içerir. Bu tü r bir analiz, norm ve norm alleştirm e meselesi hakkında da kimi sonuçlar d oğ u ru r. 25 O cak dersinin başında Foucault, yıllardır benimsediği bu kavram ın genelliğinden rahatsız olduğunu ortay a koyan bir biçim de, “kim norm alleştirm iyor ki?” demeye k a d a r işi v ardırır;27 ard ın d an da güvenlik dü­ zenekleri ile disiplinin norm koym a biçimleri arasındaki farkları vurgulam ak üzere, bu kez 18. yüzyılda çiçek hastalığının tedavi biçim lerini ele alır. D isip­ linlerde önce bir n o rm belirleniyor ve insanlar bu norm a göre hizaya getirili­ yor, norm al ve ano rm al ayrım ı da buna bu göre yapılıyordu. G üvenlik m eka­ nizm alarında ise norm al o lan önce gelir: N o rm al, istatistiklerde diğer öğelere baskın çıkandır ve norm o n a göre belirlenir; örneğin F oucault’nun incelediği dönem de çiçek hastalığından norm al ölüm oran ı 7 ,7 8 2 ’ye 1 olarak belirlen­ m iştir. Yani burad a dışarıdan bir norm dayatılm am ış, var olan gerçeklik - is ­ tatistik o larak n o rm a l- veri o larak k ab u l edilip n o rm o n d an türetilm iştir. Foucault norm u n önce geldiği disipliner m odeli bir “n o rm lam a” , norm alin önce geldiği güvenlik m odelini ise kelim enin gerçek anlam ında bir “n o rm al­ leştirm e” olarak adlandırm ayı önerir. Bu iki öğe, yani o rtam yönetim i ve istatistik anlam da norm al olanın ve­ ri olarak kabul edilmesi, yeni bir dizi çıkarır ortaya: “ Güvenlik m ekanizm ala­ rı - nüfus - yönetim dizisi” . N ihayet 1 Şubat dersinde bu dizinin son öğesi, sü­ rekli telaffuz edilen “y önetim ” kavram ı kendi başına incelenmeye başlar. Fou­ cault, 16. yüzyıldan itibaren büyüyen “yönetim sa n a tla rı” ile, yani kişinin kendini yönetm esine, çocukların yönetilmesine, m alların ve zenginliklerin yö iletilmesine yönelik tekniklerle ilgilenmeye başlar. Bu yönetim sanatlarının devlet yönetim ine dahil edilm esindeki am aç, devletin de aile gibi titizlikle yö­ netilmesini sağlam aktır. Bu analizin sonunda, Foucault aslında yapm ak istedi ği şeyin bir “yönetimsellik ta rih i” olduğunu söyler - burada hem nüfus üzerin de iktisada dayanarak ve güvenlik m ekanizm aları aracılığıyla uygulanan ikti darı, hem de yönetim sanatlarının kadem eli bir biçimde devleti ele geçirmesini kast etm ektedir. Yani m odern devletin incelenmesini, ondan daha geniş vc da luı köklü bir teknolojiler b ütününe (“yönetim selliğe” ) bağlam ak istemektedir.

27

İ l k / .ıj.ıp iıl.ı ı. SO.


Elbette, Batı dillerinde ve Fransızcada “g o uverner” fiili, T ürkçe karşı­ lığı olan “yön etm ek ” fiiline göre d ah a zengin bir anlam alanını k u şatır - bu farklı anlam ların 8 Şubat dersinde yapılan dök ü m ü bu k o nuda bir fikir vere­ cektir. A ncak esas olarak altı çizilmesi gereken no k ta, m odern çağda “ h ü k ü ­ m et” anlam ına gelen “gouvernem ent” kavram ına ulaşılm adan önce, insanla­ ra hükm edilm esinden farklı o larak onların yönetilm esinin uzun bir tarihi ol­ duğudur. F oucault aynı derste insanların yönetilm esinin tarihini R om a ya da Y unan’a değil, Doğu H ristiyanlığınm kökenleri o larak gördüğü eski M ısır’a, M ezopotam ya’ya k ad ar götürecek, pastoral iktidar adını verdiği ilişkiyi b u ra­ da bulacaktır: K ralın, insanların çobanı olarak görülm esi geleneği. Bir to p rak üzerinde değil de bir sürü üzerinde icra edilen bir iktidar; çobanın sürünün ta ­ m am ına olduğu k ad ar her bir üyesine de ilgi gösterdiği, gerektiğinde bir ko­ yun için bile b ütün sürüyü riske atm aya razı olduğu bir yönetm e biçim idir söz k onusu olan. F oucau lt’ya göre K atolik kilise giderek bu yönetim form unu R om a İm paratorluğu içinde kurum laştırm ış, D o ğ u ’d an gelen bir yönetim bi­ çimi böylece Batı’ya egemen olm uştur. İnsanların gündelik hayatlarını düzen­ leyen ve bunu da onların selam eti adına yapan bir ku ru m olan Kilise, Fouca­ ult’ya göre tam bir yönetim aracıdır. F oucault böylece, klasik siyaset felsefesi ve tarihçiliğinin yolunu izleyerek devlete ve politik iktidara odaklanm ak yeri­ ne, ona rakip olarak gördüğü Kilise’nin dinî iktidarını analizin m erkezine yer­ leştirir. 1 M a rt dersinde O rta ç a ğ ’d aki pastoralliği esasen bir “ tu tu m ları yön­ lendirm e” (conduite des conduites) tekniği o larak tanım layacak ve L uther’inki de dahil olm ak üzere “tu tu m isyanlarını” , insanların gündelik hayatlarının p astoral ik tid ar ta ra fın d a n yönlendirilm esine, tu tu m la rın ın belirlenm esine karşı çıkışlar o larak okuyacaktır. A ncak bu isyanların yanında bir de “karşıtu tu m la r” (contre-conduites) söz konusudur: Çileciliğin kim i form ları, cem a­ atler, mistik p ratikler, Yazı ve eskatoloji, farklı biçim lerde H ristiyanlık içeri­ sinde karşı-tu tu m lar oluşturm uşlardır. F oucault’ya göre 16. yüzyıldan itiba­ ren A vrupa’da gelişen yönetim selliğin tem elinde işte bu tu tum ları yönlendir­ me ve karşı-tu tu m lar geleneğinin izleri vardır. Aslında 16. yüzyıl, ru h ların p asto ral yönetim inden insanların politik yönetim ine geçişin dönem idir: İlginç bir biçim de, hem dinî pastoralliğin ala­ nının genişlediği, d ah a m üdahaleci hale geldiği, hem de “ kendim i nasıl yön­ lendirm eliyim ?” , “ kendim i ve etrafım dakileri nasıl idare etm eliyim ?” , “ ken­ dime ve başkalarına karşı nasıl bir tu tu m takınm alıyım ?” sorularının Kilise dışında da canlandığı bir dön em d ir bu. F oucault’nun 8 M a rt dersinde ifade ettiği teze göre, tu tu m , yönlendirm e ve yönetim sorunlarıııın, tekniklerinin


yoğunlaştığı bir dönem e girilir. Aynı dönem deki politik literatürde ise, hü­ k ü m randan beklenenin artık hükm etm ekle sınırlı kalm adığı görülür: Bundan böyle ondan beklenen, insanları özerk bir ereksellikle, devlet akim a göre yö­ netm esidir. M achiavelli düşüncesinin tartışm aların kalbinde bulunduğu bu dönem de, Foucault devlet so ru n u n u n d ah a önce görülm em iş biçim de öne çık­ tığını söyler. Devlet aklını yönetim sellik tarihinin içine yerleştirerek, devletin kendisini bir yönetim pratikleri b ü tü n ü o larak ele alır ve böylece halkın artık “ n ü fu s” olarak ele alındığı ve bir “ polis” tarafın d an yönetildiği dönem e k a ­ d ar gelir. A vrupa devletleri arasındaki güç dengesi teorisinin, ticaretin geliş­ mesi ve devletler arası rekabetle birlikte o rtaya çıktığı bir dönem de, bir yan­ dan askerî-diplom atik bir aygıt, diğer y an d an ise 17. yüzyıla özgü anlam ıyla bir polis aygıtı -y a n i bir devletin düzenini bozm adan güçlerini arttırm aya ya­ rayan araçların tü m ü - gelişm iştir.28 Yılın son derslerinin açığa çıkardığı üze­ re, devlet aklı bundan böyle kendi nüfusunun hareketleri konusunda büyük bir bilgi toplam a ve üretm e m antığını benim ser. Senenin ilk dersinde dolaşım özgürlüğü ve güvenlik m ekanizm alarının ayrıcalıklı m ekânı olarak şehirden ve şehirleşm eden söz eden Foucault, son derste polisin esasen şehrin içinde ticaretin aksam am asına yönelik bir aygıt olduğunu ortaya k oyarak, kendisini eski M ısır ve O rtaçağ ’daki pastoral ikti d ara k ad a r götü ren bu “yönetim sellik” analizinin sonunda, başladığı n o k ta ­ ya geri dönm üş olur. Çıktığı n oktayla vardığı n o k ta arasındaki fark, artık bu konuya “tu tu m ların yönlendirilm esi” tekniklerinin b ü tü n ü anlam ındaki yö netimsellik kavram ıyla bakabiliyor olm asıdır. Liberal yönetim sellik ticaretin udişm esini istediği o ra n d a özgürlüğe -ö z g ü r d o la şım a - izin vermeli, hatta Inınu teşvik etm elidir; doğal bir süreç olarak ekonom inin m ekanizm alarına rıza gösterm eli, am a bir y an d an da nüfus üzerinde bir dizi m üdahalede bulu ııarak elindeki m anevra alanını kullanm alıdır. 1979 senesinin dersi Biyopolı tıkanın D o ğ u şu n a gelindiğinde ise Foucault, liberalizm e göre daha etkin bıı m üdahaleciliği savunan neoliberalizm in A lm an ve A m erikan versiyonlarını, bireyleri çevresel m üdahalelerle yöneten teknikler olarak tanım layarak, “ 111 lum ları yönlendirm e” pratiklerini son derece çağdaş bir perspektife oturt.ı c.ıktır.29 28

29

Bkz. aşnğıda 29 M art dersi. M odern polisin ortaya çıkışıyla ilgili Foucaıılt’d.m d;ı yer ycı rsııılr ıırıı hir çalışııiri için bkz. Paolo N apoli, Naissance de la poliçe moderne, l-a D ecouvrrir, l’.ıııs, 200 V "K avram lar vc Pratikler" dizisinden yayma hazırlanan hu ders, ncolılvr.ılı/ım n okunm asına d.ııı I111 dı/ı yem perspektife ilham vermiştir, Bunların arasında o/rllıklr !>k/ l'ırıır I >.ırdnt vr ( lıııtiı .111 I .ıv.ıl, D ü n y a n ı n Y em A k lı. N e u lı h e r a l l'ttf>lntn ( l i f t i n e D e n e m e , ^rv I>ık I ininim , İsi,ııılml


*

ifr *

Son o larak , F oucault’n un birer hipotez olarak ortay a koyduğu iktidar biçim lerinin kendi araların d ak i ilişkilere, bunların bugünkü yansım alarına kısaca değinm ekte yarar var. Kimi o k u m alar en yakın zam anda ortaya çıkan form ların diğerlerinin yerini aldığını savundular; oysa hapishane rejim lerinin artarak sürdüğü, polisiye tedbirlerin giderek perçinlendiği bir dünyada, disip­ linin yerini bir k o n tro l to p lu m u n u n aldığını söylem ek doğru olabilir mi?30 Devletin bekası ilkesinin olanca şiddetiyle o rtaya çıktığı ve bu ilke uyarınca bireylerin canına k ast edebildiği hallerde, düpedüz h ü k ü m ran bir otorite söz konusu değil m idir? T arih in , giderek şiddetten arm an ik tid ar biçim lerinin ağırlık kazanm ası yönünde bir ereği olduğunu düşünm ek, özellikle de neoliberal devletlerin ekonom ik krizlerin de etkisiyle kendi v atandaşlarına karşı şiddete başvurm aktan pek kaçınm adıkları bir bağlam da, herhalde im kânsız­ dır. Z aten bu o kum aların tersine, F oucault’n u n önerdiği yasa, disiplin, gü­ venlik üçgeni, öğelerin birbirlerini o rtad an k ald ırarak geliştikleri ardışık bir ilişkiyi değil, araların d an birinin etkinleşip diğerlerini gölgede bıraktığı ama hiçbir öğenin tam am en o rtad an kalkm adığı bir d urum u belirtiyordu. Bunun anlam ı, devlet aklını bir to p ra k üzerinde hâkim kılm aya yönelik hüküm ran iktidarın, bedenlerden azam i bir verim alm ak için o nları çalıştıran disipliner iktidarın ve nüfus hareketlerini düzenleyen güvenlik m ekanizm alarının d ö n ü ­ şüm lü o larak birbirlerine baskın oldu k ları ik tid ar kom pozisyonlarının söz konusu olduğudur. İçinde yaşadığımız neoliberal düzenlerde, bu geçişli iktidar kom pozis­ yonlarına sık rastlanır. M esela, belli bir nüfusu yaşam alanlarını düzenleyerek yönetmeye çalışan, yani insanların bedenleri üzerinde değil ortam ları üzerinde tasarrufta bulunan bir iktidar teknolojisi, bu tü r bir o rtam yönetim ine direnen insanlarla karşılaştığında, devlet aklı elindeki şiddet m onopolünü kullanm ak suretiyle ortaya çıkabilir, eski hüküm ranlık iktidarını h atırlatan biçimler ala­ bilir. O rtam yönetim ine direnen şehir sakinleri üzerinde, bir im paratorluğun toprağı üzerinde kurduğuna benzer bir hâkim iyet kurm aya çalışılabilir. Yani bir yandan insanların ve m alların serbest dolaşım ını yasayla garanti altına alır­

30

Bilgi Üniversitesi Yayınlan, “ Kavram lar ve P ratikler” , 2012. Foucault’nun neoliberalizmi “çevre­ sel m üdahalecilik” olarak tanım lam asıyla ilgili olarak bkz. Ferhat Taylan, “ L’interventionnisme environnem ental, une strategie neoliberale” , Ratsons Polıtiques içinde, n° S İ, Foucault et le neoliberalisme, dir. Frederic Gros, Presses de Sciences-Po, Paris, 2013. Örneğin D clcu/r, kontrol toplum larım n disiplin toplumlarıııın yerim aldığını düşünüyordu: Gilles D clrıı/c, l ’o ı l \ı r ıjıtn m s u r İr i »oı ı>f(*j tir c o n tr filr , l'u u r fn ır lr r ı, M ınıııl, l’uri», 1990, ı. 240 247.


ken, bir yandan da bu dolaşım ın nasıl yönlendirileceğini özellikle şehir ve is­ k ân politikalarıyla belirleyen neoliberal yönetim , bu politikalara karşı çıkan­ ların bedenleri üzerinde hük ü m ran ve/veya disipliner iktidarlar kurm ayı seçe­ bilir. Devlet iradesi, hâkim olduğu to p rak üzerinde vatandaşların hareket ve ifade özgürlüklerini serbest bırakm ak biçim inde tecelli edebileceği gibi, bu ser­ bestinin içinde yer alacağı sınırların belirlenme biçimlerine dair protesto hare­ ketlerini olağanüstü d u ru m lar olarak tanım lam ak suretiyle, dolaşım özgürlü­ ğünü askıya alan bir hüküm ranlık m antığına da yönelebilir.31 Elbette, bu tür durum lar birer “ yönetim sellik krizi” oluştururlar, zira dolaylı yönetim projesi direnen bedenlerle karşılaşm ış ve dolaysız bir şiddete dönüşm üştür. Şehircilik üzerinden kendisini gerçekleştirmeye çalışan bir ortam yönetim i, bir nüfus ola­ rak yönetilm ek istenen, toplum sal alana dahil olm a biçimleri yönlendirilmek istenen bireylerin direnişi karşısında bir anlam da gerilemiş, hüküm ran ya da d isip lin e r b ir ik tid a r fo rm u n a b ü rü n m ü ş tü r. G ö rü ld ü ğ ü gibi F o u c au lt, 1978’de özgürlük sorununu sözleşme kuram ları üzerinden değil, som ut dola­ şım pratikleri ve güvenlik düzenekleri üzerinden okuyarak, otuz beş yıl sonra­ sının dünyasını anlam ak için son derece önem li ipuçları veriyordu. “İktidar her yerdedir” m ottosunu sonsuzca tek rar etm ektense, bu ipuçlarından hare­ ketle çalışm ak, söylem ile tah ak k ü m ü n birbirine eklem lenm e biçimlerini bu perspektiflerden yola çıkarak sorgulam ak da m üm kündür. F e r h a t Ta y l a n

31

Devlet iradesinin dönüşüm lü olarak “ liberal” ve hüküm ran biçimlerde tecelli edebileceğine tlaıı güncel bir örnek için bkz. İstanbul Valisi Hüseyin Avni M utlu'nun 11 H aziran 2013 tarihli k u m toplantısında sarf ettifti cümle: “O n beş gündür Taksim alanımızı halkımıza açmış olan devlet mı dcttuzttı bugünkü tecellisi itibariyle, Taksim meydanında güvenlimin ram olarak safllanaı agı mıır cc katlar marjinal gruplar dışında halkımı/.ın bulunm am an konusunda ricalarımı bıı k r/ daha ılr l ı y o r u m H (u.h.ç).


Sunuş

M

ichel Foucault College de F rance’ta A ralık 1 9 7 0 ’ten H aziran 1984’teki ölüm üne dek ders verm iştir - tek istisna bir yıllık öğretim üyesi izni

kullandığı 1977 yılı olm uştur. Sahibi olduğu kürsü D üşünce Sistemleri Tari­

hi şeklinde adlandırılm ıştır. Bu kürsü 30 Kasım 1969’da Jules V uillem in’in önerisi üzerine College de France profesörleri genel meclisi tarafın d an kurulm uş, Jean H yppolite’in ölene k ad a r sahibi olduğu Felsefi D üşünce T arihi k ü rsüsünün yerini alm ıştır. Aynı meclis 12 N isan 1970 tarihinde M ichel Foucault’yu bu yeni kürsünün sahibi olarak seçm iştir.1 Kendisi o sırada 43 yaşındadır. M ichel Foucault k ü rsü n ü n açılış dersini 2 A ralık 1970’te yapm ıştır.2 College de France’taki eğitim kendine has b irtakım ku rallar uyarınca yapılır. H ocaların senede 26 saat ders verme m ecburiyeti vardır (bu derslerin en fazla yarısı sem iner biçim ini alabilir3). H er sene özgün bir araştırm a sun m a m ecburiyeti olduğu için, verilen derslerin içeriği her seferinde yenilenmek d u rum undadır. Derslere ve sem inerlere katılım tam am en serbesttir; ne kayıl ne de diplom a gerekir. H oca da herhangi bir diplom a verm ez.4 College ile 1

2 3 A

Michel Foucault, adaylığı için kaleme almış olduğu kitapçığı şu ifadeyle noktalıyordu: “ D üşıııur sistemleri tarihini ele almak gerekiyordu” (“Titreş et travaux” , Dits et Ecrıts, 1954 IVHX, rd. I). Defert & F. Ewald, J. Lagrange'ın işbirliğiyle, Paris, Gallim ard, 1994, 4 cilt: bkz. cilt I, s. X4<>) Konuşma Gallimard Yayınevi tarafından Mayıs 1971’de L ’Ordre du discours adıyla yayımlanıl çaktır. [Bkz. “ Söylemin Düzeni” , çev. I ıırhan İlgaz, Ders Özetleri içinde, YKY, |9 9 ^ | Mıı.liri Foucault l9K()’lrriıı lu jın.ı kjd.ır böyle yapmıştır. ( oHt^r dr I ra n ır huııyruıııdr.


France’ın term inolojisinde, hocaların öğrencilerinden değil dinleyicilerinden söz edilir. M ichel F oucault’nun dersleri ocak başıyla m art sonu arasında her ça r­ şam ba yapılıyordu. Ö ğrencilerden, h ocalardan, araştırm acılardan ve m erak­ lılardan oluşan, araların d a çok sayıda yabancının da bulunduğu geniş k atı­ lımcı kitlesi için College de France’ın iki am fitiyatrosu kullanılm aktaydı. M i­ chel Foucault sık sık kendisiyle “kitlesi” arasında mesafe oluşm ası ihtim alin­ den ve ders form unun karşılıklı alışverişe fazla im kân sağlam am asından şikâ­ yet ediyordu.5 O n u n hayalinde olan, gerçek anlam da kolektif bir çalışm anın yürütüleceği bir sem inerdi. Buna yönelik çeşitli denem elerde bulundu. Son se­ nelerde ders çıkışında dinleyicilerin sorularını yanıtlam ak üzere uzunca bir vakit ayırıyordu. N o u v e l O bservateur dergisinde yazan bir gazetecinin, G erard Petitjean ’ın derslerdeki ortam ı nasıl aktardığına bir bakalım : “ Foucault büyük bir hızla ve gözüpeklikle, adeta suya atlayan biri gibi arenaya girdiğinde önce yo­ lunun üzerindeki bedenlerin üzerinden atlayıp sandalyesine ulaşıyor, sonra kâğıtlarını koyabilm ek için kasetçalarları k enara itiyor, ceketini çıkarıyor, bir lam ba yakıyor ve saatte 100 kilom etre hızla yola çıkıyor. Bu güçlü ve etkili sesi salona hoparlörler yayıyor - b unlar o y u k lard an yükselen loş bir ışığın ay­ dınlattığı salonda, m odernliğe verilen tek taviz. Salonda 300 o turm a yeri ve dip dibe o turm u ş, en küçük boşluğu bile dold u rm u ş 500 kişi var [...]. H içbir belagat etkisi yok. D uru ve son derece etkili. D oğaçlam aya kesinlikle taviz ve­ rilm iyor. F oucault’nun, geride kalan yıl boyunca sürdürm üş olduğu araştır­ m anın gidişatını halka açık dersler yoluyla açıklam ak için yılda on iki saati var. Bu nedenle, tıpkı m ek tu b u n u n sonuna geldiğinde söyleyecek çok fazla sözü kalm ış bir m ektup yazarı gibi, sözlerini azam i ölçüde sıkıştırıp kenar boşluklarını tıka basa d olduruyor. Saat 19:15. Foucault duruyor. Ö ğrenciler m asasına hücum ediyorlar. O n u n la k o n u şm ak için değil, kayıt cihazlarını du rdurm ak için. Soru yok. Foucault kalabalığın içinde yalnız.” Ve şimdi F ou­ cault’nun yorum una kulak verelim: “ Ö nerm iş olduğum şey üzerinde tartışa­ biliyor olm am ız gerekirdi. Bazen, ders k ö tü geçtiğinde, her şeyi tek rar yoluna 5

Michel Foucault 1976’da katılımı azaltmayı -boşuna- um arak akşam üstü 17:45 olan başlangıç sa­ atini sabah 9:00’a almıştır. Bkz. “Toplum u Savunmak G erekir” başlıklı dersin ilk oturum unun (7 Ocak 1976) başı. (“II faut defendre la societe” . C ours au College de France, 1976, yayın sorum ­ luları: F. Ewald Sc A. Fontana, yayına hazırlayanlar: M. Bertani Sc A. Fontana, Paris, Gallimard Seuil (coll. “ Ilau tcs F.tudes” ), 1997 \Tt>plumu Savunm ak (ierekir, çev. Şehsuvar Aktaş, YKY, 2 (>(>2 |.


koym ak için pek az şey, örneğin bir soru yeterlidir. A ncak bu soru hiçbir za­ m an gelm iyor. F ransa’da g rup etkisi her tü rlü gerçek tartışm ayı olanaksız kı­ lıyor. Ve herhangi bir geri dönüş kanalı olm adığı için ders teatral bir hal alı­ yor. Benim b uradaki insanlarla ilişkim bir oyuncunun ya da akrobatınkine benziyor. Ve konuşm am bittiğinde m utlak bir yalnızlık hissi.6..” M ichel Foucault öğretim i bir araştırm acı gibi ele alıyordu: Amacı gele­ cekteki bir kitaba yönelik incelemelerde bulunm ak, aynı zam anda da daha zi­ yade olası araştırm acılara yönelik birer davet şeklini alan sorunsallaştırm a alanları ortay a çıkarm aktı. Bu nedenle College de France’taki dersler yayım ­ lanmış kitapların tekrarı değildir. H er ne k ad ar araların d a tem a ortaklıkları olsa da, dersler kitapların taslağı o lm aktan uzaktır. O nların kendilerine has bir sta tü sü v a rd ır. D ersler, M ichel F o u c a u lt’n u n g erçekleştirdiği “ felsefi edim ler” bütü n ü içerisindeki özel bir söylem rejim ine dahildir. Foucault bu derslerde özellikle 1970’lerin başından itibaren çalışm alarının nirengi n o k ta­ sını oluşturan bilme / iktidar ilişkileri soybilim ine yönelik bir program ı -ki bu program o dönem e dek hâkim iyet gösterdiği söylemsel oluşum lar arkeolojisi­ nin karşısında yer alır- hayata geçirir.7 D ersler aynı zam anda güncel bir işlev üstleniyordu. Dersleri takip eden izleyici sadece kendini h aftad an haftaya inşa edilen anlatıya kaptırm ıyordu; sadece yapılan sunum un kesinliğinin cazibesine kapılm ıyordu; derslerde aynı /ııınanda güncel d u ru m u n aydınlatıldığına şahit oluyordu. M ichel Foucault, Hiıncelliği tarihle kesiştirm e sanatında ustaydı. Foucault ister N ietzsche veya A ristoteles’ten, ister 19. Yüzyıl psikiyatri uzm anlığından veya H ıristiyan pas loralliğinden söz etsin, izleyici daim a bugüne ve yaşadığı dönem de m eydana Kclcıı olaylara ışık tu tu ld u ğ u n u g örüyordu. M ichel F ou cault’nun derslerdeki kendine has gücü, âlim ane bir bilgi birikim i, kişisel bir angajm an ve olay üze ı ıııc yürütülen çalışm a arasındaki o hassas kesişm eden ileri geliyordu. * >f- *

Yetmişli yıllarda kasetli kayıt cihazlarının gelişip m ükem m elliğe eriş mcsiyle birlikte, M ichel F ou cau lt’nun m asası büyük bir hızla bu cihazların ış K.ıline uğradı. D ersler (ve bazı seminerler) böylelikle saklanabilm iş oldu. Bu edisyonda, elim izdeki kayıtlar izin verdiği ölçüde, Michel Fouca ıılt’ııun izleyici önünde söylediği sözler referans alınm aktadır. M etinler, Foıı 6 7

(»rr.ırd IVtıt|r.ın, " I r t (»r.ıııds l’rrtrcs dr l'univcrsıte (ranıt jisc H, l.e N out’d ( ybırnuıtrur, 7 Nıvıu l ‘>*5 0 /r llık lr hk/. “ N ırt/st lir, l.t griKMİoHir, l'lıı^inırr”, Dıtî W /\< m / i , (.ılı II, %. I M ,


c au lt’nun sözlerinin m üm kün olduğunca aslına sadık şekilde yazıya aktarıl­ m asıyla oluştu ru lm u ştu r.8 Biz bu sözleri o ldukları gibi aktarm ayı arzu eder­ dik. A ncak sözden yazıya geçiş ed itö rü n m üdahalesini zorunlu kılıyor: En azından noktalam a işaretlerinin konm ası ve m etnin p aragraflara bölünm esi gerekiyor. B uradaki tem el ilke hep gerçekte F ou cau lt’n un ağzından çıkmış olan derse m üm kün m ertebe yaklaşm ak olm uştur. Kaçınılm az olduğu düşünülen bazı d u ru m lard a, k o nuların yeniden ele alındığı ve tek ra r edildiği yerler atılm ıştır; yarım kalm ış cüm leler yeniden ku­ rulm uş ve hatalı cüm le yapıları düzeltilm iştir. Üç nok ta k onulan yerler, k ayıttaki sesin duyulam adığı yerlerdir. C üm ­ lenin belirsiz kaldığı d u ru m lard a, köşeli p arantezler arasında tahm ini bir ta ­ m am lam a ya da ilave konm uştur. Sayfa altların d a küçük harfle belirtilen n o tlar, M ichel F o u cault’nun elindeki notlarla söyledikleri arasında bulunan kayda değer farklılıklara işa­ ret eder. A lıntılar k o n tro l edilm iş, kullanılan m etinlerin referans bilgileri belir­ tilm iştir. Eleştirel çalışm a, k aran lık ta kalan n o k taları ay dınlatm aktan, bazı gönderm eleri açıklam ak tan ve kritik n o k taları belirtm ekten ibarettir. O ku m an ın kolaylaştırılm ası am acıyla, her dersten önce o dersin belli başlı eklem noktalarını gösteren kısa bir özet k onm uştur. D ers m etn in in hem en a rk a sın d a A n n u a ire de C ollege de France’ta [College de France Yıllığı] yayım lanm ış o lan özet yer alm a k tad ır. M ichel F oucault bu özetleri genellikle haziran ayında, yani dersler bittikten bir süre sonra kalem e alıyordu. Bu o n u n için derslerdeki niyetini ve am açlarını geriye dönük o larak saptam a yönünde bir fırsattı. Bu özet, bu niyet ve am açların en iyi anlatıldığı yerdir. Dizinin her bir kitabının so nunda bir “ bağ lam ” bölüm ü vardır ve bu bölüm ün sorum luluğu dersin editörüne aittir: B uradaki am aç o k u ra bağlam a dair birtakım biyografik, ideolojik ve politik unsurları tan ıtm aktır. Bu unsur­ lar yoluyla, ders F oucault’n un yayım lanm ış eserleri içerisinde konum landırı­ lacak ve dersin Foucault tarafın d an kullanılan eserler b ü tü nü içerisindeki ye­ rine dair bilgi verilecek, böylelikle m etnin anlaşılm ası kolaylaştırılıp derslerin hazırlandığı ve verildiği koşulların unutulm asının yol açabileceği yanlış an la­ m alar engellenecektir. 8

Özellikle Gilbert Burlet ile Jacques Lagrange tarafından gerçekleştirilmiş ve College de France ile IMKCVc vrrilnıiş olan knyıtl.ır kullanılmıştır.


1978’de işlenen G üvenlik, T oprak, N ü fu s dersi M ichel Sennelart ta ra ­ fından yayına hazırlanm ıştır. * İÎ- #

College de France’taki derslerin bu yeni edisyonuyla birlikte, Michel F oucault’nun “eser” inin yeni bir parçası yayım lanm ış oluyor. Burada gerçek anlam da yayım lanm am ış m etinlerin ortaya çıkarılm a­ sından söz etm ek m ü m k ü n değildir, zira bu edisyonda M ichel F oucault’nun izleyici kitlesi önünde söylediği sözler ak tarılm ak tad ır. D izinin bu kitabında görüldüğü üzere, F oucault’n u n kullandığı yazılı malzeme son derece kapsam ­ lı olabilm ektedir. College de France’taki derslerin bu edisyonu, gerek F ransa’dan, gerek yurt dışından gelen son derece güçlü talebi karşılam ayı arzu eden M ichel F ou­ ca u lt’nun m irasçılarının izniyle hazırlanm ıştır. Ve bu izin, m etnin tartışm aya yer bırakm ayacak bir ciddiyetle hazırlanm ası koşuluyla verilm iştir. Yayına hazırlayanlar, m irasçıların kendilerine d u ydukları güvenin hakkını vermek için ellerinden geleni yapm ışlardır. F r a n ç o i s E vvald - A l e s s a n d r o F o n t a n a


*9 77-78 Dรถneminin Dersi


Dersin genel perspektifi: Biyo-iktidarın incelenmesi. - İktidar meka­ nizmalarının çözümlenmesi üzerine beş öneri. - Yasal sistem, disip­ linci mekanizmalar ve güvenlik düzenekleri. İki örnek: a) Hırsızlığın cezalandırılması; b) Cüzam, veba ve çiçek hastalığının ele alınma bi­ çimleri. - Güvenlik düzeneklerinin genel özellikleri (1): Güvenlik mekânları. - Şehir örneği. - 16. ve 17. yüzyıllarda şehirsel mekânın düzenlenişine üç örnek: a) Alexandre Le Maître’in La Metropolitee’si (1682); b) Richelieu’nün şehri; c) Nantes.

B

u sene, daha önce biraz gelişigüzel biçim de biyo-iktidar o larak ad landır­ dığım 1 şeyi, çok önem li bulduğum bir dizi fenom eni, yani insan türünün

temel biyolojik özelliklerini olu ştu ran şeylerin bir politikaya, bir politik stra­ tejiye, genel bir iktid ar stratejisine dahil olm alarını sağlayan m ekanizm aların bütü n ü n ü incelemeye başlam ak istiyorum . Başka tü rlü söylersek, m odern Ba­ tılı toplum ların 18. yüzyıldan itibaren, insanın bir insan tü rü teşkil ettiği yö­ nündeki tem el biyolojik olguyu nasıl hesaba katm aya başladıklarını incele­ m ek istiyorum . Biraz gelişigüzel biçim de adın a “ b iy o -ik tidar” dediğim şey, k abaca bu. O zam an şim di bir dizi öneride bulunacağım ; bunlar aslında bazı tercihleri belirtiyor ve birer ilke, kural ya da teorem e karşılık gelmiyor. İlk o larak , birkaç sene önce başladığım ız ve bugün sürdürdüğüm üz ik­ tid ar m ekanizm aları çözüm lem esi, hiçbir biçimde iktidarın ne olduğuna dair genel bir teori değildir. Böyle bir teorinin bir parçası veya başlangıcı bile de­ ğildir. Bu çözüm lem ede söz k o n u su olan, ik tidarın hangi yollardan geçtiği, nasıl işlediği, kim inle kim in arasında, hangi noktayla hangi diğer nokta ara sında, hangi yöntem leri k u llan arak ve hangi etkilerde b u lunarak işlediğidir. 0 halde bu, ik tidarın ne olduğuna d air bir teori değil, bir iktidar teorisinin 1

Bkz. “II faut defendre la societe”, Cours au College de France, 1975-1976, yayına hazırlayaıılaı M. Bertani ve A. Fontana, G allimard - Le Seuil (“ H autes Etudes” ), Parİ 9, 1997, s. 216 | lo/ılııınıı Savunm ak Gerekir, çev. Şehsuvar Aktaş, İstanbul, YKY, 2001]; (“ Yerleşmekte olan hıı yeni ıkıı dar teknolojisinde, bu yeni biyo-politikada, bu yeni biyo-iktidarda söz konusu olan nedir?"); /./ Vnloııte de saunir, (kıllım.mİ (“ Hiblioıheıpır drs histiHres"), Paris, |97fı, s IK4 [“ Hılınr Isırın ı". ( ıtıjrlhtfuı l\ırıhı Kimle, ı,ev. I lıılya I Iftııı I .mmiver, Ayrıntı Y.ıyml.ırı, İstanbul, 201(11


başlangıcı olabilir ancak. F akat bunun koşulu, iktidarın bir töz, bir yerlerden akan bir sıvı olm adığını kabul ederek, o nu sadece -b a şa ra m a sala r b ile- ikti­ darı sağlam a rolü ve işlevini üstlenen, bunu konu edinen bir dizi m ekanizm a ve usul olarak anlam aktır. İk tid ar bir usuller b ü tü n ü d ü r ve iktidar m ekaniz­ m alarının çözüm lenm esinin yalnızca ve yalnızca bu açıdan bir tü r iktidar te­ orisine yol açtığı düşünülebilir. İkinci tercih göstergesi: İk tid ar m ekanizm alarını k urm aya, sürdürm eye ve dönüştürm eye yarayan bu ilişkiler ya da d ah a ziyade usuller bütünü, ken­ di kendisini doğurm az, kendi kendine yetmez, kendi üzerine kurulu değildir. İktidar kendisini kendi üzerinde kurm az ve kendini kendinden hareketle o r­ taya koym az. D aha basitçe söylersek, önce üretim ilişkilerinin var olduğu, sonra da bunların yanında, bunların üstünde, bunlardan sonra gelerek bunla­ rı dönüştürecek, rahatsız edecek, daha güçlü, d ah a tutarlı ya da daha istikrar­ lı hale getirecek iktidar m ekanizm alarının söz k o n u su olduğu söylenemez. Ö rneğin aile ilişkilerinin üzerine eklenen ik tid ar m ekanizm aları, cinsel ilişki­ lerin yanında, üzerinde bir de iktid ar m ekanizm aları yoktur. İktidar m ekaniz­ m aları bu ilişkilerin tü m ü n ü n ayrılm az parçasıdır, döngüsel biçim de sebep ve sonucudur. A m a elbette üretim sel, ailevi ya da cinsel ilişkilerde karşım ıza çı­ kabilecek farklı iktidar m ekanizm aları arasın d a, bu m ekanizm aları m antık­ sal, tu tarlı ve geçerli biçim de k a t etmeye ve b unların belirli bir andaki, belirli bir dönem deki, belirli bir alan d ak i özelliklerini kavram aya olanak veren kimi yatay eşgüdüm ler, hiyerarşik boyun eğm eler, eşbiçim lilikler, teknik özdeşlik ve benzerlikler ya da etkileşim ler bulunabilir. Ü çüncü olarak elbette bu iktidar ilişkilerinin çözüm lenm esi, bir to plu­ m un genel çözüm lenm esi gibi bir şeyi başlatabilir, buna yol açabilir. Bu ikti­ d ar m ekanizm alarının çözüm lenm esi, örneğin ekonom ik dönüşüm lerin ta ri­ hine eklem lenebilir. Ama benim yaptığım şey - n e yapabilecek olduğum u söy­ lem iyorum çünkü bunu bilm iyorum -, benim yaptığım şey, ne tarih, ne sosyo­ loji, ne de ekonom i. F ak at benim yaptığım , bir şekilde -v e tam am en olgusal nedenlerle- felsefeyle, yani hakik atin politikasıyla -z ira “ felsefe” kelimesinin bundan başka bir tanım ını gö rem iy o ru m - ilgisi olan bir şey. Söz konusu olan h akikatin politikasıdır. İşte bu anlam da, yani sosyoloji, tarih ya da ekonom i değil de felsefe söz konusu olduğunda, benim için iktid ar m ekanizm alarının çözüm lenm esi, toplum um uzdaki m ücadele, çatışm a ve kavgaların ürettiği, bu m ücadelelerin öğesi olan ik tid ar tak tiklerinin ürettiği bilme* [savoir] etkileri­ (*)

Foucault, Bilginin Arkeolojisi eserinde, Türkçeye sırasıyla biline* vc bilgi olarak çevirdiğimiz usa­ voir" vc “comıaissance" kavranılan arasında şöyle hır ayrını yapar: Ul)u)iıncr tarihi, <,o/.umlcmc


nin neler olduğunu gösterm ektir. D ördüncü gösterge: B uyruk biçim indeki bir söylem in en azından kat etmediği ya da temel oluşturm adığı bir teorik söylem ya da bir çözüm lem e olam az diye düşünüyorum . Am a teori düzlem inde, “ bunu sevin, şunu sevme­ yin, bu iyidir, şu k ö tü d ü r, şöyle olun, b u ndan sak ın ın ” biçim inde kurulan buyruk kipindeki bir söylem , en azından günüm üzde bana ancak estetik bir söylem olabilirm iş, tem elini yalnız estetik tercihlere dayandırabilirm iş gibi ge­ liyor. “ Şuna karşı ve şu biçim de m ücadele e d in ” demeye varan buyruk söyle­ mine gelince, bu da bir öğretim k u ru m u n d a vaaz edildiği ya da bir kâğıt p a r­ çasının üzerinde ifade edildiği zam an, bana bayağı hafif bir söylem gibi geli­ yor. Z aten yapılm ası gereken şey boyutu, ancak gerçek bir kuvvetler alanın­ da, yani konuşan bir öznenin asla yalnız başına ve kendi sözünden hareketle yaratam ayacağı bir kuvvetler alanında ortaya çıkabilir ve bu alanı bu tü r bir söylem in içinde k o n tro l etm ek ya da geçerli h ale getirm ek hiçbir şekilde m üm kün değildir. O yüzden, b u rad a yapm aya çalıştığımız teorik çözüm lem e­ yi k at eden buyruğun -m a d e m ki o rtad a bir buyruk olm ası g erekiyor- ancak koşullu bir buyruk olm asını isterim : Eğer m ücadele etm ek istiyorsanız, işte si­ ze birkaç a n a h ta r n o k ta, birkaç kuvvet çizgisi, birkaç kilit ve engel. Yani bu buyrukların ancak tak tik anlam da yol gösterici olm asını isterim . Elbette, ta k ­ tik anlam da verimli bir çözüm lem e gerçekleştirm ek için yönüm üzü hangi ger­ çek kuvvet alanlarında bulm am ız gerektiğini bilm ek de, bana ve benimle ay­ ın doğrultuda çalışanlara, bizlere kalıyor. Sonuç o larak m ücadeleyle hakikat arasında, yani tam da felsefi p ratik te oluşan döngü budur. Son olarak da beşinci n okta: H akikatle mücadele arasındaki bu ciddi ve temel ilişki, yüzyıllardır felsefenin içinde var olduğu boyutu oluşturuyor, hana öyle geliyor ki bu ciddi ve temel ilişki, teorik söylem in içindeki polem ik­ lerde anlam ını ve sağlam lığını kaybederek teatralleşiyor, içi boşalıyor. O yüz­ den bu k o n u d a tek bir buyruk önereceğim , kategorik ve koşulsuz bir buyruk: 1 liçbir zam an politika y ap m am ak .2

2

sinin denge noktasını bilgi (connaissance) öğesinde bulurken (ve böylece, kendisine rağmen de ol sa, aşkınsal sorgulam ayla karşılaşırken), arkeoloji, (özümlemesinin denge noktasını bilme (savtı ir) öğesinde bulur - yani öznenin, ne aşkınsal etkinlik, ne de am pirik bilinç olarak asla hak sahihi olam ayacağı, zorunlu olarak konum lanm ış ve bağlı halde olduğu bir alan.” Bkz. L"arch(oU>gte ıhı saınür, G allim ard, Paris, 1969, s. 247. Buna göre, bilgi (connaissance) bilincin ve öznelliğin turu fıııdııyken, bilme (savoir) öznenin kurucusu değil parçası olduğu söylemsel pratiklerin tnralıııd.ı >lır Hu nedenle bilme, bilginin olanaklılık koşullarının tarihsel olarak belirlendiği yerdıı ı, ıı Itıı son cüm leler, K oucault'ııun aynı seııe D. T ro n ıb ad o ri ile yaptığı uzıııı söyleşide, Mııyı* 19(ıH'ılrıı soıırıı Mil urupların teorik polemiklerine dair T unus'tan dönüşünde ynşiidıftı lı.ıy.ıl kıııl< lifti kiMitiMiııd.ı töylrdiklrriıır yııkııı: “ l'r.ııısn'd.ı lıipı ı M.ırksı/ımlcıı, ırorılrntı ort.ılıRı k.ıpl.ııiM


Peki, o halde bu derse başlam ak istiyorum . Başlığı “güvenlik, toprak, n üfus” .3 İlk soru tabii ki şu olacak: “ G üvenlik”ten ne anlam ak gerek? Bu ilk sa­ ati ve söyleyeceklerimin hızına bağlı olarak belki bir sonrakini de, bu soruya ayırm ak istiyorum . Bir örnekle başlayalım , d ah a doğrusu bir dizi örnekle, ya da bir örneğin üç ayrı biçimiyle. Bu çok basit, çocuksu bir örnek, am a bura­ dan başlayacağız ve sanırım bu bir dizi şeyi söylememe izin verecek. Yasak form undaki basit bir ceza yasasını ele alalım , örneğin “öldürm eyeceksin, çal­ m ayacaksın” gibi bir yasa olsun, cezası da mesela idam , sürgün, ya da tazm i­ nat olsun. Şimdi örneğin ikinci biçimine geçelim: Yine “çalm ayacaksın” şek­ lindeki aynı ceza yasası var, gene bu yasa çiğnendiği takdirde uygulanacak bir dizi ceza var, am a bu kez bunların tüm ü bir dizi gözetim , kontrol, bakış ve m ekânı bölgelere ayırm a tekniği ile çerçeveleniyor. Bunlar, hırsızın bir şey çal­ m asından önce, çalıp çalm ayacağını belirlemeye yarıyor. Diğer taraftan da, di­ ğer uçta, ceza yalnızca idam , tazm inat ya da sürgünün nihai ve gösterişli anın­ dan ibaret değil artık, daha ziyade kapatılm a gibi bir pratiğe dönüşüyor, yani suçlunun üzerinde uygulanan, cezaevi tekniklerine dahil edilebilecek zorunlu çalışma, ahlâkileştirm e, ıslah etm e gibi bir dizi çalışm aya, suçluyu dönüştürm e çalışmasına dönüşüyor. Aynı m odelden hareketle düşünebileceğim iz üçüncü biçim ise şöyle olabilir: Aynı ceza yasasını varsayalım , yine aynı cezalar, bir ta­ raftan gözetim , bir taraftan ıslah etm eye dayalı aynı çerçeveleme tipi olsun. Ama bu kez, bu ceza yasasının uygulanm ası, suçu önlem enin nasıl yapılacağı, ıslah edici cezanın düzenlenm esi, bütün bunlar şu tip sorular etrafında şekille­ niyor olsun: Bu tip bir suçun ortalam a işlenme sıklığı nedir? Belli bir anda, bel­ li bir toplum da, belli bir şehirde, belli bir köyde, şu ya da bu toplum sal sınıfta ne kadar hırsızlık olacağı istatistiksel olarak nasıl öngörülebilir? İkincisi, bu oranları arttıracak ya da azaltacak anlar, bölgeler, ceza sistemleri var mı? Aca­

3

sından, kurban edilişlerden, küçük grupların ortaya çıkışından söz edildi. T unus’ta [1968 öğren­ ci olayları sırasında] beni heyecanlandıran bunların tam tersi, taban tabana zıddıydı. Bu belki de o andan sonra olayları ele alış biçimimi, bu bitmez tartışm alara ve hiper-M arksizme mesafeli dav­ ranm am ı açıklıyor [...]. Kişisel, fiziksel ve gerçek bir angajm an gerektiren ve belirli bir durum bağ­ lamında som ut, belirli ve tanım lanm ış sorunları ortaya koyan şeyler yapm aya çalıştım ” (“Entretien avec Michel Foucault” (1978 sonu), D its et Ecrits içinde, 1954-1988, yay. D. Defert, F. Ewald, J. Lagrange, Gallim ard, Paris, 1994, 4 cilt [bundan sonra D E kısaltmasıyla belirtilecek], IV, n° 281, s. 80 1M arx'tan sonra, çev. G ökhan Aksay, Çiviyazıları Yayınevi, İstanbul, 2004]. Bu angaj­ man anlayışı ile Foucault’nun Ekim ve Kasım 1978’de İran’da olup bitenlere bakışı arasındaki iliş­ ki için bu cildin sonunda bulunan uDersin Bağlamı” yazımıza bakılabilir. Bkz. Foucault’nun bu dersi “ yönetimselliğin tarihi” olarak adlandırm anın daha doğru olduğunu söylediği 1 Şuh.ıt nırihli ders {DE, III, s. 655).


ba krizler, açlıklar, savaşlar, sert ya da tersine hafif cezalar, bu oranlarda bir şey değiştiriyor mu? Başka sorular da olabilir: Bu suçun, mesala hırsızlığın ya da belli bir hırsızlık tipinin toplum a m aliyeti, yarattığı zararlar, kaçırttığı fır­ satlar nelerdir? Veya başka tip sorular: Bu hırsızlıkların bastırılm asının m ali­ yeti nedir? Sert ve acım asız bir bastırm a mı, daha gevşek bir bastırm a mı, d ü ­ zensiz am a ibret verecek bir bastırm a mı, yoksa tersine sürekli bir bastırm a mı daha masraflı? Yani hırsızlığın ve bastırılm asının karşılaştırm alı maliyeti nedir ve - hırsızlığa biraz izin verm ek mi, yoksa baskıyı azaltm ak mı daha iyidir? Daha başka sorular: Suçlu y ak alandıktan sonra, acaba onu cezalandırm aya değer mi? C ezalandırm anın maliyeti nedir? O nu cezalandırm ak için, cezalan­ dırırken de ıslah etm ek için ne yapm ak gerekir? A caba gerçekten ıslah edilebi­ lir mi? Gerçekleştirdiği eylemden bağımsız olarak, ıslah olsa da olm asa da, ye­ niden suça dönebilecek olm ası itibariyle sürekli bir tehlike oluşturur mu? Ge­ nel olarak sorulan soru, bir tü r suçun, mesela hırsızlığın, toplum sal ve ekono­ mik olarak kabul edilebilir sınırlar içerisinde ve verili bir toplum sal işleyiş açı­ sından en verimli olduğu düşünülen bir ortalam ada nasıl korunacağı sorusu­ dur. İşte bu üç biçim, işlediğimiz farklı konuların ve şimdi işlemek istediğim konuların o rtak özellikleri gibi geliyor bana. İlk biçim -b u n u biliy o rsu n u z- bir yasa koym ak ve bunu çiğneyenleri cezalandırm aktır; bu da izin verilenle yasaklanan arasında ikili bir paylaşımı sağlayan yasa sistem idir, bir tip yasak edimle bir tip cezayı birleştiren yasadır, yasa tam da bu birleşm edir zaten. Yani ilk biçim yasal ya da hukuki m ekaniz­ madır. İkinci m ekanizm aya, gözetim ve ıslah m ekanizm alarıyla çerçevelenmiş yasaya geri dönm üyorum ; bu tabii ki disiplinci m ekanizm adır.4 Bu disiplin u m ekanizm anın özelliği, yasanın ikili sistem i içerisinde üçüncü bir kişilik ularak suçlunun ortaya çıkm ası ve yasayı olu ştu ran yasam a edimiyle suçluyu t e/.alandıran adli edim in dışında, bunlarla kom şuluk içerisinde, bireylerin g<> /elilm esini, teşhis edilm esini ve h atta dönüştürülm esini am açlayan bir dizi polisiye, tıb b i ve p sik o lo jik tek n iğ in belirm esidir. B ütün b u n la rı işledik. I Içüııcü biçim, yasal kodu ve disiplinci m ekanizm ayı değil, güvenlik düzenek Icrıııi5 belirtir, yani bu sene incelem ek istediğim bu fenom enler bütününü. 4 ^

Bkz. Surueiller et Punir, Gallim ard, Paris, 1975 |Hapishanenin Doğuşu, çev. M. Ali Kılı^kıy, 4 Kıskı, İmge Yayınları, Ankara, 2013]. lou caıılt güvenlik mekanizmalarıyla disiplinci mekanizmalar arasındaki ayrımı ilk ol.ır.ık l ‘)7.5 14>7ft senesinin 17 M art 1976 tarihli dersinde ortaya koyar ( U f a u t d e fe n d r e la s o c ı r t f , v 1 1^). Ote y.ııul.ın Mgüvenlik" kavramı H ıln ıe ts te n c ı'n d c {L a V o io n te d e sa c o tr ) g c\m e /.; b u ra d a I n ıu a n lı hı r ry le rt ıı l>cd cnlcrı ıı/erındr uygulanan d is ip lin e k a r>ı, m ıh lıla r ın s a f lık ve y a > a m la rın ı g n /r t r n " t r g ıılr ediı 1 konirollerMden v > / rd rr ( v I K t).


G üvenlik düzeneği, genel olarak söylersek, hırsızlık gibi bir fenom eni, olası bir dizi olayın parçası olarak ele alır. İkinci o larak , bu tip bir fenom ene karşı iktidarın tepkilerini bir hesaba, bir m asraf hesabına dahil eder. Son olarak da, yasaklananla izin verilen arasında bir paylaşım y ap m ak tan ziyade, önce optimal kabul edilen bir ortalam a sap tar ve son ra da “ kabul edilebilir” olanın, artık ötesine geçilmemesi gerekenin sınırlarını çizer. O halde burada şeylerin ve m ekanizm aların bam başka bir dağılım ı söz konusudur. N eden bu çocuksu örneği verdim? H em sizin hem de tabii ilk önce be­ nim için bazı şeylerin daha en b aştan çok açık olm asını istediğim için. İlk b a­ kışta, size çok zayıf bir tü r tarihsel şem a öneriyor gibiyim. Yasal sistem, O rtaçağ’dan 17-18. yüzyıllara k ad ar süren ark aik ceza işleyişine karşılık gelir. 18. yüzyıldan itibaren yerleşen ikinci sistem “ m o d ern ” o larak adlandırılabi­ lir. Ü çüncüsüne de günüm üze ait sistem diyebiliriz: Bir sorunsal olarak epey erken ortaya çıkmış olsa da, bugün cezanın ve ceza m asraf hesaplarının yeni biçim leri e tra fın d a şek illen m ek te o lan siste m d ir bu; esas o la ra k A m eri­ ka’daki,6 fakat aynı zam anda da A vrupa’daki tekniklerde bunun güncel ö r­ nekleri görülebilir. A slında, şeyleri arkaik, eski, m odern ve çağdaş diye sınıf­ landırarak işin özünü gözden kaçırıyoruz gibi görünüyor. İşin özünü gözden kaçırıyoruz, çünkü öncelikle size sözünü ettiğim bu eski biçim ler elbette ki daha yeni gibi görünenleri de kapsıyor. 18. yüzyıla k a d a r işleyen, o ana kadar egemen olan hukuki-yasal sistem de disiplinci bir yan olduğu m utlaktır, çün­ kü neticede bir edim için, özellikle de sonuçları açısından önem siz bir edim için ibret verici olduğu söylenen bir ceza veriliyorsa, bu tam da suçlu üzerin­ de (tabii eğer asılm ıyorsa) ya da en azından nüfusun geri kalanı üzerinde ıs­ lah edici bir etki yaratılm ak istendiği içindir. Ve bu açıdan, ibret verici işken­ cenin ıslah edici ve disiplinci olduğu söylenebilir. Aynı şekilde bu sistemde, hane içi hırsızlık olağanüstü sert bir biçim de cezalandırıldığında, örneğin hiç önem i olm ayan bir hırsızlık evin bir çalışanı ya da bir davetli tarafından evde gerçekleştirildiği için ölüm cezası ile cezalandırıldığında, b u rada sadece olabi­ lirliği açısından önem li sayılabilecek bir suçun hedeflendiği, dolayısıyla bir güvenlik m ekanizm asının söz k onusu olduğu söylenebilir. Aynı şey, hepsi gü­ venlik alanına dahil edilebilecek bir dizi boyutu olan disiplinci sistem için de söylenebilir. T em elde, bir tu tu k lu , bir m ahkûm ıslah edilm ek istendiğinde, yeniden suç işleme, tek rarlam a riskleri göz önünde tu tu la ra k , yani erken bir 6

Neoliberal Amerikan söylemdeki bu yeni ceza teknikleri için bkz. Naissance de la biopolittcfue. ( ’.ours ıtu College de france, J97#*/979, yay. haz. Michel Seıınelart, Cîallimard-l.e Seuil, Paris, 2(HH, 2 I M.ırt 1979 drnıi, ■■ 2 4 S vr soıır-isı.


tarihten itibaren “ tehlikeli” o larak adlandırılm asına sebep olan riskler göz önünde tu tu la ra k ıslah edilm ek istenir - yani burada da güvenlik m ekanizm a­ ları vardır. Yani disiplinci m ekanizm alar yalnızca 18. yüzyıldan itibaren o rta ­ ya çıkm am ıştır ve hukuki-yasal sistem içinde zaten m evcuttur. G üvenlik m e­ kanizm aları da son derece eski m ekanizm alar. H atta tersten bakarsak, yani çağdaş zam anlarda geliştirilen güvenlik m ekanizm alarını inceleyecek olursak, bunların hiçbir şekilde hukuki-yasal yapıların ya da disiplinci m ekanizm ala­ rın paranteze alınm asına veya o rtad an kaldırılm asına dayanm adığı da m ut­ lak derecede açıktır. Aksine... Ö rneğin ceza düzeninde, bu güvenlik düzenin­ de bugün olup bitenlere bakın. K anuni önlem lerin, k ararnam elerin, tüzükle­ rin ve yazışm aların tüm ü, güvenlik m ekanizm alarını, bu giderek büyüyen bü­ tünü sağlam laştırm aya yarıyorlar. A slında O rta ç a ğ ’da ve klasik dönem gele­ neğinde hırsızlığa dair yasal kod bugünküne o ranla epey sadeydi. Şimdi yal ııızca hırsızlığı değil, çocuk hırsızlıklarını, çocukların cezai konum unu, akli sebeplere bağlı sorum luluğu, tam da “güvenlik önlem leri” olarak adlandırı­ lan k an u n la r bü tü n ü n ü , bireylerin tahliye sonrası gözetim ini ele alın: Burada yasa konu su n d a bir artış, bu güvenlik sistem ini işletmek am acıyla hukuki-ya­ sal aygıtta gerçek bir artış göreceksiniz. Aynı şekilde, disiplinci külliyat da, güvenlik m ekan izm aların ın o rtay a çıkışıyla birlikte etkinleşti ve canlandı, (..'iinkü bu güvenlik etkisini sağlam laştırm ak için - b u n u bir örnek o larak, yal ııızca bir örnek o larak sö y lü y o ru m - gözetim tekniklerine başvurm ak, birey l<rin gözetilm esi, ne o ldukları h ak k ın d a bir teşhis konulm ası, onların akli y a­ pılarının, kendi patolojilerinin sınıflandırılm ası gibi tekniklere başvurm ak z.oı unlu hale geldi. Böylelikle güvenlik m ekanizm alarını işletm ek üzere onların ıltında kaynayan disiplinci bir bütü n o rtay a çıktı. Y ani, öğelerin birbirini tak ip ettiği, o rtay a çıkanların öncekileri orta ıl.ııı kaldırdığı bir dizi y o k tu r karşınızda. Yasal olanın çağı, disiplinci olanın t,.ığı, güvenliğin çağı y o k tu r. G üvenlik m ekanizm aları disiplinci m ekanizm a l.ırııı, o n lar da hukuki-yasal m ek anizm aların yerine geçmez. A slında karşı m zda, içinde elbette tekniklerin değiştiği, m ükem m elleştiği, en azından daha «.«■trt'fil hale geldiği karm aşık bir yapılar dizisi var; am a esas değişen, hııkıı kı yasal m ekanizm alar, disiplinci m ekanizm alar ve güvenlik m ekanizm aları ıı.ısından hangisinin ağır bastığıdır, d ah a doğrusu b unlar arasındaki bağlı lık sistem idir. Başka tü rlü söylersek, b u rad ak i tarih , esas o larak tekniklerin ı.ıııludir. ö r n e k : H ücre tekniği, in sanların hücreye k onm ası, disiplinci bu tekniktir. Bıınıın tarihçesini kolaylıkla çıkarabilirsiniz ve bu tarih çok eskile ıı (l.ıy.ıııır. liıı tekniğin hukuki-yasal çağda bile yoğun olarak kullanıldığım


görürsünüz. Borcu olan insan lar için kullanıldığını, ayrıca dinî düzen içeri­ sinde özellikle kullanıldığını görürsü n ü z. O halde bu hücre tekniğinin ta rih i­ ni (yani nasıl yer değiştirdiğini, nasıl kullanıldığını) incelediğinizde, hücre tekniğinin, hücre disiplininin hangi ta rih te n itibaren kam usal ceza sistem in­ de kullanıldığını, hangi m ücadelelere yol açtığını ve nasıl gerilediğini g ö rü r­ sünüz. Aynı şekilde bir güvenlik tekniğini, mesela suç istatistiklerini de ince­ leyebilirsiniz. Suç istatistikleri bugün o rtay a çıkm adılar, am a o k a d ar eski de değiller. F ran sa’da suç istatistiklerini d o ğ u ran , 1826 tarihli m eşhur A d alet B akanlığı K a y ttla n 'd ır.7 Y ani bu tek n ik le rin ta rih in i y azabilirsiniz. Am a başka bir tarih d ah a v ar ki, o da teknolojilerin tarih id ir. Ç ok daha kapsayı­ cı olan bu tarih , bir sistem de ağır basan m ekanizm anın ve farklı m ekanizm a­ lar arasındaki ö rtüşm elerin elbette d ah a bulanık olan tarihidir: Ö rneğin, bel­ li bir to plum u n belli bir sek tö rü n d e -ç ü n k ü belli bir ülkede, belli bir to p lu m ­ da, belli bir anda her şey b ü tü n sektörlerde aynı hızda gelişm ez- yasal ve d i­ siplinci öğeleri yeniden hesaba k a ta n , kendi taktiği içerisinde kullanan, h a t­ ta kim i zam an bunları çoğ altan bir güvenlik teknolojisi o rtay a çıkar. Bugün bu kon u d a çok net bir örn ek var, yine ceza alan ın d an bir örnek. Y alnızca ce­ zayı sorunsallaştırm a, yani o nu düşünm e biçim im izdeki değil, aynı zam anda cezayı uygulam a biçim im izdeki evrim d o ğ ru ltu su n d a, yaklaşık on yıldır bu sorunun kendisini güvenlik çerçevesinde o rtaya koyduğu açıktır. Aslında te­ mel sorun ekonom idir, yani suçun m aliyeti ile suçun bastırılm asının m aliye­ ti arasındaki ek onom ik ilişkidir. Bu so ru n uzun zam an d ır zaten m evcut olan disiplinci tekniklerde o k a d a r büyük bir artış m eydana getirdi ki, bu bir kı­ rılm a noktası, h a tta sk an d al y arattı. B unun açtığı y ara, gerçek ve şiddetli tepkiler yaratacak k a d a r hassastı. Başka tü rlü ifade edersek, güvenlik m eka­ nizm alarının o rtay a çıktığı dönem de, p atlam aları değilse de -z ira patlam a o lm a d ı-, en açık ve en g ö rü n ü r çatışm aları tetikleyen şey, disiplinci olanın kendisidir. Yani benim size bu sene gösterm ek istediğim şey, bu teknolojinin, bu güvenlik teknolojilerinin bazılarının ne o lduğudur; tabii bunların her bi­ rinin, büyük ölçüde size geçen senelerde bahsettiğim hukuki-yasal teknikle­ rin ve disiplinci tekniklerin d ö n ü şü m ü n d en ve yeniden canlandırılm asından ibaret olduğunu u n u tm am ak kaydıyla. Başka bir soru n lar alanını ele alm ak için veya bu sorunu genelleştir­ mek ve vurgulam ak için, burad a yalnızca taslağını sunacağım başka bir örnek daha var (bütün bu örneklerden daha önce çokça söz ettik): C üzam lıların O r­ 7

Adalet K.ık.ınlı^ı'ıııtı 182V trn itibaren her seıır yayınladığı adli iüt.ıtistiklrr, Bk/. A M. ( nıery, J j l’.ırıs, ( m ıh.ırd, IH M, ı, S,

t,ıı su r t,ı \t,Kıttı,/ne ıtıor,ılc ılc Lı İ n i m e ,


taçağ boyunca, O rtaçağ ’ın sonuna k a d a r yaşadıkları dışlanm a örneği.8 İkili bir ayrım getiren, cüzam lı olan larla olm ayanları birbirinden ayıran bu dışla­ m a, başka özellikleri olsa da, tem el o larak yasalardan, nizam nam elerden olu­ şan hukuki bir bütüne, aynı zam anda da ritüellerden oluşan dinî bir bütüne dayanır. İkinci örnek, veba (bundan da söz etm iştim ,9 o yüzden hızlı geçiyo­ rum ). O rtaç a ğ ’ın sonlarına doğru, 16. ve 17. yüzyıllardaki biçimiyle vebaya d air nizam nam eler, bize tam am en başka bir izlenim veriyorlar, başka türlü iş­ liyorlar, başka bir am aca ve özellikle de başka araçlara sahipler. Bu veba ni­ zam nam elerinde söz k onusu o lan, vebanın olduğu bölgeleri, şehirleri tam an ­ lam ıyla çerçeveleyip sınırlam aktır: İnsanlara ne zam an, nasıl, hangi saatte bu­ ralard an çıkabileceklerini, evlerinde ne yapm aları gerektiğini, nasıl beslenm e­ leri gerektiğini belirten, kim i görüşm eleri onlara yasaklayan, m üfettiş karşısı­ na çıkm alarını zorunlu kılan, evlerini m üfettişlere açm aya zorlayan nizam na­ m eler bunlar. B uradaki sistem in disiplinci olduğu söylenebilir. Üçüncü örnek: Şu anda sem inerde işlediğimiz çiçek hastalığı ve 18. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan aşılam a p ratik leri.10 B urada sorun, disiplin yardım a çağrılsa bile, bir di­ siplini d ay atm a k değil, kaç kişinin, k aç yaşın d a, hangi so n u çlar ve hangi ö lüm oranlarıyla çiçek hastalığına yakalandığını, nasıl izler taşıdığını, aşının taşıdığı riskleri, bir bireyin aşıya rağm en ölm e ya da hastalığa yakalanm a risklerini, nüfus üzerindeki genel etkileri bilm ektir. Y ani asıl sorun, cüzam da ki gibi bir dışlam a sorunu, vebadaki gibi bir k aran tin a sorunu olm aktan çı­ kıp, salgın ya da yerleşik fenom enleri önlem eye uğraşan tıbbi m ücadeleler so runu, salgın h astalıklar sorunu haline gelecektir. B urada da, yasa, disiplin ve güvenlik arasında bir ardışıklık ilişkisi ol m adiğini görm ek için, m odern güvenlik m ekanizm alarının içerdiği yasal bu tü n ü ve disiplinci zo ru n lu lu k ları görm ek yeterlidir. G üvenlik, kendisine ait olan m ekanizm alara bir de eski yasa ve disiplin kalıplarını ekleyerek bunları işletm enin bir biçim idir. Y ani h u k u k ve tıp alanında -k i örnekler çoğaltıl;!hı lir, o yüzden dem inki örneği v erd im - bizim kiler gibi Batılı toplum larda, ol dukça benzer dönüşüm ler, benzer bir gelişim olduğunu görüyoruz. Burada söz konusu olan, ya ceza örneğindeki gibi toplum sal k o n trol m ekanizm aları ııın ya da tü rü n biyolojik yazgısında bir şeyleri değiştirm eye yarayan mck.ı 8

Hkz. Histoire de la folie â l ’âge classique, Gallimard, Paris, 1972, s. 13-15; Les Anorm aux. <om ■ au College de France, 1974-1975 senesi, yay. haz. V. M archetti ve A. Salomoni, Gallimard Ir Scuil, Paris, 1999, 15 Ocak 1975 dersi, s. 40-41; Surveiller et l'unir, s. 200. 9 1 es Anıırınaux, s. 41-45; Surveiller et Punir, s. 197-200. 10 M. 1 nıııaıılt hu konuya 25 Ocak tarihli derste Keri döner (s. 5 I vc sonrası). A. M. Mımlm'ııı ııııııerde yaptığı lum ıjl.ı ilgili hkz. nyaftısı, t. 51, not 2 .


nizm aların içinde güvenlik teknolojilerinin o rtaya çıkm asıdır. O halde -k i b u ­ rad a incelemek istediğim şeyin tem eli b u d u r- bizim toplum larım ızda ik tida­ rın genel ekonom isinin artık güvenlik düzeyinde cereyan ettiğini söylem ek m üm kün m üdür? O yüzden ben b u rad a güvenlik teknolojilerinin bir tü r ta ri­ hini çıkarm ak ve bir güvenlik to p lu m u n d an gerçek anlam da söz edip edem e­ yeceğimizi saptam ak istiyorum . H er d u ru m d a, “güvenlik to p lu m u ” adı altın­ da, güvenlik teknolojisi biçim ini taşıyan ya da bu teknolojiye tabi olan bir ge­ nel ik tidar ekonom isi olup olm adığını anlam ak istiyorum . O halde, bu güvenlik düzeneklerinin birkaç genel özelliğine bakalım . D ört özellik üzerinde, aslında tam sayısını kestirem iyorum am a birkaç tanesi üzerinde duracağım . İlk olarak, kuşbakışı bir biçimde de olsa, güvenlik m ekân­ ları üzerinde durm ak istiyorum . İkinci olarak, rastlantısal olanın nasıl ele alın­ dığını incelemek niyetindeyim . Ü çüncü o larak , disiplinci norm alleştirm eden farklı olduğunu düşündüğüm güvenliğe özgü norm alleştirm eyi inceleyeceğim. Son olarak da, bu seneki dersin temel konusuna geleceğiz, yani güvenlik tekni­ ğiyle nüfus arasındaki, bu güvenlik m ekanizm alarının hem nesnesi hem de öz­ nesi olarak nüfus arasındaki karşılıklı ilişkiyi, yalnızca kavram olarak değil bir gerçeklik olarak nüfusun ortaya çıkışını ele alacağız. Aslında nüfus, 18. yüzyıl öncesine ait politik işleyiş açısından olduğu kad ar, bu dönem deki politik bilgi ve teoriler açısından da son derece m odern bir fikir ve m odern bir gerçekliktir. İlk olarak, ana hatlarıyla m ekân sorunları dediğim iz şeye bakalım . İlk bakışta ve biraz şem atik bir biçim de şöyle denebilirdi: H ü k ü m ran lık bir to p ­ rağın sınırları içinde uygulanır, disiplin bireylerin bedenleri üzerinde uygula­ nır, güvenlik ise bir nüfusun b ü tü n ü üzerinde uygulanır. T oprağın sınırları, bireylerin bedenleri, nüfusun b ütünü... am a d urum bu değil ve bence bu şekil­ de hiçbir şey yerine oturm uyor. Y erine o tu rm u y o r, çünkü öncelikle çokluklar [multiplicites] sorunu, daha önce h üküm ranlığa ve disipline dair de karşılaş­ tığımız bir so rundur. H e r ne k ad ar hüküm ranlığın tem el o larak bir to p rak üzerinde işlediği ve onun içinde yer aldığı d oğru olsa da, nüfusu olm ayan bir to p ra k üzerinde hüküm ran lığ ın söz k o n u su olabileceği fikrinin, hukuki ve politik olarak yalnızca kabul edilebilir olm akla kalm ayıp aynı zam anda birin­ cil ve kabul edilmiş bir fikir olduğu doğru olsa da, aslında hüküm ranlığın fii­ li, gerçek, gündelik uygulanışı, tabii ki her zam an bir tü r çokluğa işaret eder - am a bu tam da tebaan ın [sujets] ya da bir milletin çokluğu olarak ele alınır. Disiplin de elbette aynı şekilde bireylerin bedeni üzerinde uygulanır; ancak disiplinin üzerinde uygulandığı ilk verinin aslında birey olm adığını si­ ze gösterm eye çalışm ıştım . Disiplin ancak bir çokluk oldıığıı ölçüde ve bu


çokluktan hareketle ulaşılacak bir am aç, b ir hedef, bir sonuç olduğu ölçüde vardır. O kul disiplini, askerî disiplin, cezai disiplin, atölyelerdeki disiplin, iş­ çiler üzerinde uygulanan disiplin, b u n ların hepsi çokluğu idare etm e, düzen­ leme biçim leridir; çokluğun tu tu n m a n o k taların ı, eşgüdüm lerini, yatay ya da yan güzergâhlarını, dikey ya da piram it biçim indeki güzergâhlarını, hiyerar­ şisini vb. sabitlem e biçim leridir. Ve disiplin açısından birey, kendisinden h a­ reketle çokluğun inşa edildiği bir h am m ad d e değil, çokluğu parçalara ayırm a­ nın biçim lerinden biridir. Disiplin, ço k lu k ların bireyselleştirilm esinin bir kipi­ dir. Ö ncelikle bireysel o larak üzerinde çalışılan bireylerden hareketle çoklu öğeleri olan bir yapı inşa eden bir şey değildir. Kısacası gerek hüküm ranlık, gerekse disiplin ve tabii güvenlik, ancak çokluklarla ilişkili olabilir. Ö te yandan, m ekân sorunları da aynı şekilde bunların üçünde de mev­ cu ttu r. H ü k ü m ran lık için bu çok açıktır, çünkü h ü k ü m ranlık öncelikle bir toprağın içerisinde işleyen bir şey o larak o rtay a çıkar. Ama disiplin ve bence güvenlik de m ekânsal bir dağılım getirir. Ben de şim di tam da bunu, yani m ekânın hüküm ranlık, disiplin ve güvenlik tarafın d an nasıl farklı şekillerde ele alındığını incelemek istiyorum . Yine bir dizi örnek üzerinden gideceğiz. Elbette şehir örneklerinden söz edeceğim. Şehrin, 17. yüzyılda ve 18. yüzyılın başında, onu toprağın başka alan ve m ekânlarından yalıtan ve bu alan lara göre çok tekil bir biçimde dam ­ galayan hukuki ve idari bir özelliği vardı. İkinci olarak şehrin özelliği, d u var­ larla örülü ve sıkışık bir m ekânın içine hapsedilm iş olm asıydı ve bunun yal­ nızca askerî bir am acı yoktu. Son o larak şehir, ekonom ik ve toplum sal olarak köye oranla çok d ah a heterojendi. F akat b ü tü n b unlar 17. ve 18. yüzyıllarda idari devletlerin gelişimine bağlı bir yığın soruna yol açtı, çünkü şehrin kendine özgü hukuki konum u bu devletler için çözülm esi zor bir sorun oluştu ru y o rd u . İkinci olarak, ticaretin gelişimi ve 18. yüzyılda şehir nüfusunun artışı ile, şehrin duvarların içine hap sedilmiş ve sıkışmış olm ası sorun y aratm aya başladı. A skerî tekniklerin geli şimi de aynı soruna yol açıyordu. Ve nihayet, şehirle yakın çevresi arasında beslenm e için sürekli e k o n o m ik ilişkiler k u rm a z o ru n lu lu ğ u , şehrin daha uzak çevresiyle de ticari ilişkiler k urm a zorunluluğu, b ü tü n bunlar aynı şekil de şehrin içine kapanm asını ve sınırlanm asını bir sorun haline getiriyordu. 18. yüzyılda söz konusu olan, şehrin m ekânsal, hukuki, idari ve ekonom ik olarak kapılarını açm ası ve bir dolaşım alanına dahil olm asıydı. Bu konuda, bir tarihçi tarafın d an yazıldığı için olağanüstü derecede bütünlüklü vr mu kcmnu'l olan bir kitaba bakabilirsiniz: Jcan-Claude IV rrot'nuıı 18. yü/yıld.ı


C aen şehri üzerine yaptığı çalışm a,11 şehrin so ru n u n u n özünde ve temel o la­ rak bir dolaşım sorunu olduğunu gösteriyor. 17.

yüzyıla ait bir m etne, A lexandre Le M a ître’in La M etropoli

isimli m etnine bakalım . A lexandre Le M aître, N antes Ferm am ’nın y ü rü rlü k ­ ten kaldırılm asından da önce F ran sa’yı terk etm iş bir Protestandı ve Brandenburg hüküm ranının - b u terim e d ik k a t- baş m ühendisiydi. La M etropolitee’yi İsveç kralına ith af etm işti ve kitap A m sterdam ’da yazılm ıştı. Bütün bunların hiçbiri, yani Protestanlık, Prusya, İsveç, A m sterdam , kesinlikle anlam sız de­ ğil. Ve La M etropolitee’m n o rtaya koyduğu sorun şu: Bir ülkede bir başkent olm alı mı ve bu başkent nasıl olm alı? Le M a ître ’in çözüm lem esi şu: Devlet, diyor, aslında üç öğeden, üç düzeyden, h a tta üç ta b a k a d a n oluşur: K öylüler, z an aatk arlar ve o n u n “ üçüncü düzey” ya da “ üçüncü ta b a k a ” "' olarak ad lan ­ dırdığı şey, ki bu da tu h a f biçimde h ü k ü m ran d an ve o n u n hizm etindeki gö­ revlilerden oluşuyor.13 Bu üç öğeye n azaran , Devlet bir tü r büyük bina olm a­ lı. Bu binanın to p ra k ta ve to p rağ ın altın d ak i tem elleri, görünm eseler de b ü tü ­ n ün sağlam lığını sağlayan tem elleri elbette köylüler. Binanın hizm et kısım la­ rı, o rtak kısım ları da elbette zan aatk ârlar. Binanın asil kısım larına, o turm a ve ağırlam a kısım larına bakılacak olursa, b unlar da h ü k ü m ranın görevlileri ve h ü k ü m ran ın kendisi.14 Bu m im ari m etafordan hareketle, toprağın kendisi de tem ellerini, o rtak kısım larını ve asil kısım larını içerm elidir. Tem eller elbette köyler olacak - köylerde tüm köylülerin ve yalnızca köylülerin oturm ası ge­ rektiğini söylememe gerek yok. İkinci kısım da, yani küçük şehirlerde, bütün zan aatk ârlar ve yalnızca onlar o turm alı. Son olarak devlet binasının asil kıs­ mı olan başkentte de h ü k ü m ran , görevlileri ve h ü k ü m ran ın çevresi ile sarayın işlemesi için m u tlak a gerekli olan z a n a a tk ârla r o tu ra c a k .15 Le M aître, baş­ 11

12

(*) 13 14 15

Jean-Claude Perrot, Genese d'une ville moderne. Caen au X V ÎÎÎem e siecle (doktora tezi, Lille Üni­ versitesi, 1974, iki cilt), M outon, Paris-La Haye, 1975, iki cilt. Michele Perrot J. Bentham’ın Le Panoptique (Belfond, Paris, 1977) eserine yazdığı sonsözde bu kitaba gönderme yapar: “ Müfettiş Bentham ” , s. 189 ve 208. Foucault da bu esere katkıda bulunm uştur (J.-P. Barrou ve M . Perrot ile söyleşi, “L’oeil du pouvoir” [“ iktidarın gözü” ], a.g.e., s. 9-31). A lexandre Le M aître (cy-devant Q uartierm aître ve Ingenieur General pour S.A.E. de Brandenbourg), La M etropolitee, ou D e Vetablissement des villes Capitales, de leur Utilite passive & active, de l'Union de leurs parties & de leur anatom i e, de leur commerce, ete., B. Bockholt, Amster­ dam , 1682; yeniden basım: Editions d ’histoire sociale, 1973. Tiers etat. La Metropolitee, op. cit, 10. Bölüm, s. 22-24: “Bir vilayette birbirinden ayrılması gereken üç tab a­ ka, onların işlevleri ve nitelikleri üzerine” . A.g.e. A.g.e., 11. Bölüm, s. 25-27: “ Kır yaşamında veya köylerde yalnızca köylülerin olması gibi, küçük şrlıirlm lc zanaatkarların olduğunu, büyük şehirlerde ve başkentlerde ise yalnızca akıllı kimsclcı in vr ımıil.ık m ırritr grrrkli ol.ın /.ın.ı.ukarların olduğunu görüyoruz”.


kentle toprağın kalanı arasındaki ilişkiyi farklı biçim lerde algılıyor. Bu ilişki şu anlam da geom etrik bir ilişki: İyi bir ülke daire biçim inde olan ülkedir ve başkent dairen in m erkezinde yer alm alıd ır.16 A cayip ve uzun bir toprağın ucundaki bir başkent, yerine getirm esi gereken tüm işlevleri yerine getiremez, ikinci ilişki de burad a devreye giriyor: Başkentin to p rak la ilişkisi estetik ve sem bolik bir ilişki olm alıdır. Başkent toprağın süsü olm alıdır.17 A m a bu iliş­ ki, buyruk ve yasaların to p rağ a bir şekilde yerleşmesi gerektiği ölçüde aynı zam anda politik olm alıdır, öyle ki krallığın hiçbir noktası bu yasa ve buyruk­ lar ağının dışına düşm esin.18 Başkent aynı zam anda ahlâki bir role sahip ol­ malı ve insanların davranışlarına ve yapıp etm e biçimlerine dayatılm ası gere­ ken şeylerin tü m ü n ü to p rağ ın son u n a dek y aym alıdır.19 Başkent iyi hal ve tavra örnek teşkil etm elidir.20 Başkent, kutsal hatiplerin en iyi oldukları ve kendilerini en iyi duy u rd u k ları yer olm alıdır;21 bilim ler ve h akikatin de b u ra­ da doğm ası ve ülkenin k ala n ın a yayılm ası gerektiğine göre, akadem ilerin m erkezleri de başkentte olm alıd ır.22 Ve nihayet ekonom ik bir rol: başkent yurtdışından gelen m allar için bir cazibe m erkezi olabilm ek için lüks bir yer olm alıdır23 ve aynı zam anda üretilm iş, işlenmiş, vb. birtakım ürünlerin ticari dağıtım yeri olm alıdır.24 Bu projenin son derece ü topik tarafını bir yana bırakalım . Bence proje b una rağm en ilginç, çünkü b u rad a şehrin temel o larak hüküm ranlık açısın­ d a n tanım landığını ve d üşünüldüğünü görüyoruz. Yani b u rada birincil olan şey, hüküm ranlığın to p rak la ilişkisidir ve bir başkentin ne olduğunu, nasıl iş­

16 17 18

19

20

21 22 23 24

A.g.e., 18. Bölüm, s. 51-54: “ Bir ülkenin, vilayetin, başkent olması istenen şehrin sahip olması ge reken büyüklük; ya da bir başkent verilmesi istenen bölge” . A.g.e., 4. Bölüm, s. 11-12: “ Başkent yalnızca faydalı olanı değil, aynı zam anda iyi olanı, yalnızca zenginlikleri değil, aynı zam anda büyük ve şanlı olanı da bulundurm alıdır.** A.g.e., 18. Bölüm, s. 52: “ Başkent, vilayetin bedenini hareket ettirecek ve yaşatacak politik kalp olmalıdır. Dayandığı temel bilim ilkesi sayesinde, birçok parçayı onları yıkmadan bir araya getire rek bir bütün oluşturur.” A.g.e., 23. Bölüm, s. 69: “Prensin G özü’nün halkının hareketlerini takip etmesi, onun davram$l.t rını incelemesi, onlara yakından bakması gerekir; onun salt mevcudiyetinin kusurları, düzenu/lık ve adaletsizlikleri engellemesi gerekir. Bütün bunlar ancak parçaların başkentte birleştiği dıırııın da başarıya ulaşabilir.” A.g.e., s. 67-72: “ En çok ticaret yapılan devletlerde H üküm ran’ın mevcudiyeti, tebaasının uftı.i) ve ticaretine tanıklık etmek, onları hakkaniyet ve korku içinde tutm ak, halka kendini göstermek ve onları mevcudiyetiyle aydınlatan bir güneş olmak için zaruridir.” A.g.e., 28. Bölüm, s. 79-87: “ Başkentteki alim ve konuşmacıların ünlü hatipler olması gerekir A.g.e., 27. Bölüm, s. 76-79: “ Akademilerin başkentlerde kurulması için çok güçlü sebepler v.ırdıı A.g.e., 25. Bölüm, s. 72-73: “ Başkent en çok tükettiği için, ticaretin dr m crke/ı olm .ilidir.” A.fi.e., 5. Bolum, s. 12 - 13: "Biişkenliıı ereksel nedeni .ııu.ık kamu yararı ol.ıt»lir, vc bıı yu/den dr o /.enginlik »v,ııuir olm alıdır."


lediğini ve işlemesi gerektiğini anlam ak için şem a görevi gören de bu ilişkidir. Ayrıca, hüküm ranlığı tem el sorun olarak gören bu çözüm lem ede şehre özgü işlevlerin, ekonom ik, ahlâki ve idari işlevlerin nasıl o rtay a çıktığını görm ek de ilginç. İlginç olan son n o k ta ise, Le M a ître ’in rüyasının, hüküm ranlığın poli­ tik sağlamlığını m ekânsal bir dağılım a bağlam ak olm ası. İyi bir hüküm ran (kolektif ya da bireysel olabilir) bir toprağın içinde iyi bir yerde bulunan kişi­ dir ve hüküm rana itaati açısından iyi çerçevelenmiş bir to p rak da m ekânsal olarak iyi ayarlanm ış bir to p rak tır. Ve işte bütü n b unlar, hüküm ranlığın p o ­ litik sağlamlığı fikri, aslında dolaşım ların yoğunluğu fikrine bağlıdır: Fikirle­ rin dolaşım ı, istençlerin ve em irlerin dolaşım ı, aynı zam anda da ticari do la­ şım. Le M aître’in yapm aya çalıştığı, h ü k ü m ran lık devletini, toprağa dayalı [territorial] devleti ve ticari devleti üst üste koym aktır - ve bu da, h ü k ü m ran ­ lık söz konusu olduğu için eski, dolaşım söz konusu olduğu için de m odern bir fikirdir. Bunları birbirine bağlam ak ve birbirleri karşısındaki güçlerini a rt­ tırm ak söz ko n u su d u r burada. A vrupa’nın bu bölgesinde ve o tarihlerde m er­ kantilizm in, daha doğrusu kam eralizm in kalbinde olduğum uzu zaten biliyor­ sunuz.25 Yani sorun şu: Sıkı bir hükü m ran lık sistem inin içerisinde ticaret yo­ luyla nasıl azam i bir ekonom ik gelişim sağlanacak? Sonuçta Le M a ître ’in so­ runu şu: İyi kapitalleşm iş,* yani hüküm ranlığın m erkezi olan, politik ve tica­ ri dolaşım ın m erkez noktası olan bir başkentin etrafında iyi örgütlenm iş bir devlet nasıl sağlanacak? Le M aître B randenburg hükü m ranının baş m ühendi­ si olduğuna göre, bu iyi “ kapitalleşm iş” ** devlet ya da eyalet fikriyle, Fich-

25

Kameralistik ya da kameralbilim (Kameralıvissensckaft), 17. yüzyıldan itibaren prenslerin “ka­ m aralarında”, giderek geleneksel konseylerin yerini alan bu planlam a ve bürokratik kontrol o r­ ganlarında gelişen finans ve idare bilimlerine işaret eder. Bu bilim Halle ve Frankfurt (Oder) Üni­ versitelerine girme hakkını 1727’de kazanır ve geleceğin devlet memurları için ders konusu olur (bkz. M. Stolleis, Geschichte des öffentlıchen Rechts in Deutschland, 1600-1800, M ünih, C.H. Beck, 1. Cilt, 1998 / Fransızca çeviri: Histoire du droit public en Allemagne, 1600-1800, çev. M i­ chel Sennelart, PUF, Paris, 1998, s. 556-558). Bu Oeconomie-Policey und Kammersacben kürsü­ lerinin ortaya çıkışı, krallığının idaresini m odernleştirmeye girişen ve devlet m em urlarının eğitimi­ ne hukukun yanı sıra ekonomiyi de dahil eden Prusya kralı I. Friedrich Wilhelm’in arzusuydu. A. W. Small, kameralistlerin düşüncesini şöyle özetler: “Kameralistler için bilimin temel sorunu dev­ let sorunuydu. O nlara göre her türlü toplumsal teorinin konusu, devletin refahının (welfare) n a ­ sıl sağlanabileceğini göstermekti. Devletin refahında, diğer bütün refahların kaynağını görüyor­ lardı. Bu refahın kaynağı da devletin kendi ihtiyaçlarını karşılamasını sağlayan gelirleriydi. Bü­ tün toplumsal teorileri işte bu esas amaç etrafında dönüyordu: Devlete nakit para sağlam ak” (A. W. Small, The Cameralists: The pioneers o fG erm a n social polity, Burt Franklin, Londra, 1909, s. VIII). Merkantilizm üzerine bkz. bu kitaptaki 5 Nisan Dersi, s. 293. (*) Cjp ita lise sözcüğü burada hem bir başkent (capitale) etrafında örgütlenmiş bir devlete, hem de ■icmuyclejiııij bir devlete işaret ediyor - ç.n. (*■) Drihin rl y.ı/ın.ıl.mıul.ı tım.ık kııll.ımlnıış.


te’nin m eşhur kapalı ticaret devleti fikri,26 yani 19. yüzyıl sonunda kam eralist m erkantilizm den milli A lm an ekonom isine geçiş arasındaki bağlantıyı gör­ m ek m üm kün. H er d u ru m d a, başkent burada bir to p rak üzerinde uygulanan hüküm ranlık ilişkileri açısından düşünülm ektedir. Şimdi başka bir örnek vereceğim. Bu örneği dünyanın aynı bölgelerin­ den, yani 17. yüzyıl politik düşünce ve teorisi için çok önemli olan Kuzey Av­ ru p a ’dan, bir başka deyişle H o llan d a’dan İsveç’e k ad ar uzanan, Kuzey Denizi ve Baltık Denizi etrafındaki bölgeden de verebilirdim. İsveç’teki K ristiana27 ve G öteborg28 güzel örnekler olabilirdi. A m a ben F ransa’d an bir örnek verece­ ğim. Kimileri Kuzey A vrupa’da, kimileri XIII. Louis ve XIV. Louis dönem inde F ransa’da inşa edilen yapay şehirler dizisinden söz ediyorum . T ouraine ve Poitou bölgelerinin sınırında neredeyse sıfırdan inşa edilen çok küçük bir şehri, Richelieu’yü alalım .29 H içbir şeyin olm adığı bir yerde bir şehir inşa ediliyor. Peki nasıl inşa ediliyor? B urada, o sıralar disiplinin temel aygıtı olarak askerî k uru m lard a yeniden kullanılm aya b aşlanan o m eşhur R om a kam pı form u kullanılıyor. 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyıl başlarında, tam da Protestan ülke­ lerde - o yüzden bunların Kuzey A vrupa’daki önem i çok b ü y ü k - ordunun di­ sipline edilmesi yönündeki büyük proje kapsam ında kolektif ve bireysel k o n ­ troller yapılır, birlikler alt bölüm lere ayrılır ve alıştırm alar yapılırken Rom a kam pı m odeli devreye giriyor.30 K ristiana, G öteborg veya Richelieu örnekle­ 26 jo h a n n G ottlieb Fichte (1762-1814), Der geschlossene Handelsstaat, C otta / Fransızca çeviri: L ’Etat commercial ferme, çev. J. Gibelin, Librairie generale de droit et de jurisprudence, Tübingen, 1940. Finans bakanı olan ekonom ist Struensee’ye atfedilmiş bu kitapta, Fichte liberalizme karşı çıktığı kadar merkantilizme de karşı çıkar, bu sistemleri nüfusun çoğunluğunu fakirleştir­ mekle suçlar. Bunlara karşı, üretimi kontrol eden ve kaynakların dağıtımını planlayan sözleşmeci bir “ Akıl devleti” modelini savunur. 27 Kristiania: 1624'te şehri yok eden yangından sonra kral IV. Kristian tarafından yeniden inşa edilen Norveç’in başkentinin (1925’ten beri Oslo) eski adı. M. Foucault her seferinde “ Kristiana” diyor. 28 Gustav II. Adolf tarafından 1619’da kurulan şehir, bataklıktı arazisi yüzünden Hollanda şehirleri m odeline göre inşa edilmiştir. 29 Indre-et-Loire eyaletindeki Chinon şehrinin güneydoğusunda, M able nehrinin kıyısında bulunan şehir, Kardinal Richelieu tarafından ailevi arazinin yerindeki yıkıntıları ortadan kaldırmak suretiy le, 1631’den itibaren Jacques Lemercier’nin (1585-1654) çizdiği plandan hareketle inşa edildi. Ça­ lışmalar, şato ile şehrin planlarını yapan, mimarın kardeşi Pierre Lemercier tarafından yürütüldü. 30 Romen kam pı (castra), çeşitli kare ve dikdörtgenlere bölünmüş bir kare ve bir dikdörtgenden olu şuyordu. Rom alıların kam plarda ordu kurm a sanatı üzerine bkz. N ouveau Larousse illustrt için deki detaylı m adde (cilt 2, 1899, s. 431). Bu modelin 17. yüzyıl başında askeri disiplinin koşulu ve “ insan çokluğunun ‘gözlemevlerinin’” ideal formu olarak yeniden canlanm ası üzerine - “ kamp, genel bir görünürlük etkisiyle hareket eden bir iktidarın diyagram ıdır"- bkz. Surveiiler ei l*unırt ı. 173-174 ve 7. Tablo. M. Foucault’nun bu eserde kullandığı bibliyografi esas olarak I r.ınsı/ı.ulıı (s. 174, I. Not), yalnızca şu eser hariç: |.J. von W.ıI!h.ıuscıı, Krifgskunsl zu /•»<«, Ultlruk İtalik, l r.im.kcr, İ 6 İS (v 172, l.ımtl.ı geçiyor). W.ıllh.uısrn I loll.ıml.t'd.ı, S ırgm 'dr |r.ıtı «İr N*m.ıu l a


rinde hep aynı kam p form u kullanılıyor. K am p form u ilginç. Aslında, dem in­ ki örnekte, Le M aître’in L a M etropolitee’sinde, şehrin düzenlenm esi esas ola­ rak daha geniş, d ah a genel bir kategori üzerinden, to p ra k üzerinden düşünü­ lüyordu. Şehir bir m akrokozm os üzerinden düşünülüyordu ve bunun karşısın­ da da bir anlam da o n a cevap veren bir şey vardı, çünkü devletin kendisi de bir bina gibi düşünülüyordu. Sonuçta, şehir, hüküm ranlık ve to p rak arasındaki sorunsalı kat eden, m ikrokozm os ile m akrokozm os arasındaki bu oyundu. K am p figürü üzerine inşa edilmiş bu şehirlerin ise, kendilerinden daha büyük olan to p rak üzerinden değil, daha küçük m im ari bir m odül olan geom etrik bir figür üzerinden, yani başka kare ve dikdörtgenlerden oluşan alt bölüm lere ay­ rılmış kare ve dikdörtgen figürleri üzerinden düşünüldüğü söylenebilir. Burada hem en, en azından Richelieu örneğinde, tıpkı iyi m im ari yapı­ larda ve iyi düzenlenm iş k am plarda olduğu gibi, kullanılan bu figürün ya da m odülün yalnızca sim etri ilkesini gerçekleştirm ekle kalm adığını söylem ek ge­ rekir. Elbette bir sim etri aksı vardır, fak at bu iyi hesaplanm ış simetrisizlikler tarafından çerçevelenir ve o n lar sayesinde işlevsel hale gelir. Ö rneğin Richeli­ eu gibi bir şehirde, dikdörtgen biçim indeki şehrin kendisini iki dikdörtgene bölen bir o rta sokak var, sonra bu o rta sokağa paralel ya da dik başka sokak­ lar var ve bunların bazıları yakın, bazıları daha uzak, öyle ki şehir kimi bü­ yük kimi küçük olan ve büyükten küçüğe doğru sıralanan dikdörtgenlere bö­ lünm üş. En büyük dikdörtgenler, yani sokakların en geniş m ekânda yayıldığı yerler, şehrin bir ucunda bulunuyor; en küçük dikdörtgenler, yani m ekânın en küçük bölgelere ayrıldığı yerler ise şehrin diğer ucunda. İnsanların büyük dikdörtgenlerin olduğu yerlerde, kesişm elerin geniş, sok akların geniş olduğu yerlerde oturm aları gerekiyor. Tersine, kesişm enin d ah a sıkışık olduğu yerler­ de ise esnaf, zan aatk arlar, d ü k k ân lar olm alı, yine b u rad a p azar kurulabilecek bir m eydan olm alı. Ve bu ticari bölge -d o la şım so ru n u n u n nasıl olup da [...*], ne kad ar çok d ü k k ân varsa o k a d a r da dolaşım olm alı, ne k ad ar çok d ü kkân varsa o sokak ta da o k ad ar alan ve sokağı k at etm e im kânı olm alı, v b .-, bu ticari bölge bir y andan kilise ile, diğer y andan ise hal ile çevrili. Ev­ lerin olduğu bölgede, dikdörtgenlerin geniş olduğu bölgede ise iki tü r ev var; büyük sokağa ya da büyük sokağa paralel so kaklara b ak an, birden fazla, sa­ nırım iki katlı, çatı katlı evler ve tersine, dik so kaklarda tek katlı küçük evler

(*)

rafından kurulan Schola militaris’in ilk m üdürüydü. H ollanda'daki “ askeri devrim in” özellikle­ ri ve bunun Almanya ve İsveç’e yayılmasına dair bkz. G. Parker’m çok geniş bibliyografyası: The Thirty Years' War, Routledge & Kegan Paul, L ondra, 1984; Fransızca çeviri: La Guerre de Tretıte A nt, çrv. A. lihnrpcm icr, Auhier (“Collection historiqueM), Paris, 1987, s. 383 ve 407. ( ııınlr ı.ıııuıııl.ıuniiiıııt|.


var: T oplum sal statü ve zenginlik farkları, vb. Bana öyle geliyor ki bu basit şem ada, disiplinin çoklukları m ekânda işleme biçimiye yeniden karşılaşıyo­ ruz. Bu gördüğüm üz şey, içinde hiyerarşinin, iktidar ilişkilerinin kesin bir ile­ tişim inin ve bu dağıtım a özgü işlevsel sonuçların (örneğin ticaretin ya da iskâ­ nın sağlanm ası gibi) üçlü ilkesine göre düzenlenm iş yapay çoklukların inşa edildiği boş ve k ap alı bir alan ın olu ştu ru lm asıd ır. Le M aître ve M etro p o ­ litçe' sinde bir toprağı başkente çevirm ek/“k ap italleştirm ek” * söz konusuydu. Burada ise m ekânı m im arileştirm ek söz k onusu olacak. D isiplin geniş anlam ­ da bina etm e, inşa etm e üzerine k uruludur. Ü çüncü örnek ise 18. yüzyılda gerçekten var olm uş şehirlerin gerçek düzenlem eleri üzerine. B urada da b ütün bir dizi çıkıyor karşım ıza. 1932’de Pierre Lelievre isimli birisinin üzerine çalışarak bize im ar ve düzenlem e plan­ larını sunduğu N antes örneğini alacağım .31 Ö nem li bir şehir, çünkü bir yan­ dan çok yoğun ticari bir gelişme içinde, bir y andan da İngiltere’yle ilişkileri nedeniyle İngiliz m odeline göre inşa edilmiş. N an tes’ın sorunu, genel sorunun ta kendisi: Ü st üste yığılm alara son verm ek, yeni ekonom ik ve idari işlevlere yer açm ak, yakın çevredeki köylerle ilişkileri düzenlem ek ve nihayet büyüm e­ yi öngörm ek. R ousseau32 isimli bir m im arın, N antes şehrini kalp biçimindeki bir tü r büyük bulvar-gezi alanı etrafında yeniden inşa etmeye yönelik projesi ni geçiyorum , her ne k a d a r hoş olsa da. Elbette hayal kuruyor, am a yine de önem li bu. B urada so ru n u n bir dolaşım soru n u olduğunu görüyoruz, yani şehrin iyi bir dolaşım aracı olabilm esi için k an dolaşım ını sağlayan bir kalp biçim inde olm ası gerekiyor. Bu gülünç gelebilir bize, am a aslında 18. yüzyıl sonu m im arisinde, Boulee,33 L edoux34 gibi m im arlarda tam da bunun gibi il (*)

T ırnak işaretleri M . Foucault’nun.

31

P. Lelievre, L ’Urbanisme et l ’Architecture â N antes au X V IIlem e siecle, doktora tezi, Lihrairie Durance, N antes, 1942. Plan de la ville de N antes et des projets d ’embellissement presentes par M. Rousseau, architet te, 1760, şu ithafı içerir: “Illustrissimo atque ornatissim o D. D. A rm ando Duplessis de Richelieu, du ci Aiguillon, pari Franciae”. Bkz. Lelievre, a.g.e., s. 89-90: “Bu denli keyfi bir hayal gücünün bi/e kazandırdığı şey yalnızca şaşırtıcı fantezi dünyasıdır” (Nantes şehrinin kalp biçimindeki planı ■. 87’nin arkasında verilir). Aynı şekilde bkz. s. 205: “ ‘Dolaşım’ fikrinin içinden arterler |F ransı/ı.ı da ‘d am ar’ - ç.n.] geçen bu anatom ik figüre ilham verdiğini düşünmek saçma ıııı? Dolaşım orun nının şem atik ve aşırı üsluplu çerçevesiyle sınırlı kalan bu analojiyi, yazarın ciddiye aldığından d.ı ha fazla ciddiye alm ayalım .” £tienne-Louis Boullee (1728-1799), Fransız m im ar ve çizimci. Doğadan ilham al.ın Kenmemk )i killerin kullanılmasını savunuyordu (Müze, Ulusal K ütüphane, büyük bir im paratorluğun b.ıykrııı sarayı veya Nevvton'un şerefine yapm ak istediği mezar projeleri için bkz. J. Starohııukı, In F.mblrmes de la raison, Flam m arıon, Paris, I97.Î, s. 62-67). Claude Nicolu» l.rdnııx ( 17.İ6-1 HOfi), lran.nl/ ıııiıııar vr çi/iıııci, I.'A rt b ıln tu rr <ıın ıiılr r r r ■<»>• İr rdppnrt ılr l\ır l, d r ı n tu ru n r l d r la Ii 'k i i I,ılım ı, kitabın ya/arı, Parın, IH04,

32

33

34


keler söz konusu, yani iyi form , işlevin tam işleyişinin desteği olm alı. F akat N an te s’da gerçekleştirilen projeler kalp şeklinde olm adı sonunda. Vigne de Vigny35 isimli birinin projesi kazandı ve burada mesele her şeyi yeniden inşa etm ek ya da işlevi sağlam a alacak bir sem bolik form d ayatm ak değil, belirli ve som ut birtakım şeyleri hayata geçirm ekti. İlk olarak, şehri k at eden akslar açm ak ve şu d ö rt işlevi yerine getirebi­ lecek k ad ar geniş sokak lar oluşturm ak gerekiyordu: Ö ncelikle hijyen ve h a­ valandırm a, yani çok sıkışık m ahallelerde, evlerin üst üste olduğu yerlerdeki kötü havayı, m arazi havayı def etm ek. Yani hijyen işlevi. İkinci olarak, şehrin iç ticaretini sağlam a alm ak gerekiyordu. Üçüncü olarak, dışarıdan gelen m al­ ların gelip gidebilmesini sağlayacak am a güm rük kontrollerini de aksatm aya­ cak şekilde, bu sokak ağını dış yollara bağlam ak. Son olarak da -v e bu 18. yüzyılda şehirlerin en önem li soru n ların d an b iriydi-, ekonom ik gelişim nede­ niyle duvarların m ecburen kaldırılm ası neticesinde şehirlerin gece kapatılam adığı, gündüz de geliş ve gidişlerin tam o larak gözetlenem ediği, dolayısıyla şehrin herkesin bildiği gibi köyden gelen bütü n o dilenci, gezgin, suçlu, hırsız, katil vb. gibi oynak u n su rlard an oluşan nüfusların akm asıyla güvensizleştiği and an itibaren, şehrin gözetlenm esine o lanak sağlam ak gerekiyordu. Başka tü rlü söylersek, dolaşım ı düzenlem ek, o n d a tehlikeli olan unsurları dışarı a t­ m ak, iyi ve kötü dolaşım arasında bir paylaşım yapm ak ve iyi dolaşım ı a rttı­ rıp k ö tü olanı aşağı çekm ek söz konusuydu. Yani aynı şekilde, şehrin tü keti­ m ini ve dış dünyayla ticaretini ilgilendiren dolaşım lar açısından, şehre erişimi düzene sokm ak söz konusuy d u . P aris’le bir dolaşım ağı k u ru ld u , B rötony a’dan gelen o dunların ulaşım ı için Erdre nehri düzenlendi. Ve son olarak, Vigny’nin bu şehir düzenlem esi planında çok temel ve p aradoksal biçim de ye­ ni bir soruya cevap verm ek gerekti: Şehrin yeni gelişme im kânları, halihazır­ da m evcut olan bir p lana nasıl dahil edilecek? Ve bu da, rıhtım lardaki, o za­ m an henüz docks o larak adlandırılm ayan rıh tım lardaki ticaret sorunu olarak o rtaya çıktı. Şehir, kendi kendisinin gelişm ekte olduğunu fark ediyor. Birta­ kım olaylar m eydana gelecek ya da birtakım öğeler o rtay a çıkacak. Peki d a ­ ha önceden tam o larak kestirilem eyen olaylarla başa çıkm ak için ne yap m a­ lı? Ç özüm , Loire kıyılarını kullanm ak ve b u ralara m üm kün olduğunca uzun ve büyük rıhtım lar inşa etm ekti. A m a şehir nehir boyunca uzadıkça, daha ö n ­ 35

Plan de la ville de Nantes, avec les changements et les accroissements par le sieur de Vigny, architecte du R oy et de la Societe de Londres, intendant des bâtiments de M gr le duc d'Orleans - Fait par mtus, architecte du Roy, â Paris, le 8 A vril 1755. Bkz. Leliivre, L'U rbanism e et VArchitecture.„, ı. X4 K9; yinr hk 7.. 1.. D rlattrr'ın hu konu üzrrinr (.alışması, liulletin de la S o c iftf a rchM agitfur et bıstitriıfur d r Nantes, cilt 52, 1 ^ 1 1, ». 75- I0H.


ceki net ve tu tarlı çerçevenin getirileri kayboluyordu. Peki bu k a d a r geniş ala­ na yayılan bir şehir iyi biçim de yönetilebilecek mi, nehir boyunca uzunlam a­ sına ve belirsizce genişleyen bir şehirde iyi bir dolaşım sağlanabilecek mi? V igny’nin projesi, Loire nehri boyunca rıh tım lar inşa etm ek, bir m ahalleyi ge­ liştirm ek, sonra da Loire üzerindeki k ö p rü ve a d alard an destek a larak , bu m ahallenin karşısındaki başka bir m ahalleyi geliştirm ekti - öyle ki Loire’ın iki kıyısı arasındaki bu denge, bir kıyının belirsizce uzam asını engellesin. Bu şehir düzenlem esinin detayları çok önem li değil elbette. A ncak bu düzenlem enin birkaç sebep yüzünden önem li ya da en azından anlam lı oldu­ ğunu düşünüyorum . İlk o larak , Richelieu ve K ristina gibi disiplinci şehirlerde olduğu gibi, boş ya da boşaltılm ış bir m ekânın içine bir şey inşa etm ek söz ko­ nusu değildi b urada. D isiplin, boş ve yapay bir m ekân üzerinde çalışır ve bu m ekân baştan sona inşa edilir. G üvenlik ise bir dizi m addi veriye dayanır. El­ bette yerleşim, suların k o n u m u , ad alar veya hava gibi verilerden hareketle ça­ lışır. Kısacası bir veri üzerine çalışır. F ak at ikinci olarak, güvenlik, disiplinci şehirde olduğu gibi bu veriyi bir m ükem m ellik yakalam ak için sıfırdan inşa etmez. B urada söz konusu olan, olum lu öğeleri olabildiğince arttırm a k ve hır­ sızlık ya da hastalık gibi hiçbir zam an o rta d a n kaldırılam ayacağı bilinen risk ve sakıncaları en aza indirm ektir. O halde yalnızca doğal veriler üzerine de­ ğil, görece azaltılabilir olsa da hiçbir zam an o rta d a n kaldırılam ayacak nice­ likler üzerine de çalışılm aktadır. Bunlar tam am en o rtad an k a ld ırılm a d ık la rı için de, olasılıklar üzerinde çalışm ak gerekir. Ü çüncü olarak, şehir düzenle­ m elerinde üzerinde çalışılacak şey, çok işlevli öğelerdir. İyi bir sokak nasıl olabilir? İyi bir sokak elbette içinde m iyasm aların, dolayısıyla hastalıkların dolaştığı yerdir ve sokağı bu pek istenm eyen fakat zorunlu olan rol itibariyle idare etm ek gerekir. Sokak aynı zam anda içinde m alların dolaştığı, üzerinde d ü k k ân lar olan sokaktır. Sokak aynı zam anda hırsızların ya da belki isyancı­ ların geçeceği yerdir. İşte şehir düzenlem esi, şehrin bu olum lu ve olum suz iş­ levlerini ele alm alıdır. Son o larak , d ö rd ü n cü önem li n o k ta, gelecek üzerine yapılacak çalışm adır. Y ani şehir, yalnızca işlevin m ükem m elliğini o anda sağ­ layacak sabit bir algı üzerinden d üşünülüp düzenlenm eyecek, tam anlam ıyla k ontrol edilm eyen ve edilem eyecek, tam anlam ıyla ölçülem eyen ve ölçülem e­ yecek bir geleceğe doğru açılacaktır. Şehrin iyi bir düzenlenişi de tam olarak budur: O labilecek şeyleri hesaba k atm ak. Kısacası, burad a güvenliğin ortaya koyduğu soru n a, yani dizi so ru n u n a ilişkin bir teknik olduğunu düşünüyo rum. t larekct eden öğelerin belirsiz dizisi: D olaşım , x sayıda arab a, x sayıda yaya, x sayıda hırsı/., x sayıda m iyasm a, vb. M eydana gelen olayların lu-lirsi/


dizisi: Şu sayıda gemi yanaşacak, şu sayıda arab a gelecek, vb. Biriken birim ­ lerin, yine belirsiz dizisi: Kaç sayıda ev, kaç sayıda ev sahibi, vb. G üvenlik m e­ kanizm asını özünde belirleyen şey de, bence işte bu ucu açık ve ancak bir ola­ sılık tahm ini üzerinden k o n tro l edilebilecek dizilerin idaresidir. Bütün bunları özetlem ek için şöyle diyebiliriz: H ü k üm ranlık, hüküm e­ tin merkezine dair tem el soruyu so rarak bir toprağı kapitalleştirir; disiplin bir m ekânı inşa eder ve kendisine öğelerin hiyerarşik ve işlevsel dağılımı so rusu­ nu sorar; güvenlik ise, dönüşebilir ve çok işlevli bir çerçevede düzenlenm eleri gereken olası öğeler ve olaylar dizisinden hareketle bir ortam ı [m ilieu] oluş­ turm aya çalışır. Güvenliğe özgü m ekân o halde olası bir olaylar dizisine bağ­ lıdır, zam ansal ve rastlantısal o lana, verili bir m ekâna yerleştirilmeleri gere­ ken bir zam ansallığa ve rastlantısallığa bağlıdır. R astlantısal öğe dizilerinin içinde olup bittiği m ekânın, aşağı yukarı o rtam denilen şey olduğunu dü şü n ü ­ yorum . O rtam , çok iyi bildiğiniz gibi biyolojide L am arck’la birlikte ortaya çı­ kan bir kavram .36 A ncak bu kavram fizikte daha önce N ew ton ve N ew toncular tarafından kullanılıyordu.37 Peki nedir ortam ? Bir cism in diğeri üzerinde­ ki mesafeli eylemini izah etm ek için gerekli olan şeydir. Yani bir eylemin d a ­ yanağı ve dolaşım öğesidir.38 O halde bu o rtam kavram ında söz konusu olan şey, dolaşım ve nedensellik so ru n u d u r. Ö yle sanıyorum ki m im arlar, şehir planlam acıları, 18. yüzyılın ilk şehir planlam acıları, o rtam kavram ını kullan­ m adılar, çünkü görebildiğim kadarıyla bu kavram şehirleri ya da düzenlenen 36

37

38

Jean-Baptiste M onet de Lam arck (1744-1829), Philosophie zoologique (1809) kitabının yaza­ rı; bkz. G. Canguilhem, “Le vivant et son milieu” , La Connaissance de la vie içinde, Vrin, Paris, 1965, s. 131: “ Lamarck sürekli çoğul olarak ortam lardan [ntilieux] söz eder ve bununla su, hava ve ışık gibi akışkanları kasteder. Lamarck bir canlı üzerinde dışarıdan etkide bulunan etkilerin tü­ m ünü kast etmek istediğinde, yani bizim bugün ‘ortam ' dediğimiz şeyi kast ettiğinde, ‘ortam ’ ye­ rine ‘etkileyici koşullar’ der. Dolayısıyla Lamarck için koşullar bir cinstir; iklim, yer ve ortam da onun türleridir.” Bkz. G. Canguilhem, a.g.e., s. 129-130: “Tarihsel olarak bakıldığında, ortam terimi ve mefhu­ m u 18. yüzyılın ikinci yarısında m ekanikten biyolojiye geçer. M ekanikte terim olmasa da mef­ hum Newton ile birlikte ortaya çıkar ve ortam terimi, mekanik anlamıyla birlikte, D ’A lam bert ve D iderot’nun Encylopedie’sinde yer alan ‘M ilieu’ maddesinde m evcuttur. [...] Fransız mekanikçiler Nevvton’un akışkan dediği ve N ew ton fiziğinde tipi -h a tta tek arketipi- eter olan şeye ortam dem işlerdir.” Canguilhem , Lam arck'ın organik bir tepkiyi bir ortam ın etkisiyle açıklayan m ode­ li Buffon aracılığıyla N ew ton’dan aldığını açıklar. O rtam fikrinin 18. yüzyılın ikinci yarısında Buffon’daki “nüfuz eden kuvvetler” \forces penetrantes] kavram ı üzerinden ortaya çıkışı üzerine bkz. Michel Foucault, Histoire de la folie..., op. cit.t III, 1, birinci baskı, 1972, s. 385 ve sonrası. (“ Uyum ve ortaklıklardan ziyade değişim ve hastalıkları açıklam ak üzere 18. yüzyılda ortaya çı­ kan olumsuz kavram . Sanki bu ‘nüfuz eden kuvvetler’ daha sonra olum lu bir mefhum olarak o r­ taya çıkan ortam m efhum unun tersini, olum suz yüzünü oluştururlar”, s. 385). G. CaıiKMİlhcnı, a.g.e., s. 130: “ Nevvton’un çağında mekanik konusunda çözülmesi gereken sorun, ayrık fı/ık%cl bireylerin birbirleri üzerindeki u/.ıkf.ın ıiiuft.ı etkisidir.”


m ekânları işaret etm ek için kullanılm ıyor. Buna karşılık, bu kavram o zam an var olm asa bile, o rtam kavram ının teknik şem ası, -n a sıl d esek?- on u önceden haber veren pragm atik yapı, şehir planlam acılarının şehirsel alanı düşünm e ve dö n ü ştü rm e biçim lerinde m evcut. G üvenlik düzenekleri, ortam kavram ı daha oluşm adan ve yalıtılm adan evvel, bir o rtam üzerinde çalışır, onu üretir ve düzenlerler. O halde o rta m , dolaşım ın gerçekleşm esine olanak sağlayan şeydir. O rtam , nehirler, batak lık lar ve tepeler gibi bir doğal veriler bütünü ol­ duğu k ad ar, bireylerin bir aradalığı, evlerin bir aradalığı gibi bir yapay veri­ ler b ü tü n ü d ü r de. O rtam , o rad a yaşayan herkesin üzerinde uygulanan bir di­ zi kitlesel etkidir. N edenlerle sonuçlar arasında döngüsel bir ilişkinin kurul­ duğu öğedir, çünkü bir taraftak i sonuç, diğer taraftak i nedene dönüşür, ö r ­ neğin, üst üste yığılma ne k a d a r çoksa, o k a d a r çok m iyasm a, o kadar çok hastalık ortay a çıkar. Elbette, ne k a d a r çok hasta o lunursa, o k a d a r çok ölü­ necek. N e k a d a r çok ölünürse o k ad ar ceset olacak ve bu yüzden de miyasma artacak, vb. O halde o rtam ile hedeflenen, tam da neden ve sonuçların bu d o ­ laşım fenom enidir. Son o larak o rtam , bireyleri, h ü k ü m ranlıkta olduğu gibi özgür edim de bulunabilecek h ukuksal özneler bütünü o larak görm ek yerine, ya da disiplinde olduğu gibi perform ans beklenen beden ve organizm alar çok­ luğu o larak görm ek yerine, tam da bir nüfus o larak gören bir m üdahale ala­ nı teşkil eder. N ü fu stan kastım , içlerinde var oldukları m addiyata ancak özsel o larak, tem el o larak , biyolojik o larak bağlı oldukları ölçüde var olabilen bireyler çokluğudur. O rta m ile ulaşılm ak istenen şey, tam da bu birey, nüfus ve grupların ürettiği olaylar dizisiyle, onların etrafında olup biten neredeyse doğal olaylar dizisi arasın d ak i kesişm e noktalarıdır. Bana öyle geliyor ki, şehrin o lu ştu rd u ğ u bu tek n ik so ru n la birlikte - a m a bu yalnızca bir ö rnek, çok başka örnekler de bulunabilir ve bunlara za­ ten bakacağız-, yapay bir o rtam ın içindeki insan tü rü n ü n “doğallığı” * soru n u nun doğduğunu görüyoruz. T ü rü n doğallığı so ru n u n u n bir ik tidar ilişkisi nin politik yapaylığı içinde ortay a çıkışı bence çok temel bir şey; ve bu konu da, biyopolitika ya da biyo-iktidar o larak adlandırabileceğim iz şeyin şüphe siz ilk büyük teorisyeni olan birinin m etnine dikkatinizi çekerek dersi bitir mek istiyorum . Aslında yazar b u rad a o sıralarda çok temel bir sorun olan do (*)

El yazmasında tırnak içinde. 16. sayfada M . Foucault şöyle yazıyor: “ Bunun iktidar teknikleri alanında insan türünün 'doğallığının' doğuşu olduğunu söyleniri» abartılı olur. Ancak şimdiye dek bu doğallık kendisini ancak ihtiyaç» yetersizlik, /.«yıllık y.» da kötülük biçiminde gösterirken» şimdi bireylerin üzerlerinde etkide bulundtıkLın vı ıml.ırın u /rrııu lr rtk id r bulun.ın maddi öğrlrrlc, bunların içımlr birimleriyle birlikle v.ıınl»ııt, <*alı>an vr yaf.ıyan bir hırrylrr çokluğu arasındaki kendim ol.ır.ık ortaya yıkıyor"


ğum o ra n la n meselesi üzerine konuşuyor, am a burad a yine de tarihsel ve do­ ğal bir ortam kavram ının, iktidarın m üdahalesinin bir hedefi olarak ortaya çıktığını görüyoruz. İktidarın bu tü r bir m üdahalesi, hukuki hüküm ranlık ve to p rak kavram larından da, disiplinci m ekândan da çok farklı bence. M ohea u ’nun Recherches sur la popula tio n [N üfus Üzerine A raştırm alar]39 kitabın­ d a, işte bu yapay ve doğal o rtam fikrine dair, yani toplum sal ve politik ilişki­ lerle kat edildiği halde aynı zam anda tü r o larak da işleyen bir nüfus söz k o ­ nusu olduğunda yapaylığın doğa rolü oynam asına d air şöyle bir m etin bulu­ yoruz: “ İklimi iyileştirm ek ve hava sıcaklığını değiştirm ek hüküm etin elinde­ dir; kokuşm uş suların akışını değiştirm ek, yanm ış ya da dikilm iş ağaçlar, üzerlerinde sürekli tarım yapıldığı için ya da zam andan ö tü rü yok olan dağ­ lar, yeni bir iklim ve arazi oluştururlar. İşte zam anın, arazinin üzerinde o tu ­ rulm asının ve fiziksel değişim lerin etkisiyle, en sağlıklı yerleşimler bile hasta­ lıklı hale gelirler.”40 Ve b urada, Vergilius’un fıçılarda d o n an şarapla ilgili bir dizesine gönderm e yaparak şunu sorar: A caba bir gün İtalya’da şarabın fıçı­ larda donduğunu görecek miyiz?41 Bu k ad ar değişiklik olduysa, bunun sebe­ bi iklimin değişmesi değil, hüküm etin politik ve ekonom ik m üdahalelerinin şeylerin akışını, doğa insan için başka bir o rtam haline gelecek şekilde değiş­ tirm iş o lm a s ıd ır-ta b ii burada kullandığım “o rta m ” kavram ı M o h eau ’da yer alm ıyor. Sonuç bölüm ünde de şöyle diyor: “ Eğer k a ra k te r ve zihinleri o lu ştu ­ ran bilinmez ilke, iklim, rejim, âdetler ve kimi edim lere dair alışkanlıklardan geliyorsa, hük ü m ran ların da iyi yasalar, yararlı ku ru m lar, vergilerin yol açtı­ 39

40

41

M oheau, Recherches et Considerations sur la population de la France, M outard, Paris, 1778; ye­ niden basım: R. G on n ard ’ın önsözü ile, P. G euthner (“Collection des economistes et des reformateurs sociaux de la France” ), Paris, 1912; E. Vilquin’in notlarıyla yeniden basım: INED/PUF, Pa­ ris, 1994. J.-CI. Perrot’ya göre ( ö n e histoire intellectuelle de Veconomie politique, X V lle -X V llle m e siecle, EHESS Yayınları, “Civilisations et Societes” dizisi, Paris, 1992, s. 175-176), bu kitap “ 18. yüzyıl demografisi için gerçek bir ‘kanunların ruhu’ gibiydi” . Yazarın kim olduğu (“ M ohe­ a u " , hiçbir ön isim olmaksızın), kitap yayınlandığından beri uzun bir tartışm anın konusu. Kimi yorum cular, bunun sırasıyla Riom , Aix ve La Rochelle’de idare amiri olan Baron Auget de Monyton’un arkasına gizlendiği bir takm a isim olduğunu düşündüler. Bugün kitabın Baron'un 1775’e kadar sekreterliğini yapan ve 1794’te giyotinlenerek ölen Jean-Baptiste M oheau tarafından yazıl­ dığı kesinleşmiş gibidir. Bkz. R. Le M ee, “Jean-Baptiste M oheau (1745-1794) et les Recherches... Un auteur enigm atique ou m y il^ u e ? ” , M oheau, Recherches et Considerations... içinde, 1994 baskısı, s. 313-365. Recherches et Considerations..., 2. Kitap, 2. Kısım, 17. Bölüm: “N üfusun artış ya da azalm ası­ nı belirleyebilecek nedenler üzerinde hüküm etin etkisi”, 1778 baskısı, s. 154-155; 1912 baskısı, s. 291-292; 1994 baskısı, s. 307. Cümle şöyle biter: “ Ve farklı dönem lerde aynı vilayetlerdeki so­ ğukluk ve sıcaklık dereceleri arasında hiç bir ilişki görm edi'1. A.g.e.: ‘ Vergilius, İtalya’da fıçılarda donan şaraptan söz ederek bizi şaşırtmıştır; herhalde Rom a­ lıların işgal ettikleri yerlerdeki tüm yerleşimleri ıslah ettikleri zam anlarda, R oııu'nm köyler» bu Kiııı oltlukl.ırı gibi drftıldılrr.” ( 177H kıskını, t. IS?; 1^12 b.ııkısı, *. 2^2; Inıtkıtı, % 107).


ğı rahatsızlıklar, vergilerin o rta d a n kalkm asının getirdiği yetkinlik ve nihayet bizzat oluşturd u k ları em saller yoluyla uyruklarının fiziksel ve ahlâki varoluş­ larını yönettikleri söylenebilir. Belki de bir gün ulusun âdetleri ve ruhu üze­ r in d e is te n d iğ i k a d a r f a r k y a r a ta c a k ş e k ild e b ü tü n b u a r a ç la r d a n faydalanılabilir.”42 G ördüğünüz gibi b u rad a yine h ü k ü m ran sorunuyla karşı­ laşıyoruz, ancak bu kez h ü k ü m ran politik hüküm ranlığının coğrafi anlam da yerleştirilm esinden hareketle iktidarını bir to p rak üzerinde uygulayan kişi de­ ğildir artık. H ü k ü m ran , doğayla ilgilenen, daha doğrusu coğrafi, iklimsel, fi­ ziksel bir ortam ın, bir bedeni ve bir ruhu olan, fiziksel ve ahlâki bir varoluşu olan insan türüyle sürekli iç içe geçmesiyle, kesişmesiyle ilgilenen biridir; hü­ k ü m ran , iktidarını, fiziksel öğeler anlam ındaki doğanın gelip insan türünün doğası anlam ındaki doğayla ilişkiye geçtiği yerde uygulam ak zorunda olandır - bu ikisi arasındaki ilişkide, o rtam doğayı belirleyen şey haline gelir. H ü ­ küm ran burada m üdahalede b ulunur ve eğer insan tü rü n ü değiştirm ek isti­ yorsa, diyor M o heau, bunu o rtam üzerinde etkide b u lunarak yapabilir. Bana öyle geliyor ki, burad a güvenlik m ekanizm alarının hayata geçişinin ana ek­ senlerinden, en tem el öğelerinden biri var. Bu, henüz o rtam kavram ının değil am a, o rtam a h itap eden bir politik tekniğin, bir projenin o rtaya çıkışıdır.

*2

A.g.r.. 1 . 157, 2 <M, 307-308.


Güvenlik düzeneklerinin genel özellikleri (II); olayla ilişki; yönetme sanatı ve tesadüfi olanın ele alınışı. - 17. ve 18. yüzyıllarda azlık so­ runu. - Merkantilistlerden fizyokratlara. - Olaya yaklaşımda güven­ lik düzenekleriyle disiplinci mekanizmalar arasındaki fark. - Yeni yö­ netimsel akılsallık ve “nüfus”un ortaya çıkışı. - Liberalizme dair so­ nuçlar: Bir yönetim tekniği ve ideoloji olarak özgürlük.

G

eçen derste, birkaç önem li güvenlik düzeneğinin biçim i diyebileceği­ m iz -y aln ızca biçim i diyebileceğim iz- şeyi incelem eye biraz başlam ış­

tık. Geçen sefer, to p ra k la o rta m arasın d ak i ilişkiler üzerine birkaç şey söy­ lem iştim . Birkaç m etin üzerinden, bir y an d an 18. yüzyıldaki kim i gerçek şe­ h ir düzenlem elerini ve p ro jelerini gösterm eye, to p ra k h ü k ü m ra n ın ın nasıl disipline edilen m ekânın m im arın a d ö n ü ştü ğ ü n ü o rtay a koym aya, bir yan­ d an d a, neredeyse eşzam anlı o larak h ü k ü m ra n ın bir o rtam ın düzenleyicisi o lduğunu gösterm eye çalışm ıştım . Bu o rtam ın düzenlenm esinde söz konusu o lan, sınırların, h u d u tla rın çizilm esi ve yerleşm elerin belirlenm esi değil, da ha ziyade d o laşım ların m ü m k ü n kılın m ası, sağlanm ası ve güvence altına alınm asıdır: İn san ların dolaşım ı, m alların dolaşım ı, havanın dolaşım ı, vb. A slında, m ek ân ın ve to p ra ğ ın bu yapılandırıcı işlevi 18. yüzyılda o rtaya çı kan yeni bir şey değil. Sonuçta, İstan b u l B oğazı’nın iki yakasını bir köprüy le birleştirm eyi ya da dağları yerinden o y natm ayı düşünm em iş hüküm daı v ar m ıdır?* A m a ta m da, alan ın ve to p rağ ın bu yapılandırılışının ve bunla ra d a ir projen in hangi genel ik tid a r ekonom isi içinde yer aldığını bilebilm t k gerekir. A caba bir to p ra ğ a dam ga vurm ak m ı, yoksa onu fethetm ek mi sn/ konusu? A caba özneleri disipline etm ek ve o nları ü retken kılm ak

1111 k o z k u

nusu, yoksa bir nüfus için bir yaşam , varoluş ve çalışm a o rtam ın a ben/.cı bıı şey yaratm ak mı?

(*)

r.lyü/n t.ıU M tl.ı İHI c ııııılc y c r ın r yıı ııç ısını K i\ ıy o r : MN rnınıl, Srrliti* |X r rx r ı|, Yu K m iik"


Şimdi bu aynı güvenlik düzenekleri çözüm lem esini başka bir örnek üze­ rinden ele alm ak ve bunu yaparken başka bir şeyi kavram aya çalışm ak istiyo­ rum : M ekânla ve o rtam la ilişki değil, yönetim le olayın ilişkisi.* O lay sorunu. H em en bir örnek vereceğim, azlık örneği. Azlık, tam olarak kıtlık değildir; 18. yüzyılın ikinci yarısındaki bir ekonom istin -o n a daha sonra yine değineceğiztam m ına göre azlık, “ bir ulusu hayatta tu tm ak için gerekli olan tahıl m iktarın­ daki güncel y etersizliktir.” 1 O halde azlık, kendi kendisini yeniden üretm e özelliğine sahip bir ender bulunm a d u ru m u d u r ve eğer o nu durduran başka bir m ekanizm a yoksa, bu durum u uzatm aya ve arttırm aya meyillidir. Aslında azlık, fiyatları yukarı çeken bir ender bulunm a d urum udur. Fiyatlar arttıkça, elbette, ender bulunan nesnelere sahip olanlar fiyatların d aha da yükselmesi için onları biriktirm eye ve onlara sahip çıkm aya başlarlar, ta ki nüfusun en te­ mel ihtiyaçları artık karşılanam am aya başlayana kad ar. H üküm etler açısın­ dan, en azından 17. ve 18. yüzyıllardaki Fransız hüküm etleri açısından azlık, bazı açık sebepler yüzünden tam da kaçınılm ası gereken bir olaydır. Bu sebep­ lerin arasından yalnızca hüküm et için en açık ve en dram atik olanını hatırlata­ cağım. Azlık fenom eninin dolaysız ve en hassas sonuçları elbette öncelikle şe­ hir ortam ında görülür, çünkü köy ortam ında azlıkla baş etm ek görece daha az zordur. Sonuç olarak azlık şehir o rtam ında ortaya çıkar ve neredeyse aynı a n ­ da çok büyük bir olasılıkla ayaklanm ayı beraberinde getirir. 17. yüzyılın dene­ yim lerinden sonra, şehir ayaklanm ası her hüküm et için öncelikle sakınılması gereken bir şey haline gelmiştir. A yaklanm anın nüfus için bir m usibet, h ü k ü ­ m et içinse bir felaket ya da kriz olduğu söylenebilir. Genel o la ra k , azlığın içinde belirdiği politik ve felsefi ufku yeniden canlandırm ayı denersek, on u n , b ü tü n m usibetler gibi, politik düşüncenin k a ­ çınılm az bir m utsuzluğu düşünm eye çalıştığında kullandığı iki kategori e tra­ fında ele alındığını söyleyebiliriz. [İlk olarak], A ntik Y unan ve Latin menşeli talih kavram ı, kör talih kavram ı [mauvaise fortune]. N e de olsa azlık saf hal­ deki şanssızlıktır, çünkü o n u n en g ö rü n ü r, en dolaysız faktörleri kötü hava, kuraklık, don, aşırı ru tu b et gibi şeyler, yani her d u ru m d a üzerinde etkide bulunulam ayacak şeylerdir. Ve bildiğiniz gibi bu k ö r talih yalnızca bir güçsüz­ lük tespiti değildir. T alih A ntik çağdan M achiavelli’ye ve h a tta N ap o ly o n ’a k ad ar gelen politik, ahlâki ve aynı şekilde kozm olojik bir kavram dır ve yal­ (*)

1

M. Foucault burada konuşmayı bırakarak, ses kayıt cihazlarıyla ilgili şöyle der: “ Genellikle cihaz­ lara karşı değilim, ama bilmiyorum -size bunları söylediğim için kusura bakm ayın-, biraz alerjim var bunlara. l.ouis-Paul Abeille, l ettre d'un negociant sur la nature du commerce des grjitts, 176.), ı. 4; yrııi d m kısım MM I, %. VI (allım ci/rıı y.ı/.ır) Hu kıt.ın h.ıkkmd.ı hk/. .ıs.ııiıd.ıkı 17. dipnot,


nızca politik bahtsızlığı [malheur] felsefi o larak düşünm enin bir biçimi değil, politik alandak i bir davranış şem asıdır. Y unan ve R om a A ntik çağında, Ortaçağ’da, N ap o ly o n dahil olm ak üzere ona k ad ark i ve h a tta belki ondan son­ raki dönem de politik sorum lu k ö r talihle o y n ar ve M achiavelli’nin gösterdiği gibi k ö r talihle ilgili bir dizi oyun kuralı m evcuttur.2 Kısacası azlık, bir halk ve bir h ü küm ran için k ö r talihin en temel biçim lerinden birisidir. İkinci o larak , azlığı d üşünm enin felsefi ve ahlâki diğer ana kalıbı, in­ sanın k ö tü doğasıdır. Azlık fenom eni, b ir ceza o larak belirdiği ölçüde, kötü doğa ile ilişkilenir.3 A m a d ah a belirli ve som ut o larak , insanların açgözlülü­ ğü -k a z a n m a , daha da çok kazanm a ihtiyaçları, b encillikleri- azlık fenom e­ nini tetikleyen bu mal b iriktirm e, m alı sahiplenm e ve alıkoym a fenom enleri­ ni kışkırttığı ölçüde, insanın k ö tü doğası da azlığı etkiler, o n u n ilkelerinden biri gibi g ö rü n ü r.4 H u k u k i-ah lâk sal nitelikli k ö tü insan doğası ve düşm üş doğa kavram ları ile kozm olojik ve politik nitelikli k ö r talih kavram ı, azlığın içinde düşünüldüğü iki genel çerçeveyi o lu ştu ru r. Ç ok d ah a belirli ve k u ru m sal bir biçim de, 17. ve 18. yüzyıllardaki Fransız toplu m u gibi bir to p lu m u n yönetim [gouvernem etıt] teknikleri ile po­ litik ve ekonom ik idare [gestion] teknikleri kapsam ında azlığa karşı ne yapı lacaktır? U zun zam andan beri o n a karşı hem hukuki hem de disiplinci bir sis­

2

3

4

özellikle bkz. Le prittce, 25. Bölüm: MQ uantum fortuna in rebus hum anis possit et quom odo illi sit occurrendum (Talih insani işlerde neye kadirdir ve ona nasıl kafa tutulabilir?)” (Fransızca çevı ri: J.-L. Fournel ve J.-Cl. Z ancarini, PUF, Paris, 2000, s. 197). Bkz. örneğin N. Delam are, Traite de la poliçe, 2. baskı, 2. cilt, M . Brunet, Paris, 1722, s. 294-295 1 “T a n n ’nın bizi cezalandırm ak ve bizi doğru yola sokm ak için faydalandığı kurtarıcı musibetlerden biridir bu çoğu zam an. [...] T anrı genellikle dünyada A dalelini tecelli ettirm ek için ikincil sebeple ri kullanır [...]. [Azlık ya da açlık] ister gökyüzünden bizi cezalandırmak ya da ıslah etmek için bi­ ze gönderilmiş olsun, ister doğanın kendi akışı sayesinde meydana gelmiş olsun, isterse insanların hasediyle olmuş olsun, görünüşte hep aynıdırlar, am a her zam an Takdir-i llahi’nin düzeyindedıı ler.” Bu yazar hakkında bkz. aşağıdaki 26. dipnot. Eski Rejim’de polisin ve halkın sıkça başvurduğu bir açıklamaya göre, fiyatların yükselmesinin vr kıtlığın esas sebebi olan ve m onopolcü tacirlere atfedilen bu “açgözlülük” hakkında bkz. öm rüm N. D elam are, a.g.e., s. 390, 1692-93’teki yiyecek kriziyle ilgili bölüm: “ Bu sırada 11692 ilkbalıa rında pas hastalığı hasadın ancak yarısını yok etmişken), kötü niyetli ve her zaman açgözlü ı.u ıı lere yalnızca bir bahane gerektiği için, azlıktan faydalanarak şeylerin değerini arttırm ayı ihmal ri mediler; tahıl fiyatlarını arttırm ak için hemen tüm kötü pratiklerini yeniden hayata geçirip sıradan tutum larına geri döndüklerini gördük: Tüm illerde dedikodular ve toplaşm alar, yayılan yanlı* my lentiler, bütün tahılların satın alınm ası yoluyla m onopol kurm a, pazarlarda açık arttırm alar, ı.ılııl lar daha olmamışken ya da tavanaralarındayken onları kiralamak ya da satm ak, onları dukk.ın larda alıkoym ak; böylece bütün ticaret, bunlar arasında hu işin efendilerine dönu>rn birkaç l>i|i nin elinde kaldı" (alıntılayan S .L Kaplan, Hread, Politics and l’o h tu a l E ıom ttny tu th? Rvmn m/ Louis XV, M aıtituıs Nijlmft, l a I laye, 1976, s. 56 / Fransızca çeviri: / v Vaın, I v l'sHple vt /<• Roı, çrv, M, A. Krvrll.ıl, Prrrııı, “ l’oıır rh ıslo ırr", Paris, 1 9 8 6 , t, S2-S \).


tem kurulm uştur; esasen azlığı engellemeye yönelik bir yasallık sistemi ve bir yönetm elikler sistemi kurulm uştur: Yani yalnızca m eydana geldiği yerde onu d urdurm aya, yalnızca onu yok etm eye yönelik değil, tam o larak onu önlem e­ ye, onun hiçbir şekilde m edyana gelmem esini sağlayam aya yönelik sistemler. Bu hukuki ve disiplinci sistem, som ut olarak sizin de bildiğiniz biçimleri alır: Klasik biçimler - fiyatların sınırlandırılm ası, özellikle biriktirm e hakkının sı­ nırlanm ası: Biriktirm enin yasaklanm ası, dolayısıyla m alı hem en satm a zo ru n ­ luluğu; ihracatın* sınırlandırılm ası: Y urtdışına tahıl gönderilm esinin yasak­ lanm ası, ki burad a da şöyle bir sınırlam a söz konusudur: Eğer tahıl tarlaları çok geniş ve çok verimliyse, verim fazlası fiyatların çok düşm esine ve köylü­ lerin zor durum da kalm asına sebep olur. Y ani bir dizi fiyat, biriktirm e, ihraç ve ekim sınırlandırm ası, insan lar en azından asgari bir m iktarı ekmeye zo r­ landıkları ya da bazı şeylerin ekimi yasaklandığı ölçüde burada bir zorlam a­ lar sistemi de var. M esela insanlar bağları k o p arıp o n u n yerine tahıl ekmeye zorlanıyor. T acirler fiyatların artm asın ı beklem eden ellerindekini satm aya zorlanıyor ve ilk h asatlard an itibaren, stokları k o n tro l etm eyi sağlayacak, ül­ keden ülkeye, vilayetten vilayete dolaşım ı yasaklayacak bir gözetim sistemi k uruluyor. T ahılların denizden taşınm ası engelleniyor. Peki bu sınırlam alar, zorlam alar, sürekli gözetim ler içeren hukuksal ve disiplinci sistem in düzen­ lenme aracı nedir? B urada am aç, tahılların m üm kün olan en düşük fiyattan satılm ası, bu sayede köylülerin m üm kün olan en az kârı sağlam ası ve şehirde­ ki insanların m üm kün olan en ucuz biçim de beslenebilmesi, böylelikle de o n ­ lara verilecek m aaşın m üm kün olan en düşük m aaş olm asıdır. Tahıl fiyatları­ nın, köylülerin kârın ın , insanların alım gücünün ve m aaşlarının bu şekilde düşük tu tu larak düzenlenm esi, bildiğiniz gibi m erkantilist olarak adlandırıla­ bilecek dönem de geliştirilen, düzenlenen ve sistemli hale getirilen bir politik ilkeydi - tabii eğer m erkantilizm den 17. yüzyıl başından 18. yüzyıl başına k a ­ d a r A vrupa’yı neredeyse tam am en etkisi altına alm ış olan yönetim ve ek o n o ­ mi idaresi tekniklerini anlıyorsak. Bu esas o larak azlığa karşı bir sistem dir. Z ira bu sınırlam a ve yasaklam aların sonunda olup biten nedir? Bir yandan bütün tahıllar m üm kün o lan en hızlı biçim de piyasaya sürülecektir. T ahıllar en hızlı biçimde piyasaya sürülünce ender bulunm a fenom eni görece olarak sınırlanm ış olacak, buna ilaveten de ihraç yasağı ile biriktirm e ve fiyat yük­ seltme yasakları en çok k o rk u lan şeyin, yani şehirlerde fiyatların artm asının ve insanların ayaklanm asının önüne geçecektir.

(*)

Michcl Foucault: İthalat.


Bu azlık-karşıtı sistem in o d ak n oktası, olası bir olaydır: M eydana ge­ lebilecek bir olay, daha m eydana gelm eden ve gerçekliğe dahil olm adan önce önlenm eye çalışılır. Bu sistem in iyi bilinen ve bin kez saptanm ış başarısızlık­ ları üzerinde uzun uzadıya d urm aya gerek yok. Bu başarısızlıklar şunlardır: İlk olarak tahıl fiyatlarının m ü m k ü n olduğu k ad ar aşağıda tutulm ası, özellik­ le tahıl bolluğu olduğu d u ru m lard a köylülerin yoksullaşm asına yol açıyor, çünkü tahıl bolluğu fiyatları aşağı çekiyor ve buğdayın fiyatı köylülerin onu elde etm ek için yaptığı yatırım lardan d ah a az oluyor; kısacası, k âr sıfıra yak­ laşıyor ve h atta üretim bedelinin altına inebiliyor. İkinci o larak, ikinci sonuç şudur: Buğdayın bol olduğu senelerde bile h asatların d an yeterince kâr sağla­ yam ayan köylüler, az to h u m ekm ek zo ru n d a kalıyorlar. N e k a d a r az kâr ederlerse elbette o k ad ar az to h u m ekebilecekler. Bu az to h u m ekim inin sonu­ cu olarak da, en ufak bir iklim değişikliğinde, yani biraz fazla sıcak, biraz faz­ la soğuk olduğunda, biraz fazla kuraklık ya da nem olduğunda, nüfusu bes­ lemeye ancak yetecek bu buğday m iktarı gereken norm ların altına düşecek ve ertesi sene azlık baş gösterecektir. Ö yle ki, bu en düşük fiyat politikası, tam da önüne geçilmeye çalışılan m usibete yol açar, yani azlığa sürekli m aruz k a­ lınm ası sonucunu doğurur. B ütün b u n ların hem şem atik hem de biraz sıkıcı havası için kusura bakm ayın. Peki bu sistem 18. yüzyılda çözülm eye başladığı zam an işler nasıl gelişecek? H erkesin bildiği gibi, ve bu d o ğ ru d u r da, ekonom iye dair yeni bir anlayışın içinden, ve h atta ekonom ik düşüncenin ve ekonom ik çözüm lem enin k urucu edim i olan fizyokratik d o k trin in içinden, ekonom ik yönetimin* ilke si o larak tahılların dolaşım ı ve ticaret serbestisi fikri ortay a çıkm ıştır. Fizyok rad arın , bir ulusta elde edilebilecek biricik, neredeyse biricik ürünün köylü ü rünü olduğu yönündeki ilkesinin teorik sonucu, ya da d aha ziyade temel bir teorik ilkenin p ra tik so n u cu d u r b u .6 A slında, tahıl dolaşım ındaki serbesti nin, fizyokratik sistem in teorik ve m antıksal bir sonucu olduğu yadsınam az. Temeli ister fizyokratik düşüncenin kendisi, ister fizyokratların 1754-1764 seneleri arasın d a Fransız hük ü m etin e bu düşünceyi d ay atm aları olsun, bıı saptam ada doğruluk payı vardır, am a bu yeterli değildir. Sonuç olarak bana öyle geliyor ki, bu politik tercihin, ekonom ik regülasyonun bu şekilde pr<>n 5

6

Bu kavram , uG ra in sn m addesinin sonuç bölüm ünü o luşturan “ M axim es de g o u v r n tv tn tn i ecoM )m ique"ten (1757; R Q uesnay et la physiocratie, INED, 1958, 2. Cilt, s. 4 9 6 -S 10 içimle) uM aximes generales du gnuvernem ent eam om ique d'un royaume agrıcole*'» kadar (1767; <j s. Y49-976) QuehMjy'nin düşüncesinin temci direğini oluşturur. İlk/., o rncftın I . (^ ııc s n a y , ubnfn)ts" m a d d e si, 2. ( lılt , u. SK2: “ U lu su n g e lir in im sa k la y a n y ıllık / c ıiK in lık lc ı, b utun g id e rle r y ık tık ta n M iıu a , (a ş ın m a / in a lla rd a n ta K İa n a ıı k a ıd ıı


ram lanışının yalnızca bir ekonom ik teorinin p ratik bir sonucu olduğunu d ü ­ şünm ek yanlış olacaktır. Bana öyle geliyor ki, 1754-1764 senelerindeki bü­ yük ferm an ve “ beyannam e’Merin ortay a çıkm asını sağlayan şey, b u rad a olup biten şey, aslında fizyokratların ve onların teorisinin desteğiyle m eydana ge­ len büyük bir değişim dir, d ah a doğrusu yönetim tekniklerindeki büyük bir değişimin bir evresidir ve benim “güvenlik düzenekleri” adını verdiğim şeyle­ rin yerleşmesinin öğelerinden biridir. Başka türlü söylersek, tahılların serbest dolaşım ının ilkesini, teorik bir alanın sonucu olarak okuyabileceğiniz gibi, ik­ tid a r teknolojilerinin d ö n ü şü m ü n ü n bir parçası, bana m odern toplum ların özelliklerinden biri gibi görünen güvenlik düzenekleri tekniğinin yerleşmesi­ nin bir parçası olarak da okuyabilirsiniz. H er h alü k ârd a, fizyokratlardan çok daha evvel bazı hüküm etlerin ta ­ hılların serbest dolaşım ının yalnızca d ah a iyi bir gelir kaynağı değil, azlık m u ­ sibetine karşı daha iyi bir güvenlik m ekanizm ası olduğunu düşündükleri doğ­ rudur. İngiliz politikacılar bu fikre çok erkenden, 17. yüzyılın sonundan iti­ baren vakıf olm uşlardır, çünkü 1 6 8 9 ’da tahılların serbest dolaşım ını kabul eden ve dayatan bir yasalar b ü tü n ü n ü P arlam en to ’d an geçirm işlerdir - ancak bu serbest dolaşım a bir destekte bulunm uş ve bir düzenlem e getirm işlerdir. İlk olarak, bolluk ve iyi h asat dönem lerinde, tam da bu bolluk yüzünden dü ş­ me tehlikesi altında bulunan buğday fiyatını, genel o larak tahılların fiyatını desteklemeye yarayacak ithalat özgürlüğü söz k o nusudur. Fiyatları destekle­ mek için yalnızca ith alat serbestisi getirilm ekle kalınm ıyor, aynı zam anda da bu serbestiye bir düzeltm e, bir katkı getiren bir prim sistemi kullanılıyordu.7 Ve ikinci olarak, verimli h asat dönem inde İngiltere’ye çok fazla ithalat yapıl­ m asını engellemek için, ith alat vergileri ithal ürünlerin bolluk y aratarak fiyat­ ları aşağı çekmesini engelleyecek şekilde düzenleniyordu.8 Yani doğru fiyat, bu iki tü r önlem sayesinde elde ediliyordu. 1689’daki bu İngiliz m odeli yalnızca ekonom i kuram cıları için değil, 18. yüzyıl F ran sa’sında bir şekilde idari, politik ve ekonom ik bir sorum luluk üstlenm iş olan herkes için de büyük bir tartışm a konusuydu.9 Tahıl dolaşı­ 7

8 9

Bu, yasanın sabitlediği fiyatlar geçilmediği sürece, İngiliz gemilerinden tahılların çıkışı sırasında ücret dağıtma sistemidir (bkz. E. Depitre, Cl.-J. H erbert’in İ s sal sur la poliçe generale des grains (1755) kitabına giriş, L. G eutner, “ Collection des economistes et des reform ateurs sociaux de la France”, Paris, 1910, s. XXXIII. Bu metin, Foucault’nun belge kaynaklarından birini oluşturur). “ Olağan fiyatları kanunların belirlediğinden daha az kaldığı sürece” yabancı tahılların ithalatının yasaklanması (bkz. E. Depitre, a.g.e.). B k z . mesela Claude-Jacqucs H erbert ( 1 7 0 0 -1 7 5 8 ) , Essai sur la poliçe generale des grains, op.cil., Londra, 1753, •. 4 4 -4 5 : “ H ollanda'yla aynı ilkeler üzerine k u ru lm u ş olan Ingiltere, 11 .ılı ıll.ır ■ıı | tıı k m ııır s ıııd r ıı d rftıl, yalnı/cü bolluk f .u l.u ım l.ın » .ık ın ır «ıbı Korunuyor. Altmış yılılır, ilk l>,ıkı>ı.ı


m ındaki serbestinin 18. yüzyıl F ransa’sının temel politik ve teorik so runların­ dan birini oluşturduğu otuz yıllık bir dönem di bu. Burada üç evre söz k o n u ­ sudur: Bir yandan, 1 7 5 4 ’ten evvelki aşam a, yani eski yasal-disiplinci sistemin hâlâ olum suz sonuçlarıyla birlikte revaçta olduğu dönem ve buradaki bir di­ zi polem ik; 1 7 5 4 ’te F ran sa’da aşağı yukarı İngiliz m odelini örnek alan bir re­ jim in kabul edilm esi, yani bir anlam d a desteklenen ve düzeltilen göreli bir ö zgürlük;10 sonra da 1 7 5 4 ’ten 1764’e k a d a r -v e yalnız o e sn a d a - fizyokrat­ ların ortaya çıkışı11 ve tahıl özgürlüğü lehine politik ve teorik alanda gelişen bir dizi polem ik; son o larak , M ayıs 1 7 6 3 12 ve Ağustos 1 7 6413 ferm anlarıyla, birkaç sınırlam a dışında tah ılların neredeyse tam serbestisinin getirilm esi. Dolayısıyla fizyokratların zaferi,14 ayrıca d o ğrudan fizyokrat olm asalar da bu

10

11 12

13

14

tuhaf görünen, am a buna rağmen onu azlığın körü sonuçlarından koruyabilmiş olan bir yöntem benimsedi bu ülke. Yalnızca girişte vergi var, çıkışta hiç yok; tam tersine bunu heveslendirip ödül­ lendiriyorlar. n 1755’teki ikinci baskıda (daha önce alıntılandı) bulunan daha ayrıntılı çözümleme için bkz. s. 43-44. G ournay’in takipçisi olan H erbert, Boisguilbert (Detail de la France ve Traite de la naîure, culîure, commerce et interet des grains, 1707), Dupin (Mentoire sur les Bleds, 1748) ve Plum art de Dangeul (Rem arque sur les avantages et les desavantages de la France et de la GrandeBretagne par rapport au comm erce et aux autres sources de la Puissance des Etats, 1754) ile bir­ likte İngiliz modelini takip ederek tahıl dolaşım ında serbestiyi ilk savunanlardan biri olmuştu. Ne­ ticede en büyük etkiyi yaratan onun kitabı olm uştur. 18. yüzyılın ortasından itibaren tahıllar ko­ nusunda genel kanıyı etkileyen wçok sayıda bildiri, deneme, inceleme, m ektup, gözlem, cevap veya diyalog” hakkında bkz. J. L etaconnoux, “La question des subsistances et du commerce des grains en France au XVIIIeme siecle: travaux, sources et questions â traiter”, Revue d'histoire moderne et contemporaine, M art 1907, bu makaleyi alıntılayan Depitre, a.g.e., s. VI. Krallık sınırları dahilinde tahıl ve unların dolaşım serbestisini kuran ve bolluk yıllarında ihraca­ ta izin veren, genel denetçi M oreau de Sechelles tarafından imzalanan fakat selefi M achault d'Arnouville tarafından tasarlanan 17 Eylül 1754 fermanı. Bu metin aslında Vincent de G ournay tara­ fından hazırlanm ıştı (bkz. aşağıdaki 15. not). Bkz. G. Weulersse, Le M ouvem ent physiocratique en France de 1756 a 1770, Felix Alcan, Paris, 1910, 2 cilt; 1754-1764 seneleri için bkz. 1. Cilt, s. 44-90: “Les debuts de PEcole” . Bkz. G.-F. Letrosne, Discours sur Vetat actuel de la magistrature et sur les causes de sa decadence, fbasım yeri belli değil], 1764, s. 68: “ 25 Mayıs 1763 bildirgesi, utangaçlıktan dolayı tesis edilmiş, âdetlerin bu kadar uzun süre devam ettirdiği, monopole bu denli elverişli ve keyfi iradenin çok ho­ şuna giden bu iç sınırları yıktı, fakat esas adım [yani iç serbestiyi tam am layacak olan ihracat ser* bestisi] bundan sonra atılmayı bekliyor”, S.L. Kaplan, Le Pain..., alıntılanan çeviri, s. 107. Lel rosne (ya da Trosne) aynı zam anda tahıl ticaretindeki serbesti üzerine küçük bir kitabın yazarıdır (bkz. aşağıdaki 14. not). Gerçekte Tem muz 1764. “ Mayıs bildirgesi tahıl ticaretini ulusal bir mesele olarak görür. Tem ım ıı 1764 ferm anı, tahıl ve unların ihracatına m üsaade ederek ona uluslararası bir boyut ekler. |...|M (S. L. Kaplan, alıntılanan çeviri, s. 78; daha fazla ayrıntı için bkz. s. 79). Bkz. G. Weulersse, Les Physiocrates%G. Doin, Paris, 1931, s. 18: “ 1764’teki özgürleştirici fcrın.ı nın esas yazarı Igenel denetçi Laverdy’nin danışmanı T rudaine de M ontigny idi| ve hıınıı yti/ııı.ılt için başvurduğu kişi kimdi? T urgot ve sonunda metni neredeyse tamam en üstün grim Dııpont. I r T rosne’un t a liherti {du com merce/ des grains touftturs utıle et jamaıs nuısıble |l ’.ıri«, 1 S | k ı u hı onun sayesinde ıllrrdr ytiytldı vc genel denetçi, polıhk.um ı suvum ıuk ıçııt g rrrk rn aynıları bu r.ıd.ı buldu.M


meseleyi destekleyenlerin, mesela G o u rn a y ’n in 15 y andaşlarının zaferi. Yani 1764, tahıllardaki serbestinin senesi. N e yazık ki ferm an Ağustos 1764’te k a­ bul ediliyor. Eylül 1764’te, yani aynı sene, birkaç hafta sonra, G uyana’daki kötü hasat fiyatları astronom ik ölçülerde yükseltiyor ve tahıllardaki bu ser­ bestinin iyi bir fikir olup olm adığı tartışılm aya başlanıyor. Ve böylece, bu kez daha savunm aya yönelik üçüncü bir tartışm a dönem i doğuyor: B urada da fiz­ y o kratlar ve fizyokrat olm aksızın aynı ilkeleri savunanlar, 1764’te neredeyse tam olarak kabul ettirdikleri özgürlüğü savunm ak zo ru n d a kalıyorlar.16 Yani b u rad a m etinlerden, projelerden, p ro g ram lard an , açık lam alar­ dan oluşan bir bütün var. Ben bunların arasında bir y andan büyük bir önemi olan, hem de en şem atik ve en açık olan m etinle ilgileneceğim. Bu 1763 ta rih ­ li bir m etindir ve ismi şudur: Lettre d ’un negociant sur la nature du com m er­ ce des grains [Tahıl Ticaretinin D oğası Ü zerine Bir Tacirin M e k tu b u ). Bu m etnin yazarı Louis-Paul A beillle,17 hem m etninin yarattığı etki sayesinde 15

16

17

Vincent de G ournay (1712-1759): O n beş yıl boyunca C adix’te tüccar, sonra 1751'den 1758’e ka­ dar ticaret idarecisi. Avrupa’daki çeşitli yolculuklardan sonra» öğrencisi Cliquot-Blervache ile bir­ likte Considerations sur le commerce (1758) kitabını yazdı, Ticaret Dairesi için çeşitli raporlar ka­ leme aldı ve josiah Child’in Traites sur le commerce kitabının bir çevirisini yaptı (1754; orjinali 1694) (tefsiri hayattayken basılamadı; ilk basım Takum i Tsuda, T okyo, 1983). “ Fransız tica­ ret idaresindeki rolü, Amiens Akademisi’ndeki ekonomik incelemeler yönetimi çalışması ve özel­ likle de ekonomik çalışmaların yayınlanm asındaki gayrıresmi rolü sayesinde, Fransa’nın ekono­ mik düşüncesinin gelişimi üzerindeki etkisi çok büyük olm uştur.” (A. M urphy, “ Le developpement des idees econom iques en France (1750-1756)”, Revue d'histoire m oderne et contemporaine, cilt XXXIII, Ekim-Aralık 1986, s. 523). C antillon’un fikirlerinin yayılmasına katkıda bulun­ du ve Dupont de N em ours’dan beri sıklıkla kendisine atfedilen “ bırakınız yapsınlar, bırakınız geç­ sinler” ifadesinin başarılı olmasını sağladı (bu ifadenin kaynağı hakkında bkz. Naissance de la biopolitique içinde, d ’Argenson hakkındaki not, 10 Ocak 1979 dersi, s. 27, 13. not. Bkz. T urgot, “ filoge de Vincent de G ournay”, Mercure de France, Ağustos 1759; G. Schelle, Vincent de G our­ nay, Guillaumin, Paris, 1897; G. Weulersse, Le M ouvem ent physiocratique..., op.cit., cilt 1, s. 5860; G. Weulersse, Les Physiocrates, op.cit., s. XV ve S. M eysonnier’nin artık bir başvuru kaynağı oluşturan kitabı, La Balance et l ’Horloge. La genese de la pensee liberale en France au X V II ib n e siecle, Les £ditions de la passion, M ontreuil, 1989, s. 168-236: “ Vincent de G ournay ou la mise en oeuvre d ’une nouvelle politique econom ique” (ayrıntılı bibliyografi, s. 168-187). G ournay'nin esas takipçisi, T urgot’dan sonra M orellet idi (bkz. G. Weulersse, Le M ouvem ent physiocratique..„ op.cit., cilt 1, s. 107-108; Id., Les Physiocrates, s. 15). Bkz. E. Depitre, H erbert, Essais..., op.cit, içindeki girişi, s. VIII: “ [...| bu dönem , yoğun yayınlar ve ateşli polemikler dönem idir. Ama Ekonomistlerin konum u daha az iyidir, saldırı konum undan savunma durum una geçmeleri gerekir; başrahip G aliani’nin Diyalog*larına yoğun biçimde cevap verirler [Dialogues sur le commerce des bles, L ondra, 1770].” Louis-Paul Abeille (1719-1807), Lettre d 'u n negociant sur la nature du commerce des grains (Marsilya, 8 Ekim 1763), [basım yeri ve zamanı belli değil); yeniden basım L.-P. Abeille, Premiers Opuscules sur le com merce des grains: 1763-1764 içinde, giriş ve içindekiler bölüm ü Edgar Depitre’e ait, P. Geuthner (“ Collection des economistes et des reform ateurs sociaux de la France” ), Pa­ ris, 191 1 , s. 89-103. Abeille hu metni yayınladığı sırada 1756’da (îoıırnay'in d r katılımıyla k ıır u lan lirotnııya Tarım llırlifti'ııiıı sekreteriydi. Iı/ynkrutık i c / l r r ı kabul etim A h o ıllr , )7<ıKMc I u a ırt


önem kazanm ıştır, hem de G o u rn ay ’in yandaşı olduğu için neredeyse bütün fizyokratik kon u m lara yakındır. Dolayısıyla bu dönem in ekonom ik düşünce­ sinde bir tü r dönüm noktasını temsil eder. Eğer bu metni referans olarak alır­ sak -aslın d a başka bir dizi m etnin de örneğini teşkil eder ve bence Abeille’in bu Lettre d ’u n negociant m etninde bulunan ilkeler başka m etinlerde bulaca­ ğımız ilkelerin aynısıd ır-, burad a yapılan nedir? T abii Abeille’in m etnini teo­ rik bir alan çözüm lem esi içinde ele alabilir, içerdiği yön verici ilkelerin, kav­ ram ların ve teorik öğelerin vb. oluşum kurallarının neler olduğunu düşünebi­ liriz, ki tabii o zam an net ü rün teorisini de yeniden ele alm am ız gerekecek­ tir.18 A ncak ben bu m etni bu biçim de ele alm ak istem iyorum . Yani bir bilgi arkeolojisinin içinde değil, iktid ar teknolojilerinin bir soybilimi dahilinde ele alm ak istiyorum . Ve bana öyle geliyor ki, m etnin işleyişini bu kavram ların oluşum unun kuralları uyarınca değil, önerdiği politik eylem program ları ile boyun eğdiği am aç ve stratejiler etrafında yeniden ortaya çıkarabiliriz. Bana öyle geliyor ki, burad a ilk ortaya çıkacak şey şu olurdu: H ukukidisiplinci sistem de ne pahasına olursa olsun kaçınılm ası gereken şey, daha o r­ taya çıkm adan engellenm esi gereken şey, yani azlık ve pahalılık, kısacası ön ü ­ ne geçilmesi gereken m usibet, Abeille için, fizyokratlar için ve o n lar gibi dü­ şünenler için bir m usibet değildir. Ve bunu bir m usibet o larak görm em ek ge­ rekir, yani o n u ilk olarak doğal bir fenom en olarak görm ek ve dolayısıyla, ikinci o larak, ne iyi ne de kötü olarak görm ek gerekir. O , olduğu gibidir. Ka­ çınılacak ya da kaçınılm ayacak şeylerin ahlâki terim lerle, ya da sadece iyi vc k ö tü terim leriyle bu şekilde saf dışı bırakılm ası, analizin temel hedefinin piya­ sa olm am asını, yani ü rü n ü n arz ve talep üzerinden belirlenen fiyatı olm am a­ sını gerektirir. A naliz b u rad a birkaç adım gerileyecek ve araştırm a nesnesi

18

Dairesi’ne sekreter olarak atandı, am a daha sonraları fizyokratlara mesafe aldı. Yaşamı ve eserle ri hakkında bkz. J.-M . Q uerard, La France litteraire, ou Dictionnaire bibliographique des savanti, historiens et gens de lettres de la France, F. Didot, 1. Cilt, Paris, 1827, s. 3-4; Abeille’in 1769'da fizyokratlardan kopması hakkında (“ Daha sonraları Abeille, D upont'a karşı N ecker'i savunacak tır” ), bkz. Weulersse, Le M ouvem ent physiocratique..., op.cit., cilt t , s. 187-188. Abeille aynı za m anda Reflexions sur la poliçe des grains (1764, yeniden yayınlayan Depitre, in Premiers Opu% cules..., s. 104-126) ve Principes sur la liberte du commerce des grains (Amsterdam-Paris, l)e»a int, 1768’de isimsiz yayınlandı) kitaplarının yazarıdır. F. Veron de Forbonnais bu broşüre derhal cevap vermiştir “ Examen des Principes sur la liberte du commerce des grains” , Journal de l'agrı culture, (Ağustos 1768). Aynı yılın Aralık ayında buna verilen cevap da şudur: Ûphemerıdes du 11 toyen - le journal physiocrate (bkz. G. Weulersse, Le M ouvem ent physiocratique..., op.cit., cilt I , bibliyografik indeks, s. XXIV). Bu kavram hakkında hkz. G. Weulersse, a.g.e., cilt 1, s. 261-268 (“ Fizyokratlar için Kf'ı.rk kcIii, tam Jnlaııııyl.ı Krlır, ancak nrl grlır ya d.ı ııct üriıııdıir; vc ıtrt Kclırdnı anladıkları da toplanı tını ihiii tııkrtılm ryrn kiMimlır, ya ila ıırrtım Kulrrlm nın dışındaki l'nıl ıınındur").


olarak piyasada belirlenen ender bulunm a-pahalılık fenom enini değil (çünkü ender bulunm a ve pahalılık fenom enini piyasanın kendisi, piyasanın alanı be­ lirler), benim “ tahılın ta rih i” adını verdiğim şeyi inceleyecektir: Tahılın ekil­ diği andan itibaren ihtiyaç duyulan çalışm a, zam an ve ekili alan - dolayısıyla da fiyat. Tahıl ekildiği an d an , üretebileceği tüm kârı ürettiği ana k a d ar nasıl bir yoldan geçiyor? O halde çözüm lem enin birliğini sağlayan şey, ender bulunm a-pahalılık etkileriyle birlikte piyasa değil, toprağın kalitesi, yetiştirm e­ deki özen, kuraklık, sıcaklık, nem gibi iklim koşulları, bolluk ya da ender bu­ lunm a, piyasaya sürülm e vb. m ekanizm a ve yasalar uyarınca başına gelebile­ cek ve bir anlam da doğal olarak gelebilecek her şeyle birlikte tahılın kendisi­ dir. Üzerinde etkide bulunulm aya çalışılacak olay, azlık takıntısından çok ta ­ hılın gerçekliğidir. T ahılın tarihini, ideal bir çizgiye o ranla değiştirecek ya da oynatacak bütün dalgalanm a ve olaylar, tahılın tarihinin tam am ı: İşte bolluk ve ucuzluk, azlık ve pahalılık dalgalanm aları gibi bir düzenek, bu tü r bir ger­ çekliğe bağlanacaktır. Bu d alg alan m alar, o nları engellem ek için bir şeylere engel olup bir şeyleri yapm aya zorlayan hukuki ve disiplinci bir sistem ta ra ­ fından yasaklanm azlar ya da önceden engellenm ezler. Abeille’in, fizyokratla­ rın ve 18. yüzyıldaki ekonom i teorisyenlerinin elde etm eye uğraştıkları şey, bu fenom enin kendi gerçekliğinden bir şey kaybetm eden ve engellenm eden yavaş yavaş telafi edilm esini, frenlenm esini, nihayet sınırlanm asını ve so n u n ­ da da iptal edilm esini, bu dalgalanm aların gerçekliğine bağlanarak ve başka gerçeklik öğeleriyle bağlantılar k u ra ra k sağlayan bir düzenektir. Başka türlü söylersek, artık hukuki-disiplinci bir sistem değil bir güvenlik düzeneği olan bu düzenek, önceden engellem eye çalışarak değil, bo llu k/azlık, p ah alılık / ucuzluk dalgalanm asından oluşan bu gerçeklikte yapılan bir çalışm a ile, bu gerçekliği esas alarak kurulur. Peki tanınıp kabul edilen, üzerine bir değer yargısında bulunulm adan yalnızca doğa olarak tan ın an gerçekliğe d ayanan bu düzenek nelerden o lu ­ şur? Bu değişim gerçekliğine d ay an arak o nu düzenlem eyi sağlayan bu düze­ nek nedir? Bu bilinen bir şey olduğu için özetlem ekle yetineceğim. İlk o larak, m üm kün olan en düşük fiyatı hedeflem ek değil, tersine tahıl fiyatındaki bir artışa izin verm ek, h a tta bu artışı teşvik etm ek söz k o nusudur. T ahıl fiyatın­ daki bu artış, ithalatı prim lerle desteklerken ihracatı vergilendirerek baskı a l­ tına alan İngiliz yöntem inde olduğu gibi biraz yapay araçlarla elde edilebilir. T ahıl fiyatı bu biçim de arttırılabildiği gibi, bütü n depolam a yasakları kaldırı­ labilir ve böylece insanlar istedikleri gibi, istedikleri an d a, istedikleri m ik tar­ da tahılı depolayabilir ve saklayabilirler, bolluk olduğu anda piyasayı hafifle­


tebilirler - fizyokratların paylaştıkları liberal (bu “ liberal” kelimesine daha sonra değineceğim) çözüm işte budur. Aynı şekilde, insanların istedikleri an da, dış fiyatlar kendileri için avantajlı hale geldiği anda tahıllarını yabancı ül kelere yollayabilm elerini sağlam ak üzere bütü n ihracat yasakları da kaldırılır. B urada da piyasa rah atlar, genişler ve dolayısıyla bir yandan stoklam a iınkâ nı, bir yandan da ihracat izni, bolluk olduğu zam an fiyatları sabit tutm aya yarar. D aha önceki sistem de im kânsız olan ve istenm eyen şey, önceki sisteme o ranla burada p arad o k sal olan şey, bollukla aynı zam anda fiyatların görecc yüksek olm asıdır. Bu a rad a örneğin Abeille gibi biri ve o dönem de yazan her kes, 1762 ve 1764 seneleri arasındaki bir dizi iyi hasada denk gelmiş o lduk­ ları için, bunları elverişli koşullarda yazıyorlardı. O halde bolluk dönem inde bile fiyatlar artıyor. Peki fiyatlardaki bu ar tışla birlikte ne olacak? İlk olarak, ekim alanları genişleyecek. Ö nceki h asa t­ ta n iyi p a ra k azan an köylülerin ekm ek için çok tahılları olacak ve toh u m lar­ la iyi bir ekim için gereken harcam aları yapabilecekler. Böyle olunca da, iyi p ara kazandıran bu ilk h asattan sonra gelecek hasadın da iyi olm ası ihtimali artacak. Ve iklim şartları çok iyi olm asa da, ekilen alanların genişliği ile eki m in kalitesi bu k ö tü şartları telafi edecek ve yokluğun önüne geçilmesi ilil 1 m ali artacak. Z aten her d u ru m d a, ekim alanı genişlediği zam an ne olacak? F iyatların bu ilk yükselişi ertesi sene aynı ayarda ve aynı o ran d a olm ayaca k, çünkü son kertede ne k a d a r çok bolluk olursa fiyatlar o k a d ar yavaşlam a e^ı limi gösterecek, öyle ki fiyatların ilk yükselişi azlık riskinin zorunlu bir azalı şıyla ve bu fiyat artışının yavaşlam asıyla sonuçlanacak. Öyleyse azlık ihtim.ı li ve fiyat yükselişi aynı anda azalm ış olacak. Şimdi, birinci sene iyi h asat ve fiyat yükselmesi, ikinci sene de yeterin ce iyi h asa t -v e dolayısıyla fiyat yükselişinin yavaşlam ası- olduğu durum dan, yani a rt ard a iki sene iyi hasat alınan bu şem adan yola çıkalım , fakat bu k<v tersine ikinci senenin katıksız ve tam bir azlık içinde geçtiğini varsayalım Abeille’in akıl yürütm esi şöyledir: Azlık denen şey tem elde nedir? Azlık, Iik, bir zam an nüfusun h ay atta kalm ası için gereken besinlerin tam bir yoklumu, bunların hepten yok olduğu bir du ru m değildir. Ç ünkü böyle olsaydı ıııılııs yok o lurdu. N üfus birkaç günde ya da birkaç haftada ö lü rdü; fakat Alıcı lir V göre bir nüfusun yem ek bulam adığı için yok olduğu hiç görülm em iştir. A/.lık bir “ h ü ly ad ır” 19 der Abeille. Yani, hasat ne k ad ar az olursa olsun, nüfusu 011 19

L.*P. A h e ille , l.e ttr e d 'u n n e g o c id tıt..,, 1 7 6 3 b a s k ıs ı, ı. 4; yem den k ıs ım 1 9 1 1, ı. 9 1 : “ A / lı k , y.ı ııi h ir U lu s 'u y a şa tm a y a yeteerk ta h ıl m ik t a r ın d a k i g u n ccl y e t r r s ı/lık , r l h r i i r y a p a y h ır *ry»lıı

hu

m ın ıg n h a sa d ın k o lin in im tam a n la m ıy la * ı(ır o lm anı ^ r ır k ır . H ı/, I7 ()‘> \l.ı h ılr , .ı^ lı^ ııı y r ıy iı


ay, sekiz ya da altı ay boyunca besleyecek bir şeyler her zam an vardır, yani en azından bir süre için nüfus yaşayabilecektir. T abii ki azlık çok erkenden ken­ dini belli eder. Düzenlenecek fenom enler altıncı ayın so nunda insanlar aç k al­ dıkları zam an ortay a çıkm azlar. En baştan itibaren, yani hasadın kötü o ld u ­ ğu anlaşıldığı an d an itibaren bazı fenom enler ve dalgalanm alar ortaya çıka­ caktır. H em en fiyatlar yükselir ve satıcılar bunu derhal şu şekilde hesaplarlar: Geçen sene şu k ad ar buğday varken, bir to rb a ya da bir o kka buğday için şu k ad ar para aldım ; bu sene iki kat daha az buğdayım var, dolayısıyla o k kası­ nı iki k at daha pahalıya satacağım . Ve piyasada fiyatlar artar. F akat, der Abeille, bırakalım fiyatlar artsın. Ö nem li olan bu değildir. İnsanlar ticaretin ser­ best - b ir ülkenin sınırları içinde ve bir ülkeden diğerine serb e st- olduğunu bildikleri sürece, altıncı ayın so nunda ithalatın ülkede eksikliği çekilen buğ­ dayı telafi edeceğini çok iyi bilirler. F akat buğdayı olan ve onu satabilecek d u ­ rum da bulunan, ancak ellerindekini fiyatların çok artacağı o m alum altıncı aya k ad ar saklam a niyetinde o lanlar, başka ülkelerden ne k a d ar buğday gele­ ceğini bilmezler. Altıncı ayda belki de çok fazla buğday geleceği için fiyatla­ rın düşüp düşm eyeceğini bilmezler. Y ani insanlar, fiyatların düşüp düşm eye­ ceğini bilmedikleri bu altıncı ayı beklem ektense, daha ilk an d an , kötü hasa­ dın ilanından itibaren, fiyatlardaki küçük artıştan faydalanırlar. T ahıllarını piyasaya sürerler ve böylece, düzenlem e dönem lerinde görülen, insanların k ö ­ tü hasat haberi yayıldığı an d an itibaren buğdayı saklam aları gibi durum lar ortaya çıkmaz. Y ani, fiyatlar yükselecek, fak at hızlıca sakinleşip tavan yapa­ caktır, çünkü herkes altıncı aydan son ra gelmesi beklenen o büyük ith alatla­ rı düşünerek buğdayını satacak tır.20 Aynı fenom en, yabancı ülkelerden gelen ithalatçılar için de söz konusu

20

zünden sildiği hiçbir H alk görm edik.” Bu kavrayış yalnızca Abeille’e ait değildir. Bkz. S.L. K ap­ lan, Le P a in ...y s. 74-75: “ [...] hayatta kalma sorunlarını ele alan insanlar kıtlığın ‘gerçek’ oldu­ ğuna ikna olmuş değiller. Kimi sözde azlıkların gerçek kıtlıklara benzediğini kabul ederler, ancak bunların gerçek bir tahıl yokluğuyla ortaya çıkmadığını söyleyerek itiraz ederler. En eleştirel olan­ lar, aynı zam anda hüküm ete en çok karşı olan fizyokratlardır. Lemercier, 1725 azlığının yapay ol­ duğunu yazar. Roubaud, 1740’taki azlığı, suni azlıklar listesine ekler. Q uesnay ve D upont, azlık­ ların büyük çoğunluğunun toplum sal kanılar tarafından ortaya çıktığına inanırlar. Fizyokratlar­ dan nefret eden Galiani’nin kendisi dahi, azlıkların dörtte üçünün “ hayalgücünün bir hastalığı” olduğunu söyler. Kasım 1764’de C aen’da, C herbourg’da ve D auphine’de ayaklanm alar çıktığın­ da, liberal politikanın yeni çağını sıcak bir şekilde karşılayan Journal econom iquey “ yapay azlık endişesi”nden alayla söz ediyordu” (S. L. Kaplan, a.g.e., s. 138). L.-P. Abeille, Lettre d ’un negociant..., 1763 baskısı, s. 9-10; 1911 baskısı, s. 94: “ Özgürlüğün pa­ z a r fiyatlarının sabit kalmasını engellemeyeceği doğrudur; ama onları yükseltmek şöyle dursun, belki de düşmelerini sağlar, çünkü yabancıların rekabetini sürekli engeller ve rekabetten endişele­ nenlerin sa t m a k için acele etmeleri gerekir, bu yüzden daha d a düşük kârlarla yetinmek 7o ru ıu l.t k iilın .ııu .ık içııı, k j ıl . ır ı n ı Hinırl.ım.tl.trı gerekir."


o lacaktır, çünkü eğer F ran sa’da bir azlık olduğu ortay a çıkarsa, İngiliz, Al­ m an, vb. ithalatçılar fiyatların artışından faydalanm ak isteyeceklerdir. Fakat onlar da bu şekilde F ran sa’ya ne k a d a r buğday geleceğini bilmezler. R akiple­ rinin elinde ne k a d a r buğday olduğunu bilm ezler, ne zam an, hangi anda, ne m iktarda buğday getireceklerini bilmezler; dolayısıyla fazla beklem ekle kötü bir iş yapıp yapm ayacaklarını da bilmezler. Anlık yükselm eden faydalanarak onlar için dış p azar olan F ran sa’ya buğdaylarını satm a eğilimleri buradan ge­ lir; sonuçta buğday tam da ender olduğu ölçüde çoğalır.21 Yani kötü bir h a ­ sadın yol açtığı enderlik-pahalılık fenom eninin kendisi, bir n o k tad a, kendisi­ ni yavaş yavaş düzeltecek, telafi edecek, d u rd u racak ve nihayetinde iptal ede­ cek olan şeyi, hem kolektif hem de bireysel m ekanizm alar sayesinde (biraz­ d an bun lard an söz edeceğiz) yaratır. Yani fiyatlardaki artış, azalm ayı yaratır. Azlık, tam da azlığa doğru götü ren bu h areketin gerçekliği sayesinde iptal edilmiş olacaktır. Öyle ki, tahılların dolaşım ının tam anlam ıyla serbest bıra­ kıldığı böyle bir teknik kullanıldığında azlık olam az. Abeille’in dediği gibi, azlık bir hülyadır. Piyasanın m ekanizm alarının bu şekilde kavranışı, yalnızca olup bite­ nin bir çözüm lem esi değildir. Bu, olup bitenin bir analizi olduğu kad ar, olm a­ sı gerekene dair de bir prog ram d ır. F ak at bu çözüm lem e-program lam ayı ger­ çekleştirebilm ek için bir dizi koşul gerekir. Belki de bunları ben süreci an latır­ ken fark etm işsinizdir. İlk o larak , analizin*' epeyce genişlemesi ve bunun ilk olarak üretim meselesine yönelik olm ası gerekir. T ek rar edecek olursak, artık yalnızca piyasayı değil, ilk üretici edim lerden en son k âra k adarki bü tü n d ö n ­ güyü ele alm ak gerekir. T arım cının kârı, ele alınm ası, işlenmesi ya da kendi haline bırakılm ası gereken bütüne dahildir. Analiz, ikinci olarak, piyasayı ele alacak şekilde genişlem elidir, çünkü yalnızca bir piyasayı, F ransa’nın iç piya sasını değil, dünya çapındaki tahıl piyasasını ele alm ak ve bu piyasayı tahılın satılabileceği her bir iç piyasayla ilişki içinde düşünm ek gereklidir. Dolayısıy la F ransa’da belli bir piyasada alıp satan insanları düşünm ek yetmez. Dünya nın her ülkesinde ve tü m piyasalarda satılabilecek tahıl m iktarlarını düşün mek gerekir. Y ani analiz hem üretim alanında, hem de piyasa alanında geniş liyor. Analiz, üçüncü o larak , sistem deki oyuncuları ele alacak şekilde genişle m elidir, çünkü artık kişilere zorunlu k urallar dayatm ak yerine, onların neden 21

(*)

A.g.e., 1763 baskısı, s. 7-8; 1911 baskısı, s. 93: “ Bu yabancı tacirlerin tek m uharriklerinin çık .11 olduğunu çok iyi görüyorum . Buğdayın bir ülkede az olduğunu, dolayısıyla kolay ve pahalı hhmI dığını öğreniyorlar ve o andan itibaren spekülasyon yapılmaya başlanıyor: Satışların iyi oldtıftıı / .1 m andan faydalanm ak üzere tahıllar bu ülkeye -üstelik de bolca- gönderiliyor." M. I'oik.ııılt eklrr: “ Olayın rle alm ışının” .


ve nasıl davrandıklarını, fiyadarın yükselmesi karşısında tahılı ellerinde tu t­ tuklarında yaptıkları hesabın ne olduğunu, ya da tersine [tahılların dolaşım ] serbestisi olduğunu bildiklerinde yaptıkları hesabın ne olduğunu, hangi m ik­ tard a tahıl geleceğini bilm ediklerinde ya da tahıl fiyatının artıp artm ayacağı­ nı bilm ediklerinde y ap tıkları hesabın ne o lduğunu belirlem ek, anlam ak ve bilmek söz ko nusudur. Bunların hepsi, yani b o m o o eco n o m icus’un son dere­ ce som ut davranışı da aynı şekilde hesaba katılm alıdır. Başka türlü söylersek bu, üretim sürecini, küresel pazarı ve n üfusun, yani üretici ve tüketicilerin ekonom ik davranışlarını kendi içine dahil eden bir ekonom ik ya da bir politik-ekonom ik analizdir. Hepsi bu değil. O layları bu şekilde k avram ak ve program lam ak, azlık olayıyla, enderlik-pahalılık şeklindeki bu m usibet-olayla ilgili ve onun olası sonucu olan isyan meselesiyle ilgili çok önem li bir unsur içerir. O zam ana k a ­ d ar bu m usibet, yani azlık, hem bireysel hem de kolektif bir fenom en olarak görülüyordu, çünkü sadece birtakım insanlar değil bütü n bir nüfus, bütün bir ulus aç kalıyordu ve azlığın m usibet özelliğini o lu ştu ran tam da bu tü r bir d o ­ laysız ilişkinin söz konusu olm ası ve olayın kitleselliğiydi. Peki size sunduğum analizde ve onun dolaysız sonucu olan ekonom ik-politik program da olup bi­ ten nedir? Aslında tem elde olay iki düzeye ayrılır. Bu önlem ler sayesinde, d a ­ ha doğrusu tahıl ticaretini sınırlayan hukuki-disiplinci kafesin o rtad an kalk ­ m ası sayesinde, A beille’in dediği gibi, azlık bir hülyaya d önüşür. Bir yandan, azlığın var olam ayacağı ortay a çıkar ve var olduğu zam an da, doğal bir ger­ çeklik o lm ak tan uzak, kendileri de sapkın olan b irtakım yapay önlem lerin sapkın sonucu o larak var olm uş olduğu ortay a çıkar. Yani bundan böyle az­ lık yoktur. M usibet o larak azlık artık o rta d a n kalkacak, bireylerde ve nü fu ­ sun genelinde sürekli bir şekilde ve el ele giden bu azlık fenom eni, bu yekpa­ re, bireysel ve kolektif açlık artık o rta d a n k alkacaktır. B urada, artık, nüfus düzeyinde azlık yoktur. Peki bu ne anlam a gelir? Azlığın önüne geçilmesinin bir tü r “ bırakınız y a p sın la r” , bir tü r “ bırakınız geçsinler” ,22 yani “ şeyleri oluruna b ırak m a” anlam ında bir tü r “ b ırak m a” sayesinde elde edildiği an la­ m ına gelir. Fiyatlar yükselm e eğilimi gösterdikleri zam an yükselmeye bırakı­ lacaklardır. Bu pahalılık-enderlik fenom eni şu ya da bu piyasada, bir dizi pi­ yasada ortaya çıkm aya ve gelişmeye bırakılacak ve tam da gelişmesi için öz­ gürlük tanınan bu gerçekliğin kendisi, bu fenom enin kendisi, kendi yavaşla­ m asını ve kendi regülasyonunu getirecek. Ö yle ki, genel olarak azlık ortad an 22

B ıı “ b ıra k ın ız y a p s ın la r, b ır a k ın ız g e çsin le r" ifa d e sin in k a y n a ğ ı h a k k ın d a b kz . y u k a rıd a , V i m r n ı d r ( . m ır ıu y h a k k im i,ik i I 5. not v r Nıitssancr ile hı bıoftolılı^uc, 10 O c a k 1979 d e rsi, ı. 27, I I tın».


kalkacak, ancak b u nun koşulu, bir dizi insan için, bir dizi piyasa için bir tü r enderliğin, bir tü r pahalılığın, buğday alım ında bir tü r zorluğun, dolayısıyla bir tü r açlığın ve h a tta belki de insanların açlıktan ölebileceği bir durum un o rtaya çıkm ası olacaktır. F ak at bu insanları ölmeye bırakm ak, yokluğu bir hülya haline getirm enin ve önceki sistem lerde onu tanım layan haliyle yekpa­ re bir m usibet olm asını engellem enin yoludur. Böylelikle azlık-olayı [ikiye| ayrılm ış olur. M usibet-azlık o rta d a n k alk ar, am a bireyleri öldüren azlık o rta ­ d an kalkm az, h atta o rta d a n k alk m am ak du ru m u n d ad ır. O halde b u rad a iki fenom en düzeyi vardır. K olektif bir düzey ve birey­ sel bir düzey değil, çünkü ne de olsa bu ender bulunm a d uru m u n d an ötürü ölen ya da acı çeken yalnızca bir birey değil, bir dizi bireydir. F akat, hüküm e­ tin ekonom ik-politik eylemi için elverişli olan düzeyle -k i bu nüfus düzeyidirbaşka bir düzey, yani dizinin ya da bireylerin ço kluğunun düzeyi arasında çok temel bir ayrım vardır. Bu ikinci düzey devletin eylemi için elverişli değil dir, ya da ancak gerektiği gibi işletildiğinde, sabit tu tu ld u ğ unda ya da destek­ lendiğinde ve sonuçta elverişli o lan diğer düzeyde elde edilm ek istenen şeyi sağladığında elverişli hale gelir. Elverişli olan artık bireylerin çokluğu değil, n üfustur. Bir krallığın uyruklarının ya da sakinlerinin tam am ını oluşturan şe­ yin içindeki bu ayrım , gerçek bir ayrım değildir. Bir yanda birileri, diğer yan da da ötekiler yoktur. N ü fu su n elverişli düzeyi ile elverişli olm ayan -y a da basitçe araçsal o la n - düzey arasındaki kırılm a, teknoloji ve ekonom ik işlel m enin içinde, bu bilm e-iktidarın [savoir-pouvoir] kendisinin içinde meydana gelir. N ihai hedef nüfus o lacaktır. N üfus hedef olarak elverişlidir, fakat birey­ ler, birey dizileri, birey g rupları, bireylerin çokluğu hedef olarak elverişli ol m ayacaktır. B unlar ancak nüfus düzeyinde bir şey elde etm ek için araç, aracı ya da koşul o larak elverişlidir. Gelecek sefer bu temel kırılm aya değinmeye çalışacağım , çünkü bcncc bu nüfus kavram ında söz k onusu olan her şey burad a çok açıkça belirmekte dir. Politik özne o larak nüfus, önceki yüzyılların hukuki ve politik düşüncesi nin m utlak anlam d a yabancısı olduğu yeni bir kolektif özne olarak nüfus, bıı rad a b ü tü n karm aşıklığı ve kırılm alarıyla ortay a çıkm aktadır. Burada hı-ııı bir nesne olarak , yani m ekanizm aların, belli bir etkide bulunm ak üzere kı-ıı dişine doğru yöneldiği şey o larak o rtaya çıktığı gibi, kendisinden şu ya da bu şekilde davranm ası beklenilen bir özne olarak da ortaya çıkar. N üfus, eski “ h a lk ” kavram ını kaplar, ancak bunu fenom enlerin kendisine göre sıralan .1 cağı ve bazı düzeyler k o ru n u rk en bazılarının eleneceği veya başka bir biçim ile korunacağı şekilde yapar. Çok (emel nitelikte olduğu içi» gelecek seter sı


ze sözünü etm ek isteyeceğim şeye şim diden işaret etm ek için, tam da Abeille’in m etninde bulduğum uz ve son derece m erak uyandırıcı olan bir ayrım dan bahsedeceğiz - ve böylece bu m etinle işimizi bitireceğiz. Abeille çözüm lem esi­ ni bitirdiği zam an içinde yine de bir tedirginlik vardır. Bunların hepsi güzel, der. M usibet o larak azlık bir hülyadır, peki. İnsanlar dav ranm aları gerektiği gibi davrandıklarında bu bir hülyadır, yani kim ileri enderlik-pahalılığa k a t­ lanm ayı kabul ettiğinde, diğerleri de gerektiği zam an, yani erkenden, fiyatlar yükselip ihracatçılar ürünlerini gönderdiği zam an buğdaylarını sattığında, az­ lık bir hülyadır. Bütün b unlar çok güzel ve burad a -n ü fu su n iyi öğeleri dem e­ yeceğim a m a - bireylerden her birinin, en iyi biçimde yönetilm ek istenen bu şeyin, yani nüfusun bir üyesi, bir unsuru gibi işlemesini sağlayan davranışlar söz konusu. İn san lar bir n ü fu su n üyeleri gibi d a v ra n ıy o rlar gerçekten de. Ama tam da bir p azarda, belli bir şehirde, insanların, tahılın ender b u lunm a­ sını beklemek ve ona k atlan m ak yerine, tahılın pahalanm asını ve bunun so­ nucunda az tahıl satın alm ayı kabul etm ek yerine, açlığı kabul etm ek yerine, fiyatların azalm ası ya da fiyat yükselişinin biraz durulm ası için yeterli m ik tar­ da buğdayın gelmesini beklemeyi kabul etm ek yerine, b ü tün bunlar yerine in­ sanların bir y an d an azık lara sald ırd ık ların ı, o n lara p a ra bile ödem eden el koyduklarını, bir y andan da bazı insanların akıldışı ve yanlış hesaplanm ış öl­ çülerde tahıl sakladıklarını varsayın. Böyle bir d u ru m d a her şey çökecektir. Sonuçta bir yandan ayaklanm a, bir y an d an da el koym a o rtaya çıkacaktır, ya da ikisi birden olacaktır. Abeille, b ü tü n b unlar yoluyla, bu insanların gerçek­ te nüfusa dahil olm adıklarının kanıtlandığını söyler. Peki nedir o zam an bu insanlar? Bunlar, halktır. H alk tam da, bizzat nüfus düzlem inde, nüfusun bu şekilde yönetilm esine karşı, sanki kendisi nüfus denen bu kolektif özne-nesnenin içinde değilmiş gibi, sanki kendisini nüfusun dışında tutuyorm uş gibi bir tavır alandır. D olayısıyla, nüfus olmayı reddeden halk o larak, sistem in iş­ leyişini bozanlar o n lard ır.23 23

L.-P. Abeille, Lettre d ’un negociant..., 1763 baskısı, s. 16-17; 1911 baskısı, s. 98-99: “ İhtiyaç doğ­ duğu zam an, yani buğdayların fiyatı çok yükseldiği zam an, H alk endişelenir. Neden ihracat yasa­ ğı yoluyla hüküm etin endişesi ortaya konsun ve halkın endişesi arttırılsın ki? [...] Eğer bu gereksiz savunmaya bir de bildirge yayınlama emirleri vb. eklenirse, bu musibet kısa 2am anda doruk nok­ tasına ulaşır. Yönetilenleri yönetenlere karşı kötü hisler beslemeye sevk ederek, halkı ona her gün geçim im kânlarım sunanlara karşı gözü pek davranm aya iterek kazanılacak bir şey var mıdır? Bu, mülk sahipleri ile H alk arasında bir iç savaşı tetiklem ektir.” Yine bkz. 1763 baskısı, s. 23; 1911 baskısı, s. 203: “ [Uluslara] en fazla zarar verecek şey, özel mülkiyet haklarını alaşağı etmek ve bir devletin gücünü oluşturan şeyi, yalnızca açgözlülüğüne elveren şeyleri gözeten ve mal sahiplerinin yapması gerekenleri yapabilecekleriyle ölçmeyi bilmeyen endişeli bir halka mal sağlamaya ımlırur ııırk olur.**


Bu çözüm lem e Abeille’de ancak taslak halinde bulunur, fak at yine de çok önem lidir, çünkü belirli bir hukuki düşünceyle bir ölçüde yakınlık içinde­ dir, onu çağrıştırır, onunla arasında bir tü r sim etri vardır. Bu hukuki düşün­ ceye göre, kendi ülkesinin yasalarını kabul eden her birey toplum sal sözleş­ meye dahildir, kendi davranışında onu her an kabul eder ve devam ettirir, bu­ na karşılık yasaları ihlal ederek toplum sal sözleşmeyi bozan birey kendi ülke­ sinde bir yabancı haline gelir, dolayısıyla o nu cezalandıracak, sınır dışı ede­ cek ve bir anlam da öldürecek cezai k an u n lara tabi o lu r.24 T oplum sal sözleş­ me ile ortaya çıkm ış olan bu kolektif özneye kıyasla m ücrim [delinquant\ du­ rum u nda bulunan kişi, tam da bu sözleşmeyi bozar ve bu kolektif öznenin dı­ şına düşer. Yine burada, nüfus kavram ının bu taslağında, halkın genel olarak nüfusun regülasyonuna direnen bir şey, nüfusun var olduğu, ayakta durduğu, geçindiği ve optim al olarak geçindiği bu düzenekten kendini geri çekmeye ça­ lışan bir şey o larak göründüğü bir paylaşım ın yapıldığını görüyoruz. Bu nü­ fus/halk karşıtlığı çok önem lidir. Gelecek sefer size, toplum sal sözleşmenin kolektif öznesiyle arasındaki görünüşteki sim etriye rağm en, b u rada söz ko­ nusu olanın bam başka bir şey olduğunu, nüfus/halk ilişkisinin, itaa t eden öz­ ne/cürüm işleyen kişi karşıtlığına benzem ediğini, kolektif özne olarak nüfu­ sun kendisinin, toplum sal sözleşm e ile oluştu ru lan ve y aratılan kolektif özne­ den çok farklı olduğunu gösterm eye çalışacağım .25 Son o larak , fizyokratların ve genel olarak 18. yüzyıl ekonom istlerinin azlığa karşı düşündükleri gibi bir güvenlik düzeneğinin ne olduğunu anlam ak istiyorsak, böyle bir düzeneğin özelliklerini ortay a koym ak istiyorsak, onu yalnızca önceki dönem lerde değil, bu güvenlik düzeneklerinin ortaya çıktığı dönem de de b u lu n an disiplinci m ekanizm alarla karşılaştırm ak gerektiğine inanıyorum . Sanırım tem el o larak şunu söyleyebiliriz: Disiplin esas olarak m erkezcildir [centripete]. Y ani disiplin an cak bir m ekânı yalıtabildiği, bir parçayı belirleyebildiği ölçüde işleyebilir. Disiplin sıkıştırır [concentre|, mer 24 Bkz. mesela J.-J. Rousseau, D u contrat socıal, 1972, II, 5, Oeuvres completes%Gallim ard ("hıblı otheque de la Pleiade” ), 3. cilt, Paris, 1964, s. 376-377: “ [...] toplumsal hukuka saldıran her ki)i, kendi isteğiyle asi ve vatan haini haline gelir, yasalarını ihlal ederek artık vatanın üyesi olnukt.nı çıkar ve h atta onunla savaşa girer. Bu durum da devletin bekası onunkiyle çatışkılı hale lir, ıkı sinden birinin ölmesi gerekir ve suçlu öldürüldüğü zam an vatandaştan ziyade düşman olarak olııı Usuller ve yargı, toplumsal sözleşmeyi bozduğunun, dolayısıyla artık devletin üyesi olmadığının kanıtları ve bildirgesidir. Ancak kendisini, orada bulunması dolayısıyla devletin üyesi olarak ı.ıııı dığı için, sürgün yoluyla sözleşmeyi bozan kişi olarak devletten ayrılması ya da oluru yolııyl.ı k.ı mu düşmanı ilan edilmesi gerekir; çünkü böyle bir düşm an, ahlâkı bir kiyi \/>trsonnr m ttttılr\ <l< gil, bir ins.ıııdır, luı durum da da sav.ış hukuku kaybedenin öldürülmesini gereklini," 25

h k /. aş.ıftısı, 2^ O ı.t k dernı, t, SV (!)ohır, a y lık ve salg ın ö rn e k le n k o m ıs ıııu l.ık ı ıı^ t ıım ı g n /lr n ı)


kezleştirir [centre], k apatır. Disiplinin ilk hareketi, ik tidarının ve onun m eka­ nizm alarının tam o larak ve sınırsızca işleyebildiği bir m ekânın sınırlarını çiz­ m ektir. Ve tam da, 18. yüzyılın ortasın a k adarki haliyle, D elam are’ın Traite de poliçe [Polis Üzerine Risale]26 kitabının yüzlerce sayfasında ortaya k o n ­ duğu şekliyle disiplinci tahıl polisi örneğini alırsak, b u rad a tahıl polisinin fii­ li olarak merkezcil olduğunu görürüz. Bu polis yalıtır, sıkıştırır, kapatır; bu polis koruyucudur; eylem inde özellikle piyasayı, piyasanın m ekânını ve onun çevresini merkeze alır. Tersine, benim gösterm eye çalıştığım haliyle güvenlik düzeneklerinin sürekli genişleme eğilim inde olduklarını, m erkezden kaçtıkla­ rını [centrifuge] görüyorsunuz. Bu düzeneklere sürekli yeni öğeler dahil edilir, üretim , psikoloji, d avranışlar dahil edilir, üreticilerin, alıcıların, tüketicilerin, ithalatçıların, ihracatçıların yapıp etm e biçimleri dahil edilir, dünya piyasası dahil edilir. Burada söz k onusu olan örgütlem ektir, ya da en azından giderek daha geniş döngülerin gelişmesine izin verm ektir. İkinci o larak , ikinci büyük fark: Disiplin, tanım ı gereği, her şeyi k u ra ­ la bağlar [reglemente]. D isiplin, hiçbir şeyin kendinden kaçm asına izin ver­ mez. Yalnızca bir şeylerin yapılm asını engellemekle yetinm ez; disiplinin ilke­ si, tam da en küçük şeylerin bile kendi hallerine bırakılm am ası gerektiğidir. D isiplinin en ufak bir ihlali, ne k ad ar ufaksa o k ad ar büyük bir titizlikle ele alınm alıdır. Biraz önce gördüğüm üz gibi, güvenlik düzeneği ise tersine “yap­ m aya bırak ır” * [ “laisse fa ire ”].** H er şeyi kendi haline bırakm az, am a “ bı­ rakınız yapsınlar” ın kaçınılm az olduğu bir düzey vardır: Fiyatları yükselm e­

26

Nicolas Delamar (de La M are) (1639-1723), Traite de la poliçe, o h l ’on trouvera l'histoire de son etablissement, les fonctions et les prerogatives de ses magistrats, toutes les loix et tous les reglements qui la concem ent, cilt I-II1, Paris, 1705-1719, A.-L. Lecler du Brillet’nin IV. cildi, 1738 (da­ ha çok ayrıntı için bkz. aşağısı, 5 Nisan dersi, s. 289, 1. not). Delamare 1673’ten 1710’a dek C hitelet’de, önce La Reynie (M art 1667 fermanıyla kuruluşundan beri polis idaresindeki ilk sulh yar­ gıcı), sonra da d ’Argenson idaresindeki komiserdi. Bkz. P.-M. Bondois, “ Le Commissaire N. De­ lam are et le Traite de la poliçe”, Revue d ’histoire moderne, 19 ,1 9 3 5 , s. 313-351. Tahıl polisi üze­ rine, bkz. L.S. K aplan’a göre “geçim idaresi meselelerinde en zengin kaynağı oluşturan” , 2. Cilt (Le Pain..., s. 394, birinci bolüm ün birinci notu) (Traite de la poliçe, 2. Cilt, 5. Kitap: “ Des vivres”; özellikle bkz. 5. başlık: “ De la Poliçe de France, touchant le commerce des grains", s. 55-89 ve 14. başlık: “De la Poliçe des Grains, 8c de celle du Pain, dans le tem ps de la disette ou de famine”, s. 294-447) (*) Elyazmasının 7. sayfasında tırnak içerisinde: “Güvenlik, ifadenin olum lu anlam ında ‘yapmaya bı­ rakır’” .. (**) Foucault burada liberalizmin m eşhur “ bırakınız yapsınlar” (“ laissez faire") form ülü ile, güven­ lik m ekanizmalarının olayları kendi akışlarına bırakm a eğilimi arasındaki yakınlığın altını çiziyor. İfadenin olumlu anlam ı, aktörlerin eylemlerine m üdahale edilmemesine, bu eylemin kendi haline bırakılmasına işaret ediyor. Biz de Türkçe metnin akıcılığını göz iinünr .il.ir.ik, hu ifadeyi kııııı /.ı nı.ııı " y.«pm.ıy.< b ır .ık ııı.ık " yerilir "krıulı h .ılııır b ır a k m a k ” n l.ır.ık kıiryıladık «, n


ye bırakm ak, tahılların ender bulunm asını yerleşik hale gelmeye bırakm ak, genel azlık m usibeti yerleşm esin diye insanları aç kalm aya bırakm ak. Başka tü rlü söylersek, disiplinin ayrıntıyı ele alm a biçimi, güvenlik düzeneklerinin ayrıntıyı ele alm a biçim inden çok farklıdır. Disiplinin esas işlevi her şeyi en­ gellem ektir, h a tta -v e özellikle d e - ayrıntıyı... G üvenlik ise, kendilerinde iyi ya da kötü o larak değerlendirilm eyen, zorunlu ve kaçınılm az süreçler olarak, geniş anlam da doğal süreçler o larak ele alınan ayrıntılara dayanm a işlevine sahiptir. G üvenlik, nüfus düzeyinde yer aldığı için kendinde elverişli olarak nitelenecek bir şeye ulaşm ak için, oldukları gibi olan am a elverişli kabul edil­ meyen bu ayrıntılara d ayanacaktır. Ü çüncü bir fark. D isiplin ve yasallık sitem leri tem elde nasıl işler? H er şeyi, y asak lan an ^ ve izin verilene d air b ir kod uyarınca b ö lü ştü rü rler. Son­ ra d a, yasak lan an ın ve izin verilenin bu iki alanı içerisinde, yasaklanan ve izin verilen şeyleri, d ah a d o ğ ru su zo ru n lu o lan şeyleri tam olarak belirler ve belirtirler. Bu genel şem a içerisinde, yasallık sistem i, yasa sistem i esas o la­ rak şeyleri tam da y asak lan d ık ları ölçüde belirlem e işlevi taşır. A slında ya­ sanın dediği, esas o la ra k , b u n u y ap m am ak , şunu y ap m am ak , bir diğerini de y ap m am ak , vb. şeklindedir. Ö yle ki, bir yasallık sistem inde belirlem e ve be­ lirtm e harek eti, engellenecek ve y asak lan acak olan söz k onusu olduğunda d ah a da büyük bir kesinliğe kavu şu r. Başka tü rlü söylersek, ince bir biçim ­ de çözüm lem ek, an cak düzensizliğin bakış açısından b a k ara k gerçekleşir ve düzen, yani geriye k alan , an cak böyle sağlanır. D üzen, yasak olan her şey fiili o larak engellendiğinde geriye k alan d ır. Bu tü r bir olum suz düşünce, ya­ sal bir k o d u n özelliğidir gibi geliyor ban a. O lum suz bir düşünce ve olum suz bir teknik. Disiplinci m ekanizm a da aynı şekilde, yasaklananı ve izin verileni, d a ­ ha doğrusu zorunlu olanı ve yasaklananı sürekli o larak kodlar; yani disiplin ci bir m ekanizm anın ilgilendiği şey, yapılm am ası gereken şeylerden ziyade ya pılması gereken şeylerdir. İyi bir disiplin, size her an ne yapm anız gerektiğini söyleyendir. Ve eğer disiplinin doygunluğa ulaştığı m odel o larak, disiplinin gerçekten de çıkış noktası ve ana kalıbı olan m anastır hayatını alırsak, mü kem m el bir m an astır h ay atın d a rah ib in y ap tıklarının, sabahtan akşam a ve akşam dan sabaha, tam am en kurallandırılm ış olduğunu görürüz. Burada bi­ lirsiz olan tek şey, söylenm eyen ve yasak olan şeydir. Yasa sistem inde belirsiz, olan şey, izin verilen şeydir; disiplinci kural sistemi içerisinde, belirli olan şey yapılması gereken şeydir, dolayısıyla geriye kalan her şey, belirsiz olduğu için, yasak halini .ılır.


Size dem in sun d u ğ u m haliyle güvenlik düzeneğinde ise söz ko n u su o lan, engellenen şeyin ya da zoru n lu o lan şeyin bakış açısından b akm ak de­ ğil, istenen ya da istenm eyen şeylerin m eydana geldiği noktayı yakalam aya yetecek k ad ar u zak tan b akabilm ektir. Y ani şeyleri doğ aları düzeyinde -a m a tabii bu kelim e 18. yüzyılda bugün kullandığım ız an lam da kullan ılm ıy o r­ d u - 27 veya fiili gerçeklikleri düzeyinde yeniden ele alm ak söz k o n u su d u r. G üvenlik m ekanizm ası, bu gerçeklikten hareketle, o n a dayanm aya ve onu harekete geçirm eye, o n u n öğelerini kendi araların d a oyn atm aya çalışarak iş­ ler. Başka türlü söylersek, yasa yasak lar, disiplin b u y u ru r, güvenlik ise yasaklam aksızın ve buyurm aksızın, ancak yine de tali o larak yasa ve b u y ru k ­ ların kim i araçlarını k u llan arak , gerçekliğe o n u iptal edecek -ip ta l edecek, sınırlayacak, frenleyecek ya da kurala b a ğ la y a c ak - bir biçim de cevap verme işlevine sahiptir. G erçeklik öğesindeki bu regülasyon, güvenlik düzeneklerin­ de bence tem eldir. Şunu da ekleyebiliriz: Yasa hayali o lan d a çalışır, çünkü hayal k u ra r ve ancak yapılabilecek ve yapılm am ası gereken şeylerin hayalini k u rarak kendi­ sini ifade edebilir. Yasa olum suzun hayalini k u rar. Disiplin, bir anlam da, ger­ çekliğin tam am layıcısı olarak çalışır. İnsan k ö tü d ü r, insan fenadır, k ö tü d ü ­ şüncelere, kötü eğilimlere vb. sahiptir. D isiplinci m ekânın içerisinde bu ger­ çekliğin tam am layıcısı o larak buyruklar ve zoru n lu lu k lar o luşturulacaktır b unlar da gerçeklik her ne ise o olduğu ölçüde, ısrarlı ve baş edilmesi zor ol­ duğu ölçüde yapay ve zorlayıcıdırlar. N ihayet güvenlik, hayali olanda çalışan yasadan ve gerçekliğin tam am layıcısı gibi çalışan disiplinden farklı o larak, gerçekliğin içinde çalışmayı deneyecektir, belirli bir analiz ve düzenek dizisi sayesinde ve bunların içinde, gerçekliğin öğelerinin kendi araların d a oynam a­ larını sağlayacaktır. Ö yle ki b u rad a, m odern politik toplum ların tüm d ü şün­ ce ve örgütlenm esinin bağlı olduğu tem el bir fikre, yani politikanın, insana T anrı tarafınd an dayatılan veya insanın k ö tü doğası yüzünden zorunlu hale gelmiş bulunan k u rallar b ü tü n ü n ü insanların davranışlarına uygulam ak zo­ ru nda olm adığı fikrine varıyoruz. Politika, fizyokratların tam da “ fizik” adı­ nı verdikleri gerçeklik öğesinde eylemde bulunm alıdır ve bu yazarlar tam da bu nedenle p o litik an ın bir fizik o ld u ğ u n u , ek o n o m in in bir fizik olduğunu söylerler.28 Bunu söylerken, “m a d d e ” kavram ının H egel sonrası anlam ıyla 27

28

18. yüzyılda “d o ğ a” kelimesinin farklı kullanımları için bkz. Foucault’nun da bildiği, J. E hrard’ın klasik yapıtı, L 'ld ee de nature en France dans la premiere m oitie du Î8im* siecle, SKVPKN, Paris, 1963; yeniden basım, Albin Michel <“ Bibliotheque de Pevolution de Phum anite” ), Paris, 1994. Bkz. Dupuııi de Nem ours, Journal de l'agruultun1, du cornrmrtc vt dvs fitnnuvs, l.yliıl I76S, oıı sö/iın soıııı; “ | İk onunu politik |, benzerlik İri v r nl.ııı.ıklılıkl.ıı .11 .ısımi.ı KKİıp gelen bir k.ını bilimi


maddeselliği değil, politikanın üzerinde eylemde bulunm ası gereken ve o n u n ­ la birlikte eylemesi gereken tek veri kon u m u n d ak i bu gerçekliği kast ederler. Yalnızca gerçekliğin kendisiyle olan o y u nunun içine yerleşmek - sanırım 18. yüzyılda politik düşüncenin, fizyokratların ve ekonom istlerin, politik düzen­ de eylemde bulunm anın doğa düzeninde eylemde bulunm ak olduğunu ve her d u ru m d a fizik düzeninde kaldığım ızı söylerken kast ettikleri budur. G ördüğünüz gibi, politik tekniğin hiçbir zam an gerçekliğin kendisiyle arasın d ak i oy u n d an ko p m am ası gerektiği yolun d ak i tem el ilke, liberalizm o larak adlandırılan şeyin genel ilkesine derinden bağlıdır. Liberalizm , oyun: İnsanları yapm aya bırakm ak, şeyleri kendi hallerine bırakm ak, kendi yolları­ na bırakm ak, bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler, b u nun anlam ı esas ve temel olarak gerçekliğin gelişmesini ve kendi yolunda gitm esini, gerçekliğin kendi yasaları, m ekanizm aları ve ilkeleri uyarınca kendi yatağında akm asını sağlam aktır. Öyle ki, gelecek sefer te k ra r değinm eyi um duğum bu özgürlük so ru n u n u n ,29 farklı biçim lerde yeniden ele alınıp kavranabileceğini görüyo­ ruz. T abii ki, bu özgürlük ideolojisinin, bu özgürlük talebinin, ekonom inin m odern ya da kapitalist biçim lerinin gelişm esinin koşullarından biri olduğu söylenebilir - bunu söylem ek herhalde yanlış olm az, yanlış olam az. Bu, inkâr edilem ez. Sorun, bu liberal ö n lem lerin yerleştirilm esinde, tahıl ticaretinde g ördüğüm üz gibi, ilk kertede hedeflenenin ve aran an ın gerçekten bu olup ol­ m adığını bilebilm ektir. H e r d u ru m d a , bu bir m eseledir. İkinci o larak , 18. yüzyılda liberal politika ve ideolojilerin nasıl yerleştiğinin anlaşılm ası için, öz­ gürlükleri bu denli yüksek sesle savunan bu aynı 18. yüzyılın özgürlükleri di­ siplinci bir teknikle y araladığını, çocukları, askerleri, işçileri bulundukları yerlerde ele alarak özgürlüğü ciddi o ran d a sınırladığını ve bu özgürlüğün iş­ leyişine birtak ım g arantiler getirdiğini akılda tutm am ız gerektiğini bir yerler­ de yazm ıştım .30 İşte b u n u yazarken galiba yanılm ışım . H içb ir zam an tam o larak yanılm am tabii ben, am a işte, tam o larak böyle değil durum . Bana öy le geliyor ki b u rad ak i mesele bam başka bir şey. H em ideoloji, hem de yöne­ tim tekniği o larak bu özgürlük, aslında ik tid ar teknolojilerinin dönüşüm ü ve

29

10

değildir. Hesaba dayanan fizik yasaların incelenmesi, ekonom inin bütün sonuçlarını oluşturur" (G. Weulersse, Le M ouvem ettt physiocratique..., op.cit., 2. Cilt, s. 122); La Trosne, a .g .e . Haziran 1766, s. 14-15: “Ekonomi bilimi doğal düzenin toplum ların yönetimine uygulanması olduğu için, en kesin fizik bilimleri kadar kanıtlanm aya uygun ve ilkelerinde de onlar kadar süreklidir" (alıntı layan G. Weulersse, a.g.e.., 3. not). Bu ekonom ik yönetim kavrayışını özetleyen "Fizyokrasi" ismi I768'de D upont de N e m o u r s ’un yayınladığı Physiocratie ou C om titution naturelle du uvernr mvttt le plus avattta%eux au getire burnum ile birlikte ortaya çıkar. M . l o ik .u ılt s o n r a k i derste bu k o n u y a tle ftııım r/. İlk/. SuriTtller t‘i 1'nnır, n/>.(//., ». 221 22 S.


biçim değiştirm esi k apsam ında anlaşılm alıdır. D aha belirli ve özel biçimde söylersek, özgürlük, güvenlik düzeneklerinin yerleştirilm esine bağlı olan bir şeydir. Bir güvenlik düzeneği, en azından benim b u rad a sözünü ettiğim gibi bir düzenek, ancak özgürlük gibi bir şeyin sağlanm ası koşuluyla iyi işleyebi­ lir. Tabii burad a özgürlük kelim esinin 18. yüzyıldaki m odern anlam ını kaste­ diyorum : Bir kişiye bağlı olan ayrıcalıklar ve m uafiyetler değil, insanlarla şey­ lerin hareketlerinin, yer değiştirm elerin ve dolaşım süreçlerinin im kânı anla­ m ındaki özgürlük. Ö zgürlük kelim esinden anlaşılm ası gereken, geniş a n la­ mıyla bu dolaşım özgürlüğü, bu dolaşım yetisidir, bunu da güvenlik düzenek­ lerinin yerleşm esinin yüzlerinden, çehrelerinden, b o y u tlarından biri olarak kavram ak gerekir. İlk ve tem el o larak insanların k ö tü doğasını değil, şeylerin doğasını d ü ­ şünecek bir insan yönetim i fikri; ilk o larak insanların özgürlüğünü, ne yap­ m ak istediklerini, ne yaparak çıkar sağladıklarını, ne yapm ayı düşündükleri­ ni düşünecek bir “ şeylerin idaresi” fikri, bütü n b unlar birbirine bağlı öğeler­ dir. Bir iktidar fiziği ya da kendisini doğa öğesinde hayata geçen fiziksel bir edim olarak düşünen bir iktidar, kendisini ancak her bir bireyin özgürlüğüne dayanarak ve bun u n sayesinde gerçekleşen bir regülasyon o larak düşünen bir iktidar, bütün bunların son derece tem el olduğunu düşünüyorum . Bu bir ide­ oloji değildir, bu tam anlam ıyla, temel olarak, öncelikli olarak bir ideoloji de­ ğildir. Bu her şeyden önce ve ilk olarak bir iktidar teknolojisidir, en azından bunu böyle okuyabiliriz. Gelecek sefer, norm alleştirm e usullerinden söz ede­ rek, güvenlik m ek an izm aların ın genel biçim i h a k k ın d a söylediklerim i ta ­ m am lam aya çalışacağım .


Güvenlik düzeneklerinin genel özellikleri (III): Normalleştirme. Normlama ve normalleştirme. - Çiçek hastalığı salgını örneği ve 18. yüzyıldaki aşı kampanyaları. - Yeni kavramların ortaya çıkışı: Vaka, risk, tehlike, kriz. - Disiplinde ve güvenlik mekanizmalarında nor malleştirme biçimleri. - Yeni bir politik teknolojinin uygulamaya konması: nüfusların yönetimi. - Merkantilistlerde ve fizyokratlarda nüfus sorunu. - Bilmelerdeki dönüşümlerin işlemcisi olarak nüfus: Zenginliklerin çözümlemesinden ekonomi politiğe, doğa tarihinden biyolojiye, genel dilbilgisinden tarihsel filolojiye.

eçtiğim iz senelerde,* disipliner m ek an izm aların k abaca yasa sistemi olarak adlandırabileceğim iz şeye n azaran hangi kendine has özelliklere sahip olduğunu o rtaya koym aya çalışm ıştım . Bu sene ise projem , daha önce saptam aya çalışmış olduğum disipliner m ekanizm alarla karşılaştırıldıkların da, güvenlik düzeneklerinde hangi kendine has, özel ve farklı yanların ortaya çıktığına bakm ak olacak. Yani üzerinde du rm ak istediğim şey, güvenlik ve di siplin arasındaki karşıtlık ya da en azından fark. Ve bunun da dolaysız konu su, dolaysız biçim de duyulur ve görü lü r konusu, tek rar tek rar gündem e gelen efendi meselesini ve sürekli iktid ar olum lam asını reddetm ektir. N e iktidar 11e efendi, T anrı olarak ne biri ne de diğeri. İlk derste, disiplin ve güvenlik ar;i sındaki bu farkın, her birinin m ekânsal dağılım ları düzenlem e biçimleri iize rinden kavranabileceğini gösterm eye çalışm ıştım . Geçen sefer, disiplinin vr güvenliğin “ olay ” o larak adlandırılabilecek şeyi nasıl farklı biçim lerde ele ;il dığını gösterm eye çalıştım . Bugün ise -ta b ii hızlı bir şekilde, çünkü soruınııı kalbine, bir anlam d a so ru n u n sonuna ulaşm ak istiy o ru m - norm alleştirm e o larak adlandırılabilecek şeyi disiplin ve güvenliğin nasıl ele aldığını size ^os term eye çalışacağım . Bu “ norm alleştirm e” lafının k ö tü talihini benden daha iyi biliyoısu nuzdur. N orm alleştirm e olm ayan bir şey var mı? Ben norm alleştiriyorum , sen norm alleştiriyorsun, vb. G ene de burada önem li birkaç noktayı belirlemeye

(*)

M

l'n ik .H ilt r k l r ı : ( ı n , r n s r ıır lr r ı l r ı k r ı ı , mim h ır i ki *r ı ı r .


çalışalım. İlk o larak , bu aralar Kelsen’i1 yeniden ok u m a basiretini gösteren bazı kişiler, Kelsen’in yasayla n o rm arasında tem el bir ilişkinin olduğunu ve bu ilişkinin olm azsa olm az olduğunu, her yasa sistem inin bir n o rm lar sistem i­ ne bağlandığını söylediğini, gösterdiğini, gösterm ek istediğini fark ettiler. Fa­ k at ben, yasanın norm la ilişkisinin, her yasa em rine içkin bulunan ve norm koyuculuk [normativite] o larak adlandırılabilecek bir şeye işaret ettiğini, am a yasaya içkin, h a tta belki de onun kurucusu olan bu norm koyuculuğun, bu­ rad a norm alleştirm e usulleri, yordam ları ve teknikleri adı altında ortay a koy­ m aya çalıştığımız şeyle asla birbirine k a rla m a y a c a ğ ın ı gösterm ek gerektiğini düşünüyorum . H a tta tersine, yasanın bir norm a gönderm e yaptığı, yasanın bir norm u kodladığı -y a sa n ın işlem inin kendisi b u d u r-, norm la ilişkili olarak bir kodlam ada bulunduğu doğru olsa bile, benim ortay a koym aya çalıştığım sorun, norm alleştirm e tekniklerinin nasıl olup da bir yasa sistem inden hare­ ketle, onun altında, k enarlarında ve h atta belki de o n u n karşı istikam etinde geliştiklerini gösterebilm ektir. Şimdi de disipline bakalım . D isiplin norm alleştirir ve bu herhalde ta r­ tışılam az. Yine de disiplinci norm alleştirm enin kendine özgü hali içinde ne ol­ d uğunu belirlem ek gerekir. Bin kere söylenmiş şeyleri son derece şem atik ve kaba bir biçim de özetlediğim için beni bağışlayın. Elbette disiplin, bireyleri, yerleri, zam anları, hareketleri, edim leri, işlemleri çözüm ler ve ayrıştırır. O n ­ ları bir yandan algılam aya, bir y an d an da dönüştürm eye yeterli öğelere ayrış­ tırır. Asgari algı ve yeterli d önüştürm e öğeleri oluşturm aya uğraşan ünlü di­

1

H ans Kelsen (1881-1973). Prag’da doğan Kelsen, 1919’dan 1929’a kadar Viyana’da, 1930’dan 1933’e kadar da Köln’de kam u hukuku ve felsefe dersleri verdi. Naziler tarafından görevden alın­ dıktan sonra kariyerini Cenevre’de (1933-1938) ve Berkeley’de (1942-1952) sürdürdü. 1914’te kurulan Zeitschrift fü r öffentliches Recht dergisi etrafında oluşan ve hukuksal pozitivizm öğretisi­ ni radikalleştiren Viyana O kulu’nun kurucusudur. Reine Rechtslehre (İkinci basım, Viyana, 1960) eserinde hukukun norm koyucu bir kavrayışını, yani hukukun hiyerarşik ve dinam ik bir norm ­ lar sistemi olduğunu savunur. Bu norm lar arasındaki ilişkinin, bilimsel akıl yürütm enin dayandığı nedensellik ilişkisinden farklı bir yükleme [im putation] ilişkisi olduğunu, yani “koşul olarak belli bir davranışla, sonuç olarak bir yaptırım arasındaki ilişki” olduğunu söyler (Theorie generale des normes, Fransızca çeviri: O. Beaud ve F. M alkani, PUF, “ Leviathan” , Paris, 1996, 7. Bölüm, § 2, s. 31). Sonsuz bir geri götürmeye (yani her hukuki gücün ancak daha üst hukuki yetkilerden ge­ lebilmesi durum una) karşı, bu sistem geçerliliğini temel bir norm dan (Grundnorm) alır; bu temel norm , öteki norm lar gibi konulm ak yerine önceden varsayılmıştır ve dolayısıyla positif-üstüdür, “ hukuki düzeni oluşturan tüm hukuki norm ların geçerliliğinin nihai temelini temsil eder” (a.g.e., başlık 59, s. 343,). Bu temel norm a göre “hukukçu olarak, tarihsel anlam da birincil olan anayasa­ nın emrettiği gibi davranm am ız gerektiğini önvarsaym am ız gerekir” (a.g.e.). Ayrıca bkz. ölüm ün­ den sonra yayınlanan eseri: Allgemeine Theorie der N orm en (Viyana, Maıız Vrrlag, 1979). Kelscıı’le ilgili olarak bkz. Cangııilhem’in gözlemleri: l.e N orm al et le l ’titholughiııı', 1*111. ' H.ıskı, l’.ıris, I ‘>75, s. IH4 I KS.


siplinci çerçeveleme budur. İkinci olarak disiplin, bu şekilde saptanm ış öğele­ ri belirli am açlar doğ ru ltu sun d a sınıflandırır. Şu veya bu sonuca varm ak için yapılacak en iyi hareketler nelerdir: Silahını d o ldurm ak için yapılacak en iyi hareket, alınacak en iyi pozisyon nedir? Şu am aca ulaşm aya en yetkin işçiler h angileridir, şu sonuca ulaşm aya en yetkin ço cu k lar hangileridir? Üçüncü o larak, disiplin optim al sekansları ve eşgüdüm leri kurar: H areketler birbirle­ rine nasıl eklem lenecek, bir m anevra için askerler nasıl dağıtılacak, okuldaki çocuklar hiyerarşiler ve sıralam alar içinde nasıl dağıtılacak? D ördüncü ola­ rak, disiplin yavaş yavaş terbiye etm e ve sürekli k o n tro l etm e usullerini belir­ ler; ve son olarak da, b u rad an hareketle, beceriksiz ve yeteneksiz olarak gö­ rülenlerle diğerleri arasındaki paylaşım ı ku rar. Y ani norm al olanla anorm al olan arasındaki paylaşım ı b u ra d a n hareketle yapar. D isiplinci norm alleştirm e önce bir m odel, bir sonuç uyarınca inşa edilmiş örnek bir m odel koyar ve di­ siplinci norm alleştirm e işlemi, insanları, hareketleri, edim leri bu modele uy­ gun hale getirm eye çalışm aktan ibarettir; burada norm al tam da bu norm a uym aya yetkin olandır, ano rm al ise buna yetkin olm ayandır. Başka türlü söy­ lenirse, disiplinci norm alleştirm ede tem el ve birincil olan şey n o rm al ve a n o r­ mal değil, no rm u n kendisidir. Yani n o rm u n ilksel bir buyuruculuk özelliği vardır ve norm al ile ano rm al olanın belirlenip saptanm asını m üm kün kılan budur. N o rm , norm al olana göre birincil olm a özelliğine sahip olduğu ve disipliner norm alleştirm e norm al ve ano rm al olan arasındaki nihai paylaşım a n o rm d an hareketle vardığı için, disipliner tekniklerde olup bitenin bir nor­ m alleştirm e değil bir n o rm lam a [n o rm a tio n] olduğunu söylemeyi tercih edi­ yorum . Bu barbarca kelim e için beni bağışlayın, am a bunu norm un birincil ve temel olm a özelliğine işaret etm ek için kullanıyorum . Şimdi, eğer benim -kesinlikle ta tm in k â r olm ayan ve yeniden düşünül­ mesi gereken bir sözcük k u lla n a ra k - güvenlik düzenekleri adını verdiğim dü­ zenekler bütü n ü n ü ele alırsak, burada norm alleştirm e açısından neler olup bi­ tiyor? N asıl norm alleştiriliyor? Şehir ve azlık örneklerinden sonra, bu dizide neredeyse zorunlu olan başka bir örneği, salgın hastalığı ve özellikle de İS. yüzyılda yerleşik-salgın hastalığın bir örneği olan çiçek hastalığını ele alm ak istiyorum .2 Ö nem li bir so ru n bu tabii, çünkü öncelikle çiçek hastalığı, d o ­ 2

Bkz. Anne M arie M oulin'in tıp doktorası, La Vaccination atıti-variolique. A pproche historiquc dr l'evolution des idees sur les maladies transmissibles et leur prophylaxie, Paris 6 Üniversitesi Tıp Fakültesi, 1979. Bu tezin yazarı 1978 senesinde M. Foucault’nun seminerinde “ 18. yüzyıldaki aşı l.ıma kam panyaları” üzerine bir sunum yapmıştır (bkz. ittfra "Dersin özeti", s. 377). Aym.ı hk / |. Ilc c h t , Ml) n debat m e d ica l au X V I I I £ m c s itc le , l ’in o c u L ıtin n d r la p c iıt r v r m l r " , i r <<>tı* **111% m ı u l n ı i l , IK , I M a y ın I9.S9, h, 2 1 4 7 - 2 1 ^2 v r b ıı d rr.ıi o ııc r lr y c n * rııc d r y ıiy ın l.tn .ın iki k ıi.tp

I’ I


ğan her üç çocuktan ikisi bu hastalığa yakalanm a riski taşıdığı için, bu d ö ­ nem de bilinen hastalıklar arasında kesinlikle en yerleşik olanı. Genel olarak ve nüfusun b ütünü açısından, çiçek hastalığına bağlı ölüm oranı 7 ,7 8 2 ’de 1, yani neredeyse 8’de 1. Yani büyük ölçüde yerleşik bir fenom en ve ölüm o ra­ nı çok yüksek. İkinci olarak, çok güçlü ve çok yoğun salgın patlam alarına yol açm a özelliği olan bir fenom en. Ö zellikle L o n d ra’da, 17. yüzyılın sonu ile 18. yüzyılın başında, beş ya da altı seneyi pek geçmeyen aralıklarla, çok yoğun salgın patlam aları oldu. Üçüncü ve son olarak, çiçek hastalığı tabii ki ayrıca­ lıklı bir örnek, çünkü 1720’den itibaren çiçek aşısı [inoculation] veya çiçekle­ m e [v a rio lisa tio n ]3 a d ı v erilen şeyle, 1 8 0 0 ’d e n itib a re n de a şıla m a y la \vaccination]* birlikte, bu dönem in tıp pratiklerinde hiç alışılm am ış tek n ik ­ lerle karşılaşıyoruz. Bu tekniklerin d ö rt özelliği şunlar: M utlak anlam da ö n ­ leyiciler; neredeyse tam am en başarılı olm a, kesin olm a özelliğine sahipler; bü­ yük bir m addi ve ekonom ik güçlük ortay a koym adan nüfusun tam am ına uy­ gulanabilirler; son olarak, özellikle çiçekleme ve hâlâ 19. yüzyılın başında aşı­ lam a, tüm tıbbi teorilere tam am en yabancı olm a özelliğine sahip - ki bu da bizim için ciddi bir avantaj. Çiçeklem e ve aşılam a pratiği, bunların başarısı, söz konusu çağın tıbbi akılsallığı içerisinde düşünülm esi m üm kün olm ayan olgulardır.5 19. yüzyılın o rtasında, yani kabaca P asteur ile birlikte tıp bu fe­ nom enin akılsal bir kavrayışını verene dek, en sade deneyciliğin hâkim o ld u ­ ğu saf olarak olgusal bir veriydi bu.6

3

4

5

6

Razzell, The Conquest o f Smallpox: The im pact o f inoculation on sm allpox m ortality in the îS th centuryf Caliban Books, Firle, 1977 ve G. Miller, The A doption o f inoculation fo r Sm allpox in England and France, University of Philadelphia Press, Philadelphia, 1977 - Foucault bu kitapları incelemişti. İlk kelime 18. yüzyılda bitkisel aşı için kullanılıyordu. İkinci kelime yalnızca 19. yüzyılda kullanıl­ mıştır. Jennerci aşının [vaccination], geleneksel aşının [inoculation] yerini alması ancak 1800’den itibaren olm uştur (bkz. E. Jenner, A n lnquiry into the Causes and Effects o f the Variolae Vaccinae, Lond­ ra, 1798; R. Le D roum aguet, A propos du centenaire de Jenner. N otes sur l ’histoire des prem ieres vaccinations contre la variole, Tıp doktorası, Belfort-M ulhouse, 1923; A.-M. M oulin, a.g.e., s. 33-36). A.-M. M oulin, a.g.e., s. 33-36: “ 18. yüzyılın sonunda tıp hala aşılamanın derin anlamını aydınlatam am ıştır” ; ve s. 4 2 ’de, aşının organizm ada yarattığı dönüşüm le ilgili Berthollet’niıı şu alıntısı: “ Bu farkın ve bu değişimin doğası nedir? Bunu kimse bilmez; bunun gerçekliğini ancak deney kanıtlar” (Exposition des faits recueillis ju squ’â present concem ant les effets de la vaccination, 1812). Aşılama 17. yüzyıldan beri Çin’de ve T ürkiye’de uygulanıyordu (bkz. A.-M. M oulin, a.g.e., s. 1122). Çin’deki pratikler için bkz. Pere La C oste’un 1724’te M emoires de Trevoux'da yayınlanan mektupları. Türkiye için bkz. İngiltere’de Royal Society’de, Compagnie du Levant’daki tacirlerin raporları üzerine yapılan tartışm a. 1 Nisan 1717’de, İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisinin eşi ve ül­ kesinde aşılamanın en ateşli savunucularından biri olan Lady M ontaigu, bir m ektubunda şoylc ya /.ar: Hllı/iın ulkcm ı/dr bu dcııli yaygın ve oliimcül olan çiçek hastalığı, burada ajıb m a sjyr».ımlr


Sonuç o larak karşım ızdaki teknikler, tıbbi teori terim leriyle asla d ü ­ şünülem eyecek, genelleştirilebilir, güvenli, önleyici tekniklerdi. Peki bu te k ­ niklerin tıbbi polis7 adını verebileceğim iz şey düzeyindeki etkileri ne olm uş­ tur, neler olup bitm iştir? Ö nce çiçeklem enin, sonra da aşılam anın, Batı Av­ ru p a ’nın gerçek yönetim ve nüfus tekniklerine dahil olm asını sağlayan iki öğeden destek aldıklarını düşü n ü y o ru m . İlk o larak , elbette, aşılam a ve çiçek­ lem enin bu kesinlik ve genelleştirilebilirlik özellikleri, söz konusu fenomeni eldeki istatistik aygıtları sayesinde olasılık hesabı terim leriyle düşünm eyi m üm kün kılıyordu.8 Bu an lam d a, çiçeklem e ve aşılam anın, bu dönem deki k abul edilebilir ve k ab u l edilm iş akılsallık alanlarının içine dahil edilm eleri­ ni sağlayan m atem atiksel bir destekten faydalandıkları söylenebilir. İkinci o larak, bu pratik lerin -te o ri açısından yabancı ve heterojen olm alarına rağ­ m e n - kabul edilm iş tıbbi p ratik ler alanına ithal edilm elerinin, bu alana göç­ m elerinin ard ın d ak i ikinci etkenin, aşılam a ve çiçeklem enin, en azından a n a ­ lojik biçim de ve bir dizi önem li benzerlik sayesinde, size sözünü ettiğim di­ ğer güvenlik m ekanizm alarına dahil olm aları olduğunu d üşünüyorum . G er­ çekten de azlık k o n u su n d a güvenlik m ek an izm aların a özgü olan ve bana önem li gözüken şey şuydu: 18. yüzyıla dek hâkim olan yasal-disiplinci ni­ zam nam eler azlık fenom enini engellemeye çalışırlarken, 18. yüzyılın o rtasın ­ d an itibaren fizyokratlar ve başka ekonom istlerle birlikte yapılm aya çalışı­ lan şey, tam da azlık sürecinden, kim i zam an bolluğu, kim i zam an azlığı üre­ ten niceliksel bir tü r d alg alan m ad an destek alm aktı. Ç özüm bu fenom enin

7

8

zararsız hale getirilmiş. Burada bir grup yaşlı kadın bu işlemde uzm anlaşm ışlar” (alıntılayan A.M. M oulin, a.g.e., s. 19-20). Bu kavram hakkında bkz. Michel Foucault’nun makalesi, “La politique de la sante au XVIIIeme siecle” , Les Machines â guerir. A u x origines de l’höpital moderne; dossier et docum entsy Insritut de l’envrionnem ent, Paris, 1976, s. 11-21; DE, III, n° 168, s.15-27 (bkz. s. 17-18). Bkz. A.-M. M oulin, La Vaccination anti-variolique..., s. 26: M1760’ta m atem atikçi Bernoulli, aşı lam anın tek teorik sağlaması olan istatistiği, J. Jurin’in Royal Society’nin Philosophical Transactı ons dergisinde yayınlanan tablolarına oranla daha titiz bir biçimde kurar. [...1 Aşılama kabul edı lirse, sivil toplum için binlerce kişilik bir kazanç elde edilecek; beşikteki bebekleri öldürdüğünde olduğu gibi ölümcül olsa bile, toplum a yararlı hale gelmiş yetişkinleri öldüren çiçek hastalığından yeğdir; aşının yaygınlaşmasının salgın hastalıkları bir tür yerleşik hastalık durum una taşıma riski barındırdığı doğru olsa bile, buradaki tehlike daha azdır, çünkü çiçek hastalığı genelleşmiş bir ii tihapken, aşı derinin yalnızca bir kısmını etkiler.” Bernoulli bu ispattan şu sonucu çıkarır: Bireyin bakış açısı göz ardı edilse bile, “ Prenslerin çıkarının aşıyı desteklemekte olduğu geometrik olarak her zam an doğru olacaktır” (D. Bernoulli, “Essai d ’une nouvelle analyse de la m ortalit 6 caus£e par la petite verole et des avantages de l’inoculation pour la prevenir” , Histoires et M im oires de 1'Aı ademie des sciences, 2 ,1 7 6 6 ). 1760’ta yayınlanan bu deneme, 12 Kasım 1760’ta Bilimler Akademi si’nde D ’A lem bert’in kötü bir tepkisiyle karşılaşır. Bernoulli’nin hesap yöntemi ve D’Alcmhcri ılı olan tartışm a için bkz. H. Le Bras, Naissance de la mortalite, Gallumnrd [.e Seuil ("I l.ıııirs İm des"), Paris, 2000, s. 335-342.


gerçekliğine d ay an m ak , o nu engellem ektense gerçeğin diğer öğelerini ona göre harekete geçirm ek, böylece bu fenom enin kendi kendisini yok etm esini sağlam aktı. Ç içeklem ede dikkate değer olan şey, aşılam aya göre çiçeklemede daha açık ve d ah a iyi görünen şey, çiçeklem enin çiçek hastalığını engelle­ m ekten ziyade aşılan an bireylerde çiçek h astalığının kendisini tetiklem eye çalışm asıydı - am a bu, hastalığın o rta d a n kalk m asın ın , b ü tü n ve tam bir hastalığa yol açm ayan bu aşılam ayla aynı an d a olacağı k oşullarda yapılıyor­ du ve çiçek hastalığının diğer olası saldırılarının önlenm esi, yapay o larak ya­ ratılm ış bu ilk küçük h astalık tan destek alın arak sağlanıyordu. Y ani b urada, tipik olarak, azlık fenom eninde gözlem lenen m ekanizm anınkiyle aynı m o r­ folojiye sahip bir güvenlik m ekanizm ası vardır. Y ani, farklı güvenlik te k n o ­ lojilerinin içerisinde, rastlan tın ın ve o lan ak lılık ların akılsallaşm asında ikili bir kaynaşm a v ardır. İşte bu yeni teknikleri tıbbi düşünce için, hiç değilse d o k to rla r, idareciler, tıb b i p o listen soru m lu o la n la r ve nihayet insanların kendileri için kabul edilebilir kılan budur. A ncak, tipik bir güvenlik pratiği olan bu p ratik üzerinden, genel ola­ rak güvenlik düzeneklerinin sonraki açılımı için son derece önem li olan bir dizi öğenin ortay a çıktığını düşünüyorum . İlk olarak, aşılam a pratiğinde olup biten her şeyle birlikte, aşılanm ış insanların m aruz kaldığı gözetim de, insan­ ları aşılayıp aşılam am aya değip değmeyeceğinin, aşılanm ayla mı yoksa çiçek hastalığının kendisiyle mi ölüm riski alındığının anlaşılm aya çalışıldığı hesap­ ların tüm ünde, bütü n b unlarda ne görüyoruz? Ö ncelikle hastalığın, bu d ö ­ nem deki tıbbi düşünce ve pratik ler içerisinde çok sağlam , çok dayanıklı bir kavram olan “ hâkim h astalık ”9 kategorisi içerisinde ele alınm aktan çıktığını görüyoruz. 17. yüzyıl ve h atta 18. yüzyıl tıbbının tanım ladığı ya da betim le­ diği anlam da hâkim hastalık, fiziksel bir yeri olan hastalıktır, yani bir ülkey­ le, bir şehirle, bir iklimle, bir insan grubuyla, bir bölge ve bir yaşam a biçimiy­ le m addi anlam da bütünleşm iştir. H âk im hastalığın özelliğini oluşturan şey, bir m usibetle bir yer arasındaki, bir m usibetle insanlar arasındaki bu yekpare ve genel ilişkidir. O ysa çiçek hastalığının başarısı ve başarısızlığı üzerine nice­ liksel çözüm lem eler yapıldığı an d an itibaren, yani farklı salgın ve ölüm olası­ lıkları hesaplandığı zam an, hastalık artık yeri ve ortam ıyla arasındaki bu yek­ pare ilişki içerisinde değil, zam anda ve m ekânda sınırları belli olan bir nü fu ­ 9

Bu kavram hakkında bkz. M . Foucault, Naissance de la clinique> PUF, Paris, 1963, s. 24 (L.S.D. Brun’un Traite theorique sur les maladies epidemiquesy D idot le jeune, Paris, 1776, s. 2-3’ün alın­ tısı) vc s. 28 (F. Richard de H autesierck’in Recueil d'observations. Medecine des höpitaux militaires%lınpricmerie royale, Paris, 1766, t. 1, s. XXIV-XXVII) |Kliniğin Doğuşu, çev. Temci Kcşoğlu, Doruk Yayınları, İstanbul, 2(>02|.


sun içindeki vakaların bir dağılım ı o larak ortaya çıkacaktır. Bunun sonucun­ da da vaka kavram ı ortaya çıkacaktır; ancak burada kastedilen bireysel bir vaka değil, kolektif hastalık fenom eninin bireyselleştirilm esinin, fenom enle­ rin niceliksel, akılsal ve saptanabilir olanın kipinde kolektifleştirilm esinin, ya da bireysel fenom enlerin kolektif bir alana dahil edilm esinin bir biçim idir. Kı­ sacası ilk olarak elimizde vaka kavram ı var. İkinci o larak gördüğüm üz şey, şu olgudur: Eğer hastalık grup düzeyin­ de ve her bir birey düzeyinde bu şekilde erişilebilir hale geliyorsa, bu kavram dahilinde ve vaka dağılım ına d air bu çözüm lem ede, her birey ve bireyselleş­ miş her grup hak k ın d a, bunların her birinin çiçek hastalığına yakalanm a, öl­ me ya da iyileşme riskinin ne olduğunu saptam ak m üm kün hale gelecektir. O halde yaşı ve o tu rd u ğ u yer belli olan her birey için, her yaş dilim i, her şehir ve her meslek için, hastalık ve ölüm riskinin ne olduğu belirlenebilecektir. Böy­ lece her yaş gru b u n a özgü risk bilinebilecektir (burada örneğin bütün bu ni­ celiksel araştırm aların bir tü r bilançosunu o luşturan bir m etne, D uvillard’ın 19. yüzyıl başında yayınladığı A nalyse de l’influence de la petite verole10 |Ç/çek H astalığının E tkisi Üzerine Ç ö zü m lem e] m etnine gönderm e yapıyorum : Bu m etin, 18. yüzyılda birikm iş tüm bu niceliksel verileri to p lar ve doğan her çocuk için çiçek hastalığına y akalanm a riskinin 2/3 olduğunu gösterir). Çiçek hastalığına yakalanılm ası d u ru m u n d a, yaşlı ya da genç olunm asına, belli bir m uhite ya da mesleğe ait olunm asına göre ölüm riskinin ne olduğu belirlene­ bilir. Yine aynı şekilde, çiçekleme yapılm ası d u ru m u n d a, bu aşının ya da çi­ çeklem enin hastalığı tetiklem e riskinin ne olduğu ve bu çiçeklemeye rağm en hastalığa daha sonra yakalan m a riskinin ne olduğu anlaşılabilir. Böylelikle son derece tem el bir k avram olan risk kavram ı ortaya çıkar. Ü çüncü o la ra k , bu risk h esabı, risk lerin b ü tü n bireyler, b ü tü n yaş grupları, bütün koşullar, yerler ve o rta m la r için aynı olm adığını gösterir. O halde, yoğun risk bölgelerini ve tersine d ah a düşük risk bölgelerini ortaya k o ­ yan diferansiyel riskler vardır. Bu da, tehlikeli olanın saptanabileceği anlam ı na gelir. Çiçek hastalığı açısından, üç yaşından küçük olm ak tehlikelidir. Çi çek hastalığı riski açısından, bir şehirde o tu rm a k köyde o tu rm a k ta n daha 10

Emmanuel Etienne Duvillard (1755-1832), Analyse et Tableaux de l ’influence de la petite v iro lt sur la mortalite â chaque âge, et de celle qu'un preservatif tel que la vaccine peut avoir sur la pı> pulation et la longevite, Paris, Im primerie imperiale, 1806. (“N üfus istatistikleri, sigorta vc rant hesaplan teorisyeni”, Duvillard üzerine bkz. G. Thuillier, “Duvillard et la statistique en 1806", E tudes et D ocum ents, Imprimerie nationale, Com ite pour l'histoire econom ique et fm.ıiK irrr dr Ij France, Paris, 1989, cilt 1, s. 425-435; A. Desrosieres, L j Politıque des grands tumthret. lin in in ­ de la raison tlalıslı,/ıtr, l.a Decouverte, Paris, 1993; yenidrıı Kısım 2000, s. 48 S4).


tehlikelidir. Böylelikle, vaka ve risk k avram larından sonra, bir başka önem li kavram olan tehlike kavram ı ortay a çıkar. Son olarak, genel salgın kategorisi altında bulunm ayan ivme kazanm a, hızlanm a ve çoğalm a fenom enleri sap tan ab ilir. Bu fenom enler sonucunda, belli bir yerde ve belli bir anda hastalık -elb ette bulaşm a yo lu y la- vakaların artm asına yol açar, bu vakalar yeni vakaları tetikleyerek sayının çoğalm asına neden olur ve bu çoğalm a eğilimi, hastalığın yapay bir m ekanizm a ya da d o ­ ğal am a gizemli bir m ekanizm a sayesinde yok edilebildiği ve fiili olarak yok edildiği durum lar hariç, durm az. D üzenli olarak o rtaya çıkan ve düzenli ola­ rak kendilerini iptal eden bu ivme kazanm a fenom enleri kabaca kriz olarak adlandırılır (ancak bu sözcük tam anlam ıyla tıbbi dile ait değildir, zira bu dil­ de başka bir karşılığa sahiptir). Kriz, ancak onu frenleyecek doğal ve üstün bir m ekanizm a ya da yapay bir m üdahale sayesinde duraklayan bu döngüsel ivme kazanm a fenom enidir. V aka, risk, tehlike, kriz: Bana öyle geliyor ki b unlar en azından uygu­ lam a alanları ve davetiye çıkardıkları teknikler açısından yeni kavram lardır, çünkü burada, eskiden olduğu gibi hastalığı ortaya çıktığı tüm öznelerde ba­ sitçe o rtad an kaldırm ayı veya hasta öznelerin hasta olm ayanlarla tem asını engellemeyi am açlam ayan bir dizi m üdahale biçimi vardır. D isiplinci sistem, yani salgın hastalık nizam nam elerinde veya cüzam gibi yerleşik [endemique] hastalıklar için uygulanan nizam nam elerde ortaya çıkan disiplinci m ekaniz­ m alar, temelde neyi hedeflerler? İlk o larak hastad a, o rtaya çıkan her hastada bulunan hastalığı m üm kün m ertebe tedavi etmeyi am açlar. İkinci olarak, h as­ ta olm ayan bireylerin hasta o lan lard an yalıtılm ası yoluyla hastalığın yayılm a­ sını engellemeyi am açlar. Peki bun u n tersine, çiçeklem e-aşılam a pratikleriyle ortaya çıkan düzenek ne yapar? H asta o lan lar ve hasta olm ayanlar arasında hiç de böyle bir paylaşım yapm az. O n u n yaptığı, hasta olan ve olm ayanların kesintisiz, sürekli bütü n lü ğ ü n ü , yani k abaca nüfusu ele alm ak, bu nüfusun içinde de olası hastalık ve ölüm katsayılarının ne olduğunu, yani nüfustaki hastalık ve hastalığa bağlı ölüm olgularından norm al o larak ne beklendiğini saptam aktır. Çiçek hastalığına bağlı norm al ölüm o ran ın ın 7 ,7 8 2 ’de 1 oldu­ ğu böyle saptanm ıştır - bu k o n u d a 18. yüzyılda yapılm ış tüm istatistikler bir­ birini tutar. Y ani b u rad a “ n o rm a l” bir hastalık ve ölüm oranı fikri vardır. İlk n okta budur. İkinci n o k ta ise şudur: N o rm al adı verilen, norm al olarak değerlendi­ rilen bu hastalık ve ölüm oran ların a bağlı o larak , farklı norm allikleri kendi aralarında ayrıştırm ayı sağlayacak daha iııce bir çözüm lem eye varılm aya ça


lışılacaktır. Çiçek hastalığına yakalanm a ya da bu hastalık tan dolayı ölm e va­ kalarının her yaş gru b u n d a, her bölgede, her şehirde, şehrin farklı m ahallele­ rinde ve farklı meslek g ruplarında nasıl bir “n o rm a l” dağılım gösterdiği sap­ tanacaktır. Yani elimizde norm al ve genel bir eğri ile, norm al olarak değerlen­ dirilen eğriler olacaktır. Peki bundan hareketle nasıl bir teknik uygulanacak­ tır? N orm al, genel eğriye göre en elverişsiz ve en sapkın norm allikler, bu n o r­ mal ve genel eğriye indirilm eye çalışılacaktır. M esela, üç yaşın altındaki ço­ cuklarda çiçek hastalığının çok daha hızlı, çok daha kolayca, çok daha güçlü yayıldığı ve h astalanm a oran ların ın çok yüksek olduğu keşfedildiğinde (tabii çok erken keşfedildi bu), sorun, çocuklardaki bu hastalanm a ve ölüm o ranla­ rını o rtalam a oranlarla aynı düzeye çekm ekten ibaretti - bu o rtalam a oranlar da, bu genel nüfusun içindeki bir grup bireyin hastalık ve ölüm oranları daha düşük hale geleceği için düşm üş olacaktı. Önleyici tıbbın m üdahale ettiği d ü ­ zey, (ki bu henüz bir “ salgınbilim ” , yani bir salgın hastalıklar tıbbı değildir) tam da bu diferansiyel norm alliklerin o y ununun, ayrıştırılm asının ve aynı se­ viyeye getirilm esinin söz konusu olduğu düzeydir. Dolayısıyla b urada, disiplinlerde gözlem leyebildiğimizin tam tersi bir sistem olduğunu sanıyorum . D isiplinlerde bir n orm dan yola çıkılır ve daha sonra norm al ile anorm al olan, norm tarafın d an uygulanan bu terbiye saye­ sinde ayrıştırılır. Burada ise tersine, no rm al olan ile ano rm al olan saptanır, farklı norm allik eğrileri sa p ta n ır ve n o rm alleştirm e işlemi, norm alliğin bu farklı dağılım larının birbirlerine göre hareketlendirilm esinden, en elverişsiz o lan ların en elverişli o lan lara d o ğ ru çekilm esinden ib arettir. Yani burada norm al o land an yola çıkan ve diğerlerinden daha norm al ya da daha elveriş­ li olduğu düşünülen kim i dağılım lara d ay an an bir şey vardır. Bu dağılım ların kendileri norm görevi görür. N o rm , diferansiyel norm allikler içerisindeki bir o y u n d u r.8' Birincil olan n o rm ald ir ve norm b u rad an çıkarsanır, veya norm un sabitlenip fiili rolü n ü oynam ası, bu norm allik incelemesi sayesinde olur. O halde, b u rad a söz konusu olanın artık bir norm lam a değil, daha ziyade dar anlam ında bir norm alleştirm e olduğunu düşünüyorum . O n beş gün önce, sekiz gün önce ve bugün, üç örneği ele aldım: Şehir, azlık ve salgın; başka tü rlü söylersek, sokak, tahıl ve bulaşm a. Bu üç fenomen arasında çok net, çok belirgin bir bağlantı olduğunu görüyoruz hemen: Hepsi de şehir fenom eninin kendisine bağlılar. H epsi de taslağını vermeye çalıştığını sorunların ilkine gelip bağlanırlar, çünkü en nihayetinde azlık ve tahıl sorunu, (*)

M. Foucault burada tekrar eder: Vc normalleştirme işlemi hu Farklı normallik dağılımlarını krııdı a n la rın d a hareketlendirip bunlarla oynam aktan ibarettir.


pazar olarak şehir sorunudur; salgın hastalıklar ve bulaşm a sorunu, hastalık­ lara yataklık eden şehir sorunudur. Pazar olarak şehir, aynı zam anda ayaklan­ ma m ekânı olarak şehirdir; hastalıklara yataklık eden şehir, m iyasm a ve ölüm m ekanı olarak şehirdir. N e olursa olsun, bu farklı güvenlik m ekanizm ası ö r­ neklerinin kalbindeki sorun, şehir sorunudur. Ve eğer güvenliğin son derece karm aşık teknolojilerinin taslağı 18. yüzyılın ortasında ortaya çıkıyorsa, bu bence şehrin hem yeni hem de kendine özgü yönetim tekniği sorunları, ekono­ mik ve politik sorunlar yaratm asındandır. K aba bir biçimde -d a h a sonra ayn ntılandırm ak k o şu lu y la- şu da söylenebilir: Esas olarak to p rak üzerine k u ru ­ lu bir iktidar sistemi içerisinde, feodalitenin tanım ladığı bir toprak egemenliği üzerinde kurulup gelişmiş bir sistem içerisinde, şehir her zam an bir istisna o luşturm uştur. Şehir, h a tta gerçek anlam da şehir, serbest şehirdir. Belli bir n oktaya kadar, belli bir ölçüde ve sınırları iyi çizilmiş bir biçimde kendi kendi­ ni yönetm e im kânı ve hakkı olan, kendisine böyle bir hak tanınan şehirdir. Fe­ odaliteden hareketle gelişmiş bir iktidara temel niteliğini veren toprak üzerine kurulu büyük iktidar m ekanizm aları ve düzenlem elerine nazaran, şehir her za­ m an bir özerklik alanı teşkil etm iştir. Şehrin m erkezî iktidar m ekanizm alarına dahil olması ya da daha doğru bir ifadeyle şehrin to p ra k sorunundan da önce gelen birincil sorun olm asına yol açan ters yüz oluş, bence 17. yüzyılla 19. yüz­ yılın başı arasında olup biten şeyleri ayırt etmeyi sağlayan bir fenom en ve bir ters yüz oluştur. Bu soruna yeni iktidar m ekanizm alarıyla cevap vermek gerek­ m iştir ve bunların biçimi şüphesiz, benim adına “güvenlik m ekanizm aları” de­ diğim şeylerde bulunabilir. Tem elde, şehir olgusunu hüküm ranlığın m eşrulu­ ğu ile uzlaştırm ak gerekm iştir. H ükü m ran lık şehirde nasıl uygulanacaktır? Bu, göründüğü kad ar basit değildir ve bunun için benim burad a ancak çok küçük bir taslağını çizdiğim bir dizi dönüşüm gerekm iştir. İkinci o larak , saptam aya uğraştığım bu üç fenom enin -so k a k , tahıl, bulaşm a ya da şehir, azlık, salgın-, bu üç fenom enin veya daha ziyade bu üç sorunun o rtak noktası, b u n lard an hepsinin az çok dolaşım soru n u n u n etra ­ fında dönm eleridir. D olaşım b u rad a elbette çok geniş anlam da, hareket, de­ ğişim, tem as, yayılm a ve dağılım biçimi o larak anlaşılır ve sorun şudur: Bir şeyin nasıl dolaşm ası ya da dolaşm am ası gerekir? Eğer o zam ana dek h ü k ü m ­ ranlığın ve dolayısıyla hüküm ran lık form una bağlı politik iktidarın gelenek­ sel sorunu yeni to p rak ların fethedilm esi ya da tersine fethedilm iş to prakların korunm ası olduysa, hüküm ranlığın meselesinin bir anlam da şu olduğu söyle­ nebilir: Bir şeylerin kım ıldam am ası ya da benim bir şeyler kım ıldam adan iler­ lemem nasıl m üm kün olabilir? T oprağı nasıl dam galayabilirim , nasıl s.ıbitlc


yebilirim , nasıl k o ru r veya genişletirim ? Başka tü rlü söylersek, burada tam olarak toprağın em niyeti ya da to p ra k üzerinde hâkim iyet k u ran hüküm ranın em niyeti o lara k adlandırabileceğim iz bir şey söz k onusuydu. N ihayetinde, M achiavelli’nin de meselesi bud u r. M achiavelli’nin ortaya koyduğu sorun, fethedilmiş ya da m iras alınm ış belli bir to p ra k ta 11 -ik tid a rın m eşru olup ol­ m am ası fark e tm ez- hük ü m ran ın iktidarının nasıl olup da tehdit altında kal­ m ayacağı ya da en azından m aruz kaldığı tehditleri kesin bir biçim de nasıl sa­ vuşturabileceğidir. Prens’in em niyeti: T o p rağ a dayalı ik tidarının gerçekliği içerisinde Prens’in sorunu buydu - ve bence hüküm ranlığın politik sorunu da buydu. A ncak M achiavelli’nin politik düşüncenin m odernlik alanını açtığını düşünm ek şöyle dursun, tersine, onun bir çağın sonunun habercisi olduğunu ya da so ru n u n P rens’in ve to p ra ğ ın ın em niyeti o lduğu bir an ın doruğunu o luşturduğun u söyleyebilirim . F ak at b an a öyle geliyor ki, saptam aya çalıştı­ ğım son derece kısmi fenom enler üzerinden ortaya çıkan şey, tam am en başka bir sorundur: Bir toprağı sabitlem ek ve dam galam ak değil, dolaşım ları ser­ best bırakm ak , dolaşım ları kontrol etm ek, iyi ve k ö tü olanlarını birbirlerin­ den ayırm ak, her şeyin d u rm ad an kım ıldam asını, hareket etm esini, bir nok­ tad an diğerine gitm esini sağlam ak, am a bunu, bu dolaşım a içkin tehlikelerin o rtad a n kalkacağı biçim de yapm ak. Prens’in ve toprağının em niyeti değil, nü­ fusun ve dolayısıyla onu yönetenlerin güvenliği. Çok önem li olduğunu düşün­ düğüm bir başka değişim de budur. Bu m ekanizm aların üçüncü bir o rta k özelliği daha vardır. İster şehirci­ lik alanındaki yeni araştırm alar olsun, ister azlıkları engelleme ya da en azın­ d an k o n tro l etm e biçimleri olsun, ister salgın hastalıkları önlem e biçimleri ol­ sun, bu m ekanizm aların o rta k özellikleri şudur: Bunların harekete geçirmeye çalıştığı şey hiçbir şekilde, ya da en azından birincil ve temel o larak, hüküm ­ ranın üstün istenci ile ona tabi olan istençler arasındaki bir itaa t ilişkisi değil­ di. Tersine, b u rad a söz k o nusu olan gerçekliğin öğelerini birbirleriyle ilişki içerisinde harekete geçirm ekti. Başka tü rlü söylersek, güvenlik m ekanizm ası­ nın gelip bağlandığı yer, bireylerin h ü k ü m ran ların a bir anlam da edilgin vc bütünsel itaatini sağlayan h ü k ü m ran -teb aa ilişkileri ekseni değildi. Bu m eka­ nizm anın bağlandığı yer, fizyokratların fiziksel dediği, doğal denebilecek sü­ reçlerdi, ki bunlara gerçeklik öğeleri de denebilir. Bu m ekanizm alar fenom en­ 11

M achiaveüi’deki “ yeni prens” sorunsalını oluşturan hu ayrım için bkz. Le Prtncet I. Bölüm: “ Prenslikler, eğer prensleri kendi efendilerinin kanından geliyorlarsa kalıtsaldırlar, yoksa yrımlıı ler" (Fransızca çeviri, 1 . 45) ve 2. Bölüm: “Aynı kandan olan prenslere alışmış kalıtsal dcv ln lru lr, yeni devletlere n .i7 iir.ın yrrindr tutunm anın daha kolay nldıığııııu söylüyorum | |~


leri iptal etm eye de yönelirler, fak at bunu “ şunu y apm ayacaksın” ve hatta “ bu gerçekleşm eyecektir” gibi bir yasak biçim inde değil, fenom enlerin kendi kendileri tarafın d an yavaş yavaş iptal edilmeleri biçim inde yaparlar. Bir a n ­ lam da burada söz konusu olan, fenom enlere “ h ay ır” diyen bir yasak d ay at­ m aktan ziyade, o nlardaki kabul edilebilir sınırları saptam aktır. Yani güven­ lik m ekanizm alarının harekete geçtiği no k ta, hük ü m ran -tebaa ekseni olm adı­ ğı gibi, yasaklam a form u da değildir. N ihayet, b ütün bu m ekanizm alar -v e sanırım b u rad a temel olan n o k ­ taya geliyoruz- disiplin ve yasa m ekanizm alarının yaptıkları gibi birinin is­ tencini olabilecek en hom ojen, en sürekli ve en kapsam lı biçimde ötekiler üze­ rinde uygulam aya yönelm ezler. B urada söz konusu o lan, yönetenlerin eylemi­ nin gerekli ve yeterli olduğu belli bir düzeyi ortaya çıkarm aktır. Bir yönetim in eylemindeki bu uygunluk düzeyi, tebaanın fiilî ve yöntem li bütünlüğü değil, kendi fenom enleri ve süreçleriyle nüfustur. P an o p tik o n fikri12 bir anlam da m odern olsa d a, p an o p tik m ekanizm a bu ik tid ar aygıtının içinde bulunan tüm uyruklar üzerinde bir tü r h ü küm ranlık uygulayabilecek birini, bir gözü, bir bakışı, bir gözetim ilkesini m erkeze aldığı için, bu fikrin son derece a rk a ­ ik olduğu da söylenebilir. Bu anlam da, panoptiğin en eski h ü k üm ranın en es­ ki rüyası olduğu söylenebilir: U yruklarım ın hiçbiri gözden kaçm asın ve uy­ ruklarım ın hiçbirinin hiçbir hareketi benim bilgim dışında olm asın. P anopti­ ğin merkez n oktası da bir anlam da m ükem m el bir hükü m randır. Buna karşı­ lık, şimdi ortay a çıkan şey, bireylerden her birinin hiçbir anda, yaptığı hiçbir şeyde hüküm ranın gözlerinden kaçm am ası için bireylerin eksiksiz gözetlen­ mesi biçimini alan bir iktid ar fikri değildir. B urada ortaya çıkan şey, her ne k ad a r bireyler bir şekilde burada belirseler ve b u rad ak i bireyselleştirme süreç­ leri çok belirli olsa da, tam anlam ıyla bireysel olm ayan - b u üzerinde d u ra ca ­ ğımız önemli bir n o k ta d ır- belirli fenom enleri, yönetim ve yönetenler için uy­ gun hale getiren m ekanizm alardır. Bu, kolektif olanla bireysel olan arasın d a­ ki ilişkileri, toplum sal alanın bütünüyle tem el p arçalar arasındaki ilişkileri kurm anın tam am en başka bir yoludur, nüfus denilen şeyde kurulan başka bir biçimdir. Ve nüfusların yönetim i de bence, hüküm ranlığın bireysel davranış­ ların en ince doku su n a k ad ar uygulanışından çok farklıdır. B urada, çok fark ­ lı olduğunu düşündüğüm iki ik tid ar ekonom isi söz konusudur. İşte şimdi bunu çözümlemeye başlam ak istiyorum . Şehir, azlık ve salgın hastalık örnekleri üzerinden, bu çağda yeni olduklarını düşündüğüm m ekaniz­

12

lll</. iiyujtul.ıki H Ştıkıt ılrrsi, t. 10 1 .


m aları kavram ayı denedim sadece. Ve bunlar üzerinden ortaya konulan soru­ nun, bir yandan başka bir iktidar ekonom isi, bir yandan da -v e şimdi bunun hakkında birkaç söz söylemek istiy o ru m - bu dönem e k a d a r var olm am ış, al­ gılanm am ış, bir anlam da tanınm am ış ve sınırları çizilmemiş yeni, m utlak ola­ rak yeni bir karakterin 18. yüzyılda sahneye çıktığını görüyoruz: N üfus. Elbette bu, nüfusa d air endişelerin ve sorunların, politik düşünce içeri sinde olduğu k ad ar yönetim teknikleri ve usulleri dahilinde de ilk ortaya çıkı­ şı değildir. D aha gerilere gidilirse, d ah a eski m etinlerde “ n ü fu s” kelimesinin kullanım ına bakılacak o lu rsa,13 nüfus so rununun uzun zam andan beri, nere­ deyse sürekli biçimde o rtaya konulduğu, fakat tem elde olum suz bir biçimde o rtaya konulduğu görülür. N üfus adı verilen şey, temel olarak nüfus azalma sının karşıtıydı. Yani “ n ü fu s” tan kasıt, salgın hastalık, savaş ya da azlık gibi insanların şaşırtıcı bir hız ve yoğunlukla öldükleri bu büyük dram atik an lar­ d an sonra, ıssızlaşmış bir to prağ ın yeniden iskân edilmesi [peupler] hareketiy­ di. N üfus sorunu, büyük insani felaketlere bağlı ıssızlık ve ıssızlaşma açısın­ d an o rtaya ko nuyordu. Şu m eşhur ölüm oranı cetvellerinin -1 8 . yüzyılda d e­ m ografinin, bazı ülkelerde ve özellikle de İngiltere’de, bir dizi niceliksel araş­ tırm ayı ve insanların neden öldüğünü anlam ayı m üm kün kılan bu ölüm ora' nı cetvelleri sayesinde o rtay a çıkabildiğini biliy o rsu n u z-,1A her zam an var ol m adıklarını ve özellikle de sürekli bir biçim de h azırlanm adıklarını görmek son derece önem lidir. Ve bu ölüm oranı cetvellerini ilk kez kullanan İngiltc re’de, 16. yüzyılda ve h atta sanırım 17. yüzyılın başında (değişimin yaşandığı tarihi tam olarak bilm iyorum ), en azından tüm 16. yüzyıl boyunca, bu cervcl ler yalnızca büyük salgınlar çağında ve kimi felaketler ölüm oranlarını dr.ı 13

14

M . Foucault burada belki de birçok sözlükçe “ nüfus” kelimesini ortaya attığı söylenen Bacon >ı gönderm e yapm aktadır (örneğin bkz. Dictionnaire historique de la langue française. Le Robrrt) Aslında bu kelime Bacon’da bulunm az ve ancak sonraki çevirilerde ortaya çıkar. İngilizce kclımr ilk kez H um e’un 1751’de yayınlanan Political Discourses’unda ortaya çıkıyor gibidir. Fraıını/ı .t terim ise ancak 18. yüzyılın ikinci yarısında dolaşıma girer. M ontesquieu 1748'de hâlâ bu terim den haberdar değildir, “insanların sayısından” {De l ’espritdes lois, XVIII, 10, O euvres com plrtrt, G allim ard, “ Bibliotheque de la Pleiade” , cilt 2, Paris, 1958, s. 536) veya bir yerin sakinlrrııulrn, “türün yayılm asından” söz eder (a.g.e., XXIII, 26, s. 710; 27, s. 711; bkz. Lettres persanes (1 7 2 1), CXXII, cilt 1, s. 313). Buna karşılık, Lettres persanes’da bu sözcüğün olumsuz formu "dfpttpH İı f/ott” sıkça kullanılır (Lettres persanes, s. 305; De l'esprit des lois, XXIII, 19, s. 695; 28, ı. 711). uSe depeupler” fiilinin kullanımı 15. yüzyıla kadar uzanır (bkz. Littre, Dictionnaire de la Lınnur française>).-}. Pauvert, Paris, 1956, cilt 2, s. 1646). “ Population” kavram ı, H erbert’in / I n.ı/ la poliçe generale des grains kitabının 1753'teki ilk baskısında değil, 1755’tcki ikinci h.ımkı«ı»»«l ı bulunur. Bu konudaki yakın tarihli bir çalışma için bkz. H. Le Bras, U lnvention des popHİtifıum, Odile Jacob, Paris, 2000 ve I. T am ba, “ Histoires de denıographr rt d r lingııistr: İr uıııplr poptıl.t tion/depopııl.uion", l ınx, 47, 2002, s. 1-6. John (ir.ıuııt h.ıkkııul.ı l>k/. .ı>.ı£ul.tkı 2H. not,


m atik olarak arttırdığı için tam olarak kaç insanın ö ldüğünün ve neden ö ld ü ­ ğünün bilinm esi istendiği a n la rd a k u lla n ılıy o rd u .15 Başka tü rlü söylersek, nüfus sorunu kesinlikle olum luluğu ve genelliği içerisinde ele alınm ıyordu. N üfusun ne olduğu ve bir toprağın nasıl yeniden iskân edileceği sorusu, d ra ­ m atik ölüm oranlarıyla ilişki içinde soruluyordu. N üfus k av ram ın ın olum lu değeri de, benim şim diye dek gönderm e yapm ış olduğum 18. yüzyılın o rtaların d a o rtaya çıkm am ıştır. N üfusun bir hüküm ranın kuvvetinin bir öğesi olarak geçtiğini görm ek için, vakanüvislerin, tarihçilerin, gezginlerin m etinlerine, buralard ak i betim lem elere bakm ak yeterlidir. Bir hükü m ran ın güçlü olm ası için, elbette geniş bir toprağa hâkim olm ası gerekir. Aynı zam anda hâzinesinin de önem i ölçülür, tahm in edilir, kestirilirdi. T oprağın genişliği ile hâzinelerin ve nüfusun önem i de ayrıca üç açıdan ele alınırdı: K alabalık olduğu için hükü m ran ın kuvvetinin göstergesi olan bir nüfus vardır ve bu nüfus kendisini, h ü k ü m ran ın büyük ord u lara sa­ hip olm asıyla, şehirlerin kalabalık ve p azar yerlerinin canlı olm asıyla gösterir. Bu kalabalık nüfus, h üküm ranın gücünü ancak iki ek koşul sayesinde göste­ rebilir. Bir yandan uysal olm alıdır, diğer yandan da çalışm ayı ve etkinliği sev­ meli, şevkli olm alıdır; öyle ki h ü k ü m ran fiilî o larak kuvvetli, yani bir yandan itaat edilen kişi, bir yandan da zengin olabilsin. Bütün b unlar, nüfusun kav­ ranm a biçim indeki en geleneksel yanları o luşturur. H er şey 17. yüzyılla birlikte, yani ekonom ik dok trinler o lm aktan çok yönetim soru n ların ı o rtay a koym anın yeni biçim leri o lan kam eralizm 16 ve m erkantilizm 17 ile anılan çağda değişir. Belki b unlara geri döneriz. H er d u ­ rum da, 17. yüzyıldaki m erkantilistler için, nüfus yalnızca hüküm ranın kuvve­ tinin simgeleri arasında yer alan olum lu bir özellik değil, devletin ve hüküm ­

15

16 17

Bkz. E. Vilquin, J. G raunt'un Observations naturelles ou politiques repertoriees dans l'lndex ciapres et faites sur les bulletins de m ortalite de John Graunt citoyen de Londres, en rapport avec le gouvem em ent, la religion, le commerce, l ’accroissement, l ’atmosphere, les maladies et les divers changements de ladıte çite eserine giriş, Paris, İNED, 1977, s. 18-19: “ Londra’nın ölüm oranları bültenleri yayınlanan ilk demografik ölçümler arasında yer alır, ancak bunların kaynaklan bilin­ memektedir. Bulunan en eski bülten, Kraliyet Konseyi’nin Londra belediye balkanından 21 Ekim 1532'de vebadan ölenlerin sayısı hakkındaki talebidir. 1532 ile 1535 arasında, her mahalle için vebadan ölenlerin ve toplam ölü sayısının belirtildiği haftalık bültenler vardır. H erhalde bu bül­ tenler yalnızca Londra yöneticilerine vebanın boyutları hakkında bilgi verme işlevini taşıyorlar­ dı, veba ile ortaya çıkıp onunla birlikte kayboluyorlardı. 1563 veba salgım, 12 H aziran 1563’ten 26 Temmuz 1566’ya kadar süren uzun bir bülten dizisine yol açmıştır. 1574’te bir dizi, 1578’den 1583'e kadar bir dizi, sonra da 1592’den 1595’e ve 1597’den 1600’e birer dizi m evcuttur. H afta­ lık biıtlenlerin 1563’ten başlaması imkânsız değildir, her durum da 1603'ten itibaren kesindirler.” Hk*. yukarıda sayfa 16, not 25. A.g.r.


ranın kuvvetinin dinam iğinin içinde, d ah a doğrusu içinde değil de bu dinam i­ ğin ilkesi olarak belirir. N üfus tem el bir öğedir, yani tü m diğer öğeleri koşullayan öğedir. Peki neden koşullar? Ç ünkü nüfus tarım için işgücü sağlar, ya­ ni hasatların bolluğunu garantiler: N e k a d a r çok çiftçi olursa o k ad ar ekili alan, o k ad ar bol h asat o lu r ve böylece tahıl ve tarım ü rünlerinin fiyatları d ü ­ şük olur. N üfus aynı zam anda sanayiye de işgücü sağlar, yani m üm kün oldu­ ğu ölçüde ithalata gerek duyulm am asını ve dolayısıyla yabancı ülkelere altın ya da nakit p ara ödenm em esini sağlar. N ihayet, nüfus devletlerin kuvvet di­ nam iğinde tem el bir öğedir çünkü aynı devlette işgücü içerisinde en yüksek rekabeti sağlar, bu da elbette düşük m aaş dem ektir. D üşük m aaş da üretilen ürünlerin fiyatlarının düşük olm ası ve ih racat im kânı anlam ına gelir, bu da devletin kuvveti için yeni bir ilke, yeni bir garanti o luşturur. N üfusun bu şekilde devletin zenginliğinin ve kuvvetinin temeli oluşu, ancak dış göçü engelleyen, göçmenleri geri çağıran, doğum oranlarını destek­ leyen bir yönetm elikler aygıtı, yararlı ve ihraç edilebilir ürünlerin neler oldu­ ğunu belirleyen, üretilecek nesneleri, onların üretim aygıtlarını, m aaşları sap­ tayan, başı boş gezmeyi ve serseriliği yasaklayan bir nizam nam eler aygıtı ta ra ­ fından çevrelenmesi sayesinde m üm kün olabilir. Kısacası, devletin zenginliği ve kuvvetinin bir anlam da kökünü ya da ilkesini oluşturduğu düşünülen bu nüfusun gerektiği gibi, gerektiği yerde ve gereken şeyi üretm ek için çalışması­ nı sağlayan bir aygıt söz k onusudur. Başka türlü söylersek, m erkantilizm in meselesi d ar anlam da üretim gücü olarak nüfustu ve bence nüfusun temelde ve özde üretici güç o larak algılanm ası m erkantilistlerden sonra, 18. yüzyılda ve hele de 19. yüzyıldan sonra olm az. N üfusu böyle ele alanlar m erkantilister ve kam eralistlerdi, am a tabii bu nüfusun fiilî olarak disiplinci m ekanizm alara gö­ re terbiye edilmesi, ayrıştırılm ası, dağıtılm ası, sabitlenm esi koşuluyla m üm ­ kündü. N üfus, zenginlik ilkesi, üretici güç, disiplinci çerçeleveme: Bütün bun­ lar, m erkantalistlerin politik düşüncesi, projesi ve pratikleri içinde birleşir. 18. yüzyıldan itibaren, yani şim diye dek kerteriz olarak aldığım sene­ lerde, işler değişmeye başlar. Fizyokratların, önceki dönem in m erkantilistlerinin aksine nüfus karşıtı old u k ları söylenir.18 Yani m erkantilistler zenginlik 18

Bu konuda bkz. G. Weulersse, Le M ouvem ent physiocratıque..., 2. Cilt, beşinci kitap, birinci bo lüm, s. 268-295: “Discussion dcs principes du populationnism e”; İd., Les Physiocrates, ı. 251 254; J.J. Spengler, Econom ie et Population. Les doctrines françaises avant 1H00: de ttude a <'.on dorcet, çev. G. Lecarperntier ve A. Fage, Paris, PUF, 1954, i. 165-200; A. Landry, “ İ r s idccn dr Quesııay sur la population*1, Revue d'H istoire des doctrines ectmottuques et soıuıles, I YO1*, ycııı den basını, K {Juesnay et Lı pbysıocrtitıe, I. ( ılı, s. II 4V; |. ( J. I’rrrn i, ( İne hıstoırf ınlelleı tuel le de l ’enm otnıe ptthtufue%%. 14) 1 ^ 2 .


ve kuvvet kaynağı olarak nüfusu arttırm ak isterlerken, fizyokratların k o n u m ­ larının daha nüanslı olduğu söylenir. Aslında bence farkın oluştuğu yer nüfus artışının değeri ya da değersizliği değildir. Bana öyle geliyor ki fizyokratlar, nüfusu ele alm a biçimleri özünde başka olduğu için m erkantilist ve kam eralistlerden a y rılırla r.19 Z ira aslında, m erk an talist ve kam eralistler nü fu stan bir yandan zenginliğin tem eli, bir y an d an da nizam nam elere bağlı bir sistem ­ le çerçevelenmesi gereken bir şey olarak söz ettiklerinde, o nu hâlâ bir h ü k ü m ­ ranın tebaasının toplam ı olarak görürler: Bu tebaaya tam da yukarıdan ve is­ tence bağlı biçim de, ne yapm ası gerektiğini, nerede ve nasıl yapm ası gerekti­ ğini söyleyen bir dizi yasa ve nizam nam e dayatılabilir. Y ani m erkantilistler nüfus sorunun u tem elde hükü m ran ın ve tebaasının ekseninde ele alırlar. M e r­ k antilist, kam eralist veya C olbertci projenin kendini k o num landırdığı yer, h üküm ranın istencinin insanların ita a t eden istenciyle ilişkisidir; bu insanlar h ukuki özneler [sujets de droit], yasaya tab i özneler, nizam nam elere bağlı bir çerçevelemeye dahil edilebilecek öznelerdi.3' A ncak bana öyle geliyor ki, fiz­ y okratlarla ve genel o larak 18. yüzyıldaki ekonom istlerle birlikte nüfus, h u ­ kuki kişiliklerin bir toplam ı, h ü k ü m ran ın istencine nizam nam e, yasa, ferm an vb. gibi şeyler aracılığıyla itaat etmesi gereken uysal istençler toplam ı o lm ak­ ta n çıkar. N üfus artık doğal veçhesi içinde ve o nda doğal olan şeyler üzerin­ den idare edilmesi gereken bir süreçler toplam ı o larak ele alınacaktır. Peki nüfusun bu doğallığının*' * anlam ı nedir? N asıl oluyor da nüfus, bu an dan itibaren, h u kuki-politik bir k avram olan teb aa [sujet] kavram ıyla değil de, bir idarenin ve bir yönetim in teknik-politik nesnesi olarak algılan­ m aya başlıyor? Bu doğallık nedir? Kısaca söylem ek gerekirse, b u radaki d o ­ 19

(*)

Fizyokratların bu konudaki temel konum u, zenginliklerin nüfusla geçim kaynakları arasındaki bir aracı olarak devreye sokulm asıdır. Bkz. F. Quesnay, “H om m es” m addesi, F. Q uesnay et la physiocratie, 2. Cilt, s. 549: “Köylerdeki nüfus arttırılm ak isteniyor ve nüfus artışının zenginliklerin da­ ha önceki bir artışına bağlı olduğu gözardı ediliyor.” Bkz. G. Weulersse, Les Physiocrates, s. 252253: “Nüfus artışı onları kayıtsız bırakm az: Ç ünkü insanlar devleti iki biçimde zenginleştirirler, üretici ve tüketici olarak. Ama onlar ancak tükettiklerinden fazla üretirlerse, yani çalışmaları ge­ rekli sermaye yardım ıyla yapılırsa faydalı üreticiler olurlar; tüketim leri de aynı şekilde, aldıkları m allara iyi bir fiyat ödediklerinde, yani yabancı alıcıların ödeyecekleri fiyatı ödediklerinde fayda­ lı hale gelir: Bunun dışında, yüksek bir ulusal nüfus, bir kaynak olm aktan öte bir yük haline gelir. Oysa topraktan elde edilen gelirleri arttırır: Bol ücretin bir anlam da yaşama ısındırdığı insanlar kendiliklerinden çoğalm aya başlayacaklardır; işte gerçek nüfusçuluk budur, dolaylıdır am a iyi so­ nuç verir. “Çok iyi bir özet için bkz. J.J. Spengler, a.g.e., s. 167-170. Fizyokrat ve ekonomistlerin nüfusun rolü hakkındaki çözümlemeleri için ayrıca bkz. M . Foucault, Histoire de la folie..., | Deli­ liğin Tarihi], s. 429-430. Fransızcadaki “sujet” terim i hem özne, hem de tabi olan, tebaa anlam larına gelmektedir. Burada, hüküm ranın istencine tabi olan hukuki özneler anlam ında kullanılıyor - ç.n.

(**) I İ n c i l l i k : I ly .m n .ıs ın ın I V sa y fa s ın d a tırn a k için d e .


ğallığın üç biçim de ortay a çıktığım düşünüyorum . İlk olarak, 18. yüzyılın d ü ­ şüncesi içinde olduğu k a d a r yönetim sel pratiklerinde de sorunsallaştırıldığı şekliyle nüfus, bir to p ra k ta o tu ra n bireylerin basit bir toplam ı değildir. Bu bi­ reylerin çoğalm a isteklerinin basit bir sonucu da değildir. Kendisini destekle­ yebilecek ya da oluşturabilecek h ü k ü m ran bir istencin m uhatabı da değildir. A slında nüfus birincil bir veri değildir ve bir dizi değişkene bağlıdır. N üfus ik­ limle değişir, m addi çevreyle değişir, ticaretin yoğunluğu ve zenginliklerin do­ laşım etkinliğiyle değişir. T âbi olduğu yasalara, örneğin vergi ve evliliğe dair yasalara göre değişir. Aynı zam anda insanların alışkanlıklarıyla da değişir, örneğin kızlara çeyiz verm e biçimleriyle, kardeşler arasındaki m iras hukuku ve büyük olanın haklarının düzenlenm esiyle, çocukların yetiştirilm e biçimiy­ le ve bakıcılara em anet edilip edilm emeleriyle değişir. N üfus, şu ya da bu dav­ ranışa özgü ahlâki ve dinî değerlerle değişir: Ö rneğin papaz ya da rahiplerin evlenm em elerinin etik ve dinî o larak savunulm ası. N üfus aynı zam anda ve esas o larak geçim k aynaklarının d u ru m u n a göre değişir; M irab eau ’nun nüfu­ sun asla geçim kaynakları ta rafın d an sabitlenen sınırların ötesine geçemeye­ ceğini ve bunu n ötesinde değişemeyeceğini söylediği ünlü deyiş de buradan gelir.20 M irab e a u ’n u n , başrah ip Pierre J a u b e rt’in21 ya da E n cylo p ed ie’deki “ H o m m es” [“ İn san lar” ] m addesinde22 Q uesnay’nin sunduğu b ü tü n bu çö­ züm lem eler, bu düşüncede nüfusun ilksel bir veri, h ü k ü m ranın edim inin üze­ 20

Bkz. Victor Riquetti, M irabeau markizi (1715-1789), L ’A m i des hom m es, ou Traite de la popu­ lation, yazar ismi yok, Avignon, 1756, 3 cilt (bkz. L. Brocard, Les Doctrines economiques et sociales du marquis de M irabeau dans V uA m i des hom m es", Giard et Briere, Paris, 1902). M ira­ beau’nun L ’A m i des hommes*dan aldığı aforizma - “geçim kaynaklarının ölçüsü nüfusun ölçüsü­ d ü r” {1. Cilt, s. 3 7 )-, A. G o udart’ın aynı sene yayınlanan eserinde karşılığını bulur: Les Interets de la France m al entendus, dans les branches de l’agriculture, de la population, des finances... (Amsterdam , Jacques Coeur, 3 cilt): “İnsanların sayısı her zam an geçim kaynaklarının genel derecesine bağlıdır”. Bu fikir, daha imgeli bir ifadeyle (“ sınırsız geçim kaynakları varsa, insanlar tavanarasındaki fareler gibi” ürerler), Richard C antillon’un Essai sur la nature du commerce en general kı tabında da tekrarlanır (Fletcher Gyles, L ondra, 1755, yeniden basım, INED, Paris, 1952 ve 1997, bölüm 15, s. 47).

21 Abbe Pierre Jaubert, Des causes de la depopulation et des m oyens d ’y remedier, yazar ismi olma­ dan yayınlanmış, Dessain Junior, Londra ve Paris, 1767. 22 Yayınlanmasının 1757’de yasaklandığı ve 1765'te bir daha basılan Encyclopedie için kaleme alın­ mış bu m akale, 1908’e dek yayınlanm adan kaldı (Revue d ’histoire des doctrines economiques et sociales, 1); yeniden basım, François Q uesnay et la physiocratie, 2. Cilt, Oeuvres, s. 511-578. Hu nunla birlikte m akale H enry Pattullo tarafından kısmi olarak kopyalanm ış ve yayılmıştır: f i sai sur Vamelioration des terres, D urand, Paris, 1758. Q uesnay’nin m akalesinin yerini h.ncyt lopedie'de 1765’ten sonra D iderot’nun “ H om m es” makalesi ve Damilaville’in “ Population" m a­ kalesi almıştır. M akalenin Ulusal K ütüphane’deki elyazması ancak 1889’da keşfedildi. O yiı/ılcn de metin E. D airr'in l es Physiocrates (Guillnumin, Paris, 1846) kıt.ıhınd.ı hulm ıniü/. ilk/. I S,ıl Icron, K i'I /</ ph\sttn ra tw , 1 . Cilt, s. 5 1 1, I . not.


rinde uygulandığı bir m adde, h ü k ü m ran ın karşısındaki şey olm adığını açıkça gösterir. N üfus, o n u n h ü k ü m ran ın edim leri karşısında geçirgen olm am asını sağlayan bir dizi değişkene bağlı o lan bir veridir. Gene bu değişkenler nede­ niyle, nüfusla h ü k ü m ran arasındaki ilişki yalnızca itaat ya da itaati ret, itaat ya da ayaklanm a düzeyinde olam az. A slında, nüfusun bağlı olduğu değişken­ ler, onun büyük ölçüde h ü k ü m ran ın yasa form undaki d o ğ ru d an ve istemli ey­ lem inin dışına düşm esini sağlarlar. Eğer nüfusa “ şunu y a p ” denirse, yalnızca o nun bunu yapacağını değil, o n u n bunu yapabileceğini bile hiçbir şey ispatlayam az. Yalnızca hük ü m ran -u y ru k ilişkisi d üşünüldüğünde, yasanın sınırı uy­ ruğun itaatsizliğidir, uyruğun h ü k ü m ran a “h a y ır” diyerek karşı çıkm asıdır. Ama hüküm etin/yönetim in nüfusla ilişkisi söz k o nusu olduğunda, hüküm ran ya da hüküm et tarafın d an alınm ış k ararın sınırı, zoru n lu olarak hitap edilen insanların bu k ararı reddetm eleri değildir. N üfus b u ra d a , h ü k ü m ran ın “yasalcı v o lo n tarizm i” karşısında geçir­ gen olmayışı açısından, bir doğa fenom eni o larak ortay a çıkar. K ararnam e­ lerle değiştirilemeyecek bir doğa fenom enidir, am a bu o n u n ulaşılam az ve n ü ­ fuz edilemez bir doğa olduğu anlam ına gelmez, h atta tersi doğrudur. Fizyok­ ratların ve ekonom istlerin çözüm lem elerinin ilginç hale geldiği no k ta, tam da nüfus olgusunda sap tan an bu doğallığın dönüşüm tekniklerine ve etkenlerine sürekli açık olm asıdır - bu dönüşüm teknik ve etkenlerinin aynı anda bilgili, düşünülm üş, analitik, hesaplı ve hesaplayıcı olm aları koşuluyla. B urada sade­ ce nüfus için elverişsiz olan yasaları isteyerek değiştirm eyi dikkate alm ak yet­ mez. Özellikle, eğer nüfus arttırılm ak isteniyorsa ya da nüfusun bir devletin kaynakları ve im kânlarıyla doğru bir ilişkide olm ası isteniyorsa, nüfusun ken­ disinden, dolaysız d avranışlarından, doğurganlığından ya da yeniden üreme istencinden çok uzak gibi görünen bir sürü etken ve öğe üzerinde eylemde bu­ lunm ak gerekir. Ö rneğin, ülkeye girecek p ara akışları üzerinde eylemde bu­ lunm ak gerekir; bu akışların nereden geçtiği, b ütün nüfusa yayılıp yayılmadıkları, bazı bölgeleri es geçip geçm edikleri bilinm elidir. İhracat üzerinde de eylemde bulunm ak gerekir: N e k a d a r ihraç talebi olursa, elbette o k a d a r iş im kânı, yani zenginlik ve nüfus artışı im kânı olacaktır. İth alat sorunu da o r­ taya çıkar: A caba ith alat nüfusun yararın a m ı, zararın a mı? İthalat yapılınca ülkedeki insanların işleri ellerinden alınm ış olur, am a aynı zam anda ithalat onlara yiyecek sağlar. Bu nedenle 18. yüzyılda ith alatların düzenlenm esi te­ mel bir sorundur. H er d u ru m d a, nüfus üzerinde fiilî o larak etkide bulunul­ ması bu tü r uzak etkenler sayesinde, onların oyunu sayesinde m üm kün olur, (iördiiğiiniiz gibi, burada ortaya çıkan bam başka bir teknik vardır: H iiküm -


ranın istencine uyrukların itaatini sağlam ak değil, n üfustan uzak görünen, fa k at hesaplam a, çözüm lem e ve düşünsel çaba yoluyla nüfus üzerinde etkin bir rol oynadığı anlaşılan şeylere hâkim olm ak. Bana öyle geliyor ki, nüfusun bıı nüfuz edilebilir doğası, iktidar yöntem lerinin düzenlenm esi ve akılsallaştırıl m ası konusun d a çok önem li bir d önüşüm ü beraberinde getiriyor. N üfusun doğallığının ikinci bir biçimiyle şu olguda ortaya çıktığı söyle­ nebilir: Bu nüfus elbette bireylerden, birbirlerinden tam am en farklı olan vc davranışları belli bir noktaya k ad ar tam olarak öngörülem eyecek olan birey­ lerden m eydana gelir. Yine de, 18. yüzyılın ilk nüfus teorisyenlerine göre, n ü ­ fusun eyleminin tek bir hareket ettiricisi olm asını sağlayan bir değişmez vardır. Bu hareket ettirici, arzudur. Arzu -k i vicdan yönetim inde ortaya çıkan ve kul­ lanılan eski bir kavram dır (belki de buna daha sonra geri döneriz)-,23 burada iktidar ve yönetim tekniklerine ikinci kez dahil olur. Arzu, tüm bireyleri hare­ kete geçiren şeydir. Arzuya karşı hiçbir şey yapılam az. Q uesnay’nin dediği m bi: İnsanları, kendileri için en kazançlı olduğunu düşündükleri ve bu kazancı arzuladıkları için oturm ayı arzuladıkları yerde oturm aktan vazgeçilm ezsiniz. O nları değiştirmeye çalışm ayın, değiştiremezsiniz.2* Ama -v e arzunun bu d o ­ ğallığının nüfusta iz bıraktığı ve yönetim sel tekniğin nüfuz edebileceği hale gel diği nokta b u d u r-, b ütün sistemin önem li teorik öğelerinden birini oluşturan ve üzerinde daha sonra durm am ız gereken sebepler yüzünden, bu arzu, eğer kendi haline bırakılırsa -v e ancak kendi haline bırakılm ası ko şu y la- belli sınır lar dahilinde ve kimi ilişkilendirm e ve bağlantılar sayesinde, neticede nüfusun genel çıkarını üretir. Birey kendi çıkan konusunda, kendi arzusunda yanılabi lir; am a yanıltm ayan bir şey vardır, o da arzunun kendiliğinden, ya da en azın dan hem kendiliğinden hem de kurallı [regle\ olan oyununun, nüfusun kcıuli si için çıkar oluşturan bir şeyi, bir çıkarı ürettiğidir. A rzunun oyunu sayesinde kolektif çıkarın üretilmesi: H em nüfusun doğallığının, hem de onu idare etmek için gereken araçların olası yapaylığının belirdiği yer burasıdır. Bu önem li bir şey, çünkü gördüğünüz gibi nüfusların, arzularının do ğallığından ve kolektif çıkarın arzu tarafın d an üretiliyor olm asından hareket le yönetilm esi fikrinde, hüküm ranlığın işleyişinin ve yönetim in eski etik lııı kuki kavrayışına tam o larak zıt olan bir şey var. H u k u k çu lar için, O rtaçağ hukukçuları için olduğu k ad ar H obbes ve R ousseau gibi doğal hukuk teoı is 23 24

Michel Foucault hurnda daha önce 1975 senesinin dersinde (Les A norm aux) ele n lın m ıy hır «om tıa gönderme yapıyor. Bkz. aşağıdaki ı. 162, 41. not. Hkz. “ I Inmmr*" tıu k .ılrs ı,»ı.g.f, s. .5.17: “ Ins.ınl.ır, retiKiıılık k.ı/.ııuhılrcrklrrı, ulut*,.» y.ı>*ıy*hı I n rk lr n , cmcklcımın vr ııırtım lrnınn mil.ir.ı vjtfUy.ıbılrı cklcıı /niKinlıklı-ır gııvmlı hıı hı^mulr vr ııııılk ol,tı .ı k vıhıp nl.ıhıln rklrrı lir r yrnlr İm i .h .ıy.ı ur lir vr «^o^.ılıı l.tı


yenleri için de, h ü k ü m ran nedir? H ü k ü m ran , h er bireyin arzusuna “ h ay ır” dem e yetisi o la n d ır, tü m so ru n d a bireylerin a rz u su n a k arşı k o n u la n bu “ h ayır” ın, bireylerin kendi istençlerinde nasıl tem ellendirilip m eşrulaştırılabileceğidir. Bu tabii çok büyük bir so ru n d u r. O ysa fizyokratların bu ekonom ikpolitik düşüncesi ile birlikte çok başka bir fikrin d o ğduğunu görüyoruz: Y ö­ netenlerin soru n u kesinlikle nasıl, nereye k a d a r ve hangi m eşruiyetle “h ay ır” diyebileceklerini bilmek olm am alıdır. M esele nasıl “ evet” deneceği, bu arzu ­ ya nasıl “evet” deneceğidir. Yani bedensel isteklerin sınırı ya da kendilik sev­ gisi anlam ındaki kendine d ö n ü k sevginin sınırı değil, bu kendilik sevgisini ve bu arzuyu desteklem ek, bu yolla da o n u n zorunlu o larak üreteceği faydalı et­ kileri üretm esini sağlam aktır. B urada, faydacı [Militariste] adını verebileceği­ miz tüm bir felsefenin ana kalıbını buluyoruz.25 Ve nasıl C ondillac’ın Ideologie'sinin,26 yani duyum culuk [sensualism e] o larak ad landırılan şeyin, di­ siplin pratiğini destekleyen bir teorik araç olduğunu d ü şünüyorsam ,27 fayda­ cı felsefenin de o dönem de bir yenilik olan nüfusların yönetim ini destekleyen teorik bir araç olduğunu düşünüyorum .* N ihayet, arzunun bu evrensel y ararında ve nüfusun karm aşık, dö n ü ş­ türülebilir değişkenlere bağlılığı olgusunda o rtay a çıkan nüfusun doğallığı, 25 26

27

(*)

Bu kavram hakkında bkz. Naissance de la biopolitique., 17 O cak 1979 dersi, s. 42 (“ yönetim tek­ nolojisi” olarak faydacılık). Etienne Bonnot de Condillac (1715-1780), Essai sur l ’origine des connaissances humaines, P. M ortier, Paris, 1746, Traite des setısations, De Bure, Paris, 1754 ve Traite des anim aux. De Bure, Paris, 1755 kitaplarının yazarıdır. Traite des setısations’da ruhun her işleminin dönüşm üş bir duyum olduğunu - ki doktrinine verilen duyumculuk adı da buradan gelir - ve her duyum un bü­ tün yetileri doğurabileceğini savunur. Bu tezi savunm ak için de, ayrı ayrı ve sırayla beş duyuyu atfettiği bir heykel tahayyül eder. Ideologie ise Condillac’tan yola çıkan felsefi hareketi betimler: 1795’te [tıstıtut'nün kurulmasıyla başlamıştır, Condillac’çıların üyesi olduğu Academie des sciences morales et politiques de buna bağlıdır. Bu okulun en önemli temsilcisi, Elements d ’ideologie kitabının yazarı D estutt de Tracy’dir (1754-1836). M. Foucault Kelimler ve Şeyler’de İdeologlar­ dan sayfalar boyunca söz eder (Les M ots et les Choses, Paris, Gallim ard, 1966, 7. Bölüm, s. 253255) ve 1973-74 dersinde Condillac’ın kalıtım a kavrayışını, Bentham’ın -disiplinci iktidarın saf biçimi olarak su n u lan - panoptikon düzeneği ile bağlantılandırır (Le Pouvoir psychiatrique, yay. J. Lagrange, G allim ard - Le Seuil, Paris, 2003, 28 Kasım 1973 dersi, s. 80). Condillac üzerine ayrıca bkz. Les M ots et les Choses, 3. Bölüm, s. 74-77. Bkz. Surveiller et Punir, s. 105: “ [ideologların söylemi), çıkarlar, temsiller ve işaretler teorisiyle ve yeniden oluşturduğu diziler ve doğuşlar sayesinde, insanlar üzerindeki iktidarın uygulanması için bir tür reçete verir: iktidarın üzerine yazılabileceği bir yüzey olarak ‘zihin’; fikirlerin kontrolü ile bedenin itaat ettirilmesi; işkencenin anatom i ritüelinden çok daha sağlam bir beden politikası ilke­ si olarak temsillerin çözünlenmesi. İdeologların düşüncesi yalnızca bir birey ve toplum teorisi de­ ğildir; hüküm ranların iktidarının kallavi harcam alarına karşıt olarak ince, sağlam ve tasarruflu ik­ tidarların bir teknolojisi olarak gelişm iştir.” Elyazması, 17. Sayfa: “Önemli olan şudur: Ideologie disiplinler için neyse, faydacı telsclc de nü­ fusların yönetimi için o d u r.”


kendisini üçüncü bir biçimde d ah a ortay a koyar. N üfusun doğallığı, kazalar­ dan, rastlan tılard an , bireysel davranışlardan ve k o n jo n k türe bağlı nedenler­ den kaynaklandıkları için değişken oldukları düşünülebilecek fenom enlerin sabitliğinde ortaya çıkar. D üzensiz gibi görünen bu fenom enlerin aslında d ü ­ zenli o ldukların ı an lam ak için o n ları gözlem lem ek, hesaplam ak ve onlara bakm ak yeterlidir. İngiliz G ra u n t,28 17. yüzyılın so nunda ölüm oranı tab lo ­ larıyla ilgili büyük bir keşif yapm ıştı: Yalnızca her sene bir şehirde ölüm sayı sının her duru m d a sabit olduğunu değil, bu ölüm lere sebep olan farklı kaza­ ların, çok çeşitli olsalar da, sabit bir o ranları olduğunu gösterm işti. T akatsiz­ likten, ateşten, böbrek taşın d an , g u ttan ya da sarılıktan ölen insan oranları­ nın her biri aynı k a lıy o rd u .29 Ve G ra u n t’u çok şa şırta n şey, L o n d ra’daki ölüm o ran ı tab lo ların d ak i in tih ar oran ların ın bir yıldan diğerine tam am en aynı kalm asıydı.30 Başka düzenli fenom enler de vardı: D oğan erkek sayısı k adından fazlaydı, am a erkeklerin geçirdiği kazalar kızlarınkinden fazlaydı, öyle ki bir süre so n ra bu o ra n tı eşitleniyordu.31 Ç ocukların ölüm oranları her du ru m d a yetişkinlerinkinden d ah a fazlaydı.32 Ö lüm o ranları şehirde her

28

29

30 31

32

John G rau n t (1620-1674), N atural and Political O bservations M entioned in a Following lndex, a nd M ade upon the Bills o f Mortality. W ith reference to the G overnm ent, Religion, Trade, G row th, Ayre, Diseases, and the Several Changes o f the Said City, John M artin, Londra, 1662, beşinci basım 1676; yeniden basım, C.H.; H ull, The Economic Writings o f Sir William Petty, cilt 2, Fransızca çeviri, Giard et Briere, Paris, 1905, s. 351-467. W. Petty’nin arkadaşı olan ve kendini yetiştiren G raunt, 17. yüzyılda L ondra’da ortaya çıkan veba salgını vesilesiyle ölüm oranları bül tenlerinden hareketle kronolojik tablolar çıkarm aya başlamıştır. Bu metin, birçokları tarafından m odern dem ografinin çıkış noktası olarak algılanır (bkz. P. Lazarsfeld, Philosophie des scienctt sociales, Paris, G allim ard, 1970, s. 79-80: “G raunt’un 1662’de yayınladığı ilk ölüm oranı tablo ları m odern dem ografinin kurucusu olarak görülür” . Fakat O bservations’un G raunt’a atfedilme si 18. yüzyılda eleştirilmiş ve bunların Petty’nin kaleminden çıktığı söylenmiştir. Bkz. H. Le Braı, Naissance de la mortalite, s. 9. Karşıt tez de şurada savunulur: Ph. Kreager, “ New Light on Gra u n t” , Population Studies, 42 (1), M art 1988, s. 129-140. J. G raunt, O bservations, ikinci bölüm , S 19, çev. E. Vilquin, s. 65-66: “Değişik ölüm sebeplerin den bazıları, toplam gömülen insan sayısıyla sabit bir ilişki içindedir. Örneğin zayıf düşm e, su bi rikmesi, sarılık, gut, böbrek taşı, felç, iskorbüt, akciğer kalkm ası, raşitizm, yaşlılık, ateşli hastalık lar, ishal gibi kronik hastalıklar ve şehirde en çok görülen hastalıklar böyledir." A.g.e.: “Ve bu, keder, boğulm alar, intiharlar ve çeşitli kazalardan gelen ölüm ler gibi kazalar vb için de böyledir” . İntihar ihtimalleri hakkında bkz. üçüncü bölüm , S 13, s. 69-70. A.g.e., bölüm 8, $ 4, s. 93: “ Kadınlara nazaran daha çok erkek olduğunu daha önce söylemiştik, erkeklerin oranının kadınlarınkinden 1/3 daha fazla olduğunu da ekliyoruz. Şiddetli öliimlr, yanı savaşta, kazada, denizde boğularak ölen ya da adalet tarafından öldürülen daha fazla erkek v.ıı dır. Bu 1/3 farkı, çokeşliliğe rağbet edilmeksizin, her kadının bir kocası olmasını sağlayacak şet ıl de gelişir." A.g.e., bölüm 11, ı. 105: “ Her 100 bireyden 36'sının 6 yaşından iınce olduğunu vr yalııı/t.ı l<ııı nın 76 yaşına katlar yaşadığını tespit ettik" (İnimi takiben yorum cuların lı.ıı.ılı hır l>n,ııınlc " ( >ı.ı ımt'ıııı olum l.ıltlnl.ırı" drtlıftı bolum Hrlır).


zam an köydekinden d ah a fazlaydı33 vb... O halde burad a da nüfusun doğal­ lığına yaklaşan bir üçüncü düzey görüyoruz. Kısacası bu, hükm eden bir istençle bireysel ya da kolektif bir biçim de ilişkiye geçen h u k u k i öznelerin bir toplam ı değildir. N ü fus, k azalarda bile sürekliliklerin ve düzenliliklerin gözlenebileceği, herkes için düzenli olarak fayda üreten arzu n u n evrenselliğinin saptanabileceği ve son o larak da b a­ ğımlısı olduğu ve onu dönüştürm eye k ad ir olan kimi değişkenlerin gözlem le­ nebileceği bir öğeler b ü tü n ü d ü r. N üfusa özgü etkilerin ele alınm ası ve bir a n ­ lam da kayda değer hale getirilm esiyle, çok önem li bir fenom enin ortay a çık­ tığını görüyoruz: Bu, h ü k ü m ran ın o n a, o n u n üstünde ve ona karşı adil yasa­ lar dayatm ası gerekm eyen bir doğanın* ik tid ar teknikleri alanına dahil o l­ m asıdır. Bir yanda doğa, diğer yanda da doğanın ü stünde ya da doğaya k a r­ şı ko n u m lan an h ü k ü m ra n ve h ü k ü m ra n la k u ru lm ası gereken ita at ilişkisi y oktur. Bir nüfus v ard ır ve bu nüfusun doğası öyledir ki, hü k ü m ran d ü şü ­ nülm üş yönetim usullerini bu d o ğ an ın içerisinde, bu doğa sayesinde ve bu doğaya dair o rtaya koym alıdır. Başka tü rlü söylersek, nüfusla birlikte, k o ­ n um ları, yerleri, m alları, vergileri, görevleri açısından farklılaşm ış hukuki öznelerin/tebaanın birlikteliğinden çok farklı bir şey o rtay a çıkar; bir yandan canlı varlıkların genel rejim ine dahil olan, bir y andan da o to rite r fakat d ü şü ­ nülm üş ve hesaplanm ış d önüşüm ler için bir m ü dahale yüzeyi sağlayan bir öğeler bütünü o rtay a çıkar. N üfusun diğer canlı v arlıklar arasına katıldığı b oyut, ilk kez insanların “ insan cinsi” [g e m e hum ain] yerine “ insan tü r ü ” [espece humaine] o larak adlandırılm aya b aşlandıkları zam an o rtaya çıkan ve onaylanan b o y u ttu r.34 İnsan cinsi tü r o larak , tü m canlı türlerin belirlen­ 33

(*) 34

A.g.e., bölüm 12, s. 114: “Londra’da insanlar köylerde olduğundan daha az sıklıkta ve daha dü­ zensiz biçimde ölseler de, sonuç olarak köylerde daha az ölüm vardır, öyle ki yukarıda sözü edilen dum anlar, buhar ve kokular L ondra’nın iklimini daha istikrarlı hale getirse bile onu daha temiz kılm az." Burada Foucault’nun Durkheim ’a yaptığı gönderm e açıktır. 19. yüzyılda sosyolojinin in­ tihara karşı olan ilgisi, “ bu kadar tuhaf olmasına rağmen tezahürlerinde bu denli sabit ve düzenli olduğu için kişisel kazalarla pek açıklanam ayan bu tuhaf ölüm inadı” hakkında bkz. La Volonte de savotTy s. 182. Doğa: Elyazmasının 18. sayfasında tırnak içinde. “N atüralistlerin uzun zam an boyunca tanım ladıkları anlam da tür, sistematik birlik, ilk olarak John Ray tarafından [Historia plantarum (Londra, Faithorne) eserinde), 1686’da tanım lanm ış­ tır (“ üreme yoluyla kendilerine benzer başka bireyler yaratan bireylerin bütü n ü ” ]. Bundan evvel bu kelime çok farklı anlam larda kullanılmıştır. Terim Aristoteles’te küçük grupları belirtiyordu. Daha sonra ise cins ile karıştırılm ıştır” (E. Guyenot, Les Sciences de la vie aux X V lle et X V IIIe. L ’idee d'evolution (Albin Michel, “ L’tv o lu tio n de l’hum anite”, Paris, 1941) s. 360. Linne, Systema naturae'rim 10. baskısında, 1758’de İnsan cinsini Primatlar arasına dahil eder ve burada iki türü ayırır: H om o sapiens ve H om o troglodytes (Systema Naturae per Re^na İr m Nüturar, 12. luskı, ıilı I, |Stoıklm lnı, S.iIvİuh, 17f>f>| ı. 28 ve devamı). Itır kavram ının 17. yıı/yıltl.ıkı dn^ıi)iı


m e alanında o rtay a çıktığı an d a n itibaren, insanın birincil o larak biyolojiye dahil olm a özelliğiyle g ö rü n d ü ğ ü de söylenebilir. O halde nüfus, bir yandan insan tü rü , bir y an d an da kam u [public] o larak ad lan d ırılan şeydir. Yine b u ­ rad a d a, kelim e yeni olm asa da kullanım yenidir.35 18. yüzyılda temel bir k avram olan kam u, n ü fu su n görüşleri, yapıp etm e biçim leri, davranışları, alışkanlıkları, kaygıları, önyargıları, talepleri açısından ele alındığı halidir; o n a eğitim le, k a m p a n y a la rla ve k an a a tle rle m ü d ah ale edilir. Yani nüfus, “ tü r ” ün sağladığı biyoloji alan ın a dahil olu ştan , “ k a m u ”nun sağladığı m ü­ dahale yüzeyine k a d a r yayılan şeylerin b ü tü n ü d ü r. B urada, tü r ile kam u a ra ­ sında bir yeni gerçeklikler b ü tü n ü o rtay a çıkar; b unlar yenidir, çünkü iktidar m ekanizm aları için elverişli öğeleri, içinde ve üzerinde iktidarın eylemde bu­ lunm ası gereken elverişli alanı o lu ştu ru rlar. H a tta şunu da ekleyebiliriz: N ü fu stan söz ederken, sürekli geçen bir kelime vardı -b en im bunu bilerek yaptığım ı söyleyeceksiniz, belki tam da öy­ le değil-, bu da “yön etim ” [gouvernem ent] kelimesiydi. N üfustan söz ettikçe “h ü k ü m ra n ” demeyi bıraktım . B urada görece yeni olan, kelime ya da gerçek­ lik düzeyi olarak yeni olm asa da teknik o larak yeni olan bir şeyi belirtmeye ve ona ulaşm aya doğru sürüklendim . Ya da daha ziyade, bir gün kralın ikti­ darını sınırlandırm ak için “kral hükm eder am a yönetm ez” 36 dedirtecek öl­ çüde, yönetim in kurallara n azaran ayrıcalıklı hale gelişinin, yönetim in hü k ­ m etm enin yerini alışının ve yönetim in aslında hükm etm eye, hüküm ranlığa, im p eriu m ’a göre d ah a fazla bir şey o luşunun, kısacası b uradaki m odern poli­ tik sorunun m utlak o larak nüfusa bağlı olduğunu sanıyorum . G üvenlik me­

35

)6

üzerine ayrıca bkz. François Jacob, La Logique du vivant (Gallimard, “Bibliotheque des Science» hum aines” , Paris, 1970) s. 61-63 [Canimin Mantığı. Bir Kalıtım Tarihi, çev. Bertan O naran, Pa yel Yayınları, İstanbul, 1993]. “İnsan tü rü ” ifadesi 18. yüzyılda yaygın bir biçimde kullanılmak tadır. Voltaire’de, Rousseau’da, d ’H olbach’ta sıkça görülür, örn eğ in bkz. George Louis de Hııi fon (1707-1788), Des epoques de la nature (Imprimerie royale, Paris, 1778) s. 187-188: “ | ...| İri san gerçekten de yaratım ın en büyük ve en son eseridir. Analoji yoluyla, insan türünün diğer tin lerle aynı yolu izlediği ve aynı tarihten geldiği, harta onlara kıyasla daha geniş bir alana yayıldı ğı söylenecektir hep; insanın yaratılışı hayvanlardan sonra gelse bile, insanın aynı doğa yasalarını, başkalaşım ve değişimleri geçirmediğini hiçbir şeyin kanıtlayamayacağı söylenecektir bize. İnsan türünün diğer türlerden bedensel özellikleri açısından özü itibariyle farklılaşmadığını teslim ediyo­ ruz, bu anlam da onun da kaderi diğerlerine az çok benzer, ancak hüküm ran varlığın bize bahşet tiği tanrısal parıltı sayesinde hayvanlardan ayrıldığımızdan şüphe edebilir miyiz? |...|" “ K am u” kavram ının bu yeni kullanımı hakkında bkz. J. Habermas, Strukturıvandel der ö ffen tlı chkeit (Neuwied-Berlin: H. Luchterhand, 1962) | Kamusalltğın Yapısal D önücüm ü, çev. T.ııııl lin ra ve M ithat Sancar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1997]. Kitabın Fransızca çevirisi |9 7 8 'd r l’.ıynt Yayınları tarafından yayınlanmıştı. Foucault bu kamu meselesine I S M art dersimle d rftınnrkiıı (bkz. aşağıda s. 24 f). Hu ıl.ulr, I hırrs'ııın Niitu>Htil\\rU\ 4 Vıb.H IH 10 tarihli bir makalesinden almmi)tıı


kanizm aları - n ü f u s - yönetim dizisi ve politika denen alanın bütün bunlara açılması: Burada çözüm lenm esi gereken bir dizi o ld uğunu düşünüyorum . Bana beş d akika daha verirseniz bir şey d ah a eklem ek istiyorum , sanı­ yorum neden bunu yaptığım ı anlayacaksınız. B ütün bunların biraz dışında bir şey.37 O rta y a koyduğu tü m h u k u k i, p o litik , tek n ik so ru n larla birlikte m utlak anlam da yeni bir şeyin, nüfusun ortaya çıkışından söz ettik. Şimdi, bilmeler [savoirs] diye adlandırılacağım ız başka bir dizi alanı ele alırsak, bü­ tü n bir bilmeler dizisinde -v e burad a bir çözüm değil bir sorun ö n eriy o ru m bu aynı nüfus so ru n u n u n ortaya çıktığını görüyoruz. D aha ayrıntılı incelemek üzere ekonom i politiğin durum unu ele alalım. Temelde, hâzineden sorum lu insanlar için -çü n k ü 17. yüzyılda m evcut olan hâlâ buy d u - zenginlikleri hesaplam ak, dolaşım larını ölçm ek, paranın rolünü belirlemek, dış ticaret akışlarını desteklem ek ya da durd u rm ak amacıyla bir p a­ ranın değerini arttırm ak mı yoksa düşürm ek mi gerektiğine k arar vermek söz konusu olduğunda, “ekonom ik analizin” * tam da zenginliklerin analizi olarak adlandırılabilecek düzeyde kaldığı söylenebilir.38 Buna karşılık, yalnızca eko­ nom ik teorinin değil ekonom ik pratiğin de alanına nüfus denen bu yeni özne, bu yeni nesne-özne dahil edildiğinde -v e bu yapılırken nüfusun farklı özellikle­ ri, örneğin dem ografik özellikleri hesaba katıldığında ya da üretici ve tüketici­ lerin, mülk sahiplerinin ve m ülk sahibi olm ayanların, kâr yaratanların ve kâr­ dan faydalananların belirgin rolleri ele alındığında- yani bir nesne-özne olarak nüfus zenginliklerin çözümlemesine dahil edildiğinde, ekonom ik düşünce ve pratikler alanında bunun getirdiği tüm sarsıntılarla birlikte artık zenginliklerin analizi bitmiş ve ekonom i politik denen yeni bir bilgi alanı açılmıştır. N e de ol­ sa Q uesnay’nin temel m etinlerinden biri Encylopedıe’deki “İnsanlar” m addesi­ dir39 ve Q uesnay tüm eserlerinde gerçek ekonom ik yönetim in nüfusla ilgilenen yönetim olduğunu söylemiştir.40 Aslında, hâlâ 19. yüzyıla kadar bütün ekono­ 37

(*) 38

39 40

Michel Foucault, nüfus fenomeninin ışığında, daha önce Kelimeler ve Şeyler'de ele aldığı üç büyük epistemik alanı yeniden okur: Zenginliklerin analizinden ekonomi politiğe geçiş, doğa tarihinden biyolojiye geçiş, genel dilbilgisinden tarihsel filolojiye geçiş birer “çözüm ” değil, derinleştirilmesi gereken “so ru n ”lardır. Bu üç bilme alanının 18. yüzyılın sonunda tarihsel bilmenin taktik bir genelleşmesi yoluyla “soybilimsel” biçimde yeniden ele alınması hakkında bkz. “// faut defendre la $ocieteny 3 M art 1976 dersi, s. 170. M. Foucault ekler: T ırnak içinde. Bkz. Les M ots et les Choses, bölüm VI: “E changer”, s. 177-185 (I. L’analyse des richesses, II. M onnaie et prix). Bkz. yukarıda not 22. Bkz. F. Q uesnay’nin "H om m es" {“ İnsanlar" maddesi], s. 512: “ Devletlerin ekonomik yönetim i­ nin esas konuları, nüfusun ve insanların etkinliklerinin durum udur; zira toprakların verimi, üre­ timlerin tıc.ırı drgrri vc p.ırasal zenginliklerin iyi kull.uııını insanların çalışm.ısın.ı vr h.ın.ıyiinr


mi politik düşüncesindeki temel sorunun nüfus sorunu olduğunun kanıtı, M althus ile M arx arasındaki ünlü karşıtlıkta41 bulunur. Bu düşünürlerin, ikisinde dc m utlak biçim de o rtak olan o R icardocu42 tem elden hareket edip ayrıldıkları nokta nedir? M althus için nüfus sorunu temelde biyo-ekonom ik bir sorundur, oysa M arx nüfus sorununun etrafından dolaşm ak ve nüfus kavram ının kendi­ sini saf dışı bırakm ak istemiş, ancak yine de bu kavram la sınıf, sınıf mücadele­ si ve sınıf çatışm ası biçiminde, bu kez biyo-ekonom ik değil tarihsel ve politik bir bağlam da karşılaşm ıştır. T am da bu: Ya nüfus, ya sınıflar. İşte kırılma bu­ rada ortaya çıkm ıştır. Bu kırılm anın zemini de, bir düşünce olarak ortaya çık­ ması ancak özne olarak nüfusun devreye girmesiyle m üm kün olm uş olan bir ekonom i düşüncesi, bir ekonom i politik düşüncesi olm uştur. Şimdi de doğa tarihi ve biyoloji örneğine bakalım . Aslında doğa tarihi, bildiğiniz gibi canlı v arlıkları tab lo n u n şu ya da bu hanesine yerleştirmeyi m üm kün kılan tasnif etm e ölçütlerinin neler olduğunu belirleme işlevine ve rolüne sahipti.*3 18. yüzyılda ve 19. yüzyılın başında o lup biten de, tasnif edici ölçütlerin sap tan m asın d an organizm anın içsel çözüm lem esine geçmeyi sağlayan, son ra da anato m ik ve işlevsel tutarlılığı içindeki organizm adan, bu o rganizm anın yaşam ortam ıyla [milieu de vie\ arasındaki kurucu ve düzenle­ yici ilişkilere geçmeyi sağlayan bir dizi dö n ü şü m d ü .44 K abaca bu sorun I.a-

41 42

43 44

bağlıdır. Bolluğun d ört kaynağı bunlardır ve karşılıklı olarak birbirlerinin artışına katkıda bulu nurlar. Ancak bunlar insanların, m alların, ürünlerin genel idaresinin sevk edilmesiyle birbirleri­ ne destek olabilirler.” Ekonomik yönetim hakkında bkz. örneğin D espotism e de la Chine (1767), bölüm 8, F. Q uesnay et la physiocratie, cilt 2 içinde, s. 923: “Toprağın ekilmesinin ekonomik yö­ netimi, ulusun genel yönetiminin bir parçasıdır.” C. Larrere’in yorumladığı gibi (L 'lnvention de l'economie au X V IIIe siecle (“ L eviathan” , PUF, Paris, 1992), s. 194), bir doktrinin birliği yönetim üzerinden oluşur - “toplum un genel yönetiminin idaresini belirleyecek bu yasa ve kurallar” bura da bulunm alıdır (Despotisme de la Chine). Bkz. A. Landry, “Les idees de Q uesnay” , yukarıda not 18 ve aşağıda 1 Şubat dersi, n o t 23. Bkz. K. M arx ve F. Engels, Critique de M althus, ed. R. Dangeville (M aspero, Paris, 1978). David R icardo (1772-1823), İngiliz iktisatçı ve O n the Principles ofP olitical E conom yand Taxa tion (J. M urray, L ondra, 1817) metninin yazarı. 1809’tan itibaren M althus’la kurdukları arkadaş lık, teorik anlaşm azlıkları yüzünden bozulmamıştır. M althus ve Ricardo arasındaki bu ilişki hak kında bkz. Les M ots et les Choses, s. 269: “ Ricardo için ekonomiyi m üm kün ve gerekli kılan şry, sürekli ve temel bir enderlik halidir: Kendiliğinden hareketsiz olan bir doğanın karşısında, insiin hayatını tehlikeye atm aktadır. Ekonomi ilkesini, temsilin oyunlarında değil, yaşamın ölümle k.ıı şılaştığı bu tehlikeli alanda bulm aktadır. O yüzden ekonom i, bu oldukça karm aşık, A ntropolojik' denilebilecek tahliller alanına dahildir: Aslında ekonom i, Ricardo ile aynı dönem de M althus’ıın eğer çare bulunm az ve zorlanm az ise sürekli artacağını gösterdiği insan türünün biyolojik ö/ellık lerine gönderm e yapm aktadır.” Bkz. Les M ots et les Choses , bölüm V: “ Classer", s. 140-144 (11. L’histoire naturclle) ve ı. 150- 1 SH (IV. Le caractere). Bkz. a.g.e., bölüm 7: “ Les limites de ia representation", s. 238-245 (III. l.'orn.mıs.ıtuın dc* r\u-%) - bu bolum rs;u olarak l.am arck'tan söz eder, "doğa tarihini kapalını)" ve Mhıynl<»|iııııı gaftım »s


m arck ile C uvier’nin so ru n u d u r,45 çözüm ü ve akılsallık ilkeleri de C uvier’dedir.46 N ihayet, C uvıer’den de Darvvin’e,47 yani organizm ayla arasındaki k u ­ rucu ilişki açısından ele alınan yaşam o rtam ın d an nüfusa geçilm iştir ve aslın­ da Darvvin de nüfusun, o rtam ın organizm a üzerindeki etkilerini ürettiği öğe o lduğunu gösterm iştir. L am arck, ortam la organizm a arasındaki ilişkileri d ü ­ şünm ek için organizm anın o rtam tarafın d an biçim lendirildiği doğrudan bir eylem tahayyül etm ek zorund ay d ı. C uvier, g ö rü n ü şte d ah a m itolojik olan am a aslında akılsallık alanını d ah a iyi idare eden bir dizi şeyden, felaketler­ den ve Y aratılış’tan , T a n rı’m n çeşitli y aratm a edim lerinden söz etm ek zo ru n ­ daydı. Darvvin ise o rta m la organizm a arasın d ak i aracının nüfus olduğunu keşfetti; dönüşüm , eleme vb. gibi nüfusa özgü etkileri buldu. D oğa tarihinden biyolojiye geçişi sağlayan da işte nüfusun, canlı varlıkların bu analizinin için­ de sorunsallaştırılm asıdır. D oğa tarihiyle biyoloji arasın d aki sınır, nüfus so­ ru n unda aranm alıdır. Sanırım aynı şeyi genel dilbilgisinden tarihsel filolojiye geçiş için de söyleyebiliriz.48 Genel dilbilgisi, dilsel işaretlerle herhangi bir konuşan özne ya da genel o larak k o nuşan özne arasındaki ilişkilerin çözüm lenm esiydi. Fi­ loloji ancak dünyanın farklı ülkelerinde, özellikle de politik sebeplerden ö tü ­ rü O rta A vrupa ve R usya’da y ürütülen bir dizi çalışm ada bir nüfusla bir dil arasındaki ilişkinin saptanabilm esiyle m ü m kün olm uştur. B urada sorun, ko­

45

46

47 48

mış olan” odur. Bunu da transform asyonist tezleriyle değil, organizasyon ve nom enklatur alanla­ rını ayırması sayesinde yapabilmiştir. Bkz. a.g.e., s. 287-288. Burada Foucault’nun sözünü ettiği sorun, biyoloji tarihinde Lamarck ve Cuvier’ye atfedilmesi gereken yerle ilgilidir. “Gelecekte evrimcilik adı verilecek olan şeyi ‘haber ve­ ren’” dönüşüm cü sezgileriyle Lam arck, “teolojik postulatlarla ve geleneksel önyargılarla dolu eski sabitçiliğe (fiksizm)” (s. 287) bağlı Cuvier’den daha mı m oderndir? Foucault, iki düşünür arasında “ ilericilik” ve “gericilik” biçiminde özetlenen, “m etafor ve karıştırm alarla bezeli, hâkim olunm a­ yan analojilerden oluşan” bu basit karşıtlığı reddederek, aslında “ doğaya tarihselliği dahil eden ki­ şinin” paradoksal bir biçimde Cuvier olduğunu söyleyecektir (s. 288) - Cuvier bunu, L am arck’ın da kabul ettiği ontolojik süreklilik fikriyle tezat içeren canlı türlerin süreksizliği düşüncesi sayesin­ de yapar. Evrim düşüncesi bu biçimde m üm kün olm uştur. Bu sorunun benzer bir analizi için bkz. F. Jacob, La Logique du vivant, s. 171-175 (Foucault bu yorum dan şurada söz eder: “C roître et m ultiplier”, Le M onde, no. 8037, 15-16 Kasım 1970; D E, II, s. 99-104). Les M ots et les Choses, bölüm VIII: “Travail, vie, langage” , s. 275-292 (III. Cuvier); ayrıca bkz. “La situation de Cuvier dans Phistoire de la biologie” , R evue d ’histoire des sciences et de leurs applicattons, cilt XXIII (1), O cak-M art 1970, s. 63-92; Dits et İLcrits, 2, s. 30-36 ve ardından ge­ len tartışm a, s. 36-66. Les M ots et les Choses'da ele alınmayan bu sorun için bkz. “ La situation de Cuvier”, s. 36. Les M ots et les Chosesy ch. IV: “ Parler", s. 95-107 (II. La gram m aire generale), bölüm VIII: “T ra­ vail, vie, langage” , s. 292-307 (V. Bopp) ve Foucault'nun A. Arnauld ve C. I.ancclnt, (irantnıaire generale et raisonnee için yazdığı önsöz (Republications Paulet, Paris, 1969), n. m xxvı; Dits et I, a. 732-752.


lektif özne olarak nüfusun, nüfusa değil o n u n diline ait süreklilikler üzerin­ den, tarih boyunca konu ştu ğ u dili nasıl dönüştü rd ü ğ ü y d ü. Burada da yine, genel dilbilgisinden filolojiye geçişi sağlayan, özne o larak nüfusun ortaya çı­ kışıdır bence. Bütün bunları özetlem ek için bence şöyle diyebiliriz: D oğa tarihinden biyolojiye, zenginliklerin çözüm lenm esinden ekonom i politiğe, genel dilbilgi­ sinden tarihsel filolojiye geçişi sağlayan işlem cinin ne o lduğunu, tüm bu sis­ tem leri deviren, bu bilgi bütünlüklerini yaşam ın, çalışm a ve üretim in, dilin bi­ limlerine dönü ştü ren işlem cinin ne olduğunu sorarsak, bunun cevabını nüfus­ ta aram ak gerekir. T abii şu biçim de değil: N üfusun önem ini sonunda kavra­ yan yöneticiler doğa bilimcileri bu yöne doğru sevk ettiler ve o n lar da dolayı­ sıyla biyologlara dönüştüler, dilbilgiciler filolog, m aliyeciler ise ekonom ist ol­ dular. D önüşüm bu biçim de değil, şu biçim de oldu: İk tidar teknikleriyle nes­ neleri arasındaki sonsuz oyun yavaş yavaş gerçekliğin içinde ve bir gerçeklik alanı o larak nüfusu ve ona özgü fenom enleri yalıttı. Ve iktidar tekniklerinin bağlışığı [correlatif\ o larak nüfusun o lu şum undan hareketle, m üm kün bilgi­ ler için bir dizi nesne alanının açılabildiği görüldü. Buna karşılık, tam da bu bilgiler sürekli yeni nesneler yalıttıkları için nüfus oluşabildi, sürebildi ve ik­ tidarın m odern m ekanizm alarının ayrıcalıklı bağlılaşığı haline gelebildi. Bütün bunların sonucu şudur: O n u canlı yarlık, çalışan birey ve k o n u ­ şan özne olarak çözüm leyen insan bilimleriyle o rtaya çıkan insan izleğini, ik­ tidarın bağlılaşığı ve bilgi nesnesi o larak nüfusun o rtay a çıkışından hareketle anlam ak gerekir. 19. yüzyılda insan bilimleri* denilen bilim ler tarafından ta ­ nım landığı ve aynı yüzyıldaki hüm anizm tarafın d an d ü şünüldüğü şekliyle in­ san, bu insan, nihai o larak , nüfusun bir figüründen başka bir şey değildir. Başka tü rlü söylersek, ik tid a r so ru n u h ü k ü m ra n lık teorisi içerisinde ifade edildiği m üddetçe, hüküm ranlığın karşısında insan değil, ancak hukuki bir kavram olarak h u kuk öznesi v ar olabilirdi. Tersine, hüküm ranlığın karşısın da değil de yönetim in, yönetim sanatının karşısında nüfus ortaya çıktığı aıı d an itibaren, burada insanla nüfus arasındaki ilişkinin, hukuki kişilikle hü küm ran arasındaki ilişkiye eşdeğer olduğu söylenebilir. Evet, işte böylece pa ketin iplerini bağladık ve düğüm ü [attık].**

(*) İnsan bilimleri: Klyazmasında tırnak içinde. (**) Krliııır tam işitilmiyor.


16. yüzyılda “yönetim” sorunu. - Yönetim pratiklerinin (kendinin yö­ netimi, ruhların yönetimi, çocukların yönetimi, vb.) çokluğu. - Devlet yönetimine dair özgül sorun. - Yönetime dair literatürdeki tiksinti noktası: Machiavelli’nin Prens kitabı. - Prens’in alımlanışının 19. yüz­ yıla kadarki kısa tarihi. - Prensin becerikliliğinden ayrı olarak yöne­ tim sanatı. - Bu yeni yönetim sanatının örneği: Guillaume de la Perriere’in Le Miroir politique kitabı (1555). - Ereğini “şeylerin” idaresin­ de bulan bir yönetim. - Farklı taktiklere nazaran yasanın gerilemesi. - 18. yüzyıla kadar bu yönetim sanatının hayata geçirilişindeki tarih­ sel ve kurumsal engeller. - Yönetim sanatındaki engellerin kaldırıl­ masındaki temel etken olarak nüfus sorunu. - Yönetim-nüfus-ekonomi politik üçgeni. - Yöntem meseleleri: “Yönetimselliğin” [gouvernementalite] tarihini yazma projesi. Devlet sorununa verilen aşırı önem.

azı güvenlik m ekanizm alarının çözüm lenm esi üzerinden nüfusa özgü so­ runların nasıl ortay a çık tıklarına bakm ayı denem iştim ; geçtiğimiz derste hatırlarsanız bu nüfus soru n ların a y akından baktığım ızda hızlı bir biçimde yönetim sorun u n a varm ıştık. Bu ilk derslerde söz konusu olan, kabaca güvenlik-nüfus-yönetim dizisinin o rtay a konm asıydı. Şimdi ise, bu yönetim so runu­ nun bir dö k ü m ü n ü yapm aya çalışm ak istiyorum . Elbette, hem O rtaçağ’da hem de Y unan ve R om a Antik çağında, prense nasıl davranm ası gerektiği, iktidarı nasıl uygulayacağı, tebaası tarafından nasıl kabul ve saygı görebileceği konusunda, T an rı’yı sevmek, T an rı’ya itaat etmek, insanların dünyasına T a n n ’nın yasasını taşım ak vb. gibi konularda öğütler ve­ ren kitaplar hiç eksik olm adı.1 Ancak çarpıcı olan, 16. yüzyıldan itibaren ve ka­ baca 16. yüzyılın ortasından 18. yüzyılın sonuna k ad ar uzanan dönem de, ken­ dilerini tam olarak prense öğütler olarak ya da politika bilimi olarak değil, prense öğütler ile politika bilimi risalesi arasında konum lanan birtakım yöne­ tim sanatları olarak sunan, azım sanm ayacak sayıdaki bir dizi risalenin gelişip yeşerdiğini görüyoruz. Genel olarak “yönetim ” sorununun 16. yüzyılda, çok (*) Bu ders ilk kez A u t-A u t isimli İtalyan dergisinin 167-168 num aralı Eylül-Aralık 1978 sayısında ya yınlanmıştır; yazı daha sonra A rc dergisinin 54 num aralı ve “Foucault hors les m u rs” başlıklı Y.ı/ 1986 sayısında tekrar yayınlandı ve bu haliyle, “ La ‘gouvernem entalite’” bağlığıyla Dits et l .rrıts, III, n° 239, s. 635-657 içinde bulunabilir. Biz, ses kayıtları ve elyazmasındaıı hareketlr drrmıı İn mameıı gözden geçirilmiş halini veriyoruz. 1 Ku “ prens aynaları" gelcııefti hakkında bkz. I*. Madot, “ l'ıırsten sp ırg rr, Rrallrxıkıııı /Ut A ntıkr Hihl ( .brislrıılınıı. . ılı K, y.ıy I h. kl.uıscr, A. I Irısnn.ınn, Sıuııg.ırı, I ‘*72, ». SW M 2.


farklı sorular hakkında ve çoğul çehreler altında, eşzam anlı biçimde ortaya çık­ tığını sanıyorum . Ö rneğin kendi kendinin yönetim i [ğouvernem ent de soi-mem e\ sorunu. 16. yüzyılda Stoacılığın geri dönüşü, kendi kendinin nasıl yönetile­ ceği sorununun yeniden güncelleştirilmesi etrafında olm uştur. Yine ruhların ve davranışların yönetim i sorunu - ki bu da elbette K atolik ya da Protestan pasto­ ralliğin sorunudur. Ç ocukların yönetim i sorunu - bu da 16. yüzyılda ortaya çı­ kıp geliştiği haliyle pedagojinin büyük sorunsalıdır. Ve nihayet, belki ancak bü­ tün bunlardan sonra gelen, devletlerin prensler tarafından yönetilmesi sorunu. Kendi kendini nasıl yönetm eli, nasıl yönetilmeli, başkalarını nasıl yönetm eli, kim tarafından yönetilm ek kabul edilmeli, en iyi yönetici olm ak için nasıl dav­ ranm alı? Bana öyle geliyor ki tüm bu sorunlar, yoğunlukları ve çoklukları için­ de, tam am en 16. yüzyıla özgüdür ve kabaca söylenirse iki hareketin, iki sürecin kesişiminde yer alır: Tabii ki bir yandan feodal yapıları yerinden ederek büyük toprak devletlerini, idari ve sömürgeci devletleri kuran süreç; diğer yandan da, birincisiyle ilişki içinde olsa da ondan çok farklı olan, Reform ve Karşı-reformla birlikte şekillenen, kişinin bu dünyada selametine doğru ruhani olarak yön­ lendirilme isteğinin aldığı biçimi sorgulayan karm aşık süreç - tabii bunun ta ­ mam ını burada çözüm lem ek söz konusu değil. Bir yandan devletsel yoğunlaş­ ma; diğer yandan ise dinî dağılm a ve ayrılıklar: “N asıl, kim tarafından, hangi sınıra kadar, hangi am aç ve yöntem lerle yönetilm eli?” sorununun, 16. yüzyıla özgü bu yoğunluğu içinde ortaya konulm asının, işte bu iki hareketin kesişimin­ de gerçekleştiğini düşünüyorum . 16. yüzyıldaki bu yönetim sorununun egemen

özelliği, genel olarak yönetim in genel sorunsalıdır. 16. yüzyılın so nunda bir p atlam a yaşayan ve birazdan belirlemey lışacağım dönüşüm le birlikte 18. yüzyılın son u n a dek uzanan bu yönetim li­ tera tü rü içerisinde, yalnızca kimi önem li n o k taları yalıtm aya çalışacağım çünkü bu devasa literatü r aynı zam anda tekdüze bir literatür m eydana getiri­ yor. Burada yalnızca devletin yönetim i denen şeyin tanım ını ilgilendiren n o k ­ talar üzerinde duracağım , yani yönetim in politik biçimi diyeceğimiz şeye de­ ğineceğim. Devletin yönetim inin tanım ına d air bu birkaç önem li noktayı ya­ lıtm ak için en kolay yol, bence, bu devasa literatü rü n karşısına, 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kad ar bu yönetim literatü rü için açık ya da kapalı bir tü r tiksinm e kaynağı teşkil etm iş olan bir m etni k oym aktır. Y önetim literatürünün karşı­ sında yer aldığı, ona karşı ve o n u n reddi üzerinden konum landığı bu tiksinti verici m etin, elbette M achiavelli’nin Prens2 m etnidir. Bu m etnin tarih i il­

2

N, M . u lııa v c llı, H l ' n u a f t e ( I S I 3), K o m a , H. Di ( i ı ı m u (b a sım e v i), I .S32.


ginçtir - daha doğrusu bu m etnin onu takip eden, eleştiren, reddeden m etin­ lerle ilişkilerini o rtaya koym ak ilginç olurdu. Ö ncelikle, M achiavelli’nin Prens’inin hem en kötülenm ediğini, tersine çağdaşları ile ardılları tarafın d an onurlandırıldığını, ayrıca tam da yönetm e sanatını konu alan literatü r o rtad an k alkarken, yani 18. yüzyılın sonunda ya da 19. yüzyılın tam başlarında bir kez d ah a onurlandırıldığını unutm am ak gerekir. M achiavelli’nin Prens’i bu sırada, 19. yüzyılın so n unda, özellikle de A lm anya’da R ehberg,3 Leo,4 R an k e,5 K ellerm ann6 gibi insanlar tarafından, İtaly a’da da R idolfi7 ta ra fın d a n çevrilir, tan ıtılır ve y o rum lanır. B uradaki bağlam , bir y an d an elb ette N a p o ly o n b ağ lam ıd ır, am a aynı zam anda da Fransız Devrim i ve devrim sorunu etrafında şekillenen bir bağlam dır, yani8 şu sorudur: Bir h ü k ü m ran ın bir devlet üzerindeki hüküm ranlığı nasıl ve hangi koşullarda korunabilir? Bu aynı zam anda Clausevvitz’le birlikte politika ve strateji arasındaki ilişkiler so ru n u n u n belirdiği zam andır. 1815’teki Viyana

3

4

5

6

7 8

A. W. Rehberg, Das Buch vom Fürsten von Niccolo Macchıavelli, G ebrüdern H ahn, Hanovre, 1810 (2. basım Hanovre, H ahnschen Hofbuchhandlung, 1824). Bkz. S. Bertelli ve P. Innocentı, Bibliografia machiavelliaruı, Edizioni Valdonega, Verona, 1979, s. 206 ve 221-223. Henrich Leo 1826’da M achiavelli’nin mektuplarının ilk Almanca çevirisini bir önsözle birlikte y.ı yınladı (D ie Briefe des Florenttttischen Kanzlers und Geschictsschrieber Niccolo di Bernarda det M achiavelli an seine Freunde, 2. basım, Ferdinand Dümmler, Berlin, 1828). Bkz. G. Procacci, Ma chiavelli nella cultura europea dell'eta ntodem ay Laterza, Bari, 1955, s. 385-386; S. Bertelli vc P. Innocenti, a.g.e., s. 227-228. Leopold von Ranke (1795-1886), Z u r Kritik neuerer Geschichtsschreiber {G. Reimer, Lcip/itf ve Berlin, 1824), s. 182-202. Ranke bu eserde M achiavelli’ye “az ve öz” bir ekleme yapm;ikl.ı yetinir (Procacci). Bu yapıtın önemi hakkında: P. V illan, Niccolo M achiavelli e i suoi tem pi (II. Hoepli, M ilan, 1895), cilt 2, s. 463; G. Procacci, M achiavelli nella cultura europea, s. 383-3H4 “ Ranke, A lm an yorum cular arasında, M achiavelli’nin eserinin bütünlüğü sorusunu Fichtr’drıı sonra (H egel'in Über Verfassung Deutschlands denemesindeki Hegelci sayfaların bu sırada hc nüz yayınlanm am ış olduğunu unutm ayalım ) en iyi biçimde sorm uş ve tam am en tarihsel hır ir melde cevaplam aya çalışmış olan ilk yazardır”. Bkz. ayrıca: Friedrich M einecke (1862-1954), D ie Idee der Staatsrâson in der neueren G eschichte <R. O ldenbourg, M ünih-Bcrlin, 1924) / L 'Idee de la raison d'E tü t dans Vhistoire des tem ps m o d em es, çev. M. Chevallier, Droz, (c ıırv re, 1973, s. 343: u[...] M achiavelli hakkında, düşünce anlam ında en zengin ve en verimli y.HH' lar bunlardır. Elli yıl sonra, yazar M akyavelizm karşısındaki tutum una dair eklemeler ynpmi) tır, oysa ilk baskı ahlâki yargının belli belirsiz olduğu, tam am en tarihsel bir sunum la sınırlı k.ı lıyordu.” Bu ikinci baskı 1874’te yayınlanm ış ve şurada yeniden basılmıştır: Sdmtliche VVrtkr (Leipzig, 1877), XXXHI-XXXIV, s. 151. Bu yazar hiçbir bibliyografyada belirtilmemiştir. Şu m akalede de ismi geçmez: A. Klkan, “ P ır I m deckung Machiavellis in Deutschland zu Beginn des 19. Jahrhunderts", Historische /r ıts ilın lı. 119, 1919, s. 427-458. Angclo Kulnlfi, Prnsieri intom o allo scopo di Niccolo M.ııhıavclli nel lıbro II l’rm u p r (Mil,un». IH 10). Bkz. (■. l’roc.Ki/ı, M.uhı.ıvrllı nrll.ı uıltıır.ı rııropr.ı, s. î 74 177. M r i ı ı ı n A ut Aut v r n ıiy n m ııu l. ı k ııll.ın ıl.ııı vc I t ^ ı l ı / ı r İM M in d .ı yer .ıl.ııı " A m r ı ı k . ı I t ı ı l r y k D r v l r i Ir ıı'm lc * * iU iIc m v.ıtılı>ıır <I >ıi> rl l ı ııls , t, v U {7).


K ongresi’nde,9 güç ilişkilerinin ve güç ilişkileri hesaplarının, uluslararası iliş­ kilerin kavranm a ve akılsallaştırılm a ilkesi haline gelişinin politik önem inin belirtildiği bir dönem dir. N ihayet, İtalya ve A lm anya’nın to p rak bütünlüğü so ru n u n u n k o n u şu ld u ğ u bir d ö n em d ir, çü n k ü bildiğiniz gibi M achiavelli, İtalya’nın top rak bütünlü ğ ü n ü n hangi koşullarda gerçekleşebileceğini tan ım ­ lam aya çalışmıştır. İşte M achiavelli, 19. yüzyılın başında bu koşullarda ortaya çıkacaktır. Ama M achiavelli’nin 16. yüzyılın başında onurlandırılm asıyla 19. yüzyılın başındaki bu yeniden keşfi arasında, çok uzun süre devam etmiş bir M achia­ velli karşıtı literatür olduğu kesindir. Bu literatü r kendisini bazen açık bir bi­ çim de ortaya koyar: K atolik, h a tta Cizvit m uhitlerden gelen bir dizi kitapta bu böyledir; örneğin A m brogio Politi’nin D isputationes de libris a Chistiano detestandis,10 yani bildiğim kadarıyla Bir H ıristiyan’ın nefret etm esi gereken kitaplar adlı yapıtı. A yrıca, Innocent G entillet ismini taşım a talihsizliğine uğ­ rayan biri,* ilk M achiavelli karşıtı k itap lard an biri olan D iscours d ’E stat sur les m oyens de bien gouverner contre N icolas M achıavel’ı11 [Nicolas M achiav elli’ye Karşı, İy i Y ö n e tm e n in Yolları Ü zerine D e v le t Söylevi] yazm ıştır. Açıkça M achiavelli karşıtı olan bu literatü r içinde, biraz d aha geç bir tarihte, 9

Viyana’da, Kasım 1814’ten H aziran 1815’e dek süren kongrenin amacı, N apolyon savaşlarından sonra Avrupa’nın bir politik haritasını çıkarm aktı. 1648’deki W estphalia’dan beri Avrupa’da ya­ pılan en önemli kongre bu olm uştur. Bkz. 29 M art 1978 dersi, not 9. 10 Lancellotto Politi (1517’de D om iniken tarikatına Ambrogio C atarino ismiyle girmiştir), Enarrationes R. P. F. A m brossi Catharini Politi Senensis Archiepiscopi campani in quinque priora Capi­ tal libri Geneses. A d d u n tu r plerique alii tractatus et quaestiones rerum variarum (Antonium Bladum Camerae apostolicae typographum , Rom a, 1552). Luigi Firpo, “ La prima condanna del Machiavelli” , A nnuario dell’anno accademico 1966-67 (Turin, 1967) s. 28’e bakılacak olursa, eser 1548’de basılmış olabilir. Bu kitaptaki “Q uam execrandi M achiavelli discursus 8c institutio sui principis” (s. 340-344) paragrafı, yazarın “de libris a Christiano detestandis 8c a Christianism o penitus elim inandis” (s. 339) dediği eserleri ele aldığı bölüm ü takip eder - bıı bölüm de yalnızca Pa­ gan kitaplar değil, Petrarca ve Boccaccio gibi Pagan taklitçileri de söz konusu edilir. Bkz. G. Procacci, Machiavelli nella cultura europea, s. 89-91. (*) Fransızcada “Innocent” m asum , “gentillet” ise alaycı bir tonlam ayla “cici” demektir: Foucault da burada ilk M achiavelli karşıtı kitabın “M asum Cici” adını taşıyan biri tarafından yazılmış olm a­ sına işaret ediyor - ç.n. 11 I. Gentillet, Discours sur les m oyens de bien gouverner et maintenir en bonne paix un Royaum e ou autre Principaute, divisez en trois parties â savoir du Conseil, de la Religion et Poliçe, que doit tenir un Prince. Contre Nicolas Machiavel Florentin (Cenevre, 1576), yeniden basım: Anti-M achiavel, C.E. R athe’nin notları ve girişiyle, Cenevre, Droz (“ Les Classiques de la pensee politique,” 1968). Bkz. C.E. Rathe, “ Innocent Gentillet and the first ‘Antimachiavel’” , Bibliotheque d ’Hum anisme et Renaissance, XXVII, 1965, s. 186-225. Gentillet (yaklaşık 1535-1588), Saint Bartholomeos katliam ından sonra Cenevre’ye sığınan bir H uguenot idi. 1576 ile 1655 arasında kitabının 24 farklı cdisyoıııı olm uştur (10 Fransızca, X I.atincc, 2 İngilizce, bir lloll.ind.ua, ıı<. Alınanca). I'O IIL ^ tıılı’ıtıııı vrrılıftı lu jlık (Discours dT'.stal...) IhO^'tlaki I r y ı l r n rılisyomııı.ı I r k . ı lı ı ı l rılrr.


II. Friedrich’in 1740 tarihli m etn i12 vardır. A m a bunların yanı sıra bir de M achiavelli’ye karşı d ah a k apalı, sessiz bir m uhalefet içinde bulunan, kendini o n d an ayıran bir literatü r vardır. M esela İngiliz T hom as E lyot’un 1580 tarih ­ li The G overn o u r13 [Yönetici] kitabı, P a ru ta ’nm L a Perfection de la vie politique1‘i [Politik Yaşam ın M ükem m elleştirilm esi] eseri ve bunların belki ilkleri a rasın d a o lan , benim de üzerinde d u racağ ım , G uillaum e de la Perriere’in 1 555’te yayınlanan L e M iroir p o litiq u els [Politik Ayna] adlı eseri. Açık ya da kapalı, bu M achiavelli karşıtlığında önem i olan, o n u n yalnızca kabul edi­ lemez olanı engellemek, sansürlem ek, reddetm ek gibi olum suz işlevleri değil­ dir. Ç ağdaşlarım ızın bu tü r analizlere karşı m erakı ne olursa olsun -b iliy o r­ sunuz, o k ad ar güçlü ve sapkın, kendi çağının ötesindeki bir düşünce ki, bü­ tü n gündelik söylem ler tem el bir bastırm a m ekanizm asıyla o n u n önüne geç­ m ek z o ru n d a d ırla r- M achiavelli k arşıtlığında önem li olan bence bu değil­ d ir.16 M achiavelli karşıtı lite ra tü r başlı başına bir tü rd ü r; bir nesnesi, kav­ ram ları ve stratejisi olan pozitif bir tü rd ü r ve ben onu işte bu pozitifliği içeri­ sinde ele alm ak istiyorum . O halde, açık ya da kapalı biçim de M achiavelli-karşıtı olan bu litera­ tü re bir bakalım . B urada ne buluyoruz? Elbette M achiavelli düşüncesinin olum suz bir tü r tem silini buluyoruz. Söylenecek şeyin söylenmesi için ihtiyaç duyulan, rakip bir tü r M achiavelli yeniden yaratılıyor. Az çok yeniden inşa edilmiş olan bu Prens -elb ette bunun ne ölçüde M achiavelli’nin kendisinin P rens’i olup olm adığı sorusunu so rm u y o ru m - her d u ru m d a ona karşı m üca­ dele edilen veya bir şey söylenm ek istenen bu Prens, söz konusu literatürde nasıl tanım lanıyor? 12

13 14 15

16

II. Friedrich, Anti-M achiavel, La Haye, 1740 (Bu, genç prensin 1739’da yazdığı R efutation du Prittce de M achiavel'in V oltaire tarafından elden geçirilmiş halidir; metin ancak 1848’de yayın­ lanacaktır); yeniden basım, Paris, Fayard, “ Corpus des oeuvres de philosophie en langue frança­ ise” , 1985. Thom as Elyot’un The B oke N am ed the Governour kitabı Londra’da basılmıştır ve 1531 tarihli­ dir; gözden geçirilmiş baskı D.W. Rude tarafından yapılmıştır (New York, G arland, 1992). Paolo Paruta, Della perfettione delta vita politica (Venedik, D. Nicolini, 1579). Guillaum e de La Perriere (yaklaşık 1499-1553), L e M iroire politique, oeuvre non m oins utile que necessaire a tous monarches, roys, princes, seigneurs, magistrats, et autres surintendants et gouvem eurs de Republicques (Mace Bonhomme, Lyon, 1555; 2. baskı, V. N orm ent ve J. Bruneau, Pa­ ris, 1567; 3. baskı, R obert Le M agnier, Paris, 1567). Bkz. G. Dexter, “Guillaume de La Perriere", Bibliotheque d ’Hum anism e et Renaissance, XVII (1), 1955, s. 56-73; E. Sciacca, “ Forme di gover no e form a della societâ nel M iroire Politicque di Guillaume de La Perriere” , II Pensiero politico, XXII, 1989, s. 174-197. Yazarın ölüm ünden sonra yayınlanan bu metnin 1539’da, Toulouse'daki Capitolz kurum u yazardan “ politik yönetim hakkındaki tüzük ve yerel nizamnameleri özetleyen, anlatan ve zenginleştiren bir eser yazm asını” istemesi nedeniyle yazılmış olması muhtemellin Hu cümle, metnin A u t-A u t baskısında eksiktir.


İlk olarak , bir ilke ile tanım lanıyor: M achiavelli için Prens, prensliğiy­ le bir tekillik ve dışsallık, bir aşkınlık ilişkisi içindedir. M achiavelli’nin Prens’i prensliğini ya m iras, ya satın alm a, ya da fetihle ele geçirir; her du ru m d a, ona dahil değildir, o n a n azaran dışarıdadır. Prensi prensliğine bağlayan şey gele­ nek ya da şiddet ilişkisidir; ya da belki anlaşm aların düzenlenm esi ve diğer prenslerin oluru veya işbirliğiyle oluşm uş bir bağdır. H er du ru m d a, bu tam a­ m en yapay [syn th etiq u e] bir bağdır: Prens ile prensliği arasında tem el, öze d a­ ir, doğal ve hukuki bir aidiyet yoktur. İlke, dışsallık ve prensin aşkınlığıdır. Bu ilkenin sonucu da şudur: Prens’in bu ilişkisi dışsal olduğu ölçüde kırılgan­ dır ve sürekli teh d it altında bulunur. Prens, prensliğini ele geçirmek ya da tek­ rar fethetm ek isteyen dış düşm anların tehdidi altındadır; içeride de tehdit al­ tındadır, çünkü tebaasının Prens’in prensliğini kabul etm esi için kendinde, dolaysız, a priori bir sebep yoktur. Ü çüncü o larak , bu ilkeden ve onun sonu­ cundan bir em ir çıkarsanır: İktidarın işlemesinin am acı, elbette, bu prensliği sürdürm ek, güçlendirm ek ve k o ru m ak olacaktır. D aha doğrusu bu prenslik, tebaadan ve to p ra k ta n oluşan bütün, yani nesnel prenslik olarak anlaşılm az - prensliği, Prens’in sahip olduğu şeyle ilişkisi b akım ından, onun m iras aldığı ya da ele geçirdiği to p rak la, ona tabi olan tebaa ile ilişkisi bakım ından k o ru ­ m ak söz konusudur. K orunm ası gereken, do ğ ru d an , dolaysız o larak, temel o la ra k ya da b irin cil o la ra k to p ra k ve to p ra k ü zerin d e o tu ra n la r değil, Prens’in tebaasıyla ve toprağıyla ilişkisi anlam ındaki prensliktir. M achiavel­ li’nin su n d u ğ u P rens o lm a s a n a tın ın , y ö n etm e sa n a tın ın am acı, P ren s’in prensliğiyle arasındaki kırılgan bağ olm alıdır. Bu d uru m , M achiavelli’nin kitab ın d a çözüm lem enin iki çehresi olm ası sonucunu getirir. Bir yandan tehlikeleri sap tam ak söz konusudur: N ereden gelirler, nelerden oluşurlar, karşılaştırm alı yoğunlukları nedir: En büyük teh­ like ve en zayıf tehlike nedir? İkinci o larak , Prens’in, tebaası ve toprağıyla ba­ ğı anlam ında prensliğini korum asını sağlayacak güç ilişkilerini yönlendirm e sanatı. K abaca, bu açık ya da kapalı M achiavelli karşıtı kitap lard a belirdiği şekliyle M achiavelli’nin P rens'inin, Prens’in prensliğini elinde tu tm a becerisi üzerine bir risale o larak o rtay a çıktığını söyleyebiliriz. Öyle sanıyorum ki M achiavelli karşıtı literatür, Prens’in bu becerikliliğinin, bu yapıp-etm e bilgi­ sinin yerine yeni bir şeyi, bir yönetim sanatını geçirm eye uğraşır: Prensliğini elinde tu tm a becerisi hiçbir biçim de yönetim san atın ı haiz olm ak değildir. Y önetim sanatı başka bir şeydir. N edir o halde? Şeyleri henüz kaba hallerindeyken saptam ak için, bu büyük M achia­ velli karşıtı literatürün ilk m etinlerinden birini, Ciuillaumc de la l’crricrc’in


1555’te yayınlanan Le M iroir p o litiq u e17 adlı eserini ele alacağım . H ayal kı­ rıklığı y aratan , hele de M achiavelli ile karşılaştırıldığı zam an hayal kırıklığı y aratan bu m etinde yine de önem li bir dizi n o k ta olduğunu görüyoruz. İlk o larak, La Perriere’in “y ö n etm ek ”ten ve “yönetici”den anladığı şey nedir, o bunu nasıl tanım lar? Sayfa 2 3 ’te şöyle der: “ H er hük ü m ran, im p arator, kral, prens, efendi, yüksek m em ur, yüksek papaz, hâkim ve benzeri kişi yönetici o larak ad lan d ırılab ilir.” 18 Y önetim san atın d an söz eden başkaları da, tıpkı La Perriere gibi, “ bir evi yönetm ek” , “ruhları yönetm ek”, “çocukları yönet­ m ek ” , “ bir ili yön etm ek ”, “ bir dergahı, bir tarik atı yönetm ek”, “ bir aileyi yö­ n etm ek” gibi kullanım ların da bulunduğunu h atırlatırlar. T am am en söz dağarcığına dairm iş gibi görünen ve sonuçta öyle olan bu saptam aların, aslında önemli politik içerimleri vardır. Ç ünkü M achiavelli’de veya onun hakkındaki tem sillerde ortaya çıktığı haliyle Prens, tanım ı gereği prensliğinde biriciktir -b u , kitabın o dönem de okunduğu haliyle temel bir il­ keydi-; prensliğine göre bir dışsallık ve aşkınlık konum undadır. Oysa burada, yöneticinin, yöneten insanların, yönetim pratiğinin bir yandan çoklu pratikler olduğunu görürüz, çünkü çok sayıda insan yönetir: Aile babası, bir dergâhtaki am ir, pedagog, çocuğun ya da çırağın hocası. Yani devletini yöneten Prens’in yönetim inin sadece bir kipini oluşturduğu, birden çok yönetim vardır. Diğer yandan da, bütün bu yönetim ler bizatihi toplum un ya da devletin içindedir. Ai­ le babası ailesini, dergâhtaki am ir dergâhını, vb. devletin içinde yönetir. O hal­ de, aynı anda hem yönetim biçimlerinin çokluğu, hem de yönetim pratiklerinin devlete içkinliği, bu etkinliğin çokluğu ve içkinliği söz konusudur; bunlar da M achiavelli’nin Prens’inin aşkın tekilliğine radikal olarak karşıttırlar. Elbette, devletin içerisinde k avranan, birbirleriyle kesişen ve iç içe ge­ çen bu yönetim biçim leri arasında, tam da saptanm ası gereken özel bir yöne­ tim biçimi vardır: D evletin tam am ına uygulanacak olan da bu kendine has yönetim biçim idir. Şu anda benim gönderm e yaptığım m etinden biraz sonra - ta m o larak bir sonraki y ü zy ıld a- yazılm ış olan ve veliahta yönelik pedago­ jik bilgiler içeren bir dizi m etinde, faklı yönetim biçim lerinin bir sınıflandır­ m asını yapm aya çalışan François La M o th e Le V ayer şöyle der: Tem elde, her biri bir bilim tü rü n e ya da özel bir düşünceye bağlı olan üç yönetim vardır: A hlâka bağlı olan kendi kendinin yönetim i; ekonom iye bağlı olan aile yöne­ 17

18

15 67’deki ilk Paris baskısının başlığı: Le Miroir politique, contenant diverses manieres de gouver ner & policer les Republiques qui sortt, & ont este par cy-devant. Michel Foucault'nun alıntıları hu kitaptandır. Bkz. yukarıdaki 15. dipnot. (■. <lc 1 .1 l’rrrirrc, ııp.at., fol. 23r.


timi; ve nihayet, politikaya bağlı olan, devleti “ iyi yönetm enin bilim i” .19 Po­ litikanın, ekonom i ve ahlâka oran la kendine has olduğu açıktır ve La M othe Le Vayer politikanın ne tam anlam ıyla ekonom i, ne de tam anlam ıyla ahlâk olduğunu söyler. Bence burad a önem li olan, bu tipolojiye rağm en, bu yöne­ tim sanatlarının gönderm e yaptıkları şeyin, birinden diğerine bir süreklilik ve İkinciyle üçüncü arasındaki bir süreklilik oluşudur. Prens’in doktrini ve hü­ k üm ranın hukuki teorisi Prens’in iktidarı ile her tü r başka iktidar biçimi a ra ­ sındaki süreksizliği d u rm ad an vurgulam aya çalışır ve bu süreksizliği açıkla­ m aya, savunm aya, kurm aya çalışırken, bu yönetim sanatlarında süreklilik yukarı ve aşağı doğru sü rek lilik - saptanm aya uğraşılır. Y ukarı doğru süreklilik: Devleti yönetebilm ek isteyen, önce kendi ken­ dini yönetmeyi bilm elidir; sonra da, başka bir düzeyde, ailesini, m alını, m ül­ künü yönetm eyi bilm elidir ve nihayetinde devleti yönetm eyi de başaracaktır. Bu çağda çok önemli olan ve La M o th e Le V ayer’in de örneğini teşkil ettiği bu pedagojilerin tem el özelliği, işte bu yukarı d oğru çıkan çizgidir. Veliaht için önce bir ahlâk kitabı, sonra bir ekonom i kitabı [...]*■ ve nihayet bir poli­ tik risale yazar.20 O halde farklı yönetim biçim lerinin y ukarı doğru süreklili­ ğini sağlayan şey, prensin eğitim idir. Bunun tersine, bir devlet iyi yönetildiği zam an aile babaları da ailelerini, m allarını, m ülklerini iyi yönettikleri, birey­ ler de kendilerini olm ası gerektiği gibi yönettikleri için, aşağı doğru bir sürek­ lilik de vardır. D evletin iyi yönetim ini bireylerin tu tu m larına ve ailelerin ida­ resine k a d ar g ötüren, y u k arıd an aşağıya doğru inen bu çizgi, bu dönem de 19

(*) 20

François de La M othe Le Vayer (1588-1672), L ’CEconomique du Prittce (A. Courbe, Paris, 1653), yeniden basım CEuvres, cilt 1, bölüm II (Michel Groell, Dresden, 1756), s. 287-288: “Törelerin bi­ limi olan ahlâk, üç bölüme ayrılır. Tam olarak etik ya da ahlâk olan ilk bölüm de -k i M ajestele­ ri bu konuda zaten fikir alışverişinde bulundu- aklın kurallarıyla kendi kendimizi yönetmeyi öğ­ reniriz. Bunu doğal olarak takip eden iki diğer bölümden biri ekonom i, diğeri politikadır. Bu dü­ zen son derece doğaldır, zira başkalarına (ya aile babası olarak, yani ekonom i dahilinde, ya da hü­ küm ran, yüksek m em ur ya da bakan olarak, yani politika dahilinde) kom uta etmeden evvel bir in­ sanın kendi kendisini yönetmeyi bilmesi gerekir. “ Bkz. ayrıca La politique du Prince'in (CEuvres, s. 299) giriş bölümü: “A hlâk’ın ilk iki bölüm ünden, yani kendi kendini ayarlamayı öğreten birinci bölümle iyi bir ‘ekonom ’ olmayı öğreten ikinci bölüm den sonra, iyi yönetm enin bilimi ya da poli­ tika olan üçüncü bölüm gelir.” 1651’den 1658’e dek oluşturulan bu yazılar, Le Vayer’in CEuvres baskısında şu isimle verilirler: Sciences dont la connaissance peut devenir utile au Prince [Prensin işine yarayabilecek bilimler]. Bunlar 1640 tarihli înstruction de M onseigneur le D auphin'm deva­ mı niteliğindedirler. Bkz. N . Choublier-M yskowski, L'Ûducation du prince au X V Ile siecle d'apres Heroard et La M othe Le Vayer (Hachette, Paris, 1976). Bir kaç kelime duyulm uyor. F. de La M othe Le Vayer, La Geographie et la Morale du Prince (A. C ourbe, Paris, 1651 [CEuvresy cilt 1, bölüm II, birinci risale için bkz. s. 3-174; ikinci risale için bkz. s. 2 39-2861); L'(E conom ique du Prince. La Politique du Prince (A. C ourbe, Paris, 1653 | (Huvres, birinci risale için bkz. s. 28724H; ıkınası için s. 2 *W-.Uı0 |).


“ polis” olarak adlandırılm aya başlanan şeydir. Prensin eğitimi aşağıdan yu karıya giden sürekliliği, polis ise yukarıdan aşağıya giden sürekliliği sağlar. H er du ru m d a bu süreklilikte, Prens’in eğitim inde olduğu kad ar poliste de tem el konu m d a o lan öğenin ailenin yönetim i, yani adına tam da “ek o n o ­ m i” * denen şey olduğunu görüyoruz. Ve bütün bu literatürde ortaya çıktımı haliyle yönetim sanatı, tam da şu soruya cevap vermelidir: Ekonom i -bireyle­ ri, m alları, zenginlikleri olm ası gerektiği gibi idare eden, yani karısını, çocuk larını, hizm etçilerini idare etmeyi bilen, ailesinin servetini arttıran , ailesi için gerekli akrabalıkları oluşturabilen bir aile babasının yaptığı gibi idare etme biçim i-, bu dikkat, bu titizlik, aile babasının ailesiyle kurduğu bu ilişki biçi mi, bir devletin idaresine nasıl dahil edilecektir? İşte yönetim in temel mesele si bence ekonom inin politik işleyişe dahil edilm esidir. Bu, 16. yüzyılda oldu­ ğu kad ar, 18. yüzyılda da hâlâ böyledir. R ousseau’nun “ Ekonom i politik” m addesinde sorunu nasıl aynı terim lerle o rtay a koyduğunu görüyoruz. Kabil ca şöyle der R ousseau: “ E k o n o m i” kelimesi, genellikle “ bü tü n ailenin ortak çıkarı için evin bilgece idare edilm esi” dem ektir.21 R ousseau’ya göre sorun şudur: ailenin bu bilgece yönetim i nasıl olup da -m u ta tis m utandis** ve fark edilecek süreksizliklerle b irlik te- devletin genel idaresine dahil edilebilir?22 () halde bir devleti yönetm ek, ekonom iyi, tü m devlet düzeyinde bir ekonomiyi işler kılm ak, yani bireyler ve zenginlikler üzerinde, herkesin ve her bir bireyin tu tu m u üzerinde, aile b abasının evi ve m allarına karşı gösterdiğinden ^cı 1 k alm ayan bir dikkatle, bir gözetim ve k o n tro l biçimi uygulam aktır. 18. yüzyıldaki önem li bir ifade bunu daha da iyi gösterir. Q uesnay, iyi yönetim den “ekonom ik yön etim ” o larak söz eder.23 A slında, yönetim s.ııı.ı (*)

Foucault burada “ekonom i” sözcüğünün Yunancadaki kökeni olan “oikotıom ta"ya, yani evm yıı netimi/yasası anlam ına gelen sözcüğe gönderm e y apıyor-ç.n. 21 Jean-Jacques Rousseau, Discours sur Veconomie politique (1755), CEuvres completes içimle, . ı|ı 3 , (Gallimard, “ Bibliotheque de la Pleiade” , Paris, 1964, s. 241): “ Ekonomi ya da (Econoımr, İ mi sözcük Y unanca o ikosy ev ve tıom os, yasa sözcüklerinden oluşur ve tüm ailenin ortak iyılıftı n.ııt evin bilgece ve meşru yönetimi anlam ına gelir.” (**) Bir analojinin kurulabilmesi için gerekli değişiklikler yapıldığında - ç.n. 22 A.g.e.: “ Bu terimin anlam ı daha sonra büyük ailenin, yani devletin yönetimini kapsayın .«k İklimi de genişletilmiştir.” Biraz ileride Rousseau şöyle der: “ Bu topluluklardan biri için uyRim "I "* m tum ve davranış kuralları diğeri için uygun olm ayacaktır: Bunların büyüklükleri, aynı ı< ıM» ı*U re edilemeyecek kadar birbirinden farklıdır ve babanın her şeyi kendisi için istediği rv yom timit le, şefin neredeyse her şeyi başkasının gözünden gördüğü sivil yönetim arasında damı ı l.u L .ı, I , 23

fark o lacaktır” . Bkz. aşağıda not 36. François Q uesnay (1694-1774), M axim es generales du gouvernem ent ecortomigue iI'hh tav,nnnf agrıcole, Du Pont de N em ours, ed., Physiocratie ou Constitution naturelle du (ittu t'm n u ifu i /r pius avantageux au genre humaitı (Merlin, Paris, 1768) içinde, s. 99-122; ycnulcıı İm ım l \ im esnay et la physiocratie, cilt 2, s. 949-976. Bkz. aşağıdaki 25 Ocak dersi, not 40.


tı tam da iktidarı ekonom i form unda ve m odelinde uygulam ak olduğundan, bir totoloji oluşturan bu “ekonom ik yön etim ” kavram ının doğuş anını Quesnay’de görüyoruz. Ama Q uesnay “ekonom ik yön etim ” diyorsa bu, tam da “ek onom i” kelimesi, birazdan açıklayacağım sebepler yüzünden, m odern a n ­ lam ını alm akta olduğu içindir. O sırada bu yönetim in özünün, yani iktidarı ekonom i form unda uygulam a sanatının tem el nesnesinin, bizim bugün “eko­ n om i” diye adlandırdığım ız şeye dönüştüğünü görüyoruz. “E konom i” keli­ mesi 16. yüzyılda bir yönetim biçimini belirtiyordu, 18. yüzyılda ise, tarih i­ miz açısından bence kesinlikle temel olan bir dizi karm aşık süreç üzerinden, yönetim için bir m üdahale alanını, bir gerçeklik düzeyini belirtm eye başlar. İşte yönetm ek ve yönetilm ek budur. İkinci olarak, yine G uillaum e de La Perriere’in m etninde şu cümleyle karşılaşırız: “Y önetim , uygun am aca doğru yöneltm ek için sorum luluğu alı­ n an şeylerin d o ğ ru d ü z e n id ir” .24 Bu cüm le h ak k ın d a , yönetim ve yöneten hakkındakilerden farklı, yeni bir dizi gözlem yapm ak istiyorum . “ Y önetim şeylerin doğru düzenidir” : Biraz bu “ şey” kelimesi üzerinde durm ak istiyo­ rum , çünkü M achiavelli’nin Prens’inde iktidarın üzerinde uygulandığı nesne­ lerin bütünün ü n özelliğine bakıldığında, ik tidarın nesnesi, bir anlam da hede­ fi olan iki öğe olduğunu görüyoruz: Bir yandan to p rak , diğer yandan ise bu to p rağ ın sakinleri. M achiavelli’nin yaptığı, tam da h ü k ü m ranlığın özelliği olan bir hukuki ilkeyi, belirli am açlar ve şahsi kullanım ı için kendi analizinde sürdürm ekten başka bir şey değildir: O rtaçağ ’dan 16. yüzyıla kad ark i kam u hukuk u n d a egemenlik, şeyler üzerinde değil, önce bir to p rak üzerinde ve d o ­ layısıyla orada o tu ra n teb aa üzerinde kurulur. Bu anlam da toprağın, M achi­ avelli’nin prensliği için olduğu k ad ar, huk u k teorisyenlerinin veya filozofları­ nın tanım ladıkları haliyle hükü m ran ın hukuki h üküm ranlığı için de temel öğe olduğunu söyleyebiliriz. Elbette bu to p ra k la r k u rak ya da verimli olabilirler, yoğun ya da seyrek nüfuslu olabilirler, insanlar zengin ya da yoksul, çalışkan ya da tem bel olabilirler, am a bütü n bu öğeler, prensliğin ya da h ü küm ranlı­ ğın temeli olan to p rağ a n azaran ancak birer değişkendirler. O ysa La Perriere’in m etninde, yönetim in hiçbir şekilde toprağa gön­ derm e yapm adığını görüyoruz: Y önetilen, şeylerdir. La Perriere, yönetim in “ şeyleri” yönettiğini söylerken ne dem ek istiyor? B urada mesele şeylerin k a r­ şısına insanları koym ak değil, daha ziyade yönetim in to p rak la değil, insanlar­ dan ve şeylerden oluşan bir tü r bileşikle ilişki içinde olduğunu gösterm ektir. 24

(î. de l .ı l’erriere, l.e Miroir[)olitique, folio 23r: “ Yönetim şeylerin dogrıı düzenidir, İni şeyleri uy­ gun rrrk lrrın r ul.ıştırm.ık ı<,in onl.ırm Monııııluluftunu .ılnuktır."


La Perriere için yönetim in sorum luluğunu alm ası gereken bu şeyler şunlardır: İnsanlar, fakat zenginlikler, k ay n ak lar, geçim kaynakları, elbette toprak (sı­ nırları, nitelikleri, iklimi, kuruluğu, verimliliğiyle to p rak ) gibi şeylerle ilişkile­ ri, bağları, kesişmeleri itibariyle insanlar. Söz konusu o lan, âdetler, alışkan­ lıklar, yapm a veya düşünm e biçimleri gibi diğer şeylerle ilişkileri itibariyle in­ sanlardır. Ve nihayet, kaza veya k ö tü talih , kıtlık, salgın hastalıklar ya da ölüm gibi şeylerle ilişkileri itibariyle insanlardır. Y önetim in, şeylerin insanlarla iç içe geçmesi anlam ında şeyler üzerinde uygulanm asının k anıtını, bu yönetim risalelerinin sürekli gönderm e yaptıkla­ rı kaçınılm az bir m etafo rd a, gemi m etaforunda bulabileceğimizi düşünüyo­ ru m .25 Bir gemiyi yönetm ek nedir? E lbette denizcilerin sorum luluğunu al­ m aktır, am a aynı zam anda gem inin ve y ü kün de sorum luluğunu alm aktır; ge­ miyi yönetm ek, rüzgârları, kayalıkları, fırtınaları hesaba k atm aktır. Bir gem i­ nin yönetim ini oluştu ran şey, tam da denizcilerin k u rtarılacak gemiyle, Iima na götürülm esi gereken yükle, rüzgâr, fırtına, kayalıklar gibi olaylarla ilişki sidir. Bir ev için de bu aynıdır: Bir aileyi yönetm ek, aslında ailenin m ülklerini kurtarm ayı am açlam ak değil, aileyi o lu ştu ran bireyleri, onların zenginlik vc refahını am açlam aktır; ölüm ve doğum gibi m eydana gelebilecek olayları hc saba k atm ak tır; başka ailelerle kız alıp verm ek gibi yapılabilecek şeyleri hes.ı ba k atm aktır. Y önetim i o lu ştu ran şey bu genel idaredir; aile için toprak sahi bi olm a ya da Prens için bir to p ra k üzerinde hüküm ranlık kurm a sorunu, bıı na nazaran ikincil öğeler o larak kalır. B urada esas öğe, insanlarla şeylerin b i­ leşim idir ve to p ra k ya da m ülkiyet bir anlam da bunun değişkenlerinden şadı1 ce biridir. La Perriere’de b u lu n an bu tem a, yani yönetim in ilginç bir şekilde şey lerin yönetim i o larak tanım lanm ası tem ası, 17 ve 18. yüzyıllarda da karşımı za çıkar. II. Friedrich, A n ti-M a ch ia vel k itab ın d a b u n u n la ilgili son d c ıc ır açıklayıcı sayfalar yazm ıştır. Bir örnek şudur: H ollanda ile R usya’yı karşıla* tıralım . R usya, A vrupa devletleri arasında en geniş sınırlara sahip ülke olabı lir, peki am a R usya’nın to p ra k la rı nelerden oluşur? B ataklıklardan, orm an lardan ve çöllerden oluşur; üzerinde de fakir, sefil, işsiz ve sanayisi olm ayan az sayıda birkaç insan grubu vardır. Tersine, H o lla n d a ’ya bakın: Ufacık 111 . 25

Bu m etaforun klasik kullanım ı için bkz. Platon, E uthyphron, 14b, Protagoras, 125c, Dr ı h ı 389d, 488a-489d, 551c, 573d, Devlet Adam ı, 296e-297a, 297e, 301 d, 302a, 304a, Yümlut, ' v 942b, 945c, 961c, vb. (bkz P. Louis, Les M etaphores de Platon |Les Bcllcs I.cttrcs, l’.ırm, l'M*ı| s .156); Aristoteles, Politika, III, 4, 1276b, 20-30; Cicero, A d A ttu u m , 10, H, h. De refmhlua I. 47; I hom.ıs Aqııinas, De regno, I, 2, II, 3. Foucault, sonraki ılcrstr (bk/., .ı^.ı£ul.t t* I ()'>) Soplınt Ics’ın Kral O ulıfms'u üzerinden bu tlrııi/cilik m e t.ıfo rıın .ı n crı d n n rr,


o rada da bataklıklar vardır, am a H o llan d a’yı A vrupa’da önem li bir ülke h a ­ line getiren bir nüfus vardır, bir zenginlik, ticari bir etkinlik, bir donanm a vardır. Rusya ise b unlara henüz yeni başlayabilm iştir.26 O halde yönetm ek, şeyleri yönetm ek dem ektir. Az önce alıntıladığım m etne geri dönüyorum . La Perriere şöyle diyor­ du: “ Y önetim , uygun am aca doğru yöneltm ek için sorum luluğu alm an şeyle­ rin doğru düzenidir.” Y ani yönetim in bir am acı vardır ve şeyleri az önce söy­ lediğim anlam da bir am aca göre düzenler. B urada da, yönetim in h ü k ü m ran ­ lığın tam karşısında yer aldığını düşünüyorum . Elbette h üküm ranlık, felsefi m etinlerde ya da hukuk m etinlerinde asla basit ve saf bir hak olarak sunul­ maz. N e hukukçular, ne de teologlar, m eşru h ü k ü m ran ın iktidarını uygula­ m ak konusunda yetkili olduğunu ve her şeyin bundan ibaret olduğunu söy­ lerler. H ü k ü m ra n , iyi bir h ü k ü m ran olm ak için, kendisine her zam an bir am aç koym alıdır: Bu da, bütün m etinlerin dediği gibi, o rtak fayda ve herke­ sin selam etidir. M esela 17. yüzyılda Pufendorf’un şöyle dediği m etne b ak a­ lım: “ Bu hüküm ran lara hükm etm e yetkisi ancak kam u yararını sağlam aları ve bunu sürdürm eleri için verilm iştir [...]. Bir hük ü m ran , devletine y arar sağ­ lam ayan hiçb ir şeyde y a ra r a ra m a m a lıd ır” .27 Peki, h ü k ü m ra n lığ ın kendi am acı olarak o rtaya k onulan bu o rtak fayda ya da adı hep geçen bu kolektif selam et, hukukçuların söz ettiği bu o rta k fayda nedir? H ukukçuların ve teo ­ logların bu o rta k faydaya atfettikleri gerçek içeriğe bakıldığında, söyledikleri nedir? Şunu söylerler: T ebaanın üyelerinin hepsi hiçbir eksik olm adan yasala­ ra itaat ettiklerinde, kendilerine verilen görevleri yerine getirdiklerinde, ken­ 26

27

II. Friedrich, Anti-M achiavel (Amsterdam, 1741), Prens'in beşinci bölüm ünün yorumu, s. 37-39. Michel Foucault büyük ihtimalle metnin G arnier baskısını kullanm aktadır. Bu versiyon, 1941’de R. Naves’in yayınladığı M achiavelli’nin PrrHs’inin hemen arkasında yer alm aktadır, bkz. s. 117118. Ayrıca bkz. bu eserin C. Fleischauer’ın hazırladığı çalışma versiyonu: Studies on Voltaire and the Eighteenth Century (E. Droz, Cenevre, 1958) cilt 5, s. 199-200. Ö te yandan Foucault’nun yap­ tığı alıntı hatalıdır: II. Friedrich, Rusya topraklarının bataklıklarla değil “verimli buğday tarlala­ rıyla" kaplı olduğunu söylemiştir. Samuel von Pufendorf (1632-1694), D e officio hom inis et civis iuxta I.egem naturalem (ad Junghans, Londini Scanorum , 1673), Kitap II, bölüm 11, S 3; Fransızca çeviri: Les Devoirs de l'homme et du citoyen tels q u ’ils sont prescrits par la loi naturelle, çev. J. Barbeyrac (4. Basım: Pierre du Coup, Amsterdam, 1718) cilt 1, s. 361-362: “ H alkın iyiliği hüküm ran konum undaki yasadır. Ay­ rıca bu, hüküm ranların daim a göz önünde bulundurm aları gereken genel kuraldır, zira hüküm ­ ranlık otoritesi onlara yalnızca kam u yararını sağlayıp gözetmeleri için teslim edilmiştir; sivil toplumların kurulmasının doğal hedefi kam u yararıdır. Dolayısıyla bir hüküm ran, devlet için yararlı olmayan hiçbir şeyi kendisi için de yararlı görm em elidir.” Ayrıca bkz. De jure naturae et gentium (A. Junghaus, Lund, 1672), VII, IX, S 3; Fransızca çeviri: Le Droit de la nature et des gens, ou Systeme general des principes les plus im portants de la Morale, de la Jurisprudence et de la Politique, çrv. |. Il.ırbryrac, 11. Sclırltr vr |. Kuypcr, Amsterdam, 1706).


dilerini adadıkları m eslekleri iyi icra ettiklerinde, T a n rı’nın doğaya ve insan­ lara dayattığı yasalara uygun olan k u ru lu düzene saygı gösterdikleri sürece o rtak fayda vardır. Bunun anlam ı şudur: K am u yararı esas o larak yasaya, h ü ­ k üm ranın bu dünyadaki yasasına ya da m utlak h ü k ü m ran T a n rı’nın yasasına itaattir. Sonuç o larak , hüküm ranlığın am acına temel niteliğini veren şey, ya­ ni bu o rta k fayda, bu genel fayda, nihai o larak yasaya itaatten başka bir şey değildir. Bu da, hüküm ranlığın am acının döngüsel olduğu anlam ına gelir: Bu am aç hüküm ranlığın işleyişine gönderm e yapar; fayda, yasaya itaat etm ektir, yani hüküm ranlığın kendine koyduğu fayda, insanların hüküm ranlığa itaat etm esidir. T eorik yapısı, ahlaki haklılaştırm ası veya pratik sonuçları ne o lu r­ sa olsun, bu temel döngüsellik M achiavelli’nin “ Prens’in temel hedefi prens­ liğini elinde tu tm a k tır” derken söylediği şeyden çok uzak değildir; her d u ­ ru m d a h ü küm ran lığ ı kendisine b ağlayan, prensliği kendisine bağlayan bu d öngünün içindeyiz. F akat La Perriere’in bu yeni tanım ıyla, yönetim in tanım ı konusundaki bu araştırm ayla birlikte, yeni bir ereksellik tipinin ortaya çıkışına tanık oldu­ ğum uz kanısındayım . La Perriere yönetim i şöyle tanım lıyordu: Şeylerin, hu­ kukçuların dediği gibi bir “ ortak fayda” biçimine doğru değil, yönetilmesi ge­ reken şeylerin hepsi için geçerli olarak bir “ uygun am aca” doğru yönlendiril­ meleriyle oluşan, doğru bir düzenlenm e biçimi. Bu da öncelikle belirli am açla­ rın çokluğunu gerektirir. Ö rneğin, yönetim m üm kün olan en çok zenginliğin üretilmesini sağlam alıdır; insanlara yeterince, hatta m üm kün olan en fazla ge­ çim kaynağını sağlam alıdır; nihayet, nüfusun çoğalabilm esini sağlam alıdır. Y ani, bir dizi belirli am aç, yönetim in hedefi haline gelir. Ve bu am açlara ulaş­ m ak için, şeyler düzenlenecektir [disposer]. Bu “düzenlem e” kelimesi önem li­ dir, çünkü h ü k ü m ran lık ta, hüküm ranlığın am acına ulaşm asını, yani yasaya itaati sağlayan şey, yasanın kendisiydi. Yani yasa ve hüküm ranlık birbirlerin­ den kesinlikle ayrılam ıyordu. Tersine, burada söz konusu olan, insanlara bir yasayı dayatm ak değil, şeyleri düzenlem ektir, yani yasadan çok taktiklerden faydalanm ak ya da yasaları m üm kün olduğu k ad ar taktik olarak kullanm ak tır; şu ya da bu am aca ulaşm ak için belli sayıda araçtan yararlanm aktır. B urada önem li b ir k o p u ş o ld u ğ u n u d ü şü n ü y o ru m : H ü k ü m ran lığ ın am acı kendisindeydi ve araçlarını, yani yasaları, kendisinden alıyordu; oysa yönetim in am acı yönlendirdiği şeylerdedir ve bu am aç, yönetim in yönlendir diği süreçlerin m ükem m elleştirilm esinde, yoğunlaştırılm asında ya da azami leştirilm esinde [m axim isation] aranm alıdır. Y önetim in araçları da yasalar ılığil, çeşitli taktiklerdir. Dolayısıyla yasada bir gerileme söz konusudur, ya ıl.ı


yönetim in nasıl olm ası gerektiği göz önüne alındığında, yasanın en etkin araç olm adığı açıktır. B urada da, tü m 17. yüzyılda hâkim olm uş ve 18. yüzyılda ekonom ist ve fizyokratların bütün m etinlerinde açıkça o rtad a olan bir izleği, yani yönetim in am açlarını kesinlikle yasa yoluyla elde edemeyeceği yolunda­ ki izleği buluyoruz. N ihayet, G uillaum e de La Perriere’in metniyle ilgili dördüncü gözlem, bu m etinde çok hızlı geçilmiş, basit ve yalın bir nokta: La Perriere, iyi yönet­ meyi bilen birinin, yani iyi bir yöneticinin “ sabra, bilgeliğe ve titizliğe” sahip olm ası gerektiğini söylüyor.28 Peki “sa b ır” derken neyi kastediyor? Sabır ke­ limesini açıklam ak için “ bal arılarının k ra lı” dediği şeyi, yani yaban arısını örnek veriyor ve şöyle diyor: Y aban arısı kovana hükm eder -d o ğ ru değil bu, am a o lsu n - ve hükm ederken iğneye ihtiyacı y o k tu r.29 O n a göre T anrı b u ra ­ da, “ m istik” bir biçim de, gerçek yöneticinin yönetirken bir iğneye, yani öl­ dürm eye yarayan bir araca, bir kılıca ihtiyacı olm adığını gösterm ek istem iş­ tir. Yönetici sinirden çok sabra sahip olm alıdır; yönetici kişiliğinde temel olan şey, öldürm e hakkı ya da gücünü dayatm a hakkı olm am alıdır. Peki bu kılıç yokluğu d u ru m u n u n pozitif içeriği ne olabilir? Bu içerik bilgelik ve titizlik olacaktır. Bilgelik, geleneksel anlam ında olduğu gibi insani ve ilahi yasaların bilgisi, adaletin ve hakkaniyetin bilgisi değildir. Y öneten kişiden beklenen bil­ gelik, yani hüküm ranın bilgeliğini o luşturacak o lan şey, tam da şeylerin ve erişilecek am açların bir bilgisi, o n lara erişm ek için k u llanılacak “ m izacın” [disposition] bilgisidir. Titizliğe gelince, bu da h ü k ü m ran ın ya da d ah a ziya­ de yöneten kişinin kendisini sanki yönetenlerin hizm etindeym iş gibi görerek ve böyle hareket ederek yönetm esidir. La Perriere b u rad a yine aile babası ö r­ neğine gönderm e yapar: Aile babası kendisini evin hizm etinde olan kişi ola­ rak gördüğü için, evindeki herkesten d ah a erken k alk ar ve onlardan daha geç yatar, her şeye d ik k at eder.30 Y önetim in bu şekilde nitelendirilm esinin, M achiavelli’de bulunan ya da bulunduğu sanılan Prens nitelendirilm esinden ne k a d a r farklı olduğunu 28 29

30

G. de La Perriere, Le M iroir poîiti^ue, İ. 23r: “ Bir krallığı ya da bir cumhuriyeti yöneten herkes, sabra, bilgeliğe ve titizliğe sahip olm alıdır.” A.g.e., f. 23v: “ Ayrıca her yönetici sabırlı olm alıdır, tıpkı bal arılarının iğnesi olm ayan kralı gibi. Bu kral üzerinden doğa, mistik bir şekilde, cum huriyetin yöneticilerinin ve kralların, tebaalarına sertlikten ziyade merhametle, katılıktan ziyade eşitlikle yaklaşmaları gerektiğini gösterm iştir.” A.g.e.: “İyi bir cum huriyet yöneticisi neye sahip olmalıdır? Şehrini yönetirken son derece titiz dav­ ranm alıdır. Peki eğer iyi bir aile babasının (iyi bir “e k o n o m *, yani idareci olm ak için) kendi evin de yatağa en son giren ve yataktan ilk kalkan kişi olması gerekiyorsa, içinde birçok evin bulundu ğu şehrin yöneticisi ne yapm alıdır? Peki ya içinde birçok şehrin bulunduğu krallığın Itı.ılı tır yap­ m alıdır?"


hem en görüyorsunuz. E lbette, bu y önetim k avram ı, bazı yeni özelliklerine rağm en henüz çok kab ad ır. Y önetim sanatı teorisinin ve kavram ının bu k ü ­ çücük taslağının, bu ilk küçük taslağın 16. yüzyılda hiç de havada kalm adığı­ nı düşünüyorum ; bununla ilgilenenler yalnızca politik teorisyenler değildiler. Bu kavram ın gerçeklikteki izdüşüm leri saptanabilir. Bir yandan, yönetim sa­ n atı teorisi, 16. yüzyıldan itibaren to p rağ a bağlı m onarşilerin idari aygıtları­ nın gelişimine (yönetim aygıtlarının ve yönetim aracılarının vb. ortaya çıkışı) bağlı olm uştur; 16. yüzyılın sonların d an itibaren gelişen ve 17. yüzyılda tam o larak ortaya çıkan bir çözüm lem e ve bilgi bütününe, tem elde farklı verileriy­ le, farklı boyutları ve kuvvetinin farklı etkenleriyle devletin bilgisine, devlet bilimi o larak tam da “ istatistik ” diye ad landırılan şeye bağlıdır.31 N ihayet, üçüncü olarak , bu yönetim sanatı arayışı, hem tam da istatistiğin sağladığı bilgilerle iktidarın işleyişini akılsallaştırm a yönünde bir çaba gibi görülebile cek olan, hem de devletin gücünü ve zenginliğini arttırm ay a yönelik bir öğre­ tisel ilkeler bütünü olan m erkantilizm ve kam eralizm den ayrı düşünülem ez. Y ani bu yönetim sanatı yalnızca filozofların ya da Prens’in danışm anlarının bir fikri değildir; bu san at ancak büyük bir idari m onarşi aygıtı ve bu aygıtii bağlı bilme biçim leri fiilen yerleştiği ölçüde ifadesini bulur. A m a, aslına bakılacak olursa bu yönetim sanatı 18. yüzyıldan önce ge nişleyip doygunluğuna ulaşam am ıştır. Bir anlam da idari m onarşinin form hırı içinde kapalı kalm ıştır. Bu yönetim sanatının, yapıların [...]* içinde ve kemli içinde biraz kapalı kalm asının birkaç nedeni olduğunu düşünüyorum . İlk ol.ı rak, yönetim sanatını engelleyen tarihsel nedenler vardır. Bu tarihsel nedcnlcı - “Tarihsel neden” [raison historique] ifadesinin d ar anlam ıyla- kolayca bulu nabilir; çok kabaca konuşursak, burada 17. yüzyılın büyük krizler dizisi sn/ konusudur: Öncelikle sebep oldukları tü m yıkım ve hasarlarla O tuz Yıl Sav.ı* lan; ikinci olarak, yüzyılın o rtasında ortay a çıkan büyük köy ve şehir isyaııl.ı rı; nihayet, 17. yüzyıl sonunda Batılı m onarşileri iflasa sürükleyen mali kriz

vr

geçim araçları krizi. Aslında yönetim sanatı ancak yayılm a dönem inde, yanı 17. yüzyılı baştan sona k a t eden askerî, ekonom ik ve politik acil duruıııl.m n dışında gelişebilir, düşünülebilir ve tüm boyutlarıyla çoğalabilirdi. 31

(*)

istatistik tarihi ile ilgili bkz. V. John, Geschichte der Statistik (F. Encke, Stuttgart, 1884) Mu İn l Foucault’nun notlarında da bu esere gönderm e yapılm aktadır. Foucault ;u eseri de bıliyoı nl.ılıı lir: Pour une histoire de la statistique (INSEE, Paris, 1977; yeniden basım: fid. Economiı .ı/INSI I Paris, 1987). Birkaç kelime işitilmiyor. Bundan önce gelen ve “ hem tam da istatistiğin sağladığı " ılı h.ıyljy.ııı bölüm , Dits et herits içinde (s. 648) yoktur ve onun yerine ne ses kaydınd.ı ne dr rly.ı/ııiıiumLı ı/ı ııe rastl.ıııan 19 satırlık bir paragraf konulm uştur.


Bu yönetim sanatını engelleyen kaba ve devasa tarihsel nedenler b u n ­ lardır. Bana öyle geliyor ki, 16. yüzyılda ifadesini bulan bu yönetim sanatı ay­ nı zam anda başka nedenlerle, bu kelimeleri sevmesem de “kurum sal ve zihni­ yete d air y ap ıla r” o larak adlandırabileceğim iz nedenlerle de engellenm işti. H üküm ranlığın işleyişi so rununun, hem teorik mesele hem de politik ö rg ü t­ lenme ilkesi o larak ağırlığının, yönetim sanatının engellenm esindeki temel bir etken olduğunu söyleyebiliriz. H ü k ü m ran lık büyük bir so runken, h ü k ü m ra n ­ lığın k u ru m lan temel k u ru m lar halindeyken, iktidarın işleyişi hüküm ranlığın işleyişi olarak düşünülüyorken, yönetim sanatı belirli ve özerk bir biçimde gelişem iyordu. Bunun bir örneğinin m erkantilizm de bulunduğunu düşü n ü y o ­ rum . M erkantilizm in hem politik pratik ler hem de devlete dair bilgiler düze­ yinde bu yönetim sanatına bağlı ilk çaba, h atta bir anlam da bu sanatın ilk onaylanışı olduğu d o ğ ru d u r - bu anlam d a m erkantilizm in, de La Perriere’in m etninin gerçekçi olm ak tan çok ahlâkçı birkaç ilkesini verm ekle yetindiği bu yönetim sanatındaki ilk akılsallık eşiği olduğu söylenebilir. M erkantilizm ger­ çekten de yönetim pratiği olarak iktidarın işleyişinin ilk akılsallaşm asıdır; ilk kez, yönetim teknikleri için kullanılabilecek bir devlet bilgisi oluşturulm aya başlanır. Bu kesinlikle d oğrudur; peki am a m erkantilizm tam da neyi hedef­ lediği için engellenip durdu ru lm u ştu r? Tem elde h ü k ü m ranın gücünü hedefle­ diği için: Ülkenin zenginleşm esinden ziyade, h ü k ü m ran ın zenginliklere, hâzi­ nelere sahip olm asını, politikasını o n la r üzerinden oluşturabileceği ordulara sahip olm asını nasıl sağlam alı? M erkantilizm in hedefi hüküm ranın gücüydü, peki bunun için kullandığı araçlar nelerdi? Y asalar, ferm anlar, nizam nam e­ ler, yani hüküm ranlığın tarihsel silah lan . H edef: H ü k ü m ran ; aygıtlar: H ü ­ küm ranlığın kendi araçları. M erkantilizm , düşünülm üş bir yönetim sanatının açtığı im kânları, hüküm ranlığın tam da bu sanatı engelleyen kurum sal ve zi­ hinsel yapısının içine dahil etm eye uğraşıyordu. Ö yle ki, tüm 17. yüzyıl bo­ yunca ve 18. yüzyılda m erkantilist izleklerin o rta d a n kaldırılışına kad ar, yö­ netim sanatı iki şey arasında k alarak bir anlam da yerinde saydı. B unlardan biri, sorun ve k urum olarak hüküm ranlığın çok geniş, çok soyut ve çok katı çerçevesiydi. Bu yönetim sanatı, h ü küm ranlık teorisiyle anlaşm aya çalıştı; yö­ netim sanatının temel ilkeleri hüküm ranlığın yenilenm iş bir ku ram ın d an çıkarsanm aya çalışıldı. Sözleşme teorisini ifade eden ya da yeniden canlandıran 17. yüzyıl hukukçuları burad a devreye girerler. Sözleşme teorisi -h ü k ü m ra n ­ ların ve tebaanın karşılıklı m ukavelesinin, kurucu sözleşm enin teorisi-, ken­ disinden hareketle bir yönetim sanatının genel ilkelerine ulaşılm aya çalışıla­ cak bir tiir ana kalıp haline gelecektir. Ama her ne k ad ar sözleşme teorisi, hii-


küm ranın tebaasıyla ilişkisi h ak k ın d ak i bu düşünce, kam u h u k u k u teorisinde çok önem li bir rol oynam ış olsa da, gerçekte, bulunm ak istenen şeyin bir yö­ netim sanatının temel ilkeleri olm asına rağm en, sonuçta her zam an kam u hu­ k u k unun genel ilkelerinin ifadesi düzeyinde kalınm ıştır - H obbes örneği bu­ nu açıkça kanıtlar. Yani bir yanda hüküm ranlığın fazla geniş, fazla soyut, fazla k atı çerçe­ vesi, diğer yanda ise ailenin fazla d ar, fazla zayıf, fazla çelimsiz m odeli. Y öne­ tim sanatı ya hüküm ranlığın genel form una dahil olm aya çalışıyordu, ya da, daha doğrusu aynı an d a, ailenin yönetim inin bu bir tü r bütünlüklü modeline indirgeniyordu ve buna indirgenm em esi m üm kün değildi.32* Y öneten kişinin devleti bir aileyi yönetir gibi kesinlik ve titizlikle yönetm esi için ne yapm alı­ dır? T am da bu soruyla birlikte, o dönem de yalnızca ailenin ve evin oluştur­ duğu bu küçük birliğin idaresine gönderm e yapan ekonom i fikri bir engel teş­ kil etmiş oluyordu. Bir y an d an ev ve aile babası, diğer yandan ise devlet ve h üküm ran: Y önetim sanatı kendine özgü boyutu bulam ıyordu. Peki yönetim sanatının önündeki engeller nasıl kalkm ıştır? Bu olguyu, tıpkı engellerin kendileri gibi, bir dizi genel sürece dahil etm ek gerekir: 17. yüzyılda, tarihçilerin iyi bildiği ve dolayısıyla benim bilmediğim döngüsel sü­ reçler uyarınca tarım üretim inin artışı, buna bağlı olarak parasal bolluk, yine buna bağlı olarak nüfus artışı. Genel çerçeve bu olm akla birlikte, daha belirli olarak, bu yönetim sanatının sınırlarının genişlemesinin nüfus sorununun o r­ taya çıkışm a bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Ya da şöyle diyelim: Y önetim bili m inin, ekonom inin aile dışında bir şeye odaklanm asının ve nihayet nüfus so­ run u n u n birbirine bağlı o larak gözlemlenebildiği son derece hassas bir süreç söz konusudu r ve bu sürecin ayrıntılı olarak incelenmesi gerekir. Ekonom inin şu anda bizim “ek o n o m ik ” olarak nitelendirdiğim iz bir gerçeklik düzeyine yo ğunlaşm ası, yönetim bilim inin gelişmesi sayesinde olm uştur; nüfusun belirli bir sorun olarak yalıtılm ası da yine yönetim biliminin gelişmesi sayesinde ol m uştur. F akat şu da aynı ölçüde söylenebilir: Y önetim so rununun nihayet hü küm ranlığın hukuki çerçevesi dışında düşünülebilm esini ve hesaplanabilm esi ni sağlayan şey, tam da nüfusa özgü sorunların algılanm ası ve ekonom i adı ve­ rilen bu düzeyin yalıtılm asıdır. Ve m erkantilizm çerçevesinde ancak -kendisi 32 (*)

ö rn eğ in bkz. Richelieu, Testam ettt politique (H. Desbordes, Amsterdam, 1688); yay. L. A ndri (K Laffont, Paris, 1947), s. 279: “Cum huriyetin gerçek modeli tikel ailelerdir. ” Elyazmasının 17. sayfası: “Ç ünkü aranan bu yönetim sanatına en iyi tekabül eden şey, ailenin yö­ netimiydi: Toplum a içkin bir iktidar (baba ailenin parçasıdır), toprak üzerinde değil “şeyler” iı/r rinde bir iktidar, ailenin refahını, m utluluğunu, zenginliğini ilgilendiren çoklu ereksellik İri ıı/rrınr kurulm uş bir iktidar, barışçı, dikkatli bir iktidar."


de hüküm ranlığın form unda işleyen- m onarşik bir idarenin içerisinde ve bir anlam da onun lehine işleyebilen istatistik disiplini, yönetim sanatı önündeki engellerin kalkm asındaki temel teknik etkenlerden biri olacaktır. Peki nasıl olm uştur da nüfus sorunu yönetim sanatı önündeki engelle­ rin kalkm asına im kân verm iştir? N üfus perspektifi ya da nüfusa özgü feno­ m enlerin gerçekliği, nihai o larak aile m odelinin terk edilmesini ve bu ek o n o ­ mi kavram ının başka bir şeyin üzerine yoğunlaştırılm asını sağlam ıştır. G er­ çekten de, bu aşam aya k a d a r idari çerçevelerin içinde ve dolayısıyla hüküm ­ ranlığın içinde işlemiş olan bu aynı istatistik, giderek nüfusun kendine özgü düzenliliklerinin olduğunu keşfeder ve gösterir: N ü fu sa ait ölüm sayısı, hasta sayısı, kaza düzenlilikleri. İstatistik aynı zam anda nüfusun kendi toplu v aro ­ luşuna dair etkiler barındırdığını ve bu fenom enlerin aile fenom enlerine indirgenemeyeceğini gösterir: Ö rneğin büyük salgınlar, endem ik yayılım lar, çalış­ m a ve zenginlik döngüsü için du ru m böyledir. İstatistik yine nüfusun, kendi hareketleri, yapıp etm e biçim leri ve etkinliği üzerinden belirli ekonom ik etki­ lere sahip olduğunu gösterir. İstatistik, nüfusa özgü fenom enlerin nicelendirilm esini sağlayarak, n ü fu su n ailenin k ü çü k çerçevesine indirgenem eyecek olan özgüllüğünü o rtay a koyar. A hlâki ya da dinsel birkaç küçük izlek dışın­ d a, yönetim m odeli o larak aile o rta d a n kalkar. Buna karşılık, bu dönem de ortaya çıkan şey, nüfusun içerisinde yer alan bir unsur ve nüfusu yönetm ek için tem el bir araç olarak ailedir. Başka türlü söylersek, yönetim sanatı, nüfus sorunsalına dek kendisini ancak aile m odeli üzerinden, ailenin idaresi olarak anlaşılan ekonom i üzerinden düşünebiliyor­ du. Tersine, aileye indirgenem eyecek bir şey olarak nüfus ortaya çıktığı andan itibaren, aile nüfusa n azaran bir alt düzeye iner, nüfusun içindeki bir öğe ola­ rak belirir. Yani artık bir m odel değil bir parçadır; ancak ayrıcalıklı bir parça­ dır, zira nüfustan cinsel davranışa, dem ografiye, çocuk sayısına veya tüketim e d air bir şey elde edilm ek istendiğinde aileden geçilmesi gerekm ektedir. İşte ai­ le, m odelken araca dönüşür; iyi yönetim için hayali bir m odel değil, nüfusların yönetim i için bir araç olur. Ailenin m odel düzeyinden araçsal düzeye geçmesi son derece tem eldir. Ailenin nüfusla bir araçsallık ilişkisine girişi de 18. yüzyı­ lın ortalarından itibaren olur: Ö lüm oran ların a d air kam panyalar, evliliğe d a ­ ir kam panyalar, aşılar vb. Y ani nüfusun yönetim sanatının önündeki engelleri kaldırm ası, aile m odelini devreden çıkarm asıyla m ü m kün olur. İkinci o larak , nüfus tam anlam ıyla yönetim in nihai am acı haline gelir. Z ira, temelde yönetim in am acı ne olabilir? Am aç yönetm ek değildir kesinlik­ le; am aç nüfusun kaderini iyileştirm ek, onun /.enginliğini ve öm rünü a rttır­


m ak, sağlığını düzeltm ektir. Ve yönetim in bir anlam da nüfusa içkin olan bu am açlara ulaşm ak için kendine sağladığı araç, temel olarak nüfustur: K am ­ panyalar yoluyla onun üzerinde d o ğ ru d an etkide b u lu n u r ya da dolaylı ola­ rak, insanlara pek fark ettirm eden doğum o ranlarını arttırm ayı veya belli bir bölgede nüfus akışlarını belli bir etkinliğe yöneltm eyi sağlayacak teknikler kullanır. O halde nüfus, h ü k ü m ran ın gücünden ziyade yönetim in aracı ve am acı olarak belirir: İhtiyaç ve özlem lerin öznesi, am a aynı zam anda da yö­ netim in ellerindeki bir nesne. Y önetim in karşısında, istediği şey açısından bi­ linçli, ona yaptırılan şey açısından ise bilinçsizdir. N üfusların yönetim inin he­ defi ve tem el aracı, nüfusu o lu ştu ran ların bireysel çıkar ve özlem leri ne o lu r­ sa olsun, nüfusu oluştu ran her bir bireyin bilinci o larak y arar ve nüfusun ya­ rarı o larak yarard ır - b ütün belirsizliğiyle böyledir bu. B urada yeni bir sana­ tın, ya da en azından m utlak olarak yeni tak tik ve tekniklerin doğuşu söz ko­ n usudur. N ihayet nüfus, 16. yüzyıl m etinlerinde “ hükü m ran ın sab rı” olarak ad ­ landırılan şeyin etrafında örgütlendiği n o k tad ır. Y ani nüfus, yönetim in akılsal ve düşünülm üş biçim de yönetm eyi fiilen başarm ası için gözlem lerinde ve bilgisinde hesaba katm ası gereken nesnedir. Bir yönetim bilgisinin oluşturul­ m ası, geniş anlam da nüfusun etrafında dönen tüm süreçlerin bir bilgisinin, tam da “ ek o n o m i” o larak ad landırılan bilginin o luşturulm asından asla ayrı düşünülem ez. Size geçen sefer ekonom i politiğin, zenginliğin farklı öğeleri arasında yeni bir özne o larak nüfusun o rtay a çıkm asıyla kendisini olu ştu rd u ­ ğunu söylemiştim. İşte hem “ekonom i p o litik ” denen bilim, hem de yönetim e özgü bir m üdahale biçim i, yani nüfus ve ekonom i üzerindeki m üdahale, tam da nüfus, to p ra k ve zenginlik arasındaki sürekli ağın ve çoklu ilişkilerin kav­ ranm asıyla o rta y a çıkar.* K ısacası, bir y önetim sa n a tın d a n politik bilime geçiş,33 hüküm ran lık yapılarının hâkim olduğu bir rejim den yönetim teknik­ lerinin hâkim olduğu bir rejim e geçiş, 18. yüzyılda nüfusun ve dolayısıyla ekonom i politiğin doğuşu etrafında m eydana gelir. Size bunu söylerken, yönetim sanatının politik bilim olm aya başladığı an dan itibaren hüküm ranlığın bir rol oynam ayı bıraktığını söylemek istem i­ (*) 33

Elyazmasının 20. sayfası: “ Fizyokratlar: Yönetimin bir bilimi, zenginliklerle nüfus arasındaki ılış kilerin bir bilim idir.” Bkz. P. Schiera’nın kameralizmle ilgili kitabının alt başlığı: II Cameralismo e l'assolutistno tedesı o: Dall'Arte di G overno aile Scienze dello Stato (A. Giuffre, M ilano, 1968). Polizeiuıissensıhaft ta rihinde önemli bir yer tutan bu esere Foucault hiçbir zam an gönderm e yapmaz. Ama biiyük olası lıkln o zam anlar kendisine çok yakın olan P. Pasquino üzerinden dolaylı bir bilgiye sahiptir I ou c.ıult o zam anlar eleştirdiği "bilim " kelimesine gelecek dersin başında |(erı doıırr.


yorum . H atta tersine, hüküm ran lık so ru n u n u n hiçbir zam an bu dönem deki k a d ar keskin bir biçim de ortaya çıkm adığını söyleyebilirim; çünkü artık söz konusu olan, 16. yüzyıldan 17. yüzyıla k a d a r olduğu gibi hüküm ranlık teori­ lerinden bir yönetim sanatı çıkarsam ak değil, elimizde verili ve kendini geliş­ tiren bir yönetim sanatı varken, bir devletin niteliği olan hüküm ranlığa nasıl bir hukuksal biçim in, nasıl bir kurum sal biçim in, nasıl bir hukuk tem elinin sağlanacağını bulm aktı. R o u sseau ’n u n iki m etnine b ak ın -k ro n o lo jik an la m d a ilki, Encyclopedie’âeki “E konom i p o litik ” m a d d e sid ir-,34 b u rad a R o usseau’nu n tam da yönetim ve yönetim sanatı soru n u n u nasıl tartıştığını göreceksiniz (metin bu açıdan son derece tipiktir). Şunu söyler R ousseau: “ E konom i” kelimesi esas olarak, ailenin m allarının aile babası tarafın d an idare edilmesine işaret eder;35 am a bu m odel, geçmişte ona gönderm e yapılm ış olsa bile, artık kabul edilm em elidir. G ünüm üzde, der, ekonom i politiğin artık ailevi ekonom i ol­ m adığını biliyoruz. Ve R ousseau ne fizyokratlara, ne istatistiğe, ne de genel nüfus soru n u n a açıkça gönderm e y a p arak , söz k o n u su kopuşu fark eder; “ekonom i” ile “ekonom i p o litik ” kelim elerinin artık eski aile m odeline indirgenem eyecek o lan son derece yeni an lam ın ı k ay d a g eçer.36 Sonuç o larak R ousseau bu m etinde kendisine yönetim sanatını tanım lam a görevini verir. D aha sonra da T o p lu m sa l S özleşm e'yi37 yazacaktır: B urada da mesele tam da, “d o ğ a”, “sözleşm e” ve “genel irad e” gibi kavram larla, hem h ü küm ranlı­ ğın hukuksal ilkesinin, hem de bir yönetim sanatını tanım layabilecek ve nite­ leyebilecek öğelerin yerini alabilecek bir genel yönetim ilkesinin nasıl olu ştu ­ rulabileceğidir. Yani, yeni bir yönetim sanatının, politik bilim eşiğini artık aş­ mış bir yönetim sanatının ortaya çıkışı, hüküm ranlığı kesinlikle o rtad an kal­ dırm az. H ükü m ran lık sorunu o rta d a n kalkm adığı gibi, her zam ankinden d a ­ ha keskin bir biçime bürü n ü r. Disipline gelince, o da o rtad an kalkm ış değildir. Elbette, disiplinin ö r­ gütlenm esi, yerleştirilm esi, 17. yüzyılda ve 18. yüzyılın başında dallanıp bu­ daklanm asını sağlayan tü m ku ru m lar, okullar, atölyeler, o rd u lar, bütün b u n ­

34 35 36

37

Bkz. yukarıda not 21. Bkz. a.g.e. Discours sur Veconomie politique, a.g.e., s. 241 ve 244: “ [...| Devlet yönetimi nasıl olur da teme­ li bambaşka olan ailenin yönetimine benzeyebilir? [...] Şu ana kadar söylediklerimden anlaşılıyor ki, kamusal ekonomiyle özel ekonomiyi birbirinden ayırmak çok doğrudur. Ayrıca, aile şefleriy­ le devletin tek ortak noktası herkesi memnun etme gerekliliği olduğundan, aynı tutum ve davranış kuralları ikisine birden uygulanam az.” Du Contract social, ou Prittcipe <iu droit politüfuc (M. Rey, Amstrrıl.ım, 1762).


lar büyük idari m onarşilerin gelişim inin ayrılm az birer parçasıydı ve ancak böyle anlaşılabilirdi. A m a disiplin hiçbir zam an, nüfusun idare edilmeye çalı­ şılm aya başlandığı anda o lduğundan daha önem li olm adı, hiçbir zam an ona bu k a d a r değer atfedilm edi; nüfusu idare etm ek yalnızca fenom enlerin kolek­ tif kitlesini idare etm ek ya da onları genel sonuçları düzeyinde idare etmek anlam ına gelm iyordu; nüfusu idare etm ek aynı zam anda onu derinlem esine, incelikle ve ayrıntılarıyla idare etm ek dem ekti. D olayısıyla, n ü fusun yönetim i gibi bir yönetim fikri, hüküm ranlığın temelleri so ru n u n u keskinleştirdiği gibi -k i R ousseau burada devreye girerdisiplinleri geliştirm e gerekliliğini de keskinleştirir - b u rad a da benim başka bir yerde an latm ay ı denediğim disip lin ler ta rih i devreye g irer.38 O halde olayları, sanki bir hüküm ranlık to p lu m u n u n yerine bir disiplin toplum u geçi­ yorm uş, sonra da bir disiplin to p lu m u n u n yerine bir yönetim toplum u geçi­ yorm uş gibi anlam am ak gerekir kesinlikle. A slında o rtad a bir üçgen söz ko­ nusudur: H ük ü m ran lık , disiplin ve yönetim sel idare - temel hedefi nüfus, te­ mel m ekanizm aları da güvenlik düzenekleri olan bir yönetim sel idare. H er d u rum da, size gösterm ek istediğim şuydu: H üküm ranlığın sürekliliklerini, iyi yönetim seçim lerine d air artık önem li hale gelmiş so ru n u n arkasında bırakan hareket, nüfusu bir veri, bir m üdahale alanı, yönetim tekniklerinin am acı ola­ rak ortaya koyan hareket ve nihayet ekonom iyi belirli bir gerçeklik alanı ola­ rak, ekonom i politiği de hem bilim, hem de yönetim in bu gerçeklik alanında­ ki m üdahale tekniği olarak yalıtan hareket* arasında derin bir tarihsel bağ vardır. 18. yüzyıldan itibaren, bugün hâlâ kesinlikle birbirlerinden ayrılm a­ mış halde olan sağlam bir diziyi oluşturm uş olan, işte bu üç harekettir: Yöne­ tim , nüfus, ekonom i politik. Yalnızca birkaç kelim e ilave edeceğim [...].** A slında, bu sene yapm a­ ya giriştiğim derse daha kesin bir başlık verm ek isteseydim , seçeceğim başlık kesinlikle “güvenlik, to p ra k , n ü fu s” olm azdı. Şimdi yapm ak istediğim şey eğer gerçekten bunu yap m ak istiy o rsam - bir “yönetim sellik” tarihi olarak adlandıracağım şey olurdu. Bu “yönetim sellik” kelimesiyle üç şey kastediyo­ rum . “ Y önetim sellik” derken, tem el hedefi nüfus, baskın bilgi biçimi ekono mi politik, tem el teknik aracı da güvenlik düzenekleri olan bir bü tü n ü , bu son derece belirli fa k a t k arm aşık ik tid ar biçim inin uygulanm asını sağlayan kıı rum lardan, usullerden, çözüm lem e ve düşüncelerden, hesap ve taktiklerden 38 Bkz. Surveiller et Putıir. (*) Elyazması 22. sayfası şunu ekler: “Nüfusların idaresini bir memurlar bütünüyle sağlayan lu rrk ri (**) Kııııu işitilmeyen birkaç kelime takip eder.


oluşan bütünü kastediyorum . İkinci olarak, “yönetim sellik” derken, Batı’nın tam am ında, “yön etim ” olarak adlandırabileceğim iz bu iktidar tipini diğerle­ ri (hüküm ranlık ve disiplin) üzerinde egem en kılm ayı çok uzun süredir sürdü­ ren eğilimi, kuvvet çizgisini k astediyorum . Bu ik tid a r tipi b eraberinde bir yandan yönetim e özgü bir dizi aygıtın gelişimini, diğer y andan ise bir dizi bil­ meyi getirm iştir. N ihayet, “ yönetim sellik” derken, O rta ç a ğ ’daki adalet devle­ tinin 15. ve 16. yüzyıllarda idari bir devlete d önüştüğü, yavaş yavaş “yönetim selleştiği” süreci, daha doğrusu bu sürecin sonucunu anlam ak gerekir. Bugün devlet aşkının ya da devlet tiksintisinin yarattığı büyülenmeyi biliyoruz; devletin doğuşuna, tarihine, ilerlem elerine, ik tidarına, suiistim alle­ rine ne k a d ar önem verildiğini biliyoruz. D evlet so ru n u n a verilen bu aşırı önem i bence iki biçim de görüyoruz. İlk o larak do ğ ru d an , duygusal ve trajik bir biçimde: K arşım ızdaki soğuk can av ara39 d air lirik biçim. Devlet so runu­ na aşırı önem verm enin ikinci biçimi - k i bu da parad o k sal bir biçim, çünkü g örünüşte ind irg em eci-, devleti örneğin üretim güçlerinin gelişim i, üretim ilişkilerinin yeniden üretilm esi gibi bazı işlevlere indirgeyen çözüm lem edir; ve devletin bu başka şeylere göre indirgenm iş rolü, buna rağm en devleti saldırı­ lacak hedef ve -ç o k iyi bildiğiniz g ib i- ele geçirilmesi gereken ayrıcalıklı ko­ num olarak m utlak şekilde temel hale getirir. O ysa devlet, ne şim di, ne de ta ­ rihi boyunca, böyle bir birliğe, böyle bir bireyselliğe, böyle sıkı bir işlevselli­ ğe, hatta bu önem e sahip olm adı. D evlet belki de önem i sanıldığından çok d a ­ ha az olan melez bir gerçeklikten ve m itleştirilm iş bir soyutlam adan başka bir şey değil. Belki. Bizim m odernliğim iz, yani bugünüm üz [actualite] için önem ­ li olan, toplum un devletleştirilm esi değil, daha ziyade benim devletin “yöne­ tim selleştirilm esi” o larak adlandırdığım şeydir. Biz, 18. yüzyılda keşfedilm iş olan “yönetim selliğin” çağında yaşıyo­ ruz. Devletin yönetim selleşm esi özellikle tuzaklı bir fenom endir, çünkü, yö­ netim selliğin so ru n ları ya da yönetim teknikleri tek politik mesele, politik m ücadele ve çekişm elerin tek gerçek alanı olsa bile, devletin bu yönetim selleş­ mesi yine de devletin ay akta kalm asını sağlayan fenom en olm uştur. Ve eğer devlet şu anda var olduğu haliyle var oluyorsa bu, tam da devlete hem içsel hem de dışsal gibi d u ra n bu yönetim sellik sayesindedir; çünkü neyin devlete bağlı olup olm ayacağını, neyin kam usal neyin özel olacağını, neyin devlete 39

Nietzsche’nin bu ifadesi anarşist söylemler tarafından sıkça tekrarlanır: Bkz. Ainsi Parlait Zarathoustra, [Böyle Buyurdu Z erdüşt], çev. G. Bianqui, Aubier, Paris, 1946, s. 121, Bölüm I, “ Yeni idol” : “ Devlet tüm canavarlar içinde en soğuk canavardır |das kalteste aller külten llngeheuerl Yalan söylerken lıile soğuktur. Ve işte yalanını .ığ/ıııd.ın kaçırır: Nrıı, devirt, lı.ılkm krıulısıyım."


d air olup neyin olm ayacağını belirlemeyi sağlayan, yine bu yönetim taktikle­ ridir. O halde, sınırları ve tarihi içerisinde devlet, ancak genel yönetimsellik tekniklerinden hareketle anlaşılm alıdır. Ve belki de, tam am en genel, kaba ve dolayısıyla kesin olm ayan bir bi çim de, Batı’daki büyük iktidar biçimleri ya da ekonom ileri şu şekilde yeniden okunabilir: Ö nce, bütü n bir m ukavele ve uyuşm azlıklar oyunuyla birlikte iş­ leyen, feodal bir to p ra k ta doğm uş ve kabaca bir yasa -y azılı ve sözlü yasalartoplum una denk gelen adalet devleti; ikinci olarak, 15. ve 16. yüzyıllarda fc odal değil sınıra dayalı bir to p ra k ta n doğm uş olan, nizam nam e ve disiplin toplum una denk gelen idari devlet; ve nihayet toprağıyla, işgal edilen yüzeyle değil, bir kitleyle tanım lanan yönetim devleti - ki burada kitleden kasıt, hac­ mi, yoğunluğu ve elbette üzerinde yayıldığı am a onun ancak bir bileşeni olan to p rak la birlikte nüfus kitlesidir. Tem el olarak nüfus üzerinde yoğunlaşan vc ekonom ik bilgiye dayanıp bunu kullanan bu yönetim devleti, güvenlik düze­ nekleriyle kon tro l edilen bir toplum a denk gelir. İşte, bana önem li gelen bu yönetim sellik fenom eninin işlerlik kazan­ m asıyla ilgili birkaç söz. Şimdi size, bu yönetim selliğin nasıl ilk olarak H ıris­ tiyan pastoralinin ark aik m odelinden hareketle doğduğunu, ikinci olarak bu doğum sürecinde d iplom atik ve askerî bir m odelden, daha doğrusu bir te k ­ nikten nasıl destek aldığını ve nihayet üçüncü olarak, bu yönetimselliğin tüm boyutlarına ancak, oluşum ları itibarıyla tam da yönetim sanatlarına çağdaş olan ve kelim enin eski, 17. ve 18. yüzyıllardaki anlam ıyla “p o lis” olarak ad landırılan bir dizi özgül araç sayesinde ulaştığını göstereceğim . Batı tarihinde ki bu temel fenom enin, yani devletin yönetim selleşm esinin, bu üç destek nok tasından, pastorallik, yeni diplom atik ve askerî teknikler ile polisten harekci le ortaya çıktığını düşünüyorum .


Yönetimselliği neden araştırmak gerek? - Devlet ve nüfus sorunu. Genel projenin hatırlatılması: Analizin (a) kuruma, (b) işleve, (c) nes neye göre üçlü yer değiştirmesi. - Bu seneki dersin meselesi. - “Yö netim” mefhumunun bir tarihi için öğeler. Kavramın 13. yüzyıldan 15. yüzyıla kadarki semantik alanı. - insanların yönetimi fikri. Kaynakla ri: (A) Hıristiyanlık öncesi ve Hıristiyan Doğu’da pastoral bir iktidarın örgütlenmesi. (B) Vicdan idaresi. - Pastoralliğin ilk eskizi, özgül yan ları: (a) Hareket halindeki bir çokluk üzerinde uygulanır; (b) hedefi sürünün selameti olan, temelde iyi niyetli bir iktidardır; (c) bireysel leştiren bir iktidardır. Omnes et singulatim. Çoban paradoksu. - Hı ristiyan Kilise tarafından pastoralliğin kurumsallaştırılması.

S

izlerden beni affetm enizi rica edeceğim , çünkü bugün her zam an oldu­

ğum dan daha da bulanık olacağım . G rip oldum ve kendim i çok iyi hisset­

m iyorum . Am a yine de sizi buraya k a d a r getirip, son an d a gitmenizi istemek hoşum a gitm ezdi. Bu yüzden elim den geldiğince konuşacağım , am a lütfen ni çeliğin de, niteliğin de k u su ru n a bakm ayın. Şimdi, bu tu h af “yönetim sellik” * kelimesiyle adlandırdığım şeyin bazı boyutlarını o rtaya koym aya başlam ak istiyorum . “Y önetm e”nin, “ hükmet m ek’Me, “em retm ek”le, “ yasa k oym ak”la aynı şey olm adığını; yönetm enin lııı küm ran olm akla, derebeyi olm akla, hâkim , general, mal sahibi, hoca, profesor olm akla aynı şey olm adığını; yani yönetm enin bir özgüllüğü olduğunu varsay dığımız için, şimdi bu m efhum un kapladığı iktidar tipinin ne olduğuna baknı .1 mız gerekiyor. 16. yüzyılda, size daha önce sözünü ettiğim yönetim sanatların da hedeflenen, yine 17. yüzyıl m erkantilist teori ve pratiklerinde hedeflenen ık tidar ilişkilerini çözüm lem ek gerekiyor. N ihayet, “Ekonom ik yönetim in” 1 k.ı baca fizyokratik olarak adlandırılabilecek doktrininde hedeflenen iktidar ilişki lerini çözüm lem ek gerekiyor - ki bu ilişkiler bu aşam ada, sanırım geçen sefer de dediğim üzere bilim2 eşiğini aşıyorlar, her ne kadar bu “ bilim ” sözcüğü belli lııı politik yetkinlik düzeyi açısından çok kötü, hatta felaket olsa da. (*)

1 2

Elyazmasında tırnak içinde. Hu kavram hakkında bkz. yukarıdaki 18 Ocak dersi, s. 31. Bkz. önccki ders (1 Şubat), “ yönetim bilimi" olarak ekonomiye dair s. 9.3: “l’olıtık.ı bilimi rtıftım aşmış hir yönetim sanatı."


İlk soru: N eden “yönetim sellik” gibi sorunlu ve yapay bir m efhum ta ­ rafından k ap lan an bu tutarsız ve bulanık alanı incelem ek istiyorum ? Ceva­ bım, elbette ve dolaysız o larak şudur: Devlet ve nüfus so ru nunu ele alabilm ek için. H em en beliren ikinci soru: B ütün b u n lar güzel de, devletin ve nüfusun ne olduğunu biliyoruz, en azından bildiğimizi düşünüyoruz. Devlet m efhum u­ nun, nüfus m efhum unun tarihleri ve tanım ları var. Bu m efhum ların gönder­ me yaptıkları alan kabaca da olsa belli, en azından bir yüzü karanlık olsa da, diğeri göz önünde. O halde, devletin ve nüfusun bu en iyi ihtim alle (ya da en kötü ihtimalle) yarı-karanlık alanını incelemek için, neden tam am en ve bütü­ nüyle karanlık olan bir m efhum u, “yönetim sellik” m efhum unu kullanm ak is­ tiyorsunuz? G üçlü ve yoğun olan bir şeye neden zayıf, dağınık ve eksik bir şeyle saldırıyorsunuz? İşte bun u n cevabını size iki kelimeyle ve biraz daha geniş bir projeyi h atırlatarak söyleyeceğim. G eçtiğimiz senelerde orduyla, hastanelerle, okul­ larla, hapishanelerle ilgili o larak disiplinlerden söz ettiğim iz zam an bu, üçlü bir yer değiştirm e isteğiyle ya da üç biçim de dışarıdan bakm a isteğiyle ilgiliy­ di. İlk olarak, k u ru m u n dışından bakm ak, k urum soru n u nu m erkeze alm a­ m ak, “ kurum -m erkezcilik” denebilecek bir şeyden kaçınm ak söz konusuydu. Psikiyatri hastanesi örneğini ele alalım . Elbette, verileriyle, yapısıyla, ku ru m ­ sal yoğunluğuyla psikiyatri hastanesinin ne old u ğ u n d an yola çıkılabilir, onun içsel yapıları bulunm aya çalışılabilir, onu o lu ştu ran her parçanın m antıksal zorunluluğu sap tan ab ilir, o ra d a ö rgütlenen tıbbi ik tid a r tipi gösterilebilir, o rad a bir tü r psikiyatrik bilm enin [savoir] nasıl geliştiği o rtay a konabilir. A m a dışarıdan da bakılabilir -v e b u rad a çok açık o larak R obert C astel’in m utlaka okunm ası gerek tem el kitabı L ’O rdre psychiatrique’e3 [Psikiyatrik Düzen] referans veriy o ru m -, yani k u ru m olarak hastan en in ancak psikiyatrik düzen gibi dah a genel ve dışsal bir şeyden hareketle anlaşılabileceği gösterile­ bilir, zira bu düzen, top lu m u n tam am ını hedef alan ve m utlak an lam da bü­ tünsel olan bir projeye, kabaca kam u hijyeni o larak adlandırabileceğim iz şe­ ye eklem lenm iştir.4 C astel’in yaptığı gibi, psikiyatri k u ru m u n u n , köklerini vesayet altına alınm ış [minorises] bireyler için sözleşme dışı bir rejim in tanım ­ lanm asından alan psikiyatrik bir düzeni nasıl som utlaştırdığı, yoğunlaştırdı­ 3 4

R. Castel, L ’O rdre psychiatrique. L ’âge d ’or de l’alienisme, M inuit, Paris, 1976. Bkz. a.g.e., üçüncü bölüm, s. 138-152 (“ L’alieniste, l’hygieniste et la philanthrope” ). Bkz. 1829’da M arc ve Esquirol tarafından kurulan Annales d'hygiene publicjue et de m edetine legale dergisinin tanıtım m etninden yapılan alıntılar (“T oplum şeklinde bir araya gelm i; insanların sağlığını koru­ ma sanatı olan kam u hijyeni, |...| gelişmeye ve kurulularımızın mükemmelleşmesi için çok sayıda uygulamada bulunm aya yazgılıdır” ).


ğı, artırd ığ ı gö sterileb ilir.5 Ve n ihayet, bu psik iy atrik düzenin, çocukların eğitim ine, fakirlere yapılan yardım a, işçi p atro n ların ın kurum sallaşm asına d air farklı tekniklerin b ü tü n ü n ü nasıl çekip çevirdiği g ö sterilebilir.6 Böyle bir yöntem , kurum un ark asın d an dolaşılarak o n u n ard ın da bulunan, ondan daha geniş bir alana sahip olan “ iktid ar teknolojisi” adını verebileceğimiz bir şeyi bulm aya çalışm ak dem ektir. Bu şekilde, bu analiz, soy zincirine dayalı doğuş analizinin (analyse genetique) yerine, ittifaklardan, iletişimlerden, da yanak nok taların d an oluşan bir ağı yeniden inşa eden soybilimsel (g e n e a o h gique) bir analizi getirir - doğuşu ve soy zincirini soybilimle karıştırm am ak gerekir. Yani birinci yöntem ilkesi şudur: K urum un dışına geçerek, onun ye­ rine iktidar teknolojisinin geniş bakış açısını koym ak.7 İkinci olarak, işlev meselesine karşı mesafe alm ak, buna dışarıdan bak­ m ak söz konusudur. M esela hapishane örneğini ele alalım . H apishanenin çö­ züm lenm esi, elbette, um u t edilen işlevlerden, hapishanenin ideal işlevleri ola­ rak belirlenmiş işlevlerden, bu işlevleri en yüksek biçim de hayata geçirme bi­ çim inden -y a n i B entham ’ın P anopticon8 kitabında aşağı yukarı yaptığı şey­ d e n - hareketle yapılabilir. Ve b u rad an hareketle, hapishanenin gerçekte yeri ne getirdiği işlevlerin neler olduğu saptanabilir, artı ve eksi anlam ında işlevsel bir bilanço tarihsel olarak çıkarılabilir, hedeflenm iş olanla gerçekte elde edil 5

6 7

8

A.g.e., birinci bölüm, s. 39-50 (“suçlu, çocuk, dilenci, proleter ve deli”). A.g.e., beşinci bölüm , s. 208-215 (“ Politik operatörler” ). Michel Foucault, 1973-1974 senesinde verdiği Le Pouvoir psychiatrique [Psikiyatrik İktidar) huş lıklı derste, Deliliğin Tarihi’nde ona tartışmalı gelen kimi noktalara değinerek, psikiyatrik iktidd rın kurum üzerinden sürdürülen eleştirisini ilk kez sorgular ve bunun karşısına, iktidar ilişkilerinin çözümlemesine ya da iktidarın mikro-fiziğine dayalı bir eleştiriyi koyar. Bkz. 6 Kasım 1973 drı si, s. 16: “ [...] kurum m efhum unun tatmin edici olduğunu sanmıyorum. Bana öyle geliyor ki hu m efhum, içinde bazı tehlikeler barındırıyor, çünkü kurum dan söz ettiğimiz andan itibaren aslindi! hem bireyden hem de topluluktan söz ediyoruz, bireyi, topluluğu ve onları yöneten kuralları vrrı olarak alıyoruz ve dolayısıyla, her tür psikolojik ya da sosyolojik söylem buna dahil edilebilir h.ı le geliyor. (...] Önemli olan, kurum sal sürekliliklerden çok iktidar düzenlemeleri, bir iktidar hi^ı mini niteleyen ağlar, akım lar, ara noktalar, dayanak noktaları, potansiyel farklardır ve hem bireyi hem de topluluğu oluşturan şeyler bence bunlardır” . Ayrıca bkz. 14 Kasım 1973 dersi, s. 34: "Smı derece kurum -karşıtı olalım ". Bunun dışında, bkz. SurveiUer et Punir, s. 217: “ Disiplin ne hir kıı rum la, ne de bir aygıtla özdeşleştirilebilir.” Jeremy Bentham (1748-1832), Panopticon, or the Inspection-House..., W orks içinde,yay. J. Bnw ring, Tait, cilt 4, Edinburg, 1838-1843, s. 37-66 / Fransızca çeviri: Panoptique. M emoire sur un nouveau principe pour construire des maisons d ’inspection, et nom m em ent des maisons de fo n e, çev. E. D um ont, Imprimerie nationale, Paris, 1791; yeniden basım: Oeuvres de jerem y Hetıthatn, haz. E. D um ont, Louis H aum an vd., cilt 1, Brüksel, 1829, s. 245-262 (yeniden kullanıldığı yer: | Bentham, Le Panoptique, önsöz: Foucault, L'oeil du pouvoir (yukarıda s. 14, 1 1. notta alıntılan mıştır]. Bu metinde, Bentham’ın 1791'de yayınladığı haliyle Panopticon’un orjinal versiyonunun birinci kısmının M. Sissung tarafından yapılmış nlnn çevirisi vardır). Bkz. w Putıır, s 201-206.


m iş olan ın bilançosu çık artılab ilir. F a k a t h apishaneyi disiplinler aracılığıyla incelem ek, bir kez d a h a , bu işlevsel bakış açısını kısa devreye u ğ ra tm ak , o n u n dışına geçm ek ve h ap ish an ey i genel b ir ik tid a r ek o n o m isinin içine o tu rtm a k dem ekti. Ve böylece, sonuç o la ra k , h ap ish an en in gerçek ta rih in in , o n u n işlev­ selliğinin başarıları ve başarısızlıkları ta ra fın d a n k o m u ta edilm ediği, aslında bizzat işlevsel eksikliklerin de d ahil olduğu b irçok u n su ra d ay a n an strateji ve tak tik lere dahil olduğu g ö rü lü r. O halde: İşlevin içsel bakış açısının yerine, strateji ve tak tik lerin dışsal bakış açısını geçirm ek. N ihayet, ü çüncü m esafe alış, ü çüncü d ışarıd an bakış, nesneyle ilgilidir. D isiplinlerin bakış açısın d an b a k m ak , ru h sal h astalık , suçluluk ya da cinsel­ lik gibi önceden o lu ştu ru lm u ş bir nesneyi ele alm ayı red d etm ekti. Bu, k u ru m ­ la n , p ratik leri ve bilgileri, böyle bir verili nesneden h arek etle, onıın n o rm u y ­ la ölçm eyi red d etm ek ti. T ersine, bilgi nesneleriyle birlikte bir h ak ik a t a la n ı­ nın bu oynak teknolojileri k a t ederek olu şm asın a yol açan hareketi kav ram ak söz k onusuydu . E lbette “ deliliğin v ar o lm a d ığ ı”9 söylenebilir, a m a bu onun bir hiç olduğu an lam ın a gelm ez. A slında, fenom enolojinin bize söylem eyi ve düşünm eyi öğrettiği şeyin tersini y ap m ak söz k o n u su y d u . O bize kabaca şöy­ le diyordu: Delilik v a rd ır, fa k a t bu o n u n bir şey olduğu a n lam ın a gelm ez.10 Y ani, bu çalışm alard a kullandığım bakış açısı, ik tid a r ilişkilerini k u ­ ru m d a n k u rta ra ra k tek n o lo jiler açısın d an ele alm ak tan ; on ları işlevden k u r­ ta ra ra k stratejik bir analizde ele a lm a k ta n ; o n ları nesnenin önceliğinden k u r­ ta ra ra k bilm e alan ve nesnelerinin o lu şu m u açısından ele a lm a k ta n ibaretti. Şimdi devlet k o n u su n d a y a p m a k istediğim şey, işte bu olanağı a ra ştırm ak , y a­ ni disiplinler k o n u su n d a y apm ayı denediğim bu üçlü d ışarı geçm e ham lesini sü rd ü rm ek . A caba, d a h a önce bu farklı k u ru m la rın dışına geçebildiğim iz gibi -v e aslında son derece kolaydı b u - devletin de dışına geçebilir miyiz? A caba, d isiplinlerin bakış açısının yerel ve belli k u ru m la ra d a ir kapsayıcı bir bakış im kânı yaratm ası gibi, devlete d air de kapsayıcı bir bakış açısı olabilir mi? Ö yle sanıyorum ki bu so ru n u n , bu tip b ir so ru n u n , az önce söylediğim şeyle­ 9

10

Bkz. ML’ethique du souci de soi com m e pratique de la liberte” (O cak 1984), D E, IV, n° 356, s. 726: “ Deliliğin var olm adığını söylediğim söylendi, oysa mesele tam olarak tersiydi: mesele, ona atfedilen farklı tanım lar altında deliliğin nasıl olup da belli bir anda, onu başka hastalıkların ya­ nında bir akıl hastalığı olarak kuran kurum sal bir alana dahil edildiğini anlam ak tı.” Paul Veyne’e göre, mesela Kaym ond A ron Deliliğin T arihi’nı böyle anlıyordu. Bkz. P. Veyne, “ Foucault revolutionne Phistoire” , (1978), C om m ent on ecrit l'histoire, Le Seuil, Paris, 1979, s. 229: “ F oucault’ya bu sayfaları gösterdiğim zam an bana aşağı yukarı şöyle dedi: ‘Ben hiç bir zam an deliliğin var olm adığını yazm adım , am a bu yazılabilir; çünkü fenom enoloji için delilik vardır am a bir şey değildir, halbuki bunun tersine, deliliğin var olm adığı am a buna rağm en bir hiç de olm adığı söylenm elidir’.”


rin sonucu olarak, onların getirdiği gereklilik olarak sorulm am ası m üm kün değildir. Ç ünkü ne de olsa, kurum ların dışına geçerek k avram ak istediğimiz bu genel iktidar teknolojileri, tam da global ve bütünleştirici bir kurum olan devlete bağlı değiller mi? A caba, hastaneler, hapishaneler, aileler gibi yerel, bölgesel, küçük k u ru m lard an çıkarken, tam da başka bir k u ru m a dahil olm u­ yor m uyuz? Böyle y ap arak , bir kurum sal çözüm lem eden çıkarken, tam da devletin söz konusu olduğu başka bir kurum sal çözüm lem eye, bu çözüm le­ m enin başka bir alanına ya da düzeyine dahil olm uyor muyuz? Ö rneğin k a­ patılm ayı, psikiyatri tarihini içine alan genel bir usul haline getirm ek gayet iyi. Peki am a kapatılm a eninde sonunda tipik olarak devletçi bir işlem, k ab a­ ca devlet eylem ine bağlı bir şey değil mi? Disiplinci m ekanizm alar, elbette ha­ pishaneler, atölyeler ya da o rd u gibi uygulam a m ekânlarından çıkarılıp so­ yutlanabilir. Peki am a nihai olarak, bu m ekanizm aların genel ve yerel uygu­ lam aların d an sorum lu o lan devlet değil m idir? Size dem in sözünü ettiğim analizlerin ulaştıkları kurum -dışı, işlevsel olm ayan, nesnel olm ayan genellik, işte bizi devlet denen bütünleştirici k u ru m u n karşısına ç ık arab ilir.’*' (*)

Şüphesiz dersin başında sözü edilen yorgunluğu sebebiyle, M . Foucault burada elyazmasının 8. ve 1 2 . sayfaları arasındaki bölüm ü okum aktan vazgeçiyor: “ Devlet meselesiyle ilgilenmenin ardındaki ikinci sebep de buradan geliyor: Acaba yerelleşmiş iktidarları usuller, teknikler, teknolojiler, taktikler, stratejiler olarak çözümlemeye dayanan yöntem , basitçe bir düzeyden diğerine, m ikro olandan m akro olana geçmenin bir biçimi değil mi? Dolayısıyla, değeri de yalnızca geçici bir değerden, yani bu geçişin zam anından mı ibaret? Hiçbir yöntem in kendinde bir mesele olmaması gerektiği doğru. Bir yöntem , ondan kurtulm ak için oluşturulm alı. Ama burada söz konusu olan şey, bir yöntemden çok bir bakış açısı, bir bakış alışkanlığı, şeylerin [dayanağını (?)], bakan kişinin hareketine göre değiştirmenin bir hiçi mi. işte bana öyle geliyor ki, bu tü r bir yer değiştirmenin, ne pahasına olursa olsun korunması ya da en azından m üm kün olduğunca korunm ası gereken kimi sonuçları var. Bu sonuçlar nelerdir? a. İktidar ilişkilerini kurum-dışı ve işlev-dışı bir çözümlemeye tabi tutarak, onların soyhi limleri kavranabilir: Yani onların kendilerinden tam amen başka şeyler, iktidar ilişkilerinden tam am en başka şeyler sayesinde oluşma, eklemlenme, gelişme, çoğalma ve kendilerini dönüf* türm e biçimleri. O rdu örneğini alalım: O rdunun disipline edilmesinin, onun devletleştirilmesi ne bağlı olduğu söylenebilir. Böylelikle, bir kurum daki iktidar yapısının değişimi, başka bir ik tid ar kurum unun devreye girmesiyle açıklanır. Dışsallık barındırm ayan bir döngüdür bu. Oy sa bu disipline edilme, devletçi tekelleşme ile değil, oynak nüfuslar sorunuyla, ticari ağlarla, teknik keşiflerle, toplulukları idare etme [birçok kelime okunm uyor] modelleriyle birlikte dü şünüldüğünde, bütün bu ittifak, destek ve iletişim ağı, askeri disiplinin ‘soybilimini* oluştu» a çaktır. Yani doğuş değil, soy zinciri. Eğer iktidar ilişkilerinin çözümlemesini bir kurum dan hiı diğerine gönderen döngüsellikten çıkmak istiyorsak, bu ilişkileri çoklu süreçlerde işlem deRr rine sahip olan teknikler olarak kavrayabiliriz. b. İktidar ilişkilerini kurum-dışı ve işlev-dışı bir analize tabi tutarak, bu ilişkilerin nrdrn ve hangi açıdan değişken olduklarını görebiliriz. Bu ilişkiler bir dizi çeşitli sürece karşı geçirgendir. İktidar teknolojileri dıır.ı^.ıtı değildi Bunlar, bi/v.u kendi durağanlıklarıyla canlı süreçleri durjiflanl.^tım uy.ı ç.ılif.ııı doıııık yupı


İşte bu sene yapm ak istediğim dersin meselesi k abaca budur. N asıl ki m odern Batı’da akıl ile delilik arasındaki ilişkileri incelemek için k apatm a ve ayırm a usullerini araştırm ayı denediysek ve böylelikle tım arhanenin, hastane­ nin, terapilerin ve sınıflandırm aların ark asın d an dolaşm ış olduysak;* nasıl ki hapishane ko n u su n d a, genel iktidar ekonom isine ulaşm ak için dar anlam da ceza kurum larının arkasından dolaşm ayı denediysek; acaba devlet konusun­ da da aynı tersine d önüşü gerçekleştirm ek m üm kün m üdür? A caba devleti, onun dönüşüm lerini, gelişimini, işleyişini sağlayan bir genel iktidar teknoloji­ sinin içine dahil etm ek m üm kün m üdür? A caba, devletle arasındaki ilişki, ayırm a teknikleriyle psikiyatri arasındaki, disiplin teknikleriyle ceza sistemi arasındaki, biyopolitikle tıp k u ru m la n arasın d ak i ilişkiye benzeyen “ yöne­ tim sellik” diye bir şeyden söz edebilir miyiz? İşte bu dersin konusu aşağı yu­ karı budur.** Şimdi bu yönetim k avram ına gelelim. Ö nce, kelim enin bizzat tarihine dair, 16. ve 17. yüzyıllarda alm aya başladığı devletçi anlam ı, politik anlam ı alm adığı dönem e d air birkaç kısa sap tam a yapalım . Yalnızca Fransız dilinin tarih sel sözlüklerine b a k a rsa k ,11 ne g ö rü y o ru z? “Y ö n e tm ek ” [gou vern er] kelim esinin aslında 13-14-15. yüzyıllarda çok çeşitli anlam ları kapsadığını görüyoruz. İlk olarak sadece yönlendirm ek, ilerletm ek ya da kendi kendine bir yolda ilerlem ek gibi m addi, fiziksel, m ekânsal bir anlam ı var. “ Y önet­

lar değildir. İktidar teknolojileri, çok sayıda etkenin etkisi altında sürekli kendilerini dönüş­ türürler. Ve bir kurum ortadan kalktığı zam an, bunun sebebi illa onu destekleyen iktidarın devre dışı kalmış olması değildir. Bunun sebebi, kurum un bu teknolojilerin temel dönüşüm le­ riyle uyumsuz olması olabilir. Ceza reform u örneği (ne halk isyanı, ne de halk-ötesi bir itki). Ama bunun yanında, bu ilişkiler kurum da yaşanan mücadele ya da saldırılara da açık tırlar. Bunun anlamı şudur: Yalnızca kararlaştırılm ış mücadelelerle değil, bütünün genel eko­ nomisini ilgilendiren yerel, yan ya da geçişli saldırılarla da global sonuçlara ulaşmak pekâlâ m üm kündür. Yani: hiçbir şekilde Katolik Kilisesi'ne saldırm ayan m arjinal ruhani hareketler ya da ayrılıkçı dinî gruplar, nihayetinde yalnızca Kilise kurum unun bütün bir kısmını devir­ mekle kalm adı, dinî iktidarın Batı'da uygulanma şeklini de değiştirdi. İşte bu teorik ve pratik sonuçlardan ötürü, belki de başladığım ız deneyimi sürdürm e­ ye değer." (*)

Burada elyazması şöyle ekliyor (s. 13): "... nasıl ki modern dünyada tıbbi bilginin ayrıcalıklarını ve hastalığın konum unu incelemek için, bu kez de hastanenin ve tıbbi kurum ların arkasından dolaş­ m ak ve bu yolla Batı'da yaşamın ve hastalığın genel ele alınış usullerine, yani ‘biyopolitika’ya ulaş­ m ak gerektiyse...” (**) Birkaç sözcük işitilmiyor. M . Foucault ekliyor: İşte iki öksürük nöbeti arasında size söylemeye ça­ lıştığım şeylerin [anlaşılmayan bir sözcük] oluşunu affettirmek için, şimdi... 11 Elyazması (14. ve 15. sayfalar arasındaki num arasız sayfa) şuraya gönderm e yapıyor: Frederic Godefroy, Dictionnaire de Vancienne langue française et de tnus ses dıalecîes du IXem e an X Weme cilt IV, F. Vicweg, Paris, IHH5.


m ek” , bir yol izlemek ya da bir yol izletm ek dem ek. Ö rneğin F roissart’da şöy­ le bir m etin bulabilirsiniz: “ O k a d a r d a r bir yol ki [...], iki insan kendilerini yönetem ez” ,12 yani yan yana yürüyem ez. Sözcüğün yine m addi, am a daha ge­ niş anlam ı, bir geçim kaynağı sağlayarak geçindirm ek. M esela 1421 tarihli bir m etinde şunu bulabilirsiniz: “Paris’i iki sene boyunca yönetm ek için yeter­ li buğday” ,13 ya da, tam o larak aynı tarihte: “ H asta olan karısını yönetm ek ya da yaşam ak için elinde hiçbir şeyi olm ayan bir a d a m .” 14 Y ani “yönet­ m ek ” , b u rad a geçindirm ek, beslem ek, geçim kaynağı sağlam ak anlam ında. “ Fazla yönetim li bir h a n ım ” ,15 çok fazla tüketen ve geçindirm esi zor olan bir kadın dem ek. “Y önetm enin” , biraz farklı da olsa bir yan anlam ı d a, bir şey­ den geçim sağlam ak. Froissart, “ kum aşçılığı sayesinde kendisini yöneten” 16 bir şehirden söz ettiği zam an, b u rad ak i anlam , geçim ini sağlam ak. İşte bu “ yönetm ek” kelim esinin tam o larak m addi referansları ve buna dair sap ta ­ m alar bunlar. Bir de ahlâki düzeydeki anlam lar var. “Y önetm ek” “ birisini yönlen­ d irm ek ” anlam ına gelebilir, ya tam am en ruhani anlam da, yani ru hların yöne­ tim i anlam ında -k i bu klasik bir anlam dır ve çok, çok uzun süre boyunca b a­ ki k a lır- ya da bu an lam d an hafifçe farklı o larak , bir “ rejim d a y atm ak ” , bir hastaya bir rejim dayatm ak anlam ında: D o k to r hastayı yönetir veya kimi te­ davileri kendine d ay atan hasta kendini yönetir. M esela bir m etin şöyle der: “ Bir hasta, H ötel-D ieu hastanesini terk ettikten sonra, kendisini k ö tü yönet­ m esinin sonucu o larak , yaşam dan ölüm e geçti.” 17 Yani k ötü bir rejim uygu­ ladı. “Y önetm ek ” ya da “y ö n etim ” , terim in ahlâki anlam ında “tu tu m ” de­ mek olabilir: “K ötü y ö netim li” 18 bir kız, h atalı bir tu tu m u olandır. “ Y önet­ m ek ” yine bireyler arasındaki bir ilişkiye gönderm e yapabilir, bu ilişkinin de farklı biçimleri olabilir, örneğin bir hâkim iyet ve buyurm a ilişkisi söz konusu 12 “ O kadar dar bir yol ki, atlı bir adam kolayca geçemez, iki kişi de kendilerini yönetemezler |ne ı ’y

13

14 15 16 17 18

pourroyent gouvem er]” (Froissart, Chroniques, 1559, birinci kitap, s. 72; alıntı: F. Godefroy, Dictionnaire, s. 326). “Paris’te o sırada mevcut olan insandan çok buğday olduğu Paris’i iki sene boyunca geçindirme ye/yönetmeye yetecek buğday olduğu söyleniyordu” {Journal de Paris sous Charles VI, s. 77: alın tı: F. G odefroy, Dictionnaire, s. 325). “N e yaşam aya, ne de hasta olan karısını yönetmeye yetecek para vardı” (1425, Arch. JJ 173, 186. belge; alıntılayan: F. Godefroy, a.g.e.). “O günlerde bir şövalye ve çok yönetimli bir hanım [une dame de trop grand gouvernem ent\ v ıı dı, adı da d ’Aubrecicourt idi” (Froissart, Chroniques, cilt 2, s.4; alıntılayan: F. Godefroy, a.g.e.). “Senarpont isimli, kapalı olm ayan ve kendisini kumaşçılıkla yöneten bir şehir” (Froissaıt, (Ihmniques, cilt 5; alıntılayan: F. G odefroy, a.g.e., s. 326). 1423, Arch. JJ 172, 186. belge, alıntılayan: F. G odefroy, a.g.e.» b. 325. “ Kötü yönetilmiş bir kız" (H. Estienne, Apol. P. Herod., c. 15; alıntılayan: I*. (nK İrlıoy, «j.jf.f.).


olabilir: Birisini yönlendirm ek, iyileştirm ek. Ya da, birisiyle ilişkide olm ak, sözlü bir ilişkide olm ak: “ Birisini yön etm ek ” , “ onunla k o n u şm ak ” , bir k o ­ nuşm a bağlam ında “g örüşm ek” anlam ına gelir. M esela bir 15. yüzyıl m etni şöyle der: “Yemek sırasında kendisini yönetenlere karşı neşeli d av ran d ı.” 19 Birisini yemek yerken yönetm ek, onu n la konuşm ak dem ektir. Ama bu cinsel bir m ünasebete de gönderm e yapabilir: “ K om şusunun karısını yöneten ad a­ m ın biri, onu sık sık görm eye gid iy o rd u .”20 Bütün b u n lar, hem çok am pirik nitelikli, hem de bilim sel olm ayan, sözlükler ve başka referanslar yardım ıyla yapılm ış saptam alar. Ama bence yi­ ne de sorunun boyutların d an birini k o n um landırm ayı sağlıyor. Bu “yönet­ m e” kelimesinin, 16. yüzyıldan itibaren tam olarak politik anlam ını alm adan önce, m ekândaki yer değiştirm elere ve harekete gönderm e yapan, m addi ge­ çim kaynaklarına ve beslenm eye gönderm e y apan, bir bireye bakılm asına, ona sağlanabilecek selam ete gönderm e y apan, kesintisiz, gayretli, etkin ve her zam an iyi niyetli bir buyurucu etkinliğe, bir k o m u t vermeye gönderm e yapan çok geniş bir sem antik alanı kapladığını görüyoruz. Bu alan, kişinin kendi ve başkaları üzerinde uygulanabilecek, kişinin bedeni üzerinde olduğu k ad a r ru ­ hu ve hareket etm e biçimi üzerinde de uygulanabilecek bir hâkim iyete gö n ­ derm e yapıyor. N ih ay et bir alışverişe, bir bireyden bir diğerine geçen döngüsel bir sürece ya da bir m übadele sürecine gönderm e yapıyor. N e olursa ol­ sun, bütün bu anlam larla birlikte açıkça ortaya çıkan şey şu: Y önetilen şey hiçbir zam an bir devlet değil, bir to p rak değil, politik bir yapı değil. Y öneti­ lenler her duru m d a insanlar, bireyler ya da topluluklar. K endini yöneten bir şehirden, kendini kum aşçılıkla yöneten bir şehirden söz edildiğinde bu, insan­ ların geçim lerini, beslenm elerini, kay n ak ların ı, zenginliklerini kum aşçılıkla sağladıkları anlam ına geliyor. B urada politik yapı olarak şehir değil, birey ya da topluluk olarak insanlar söz konusu. Y önetilenler, insanlardır.* Burada önem li bir izlek varm ış gibi geliyor bana. Y önetilenler, ilk ve temel olarak -e n azından bu ilk sap tam alara g ö re - insanlardır. F akat insan­ ların yönetildiği fikri kesinlikle Y unanlılara ait bir fikir değildir ve k a n aa tim ­ 19 20

(*)

“Herkese hoş davrandı, hatta yemek sırasında onu yöneten Seize’lilere bile” (Pasq., Lett., XVII, 2; alıntılayan: F. Godefroy, a.g.e.). “Komşusunun karısını yöneten adam ın biri, onu sık sık görmeye gidiyordu, o kadar ki sonunda kocası bunu fark etti.” (G. Bouchet, Serees, 3. Kitap, s. 202, alıntılayan: F. G odefroy, a.g.e.; di­ ğer alıntılayan kaynak: Littre, Dictionnaire de la langue frartçaise, J J . Pauvert, Paris, 1957, cilt 4, s. 185). Elyazması şöyle ekliyor: “ Yönetimselliğin tarihi. Devlerin yönetimselleştirilmesinin üç unsuru: H ı­ ristiyan pastorallik » eski model; diplom atik ve askeri ilişkilerin yeni rejimi • dayanak sağlayan yapı; devletin iç polisi sorunu ■ iç d a y a ıu k .” . Bks. bir oncrkı dersin ( I ^ııh.ıt) son satırları


ce R om alılara ait bir fikir de değildir. Elbette Y unan literatüründe, şehrin ba­ şında bulunan ve ona d air kim i sorum luluk ve ödevleri olan insanın etkinliği ni belirtm ek için, düm enci, k ap tan , pilot, gem inin düm enini tu tan kişi metaforları düzenli olarak kullanılır. Bu kon u d a yalnızca Kral O idipus21 metnine b akm anız yeterli. Kral O idipus m etninde sıkça, ya da birçok kez, şehrin yo netim inden sorum lu olan kralın gemisini iyi yönetmesi ve kayalıklardan uzak d u rarak onu lim ana götürm esi gereken bir k a p ta n gibi şehri yönetm esi gerek tiği m etaforuyla karşılaşıyoruz.22 A ncak, kralın bir düm enciye ve şehrin bir gemiye benzetildiği b ü tü n bu m etafo rlar serisinde d ik k a t edilm esi gereken n o k ta, burada yönetilen şeyin, yani bu m etaforda yönetim in nesnesi olarak o rtaya çıkan şeyin şehrin bizzat kendisi oluşudur: K ayalıklar arasında, fırtı n alar arasında kalm ış, korsan lard an ve düşm an lard an kaçm ak için dolam baçlı yollar bulm ası gereken bir gemiye, doğru lim ana götürülm esi gereken bir gemiye benzeyen şehirdir burad a söz konusu olan. Y önetim in nesnesi, yö­ netim edim inin gelip dayandığı n o k ta, bireyler değildir. G em inin kaptanı de­ nizcileri değil, gemiyi yönetir. K ral da, aynen bu şekilde, şehrin içindeki iıı sanları değil şehri yönetir. Y önetim in nesnesi, hedefi, yok olm a ya da ayakt.ı kalm a ihtim alleriyle birlikte, m addi gerçekliği ve birliği içindeki şehirdir, in sanlar ise ancak dolaylı o larak , kendileri de gemide oldukları için, yönetilir ler. insanlar, gem ide bulunm aları dolayısıyla, bu vesileyle yönetilirler. Am.ı şehrin başında b ulunan kişi tarafın d an d o ğrudan yönetilenler bizzat insani .1 rın kendileri değildir.* Sonuç olarak, insanların bir yönetim i olabileceği ve insanların yöııeiıl diği fikrinin Y unanlılara ait bir fikir olduğunu sanm ıyorum . Bu meseleye, z.ı 21

22

(*)

Sophokles, Gidipe ro/, Fransızca çev. P. M asqueray, Les Belles Lettres, Paris, 1940. Fouı.ııılı 1970-80 arasında bu metinle birçok kez ilgilenmiştir. Bkz. 1970-71 senesinin dersi, “ L ı voloııii' de savoir” [B//we İstenci Üzerine Dersler, çev. Kerem Eksen, İstanbul Bilgi Üniversitesi Ynyml.tıı, 2013], 12. Ders (Cornell’de ekim 1972’de konferans şeklinde sunulmuştur); “ La verite et Icm İni mes juridiques” (1974), D £ , II, n° 139, s. 553-568; 1979-80 senesinin dersi “ Du gouvernemcni tir1, vivants” (16 Ocak, 23 Ocak ve 1 Şubat 1980); Louvain’deki seminer, Mayıs 1981, Mal faire, ılıt? vrai. Fonctions de l ’aveu en justice. Cours de Louvain, Presses Universitaires de Louvain, 2 0 12 Bu imge aslında Kral O idipus metninde yalnızca bir kez geçer. Bkz. R. Pignarre’ın Fransızca ı^-vı risi, Garnier, Paris, 1964; yeniden basım GF, 1995, s. 122 [Kral O idipus, çev. Bedrettin lıım rl, M.E.B. Yayınları, 1992, s. 70|: “ (Koro): Efendimiz; kaç defa tekrarladım : Y urdum uzu bcl.ıliiKİ.ııı kurtaran senin gibi bir insana bağlı kalm am ak çılgınlıktır. Elinden gelirse, bugün de bize yol yo* ter” . Fakat bu imge Sophokles’in tüm yapıtında sıkça karşımıza çıkar: Aias, 1082, Atttıgonı', !<■.' 190 (bkz. P. Louis, Les M etaphores de Platon, a.g.e., s. 156 not 18). Elyazmasının 16. Sayfasında şöyle yazar: “ Bu durum , şehir işlerini idare etmelerini Haghıy;k.ık İm konum a sahip olanlarla -y an i zenginler ve güçlülerle- diğerleri (köle ya dn yahuncı drğıl, ytıılt.ıt olanlar) arasında çoklu ve sıkı eylem biçimleri olmasını dışlamaz: örneğin kliy.ıntclı/m vr rvri|itı/m ” .


m anim yeterse ve halim kalırsa bu dersin sonunda, ya da belki gelecek ders­ te, Platon ve Politika eseri üzerinden yeniden değineceğim. Ama genel olarak, insanların yönetim i fikrinin k öklerinin d ah a ziyade D o ğ u’da, önce H ıristi­ yanlık öncesi D o ğ u ’da, sonra ise H ıristiyan D oğu’da aranm ası gerektiğini d ü ­ şünüyorum . Bunun da iki biçimi vardır: ilk o larak , pasto ral tipteki bir iktidar örgütlenm esi ve fikri biçim inde; ikinci o larak , vicdan idaresi, ruhların idaresi biçiminde. İlk olarak, p astoral bir iktidar fikrini ve örgütlenm esini ele alalım . K ra­ lın, T an rı’nın, şefin, o n u n sürüsü gibi o lan insanlara n azaran bir çoban* k o ­ num unda olm ası tem ası, b ütün D oğu A kdeniz’de çok sık karşılaşılan bir te­ m adır. Bu tem a M ısır’d a ,23 A sur’d a ,24 M ezo p o tam y a’d a25 ve elbette en çok da İbranilerde karşım ıza çıkar. Ö rneğin M ısır’d a, am a aynı zam anda A sur ve Babil m onarşilerinde, kral gerçekten de son derece ritüel bir biçimde insanla­ rın çobanı olarak gösterilir. M esela firavun taç giyerken, taç giyme töreni es­ nasında, çobanlık nişanım alır. Ellerine bir çob an değneği iliştirilir ve onun gerçek anlam da insanların çobanı olduğu ilan edilir. Ç o b an \pâtre\ sıfatı, in­ sanların pastörü sıfatı, Babil kralları için kraliyet u n v anlarından biridir. Bu yine ta n rıla rın ya da T a n rı’nın in san larla ilişkilerini belirten bir terim dir. T anrı insanların p astö rü d ü r. Bir M ısır ilahisinde şunu okuyabiliriz: “ Bütün insanlar uyurken ay akta kalan Ulu R a, sen ki sürün için iyi olanı a ra rsın ...” 26 T anrı insanların çobanıdır. N ihayet, bu çob an m etaforu, pastoralliğe yapılan bu gönderm e, h ü k ü m ran la T anrı arasındaki belli bir ilişki tipini belirtm eye yarar: Eğer T an rı insanların çobanıysa, kral da o n u n gibi insanların çobanıy­ (*) Foucault ders boyunca Fransızcada her ikisi de “ çoban” anlam ına gelen “ berger” ve “pasteur” te­ rimlerini kullanıyor. Biz “ berger” kullanılan yerlerde “çoban”, “ pasteur” kullanılan yerlerde ise “ pastör” sözcüğünü kullandık. Böylelikle hem “ pastör” sözcüğünün “ pastoral” sıfatıyla olan iliş­ kisini korum am ız m üm kün oldu, hem de bu terimle daha sonra Protestan din adam larına verile­ cek olan “ p astör” unvanı arasındaki sürekliliği Türkçeye taşım ış olduk - yay. haz. 23 Firavunların halklarının çobanları olarak gösterilmeleri 12. hanedandan itibaren, 2. binyılın baş­ larında olur. Bkz. D. M üller, “Der gute H irt. Ein Beitrag zur Geschichte âgyptischer Bildrede”, Zeıtschrift für Âgypt. Sprache, 86, 1961, s. 126-144. 24 Kralın çoban (re*û) olarak ortaya çıkışı H am m urabi’ye dek uzanır (yaklaşık olarak t.Ö . 17281686). A surbanipal’e ( l.ö . 669-626) ve Yeni Babilli (Keldani) hüküm ranlara dek, Asur krallarının bir çoğu bu geleneği sürdürdüler. Bkz. L. D ürr, Ursprung un d Ausbau der israelitisch-jüdischetı Heilandertvartung. Ein Betrag zur Theologie des Altes Testaments, C.A. Schwetschke & Sohn, Berlin, 1925, s. 116-120. 25 Bkz. 1. Seibert, H irt - Herde - König. Z u r Herausbildung des K önigtum s in M esopotamien, Berlin (Deutsche Akademie der W issenschaft zu Berlin. Schriften der Sektion für Altertumwissenschaft, 53), 1969. 26 “Hymne â A m on-Re” (Kahire, yaklaşık olarak l .ö . 1430), A. Barucq öc I* D auııus, Hym nes et Prieres de l ’Egypte anciemte, n* 6 9 , |,e Cierf, Paris, 1980, s, 19H.


sa, kral bir anlam da T a n rı’nın insanlar sürüsünü em anet ettiği ast çobandır ve günün sonunda, hüküm ranlığının sonunda, kendisine em anet edilmiş olan sürüyü T an rı’ya iade etm esi gerekir. P astorlük T an rı ile insanlar arasındaki tem el bir ilişki tipidir ve kral da bir anlam d a T anrı ile insanlar arasındaki iliş­ kinin pastoral yapısına dahildir. Bir A sur ilahisi, krala hitaben şöyle der: “ Ey T an rı’nın çobanlığına katılan gösterişli dost, sen ki ülkeyi geçindiren ve bes­ leyensin, ey bolluğun ç o b a n ı.”27 Elbette, p astorallik [pastorat] tem ası özellikle İbranilerde gelişip yo­ ğunlaşm ıştır.28 B uradaki özgünlük, İbranilerdeki p astö r-sü rü ilişkisinin te­ m elde, özü itibariyle ve neredeyse yalnızca dinî bir ilişki olm asıdır. Bir pastörün bir sürüyle kurduğu ilişki o larak tanım lan an şey, T a n n ’nın halkıyla kur­ duğu ilişkidir. M onarşiyi kuran D avut dışındaki hiçbir İbrani kralı, ismen ve açıkça ço b an o la ra k g ö ste rilm e m iştir.29 Bu terim T a n r ı’ya m a h su stu r.30 Yalnız, kimi peygam berlerin, insan sürüsünü gene ona iade etm ek üzere Tanrı’nın ellerinden almış oldukları d ü şü n ü lü r.31 Diğer y an d an ise, kötü krallar, yani görevlerine ihanet etm ekle suçlananlar, k ö tü ço b an lar olarak gösterilir­ ler - hiç bir zam an bireysel o larak değil, her zam an genel o larak, yani sürüyü 27 28

29

30

31

Belirsiz bir kaynak. Ç oban imgesinin ifade ettiği, kraliyet iktidarının tanrısal kökeni hakkında bkz. I. Seibert, H irt - Herde - Körtig, s. 7-9. Bu konudaki literatür son derece zengindir. Bkz. W. Jost, Poimen. Dos Bild vom Hirten in der biblischen Überliefung und seine christologische Bedeutung, O tto Kindt, Giessen, 1939; G.E. Post, D ictionnary o f the Bible içindeki “sheep” m akalesi, cilt 4, Edinbourgh, 1902, s. 486-487; V. H am p, “ Das H irtm otiv im Alten T estam ent” , Festschrift Kard. Fauibaber içinde, J. Pfeiffer, M ü­ nih, 1949, s. 7-20; L exiko n fü r Theologie und Kirche içinde “ H irt” makalesi, Fribourg, 1960, s. 384-386. Yeni Ahit hakkında bkz. Th. H . Kempf, Christus der Hirt. Ursprung u n d D eutung eıner altcbristlicben Symbolgestalt, Officium Libri Catholici, Roma, 1942; J. Jeremias, Tbeologiscbes VPörterbuch zu m N euen Testam ent içinde “Poimene” makalesi, cilt 6, 1959, s. 484-501. Da­ ha yakın tarihli çalışmalar arasında şu sayılabilir: P. G relot’nun Dictionnaire de spiritualite ascetique et m ystique içinde “ço b an ” makalesi, cilt 12, Bauchesne, Paris, 1984, s. 361-372 ve D. Peil’in, zengin bir bibliyografya içeren güzel sentez çalışması: Untersucbungen zur Staats - und Herrscbaftsmetaphorik in literarischen Zeugnissen von der A ntike bis zur Gegenuıart, W. Fink, M ü­ nih, 1983, s. 29-164 (“H irt und H erde” ). Bu unvan, tarih ve bilgelik kitaplarında ona doğrudan atfedilmez. Bkz. Samuel’in 2. Kitabı, 5, 2; M ezm urlar, 78, 70-72: T anrı İsrail halkını “gütm e” görevini ona verir ve Davut bu halkı “sürü” olarak adlandırır. Buna karşılık, peygamber kitaplarında buna daha sık rastlanır: Bkz. mesela Hezekiel, 34, 23; 37, 24 (Onları [İsrail oğullarını] o güdecek, hepsinin tek çobanı o olacak). Fouca­ ult’nun söylediği üzere, çoban imgesi kimi zaman pagan tanrıları belirtir: Bkz. Yeşaya 44, 28 (Ki ros hakkında); Yeremya, 25, 34. Bkz. Yaradılış, 48, 15; M ezm urlar, 23, 1-4; 80, 2; Yeşaya, 40, 11; Yeremya 31, 10; Hezekiel, 34, 11-16; Zekeriya 1 1 ,4 -1 4 . Bkz. W. Jost, Poimen, s. 19 ve devamı. Çobanlığa dair söz dağarcığının (“ rehberlik etm ek", “ gütm ek”, “yerleştirmek” , “otlağa götürm ek” ) Yahya’ya uygulanması çok daha yaygındır - bkz. J. Jeremias, “ Poimene” , 486. Bkz. Ycrcıııy.ı, 17, Ih (ancak bu bölüm ün çevirisi tartışmalıdır); Amos, I, I; 7, 14 IS (W. Jont, a.g.e., s. Ih).


saçıp savuran, dağ ıtan kişiler, sü rünün geçimini sağlayam ayan ve o n u to p ­ rak ların a ulaştıram ay an lar o larak g ö sterilirler.32 D olayısıyla pozitif ve ta ­ m am lanm ış biçim deki pastoral ilişki, tem el o larak T a n rı’nm insanlarla ilişki­ sidir. İlkesini, tem elini, m ükem m elliğini T a n rı’nın halkı üzerinde uyguladığı iktidarda bulan, dinî tipteki bir ik tid ard ır bu. Sanıyorum ki b u rad a, herhalde D oğu A kdeniz’e özgü olan ve Y unanlardakinden çok farklı olan temel bir şeyle karşı karşıyayız. Z ira tanrıların in­ sanları bir pastö r gibi, bir çobanın sürüsünü güttüğü gibi güttükleri fikrini Y unanlarda asla bulam azsınız. Y unan tanrılarının şehirle aralarındaki yakın­ lık ne olursa olsun - k i zorunlu olarak çok büyük bir yakınlık değildir b u - iliş­ ki hiçbir zam an bu değildir. Y unan tanrısı şehri k u ra r, şehrin nerede k u ru la ­ cağını belirtir, d uvarların inşasına yardım cı olur ve sağlam lığını garanti altı­ na alır, kendi ism ini şehre verir, kâh in ler tayin eder ve bu n lar aracılığıyla öğütler verir. T a n rı’ya danışılır, T an rı k o ru r, devreye girer, kızdığı ve barıştı­ ğı olur, am a bir Y unan tanrısı hiç bir zam an çobanın koyunlarını güttüğü gi­ bi şehirdeki insanları gütm ez. Peki, Y unan düşüncesinde hiç yeri olm am asına karşılık, Akdenizli Doğ u’da ve özellikle de İbranilerde bu denli mevcut ve yoğun olan bu çoban ik­ tidarının özellikleri, kendine özgü yanları nelerdir? Bunları şu şekilde özetleyebileceğimizi düşünüyorum . Ç obanın iktidarı, bir to p ra k üzerinde değil, ta ­ nımı gereği bir sürü üzerinde uygulanan bir ik tidardır, daha doğrusu hareket halindeki bir sürü üzerinde, o nu bir n o k tad an diğerine taşıyan harekette uy­ gulanan bir iktidardır. Ç obanın iktidarı, özü itibariyle, hareket halindeki bir çokluk üzerinde uygulanır. Y unan tanrısı ise to p rak la ilgili bir tanrıdır, surla­ rın içindeki bir tan rıd ır, ister şehri olsun, ister tapınağı olsun, ayrıcalıklı bir yere sahiptir. İbrani tanrısı ise tersine, tabii ki yürüyen bir tanrıdır, hareket eden, gezinen bir tanrıdır. İbrani tanrısının en g ö rü n ü r ve en yoğun olduğu an, tam da halkının hareket ettiği andır: T am da halkının gezindiği, hareket ettiği anda, şehri, çayırları ve otlakları o n a terk ettiren harekette, halkının b a­ şını çeken ve izlenmesi gereken yönü işaret eden kişidir o. Y unan tanrısı, d a ­ ha ziyade şehrini k o ru m ak için surların üzerinde g örünür. İbrani tanrısı, tam da şehir terk edilirken, surların bittiği yerde, çalılıkları k at eden yol izlenm e­ ye başlandığında ortaya çıkar. “ Ey T an rı, sen ki halkının başında yola düşer­ 32

Bkz. Yeşaya 5 6 ,1 1 ; Yeremya 2, 8; 10, 21; 12, 10; 23, 1-3; Hezekiel 34, 2-10 (Vay kendi kendini güden İsrail çobanlarına! Ç obanların sürüyü gütmesi gerekmez mi? Yağı yiyor, yünü giyiyor, besili koyunları kesiyorsunuz, am a sürüyü gütm üyorsunuz. Zayıfları güçlendirmediniz, hastaları iyileş­ tirmediniz, yaralıların yarasını sarm adınız. Yolunu şaşıranları geri getirmediniz, yitiklen aram adı­ nız. Ancak sertlik ve şiddetle onlara egemen oldunuz.); Zekeriya, 10, 3; 1 1, 4 17; 13,7.


sin” denir M ezm u rlar’d a .33 Yine aynı şekilde, daha doğrusu buna benzer bir şekilde, M ısırlı tanrı-çoban A m on da insanları her tü rlü yolda güden kişi ola­ rak tanım lanır. Ve eğer T a n rı’nın hareket halindeki bir çokluğa sağladığı bu güdüm de toprağ a d air bir gönderm e varsa, bunun sebebi tanrı-çobanın bere­ ketli çalılıkların nerede olduğunu, b unlara nasıl varılacağını ve uygun dinlen me alanlarının nerede olduğunu bilmesidir. Yehova ile ilgili o larak, Çıkış ki­ tabında şöyle denir: “K urtardığın halka öncülük ettin, kutsal otlaklarına doğ­ ru ona gücünle yol g ö sterd in .”34 Yani, bir toprağın birliği üzerinde uygula­ n an iktidara k arşıt olarak, pasto ral iktidar hareket halindeki bir çokluk üzc rinde uygulanır. İkinci olarak, pasto ral iktid ar tem elde hayırsever bir iktidardır. Diye­ ceksiniz ki bu özellik, ik tidarın tüm dinî, ahlâki, politik tanım larında vardır. T em elde k ö tü niyetli olan bir iktid ar nasıl bir şey o lurdu ki? İşlevi, amacı ve haklılaştırm ası iyilik yapm ak olm ayan bir iktidar nasıl bir şey olurdu? H ayır­ severlik evrensel bir özelliktir, ancak yine de, bu iyilik yapm a görevi, en azın­ d an Y unan düşüncesinde ve sanırım aynı zam anda da R om a düşüncesinde, iktidarı oluşturan özelliklerden yalnızca biridir. İktidar, hayırseverliğiyle ol duğu kad ar, kadir-i m utlaklığıyla, çevrelendiği sem bollerin zenginliği ve ihti şam ıyla da belirlenir. İk tidar, d ü şm anlara galip gelme, onları yenme, köleliğe m ahkûm etm e özellikleriyle tanım lanır. İktidar ayrıca fethetm e im kânıyla ve biriktirdiği to p rak ve zenginlik gibi şeylerin bütünüyle tanım lanır. Hayırsc verlik, iktidarı tanım layan bu bütünlüğün p arçalarından yalnızca biridir. O ysa bana öyle geliyor ki pasto ral iktidar baştan sona hayırseverliğiy le tanım lanır, o n u n varlık sebebi yalnızca iyilik yapm aktır; o iyilik yapm ak için vardır. Z ira p astoral ik tidarın am acının özü, sürünün selam etidir. Bu an lam da, tabii, geleneksel o larak h ü k ü m ran ın am acı olarak belirlenm iş olan şeyden, yani ik tidarın işleyişinin lex suprem a’sı o larak vatanın selam etindin çok uzakta olm adığım ız söylenebilir.35 A ncak bu p astoral iktidar tem asım l 1 , sürüye sağlanm ası gereken bu selam etin çok belirli bir anlam ı vardır. Sel a m et, öncelikle ve tem el olarak geçimle ilgilidir. Geçim sağlanm ası, yemek sag lanm ası, bütü n b unlar iyi otlam a alanlarıyla elde edilir. Ç oban, besleyen k 1^1 33 34 35

M ezm urlar, 68, 8. Çıkış, 15, 13. Foucault burada, “salus populi suprema lex esto" [“ halkın selameti en yüksek yasa olsun" | tir yişine gönderme yapıyor. Bunun ilk geçtiği yer -oldukça farklı bir anlam la- Cicero'nun D r Ir^ı tu ş u d u r (hâkimlerin yasayı çaba göstererek uygulama ödevleriyle ilgili, 3,3,8). Bu ilkr ımııl.ılı yetçi teorisyenlerın büyük kısmı tarafından 16. yüzyıldan itibaren kabul edilmiştir. yıık.uııl.ı Pııfeııdorf un De officio hominis et c/us'inin alıntısı (s. 88, 27. not).


dir, kendi eliyle besleyendir, ya da en azından önce sürüyü doğru çayırlara sü­ ren, sonra da hayvanların gerçekten gerektiği gibi yediklerinden, beslendikle­ rinden emin olan kişidir. Pastoral iktidar bir bakım ve ihtim am

[s

o

/m ]

ik tida­

rıdır. Sürüye, sü rü n ü n bireylerine bak ar, koyunların acı çekm em esine özen gösterir, elbette yoldan çıkanları aram aya gider, yaralıları tedavi eder. Biraz geç dönem de yazılmış olsa da bu d urum u çok iyi yansıtan bir haham m etnin­ de, M u sa ’nın neden ve nasıl T anrı tarafın d an İsrailoğulları sürüsünü gütm ek için seçildiği anlatılır. Şöyle ki, M usa M ısır’da ço ban iken, koyunlarını o tla t­ mayı çok iyi bilirdi ve m esela, bir otlağa vardığında, önce sadece en yum uşak o tları yiyebilen en genç koyunları otlam aya gönderirdi, sonra biraz daha yaş­ lı olanları, son o larak da en sert o tları yiyebilen en yaşlı ve en iri koyunları gönderirdi. Ve böylece, her koyun kategorisi kendisine gereken otu ve yeterli m iktarda besini gerçekten alabiliyordu. M usa bu adil, planlanm ış ve düşünül­ m üş besin dağıtım ına başkanlık eden kişiydi ve Yahve b unu görünce, M u ­ sa’ya şöyle dedi: “K oyunlara acım ayı bildiğine göre benim halkım a acım ayı da bilirsin ve ben o nu sana em anet edeceğim .”36 O halde çobanın iktidarı, kendisini bir bakım ödevi, bir bakım görevi şeklinde gösterir. A ncak p a sto ra l ik tid a rın biçim i -v e bence bu ik tid a rın önem li bir özelliğidir b u - öncelikle sahip olduğu üstünlüğün ve gücün ihti­ şam lı bir biçim de o rtay a çıkışı değildir. P astoral ik tid ar ilk o larak çabası, kendini adayışı ve sınırları belirsiz icraatıyla kendisini gösterir. Ç oban nedir? Öncelikle kuvvetleri insanların gözünde ihtişam la beliren hük ü m ran lar ya da Y unan tanrıları gibi, ihtişam ıyla beliren biri midir? H iç de değil. Ç oban, göz kulak olandır. B urada “göz kulak o lm ak ” , elbette yapılabilecek fena bir şeyin gözetlenmesi anlam ında, am a özellikle de gelebilecek her hangi bir uğursuz­ luğa karşı uyanıklık anlam ında kullanılır. Ç o b an sürüye göz kulak olacak, sürüdeki hayvanlardan birini teh d it edebilecek her hangi bir uğursuzluğu ber­ ta ra f edecektir. Sürüdeki her bir hayvan için her şeyin en iyi biçim de olup bit­ mesini sağlayacak. Bu İbrani T anrı için de böyledir, h ak k ın d a şöyle söylenen M ısırlı T anrı için de böyledir: “Ey R a, sen ki insanlar uyurken gözleri açık olan ve sürü için hayırlı o lanı ara y a n sın ...”37 Peki neden? Ç ünkü tem elde, 36

37

Blcz. J. Engemann, Reallexıkon fü r A n tike und C hristentum içindeki “ H irt” maddesi, cilt 15, 1991, s. 589: “ Andererseits bleibt ihnen (= den Rabbinen) dennoch bewul?t, dal? Mose, gerade weil er ein guterH irt w ar, von G ott erw âhlt w urde, das Volk Israel zu führen (M idr. Ex. 2, 2); L. Ginzberg, The legends o f the Jews, 7, çev. H enrietta Szold, Jewish Publ. Soc. O f America, Philadelphia, 1938) Reg. s.v. shepherd.” Bkz. Philon, D e vıla Mosis, I, 60 (aktaran: D. I’eil, Untersuchungett..., op.cit., s. 43 n. 59)j Justin, Apol. 62, 4 (aktaran: W. Jost, Vaitnfn, ı 14 ımı I) Bu cümle daha önce yukarıdaki 1 10. sayfada nlıııtılaıımı$tır.


üstlendiği görev, onursal tarafıyla değil öncelikle külfet ve güçlük tarafıyla ta ­ nım lanm ıştır. Ç obanın tü m kaygısı başkalarına yöneliktir, hiçbir zam an ken­ disine yönelik değildir. Bu, tam olarak iyi ve k ö tü çoban arasındaki farktır. K ötü çoban, otlakları yalnızca kendi çıkarı için düşünendir, satabileceği ve dağıtabileceği sürüyü sem irtm ek için d ü şü n ü r o nları, oysa iyi çoban sadece sürüsünü düşü n ü r, sürüsü dışında da hiçbir şeyi düşünm ez. Sürüsünün refa­ hında bile kendi çıkarın ı düşünm ez. Sanıyorum b u ra d a , özelliği öncelikle kendini adayıcılık [oblatıf] olan, bir anlam da geçişli bir iktidarın oluştuğunu, m eydana geldiğini görüyoruz. Ç o ban sü rü n ü n hizm etindedir, sürüyle o tla k ­ lar, yiyecek ve selam et arasında aracı görevi görm elidir. Bu da pastoral ikti­ d arın kendi içinde bir iyilik olm asını gerektirir. T erö r ve güç ya da korkunç şiddet boyutları, insanları k ralların ve tan rıların iktidarı karşısında titreten bütün bu endişe verici ik tid arlar, işte bunların hepsi, çoban söz konusu oldu­ ğunda, kral-çoban ya da tanrı-çoban söz konusu olduğunda silinip gider. Son o larak , buraya k a d a r ele aldığım kim i şeylerle kesişen bir diğer özellik de, pastoral iktidarın bireyselleştirici bir iktid ar olm asıdır. Y ani, ço b a­ nın bütün sürüyü güttüğü do ğ ru d u r, am a sürüyü iyi güdebilm esi için koyunlardan birinin bile o n u n elinden kaçam am ası gerekir. Ç oban koyunları sayar, o tlam ay a çık arm ad an önce sabah sayar, yerli yerinde o lup olm adıklarına bakm ak için akşam sayar ve her birine özen gösterir. S ürüsünün tam am ı için her şeyi yapar, am a sürüdeki koyunların her biri için de her şeyi yapar. Bura­ da, iki biçim alan bu m eşhur çob an p arad o k su ile karşılaşıyoruz. Bir yandan, çobanın gözü bütü n ü n ve her bir bireyin, om nes et singulatim * üzerinde ol­ m alıdır; bu tam da, hem H ıristiyan pastoralliğindeki ik tid ar tekniklerinin, hem de size sözünü ettiğim nüfus teknolojileri dahilinde düzenlendikleri ha­ liyle “ m o d e rn ” diyebileceğim iz ik tid a r tek n ik lerin in b üyük s o ru n u d u r.38 O m nes e t singulatim . D ahası bu, daha da yoğun bir şekilde, çobanın sürüsü için kendini feda etmesi sorunu, kendisini sürüsünün tam am ı için ve sürünün tam am ını da koyun lard an her biri için feda etmesi sorun u dur. Söylemek iste diğim şu: Bu İbrani sürü tem asında çoban her şeyini sürüye borçludur, o ka d ar ki kendisini sü rünün selam eti uğruna feda etmeyi kabul eder.39 Ama di ğer yandan, k o y u n lard an her birini k urtarm ası gerektiği için, acaba tek bir koyunu k u rta rm a k uğruna sü rü n ü n tam am ını ihm al etm ek zorunda kalacağı (*) 38

39

Hem bireylerin her birine, hem de onlardan oluşan bütüne önem verilmesi. Bkz. not 38 - ç.ıı. Bkz. F o u cau lt’nun S tanford Ü niversitesi’nde Ekim 1979’da verdiği “O m nes et siıiKul-ılıııı T ow ards a criticism of political reason” başlıklı konferans (“ Omnes et sınKiıLıtım’*: veri uıır m tique de la raison politique, çev. P.-E. Dauzat, Dits et Ecrtts, IV, ıı* 2 9 1 , 1 . H 4 I h I ). Bkz. Yuh.ınıl.l, I I, 50; IH, 14: “ Bir tek insanili Inıtını İl.ilk ı;ııı olıııruıulr t.ıyıl.l v.ırdır."


d u rum larda bulm az mı kendisini? Bu da, T ekvin’den h ah am yorum larına k a ­ d ar İncil m etninin farklı k atm an ların ın tüm ünde sonsuz kez tekrarlan an bir tem ad ır ve bütü n b u n ların m erkezinde M u sa v ardır. G erçekten de M usa, kaybolm uş bir koyunu k u rtarm ak için sü rü n ü n tam am ını terk etmeyi kabul etmiş birisidir. Sonunda koyunu bulur, om uzlarının üzerinde geri getirir ve o anda, feda etmeyi kabul ettiği sü rünün yine de kurtulm uş olduğunu görür: T am da, sem bolik olarak, o nu feda etm eyi kabul ettiği için k u rtu lm u ştu r.40 B urada çobanın iddiasının, ahlâki ve dinî p arad o k su n u n , çobanın paradoksu o larak adlandırılabilecek şeyin m erkezindeyiz: Birinin b ü tü n uğruna feda edilmesi, bütü n ü n biri için feda edilmesi, H ıristiyan p astorallik sorunsalının tam kalbinde olacaktır. N eticede, şunu söyleyebiliriz: Pastoral iktidar fikri, bir to p rak tan ziya­ de bir çokluk üzerinde uygulanan iktid ar fikridir. Bir am aca doğru rehberlik eden bir iktidardır ve bu am aç için aracı görevi görür. Ereksel bir iktidardır; şehir, to p rak , devlet, h ü k ü m ran [...]* gibi bir anlam da üst bir birlik tipine gö­ re değil, üzerinde uygulandığı in sanlara göre erekseldir. N ihayet, b ü tünün oluşturduğu üstün birliği değil, p arad o k sal eşitlikleri içinde hem herkesi hem de her bir bireyi hedefleyen bir ik tidardır. İşte bu tü r bir iktidarın, Y unan şeh­ ri ve R om a İm paratorluğu açısından son derece yabancı olduğunu düşünüyo­ rum . Diyeceksiniz ki, yine de Y unanca literatürde politik iktidarla çobanın iktidarı arasında son derece açık bir karşılaştırm a yap an kimi m etinler var. Ve tabii P laton’un D evlet A d a m ı m etni, bildiğiniz gibi, tam da bu araştırm a­ ya, bu tip bir araştırm aya girişiyor. H ükm eden kim dir? H ükm etm ek nedir? İktidarını bir sürü üzerinde uygulam ak değil midir? Ama kendim i hiç iyi hissetm ediğim için şu anda buna girmeyeceğim, dersi b u rad a kesm emiz d ah a iyi olacak. G erçekten çok yorgunum . Gelecek hafta buna, P laton’daki D evlet A dam ı so ru n u n a geri dönerim . Yalnızca şunu belirtm ek istiyorum - yani beceriksiz bir şekilde bu küçük şemayı çıkartm a­ m ın sebebi, burada yine de çok önem li bir fenom enle karşı karşıya olduğu­ m uzu düşünm em : Y unan ve R om a düşüncelerine tam am en, ya da en azından büyük ölçüde yabancı olan bu pasto ral iktidar fikri, Batılı dünyaya H ıristiyan Kilisesi tarafın d an dahil edilm iştir. Pastoral iktidarın b ü tü n bu tem alarını be­ lirli m ekanizm alar ve belli k u ru m lar aracılığıyla yerleştiren, hem kendine öz­ gü, hem de özerk bir pasto ral iktidarı gerçekten örgütleyen, R om a İm paratorluğu’nun içinde b u nun düzeneklerini k u ran ve bu im paratorluğun kalbinde 40 (*)

Bkz. sonraki ders (15 Şubat), 8. 135. Bir kelime ılıtılmıyor.


başka hiçbir uygarlığın daha önce tanım adığı bir iktidar tipini örgütleyen, H ı­ ristiyan Kilisesi’dir. Ç ünkü parad o k s, gelecek derslerde üzerinde durm ak iste­ diğim p arado k s tam da budur: B ütün uygarlıklar arasında hem en yaratıcı, hem en fetihçi, hem de en kendini beğenm iş olan, ayrıca şüphesiz en kanlıla rın d an biri olan, H ıristiyan Batı’dır. H er du ru m d a, H ıristiyan Batı, en büyük şiddeti gösterm iş olan uygarlıklar arasındadır. Ama aynı zam anda -üzerinde ısrarla d urm ak istediğim p arad o k s da b u - Batılı insan binlerce yıl boyunca, hiçbir Y unanlının asla kabul etmeyeceği bir şeyi öğrenm iştir: Binlerce yıl bo­ yunca kendisini k o y u n lar arasın d a bir koyun o larak görm eyi öğrenm iştir. Binlerce yıl boyunca, selam etini, kendisini onun için feda eden bir çobandan beklemeyi öğrenm iştir. Batı’nın en tu h a f ve en kendine özgü ik tid ar biçimi, şöhreti en uzun süre sürm üş ve en geniş alana yayılmış olan iktidar biçimi, bence bozkırlarda ya da şehirlerde doğm am ıştır. D oğal insanın m ecrasında ya da ilk im p arato rlu k lard a doğm am ıştır. B atı’nın bu denli kendine özgü, uy­ garlıklar tarihinde bence bu denli biricik olan iktid ar biçimi ağıllarda, bir ağıl meselesi o larak görülen p olitikada doğm uş, ya da en azından orada şekillen­ m iştir.


Pastoralliğin analizi (devam). - Yunan düşüncesinde ve edebiyatın da çoban-sürü ilişkileri sorunu: Homeros ve Pythagorasçı gelenek. Klasik politik literatürde çoban metaforunun nadir oluşu (isokrates, Demosthenes). - Büyük bir istisna: Platon’un Devlet Adamı metni. Platon’un diğer metinlerinde bu metaforun kullanımı (Kritias, Yasa lar, Devlet). Devlet Adamı metninde yönetici-çoban fikrinin eleştiri­ si. Doktor, çiftçi, jimnastikçi ve eğitimciye uygulanan pastorallik me taforu. - İnsanların yönetim modeli olarak pastoralliğin Batı’daki ta­ rihi Hıristiyanlıktan ayrılamaz. 18. yüzyıla kadar pastoralliğin dönü­ şüm ve krizleri. Bir pastorallik tarihinin gerekliliği. - “Ruhların yönetimi”nin özellikleri: Kilise’nin örgütlenişiyle aynı alanda işlerlik gösteren ve kapsayıcı niteliğe sahip olan, politik iktidardan ayrı bir iktidar. - Batı’da pastoral iktidar ile politik iktidar arasındaki ilişki­ ler sorunu. Rus geleneğiyle karşılaştırma.

Y

önetim sellik tem asına d air bu araştırm ad a, Batı’da bu denli önem ka zanm ış ve p astorallik o larak adlandırılabilecek olan -gerçekte de böyle

a d la n d ırıla n - şeyin tü m tarih in in değilse de bir kaç kerteriz noktasının bir taslağını çıkarm aya başlam ıştım . B ütün bunları, yönetim sellikle ilgili bu dü şünceleri, pastoralliğe d air bu çok geniş taslağı kesin şeyler olarak kabul et m emelisiniz tabii. Bu bitm iş bir çalışm a değil, hatta yapılmış bir çalışm a bile değil, yapılm akta olan bir çalışm a ve böyle bir çalışm anın içerebileceği her tür belirsizlik ve varsayım ı kapsıyor - neticede, b unlar olası çalışm a alanları, is terseniz sizin için, belki de benim için. Geçen sefer bu p astorallik tem ası üzerinde biraz durm uştum ve size, çoban ile sürü arasındaki ilişkinin, ya T a n rı’nın insanlarla ilişkisi, tanrısal! 1 ğın insanlarla ilişkisi, ya da h ü k ü m ran ın tebaasıyla kurduğu ilişki olarak I i ravun dönem indeki M ısır ve A sur literatürlerinde m evcut olduğunu ve sıkça geçtiğini gösterm eye çalışm ıştım . Bu ilişkinin İbranilerde de son derece canlı olduğunu ve buna karşılık Y u nanlılarda bu denli önem li olm adığım göstcı meye çalışm ıştım . H a tta bana öyle geliyor ki, bu çoban-sürü ilişkisi Yunanlı lar için iyi bir politik m odel değildir. Buna birtakım itirazlar yapılabilir, zaieıı geçen dersten sonra birisi gelip bu n o k tad a benim le hem fikir olm adığım

so y

lemişti. O halde isterseniz, bu dersin ilk bölüm ünde Yunan düşünce ve edebi yatındaki bu çoban-sürii ilişkileri sorununa bir göz aralını.


Öyle sanıyorum ki, çoban ile sürü arasındaki ilişki tem asının, h ü k ü m ­ ran ya da politik sorum lunun tebaası veya yurttaşlarıyla ilişkisini betim lem ek için Y unanlılarda kullanıldığı söylenebilir ve bu önerm e üç tem el referans g rubuna dayandırılabilir. İlk olarak, elbette, H om erosçu söz dağarcığına b a­ kılabilir. H erkes, İlyada’da -tem el o larak A gam em non h a k k ın d a - ve O dysseia’da, kralı halkların çobanı, poim en laön olarak belirten bir dizi referans o lduğunu bilir.1* Bu yadsınam az ve sanıyorum ki, bütü n H int-A vrupa litera­ türün de hüküm ranın törensel ad larından birinin bu olduğu düşünülürse, d u ­ rum kolayca açıklanabilir - A sur literatüründeki adlan d ırm a tam da böyle­ dir. Bu törensel adlandırm aya göre, h ü k ü m ran a “ halkların ço b a n ı” olarak hitap edilir. Bu konu h ak k ın d a çok sayıda çalışm a var. Ö rneğin R üdiger Schm itt’in H int-A vrupa dönem indeki şiirle, şiirsel ifadelerle ilgili kitabına baka­ bilirsiniz. 1967’de yayınlanm ış A lm anca bir kitap b u .2 K itabın 283. ve 284. sayfalarında bu poim en laön, yani halkların çobanı ifadesiyle ilgili bir dizi re­ ferans göreceksiniz: Bu ark aik ve erken o rtay a çıkm ış bir ifade olduğu k ad ar -h ü k ü m ra n ın halkların çobanı ya da ülkenin çobanı o larak belirtildiği eski İngilizce ile yazılm ış B e o w u lf3 şiirlerinde de karşım ıza çıktığına g ö re - geç dönem lere de sirayet etmiş bir ifadedir. İkinci m etin dizisi, açıkça Pythagorasçı geleneğe atıfta bulunan m etin­ lerdir. Burada da, neredeyse yeni-Pythagorasçılığın başlarına k ad ar, Stobaeu s’un alıntılad ığ ı p seu d o -A rk h y tas m etin lerin e4 k a d a r, ço b an m odeline 1

K. Stegmann von Pritzvvald’e göre, poim en laön ifadesi İlyada'da 44 kez ve O dysseia’da 12 kez geçer: Z « r Geschichte der Herrscherbezeichnungen von H om er bis Platon, Leipzig (“ Forschungen zur Volker-Psychologie u. Soziologie” ), 1930, s. 16-24 (aktaran J. Engemann, “H irt”, Realexikon für Antike und Christentum , s. 580). P. Louis ise îlyada’d a 41 ve O dysseia'da 10 referans saym ış­ tır (Les M etaphores de Platon, a.g.e., s. 162). Bkz. H. Ebeling, ed., L exikon Hom ericum , Leipzig, 1885; yeniden basım Olms, Hildesheim, 1963, cilt 2, s. 195. W. Jost, Poimen, a.g.e., s. 8’de, bu ifadenin Herakles'in Kalkanı şiirinde (uzun süre baş kısmını H esiodos’un yazdığı düşünülm üş olan şiir) kraliyet unvanı olarak kullanıldığını belirtir (s. 41). (*) M . Foucault el yazmasında şu referansları veriyor: îlyada, 11,253; Odysseia, III, 156; XIV, 497. 2 R. Schmitt, Dichtung u nd Dichtersprache in indogermanischer Zeit, O. H arrassow itz, Wiesbaden, 1967. 3 A.g.e., s. 284: “ Lângst hat m an auch auf die germanische Parallele hingewisen, die uns das altenglische Beowulf-Epos in den Verbindungen folces hyrde “H irte des Volkes” (v. 610, 1832, 1849, 2644, 2981) und ahnlichem rîces hyrde “H irte des Reiches” (v. 2027, 3080) bietet.” R. Schmitt bu ifadenin Hint-Germ en alanın dışında kalan halklarda da bulunduğunu belirtir (“ So bezeichnet etwa H am m urabi sich selbst als (akkad.) re’ü nl§î “H irte des Volkes.” Bu konuda bkz. yukarıdaki 8 Şubat dersindeki 2 4 .not). Beowulf: Hıristiyanlık öncesi döneme ait anonim bir Anglosakson şii­ ri - 8. ve 10. yüzyıllar arasında yeniden elden geçirilmiş ve elyazması ilk kez 1815’te yayınlanmış­ tır (ilk Fransızca çeviri: L. Botkine, Lepelletier, Le H avre, 1877). 4 Burada Antik dönem de A rkhytas’a atfedilen Peri nom ou kai dıkaiosunâs adlı hır ınriııııı li.txtn.ni lan söz konusudur, ancak metin herhnlde hır .tpokriftir; Dorca ya/ılmış <>lıi|>, Stnh.ı u« ı.ıı.thn«l.ın


gönderm e yapıldığını görebilirsiniz. Bu gönderm eler, esasen iki ya da üç tema etrafında yapılır. İlk o larak , Pythagorasçılarm geleneksel biçim de kabul etti ği etim olojiye göre, nom os, yani yasa, n o m e u s’tan, yani ço b andan gelir. Ço ban, yiyeceği dağıttığı, sürüyü güttüğü, doğru yolu gösterdiği, iyi bir soya sa hip olm aları için koyunların nasıl çiftleşm eleri gerektiğini söylediği oranda, yasa koyandır. B ütün b u n lar, sürüsüne yasalar k oyan ço b anın işlevleridir. Z eus’un N o m io s olarak adlandırılm ası da b u rad an gelir. Zeus, yani tanrı-çoban, koyunlara ihtiyaçları olan yemeği sağlayan tan rıd ır. N ihayet, yine bu Pythagorasçı tipteki literatürde, yöneticinin özelliğinin o nun iktidarı, gücü, k a ra r verme kapasitesi olm adığını görürsünüz. Pythagorasçılar için yönetici, öncelikle ph ila n tro p o s’tur, yani yönettiklerini sevendir, ona tâbi olan insan ları seven, egoist olm ayan kişidir. Y önetici, tanım ı gereği, çoban gibi gayret­ li, onun gibi ihtim am gösterm eye açıktır. “Yasa yönetici için yapılm am ıştır", her şeyden önce “o n u n yönettiği insanlar için” 5 yapılm ıştır. Pythagorasçılarda, şehirde k arar alan kişinin, yani yöneticinin bir çoban olm ası temasının A ntik Ç ağ boyunca yaygın olduğunu, tu tarlı ve sürekli bir gelenek oluşturdu ğunu görüyoruz. A m a elbette bu Pythagorasçı gelenek m arjinal, ya da cn azından uçta yer alan bir gelenek oluşturuyor. Peki -v e bu da sözünü ettiğim m etin dizilerinin ü ç ü n cü sü d ü r- klasik politik söz dağarcığında d u ru m nedir? B urada iki tezle karşılaşıyoruz. Birisi, A rk h y tas’ın frag m an ların ı6 yayınlayan A lm an G ru p p e’nin tezi, şudur: Ço ban m etaforu aslında Y unanlılarda yok denecek k ad ar azdır ve sadece Doğu etkisi, daha belirli o larak da İbrani etkisi olduğu d u ru m larda görülür; çoba nın iyi yönetici olarak gösterildiği bu m etinler, politikanın tipik olarak Doğu lu bir tem siline ya da ideolojisine gönderm e yapan anlam lı ve yoğun m etinin dir; ancak bu tem a kesinlikle yalnızca Pythagorasçılarla sınırlı kalır. Yani, ço bana yapılan bir gönderm e old u ğ u n d a, b u rad a Pythagorasçı ve dolayısıyl.ı D oğulu bir etki görm ek gerekir. m uhafaza edilmiştir: Florilegium, 4 3 ,1 2 9 (= A nthologion, IV, 132, ed. W achsm uth & I leım ). 4 I, 132 (135 W -H); 43, 133 a ve b (136 ve 137 W -H); 4 3 ,1 3 4 (138 W-H) ve 4 6 ,6 1 (IV, 5, 6 1 W 11| Bkz. A.E. Chaignet, Pythagore et la Philosophie pythagoricienne, Didier, Paris, 1874 (bk/ "i >ııı nes et singulatim ” , a.g.e., DE, IV, s. 140). 5 Bu geleneğin farklı öğeleri üzerine bkz. aşağıdaki 7. not. 6 O. F. G ruppe, Ueber die Fragmente des Archytas und der alteren Pythagoreer, (i. l-.iclılcı, liri lin, 1840, s. 92 (bkz. A. Delatte, Essai sur la politique pythagoricienne [bir sonraki notu lukm ı/1, s. 73: “ Yönetici burada bir (o b an olarak görülmüştür. [G ruppe’ye ait| bu yaklaşım, ıı/^ııl ııljı.ıt Yahudi tarzıdır” ve s. 121, not I: “G ruppe'nin neden (obanla yönetici arasıml.ıkı bıı k ın ı kıii|i l.ıştırıll.lcl.ı bir özdeşleştirme gördüğünü ve neden bu özdeşleştirnırdr Ibr.ıııi rtkısı Kİminkinin İni miyorıım").


Bu tezin k a rşıtı, L a P o litiq u e des p y th a g o ric ie n s [P ythagorasçıların P o litikası]7 k itab ın ın y azarı D e la tte ’ınk id ir: H ay ır, d e r D elatte, p o litik m o ­ del ve kişilik o la ra k ço b a n tem ası son derece y aygındır. B unun P y thagorasçılara özgü oldu ğ u söylenem ez. Bu fikir D o ğ u lu b ir etkiyi ifade ed iy o r değildir ve görece önem siz bir te m a d ır, klasik A n tik çağ ’d a k i b ir p o litik reto riğ in , d ü ­ şü ncenin, h a tta b ir tü r söz d ağ arcığ ın ın genel geçer te m a sıd ır.8 A slında, D ela tte ’ın bu tezi, b u iddiası öylece verilm iştir ve D elatte, klasik A n tik çağ d ü ­ şüncesinde ve söz d ağ arcığ ın d a ç o b a n tem asın ın genel geçer bir te m a old u ğ u y ö n ü n d ek i bu iddiayı h içb ir belirli referan sa d a y a n d ırm a z. A yrıca, “ ç o b a n ” [p a ste u r] ya da “ b a b a ” \pere] gibi, p o im e n ya d a tto m eu s gibi kelim elerin Y u­ n a n lite ra tü rü n d e k i k u lla n ım la rın ı o rta y a k o y ab ilecek o lan fark lı dizinlere b akınca o rta y a çık an d u ru m , o ld u k ç a şaşırtıcıdır. Ö rn e ğ in ln d e x iso kra eteo n (İsokrates dizini), p o im e n ve n o m e u s sözcükleri için h içb ir referan s verm iyor. Y ani İso k rates’te “ç o b a n ” ifadesi h içb ir şekilde b u lu n m u y o r gibi g ö rü n m e k ­ tedir. İso k rates’in yöneticinin ödevlerini ço k b ü y ü k b ir kesinlikle tasv ir ettiği b ir m etin olan A r e o p a g itik o s ’ta ,9 şu olguyla k a rşıla şm a k bizi şaşırtır: İso k ­ rates, iyi yöneticiye ve özellikle gençliğin iyi eğitim inden so ru m lu o lan kişiye d a ir çok belirli, ço k b u y u ru cu , ço k y o ğun b ir tasv ir y a p a r. Bu yönetici bir d i­ zi ödev ve görevle y ü k ü m lü d ü r. G enç in san larla ilgilenm elidir, o n ları d u rm a ­ d a n gözetlem eli, yalnızca eğitim lerine değil, yiyip içtiklerine, d a v ra n ışla rın a, k endilerini geliştirm e biçim lerine, h a tta evlenm e biçim lerine d ik k a t etm elidir. B urada ço b an m e ta fo ru n a ço k y ak ın ızd ır. A m a bu m etafo r devreye girm ez. D em osthenes’te de bu tip b ir m e ta fo ru görem ezsiniz. Y ani, A ntik Y u n a n ’daki klasik politik söz d ağ arcığ ın d a, ço b a n m e ta fo ru en d er bir m e ta fo rd u r.10 7 B

î 10

A. D elatte, Essai sur la p olitique pythagoricienne, V aillant-C arm anne, Liege, 1922, yeniden basım Slatkine, Cenevre, 1979. A.g.e., s. 12 (şu bölümle ilgili olarak: “ İyi hükm etm ek konusunda, yönetici yalnızca bilgili ve güçlü değil, aynı zam anda insani olm alıdır (philantropos). Z ira bir çobanın sürüsünden nefret etmesi veya onun hakkında kötü niyet beslemesi tuhaf o lu rd u ” ): “ Yöneticinin çobanla karşılaştırılm ası, 4. yüz­ yıl politik literatüründe klasiktir. Ancak bu boş bir form ül ya da bir n akarat değildir, nom eus sözcü­ ğünün bir önceki pasajda sözü edilen etimolojisi tarafından doğrulanır [bkz. s. 118: “ O halde T a n ­ nanın yurttaşların alışkanlıklarına ve törelerine nüfuz etmesi gerekir: ancak bu şekilde onları bağım ­ sız kılabilir ve hak ettiği şeyleri her birine verebilir. Z odyak’ın döngüsünde ilerleyen Güneş gibi, bü­ tün dünyevi varlıklara onlara düşen doğum , besin ve yaşam payını dağıtır, bu şekilde iklimlerin gü­ zel karışımını bir eunom ia (düzen) olarak üretir. İşte bu yüzden Z eus’a nom os ve nemeios denir; ke­ çilere yemek dağıtana ise nom eus denir. K itharacıların şarkılarına notnes denm esinin sebebi de onla­ rın ruha bir düzen vermeleridir, zira belli bir arm oni, ritim ve m etrik düzen içinde söylenirler” ]. Ya­ zar bu kelimede, yasanın eylemini belirten dianemen ile aynı kök ve kavram ın olduğunu düşünür." İsokrates, A reopagitique, Discours, cilt 3, çev. G. M athieu, Les Belles Lcttres, Paris, 1942, S .16* *■ 72; S 55, s. 77; $ 58, s. 78 (bkz. “ O m nes et singulatim ", a.g.e., s. 141). K scnnphnıı, i'.ym pedte, VIII, 2, 14 ve I, 1, I - H u r d ı l . ı kr.ılın bir ç o lu n la 4i/d r)]r)lııılııın ı .ı^ıl»s ,ı


Elbette bunun bir istisnası var - çok dikkate değer bir istisna: Bu m eta­ for P laton’da çok önem li bir rol oynar. B urada iyi yöneticinin, ideal yönetici­ nin çoban olarak ele alındığı bir dizi m etin vardır. İyi bir p astör olm ak yalnız­ ca iyi yönetici olm ak değil, hakiki, ideal yönetici olm ak dem ektir. Bu, Kritias,11 D evlet,12 Yasalar13 ve D evlet A d a m ıM m etinlerinde böyledir. Sanırım D evlet A d a m ı’ndaki m etni ayrıca ele alm ak gerekiyor. Şimdilik onu bir kenara bıra­ kalım ve yönetici-çoban m etaforunun kullanıldığı diğer P laton m etinlerine b a­ kalım. N e görüyoruz? Diğer P laton m etinlerinde -y a n i D evlet A dam ı hariç di­ ğerlerinin hepsinde- bu çob an m etaforu üç şekilde kullanılm ıştır. Öncelikle, insanlığın ilk zam anlarında, henüz m utsuzluk ve zorluklar o nun koşullarını değiştirm eden önce, tanrıların insanlık üzerindeki iktidarı­ nın özgül, tam ve m utlu halini belirtm ek için kullanılır bu m etafor. T anrılar, kökensel o larak insanlığın ç o b an ları, in san ların p astö rlerid irler. İnsanları besleyen, yöneten, o n lara yem ek ve davranış ilkeleri sağlayan, onların m utlu­ luklarına ve refahlarına d ik k at edenler, tan rılard ır. Bu K ritias’ta 15 bulunur, D evlet A d a m ı’n d a te k ra r karşım ıza çıkar ve bunun bana göre ne anlam a gel diğini birazdan göreceksiniz. İkinci olarak, şim diki zam andaki, yani zo rluklar zam anındaki, insan lığın tan rılar nezaretindeki büyük m u tluluğundan sonra gelen zam andaki yö neticinin de bir çoban o larak görüldüğü m etinler söz ko n u sudur. Am a bu yö netici-çobanın, asla şehrin k u rucusu ya da ona temel yasalarını veren kişi dc ğil, tem el yönetici olduğunu iyi görm ek gerekir. Bu yönetici-çoban aslında alt k o num daki bir yöneticidir - Yasalar’da bu son derece açıktır. Bekçi köpeğiy le, yani polisle, şehrin gerçek efendisi ya da yasa koyucusu arasında, ara bir yerdedir. Yasalar’ın onuncu k itab ın d a, bu yönetici-çobanın bir yandan sürü sünden uzak tutm ası gereken yırtıcı hayvanların karşısında yer aldığını, diğer yan d an ise devletin zirvesinde b u lu n an efendilerden farklı olduğunu görıı rü z.16 Y ani b u rad a bir m em ur-çoban söz k o n u su d u r, yani bu kişi y alnı/ı.ı

11 12 13 14 15 16

Iran asıllı bir tem a olarak belirtilir (referansları veren: A. Dies, Platon, Le Politique, CEuvres t owı/ı letes, cilt 9, Parism Les Belles Lettres, 1935, s. 19). Platon, Kritias, 109b-c. Platon, Devlet, I, 343a - 345e; III, 416a-b; IV, 440d. Platon, Yasalar, V, 735b-e. Platon, Devlet Adam ı, 267c - 277d. Foucault’nun kullandığı çeviri: Leon Robin, Gallimard | ” llıl> liotheque de la Pleiade” ), Paris, 1950. Kritias, 109 b-c (bkz. Robin çevirisi, cilt 2, s. 529). Yasalar, X, 906 b - c., a.g.e., s. 1037: “ Dünyada av hayvanı ruhuna ve kötü alıjknnlıklaru s.ılııp ol.ın insanların oturduğu aşikârdır. Bu ruhlar, ;ans eseri bekçi kıiprfti ya da çuhan m lılmmm vry.ı rıı tepedeki l-.frndilrriıı ruhlarının kargısına çıkarlarsa, Koniil alın ııı/lrr vr dılrklrrlr k.ııı^ık Ilı»)


b ir m em u rd u r. O h ald e, ço b a n ın tem sil ettiği şey p o litik m ev k in in özü değil­ dir, şehirdeki ik tid a rın özü değildir, yalnızca y an bir m evkidir, D ev let A d a ­ m ı’nda tam da “ y a rd ım c ı” o la ra k a d la n d ırıla n m ev k id ir.17 N ih ay et, P la to n ’d a bulabileceğim iz -D e v le t A d a m ı h a r iç - üçüncü m e­ tin dizisi, D evlet'te k i m etinler ve özellikle de birinci k ita p tır. B urada T h rasy m ak h u s çok açık bir şeyden, genel geçer b ir şeyden söz ed iy o rm u ş gibi şöyle der: T ab ii, elbette iyi yöneticinin gerçek b ir ç o b a n o la n kişi o ld u ğ u n u söyle­ yeceğiz. Peki am a, b u ra d a ço b a n ın ne y ap tığ ın a b ak alım . T h ra sy m a k h u s şu ­ n u so rar: G erçekten ç o b a n ın , tem el o la ra k ve h a tta yalnızca sü rü sü n ü n sela­ m etini isteyen kişi o ld u ğ u n d a n em in m isin? Ç o b a n yalnızca bir işte kendi çı­ k arı varsa çab a sa rf eder; h ay v an ları için gösterdiği ç a b a n ın sebebi de, bir gü n o n ları k u rb a n edecek, boğazlay acak ya d a sa ta c a k olm asıdır. Ç o b a n ın bu şe­ kilde dav ran m asın ın , kendini h ay v an ların a a d a r gibi y ap m asın ın sebebi ego­ izm dir. O halde, der T h ra sy m a k h u s, yöneticin in sahip olm ası gereken e rd e ­ m in özellikleri k o n u su n d a , ç o b an la y ap ılan bu k a rşıla ştırm a hiç de uygun d e­ ğ ild ir.18 T h rasy m a k h u s’a verilen cevap ise şudur: Senin b u ra d a tan ım lad ığ ın şey iyi ço b an ya gerçek ço b an değildir; ç o b a n ın kendisi değil bir k a rik a tü rü ­ d ü r. Egoist bir ço b a n çelişkili b ir şeydir. G erçek ç o b a n tam d a kendisini ta ­ m am en sürüsüne a d a y a n ve kendisini d ü şü n m e y e n d ir.19 B u rad a, Y u n an d ü ­ şüncesinde o k a d a r da o rta k o lm ay an bu genel geçer tem ay a, en a z ın d an bu tan ıd ık tem aya, S o k rates’in, P la to n ’u n , P lato n cu çevrelerin iyi tanıdığı Pythagorasçı tem aya d a ir ço k açık b ir referan s o ld u ğ u k esin d ir... ya da en az ın d an m uhtem eldir. Bu P y thagorasçı y ö n etici-ço b an tem ası, ç o b a n lık o la ra k p o liti­ ka tem ası, bence D e v le t'm birinci k ita b ın d a açıkça o rta y a ç ık m a k ta d ır. D evlet A d a m ı adlı b ü yük m etin , işte bu tem ay la tartışm a h alin d ed ir. Z ira bu m etnin işlevi, şu ya da bu yöneticin in değil ta m a n lam ıy la y ö n etici­ nin, şehirde uyg u lan an p o litik ik tid a rın d o ğ asın ın bu m o d eld en , yani ç o b an ın sü rüsü üzerindeki eylem ve ik tid a rın ın teşkil ettiği bu m odelden hareketle ç ö ­ züm lenip çözüm lenem eyeceği, belirlenip belirlenem eyeceği so ru su n u so rm a k ­ tır. A caba p o litik a ç o b a n -sü rü ilişkisinin b u biçim ine te k a b ü l ed eb ilir mi? D evlet A d a m ı’n d ak ı tem el so ru , ya da tem el b o y u tla rd a n biri b u d u r. M etn in tam am ı bu soruya “ h a y ır” cevabını verir. Bu “ h a y ır” d a , D e la tte ’ın bence

17 18 19

laflar eşliğinde, kendileri açısından hiçbir rahatsızlık yaratm aksızın benzerlerinin sırtından zengin­ leşmelerine izin verildiğine onları inandırm aya çalışırlar.** D evlet A dam ı, 281 d-e (Y abancı tarafından “gerçek sebep” ile “ yardım cı sebep** arasında yapılan ayrım). Devlet, I, 343 b - 344 c. A .g.e., 345 c-e.


yanlış bir biçimde “genel geçer te m a ” diye tanım ladığı şeyin usule uygun bir eleştirisi olm ak için fazla detaylıdır. Bu tem anın, Pythagorasçı felsefenin aşi­ na olduğu bir tem a o lduğunun teslim edilmesi gerekir: Şehrin şefi, sürünün çobanı olm alıdır. Kısacası bu tem anın eleştirisi var bu m etinde. Şimdi D evlet A d a m ı’nm ilerleyişini ana hatlarıyla takip edeceğim; bu çoban m etaforunun eleştirisinin nasıl yapıldığını biliyorsunuz. Bir politikacı nedir? Elbette onu yalnızca, poli­ tikacılıkla ilgili eylemlerini gerektiği gibi yapm asını sağlayan kendine özgü bir bilgi ve özel bir sanatla tanım layabiliriz. Politikacıyı belirleyen bu bilgi, bu sa­ nat, buyurm a ya da em retm e sanatıdır. Peki em reden kim dir? Tabii ki bir kral em reder. A ncak ne de olsa, T a n n ’nın em irlerini nakleden bir kâhin de, bir meclisin kararlarını ileten bir ulak da, bir gemideki kürekçibaşı da emreder, em ir verir. O halde, gerçekten de em ir veren bu insanlar arasında kim in ger­ çekten politikacı olduğunu ve yöneticilik işlevine tekabül eden gerçek anlam ­ da politik sanatın ne olduğunu ayırt edebilm ek gerekir. Bu yüzden de buyur­ m anın ne olduğunun çözüm lenm esi gerekir ve bu çözüm lem e ilk olarak şu şe­ kilde yapılacaktır: Buyurm anın, der Platon, iki biçimi vardır. Kişi kendi verdi­ ği emirleri buyurabileceği gibi, başka birisinin verdiği em irleri de buyurabilir, ulağın yaptığı, kürekçibaşım n ve kâhinin yaptığı budur. Politikacının yaptığı ise, kendi verdiği emirleri buyurm aktır.20 Peki, kişinin kendi verdiği ve kendi adına ak tarılan bu em irler neye uygulanabilir? Bu em irler, cansız varlıklara yönelik olabilir. Ö rneğin, iradesini ve kararlarını ahşap ve taş gibi cansız şey­ lere dayatan bir m im arın d urum u budur. Emirler, aynı şekilde canlı şeylere, esas olarak canlı varlıklara dayatılabilir. Elbette politikacı, m im arın aksine, bu tarafta yer alır. Yani canlı varlıklara buyu ru r.21 Canlı varlıklara iki şekilde bu yurulabilir. Ya tekil bireylere, sahip olunan ata ya da bir çift öküze buyruk ve­ rilir, ya da sürü halinde yaşayan, sürü şeklinde bir araya gelmiş hayvanlara, bir hayvanlar topluluğuna buyruk verilir. Politikacının d aha ziyade bu ikinci tarafta yer aldığı açıktır. Yani sürü halinde yaşayan insanlara hükmedecek tir.22 Son olarak, hayvan denen bu canlı varlıklara, ayrım gözetmeksizin hay vanların tam am ına em ir verilebileceği gibi, insan denen bu belirli canlı varlık türüne de em ir verilebilir. Elbette, politikacı bu tarafta yer alır. Peki, insan y.ı da hayvan, bir canlı varlıklar sürüsüne em ir verm ek nedir? T abii ki onların ç<> banı olm aktır. O halde şöyle bir tanım vardır: Politikacı insanların çobanıılıı, 20

D e v le t A d a m ı , 260e.

21

A .R .e ., 2 6 la-il.

22

A .# .e ., 261(1,


bir sitedeki nüfu su m ey d an a getiren canlı v arlık lar sü rü sü n ü n p a stö rü d ü r.23 Bariz bir beceriksizliği y an sıtan bu so n u cu n sıra d a n b ir düşünceye ya d a en azın d an tanıdık b ir k anıya işaret ettiği a ç ık tır - d iy alo g u n so ru n u , ta m d a bu tan ıd ık tem a d a n nasıl k urtulabileceğim izdir. S ü rünü n ço b a n ı o la ra k p o litik acı te m a sın d a n k u rtu lm a harek eti bence d ö rt aşa m ad a gerçekleşir. Ö ncelikle, ilk a şa m a la rın d a so n derece b asit ve k a ­ ba o la n bu bölm e y ö n tem ini b iraz d a h a iyi a n la m a y a çalışalım . B u rad a k a rşı­ m ıza hem en bir itiraz çık ar. Bir y an a h angisi o lu rsa o lsu n tü m h a y v an la rı, d i­ ğer yana ise in san ları k o y m a k ne d em ektir? P lato n , y ö n tem so ru n u n a g ö n d e r­ m e y ap arak , b u n u n “ yanlış b ir b ö lm e ” o ld u ğ u n u sö y ler.24 Bir y an a h a y v a n ­ ların tü m ü , diğer y an a ise in san ların tü m ü k o n u la m a z . İki y an d a da gerçek a n lam d a tam o lacak bölm eler, eşit y a rıla ra sah ip b ö lm eler yap ılm alıd ır. O h alde, yöneticinin b ir sürüye göz k u la k olm ası tem ası söz k o n u su o ld u ğ u n d a , farklı hayvan tiplerin i a y ırt etm ek , vahşi h ay v an larla uysal ve evcil h a y v a n la ­ rı birb irin d en ay ırm ak g erek ecek tir.25 İn sa n la r işte bu ikinci kateg o riy e d a ­ hildirler. Uysal ve evcil h a y v a n la r içinde ise, su d a y a şa y a n lar ile k a ra d a y a şa ­ yanları ay ırt etm ek g erek ir - insan bu İkincilere d a h ild ir. K a ra d a y aşa y an la r, u ça n lar ve uçm ay an lar, b o y n u zlu lar ve b o y n u zsu zlar, ç a ta l tırn a k lı o la n la r ve o lm a y a n la r, m e le z le n eb ilen le r ve m ele z le n em ey e n le r o la ra k a y rılm a lıd ır. Böylece bölüm lem e, kendi a lt b ö lü m lerin d e k a y b o lu r ve bu d u ru m bize şunu gösterir: Bu şekilde, bu ta n ıd ık tem ayı ta k ip ed erek , y an i “ yönetici bir ç o b a n ­ dır, peki am a k im in ç o b a n ıd ır? ” diye so ra ra k hiçbir yere v aram azsınız. B aş­ ka tü rlü söylersek, bu tan ım ın içinde “ y ö n e tic i= ç o b a n ” ı değişm ez o la ra k a lır­ sak ve bu ilişkinin k o n u edindiği nesneyi, ç o b a n ın ik tid a rın ı çeşitlendirirsek, bu an d a n itib aren istenen h er tü rlü h ay v an a, su d a ve k a ra d a y aşay an , u çan ve u çm ayan, çatal tırn a k lı o lan ve o lm ay an tü m h a y v a n la ra d a ir k ateg o riler y a ­ ra tab ilir, h ay v an ların sınıflan d ırm asın ı çık arab iliriz, a n c a k tem el so ru h a k ­ k ın d a hiçbir şekilde ilerlem iş olm ayız: “ Bu b u y u rm a sa n atı n e d ir? ” D eğişm ez o la ra k alındığ ın d a, ço b a n tem ası ta m a m e n v erim sizdir ve bizi a n c a k hayvan kategorilerinin olası çeşitlenm elerine g ö tü re b ilir.26 O halde bu ç a b a n ın yeniden ele alınm ası gerek ecektir ve böylelikle bu tem anın eleştirisinin ikinci aşam asın a geçilm iş o lu n u r. İkinci a şa m a d a söyle­ nen şudur: Şimdi ço b a n o lm an ın nasıl b ir şey o ld u ğ u n a b a k m a k gerekir. Y a23

A . g .e ., 2 6 1 c -2 6 2 a .

24

Bkz. A . g .e ., 2 6 2 a -2 6 3 e .

25

A . g .e ., 2 6 4 a .

26

A . g .e ., 2f>4h-2fı7c.


ni, şimdiye dek analizde değişm ez o larak ele alınan şeyi değişken hale getir­ mek gerekir. Ç oban olm ak nasıl bir şeydir ve nelerden oluşur? Şöyle denebi­ lir: Ç oban olm ak, ilk önce bir sürüde tek ço ban olm ak tır - bir sürüde asla bir­ den fazla çob an olam az, bir tek ço ban olur. İkinci olarak, etkinlik biçimleri­ ne baktığım ızda, çobanın bir sürü şey yapm ası gerektiğini görürüz. Ç oban sü rünün yiyeceğini sağlam alıdır. Genç koyunlara d ik k at etm eli, hasta ya da ya­ ralı olanları tedavi etm elidir. Em irler vererek ve gerektiğinde ezgiler çalarak onları yönlendirm elidir. En sağlam ve en bereketli koyunların en iyi kuzuları verebilm eleri için çiftleşm eleri ayarlam alıdır. Yani: Bir tek çoban ve bütün bir dizi farklı işlev söz k o n u su d u r.27 Şimdi b ü tü n bunları yeniden ele alalım ve insan cinsine ya da siteye uygulayalım . B urada ne söylenebilir? İnsan çobanı tek olm alıdır, tam am , yani tek bir yönetici ya da kral olm alıdır. Ancak bürün bu yiyecek, bakım , terap i ve çiftleşm elerin düzenlenm esi işlerinden sitenin içinde kim sorum ludur, kim sorum lu olabilir ve gerçekte bu sorum luluk kime düşer? Ç oban ın birliğinin ve bütünlü ğ ü n ü n derhal tartışm a konusu edileceği n o k ta, P lato n ’un “ kralın rak ip leri” dediği kişilerin, k ralın çobanlıktaki rakip­ lerinin o rtaya çıktığı n o k ta burasıdır. G erçekten de, eğer k ral bir pastör ola­ rak tanım lanıyorsa, insanları besleyen çiftçinin ya da insanlara ekm ek sağla yan fırıncının da insanlığın ç o b a n la n olduğu neden söylenemesin? O n lar da tıpkı koyunları o tlak lard a dolaştırıp besleyen çoban gibi değiller midir? Çift çi ve fırıncı, kralın birer rakibi, insanlığın çobanıdırlar. F akat hasta olanları iyileştiren d o k to r, ço cukların eğitim ine, sağlığına, bedenlerinin terbiyesine, yeteneklerine özen gösteren eğitim ci, b unlar da insan sürüsüyle ilişkileri itiba rıyla birer çobandırlar. B unların hepsi p astö r olduklarını iddia edebilirler, bu yüzden de politikacının rakiplerine d ö n ü şü rler.28 Elimizde daha en başta belirlenm iş bir değişmez vardı: Yönetici çoban dır. Ç obanın iktidarının üzerlerinde uygulandığı varlıklar dizisini çeşitlendir dik ve böylece hayvanların bir sınıflandırm asına ulaştık, ancak bölüm lenm e bitm ez tükenm ez hale geldi. Şimdi çobanın kim o lduğuna, çobanlığın ne ol duğuna dair analizim izi b aştan ele alalım . Bu du ru m d a, politik olm ayan biı takım işlevlerin o rtay a çıkıp çoğaldığını g örüyoruz. D olayısıyla bir yanda hayvan türlerinde m üm kün o lan tüm bölünm elerden oluşan bir dizi, diğer yanda ise site içerisinde çob an ın etkinliğiyle ilişkilendirilebilecek tüm olası ei kinliklerin sınıflandırılm asını görüyoruz. Sorunu tek rar ele alına gerekliliği ı* te buradan kaynaklanıyor. 27

/ \ y r „ 2fıH;ı.

28

A . g . r . , 2 f ı7 r JısH.ı


A nalizin ü çü n c ü aşam ası: P o litik a n ın tem elin e n asıl ulaşılacak? M it b u ra d a devreye giriyor. D e v le t A d a m ı’n d a k i m it, bildiğiniz gibi, şu d u r: D ü n ­ ya kendi etrafın d a d ö n e rk e n önce d o ğ ru y öne, yani d o ğ a n ın ve m u tlu lu ğ u n y ö nüne doğru d ö n e r, fa k a t bu d ö n ü ş so n u n a geldiği z a m a n h are k e t tersine d ö n e r, zo r z a m a n la rın h a re k e ti b a ş la r.29 D ü n y a k en d i e tra fın d a ilk y ö n d e d ö n d ü ğ ü zam an , insan lık d a m u tlu lu k içinde yaşar. Bu K ro n o s’un çağıdır. Bu öyle bir çağdır ki, d er P lato n , “ d ü n y a n ın şim diki d u ru m u n a değil, eski d u ru ­ m una ait bir z a m a n d ır.” 30 Peki bu z a m a n d a h er şey nasıl o lu p biter? Bir dizi h ayvan tü rü v a rd ır ve bu h ay v an tü rle rin d e n h er biri b ire r sü rü d ü r. Ve bu sü ­ rü n ü n başınd a b ir ço b a n v ard ır. Bu ç o b a n , b ü tü n bu h ay v an tü rle rin e b a ş­ kanlık eden tan rısal p a stö rd ü r. Bu h ay v an tü rle rin in a ra sın d a da özel bir sü ­ rü vard ır, o da insan sü rü sü d ü r. Bu in san sü rü sü n ü n de kendi ta n rısa l pastö rü v a r d ır . P ek i b u p a s t ö r k im d ir? P l a t o n ’a g ö re b u , “ b iz z a t ta n r ın ın k e n d isid ir.” 31 İnsanlığın d ü n y a n ın şim diki d u ru m u n a a it o lm a y a n bu a n ın d a , ta n rın ın kendisi sü rü n ü n p a s tö rü d ü r. Peki bu p a stö r ne y a p ar? A slına b a k ıla ­ cak o lu rsa, bu hem sonsuz ve son derece k apsayıcı, hem de kolay bir g ö rev ­ dir. K olaydır, çü n k ü d o ğ an ın ta m a m ı in san a ihtiyacı o la n h er şeyi sağlar: Y i­ yecekler a ğ açlard an gelir, h av a o k a d a r ılım an d ır ki in san ların ev inşa e tm e ­ lerine gerek kalm az, herkes yıldızların a ltın d a u y u r ve ö lü r ölm ez yaşam a ge­ ri d ö n er. İşte tanrısallığın b aşk an lık ettiği şey b u m u tlu sü rü d ü r, yem ek b o l­ luğu içinde yaşay an , sürekli yeniden h a y a ta d ö n e n , zo rlu k ve tehlike g ö rm e ­ m iş bu sü rü d ü r. T a n rı o n ların p a s tö rü d ü r ve bu yüzden, d er P lato n , “ ta n rı o n ların p astö rü o ld u ğ u için politik bir o lu şu m a ihtiy açları y o k tu r.”32 Politi­ k a, tam da bu birinci m u tlu zam an , d ü n y a n ın d o ğ ru y ö nde d ö n d ü ğ ü zam an bittiği an d a b aşlay acak tır. P o litik a, d ü n y a tersine d ö n m ey e başladığı zam an başlayacaktır. D ü n y a tersine d ö n d ü ğ ü n d e ta n rı k en d in i geri çekecek, z o r z a­ m a n lar başlay acak tır. E lbette ta n rıla r in san ları b ü tü n ü y le te rk etm ezler, a n ­ cak o n lara yalnızca dolaylı bir şekilde, ateşi, sa n a tla rı33 vb. verm ek suretiyle y ardım ederler. A rtık , insanlığın ilk a n ın d a o ld u k ları gibi h âzır ve nazır, her 29

A . g .e ., 2 6 8 e -2 7 0 d .

30

A . g . e . , 2 7 1 c -d , çev. 3 6 2 : “ Bu z a m a n , d ü n y a n ın g id iş a tın ın ş im d ik i o lu ş u m u n a a it d e ğ ild ir; o d a d a ­

h a ö n c ek i o lu şu m a a ittir ” . 31

A . g .e ., 2 7 1 c , s. 3 6 3 : “ (...] O n la rın p a stö rü o la n ve y a şa m la rın a b a şk a n lık e d e n , ta n rın ın k e n d isiy d i |...] ” .

32

A . g .e .: “ M ad e m ta n rı o n la rın p a stö rü idi, p o litik b ir o lu ş u m a ih tiy a ç la rı y o k tu ."

33

A . g .e ., 274 c-d : “ İşte a n tik efsan e le re g ö re , ta n rıla rın bizi fa y d a la n d ırd ık la rı b u n im e tle rin k ö k e n i

b u d u r ve ta n rıla r h u n im e tle rle b irlik te o n la rın g e re k tird iğ i bilgileri ve e ğitim i d e v e rm i|lr rd ır I’rıı m e th e u s'u ıı su n u su , ateş; I Ic p h .ıisto s’uıı ve o n ıııı y ard ım cısı ta n rın ın s u n u la rı ol.ın ........ . lı.ıyrt dıftrr l.ııırıl.ırııı sıım ıl.ın : I ıılıııınl.ır ve b itk ile r."

vr m


daim m evcut ço b an lar değildirler. T an rılar kendilerini geri çekm iştir ve in sanlar birbirlerini idare etm eye m ecburdurlar, yani politika yapm aya ve poli tikacılara ihtiyaç duyarlar. A ncak -v e burad a da P laton’un m etni son dereci a ç ık tır- şim di diğer in sanlardan sorum lu olan bu insanlar, tan rıların insanlı ğın üzerinde olm ası gibi sü rü n ü n üzerinde değildirler. O n lar da insanlara da hildirler ve bu yüzden “ç o b a n ” olarak değerlendirilem ezler.34 Böylece, analizin d ö rdüncü aşam asına varıyoruz: M adem ki politika politikacı, politikayla ilgilenen insanlar ancak insanlığın eski durum u kaybol duğu zam an, yani tanrı-pastörün devri tam am landığında devreye girmişlerdir o halde politikacının rolü nasıl tanım lanm alı, bu başkalarına em ir verme sana tı nelerden oluşm alıdır? işte burada, çoban m odelinin yerini alması için, politil literatürde son derece ünlü olan başka bir m odel, yani dokum a modeli önerile çektir.35 Politikacı bir dokum acıdır. Bu dokum a modelinin iyi olm asının sebe bi nedir? (Bunları hızlıca geçiyorum, çünkü bilinen şeyler.) İlk olarak, dokumc modelini kullanarak site içerisindeki politik etkinliğin farklı kiplerinin tutarl bir analizini yapm ak m üm kün olur. Bu model, bizi ancak insanlığın önceki du rum una ya da insanlığın çobanı olm a iddiası taşıyan insanların bolluğuna gö türen, değişmez ve genel çoban tem asının karşısında yer alır. D okum acı mode li, bunun tersine, sitenin içinde m eydana gelen ve insanlara em retm e edimiylt bağlantılı olan işlemlerin analitik bir şemasını sunar. Bir kere, politikaya yar dımcı sanatları, yani insanlara bazı şeyleri buyurm anın doğrudan politik olma yan biçimlerini dışarıda tu tm ak m üm kün hale gelir. Politika sanatı, sürünür

bütünüyle ilgilenmesi gereken çobanın durum unda olduğu gibi her şeyle genel olarak ilgilenmekten ziyade, dokum acının sanatına benzer. Politika, dokum;ı sanatı gibi, ancak kimi hazırlayıcı ve yardım cı nitelikteki sanatlardan hareket le, onların yardım ıyla gelişebilir. D okum acının iş yapabilmesi için yünün kırpıl

mış olm ası, ipin örülm üş olm ası, hallaççının işini yapmış olması gerekir. Aynı

şekilde, politikacıya yardım etm ek için bir dizi yardımcı sanat vardır. Savaş­ m ak, m ahkem elerde iyi k ararlar vermek, retorik sanatıyla meclisleri ikna et mek, bunların hiçbiri gerçek anlam da politika değildir, ancak politikanın uygıı lanm a koşullarını oluşturur.36 O halde gerçek anlam da politik etkinlik, polıiı kanın veya politikacının eyleminin özü ya da daha ziyade politikacının eylemi nedir? Bu eylem bağlam aktır, tıpkı dokum acının ipleri tarakla bağlaması gibi 34

A . g .e ., 275 b -c: * |...| Bana öyle geliyor ki ta n rısa l p a stö r figürü b ir k ra la göre fazla h ü y u kııır; /ir.

b u ra d a ve şim di b u lu n a n p o litik acılar, d o ğ a la rı itib ariy le, şefleri o ld u k la rı kişilere çnk d.ılı.ı h ru zerdirler - üstelik de .ıldıkları eğitim ve sah ip o ld u k la rı k ü ltü r, astların.! onl.ırı lyııe ynbl.i)iırıı "

35 36

A.g.r.. 27*».ı JKİlv A.jt.ı-., 10 lıl mSc


Politikacı iki öğeyi birbirine bağlar, mesela eğitim le oluşm uş iyi öğeleri, e rd em ­ leri, birbirinden farklı ya da kim i zam an birbirine zıt erdem leri birbirine bağlar. Farklı m izaçları, örneğin atılgan insanlarla ölçülü insanları birbirine bağlayıp d o k u r, insanların ara la rın d a paylaştıkları o rta k g ö rü şü n gidip gelişiyle onları do k u r. O halde kraliyet san atı hiçbir şekilde çobanlık san atı değil d o k u m a sa­ n atıdır, yani varoluşları “ anlaşm aya ve dostlu ğ a d a y a n a n bir to p lu lu k ”37 için­ de bir araya getirm ektir. Böylece politik d o k u m acı ya da d o k u m acı politikacı, kendine özgü ve diğerlerinden epey farklı san atı sayesinde b ü tü n d o k u la rın en harikasını o lu ştu ru r. Ve P laton şöyle der: “D evletin b ü tü n nüfusu, köleler ve ö zg ü r insanlar, bu m u h teşem d o k u n u n k ıv rım ların d a sa rm a la n m ışla rd ır” .38 Böylece bir devletin ulaşabileceği en yüksek saadete ulaşılır. Sanıyorum ki b u ra d a , bu m etin d e, p a sto ra llik tem asın ın ta m bir reddiyle karşı karşıyayız. A slında P la to n ’un m eselesi, p a sto rallik tem asını ta m a ­ m en o rta d a n k a ld ırm a k ya d a b ir k e n a ra a tm a k değildir. D ah a ziyade şunu söylem ektir: Ç o b a n lık söz k o n u su o la c a k sa , bu an cak site için gerekli o la n am a politik düzene ta b i k o n u m d a b u lu n a n etk in lik ler için, ö rn eğin d o k to ru n , çiftçinin, jim n astik çin in , eğitim cinin etkinliği için söz k o n u su olabilir. B ütün b u n lar bir ço b an la kıyaslan ab ilirler; am a özel ve belirli etkinlikleriyle p o liti­ kacı, bir ço ban değildir. D e v le t A d a m t’nda, 2 9 5 a p a ra g ra fın d a , bu k o n u d a çok açık bir m etin v a rd ır ve P lato n b u ra d a şu n u söyler: Sizler a c ab a p o litik a ­ cının ço b a n gibi, d o k to r, eğitim ci ya da jim n astik çi gibi gelip tek er te k er h er­ kesin yanına o tu ru p o kişiye tavsiyeler verecek, o n u besleyip tedavi edecek z a ­ m anı o ld uğun u , b u n a tenezzül edeceğini mi sa n ıy o rsu n u z?39 Bu ço b a n e tk in ­ likleri m evcut ve gereklidir. A m a o n la rı o ld u k la rı yerde, değerli ve etkili o l­ d u k ları yerde, d o k to ru n , jim n astik çin in , eğitim cinin ta ra fın d a bırak alım . Ve sakın politikacın ın b ir ço b a n o ld u ğ u n u söylem eyelim . K raliyetin b u y ru k ver­ m e sa n atı, ço b a n lık ta n h arek etle ta n ım la n a m a z . P asto ralliğ in gereklilikleri, bir kral için fazla sınırlıdır. A yrıca p a stö rlü k , görevin gerektirdiği tevazu açı­ sın d an da krala az gelir - bu y üzden P y th ag o rasçılar, k ü ç ü k d in î cem aatlerd e, eğitim cem aatlerin d e sah id en işleyebilen p a stö rlü k biçim ini b ü tü n site ölçe­ ğinde uygulam ak istem ekle h a ta ederler. K ral b ir p a stö r değildir. 37

A . g .e ., 3 1 1 b .

38

A . g .e ., 311c: “ [...] b ü tü n d o k u m a la rın en m u h te şe m i ve en m ü k e m m e li o la n bu eser o rta k y aşam

u ğ ru n a k ra liy e t s an a tı ta ra fın d a n ta m a m la n d ığ ın d a , d ev letin b ü tü n n ü fu s u , k ö le le r ve ö z g ü r in s a n ­ lar, b u m u h teşem d o k u n u n k ıv rım la rın d a s a rm a la n d ığ ın d a ve p o litik e tk in lik söz k o n u su iki v a r­ lık biçim ini bu d o k u m a faaliy eti y o lu y la b irle ştird iğ in d e [...]” 39

A . g .e ., 2 9 5 a -b : “ G e rç e k te n de, S o k rate s, n asıl o lu r d a h ir kişi, tek tek h e rk e sin ynnııı.ı n< h ırk y.ı

>.i(iıınııı tuııı .ırıh rım l.ı o ı u U ttı oLır.ık g erek en *cyi sö y ley e b ilir? ”


B urada, hem Y u n an ’ın klasik politik söz dağarcığında çoban tem ası­ nın görünm eyişinin, hem de bu tem anın Platon tarafın d an açık bir biçimde eleştirilm esinin bize sunduğu olum suz işaretlerde, Y unanların politikaya dair düşüncesinde bu ço b an tem asının dışlandığının açık alam etlerini görd ü ğ ü ­ m üz kanısındayım . Bu tem ayı D oğulularda ve İbranilerde görüyoruz. Ve hiç şüphesiz antik dünyada, belli bir an d an itibaren, özellikle de “ H ıristiyanlık­ la ” birlikte (“H ıristiyanlığı” tırn ak içine koyuyorum ), bu pastorallik tem ası­ nın yaygınlaşm asına zemin o lu ştu ran kim i destek n o k taları olm uştur - ama bunların analizi çok d ah a eskilere gitm eyi ve daha belirli araştırm alar yapm a­ yı gerektirirdi. A m a pastoralliğin sonraki yayılım ına d air bu destek noktaları bence p o litik düşüncede ya da sitenin örgütlenm esinin tem el biçim lerinde aranm am alıdır. B unun için d ah a ziyade küçük cem aatlere, kendilerine bağlı belirli sosyallik biçim leri o lan sınırlı g ruplara, felsefi ve dinî cem aatlere, örne­ ğin Pythagorasçılara, eğitim cem aatlerine ve jim nastik okullarına bakm ak ge­ rekir. Belki ayrıca -gelecek sefer bu konuya değineceğim - vicdan idaresinin belli biçim lerine bakm ak gerekir. Bu m ecralarda, çobanlık tem asının açıkça o rtaya konuşunu, ya da en azından D oğu kökenli pastorallik tem asının daha sonra tüm H elen dünyasında yayılm asını sağlam ış olan kimi oluşum , teknik ve düşünceleri görm ek m ü m k ü n d ü r. H er du ru m d a, iktidarın pozitif analizi nin çobanlık ve pastö r-sü rü ilişkisi biçim inden hareketle yapılm asının, büyük politik düşünce tarafın d a gelişmediğini düşünüyorum . Buna rağm en, bence şunu söylemek m üm kün: İnsanlar üzerindeki ık tid arın belirli bir tipinin o d ak noktası o larak pastoralliğin gerçek tarihi, bir m odel olarak ve insanların yönetilm e usullerinin ana kalıbı olarak pastoralli ğin tarihi, ancak H ıristiyanlıkla birlikte başlam aktadır. K uşkusuz -v e burada Paul Veyne’in sıkça ifade ettiği bir şeye gönderm e y ap ıy o ru m -40 “H ıristiyan lık” terim i çok yerinde değil ve aslında bir dizi farklı gerçekliği kapsıyor. As lında biraz dah a açıklıkla ya da en azından kesinlikle şunu söylem ek gerekiı: Pastorallik, tarih te kesin biçim de biricik olan ve başka hiçbir medeniyetti- ör neğine rastlanm ayan bir süreçle, yani bir dinin, dini bir cem aatin bir Kilısr ı-ı rafında örgütlenm esi süreciyle birlikte başlam ıştır. Kilise, insanları öteki dun yadaki ebedi yaşam a u laştırm ak bahanesiyle günlük yaşam larında yöıu-t mr iddiasında olan bir k u ru m d u r - ve bu yalnızca belirli bir grup, bir dcvlci y.ı 40

F o u cau lt b u ra d a şu m akaleye g ö n d e rm e yapıyor: “ La fam ille et l’a m o u r sous le H aıır I ıııpııc m m a in " , A n n a l e s ESC, 1, 19 7 8 , yeniden basım P.V eyne, La Societe Romainet Le Seuil, P.trm. I4)‘J I , s. 88-1 3 0 . A yrıca, m u h tem elen Paul V eyne’in 1977 senesinde, G eorges D u b y 'n m < iollcnr ılr I ı.nı c e 'ta k i (F o u ca u lt’n u n d;i b u lu n d u ğ u ) sem inerinde ynptıgı, R o ııu M u uşk ile iIkiIi suıuıın.i d.i n«ın derm e y.ıpıyor (bıı h ile le r için W Veyııe'e teşek k ü r ediyorum ).


d a site ölçeğinde değil, insanlığın ta m a m ı için geçerlidir. Kilise in san ları g er­ çek yaşam ların d a ve günd elik b ir biçim de y ö n etm e id d ia sın d a o la n , b u n u da o n ların selam etlerini b a h a n e ederek ve tü m insan lık ölçeğinde işlerlik g ö stere ­ rek y ap an bir d in d ir ve to p lu m la rın ta rih in d e b u n u n b aşk a bir örneği y o k tu r. Bir dinin böyle Kilise biçim inde k u ru m sallaşm asıy la b irlik te -h ız lı bir biçim ­ de ve k ab a hatlarıy la sö y lü y o ru m - b aşk a h içb ir yerde g ö rü lm ey en bir ik tid a r düzeneği o lu şm u ştu r. Bu d ü zen ek o n beş yüzyıl b o y u n c a , yani İ.S. 2. ve 3. yüzyıllardan 18. yüzyıla dek gelişm iş ve inceleşm iştir. Bir d in in bir Kilise o la ­ ra k , H ıristiyanlık d in in in H ıristiy a n Kilisesi o la ra k ö rg ü tlen m esin e kesin bi­ çim de bağlı olan bu p a sto ra l ik tid a r, hiç şüphesiz ta rih in bu on beş yüzyılı b o ­ yunca büyük ö lçüde d ö n ü şm ü ştü r. K uşk u su z yer d eğiştirm iş, y erinden o y n a ­ m ış, d ö nüşm üş ve fark lı biçim lere b ü rü n m ü ştü r, a m a h içb ir zam an tam a m en o rta d a n k alk m am ıştır. K aldı ki p a sto ra l çağ ın bitişi o la ra k 18. yüzyılı a lm a k ­ la da m uhtem elen y an ılıy o ru m , ç ü n k ü h erh ald e sın ıflan d ırm a biçim i, ö rg ü t­ lenm esi ve işleyişi açısın d an , ik tid a r o la ra k işleyen p a sto ra l ik tid a r bizim hâlâ b u gün ta m o la ra k k u rtu ld u ğ u m u z bir şey değildir. Bu elbette p a sto ra l ik tid a rın , H ıristiy an lık ta rih in in on beş, on sekiz ya da yirm i yüzyılı boyu n ca değişm ez ve sab it bir yapı o la ra k kaldığı a n la m ın a gelm iyor. H a tta denebilir ki bu p a sto ra l ik tid a r ve o n u n ön em i, kuvveti, yer­ leşikliğinin derinliği, an c a k bu ik tid a r u ğ ru n a , o n u n e tra fın d a ve o n a k arşı y a­ şan an m ücadelelerin, çatışm aların , a y a k la n m a ların , h o şn u tsu z lu k la rın , k an lı savaşların yoğunluğu ve ço k lu ğ u y la ölçü leb ilir.41 G nostisizm e tra fın d a y aşa­ n a n ve H ıristiy a n lığ ı y ü zy ıllar b o y u n c a ikiye b ö len d ev asa k a v g a ,42 tem el o lara k p asto ra l ik tid a rın işleyiş kipiyle ilgili bir k av g ad ır. K im p a stö r o la c a k ­ tır? N asıl, hangi biçim de, h an g i h a k la rla , ne y a p m a k için? A n ak o retlerin çile­ ciliği ile m an a stır h ay atın ın se n o b itik n biçim de düzenlenm esi* a ra sın d a y aşa­ n a n ve bu a ra d a gene gnostisizm le b ağ lan tılı o la n b ü y ü k ta rtışm a , yine İ.S. ilk yüzyıllarda yaşan an bir p a sto ra llik m eselesidir. Z a te n aslın d a , yalnızca H ıris­ tiy an Kilisesi’ni değil tü m H ıristiy a n âlem ini, y ani 13. yüzyıldan 17-18. yüz­ yıllara dek Batı d ü n y asın ın ta m a m ın ı k a t eden b ü tü n bu m ücadeleler, ya da

41

P a sto ra lliğ e d a h a O rta ç a ğ ’d a n itib a re n gelişm iş o la n b ir d ire n işi ifa d e e d en d a v ra n ış esaslı is y a n la r için b k z . aşa ğ ıd a 1 M a r t D e rsi, s. 108.

42

Bkz: a . g . e .

43

Bkz: a . g . e .

(*)

Bu c ü m le d e ve s o n ra sın d a k u lla n ıla n “ a n ak o ret* 1 ve “ s e n o b itik ” te rim le ri, H ıris tiy a n keşiş Keleneğ in d e k i iki fark lı p ra tiğ e g ö n d e rm e y a p m a k ta d ır. “ A n a k o re t” te k b a şın a inviza yaşam ı » ü rd ü rcn keşişi, “ s e n o b it” ise m a n a s tır d a , c e m a a tle b irlik te y a şa y a n keşişi ta rif e tm e k ü z ere k ıılh m ıln ııttır yay. haz.


en azından bunların büyük bir kısm ı, p astoral iktidar etrafında cereyan et­ m iştir. W ycliff’denM W esley’e,45 13. yüzyıldan 18. yüzyıla dek süren ve Din Savaşları’nda d o ru k noktasın a ulaşan tüm bu m ücadeleler, aslen kimin insan la n yönetm e hakkına, onları gündelik h ayatlarında, varoluşlarının maddiliği ve ayrıntısı içerisinde yönetm e hak k ın a sahip olacağına k a ra r vermeye yöne­ liktir. Kim bu iktidara sahiptir, bunu kim den alm ıştır, nasıl uygular, burada her bir insanın özerk sınırı nedir, iktidarı uygulayanlar nasıl niteliklere sahip olm alıdır, bu kişilerin yargılarının sınırı nedir, onlara karşı hangi temyiz yol larına başvurulabilir, kim kim i ne ölçüde denetleyebilir - işte bütün bunlar, p astorallik etrafındaki bu büyük m ücadele 13. yüzyıldan 18. yüzyıla dek Ma tı’yı k a t etm iştir ve bu esnada pastorallik asla gerçek anlam da tasfiye edilm e­ m iştir. Aslında R eform hareketinin kendisi de büyük bir d o k trin mücadele sinden ziyade büyük bir p astorallik m ücadelesidir ve R eform ile birlikte söz, konusu olan mesele p asto ral ik tid arın uygulanm a biçim idir. Buna karşılık, R eform ’un sonuçlarına bakacak olursanız, yani bir yanda Protestan âlemine ya da Protestan kiliselerine, diğer yanda da K arşı-R eform ’a bakacak olursa nız, bu iki âlem in, ya da bu âlem ler dizisinin pastorallikten m uaf olmadığını görürsünüz. Tersine, 13. yüzyılda başlayıp kabaca 17. ve 18. yüzyılda duru lan bu hareketlilik ve isyanlar dizisinin, p astoral iktidarın şaşılacak oram la güçlenmesiyle son bulduğunu görürsünüz. Pastoralliğin bu m üthiş güçlenme si iki farklı tarzda m eydana gelm iştir: P rotestan tarzd a -v eya değişik Protes tan tarik atların a ait ta rz d a - incelikli bir pastorallik söz k o n u su d u r ve bu p.ıs torallik, hiyerarşisi d ah a gevşek olduğu ölçüde d ah a incelikli bir işleyişe sahip o lm uştur; buna karşılık, K arşı-R eform ile ortaya çıkan p astorallik son derci r m erkezileşmiş bir K atolik Kilisesi içerisindeki hiyerarşik piram ide bağlıdır vr tam am en k o n tro l altına alınm ış du ru m d ad ır. H er d u ru m d a, bu büyük isyan lar - “ a n ti-p a sto ra l” diyecektim , am a d eğil-, pastoralliğin etrafında şekille 44

J o h n W yclif (yaklaşık 1 3 2 4 -1 3 8 4 ), İngiliz teo lo g ve refo rm cu , De dom ino divino (1 3 7 6 ), De veri

tate Scripturae sanetae (1 378) ve D e ecclesia (1 378) k ita p la rın ın y a z a n . D o k trin i, Lollardy d e m in i h a re k etin k ö k e n in i o lu ş tu ru r ve kilise a lışk an lık ların ı eleştirerek fakirliğe d ö n ü şü sav u n u r. D rv ln ve kilisenin a y rılığ ın d an y a n ad ır, K utsal K ita p ’ın özerk liğ in i, o n u K ilise’n in m u tla k tinsel o tu ru r sinden bağım sız k ıla c ak şekilde sav u n u r. Eşit d ü zey d e g ö rd ü ğ ü rah ip leri ve k utsal ayinleri, Ktıis.ıl Söz’ün ö n ü n d e k i engeller o la ra k eleştirir. Bkz. H .B . W o rk m a n ,/o /w W yclif, O x fo rd , 1926, 2 cilt; L. C h ristia n i, “ W y clif” m ad d esi, Dictionnaire de theologie catholique içinde, 1950, cilt 15/2, *. 3 5 8 5 -3 6 1 4 ; K.B. M cF arlan e , John W ycliffe and the Beginnings o f English N onconform ıty, l.oıul ra , 1952. 45

J o h n W esley (1 7 0 3 -1 7 9 1 ), 18. yüzyılda P ro testan lığ ın içerisinde kökensel im an ın yeniden yapıl.ın m asını sav u n a n Revival o f Religion h arek etin in tem el ak ım la rın d a n o la n M cto d ıstlrrın k m m tıu ı Bkz. G.S. W akeficld, “ W eslcy" m ad d esi, Dictionnaire de sfnritnulite ascetitfm' et tnystnıur ı^ıtı«tr. cilt 16, |9Y 4, s. I 174 I W2.


n en, yönetilm e h a k k ın ın yanı sıra nasıl ve k im in ta ra fın d a n yönetildiğini b il­ m e hakkı e trafın d a şekillenen bu b ü y ü k isy an lar, p a s to ra l ik tid a rın d erin le­ m esine bir biçim de yeniden d ü zenlenm esine bağlıdır. N eticed e feodal tip te k i ik tid a r devrim lerle karşılaşm ış ve kendisini tasfiye edip B atı’n ın ta rih in d e n birkaç kalıntı d ış ın d a - k a p ı d ışarı etm iş o la n b ir dizi süreç yaşam ıştır. A ntifeodal devrim ler o lm u ştu r am a asla a n ti-p a sto ra l b ir devrim o lm am ıştır. P as­ to rallik , kendisini ta rih te n ta m a m e n silecek derin b ir d ev rim sürecini h âlâ y a ­ şam am ıştır. E lbette b u ra d a bu p asto ralliğ in ta rih in i ç ık a rm a k söz k o n u su değildir. Y alnızca belirtm ek isterim ki, bu ta rih h en ü z gerçek a n la m d a y azılm am ıştır tab ii b u ra d a ihtiyatlı o lm ak gerek, bu k o n u d a b enden d a h a yetk in in sa n la ra , yani bana değil tarih çilere b a şv u rm ak gerek. K iliseye bağlı k u ru m la rın tarih i yazıldı. D o k trin le rin , in a n ç la rın , d in î tem sillerin ta rih i yazıldı. G erçek d in î p ra tik le rin , y ani in sa n la rın n asıl ve ne z a m a n g ü n a h ç ık a rd ık la rın ın , ayin yaptık ların ın vb. ta rih i yazıldı, yazılm aya çalışıldı. F a k a t p a sto ra l tek n ik lerin , bu tek n ik ler üzerine üretilen d ü şü n celerin , b u n la rın gelişim inin, u y g u lan m a ­ sının, giderek incelm esin in ta rih i, p a sto ra lliğ in u y g u la n m a sın a bağlı fark lı analiz ve bilme tip lerin in ta rih i, b an a öyle geliyor k i h enüz yazılm adı. O ysa, H ıristiy an lığ ın b a şla n g ıc ın d a n beri, p a s to ra llik y aln ızca gerekli bir k u ru m o larak görülm ekle k alm ad ı; yalnızca k im ilerine d a y a tıla n b ir b u y ru k la r b ü tü ­ nü ve başk aların a ta n ın a n b ir ay rıcalık lar b ü tü n ü o la ra k gö rü lm ed i. P a sto ra l­ lik üzerine, inanılm az b o y u tla ra v a ra n , yalnızca y a sa la r ve k u ru m la r ü ze rin ­ de yoğu n laşm ak la y etinm eyen [...]* te o rik b ir d ü şü n ü m , felsefeye d en k bir d ü şü n ü m o rtay a k o n d u . U n u tm a m a k gerekir ki Aziz N enizili G reg o riu s, in ­ sanların pasto rallik le b u şekilde yönetilm e san atın ı te k h n e te k h n ö n , ep istem e epistem ön, yani “ sa n a tla rın s a n a tı” ya d a “ bilim lerin b ilim i” o la ra k ta n ım la ­ yan ilk kişidir.46 Bu, d a h a so n ra 18. yüzyıla k a d a r tan ıdığınız geleneksel bi­ çim de, yani ars a rtiu m , regim en a n ım a ru m 47 o la ra k sü rm ü ştü r: A rs a rtiu m , “ ru h ların rejim i” ya d a “ ru h la rın y ö n e tim i” dir. F a k a t bu terim i yalnızca te ­ m el bir ilke o larak değil, polem ik keskinliği içinde ele a lm ak gerekir. Ş undan

(*) 46

47

Bir kelime duyulm uyor. Gregoire de N azianze, D iscours 1, 3, çev. J. Laplace, Cerf, Paris, 1978, s. 110-111: “G erçekte, varlıkların en farklısı ve en karm aşığı olan insanı yönlendirm ek, sanatların sanatı (tekhne tekh­ nön) ve bilimlerin bilim idir (episteme epistem ön )**. Bu ifade, I. G regorius’un P astoral eserinin ilk satırlarında bulunur (G regorius, Nenizili Gregorius'un D iscours eserini R ufin’in Latince çevirisinden biliyordu): ars est artium regimen anim arum (“ ruhların yönetim i, sanatların sanatıdır**), Regle pastorale, çev. C h. M orel, C erf, Paris, 1992, ■. 128-129.


dolayı: N enizili G regorius’tan evvel ars artium , regim en anim arum , epistem e epistem ön neydi? B ütün b u n lar felsefeden ibaretti. Y ani 17. ve 18. yüzyıllar­ dan uzun zam an önce o rtay a çıkan bu yeni ars artium , yani H ıristiyan Batı’da felsefenin yerini alan şey, başka bir felsefe değildi, h a tta teoloji bile değildi, pastorallikti. İnsanlara başkalarını yönetm eyi öğreten, kim i insanlara da baş­ ka insanlar tarafın d an yönetilm eye m üsaade etmeyi öğreten bu sanattı. İşte, tam anlam ıyla bilim o larak düşünülen şey, sanatların sanatı, bilgilerin bilgisi o larak on beş yüzyıl boyunca düşünülen şey, birilerinin başkaları tarafından yönetilm esinin, gündelik yönetim in, p asto ral yönetim in bu oyunuydu. Öyle sanıyorum ki tüm bilgilerin üzerindeki bu bilginin, bu insanları yönetm e sanatının kim i özelliklerini ortay a koym ak isteseydik, hemen şunu belirtm ek gerekirdi:"' Geçen sefer İbraniler hakkında söylediklerim izi hatırla­ yın. İbranilerde bu çob an tem asının M ısırlılardan ve A surlulardan çok daha önem li olduğunu, dinî yaşam a ve İbrani halkının kendisine dair tarihsel kav rayışına bağlı olduğunu biliyoruz. H er şey p astoral biçim de m eydana geliyor du, çünkü T anrı çobandı ve Y ahudi halkının sağda solda gezinmesi [errattce|, sürünün otlağını arark en sağda solda gezinm esiydi. H er şey bir anlam da pas toraldi. Yine de iki noktayı belirtm ek gerekir. İlk o larak , çoban-sürü ilişkisi, T anrı ile insanlar arasın d ak i çoklu, karm aşık ve sürekli ilişkilerin çehrelerin den yalnızca biriydi. T an rı ço bandı, am a aynı zam anda ço b andan başka bir şeydi. Ö rneğin yasa koyucuydu; ya da bir kızgınlık anında sürüsüne yüz çevi rir ve on u kendi haline bırakırdı. T arih te ve İbrani halkının örgütlenişinde, çoban-sürü ilişkisi, T an rı ile halkı arasındaki ilişkilerin kavranabileceği tek biçim, tek boyut değildi. İkinci olarak - b u nokta özellikle ö n em li-, İbraııilcı de tam anlam ıyla p asto ral bir kurum yoktu. İbrani top lu m unun içinde kimsi' diğerlerinin p astö rü değildi. D ahası (geçen sefer hatırlatm ıştım size bunu), D avudi m onarşinin kurucusu olan D avut dışındaki İbrani kralları özel olarak insanların pastö rü olarak belirtilm em işti. Diğerleri ise, ancak görev ihmalle rinin eleştirilmesi ya da ne k a d a r k ö tü ço b an lar o ld uklarının gösterilmesi sö/ konusu olduğunda çob an o larak belirtilm iştir. İbranilerde kral hiçbir zam an olum lu, doğru d an ve dolaysız biçim inde çoban o larak belirtilmez. T anrı dı şında çoban yoktur. Buna karşılık, H ıristiyan Kilisesi’nde çoban tem asının diğer tem alar .1 göre bir anlam da özerkleştiğini, T anrı ile insanlar arasındaki ilişkinin yalnız ca bir çehresi ya da boyutu olm akla kalm adığını görüyoruz. Ç obanlık yalın/

(*)

M. Foucault rk lrr: I lıristiyuıı Kilisede p.ısîor.ıllıftın luınıım.tll.ı^m.mm nıtr lry rn |cy (inim


ca diğerlerinin y a n ın d a sü rd ü rü le n b ir ilişki değil, tem el ve öze d a ir bir ilişki, tü m diğerlerini k a p sa y a n bir ilişkidir. A yrıca bu ilişki, y asaları, k u ra lları, te k ­ n ikleri, usulleri o la n b ir p asto ralliğ in içinde k u ru m sallaşır. Y ani p asto ra llik özerk , kapsayıcı ve belirli hale gelecektir. K ilise’nin h er bir k a tın d a k i o to rite ilişkileri, ço b an ın sü rü sü ü zerin d ek i ay rıcalık ları ve sü rü sü n e d a ir görevleri etrafın d a k u ru lu r. T a b ii ki İsa ç o b a n d ır ve k a y b o lm u ş sü rü y ü yeniden T an rı’ya g ö türm ek için kendisini feda eden ç o b a n d ır - h a tta kendini genel o la ra k sü rü için değil, k o y u n la rın tek tek her biri için feda eder. B u rad a d a bildiğiniz gibi o M usacı tem ayı, y ani tehlikede o la n tek bir k o y u n u k u rta rm a k için sü ­ rü sü n ü n tam am ın ı tehlikeye a ta n iyi ço b a n tem asın ı b u lu ru z .48 A ncak M u sacı lite ra tü rü n yalnızca b ir tem ası o lan şey, şim di K ilise’nin b ü tü n ö rg ü tle n ­ m esinin m ihenk ta şın a d ö n ü şecek tir. İlk ç o b a n elb ette İsa ’d ır. Y eni A h it’te yer alan İbranilere M e k tu p ’ta şu n u o k u ru z : “T a n rı, k o y u n la rın b ü y ü k p a stö rü n ü , R abbim iz İsa’yı ö lü ler a ra s ın d a n d iriltti” .49 İsa p a s tö rd ü r. H a v a rile r de ço b a n d ır, kendilerine em an et edilen sü rü leri tek er te k er ziy aret eden pastö rle rd ir - günlerin in so n u n d a , h a y a tla rın ın so n u n d a , o büy ü k g ü n geldiği za ­ m an, sü rü d e o lu p bitm iş h er şeyden so ru m lu tu tu la c a k la rd ır. Y u h an n a İncili, 2 1 , 15-27: İsa P e tru s’a k o y u n la rın ı g ü tm e sin i, k u z u la rın ı g ü tm esin i e m re ­ d e r.50 H av ariler p a stö rd ü r. P isk o p o slar da p a s tö rd ü r, ö n sa fla ra yerleştiril­ m işlerdir ki, (Aziz C y p ria n u s’un 8. m e k tu b u n d a n alın tılıy o ru m ) “custodire g reg e tn ”, yani “ sü rü y ü k o ru y a b ilsin le r” ,51 ya d a (bu kez 17. m e k tu p ta n a lın ­ tılıyorum ) “fovere o v e s", “ k o y u n larla ilg ilensinler” .52 B ütün O rta ç a ğ boy u n -

48

49 50

51

52

Bkz. Luka, 15, 4: “ Sizlerden birinin yüz koyunu olsa ve bunlardan bir tanesini kaybetse, doksan dokuzunu çölde b ırak arak kaybolanı bulana dek onun ardına düşm ez m i?” (bkz. Hezekiel 34, 4); M atta 18, 12’de de aynı m etin vardır; Y uhanna 10, 11: “ Ben iyi pastörüm ; koyunları için hayatı­ nı veren iyi p astö r” . Ayrıca bkz. 10, 15. Aziz Pavlus, İbranilere M ektu p , 13: 20. Y uhanna, 21, 15 (Fransızca baskıda: “ 15, 17” - ç . n . |: “ Yemekten sonra İsa, Sim un Petrus’a, ‘Y u­ han n a oğlu Sim un, beni b u nlardan d aha çok seviyor m usun?’ diye sordu. Petrus, ‘Evet, ya R ab ’ dedi, ‘Seni sevdiğimi bilirsin.’ Isa ona, ‘Kuzularım ı o tla t’ dedi. İkinci kez yine o n a, ‘Y uhanna oğlu Sim un, beni seviyor m usun?’ diye sordu. O d a, ‘Evet, ya R ab, seni sevdiğimi bilirsin’ dedi. İsa ona, ‘K oyunlarım ı g ü t’ dedi. Ü çüncü kez ona, ‘Y uhanna oğlu Simun, beni seviyor m usun?’ diye sordu. Petrus kendisine üçüncü kez, ‘Beni seviyor m usun?’ diye sorm asına üzüldü. ‘Ya R ab, sen her şeyi bilirsin, seni sevdiğimi de bilirsin’ dedi. İsa o n a, ‘Koyunlarım ı o tla t’ dedi.” Aziz C yprianus (l.S. yaklaşık 200-259), C orrespondance, B ayard, Paris, ikinci baskı Les Belles Lettres, Paris, 1961, cilt 1, 8. m ektup, s. 19: “ [...] incum bat nobis qui videm ur praepositi esse et vice pastorum custodire gregem ” (“göründüğü kadarıyla, sürüye göz kulak olm a işi, onu yönlen­ dirm ek ve pastörlerin işlevini yerine getirmek üzere sürünün başında bulunan bizlere düşüyor"). A .g.e., 17. m ektup, s. 49: “ Q u od quidem nostros presbyteri et diaconi m onere debııeraııt, ut cum m rn d atas sibi oves foverent |. . . |” (“ İşte papa/, ve diyakozlarım ızın, onlara eınanet rdılrıı koyıınl.ı m ı srrpılııırsı ıçııı ım ırillrriıııi/c lı.ıtırljtın.m g rrrk rıı »ey")-


ca pastoralliğin temel m etni o larak kalan, H ıristiyan pastoralliğin İncili olan ve çok sık yeniden yayınlanan I. G regorius’un Regula pastoralis (Pastoral ya ­ şam ın Kuralı) k ita b ın d a -k i aynı zam anda Liber pastoralis53 (Pastoral Kitap) diye de adlan d ırılır-1 . G regorius piskoposu sıkça “p a stö r” olarak adlandırır. Bir cem aatin başındaki başrahipler [abbe] sıkça “ p a stö r” o larak adlandırılır­ lar. Bu k o nud a N ursialı B enedictus’un Kurallar kitabına da bakabilirsiniz.54 N ihayet H ıristiyanlık, papazlık bölgelerini [paroisses] esas alan bir ö r­ gütlenm eye geçtiğinde ve O rtaçağ boyunca toprağı papazlık bölgelerine göre b öldüğünde,55 papazların [cures] p a stö r olarak adlandırılıp adlandırılam ayacağı sorunu kalır geriye - d ah a doğrusu bu sorun o rtaya konm uş olur. Ve bildiğiniz gibi bu, bizzat R eform ’un kendisine, ya da en azından sonu Reform ile biten bir dizi kriz, itiraz ve tartışm a dizisine yol açan so ru n lard an biridir. Papazlık bölgeleri oluştuğu an d a, papazların p astö r olup olm adıkları sorusu tartışılm aya başlanm ıştır. W yclif’e göre p astö rd ü rler.56 H er biri kendine öz­ gü cevaplar veren bir dizi Protestan kilisesine göre de öyledirler. 17. ve 18. yüzyılların Jansenistleri için de öyledirler.57 Bütün b unlara karşı Kilise şöyle cevap verir: H ayır, pap azlar p astö r değildirler.58 1788 senesinde dahi, M arius 53 54

55

56

57

58

Ya da, daha sade bir biçimde, Pastoral. I. Gregorius, Regula pastoralis, Eylül 590 ile Şubat 591 arasında yazılmıştır; PL 77, s. 13-128. Saint Benoît, Regula sancti Benedicti / La Regle de Saint Benoit (6 . yüzyıl), çev. A. De Vogüe, Cerf, Paris, 1972. Bkz. 2, 7-9, cilt 2, s. 443: “ Ve başrahip, aile babasının koyunlarında saptadığı her tür sayım hatasından pastörün sorum lu olacağını bilmelidir. Buna karşılık, eğer pastör, itaatsiz ve ya­ ram az bir sürünün hizmetine tüm çabasını sunmuşsa, onların zararlı eylemlerine pür dikkat kesil­ mişse, bu pastör T anrı’nın yargısında aklanacaktır [...]” . Bu papazlık bölgelerinin \paroisses] Kilise yasalarına uygun tanım ı ile bunların 5. yüzyıldan iti baren oluşum ları ve doğuşlarındaki hukuki koşullar hakkında bkz. R. N az, “ Paroisse” maddesi, Dictionnaire de droit canonique içinde, Librairie Letourzey et Anne, cilt 6 , Paris, 1957, s. 1234 1247. Foucault’nun bu konudaki doğrudan kaynağı B. D olhagaray’ın makalesidir: “C ures", Dic­ tionnaire de theologie canonique içinde, Paris, Letourzey et Anne, cilt 3, 2, 1908, s. 1234-1247 Bkz. B. D olhagaray, a.g.e., s. 2430, S 1: “Presbiteryen adı verilen sapkınlar, sonra ise Wyclif, Jan Hus, Luther, Calvin vb. sıradan rahiplerin piskoposlarla aynı mevkide olm alarını sağlam ak istedi. Trente Konsili bu hatayı kınam ıştır.” A.g.e., s. 2430-31. “ 13. ve 14. yüzyılların Sorbonne’cuları ile 17. yüzyılın Jansenistleri, rahiplerin gerçekten de tanrısal bir kökü olduğunu, müminler üzerindeki otoritelerini T anrı’nın onlara balı şettiğini kabul ettirm ek istiyorlardı. O kadar ki rahibin eşi Kilise, Piskoposunki katedral olacaktı; rahip pastör olması nedeniyle halkının yönetiminden sorumlu olacaktı - bir bölgede hiç kimse ra hibin izni olm adan kutsal görevi yerine getiremeyecekti. O nlara göre bunlar yalnızca rahipliğe mi tanrısal haklardı.” A.g.e., s. 2432, § 3 (soru: “ Rahipler kelimenin tam anlamıyla pastör m üdürler?"): “ Aslına h ıkı lacak olursa, bu pastör adlandırm ası yalnızca piskoposlara yakıştırılabilir. Kilise'niıı prensleri lııı ifadede içerilen özellikleri yerine getirirler. Piskoposlara, havarilerin şahsında, İsa’nın süriısiımı cıl latm a, müminleri eğitme ve yönetm e yönündeki tanrısal iktidar bahşedilmiştir. Incil'deki in d in in bunu gösterir; yorum cular bu noktada tereddüt etmezler; geleneksel eğitim bıı koıııul.ı lırııılıkıı dir. | ...| Ilalk , rahiplerine pastör unvanını verdiğinde, bıınıın ancak piskoposlar «ayrımılr muidi


L u pus’un D e parochiis isim li eserinde p a p a z la rın p a s tö r o ld u ğ u y ö n ü n d e k i konsil öncesi ve so n rası b ir b ağ la m d a a rtık genel o la ra k k a b u l g ö rm ü ş o la n tezi eleştirilir.59 H e r d u ru m d a - b u p a p a z la r m eselesinin u c u n u açık b ırak alım - İ s a ’d a n b a şrah ip ve p sik o p o sla ra k a d a r K ilise’nin tü m örg ü tlen işi p a sto ra l bir ö rg ü t­ lenm edir. Kilise’deki ik tid a rla r, ço b a n ın sü rü sü n ezdindeki ik tid arı o la ra k o r­ taya k o n m u ş tu r- yani bu şekilde ö rg ü tlen m iş ve h ak lılaştırılm ıştır. Ayin ik ti­ d a rı, örneğin vaftizd en k a y n a k la n a n ik tid a r nasıl b ir ik tid a rd ır? V aftiz koyunları sürüye çağ ırm ak tır. Peki ya k u d a s [com m u n io n ] ayini? O d a ru h a n i besini verm ektir. S ürüyü terk eden k o y u n la rı k efaret yoluyla yeniden k a z a n ­ m ak tır. Y argılam a ik tid a rı d a b ir p a stö r, b ir ç o b a n ik tid arıd ır. Bu yarg ılam a ik tidarı, p a stö r o la ra k p sik o p o sa sü rü n ü n ta m a m ın ı hastalığı ya da y a rattığ ı sk an d a llarla tehlikeye a ta n k o y u n u sü rü d e n u z a k la ştırm a h ak k ı verir. O h a l­ de dinî ik tid a r, p a sto ra l ik tid a rd ır. N iy ah et, kesinlikle tem el ve öze d a ir b ir özellik: Bu genel a n la m d a p a s­ to ra l ik tid ar, H ıristiy an lık b o y u n ca p o litik ik tid a rd a n ayrı k alm ıştır. B unun anlam ı dinî ik tid arın sadece bireylerin ru h u y la ilgilenm e görevini üstlenm iş olm ası değildir. T ersin e, p a sto ra l ik tid a r, bireylerin ru h larıy la a n c a k bu ruh yönlendirm esi bir m ü d a h a le g erektirdiği ö lçüde ilgilenir: M ü d a h a le d e n kasıt d a, gündelik d a v ra n ışa , y aşam ların idaresine, a m a aynı z am an d a v arlık ların , zenginliklerin, şeylerin idaresine yönelik b ir m ü d a h a le d ir. Bu p a sto ra l ik tid a ­ rın tem el özelliklerinden, aynı za m a n d a d a tem el p a ra d o k sla rın d a n b irid ir ve gelecek hafta bu m eselenin ü zerinde d a h a fazla d u ra c a ğ ım .60 Bu ik tid a r yal­ nızca bireyleri değil, to p lu lu ğ u d a ilgilendirir - Aziz Y an n is K h ry so sto m o s’un m etinlerinden biri şöyle der: P sikopos her şeye göz k u la k olm alıd ır, d ö rt bir ta ra fa b ak m alıd ır, çü n k ü yalnızca bireylerle değil, şeh rin tam am ıy la ve n ih a ­ yet orbis terrarum ile, yani b ü tü n d ü n y a ile ilgilenm elidir (b ü tü n b u n la r D e

59

60

kün olduğunu çok iyi bilir vc rahiplerin ancak onlarla birlik halinde olduğunda, onların yasasına itaat ettiği sürece bu unvanı taşıyabileceğini bilir.” M ariu s L upus, De Parochiis ante a n n u m C hristi m illesu m , Bergom i, a p u d V. A ntoine, 1788: “ C ertum est pastoris titulum parochis non q uadrare; unde et ipsum hodie n u nquam im partit Ecclesia rom ana. Per pastores palam intelliguntur soli episcopi. Parochiales presbyterii nequaquam a C hristo D om ino au cto ritatem habent in plebem şuam , sed ab episcopo (...) hic enim titulus solisepiscopisdebetur” (alıntılayan B. D olhagaray, “ C ures", col. 2 432, 1789 Venedik baskısı, cilt. II, s.314). 2. V atikan konsilinden sonra yayınlanan kilise hukuk kan u n u n u n 515, $1 ve 519. m adde­ leri, papazların pastoral işlevini açıkça belirtir: (“ Papazın sorum luluğundaki bölge [paroisse], bel­ li bir kilisenin içinde sürekli şekilde oluşturulm uş olan, m üritlerden m üteşekkil belli bir cem aattir. Bu bölgenin pastoral sorum luluğu papaza ve kendi pastörüne, ilgili piskoposun otoritesi altında verilm iştir"; “ papaz, ona verilmiş olan bölgenin p a stö rü d ü r.” M. Foucault sonraki derste regimett am m arum 'un hu m addi özelliğine değinm iyor.


sacerdotio'd a b ulunur).61 O halde bu iktidar, ereğini öteki tarafta bulsa bile, dünyevi bir ik tidardır. Buna rağm en bu iktid ar Batı Kilisesi’nde -D o ğ u Kili sesi’ni bir kenara b ıra k a lım - politik iktid ard an tam anlam ıyla bağımsız bir ik tid ar olm u ştu r. V alen tin ian u s’un A m brosius’u M ila n o ’yu yönetm esi için yolladığı sırada yaptığı o m eşhur sert uyarıda bu ayrılığın yankılarını duym ak gerekir. O nu M ilan o ’ya “m em ur o larak değil, p asto r o la ra k ”62 yollamıştır. Bu ifade sanırım b ütün H ıristiyanlık tarihinde bir tü r temel ilke ya da yasa olarak kalm ıştır. Burada iki n o k ta n ın altını çizm ek istiyorum . İlk o larak, elbette Kili se’nin pastoral iktidarı ile politik iktid ar arasında bir dizi etkileşim , dayanak noktası ve geçişlilik olduğu gibi, iyi bildiğiniz ve üzerinde durm ayacağım bir dizi çatışm a da m evcuttur. Öyle ki, pasto ral iktidarla politik iktidar arasında ki kesişim, Batı’da tarihsel bir gerçekliktir. A m a bana öyle geliyor ki -b u tc mel bir n o k ta d ır- b ü tü n bu etkileşim lere rağm en, bütün bu kesişimlere, des teklere ve dayanak nok taların a rağm en, pasto ral iktidar, en azından 18. yüz yıla kad ar, kendi biçimi, işleyiş tipi ve içsel teknolojisi içerisinde, kesinlikle özgül ve politik iktid ard an bağımsız o larak varlığını sürdürecektir. O nunla aynı şekilde işlemez. Pastoral iktid ar ile politik iktidarı uygulayanlar aynı kı şiler olsalar bile -k i H ıristiyan Batı’da bu böyle o lm u ştu r-, ayrıca Devlet vc Kilise tahayyül edebileceğimiz bütün ittifak biçimlerine girm iş olsa bile, öyle sanıyorum ki pasto ral iktidarın bu özgüllüğü H ıristiyan Batı’nın çok teııu-l bir niteliği olarak baki kalm ıştır. İkinci nokta: Bu ayrılığın sebebi tarih açısından büyük bir sorundur vc en azından benim için bir gizem dir. H er d u ru m d a, şu an d a ya da gelecek se fer bu sorunu çözm e, h a tta o n u n karm aşık boyutlarını ortaya koym a iddiam hiçbir şekilde yok. N asıl olm uş da bu iki iktid ar tipi, politik iktidar ve p asto ­ ral iktidar, kendi özgüllüklerini ve fizyonom ilerini korum uşlardır? Bu bir sn 61

62

Jean Chrysostom e (l.S. yaklaşık 345-407), D e sacerdotio, İ.S. yaklaşık 390 tarihinde yazılını) / Fransızca çeviri: Sur le sacerdote, çev. A. M alingrey, Paris, 1980, 6. Kısım, 4. Bölüm, s. 314 MS; “Rahibe, bütün dünyanın yönetimi ve başka bazı zor görevler verilmiştir"; Patrologia Grueıa, cıl J-P. Migne, cilt 17, 1858, s. 677. ö zg ü n cümlede “ p astor” kelimesi geçmez. Bu kelime, Am brosius’un Paulinus tarafından ya/ıl.m yaşam öyküsünde geçer (Vita saneti A m brosii mediolanensis episcopi, a Paulitto ejus notana •*</ beatum Augustinum conscripta), 8, PL 14, s. 29D: “ Qui inventus, cum custodiretur a populn, m u sa relatio est ad elementissimum im peratorem tun Valentinianum , qui sum m o gaudio aıccpit <|iı od judex a se direetus ad sacerdotium peteretur. Laetabatur etiam Probus praefcctus, ijimkI vrı bum ejus im pleretur in Ambrosio; dixerat enim proficiscenti, cum m andata ab codrnı d.ırnıtıır, ut moris est: Vade, ugc m m ut ju d ext sed ut episcopus". Bıı mesele lu k k ııu h hk/.. omrftııı 1 1 I vmı C.ıın|>mİMusrı>, I es Peres latms (özgüıı eser: I.ateınısıbe k ın ln ınrtitcr, K ulılh.ım tıırı, StuıiK.ııi, IYM)), ^rvıı ı ( A M orcun, I ^f>7; ycııiılcıı lusını 1 r Snııl, r.ıım , 1 *. I I I II-’


ru n . İzlenim im şu ki, D o ğ u H ıristiy an lığ ın ı incelem iş o lsay d ık , o ra d a d ah a farklı bir süreç, b ir gelişim , d a h a güçlü bir iç içe geçm e, belki birinin ya d a d i­ ğerinin özgüllü ğ ü n ü k ay b ettiğ in i g ö rü rd ü k , b ilem iy o ru m . N e o lu rsa o lsu n , b ir tek şey b an a açık g ö rü n ü y o r: B ütün bu etkileşim lere rağ m en , p a sto ra l ik­ tid a rın özgüllüğü aynı kalm ıştır. K ral -y a n i P la to n ’un ta n ım ın ı, özgüllüğünü ve ö zü n ü aradığı o k r a l- kral o la ra k kalm ıştır; h er ne k a d a r bazı geçiş ya da telafi m ek an izm aları, m esela F ran sa ve İn g iltere’de k ra lla rın d in î tö ren lerle taç giym eleri ya d a k ra lın bir p isk o p o s gibi görülm esi ve o n u n la aynı derece­ de k u tsal olm ası gibi o lg u lar olsa d a , d u ru m b u d u r. B ütün b u n la ra rağ m en , k ral kral o lara k , p a stö r de p a stö r o la ra k kalm ıştır. P a stö r ik tid a rın ı m istik bir k ip içinde uygu lam ıştır, k ral ise im p a ra to rlu k k ip in d e... H ıristiy an p asto ralliği ile im p a ra to rlu k egem enliği a ra sın d a k i ay rım ya d a b u n la r a ra sın d ak i h ete­ rojenlik bana k alırsa B atı’nın a y ırt edici özelliklerinden b iridir. Bir kez d ah a söyleyeyim , D o ğ u ’da b u n u n aynı şekilde o ld u ğ u n u d ü şü n m ü y o ru m . M esela A lain Besançon, o n beş sene önce yazdığı T sarevitch im m o le k ita b ın d a m o ­ narşiye özgü bazı tem aları ele alır ve eski R us to p lu m u n d a , h a tta m o d e rn to p ­ lu m da örgütlendiği, y aşandığı, algılandığı şekliyle p o litik egem enlik içerisin­ de H ıristiyan te m a la rın nasıl m evcut o ld u ğ u n u g ö sterir.63 Son o la ra k size geçen g ün te sa d ü f eseri o k u d u ğ u m bir şeyden söz e t­ m ek istiyorum : Siniavski’nin G ogol üzerine yazdığı ve yeni y ay ın lan an k ita ­ b ın d ak i bir G ogol alıntısı.64 G ogol, Ç a r’ın ne o ld u ğ u n u , ne olm ası g erek tiğ i­ ni tan ım la m ak için J o u k o v k si’ye yazdığı 1846 tarih li b ir m e k tu p ta R us İınpara to rlu ğ u ’nun geleceğinden söz eder, İm p a ra to rlu ğ u n h em m ükem m el biçim i­ ni kazanacağı, hem de politik ilişkinin, y ani h ü k ü m ra n la teb aası a rasın d a k i hâkim iyet ilişkisinin g erektirdiği d u y g u lan ım y o ğ u n lu ğ u n a ulaşacağı a n d a n söz eder ve n ih ay et iç barışını sağlam ış o lacak bu İm p a ra to rlu k h ak k ın d a şö y ­ le der: “ İnsan, insanlığın b ü tü n ü n e d a ir d a h a önce hiç hissedilm em iş bir aşk63 64

A. Besançon, Le Tsarevitch immole. Im sym bolique de la loi dans la culture russe, Plon, Paris, 1967, ikinci bölüm : “ La relation au souverain” , s. 80-87, yeniden basım Payot, Paris, 1991. A. Siniavksi, D ans Vombre de G ogol, çev. G. N ivat, Le Seuil, P aris, 1978. G ogol’un Joukovski’ye yazdığı bu kurgusal m ek tu b u n çevirisi için bkz. “ Şairlerim izin lirizm ine d a ir ” (“ Sur le lyrism e de nos po etes” çev. J. Jo h a n n et, Passages choisis de m a correspondance avec mes am ts, 1846, M ektup X, N icolas G ogol, O E uvres completes, içinde, G allim ard, “ B ib)iotheque de la P leiade” , Paris, 1967) s. 1 5 40-1541. Sovyet rejim inde m uhalif olm uş, A bam T ertz tak m a ism iy­ le rejim i eleştirdiği (Recits fantastiques, P aris, 1964) için altı yıl çalışm a k am pına m ahkûm edil­ miş olan A ndre Siniavski (1 9 2 5 -1997), 1 9 7 3 ’ten beri P aris’te yaşıyordu. D an s Vombre de G ogol eseri esas o larak m ahkûm iyeti sırasında yazılm ıştı. F oucault S iniavksi’yi H aziran 1977*de, Brejnev’in Fransa ziyaretini eleştirm ek için R ecam ier tiy atro su n d a düzenlenen to p lan tıd a tan ım ış­ tı (bkz. Daniel D efert’in hazırladığı kro n o lo ji, D E , I, s. 51). Sovyet m uhalefeti h.ıkkııul.ı bkz. s. 178, 27. nni


la dolacak. O ysa tek tek bizleri hiçbir şey [bu] aşkla d o ldurm ayacak. Bu aşk ideal, yapay ve tam am lanm am ış olarak kalacak. Bu aşkı yalnızca bütün in­ sanları bir insanı sever gibi sevme k uralına değişmez bir biçim de sarılanlar ta ­ şıyabilecek. H ü k ü m ran , [yani çar,] tebaasının en alt sınıftaki son üyesine ka d a r herkesi sevdiği için, b ütün krallığını kendi bedenine d önüştürdüğü için, m utsuz halkı uğruna gece gündüz acı çektiği, ağladığı için, aşkın bu kadir i m utlak sesini taşıyabilecek - ancak aşkın bu sesi kendini insanlığa duyurabi­ lir, ancak o canları yakm adan y aralara dokunabilir, ancak o farklı toplum sal sınıfları teskin edebilir ve devlete uyum u hâkim kılabilir. H alk, ancak [Sezar| nihai yazgısını sonuna erdirdiği zam an, yani Aşk olan o V arlık’ın yeryüzüııdeki imgesi olduğu zam an iyileşebilir.”65 Bence b u rad a H ıristiyan bir h ü ­ küm ranın açık bir imgesi var ve bu imge Batı’nın özellikleri arasında değil. Batılı hüküm ran Sezar’dır, İsa değil. Batılı p astö r de Sezar değildir, İsa’dır. Gelecek sefer, p astoral iktidarla politik iktidar arasındaki bu karşılaş­ tırm ayı biraz derinleştirm eyi, pastoral iktidarı kendi biçimi içerisinde ele alıııa yı, politik iktidara nazaran nasıl özgül olduğunu gösterm eyi deneyeceğim.

65

A.g.e., çev. Nivat, s. 50. Foucault’nun okuduğu metin, Özgün metne oranla kimi küçük (.ırklılık lar içeriyor, bunları köşeli parantez ile belirttik: “İnsan, insanlığın tüm üne karşı daha öner n<uul memiş bir aşkla dolacaktır. Biz ise, bireyler olarak alındığımızda, hiçbir şey bizi bu aşkU dolılm mayacak, bu aşk hep ideal, yapay, eksik kalacak. Yalnızca bütün insanları tek bir insan hı srv me kuralını şiar edinenler bu aşkı tadacak. Krallığındaki tüm insanları en alt sınıftaki rn s i m i irl’.ı.ı üyesine kadar sevdiği için, biitün krallığını kendi bedenine dönüştürdüğü için, mutsuz lı.ılkı n,ın sabah akşam ağlayıp acı çektiği için, hüküm ran aşkın bu kadir-i mutlak sesine l<«ıvıı^ııııı^ı 111 m sanlığa kendisini anlatabilm enin, tahriş etmeden yaralara dokun.ıhilmcniıı, Kırklı loplmns.ıl sınıl ları teskin etmenin ve devlete ahenk Kctirmeniıı tek yolu bıulıır. I l.ılk, aiK.ık lıukıımr.ııı en buyul y.ı/^ısını ttrr^cklc} 1ıu!ığınilc, y.ını A>k ol.ın Kiğı’nın ycryıı/uınlckı ım^rsı olılıı£ıııı<l.ı m 'n.rkirıı iyi l«*>rt rl<lir.**


Pastoralliğin analizi (son). - Hıristiyan pastoralliğinin Doğu ve İbra ni geleneklerine nazaran özgüllüğü. - Bir insanları yönetme sanatı. Bu sanatın yönetimselliğin tarihindeki rolü. - 3. ve 4. yüzyıllarda Hı ristiyan pastoralliğinin temel özellikleri (Aziz Yannis Khrysostomos, Aziz Cyprianus, Aziz Ambrosius, I. Gregorius, Cassianus ve Nursialı Benedictus): 1) Selametle kurulan ilişki. Bir hak etme ve etmeme ekonomisi: a) Analitik sorumluluk ilkesi; b) kapsayıcı ve anında de vir ilkesi; c) kurbansal ters çevirme ilkesi; d) ters çevrilmiş karşılık ilkesi. 2) Yasayla kurulan ilişki: Koyun ve onu yönlendiren kişi ara sında bir tam bağlılık ilişkisinin kurulması. Bireysel ve ereklendirıl memiş bir ilişki. Yunan ve Hıristiyan apatheia’\an arasındaki fark. 3) Hakikatle kurulan ilişki: Gizli hakikatlerin üretimi. Pastoral öğreti ve vicdan idaresi. - Sonuç: özgül bireyselleştirme kiplerinin doğuşuna işaret eden, mutlak anlamda yeni bir iktidar biçimi. Bunun öznenin tarihi açısından taşıdığı büyük önem.

ugün, herhalde sizlere biraz fazla uzun gelmiş olan b ü tü n bu çoban, pas tö r ve p asto rallik hikâyelerini n o k talam ak istiyorum . Gelecek sefer dc yönetim so ru n u n a, yönetm e san atın a, 17. ve 18. yüzyıllardan itibaren gelişen yönetim sellik so ru n u n a geri döneceğim . O yüzden p astorallik meselesini bıı gün kapatalım . Geçen sefer Incil’deki çobanla P lato n ’daki dokuyucuyu ve İbrani p;ıs törüyle Y un an yöneticiyi karşı karşıya getirdiğim de gösterm eye çalıştığım şey, bir yanda p astö r tem asını ve insanları yönetm e şekli olarak pastoral biçi mi hiç bilmeyen bir Y unan âlem inin ya da Y unan-R om a âlem inin olduğu, dı ğer yanda ise özellikle İbrani k ü ltü rü n d en , az çok yakın bir D oğu’dan geleıı ve H ıristiyanlığın kendisine m al ederek Y ahudi teokrasisinden hareketle Yu nan-R om a alem ine ikna ya da zorlam a yoluyla kabul ettirdiği bir pastoral ık tid ar tem asının, fikrinin ya da biçim inin olduğu değildi. Ben yalnızca şunu gösterm eye çalıştım : Y unan düşüncesi politik iktidarı analiz etm ek için çoban m odeline başvurm az; D o ğ u ’da son derece sık kullanılan ve el üstünde tutulan bu ço b an tem ası Y u n a n ’da, ya a rk aik m etinlerde törensel bir ta rif verme am acıyla, ya da klasik m etinlerde belli bir iktidar uygulam asının yerel ve

nırlı biçimlerini belirtm ek am acıyla kullanılır. Bu son kullanım da ila taril a lı len iktidar, yöneticilerin sitenin bütününe uyguladığı bir iktidar ılınıl, kııııı


bireyler ta ra fın d a n d in î cem aatlere yönelik o la ra k , eğitim ilişkilerinde, bede­ ne gösterilen özende vb. u y g u lan an b ir ik tid a rd ır. Şimdi size gösterm ek istediğim şey, esas o larak İS. 3. yüzyıldan itibaren kurum sallaştığı, geliştiği, d ü şü n ü ld ü ğ ü haliyle H ıristiy an p astoralliğin, aslında özellikle İbrani ve D oğulu tem a o la ra k belirleyebildiğim iz şeyin basit bir yeni­ den ele alınışından, n ak lin d en , d ev am ın d an çok farklı o ld u ğ u d u r. H ıristiyan pastoralliğin, d ah a önce izini sü rd ü ğ ü m ü z bu p a sto ra l te m ad an kesin ve derin bir biçim de, h a tta neredeyse özü itibariyle farklı o ld u ğ u n u d ü şü n ü y o ru m . Bu farklılığın ilk sebebi, elbette b u tem an ın H ıristiy an düşüncesi ta r a ­ fından zenginleştirilm iş, d ö n ü ştü rü lm ü ş, k arm aşık laştırılm ış o lm asıdır. A yrı­ ca, büyük bir yenilik o la ra k H ıristiy an p asto ralliğ i, H ıristiy an lık içerisindeki p a sto ra l tem a, b aşk a yerlerde b u lu n m a y a n devasa bir k u ru m sal ağın o lu şu ­ m u n a sebebiyet verm iştir - bu , İb ra n i m eden iy etin d e kesinlikle söz k o n u su değildir. İb ran ilerin T a n r ı’sı bir ta n rı-p a s tö rd ü r, a m a İb ra n ilerin p o litik ve to p lu m sal rejim inin içerisinde p a stö r y o k tu r. P asto rallik , H ıristiy an lığ ın içe­ risinde yoğun, k a rm a şık , sıkı b ir k u ru m sal ağ o lu ştu rm u ştu r. Bu ağ K ilise’nin tam a m ın ı, yani H ıristiyanlığı, H ıristiy an cem aatin ta m a m ın ı k ap sam a id d ia ­ sın d ad ır ve gerçekten de k ap sam ıştır. D olayısıyla p asto ralliğ in k u ru m sallaş­ m ası gibi çok d a h a k arm aşık bir tem a v a rd ır karşım ızd a. N ih ay et ve özellik­ le, üçüncü bir fark üzerinde ısrarla d u rm a k istiyorum : H ıristiy an lık içerisin­ deki pasto rallik , in san ları y ö n len d irm en in , y ü rü tm e n in , o n la ra yol gösterip reh b e rlik etm e n in , o n la rı elle rin d e n tu tm a n ın , m a n ip ü le etm e n in ve ad ım adım izleyerek y ö n len d irm en in bir san atın ı y a ra tm ıştır. Bu sa n a t, in sa n la r­ d a n , tü m yaşam ları boy u n ca ve v aro lu şların ın h er a n ın d a , bireysel ve to p lu halde m ükellef o lm a işlevini taşır. S an ıy o ru m ki bu fenom en -s ö z ü n ü etm ek istediğim bu yönetim selliğin tarihsel a rk a p lan ın ı o lu ştu rm ası a ç ısın d a n - to p lum ların ve m edeniyetlerin ta rih in d e son derece ö n em li, kesin ve h erh a ld e kendine has bir feno m en d ir. H iç b ir m edeniyet, h içb ir to p lu m , a n tik d ü n y an ın so n u n d an m o d ern d ü n y an ın başlangıcına dek v ar o lm u ş H ıristiy an to p lu m ların d a n daha p a sto ra l olm am ıştır. B ana öyle geliyor ki bu p a sto rallik , bu p a s­ to ra l ik tid ar, in san ları bir yasaya veya bir h ü k ü m ra n a tâb i kılm ak için k u lla ­ nılan usullerle h içbir biçim de k arıştırılam az, o n la ra d ah il edilem ez. Ç o c u k la ­ rı, ergenleri ve genç in san ları yetiştirm ek için k u llan ılan yöntem lerle de özdeş­ leştirilem ez. Son o la ra k , insanları ikna etm ek , in a n d ırm a k , bir ölçüde kendi istençlerine rağm en o n ları bir şeye sevk etm ek için k u llan ılan yollarla da karıştırılam az. Kısacası p asto rallik , p o litik ay la, pedagojiyle ya da retorikle örtü şm e z, o n la rd a n ta m a m e n fark lı b ir şey d ir. Bu b ir “ iıısaııl.ırı yönet ine


san a tı”dır ve 16. yüzyıl son u n d an itibaren, 17. ve 18. yüzyıllarda politik sah­ neye giriş y ap arak m odern devletin doğuşuna dam gasını vuran yönetim selli­ ğin kökenini, oluşum , kristalleşm e ve doğum anını burada aram ak gerekir. M odern devlet, yönetim sellik hesaplanm ış ve düşünülm üş bir politik pratiğe dönüştüğü anda ortaya çıkar. İşte H ıristiyan pastoralliğinin bu sürecin arka planını oluştu rd u ğ u n u düşünüyorum - elbette burada, bir yandan İbrani ço­ ban tem asıyla H ıristiyan pastorallik arasında büyük bir fark, büyük bir m e­ safe var; diğer yandan ise bireylerin ve cem aatlerin pastoral yönetim i ile yö­ netim sanatlarının gelişimi ve 16.-17. yüzyıllarda bir politik m üdahale alanı­ nın özgülleşmesi arasında, ilkinden daha az olm ayan bir fark ve m esafe var. Bugün yapm ak istediğim şey, elbette bu H ıristiyan pastoralliğinin n a­ sıl oluştuğunu, nasıl kurum sallaştığını ve gelişim sürecinde bir politik iktidar­ la -b ir dizi etkileşim ve kesişime rağ m en - nasıl karışm adığını incelemek değil. Yani yapm ak istediğim, bizzat pastoralliğin tarihi, H ıristiyan pastoralliğinin tarihi değil (benim yetkinlik düzeyim le ve elim deki zam an içerisinde bunu yapm ak istem em zaten gülünç olurdu). Ben yalnızca, p astoral pratik ve bu pratiğe her zam an eşlik etm iş o lan düşünce içerisinde en baştan beri ortaya çıkm ış ve bana göre hiçbir zam an o rtad an kalkm am ış olan bir dizi özelliği vurgulam ak istiyorum . Bu son derece belirsiz, ilkel ve basit taslağı gerçekleştirm ek için kimi eski m etinleri, ya cem aatler içerisindeki ya da kiliselerdeki -n e de olsa yekpa­ re haldeki Kilise görece geç ortaya çık m ıştır- pastoralliği tanım layan, kabaca 3. ve 4. yüzyıllardan kalan m etinleri ele alacağım . Bunlar esas olarak Batılı m etinler veya Batı’da büyük önem kazanm ış, büyük etki sahibi olm uş D oğu­ lu m etinlerdir (örneğin Aziz Yannis K hrysostom os’un D e sacerdotio m etni1 gibi): Ele alacağ ım m etin ler, Aziz C y p ria n u s’un M e k tu p la r m e tn i,2 Aziz A m brosius’un D e officiis m inistrorum (rahiplerin sorum luluk ve görevleri) başlıklı tem el m etni3 ve I. G reg o riu s’un 17. yüzyıl son u na dek H ıristiyan pastorallik için kaynak oluşturm uş olan Liber pastoralis m etnidir.4 Ayrıca, kiliselerde ve in an an lard an oluşan cem aatlerin içinde değil de, m anastır ce­ m aatlerinin içinde ortay a k o n an , pastoralliğin daha yoğun, daha kesif bir bi­ 1 2 3

4

Bkz. önceki ders (15 Şubat), s. 139, not 61. Saint Cyprien, Correspondance. M ilanolu Ambrosius (374’ten 397’ye kadar M ilano piskoposu), De officiis ministrorum eserini 389’da yazmıştır. Kitabın esas ismi: De officiis (bkz. Saint Ambroisc, Des devoirs, çev. M. Teıtard , I es Kelleş Lettres, CUF, Paris, 1984, cilt 1, giriş, s. 49-52). M . Foucault'nun kullandığı M ir ıır baskısı: De ııffuiis ministrorum: b.pist. ft I ı l ı t Veri filensem Ecclesıum, l’l 16, ı. 2.1-1K4. İlk/. yı ı k .ım l.ı « I 17, ııot S 1.


çim ine gönderm e y a p a n b ir dizi m etni ele alacağım : A ziz C a ssia n u s’u n , D o ­ ğulu m an a stırla rd a k i to p lu lu k y aşan tısın ın ilk deney im lerini B atı’ya nak led en C o llationes m etni* ile D e in stitu tis c o e n o b io r u m 6 m e tn i ve Aziz H ie ro n y m u s’un M e k tu p a r 'ıJ n ih a y e t, elb ette b a tılı keşişliğin b ü y ü k k u ru c u m etn i o la n N ursialı B enedictus’un K urallar eseri.8 Bu m etinlerden a lm a n kim i öğelerd en h a re k e t ettiğim izde, p asto rallik nasıl g ö rünür? O n u özgül k ılan , yani hem İb ra n i p a stö r, ç o b a n , iyi ç o b a n fi­ g ü rü n d e n , hem de Y u n a n ’d ak i yöneticiden ay ıran nedir? Eğer p asto ralliğ i bir an la m d a soyut, genel ve te o rik tan ım ı içinde ele a lırsa k , o n u n üç şeyle ilgili o l­ d u ğ u n u g ö rü rü z. P asto rallik selam etle ilgilidir, zira k en disine k o y d u ğ u tem el nitelikli ve en önem li hedef, bireylerin selam et y o lu n d a y ü rü y ü p ilerlem eleri­ ni sağ lam ak, o n ları selam ete u la ştırm a k tır. Bu bireyler için o ld u ğ u k a d a r, ce­ m aatler için de böyledir. O hald e p a sto ra llik bireyleri ve cem aatleri selam ete y ö n lendirir. İkinci o la ra k , p a sto ra llik yasayla ilgilidir, zira ta m da bireyler ve cem aatler selam ete ulaşabilsinler diye, o n ların g erçekten T a n rı’nın düzenine, b u y ru ğ u n a , istencine b o y u n eğip eğ m ed ik lerin e d ik k a t etm elid ir. N ih a y e t, üçüncü o lara k , p asto rallik h ak ik atle ilgilidir, zira b ü tü n yazılı d inlerde o ld u ­ ğu gibi H ıristiy an lık ta d a , an cak belli b ir h a k ik a ti k ab u l etm ek , o n a in a n m a k ve o n u açıkça ta n ım a k kaydıyla selam ete ulaşılab ilir ve yasaya b iat edilebilir. Selam etle ilişki, yasayla ilişki, h a k ik a tle ilişki. P a stö r selam ete u laştırır, y a sa ­ yı b u y u ru r ve h a k ik a ti öğ retir. K esin o la n şu ki, eğer p a sto ra llik b u n d a n ib a re t olsaydı ve o n u bu b o ­ y u tla rd a n h arek etle ve yalnızca bu d ü zeyde k a la ra k yeterli b ir biçim de ta ­ n ım lay ab iliy o r o lsay d ık , H ıristiy a n p a sto ra lliğ in in hiç b ir özg ü llü ğ ü ya da özgünlüğü olm azdı. Z ira , h er ik tid a r reh b erlik ed er, b u y u ru r, ö ğ re tir, k u rta 5

6 7

8

Cassien, Jean (l.S. yaklaşık 360-435), Collationnes / Conferences, çev. D. Pichery, C erf, 3 cilt, Pa­ ris, 1966-1971. Uzun seneler M ısır’da rahiplerin arasında yaşayan, sonra da l.S. 4 1 5 ’te R om a’da papaz olan Cassianus, M arsilya bölgesinde biri k adınlara, biri de erkeklere m ahsus iki m anastır kurm uştur. C assianus ile ilgili olarak bkz. 1979-1980 dersinin özeti, “ C anlıların Y önetim i” , D E , IV, n° 28 9 , s. 127-128; itaat hakkında (H ıristiyanlıkta p astör ile k o yunlan arasındaki ilişkinin bi­ reysel ve tüm el bir bağlılık ilişkisi olm ası hakkında) bkz. “ O m nes et singulatim ”, a.g.e., s. 144145; yalnızlığın çileciliği ve zina ile ilgili olarak bkz. “ Cinsellik ve Y alnızlık” (1981), a.g.e., n° 295, s. 177; “ Sofuluk m ücadelesi” (1982), a.g.e., n ' 312, s. 295-308; 1981-1982 dersinin özeti, “Ö zne­ nin Yorum bilgisi” , a.g.e., n* 323, s. 364; “ Kendilik Y azım ı” (1983), a.g.e., n “ 329, s. 416; “ K en­ dilik T eknolojileri” (1988), a.g.e., n° 363, s. 802-803 (düşüncelerin incelenmesi bahsinde kullanı­ lan döviz satıcısı m etaforu ile ilgili bkz. DE, IV, s. 177 ve s. 364). De institutis coenobiorum et de octo principalium vitiorum remediis (M.S. yaklaşık 4 20-424 sene­ lerinde kaleme alınm ıştır) / Institutions cenobitiques, çev. J-CI. G uy, Cerf, Paris, 1965. Saint Jeröm e (H ieronym us Stridonensis), Epistolae, PL 2 2, col. 325-1224 / Lettres, çev. J. Labourt, cilt 1-7, i r s Kelleş Lettres, Paris, 1949-1961. Rrgula sa m lı Hrtırtlu lı / I ai R fg lf d r Stiınl Hrımit,


rır, em reder, eğitir, o rta k hedefler belirler, genel yasayı ifade eder, doğru vc haklı görüşleri önerir, d a y atır ve zihinlere kazır. P astorallik bu şekilde tanım lansaydı, P lato n ’un sitenin yargıçlarının işlevlerine d air tanım ından hiç de uzak olm az, h a tta onu n la aynı sınıfa dahil olur ve tam o larak örtüşürdü. O yüzden, selam etle ilişkinin, yasayla ilişkinin, h akikatle ilişkinin, bu genel biçimleriyle alındığında, H ıristiy an pastoralliğinin özgüllüğünü belirlediğini sanm ıyorum . Bu pastorallik başka bir düzeyde tanım lanır, ya da en azından başka bir düzeyde özgüllük kazanır - ben de şim di size bunu gösterm eye ça­ lışacağım. Öncelikle selam eti ele alalım . H ıristiyan pastoralliği insanları selamete doğru taşıdığını nasıl iddia eder? Bu meseleyi en temel, en banal biçimiyle ele alalım . Y unan sitesinin ve İbrani sürü tem asının o rtak özelliklerinden biri, belli bir kader ortaklığının halk ile onun şefi veya rehberi o lan kişiyi birleştir­ mesidir. Eğer şef sürüsünü kaybederse veya yönetici siteyi iyi yönetmezse, si teyi ya da sürüyü kaybeder, am a kendisi de onunla birlikte kaybolur. O n u n ­ la birlikte k urtu lu p , onunla birlikte kaybolur. Bu kader ortaklığı -b u tema hem Y u n an ’d a hem de İbranilerde m e v c u ttu r- bir tü r ahlâki karşılıklılıkla haklılaştırılır: Siteye uğursuzluklar hücum ettiğinde, ya da açlık sürüyü dar m adağın ettiğinde, bunun sorum lusu kim dir? Bunun sebebini, bu uğursuzlu­ ğun hücum etmeye başladığı noktayı nerede aram ak gerekir? Elbette çoban da, şefte ya da h ü k ü m ran d a aram ak gerekir. Thebai şehrindeki vebanın kö kenine bakın, O id ip u s’u göreceksiniz: Sitenin felaketinin kaynağında kral, şef ya da çoban vardır. Ve tersine, sü rünün ya da sitenin başında kötü bir kral, beceriksiz bir çoban olm asının sebebi nedir? Bunun sebebi, talihin ya da ka derin, ya da bir tanrının ya da Y ehova’nın halkı ya da siteyi nankörlüğü vc adaletsizliği yüzünden cezalandırm asıdır. Y ani kötü kral ya da kötü çobanın tarihsel olaylar o larak v ar olm a sebepleri, sitenin ya da cem aatin günahları vc k abahatleridir. Y ani b u rad a, toplulukla o n d an sorum lu olan kişi arasında bir k ader ortaklığı ve karşılıklı sorum luluk vardır. Bana göre H ıristiy an p asto rallik te de, p astö rle k o y unlar, pastörle su rü a rasın d a bir dizi karşılıklılık ilişkisi v ard ır, ancak bu ilişki dem in sö'/.iimi ettiğim genel karşılıklılık ilişkisinden çok d ah a karm aşık , çok daha gelişkin dir. H ıristiyan p a stö r ve koyu n ları çok karm aşık bir sorum luluk ilişkisiyle b ağlıdırlar birbirlerine. Şimdi bun ları sap tam ay a çalışalım . Bu geııcl olm a yan ilişkiler, öncelikle - b u o n ların ilk özelliğidir -b ü tü n o larak ve paradok sal bir biçim de dağıtım cıdır. B urada d a, göreceğini/, gibi, İbrani çoban le m asından vc oıııın P lüton'daki izdüşüm lerinden çok ıı/ak ilerili/.; am a .ı>a


m a aşam a ilerlem em iz g erek iy o r. Peki, b ü tü n o la ra k ve p a ra d o k s a l b ir b i­ çim de dağıtım cı o lm a k ne d em ek tir? “ B ü tü n o la r a k ” şu a n la m a gelir: P as­ tö r h erkesin selam etin i sa ğ la m a lıd ır. H e rk e sin sela m e tin i sa ğ la m a k d a birbiriyle b ağ lan tılı o lm ası g erek en iki a n la m a gelir: Bir y a n d a n h erk esin , yani b ü tü n cem a atin , birliği ve b ü tü n lü ğ ü itib a rıy la c e m a a tin selam etin i sa ğ la ­ m alıd ır. Aziz Y an n is K h ry so sto m o s şöyle d er: “ P a s tö r şe h rin ta m a m ıy la , h a tta orbis te r r a tu m ile ilg ile n m e lid ir.” 9 Bir a n la m d a h e rk e sin se la m e ti, am a aynı z a m a n d a d a h er b ir k im sen in selam eti. H iç b ir k o y u n ön em siz d e ­ ğildir. H içbirisi selam ete g ö tü re n bu h a re k e tin , bu y ö n e tim ve re h b e rlik iş­ lem inin d ışın d a k a lm a m a lıd ır. H e r b ir k işin in selam eti ço k ö n e m lid ir ve bu g öreli bir şey değ ild ir. I. G re g o riu s P a sto ra l’in ikinci k ita b ın ın beşinci b ö lü ­ m ü n d e şöyle der: “ P a stö rü n h er k o y u n a özel o la ra k şe fk a t g ö sterm esi ge­ r e k ir .” 10 N u rs ia lı B en ed ictu s’u n K u ra lla r'm ın 2 7 . b ö lü m ü n d e , b a şra h ib in ra h ip le rd e n h er b irin e, o n u n c e m a a tin in h er b ir üyesine azam i ih tim a m g ö s­ term esi g erek tiğ i y a z a r: “ B ü tü n e rd e m i ve b ilgisiyle, o n a e m a n e t ed ilm iş o la n k o y u n la rd a n h iç b irin i k a y b e tm e m e k ü zere k o ş tu r m a lıd ır.” 11 H e p si, y ani hepsini k u rta rm a k , y an i b ü tü n ü ve h er birini k u rta rm a k . D u rm a d a n te k ra r edilen ve yeniden ele a lın a n n a r m e ta fo ru y la d a b u ra d a k a rşıla şıy o ­ ruz: K u d ü s’ü n b ü y ü k ra h ib in in elbisesine tak ılm ış o la n şey, ta m d a bu n a r­ d ır.12 Sert k a b u ğ u a ltın d a n a rın b ü tü n lü ğ ü , hiç b ir şek ild e o n u n ta n e le rin te ­ k illiğinden m ey d an a gelm iş o ld u ğ u g erçeğini, h er ta n e n in n a rın k en d isi k a ­ d a r önem li o ld u ğ u gerçeğini d e ğ iştirm e z .13 Bu da bizi, H ıristiy an p asto ralliğ in in p a ra d o k sa l biçim de dağıtım cı o l­ m ası d u ru m u n a g ö tü rü r: Bu d ağıtım cılık p a ra d o k sa ld ır, ç ü n k ü b ü tü n ü k u r ­ ta rm a gerekliliği, yeri geldiğinde, b ü tü n ü tehlikeye atabilecek bir k o y u n u fe­ da etm eyi kabul etm eyi de g erek tirir. S kandal y a ra ta n k o y u n , sü rü n ü n ta m a ­ m ını bozabilecek o lan koy un terk edilm eli, gerekirse d ışlan m alı, kovulm alı9 10 11

12 13

Bkz. önceki ders (15 Şubat), s. 139, n o t 61. Gregoire le G ran d , Regula pastoralis, I, 5, çev. B. Judic, Cerf, Paris, 1992, s. 196-197: “Sit rector singulis com passione p ro x im u s” (“ P astör herkese eşit şefkat göstersin"). La Regle de Saint-Benoît, cilt 2, bölüm 27: “ Papaz aforoz edilenlere büyük şefkat gösterm elidir” , s. 548/549: “ “ D ebet abbas (...) om ni sagacitate et industria currere, ne aliquam de ovibus sibi creditis p erd at” ; “ Papaz, ona em anet edilen koyunların hiçbirini kaybetm em ek için bütün bilgisini ve zanaatını kullanm alıdır” . M ısır’dan Çıkış, 2 8 , 34. Bkz. örneğin G regoire le G ran d , Regula pastoralis, II, 4, s. 193: “ İşte bu yüzden, tanrısal em ri ta ­ kiben, rahibin elbisesindeki çanların üzerine narlar takılm ıştır. İm anın birliği açısından bu n arla­ rın anlam ı nedir? N ar, içerideki birçok tanenin dışarıdaki tek bir kabuk tarafından korunduğu bir meyvedir; tıpkı Kutsal Kilise'nin sayısız halklarının im anının birliğini k o ru m an kiIii, /ir,i Ihi ııııa ııı içeride Inııüıı olarak tu tan şey erdem lerin ço k lu ğ u d u r.”


d ır.14 Am a diğer yandan -v e p arad o k s tam da b u ra d a d ır- tek bir koyunun se­ lam eti, pastörü tüm sü rünün selam eti k ad ar ilgilendirm elidir. Pastörün, bü­ tün diğer görev ve sorum luluklarını bir yana bırakıp sürüyü terk ederek geri getirm eye çalışm ayacağı tek bir koyun y o k tu r.15 “ G ezinen ve meleyen koyuıı ları geri getirm ek” , sadece teorik bir tem a değil, H ıristiyanlığın ilk yüzyılla rından itibaren, lapsi’lere, yani H ıristiyanlıktan dönenlere ne yapılması gc rektiği sorusu ortaya çıktığı an d an itibaren gündem e gelmiş olan pratik ve te­ mel bir sorun o lm u ştu r.16 O nları tam am en terk etm ek mi, yoksa bulundukla n ve düştükleri yerde bulup geri getirm ek mi gerekir? N ihayet, burada size sözünü ettiğim çoban p arad o k su so ru n u 17 söz konusuydu, çünkü bu soruıı, taslak olm aktan öte, Incil’de ve İbrani literatüründe ifade edildiği haliyle za ten m evcuttu. A ncak bana öyle geliyor ki H ıristiyanlık, pasto ral iktidarın bu tam vc p aradoksal dağıtım ilkesine fazladan d ö rt ilke d ah a ilave eder - daha önce ke­ sinlikle bulunm ayan ve özgül ilkeler. İlk o larak , analitik sorum luluk adını verdiğim şey söz k o nusudur. Y ani H ıristiyan çoban, gün ü n akşam ında, dün yevi işlerin sonunda, b ütün koyunlarına d air hesap verm ek zorundadır. Sayı sal ve bireysel bir dağıtım , on u n her koyunla gerçekten ilgilenip ilgilenmedi ğini bilmeye izin verir - her eksik koyun o n u n hanesine eksi olarak yazılacak tır. A ncak -a n a litik sorum luluk ilkesinin devreye girdiği yer de b u d u r- ko y unlarından her birinin edim lerinden ö tü rü , her birinin başına gelen iyi ve kö tü şeylerden ö tü rü hesap vermesi gerekecektir. Bu artık sayısal ve bireysel hu

14

15

16

17

Bkz. La Regle de Saint-Benoît, cilt 2, bölüm 28: ‘“ Eğer imansız kişi gitmek istiyorsa, bırakın kii sin’, aksi takdirde hasta bir koyun bütün sürüye hastalık bulaştırabilir.” Bu uyuz koyun tem»ıtı Origenes’te m evcuttur ve patristik literatürde çok sık rastlanan bir temadır. A.g.e., cilt 2, bölüm 27: “ Doksan dokuz koyununu dağlarda bırakarak kaybolan tek bir koyunun peşine düşen o iyi pastörün sevecenliğini örnek alm alıdır.” (Bkz. Luka 15,4, ve M atta, 8,12, yııb.ı rıda alıntılandığı yer: 15 Şubat dersi, not 48). Bu sorun, İm paratorluk yurttaşlarını kendi adına bir Tanrısal külte tapınm aya zorlamak istryrıı İm parator Decius’un 250 senesinde almış olduğu zorlayıcı tedbirlerle doruk noktasına varınızın Bu yasadan kaçam ayan birçok Hıristiyan, im paratorluk iradesine farklı derecelerde boyun rRılı ler (kimileri kültü tam olarak yerine getirmek yerine belirsiz tavırlarla yetindi ya da iyi hal hrluı si edindi). Hıristiyanların büyük kısmı Kilise’ye yeniden dahil olm ak istiyorlardı, bu dunıımlti <l>ı ruhban sınıfı içerisinde iki eğilim karşı karşıya geldi: Bunların biri hoşgörü, diğeri sertlik yunluı idi. Piskoposlar kurulu açısından, lapsV\cr\t barış sağlanması uygun bir cezadan sonra grlmrlıyılı Bkz. Saint Cyprien, Liber de lapsis, PL 4, s. 463-494. Fransızca çeviri: De ceux qui ant fitilli, s**v D. Gorce, Textes, N am ur, £d. du Soleil levant, 1958 içinde, s. 88-92. Foucault exitnu>ltt^tit (kıt musal olarak günah çıkarm a) konusunda bu metne gönderme yapar (^Technologies nl ılır Srlf* 244; “Les techniques de soi” s. 806). Bu konuda ayrıca bkz, 1979 1^80 d r m , “ I hı nnııvrııırmn»! des vivanf»H vr Mayıs 1981 l.ouvnin semineri. Bkz. yıık.ıiMİti, H ^uh.ıt dersi, s. I Ift I 17.


dağılım la değil, niceliksel ve o laya d a ir b ir d ağılım la ta n ım la n a n b ir so ru m lu ­ lu k tu r. P astör, d er N u rsialı B enedictus, h e r bir k o y u n u n u n ne yaptığı h a k k ın ­ d a sorguya çekilecek, hesap v erecek tir.18 Aziz C y p ria n u s 8. m e k tu p ta şöyle der: K ıyam et g ü n ü n d e “ eğer biz p a stö rle r ih m a lk â r b u lu n u rsa k , kayıp keçile­ rin peşinden gitm ediğim iz söylenecek” -sa y ısa l d ağ ıtım ilk e si- “ am a aynı z a ­ m a n d a , sütlerinden ve y ü n lerin d en fay d alan d ığ ım ız h ald e, yanlış yola girm iş o la n ları do ğ ru yola sevk etm ediğim iz, o n la rın yaralı ay ak ların ı sarm adığım ız söylenecektir.” 19 O h ald e, b u bireysel so ru m lu lu k ilkesinin a ltın a inm ek, pastö rü n her bir k o y u n d a n so ru m lu o ld u ğ u n u gö rm ek gerekir. Yine tam am en H ıristiyanlığa özgül o lan ikinci ilkeye, kapsayıcı ve a n ın ­ da devir ilkesi adını veriyorum . Ö yle ki, kıyam et g ü n ü geldiğinde p a stö r, yal­ nızca koyunların ve o n ların y ap tık ların ın hesabını verm ekle k alm ay acak , her bir koyunun yapıp ettiği her bir şeyi, h er bir k a b a h a t ve m eziyeti kendi edim i gibi kabul etm ek z o ru n d a o lacak tır. Ç o b a n , k o y u n la rın b aşına gelen h e r h a ­ yırlı şeyi bu hayırlı şey m ey d an a geldiği an d a , sanki kendi başına gelen bir h a ­ yırm ış gibi hissetm elidir. K oy u n u n başına gelen ya da k o y u n yüzünden başa gelen h er bir şer de, p a stö r ta ra fın d a n kendi b aşına gelen ya da kendisinin y ap ­ tığı bir şer olarak g ö rülm elidir. P astö r, k o y u n u n u n h a y rın d an sahici ve kişisel bir neşe duym alı, k o y u n u n a bağlı şerden de kişisel o la ra k üzülm eli, pişm anlık duym alıdır. Aziz H iero n y m u s, 58. m e k tu p ta b u n u söyler: “ B aşkalarının sela­ m etini, lucrum anim ae suae, kendi ru h u n u n kazan cı h aline g e tirm e k ” .20 K o­ y u ndan pastöre, k a b a h a t ve m eziyetlerin kapsayıcı ve an ın d a devri. 18

19

20

Bkz. La Regle de Saint-B enoit, cilt 1, bölüm 2: “ Başrahibin ne olm ası gerektiğine d a ir” , s. 451: “ [...] Ruhları idare etm ekten sorum lu olduğunu ve bunların hesabını verm esi gerekeceğini hiç unutm am alıdır. [...] Ruhları idare etm e sorum luluğunu alan kişinin bunların hesabını vermesi ge­ rektiğini bilmelidir. Yargı günü geldiğinde, ihtim am gösterm esi için kendisine em anet edilm iş bü­ tün kardeşlerin ruhlarının hesabını, elbette kendi ruhununkiyle birlikte, Efendim iz’e vermesi ge­ rektiğinden iyice em in o lm alıdır.” Saint Cyprien, C orrespondance, Lettre 8, s. 19: “ Et cum incum bat nobis qui videm ur praepositi esse et vice pastorum custodire gregem , si neglegentes inveniam ur, dicetur nobis quod et antecessoribus nostris dictum est, qui tam neglegentes praepositi erant, quoniam “ perditum non requisivimus et errantem non correxim us et claudum no n colligavim us et lactem eorum edebam us et lanis eorum operiebam ur” [bkz. Ezekyel, 34, 3]; “ Ayrıca, sürüye ihtim am gösterm ek görevi de, gö­ rünüşte onu yönlendirm ek ve pastörlük işlevini yerine getirm ekle yüküm lü olan bizlere düşer. Eğer ihm alkâr bulunursak, tıpkı bizden öncekilere dendiği gibi, ihm alkâr şefler olduğum uz, kaybolan koyunların peşinden gitm ediğim iz, yoldan çıkanları doğru yola sevk etm ediğim iz, onların sütünü içip postlarını giydiğimiz halde yaralı ayaklarını sarm adığım ız söylenecektir.” Saint Jerom e (H ieronym us Stridonensis), Epistolae, PL 2 2, col. 582: “ Si officium vis exercere Presbyteri, si Episcopatus, te vel opus, vel forte h onor delectat, vive in urbibus et castellis; et aliorum salutem, fac lucrum anim ae tu a e ” ; Fransızca çeviri L abourt, L ettres, s. 78-79: “ Eğer rahiplik mesleğini icra etm ek istiyorsan, eğer başrahiptik -çalışm a veya o n u r - sana hoş geliyorsa, şehirler de ve şatolarda yaşa; başkalarının selam etinden kendi ruhun için kâr çıktır.”


Üçüncü olarak, yine H ıristiyan pastoralliğinin özgül bir ilkesi, kurbanın tersine çevrilmesi ilkesidir. Eğer pastörün kendisinin de koyunuyla birlikte yitip gittiği doğruysa -b u , size dem in sözünü ettiğim kapsayıcı dayanışm anın genel biçim idir- pastör koyunları için onların yerine de yitip gidebilmelidir. Yani pas tö rü n koyunlarını k u rtarm ak için, ölmeyi kabul etmesi gerekir. “ Pastör, der Aziz Y uhanna, koyunlarını kurtlara ve yırtıcı hayvanlara karşı korur. V arolu­ şunu onlar için feda eder.”21 Bu temel m etnin yorum u şudur: İfadenin fani dün yayla ilgili anlam ında, p astö r koyunları tehlike altında kaldığında biyolojik ölüme hazır olm alıdır, onları fani düşm anlarına karşı korum alıdır; ancak diğer yandan, ifadenin ruhani dünyayla ilgili anlam ında da, p astö r ruhunu ötekilerin ruhu için tehlikeye atm alıdır. K oyunların günahını koyunlar ödem esin ve ken­ disi ödesin diye, günahları kendi om uzlarının üstünde taşım alıdır. Öyle ki pas­ tör, ayartılm a riskini bile kendisi almalı, bu devir işleminin sonunda eğer koyun hem ayartılm aktan hem de ruhani anlam da ölme riskinden kurtulacaksa, ko yunun kaybedebileceği her şeyi kendi üzerine alm alıdır. T eorik ve ahlâkçı gö­ züken bu tem a som ut olarak, biraz daha sonra sözünü edeceğim vicdan idare­ si sorunları ortaya çıktığı zam an güncellik kazanm ıştır. Bu vicdan idaresinde, tam ya da kısmi olarak söz konusu olan şey nedir? Şudur: Diğerinin vicdanım yöneten kişi, bu vicdanın gizli kıvrım larını keşfeden, işlenen günahların ve 111.1 ruz kalınan ayartm aların itiraf edildiği kişi, yani şerri görmeye, tespit etmeye, keşfetmeye davet edilen bu kişinin kendisi, ayartılm a tehlikesi taşımayacak 1111 dır? O na gösterilen şer, tam da yerinden edildiği için yönettiği kişinin vicdanı nı rahatlatm asını sağlayacak bu şer, vicdan idarecisinin ayartılm ası tehlikesini yaratm ayacak mı? A caba bu kadar korkunç günahları öğrenm ek, bu kadar zel gü nahkârlar görm ek, tam da koyunun ruhunu kurtardığı anda kendi rıılıu nun ölüm üne sebebiyet vermeyecek mi?22 13. yüzyıldan itibaren sıkça tartışıl maya başlanan bu sorun, değerlerin tersine çevrilmesi, diğerlerinin ruhunu km tarm ak için pastörün kendi ru hunu tehlikeye atm ayı kabul etm esinden gelen İm kurbansal ters çevrilme pardoksunun hayata geçtiği yerdir. Ve pastör, tam d.ı diğerleri için ölmeyi kabul ettiği zam an kurtulm uş olacaktır.

21 Y uhanna, 1 0,11-12: “ Ben iyi pastörüm , iyi pastör koyunları uğruna can verir. Koyunl.ırm p.ısin rü ve sahibi olm ayan ücretli adam , kurdun geldiğini görünce koyunları bırakıp kaçar. Kim d.ı mı lan kapar ve dağıtır.” 22 Gregoire le G rand, Reguh pastoralis, II, 5, a.g.e., s. 203: “ Başkasının yoldan yıktığını n in n i |>,imh rün yüreği çoğu zaman o yana meyleder; kalabalıkları yıkayan suyun kendisi k ir l r ıı ıııi) ııl ı ı ı ^ ık.t dıklarımıı k ir im u/eriııe alarak, o saf saydamlığını k a y b e d e r." T r r ııt e K u ııs ılı'm lı- y k ı l l r m ıı | m , i .. rallığııı ı r ı ı ı ı t y c n l n ı ı ı ı ı ı J iu lız ellikleri h.iliyle nıın.ıh c,ık,ırın .l p ı .ılıg ııu lr k ı "ı.ılıılıııı ,ı/ ı/ lıf t ı" Iı.ık kıtul.ı bkz 1 1'> /\ııııı» h iııx , ıi.g.ı'.. I1) Ş ıılıııl I‘>7S ı l r ı ı ı , *. Ihfı.


D ö rd ü n c ü ilke, H ıristiy a n p a sto ra lliğ in in b izzat ta n ım ın d a b u ld u ğ u ­ m uz d ö rd ü n c ü m ek an izm a, yine son derece keyfi ve şem atik bir a d la n d ırm a y ­ la ters çevrilm iş karşılık o la ra k ad lan d ırab ileceğ im iz şey. E ğer k o y u n la rın m e­ ziyeti ço b an ın m eziyeti ise, k o y u n ların hepsi h er z am an ve ta m o la ra k m ezi­ yetli iseler, ço b a n ın m eziyetinin pek de fazla o lm ay acağ ı söylenem ez mi? A ca­ ba ço b anın m eziyeti, en azın d an kısm i o la ra k , k o y u n la rın dik kafalı, te h lik e­ ye açık ve düşm ek üzere o lm a la rın a bağlı değil m idir? Ve ç o b an ın m eziyeti, o n u n selam eti, ta m da bu tehlikelere karşı sürekli m ücadele etm esi, k ay b o lan k o y unları geri g etirm esi, kendi sü rü sü n e karşı m ücad ele etm esi değil m idir? N ursialı Benedictus şöyle der: “ Eğer o n a tâb i o la n la r d ik başlı o lu rla rsa , p a s­ tö r o zam an b ağışlanm ış o la c a k tır” .23 Ve tersin e, aynı şekilde ve aynı ölçüde p a ra d o k sal bir biçim de, sü rü n ü n zaafları nasıl ç o b a n ın selam etine k a tk ıd a b ulu n u y o rsa, ço b a n ın zaafların ın da sü rü n ü n selam etine k a tk ıd a b u lu n d u ğ u söylenebilir. Ç o b an ın zaafları nasıl o lu r da sü rü n ü n selam etine k a tk ıd a b u lu ­ nabilir? Elbette p a stö rü n m ü m k ü n o ld u ğ u n ca m ü k em m el olm ası gerekir. Pastö rü n ö rnek teşkil etm esi, sü rü n ü n erd em i, selam eti ve m eziyeti için özü itib a ­ riyle tem eldir. I. G reg o riu s’un P astoral, II, [2]’de dediği gibi: “ B a şk a ların d a ­ ki kirliliği tem izlem eye girişen elin ken d isin in tem iz ve d u ru olm ası gerekm ez m i?24” O halde p a stö r tem iz ve d u ru o lm alıd ır. A m a p a stö rü n zaafı yoksa, p a stö r fazla tem iz ve d u ru ise, o z am an bu m ükem m ellik o n a b ir tü r kib ir sağ­ lam az mı? K endi m ükem m elliğinden aldığı yükselm e duy gusu - v e b u ra d a h a ­ la I. G regoriu s’u n L ib er p a sto ra lis’ini a lın tılıy o ru m -, “ a cab a b u ra d a n aldığı yükselm e duygusu o n u n için T a n rı’nın gözleri ö n ü n d e düşeceği bir u ç u ru m teşkil etm ez m i? ” .25 O h ald e, p a s tö rü n kim i k u su rla rı o lm ası iyidir, kendi kusurlarını bilm esi ve o n ları m ü ritlerin d en ikiyüzlü b ir şekilde sak lam am ası iyidir. A çıkça b u n la rd a n p işm an olm ası, b u n la r y ü zü n d en kendisini aşağ ıla­ m ası iyidir; çü n k ü böylece, kendi zaafların ı sak lam ay a çalışm ası bir sk an d al y ara ta b ile ce ğ in d e n , bu a lçalm a m ü ritle re e rd em k a z a n d ırılm a sın a h iz m et 23

24

25

La Regle de Saint-Benoît, cilt 1, bölüm 2: “ “ Başrahibin ne olması gerektiğine d a ir” , s. 443: “ [...] eğer pastör tüm çabasını dağınık ve itaatsiz bir sürünün hizm etine sunduysa, onların zararlı ey­ lemlerine m üm kün m ertebe ihtim am la yaklaştıysa, rahibin suçu Efendi’nin huzurunda bağışlana­ cak tır.” Gregoire le G ran d , Regula pastoralis, II, 2. “ (...) necesse est ut esse m unda studeat m anus, quae diluere sordes c u ra t”; (alıntılanan çeviri, s. 176: “ Kirleri temizlem ek için kullanılan elin saf o lm a­ sına dikkat edilecektir.” ). Age, Regula pastoralis, II, 6, alıntılanan çeviri, s. 207: “ Bu iktidarın affedilmesiyle birlikte eşsiz bir konum a yükselm iştir ve yaşam ının erdem leri sayesinde herkesi geçtiğine inanır. |...| Güzel bir yargıyla, kendi içinde alçalm anın yolunu bulur ve böylece kendisini g u tu n 7irvr<ınr (.t^ır Dinden dnnımıy meleğe Ivıı/eıneye başlar, /ıra diğer ıns;inl.ır;i b rn /rn îry ı k tıç u ın srııırk ird ıı"


eder.26 Sonuç o larak , nasıl ki bir y andan koyunların zaafları pastörün me/.i yetini ve selam etini sağlıyorsa, bunun tersine p astö rü n k a b a h at ve zaafları da koyunların erdem li hale getirilm esi ve selam ete taşınm ası sürecinde önemli bir öğedir. Pastörle koyunlarının arasındaki ilişkinin ayrıntılarına dair bu analize sonsuza dek, en azından bayağı uzun bir zam an devam etm ek m üm kün. Hc nim ilk olarak size gösterm ek istediğim şuydu: Pastör ile koyunlar arasındaki selam et ve barışın bu genel ve yekpare karşılıklığım n yerine, bu cem aatin yeri ne, hiçbir zam an tam olarak eleştirmediği bu ilişkiyi içeriden çalışan, içeriden ele alan H ıristiyan p astörün yaptığı şey nedir? H ıristiyan pastör, ince bir mc ziyet ve kabahatler ekonom isi içinde hareket eder. Pastör, noktasal öğelerin, devir m ekanizm alarının, ters çevirme usullerinin, karşıt öğeler arasındaki des tek oyunlarının analizinin gerekli olduğu bir ekonom i içinde, kısacası sonun da T a n n ’nın k arar vereceği ayrıntılı bir meziyet ve k abahatler ekonom isi için de hareket eder. Bu da tem el bir öğedir, çünkü çobanın idare etmek zorundu olduğu bu meziyet ve k abahatler ekonom isi, pastörün ya da koyunların sela m etini kesin bir şekilde garanti altına alm aktan çok uzaktır. Son kertede sela m etin üretim i p a stö rü n elinde değil, tam am en T a n rı’nın ellerinde buluıım P astörün becerikliliği, meziyeti, erdem i ya da azizliği ne derecede olursa olsun, koyunlarının ve kendisinin selam etini gerçekleştiren o değildir. Ancak p a stn ı, sonuç alm a güvencesi olm asa da, meziyet ve k ab ah atin yollarını, rotalarını, iniş çıkışlarını idare etm elidir. H er zam an selam etin genel ufkundayız, ancak sürü n ü n tam am ını vaat edilmiş to p ra k la ra götürecek p astoral tekniklerden çok farklı bir eylem kipine, bir m üdahale tipine, başka bir stil ve yapıp cime biçimine ait pastoral tekniklerden söz ediyoruz. Yani, genel selam et tem asın .1 kıyasla fark oluşturan, H ıristiyanlık içerisinde özgül olan ve benim adına ıııc ziyet ve kabahatler ekonom isi adını verdiğim bir şey var elimizde. Şimdi yasa so ru n u n a geçelim. Sanırım benzer bir analiz yapabilir ve pastörün aslında yasa insanı olm adığı, ona özellik ve özgüllük kazandıran y yin yasayı bildirmesi olm adığı söylenebilir. K abaca, çok şem atik ve karik.ıtm vari bir şekilde şunu söyleyebiliriz: Y unan yurttaşı -elbette burada kök-U-rdnı ya da herhangi bir sebeple yurttaşlık hakkı ve yasal o lanaklar açısından ü-jm liği elinden alınm ış insanlardan değil, yurttaşlardan söz ed iyorum - tcnu-ldı ık 1 şey tarafından yönetilmeyi kabul eder: Yasa ve ikna, yani sitenin buyrukları v< 26

2 I S: “ O n l.ır d .m aşağı olan kimi insanlar, p.ıstnrlerınin kendilerim jl*,.»kamillin bulduk lanın Im/i kıptık ı>.tretlerdeıı .m l.ir l.ir: Hoylrcc onl.ınıı al^.ıkgoıuıllu olm.ıl.ir im i. ı k r ııd ıle r ı n,ııı İm nrıırk, n lo r ıl r l r ıım lr im* k o rk u la c a k l>ır y«ın h u lıır la r .H A .g .e .. •


insanların retoriği. Y ine k ab aca, genel ita a t k ateg o risin in Y u n an lard a b u lu n ­ m adığını, itaa t an lam ı ta şım ay an iki ayrı alan b u lu n d u ğ u n u söyleyebiliriz. Bir y an d an yasalara u y m ak , meclis k a ra rla rın a u y m ak , y argıçların hü k ü m lerin e u ym ak, herkese aynı biçim de seslenen ya d a herkes ad ın a tek bir kişiye sesle­ nen em irlere u ym ak söz k o n u su d u r. Y ani b u ra d a bir tü r yasaya uym a bölgesi var, diğer yan d an d a k u rn azlık , ya d a hileli edim ve etkiler bölgesi var: İn san ­ ların bir başkası ta ra fın d a n sürüklendiği, ikna edildiği, b aştan çıkarıldığı usul­ ler b ü tünü. M esela k o n u şm acın ın dinleyicilerini ikna ettiği, hekim in hastasını şu ya d a bu tedaviyi uygulam aya ikna ettiği, filozofun kendisine d an ışan kişi­ yi hakikate ulaşm ak veya nefsine h âk im o lm ak için şu n u ya d a bunu y ap m ay a ikna ettiği usullerdir b u n lar. Bu usuller, öğrencisine bir şey öğreten h o can ın , onu bu sonuca v arm an ın ve bu sonuca v arm ak için bu araç ları k u llanm asının önem ine ikna etm esini sağlayan usullerdir. O halde, yasaya uym ak ya d a biri­ si tarafın d an ikna edilm ek söz k o n u su d u r: Y asa ya d a reto rik . H ıristiy an p asto ralliğ i ço k fark lı bir şeyi, Y u n an p ra tiğ in e yab an cı olan bir şeyi örgütlem iştir: “ Saf ita a t m ercii” diyebiliriz b u n u n ad ın a. B urada ita ­ at, birleştirici niteliğe sah ip o lan , yük sek değer y ü klenen ve varlık sebebinin ö z ü n ü bizzat k en d isin d e b u la n b ir d a v ra n ıştır. S öylem ek istediğim şey şu: H erkes -v e b u ra d a da ilk a şa m a d a İb ran i tem ay a çok uzak d eğ iliz - H ıristi­ yanlığın bir yasa dini o lm adığını bilir: H ıristiy an lık T a n rı’nın istencinin, özel o lara k her bir kişi için geçerli o la n T a n rı isten çlerin in d in id ir. B u ra d a n da p a stö rü n yasa insanı ya da y asan ın tem silcisi o lm ad ığ ı so n u cu çıkar; o n u n edim i her zam an b ağlam la ilişkili ve bireysel o la c a k tır. M e şh u r la p si'ltr ö rn e ­ ğinde, T a n rı’ya sırtını d ö n en lerd e b u n u g ö rü y o ru z. A ziz C y p ria n u s, o n lara tek bir genel te d b ir u y g u lam an ın ve sivil b ir m ah k em en in yapacağı gibi h ü ­ küm verm enin, hepsine aynı biçim de d a v ra n m a n ın yanlış olacağını söyler. H er bir vaka ile özel o la ra k ilgilenm ek g erek ir.27 P a stö rü n yasa a d am ı o lm a ­ dığı yönündek i bu tem ayı aynı z a m a n d a hekim le ço k erk en bir ta rih te n itib a ­ ren ve sürekli o la ra k y ap ılan k a rşıla ştırm a d a b u lu ru z. P a stö r tem el ve ilk o la ­ rak hâkim değildir, ö zü itibariyle her bir ru h a ve ru h u n hastalığ ın a bakm ası gereken bir hekim dir. B unu bir dizi m etin d e, m esela I. G reg o riu s’un şu m e t­ ninde görürü z: “ Bir te k ve aynı y ö n tem in san ların hepsine uy g u lan m az, ç ü n ­ kü eşit bir k a ra k te r doğası o n la rın hepsini yönetm ez. K im ilerine y ararlı olan 27

Bkz. Saint Cyprien, Correspondance, M etkup 17 (111,1), s. 50: “(...) vos itaque singulos regite et consilio ac m oderatione vestra secondum divina praecepta lapsorum anim ns tem p erate”; s/’lerin her hirine bir yön tayin edin, öyle ki öğütlerinizin ve eyleminizin bilgeliği unlum ı ru h ları­ nı tanrısal hüküm lere göre yönlendirsin." İM p sı'h t meselesi hakkında bkz. I U v u c I 'i m g ıııı y .ı/u ı, A . g .e ., ı. XVIII XIX; bkz. yukarıdaki 16. not.


usuller diğerleri için sıkça z ararlıd ır.”28 O halde, p astö rü n elbette yasayı du yurm ası, T an rı’nın b ütün insanlara uygulanan istençlerini duyurm ası gerekc bilir: Bir cem aatin b ü tü n üyelerine uygulanan Kilise ya da cem aat kararlarını duyurm ası gerekir. A ncak bence H ıristiyan p astö rü n eylem kipi bireyselleş m iştir. B urada da, Y ahudi dini özü itibariyle bir yasa dini olsa d a, İbranilerde gördüğüm üz şeyden çok u zakta değiliz. F ak at İncil m etinlerinde her 7,a m an p astö rü n her koyunla bireysel o larak ilgilenen, özel o larak her birine ih tim am göstererek onların selam etini gözeten biri olduğu söylenir. Pastörün, yasa adam ı o lm aktan ziyade her vakaya onu niteleyen şeyler uyarınca özen gösterm esi tem ası açısından, buna ek o larak , H ıristiyan pastoralliğine özgü o lan -v e başka hiçbir yerde b u lu n m a y a n - şeyin, koyunun onu yönetenle iliş kişinin bir “tam bağım lılık ilişkisi” olm ası olduğunu sanıyorum . T am bağım lılık bana göre üç anlam a geliyor. İlk o larak burada söz k<> nusu olan şey, bir yasayla, bir düzen ilkesiyle, h a tta akla yakın bir buyrukla, akıl yoluyla ulaşılm ış kim i ilke ve sonuçlarla kurulan itaat ilişkisi değildir. Bıı, bir bireyin bir başka bireyle k urduğu itaat ilişkisidir. D ar anlam da bireysel bir ilişkidir: Y öneten bir bireyle yönetilen bireyin bağlaşık hale gelmesi, Hırıs tiyan itaatinin yalnızca bir koşulu değil, bizzat kökenidir. Y önetilen kişi de bıı bireysel ilişkinin içinde, bu bireysel bir ilişki olduğu için yönetilm eyi kabul el melidir. H ıristiyan, ru h an i şeyler için olduğu kad ar, m addi ve dünyevi şeyin için de kendisini p astö rü n ü n ellerine bırakır. Bu k o n u d a, H ıristiyan metinler de, M ezm urlar’da bulunan bir m etin durm aksızın tek rar edilir: “ Yönetilme yen kişi ölü bir yap rak gibi d ü şe r.”29 Bu din adam ı o lm ayanlar için geçerli dir, ancak tabii ki daha yoğun bir biçim de rahipler için geçerlidir - bur.ui.ı, bir H ıristiyan için itaat etm enin bir yasaya, bir ilkeye veya herhangi bir akıl sal öğeye ita a t etm ek değil, birisine - o kişi olduğu iç in - tam olarak bağlılık gösterm ek olduğu yönündeki tem el ilkenin uygulanışını görüyoruz.

28

29

Gregoire le G rand, Regula pastoralis, III, giriş: "U t enim longe ante nos reverendae m enıorur ( . 1t gorius Nazanzinus edocuit, nonuna eadem que cunctis exhortatio congruit, quia nec cunctm |*n m orum qualitas astringit. Saepe nam que aliis officiunt, quae aliis prosunt"; “ Anısını saygıyl.) .imli ğımız I. Gregorius’un bizden önce belirttiği gibi (bkz. Discours, 2, 28-33) tek ve aynı yürrklm dıı me herkese uymaz, zira herkes aynı yaşam alışkanlıklarına sahip değildir Bırılerı için y.-ırjrlt m I . i i i sıklıkla diğerlerine zarar verir.” Foucault, Louvain’de verdiği “ M al faire, dire vrai” başlıklı seminerinde, bu cıım lm ın k.ıvn 'H' olarak Süleym an'ın ö zd eyişleri'nı verir, oysa ne burada ne de Mezmurlar" J j hnylc* bıı »cy yuh tur. Foucault’nun alıntıladığı ifade muhtemelen iki pasajın karışımıdır: ( I ) Sulcym.ııı’ııı O /dryijh ri, 11, 14: “ Yol göstereni olm ayan h.dk düşer" ve (2) Yeşay;i, 64, 6 : “ I Icpıını/ nlu y.i|ıı.ıkl.ıı udu duştuk*1. M. louc.ııılt bıı cümleyi, tam nl.ırjk k.ıyn.ı^ını M ırtm rd rıı, (h n r n ın VWu»ı/»f/jfMHidı tir .ılıniıl.ır (ıi #.r., a. UN),


B irinin b a şk a b irin e o la n b u bağlılığı, m a n a s tır h ay a tı içinde elb ette b a şrah ip le, üstle ya da çö m ez u stasıy la k u ru la n ilişkide k u ru m sa lla şm ıştır. Bir m a n a stır c e m a a tin e d a h il o la n h e r b ire y in , o n d a n ta m a m e n so ru m lu o lac ak , ona h er an ne y ap ab ileceğ in i söyleyecek b ir ü stü n , bir çöm ez u s ta s ı­ n ın ellerine verilm esi, 4 . y ü zy ıld an itib a re n se n o b itik y a şa m ın ö rg ü tle n m e ­ sinin tem el n o k ta la rın d a n biri o lm u ştu r. O k a d a r ki, b ir çö m ezin m ü k e m ­ m elliği ya da m eziyeti, açık ça em ir a lm a d a n y ap ab ileceği h e r şeyi b ir k a b a ­ h a t o la ra k d eğ erlen d irm esin d ed ir. Y a şa m ın b ü tü n ü k o d la n m a k z o ru n d a d ır ve bu, yaşam ın h er b ir a n ın ın , h e r b ir p a rç a sın ın birisi ta ra fın d a n k o m u ta edilm esi ve d ü zen len m esi ile o lu r. Bu d u ru m , iyi ita a t sın a m a la rıy la , d ü ş ü n ­ m eden ve dolaysızca ita a t ed ilip e d ilm ed iğ in in sın a n m a sıy la k en d isin i belli eder. C a ssia n u s’u n în s titu tio n e 'le rin d e a k ta rd ığ ı ve ay rıca P a lla d io s’un H istoria Lausiaca m e tn in d e 30 b u lu n d u ğ u haliyle, d ü şü n m e d e n ita a t sın am ası ş u d u r: Bir rah ib e b ir e m ir verildiği a n d a , o sıra d a o n u m eşgul eden her tü r işi d e rh a l b ıra k ıp , y a rıd a kesip , k e n d isin e n ed en o e m rin v erild iğ in i, y a p ­ m a k ta old u ğ u işi y a p m a y a d ev am e tm en in d a h a d o ğ ru o lu p o lm a d ığ ın ı s o r­ m aksızın, em ri yerine g etirm elid ir. C a ssia n u s b u ita a t e rd e m in in örn eğ i o la ­ rak şu hikayeyi a n la tır: b ir m etn i, hem de K u tsal K ita p ’ta k i b ir m etn i tek sir eden b ir çırak , k en d isin e v erilebilecek en a p ta lc a e m ir verildiği a n d a , te k si­ rini b ir p ara g ra fın ya d a b ir c ü m le n in değil, h a tta b ir k elim en in bile değil, b ir h a rfin o rta sın d a keser, h arfi öylece b ıra k ır ve b u em re ita a t e d e r.31 Bu aynı z am a n d a b ir saçm alık sın a m a sıd ır. İta a tin m ü k em m elliğ i, b ir em re a k ­ la yakın ya d a ö n em li o ld u ğ u için değil, te rsin e saçm a o ld u ğ u için ita a t e d il­ m esinde y a ta r. Keşiş Y u h a n n a ’nın sü rek li te k ra r ed ilen hik ây esi de b ö y le­ dir: K endi h ü cresin d en epey u z a k ta b u lu n a n , ç ö lü n o rta sın a sa p la n m ış k u -

30

T o L au sia ko n / H istoria Lausiaca adlı eseri, A n ad o lu ’da, B itinya’d ak i H elenopolis şehri p isk o ­ posu olan ve O rigenesçi eğilim leriyle ta n ın a n P alladios (l.S. yaklaşık 3 63-425) kalem e alm ıştır. Y azar, M ısır ve Filistin rah ip lerinin y anında seneler geçirdikten so n ra , L au su s’a adadığı bu ra ­ hip biyografileri b ü tü n ü n ü yazm ıştır - bu eser, a n tik keşişlik açısından önem li bir k ay n ak teş­ kil eder. Baskılar: P alladius, H istoire lausiaque (Vies d'ascetes et Peres du desert), çev. A. Luco t, A. Picard, Paris, 1912; bu son eser D om B utler’ın edisyonuna d ay an m ak tad ır: H istoria L a­ usiaca, C am bridge U niversity Press, “ T exts an d stu d ies” , 6, C am b rid g e, 1904; P allade d ’Helenopolis, Les M oines d u desert. H istoire lausiaque> çev. C arm el de la Paix, Desclee de B rouw er, (“ Les Peres d an s la fo i” , Paris, 1981); Bkz. R. D raguet, “ L'H isto ire lausiaque, une ceuvre ecrite d an s l’esprit d ’E vagre” , R evu e d 'h isto ire ecclesiastiquey 4 1 ,1 9 4 6 , s. 3 2 1 -3 6 4 ve 4 2, 19 4 7 , s. 5-49.

31

institutions cenobitiques, IV, 12, s. 134-136 / 135-137, Bu m etin yazıcının hangi m etni kopyala­ dığını belirtm iyor. Boyun eğm e, burada “ kapıyı çal.trak duaya ya da ba$ka bir ı>c ç.ınn y.ıp.ııı ki­ şinin" ç.ığrısıiM crv.ıhrn so / konıısıı oluyor.


ru bir sopayı günde iki kez sulam ası gerekir.32 Bu sayede sopa çiçek açmış olm az, ancak Y u h an n a’nın azizliği g aran ti altın a alınm ış olur. A yrıca, bir de huysuz usta sınam ası v ardır: U sta ne k a d a r huysuzsa, çırağına ne kad ar az m em nuniyetini belli eder, o n u itaati için ne k a d a r az tebrik ederse, itaat de o k a d ar m eziyetli o lur. Ve son o la ra k , yasayı delm e sınam ası: Em ir, yasa o larak k ab u l edilen her şeye karşı olsa bile, ona ita a t etm ek gerekir. H istoria Lausiaca’da. yer alan L ucius sınam asıdır bu: Lucius, karısını kay b ettik ­ ten so n ra bir m an astıra gelir, an cak yanın d a on yaşlarındaki oğlu vardır. Lucius bir dizi sınavdan geçirilir, en son sınavda o n d a n oğlunu bir nehirde boğm ası isten ir.33 Lucius d a, bu yerine getirm esi gereken bir em ir olduğu için, gerçekten nehirde oğlunu b oğar. O halde H ıristiy an ita a ti, koyunun p astö rü n e ita a ti, bir bireyin bir diğerine tam am en itaatid ir. N itekim itaat eden, em re ta b i olan kişiye su b d itu s denir ve bu, birisine verilm iş ve ta m a ­ m en o n u n em rinde, o n u n istenci altında b ulunan kişi an lam ın a gelir. Tam bir tabiiyet ilişkisidir bu. İkinci olarak, bu ilişki bir erek barındırm az - mesela bir Y unan gidip bir hekim e, bir jim nastik hocasına, bir reto rik hocasına, h a tta bir filozofa kendini açtığı zam an, bunu bir sonuca ulaşm ak için yapar. Bu sonuç da bir mesleği tanım ak, bir m ükem m elliğe ulaşm ak ya da sağlığa kavuşm ak olabilir - bu sonuç açısından ita a t pek de hoş olm ayan am a gerekli bir yoldur. Yunan itaatin d e, Y u n an ’ın birisinin em irlerine ya da istencine ita at etm esinde bir nesne, yani sağlık, erdem ya da h ak ik at söz konusudur. Ayrıca bu itaatin bir sonu vardır, yani bu ita a t ilişkisinin askıya alınacağı ve h atta tersine dönece ği bir an gelecektir. Sonuç o larak Y u n an ’da bir felsefe hocasına tâbi olundu ğunda, am aç kendine hâk im olm ak, ita a t ilişkisini tersine çevirip kendi kcıı dinin hâkim i o lm ak tır.34 O ysa H ıristiyan itaatinde erek yoktur, zira bu itaa tin kişiyi götürdüğü yer gene basitçe itaattir. İtaatk âr olm ak için, bir itaat ha 32

33

34

A.g.e., IV, 24, s. 154-156 / 155-157. Jean le Voyant -a b b a Y uhanna- (İ.S. 395*e doğru, I.ykopo lis’te kırk senelik bir tecritten sonra ölm üştür), 4. yüzyıldaki Mısır keşişliğinin en ünlü isimlerin den biridir. Bu hikâye (Lykopolis’li Y uhanna’nın yerine Jean Colobos’u getirerek) Apophtcytthi ta Patrum ’da (PG 65, s. 204C) yeniden anlatılır, ancak önemli bir değişiklik vardır: Burada sopa kök salmaya ve meyve vermeye başlar (Bkz. J-Cl. Guy, Paroles des Attciens. Apophtegm es des /V res du desert, Le Seuil, Paris, 1976, s. 69). Bu hikaye Historia Lausiaca'nm içinde bulunm az, Cassianus’un De institutis coetıobıorn/n (miiii de (a.g.e., IV, 27, s. 162-163) bulunur. Burada, papaz Patermutus ve sekiz yaşındaki oftlıı kotııı alınır (kardeşler özellikle gönderilir ve çocuğu nehirden çıkarırlar, böylece “ babanın /a ia ı k<ndı sini adayışıyla karşılık verdiği eski emir tam olarak uygulanmamış olur". Daha o tu r /ıkrritıRıını/ Louvain seminerinde Foucault bu kez Cassianus’a gönderme yapar ve P.ıtrrımıtııs om r^ını vrııı Yunan-Koma kültüründe ustanın işlevleri için bkz. l.'llennrfieuttıfHe du sn/el, •’ drrsi, s. 1 I SH.


line* varm ak için ita a t edilir. B ana öyle geliyor ki bu ita a t hali k a v ra m ı son derece yeni ve özgül b ir şeydir ve d a h a önce asla k arşım ıza çıkm az. İta a t p r a ­ tiğinin yöneldiği terim , a lç a k g ö n ü llü lü k tü r, bu da kişinin ken d isin i in sa n ların en so n u ncusu gibi hissetm esi, herk esten em ir alm ası, ita a t ilişkisini sınırsızca sürdürm esi ve özellikle de k en d i istencinden vazgeçm esidir. M ü tev azı o lm a k , çok günah işlediğini bilm ek, basitçe herk esin size em ir verebileceğini bilm ek ve bu n a razı o lm ak değildir. M ü tev azı o lm a k , tem eld e ve özellikle, her in sa ­ nın kendi istencinin k ö tü bir istenç o ld u ğ u n u bilm esidir. İta a tin bir so n u o la ­ cak sa, bu, kişiye a it h er tü r istenci n ih ai o la ra k re d d e tm ek ten geçen b ir ita a t haline u laşm ak tır. İta a tin ereği istenci k ö re ltm e k tir, kişinin kendi istenci a n ­ lam ındaki istencin ölm esini sa ğ la m a k tır, yani istenç sah ib i o lm a m a k y o lu n ­ d a k i istenç d ışın d a h iç b ir isten cin k a lm a m a sıd ır. N u rsia lı B enedictus, K u ­ ral’ın beşinci b ö lü m ü n d e iyi rah ip leri ta n ım la m a k için şöyle der: “ K endi ö z ­ g ü r seçim leriyle y aşam azlar a rtık , a n tb u la n tes alieno ju d icio et im perio, b a ş­ kasının yargısı ve im p e riu m ’u a ltın d a y ü rü y erek , h er z a m an birisinin o n la ra k o m u ta etm esini iste rle r.”35 E lbette b ü tü n b u n ları d a h a fazla a ra ştırm a k g erek ird i, ç ü n k ü b u n la r H ıristiy an ahlâk ı ve fikirler ta rih i açısın d an önem li o ld u k la rı k a d a r, H ıristi­ y an pastoralliğ in in pratiği ve k u ru m sallaşm ası açısın d an d a, H ıristiy a n lık ta ­ ki b ü tü n “ te n ” s o ru n la rı a ç ısın d a n da ö n e m lid ir. İta a tin u la şm a k istediği a pa th eia 'nın, bu a patheia kelim esinin a n la m ın d a k i fark lılaşm a b u n a ö rn e k ­ tir. Bir Y unan çırak gelip b ir felsefe h o casın ı g ö rd ü ğ ü n d e, o n u n yönetim i ve kılavuzluğunu k ab u l ettiğinde, b u n u p a th e ’n in , yani tu tk u n u n olm adığı apatheıa'ya ulaşm ak için y a p a r. Peki bu tu tk u y o k lu ğ u n u n an lam ı n e d ir ve bu d u ­ ru m nelerden oluşur? T u tk u [passion] sah ib i o lm a m a k dem ek, edilgenlikten [passivite] k u rtu lm a k d e m e k tir. Y ani in sa n ın h â k im o lm a d ığ ı ve o n u k âh kendisinde, k âh bed en in d e, k â h d ü n y a d a o lu p b iten şeylerin kölesi olm a te h ­ likesiyle baş b aşa b ıra k a n b ü tü n h a re k e tle ri, b ü tü n bu kuv v etlerin in san ın içinden çekilip çık arılm asıd ır. Y u n an a p a th e ia ’sı k en d in e hâkim iyeti g a ra n ti­ ler. Bir an lam d a kendine h âk im o lm a n ın ö tek i y ü z ü n d e n b aşk a bir şey değil-

(*) 35

Elyazmasının 18. sayfasında bu kelim enin altı çizilmiş ve “ önem li k av ram ” yazılmıştır. La Regle de Saint-Benoit, S. Bölüm , “çırakların itaati üzerine” , s. 466-467. “ Sonsuz yaşam a geç­ m ek için ilerleme arzusuyla yanıp tu tu şan lar d a r bir yol tu tarla r, bunun hakkında da Efendimiz şöyle der: ‘yaşam a g ötüren yol d ard ır’; kendi kafalarına göre yaşam adan, kendi arzu ve hazlarına itaat etm eden, başkasının yargı ve idaresinde hareket ederler \u t rton suo arbitrio viventes vel desideriis suıs et voluptatibus oboiedientes, sedam bulantes alieno iudicio et im perıo\, coenubia içe­ risinde yaşarlar ve bir başrahibin kom uta etm esini isterler |attbatem sılıı p u m ı c ılı m l e r ı h i n t |. ” Bkz. “ Oııınes et siıiKulatim” , J.g.e., s. I4 S -146.


dir. İta a t edilir ve belli bazı şeylerden vazgeçilir; Stoa felsefesinde ve Epikurosçuluğun son dönem inde, apatheia’yı sağlam ak için tenden ve bedenden gelen h azlardan vazgeçilir - bu apatheia da, varılm ak istenen bu olum lu kendine hâkim olm a d u ru m u n u n öteki yüzüdür. Kişi vazgeçerek kendine hâkim olur. O ysa bu aynı apatheia kelim esi, Y unan ve Y unan-R om a ahlâkçılarından36 H ıristiyanlığa geçtiğinde tam am en başka bir anlam alır; bedenin hazlarından, cinsel hazlard an , tensel arzu lard an vazgeçm ek H ıristiyanlık içerisinde bam ­ başka bir anlam kazanır. Pathe yokluğu, tu tk u yokluğu H ıristiyanlık için ne dem ektir? Esas olarak bana ait olan bu egoizm den, bu tekil istençten vazgeç­ m ektir. Ve tensel h azlarda karşı çıkılan şey onların insanı edilgen kılm aları değil - bu Stoacı, hatta E pikurosçu tem aydı - , burada ortaya çıkan etkinliğin bireysel, kişisel, egoist bir etkinlik olm asıdır. Z ira benlik, bizzat ben, burada d oğ ru d an yarar g ö rü r haldeyim dir ve benliğin bu olum lanm asını en önemli, en tem el, en değerli şey o larak delicesine tu tm ak isterim . Dolayısıyla itaat pratikleriyle önü alınm ası gereken pathos, tu tk u d a n ziyade istenç, kendi üze­ rine dönm üş bir istençtir - ve tu tk u yokluğu, yani apatheia, kendinden vaz­ geçmiş olan, kendinden sürekli vazgeçen bir istençtir.37 Sanırım şunu da ekleyebiliriz (am a bu konuyu hızlı geçeceğim): Bu H ı­ ristiyan itaatinin teori ve pratiğinde, kom uta eden kişi, yani pastör (başrahip ya da piskopos olm ası fark etmez) sırf kom uta etm ek için kom uta etm em eli­ dir, yalnızca o n a k om uta etm e emri verilm iş olduğu için kom uta etm elidir. P astörün sınavı geçip geçmeyeceğini belirleyen şey, üzerine yüklenen p asto ­ rallik görevini reddetm esidir. P astö r reddeder, çünkü k o m uta etm ek istemez, ancak bu ret tekil bir istencin olum lanm ası olduğu için, p astörün reddinden de vazgeçmesi, ita a t etmesi ve kom uta etmesi gerekir. Böylelikle, pastoral iliş­ kilerin kendilerini ortay a koydukları m ekâna özgü olan genelleşmiş bir itaat alanından söz edebiliriz.

36

37

A patheia’ya Latince bir karşılık bulm anın zorluğu ve sözcüğün impatientia şeklinde çevrilmesinin yarattığı karışıklık hakkında bkz. Seneca, Lettres â Lucilius, 9, 2; Latin kilise babaları bu kelime­ yi imperturbatio karşılığı ile (Saint Jerom e, Jer. 4, proem) ya da daha yaygın bir biçimde impassibilitas karşılığı ile (Saint Jerom e, Epistolea, 133, 3; Saint Augustin, Civitas Dei, 14, 9, 4: “ Y unan­ lıların apatheia dedikleri şey, ancak impassibilitas olabilir” ) çevirmişlerdir. Foucault’nun Apatheia üzerine yazdığı bu kısa bölüm, muhtemelen P. H adot'nun “ Exercices spirituels antiqııe et ‘philosophie chretienne’” (Exercices spirituels et Philosophie antique, Htudes au* gustiniennes, Paris, 1981, s. 59-74) makalesinde bu kavram a adadığı sayfaların gizli bir eleştirisi­ ni oluşturuyor - H adot, m onastik ruhaniliğin içerisinde bu apatheia'nın oynadığı temel rolden soz ederken, stoacılık, yrni platonculuk, Evagrius l’onticus ve Gazali D orotheus'un dokıritıı .ır.mıul.ı bir süreklilik nlılu^ımu d u rm u y o rd u (</.#.<'.•«. 70-72). I lırıstiy.ııı çilrcilrrimıı ıifnUhcnt'n 1 ıı/rrınc lık/. soııı.ıkı ılrın ( I M .ııl), s, IHS IHfı,


D olayısıyla, nasıl ki p asto ralliğ in ta n ım ı o n u o rta k ilişki te m a sın d a n k u rta rıp d o laşan , nak led ilen ve y er değiştiren m eziyet ve k a b a h a tle rin k a rm a ­ şık ekonom isin i o rta y a çık arm ışsa, b u ra d a d a, p a sto ra llik genel yasa ilkesin­ den ziyade bireyin bireye ta b i o lm a p ratiğ in i o rta y a ç ık a rır - elbette bu p ra tik hâlâ yasanın etkisi a ltın d a d ır, a n c a k y asan ın a la n ın ın d ışın d a kalır. B erabe­ rin de hiçbir genelliği o lm ay an , h içb ir ö zg ü rlü k sağ lam ay an , kendi ya d a b a ş­ k aları üzerinde hâkim iyete yol aç m a y a n b ir bağlılığı getiren bir ta b iy et p ra ti­ ğidir bu. H er te z a h ü rü n d e son derece bireyselleşm iş o la n , anlık ve sınırlı, h â ­ kim iyet n o k ta la rın ın bile ita a tin so n u cu o ld u ğ u genelleşm iş b ir ita a t a la n ıd ır söz k o n u su olan. Elbette b u ra d a şunu da belirtm ek gerek - ç ü n k ü bu bir so ru n : B urada tabiyet-hizm et dizisinin, d a h a d o ğ ru su İkilisinin ö rg ü tlen d iğini gö rü y o ru z. K o­ yun, yani yönetilen, p astö rle arasın d ak i ilişkiyi b ir ta m tab iy et ilişkisi o la ra k yaşam alıdır. A ncak b u n u n tersine, p a stö r de p a stö rlü k görevini bir hizm et gi­ bi, o n u k o y u n ların ın hizm etk ârı h aline getiren b ir hizm et gibi yaşam alıdır. As­ lında bütün b u n ları, yani bu tab iy et-h izm et ilişkisini, Y u n an ya da R om alı g ö ­ rev, yani o ffic iu m anlayışıyla k arşılaştırm ak gerekirdi. A yrıca b u ra d a başka bir tem el so ru n u , benlik so ru n u n u g ö rü y o rsu n u z: P asto ral ik tid a rd a , benliğin olu m lan m asın d an geçm ediği gibi, aksine o n u n y o k edilm esini gerektiren bir bireyselleşme kipi g ö rü y o rsu n u z (buna b irazd an değineceğim ). N ihayet, ü çü n cü o la ra k , h a k ik a t so ru n u (bu k o n u y u da hızlı geçece­ ğim çünkü başk a bir biçim de de olsa b u n d a n zaten söz e ttik ). Ş em atik bir bi­ çim de ifade edersek, p asto ralliğ in h a k ik a tle ilişkisinin, a y rın tıla ra girilm eden ele alındığında, o n u Y u n an eğitim inden çok fazla u z a k la ştırm a y an bir h a re ­ kete dahil old u ğ u söylenebilir. Söylem ek istediğim şu: P a stö rü n kendi c e m a a ­ tine karşı bir eğitim görevi v ard ır. H a tta bu o n u n birincil ve esas görevidir. Aziz A m brosius D e o fficiis m in is tr o r u m ’un ilk cü m lelerinden b irin d e şöyle d iy o r: “E p isc o p i p r o p r iu m m u tıu s d o c e r e " , y a n i “ p is k o p o s a h a s g ö re v , ö ğ re tm e k tir” .38 E lb ette, bu ö ğ re tm e g örevi tek b o y u tlu bir g ö rev d eğ ildir, mesele yalnızca b a şk a la rın a belli bir ders v erm ek ten d a h a k a rm a şık tır. P as­ tö r, kendisi örn ek teşkil ederek, kendi yaşantısıyla ö ğ re tm elid ir - h a tta bu ö r ­ neğin değeri o k a d a r y ü k sektir ki, eğer kendi yaşantısıyla iyi bir ders verm i38

Birinci bölüm ün bu ilk alt başlık kelimeleri M igne baskısında olsalar da (PL 16, s. 23 A) daha ya­ kın baskılarda yoklar, dolayısıyla m uhtem elen bir yayıncı hatası oluşturuyorlar. A ncak bu fikir daha sonra Aziz A m brosius tarafından ifade edilm iştir: D e officiis. 1, 2, J. T rs ta rd baskısı, s. 96: “Cum iam effugere non possim us officium docendi quod nobis refugientihus ım posım sacerdotıi necessitudo” ; “ (...) rahiplik görevinin bize iradem ize rağm en dayattıftı der* vrrııır görevinden b u n ­ dan sonra kaçam ayız.H


yorsa, verdiği teorik ve sözel eğitim de bu yüzden silinip gidecektir. I. G rego­ rius Liber pastoralıs’te şöyle der: D oğru d oktrini öğreten fak at kötü örnek olan p astörler, kendileri iyi su içtikleri halde kirli ayaklarıyla suyu kirletip kendi koyunların a içiren ço b an lara benzerler.”39 P astör genel ve kapsayıcı bir biçim de öğretm ez. H erkese aynı biçim de öğretm ez, çünkü dinleyicilerin zihinleri bir kith aran ın telleri gibi farklı şekilde gerilm iştir ve on lara aynı şe­ kilde dokunulm az. I. G regorius L iber pastoralis’te otuz altı farklı öğretm e bi­ çim inden söz eder ve b unlar, evli olan ya da olm ayan, zengin olan ya da ol­ m ayan, hasta olan ya da olm ayan, neşeli ya da üzgün insanlara hitap edilir­ ken değişir.40 B ütün b u n lar öğretim in geleneksel k avrayışından çok uzağa götürm ez bizi. A ncak ben H ıristiyan pastoralliğini b u n lard an ayıran iki temel yenilik olduğunu düşünüyorum . İlk o larak , bu öğretim gündelik davranışın bir idaresi olm alıdır. M ese­ le yalnızca bilmek ve yapm ak gerekeni öğretm ek değildir. M esele bunu genel ilkelerle öğretm ek değil, gündelik bir ayarlam a ile öğretm ektir. Ayrıca bu öğ­ retim in, koyunların davranışlarının tam am ı, b ütünü üzerinde, m üm kün olan en kesintisiz biçim de, her an uygulanan bir gözlem ve gözetim le birlikte ger­ çekleşmesi gerekir. G ündelik yaşam , m ükem m elliği, meziyeti ya da yetkinliği itibarıyla, yalnızca genel bir öğretim in ya da bir örneğin sonucu olam az. G ün­ delik yaşam so m u t bir biçim de kapsanm alı ve gözlem altına alınm alıdır, öyle ki pastör, m üritlerinin gözetlediği gündelik yaşam ından hareketle, insanların d avranışlarının ve tu tu m ların ın bilgisi haline gelecek sürekli bir bilgi oluştu­ racaktır. I. G regorius genel o larak p astö r h akkında şöyle der: “ Pastör, uhrevi işlerle uğraşırken y ak ın ın d ak in in ihtiyaçlarını asla unutm am alıdır. Aynı z a m an d a, y ak ın ların ın m ad d i ih tiy açların ı k arşılam ay a tenezzül ederken, yüksek ilim lerden aldığı zevki de u n u tm am alıd ır.”41 G regorius ayrıca Aziz P avlus’a gönderm e y ap ar ve o n u n şöyle yaptığından söz eder: “ G örünm eyeni tem aşa ederken ne k a d a r g ö rü n ü r dünyanın ötesine geçse de, zihnini evlilik yatağına k ad a r alçaltır. Eşlere özel m ünasebetlerinde takınm aları gereken tu ­ tum u ö ğ retir.” Aziz Pavlus tem aşa yardım ıyla uhrevi işlerin sırrına erm iştir, 39

40 41

Gregoire le G rand, Regula pastoralıs, a.g.e., 1,2, s. 135: “İyi anlaşılmış hakikatin kaynağından fış­ kıran suyu içen pastörler saf bir su içmiş olurlar. O nu ayaklarıyla bulanıklaştırm aları, kötü yaşa­ m ak suretiyle o aziz çalışmalarının altında yatan çabaları heba etmek olurdu. Evet, pastörün m ü­ ritleri işittikleri sözlere inanm ak yerine bakışlarına sunulan kötü örnekleri taklit etmekle yetindik­ lerinde, koyunlar ayakların altında kalmış bir suyu içer hale gelmiş olurlar.” Bkz. Regula pastaralis’m 3. Bölümü, 24-59 (yani gerçek manasıyla “ otuz altı biçim i” ). A.g.e., II, 5. s. 197: “ Yukarıya doğru yükselirken, kendisine yakın olaıı kişinin acıların.! dıkk.ıı i'l m rm rktrtı kaçınsın, .1111.1 yüksek hırsları bırakarak krııdıııi yakınlarının anlarına tam am en kap tırıııaktan da kaçınım ."


ancak tensel işler katını uğraşları arasından çıkarm am ıştır.42 Y ani, pastörün k oyunlannın yaşam ı üzerinde kapsayıcı bir bakışa sahip olm asını gerektiren bütünlüklü bir öğretim vardır karşım ızda. Yine çok önem li olan ikinci özellik, vicdan idaresi43 konusudur. Pasto r yalnızca hakikati öğretm ekle yetinm em eli, aynı zam anda vicdanı idare et­ m elidir - bunun anlam ı nedir peki? B urada biraz geriye dönm em iz gerekiyor. V icdan idaresi pratiği d ar anlam d a bir H ıristiyan icadı değildir. A ntik d ö ­ nem de de vicdan idareleri olm u ştu r,44 ancak şem atik olarak onları şu şekil­ de tarif edebileceğimizi sanıyorum : İlk olarak, A ntik dönem de vicdan idaresi gönüllüydü, yani idare edilm ek isteyen kişi birini bulup ona “ beni idare e t” diyordu. O k ad ar ki, en ilkel biçim lerinde, h atta geç biçim lerinde bile vicdan idaresi paralıydı. G örm eye gidilen kişi şöyle diyordu: “ Seni idare etm ek iste­ rim, ancak sen de bana şu k a d a r p ara vereceksin.” Sofistlerin şehir m eydan­ larında vicdan idaresi dük k ân ları vardı. Bu görüşm eler paralıydı. İkinci olarak, A ntik dönem deki vicdan idaresi koşullara bağlıydı, yani kimse bütün hayatı boyunca hayatının tam am ının yönetilm esine izin verm i­ yordu - kötü bir dönem den geçilirken, zorlu ve ağır bir fasıl yaşanırken insan kendisine bir vicdan idarecisi buluyordu. Bir yas an ın d a, birisi çocuklarını ya da karısını kaybettiğinde, iflas ettiğinde, prens tarafın d an sürgüne yollandı­ ğında ona m üdahale edecek birisi bulunuyor, bu kişi de esas olarak teselli et­ meye yarıyordu. Yani vicdan idaresi gönüllü, dönem sel ve teselli ediciydi; ki­ mi zam anlar vicdan m uhasebesi yapılm asını da gerektiriyordu. Bu idarede çoğu zam an idarecinin idare edilen kişiyi her günün akşam ında yaptığı şeyle­ rin, başına gelenlerin, iyi ve k ö tü eylem lerinin bir m uhasebesini yapm aya d a­ vet etmesi, h a tta zorlayabiliyorsa zorlam ası gerekiyordu - kısacası bu kişinin, 42

43

44

A.g.e.: “ Bakın, Pavlus cennete gider, üçüncü göğe erer, am a buna karşın, görünmeyen gerçeklerin seyriyle ne kadar m utlu olsa da, ruhunun bakışını tene düşkün kimselerin alçakgönüllü bir biçim­ de dinlendiği odaya çevirir ve onlara özel hayatlarında nasıl davranm aları gerektiğini söyler.” Hıristiyan vicdan idaresi M. F oucault’nun dikkatini daha Les A norm aux m etninden itibaren (a.g.e., 19 Şubat 1975 dersi s. 170 ve 26 Şubat dersi s. 187) çekmişti, ancak başka bir kronolojik çerçevede (16. ve 17. yüzyıllar) ve başka bir analiz perspektifinden (ceza pratikleri içerisinde “ haz ve arzu bedeninin” belirmesi). D. Defert’in kronolojisinde belirtildiği gibi, Foucault Ocak 1978 ayında Cinselliğin Tarihi’m n ikinci cildi üzerinde çalışıyordu - bu kitap ise “ Batılı Hıristiyanlıkta ve vicdan idaresinde, T rento Konsili’nden sonra geliştiği haliyle günah çıkarm a pratiği üzerinden bir soybilim yapm ayı” hedefliyordu (DE, I, s. 53). Bu elyazması daha sonra yok edilmiştir. Antikçağ’daki vicdan idaresi hakkında bkz. P. R abbow , Seelenführung. M ethodik der Exerzitien in der A ntike, Kossel, M ünih, 1954. M . Foucault muthemelen I. H ad o t’nun eserini de okum uştu: Seneca und die grieschisch-römische Tradition der Seelenleitung, W alter de Gruyter 8c Co., Ber­ lin, 1969. Vicdan idaresi konusunda, Antikçağ ve Hıristiyanlık pratiklerinin hu farklılığına Fou­ cault şurada yeniden değinir: “ Du gouvernem ent des vivaııts” , 12, 19 ve 2fı M.ııt I ^KO dersleri ve ö zn e n in Ynrunıbılgısi, 3 M;»rt 1982 dersi, s. 14S-Î4K vc 10 M.ırt drrt.ı, %. 1**0


gün boyunca var olm a biçimini ya da b u nun bir bölüm ünü bir söylemin fil tresinden geçirerek, olup biteni gerçekliği içerisinde saptam ası ve bu şekilde kendisini inceleyen kişinin m eziyetlerini, erdem lerini, ilerlem elerini ortaya koym ası gerekiyordu. A ncak vicdan idaresi pratiğine dahil olan bu vicdan m uhasebesinin bir esas am acı vardı. Bu am aç, vicdan m uhasebesi yapan kişi nin tam olarak ne yaptığını, ne k a d a r ilerlemiş olduğunu bilerek kendisine hâ kim olm ası, kendisini k o n tro l etmesiydi. Yani kendine hhakim olm anın bir koşuluydu bu. H ıristiyan pratiğinde ise vicdan idaresi ve m uhasebesinin son derecc farklı biçimleriyle karşılaşırız. İlk o larak , vicdan idaresi tam olarak gönüllü değildir. En azından her zam an gönüllü değildir ve keşişler örneğinde bunun kesinlikle zorunlu olduğunu, bir vicdan idarecisine sahip olm am anın m üm ­ kün olm adığını görürüz. İkinci olarak, vicdan idaresi b u rada koşullara bağlı değildir. Bir talihsizliğe, krize ya da zorluğa cevap verm ek değildir mesele. Vicdan idaresi kesinlikle süreklidir, b ü tü n yaşam boyunca ve her şeyle ilgili bir idare söz k o nusudur. N ih ay et üçüncü o larak , bu vicdan idaresi araçların .1 dahil olan vicdan m uhasebesinde, m uhasebe bireyin kendi üzerinde hakimi yet kurm asını ve idareciyle arasındaki bağlılık ilişkisini bir anlam da telafi et m eşini güvence altına alm a işlevini taşım az. Bunun tersi söz konusudur. Viı d an m uhasebesi yalnızca idareciye kişinin ne yaptığını, ne olduğunu, tabi ol duğu ayartm aları, içinde kalan k ö tü düşünceleri söyleyebilm ek için yapılıı; yani vicdan m uhasebesi, ötekiyle olan bağlılık ilişkisini daha iyi vurgulam ak, d aha iyi sabitlem ek için yapılır. Klasik A ntik dönem deki vicdan m uhasebesi bir hâkim iyet aracıydı, oysa burad a bir bağlılık aracıdır. Ve kişi, vicdan ımı nasebesi yoluyla, her an kendisi üzerine bir h ak ik at söylemi kuracaktır. Kışı yi vicdanını idare eden kişiye bağlayan belli bir hakik at, kişinin kendisinden dam ıtılacak ve üretilecektir. Burada da yine, H ıristiyan pastoralliğinde lıakı katle k u rulan ilişkinin, Y unan ve R om a an tik dönem inde bulabileceğim i/ ılış kiyle ve İbrani pastorallik tem asında beliren ilişkiyle hiç de aynı olm adığım görüyorsunuz. H ıristiyan pastoralliğini öz itibariyle, temel olarak niteleyen $ey, sel 1 metle, yasayla ya da hakikatle ilişki değildir. Tersine H ıristiyan pastorallisi, selam et sorun u n u genel tem ası içinde ele alıp bu genel ilişkinin içerisine ıııc/ı yetlerin dolaşım , nakil ve ters çevrilme tekniklerini, bunların riim bir ckoım misini yerleştirir ve o n u n temel özelliği budur. N asıl ki H ıristiyanlığın, I Ims tiyaıı pastoralliğiniıı yasayla ilişkisi, yasanın kalnıl ya da naıelleştırilınesınm hır aracı olm ak tan ibaret değilse, aynı şekilde bu H ıristiyan pastorallik hıı


anlam da yasayla k u ru lan ilişkiyi dolam baçlı hale getirir ve bireysel, kapsayı­ cı, bütünlüklü ve sürekli bir itaat ilişkisi oluştu ru r. Bu, yasayla kurulan ilişki­ den çok farklıdır. Ve nihayet hakikatle ilişkiye gelelim: H ıristiyanlıkta, H ıris­ tiyan pastörü n hakikati öğrettiği, insanları ya da koyunları bir tü r hakikati kabul etmeye zorladığı doğru olsa da, H ıristiyan pastoralliği bu konuda bü­ yük bir yenilik getirir. Bu pastorallik, kendinin ve başkalarının bir m uhasebe­ sinin yapılm asını ve incelenmesini sağlayan bir iktidar yapısı, bir iktidar tek­ niği geliştirir. Bu teknikler de, p astö rü n iktidarının uygulanm asını sağlayan bir tü r hakikati, bir içsellik hakikatini, gizli ru h u n h akikatini ortaya çıkarır pastöre ita at böyle hayata geçirilir, tam itaat ilişkisi böyle k u rulur ve işte o m eziyet/kabah at ekonom isi b u ra d a işlerlik gösterir. Bence H ıristiyanlığın özünü, özgünlüğünü ve özgüllüğünü olu ştu ran şey selam et, yasa ya da h ak i­ k at değil, m eziyet ve kabah atlerin , m utlak itaatin ve gizli hakikatlerin üreti­ m inin bu yeni ilişkileridir. Birkaç şey ekleyerek bitireceğim . Bir yandan, H ıristiyan pastoralliğiyle birlikte kesin o larak yeni bir ik tid ar biçim inin o rtay a çıktığını görüyoruz. Ç ı­ kardığım ikinci ve son sonuç ise şu: B urada son derece özgül birtakım birey­ selleştirm e kipleri gö rü y o ruz. H ıristiy an p asto ralliğ in d ek i bireyselleştirm e son derece özel bir kipte m eydana gelir ve bu kip tam da selam et, yasa ve h a ­ kikatle ilgili k o n u lar üzerinden anlaşılabilir. P astoral iktid arın işleyişiyle k u ­ rulan bu bireyselleştirm e, bir bireyin konum uyla, onun d oğuştan gelen ayrı­ calıklarıyla ya da eylem lerinin parlaklığıyla tanım lanm az. Bu bireyselleştirme üç biçimde tanım lanır. İlk olarak, m eziyet ve k ab ah atlerin dengesini, oyun ve akışlarım her an belirleyen bir yeniden dağılım oyunuyla tanım lanır. Bu bi­ reyselleştirm enin bir k o n u m meselesi değil, analiz yoluyla kim lik saptam a meselesi olduğunu söyleyebiliriz. İkinci olarak bu bireyselleştirm e, bireyin hi­ yerarşik bir yerinin belirtilip vurgulanm asıyla yapılm az. K endinin kendi üze­ rindeki hâkim iyetinin olum lanm asıyla da yapılm az, bir tabiyet ağı sayesinde yapılır - herkesin herkese tâbi olm asını gerektiren, aynı zam anda d a bireyin m erkezi, en küçük biçimi o larak benliğin, egonun, egoizm in dışlanm asını ge­ rektiren bir tabiiyet ağıdır bu. Öyleyse bu, tâbi kılm a | assujettissement] yo­ luyla yapılan bir bireyselleştirm edir. N ihayet üçüncü o larak, dışsal bir hak i­ k atten hareketle değil, tersine içsel, gizli, saklı bir h ak ik atin üretim inden h a­ reketle elde edilecek bir bireyselleştirm edir bu. A naliz yoluyla kim lik sap ta ­ m a, tâbi kılm a, özneleştirm e [subjectivatiorı], işte H ıristiyan pastoralliği ve o nun k u ru m lan tarafın d an hayata geçirilen bireyselleştirm e usullerini nitele­ yen şeyler bunlardır. O halde, pastoralliğin tarihi, Batı’dnki İmlim bir birey


selleştirm e usulleri tarih in i devreye so k ar. B unun öznenin tarihi olduğunu söyleyebiliriz. Pastoralliğin, benim “yönetim sellik” adını verdiğim ve 16. yüzyıldan sonra oluşacak olan şeyin bir öncülü olduğunu düşünüyorum . Pastorallik yönetimselliği iki biçim de önceler. Bir kere selamet, yasa ve h ak ik at ilkelerini ancak yasanın, selam etin ve hak ik atin altında başka ilişki tipleri inşa etmek için kullanan , pastoralliğe özgü usuller yoluyla önceler. Ayrıca pastorallik, m eziyetlerinin analiz yoluyla saptandığı bir öznenin, itaatin sürekli ağlarında tâbi kılınan [assujeti] bir öznenin \sujet\, kendisine dayatılan hakikatin daıııı tılm ası yoluyla özneleştirilen [subjective] bir öznenin bu son derece özgül in şaşıyla da yönetim selliği önceler. İşte pastoralliğin Batılı toplum lardaki ikti darın tarihinin çok önem li an ların d an birini oluşturm asının sebebi, m odern öznenin bu tipik inşa sürecidir. H epsi bu kadar. Pastorallikle ilgili söyleyecek­ lerim bunlar, gelecek sefer yönetim sellik tem asına geri döneceğim.


“Tutum” kavramı. - Pastoralliğin krizi. - Pastorallik içerisindeki tu tum isyanları. - Modern dönemde direniş biçimlerinin politik kurum ların sınırlarına doğru yer değiştirmesi: Ordu, gizli cemiyetler ve tıp örnekleri. - Söz dağarcığı sorunları: “Tutum isyanları”, “boyun eg mezlik”, “aykırılık”, “karşı-tutumlar”. Pastoral karşı-tutumlar. Tarih sel hatırlatma: a) Çilecilik, b) cemaatler, c) mistisizm, d) Kutsal Kİ tap, e) eskatolojik inanış. - Sonuç: Genel olarak iktidarın işleyiş kip lerinin analizi açısından “pastoral iktidar” kavramına gönderme yapmanın getirileri.

G

eçtiğimiz sefer, pastorallikten ve pastoralliğin özgüllüğünden söz ctmıg tim. N eden bu m eseleden, üstelik de bu k a d a r ayrıntılı bir biçimde söz

ettim? Aslında bunun iki sebebi var. Birincisi, size M usevi-H ıristiyan ahlâk ılı ye bir şeyin varolm adığını,* bunun yapay bir birlik olduğunu gösterm ekti

bu

tabii ki gözünüzden kaçm am ıştır. İkincisi, m odern Batılı toplum larda din

ile

politika arasındaki ilişkinin, belki de esas olarak devlet ile kilise arasındaki oyunda değil, pastorallikle yönetim arasında cereyan ettiğini gösterm ekti. B;i$ ka bir ifadeyle söylersek, tem el sorun, en azından m odern A vrupa’daki temel sorun, Papa ve İm p arato r değil, bizim dilimizde ve başka dillerde tek kelim r

ılı

ifadesini bulan bu karm a kişilik, daha doğrusu bu iki kişiliktir: M inistre. ' ‘ T üm ikircikliği ile birlikte m inistre terimi: Belki de gerçek sorunun, din ile po litika, yönetim le pastorallik arasındaki ilişkinin gerçekten ortaya çıktığı

ycı

burasıdır. İşte bu yüzden pastorallik tem ası üzerinde biraz ısrarla durm uştum . Pastoralliğin, yalnızca birkaç tem el öğesini belirttiğim bir teknikler vr usuller bütünü olduğunu gösterm eye çalışm ıştım . Elbette, bu teknikler b a n ın belirtebildiklerim in çok ötesine gidiyor. Yine de hem en, d aha sonra ycnidnı Bunu neredeyse tam am ı işitilmeyen bir cümle izliyor: Antisemit [...] kavram . Foucault eklrr i .1111 Musevi-Hıristiyan bir ahlâk yoktur. (**) “ M inistre" kelimesi, Fransızcada ve birçok Latin dilinde, hem belli bir görevden lorııınlıı İnik 11 met üyesi anlam ında “b ak an ”, hem de Tanrı ile insanlar arasında aracı görevim m ılenrtı "|u|>.ı/ anlam ına gelir. Kütün dinler için kullanılan bu terim, I lırıstiy.m kılısrsı içerısımlr o /rllık lr .iyinle rin id.ırrsındrn sorumlu kişiler ol.ııı p.ıp.ı/l.ır içııı kııll.ınılır. Y.ını m ııııttrr İm ini, lirin siy.im, lirin ılr dıııı kııll.ımtıııihl.ı hır ıir;u ılık ıTıdr rtm rk lrd ır ç.ıı (*)


ele alm ak üzere bir n o k tan ın altını çizm ek istiyorum : Y unanlar, Y unan Aziz­ ler ve özellikle de N enizili G regorius, pastoralliği niteleyen bu teknik ve p ra ­ tikler bütününe çok ilginç bir isim veriyordu: O iko n o m ia psuchön, yani ru h ­ ların ekonom isi.1 Y ani A ristoteles’te2 bulduğum uz, ailenin varlıklarının ve zenginliklerinin, ailedeki kölelerin, k adının, çocukların, h atta bazen m üşteri­ lerin bir tü r idaresini, m an a g em en t’ını ifade eden bu Y unan ekonom i k av ra­ m ı, pastorallikle birlikte başka bir boyut ve başka bir referans alanına kavu­ şuyor. Başka bir boyut, zira Y unanlarda esas olarak ailevi olan -o ik o s, ev de­ m e k tir- bu ekonom iye oranla, ruhların ekonom isi insanlığın tam am ının, en azından H ıristiyanlığın tam am ının boyutlarını alacaktır. R uhların ekonom i­ si, tüm H ıristiyanların cem aati üzerinde ve özel o larak her H ıristiyan üzerin­ de etkide bulunm alıdır. Burada boyutlar değiştiği gibi referanslar da değişir, zira bundan böyle yalnızca aile ya da evin refah ve zenginliği değil, ruhların selameti söz konusudur. B ütün bu değişim lerin çok önem li olduğunu dü şü n ü ­ yorum ; gelecek sefer ise size bu “ek o n o m i” kavram ının 16 ve 17. yüzyıllarda geçirdiği ikinci d önüşüm den söz edeceğim. Elbette, bu o iko n o m ia psuchön ifadesini çevirm ek için Fransızcadaki en uygun kelime “ek o n o m i” değildir. Latinler bunu regimen anim arum , yani “ ruhların rejim i” ifadesi ile çeviriyorlardı, ki bu tercih hiç de kötü sayılmaz. A ncak Fransızcada, bu ru h lar ekonom isini çevirm ek için, ikircikliği son dere­ ce ilginç olan bir kelimeye sahip olm anın faydasını ya da zararını görüyoruz; nasıl yorum ladığınıza göre bundan ötürü k ârd a ya da zararda olduğum uz söy­ lenebilir. Bu “tu tu m ” [conduite]* kelimesi, size sözünü edeceğim iki anlam da 1

2

(*)

Bu ifade Söylevler m etninin içinde bulunm uyor gibidir. Ruh tıbbının, mümin kategorileri uyarın­ ca farklı şekilde uygulamasına dair ikinci Söylev’de (2, 16, 5), Gregorius şöyle yazar: “Varlıkların bu kategorileri arasında, bazen fiziksel unsurlara ya da m eydana geldiğimiz öğelerin karışım ına ve kom binezonuna dair farklardan çok arzu ve iştahlara dair farklar vardır. O yüzden bunları yönet­ mek çok kolay değildir.” Buradaki “yönetm ek” fiili oikonom ian kelimesinin çevirisidir (Fransızca çeviride 2, 29). H erhalde Foucault da oikonom ia kelimesinin, iştah ve arzu varlıkları olarak koyunların pastoral yönetimini belirtmek için bu şekilde kullanılmasından hareketle söz konusu ifa­ deyi oluşturm uştur. Bkz. Aristoteles, Politika, I, 3, 1253b: “Şehri m eydana getiren parçalar artık açıklandığına göre, öncelikle aile yönetim inden (oikonom ia) söz etmek gerekir; sonuçta her şehir ailelerden oluşur. Ai­ le yönetiminin her bir parçasına, aileyi oluşturan parçalar denk düşer. Ancak ailenin bütünü kö­ lelerden ve hür insanlardan oluşur. Ve bir şeyi araştırm aya o şeyin en temel bileşenlerinden başla­ m ak gerektiğine ve bir ailenin birincil ve temel parçaları bir efendiyle bir köle, bir koca ve bir ka­ rı, bir baba ve oğulları olduğuna göre, bu üç ilişkinin ne olduğunu ve nasıl olması gerektiğini ince­ lemek gerekir." Foucault’nun burada kullandığı conduite kelimesi, bir yandan insanların yönlendirilmesini, çoba­ nın sürüsüne yıin vermesinde olduftu f(ihi insanların bir yöne doftrıı g < ı tu r u l ın r s ım , ılı^rr yandan İkc insanın krııılı k r ı u l ı n r l.ıkııulıftı t u l u m u , lıaıİMi«cyi|) tıVKlll.Kİıftı ıl.\vr.ıni|i M ı r t ı ı ı r k l n l ı r . I ıırk


da, 16. yüzyıl sonu ile 17. yüzyıl başından evvel ortaya çıkm az - bu konuda M ontaigne’deki kimi pasajlara bakılabilir.3 Z ira bu conduite kelimesi iki şeye gönderm e yapar. C onduite, elbette yönlendirm e [conduire], yani sürm e etkin­ liğine verilen addır, am a aynı zam anda kişinin kendisine nasıl yön verdiğine [se conduire], nasıl yönlendirilm esine izin verdiğine, nasıl yönlendirildiğine dc verilen addır - nihayet, yönlendirilm e ya da rehberlik edilme edim ine tekabül eden bir durum da kişinin tutu m u n nasıl bir biçim aldığıdır. Sanırım Nenizili G reg o riu s’un sözünü ettiği bu o ik o n o m ia p s u c h ö n ’un ehven-i şer çevirisi “ ruhların yönlendirilm esi” [conduite des âmes] olabilir - ve kapsadığı alanla birlikte bu tu tu m /yönlendirm e [co n d u ite] kavram ı, H ıristiyan pastoralliğin Batı toplum una dahil ettiği tem el öğelerden birisidir. Şimdi ise pastoralliğin krizinin nasıl oluştuğunu, pastoralliğin bir a n ­ lam da nasıl patlayıp dağıldığını ve yönetim sellik boyutunu aldığını, yönetim , yönetim sellik sorunlarının nasıl pastorallikten hareketle o rtaya konduğunu gösterm ek istiyorum . Elbette, b unlar sadece birkaç dayanak noktasından, kc sintili bir dizi sondajdan ibaret. Burada hiçbir şekilde pastoralliğin bir tarihi ni yapm ak söz konusu değil; ben özellikle de K atolik ve H ıristiyan pastoralli ğinin b ü tün O rtaçağ boyunca ve nihayet 16. yüzyılda karşılaştığı büyük dış sal engelleri bir tarafa bırakacağım . Dışsal engel derken, var olm adıkları y.ı da etkileri olm adığı için değil, beni özellikle ilgilendiren n o k talar bunlar ol m adiği için bir k enara bırakacağım bir dizi şeyden söz ediyorum . Bu dışsal engeller mesela şunlardır: H ıristiyanlaşm a yolunda olan ve geç O rta ça ğ ’da hâlâ bu şekilde kalan toplulukların pasif direnişleri - bu to pluluklar, Hıristı yanlaşm ış olsalar bile, pastoralliğin onlara dayattığı birtakım zorunluluklar.ı uzun süre boyunca direnç gösterm işlerdir. 1215’teki L atran K onsili’nin da yattığı günah çıkarm a zorunluluğuna karşı, bu pratiğe karşı gösterilen sckiı ler direniş. A yrıca, pastoralliğin cepheden savaştığı, H ıristiyanlık dışı deııebi lecek, büyücülük gibi p ratik ler -g erçi bunların nereye k a d ar H ıristiyanlık ılı şı oldukları tartışılır, am a bu başka bir m esele- ya da büyük sapm alar, dalı.ı açık söylem ek gerekirse O rta ç a ğ ’ı k at eden büyük düalist sapm a, yani K.ıi

3

çede, biri etkin diğeri ise edilgin olan bu iki anlamı birden karşılayacak bir kelime bulunmadığın dan, conduite için “tu tu m ”, fiil hali olan conduire için “yönlendirmek”, insanın kendi tutum unu yönlendirmesi anlam ındaki se conduire için “ kendini yönlendirmek”, başkalarının davrani}lann.ı bir çoban gibi yön verme anlam ındaki conduire les conduites ifadesi için ise “ tutum ları yonlrııılıı m ek” dedik - ç .n . Bkz. örneğin Essais, I, 26, A. T ournon baskısı, Imprimerie nationale, 199ü, cilt I, ı. 2h I " Mıj kanlıklarım ıza uygun olarak çok farklı biçim ve ölçüye sahip dimağları ayın ılrrtlr vr .iyin ııııııııı la yonlm ılırm rk isteyenlerin, unca çcxuk arasında trrbıyrlrrım n Ilınıp vrrılıftı .ıııı.ılı İm yj ıl.ı ıkı çiHiıkl.ı k .11 >ıl.i)iıı.ıl.ırın.ı >.ı>">.<m.ık Krrrkır."


h a rla r* Diğer bir politik engel olarak, pastoralliğin politik iktidarla ilişkile­ rinden, O rtaçağ ’ın ikinci yarısındaki ekonom ik yapıların gelişimiyle birlikte yaşadığı soru n lard an da söz edilebilirdi. İşte ben b u n lard an söz etmeyeceğim. Ben bizzat pastoralliğin alanında o rtaya çıkan kimi direniş noktalarını, kim i saldırı ve karşı saldırı noktalarını araştırm ak istiyorum . B urada olup biten nedir? Son derece kendine has bir ik­ tid ar tipi olan pastoralliğin nesnesi insanların tutum u/yönlendirilm esi ise yani pastoralliğin aracı onları yönlendirm eye izin verecek yöntem ler, hedefi ise onların kendilerini yönlendirm e ve d avranm a biçim leri, yani tutum ları ise, pastorallik insanların yönlendirilm esini/tutum unu hedefleyen bir iktidar ise, bana öyle geliyor ki bununla bağlantılı o larak , bu p astoral ik tidar kad ar öz­ gül olan bir dizi hareket, bir dizi direniş ve boyun eğmezlik de ortaya çıkm ış­ tır. Bu hareketlere de, gene “tu tu m ” kavram ının tüm ikircikliğini koruyarak, kendilerine has tu tu m isyanları diyebiliriz.5 Bu hareketlerin hedefi başka bir tutu m d u r, yani başka tü rlü yönlendirilm ek, başka sürücüler ve başka ço b an ­ lar tarafından yönlendirilm ek, başka hedefler ve başka selam et biçimleri için yönlendirilm ek, başka usuller ve yöntem lerle yönlendirilm ektir. Bu h areket­ ler ayrıca, en azından zam an zam an, başkalarının yönlendirilm esinden de k a ­ çınm aya çalışır, her bir kişinin kendini yönlendireceği biçimi belirlemesi için uğraşır. Başka bir ifadeyle ben, pastoralliğin tarihsel özgüllüğünün, tutum / yönlendirm e reddiyelerinin, isyanlarının ve direnişlerinin özgüllüğüne tek a­ bül edip etm ediğini araştırm ak istiyorum . Ve nasıl ki politik bir egemenliğin 4

5

Manici ikilik (t.S. 216-277 arası yaşamış M anes ya da M ani’den gelir), 3. yüzyıldan itibaren Asya ve Kuzey Afrika’da geniş bir biçimde yayılır. İm p arato rlu k la bastırılmış olması sebebiyle küçük yeraltı cemaatlerine bölünm üştür. Yüzyıllar süren bir silinme dönem inin ardından, “ M anici *1 ta ­ rikatlar (Bogomiller ve Katarlar) O rtaçağ A vrupa’sında yeniden ortaya çıktılar, ancak Manicilikle bağlantıları sorunlu hale geldi. K athar “sapkınlığı” , 11. ve 13. yüzyıllar arasında Lom bardiya’da, İtalya’nın merkezinde, Renanya’da, Katalonya’da, Cham pagne ve Bourgogne bölgelerinde, özel­ likle de Fransa’nın güneyinde yaygınlaştı. Bu sapkınlıkla savaş öncelikle engizisyon yoluyla, sonra da 1208’de II!. Innocentius’un çağrısıyla yapılan ve bir fetih savaşına dönüşen haçlı seferi aracılı­ ğıyla yürütüldü. Pastoral iktidarın karşılığı olarak tutum isyanlarının bu analizi, Foucault’nun La Volonte de savoır’da [Bilme İstenci] (a.g.e., s. 125-127) ortaya koyduğu tezin, yani “iktidar olan her yerde direniş de vardır” tezinin devamıdır. Buna göre, “direniş hiç bir zaman iktidara göre dışsal bir konum da değildir” ve aksine “ iktidar ilişkilerindeki diğer terim i” , “ onların karşısındaki indirgenemez öğe­ yi oluştururlar.” 1978 senesinde direniş kavram ı Foucault’nun politika kavrayışının merkezinde yer alm aktadır. İki dersin arasında bulunan, yönetimsellik üzerine bir dizi elyazmasında şöyle ya­ zar: “Yönetimselliğin analizi, ‘her şeyin politik olduğu’ fikrine götürür. Politika, tam olarak yönetimselliğe karşı direnişle, ilk isyanla, ilk çatışmayla ortaya çıkan şeydir.” Dersin sonraki kısmın­ da, ifade edilen “ karşı-tutum*’ fikri, Foucault’nun düşüncesinde özneleştirme / tabi kılm j |assujetısscm t'nt| teknikleriyle, 1980’den itibaren geliştirdiği özneleşme \subjfctivüti(»ı\ pr.ıtıklrrı anısın­ da temel bir gevy oluşturur.


icracısı anlam ındaki iktid ara direnm e biçimleri olduysa, nasıl ki iktisadi ola­ rak söm ürü kaynağı iktid ara h itap etm iş direniş biçimleri ve reddiyeler olduy­ sa, yönlendirm e o larak ik tid ara karşı çıkan direniş biçim lerinin olduğu da söylenemez mi? H em en üç n o k tan ın altını çizeyim. İlk o larak , meseleyi böyle ortaya koyunca acaba önce pastoralliğin geldiğini, ancak o n d an sonra karşı hareket­ lerin, karşı saldırı diye adlandırdığım şeylerin, birtakım tepkilerin geldiğini varsaym ış olm uyor m uyum ? A caba burada karşılaşacağım ız fenom enler yal nızca olum suz ve tepkisel fenom enler değiller mi? Bütün bunlara daha yakın­ dan bakınca şunu görüyoruz: Aslında pastoralliğin kendisi, daha baştan iti baren, adına tu tu m isyanı dem enin zor olduğu -ç ü n k ü bu tü r bir tutum daha açıkça o rta d a y o k tu - bir şeye karşı gelerek, onunla bir çatışm a, husum et, sa­ vaş ilişkisi içinde ortay a çıktı. Burada söz konusu o lan, 2., 3. ve 4. yüzyıllar­ da tüm O rtaç a ğ ’ın örneklerini sunduğu bir dizi dinî davranış sarhoşluğudur kimi gnostik ta rik a tla r bunun en tartışm asız ve parlak tanıklığını sunarlar.6 Bu gnostik tarik atların en azından bazılarında m adde ile k ö tülüğün özdeşleş­ tirilm esi, m addenin kötülük olarak, m utlak kötülük o larak algılanıp nitelen­ dirilm esi elbette kimi sonuçlar doğuruyordu: Ö rneğin, belirsiz bir çileciliğin verdiği bir çeşit baş dönm esi veya büyülenm e hali, kişiyi m addeden kurtul m ak ve derhal k u rtu lm ak am acıyla intihar etm eye sürükleyebiliyordu. Şöyle bir fikir veya tem a da vardı: M addeyi ond ak i kötülüğü tüketerek yok etm ek, tüm m üm kün günahları işlem ek, m addenin bana açtığı tüm bu kötülük ala nının sonuna dek gitm ek - ancak böyle m addeyi yok edebilirim . Yani güna­ ha girm ek, sonsuzca g ü n ah a girm ek. Bunların yanı sıra Yasa dünyasının ipta li tem ası vardır ve bun u n sonucu o larak , yasanın dünyası olan bir dünyayı yıkm ak için önce yasayı yıkm ak gerekir, yani bütü n yasalara karşı çıkm ak gc rekir. D ünyanın ya da dünyanın güçlerinin sunduğu tüm yasalara ihlalle, sis tem atik bir ihlalle karşılık verm ek gerekir. D ünyayı yaratm ış olanın düzeni 6

Gnostik hareketler, daha Hıristiyanlığın ilk çağlarından itibaren, üstün bir bilgi türü (gnasis) ııdı na kilisenin resmî öğretisine karşı çıktılar. Bu eğilim özellikle 2. yüzyılda ortaya çıktı ve bir dizi l.ı rikata bölündü. Antik dönem deki Hıristiyan yazarlar gnostikleri Hıristiyan bir sapm a olarak gıı rüyorlardı, oysa 20 . yüzyılın başından beri karşılaştırmacı okulun (regılionsgeschıchlluhe Sı hu le) yaptığı çalışmalar, gnostik fenomenin çok daha karm aşık olduğunu, Hıristiyanlığın bir urunu olm adığını, çeşitli etkilerin (Helenistik dinî felsefe. Iran düalizmi, gizli kültler doktrini, Mıısrvı lik, Hıristiyanlık) sonucu olduğunu gösterdiler. Bkz. M. Simon, La Ctvihsatitm de l'A ııtiıfuılf f l İr Christianisme, A rthaud, Paris, 1 9 7 2 , s. 17 5 -186; F. Gros, L 'H erm enulıque du m /rt \Ö ırırnıtı Vn rumbilgisi] içinde, s. 2 5 -2 6 , not 4 9 (Ch. Puech’in Sur le mameheisme et Autrrs I n,ııs, I l.ımm.uı OI1, Paris, 1979 eserine gönderm e yapm aktadır), I ouı.ııılt Ivlkı >ıı rsrrı de ııkııınıı^lııı 11 |uıı,n, Ib r (ıtuı\tiı Rrlıgıım, IW\uım Press, Itostnn, M ,ısv , 1**72.


nin tersine çevrilm esidir bu aslında. D ünyayı yaratm ış olana, yani H ab il’in k urbanlarını kabul edip K abil’inkileri reddeden, Y ak u p ’u sevip Esav’dan nef­ ret eden, Sodom ’u cezalandıran tanrıya, yani m addi bir dünya yaratm ış olan Y ahve’ye verilecek karşılık, K abil’in k u rbanlarını kabul etm ek, Esav’ı sevip Y akup’tan nefret etm ek, Sodom ’u yüceltm ektir. Geriye dönüşüp “düzensiz­ lik” o larak adlandırabileceğim iz ne varsa, Batı’daki ve D oğu’daki H ıristiyan pastoralliği buna karşı o rtay a çıkm ıştır. Y ani tutum ile karşı-tutum arasında dolaysız ve kurucu bir bağ vardır. İkinci no k ta, bu tu tu m isyanlarının kendilerine has oluşudur. Bunlar politik bir egemenliğin icracısı anlam daki iktidara karşı yürütülm üş politik isyanlardan farklı olduğu gibi, söm ürü kaynağı k o n u m u n daki iktidara karşı yürütülm üş iktisadi isyanlardan da farklıdır - yani, b u nlardan farklı oldukla­ rını size gösterm eye çalışacağım . Aslında bu isyanlar, biçimleri ve hedefleri itibariyle bu n lard an fark lıd ırlar.7 T u tu m isyanları gerçekten de vardır. As­ lında, H ıristiyan Batı’nm tanıdığı en büyük tu tu m isyanı L uther’inkidir - bil­ diğiniz gibi, her ne k a d a r ekonom ik ve politik soru n lar hem en öne çıksa da, bu isyan başlangıçta ne ekonom ik ne de politikti. A ncak bu m ücadelelerin öz­ gül olm ası, bu tu tu m direnişlerinin özgül olm ası, o n ların kendilerine özgü partnerleri, biçim leri, dram atu rjileri ve hedefleri ile birlikte başka isyan ve m ücadelelerden ayrık ve yalıtılmış oldukları anlam ına gelm iyor. A slında, bu tu tu m isyanları her zam an başka çatışm a ve sorunlarla bağlantılı oldular. Bu tu tu m isyanlarını b ü tü n O rtaçağ boyunca burjuvaziyle feodalite arasında gö­ rü rsü n ü z , ö rn eğ in F lam an ş e h irle rin d e 8 veya V a u d e s’çiler d ö n em in d ek i Lyon’d a.9 Bu isyanları, kentli ekonom iyle kırsal ekonom i arasında, özellikle 12. yüzyıldan itibaren hissedilen kopuşa bağlı olarak görürsünüz. Ö rnekleri 7

8 9

Foucault’nun geliştirdiği bu analiz, Psikiyatrik İktidar’dakı 28 Kasım 1973- dersiyle karşılaştırılabilir (s. 67 vd.): Burada, O rtaçağ’da ve Reform öncesinde, görece eşitlikçi grupların meydana gel­ mesi “ disiplin düzenekleri” terimleriyle ifade ediliyordu - bunlar da “egemenlik düzeneklerinin farkılaşma sistemine" karşıttılar. Dilenci rahipleri, O rtak Yaşam kardeşlerini ve Reform 'un he­ men öncesindeki halkçı veya burjuva cemaatleri örnek olarak alan Foucault, bunların örgütlenme biçimlerinde pastoralliğe bir dirençten çok egemenlik ilişkisinin bir eleştirisini görüyordu. 14. yüzyıldaki H ollanda, Ö zgür Ruh (bkz. aşağıdaki 41. ve 42. notlar) sapkınlığının en güçlü şe­ kilde yerleştiği bölgelerden biriydi. Kökeninde dilenci grupların tutum una yakın duran Vaudes’çi hareket, 1170’te Pierre Valdes ya da Valdo (1140-1206) tarafından kurulan Lyon’un Fakirleri isimli cemiyetten geliyordu. Vaudes, ki­ lise hiyerarşisini ve sakram entleri reddederek fakirliği ve Incil'e geri dönüşü savunuyordu. Ö nce­ leri Kilise tarafından örgütlenen (Latran Konsili, 1179) K athar karşıtı vaaza katılsa bile, Kilise’yle çatışmaya girmekte gecikmedi ve V audes’çilik çok geçmeden K athar Maniciliği ile bir tutuldu. Doktrini Provence, D auphine, Piemont bölgelerinde, Ispanya ve Alm anya’da etkili oldu. Bkz. L. Cristiani, “ Vaudois" maddesi, Dictionnaire de theologie catholique içinde, cilt 15, 19 .50, §. 2.5862601.


bir yandan H ussitlerde ve C alixtinlerde,10 bir yandan ise T ab o ritlerd e11 bulu nabilir. Bu tu tu m isyanlarını ya da direnişlerini sıklıkla, çok farklı am a çok önem li bir so ru n a, kadınların k o n u m u so rununa bağlı o larak, kadınların to p ­ lum daki, sivil ya da dinî to p lu m d ak i k onum larına bağlı olarak görürsünüz. Kadın m anastırların d a, mesela 12. yüzyılda adına R en N o n n e n m istik'ı denen harekette g ö rü rsü n ü z.12 O rtaçağ boyunca Jeanne D au b e n to n ,13 M arguerite P orete14 vb. gibi kadın peygam berler etrafında oluşan g ru plarda görürsünüz. 10

11

12

13

14

Calixtinleı\ Utrakistlerle birlikte Hussitierin ılımlı kollarından birini oluşturuyorlardı. Utrakistler iki türlü kom ünyonu talep ederlerken, Calixtinler kutsal çanakta ısrar ediyorlardı. Bkz. N. Colın, The Pursuit o f the M illenium, Secker & W arburg, 1957. Bkz. aşağıdaki 39. not. Prag’ın Dört M addesi’nin (bkz. aşağıdaki 39. not) yılmaz savunucuları olan radikal Hussitler, (»ü ney Bohemya’da, Yeni Ahit’e göre İsa’nın yeniden dirildiği dağın adından gelen T abor şehrinde ün lenmişlerdi. Prag'daki Yeni Şehir mahallesinin kral Venceslas tarafından dayatılan Katolik idaresi ne karşı Temmuz 1419’daki ayaklanm adan doğan bu hareket, önceleri zanaatkarlardan oluşmuı olsa da, hızla nüfusun fakir tabakalarına yayılmayı bildi. “ Utrakistler klasik Katolik doktrine »a dik kalsalar da, Taboritler laik de olsa rahip de olsa, her bir bireyin Kutsal Kitap’ı kendi aydınlı ğıyla okum a haklarını savunuyorlardı” (N. Cohn, s. 217). D ünya’yı temizlemek için bütün günah karları katletmeye çağrı yapan en radikal kesimler, M illenium’un gelmekte olduğunu söylüyorlaı dı. Millenium’un özelliği, “kaybolmuş bir anarşist ve kom ünist düzene dönüştü. Vergi, çiftlik kira­ lan ve imtiyaz ücretleriyle birlikte, özel mülkiyetin bürün biçimleri de kaldırılacaktı. Hiçbir tür in san otoritesi kalmayacaktı: ‘Bütün insanlar kardeş gibi yaşayacaklar ve hiçbiri diğerine tabi olm«ı yacak.’ ‘Efendimiz hükmedecek ve Krallık çelimsiz halka geri verilecek'” [a.g.e., s. 222). Bu müc.ı dele, “Deccal’ın eski ortağı”, feodal ağa, zengin kasabalı, tacir ya da gezici mülksahibine benzeti len Dives’e karşı amansız bir savaşı da içeriyordu. T aborit ordusu Lipan’da 1434’te Utrakist birlik ler tarafından yenilgiye uğratıldı. “Sonrasında, Hussit hareketinin T aborit ayağı hızla güç kaybetti T abor’un 14 52’de Utrakistler tarafından alınmasının ardından, tutarlı bir T aborit gelenek yalnı/ı ı M oravia Kardeşler denen tarikatta kaldı” (a.g.e., s. 231). Bkz. aşağıdaki 39. not. N onnenm ystik, rahibelerin mistiği: Flaman m ürit kadınların ruhaniliğini aşağılamak için kimi Al man bilginlerinin kullandığı tabir. Bu kadın hareketi hakkında bkz. Hadevvijch d ’Anvers (ed.), / < rits mystıques des Beguines, le Seuil, Paris, 1954, yeniden basım “ Points Sagesses”, s. 9-34. Bkz. N. Cohn, Les Fanatiques de l'Apocalypse, s. 172: “ 1372’de kendilerine ‘Fukaralar Cemiye ti’ adını veren, ancak münasebetsiz bir biçimde Turlupinler lakabıyla anılan, aralarında iki cins ten de insanların bulunduğu sapkınlar Paris’te tutuklandılar. O nlar da [M arguerite Porete’in yan daşları gibi, bkz. sonraki not] bir kadın tarafından yönetiliyorlardı: Jeanne Dabenton. Bu kadın vı hapiste ölen yardımcısının vücudu yakıldı, tıpkı yandaşlarının tuhaf yazıları gibi. Bunların öğreti si hakkında hiçbir şey bilinm em ektedir, ancak Turlupin ismi norm al olarak yalnızca Özgür Rıılı Kardeşleri’ne verilmekteydi.” M arguerite Porete (ölümü 1310), H ainut’lu kadın mümin [beguine], Mirouer des Simples Atne* Anientes et qui seulement dem ourent en Vouloir et Desir d ’A m oures eserinin yazarı (iki dilli ha sim: R. G uarnieri, T urnhout: Brepols, “ Corpus ehristianorum . C ontinuatio M ediaevalis", 69, 1986). Bu metin 1876'da yeniden keşfedilmiş ve uzun süre M acar M arguerite'e atfedilmışiir; gri çek yazarı ise ancak 1946’da ortaya çıkmıştır (bkz. R. G uarnieri, II M ovim ento del Libero Spırifn. Testi e Docum enti, Fd. di storia e lettaratura, Rom a, 1965). Saf sevgi doktrinini öğreten bu cnci, 14. yüzyılın başında Valenciennes'de meydanda yakılmıştır. Engizisyon tarafından sapkın il.ın nlı len Porete I Haziran I 3 l0 \la Paris’te idam edilmiştir. Onu mahkum ettiren ıkı ö nerm e lı.ıkkın d.ı bk/. I l.ulrw i|ıh d'A nvrrs (ed), lurıts mysttıjucs des llcgHtnos* s. Ih, ııoi S; İm rscıııı ıl.ıh.ı n ıu r .ııııl.ın ( *ıı.ırııı<-n ^rv irin ılı> ım l.ıerilli I r.ııısı/c.ı çevirileri ıncvı ut tut (A Ihın Mit lu-l, I ^N4, |rn»ıın


Bu isyanları yine, tu h a f bir biçim de hem yüksek sınıflardan, hem de h alk tan k atılım alan kim i vicdan idaresi çevrelerinde ve nih ay et 16. yüzyıl Isp an ­ y a’sında Isabel de la C ru z15 ile F ransa’da Armelle N icolas16 ve M arie des V al­ lees17 ile ya da M ad am A carie18 ile birlikte görebilirsiniz. Bu isyanlar ayrıca kültürel seviye farklılıklarında, örneğin d o k to rla pastörler arasındaki karşıt­ lık ve çatışm ada, tabii ki W yclif’te ,19 Paris’teki A m aury’cilerde,20 Prag’daki

15

16

17

18

19 20

M illon, 1991). Bkz. D ıctionnaire de spiritualite...y cilt 5, 1964 (“ Freres du Libre Esprit” maddesi), s. 1252-1253 ve 1257-1268 ve cilt 10, 1978, col. 343; N. Cohn, a.g.e., s. 171-172. 1520’lerde Yeni Kastilyalı aydınlanm ışların en büyük esin kaynağı olan Isabel de la Cruz, Fransisken tarikatına mensuptu. Etkisi, mistik el ayak çekişin -b asit bir derin düşünce anlam ındaki recogimiento'dan farklı olarak dejam iento'nun- ilkelerini vaz ettiği G uadalajara’dan kısa zam anda tüm Yeni Kastilya’ya yayıldı. 1524'te Engizisyon tarafından tutuklanarak, önce kırbaç, ardından da ölüm cezasına çarptırıldı. Bkz. M. Bataillon, Erasme et Espagne, Droz, Paris, 1937; Cl. Guilhem, uL'Inquisition et la devaluation des discours feminins”, B. Benassar (yön), L'inquisition espagnole, X V -X IX e siecle, Hachette, Paris, 1979, s. 212; hayatının ve davasının detayları hakkın­ da bkz. J. E. Longhurst, Luther's G host in Spain (1517-1546^, C oronado Press, Lawrence, M ass., 1964, s. 93-99 ve yine aynı yazarın “ La beata Isabel de la Cruz ante la lnquisiciön, 1524-1529", Cuadernos de historia da Espana (Buenos Aires) cilt XXV-XXVI, 1957. Armelle Nicolas (İyi Armelle olarak da anılır, 1606-1671): Seneler süren içsel m ücadelelerden, gü­ nah çıkarm a ve mistik ayinlerden sonra fukaralık yoluna girip bütün mallarını fakirlere dağıtan köylü kökenli bir laiktir. H ayatı Saint Ursule de Vannes M anastırındaki bir rahibe tarafından ka­ leme alınmıştır (Jeanne de la Nativite), Le Trium phe de l'am our divin dans la vie d'une grande servante de Dieu, nom tnee Armelle Nicolas (1683), A. W arin, Paris, 1697. Bkz. Dictionnaire de spiritualitây 1937, cilt 1, col. 860-861; H. Bremond, Histoire litteraire du sentim ent relıgieux en Erance depuis la fin de guerres de Religion ju sq u â nos jours, A. Colin, Paris, 1967, cilt 5, s. 120-138. M arie des Vallees (1590-1656): O n dokuz yaşından itibaren ruhani ve fiziksel acılar çekmiş, köy­ lü kökenli bir laik. Büyücü olm akla suçlandıktan sonra serbest bırakılıp 1614’te masum ve ecin­ ni ilan edildi. 1641 ’de onun içindeki kötü ruhları çıkarm aya uğraşan Jean Eudes, onun hem ecinni hem de azize olduğunu ilan etti. 1655’de üç ciltlik, yayınlanmayan am a elden ele dolaşan bir eser yayınladı: “ La Vie adm irable de M arie des Vallees et des choses prodigieuses quı se sont passees en elle” . Bkz. H. Bremond, a.g.e., cilt 3, s. 583-628; P. M ilcent, Dictionnaire de spiritualite içinde, “Vallees (Marie des)” m addesi, cilt 16, 1992, s. 207-212. M adam e Acarie, doğuştan ismi Barbe Avrillot (1565-1618): Parisli yüksek burjuvaziye mensup olup, Karşı-Reform sırasında Fransa’daki kadın mistisizminin önemli figürlerinden biri olm uştur. İspanyol Carmel tarikatını, kuzeni Pierre de Berulle (1575-1629) ile birlikte 1604’te Fransa’ya ta­ nıtmıştır. Bkz. H. Bremond, a.g.e., cilt 2, s. 192-262; P. C hanu, La Civilisation de 1’E.urope clas$tque, Arthaud, Paris, 1966, s. 486-487. Wyclif hakkında, bkz. 15 Şubat tarihli ders, not 44. Amaury de Bene (yaklaşık 1150-1206): Paris’te diyalektik öğretirken, IH. Innocentius tarafından Hıristiyanların panteist bir biçimde İsa’ya karıştıkları yönündeki düşüncesinden ötürü m ahkûm edilmiştir. Arkasında hiç bir yazı bırakm am ıştır. İki cinsiyetten de ona sadakat belirten rahipler ve laikler, ancak ölüm ünden sonra toplanm ış, bunların arasından on kişi 1210’da Paris Konsili’nden sonra yakılmıştır. Am aury’cilikle ilgili temek kaynak şudur: Guillaume le Breton, Gesta Philippi Augusti / Vie de Philippe Auguste, J-L. Briere, Paris, 1825. Panteizmin (O m nia su n t Deus, Deus est omnia) yanı sıra, Oğul ve Baha’nın dönem inin ardın­ dan Kutsa! Ruh’un geleceğini savunan Am aury’ciler, bütün sakram entleri reddediyorlar ve herke­ sin Kutsal Ruh’un içsel bağışlayıcılığı ile kurtarılabileceğini düşünüyorlardı. Ayru.ı «.cıııırt vr cr hennemin hayali yerler olduğunu ve tek yeniden dirilişin hakikatin hılgısıylr mimik un nltitıftumı


Jan H u s’ta 21 görülebilir. Y ani bu tu tu m isyanları, kendi biçim ve hedeflerin­ de özgül olsalar da hiçbir biçim de özerk değildirler, özgüllüklerinin incelenc bilir niteliği ne olursa olsun özerk kalm azlar. A slında, k urum sal çatışm aları­ nın, sınıfsal m ücadelelerinin ve iktisadi sorunlarının tü m karm aşıklığıyla bir­ likte 17. yüzyıldaki İngiliz D evrim i de, tu tu m m ücadelelerinin özgül boyutu­ nu, tu tu m soru n u etrafındaki çatışm aları boydan boya o rtay a koyar. Kim ta ­ rafın d an yönlendirilm eyi k ab u l ediyoruz? N asıl y önlendirilm ek istiyoruz? N eye doğru yönlendirilm ek istiyoruz? Ü zerinde durm ak istediğim ikinci nok­ ta, işte bu tu tu m direniş ve isyanlarının kendilerine has o ldukları halde özerk olm ayışları üzerineydi.22 N ihayet, üçüncü nok ta. Bu tu tu m isyanlarının, dinî biçimleri itibariyle pastoralliğe, pastoralliğin büyük çağına, yani 10.-11. yüzyıllardan 16., hatta 17. yüzyıla k ad ark i haline denk düştükleri kesindir. Bu aşam adan itibaren, tu tu m isyanları ya da tu tu m direnişleri bam başka bir biçim alacaklardır. Her ne k ad a r 18. yüzyıldaki m etodist hareket gibi bir hareket, iktisadi ve politik o larak son derece önem li bir tu tu m isyanı, bir tu tu m direnişi olarak görülc bilse de,23 bir noktaya k a d a r bu isyanların yoğunluk ve sayı o larak azaldık ları söylenebilir. Ancak sonuç o larak bana öyle geliyor ki, genel olarak baktı ğım ızda, 17. yüzyıl sonu ve 18. yüzyıl başından itibaren çok sayıda pastoral işlev, yönetim selliğin icrasında tek rar ele alınm aya başladığında, yani yöııc savunuyorlardı. Bu sebeple günahın varlığını da yadsıyorlardı (“Eğer, diyorlardı, Kutsal Ruh'.ı sahip birisi kötü bir eylemde bulunmuşsa, günaha girmiş olmaz, zira T anrı olan Kutsal Kuh gıı nah işleyemez ve Tanrı olan Kutsal Ruh onda bulunduğu sürece insan günah işleyemez”, O s.ıı re de H eisterbach (ölümü 1240), Dialogus m iraculorum . Bkz. Dialogus miraculorum, C. ( .ıprl le, A m aury de Bette. £ tu d e sur son pantheism e form el, J. Vrin, Paris, 1932; A. Chollet, “ Amaury de Bene” , Dictionnaire de theologie catholique içinde, cilt 1, 1900, s. 936-940; F. Vernet, “ Am.ı ury de Bene et les Am auriciens” , Dictionnaire de spiritualite içinde, cilt 1, 1937, s. 422-425; I >oın F. Vandenbroucke, Dom J. Leclerq, Dom F. Vandenbroucke ve L. Bouyer, La SptritualiU du Mtı yen Âge içinde, Aubier, Paris, 1961, s. 324; N .C ohn, The Pursuit o f the M illennium , s. 1.56 161 21 ja n H us (yaklaşık 1370-1415). 1400'de rahip olarak atanan Hus, ertesi sene Prag teoloji fnktılir sine dekan olm uştur. 14. yüzyıl ortasında Çek Kilisesinin krizinden doğan reformcu hareketin rıı önemli temsilcisidir. O na göre imanın en doğru kuralı olan Incil’i Çek diline çevirir ve yoksullumu vaz eder. W yc!ifin hayranıdır ve ona verilen hükm ü kabul etmez. Kral Venceslas IV’ün drstrftmt kaybeder, Kilise’den atılır (1411 ve 1412’de), Bohemya’ya çekilir ve burada De ecclesia'yt (141 I) yazar. Konstanz Konsili’inde geri çekilmeyince 1415’te idam edilir. Bkz. N . Cohn, s. 21 1-21 I, ) Boulier>Jean Hus, Club français du Livre, Paris, 1958; P. De Vooght, L'H erisıe de fcan l İm*. I'u reau de la Revue d ’histoire ecclesiastique, Louvain, 1960 (ek cilt: Hussıana); M. Spink.ı, fohn Hm Concept o f Church, NJ, Princeton University Press, Princeton, 1966. 22 Kutsal K itap’ın yorum una dayalı bu tutum isyanları konutunda bk/. Im k .ıu t mın konin.mim “Q u ’est-ce que la critique? |C ritique et Aufklarun^ | H, 27 M jyıs I **78, Hultriın dt‘ U Vo» »#*/r fr,ın {,ııst‘ dt' phtlosofthn', H4 (2), Nisan I t;i/ir.ııı |y ı>0, s. IK W. 21

M*./, y ı ı k . ır u l. ık ı s. I I I , ıın t 4 S .


tim de insanların tu tu m u n u , onları yönlendirm eyi üstlenm eyi talep etm eye başladığında, artık tu tu m çatışm alarının dinî k u ru m lar cenahından ziyade, politik kurum lar cenahında yaşandığını söyleyebiliriz. Ve artık politik k u ru ­ m un sınırları dahilinde ve m arjlarında tu tu m çatışm aları görür hale geliriz. Birkaç olası analiz ve araştırm a tipi sunm ak adına sadece bir dizi örnek vere­ ceğim size. İlk o larak , savaş meselesi. U zun süre boyunca, yani 17-18. yüzyıllarda, savaşçı olm ayı yüksek bir k onum olarak, kabaca bir asalet olarak gören kişi­ ler dışında, savaşm ak az çok gönüllü biçim de yapılan bir m eslekti -aslın d a çoktan ziyade az gönüllüydü am a bu önem li d eğil- ve bu anlam da askere al­ m a sırasında bir dizi direniş, reddiye, firar m eydana geliyordu. Firarlar, bü­ tü n 17.-18. yüzyıl o rd u ların d a çok yaygındı. A ncak savaş, bir ülkenin her yurttaşı için artık yalnızca bir meslek o lm ak tan , h atta genel bir yasa olm ak ­ tan çıkıp bir tu tu m haline geldiğinde, kam usal bir otoritenin, kam usal bir bi­ lincin gözetim inde ve belirli bir disiplinin çerçevesinde, politik bir tu tu m , ah ­ lâki bir tutum , bir özveri, o rta k am aç ve selamete kendini adam a haline gel­ diğinde, yani askerlik artık bir kader veya bir m eslek olm ak yerine bir tu tu m haline geldiğinde, dem in sözünü ettiğim firar - yasa ihlalinin yerine başka bir firar biçiminin, “firar - boyun eğm em e” adını vereceğim bir biçim in geldiği­ ni görüyoruz. B urada, savaş mesleğini yapm ayı reddetm ek ya da bu etkinliği bir süre bırakm ak, silah taşım anın bu reddi, ahlaki bir tu tu m ya da karşı tu ­ tum olarak, y urttaşlık eğitim inin reddi olarak, toplum sal değerlerin, ulus ve ulusun selametiyle kurulm ası zorunlu olduğu düşünülen bir bağın, bu ulus içerisinde o anda işlem ekte olan politik sistem in, kişinin başkalarının ya da kendisinin ölüm üyle kurduğu ilişkinin reddi olarak görülür. O halde burada, artık o eski firar biçimiyle hiç ilgisi olm ayan bir tu tu m direnişi fenom eninin o rtay a çıktığını ve bun u n O rtaçağ ’da gördüğüm üz kim i dinî tu tu m direnişi fenomenleriyle bazı benzerlikler gösterdiğini görüyoruz. Bir başka örnek alalım . M o d ern d ü n y ad a, 18. yüzyıldan itibaren, giz­ li cem iyetlerin o luştuğunu görürsü n ü z. A slına bakılacak o lursa, 18. yüzyılda b u n lar hâlâ dinî aykırılık biçim lerine y akındırlar. K endi dogm aları, ritüelleri, hiyerarşileri, tavırları, törenleri, cem aat biçim leri vardır. M asonluk elbet­ te b u rada ayrıcalıklı bir ö rn ek tir. Bu gizli cem iyetler 19. yüzyılda giderek p o ­ litik öğelerden oluşm aya, ko m p lo lar, devrim ler, politik veya toplum sal dev­ rim ler gibi dah a açık politik hedefler koym aya başlarlar. Ancak bunların o r­ tak özelliği başka bir tu tu m u aram alarıd ır: T o p lu m u n resm î, yüzeydeki ve g ö rü n ü r yönetim selliğinin önerdiği hedeflerden başka hedeflere doğru yön


lendirilm ek, başka in sa n la r ta ra fın d a n ve başka biçim de yönlendirilm ek. Gizlilik şüphesiz böyle bir politik edim in zorunlu b o y u tlarından biridir, a n ­ cak aynı zam anda da bu yönetim sel tu tu m a bir altern atif oluşturm a imkânı sunar: Başka bir tu tu m , tanınm am ış liderler, özgül itaat biçim leri, vb. o rta ­ ya çıkar. Aslında bizim çağdaş to p lum larım ızda hâlâ iki tip siyasi p a rti o ld u ­ ğu söylenebilir. B unların bir bölüm ü iktid arın icrasına, so rum luluk ve görev­ lere ulaşm ak için birer basam ak gibidir, diğerleri ise, d ah a doğrusu diğer bir siyasi p a rti ise, uzun zam an d ır gizli olm ayı bırakm ış olsa bile eski bir proje­ nin halesini taşım aya devam eder. Bu p a rti yeni bir toplum sal düzen o lu ştu r­ m a, yeni bir insan y aratm a projesini elbette terk etm iştir, am a yazgısı ve is­ mi itibariyle bu projeye bağlıdır. Bu yüzden de, yalnızca m evcut toplum u ye­ niden üretse bile, bir tü r k arşı-toplum o la ra k , başka bir toplum olarak işle­ mek zo rundad ır: Liderleri, kuralları, ahlâk ı, ita a t ilkeleriyle birlikte bir baş­ ka p astorallik , bir başka yönetim sellik o larak işlem ektedir. Bu yönüyle de, bildiğiniz gibi, kendisini bir y an d an bir başka toplum , bir başka tu tu m /y ö n ­ lendirm e biçimi o larak sunarken, bir y an d an da tu tu m isyanlarını yönlendir­ m ek, o n ların yerini tu tm ak ve onları elinde tu tm ak için büyük bir güce sa­ h ip tir.24 Ü çüncü bir örnek d ah a vereceğim. M od ern biçimiyle pastorallik, esas olarak tıbbi bilgi, tıbbi k u ru m ve pratik ler üzerinden kendisini ortaya koydu. T ıbbın, pastoralliğin büyük m irasçılarından biri olduğu söylenebilir. Bu yö nüyle tıp da, 18. yüzyılın sonundan günüm üze dek bir dizi tu tu m isyanına, ağır tıbbi d iss e n f ler [aykırılıklar - ç.n.] denebilecek bir dizi tutum isyanına sebebiyet verm iştir. B unlar, kim i ilaçların alınm asının reddinden, aşı gibi ki mi tıbbi önlem lerin reddine, belli bir tıbbi akılsallığın reddine k a d ar gider. Geleneksel tıbbı, otları, m anyetizm i ve elektriği kullanan tedavi pratikleri et rafında bir dizi tıbbi “ sapkınlık” oluşturm a çabası gösterilm iştir; ayrıca kimi dinî gruplarda tıbbın topyekûn reddi de sıkça görülm üştür. D inî aykırılık ha reketlerinin, tıbbi yönlendirm eye karşı direnişlere nasıl eklemlenebildiğim de b urada görüyoruz.

24

Kom ünist Parti’nin bu açık eleştirisi, Foucault’nun 1978-79’da sözünü ettiği “ totaliter rejimin adını verebileceğimiz şeylerin [...] tarihsel kökenindeki parti yönetimselliğini” inceleme projesine bağlanabilir (Bıopolitikam n doğuşu, a.g.e., 7 M art 1979 dersi, s. 197). Bu ders boyunca gerçeklet tirilmemiş olsa da, proje bütünüyle terk edilmiş değildir. Foucault Berkeley’deki son ziyaretinde, 1983 senesinde, iki dünya savaşı arasındaki dönem deki politik akılsallıklar üzerine disipiineraıaıı bir çalışma grubu kurm uştu. Bu grup, sol partilerdeki, özellikle kom ünist partilerdeki politik mı litanlığı “yaşam biçimi” (devrimcilerdeki çilecilik etiği vb.) terimleriyle inceleyecekti. Bk/ llu h ııv o f the l’rrsı'tıt, I, Şubat 1985, s. 6.


Bu konu üzerinde d ah a fazla durm uyorum . Şimdi yalnızca gerçek an ­ lam da bir söz dağarcığı meselesini gündem e getireceğim. Şimdiye dek direniş, reddiye, isyan adını verdiğim şeyler için tek bir kelime bulm aya çalışam az m ı­ yız? A caba, egemenlik icra etm ek ya da söm ürm ek yerine “yönlendiren” bu iktidar biçimlerine karşı çıkan bu isyan tipini, ya da daha ziyade bu özgül di­ reniş tü rünü nasıl belirteceğiz? “T u tu m isyanı” lafını sıkça kullandım , ancak beni pek de tatm in etm ediğini söylemeliyim - çünkü “ isyan” kelimesi, çok d a ­ ha yaygın ve yum uşak olan kimi direniş biçimlerini belirtm ek için hem fazla sı­ nırlı, hem de fazla serttir. 18. yüzyıldaki gizli cemiyetler tu tu m isyanları teşkil etmezler, size dem in sözünü ettiğim O rtaçağ mistiği de tam olarak bir isyan değildir. İkinci olarak, bütün bunların m erkezindeki mesele itaat olsa da, “ita­ atsizlik” kelimesi de herhalde fazla zayıf kalıyor. Ö rneğin A nabaptizm 25 gibi bir hareket, bir itaatsizlikten çok daha fazlasını içeriyordu. Ayrıca, burada ele alm ak istediğim hareketlerin, yalnızca olum suz olan “ itaatsizlik” kelimesinin kavrayam ayacağı bir üretkenlikleri, varoluş ve örgütlenm e biçimleri, bir daya­ nıklılık ve sağlam lıkları var. “ Boyun eğm em e” belki, am a burada da askerî an ­ lam daki boyun eğmemeye gönderm e yapan bir kelime söz konusu.* Tabii, akla gelen bir kelime var, am a o n u kullanm aktansa dilim in k o p ­ m asını tercih ederdim . Bu kelime, tahm in ettiğiniz üzere, “ aykırılık” [“dissidettce”] kelimesi.26 Bu kelime aslında, insanları gündelik varoluşlarında, ya­ şam larında yönlendirm eyi am açlayan iktid ar biçim lerini rakip ve hedef ola­ rak kabul eden direniş biçim lerine iyi tekabül ediyor. Bu aykırılık kelimesi iki açıdan, ikisi de tarihsel o lan sebeplerden ö tü rü uygun düşerdi. İlk o larak, ay­ kırılık kelimesi sıklıkla p astoral örgütlenm eye direnen dinî hareketleri belirt­ m ek için kullanılm ıştır. İkinci o larak ise kelim enin şu andaki kullanım ı bu ilk anlam ı destekler niteliktedir, zira D oğu Bloku ve Sovyetler Birliği’nde “aykı­ rılık” denen şey,27 karm aşık bir direniş ve reddiye biçim idir. N e de olsa, hem 25

(*) 26 27

Köylü savaşlarının ürünü (bkz. aşağıdaki s. 200, not 1) olan A nabaptist hareketin (Yunanca kö­ keni: “an a"/“ yeniden" ve “ baptisein”/ “suya dalm ak” ) üyesi olmak için yetişkinlik dönem inde ya­ pılan ikinci bir vaftiz töreni gerekiyordu. H areket birçok tarikata ayrılmıştı. Bkz. N. Cohn, The P ursuitofthe M illennium , s. 273-306; E. G. Leonard, Histoire generale du protestantisme (P.U.F., cilt 1, Paris, (1961) 1988), s. 88-91. Fransızca insoumission kelimesi, Türkçe karşılığı olabilecek “ boyun eğmeme”nin tersine, askeri alandaki emre itaatsizliği de kapsıyor - ç.n. Bu kelime, tıbbı reddeden dinî biçimler konusunda yukarıda kullanılmıştır. Bu “aykırılık” kelimesi 1970’li yılların başında SSCB ve diğer Doğu Bloku ülkelerindeki entellektüel muhalefet hareketini betimlemek için kullanılmaya başlanmıştı. “A ykırılar” aslında Rus­ ça’daki inakomysliachtchie, yani “aykırı düşünen” kelimesine tekabül eder. Bu hareket, Andrei Sinyııvksy vc Yuly Daııiel'in 1966’da m ahkûm edilmeleri üzerine ortaya çıkıır (bkz. yukarıdaki 15 Şııb.ıt ılrrsi, not 64). Hu h.ırrkrıııı Snl|rııilsııı dıjıml.ı SS( IVılckı trm rl trm sılıılcr nml.ırdı: l i/ik


o ülkeye özgü egem enlik yapılarını hem de ekonom iyi tanım lam akla görevli siyasi otorite, siyasi p arti, aynı zam anda bireyleri tam da terö r biçimini alıııı bir genelleşmiş itaatle yönlendirm ekten, gündelik v aroluşlarında yönlendiı m ekten sorum lu olan p artidir. Z ira terö r, başkalarına k o m uta eden birilerı nin onları ko rk u d an titretm esi değildir. T erör, tam da k o m uta edenler korku d an titredikleri zam an olur - çünkü onlar, genel itaat sistem inin, üzerleriııdr iktidar uyguladıkları insanlar k ad ar kendilerini de kapsadığını bilirler.28 Bu açıdan, Sovyetler Birliği’ndeki iktidarın pastoralleşm esinden de söz edilebiliı Partinin bürokratikleştiği kesindir. Aynı zam anda p artin in pastoralleşm esi de söz k o n u su d u r ve aykırılığın, aykırılık adı altında to p lan an politik m ücadclr lerin en önem li boyutu, yönlendirilm enin reddidir. “ Bu selam eti istemiyoruz, bu insanlar tarafın d an ve bu araçlarla k u rtarılm ak istem iyoruz” . Burada sc lam ete yönelik bütün bir pastorallik sorgulanır. Soljenitsin budur işte.29 “ Bu insanlara itaat etm ek istem iyoruz. K om uta edenlerin bile terör yüzünden ita a t etm ek zorunda o ldukları bu sistemi istem iyoruz. Bu ita a t pastoralliğini is tem iyoruz. Bu hakikati istem iyoruz. Bu h ak ik at sistem inde sıkışıp kalm ak İk tem iyoruz. Bizi sürekli yargılayan, bizim aslında kim olduğum uzu, hasta mı sağlıklı mı, deli mi akıllı mı olduğum uzu bize söyleyen bu sürekli gözetim ve inceleme sitem inde sıkışıp kalm ak istem iyoruz.” D olayısıyla bu aykırılık ke­ limesinin, size geçen derste söz ettiğim bu pastoral etkilere karşı verilen bit mücadeleyi kapsadığı söylenebilir. Aslında tam da aykırılık kelimesi şu aıul.ı olup biten bu tü r fenom enlere çok bağlı olduğu için, yani bir anlam da fazl.ı yerelleşmiş olduğu için, zararsız bir biçim de kullanılm ası m üm kün değil. Z.ı ten bugün kendi aykırılık k uram ını üretm eyen birini gördünüz mü? Öyleyse gelin bu kelimeyi bırakalım ve size önereceğim kelimeye baka lım. Şüphesiz k ö tü inşa edilmiş olsa da, “ karşı-tutum ” [contre-conduite| kı lı meşini öneriyorum (bu kelim enin yegâne avantajı, “tu tu ırT u n etkin anlamın.ı

çi Andrei Sakharov, matematikçi Leonid Plioutch (Foucault kendisiyle Paris’te 1976 senesine!'* ı.ı mşmıştı), tarihçi Andrei Amalrik, yazarlar Vladimir Bukovsky ( tJne nouvellelle maladie nıruhıtr en URSS: l ’opposition, çev. F. Simon ve J.-J. M arie, Le Seuil, Paris, 1971), Alexander (iin/hıııu, Victor N ekrasov ve Alexander Zinoviev. Bkz. Magazine litteraire, 125, H aziran 1977, URSS: /r*> ecrivains de la dtssidence. Çekoslavakya’da, aykırılık hareketi, Jiri H ajek, Vâclav Havcl vr |.m Patocka’nın Prag’da yayınladıkları C harte 77 dergisi etrafında örgütleniyordu. 28 Bkz. K.S. Karol’un Foucault ile söyleşisi: “ Crimes et châtim ents en URSS et ailleur*. I r N tm ıvl Observateur, 585, 26 Ocak-1 Şubat 1976, yeniden hasım Dits et &crits%111, s. 6^: " Aslimi.) im >1 „ disiplinle uyuşmaz, onun başarısızlığıdır. Stalinci rejimde, polis şefinin kemlisi hıı utııı lUk.ml.ıı Kurulu çıkışında hidürülebiliyordıı. NKVlVııın Hiçbir ilimlimi y.ıi.ıftıml.ı <>lıurmı>iır," 29 Anı 1 Sovyet aykırılık hareketinin en unlu tigiirii Alrx.uulı Kıyeviç Soljenıisın lı.ıkkıml.ı l>k/ ttı<> politikanın DıtjlUfH, M ^ııb.ıc I ‘>7‘>ılrrnı, 1 , I S6, not I.


gönderm e yapm ayı sağlam ası). K arşı-tutum , yani başkalarını yönlendirm ek için kullanılan usullere karşı m ücadele etm ek. Bunu örneğin “tutum suzluk” [inconduite\ kelimesine tercih ediyorum , zira o yalnızca kelim enin ve davranı­ şın edilgin anlam ını, “ kendini gerektiği gibi yönlendirm em ek” anlam ını taşı­ yor. Ayrıca bu “ karşı-tu tu m ” kelimesi, “aykırılık” kelimesinin yol açtığı bir isim leştirm eden kaçınm ayı m üm kün kılıyor. “A ykırılık” , “aykırı”dan gelir; aykırı olan aykırılık yapar. Ama bu isimleştirme ne k ad ar doğru emin değilim. H atta tehlikeli bile olabilir, çünkü bir delinin ya da m ücrim in aykırı olduğunu söylemenin herhalde pek bir anlam ı yoktur. Burada bir tü r kutsallaştırm a ya da kahram anlaştırm a durum u var ki bu bana çok geçerli görünm üyor. Buna karşılık, karşı-tutum kelimesini kullanarak, herhangi birini aykırı olarak k u t­ sallaştırm adan, bir kişinin politikanın ya da iktidarın bu çok genel alanında nasıl hareket ettiğinin bileşenleri incelenebilir. Delilerin, hastaların ya da m üc­ rim lerin davranışlarındaki karşı-tu tu m bileşenlerini, karşı-tutum boyutunu görmeyi m üm kün kılar bu. O halde, “k arşı-tu tu m ” adını verebileceğimiz bu engin kategorinin incelenmesi meselesi söz konusudur. Bu genel k arşı-tutum tem asının pastorallikte ve yönetim selikteki gö rü ­ nüm ünü bu şekilde hızlıca k a t ettikten sonra, O rtaçağ ’da işlerin nasıl olup bittiğini saptam ayı denem ek istiyorum : Bu karşı-tu tu m lar ne ölçüde size ge­ çen sefer sözünü ettiğim p astoral iktidarı sorgulam ışlar ve onu içeriden işleye­ rek aşındırm alard ır? N asıl olup da O rta ç a ğ ’da çok eski dönem lerden itibaren karşı-tutum ların gelişim inin sonucu o larak pastoralliğin bir iç krizi ortaya çıkm ıştır? Bu k o n u d a, bir dizi iyi bilinen n o k tay ı h a tırlatm ak istiyorum bunları bu kadar kitabi bir biçim de özetlediğim için lütfen kusura bakm ayın. İlk o larak, elbette, geçen sefer size çizdiğim p astorallik tablosuna nazaran, H ıristiyanlığın ilk yüzyıllarından itibaren p asto ral teknik ve usullerin son de­ rece karm aşıklaştığı, pastoralliğin çok yoğun ve sıkı bir biçim de kurum sallaştığı bir tabloyla karşılaşıyoruz. İkinci o larak , pastoralliğin bu kurum sallaş­ m asının çok önem li ve özgül bir özelliği, ruh b an la laikleri* birbirinden ayıran ikili bir yapının pasto ral alanın bizzat içinde oluşm uş olm asıdır.30 Bütün O r­ taçağ H ıristiyanlığı ve 16. yüzyıldan itib aren K atoliklik, birbirinden kesin h atlarla ayrılmış iki birey kategorisine bölünm üştür. B unların hakları, zo run­ lulukları bir değildir; sivil ayrıcalıkları bir olm adığı gibi ruhani ayrıcalıkları (*) 30

Buradaki “ laik” terimiyle, ruhban olm ayan Hıristiyan halk kesimi kastedilmektedir - yay. haz. Bu ayrımın kökeni hakkında bkz. J. Zeiller, “ L’organisation ecclesiastique aux drux prrıııiers sicc les" A. Fliche ve V. M artin, Histoire de l'f.glise deptıis les origines just/u'îı m u /um m I I ’l.glıse prim itive içinde, hloud 8c C'ıjy, Paris, 1914, s.


da bir değildir. Bu iki kategori, laikler ve ru h b an kesim idir.31 H ıristiyan ce­ m aati içerisinde, yalnızca ekonom ik ve sivil ayrıcalıklara sahip olm akla kal m ayan, aynı zam anda başkalarına o ranla cennete, göğe ve selam ete daha ya kın olm alarını sağlayan ruhani ayrıcalıklara sahip olan ru h b an üyelerinin bu lunm asından doğan bu ikilik, bu ikilik sorunu, p astoral karşı-tutum un sorıııı ettiği temel m eselelerden biridir.32 Pastoralliğin bu biçim de kurum sallaşm ası na dair hatırlanm ası gereken başka bir no k ta, rahiplerin sakram entlere* d a ­ yanan iktidarlarının bir teorisinin ve bir pratiğinin tanım lanm asıdır. R uh b an ­ la laikler arasındaki ikiliğin ortay a çıkışı gibi, bu fenom en de oldukça geç bir tarihte vuku bulur; yani ilk H ıristiyan cem aatlerdeki presbyteros, psikopos ve p a stö rle rin 33 aslında sak ram en tlere d ay an an bir ik tid arları yoktu. Pastör, sakram ent gerçekleştirm e gücünü, yani bizzat kendi edimiyle ve kendi sözle riyle koyunların selam eti üzerinde d o ğ ru d an bir etki yaratm a gücünü, bir d i­ zi gelişimin sonucu o larak k azanm ıştır.34 İşte pastoralliğin dinî dönüşüm leri k onusunda söyleyeceklerim bunlar. Politik açıdan, dışsal açıdan bakıldığında, bu pastoralliğin sivil yöne timle ve politik iktidarla ne denli iç içe olduğundan söz etm ek gerekir. Kili se’nin, hem seküler ru h b an ın , am a aynı zam anda da kurala göre yaşayan ruh banın feodalleşm esinden söz etm ek g erek ir.11'* N ihayet, üçüncü olarak, bu iç sel ve dinî gelişim ile bu dışsal ve politik gelişimin sınırlarında, 11.-13. yüzyıl 31

O rtaçağ’daki bu iki H ıristiyan türü (ki bunlara bir de dindarlardan oluşan bir üçüncü 'kesim* eklenir) arasındaki konum farkları üzerine bkz. G. Le Bras, J.-B. Duroselle ve E. Jarry, Htstoırr de r£glise depuis les origines ju squ’â tıos jours. X II. Institutions ecclesiastiques de la C h r e tıe n tt medievale içinde, Bloud and Gay, Paris 1959, s. 149-177. 32 Burada, Wyclif ve Hus tarafından savunulan ve sonra Luther'in devraldığı “ Evrensel papazlık" te m asına gönderm e yapılıyor. (*) Sakram ent terimi, Hz. İsa’nın başlattığına inanılan ve Hıristiyanların kurtuluşu için büyük » n n n r sahip olan özel ayinler için kullanılır. Katolik ve O rtodoks geleneklere göre yedi sakram ent vnı dır: Vaftiz, Efkaristiya, Krizmasyon, Tövbe ve G ünah İtirafı, Yağ Sürme, Ruhbanlık, Evlilik. Pro testan kiliselerinde ise genellikle sadece Vaftiz ve Efkaristiya sakram entlerinin varlığı kabul rdilıı - yay. haz. 33 Bu terim lerin (“eski” , presbutesos ve “gözetimci”, episkopos) 1. yüzyıldaki eşanlamlılığı ve Kule rek ayrışmasıyla ilgili bkz. F. Prat, ttĞveque. 1: Origine de l’episcopat” , Dictionnaire de th 4 o h )g ır caîholique içinde, cilt V, 1913, s. 1658-1672. Bkz. örneğin Elçilerin İşleri 20: 17 ve 2 8 : 1, Peter, S\ 1-2, vb. Havarilere dair yazılardaki bu eşanlamlılık, Protestanlar tarafından bakanın yalmzoı l.ıık cem aatin basit bir üyesi olduğu ve onun tarafından sakram entlerin idaresiyle vaaz için görevlendi rilmiş olduğu biçiminde yorum lanır. 34 Bkz. A. Michel, “Sacram ents”, Dictionnaire de theologie catholique içinde, cilt XIV, 1939, ı. (**) Burada Hıristiyan ruhban sınıfında yapılan temel bir ayrım dan söz ediliyor. Seküler ruhkııı, l.ıulı ye ti ni d in - d ı ş ı s o s y a l y a ş a m a d a h i l o l a r a k s ü r d ü r e n kil ise g ö r e v l il e ri n i k a p s a m u k t u d ı ı

Kiim Li m»

re y a ş a y a n \reguiler\ r u h b a n ise g e n e ll i k le b i r m a n a s t ı r c e m a a t i iç in d e, belirli k r a ı » kıır.ıll.ır s r ı s < v e s in d e y a ş a y a n d i n ad .ı ın l. ı r m ı k a p s a r - yay . h az .


larda m eydana gelen önem li bir olay üzerinde ısrarla d u rm ak gerekir. Bu, o zam an bilinen pasto ral pratiğin içerisine tem elde laik olan bir m odelin, adli m odelin dahil oluşudur. Aslında, 11-13. yüzyıllar dediğim zam an tam am en yanlış bir şey söylemiş oluyorum , çünkü gerçekte Kilise d aha 7. ve 8. yüzyıl­ lardan itibaren adli görevleri üzerine alm ıştı ve icra ediyordu - o zam anın ce­ za kayıtları bunu belgeler. A ncak önem li olan şu: 11-13. yüzyıllardan itiba­ ren, günah çıkarm a pratiğinin gelişip zorunlu hale geldiğini görüyoruz; aslın­ da bu pratik zaten büyük ölçüde yaygınlaşm ıştı, am a 1 2 1 5 ’ten itibaren her m üm inin düzenli o larak k arşısın a çıkacağı sürekli b ir m ahkem e o lu ştu .35 A raf’a olan inan cın ,36 yani adaletin ve pastoralliğin rol oynayabileceği bir tü r geçici ve ayarlı ceza m odelinin yerleşip geliştiğini görüyoruz. Ve bu rol tam da göz yum m alar [indulgences] sistemi doğduğu zam an belirginleşir: Pastö r ve Kilise, öngörülen cezaları kim i ölçülerde ve bazı koşullarda (özellikle m ali koşullar) hafifletebilir. İşte bu adli m odelin Kilise’ye dahil oluşu 12. yüz­ yıldan itibaren pastorallik karşıtı m ücadelelerin en önem li nedenlerinden biri o lacaktır ve h akikaten de böyle olm uştur. Bunun üzerinde d ah a fazla durm uyorum . Yalnızca bu pastorallik k a r­ şıtı m ücadelelerin çok farklı biçim ler aldığını vurgulam ak için birkaç şey söy­ leyeceğim. B urada da bu biçim lerin bir listesini verm iyorum . Sözünü etm ek istediğim şeyler, daha belirli n o k talar. Sadece bu pasto rallik karşıtı m ücade­ leleri özellikle d o k trin al bir düzeyde, örneğin Kilise teorilerinde, W yclif ve Ja n H u s’ta 37 bulabileceğinizi h a tırla tm a k istiyorum . Bu pastorallik karşıtı m ücadeleleri bireysel d avranışlarda da bulabilirsiniz - ya tam am en bireysel, ya da bireysel olan am a dizi halinde, salgın gibi yayılan bireysel davranışlar­ d a, örneğin m istik akım lar içerisinde yer alan, k u ru ld u k ları anda dağılan ki­ m i g ruplarda. B unun y an ın d a, p asto rallik karşıtı m ücadeleleri tersine çok sağlam bir biçim de kurulm uş g ru p lard a da bulabilirsiniz: B unların bazıları 35

36

37

4. Latran Konsili (1215), laikler için düzenli olarak, en az senede bir kere, Paskalya’da günah çı­ karm a zorunluluğunu getirdi - ruhban kesim içinse her ay, hatta her hafta. Cezai ve adli bir model uyarınca “tarifeli” günah çıkarm a pratiklerinin gelişiminde bu olayın önemi için bkz. Les Anorm aux {Anormaller}, a.g.e., 19 Şubat 1975 dersi, s. 161-163. Bu ders verilirken, J. Le Goff’un bu konudaki temel kitabı henüz yayınlanmamıştı: La Naissan­ ce du purgatoire, G allim ard, Paris, 1981. Ancak Foucault şu çalışmayı okuyabilmişti: A. Michel, “P urgatoire” , Dictionnaire de theologie catholique içinde, cilt 13, 1936, s. 1163-1326. Ayrıca bkz. J. Le Goff’un bu konudaki bibliyografyası, a.g.e., s. 487-488. Bkz. bu iki yazardan her birinin, biri 1378’de, diğeri ise 1413’te yayınlanan Ecclesia'ları: Iohannis Wyclif, Tractatus de ecclesia, ed. I. Loserth (London: T rübner Co., 1886 |yeııiden basım, New Y ork ve Londra/Frankfurt: Johnson R eprint C orporation, M inerva, 1966|); Magistri Johaııis Hus, Tractatus de ecclesia, ed. S. H. Thom son (Cambridgc, IJniversity of Color.ıılıı l’rrss, W. 1 Irt fer and Sons, 1956).


Kilise’nin sınırında, onun uzantısı o larak ve onu n la çatışm aya girmeden geli­ şen gruplard ır, örneğin kendini ad am a grupları ya da Tiers ordres denen ce­ m iy e tle r. D iğ e rle ri k e sin b ir k o p u ş iç in d e d ir, ö rn e ğ in V a u d es’ç ile r,M H ussitler,39 anabaptistler;40 başkaları ise itaatle reddiye ve isyan arasında gi­ dip gelir, tıpkı begard’lar41 ve özellikle beguine’ler42 gibi. Bu pastorallik kar­ şıtı m ücadeleleri, karşı tu tu m ları yine çok yeni bir tu tu m d a, yeni bir dinî dav­ ranışta, yeni bir yapm a ve var olm a biçim inde, T a n rı’yla, zorunluluklarla, ah ­ lâkla ve m edeni yaşam la yeni bir ilişki k urm a biçim inde bulursunuz. Devotio m oderna43 denen yaygın ve m erkezî fenom en budur. 38 39

Bkz. yukarıdaki 9. nor Jan H us’un ölüm ünün ardından (bkz. yukarıdaki 21. not), Bohemya’daki efendiler kurulu onun m ahkûm iyetini şiddetle kınamıştı. Hussit ayaklanması, Tem muz 1419’daki “pencereden atm a" vakası sonucunda ortaya çıktı ve 1437’de tam am en bastırıldı. Bu on sekiz sene boyunca, Avrıı pa bu sapkınlıkla başa çıkabilmek için Papa’nın çağrısıyla beş haçlı seferi düzenledi. Hussitlcrin program ı, Prag'ın D ört M addesi (1420) ile özetlenmiştir: Kutsal Kitap’ın özgür vaazı, hem ekme ğin hem şarabın kullanıldığı kudas ayini, ruhban sınıfının mallarının alınması, ölümcül günahla rın bastırılması (bkz. N. Cohn, The Pursuit o f the M illennium , s. 220). Hussit hareketi iki düy man partiye ayrılmıştı: İlk iki m adde üzerinde geri adım attırm ayı başaran (Basel’deki Compacta ta)y R om a’yla bir antlaşm aya açık, Utrakistlerin ve Calixtin!erin ılımlı partisi ve Taboritlerin radı kal partisi (bkz. yukarıdaki 10. not). Utrakistler, 1434’te Taboritleri ezmek üzere Roma ile anlı) şırlar. Bkz. E. Deniş, Huss et la guerre des hussites (Paris: E. Leroux, (1878) 1930); J. Macek, l* M ouvem ent hussite en B ohem e (Prague: O rbis, 1965). 40 Bkz. yukarıdaki 25. not. 41 Bkz. N. C ohn, The Pursuit o f the M illennium , s. 164: “ Özgür Ruh sapkınlığı, elli yıldır ezilmiş ol duğu halde, 13. yüzyılın sonlarından itibaren hızlı bir çıkış yakaladı. O andan itibaren ve Orta çağ’ın sonuna dek, ‘begards’ adı verilen ve dilenci tarikatlarının laik ve gayri resmî kolunu olu | turan insanlar arasında hızla yayıldı. Kendilerinden hiçbir otorite devşirmeyen bu aziz dilencilcr, en çok da rahat yaşayan rahip ve papazları hor görürlerdi; onların dinî vazifelerini yarıda keser ve her türlü dinî disiplini reddederlerdi. D urm adan ve izinsiz olarak vaaz verirler, halk arasında Jd ciddi bir başarı toplarlardı." Begard'ların 1311 Viyana Konsili’nde hüküm giymeleriyle ilgili okı rak bkz. Dom F. Vandenbroucke, Dom J. Leclerq vd., La Spiritualite du M oyen Âge, s. 427-428. 42 Bkz. N. Cohn, The Pursuit o f the M illennium, s. 166-167: “ Özgür Ruh hareketi ‘Beguines1 ola rak tanınan kadınlara çok şey borçluydu; bu kadınlar genellikle zengin ailelerden gelen, hcın dıiıı ya işleriyle ilgilenen hem de kendilerini dine adayan şehirlilerdi. 13. yüzyıl boyunca, Beguine’ler şu andaki Belçika bölgesinde, Fransa’nın kuzeyinde, Ren vadisinde -K öln’de iki bin kişiydiler-, ayrı ca Bavyera’da ve M agdebourg gibi O rta Almanya şehirlerinde çoğaldılar. Diğerlerinden ayrılmak için, bu kadınlar dinî tipte bir elbise, yani gri ya da siyah pelerin giyer ve türban takarlardı. An cak hepsi aynı biçimde yaşamazdı. Kimileri aile halinde, ellerindeki mülkle ya da kişisel emekle riyle yaşardı. Diğerleri her türlü bağı koparm ış halde, Begard’lar gibi şehirden şehre gezip dilenil lerdi. Ancak Beguine’lerin büyük bir kısmı giderek kimi ev ve mahallelerde gruplaşan gayri rcMiıı dinî cem aatler oluşturdular. Beguine’ler doğrudan sapkınca niyetler ortaya koymazlardı, ancak rn derin biçimleriyle mistik deneyime teşneydiler. Beguine'lerde düzenli bir tarikat disiplini yoktu: Hu çılgın ve pervasız dinî ateşliliğe pek iyi gözle bakm ayan ruhban kesim de onlara rehberlik etmıyoı du." Bkz. Fr. J.-B. P., Hadevvijch d ’Anvers, ed., £crits mystiques des Begumes içinde. 43 W indesheim M an astırın d a toplanan ve jeaıı Busch tarafından vaftiz edilen O rtak Ya>.ırıı k.ırdr> lerinın geliştirdiği ruhani akını. Kn iyi ifadesini Thom as â K rm pis'r attrdılrıı llm ıtıittu n tir h'\ns ( '.hrıst'tr hıılıır. İlk/. IV D rbongnir, “ Dcvolınn moılrı nc” , t )u tutnn,ıırt‘ tir s(nnti4,ıhlt\ c ılı I, I /,


Peki, p astoral tu tu m / k arşı-tutum ilişkilerinin tarihi burada açığa çık­ tığına göre, bu çeşitli fenom enlerde aklım ızda tutm am ız gereken şeyler nedir? Bana öyle geliyor ki O rtaçağ, beş tem el karşı-tutum biçimi geliştirm iştir ve bunlar, selam etin, itaatin ve h akikatin ekonom isinde (yani geçen sefer sözü­ nü ettiğimiz ve bana kalırsa p astoral iktidarın m üdahale alanını oluşturan bu üç alanda) pastoral iktidarı kısm î olarak ya da tam am en yeniden dağıtm aya, ters çevirmeye, iptal etmeye ya da etkisizleştirm eye çalışm ıştır. O rtaçağ bo­ yunca gelişen bu beş karşı-tutum biçimi hangileridir? - A nalizin bu şem atik ve akadem ik havasını lütfen affedin. İlk olarak, çilecilik. Çileciliği bir karşı-tutum o larak sunm ak biraz p a ­ radoksal görünebilir, zira çileciliği daha ziyade H ıristiyanlığın özüne bağlam a ve H ıristiyanlığı an tik dinlerden farklı olarak bir çilecilik gibi görm e eğilimi var. Ama bence D oğu ve Batı Kiliselerinde, 3. ve 4. yüzyıllarda, pastoralliğin esas olarak, en azından azım sanm ayacak bir ölçüde çileci pratiklere karşı ge­ liştiğini h atırlatm ak ta fayda var. Pastorallik en azından keşişliğin, M ısır veya Suriyeli anakoretliğin aşırılıklarına karşı gelişm iştir.44 M an astırların o rtak yaşam la ve zorunlu olarak o rta k yaşam la örgütlenm eleri, bu m anastırların içinde papaz ve o n u n iktidarının temsilcisi olan astları etrafında tüm bir hiye­ rarşinin örgütlenm esi, o rta k yaşanılan ve hiyerarşik o larak işleyen bu m anas­ tırlarda bir kuralın ortay a çıkışı, herkese aynı biçim de, en azından aynı kate­ gorideki tüm rahiplere, bu kategorideki üyelerin hepsine birden belirli bir bi­ çim de uygulanacak bir kuralın o rtay a çıkışı... Ayrıca üst olan kişinin m utlak, tartışm asız otoritesinin varlığı, üstün em irlerine yönelik hiçbir zam an tartışıl­

44

s. 727-747; P. C haunu, Les Temps des reformes. La crise de la chretiente, Veclatement, Fayard, Paris, 1975, s. 257 ve s. 259-260. Bu kitap şu eseri gönderm e yapar: E. Delaruelle, E. R. Labande ve P. Ourliac, Histoire de VÛglise, ed., Fliche ve M artin, cilt XIV, özellikle s. 926: uD evotio moderna’dâı onu geleneksel m anastır adanmasıyla karşılaştırdığımızda göze çarpan ilk özellik, dinî tören adabından çok iç yaşantılarla ilgili olmasıdır. Bkz. A. Hyma, The Christian Renaissance: A Mistory o f the “D evotio m o d ern a '\ G rand Rapids, 2 cilt, Michigan, 1924. Anakoretik tecridin kısıtlanması, Batı’da 465’ten itibaren birçok konsil kararına konu olm uştur (Vannes Konsili, Adge (506) ve O rleans’da (511) tekrarlanan uygulam alar). Bkz. N. GradowiczPancer, “ Enferm em ent m onastique et privation d ’autonom ie dans les regles m onastiques (VeVle siecles)” , Revue historique, CCLXXXVTII/I, 1992, s. 5. M ısırlı anakoretlik hakkında bkz. P. Brovvn, The M aking o f Late Antiquity> H arvard University Press, Cambridge, Mass. ve Londra, 1978, 4. bölüm, uFrom the Heavens to the Desert: Anthony and Pachom ius." Foucault bu sırada Peter Brown’un konuyla ilgili ilk m akalelerine aşinaydı: ö rn eğ in “The Rise and Function of the Holy M an in Late Antiquity”, Journal o f R om an Studtes, LXI, 1971, s. 80-101; yeniden basım P. Brovvn, Society and the H oly in Late A ntiquityy Faber and Faber, L ondra, 1982, s. 103-152. Ay­ rıca şu kitabı da biliyordu: A. Voöbus, A H istory o f Ascetism in the Syrian Orient, Louvain, CSC O , 1958-1960. Ayrıca bkz. E. A. Judge, “The earliest use of ‘M onaıhos’" fahrhuch für Antikc und C.hristentum, 20, 1977, s. 72-89.


m am ası gereken bir itaatin kuralı, gerçek vazgeçişin bedenden ya da tenden değil, kişinin istencinden vazgeçişi olduğu düşüncesi; başka türlü söylenirse, bu ruhani biçim içerisinde rahipten talep edilen en büyük özverinin tam da itaat olm ası, b ütün b unlar şunu gösteriyor: B ütün mesele, çileciliğin içinde sonsuz olabilecek, ya da en azından bir iktidarın örgütlenm esiyle uyumsuz olabilecek her şeyi bu [pastoral] örgütlenm eyle sınırlam aktı.45 Peki, çileciliğin içerisinde itaatle uyum suz olan ya da itaatin içinde özii itibariyle çilecilik karşıtı o lan şey neydi? Bana öyle geliyor ki çilecilik, ilk ola­ rak kendinin kendi üzerindeki bir alıştırm asıdır, bireyin kendisiyle oynadığı “ beden bedene” bir oyundur. B urada bir başkasının otoritesi, bir başkasının m evcudiyeti, bir başkasının bakışı m üm kün olsa bile zorunlu değildir. İkinci olarak, çilecilik giderek a rta n bir zorluk cetveli izler. Kelimenin tam anlam ıy­ la bir alıştırm adır.46 Peki d ah a kolaydan daha zora, daha zordan daha da zo­ ra giden bu alıştırm ada, bu zorluğun ölçütü nedir? Bu ölçüt, çilecinin acısıdır. Z orlu ğun ölçüsü, çilecinin sonraki aşam aya geçmek, sonraki alıştırm ayı yap­ m ak konusunda yaşadığı g ü çlüktür - o k a d a r ki acısıyla, kendi reddedişleriy le, kendi iğrenm eleri ve im kânsızlıklarıyla, kendi çileciliğinin rehberi haline gelen kişi, kendi sınırlarını tanıdığı an dan itibaren çilecidir. Sınırın bu dola yımsız deneyimiyle birlikte, onu aşm aya sevk edilir. Üçüncü olarak, çilecilik aynı zam anda bir tü r m eydan o kum adır, içsel bir m eydan okum a olduğu ka d ar başkasına da bir m eydan o kum adır. D oğulu, M ısırlı ya da Suriyeli keşiş lerin, çilecilerin yaşam betim lem elerinin olduğu hikâyeler, çileciden çileciyc, keşişten keşişe yöneltilen m eydan okum alarla doludur. Birisinin çok zor bir alıştırm a yaptığı öğrenilir ve buna d ah a da zor bir alıştırm ayla cevap verilir: Bir ay boyunca oruç tu tm ak , bir yıl boyunca, yedi yıl boyunca, on dö rt yıl bo yunca oruç tu tm ak 47 gibi... O halde, çilecilik bir tü r m eydan okum a, içsel vc 45

46 47

Bkz. Cassianus, Conferences, 18, 4. ve 8. Bölüm. Cassianus’taki anakoretik ve m anastıra yaşımı tercihleri konusunda bkz. Fransızca çeviride Aziz Basileus’un senobitik biçim lehindeki tutum unu aktaran E. Pichery’nin önsözü, s. 52-54. (N. Gradovvicz-Pancer, a.g.e., s. 5 not 13’te, sahte rrııııı ler olarak görülen yalnız kişiler hakkında şuraya gönderme yapar: 18, 8, s. 21-22). Bkz. Iji Rr/tlr de Saint-Benoît, birinci bölüm: “ Rahip çeşitleri” (yazar burada bir kurala ve başrahibin em rinr ı.ı bi olarak m anastırda yaşayan senobitleri, m anastırda elde ettikleri disiplinle “çölün benzersiz mil caddesine” hazırlanan anakoretleri, “ arzularının istençlerini yasa haline getiren" sarabayitlrı ı vr “hiç durm ayan, hep gezen” girovagları ayırır). Cassianus’un düşüncesinde mükemmel yaşımı yrı ı olarak “çöl” fikrinden senobitik yaşamın yüceltilmesine geçiş konusunda bkz. R.A. Markın., Ihe E nd o f Ancient Christianity, Cam bridge University Press, Cambridge, 1990, 11. Bölüm: “ C uy m Desert? T w o models of com m unity.” A sk& ıs'ın dar anlam ında kullanıldığı çilecilik ya da alıştırma hakkında bkz I I lrnrırıırıılı,/ıır./« su/et, 24 Şuh.ıı l ‘*H2 ılrrsı, s. .101 102. Bıı ö rıırk ln «m.tl.ıııl.ı İMilumn.u: A/ı<ı/ılıtff/ııı,ıtıi V,ıtrimi (/'.ı/ro/o^/.ı

fıS); lnKılt/ı•- çrvl


dışsal m eydan o kum adır. D ördüncü o larak çilecilik, bir m ükem m ellik haline olm asa da bir dinginlik ve sakinlik haline, geçen sefer sözünü ettiğim bir apatheia haline ulaşm aya çalışır48 ve bu da aslında başka bir çilecilik biçim idir. İtaat pastoralliğinde bu farklı olacak tır, ancak çilecinin apatheia’sı tam da kendisi üzerinde, bedeni ve kendi acıları üzerinde uyguladığı hâkim iyettir. Ç i­ leri, öyle bir noktay a ulaşır ki, acı çektiği şey ona artık acı vermez; bedenine uygulayacağı hiçbir şey o nda hiçbir sıkıntı, hiçbir tedirginlik, azap ya da güç­ lü his yaratm az. B urada da bir dizi örnek var; mesela size geçen sefer sözünü ettiğim rahip Y u h an n a,49 öyle bir çilecilik safhasına varm ıştı ki, gözüne bir p arm ak sokulduğunda bile k ım ıldam ıyordu.50 T abii ki bu tem alar Budist çi­ leciliğine ve keşişliğine son derece yak ın d ır.51 N eticede, b u rad a mesele kendi kendini yenm ektir, dünyayı, bedeni, m addeyi, h a tta şeytanı ve ayartm alarını yenm ektir. A yartm anın önem i de b u rad an gelir: Çileci kişi ayartm ayı o rtad an k a ld ırm ak ta n ziyade o n a sürekli h âk im olm alıd ır. Ç ilecinin ülküsü a rtık ayartm a düşüncesine sahip olm am ak değil, varm ış olduğu hâkim iyet halinde b ü tün ayartm aların o n u n için etkisiz olm asıdır. N ih ay et çileciliğin beşinci özelliği, bedenin, yani m addenin reddine, gnostik pratiğin ve düalizm in b o ­ yutlarından biri o lan bu akozm izm e* gönderm e yapılm ası, ya da bedenin İsa ile özdeşleşmesine gönderm e yapılm asıdır. Çileci olm ak, yani acıları kabul et­ m ek, yemek yemeyi reddetm ek, kendine kırbacı day atm ak, kendi bedenine, kendi tenine kızgın dem ir sürm ek, tü m b u n lar bedenin İsa’nın bedeni gibi ol­ m ası içindir. Çileciliğin tüm biçim lerinde, A ntik dönem de olduğu k a d ar O rtaçağ’da da karşım ıza çıkan şey bu özdeşliktir. Suso’n u n m eşhur m etnini52

48 49 50 51

(*) 52

ri, The Sayings o f the Desert Fathers, çev. B. W ard, O xford University Press, O xford, 1975; Fran­ sızca eksik çeviri, Paroles des Anciens; ve tam çeviri, çev. L. Regnault, Les Sentences des Peres du Desert Solesmes, 1981. Bkz. yukarıdaki 22 Şubat dersi, s. 181-182. Bkz. a.g.e., s. 179-180. Bu anekdot ne Cassianus’un Institutions’\armda> ne A poptegm ata Patrum'da, ne de Histoire lausiaque'da bulunur. Bu cümleyi okurken, Foucault’nun bu seanstan birkaç hafta sonra Japonya’ya giderek, Kyoto’da “uzm anlarla Budist mistiğini H ıristiyan mistiğinin teknikleriyle karşılaştırıp tartıştığını” hatırla­ yalım (Daniel Defert, “ C hronologie,” Dits et £crits, 1, s. 53). Bkz. “ Michel Foucault et le zen: un sejour dans un temple zen” (1978), Dits et £crits, 3, s. 618-624; ayrıca bkz. s. 621, zen ile “bireyselleşmeyi hedefleyen” Hıristiyan mistisizmi arasındaki fark üzerine: “Zen ve Hıristiyan mistisiz­ mi kıyaslanam ayacak iki şey, oysa ki Hıristiyan ruhaniliğin teknikleri ve Zen ruhaniliğin teknikle­ ri kıyaslanabilir.” Evrenin gerçekliğini reddeden görüş - yay. haz. Henri Suso (1295? - 1366), 1831 'de kutsanılan Dominiken; Horologium sapientiae ve Almanca yn/ılmış birçok kitabın yazarı. Vîey t ivre de la Sagesst* eteruvllı^ l.ii'n• de la Verile vc Pettt l.ıvre det irtlra adlı rsrılrrı tir varılır. Komtany ın.ııı.ıstırıtı.ı I t yıi)iiHİ.ıyknı K, m « KnlnMr I v k lu rt’ın


hatırlayın: Bir kış sabahının don d u ru cu soğuğunda üzerinde dem ir kancalar olan bir kırbaçla kendini kırbaçlayınca bedeninden parçaların kopm aya baş­ ladığını ve kendi bedeni için sanki İsa’nın bedeniym iş gibi ağlaym caya dek bunun sürdüğünü a n la tır.53 G ördüğünüz gibi, b u rad a çileciliği niteleyen bir dizi öğe vardır: Atlet lerin yarışına, insanın kendisi ve dünya üzerindeki hâkim iyetine, m addenin reddine ve gnostik akozm izm e, ya da bedenin övücü özdeşleştirilm esine gön­ derm e yapılm aktadır. T abii bu, sürekli bir itaat gerektiren, istençten ve yal­ nızca istençten vazgeçilmesini isteyen, bireyin dünyadaki tu tu m u n u n ortaya dökülm esini gerektiren p astorallik yapısıyla (size b u n u geçen sefer söylüyor­ dum ) tam am en uyum suzdur. P astoral ita a t ilkesinde dünyanın reddi hiçbir şekilde yoktur; hiçbir zam an m utlak bir m utluluğa ya d a İsa ile özdeşleşme haline, bir tü r m ükem m el hâkim iyetin son haline ulaşılm az, bun u n yerine ki şinin başkalarının em irlerine uyduğu, d ah a baştan kazanılm ış bir itaat haline ulaşılır. Son olarak, bu ita a t halinde asla başkalarıyla ya da kendiyle bir ya­ rışm a y oktur, tersine, sürekli bir alçakgönüllülük vardır. Bu iki yapının, yani itaa t ve çileciliğin, birbirlerinden derin biçim de farklı o lduğunu düşünüyo­ rum . Ve bu yüzden, O rtaçağ ’da pasto ral karşı-tu tu m lar o rtaya çıktığı zam an, çilecilik pastoralliğe karşı kullanılan destek n o k taların d an , araçlard an biri ol­ m uştur. Bazı dinî çevrelerde -B enediktinler gibi tu tu cu çevrelerde, Taboritler54 gibi epey açık çevrelerde, V audes’çilerde, ya da ara konum da olan Flag e lla n lard a-55 çok gelişmiş o lan bu çileciliğin H ıristiyanlığa tam am en y aban­

53

54

55

öğretimini izler, hayatını vaaz vermeye adar. Bkz. J.-A. Bizet, Le M ystique allemand Hertri Suso et le declin de la scolastique>F. A ubier, Paris, 1946; M ystiques allemands du X IV e siecle: Eckhart, Suso, Tauler, Aubier, Paris, tarihsiz [yaklaşık 1957]) s. 241-289, yeniden basım: Aubier-M ontaig ne, “ Bibliotheque de philologie germ anique”, Paris, 1971; ve “Henri Suso”, Dictionnaire de spi­ ritualite içinde, 1968, cilt 7, s. 234-257; Dom F. Vandenbroucke Dom J. Leclerq vd., La Spiritua itte du M oyen Âge içinde, s. 468-469. Vie, XVI, Henri Suso, OEuvres completes içinde, çev. J. Ancelet-Hustache, Le Seuil, Paris, 1 9 7 5 , 1. 185: “Saint-Clement gününde, kış bastırdığında, bir kere genel olarak günah çıkardı ve bu bir sn olduğu için hücresine kapanarak iç çam aşırına dek soyundu, gövdesine, kollarına ve bacakların .1 iğneli bir kırbaçla vurm aya başladı, öyle ki tıpkı hacam at işleminde olduğu gibi baştan aşağı kan içinde kaldı. Bu kırbacın olta gibi bir ucu vardı, deriye batıp onu yırtıyordu. O kadar hızlı vurdıı ki kırbaç üç parçaya ayrıldı, biri elinde kaldı, diğerleri ise duvarlara savruldu. Ayakta durup knn lar içinde kendine baktığında, bu zavallı görüntüsü çarm ıha gerilen İsa’ya benziyordu. Kendisine o kadar acıdı ki bütün kalbiyle ağladı ve soğukta diz çökerek, çıplak ve kanlar içinde T an rıd an yumuşak bir bakışla günahlarını silmesini istedi.’* Bkz. yukarıdaki 11. not. Flagellants | “kendilerini kırbaçlayanlar”) hareketi 13 . yüzyıl ortasında İtalya'da oıtuya «jk.ıı Üyeleri kefaret zihniyetiyle kendilerini kırbaçlarlar. Alm anya'da, 1.148 4 ‘J'dakı Kara V r k ı sh.imii da epey yayıldıktan sınıra Noıııımlcnnıiştir. N. (İnini, mitlisini genelde mil,11.1 k.1r%ı olumlu tUvitin ılımını hrlı»ur. "lU KrlI.m t'Lir kendilerini, yalısı g u ıı.ilil.ııııu l.ııı .11111.111 kısıt gıııı»ılık>ıı).ıı « ıl’i ılr


cı olduğu elbette söylenem ez, am a H ıristiyanlığın etrafında örgütlendiği pas­ toral iktidar yapısına yabancı bir öğe olduğu kesinlikle söylenebilir. Bu çileci­ lik, H ıristiyanlığın tü m tarihi boyunca 11. ya da 12. yüzyıllardan itibaren de özel bir yoğunlukla, bir m ücadele aracı olarak kullanılm ıştır. B unlardan çı­ kan sonuç, H ıristiyanlığın çileci bir din olm adığıdır. H ıristiyanlığı kendi ikti­ dar yapıları açısından niteleyen şey pastorallik olduğu ölçüde, H ıristiyanlık temel olarak çilecilik karşıtıdır - çilecilik b u rad a, bu iktidar yapılarına karşı kim i H ıristiyan teolojisi ya da dinî deneyim tem alarının kullanılm asında ta k ­ tik bir öğe olm uştur. Çilecilik bir tü r ters dönm üş ve aşırılaşm ış itaattir, ego­ ist bir kendi üzerinde hâkim iyet pratiğine dönüşm üştür. Bir anlam da çilecili­ ğe özgü bir aşırılık vard ır tam da dışsal bir iktidar açısından tam da onu ula­ şılmaz kılan bir aşırılık. Ayrıca şu da söylenebilir. H ıristiyan pastoralliği, Y ahudi ya da Y unanR om a yasa anlayışına, aşırı ve tam am en ölçüsüz bir öğe eklem iştir: İtaat, bir insanın bir diğerine sürekli ve belirsiz itaati. Bu pasto ral itaat kuralının üzeri­ ne, çileciliğin kendisinin de abartılı ve ölçüsüz bir ek yaptığını söyleyebiliriz. Çilecilik, itaati b uyrukların aşırılığıyla ve bireyin kendisine koyduğu m eydan okum alarla boğar. Sıralam a şöyle gidiyor: İlk başta, yasaya uyulan bir düzey var. Pastorallik b una başkasına boyun eğme ve itaat etm e ilkesini ekliyor. Çi­ lecilik de bu ilişkiyi bir kez daha tersine çevirip, kişinin kendi üzerine yaptığı alıştırm ayı bir m eydan okum aya dö n ü ştü rü y o r. O halde, pastorallik karşıtlı­ ğının ilk öğesi ya da p astoral karşı-tu tu m u n ilk öğesi, çileciliktir. İkinci öğe ise cem aatlerdir. G erçekten de, pasto ral iktidara boyun eğ­ m em enin bir başka biçim i, ilk biçim in bir nok tay a k ad ar tersi olan ikinci bi­ çimi, cem aatler m eydana getirm ektir. Çilecilik d ah a ziyade bireyselleştirici bir eğilim taşır. C em aat ise bam başka bir şeydir. N eye d ayanır cem aat? İlk o larak, O rtaçağ boyunca oluşm uş cem aatlerin büyük kısm ında görülen bir tü r teorik arka plan söz kon u su d u r. Bu teorik arka plan, p astö rü n otoritesi­ nin ve onun h akkında önerilen teolojik ya da eklesiolojik* haklılaştırm aların reddidir. Özellikle de, cem aatler içinde en şiddetli ve en sert olanlar, Kilise’yle ğil, dünyanın günahlarını sırtlarında taşıyan şehitler gibi görürler ve öyle de görünürler - böyle­ ce vebayı, hatta insanlığın topyekûn yok oluşunu bile farklı yorum larlardı” (The Pursuit o f the M illennium , s. 133). Böylece, kendini kırbaçlam a kolektif bir imitatio Christi olarak yaşanıyor­ du. 1349’dan itibaren, bu hareket devrimci bir millenarizme doğru gelişti - Yahudilerin katliam ın­ da önemli bir yer almış olan Kilise’ye şiddetle karşı çıktılar. Papa VI. Clementius’un onların ha­ talarını ve aşırılıklarını suçlayan mesajı, kendi sonunu hazırlamıştır. Bkz. P. Bailly, “ Flagellants,” Dictionnaire de spiritualite içinde, cilt 5, 1962, s. 392-408; N. Cohn, The Pursuit o f the Mıllennium , s. 121-143. (*)

K ilis e iç e risin d e n lu ş.ııı b ilg id e n k.ıy n .ık l.ın .ııı

ç.ıı.


tam olarak köprüleri atm ış o lanlar, Kilise’nin m erkezî ve tem el organı olan R o m a’nın bir yeni Babil olduğunu ve D eccal’i tem sil ettiğini söyler. Bu kıya­ m ete dair ve ahlâki bir tem adır. En bilge grup lard a, cem aatin kurulm ası yö­ nündeki bu d u r d u rak tanım ayan ve hep yeniden başlayan etkinlik, daha in­ ce bir biçim de önem li d o k trin so runlarına dayanıyordu. Bunların ilki, günah işleyen pastö r sorunuydu. Acaba p astö r, iktidarının ve otoritesinin ayrıcalığı­ nı, bir kez devraldığı ve silinmez niteliğe sahip olan bir m ühre mi borçludur? Başka türlü söylersek, acaba rahip olduğu ve rahiplik unvanım almış olduğu için, daha üst bir oto rite tarafın d an askıya alınm adığı sürece, o n d an geri alı­ nam ayacak bir iktid ara mı sahip olm uş olur? A caba p astö rü n iktidarı, onun ahlâki o larak kim o lduğundan, iç yaşantısından, yaşam a biçim inden ve tu tu ­ m undan bağım sız m ıdır? Bu sorun, gördüğünüz gibi, size geçen kez sözünü ettiğim kabah atler ve m eziyetler ekonom isiyle bağlantılıdır. Bu soruna tam a ­ men teorik, teolojik ve eklesiyastik cevaplar verenler arasında özellikle Wyclif ve Ja n H u s’u sayabiliriz. W yclif şöyle diyordu: “N u llu s dom inus ciuilis, nullus episcopus d u m est in peccato m o rta li” , yani: “ kişi eğer ölüm cül bir gü­ nah işlemişse, ne bir sivil efendi, ne de bir dinî otorite o lab ilir” .56 D aha açık­ ça söylersek, bir p a stö rü n ölüm cül bir günah işlemiş olm ası, ona bağlı m ürit­ leri üzerindeki tüm iktidarını askıya alır. Jan H us bu ilkeyi D e ecclesia başlık­ lı bir m etinde... hayır, D e ecclesia’da değildi bu. Prag’daki Beytüllahitm Kilisesi’n in 57 duvarlarına şöyle yazdırm ıştı: “Kimi zam an üstlerinize boyun eğ­ m em ek iyi bir şeydir.” H a tta Jan H us, “ itaat sapkınlığından”58 söz ediyordu. Yani ölüm cül günah işleyen birine itaat edersek, kendisi de yasaya, itaat ilke­ sine sadakatsiz olan bir p astöre itaat edersek, o zam an biz de sapkın hale ge­ liriz. Jan H u s’un ita a t sapkınlığı ilkesi böyle bir şeydir. Başka bir d o k trin meselesi, rahibin sakram ente d ayanan iktidarıyla il­ gilidir. Tem elde rahibin sakram en t dağıtm a iktidarı nasıl oluşur? Kilise d o k ­ trini başından itibaren rahibin sakram ente dayalı iktidarını desteklem iş, ağır­ laştırm ış ve giderek yoğunlaştırm ıştır.59 R ahip ilk olarak vaftiz yoluyla ce­ 56

57 58 59

J. Wyclif, De ecclesia. Bu tezi Jan Hus yeniden kullanır, ölümcül bir günah işleyen bir rahibin tam olarak bir rahip olmadığını belirtir (piskopos ve papa için de geçerlidir bu önerme): “ Her ne jekilde olursa olsun, erdemsizlik içinde yaşayan rahipler kilise iktidarını kirletm ektedirler [...], Hrç kimse, eğer tsa ve Petrus’un davranışlarım harfiyen taklit etmiyorsa, onların temsilcisi olam az" (V. M artinus’un 22 Tem muz 1418 tarihli m ektubuna göre H us’un yazılarından alıntılayan: J. Drlu m eau, Naissance et A ffirm ation de la Reforme, PUF, “Nouvelle C lio,” 2. baskı, Paris, 196N, ı. 63. Jan Hus, M asum lar Kilisesi’nde (Beytüllahim Kilisesi olarak da bilinir) M art 1402’de Çek dilinde vaaz vermeye başlamıştır. Hu iki ilimlinin kaynağını lıul.ım.ıdık. Hk/. yuk.ırıd.ıkt». IHI, not


m aate girişi sağlar, günah çıkarm a yoluyla yeryüzünde özgürleştirdiği kişiyi göklerde de özgürleştirir, nihayet Efkaristiya yoluyla İsa’nın bedenini sunar. İşte Kilise’nin kendi rahipleri için yavaş yavaş belirlediği tüm bu sakram ente dayalı iktidar, gelişen farklı dinî cem aatler tarafın d an d u rm ad an sorgulana­ caktır.60 Ö rneğin, çocuklara dayatılan ve rahibin irade sahibi olm ayan birisi üzerinde uyguladığı bir edim olan vaftize karşı çıkılacaktır.61 Ç ocuk vaftizi­ nin reddi ve yetişkinler için, yani gönüllü (bireyler açısından gönüllü olduğu k ad a r onları kabul edecek cem aat için de gönüllü) vaftizin geliştirilmesi eğili­ mi o rtaya çıkacaktır. B ütün bu eğilimler tabii anab ap tizm e62 gö tü rü r, am a aslında daha öncesinde V audes’çilerde, H ussitlerde vb. vardı bu. G ünah çı­ karm a karşısında da çekinceler vardır: 10.-11. yüzyıllara dek günah çıkarm a hâlâ laiklerin kendi araların d a yapabildikleri bir etkinlik, bir pratikti; oysa 11.-12. yüzyıldan sonra rahiplere özel, m u tlak şekilde o nlara ait hale gelmiş­ ti. İşte bu cem aatlerde rahibe gidip günah çıkarm a k o n usunda çekinceler var­ dır ve laiklerin g ünah çıkarm ası pratiği söz konusudur. Ö rneğin, O berland T anrı D ostları’nın aktardığı hikâyeler arasında şöyle bir anlatı vardır: Pençe­ sine düştüğü tensel ay artm aları an latm ak için rahibe giden bir kadına, rahip b ü tün bunların çok vahim olm adığını ve b u n lard an endişelenm em esi gerekti­ ğini söyler. Sonraki gece T an rı, yani İsa ona g ö rü n ü r ve şöyle sorar: N eden sırlarını bir rahibe anlattın? Sırlarını kendine saklam alısın.63 G ünah çık ar­ m anın reddi - en azından bir tü r günah çıkarm anın reddi. N ihayet E fkaristiya’ya gelirsek, b u ra d a da gerçek m evcudiyetle ilgili 60 61

62 63

Bkz. A. Michel, “ Sacrements” , a.g.e., s. 593-614. A.g.e., col. 594: “ Decretales, 1. III, başlık III, 42, M ajores’te bulunan, III. Innocentius’un Ym bert d ’Arles’e yolladığı m ektup (1201), çocukların vaftiz edilmesinin işe yaram adığını savunanları suç­ lar, inanç ya da m erham etin onlara habitus olarak bile verilemeyeceğini, zira onların ikna olma ye­ tisinden m ahrum olduklarını savunur.” Bkz. yukandaki 25. not. Bkz. A. ju n d t, Les Am is de D ieu au quatorzieme siecle, Sandoz & Fischbacher, Paris, 1879, s. 188. Söz konusu hikayede, B rabant’lı Ursule isimli kızın, 1288’de yalnız ve münzevi bir hayatı seçmesi anlatılıyor. O n sene boyunca çileciliğin en ağır pratiklerini sürdürdükten sonra, Tanrı ona “ kendi iradesiyle kendisine dayattığı dışsal alıştırm aları bırakıp” , ruhani yaşamını “ içsel alıştırm alar” yo­ luyla yalnızca göksel eşine [İsa’ya - Yay. haz.] idare ettirmesi gerektiğini belirtir. Ursule itaat eder ve çok geçmeden “en korkunç ve kirli ayartm alar” ın saldırısına uğrar. T anrı’dan boşuna yardım bekledikten sonra, bu sıkıntılarını günah çıkardığı rahibe anlatır - o ise onun bu saf güveninden faydalanarak “ karanlık, tuhaf, alengirli sözlerle” tensel arzularını yerine getirmesi gerektiğini, bu şekilde Tanrı’m n ondaki etkinliğini engelleyen ayartm alardan kurtulabileceğini belirtir. O nuru kı­ rılan kız, rahibi huzurundan kovar. Ertesi gece, T anrı yine ona gözükür ve yalnızca eşinin bilmesi gereken içsel yaşantısının sırlarını başka bir adam a anlatm ış olmasının bir kabahat olduğunu söy­ ler; böyle “gevezelik” ederek dürüst bir insanı günaha sokm akla suçlar onu. Ertesi gün Ursule gü­ nah çıkardığı rahibi çağırır; rahip özür diler ve yeniden son derece iffetli, örnek teşkil eden davraııışhrııı.ı k<tî döner."


bir büyük sorun vard ır ve bu karşı-tutum cem aatlerinde gelişen pratiklerde, Efkaristiya gene ekm ek ve şarap tüketilen cem aat yemeği biçimini alır, ancak gerçek m evcudiyet d o g m ası’1, genellikle yoktur. İşte bu cem aatlerin dayandığı teorik arka plan budur. Bu cemaatlerin oluşum unun temel özelliği, olum lu yanıyla ele alındığında şudur: Bunlar H ıris­ tiyan pastoralliğini örgütleyen rahipler ve laikler ikiliğini k aldırırlar ya da kal­ dırm aya niyetlenirler. Peki bu ikiliğin yerini ne alır? Bir sürü şey, mesela pastörün seçim yoluyla ve geçici bir şekilde belirlenmesi, örneğin T aboritlerde ol­ duğu gibi... Ve bu du ru m d a, pastörün ya da sorum lu kişinin, geçici olarak se­ çilmiş praepositus’un, hiçbir ayırıcı özelliği yoktur. Bu p astör bir sakram ent el­ de etmiş değildir; onu belli bir sayıdaki göreve ve sorum luluğa belli bir zaman için taşıyan şey, bizzat cem aatin iradesidir. Bu irade ona geçici bir otorite bah­ şeder, ancak o bu otoriteyi asla bir sakram ent almış olduğu için elinde tutm az. R uhbanla laikler arasındaki bu ikiliğin yerine genellikle seçilmiş olanlarla ol­ m ayanlar arasındaki son derece farklı bir ikilik konulur. Bu elbette K atharlarda böyledir, V audes’çilerde de böyledir. Bu ayrım tabii epey farklıdır, çünkü birisinin zaten seçilmiş olduğu and an itibaren, rahibin onun selameti üzerinde ki etkisi sıfırlanmış olur. Selamet yolunda ona rehberlik etm ek için bir pastö rün m üdahalesine gerek y oktur, zira o zaten selam etin yolundadır. Ve tersine, hiçbir zam an seçilmemişlerin ve seçilmeyecek olanların da pastöre ihtiyaçları yoktur. Bu seçilmiş - seçilmemiş ikiliği, resm î Kilise’de, genel olarak Kilise’dc bulunan bu pastoral iktidarın bütü n bu örgütlenm esini dışarıda bırakır. Başka bir ilke de, cem aatin bütün üyelerinin m utlak eşitliği ilkesidir: Dini biçimde, herkes pastör, herkes çoban, herkes rahip olursa hiç kimse bunları ola maz; ya da Taboritlerde bulunan ekonom ik biçimde, m alların kişisel mülkiyeti yoktur ve alınmış olan her şey yalnızca cem aat tarafından, zenginliklerin eşit bir paylaşımı ve cem aat tarafından kullanılması öngörülerek alınmıştır. Bütün b unlar, bu cem aatlerde itaat ilkesinin tam am en yok sayıldığı y.ı da o rta d a n kaldırıldığı anlam ına gelm iyor. Tersine, kim i cem aatlerde hiçbir itaat biçimi kabul edilmez. Kimi gruplard a, mesela Panteist esinli kimi ö z g ü r Ruh kardeşleri64 g ruplarında - k i b unlar az çok A m aury de Bene’den,65 Strns (*) 64

65

Burada Isa’nın bu ayinde bedenen gerçek anlam da mevcut olması kast ediliyor - ç.n. Bkz. N. Cohn, The Pursuit o f the bAUlennium, s. 156-161; G. L-eff, Heresy in the / ater M ıd d lr Ages: The Relation o f Heterodoxy to Dissettt, 1250-1450, M anchcster llniversity Press, M.m« hester, 1967, s. 308-407 (s. 309-311'de burada Foucault’nun savunduğu süreklilik rlr>tırılır). İt K. l^ rn c r, The Heresy o f the Hree Spirit in the iMter Middle Ages, Unıvem ty ot ( alıtorııu Pır**, Hrrkclcy, IV72. A n u tır y u ln r «l.ııı hk/. yuk.ırııl.ıkı 20. n<n.


h ourglu U lrich’ten 66 esin len m işlerd ir- T a n rı’nın m ad d enin kendisi olduğu kabul edilir. N etice o larak , bireysel olan her şey bir yanılsam adır. İyi ile kötü arasındaki paylaşım var olam az ve ancak bir hülyanın ü rü n ü d ü r, dolayısıyla bütün iştahlar m eşrudur. Bu açıdan, ilke düzeyinde her tü r itaati dışlayan ve her tutum un m eşruluğunu olum layan bir sistem var karşım ızda. Ancak yine de bu cem aatlerde ita a t şem alarını geçerli kılm anın farklı biçimleri vardır, pastoral şem adan çok farklı bir kipte işleyen şem alar... Ö rneğin karşılıklı ita­ a t ilişkileri... O berland T an rı D ostları g ru b u n d a, bir bireyin diğerine verdiği karşılıklı itaat yem inleri vardır. R ulm an M ersw in67 ile O berland T an rı D os­ tu 68 ismi verilen anonim kişi bu şekilde 28 yıl süreli bir karşılıklı itaat antlaş­ m ası yapm ışlardır. A ralarındaki antlaşm a, 28 yıl boyunca birinin diğerinin

66

Strasbourglu Ulrich Engelbert (1220/25-1277), Büyük Albertus’un yandaşı ve önemli bir külliya­ tın, yani Rhen teolojisinin büyük kurucu metinlerinden olan Sum m a de sum m o bono'nun yaza­ rıdır. Bkz. J. Daguillon, Ulrich de Strasbourg, O. P. La Summa de Bono. Livre 1. Introduction et edition critique, “ Bibliotheque thom iste” , XII, Paris, 1930; E. Gilson, La Philosophie au M oyen Âge, Payot, Paris, 1922; yeniden basım “ Petite Bibliotheque PayotM, s. 516-519; A. de Libera, La Mystique rhenane. D ’Aibert le Grand â Maître Eckhart, OEIL, “ Sagesse chretienne” , Paris, 1984; yeniden basım: Le Seuil, “ Points Sagesses” , Paris, 1994, s. 99-161. 67 Bkz. J. Ancelet-Hustache, Suso’nun toplu eserlerine giriş yazısı, Oeuvres Completes, s. 32: “ Rul­ man Mersvvin (1307-82) bir laik, bir bankacı, bir iş adamıydı. Uzun zaman ‘Oberland Tanrı D os­ tu ’ ismi verilmiş apokrif literatür muhtemelen ona aitti. Yani aslında sahteci biriydi, ancak serve­ tini Yeşil A da’daki Yuhannacı tarikatın kurulm asına harcamış, 40 yaşında dünyevi hayattan eli­ ni ayağını çekmiş ve kendisini ruhani hayata adam ıştır.” Bkz. A. Jundt, Rulm an Merstvin et VAmi de Dieu de VOberlatıd. Un probleme de psychologie religıeuse, Fischbacher, Paris, 1890; Ph. Strauch, “Rulman Mersvvin und die Gottesfreunde", Realenzyklopâdie fürprotestantische Theologie und Kirche içinde, cilt 17, Leipzig, 1906, s. 203; J. M . C lark, The Great German Mystics: E ck­ hart, Tauler and Suso, Blackwell, O xford, 1949, bölüm 5; F. R app, “ M erswin (Rulm an)” Dictionnaire de spiritualite içinde, cilt 10, 1979, s. 1056-1058. 68 14. yüzyıl mistik literatüründeki bu efsanevi karakter herhalde hiç var olm am ıştır. P. Denifle, onun kekeme Nicolas de Bale olduğunu söyleyen Ch. Schmidt’e karşı onun bir kurgu ürünü ol­ duğunu ortaya koyduğundan beri (“Der G ottesfreund im O berland und Nikolaus von Basel. Eine kritische Studie” , Histor.-polit. Blâtter içinde, cilt LXXV, M ünih, 1875), tarihçiler bu figürün ve yazılarının arkasında kimin gizlendiğini merak ediyorlar. A. C hiquot’ya kalırsa (“Ami de Dieu de l'O berland” , Dictionnaire de spiritualite içinde, cilt 1 ,1 9 3 7 , s. 492), her şey bu kişinin Rulman Mersvvin olduğunu düşündürüyor. Bu tartışm a hakkında bkz. Dom F. Vandenbroucke, Dom J. Leclerq, La Spiritualite du M oyen Âge içinde, s. 475. Ayrıca bkz. W. Rath, Der G ottesfreund vom Oberland, ein M enscheitsführer an der Schu/elle der Neuzeit: sein Leben geschildert a u f Grundlage der Urkundenbücher der johanniterhauses “Z u m Grünen W örth " in Strasbourg, Zürich, Heitz, 1930. H. Corbin, En İslam iranien (Gallimard, “Bibiiotheque des idees” , Paris, 1978) s. 395, 2 . notunda bu son esere referans verir, zira ona göre bu kitap edebi aşırılıklara kaçm adan “ ruha­ ni olayın gerçek doğasını ortaya koym uştur” . Foucault, itaat antlaşması anekdotunu A. Ju n d t’un 1879’da yayınlanan kitabından (bkz. sonraki not) alıntılar ve iki kişiliği birhirinden ayırmaz. Ju n ­ dt 1890’da, Rulm an M erswin et VAmi de Dieu de VOberland eserinde Denifle’in eleştirilerine ce­ vap vermiş ve O berland Tanrı D ostu'nun hiçbir zaman var olmadığı tezine hak vermiştir (s. 4 ‘J 50), ancak bunun M rm v iırin bir icadı nltlııftıı yolundaki fikrr katılm.ımı>ıır (* it'* ‘M).


em irlerine sanki bu diğeri T a n rı’ymış gibi uym asını ö n g ö rü y o rd u .69 Ayrıca hiyerarşilerin tersine dön d ü ğ ü fenom enler de vardır. M esela, H ıristiyan pas­ torallik, pastö rü n kendi cem aatinin son hizm etkârı olm ası gerektiğini bildir­ se de, herkes bilir ki -v e herkesin bu k o n u d a deneyim i v a rd ır- cem aatteki son hizm etkâr asla pastö rlü k yapam az. Bunun tersine, bu gru plarda hiyerarşinin sistem atik olarak ters çevrildiğini görüyoruz. Y ani, en cahil ya da en fakir olan, ya da haysiyetini ve şerefini en çok kaybetm iş o lan, en berduş haldeki insan seçilir, mesela bir fahişe seçilip grup sorum lusu yapılır.70 Bu örneğin Fa­ kirler Cem iyeti’nde böyle olm uştur: En düzensiz hayatı yaşayan Jeanne Dabenton, tam da bu yüzden gru b u n p astö rü , sorum lusu olm uştur. Nasıl ki çi­ lecilik, saf ve basit ita a t ilkesine n azaran neredeyse ironik bir ab artm a tavrı geliştirmişse, bu cem aatlerde de, bu cem aatlerin bazılarında da bir tü r karşıto plum tavrı vardır: Bir k arnaval gibi, ilişkilerin ve toplum sal hiyerarşinin ters çevrilmesi söz kon u su d ur. T abii b u rad a, toplum un bir karnavalı andıran bu tepetaklak olm a pratiğini ve bu dinî grupların oluşum unu, var olan pasto­ ral hiyerarşinin tam karşıtı o larak o kum ak gerekir (aslında başlı başına bir so ru n d u r bu). Başta o lan lar gerçekten de sonda o lacaktır, am a sonda olanlar da başa geçeceklerdir. Ü çüncü k arşı-tutum öğesi olarak mistik pratik ten , yani tanım ı gereği pastoral iktidarın dışına düşen bir deneyim in ayrıcalığından söz edeceğiz.* Bu p astoral iktidar aslında, bildiğiniz gibi, bir h akikatin öğretim inden bireyin in­ celenmesine giden bir h ak ik at ekonom isi geliştirm iştir. Bir yanda bü tü n m ü­ m inlere dogm a o larak nakledilen bir h ak ik at, diğer yanda da ru h u n derinlik­ lerinde keşfedilm iş bir sır o larak h er bir m üm inden d am ıtılan bir hakikat. M istik pratik te ise çok farklı bir ekonom i vardır, zira g ö rü n ü rlü k oyunu çok farklıdır. R uh, diğer kişiye bir inceleme dahilinde, bütün bir günah çıkarm a sistemi aracılığıyla görünm ez. M istik pratik tek i ruh kendi kendisini görür.

69

(*)

70

A. Jundt, Les Am is de Dieu au quatorzibne sıecle, s. 175: “ 1352 senesinin ilkbaharında bu iki ki­ şi arasında büyük bir dostluk antlaşması imzalandı ve bu antlaşmanın sonuçları itibariyle ikilinin sonraki tarihi için çok verimli olması gerekiyordu. Ancak vardıkları anlaşm a Mersvvin’in ima etti* ği kadar tek taraflı değildi |bkz. s. 174], Gerçek şu ki, ikisi de birbirlerini ‘T an rfn ın yerine koym a­ ya* karar vermişler, yani her tür durum da sanki bizzat T anrı’ya itaat ediyor gibi davranm aya söz vermişlerdi. Bu karşılıklı itaat ilişkisi 1380 ilkbaharına dek yirmi sekiz sene sürmüştür.** M.F. ekler: Aslında bayağı uzadığını fark ediyorum şu anda. Burada durm ak istiyorum, yorulmuş olmalısınız. Bilmiyorum, ne yapacağımı bilemiyorum. Bir yandan da artık bunları bitirmek gere kiyor. Aslında hızlı gideceğiz, çünkü bunlar bilinen şeyler. Hızlı gidip bitireceğiz, boylecc bu işlen kurtulm uş olacağız ve gelecek sefer başka bir şeye geçeceğiz. Bkz. yıık.ırıd.ıkı I l. not (Ancak N. Cohıı, |c.mnc D.ıhrnron'tın diı/rıısi/ h.ıy.ıtıyl.ı ilgili hır >ry »oy Irm r/).


T an rı’da kendisini görü r ve kendisinde T a n rı’yı g örür. Bu açıdan m istik p ra ­ tik, özü ve tem eli itibariyle incelem enin dışında kalır, ikinci o larak, m istik pratik T a n rı’nm ru h a dolayım sız vahyi olduğu için, öğretim yapısının, hak i­ kati bilen kişinin öğrenciye onu öğretm esi biçim indeki h a k ik at tekrarı yapısı­ nın dışında kalır. Ö ğretim hakikatlerinin tü m bu yavaş dolaşım ı, bu hiyerar­ şisi m istik deneyim tarafın d an devre dışı bırakılm ıştır. Üçüncü o larak, m istik pratik tıpkı öğretim gibi belli bir ilerleme ilkesine göre işler, ancak bu ilerle­ me çok farklıdır. Z ira, öğretim norm al olarak birbirleri üzerine eklenen kimi öğelerin ardışık biçim de elde edilmesiyle cahillikten bilgiye doğru giderken, m istik pratikteki yol bam başkadır. Bu yol bir nöbetleşm e oyunundan geçer; gündüz/gece, gölge/ışık, k a y b o la n /b u lu n a n , y o k lu k /v arlık biçim indeki bu oyun durm ad an ters çevrilir. D aha da iyisi, m istik p ratik son derece ikircikli deneyim lerden hareketle, bir tü r çift anlam lılık içinde gelişir, zira gecenin sır­ rı, onun bir parıltı olm asıdır. P arıltının gizi ise, o n u n gözleri kam aştırm ası, k ö r etm esidir. M istik p ratik te cahillik bir bilm edir ve bu bilme, bizzat cahilli­ ğin biçim indedir. Bu açıdan, pastoralliği niteleyen öğretim biçim inden ne k a ­ d a r uzak olduğum uzu görüyoruz. Pastorallikte, p a stö rü n ruhu bireysel bir şe­ kilde idare etmesi gerekiyordu ve ru h u n T a n rı’yla iletişim inde pastöre devre­ dilm eyen, p a stö rü n k o n tro l etm ediği h içbir şey y o k tu . P astö r, m üm inden T an rı’ya giden kanaldı. M istik p ratik te, T an rı ile ru h arasındaki bir diyalog, çağrı ve cevap biçim inde olabilen, T a n rı’nın ru h a, ru h u n T an rı’ya karşı sev­ gisini belirttiği dolaysız bir iletişim vardır. R uha T a n rı’nın b u rad a olduğunu gösteren duyulur ve dolaysız esin vardır. Ayrıca sessizlik yoluyla iletişim var­ dır. Beden bedene m ücadele yoluyla iletişim vardır, m istiğin bedeni bizzat İsa’nın bedeninin ısrarlı m evcudiyetini gerçekten hissettiğinde k u rulan bir ile­ tişim ... Dolayısıyla b u rad a da, mistiğin ne denli pastorallik ten uzak olduğunu görüyorsunuz. Sözünü edeceğim dördüncü öğe, sondan bir önceki öğe, K utsal K itap so ru n u - bun u hızla geçebilirim . P astoral ik tid ar ekonom isinde K utsal Kita p ’ın ayrıcalıkları yok değildi. F akat, K utsal K itap ’ın m evcudiyeti, p asto ral­ likte esas olan şeye, yani bizzat p astö rü n öğretisine, m üdahalesine, sözüne n a ­ zaran ikinci planda kalm ıştır. B ütün O rtaçağ boyunca gelişecek karşı-tutum hareketlerinde, bir anlam da pastoralliği devre dışı b ırak m ak için m etinlere, K utsal K itap’a geri d ö nülecektir.71 Z ira K utsal K itap kendi başına konuşan bir m etindir ve pasto ral aracılığa ihtiyacı y oktur. Bir p astö rü n gelmesi gere­

71

Itkz. MQuVst-ce Mlıc ta critit|iıç?M,

s. İH


kirse, bu ancak onu d ah a iyi aydınlatm ak için, m üm ini ona daha çok yakıtı laştırm ak için Kutsal K itap’m içinde olabilir. Pastör yorum yapabilir, karan lık olanı aydınlatabilir, önem li olanı belirtebilir, am a bütü n bunları ok u r Kul sal K itap’ı okuyabilsin diye yapar. O k u m a edim i, m üm ini T a n rı’nın sözüyle buluşturan ru h an i bir edim dir - bunun neticesinde m üm in, yasasını ve garan tisini de bu içsel ay d ın lan m ad a bulur. T an rı ta ra fın d a n insanlara verilmiş m etni okudu ğ u n d a o k u ru n algıladığı şey bizzat T a n rı’nm sözüdür ve okurun bu sözü anlam a şekli bulanık bile olsa, sonuçta bu söz T a n rı’nın kendisini in sanlara gösterm ek istediği biçim dir. O rtaçağ ’daki tü m pastoral karşı-tutum ların büyük tem aların d an biri olan bu K utsal K itap ’a d önüş tem asının, bu meselenin tem el bir parçası olduğunu görüyoruz. N ihayet, beşinci öğe -v e bu şekilde bitireceğim d e rsi- eskatolojik ina niştir. Pastörü devre dışı bırakm anın öteki yolu, zam anın bitm iş ya da bil m ekte olduğunu, T a n rı’nın sürüsünü yeniden bir araya getirm ek için geri gc leceğini ya da gelm ekte olduğunu söylem ektir. Gerçek ço ban o olacaktır. Nc ticede, sürüsünü to p lam ak için gelen gerçek çoban o olduğuna göre, pastör lere de yol verebilir, tarihin ve zam anın pastörlerine yol verebilir; sürüyü lu-s lemek ve ona rehberlik etm ek artık T a n rı’m n görevidir. İsa geri geldiği için pastörlere yol verilm esinin yanı sıra, özellikle Joachim de Flore’u n 72 çizgisin den gelen başka bir eskatoloji biçim inde de, tarihte üçüncü bir zam anın belir diği, üçüncü bir dönem in olduğu söylenir, ilk zam an, Teslis’in ilk kişisinin peygam ber olarak , İbrahim o larak vücuda gelm esinin zam anıdır - ve Yahudi halkı bu süreçte p a stö rle re, yani diğer peygam berlere ihtiyaç duym uştur. İkinci zam an, ikinci dönem , ikinci çağ, ikinci kişinin vücuda gelmesinin çağı dır. A ncak Teslis’in ikinci kişisi, birinciden daha iyisini yapar. İlki bir pastör gönderm işti, İkincisi ise bizzat vücuda gelir - İsa’d ır bu. A ncak İsa göklere çı kınca, sürüsünü kendisini temsil etmesi gereken pastörlere em anet eder. An cak, der Joachim de Flöre, dünya tarihindeki üçüncü zam an gelecek, üçiincıı an gelecek ve o zam an K utsal R u h ’un kendisi yeryüzüne inecek. F akat Kuts.ıl 72

joachim de Flöre (yaklaşık 1132-1202): C alabrİa'da Celİco şehrinde doğmuş Sistersİycıı r.ıhıp 1191’de kurduğu yeni tarikat Papa tarafından 1196’da tasdik edilir. Kutsal Kitap'm alegorik hu yorum u üzerine kurulan insanlığın “ üç çağı" ya da uüç durum u" doktrini -B aha'nın çaftı (y.n.mm ve kölece itaatin zam anı, Eski Ahit), O ğul'un çağı (af ve ailevi itaat zamanı, Yeni Ahit), Kıılnın çağı (daha güçlü bir af ve özgürlük çağı)- örneğin Concordia Novi ac Vetertis Testumenh rsrı 111 de ortaya konur. İki Ahit'in ruhani zekâsının ürünü olan üçüncü çağın gelişi, mcvcııt keşişlerin .111 cak öncüllerini oluşturduğu ruhani insanların (viri sptrituales) işi olmalıdır, kurallı vr hıyrı.ıi|iyr dayalı K ilıv ’nm yrrıni o zaman saf m erhamete dayalı m.ııı.ıstır ılır/cni .ıl.u.ıknr ” İlk/. N. I nlııı, l'h r l'urm ıl 0/ the Mıllftınmm, s. 99 102; Dom I*. V aıulcnhrotukr, Dom | I rJrrtj vıl , I ,t Spıtı tu.ıht* du MnyrM ujıule, a 124 127.


R uh bir peygam berde, bir kişide vücuda gelmez. B ütün yeryüzüne yayılır, ya­ ni m üm inlerden her biri kendinde bir K utsal R uh parçasına, kısm ına, kıvılcı­ m ına sahip olacaktır ve bu yüzden de p astöre ihtiyaç duym ayacaktır. O halde diyebiliriz ki, O rtaçağ ’daki bütü n bu k arşı-tutum hareketleri­ nin gelişmesinde beş ana tem a vardı: Eskatoloji, K utsal K itap, m istik, cem aat ve çilecilik tem aları. Y ani H ıristiyanlık, kendi gerçek pastoral örgütlenm esi içerisinde çileci bir din değildir, bir cem aat dini değildir, m istik bir din değil­ dir, bir Kutsal K itap dini değildir ve tabii bir eskatoloji dini değildir. Size b ü ­ tün bunlardan bahsetm em in ilk sebebi bunu gösterm ekti. İkinci sebebi ise, bu karşı-tu tu m lard ak i temel öğeleri teşkil eden bu te­ m aların, bu öğelerin, genel hatlarıyla H ıristiyanlığa elbette yabancı, m utlak anlam da yabancı olm adıkları, bunların sınır öğeler olduklarıdır: B unlar sü­ rekli yeniden kullanılır, yeniden devreye sokulur, şu ya da bu anlam da bir d a ­ ha ele alınır. M esela m istik p ra tik , eskatoloji veya cem aat arayışı tem aları bizzat Kilise’nin kendisi tarafın d an sürekli yeniden ele alınm ıştır. Bütün b u n ­ lar açık bir biçim de, 15. ve 16. yüzyılda b ü tü n bu karşı-tutum lar yüzünden kendisini tehdit altında hisseden Kilise’nin, bu hareketleri kendi tarafına çe­ kip ehlileştirm eyi denemesiyle o rtaya çıkar. Sonunda da, bu karşı-tutum ların bir yeniden yerleştirilm e kipini seçen P rotestan Kiliseleriyle, K arşı-R eform yoluyla bunları yeniden kullanm ayı ve kendi sistem inin içine alm ayı deneyen K atolik Kilisesi arasın d ak i büyük ayrım m eydana gelir. İkinci nokta da budur. Y ani, buradaki m ücadele m u tlak bir dışsallık biçim inde değil, p a sto ra l­ lik karşıtı m ücadelede etkili olan tak tik öğelerin, H ıristiyanlığın genel ufkuna m arjinal biçim de de olsa dahil oldukları ölçüde, sürekli yeniden kullanılm a­ ları biçim inde sürüp gider. N ihayet üçüncü olarak, bu k o n u lar üzerinde ısrar etm e sebebim şuydu: Pastoral iktidardan söz etm ek, 16. yüzyıldan itibaren gelişecek olan yönetim ­ selliğin arka planını, arka odalarını araştırm ak için gerekliydi. Şunu da göster­ mek istiyordum : İk tidar sanki bir tü r paranoyak ve narsistik delilik içinde gelişiyormuş gibi, onun kendi içine kapalı bir tarihini yapm ak değildir mesele. G österm ek istediğim, iktidarın bakış açısının, birbirlerine dışsal olan öğeler arasındaki kav ran ab ilir ilişkileri sap tam an ın bir biçim i o lduğudur. Aslında mesele, örneğin O rtaçağ ’da ortaya çıkan ekonom ik ve politik sorunların, m e­ sela kent ayaklanm alarının, köylü ayaklanm alarının, ticaret burjuvazisiyle fe­ odalite arasındaki çatışm aların, nasıl olup da R eform ’un dağılm asına, 16. yüz­ yıldaki dinî krize yol açacak dinî biçimler ve tem alar kazandığım bilebilm ek­ tir. Pastorallik sorununu, pastoral iktidar sorununu, o ııuıı yapılarım , bir yan­


da ekonom ik krizlerin, diğer yanda da dinî tem aların teşkil ettiği bu birbirine dışsal öğelerin eklemlendiği nokta olarak okum azsak, yani kavranırlık alanı olarak, ilişki kurm a ilkesi o larak farklı u nsurlar arasında m übadele m ekaniz­ m ası olarak bunu alm azsak, bana öyle geliyor ki eski ideoloji kavrayışlarına geri dönm ek zorunda kalırız ve bir grubun, bir sınıfın vb. özlem lerinin dinî bir inanış olarak tercüm e edildiğini, yansıdığını, ifade bulduğunu söylemek zo­ ru n d a kalırız. Pastoral iktidarın bakış açısından bakm ak, iktidar yapıları an a­ lizinin bakış açısından bakm ak, şeyleri yansım a ve yeniden yazm a biçiminde değil, strateji ve tak tik biçim inde okum aya ve analiz etmeye im kân tanır.* İş­ te söyleyeceklerim bunlardı. Bu k ad ar uzun sürdüğü için özür dilerim , gelecek sefer söz veriyorum pastörlerden bahsetmeyeceğiz.

(*)

M. Foucault, çok uzun olacağı korkusuyla, elyazmasında daha geniş bir biçimde ele aldığı sonuç bölüm ünü birkaç cümleyle özetliyor. Bu elyazmasında, dinî fenomenlerin ideolojik anlam da yo­ rum lanmasını reddederek, bu yaklaşıma karşı “taktik öğelerin” saptanm ası yaklaşımını koyuyor: “ Pastoral boyun eğmemelere belirli ve tekerrür eden biçimler vermiş olan bu taktik öğeler üze­ rinde ısrar etmemin sebebi, burada meselenin içsel mücadeleler, iç çelişkiler olduğunu, pasto­ ral iktidarın kendi sınır ve bariyerlerini keşfeden, kendi kendisini yiyip bitiren bir şey olduğu­ nu belirtmek değildi asla. D aha ziyade kimi “giriş’Meri saptam aktı: Kadınların konum una, ti­ cari ekonom inin gelişimine, kentsel ekonomiyle kır ekonomisi arasındaki farkın oluşumuna, feodal ran t gelirlerinin yükseliş ve düşüşüne, kentlerdeki m aaşların durum una, okum a yaz m anın yaygınlığına dair dönüşüm lerin, süreçlerin, çatışm aların, bunun gibi fenomenlerin pas toralliğin icra alanına giriş yapm alarını sağlayan şeyleri saptam aktı. Bu fenomenler pastoral lik alanında kendilerini yansıttıkları, ifade ettikleri ya da yeniden yazdırdıkları için değil, ora­ da kimi paylaşımlar, değer farkları, elemeler, yeniden dağıtım ve ıslah etkileri ürettikleri için... ‘H er sınıf, toplumsal grup veya güç, kendi emellerini teoriye çevirmesini sağlayan bir ideoloji ye sahiptir ve emelleri tatm in eden ve ideolojiye tekabül eden kurumsal düzenlemeler bu emel ve ideolojiden çıkarsanır’ demek yerine, şöyle demek gerekir: ‘Cemaat ve gruplar arasındaki güç ilişkilerini değiştiren her dönüşüm , onları karşı karşıya getirip rekabete sokan her çalı* ma, güç ilişkilerini değiştirmeyi sağlayan taktiklerin kullanımını ve hu laktiklerin .ıkıls.ıllı^ı 11.1 /m ıııı h')kıl edecek ya da onları ahlaken lıaklılaytıraı.ık irorık öğelerin oyuna d,ıhıl nlıl inesim K rtrk lırır\H


Ruhların pastoral idaresinden insanların politik yönetimine. - Bu dönüşümün genel bağlamı: 16. yüzyılda pastoralliğin krizi ve tutum ayaklanmaları. Protestan Reformu ve Karşı Reform. Diğer etkenler. - İki önemli fenomen: Dini pastoralliğin yoğunlaşması ve tutum mp selesinin hem özel, hem de kamusal planda öne çıkması. - Egemen liğin uygulanmasına özgü yönetimsel akıl. - Aziz Thomas’la karşı laştırma. - Kozmolojik ve teolojik sürekliliğin kopuşu. - Yönetim s,ı natı meselesi. - Tarihte kavranabilirlik sorunu hakkında bir not. Devlet aklı (1): Yenilik ve skandal konusu. - Devlet aklı etrafındaki polemikte üç odak noktası: Machiavelli, “politika”, “devlet”.

B

ugün nihayet, ruhların pasto ral idaresinden insanların politik yönetimi ne geçm ek istiyorum . Elbette, ru h lar ekonom isinden insanların ve niifııs

ların yönetim ine fiili olarak geçilmesini sağlayan dönüşüm lerin taslağını hile çıkarm aya girişem em . Ben önüm ü zd ek i sean slard a yalnızca bu geçişi iryıı eden birkaç genel dağılım dan söz edeceğim. N edenselliğe ve geleneksel ne­ densellik ilkesine yönelik asgari bir saygı icabı, ru h ların p astoral idaresinden insanların politik yönetim ine bu geçişi gayet iyi bildiğiniz bir bağlam a o tu n m ak gerektiğini ekleyeyim. Bu bağlam tabii öncelikle 15. ve özellikle 16. yu/ yılın büyük isyanları, d ah a doğrusu “ pasto ral isyan lar” olarak adlandır.ıhıle ceğimiz isyanlar dizisidir - Protestan R eform hareketinin hem en radikal hit, 1 m ini hem de z a p tu ra p t altına alınışını teşkil ettiği, benim “ tu tu m ayaklanm a la n ” adını verdiğim fenom enler. Bu tu tu m ayaklanm alarının tarihini çık .11 m ak gerçekten ilginç olurdu. 15. yüzyıl sonu ile 16. yüzyıl başındaki huy tık politik ve toplum sal sarsıntı süreçlerinin tem el b oyutunun tu tu m ayaklaıım.ı ları olduğu söylenebilir; ancak bunun yanı sıra bam başka hedefleri ve

m e şe

leleri olan sarsıntı süreçlerinin ya da devrim ci süreçlerin içinde dahi bu tulum isyanı boyutu n u n m evcut olduğunu u nutm am ak gerekir, ö rn e ğ in 17. yıı/y ıl İngiliz devrim inde bu son derece açıktır, zira b uradaki bütün m ütaıleleleım en büyük meselelerinden ya da eksenlerinden biri dinî örgütlenm e vc cem . 1.11 leriıı farklı biçim lerinin o rta y a çıkm ası o lm u ştu r. Aslında İ t.ııısı/ Devtı m i’tule de, lıılııııı a y a k la n m a la rı ve isy an larm m o lu ştu rd u ğ u boyut «,<>!•


önem lidir - her ne k ad ar bunların içerisinde politik kulüplerin*' oynadıkları rol büyükse de, başka boyutları da kesinlikle söz konusu olm uştur. 1917 Rus D evrim i’nde de tu tu m isyanları yaşanm ış, sovyetler ve işçi konseyleri bu is­ yanların tezahürü, am a yalnızca tezahürlerinden biri olm uştur. B uralarda da, bu tu tu m isyan ve ay ak lan m aların ın nasıl yayıldıklarını, devrim ci süreçler üzerinde ne gibi etkilerde bulunduklarını, nasıl k o n tro l ve z ap tu ra p t altına alındıklarım , özgüllüklerinin, biçim lerinin, içsel gelişim yasalarının neler ol­ duğunu araştırm ak ilginç olurdu. Y ani bütü n b unlar olası bir inceleme alanı­ nın öğeleridir. Sonuç o larak ben yalnızca ruh ların idaresinden insanların p o ­ litik yönetim ine geçişin, bu genel tu tu m ayaklanm aları, direnişleri ve isyanla­ rı bağlam ında ele alınm ası gerektiğini söylem ek istemiştim. İkinci olarak, tabii dinî pastoralliğin iki büyük yeniden örgütlenm e tipi­ ni hatırlatm ak gerekir: Farklı Protestan tarik atlar ve K atolik K arşı-Reform . Protestan Kiliseleri ve K atolik K arşı-Reform u, size geçen sefer sözünü ettiğim karşı-tutum ların tanım layıcı öğelerinin birçoğunu kendilerine mal etm işlerdir. R uhanilik, kendini adam anın yoğun biçimleri, Kutsal K itap’a dönüş, çilecili­ ğin ve mistisizmin kısmi olarak yeniden nitelendirilm esi, bütün bunlar karşıtutum ların Protestan Kiliseleri veya Karşı-Reform hareketi içinde yeniden de­ ğerlendirilm esinde kullanılm ıştır. Ayrıca tabii, bu pastoral ayaklanm aları h a­ reketlendiren, destekleyen, uzatan büyük toplum sal m ücadelelerden de söz et­ m ek gerekir. Köylüler savaşı buna bir ö rn ek tir.1 Keza, feodal yapıların ve bu yapılara bağlı iktidar biçimlerinin bu tü r mücadelelere karşı koyup onları sonlandırm adaki yetersizliğinden söz etm ek gerekir. Ç ok iyi bilindiği gibi, feodal yapıların artık yeterli ve sağlam bir çerçeve oluşturam am aları sonucunu doğu­ ran yeni ekonom ik ve dolayısıyla politik ilişkilerden söz etm ek gerekir. N ih a­ yet, Batı’ya ko m u ta eden, selameti, zam anın birliğini ve bitimini vaat eden iki büyük tarihi-dinî egemenlik kutbu olan Kilise ve İm paratorluğun, prenslerin

(*) 1

Fransız Devrimi sırasında yurttaşların politik meseleleri konuşm ak için bir araya geldikleri cemi­ yetlere “kulüp” ismi veriliyordu -Jakobenler Kulübü gibi- ç.n. Bauemkrieg (1524-1526): Alman köylülerinin Güney Alm anya’daki isyanı. 15. yüzyıldaki köy­ lü isyanlarının bir devamı niteliğindeki bu hareketin hedefinde ilk olarak mali yüklerin fazlalığı ve ağaların yasal haksızlıkları vardı - ancak bu isyan 1525 senesinin başlarında, M ünzer anabaptistlerinin etkisi altında dinî bir nitelik kazanm ıştır. Katolik ve Lutherci prenslerin önderliğindeki bastırm a hareketinde 100.000 kişi ölm üştür. Bkz. E. Bloch, Thomas Münzer als Theologe der Revolution, Aufgebau-Verlag, Berlin, 1960; Fransızca çeviri: Thomas Münzer, theologien de la Revolution, çev. M. de Gandillac, Julliard, Paris, 1964; K. G. W alter, Thomas Munzer (İ489-1S2S) et les luttes sociales â l’epoque de la Reforme, A. Picard, Paris, 1927; M. Pianzola, Thomas Mün­ zer, ou la Guerre des paysans, Le Club français du livre, “ Portraits d ’histoirc", Paris, 1958; E. G. Leonard, Histoire generale du protestantısme, cilt 1, s. ^ î-97.


ve kralların üzerinde bir tü r büyük ruhani-dünyevi pastorallik oluşturan bu

iki

k utbun o rtad an kalkm asından söz etm ek gerekir. Size sözünü ettiğim dönüşü m ün etkenlerinden biri işte bu iki büyük birliğin dağılm asıdır. H er du ru m d a -v e bu kısa girişi burada keseceğim - şunu fark etmek fte rekir: 16. yüzyılda pastoralliğin o rta d a n kalkışına tanık olm uyoruz. H atta, pastoral işlevlerin Kilise’den D evlet’e nakline bile tanık olm uyoruz. Tanık ol duğum uz çok daha karm aşık fenom en şudur: Bir y andan dinî pastorallikli güç kazanm ası söz k o n u su d u r - yalnızca ruhani biçim leri itibariyle dcftil, dünyevi etkisi ve yayılım ı itibariyle de güç kazanm ası söz konusudur. Aslın da hem Reform hem de K arşı-reform hareketleri, dinî pastoralliğin bireyleri geçmişe o ranla d ah a fazla k o n tro l etm esine im kân sağladılar: Kendini adanı.ı tu tu m ların ın çoğalm ası, ru h an i kontrollerin artışı, bireylerle rehberleri

anı

sındaki ilişkilerin güç kazanm ası gibi olgular buna örnek sayılabilir. Pastoral lik hiçbir zam an bu denli m üdahaleci olm am ış, bireylerin m addi, gündelik vr dünyevi yaşam ları üzerinde hiçbir zam an bu k ad ar çok etkide bulunm am ışı ı Ö rneğin çocukların eğitimi, tem izlik, m addi yaşam gibi alanlardaki m escide rin pastorallik tarafın d an üstlenilm esi söz konusudur. Y ani, dinî pastoralim in ruhani boyutlarında ve dünyevi yayılım larında güç kazanm ası söz konusu dur. Diğer yandan, 16. yüzyılda kilise otoritesinin dışında insanların yön lendirim inin [conduction] gelişimi de söz konusu. Bu yönlendirim sorununun gelişiminin bir özel biçimi var - kendim i nasıl yönlendireceğim ? Çocukl.ıı ııııı nasıl yönlendireceğim ? Ailemi nasıl yönlendireceğim ? U nutm am ak gerekir lo bu n o k tad a, H elenistik dönem de felsefenin temel işlevini teşkil eden ve butun O rtaçağ boyunca kaybolm uş o lan b ir işlev, yani felsefenin “ kendim i ıı.ısıl yönlendirm eliyim ?” so ru su na cevap o lu ştu rm a işlevi yeniden ortaya çık.ıı K endim i gerektiği gibi yönlendirm em için, gündelik yaşam ım da, başkal.ırıyl.ı ilişkilerimde, otoritelerle, hü k ü m ran la, ağayla ilişkilerim de kendim i yönlen dirm ek için kendim e hangi k u ralları koym alıyım ? R u h u m u yönlenilirim l için, onu gitm esi gereken yere, yani tabii ki selamete am a aynı zamaıııl.ı <l.ı h ak ik a te doğru y ö n len d irm ek için kendim e hangi k u ralları koym alıyım ^2 2

Felsefe tarihinin bu biçimde dönemselleştirilmesini, P. H adot’nun önceki sene yayınladığı İ n i cices spirituels" m akalesindeki (Artnuatre de V tc o le prattque des hautes etudes, îe %ı'ıtıun, ■ LXXXIV, 1977, s. 68, yeniden basım P. H adot, Exercices spirituels et Philosopbit .w//ı/m \ I m des auftustimennes, Paris, 1981; | Ruhani Alıştırmalar ve Antik Felsefe, çcv. Kiibru (»ııık.uı, Pm han Yayınları, İstanbul, 2012|) dnnrm srlleştirm ryle kar^ılayiırınak nrrrkıı: IrU rlc knknıı iiiIm riylc “ yem hır ya>nma vr gorııır bıçiını için bir formanyon y o m an ı, ms.tmıı ıloııiı^tılrııltııc tııır y<ı m lılı bıı ^.ılnıMıkrıı, Oıt.ı<,ıi|J'<l.ı “trulnjm ın h ı/ım 'ik ân " m hını ııulııuriHİmııniı "um ,m ırıı tnuık


D escartes’m felsefesi, felsefenin temeli olarak görülse de, aynı zam anda “ ken­ dimi nasıl yönlendirm eliyim ?” sorusu n d an hareketle felsefeyi yeniden ortaya çıkaran büyük d ö nüşüm ün, felsefenin büyük dönüşü m ü n ün de son n o k tası­ d ır.3 R egulae a d d ire c tio n e m in g e n ii* m e d ita tio n e s ,5 b ü tü n b u n la r 16. yüzyılda bu yönlendirm e so ru n u n u n güç kazanm asıyla ilişkili olarak yeniden ortaya çıkan felsefi p ratik biçim leriydi - yönlendirm e/kendini yönlendirm e sorunu bu sırada yeniden ortaya çıkm ıştı, ya da en azından özel o larak din ve kilise ile ilgili olm ayan bir biçim almıştı. Yine aynı şekilde, bu yönlendirim sorununun kam usal diyeceğim alanda ortaya çıkışı söz konusudur. Bu özel/kamusal ayrım ı henüz pek geçerli olmasa da, bu dönem deki özel/kamusal karşıtlığının kendisi tutum /yönlendirm enin sorunsallaştırılm asıyla, yönlendirm enin değişik biçimlerinin özgülleşmesiyle oluş­ maya başlar. Sonuç olarak kam usal alanda, daha sonraları “ politik” olarak ad ­ landırılacak alanda da şu sorun ortaya çıkar: H üküm darın iktidar icrası, nasıl ve ne ölçüde daha önce kendisine ait olm ayan bu yönlendirim işlerini üzerine alarak bunlarla zenginleşebilir? H ük m ed en , hüküm ranlığını uygulayan h ü ­ küm ran, bu an dan itibaren yeni görevler üstlenm iştir, ona bu görevler atfedil­ miş, em anet edilmiştir: Bunların başında ise tam da ruhların yönlendirilmesi görevi gelir. Yani dinî pastorallikten başka tutum , yönlendirm e ve idare biçim ­

3

4

5

ve soyut bir girişime” dönüşür. Foucault’nun 1980’den sonraki çalışmaları açısından, antik felse­ fenin ruhani alıştırm alar terimleriyle bu şekilde okunm asının ne denli önemli olduğunu biliyoruz. Bu kartezyen m editasyonlar okumasına dair bkz. “ M on corps, ce papier, ce feu" (1972), Dits et £crits, 2, s. 257-258 (öznenin kendisini dönüştüren bir alıştırma olarak Kartezyen meditasyon) ve L ’Hermeneutique du sujet, s. 340-341 (“ Öznenin düşüncesiyle oyunu değil, düşüncenin özne üzerin­ deki oyunu olarak Meditasyon fikri, Descartes’ın Meditasyonlar'da yaptığı tam da budur”). 1983’te Dreyfus ve Rabinow’la yaptığı ve “Etiğin Soybilimi Üzerine” başlığını taşıyan uzun söyleşide, Fouca­ ult artık Descartes’ı kendinin yönlendirilmesinin başatlığı üzerine kurulu bir felsefenin mirasçısı ola­ rak değil, tersine onunla kopuş içine giren ilk felsefeci olarak ele alır: “Descartes’ın ‘meditasyonlar’ diye bir metin yazdığını ve bu metnin bir kendilik pratiği olduğunu unutmam ak gerekir. Ancak Descartes metinlerindeki olağanüstü şey, onun kendilik pratikleriyle oluşmuş bir öznenin yerine bilgi pra­ tiklerinin kurucusu olan özneyi geçirmeyi başarmış olmasıdır. [...] 16. yüzyıla dek, çilecilik ile hakika­ te ulaşım Batı kültüründe karanlık bir biçimde birbirlerine bağlı olarak kaldı. [...] Descartes’tan sonra ortaya çıkan şey ise, çileciliğe mecbur olmayan bir bilgi öznesidir.” (DE, IV, n. 326, s. 410 ve 411). Regulae ad directionem ingenii/Les Regles pour la direction de Vesprity Descartes tarafından 1628’de yazılmış, yazarın ölüm ünden sonra 1701'de R. Descartes opuscula posthuma içinde Amsterdam ’da yayınlanmıştır (1684’te Flamanca bir çeviri çıkmıştı). M odern referans baskısı şudur: Ch. Adam ve P. Tannery, OEuvres de Descartes, Leopold Cerf, cilt 10, Paris, 1908, s. 359-469 (ye­ niden basım: Vrin, Paris, 1966). [Aklın Yönetimi için Kurallar, çev. M üntekim Ökm en, Sosyal Ya­ yınları, İstanbul, 2010 .] Meditationes Metaphysicae (ya da Meditationes de Prima Philosophia in qua Dei exıstentia et animae immortalitas demonstrantur)t M ichel Soly, Paris, 1641; Fransızca çeviri: Meditations metaphystques de Descdrtes, J. C am u s.ıt & I,r Pctit, Paris, 1647; Aıl,uıı n n d L ın n cry , OF.ııvrc» d r Des* cartea, l*M)4. | Mtuhtıisyanhır^ çrv. U n ırt K ır k a n , Itılu r S ıı Y a y ın c ılık , A n k a r a , 2 0 0 7 . |


lerine bir geçiş olm amıştır. Gerçekte bu tutum /yönlendirm e meselesinin ve tek niklerinin genel bir yükselişi, çoğalışı, güç kazanışı söz konusudur. 16. yüzyılla birlikte artık yönlendirm eler, idareler, yönetim ler çağına girilir. Bu dönem de, göründüğü kadarıyla tam da kişinin kendisini ve ailesini yönlendirmesi, dini yönlendirm e, hüküm etin çabasıyla ya da o nun kontrolü al tında kam unun yönlendirilmesi gibi diğer yönlendirm e biçimlerinin kesişimin de yer aldığından ötürü, diğer sorunlardan daha büyük önem kazanm ış bir so runun olduğunu da görüyorsunuz: Ç ocukların eğitimi. Pedagoji sorunu: Ç o­ cukları nasıl yönlendireceğiz, siteye faydalı olacakları ana dek, selamete ulaşın caya kadar, kendi kendilerini yönlendirebilecekleri zam ana k adar onları nasıl yönlendireceğiz - işte bu sorun, 16. yüzyıldaki tutum /yönlendirm e sorununun patlam asıyla yeniden yoğun bir biçimde bahis konusu olm uştur. Bütün yön İçil­ din m meselelerinin kristalleştiği yer, temel ütopya, çocukların eğitimidir.6* 6

(*)

Burada belki de Philippe Aries’in çalışmalarına yapılan bir gönderm e vardır (L 'E nfant et la vie fa miliale sous l’Atıcien Regime, Plon, Paris, 1960; yeniden basım, Seuil, “ L’univers historique” , l’n ris, 1973). Aries o sırada ha Civilite puerile d ’Erasme (Ramsay, “ Reliefs”, Paris, 1977) kitabilin önsöz yazmıştı ve bu m etni nezaket kitapları geleneğine dahil ediyordu: “ 15. Yüzyıldaki bu ııez.ıı ket kitapları, davranm a biçimleri açısından hukuktaki teamül derlemelerine denk gelir; 16. Yii/ yılda ise davranışların team ül kurallarının yazılı hallerine dönüşürler (gündelik yaşamın her aııııı da her bir kişinin kendisini nasıl yönlendireceğini tanım layan “ davranış k odları” der. R. C hartieı, M . M . Com pere ve D. Julia, L ’Educatton en France du X V Ie au X V I ile içinde, Sedes, Paris, 1976, s. 10. Erasm us’un eserinin kaynakları ve sonrası hakkında bkz. N. Elias, Über den Process der 7.ı vilisation. Soziogenetische u nd psychogenetische Untersuchungen, Francke, Berne, 1939; | Uygar Itk Süreci. Cilt 2; Sosyo-O luşum sal ve P siko-O luşum sal İncelemeler, çev. Erol Özbek, İletişim Y;ı yınları, İstanbul, 2002. Foucault, Aries’in ölüm ünden sonra 1984’te onun için yazdığı makalede şöyle der: M ax W eber her şeyden evvel ekonom ik davranışlarla ilgileniyordu; Aries ise yaşamı il gilendiren yönlendirmelerle. (“ Le souci de la verite” », DE, IV, n" 347, s. 647). Foucault burada elyazmasındaki uzun bir bölümü (s. 4-6) atlar: “ Bu karşı-tutumların hedefinin genel olarak pastorallikten kurtulm ak değil, daha ziyade dnlı.ı iyi bir pastoralliğe ulaşmak, daha iyi rehberlik görmek, daha emin bir biçimde selamete ıılay m ak, daha iyi itaat sağlam ak, hakikate daha çok yaklaşmak olduğu konusunda ısrar etmek «r rekir. Bunun birçok sebebi var. Birincisi, pastoralliğin bireyselleştirici etkileri vardır; her lıir kı şiye yönelik olarak ve bireysel bir biçimde selamet vaat eder. İtaat öngörür, ancak bunu bir İn rey/birey ilişkisi olarak öngörür ve bu itaat, bizzat bireyselliği garanti altına alır. Herkesin lı.ıkı kati tanım asına, daha da iyisi kendi hakikatini tanım asına izin verir. Batılı insan pastorallik ı.ı rafından bireyselleştirilmiştir, çünkü pastorallik onu, kimliğini ebedi biçimde sabitleyeıı sel,mır te ulaştırır, koşulsuz bir dizi itaat zincirine tabi kılar, içsel hakikatinin gizini ondan çekip ulu ken, bir yandan da ona bir dogmanın hakikatini dayatır. Kimlik, tabi kılma \assujetisseıııeııl\, içsellik: Batılı insanın, Hıristiyan pastoralliğinin uzun binyılı boyunca oluşan bireyscllrşım-sı, onun öznelliği pahasına gerçekleşti. Özneleşmeyle gerçekleşti. Birey olmak için, s o z u i k i i i i ıııııı anlamlarıyla özne/tebaa \sujet) olmak gerekir (“sujet” sözcüğünün tüm aııl,unlarıyla). Aıu.ık, tam da bireyselleşme etkeni ve aktörü olduğu ölçüde, pastorallik muhteşem bir çn«ı ul.ı luılıııııı yor, bir pastorallik iştahı yaratıyordu: tabi \assujetı\ olm adan ııasıl özne |.«ı/W| olıııı.ıı .ıl< I lı ristiyaıılığı, Uıulizme (pastorallik ve m istisizm in yoklunu, bııt-ysı/lrşıııc) k.ıı >ıl lı.ılr u r lu m yı­ lını |iıv.ı lıılııuımlrıı çok «mır grini ıııııı lıı> hır hıırysrllık .ıı /m u l'.ı m i i i .i II<h>i i Inmık kı m vr İm


Benim size sözünü etm ek istediğim elbette b u n lar değil. Dem in so rd u ­ ğum soruyu tekrarlayacağım : H ükü m ran lık iktidarını uygulayan kişi, insan­ ların yönetim iyle ilgili yeni ve özgül görevleri ne ölçüde üstlenebilir? Burada hem en iki sorun belirir: H ük ü m ran lık çerçevesinde, insanlar hangi akılsallığa, hangi hesaba, hangi düşünce biçim ine göre yönetilebileceklerdir? Yani akılsallık tipiyle ilgili bir sorun. İkinci o larak , alan ve nesneler sorunu söz ko­ nusudur: Kilise’ye, dinî pastoralliğe, özel alana değil de h ü k ü m ran a ve politik hüküm rana ait o lan, o n u n görevi olan bu iş, yani insanların yönetim i neye dayanm alıdır? İşte ben bugün ilk meseleye, yani akılsallık meselesine değin­ mek istiyorum . Yani: H ü k ü m ran hangi akılsallığa göre yönetm elidir? Latince konuşursak biraz -L atin ce konuşm ayı çok sevdiğimi biliyorsunuz- şöyle di­ yebiliriz: Ratio pastoralis’ten farklı o larak , ratio gubernatoria ne olm alıdır? Evet, yönetimsel akıl [raison gouvernem entale] meselesini ele alalım. Bu konuyu biraz açıklayabilm ek için, bir an için de olsa skolastik düşünceye, yani Akinalı T hom as’ın kraliyet iktidarının ne olduğunu anlattığı m etne dönm ek is­ tiyorum .7 Şu noktayı unutm am ak lazım: Akinalı T hom as asla hüküm ranın yal­ nızca hüküm ran olduğunu, yalnızca hükm etm ekle [regner] yetinmesi gerektiği­ ni, yönetm enin [gouverner] onun işleri arasında olm adığını savunm az. Tersine, her zam an kralın yönetmesi gerektiğini savunur. H atta kralın bir tanım ını da verir: “Kral, o rtak iyiyi gözeterek bir tek şehrin ve bir tek vilayetin halkını yö­ neten kişidir” .8 H alkı yöneten kişidir. Burada önemli olan şudur: Akinalı Thom as’a göre, m onarkın bu yönetim i, hüküm ranlığın uygulanm asına nazaran bir farklılık, bir özgüllük teşkil etmez. H ü k ü m ran olm akla yönetm ek arasında hiç­ bir süreksizlik ya da özgüllük yoktur; bu iki işlev arasında bölüşülecek bir şey yoktur. Ve diğer yandan, m onarkın, hüküm ranın sağlam a alması gereken bu yönetimin ne olduğunu tanım lam ak için, Akinalı T hom as bir dizi dışsal model üzerine duru r - ben bunları ‘yönetim analojileri’ olarak adlandıracağım . N e dem ek yönetim analojileri? H ü k ü m ra n yönettiği sürece belli bir modeli yeniden üretm ekten başka bir şey yapm az, bu da T a n rı’nın yeryüzündeki yönetim i m odelidir. A kinalı T hom as şöyle açıklar: Bir sanatın m ükem ­ melleşmesi nedir? Bir san at hangi ölçüde m ükem m eldir? D oğayı tak lit edebil­

7

8

krizi hızlandıran karşı-tutum saldırıları, her tür tutum un/yönlendirim in toptan bir reddini de­ ğil, olması gerektiği gibi ve olması gerektiği yerde yönlendirilmek için yönlendirimlerin artışını çağırıyordu. 16. yüzyıldaki ‘yönlendirim ihtiyaçlarının’ artışı bundandır." Saint Thomas Aquinas, D e regno, in Opera om niay cilt 42, Rom a, 1979, s. 449-471. Fransızca çe­ viri: D u royaume, çev. M. M artin-C ottier, Egloff, Paris, 1946. A.g.e., 1, 1; Fransızca çeviri, s. 34: “ Kral, ortak fayda doğrultusunda bir şehir ya da bir bölgenin çokluğunu yöneten kişidir".


diği ölçüde.9 A ncak doğa T an rı tarafın d an idare edilir, çünkü doğayı Tanrı yaratm ıştır ve onu her gün y ö n etir.10 K ralın sanatı doğayı taklit ettiği ölçü­ de, yani T anrı gibi yaptığı ölçüde m ükem m el olacaktır. N asıl ki T anrı doğa yı yarattı ise, devleti ya da şehri kuracak kişi de kral olacaktır - nasıl ki T a n ­ rı doğayı yönetiyorsa, kral da devletini, şehrini, vilayetini yönetecektir. O hal de ilk analoji T a n rı’ya d air olandır. İkinci analoji, ikinci süreklilik doğanın kendisiyle kurulur. Canlı hayvan larda, der Akinalı Thom as, eğer onlara yön veren bir güç, canlı bedenleri oluş­ turan farklı öğeleri bir arada tutan ve onları ortak iyiye göre düzenleyen yaşam sal bir güç olmasaydı, bedeni derhal ayrışmaya, bozulm aya, yıkıma uğramayacak bir tek canlı hayvan olam azdı. Yaşamsal bir güç olmasaydı, mide bildiğini okurdu, bacaklar da kendi bildiklerini, vb.11 Bir krallıkta da durum böyledir. Bir krallıktaki her birey kendi iyiliğini düşünm eye teşne olurdu, çünkü kendi iyiliği ni düşünm ek tam da insanın özsel vasıflarından, temel özelliklerinden biridir. H erkes kendi iyiliğini düşünürdü ve dolayısıyla ortak iyiyi gözden kaçırırdı Böyle olmaması için, krallığın içinde de organizm adaki yaşamsal güce tekabül eden bir şey olm alıdır - her bireyin kendi iyiliğini aram a eğilimini ortak iyilikli örtüştürecek olan şey de kraldır. “H er tü r çoklukta olduğu gibi, der Akın.ılı T hom as, yola koym ak ve yönetm ek için bir idare gereklidir.” 12 İkinci an;ılo|i budur, yani, kralla bir organizm anın yaşamsal gücü arasında kurulan analojiılıı N ihayet üçüncü analoji de p astörle ve aile babasıyla kurulur. Z ira, ılt-ı Akinalı T hom as, insanın esas ereği tabii ki zengin olm ak değildir, dünynd.ı m utlu olm ak ya da sağlıklı olm ak bile değildir. İnsanın sonuçta istediği >ey sonsuz saadet, yani T a n rı’d an alm an zevktir. K ralın işlevi ne olm alıdır? Çok luğun ahiret m utluluğuna ulaşm asını sağlayacak bir yöntem izleyerek, çoklu ğa ait o rtak iyiyi sağlam ak olm alıdır.13 Bu açıdan bakıldığında, kralın işlevi nin, pastörle koyunları, aile babasıyla aile fertleri arasındaki ilişkiden özıı ılı

9

10 11 12 13

A.g.e., I, 12, Fransızca çeviri, s. 105: “M adem ki sanat doğayı taklit ediyor, kralın görevinin iimi delini de doğal yönetim biçiminden alm ak gerekir. Ancak doğada bir evrensel yönetim, hır ılı- 11 kel yönetim vardır. Evrensel yönetim şudur: Bütün şeyler, Evren’i takdir-i ilahi uyarm oı yım< n m T an rı’rıın yönetimine dahildir” A.g.e., I, 13, Fransızca çeviri, s. 109: “ Nihai olarak T an n 'n ın dünya üzerindeki iki işlemini rl< il m ak gerekir: Birincisi onu yarattığı, İkincisi de bir kez yarattıktan sonra onu yönettiği ıjlrın" A.g.e., I, 1, Fransızca çeviri, s. 29: **(...) İnsanın ya da herhangi bir hayvanın bedeni, rftrr omt.ı İm tün organların iyiliğini gözeten bir yönlendirici kuvvet olmasaydı, param parça olurdu" A.g.e., Fransızca çeviri, s. 29: “ O halde her çokluk içerisinde bir yönlendirici ılkr oImmIuIii A.g.e., I, 15, Fransızca çeviri, s. 124: “(...) Tam da şu anda dürüstçe hürduftııımı/ ya>.unnı rn .ıhıret ımıtlıılııuıı olduğu için, kr.ıl.ı duşrn görev d r çoklıı^.ı .ıhım nuıilıılııttııiM ıı).ı>tıı.ısı ,uıı,ı. ıv la 1y 1 bu y»i|.ıııı uınm .ıktıı."


bariyle, temel o larak farklı olm adığı görülecektir. Y alnızca bireyin ebedi sela­ m etinin tehlikeye girm esini önlem ekle kalm am alı, onu m üm kün kılacak şe­ kilde davranıp, dünyevi k ararların ı bu d o ğ ru ltu d a alm alıdır. Yani dünya ile, canlı doğa ile, p astö r ve aile babası ile k u ru lan analojiye bakıldığında, hü­ k ü m ranın yönetm esine izin veren, o n a m odeller sunan bir tü r teolojik ve koz­ m olojik süreklilik görülür. Şayet h ü k ü m ran hüküm ranlığının kesintisiz sü­ rekliliği içerisinde, bunun uzantısı o larak yönetebiliyorsa, bu, T a n n ’dan baş­ layıp, doğadan ve pastörlerden geçip aile babasına uzan an büyük sürekliliğe dahil olduğu içindir. Y ani hiçbir kopuş yoktur. H ü k ü m ran lık la yönetim a ra ­ sındaki bu büyük süreklilik, T an rı ile insanlar arasındaki sürekliliğin “ poli­ tik ” düzene tercüm e edilm esinden başka bir şey değildir. Bana öyle geliyor ki, A kinalı T h o m as’ın düşüncesinde bulunan ve in­ sanların kral tarafından yönetim ini haklılaştıran bu büyük süreklilik 16. yüz­ yılda kırılacaktır. Bu sürekliliğin kırılm ası derken, hük ü m ranın ya da yöneten kişinin T an rı’yla, doğayla, aile babasıyla, dinî pastörle arasındaki ilişkinin koptuğunu söylem ek istem iyorum . T am tersine, sürekli görüyoruz ki |...|.* Bunları başka bir şeyden hareketle ve bam başka bir dağılım açısından yeniden ele alm ak söz konusu olduğunda, bu ilişkilerin daha iyi ortaya konduğunun görüleceğini sanıyorum ; zira 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyıl başındaki siyasi d ü ­ şünceyi niteleyen şey, tam da hüküm ranlığın icrası karşısında kendine has bir k onum edinen bir yönetim biçim inin aranm ası ve tanım lanm asıdır. Biraz m e­ safe alarak ve büyük kurgular y aratm ak pahasına tek kelimeyle söyleyelim. A slında bir tü r birleşm e, temel bir kesişme olm uştur. C opernicus ve Kepler’in astro n o m isi, G alileo ’n u n fiziği, Jo h n R ay ’in d o ğ a ta rih i,14 P o rt-R o y a l’in dilbilgisi...15 bütü n bu söylemsel pratiklerin, bu bilimsel pratiklerin en büyük etkilerinden biri -b u ra d a yalnızca bu bilim lerin sayısız etkilerinden birinden söz ediyorum -, T a n rı’nın dünyayı ancak genel yasalar, değişmez yasalar, ev­ rensel yasalar, basit ve kavranabilir yasalarla idare ettiğini gösterm ekti. Bu ya­ salar, ya m atem atiksel ölçüm ve analiz ile, ya doğa tarihi örneğindeki gibi sınıflandırıcı analiz ile, ya da genel dilbilgisi örneğinde olduğu gibi m antıksal analizle erişilebilecek yasalardı. Peki T a n rı’nın dünyayı genel, değişmez, evren­ sel, basit ve kavranabilir yasalarla idare ediyor olm ası ne dem ektir? Bunun an ­ lamı, onun dünyayı “yönetm iyor” oluşudur. T an rı dünyayı pastoral bir biçim ­ de yönetiyor değildir. T anrı dünyaya, ilkeler aracılığıyla hükm eder. (*) Burada birkaç kelime duyulm uyor. 14 Bkz. yukarıda s. 70, 34. not 15 Bkz. yıık;ırıda s. 74, 48. not.


Z ira, dünyayı pastoral biçimde yönetm ek ne demektir? Pastoral iktidarın kendine has ekonom isi hakkında on beş gün önce söylediklerimi hatırlarsanız,14 bunun özellikle selamet, itaat ve hakikatle ilgili olduğunu da anımsayacaksınız. Şimdi bu şemayı T an rı’ya uygularsak şunu görürüz: T an rı’nın dünyayı pastoral bir biçimde yönetmesi, dünyanın bir selamet ekonomisine tabi olduğu, yani in­ san selamete ulaşabilsin diye yapılmış olduğu anlam ına gelir. D aha kesin bir ifa deyle söylersek, dünyadaki şeyler insanlar için vardır ve insan bu dünyada yaşa m ak için yapılm amıştır, en azından nihai olarak bu dünyada yaşam ak için ya­ pılm am ıştır, başka bir dünyaya geçmek için yapılmıştır. Selamet ekonomisi uya rınca pastoral tarzda yönetilen dünya, o halde, orada selametine ulaşması gere ken insanda nihai aşam asını bulacak olan bir ereksel nedenler dünyasıdır. Tan rı’nın dünya üzerindeki pastoral yönetim inin biçimlerinden, tezahürlerinden ya da işaretlerinden biri, ereksel nedenler ve insan-merkezciliktir. D ünyayı pasto ral o larak yönetm ek, ikinci o larak d ünyanın bütün bir itaat ekonom isine tabi olduğu anlam ına gelir: T an rı ne zam an özel bir sebep için -p a sto ra l itaatin tem el o larak bireysel ilişki biçim ini aldığını biliyorsu n u z -, T an rı ne zam an herhangi bir sebep için m üdahil olsa, örneğin birisinin selameti ya da yıkımı için ya da özel bir bağlam da m üdahil olsa, bir itaat eko­ nom isi uyarınca bu dünyaya m üdahil oluyordu. Y ani varlıkları, kendi irade sini alam etlerle, m ucizelerle, harik alarla, doğa üstü görünüm lerle ortaya koy­ m aya m ecbur bırakıyordu - b ü tü n b u n lar aynı zam anda ceza tehditleri, sela m et vaatleri, seçilmişlik işaretleriydi. Pastoral tarzda yönetilen bir doğa, hari kalarla, mucizelerle ve alam etlerle dolu bir doğaydı. N ihayet üçüncü o larak , p astoral tarzd a yönetilen bir dünya, pastoral likte olduğu gibi içinde tüm bir h ak ik at ekonom isi b arındıran bir dünyadıı: Bir yandan öğretilen h ak ik at, bir yandan saklanan ve d am ıtılan hakikat. Y.ı ni pastoral olarak yönetilen bir dünyada, bir tü r öğretim in biçimleri m evtin tu r. D ünya bir k itap tır, içinde hakikati keşfedebileceğimiz bir k itap tır - asim da daha ziyade hakik atin , hakikatlerin karşılıklı gönderm eler yaparak, yanı benzeşim ve analoji biçim leri yoluyla birbirlerine kendilerini öğrettikleri bu k itaptır. Aynı zam anda saklı bulunan, kendilerini saklanarak ortaya koyan ve o rtaya koyarak saklayan hakikatleri o rtay a çıkarm ak gereken bir diiııy.ı dır - yani sayılarla, çözülm esi gereken sayılarla dolu bir dünya. İşte T a n rı’nın bu dünyadaki pastoral iktidarının açık biçimini oluştıır.ııı şey, tam am en ereksel bir dünya, insan-m erkezli bir dünya, bir ım ıci/rli'i vı

16

Kk/.

y ıık .iM il.ı,

11

.^ ı ık ı t ı lr r n i , 1 . 1 4 7 .


alam etler dünyası, son olarak da bir analojiler ve sayılar dünyasıdır.17 A ncak tam da bu o rta d a n k ay b o lu r - peki hangi dönem de? T am o larak 1580 ile 1650 arasınd a, klasik epistem e'n in k u ru lu şu sıra sın d a .18 Şöyle denilebilir: Ereksel nedenlerin giderek silineceği ve insan-merkezciliğin sorgulanacağı kav­ ranabilir bir doğanın serimlenmesi, alam etlerinden, harik alarından ve mucize­ lerinden arındırılm ış bir dünyanın, artık analoji ve sayı üzerinden yürüm eyen m atem atiksel ve sınıflandırıcı kavranabilirlik biçimleriyle serimlenen bir dü n ­ yanın ortaya çıkm ası, b ütün bunlar benim -lü tfen bu kelimeyi m azur g ö rü n evrenin yönetimsizleştirilmesi adını verdiğim şeye tekabül eder. Ancak bu aynı dönem de, yani tam olarak 1580-1660 arasında, başka bir tem a gelişecektir: H üküm ranlığının icrası çerçevesinde, hüküm ranın tebaa­ sına nazaran özgüllüğünü oluşturan şey, onun bir anlam da doğanın sürekliliği­ ne cevap veren tanrısal bir hüküm ranlığı devam ettirm esi değildir. H ü k ü m ra­ nın, yalnızca kendisine özgü olan ve başka kim senin yerine getiremeyeceği bir görevi vardı. Bu görevi ne T anrı doğa nezdinde, ne ruh beden nezdinde, ne de pastör ya da aile babası sürü veya çocuklar nezdinde yerine getirebilirdi. Bu son derece özgül görev, bu edim , m odelini ne T an rı’da ne de doğada bulabileceği yönetm e edimidir. Y önetim düzey ve biçiminin özgüllüğünün ortaya çıkışı, 16. yüzyıl sonunda res publica, “kam usal şey” olarak adlandırılan şeyin yeni bir sorunsallaşm asıyla da çakışıyordu. Yine kısaca söylersek, bu res publica’nm yönetimselleştirilmesinin bütün bir süreci, başlı başına bir fenomeni m evcuttur. H üküm randan hüküm ranlığı icra etm ekten daha fazlasını yapm ası istenir, pastoralliğe nazaran bir fark, bir başkalık beklenir. Y önetim /hüküm et [gouvernem ent\ işte tam budur. H üküm ranlıktan fazladır, ona nazaran bir ek teşkil eder; ancak pastorallikten de fazla bir şeydir - işte modeli olm ayan ve modelini a ra ­ m ak durum undaki bu “ bir şey”, yönetim sanatıdır. Y önetim sanatını bulduğu­ muz zam an, ne hüküm ranlık ne de pastorallik olacak bu işlemi hangi akılsallık tipi uyarınca yapacağım ızı da bulmuş oluruz. İşte 16. yüzyıl sonunun temel me­ selesi, yani “yönetim sanatı nedir?” sorusu buradan kaynaklanır. Bütün bunları özetleyelim. Bir y andan doğanın yönetimsellik tem asın­ d an koptuğu bir düzey görüyoruz. H içbir yönetim e taham m ülü olm ayan bir doğa var artık karşım ızda - yalnızca, sonuç olarak hem T an rı’nın hem de in­ sanların ortaklaşa aklı olan bir aklın h ü km ünü kabul eden bir doğa. Bu doğa ancak belli tü rd en bir aklın hükm etm esine taham m ül edebilir. Bu akıl, bir se­ 17 18

O rtaçağ ve Rönesans’ta evrenin bu şekilde nitelenmesi hakkında bkz. Les M ots et les Choses, 2. Bölüm, s. 32-46. A.g.e., s. 64-91.


ferliğine, kalıcı olarak b irtakım “ ilkeler” sabitler - “y asalar” diyemeyiz bu aşam ada (gerçi hukuki-epistem olojik bir bakış açısından bakarak burada “ya­ sa ” sözcüğünün ortaya çıktığını söyleyebiliriz), zira o dönem de bunlar henüz “ y asa” değil “ilke” şeklinde, principia naturae şeklinde adlandırılır. Diğer yandan, kendisinde d o ğrudan varolm ayan özgül bir şeyi üstlenmeye davet edi len, insanlar üzerinde uygulanan bir hüküm ranlık var - üsteneceği şey, başka türlü bir m odele, bir akılsallığa tabi olan bu “ fazladan” şey, yönetim dir, aklı nı aram ak zorunda olan yönetim dir. Bir yandan Principia naturae, diğer yan­ dan bu yönetim in aklı, ratio’su, bilenen tabirle ratio status, yani “ devlet aklı” .* D oğanın ilkeleri ve devlet aklı. İtalyanlar her zam an bizden ve herkesten bir adım önde oldukları için, devlet aklını ilk önce onlar tanım lam ıştır. Botero, 16. yüzyıl sonundaki bir m etinde19 şöyle yazar: “ Devlet, halklar üzerindeki sı­ kı bir tah ak k ü m d ü r” . Devlet aklı -b u ra d a devlet aklını bizim bugün kullandı ğımız d ar anlam da tanım lam ıyor-, “bu tü r bir tahakküm ü kurm anın ve ko ru ­ yup genişletm enin araçlarının bilgisidir” . A ncak, der Botero (buna geri döne­ ceğiz) “ bu devlet aklı, devletin kuruluşundan ve genişlemesinden ziyade ko­ runm asını, kuruluşundan ziyade genişlemesini gözetir.”20 Yani devlet aklını, devlet bir defa kuru ld u k tan sonra onu gündelik işleyişi ve idaresi dahilinde, koruyup idam e ettirecek akılsallık tipi olarak tanım lıyor. Principia naturae ve ratio status, doğanın ilkeleri ve devlet aklı, doğa ve devlet - burada modern Batılı insana bahşedilen bilme ve tekniklerin iki büyük dayanak noktasının ni hayet oluştuğunu ya da nihayet ayrıştığını görüyorsunuz. T am am en yöntem e d air bir saptam ada bulunacağım . Şöyle diyebiliısı niz bana: Bu iki öğenin belirişini, birbirlerine bağlanm asını, kesişmesini, bir leşmesini böyle belirtm ek iyi hoş da, bunu açıklam ıyorsunuz. Elbette açıkla m ıyorum , bun u n da bir sürü sebebi var. A ncak gene de bir soru sorm ak isti y orum m üsaadenizle. Eğer “ a ç ık la m a ” terim iyle benden istenen şey, hem (*) 19

20

Raison d'E ta t Türkçeye “Hikmet-i H üküm et” ifadesiyle de çevriliyor, ancak biz bu terimin “dev let” ve “akıl” kelimeleriyle ilişkisini koparm am ak için “devlet aklı” demeyi tercih ettik - ç .ıı Giovanni Botero (1540-1617), Della ragion de Stato libri dieci, Venice, Giolitti, 1589; Fransı/m çeviri: Raison et G ouvem em ent d'E stat en dix livres, çev. G. Chappuys, Guillaume Chaudiere, l\ı ris, 1599). Yeniden basım: C. Continisio, Donzelli, Rome, 1997. A.g.e., 1, 1. “ Ragione di Stato si e notizia de’ mezzi atti a fondare, conservare e am pliarr un do minio. Egli e vero ehe, sebbene assolutam ente parlando, cila si stende aile tre parti su d rttr, ııoıulı meno pare ehepiü strettam ente abbracci la conservazione ehe l'altre, e dall'altre dne pili l'umplı.ı zione ehe la fondazione” ; Fransızca çeviri, s. 4: “ Estat est une ferme dom ination sur İr» pcııplr»; & la Raison d ’Estat est la cognoissance des moyens propres i ton de r, conserve, & .ın r.ım iır m ır trllr dom ination & srıgnrurir. II est birn v r.ıy, p o u r p .ırlrr iihsoluım-nt, ı|u'rikorr q u 'r l l r ■ r M r ı ı d r ,ııı« trois s ııs d ıl r * p .ırlırs , ıl s r ı n h l r cr nr.ıntmoltM <|iı elle r ııılır . ıs s r plim r s l r o » trm rııı l.ı ıo ıı« r r v u lıı< ıı ıp ır İri .ıııtırt: İV ılm a ııt r r * O t m i ı l ı ı r p lııs ı|iır l.ı ItM iıl.u ıo n .”


devletin hem de doğanın, devletle doğanın ayrılığının, principiae naturae ile ratio sta tu s’un ayrılışının türem iş olduğu varsayılan yegâne kökeni ortaya koym aksa, yani benden istenen ikiye bölünen bu tek öğeyi bulm am sa, bu iş­ ten derhal vazgeçerim. Peki am a ta rih içerisinde oluşturulabilecek, belki de oluşturulm ası gereken kavram rlığı m eydana getirm enin başka araçları o la­ m az mı? Acaba bu kavranırlık, ikiye bölünecek ya da ikiyi üretecek biri a ra ­ m aktan farklı bir biçim de elde edilemez mi? M esela bu devlet-doğa birliğin­ den, hatta ikiliğinden değil de, tam da bu pastorallik karşıtı direnişlerle, tu ­ tum ayaklanm alarıyla karşılaşacağım ız, kentsel gelişimle, cebirin gelişimiyle karşılaşacağım ız, kütlelerin düşüşüyle ilgili deneyleri bulacağım ız çok çeşitli süreçlerin çokluğundan yola çıksak d ah a iyi olm az mı? Size sözünü ettiğim bu süreçlerin kavranabilirliğini sağlam ak için, onlar arasındaki bir araya gelme, desteklem e, karşılıklı güçlendirm e, birleşm e fenom enlerinin neler olduğunu gösterm ek gerekir. Y ani doğa ile kam usal şey/cum huriyet [republique] a ra ­ sındaki büyük ikilik, b ü tü n bir ilişkiler ağının kitlesel bir etki o larak ü rettik­ leri şeydir: Bir yan d an , o n d a bir yönetim varsayılırsa anlaşılam ayacak, yani ancak pastoral bir yönetim den k u rtarılırsa ve onu yönetecek kim i temel ilke­ lerin hüküm ranlığı kabul edilirse anlaşılabilecek bir doğa; diğer yandan ise ancak hüküm ranlığın ötesine gidecek bir yönetim le d o natılırsa korunabilecek bir cum huriyet. A slında, tarihteki kavranabilirlik, kökeninde her zam an az çok m etafor halindeki bir nedenin belirlenm esinde yatm ıyor. T arihteki kav­ ranabilirlik, etkilerin oluşum u ya da bileşimi denebilecek bir şeyde yatıyor. Genel etkiler nasıl m eydana gelir, kitlesel etkiler nasıl m eydana gelir? D oğa adındaki bu genel etki nasıl m eydana geldi? Benim yalnızca birkaç tanesini ortaya koyduğum binlerce çeşitli süreçten hareketle, Devlet adındaki bu etki nasıl oluştu? Esas mesele, doğanın yönetilemezliğiyle devletin yönetimselliği arasında bence temel olan bu karşıtlık uyarınca ve bu ikilik içerisinde, bu et­ kinin nasıl oluştuğunu anlayabilm ektir. Birleşme, kesişme b uradadır, genel etki b u radadır am a bu genelliğin kendisi tam da bir etkidir - tarihsel analizi de kitlesel etkilerin m eydana gelişi, bileşimi an lam ın d a kullanm ak gerekir. B ütün bu çalışm alarda, hem yöntem üzerine henüz taslak halindeki bu d ü ­ şüncelerde, hem de şim diye k a d a r sözünü ettiğim pastorallik ve yönetim sellik m eselesinde, Paul V eyne’in çalışm aların d an esinlendim ve bazı şeyleri ona borçluyum - herhalde o n u n E k m e k ve Sirk k itabını21 o k um uşsunuzdur, her 21 (*)

P. Veyne, Le Pain et le Cirque. Sodologie historique d ’urt pluralisme politique, “ I.’Univers historiqııc”, Le Sruil, Paris, 1976; yeniden hasım: “ Poiııts H istoire” , 1995. Ira m ı/ tarihli Aıulr# lloulanKrr’nin ortaya attıftı ve Paul Vcync'in (,alıyııulanıula on r gıkını r ı r r


d urum da okum anız gerek. Veyne’in an tik dünyadaki everjetizm* fenomeni hakkındaki çalışm ası, benim pastorallik ve yönetim sellik m eselelerinden soz etmeye çalışırken ilham aldığım modeli o lu ştu ru y o r.22 O halde şimdi bu devlet aklından, R atio status meselesinden söz ede lim. K onuya girerken birkaç noktayı belirtm ekte fayda var. B otero’nun mel ninde ortaya konduğu geniş anlam ıyla bu devlet aklı, ortaya çıktığı dönem de bir keşif, en azından bir yenilik o larak algılandı - o n d a n elli yıl önce güııcş merkezliliğin ya da, biraz d ah a sonraki bir tarih te kütlelerin düşüş yasasının vb. keşfi k ad a r kesin ve ani bir yenilik. Yani bu gerçek bir yenilik olarak algı landı. Bugünden geriye b ak arak , “ bakın aslında önem li bir şey olm uş orad a" dem ek değil mesele. H ayır. O gün yaşayan insanlar, yani 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyıl başında yaşayanlar, burada kesinlikle yeni olan bir meseleyle karşı karşıya olduklarını fark ettiler. C hem nitz’in - C hem nitz, H ippolite a Lapidc m ahlasıyla W estphalia A ntlaşm ası’nın m üzakerecilerine dönük bir m etin2* yayınlam ış biridir ve bu m etinde A lm an İm paratorluğu ile farklı devletler ara sındaki ilişkileri konu alır (bunun tarihsel arka planı, aslında birçok şeyin ta rihsel ark a planı, İm p arato rlu k meselesi, İm paratorluğun idaresi meselesidir)2* getism e terimi, Antik Y unan ve R om a’da zenginlerin halka karşı gösterdikleri cömertlik biçimleri ni (ziyafetlerin, tiyatroların vb. m asraflarının karşılanması gibi) belirtir - ç.n. 22 Burada Foucault’nun açıkça R aym ond A ron’un tarihsel sosyoloji çizgisine dahil olan bir kit.ı ba övgüler düzmesi tuhaf gelebilir. Ayrıca Paul Veyne, Foucault'nun m etodolojisinin anlamını ıı zam an intikal etmiş olsaydı, kitabı çok farklı yazacağını söylemiştir (bkz. “Foucault revolutioıı ne l’histoire”, a.g.e., 1978, s. 212: “ Yanlış bir biçimde, E km ek ve Sirk kitabım ın yönetilenler kıı nusunun yol açtığı o nesnel meydan okum aya cevaben yazıldığını ya da yönetenlerle yönetilenin arasında bir ilişki kurm a amacını taşıdığını sanmış ve yazmıştım” ). Bu meseleyi sorduğum P. Vey ne, kitabına yaptığı göndermede Foucault’nun ironik olabileceğini ifade etti. Yine de Paul Vcy ne’in everjetizm analizi, çeşitli pratikleri, toplum sal kategori ve aktörleri, çoklu amaçları vb. ort.ı ya koyması açısından Foucault’nun gözünde nedensel açıklamaya karşıt bir tarih pratiğinin tını delini oluşturuyordu. Bkz. P. Veyne, C om m ent on ecrit l ’histoire, Seuil, Paris, 1971, s. 70: “Tarilı açısından nedensellik sorunu paleo-epistemolojik bir kalıntıdır.” D. Defert’in belirttiği gibi, I’,mİ Veyne’in “Foucault tarihçilikte devrim yaratıyor” makalesinde ortaya koyduğu nom inalist tezler, Foucault ve onun odasında toplanan araştırm acılar arasında, “liberal politik akılsallığın ve yoıır timselliğin söz konusu olduğu iki sene boyunca” tartışılm ıştır (“ Chronologie”, DE, 1, s. 5.i) 23 Politik anlam da m odern A vrupa’nın doğum una sebep olmuş bu antlaşm alar hakkında hk*. .ıg.ıgı daki s. 251, 9. not. 24 Bogislavv Philipp von Chemnitz (1605-1678) Rostock ve Iena’da hukuk okudu, Kalvirıistlrı iıı rl kisi altında kaldı, bir süre H ollanda ve İsveç ordularında görev yaptıktan sonra İsveçli Kı ısiin'in tarihyazıcısı oldu. Iena Üniversitesi’nde Kalvinist hukukçu Dominicus Arumaeus'ıııı ( 1579 I (ı 17) etkisi altında kaldı; bu kişi Alman kam u hukuku biliminin kurucusu olarak gönilıir vr kımlıı ğu okul da İm paratorluk ideolojisinin eleştirisinde temel bir rol oynamıştır. lf>27'yr dnftnı bılııı meyen bir sebeple eğitimini yarıda kesen Chemnitz Hollanda ordusunda görev .ılım», vm ı.ı <l.< I64 4 ’e dek kariyerini sürdürdüğü İsveç ordusuna geçmiş vr İsveç Kr.ılıçrsı ( İııısını.t'ııııı ı.ııılıı,ı*ı olm uştur."I lıppolıllıııs .1 I ııpıdr" mahlası ile- I(ı40 srıırsinc- D m crhıltıı ılı- hitım ır \l,ılıı\ ı n /»»/ir rm ıım fro Rntthitın ( it'rnuıtın n rsrı mı y*'yınl.ııni)tır Ilın i.imImm krsm nlnı,ıdıftı, I v * ı ılti -I I nl.ı


- R atio status adında Latince o larak yayınlanm ış olan ve çok daha geç bir ta ­ rihte, 1711’de Fransızcaya çevrilmiş, çok farklı tarihsel bir bağlam a denk gel­ miş olan bir m etni vardır. N eticede bu farklı bağlam da im paratorlukla ilgi­ liydi, m etnin Fransızca çevirisinin başlığı da A lm a n Prenslerinin Çtkarları idi - bu çeviri bir ih an et gibi görünse de, aslında ratio sta tus tam da A lm an prenslerinin çıkarları idi. İşte C hem itz bu tem el m etinde, dem ek oluyor ki 1 647-48’deki W estphalia A ntlaşm ası sırasında şöyle yazıyor: “ H er gün bir sürü insanın devlet aklından söz ettiğini duyuyoruz. O k ulların tozlu sınıfla­ rında çürüyenlerden m em urluk işlerini yerine getirenlere k ad a r herkes buna k arışıyor.”25 Y ani bu hâlâ bir yeniliktir, 1 6 4 7 ’de m oda olan bir yeniliktir. Kimileri bunun sahte bir yenilik olduğunu düşüneceklerdir, devlet aklının her zam an mevcut olduğunu söyleyeceklerdir. M esela A ntikçağ tarihçilerini o k u ­ yun, burada söz konusu olanın devlet aklı olduğunu göreceksiniz. T acitus’un söz ettiği şey nedir? D evlet aklıdır.26 İşleyişini gösterdiği şey nedir? Devlet aklıdır. Latin tarihçilerdeki, özellikle de T acitus’taki tarihsel m alzem enin içi­ ne politik düşüncenin bu k ad ar yoğun biçim de dahil edilm esi, burada bir dev­ let aklı modeli olup olm adığını anlam ak için ve bu m etinlerden O rtaçağ bo­ yunca unutulm uş gizli bir sırrı, az bilinen bir sırrı çekip çıkarabilm e ihtim ali adına yapılm ıştır - b ütün bunlar T acitu s’un iyi okum ası sayesinde çözülecek­ miş gibi. Devlet aklının Incil’i o larak T acitus. Bu senelerin tarihine dönüş bundan kaynaklanır. Başkaları, tersine, şöyle derler: Bir yenilik var b u rada, hem de radikal bir yenilik, am a bakm anız gereken yer tarihçilerin çalışm aları değil, etrafı­ m ızda veya yabancı ülkelerde olup bitenlerdir. D evlet aklının nasıl işlediğini bileceği öne sü rü lm ü ştü r: Bkz. R. H o k e , “ S ta a tsra so n u n d K eichsverfassung bei H ip p o lith u s a Lap id e ” R . S ch n u r, ed ., S ta a tsr a s o n . S t u d ie n z u r G e s c h ic h t e e in e n p o lit is c b e n B e g riffs içinde, D unck e r &c H u m b lo t, Berlin, 19 7 5 , s. 4 0 9 -4 1 0 , n. 12 ve s. 4 2 5 ; M . Stolleis, H i s t o i r e d u d r o i t p u b l i c en A lle m a g n e , 1 6 0 0 - 1 8 0 0 , s. 3 0 3 , n. 4 5 7 .) Bu eserin iki Fransızca çevirisi v a rd ır: B ourgeoıs d u C has-

te n e t, In te re ts d e s P r in c e s d ’A lle m a g n e , 2 cilt (F reistade, 17 1 2 ), 1 6 4 0 b askısına d a y a n ır ve diğeri, S. Form ey, L e s V r a is In te re ts d e V A lle m a g n e , 3 cilt (La H ay e, 1 7 6 2 ), 1 6 4 7 baskısına d a y an ır. M . F o u c a u lt bu iki b ask ın ın ta rih le rin i k a rıştırm ış ve ilk çeviriye referan s verm iştir. Bu eserin yeni bir e disyonu R. H o k e y ö n etim in d e h a zırla n m ak tad ır: “ B ibliothek des deu tschen S ta a tsd en k e n s” , ed. H . M aier ve M . Stolleis, Insel V erlag, F ran k fu rt. 25

D is se r ta tio , cilt 1, 1 7 1 2 bask ısı, s. 1. A lıntılayan: E. T h u a u , R a i s o n d ’£ t a t et P e n se e po liticju e â l ’e p o q u e d e R ic h e lie u , A rm a n d C o lin , Paris, 19 6 6 , s. 9 -1 0 ,2 . n o t. Söz k o n u su olan D is s e r t a t io ese­

rin in girişindeki ilk cü m le d ir (“ D evlet aklı ü zerine genel d ü şü n ce le r” ). A ncak çevirm en şöyle y a­ zar: “ O k u lu n to z u ” (in p u lv e r e s c h o la s t ic o ); o sırad a A lm an Ü niversitelerinde egem en o la n A ris­ tocu lu ğ a karşı k u llan ılm ış b ir ifad ed ir bu. 26

Bkz. E. T h u a u , a.g.e., 2 . B ölüm , s. 3 3 -1 0 2 . T a c itu s, M achiavelli ve d evlet aklıyla ilgili bir s o ru n ­ sallaştırm a için bkz. A. S tcgm an, “ Le tacitism e: p ro g ram m e p o u r un nouvel essai d r d e fin itio n " , I I 1‘r n s ı r n ı p o l ıt i a ı , II, OİM 'hki, H o ra n sa , 1969, s. 44S 4S8.


görm ek için çağdaş olanın analizine bakm ak gerekir. İşte burada Chemnit/.'i anm ak gerekir, çünkü gerçekten de en ilginçlerinden biri budur, bilimler ce nahında olup bitenle devlet aklı cenahında olup biten arasındaki ilişkiyi, ya da en azından analojiyi gören kişidir. Şöyle der: Eğer devlet aklından devlet lerin işleme m ekanizm alarını anlıyorsak, devlet aklı tabii ki her zam an var olm uştur;27 ancak bunu saptam ak ve analiz etm ek için kesinlikle yeni bir cıı telektüel araç gerekm iştir - tıpkı hiçbir zam an görünm eyen yıldızları görmek için bir dizi aygıt ve d ü rb ü n ü n gelişmesini beklem ek gerektiği gibi. “ M odern m atem atikçiler, der C hem nitz, dürbünleriyle gökte yeni yıldızlar ve güneşte lekeler keşfettiler. Yeni politikacıların da aynı şekilde yeni dürbünleri oldıı ve bunların yardım ıyla A ntik dönem de keşfedilm em iş o lan ya da bu kadar özen­ le bizden saklanm ış olan şeyleri keşfettiler” .28 Yani bu devlet aklının derhal farkına varılan bir yeniliği ve yol açtığı bir skandal vardı. N asıl ki G alileo’n un keşifleri dinî düşünce içerisinde skaııd allar y arattı ise - b u n u n üzerinde d u rm ak gereksiz-, ratio status da en az o nun k a d ar büyük bir skandal yarattı. Elbette, bu skandalin gerçek işleyişi, politik ve tarihsel işleyişi bam b aşk a olm uştur, zira bu olup bitenlerin arkasın da hem Protestan kiliseleriyle K atolik kilisesi arasındaki paylaşım meselesi, hem de Fransa gibi P ro testanlara tolerans gösteren devletlerin kendilerine Ka tolik diyen h ü k ü m ran lar tarafın d an idare edilmesi meselesi vardı. En azından F ransa’da devlet aklının en şiddetli savunucuları Richelieu ve M azarin gibi şahsiyetler, yani belki pek de sofu olm ayan am a yine de kardinal elbiseleri gi yen kişiler olduğu için, devlet aklı m efhum unun, soru n u n un, meselesinin ya rattığı dinî skandal, G alileocu fizik örneğinden son derece farklı oldu. Skaıı dal oldu neticede, o k ad ar ki Papa V. Pius çıkıp şöyle dedi: R atio status, dev let aklı değildir. R atio status, ratio d ia b o li’dir, yani şeytan ak lıdır.29 Fraıı sa’da bir tü r K atoliklikten (neredeyse “köktenci K atoliklik” diyecektim ), hem papacı ve İspanya yanlısı o lan hem de R ichelieu’nün politikalarına karşı ge len bir K atoliklikten beslenen bir devlet aklı karşıtı literatür vardı. Bu tü r m e­ tinler, T h u a u ’n un Richelieu dönem indeki politik düşünceyle ilgili uzun kiı.ı

27

D is se r t a t io , cilt 1, 1 7 1 2 b ask ısı, s. 6: “ D evlet ak lın ın sebebi ve kaynağı, içinde do ğ d u ğ u devletin

kilerle a y n ıd ır.” 28

A .g.e., s. 6-7.

29

V Pius (1 5 0 4 -1 5 7 2 ), 1 5 6 6 ’d a P ap a seçildi. Bu ifade o n a 16. yüzyılın so n u n d a çok sayıda ya/ ıı ı.ı ra fın d a n a tfe d ilm ijtir. Bkz. ö rn eğ in G iro la m o F rac h e tta , L 'ld ea det l.ib ro de' g ııv rrn ı dı S ı, ılıt e ,lı guerra, D am ian Z e n a ro , V enedik, 1592, s. 44 b . D iğer ö rn e k le r çırada luıluıı.ıbılır: K I >r M .ılın , II l ’nıhleniıi ılrtLı "n ıgıo n dı stıitt>“ nell'ı'liı della t nııtrorıfıırniti, H. K ıa ın t d ı, Mılaıı N n p l n , I '* ’v, ». 2H ;*»


bında gayet güzel sap tan m ıştır.30 Size bunu referans veriyorum , buradan yal­ nızca C laude C lem ent isimli bir vaizden bir alıntı yapm ak istiyorum . Bu kişi sanıyorum Cizvit idi ve bir ölçüde İspanyollara bağlıydı - b ir İspanyol ajanı mıydı, yoksa yalnızca Ispanya’ya gitm iş biri miydi, bilm iyorum -, sonuç o la ­ rak 1637’de M achiavellism us jugulatus, yani G ırtla kla n m ış M akya velizm başlıklı bir kitap yazm ıştı ve bu kitabın hem en başında şöyle diyordu: “ Poli­ tikacıların tarik atı h ak k ın d a düşündüğüm de ne diyeceğimi, hangi konuda su­ sacağımı ve ona ne isim vereceğimi bilm iyorum . Buna bir ‘çoktanrıcılık’ mı diyeyim? Şüphesiz böyle söylenebilir, çünkü Politikacı yalnızca politik sebep­ lerle o lu r olm az her şeye saygı gösterir. Buna ‘ateizm ’ mi diyeyim? Bu yerin­ de o lurdu, zira politikacı yalnızca devlet aklının belirlediği bir kom utaya ita­ at etm e fikrine sahiptir; deri ve renk değiştirir, dönüşüm e Proteus’tan da çok açıktır. Buna ‘p u ta ta p m a ’ mı demeliyim? H erhalde en doğru isim bu olur. Eğer politikacı, genel kayıtsızlığı içinde bir şeye saygı duyuyorsa, bunu insan­ ları, eski Y unanların ‘site’, R om alıların ‘cum huriyet’ ve ‘im p arato rlu k ’, bu­ günkü insanların da ‘devlet’ dedikleri T an rı ya da T an rıça’ya uyum lu kılm ak için yapar. Politikacıların yegâne tanrısı bu d u r, o n lara yakışan isim de ‘putperest’tir.”31 Size ayrıca biraz daha geç bir tarihte, 1667’de R aym ond de Saint-M artin adında birisi tarafın d an yazılmış bir m etni referans olarak verebi­ lirim (aslında bu kon u d ak i literatür çok geniş, bu referansı gene T h u a u ’da bulursunuz). K itabın yalnızca adını veriyorum : Ateistlerin, özgür yaşayanlartn, m atem atikçilerin ve Kader ile Y azgt’yt hakltlaşttran tü m diğerlerinin,32 paganların, Yahudilerin, M üslüm anların, genel olarak sapm ış tarikatların, M achiavelistlerin ve politikacıların tü m hatalarına karşı G erçek D in .33 Ben bu yergiler arasından üç kelimeye dik k at çekm ek istiyorum . Birin­ cisi, “M achiavelli” kelimesi, İkincisi “politikacı” ve üçüncüsü de elbette “dev­ let” kelimesi. Ö nce M achiavelli. D aha önceki bir derste,34 insanların 16. ve 17. yüzyıllarda şiddetle aradıkları bu yönetim sanatının M achiavelli’de bulu­ nam ayacağını, çünkü M achiavelli’nin meselesinin devletin korunm ası olm adı­ 30 31

E. T huau, Raison d'Etat..., ü çüncü b ö lü m , s. 1 0 3 -1 5 2 . R. P. C laude C lem ent (1 5 9 4 -1 6 4 2 /4 3 ), Machiavellismus jugulatus a Christiana Sapientia Hispattica et A ustriaca [İspanya ve Avusturya'nın Hıristiyan Bilgeliği Tarafından Boğulan M akyavelizm ], apud A. Vesquez, C o m p lu ti, 1637, s. 1-2; alın tılay an E. T h u a u , Raison d '£ ta t et Pensee politique , s. 9596. F oucault m etnin so n u n u hafifçe değiştirm iştir, d o ğrusu şudur: “ Eski Y unanlıların Site dedikleri şeye, R om alılar C u m h u riy et ya da İm p a ra to ru lu k dem iş, bugün ise in san lar D evlet d iy o rlar11.

32 33 34

ö z g ü n başlık: u Ya da diğerleri " (uve tüm diğerleri Mdeğil). R. P. R aym o n d de S a in t-M a rtin 'in bu k itab ı 1 6 6 7 ’d e yay ın lan m ıştır. Bkz. E. T h u a u , Raison d'E tat et Pensee politiqueHs. 92 ve 443. Bkz. yuL ırıd.ı

I Ş ıık ıi

dersi,

s.

H.l H4, n o t 14.


ğını gösterm eye çalışm ıştım . Bence gelecek sefer, yani bu devlet aklı meselesi­ ni içeriden ele aldığım ızda d ah a iyi göreceksiniz bunu. M achiavelli’nin k u rtar­ m aya, m uhafaza etmeye çalıştığı şey devlet değil, Prens’in üzerinde tahakküm uyguladığı şeyle arasındaki ilişkidir; yani k u rtarılm ak istenen şey Prens’in top rağı ya da nüfusu ile arasındaki ik tid ar ilişkisi anlam ında prensliktir. Yani bam başka bir şeydir. Bana öyle geliyor ki M achiavelli’de yönetim sanatı yok tur. Ancak yine de M achiavelli bu tartışm anın m erkezindedir - tabii burada ilk derslerde söylediğim , yönetim sanatı dönem inde M achiavelli’nin aslında dışlandığı yönündeki sözlerim i epeyce ayrıntılandırm ak gerekiyor, durum çok daha karm aşık ve söylediğim şey sonuç olarak yanlıştı. M achiavelli, kimi za­ m an olum lu kimi zam an da olum suz değerlerle, 1580’den 1650-1660’a dek tartışm anın m erkezindedir. M erkezde olm asının sebebi bütün bunları onun söylemesi değil, bunların onun üzerinden söylenmesidir. Bunlar onun tarafın­ dan söylenmez ve yönetim sanatının bulunacağı yer onun yazıları değildir. Yö­ netim sanatını tanım layan o değildir am a yönetim sanatının ne olduğu onun söyledikleri üzerinden araştırılacaktır. Neticede, o anda olup biten şey bir söy lem içerisinde aranırken, aslında o söylem üzerinden bir şeyler söylenmeye ça lışıldığı bu fenom enin tek örneği bu değildir. Bizim M achiavelli’miz de bu açı d an M a rx ’tır: “ O n d a ” olup bitm ez olaylar, am a onun üzerinden söylenir. Nasıl onun üzerinden söylenir peki? Devlet aklının karşıtları, bu İspanya yanlısı, Richelieu karşıtı K atolikler, bütün bu insanlar devlet aklı yandaşların .1 ve bir yönetim sanatının özgüllüğünü arayanlara şöyle derler: H üküm ranlıktan ve pastoral idareden farklı, özerk ve özgül bir yönetim sanatı olduğunu düşünıı yorsunuz. Oysa var olduğunu düşündüğünüz, bulunm ası gerektiğini, akli olılıı ğunu, herkesin çıkarına hizm et ettiğini, T an rı’nın ve doğanın yasalarından fark lı bir türde olduğunu düşündüğünüz bu yönetim sanatı, iyi bakarsanız, aslııul.ı yoktur, bunun hiçbir dayanağı yoktur. Böyle bir sanat ancak şunu tammlayabı lir: Prens’in kaprisleri ve çıkarları, istediğiniz kadar kazın altını, bunun altıml.ı ancak M achiavelli’yi bulabilirsiniz. M achiavelli’yi, yani Prens’in kaprislerim ve ya yasalarını bulursunuz. T an rı’nın dışında, onun yasalarının, doğa tarafından, yani sonuç olarak T an rı tarafından sağlanan büyük m odellerin dışımla, lııı küm ranlık ilkesinin dışında hiçbir şey yoktur, yalnızca Prensin kaprisi vaıdıı, yalnızca M achiavelli vardır, işte bu noktada M achiavelli, yönetim sanalını dev letin değil prensliğin selametine indirgeyen bir örnek, bir karşı-örııck ve bir ele1) tirm en rolü oynar. Yönetimsellik yoktur, işte devlet aklı karşıtlarının, ‘‘he|nm / M achiavellistsiniz” dediklerine söylemek istedikleri bııdıır. Hu yönelim s.ııuiı m bulamayacaksını/., derler. Ve her şeyden ötesi (size so/ım ıı etlinim IniKKcnı


Gentillet35 böyle der), M achiavelli’nin ilkelerini kullanm ak yönetim sanatına yaram adığı gibi Prens için de çok kötü bir araçtır, zira Prens bunları uygularsa tacını ve prensliğini kaybetm e riskiyle karşılaşır.36 Yani M achiavelli yalnızca devlet aklının özgüllüğünde aranan şeyi indirgemeye izin vermez, aynı zam an­ da da bunun doğrudan tutarsız ve zararlı olduğunu göstermeye izin verir. Ayrı­ ca bundan daha radikal başka bir argüm an da vardır: T an rı’dan vazgeçtiğimiz zam an, T anrı’nm dünya üzerindeki, insanlar ve doğa üzerindeki hüküm ranlığı yönündeki temel ilkeden vazgeçip özgül bir yönetim biçimi aram aya koyuldu­ ğum uz zaman, neyle karışlaşınz? Prensin kaprisleriyle karşılaşırız, am a aynı za­ m anda insanlar üzerinde herhangi bir zorunluluk biçimi kurm anın imkânsızlı­ ğıyla da karşılaşırız. Sistemden T anrı’yı kaldırın, insanlara bir yönetim e/bir hü­ küm ete itaat etmeleri gerektiğini söyleyin, buna ne adına itaat edecekler? T anrı yoksa yasa da yoktur. T anrı yoksa zorunluluk da yoktur. Birisi şöyle demiştir: “T an rı yoksa her şey m ü b a h tır.” Bu birisi, sandığınız kişi değil.37 Bu lafı, 1620’de Politicorum libri decem, yani Politikacılar K itabı’nın yazarı olan papaz Contzen söylüyor.38 Yani “T anrı yoksa her şey m ü b ah tır” lafı 1620’de söyleni­ yor. Aslında 19. yüzyılda Rusya’da devlet meselelerinin, yönetimsellik meselele­ rinin belirişinin nasıl olup da aynı meseleyi, aynı sorunu yaratm adığına bakm ak gerekir. Tanrı yoksa her şey m übahtır. O halde T an rı’nm olması gerekir. Devlet aklı savunucularına gelince, kimileri şöyle diyecektir: Aslında bi­ zim M achiavelli ile hiçbir ilgimiz yok. M achiavelli bize aradığım ız şeyi verm i­ yor. M achiavelli yalnızca M akyavelist biri, yani yalnızca Prens’in çıkarlarına göre hareket ediyor, biz de hem Prens’i, hem de onu yadsıyoruz, derler. Yani M achiavelli’nin yadsınm asının iki taraftan yapıldığını görüyorsunuz. Bir yan­ dan devlet aklını eleştirip bunun M achiavelli’den ibaret olduğunu söyleyenler; diğer yandan, devlet aklını savunup, “M achiavelli ile bizim işimiz yok, atın bu­ n u ” diyenler. Devlet aklını savunanların içinde yine de birileri buradaki mey­ dan okum ayı kabul edip şunu diyebiliyor: Prens'in değilse de Söylevler'in39 ya­ zarı olarak M achiavelli’nin bize faydası olabilir, zira o, siteye içrek içsel zorun­ lulukların, yönetilenlerle yönetenler arasındaki ilişkilerin zorunluluklarının ne

35 36 37 38

39

A.g.e., s. 94. E. T h u a u , Raisorı d ’Etat, s. 62 -6 5 . B u ra d a D osto y ev sk i’nin Karamazov Kardeşler (1 8 7 9 -8 0 ) k ita b ın d a k i Iv an K a ra m az o v ’u n ü nlü cüm lesine a tıf v a rd ır. [Karamazov Kardeşler, çev. E rgin A ltay, İletişim , İsta n b u l, 2001-1 R. P. A dam C o n tz en , S.J., Politicorum libri decem, in quibus de perfectae reipublicae form a, vitutibus et vitiis tractatur, B. L ippius, M ag u n tiae , 1 6 2 0 , s. 20: “ Si D eus n on est a u t non regit m uııd u m , sine m etu su ııt o n ın ia scelera” (alın tılay an : E. T h u a u , Raison d 'f.ta t , s. 94). K m ııaıılt burada M a ı h ı.ıvrllı'n iıı h l ı ı s I ıırus u n İlk ( )n Yılı (iterine Söylerler cscrmı k.ıst ediyor.


olduğunu, tüm doğal modellerin ve teolojik temellerin dışında düşünmeye ça­ lışmıştır. Ve tabii burada M achiavelli’nin kimi hayranlarını bulursunuz - elbet­ te hiçbir zam an devlet aklının rakipleri arasında değil, devlet aklını savunanlar­ dan yalnızca bazıları arasında. Mesela Richelieu’nün ajanı olan N aude, M achi avelli’yi öven bir kitap yazm ıştır.40 Ayrıca paradoksal olarak H ıristiyan bir yri nelime sahip olan M achon isminde birinin,41 M achiavelli’nin Incil’de yazanla­ ra tam o larak uygun olduğunu açıkladığını görürsünüz.42 Ve bunu, Incil’in korkunçluklarla dolu olduğunu gösterm ek için değil, T anrı ve peygamberleri tarafından yönlendirilen halklarda bile yönetim in indirgenemez bir özgüllüğü olduğunu, T an rı’nın dünyaya ya da doğaya bahşedebileceği genel yasaların dı­ şında, kendi kendine işleyen bir devlet aklının, bir ratio status'un olduğunu gös­ termek için yazar. M achiavelli konusunda söyleyeceklerim b u n la r / İkinci o larak , “ politikacı” kelimesi. Devlet aklına karşı bütün bu saldı­ rılarda “politik acı” sözcüğünün geçtiğini görüyorsunuz. “P olitikacı” sözcüğü fark etm iş olduğunuz gibi olum suz bir şekilde kullanılır, ayrıca “po litiq u e" bir şeye, bir alana, bir p ratik tipine değil, insanlara gönderm e yapar.** Yani 40

G abriel N a u d e (1 6 0 0 -1 6 5 3 ), R o m a ’d ak i Bagni K a rd in a li’nin sek reteri ve d a h a so n ra M a z a rin ’iıı k ü tü p h an ecisi. F o u c a u lt ise 1 6 3 9 ’d a isimsiz o la ra k y ay ın lan an (“ G .P .N ” kısaltm asın ın kullanıldı ğı) Considerations politiques sur les coups d ’Ûtat k ita b ın ı k a ste d iy o r (yeniden basım , O lm s, H ildesheim , 1993). Bu ilk baskı o n iki ad etle sın ırlan m ış, d a h a so n ra ise 17. yüzyılda birçok yeni bas kı yapılm ıştır: 1 6 6 7 ’de, baskı yeri b elirtilm eden (“ R o m a k o p y asın d an h a re k e tle ” ), 1 6 7 3 ’te Stras b o u rg ’d a , Sciences des Princes, ou Considerations politiques sur les coups d 't t a t başlığı ile, l.ou is De M ay ’in y o ru m larıy la; 1 6 7 6 ’d a P aris’te (yeniden basım Bibliotheque de philosophie politique et juridique de l’Universite de C aen, 19 8 9 ), vb. 1 6 6 7 baskısı Louis M arin ta ra fın d a n yeniden ha silm iş (f.dıtıo n s de Paris, Paris, 1 988) ve önem li b ir ö n sö z eklenm iştir: “ P o u r u n e th eo rie baroquc de l’a ctio n p o litiq u e .” Bkz. E. T h u a u , Raison d ’Ûtat, s. 3 1 8 -3 3 4 .

41

L ouis M ac h o n (1603-?), “ A pologie p o u r M ach iav elle en faveur des Princes e t des M inistres d ’Eıt a t ” , 16 4 3 , n ih ai versiyon 1 6 6 8 (B o rd eau x K ü tü p h a n esi’n in 93S n u m aralı elyazm ası). Bu eser, ön çelikle R ichelieu ’n ü n cesaretlen d irm esiy le yazılm ış, so n ra b asılm ad an kalm ış, a n ca k yalnızca 1653 v e rsiy o n u n d ak i m etn in ü çte b irin e te k a b ü l eden b ö lü m ü şu ra d a y ayınlanm ışır: OEuvres comple

tes de Machiavet , J. A. C . B uchon, 1 8 5 2 (Paris, B ureau d u P an th eo n litteraire). Bkz. E. T h u a u , Ra ison d '(.ta t, s. 3 3 4 -3 5 0 ; G .P ro cacci, Machiavelli nella cultura europea, s. 4 6 4 -4 7 3 . 42

“ Bu ö t/g ıi’deki ilk hedefim , bizim p o litik acım ızın |M ach iav elli] m etn in i k ita b ın bir ta ra fın a koy m a k , diğer ta ra fa ise Incil’in m e tn in i, Kilise d o k to rla rın ın ve y o ru m c u la rın ın m etnini koym aklı. Böylece, bu b ü y ü k in san ın , d iğ erlerin in o n d a n ö nce benim sem ediği ya d a söylem ediği hiç bir jcy söylem ediğini, y azd ık ların ın kelim esi kelim esine b u n la ra tek ab ü l ettiğini gösterm iş o la c a k tım ." I M ac h o n , Apologie , 1668 te x ts, s. 4 4 4 -4 4 8 , alın tılay an K. T. B utler, “ Louis M a c h o n ’ı “ A polonır p o u r M ac h ia v e lle ” ” Journal o f the Warburg and Courtauld Institutes, cilt 3, 1 9 3 9 -4 0 , § .2 1 2 .

(*)

E lyazm ası b u ra d a “ C o n tzen m eselesini b itirm en in ” aracı o la ra k sözleşm e teo risin d en söz ediyor: “ T a n rı o lm asa bile, insan m ecb u rd u r. Kim m e c b u r ed er o n u ? K en d isi.” H o b b e s örneği iı/.rrıııılrıı F o u cau lt şunu ekler: “ Bu şekilde tesis edilen h ü k ü m ra n , m u tlak old u ğ u için hiçbir şeyle kendisini bağlı hissetm eyecektir. Y ani tam an lam ıy la bir ‘y ö n etici’ o la c a k tır.”

(•*) rr.ııısı/ı.ıd .ık ı pıılnu/ıır » o /a ığ ıı, İlcin “ p o litik a " ve “ politik u la n " , lirin ılr “ polılık.ıı ı" .ıııl.ıtııııı.ı K clııırklnlıı y jy . İm /.


“ politikacılara” . Politikacılar bir ta rik a t gibidir, sapkınlığa yakın, ona çok yaklaşan bir şeydir. “P o litikacılar” kelimesi burad a belli bir düşünm e, analiz etm e, akıl yürütm e, hesaplam a biçimi k o n usunda, bir yönetim in ne yapm ası gerektiğini kavram a biçimi k o n usunda, yönetim i hangi akılsallığm destekle­ yeceği konusunda kendi araların d a uzlaşan insanları belirtm ek için kullanıl­ mıştır. Başka bir ifadeyle, Batı’da 16. ve 17. yüzyıllarda o rtaya çıkan şey, bir alan olarak, bir nesneler bütünü olarak, h a tta bir meslek ya da bir yazgının belirlediği bir görev o larak politika değil, politikacılardır, ya da h ü küm ranlı­ ğın icrasına n azaran yönetim in özgüllüğünü ortay a koym anın, düşünm enin, program lam anın bir biçim idir. H ükü m ran lığ ın tem elini sorgulayan hukukiteolojik soruna k arşıt o larak , politikacılar bizzat yönetim in akılsallığını d ü ­ şünm eye çalışanlardır. Ve tabii ancak 17. yüzyıl o rtasın d a bir alan olarak ya da bir eylem tipi olarak politikanın o rtay a çıktığını görürsünüz. Bu “ politi­ k a ” lafını kimi m etinlerde, örneğin C hastelet M ark isi’nde,43 Bossuet’de gö­ rürsünüz. Bossuet “ K utsal K itap’tan çıkan p o litik a”d a n M söz ettiğinde, b u ra ­ da politikanın bir sapkınlık olm ak tan çıktığını görürsünüz. Politika yalnızca kimi bireylere özgü bir düşünm e biçimi o lm ak tan çıkar, kimi bireylere özgü bir akıl yürütm e o lm ak tan çıkar. A rtık politika, Fransız m utlak m onarşisinin h üküm ranlık sistemi içerisinde ku ru m lara, pratiklere, yapıp etm e biçimlerine dahil olduğu ölçüde olum lu bir biçim de ele alınan bir alan haline gelmiştir. Devlet aklını özgül biçimiyle birlikte hüküm ranlığın genel biçim lerine dahil eden kişi, tam olarak XIV. Louis’dir. XIV. Louis’nin b ü tü n bu meseledeki te­ kil yerini y aratan şey, yalnızca kendi pratiğinde değil, m onarşisinin tüm aşi­ kar ve görün ü r ritüellerinde (bu meseleye d ah a sonra geri döneceğim )* hü­ küm ranlıkla yönetim in bağını, eklem lenişini, am a aynı zam anda da düzey ve biçim farkını, özgüllüğünü gösterm eyi başarm ış olm asıdır. XIV. Louis ger­ çekten de devlet aklının sim gesidir ve o n u n “ devlet benim ” dediği zam an öne sürdüğü şey de tam o larak bu hüküm ranlık/yönetim dikişidir. H er durum da, Bossuet “ Kutsal K itap’ta n çıkan p o litik a ” dan söz ettiğinde politika olum suz 43

Faul H ay, m a rq u is d u C h aste le t, Traitte de la politique de Fratıce, Pierre d u M a rte a u , K öln, 1699. X IV. L ouis’nin hiç de h o şu n a gitm eyen bu k ita p 17. yüzyıl so n u n a k a d a r sürekli yeniden b asılır ve V a u b a n ’ın D im e Royale (1 7 1 0 ) eserinin en önem li k a y n ak la rın d a n b irini o lu ştu ru r. H a y d u C h as­ telet politikayı şu şekilde sav u n u r: “ P o litik a devletleri yö n etm e san a tıd ır, eskiler b u n u n son d e re ­ ce k rala özgü ve ta n rısa l b ir sa n a t o ld u ğ u n u , b ü tü n s a n a tla r a ra sın d a en m ükem m el ve en hâkim sa n a t old u ğ u n u sö y lem işlerd ir, ve o n a sp ek ü ta lif bilim ler a ra sın d a m etafizik ve te o lojinin sah ip o l­ duğu öncelikli yeri p ra tik disip lin ler içerisinde v erm işlerd ir.”

44

Jacques-B enigne B ossuet (M e au x P isk o p o su , 1 6 2 7 -1 7 0 4 ), Volitique tiree des popres paroles de

V&criture Samte%Pierre C o t, Paris, 1709. (*)

İlk/. Honr.ıkı drrstc X IV . I.oım ılnıırmındr tiyatronun politik rnlııylr i Ik i I i bolııın.


im alarından arınm ış bir şeye d önüşür. A rtık politika bir alan, nesneler b ü tü ­ nü, bir ik tidar örgütlenm esi halini alır. Son olarak, p o litikanın “K utsal Ki ta p ’tan çıkmış o lm ası” , dinî pastorallikle arasındaki so ru n un çözüldüğü, bağ­ ların yeniden kurulduğu anlam ına gelir. Eğer buna bir de, Bossuet’deki K ut­ sal K itap’tan çıkan p o litikanın, G allikanizm in tem ellendirilm iş bir şey oldu­ ğu, yani devlet aklının Kilise’ye karşı gelebileceği sonucuna yol açtığını ekler­ sek, burada politikacıların aforoz edildikleri, M üslüm anlar ve sapkınlarla eş tu tu ldukları noktayla, T ours piskoposunun XIV. Louis’nin devlet aklıyla ida­ re edilen, dolayısıyla Kilise’nin m u tlak m onarşisine karşıt, özgül ve farklı bir politika gütm e hakkım K utsal K itap ’ta n elde ettiğini söylediği nokta arasında ne k a d ar büyük bir fark olduğunu görürsünüz. İm parato rluk artık ölm üştür. N ihayet, üçüncü olarak, M achiavelli ve politikacının ard ın d an devlet. (Bu konuyu çok kısa geçeceğim, çünkü gelecek sefer bundan daha uzun söz edeceğim). Elbette, adına devlet dediğim iz bütü n bu kurum ların 1580-1650 yıllarından kaldığını söylem ek saçm a olur. Devletin o sıralarda ortaya çıktı­ ğını söylem enin bir anlam ı y oktur. S onuçta, büyük o rd u lar F ransa’da daha I. François dönem inde o rtay a çıkar. A dalet [sistemi] daha da uzun zam andır m evcuttu. Yani bütün bu aygıtlar vardı. A ncak b u rad a önem li olan şey, baş­ ka bir şeye indirgenem eyecek, özgül ve gerçek tarihsel bir fenom en teşkil eden şey, devletin insanların düşünülm üş pratiklerine dahil olm aya başladığı an dır. Sorun, devletin hangi an d a, hangi koşullar ve biçim altında insanların bu bilinçli pratiklerinin içinde p rogram lanm aya, gelişmeye başladığıdır. Sorun, devletin hangi an d an itibaren düşünülm üş ve ortak laşa geliştirilmiş bir strate jiye dahil edildiği, bir bilgi ve analiz nesnesi haline geldiği, insanlar tarafından hangi andan itibaren çağrıldığı, arzulandığı, istendiği, sevildiği, ne zam andan itibaren on d an çekinildiği, nefret edildiğidir. Kısacası, kavram aya çalışm am ı/ gereken şey devletin insanların p ratik ve düşünce alanına bu biçim de girişidir. Benim size gösterm ek istediğim , d ah a doğrusu gösterm eye çalışacağım şey şu: Tem el bir politik mesele o larak devletin ortay a çıkışını, yönetimselli ğin tarihi gibi d ah a geniş bir tarihin içine ya da iktid ar pratiklerinin alanımı nasıl yerleştirebiliriz? İk tid ard an söz edildiği zam an, iktidarın içsel ve dairesel bir ontolojisinden başka bir şey yapılm adığını düşünenler olduğunu iyi bili yorum . Ben de şunu söylüyorum : Adını “ devlet” koydukları şeyin ontolojisi ni yapıp tarihin içerisinde böyle bir b ütünlük olu ştu ran lar, tam da devletten söz edenler, devletin tarihini, devletin gelişim inin, niyetlerinin tarihini yap.ııı lar değil mi? Peki ya devlet bir yönetim biçim inden başka bir şey değilse? IV ki ya devlet bir yönetimsellik tipinden haşk.ı bir şey değilse? I’ekı ya t.mı d.ı


devleti m eydana getiren şeyler, birbirlerinden çok farklı ve çoklu süreçlerden hareketle oluşup yavaş yavaş birbirlerine yapışan ve etki y aratan bu yönetim pratikleriyse? O zam an tarih içerisinde adına devlet denen şeyin, sivil to p lu ­ m un üzerinde bir tü r organizm a gibi gelişip yayılan bir soğuk canavar* olm a­ dığını teslim etm ek gerekir. B urada söz konusu olan nasıl olup da sivil bir toplum un, daha doğrusu basitçe yönetim selleştirilm iş bir toplum un 16. yüz­ yıldan itibaren adına “devlet” denen bu hem kırılgan hem de saplantıya d ö ­ nüşen şeyi nasıl m eydana getirdiğidir. A ncak devlet yalnızca yönetim in bir dönüm noktasıdır ve yönetim devletin aygıtı değildir. Ya da devlet yönetim ­ selliğin bir dönüm noktasıdır. B ugünlük bu k ad ar o halde. Gelecek sefer tam anlam ıyla devlet aklından söz edeceğim.

(*)

N ietzsche'nin B ö y le B u y u r d u Z e r d ü ş t eserinde devleti ta n ım la m a k için k ullandığı ifade. Bkz. “ Y e­ ni idol" kıylıklı hnlıinı - ç.n.


Devlet aklı (II): 17. yüzyıldaki tanımı ve temel özellikleri. - Devlet aklının gerektirdiği yeni tarihsel zamansallık modeli. - Devlet aklı­ nın pastoral yönetimden farklı özellikleri: (1) Selamet sorunu: Darbe teorisi (Naude). Zaruret, şiddet, teatrallik. - (2) İtaat sorunu. Bacon: Başkaldırı sorunları. Bacon ve Machiavelli arasındaki farklar. - (3) Hakikat sorunu: Prensin erdeminden devletin bilgisine. İstatistiğin doğuşu. Gizlilik sorunu. - Devlet sorununun doğduğu düşünümsel çerçeve. - Bu yeni sorunsalın içerisinde “nüfus” öğesinin varlığı/ yokluğu.

B

ugün sizlere çok hızlıca 16. yüzyıl sonu ile 17. yüzyıl başında “devlet a k lı”ndan ne anlaşıldığından söz etm ek istiyorum . Bunu yaparken, Pa-

lazzo’nunki gibi İtalyan m etinlerine, Bacon’ınki gibi İngiliz m etinlerine, F ran­ sız m etinlerine, h a tta geçen sefer bahsettiğim 1 ve bana çok önem li gözüken C hem nitz’in m etnine dayanacağım . D evlet aklından ne anlaşılıyor? Ö ncelik­ le Palazzo’nun 16. yüzyılın sonlarında ya da 17. yüzyılın ilk senelerinde İtal­ yanca yayınlanm ış m etninin iki üç sayfasına gönderm ede bulunacağım .2 U lu­ sal K ü tü p h an e’de 1606 tarihli, belki de birinci baskı olm ayan bir baskı var, ancak her du ru m d a Fransızca çeviri 1611 tarihli. Bu m etnin başlığı Yönetim ve Gerçek D evlet A kit Söylevi ve Palazzo d ah a ilk sayfalarda şöyle soruyor: “ A kıl” ve “devlet” derken neyi anlam alıyız? “A kıl” -b u n u n ne kad ar bayağı ve alışıldık anlam d a “ sk o lastik ” olduğunu göreceksiniz- “ ak ıl” nedir diye so ruyor. Akıl iki anlam da kullanılan bir kelim edir. Birinci anlam ında akıl \raısom ],

bir şeyin özünün tam am ı, o n u n b ütün parçalarının bütünlüğünü sağla­

yan şeydir, bir şeyi olu ştu ran farklı öğelerin arasındaki zorunlu ilişkidir.3 A n­ 1

Bkz. ö nceki d e rs (8 M a rt), s. 2 1 1 -2 1 2 .

2

G iovanni A n to n io Palazzo, Discorso del govem o e della ragion vera di Stato (G. B. Sottile, N apoli, 1604). Bu y azar h ak k ın d a, N a p o li’de b ir süre avukatlık yapm ış old u ğ u ve V ietri seny ö rü n ü n sek re terliğini yapm ış old u ğ u hariç neredeyse hiçbir şey bilinm em ektedir. K itabının iki Fransızca ve bir I a tince çevirisi m evcuttur: Discours du gouvem em ent et de la raison vraye d'Estat , çev. A drirn dc Vul lieres, D e Bellire, D ouai, 1611; Les politiques et vrays remedesaux vtces volontaires ıjuise comrtteHt e z cours et republiques, B. Bellere, D o u ai, 1662; N ovi discursus de gubemaculo et ve ra tta tm ratın n e nucleus, ab (lasparo Jantbesius , çev. C asp a ro Jan th esiu s, sum p tib u s G. Khcfıi, D.iii / ik, lf> 17.

3

A .g .e ., I . Bolum, î. Kısım (“ Devlet .ıklı üzerine” ), s. 13: “ Akıl genellikle bir fryııı o /u ol.ıı.ık k.ı bul edilir, bıı ıhı butun kısımların birliğinden menkul bir >cyııı bııtıın v.ırlıtfulır"


cak “a k ıl” ikinci bir anlam da daha kullanılır. Akıl öznel o larak şeylerin hak i­ katini tanım aya irin veren ruh gücüdür, yani tam da şeyi m eydana getiren farklı öğelerin bütünlüğü ve ilişkisidir. O halde akıl b ir bilgi aracıdır, ancak aynı zam anda istencin bildiği şeye göre kendisini ayarlam asını, yani şeylerin özüne göre kendisini ayarlam asını sağlayan şeydir.4 Yani akıl şeylerin özü­ d ü r, şeylerin akim ın/sebebinin* bilgisidir ve istencin şeylerin özünü takip et­ m esini sağlayan (onu buna bir ölçüde m ecbur eden) g ü çtü r.5 İşte bu “ a k ıl” kelimesinin tanım ı budur. Şimdi ise “ devlet” [etat] kelim esinin tanım ı. “E ta t” , der Palazzo, d ö rt anlam da anlaşılan bir kelim edir.6 İlk o larak bir “e ta t” bir d o m in u m , yani bir alandır. İkinci olarak, bir yargılam a alanıdır [juridiction], bir yasalar, k u ra l­ lar, team üller top lam ıd ır - o n u n kullanm adığı bir kelimeyi kullanarak söyler­ sem - bizim “ k u ru m ” diyeceğimiz şeydir, k u ru m lar toplam ıdır. Üçüncü o la­ rak, “e ta t” (burada çevirm eni tak ip ediyorum ) bir yaşam koşuludur, yani bir anlam da bireysel bir kon u m d u r, bir m eslektir: yargıçlık hali, bekârlık hali ya da dinî hal. N ihayet d ö rd ü n cü o larak , “e ta t” bir şeyin niteliğidir, harekete k arşıt olan du rm a du ru m u d u r. Bir “e ta t” bir şeyi tam am en hareketsiz kılmasa da -b u ra d a ayrıntıya girm iyorum , çü n k ü kimi hareketsizlikler aslında şe­ yin durm a haline karşıttır, çünkü gerçekten d urm a halinde olabilm ek için b a­ zı şeylerin hareket etmesi g erek ir-, bir şeyin olduğu gibi kalm asını sağlayan bir niteliktir. 4 (*) 5 6

A.g.e.: “D ahası, akıl ruhun bilişsel gücünü, yani şeylerin hakikatini duyup bilen ve istenci kendi edimlerinde doğru ve iyi idare eden şeyi ifade eder.” Fransızcadaki “ raison” sözcüğü, hem “akıl” hem de “sebep” anlam ına gelmektedir - yay. haz. A.g.e.: “Birinci anlam ında akıl, şeylerin özünün bütünüdür; ikinci anlam da ise bu şeylerin doğru bir kuralı, işlemlerimizin bir ölçüsüdür.” Ayrıca bkz. IV, 17, s. 363. A.g.e., 1, 2 (“ Cum huriyetin ve prenslerin durum u, yönetimin son ereği hakkında” ), s. 10-11 ve IV, 17 (“Devlet aklı hakkında” ), s. 362. İkinci metin ilkinden çok daha belirgin ve açık olduğu için, burada tam am ını veriyoruz: “Devlet (estat) kelimesi dört şeyi belirtmek için kullanılır, ilk olarak, içinde işlediği ve sınırlarını aşamayacağı alanın (dom inio) belirli bir bölüm ünü belirtir. İkinci ola­ rak estat, adına ‘devlet’ denen aynı yargılama alanını belirtir; prens de bunu sürekli muhafaza et­ meye, sağlam ve sabit kılmaya çalışır. Bu anlam da devlet, prensin sürekli ve sabit alanından başka bir şey değildir. Üçüncü olarak yaşam boyu sürecek bir yaşam tercihini belirtir; ya hiç evlenme­ mek, dindar olm ak ya da evlenmek; veya bir görev, zanaat ve alıştırm a seçimini belirtir ki bunun diğer adı derece ya da koşuldur. Bu seçime durum {estat) denir zira insan kendi kararlılığı için or­ taya konm uş olan bu akıl ve kuralları uygularken değişmez ve sürekli olmalıdır. N ihayet estat, h a­ reketin tersini oluşturan şeylerin bir niteliğine denir. Çünkü eksik şeylerin özelliği şimdi var olup sonra var olm am alarıdır, bir iyi bir kötü, şimdi bir nitelikte sonra bir başka nitelikte olm alarıdır, bunun sebebi de aynı şeylerin karşıtlığı ve farklılığıdır. Bunun tersine, barış aynı şeylerin bir dur­ gunluğu, mükemmelleşmesi ve kurulmasıdır; bunun sebebi de aynı ereğe doğru yönelmiş, haliha­ zırda mevcut birlikleri ve basitlikleridir. İşte şeyleri sağlam ve sürekli kılına özelliğine, bu durgun­ luğa estat denir.H


C um huriyet nedir? C um huriyet, kelim enin saydığım d ö rt anlam ında bir “e ta t”dır. C um huriyet öncelikle bir alan, bir to p ra k dem ektir. D aha son­ ra bir yasalar, k u rallar, team üller b ü tü n ü , bir yargılam a o rtam ı dem ektir. C um huriyet, bir hal değilse de bir haller b ü tü n ü d ü r, yani kendilerini payele­ riyle belirleyen kişilerin bir b ü tü n ü d ü r. N ih ay et cum huriyet, saydığımız bu üç şeyin, yani alan, yargılam a, k u ru m ya da kişilerin payelerinin istikrarıdır.7 Peki “a k ıl” kelim esinin nesnel ve öznel iki anlam ında “ devlet a k lı” denen şey nedir? N esnel o la ra k , “e ta t” kelim esinin d ö rt an lam ında cum hu­ riyetin bütünlü ğ ü n ü koru m ası için gerekli ve yeterli olan şeye “ devlet a k lı” denir. Ö rn ek o larak cu m huriyetin to p ra k veçhesini alalım . Eğer toprağın bir parçası, to p rağ ın içindeki bir şehir, onu savunan bir kale, o toprağın b ü tü n ­ lüğünün korun m ası için vazgeçilm ez önem de ise, bu öğenin, bu toprağın, bu to p ra k parçasının, bu şehirlerin devlet aklına dahil old u k ları söylenecektir.8 Peki şim di bu “a k ıl” kelim esinin öznel tarafını ele alırsak, neye “ devlet a k lı” diyeceğiz? Palazzo’yu alıntılıyorum : “ C u m h u riy et’in b ü tü n lü ğ ü n ü , esenliği­ ni veya barışını sağlam ak için bize gereken araçları tem in eden bir kural ya da bir sa n a t.”9 Bu form el tan ım , bu alışıldık anlam da skolastik tanım Palazzo ’ya özgü değildir, b ü tü n devlet aklı k u ram cıların d a b u lunur. Ben şimdi C hem nitz’in bir m etnini alıntılayacağım , çok d ah a geç dönem e ait bir m etin, zira 1647 tarih li.10 Bu m etinde C hem nitz devlet aklının ne olduğunu so rar ve şöyle cevaplar: “ Bu, yalnızca devletin bekasına, yükselm esine ve esenliğine yönelm esi gereken, en kolay ve hızlı araçların kullanım ını gerektiren, bütün kam usal iş, konsey ve tah ayyüllerde sahip olunm ası gereken bir politik d u ­ y arlılık tır.” 11 7

8

9

10 11

A.g.e., I, 2; IV, s. 18-21. A.g.e., I, 3, s. 13-14: “ tik olarak devlet aklı şeylerin, zanaatlar için gerekli olan her şeyin, cum huri­ yette m evcut tüm görevlerin bütün özüdür. Bu aklın betimlenmesi kimi örneklerle doğrulanabilir, çünkü bir il ya da kasaba eksilse, krallığın bir şatosu işgal edilse, onun özünün bütünlüğü bozul­ muş olur. O zam an da bizler onu tam am ına erdirmek için gereken araçları kullanmalıyız, bu kul­ lanım da devlet aklı için, yani onun bütünlüğü için yapılır.” A.g.e., s. 14: “Ancak öteki anlam a göre şöyle derim: devlet aklı, zanaatkar tarafından arzulanan ereğe ulaşmak için gereken araçları öğreten ve uygulayan bir kural ya da zanaattır. Bu tanım da yönetimle doğrulanır, zira cum huriyetin huzuru ve iyiliği için gereken araçları bize tanıtıp onların uygulanmasını öğreten o d u r.” Bu tarihlendirm e hakkında bkz. yukarıda s. 211, 24. not. B. Chemnitz, Interets des Princes d'Allemagne, 1712 baskısı, 1. cilt, s. 12 (Latince 1647 baskısı, s. 8). Birkaç sayfa önce, Chemnitz Palazzo’nun tanım ını (“devlet aklı herşeyi ölçmeyi sağlayan lıir kural ve bir düzeydir, şeyleri ulaşmaları gereken am aca taşır” ), devlet aklını kavram ak kim "I,w la genel ve fazla karanlık olm akla” eleştirir (A.g.e., s. 10; 1647 baskısı, ı. 6-7). O h.ılılr I m n.ıulı. C hrıun it/'iıı İmi ı.ııııını onayladığını söylerken, ancak İni terimin anl.ııııı h.ıkkmıl.ıkı .ık.ulrınık ı.ıı lışnıal.mıı ılıjııul.ı ılın.m lıır bakış açısından haklıdır.


Palazzo’nun C hem nitz ve başka devlet aklı kuram cıları tarafın d an da o naylanan bu tanım ının kendini hem en ele veren, son derece belirgin özellik­ leri olduğunu göreceksiniz. Ö ncelikle bu devlet aklı tanım ının içerisinde hiç­ bir şey devletten başka bir şeye gönderm e yapm az. Bir doğal düzene, bir d ü n ­ ya düzenine, doğanın tem el yasalarına, h a tta ilahi bir düzene yönelik hiçbir gönderm e yoktur. D evlet aklının tanım ında evrene, doğaya, ilahi düzene ait hiçbir şey bulunm az. İkinci olarak, bu devlet aklının esas o larak öz ile bilme arasındaki ilişki içerisinde eklem lendiğini görüyorsunuz. Devlet aklı, devletin bizzat özüdür, ancak aynı zam anda bu devlet aklının izleğini sürm eye ve ona itaat etmeye m üsaade eden bilgidir. Yani bu, p ratik yönüyle ve bilgi yönüyle bir sanattır. Ü çüncü o larak , devlet aklının esas olarak - “m u h afaz ak âr” diye­ cektim , “ m uhafaza ed en ” diyelim -, m uhafaza eden bir şey olduğunu g ö rü ­ yorsunuz. Bu devlet aklında söz konusu o lan, esas o larak devletin var olması ve bütünlüğü içerisinde m uhafaza edilmesi için (ve ihtiyaç halinde, bu b ü tü n ­ lük tehlikeye girdiğinde) gerekli ve yeterli olanı sap tam ak tır. Ancak bu devlet aklı hiçbir biçimde bir devletin d ö n ü şü m ü n ü n , h atta evrim inin ilkesi değildir. Gerçi burada “ a rtış” kelimesi vardır, ki buna birazdan değineceğim. Ancak bu artış sadece devleti halihazırda o lu ştu ran kimi özelliklerin m ükem m elleş­ mesi ve çoğalm asından ib arettir, hiç bir şekilde devletin dönüşüm ü değildir. O halde devlet aklı m uhafazakârdır. C hastelet m arkisinin 17. yüzyılın ikinci yarısında diyeceği gibi, söz konusu o lan “ adil bir o rta h ale” v arm ak tır.12 N i­ hayet -v e en belirleyici özellik de herhalde b u d u r- bu devlet aklında devlete nazaran öncel, dışsal ve hatta ardıl hiç bir erek olm adığını görürsünüz. Elbet­ te esenlikten söz edilecektir (bu C hem nitz’in m etninde m evcuttur).13 Elbette, başka m etinler de m u tlu lu k tan söz edecektir. A ncak bu esenlik, bu m utluluk, bu m ükem m elleşm e kim e atfedilm iştir? O nları neyle ilişkilendirm ek gerekir? T abii ki devletin kendisiyle. Aziz T h o m as’ın cum huriyetin ne o lduğundan, kraliyet yönetim inin ne oldu ğ u n d an nasıl söz ettiğini hatırlayın. K raliyet yö­ 12

13

Paul Hay, Chastelet markisi, Traite de la politigue de Frattce, 1677 baskısı, s. 13-14: “Politikanın araçları şunlardır: Dini kesin olarak takip etme, her şeye karşı adil olm a, bir devletten yoksulluğu ve zenginliği kovarak halkların zam anda sürekliliğini sağlama, orada devlette ve iyi bir ortalam a­ yı tuttu rm ak tır.” Foucault’nun daha yukarıda alıntıladığı 1712 çevirisi - “Bu, yalnızca devletin bekasına, yükselme­ sine ve esenliğine yönelmesi gereken, en kolay ve hızlı araçların kullanımını gerektiren, bütün ka­ musal iş, konsey ve tahayyüllerde sahip olunması gereken hir politik duyarlılıktır” (a.g.e., s. 1 2 )-, metnin Latince çevirisi ile uyuşmuyor. Latince metin devlet aklını, hir cum huriyetteki her karar ve edimin, cumhuriyetin selameti ve büyümesi yönündeki üstün amaca ulaşmak için, bir kurala uyar gihi uyması gereken politik hir bakış açısı olarak tanımlıyor. Burada en esen (feltaus) ve uygun araçların kullanılm asından soz ediliyor. O lı.ıldc “esenlik" Inır.uİa .ım.ıçl.ır.ı dcgıl .ımçlara aittir.


netim i dünyevi bir sanata bağlıydı, ancak kraliyet yönetim inin nihai hedefi insanların dünyevi k o n u m ların d an ve bu insani cum huriyetten çıkarak Tanrı neşesine ve sonsuz esenliğe kavuşabilm eleriydi. Yani sonuç olarak , Aziz Thom as’daki yönetm e sanatı, hükm etm e sanatı hep bu dünya-ötesi, devlet-ötesi am aca, h a tta cum huriyet-ötesi, “ kam usal şey” in dışındaki am aca eklem leni­ yordu - kam usal şeyin kendisi nihai o larak gelip bu am aca eklem leniyor­ d u .14 O ysa burad a durum hiç de böyle değildir. D evlet aklının ereği devletin kendisidir ve eğer burada bir m ükem m ellik, bir m utluluk, bir esenlik varsa bu ancak devletinki olabilir. K ıyam et günü y oktur. Son nokta yoktur. N ihai ve birleşik bir zam ansal örgütlenm eye benzer bir şey yoktur. Palazzo derhal bu itirazlard an söz eder - acaba b u nlar kendi kendine yaptığı itirazlar m ıdır, yoksa başka yerlerde karşılaştığı itirazlar mı? Fark et­ mez, bunların ilginç olm alarının sebebi, Palazzo’n u n şunu söylüyor olm ası­ dır: Eğer bu yönetim in, devlet aklını izleyen bu yönetim sanatının devlete ya­ bancı olan hiçbir ereği yoksa, eğer insanlara devletten başka hiçbir şey önerem iyorsak, devlet aklının hiçbir ereği yoksa, neticede b u ndan vazgeçemez m i­ yiz? in sanlar neden onlara devletin dışında ve kişisel olan hiçbir am aç sağla­ m ayan bir yönetim e ita a t etsinler? İkinci itiraz: D evlet aklının yalnızca m uha­ faza edici bir ereği, am acı o lduğuna ve bu am açlar devletin bizzat bekasına iç­ rek oldukların a göre, devlet akim ın yalnızca kimi d u ru m larda m eydana gele­ bilecek olan am a her zam an da m eydana gelmeyen bir kaza nedeniyle, devle­ tin varlığı tehlikeye girdiği zam an devreye girm esi gerekm ez mi? Başka bir ifadeyle, devlet akim ın, yönetim sanatının ve yönetim in kendisinin yalnızca bir hatayı düzeltm ek için ya da ani bir tehlikeyi önlem ek için devreye girmesi gerekm ez mi? Yani acaba, yalnızca kim i d ram atik anlarda devreye giren bir süreksiz yönetim ve devlet aklı olam az m ı?15 Buna Palazzo’un cevabı şudur: Kesinlikle olam az; cum huriyet, eğer devlet aklının kom uta ettiği bir yönetim tarafın d an her an k o runm azsa ayak ta kalam az. “C um huriyetin kendisi bir saat süresince dahi barış içinde kalm a becerisine ya da yeterliliğine sahip ol­ m az.” 16 Y önetim i ortak laşa ve düşünülm üş bir biçim de sağlayan devlet aklı

14

Bkz. önceki ders, s. 203-205.

15

G iovanni Antonio Palazzo, Discours du gouvem em ent, I, 5 (“Yönetimin gerekliliği ve nıükemmrl ligi hak k ın d a” ), s. 28-29.

16

A.g.e., s. 31: “Şimdi hu dünya savaşında prensimiz hizim Kaptanımız ve yol göstericimizılir, etim huriyetin ona sürekli ihtiyacı vardır, zira düzeltilmesi gereken felaket yobuzlukl.tr soım ı/ıluı Cum huriyetin sahip olduğu sağlığı hüyük hir titizlikle koruması gerekmrseydı, Inıtım Inııtl.u m u az gelirdi, /im oîcki türlü olursa insanların ılıı/cnsi/ligi o k.ul.tr h /l.ı olıır kı, ctınthııı ly r i ı ı ı krntlı si hır H.ütl sm rM iur tl.ılıı h.ırış idindi* k.ılııı.ı hrırrısınc ya d.t yrtrrlılıtfmr vılııp olm.ı/


nın belirli bir etkinliği, h er an, her n o k tad a, her yerde hâzır ve nâzır olm azsa, cum huriyet ayakta kalam az - insan doğasının zayıflığı, insanların kötülüğü durum un böyle olm asına yol açar. Y ani sürekli ve her an bir yönetim olm ası gerekir: C um huriyetin sürekli yaratım edim i olarak yönetim . Bana öyle geliyor ki, Palazzo’nun devlet aklı tanım ındaki bu genel tem a birkaç açıdan önem li. Ben yalnızca bir tanesini ele alacağım , yani şunu: Bu devlet aklı analiziyle birlikte, O rtaçağ ’da, h atta R önesans’ta bile düşünceye egemen olmuş zam an anlayışına n azaran kendine has nitelikleri olan bir ta ri­ hi ve politik zam an anlayışı ortaya çıkıyor. Z ira tam da burada sonu olm ayan, hem sürekli hem de m uhafaza edici olan bir yönetim e ait bir zam an var. O hal­ de birinci olarak burad a köken sorunu, temel sorunu, m eşruluk ve hanedan sorunu yok. H a tta M achiavelli’nin ortaya koyduğu sorun, yani iktidarın ele geçiriliş biçimine göre nasıl bir yönetim kurulacağı sorunu -z ira iktidar m iras yoluyla, gaspla ya da fetihle ele geçirildiğinde aynı biçim de bir yönetim k u ru ­ lam a z-17 artık ortaya çıkm az ya da ancak ikincil biçimde ortaya çıkar. Y öne­ tim sanatı ve devlet aklı artık bir köken sorunu koym az ortaya. A rtık içinde olduğum uz şey yönetim dir; daha şim diden devlet aklına, devlete dahilizdir. İkinci o larak , yönetim sanatını d önüştürm ek için uygun olabilecek hiç­ bir köken noktası olm am ası bir yana, bir nihai n o k ta sorunu da ortay a k o n ­ m am alıdır. H erhalde ikinci n o k ta birincisinden daha önem lidir. Yani d e v le tdevlet aklı ve devlet aklının kom uta ettiği y ö n etim - bireylerin selam etine k a­ rışm am alıdır. D evlet tarih in sonunu, bir tam am lanışı, tarihin zam anıyla son­ suzluğun birbirlerine eklem lenecekleri bir noktayı a ram ak duru m u n d a değil­ dir. Dolayısıyla O rta ç a ğ ’ın dinî ve tarihsel perspektiflerine hükm etm iş olan son İm parato rlu k rüyasına benzer hiçbir şey y o k tu r b urada. O rtaça ğ ’da hâlâ bir n o k tada birleşik olm ası gereken bir zam andaydık, yani İm paratorluğun evrensel zam an ı (ki bu b ü tü n fa rk la rın silineceği b ir zam an) o lac ak tı ve İsa’nın dönüşünü bildiren ve sahneleyen de bu İm p arato rluk olacaktı. İm pa­ ra to rlu k , son İm p a ra to rlu k , evrensel İm p a ra to rlu k (Sezar’ların ya da Kilise’nin im paratorluğu olm ası fark etmez) son tahlilde O rta ç ağ ’ın bakış açısını belirleyen bir şeydi - bu anlam da da sınırsız bir yönetim yoktu. Z am an ın için­ de sınırsızca tek rar etm eye m ahkûm krallık ya da devlet yoktu. Şimdi ise te r­ sine, tarihin zam anının sınırsız olduğu bir bakış açısında bulunuyoruz. Bu, sonu ya da vadesi öngörülm eyen bir yönetim selliğin sınırsızlığıdır. Politika sanatının bu sınırsızlık özelliğinden ö tü rü , ucu açık bir tarihselliğin içindeyiz.

17

Bkz. Prens, bölüm 11-V11.


Bana öyle geliyor ki nihai İm p arato rlu k fikrinin yerini alacak şey, sü­ rekli barış fikridir - tabii geri d ö n ü p ele alacağım ız b irtakım öğeler ışığındı) düzeltm em izin gerekebileceği bir fikir bu. N ih ai İm p a ra to rlu k O rta ça ğ ’da b ütün krallıkların ve tekilliklerin tek bir hüküm ranlık biçim inde birleşm esi­ dir; ancak evrensel barış fikri -O rta ç a ğ ’da dahi var olan ancak nihai İm para­ to rlu k veya Kilise’nin İm p arato rlu ğ u n u n veçhelerinden biri olarak var olan bu fik ir-, devletler olarak kalacak devletler arasında kurulacağı hayal edilen bir ilişkidir. Yani evrensel barış, dünyevi ya da ruhani bir im paratorluktaki bir bütünleşm enin sonucu olm ayacaktır, eğer işler yolunda giderse farklı dev letlerin, araların d an biri ötekiler üzerine tah ak k ü m kurm aksızın bir arada var olm alarının bir biçimi o lacaktır. Evrensel barış, çoğulluğun içinde ve çoğul luk tarafın d an , dengeli bir çoğulluk tarafın d an kazanılan istikrardır - dolayı­ sıyla nihai bir İm p arato rlu k fikrinden son derece farklıdır. Ayrıca bu sınırsız yönetim sellik fikri d ah a so n ra ilerleme fikriyle, insanların m utluluğundaki ilerleme fikriyle düzeltilecektir. A ncak bu, devlet aklının tüm bu analizinde yokluğunu fark edeceğimiz bir şeyi, nüfus fikrini gündem e getiren başka bir meseledir. Şimdi, devlet aklı fikrinin genel ufkunu biraz d ah a iyi belirleyebilmek için, insanların yönetim i meselesinin kimi özelliklerini pastorallik sanatı iizırinden değil, devlet aklı üzerinden tartışacağım . Ve burada da, her şeyi kap sayan bir analiz yapm ak yerine kimi - “so n d ajlar” diyecektim am a bu köııı bir kelim e- kesitlere d ik k at çekeceğim: Devlet aklını, pastoralliğin analizimle karşım ıza çıkan kimi tem alara, yani selam et, itaat ve h ak ik at tem alarına ban layarak yapacağım bunu. D evlet akim ın selam eti düşünm e ve analiz etm e biçimini incelemek içııı belirli bir örneği, yani darbe [coup d ’Etat] kuram ı örneğini ele alacağım . Dar be kavram ı 17. yüzyıl so n u n d a çok önem li bir kavram dır, zira tam am en bu k onuya ayrılm ış k itap lar bulm ak m ü m kündür. Ö rneğin N au d e 1639’da Dar beler Üzerine Politik M ülahazalar18 eserini yayınlam ıştır. Birkaç sene evvel, Sirm ond’un d ah a kavgacı ve d o ğ ru d an olaylara değinen bir m etni yayınlan m ıştır: XI II . L o u is’tıin D arbesi19 - bu da aslında XIII. Louis’ye hiç de kaı&ı değildir, tam tersine... Z ira 17. yüzyıl başında “ d a rb e ” kelimesi hinlerinin devleti, onu o ana dek ellerinde b u lu n d u ran başka birilerinin elinden çekip ,ıl 18 19

Bkz. önceki ders, ı. 217, not 40. Jenıı Sirmnıul İ64V), \je tlaup d'hlstat de l.outs XIII, l’.ırıs, İ M İ . Hkz I d ’f tiit f t / W « r v /u>lıfufi4rt s. 2 2 6 - 2 2 7 v r r n 'ir y .ı/ıl.m H n uı'il

llııu n ,

h ıı k ıl.ıp , I l.ıy <iıı ( h .ıs iı İri u t . ıl ın d ın I l ı H ' n

ı h r f r % e t ftu*ı r* ( u m r ıc r ıv r <1 İ l I n U n t r \

l\ ı

I (ı M | ın r t m n ın İm (m i^ jm iIii


ması anlam ına gelmez. D arbe bam başka bir şeydir. Peki 17. yüzyıl başındaki bu politik düşüncede darbe neye denir? Bu, öncelikle yasaların ve yasallığm askıya alınm asıdır. D arbe, kam u h u k u k u n u aşan şeydir. Excessus iuris com mutıis, der N au d e.20 Ya da kam u h u k u k u n a aykırı olağanüstü bir edim dir bu edim kendi içinde hiçbir düzene ya da adalet biçimine uym az.21 A caba bu yönüyle darbe devlet aklına yabancı bir şey m idir? D evlet aklı açısından bir istisna mı teşkil eder? Kesinlikle hayır. Ç ünkü devlet aklının kendisi -v e sanı­ rım bu iyi anlaşılm ası gereken temel bir n o k ta d ır- hiç bir şekilde bir yasallık veya m eşruluk sistemiyle türdeş değildir. D evlet aklı nedir? Ö rneğin C hem ­ nitz şöyle der: devlet aklı, “ne tü rd en olurlarsa olsunlar, kam usal, özel, temel b ü tün yasaların ” dışında kalm aya izin veren bir şeydir.22 Devlet aklı “yasa­ lar uyarınca kom uta etm em elidir” , yeri geldiğinde “ yasalara kom uta etm eli­ dir ve bu yasalar cum huriyetin o anki haline uym alıdır.” 23 Yani darbe, dev­ let aklına nazaran bir kopuş teşkil etm ez. Tersine, devlet aklının genel biçim i­ ne, genel ufkuna tam o larak yakışan bir öğe, bir olay, bir yapıp etm e biçim i­ dir, yani yasaları aşan ya da yasalara tab i olm ayan bir şeydir. Peki darbe meselesini bu denli özgül hale getiren ve o n u devlet aklının tezahürlerinden yalnızca biri o lm ak tan çıkaran şey nedir? Doğası gereği yasa­ lar karşısında boyun eğmeyen devlet aklı, tem el işleyişi içerisinde kam usal, özel, temel yasaların dışında kalan devlet aklı, olağan halinde yasalara saygı gösterir. Pozitif, ahlaki, doğal, ilahi yasalar kendisinden d ah a güçlü o ld u k la­ 20

21

22

23

G. Naude, Considerations politiques sur les coups d'f.tdt, 1667, bölüm 2, s. 93 ve 103. Bkz. E. T huau, Raison d ’fi.tat et Pensee politique, s. 324. N aude darbeler konusunda, Botero’nun devlet aklı tanım ına karşıt olan (“ onu excessum juris com m unis propter bonum com m une [kamu huku­ kunun kamu yararı sebebiyle aşılması] olarak tanım layanlara pek iltimas etm em ” ) ;u tanım ı verir: “ Darbeler, m aksimlere ve devlet aklına verdiğimiz aynı tanım a uyabilirler, u t sint excessus juris com m unis propter bonum com m une Bu tanım da Scipion Am m irato’dan (1531-1600) alınm ış­ tır: Discorsi sopra C om elio Tacito, Fiorenza, G. G iunti, 1594, XII, 1; Fransızca çeviri: Discours politiques et mihtaires sur C. Tacite, çev. L. Melliet (Jacques Caillove, Rouen, VI, 7, s. 338: “ Dev­ let aklı sıradan Akıl/Sepeblere, kam u yararı ya da daha evrensel ve büyük bir akıl adına bir karşı çıkıştır.” G. Naude, Considerations politiques, s. 103, önceki notta alıntılanan Latince tanım dan hemen sonra: “Kendimi Fransızca olarak biraz daha açık ifade edersem, [darbeleri şu şekilde tanım larım:] Darbeler, prenslerin um utsuz gibi görünen zor işler söz konusu olduğunda, kam u hukukuna karşı ve herhangi bir adalet biçimine ya da düzenine uymaksızın, kam u yararı adına özel çıkarlara m ü­ racaat ederek icra etmek zorunda kaldıkları olağanüstü eylemlerdir.” Bkz. E. T huau, a.g.e., s. 324. B. Chemnitz, Interets des Princes d ’Allemagne, cilt 1, s. 25-26: “ Devlet aklı sözünü ettiğimiz sınır­ larla [din, sadakat, doğal dürüstlük ve adalet] çevrilidir ve başka hiçbir sınır tanımaz: Kamu ya­ saları, temel ve özel yasalar, hiçbir türdeki hiçbir yasa onu bağlamaz; ve söz konusu olan devleti kurtarm ak olunca, devlet aklı onlardan kendisini kurtarabilir.'' A.g.e.. s. 26: “ Yasalar uyarınca hükmetmek değil, yasalara hükm etm ek gerekir, zira devlet yasa­ lara değil, yasalar C um huriyet'in bugunkü h.ılınc uymalıdır."


rı için onların önünde eğildiği anlam ına gelmez bu; devlet ancak istediği ölçü­ de, yasaları kendi o y u n u n u n bir parçası gibi gördüğü ölçüde, o n lara saygı gösterir. Devlet aklı zaten bu yasalara n azaran tem eldir, ancak olağan oyunu içinde onları kullanır, çünkü bunu gerekli ya da faydalı g örür. A ncak devlet aklının artık bu yasaları kullanam ayacağı, zira acil bir olay, bir zaruret nede­ niyle bu yasalardan k u rtulm ası gereken an lar vardır. N e adına olu r bu? Dev­ letin selam eti adına. D evletin kendisine d air ortay a koyduğu bu zaruret, dev­ let aklını o ana k ad ar tanıdığı ve kendi o yununda kullandığı m edeni, ahlaki, doğal kanunları çiğnemeye sevk eder. Devletin kendisinin zaruri oluşu, aciliyeti, selam et ihtiyacı bu doğal yasaların oyununu dışlar ve yalnızca devletin kendisiyle zaru ret ve selam et açışından kurduğu bir ilişkiyi üretir. Devlet ken­ disi üzerinde hızlı ve kuralsız bir biçim de, beklem eden, aciliyet ve zaruret için­ de, d ram atik bir biçimde eylem de bulunur: D arbe işte budur. D arbe, binleri­ nin başka birileri aleyhine devleti ele geçirmesi değildir. D arbe, devletin ken­ di kendisini ortay a koym asıdır. Devlet aklının olum lanm asıdır - devleti k u r­ tarm ak için ne gerekiyorsa yapılm ası gerektiğini, devletin her durum da k u r­ tarılm ası gerektiğini olum layan devlet aklının olum lanm ası. O halde darbe, devlet aklının olum lanm ası ve devletin kendi kendisini ortaya koym asıdır. Devlet kavram ına dair bu araştırm ad a önem arz eden bir dizi öğe var. Ö ncelikle bu zaruret kavram ı. D evletin yasadan üstün bir zarureti var. Ya da şöyle söyleyelim: A dına “devlet ak lı” denen, devlete has olan bu aklın yasası, devletin selam etinin her tü r başka şeyden d ah a önem li olm asıdır. Aslında bir yasa olm ayan bu tem el yasa, bu zaru ret yasası, her tü r doğal hukuku aşar, kuram cıların “ ilahi y asa” dem eye dillerinin varm adığı h u k u k u , yani bizzat T an rı’nın buyruklarıyla o rtay a konm uş h ukuku aşar. F akat kuram cılar b irta­ kım şeylerin üzerini örtm ek için bu yasanın “ felsefi” olduğunu söylerler, an ­ cak N au d e şunu belirtir: D arbe “doğal, evrensel, asil ve felsefi bir ad alete” - “ asil” kelimesi burad a iro n ik tir ve “ felsefi” kelimesi de başka bir şeye gön­ derm e y a p a r- tabi değildir; darbe, “ devletin zaruretine bağlı olan yapay, özel, politik bir ad alete”24 tabidir. D olayısıyla politika, bir m eşruluğa ya da bir 24

G. N aude, Considerations politıques, bölüm 5, s. 324-325. Bu bölüm , bakanın güç ve temkinle birlikte ikinci erdemi olan adalet hakkındadır: “ Bu doğal, evrensel, soylu ve felsefi adalet, dünyu işlerinde kimi zam an kullanışsızdır; burada veri juris germanaeque justitiae solidam & expretuım effigiem nullam tenemus, utnbria & ımagımbus utim ur [gerçek hukuk ve adalet hakkında hiçbiı sağlam ve gerçek modele sahip değiliz, onların ancak gölgelerini görürüz|, kentlerin ve devirtirim ihtiyaçlarına uygun olarak yapay, özel, politik olandan faydalanmak gerekir, zira yasa, tıpkı I r» bos kaidelerinin insanların ve halkın zayıflıklarına uyması gibi, farklı /.anlatılarda f.ırklı kı>ılrrc vr ışlrrr ııyaıak kadar esnektir." Bkz. K. T huau, Ratstm d / tat et Vvttsee /><»///»./ı/r, ». 12 l. Uıı ıf»ul< nrrn lry « r ı.ıııı.ıııırıı ( lu rrn n ’un De la sagetse ( IfıOI, l aymıl, l\ırı», l ‘*Nh III, S, • <»,’<*) rkrıııulrtı


yasalar sistemine dahil olm ası gereken bir şey değildir. P olitika, zaruretle ilgi­ li bir şeydir. 17. yüzyıl başındaki politik m etinlerde zaruretin bir tü r, felsefe­ si değil am a, nasıl diyelim... Bir tü r övgüsü, yüceltilm esi vardır. Ö rneğin Le Bret gibi birisi şöyle der - o dönem in bilimsel düşüncesine göre çok şaşırtıcı, bu bilimsel düşünceyle d o ğ ru d an çatışm a içindeki bir şeydir b u -: “ Z aru retin gücü o kadar yüksektir ki, dünyada geri alınam az k ararnam elerinin sağlam ­ lığından başka kutsal hiç bir şeyi olm adığından, h ü k ü m ran bir tanrıça gibi ilahi ve insani her şeyi kendi gücünün kolları altına alır. Z aru re t yasaları sus­ tu rur. Z aru re t, herkesin kendisine ita a t etm esi am acıyla tüm ayrıcalıkları o r­ ta d a n k a ld ırır.” 25 Y ani, b u ra d a yasallıkla ilişkisi içinde y ö n etim /hüküm et değil, zaruretle ilişkisi açısından devlet söz konusudur. İkinci önem li kavram , elbette şiddet kavram ıdır. Z ira darbenin doğa­ sında şiddetli olm ak vardır. D evlet aklı sıradan, alışılmış icrası içerisinde şid­ det içermez, çünkü iradi bir şekilde kendisine çerçeve ve biçim olarak yasala­ rı alır. Ancak zaruret gerekli kıldığında, devlet aklı d arb e haline gelir ve o a n ­ da şiddetlidir. Şiddetlidir, yani k u rb an etm ek, sak at bırakm ak, haksızlık et­ m ek, haksız ve cani olm ak zorundadır. Bu da, bildiğiniz gibi, her bir kişinin selam etinin herkesin selam eti olduğu, herkesin selam etinin de her bir kişinin selam eti olduğu şeklindeki p asto ral tem an ın tam o la ra k zıddıdır. B undan böyle devlet aklı pastoralliğinin bir seçim pastoralliği, bir dışlam a pastoralliği, birilerinin b ütün uğruna feda edildiği, birilerinin devlete feda edildiği bir p asto rallik o ld u ğ u n u g ö rü y o ru z. C h a rro n , N a u d e ’nin de te k ra r ettiği bir cüm lede şöyle diyordu: “ Büyük şeylerin hakkını verm ek için bazen küçük şeylerden vazgeçmek gerek ir.” 26 C hem nitz ise, C harlem agne’ın Saksonlarla savaşıp onların to p rak ların ı işgal etm esini, darbelerin zaruri şiddetinin güzel bir örneği o larak verir. C hem nitz, C harlem ag n e’ın Saksonların isyanını ve hareketlerini engellem ek için hâkim ler atadığını ve bu hâkim lerin ilk özelliği­

25

26

alınmıştır - bu konuda bkz. A. M. Battista, “ M orale “ privee” et utilitarisme politique en France, au XVIIe” (1975), C. Lazzeri ve D. Reynie, Le Pouvoir et la raison d ’Ûtat içinde, “ Recherches politiques", PUF, Paris, 1992, s. 218-219. Cardın Le Bret (1558-1655), D e la souverainete du roi, de son dom aine et de sa couronne (Pa­ ris, 1632); bkz. E. T huau, Raison d ’İitat et Pensee politique, s. 275-278; alıntı için bkz. s. 396 (Bu alıntı şu kaynaktan alınmıştır: R. von Albertini, Das politische D enken in Frankreich zur Z eit Richelieus, Giessen, Bruhl, 1951, s. 181). G. N aude, Considerations politiques, Bölüm 1, s. 15, (yeniden basım, 1988, s. 76): “ Birçokları iyi ve her şeyden haberi olan prensin yalnızca yasalar uyarınca kom uta etmemesini, zaruret halinde yasalara dahi kom uta etmesini ister. C haron’a göre, büyük şeylerin hakkını vermek için, kimi za­ m an küçük şeylerden vazgeçmek gerekir; büyük ölçekte adil olabilmek için detay düzeyinde hak­ sızlık yapılabilir” . Bkz. E. T huau, Raison d'Ğtat et Pensee politique, s. 323. ( lı.ırron .ilintisi De la sagesse'deıı alınmıştır.


nin halkın bilmediği insanlar arasın d an seçilmeleri olduğunu söyler - öyle ki, sizi kim in yargıladığını bilm iyorsunuz. İkinci o larak , bu hâkim ler yargılarını verirken bilgi sahibi değildirler, yani hüküm verdikleri insanın neyle suçlandı­ ğını bilmezler. Ü çüncü o larak , bu insanların yargılanm aları m ahkem e biçim i­ ni taşım az, yani hiçbir adli ritüel y o k tu r b urada. C hem nitz’in bunu söylem e­ sinin anlam ı şudur: C harlem agne Saksonlara katiller yollam ıştır ve bunlar is­ tedikleri kişiyi istedikleri gibi, neden öldürdüklerini söylem eden öldürürler. Kimi öldürm eleri gerekir peki? Devleti ve kam u n u n sükûnetini bozan kişile­ ri. Bu tarihsel an d a beliren, çok özel boyutlar alan, çok önem li bir kavram ol­ duğu için analizi yapılm ası gereken “ devlet suçu” fikri burada ortaya çıkar. Elbette, der C hem nitz, C harlem agne’ın yaptığı bu darbede kimi adaletsizlik­ ler olm uştur, m asum insanlar m ahkûm edilm iştir, ancak bu sistem çok uzun sürm edi ve Saksonların kızgınlığı çok büyük olm adı.27 Y ani darbe, şiddetli­ dir. N asıl darb e devlet aklının bir tezahüründen başka bir şey değilse, en azın­ dan devlet söz konusu olduğu zam an da akıl ile şiddet arasında hiçbir tezat olm adığı fikrine varırız. H a tta diyebiliriz ki devletin şiddeti, yalnızca kendi aklının şiddetli bir tezah ü rü n d en ibarettir. Bir karşıtlık kurarsak -k i bunu, eğer G enet’nin geçtiğimiz Eylül ayında L e M o n d e ’da yayınlanan yazısını o k u ­ duysanız hem en an lay acak sın ız-,28 17. yüzyılın ilk yarısında, Richelieu za­ m an ın d a yazılm ış an o n im bir m etinde şöyle dendiğini görüyoruz: Şiddetle 27 B. Chem nitz, Interets des Princes d ’Allem agne, cilt 1, s. 27-28: “ Bu insanların zaman zaman ad a­ letsiz oldukları doğrudur ve suçluları bu şekilde cezalandırm ak çok da doğru değildir; zira suçlula­ rın yanında m asum lar da yanar: Bu âdet de zaten çok uzun süre devam etmemiştir, yalnızca Saksonların ancak bu kadar olağanüstü bir yolla başarılabilecek şiddetine karşı kullanıldığı süre bo­ yunca geçerli olm uştur.” 28 J. Genet, “ Violence et b rutalite” (“Rote Armee Fraktion” hakkında), Le M onde, sayı 1 0 1 3 7 ,2 Ey­ lül 1977, s. 1-2. Yazının daha başında “yaşam ile şiddetin neredeyse eş anlamlı olduğunu” söyle yen Genet, şöyle yazıyordu: “G addarlığın (brutalite) kendisi, şiddete karşı yürütülen kam panya­ dır. Kaba kuvvet ne kadar büyük olursa, bu kam panya ne kadar aşağılık olursa, şiddet de o ka­ dar gerekli ve önemli hale gelir. Kaba kuvvet ne kadar yaralayıcı olursa, yaşam demek olan şiddet de o denli takepkâr olur, kahram anlığa dek varabilir.” Makalesinin son kısmını şöyle bağlıyor­ du: “Andreas Baader’e, Ulrike M einhof’a, H olgar M eine’ye, genel olarak RAF’a şunu borçluyuz: Bize insanların kaba kuvvetinin hakkından ancak şiddetle gelinebileceğini, yalnızca sözleriyle de ğil eylemleriyle de, hapishanenin içinde ve dışında gösterdiler.” Foucault’nun bu metne gönderme yapması ilginçtir, zira bu ifadeler Mayıs 68 sonrasında ortaya çıkmış, meleksi, ruhani ve hüm aniıt olarak nitelendirilen “ küstah solculara” karşı - “ kahram anlık, diyor Genet, her militanın harcı dr ğildir”- terörizm in bir savunusuym uş gibi gözükebilir (“ bu ‘terörizm ’ kelimesi aslında daha ziya de burjuva toplum unun kaba kuvvetine uygulanm alıdır"). Oysa Foucault, 1977’den itibaren her tür terörist eylem biçimine karşı olduğunu açıkça ifade etmişti. (Daha sonraları Claude M a ıım ı'n “Terörizmi ve kan dökülmesini kabul etm iyordum , Baadrr ve çetesini de uıuyl.ım ıynrdunı" ılıyr ırk tı. Hkz. ( M .ıurı.u, l.rs Trm /ıs ınınıohılr, cılı IX, (ıra s v t, l’.ıru, %. IKK; jlınlıUy.ııı l> l'Tibon, Mu h r l Nimi ıjı*//, l’l.ıınııı.ırıoıı, l'.ırıs, i, 27(ı.


gaddarlık [brutalite] arasında ayrım yapm ak gerekir, zira gaddarlık “sadece özel kişilerin kaprisleri so n u cu ” m eydana gelen şiddet eylem idir, oysa “ bilge­ lerin bir arada y ap tık ları” şiddet eylemlerine darbe denir.29 Bossuet de gad­ darlıkla şiddet arasındaki bu karşıtlığı derhal benim ser ve G enet bunu tersine çevirerek 17. yüzyıl kuram cılarının gaddarlık dediği şeye şiddet, devlet şidde­ tine ise gaddarlık der. Z aru ret ve şiddetin ard ın d an önem li üçüncü bir k avram da, öyle sanı­ yorum ki darbenin zorunlu olarak teatral oluşudur. G erçekten de bir darbe, devlet aklının aniden o rtaya çıkan olum lanm ası o larak derhal tanınm alıdır. Yani onu haklılaştıran zaru ret yüceltilerek, gerçek özellikleriyle hem en kendi­ sini belli etmelidir. Elbette, d arbe başarm ak için bir gizlilik payı öngörür. A n­ cak insanların rızasını alm ak için, zorunlu o larak bağlı bulunduğu yasaların askıya alınm ası onun aleyhine çalışm asın diye, darbenin uluorta yapılm ası ve uluorta yapılırken de kendisini m eydana getiren devlet aklını bizzat ortaya çıktığı sahneye koym ası gerekir. D arbe, elbette usullerini ve yapılm a yollarını gizlemelidir, ancak etkileri ve onu ayakta tu ta n sebeplerle birlikte gösterişli bir biçimde belirm elidir de. D arbenin bir şekilde sahneye konulm ası gerekli­ liği de buradan kaynaklanır. Bunu o zam anın politik pratiğinde, örneğin Dupes günlerinde,30 prensin tu tu k la n m a sın d a ,31 F o u q u et’nin hapse atılm asın­ d a 32 buluruz. B ütün b u n lar darbeyi, hükü m ran ın , devlet aklının birdenbire belirişini, devlet aklının m eşruluk üzerindeki ağırlığını en açık bir biçim de o r­ taya koym asının bir yolu haline getirir. B urada m arjinal gibi görünse de aslında bir o k ad ar önem li olan bir başka mesele olduğunu düşünüyorum : Politikadaki teatral pratik ya da dev­ let aklının teatral pratiği meselesi. T iy atro , yani bu tiyatrolaştırm a, bu teatral pratik devletin, devlet iktidarının temsilcisi o larak h ü k ü m ranın tezahürünün bir kipi olm alıdır. Ayrıca sanıyorum ki kraliyet törenlerinin -ö rn e ğ in kralın 29

30

31 32

La Verite prononçant ses oracles sans flatteries, alıntılayan E. T huau, Raison d'Ûtat et Pensee polıttque, s. 395: “Şiddet özel bir kişinin kaprisi sonucu uygulandığında gaddarlık olur; bilgelerce ya­ pıldığında ise devlet darbesidir.” 11 Kasım 1630’da, Richelieu’nün “D upes” (“saftirikler” ] adı verilen muhalifleri zafer kazandık­ larım sanmışlardı, fakat durum hiç de böyle değildi. H asta olan XIII. Louis, aralarında ittifak ku r­ muş olan M arie de M edicis, G aston d ’O rleans ve Anne d'A utriche’e kardinali uzaklaştıracağı sö­ zünü vermiş, ancak onunla Versaillles’da görüştükten sonra fikir değiştirmiş ve düşm anlarını ona teslim etmiştir. 1649’daki Rueil barışının ardından Fronde üyeleriyle yakınlaşmak isteyen Conde prensinin tutuk­ lanmasına gönderm e yapılıyor. 1661’de, 1653’ten beri vergi denetçisi olan Nicolas Fouquet (1615-1680?) çok önemli bir servet elde etmişti. Yolsuzlukla suçlanan Fouqurt, uzun ve hukuksuzlukkırl.ı Irkrlrnıuıy hır il.iv.inin ar­ dından Pigncml /imlanın.! h.ıpscıiıkiı.


kutsanm asınd an taç giymesine, şehre giriş yapm asından h ü küm ranın cenaze sine dek, h ü k ü m ran ın dini özelliğini o rtay a koyan ve iktidarını teolojiyle dini iktidara eklem leyen bu geleneksel kraliyet tö ren lerin in - karşıtı olarak, krallı ğın kendini gösterm ek ve cisim leşm ek istediği m odern tiyatroyu düşünebiliri/ ve h ü k üm ranın bizzat kendisinin darbe yapm ası bunun en önem li tezahürle rinden biridir. Yani burada politik bir tiy atro n u n ve bunun öteki yüzü olarak tiy atro n u n işleyişinin, terim in gerçek anlam ında politik tem silin ve özellikle darbe tem silinin ayrıcalıklı yeri o larak belirdiğini görüyoruz. Son kertede, Shakespeare’in tarihsel tiy atro su n u n bir parçası tam da d arbe tiyatrosııdııı C orneille’e, h a tta R acine’e bakın, b u n lar düpedüz d arbe tem sillerdir; belki bi raz abartıyorum am a sıklıkla, neredeyse her zam an darbe tem silleridir bıııı lar. A n d ro m a q u e ,33 A th a lie ,34 h a tta Bere nice35 d arb e tem silleridir. Klasik tiy a tro bence tem el o larak d arb e tem ası etrafın d a d ü zen lenm iştir.36 Tıpkı politikada devlet aklının bir tü r teatrallikle kendini o rtay a koym ası gibi, tı y a tro da bu devlet aklının, darb en in d ra m a tik , yoğun ve şiddetli biçimiyle temsil edilişi etrafında düzenlenir. Ve XIV. L ouis’nin örgütlediği haliyle saray [la cour], tam da devlet aklının entrik alarla, ihanetlerle, seçimler, dışlam al.ıı, sürgünlerle tiyatrolaştığı yerdir; saray ayrıca tiy a tro n u n devletin kendisini temsil ettiği bir yerdir. Kısaca şöyle diyebiliriz: Evrenin neredeyse im paratorluğu çağrışın.m birliğinin dağıldığı, doğanın d ram d an , olaydan, trajik olan dan k u rtu ld u ^ ı hıı çağda, politika düzeninde başka bir şeyin, buna ters bir şeyin m eydana

g e ld i

ğini düşünüyorum . 17. yüzyılda, din savaşlarının so nunda -ta m da büyiik .nı laşm alardan, A vrupa’daki büyük denge arayışlarından sonraki O tuz Yıl S.ı vaşları d ö n em in d e - yeni bir tarihsel perspektif açılır: Sınırsız bir yönetimsel lik perspektifi, sonu veya vadesi olm ayan devletin sürekliliği perspektilı. Sn nu olm adığı için um udu da olm ayan bir tarihe yazgılı, kesintili birtakım

dev

letler belirir; yasasını h an ed an a ya da dine dayalı bir m eşruiyetten alan hıı .1 k lın değil, planlanm ış olsalar bile her zam an riskli olan darbelerde karşı k.ı 1 >1 ya geleceği zaru retten alan bir aklın düzenlediği devletlerdir bunlar. D evin, devlet aklı, zaruret, riskli darbe... İşte p olitika ve tarih in yeni trajik utkunu o luştu ran lar bunlardır. Bana öyle geliyor ki devlet akim ın doğuşuyla aynı /.1 33 34 35 36

Jean Racine, Androm aque (1668), Theâtre com plet, der. Maurice Rat, Cînrııirı, l'.ırıı, l'if.ll, . 112-171. Athalie (1691), s. 648-715. Htrenice (1671), ı. 296-350. Hıı ktmml.ı I m ıtaıılr'm ın l^ 7 6 \la Slukrspc.ırc, llo n ın llr vr K.utnr'ıtı ır.i|rılılrfıııırı pulıtıl» ll.ıkkııul.l »oy İrilik İm i^iıı lık/. "II l.ıııl ılrlrııılır l.ı un ırl#“, 2S ^ıılı.ıı I ’>7S ılrn ı, i I SS IS


m anda, şimdiye ve geçmişe d air y akınm alarla hiçbir ilgisi olm ayan, tarihin trajikliğinin o zam ana dek belirdiği biçim olan vakanüvislerin yakınm alarıy­ la hiçbir ilgisi olm ayan yeni bir tarih trajedisi doğar: Politik pratiğin bizzat kendisine bağlı bir trajiklik. D arbe de işte bir anlam da bu trajikliğin, bizzat gerçeğin kendisinden oluşan bir m ekânda sahneye ko n u şudur. D arbenin ve tarihin bu trajikliğini, sonu olm ayan am a gerektiğinde teatral ve şiddetli bi­ çim de tezahür eden bir yönetim selliğin bu trajikliğini, sanırım N aude kendi d arbe tanım ını, tasvirini yaparken iyi ifade etm iştir. Bu m etinde, siz de göre­ ceksiniz, son derece N apolyoncu bir şey var, H itlerci rejim in “ uzun bıçaklar gecesi” ni andıran bir şey var. N au d e şöyle diyor: “ D arbelerde, gök g ü rü ltü ­ sünü duym am ızdan evvel yıldırım ın düştüğünü g ö rü rü z .” D arbelerde, “çan ­ lar daha çalınm adan kendilerini belli ederler, infaz k a ra rd an önce gelir; her şey M usevi bir biçim de olup biter; [...] kim i v u rduğunu sanırken darbe alır, kim i güvenlikte o ld u ğ u n u san ırk en ö lü r, kim i hiç ihtim al verm ezken sefil olur, her şey gece karanlığında, sisler ve k aran lık lar içinde m eydana gelir.”37 T üm sefaletlere, çileciliğin iradi sefaletine bile katlanılm asını sağlayan pastoralliğin büyük vaadinin yerine, şimdi devletin teatral ve trajik sertliği geçer: Devletin her daim tehlike altında bu lu n an , hiçbir zam an kesin olm ayan sela­ meti adına, bazı şiddet edim leri aklın ve devlet aklının en saf biçimi olarak k abul edilir. İşte size devlet ve selam et ilişkisiyle ilgili, darbeyle ilgili olarak söyleyeceklerim bunlardı. İkinci olarak ita a t so ru n u n a değinelim . B urada bam başka bir meseleyi ve m etni ele alacağım . Başka mesele, 17. yüzyıl sonuna dek büyük bir sorun teşkil eden isyan ve ay aklanm alar sorunu. Bu k o n u d a herkesten çok çalışan şansölye Bacon’u n 38 yazdığı son derece önem li bir m etin var - Bacon ki kuş­ kusuz 17. yüzyılın başının en ilginç sim alarından biridir, fakat bugün kimse onun üzerinde çalışm am aktadır. Biliyorsunuz genellikle akadem ik çalışm ayla ilgili nasihatler verm em ben, am a aran ızd an birisi Bacon üzerine çalışm ak is­ terse, bence zam anını boşa harcam ış olm az.39 Bacon “ A y a k la n m a la r ve K a rışık lık la r Ü zerine D en em e”40 adıyla, Fransızcaya çevrilen bir m etin yazıyor. Ve b u rad a, ayaklanm anın, ayaklan­ 37 38 39

40

G. Naude, Considerations politiques, s. 105. Bkz. E. T huau, Raison d'fıtat et Pensee politique, s. 324. Francis Bacon (1561-1626); Verulam baronu, 1616’da devlet danışm anı, 1617’de Adalet Bakanı, 1618’den itibaren, 1621’de görevlerinden alınana dek Büyük Şansölye. Bu öğüt işitilmiş olabilir mi? Fransa’da 1970’lerden sonra Bacon üzerine çalışmalarda bir artış ol­ muş ve birçok Bacon çevirisi yayınlanmıştır. “ O f Seditions and l'm uhles." Bu metin, The Essuys o f ( loutıst’h, i tvıU ıttul ( IS97, 1612) buluıun.ı/., ancak l(>25'dc, ya/arın olum uıulrn bir yıl 6ıu.r yuyıtıl.ııı.ın uçlmı!) batkıda ınrvm itur.


m alara karşı alınacak tedbirlerin ve halkın yönetim inin çok ilginç bir betim lemesini, bir analizini yapıyor (neredeyse “ bir fiziğini y ap ıy o r” diyecektim). İlk o larak, ayaklanm aları bir tü r fenom en olarak algılam ak gerekir, olağa n üstü değil norm al ve sıradan bir fenom en olarak, res p u b lica ’m n, cumhııri yetin yaşam ına içkin bir şey olarak ele alm ak gerekir. A yaklanm alar, der, fır rinalar gibidir, en az beklendikleri zam anda, en sakin zam anda, denge ve eki noks z am an ların d a m ey d an a gelirler. Bu eşitlik ve sakinlik zam anlarındı! pekâlâ bir şey doğabilir ve fırtına gibi yükselebilir.41 Deniz gizlice yükselir, der Bacon, ihtiyaç duyulan tam da isyanın bir göstergebilim i, işaretbilim idir. O luşm akta olan bir ayaklanm a ihtim ali sakin zam anda nasıl saptanacaktır? Bacon (bunu hızlı bir şekilde geçiyorum ) bazı göstergelerden söz ediyor. İlk o larak devlete ve yönetenlere karşı bazı söylentiler, yani yergi yazıları, söylev ler dolaşm aya başlar. İkinci olarak, benim değerlerin ya da en azından değer biçm elerin ters yüz edilişi adını verdiğim şey o rtaya çıkar: N e zam an yönetim / h ü küm et iyi bir şey yapsa, bu şey m em nuniyetsiz insanlar tarafın d an kötü yanlarıyla ele alınır. Ü çüncü gösterge em irlerin k ö tü iletilm esidir, bunu da iki şeyden anlarız. Bunu ilk o larak em ir iletme sistem inde çalışan insanların ta ­ kındıkları ses to n u n d an anlarız. Yani em irleri iletenler çekingen bir tarzda k onuşurlar, em irleri alan lar ise cü retk âr bir tarzda... İşte bu ses tonu değişik liği olduğunda, bun d an k o rk m ak gerekir. Em irlerin iletilmesiyle ilgili ikinci mesele yorum m eselesidir, yani em iri alan kişinin, onu alıp uygulam ak yerine yorum lam aya girişmesi ve bir anlam da, ona verilen kom u tla norm al olarak bunu takip etmesi gereken itaatin arasına kendi söylem ini yerleştirm esidir.42 İşte aşağıdan gelen ve sakin h avalarda bile fırtınanın gelm ekte olduğu nu gösteren göstergeler bunlardır. Bir de yuk arın d an gelen göstergeler vardır - bunlara da d ik k at etm ek gerekir. Bu tipteki ilk göstergeler, büyüklerin, kııd retlilerin, hük ü m ran ın etrafındaki subay veya yakınlarının artık hüküm ranın em irlerinden ziyade kendi çık arların a ita a t ettiklerini, artık kendi başlarına h areket ettiklerini açıkça gösterm eleridir. B acon’un deyişiyle, mevki sahibi kişiler “ ilk hareket ettiricin in ” , yani hükü m ran ın “etkisi altında hızlıca dönen 41

42

F. Bacon, The Essays or Counsels Cit/il, and M oraly der. Brian Vickers, “O f Seditions and T foub les”, O xford University Press, O xford, s. 31: “Shepherds of people had need know ehe calendarı of tempests in state, which are commonly greatest, when things grow to equality; As natural tcııı pests are greatest about the Equinoctia. And as there are certain hollow blasts of wind and sccrrî swellings of seas before a Tem pest, so are there in States” . “H alkın pastörleri devletin fırtınalın nın takvimini iyi bilmelidirler: Nasıl ki doğadaki fırtınalar gün-gece eşitliği zam anında daha guçlu oluyorsa, bunlar da genellikle şeyler eşitlendiğinde en güçlü olurlar. Ve nasıl ki firtnial.iril.in oıu r denizlerden gizli uftıılrular ve kabarm alar gelir, devletler için de bu bciylcdir." 11

12.


gezegenler” o lm aktansa, yıldızsız bir gökyüzündeki kayıp gezegenler gibidir, yani nereye gittikleri belli değildir - d ah a doğrusu, o n lara dayatılan yörünge yerine kendi istedikleri tarafa doğru giderler.43 N ih ay et, prensin istem eden sunduğu bir diğer gösterge, cum huriyet içerisinde kendi araların d a zıtlaşıp m ücadele eden tarafların dışındaki ya da üzerindeki bir bakış açısına prensin artık sahip olm am ası ya da olam am ası, birdenbire bir tarafın çıkarlarını sa­ vunup diğerlerininkileri savunm am aya başlam asıdır. İşte, der, III. H enri Protestanlara karşı K atoliklerin tarafını tuttuğu zam an, şuna bizzat dik k at etm e­ liydi: Bu şekilde d av ran arak iktidarının devlet aklına değil, yalnızca bir ta ra ­ fın aklına tabi olduğunu gösteriyor, mevki sahibi kişilere ve halka iktidarın zayıf olduğunu ve dolayısıyla ayaklanılabileceğini gösterm iş oluyordu.44 Yani ayaklan m aların göstergeleri vardır. Aynı zam anda sebepleri de vardır. Burada da Bacon skolastik bir biçim de, en azından son derece gele­ neksel bir biçim de şöyle diyor: A yaklanm anın iki tü r sebebi vardır, m addi se­ bepler ve arızi sebepler.45 A yaklanm anın m addi sebepleri, der Bacon, çok sa­ yıda değildir, b u n lard an yalnızca iki tan e vardır. A yaklanm aların ham m ad ­ desi öncelikle sefalettir, en azından aşırı sefalet, yani artık taham m ül edilem e­ yecek bir fakirlik düzeyi. “ En kötü isyanlar m ideden k ay n a k lan ır” der Ba­ con.46 M idenin ard ın d an ikinci ayaklanm a ham m addesi de elbette kafa, ya­ ni m em nuniyetsizliktir. M idenin durum uyla illa ilişkili olm ayan - b u konuda ısrar eder B aco n - bir k a n a a t ve algı fenom enidir bu. Fakirlik çok büyük ol­ m asa da m em nuniyetsiz o lu n a b ilir-ç ü n k ü m em nuniyetsizlik fenom enleri d a ­ ha so nra te k ra r değineceğim iz, gerçeklikte karşılığı o lm ayan nedenlerden kaynaklanabilir. Bacon şöyle der: Değmeyen şeyler için yaygara kop arm ak ve b una m ukabil hoş görm em esi gereken şeyleri hoş görm ek bir halkın saftirik43

44

45 46

A.g.e., s. 32-33: “ For the m otions of the greatest persons in a governm ent ought to be as the motions of the planets under Primum M obile (according to the old opinion), vvhich is, th at every of them is carried svviftly by the highest m otion, and softly in their own m otion. And therefore, when great ones, in their own particular m otion, move violently, (...) it is a sign the orbs are out of fram e.” “Zira devletin en yüksek kişilerinin hareketleri, eski görüşe göre Primum M obile*nin etkisi altındaki gezegenlerin hareketi gibi olmalıdır: Yani her biri en güçlü hareket tarafından hızla taşı­ nırken kendi hareketinden yavaşça etkilenir. Böyle olduğu için, büyüklerin kendi özel yörüngele­ rinde şiddetle hareket etmeleri, döngülerin yoldan çıktığının göstergesidir.” A.g.e., s. 31-33. Burada Katolik Ligi’nin, 1576’daki M onsieur barışını huguenot’lara fazla yakın bulm asından sonraki tutum undan söz ediliyor. Lig, III. H enri’yi huguenot'larla savaşmaya itti, bir yandan da onu tah ttan indirip yerine Henri de G uise’i getirmek istiyordu. 1588’de, Lig’in de Guise için Paris’te bir ayaklanm a başlattığı Barikatlar gününde, kral onu öldürttü. Bu ayrım Bacon’ın özgün m etninde daha az skolastik bir biçimde görünür: “The M aterials of Seditions; Then, (...) the Motives of them ”, u Ayaklanmaların nesneleri, sonra da sebepleri" a.g.e.t s. 33. A .g.e., s. 33: “ (...) the rebellions of the belly are the w orst” , “ mideden nelen kalkışm alar cn kötü leridir."


liğinin özelliklerinden b irid ir.47 A m a o laylara o ld u k ları gibi baktığım ızda, hem mideye hem de kafaya d ik k at etm ek, sefaleti de kanaatleri de hesaba kat m ak gerekir. Açlık ve k an a a t, işte ayaklanm anın iki ham m addesi budur. Hu ham m addeler yanıcıdır, der Bacon, yani ayaklanm a olm ası için bu iki koşul mide ve k a n a a t, m ide ya da k a n a a t- olm azsa olm az niteliktedir.48 Arızi nedenlere gelince, onlar da yanıcı bir ham m addenin üzerine düşen yanan m addeler gibidir. Sonuçta bunların nereden gelecekleri bilinmez, her yerden gelebilirler. Bacon bu arızi nedenleri karm akarışık biçim de ortaya k o ­ yar. Söz konusu neden dindeki bir değişiklik olabilir, ayrıcalıkların dağıtımın da bir değişiklik olabilir, yasa ve âdetlerdeki bir sarsıntı, vergi rejimindeki bir değişiklik olabilir. Bu neden ayrıca hüküm ranın yakışık alm ayan insanları çok önem li mevkilere getirm esi olabilir, yabancıların fazla sayıda bulunm ası vc hızlı zengin olm aları olabilir, to hum lardaki ya da geçim kaynaklarındaki ıın dirlik ve fiyat yüksekliği olabilir. “ Saldırırken birleştiren” her şey olabilir, der Bacon.49 Yani ayaklanm aların arızi nedenleri, o ana dek ayrı ve kayıtsız kal mış öğelerin bilinçli bir m em nuniyetsizlik düzeyine yükseltilmeleriyle, farklı insanlarda aynı türden bir mem nuniyetsizliğin yaratılm asıyla ortaya çıkar; so nuç o larak çıkarlarının k arşıt olm asına rağm en onları birleştiren budur. A yaklanm anın sebepleri olduğu gibi, çareleri de vardır. Bu çareleri hı«, bir şekilde bu arızi nedenler dizisine uygulam am ak gerekir, çünkü bu arızi sc beplerin sayısı çok fazladır ve eğer bu arızi sebeplerden birisi ortad an kalk.ıı sa, bu yanıcı ham m addeleri gelip yakacak bir başkası elbette bulunur. (îer çekte çareler yanıcı m addeler üzerinde etkili o lurlar, yani m ide veya kafa, sc falet ve m em nuniyetsizlik... Sefalete karşı çareler şunlardır (burada da hı/.liı.ı geçiyorum , çünkü sanırım önem li olan önerilen çarelerin doğasıdır): Sclalci 47

48

49

A.g.e.: “And let no prince m easure the danger of them by this, vvhether they be just or unjıiM 11»1 th at were to imagine people to be too reasonable, w ho do often spurn a t their ovvn good; Nen vn by this, vvhether the griefs, whereupon they rise, be in fact great or small; for they are flıo tıımi dangerous discontentm ents, vvhere the fear is greater than the feeling.” “ Prens sızlanmaların lı.ıl lı ya da haksız tehlikesini ölçmemelidir, bu, kendi avantajını arttırm a niyetindeki halka ftı/.l.ı .ıkıl ,n fetmek olur; prens, halkı ayaklandıran sızlanmaların büyüklüğüne ya da küçüklüğüne b.ıktn.tm,t lıdır, zira korkunun duyguya üstün geldiği hoşnutsuzluklar en tehlikelileridir.” A.g.e., s. 32: the surest way to prevent seditions (if the times do bear it) is to take uw.ıy 1lir m atter of them . For if there be fuel prepared, it is hard to teli whence the spark shall m m r ılu ı shall set it on fire. The m atter of seditions is of tw o kinds; much poverty and much dıs« onintt m ent” , “ isyanların önüne geçmenin en sağlam yolu (eğer bunun imkânı varsa) onun n r s ıı r M m m tadan kaldırm aktır; zira eğer yanmaya hazır maddeler varsa, kıvılcımın nereden gcln r£mı Ih mii mek /.ordur, Uyanların nesnesi iki türdür: Fazla fakirlik ve fazl.ı hoşnutsuzluk " A.g.e., %. M : "(.••) v v h .ılso e ve r in o f f r ıu lıı ıg pe o p le , j n iıır lh .ın d k m tt r tlı 1lır ııı 111 .1 < o ın t n n ıt 1 .iiim ' " I n s . ı ı ı l . ı u /.ır.ıı ve re re k o ııl.ırı o ıl . ık h ır «ıın.ı^ ıı^ n ııı.ı h ır .ır.ıy.ı g r l ı ı ı p I r ı ı r l l r y r ı t I ı n ) r y M


ve yoksulluğu o rta d a n kaldırm ak, d er Bacon, lüks olanı baskı altına alıp tem ­ belliği, başıboş gezmeyi, dilenciliği engellem ek anlam ına gelir. Bunun yolları şunlardır: İç ticareti arttırm ak , p ara dolaşım ını genişletm ek üzere faiz o ran la ­ rını aşağı çekm ek, çok büyük m al varlıklarını azaltıp yaşam düzeyini yükselt­ mek - b u ifadeyi kullanm asa da şöyle diyor: Az insanın çok harcam asındansa çok insanın biraz harcam ası daha iy id ir-,50 işgücü sayesinde ham m addelerin değerini yükselterek ve yurtdışına nakliyat hizm eti sağlayarak dış ticareti a rt­ tırm ak. Yine, der, k aynaklarla nüfusun arasındaki dengeyi iyi kurm ak ve dev­ letin sahip olduğu kay n ak lara n azaran nüfusun fazla olm am asına dik k at et­ mek gerekir. N üfusun üretken bölüm üyle, mevki sahipleri ve rahiplerden olu­ şan üretken o lm ay an nüfusu dengelem ek gerekir. İsyanın m addi nedenini o luşturan sefaleti engellem ek için işte b ü tü n bunları yapm ak gerekir.51 M em nuniyetsizlik cenahından bakarsak, b u rad a da bir dizi teknik ve usul gerekir. Bacon şöyle der: Aslında, devletin içinde iki kategori insan vardır. H alk ve mevki sahipleri. Yalnız, aslında gerçek anlam da ayaklanm a, gerçekten tehlikeli ayaklanm a yalnızca halk ve mevki sahipleri birleştikleri zam an m eyda­ na gelir. Çünkü halkın kendisi, der, çok yavaştır ve soyluların kışkırtm ası olm a­ dan asla isyan etmez. Soylulara gelince, elbette sayıları az olduğu için, halkın kendisi karışıklıklardan nasibini alm adıkça bu kesim zayıf kalacaktır. Yavaş bir halk ve zayıf bir soylu sınıfı, işte ayaklanm anın m eydana gelmeyeceğini ve mem nuniyetsizliğin yayılm ayacağım garantileyen iki şey budur. Aslında der Bacon, mevki sahiplerinin ve asillerin tarafından baktığım ız zam an gerçek bir sorun yoktur, çünkü mevki sahipleri ve asillerle her zam an anlaşılabilir. O nlar ya satın alınır, ya da o rtad an kaldırılırlar.52 Soylu birinin kafası kesilebilir, soy­ lu biri ihanet edebilir, yani soylu olan biri her zam an bizim tarafım ızdadır ve sorun yaratm az. Buna m ukabil, halkın memnuniyetsizliği çok daha büyük, çok daha ciddi, çözüm ü çok daha zor bir sorundur. Bir yandan, halkın bu m em nu­ niyetsizliğinin, tek çözüm ün ayaklanm a ve isyan yoluyla patlam a olacağı n o k ­ 50 A.g.e., s. 34: “ For a smaller num ber, that spend more and earn less, do w ear out an estace sooner than a greater num ber, that live lovver and gather m ore." “Fazla harcayıp az kazanan az sayıdaki insan, idareli yaşayıp daha fazla üreten çok sayıdaki insandan daha hızlı bir şekilde milleti tüke­ tir.” 51 A.g.e., s. 33-35. [Bkz. yukarıdaki 25 Ocak 1978 dersi, not 13 - ç.n.] 52 M etin tam olarak böyle söylemiyor (s. 36): “ (...) which kind of persons are either to be won and reconciled to the State, and that in a fast and true manner; or to be fronted with some other of the same party, that may oppose them, and so divide the reputation” , “ (...) bu insanlar {asiller] yöne­ time sağlam ve hızlı bir biçimde kazandırılabilirler: Ya da onların kendi partisinden onlara m uha­ lefet edecek birtakım raikipler çıkartılır, böylece payeleri bölünür." Yani sonraki cümlenin de bc lirttiği Kİbi, önerilen çare liderleri öldürmek değil, “ bölmek ve knmplol.ırı nnlrtnrkiır"..


taya ulaşm am asını sağlam ak gerekir. Yani ona her zam an biraz um ut bırak­ m ak gerekir. İkinci olarak, yavaş olan ve kendi başına bir şey yapam ayan hal­ kın asla soylular arasından bir şef bulam am asını sağlam ak gerekir. Yani her za­ m an soylularla halk arasında bir kopukluk, bir çıkar rekabeti kurm ak gerekir - öyle ki bu mem nuniyetsizlik birleşmesi m eydana gelmesin.53 Aslında size b ü tü n bunları alıntılam am ın sebebi şu: Eğer bu m etni, bir­ çok açıdan benzer olan M achiavelli’ninkiyle karşılaştırırsak, hızlı bir biçimde bunların arasında bir fark olduğunu görürüz. Bu arad a B acon’un M achiavel li’ye gönderm ede b u lunduğunu ve onu övdüğünü de u n u tm ay alım .54 Buna rağm en farkı görebileceğim izi düşünüyorum . M achiavelli’nin ortaya koydu­ ğu sorun neydi? Prens’in prensliğinden yoksun bırakılm a tehlikesiydi. Prens y oksun bırak ılm am ak için ne yapm alıydı? M achiavelli’nin tem el meselesi, prensliğin elde edilmesi ve kaybedilm esiydi. Burada ise, kralın tah tından yok­ sun bırakılm ası, kralın krallığından kovulup onu kaybetm esi gibi şeyler asla söz konusu değ ild ir.55 Söz k o n u su o lan , tersine devletin içerisinde sürekli m evcut bulunan ve bir anlam da devletlerin gündelik yaşam ının parçası olan, en azından bizzat devlete içkin virtüelliklerin parçası olan bir olanaktır. Bu virtüellik, ayaklanm a ve isyan çıkm asıdır. A yaklanm a ve isyan olasılığı, iyi yönetilm esi gereken bir şeydir. Ve yönetim tam o larak - b u onun çehrelerin­ den b irid ir- bu ayaklanm a ve isyan olasılığının hesaba katılm asıdır. İkinci olarak, M achiavelli halktan gelen şeylerle mevki sahiplerinden ge­ len şeyleri birbirinden ayırıyordu. M evki sahiplerinin memnuniyetsizliği ile hal­ kın memnuniyetsizliğinin asla birlikte gitmemesi gerektiği, birinin diğerini güç­ lendirmemesi gerektiği de M achiavellici bir fikirdir.56 Ancak M achiavelli için, esas tehlike mevki sahiplerinden geliyordu, yani P rens’in d üşm anlarından, kom ployu düşünen ve hazırlayanlardan geliyordu.57 M achiavelli için halk esas olarak edilgen ve naifti - Prens’in elinde araç vazifesi görüyordu, bu olmadığm53 54

55

56 57

A.g.e., s. 35-36. A.g.e., s. 32: “ (...) as Machiavel noteth well; when princes Chat ought to be com m on parents, ma ke themselves as a party and lean to a side, it is as a boat that is overthrow n by uneven weight on the one side.” “M achiavelli’nin doğru bir şekilde belirttiği gibi, herkesin babası olması gereken prensler ne zam an bir taraf tutsalar ve bir partiye bağlansalar, yükü yanlış yerleştirilmiş bir gemi gibi bir tarafa y atarlar.” Daha sonra III. Henri’nin örneği gelir. III. Henri örneği ile ilgili olarak ayrıca bkz. s. 32: “(...) vvhen the authority of princes, is made but an accessory to a cause, and th at there be other bands th at tie faster than the band of sovereignty, kings begin to be put alm ost out of possession.” “Prenslerin otoritesi yalnız bir tarafı güçlendir­ meye yararsa, onları hüküm ranlıktan daha fazla bağlayan düğüm ler ortaya çıkmışsa, krallar tahı tan indirilmek üzere dem ektir.” llkz. I’rent, 9. bölüm. Knıııplnl.ırm tehlikeleri hakkında bkz. u.K.e., 19. bolum


da da mevki sahiplerinin aracı oluyordu. Sorun Prens ile rakipleri, içteki ve dış­ taki rakipleri, ona karşı askerî ittifaklar kuranlar ve ülke içinde kom plo k u ran ­ lar arasındaki mücadeleydi. Bacon içinse sorun mevki sahipleri değildir. Sorun, halktır. Bacon için halk, tıpkı M achiavelli’deki gibi naiftir. Ancak tam da bir devletin yönetim inin temel nesnesi o olm alıdır. M adem ki artık devlet aklı uya­ rınca yönetm ek gerekir, düşünülm esi gereken, sürekli akılda tutulm ası gereken şey halktır. Y önetim sorunu, Prens’in rakipleri değil halktır, zira büyükler satın alınabilir ve onların kelleleri uçurulabilir. O nlar yönetim e/hüküm ete yakındır­ lar, oysa halk hem yakın hem de uzak olan bir şeydir. Gerçekten zor ve tehlike­ lidir. Yönetim, özü itibariyle halkı yönetm ektir. Bacon ile M achiavelli arasındaki üçüncü fark, M achiavelli’nin hesap­ larının esas o larak , nasıl desem ?... prensin niteleyici özellikleri, gerçek ya da g ö rünür niteleyici özelliklerine dair oluşudur. M achiavelli’nin meselesi şudur: Prens adil mi olm alıdır, yoksa adaletsiz mi? Adil mi görünm elidir yoksa a d a­ letsiz mi görünm elidir? N asıl olup da k o rk u tu cu görünebilir? Zayıflığını n a ­ sıl saklayabilir?58 M achiavelli’nin hesaplarında hep Prens’in sıfatları söz ko­ nusudur. Bacon’da ise prensin gerçek ya da g ö rü n ü r niteleyici özellikleri, sı­ fatları üzerinde değildir artık hesap. Bu hesap, hem gerçek hem de b aşat önem deki öğeler üzerinden, yani -b u ra d a Bacon’un isyanlara karşı önerdiği çarelere gönderm e y ap ıy o ru m - ekonom i üzerinden yürür. Y önetim in hesabı, der Bacon, zenginlikler, onların dolaşım ı, vergiler vb. üzerinden yürüm elidir, yönetim in nesnesi bu olm alıdır. O halde ekonom inin öğeleri üzerinden giden bir hesap ve aynı şekilde k an aate d air bir hesap, yani prensin görünüşünü de­ ğil yönetilen insanların kafalarında neler olup bittiğini k o nu edinen bir hesap söz konusudur. Ekonom i ve kanaat: Sanırım yönetim in dönüştürm eye uğra­ şacağı iki büyük gerçeklik öğesi bunlardır. Bacon’da ancak bir eskiz biçim inde görünen şey, gerçekte o çağdaki politik pratiktir. Z ira bu dönem den itibaren bir y an d an m erkantilizm le bir­ likte bir ekonom ik hesap politikası olarak politikanın geliştiğini görüyoruz ki bu teori değil esas o larak politika pratiği o lacak tır-; diğer yandan da Richelieu hüküm etine eşlik eden ilk büyük kam u k am panyaları bu dönem dedir. Richelieu, yergi m etinleri ve karalayıcı yazılarla yürütülen politik kam panya­ yı icat etti, o zam anlar adına “ püblisistler” denen bu kam uyu dönüştürm e mesleğini icat etti.59 E konom istlerin ve püblisistlerin doğuşu. Y önetim le k ar­ 58 59

A.g.e., 15-19. bölümler. Richelieu’ye Röre “ zihinlerin yönetim i” meselesi ve “yönetmek in;indırnı.ıktırMilkesinin Kcrçcklejtirilııırsı h.ıkkıml.ı hk/.. I;. Thıı.m. Rtiısun tl t'tat et /VmjiV fınlıtuıur, ». 16^ I7K.


şılıklı bir bağlılık içinde o rtaya çıkan gerçeklik alanının iki öğesi, iki çehresi­ dir ekonom i ve kanaat. N ihayet üçüncü o larak (burayı hızlı geçiyorum , çünkü bir yandan za­ m an ilerliyor, bir y andan da çok önem li olm alarına rağm en epey bilindik şey­ ler bunlar), devlet aklı ve h a k ik a t meselesi. R atio status, yönetim sanatına iç­ kin akılsallık, tıpkı pastorallik gibi bir h ak ik at üretim i içerir, ancak bu haki­ kat, dolaşım kanalları ve tipleri açısından pastoralliktekinden bir hayli fark­ lıdır. H atırlayacaksınız, pastorallikte ilk olarak öğretilen bir h ak ik at vardı. Pastoralliğin h ak ik at ekonom isinde, p astö rü n kendi cem aatinde ne olup bit­ tiğini bilmesi gerekiyordu. P astörün koyunlarından her birinin kendisindeki bir hakikati keşfetmesi ve ortay a koym ası, p astö rü n de bunun hâkim i ve ga­ ran tö rü , hiç değilse sürekli tanığı olm ası gerekiyordu. Pastoralliğin özelliği, tam da bu hakik atler döngüsüydü. Devlet aklında ve insanları yönetm enin bu yeni biçim inde de bir h a k ik a t alanı vardır, ancak bunun tipi tam am en farklı­ dır. İlk o larak , yönetm ek için bilmek gereken şey içerik açısından nedir? Bıına öyle geliyor ki burad a çok m erkezî bir dönüşüm , çok önem li bir fenomen vardır. 17. yüzyıl başına k ad ark i dönem de tanım landığı haliyle yönetim sana­ tında, imgelerde, tem sillerde, h ü k ü m ran esas olarak bilge ve tem kinli olm a­ lıydı. Peki bilge olm ak ne dem ektir? Bilge olm ak yasaları bilm ektir: Ülkenin pozitif yasalarını, bütü n in sanlara uygulanan doğa yasalarım , tabii ki bizzat T an rı’nın yasa ve buyruklarını bilm ektir. Bilge olm ak, tarihsel örnekleri, er­ dem m odellerini bilm ek ve o nları davranış kuralı haline getirm ektir. Diğer yandan, h ü kü m ran aklıselim sahibi olm alıdır, yani bu erdem i ne ölçüde, nc zam an ve hangi koşullarda uygulam ası gerektiğini bilm elidir. Ö rneğin, adale tin yasalarının tüm sertlikleriyle uygulanm ası gereken an nedir? Ya da tersi ne, hakkaniyet ilkelerinin adaletin form el k urallarına hâkim gelmesi gereken an nedir? Bilgelik ve aklıselim , yani nihai olarak yasaların çekip çevrilmesi. Bana öyle geliyor ki 17. yüzyıldan itibaren, yöneten kişi için gerekli olan bilginin bam başka biçim de nitelendiğini görüyoruz. H ü küm ranın ya da yöneten kişinin, yönetim i üstlenen kişi o larak h ü k ü m ran ın bilmesi gereken şey, ilk ya da tem el o larak yasalar değildir (onları bilm ek elbette gerekli olsa ve her zam an onlara başvurulsa bile). B urada yeni, m erkezî ve belirleyici olan şey, hüküm ran ın devleti (Palazzo’n un size başta sözünü ettiğim m etninde ele aldığı anlam daki devleti) o lu ştu ran öğeleri bilmesi gerektiğidir. Yani yöneten kişinin, devlet gücünü veya göreli gücünü kaybedip de varlığını yitirm esin, başkalarının ta h a k k ü m ü n e girm esin diye, devletin bekasına, sahip oldıı^ıı giiçle veya ılevln gücüıüm gerekli gelişimiyle birlikle devletin bekasına ol.ı


nak sağlayan öğeleri bilmesi gerekir. Y ani h ü k ü m ran a gereken bilgi, yasanın bilgisinden çok şeylerin bilgisi olm alıdır ve hükü m ran ın bilmesi gereken, dev­ letin bizzat kendi gerçekliğini o luşturan bu şeylere o dönem de tam da “ ista­ tistik ” * denir. Etim olojik olarak, istatistik devletin bilgisi dem ektir, bir dev­ leti belli bir anda niteleyen güç ve kaynakların bilgisidir. Ö rneğin: N üfusun bilgisi, nüfus niceliğinin ölçülm esi, ölüm ve doğum oran larının ölçülm esi, bir devletteki farklı birey kategorilerinin ve onların zenginliklerinin, bir devletin işletilmemiş zenginliklerinin bilgisi (m ayınlar, o rm an lar, vb.) tahm in edilm e­ si... Aynı şekilde, üretilen zenginliklerin tahm ini, dolaşım daki zenginliklerin, ticari dengenin tahm ini, vergilerin etkilerinin ölçülm esi... H ü k ü m ran ın bilgi­ sinin esas içeriğini artık bu ve benzeri veriler oluştu ru r. Y ani, bir yasalar b ü ­ tünü ve gerektiğinde yasaların uygulanm asını sağlayan kabiliyet değil, bizzat devletin gerçekliğini belirten teknik bilgiler bütünü. Elbette, devletin bu bilgisi teknik o larak bir dizi zorluk yaratıyordu. İstatistik tam da devletlerin d ah a küçük olduğu ya da d u ru m u n uygun o ld u ­ ğu ülkelerde, mesela İngiliz işgali altın d ak i İrla n d a ’d a ,60 yani ülkenin k ü çü k ­ lüğü ve askerî işgal altın d a olm ası sayesinde o rad a neler b u lu nduğunun, kay­ nakların neler old u ğ u n u n tam o larak bilinebildiği yerlerde ortay a çıkar. Yi­ ne aynı şekilde istatistik küçük A lm an devletlerinde61 ortaya çıkar, zira b u ­ rada da bir an lam d a araştırm a birim leri d ah a ufak tır. Bu teknik zo rluklar yüzünden, henüz m evcut olm ayan bir idari aygıtın gerekliliği ortaya çıkar: K rallıkta her an ne olup bittiğini bilmeye y arayacak bir idari aygıt. Yalnızca h ü k ü m ran ın em irlerin i u y g u lam an ın ya da h ü k ü m ra n ın ihtiyaç d u yduğu (*) M . Foucault elyazmasının 23. sayfasında sözcüğü Statistik olarak yazmıştır [Burada Türkçeye Fransızcadan geçen bu kelimenin Almanca Staat, yani devlet sözcüğünden türetilmesine vurgu ya­ pılıyor - ç.n.]. Bu kelimenin kökeni hakkında bkz. aşağıda n ot 61. 60 M . Foucault burada politik aritmetiğin kurucusu William Petty’nin (1623-1684) çalışmalarına gönderme yapıyor; bkz. Sir William Petty, The Economic W ritings, cilt 1, der. C. H. Hull, Cambridge University Press, Cambridge, 1899. 1652’den 1659’a kadar, İrlanda hüküm etinde hekim ola­ rak çalışan Petty, adanın kadastrosunu çıkardıktan sonra Katoliklerin elinden alınan toprakların İngiliz birlikleri ve onlara borç verenler arasında paylaşılmasından sorum luydu. Bu deneyim, ken­ disinin The Political A n a to m y o flre la n d (1671-72, birinci basım, D. Brown, Londra, 1691) kita­ bında özetlenmiştir. 61 Alman istatistiğinin gelişimi hakkında bkz.V. John, Geschichte der Statistik, a.g.e., s. 15-154. Bu geleneğin en önemli kitapları H. Conring’in “ notitia rerum publicarum ” (Opera, cilt IV, F. W. M eyer, Braunschvveig, 1730) ve kendisine Statistik kelimesini borçlu olduğum uz G ottried Achenwall’in çalışması, N otitiam rerum publicarum Academiis vm dicatum ’dur (J. F. Hager, Gottingen, 1748). Bkz. R. Zehrfeld, Hermann Cottrings (1606-1681) Staatenkunde. Ihre liedeutung für die Geschichte der Statistik unter besonderen Berücksichtigung der C.oringischen ttevolkerungslehre (W. De G ruyter, Berlin ve Leipzig, 1926), ve l: IflsııiR, l>ie Stutı%tık ,ıls Methinle iler l>ı>htıs ehen fik o n o m ir im 17. u nd IH. lahrhundert (I rip/ın, I^İO).


vergileri, zenginlikleri, insanları to p lam an ın aracı olm ayacak, aynı zam anda bilgi aygıtı olacak idari bir aygıt - ik tid arın icrasının özüne ait bir boyut o lu ştu ru r bu.62* B ütün b unlara bir dizi başka öğe, mesela gizlilik öğesini ekleyebiliriz. Devletin kendisi h ak k ın d a ve kendinden hareketle oluşturm ası gereken bilme, herkesin olup bitenden h ab erd ar olduğu bir d urum da kim i etkilerini kaybet­ me ve beklenilen sonuçları doğurm am a riskiyle karşılaşırdı; özellikle de dev­ letin düşm anları, devletin rakipleri onun zenginlik ve insan anlam ında sahip olduğu gerçek kaynakları bilm em elidirler. O halde gizlilik gereklidir. Buna bağlı olarak , bir idarenin işleyişiyle bir anlam da örtüşen incelemeler gerekli olduğu gibi, yayınlanabilir olanla olm ayanın belirli bir kodlam ası da gerekli­ dir. Bu, o dönem de - k i bu açık bir biçim de devlet aklına d a h ild ir- arcana imperii, yani iktid ar sırları63 adı verilen şeydir; özel olarak istatistikler de uzun zam an yayılm am ası gereken iktidar sırları olarak değerlendirilm iştir.64 Ve nihayet, yine bu h a k ik a t pratiğ i düzeyindeki üçüncü öğe, kam u problem idir. Yani devlet in san ların bilincine m ü dahale etm elidir; bunu da h ü k ü m ran ların insanları kendilerinin m eşruluğuna ya da rakiplerinin gayrim eşruluğuna inandırm aya çalıştığında yaptığı gibi yalnızca o n lara doğru ve­ ya yanlış bazı inançlar d ay atm ak için değil, kanaatleri değişsin ve kanaatle­ riyle birlikte yapıp etm e, h arek et etm e biçim leri, iktisadi özneler olarak , p o ­ litik özneler o larak davranışları değişsin diye yapm alıdır. İşte bü tü n bu k a ­ 62 (*)

63

64

Bkz. aşağıda s. 276. M . Foucault, devlet aklının gerektirdiği bilgi “içeriğini” analiz ettikten sonra, elyazmasmın 24. sayfasında hızlı bir biçimde onun “ biçimini” betimler: (1) Öncelikle “süreklilik arz eden inceleme ve raporlar” : Bunların öncelikle oluşturdukları şey, “yönetimsel iktidarın bizzat icrasında sürekli olarak ortaya çıkan, ona bağlı, onu her adım ­ da aydınlatan, ne yapm ak gerektiğini değil neyin var olduğunu ve m üm kün olduğunu belirten öz gül bir bilgidir. Politika için istenen bilgi pratik akla bağlıydı. H er zam an “ne yapm alı” diye sorar dı (kabiliyet, aklıselim, bilgelik ve erdem açısından). Bu bilgi özü itibariyle buyurucuydu, olumlu/ olum suz öğütlerin geldiği exem plum ’dan hareketle kurulmuştu. Burada ise yönetim , olgulara d;l yalı, çağdaş, bir gerçeklik (devlet) etrafında, onun çevresindeki bir im kânlar ve imkânsızlıklar ala nı etrafında gelişen bir bilgiyi kendisine dahil edecektir. Devlet: Yönetim im kânlarını belirleyen bu gerçeklik mercii”; (2) gizlilik: “Güçlerin bu bilgisi (gerçek+imkân) bir sürü durum da, ancak ifşa edilmediği ölçüde bir yönetim aracı olabilir” . Yalnızca bu ikinci nokta derste ele alınmıştır. T acitus’a kadar giden bu kavram , m odern politik yaşama Bodin tarafından dahil edilmiştir (Mrt bodus ad facilem Historiarum cognitionem, 1566, bölüm 6 ). Bu temayla ilgili ilk büyük çalışma Alman hukukçu Arnold C lapm ar (ya da Clapm arius)’a aittir: De arcanis rerum publicarum (Bre men, 1605, yeniden basım: apud Ludovicum Elzevirium, Amsterdam , 1644). Bkz. örneğin Discours historique i M onseigneur le Dauphin sur le G ouvem em ent in tiritu r du Rı> yaum e (1736): “ Devletin güçleri ne kadar bilinmezlerse, o kadar saygı uyandırırlar” (alıntılayan I', Ilrian, ! a > Mesure de l'£ ta t, Albin Michel, “ L’f.volution de l’h u m an iti", Paris, 1994 i. IS S). Hu ul.ırı gı/lılık grlnıc-ği, h rı.ın'ııı gösterdiği gibi, IH. yıı/yılm ikinci yarısına <lck m ırınuştıır.


mu çalışm ası, devlet ak lındaki h ak ik at politikasının çehrelerinden biri ola­ caktır.* Bunu söylerken, bizzat devletin kendisinin soybilim in veya tarihini yap­ m ak istediğim hiçbir biçim de düşünülm esin. Ben yalnızca devlet sorununun 16. yüzyıl sonu - 17. yüzyıl başında ortaya çıktığı p ratik ve düşünüm lü [reflexif\, ya da belki yalnızca düşünüm lü prizm anın birkaç çehresini, noktasını ortaya koym ak istedim. Şöyle de diyebilirdim: Ben size astrofizik terimleriyle D ünya gezegeninin tarihini çıkarm ak istemedim; belli bir andan sonra dünya­ nın bir gezegen olduğunu düşünm eyi sağlayan düşünüm çerçevesinin tarihini çıkarm ak istedim. Buna çok benziyor yaptığım , am a bir farkla. O da şudur: Yalnızca bilim tarihi yapıldığında, dünyanın güneşe nazaran bir gezegen ola­ rak belirdiği bir bilm enin oluşm a ve öğrenilm e biçim inin tarihi yapıldığında, burada evrenin gelişimiyle hiçbir ilgisi olm ayan, özerk ve bağımsız bir dizinin tarihinin yapıldığı açıktır. D ünyanın bir gezegen olduğunun belli bir andan iti­ baren bilinmeye başlanm ası, dünyanın evren içerisindeki konum unu hiçbir şe­ kilde etkilem em iştir, bu çok açıktır. O ysa, 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyıl başın­ da devletin düşünülm üş bir pratiğin ufkunda belirmiş olm ası, devletin ve dev­ let kurum larının kristalleşm e biçim lerinin tarihinde son derece m erkezî bir önem e sahiptir. Devletin gerçekten belirli bir anda insanların düşünülm üş p ra­ tiklerine dahil olm alarını sağlayan süreçlerin bütü n ü , bunu sağlayan düşünümsel olay; devletin belirli bir anda yönetenler için, yönetenlere öğütler ve­ renler için, h ü k ü m etler ve h ü k ü m etlerin icraatleri üzerine düşünenler için [...]** haline gelme biçimi, işte bu biçim, aslında çok daha önceden beri var olan devlet aygıtlarının -o rd u , vergi sistemi, adalet, bütün bunlar çok daha önceden beri v a rd ı- gelişiminde m utlak anlam da belirleyici olm asa da, bütün bu öğelerin “devlet” denilen etkin, kararlaştırılm ış, düşünülm üş bir pratiğin alanına dahil olm ası k o n u su n d a m utlak önem e sahip olm uştur. D evletten, sanki o kendisinden hareketle gelişen ve bireylere kendisini otom atik bir bi­ çimde, kendiliğinden bir m ekanikle d ayatan bir varlıkm ış gibi söz edemeyiz. Devlet bir pratiktir. Devlet, o nu bir yönetim biçimi, bir yapıp etm e biçimi, bir yönetim le ilişki kurm a biçimi haline getiren pratikler b ütününden ayrılam az. (*)

Elyazmasının 25. sayfası şunu ekler: “Bir bilmenin özne-nesnesi olarak kamu: ‘K anaat’ olan bir bilmenin öznesi ve bam başka türden bir bilmenin nesnesidir, zira bu devlet bilmesinin nesnesi ka­ naattir ve burada kanaati dönüştürm ek veya onu kullanm ak, araçsallaştırm ak söz konusudur. M onarkın ve tebaasının arasında, insani, doğal ve kutsal yasaların ortak bilgisine dayanan ‘‘er­ dem li’’ bir iletişim fikrinden oldukça uzaktayız. Siniklerin, iktidarını korum ak için tebaasına ya­ lan söyleyen prense dair fikirlerinden de uzağız”. (**) Cümle tam am lanm ıyor.


işte bu tü r bir düşünüm sel prizm anın varlığını ortaya koym ak istedim ve yalnızca bir n o k tan ın altını çizerek bitireceğim (üzerinde d urm ak istediğini başka n o k ta la r da vardı am a artık onları gelecek sefer ele alacağım ). Selamet ve darbe açısından, ita a t ve boyun eğme açısından, h ak ikat, soruşturm a ve k am u açısından ele alınan devlet aklının bu analizinde, -h e m m evcut hem de nam evcut diyecektim - bir şekilde m evcut olan am a yokluğu daha çok hisse­ dilen bir öğe var. Bu öğe, nüfustur. “D evletin ereği nedir?” diye sorulduğun­ da ve “devletin ereği, devletin kendisidir, ancak devletin m utlu ve müreffeh olm ası açısından devletin k endisidir” cevabı verildiğinde, bu refahın öznesi ya da nesnesi olarak nüfus m evcuttur, “ n ü fu s” kavram ı hafifçe kendisini his­ settirir. itaa tte n söz edildiği zam an, itaatin yönetim deki temel öğesi halk ol duğuna, isyan edebilecek duru m d ak i halk olduğuna göre, b u rada da “ nüfus” kavram ının hafifçe m evcut olduğunu görüyorsunuz. K am udan söz edildiğin­ de, davranışlarını değiştirm ek üzere m üdahale edilmesi gereken kanaatlerin sahibi olan k am u d an söz edildiğinde, nüfusa oldukça yakınız. Ancak bana öyle geliyor ki devlet aklının bu ilk analizinde nüfustaki d üşünüm öğesi, n ü ­ fus m efhum u m evcut ve işler d urum da değildir. Aslında devlet aklının sözü nü ettiği şey, öznesiz bir refahtır. Ö rneğin C hem nitz devlet aklını tanım ladığı zam an asla “nüfusun refah ı” demez, “devletin refah ı” der.65 M utlu olması, m üreffeh olm ası gerekenler insanlar değildir, h atta zengin olm ası gerekenler de insanlar değildir, bizzat devlettir. O dönem deki m erkantilist politikanın temel özelliklerinden biridir bu. Sorun, nüfusun değil devletin zenginliğidıı. D evlet aklı, devletin kendisiyle kurduğu bir ilişkidir, devletin kendi kendine tezahür edişidir; nüfus öğesinin taslak halinde kaldığı fak at m evcut olm adığı, düşünülm ediği bir tezah ü rd ü r bu. Aynı biçim de, Bacon ile birlikte isyaıul.ın söz edildiğinde, sefaletten ve m em nuniyetsizlikten söz edildiğinde nüfus öğe sine son derece yakınızdır, ancak Bacon asla nüfusun özerk bir davranışa

s.ı

hip olabilecek iktisadi öznelerden oluştuğunu tahayyül etmez. Zenginliklcı den, zenginliklerin d olaşım ından, ticaret dengesinden söz edilir, ancak iki is.ı di özne o larak nüfustan söz edilmez. D evlet aklı kuram cıları hakikat konu sunda kam ud an , bir kam uya sahip olm a gerekliliğinden söz ettiklerinde, aıı.ı Üz yalnızca edilgen bir biçim de yapılır. B urada söz konusu olan, bireylere hıı tü r tem sil, bir tü r fikir verm ek, onlara bir şey day atm ak tır; yoksa hiçbir I» çim de onların tavırlarından, k anaatlerinden, yapıp etm e biçim lerinden ekim bir biçim de y ararlan m ak değildir. Başka tü rlü söylersek, bana öyle geliyor kı

65

İ l k / . yı ık .H H İti kı I ) n o t


devlet aklı nüfusa üstü kapalı bir biçim de gönderm e yap an bir yönetim sana­ tını belirlemiştir, ancak bu nüfus öğesi henüz düşünüm sel prizm aya dahil ol­ m am ıştır. 17. yüzyıl başıyla 18. yüzyıl sonu arasında m eydana gelen şey ise şudur: 18. yüzyıldan itibaren siyaset bilim inin tam am ın d a, siyasi düşünüm de ve yaşam da m erkezî bir öğe oluşturacak olan bu nüfus kavram ının bir dizi dönüşüm sayesinde ve o n lar üzerinden geliştirilmesi. Bu kavram , devlet aklı­ nı işletmek için kurulm uş bir aygıt tarafın d an geliştirilecektir. Bu aygıt, polis­ tir. Ve polis adı verilen bu p ratikler alanının devreye girm esi, devlet aklının bu genel ve bir anlam da m utlakçı teorisi içinde bu yeni özneyi ortaya çık a ra ­ caktır. İşte size gelecek sefer bundan söz etm eyi deneyeceğim.


Devlet aklı (III). - Kavranabilirlik ilkesi ve nesnel ilke olarak devlet. - Bu yönetimsel aklın işleyişi: (A) Kuramsal metinlerde. Devletin be kası kuramı. (B) Politik pratikte. Devletler arası rekabet ilişkisi. VVestphalia Antlaşması ve Roma Imparatorluğu’nun sonu. - Kuvvet, politik aklın yeni öğesi. - Kuvvetlerin politikası ve dinamiği. - Bu yeni yönetim sanatını niteleyen ilk teknolojik bütün: Diplomatik ve askerî sistem. Hedefi: Avrupa’da bir denge arayışı. Avrupa nedir? “Balans” nedir? - Araçları: (1) Savaş; (2) diplomasi; (3) sürekli bir askerî düzeneğin yerleşmesi.

eçtiğimiz sefer sizlere A vrupa’da “yönetim sel ak lın ” yükselmesi diyebile­ ceğimiz olayın nasıl m eydana geldiğini gösterm eye çalışmıştım. Pastoral pratikten farklı olan kimi özelliklerini belirtmeye çalıştığım bu insanları yönet­ me sanatının, basit bir aktarım , nakil, devir yoluyla h üküm ran iktidarın nite­ liklerinden biri haline geldiğini söylemeye kesinlikle çalışm ıyorum . Kral çoba­ na dönüşm üş değildir; ruhani çobanın ruhların ve ahiretin çobanı olm ası gibi, kral da bedenlerin ve yaşam ların çobanına dönüşm üş değildir. Burada ortaya çıkan şey -size gösterm eye çalıştığım da b u - son derece özgül bir yönetim sa­ natıdır, kendi aklı, kendi akılsallığı, kendi ra tio ’su olan bir sanat... Batılı aklın, Batılı akılsallığm tarihinde, Kepler, Galileo ya da D escartes’ın tam da aynı dö­ nem de (yani 16. yüzyıl sonunda ve 17. yüzyıl boyunca) m eydana getirdiği olay k ad ar önem lidir bu olay. B urada, bu Batılı aklın çok karm aşık bir dönüşüm sürecinden geçmesi olgusuyla karşı karşıyayız. Yönetimsel aklın ortaya çıkışı­ nın nasıl bir düşünm e, akıl yürütm e, hesaplam a biçimine yol açtığını size biraz gösterm eye çalışm ıştım . O dönem de adına “ politik a” denen bu düşünm e, akıl yürütm e, hesaplam a biçim inin çağdaşlarını derhal endişelendirdiğini, ilk önce bir tü r heteredoksi olarak algılanıp tanındığını unutm am ak gerekir. Başka bir düşünm e biçimi, iktidarı başka türlü düşünm e biçimi, krallığı, hükm etm eyi ve yönetmeyi düşünm enin, göklerin krallığıyla dünya krallığı arasındaki ilişkileri düşünm enin başka bir biçim idir bu. A dına politika denen ve bu şekilde sapta­ nan şey, işte bu heterodoksidir; m athesis o dönem de doğa bilimi için neyse, yönetim sanatı için de politika biraz budur.


Ayrıca bu yönetim sel ratio’nun, bu yönetim sel aklın, onun hem ilkesi hem de am acı, hem temeli hem de ereği olan bir şeyi ortaya koyduğunu, yö­ netimsel aklın hem aracı hem de ilkesi o lan bu şeyin de devlet olduğunu gös­ term eye çalışm ıştım . Devlet, yani nasıl desem ..., kavranabilirlik ilkesi ve stra ­ tejik şema olarak o rtaya çıkar, ya da sözünü ettiğim çağ açısından anakronik bir terim kullanırsak, düzenleyici fikir1 o larak o rtay a çıkar. Devlet, yöne­ timsel aklın düzenleyici fikridir. Yani bu politik düşüncede, bir yönetim san a­ tının akılsallığım aray an bu düşüncede devlet öncelikle gerçekliğin k av ran a­ bilirlik ilkesi olm uştur. Devlet, bir dizi öğeyi, zaten var olan bir dizi kurum u kendi aralarındaki ilişkiler içerisinde ve kendi doğaları itibariyle düşünm enin bir biçimi olm uştur. Kral nedir? H ü k ü m ran nedir? Yargıç nedir? Yasal k u ­ rum lar bütünü [corps constitue] nedir? Yasa nedir? T o p ra k nedir? Bu to p ra ­ ğın sakinleri nedir? Prensin zenginliği nedir? H ü k ü m ran ın zenginliği nedir? İşte bütün bunlar devletin öğeleri olarak tasarlanm aya başlanm ıştır. Devlet işte bu verili öğelerin doğasını ve onlar arasındaki ilişkileri tasavvur etm enin, çözüm lem enin ve betim lem enin bir biçim idir. Devlet, halihazırda kurulm uş olan bir kurum lar b ü tü n ü n ü n , verili bir gerçeklikler b ü tü n ü n ü n kavranabilir­ lik şemasıdır. K ralın, T a n rı’ya ya da insanların selam etine nazaran değil de, devlete nazaran özel bir rolü olan bir kişilik olduğu fark edilir: Yargıç, m e­ m ur, vb. Yani b u rad a halihazırdaki bir gerçekliğin, verili durum daki bir k u ­ rum sal bütünün kavranabilirlik ilkesi olarak devlet söz k onusudur. İkinci o larak , devlet bu politik aklın içinde bir hedef olarak işler, yani bu aklın, bu akılsallığın etkin m üdahaleleri sonucunda elde edilecek bir şey gibidir. Devlet, yönetim sanatının akılsallaştırılm a işlem inin sonunda ulaşıl­ ması gereken şeydir. Devlet aklının m üdahalesiyle elde edilmesi gereken şey, devletin bütünlüğü, tam am lanm ası, güçlenm esidir; eğer devlet tehlike altına girmişse ya da bir devrim onu alaşağı etm iş, bir anlığına onun gücünü ve öz­ gül etkilerini askıya alm ış ise de, hedef devletin yeniden eski haline getirilm e­ sidir. O halde devlet, var olanın kavranabilirlik ilkesi olduğu kad ar, olması gereken şeydir de. Devlete benzeyen şey, ancak devleti gerçeklikte daha iyi var etm ek am acıyla anlaşılır. A dına tam da devlet aklı denen yönetim sel a k ­ lın çerçevesini çizen, kavranabilirlik ilkesi ve stratejik hedeftir. Demek istedi­ 1

Foucault’nun oldukça özgür bir biçimde kullandığı bu Kantçı kavram hakkında bkz. S af Aklın Eleştirisi, cilt 2, “T ransandantal diyalektiğe ek: Saf aklın idelerinin düzenleyici işlevine d air” bölü­ mü; Fransızca çeviri A. Tremesaygues ve B. Pacaud, PUF, Paris, 1968, s. 453-454: “T ransandan­ tal ideler, kesinlikle zaruri ve mükemmel bir düzenleyici işleve sahiptirler: Anlama yetisini \entendem ent\, o n u n tüm kurallarının izlediği yönleri bir araya nen ren, en luıyiık gcnişlc-meyle on la ra rıı hüyiik birliği kazanılırını bir ııııktıiya Krtirnı belli bir ııııiiU .ı ılnğrıı ynıılrınlırııırk".


ğim , devlet her şeyden önce ve özellikle, politika denen bu m üdahale biçimi­ nin, bu düşünm e, d üşünüm , hesaplam a biçim inin düzenleyici fikridir. Y önet­ me sanatının akılsal form u o larak , m athesis olarak politikadır b u rada söz ko­ nusu olan. Yani yönetim sel akıl, devleti gerçekliği okum a biçimi olarak o rta ­ ya koyduğu k ad ar, hedef ve em ir o larak da ortaya koyar. Devlet, yönetimsel akla kom uta edendir, yani akılsal olarak ve zaruretleri takip ederek yönetebilmeyi sağlayan şeydir; devletin gerçeği kavrayabilm e işlevi, onun akılsal ol­ m asını sağlar ve yönetm eyi gerekli kılar. Bir devlet olduğu için ve bir devlet olabilm esi için akılsal o larak yönetm ek gerekir. İşte size geçen derslerde söy­ lemeye çalıştığım buydu. Bütün bunlar elbette bu devlet aklının, bu yönetimsel aklın gerçekte na­ sıl çalıştığını saptam aya çalışm ak için son derece yetersizdir. G erçekten de, si­ ze sözünü ettiğim devlet aklı tanım larını bir daha ele alırsak, bana öyle geliyor ki buradaki tanım da, tam olarak bir ikirciklilik olm asa da, bir tü r salınım, yer değiştirme ve m uğlaklık olduğunu görebiliriz. Palazzo’nun 1606’da yazıp ya­ yınladığı, 161 l ’de Fransızcaya çevrilen m etninde2 devlet aklının nasıl tanım ­ landığını bilmem hatırlıyor m usunuz. Palazzo, devlet aklının, devletin bü tü n ­ lüğünü sağlam ası gereken şey olduğunu söylüyor ve kendi ifadeleriyle tam ola­ rak şöyle diyordu: Devlet aklı, “ barışın özü, sulh içinde yaşam anın kaidesi, şeylerin m ükem m elliğidir.”3 Başka türlü söylersek, Palazzo burada devlet ak ­ lının tam olarak özcü bir tanım ını veriyor. Devlet aklı, devletin gerçekten ol­ duğu şeye uygun olm asını, yani hareketsiz kalıp kendi özüne yakın bir biçim­ de var olm asını sağlam alı, gerçekliğinin, ideal zorunluluğu düzeyinde olması gerekene aynen uygun olm asını sağlam alıdır. O halde devlet aklı, devletin ger­ çekliğinin devletin sonsuz özüne, en azından değişmez özüne ayarlanm asıdır. K ısaca şöyle diyelim : D evlet aklı, devleti değişm ez bir d urum da* tutm ayı m üm kün kılan şeydir. Ayrıca Palazzo (size bu m etni alıntılam ıştım )4 hem dev­ let hem de bir şeyin değişmezliği demek olan status kelimesiyle de oynuyordu. Devleti değişmez bir d urum da tu tm ak , işte Palazzo’nun dediği buydu. A ncak aslında bizzat Palazzo’n un tan ım ların d a ve aşağı yukarı aynı çağdaki başka tan ım lard a da, devlet aklı başka şekilde devreye giren, m utlak 2 3

Bkz. Önceki ders (15 M art), s. 221-222. A. Palazzo, Discours du gouvem em ent et de la raıson vraye d ’Estat, Fransızca çeviri Vallieres, IV, 24, s. 373-374: “N ihayet devlet aklı barışın özü, sulh içinde yaşamanın kaidesi, şeylerin m ükem­ melliğidir''. (*) "M aıntenir l'E tat en e ta t” ifadesiyle Foucault, latince “ Status’’ kökünden türeyen “ devlet" ile “dıırıım '' / “ değişmez durum " anlam larına gönderm e yapıyor - ç.n.

4

Hk/. Önceki ders, s. 222-22.V


o larak gizli olm asa da kendini hem en ele verm eyen bir başka özellikle nitele­ nir. Palazzo, devlet aklının bu barışı, bu sulhu, şeylerin bu m ükem m elleşm e­ sini elde etmeyi sağlayan, bu barışı elde etmeyi, sürdürm eyi ve genişletmeyi sağlayan kural olduğunu söyler. İtalya’da sanırım devlet aklının kuram ını ya­ pan ilk kişi olan Botero, devlet aklının “ devletlerin oluşm asının, bekasının, sağlam laşm asının ve yükselm esinin araçların ın m ükem m el bir bilgisi” 5 ol­ duğunu söylemiştir. C hem nitz, çok d ah a sonraları, W estphalia A ntlaşm ası sı­ rasında, devlet aklının bir cum huriyeti kurm ayı, k o ru y u p geliştirmeyi sağla­ yan şey olduğunu söylem iştir.6 K uram cıların büyük kısm ı, devlet aklının dev­ letin bekasını -b u ra d a m anu ten tio n kelimesi k u llan ılır- sağlayan şey olduğu konusunda ısrar etseler de, hepsi de bunun yanı sıra, bun un dışında ve b u n ­ dan fazla olarak, belki buna biraz da tabi o larak , aynı zam anda devletin ge­ lişm esini sağlam ası gerektiğini söylerler. D evlet ak lın ın tüm tan ım ların d a devreye giren bu devletin gelişimi nedir? Size burad a alıntıladığım m etinler b iraz teo rik ve sp e k ü la tif m etin lerd ir - B o te r o ’nu n k i ve ku şk u su z Palazzo’nunki böyledir, belli bir politik d u ru m a daha fazla bağlı olan belki Chem nitz’inki daha az teoriktir. B unlar devlet aklını olu ştu ran şeyin devletin beka­ sının, devletin özüne uygun olarak k orunm ası olduğunu savundukları ölçüde hâlâ biraz P latoncu sayılırlar. K açınılm ası gereken şey, B acon’un isyanlar h a k k ın d a sözünü ettiği bu neredeyse zaru ri nitelikli ve neticede te h d itk â r olaylardır.7 A ncak kaçınılm ası gereken, aynı zam anda başka bir şeydir de. B otero, Palazzo ve diğerleri için kaçınılm ası gereken şey, pratik o larak kaçı­ nılm az ya da en azından teh d itk âr olan şeylerdir; devleti tarihin en tepesine taşıdıktan sonra onu bir d üşkünlük içerisine sürükleyen, yok olm a ve silinme tehlikesiyle baş başa b ırakan şeylerdir. Kaçınılm ası gereken şey -v e Botero ile Palazzo’ya göre devlet aklı bunun için işle r- Babil krallığının, R om a İm parato rlu ğ u ’nun, C harlem agne’ın krallığının başına gelen şeydir, yani doğuş, ge­ lişme, m ükem m elleşm e ve çöküş döngüsüdür. Bu döngü, o zam anın söz d a ­ ğarcığında “devrim ler” [revolutions] o larak adlandırılan döngüdür. Devrim , devrim ler, devletleri ışığa ve bolluğa k av u ştu rd u k tan sonra onları yok edip si­ len bir döngüye dahil eden neredeyse doğal, daha doğrusu yarı doğal yarı ta ­ rihsel fenom enlerdir. D evrim budur. B otero ile Palazzo’n un devlet aklından anladıkları, özü itibariyle, devletleri bu devrim lere karşı ko ru m ak tan ib aret­ tir. Bu anlam da biraz önce de söylediğim gibi P lato n ’a yakın olduğum uzu gö­ 5 6 7

Bkz. Yukarıdaki 8 M art dersi, s. 209. Bkz. ö n cck i ders, s. 223. Bkz. Önceki ders, ı. 234 vr lonram.


rüyorsunuz, yalnız şu farkla: P laton, siteler için sürekli bir teh d it oluşturan çöküş ihtim aline karşı, iyi bir anayasa, iyi yasalar ve erdem li yargıçlardan oluşan bir çözüm önerir; oysa ki B otero ya da Palazzo gibi 16. yüzyıl yazar­ larının devrim lerin bu neredeyse kaçınılm az tehdidi k arşısında önerdikleri şey, yasalar ve an ay asad an ziyade, devleti yönetenlerin erdem inden ziyade, bir yönetim sanatıdır. Yani yönetm ek için kullanılan araçlardaki bir tü r bece­ riklilik, bir akılsallıktır. A ncak bu yönetim sanatı, aslında, P lato n ’un yasala­ rıyla aynı hedefe sahiptir, yani devrim den kaçınm ak ve devleti, tek bir devle­ ti, sürekli bir m ükem m ellik halinde baki tutm ak. Ama aslında Botero ya da Palazzo’n u n m etinlerinden daha az teorik, d aha az spekülatif, d ah a az ahlâkçı ya da ahlâki olan m etinlerde başka bir şey bulduğum uzu sanıyorum . Bunu politik pratiğe d ah a yakın insanların, bu p ra ­ tiğe doğrudan bulaşm ış, kendileri de politika yapm ış insanların m etinlerinde, ö rneğin Sully’nin E conom ies R oyales8 ismiyle yayınlanm ış m etninde, Richelieu’den kalan m etinlerde, elçilere ya da birtakım kraliyet m em urlarına ve­ rilen Instructions [Talim atlar] başlıklı m etinlerde bulabilirsiniz. B urada, bu devletin bekası kuram ının, devlet aklının uygulam aya konm asında ve politi­ kanın gerçek pratiğini karşılam ak için son derece yetersiz olduğu görülüyor. Bu diğer şey, Botero ve diğerlerinin basitçe devletin “yükseltilm esi” dedikleri şeyin gerçek dayanağı, bana öyle geliyor ki çok önem li bir fenom endir. Bu, devletlerin birbirlerinin yanında, bir rekabet alanı içinde konuşlanm ış olm a­ ları saptam asıdır. Bana öyle geliyor ki o dönem de bu fikir hem temel ve yeni, hem de belki “ politik tek n o lo ji” o larak adlandırabileceğim iz şey açısından son derece verim lidir. N eden yeni bir fikirdir peki bu? Bunu biri tam olarak teorik, diğeri ise devletin tarihsel gerçekliğine gönderm e yapan iki veçhe itiba­ rıyla ele alabiliriz. T eorik bakış açısı: D evletlerin kendi araların d a bir rekabet ilişkisi için­ de oldukları fikrinin aslında, size geçen sefer sözünü ettiğim şeyin, yani dev­ let aklı tarafın d an ortay a k on u lan teorik ilkelerin d o ğ ru d an ve neredeyse k a­ çınılm az bir sonucu olduğunu düşünüyorum . Size devlet aklının nasıl algılan­ dığını söylemeye çalışırken, devletin devlet aklı kuram cıları tarafından kendi ereğini kendinde b arın d ıran bir şey o larak tanım landığını görm üştük. Buna göre, devlet yalnızca kendisine bağlıdır. Devlete dışarıdan kendisini day atab i­ lecek hiçbir pozitif yasa, ahlâk yasası, doğa yasası, h atta ilahi yasa - b u gerçi başka bir m esele- yoktur. D evlet yalnızca kendisine bağlıdır, kendi selam eti­ 8

M.»xınıılu*n d r Hrtlıımr, büron d r Rosny, duc d r Suily (1559-1641), lx o > u > m ıe s R o y tilrs, yay. h.ı/ | ( lı.ııllcy Un ı, ( .ıııll.uımııı, l\m s, t.m hsı/ |tahm inen I H20'yr dotfnı| İlk/. A^ı^ui.ı no! IN


nin peşindedir ve hiçbir dışsal ereğe sahip değildir; yani kendinden başka hiç­ bir şeye yol açm am alıdır. N e hükü m ran ın selam etine, ne insanların sonsuz se­ lam etine, ne de herhangi bir tam am lanm a veya eskatolojiye yönelm elidir dev­ let. Devlet aklıyla birlikte, geçen sefer de söylediğim gibi, ucu açık ve sonsuz bir zam ana, sınırsız bir tarihselliğe giriyoruz. Başka tü rlü söylersek, devlet a k ­ lıyla birlikte, kaçınılm az, zorunlu ve sürekli bir biçimde, yasalarını ve erekle­ rini yalnızca kendilerinden alan bir devletler çoğulluğundan m üteşekkil bir d ünya belirlem eye başlar. D evletler çoğulluğu, bu perspektifte, ün iter bir krallıktan birliğin yeniden bulunacağı nihai bir im paratorluğa geçiş değildir. Devletler çoğulluğu, insanlara belli bir süreliğine ve ceza o larak dayatılm ış bir geçiş evresi değildir. Aslında devletler çoğulluğu, artık tam am ıyla açık olan ve zam anın içinde belli bir nihai birliğe doğru gitmeyen bir tarihin zorunluluğu­ dur. işte size geçen sefer sözünü ettiğim bu devlet aklı teorisinin beraberinde getirdiği şey, açık bir zam an ve çoğul bir m ekânsallıktır. Ancak aslına bakılırsa, eğer bu teorik sonuçlar, kavranabilirlik ilkesini o luşturdukları bir tarihsel gerçekliğe eklem lenm em iş olsalardı, politik bir tek­ noloji gibi bir şeyde de kristalleşem ezlerdi. Peki, bu zam ansal olarak açık bir tarih ile devletler açısından çoğul bir m ekân fikrinin eklem lendiği bu tarihsel gerçeklik nedir? Elbette, 16. yüzyıl boyunca, tam am en saptanabilir, açık, ni­ hai, tanınm ış ve h a tta size d ah a sonra yine sözünü edeceğim W estphalia9 A ntlaşm ası’yla 16. yüzyılda kurum sallaşm ış bir biçim de, A vrupa’ya R om a İm paratorluğ u ’n dan beri tüm O rtaçağ boyunca kendilerini dayatm ış olan es­ ki evrensellik biçim lerinin, bu R om a İm paratorluğu m irasının nihayet o rta ­ dan kaybolm asıdır. R om a İm p arato rlu ğ u ’nun sonunu tam olarak 1648 ola­ rak belirlemek gerekir, yani im p arato rlu ğ u n bütün devletlerin nihai am acı ol­ m adığının, im p arato rlu ğ u n devletlerin bir gün gelip içine karışacağı bir biçim olm adığının kabul edildiği zam an. Ü stelik, yine bu W estphalia A ntlaşm ası ile, 9

Nihai olarak 24 Ekim 1648’de, O tuz Yıl Savaşları’nın bitişinde M ünster’de im zalanan Westphalia Antlaşması, belli başlı Avrupa kuvvetleri arasında beş sene süren yoğun ve çetrefil pazarlıkla­ rın sonucudur. Tarihçiler üç büyük dönem den söz ederler: (1) Ocak 1643’ten Kasım 1645’e kadar olan, usul meselelerinin tartışm aların merkezinde yer aldiğı dönem; (2) Kasım 1645’ten Haziran 1647’ye kadar olan, Almanları ve HollandalIları ilgilendiren anlaşmazlıkların büyük kısmının çö­ züm ünü sağlayan dönem; (3) İm paratorluk ile Fransa arasında (Instrumentum Pacis Monsteriense) iki Münster antlaşmasının, im paratorluk ile İsveç arasında ise O snabrück Antlaşm asfnın (Instrum entum Pacis Osnabrucense) imzalanmasıyla sonuçlanan 1648 senesi (bkz. G. Parker, La Guerre de Trente Ans, alıntılanan çeviri [Yukarıda s. 17, not 30), s. 269). İm paratorluğu oluşturan devlet­ ler, zaten yüz yıldır birçoğu üzerinde uygulanan “toprak üstünlüğünü” (iMndeshoheit) tanımış olu­ yorlardı. Kutsal karakterinden arınmış haldeki İm paratorluğun kendisi, kimi anayasal dönüşüm ­ ler pahasına bir devlet olarak hayatta kalmaya devam ediyordu. Bu dönüşüm ler h.ıkkııul.ı lıkz M. Stolleis, Histoire du drait /ıııldur en Allem,ı/f/ıe, 1600 I 800, .ılıııtıl.ın.ın çeviri, ». HS W 1.


Reform yüzünden Kilise’yle yaşanan kopu şu n bir yandan kabullenilm iş, ku­ rum sallaşm ış, tanınm ış o lm ası,10 diğer y andan da devletlerin politikalarında, seçim lerinde, ittifaklarında dinî aidiyetler üzerinden birlik olm alarının artık gerekm em esi, yine bu dönem e denk gelir. K atolik devletler P rotestan devlet­ lerle ittifak kurabilirler, P rotestan ord u ların ı kullanabilirler ve bunun tersi de m ü m k ü n d ü r.11 Başka tü rlü söylersek, bu iki büyük evrensellik biçimi belli bir süredir -b elk i birkaç yüzyıldır- bir boş zarf, içi boş k ab u k haline gelmiş olan (en azından İm p arato rlu k için geçerlidir bu), am a yine de tarihsel ve po­ litik o dak, cazibe ve kavranabilirlik gücünü koruyan bu iki büyük evrensellik biçimi, yani İm parato rlu k ve Kilise, en azından bu evrensellik düzeyinde iş­ levlerini [vocation] ve anlam larını kaybetm iştir. Politik o larak açık bir za­ m anda ve devletler açısından çoğul bir m ekânda olunduğu ilkesi işte bu ger­ çekliğe eklem lenm iştir. A rtık bir anlam da m utlak birim ler, -e n azından a ra ­ larından en temel olanlar iç in - birbirleriyle hiçbir b o yunduruk veya bağım lı­ lık ilişkisine girm eyen birim ler söz konu su d u r; ve bu birim ler -b ü tü n bunla­ rın gelip eklem lendiği tarihsel gerçekliğin öteki veçhesi, öteki yüzü de b u d u rçoğalm ış, yayılm ış ve y o ğunluk kazanm ış iktisadi m übadelelerin alanında kendilerini ortay a koym aya çalışırlar. Kendilerini ortaya koym aya çalıştıkla­ rı alan, ticari rekabet ve ticari tah ak k ü m alanı, parasal dolaşım alanı, kolon­ yal fetih alanı, denizlerin k o n tro l edildiği bir alan d ır ve b ü tü n bunlar, her devletin kendisini o rtay a koyuşuna, yalnızca size geçtiğimiz derste sözünü et­ tiğim kendinde ereklilik biçimini değil, aynı zam anda yeni bir biçim olan re­ kabeti de k atar. Bu gerçekliğe n azaran an ak ro n ik terim lerle söylersek, devlet kendisini ancak politik ve ekonom ik bir rekabet alanında ortay a koyabilir; il­ ke o larak, devlet aklının tem el çizgisi o larak devletin geliştirilmesi sorununa anlam ını veren bir rekabet alanında kendisini ortaya koyabilir. D aha da som ut olarak, devleti ancak bir rekabet alanı içerisinde ve dev­ letin güçlerini çoğaltarak m uhafaza edebilecek olan bir devlet aklının ortaya çıkışının ya da daha doğrusu gelişiminin, kabaca İspanya meselesiyle, İspanya ve A lm anya meselesiyle dolaysız ve som ut çehresine kavuştuğunu söyleyebili­ 10 11

Gerçekten de antlaşm alar, Katoliklik ve Luthercilikten sonra İm paratorluğun üçüncü yasal dini olarak Kalvinizmin tanınm asını onaylar. Bu zaten, “P olitikalar”ın bir devamı olarak Richelieu’nün Ispanya’ya karşı takındığı tavırdır; 1635’te açıkça savaşa girilmesi sonucunu doğurur. “ Devletlerin prensleri bağlayan çıkarları btig kadir, ruhlarımızın selametinin çıkarları başka” (Richelieu, D. I.. M. Avenel, der., 1 e ttr e s , htstru ctions diplamatiques et Papiers d '£ ta t du Cardinal du Richelieu içinde, cilt 1, 1608-1624 (lnıprı merie imperiale, Paris, 1854), s. 225. Henri de Rohan, D e l'in irit des p r im es e t d es f.tut» ile Lı • h retientet (163H) yay. haz., C. Lazzeri (PUF, Paris, 1995). Bkz. I M ritın k r, I 'hin- de /.; mmmm . kit.ıp I, höliiııı 6 (Roh.ın hakkında bkz., s. I50-IK0).


riz. Devlet aklının İtalya’da doğduğu, küçük İtalya devletlerinin kendi ilişkile­ rindeki özgül sorunlardan hareketle ifade edildiği doğrudur. Ancak devlet ak ­ lı geliştiyse, b ütün A vrupa devletleri için m utlak anlam da temel bir düşünce kategorisi ve bir eylem aracı haline geldiyse, bunun sebebi size sözünü ettiğim ve bizzat İspanya figürüne o d aklanan bütün bu fenom enler bütünüdür. İspan­ ya bir yandan, İm paratorluğun ve İm paratorluğu elinde tu ta n ailenin hane­ danlık yoluyla varisi olarak, evrensel m onarşi iddiasının da varisi d u ru m u n ­ daydı; diğer yandan ise, 16. yüzyıldan itibaren kolonyal ve deniz aşırı bir im ­ paratorluğa, en azından Portekiz’in ilhak edilm esinden itibaren dünya çapın­ da gelişen ve m onopol oluşturan bir im paratorluğa sahipti. N ihayet İspanya, b ütün Avrupa sathında şaşkınlık yaratan , vakanüvislerin, tarihçilerin, politi­ kacıların, iktisatçıların aklını on yıllar boyunca meşgul edecek bir fenom enin örneğini oluşturur - İspanya, neredeyse bir m onopol oluşturduğu için, yani İm paratorluğunun genişliği nedeniyle birkaç sene içerisinde şaşılacak derecede zenginleşmiş, 17. yüzyılda ve belki de daha 16. yüzyılın başından itibaren d a­ ha da şaşılacak derecede ve daha da hızlı bir biçim de fakirleşmiştir. Yani İspanya olayıyla, devlet aklına d air bu düşünüm leri ve bundan böyle içinde yaşanılan bu rekabet alanını kristalleştiren bir süreçler bütünü olduğunu görüyoruz. İlk olarak, İspanya’ya benzeyen her devlet, eğer elinde im kân varsa, yeterince toprağı varsa, eğer iddiasını o rtay a koyabiliyorsa, di­ ğerlerine nazaran bir tah ak k ü m kon u m u alm aya çalışacaktır. A rtık doğrudan bir im paratorluk o lunm ak istenm eyecek, fakat diğer ülkeler üzerinde fiili bir ta h ak k ü m istenecektir. İkinci o larak , bu ta h a k k ü m ü n bizzat icrası, İspanya’nın elde ettiği, en azından hayal edip bir süre için sahip olduğu bu yarı m o ­ nopol hali, onu ortay a çıkarıp baki kılan şey tarafın d an sürekli tehdit edilir. Yani zenginleşm ekten ö tü rü fakirleşilebilinir, güç fazlası yüzünden zayıf d ü ­ şülebilir, ve tah ak k ü m d u ru m u şim di adın a bam başka bir anlam da devrim denecek şeyin kurb an ı olabilir: D evletin gücünü ve ta h ak k ü m ü n ü sağlayan şeyin geri dön ü p devletin kaybına ya da en azından gücünü kaybetm esine yol açtığı gerçek m ek an izm aların tam am ı o larak devrim . İspanya, çevresinde devlet aklı analizinin gelişeceği örnek tip ve ayrıcalıklı nesne olm uştur. Bütün bu devlet aklı analizlerinin, kendini tanım layan bu yeni politik alanın tüm analizlerinin neden ayrıcalıklı o larak Ispanya’nın d ü şm an lan veya rakiplerin­ de geliştiğini anlıyoruz: Fransa, im p arato rlu k egemenliğinin boyunduruğun­ dan kurtulm aya çalışan A lm anya, T u d o r ailesinin İngiltere’si. Kısacası, 16. yüzyıl politik düşüncesine hâlâ hâkim olan ve ona ufuk o luşturan bir zam an­ dan, birleştirici eğilimleri olan ve temel devrim lerlc böliiniip telulit edilen bir


zam andan, gerçek devrim ler, bizzat ulusların zenginliğini ve gücünü sağlayan m ekanizm alar düzeyinde gerçekleşen devrim ler doğurabilecek olan, rekabet fenom enlerinin k a t ettiği, açık bir zam ana geçildiğini sanıyorum . Bütün bunları söyledik am a, acaba b ütün b unlar bu derece yeni sayıla­ bilir mi? A caba, devletler arasında bir rekabet alanının açılması birdenbire 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyıl başında olup bitmiş olan, bu devlet aklının yeni veç­ helerini ve yeni gelişimlerini kristalleştirm iş bir fenomen midir? Tabii ki çekiş­ m eler, çatışm alar, rek ab et fenom enleri uzun zam an d ır m evcuttu, bu gayet açık. Ancak bir kez daha söylüyorum , çünkü söylediğim şeyin iyi anlaşılm ası­ nı istiyorum , buradaki mesele, bütün bu fenom enlerin, onları strateji olarak düzenlemeyi sağlayan bir düşünüm sel ve yansıtm alı prizm aya [prism e reflexif\ dahil olm aya başlam alarıdır. Sorun, her zam an için var olm uş olan bu çekiş­ me ve rekabet fenom enlerinin hangi and an itibaren fiili olarak devletler arası bir rekabet biçiminde, sonsuz bir zam ana yayılmış, açık bir ekonom ik ve poli­ tik alanda gelişen bir rekabet biçim inde algılandığını bilm ektir. H angi andan itibaren bütün bu fenom enleri kodlam ak için bir rekabet düşüncesi ve strateji­ si örgütlenm iştir? Benim kavram ak istediğim budur - ve bana öyle geliyor ki 16. ve 17. yüzyıllardan itibaren devletler arası ilişkiler artık çekişme [rivalite] biçiminde değil, rekabet [concurrence] biçim inde algılanm ıştır. B urada -tab ii bu sorunu sadece belirtm ekle yetinebilirim - krallıklar arası m ücadelelerin na­ sıl çekişmeler olarak, özellikle de hanedan çekişmeleri olarak algılandığını, ta ­ nındığını, onlard an bu şekilde söz edildiğini, sonra da hangi andan itibaren bunların rekabet biçim inde düşünülm eye başlandığını saptam ak gerekir. Ç ok kaba, çok şem atik bir biçim de, kendisini prensler arası bir çekiş­ me, bir hanedan çekişmesi o larak gören bir m ücadele içerisinde kaldığımız sürece, geçerli öğe elbette prensin zenginliğidir - ya sahip olduğu hazine biçi­ m inde, ya da elinin altındaki vergi k aynakları biçim inde. D önüşüm lerin ilki, m ücadele im kânlarının ve bu m ücadelenin sonunda ulaşılacak im kânların a r­ tık prensin zenginliğinden, elindeki hâzineden, parasal k ayn ak lard an h a re­ ketle düşünülm esi, hesaplanm ası, tartılm ası sona erip, b ü tün bunlar artık biz­ zat devletin zenginliği biçim inde düşünülm eye çalışıldığında yaşanm ıştır. Güç etkeni o larak prensin zenginliğinden, bizzat krallığın gücü o larak devletin zenginliğine bir geçiş söz k o n u su d u r b u rad a. İkinci olarak, ikinci dönüşüm , bir prensin g ücünün, sahip olduğu v arlıkların zenginliği üzerinden tahm in edilm esinden, bir devleti niteleyen daha sağlam ancak daha gizli kuvvetlerin tahm inine geçilmesidir: Yani varlıklar değil, devlete içkin /.enginlikler, devle tin sahip ol.ıl)il(\eğı şeyler, doğal kaynaklar, ticari iınk.ınl.ıı, m übadele ıleıı


gesi, vb. Üçüncü o larak , üçüncü dönüşüm : M ücadeleler prenslerin çekişmesi olarak düşünüldüğü sürece, prensin zenginliğini o lu ştu ran şey ittifakların sis­ tem iydi - ailevi anlam da, ona bağlı olan ailevi zorunluluklar anlam ında; oy­ sa m ücadeleler, rek ab et terim leriyle düşünülm eye başlandığı andan itibaren, güçler artık çıkarların geçici bileşimi anlam ındaki ittifak olarak hesaplanıp tartılacaktır. Prenslerin bu çekişm esinden devletlerin rekabetine geçiş herhal­ de, Batı’nın politik yaşam ı ve tarihi olarak adlandırılabilecek şeylerin biçim ­ lerindeki en temel dönüşüm lerden birisini o luşturur. Elbette, hanedan çekişmesinden devletlerin rekabetine geçiş, benim bu­ rada birkaç özelliğini belirtm ek suretiyle karikatürleştirdiğim karm aşık ve ya­ vaş bir süreçtir - aslında bunların iç içe geçişleri daha uzun sürelere yayılır. Ö r­ neğin 18. yüzyıl başındaki İspanya Veraset Savaşı12 hâlâ hanedan çekişmeleri­ ni düşünm e ve bunlara ait yapıp etme biçimleriyle ilgili sorun, teknik ve usul­ lerle bezelidir. Ancak bana öyle geliyor ki İspanya V eraset Savaşı’yla birlikte ve burada karşılaşılan engelle ya da başarısızlıkla birlikte, prenslerin hanedan çe­ kişmesinin hala etkilediği ve devletlerin rekabetine kom uta ettiği son anı, son mücadele biçimini görüyoruz - daha sonraki savaşlarda devletler arası rekabet artık özgür biçimde, çıplak halde ortaya çıkacaktır. H er durum da, prenslerin çekişmesinden devletler arası rekabete geçildiği andan itibaren, mücadele artık devletler arası rekabet olarak düşünülm eye başlandığı andan itibaren, devlet aklına dair daha önce ortaya çıkm am ış, en azından size sözünü ettiğim hiçbir teorik metinde henüz ifade edilmemiş, m utlak olarak temel ve esas bir mefhum belirir, bu da elbette kuvvet [force] m efhum udur. B urada kastedilen artık to p ­ rakların çoğalması değil, devletin kuvvetlerinin artışıdır; evliliğe dayalı ittifak­ ların ve varlıkların genişlemesi değil, devletin kuvvetlerinin yükselmesidir; h a­ nedan ittifakları ile m irasların bileşimi değil, politik ve geçici ittifaklar dahilin­ de devlet kuvvetlerinin oluşum udur; politik aklın kavranabilirliğinin nesnesini, ilkesini ve ham m addesini işte bunlar oluşturur. Politik akıl, size geçen sefer sö­ zünü ettiğim bu biraz teorik, hâlâ biraz özcü ve Platoncu metinlerde değil de, 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyıl başında görülen, özellikle O tuz Yıl Savaşları13 et­

12

13

Fransa ile Ispanya’yı bir A vrupa İttifakı (D örtlü İttifak) ile karşı karşıya getiren bu çatışm a, 1701’den 1714’e kadar sürm üş, XIV. Louis’nin torunu V. Philippe’in tahta çıkmasıyla başlamış, Utrecht ve R astadt antlaşm alarıyla sona ermiştir. Bkz. L. D onnadieu, La Theorie de Vequilibre. Etüde d'histoire diplom atique et de droit International, Siyaset bilimi doktora tezi, Aix-Marseillc Üniversitesi, A.Rousseau, Paris, 1900, s. 67-79. Almanya’yı Avrupa’nın savaş alanına çeviren O tuz Yıl Savaşı (1618-1648), hem bir iç savaş, hem de 17. yüzyıldaki gut, ilişkilerini devreye snk.ıı» ilk uluslararası hııyıık çatılm a olmuştur, hu sava­ yı uml.HKİır.uı Wrntphali.ı Antl.ı>m.ıl.m h.ıkkıınl.ı bk/ ytık.ırul.ıki not.


rafında şekillenen ve politikanın teorisyenleri değil pratisyenleri olan kişilerde ortaya çıkan kendi ifadelerinde ele alınırsa, burada yeni bir politik katm an ol­ duğunu görürüz. Bu yeni teorik ve analitik katm an, bu yeni politik akıl öğesi kuvvettir; devletlerin kuvvetidir. Burada artık esas nesnesi kuvvetlerin kullanıl­ ması ve hesaplanm ası olan bir politikaya dahil olunur. Politika, politika bilimi burada dinam ik sorunuyla karşılaşır. O zam an tabii b u rad a yalnızca belirtm ekle yetineceğim bir sorun çıkı­ yor ortaya. M u tlak olarak tarihsel bir gerçeklikten ve saptanabilir tarihsel sü­ reçlerden hareketle m eydana gelen bu gelişim in -sö z k o n u su olan A m eri­ k a ’nın keşfi, kolonyal im p arato rlu k ların oluşum u, im p aratorluğun yok olu­ şu, Kilise’nin evrensel işlevlerinin gerilemesi ve silinm esidir-, tüm bu feno­ m enlerin, kendi zorunlulukları ve kavranabilirlikleriyle birlikte, bizi politik düşünce düzeyinde “kuvvet” denen bu temel kategorinin belirişine g ö tü rd ü ­ ğünü görüyoruz. Bütün bu fenom enler, politik düşüncede bir dönüşüm e yol açmış ve bizi ilk kez kendisini kuvvetlerin bir stratejisi ve dinam iği olan bir p olitik düşünceyle karşı karşıya bırakm ıştır. Ö te yandan yine aynı dönem de, tam am en farklı süreçler sayesinde, çok iyi bildiğiniz gibi doğa bilimleri ve özellikle fizik de bu kuvvet kavram ıyla karşılaşıyorlar. O k ad a r ki, fizik bili­ mi o larak dinam ik ve politik dinam ik aşağı yukarı aynı dönem de ortaya çı­ kar. Aslında bunların nasıl birbirlerine eklem lendiği konusunda Leibniz’e14 bakm ak gerekirdi, zira Leibniz hem tarihsel ve politik açıdan, hem de fizik bi­ limi açısından kuvvetin genel teorisyenidir. N asıl oldu da bunlar aynı anda m eydana geldi, bu çağdaşlık nedir? İtiraf ediyorum ki hiçbir şey bilm iyorum bu konuda, am a bu sorunu ortay a koym anın kaçınılm az olduğunu dü şü n ü ­ yorum , zira Leibniz’e baktığım ızda bu iki sürecin hom ojenliğinin o dönem in­ sanlarının düşüncelerine yabancı olm adığının bir kanıtını buluyoruz. B ütün bun ları bir özetleyelim şim di. Bu yeni yönetim sel akılsallığın 14

G ottfried Wilhelm Leibniz (1646-1717), hukukçu, m atem atikçi, filozof ve diplom at, Teodise (1710) ve M onadoloji (1714) eserlerinin yazarı, ö z birliğinin fiziksel ifadesi olarak “ kuvvet" hak­ kında bkz. özellikle Specitnen dynam icum (1695), yay. haz. H .G . Dorsch (F. M einer, Ham burg, 1982). Leibniz aynı zam anda birtakım tarihsel ve politik eserlerin de yazandır: Die W erke von Le­ ibniz gemdss seinem bandschriftlichen Nacblass in der Bibliotbek zu H annover (Klindvvorth, Hanover, 1864-1884), cilt VI, B kısmı. Leibniz dinamiği hakkında bkz. M. G ueroult, Leibniz. Dynam ique et m etapbysique (Aubier-M ontaigne, Paris, 1967); W. Voise, “ Leibniz’s model of political thinkıng”, Organort, 4, 1967, s. 187-205. O nun metafizik pozisyonlarının hukuki ve politik 10 nuçları hakkında bkz. A. Robinet, G. W. Leibniz. Le meilleur des mondes par la bahtıce de 11 m rope (PUF, Paris, 1994), özellikle s. 235-236: “ ‘Avrupa’nın dengesi* denen şey nedir? Milletlerin politik ve askeri bir fiziği olduğu fikridir - değişken düşm an gııçlerin, rastl.m m .il vr şiddetli şok lar ynlııyhı birhirleriylc, birbirlerine karşı gelişidir. | ..| Avrupa'nın dengeni bıı ıtjttk ınrıınıı dcgıl, bir din.ıınık vtn ım u lu r ”


gerçek sorunu, devletin yalnızca genel bir düzende m uhafaza edilm esinden zi­ yade, belli bir kuvvet ilişkisinin [rapport de forces], bir kuvvetler dinam iğinin m uhafaza edilmesi, baki kılınm ası ya da geliştirilm esidir. İşte bana öyle geli­ yor ki, artık esas olarak kuvvet dinam iğinden hareketle kendisini tanım laya­ cak olan bir politik aklı fiiliyata geçirm ek için, Batı ya da Batılı to p lu m lar a n ­ cak kuvvetlerin bu akılsallaştırılm asından hareketle anlaşılabilecek iki büyük bütün oluşturdular. Bugün ve gelecek sefer size sözünü etm ek istediğim bu iki büyük bütün, bir yandan diplom atik ve askerî düzenek, diğer yandan ise o çağdaki anlam ıyla polis düzeneğidir. Peki bu iki büyük bütün esas olarak ne­ yi sağlıyorlardı? B unlar ilk olarak bir kuvvetler ilişkisinin baki kılınm asını, diğer yandan da bütüne dair bir kopuş olm aksızın bu kuvvetlerden her biri­ nin geliştirilmesini sağlıyorlardı. Kuvvetler ilişkisinin bu şekilde baki kalışı ve öğelerden her birine içkin olan kuvvetlerin bu gelişimi, bu kesişimi, daha son­ raları tam da güvenlik m ekanizm ası olarak adlandırılacak şeydir. İlk olarak, diplom atik ve askerî tipteki yeni teknikler. Eğer devletler birbirleriyle yan yana bir rekabet ilişkisine girm işler ise, diğer tüm devletlerin hareketliliğinin, iddialarının, gelişim inin, sağlam laştırılm asının sınırlanm ası­ nı sağlayan bir sistem in bulunm ası gerekir; ancak yine de her devlete, ra k ip ­ lerini tahrik etm eden ve bu yüzden kendi yok oluşunu ya da zayıflayışım d o ­ ğurm adan gelişimini azam ileştirebilm esi için yeterli im kân da tanınm alıdır. Bu güvenlik sistemi, O tuz Yıl savaşlarının sonunda, yani hem im paratorluk rüyasının, hem de kilise evrenselliğinin nihai bir biçim de o rtad an kalkm asına yol açan ve her biri kendi kendisini ortay a koym a ve politikasının ereğini ken­ disinde bulm a iddiasındaki birtakım devletleri karşı karşıya getiren, yüz yıl süren bu dinî ve politik m ücadelelerin15 sonunda şekillenmiş ve aslında tam olarak fiiliyata geçm iştir. Peki, O tu z Yıl savaşlarının so nunda fiiliyata geçen bu sistem ne içerir? Bir hedef ve kimi aygıtlar içerir. H edef, A vrupa’nın den­ gesidir. A vrupa’nın dengesi fikri burad a da, tıpkı devlet aklı gibi, İtalyan k ö ­ kenlidir; denge fikri İtalyan kökenlidir. Sanırım , sayesinde her bir İtalyan prensin İtalya’yı bir denge d u ru m u n d a tutm aya çalıştığı bu politikanın ilk çö­ zümlemesini G uicciardini’de b u lu ru z.16 İtalya’yı bırakıp A vrupa’ya dönelim . 15

16

İm paratorluk içerisindeki her devlete istediği dini (Katolik ya da Lutherci) pratik etm e hakkını sağlayan Augsbourg Barışı’ndan (1555) W estphalia Antlaşması’na (1648) kadarki dönem ele alı­ nırsa yüz sene. Bu ilke daha sonra cujus regio, ejus religio olarak adlandırılm ıştır - ve bu şekilde O rtaçağ lm paratorluğu’nun sonunu getirir. Francesco Guicciardini (1483-1540), Staria d'ltaluı, 1, 1 (Fiorenzo, appresso Lorenzo Torreııtino, 1561, eksik baskı; Gcııeva: Stoer, 1621; T urin, Kinaııdi, ed. Sil vana Scıılel M rııcbi) s. 6-7: * l;. conosırm lo clıc .illa rrpıılıln.a fıom ıtıııa r a »r propritı sarcbbc mollıı ih-mic ılımı sr .ıluıııo ılc' ııı.ıg


A vrupa’nın dengesi ne dem ektir? W estphalia A ntlaşm ası’nı m üzakere eden d iplom atlar, büyükelçiler hüküm etlerinden talim atlar aldıkları zam an ,17 o n ­ lardan istenen şuydu: Yeni sınır çizgileri, devletlerin yeni biçim leri, Alman devletleriyle İm p a ra to rlu k arasın d a kurulm ası gereken yeni ilişkiler, F ran ­ sa’nın, İsveç’in, A vusturya’nın etki alanları belirlenirken, b ü tü n bunlar belli bir ilkeye göre, yani A vrupa’nın farklı devletleri arasındaki belli bir dengeyi k orum a ilkesine göre yapılm alıydı. İlk olarak, A vrupa nedir? 17. yüzyılın başlarında ya da bu ilk yarısında A vrupa fikri son derece yeni bir fikirdi. A vrupa nedir? İlk olarak, örneğin H ı­ ristiyanlığın sahip olduğu evrenselci eğilimi hiçbir biçimde taşım ayan bir bir­ liktir. H ıristiyanlık tanım ı gereği, yönelimi gereği dünyanın tam am ını kapsa­ mayı am açlar. Buna karşılık A vrupa, o dönem de örneğin R usya’yı kapsam a­ yan ve İngiltere’yi de son derece ikircikli bir biçimde kapsayan bir coğrafi bölü m len m ed ir- zira İngiltere W estphalia A ntlaşm ası’nın fiili olarak tarafı değil­ di. Yani A vrupa, evrenselliği olm ayan, oldukça sınırlı bir coğrafi bölümlenmedir. İkinci olarak, A vrupa birbirlerine az çok tabi olan ve İm paratorluk gibi ni­ hai ve tek bir biçime ulaşacak devletlerin hiyerarşik bir biçimi değildir. H er hü­ küm ran -b u ra d a çok kabaca söylüyorum , göreceksiniz ki bunu hem en düzelt­ mek gerekecek- kendi krallığında im p arato rd u r ve hiçbir şey bu devletlerin h üküm ranlarından birisine, A vrupa’yı biricik bir bütün haline getirecek bir üs­ tünlük atfetm ez. A vrupa temel olarak çoğuldur. Elbette bu -v e işte dem in söy­ lediğimi burada düzeltiy o ru m - devletler arasında farklılıklar olm adığı anlam ı­ na gelmez. Bu fark olgusu örneğin W estphalia A n tlaşm asından bile önce, Sully’nin IV. H enri ile ilgili anlattığı ve “m uhteşem gaye” 18 adını verdiği şeyde

17

18

giori potentati ampliasse piü la sua potenza, procurava con ogni studio che le cose d ’Italia in modo bilanciate si mantenessino che piü in una che in un’altra parte non pendessino: il che, senza la conservazione della pace e senza vegghiare con somma diligenza ogni accidente henche minimo, succedere non poteva” ; Fransızca çeviri: Histoire d ’Italie, çev. J.-L. Foumel ve J.-C. Zancarini (Robert Laffont, “ Boquins” , Paris, 1996, s. 5) “ Floransa Cum huriyeti ve kendisi açısından güçlülerden birinin gücünü daha da arttırm asının çok tehlikeli olduğunun bilincinde olan L aurent de Medicis, tüm gücüyle İtalya’daki dengeyi korum aya çalışıyordu, öyle ki terazi ne bir yana ne de öte­ ki yana eğilsin; bu da ancak barışın korunm asıyla ve küçük de olsa her olayın çok dikkatli hir hi­ çimde incelenmesiyle m üm kündü.” Recueil des instructions donnees aux ambassadeurs et ministres de Frattce, depuis les traites de W estphalie ju sq u ’â la Revolution française, XXVIII, £tats allemands, cilt 1: L'Ûlectorat de Mayence, der. G. Livet (£d. du CNRS, Paris, 1962); cilt 2: L ’fclectorat de Cologne, 1963; cilt 3: L ’fclectorat de Treves, 1966. Bkz. ayrıca Açta Pacis W estphalicae dizisi: yay haz. K. Repgen, Nordrhein-Westfalische A kadem ie der V/issenscbaften (Serie II. Abt. B: Die französischen Korrespondenzen |Aschendorff, M ünster, 1973)). M .m nıılırn de Brthııne, Rnsny baronu, Sully dükü, Memtures des su^es et royales oecom mıtei d l sUt. dtmiı'slhfues, fmlıthfues et mılıtatres de H enri le (>r,ınd%yjy İm/., M ıd u ııd vr l’nıııoul.tt


aşikârdır. Sully’nin IV. H en ri’nin politik düşüncesinin m uhteşem gayesi oldu­ ğunu iddia ettiği şey, bir A vrupa oluşturm aktır - çoğul bir A vrupa, sınırlı bir coğrafi bölüm lenm e olarak A vrupa, evrensel ve yükselen bir bütünlük olm asa da içinde her biri diğerlerinden daha güçlü olan ve diğerleri için k arar alacak on beş devletin bulunacağı bir A vrupa.19 Yani bu, devletlerin birliğini içerm e­ yen bir çokluk, bir coğrafi bölüm lenm e olm asına karşın, büyük devletlerle kü­ çükler arasında kurucu, iç içe geçmiş bir fark vardır. N ihayet, A vrupa’nın d ö r­ düncü özelliği şudur: Coğrafi bir bölüm lenm e ve bir çoğulluk olm asına karşın bütün dünya ile ilişki içindedir, ancak dünya ile kurulan bu ilişki tam da Av­ ru p a ’nın özgünlüğünü o luşturur, zira A vrupa dünyanın geri kalanıyla ancak belirli bir tipte ilişki kurabilir - ekonom ik tah ak k ü m , kolonizasyon ya da tica­ ri kullanım ilişkisi. Çoğul devletlerin coğrafi ilişkisi o larak A vrupa, bütünlük olm asa da küçüklerle büyükler arasında bir dengelenm e içeren bir A vrupa, dünyanın geri kalanıyla arasında bir kullanım , kolonizasyon, tahakküm ilişki­ si k u ran bir A vrupa. İşte 16. yüzyıl sonu ile 17. yüzyıl başında oluşm uş olan ve 17. yüzyıl ortasında im zalanan antlaşm alarla birlikte kristalleşen düşünce budur; hala içinde bulunduğum uz tarihsel gerçeklik budur. A vrupa budur. İkinci olarak, denge. A vrupa’nın dengesi nedir?20 Latince kelime, trutina E uropae’d ir * “ D enge” kelimesi bu dönem in m etinlerinde birçok anlam da kullanılır. A vrupa’nın dengesi, farklı ülkelere, farklı politikalara, farklı tarih ­

19

20

(*)

(“ Nouvelle Collection des memoires pour servir â l’histoire de France”, Paris, 1837) cilt 2, baş­ lık 2, s.355b-356a. Bkz. E. T huau, Raisort d ’Ûtat et Pensee politique, s. 282 - şu esere gönderme yapar: C. Pfister, “ Les “OEconomies royales” de Sully et le G rand Dessein de Henri IV” , Revue historique, 1894, cilt 54, s. 300-324, cilt 55, s. 67-82 ve s. 291-302, ve cilt 56, s. 39-48 ve s. 304339. “ M uhteşem gaye” ifadesi L. D onnadieu, La Theorie de l'equilibre> s. 4 5 ’te alıntılanır: “Av­ ru p a’nın on beş büyük prensliğini güç, krallık, zenginlik, yüzölçümü ve egemenlik açışından aşağı yukarı aynı seviyeye çekmek ve bunlara iyi ayarlanm ış sınırlar koym ak, öyle ki en büyük ve iddia­ lı olanlar daha fazla büyüme hevesine kapılm asın ve diğerleri de kıskançlık ve haset hissetm esin.” Bkz. Sully’nin sunduğu, kralın ikinci ve üçüncü amacı, a.g.e., s. 356a: “ Kalıtsal monarşileri hem yüzölçümü hem de zenginlik anlam ında neredeyse aynı güce çekme hedefine ulaşmak için m üm ­ kün olan en fazla sayıda hüküm ran gücü bir araya getirmek, öyle ki binlerinin fazlası başkalarını ezme arzusu uyandırm asın, başkalarında da bunun korkusunu yaratm asın” ; “Avrupa’nın H ıristi­ yanlığını oluşturm ası gereken on beş devlet, on beş egemenlik arasında, özellikle de ortak sınırla­ rı olanlar arasında o kadar iyi sınırlar çekilmeli ki, bu devletlerin haklarının ve iddialarının ayarı o kadar eşitçe yapılmalı ki, bir daha hiç kavga etm esinler” . Bu mesele hakkında, Foucault’nun temel kaynağını oluşturan D onnadieu’nün tezi hariç, bkz. E. T huau, Raison d'E tat..., s. 307-309 ve bu eserde gönderm e yapılan G. Zeller’in makalesi: “ Le principe d ’equilibre dans la politique internationale avant 1789”, Revue historique, 215, OcakM art 1956, s. 25-27. Elyazmasının 14. sayfası: “trutina sive bilanx Europeae” (ifadeyi alıntılayan: L. D onnadieu, La Theorie de requilibre. Etüde d'histoire dıplom atique et de droit International, Siyaset bilimi dok tora tezi, Aix Marsilya Üniversitesi, A. Koussrau, Paris, 1^00, s. I).


sel dönem lere göre ilk olarak şu anlam a gelir: En güçlü devletin yasasını her­ hangi bir devlete dayatm ası m üm kün değildir. Başka tü rlü söylersek, Avru­ p a ’nın dengesi ancak şöyle kurulacaktır: Devletlerin en güçlüsüyle onu takip edenler arasındaki farkın, o en güçlü devletin tüm diğerlerine yasasını dayatam ayacak derecede tutulm ası gerekecektir. Yani en güçlüyle diğerleri arasında­ ki farkın sınırlanm ası söz k o n u su d u r ve ilk n o k ta budur. İkinci nokta, Avrupa dengesi şu şekilde tasarlanm ıştır: Sınırlı sayıda daha güçlü devlet oluşacak an­ cak bu devletlerin arasındaki denge, hiçbirinin herhangi diğer biri üzerinde üs­ tünlük kurup galip gelmesini engelleyecek biçimde kurulacaktır. Başka bir de­ yişle, bir devletler aristokrasisi kurulacak, örneğin İngiltere, A vusturya, Fran­ sa ve İspanya arasında kuvvet eşitliği biçimini alacak eşitlikçi bir aristokrasi kurulacaktır. Bunun gibi bir dörtlü olduğu zam an, bunlardan hiçbirinin diğer­ leri üzerinde ciddi bir üstünlüğü olam az, zira böyle bir fenomen ortay a çıkm a­ ya başladığında, diğer üçünün ilk tepkisi onu bir şekilde engellemek yönünde olacaktır. N ihayet, A vrupa dengesinin üçüncü tanım ı, d aha ziyade hukukçu­ larda bulduğum uz ve sonrasında kolaylıkla tahm in edebileceğiniz sonuçları doğuran tanım dır. Bu tanım ı 18. yüzyılda W olff’ta, Jus g en tin u m ’da bulursu­ nuz; burada A vrupa dengesi şu şekilde tanım lanır: “ Birçok ulusun karşılıklı Birliği” öyle bir şekilde kurulm alıdır ki, “ bir ya da birçok ülkenin ağır basan gücü, diğerlerinin toplam gücüne eşit o lsu n ” .21 Başka türlü söylersek, birçok küçük gücün birliği, onların arasından birini tehdit edebilecek üstün gücün kuvvetini dengeleyebilm elidir. Sonuç olarak, kurulu olacak herhangi bir üs­ tünlüğü belirli bir an d a dengelenebilecek ittifakların yolunu açm aktadır bu. A vrupa dengesini o lu ştu rm ak için tasarlan an , tahayyül edilen üç biçim, en güçlülerin kuvvetinin m u tlak bir şekilde sınırlanm ası, en güçlülerin eşitlenme­ si, en küçüklerin en büyüklere karşı bir araya gelmesi im kânıdır. Bu farklı usullerle birlikte, bir im paratorluğu tam am lanm a biçimi ola­ rak tarihe sabitleyen bir m utlak eskatoloji tü rü yerine, yani evrensel m onarşi yerine, adına “göreli esk ato lo ji” diyebileceğimiz, fiili olarak kendisine yönelinmesi gereken kırılgan ve hassas bir eskatolojiyle karşı karşıyayız - bu kırıl­ gan eskatoloji, barıştır. Evrensel barış, göreli olarak evrensel ve göreli olarak nihai barış elbette; ancak o dönem de hayali kuru lan bu barışın, İm paratorluk ya da Kilise gibi nihayet birleşm iş ve nihai olarak itiraz kabul etmez bir üstün­ 21

C hristian von Wolff, Jus gentium m ethodo scientifica pertractatum (in officina libraria Rengeriana, H alle, 1749) bölüm VI, § 642, alıntılayan L. D onnadieu, La Theorie de l ’equilibrey s. 2, not 5. P on n ad ieu şöyle ekler: “T alleyrand W olffa yaklaşır: ‘Denge, farklı politik birimlerin direniş Kileleriyle saldırı güçleri arasındaki karşılıklı ilişkidir.’ (“Viyana Kongesi için T alim atlar, Aııgc lırrg, s. 2 2 7 ).”


lükten gelmesi beklenm ez. Tersine, bu evrensel ancak görece evrensel barış, nihai ancak görece nihai barış, tah ak k ü m ü n büyük ve tekil etkilerine sahip olm ayan bir çoğulluktan beklenir. Barış bizzat devletlerden ve onların çoğul­ luğundan beklenir. Büyük bir değişim dir bu. H er devletin, kendi kuvvetleri­ nin artışı diğer devletler ya da kendisi için yıkım anlam ına gelmeksizin a rttı­ rabileceği bu güvenliği yaratm ak için kuru lan hedef budur. İkinci o larak , araçlar. D iplom asinin gövdesini o luşturduğu ve temel o lara k bir A v ru p a’nın, bir A vrupa dengesinin o luşum uyla tan ım lan a n bu devlet aklının araçları, bence üç adettir. Çoğul devletler arasındaki bir denge görünüm ünü alan bu geçici, kırılgan, eğreti evrensel barışın ilk aracı, elbette, savaştır. Yani bun d an böyle tam da bu dengeyi k o ru m ak için savaş yapılabi­ lecektir - daha doğrusu, savaş yapm ak gerekecektir. Ve burada da, savaşın iş­ levlerinin, biçim lerinin, haklılaştırılm a biçim lerinin, hukuki düşüncesinin ol­ duğu kad ar hedeflerinin de tam am en değiştiğini görüyoruz. O rtaçağ ’da ta ­ hayyül edildiği haliyle savaş nasıl bir şeydi? Savaş, özü itibariyle, -neredeyse hukuki [juridique\ d iyecektim - adli [judiciaire] bir davranıştır. N eden yapılır­ dı savaş? Bir adaletsizlik olduğu zam an, yani bir hak ihlali olduğunda ya da birisi başka birisinin kendisine tanım adığı bir hakkı öne sürdüğü zam an y a­ pılır. O rtaçağ savaşında, huk u k [droit]* dünyasıyla savaş dünyası arasında hiçbir kopukluk yoktur. A nlaşm azlıkları çözm enin söz k onusu olduğu özel hukukla, kam u h u k u k u veya uluslararası h u k u k olarak adlandırılm ayan ve tam da bu biçimde a d la n d ırılm a y a c a k olan hukuk dünyasıyla, prenslerin ça­ tışm a dünyası arasında bile bir k o pukluk y oktur. Z em in, anlaşm azlık ve a n ­ laşm azlık çözüm ü zem indir -b en im m irasım ı çaldın, to p rak larım d an birine el koydun, kızkardeşim i b o şad ın -; savaşlar işte bu hukuki çerçevede, kam usal savaş ve özel savaş biçim inde m eydana gelirler. K am usal savaş özel savaş gi­ bi m eydana gelir, ya da özel savaş kam usal bir boyut alır. B urada bir hak sa­ vaşının içindeyizdir aslında, ayrıca savaş bir T anrı yargısına benzer bir zafer tarafından, tam o larak h u k u k i bir süreç gibi bitirilir. K aybettin, o yüzden o senin hakkın değildi. H u k u k ile savaş arasındaki bu süreklilik hakkında, m u ­ harebe, zafer ve T an rı yargısı arasındaki bu geçişlilik hakkında, savaşın h u ­ kuki işleyişi h ak k ın d a son derece açıklayıcı veriler sunan D uby’nin Le Dimatıche des Bovines22 kitabına bakabilirsiniz. Şimdi ise farklı biçimde işleyen bir savaş var o rta d a , zira artık bir hak (*) 22

Fransızcada droit sözcüğü aynı zam anda “ h ak “ anlam ına gelmektedir - yay. haz. (i. Dıılıy, l.e Dimancbe de Houvines ((iallim ard, “Trcııte joıırnces qui oııt fail la I raııce", Paris, l ‘>7î); ıızrllıklr «. 144 148.


savaşı değil bir devlet savaşı, devlet aklı savaşı söz konusu. A slında, artık bir savaşı başlatm ak için hukuki bir sebep gösterm eye gerek yoktur. Bir savaş çı­ k arm ak için bir ülkenin diplom atik bir sebep gösterm esi yeterlidir - denge teh­ like altında, dengeyi yeniden k u rm ak gerek, bir tarafta güç fazlası var ve buna taham m ül edilemez. Elbette hukuki bir bahane bulunur am a savaş yine de bu hukuki bahaneden bağımsızdır. İkinci olarak, savaş hukukla arasındaki sürek­ liliği kaybetse dahi, artık başka bir sürekliliğe kavuştuğunu, bunun da politi­ kayla arasındaki bir süreklilik olduğunu görürsünüz. T am da devletler arasın­ daki dengeyi korum a işlevine sahip olan bu politika, A vrupa çerçevesindeki devletler arasındaki dengeyi sağlam ası gereken bu politika, belirli bir anda sa­ vaşm a kom utu n u verecek olan şeydir - şu ya da bu devletle, yalnızca belirli bir n oktaya kadar, denge çok fazla tehlikeye girm eden, bir ittifaklar sistemi içeri­ sinde vb. savaşm a kom utunu verecek olan şeydir. Sonuç olarak, iki yüzyıl son­ ra “ savaş politikanın başka araçlarla sürdürülm esidir”23 diyecek olan birisi ta ­ rafından ifade edilen ilke işte bu and an itibaren ortaya çıkar. Aslında bunu söyleyerek, dah a 17. yüzyılın başından itibaren, W estphalia A ntlaşm ası sıra­ sında ortaya çıkan yeni bir diplom atik akılla, yeni bir politik akılla birlikte ka­ bul edilmiş olan bir dönüşüm ü sap tam ak tan başka bir şey yapm ıyordu söz ko­ nusu kişi. Fransa kralının toplarının üzerinde şöyle yazdığını unutm am ak ge­ rekir: Ultima ratio regum, “k ralların son, nihai aklı” .24 İşte A vrupa dengesini, bu A vrupalı güvenlik sistemini işletmeye yarayan ilk araç buydu. İkinci araç, en az savaş k a d a r eski o lan ve derin biçim de yenilenen araç, elbette diplom asidir. Bu sırada görece yeni bir şeyin - b u noktayı tabii ayrıntılı ele alm ak g erekecek- ortay a çıktığını görüyoruz: W estphalia A nlaş­ m ası gibi, birçok kişi arasındaki bir anlaşm azlığın değil, İngiltere istisnası dı­ şında A vrupa denen bu yeni b ü tü n ü o lu ştu ran devletlerin tam am ının sorun­ larının, anlaşm azlıklarının halledildiği çok taraflı bir an laşm a.25 A ncak bu 23

24

25

C. von Clausewitz, Vom Kriege, ed. W. Hahlweg (Dümmlers Verlag, Bonn, 1952) Kitap I, Bölüm 1, § 24; [Savaş Üzerine, çev. Selma Koçak, D oruk Yayınları, İstanbul, 2008], Bu analiz, Fouca­ ult’nun 1975-1976 senesinde verdiği “Toplum u Savunmak gerekir” dersi ile karşılaştırılabilir (s. 146-147) - burada, Clausevvitz’in ifadesi yeni diplom atik aklın uzantısı olarak değil, ırklar sava­ şı tarihçilerinin 18. ve 19. yüzyıllarda tanım ladıkları haliyle politikayla savaş arasındaki ilişkinin tersine dönüşü olarak sunulur. Bu ifade hakkında bkz. İm paratorluk prenslerinin bildirisi - alıntılayan: G. Livet, L ’Ûquilibre europeen (PUF, Paris, 1976) s. 83: “ Kralın K âinatın hâkimi olarak atandığı kayırlar ve Fransa kralı portreleri gördük; toplarının üzerinde, gaspa yönelik dâhiliğini çok iyi gösteren bu fikri, kralların son aklı ifadesini g ördük.” “ M ünster’de, papalık elçisinin ve Venedik temsilcisinin etrafında, Almanya ile savaşan güçlerin ll'raıısa vr lsveç| dışında, İspanya, H ollanda, Portekiz, Savoie, Tosça na, M antou, İsviçre kanton l.ırı vr H oransa Inılıımıyıırdu" ((i. I ivrt, lui liııerre Je Trenle A nt. I’tll-, l’.ırıs, s. 42),


sorunları halletm ek, yasalar ve gelenekler tarafın d an b uyurulan hukuki çizgi­ lerin takip edilmesi anlam ına gelm iyor. Bu, m iras h u k u k u ya da galip gelenin h u k u k u tarafın d an , h araç, evlilik, devir h u k u k u tarafın d an buyurulan çizgi­ lerin izlenmesi anlam ına gelm iyor. Bu çok taraflı antlaşm ada diplom atlar ta ­ rafın d an izlenen çizgiler, bir denge zo ru n lu lu ğ u n u n belirlediği çizgilerdir. T o p rak lar, şehirler, vilayetler, lim anlar, k asabalar, koloniler değiş tokuş edi­ lir, el değiştirir, pazarlık konusu edilir - neye göre? Eski m iras h u kukuna ya da galip gelene göre değil, fizik ilkelerine göre, zira söz konusu olan, devlet­ ler arası bir dengenin en sürekli olacak biçim de kurulm ası için belli bir to p ra ­ ğı belli bir kişiye bırakm ak, şu k ad ar m aaşı bu prense verm ek, şu lim anı bu toprağa bağlam aktır. Bu yeni diplom asinin temel ilkesi artık bir h ü k ü m ra n ­ lar hukuku değil, bir devletler fiziğidir. B ütün b unlarla birlikte, elbette, yine diplom asi düzeyinde henüz “sürekli diplom atik m isyonlar” adı verilmese de, fiiliyatta süreklilik arz eden pazarlıkların ve her ülkenin kuvvetlerinin d u ru ­ m una dair bir bilgi sistem inin örgütlenm esinin o rtay a çıktığını görüyoruz (bu n oktaya birazdan değineceğim). Sürekli elçilik de yine 15. yüzyıl sonu ile 16. yüzyıl başında, uzun bir oluşum sürecinin so nunda ortay a çıkan bir k u ru m ­ dur; ancak sürekli pazarlık halindeki bir diplom asinin bilinçli, düşünülm üş ve m utlak olarak sürekli örgütlenişi yine bu çağda başlar. D evletler arasındaki ilişkilerin sürekli bir düzeneği olm ası gerektiği fikri, im p arato rlu k birliğine ya da kilise evrenselliğine dayanm ayan bir ilişki düzeneği fikri bu sırada oluş­ m uştur. Gerçek bir uluslar cemiyeti fikridir bu - ve bu kelimeyi geri-dönüşlü o larak kullanan ben değilim. Bu fikir gerçekten de o sırada ifade edildi. Bunu, 17. yüzyıl başında Le N o u vea u Cynee26 başlıklı bir tü r ütopya kalem e alan C ruce isimli bir yazarda bulabiliriniz: Bir yandan bir polis27 (sonraki derste d aha so m u t o la ra k değineceğim bu k o n u y a),28 diğer y an d an d a, bu n u n la m utlak anlam da temel olan bir bağıntı dahilinde oluşan (ki bu bağıntı, size 26

27 28

Emeric Cruce (Emery La Croix, 1590? - 1648), Le N ouveau Cynee, ou Discours d ’Estat representant les occasions & tnoyens d ’etablir une paix generalle & la liberte du comtnerce par to u t le m onde (Jacques Villery, Paris, 1623; yeniden basım, £ditions d ’histoire sociale, Paris, 1976). Bkz. L.-P. Lucas, Un plan de paix generale et de liberte du commerce au X V H e siecle, Le Nouveau C y­ nee d'Em eric Cruce (L. Tenin, Paris, 1919); H. Pajot, Une reveur de paix sous Louis X III (Paris, 1924); E. Thuau, Raison d ’Ûtat et Pensee politique, s. 282. Cruce “milletler cemiyeti’nden değil, “ insan toplum u” ndan söz eder (a.g.e., sayfalandırılmamış önsöz: “İnsan toplum u, bütün parça­ larının bir sempati içerdiği bir bütündür, öyle ki birinin hastalığının diğeriyle iletişimde olmaması imkânsızdır” . Bkz. a.g.e,, s. 62. A.g.e., sayfalandırılmamış önsöz: “Bu küçük kitap, bütün milletlere faydalı, aklın ışığından bir şc-ylcr nl.nil.ira hoş gelccck, evrensel pir polis içerir” (bkz. metnin 86. sayfası ve sonrası). loııcriiılt sonraki dersten itib.ırcn ( r i k c ' n m yaptıftı ço/.ıımlemcyc olmasa bile bıı polis meselesine geri ıloneıekıır.


polisten söz edeceğime söz vermiş olm am a rağm en b an a önce aslında diplom atik-askerî örgütlenm elerden söz etm em gerektiğini hissettiren şeydir), sü­ rekli bir şehirde to p lan an büyükelçiler düzeyinde bir istişare örgütlenm esi, devletler arasında sürekli bir örgütlenm e ö n görüyor Cruce. O na göre bu şe­ hir de, b ü tün prensler için tarafsız ve kayıtsız olan V enedik olm alıdır;29 Ve­ nedik’te top lan an bu büyükelçiler anlaşm azlıkları ve itirazları giderm ekten ve denge ilkesinin gerçekten gözetilm esini sağlam aktan sorum lu olm alıdırlar.30 D evletlerin A vrupa içerisinde ve kendi aralarında cemiyete benzer bir şey oluşturdu k ları fikri, devletlerin h u k u k u n u n sabitleyip kodlam ası gereken bir dizi ilişkiye sahip bireyler gibi oldukları fikri, bu dönem de m illetler huku­ k unun, jus gentium denen şeyin gelişmesini sağlam ıştır. Bu da hukuki düşün­ cenin etkinlik a la n la rın d a n , tem el n o k ta la rın d a n birisi haline gelm iş olan özellikle yoğun bir alandır; zira burada yeni bir m ekân içerisinde birbirleriyle birlikte var olacak bu yeni bireyler arasındaki, yani A vrupa’daki devletler arasındaki, bir uluslar cem iyetindeki devletler arasındaki hukuki ilişkilerin ne olacağının tanım lan m ası söz k o n u su d u r. D evletlerin bir cem iyet oldukları fikrini, 18. yüzyılın tam başındaki bir m etinde, en büyük m illetler hukuku k uram cıların d an biri olan B urlam aqui’nin M illetlerin ve D oğanın H u k u k u ­ nun ilkeleri31 isimli kitab ın d a bulabilirsiniz: “ Bugün A vrupa politik bir sis­ tem kuruyor, her şeyin ilişkilerle ve dünyanın bu kısm ını kaplayan ulusların farklı çıkarlarıyla birbirine bağlı olduğu büyük bir beden bu. A rtık burada, eskiden olduğu gibi, birinin diğerlerinin kaderiyle pek ilgilenmediği ve kendi­ sini bağlam ayan bir sebep için riske girm ediği yalıtılm ış haldeki parçalardan oluşan karm aşık bir yığın y o k tu r” - tarihsel olarak tam am en yanlıştır bu, am a olsun, d ah a önce böyle olm uyordu diyor ve bakın güncel du ru m u nasıl

29

30

31

A.g.e., s. 61: “ Böyle bir toplantı için en uygun yer Venedik topraklarıdır, zira bütün Prensler için tarafsız ve kayıtsız bir yerdir: D ünyanın en parlak monarşilerine, Papaya, İki İm paratorluğa ve İs­ panya K ralı'na yakındır.” Cruce’nin metninin oldukça özgür bir yorumu. Bkz, a.g.e., s. 78: “ (...] Genel bir barıştan başka hiçbir şey bir İm paratorluğu güvence altına alamaz. Bunun da en en sağlam dayanağı, M onarşile­ rin sınırlandınlm asıdır - öyle ki her Prens halihazırda elinde bulunan toprakların sınırlarıyla ye­ tinsin ve hiç bir hırs adına bunları aşmaya yeltenmesin. Ve eğer böyle bir talim at onu rencide eder­ se, krallıkların sınırlarının T a n r ı ’n ı n eli tarafından çizildiğini, T anrı'nın onları istediği gibi ve iste­ diği zam an hareket ettirdiğini düşünsün.” Tanrı iradesine uygun bu statükoya saygı, dinamik bir denge ilkesinden çok uzaktır. Jean-Jacques Burlamaqui (1694-1748), Principes du droit de la nature et des gens, 4. Kısım, ikin ci bölüm, yaz. haz. De Felice, Yverdon, 1767-1768, 8 cilt; alıntılayan: I.. Donııadieu, lui Vbtori* de l'equılibre, s . 46. Donnadieu ekler: uBurlamaqui'nin fikirleri kelimesi kelimesine V«mcl'ııı Mil letlrr h u k u k u cscrııulc bulunur.” Kk/. h. dr Vattcl, İ r D r o ıt des gfns, o u 1‘rım tprs J r la hu tuttu rr//r,.., III, i, S '17, " D r rf\quilıhrc polıtiı|urHl (loıitlr.ı, I 7.SH), çili 2, n. W 40.


ifade ediyor: “H ü k ü m ran ların kendi ülkelerinde ve diğer ülkelerde olup bi­ tenlerle sürekli olarak ilgilenmesi, sürekli m evcut haldeki m em urlar [sürekli diplom atlara gönderm e yapılıyor;32 M F] ve sürekli pazarlıklar, m odern Av­ ru p a ’yı, bağımsız fak at o rta k bir çıkarla birbirlerine bağlı olan öğelerin düzen ve özgürlüğü baki kılm ak için bir araya geldikleri bir tü r cum huriyete d ö n ü ş­ tü rm ü ştü r.” İşte bu A vrupa fikrinin, A vrupa dengesi fikrinin doğuşu bu şekilde ol­ m uştur. Elbette W estphalia A ntlaşm ası ile kristalleşir bu ,33 zira bir A vrupa dengesi politikasının ilk bilinçli, b ütünlüklü, açık tezah ü rü olan bu anlaşm a, bildiğiniz gibi esas o larak İm paratorluğu yeniden örgütlem e, onun statüsünü belirleme, Alm an prenslikleri üzerindeki haklarını sap tam a, A vusturya’nın, İsveç’in, Fransa’nın A lm an to p rak ları üzerindeki nüfuz bölgelerini belirleme işlevi görüyordu - bütü n b unlar da aslında A lm anya’nın A vrupa cum huriye­ tinin geliştirildiği odak haline gelebildiğini, gerçekten geldiğini gösteriyor. Şu­ nu hiçbir zam an u n u tm am ak gerekir: H u k u k i ve politik bir bütünlük olarak A vrupa, diplom atik ve politik güvenlik sistemi olarak A vrupa, en güçlü ülke­ lerin A lm anya’ya d ay attıkları b o y u n d u ru k tu r - ne zam an ki bu ülkeler Al­ m anya’ya uykuya dalm ış bir im p arato ru n , C harlem agne’ın, Bism arck’ın ya da bir mayıs gecesi Şansölyelik binasında, metresiyle köpeğinin arasında inti­ h ar eden küçük a d a m ın ’1, rüyasını u n u ttu rm ak isteseler, ona böyle bir boy u n ­ d uruk dayatırlar. İm p arato r uyanm asa bile, A lm anya arad a bir ayaklanır ve “ ben A vrupa’yım. M adem ki siz benden A vrupa olm am ı istediniz, o halde ben A vrupa’yım ” derse, b una şaşm am ak gerekir. Bunu tam da, onun A vrupa olm asını isteyenlere, A vrupa’dan başka bir şey olm am asını isteyenlere, yani Fransız em peryalizm ine, İngiliz tah ak k ü m ü n e ya da Rus yayılm acılığına k a r­ şı söyler. A lm anya’daki İm p arato rlu k arzu su n u n yerine bir A vrupa zo runlu­ luğu getirilm ek istenm iştir. A lm anya da o zam an şöyle dem iştir: “ Fark etmez, çünkü zaten A vrupa benim im paratorluğum olacak. A vrupa’nın benim im pa­ ratorluğum olm ası da haklı bir şey, çünkü A vrupa’yı yalnızca A lm anya’ya Fransız, İngiliz ve Rus tah a k k ü m ü n ü d ay atm ak için inşa ettiniz” . U n u tu lm a­ m ası gereken şöyle bir an ek d o t vardır: 1871 senesinde T hiers, ismi sanırım R anke olan tam yetkili büyükelçiyle k o nuşurken, “Azizim, kim e karşı savaşı­ yorsunuz? O rd u m u z kalm adı, size hiç kimse direnem ez, Fransa tükenm iş d u ­ 32 33

(*)

l.. Donnadieu’nün belirttiği gibi (a.g.e., s. 27, n. 3) “ W estphalia antlaşm aları elçilerin kullanımını ortaya çıkarır, işte onların denge üzerindeki büyük etkisi büyük ölçüde buradan gelir.” Aslında birçok farklı antlaşm adan oluşan W estphalia Barışı hakkında, bkz. yukarıdaki 9. not. Hil sürçmesi. Mitler 30 Nisan 1^45’tc Berlin'deki $;ımülyrlik binasının yeraltı sığınağında intihar e ll i .


ru m d a, K om ün b ü tü n direniş o lan ak ların ı tü k etti, kim e karşı savaşıyorsu­ nuz?” demiş ve R anke “ elbette XIV. L ouis’ye k a rşı” cevabını verm iştir. A vrupa dengesini korum ayı sağlayan, bu d iplom atik ve askerî sistemin üçüncü aracı -ilk aracı savaştı, yani savaşın yeni bir kavrayışı, yeni bir biçi­ m iydi; ikinci aracı ise diplo m asiy d i- diğerleri k a d a r tem el ve yeni bir öğenin o luşum udur: Sürekli bir askerî düzeneğin oluşum u. Bunun ilk ayağı, savaşçı­ ların profesyonelleşm esi, silahlı kuvvetlerde kariyer yapm a olgusunun ortaya çıkışıdır; ikinci ayağı savaş zam anında insanları istisnai biçim de silah altına alm ak için bir çerçeve sağlayacak olan sürekli bir o rdu yapısının kurulm ası­ dır; üçüncü ayağı, kale ve taşım a donanım ıdır; dördüncü ayağı, bir tü r bilme­ dir, tak tik bir düşüncedir, m anevra tiplerine, savunm a ve saldırı şem alarına dair bir bilm edir, yani askerî alana ve olası savaşlara d air özerk bir düşünürü­ dür. Bu askerî boyut, savaş pratiğine indirgenem eyecek bir boyuttur. Sürekli, m asraflı, önem li, bilgili bir askerî düzeneğin bizzat barış sistem inin içindeki varlığı, A vrupa dengesinin oluşm ası için olm azsa olm az araçlard an biridir. G erçekten de, eğer devletlerden her biri, en azından en güçlüleri bu askeri dü­ zeneğe sahip olm asaydı ve bu askerî düzeneğin aşağı yukarı kabaca, ana hatlarıyla temel rakibinin düzeyinde olm asını sağlam aya çalışm asaydı, bu denge nasıl korunabilirdi? D olayısıyla, barış içinde savaşın varlığından ziyade, poli­ tika ve ekonom inin içinde diplom asinin varlığını sağlayan bir askeri düzene­ ğin oluşum u, sürekli bir askerî düzeneğin varlığı, dengeler hesabı üzerine ku­ rulu, savaşla, savaş ihtim ali ya da tehdidiyle elde edilmiş bir kuvvetin baki kı­ lınması üzerine kurulu olan bir p olitikanın temel parçalarından biridir. Kısa­ cası bu, her biri güç dengesini kendi lehine çevirm ek isteyen am a hepsi de ge­ nel olarak bu dengeyi k o ru m ak isteyen devletlerin rekabetindeki temel öğe­ lerden biridir. B urada da, Clausevvitz’in savaşın politikanın devam ettirilmesi olduğu yönündeki bu ilkesinin, askerliğin kurum sallaşm ası gibi bir kurum sal dayanağa sahip olduğunu görüyoruz. Savaş, insanların etkinliğinin öteki yü­ zü değildir. Savaş, belli bir an d a, p o litikanın belirlediği ve askerliğin temel ve k urucu bir öğesi olduğu bir takım araçların uygulam aya konulm asıdır. Yani burada politik ve askerî bir karışım vard ır ve bu, güvenlik m ekanizm ası ola­ rak bu A vrupa dengesinin oluşum u için kesinlikle gereklidir; bu politik-askerî karışım sürekli uygulam aya sokulacak ve savaş da onun işlevlerinden yalnız­ ca biri olacaktır. Barışla savaş arasındaki ilişkinin, sivil olanla askerî olan a ra ­ sındaki ilişkinin bu olay etrafında yeniden şekillendiğini görüyoruz.* (*)

Klyazmasımn 20. sayfası şunu ekliyor: “ Dördüncü araç, bilgiye yönelik hır .iy ilin krm lı kııvvri loriııi bılım*k (ve aynen hm ılan Kİ/lcmck), rakip vr ıniıtıdık olrkılcrm kııvvrllcrıııı hılıııck vr bıın


Biraz u zattım , k usura bakm ayın. Gelecek sefer, a rtık kuvvet ve güç so ru n u n a bağlanan bu devlet aklı içinde uygulam aya konm uş olan diğer gü­ venlik m ekanizm asından söz edeceğim; bu diğer araç, diğer büyük tek n o lo ­ ji, artık diplom atik ve askerî bir düzenek değil, politik nitelikli polis düzene­ ğidir.

ları bil d iğ in i g i z l e m e k . A n c a k b u n l a r ı b i l m e k , d e v l e tl e r in k u v v e t i n i n n e d e n m e y d a n a g e l d iğ in i de b il m ey i g e re k t ir ir . C îi /e m , b u n u n n e r e d e o l d u ğ u n d a gi/.lidir: t î ü c u m i yi t ir e n I s p a n y a ' n ı n ^ ı / c ı n ı , A v r u p a ' n ı n ö n e m l i d e v l e t l e r i n d e n biri ol.ın I loll.ınd.ı ( ' u m İ H ir ıy e n ’m n K i/ e m i" .


Devlet aklına göre yönetmeye yönelik yeni sanata has ikinci tekno­ lojik bütünlük: Polis. Kelimenin 16. yüzyıla kadarki geleneksel an­ lamları. 17. ve 18. yüzyıllardaki yeni anlamı: Devlet kuvvetlerinin iyi kullanımını sağlayan hesap ve teknik. - Avrupa dengesi sistemiyle polis arasındaki üçlü ilişki. - Italyan, Alman, Fransız durumlarının çe­ şitliliği. - Turquet de Mayerne, Aristo demokrat Monarşi. - Devlet kuvvetinin kurucu öğesi olarak insanların etkinliğinin kontrolü. - Po­ lisin ilgi nesneleri: (1) Yurttaşların sayısı; (2) yaşamın zaruretleri; (3) sağlık; (4) meslekler; (5) insanların birlikte var olması ve dolaşımı. Nüfusların yaşamını ve iyi varoluşunu idare etme sanatı olarak polis.

P 71 f icbel Foucault trafik yü zü n d en derse geç kaldığı için özür diliyor.]

Li v ı

Size başka bir k ö tü haber daha var, am a bunu dersin sonunda söy­

leyeceğim. Size geçen seferlerde yönetim sanatının hüküm ranlığın işlev, sıfat ya da görevlerinden biri haline geldiğini ve temel hesap ilkesini devlet aklında bulduğunu gösterm eye çalışm ıştım . İşte bu yeni yönetim sanatının yeniliğinin başka bir yerden geldiğini düşü n ü y o ru m (ve size geçen sefer gösterm eye çalış­ tığım şey buydu). Y ani, uzun zam an d ır taslak halinde ortaya çıkan bu yöne­ tim sanatı, 16. yüzyıl sonu - 17. yüzyıl başından itibaren, artık eski ifadele­ rinde olduğu gibi m ükem m el bir yönetim in özüne uym aya, yaklaşm aya çalış­ m ayacaktır. Y önetim sanatında söz konusu o lan artık, bir öze geri dönm ek ya da ona sadık kalm ak değil, rekabetçi gelişimler içeren bir rekabet alanı içe­ risinde kuvvet ilişkilerini m anipüle etm ek, baki kılm ak, d ağıtm ak, kurm aktır. Başka tü rlü söylersek, yönetim sanatı kendisini ilişkisel bir kuvvetler alanın­ da ortaya koyar. Sanıyorum bu da, bu yönetim sanatının büyük m odernlik eşiğini oluştu ru r. Bu sanatın kendisini ilişkisel bir kuvvet alanında ortaya koym ası de­ m ek, som ut o larak iki büyük politik teknoloji b ü tü n ü n ü devreye sokm ası de­ m ektir. B unlardan biri, o dönem de dahi A v ru p a’nın dengesi adı verilen şeyi korum ak için gerekli ve yeterli olan usullerden oluşan b ü tündür. Bu bütün, kuvvetlerin devletler arasındaki oluşum unu ve telafisini düzenler, bunu da bir yandan sürekli ve karşılıklı bir diplom atik aygıtla, diğer yandan ise profesyo­ nel bir orduyla yapar. Bundan geçen derste söz etm iştik. I>iı-, kuvvetlerin re


kabet alanı içerisinde yer alan bu yeni yönetim sanatını o lu ştu ran ilk büyük teknolojiler b ütünü budur. Size bugün sözünü etm ek istediğim ikinci büyük teknolojiler bütünü, o dönem de “ polis” adı verilen şeydir, ki b u nun 18. yüzyıl sonundan itibaren “ polis” denilen şeyle - b ir iki öğe d ışın d a - pek az ilgisi vardır. Başka türlü söylersek, 17. yüzyıldan 18. yüzyılın sonuna k ad ar, “p o lis” kelimesi bizim şu anda anladığım ızdan son derece farklı bir anlam da k ullanılıyordu.1 Bu po­ lis meselesi hak k ın d a üç nok tan ın altını çizm ek istiyorum . İlk olarak, elbette, kelimenin anlam ı üzerinde duracağım . 15. ve 16. yüz­ yıllarda sıkça kullanılan bu “polis” kelimesi, birkaç şeye işaret eder. İlk olarak, en basit anlam ında, kam usal bir otorite tarafından idare edilen bir cem aat ya da topluluk biçimine “ polis” denir; yani politik bir iktidara, kam usal bir otoriteye benzer bir şeyin üzerinde uygulandığı insan topluluğuna “polis” denir. Mesela şunun gibi bir dizi ifade, bir dizi sıralandırm a bulursunuz: Devletler, beylikler, şehirler, polisler. Ya da “cum huriyetler ve polisler” dendiğini görürsünüz. Bir ailenin ya da bir m anastırın polis olduğu söylenmez, çünkü onlar üzerinde uy­ gulanan bir kam usal otorite yoktur. Ancak yine de görece kötü tanım lanm ış bir tür toplum dur bu, kam usal bir şeydir. “Polis” kelimesinin bu kullanımı, bu an ­ lam da kullanımı 17. yüzyıl başlarına kadar devam eder. İkinci olarak, yine 15. ve 16. yüzyıllarda “ polis”, bu cem aatleri kam u otoritesi altında idare eden edimlerin tüm üne denir. Bu anlam da neredeyse geleneksel bir ifade, “polis ve idare” \police et regiment] ifadesidir; buradaki idare, yönetm e biçimi anlam ın­ dadır ve “polis” ile ilişkilendirilmiştir. N ihayet, “polis” kelimesinin üçüncü an­ lamı, basitçe iyi bir yönetim in olum lu, m üspet sonucudur. İşte kabaca 16. yüz­ yıla kadar karşımıza çıkan görece geleneksel üç anlam bunlardır. Ancak 17. yüzyıldan itibaren “ polis” kelim esinin derin biçimde farklı bir anlam kazanm aya başladığını görüyoruz. Bunun şu şekilde özetlenebilece­ ğini sanıyorum : 17. yüzyıldan itibaren devletin kuvvetlerini, devletin düzenini bozm aksızın arttırm a araçlarının b ütününe “polis” denm eye başlanacaktır.2 1

2

Bkz. Michel Foucault’nun 1976’da “ 18. yüzyılda sağlık politikası” m etninde yaptığı tanım , [yuka­ rıda, s. 53, not 7 |, s. 17: “ Eski Rejim’in son zam anlarına kadar polis adı verilen şey, yalnızca po­ lis kurum u değildir; polis, düzeni, zenginliklerin belirli bir yönde büyümesini, ‘genel olarak’ sağ­ lığın baki kılınma koşullarını sağlayan mekanizm aların tüm üdür” (Bunu Delam are’ın risalesinin kısa bir betimlemesi takip eder). Foucault’nun Delam are’a duyduğu ilgi 60’lı yıllara uzanır. Bkz. L'Histoire de la folie..., 1972 baskısı, s. 89-90. Derse hazırlık olarak derlediği dosyaya eklenen polis üzerine bir dizi elyazmasında Foucault, polis kelimesinin anlam ının dönüşüm ü (“sonuç olm aktan sebep olmaya dönüşm esi” ) hakkında, Catherine ll’nın Instructions adlı eserinden (bkz. s. 296, not 18) yu holümü alıntıLır: “Toplum un iyi dii* zcııiııin bekasını saftl.ıy.ın lıcr şey polisin .ilanımı dahildir.”


Başka türlü söylersek, polis, devletin iç düzeniyle on u n kuvvetlerinin artışı a ra ­ sında hareketli am a buna rağm en istikrarlı ve kontrol edilebilir bir ilişki kur­ mayı sağlayan hesap ve tekniğe denir. A slında, devletin kuvvetlerinin artışı ile onun düzeni arasındaki bu ilişkiyi, bu alanı kapsayan bir kelime vardır. Son derece tu h a f olan bu kelim enin, birçok kez bizzat polisin nesnesini nitelemek için kullanıldığı görülür. Bunu 17. yüzyılın başında, T urq uet de M ayerne’in A risto dem okra tik M onarşi gibi tu h a f bir isim taşıyan 1611 tarihli metninde görürsünüz.3 Bu kelimeyi yüz elli yıl sonra, 1776’da, H ohenthal tarafından ya­ zılmış Alm anca bir m etinde görürsünüz.4 Bu kelime basitçe, “ ihtişam ”dır [splendeur]. Polis, devletin ihtişam ını sağlam ası gereken şeydir. T u rquet de M ayerne 1611’de şöyle der: Polisin iştigal etmesi gereken şey, “ şehre süs, biçim ve ihtişam kazandıracak her türlü şeydir.”5 H ohenthal de 1776’da tam da gele­ neksel tanım ı yeniden ele alarak şöyle der: “ Bütün devletin ihtişam ına ve tüm yurttaşların m utluluğuna yarayan araçların tüm üne polis adı verenlerin ta n ı­ mını kabul ediyorum .”6 Peki bu ihtişam ne dem ektir? H em düzenin görünür güzelliği, hem de kendisini gösteren ve parlayan bir kuvvetin canlılığıdır. O halde polis, g ö rü n ü r düzen ve canlı kuvvet olarak devletin ihtişam ına yönelik sanattır. D aha analitik bir biçim de ele alırsak, polisin aslında en büyük teorisyeni olan von Justi7 isimli bir A lm an da bu tü r bir tanım kullanır, zira 18. yüz­ 3

4

5

6

7

Louis T urquet de M ayerne (1550-1615), La M onarchie aristodemocratique, ou le G ouvem em ent com pose et mesle des trois fortnes de legitimes Republıques, Jean Berjon et Jean le Bouc, Paris, 1611. “ Om nes et singulatim ” başlıklı konferansında Foucault şunu belirtir: “Bu, polisleşmiş dev­ letin ilk ütopya-program larından biridir. T urquet de M ayerne bunu 1611'de yazmış ve Hollanda genel meclisine sunm uştur. J. King bu tuhaf eserin önemine vurgu yapar (Science and Rationalism in the G overnm ent o f Louis X I V ” [Baltimore, The Johns H opkins Press, 1949]*’ (DE, IV, s. 154). özellikle bkz. s. 31-32, 56-58, 274 (J. King, “ Louis de T urquet-M ayerne” adını kullanır). Ayrıca bkz. R. M ousnier, “ L’opposition politique bourgeoise â la fin du XVIe et au debut du XVIIe sifcc le. L* oeuvre de T urquet de M ayerne”, Revue historique, 213, 1955, s. 1-20. Peter Cari Wilhelm, Reichsgraf von H ohenthal, Liber de politia, adspersis observationibus de causarutn politiae et justitiae differentiis (C. J. Hilscherum , Leipzıg, 1776), S 2, s. 10. Eser Latincc yazılmış olduğu için, bunu “Alman H ohenthal’in eseri” olarak anlam ak gerekir. Bu risale hakkında bkz. “Om nes et singulatim ”, s. 321-322; Fransızca çeviri s. 158. Louis T urquet de M ayerne, La M onarchie aristodemocratiquey 1. kitap, s. 17: “ (...) Polis ismin den, şehre süs, biçim ve ihtişam kazandıracak her türlü şeyi, şehirde görülebilecek her türlü şeyin düzenini anlam alıyız” . P.C.W. H ohenthal, Liber de politia, S II, s. 10: “ N on displicet vero nobis ea definitio, qua politianı dicunt congerıem m ediorum (s. Icgum et institutorum ), quae universae reipublicae splendori arqııc externae singulorum civium felicitati inserviunt.” Bu tanımı desteklemek için Hohenthnl şu eserir re referans verir: J.J. M oser, C om m entatio von der Landeshoheit in Policy-Sachen (Frankfurt-1 r ipzig, 1773), s. 2, § 2, ve J.S. Pütter, Institutiones Iuris publicigertnanici (Götringen, 1770), ı. H. Buna karşın, tebaanın mutluluğu ve güvenliği üzerinde ısrarla duran hu iki eserde dr “ İhı ı>.ım" ir ııını Inılıınm.ı/. | o h . ı m ı I Icı ııı u lı ( . o i ı l u h v o n )uslı ( 17 2 0 17 7 1 ) , k a r i y e r i tiMirr.ıl.ırl.t d o l u bit poli pi .ıl, ytiyuıı oy


yılın ortasında, Polisin G enel Öğeleri isimli kitabında verdiği polis tanım ı şu­ dur: “ Bir devletin içerisini ilgilendiren ve bu devletin kuvvetini sağlam laştırıp yükseltmeye yarayan, bu kuvvetleri iyi şekilde kullanm ayı am açlayan yasa ve tüzüklerin tam am ına polis d en ir.”8 O halde polisin am acı, devletin kuvvetleri­ nin iyi kullanım ıdır. Altını çizmek istediğim ikinci n o k ta ise, 16. ve 17. yüzyıllarda gelenek­ sel ve kanonik olan bu polis tanım ıyla A vrupa’nın dengesi sorunu arasındaki ilişkilerin ne denli yakın olduğudur. Bu ilişki öncelikle m orfolojiktir - çünkü tem elde bu A vrupa dengesi, bu diplom atik ve askerî denge tekniği nedir? H er biri kendi gelişimini arttırm ak isteyen bu farklı ve çoklu kuvvetler arasında bir denge sağlam aktır. Polis de aynı şekilde - fa k a t bir anlam da zıt y ö n d edevletin, bir devletin kuvvetlerini onun düzenini bozm adan azam i ölçüde a rt­ tırm anın bir biçim idir. Bir yandan söz konusu olan ve temel hedef teşkil eden şey, devletin büyüm esinin dengeyi bozm am asını sağlam aktır - A vrupa denge­ si budur; polisin meselesi ise, nasıl olup da devletin kuvvetlerinin, bu devletin iç düzeni ko ru n arak azam i ölçüde arttırılabileceğidir. Polisle A vrupa dengesi arasındaki ilk ilişki, işte budur. İkinci olarak, bir koşullandırm a ilişkisi söz ko n u su dur, zira esas olarak 16. yüzyılda, 16. yüzyılın sonunda o rtaya çıkm ış olan ve hanedan çekişm ele­

8

küsünde boşluklar bulunan bir profesör ve pratisyendir. İlk olarak Viyana’da, genç soyluların eği­ timine adanmış Theresiattum'da kameralizm hakkında desler vermiş, daha sonraları ise onu Leipzig ve D anim arka’ya sürükleyen çeşitli m aceralardan sonra 1760’da Berlin’e yerleşmiştir. Bura­ da II. Friedrich kendisine Berghauptmann payesini vermiştir - yani madenlerin işletilmesinden so­ rumlu bir tü r idareci. Kamu parasını çalmakla haksız yere suçlanarak 1768’de Küstrin Kalesi’ne hapsedilmiş ve burada, kör ve çulsuz bir biçimde, masumiyetini kanıtlayam adan ölm üştür. Viyana’daki ve Berlin’deki dönem lerinde yazdığı eserlerin tonu oldukça farklıdır (Theresianum ’da verdiği derslerden oluşan Grundsdtze der Policey-VVissenschaft 1756’da yayınlanmış ve 1759’da Fransızcaya çevrilmiştir; burada esas olarak devletin selameti söz konusuyken, 1759’da yayınla­ nan Grundrifi einer guten Kegıerung ve 1760-61’de yayınlanan Grurtdfeste der Macht urtd Glückseltgkett der Staaten oder Poiizeiwissenschaft ise bireylerin selametine ağırlık verir. J.H .G . von Justi, Grundsdtze der Policey-W issenschaft (Van den Hoecks, Göttingen, 1756) s. 4: “Inweitlauftigem Verstande begreifet man unter der Policey aile Maaisregeln in innerlichen Landesangelegenheiten, w odurch das allgemeine Vermögen des Staats dauerhaftiger gegründet und vermehret, die Krâfte des Staats besser gebrauchet und überhaupt die GSückseligkeit des gemeinen Wesens befördet vverden kann; und in diesem Verstande sind die Comm ercien, W issenschaft, die Stadtund Landöconomie, die Venvaltung der Bergwerke, das Forstwesen und dergleichen mehr, in so fern die Regierung ıhre Vorsorge darüber nach M aafigebung des allgemeinen Zusam m enhanges der W ohIfahrt Staats einrichtet, zu der Policey zu rechnen” : “ Polis adlandırm asıyla, bir devle­ tin iç işlerini ilgilendiren, onun kuvvetini arttırıp sağlamlaştıran yasa ve tüzükler anlaşılır; bunla­ rın amacı bu kuvvetlerin iyi bir biçimde kullanılması, tebaanın m utluluğunun arttırılması, kısaca­ sı ticaretin, mâliyenin, tarım ın, m adenlerin, orm anların vb. iyi idare edilmesidir; /.İra bir devletin mutluluğu butıın bu peylerin bılgccr ıtl.ırc edilmesine h.ı£lıdır.”


rinin yerini almış olan bu devletler arası rekabet alanı içerisinde - “genelleş­ m iş” rekabet dem ek istem iy o ru m - bu A vrupalı rekabet alanı içerisinde den­ genin korunm asının ancak devletlerden her birinin kendi kuvvetini a rttırm a ­ ya yetkin olm ası -v e bir başka devlet tarafın d an asla geçilemeyecek ölçüde a rttırm a sı- sayesinde m üm kün olduğu açıktır. A vrupa’nın dengesinin k o ru n ­ m asının tek yolu, devletlerden her birinin kendi kuvvetlerini arttırm asını sağ­ layan iyi bir polisi olm asıdır. Ve eğer bu polislerin her biri arasında görece p a­ ralel bir gelişme yoksa, dengesizlik durum larıyla karşı karşıya kalınır. O hal­ de her devlet, kuvvetler dengesinin kendi aleyhine tersine dönm esini istem i­ yorsa, iyi bir polise sahip olm alıdır. B uradan hareketle hızla, bir anlam da p a ­ radoksal ve ters bir sonuca varılır: Sonuç olarak, eğer A vrupa dengesi içeri­ sinde kötü bir polisi olan bir devlet varsa -k i bu benim devletim olm ak zo ru n ­ da değil- bir dengesizlik d u ru m u oluşur. Dolayısıyla, diğer devletlerde bile polisin iyi olm asına d ik k at edilm elidir. O halde A vrupa dengesi, bir anlam da devletler arası bir polis ya da h u k u k gibi işlemeye başlar. A vrupa dengesi, devletlerin tüm üne, bu devletlerin her birinde polisin iyi olm asına dikkat et­ me hakkı verir. 1815’te V iyana A ntlaşm ası ve M ukaddes İttifak politikası ile sistem atik bir biçim de, açıkça ifade edilen sonuç işte b u d u r.9 N ihayet üçüncü o larak , A vrupa dengesi ile polis arasında araçlara da­ ir bir ilişki vardır, zira en azından bir tane o rtak araç vardır. A vrupa dengesi ile polisin örgütlenm esinde o rtak olan bu araç nedir peki? İstatistiktir. D en­ genin A vrupa’da gerçekten korunabilm esi için bir yandan her devletin kendi kuvv