Page 1


DOCiUBATl D ÜŞÜ N

C

E

D

E

RÜYALAR

76

R

G

i

S

İ


DOGUBATl ÜÇ

AYLIK

DÜŞÜNCE DERGiSi

Yerel süreli hakemli yayın.

ISSN:1303-72Aı2 Sayı: 76

Doğu Batı Yayınları adına sahibi ve Genel Yayın Yonetmeni: Taşkın Takış Sayı Editörü: Arzu Akgün Halkla İlişkiler: Bilal Akın Dış İlişkiler Sorumlusu: Harun Ak Ankara Temsilcisi: Fatih Yavuz Bakır Yayın Kurul� Halil İnalcık, Kurtuluş Kayalı, Mehmet Ali Kılıçbay, Etyen Mahçupyan, Şerif Mardin, Süleyman Seyfi Öğün, Doğan Özlem, Ali Yaşar Sarıbay

Danışma Kurulu Güçlü Ateşoğlu, Cemal Bali Akal, Tıilin Bumin, Ufuk Coşkun, Cem Deveci, Ahmet İnam, Hasan Bülent Kahraman,

E. Fuat Keyman, Nuray Mert, İlber Ortaylı,Armağan Öztürk, Ömer Naci Soykan, İlhan Tekeli, Mirze Mehmet Zorbay Doğu Batı, yılda dört sayı olmak üzere Kasım, Şubat, Mayıs ve Ağustos aylarında yayımlanır. Doğu Batı ve yazarın ismi kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz. Dergiye gönderilen yazıların yayımlanıp yayımlanmaması yayın kurulunun kararına bağlıdır. Reklam kabul edilmez. Doğu Batı Yayınları

36/4 Kızılay/Ankara 425 68 64 / 425 68 65 Faks: O (312) 425 68 64

Yüksel Cad. Tel:

e-mail: dogubati@dogubati.com

www.dogubati.com Kapak Tasarım

Mr.Z&Z Tasarım Uygulama Aziz Tuna Baskı: Tarcan Matbaacılık 1. Haskı: 3000 adet Haziran

2016

Sertifika No:

15036

Ön Kapak Resmi: "Alhn Saçlı Kız

ve Üç Ayı {De Drie Beerenf masalının Charles Her­

manus Schaad tarafından basılan nüshasından bir resim,Amsterdam, 1869.

Arka Kapak Resmi: Şövalyenin Rüyası, Antonio de Pereda, 1650, San Femando Krali­ yet Güzel Sanatlar Akademisi.


İÇİNDEKİLER

RÜYALAR Asu y AZICI y AKIN

11

. ÖZGEN FELEK

Suyun Öte Yakası:

III. Murad' ın Rüya

Ttirkiye'de 1950'den Bugüne

Mektuplarında Kadınlar

Popüler Rüya Tabiri Kitapları

{ve Cinsellik)

ÖZGE SoYSAL

33

Asu NiYAZiooLu

107

137

Rüya Aynasında Erken Modem

Rüyanın Topolojisi

Osmanlı Biyografi Yazarları ERDAL ACAR

39

Rüyaların Nörobiyolojisi

EKREM DEMiRLİ

151

Hayal ve Hakikat Arasında: TUNCAY SAYGIN

53

Rüyanın Tabirini Aramak

Felsefenin Kabusu: Rüyalar KEMAL RAMAZAN HAYKIRAN SEVDA NUMANBAYRAKTAROOLU

67

Zor Sanat: Rüya Yorumu MEDETYOLAL

157

Hakimiyet Alameti: Hükümdar Rüyaları

89

Antik Rüyalar, Çağdaş Düşler

AYÇA ORAL

Rüyanın ARZU AKGÜN 103

177

Dikkat Bu Bir Rüya!

Öte Yakası'nı

Walter Benjamin'le Okumak

Bizans'ın Rüya Tabirnameleri ALi SiNA ÖzösTÜN

Hayata "Rüya Vehmiyle" Bakan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar

189


Saint Helena 'nın Rüyası, Paolo Veronese, 1570.


"YAŞAM BiR RÜYADIR UYANMAK Bizi ÖLDÜRÜR"

İnsan rüyalarıyla ikinci bir yaşamın konusudur. İlk bakışta tuhaf, anlamsız gibi duran birbirine zıt sayısız resim ve görüntünün birleşmesiyle bam­ başka bir dünyanın kapılan aralanır. Uykudayken bizi hayretler içerisinde bırakan sebepler çoktur. Nasıl olur da kımıltısız bir vaziyette irademizi tes­ lim etmişken, bu kadar çok hikaye ve konuşmayı dinler, hareketsiz bir be­ denin her uzvundan masal kahramanları, düşman ve canavarlar yaratırız? Bilincin ikiye bölünmüş yerleri, görünmez bir bölgede bekleyen eğilimler, engellenen dürtüler rüyalarda hiçbir koşula bağlı kalmaksızın -bir felake­ tin aniden patlak vermesi ya da gelen müjdeli bir haber gibi- birden beliri­ verirler. Bazen kendimizden doğan bir yetersizlik veya bir mükemmeliyet halinin yansımasıdır bu. Rüyalardaki açıklık, doğruluk ve kendiliğindenlik çoğu zaman şaşırtıcı gelebilir. Zira bilinçaltının ülkesi rüyalardır. Orada her türden arzu ve hevesler serbest kalmış, engeller yok edilmiş, sınırlar silinmiştir. Fakat çoğu gece bu renkli gölgelerin oynadığı oyun unutulup gider. Rüyalar yorumlanırken, bir başkasına aktarılırken bile sıkı bir dene­ tim uygulanır. Bazen her şeyi teslim alabilecek bir kuvvete ve duygu yo­ ğunluğuna erişmişken, adeta üzerimize akın eden bu duyguları, kabusları, korkulan, mutlulukları bir filtreden geçirir, sınırlı ölçülerde anımsayabili­ riz. Acaba şimdiye kadar kaç gece hangi mutsuzluk denizlerinde boğulduk, ufku, toprağı belli olmayan hangi ülkelerde yolculuğa çıktık, rüyalarımızda kaç kişiyi öldürdük ve kaç meçhul sevgiliye aşık olduk? ***


Rüyaları anlamak ve yorwnlamak daha doğrusu mükemmelen tabir etmek isteriz. Mitolojiler, dinler, farklı psikanaliz ekolleri rüyaları çeşitli boyut­ larıyla görmüşlerdir. Rüyaların geçmişe mi yaslandıkları yoksa gelecekten mi haber verdikleri, bir doğa olayı mı yoksa inancın bir parçası mı oldukları tartışılmıştır. Bilim beynin bir işlevi olarak tanımladığı rüyaları fizyolojide temellendirir. Din için rüyalar gelecekten haber getiren bir gece bekçisidir. Psikanaliz ise özneyi çözümlemenin bir yöntemi olarak faydalanır rüyalar­ dan. Felsefenin rüya tanımındaki güçlüğüne bir örnek vermek gerekirse, bir kimse rüyaların ne tür bir anlam taşıdığına ilişkin yanıtı merak ettiğinde bu kesinlik arayışında tüm varlığının da başlı başına bir rüyanın konusu olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurmalıdır. Nitekim Descartes'taki gibi benzer bir bakış açısı, rasyonel bir sistemin gerçekliğini kanıtlamak adına rüyaları karşıt bir yerde konumlandırır. Oysa rüyaların dilinde "bir rüya gördüm ve uyandım" sözüyle "uyandım ve her şeyin bir rüya oldu­ ğunu anladım" sözü birbirine tercüme edilebilir niteliktedir. Vırginia Wo­ olf'a atfen yaşamın bir rüya olduğunu ancak uyandığımızda fark ederiz. Bir rüyaya dalar ve bu alemde her şeyin içinde bulunduğumuz gerçekliğe göre şekillenmesini isteriz. Tıpkı bir filmdeki rüya sahnesinin gerçek olay örgüsüne dönüştüğünde, o an kahramanla birlikte rahatlayıp film dışındaki tüm gerçeklikleri unutmamız gibi rüyalar da kendi dışındaki gerçeklikleri unutturmayı başarabilirler. ***

Her halükarda tüm yaklaşımlar çok geniş bir semboller ağına takılan rüya dilini çevirmekte zorlanmışlardır. Rüya bahsinde hangi kaygılar öne çıkarsa çıksın bu karmaşık dili anlamak ve gerçeklik düzlemine aktarmak geniş bir işaretler sistemini okumakla mümkündür. Bu sayımızda da rüya­ larla ilgili her biri farklı bir yaklaşımı temsil eden çalışmalara yer verdik. Genelde sıklıkla karşılaşılan yanılgı, tek bir açıklama modelinin geçerli kılınmak istenmesidir. Halbuki özneyi temsil eden ve çok yoğun sembol­ lerle dolu bu sahada kendilik arayışı psikolojik olduğu kadar, tarihsel, kül­ türel ve sosyolojik birçok sebeple, kaygıyla, beklentiyle, hayalle iç içedir. Ve bunun en güzel kanıtını da kendi rüyalarımızda buluruz. Taşkın Takış


RÜYALAR


Resimli En Büyük Rüya Tabirleri,

Halil Alınmaz, 1953

Ahmet Bengisu, Büyük Alfabetik Rüya Yorumları Lugatı, İstanbul, Yeni Çığır Kitabevi, 1955, Fasiküllerden oluşan kitap


SUYUN ÖTE yAKASI: TüRKİYE'DE 1950'DEN BUGÜNE POPÜLER RüYA TABİRİ KİTAPLARI Aslı Yazıcı Yakın • Rüyada sosyolog görmeniz; sosyal işlerle ilginizin yeteri kadar olamayacağına, maddi imkanlannızın da buna pek müsait olamayacağına delildir."

Resimli Büyük Klasik ve Modem Rüya Tabirleri, A.SamiYavuz, 1976, 1987:364

Rüya, birçok mitolojide ve dini anlatıda rüyayı gören ve rüyayı yorumla­ yan bağlamında yer alırken kimi zaman da kendisini kutsal kabul edilene adamış bir insanın hayat hikayesinde ders alınması gereken bir eşik olarak aktarılır. Başkaları da bu metinler, anlamlan ve rüyaların içinde yer aldığı tarihsel koşullarla olan bağı ve yorumlan üzerine yorum yaparlar. Rüyada görülenin dönüp dolaşıp bir referans noktası olması insanın, her ne yapmış ya da yaşamış olursa olsun, kendini yere göğe koyamaması ile bir biçimde bağlantılı olsa gerek. Bu metin rüyaları, mit ve dini inanışlardaki yorum­ larını, rüyalarla ilgili bir dizi nörolojik, psikolojik, psikanalitik teoriyi ya da antik zamanların rüya tabirlerini değil; görüldükten ya da anlatıldıktan sonra "hayırdır inşallah" diye karşılanan rüya anlayışı ve bir rüyanın ar­

dından başvurulan popüler rüya tabiri kitaplarına ilişkin bir denemeyi· içe• Prof. Dr. Aslı Yazıcı Yakın, Ankara Üniversitesi, Antropoloji Bölümü, Sosyal Antropoloji Ana­ bilim Dalı.


Suyun Öte Yakası: T ürkiye 'de 1950 'den Bugüne Popüler Rüya Tabiri Kitapları

riyor. Üzerinde düşünüle� konular sırasıyla, tabir kitaplarının anlatısallık, olay örgüsü ve zaman kavramı ile kurdukları ilişki; giriş bölümlerinde yer verilmiş olan rüya ve tabirine ilişkin açıklamalar ve nihayet bu kitaplardan seçilerek oluşturulmuş devlet erkfuıı ve ülkeler, milletler gibi kategorilerin değerlendirilmesidir. Popüler kavramına gelince; icadından bu yana kendi­ sine farklı kuramsal yaklaşımlar üzerinden yakıştırılan temsiliyetleri yitir­ miş görünüyor. Her şey popüler ya da hiçbir şey popüler değil; pek önemi ya da anlamı yok gibi. Aforizmalar, Facebook bilgeliği, Wikipedia,

1 40

karakter ve selfie popülerin yeni katla maddeleri. Bu kitapların beslendiği kaynaklar arasında, anlamı sabitlenerek, üze­ rinde tarihsel olarak bir anlaşmaya varıldığı ve bir biçimde kolektif hafıza­ da yeri olduğu düşünülen semboller başta gelir. Kuran, hadisler, tasavvuf literatürü ve İmam-ı Nablusi, İbn Kesir, İbn Şirin, Cafer-i Sadık, Seyyid Süleyman gibi isimlerin yazmış olduğu tabir kitapları da bu metinlerin re­ feransları arasında sıklıkla yer alır. Psikoloji literatürü daha çok Freud'un hayli seyreltilmiş bir versiyonu ile bu metinlerin genellikle giriş bölümün­ deki açıklamalarda anlatılır. Bunun dışında bu kitaplarda özellikle giriş bö­ lümlerinde "gizli ilimler" söylemine de referans verilir. Daha yeni tarihli metinler kişisel gelişim literatüründen de beslenirler. Her yeni tabir kitabı, dünyayı mesken edinmek durumunda kalmış insanın becerileri ve çevresiy­ le meşguliyeti bağlamında tecrübe ettiklerinden bir seçme niteliği taşıdığı için, bir önceki basımdan ya da diğerlerinden daha geniş, daha kapsayıcı olduğunu ifade eden "büyük, açıklamalı, ansiklopedik", gibi nitelemeleri adlarına eklemek durumunda kalır. Bazı tabir kitaplarının başlığında "mo­ dern" kelimesi de yer alır. Bu, modernlik ya da modernleşme söyleminin değil, hem geçen zaman içinde insanın doğrudan teknoloji ve bürokrasi ile hayata katmış olduklarının yeni rüya malzemesi olarak tabir edildiğinin, hem de psikanaliz dili üzerinden bilimsel açıklamaların göz önüne alın­ dığının işareti olarak durur. Psikanaliz dili ile birlikte geleneksel tabir işi, giderek, gelecekten ziyade bugünkü kaygılar ve beklentiler üzerinden, var olduğu ve baskılandığı düşünülen bir bilinçaltı ile ilişkilendirilir. Başlıklar­ da bazen "resimli" ifadesi de geçer. Bu resimler kimi zaman alfabenin her­

hangi bir harfine sıra geldiğinde seçilmiş rüya nesnelerini temsil eder, kimi zaman da Yavuz

(1976, 1987) kitabında olduğu gibi resimlerle bütünlüklü

bir biçimde bir rüyanın olay örgüsü yaratılmaya çalışılır. Bu tabirlerde ger­ çekleşmesi muhtemel olanlar, büyük sözü dinlemek ya da arkadaş seçimi gibi konularda ahlak kuralları üzerinden ele alınır.

12


As lı Yazıcı Yakın

Kapak resimleri ise ya pazarlama taktikleri ile bağlantılı olarak ya da tabir işinin daha çok kadınlan ilgilendireceği varsayımından hareketle genellik­ le uyuyan bir kadını imler. Kıpçak'ın tabir kitabındaki kadın ya uykusunda şato benzeri bir evi gönnekte ya da bu evin içinde rüya gönnektedir. Ka­ paklarda rüyalarla ilişkilendirilen bir diğer temsil de çiçekler, özellikle de güldür. Popüler tabir kitaplarında, beslendikleri kaynaklar birbirinin üze­ rine bindiği için belirli bir dönemin izlerini aramak çok kolay olmasa da en azından burada ele alınanlarda, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ırkçılık ve milliyetçi bir söyleme kapılmış çok sayıda tabire de rastlanır.

13


Suyun Öte Yakası: Türkiye 'de 1950'den Bugüne Popüler Rüya Tabiri Kitapları

Alınmaz 'ın 1963 tarihli tabir kitabının kapak çizimini çok başarılı olarak bulma­ yabiliriz ama sonuçta rüyalarında bir ev. araba, yüzük, mektup deniz tatilinin de uçuştuğu bir kadını yatakta uyur gösterir.

ti RUYI RLEm ÇE�iTLI FAL. USULLERl

"'"""'"r-Hu)

14

ve

muhtemelen


Aslı Yazıcı Yakın

Ansiklopedik olarak nitelenen bu tabir kitapları arasında belirli kategoriler oluşturarak iz sürmek daha uygun görünüyordu.

Çünkü bu metinler bir­

birlerinden beslenerek aynı malzemeyi, kimi zaman yeni bir madde ekle­ yerek ya da bir maddeye eklemeler yaparak dolaşıma sokarlar. Konulan bağlamında bir sınıflandırmaya döküldüğünde karşılaştığımız tablo hemen hemen şuna benzer bir şeydir: Nesneler, hayvanlar, insanlar, şehirler ve ülkeler, yiyecekler, bitkiler, yeryüzünde var olmayan yaratıklar, çok çeşitli yapıp etmeler ya da eylemler. Bu kategoriler kendi içlerinde daha ince ayı­ rımlara tabi tutulabilir. İnsanlar ailelerinden olanları, arkadaşlarını, meşhur ya da hiç tanımadıkları kişileri, kurgusal karakterleri, ya da o anda sadece mesleği ile ayırt edebildikleri bir kişiyi rüyalarında görebilirler; hayvanlar, yiyecekler ve bitkiler kendi içlerinde türlü biçimde ve bağlamda, parçalar halinde ya da bütün olarak rüyalara girebilir; yerler bir kuyunun dibin­ den, tiyatro sahnesine veya dünyanın tüm yerleşim yerlerinden herhangi birine dek çeşitlilik gösterebilirler. Bu çeşitlilik, hem bu metinlere başta ifade edildiği gibi yansıtılamaz, hem de içinde iz sürmek oldukça zorludur. Aynı malzeme tüm kitaplarda yer almaz; bir bitki ya da hayvanın farklı ki­ taplarda farklı biçimlerde tabir edildiğine sıklıkla rastlanır ve tüm bunlara dair bir ipucu, dönemsel olarak tabirlerin nasıl dönüştüğüne dair bir iz de yoktur. Bununla birlikte rüyalarda görülmüş olduğu varsayılarak bu me­ tinlerde tabir edilenlere, insanın deneyimleri bağlamında zamansal olarak

15


Suyun Öte Yakası: T ürkiye'de 1950'den Bugüne Popüler Rüya Tabiri Kitapları

nelerin eklendiğini izlemenin kısmen de olsa daha emniyetli birkaç yolu var gibi. Bunlardan biri kendisi de hesap etme üzerine kurulu olan tek­ noloji olsa gerek. Burada yalnızca haberleşme ve ulaşım araçları, binalar ve yerler değil, aynı zamanda kitaplarda yer alan ve tabiri yapılmış mes­ lekler de teknolojinin rüyalarda resmedilişini bize vermelidir. Bir başka deyişle bilgisayar, bomba ve paraşüt kadar, devlet başkanı ya da sosyolog da teknoloji kategorisinde değerlendirilebilir. Sonuçta başkanlık da, sos­ yoloji de hesap işidir. İnsanlar rüyalarında bilemediğimiz bir zamandan bu yana ve elbette ki değişebilen anlamlandırmaları ile Hecin devesi ya da ova görüyor olabilirler ancak rüyada devlet başkanı, nahiye müdürü ya da sosyolog görmenin az çok kestirilebilir bir başlangıcı olsa gerek. Rüyaların en azından tabir kitaplarında yer aldığı biçimi ile konulan da tarihsel. Bu bağlamda gene bu kitaplar izlenerek oluşturulacak kategoriler üzerinden · akıl yürütüldüğünde,· rüyalarda görülenlerle tabirleri arasında kurulmuş olan semiosis bağı da bir epistemeye işaret etmeli. Ancak her bir tabirin epistemolojik kaynağını, muabbirin akıl yürütmesini, tabirin zaman için­ deki dönüşümünü realitede olan bitenle paralel biçimde izlemek mümkün görünmüyor. Muabbir, bu beceri ve öngörüsünü nereden alır sorusunun cevabı ise rüya kitaplarının giriş bölümlerinde ve geçmişin kadim bilgeli­ ğine referansla veriliyor. Rüyada bit yumurtası ya da bilgisayar görmenin miiniilarını alfabetik sırayla yazan popüler kitapların ve İnternet sitelerinin sayısı oldukça fazla olmakla birlikte burada ele alınanlar, Türkiye'de 1950-2015 yılları arasın­ da yayımlanmış ve telif ve derleme rüya tabiri kitapları arasından seçilmiş­ tir. Bu uzun dönemde yayımlanan tabir kitapları arasında Enver Bolayır adı ile sıkça karşılaşırız. Geniş ve izahlı En Mükemmel Rüya Tabirleri, Fallı ve Niyetli Mufassal Rüya Tabirleri, Modern Rüya Tabirleri gibi değişen baş­ lıklar taşıyan kitapları 1951 yılından başlayarak 1980 yılına kadar düzenli biçimde kendi adını taşıyan yayınevinden basılır. Rüya tabiri kitapları ya­ zan ve derleyenlerin bu metinler dışında birbirinden çok farklı konularda kitapları da vardır. 1940'1ı yıllardan 1970'lerin ortalarına dek Bolayır'ınki­ ler kadar düzenli olmasa da İslam Dininde Rüya ve Rüya Tabirleri, Resimli Büyük Rüya Tabirleri adıyla kitaplar yazan ve derleyen Selami Münir Yur­ datap (1951, 1966, 1973, 1991), popüler romanlardan, dini halk hikayele­ rine ve erotik aşk romanlarına kadar farklı alanlarda romanlar ve çeviriler de yayımlamıştır. Halil Alınmaz ( 1953, 1963) rüya tabirleri işinde adı ge­ çen bir diğer isimdir. Alınmaz'ın, çok sayıda çocuk kitabı; 1958 yılındaki Üsküdar vapuru faciası olarak bilinen deniz kazasını anlatan bir kitabı ve apartman yöneticisi ve kapıcının görevleri gibi farklı konularda kitapla­ rı vardır. Garpta Esen Türk Kasırgası: ilk Cihan Şampiyonu Kara Ahmet

16


Aslı Yazıcı Yakın

(1968) ve Sırtını Hiçbir Milletin Yere Getiremediği Yaşar Doğu: Hayatı ve Güreşleri (1955) adlı kitapları ile bilinen Ahmet Bengisu (1956, 1957) da rüya tabirleri yazmıştır. Türkiye'deki İslami kesimde ürettiği alkolsüz Cerrol mürekkepleri ile tanındığı ve "manevi alemde" Bediüzzaman Said Nursi 'yi görerek ameliyatsız çıkarılması imkansız olduğuna kanaat geti­ rilen bir böbrek taşını düşürdüğü anlatılan (Aymaz, 2004) Abdurrahman Cerrahoğlu'nun da rüya tabirlerinin yanısıra Dünkü ve Bugünkü Melamiler (1984), ve Sofra Nimetleri: Uygulamalı Yemek Kitabı adında kitapları var­ dır. Aysel Hatman (1983), rüya tabiri kitabının yanısıra çocuklar için milli günlerde okunacak bir şiir kitabı derlemiştir. Yusuf Tavaslı (1991, bt.) hat­ tatlığı ve dini metinleri ile bilinir ancak onun da bir rüya tabirleri ansiklo­ pedisi vardır. İsmail Hakkı Özgül (1964); İsmail Hakkı Evrener (1974);A. Sami Yavuz (1976, 1982, 1987, 1990); Figen Oskay (1982, 1985, 1987); Sinan Kıpçak (1984); şifalı bitkiler, ve fıkra kitapları yazmış ve derlemiş olan Mehmet Çerçi (1997, 2008); Sevinç Aksoy (2004); Bir Annenin Fer­ yadı, Oğlum Osman, Haram Lokma gibi romanları ile tanınan Raif Cilasun kitapları da burada gözden geçirilen metinler arasında yer alıyor. Bu çe­ şitliliğin bize gösterdiği, yukarıda bir yerde söylendiği biçimi ile popüler kavramına işaret eder. Rüya tabiri kitapları da erotik aşk romanları, tarihi kahramanlık hikayeleri, fıkra kitapları ile birlikte "harikulade maceralar" serisinin bir başka parçası olarak çok satacaklar arasında düşünülür ve ki­ tapçıların kişisel gelişim, astroloji, sağlık, parapsikoloji kitapları raflarında yer alırlar.

Ü LAY ÖRGÜSÜ, ZAMAN VE EVREN TASARIMI Üzerinde ilk durulması gereken konu bu kitaplarda tabir ile anlatısallık arasında kurulan ilişkidir. Rüyaların sonsuz çeşitliliği, hikaye edilme ve aktarım biçimlerindeki farklılıklar, rüya malzemesini bu kitaplarda hikaye­ sinden, macerasından ve zaman-uzamından olabildiğince arındırılmış ola­ rak, listelenmiş şeyler kalabalığına dönüştürmeyi dayatır. Ancak her şeyin kayda alınabileceğini düşünsek dahi, zaman ile ilişkisini kuramadığımız bir olay örgüsü nasıl aktarılabilir ki? Ricreur "zaman anlatısal olarak eklem­ lendiği ölçüde insan zamanına dönüşür" (2005, 23) derken rüya zamanını düşünmez, ancak rüyada olan bitenlerin süresi, rüya içinde geçmiş ve gele­ ceğe yapılması muhtemel atıflar bu düşünceye rahatlıkla bağlanabilir. Rü­ yada olan bitenler her an bir diğerinin önünde ya da arkasında yer alabilir; süreler ne uyanıklıkta aynı olaylarla geçecek zamanın mimesis'idir, ne de rüyanın kendi süresinin. Rüyadaki olay örgüsü, zaman kavramının rüyada tecrübe edilme biçimine bağlı olarak, çoğu zaman bütünlüklü biçimde ak­ tarılamadığından elimizdeki metinler de rüyalarda yapılıp edilenleri tekil

17


Suyun Öte Yakası: T ürkiye 'de /950'den Bugüne Popüler Rüya Tabiri Kitapları şeylere indirgeyerek tabir ederler; rüyayı anlatısallıktan çıkarıp işaretlere dönüştürür, işaretler üzerinden başka anlatıları imlerler. Alfabetik rüya ta­ biri kitapları söz konusu olunca rüyadan sonra neyitı hatırlandığı ya da bazılarına göre neyin rüyada gösterildiği sorusu, hatırlayanın ya da görenin kim olduğu sorusundan önce gelmek zorundadır. Çünkü ikincisinin de işin içine dfilıil edilmesi, olay örgüsünün bütünlüklü bir biçimde kurulması­ na doğru yol alır ve bu da listelerden, maddelerden oluşan bir metin için mümkün değildir. Tabir kitaplarında muhtemel bir olay örgüsüne işaret et­ mek, ancak ve ancak bir kısmı rüyayı göreni, bir kısmı da rüyada görüleni bağlayıcı cinsten sınırlı sayıda koşullar koymaktan geçer. Bunların başın­ da cinsiyet konusu gelir: "rüyayı gören kadın ise ...", "rüyayı gören erkek ise . . . ". Medeni durum da kimi zaman bu koşullar arasında yer alır. Belki yetişkinlerin beklentilerine ve dertlerine henüz sahip olmadıkları için tabir­ le ilgilenmeyecekleri düşünüldüğünden, belki de -bu pek mümkün olmasa da- yetişkinlerin rüyalarını, gördüklerine daha sadık kalarak anlatacakları varsayıldığından, rüyası tabire değer bir çocuk bu maddeler arasında yer almaz. Öte yandan yaşlı olmak, kimi zaman, rüyanın tabirini etkileyen ve aynı zamanda tabir gerektiren bir koşula dönüşebilir: "Rüyada cırcır bö­ ceği görmek ... (yaşlılar) için birçok torun sahibi olunacağına yorumlanır" (Yavuz,

1976: 132).

Bir diğer koşul da rüyayı görenin mesleğidir, ancak bu

doktor, pilot ya da öğretmen olmaktan değil, daha çok genel bir tanımla­ ma olarak memurluktan geçer: "Rüyada nişan görmek . .. memursanız terfi edeceğinize işarettir" (Yavuz,

1976: 291-292).

Nadiren de olsa kimi rüya

malzemesi rüyayı görenin köylü ya da kentli olması gibi "nesnel" sınıfsal koşullar üzerinden tabir edilir: "Rüyada çarık görmek, köylüler için hayra; şehirliler için üzüntüye işarettir" (Bolayır, l 974: 19). Rüya malzemesini ni­ teleyen koşullar da benzer biçimdedir; görülenin bir hayvan ya da insan ol­ duğu durumlarda bu koşullar, "kaçıyorsa, size doğru geliyorsa, uyuyorsa, ölmüşse" türünden bir eylemlilik üzerinden tabir edilir. Önermenin ikinci tarafında ise mutluluk ve mutsuzluk dışında bir seçenek olamaz. İkinci konu bir tür anlaşmayı içerir. Bu metinler rüya malzemesine, an­ lamı üzerinde uzlaşmaya varılmış olan, birbirinden bağımsız ve sembolik şeyler olarak muamele ederler. Rüya tabiri kitapları tam da bu nedenle, bu örtülü anlaşma gereği, önceden hayal edilmemiş, anlatılmamış, aktarılma­ mış ilk defa rüyada beliren ya da belirebilecek olan varlık ya da yerlere kolay kolay şans tanımazlar. Uzayıp giden listeleri içinde ancak inanç sis­ temleri bağlamında kurgulanabilmiş ve izin verilen sınırlı sayıda fantastik yerler ya da varlıklar, dinen kutsal olduğu düşünülen kişiler yer alabilir; cennet, cehennem, şeytanlar, ejderhalar ya da peygamberler gibi bir bi­ çimde "aşina" olunan şeyler. Uzay gemisi, rüyası tabir edilecekler arasın-

18


Aslı Yazıcı Yakın da nadiren yer alır ve görenin memur ya da tüccar olabileceği ve ancak bir derece terfi ya da kazanç artışına işaret edebileceği düşünülür (Kıpçak,

1984: 96).

Sonuçta insanların üç aşağı beş yukarı aynı rüya malzemesine

maruz kaldıkları varsayılır. Rüyamda Kansai Yamamoto'yu görebilirim ama tabir kitabında bulabileceğim, en fazla rüyada Japon görmek ya da Japonya'ya gitmek maddesi olacaktır. Öte yandan rüyada jambon görme­ nin Batılı rüya yorumcularına göre zenginlik, Doğulu Müslüman rüya yo­ rumcularına göre ise uğursuzluk kabul edildiği yolunda bir inancın jambon maddesi içinde belirtilmesi de (Hatman ve Aksoy, 1983: 118) tabir işindeki akıl yürütme biçimlerinden en azından biri hakkında fikir verir niteliktedir. Şeyler yığını, sonsuz olasılıktaki bileşimleri içinden seçilerek maddelere dönüştükleri için, muabbir ve anlam peşindeki okur arasında örtülü bir anlaşmanın var olduğu fikrinden beslenmek durumundadırlar. Bu anlaş­ manın sosyal bilimler literatüründeki karşılıkları ise, bizi en azından şu anda pek de ilgilendirmeyen, kolektif hafıza, sözlü kültür, gelenek, din ve kültür gibi tartışmalı kavramlar olsa gerek. Öte yandan bu kitaplarda rü­ yada "çalışan bir değirmen görmek hayatta başarıdan başarıya koşmak ve her istenilenin gerçekleşmesi" (Bolayır,

1950) olarak tabir edilirken; kartal 1962)

görmek "zalim ruhlu kimselerin eline düşeceğinize delil" (Bolayır,

sayılır, ancak bu ikisinin bir arada görülmesi durumunda hangi maddeye bakılacağı tamamen rüyayı görene bağlıdır. Peirce'ün ifade ettiği biçimiy­ le söylersek hiçbir şey işaret olarak yorumlanana kadar bir işaret değildir (Peirce, l 931-58,

2.308).

Bu nedenle rüya malzemesi içinden bir seçim

yapmak fenomenolojik bağlamda yönelimseldir. Bilincin daima bir şeyin bilincinde olması gibi, bizim de tabir kitabına başvurmamız için rüyada gördüklerimiz arasından, üzerinde düşünülecek, anlamı aranacak bir seçim yapmamız beklenir. Rüyadan sonra neyin hatırlandığı, kimin hatırladığı sorusunun önüne bir daha geçer. Popüler rüya tabiri kitaplarında üzerinde durulabilecek üçüncü bir konu rüyaların kaynağına dair geliştirilen teoriler yüzünden ve zaman-uzam kavramsallaştırması üzerinden evren tasarımına dayanır. Bu metinler rü­ yaları gelecekte yaşanması muhtemel olanların bir işareti olarak görürler; nadiren de, anlamı olmuş ya da olmakta olan bir şey ile bağlarlar. Rüya bu anlamda bir ihtimali içerir. Öte yandan rüyanın bilimsel söylemin nesnesi kılınmasıyla birlikte gelecekle olan bağı kopmuş, geçmiş ve şimdiki za­ man geleceğin yerini almıştır; nörolojiyi bir kenara ayırırsak, semiyotik ya da psikanaliz gelecekte gerçekleşmesi muhtemel olana dair konuşmaz. Ancak bilimsel söylemin rüya tabirine el atması, rüya malzemesinin an­ tik zamanlarda olduğu gibi bugün de gelecekte tecrübe edileceklere dair bir işaret olarak kabul edilmesini önlemez. Seçim bize kalmıştır. Bu bağ-

19


Suyun Öte Yakası: Türkiye 'de 1950 'den Bugüne Popüler Rüya Tabiri Kitapları

lamda tabir kavramı da bu kitaplarda farklı zaman-uzamlara işaret eden bir anlamla yüklenir. Rilya malzemesi bir yandan gelecekte bu dünyada gerçekleşeceğine inanılanlara ilişkin işaretler olarak.kabul edilirken, bir yandan nerede olduğu bilinmeyen "başka dünya"ları işin içine katar. Ta'bir kelimesi Osmanlı Türkçesinde öncelikli olarak "ifade, anlatına; bir mana­ sı olan söz; deyim; terim" anlamına gelirken "rü'ya yorma" manasında da kullanılır. Öte yandan Arapçadan gelen kelime "bir suyun öte yakasına geçme; bir başka tarafa geçme, geçilme, atlama" manalarını taşıyan "ubur" kelimesinden türemiştir. Kısacası rüya söz konusu olduğunda atlanacak ya da geçilecek bir başka taraf olduğu tahayyül edilir. Bu öte tarafın güzergahı da psikolojiden "gizli ilimler"e dek farklı tarif edilir. Rüya tabiri terimi bu bağlamda, en azından inanç söz konusu olduğunda, rüyayı göreni gelecek­ ten haber alacağı bir başka uzama geçiren bir evren tasarımına da işaret eder.

RüYA TABİRİNDE DE HER ŞEY MÜMKÜNDÜR: GİZLİ İLİMLER, BİLİNÇALTI VE İSLAM Tabir kitaplarının hemen hepsinde uyku ve rüya konusuyla ilgili bir giriş kısmı yer alır. Bu bölüm rüyalar üzerine yapılmış olan bilimsel çalışma ve açıklamalan, mitolojide ve dini inanışlardaki rüya ile ilgili anlatıları, ger­ çekleştiği ileri sürülen rüya hikayelerini, Rahmani ve Şeytani olarak adlan­ dırılan rüya türlerini içerir. Ancak sonuçta bu giriş bölümü çoğunlukla tüm bilimsel araştırmalara rağmen rüyanın gizemini koruduğuna, bilinemezli­ ğine bağlanarak, mitolojik, dinsel anlatılar ve "gizli ilimler", "spiritizma" gibi konularla kapanır. Din ve psikolojinin yanısıra, adlandırması bir bi­ çimde yeryüzünde sırrına vakıf olmuş kişilerin varlığına işaret eden "gizli ilim" söylemi tüm bu kitapların önsözlerinde birbirinin içinden geçer. Buna göre rüyalar hem insanın rüya öncesi birkaç gün zarfında yaşadıkları ile ilgilidir, hem de kutsal bir kaynaktan beslenirler; hem gelecekte gerçek­ leşmesi muhtemel olanlara dair uyanlardır, hem baskılanmış bilinç altında­ ki pişmanlıkları, dertleri, sıkıntıları açığa çıkarırlar. Burada ele alınan tabir kitaplarının giriş kısımlarından birkaç örneğe yer vermek yeterince açıkla­ yıcı olacaktır. Yurdatap rüyaya "akıl, mantık ve his asla girmez"

(1966:4)

derken, bilimsel çalışmaların rüyasız bir insanın aklını yitirebileceği yo­ lunda bulgular elde ettiğini belirtir. Ona göre rüyaların çoğu "şuuraltında sıkışmış intibaların doğrudan doğruya veya birtakım sembollerle şuura aksedişidir, geleceği haber vermezler"

(1966: 14). Ancak Yurdatap gene de

rilya ınal:teınesini gelecekten haber veren semboller olarak kabul eden bir tabir kitabı yazmayı uygun bulmuştur.

1973

ve

1991

tarihlerinde basılan

tabir kitaplarının girişinde ise, bilinçaltı ve psikanaliz söyleminin yerini

20


Aslı Yazıcı Yakın

tamamen Kuran'dan referansların ve rüyalarla ilgili dini hikayelerin yer aldığı görülür. Hatınan ve Aksoy ( 1 983) rüyayı Fromm, Freud, psikanaliz ve bilinçaltı söylemi ile açıklayan bir önsöze yer verirler ve sembollerin önemi üzerinde dururlar. Yayla'nın 2005 tarihli tabir kitabı, rüya ile ilgili ne kadar bilimsel araştırmadan söz edilirse edilsin, nihayetinde rüya konu­ sunun bağlandığı yeri, İsra Suresi, 85. Ayet'i örnek vererek, açık biçimde işaret eder. Ayet ise ilahi esinlenmenin tanrının buyruğu ile olduğunu ve insanların da bu konuda bilgisiz olduğunu belirtir: "Bir de, sana ilahi esin­ lemc[nin mahiyeti] hakkında soru soruyorlar. De ki: "Bu esinlenme Rabbi­ min buyruğuyla [cereyan etmekte]; ve [ey insanlar, siz bunun mahiyetini anlayamazsınız, çünkü] bu konuda size pek az bilgi verilmiştir" (Esed Tef­ siri, 17: 85). Esed, bu ayeti ruh kavramı ile olan ilişkisi üzerinden tefsir ederken, ruh kelimesine farklı yorumcular tarafından yüklenmiş olan vahiy ve insan ruhu anlamlarından ilkini daha doğru bulduğunu belirtir. Ruh te­ rimi, Esed'e göre, Kuran'da ağırlıklı olarak ilham, esin ve vahiy manala­ rında kullanılmaktadır ve Şura Suresi, 52'ye referansla da vahyin bilgisiz­ ken ölü gibi olan kalbe hayat verdiğine işaret eder. Kuran da diğer dini metinler gibi rüya anlatıları ve rüya yorumlarını barındırır ama her rüya hikayesinin, bir bilinmeyene ışık tuttuğu gerekçesiyle, yoruma tabi tutul­ masının temelinde vahiy ve bilgisizlik hali arasında kurulan ilişki yer al­ malı. Bilinmeyen bir yerden, bilinemeyen kaynaklardan geldiği düşünü­ len, neye işaret ettiği yorumlanması gereken haberler. Bolayır 1950 ve 1 974 tarihli rüya kitaplarının girişinde hem rüya yorumcusuna hem de aynı rüyanın farklı zamanlarda görülmesine dair bir hikayeye yer verir. Buna göre bir kadın Hz. Muhammed'e rüyasında evindeki orta direğin kırıldığı­ nı, evinin çöktüğünü anlatmış ve aldığı yorum kadının seferde bulunan kocasının sağ salim döneceği şeklinde olmuştur. Hz. Muhammed'in dediği çıkar ve adam seferden döner. Peygamberin ölümünden sonra kadın aynı rüyayı tekrar görür ve bu defa Ebubekir'e giderek rüyasının yorumunu is­ ter ancak aldığı cevap farklı olur. Ebubekir kadının kocasının öldüğünü söylemiştir. Kadın rüyayı daha önce gördüğünü ve yorumun o zaman fark­ lı olduğunu anlatınca da Ebubekir, her rüyanın her zaman aynı biçimde tabir edilmeyeceğini, zamana, şartlara ve yorumcunun ilhamına göre de­ ğiştiğini söyler ve kendisine bu defa böyle ilham geldiği yolunda bir açıkla­ ma yapar. Kadının kocasının ölüm haberi ise bu olaydan kısa süre sonra ulaşacaktır. Bolayır bu hikayede rüyaların tersine çıkmasının mümkün ol­ duğu yolunda bir ders yattığını görür ve bu nedenle kitabını da büyük bir iddia ile yazmadığını söyler. Bolayır'ın 1962 yılında yayımlanan tabir ki­ tabında yer alan açıklamalı giriş bölümü ise 1950 ve 1974 basımlarından hayli farklıdır. Burada uykunun "hislerin uyuşmasından doğan bir dinlen-

21


Suyun Öte Yakası: T ürkiye 'de /950'den Bugüne Popüler Rüya Tabiri Kitapları

me", "sinir merkezlerinin ataletinden hasıl olan zehirlenmenin neticesi" ya da yorgunluk nedeniyle "bilakis zehirlenmemek için" gerçekleştiği (Bola­ yır, 1962: 3) yolunda düşüncelerden söz edilir ancak uykuda şuur kaybı yaşanmadığı belirtilir. Freud'a hak verdiğini ve dünyada her şeyin arzu ve korkudan ibaret olduğunu söyleyen Bolayır'a göre rüya malzemesini de uyku öncesi zihnimizdeki düşünceler oluşturmaktadır: "Esasen tesbit' edil­ miştir ki, çapkın ve hovarda olanlar nadiren şehevi rüyalar gördükleri hal­ de, mütedeyyin, mutekid ve uslu akıllı kimseler ve bilhassa rahip ve rahi­ beler, ekseriya açık saçık, cinsi münasebetleri gösteren aşıkane rüyalarla yerlerinden oynamaktadırlar" (Bolayır, 1962, 7). Bolayır rahip ve rahibele­ ri "zavallı" ve "tariki .dünya içinde yaşayan aleme küsmüş" kişiler olarak değerlendirir; " . . . sabahlara kadar rüyalarında meleklerle uğraşması gere­ ken kişilerdir bunlar ama "kan ter içinde şeytanlarla boğuşmaktadırlar". Bu bilgi ya da çıkarımlara nereden ya da nasıl eriştiği yolunda, söylemin ardına takılıp iz sürmek mümkün; neyse ki Bolayır, rüyaların bilimle açık­ lanamayacak doğaüstü, "zamanlar, mesafeler, muhakemeler, mantıklar dışı" tesirlerle oluştuğunu ve bunun da materyalistleri haksız çıkarttığını söyleyerek bizi de gereksiz yere konuşmaktan alıkoyar. Rüyalar ile sanat­ sal yaratıcılık ve bilimsel bulgular arasında da örnekler üzerinden ilişkiler kuran Bolayır yukarıda akla gelen soruya da bu baskıda yer verdiği giriş kısmında cevap verir. Rüyada birçok şey bir arada görüldüğü ve yaşandığı için görülen her şeyin rüya tabiri kitabında aranıp birlikte değerlendirilme­ si gerektiğini söyler ve okurlarına tabir kitabını, kötü duygular uyandıran rüyalardan ziyade daha çok "heyecan ve zevk veren tatlı" rüyaların anlam­ larını aramak için kullanmalarını önerir. Halit Sezgül'ün (2005: 6-7) Sey­ yid Süleyman el Hüseyni ve 18. yüzyılda yaşamış olan İslam bilgini ve sufi Abdülgani Nablusi'nin tabir kitaplarından derleyerek yazdığını belirttiği kitabının önsözünde Rahmani ve Şeytani rüyalardan söz edilirken inkarcı, kafir ve yalancı insanların rüyalarının da doğru çıkma ihtimali olduğu an­ cak bu durumda rüyanın bir vahiy sayılmadığı söylenir. Sezgili gene de rüyalar üzerinden gerçek hayatı düzenlemenin yanlış olduğuna işaret eder. Buna dair verdiği örnek ise muhtemelen bu konuda sorulmuş bir soruya cevaptır: " . . . rüyada kaza geçirdiğini gören bir kimse bir vasıtaya bindikten sonra kaza geçirip ölmüş olsa intihar etmiş sayılmaz" (Sezgili, 2005: 6). Bengisu 1955 tarihli kitabında daha çok "rüyanın gizemi ve bilinmez oldu­ ğu" konusundan söz eder ve Mustafa Şekip Tunç referansı ile felsefe ve psikanalizden, Joseph Banks Rhine referansı ile de parapsikolojiden söz eder. Ancak bu açıklamalardan sonra rüyayı dini yönden de ele almış ol­ mak için Kuran'dan örneklere geçer. Kitabın aralarında burçlarla ilgili bil·Tabirlerde yer alan yazım şekilleri aynen alınarak aktarılmıştır.

22


Aslı Yazıcı Yakın

giler, "sima ilmi" olarak da adlandırılan insanları burun, kaş göz ve ağız biçimlerini tanıma yollan, erkek, kadın ilişkilerinin düzenlenmesi, geçici ölüm hali, vecd, istiare, hayaletlerin gerçek olup olmadığı ve spiritizma gibi konularda yazılara da yer verilmiştir. Kısaca Bengisu'nun giriş bölü­ münde yer verdiği açıklamalar ve değerlendirmeler rüyaları daha çok "giz­ li ilimler"le bağlama yolundadır. Editörlüğü Dikmen'e (2010) ait olan tabir kitabı ise rüyaların mistik, metafizik olduğunu ve içimizdeki öz varlığımı­ zın gelecekten haber verdiğini belirten kısa bir girişle başlar. Tamamen İslami kaynaklardan beslenen tabir kitaplarını bir kenara koyduğumuzda, 2000'lerle birlikte tabir işine yeni katkı maddesi olarak NLP, (Neuro-lin­ guistic Programming) ve kişisel gelişim söylemi de diihil edilir. Aksoy'un (2004) Platon'dan bir epigraf ile açılan kitabı rüyanın, tasavvuftan gizli bilimlere, psikolojiden sosyal bilimlere birçok alanın ilgi konusu olduğunu söyler ve uykunun işlevleri, uyku güçlükleri, uyku saatleri ve "uykunun metafiziği" gibi konulardan söz eder. Rüya ile ilgili açıklamalar ise rüyala­ rı farklı biçimlerde sınıflandırmak ve Freud, Jung, Eric Fromm, Alfred Ad­ ler, Calvin Hail, Edgar Cayce, Cafer-i Sadık, İbn Şirin, İbn Kesir gibi isim­ lerin düşüncelerine ayrılmış bölümlerden oluşur. Tamamen İslami kaynak­ lardan beslenen tabir kitaplarında rüya, uykuda insana gösterilendir; bilim­ sel söylemle birlikte rüya giderek insanın gördüğüne dönüşür. Sonuç ise "tabire inanma, tabirsiz kalma" biçiminde özetlenebilir: "Ne rüyaların bi­ rer gerçek aynası olduklarına ve birer gerçeklik ifade ettiklerine inanalım, ne de kendimizi gene de rüyalarımızı yorumlamak için rüya kitaplarına bakmaktan alıkoyalım" (Çerçi, 2008: 8).

ROYA YORUMCULARI DEVLET ERKANINI SEVİYOR Rüyaların tersine tabir edilmesi hangi durumlar için söz konusudur, muab­ birler bir açıklama yapmıyorlar ancak iktidar sahipleri rüyalarda iktidar ve güç eşliğinde okunurlar. Rüyalara giren iktidar sahibi, zengin, nüfuzlu kişiler, genellikle gelecekteki olumlu gelişmeler manasına gelir. Rüyada amiral, asker, amir, asilziide, albay, asker, bakan, başbakan, başsavcı, cum­ hurbaşkanı, çavuş, devletli, dışişleri bakanı, Fatih Sultan Mehmet, general, hükümdar, hakan, kaptan, kaymakam, kraliçe, müdür, milletvekili, mare­ şal, nahiye müdürü, orgeneral, paşa, prenses, reisicumhur, sadrazam, sav­ cı, saray, senatör, üniforma, vali görmek hep müjdeli biçimde yorumlanır. Kişi bu güç sahibi insanları rüyasında gördüğünde isteklerine kavuşacak; iltifat görecek; işlerinde düzelme olacak ve ferahlık yaşayacak; kimi çaba­ lan kolaylıkla sonuçlanabilecek; rakiplerine karşı üstünlük ve kudret elde edecek; zengin ve otoriter birinin himayesini kazanacak ya da çevresinde bu şekilde tanınmaya başlayacak; iyi bir iş teklifi ya da takdirname alacak;

23


Suyun Öte Yakası: Türkiye 'de 1950 'den Bugüne Popüler Rüya Tabiri Kitapları

mevki, itibar veyıı rütbesi artacak; çok büyük bir kapıdan kısmet gelecek; gösterişli bir hayat sürmeye başlayacak; devlet ve ikbal kapılan önünde açılacak; rehber bir kişi olacak; önemli bir meselesi çözülecek; mal, mülk, nimet ve ululuk artışı yaşayacak; mesuliyetli bir işi başaracaktır. Ancak psikanaliz söylemi işin içine dfilıil edildiğinde bu durum değişir ve güçlü ve iktidar sahibi kişilerin rüyalara girmesi, baba figürü ya da baskılanmış arzular olarak yorumlanır. Öte yandan devlet erkanı ve iktidar doğada da temsil edilir ve örneğin "Fırat nehrinin kuruması bir sultanın veya devlet reisinin mülkünün elinden gideceği" (Cilasun, 1996) ya da "büyük devlet adamlarından birinin ölümünün yakın olduğu" (Çerçi, 2008: 78) şeklinde tabir edilir. Benzer biçimde Nil nehri de "devlet ve kudret", Nil nehrinden su içmek ise "bol para"ya (Çerçi, 2008: 202) işaret eder. Burada ele alınan bütün tabir kitaplarında bu kişilerin rüyaya girme­ si hayırla tabir edilirken arada istisnalar da vardır. Milletvekili genellikle olumlu bir manaya gelse de kimi zaman rüyaya giren milletvekili bir ta­ nıdık tarafından dolandırılmaya, ama kişinin kendisinin milletvekili oldu­ ğunu görmesi kazanç artışına da işaret edebilir (Hatman, 1983: 183). Rü­ yada polis ya da jandarma karakolu görmeniz "endişeli ve korkulu saatler geçirerek asabınızın bozulacağına delalet eder" (Yavuz:1976, 1987: 232). Ancak rüyada polis görülmesinin Azrail'e işaret ettiği tabirler de vardır (Sezgili, 2005: 696, Paksu ve Paksu, 2015: 411, Dikmen, 2010: 234, Yay­ la, 2005:302). Öte yandan polis tarafından yakalandığını gören kişi hayatı boyunca namuslu bir hayat yaşayacaktır (Yurdatap 1973: 74, Tavaslı bt: 935); muhtar gören ise "mütevazı bir işle meşgul" olarak, "kıt kanaat" ve "sakin" bir yaşam sürecektir (Yavuz, 1976, 1987: 287). Rüyada memuriye­ te atanmak yorucu ve yıpratıcı işlerle uğraşmaya (Çerçi, 2008: 182); birçok tabir kitabında mevki, refah ve kazanç sayılan milletvekili görmek işlerin altüst olacağına (Çerçi, 2008: 189); kişinin rüyasında kendisini baş müdür olarak görmesi ise kalp katılığı ve bencilliğe (Çerçi, 2008: 36) yorumlanır. Öte yandan rüyada vali görmek de hayra alamet değildir, günaha, oyun, eğlence ve içkiye dalmak manasına gelir (Tavaslı 1991: 137, bt:l087). Sezgül'ün, Nablusi ve Seyyid Süleyman'dan derlediğini söylediği tabir­ ler arasında rüyada albay görmek -muhtemelen generalliğe yükselmek için geçecek süre düşünüldüğünden- iş hayatında yükselme olmayacağı ve bugünkü durumun uzun süre korunacağı (2005: 28) şeklinde yorum­ lanır. öte yandan sıradan bir kimsenin rüyasında kendisinin amiral veya general olduğunu görmesi de aynı metne göre hayra alamet değildir ve rüya sahibinin dost ve arkadaşlarından bir yakınlık göremeyeceğine, işle­ rinin bozulacağına işaret eder. Anarşistler de rüyalarda görüldüğü için ve terimden aslında tam olarak ne anlaşıldığını da kavramamıza yarayacak

24


Aslı YIJ2'ıcı Yakın

biçimde tabir edilmiştir: "Bir kimse rüyada anarşistlerle savaştığını görse, bu rüya, dine ve anne babasına yardım etmeğe ve zevcesini kıskanmağa delalet eder" (Cilasun, 1996: 11) . Güncel siyasi tartışmalarla olan bağlantısından hareketle eklemekte fayda var; rüyada rektörle karşılaşmak da mümkündür ve hem olumlu hem de olumsuz tabirlere konu olmuştur: "Uğrunda bütün gücünüzü harcaya­ cağınız ve büyük emellerle bağlı bulunduğunuz bir yerden çok sevindirici bir haber alacağınıza ve istikbal endişelerinizin bu nedenle ortadan kalka­ cağına iş ve çalışma gücünüzün günden güne değişeceğine" (Yavuz, 1976, 1987:328) ya da "gözünüz yükseklerde olduğundan huzursuz günler geçi­ receğinize" (Oskay, 1987: 337) işaret sayılır. Türkiye'nin siyasi tarihini rü­ yasıyla ya da gerçeği ile en fazla belirlemiş olan konu da rüyalara girmiş ya da en azından tabir edilmiş görünür. Rüyada bir yerde ihtilal görmek "teh­ likeli işlerden uzak olacağınıza, aile hayatınızın mutlu olacağına işarettir" (Yavuz, 1976, 1987: 213). Bunun dışında yaşadığınız şehirde "örfi idare" ilan edildiğini görmek "en kıymetli bir arkadaşınız veya dostunuzu kaybe­ deceğinize, hayatta kendinizi pek yalnız hissettiğinize, kederli ve üzüntülü günler geçireceğinize" (Hatman 1983: 211-212) yorulur. Sezgül'ün derle­ diği kitap ise sıkıyönetim rüyasını gerçekte olup bitene en yakın şekli ile ve benzetme üzerinden tabir eder: ''ülkenizde sıkıyönetim ilan edildiğini görmek size halen yürütmekte olduğunuz işinizde geniş yetki verileceğine; yapmak istediğiniz işlerin hududunun genişleyeceğine ve size bağlı bulu­ nan personelin sayısının arttırılacağına işarettir" (2005: 677). Tabirleri gelecekle ilişkilendirerek değil, daha çok psikanaliz ve kişisel gelişim literatürü eşliğinde yapan kitaplarda, rüyada görülen prens, pren­ ses, imparator ve imparatoriçe genellikle dişil ve eril güçler, otorite figür­ leri, anima ve animus, üst benlik, inanç sistemi gibi kavramlarla bağlanır (Aksoy, 2004). Bu tür metinlerde rüyada görülen şövalye, sihirli bir çözüm ya da ideal bir kişi beklentisi; subay, kıymet ve itibarın artması; başkan otorite ile ilgili sorunların varlığı; komiser ise "erkek egemen şeyler"le ilgili sorunların ya da "güçsüzlük hissi"nin (Aksoy, 2004: 739) belirtisi sayılır. Bu metinlerde tabirler psikanaliz ve geleneksel rüya okumalarının bir karışımıdır; halife, padişah ve Fatih Sultan Mehmet rüyaları ise gene hayra alamet sayılacaktır. Bir diğer konu, yukarıda bir yerde de söz edildiği gibi rüyalara girenle­ rin kimliği ile ilgilidir. Fatih Sultan Mehmet, devlet erkanı arasında ismi ve suretiyle tanınıp bilinerek rüyalara giren tek kişi olarak görünür ve her zaman için kişiyi bekleyen şan, şöhret, başarı, zenginlik, bereket, huzur ve güven dolu bir hayat olarak tabir edilir. Hemen tüm rüya tabiri kitaplarında rüyada peygamber görmenin manasından söz edilir. Kimi zaman da rü-

25


Suyun Öte Yakası: Tflrkiye 'de 1950'den Bugüne Popüler Rüya Tabiri Kitapları

yası görülen heF bir peygamber belirli bir ders çıkarılması beklenen ve kolektif hafızada en fazla yer ettiği varsayılan hikayelere referansla tabir edilir. Rüyalardaki bunca güçlü insanı anlamlandıran inuabbir de bir otori­ te figürü olmalıdır ve bir metinde kendisinin rüyada görülmesinden de söz eder; işinin rüyaları tersine tabir etmek olduğunu da dolaylı yoldan söyler: "zordaki in8anların rahata kavuşmasına, rahat ve huzurlu olan insanların mutsuz olacağına, arzularına kavuşmayı hayal edenlerin bu isteklerine ka­ vuşacağına, kayıp bir kimse hakkında haber getiren kimseye ait bir işaret" (Ermiş 2016).

RÜYADA DOGU, BATI VE ECNEBİ Ülkeler, milletler, şehirler ve kitapların diliyle söylendiğinde "ecnebi"ler de rüyası tabir edilenler arasındadır. Bengisu (1955) kitabında tek tek ül­ keler yerine Afrika, Amerika, Asya ve Avrupa rüyalarını tabir eder. Buna göre Afrika (1955: 24), sıhhat ve servet; Amerika (1955: 33) zenginlik ve saadetle birlikte gündelik işlere özen gösterilmesi gerektiği; Avrupa (l955: 41) para ve akılda genişleme; Asya (1955: 38) ise gizli şeylere sahip olma manasına gelir. Bu şema diğer kitaplarda birebir olmasa dahi devam eder. Avrupa bulunduğunuz işte başarınızın büyük olacağına (Yavuz, 1976: 72); Asya "son zamanlarda hayallerinizin genişleyeceğine, duygularınızın ro­ mantikleşeceği"ne (Evrener, l992:20) yorulur. Tabir kitaplarında şehirle­ re çok az yer verilir ancak her kitapta aziz ve nurlanmış nitelemeleri ile "Mekke-i Mükerreme" ve "Medine-i Münevvere" hayırla, güçlü inançla tabir edilmiştir. Mekke ve Medine dışında elimizdeki kitaplarda yer alma­ yı başaran tek şehir Ankara görünüyor. Rüyada Ankara'yı görmek, Anka­ ra'ya seyahat yapmak "niyetli olduğunuz bir yolculuğun yakında tahakkuk edeceğine, bir iç meselenizin hal yolunda olacağına" (Yavuz, 1976: 71) işarettir. 1950'den bu yana rüyada görüldüğü için ya da görülme ihtimaline karşı tabiri elde hazır tutulan ülkeler, 1970'1i yılların ortalarından itibaren çeşit­ lenmeye başlarlar. Arap, Fellah, Yahudi, Afrika ve Amerika maddelerinin yanısıra zamanla Avrupa ülkeleri de rüyası tabir edilenler arasına girer. Irk­ çı göndermeleri nedeniyle tartışmalı bir terim olan Fellah, 20lO'a kadar tabirler arasında (Alınmaz, 1953; Hatman, 1983; Oskay, 1987; Evrener, 1992; Ermiş, 2006) genellikle alınacak bir haber ile bağlantılı olarak yer alır. Alınmaz'ın 1953 tarihli kitabında Fellah, sadece "hayırlı haber" olarak anlamlandınlırken, 1963 tarihinde tabir detaylanır ve "Fellah dediğimiz Araplardan birini azat ettiğini gören bir kimsenin hayırlı; Fellah'ı kederli görenin ise üzüntülü bir haber alacağı" söylenir (Alınmaz, 1963, 13). Er-

26


Aslı Yazıcı Yakın

miş (2006: 95) ve Korkmaz'ın (2001 : 220) tabirleri ise gene gelecek bir haberle bağlantılı olmakla birlikte bundan oldukça farklıdır: Fellah bir habere işarettir. Fellahın ağladığını görmek: alacağınız ha­ berden dolayı çok sevineceğinize işarettir. Fellahın gülmesi gelen habe­ rin sizi çok üzeceğine işarettir. Fellahın kovalaması kazancı bol bir işi basit bir hatadan dolayı kaçıracağınız anlamına gelir. Fellah yakalarsa

tam tersi ol ur. Fellahtan bir şey almak: kısa zamanda büyük parala­ ra kavuşacağınıza ve cimri lik etmeyip çevrenizdekilere de yardımda bulunacağınıza işarettir. Fel laha bir şey vermek: birikimlerinizi zarara uğrayacağına ve kötü duruma düşeceğinize işarettir. Fellahla bir arada olmak: yakın bir zamanda sevineceğinize işarettir. (Ermiş, 2006:95).

Öte yandan, rüyada kişinin kendisini Arap olarak görmesi hayatında zarara uğrayacağı manasına gelirken (Ermiş, 2006: 38; Hatman& Aksoy, 1983 : 27); Arap, kimi zaman da gam ve kederle tabir edilir (1955: 34). Rüya­ ya giren Arap'ın "güleryüzlü" olması zenginlik, refah, "çirkin yüzlü ve korkunç bir şekilde" olması ise "mühim sayılmayacak bir keder" yakla­ şıyor demektir (Bolayır, 1950:8). Rüyada Arabistan genellikle kısa yolcu­ luk manasına gelir. Afrika kıtasına geçildiğinde Fas uzaktan gelecek bir yolcu ya da u fak bir hediye (Kıpçak, 1984; Oskay, 1987; Korkmaz, 2001, Evrener, l 992) olarak tabir edilirken, genel olarak Afrika ya macera ve dolambaçlı işler (Hatman ve Aksoy, 1983; Evrener, 1992; Çerçi 2008) ya da tedavi için uzak bir yere gitmek (Yurdatap, 1966 , 1973, 1 991) demektir. Tavaslı ise Afrika rüyasından, sıhhat ve servet konularının yolunda oldu­ ğu manasını çıkarır. Etiyopya 2008 tarihine kadar tabir kitaplarına Habeş olarak geçer ve rüyada "Habeş görmek", "bazı hoşa gitmeyecek olaylar" (Çerçi, 2008:9 l ) ya da "sevindirici haber (Yavuz, 1976 : l 83) şeklinde çe­ lişkil i tabir edilir. Tavasl ı'ya göre rüyada birinin "Habeşli bir siyahi (siyah adam) görmesi ve hatta onunla konuşması, ümitle beklediği bir isteğinin olacağına" işarettir (bt: 556) . Muhtemelen Siyah, Arap ve Habeş niteleme­ leri üzerinden tahayyül edilen bir bağlantıyla, Jamaika rüyası da "siyahi bir kimsenin yakınlığını göreceğiniz, siyahların çok olduğu bir ülkeden mektup, haber alacağ ınız" (Yavuz, l 976: 22 l ) manasında yorumlanır. Ancak buna ek olarak -belki meş'um 1494 tarihi, belki de Jamaika'nın coğrafi konumu nedeniyle- aynı rüya karışık, meçhul işler manasında da tabir edilmiştir. Rüyada Jamaikalı birisin i görmenin "bir hastalıktan kurtu­ luş yolunun bulunacağı" (Hatman, 1983: l 15) yolunda tabir edilmesi ise sömürgecilerin taşıdıkları hastalıklarla ilişkili olmasa gerek. Aynı coğraf­ yadan devam edelim. Rüyada Uruguay 'ın görülmesi ya da buraya yapılan bir yolculuk "tahakkukuna şimdilik imkan olmayan bir isteğinizin yerine getirilmesi için yapacağ ınız bütün çabaların bir hayal olup uçup gittiğini

27


Suyun Öte Yakası: Türlciye 'de / 950 'den Bugüne Popüler Rüya Tabiri Kitap/an

göreceğinize" ve bir de "hayvanlara karşı ayrı bir merak ve sevgi" (Yavuz,

1 976: 394) geliştireceğinize yorumlanır. Yahudilik rüyalarda genelliklı: ticaret işinde kazaİıç olarak tabir edi­ lirken, rüyada İsrailli görmek "işlerin kolaylıkla başarılacağı" (Bolayır,

1 962) biçi minde de tabir edi l i r. öte yandan ırkçı l ı ğı çok daha dolaysız ve açık biçimlerde tabirlere yerleştirenler de vardır:

Yahudi genç ve ihtiyar Yahudi görmek düşmanlarınızın varlığına, bir Yahudi ile konuştuğunuzu görmek bugünlerde vaktinizi boş yere har­ cayarak zaman öldüreceğinize, hakkı inkar edeceğinize yahut "bugün yarın" diye oyalanmak suretiyle vakti geçirerek Allah'a ibadetten geri kalacağınıza izah edildiği gibi Yahudi sihir ve ihanet sahibi ve borcunu ödemeyen bir bahane ile vakit geçiren bir kişidir. Yahudi bol bol vaat eden ve sözünü yerine getirmeyen dünyalık birisidir. Kendinizi rüyada Yahudi olduğunuzu görmek kişinin günahlara cu'ret eden münafık bir kimse olduğuna rüyada birisi tarafından Yahudi diye çağırıldığınızı gör­ mek sıkıntı ve tasadan kurtulacağınıza yorumlanır (Hatman, 1 983: 296). Benzer bir tabir ''ufak" bir değişiklikle Yahudi "bol bol va'adeden ve va'di bir türlü olmayan dünyalık bir kadındır" (Oskay, l 987) şekline dönüşmüş­

tür. Rüyada ''yaşlı bir Yahudi görmek insanın helak olmasını arzu eden düşman" ile tabir olunurken aynı muabbir Yahudi ' yi "müşkül bir işin mey­ dana çıkması; cevapda suhulet; sünnet ve şeriatte kuvvet" (Cilasun

4 1 7-

4 1 8) olarak okur. Tabirler Amerika rüyasını, zenginl ik ve saadetle (Yurdatap

1 973; Ya­ l 976); "fakirlerle arkadaş olmaktan vazgeçmekle" (Tavaslı, bt; Hat­ man ve Aksoy, 1 983) ya da "maddiyata fazla önem" (Evrener, 1 992) ver­ mekle okurlar. Aksoy (2004) bu okumanın Amerikan rüyası teriminden vuz,

türetilmiş olduğunu kendi kitabındaki Amerika tabirine ekler. Japonya ise birçok kitapta seyahat ya da iyi bir evlilik olarak okunurken kimi zaman rüyasının görenin etrafın "esrarlı kimselerin çevirmiş olduğuna" (Bolayır,

1 974: 45); kimi zaman da "sonunun nereye varacağı bilinmeyen ve neye mal olacağını tayin edemeyeceğiniz bir iş ortamına gireceğinize karışık ve meçhuller içinde günler geçireceğinize" işaret eder (Evrener,

l 992: 1 1 2).

Avrupa 'ya gitmek, Avrupa 'da gezmek genel olarak rüyalarda işte başarı, bilgi ve görgüde artış, yeni bilgiler elde etmek olarak tabir edi lir (Evrener,

1 992, Yavuz, 1 976). Dani marka, Hollanda, Belçika ve Avusturya genel­ likle yabancılarla iyi iş anlaşmaları; çalışkan insanlar arasında bulunmak; sanatçılarla ilişki kurmak ve sanat eğitimi alınacak olursa başarılı oluna­ cağı; hayat görüşünde değişiklikler; ince ruhlu insanlarla kurulacak dost­ luklar olarak tabir edilirken, Finlandiya -belki de refah düzeyi en yüksek ülkelerin başında geldiğinden- uzak bfr hayalden ümit kesilmesi gerekti-

28


Aslı Yazıcı Yalcın

ği manasına gelir (Korkmaz, 200 1; Oskay, 1987, Evrener, 1992, Yavuz, l 976; Sezgili, 2005). Rüyası görüldüğünde hayal k ırıklığına işaret eden Avrupa ülkelerinin başında Almanya gelir ve iş hayatında darlık, üm itlerin boşa çıkması ve boş yere seyahat gibi manalar taşır (Sezgili, 2005; Evrener l 992; Oskay, l 987; Hatman, l 983). Fransa ise verimsiz gönül işleri ve bir Frenk dostunuzun vefasızlığı olarak da tabir edilir (Yavuz l 976: l 72). İtal­ ya'ya yapılan yolculuk "fenalığınıza çalışan bir kimsenin şerrinden kurtu­ lacağınıza" (Evrener, 1992: 105); rüyada bir İtalyan görmek ise "kıskanç bir kadının elinde çok ıstıraplı bir hayat"a (Bolayır, 1962: 108), kimi za­ man da "sanat ve sanatkarlara karşı sevginin artışı"na (Yavuz, 1976: 212) işaret eder. T üm bu okumalara 1960'lı yıllarda Almanya'ya başlayan ve gidiş gelişlerle devam eden işçi göçü ve daha sonrasındaki gelişmeler; si­ nema ve edebiyatta yer alan Paris temsilleri ya da tarihsel süreç içindeki siyasal ilişkiler mi kaynak olmuştur bilinmez. Ancak kimi kitaplar Frenk maddesine gayrimüslim miiniisında da yer verirler ve kişinin kendisini rü­ yasında Frenk olarak görmesini bid'ate sapmak, yoldan çıkmak, sapıklık olarak nitelerler (Sezgili, 2005, 348; Tavaslı, bt: 517). Macaristan rüyası da kolektif hafızadaki temsillerden beslenerek tabir edilmiş görünür ve rüya­ da bir Macar ya da Macaristan 'ı görmek, "yakın gelecekte cümbüşlü bazı eğlencelere" (Evrener, 1992: 263); "macerane ve şairane bir aşk serüve­ ni"ne (Sezgili; 2005: 595) işaret eder. Tabiri gönül işleriyle birlikte gelen ülkeler arasında İspanya, Polonya ve İngiltere de vardır. Rüyada Polonyalı birini görmek "çok güzel, terbiyeli ve oldukça nazik delikanlı (kızla) arka­ daşlık kuracağınıza" (Hatman, l 983:224); İngiltere'ye gitmek ise "Aydın bir toplulukta bir hanım ile tanışacağınıza, bundan mesut bir netice çıka­ cağına, kültürlü kimselerin dikkatini çekeceğinize" işarett ir (Yavuz, 1976: 209). İspanya, boş hayal ve vaatler ama aynı zamanda aşık olunan kişiye yapılacak bir evlenme teklifi olarak yorumlanır (Hatman 1983: 1 13). Öte yandan kimi tabirlerde, gene dolambaçlı yollardan, resmi tarihten, ders kitaplarına, kahramanlık filmlerine, popüler romanlara sızarak kolek­ tif hafızada yer etmiş olan Orta Asya imgeleri k imi zaman düşmanlık, kimi zaman da gizemli doğuya atfedilen bilgelik şeklinde karşımıza çıkar ve Çin'e yapılan yolculuk "zihniyetleri bozuk, görüşleri kıt kimseler arasına düşeceğinize"; "bir Çinli münevver ile bir bahçede dolaşmak dünya ça­ pında bir muharrir olacağınıza", "Çinli bir kimseye yardım etmek ileride ikiyüzlü ve kıskanç kimselerle arkadaşlık yaparak bundan zarar göreceği­ nize" (Bolayır, l 962: 59) işaret eder. Çin uzak ve tuhaf bir ülke olarak gö­ rülüyor olmalı ki aynı zamanda "umulmadık ve garip bir kaynaktan büyük bir servet" (Yurdatap 1966: 56) şeklinde de tabir edilmiştir. Çin ' in ticari potansiyel ini haber veren tabir ise T ürkiye'nin Çin Halk Cumhuriyeti 'ni

29


Suyun Öte Yaka... : Türkiye 'de 1950 'den Bugüne Popüler RUya Tabiri Kitapları

resmen tanidığı 1 97 l yılıtıdan sonra yayımlanmış tabir kitaplarında kar­ şımıza çıkacak ve artık rüyasında kendini Çin ' de gör�n hayal gücü geniş­ leyerek başarılı i ş ilişkileri kuracaktır (Tavaslı, bt334, Hatman, 1 983 : 60). Uzaklar arasında Avustralya'nın tabirine bir kitapta rastlıyoruz: "Avustral­ ya'ya bir seyahat yaptığınızı görmek gezmeyi eğlenmeyi seven bir eş veya bir dost ile hayatınızı paylaşacağınıza ve bu dost yoluyla eğlenceye önem vereceğinize delalettir" (Oskay, l 987: 20). Bütün bu ülkelerin tek tek ta­ birleri yanında kitaplarda bir de ecnebi maddesi yer alır ve bu gayrimüslim olmakla bir arada tabir edilen Frenk rüyasından biraz daha farklıdır. "Ec­ nebi yahut dini ayrı ile olan birisi ile konuşanın hayatında korkulu anlar yaşayacağına, dertsiz başına dert açılacağına (Alınmaz, l 963 , 18) inanılır; "başka ırktan, yabancı bir dil konuşan bir ecnebiyi yahut birden fazla ec­ nebiyi görmek" hesapta ol mayan bir seyahat ya da etrafınızdakilerin sizin davran ışlarınızı yanlış anlaması olarak tabir edilir. Bu rüyayı gören eğer memur ise yakın bir tarihte tayin haberi alacaktır; öğrenci ise sınıfını geçe­ cektir. Ecnebi kimi zaman da "aileden birinin evliliği" (Hatman, l 983 : 69); "kolay yoldan para kazanma" (Aksoy, tiği" (Yurdatap, 1 966:

2004), "muhit değiştirmenin gerek­ 66) ve nihayet "heyecan duyacağınız bir hadise ile

karşılaşmak" (Bolayır, 1 962 : 73) manalarına gelir.

SoNuç YERİNE Popüler tabir kitaplarında rüya malzemesini yorumlamada kullanılan yol­ lar dolambaçlı ve çeşitlidir. Tabirler, rüyayı gören kişi, muabbire gelen il­ ham, üzerinde bir anlaşmaya varı ldığı düşünülen semboller, bilimsel söy­ lem, ahlaki kodları devreye sokmak ve gerçeklikteki tecrübeler üzerinden benzerl ikler yakalamak gibi çok çeşitli yollarla kurulurlar. Akıl yürütme, paradigmatik hizalamaları, düz ve yan anlamları, kipleri, ikonları, sembol­ leri , metafor, metonimi,

synecdoche

gibi tüm mecazları, türleri ve tipleri

bir arada, kı sacası semiyoloji ve semiyotiğin tüm kavramsal sistematiğini kullanmaktan geçer. Öte yandan semiyotik, gelecekte gerçekleşmesi muh­ temel olanlara dair değil, geçmişin anlamlandırmaları üzerine konuşur. Bacası tüten evin berekete, yeni ayakkabının sevince, sıkan ayakkabının mutsuzluğa, davulun müjdeli habere; aynanın uzun ömre, altının kazan­ ca, asansörün maddi yük olan birinden kurtulmaya işaret etmesi üzerinden yapılan ve anlamın yakalanarak sabitlendiği naif okumalar, tarihsel akış içinde anlamlandırılan kişi ve yerleri işaret eden ideoloj ilere karışır; aşağı yukarı,

ön, arka gibi konumlar ya da

parça

ve

bütünü, tür

ve

cinsi birbiri­

nin yeri ne geçirme üzerinden kurulan tabirlerle yeni metaforlar yaratılır. Tabir retoriği sadece düşüncelerin nasıl sunulduğu değildir, aynı zamanda retorikte olduğu gibi düşünceyi kurar da. Işık saçan nesneler kutsanma ve

30


Aslı Yazıcı Yakın

feraha erme ile ilişkilendirilirken; dini kaynaklı okumalar kimi zaman belli bir teknolojiye işaret eden rüya malzemesinin içinden geçer. Kimi zaman da teknoloji pratikte her ne içinse onunla tabir edilir. Ampul, avize, ışıldak gibi nesneler ışık saçtıklarından olsa gerek iyi mutlu haberlere yorulur; tayyare, kamyonet, yat, pasaport, otobüs, otomobil, objektif, vapur güver­ tesi yolculuklara; telefon, teleks, radar ve radyo alınacak haberlere; diş doktoru dispanser, doktor, anestezi yapmak ultraviyole ışınları, bakteriyo­ loji ile ilgilenmek sağlıkla ilgili konulara yorulur. Ancak ağırlıklı olarak gerçekliğin figüratif dil; betimlemenin anlam; var olanın mit üzerinden kurulduğu rüya tabiri dünyasında, rüyalarda yaşananlardan daha fazlası da mümkün görünür. Rüyada "civciv görmek küçük yaşta bir evlilik deneme­ si yapacağınıza ve çok çocuk sahibi olacağınıza" (Hatman, 1 98 3 : 52) yoru­ labiliyorsa eğer, rüyalardan çok tabirlerin sınır tanımazlığından söz etmek daha anlamlı olsa gerek. Gene de her zaman neye dayandığı ve nereden ilham alınarak yazıldığını saptamanın güç olduğu bu binlerce tabir arasın­ da milliyetçilik, ırkçılık, toplumsal cinsiyet ayırımcılığı kendisini gösterir. Öte yandan devlet erkanı, iktidar ve güç sahibi kişilere ilişkin rüyaların, tahayyül edilmiş parça bütün bağlantıları üzerinden ve gene güç ve iktidar ilişkileri ile tabir edilmesi ile rüyada faraş veya jarse görmenin ummadığı­ nız birinin sizi aldatacağına (Kıpçak, 1 984: 30, 48) yorulması arasında da -akıl yürütmenin görece daha kolay yakalanabilmesi bağlamında ilkinin lehinde denebilecek-bir fark olsa gerek. Bu bağlamda bu kitaplar içinden seçilerek oluşturulacak kategoriler arasında tabirleri birbiri ile ilintili ya da tutarlı olan rüya malzemesinin başında devlet erkanı, güç ve iktidar sahi­ bi kişilerin, ulu, kutsal kabul edilenlerin ve ötekilerin geldiğini söylemek mümkün. Bir diğer konu ise tabir kitaplarında geleceğe dair söylenenlerin bir çoğunun ahlaki yükümlülüklerle bağlı olması. Bu nedenle Bolayır'ın 1 962 tarihli kitabında "Bu tabir, garp lisanlarında yazılmış tabirnameler­ den alınmıştır. Enteresan bulduğumuz için kitabımıza koyduk" diyerek özellikle eklediği tabiri de aklımızda tutmakta fayda var gibi: "Rüyada bir Türk veya Türkiyeli görmek: Yakında çok nazik bir kadınla (erkekle) tanı­ şarak evlenecek ve bahtiyar bir ömür süreceksiniz demektir" ( 1 962: 2 1 4).

KAYNAKÇA Aymaz, Abdullah ( 1 6 Mayıs 2004, Pazar) "Abdurrahman Ceırahoğlu", Zaman Gazetesi, Erişim Tarihi, 09.02.20 1 6, http://www.zaman.eom.tr/yazarlar/abdullah-aymaz/abdurrahman-cer­ rahoglu _483 84.html Kuran, Muhammed Esed Tefsiri, Erişim Tarihi, 09.02.20 1 6,http://www.kuran.gen.tr/ http://www.kuran.gen.ırnx=s_main&kid=3 I &sid= l &y=s_middle

31


Suyun Öte Yakası: TOrkiye 'de 1950 'den Bugüne PopOler Rüya Tabiri Kitapları Peirce, Charles. Stnden ( 1 93 1 - 1 958) Collected Papers,Vol. 2, Elemenls of Logic, Ed. Charles Hartshome, Paul Weiss, Cambridge, MA: Harvard University Press. Ricoeur, Paul (2005) Zammı ve Anlatı -l: Zaman, Olay ôrgıısü, Üçl8 Mimesis, (Çev. Mehmet Rifat, Sema Rifat), lstanbul: YKY.

YayımlHma Tarihlerine Gllre Metinde Geçen Riya Tabir Kitapları Bolayır, Enver ( 1 950) Geniş izahlı En MOkemmel Rüya Tabirleri, İstanbul: Bolayır Yayınevi. Yurdatap, Selami MOnir ( 1 95 1 ) /slam Dininde Rüya ve Rüya Tabirleri, lstanbul: Doğru Yol Yayını.

Alınmaz, Halil( 1 953) Resimli En BOyOk Rüya Tabirleri, lstanbul: Halil Alınmaz. Bengisu.Ahmet ( 1 955) BOyOk Alfabetik Rüya Yorumları Lugatı, lstanbul: Yeni Çığır Kitabevi. Bolayır, Enver ( 1 962) BOyük Rüya Tabirleri, lstanbul: Bolayır Yayınevi.

Alınmaz, Halil ( 1 963) Resimli ve Malumatlı Rüya Tabirleri, İstanbul: Bozkurt Kitabevi. ÖzgQl, l smail Hakkı ( 1 964) Rüya Yorumları Ansiklopedisi, Ankara. Yurdatap, Selami Münir ( 1 966) Resimli BOyOk ROya Tabirleri, İstanbul: Halk Kitapçılık. Yurdatap, Selami Münir ( 1 973) lslam Dininde ROya ve ROya Tabirleri, İstanbul: Şen Yıldız Yayınevi. Bolayır, Enver ( 1 974) ROya Tabirleri, İstanbul: Bolayır Yayınevi. Yavuz, Sami( 1 976) Resimli BOyOk. Klasik ve Modem ROyu Tabirleri, İstanbul: Sağlam Yayınevi. Hatnıan, Aysel ve Aksoy, Vicdan ( 1 983) A 'dan Z 'ye Rüya Yorumları Ansiklopedisi, İstanbul:

Eıtüze Yayınları. Kıpçak, Sinan ( 1 984) Rüya Tabirleri ve Çeşitli Fal Usulleri, İstanbul: Melda Yayınevi. Oskay, Figen ( 1 987) Modem Rüya Tabirleri, İstanbul: Çelik Yayınevi. Yavuz, Sami ( 1 987) Resimli BOyük, Klasik ve Modem Rüya Tabirleri, lstanbul: Sağlam Yayınevi. Yurdatap, Selami Münir ( 1 99 1 ) lslam Dininde Rüya ve Rüya Tabirleri, lstanbul: Şen Yıldız Yayınevi. Tavaslı, Yusuf ( l 99 1 ) MOkemmel Alfabetik Rüya Ta 'birleri Kitabı, lstanbul: Hattat Tavaslı Ya­ yınlan. Evrener, lsmail Hakkı ( 1 992) Rüya Tabirleri ve Muhtelif Fal ve Usulleri, lstanbul: Şenyıldız Yayınevi.

Cilasun, Raif ( l 996) An.viklopedik Rüya Tubirleri, lstanbul: Erhan Yayın-Dağıtım. Korkmaz, Güler (200 1 ) Rüya Yorumları, lzmir: İlya. Aksoy, Sevinç (2004) Rüya Yorumları Ansiklopedisi, l stanbul: Omega Yayınlan. Yayla, Kasım (2005) izahlı ROya Tabirleri Ansiklopedisi, lstanbul: Merve Basım Yayım Dağıtım. SezgQI, Halit (2005) (Derleme) Rüya Tabirleri: imam Nablusi, Seyyid Süleyman, lstanbul: Gonca Yayınevi. Ermiş, Faruk Kemal (2006) A 'dan Z 'ye Çağdaş Rtlya Yorumları, lstanbul: Gün Yayıncılık.

Çerçi, Mehmet (2008) A 'dan Z'ye Rüya Yorumları, l stanbu l : Tıp Kitabevi. Dikmen, Fisun (Ed.) (20 I O) Rüya Tabirleri, Ankara: Tutku Yayınevi. Paksu, Mehmed ve Paksu, Fatma Zehra (20 1 5) Btlyük Rüya Tabirleri, l stanbul: Nesil Yayınlan. Tavaslı, Yusuf (bt) Açıklamalı Rüya Tabirleri Ansiklopedisi, İstanbul: Tavaslı Yayınlan.

32


RüYANIN TOPOLOJİSİ Özge Soysar İnsan bazen kendini zayıf hissetmeye de ihtiyaç duyar. Gücünü bırakmaya, tüm gün üzerinde taşıdıklarından arınmaya ve bir süreliğine de olsun dur­ maya, unutmaya . . . Uykuya geçiş, insanın gün içindeki eylem biçiminden başka bir etkinliğe geçişini ve izleyici olma konumunu hazırlar. İçe çekil­ me, yeniden kendi üzerine kapanma hali gibi gözüken uykunun, içerisi ve dışarısı arasındaki sınırları daha fazla belirginleştirmesi beklenebilirken, aksine bu sınırları neredeyse ortadan kaldıran bir etkisi vardır. Benliğin ruhsallığın farklı boyutları arasındaki harmoniyi gün boyunca sarsılmaz bir şekilde bütünlük yanılsamasıyla koruma çabası, uyku haline geçişle çatlar. Bu belki de insanın rüyaları sayesinde sadece direnç gösterdiğini değil, ona direneni, kendisini yok sayanı, dışlayanı içeri almaya "evet" demesidir. Rüyalarda çocuksu olanın açığa çıkışı, benliğin içerisi ve dı şarı sı arasın­ daki sınırlarının henüz belirginleşmediği dönemlere atıfta bulunur. Bu pencereden giren ve içerideki konforu bozguna uğratan bir rüzgar gibidir adeta, ama bu metaforun kendisi bile insanı yerleştiği si mgesel ayrımların düzleminde tutmaya devam eder. Uykuya geçişle bozguna uğrayan belki tam da burasıdır, çünkü uyku kendil iğin si mgesel ayırımlardan soyulduğu bir çıplaklığı ve neredeyse kendiliğin gönüllü bir yok oluşunu getirir. Varlık, geçici ve gönüllü olarak yaşadığı bu çözünüşü -bu durumu kişiliğin patolojik çözünmesinden ayıran özellik- uyku sırasında içine girdiği bir yalnızlığa borçludur. Uyku, eğer şanslıysak, günün sonunda ge­ lip dayandığımız bir son, varoluşun bir diğer ucu gibidir. İnsanın kendi mahremiyetine kapandığı bu çıplaklık hali, imgelerin ve simgelerin ser­ bestçe kullanıldığı, içerisi ve

dışarısı arasındaki bölünmüşlüğün birbirine

karışıp yoğuştuğu bir oyun alanına açılır. Rüya alanı, boşluğa açılışı öznel ' Yrd. Doç. Dr. Özge Soysal, İstanbul Kültür Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Psikoloji Bölümü.


Rüyanın Topolojisi

olarak deneyimlı:;diğimiz ve Lacan'ın tabiriyle "var olmanın ıstırabına" , öznellikten dışlanmakla birlikte kaçınılamaz olan anlam dışı boşluğa kar­ şı geliştirdiğimiz bir yöntemdir. Benliğin simgesel sınırlarının yitirilişinin hoşnutlukla birarada yaşantılarutıası, bu öznel deneyimi melankolideki boşluk ve kayıp yaşantısından, yani benliğin üstbenlik tarafından nesne olarak alındığı bir yıkımdan farklılaştırır. Bu daha ziyade, Freud 'un kay­ bın ve hazzın birlikte deneyimlendiğini söylediği espri düzeneğini andırır. Nasıl ki mizah üstbenliğin katı sınırlarını gevşetmeye ve rahatlatmaya ya­ rıyorsa, rüya da kaygı verici ve tehlikeli olarak algılanan bir dünyanın, gündelik yaşamda başvurulan dirençlerin ve savunma mekanizmalarının esnemesiyle çocuk oyununa dönüşebildiği bir "serbest bölge" yaratır. "Var olmanın ıstırabını" bir bilmeceye dönüştüren bu alan, insanın benliğin ve dünyanın ayrışmadığı, içerisinin ve dışarısının birbirini takip ettiği tek bir yerde izleyici olarak bulunabilmesidir. Bu öznenin nesneyi denetlediği, manipüle ettiği, kullandığı, yadsıdığı, gizlediği ya da hem giz­ leyip hem de ifşa ederek fetişleştirdiği, kısacası varoluŞunun vazgeçilmez bir koşulu olarak olumladığı bir "fazla" konumuna yükseltmesinden zi­ yade, nesnenin düşüşüne baktığı, böylelikle de ıstırabı dinginlikle birlikte yaşayabildiği bir eksikliğe çevirebilmesidir. Nesnenin üzerini kaplayan anlamlardan bir bir soyulması, öznenin uykuya geçişteki hazırlığıyla iliş­ kilidir : Işık, ses, giysiler, beden denetimi gibi gündelik sığınaklarımızın terk edilişi, alg ının bilincin kategorilerine erişmeden önceki bilinçdışı ka­ pılarını aralar. Uykuya dal ıştaki çıplaklık hali Freud'un Hiljlosigkeit olarak betimlediği, elem olarak çevirebileceğimiz, yeni doğan insan varlığının içine düştüğü çaresizliği ve korunmasız bir boşluk deneyimini andırır. Rüya tam da bu boşlukta kendimizi unutarak salınmanın bir imkanı olarak imdadımıza yetişir. Gündelik sığınaklarımızı bırakabilmeyi kabul etme­ nin koşulu, uykuyu sürdürebilmemizi sağlayan rüya sayesindedir. Çünkü rüya, düşlemin nesnesini farkl ı kılıklara bürüyerek bizi nesneyle doğrudan, neyse o olarak karşılaşmaktan korur ve böylelikle de uykuya/kurguya izin verir. Bu anlamda Lacan'ın iç-dışsallık olarak çevirebileceğimiz extimite kavram ı içerisi ve dışarısının birbirine zıt coğrafi koordinatlarından farklı olan topolojik bir alana gönderimde bulunur. Rüyan ın yerleştiği bu topo­ lojik alan, birden fazla katman ı olmakla birlikte tek bir yüzü olan bir küre gibidir. Bu kürenin ortasına bir delik açtığımızda, iki boyutlu bir yüzeyden, artık kenarları da olan üç boyutlu bir yüzeye geçebiliriz. Gene bu yüzeye bir kesik uygulayıp, her iki ucunu tersten birleştirdiğimizde birbirini takip eden kenarlardan oluşan ve kenarların birbirini kestiği tek bir şerit elde ederiz . ' Birçok katmanın aynı anda işlerlikte olduğu bu topolojik anlatım, ' Bkz. Möbius Bandı.

34


Özge Soysal

aslında içdışsallıkta söz konusu olanın herhangi bir metaforik anlam değil, tam tersine anlamdan arınmış en somut gerçekliğin ta kendisi olduğunu göstermek içindir. Bunlar sözel anlatının ya da anlam arayışının gelip da­ yandığı kırılma anlarıdır. Freud'un rüya çözümleme yöntemi, rüya anlatısının gelip dayandığı bu anlar üzerinden ilerler. Aslında

Rüyaların Yorumu ' nda betimlediği çözüm­

leme yöntemi oldukça açık ve yal ındır. Rüyaları başından itibaren birçok ruhsal öğenin birleşimi olarak düşünür ve rüyanın bütüncül bir yorumunu vermekten ziyade, onu oluşturan farklı parçaların detaylı bir şekilde ir­ delenişine odaklanır. Zira hastaların onlara gördükleri rüyanın anlamıyla ilgili başlangıçta ne düşündüklerini sorduğunda çoğu kez yanıt vereme­ diklerini gözlemlemiştir. Üstelik rüyanın genel anlamını tahmin etmek bir psikanalist için görece kolaydır, çünkü rüya Freud için her şeyden önce bir arzunun gerçekleşmesidir ve bu arzu her zaman bastırılmış olan cinsel bir arzudur. Oysaki rüyanın gizil içeriği görünür olandan çok daha incel ikl i bir araştırmayı gerektirir, çilnkil bu aynı zamanda cinsel arzunun kendisini göstermek için bilinçdışında nasıl bir yol izlediği ve dilin hangi bileşenle­ rini ödünç aldığı sorusunu sormaktır. B ilinçdışının dili nedir? Bu Lacan ' ın Freud ' dan sonra daha da fazla radikalleştirdiği bir soru olacaktır. Çünkü Freud' un geliştirdiği bu yöntemle birlikte rüyaları okumak ondan önce­ ki geleneklerin simgesel okuyuşundan ya da mistik bir anlam arayışından farklıdır. Freud kendi rüyalarından adeta onu dinleyen, söylediklerini du­ yan ve okuyabilen biri varmışçasına bahseder. Bunun oldukça öznel ve cesurca bir girişim olduğu yadsınamaz. Kimi eleştirmenler Freud 'un rü­ yalarını yazıya döküşünde değiştirdiği veya çarpıttığı ögelerin olduğunu öne sürseler de, bu mantıklı bir eleştiri değildir, çünkü Freud kendisine has yazım sti linde okurunu adeta etkin bir dinleyici olmaya zorlar ve an­ lattıklarının arasında neyin söylenildiğini duymaya davet eder. Tam da bu sebepten

Rüyaların Yorumu her daim geçerli evrensel kuralların bildiril­

diği kutsanmış bir metin değil, her dilin kendisine özgü yapılanışında ve dilsel oyunlarında ele alınabilecek bir

yöntembilimdir. Freud uzunca bir

süre bu metnin başka bir dile çevrilmesini dilsel referanslarının özgünlü­ ğünü ve çeviri dilinde bu dilsel unsurların anlaşılamayacağını öne sürerek istemez ve ancak Amerikal ı bir psikanal i st olan Brill ' in kendi rüyalarını anlatmasını teklif ederek İngilizceye çevrilmesini kabul eder. Metni öznel kılan, Freud' un anlattığı rüyalarla mahremini ortaya dökmesi değil, rüya­ n ı n kaçını lmaz olarak içinde yeşerdiği dilin araçların ı kullanmasıdır.

Rüyanın dilsel bir gramerinin olduğu ve bu gramerin de sadece dilin

olağan kullanımına indirgenemeyeceği Freud ' un hastalarının getirdiği rüyaları çözümleme biçiminden de açıkça anlaşılabilir. Freud ' un üşenmek-

35


Rüyanın Topolojisi

sizin aynntıl İ bir şekilde not ettiği ve yorumladığı bu rüyalar bazen okuyucu için takip edilmesini güçleştirse de, analitik yoruma daif benzersiz bir yön­ tem sunarlar. Rüya gizil bir hakikati gizlemekten ya da ele vermekten çok, konuşmaktadır, tıpkı bir dili kendil iğinden konuşmamız ve öznel hakikatin de dilin sağladığı dolayı mlardan başka bir yerde olmayışı gibi . Ama dilin olağan kullanımından farkl ı olarak neyi söylediğini duyabilmek onu başka bir dile çevirmekle, tıpkı Mısır tabletlerindeki hiyerogliflerin hem simge­ leri, hem harfleri hem de sesleri içeren birkaç boyutlu okunuşuna benzer bir yönteme başvurmakla mümkündür. Freud önerdiği yöntemde önce an­ latıda tekrar eden sözcükleri, sonrasında bu sözcüklerin en küçük parçalan olan hecelerin ve harflerin hareketlerini ve yazılımlarını yani bilinçdışımı­ zı nasıl düzenlediklerini, son olarak da rüyanın genel anlamını kavramada kaçınılmaz olan gündelik yaşama ait niteliği tespit eder.2 Bunun salt bi­ çimsel bir yöntem olduğunu söylemek eksik kalacaktır, zira anlatıdaki çelişkileri , zıtlıkları ya da çoklu anlamlan duyabilmek sadece sözcüklerin fonetik bir duyuluşundan ibaret değildir. Freud' a yeni bir bil imin keşfinde ve araştırmalarında kılavuzluk eden dil, anadili olmasa da Almancadır ve Almanca özel olarak kelimeleri ya da kelime parçalarını birleştirip, ilgeç­ lerin de yardımıyla yeni kelimeler üretmeye izin veren dilsel bir yapıya sahiptir. Bu da Freud' a soyut kuramsal çal ışmalarını dayandırabileceği so­ mut bir zemin sağlar. Rüya çözümleme örneklerine baktığımızda, canlı ve ayrıntılı oldukları kadar belirginlik ve netl ik içeren, deneyimin en somut hal ine tutunabileceğimiz çalışmalar olduklarını da görebiliriz. Bununla birl ikte Freud'un hemen her bilinçdışı oluşumun çözümlenişinde ısrarcı olduğu incel ikli ve önemli bir detay daha vardır: Eks ik olan, yani anlatıda unutulan, kaç ırı lan ya da atlanılan sözcük(ler). Rüya görenin şüpheye düş­ tüğü ve rüyasını ikinci bir kez anlatması istendiğinde ilk anlatısından farklı olarak unuttuğu öğelerin olması, anlatıdan "düşenin" bilinçdışı konumunu duymaya olanak verir. U nutulanın salt tesadüfi olduğunu söyleyebi lir miyiz? Freud, deneyim­ lerinden yola ç ıkarak unutulanın rastlantısal olmaktan çok bilinçdışını açığa çıkaran bir çatlak olduğunu, daha doğrusu bilinçdışının kendisini ancak bu geçici beliriş ve kayboluş anlarında duyurduğunu keşfeder. Unu­ tulanı geri çağırma, beraberinde yeni bir unutuşu daha getirecektir, çünkü bu tesadüfi bir unutuştan ziyade, bilinçdışına etik konumunu veren yapısal bir eksikliktir. Bilinçdışı her seferinde onu oluşturan ilk izi, ilk göstere­ ni ya da ilk travmayı ortaya çıkarmaya meylettiğinde peşinden yeni bir unutuş daha belirecektir, çünkü hatırlanan her seferinde unutulandan farkl ı ' Bu yönteme örnek olarak Freud' un Rüyaların forumu VI. Bölümdeki "Rüyalarda Duygular'' kısmında çözümlediği "aslan rllyası"na bakılabilir.

36


özge Soysal

olacaktır. Yinelenen gösteren her defasında aynı yere geri gelse de, aynı

şekilde geri gelmeyecektir, bu da yineleme düzeneğini aynı sayıların aynı

sonuçları doğurduğu otomatik bir matematiksel hesap olmaktan ayırır. Dolayısıyla söz konusu olan, rastlantısal olarak belirenin kaçınılmaz bir bilinçdışı yazgıya işaret edişidir de. Gösterenin kendisine denk olmayan bir şekilde yinelenişi, gösterenin merkezinde bir boşluğu, eksikliği, unu­ tuşu barındırmasındandır; bu da bilinçdışının dilini ontolojik bir anlamsal oluştan, etik bir konumlanışa yükseltir. Bu bakımdan rüya, rüya görene sunulan metaforik bir anlam demetinden farklı olarak bilinmez ve başka olana açılmaya imkan tanıdığı ölçüde bir yorum değeri kazanır. Freud, rüyaların unutulmasından bahsettiği yedinci bölümü yanan ölü çocuk rüyasıyla açar ve bu rüya Freud 'un metapsikoloj isini oluşturacak önemli bir başlangıç noktasını, kuramsal bir dönemeci doğurur. Bu bölüm Freud 'un deyimiyle şimdiye kadar ele almadığı ve ayağımızın altındaki toprağı kaydırabilecek bir güçlüğü, bir diğer tabirle ruhsallığın kendisine has bir eksikliği ortaya çıkarır. Söz konusu rüya şöyledir: "Bir baba hasta yatağındaki çocuğunun başında gece gündüz nöbet tutmuş. Çocuk öldük­ ten sonra bitişik odaya geçip, uzanmış, ama çocuğun cesedinin bulunduğu mumlarla aydınlatılmış odayı görebilmek için yatak odasının kapısını açık bırakmış. Cesedin başında dua mırıldanarak nöbet tutması için yaşlı bir adam görevlendirilmiş. Baba birkaç saat uyuduktan sonra rüyasında ço­ cuğu yatağının başucunda durup, onu kolundan yakal ayarak

sitemkar bir edayla "Baba, görmüyor musun, yanıyorum ? " diye sormuş. Adam uyan­ mış, bitişik odadan gelen parlak ışığı görmüş, aceleyle odaya koşunca yaşlı bekçinin uykuya daldığını, örtülerle çocuğun bir kolunun adamın düşürdüğü mumlardan birisiyle tutuştuğunu görmüş."3 Lacan ' ın bu rüyayı Seminer' inde4 yorumlaması özel bir anlam içermesi sebebiyle değil -zira rüya görenin çağrışı mlarını bilm iyoruz-, uykuyu sürdürmeye yarayan bir işlevi olduğu içindir. Babayı böyle bir rüya görmeye iten sebep nedir? Ne­ den böyle bir rüya görmeye "ihtiyaç" duymuştur? Peki, rüyadan uyandıran nedir? Ve tüm bu soruların unutmayla nasıl bir bağlantısı olabilir? Rüya, rüya göreni nereden geri döndürür? Freud'un bahsettiği

Hi/flosigkeit yani

ilk travmatik deneyimden mi? Lacan 'ın

mantıki zaman/arında5 betimlediği üzere travmatik olanın be­

lirişi anlık ve uçuşkandır, düz ve devamlı olanda bir kırılma anı olarak bel irir -mumun düşüşü. Sezgisel olduğu için kaybedilen bu görme anı baş1 Rüyanın Türkçe çevirisi için yararlanılan kaynak: Freud, S. ( 1 900), Rüyaların Yonımu, 2. Cilt, Öteki Yayınevi, 2000, 3. Basım, çev. Selçuk Budak. 4 Lacan, J. ( 1 964), Seminer Kitap XJ, Psikanalizin Dört T emel Kavramı, Metis Yayınları, 20 1 3, çev. N ilüfer Erdem. ' Lacan, J. ( 1 945), "Le temps logique et l 'assertion de certitude anticipee", Eı:rit.ç I içinde.

37


Rüyanın Topolojisi )angıç nokt8sıdır, Freud'un VI I . Bölümün sonunda açıkladığı algı-bilinçdışı ve önbilinç şemasındaki algılama anına denk düşer ve her zaman bir başka zamanı, son aşama olan karar ônına -rüyadan uyanış- erişebilmek için anlama zamanının dolayımını- rüyanın görülüşü- gerektirir. Yeni olanın ruhsal aygıtta yarattığı kaçağın, bir nevi rastlantısal olanın hızlıca bilince erişebilmesi ancak tanıdık ve unutulmuş olanın çağrılmasıyla mümkündür. Ve Freud ' un bu rüyayı arzunun gerçekleşmesi olarak yorumlamasına izin veren yapısal nitelik de buradadır. Yineleme dinamiğine atılım veren, bu bilinçdışı düşünüşün yapısından geçme zorunluluğudur ki, bu da Lacan' ın getirdiği yorumla rüyanın bilince varışta bir yazgı olarak ortaya çıkışı­ dır. Freud'un bu bölümde betimlediği ruhsal aygıttan yola çıktığımızda

duyum ve hareket iki uç noktasının arasında birbirini en azından üç ayn yerde kesen "çeviri" süreci bulunur. İlkin duyumların algılanabilir işaret­ lere dönüşmesi, ikincil olarak algısal işaretlerin bili nçdışı benzerl iklerinin kurulması, üçüncül olarak da bilinçdışının ön-bilinç işleyişine çevrilmesi . Bununla birlikte algılanan, unutulan ve yerine gelenden her biri bu çevi­

ri sürecinde eksikliği yeniden üretmeye devam edeceklerinden -çevirmek ihanet etmektir"- birbirlerini her defasında aynı yazgıda/kavşakta keserler: Bilinçdışını temellendiren düşlemi açımlamanın imkansızlığında.

O halde rüya bütünüyle okunabilir midir? Freud 'un kendisi bu soruya, her rüyanın yoruma ve anal ize direnen en az bir ya da birkaç nokta barın­ dırdığını söyleyerek cevap verir. Rüyanın merkezinde taşıdığı bu bilinmez, karanlıkta kalan bir gömüt olmaktan ziyade, henüz kendisine bir biçim ve yazı bulamamış, şüpheyi devam ettiren ve

yazı/mamayı sürdüren7 nokta­ lrma ya enjeksiyon rüyasında gördüğü gibi bakışını rahatsız eden ama anlatının merkezini oluşturan o beyaz lekedir.

dır. Freud 'un

KAYNAKÇA Freud, S. ( 1 900) L 'lnterpretation de.v reves, Paris: PUF, 1 976, 3 . baskı, Fr. çev. 1. Meyerson. Freyman, J.-R. (2005), La naissance du desir, Ramonville Sainte-Agne: Eres, 2005 . Fierens, C. (20 1 0) Lecıure de quatre concepts fondamenıaux de la psychanalyse. Le Seminaire

XI de Lacan, Bruxelles: E.M.E. & InterCommunication, 20 10. Lacan, J .( 1 945) "Le temps logique et l'assertion de certitude anticipee", Ecrits 1, Paris: Seuil, 1 999, s. 1 95-2 1 1 . Lacan, J. ( 1 964) Le Seminaire Livre Xl. Les qua/re concepts fondamenıaux de la psychanalyse, Paris: Seuil, 2006. Millot, C. (200 1 ) Abimes ordinaires, Paris: Gallimard, 200 1 . Tyszler, J.J. (20 1 3) Sigmund Freud, Paris: Oxus, 20 1 3 . ' "Traduire, c'est trahir", Jacques Pn!vert. 7 "Ce qui ne cesse pas de ne pas s'ecrire", Jacques Lacan.

38


RÜYALARIN N ÖROBİYOLOJİSİ Erdal Ağar · Rüyalar, tarih boyunca her zaman üzerinde düşünülen, merak edilen ve heyecan uyandıran konulardan biri olmuştur. İnsanoğlunun uyanıkken yapamadığı birçok işi rüyasında yapabilmesi, sevinç, üzüntü, korku ve bü­ yük keşiflerden duyulan hazzın rüyada ortaya çıkması, rüyaların fizyolojik olgu olmaktan daha çok olağanüstü, hatta ilahi mesaj ve uyarıların verildi­ ği mistik bir zaman dilimi olarak algılanmasına neden olmuştur. Belki de sırf bu yüzden rüyalar, tarih boyunca sanat, edebiyat, din, felsefe ve psiko­ loji gibi pek çok alanda insanoğlunun deneyimlerini tanımlamak amacıyla bir araç olarak kullanıl mıştır. Rüya evrensel bir olgu olsa da içeriğindeki simgelerin anlamı evrensel değildir. Rüyalarımızın gerçekte ne anlama geldiğini bize söyleyen, rüyalarımızdaki büyük sırrı ortaya koyan, tüm dünyanın kabul ettiği ne bir sözlük ne de bir atlas vardır. Rüyaların yorum­ lanmasında evrensel kavramlar da yoktur. Örneğin kar ve dağ, Afrika kı­ tasında yaşayan bir insan için ayrı, İngiltere'de yaşayan bir insan için ayn, Rusya veya Türkiye'de yaşayan insan için ayrı bir anlam ifade eder. Hatta aynı kültür içerisinde dahi rüyaları anlamlandırmakta farklılıklar vardır. Bu yüzden rüyalar kişiye özgüdür. 20. yüzyılın başlarında rüyaların anlam­ landırılmaya başlamasıyla, psikanaliz metodu Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde etkin bir biçimde kullanılmaya başlandı. Modem psikana­ lizin babası olarak kabul edilen Sigmund Freud, rüyaları bilinçsiz arzula­ rın emniyet supabı olarak görmüş, baskılanmış duygulan ve iç çatışmaları ortaya çıkarmak için rüya analizleri yapılmasını önermiştir. Bu metotla, insanların davranışlarının nedenlerini araştırmak ve açığa çıkarmak birçok • Prof. Dr. Erdal Ağar, On Dokuz Mayıs Üniversitesi, T ıp Fakültesi, Fizyoloji Anabil im Dalı.


Rüyaların Nörobiyolojisi

insan için oldukça tartışmalı, bir o kadar da heyecan verici olarak kabul edilmektedir. Ancak, günümüzde rüyaların işlevi hakkında psikologlar ve sinirbilimciler arasında tam bir uzlaşmadan söz etmek riıümkün değildir. Bazı bilim adamları, rüyaların sinir sisteminin oluşturduğu "görüntülü gü­ rültil"den başka bir şey olmadığını, rüyaları anlamlandırmaya çalışmanın boş bir çaba olduğunu ifade etmektedirler. Bazı bilim adamları ise rüya­ ların tahmin edilenin üzerinde anlamının olduğunu, bu anlamın ortaya çıkarılmasının hayati önem taşıdığı konusunda ısrar etmektedirler. Bu iki grubun dışında, rüyaların beynin bir fonksiyonu olduğunu, vücudumuzun ihtiyaçlarını ve beynimizin özelliklerini yansıttığını düşünen bilim adam­ ları da vardır. Bu son gruptaki bilim adamları, rüyaların oluşum biçim ve işlevini bilimsel metotlar kullanarak araştırmaktadırlar. Bu makalede, rüya hakkında zihnimizde yanıt arayan birçok soruyu ortadan kaldırmaya çalışacağım. Bunu yaparken rüyaların işlevi hakkında objektif araştırma yapan ve bu işlevin dayandığı nörobiyoloj ik mekanizmaları açıklayan bi­ limsel çalışmalardan elde edilen verileri sizlerle paylaşacağım. Bu bilgiler, kafamızdaki tüm soruları yanıtlamaya yetmeyecek, birçok soruyu yanıtsız bırakacak; belki de birçok yeni sorunun ortaya çıkmasına neden olacaktır. Çünkü rüyaların kökeni, işlevleri hakkında yanıtlanması zor olan çok sa­ yıda soru vardır. Şüphesiz ki bu durum, rüyaları gelecek yılların öncelikli araştırma konularından biri yapmaktadır. Rüyalar hakkında bilinen objek­ tif bulguların paylaşılması, kafamızdaki tüm sorulara yanıt vermese de rü­ yaların daha iyi anlaşılmasını sağlayacak, zihnimizdeki rüya ile ilgili bir­ çok yanlış bilgiyi, hatta tabuyu ortadan kaldıracaktır. Rüyalar, büyük bir çoğunlukla uykuda gelişen zihinsel ve bilişsel süre­ cin temsili olduğu için, uykuya dair temel kavramları, tanımlamaları ver­ meden, rüyayı oluşturan nörobiyolojik mekanizmaları anlatmak mümkün değildir. Bu yüzden, öncelikle uyku oluşumunu özet bir biçimde açıklamak gerekir.

UYKU İnsanlar için en temel fizyoloj ik işlevlerden biri uykudur. Uykunun ne işe yaradığı, yüzyıllardır farklı alanlarda araştırma konusu olmuştur. Uykunun içerisinde farklı bir bilinç durumu olan rüyanın olması, uyku sürecini araş­ tırmaların odağına koymuştur. Buna rağmen, uykunun nörofizyoloj ik te­ melini oluşturan hücresel ve moleküler mekanizma ancak son 40 yıldır tanımlanahi lmiştir. Uyku, bütün yaşam boyunca bir ritim (uyku-uyanıklık) halinde düzenlenmektedir. Yeni doğan bebeklerde bu ritim polifazik (bir günde ikiden fazla uyku-uyanıklık), çocuklarda bifazik (günde iki kez uyku-uyanıklık), erişkinlerde monofazik (günde bir kez uyku-uyanıklık),

40


Erda/Ağar

yaşlılarda ise bifazik şekilde düzenlenmektedir. Eğer insan gece gündüz ayınını yapamayacağı ve zamanın bildirilmediği, sıcaklığı sabit bir ortama konulursa bir günlük süre, o kişi için 24 saatten 25 saate kayar. Uykunun başlatılması ve sürdürülmesinde, beyin korteksi ve korteks altı (subkorti­ kal) yapılar gibi birçok beyin bölgesi rol almaktadır. Uyku sırasında be­ yinde nelerin değiştiğini inceleyen metotların (EEG, EMG, EOG, PET ve fMR gibi) gelişmesi uyku ve rüya hakkında önemli verilerin elde edilme­ sini sağlamıştır. Elde edilen veriler ışığında uyku iki ana gruba ayrılmak­ tadır. • 1 . Yavaş Dalga Uykusu (Non-REM) 2. Hızlı Göz Hareketleri Uykusu (REM)

Yavaş Dalga Uykusu (Non-REM) Yavaş dalga uykusu birinci basamaktan dördüncü basamağa kadar uzanan dört ayn dönemden (Non-REM 1 , 2, 3 , 4) oluşur. Kişi uyumaya başladı­ ğında Non-REM 1 ile başlar, Non-REM 2 ' de tam olarak uyur, Non-REM 3 ve 4'de derin uykuya geçmiş olur. Birinci basamaktan dördüncü basa­ mağa geçmek 30-45 dakika sürer. Non-REM 4'e doğru gidildikçe uyku derinleşir. İnsanın kas tonusu (aktivitesi) giderek düşer ve kişi dördüncü basamakta oldukça zor uyandırılır. Sonra bu basamaklar tersine yaşanarak (4, 3, 2, l ) REM uykusuna geçilir. Bu geri gidiş de 30-45 dakika sürer. Uy­ kunun bu döneminde parasempatik sistem dominanttır. Kalp vurum hızı, kan basıncı düşer, bağırsak hareketleri artar. Sağlıklı bir insan her 5-20 da­ kikada bir vücut pozisyonunda (postur) değişiklik yapar. Bu dönemde hızlı göz hareketleri yoktur. Yavaş dalga uykusunun en derin dönemi dördüncü basamaktır. Bu dönemde uyandırılan kişilerin, zihinsel performansları dü­ şüktür ve uyandıklarında daha yorgun ve bitkin olurlar. Hipofizden sal­ gılanan büyüme hormonu ve seksüel olgunlaşmayı sağlayan hormonların yüzde 95'i bu uyku döneminin üç ve dördüncü basamağında (Non-REM 3 ve 4) salgılanır. Bu hormonların salınımında 30 yaşından sonra azalma tespit edilmiştir. Bu uyku döneminde, beynin birçok bölgesinde (pons, talamus, hipotalamus, kaudat çekirdek, lateral ve medial prefrontal böl­ gelerde, prefrontal ve paryetal asosiyasyon korteksleri) glukoz ve oksijen kullanımında ve bu bölgelerin kanlanmasında bölgesel azalma olduğu görülmüştilr.

Hızlı Göz Hareketleri Uykusu (REM) REM uykusunda uyanıklığa benzer beyin dalgalan vardır ve bu dönemde hızlı göz hareketleri görülür. Bu özelliğinden dolayı uykunun bu dönemine

41

·


Rüyaların Nörobiyolojisi

"yalancı uyku" dönemi de denir. Yalnızca göz hareketlerini ve orta ku­ lak kemikçiklerini kontrol eden ve solunumu devam etti.ren kaslar dışında diğer tüm kaslarda tonus kaybı vardır. Tıpkı uyanıklık sırasında olduğu gibi, REM uykusunda önbeyin, retiküler aktive edici sistem tarafından uyarı l maktadır. REM uykusu sırasında beynin bazı bölgelerinde (beyin sapı, talamus, hipotalamus, anterior singulat ve bazal gangliyonlar) kan akımı artar. Uyanıklıkla karşıl aştırıldığında, REM döneminde beynin bazı bölgelerinde (limbik ve paral imbik bölgeler) etkinlik daha fazla iken, bazı bölgelerinde (dorsolateral prefrontal korteks) etkinlik daha azdır. 1 -2 REM uykusunda hem kadın hem de erkek genital organında sertleşme (ereksi­ yon) vardır. insanın iç uyaranlarla (ağn, idrar sıkışması) uyanması REM döneminde daha kolaydır.

Bir Gecelik Uykuda Bütün Uyku Dönemleri Birbirine Eşit midir? Erişkin bir kişide, REM uykusu, total uyku süresinin yüzde 20-25 ' i kadar­ dır. Bu periyot gece boyunca 5-6 kez oluşur. Yavaş dalga uykusunun ikinci basamağı (Non-REM 2), toplam uyku süresinin yüzde 50'si kadardır. N on­ REM 3 ve 4 ' ün süresi ise total uyku süresinin yüzde 1 5 ' i kadardır. Bu uyku sürelerini, tam ve uygun oranlarda yaşayan kişi lerin kal iteli bir uyku süresi geçirdiklerini söylemek mümkündür. Kal iteli uyku, toplam uyku süresin­ den daha önemlidir. Son yıllarda fazla uyumanın insanı dinlendirmediği, uyku kalitesinin, toplam uyku süresinden daha önemli olduğu kabul edil­ mektedir.

Uyku Süresi ve Bölümlerinin Oram Yaşa Göre Değişir mi? Yeni doğan bebekte uykunun çoğu REM uykusu olarak geçmekte, yaşla birlikte REM uykusunun süresi azalmaktadır. Yirmi yaşından sonra sabit bir seviyeye ulaşmakta ve yaşl ıl ıkla birlikte tekrar azalmaya başlamakta­ dır. On hafta erken doğan bebeklerde toplam uykunun yüzde 8 0 ' i REM uykusu olarak yaşanır. 2-4 hafta erken doğan bebeklerde, bu oran yüzde 60-65 'tir. Zamanında doğan sağlıklı bebeklerde 1 6 saatlik toplam uyku süresinin yüzde 5 0 'sini REM uykusu oluşturur. İki yaşına kadar REM uy­ kusunda hızlı bir düşüş olur ve REM oranı yüzde 30-3 5 ' e düşer. On yaşına kadar REM uykusunun oranı yüzde 2 5 ' e düşer. Ergenlik çağında sek iz sa­ atlik toplam uyku süresinin yaklaşık 2 saati REM uykusudur. 1 •2 Beynin gelişimine paralel olarak REM uykusu süresinin azaldığı düşü­ nülmektedir. Aslında REM uykusunun, hem beyin hem de vücudun gel iş­ mesiyle ilişkili olduğunu söylemek daha doğru olur. REM uykusu sırasında beynin üst merkezlerinde glukoz ve oksijen tüketiminin artması, beyinde aktivite artışının bir göstergesidir. Tüm vücudun tam istirahatte olduğu, kas tonusunun felç durumuna yakın bir düzeyde tutulduğu dönemde, beyin

42


Erda/ Ağar

hala neden bu kadar oksijen tüketmektedir? Beyin tam olarak geliştikten sonra REM uykusunun neden devam ettiği gibi soruların yanıtı tam olarak bilinmemektedir. REM uykusu, öğrenme ile ilgili beyin bölgelerini uyarır. Bebekler REM uykusunda çok daha fazla dönem geçirdikleri için, REM uykusunun beynin gelişmesiyle i lgisi olabileceğini gösteren çalışmalar vardır. Bu gelişim sırasında çok sayıda sinir hücreleri aktif olmakta ve bu aktivite sırasında hücrelerin oksijen ve glukoz tüketiminin arttığı tahmin edilmektedir. REM uykusunun belli zihinsel yeteneklerin gel işmesiyle i l i ş­ ki li olduğunu gösteren çalışmalar da

bu hipotezi desteklemektedir.

Uykusuzluk Uyku Dönemlerini Nasıl Etkiler? Yeterince uyuyamamanın bir bedeli vardır. Yeterli uyku uyuyamayan in­ sanların iş verimlilikleri düşüktür ve kaza yapma ihtimali daha yüksektir. Günde 7-8 saat uyuyan bir erişkin,

2-3 saat uyumak zorunda kaldığı geceyi

takip eden gecede yaşamadığı uyku dönemlerinden Non-REM 4 ve REM dönemini öncelikli yaşar. Bir önceki geceden yaşayamadığı REM ve Non­

REM 4 dönemlerini telafi ettikten sonra, normal uyku düzenine geri döner. Hatta bazen normalden daha fazla telafi sağlayarak Non-REM 4 ve REM dönemi yaşandığı görülmüştür. Beyin, Non-REM 4 ve REM döneminden fedakarlık etmeyip, bu dönemleri dikkatle telafi ettiğine göre, uykunun bu iki dönem inin, beyin gelişim ve fonksiyonlarıyla ilişkisi var demektir. Kişil ik, motivasyon ve davranıştaki küçük değişimlerin, Non-REM 4 ve REM uykusunun baskılanmasıyla ortaya çıkması, bu dönemlerin, insan davranışlarının şekillendirilmesinde önemli olduklarını göstermektedir. Non-REM

4 döneminin yaşanmadığı ya da deneysel olarak baskılanması­

nı takip eden iş gününde kişide depresyon belirtileri ve ilgisizlik gözlenir. REM uykusunun kaybolması ya da deneysel olarak baskılanması ise duy­ gusal dengede ve uyanlabilirlikte istenmeyen davranışlara neden olur ve insan belleğinin sağlıklı çalışmasını olumsuz etkiler, üstelik bu durumun yalnızca insanlar için değil, kedi ve köpekler için de geçerli olduğu bu­ lunmuştur. Uzun süre uykusuz bırakılan insanlarda

(5- 1 0 gün) görme ve

bellek fonksiyonlarında bozulma, vücut savunma sisteminde zayıflama görülmüştür. Sıçanlar

20 gün süreyle uykusuz bırakı ldıklarında öldükleri

görülmüştür. Sanıklara uygulanan sorgulamalarda en iyi i şkence yöntem­ lerinden biri REM uykusunu baskılamaktır. Böylece sanıklar yapmadıkları şeyleri dahi sırf sorgulamada sorulduğu için kabul etmektedirler. Otistik çocukların REM uykusunda normal sağlıklı bireylere oranla daha hızlı göz hareketleri olduğu

bilinmektedir. Bu deneyler uykunun zihinsel faaliyetler

için ne kadar vazgeçilmez olduğunu göstermektedir. Beyin, uykunun Non­ REM 1 ve 2 dönemlerinden taviz verdiğine göre, uykusuzluk durumun­ da Non-REM 1 ve 2 dönemlerinden fedakarlık yaptığına göre, uykunun 43


Rüyaların NiJrobiyolojisi bu dönemleri . önemsiz midir? Bu konuda çok net bilgi ler yoktur. Az uyu­ yan insanlarda Non-REM 1 ve 2 dönemlerinin oranı da azdır. Şüphesiz ki uykuda gel işen en önemli nörofizyoloj ik olgu rüyadır.

Rüyaların Görüldüğü Uyku Dönemleri Uykunun REM döneminde, uyandırılan insanlara rüya görüp görmediği sorulduğunda yüzde 80'i rüya gördüğünü ifade etmiştir. Bu durum,

REM

döneminin rüya dönemi diye isimlendirilmesine neden olmuştur. Ancak daha sonra yapılan çalışmalarda, Non-REM

4 dönemini yaşayan insanlar

uyandırılıp rüya görüp görmedikleri sorulduğunda yüzde 50 'si rüya gördü­ ğünü söylemiştir. N ielsen ve arkadaşlarının elde ettikleri bu sonuçlar, REM dönemini, rüya dönemi olarak nitelendiren hipotezlere meydan okumuştur. Çünkü REM uykusundan uyandırılan insanların yüzde l 0-20'si gördükleri rüyaları hatırlamamışlardır. Non-REM uykusundan uyandınlan insanların yaklaşık yüzde 50'si ise gördükleri rüyayı hatırlamışlardır. Bu veriler REM uykusunun rüya görmek için gerekli olmadığını, en azından tek şart olduğu hipotezini ortadan kaldırmıştır. İ nsanlar farklı oranlarla da olsa uykunun farkl ı dönemlerinde rüya gö­ rebilirler. Bu yüzden, rüyalar uyku basamaklarına göre sınıflandırı labilir: 1.

REM Rüyaları: REM

uykusu döneminde görülen rüyalardır. Daha

canlı, ayrıntılı hilrayesi olan, tuhaf, mantıksız ve halüsinasyon benzeri rü­ yalardır. Bu rüyaların hikayelerinde genellikle hoş olmayan duygular ve imkansız olayların gerçekleşmesi vardır. Bu rüyalar motor aktivite içerir. REM uykusunda ortaya çıkan ve uyku bozukluğu olan "kabus" bu rüya dö­ neminde oluşur ve aşırı olumsuz duygular içeren, stresli uyanmaya neden olan rüyalardandır. Kabusta tam olarak tanıml anam ayan görüntülerden söz etmek mümkündür. 1 •3 2.

Non-REM Rüyaları:

Non-REM rüyaları, en fazla Non REM

4 ve

3 'de görülen rüyalardır. Bu rüyalar, daha az görülen ve uykunun i leri saat­ lerinde görülen rüyalardır. Bu rüyaların içeriği daha gerçekçi ve bellekteki güncel olaylarla ilgili olup düşünme tipi rüyalardır. Bu rüyalar, nadiren olumsuzluk içerir ve içeriği daha tanıdıktır. Ani ve yoğun anksiyete ile tanımlanan "gece terörü" diye isimlendirilen uyku bozukluğu bu dönemde daha çok görülen rüyalardandır. 3.

Uyku Başlangıcı Rüyaları (Hypnagogic): Uyanık durumdan uykuya l ) ses, görüntü ve dokunma duyusuna dair

geçiş döneminde (Non-REM

deneyimlerinden ibarettir. Genellikle bu rüyalar statiktirler, kendileri ne ait özellikleri yoktur ve uykudan önceki aktivitelerden etkilenirler. Beynin farklı kısımlannın asimetrik olarak aktivasyonunun durdurulması sonucu, bu rüyaların REM uykusuna geçiş saldırısını temsil ettiği düşünülmektedir.

44


Ercial Ağar

4.

Lüsid Rüya (Bilinçli Rüya): Lüsid rüya kişinin uyurken, rüya gör­

düğünün farkında olduğu durumu tanımlar. Lüsid rüyada kişi, gördüklerinin ve yaşadıklarının biİ- rüya olduğunun farkında olmasına rağmen, rüya görmeye ve uyku durumuna devam eder. Lüsid rüyalar, uykunun REM dö­ nemi sırasında, bilinçsiz rüya olarak başlar ve uyanıklığa yakın bilinçli hale dönüşür. Bu rüyalar, kendiliğinden meydana gelebildiği gibi, istemli ola­ rak da görülebilir. Bazen normal rüyalar, lüsid rüyalara dönüştürülebilirler. Lüsid rüyalar kişisel deneyimlerle oluşabildiği gibi, eğitim alarak da oluş­ turulabilirler. Rüyalar, beyin aktivitesinin ürünleridir. Rüyaların sinir hücrelerinin aktivitelerinden bağımsız bir biyoloj i k önemi var mı sorusu bala tartışma konusudur. Rüyalar, uyku basamaklarında ortaya çıkan nörofizyoloj ik ol­ gular olsalar da kendilerine özgü psikolojik ve biyolojik fonksiyonları ol­ duğu düşünülmektedir. Bilim adamları, uykudan sonra zihinsel yenilenme ve insan psikolojisinde iyileşmelerin olmasını, rüyaların düzenleyici fonk­ siyonu olarak açıklamaktadırlar. Synder,

REM uykusundan sonra sağlıklı

kişilerin hatırladıkları rüyaların üzücü, korkutucu ve sinir bozucu olması­ nın duygusal işlemlerin yenilenmesi ve düzenlenmesi işlemi olduğunu ileri sürmüştür. Cartwright ve arkadaşları ise uykudan önceki ruh halinin, uyku

kalitesinin, rüya içeriğinin ve uykudan sonraki zihinsel durumun belirlen­ mesinde etkili olduğunu tespit etmişlerdir. Breger ve arkadaşları, laboratu­ varlarında uyku öncesi dönemde manipülasyon yapılan kişilerde olumsuz

rüya oranının azaldığını, ancak tümüyle ortadan kaldınlamadığını göster­ mişlerdir. Rüyaların, boşanma ve ameliyat olma gibi stres yaratan olumsuz yaşam koşullarına adapte olmayı kolaylaştırdığı bilinmektedir. Aynca zor ve huzursuz yaşam koşullarında çocukların, barış ve

huzur ortamlarında

yaşayan çocuklara oranla daha fazla rüya gördüklerini ifade etmelerinin iki anlamı olabilir. Bunlardan birincisi, beyin yaşadığı olumsuz koşulların kendisine zarar verdiği uyarısını kişiye bildirmesi, ikincisi, olumsuz koşul­ lardan etkilenen beyin fonksiyonlarının düzeltilmeye çalışılmasıdır. Rüyaların düzenlenmesiyle ilgili temel kimyasal maddeler: asetilkolin, dopamin ve serotonindir. Bu üç kimyasal maddenin birbirine oranı, yal­ nızca rüyaların düzenlenmesini değil, uyku-uyanıklık döngüsünü ve uyku kalitesini de belirler. Yapılan çalışmaların çoğu rüyaların beynin ön lobuna bağlı olduklarını göstermiştir. Beyin sapında oluşturulan tahribatlar, rüya görmeyi engellememektedir. Bu durum daha önce bilinenin aksine beyin sapının, rüya oluşumunda beynin ön bölgesine göre daha az öneme sahip olduğunu göstermektedir. Ramtekkar ve arkadaşları,

20 1 3 yı lında, yaptık­

ları çalışmalarda beynin temporo-pariyetal-oksipital kavşağının (Brodma-

45


Rüyaların Nörobiyolojisi

nın

40. alanı) tek taraflı veya çift taraflı çıkarılmasının rüya görme işlevini

sonlandırdığını buldular. Beynin bu kısımlarının zihinsel anlam oluştur­ mak için önemli olduğu düşünülürse, rüyaların zihinsel anlamlandırmada görevi olduğu kabul edilebilir. Bir gecede en

az iki saat rüya görülen dönem yaşandığı kabul edilmek­

tedir. Bu durumda esas sorun, görülen rüyaların hatırlanması ile ilgili­ dir. Yapılan çalışmalarda elde edilen veriler; rüyasını hatırlayan ile ha­ tırlamayanlar arasında, zeka düzeyi, sosyal statü ve genel sağlık durumu bakımından anlamlı bir farklılığın olmadığıdır. Ancak son yıllarda, yüksek teknoloji kullanılarak yapılan çalışmalarda ilginç bulgular elde edilmiştir. Eichenlaubenlaub ve arkadaşları haftada ortalama tırlayan

5 rüya gördüğünü ha­ 2 1 sağlıklı kişi ile ayda sadece 2 rüyasını hatırlayan 20 sağlıklı

kişide PET çalışması yapmışlardır. Bu çalışmada, rüyalarını fazla hatırla­ yanların, uyanıkken ve uykuda beyinlerinin dış uyaranlara karşı dikkatini düzenleyen, temporo-pariyetal kavşak ve medial prefrontal korteks böl­ gelerinde güçlü aktivite gözlemlenmiştir. Bu bulgular, rüyasını daha fazla hatırlayanların, uykuda olduğu gibi uyanıkken de dış uyaranlara daha fazla duyarlı oldukları nı göstermektedir. Aynca bu sonuçlar, rüya hatırlama i ş­ levinin, rüyasını hatırlayan kişilerde uykuda belleklerinin daha fazla akti f olmasından ibaret olmadığını göstermektedir. Belki d e rüyasını daha fazla hatırlayan kişiler, diğerlerine oranla daha fazla rüya görmektedirler.

20 1 4 yıl ında Eichenlaubenlaub ve arkadaşları yaptıkları çalı şmada, temporo-pariyetal kavşak ve medial prefrontal korteksteki beyaz madde hasarlarının rüya hatırlama işlemini ortadan kaldırdığını da bulmuşlardır. Bu veriler, uyku esnası nda beynin bu alanlarındaki aktivite artışının, bu alanların yalnızca rüyaları belleğe kodlamada görevli olmadığını, rüya olu­ şumunda da rolü olduğunu göstermektedir. Bischof ve Bassetti, yaptıkları çalışmalarda temporo-pariyetal kavşak ve medial prefrontal korteks beyaz madde lezyon çalışmalarının rüya hatırlamalarını ortadan kaldırmasına rağmen,

REM uyku döneminin bozulmasına neden olmadığını bulmuşlar­ REM uykusunun rüya için yeterli olmadığını açıkça

dır. Bütün bu sonuçlar,

göstermektedir. Bu bulgular rüya ile REM döneminin birbirinden farklı ol­ duğu hipotezinin ileri sürülmesine neden olmuştur. Bu da rüyanın uykunun herhangi bir basamağında oluşabileceği anlamına gelir.

İnsan Gelecek ile İlgili Rüya Görebilir mi? Birçok ünlü bilim adamı, çalıştıkları konularla ilgili rüyalar gördüklerini, hatta en öneml i bu luşları n ı rüyaları nda gördüklerini anlatmışlardır. Bun­

lardan biri, Organik Kimya alanında önemli bir isim olan, Friedrich August

Kekule von Strandonitz 'dir. Kekule "benzen halkasının" moleküler yapı­ sını rüyasında yılan kuyruğu olarak gördüğünü kendisi anlatmıştır. Benzer

46


Erdal Ağar

duruma çok sayıda örnek vermek mümkün dür. Bu örnekler, insanlann ge­ lecek ile ilgili rüya görebileceklerinin bir delili midir? Anlatılan örnekleri rüya teorileri içerisinde açıklamak mümkündür. Anlatılan rüyalar dikkatle incelendiğinde, bu kişilerin gördükleri rüyalann çalışma, uğraşı ve düşün­ ce alanlarıyla ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Uykuda beyin, bellekte bulu­ nan bütün bilgileri tasnif etmekte, belki de yeniden bir değerlendirmeye tabi tutmaktadır. Unutulacak olan bilgileri unutmakta, belleğe depolanması gereken bilgileri depolamaktadır. Her ne kadar Crik ve Mitchison, ileri sür­ dükleri teori ile insanın yalnızca unutmak için rüya gördüğünü ileri sürmüş olsa da rüyada hem unutma işleminin hem de bellekte depolama işleminin yapıldığını söylemek çalışmalarda elde edilen verilerle çelişmemektedir. Bu işlemi yaparken beyinde binlerce sinir hücresi aktif olarak işlem yap­ maktadır, bu yüzden beynin kanlanması ve oksijenlenmesi de artmaktadır. Uyku da binlerce sinir hücresinin aktif olarak çalıştığı bir durumda; bey­ nin, zincirin kayıp halkasını rüyada bulması sürpriz olmasa gerek. Eğer uzmanlık alanının dışından biri, mesela bir terzi ya da marangoz benzen molekülünün yapısını rüyasında görmüş olsaydı, bu durum sürpriz ve mevcut hipotezlerle açıklanamaz olurdu. Rüyaların, uykuda beynin bellek işlemi ve bilgilerin işlenmesi esnasında sinirsel mekanizmalann bir sonucu olarak oluştuğu kabul edilmektedir.

Rüyaların Gerçek Anlamı İngiliz yazar Lawrence ' ın l 900 yılında sorduğu "düşüncelerim mi rüyala­ rımın, yoksa rüyalarım mı düşüncelerimin ürünü" sorusu günümüzde ya­ nıtını açık bir biçimde bulmuştur. Rüyalar ciddi hatalar olduğunda uyan oluştururlar. Uykunun REM ve Non-REM dönemlerinde görülen rüyalann özellikleri, süresi, hatırlanabilme özelliği ve içeriği birbirinden farklı ola­ bilir ama aynı uyanyı yaparlar. Uyanıkken beyine gelen zarar verici ve ge­ reksiz uyaranlardan, zihni arındırma işlemini rüya aracılığı ile beyin yap­ maktadır. Şüphesiz rüyaların içeriği kişinin içinde bulunduğu psikolojik durum hakkında bilgi de vermektedir. Ancak, modem elektrofizyolojik kayıt teknikleri rüyalann kaynağının psikolojik değil, fizyolojik olgular olduğunu göstermiştir. Rüyaların içeriğinden elde edilen bilgiler psikiyat­ rik hastalıklann ve uyku bozukluklannın tedavi edilmesinde yol gösterici olabilir. Ancak bu rüyaların iddia edildiği gibi psikolojik motivasyonda rolü olduğu anlamına gelmemektedir. Bazı bilim adamları rüyalan, beyin korteksinin rastgele sinyallere anlam bulma girişimi olarak değerlendir­ mişlerdir. Beyin korteksi, çevreden gelen bilgilerin şuurlu olarak organi­ ze edildiği ve anlam kazandırıldığı yerdir. REM uykusu sırasında beyin sapından gelen sinyalleri beyin korteksi anlamlandırmaya çalışırken bir 47


Rüyaların Nörobiyolojisi

hikaye yaratmaktadır. İşte yarattığı bu hikaye rüyadır. Ancak bu hikayeyi oluştunnadaki kuralları ve öncelikleri henüz net olarak bilmiyoruz. Rüyada, bizim kendimizi kaybetme korkumuz ortadan kalkar. İçinde bulunduğumuz durum umurumuzda değildir, düşüncelerimizi kontrol ede­ meyiz ve çok kritik kararlar alabilme yeteneğine sahip değilizdir. Rüyada zaman, mekan değişimi, bilinmeyen yerler, karakterler, karakterlerin deği­ şimi konusunda sınırsızlık hakimdir. Bu sınırsızlık yeteneği beynin hangi özelliğinden kaynaklanmaktadır ve bize ne anlatmaktadır? Bunu henüz bilmiyoruz. Uykuda iken vücudumuz hareketsizdir. Rüyamızda gördüğü­ müz hareketlerin uyanıkken yaptığımız hareketlerle ilgisi yoktur. Aslında uykudaki hareketsizlik bizi kendimizden dahi koruyan, uyum mekanizma­ sıdır. Bunun en güzel örneği REM davranış bozukluğu hastalığıdır. Beyin sapındaki hasar sonucu oluşan bu uyku bozukluğunda, kişi gördüğü rüyayı hareketli bir biçimde yaşarken, kendine ve birlikte yaşadığı insanlara zarar verir. REM uykusu sırasında vücudun denge sistemi olan vestibüler sis­ temin düzenli olarak uyarılması, uçma, batma ve düşme eylemlerini rüya olarak görmemizi sağlar. Symons ' ın uyanıklık teorisine göre; bu uyan sis­ temi, rüyalarımızda uçarken düşmemeyi ve kişinin düşmeden uyanmasını sağlar. Çünkü düşme uykuda diğer duyulardan farklı bir uyaran oluşturur ve bu uyaran da uyanmamıza sebep olur. Aynca düşmeden uyanmanın, sağlıklı bir beynin, vücudu, dolayısıyla kendini koruma güdüsünün bir par­ çası olduğunu da unutmamak gerekir. Hobson'a göre kinestetik duyu (hareket duyusu; kaslarda, eklemlerde ve tendonlarda oluşan duyular) veya vücudun gerçek pozisyonunu algılama duyusu uykuda önemlidir. Ancak rüyalarımız içerisinde kinestetik duyular yok denecek kadar azdır. Tıpta uykunun otoritelerinden biri olan Rechtsc­ haffen ' in ifade ettiği "rüyasında heyecanlı ve önemli duygular yaşayan bi­ rinin, kolunu kaldırarak onu uyandıramazsınız" sözü kinestetik duyuların rüyalara etkisini özetlemektedir. Ancak dokunma duyusu, çok sık olmasa da rüyalarda bazen ortaya çıkabilir. Symons, yaptığı analizlerde, rüyalarda dokunma duyusu ile ilgili olanlann oranının yüzde 1 -9 arasında değiştiğini bulmuştur. Uyanıklık teorisine göre, tat duyulan ile ilgili gerçek duyular pek de olası değildir. Çünkü uyurken bunu test etme ihtimali hayati teh­ like oluşturabilir. Belki de bu yüzden birinin uyuyup uyumadığını anla­ mak için, tat duyusunu denemek yerine, çimdikleme gibi dokunma uyaranı verme yolunu seçeriz. Rüyada koku alma duyusu, uyanık durumdaki ile uyumlu değildir. Rüyalarda koku ile ilgili en fazla yüzde 1 oranında rüya görüldüğü tespit edilmiştir. Badia ve arkadaşları, uyurken verilen nane kokusunun çok nadiren uyanmaya neden olduğunu bulmuşlardır. İşitme duyusu diğerlerinden farklıdır. Uyuyan insanda orta kulak kaslarının tonus

48


Erda/ Ağar

kaybına uğramamasından dolayı, dışardan gelen seslere duyarlıdır ve kişi uyandırılabilir. Degaute ve arkadaşlarının, yaptıkları çalışmaya göre, gör­ me duyusu normal olan insanların rüyalarının yüzde 63 'ü işitseldir. Yani rüyalarda yüzde 63 oranında işitme ile ilgili duyu vardır. Şüphesiz bu oran­ lar anlatılan rüyalardan elde edilen verilerdir. Non-REM dönemindeki rüyaları dış uyaranlarla etkilemek mümkündür. Bazı Non-REM uyku bozuklukları (uyurgezerlik, gece terörü) rüya içeriği ile ilgilidir. Non-REM dönemindeki rüyanın tümünü anlatmak, Non-REM döneminde yani REM dönemi yaşanmadan önce uyanmaya bağlıdır. Rüya içeriğinin bellekte tutulmasını ve doğru anlatılmasını etkileyen bazı fak­ törler vardır. Uyanır uyanmaz anlatılan rüyalar genellikle en doğru olanlar­ dır. Daha sonra anlatılanlar daha uzun ve değiştirilerek anlatılır. Rüyadaki duygusal ve görsel deneyimleri sözlü anlatmak işin en zor kısmıdır ve en zor aktarılanlardır. Utanç verici, toplumun ahlfilc kurallarına uymayan, cin­ sel, sinirlendirici ve insanın kişiliği ile bağdaşmadığını düşündüğü konular rüya anlatımında genellikle sansürlenir. Bazı rüyalar ise derin arzu ve fantezi içerebilir. Beyinlerinin ön lobu çıkarılan şizofreni hastaları yüzde 70-90 oranında rüya görmediklerinden şikayet ederler. Bu hastalar, uyanıkken de merak ve fantezi duygularının kaybolduğunu söylerler. Renkli görmeyi sağlayan merkezlerin hasar gör­ mesi, rüyalarda bazı yetersizliklere neden olur. Genellikle oluşan lezyon­ lara uyan eksiklikler rüyalarda ortaya çıkar. Örneğin, rüyaların canlılığını artıran alanlar olan, medial prefrontal korteks, anterior singulat korteks ve bazal önbeyinde hasar olması, uyanıklıktaki fonksiyonunu da etkiler. Ancak birçok beyin hasarları rüyalarda bir değişikliğe neden olmaz. Bu rüyanın özel bir sinirsel ağı olduğunu göstermektedir. Görülen rüyaların içeriği yaşa göre değiştiği gibi cinsiyete göre de deği­ şir. Rüya hikayeleri 1 50- 1 000 kelime ile anlatılmaktadır. Genelde anlatılan rüyalar, ortalama 300 kelimeden oluşmaktadır. Erkekler kadınlardan daha fazla hareketli rüyalar görürler. Genç erkekler rüyalarında, kavga ettikleri­ ni, spor yaptıklarını veya bulundukları yerden uzaklara seyahat ettiklerini daha sık görürler. Genç kızlar ise konuşmaya dayalı duygusal ve sosyal içerikli rüyaları daha çok görürler. Adet dönemlerinde genç kızların gördü­ ğü rüyalarda değişim olabilir. 1 5- 1 8 yaşları arasındaki gençlerin rüyalarını daha fazla kelimelerle anlattıkları tespit edilmiştir. 1 8

Çocuklar Ne Zaman Rüya Görmeye Başlar? Çocuklar uykularında duygularını ifade ettikleri rüyalar görürler. Yedi yaş altı çocukların REM uykusundan uyandınldıklarında sadece yüzde 20'si rüya gördüğünü açıklamıştır. Okul öncesi çocuklar genellikle hayvanlar, yemek gibi statik ve sade rüyalar görürler. Hareket eden karakterler ve sos49


Rüyaların Nörobiyolojisi

yal ilişkiler rüyalarında yoktur1 yalnızca çok az oranda hissetmek vardır. Rüya gören kişi rüyada etkin karakter değildir. Aynca otobiyografik ve epi­ zodik bellekte (olaysal bellek) yoktur. Belki de çocukta bilinçli epizodik bellekte gerçekte sorun vardır ve buna bebek hafıza kaybı denir. Okul ön­ cesi çocuklar, rüyalarında korkuya dair hikaye anlatmazlar. Sadece çok az oranda onları kızdıran, talihsizlik ve negatif duygulan ifade ederler. Gece terörü uyku bozukluğu yaşayan çocuklar Non-REM 3, 4 ' ün erken dö­ nemlerinde uyanırlar ve korku, ajitasyon ve uykunun en derin kısmından uyandırılmanın oluşturduğu oryantasyon bozukluğuna bağlı zorlanmanın huzursuzluğunu yaşarlar. Bu durum rüya içeriğinden daha etkili ve olduk­ ça ilginçtir. Yaşlan 2-5 arasında olan çocuklar, her gün çok sayıda insanla konuşmasına rağmen onları rüyalarında görmezler. Yaşlan 5- 7 arasında olan çocuklar daha uzun rüya görmelerine rağmen rüya hatırlama oranla­ n düşüktür. Rüyalar, birçok karakterin hareketi ve ilişkisi hakkında takip eden olaylar ile ilgilidir ancak anlatımları iyi gelişmemiştir. Yedi yaşında­ ki çocukların rüyaları daha uzun, daha sık olup, düşünce ve hissetme ile ilgilidir. Çocuk kendi rüyasında aktif bir karakter olmaya başlar. Bu yaş çocuklarında rüyalar anlatım özelliği kazanır. Birçok bilim adamı, bu yaşta çocukların yeni rüya gördüğünün farkına vardığı için anlatmaya başladığı­ nı ileri sürer. Çocuklar daha küçük yaşlarda rüyalarını hatırlamayabilirler, çünkü sözel anlatım yetenekleri gelişmemiştir. 5- 7 yaşından sonra görme yeteneğini kayıp eden, kör olan çocuklar tüm yaşamları boyunca görsel rüya görebilirler. Bu durum uyumak, rüya görmek ve uyanmak için görme yeteneğine sahip olmak gerekmediğinin delilidir. Ancak körlerin rüyaları hala çok tartışmalı bir konudur. Rüya gör­ mek zihinsel gelişimin bir parçası olsa da görsel gelişmenin bir parçası değildir. 5-6 yaşın altında olan çocuklar REM döneminde gördükleri rü­ yaların ancak yüzde 20-30'unu hatırlarlar. Hatırladıkları rüyalar çok özet, birbirinden kopuk ve statiktir. 6-8 yaş arası çocuklar REM döneminde gördükleri rüyaların yüzde 30'unu hatırlarlar. 9- l l yaşa gelinceye kadar bu oran yüzde 80'e ulaşmaz. Rüya sırasında 8 yaş ve üstü bazı çocuklar kendiliğinden rüya gördükleri konusunda dikkatlidirler ve gördükleri rü­ yaları fazlaca önemserler. Bu durum ergenlik dönemine kadar devam eder. Daha sonra uyku sırasında gördükleri rüyalara güvenemeyeceklerini anlar ve bu durumdan kurtulurlar. Gençler, yaşlılara oranla rüyalarını daha fazla hatırlamaktadırlar. Bu makalede verilen bilgileri özetlemek gerekirse; rüya, uykunun fark­ lı döneminde ortaya çıkabilen beyin aktivitesinin bir ürünüdür. Bu ürün, beynin sahip olduğu tüm bilgilerden faydalanılarak hazırlanır. Hangi bil­ gilerden, ne kadar yararlanılacağına neyin karar verdiğini henüz net bir

50


Erda/ Ağar

biçimde bilmiyoruz. Rüyalar kişisel deneyimlerle ilgili olduğu gibi, iliş­ kisiz olayların görülmesi şeklinde de olabilir. Rüya, beynin insana yazdığı özel mektuptur ve kişinin özel dokümanlarını içerir. önemli olan bu özel mektubun ve dokümanların yazıldığı dili ortaya koymaktır. Bilim dünyası, bu dili ve gramer kurallarını gün geçtikçe daha fazla açıklığa kavuşturmak­ tadır. Halen rüyanın nörobiyoloj ik temellerinin bütün yönleriyle açıklığa kavuşturulduğunu söylemek mümkün değildir. Şüphesiz yakın gelecekte, bu konuda yapılacak çalışmalar, rüyaların bugün bilmediğimiz birçok özelliğini ortaya koyacak ve neden rüya görüyoruz sorusunu daha kesin bir biçimde aydınlatacaktır. Bugün rüyaların bazı özelliklerinin bilinmiyor olması, rüyaları nörofizyoloj ik bir olgu olmaktan çıkarmamaktadır.

KAYNAKÇA Badia P., Wesensten N., Lammers W., Culpepper J., Harsh J., "Responsiveness to ol factory sti­ muli presented in sleep", Physiol. Behav. 1 990; 48( 1 ): 87-90. Bischof M., Bassetti C.L., "Total dream loss: a distinct neuropsychological dysfunction after bilateral PCA stroke". Ann. Neurol 2004; 56(4): 583-586. Breger L., Hunter 1., Lane R.W., "The effect of stress on dreams". Psychol. Issues 1 97 1 ; 7(3): 1 2 1 3.

Cartwright R., Baehr E., Kirkby J., Pandi-Perumal S.R., Kabat J., "REM sleep reduction, mood regulation and remission in untreated depression". Psychialry Res. 2003 ; 1 2 1 (2): 1 59- 1 67. Crick F., Mitchison G., "The function of drearn sleep". Nature 1 983; 304: 1 1 1 - 1 14. Degaute J.P., Bome P., Kerkhofs M., Dramaix M., Linowski P., "Does non-invasive ambulatory blood pressure monitoring disturb sleepT' Journal ofHyperlension 1 992; 1 0 : 879-885. Eichenlaub J-8., Nicolas A, Daltrozzo J, Redoute J, Costes N, Ruby P. "Resting brain activity varies with dream recall frequency between subjects", Neuropsychophannacology 20 1 4; 39: 1 594- 1 602.

Hobson A., "The neurobiology of consciousness: Lucid dreaming wakes up". lnıernational Jour­

nal ofDream Researc:h 2009; 2 (2): 4 1 -44 . Kandel E.R., Schwartz J.H., Jessell T.M., Siegelbaum S.A., Hudspeth A.J., Principles ofNeural

Science, Fifth Edition, McGraw-Hill Companies, New York, 20 1 3 ; s. 1 1 40- 1 1 58. McCarley RW. "Sleep, Dreams, and States ofConsciousness. in: Conn PM. (ed) Neuroscience in

Medicine, Third Edition, Humana Press, 2008; s. 623-646. Nielsen T., Stenstrom P., Takeuchi T., Saucier S., Lara-Carrasco J., Solomonova E., "Partial REM-sleep deprivation increases the dream-like quality of mentation from REM sleep and sleep onset". Sleep 2005; 28: 1 083- 1 089. Nir Y., Tononi G., "Drearning and the brain: from phenomenology to neurophysiology", Trends

C.:ogn. Sci. 20 ! 0; 1 4(2): 88- 1 1 3 .

51


Rüyaların Nörobiyolojisi

Oudiette D., Dealberto M-J., Uguccioni G., Golmard J-L., Merino-Andreu M., Tafti M., Ganna L., Schwanz· S.; Antulf 1. "Dreariıing without REM sleep". Coıısciousness and Cognition

2012; 2 1 : 1 1 29- 1 1 40. Palagini L., Rosenlicht N., "Sleep, dreııming, and mental health: A review of historical and neurobiological perspectives", Sleep Medicine Reviews 201 1 ; 1 5 : 1 79- 1 86. Ramtekkar U.P., lvanenko A, Kothare S.V., "Physiology and Content of Dreams". Kothare S.V., Ivanenko A. (eda.), in: Parasomnias, Springer NewYork, 20 1 3 ; s. 1 5 7- 1 76. Rechtschatfen, A. , The Psychophysio/ogy of Mental Activity During Sleep. in: McGuigan, FJ. Schoonover, RA., eds. The Psychophysio/ogy ofThinking: Studies ofCovert Processes , Aca­ demic Press; 1 973. s. 1 96. Rosen M., Sleep and Dreaming. Chelsea House Press, New York, 2006. Snyder F., The Phenomenology of dreaming. in: MadowL, SnowL, eds. The psychodynamic

implications ofthe physio/ogical studies on dreams. Springfield: Thomas; 1 970. s. 1 24-1 5 1 . Symons O., ''The stuff dreams aren't made ofwhy wake-state and dream state sensory experien­ ces differ". Cognition 1 993; 47: 1 8 1 -2 1 7.

52


FELSEFENİN KAB usu : RÜYALAR Tuncay Saygın · "Rüya dediğin şey de bizlerden olur işte Ve minicik ömrümüzü yine bir uyku noktalar. İçimde sıkıntı var bayım; zayıflığımı hoş gör. İhtiyar beynim huzursuz. Halime bakıp keyfinizi bozmayın siz. İsterseniz mağarama gidip biraz dinlenin.',..

Shakespeare Rüya mı gerçekliği, gerçeklik mi rüyayı kuşatır? Felsefe bir gerçeklik inancında temel bulur fakat gerçeklik aynı zamanda pek çok paradoksu her zaman içinde taşımıştır. Felsefenin gerçekliğe dair yargılarının bel irsize dönüşebilir olmasının başlangıç noktasında büyük ölçüde rüyalar yer al­ maktadır. Gerçeklik hakkındaki bilgimiz çoğunlukla duyumlarla inşa edi­ lirken görüler rüyada ele geçirilemeyen (veya kurgusu tam olarak anlaşıla­ mayan) bir kendilik şekli kazanır. Görülemenin bilinçli düzeyinden öteye geçen benlik, rüya ile bütün imgelerin, anıların, mantıksal önermelerin arasından/içinden başka bir varlık alanına kapı açarken kategorik belirle­ meleri, tanımlanabilir olanları, zaman-mekin sınırlarım bazen esneterek bazen de aşarak veya geride b ırakİlrak, beraberinde pek çok soruyu gerçek­ lik diye kabul ettiğimiz alana getirir. Bu haliyle rüya, sınırları ve biçimleri tam olarak anlaşılamayan bir zihin etkinliği olmanın ötesine geçerek ger­ çeklik olarak kabul edilen alanı kuşatabilme potansiyeline sahip olduğunu veya böylesi bir varlık halinin (yani hakikat olarak düşünülenin yanılsama, yanılsama olarak görülenin ise hakikat olabileceği) mümkün olduğunu • Y. Doç. Dr. Tuncay Saygın, Adnan Menderes Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölilmil. •• William Shakcspearc, Fırtına, çcv. BQlent Bozkurt, İ stanbul: Remzi Kitabevi, 2000, s. 1 1 O.


Felsefenin Kabusu: Rüyalar

gösterir. Gerçeklik ile zihin arasındaki mesafe, rüyaların dolayımıyla bilin­ cin kendi içinde ortaya çıkan yeni bir uçuruma dönüşür. BtJ şekl iyle benin kendisine çok tanıdık olmayan bir benlik boyutunun ortaya çıkmış olabile­ ceği ihtimalinin dışında, gerçekliği de kuşatabilecek başka bir varl ık alanı (şekli) ihtimali söz konusu olur. Böylelikle net olabildiği ölçüde bulanık da olan bu durum üzerinden rüyan ı n bilince zerk ettiği şüphe önce bilincin kendi sine i lişkin emniyetini, sonrasında da dış dünyaya dair inancını bir anda denetimi mümkün olmayan bir sarsıntıyla sannalayabilmekte. Böyle­ si bir haleti ruhiyeyi Nietzsche insanın bir deprem sırasında yitirdiği sabit zem ine karşı hissettiği duyguya benzetir. 1 Felsefi düşüncenin serüveninde varlığın görünümü bir netleşip bir belir­ sizleşir. Ne zaman fi lozof varlığı sabitlemeye ve ona dair bilgiyi netleştir­ meye girişse, bu sabitliğin ve netliğin dağılabilir olduğunu bir başka filozof tutarlı veya ikna edici şekilde iddia edebilmektedir. Kesinlik ve müphem­ lik arasındaki bu gidip gelmelerin en önemli müsebbiplerinden biri olarak karşımıza çıkan rüyalar tam da buna uygun haliyle gerçek ile gerçek olma­ yan arasında, fel sefenin gri bölgesindeki bir zihin etkinl iği olarak filozof­ ların evreninde, zaman zaman da olsa, ortaya çıkan ve gerçekliğin içinde kaybolabileceği tehlikeli bir anafora dönüşebilmekte . Çinli filozof Zhuang Zhou'nun (MÖ

369-286) rüyası tam da böylesi bir biçimde düşten düşün­

ceye, düşünceden düşe geçişin iyi bir örneği olarak okunabilir:

Bir seferinde Zhuang Zhou ıilyasında bir kelebek olduğunu gördü, ka­ nat çırpıp uçuşan, kendisinden memnun ve keyfince hareket eden mutlu bir kelebek. Zhuang Zhou olduğunu bilmiyordu. Ansızın uyandı, işte buradaydı, somut ve şaşmaz bir şekilde Zhuang Zhou 'ydu. Fakat ıilya­ sında kelebek olduğunu gören Zhuang Zhou mu? Yoksa, Zhuang Zhou olduğu ıilyasını görmekte olan kelebek mi olup olmadığını bi lemedi .2 Zhuang Zhou' nun içine düştüğü paradoks epistemoloj inin sınırlarını aşan bir varlık boyutuna da sahiptir. Oysa Batı felsefesi tarihinin rüya ile il iş­ kili tartışması ise çoğunlukla şüphe üzerinden epistemoloj ik sınırlarda tu­ tulmuştur. Öz bir ifadeyle klasik felsefe tarihinin ana hattını oluşturduğu düşünülebilecek filozoflar dışsal gerçekliğin kabulü noktasında gerçekçi bir yaklaşım sergilemişlerdir.3 Burada ana hatlarıyla felsefe tarihindeki

1 Nietzsche, Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe, çev. Gürsel Aytaç, İ stanbul: Say Yayınlan, 2006, s. 63. 2 Zhuang Zhou, Tlıe Complete Works of Zhuangzi, Çcv. Burton Wo tso n , New York: Columbia University Press, 20 1 3, s. 1 8. ı İ dealist felsefenin gerçekliğe dair tutumu burada girişilebilecek bir değerlendirmenin çok öte­ sine uzanacaktır. Bununla birlikte kısaca şunu söylemek mümkün olabilir. i dealizm gerçekliğe dair bir şüpheden ziyade varlığın gerçeklikle sınırlı olmadığına dair bir tez üzerinden ilerlemiştir.

54


Tuncay Saygın

rüya kuramları işlenecek ve bunlar üzerinden rüyan ın felsefi düşünce aç ı­ sından ne tür çıkmazlara sebep olduğu tartışılacaktır. ***

Felsefe tarihinde rüyayı bir argüman olarak epistemoloj ik eksende tartı­ şanların başında Descartes gelmekle birlikte rüya ve uyanıklık arasındaki farklılığı ilk olarak ele alan Herakleitos olmuştur. Herakleitos 'tan önce Yu­ nanların rüyaları değerlendiriş şekl ini ilk olarak Homeros ' un Odysseia ' da yaptığı ayırımda görebiliyoruz. Bu ayırıma göre rüyalar iki kapıdan gel­ mektedir. B irincisi fildişi kapısından sızıp gelen düşlerdir. Bunlar laf kala­ balığı gibi hoşturlar. İkincisi ise c i lal ı boynuz kapısından gelen düşlerdir. Bu

tür rüyalar bize hakikati söylerler ve aldatıcı değillerdir.4 Rüyanın ke­

hanet bildirici yönü felsefe tarihinde zaman zaman karşımıza çıkmakla bir­ l ikte çok vurgulanan ve kabul gören bir görüş değildir. Karanlık bir filozof olarak anılan Herakleitos 'un karanlıkta geleni ele alışı rasyonel olanı işaret edercesine uyanıklığa, logos ' a ve hakikate bir çağrı karakteri sergilediği kadar, rüyaya ait olanı da terk etmek istemezmiş­ çesine kapalılığını da korur: "Uyanıkken bütün gördüğümüz ölüm, uyur­ ken gördüğümüz ise uykudur." Cengiz Çakmak, bu fragmanı dönemin gi­ zem dinlerinin egemen rüya ve uyku anlayı şında yaygın olan rüyada ruhun öte dünyayı ziyaret ettiği şeklindeki inanca karşı çıkış olarak değerlendirir. Bu fragmanın bizi içine düşürdüğü aporiayı değerlendiren Haşlakoğlu'na göre, Herakleitos 'un ifadesini şu şekilde anlamak mümkün: "Nasıl rüya görüyorken aslında uykuda olduğumuz için gördüğümüz her şey varl ığını uykuya borçlu ise, uyanıkken gördüğümüz her şey de aynı şekilde varl ığını ölüme borçlu"dur ve bu ifadelerde insanların üzerinde barındığı bir uçu­ rum karşımıza çıkmaktadır.5 Herakleitos'un rüyayı ele alırken koruduğu gizemli dil bir

taraftan hakikatin gizeminden payını almıştır ve 89. Frag­

mana bakılırsa bu durum iç dünyaya dönüşü gerektirir. Hakikat soruştur­ masının ışıkla ilişkili olduğuna işaret eden "Geceleyin gözün ışığı söndü­ ğünde, insan bir kandil yakar kendine; yaşarken ölüye dokunur uykusunda; uyanıkken uyuyana" i fadesi ise Çakmak ' a göre, Herakleitos için uykunun sadece bilinçsizlik durumunu ifade ettiğini ve rüyaların hakikati görmenin araçları olamayacağı şeklinde yorumlanabilir.6 Herakleitos 'un logos kav­ rayışı güneşi ve uyanıklıkta görüleni hakikat olarak işaret etmekle birl ikte, "Karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum ' Homems, Odysseia, çev. Azra Erhat, A. Kadir, lstanbul: Can Yayınları, 1 998, s. 3 1 2. ' Oğuz Haşlakoğlu, "Heraklitus, Fragman 2 1 ; Bir Yaklaşım", Felsefe Tartışmaları, sayı 40, 2008, s. 6 1 . ' Herakleitos, Fragmanlar, çev. v e yorum, Cengiz Çakmak, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2009, s. 7 1 , 8 1 .

55


Felsefenin Kôbusu: Rüyalar

doğar"7 fragmanı düşilnilldüğünde ise rüya ile gerçeklik arasında da bir akış ve sürekliliğin olması gerekeceği Herakleitos düşüncesine çok aykırı durmamaktadır. Rüya ile gerçeklik arasında zihnin bilgi ekseninde içine düştüğü çıkmaz Platon felsefesine görünüş ve hakikat arasında içine düştüğümüz bir para­ doksa dönüşür. Platon'a göre rüyalar kehanet bildirici olabildiği kadar boş da olabilirler.8 Bununla beraber rüyalar nasıl bu dünyaya göre yanılsama ise bu dünya da idealar alemine göre yanılsamadır. Hakiki varlıklar idealar olup hakikat bilgisi de ideaların bilgisidir. Burada varlığa ilişkin görünüş ve hakikat arasındaki ayınının yapılması için rüya durumu bir hareket noktası olarak önemli bir işlev üstlenir. Devlet diyaloğunda görünüş ile gerçeklik hakkında yürütülen tartışmada güzelin neliği değerlendirilirken, gerçekten yaşamak ile rüya içinde yaşamak üzerinden Platon 'un zihnimiz­ de açtığı kriz belirgin bir anlam kazanır. - Bir adam güzel şeyleri sever, ama güzelliğin kendine inanmaz, onu öğretmek isteyenin ardından gitmezse, gerçekten yaşıyor mu dersin bu adam? Yoksa ömrü bir rüya iç inde mi geç iyor? Rüyanın ne olduğunu bir düşün . . . Uyurken, ya da uyanıkken bir şeyin benzerini, onun benze­ ri olarak değil de, kendisiymiş gibi görmek değil midir rüya? - Benim rüya dediğim budur. - Oysaki, güzelliğin kendi varlığına inanan, hem onu, hem de katıldığı şeyleri gören, güzeli güzel şeylerle, güzel şeyleri güzelle karıştırmayan adam, rüya içinde mi yaşar, yoksa gerçek içinde mi?9

Platon'un temellendirdiği hakikat anlayışı bu dünyanın ve yaşantının bir rüya içinde geçiyor olabileceğini ortaya koyar. Onun varlık anlayışı içinde gölgeye veya rüyaya göre dış dünyanın hakikat durumu ne ise dış dünya­ ya göre ideaların hakikati de öyle değerlendirilmelidir. Bununla birlikte ' Herakleitos, Fragmanlar, s. 45. ' Platon, çoğunlukla rüyayı gelecekten haber veren bir ruhsal deneyim olarak değerlendirir. Khamıides'te ( l 73a) Homeros'un yaptığı ayınını referans alan Sokrates, Kriton'da (44b) ise ölüm kararının Oç gon içinde uygulanacağını düşte gördOğQ görkemli bir kadının kendisine söy­ lediğini ifade eder. Devlet (383a) ve Phaidon' da ( 60e-61 c) da benzer şekilde rQyanın kehanet bil­ diren bir şekilde kabul edildiği görQlürken, Tımaios'ta bu düşünce rüyanın fizyolojik açıklaması ile pekiştirilir: Düşler akıldan çıkan kudretli ışınların yansıdığı yer olarak karaciğerde oluşur (Platon, Tımaios, çev. Erol Güney, LOtfil Ay, l stanbul : MEB, 1 997, 1 0 1 - 1 02). • Platon, Devlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu, M . Ali Cimcoz, l stanbul: Remzi Kitabevi, 1 995, s. 1 65- 1 66. Theaitetos diyalogunda da rüya ile gerçekliğin bağlamında içine dOşülen kuşku şu şekilde dile getirilir: "Acaba şimdi, şu anda, uyku halinde miyiz, hatıralarımız sadece rüyalardan mı ibarettir, yoksa uyanık mıyız; bu konuşma uyanıklık halinde mi geçiyor? ... Şu şimdiki konuş­ mamızı uykuda geçiriyormuş gibi düşOnınemize hiçbir şey engel olamaz; derin uykuda rüyaları anlatır göründüğQmQz zaman da, iki durum arasındaki berızerlik şaşılacak derecededir." (Platon, Theaitetos-Diyaloglar, çev. Macit Gökberk, l stanbul : Remzi Kitabevi, 20 1 4, s. 202).

56


Tuncay Saygın

Platon'un burada kullandığı akıl yürütme, özellikle mağara alegorisi ile birlikte

düşünüldüğünde

içinden

çıkamadığımız/çıkamayacağımız bir

rüyada olabileceğimizi işaret eder. Platon'un hakikat kavramına getirdiği açımlama rüyadan hareket eder­ ken, bilginin başka bir niteliğini de ortaya koyar. Sokrates 'in sofistlerin perspektifizmine karşı başlattığı kavramsal birlik tezini devam ettirirken Platon, rüyayı tersine çalıştırarak doğru bilginin imkanını gösterir. Rüya, varlığın hakikatinin görüde olmadığını, ancak kavranılabilir olduğunu ve bunun ise duyusal olanın aşılmasıyla mümkün olduğuna delalet etmekte­ dir. Hakikatin bilgisine ulaşamayanların ise, "edindikleri varlık bilgisi bir düşe benzer. Varlığı bütün aydınlığı içinde göremezler."10 Burada bir yönüyle Batı metafiziğinin idealist kavrayışının hareket nok­ tasının rüya-gerçek ikilemi olduğu görünmektedir. Rüyanın bizi ikilemde bırakan bu yönü Platon' a göre benlik için de söz konusudur. "Hepimizin içinde korkunç, hayvanca, dizginsiz bir çeşit istekler vardır; akl ı başında

görünen sayılı insanlarda bile rastlanan bu istekler rüyalarda yüze çıkar. " 1 1

Burada ortaya çıkan ikilem ru h v e beden ikilemidir. Rüyada ortaya çıkan hayvanca istekler bedenin istekleridir ve nasıl aklı başındalık durumun­ da bunlar söz konusu değilse, bedenin hayvanca istekleri de varlığın ay­ dınlığına (ideaların bilgisine) ulaşanlar için geride kalmalıdır. Bu şekliyle Platon, rüyayı değerlendirirken dış dünyayı hakikat alanı şeklinde kabul etmek yerine bir yanılsama olarak kabul edip ikili bir olumsuzlama aracı­ l ığıyla hakikati göstermeye girişmiştir. Aristoteles rüyanın geleceğe dair kehanet bildirmesi olasılığını kabul etse de fi zyolojik bir açıklama geliştirmeye çalışmıştır. Onun dış dünya­ nın gerçekliğinden çok tereddüt etmeyen nedensel yaklaşımında rüyalar, doğaüstü dışavurumlardan kaynaklanmaz. Bu nedenle iliihi olmaktan ziya­ de "şeytani"dirler. Çünkü doğa ilahi değil şeytanidir. Buna göre rüyaları, uyuyan kişinin uyuduğu sürede ruhunda gerçekleşen etkinlik olarak değer­ lendirmek gerekir. Örneğin düşlerin bir kısmı dışsal uyarımların abartıl­ masından kaynaklı olarak ortaya çıkmaktadır. "İnsanlar ateşin içinde yü­ rüdüklerini ve olağandışı ölçüde ateşli olduklarını sanırlar, oysa gerçekte bazı kısımlarda sadece hafif bir ısı vardır. " 1 2 Ona göre, rüyalar ilahi bir kıJy­ naktan gelmezler ve sadece duyumların eseri olarak düşünülmelidirler. Bu görüş bir ölçüde Platon'un idealar kuramına karşı çıkışın ve Aristoteles 'in

ıo

Platon, Devlet, s. 2 1 8. Platon, age. , s. 258. 1 2 Aristoteles'ten alet. Sigmund Freud, ROyalann Yorumu /, çev. Selçuk Budak, Ankara: öteki Yayınevi, 2000, s. 57. 11

51


Felsefenin Kôbusu: Rüyalar

ontoloj i anlayışının devamıı:ıa uygun bir düşünce olarak karşımıza çıkar ve gerçekliğin kesinliğinden şüphe etmeyen epistemoloj i k bir duruşu gösterir. Augustinus 'un rüya kuramı da bir yönüyle Aristoteles ' in geliştirdiği yaklaşıma benzer. Onun için rüya ilk planda gerçeğin bilgisini gölgeleyen değil insanın bedensel yanının ruhuna düşürdüğü bir gölge gibidir. Zira ruhta yer alan imgeler bedene baskı yaparak beni kandırırlar. Böylelik­ le oluşan aldatıcılığın güçlülüğü Augustinus için oldukça açıktır, "öyle

ki

uyanıkken gerçekleri gelse beni böyle kandıramazlar". Augustinus ' a göre rüya ile gerçeklik arasında oluşan durum elbette beraberinde bir şüpheyi getirir. Bununla birlikte arada bir fark vardır, ''uykumuzda irademiz dışında şeyler olurken, uyandığımızda vicdanımızın huzurlu kollarına koşuyoruz. Zaten bu farklılıktan o şeyleri yapanın biz ol madığını anlıyoruz". 13 Kuşku­ suz burada ruhumuzda oluşan kötü hal ve içine düştüğümüz fesat düşünce­ ler, gerçekliğin bilgisinin nasıl ortaya konulabileceği tartışmasını da bera­ berinde getirir: "Şimdi rüya görmekte olmadiğımı nasıl bilebilirim?" Ona göre, uyanıklık halinde ortaya çıkan bazı bilgiler rüyada olma durumunda olanaksızdır ve bu nedenle rüya hali ile uyanıklık halinden hangisinin ha­ kikati ortaya koyduğu ayırt edilebi lir. 1 4 Akademik şüphec iliğe karşı d ı ş dünyanın varl ığını temellendirmeye ça­ lışan Augustinus başlangıç noktası olarak rüya argümanını değerlendirir. Rüya argümanına yaslanan hiperbolik kuşkuculuğa karşı Augustinus, Des­ cartes ' ı önceleyen bir yaklaşımla şu akıl yürütmesini ortaya koyar: "Ya­ nılıyorsam varım

(si fa/lor,

) Varolmayan kişi yanılamaz da; ve ben

sum .

yanıldığıma göre varım. Onun için, yanılıyorsam var olduğuma göre varl ı­ ğım hakkında nasıl yanılabilirim . " 1 5 Şüpheden kesinliğe geçişin yanılgıya dayandırılmış olması bir yönüyle varl ığın mutlaklığına işaret eder. Yanıl­ ma halinde bile varlık vardır ve iyidir ondaki eksikliğin kaynağı bizim ek­ sikliğimizdi r. Bu eksiklik ancak ölümün beni yutarak zafere dönüşmesi ile

aşılabilir. 1 6

Descartes ' ın modem felsefeyi başlatan

cogito ergo

sum

önermesi bir

anlamda rüya argümanına verilen bir cevap olma niteliği taşır. Ancak gene de rüya sorgulamasını yapan Descartes ' ın rüyada olma hali ile gerçeklik arasında çok net bir ayırım ilkesi geliştirmiş olduğu tartışmaya açıktır. Descartes, rüya argümanını

Meditasyonlar' da şu şekilde dile getirir:

" Auıı;ustinus, lıirqflar, çev. Çiğdem Dürüşken, lstanbul: Kabalcı Yayınevi, s. 647-649. Gerard O'Daly, "The response ıo Skepticism and the mechanism of cognition", The Cam­ bridge Companion ıo Augustine, New York: Cambridge University Press, 2007, s. 1 63 . " Gareth B. Matthews, "Knowledge and Illumunation", The Cambridge Companion ıo Augus­ tine, New York: Cambridge University Press, 2007, s. 1 72. 16 Augustinus, ltirqflar, 649. 14

58


Tuncay Saygın

Kimbilir kaç kez rüyamda da burada olduğumu, giyinik olduğumu, ateşin karşısında olduğumu görmüşümdür, gerçekte çırçıplak yata­ ğımda yatarken! Ama şu anda şu kağıda uyuyan gözlerle bakmıyorum, salladığım şu baş uykuda değil, şu eli de bir amaçla ve bilerek isteyerek uzatıyor ve sıkıyorum; uykuda olanlar hiç de bütün bunlar kadar açık ve seçik gibi görünmüyor. Fakat inceden inceye düşününce, uyurken sık sık bu tür yanılsamalarla aidatı ldığımı hatırlıyor ve bu düşünce üzerinde biraz durunca uyanıklığı uykudan ayırt etmeyi sağlayacak kesin belir­ ti bulunmadığını o derece açıklıkla görüyorum ki şaşıp kalıyorum ve şaşkınlığım neredeyse beni uyanıkken uyumakta olduğuma inandıracak raddeye varıyor. 1 7 Descartes'a göre, rüya durumuna karşı gerçekliğin doğru olduğunu şu şekilde bilebilir ve kesin bilgiden söz edebiliriz. İlk olarak, uykuda kar­ şılaştığımız şeyler ancak gerçek şeylere benzetilerek yapılacak resimler gibidir ve buna göre söz konusu şeyler olan el, ayak, vücut gibi şeyler hayali değil gerçek ve mevcut şeylerdir. Nasıl ressam peri gibi şeyleri orta­ ya koymak üzere çeşitli hayvanların organlarından bir karışım yapıyorsa hayal gücü de rüyada benzeri bir işlemi yapmaktadır. Ressam çok ileri dü­ zey bir uçarılık sergileyerek olmayan bir şeyi çizecek olsa bile kullandığı renkler gerçektir. İkincil olarak, eğer el, ayak, vücut gibi şeylerin de bir hayal ürünü olma ihtimali söz konusu edilecek olursa, o zaman şunu göz önünde bulundurmak gerekir: "Doğru ve mevcut olan daha yal ın ve daha evrensel bazı başka şeyler de vardır; bilincimizde yer alan bütün imgeler, ister doğru ve gerçek olsunlar ister uydurulmuş ve fantastik bütün şeylerin zihnimizdeki yansımaları . . . . . bunların karışımından oluşur." Genel olarak cisimler, biçim, nicelik veya sayılar bu türden şeylerdir. Bunun en güzel kanıtı ise matematiksel doğrunun hem uykuda hem de uyanıklıkta değiş­ memesidir. Üçüncül olarak, Descartes'a göre, zihnimde var olan "her şeye gücü yeten bir Tanrının var olduğuna ve kendimin de onun tarafından ya­ ratılıp biçimlendirilmiş" olduğu şeklindeki fikir de bir başka karşı argüman olarak gerçeklikten şüphe edilemeyeceğini açıkça ortaya koyar. 1 8 Descartes ' ın rüya argümanına karşı geliştirdiği savununun birincil tezi cogito ergo sum üzerinden temellendirilen varlık anlayışına dayanır. 19 Buna göre, varlığımdan şüphe edemeyeceğim bir düşünen töz olduğum kadar 17 Descanes, 1 1 Descartes,

Meditasyonlar, çev. İsmet Birkan, Ankara: Bilgesu Yayıncılık, 2007, Meditasyonlar, s. 1 7- 1 8.

s.

1 6- 1 7.

19 "Zihnime girmiş olan bütün şeylerin, rüyama giren hayallerden daha gerçek olmadığını fan etmeye karar verdim. Fakat bundan sonra her şeyin yanlış olduğunu bu şekilde düşünmek iste­ diğim esnada, bunun düşünen benim zorunlu olarak bir şey olmam gerektiğini fark ettim. Ve şu düşünüyorum, öyleyse varım hakikatinin şüphecilerin en acayip faraziyelerinin bile sarsmaya gilcil yetmeyecek derecede sağlam ve emin olduğunu görerek, bu hakikati aradığım felsefenin

59


Felsefenin Kabusu: Rüyalar

bir beden varl ığı

da· olduğuıml göre ve bu doğru açıkça ortaya konulmuş

olduğuna göre rüya halinde görülenler ancak gerçek varlığım üzerinden değerlendirilebilir. İkinci argüman ise, açık seçik bilgi anlayışına dayanır ve bunlar için de gerekli temellendirme gene cogito ' da bulunacaktır. Tan­ nnın varlığını garantör olarak devreye sokan tez ise ontoloj i k Tann kanıt­ lamasına dayanır. Bir anlamda Descarte s ' ın rüya argümanına karşı geliştirdiği karşı tez bir bütün olarak cogito 'ya dayanır. Ancak cogito ergo· sum önermesinin Descartes ' ın savunduğu ölçüde sarsılmaz olup olmadığı tartışmaya açıktır. Özellikle rüya argümanı ile ilişkili olarak değerlendirildiğinde durum çok daha şüpheli hale gelir.

Düşünüyorum i fadesinin sonucu olarak görülen

gerçek varlık, yani tözsel varlık olarak ben ' dir. Oysa bunun bir düşleme olması olanağı bala bir şüphe olarak devamlılığını korumaktadır. Buna

benzer bir hareket noktasıyla Descartes'ın argümanını tartışan Bertrand Russel l ' ın dile getirdiği gibi, bütün düşünme edimini gerçekleştiren tekil hal iyle "kendi" olan bir "ben"in olduğu burada varsayılmaktadır. Asl ında Descartes ' ın varsaymakta haklı olabileceği tek şey "Düşünceler vardır" ya -da "Şu anda düşünme süregitmektedir" önermeleridir.20 Oysa düşüncenin kendisi bir rüya hali olabilir. Salt düşünce hal inden çıkan sonuç olarak

va­

rım ve sonrasında devam eden zincirleme ruhun varl ığını takiben bedenin varlığının ve sonrasında da Tann fikrinin üzerinden dış dünyanın varl ı ğının kanıtına dönüşür. 2 1 Descartes'ın bu akıl yürütme ile rüyada ol madı ğımızı kanıtladığı n ı v e gerçekliği açık seçik b i r biç imde gösterdiğini savunmak çok ikna edi­ ci görünmüyor. Burada yürütülen soruşturma, epi stemoloj ik bir hareket noktasına sah ip olup, bilginin kesinliği sorununa odakl anmıştır oysa rüya argümanı sadece epistemolojik bir aporiayı değil ontolojik bir aporiayı da beraberinde getirmektedir. Bu nedenle Descartes düşüncesinde dış dünya­ nın varlığının kesinliği için bizi kandırmayacağı kabul edilen Tann idesi­ ne başvurulur. Bir anlamda Descartes, şüphe içermeyen epistemolojik bir arşimet noktası aracılığıyla öznenin bil inçliliğini ve cogito 'yu ortaya ko­ yarken öznenin gerçeklikle olan bağlantısını gösterememiştir ve modem felsefenin en önemli çıkmazını başlatmıştır.22 Descarte s ' ın düştüğü çıkmaz metafiziktir ve Nietzsche'nin rüya ile il­ gili düşünceleri bir yönüyle bunun nedenlerini göstermeye çalı şır. Nietzsilk ilkesi olarak kabul ebneye tereddOtsOz karar verdim." (Descarte�. Metni Ozerine Konuşma,

çev. Mehmet Karasan, lstanbul: MEB, 1 967, s. 35). 20 Alan Musgrave, Sağduyu, Bilim ve Şüphecilik: Bilgi Kuramına Tarihsel Bir Giriş, çev. Nur KüçOk, İstanbul: lthaki Yayınlan, 20 1 3 , s. 255. 2 1 Descartes, Metot Üzerine Konuşma, s. 34-43. " Adnan Esenyel, "idealizm ve Kant'ın Uzam Görüşü", Kaygı, sayı 1 7, 20 1 1 , s. 1 50.

60


Tuncay Saygın

che 'ye göre, rüyanın insan zihninde açtığı problem bizzat metafiziğe kay­ naklık etmiştir.

Uygarlığın en başlarında insan, rüyasında ikinci bir gerçek dünyayı tanıdığını sanıyordu; işte tüm metafiziğin kökeni budur. Rüyalar olmasaydı dünyanın bölünmesi için bir neden bulunamazdı . Ruh ve bedenin ayrılması da rüyanın en eski kavranışıyla bağlantılıdır, ruh gö­ rünüşlü bir beden kabulü, yani tüm ruhlar inancının ve olası lıkla tanrı inancının da kökeni bununla bağlantılıdır.23 Nietzsche, rüyaların belleğin işlevsel zayıflıklarıylıı: ilişkili olduğunu dü­ şünür. Uyku sırasında sinir sistemimize gelen uyarımlar, uyuyan kişinin konumu, kafanın du ruş u, yere basmıyor olmanın beraberinde getirdiği ola­ ğandışılık duygusu gibi durumlar beynin işlevine varıncaya dek uyarıcı olurlar. Bu durumda zihin bunların nedenlerini arar, dolayısıyla rüya "bu uyarılmış duyumlar için nedenlerin, yani varsayılan nedenlerin

aranma­ sı ve tasarlanmasıdır." Rüyadaki kişinin bir etkiyle oluşturduğu hipotez inanca dönüşür ve sonrasında görsel tasarım ve uydurmaca buna eşlik eder ve kişi bunun üzerinden yargıda bulunur. Bu şekl iyle geçmiş şimdiki za­ man haline gelir. Rüya halinde içine düşülen yanılgı ona göre, geliştirilen hipotezin tamamen kabul edilmiş ol masından kaynaklanmaktadır. Bu du­ rum sadece rüyadaki kişi için geçerli değildir, "insanlık de binlerce

uyanık haldeyken y ı l boyunca" ayn ı şekilde sonuç çıkarmıştır. Zihin açıklama

ararken genellikle ilk sebebi yeterli bulmuştur ve hakikat olarak kabul etmiştir. İnsan l ı ğı n bu eski biçimi bugün bizim için aynı şeki lde rüyada devam etmektedir ve bu bağlamda ele alınırsa rüya, bizi insan kültürünün eski durumlarına geri götüren bir deneyim olarak değerlendirilmelidir. "Bu bakımdan rüya, gündüzün daha yüksek kültürün yönelttiği ağır düşünme taleplerini karşılaması gereken beyin için bir dinlenmedir."24 N ietzsche 'ye göre gerçek olan şey doğa alanının içerisinde olduğu­ muzdur. Bunun dışında bir gerçeklik veya hakikat veyahut tinsel bir baş­ ka boyut söz konusu olmadığından rüyanın da böylece türümüz ile ilişkili kalıtlar aracı l ığıyla düşünülmesi gerekir. Ontoloj ik soru ve sorulara cevap verme kaygısı gütmeyen bu yaklaşım Descartes ve öncesinden devralınan varl ığın hakikati problematiğine değinmez. Bergson, bellek ve beyin arasında yaptığı ayırıma dayanan bir açıklama ile rüyanın neliğini göstermeye çalışır. Ona göre bellek beynin bir fonksi­ yonu değildir. Beyin hafızanın işleyişine destek

olan bir birim olup saf ruh

olan bellek veya kişilik arasında seçme aletidir. Beyin uykuda bu işleyişine " Friedrich Nietzsche, İnsanca Pek /n,anca, çev. Mustafa Tüzel, lstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 20 1 5, s. 5 . 24 Friedrich Nietzsche, ln•anca Pek insanca, s. 1 0- 1 1 .

61


Felsefenin Kabusu: Rüyalar

ara verdiğinde özgür bellek bilince girer ve rüyaları açığa çıkarır. Dola­ yısıyla rüyalar halis düşüncelerdir ve karakteri ele verir niteliktedirler.25 Rüya ile uyanık olma arasında zihin melekeleri açısından bir fark yoktur yalnızca birinde gergin, diğerinde gevşektirler. "Rüya gizlenme çabası ol­ maksızın akıl hayatının baştan başa kendi sidir." Hatıralar ve muhakemeler �ya durum unda bol bol kaynaşıp dururlar. Rüyanın özü, duyumu hatıraya ayarlamaktır fakat bir pay bırakır ve böylelikle ona hatıralar eklenir. En kısa i fadeyle, Bergson için rüya gören ben "gevşeyen dalgın bendir."26 Bergson rüyanın kategorileri geride bırakan kendilik halini edebi bir dil ile en açık şekilde işleyen kişi izlenimini uyandırırken, klasik felsefenin diyalektik ayınmlannı, anlayış biçimini geride bırakır. Burada geliştirilen dinamik ve hareketli varlık düşüncesi temelini sürede bulur. Süre ile bellek arasındaki ili şkinin anlaşılması rüyanın anlaşılmasında oldukça önemli bir yere sahiptir. Deleuze'ün yorumuyla, "Süre, özünde virtııe l bir çokluğu

(doğa bakımında farklı olan) belirlemektedir. Bellek, böylece, bu çokluk­ taki, bu virtııe llikteki bütün /ark derecelerinin bir-arada-oluşu olarak orta­ ya çıkar. Son olarak, Yaşamsal Atılım, derecelerle ilişkili olan farklılaşma

çizgilerine göre bu virtııe lin edimselleşmesini ifade eder."27 Tekil ben 'in deneyimine odaklanmışlığıyla Bergson, klasik sistem fel­ sefelerinden oldukça farklılaşırken soyut kavramsal belirlemeler yerine tekil deneyimi yakalamaya çalışan kavramlara yönelir. Bu doğrultuda öne çıkardığı sezgi, bir şeyin kendini olduğu gibi sunması halini ifade eder ve homojen olan zaman kavrayışının ötesine geçmemizi, içsel yaşantımızla fark ettiğimiz heterojen zamanı, yani tekil deneyimin zamanına ulaşmamızı mümkün kılar. Bu kavrayış, bilincin içinden geçtiği durumlara içkin sürek­ liliği anlamına gelir.28 Buradan hareketle değerlendirildiğinde Bergson 'un rüyaya ilişkin geliştirdiği çözümleme bir bölümleme ve ayrıştırmanın öte­ sine geçilmesi gerektiğini ortaya koyar. Rüyanın bizde uyandırmış olduğu gerçekmişçesine hissiyat, epistemo­ loj ik tartışmalarda ele alınmış olmakla birlikte, gerçeklikle uyuşmayan yönleri , bilimde ve felsefede çok fazla yer bulmamıştır. Rüya çokluk ve akış karakteri taşır, gerçeklik hissi kadar gerçeküstü tarafa da sahiptir. Rü­ yada mekansal ve zamansal sabiteler esnek bir görünüm kazanırlar. Zihin bunu üretmekte veya buna ayak uydurmakta bir güçlük çekmez. Rüyaların gerçekl iğe ve uyanık bilince göre tamamen absürd olan imaj ları ve sesleri zihin aç ısından oldukça olağan ve tanıdık gelir. Eğer olağan zihin işleyişin" Levent Bayrak.tar, Demet Kurtoğlu Taşdelen, "Bergson", Felsefe Ansiklopedisi 2, l stanbul: Etik Yayınları, 2004, s. 309. 26 Henri Bergson, Zihin Kudreti, çev. Miraç Katırcıoğlu, l stanbul: MEB, 1 998, s. 1 24- 1 30. 27 Gilles Deleuze, Bergsonculuk, çev. Hakan YUcefer, l stanbul: Otonom Yayıncılık, 2005, s. 1 39. " Hakan Yücefer, "Deleuze'Un Bergsonculuğuna Giriş", Berg..anculuk, s. 1 1 -27.

62


Tuncay Saygın

de varolan rasyonel bir yapı ve işleyiş kabul edersek rüya halindeki zihnin mantıksal işleyişi farklı olsa gerek. Deleuze, Bergson 'u yeniden bulmanın, onun tutumunu yöntem açısın­ dan sezgiyi, sağlam bilim olarak felsefeyi ve çokluklar kuramı olarak yeni bir mantığı sunduğunu fark etmemizi beraberinde getireceğini ve aynı za­ manda bunların fenomenoloj inin de ulaştığı sonuçlar olduğunu dile geti­ r i r. 29 Rüyada var olan mantığın bir tür çokluklar haline yakın durumu ve rüyaların akıl yürütmeyi aşan zihin etkinliği oluşu dikkate alındığında Bergson felsefesinden rüyaya yaklaşmanın bazı doyurucu taraftar sunabi­ leceği görülür. Bergsoncu yaklaşımda rüyanın neliğini biraz daha iyi anlamak amacıy­ la belki de (bazı yönlerden benzer yaklaşımlara sahip olduğu iddia edile­ bilecek) Malinowski 'nin mit için dile getirdiklerini rüyalara uyarlamak işlevsel olabilir ve onun düşüncesinde mitlerin toplum için üstlendiği i ş­ levi benlik adına rüyanın üstlendiğini düşünebiliriz. "Mit kendi yaşayan gerçekliği içinde incelendiği zaman, simgesel bir ürün gi b i değil, üzerine dayandığı konunun doğrudan bir anlatımı gibi görünüyor."30 Benzer şekil­ de Bergson için rüya, salt bir simgesel ürün olmayıp özgür belleğin kendi anlatımını da içerir. Bütün insanlar için ortaklaşa olan bir dış alemde biz kımıldamakta oldu­ ğumuz vakit uyanıklık sırasında fark edilmeden geçen ve artık yalnız kendimiz için yaşadığımızdan dolayı uykuda yeni baştan beliren pek çok "sübjektif' intibaları işbu duyulardan yeni baştan bulurlar. Hatta, kendi kavrayışımızın, biz uyuduğumuz vakit daraldığı bile söylenemez; işbu kavrayış hiç değilse bazı doğrultularda kendi faal iyet alanını daha çok genişletir. Onun kaplam bakımından kazandığını, geri lim bakımın­ dan yitirdiği doğrudur. Hiçbir vakit, dağınıktan ve müphemden başka bir şey sağlamaz.31

Bergson'un ifade ettiği şekliyle düşünülecek olursa rüyadaki görünümler gerçekliğe referansla tam olarak tanımlanamayacak bir esneklik sergiler­ ler. Bu esneklik psikanalist anlatımındaki katmanlı bilinç hallerinin çok daha ötesinde bir zihin yapısının göstergesi olarak da okunabilir. Zihnin tekilliği onun otonom ve kesin sınırlarla nesne alanından ayrık olduğu an­ lamını taşımaz. Rüya böylesi bir ayınının çok geçerl i olmadığını gösterir

29 Gilles Deleuze, "Bergsonculuk ' un lngilizce Baskısına

sonculuk, s. 1 43.

Sonsöz: Bergson 'a Bir

Dönüş",

Bcrg­

ıo

Bronislaw Malinowski, İlkel Toplum, çev. Hüseyin Portakal, A nkara : Otelci Yayınevi, 1 999, s. 1 03 . 11 Henri Bergson, Zihin Kudreti, s. 1 1 3 .

63


Felsefenin Kabusu: Rüyalar

şekilde varlık alanı ile zihnin çok farklı şekillerde tanışıklık taşıdığı bir varlık halini dışavurmaktadır. Rüya, salt sembolik olanla sınırlanmayacak bir varlık şeklini gösterir ve bilincin rüya ile gerçekleştirdiği veya kendiliğinden içine doğduğu yer, Bergson'un ifade ettiği gibi zihnin yaratıcı doğasının bir uzantısı olarak düşünülebilir. Eğer gerçeklik alanını başlangıç noktası olarak alacak olur­ sak gerçeklik rüyanın bir anlamda hammaddesi olarak değerlendirilebilir hale gelmiş olur. Şayet rüya zihnin bir üretimi ise bir anlamda yeniden üretilen bir varlık şeklinde değerlendirilebilir. Bunun en önemli gerekçe­ si olarak şundan söz edilebilir: Rüya deneyimi bir yaşantı deneyimi olup kendine özgü akışı, oluşu ve katlı örgüsüyle yeni bir gerçeklik şekli üretir­ ken, biz hangi varlık alanın nereden ayırt edilebileceğini bilemez oluyoruz. Felsefenin gri bölgelerinden biri olarak rüya alanı salt gerçek olmadığı gibi gerçek dışı da değildir. Varla yok arası diye ifade edilebilecek bu alan biz­ zat ben deneyimi olarak zihni ele geçirebilecek bir etkiyi kişinin gündelik yaşantısında her gün yeniden hissettirir. Rüya, felsefi tartışma için yalnızca epistemoloj ik bir problem olmayıp aynı zamanda ontoloj ik bir problem olduğundan "Ya hepimiz rüyanın mal­ zemesinden yapılmışsak ! " kuşkusu cevapsız kalmaya mahkfımmuş gibi görünen bir soruna dönüşür. Varlık ile görünüş arasında var olan mesafe rüyanın ürettiği aporia ile kendisini açıkça ortaya koyar. Bu nedenle rü­ yanın neliğinin doyurucu bir düzeyde anlaşılması için zihin evrenindeki onto-epistemoloj ik gediğin göz önünde bulundurulması gerekir. Onto-e­ pistemik gedik en yalın ifadeyle zihin ve dış gerçeklik arasındaki ayırım kabulünden (veya hakikatinden) kaynaklanır. Felsefenin aşmaya çalıştığı düalizmlerin temelinde yer alan bu sorunun anlaşılması ve ona ilişkin bazı çözümlemelerin yapılabilmesi için, öncelikle düalist çerçevenin kırılması beklenir. Descartes'tan sonraki felsefe, özellikle özne ve nesne arasındaki uçurumu doldurmaya çalışırken mesafeyi kapatamamış, bunun yerine ço­ ğunlukla boşluğun üstünü örtmüştür. Nietzsche ile başlayan ve Postmo­ dern felsefeye uzanan süreçte modern kavrayışlarla girişilen tartışmanın, diyalektiğe ve özne kavramsallaştırmasına yöneltilen eleştirilerin de en önemli nedenlerinden bir tanesi bu mesafedir. Bu bağlamda düş ile gerçeklik arasında kurulan karşıtlık bir kabule dönüştürüldüğünden rüyanın sebep olduğu açmazla sıklıkla yüzleşilmez. Modern felsefenin akılcı tutumu, rüyanın yol açtığı ontoloj ik sorularla ak­ lın kendi içinde ortaya çıkan büyük bir gizemle karşı karşıya kalmaktadır. Kendi içine çöken zihin tüm gündüz düşlerinden gece görülen kabuslara ve geceye ait tüm düşlerden de gündüz kaygılarına teslim olur.

64


1lıncay Saygın

KAYNAKÇA Augustinus, /tırqffar, çev. ÇiAdem DOrOşken, İstanbul: Kabalcı Yayı nev i , 201 0. Bayraktar, Levent, Taşdelen, Demet Kurtoğlu, " Bergs on", Felsefe Ansiklopedisi 2, İstanbul: Etik Yayınlan, 2004. Bergson, Henri, Zihin Kudreti, çev. Miraç KatırcıoAlu, lstanbul: MEB, 1 998. Deleuze, Gilleı, "Bergsonculuk'un İngilizce Baskıs ına Sonsöz: Bergson'a Bir Dönüş'', Bergsonculuk, lstanbul: Otonom Yayıncılık, 2005, s. 1 4 1 - 1 43 .

Oeleuze, Gllles, Bergsonculuk, çev. Hakan Y Ucefer, lstanbul: Otonom Yayıncıl ık, 2005. Descartes, Ren\\, Meditasyonlar, çev. ismet Birkan, Ankara: Bilgesu yayıncılık, 2007.

Descartes, Ren\\, Metot Üzerine Kon�ma, çev. Mehmet Karasan, İstanbul: MEB , 1 967. Esenyel, Adnan, "İdealizm ve Kant'ın Uzam GörOşO", Kanı, sayı l 7, 201 1 , s. 1 49- 1 62. Freud, Slgmund, RQyaların Yorumu 1, çev. Selçuk Budak, Ankara: Otelci yay ınev i , 2000. Hllflakoğlu, Otuz, "Heraklitus, Fragman 2 1 ; Bir Yaklaşım", Felsefe Tartışma/an, say ı 40, 2008, s. 5 8-65 . Herakleitos, Fragmanlar, çev. ve yorum, Cengiz Çakmak, l stanbu l :

Kabalcı Yayınevi, 2009.

H omeros, Odyssela, çev. Azra Erhat, A . Kad ir, İstanbul: Can Yayınlan, 1 998. Malinowski, Bronislaw, ilkel Toplum, çev. HUsen Portakal, Ankara: Öteki Yayınevi, 1 999. Matthews, Gareth B., "Knowledge and i llumunation'' , The

Cambridge Compan ion to Augustine,

New York: Cambridge University Press, 2007, s. 1 70- 1 85. Musgrave, A l an,

Sağduyu, Bilim ve Şüphecilik: Bilgi Kuramına Tarihsel Bir Giriş, Çev. Nur

Küçük, İstanbul : lıhaki Yayınlan, 20 1 3 . Nietzsche, Friedrich, insanca Pek insanca, çev. Mustafa Tüzel, lstanbul: Türkiye iş Bankası Ya­ yınları, 20 1 5 . Nietzsche, Friedrich,

Yunanlıların Trqjik Çağında Felsefe, çev. Gürsel Aytaç, lstanbul: Say Ya­

yınlan, 2006.

O'Daly, Gerard, "The response to Skepticism and the mechanism of cognition", The Cambridge Companion to A ugustine, New York: Cambridge University Press, 2007, s. 1 59-1 70.

Platon, Devlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu, M. Ali Cimcoz, lstanbul: Remzi Kitabevi, 1 995 . Platon, Diyaloglar il, yay. haz., Mustafa Bayka, lstanbul: Remzi Kitabevi, 1 986. Platon, 1imaios, çev. Erol GOney, LOtfll Ay, lstanbul: MEB, 1 997. Shakespeare, William, Fırtına, çev. BOlent Bozkurt, lstanbul : Remzi Kitabevi, 2000.

YOceftt, Hakan, "Deleuze'On Beıgsonculuğuna Giriş", Bergsonculuk, lstanbul: Otonom Yayın­ cılık, 2005, s. 7-44. Zhou, Zhuang, The Complete Works

of Zhuangzi, çev.

Burton Watson, New

York:

Columbia

University Press, 20 1 3 .

65


Rüya,

Pablo Picasso, 1 932.


ZoR SANAT: RÜYA YORUMU FREUD 'UN EVRENSEL RÜYA SİMGELERİNİN GÖSTERGEBİLİM VE SOSYAL İNŞACI BENLİK KURAMLARI AÇISINDAN ELEŞTİREL BİR İNCELEMESİ Sevda Numanbayraktaroğlu " Eğer Sigmund Freud 'un çalışmalarından tek bir şey öğreneceksek, o da rüyaların anlamlı olduğu olmalı. Fakat rüyanın anlamına ulaşmak ko­ lay değil . Çünkü hatırlanan rüya, tüm anlamsızlığı ve nerdeyse kötü bir şaka karakterinde oluşuyla, bu anlamı gizlemek üzere yapılandırılmıştır. Freud' a göre, hatırladığımız yani görünür rüya, aslen rüyası görülen içe­ rik, yani gizli rüya değil, bu anlamı gizlemekle yükümlü rüya çalışmasının ( dreamwork) ürünü yeni bir yapıdır; durum böyle olunca rüyanın manasına ulaşmak dedektifvari bir çaba ile görünür rüyayı, yorumlama yoluyla asıl diline çevirmeyi gerektirir. Freud'un rüyanın manasına ulaşabilmek için izlememizi önerdiği yol, bir taraftan rüyaların neden ve nasıl ortaya çıktığını açıklar, dolayısıyla insan zihnine dair bir kuramı içerir. Diğer yandan, "yorumlama" nasıl ya­ pılmalı sorusuna, yani göstergebilimin (semiotics) bir kaygısına cevap verir. Tam da bu noktada, Freud'un rüya analizi, kendini göstergebilim kuramı içerisinden incelenmeye açar. Bu yazı ile amacım, Freudcu rüya kuramının, göstergebilimin bakış açısından eleştirel bir okumasını yaparak, Freud'un rüyaya dair kurduğu denklemin, günümüzün benlik kuramlarının kaygılarına cevap verebilmesi için gerekli olan değişimini tartışmaktır. Y. Doç. Dr. Sevda Numanbayraktaroğlu, Yeditepe Üniversitesi, Fen ve Edebiyat Fakilltesi Psi­ koloj i Bölümü.


Zor Sanal: Rüya Yorumu

Bu eleştirel okumayı yaparken, Freud' un evrensel ve apriori olarak kavramsallaştırdığı rüya simgeleri üzerine odaklanacağıµı, Bu tercih sos­ yo-kültilrel bağlamın, simgelerin ve öznelliğin oluşumundaki rolünü vur­ gulamamıza olanak sağlayacak. Fakat rüyanın evrensel simgeleri çerçeve­ sinde geliştireceğim eleştirinin, Freud ' un rüya analizinin bireye ait olarak kavramsallaştırdığı diğer alanlarına ve benlik kuramına dair söyleyecekleri de olacak. Makaleye, tartışmamızın temellerini hazırlamak amacıyla, Freud ' un rüyalar ve rüya simgelerine dair kuramının kısa bir hatırlatması ile başla­ yacağım. B ir sonraki bölümde, apriori rüya simgelerinin mümkünlüğünü Peircecü göstergebilim bakış açısından sorgulayacağım. Üçüncü bölümde ise bu tartışmanın bizi yönlendirdiği, Freudcu zihin ve benlik kuramını, zihnin, dil aracılığı ile sosyal deneyim ve etkileşim içerisinde inşa edildi­ ğini savunan Bahtin Okulunun bakış açısından irdeleyeceğim. Makaleyi, iyi bir rüya yorumuna ulaşılabilmenin gereklerinin tartışması ile sonlandı­ racağım.

FREU D ' UN RÜYA KURAMI Fikrimiz sorulmadan geldiğimiz b u dünya, Freud'a göre kesintisiz taham­ mül edebi ldiğimiz bir deneyim değildir. illaki bu deneyimin bir yerinde, dış dünyayla tüm bağı mızı kopartmamız ve uyumamız gerekir. Fakat genel olarak düşünülenin aksi ne, Freud ' a göre uyku, zihinsel aktivitenin yavaş­ ladığı değil, n itel olarak farklı bir aktivitenin hüküm sürdüğü bir zaman dilimidi r. Rüyalar ise uykunun koruyucuları dolayısıyla kaçını lmazlandır. Rüyalar, zihnin uyku sırasında dışarıdan ve içeriden gelen uyaranlara verdiği tepkidir diyebiliriz. Fakat Freud bu öğelerin,

görünür rüya (ma­

nifest dream) içerisinde, duyu organlarımıza ulaştıkları şekl iyle bulunma­ dıklarından yola ç ıkarak, bu açıklamayı yeterli görmez. Freud'a göre rüya günden kalanlar, uyku anındaki uyaranlar ve

bilinçdışmdan (unconscious)

gelen içeriğin birleşimidir. Günden kalanlar dediğimiz, bilinçli hayatımızdan çıkanları ve onunla aynı karakteristikleri taşıyan öğeler, bilinçdışı alandan gelen başka şey­ lerle birleşerek rüyaları oluştururlar. ' Uykuyla birl ikte, uyanıklığın bilinçli zihinsel işlevleri sırasında, büyük bir itina ve tükenmez bir enerj i ile teryal i ,

bastırılmış (repressed) olan zihinsel ma­ bilinçten uzak tutan bariyer gevşer. Bu da moral, etik ya da este­

tik değerlerimize ters düştüğü ve egomuzun bütünlüğünü tehdit ettiği için bilinçdışına iti lmiş materyalin, önbilince (preconscious) sızarak, bi lince 1 Sigmund Freud, lnıroductory Lecıures ıo Psychoanalysis (New York: Norton, 1 966/ 1 9 1 7), 278.

68

s.


Sevda Numanbayrulııaroğlu

ulaşmasına olanak sağlar. Bilinçdışına itilmiş materyalin bilinçte kendini göstermesi olasılığının sonucu ise uykuyu tehdit eden anksiyetedir. Rüya­ lar anksiyeteye sebep olan, bilinçdışı istekleri doyuma ulaştırarak, uyku­ nun devamını sağlarlar, bir başka deyişle uykuyu korurlar. Rüyaların bu işlevi, görünür rüyanın neden aslen rüyasını gördüğümüz içerikte olmadığını açıklar. Gördüğümüz rüya bilinçdışına ait, bil ince, ego­ ya zarar venneden kabul edilemeyecek arzularla doludur ve egonun bü­ tünlüğünü zedelemeden, varlıklarının farkına varılması mümkün değildir:

[Uykuyla birl ikte] etik bağlard an özgürleşen ego, kendini cinsel isteğin, hatta estetik yetiştirilişimiz tarafından mahkfim edilmiş ve ahlaki diz­ ginlerimizin gereklilikleriyle ç elişe n [ istekleri n ] , talepleriyle bir olmuş bulur. Haz arzusu bizim verdiğimiz isimle, libido- nesnelerini hiçbir kısıtlama gözetmeden ve tercihen, aslında yasaklanmış olanlardan se­ çer: [Bu nesneler] sadece başka adamlarla evli kadınlar değil, heps i n den daha öncelikli olarak ensest nesneleri, insanoğlunun ortak kararıyl a yasaklanmış olan nesneler, bir adamın annesi ya da kız kardeşi, bir ka­ dının babası ve erkek kardeşi[dir] .2 -

­

Rüyalar bu arzuların gerçekleşmesini sağlayarak, uykunun bozulmasını en­ geller. Ama uykuya dair işlevler burada sonlanmaz. Egonun korunabilmesi için gizli rüyanın (latent dream) egonun bütünlüğünü tehdit eden içeriğinin uyandığımızda hatırlanmaması gerekir. Burada da rüya denetçisi (drea m censor), devreye girer ve rüya çalışması, yoğunlaştırma (condensation), yer değiştirme (displacement), görüntüye çevirme (plastic representation) ve simgeleştinne yoluyla gizl i rüya içeriğini değiştirir; rüyaya yol açan düşünceleri, bu işlemler sonrasında görüntüye çevirerek anlaşılamaz hale getirir. Bununla da kalmaz, rüya denetçisi, uyanıkl ıkta da bu değişimin bozulmaması için direnç (resistance) uygular. Tüm bu işlemler sonrası ortaya çıkan görünür rüya, çözümlenemez, şaşkınlık verici bir karmaşıkl ıkta olduğu için anlamı asla bulunamazmış gibi gelebilir bize. Fakat Freud 'a göre rüya çalışmasının işlemleri, rast­ gele ve temelsiz deği l di r Aksine görünür rüyada bulduğumuz içerik, bir taraftan bilinçdışımızda genetik bir miras olarak var olan ilkel dilin izleri­ ni taşıyan, dolayısıyla evrensel olan imajlarla bezelidir. Diğer yandan ise yoğunlaştınna ve yer değiştinne işlemleri kişinin öznelliğinde saklı olan olgular arası bağlantılarla ilerler. Yani : .

Rüyayı görenin kişiliğine, n e koşu llarda yaşadığına v e rüyan ııı ortaya çıkmasını önceleyen intibalar[ın]a ek olarak genel geçer rüya simgele-

' Age.,

s.

1 75 .

69


Zor Sanat: Riiya Yon1mu

rine aşina isek, riıyayı tereddüt etmeden yorumlayabilecek -görür gör­ mez çevirisini yapabilecek- donanıma sahibizdir.3 Bu bileşenlerden göstergebilim açısından en ilginci evrensel rüya simge­ leridir.4 Freud bu bilinçdışı evrensel simgelerin varlığını açıklarken, insa­ noğlunun ilk çağlarındaki i let iş im ihtiyacını karşılayan varsayımsal ilkel dile kadar geri gider.5 Temelini apriori bilinçdışı bir bilgide bulan rüya simgeleri tarihsellik, toplum, kültür ya da dil gibi "miina"nın arkasında bulduğumuz sistemlerin etkisinden muaftırlar. Dolayısıyla göstergebilim açısından problematiktirler. Rüya simgeleri üzerine tartışmamızın sağlıklı yürüyebilmesi için, bu eleştirinin temellendirmesini biraz erteleyip öncelikle, Freud'un rüya sim­ gelerini nasıl kavramsallaştırdığı ve bu kavramsallaştırmayı dayandırdığı verileri anlamamız gereklidir.

EVRENSEL RÜYA SİMGELERİ Freud rüya çalışmaları sırasında, farklı kişilerin rüyalarında boy gösteren, fakat tüm ısrara ve çabaya rağmen, rüya sahiplerinin üzerlerine hiçbir çağ­ nşım üretemediği, düzenli olarak benzer anlamlara sahip rüya elemanları­ nın var olduğunu fark etmiş ve bu veriden yola çıkarak, bu elemanların tüm insanlarda var olan bilinçdışı bilgi parçalan olduğu sonucuna ulaşmıştır.

[Bu bulgu], [b] ilinçdışı bilgi parçalarından, düşünceler arası ilişkililik­ lerden, bir nesnenin düzenli olarak diğerinin yerine geçebilmesini ola­ naklı kılan, farklı nesnelerin birbirleriyle karşılaştınlmasından daha kapsamlı bir meseledir. Bu karşılaştırmalar, her seferinde baştan yapıl­ mıyor; kullanıma hazırlar ve nihai olarak tamamlar. Farklı bireyler söz konusu olduğunda -muhtemelen, gerçekten de, dil farklılıkları olan bi­ reyler arasında bile- [bu karşılaştırmalann] benzer olması buna işaret ediyor.6

' Age., 1 86.

4

Rüyalar üzerine olan ilk çalışmalarında (bkz. The lnterpretation ofDreams, 1 999). Freud, simge kavramını, yer değiştirme ve sıkıştırma ile ortaya çıkan görünür rüya elemanlannın birçoğunu tanımlamak için kullanmıştır. Sonrasında ise simge kavramını tümüyle evrensel olan rüya ögele­ ri için kullanmayı uygun görmüştür. Bu makalede Freud'un rüyalar üzerine en kapsamlı iki çalışmasından, kronolojik olarak daha sonra kaleme alınmış olanı üzerine yoğunlaşacağız. Bu çalışmada takip ettiği şekliyle, rüya simgeleri kavramını sadece apriori rüyıı göstergeleri için kullanacağız. ' Freud'a göre gizli-rüya içeriğinin bu arkaik dile çevirisi, rüya-denetçisinin kontrolü altında değildir. Rüya denetçisinin devreye girmediği bir durum düşünebilsek bile, görünür-rüya ile giz­ li-rüya arasında simgelerin devreye girmesi dolayısıyla farklılaşma olacaktır. ' Freud, lntroductory Lectures ıo Psychoanalysis, s. 204.

70


Sevda Numanbayraktaroğlu

Mitler, masallar, dini öğretiler, deyişler ve şarkılar ve hatta gündelik kul­ lanımlarda da bu simgelere rastlayan Freud, tüm farklı alanlarda kendini gösteren bu benzerliğin arkasında çoktan yok olmuş kadim bir dilin oldu­ ğunu ileri sürer:

[Tüm bulguları biraraya getirdiğimizde] karşı karşıya olduğumuzun, farklı parçaları, farklı alanlarda sağ kalmış -bi r parça sadece burada, diğer bir parça orada, bir üçüncü parça, belki, hafifçe değişmiş olarak birçok alanda- antik ve yitik bir i fade biçimi olduğu kanısı uyanıyor insanda.7 işte rüyalarda kendilerini gösteren simgeler d e , b u arkaik dilin, bil inçdı­ şı nda halen varl ığına devam eden kalıntılarıdır. Burada daha sonra üzeri ne ayrıntılı konuşmak üzere, kı saca şunu bel i rtmek istiyorum: Freud'un farklı alanlardaki si mgeler arasında bulduğu benzerliğin, Freud gibi aynı kay­ naktan geldiklerine işaret ettiği düşünülebileceği gibi , dil ve kültür gibi simgesel sistemlerin bakış açısının etkisini yansıttığı da düşünülebilir. Hatta sosyokültürel bağlamın sadece bilinci deği l, bil inçdı şını da yapılan­ dırdığı da ileri sürülebilir. Bu, Freud 'un kurguladığı bilinçdışı kavramına aykırıdır, dolay ısıyla rüyalar kuramının bu kısmına getirilecek herhangi bir eleştiri aynı zamanda Freud 'un sunduğu zihin kuramını da tekrar gözden geçirmeyi gerektirir. Bu arkaik dilin rüyalardaki yansımalarına baktığımızda, Freud 'un "ger­ çek simgeler" olarak nitelendirdiği rüya simgeleri i le c insellik arasında sıkı bir bağ olduğunu, hatta psikanalitik bakış açısından önemli olduğu düşünü­ len temel kavranılan ve nesneleri temsil ettiklerini görürüz. Evrensel rüya simgeleri, kadın ve erkek cinsel organlarını, bu organların fonksiyonları­ nı, doğumu, ölümü, insan vücudunun tümünü, aile-içi karakterleri (anne; baba; kardeşler), cinsel birleşmeyi , mastürbasyonu vb. temsil ederler. Bu temsiliyet ilişkileri, bazen şekil benzerliği üzerinden (mesela, peni­ si mantar, baston, şemsiye, çekiç, yılanlar; vaj inayı boşluklar, oyuklar, çukurlar; rahmi, dolaplar, sobalar, odalar temsil eder); bazen nesnelerin benzer görünümleri ve işlevleri üzerinden (mesela penisi musluklar, fıski­ yeler, uçan makineler, balonlar, karmaşık makineler temsil eder); bazense, Freud' un evrensel saydığı soyut (ve aslında kültüre bağlı olduklarını dü­ · şünmeden edemediğimiz) benzerlikler (mesela kadın cinsel organını mü­

cevher kutusu, terlik, masa, tahta; kastrasyonu diş çekilmesi; cinsel ilişkiyi merdivene çıkmak; cinsel heyecanı vahşi hayvanlar; erkekliği anahtar tem­ sil eder) üzerinden kurulmuşlardır.

7 Age.,

205 .

71


'Zor Sanat: Rilya Yorumu

Freud bu · arkaik dilin ortaya çıkışını,

20. yüzyılın başlarında çalışan

dilbilimci Hans Sperber ' ın kuramından yola çıkarak, fizyoloj ik ihtiyaç­ lardan olan cinselliğe ve tüm toplumlarda bulunan çalışma gerekliliğine yani evrensel temellere oturtur. Sperber ' a göre bu dil öncelikle cinsellikle birara:ya gelen çiftlerin iletişimini sağlamak için ortaya çıkmış, sonrasında ilk insanın iş aktivitelerine aktarılmış ve zaman içerisinde cinsellikle olan doğrudan bağını yitirmiştir. İlerleyen yıllarda bu arkaik iletişim sisteminin yerini daha karmaşık yapılar alsa da, insanoğlunun ilk dilinin kalıntıları, her yeni doğan insanın bilinçdışında varlığını sürdürmüştür.

İnsanın ilk çağlanndaki durumundan bir şeyleri içinde saklayan rüyalar­ da, neden şaşırtıcı sayıda cinsel simge bulunduğunu ve genel olarak ne­ den silfilı ve araçlann erkekleri ve erkekliğe dair olanı temsil ettiğini, neden materyaller ve üzerine çalışılan nesnelerin kadınları ve kadınlığa dair olanları temsil ettiklerini anlayabiliyoruz. Bu simgesel bağ, arkaik dildeki aynılığın bir kalıntısıdır; zamanında cinsel organlarla aynı ismi paylaşan şeyler, şimdi rüyalarda o cinsel organların yerine geçen sim­ geler olarak işlev görilyorlar.8 Bir zamanlar, insanın üremek ve üretmek için gerekli olan sosyal ilişkileri düzenlemesinin ayrılmazı olan bu dil, artık sadece bilinçdışı ve bilinçön­ cesi arasındaki geçirgenlik uyku sırasında artınca, rüyalarda karşımıza çık­ maktadır.

EVRENSEL RÜYA SİMGELERİ VE GÖSTERGEBİLİME GİRİŞ Freud' un rüya simgelerine dair kuramının eleştirisinin ilk uğrak yeri, Freud tarafından bize anlatılan yapılan dolayısıyla, göstergebilim olmalı­ dır. Göstergebilimin öğretileri içerisinden sormamız gereken ilk soru ise, evrensel rüya simgelerinin kalıtsal bir iletişim sisteminin apriori kalıntıları olmalannın mümkün olup olmadığıdır. Bu soruya bir cevap verebilmemiz için öncelikle, göstergebilimin kul­ landığı kavramları anlamamız gerekiyor. Göstergebilimin en önemli düşü­ nürlerinden Peirce, gösterge (sign) kavramını şöyle tanımlar:

Gösterge (sign) ya da representamen, bir kişi için, herhangi bir şeyin yerini, herhangi bir bakımdan ya da herhangi bir sıfatla tutan şeydir. Birine yöneliktir, bir başka deyişle, bir kişinin zihninde eşdeğerli bir gösterge ya da belki de daha gelişmiş bir gösterge yaratır. Yarattığı bu göstergeyi, ben, birinci göstergenin yorumlayanı (interpretant) diye

' A.ge., 206. 72


Sevda Numanbayraktaroğlu

adlandırıyorum. Bu gösterge bir şeyin yerini tutar: nesnesinin yerini (object) .9 O zaman herhangi bir göstergenin üç birleşeni vardır: Gösterge,

nesne (ob­

ject) ve yorumlayan (interpretant). Gösterge bu üç bileşen ve bu bileşenler arasındaki ilişkilerin toplamıdır. Bu tar ifte ilk dikkatimizi çekecek olan, göstergenin bileşenlerinden birinin de gösterge olmasıdır. Peirce, göster­ ge kavramını biri geniş (broad), diğeri ise dar (narrow) olmak üzere iki anlamda kullanır: Geniş olan anlamında gösterge; gösterge, nesne ve yo­ rumlayıcı arasındaki üçlü ilişkililiği belirtir. Dar kapsamlı anlamında ise üçlü içindeki bileşenlerden biridir ve hem kendisi ile nesnesi ve kendisi ile yorumlayıcısı, hem de nesnesi ile yorumlayıcısının arasındaki ilişkileri, aracılık ederek (mediates) mümkün kılar. Bu üçlü ilişkinin ikinci bileşeni olan nesne ile gösterge arasında ikili bir ilişki vardır: Gösterge, nesnesini belirterek, göstergeyi anlamlandıracak olan kişinin (interpreter) ilgisini nesneye yöneltir; nesne ise, göstergeyi etkiler ya da belirler. Fakat şunu da eklemek lazımdır ki Peirce, iki çeşit nesneden bahseder:

Birincil nesne (immediate object), yani geniş anlamıy­

la gösterge içerisinde yer alan ve gösterge tarafından temsil edildiği haliyle nesne;

Dinamik nesne (dynamic object), yani göstergenin dışında yer alan

ve bütünlüğü içerisinde ancak uzun ve bitmeyen çalışmalar sonucunda bi­ linebilecek olan nesne. Bu ilişkililiği açıklamak için Johansen portre ör­ neğini kullanır: Bir portre çalışması düşünürsek, bir gösterge olarak bu portrenin içerisinde renk ve şekil ile betimlenmiş olan yüz, portrenin, bi­ rincil nesnesi, eğer portresi çizilmiş olan kişi yaşıyorsa, o kişi de portrenin dinamik nesnesidir. 1 0 Yukarıda bahsettiğim nesne ve gösterge arasındaki ilişkiyi, o zaman şu şekilde de dillendirebiliriz: Dinamik nesne göstergeyi belirler ve gösterge içinde barındırdığı birincil nesne ile dinamik nesneyi temsil eder. Üçlünün son bileşeni, yorumlayan (interpretant) ise nesne ile gösterge arasındaki ilişkiye aracılık eden birleşendir. İçerisinde bu ilişkinin hangi açıdan olduğunu, yani ilişkinin temellerini de barındırır (ground). [Söz konusu gösterge], nesnesinin yerini, olası her açıdan değil, benim, kimi kez, representamen'in temeli diye adlandırdığım bir

fikre [ilişkili­

lik biçimine] göre tutar. 1 1 •

Mehmet Rifat, XX. Yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları 2. Temel Metinler, 4 ed. ( l stanbul: Yapı Kredi Yayınları, 20 1 4), s. 232. 10 J orgen Dines Johansen, Dialogic Semiosis: An Essay on Signs and Meanings (Bloomington & lndianapolis: lndiana Universily Press, 1 993), s. 74. 11 Charles Sanders Peirce, Collected Papers 1 - Vıii (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1 93 1 - 1 958), Cilt. 2, parag. 228.

73


Zor Sanal: Rüya forumu

Burada şunun altını çizmek gerekiyor, her ne kadar, kullandığımız kelime­ ler birbirine benzer olsa da, göstergeyi anlamlandıraca� olan kişi, yani yo­ rumcu ile yorumlayan birbirinden farklı kavramlardır. Peirce'ün gösterge­ bilimi içerisinde yorumlayan, tam anlamıyla olmasa da göstergenin diğer iki bileşeni tarafından belirlenen idrak ya da kavramaya denk düşer. Da­ hası, yorumlayanın bizzat kendisi de bir göstergedir dolayısıyla başka bir nesneye işaret eder ve böylece kendisine ait bir yorumlayan da belirlemiş olur. Örneğin Peirce Fransızca olan "homme" kelimesini verir. "Homrne" bir göstergedir, nesnesi 'iki ayaklı, düşünen hayvandır' ve yorumlayanı ise İngil izce "man"dir. Peirce 'ün bıraktığı yerden devam edecek olursak, "man" kelimesi bir göstergedir, "nesnesi iki ayağı üzerinde yürüyen ve rasyonel olan hayvanlardır" ve yorumlayanı "insan"dır. Yorumlayanın ar­ dında yatan ana düşünce yorumlamadır ya da bir göstergenin başka bir göstergeye çevirisidir. Freud'un kadim dili üzerine sorduğumuz soru çerçevesinde, bize yar­ dımcı olacak olan Peirce 'ün göstergelere dair geliştirdiği üçlüklerden, gös­ terge ile nesnesi arasındaki ilişkinin yapısına dair olanıdır. Yani görüntüsel gösterge, belirti ve simgelere dair geliştirdiği üçlemedir. Bu gösterge çeşit­ lerinden bahsetmeden önce şunu belirtmek isterim ki; bu üçlü ayırım, her­ hangi bir göstergenin tartışmaya mahal bırakmaksızın tek bir kategoriye yerleşeceği bir sınıflandırma değildir. Tüm göstergelerin içerisinde, gös­ tergenin nesnesi ile girebileceği bu üç çeşit ilişkililiği bulmak mümkündür. Fakat her göstergenin baskın olan bir işlem modu (mode of functioning) vardır ve bu üçleme bize göstergeler arasında bu açıdan ayırım yapabilme­ mizi sağlar. 1 2 Görüntüsel gösterge (iconic sign): Temsil ettiği nesne ile ilişkisi, o nes­ ne ile olan benzerliği üzerinden kurulan göstergedir. Benzerlik üzerinden kurulmuş bir bağ söz konusu olduğundan, görüntüsel gösterge algı ile ya­ kından ilintilidir. Örneğin, en temelde, bir uyaranın zihinde yarattığı algı, o nesnenin görüntüsel bir göstergesidir. Benzerlik üzerine kurulu bu ilişki, benzerliğin hangi açıdan olacağının kararını, kriterinin belirlenmesini ge­ rektirir. Yani görüntüsel göstergenin nesnesi ile arasındaki ilişki rastgele değildir. Bu karar ise algının dayandığı hem kalıtsal hem de edinilmiş ola­ bilecek alışkanlıklara bağlıdır. Nesne ile gösterge arasındaki ilişkinin ne çeşit bir benzerliğe dayandı­ ğına bağlı olarak üç çeşit görüntüsel gösterge tarif eder Peirce:

12

Johansen, Dialogic Semiosis: An Essay on Signs and Meanings, s. 1 5 1 .

74


Sevda Numanbayraktaroğlu

İmaj (image): İmajların temsil ettikleri nesneler ile ilişkileri ortak basit nitelikler üzerinden kuruludur. Kırmızı bir kağıt parçasının, evinizi bo­ yamak üzere satın almayı planladığınız boyayı temsil etmesi gibi .

Diyagram (diagram): Diyagramlar, nesnelerini, o nesneyi oluşturan parçaların kendi aralarındaki ilişkilerine benzer ilişkililiklerle temsil eder. Mesela haritanın farklı parçalannın birbirleriyle ilişkileri, harita­ nın temsil ettiği coğrafi alanın parçaları arasındaki ilişkilerin benzeridir.

Meta/or (metaphor): Metaforlar, göstergenin temsil ettiği özelliği, bir başka şeyle arasındaki paralellik üzerinden temsil eden göstergelerdir. Mesela termometrenin cıvasının yükselmesi, bulunulan ortamda ısının yükseldiğinin bir görüntüsel göstergesidir.

Belirtici Gösterge (Indexical Sign): Beli rtilerin temsil ettikleri nesnelerle ilişkileri , o nesnelerle aralarındaki ardı şıklık ya da nedensellik i l işkisi üze­ rine kurulmuştur: gördüğümüz dumanın yakınlarda ateş yandığını işaret etmesi gibi . Belirti, nesnesi ile arasındaki bağın doğası gereği, nesnesi or­ tadan kalkı nca, kendini gösterge yapan zemini yitirecektir. Her belirti aynı zamanda görüntüsel gösterge özell ikleri de taşır. Gene portre örneği mize dönersek : portrenin hem görüntüsel hem de belirtici gösterge özellikleri vardır. Bir portrenin tek yumurta ikizlerinden birini temsil ettiğini düşüne­ lim. Bu portre her ikizin de görüntüsel bir temsilidir, ama sadece portreye poz verenin yaşadığının ya da yaşamış olduğunun belirtisidir. 1 3

Simgesel Gösterge (Symbolic Sign) : Simge, temsil ettiği nesne ile ilişki­ si, alışkanlığa (habit) dayanan bir göstergedir. Simge ve nesnesi arasındaki ilişki yorumlayıcı, yani bir başka temsiliyet ilişkisi tarafından hem kurulur hem de açık, anlaşılır bir hale getirilir. Bu da demektir ki simge, yorumu için hep başka simgelere işaret eder. Dolayısıyla yorumlayanı olmadığı za­ man, simge kendisini gösterge yapan özelliğini yitirir. Peirce'e göre hakiki göstergeler (genuine sign), hem görüntüsel hem de belirtici i lişkileri bün­ yesinde banndıran simgelerdir. Doğal insan dillerinin (natura! human language) öğeleri simgelerin en güzel örnekleridir. Dilin içerisindeki bir sözcüğü oluşturan ses bütününün bir nesneyi temsil etmesi, tümüyle o dili konuşanlann aralanndaki uzlaş­ maya (convention) ve uzlaşmanın alışkanlığa ya da kurala dönmesine bağ­ lıdır. Yani ses bütünü ile nesne arasındaki ilişkiyi zorunlu kılan bir etmen yokken, ikisi arasındaki ilişki, araya giren yorumlayıcı tarafından kurulur.

" Joseph M. Ransdell, "The Epistemic Function of lconicity in Perception," içinde Studies in Peirce s Semiotic: A. Symposium by Members of the Jnstitute for Studies in Pragmaticism. ed. K. L. Ketner and J. Ransdell (Lubbock TX: lnstitute for Studies in Pragmaticism, 1 979), s. 62.

75


'lt.ır Sanal: Rüya Yorumu

Dolayısıyla do�al j.nsan dillerinde simgelerin nesnelerini temsil kapasite­ leri soyut düşünce aracılığı ile kurulmuştur.

EVRENSEL RÜYA SİMGELERİ VE

GÖSTERGEBİLİM AÇISINDAN KRİTİGİ

Simge ile nesne arasında yorumlayan aracılığı ile kurulan yapay ilişki, in­ san dilini toplumsal yapının ve kültürün ayrılmaz bir parçası yapar. Tam da bu yüzden, Freud'un apriori ve aynı zamanda evrensel rüya simgelerinin kaynağı olarak gördüğü kadim dilin, doğal bir insan dili olarak tanımlan­ ması mümkün değildir. Ulaştığımız bu sonuç, rüya simgeleri üzerine tartışmamızın son noktası değildir. Belki de Freud'un rüya simgelerini doğal insan dillerinden birinin kal ıntısı değil de, hayvanların kullandığı kal ıtsal iletişim sistemleri benzeri bir yapı olarak düşünmel iyiz. Çünkü simgelerin en iyi örnekleri doğal in­ san dillerinden gelse dahi, hayvan iletişim sistemleri içerisinde de simgeler bulmak mümkündür. Göstergebilim anlatılarında simgeler, genellikle insan diliyle ya da ya­ pay dillerle, yani nesnesi ile göstergesi arasında, göstergeyi kullananların uzlaşmasına dayanan bir il işki olan yapılarla özdeşleştirildiği için bu sav kulağa yanlış gelebilir. Fakat Peirce, başta simgeleri konvansiyonel gös­ tergelerle sınırlamışsa da, sonrasında simgenin nesnesini alışkanlığa bağl ı olarak temsil ettiğini ve alışkanlık tanımının doğal alı şkanlık.lan da içerdi­ ğini belirtmiştir:

[Simgenin nesnesiyle arasındaki ilişkinin temeli olan] alışkanlığın, uz­ laşmaya dayalı ya da doğal kaynaklı olması fark etmeksizin ve göster­ genin, seçilmesinin ardında yatan nedenden bağımsız olarak, sadece ya da baskın olarak bir gösterge olarak görüldüğü ve kullanıldığı için gös­ terge olan bir göstergedir. 14 Etiyoloj ik çalışmalar, hayvanlar arasında karmaşık ve kalıtsal iletişim sis­ temleri olduğunu gösteren örneklerle doludur. 1 5 Hayvanların iletişim sis­ temlerinin göstergeleri, bir dizi davranışı harekete geçirir. Bir başka deyiş­ le, bir hayvanın taşıdığı gösterge, başka bir hayvan tarafından yorumlanır ve bir dizi tepkiyi tetikler. Bu sistemler içerisinde hem görüntüsel, hem belirtici hem de simgesel göstergeleri buluruz. 1 63 1 4 Peirce, Collecıed Papers J - Vıii, cilt. 2, parag. 307. " Bkz. Th omas A. Sebeok, Donna Jean Umiker-Sebeok, and Evan P. Young, Biosemiotics: The Semiotic Web, 1 99 1 , Approaches to Semiotics 1 06 (Berlin; New York: Mouton de Gruyıer, 1 992). & Thomas L. Short, "Life among the Legisi gns" , Transactions ofthe Char/es S. Peirce Society 1 8, no. 4 ( 1 982). 16 Mesela üç-dikenli balıkların erkeklerinin çiftleşme döne m inde kamının aldığı kırmızı renk, dişiler için sekse hazır bir erkeğin etrafta olduğunun habercisidir ve dişilerde bu yoruma uygun

76


Sevda Numanbayraktaroğlu

Her iki iletişim biçiminin de simgeler üzerinden yürüyor olması, hay­ van ve insan iletişim sistemlerinin aynı olduğu anlamına gelmez. Hayvan­ ların iletişim sistemleri, doğuştan gelen, sınırlı ve değişmez semiyotik bir kabiliyete dayanır. İnsan dili ise öğrenmeye bağlıdır ve bu da soyut düşün­ meye ve alışkanl ıklann değiştirilebilmesine ve yaratıcıl ığa imkan sağlar. Eğer Freud'un kadim dilinin insan dili gibi bir simgesel sistem olduğu fikrine sadık kalacaksak,

o zaman rüya· göstergelerinin, insan zihnin in, ev­

rensel ve apriori bir özelliği olduğu tezinden vazgeçmemiz gerekir. Tam

da insan dilinin simgesel yapısı gereği, doğal insan dillerinin simgelerinin apriori, evrensel simgeler olmaları mümkün değildir. Çünkü göstergeler arası ilişkilere dayanan insan dilinin si mgeselliği, kişinin içine doğduğu toplumun dilini ve bu dil in taşıdığı değerler sistemini , dünya anlayışını içselleştirmesini gerektirir. Eğer Freud'un tanımladığı gibi rüya göstergelerinin kal ıtsal, apriori, dolayısıyla da evrensel bir yapısı vardır diye ısrarcı olacaksak, o zaman bu göstergelerin, hayvanların doğuştan getirdikleri iletişim sistemlerine ben­ zer bir yapıda, yani görüntüsel gösterge ya da belirtici modlan ağır basan simgeler olduğunu düşünmeliyiz. Hatta Freud 'un rüya göstergeleri ile nes­ neleri arasında tanımladığı ilişkileri dikkate aldığımızda, bu ilişkilerin ço­ ğunun benzerlik temel inde kurulduğunu ve dolayısıyla rüya göstergeleri­ nin görüntüsel göstergeler olduğunu görürüz. Rüya göstergelerinin bazıl arı paralelliğe dayalı bir benzerlik üzerinden yürüyen metaforlardır (mesela kaldıraç aletinin penisi temsil etmesi gibi), bazıları basit karakteristiklerin benzerliği üzerinden kurulan imajlardır (yı lan ve penis arasındaki il işki gibi), bazıları ise diyagram yapısındadırlar (mesela ağaç dalı kırmak ve mastürbasyon gibi). Fakat görüntüsel gösterge tartışmamızdan

da hatırlanacağı üzere, ben­

zerlik algısının hangi temel üzerine oturtulacağının bir kriteri o lması ge­ rekl idir. Eğer evrensel, hayvanlarda olduğu gibi fizyolojik temelleri olan bir görüntüsel göste rgeden bahsedeceksek, o zaman bu kriterin soyut, zabir dizi tepkiyi harekete geçirir. Aynı simge, erkek üç-dikenli balıklar içinse, ortamda kavgaya hazır bir başka erkek balığın olduğu anlamını taşır ve bu yoruma uygun davranışların sergilenme­ sine sebep olur. Dahası, dişi ve erkek balıklar, bu davranışları, sadece ortamda kırmızı karınlı bir üç-dikenli erkek varken sergilerler. Yani kınnızı karınlı dokuz-dikenli erkek balığın varlığı, üç-dikenli dişi balığı harekete geçinnez. Bu i lişkide kınnızı karın belirtici bir göstergedir. Aynı zamanda bir görOntllsel gösterge olarak da erkekliği temsil eder. Fakat gösterge olarak taşıdığı bilgi, sadece benzerlik ve nedensellik ilişkisi Ozerine kurulu değildir. Short ( 1 982), üç-dikenli balığın dişisi ve kamı kırmızı erkeği arasındaki etki-tepki ilişkisinin içerisinde sadece tekrarın değil yorumun da kural olduğunu vurgular. Çünkü dişinin tepkisinin erkek balığın kendi cinsin­ den olup olmamasına bağlı olarak değişir. Yani dişi göstergeyi balığın cinsine bağlı olarak değer­ lendinnektedir. Gösterge ile nesnesi arasındaki ilişkinin bu özellikleri ise kınnızı karın gösterge­ sini simge olarak saymamızı gerektirir.

77


Zor Sanat: Rüya Yorumu

man ve mekandan bağımsız bir kriter olması gereklidir. Aynı şekilde gös­ tergenin de iliş.ki içerisinde olduğu nesnenin de zamandan ve mekandan bağımsız olması gerekir. Bazı rüya göstergelerinin temelinde yatan ben­ zerlikler bu koşulu yerine getirirler: Şekil benzerliği, fonksiyon benzerliği, kapasite benzerliği gibi. Fakat diğerleri belli tarihsel ve kültürel yapıla­ ra özgüdürler; mesela kadın cinsel organı ve mücevher kutusu arasında.ki benzerliğin kriteri gibi. Rüya göstergelerinin nesnelerinin bir bölümü için de aynı şeyi söyleye­ biliriz: Kadın ve erkek cinsel organlan, cinsel ilişki, mastürbasyon, doğum, ölüm, evrensel hayata dair olgulardır. Fakat nesneleri temsil eden gösterge­ lerin evrenselliğini iddia etmek mümkün değildir: Zeplin, fıs.kiye vb. Dahası , rüya göstergelerinin, hayvanların iletişim sistemine benzer bir yapıda olabilmesi için, otomatik olması yani bir farkındalık (reftexivity) içermeyerek her seferinde aynı dizi davranışı tetiklemesi gere.kir. Halbuki Freud'un kavramsallaştı rmas ını ta.kip edersek, görülür ki rüya sahibi çağ­ rışım yoluyla, her ne kadar bildiğini bilmese de, bu bilgiye ulaşabilmekte ve bilincine çağnlabilmektedir. Özetlemek gerekirse, göstergebilim açısından incelendiğinde, rüya gös­ tergelerinin apriori ve evrensel bir sistem olamayacağını görüyoruz. Bu durumda da bize, Freud 'un bizlere sunduğu rüya göstergeleri ve nesneleri arasındaki iliş.kilerin temelini oluşturan benzerliklerin belli bir bakış açısı­ nı, hatta belli bir kültürel bakış açısını gerektiren benzerlikler olduğunu kabul etmek kalıyor. Bu sonuç, tartışmamızı sonlandıracağı yerde, yeni sorularla karşı karşı­ ya bırakıyor bizi. Bir: Rüya sahiplerinin, temeli sosyokültürel öğrenilmiş­ liklere dayanan rüya göstergelerinin anlamlarını bildiklerinin neden far­ kında olmadıklarını açıklamalıyız ki, bu soru bizi Freud'un zihin ve benlik kuramını sorgulamaya götürecektir. İki : Freud'un terapi sırasında ulaştığı yerel veriden yola çıkarak, neden evrensel doğrulara ulaştığını anlamalıyız.

F REUDCU KURAM VE SOSYAL İNŞACI BAKIŞ AÇISINA GİRİŞ Freud, bu kadim dilin varlığına dair bizlere sunduğu kanıtlardan, yani farklı insanların rüyalarında aynı anlama gelen simgelerin bulunduğundan ve bu simgelerin benzerleriyle halkiyat (folklor), mitoloji, dini öğretiler ve dil­ bilim çalı malarında da karşılaşıldığı bilgisinden yola çıkarak, rüyalardaki simgelere dair evrensel bir kuram geliştirir. Freud gibi kıvrak zekaya sahip bir teorisyenin, yerele ait verilerden yola çıkarak, evrensele dair kuram geliştirmesinin ardında, kökeni Adam

Ş

78


Sevda Numanbayraktaroğlu

Smith 17 gibi 1 8. yüzyıl düşünürlerine kadar giden, Auguste Comte1 8 ve Herbert Spencer19 gibi l 9. yüzyıl teorisyenleri tarafından geliştirilen "sos­ yal evrim kuramı" yatmaktadır. Sosyal evrim kuramı, toplumun canlı bir organizma gibi geliştiğini, farklı evrelerden geçerek daha iyiye doğru ev­ rilmekte olduğunu varsayar. Bu bakış açısına göre, farklı yapılardaki ve farklı değerler sistemine sahip toplumlar, bu doğrusal ve hep daha iyiye doğru ilerleyen gelişim evrelerinin farklı aşamalanndadırlar. Bu bakış açı­ sıyla yola çıkan Freud için yerel, toplumun farklı aşamalardaki görüntüle­ rinden biridir ve yerelin temeline dair bulduğumuz her bilgi, tüm toplumlar için geçerlidir. Dolayısıyla Freud, hipotetik kadim dilin, aynı fizyolojik ya­ pıyı paylaşan, aynı kökten gelen, aynı toplumun farklı aşamalanndaki ör­ neklerinin eğitiminden geçen her insanın bilinçdışında var olduğunu, yani evrensel olduğunu savunur. Halbuki sosyal evrim kuramının bakış açısını bir kenara bırakırsak, karşımıza çıkan olasılıklar arasında, bu verileri çok daha tatmin edici bir biçimde yorumlamamıza imkan verecek açıklamalar görünür hale gelir. Alternatif açıklamalardan biri de, rüya simgeleri ile nesneleri arasındaki ilişkilerin, kişinin yaşadığı sosyokültürel bağlam içerisinde gelişmiş oldu­ ğudur. Bu sosyokültürel bağlam aileyi ve cinselliği belirli bir şekilde kav­ ramsallaştıran ve ona önem atfeden, erkekliği ve kadınlığı, sırasıyla aktif ve pasif olarak tanımlayan, erkeğin çalıştığını, kadının ise yaşam alanı ile ilgilendiğini varsayan Avrupa ve Kuzey Amerika'ya ait ataerkil bir sistem­ dir. Aileyi, cinselliği, toplumsal cinsiyeti ve dolayısıyla cinsiyetler arası iş­ bölümünü farklı kavramsallaştıran ve yaşayan toplumların, hatta dünyanın diğer kısımlarında görülen farklı ataerkilliklerin, bu simgelere ulaşacağını düşünmek yanl ış olur. Şunu da belirtmeliyim ki, aslen Freudcu kuram, kültürel ve sosyal ola­ nın anlam üzerindeki etkisine yabancı değildir. Freud'un kuramının diğer unsurlarına baktığımızda, Freud'un sosyokültürel sistemin, insan cinselli­ ği, benliği ve ruh sağlığının gelişimi üzerindeki rolünün farkında olduğunu ve bu rolün öneminin altını çizdiğini görürüz (bkz. mesela libidinal geli­ şim içerisinde, biseksüel insanın, toplumun eğitimi sonucu heteroseksüel bir yapı kazanması;20 ya da süperegonun, ruh sağlığı üzerindeki rolü2 1 ). 1 7 Adam Smith, An lnquiry inta ıhe Naıure and Causes af the Wealıh of Nations (Chicago: Uni­ versity of Chicago Press, 1 976/1 776). 18 Auguste Comte. The Essential Comte: Selectedfrom Cours de Philosophie Positive. çev. Sta­ nislav Andreski (New York: Harper and Row, 1 974). 1 9 Herbert Spencer, The Sıudy ofSociology. The Michigan Historical Reprint Series (Ann Arbor: University of Michigan, University Library, 2006). ıo Sigmund Freud, New lnıroductory lecıures to Psychoanalysis (New York: Norton, 1 965). 2 1 lntroductory lecture.• to Psychoanalysis, s. 438-40.

79


Zor Sanat: Rüya Yorumu

Aslında Freud, yazdığı dönemde, sosyal bilimlerde baskın olan, en kap­ samlı formülasyonunu Durkheim ' da22 bulduğumuz; insanın içerisinde, biri birey ve fizyoloj ik bir organizn;ıa, diğeri ise entelektüel ve moral sosyal bir varlık olmak üzere bir ikiliği barındırdığını savunan bakış açısını pay­ laşır. Bu durumda, çoğu zaman davranışın biyoloj ik temellerini ön plana çıkarmasının, psikanalizin evrensel bir bilim olarak kabulünü arzulaması, dolayısıyla sosyokültürel yapının etkisini yadsımasa da geri plana itmeyi ve evrensel olan biyoloj iye ağırlık vermeyi tercih etmesi olarak yorumla­ mak gerekir. Sosyal ve değişken olanla, evrensel ve aynı olan arasındaki tansiyonu nerdeyse Freud'un tüm çalışmalannda bulmak mümkündür.

F REUDCU BENLİK KURAMI VE SOSYAL İNŞACI BAKIŞ AÇISINDAN KRİTİGİ

Freud 'un bilinçdışında kadim dilin kahntılannın olduğu savını geliştirme­ sinin ardında yatan bir başka varsayım ise, insan benliğinde apriori, dene­ yimden bağımsız bilgilerin/değerlerin bulunabileceğidir. Bu apriori içerik bilinçdışıdır ve id'in bir parçasıdır. Dolayısıyla kadim dilin varlığının eleş­ tirisi, Freud'un benlik ve zihin kuramlarından, özell ikle bilinçdışı ve id'e dair kavramsallaştırmalarından bağımsız ele alınmaz. Benliğin, ego ve süperego 'nun yanısıra üçüncü ve en ilkel parçasını oluşturan id, Freud' a göre doğuştan getirdiğimiz hem biyoloj ik temelli içgüdüleri (drive) hem de insanın ilk çağlarından kalma deneyimlerinin kal ıntılannı içeren, zaman kavramı ndan bağımsız olan kaotik bir yapıda­ dır. Bu anlamda da bütünüyle sosyal deneyimin öğretilerine kapalıdır ve bilinçdışıdır. Kadim dilin kalıntıları da bu bil inçdışının bir parçasıdır. İnsan zihninde ve benliğinde (seli) sosyal deneyime kapalı böyle bir alanın varlığı sadece bugünün sosyal bilimlerinin değil, 20. yüzyıl başla­ nndaki insana bakış açılannın da sorguladığı bir savdır. Durkheim23 ve George Herbert Mead24 gibi 1 9. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başı düşünürleri de insanlann organizma olmalan dolayısıyla var olan dürtüsel yanlanndan bahsetmişler, ama kendinin farkında olan (self conscious), kendi üzerine eleştiri geliştirebilen (self reflexive) benlik sahibi bir canlı olmasını sosyal deneyime bağlamışlardır. Freud ise insanın içgüdüsel yanına, kuramında böylesine büyük bir yer ayıran ilk düşünürlerdendir. Bu sebepsiz değildir. Sakar eylemlerin (parap­ raxes), rüyaların ve semptomlann, çelişen iki niyetin çatışması sonucunda ------- ·· · ·

- --

" Emile Durkheim, The Elementary Forms of Religious Life, çev. Karen E . Fields (New York: The Free Press, 1 99511 9 1 2).

" Age. 24

George Herbert Mead, Mimi, Self. and Society: From the Standpoint ofa Social Behuviorist, ed. Charles W. Morris (Chicago: University of Chicago Press, 1 974/ 1 934).

80


Sevda Numanbayraklaroaıu

ortaya çıktıklarını gözlemleyen Freud, bilincin dışında kalan, farkında ol­ madığımız zihinsel içeriği açıklamak için bilinçdışı ve id gibi iki kavramı geliştirmiştir. Peki, bu çelişen, farkında olduğumuz ve farkında olmadığımız iki niye­ tin varlığını apriori zihinsel içeriğin varlığına başvurmadan açıklayabilir miyiz? Benliğin, sosyal deneyimler içerisinde, dilin aracılığıyla içselleştirilen moral, etik ve estetik değerlerden inşa edildiğini savunan bakış açısı, bu soruya verilecek cevap için bir başlangıç noktası oluşturur. Ama bu bakış açısını paylaşan kuramların hepsi, Freud'un bilinçdışı kategorisini ortaya atmasına sebep olan verilere bir cevap sunamazlar. 20. yüzyılın başlarında geliştirilen benlik kuramlarının çoğu, sosyal ev­ rim kuramını benimsemiş ve benliğin, toplumsal olanın içselleştirilmesi ile inşa olduğunu savunmuşlardır. 20. yüzyılın sonlarına doğru ise, antropo­ loj ik çalışmalar, sosyal evrim kuramını reddetmiş; her kültürün farklı bir gerçeklik inşa ettiği savını ortaya atarak, bu farklı, hatta bazen karşılaştırı­ lamaz (incommesurable) kültürel dünyalarda inşa edilen benliklerin birbir­ leri nden dikkate değer bir şekilde farklı olduklarını savunmuşlardır.25 Sosyokültürel olanın gelişim sürecinde birey tarafından içselleştirildi­ ğini savunan bu perspektif, hem bireysel farklılıkları hem de insanın içe­ risinde toplumun ahlaki, etik ve estetik değerlerine aykırı arzular olmasını açıklamakta zorlanırlar. Kimi kuramcılar, bu probleme, kuramlarına ad hoc kavramlar ekleyerek çözüm üretmeye çalışmışlardır (bkz. G. H . Mead ' i n l ve me ayınmı26). Fakat bu tür ad hoc kategoriler, doğuştan getirilen bilinç­ dışından farklı bir statüye sahip değildir. O yüzden de aslen bir problemden kaçarken, diğerine tutulurlar: bu yeni ad hoc kategorinin nasıl ve neden var olduğunu açıklamak zorundadırlar. Sosyal inşacı kanat, l 990'ları11 sonuna doğru dilsel antropoloj ik ba­ kış açısını takip ederek, benliğin aslen dil aracılığı ile kurulan ilişkililik içerisinde, hem konuşan hem de dinleyicisinin karşılıklı etkileşimi çerçe­ vesinde (dialogic) ortaya çıktığını savunmuştur.27 Bu bakış açısına göre " Bkz. Clifford Geeıtz, "From the Native's Point ofView: On the Nature ofAnthropological Un­ derstanding" içinde Culture Theory: Essays on Mincl, Self, and Emotion, ed. Richard A. Shweder and Robert Alan Levine (Cambridge: Cambridge University Press, 1 984); Richard Shweder ve diğer., "The Cultural Psychology of Development: One Mind, Many Mentalities" içinde Hand­ book of Child Psychology: Volume 1. Theoretical Models of Human Development, ed. William Damon and Richard M. Lemer (Hoboken, NJ: John Wiley & Sons, 1 998). James W. Stigler et al., Culıural Psychology: Essays on Comparative Human Development (Cambridge: New York: Cambridge University Press, 1 990). 26 Mead, Mind, Self, and Society: From the Standpoint ofa Social Behaviorist. 27 Bkz. Michele Koven, "Selves in Two Languages: Bilinguals' Verbal Enactments of Identity in French and Portuguese", Studies in Bilingualism, V. 34 (Philadelphia: John Benjamins Pub.,

81


Zor Sanat: Rüya Yorumu

benlik, bütünlilğü otan bir yapı değil, her bağlamda diyalojik olarak farklı şekillenen bir olgudur. Başka bir deyişle benlik asl ında yoktur. Bu bakış açısı, Freud' un bilinçdışına atfettiği, bireyin, içinde yaşadığı toplumun ba­ kış açısını yansıtmayan arzularının varlığına, bu diyalojik ilişkinin müm­ kün kıldığı yaratıcılığa dayanarak yanıt üretir. Fakat bunu yaparken benliği kaybeder. Hem benlik kavramını saklayıp hem de bu benliğin tümüyle sosyal yapı içerisinde inşa edildiği ve doğuştan gelen önemli yatkınlıkları olmadığını savunmak mümkün değilmiş gibi dursa da, bu kanı doğru değildir. Kar­ şılaştığımız zorluğun bir bölümü, aslında toplumu ya da kültürü tek sesli olarak görmekten kaynaklanmaktadır. Bu tıkanmaya yol açan bir başka faktör ise sosyokültürel yapı ile benliğin ilişkisine aracılık eden (mediate), benliğin bireyselliğine, aykırılığına, yaratıcıl ığına, değişimine izin verecek bir dil kuramının eksikliğidir. Tam da burada Freudcu kuramın benim rastladığım en iyi kritiğini ve­ ren Voloşinov'a dönmek istiyorum. Voloşinov dil aracılığı ile erişilebilen bilinçdışının aslen bilincin bir parçası olduğunu savunur. Dolayısıyla bi­ linçdışı da, bilinç de dil aracıl ığı ile yürüyen ve toplumun ahlaki, etik ve estetik değerlerini taşıyan dilin öğrenilmesi sırasında gelişir, yani sosyal deneyimin ürünleridir. Bahtin okuluna göre toplum hiçbir zaman tek sesli değildir. Aksine içerisinde bulunan farklı nesilleri n, sosyoekonomik grup­ ların, cinsiyetlerin vb. gündelik yaşamlarını, kaygılarını, değerler sistemini taşıyan sesleriyle doludur. Yani toplum her zaman çok seslidir.

Tarihsel varoluşunun herhangi bir noktasında dil, başından sonuna çok seslidir (heteroglot) : Şimdi ile geçmiş, tarihin farklı evreleri, şimdinin farklı sosyo-ideolojik grupları, farklı eğilimler, düşünce okulları ve çevreleri vb. arasındaki çelişkileri temsil eder, somutlaştırır. Çoksesli­ liğin (heteroglossia) dilleri, birbirleriyle birçok farklı şekilde kesişerek, sosyal açıdan [sosyal karakteristikler üzerinden] tipikleştiren yeni "dil­ ler" oluştururlar. 28 Bu çokseslilik içerisinde bazı bakış açılarının dünyayı anlamlandırma bi­ çimleri kurumsallaşmış (institutionalized) ve yasalar, politik bakış açılan, geleneksel ahlaki değerler vb. halini almışlardır. Bazıları ise bu kurumlaş­ manın dışında, çoğunluk tarafından kabul görenden farklı değerler içererek varlıklarını sürdürürler. 2007); Peggy Miller et al., "Narrative Practices and the Social Construction of Self in Child­ hood'', American Ethnologist 1 1 ( 1 990). Kenneth J. Geıgen, The Saturated Self: Dilemmas of ldentity in Contemporary Life (New York: Basic Books, 2000). 28 Mikhail M. Bakhtin, The Dialogic Imagination: Four Essays, ed. Michael Holquist, University ofTexas Press Slavic Series. No. 1 (Austin: University ofTexas Press, 1 98 1 ), s. 29 1 .

82


Sevda Numanbayraktaroğlu

Benlik, dil gelişimi sırasında, toplumun farklı tabaka ve gruplarının hayata dair bilgisini taşıyan seslerinin içselleştirilmesi ve içlerine bireyin kendi sesini katmasıyla ortaya çıkar.29 Toplumdaki bu çokseslilik, benliği sosyal deneyim sırasında kurulan kişinin içinde de geçerlidir. Bir taraftan resmi bakış açısına (yasalara, kurumlaşmış ahliiki değerlere) uygun olan, diğer taraftan resmi bakış açısının dışında kalan ahlaki, etik, estetik değer­ ler, arzular ve korkulara sahiptir birey. Dış dünyası gibi iç dünyası da çok seslidir ve sosyal deneyim içerisinde gelişmiştir: B i l inçdış ı arzular . . . bilincin sıradan arzularından . . . varoluş [being] bi­ çimi olarak, yan i ontoloj ik olarak değil, sadece i çeri k açısından, yani ideoloj ik olarak farklıdırlar. Bu anlamda, Freud'un bilinçdışı, resmi o lan bilinçten farklı olarak, resmi olamayan bilinç olarak adlandınla­ bi l i r. 30 Bu şekilde inşa edilen bir benliğin içerisinde temelini sosyal deneyimden almayan bir parça bulunmaz. Kişinin öznelliği başından sonuna sosyal­ dir, öznellikler-arasıdır (intersubjective) ve dil aracılığı ile kurulmuştur. Ve içerisinde barındırdığı tüm çelişkiler ideoloj iktir,3 1 dolayısıyla sosyal dün­ yaya aittir. Aynı şekilde mit1 fıkra, şaka ve patoloj ilerin dilsel bileşenleri, kişinin parçası olduğu toplumun farklı ideolojik eğilimleri ve bu eğilimler arasındaki çelişkileri temsil ederler. 32 Ulaştığımız bu sonuç, Freud'un rüya simgelerinin aslen evrensel ve ap­ riori olamayacaklarının altını çizer. Diğer taraftan bireyselin her zaman sosyal olduğunu, dolayısıyla görünür ya da gizli rüyada karşılaşılan her­ hangi bir içeriğin sadece bireye referansla yorumlanamayacağını hatırlatır bize. Kendisi de bir psikanalist olan Frantz Fanon'un Freud kritiği de tam buradadır: Fanon 'a göre de rüyalar anlamlıdırlar ama bu anlama ulaşmanın evrensel kestirme yolları yoktur. Rüya, rüyayı görenin öznelliğinin biçim­ lediği zaman ve mekanın tarihsel ve sosyolojik yapısı içerisinde değerlen­ dirilmelidir:

Dolayısıyla, tüm bu n ları bildiğimize göre, Senegall i arketipinin bir Ma­ dagaskarlı 'ya ne ifade ettiğini bildiğimize göre, burada Freud ' un bu l -

29

Sevda Numanbayraktaroglu, "Language, Self, and Contexı: Sociohistorical Constitution and lnteractional Actualization of the Self through Discourse Genres. The Case of Turkish Heterog­ lossia." (University ofChicago, 20 1 0). ıo V. N . Voloshinov, Freudianism: A Marıci.ı·t Critique (New York: Academic Press, 1 976). s. 85. " Voloşinov, ideolojiyi, sadece gerçekliği çarpıtan bir bakış açısı olarak değil, aynı zamanda var eden bir anlamlar bütünü olarak görllr. V. N. Voloshinov, Marıcism and the Philosophy ofLangu­ age, ed. original pub. 1 973 (Cambridge: Harvard University Press, 1 986). 32 Voloshinov, Freudianism: A Marıcist Critique, s. 88.

83


Zor Sanat: Rüya Yorumu

guları bizim bir işimize yaramazlar. Yapılması gereken, rüyayı kendi zamanina geri koymaktır. Ve bu zaman seksen bin yerlinin öldürüldü­ ğü bir dönemdir -yani toplumun her elli kişisinden birinin; ve uygun mek8nına [geri koymaktır], ve bu mek�n. merkezinde hiçbir gerçek ilişkinin kurulamadığı, her yönde başka ldırı nın olduğu, tek efendinin yalanlar ve demagoji olduğu, 4 m i lyon insanın yaşadığı bir adadır. ( . . . ) [Rüyadaki] Senegal li askerin elinde tuttuğu tüfek bir penis simges i de­ ğil, Lebel 1 9 1 6 model gerçek bir tüfektir. 33 Voloşinov'un Freudcu kurama getirdiği eleştirilerden bizi bu makalenin çerçevesinde ilgilendiren bir diğer anlamın her zaman diyaloj ik olduğu savından yola çıkar. Voloşinov'a göre bilinçdışının içeriği olarak, terapi sırasında ortaya çıkan materyal, aslen terapist ve hasta ilişkisi içerisinde biçimlenen bir anlatıdır ve hatırlanamayan bir geçmişi ya da kadim dili yansıtmaz. Sosyal inşacı bakış açısından anlam her zaman diyalojiktir ve rüya yorumu mevzu bahis olduğunda, yorumun sadece rüya görenin değil, rüyayı yorumlayanın da bakış açısını taşıdığıdır. Özetlemek gerekirse, benliğin dil aracılığı ile sosyal deneyim içerisin­ de inşa edildiğini ve sosyokültürel yapıdan koparılarak çalışılamayacağını savunan kuramsal perspektiften bakıldığında ne içerisinde simgesel kadim dil barındıran bir öznellik ne de yaşamla bağını yitirmiş bir dilin varlı­ ğı mümkündür. Terapi sırasında ve gündelik yaşamın farklı sahalarında Freud'un karşısına çıkan göstergeler arasındaki benzerlikler, aynı kadim dilden geldiklerinden dolayı değil, aynı sosyokültürel yapının etkisi altında oluştuklarından dolayı vardırlar. Bu benzerlikler, çok sesli sosyokültürel bağlamın içerisinde, resmi ve kurumlaşmış, dolayısıyla genel geçer kabul gören değerler ve isteklerin dışında kalan, resmi olmayan arzuları yansıtır­ lar. Ve gene sosyal deneyim ve etkileşim içerisinde, inşa edilmiş bilinçdı­ şının bir parçasını oluştururlar.

SONUÇ Freud rüya kuramında, eğer olduğu gibi hatırlansa, benliğin bütünlüğünü bozacak olan bilinçdışı arzuları içeren gizli rüyanın, rüya denetçisi tarafın­ dan değiştirilerek görünür rüyaya dönüştürüldüğünü söyler. Freud'a göre, bu değişim sırasında rüya denetçisi, yoğunlaştırma, yer değiştirme ve gö­ rüntü haline getirme işlemlerini kullandığı gibi, her insanın bilinçdışında apriori bir şekilde var olan, insanın ilk çağlarında kullandığı kadim dilin kalıntıları, rüya simgelerinden de yararlanır. Bu makalede, rüya simgele­ rinin varlığını değil ama evrenselliğini sorgulayarak, rüya simgelerinin " Frantz Fanon, Black Skin, White Marlcs, ı • ed. (New York: Grove Press 2008/ 1 %7), s. 1 05-06.

84


Sevda Numanbayralctarotlu

yapısını daha iyi anlamamızı sağlayacak bir kavramsallaştırma var mıdır sorusuna yanıt aradım. Bu sorunun cevabını bulmak üzere tartışmaya, rüya göstergelerinin göstergebilim açısından incelenmesi ile başladım. Bu inceleme bize rüya göstergelerinin, simge olarak kabul edilebilmeleri için evrensel ve kalıt­ sal oldukları iddiasının bırakılması gerektiğini gösterdi. Bu göstergelerin, doğal insan diline değil de hayvan diline benzer bir yapıda, içgüdüsel ve evrensel görüntüsel göstergeler olduklarını düşünecek olsak dahi, proble­ mimizin çözülmediği sonucuna ulaştık. Freud' un bize anlattığı ilişkililik­ lerin çoğunun temelinde tarihsel kaygılar ve algıların yattığını dolayısıyla evrensellik tezinin altını doldurmanın mümkün olmadığını gördük. Bu tartışma bizi Freud'un id ve bilinçdışı kavramlarının eleştirisini yapmaya yönlendirdi. Çünkü Freud'un rüya göstergelerine dair tezinin on­ toloj ik statüsünü sorgulamak, aynı zamanda Freud' un benlik kuramının bir parçasını oluşturan id ve bilinçdışı kavramını da sorgulamaktır. B u sor­ gulamayı benliğin dil aracılığıyla sosyal deneyim ve etkileşim içerisinde inşa edildiğini savunan Bahtin okulunun bakış açısından yaptık ve farkında olunmayan bilinçdışı içeriğin temellerini, insanın bilinmeyen ilk çağların­ da değil, toplumun çoksesliliğinde bulduk. Tüm bu inceleme bize, Freud 'un rüya simgelerinin kültür, tarihsel bağ­ lam ve bu bağlam içerisinde yetişmiş olan kişinin bireysel yaşamına dö­ nülmeden yorumlanmalannın mümkün olmadığını gösteriyor. Bir başka deyişle, rüyaları yorumlarken ne tümüyle bireysel ne de evrensel göster­ gelerden, kavramlardan bahsetmek mümkündür. Kişinin bilinci gibi sosyal etkileşim içerisinde inşa olan bilinçdışının içeriğinin anlamı sadece psiko­ loj ik olan değil sosyolojik, tarihsel ve antropoloj ik olan da hesaba katılarak anlamlandırılabilir. Dahası, rüya anlatısının, sosyal olarak inşa edilmiş iki öznelliğin (rüya­ yı gören ve rüyayı yorumlayan) diyalojik ilişkisi ve etkileşimi içerisinde kurulduğunu göz ardı etmememiz ve rüya yorumunun illaki yorumu yapa­ nın öznelliğini de yansıtacağını göz önünde bulundurmamız gereklidir. Tüm bunlar ışığında, diyebiliriz ki : görünür rüyadan gizli rüyaya ulaşmak zor bir sanattır.

KAYNAKÇA Bakhtin, Mikhail M. The Dialogic Jmagination: Four Essays. Univenıity of Texas Press Slavic Series. No. 1 . Edited by Michael Holquist Austin: Univenıity ofTexas Press, 1 98 1 . Comte, Auguste. The Essential Comte: Selectedfrom Cours De Philosophie Po.Yitive. Translated by Stanislav Andreski. New York: Harper and Row, 1 974.

85


Zor Sanat: Rüya Yorumu Comte, Auguste, and Gertrud Lenzer. Auguste Comte and Positivism: The Essential Writings. .

.

.

Chicago: University of Chicago Press, 1 983. Durkheim, Emile. The Elementary Forms ofReligio� Life. Çev. by Kareo E. Fields. New York : The Free press, 1 9951 1 9 1 2.

-. The Elementary Form.s ofthe Religious Life. New York: Free Press, 1 965/ 1 9 1 2. Fanon, Frantz. Black Skin, White Mas/es. I" ed. New York: Grove Press 2008/ 1 967. Freud, Sigmund. "The Interpretation of Dreams", liv, s. 458. New York: Oxford University Press,

1 999.

-. Introductory Lectures to Psychoanalysis. New York: Norton, 1 966/ 1 9 17. -. New lntroductory Lectures to Psychoanalysis. New York: Norton, 1 965. Geertz, Clitford. "From the Native's Point of View: On the Nature of Anthropological Unders­ tanding", içinde Culture Theory: Essays on Mimi, Self. and Emotion, ed. by Richard A. Shweder and Robert Alan Levine,

s.

1 23-37. Carnbridge: Carnbridge University Press, 1 984.

Gergen, Kenneth J. The Saturated Self: Dilemmus of/dentity in Contemporary Life. New York: Basic Books, 2000. fohansen, Jorgen Dines. Dialogic Semiosis: An Essay on Signs and Meanings. Bloomington & Indianapolis: lndiana University Press, 1 993. Koven, Michele. Selves in Two Languages: Bilinguals' Verbal Enactments ofldentity in French and Portuguese. Studies in Bilingualism, V. 34. Philadelphia: John Benjarnins Pub., 2007. Mead, George Herbert. Mind. Self. and Society: From the Standpoint ofa Social Behaviorist. Ed. by Charles W. Morris Chicago: University of Chicago Press, 1 974/ 1 934. Miller, Peggy, Potts. R., H . Fung, L. Hoogstrata, and J Mintz. "N wtive Pıactices and the Social Construction of Self in Childhood", American Ethnologist 1 7 ( 1 990): 292-3 1 1 . Numanbayraktaroglu, Sevda. "Language, Self, and Context: Sociohistorical Constitution and Inteıactional Actualization of the Sclf through Discourse Genres. The Case ofTurkish Hete­ roglossia", University of Chicago, 20 1 O. Peirce, Charles Sanders. Collected Papers I - Viii. Cambridge, MA: Harvard University Press,

1 93 1 - 1 958. Ransdell, Joseph M . "The Epistemic Function of lconicity in Perception." içinde Studies in Pe­

irr:e � Semiotic: A Symposium by Members of the /nstitute for Studies in Pragmaticism, ed. by K. L. Ketner and J. Ransdell, 57-66. Lubbock TX: Institute for Studies in Pragınaticism,

1 979. Rifat, Mehmet. XX. Yüzyılda Dilbilim

ve

Glistergebilim Kuramları ı, Te"!el Metinler. 4. baskı.

İ stanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2014. Sebeok, Thomas A., Donna Jean Umiker-Sebeok, and Evan P. Young. Biosemiotics : The Semi­

otic Web, 1991 . Approaches to Semiotics 1 06. Berlin; New York: Mouton de Gruyter, 1 992. Short, Thomas L. "Life arnong the Legisigns." Transactions ofthe Charles S. Peirr:e Society 1 8, no. 4 ( 1 982): 285-3 1 O. Shweder, Richard, Jacquelin Goodnow, Giyoo Hatano, Robert A. Levine, Hazel Markus, and Peggy Miller. "The Cultural Psychology of Development: One Mind, Many Mentalities."

86


Sevda Numanbayraktamğ/u 1 5 . bölüm. içinde Handbook of Child Psycho/ogy: Cilt 1. Theoretical Mode/s of Human

Development, ed. by William Damon and Richard M. Lemer, 865-938. Hoboken, N J: John Wiley & Sons, 1 998. Smith, Adam. An lnquiry into the Nature and Causes ofthe Wealth ofNations. Chicago: Univer­ sity of Chicago Press, 1 976/ 1 776. Spencer, Herbert. The Study of Sociology. The Michigan Historical Reprint Series. Ann Arbor: University of Michigan, Universiıy Library, 2006. Stigler, James W., Richard A. Shweder, Gilbert H. Herdi, and University of Chicago. Committee on Human Development. Cultural P.<ychology: Essays on Comparative Human Deve/op­

ment. Cambridge ; New York: Cambridge University Press, 1 990. Voloshinov, V. N . Freudianism: A Marxist Critique. New York: Academic Press, 1 976. --

. Marxism and the Philosophy of Language. Edited by original pub. 1 973 Cambridge:

Harvard University Press, 1 986.


Artemidorus MS 2. yüzyılda yaşamış, Rüyaların Yorumu adlı kitabıyla ünlü Yunan mistik.


ANTİK RÜYALAR, ÇAGDAŞ DüşLER Medet Yolal

"Yorumlanmayan düş okunmayan bir mektup gibidir." R. Hisda

GiRiş "Kudüs 'te yirmi dört rüya yorumcusu vardı. Bir keresinde bir rüya gör­ düm ve her birine gittim ve her biri farklı yorumlarda bulundu ve hepsi gerçekleşti."' Miller'a göre bu hikayede tek bir rüya yirmi dört ayn me­ tin üretmekte ve her rüya yalnızca kendi yorumu bağlamında anlam ka­ zanmaktadır. 2 Devamında rüyaların anlaşılabilmesi amacıyla, rüyaların imgesel anlamlarından sözel anlamlara aktarılması gerekmektedir. Rüya görmenin insan doğasının ayrılmaz bir parçası olduğu ve rüyaların tabiri ya da yorumlanmasının insanl ık kadar eski bir olgu olduğu bilinmekte­ dir. Bu yazıda, insanlann yaşamlarındaki bilinmezleri açımlama, anlama ve yaşama anlam kazandırmada üstlendiği rollere atfen rüya anlayışının gelişiminde felsefi, edebi ve dini metinlere ilişkin kısa bir tartı şma sunul­ maktadır. Bunu izleyen bölümde rüyaların gizil anlamlannın ortaya ko­ nulması ve bireyin günlük yaşamına dönük anlamlar üretmesini sağlayan yorumlama uygulamaları ve yapılan ele alınmaktadır. Sonrasında özellikle şiir gibi edebi metinlerde rüyanın önemine değinilmektedir. Yazının son bölümünde ise şiirselliğin gün geçtikçe azaldığı günümüz dünyasına dair kısa bir tartışmaya yer verilmiştir. 1 Bera/coth SSb (çev. Simon s. 34 1 ) . 2 Patricia Cox Miller, Geç Antikçağda DiJş G6rme. (çev. Medet Yola!). İ stanbul: Kabalcı Yayın­ ları, 20 1 5 .


Antik Rüyalar, Çağdaş Düşler

ANTİK RÜYALAR M iller'a göre Antikçağ genelde günlük hayatı saran tanrılar, melekler, ruh­ lar, cinler ve demonlar gibi soyut varlıkların açıklanabilmesi için yoğun bir çabanın harcandığı bir dönemdir. Bu doğrultuda rüyalara dair oldukça geniş bir kuramsal yazın ortaya çıkmıştır. Bu nedenle rüyalar hem psikoloji, hem ilahiyat, hem de edebiyatın konusu olagelmiştir. Rüya görmek, bugün de kabul edildiği üzere öncel ikle psikoloj ik bir durumdur. Vahiy, şerh, tanrılar ve ölüm sonrası yaşama ilişkin görüntülerinden dolayı rüyalar tanrısal ve ilahi bir boyuta konumlandırılmıştır. İnsana özgü bir durum olması nede­ niyle edebi metinlerin de önemli bir teması olarak karşımıza çıkmaktadır. Anılan nedenlerden dolayı rüyalar Platon, Aristoteles, Artemidorus gibi fi­ lozofların, Hipokrates ve Galenos gibi hekimlerin, başta Homeros olmak üzere pek çok yazar, ozan ve din adamının ilgi odağı olmuştur. Ramsay MacMullen Antikçağda "Çok geniş bir konuyu temsil eden düşlerin eği­ timli insanlar tarafından incelendiğini, risalelerin yayımlandığını, sonraki kuşağa geçtiğini ve Artemidorus ve başkalarının adlan altında sağlam bir bilimin mucizelerine dönüşerek geliştiğini" gözlemlemiştir.3 İlk çağlardan itibaren insanlar rüyalara günlük yaşamlarındaki olay ve olgulardan daha fazla kudret atfetmişlerdir. Milattan önce 4000 ila 3000 yılları arasında çivi yazısıyla kil tabletler üzerine yazılmış Sümer metinle­ rindeki kayıtlardan Mezopotamya halkının rüya yorumlama uygulamaları­ na ilişkin bilgilere ulaşabilmekteyiz. Sümerl iler rüyaları tanrılardan gelen mesaj lar olarak görmüşlerdir. Bu kayıtlarda sadece rüyalar değil rüyayı gören kişilere ait geçmişleri, rüyanın nerede ve ne zaman görüldükleri, rüyayı görenin hisleri ve kişinin rüyadan elde ettiği mesaj lar gibi kapsamlı kayıtlar olduğu görülmektedir.4 Eski Mısır 'da rüyaların işlevi ve önemi hiyerogliflerden öğrenilmektedir. 1 2. Krallık döneminde (yaklaşık MÖ 1 99 1 - 1 786) Mısırlıların rüyaları yorumlamaya başladıkları anlaşılmak­ tadır, çünkü rüyaların si mgeleri hakkında öğrendiklerini kaydettikleri bir kitap bulunmuştur. İlk yazılı kitap olan "Ölüler Kitabı", ölülerle iletişim kurma, onlardan geldiklerine inandıkları zararlardan korunma gibi yön­ temleri anlatmaktadır. Mısırlılara göre ölülerle iletişim rüyalar aracılığıyla gerçekleştirilebilir.5 Mısı r'da rüyalar "gizil şeylerin efendisi" olarak bili­ nen rahipler tarafından yorumlanmış ve rüyalara ilişkin bulgular bu ra3 MacMullen,

Paganism in the Roman Empire, •. 60. Phyllis R. Koch-Sheras ve Amy Lemley, The dream sourcebook: A guide to the theory and interpretation of dreams, Chicago: Contemporary Books, 1 995. ' Özer Çetin, "Dini Tecrübenin Anlaşılmasında Rüyanın Rolü: Yusuf Süresindeki Rüyalar Üzerine Psikolojik Bir Yorum", Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 2 1 , Sayı 2, 20 1 2, ss. 93- 1 1 9. 4

90


Medet Yola/

bipler tarafından yazıya geçirilmiştir. Duygusal olarak çökmüş bireylerin veya tanrılardan bir şeyler dileyen insanların isteklerinin yerine getirilmesi beklentisiyle belirli ritüeller doğrultusunda istihareye yatmaları uygula­ masının ilk olarak Eski Mısır'da ortaya çıktığı bilinmektedir.6 İstihareye tapınaklarda yatılması ve ıüyalar sabah rahipler tarafından yorumlanarak çözüme kavuşturulurdu. İstihare uygulaması, günümüzde İslam geleneğin­ de de yer alan bir uygulama olup, İslam' da istihare öncesi abdest alarak arınma söz konusuyken Mısır, Yunan, Eski Mezopotamya ve Hitit toplu­ luklarında da benzer şekilde arınma ritüelleri vardı. Eski Çin'de rüya kaynağı olarak fiziki ve astrolojik unsurlar göz önün­ de bulundurulurken rüyaların ruh tarafından 'ölüler ülkesine' yapılan gece seyahatleri olduğuna inanılmaktadır. Ölüler ülkesi veya metindeki adıyla Hades, ozan Homeros'un İlyada destanında da karşımıza çıkar. Destan­ da Yunanlı savaşçı Akhilleus ölen arkadaşı Patroklos 'u rüyasında görür. Patroklos ıüyada Akhilleus'a "Durma çabuk göm de gireyim Hades ka­ pılarından" diye serzenişte bulunur.7 Hindistan'da, MÖ 1 500- 1 000 yılları arasında yazılmış Kutsal Veda metinlerinde rüya listelerinin olduğu bilin­ mektedir. 8 Pek çok antik kültürde ıüya yaşantısı ile günlük yaşam tek bir varoluşun iki farklı boyutunu teşkil eder. Örneğin Eski Mısırlılar için rüyalar dünyası, uyku esnasında insan ruhunun bedeni terk ederek seyahat ettiği gerçek bir mekandır. Talmud da ruhun yaptığı seyahatlere atıfta bulunur, ancak ruhun seyahat ettiği yerler ıüya görenin yaşadığı dünyadan farklı bir yer değildir. 9 Eski Çin'de ise bir kişi tam rüya görmekteyken aniden uyandırılacak olur ise ruhun bedene geri dönemeyeceği inancı vardır. Antikçağda rüyalara atfedilen önemin fazlaca olduğu bir başka toplum da Yunan toplumudur. Yunanlılarda rüyaların ilk kayıtlarına MÔ 8. yüzyıl gibi erken bir dönemde Homeros 'un destanlarında rastlanır. Örneğin İlya­ da destanında Agamemnon, rüyalar aracılığıyla Zeus 'un elçisinden komut­ lar alır. Bir başka örnekte ise Penelope, babası Odysseus'tan haber almak için İthaka'yı terk eden oğlu Telemakhos'un akıbetinden endişelidir. "Tatlı uyku" yakalar onu ve şu sahne ortaya çıkar: O sıra bir şeyler düşündü gök gözlü A thena: Bir görüntü yaptı, benzetti bedenini kadına, ulu yürekli İkarios 'un kızı İphtime 'nin tıpkısına, •

Juliıı Pıırker ve Derek Pıırker, The Complete Book ofDreams. 7 Homeros, //yada, İ stanbul: Can Yayınlan, 1 998.

New York: DK Publishing,

1 998.

" H. Hande Duymuş Florioti ve Elvan Eser, "Kutsal Kitaplar ve Mitolojik Kaynaklar Işığında Eski Yakındoğu'da Rüya Olgusu ve Algısı Ü zerine", Turkish Sıudies, Cilt 8, Sayı 2, 20 1 3 , ss. 73-87. • Koch-Scheras ve Lemley, age., s. 32.

91


Antik Rüyalar. Çağdaş Düşler

Eumelos 'la evli, Pherai 'de oturan bir kadındı o Tanrısal Odysseus 'un evine gönderdi Athena onu, Bir son versin diye gönderdi ağlayıp dövünen Penelope 'nin hıçkırık ve gözyaşlarına Girdi odaya süzülüp mandal kayışından içeri, durdu başında, ona dedi ki: "Uyur musun, Penelope, kaygılar içinde bir yürekle? Mutlu tanrılar razı değil senin ağlamana, üzülmene, dönecek oğlun yolculuktan sağ salim. tanrılara karşı senin hiçbir günahın yok. ı o Sahne devam ettikçe düş, bir "silik gölge", "kapı mandalından dışarı sü­ zülüp yellere karışan" bir ''titreşen yapı" olarak tanımlanır. Penelope, "fe­ rahlamıştı yüreği ne güzel, apaydınlık bir düş görmüştü gecenin içinde"1 1 uyanır. Rüyalar ve anlamlarına ilişkin felsefi incelemeler ve edebi kullanım­ lar kendi külliyatını oluşturur. Pek çok antikçağ düşünürü rüyalar, türleri, yorumlan ve anlamlarına ilişkin metinler yazar. MS 2. yüzyılda Küçük Asya'da yaşayan Artemidorus, kendinden önceki rüya yazınını kaynak alarak rüyalar üzerine sistematik bir eser kaleme alır. Artemidorus Ana­ dolu, İtalya, Yunanistan ve Yunan adalarını gezerek bu geniş coğrafyanın çeşitliliğine uygun bir şekilde rüya kayıtlan toplar. Böylelikle Artemidorus Oneirocritica adlı eserinde rüyayı gören için rüyanın anlamı arasındaki ilişkileri, rüyaların gerçekleşmesi sonrasındaki bağıntılara dayanan kap­ samlı bir sınıflama oluştunır. ' 2 Artemidorus'a göre anlamlı rüyaların an­ lamsız olanlardan ayrılması en temel sınıftandırmadır. Anlamsız rüyalar kişinin günlük yaşantısındaki kimi deneyimlerinin yansıması olarak ortaya çıkar ve hiçbir şeyi haber vermeyen, tamamen kişinin o gün içinde yaşadı­ ğı sıradışı olaylar, aşın yeme içme veya gün içerisinde belirli ihtiyaçların tam olarak karşılanmamış olmasından ötürü ortaya çıkan rüyalardır. Öte yandan Artemidorus ruhun doğal bir kahinliğe sahip olduğunu, bir diğer deyişle ruhun gelecekte sonuçlan olacak, bugün gerçekleştirilen eylem ve kararların şekilleri hakkında doğuştan bir sezgiye sahip olduğu görüşünü savunur. Ruh sezdiği şeyleri kurgusal veya düzmece olabilmek için ge­ rekenden daha anlamlı devinimsel bir alfabeyle kişiye bildirimlerde bu­ lunur. İşte bu bildirimler anlamlı rüyaları teşkil eder. Artemidorus'a göre anlamlı rüyaların da iki türü vardır. Birinci grup, geleceği açık ve anlamı belirli biçimde önceden kestiren rüyaları içerir. Bu tür rüyalarda görülen 10

Odysseia, 4.795-807 (çev. A. Erhat, A. Kadir s. 96�97). Age., 4.824, 838-41 (çev. A. Erhat, A. Kadir s. 96-97). " Miller. age.

11

92


Medet Yola/

imge ve olay tam bir uyum içinde olduğundan yorumlanması da gerekmez. Kişi rüyasında ertesi gün bineceği geminin batacağını gördüğünden gemi­ ye binmeyi reddeder ve gemi gerçekten de batar. 13 Artemidorus'un esas ilgi odağı imalı imgeler ve anlamlar sunan rüyalardır. Bunlar sırlarla şerh eder ve bundan dolayı yorumlayıcı bir müdahaleye gereksinim duyulur. Simgesel anlatımlı rüyalar bir şeyi başka bir şeyle açıklayarak gizemli bir biçimde işler. Bu nedenledir ki bu tür rüyaların yorumlanması, simgelerin anlamlarının ortaya çıkarılması gerekmektedir. Artemidorus rüyalara ait gizemle o gizemin habercisi olduğu şey arasındaki bağlantıyı saptamak için kullandığı yöntemleri açıklamaya çalışırken iki konuda ısrarlıdır. Rü­ yayı gören kişinin kişisel ve kültürel bağlamı çok iyi bir şekilde araştı­ rılmalı ve rüyadaki imgelerin hepsinin düzenlenişi ve birbiriyle ilişkisine dikkat edilmelidir.14 Örneğin rüyasında zengin bir sofrada yemek yiyen halktan bir kişiye getirilecek yol'\lm ile zengin birinin rüyasına getirilecek yorum aynı olamaz. Antikçağda rüyalar genellikle tanrısal mesajlar olarak kabul edilir. Çok tanrılı bir yapıya sahip bu kültürde farklı tanrılar insanların rüyalarına gi­ rerek onlara yaptıkları ve yapacaklarına ilişkin şerh, vahiy veya telkinde bulunurlar. Achilles Tatius rüyalara ilişkin aşağıdaki ifadelerde rüyaların gökselliğini vurgular: Geleceğin sahip olduklarını gece fı s ı ldamak yukarıdaki güçlerin yaygın bir hüneridir. Geleceğin beklenenden önce bozulması için bir savun­ ma tasarlamak için değil (çünkü hiç kimse yazgısının önüne geçemez), geldiğinde daha kolay katlanmak için. Üzerimize aniden gelen öngö­ rülmez olayların ani baskını ruhu irkiltir ve ezer; fakat arzu edi lmese de felaket bekleniyorsa, artan kaygılar acının keskin ucunu köreltir. 1 5

Aristoteles rüyaların tanrılardan veya başka ilahi varl ıklardan gelen mesaj­ lar olduğu görüşünü kabul etmez. Bunun yerine rüyaları fizyoloj ik ve ruh­ sal süreçlerin birbirleriyle bağlantısı sonucu ortaya çıkan imgeler olarak gösterir. Benzer şekilde Cicero da rüyaların psiko-biyolojik olaylar oldu­ ğunu savunur ve "rüyaları yaratan ilahi bir gücün olmadığını" iddia eder. 16 Aristoteles rüyalar konusundaki çeşitli çalışmalarından sonra rüyaların be­ denin mevcut durumunun bir yansıması olduğu ve bu nedenle bir doktorun hastanın rüyalarını hastalığın teşhisi için kullanılabileceği sonucuna varır. Bu görüş modem tıbbın kurucusu Hipokrates (MÔ 460-357) tarafından da destek bulur. Gene ünlü bir hekim olan Galenos da bu akımın savunucu11

Mil ler, age. 14 Miller, age. " Miller, age. 16 Miller, age.

93


Antik Rüyalar; Çagdlış [)Qşler

larındandır. Örneğin Galenos bir adamın rüyasında sol baldırını mermere dönüşmüş gördüğünü, bir müddet sonra ise gerçekten. de sol bacağını bir inme sonucu kaybettiğini yazar. 1 7 Antikçağda rüyalar aynı zamanda sağlık arayışında olan insanların baş­ vurduğu önemli unsurlardan biridir. Hastalar şifa arayışında istihare oda­ ları bulunan tapınak ve ibadet yerleri gibi dinsel kurumlara gidebilecekleri gibi büyü ve iksir yoluyla şifaya ilişkin rüyalar göndermede uzmanlaşmış kişilere başvurarak da tedavi ararlar. 18 Şifa bulma amacıyla rüyaya yat­ mak yalnızca eski Yunanlar tarafından değil, Çin, Hint ve Roma halkları arasında da yaygın bir yöntemdir. Eski Yunan'daki tapınakların en ünlüsü Asclepius kültüne ait tapınaklardır. Istırap içindeki Yunanlar bu tapınakla­ rı ziyaret eder, belirli ayinleri gerçekleştirir, uykuya yatar ve sağlıklarına kavuşmaları için gerekli tedaviyi gösterecek bir rüyayı görmeyi beklerler. Ancak 'doğru' rüyayı görmek pek o kadar kolay değildir, dolayısıyla doğru rüyayı görene kadar haftalarca ve hatta aylarca tapınakta kalırlar. 19 Tan­ rı Asclepius Tapınağı 'nda istihareye yatanların rüyalarına girer ve kişinin tedavisine göre kimi zaman rüyada tedavi eder, kimi zaman perhiz önerir, kimi zaman da çeşitli ilaçlar ve bu ilaçların nasıl hazırlanacaklarına ilişkin açıklamalarda bulunur. Eğer sağaltıcı bir rüya görülmüş ise Tann'ya şük­ ran sunulmalıdır; bunlar, Tanrıyla paylaşılan bir yemek, adak hayvanları, iliihiler, para, çelenk veya iyileştirilen beden kısmından bir parça sunulma şeklinde olur.20 Geç A ntikçağda Düş Görme kitabında Miller rüyalar ve tedaviye ilişkin uzunca bir bölüm ayınr ve çarpıcı örnekler verir. Bu ör­ neklerin birinde: "Thrace'nin içlerinden yabancı bir zengin adam geldi, çünkü bir düş onu Pergamum'a sevk etmişti. Sonra ona bir düş göründü, tann [Asclepius] ona çare olarak her gün engerek yılanından üretilen ilacı içmesini ve bedenine yağ sürmesini buyurdu. Bu hastalık birkaç gün sonra cüzzama dönüştü ve sonradan, tanrının buyurduğu ilaçlarla iyileşti." Bir başka örnekte ise: "Torone'den sülüklü bir adam, uyurken bir düş gördü. Düşünde tanrı bir bıçakla göğsünü yardı, sülükleri çıkardı, adamın avucu­ na verdi ve göğsünü birleştirerek dikti. Gündüz olunca avucunda hayvan­ larla aynldı ve sağlığını kazandı." Asclepyan dini, Hıristiyan imparatorların özellikle bireye gösterilen ilgi ve kült tarafından akılda canlı tutulan, rüyaların tedavi edici olduğu ve niyazcılara ıstıraplarıyla yüz yüze gelme konusunda umutla birlikte yürek-

11

Parker ve Parker, age. , s. 1 1 . " Miller, age. 19 Parker ve Parker, age. s. 1 O. 20 Miller, age.

94


Medet Yola/

lilik kazandırdığı görüşünden dolayı pagan uygulamaların kökünü kazıma girişimlerine karşın bir müddet varlığını sürdürmüştür.2 1 Hıristiyanlığın yayılması ile birlikte rüyalara ilişkin yorumlar da değiş­ meye başlar. Bu bağlamda Tertullianus ' un rüya sınıflandırması dört grup içerir. Birinci grup, iblislerin neden olduğu, "insanlara yalnızca tapınak­ larda değil, yatak odalarında da imgelerle musallat olan" rüyalardır. İkin­ ci grup Tanrı 'dan gelen rüyalardır ve bu rüyalar eğitici, aydınlatıcı, yol gösterici rüyaları içerir. İlk iki rüya grubunda ruh rüyaların nesnesi konu­ mundayken, üçüncü grup rüyalarda etkin bir oyuncudur. Bu tür rüyalar ta­ mamen ruhun kendi kendine imgeler ürettiği rüyalardır. Tamamen Tertul­ lianus 'a özgü dördüncü grup rüyalar, ruhun coşkusu ve sürekli devinimine bağlı olarak oluşan, yorumun ve hatta dile getirilmenin de ötesinde olan rüyalardır.22 Miller, Tertullianus ' un rüya sınıflandırmasının, rüyaların kay­ nağı hakkındaki dinsel tartışmalardaki her iki görüşün de doğrulanmasına yönelik başarılı bir örnek olduğunu vurgular. Rüyalar bir yandan Tanrının insanlığa hediyeleri olarak Tanrı gönderileridir. Her şeyi imgelerle anlata­ rak Tanrının bağışlayıcılığını insanlara gösterir. Öte yandan ruhun esrik et­ kinlikleridir ve aldatıcıdır. Ancak gene de dünyaya başka türlü sahip oluna­ mayacak bir tutarlılık kavrayışı sunar. Benzer şekilde örneğin rüyasında hepsi de yılan gören yedi hamile kadının gördüğü rüyalara ilişkin Artemi­ dorus yorumlan, her bir kadın için farklı sonuçlar doğurur. Yılan rüyada dar bir delikten girdiği ve kendisini görenlerce yakalanmaktan korktuğu için kadın zinanın çocuğunu doğuracaktır. Bir başka kadının rüyasında yı­ lan düz bir yolu takip etmediği için bu rüyayı gören köle kadın gelecekte kaçak bir köle olacak bir çocuk doğuracaktır.23 Rüyada görülen yılan ve rüyayı görenin sahip olduğu konuma il işkin açıklamalar bu şekilde devam eder. Hıristiyanlıkta düşlerin doğaüstü olaylar olduğu inancı hakimdir. İnci l ' in hem Eski Ahit hem d e Yeni Ahit kısımlan rüya anlatımlarıyla doludur. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde rüyaların hem rüyayı görene hem de rüya görenin rüyasını anlattığı kişilere mesaj göndermek üzere Tanrı tarafından gönderildiği görüşü hllimdir.24 Eski Ahit'teki rüyaların muhtemelen en ünlüsü de Yakup'un rüyasıdır. Bu rüyada yeryüzünden cennete uzana� bir merdiven vardır ve Tanrının melekleri yeryüzü ve cennet arasında bu mer­ diven aracılığıyla gidip gelirler.25 Ancak Hıristiyanhğın ilk dönemlerinde Roma İmparatorluğu 'nun bu tek tanrılı dine geçenlere uyguladığı baskı 21

22

Miller, uge.

Miller, age. 23 Miller, age. 24 Koch-Sheras ve Lemley, age. 25 Parker ve Parker, age. s. 12.

s.

26.

95


Antik Rüyalar, Çagdaş Düşler

ve zulüm örnekleriyle doludur. Hıristiyan olmakla suçlanarak Roma şö­ lenlerinde vahşi hayvanların önüne atılmakla cezalandırılan Peıpetua'nın cezasının infazı öncesi tuttuğu günlük de önemlidir. Perpetua günlüğüne babasıyla yaptığı, kendisi açısından ıstıraplı konuşmaları, çocuğunun gele­ ceğine ilişkin endişelerini, yargılanmasını, karanlık korkusunu ve zindanın bunaltan sıcaklığını kaydeder. Ancak günlüğe egemen olan, dört rüyadan oluşan rüyalar dizisidir.26 Bu rüyaların i lkinde Peıpetua, tıpkı Yakup 'un merdiveni gibi ancak kılıçlar, kargılar, kancalar, palalar ve mızraklarla dolu bir merdivenden yukarı çıkar. Çoban kılığında ak saçlı bir adamın oturduğu uçsuz bucaksız bir bahçeye ulaşır. Ak saçlı adam Perpetua 'yı hoş karşılar ve ona yemesi için sütten yapılmış bir yiyecek verir. Perpetua'nın ikramı yemesiyle etraftakiler "Amin" derler. Perpetua uyandığında ağzın­ da hala rüyasında yediği şeyin tadı vardır. Bu ve diğer üç rüyanın anlamlan ve yorumlarına ilişkin Batı dünyasında öneml i bir küll iyat mevcuttur. Kutsal kitaplar ve mitolojik kaynaklar ışığında Eski Yakındoğu 'da rüya olgusuna ilişkin çalışmalarında H. Duymuş Florioti ve E. Eser (2003) dinin ve tannlann önemli olduğu Eski Yakındoğu toplumlarında rüyaların tanrı­ sal mesajlar içerdiğine inanılmasının, doğal olarak rüyalara yüklenen anla­ mı önemli kıldığı sonucuna varırlar. Yazarlara göre saray ve tapınaklarda yer alan rüya yorumcularının önemli devlet kademelerine getirilmelerini de bu öneme atfetmektedirler. Son tahlilde, yazarlar önemli ol anın rüyanın yüklendiği dinsel misyon olduğunu ve bu misyonu tarih boyunca hemen hemen her toplumda görmenin mümkün olduğunu vurgularlar. Bir başka çalışmasında ise Florioti

(20 1 3) insanların başlarına gelen her kötü du­

rumda tanrısal bir işaret bulmaya çalıştıklarını, dolayı sıyla başlarına gelen her musibette rüyalar, fallar ve kehanetler vasıtasıyla tanrılardan yardım beklediklerini ifade etmektedir. 27 ***

Rüyalar İ slam dünyasında d a önemlidir. Rüya kelimesi Kuran ' da altı, rüya anlamında kullanı lan lamına gelen

menam

ahlam

kelimesi ise üç defa geçmektedir. Uyku an­

sözcüğünün de iki yerde rüya anlamında kullanıl­

dığı bilinmektedir.28 İslam felsefesinde, insan nefsi ve yetilerine yönelik tartışmalarda rüya olgusu önemli bir yer tutmaktadır ve geleceği önceden görmenin aracı olarak kabul edilmektedir.29 Nitekim güvenilir hadis kitap26

Miller, age.

Florioti, "Eski Mezopoıaınya'da Kehanet Olgusuna Genel Bir Bakış" 1iırih Okulu Dergisi, Yıl 6, Sayı 1 5, 20 1 3, ss. 23-42. " Çetin, age., ss . 1 03 . "' Hasan Aydın, "İslim Felsefesinde RQya Kuramı, İşlevleri v e Kimi Sonuçlan", Om/okuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2007, Sayı 23, ss. 1 65 - 1 78.

" H. Hande Duymuş

96


Medet Yola/

lan, Hz. Muhammed' in i lk vahiy tecrübesinin rüya yoluyla gerçekleşmesi konusunda fikir birliği içerisindedirler. Bunun yanında hadis kitaplarında dile gelen bir diğer kayda değer anlayış da rüyaların müjdeci olduğu yak­ laşımıdır. Ayrıca Kuran'da Hz. Muhammed'e gösteri len rüyalardan bah­ sedilmektedir. Bir rivayete göre, Hz. Muhammed henüz Mekke'deyken ve güçlü bir konuma gelmemişken, Allah ona rüyada, ileride kendi sine ve inananlara eziyet etmekte olan Kureyşlileri yenece ği n i gö ste nn i şt ir. 30 Hz. Muhammed için rüyalar büyük öneme sah ip olup gündelik işle­ re ilişkin anlamlarla yüklüdürler. Hz. Muhammed' in her sabah mümin­ leri etrafında toplayarak, onların rüyalarında neler gördüğünü sorduğu ve

rüyaların anlamlarını tartı ştığı, sonrasında ise kendi rüyalarını anlatarak yorumladığı bi l i n mekt ed i r. 3 1 Ancak Hz. Muhammed kötü rüya görenleri, rüyanın şerrinden korunmak için Allah ' a sığınması ve rüyasını kimseye anlatmaması konusunda da uyarır. İslam dünyasında rüyalar daha sonraki dönemlerde de önemini sürdürmüştür. Bu bağlamda Schimmel (2005) İs­ lam dünyas ında rüyalar ı n, özellikle peygamberliğin bir parçası olan sadık rüyaların, Allah tarafından verilen bir ilham olduğuna inanıldığına vurgu yapar. Bu nedenle gerçeği gösteren bir rüya Allah ' ın bir armağanıdır ve böyle bir rüyaya inanmamak gerçek inanç konusunda bir eksikliği gösterir. Rüyaların görüldükten sonra unutu lma riski, arta kalanların objektif bir veri olmalarına gölge düşürse de elde kalanların etkili psikolojik tahlilleri, i nsanı anlamada çok büyük bir değer arz etmektedir.32 Bu nedenledir ki, rüyalar konusunda çığır açıcı çalışmalarda bulunan Frued, Jung ve Adler rüyaları, bilinçaltının ve geçmişin bir birikimi olarak görmekte ve bu biri­ kimden günlük hayatı açıklayacak ya da etkileyecek ipuçlarının çıkarıla­ bileceğini belirtmektedirler. A. İmamoğlu, son tahlilde rüyalarda görülen simge ve fenomenlerin günlük yaşantının bir bölümünü yansıtmasının rü­ yayı gören kişileri doğrudan doğruya etkilediğini, ancak bu etki nin boyu­ tunun rüya görenin rüyasını hatırlamasına, o rüyanın baskısı altında kalıp kalmamasına, rüyayı anlatıp anlatmama hususundaki tavrına, anlattıktan sonra yapılan yorumların pragmatik yönüne ya da tatmin özelliğine göre değişik anlamlar kazandığını vurgular. Kaynağı ister tanrısal ister psikolojik olsun, rüyalarda si mgesel bir dil

bulunur. Bu simgelerin yorumlanması, açımlanması ve rüyayı görene an­ latılması gerekmektedir. Ancak Koch-Sheras ve Lemley'in de belirttiği gibi bir simge binlerce sözcüğe bedeldir. İmamoğlu geleneksel, rastlantı-

30 Hidayet Aydar (2005). "Kur'an'da Rüyalar ve Rüyaların Hayata Yansımaları" Dinbilimleri Akademik Ar�tırmalar Dergisi, Cilt 5, ss. 39-60. 1 1 Koch-Sheras ve Lemley, age., s. 30. 32 Abdulvahit İmamoğlu, "Bazı Psikanalistlere Göre Rüyanın i nsan Hayatındaki Rolü" Sakarya Üniversitesi ilahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 1 2, Sayı 22, 201 0, s. 2 1 -47.

97


Antik Rüyalar, Çağdaş Düşler

sal ve evrensel olirui.k üzere i1ç tür simge bulunduğunu belirtir. Buna göre geleneksel simgeler günlük yaşantıda ve konuşmada kullanılan simgeleri

içerir. Yazarın örneğini kullanacak olursak, m-a-s-a sim gelerinin bir arada kullanılışı herkesin aklında var olan cismi gösterir. Bu simgelerle temsil ettiği nesne arasında bir ilgi veya i l i şki yoktur. Rastlantısal simgelerde ise geleneksel simgelerden farklı olarak simge ile temsil ettiği varl ık arasında rastlantıya dayalı bir ilişki vardır. Evrensel simgelerde ise simge ile tem­ sil edilen varlık/nesne arasında belirli bir bağ vardır. Bu simgeler genelde bütün insanlara aynı, en azından büyük oranda benzer şeyleri hatırlatır. Ancak Parker ' ın belirttiği üzere "her rüya, ancak sizin öğrenip, anlayıp, yorumlayabileceğiniz bir kodla ifade edilmiş, kendi kendinize gönderdiği­ niz bir mesajdır". Rüyalar simgesel bir dil kullanmakla beraber simgelerin farklı kültür­ lerde farklı anlamlar taşıdığı bilinmektedir. Örneğin Kuran' da ve Eski Ahit'te yer alan Hz. Yusuf rüyasında "güneşi, ayı ve onbir yıldızı önünde eğilirken" görür. Rüyada geçen simgelerden güneş babayı, ay anneyi, yıl­ dızlar da kardeşleri temsil etmektedir.33 Ancak günümüzde rüyada güneş görmek "devlet başkanı, halife, baba, mal mülk, güzel kadın, bolluk ve be­ rekete, hayatı devam ettiren ana sebep ve unsurlara" yorumlanmaktadır.34 Ancak güneşin hal leri ve rüyayı görenin rüyasında güneşle temas biçimleri farklı yorumlar üretir: Güneşin evde doğduğunu görmek akrabadan biriyle evlenmeye, güneşin yeryüzüne inmesi yönetimden halkın fayda görme­ si, güneşle konuşmak makam ve rütbeye vb. işaret eder ve liste uzayarak devam eder. Rüyayı görenin psikoloj ik ve fizyoloj ik durumunun yanısıra cinsiyeti, yaşı, medeni durumu gibi özellikleri de önem arz eder. Güneş her ne kadar genel olarak zenginliğin ve mutluluğun işareti ise de örneğin bir kadının rüyasında güneşi taşıması onun evlenmesine işaret eder. Ancak güneşi taşıyan kadının halihazırda evli olması durumunda başka yorumlar devreye girer ve böylelikle sonsuz bir dil ve yorum olanağının kapılan açı­ lır. Bu kapı lan açmak ise yorumcunun yeteneğine, bilgisine, yorumlama gücüne ve en önemlisi de hayal gücüne bağlıdır. Annemarie Schimme l ' in vurguladığı üzere sadık bir rüyanın şifresini çözebilen rüya yorumcusu ge­ leceğe yönelik kesin bilgiler elde etme şansına ulaşmıştır. 35 Homeros, Hesiodos ve Pindaros gibi ozanların şiirlerinde, Aiskhylos, Sofokles, Euripides gibi yazarların dramlarında, Herodotos gibi tarihçile­ rin kitaplarında ve pek çok düşünürün eserinde uyku ve rüyaya rastlamak şaşırtıcı olmasa gerektir. Yaşamın öneml i bir veçhesini teşkil eden rüya33

Çetin, age. , s . 1 07. •• www.ruyatabirleri.gen.tr Erişim taıihi 1 Mayıs 20 1 5 . " Annemarie Schimmel, Halifenin Rüyaları, l stanbul : Kabalcı Yayınevi, 2005.

98


Medet Yola/

ların edebi eserlere aktarılması veya edebi eserin teması olması şaşılası bir durum değildir. örneğin, Apuleius'un romanı Metamorfozlar'ın baş­ kahramanı Lucius, önceleri düşüncesiz, ciddi kişilik kusurlan olan genç bir adam olarak tasvir edilir. Lucius roman boyunca çeşitli rüyalar görür. Romanın üçüncü kitabında Lucius üç suçluyu öldürdüğünde doğru olanı yaptığını düşünürken ciddi bir suçlamayla karşı karşıya kalır. Lucius'un yaşadıklan bir kabus gibidir. Ancak yargılama sadece bir komedyadan ibarettir ve Lucius'un işlediği cinayetler gerçek değildir. Gerçeklik ve rü­ yalar birbirinin içine karışmış ve doğrulukları muğlaktır. 36 Lucius büyüye merakı yüzünden eşeğe dönüştürülür. Bir eşek olarak çeşitli kaba ve sap­ kın davranışlara maruz kalan Lucius rüyasına giren tannça İsis sayesinde yenilenmiş bir insan olarak kibir ve kötü davranışlarının farkına vardın­ lır. Metamorfozlar'da rüya ile gerçeklik, gerçekle kurgu arasındaki ayının muğlak kalır ve herhangi bir rüya veya hikaye eş zamanlı olarak doğru veya yanlış olabilir.37 ***

Gılgamış Destanı ' nda da rüyalar önemli bir işlev görür. Halkı tarafından çok sevilen Gılgamış da kehanet olarak algılanan çeşitli rüyaların yorumla­ nna göre hareket eder ve karşılaştığı zorlukların üstesinden gelir. Örneğin Gılgamış fazlasıyla üzücü iki rüya görür, dostu Enkidu bu rüyaları Humba­ ba 'ya yapacakları yolculuğun başanlı geçeceği şeklinde yorumlar.38 Ben­ zer şekilde Göç Destanında, uzun yıllar devleti yöneten Böğü Kağan her gece rüyasında, "Kendisine akıl veren, onu her şeyden haberdar eden, dün­ yanın bütün dillerini bilen üç karga", "kutsal taşı koruyabiliyorsa dünyanın efendisi olacağını söyleyen peri kızı veya beyazlara bürünmüş, elinde yada taşı olan ve bu taşı saklarsa dünyanın dört bucağındaki milleti buyruğu altına alacağını müjdeleyen ulu kişi" görür.39 Nitekim Böğü Kağan, gördü­ ğü rüyalar üzerine kolektif bilinçdışının gizemli şifrelerini çözümleyerek ordularını toplayıp sefere çıkar, Ordu-Balıg, Balasagun kentlerini kurar ve bütün milletleri egemenliği altına alır.40 Dede Korkut hikayeleri de kahra­ manlatın gördükleri rüya ve rüyaların yorumlanmasıyla gerçekleştirdikleri işlere ilişkin örnekler içerir. Örneğin Salur Kazan 'ın evinin yağmalanma­ sı hikayesinde; Salur Kazan Han, ava çıktığı günün gecesinde rüyasında 36 Vincent Hunink, Dreams in Apuleius' Metamorphoses, Land ofDreams. Greek and Latin Stu­ dies in Honour ofAHM Kesse/s, ss. 1 8-3 1 . Boston: Brill, 2006. " Hunink, age. s. 25. 18 Duymuş Florioti ve Eser, age. , s. 80. ,. Bahaaddin Ôgel, "Türk Mitolojisi 1-JI. Aktaran, Ebru Şenocak (20 1 3). Göç ve Ergenekon Des­ tanlarında Mitostan Ütopya'ya Yolculuk" Turkish Studies, Cilt 8, Sayı 1, 1 998, ss. 2525-2537. 40 Şenocak, age., s. 2529.

99


Antik Rüyalar, Çağdaş Düşler

bir karabasan görür. · Kara kuduz kurtlar, kara kargalar hanesine te,cavüz eder. Huzursuz olunca adamlarını avlakta bırakıp üç gün at sırtında giderek obasına varır. Durumu görünce kanlı gözyaşlan döker ve· hainlerin peşine düşer.41 Halk kültürü açısından bakıldığında rüya; destan, halk hikayesi, masal, efsane gibi anlatım türlerinde yer alan ve gelecekte olacakların işaretleri­ ni verebilen motifler olarak kullanılmaktadır.42 Aşık edebiyatında aşıklar aşıklığa başlamayı ya da yetişip usta aşık olmayı geleneksel bir unsur ola­ rak gördükleri iki önemli yol olan usta yanında yetişme ya da rüyada bade içerek badeli iişık olmaya bağlarlar.43 Mehmet Yardımcı 'nın açıklamalarına göre bade içme görülen rüya sonucu manevi bir değişime uğramayı ifade eder. Rüyada aşık olma motifi, Anadolu-Türk aşıklık geleneğinin yanısıra Türkistan' da yaşayan diğer Türk boylarında, Kırgız, Karakalpak, Özbek ve Türkmen iişıklık geleneklerinde de yaygın bir motiftir.44 Badeli aşıklar daha çok şehir ve cemiyet hayatına uzak kalanlar arasında görülür. Bunlara göre bade Er dolusu ve Pir dolusu olmak üzere iki türlüdür. Er dolusu içen aşıklar kahraman, yiğit ve gözüpek kişi olurlar. Sevdiği için ölümle göğüs göğse gelirler. Pir dolusu içen aşıklar ise cefalar çeker, sevdalara düşer, sevgilisinin arkasından yanar tutuşurlar. Köroğlu ve Dadaloğlu er dolu­ su içmiş aşıklara örnek gösterilirken, pir dolusu içmiş aşıklara ise Ercişli Emrah, Aşık Kerem, Aşık Sümmani gibi aşık ve ozanlar gösterilmektedir. Ancak Doğan Kaya, rüya sonrası aşık olmanın sadece bade içme şeklinde değil, farklı boyutlarda da tezahür edebileceğini belirtir ve bu tezahürleri sıralar:45 Peygamberin elinden bade içme, pirin elinden lokma yeme, pirin gösterdiği kıza aşık olma, uzatılan boş kadehi alma, dervişin kulağa bir şeyler söylemesi, Cebrail ve Mikai l ' i görme vb. Halk edebiyatında olduğu kadar çağdaş Türk şiirinde de rüyalar önemli bir yer tutar. Türkan Yeşilyurt, "Türk Şiirinde Rüya" konulu incelemesinde rüya konusunun daha çok uyku ve rüya bağlamında ele alındığını belirt­ mektedir. Buna göre, Recaizade Mahmut Ekrem sevgilinin uykulu haline hayrandır; Tevfik Fikret uykusuzluktan yakınır; Yahya Kemal 'de uyku za­ manı sevgiliye kavuşma anıdır; Faruk Nafiz Çamlıbel'e göre bu dünya bir 4 1 Orhan Şaik Gökyay, Dede Korkut Hikayeleri, İ stanbul: Kabalcı Yayınevi, 2006 . . , Savaş Kurt ve Beyza Kurt, "Türk Devlet Kültüründe Rüya" Uşak Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 8, Sayı 2, 20 1 5, ss. 239-246. 41 Mehmet Yardımcı, "A şık Edebiyatında Rüya Sonrası A şık Olma (Bade i çme)", Çukurova Ü ni­ versitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi, http://turkoloji.cu.edu.tr/HALK%20EDEBIYATI /26. php Erişim tarihi : 1 Mayıs 20 1 5 . 44 Metin Ergun Kaz.ak "Halk Akınlarında (şairlerinde) Rüya Motifi", Milli Folklor, Cilt 3, Sayı 23, 1 994, ss. 8- 14. " Doğan Kaya. A şıklığa başlama. hllp://dogankaya.com/fotograf/asikliga_ baslama.pdf erişim tarihi 2 Mayıs 20 1 5 .

1 00


Medet Yola/

rüyadan ibarettir; Ahmet Hamdi Tanpınar' ın şiir anlayışı rüya estetiğine dayanır; Fazıl Hüsnü Dağlarca'da uyku, hem geçmiş hem de gelecek güzel günlerin hayal edildiği yerdir, ne var ki uyku aynı zamanda ölümü çağrış­ tırır; Turgut Uyar' da ise uyku karabasan demektir.46 Edebi eser ile rüya arasında ayrılmaz ortaklıkların olduğunu belirten Atlı (20 1 2) bunun nedeninin edebi eserin ortaya konmasını sağlayan gün­ düz düşleri ile rüyaların görülmesini sağlayan kaynağın bilinçaltı olduğu­ nu belirtir. Buna göre rüyalar ve edebi eserler birbirlerini beslemektedir.47 Pek çok roman ve hikaye kahramanı rüya görür, rüyası onu yönlendirir, hatta rüya görmek için türlü mayiler içen ve düşlerde yaşayan kahramanlar vardır. Puslu Kıtalar Atlası'nın Uzun İhsan Efendisi, örneğin, bir dünya haritası yapmayı kafasına koymuş, ancak bu işe özenen diğer k3şifterin ter­ sine, yerinden kımıldamadan işini yapma hevesindedir. Bunun da bir ko­ layını bulduğunu sanmaktadır: "Düşlerin, uyku esnasında ruhun bedenden ayrılıp çeşitli yerlere gitmesinin bir eseri olduğu malumdu; uyku esnasında ruh bedenden ayrılıp diyar diyar gezdiğine göre, ruhun zaten gidebildiği bu yerlere bir de bedenin kalkıp binbir zahmetle gitmesi abes olurdu. "48 Gö­ rüldüğü üzere şiirler, hikayeler, romanlar ve diğer anlatılar benzer rüya ör­ nekleriyle doludur. Bu durum rüyaların gündelik hayattaki öneminin edebi metinlere yansımasıyla açıklanabilir.

SONUÇ

Bu yazı kapsamında görüldüğü üzere rüyalar, ilk çağlardan günümüze kadar insanların hayatı anlamaları, hayatın zorluklarının üstesinden gele­ meseler de bu zorluktan kabullenmeleri ve makulleştirmeleri, hayatı an­ lamlandırmaları ve yorumlamaları için kullanılan önemli bir araç olarak kullanılmıştır. Geleceğin getireceklerini bilme arzusu ile körüklenen me­ rakın zemin bulduğu rüyalar aynı zamanda bilinene ve bilinmeze ait sim­ geleriyle aktarılmış, yazıya geçirilmiş ve yorumlanmıştır. Rüyalara ilişkin bu il gi, rüyaları bilimsel bir inceleme konusu kılmanın yanında rüyalara dair önemli bir edebi ve dini külliyatın oluşturulmasına imkan sağlamıştır. Öte yandan rüya çalışmalarının öncülerinden Calvin Hall'un dediği gibi, "Rüya kişisel bir belge, kişinin kendi kendine yazdığı bir mektup gibidir." Bu "mektubun" nedenleri, imgeleri, anlamlan ve kehanetleri geçmişin bü­ tün büyük kutsal ve edebi metinlerine sirayet etmiş olmasına karşın Helene Cixous'un da ifade ettiği şekliyle "şiirselliğin" azaldığı günümüz dünyaYeşilyun, "Türk Şiirinde Rüya" Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-CoğrafYa falcülte.•i Türkoloji Dergisi, Cilt 1 8, Sayı 1 , 20 1 1 , ss. 259-266. .

"' Türkan

" Ferda Atlı, "Edebi Metnin ve Yaratıcılığın Kaynağına Ulaşan Yol: Psikanalitik Edebiyat Eleşti­ risi" Turkish Studies, Cilt 7, Sayı 3 , 20 1 2, ss. 257-273. 48 İ hsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası, l stanbul : i letişim Yayınları, 1 995, s. 44.

101


Antik Rüyalar, Çağdaş [)Qşler

sında geçnıişin halk ve kültürlerinin anlam yapılarının anlaşılmasında rü­ yaların öneminin kabullenilmesi bize zor gibi görünebilir. Ancak karmaşık simgeleri, şifreleri, sırları, mistisizmi ve elbette sıradarilıklanyla rüyalar veya düşlerin sabırla çözümlenmesi insanın derinliğinin anlaşılması açı­ sından oldukça önemlidir.


BiZANS ' IN RüYA TABİRNAMELERi* Arzu Akgün "Bir tarihçi, hele hele psikolojik çözümleme yapma niyeti ve eğitimi olmayan bir tarihçi rüyalarla neden ilgilensin ? Bir kere görülenlerin ya da görülmüş gibi anlatılanların içerikleri bir yana, rüyaların nasıl değerlendirildiğini ve yorumlandığı, bir kültürel geleneği anlamak isteyenlere birçok konuda önemli ipuçları verebilir."

Cemal Kafadar

İnsan, gelecekte onu nelerin beklediğine dair karşı konulmaz bir merak du­ yar. Eski Yunan'da yaşayanlar da çok farkl ı değildi . Kurban ettikleri hay­ vanların karaciğerinden, kuşların uçuşundan, ölülerin ruhundan ve karşı la­ rına çıkan pek çok işaretten başlarına nelerin geleceğini okumaya çalıştılar. Kahinlerin ve müneccimlerin dini, politik ve sosyal alanlarda hatın sayılır bir yeri vardı. Herkesin kahin olması mümkün olmadığı gibi bir kahine ulaşmak da kolay değildi. Gelecek pek çok kişi için belirsizlik ve gizem doluydu. Gene de bilinmeyene giden yolda, her türlü sosyal ve ekonomik sınıftan, geçmişi ve cinsel kimliği ne olursa olsun herkesin kullanabildiği bir yöntem vardı: Rüyalar. Eski Yunan ve Bizans'ın rüya yorumcuları hakkında çok fazla bilgimiz olmasa da birbirinden farklı sosyal sınıfların hepsinde oldukça popüler ol­ duklarını biliyoruz. Eski Yunan ve Roma'nın en ünlü rüya yorumcusu Ar­ temidorus, bizzat kendi oğluna öğütlediği gibi bir tabircinin, felsefe, din, politika, tıp ve doğa bilimleri gibi alanlarda birikiminin olma8ı gerektiğini söylüyor. Tabimamesini Cassius Maximus 'a adayan Artemidorus, Home­ ros, Aristoteles, Theognis, Menander ve Euripides gibi isimlerden alıntılar yapmıştır. · Kaynak olarak

çevirmekte olduğum Steven M. Oberhelman' ın Dream Books in Byzantium ki­

tabı kullanılmı ştır.


Bizans 'ın Rüya Tabirnameleri

Artemidorus'a göre tamamı hatırlanmayan rüya yorumlanmamalı, rü­ yan ın görüldüğü zaman da dikkate alınmalıdır. Rüya görenin yaşı, cinsiye­ ti, medeni durumu, varsa çocuk sayısı, sosyal ve ekonomik konumu gibi kişisel bilgileri mutlaka değerlendirilmelidir. Tabirci aldığı cevaplara göre rüyanın anlamını çözer. Rüyaların bazen açıktan bazen de sembolik olarak bize gelecekten ha­ ber verdiği düşüncesi tarih boyunca yerini korudu. Krallar, devlet üyeleri ve zengin sınıf için bunu, profesyonel kahinler ve muabbirler yaparken sıradan insanlar ise daha çok rüya tabimamelerine başvuruyordu. Kilise ve devlet, başta durumu kontrol altında tutmaya çalışsa da daha sonra rüya­ ların kültürel ve geleneksel yeri konusunda uzlaştı. Tanrı seçtiği kullarına özel rüyalar gönderiyordu. Azizlerin hayatını yazanlar, onların önemli me­ saj lar içeren rüyaları nı anlattı. Başta Justinianus gibi pek çok imparatorun hem gelecekten haber almak hem de şifa bulmak için kendisine yardımcı olacak rüyalar görmek üzere kiliselerde uyuduğunu biliyoruz. Peki, Bizans'ta sıradan bir Hıristiyan ihtiyacı olan tabimameyi nereden bulacaktı? Antik ve Helenistik döneme dair tabimameler henüz kaybolma­ mıştı ancak bunlar çoğunlukla Pagan ögeler içeriyordu ve kilisenin sap­ kınlık olarak gördüğü çok tanrılı ve mitolojik unsurlar üzerine kuruluydu. İyi bir Hıristiyan için gerekli olan şey bir kilise lideri ya da aziz tarafından yazılmış olmalıydı. Bizans ' ın erken ve geç dönemlerinde bu ihtiyacı karşı­ lamak için çeşitli tabirnameler yazıldı. Bunlardan en ünlüsü 1 0. yüzyılda, imparatorluğun doğu sınırlarında yaşayan ve kendine Achmet diyen biri tarafından hazırlanmıştır. Daha çok elindeki Arapça materyalleri Hıristi­ yanlığa uyarlamak gibi bir yol seçen Achmet, Yunan tarihindeki en uzun ve en kapsamlı rüya yorumu kitaplarından birini ortaya koydu. Bizans'ta kullanılan en eski rüya tabirnamesi Danyal Peygamber'e ait­ tir. Pek çok araştırmacı Danyal Peygamber' in tabimamesinin, Ortaçağ'da yazılan rüya kitapları için de temel kaynak teşkil ettiğini öne sürer. 4. yüz­ yılda yazıldığı iddia edilse de, 6. ve 7. yüzyıla tarihlendirildiğini dile geti­ renler de vardır. Bazı araştırmacılar ise mümkün olabilecek en geç tarihin, Güney Fransa' da Yunancadan Latinceye çevrildiği 7. yüzyıl olduğunu söy­ ler. Danyal Peygamber'in tabimamesinin günümüze kalan yetmişin üstün­ de farkl ı versiyonu vardır. Bunlardan özellikle üç tan esi orijinal Latince çeviriyi tespit edebilmek açısından önemlidir. 1 1 . yüzyılın i l k zamanlarına dair bir kopya British Library'de bulunmaktadır ve rüyayla ilgili 22 ça­ lışmanın yanısıra gök gürültüsünden ve Ay ' ın hareketlerinden kehanette bulunmak, şifacılık ve damardan kan almak gibi konularda da çeşitli bilgi­ leri içerir. Alfabetik olarak sıralanmış 302 rüya ve yorumu yer alır. İkinci kopya Österreichische Nationalbibliothek'te (Avusturya Milli Kütüphane-

1 04


Arzu Akgün

si) olup 1 0. yüzyıla aittir ve 1 5 8 rüya içerir. Birinde olan tabirler diğerinde olmadığı gibi yorumlama tarzı olarak da birbirlerine zıttırlar. 9. yüzyıla tarihlenen üçüncü kopya ise gene British Library'dedir ve bölük pörçük bir halde olduğu için sadece "d", "e", "m" ve "n" harflerindeki bazı semboller kalmıştır. İki sütun halinde yazılan 76 rüya vardır. Danyal Peygamber'in tabirnamesinin Latince versiyonu Batı Avrupa' da oldukça popüler olmuş, Eski İngilizceye, Ortaçağ İngilizcesine, İtalyan­ caya, Fransızcaya, Almancaya, Eski İzlandacaya, Galler ve İrlanda dilleri­ ne çevrilmiştir. Bu çevirilerden günümüze kalan yazmalardan da anlaşıldı­ ğı üzere genelde bir tabirname sadece bir şablon olarak alınmış, yazan kişi istediği gibi ekleyip çıkarmış hatta uyarlamalar yapmıştır. Örneğin daha dindar bir yazar rahatsız olduğu Pagan sembollerini çıkarmış ya da Pa­ gan tapınağındaki kurban törenini komünyon olarak değiştirmeyi tercih etmiştir. Ya da Artemidorus'un cinsellik üzerine yazdıklarının bir kısmı tabu olarak görülmüş, H ıristiyanlığın bekaret ve tek eşlilik anlayışına göre uyarlanmıştır. Çeviriler arasındaki farklar, kültürel kodlar üzerine de bize ciddi bilgi vermektedir. Bizans'ta kullanılan diğer bir tabirname de Konstantinopolis Patriği Ni­ kephoros'a aittir. Orij inal metin 1 30 mısra içermekle birlikte, Achmet'in tabirnamesi gibi kopyasının bulunduğu farkl ı yerlerde 200 mısradan fazla ekleme yapıldığı görülmüştür. Ruhban sınıfından olmayan Nikephoros, pek çok papazın karşı çıkmasına rağmen 1 2 Nisan 806'da patrik olmuş ve kendini ikonoklazm çatışmalarının içinde bulmuştur. Nikephoros, iko­ noklazm karşıtı pek çok eser yazmış ve ikonaların saygınlığını korumaya çalışmıştır. Rüyaların Tanrı tarafından gönderilen görseller olduğuna ina­ nılır ve bu yüzden kutsal sayılırlar. Nikephoros'un ikonaları koruması da, tabirnamesinin ayrı bir önem kazanmasına neden olmuştur. Guilio Guidorizzi, Nikephoros'un tabirnamesinin 1 6 farkl ı yazmasını toplamıştır. Bunlardan ikisi 1 1 ila 1 2. yüzyıla aitken diğerleri 1 3 . ve 1 6. yüzyıllar arasına tarihlenir. Bu 1 6 yazmayı inceleyen Guidorizzi 'nin görü­ şüne göre 1 32 mısra orij inal kitaptandır. Orijinal kitabın yazılma tarihi tam olarak bilinmemekle beraber 1 1 . yüzyıl olduğu düşünülmektedir. Bizans'ta kullanılan tabirnamelerden ikisinde de kaynak olarak Ni­ kephoros'un yazmaları kullanılmıştır. Bunlardan Astrampsychus'un bize kalan tabirnamesi 1 08 satırdan oluşmak.tadır ve 1 3 . yüzyıla tarihlenir. Ta­ mamen özgün bir çalışma olmak.tan çok Nikephoros'un yeni bir uyarlama­ sıdır. Gene Konstantinopolis Patriği olan Germanus'un tabirnamesi ise 259 yorum içerir ve diğerlerinin tersine daha yavan bir dille yazılmıştır. Achmet'ten öğrendiğimiz kadarıyla Bizans döneminde yazılan son ta­ birname ise il. Manuel Palaeologos'a ithaf edilmiş. 1 3 9 1 - 1 425 yıllan arası

1 05


Bizans 'ın Rüya Tabirnameleri

imparatorluk yapan Palaeologos aynı zamanda üretken bir yazar ve araştır­ macıydı. Ona ithafen yazılan tabimamede, dini ve seküler tartışmalar, evli­ likle ilgili konuşmalar, Meryem Ana'yla ilgili bir şiir ve Kutsal Cumartesi ayiniyle ilgili metinler vardır. Yorumların bölümler halinde düzenlenmesi ve şematik bir çerçevede ele alınmasıyla diğer Bizans tabimamelerinden farklıdır. Bizans ' ın rüya tabirnameleri bize rüya üzerine teorik tartışmalar sun­ mazlar ya da rüyaların neden görüldüğü ve nasıl yorumlanması gerekti­ ği konusunda bir bilgi vermezler. Gene de kullandıkları metotlarda hangi yolları izlediklerini söyleyebiliriz. Bunlar; din, edebiyat, halk hikayeleri, mitolojik unsurlar, kelime oyunları, benzetmeler, zıtlıklar ve metaforlar üzerinedir. Artemidorus, rüyanın nedenleri olarak, tutkuları, sindirim sistemini, ru­ hun kendisini ya da Tanrı 'yı gösterirken, Achmet rüyaları doğrudan Tanrı ' nın gönderdiğini söyler. Ancak rüyayı alanın ru h m u zihin m i , yoksa bazı­ larının iddia etiği gibi karaciğer mi olduğunu söylemez. Artemidorus 'un rüya tabirnamesi, Hıristiyan okuyucu için fazla Pagan olduğu için Achmet, Artemidorus'un tek tanrılı dinlere uyarlanmış Arapça versiyonundan ya­ rarlanmıştır. Bu sayede halk arasında olduğu kadar sarayda da daha fazla yer almış. İmparator Leo, rüyadan haber almayı, fal, büyü gibi şeytani işler listesinden çıkarmış. VII. Constantine Porphyrogenitus savaşa giderken de yanına rüya tabirnamelerini almıştır. Çiftçi, tüccar, fırıncı, din adamı, fi lozof, saray çal ışanı, hatta imparato­ run kendisi, kısaca Bizans'ta herkes, gelecekte kendisini nelerin bekledi­ ğini rüyaları aracılığıyla öğrenmeye çalışmıştır. Aradıkları cevaplan rü­ yalardan ve tabirnamelerden ne kadar alabildiklerini bilmiyoruz. Gene de geleceğin bütün bel irsizlikleri içinde, bir yerlerden işaret almanın ya da gördükleri herhangi bir şeyi işaret olarak yorumlamanın Bizanslılara iyi geldiği muhakkaktır.

1 06


111 . MuRAD 'IN RüYA MEKTUPLARINDA KADINLAR (VE CiNSELLİK) Özgen Felek* Kadınların Osmanlı toplumundaki yeri, edebiyat ve sanatta tezahürleri üzerine pek çok araştırma yapılmış olmakla birlikte, Osmanlı'da kadınlar ve rüyalar(ı) üzerine çalışmalar oldukça sınırlı kaldı. Osmanlı kadınlarının rüyalarına ve rüya metinlerindeki kadın imgesine dair çalışmaların azlığı öncelikle rüya anlatılarının, özellikle de kadın rüya sahiplerinden bize ka­ lan anlatıların eksikliğinden, var olanların ise tam olarak tespit edilememiş olmasından kaynaklanır. Şimdilik Osmanlı sahasında elimizde rüya notlan olan tek kadın rüya anlatıcısı, 1 7 . yüzyıl Halveti dervişlerinden Üsküplü Asiye Hatun'dur. 1 Asiye Hatun'un Cemal Kafadar tarafından yayımlanan mektuplarına ilk analiz gene kitabın giriş kısmında Kafadar tarafından yapıldı.2 Saffet Murat Tura' nın Şeyh ve Ayna isimli ufuk açıcı makalesi ise Asiye Hatun'un rüyalarını derinlikli olarak psikanalitik bir yaklaşım­ la analiz eden tek makaledir.3 Yakın zamanlarda, Dror Ze'evi de Osmanlı tabirnamelerinde kadın ve cinsellik üzerine i mge ve sembolleri ayrıntılı olarak tartıştı. 4 ' Özgen Felek, Yale Üniversitesi, Yakın Doğu Dilleri ve Medeniyetleri Bölümü. 1 Modemite öncesi İ slim tarihinde bilinen tek rüya anlatıcısı Asiye Hatun değildir. Peygamber'in halası Atike'ye, meşhur kadın mutasavvıf Rabiatül Adeviyye'ye ve önde gelen hadis ilimlerin­ den Tirmizi'nin zevcesine atfedilen rüya anlatıları üzerine bir inceleme için, bkz. Elizabeth Sir­ riyeh. "And i f a Muslim Woman Dreams", Dreams & Vısions in the World oflslam a History of Muslim Dreaming and Forelcnowing. London: 1. B. Tauris, 20 1 5 ; s. 1 1 8- 1 39 2 Cemal Kafadar, Rüya Mektupları / Asiye Hatun; Giriş, Çevrimyazı Sadelqtirnıe. İ stanbul: Oğ­ lak Yayıncılık, 1 994. 3 Saffet Murat Tura, "Şeyh ve Ayna," Defter. 1 995. 24 (Yaz): 62-89. • Dror Ze'evi, "Dream Interpretation and Unconsciousness," Producing Desire Changing Sex­ ual Discourse in the Ottoman Middle East, 1500-1 900. Berkeley: University of Califomia Press, 2006, s. 99- 1 24.


JJ/. Murad'ın Rüya Mektuplarında Kadınlar (ve Cinsellik)

Elinizdeki inakafo bir 16 . yüzyıl Osmanlı erkeğinin, 1 574- 1 595 tarih­ leri arasında hüküm süren III. Murad' ın, rüya mektupl�nda kadınların nasıl tasvir edildiğini incelerken, devrin tabirnamelerinde kadın imgesinin nasıl anlamlandınldığına da değinir. Sultan Murad' ın rüya mektuplarına yansıyan kadınlar, sadece bir Erken Dönem Osmanlı erkeğinin rüyalarında kadın .imgesinin tezahürlerine ışık tutması açısından değil, III. Murad' ın kadınlarla olan münasebetlerine dair anlatılagelen hikayeler nedeniyle de hassaten kıymetl idir. III. Murad, hanedanın 1 2 . sultanı olarak Osmanlı 'nın en şaşaalı dönemi olarak kabul edilen 16. yüzyılda tahta çıkmış ve yirmi bir senelik saltanatı esnasında imparatorluk, tarihinin en geniş sınırlarına ulaşmıştı. Bununla birlikte, Sultan Murad zaman içinde kendini dış dünyadan tamamıyla tecrit etmiş, İstanbul'dan hatta zamanla sarayı ndan da çıkmaz olmuştu. Tarihçi­ ler, onun bir süre sonra Cuma ve bayram namazlarını dahi sarayda kılmaya başladığını anlatırlar.5 Etrafını saran dar halka dışındakilerle ilişkisi oldukça sınırlı kaldığı halde, Sultan Murad ' ı n özel hayatı hakkında pek çok hikaye nakledilmiş­ tir. Kimilerine göre körü körüne bir şeyhe bağlanmış saf ve halis niyetli bir mürit, kimilerine göre Allah aşkıyla yanıp tutuşan bir Hak aşığı, kimilerine göre ise sara hastası, açgözlü, kadın, içki ve rüşvet müptelası bir sultan olan III. Murad'a dair çelişkili hikayeler devrinde ve sonrasında tekrar edilegelmiştir.6 Sultan Murad 'a yöneltilen bütün bu ithamları burada tek tek tartışmayacağız. Bu makale sadece, devrin bazı tarihçileri tarafından kadınlara çok düşkün olduğu iddia edilen Sultan Murad' ın şeyhine gönder­ diği rüya mektupların ı biraraya getiren Kitiibü '/-Meniimiit isimli metinde kadınların nasıl tezahür ettiğini inceler.

SuLTAN M URAD HAN VE KADINLA R(I): Murad devrini anlatan Osmanlı tarihleri, validesi Nurbanu Sultan, kız kardeşi İsmihan Sultan, Haseki Safiye Sultan ve harem dairesinin nüfuzlu kethüdası Canfeda Hatun olmak üzere özellikle dört kadının sarayda olIII.

' Leslie P. Peirce, Harem-i Hümayun: 0.<manlı lmparatorluğu 'nda Hükümranlık ve Kadınlar. Çev. Ayşe Berktay ( i stanbul : Tarih Vakfı Yurt Yayınlan, 1 993), s. 255. 6 Bkz. ' Ati Allih ibn Yal)yi Nev'Tzide 'A!i 'T, lfadii 'ikü 'l-balcii 'ikfi tekmileti 'ş-şekö 'ik: zeyl-i şelcii 'ik. ( İ stanbul: 1 268 [ 1 852]), c. 2, 383; Faris Çerçi, Gelibolulu Mustafa Ali, s. 250-25 1 ; Se ­ lftniki Mustafa Efendi, Tarih-i Seldniki (97 1 - 1 00311_ 563 - 1 595), haz. Prof. Dr. Mehmed lpşi rli (Ankara: Tnrk Tarih Kurumu Basımevi, 1 999). c. 1, s. 4 1 7-4 1 8 ; M. Turhan Tan. Safiye Sultan ( l stanbul: İnkılap Kitabevi, 1 96 1 ), s. 1 28; Çağatay Uluçay, Osmanlı Saraylarında Harem Ha­ yatının /çyüzü ( İ stanbul : lnkılip Kitabevi, 1 959), s. 1 4- 1 5; Yılmaz Öztuna, Osmanlı Hareminde Üç Haseki Sultan ( İ stanbul : ötııken, 1 988), s. 40-4 1 ; Meral Altında!, Osmanlı 'da Harem (Cağa­ loğlu, İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi, 1 993), s. 30-3 1 ve 60. Aynca, bkz. Alev Lytle Croutier, Harem: the World Behind the Vei/ (New York: Abbeville Press, 1 989).

1 08


ÖZgen Felek

dukça etkin olduğunu yazarlar. Bu dört kadına ilaveten, musahibesi Raziye Kadın ve şair Ayşe Hubbi Hatun'un da isimleri öne çıkar. Kroniklerden anladığımıza göre bu altı kadın çeşitli vesilelerle Sultan'ın hayatında mü­ him bir rol oynadılar. Sultan'ın rüya mektuplarında kadınların nasıl teza­ hür ettiğine geçmeden evvel, bahsi geçen bu kadınların Sultan Murad'la ilişkilerine ve hikayelerine bir göz atalım. Bu kadınlar içinde öncelikle validesi Nurbanu Sultan ( 1 525- 1 5 87), en güçlü ve etkin kadın olarak öne çıkar. Leslie Peirce'in de Harem-i Hüma­ yun isimli kıymetli çalışmasında vurguladığı gibi, Nurbanu Sultan genç bir cariye olarak girdiği Osmanlı sarayında adım adım güçlü bir siyasi figüre dönüşmüş; saraydaki nezaret rolü, oğlunun yaşam alanlarının fiziki planına dahi yansımıştı. Öyle ki, merkezi bir konumdaki dairesinden sadece oğlu­ nun özel dairesini değil, harem bölümünün tümünü kontrol edebiliyordu.ı Sultan Murad, vefalı ve hürmetli bir evlattı ve annesinin saraydaki ko­ numunu ona "Valide Sultan" unvanı vererek daha da yükseltmişti. Sul­ tan 'dan sonra en yüksek makamlardan birine işaret eden bu unvan, daha sonralan diğer Osmanlı sultanların anneleri için de daimi olarak kullanılır oldu. Hatta Nurbanu Sultan Eski Saray' dan Yeni Saray 'a gönderildiğinde onuruna bir de merasim düzenlenmişti . Peirce, bu merasimi "oğlunun özel hanesinin başı olmanın yanısıra sultan hakimiyetinin ortağı olma rolünün" açıkça onaylanması ve böylece itibarının ve gücünün daha da arttırılması olarak yorumlar.8 Sultan Murad, annesi Nurbanu Sultan'a olan muhabbetini, sadakatini ve vefasını onun vefatından sonra da, onu il. Selim'in yanına defnettirmek suretiyle gösterdi. Böylece hanedandaki valide sultanların defui geleneğini de bozmuş oluyordu. Leslie Peirce'e göre bu tercih sadece Murad'ın an­ nesine olan düşkünlüğünü değil, aynca "kullandığı muazzam politik gücü meşrulaştırmayı" da amaçlıyordu.9 Evvelki sultanlar türbelerinde yalnız defuedilirken, Nurbanu, sultanı Selim ile aynı türbeyi paylaşan ilk cariye olmuştu. Böylece, "Murad annesi ile babası arasında bu tarz bir bağ kur­ makla annesinin hanedan ailesindeki yerinin altını çiziyor ve kendi meşrui­ yetinin babasının yanısıra annesinden de geldiğini ima ediyordu."10 Sultan Murad'ın validesine olan düşkünlüğü, Nurbanu Sultan'ın cenazesinin sa-

7

1

Peirce, Harem-i Hümayun,

s.

30-3 1 .

Age., s: 25 1 . • Age., s . 254. 10 Age., s. 253. Nurbanu Sultan için, aynca bkz. İlhan Şahin, "Nurbanu Sultan," yıl: 2007, cilt: 33,

s.

250-25 1 .

1 09


lll. Murad 'ın Rüya Mektuplarında Kadınlar (ve Cinsellik)

raydan çıkışım resmeden bir minyatürde de görselleştirilmiştir ki I l l . Mu­ rad, validesinin cenazesi(nde) resmedilen tek Osmanlı sultanıdır. 1 1 Bununla birlikte, Murad' ın hasekisi Safiye'ye olan düşkünlüğünün ve tek eşlilikte ısrarının, oğlunun tahta bir varis bırakamama ihtimaliyle en­ dişelenen Nurbanu için bir hayli rahatsız edici olduğu anlaşılıyor. Validesi Nurbanu' nun bütün ısrarlarına rağmen Sultan Murad'ın Safiye dışında hiç­ bir cariyeye iltifat etmediği rivayet edilir. Murad'ın devrine dair en önemli ve ayrıntılı kaynaklarımızdan olan Mustafa A li, Safiye ile olan tek eşliliğini sona erdirenin Murad'ın iki cariye ile olan aşk macerasının başarısızlıkla sonuçlanması olduğunu yazar. Hem Mustafa Ali, hem de Mustafa Ali' den naklen l 7. yüzyıl tarihçilerinden Peçevi, Sultan Murad' ın bu başarısız de­ neyimini detaylı ve renkli bir şekilde hikaye ederler. Hikayeye göre, Valide Sultan, oğlunun hasekisi Safiye tarafından tek elden kontrolünü engellemek için olağanüstü bir çaba göstermişti. Oğlu­ nun Safıye'ye olan derinden bağlılığı Nurbanu'yu endişelendiriyordu. Üs­ telik, Sultan Murad'ın Mehmed dışında Safıye'den olan erkek çocukları henüz bebek iken vefat ettiği için, Murad' ın ani vefatı durumunda tahta çıkacak bir erkek varisin yokluğu i htimali Nurbanu'nun endişe ve kaygı­ larını artırıyordu. Sultan Murad bir gün veziriazam Sokollu Mehmed Paşa'nın zevcesi olan kız kardeşi İsmihan Sultan' ı ziyareti sırasında bahçede iki cariye ile karşılaşır. Cariyeler hem güzellikleri hem de raksetme ve şarkı söyleme­ deki yetenekleri ile Sultan'ı bir hayli etkilerler. Biraderi sultanın cariyelere olan ilgisini fark eden İsmihan Sultan, daha sonra bu iki cariyeyi ona he­ diye olarak gönderir. Mustafa A li, hikayenin geri kalanını istihza ile şöyle nakleder: "Fe-ammii niivek-i murad, ber-mu�tezii7yı fu'iid nice kerre ve nice günler telezzüz ve ittil.ıiid potalarındaki nişane varamadı. Ya"ni ki bü­ rehne-ser ve 'iıryan-peyker olan faşşiid-ı nişter iştihiiriyle ıevk u şala tamarlanndan � alptmaga �ildir olamadı."12 -

Mustafa A li aynı hikiiyeyi naklederken Murad' ın bu başarısızlığı için müs­ tehzi bir de dörtlük ekler ve bunun sultanın (erkeklik) aletini bağlayan bir cadının işi olduğunu yazar: Kendüsi iştihdda çabük-cüst Alet emma ki bayii bi-ferdest 1 1 Nurbanu Sultan 'ın cenazesinin saraydan çıkarılmasını tasvir eden minyatür Lokman b. HUse­ yin'in Şehinşahname'sinde yer alır. Lokman b. Hüseyin, Şehinşehname TSMK, Bağdat KöşkU, nr. 200, il, vr. 146a. 1 2 Faris Çerçi, (Haz.), Gelibolulu Mustqfa Ali ve Künhü '1-ahbôrında il. Selim, l/I. Murat ve ili. Mehmed Devirleri, Kayseri; Erciyes Ü nivenitesi Yayınlan, 2000 . il. Cilt, s. 229.

1 10


Özgen Felek

Bildigim mu(cte:id-yı sen degil ol Meler idüb anı bağlamış cddu 1 3 1 7 . yüzyıl tarihçisi Peçevi, Mustafa A li'nin b u dörtlüğünü kendi tarihinde yeniden dillendirirken Murad'a büyü yapıldığı iddiasını, "Başka vakitte hareketli iken, bu defaki uykulu halin sebebi araştırıldı. Yaş icabı olmadığı, ancak bir cadının hilesi ve bağlamasıyla olduğu kanaatine varıldı" diyerek tekrar eder. 14 Mustafa Ali'den okumaya devam edersek, oğlunun başarısızlığı vali­ desinin kulağına ulaşınca, haremde koca bir patırtı kopmuştu. Safiye' den zaten pek hazzetmeyen Nurbanu, oğlunun "aletini" kimin bağladığının tesbiti için Safiye' nin haremindeki bazı cariyeleri işkencecilerin eline ver­ mişti. En nihayetinde büyü bozulmuştu, lakin şimdi de Sultan ' ın kadınlara olan iştihası dizginlenemez bir hal almıştı. Mustafa A li, Sultan Murad' ın vefatına neden olan idrar yolları enfeksiyonunun ardında yatan sebebin de onun fazlasıyla aktif cinsel hayatı olduğunu ima eder. Mustafa A li'ye göre Sultan'ın iştihası köle pazarında cariyelerin fiyatı­ nı misliyle katlamış, esir pazarında sair zamanda iki yüz dinara satılan ca­ riyeler fahiş bir fiyatla ikişer yüke satılmaya başlanmıştı. Bu haber şehirde yayılınca ise halk arasında, "Ne olursa olsun hemiin güzellikleri ta•ayyün olsun" lafı meşhur olmuş. Peçevi ise Mustafa Ali'nin verdiği fiyatı biraz daha artırarak, 200 altınlık cariyelerin üçer dörder bin altına satılır hale geldiğini .iddia eder. 1 5 Her ne kadar Mustafa A li, dindar, mütteki v e perhizkar Sultan' ın Şeri­ at' e olan itaatı nedeniyle nefsani tamahlara heves etmeyeceğini söyleyerek bu bahsi kapatsa da, bu hikayeler yüzyıllar içinde tekrar edildi . 1 6 Bütün b u tantanalı hikayelerin parçası olan Safiye Sultan ( ö . l 6 l 9 ) ise, bize verilen bilgilere göre ori üç yaşında iken Şehzade Murad'a takdim edilmiş. Safiye Sultan, Murad' ın ardından tahta çıkacak olan Mehmed (ö. 1 603) ile Ayşe (ö. 1 605) ve Fatıma (ö. ?) adında iki de kız evladının anne­ siydi. Murad kendisine büyük bir sadakatle bağlanınca bu durumun Nur­ banu Sultan'ı oldukça rahatsız ettiği ve III. Murad' ın tahta geçmesiyle de bu ikisi arasında bir çekişme başladığı anlatılır. Nurbanu Sultan, onu oğlu Murad' ın gözünden düşürmek için epey çaba göstermiş. Öyle ki zaman içinde bu çekişmeye Nurbanu'nun kızları İsmihan ve Gevher ile Murad'ın halası Mihrimah Sultanlar da katılmışlar. Safiye Sultan ise Babüssaade " Age. 14 lbrahim Pcçcvi, Tiirih-i Peçevi, (haz. Murat Uraz) (lstanbu l : Neşriyat Yurdu, 1 969) c. 2, s. 276. " Çerçi, Gelibolulu Mustafa Ali, c. 2, s. 229-230; Peçevi, Tiin?J-i Peçevi, c. 2, s. 276.

1 • Mustafa Ali'nin Sultan Murad ve devrine dair dOşOnce ve şikiyetlerinin daha ayrıntılı bir de­ ğerlendirmesi için, bkz. Comell H. Fleischer, Tarihçi Mustafa Ali: Bir Osmanlı Aydın ve Bürok­ ratı (çev. Ayla Ortaç) (lstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1 996); s. 305-320.

ı11


JJJ. Murad 'ın Rüya Mektuplarında Kadınlar (ve Cinsellik)

Ağası Gazanfer Ağa _ile Bostancı başı Ferhad Ağa ile bir ittifak kurup, sa­ raydaki konumunu ve gücünü arttırmış. Özellikle Murad' ın vefat edip oğlu Mehmed' in tahta çıkmasıyla onun da kaymvalidesi N urbanu gibi güçlü bir Valide Sultan olarak devletin hem iç hem de dış işlerine müdahale ettiği, hatta yabancı hükümdarlarla doğrudan mektuplaşarak diplomatik ilişkiler kurduğu, kıymetli hediyeler alıp verdiği haber verilmiştir ki Safiye'nin sa­ raydaki siyasi gücünü göstermesi açısından önemlidir. Sultan Murad tarafından el üstünde tutulan Safiye Sultan'a oğlu l l l . Mehmed de hayli hürmet ve itibar etmiş, hattii günlük maaşım 2.000 akçe­ den 3 .000 akçeye yükseltmişti. III. Mehmed devrinde güçlü ve devletteki bütün tayin ve azil işlerinde etkin bir figür haline gelen Safiye Sultan, oğlu Mehmed' in 1 603 'te ölümü üzerine Eski Saray 'a gönderilmiş ve ölünceye kadar burada yaşamış. Vefat edince de pek sevdiği Sultan III. Murad' ın türbesine defnedilmiş. 1 7 Sultan Murad 'ın hayatında oldukça önemli yer tutan b i r diğer isim ise mezkur kız kardeşi İsmihan Sultan'dır. İsmihan Sultan' ın diğer kız kardeş­ ler arasında öne çıkmasında, validesi ile birlikte biraderi Sultan Murad'a müdahalesi kadar istediğini koparan bir kadın olarak tasvir edilmesinin de payı vardır. İsmihan Sultan, Sokollu Mehmed Paşa'dan dul kalınca, met­ hini duyduğu Budin Beylerbeyi Kalaylıkoz Ali Paşa ile izdivaca talip ol­ muş, nihayetinde zaten evl i olan Ali Paşa'yı zevcesinden ve çocuklarından ayrılmaya mecbur bırakmıştı . Peçevi, Ali Paşa ' nın vakitsiz ölümünü bu ayrılığın acısıyla feryad u figani dağları taşları inleten Ali Paşa'mn eski zevcesinin beddualarına bağlar. 1 8 Sultan Murad'ın diğer k ı z kardeşleri (Şah Sultan, Gevherhan Sultan ve Fatma Sultan), kızlan (Hüma Sultan, Ayşe Sultan, Fatma Sultan, Fahriy­ ye Sultan, Mihrimah Sultan, Fethiyye Sultan, ve Hadice Sultan) ve Safiye dışındaki eşlerine dair bildiklerimiz ise kimlerle ve ne zaman evlendikleri veya ne zaman vefat ettikleri gibi kısa ve kuru bilgiler içerir. 1 9 Devrin nüfuzlu kadınlarından Raziye Kadın, Sultan Murad'ın hayatın­ daki en mühim kadınlardandır. Manisa'da Şehzade Murad'ın hizmetinde iken Şehzade'nin güvenini kazanan Raziye Kadın, onun bir rüyasını bağ bahçe işlerini yaptırdığı Şüca Dede'ye tabir ettirmek sur�tiyle ikisi arasın­ da bir ünsiyetin kurulmasında vesile olmuş. Kitôbü 1- Menômôı 'taki tezke'

17 Ali Akyıldız, "Safiye Sultan," İ slam Ansiklopedisi, (TDV), " Peçevi, Tiirlh-i Peçevl, c . 2, s. 289.

c.

3 5 ; s. 47.

• • Osmanlı Devletinde Kim Kimdi? Osmanoğu/ları Mchmcd Süreyya Beğ'in Sicill-i Osmani birinci cild bab-ı evvelini düzeltip genişletm i ş edimsel yenibasım biçiminde hazırlayan Dr. Gül­ tekin Oransay, (Ankara: Küğ Yayını, 1969), c. 1 , s. 65-67. Ayrıca bkz. M. Çağatay Uluçay, Pa­ dişahlann Kadınları ve Kızları (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1 985), 44 ve 1 62; l;iadilµıt el-Cev­ limi, c. 1, s. 6.

ll2


Özgen Felek

relerden Raziye Kadın' ın bu ikisinin mektuplaşmasında da uzun süre ara­ cılık ettiğini öğreniyoruz. Raziye Kadın sadece Murad' ın değil, pederi ll. Selim' in de musahibe­ siydi. Anadolu Kazaskeri Yahya Efendi 'nin zevcesi Raziye Kadın (ö. 26 Haziran veya 4 Temmuz 1 597) haremde senelerce hizmet etmiş, Yahya Efendi'nin vefatı ile yüklüce de bir miras almış. Raziye Kadın' ın iki defa evlendiği tahmin ediliyor. İkinci eşi, muhtemelen Sultan Murad' ın mek­ tuplarında da zikredilen Bekir Ağa idi .20 Bir oğlu Mısır emirlerinden olan Raziye Kadın' ın diğer oğlu Mustafa Paşa, Erzurum Beylerbeyi olarak atan­ mıştı . Damadı Muhyiddin Efendi 'nin Sultan Murad zamanında İstanbul kadılığına, I I I . Mehmed zamanında da Anadolu ve Rumeli kazaskerliğine tayin edilmesi Murad'ın vefatından sonra da Raziye Kadın'ın saraydaki nüfuzunu devam ettirdiğini gösterir. Vezirlerin, ulemanın ve meşayihin iş­ tirakiyle Eyüp'ten kalkan cenazesinin kendi belirlediği mezarl ığa defnedil­ miş olması, etrafında sevilen ve hürmet edilen bir hanım olduğuna işaret ediyor.21 I I I . Murad devrinin önemli kadınlarından bir diğeri de, hem Sultan Mu­ rad' ın hem de validesi Nurbanu Sultan'ın güvenini kazanmış, Kethüda Hatun olarak da bilinen, harem dairesinin nüfuzlu kethüdası Canfeda Ha­ tun 'dur (ö. 1 600 [?]). Canfeda Hatun, Nurbanu Sultan'ın has cariyelerin­ den olup, onun muhabbetini ve itimadını kazanarak zamanla harem ket­ hüdalığına kadar yükselmiştir. Öyle ki, vefat ederken Nurbanu Sultan' ın oğlu Murad'ı Canfeda Hatun'a güvenmesi hususunda tembihlediği rivayet edilir. Nurbanu Sultan ve kızı İsmihan Sultan' la birlikte Safiye Sultan'a karşı olan ittifakta yer almış olmakla birlikte, Nurbanu Sultan'ın vefatıyla Safiye Sultan 'ın da itimadını kazanmıştır. Tarihçi Selaniki'nin naklettiğine göre, Diyarbekir Beylerbeyi olan kardeşi Divane İbrahim Paşa şikayetler üzerine vazifeden azledildiğinde göreve iadesinde Canfeda Hatun'un gayretleri de oldukça etkili olmuş.22 Her ne kadar Murad'ın vefatıyla sair harem halkıyla birlikte Eski Saray 'a gönderilmişse de, I I I . Mehmed tarafından da hayli korunup gözetlenmiş.23 20

Özgen Felek (Haz.), Kiıiibü 'l-Meniimiit: Sultan ili. Murad 'ın Rüya Mektupları (Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 20 1 4); vr. 1 59a: 1 1 37 . 21 Markus Köhbach, "Riliye ijitiin und ihr Umfeld", Frauen, Bilder und Gelehrte: Studien zu

Gesellschaj/ und Künsten im Osmanischen Reich = Arts, women and scholars: studies in Otto­ mun society and culture: Festschrij/ Hans Georg Mujer. Haz. Herausgegeben von Sabine Pr.tor & Christoph K. Neumann, (lsıanbul: Simurg, 2002), c. 1 , s. 1 09- 1 2 3 . 2 2 Selônikf Mustafa Efendi Tarih-i Selôniki / 003-/00811595-1 600 (haz. Prof. Dr. Mehmet İ pşirli). (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1 999); c. 1, s. 256 ve 3 5 ! . ı.ı Canfeda Hatun için, bkz. Mehmet l pşirli, "Canfeda Hatun," lsiôm Ansiklopedi.. i, TDV, c . 7 s. 1 50- 1 5 1 .

ı 13


IIJ. Murad'ın Rüya Mektuplarında Kadınlar (ve Cinsellik)

Sultan Murad'ın sıkça zaman geçirdiği haber verilen musahibesi şair Hubbi Hatun (ö. 1 590[?]) hakkında bildiklerimiz de oldukça sınırlıdır. "I:Iubbf' veya "I:Iubbii" mahlasıyla şiir yazan Amasyalı şair Ayşe Hanım, Sultan Murad' dan önce de pederi il. Selim ' in musahibesi idi.24 Sultan Mu­ rad ile dostluğuna dair detaylı bir bilgimiz olmasa da, Aşık Çelebi 'nin ken­ disinden bahsederken şi irini methetmek için "Erkek arslan arslandır da, dişi arslan arslan değil midir?" ifadesini kullanmasından Ayşe Hatun 'un da Sultan ' ın etrafındaki diğer kadınlar gibi güçlü bir kadın olduğu anlaşı­ lıyor.25 Her ne kadar Sultan Murad' ın hayatında bu kadınların önemli bir yere sahip oldukları haber verilmiş ise de, Sultan' ın onlarla olan şahsi tecrübe ve düşüncelerini nakleden tek kaynak, şu an için, şeyhine gönderdiği mek­ tuplarını ihtiva eden Kitabü '1-Menamat'tır.

S ULTAN MURAD VE RÜYA MEKTUPLARI Tasavvufa ilgisi çok erken yaşlarda neşet eden Sultan Murad, tahta çıkmaz­ dan birkaç gün evvel gördüğü bir rüya vesilesiyle Raziye Kadın tarafından civarda bağbanlık yaparak geçimini sağlayan Şüca Dede ile tanıştırılmış; Şüca Dede'nin rüyayı tabirdeki isabeti üzerine ona intisap etmiş; sonrasın­ da ise rüyalarını mektuplar halinde ona göndermeye başlamıştı . Hicri l 00 l ( 1 592) tarihinde, yani vefatından birkaç sene evvel, Kitabü 'l-Menamat isimli yazma metinde bir araya getirilen bu mektuplar, Sultan Murad 'ın iç dünyasına daha önce pek de haberdar olmadığımız bir pencere aralar. 26

Zengin bir içeriğe sahip bu mektupların bir kısmı "vakı ' a" (rüya), "mü­ şahede," "hayal," "nida," ve "hitab" alt başlıkları altında Sultan'ın mistik tecrübelerini aktarırken, bir kısmı ise ''tezkere" alt başlığı altında ekseri­ yetle Alem-i Şebadet'teki tecrübelerini, günlük hayata ve devlet idaresine dair sıkıntılarını nakleder. Bu nedenle mektuplan "Mistik Tecrübelere Dair Mektuplar" ve "Tezkereler" olarak tasnif etmek iki bine yakın mektup içe­ ren bu hacimli koleksiyonu daha tertipli ve sistemli bir şekilde değerlendi­ rebilmek açısından faydalı olacaktır.

24 Ayşe Hubbi Hatun'un mürettep bir Divı!in 'ı ve bir de Ce�id ü Hurşid isimli mesnevisinin olduğu haber verilmiş olmakla birlikte, her iki metin de tespit edilebilmiş değildir. Ayşe Hubbi Hatun ile ilgili olarak, aynca bkz. Didem Havlioğlu, "On the Margins and Between the Lines: Ottoman Women Poets from 1 5"' to 20"'Century", The Turkish Historical Review, c. I, s. 25-54. " ' Aşık Çelebi, Mqiiirü 'ş-Şu 'arii, haz. Filiz Kılıç. (İstanbul: Pcra Müzesi Yayınları, 20 1 0); c. 2, s. 1 1 36. 26 Kitiibü 'l-Menömat, vr. 2a ve I OOb- ! O l a: 739. İkilinin mektuplaşmasının en az on sene kadar devam ettiği gene metindeki diğer mektuplardan anlaşılmaktadır. Age., vr. 240a : 1 697: ve vr. 1 82a: 1 292.

1 14


Özgen Felek Bu iki farklı grup mektup bize iki farklı Murad tasvir eder. Mistik tec­ rübelerini rapor ettiği mektuplarda peygamberlerle, Huleia-yı R.aşidin' le, büyük mutasavvıflarla bir silsi leye yerleş(tiri l)miş, semalara yükseltilen, Peygamber mucizelerini hatırlatan kerametler icra eden, yeryüzünde Al­ lah adına hükmeden, Zıllullôh (Allah ' ın Gölgesi) sıfatını layıkıyla taşıyan kudretli bir sultan vardır. Bu gruptaki mektuplar Sultan Murad'ın A lem-i Misal' deki tecrübelerini onun Allah tarafından seçilmişliğini pekiştirmek ve tescil etmek üzere adeta ihtimamla seç ilmiştir.27 "Tezkere" başlığı altında etiketlenmiş ikinci grup mektuplarda i se ayakları yere basan, insani korkuları, endişeleri, hayalleri ve dertleri olan bir kul vardır.

Tezkereler; Sultan 'ın iç dünyasında yaşadığı sıkıntılara, kor­

kulara, endişe ve kederlere dair pek çok ipucu verir.28

Kitôbü '1-Menômôt, oldukça zengin bir şahıs kadrosuna sahiptir. Hem Tezkereler' de hem de Mistik Tecrübelere Dair Mektuplar' da baş kahraman Sultan Murad olmakla birlikte, metin İ slam öncesi peygamberlerden tutun da Muhammed Peygamber 'e, dört büyük halifeye, İ slam tarihinin önde gelen mutasavvıflarına, Osmanlı hanedanından sultanlara, validesine, hatta isimsiz Arap kadınlara varınca pek çok kahraman ihtiva eder. Bu kahramanların bir kısmının ismi açıkça belirtilmiş olmakla birlikte, metindeki pek çok karakterin ne ismi zikredilmiştir, ne de cismi betimlen­ miştir. Elinizdeki çalışmada bütün bu kahramanlar, metin içindeki işlevleri dikkate alınarak "Kimliği Tanımlanmış Karakterler" ve "Kimliği Tanım­ lanmamış Karakterler" olarak tasnif edileceklerdir. Her

iki

kategorideki karakterleri gene kendi içlerinde dini, tarihi, tasav­

vufi ve edebi olmak üzere tasnif etmek de mümkündür. Metinde her karak­ ter ait olduğu sınıfa binaen farklı bir vazife yüklenmiştir. Mesela, Peygam­ berler, Sultan Murad'ın Hak tarafından seçilmiş ve atanmış bir sultan ol­ duğunu pekiştirmek işlevi ifa ederken, Sultan Süleyman ve 11. Selim, Mu­ rad ' ı n tahttaki yerini meşrulaştırmak, bir nev' i tescil etmek üzere metinde yer alırlar. Tasavvuf büyükleri Murad' ı büyük mutasavvıflarla birlikte bir silsileye yerleştirirken, edebi figürler onun bilgili bir sultan kimliğini vur­ gularlar. B ir de isimleri (ve hatta cisimleri) bel irsiz ve tanımsız pek zengin bir yan karakterler kadrosu vardır. Mesela, bir rüya mektubunda Sultan Mu-

27

Ayrıntılı bir tartışma için, bkz. Özgen Felek, "(Re)creating lmage and ldentity: Dreams and Visions as a Means of the Self-fashioning of Sultan Murad III" Haz. Felek, Özgen ve Knysh, Alexander, Dreams and V'ıs ions in lslamic Societies, SUNY, 20 1 2, s. 249-272. 28 Detaylı bir inceleme için, bkz. Özgen Felek, "Fears, Hopes, and Dreams: The Talismanic Shirts of Sultan Murad ili", haz. Melvin-Koushki, Matthew, The Occulı Sciences in lslamicaıe Cultures (13th-1 7th Centuries) içinde A rabica. (20 1 6 içinde bekleniyor).

1 15


ili. Murad'm Rüya Mektuplannda Kadınlar (ve Cinsellik)

rad'ın 1 2 bin.kür askerini tek bir kılıç darbesiyle öldürdüğü anlatılır, ama bu 1 2 bin askerden hiçbirinin ismi ve cismi belli değildir:

( . . . ) kafire ğa.Ziiya varmışvuz. On iki bin kafir <askeri gelür, cümlesi­ ni yalnız kendümiz l<ıhçdan geçüririz. Benüm sa<iidetüm, bir ceng oldı kim şerl)a gelmez."29 "

Bu isimsiz karakterlerin metindeki rolü (yirmi bir senelik saltanatı esna­ sında hiçbir gazaya şahsen katılmamış) Sultan Murad'ı bir kahraman ve gazi olarak resmetmek olduğu için, onlar sayılarının kalabalıklığı ve küffiir oluşları ile metinde bir işlev görürler. Şüphesiz, Kitabü '1-Menamat 'ın er­ kek kahraman kadrosu tek başına derinlikli olarak incelenmeyi gerektire­ cek kadar zengindir, ama halihazırdaki çalışma, kroniklerdeki Sultan Mu­ rad ve kadınlara dair hikayelerin yeniden değerlendirilmesi için bir kapı aralamak umuduyla sadece metindeki kadın figürleri inceler. Kitabü 'l-Menamat'ın kadınlarını farklı pencerelerden okumak müm­ kündür. İnceleme konusu bir erkeğin rüyalarında kadın, cinsellik ve anne olunca ilk akla gelen, rüyaları bilinçdışı arzuların örtülü olarak dışavurumu olarak kabul eden Freudcu bir okuma ile Sultan Murad'ın Oidipal yönle­ rinin analizidir. Lakin elimizdeki mektuplar bizzat Sultan Murad'ın ka­ leminden çıkmadığı için bu tür bir okumanın beraberinde ciddi birtakım sıkıntılar getirdiği aşikardır. Murad'ın izni dahilinde olduğunu tahmin etti­ ğimiz istinsah sürecinde mektupların bir tercih ve tashihe tabi tutuldukları­ nı gene metnin kendisinden öğreniyoruz.30 Ayrıca bazı mistik tecrübelerin hatırda kalmadığı için (veya muhtemelen Sultan Murad tarafından sansüre uğradığı için) yazılı olarak kayda alınmadığı da gene metinde belirtilmiş­ tir.3 1 O nedenle, mevcut mektuplar üzerinden tam bir analitik sağaltımın mümkün olamayacağı, yapılacak analizin eksik ve yanıltıcı olacağı açıktır. Üstelik, her ne kadar insan tarihsel-kültürel bir varlık ise de, mektup­ ların kayda alındığı dönemde kaleme alınan tabirnameler bize devrin semboller dünyasının yaşadığımız çağdakinden oldukça farklı olduğunu gösterir. Meseli, 2. yüzyıl Yunan filozof Artemidorus'un Tabirnamesi'n­ den başlayarak, İslim coğrafyasında İbn Şirin, Nablusi ve İbn İshak gibi ilimler tarafından kaleme alınmış ve İslim dünyasında asırlarca okunmuş ve kaynak olarak kullanılmış erken dönem tabirnamelerde cinsellik olduk29

Bu makale için KitıibO 'l-Menıimıit 'tan yapılan bütün alıntılar KitiibO 'l-Meniimiit: Sultan ili. Murad'm Rüya Mektupları isimli çalışmadan yapılmış olup, alıntılarken metnin çeviriyazımında takip edilen tercih üzerinde değişiklik yapılmamıştır. Özgen Felek (haz.), KitiibO '1-Meniimiit: Sultan ili. Murad 'ın Rüya Mektupları (Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 20 1 4), vr. 42a: 347. 10 Bu mevzu, KitiibO '1-Meniimiit: Sultan 111. Murad'm Rüya Mektupları isimli çalışmada aynntılı olarak tartışılmıştır. Bkz., age., s. 40-4 1 . " Age., vr. 1 7b- 1 8a: l 28.

1 16


Özgen Felek

ça detaylı tartışılmış, ama asırlar içinde bariz değişikliklere uğramıştır. Bu tabimamelerde kiminle, nerede, hangi pozisyonlarda yapıldığına bağlı ola­ rak rüyada cinsellik farklı şekillerde tabir edilir. Oldukça çarpıcı bir mi­ sal olması babından, İbn İshak ve onun istifade ettiği Artemidorus 'a göre rüyada anne ile seks, hem anne hem baba hayatta ise "babaya karşı bir düşmanlık" olarak tabir edilebileceği gibi, "rızk" veya "şehir işlerine mü­ dahil olma;" eğer anne zengin ise "hediyeler ve miras;" eğer rüya sahibi seyahatte ise "anavatana hasret ve anavatana dönüş müjdesi;" eğer anne ölü ve rüya sahibi hasta ise "rüya sahibinin yakında vefatına" tabir olunur. 1 7. yüzyıla gelindiğinde ise, Nablusi rüyada cinselliği İslami terminoloj iye göre zina, livata, mücama'a, niJcah ve zevac olarak beş kategoride tabir eder ve rüyada anne ile seksi zina kategorisinde değerlendirir. 32 Görüldüğü üzere, Erken Dönem tabimamelerde kadın ve seks imgesine verilen anlamlar çok çeşitli ve değişkendir. Aynca şu hususu da vurgula­ mak gerekir ki rüyaların hassaten kıymetli olduğu tasavvufta da mutasav­ vıf zatlar tarafından pek çok tabirname kaleme alınmıştır.33 Tasavvuf ehli için rüyalar bir eğitim metodu ve salikin nerede durduğuna ve tekamülü­ ne dair mühim bir ipucu olarak görülür. O nedenle, Halveti-Şabani tariki şeyhlerinden Şeyh Karabaş-ı Veli el-Halveti (ö. 1 6 l l )'ye göre, "Tarikatde olmayanların düşü araki ta'bir olunur."34 Yani, gereksiz ve önemsizdir. Amaçlan, hedef okuyucu ve dinleyici kitleleri farklı olduğu için, tabir­ namelerin rüyalardaki semboller ve imgelere yüklediği manalar da farklı­ lıklar gösterir. Mutasavvıflar, en alt tabaka "Emmare" olmak üzere nefsi Emmare, Levvame, Mülhimme, Mu tma 'inne, Riiziyye, Marziyye ve Safiy­ ye olarak yedi daire içinde değerlendirirler. Salikin rüyasındaki her renk, sembol ve işaret oldukça kıymetl idir. Salik hiçbir detayı ihmal etmeden mürşidine anlatmalıdır ki mürşid salik' in hangi nefs dairesinde olduğunu tespit ve ona göre de saliki İrşad ve tembih etsin. Tasavvufi tabirnamelerde nur, yağmur, umman gibi semboller yanısıra "kadın" da tabire tiibi tutulan imgelerdendir. Mesela mutasavvıflar için ka­ leme alınan tabimamelerden, 1 6. yüzyıl meşayihinden Kurd Muhammed Efendi 'nin tabirnamesinde rüyada "avrat görmek" nakıs insan ile birlikte 32

Ze' evi, "Dream Interpretation and Unconsciousness," s. 1 08- 1 23 İslim'da ve Osmanlı 'da tabimameler Ozerine yapılmış çalışmalar için bkz. mesela, Orhan Şa­ ik Gökyay, "Tabirnameler," Güçlük Nerede (Seçme Makaleler 3). (İstanbul: lıetişim Yayınları, 2002); s. 1 5 1 - 1 68; Selimi Münir Yurdatap. Is/dm Dininde Rüya ve Rüya Tabirleri. İstanbul: Doıtru Yol Yayını, 1 948; Annemarie Schimmel, Halifenin Rüyaları - lslam 'da Rüya ve Rüya Tabiri. (Çev. Tuğba Erkmen), lstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2005; Mustafa Tatçı ve Halil Çeltik, 33

Türk Edebiyatında Tasavvufi Rü ya Ta 'bimameleri: Kurd Muhammed el-Halveti, Niyazi-i Muıri el-Halveti, Karabiış-ı Veli el-Halveti, Yiğitbaşı Ahmed Marmaravi el-Halveti, Kızılay, Ankara: Akçağ, 1 995. 34 Tatçı ve Çeltik, Türk Edebiyatında Tavavvuji Rü ya Ta 'bimame/eri,

s.

8-9, ve 27.

117


ili. Murad'ın Rüya Mektuplarında Kadınlar (ve Cinsellik)

değerlendirilir. Kurd Muhammed Efendi 'nin yedi daireye tasnif ettiği nef­ sin üçüncü dairesi "da' ire-i mülhime"dir ve bu dairedeki salikin rüyaların­ da tezahür eden imgelerden biri de "kadın"dır: "( . . . ) Ü çinci da'ire mülhimedür. Mesela, sıfat-ı mülhime, nakıs insan­ lar gibi görünür: 'Avrat ve kefere ve ' uryan, ışık ve kızılbaş ve melahi­ de ve sakalı kırkık ve yoluk ve aksak ayaklı ve kötürüm ve kulagu sagır ve dilsüz ve ' arab ve köse, ekallü' l-l ihye (seyrek sakallı) ve sarhôş ve bengi ve harami ve muzhik ve canbiiz ve zı1rbiiz ve hokkabaz ve bi-neva ve dellal ve dellak ve kassab ve a'ma ve şaşı ve oyuncı ve maymuncı ve çanakçı ve bu sı fatlar ile muttasıf olup bu şekilleri görse, millhime şeklidür. Bunlardan perhiz Iiizımdur."35

Muhammed Efendi, rüyada "nakıs insan" (yani kemale ermemiş insan) ve avrat görmeyi "nakıse-i 'ukı1le" (akıl noksanlığı) ile tabir ederek devam eder ve kadın imgesini, sağır, kör, köse, sarhoş, hokkabaz, harami gibi ge­ leneksel olarak menfi kabul edilen unsurlar ile birlikte değerlendirir.36 Tasavvuf halkası dışında kaleme alınan tabimamelerde ise rüyada ka­ dın imgesine farklı anlamlar yüklenir. Gene 1 6. yüzyılda kaleme alınan Metali 'ü :S-se 'adet ve yenabi 'ü :S-siyadet adlı eserde yer alan küçük tabir­ name bu açıdan oldukça kıymetlidir. Metali 'ü :S-se 'adet, Sultan Murad 'ın, kızlan Ayşe Sultan (ö. 1 605) ve Fatma Sultan (ö. 1 600) için birer kopya olarak sipariş verdiği bir eser olup, Kitabü '/-Bülhiin isimli meşhur Arapça eserin Bodleian nüshasından istifade edilerek hazırlanmıştır.37 Metnin ta­ rihine binaen ( 1 582) Şehzade Mehmed ' in görkemli sünnet merasiminde sultan babalanndan kızlarına hediye olarak sunulduğu düşünülüyor. Sultan Murad'ın en azından Metali 'ü :S-se 'adet te yer alan tabimameden haberdar olduğunu, hatta metni okumuş olma ihtimalinin de bir hayli yüksek oldu­ ğunu söylemek yanlış olmaz. Metali 'ü :S-se adet'teki küçük tabirnameye göre, mesela, rüyada "kız" görmek "fakrdan sonra devlet bulmak", "avrat" imgesi "dünya ma'mılrluğu", "yaşlı kadın" ise "zeval-i karib-i devlet" şek­ linde tabir edilmiştir. Eğer rüyada zuhur eden kadın bir cariye ise, Meta­ li 'ü :S-se 'adet'e göre "hayr" olarak anlamlandınlır.38 Görüldüğü üzere, kaleme alındıklan çağ ve geleneğe, seslendikleri okuyucu/dinleyici kitlesine ve rüyada tezahür eden kadının yaşı ve sosyal konumuna göre Erken Dönem tabimamelerinin ' kadın'a ve cinselliğe yük'

'

" Age., s. 8-9 . ,. Age., s. 9. " Sıefano Carboni, ''The ' Book ofSurprises' (Kitab al-bulhan) of the Bodleian Library", The la Trobe Joumal, c. 91 Melboume, Australia: Staıe Library of Victoria Foundation, 20 1 3 . s. 22-34. " Seyyid Mehmed ibn Amir Hasan al-Su ' udi, Metôli 'ü s-se 'ôdet ve yenôbi 'iJ s-siyôdet, New York Morgan Kıp. MS M.788, vr. 67a.

118


Özgen Felek

!edikleri mana ve değerler dünyası çeşitlenir ve zenginleşir. Lakin unutul­ mamalıdır ki bu metinler bize Sultan Murad'ın rüyalarını nasıl okumamız gerektiğini değil, Sultan Murad ve diğer Erken Dönem rüya sahiplerinin ve muabbirlerinin rüyalarını nasıl okuduklarını ve anlamlandırdıklarını gös­ terir. Üstelik, devrin muabbirleri bu metinlerin sadece ehline malum ve münhasır olduğunu, yani eline bir tabirname alan herkesin rüya tabirine salahiyetli olamayacağını da belirtirler.39 İşte o nedenle, özellikle de tasav­ vuf kültürü içinde bir mürşide intisap etmiş müritlerin rüyalarını sadece ve sadece mürşitleriyle paylaşmaları tembihlenir. Müteakip sayfalarda, bu yaklaşımları akılda tutarak, ama hiçbirini esas almadan, bir rüya okuması yapılacaktır.

KlTABÜ'L-MENAMATVE KİMLİGİ TANIMLANMIŞ KADIN LAR(I) Kitabü '/-Menamat'taki mektuplan "Tezkereler" ve "Mistik Tecrübelere Dair Mektuplar" olarak tasnif etmiş ve her gruptaki karakterlerin işlevle­ rinin farklı olduğunu vurgulamıştık. Birkaç tanesi hariç, bu mektuplar ge­ nel olarak çok kalabalık anlatılar değillerdir ve kadınlar metinde yer alan 300'ün üzerinde rüya anlatısından sadece yirmi civarında anlatıda karşı­ mıza çıkar. Kroniklerde yansıtılan iddiaların aksine, rüya mektuplarında kadınlar oldukça sınırlı sayıda ve rollerde karşımıza çıkarlar. Tezkereler'de ismen bahsedilmiş ve kimlikleri açıkça tanımlanmış iki kadın (Nurbanu Sultan ve Raziye Kadın) ve bir de ismi verilmemiş bir cariye vardır. Mistik Tecrübelere Dair Mektup lar'daki kimliği tanımlan­ mış kadınlar ise gene Nurbanu Sultan, (isimleri zikredilmemiş olmakla birlikte kimlikleri tanımlanmış olan) Sultan Murad' ın kız kardeşleri, Pey­ gamber'in annesi Amine, ve Peygamber'in kızı Fatıma olmak üzere birkaç isimle sınırlıdır. Sultan Murad'ın hayatında oldukça mühim bir yeri olan hasekisi Safiye Sultan, musahibeleri Canfeda Hatun ve Ayşe Hubbi Hatun ise Tezkereler' de ve Mistik Tecrübelere Dair Mektuplar' da hiçbir şekilde zikredilmemiştir. Nurbanu Sultan, Kitabü 'l-Menamat boyunca hem tezkerelerde hem de rüya ve müşahede anlatılarında ismi en sık zikredilen, hatta Peygam­ ber ' den sonra cismen de en sık tezahür eden karakterdir. Tezkerelerdeki bazı ifadelerden bu mektupların bir kısmının Nurbanu Sultan henüz hayat­ ta iken, bir kısmının ise onun vefatından sonra kaleme alındığı anlaşılıyor. Yukarıda bahsedildiği üzere ana-oğul arasındaki tek sıkıntı devrin tarih­ lerine Sultan Murad'ın Safiye Sultan'a olan derin sadakati olarak yansı­ mışken, Nurbanu Sultan'ın bahsinin geçtiği tezkereler ve rüya anlatılan, 1•

Tatçı v e Çeltik, Türk Edebiyatında Tasavvufi Rü ya Ta 'bimameleri,

s.

1 6.

1 19


Ill. Murad 'ın Rüya Mektuplarında Kadınlar (ve Cinsellik)

ikili arasın(ia çok da �ilinmeyen bazı sıkıntılara işaret ederler. Her ne kadar tarihçiler Sultan Murad'ı validesinin kontrolü altında bir padişah olarak tasvir etseler de, Kitabü 'J-Menamat'ta yer alan bazı mektuplardan Sultan' ın manevi hallerini validesinden gizlediği, hatta bunların validesine duyu­ rulmaması yönünde şeyhini de sıkı sıkı tembihlediği anlaşılıyor: " ( . . . ) Benüm sa<adetüm, mul,cayyed olma1Juz. Anlar söyledüklerin bil­ mezler. Hemin mektüb-ı şenfiJüz gene Sünbül Aga'ya gönderesiz. Ol bize vi rür. Validemize dabi göndermel)üz. Benüm sa<adetüm, aşlı yol,c­ dur bizüm sırr-ı ma<nTmizden baberleri yol,cdur. Hemin 1,colayına şanur­ lar. Hemin mektfiblJUZ da•im Sünbül ' e degüresiz, ol bize getürür. Biz dabi mektübmızı al)a virürüz, benüm sa<adetüm.''411

Sultan Murad, sadece manevi hallerini ve sırlarını validesinden gizlemekle kalmaz; Tezkereler, Sultan 'ın validesinin yaptığı her işi, aldığı her kararı aslında tasvip etmediğini, lakin hem ona olan hürmetinden, hem de Hak divanında hesaba çekilmek endişesinden müdahale etmeye çekindiğini de anlatır: "( . . . ) bir kimesnenÜIJ validesi na-ma<l,cfil iş eylese oglı al)a 1,cal,cmal,c günah mıdur ijııZret-i I:fal,c dergahında, sa<iidetüm?'"''

Anlaşılan o ki, Nurbanu Sultan sadece hayatta iken değil, vefatından sonra da oğlu için bir endişe kaynağı olmaya devam etmiş. Aşağıdaki tezkereye göre, vefatını takip eden günlerde Nurbanu Sultan 'ın ismi zikredilmemiş bir cariyenin rüyasında Murad'ın yakın zamanda vefat edeceğini haber vermesi ciddi bir tedirginl ik ve endişeye sebep olmuş: "( . . . ) şol guşşa çekmekden ayrul,c mecalüm 1,calmadı, basta olıyoruram. Benüm rilbum, bizüm l)al,cl,cımuzda gördükleri val,cı<alar ve bizüm tefek­ kür ile gördügmiz val,cı<alar bizi zebun eyledi . �orl,caram döşeklere dü­ şüb \)asta olam. İ şte görül) l)alüm mükedderdür. Rfibum, ol cariye gene bizi bir vechile müşahede eylemiş. Ve valide bize 'Cümle al,crabadan evvel sen gelürsin ' dimek. Hey rilbum, tiil,cat 1,calmadı, meded! <İ nayet Allah 'dan ola, ))filmiz barabdur."42

Bu rüyaya dair endişelerini üç ayrı tezkerede defaatle dile getirmesi, rü­ yalarını oldukça ciddiye alan Sultan için bu rüyanın ne derece sıkıntı ve­ rici olduğunu gösterir.43 Muhtemelen Sultan Murad'ın Valide Sultan'ın içinde olduğu rüyaları bu kadar ciddiye almasının ardında yatan sebep, '°

Kitiibü 'l-Meniimiit, vr. 1 5 7a- 1 57b: 1 1 23 . •1 Age., vr. 1 26a: 90 1 . 42 Age., vr. 242b: 1 7 1 8. 43 Age., vr. l 99a-b: 1 4 1 7; 242b: 1 7 1 8; ve 252b: 1 800.

1 20


Özgen Felek

pederi Sultan Selim'in vefat haberinin de kendi rüyasında gene validesi tarafından getirilmiş olmasıdır. Bu rüya anlatısı "baba"nın ölüm haberini "oğul"un tahta çıkış müjdesi ile örtüştüren karmaşık bir anlatıdır: "( . . . ) bugün va).u•a' da göri ldi ki, ' Şefer ay ında babalJ Selim ljan vefiit ider, sen padişah olırsın' dirler. Amma deyen gene validemiz idi. Ve b ir kagıd virür. Yazılmış ki, ' Lii nu "m i n u bigalatın biye galatun. ' ["Biz yan ­ l ı şa in an may ı z. Bu yanl ı ştı r."] Bir •aziz gönderdügi üzere; müsl iman olmazam. Ve sa).cal m uzulJ bir diinesi valide elinde olub dirler ki. Hemi:in şimdi ta•birin bu y urulJ rül.ıu m. ' ""' Rüyanın sonunda, pederinin vefat haberini takiben, Valide Sultan, oğlu Murad' ı n sakalının bir telini elinde tutmaktadır ki bunu babanın yitmesiyle kontrolün annenin eline geçmesi olarak da okumak mümkündür. Rüyanın devamında Valide Sultan ' ın Murad'a bir şeyler söylediği de haber veril­ miş, lakin muhtemelen istinsah esnasında o kısım bir şekilde metne geç­ memiştir. Bu anlatının yarım kalmış olması, rüyayı tam olarak okumamızı güçleştirse de, başka bir tezkerede validesinin kendisini musafaha ettiği rüyayı Sultan Murad'ın malihulya, yani bir iç sıkıntısı, korku ve daraltı olarak anlamlandırması/tabir etmesi Valide Sultan 'ın daimi bir tedirginlik ve kaygı kaynağı olarak metne yansıması açısından dikkat çekicidir: "( . . . ) şu val.cı•adan valideden ayrılmazuz. Bugün gene ge lüb beyne'n­ nevmi ve' l-yalcaıada bizümle muşi:ifaba eyledi . Bilmezüz ncdür. Mali­ bu lya mıdur'!"45

Tezkerelerde tedirgin/rahatsız/huzursuz edici bir unsur olarak betimlenen Valide Sultan' ın hem ismen hem de cismen tezahür ettiği beş rüya anlatı­ sındaki hali de tezkerelerdekinden çok farklı değildir. Her ne kadar dindar bir kadın ve korumacı bir anne olarak rüya metinlerine yansımış ise de, oğlu Sultan Murad ile mesafeli bir ilişki içinde resmedilir. Mesel!, Nurba­ nu aşağıdaki rüya mektubunda vakit çıkmadan öğle namazını ifa etmenin telaşı içindedir. Lakin bu rüya mektubu sadece onu dindar bir kadın olarak tasvir etmesi ile değil, anne-oğul arasındaki duygusal uzaklığı göstermesi nedeniyle de ilginçtir. Köprüde yalnızdırlar; birbirlerinin farkındadırlar; ama sanki her ikisi de kendi dünyasındadır. Bir telaş içinde gelen Valide bir köprü üzerinde büyükçe bir nehre bazı nesneler atan oğlunun ne yaptığı ile ilgilenmez: "( . . . ) bir köpri üzerinde tururuz. KöprİnÜIJ altında bir 0ıı?im şu atcar. Bu balcir ol şuya ağaç ve y emi ş gibi ba•za nesneler atarız. Ol şu götüAge., vr. 242a: 1 7 1 6. •s Age . , vr. 244b: 1 737. 44

121


ili. Murad'ın Rüya Mektuplarında Kadınlar (ve Cinsellik)

rüb gider. Andan ·validemiz gelür, eydir, ' İ kindü oldı mı? Öyleyi J.<,ılma­ dum. "'46

Rüya, Sultan Murad validesinin sualine cevap vermeden sonlanır. Nurbanu Sultan ' ın rüyadaki namazı yetiştirme telaşı onun kroniklere yansıyan ka­ muda sergilenen dindarlık imaj ı ile örtüşür. Nurbanu'nun Üsküdar-Topta­ şı'nda Mimar Sinan'a yaptırdığı Atik Valide Sultan Külliyesi ( 1 570- 1 579) dışında iki küçük camii de onun sadece servetini ve gücünü değil, dindar­ lığını da halka sergilemesi açısından önemlidir. Burada bizim için asıl önemli olan, ikili arasındaki ilgisizlik ve duygusal mesafedir. Bu rüyadaki iletişimsizlik başka rüya anlatılarında da karşımıza çıkar. Ana-oğul arasındaki bu mesafe diğer rüyalarda anneyi uzaklaştırma ve an­ neden uzaklaşma şeklinde büyüyerek genişler. Mesela, bilmediğimiz bir sebeple sesli bir şekilde ağlayan Sultan Murad'ın koluna girip destek ol­ maya çalı şan Valide Sultan' ın yardım çabası, bizzat Sultan Murad tarafın­ dan "Allah ' ı seversen öte dur!" diyerek geri çevrilir: "( . . . ) Ve gene gördük aglaruz ziyade şavtla. Validemiz gelür J.<,oltugmı­ za girmek ister, biz redd iderüz, "Var Allah ' ı severseIJ öte tur!" deyü. Allah <aşlcına şıl;ıl:ıatle baber vir. Va' llahi tiil<.atmiz J.<,almadı, mizacmız dabi guşşadan boş olmadı."47

Yukardaki rüyada validesine kendisinden uzak durmasını söyleyen Murad, diğer rüya anlatılarında da sürekli olarak valideden/validenin bulunduğu mekanlardan uzaklaşır. Aşağıda gelen rüyanın başında Nurbanu ve Murad bir mecliste birliktedirler: "( . . . ) validemiz yanında meclis idüb, Mu/:ıammediyye oJ.<.uruz. OI.<.urken l:;lazret-i ijal<.l<.' ile Resül 0a. m. ortasında olan münacata geldügmizde heman "Allah ! " diyü vecd oluruz. Andan aglayu aglayu l<.allcaruz. fS:,oy­ nunız tolu alc kiras resminde iri yemiş var. Andan oturanlara birer virü­ rüz. Eydürüz ki, ' l:;lalc celle ve <ala ben lculına emr eyledi kim cemi"(-i) evliyalara üleşdürem. ' Andan giril bir şabriiya varuruz bir mağara bu­ luruz nqar iderüz. İ çi şu ile tolu. Bir abalu kimesne oturur. Çagırub yanınıza getürürüz. ' Kimsiz? ' deyü su0al iderüz, ' Ehlu' llahdanız! ' deyü cevab virür. Biz dabi lcoynımızdan bir avuç kiras çıl<.arub virürüz. Ey­ dürüz ki, ' B ize ija:lret-i l;lal<.l<.'ug emridür, cümle ehlu'llaha bum üleş­ dürevüz. İ şte size yoldaş kesriIJüz i le bişşedür ' deyüb andan giderüz."48 46 Age., vr. 3a: 3. Burada bahsi geçen Muhammediyye, muhıemelen 1 5 . yüzyıl mutasavvıflanndan Yazıcıoğlu Mehmed Efendi 'nin (ö. 1 45 1 ) Kitabü Muhammediyyeji na 'ıi seyyidi 'l-ôlemin habi­ billahi '1-a 'zam Ehi '/-Kasım Muhammedini '/-Mustafa isimli üç ciltlik eseridir. " Kiliibü 'l-Meniimiit, vr. 202a: 1 436. " Age., vr. 83b: 633.

1 22


özgen Felek

Rüyanın devamında Murad önce vecde düşer, sonra ağlayarak meclisi terk eder. Böylece Val ide Sultan rüyadan kaybolur. Validesinden ayrılan Mu­ rad, sahrada bir mağarada Ehlullah 'tan olduğu vurgulanan bir derviş ile buluşur. Annenin rüyadan çık(arıl)ışı ve vecd halindeyken anneden uzakla­ şılması daha önce bahsi geçen tezkereyi hatırlatır. 1 1 23 numaralı tezkerede Sultan Murad' ın şeyhine validesinin onun manevi sırlarını takdir edeme­ yeceğini söyleyerek bunlann hiçbir şekilde validesinin kulağına gitmemesi hususunda tembihlediğini okumuştuk. Aynı şekilde aşağıdaki rüya anlatısında Sultan Murad, vecd halindey­ ken gene validesinin yanına götürülür. Fakat kendine gelir gelmez şeyhinin yanına geri götürmeleri için ısrar eder:

"( . . . ) bir mec�üb kimesne oturmış. Ve yanında dervişler oturmış. Bu l,tal.<Ir dabi bile oturub turmayub �ikrü ve tevl,tid iderüz. Tevl,tid iderken elimize bir � top�dan bard� virürler, bu bardağa n�r idüb eydirüz kim, "Bu bir yaban toprağı idi, tezkiye ile bu bale geldi, ya biz niçün <aJ.clmız düşürüb eylükde olmazız?" diyü hemiin vecd oluruz. 'Alliih, Hü! ' diyü çağıra çağıra bI-!Jod oluruz. JS:_aldururlar, validemiz yanına i ledürler. <�lmız gelür. ' Beni bunda neye getürdügüz? Şey!Jüg yanına iledüg ! ' deyüb J.calJ.caruz. Ol mec�bug yanına varuruz, bel inden J.cuşağı­ nı çı�rub bu 1,taJ.<Irüg beline �şadur."49 Murad'ın bu tercihi anneden bir kaçış/uzaklaşma olarak dikkate değerdir. Her "düşme" anında korumacı ve kurtarıcı olarak tezahür eden anneye götürülmesi, anneye bir mecburi dönüş/sığınmaya işaret ederken, her se­ ferinde anneden gelen yardımı reddetmesi ise anneden bağımsızlık/ uzak­ laşma arzusu olarak okunabilir. Vecd ve ilahi aşkla kendinden geçme ha­ lindeyken Murad' ın anneden kaçmadığı te!ç rüya anlatısında ise Nurbanu Sultan, Murad' ın pederi il. Selim ile birliktedir. Sultan Murad vecd halinde aklını kaybetmek üzereyken gelirler ve onu "zapt" ederek yere düşmekten kurtarırlar:

"( . . . ) bir kimesne avaz ile JS:_ur"an oJ.cur. Oltudıgından şol J.cadar vecd ol­ muşız ki <aJ.clum zayi< olmaga az J.calmış. Ata ve anamız gelürler, gücile bizi :Zabt iderler. "50 Sultan Murad, bahsi geçen rüya anlatılarında anne ile olan bu mesafeli iliş­ kisinin aksine, baba ile oldukça yakın bir ilişki içinde resmedilir. Rüyada, "Allah ' ı seversen öte dur ! " diyerek validesinin kendine yaklaşmasına bile müsaade etmeyen Murad, bir başka rüya anlatısında pederi il. Selim' in .. Age., vr. 57a: 450 so Age., vr. 2b: 1 .

1 23


lif. Murad 'ın Rüya Mektuplarında Kadınlar (ve Cinsellik)

onun kıyafetlerini çı.kannasına. göğsünü öpüp kucağına oturtmasına mü­ saade eder: "( . . . ) bir kişi gelür, ' Babal) seni ister' dir. Biz dabi vanıfuz. Padişah bir biğçede oturub meclis ider. Bir oğlan ög ünde ralcş ider. Pidişih bize, 'Niçün tiz gelmedülJ?' dir. Biz de eydirüz, ' Ah-dest alduls:, namaz 1,c.ıl­ duk.' Andan padişah bizi anadan toğma <üryan ider ve gögüsmiz öper ve iki dizi arasında oturdır."51 Bu rüya, adeta bebekliğe/masumiyete/baba kucağına sığınma olarak oku­ nabilir. Baba, metindeki diğer tezkerelerde tasavvufi hal ve tecrübeleri ne­ deniyle idealize de edilir: "( . . . ) merbüm ceddimüz Sultan Selim ljin 'UIJ menal,c.ıbı elmize girdi. Ne caceb l:f.airet-i ijal,c. 1,c.atında mertebesi var imiş ve <aceb taşarrufı v ar imiş . Hemin dünyada biz nesneye malik olmadul,c., bize bayf oldı, sacadetüm. "52 Aynı şekilde, başka bir tezkerede babasının hem zahiren hem batınen ta­ sarruf sahibi bir veli olduğunu vurgulayarak, kendisinin o mertebeye ulaşa­ mayacağı endişesiyle hayıftanır.53 Bu mektuplar, her ikisinin de ehl-i tarik olması hasebiyle birbirlerinin gönül dilinden anladıklarını ve aralarında valideyle olandan daha güçlü bir gönül bağının kurulduğunu düşündürür. Valide Sultan'dan sonra Kitôbü '/-Meniimôt'ta en sık karşılaştığımız ka­ dın, Sultan Murad'ın musahibesi Raziye Kadın 'dır. Raziye Kadın'ın ismi on iki tezkerede zikredilir. Bunların çoğunda kendisine verilmek üzere gönderilmiş bir tezkere,54 hokka55 veya harçlık56 vesilesi ile bahsi geçer. Mektuplara yansıdığı kadarıyla Şüca Dede 'nin Raziye Kadın'ın oğlunun hocası için de (açıkça zikredilmeyen ama bir makam arzı olduğu anlaşılan bir hususta) ricacı olduğu anlaşılıyor.57 Sultan Murad ve Şüca Dede' nin Raziye Kadın 'ın ailevi meseleleri ile yakından ilgilenmeleri, hatta müdahil olmaları üçünün yakın dostluklarının işaretidir. Hatta bir tezkere (muhte­ melen Raziye Kadın' ın ikinci eşi) Bekir Ağa'nın ondan ayrılmak istemesi üzerine Bekir Ağa'yı bundan vazgeçirmek üzere kaleme alınmıştır:

( . . . ) Bekr Ağa Raziye �dın' ı bırağub gitmek istermiş. Bizüm içün deyesiz ' Şata zamanında boş idi, şimdi başa bal geldise bırağub gi tmek

"

" Age., vr. 3 7b-38a: 3 1 4. " Age., vr. 1 45a- 1 45b: 1 025. " Age., vr. 1 02a: 750. 54 Age., vr. 1 53b: 1 094, 1 59b: 1 1 39, 1 60a: 1 1 45, 1 62a: 1 1 60, 1 65a: 1 1 83 . " Age., vr. 1 47b: 1 04 1 , 1 62a: 1 1 59. 56 Age., vr. 1 62b: 1 1 65. " Age., vr. 1 78b- 1 79a: 1 267.

1 24


Özgen Felek

liiyı)s: mıdur?' Va'lliihi rızam yol.<.dur, bıragub gitmesün; ' Va'lliihi bayr olmaz' deyesiz."58 Yukandaki mevzu ile alakalı mıdır bilinmez, ama Sultan Murad bir diğer mektupta Raziye K.adın'ın başına gelenlerden Raziye K.adın' ın bizzat ken­ disinin sorumlu olduğunu yazar: "( . . . ) Ve Raziye �dm içün ne kim buyurmışsız. Ol :ı;iilime kendü­ ye ider ne iderse. Şol Js:adar aIJa naşibat itmişvüzdür, tutmadı. Benüm sa<iidetüm, evet ivmek ile iş olmaz. Ta)s:şiriit kendüdendür. Kimesnc(y) i şuçlamasun. Sa<iidetüm, ben ister miyem? Allah bayrlar vire. Amma a1Ja nesne açmayasız, ibsiin idesiz."59 Bu mektup Sultan Murad'ın Raziye Kadın için "o kadar nasihat ettik, tut­ madı" diyerek şikayet etmesiyle ayn bir önem kazanır. Raziye Kadın'ın hem nasihatleri dikkate almayan inatçı bir kadın olduğu, hem de devrin sultanıyla onun nasihatlerini ciddiye almayacak kadar yakın olduğu anlaşı­ l ıyor. Nurbanu Sultan ve Raziye Kadın dışında Kitiibü 'l-Meniimiit'ta saray kadınlanndan bahsi geçenler sadece Sultan Murad'ın kız kardeşleridir. Murad 'ın 1 546'taki doğumundan evvel kız kardeşleri/hemşireleri Şah Sul­ tan, Hace Gevher (-i Mülük) Han, İsmihan (Esma-hin) Gevher Sultan ve Fatıma Sultan olarak dört kız kardeşinin doğumu haber verilmiştir. Özel­ likle Veziriazam Sokollu Mehmed Paşa'nın zevcesi İsmihan Sultan, daha önce naklettiğimiz hikayesinde de görüldüğü üzere kroniklerde annesi Nurbanu gibi güçlü bir kadın olarak tasvir edilmiştir. Lakin tek bir rüya anlatısında zikredilen Sultan Murad.'ın kız kardeş­ leri de Kitiibü / Meniimiit ın gölge kadın kahramanları arasında yerlerini alırlar. Silik, sessiz ve pasiftirler; isimleri ve cisimleri belirsizdir. Aşağıda­ ki rüya anlatısında Murad, onlar üzerinde bizzat şeyhi tarafından atanmış mürşidinin halifesi, manevi bir otoritedir. Kendisine kız kardeşlerine ders verme yetkisi verilmiş ve onların rüyalannı tabirle vazifelendirilmiştir: ' -

'

"( . . . ) bazrellJÜZ hemşirelermüze dest-i tevbe virmişsiz ve bu balüri Ü­ zerlerine balife J.comışsız. 'Her viil.<.ı<alann ta<bir idesin' deyüb gidersiz. Biz dabi bunları yanınıza cem< idüb diriz. ' DiyillJ imdi, her biril)üz bal­ vet yirlere varuJJ meşgül olul). Lii ilahe illa 'lliihu şagdan alul), şola virül) ve her ne viiJs:ı<a olursa gelüb bize diyesiz ve zinhar iifiils:a götürmeyesiz, enfüsehu götüresiz, şaJ.cın, kafir olursız. ' Böyle naşibat ideriz. Andan

" Age., vr. 1 59a: 1 1 37. •• Age., vr. 1 56b- l 57a: 1 1 1 8.

125


lll. Murad'ın Rüya Mektuplarında Kadınlar (ve Cinsellik)

gelüb bir yüce

tag üzerine çıJ.caruz. Bir batün bile çıl.w'. Andan ol lJ.atün

tagdan aşaga uçub, na-bedid olur. Tenha l.calunız. Bir yağmur tutar."60 Bir mürşidin müritlerine kardeşlerine

zikr-i tevhid öğrettiği gibi, Sultan Murad da kız zikr-i fevhid öğretir. Sağdan alıp sola vurmak veya göbek al­

tından başa, sonra sağ omuza, oradan da soldaki kalbe

vurmak

gibi zikir

yapma usulleri bugün hala Nakşibendilik ve Halvetilik gibi tarikatlarda yaygın olarak devam eder. İki vuruşlu, üç vuruşlu veya dört vuruşlu olarak yapılan tevhid zikrine küçük bir sayı ile başlanır ve zamanla dervişin gös­ tereceği tekamüle bağlı olarak sayısı arttırılır.61 Daha önce tartışıldığı üzere,

Kitiibü '/-Meniimiit'taki "Mistik Tecrübe­ halife ve kutbu '1-aktiib olarak res­

lere Dair Mektuplar" Sultan Murad' ı

metmeye ve onun gerçek bir Hak dostu olduğunu ispatlamaya hizmet eder. Yukarıdaki rüya, benzer rüya anlatılarının

Kitiibü '/-Meniimiit boyunca

yüklendiği işlev ile birlikte değerlendirildiğinde, mütekamil bir derviş olan Murad'ın mürşitliğini müjdeleyen rüyalardan birisidir. Zaten kız kardeşle­ rine sadece zikr-i

tevhid telkin etmez; şeyhinin onu tembihlediği üzere rü­

yalarını tabir için kendisine getirmeleri hususunda da onları sıkı sıkı tem­ bihler. İ slam tasavvufunda rüyaları birine vermek onun manevi üstünlüğü­ nü kabul etmektir;62 ve görüldüğü üzere rüya tabiri Sultan Murad için de milrşitl iğinin vazifelerinden ve gerekliliklerindendir. Aynı rüya mektubu, Sultan ' ın isimsiz bir kadınla birl ikte yüce bir dağa tırmanmasıyla devam eder. En tepeye vardıklarında, kadın aniden tepeden aşağı atlar ve Sultan Murad tek başına kalır. Kadın atlar atlamaz yağmur başlar. Kadının kaybolmasının hemen ardından yağmurun başlaması müs­ pet bir semboldür. Kurd Muhamme d Efendi ' nin ve Karabaş-ı Veli el-Hal­ veti'nin tabirnamelerinde rüyada "yağmur" görmek Rahmetullah'tır. Ye­ dinci daireye işarettir ve Nefs-i Safiyye 'nin sıfatlarındandır.63 Buna göre, bu rüya anlatısında kadının dağın tepesinden kendini atıp kaybolmasıyla gelen yağmur, Sultan Murad'ın dünyevi zevk ve kaygılardan arınıp Nefs-i Safiyye ' ye eriştiğinin, yani artık mütekamil bir insan olduğunun işareti olarak okunabilir. Zaten, kadının aniden atlaması Sultan'da ne bir endişe­ ye, ne bir korkuya, ne de bir telaşa sebep olur. Yani Sultan Murad' ın kız kardeşlerinin olduğu bu rüya, devrin rüya kültürü ve geleneği içinde bir 60 Age., vr. 73a-73b: 558. 61 Necdet Tosun, Bahaeddin

Nalqbend - Hayatı, Görüşleri, Tarikatı (Xll-XVJJ. Asırlar), insan Yayınlan, s. 304-305. Necdet Tosun'a bu kitaba ilgimi çektiği ve metnin kopyasını bana gönder­ mek zahmetinde ve liltfıında bulunduğu için teşekkür ederim. 62 Jonathan G. Katz, "Dreams in the Manaqib ofa Moroccan Sufi Shaykh: 'Abd al-• Aziz al-Dab­ bagh (d. 1 1 3 1 1 1 7 1 9)", Dreaming Across Boundaries: The lnterpretation Of Dreams in lslamic Lands, haz. Louise Marlow (Washington, DC: Harvard University Press, 2008), s. 27 1 . 63 Tatçı ve Halil Çeltik, Türk Edebiyatında Tasavvufi Rü ya Ta 'bimameleri, s . 1 1 ve 27.

1 26


özgen Felek

bütün olarak okunduğunda onun mütekamil bir mürşit olduğunun delil ve tescilidir. Metinde kimliği tanımlanmış kadın figürler içinde Nurbanu Sultan ve Raziye Kadın'dan sonra en sık tezahür eden kadın, Peygamber' in kızı Fa­ tıma' dır. Lakin Fatıma (ö. 632) bir kadın olarak değil, Ehl-i Beyt ' i temsilen oradadır. İsmi, metin boyunca dört kere zikredilir. Bir rüya mektubunda, beyne '/-yakazada (uyku ile uyanıklık arasında) iken Peygamber ' in diğer evladıyla birlikte zahir olduğu haber verilir, ama bunun dışında bir açıkla­ ma getirilmez.64 Bir başka rüyada ise Peygamber' in Murad'a hediye ettiği bir mushaf üzerinde Rahman Süresi ile birlikte ismi yazılmıştır.65 Aşağıda­ ki rüya anlatısında ise Huleia-yı Raşidin ile birlikte ismi belirtilmemiş bir kitabın kapağında görsel bir figürdür. Dört (erkek) halifenin fiziksel po­ zisyonu açıkça tasvir edilmezken, Fatıma'nın secde pozisyonunda olduğu hassaten vurgulanmıştır: "( . . . ) bir kitib getüriirler. İ çinde Ebü Bekr ve •Ömer ve •Osıpan ve •AIT'nüg ve Fatımatü 'z-zehra'nug şüretleri yazılmış. Amma Fatıma­ tü'z-zehra secdeye varmış gibi yazılmış."66

Fatıma, aktif bir diyalog içinde ve bizzat fiziksel olarak tek bir riiyada te­ zahür eder: "( . . . ) bir eve giririiz . Ol evde I:Iai:ret-i •AiT ile Fatıma rai:iya' llahu •an­ huma oturur. Bir zamandan ŞOIJra ijazret-i <Osıpiin geldi. Eydir, ' Ya Fatıma, atag rüt,ı 'çün ta•am eyledüg mi?' ijazret-i Fatıma dagi eydir, ' Ya •Osıpan benüm bir göglegüm var, gah ben geyerem, gah •AiT geyer. ' Andan ijai:ret-i •Osıpiin gitdiler. Bir zamandan şogra bir kise ile alcça getürdiler. cQsıpan gönderdi diyü. Fatıma lcabül itmedi. Gene geldi, lca­ bül itmedi. Agir •Osıpan t,a:Zreti geldi. Fatıma eydir, ' Bal)a malug mı •ari: idersin?' Andan başın göge dutdı, eydir, 'Ya Rabbi sen bilürsin ! ' Andan gökden cevagir tabalclar ile ni•met indi ve bir kagıd. Kiigıdda yazılmış ki, 'O big kişi(y)i cehennemden azad eyledüm. ' Benüm sa•a­ detüm, bu lcışşa gah görinür gibi oldı ve gah t,ikayet gibi oldı."67

Bu rüya anlatısının "bu kıssa kah görünür gibi oldı, kah hikaye gibi oldı" şeklinde tamamlanması, rüyanın Fatıma ile ilgili yaygın olarak nakledilen bir hikayeyi içermesindendir. Rüya, Sultan Murad' ın bu hikayeden haber­ dar olduğunu gösterir ki bu şaşırtıcı değildir. Daha önce bahsi geçen başka bir rüya anlatısında, validesi ile Yazıcıoğlu Mehmed Efendi 'nin Muhamme64 Kitiibü '/-Meniimiit, vr. •> Age., vr.

1 08a: 787.

%a: 708. 66 Age., vr. 99a: 726. 67 Age., vr. 48a-b: 392.

1 27


ili. Murad 'ın Rüya Mektuplarında Kadınlar (ve Cinsellik)

di.Y.Ye'sini okiıduldanndan bahsetmiştik. Yazıcıoğlu Mehmed, Fatıma'nın vefatını naklettiği kısımda Fatıma'nın mihr hikayesin,i bu rüya anlatısın­ daki ile hemen hemen benzer bir -şekilde şöyle nakleder: Peygamber, kızı Fatıma'yı Ali ile evlendirmek i steyince Fatıma verilen mihre razı olmamış, bunun üzerine Cebrail gelip Fatıma için cenneti ve içindeki tüm nimetleri mihr olarak önermiş. Fatıma gene kabul etmeyip de babası mihr olarak ne istediğini sorunca, Fatıma'nın mihr olarak istediği Muhammed ümmetinin kadınlarına şefaat etmek olmuş. Bunun üzerine Cebrail elinde bir kağıtla gelmiş ve kendisine ümmetin kadınlarına şefaat hakkı verildiğini müjdele­ miş. Fatıma vefatında da kabrine bu kağıtla beraber defnedilmiş.68 Kitabü '/-Menamat'ta kimliği tanımlanmış ve ismi verilmiş kadın fi­ gürlerden bir diğeri de sadece bir rüya anlatısında yer alan Peygamber' in annesi Amine'dir. Şimdiye kadar bahsi geçen kadınların aksine, Amine bir resimden fazla değildir. Ne bir eylem icra eder ne de bir kelam eder. Adeta rüyanın orta yerinde donup kalmıştır: "( . . . ) bir şaJ:ırada giderken bir eve uğradul,c. Ol evde yüzi nil,cablu bir oğ­ lan otururdı . Sekiz yaşında var. Kimdür deyü şordul,c, eydürler, ' Resül <a. m . ' dur. ' Bir gatün dagi turur. ' Anası AmTne 'dür' dirler. Biz dagi eydürüz, ' Mübarek cemalini görelüm . ' Eydürler, 'Görümlik vir! ' Biz dagi bir vafir altun ve al.cça çıl,carub virürüz. Andan l,cucağınıza aluruz. Bir cemaldür ki görülmiş degüldür. Eydürüz, ' İz;a cii>e naşru' llahi ve 'l­ fetbu . ' ["Allah ' ın yardımı ve zaferi gelip de ... " (Nasr, 1 )] Andan müba­ rek ağzında beş ve altı kerre öperiz. Mübarek ağzı yann ağzımıza l.cor. Sükerden ve baldan dagi ziyade tatludur. Andan mübarek yanal.clann dagi öperüz ve mubkem l.cocaruz. B u J:ıalde i ken uyandul.c."6'l

Sultan Murad' ın Peygamber'e olan muhabbetini ve iştiyakını açık bir şe­ kilde gösteren bu rüya, Siretü 'n-Nebi isimli eserde yer alan bir minyatü­ rü de hatırlatır. 14. yüzyıl şairlerinden Erzurumlu Kadı Mustafa Darir'in kaleme aldığı Siretü n -Nebi'nin minyatürlü bir nüshasının hazırlanmasına Sultan Murad'ın emriyle başlanmış, tam eserin yazılması tamamlanmış­ ken Murad'ın vefatıyla eser yanın kalmıştı. Babasının tahtına geçen i l i . Mehmed' in emriyle minyatürlü nüsha ancak Murad'ın vefatından sonra tamamlanabilmişti. Bu nüshada yer alan bir minyatürde Peygamber, annesi '

61 Prof. Dr. Amil Çelebioğlu, Muhammediye il, (lstanbul: M.E.B.Yayınları, 1 996); s. 295-296. Bahsi geçen gökten cevahir tabaklar içinde gönderilen nimetler ise Maide suresinin 1 1 1 - 1 1 5. ayetlerinde konu edilen, havarilerinin talebi ile lsa Peygarnber'in Rabbinden istemiş olduğu sof­ raya telmihtir. 69Kitiibf1 '1-Meniimiil, vr. 1 23a: 88 1 .

1 28


Özgen Felek

Amine'nin kucağında yüzü peçe ile örtülü bir bebektir.70 Sultan Murad'ın bu minyatürü görmüş olma ihtimali olmamakla birlikte (eğer vefatından önce eseri resimleyen Nakkaş Osman ve diğer nakkaşlar ile Peygamber'in nasıl resmedileceğine dair bir sohbette bulunmadı ise), onun devrin resimli dini metinlerinden ve Peygamber ' in yüzü nikaplı/peçeli resmedilmesi ge­ leneğinden haberdar olduğunu gösterir. Fatıma ve Amine'ye dair rüya anlatıları, Sultan Murad ' ın yak.inen aşi­ na olduğu İslami metinlerin onun fikir ve hayal dünyasını ve dolayısıyla rüyalarını da şekillendirdiğini göstermesi açısından oldukça kıymetlidir. 71 Kitôbü 'l-Menômôt'ta isimleri ve kimlikleri açıkça tanımlanmış bu ka­ dınlara ilaveten bir de ismi verilmeyen ama haremdeki "cariyelerden biri" olarak tanımlanan bir kadın gördüğü endişe verici rüyalar nedeniyle bah­ sedilir. Bu cariyenin rüyasında horende odalarında cariyelere bir kuzgun bağışlanmış, ama kuzgunlar cariyelerin üzerine saldırmış.72 Aynı cariyenin Murad'ı rüyasında gördüğünü ve bu rüyanın Sultan Murad' ı bir hayli te­ dirgin ettiği anlaşılıyor: "( . . . ) Benüm rübum, şol guşşa çekmekden ay� meciilüm �alm a­ dı, basta olıyoruram. Benüm rübum, bizüm b8"ımuzda gördükleri vii�ı<alar ve bizüm tefekkür ile gördügmiz v�<alar bizi zebün eyledi . �or�aram döşeklere düşüb basta olam. İşte görül) biilüm mükedderdür. Rübum, ol ciiriye gene bizi bir vechile müşahede eylemiş."73

Rüyanın muhtevası nakledilmediği için cariyenin rüyasının Sultan Mu­ rad ' ı niçin bu kadar endişelendirdiği açık değil. Bizim için asıl ilginç olan bir cariyenin Sultan 'a gelip onunla ilgili oldukça rahatsız edici rüyasını anlatmış olması. Bu rüya bize Sultan Murad ' ın sadece kendi rüyalarını değil, rüya sahibi kim olursa olsun, cinsiyetine, yaşına, sosyal konumuna bakmaksızın başkalarının da kendisiyle ilgili rüyalarını oldukça ciddiye aldığını gösterir. "Bizim hakkımızda gördükleri vakıalar" ifadesi de Sul­ tan Murad'a rüyalarını sadece bu cariyenin değil, haremde başkalarının da özellikle tedirgin edici rüyalarını ona anlattıkları anlaşılıyor. Rüyaların 70

Zeren Tanındı, Siyer-i Nebi lslam Tasvir Sanatında Hz. Muhammed'in Hayatı, (Hürriyet Vak­ fı Yayınlan, 1 9 84); s. 3 1 -32. Muhammed Peygamber'in annesi A mine'nin kucağındaki peçeli minyatürü, TSM Hazine 1 22 1 numarada kayıtlı olup 223b'de görülebilir. Tanındı 'nın kitabında bu minyatürün bir kopyası yer almaktadır. Age., s. 3 ve 4. Metne erişimimi sağlayan Gottfried Hagen 'a teşekkür etmek isterim. 7 1 islim edebiyatının önemli edebi metinlerinin, tam bir kitap düşkünü olan ve islim edebiyatı­ nı çok iyi bilen Sultan Murad'ın rüya mektuplanna yansımasına dair, bkz. Özgen Felek, "lslam Edebiyatını Yeniden Hikılye Etmek: Sultan Ill. Murid'ın Rüya Mektupları". Haz. Mehmet Kal­ paklı .ve Erdağ Göknar, Türklük Bilgisi Araştırmaları Dergisi. Osmanlı Araştırmaları Va/f/i (Har­ vard Univ. NELC, 20 1 1 ), c. 2, s. 2 1 -36. 7 2 Kitiibü 'l-Meniimiit, vr. 22 l b-222a: 1 576. " Age., vr. 242b: 1 7 1 8.

1 29


ili. Murad 'ın Rüya Mektuplarında Kadınlar (ve Cinsellik)

hem Sultan hem de cariye(ler) tarafından bu derece ciddiye alınması, 16 . yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı sarayında rüyalara atfedilen değeri gös­ termesi açısından önemlidir.

KiTABÜ 'L-MENAMAT VE K.İMLİÖİ TANIMLANMAMIŞ KADINLAR(I) Sultan Murad ' ı n rüya anlatılannda kimlikleri açıkça tanımlanmış mez­ kur kadınlann yanısıra, "bir hatun" veya "bir Arap hatun" şeklinde kim­ liği tanımlaİlmamış veya tanımlanması eksik/yanın bırakılmış kadınlar da karşımıza çıkar. Sultan Murad' ı n kimliği beli rsiz kadın figürlerle ilişkisi, validesi Nurbanu ile olandan farklılıklar gösterir. Anne karşısında pasif ve daimi bir uzaklaşma/kaçış halinde olan Murad, kimliği tanımlanmamış ka­ dınlar karşısında baskın ve güçlü bir figüre dönüşür. öncelikle, bu kadınlarla ilişkisinde Sultan ' ı n kadınlar karşısında sadece manevi bir hiyerarşi içinde değil, fiziksel olarak da onlardan yukanda res­ medilmiş olması dikkat çekicidir. Aşağıdaki rüya anlatısında Murad'ın ka­ dınlara göre fiziksel olarak daha yukarıda olması iki kez tekrar edilmiştir:

"( . . . ) bir bırman mi�dirı yer mu<al la� turur yer i le gök ortasında. Ol yerülJ üzerinde biz tururuz. Altınızdan şu a�ar ve aşagadan turub bir Q.atun bizümle muşiiJ:ıabet ider, amma Q.atun aşagada, biz iki menare deglü yüksek yerde tururuz."74 Kimliği tanımsız kadın figürler,

Kit6bü '/

-

Menamat 'ta üç farkl ı işlev ile te­

zahür etseler de bu tezahürler birbirlerini destekler. İ lki, kadınlar menfi hasletleri örneklemek için model işlevi görürler. Meselii, cimriliğin

(yüze

vuran) manevi bir hastalık ve hastalık derecesine varan kötü bir haslet ol­ duğunu anlatırken, kadın, fıkhen haram ve necis kabul edilen hınzır ile birlikte olumsuz bir hasletin neticeleri nin gösterilmesinde model olarak kullanılır: ( . . . ) ba<zı şulebii bize diri er ki, 'A�ça(y )ı ço� barcalanma, tagıtma şuga buga. ' Biz dabi �albmizden geçirdük ki, ' Ş imden şogra ol �adar itmeyelüm' deyüb. Şoura va�ı<amızda bize <itab eylediler. f:latta I;laz­ ret-i ResUI <a. m. gelüb, bir bınzir gösterdi , ' Bu �ça(y)ı s�layub vir­ medigi 'çün böy le oldı ' didi. Ve gene bir Q.atün gördüm. Yüzi yaramaz Q.astalıga uğramış. 'Niçün böyle oldug?' didüm, ' Mal şa�laduğum içün ' didi, benüm sa<adetüm."75 "

74 Age., vr. 49a: 399. " Age., vr. 4a: 1 3 . Domuz/hınzırı haram kılan diğer ayet-i kerimeler 2:75, 5:3, 5:6, 6: 1 45 ve 1 6: 1 1 5 'tir.

1 30


Özgen Felek

Kadının necis olmadığı başka bir rüya anlatısında, Murad ' ın süt (rüyada ilim ile tabir edilir) almak istediği kadın, onun için süt sağmadan önce yıkanıp paklanmak ister:

( . . . ) bir şaJ:ıriida vlifir şı g ı rl ar olub, memeleri toludur. Gücile yürürler. Andan bir biitün bulub, ' Şol südden bize şagıvir, alcçamız ile alalum. '

"

Ol blitün eydir, 'Nola, feammli varayın, yunub plik olayın. Andan gelüb, uriidu1J uzca vireyi n ' diyü cevlib virür. "76

m

İkincisi, Kitiibü '/-Meniimiit'ın tanımsız kadınları acziyet ve sıkıntı içinde­ dirler. Doğum yaparken zorlanan bir kadına yardım etmek üzere çağrılan Sultan Murad, Hızır/veliyyullah gibi kadının imdadına yetişir.77 Kadın ac­ ziyeti, arabada ağlayan bir kadın ile başka bir rüyada tekrar karşımıza çıkar. Sultan'ın bizzat çektiği bir arabada bir kadın sürekli olarak ağlamaktadır.78 Üçüncüsü, bu tanımsız kadınlar dini/manevi bir otorite konumunda res­ medilen Sultan Murad tarafından ders/mushaf/K.uran 'dan bir sfire veril­ mek suretiyle adeta onun birer müridi olarak metinde yer alırlar. Mesela, aşağıdaki rüya anlatısında bir arslan ve bir kadın bir odanın içindedirler. Arslan bağlanmıştır ki bazı Sufi tabimamelerine göre rüyada arslan nefse işaret eder.79 Dolayısıyla rüyada arslanın bağlanmış olması, nefsin zapt ü rapt altına alındığının işareti olarak okunabilir. Sultan Murad ' ın rüyasında bir de kadın vardır, ama Sultan Murad ona iki adet mushaf-ı şerif vererek onu da adeta etkisizleştirir/ehlileştirir:

"( . . . ) bir eve giririz. Bir arslan bağlanmış turur. Hemin kim bizi gördi, yüz yere lcoyub sürdi. Bir blitün dabi var. Ol blitüna iki muşJ::ıat{-ı) şerif bag ış l adulc. "80

Bu rüyada bizim için aynca dikkate şayan olan, Amine ve Fatıma ile ilgili rüya anlatılarında olduğu gibi, aktif bir okuyucu ve kitap kurdu olan Sultan Murad'ın aşina olduğu metinlerin bir şeki lde hayal dünyasına yansımış olmasıdır. Gene Erzurumlu Kadı Darir'in Siretü 'n-Nebrsinin bahsi geçen minyatürlü nüshasında bu rüyadakine benzer şekilde Peygamber'in de bir arslanı ehlileştirdiği bir mucize ve minyatürü yer alır.81 Sultan ' ı n bir mürşid olarak kadınlara ders vermesi başka bir rüya anla­ tısında yinelenir. Aşağıdaki rüyada, önce abdest al ıp Fatiha suresini yazar, 76

Kitiibü '1-Meniimiit, vr. 37a: 3 1 0. Age., vr. 1 1 5b: 828. 78 Aga., vr. 1 27a- 1 27b: 9 1 1 . 77

" Shaikh Shahiibu-d- mn ' Umar bin Mubammad-i-Sahrwardi, Awiirifu-1-Ma'iirif, (Arapçadan Farsçaya ilk tercüme Mabmüd bin 'AII al-KishiinI; Farsçadan İngilizceye ilk tercüme, lieut-col. H. Wilberforce Clarke) (Government of lndia Central Printing Office, 1 89 1 ), s. 50. "' Kitiibü 'l-Meniimiit, vr. 5b: 25. " Tanındı, Siyer-i Nehi l<lam Tasvir Sanatında Hz. Muhammed'in Hayatı, s. 5 .

13 1


/il. Murad 'ın Rüya Mektuplarında Kadınlar (ve Cinsellik)

sonra yazdığını bir İcadının eline verir. Aynı rüyanın devamında ise sürü­ sünden ayrılan bir deve ile musahabe eder. İslami gelel)ekte hayvanlarla konuşabilme yetisi Süleyman Peygamber' in mucizesine telmih olmakla birlikte, menakıbnamelerdeki hayvanların dilini anlayan şeyhlerin hikaye­ lerine de bir atıftır. Böylece, Murad' ın kerametler gösteren gönül ehli bir veli olduğu bir kez daha tescillenmiş olur: "( . . . ) ah-dest alduJ.c. Andan şol)ra bir kağıda Fatiba siiresin yazub, bir lJ.atiinul) eline virdük, ' B ul)a meşgul olasın' didük. Andan şol)ra bir alay develeri J.catara bağlamışlar. Gelüb geçtiler. Bir deve ayrılub bizüm yan­ ınıza geldi. dem gibi bizüm ile muşaJ:ıabet eyledi. Andan kendümize didük ki, ' Terk-i diyar ideyim, memleket memleket gideyim. ' Heman I:ıazırlanub giderken uyanduk. Benüm sa<adetüm, kesret ile nice biilüm olsa gerekdür?"82

Rüyanın sonunda yaşadığı diyarı terk edip gitmek istediğini ifade eder ki aslında bu Kitôbü '/-Menômôt'ta yer alan bir diğer mektuptaki (meşhur mu­ tasavvıf İbrahim Edhem gibi) saltanatı terk etme arzusunun yinelenmesi­ dir. 83

Kimliği tanımsız kadınların dikkat çeken diğer özellikleri de vecd ha­ lindeki Sultan Murad için kafa karıştırıcı ve dikkat dağıtıcı olmalarıdır. Aşağıdaki rüyada, Murad vecd halinde tevhid zikri çekerken tezahür eden bir kadın Murad'a kendini sakınmasını tembihler, lakin Murad onu "Sen aradan çık" diyerek susturur: "( . . . ) bir kitaba baltub vecd olmışvuz. "Lii ilahe illa'llahu" deyü ı;ikir iderüz vecd ile. Andan bir lJ.atiin eydür, ' Şal.cm kendül)i! ' Biz eydürüz, ' Sen ne söylersin? İ stedügüm zaman vecd oluram, istedügüm zaman olmazam. Sen aradan çıJ.c! ' diyü azarlaruz. "84

Kadınların Sultan Murad'a müdahalesi bu rüya örneği ile sınırlı değildir. Bir diğer rüya anlatısında, Murad adeta bir keramet göstererek gökte uçar­ ken, aniden ortaya çıkan kimliği belirsiz bazı kadınlar bunun tehlikeli ol­ duğunu söyleyerek onu uyarırlar, ama o "Hazret-i Hak ben kuluyla neyler, siz ne bilirsiniz?" diyerek onların ilminin onun manevi hallerini idrak et­ meye kafi gelmeyeceğini ima eder: "( . . . ) bir yüce çar-talc.. Bu çiir-tiil.cUIJ penceresinden kendümizi per-tiib iderüz ve havada J.cuş gibi uçub, ırag yirde ts:onaruz. Göl)ülmize ilham gelür ki, ' Emr-i l;laltl.c' i le Cebra"il <a. m. sen i havada götürdi. ' Ve bir J.caç lJ.atiin lar var eydirler, ·�orls:maz mısın, kendül)i böyle aşaga atarsın?' •2

KitiJbü '1-MeniJmiJt, vr. 32b: 3 1 2. "' Age., vr. 58a: 459. 84 Age., vr.

1 32

8J b : 632.


Özgen Felek

Biz da!Ji eydirüz ki, ' S iz ne bilürsiz l:lai:ret-i J::i � ben �ulı(y)la ne ey­ ler?' Andan şo1Jra Allah Allah diyü diyü giderüz. "85 Bu rüya, şeyhine yazdığı ve manevi hallerinin validesi Nurbanu Sultan'dan gizli kalmasını tembihlediği tezkereyi hatırlatır. Hatırlanacağı üzere, aynı bu rüya anlatısında olduğu gibi val idesinin onun manevi hallerini anlama­ dığını/anla(ya)mayacağını şeyhine yazmıştı. Validesi hakkındaki tezkere, bu rüya anlatısıyla birlikte okununca, Sultan Murad 'ın gözünde (en azından bazı) kadınların onun manevi hallerini idrak ve takdir edebilecek yeti ve kemaliyete sahip olmadıklarını düşünmek mümkün. Aynca, bu rüya anla­ tılarında Sultan Murad vecd halindeyken veya keramet gösterirken aniden ortaya çıkan kadınlar, adeta onun seyr ü sülukta karşısına çıkan birer en­ geldirler. Onu yolundan alıkoymaya, onun gözünü korkutup vazgeçirmeye çalışırlar, ama her seferinde Murad onları susturur veya etkisizleştirir. Şimdiye kadar incelediğimiz kimliği tanımlanmamış kadınların yaşlan, fiziksel özellikleri ve sosyal konumlarına nerdeyse hiç değinilmemiş ise de, bazı kadınlar "Arap hatun/lar" olarak diğerlerinden ayrılır. Bundan an­ cak diğer kadınların Arap olmadıklarını anlarız. Bu nedenle Arap kadınlar, fiziksel görünümleri ile en belirgin ve görünür kadınlardır. Lakin onlar da kimliği belirsiz diğer kadın figürler gibi muğlak ve bel irsiz bırakılmışlar­ dır; onların da metin içindeki rolü Sultan Murad'ın mürşitliğini ve manevi üstünlüğünü tescil etmektir. Bir Arap hatun, önce Murad'ın elini öpmek suretiyle, onun kendi üze­ rindeki otoritesini kabul ettiğini gösterir, sonra da kendisine mürşitlik et­ mesini ister: "( . . . ) bir <Arab gatiinı gelüb elimiz öper. Eydir kim, ' Dünyada iki ar­ zii m vardur. Biri J::i� celle ve "ala cemalidür. Biri da!Ji n:Ziisıdur. Bu arziilanma irişür miyem, ne dirsin? ' diyü bizden cevab taleb eyledi."86 Sultan Murad'ın kız kardeşleri üzerinde otorite sahibi olarak resmedildiğin­ den daha önce zikredilen bir rüya anlatısını incelerken de bahsetmiştik. Kız kardeşleri üzerindeki yetkinliği bir sultan ve tebaası arasında kurulu sosyal bir hiyerarşi içinde değil, bir mürşit ve mürit arasındaki manevi bir hiye­ rarşi içinde resmedilmişti. Nasıl ki kız kardeşlerine el/ders vermeye yetkin idiyse, aynı şekilde kimliği belirsiz Arap bir kadına da dini telkinlerde bu­ lunmaya yetkin olduğunu yukarıdaki anlatıda da görürüz.

" Age., VT. 64b-65a: 502. 86 Age., VT. 1 3a- 1 3b: 97.

1 33


ili. Murad 'ın Raya Mektuplarında Kadınlar (ve Cinsellik)

SoNUç NİYETİNE Her ne kadar bazı tarihçiler Sultan lll. Murad'a dair kadınlarla çevrelen­ miş oldukça renkli bir hikaye anlatsalar da, onun şeyhine yazdığı yaklaşık 2.000'e yakın mektubu ihtiva eden Kitôbü '/-Menômôt'taki rüya anlatıla­ rında kadınlar hem oldukça az sayıda hem de oldukça sınırlı roller içinde tezahür ederler. Bu mektuplarda sadece Sultan Murad'ın annesi Nurbanu Sultan, musahibesi Raziye Kadın, kız kardeşleri, İslam tarihinin en önem­ li kadın figürlerinden Amine ve Fatıma ismen yer alır. Onların dışında Kitôbü 'l-Menômôt'ta yer alan kadınlar isimsiz ve kimliksiz figürlerdir. Validesi Nurbanu Sultan, metin boyunca en sık tezahür eden kadın fi­ gürdür. Onun ismen ve cismen sıkça tezahürü şaşırtıcı olmamakla birlikte, tezahür ediş şekli şaşırtıcıdır. Hem A lem-i Şehiidet' e dair tezkerelerinde hem de manevi tecrübelerine dair mektuplarında sürekli olarak anneden uzaklaşma/kaçış vardır ki bu kroniklere yansıyan anneye hayli düşkün sul­ tan imaj ından çok farklı bir resim çizer. Murad' ın pek sevdiği haber verilen hasekisi Safiye Sultan' ın ve hare­ mine alındığı söylenen sayısız cariyelerin Kitôbü 'l-Menômôt'ta nakledilen hiçbir rüya mektubunda ne ismen ne cismen yer almamaları aynca dikkate şayandır. Safiye Sultan ve güzellikleri taayyün bulmuş cariyeler gerçekten rüyalarında yer almamış mıdır, aldıysa da bahse değer bulunmamış mıdır veya mahremiyet kaygısı ile metne dahil edilmemiş midir bilemiyoruz. Peygamber ' in validesi A mine ve kızı Fatıma 'nın Kitôbü '/ Menômôt ta­ ki tezahürleri ise İsliimi edebiyattaki tasvirleri ile birebir örtüşür. Onlar, Sultan Murad' ın dini ve edebi metinlere ve özellikle de siyerlere olan ilgi­ sinin rüyalarına yansımasıdırlar. Validenin olduğu mektuplarda -vecd halinde de olsa- yere düşen, bilin­ cini kaybeden, ağlayan, uzaklaşan/kaçan, zayıf Murad figürü, validesiz rü­ ya anlatılarındaki isimsiz kadınlar karşısında güçlü ve hüküm sahibi bir karaktere dönüşür. İsimleri belirsiz bu kadınlar geleneksel olarak kendile­ rine atfedilen roller içinde (mesela, doğum yapmak, süt sağmak, ağlamak gibi) yer alırlar. Kitôbü 'l-Menamôt'ın bu isimsiz ve cisimsiz kadınları ne güçlüdürler, ne trajiktirler, ne de duygusal olarak coşkundurlar. Ne de ken­ di kimliklerini kurmak için bir gayret içindedirler. Bu kadınların bazıları ise seyr ü süluktaki Sultan Murad için adeta onun aklını çelmeye ve onu yolundan çevirmeye çalışan engel lerdir. Lakin, Sultan Murad onları azar­ layarak susturur vt: aradan çıkarır. Son olarak, devrin tarihçilerinin resmettiğinin aksine, cinsellik bu mek­ tuplarda herhangi bir şekilde Sultan Murad' ın rüyalarının bir parçası değil­ dir. Metindeki hiçbir kadın figür, seksüel bir imaj ile karakterize edilmez. Ya Sultan Murad cinsellik içeren hiçbir rüya görmedi ya da bu tür rüyaları -

1 34

'


özgen Felek

kayda değer gönnedi. Her ne kadar bir mürid olarak her rüyasını hiçbir detay atlamadan şeyhine rapor etmesi bekleniyorduysa da, bu tür rüyaları (tabii eğer var idiyse) şeyhiyle paylaşmaktan imtina etmiş veya mektupla­ rın istinsahı esnasında bu tür mektuplan ele(n)miş de olabilir. Nihayetinde, Kitôbü '/-Menômôt'taki rüya mektuplarının bir tashih ve elemeden geçti­ ğini metindeki bazı mektuplardan biliyoruz. Kitôbü 'f-Menômôt'ta bu tür rüya mektuplarının yokluğunun ardında yatan sebep her ne olursa olsun, devrin tarihçilerinin bu meyanda anlattıkları hikayelerin bu mektupların (yokluğu) ışığında yeniden ve yeniden okunması ve değerlendirilmesi ge­ rektiği aşikardır.


"Uyku

ve uyanıklık arasında"

Isfahan, 1 627, Sanatçısı bilinmiyor, Sanat Enstitüsü, Chicago.


RüvA AYNASINDA ERKEN MODERN ÜSMANLI BiYOGRAFİ yAZARLARI* Aslı Niyazioğlu .. Osmanlılar hayatları hakkında neler anlatmak istediler? Dertlerinden, öz­ lemlerinden ve beklentilerinden nasıl bahsettiler? Osmanlıların hayat hika­ yelerini daha iyi tanıyabilmek için takip edebileceğimiz en ilginç rehber­ lerden birinin rüyalar olduğunu düşünüyor ve bu sorulara cevap vermek için bir süredir biyografik eserlerdeki rüya anlatıları üzerinde çalışıyorum. Osmanlı biyografi yazarlarından bir kısmı için rüya, kendi tabirleriyle, "mirat-ı 'alemnüma", yani alemi gösteren aynalardır. Bu aynalar ideal ay­ nalardır. Bizler için ayna, genellikle hislerle algılanan dünyayı gösteren yüzeyler iken, biyografi yazarlarının kullandığı şekliyle ayna metaforu, algı dünyasından saklı olan gayb aleminin sergilendiği bir alandır. B iyog­ rafilerdeki Osmanlı rüyalarını çalışmak işte tam bu yü7.den benim için i l­ ginç. Rüyaları çalışarak Osmanlı biyografi yazarları için neyin saklı oldu­ ğunu ve neyin ortaya çıkmasının gerekli olduğunu görebil iyor; hayatlarına onların gözleri ile bakabiliyoruz.

Y. Doç. Dr. Aslı Niyazioğlu, Koç Üniversitesi, Tarih Bölümü. · Bu makale 20 1 1 yılında Sorbonne Üniversitesi'nde düzenlenen The Uses of First Person Wri­ tings Africa, America, Asia, Europe adlı sempozyumda sunulan ve daha sonra François-Joseph Ruggui tarafından 20 1 3 'te yayımlanan kitapta "Secrets ofthe Ottoman Lives" adıyla yayımla­ nan makalemin genişletilmiş çevirisidir. Çeviriye yaıdımları için Koç Üniversitesi öğrencileri Şebnem Elif Kavasoğlu ve Cem Güldüren ile araştırmamı BAGEP ödülüyle destekleyen Bilim Akademi 'sine teşekkür ederim. ••


Rüya Aynasında Erken Modern Osmanlı Biyografi Yazarları

Biyografi yazarlarının rüya metinleri üzerine düşünürken, bu anlatılan rüyaların önemli olduğu bir dünyada paylaştıklarını Ull\ltmamamız gerek. Eğer bir biyografi yazarı ile 1 6. yüzyıl sonu İstanbul sokaklarında dolaş­ saydık, büyük ihtimalle medrese odalarında öğrenciler arasında, tekkeler­ de şeyhlerle müritler arasında, bahçelerde şairler arasında çeşitli rüyaların anlatıldığını görürdük. Rüyaların bir kısmı yazılı olarak da paylaşılıyor. Biyografilerin yanında, günlüklerden mesnevilere, tarihlerden rüya defter­ lerine çok çeşitli türlerde rüyalara yer veriliyor. Bir grup Osmanlı tarihçisi olarak bu rüyalar alemini, özellikle 1 6. yüzyıl sonu ve 1 7. yüzyıl başlarına yoğunlaşarak, çalışmaya başladık (Felek, 20 l 2a ve 20 1 2b; Hagen, 1 999 ve 20 1 2 ; Kafadar, 2009; Ze'evi, 2006). Ben de gelişmekte olan Osmanlı rüya tarihçiliğimize biyografik eserlerdeki rüyaları çalışarak katkıda bulunmak istiyorum. Osmanlı biyografik eserleri hem Osmanlı yazarlarının Osmanlı şair, alim ve şeyh rüyaları hakkında neler anlatmayı seçtiklerini öğrenebilece­ ğimiz hem de bu hayatların içinde kendi rüyalarını nasıl değerlendirebildi­ ğini görebileceğimiz değerli kaynaklar. 1 989'da yayımlanan makalesinde Cemal Kafadar, Osmanlıların kendilerinden ne şekillerde bahsettiklerini daha iyi anlayabilmemiz için sosyal ilişki ağlarını, hayat hikayelerini, toplumsal ağlan içinde incelememiz gerektiğine işaret etmişti (Kafadar, 1 989). Makalesinin yayımlanışından yaklaşık yirmi yıl sonra, özyaşam hikayeleri üzerine yapılan yeni çalışmaların önemli katkısına rağmen hala Osmanlıların "ben" ve "öteki" arasında kurdukları sosyal ilişki ağlarını çok az biliyoruz (Akyıldız, Kara, Sagaster, 2007; Elger ve Köse, 20 1 0; Dankoff, 2004; Klein, 20 1 0; Schmidt, 20 1 0; Terzioğlu, 2002 ve 2007). Bu eksikliğin önemli bir nedeni, Osmanlı biyografi geleneği içinde temel bir yere sahip olan toplu biyografilerin sunduğu hayatlara ve bu anlatılarda rüyaların yerine yeterince nüfuz edememiş olmamız. Osmanlı biyografi yazarları, kitaplarında Osmanlı ulema, şeyh ve şair­ lerinin hayatlarını ve kişiliklerini teker teker karşımıza çıkarıyor. Bazen yüzlerce alim, şeyh ve şairin eğitim, kariyer ve eserleri ile ilgili bilgileri, eserlerinden örnekleri, kimi zaman da çeşitli hikayelerini toplu biyografiler olarak veriyorlar (Özcan, 2009). Bu kitaplar zengin biyografik kaynaklar olmasının yanında özyaşam hikayeleri açısından da önemlidirler. Biyog­ rafi yazarları, arkadaşları, aileleri, hocaları ve şeyhlerinin biyografilerini yazarken kendilerini de dönemlerinin entelektüel hayatlarının içine yer­ leştiriyorlar (Aynur, 20 1 0). İnceledikleri kitaplardan dinledikleri hikaye­ lere, şahit oldukları olaylardan konuştukları insanlara kadar kendi hayat hikayelerini, diğer başka erken modem biyografi yazarları gibi, eserlerine alıyorlar (Hanna, 20 1 3 ve Anderson: 1 984). Rüya anlatılan önemli karar

1 38


Aslı Niyazioğlu

anlarını ve gerilimleri vurguluyor, çeşitli sosyal gruplar arasında kurulan bağlan ve yaşanan çekişmeleri sergiliyor. Bu yazıdaki amacım, Osmanlı biyografilerindeki rüyaları çalışırken karşıma çıkan üç genel temayı ortaya koymak ve bu temaları biyografi ya­ zarlarının eserlerine aldıkları rüya örnekleri üzerinden incelemektir. Bunun için ulema, şeyh ve şair biyografik eserleri türlerinden üç biyografi yazarı­ nın rüyalarını seçtim. Bu yazarlardan Taşköprülüzade ( 1 459- 1 56 1 ) İstan­ bul kadılığından mazuliyeti sırasında 520 ulema ve şeyhe dair biyografileri içeren Şekıi 'iku 'n-Nu 'miiniye'yi 1 55 8 ' de yazıyor. Genç bir müderrisken kendisine kadılık müj desi veren bir rüyayı da Bayrami Şeyhi Muhyiddin Efendi 'nin (ö. 1 545) biyografisinde paylaşıyor (Taşköprülüzade, haz. Fu­ rat, 1 985). Diğer bir yazar, Aşık Çelebi ( 1 520-72), Üsküp kadılığından mazuliyeti sırasında dört yüzün üzerinde şairin hayat hikayelerini içeren Meşii 'irü 'ş-Şu 'arii'yı 1 568'de tamamlıyor. Kitabında, şer ' i mahkemelerde görev almanın ahirete ödülünü, ölümünden kısa süre sonra rüyasında gör­ düğü çok sevdiği bir arkadaşı üzerinden aktarıyor. (Aşık Çelebi, haz. Kılıç, 20 1 0). Üçüncü yazarımız Halveti şeyhi Hulvi ise (ö. 1 654) 1 92 şeyhin ha­ yatını anlattığı Lemeziit'a eklediği son bölümde, tasavvufu hayata girişini bir rüyasıyla aktarıyor (Hulvi, haz. Taği, 1 993 ve Hulvi, 1 62 1 ) Peki, Taş­ köprülüzade, Aşık Çelebi ve Hulvi'nin rüya aynalarına baktığımızda ne­ ler görüyoruz? Bu üç yazar, hangi dertlerini, özlemlerini ve beklentilerini rüyalarla anlatmayı seçtiler? .

MESLEK RÜYALARI

İlk olarak, bu eserlerde ne tür rüyalar görüyoruz diye sordum. Bu rüya ay­ nasına baktığımızda çoğunlukla karşımıza çıkan konular var mı? Ortaçağ Avrupası aziz biyografileri üzerine yapılan çalışmalar, rüya anlatılarının biyografilere gel işigüzel serpiştirilmediğini, tam tersine rüyaları nasıl dö­ nemin önemli meseleleriyle ilgili alanlan vurgulamak için anlatıldıklarını açıkça ortaya koydu (Moreira, 2000). Osmanlı biyografi yazarlarının da eserlerine aldıkları rüya anlatılan konusunda çok seçici davrandıklarını görüyoruz. İlginç bir şekilde, rüya anlatılan çoğunlukla bir konuda yoğun­ laşıyor: Kariyer rüyaları. Eserlerinde kaydettikleri rüyaların çoğu, Gabrie­ le Jancke tarafından çalışılan erken modem Alman otobiyografik eserle­ rindeki gibi özellikle meslek hayatları hakkında (Jancke, 2002 ve 2007). Neden kadı oldu, neden ilmiyeyi terk edip tasavvuf yolunu seçti, neden bir tekkenin şeyhliğini kabul etti veya neden seyyah oldu gibi soruların cevap­ lan rüyalarla veriliyor. Meslek seçimleri veya değişiklikleri konusundaki rüyalar hayat hikayelerinin dönüm noktalan olarak anlatılıyor.

1 39


Rüya Ayna•ında Erken Modern Osmanlı Biyografi Yazarları

1 6. yüzyıl sonu ve 1 7. yüzyıl başında İstanbul ' da yazı lmış metinlerin meslek kararlarıyla ilgili vurgularına şaşırmamak gerek. Biyografi yazarla­ nyla okurlann çoğu kadı, müderris ve şeyhler. Hem ilmiyede hem de Hal­ vetiler gibi birçok tarikatta bürokratik bir yapının oluştuğu bir zamanda, hiyerarşik yapıda al ınan makamlar biyografi yazarlan ve okurları için özel­ l ikle önemlidir. Biyografi yazarları, eserlerinde gel inen makamlar ve izle­ nen kariyerleri özenle kaydediyorlar. Sınırlı okur kayıtlarından görebildi­ ğimiz kadanyla, okurlar bu kayıtlardaki yanlışları dikkatle düzeltiyor, kay­ dedilmemiş atamaları ekliyorlar. Belki bu ilginin bir sonucu olarak meslek seçimleriyle ilgili rüyalar da kaydediyor ve kariyerlerin önemli olduğu bir dünyayı betimleyen biyografik eserlerin odaklan da destekleniyor. Başka diğer biyografi yazarlan gibi Taşköprülüz8de, Aşık Çelebi ve Hulvi'nin de eserlerine meslek rüyalarını aldıklannı ve bu anlatılan ara­ sında kendi rüyalarını da aktardıklarını görüyoruz. Örneğin, Taşköprülü­ zade 'nin

Şekii 'i/cu 'n-Nu

m

'

ôn iye ye eklemeyi seçtiği tek rüyası, bir kadı '

olarak başarılı meslek hayatına nasıl başladığını anlatan "meslek rüyası" (Niyazioğlu: 20 1 1 ). Bayrami Şeyhi Muhyiddin' in hayatını aktanrken, ek­ lediği bu rüyada Taşköprülüziide İstanbul kadısı olarak atanacağı süreci başlatacak ilk kadı ataması ve neden kadılığı seçtiğini bir rüya ve tabiriyle anlatıyor. Eserin Arapçasından yapılan çevi ri şöyle:

Semaniyye'de müderrisken, gecenin son üçte birinde rüyamda Hz. Mu­ hammed'i (sav) bana Medine-yi Münevvere 'den bir taç hediye eder­ ken gördüm. Uyanınca, o zamanlar üzerinde çalıştığım Beyzôvl Tefsi­ ri'ni incelemeye döndüm. Daha sonra, sabah namazı zamanında Şeyh Muhyiddin tarafından gönderilen biri geldi. Yanında başka birisi yoktu. Bana dedi ki, "Gece görmüş olduğunuz rüyanın yorumu şudur ki kadı olacaksınız." Ama o rüyayı gördükten sonra kimseyle konuşmamıştım. Şeyh rüyamı keşf yoluyla öğrenmişti. Birkaç gün sonra yanına gittiğim­ de rüyayı ve yorumunu anlattım. "Evet, aynen öyledir" dedi. Ben de "Ben bunu istemedim ama sizden gelirse, geri çevirmeyeceğim" dedim. Kadılık görevini kabul ediş sebeplerimden biri de buydu. (Taşköprillüzide, haz. Furat, 1 985, 534-35 ; ayrıca bkz. Taşköprülüza­ de, çev. Tan, s. 3 1 3) Bu anlatıda, Taşköprülüziide kendi sini okurlanna Süleymaniye Medrese­ si 'nde sabahlara kadar çalışan genç bir müderris olarak sunuyor. Bu mü­ derris, ilmiye hiyerarşisinden ilerlemesini sağlayacak kadılık yolunu seç­ me konusunda ya kararsız ya da bu göreve layık olmadığını düşünmekte. Ancak Hz. Muhammed'den bir taç aldığını gördüğü rüya ve bunun Şeyh

1 40


Aslı Niyazioğlu

Muhyiddin Efendi tarafından tabiri sonucunda kendisine sunulan bir kadı­ lık atamasını kabul ediyor. Rüyanın TaşköprülüzAde'nin seçimlerini nasıl yansıttığını tartışmadan önce, bu rüya ile İslam tarihi boyunca anlatılan birbirine çok benzeyen ka­ dılık rüyaları arasındaki ilişkiye işaret etmek istiyorum. İlk bakışta bu rüya kadıların değeri ve Hz. Muhammed tarafından takdirleriyle ile i lgili daha önceki kaynaklarda yüzlerce yıldır aktanlan rüyaların birebir tekrarı gibi gözükebilir (Johansen, 2002). Bu tür be n zerli k ler çoğu zaman Osmanlı metinlerindeki rüyaların daha önceki Arap ve Fars kaynaklarındaki örnek­ lerin kopyaları olarak varsayılıp değerlendirilmemelerine sebep olmuştur. Oysa Osmanlıların rüyalarına daha dikkatli bir bakış, yazarların bir yandan toposları kullanırken, bir yandan da kendi kaygılannı nasıl paylaştıklarını gösterecektir. Örneğin, TaşköprülüzAde'nin rüyası genç bir müderrisin ka­ dılık kariyerine atılma konusunda duyduğu kaygılan ve bu kaygıların nasıl bir şeyh tarafından yapılan tabirle giderildiğini sergiliyor. Böylece, yüz­ lerce Osmanlı kadısının hayatlarını aktardığı eserinde, kadılık kariyerinin en yüksek makamlarından birine geldiği meslek hayatının başlangıcını bir rüya ile açıklıyor. Meslek seçimlerinin farklı yollar arasında nasıl bir seçim olduğunu ise Halveti Şeyhi Hulvi'nin intisap rüyasında görüyoruz. Hulvi tasavvufa gi­ riş sebebini anlattığı rüyasında, kendisini okurlara Divan-ı Hümayun'daki katiplik görevini bırak ı p tasavvufa adanmak isteyen bir genç olarak ta­ nıtıyor. Ancak babasının ısrarları yüzünden görevinden aynlamıyor. Bu yüzden çalışma hayatından boş kalan zamanlarını tekkelerde geçiriyor. Mehmet Serhan Tayşi tarafından günümüz Türkçesine aktanlmış metinde Hulvi, inabet sebebini şöyle anlatır: ,

İ nabet sebebimiz şöyle vaki olmuştur: -Yenikapı Camii'nde "Yeniçe­ ri Katibi"nin bina eylediği "Mevlevihane"de derviş cemiyeti toplanıp, "Mesnevi" okuyup, dinler ve tarikatlar hakkında gönlümde samimi bir meyi ve sevgi duyardım. Gene böyle bir mutlu günde, hummaya yaka­ lanıp, o ıstırabla vücudum ateşler içinde tirtir titrer bir halde "Merkez Efendi'', zaviyesine gelip, bir hücreye girip, bir yere yatarak, biraz is­ tirahat eyledim. O halde iken uykuya daldım. Rüyamda başında siyah imame ile Merkez Efendi hazretleri karşıma gelip, dizleri üzerinde otu­ rarak, bana hitabla: "--Oğul bize gel" dedi. Uykudan iıyanır uyanmaz bir aydır çeşitli ıztırablarla çektiğim humma illeti, Allah 'ın izni ve Şeyh hazretlerinin mübarek kerametleri ile yok olup sıhhatime kavuştum. Fakat bu deia da içime ölüm korkusu çöktü. Bu halde iken, Aziz Haz­ retleri salı günleri mescidimize vaaz vermek için ge l i rdi . Ben, gelince hemen huztiruna varıp, rüyamın tabirini rica ettim. Bana: "-Müjdeler 141


Rüya Aynasında Erken Modern Osmanlı Biyografi Yazarları

olsun, sana. şeyh'.lik bağışlaınışlar" dedi. Allah'ın hikmeti ve izni i le o hafta cum'a günü bize bi 'at müyesser oldu. ( H ul vi 1 62 1 , 2 1 5b ve haz. Taği , 1 993, 628; aynca mettıin kendisi için bkz Hulvi, 1 62 1 , 2 1 5b ve). ,

Böylece, Halveti Sünbüli Şeyhi Hasan Efendi ' den (ö. 1 6 1 0- 1 1 ) ona şeyh­ lik nasip edildiği müjdesini alan Hulvi Diviin-ı Hümayun'daki kariyerini arkasında bırakarak kendi tekkesinin şeyhi olacağı yola ginniş oluyor (Yıl­ maz, 200 1 , 5 7-62). Taşköprülüzade'nin kadılık rüyasında olduğu gibi Hulvi' nin rüyası da ilk bakışta bir topos tekrarı olarak görülebilir. Rüyası, İslam tarihi boyunca paylaşılan birçok rüya anlatısı ile ortak özellikler taşıyor; aile baskısıy­ la mücadele, hastalık sırasında türbede dinlenme, rüya üzerinden tarikata adım atma özellikle menkıbelerin inabet rüyalarında sıklıkla karşımıza çı­ kan anlatılar (Renard, 2008, 43-67). Eserine inabet rüyasını ekleyen Hul­ vi, diğer mutasavvıflar arasında paylaşılan inabet rüyalarını takip ederek kendi deneyimini mutasavvıfların ortak hafızası ile anlamlandınnış oluyor. Ama bunu yaparken diğer anlatıların birebir kopyasını da sunmuyor. Tam tersine, bu rüya ile kendi hayatına ait özel bir durumu okurla paylaşıyor. Babasının baskısına rağmen katiplik görevinden ayrılmaya çalışan bir gen­ cin, Yenikapı Camii, Merkez Efendi Türbesi ve Divan-ı Hümayun arasında geçen hayatını sergiliyor. Böylece, farklı kurumlar ve mekanlar arasındaki gidiş gelişleri sırasında bir rüya ile meslek yolunu nasıl belirlediğini gös­ teriyor. Taşköprülüzade ve Hulvi'nin aksine, Aşık Çelebi, mesleğini seçiş ne­ deni i le ilgili bir rüyayı eserine almıyor. Ancak o da mesleğinin nasıl de­ ğerli bir meslek olduğunu okurlarına iletmek için bir rüyasına yer veriyor. Bu rüyada, ölümden sonra rüyada gördüğü arkadaşı Sun 'i üzerinden şer 'i mahkemelerde çalışmanın değerini okurlarıyla paylaşıyor. 'Aceb vaJ.cı ' adur ki me rbüm ı birkaç günden şoilra va�ı ' ada gördüm, bii­ lüfı nice oldı diyü sordum. l:lal.c 'alTmdür ki böyle cevab virdi ki balüm bariib ve merci' ü me'alüm ' aıab u ' a�b idi, amma bi r�aç gün mab­ kemede oturup şer' -i şerife b ıdmet ve �-yı şer' iyyeyi kitabet itmek sebebiyle el-bamdü lillah ki ·�abdan baliis ve raQınet-i İlahi ile ibtişaş buldum. Ya sana nice ac ıdugum bilür misin didüm. Bilürem didi. Ben ölsem sen µısan, bana bu deiılü acır mıyduiı didüm. Daba ziyade acır­ dum didi. Uyandum şem ' gibi giryan u süziin olup yandum .

(Aşık Çelebi, haz. Kıl ıç, 20 1 0, 3, 1 300)

Sun'i'ye cennete mi cehenneme mi gittiğini soran Aşık Çelebi 'ye Sun'i, günahları yüzünden cezalandırılmak üzereyken şeriat mahkemesine olan 1 42


A.Y/ı Niyazirığlu

hizmetleri ve mahkeme katipliği görevinden dolayı rahmete kavuştuğunu söyler. Rüya iki arkadaşın birbirlerini ne kadar özlediklerini paylaşmala­ rıyla biter. Aşık Çelebi rüyasından dostundan ayrılmanın üzüntüsüyle ağla­ yarak uyanır. Fakat bu rüya aynı zamanda ona bir müjde sunmuştur: onun gibi şeriat mahkemesinde çalışmayı seçen kimselerin ödüllendirileceğini gösteren bir müjde. İncelediğimiz diğer iki anlatıda olduğu gibi, ilk bakışta Aşık Çelebi 'nin rüyası İslam tarihi boyunca paylaşılan anlatıların birebir kopyası gibi gö­ rünebilir. Rüyalar aracılığıyla ölülerle buluşup, onlardan ahiretteki durum­ ları hakkında bilgi almak sıkça karşımıza çıkan anlatılardan biri (Kinberg, 1 994). Örneğin 1 6. yüzyıl Osmanlı okurları tarafından da sevilen İhya adlı kitabında Gazali (ö. 1 1 1 1 ) bu anlatılara sıkça yer vermiştir. (Gazali, haz. Winter, 1 998). Aşık Çelebi de büyük ihtimalle okumuş olduğu İhya gibi eserlerdeki anlatılardan etkilenmiş olmalı; fakat bu yaygın rüya temasını aktarırken aynı zamanda kendisi için önemli olan belli bir mesaj ı da okur­ larına sunuyor. Arkadaşının şeriat mahkemesindeki görevi ile nasıl kurtu­ luşa erdiğini vurgulayarak, Taşköprülüzade ve Hulvi gibi meslek tercihin­ de doğru yolda olduğunu okuyucularına gösteriyor.

RüYALAR VE TOPLUMSAL BAGLAR

Osmanlı rüya anlatılan üzerinde yaptığım çalışmalarda karşıma çıkan ikin­ ci tema, bu anlatılarda aktarılan sosyal ilişki ağlarının önemi oldu. Osmanlı rüyalarını okumaya başlar başlamaz, rüyanın paylaşılmasının rüyanın ken­ disi kadar detaylı bir şekilde aktarıldığı görülüyor. Rüyanın, onu anlatan, dinleyen veya tabir eden arasında sosyal ilişki ağlarını nasıl kurduğunu ve bunun yazarlar için ne kadar önem olduğunu görerek dünya rüya tarihçili­ ğinde ilgi çeken bir konuyu, rüyaların anlatan ve dinleyen arasında kurdu­ ğu sosyal bağları, araştırmaya başladım. Sosyal ağlar, Osmanlı biyografi yazarları için çok önemliydi . Aktar­ dıkları hayatları babalar, hocalar, şeyhler, arkadaşlar ve rakiplerle ilişkiler üzerine kuran bu yazarların sosyal hayatlarını maalesef henüz çok az bi­ l iyoruz. Bu dönemde baba-oğul, hami-şair, hoca-öğrenci, şeyh-mürit, ar­ kadaş ve rakip ilişkilerinin ne şekiller aldığını v.e düşünce dünyasını nasıl şekillendirdiğini daha sistematik bir şekilde araştırmadık. Oysa bu ilişkiler, bir hayat hikayesini yüzlerce hayat hikayesi içinde değerlendirerek yazıp şekillendiren biyografi yazarları için çok önemlidirler. Biyografileri şekillendiren hu ilişki ağlarının rüya anlatı larında da önemli roller oynadığı görülüyor. Biyografi yazarları birçok kez rüyaları birer cümlede tanıttıktan sonra kimin dinlediği veya kimin tabir ettiğini daha detaylı bir şekilde, hatta bazen rüyanın kendisinden daha çok vurgu-

1 43


Rüya Aynasında Erken Modem Osmanlı Biyografi Yazarları

layarak, aktarıyorlar. Bu anlatılar ile şair, alim ve şeyhlerin hayatlarında rol oynayan önemli kişilerin kimler olduğu sergileniyor. Taşköprülüzade, Hul­ vi ve Aşık Çelebi de kendi rüyalarını aktarırken hayatlarındaki önemli iliş­ ki ağlarını vurgulayıp onlara rehberlik edenleri okurlarıyla paylaşıyorlar. Bu üç rüya anlatısında, Bayrami Şeyhi Muhyiddin Efendi, Halveti Sün­ büli Şeyhleri Merkez Efendi ile Hasan Efendi ve şair Sun'i, biyografi yaza­ rımızın hayatlarında ve özellikle meslekleri ile ilgili kararlarında oynadık­ ları önemli rolle karşımıza çıkıyorlar. örneğin, Taşköprülüzade tek cümle­ de anlattığı rüyada Hz. Muhammed'in ona Mekke' den bir taç sunduğunu yazıyor. Taç neye benziyordu? Hz. Muhammed'i ne şekilde görmüştü? Tacı nasıl almıştı? Rüyadan kısaca bahsettikten sonra, Taşköprülüzade okurları­ na bu soruların cevabını vermektense rüyanın tabiri sürecine ve onu tabir eden Şeyh Muhyiddin Efendi ile kµrduklan ilişkiye odaklanıyor. Şeyhin rüyasından nasıl haberdar olduğunu, sabah namazı vaktinde gönderdiği bir adamla tabirini nasıl paylaştığını ve buluştuklarında müjdeyi ona nasıl ver­ diğini ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Böylece Şeyh Muhyiddin Efendi 'nin meslek hayatında aldığı karardaki rolünü ortaya koyuyor. Benzer şekilde Hulvi aktardığı rüya ile Halveti Sünbüli Şeyhi Hasan Efendi'nin tasavvuf hayatındaki önemini vurguluyor. Rüyanın kendisinden çok, rüyayı nerede ve nasıl gördüğü ve kiminle paylaştığını aktarıyor. İnabeti bu rüyanın Şeyh Hasan Efendi tarafından tabiri sonucu gerçekleşebiliyor. 1 6. yüzyıl sonu ve 1 7. yüzyıl başında şeyhlerin, özellikle Halvetilerin, rüya tabircisi olarak oynadıktan önemli rolleri ve müritlerinin tasavvuf hayatındaki gelişimlerini rüyaları üzerinden nasıl takip ettiklerini Cemal Kafadar ve Özgen Felek 'in çalışmalarından öğreniyoruz (Kafadar, 2009 ve Felek, 20 1 2a ve b). Burada incelediğimiz örneklerde de, hem Taşköp­ rülüzade'nin hem de Hulvi'nin rüyalarını şeyhlerle ilişkileri içinde aktar­ mayı tercih ettikleri görülüyor. Taşköprülüzade takip etmesi gereken yolu rüyasında Peygamber' den bir taç aldığında değil, bu rüyanın tabirini şeyh­ ten aldığında öğreniyor. Hulvi ise tasavvuf yoluna bir rüya ile davet edilse de, ancak rüyayı Sünbülilerin o zamanki şeyhlerine tabir ettirdikten sonra davete icabet edebiliyor. Bu iki rüya, Muhyiddin Efendi ve Hasan Efendi gibi şeyhlerin Taşköprülüzade ve Hulvi'nin hayatında rüyalar üzerinden oynadıkları rolü gösteriyorlar. Rüyaların kurduğu bağların sadece müritler ile mürşitler arasında olma­ dığını ise Aşık Çelebi 'nin rüyasında görüyoruz. Çevresindeki birçok ki­ şinin tekkelere sıklıkla gitmesine ve büyük ihtimalle şeyhlere rüyalarını yorumlatmalanna rağmen Aşık Çelebi, eserinde şeyhler tarafından yorum­ lanan rüyalara yer vermiyor. Okurlarına sunduğu rüyaların merkezinde arkadaşlık bağlan yer alıyor. Eserinin neredeyse tamamı şair arkadaşlar

1 44


Aslı Niyazioğlu

arasında anlatılan rüyaları içeriyor: ark.adaşlar birbirlerini rüyalarında gö­ rüyorlar, birbirlerine rüyalarını anlatıyorlar ve birbirlerinin rüyalarını tabir ediyorlar (Niyazioğlu, 20 1 1 b). Aktardığı diğer rüyalar gibi Aşık Çelebi, kendi rüyasında da arkadaşlık bağlarını vurguluyor, Sun 'i ile olan derin bağını ortaya koyuyor. İlginç bir şekilde, üç biyografi yazarının rüya anlatılan üzerinden ser­ giledikleri ilişki ağlan, eserlerinde ortaya koydukları sosyal bağlarla ben­ zerlik gösteriyor. örneğin ulema ve şeyhlerin hayatlarını anlatan Taşköp­ rülüzade, eserinde hemen hemen sadece şeyhler tarafından tabir edilen ulema rüyalarını aktarıyor. Kitabın kendisi gibi, rüyalar da ulema ve şeyh­ leri birbirine bağlıyor. Aşık Çelebi ise kitabında hemen hemen sadece şair ark.adaşlar arasında paylaşılan rüyaları aktarıyor, eserinin şairler arasındaki ark.adaşlık temasını bu rüyalarla destekliyor. Hulvi'nin şeyhlerin hayatları­ nı aktardığı eserine eklediği rüyaların hemen hepsi ise sadece şeyhle mürit arasında paylaşılan rüyalar. Kısacası, biyografi yazarlarımız rüyaların kur­ duğu sosyal ilişkileri sergilemekte çok seçiciler. Her yazar, rüya anlatıla­ rıyla farklı sosyal ilişkiler ağlarını vurgularken bu seçimleri ile kitapların­ da sergiledikleri sosyal bağlan destekliyorlar.

TARTIŞMA ALANI OLARAK RÜYALAR

Peki, neden Taşköprülüzade, Hulvi ve Aşık Çelebi kariyerleri hakkında rüyaları anlatmayı ve belli ilişkileri vurgulayan hikayeleri paylaşmayı seçtiler? Üçüncü ve son gözlemim, rüya anlatılarının kariyer tercihleri ve toplumsal ağları nasıl sorguladıkları üzerine. Kadı mı olmalı, bürokrat mı yoksa tasavvuf şeyhi mi? Hangi yol ve hangi rehberler insanı kurtuluşa erdirir? Bu sorulara her biyografi yazarının cevabı farklı olabildiğinden, yazarların kendi cevaplarını ortaya koyarken kendileriyle uyuşmayan di­ ğer görüşleri sorguladıkları bir tartışma alanına giriyoruz. B iyografi yazarlarının rüyaları nasıl birbirlerine cevap olarak anlatmış olabileceklerine dair bir Örneği Taşköprülüzade ve Aşık Çelebi 'nin rüyala­ rını, Latifı'nin (ö. l 582) hazırladığı şairler biyografilerine eklediği kadı lan eleştiren rüya ile karşılaştırdığımızda görüyoruz. Katip olan Latifi, kadı­ lık mesleğini bırakan şair Nihali'nin hayatını anlatırken bu karara sebep olan bir rüyayı ayrıntılı bir şekilde aktarıyor (Niyazioğlu, 2007). Bu rüyada Nihiili, kendisini mahşer gününde buluyor. Karşısında rüşvetçi kadıların kurbanlarının kanıyla dönen ve bu kadılarının başlarını ezen değirmenler var. Rüşvetçi kadılar o kadar çok ve kurbanlarından akan kan o kadar faz­ ladır ki, değirmenler sürekli dönmekte ve sayısız kadı ilahi adaletle ceza­ landırılmakta. Latifı'ye göre, rüyasından korkuyla uyanan Nihiili kadılık mesleğini terk ediyor. Taşköprülüziide ve Aşık Çelebi kadılık mesleğini

1 45


Rüya Aynasında Erken Modern Osmanlı Biyografi Yazarları

seçmelerine destek olan rüyalarını Latifi'nin aktardığı bu tür rüyalara kar­ şılık anlatmış olmalılar. Hz. Muhammed' in kadılık hakkmdaki onayını ve bunun ahirette getireceği ödülleri aktararak ahiret gününde cezalandınlan kadılann rüyalanna birer cevap veriyorlar. Taşköprülüzade ve Aşık Çelebi gibi Hulvi de rüyasını, kendi seçiminin nasıl doğru bir tercih olduğunu paylaşmak için aktarıyor. Hulvi rüyasını çetin bir arayışın sonucu olarak sunarken, hayatında çekişmekte olan arzu­ larıyla toplumsal sorumluluklarını ortaya koyuyor. Rüyası, önce kitipliği tasavvufta, sonra da Mevleviler ile Halveti-Sünbülileri karşılaştırarak deği­ şik yollar ve gruplar arasındaki muhtemel rekabeti gözler önüne seriyor. Anlatısında öncelikle babası yüzünden devam etmekte olduğu Divan-ı Hü­ miyun ' daki işiyle katılmak istediği tasavvufi hayat arasında bir gerilim ku­ ruyor ve rüyanın tasavvufi hayatı desteklediğini gösteriyor. Daha sonra ise, iki farklı tarikat arasından neden Halveti-Sünbülileri seçtiğini gösteriyor. Farklı mutasavvıflar arasında anlatılan inibet rüyaları hangi şeyhlerin ve tekkelerin neden seçildiği konusunda birbirleriyle ilişki içinde anlatılmış olmalı. Bu intisab rüyası, çevresindeki mutasavvıftann, hem tekke içinde hem de diğer tarikatlarla rekabet içinde paylaştıklan diğer inibet rüyaları ile birlikte değerlendirmeli. (Curry, 20 1 0, Legali, 2005 ve Clayer, 1 994) Hulvi rüyasında Yenikapı Mevlevileri yerine neden Kocamustafapaşa'daki Sünbülilere katıldığını açıklıyor. Bu rüya ile Hulvi ayrıca Halveti-Sünbüli tarikatının kurucusu Merkez Efendi, o dönemki şeyhi Hasan Efendi ve kendisi arasında güçlü bir bağ olduğunu sergiliyor. Rüyasını, tarikat yerine kitiplik yolunu tercih eden, Halvetilik yerine Mevlevilik yolunu seçen ve tarikat içinde kendisinden daha üst mevkiler talep edenlerin rüyalanyla bir diyalog içinde anlatmış olabilir mi? Sonuç olarak, Taşköprülüzide, Hulvi ve Aşık Çelebi 'nin rüya aynala­ nna baktığımızda neler görüyoruz? Üç biyografi yazarımız mesleklerini neden seçtiklerini ve bu seçimlerinde onlara rehberlik edenleri okurlanyla rüyalar üzerinden paylaşıyorlar. Bu amaç için özellikle rüyalarını anlatma­ yı seçmeleri şaşırtıcı olmasa gerek. Yaşayanları ölülere ve geçmişi gelece­ ğe bağlayan rüyalar, dünyevi ve uhrevi ilemler arasında kurdukları bağ­ larla biyografi yazarlarımıza hayatlarını değerlendirme imkinı sunuyorlar. Rüya aynalarında birbirine rakip dünya görüşlerinin çarpıştığı bir dünya buluyoruz karşımızda. Onlarla birlikte meslek seçiminin önemli olduğu farklı toplumsal ağlarla gelişen hayatlarındaki dert, beklenti ve özlemlere bakıyoruz.

1 46


Aslı Niyaziotlu

KAYNAKÇA B İRİNC İL KAYNAKLAR A şık Çelebi, Filiz Kılıç (Haz.), Meşa 'irü 'ş-Şu 'ara: İnceleme-Metin, İstanbul, İstanbul Araştır­ maları Enstitüsü, 20 1 0. Felek, Özgen, 20 1 2b: Murad, b. Selim, [Sultan 111. Murad], Kitiibü 'I- Meniimiit, Sultan ili. Mu­

rad 'ın Rüya Mektupları, haz. Özgen Felek, İstanbul, Tarih Vakfı. Gazili, çev.: T. J. Winter, The Remembrance o/Death and the A.fterlife, Cambridge, lslaınic Texts Society, 1 989. Hulvi, Lemezat-ı Ulviyye, Millet Library Manuscript Collection, Ali Emiri Şeriyye 1 1 0 1 , İstan­ bul, Millet Kütüphanesi, 1 62 1 . Hulvi, haz. Mehmet Serhan Taği (haz.), Lemazdt-ı Hulviyye ez Lemazdt-ı Ulviyye, Büyük Velile­

rin Tatlı Halleri, İstanbul, Marmara Üniversitesi ilahiyat Fakültesi Yayınlan, 1 993. Taşköprülüzide, haz. Ahmed Subhi Furat (haz), Eş-Şaka 'iku 'n-Nu 'maniyyefi 'Ulema 'id-Devle­

til- 'Osmaniyye, İstanbul, Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1 985. Taşköprül!lzide, çev. Muharrem Tan, Osmanlı Bilginleri, Eş-Şaka 'iku 'n-Nu 'maniyye fi 'Ule­

ma 'id-Devletil- 'Osmaniyye, İstanbul, İz Yayınlan.

ARAŞTIRMALAR Akytldız, Olcay, Kara, Hilim and Sagaster, Börte, (haz.) Autobiographical Themes in Turkish

Literature: Theoretical and Comparative Perspectives, Würzburg, Ergon Verlag, 2007. Anderson, Judith H., Biographical Tnıth, The Representations of Historical Persons in Tu­

dor-Stuart Writing, New Haven ve London, Yale University Press, 1 984. Aynur, Hatice "Kurgusu ve Vurgusuyla Kendi Kaleminden Aşık Çelebi'nin Yaşaınöyküsü'', için­ de Hatice Aynur ve Aslı Niyazioğlu (ed.) Aşık Çelebi ve Şairler Tezkiresi Üzerine Yazılar, İstanbul, Koç Üniversitesi Yayınlan, 20 1 1 , s. 1 9-55. Clayer, Nathalie, Mystiques, etat et societe: /es Halvetis dans l 'aire balkanique de lafin du XVe

siecle a nosjours, Leiden, N.Y., Köln, Brill, 1 994. Curry, John, The Transformation of Mıtslim Mystical .Thought in the Ottoman Empire: The Rise

ofthe Halveti Order, Edinburgh, Edinburgh University Press, 20 1 0. Dankoff, Robert, An Ottoman Mentality: The World ofEvliya Çelebi, Leiden, 2004. Elger, Raif ve Köse, Yavuz (haz.) Many Ways of Spealcing About the Self Middle Eastem

Ego-Documents in Arabic Persian, and Turkish ( 1 4"'-20"' Century), Wiesbaden, Harro witz Verlag, 20 1 0. Felek, Özgen, '(Re)creating lmage and ldentity: Dreaıns and Visions as a Means of Murad III's Self-Fashioning', ôzgen Felek ve Alexander Kynsh (haz), Dream.• and Visions in lslamic

Societies, içinde, Albany, State University ofNew York, 20 1 2a, s. 249-273. Hagen, Gottfried, 'Trlume als Sinnstiftung Überlegungen zu Traum und historischem Denken

bei den Osmanen (zu Gotha, Ms. orient. T 1 7/ 1 )', Hans Stein (haz.), Wi/h,,/m Pertsch: Orien­ talist und Bibliothekar içinde, Gotha, Forschungs- und Landesbibliothek, 1 999, 1 09- 1 3 5 .

1 47


Rüya Aynasında Erken Modem Osmanlı Biyografi Yazarları Hagen, Gottfried, ' Dreaming 'Osmins; Of History and Meaning', Özgen Felek ve Alexander . Kynsh (haz), Dreams and Y1Sions in Islamic Societies, içinde, Albany, State University of New York, 20 1 2, s. 99- 1 23 . Hanna, Nelly, "Self Nanatives i n Arablc Texts, 1 500- 1 800" François-Joseph Ruggiu (haz.), The

Uses ofFirst Person Writin�. Brüksel, Peter Lang içinde, 20 1 3, s. 1 39- 1 5 5. Jancke, Gabriele, Autobiographie als soziale Praxis. Beziehungslcnnzepte in Selbstzeugnissen

des J 5. und 1 6. Jahrhunderts im deutschsprachigen Raum, Köln, Viyana, Böhlau, 2002. Jancke, Gabriele, Autobiography as social practice in early modem German-spealcing area•. Ol­ cay Akyıldız, Hilim Kara and Börte Sagaster (haz.) Autobiographical Themes in 71ırlcish Li­

terature: Theoretical and Comparative Perspectives, içinde Wün:burg, Ergon Vcrlag, 2007. Johansen, Baber, • La Corruption: un delit contre I 'ordre social, Les qadı-s de Bukhara', Annales.

Histoire, Sciences. Socieles, 5116 (2002): 1 56 1 -89. Kafadar, Cemal, "Self and the Others: the Diaıy of a Dervish in seventeenth-century Istanbul and First-person Nanatives in Ottoman Literature", Studia Islamica, 69, 1 989, s. 1 2 1 - 1 50. Kafadar, Cemal "Mütereddit Bir Mutasavvıf; Osküplü Asiye Hatun'un Rüya Defteri 1 64 1 -43", içinde Kim Var imiş Biz Burada Yot //cen, lstanbul, Metis, 2009, 1 22- 1 55. Kinberg, Leah, Morality in the Gui.•e of Dreams: A Critical Edition of Kitiib al-Maniim with

lntroduction, Leiden ve New York, E. J. Brill, 1 994. Kein, Denise, "The Sultan's Envoys Speak; The Ego in ı s• Century Ottoman Sefaretnames on Russia", içinde Raif Elger ve Yavuz Köse (haz.) Many Ways ofSpealcing About the Self

Middle Eastem Ego-Documents in Arabic Persian, and Turkish ( 1 4th-20th Century), içinde, Wiesbaden, Harrowitz Verlag, 20 1 0, 89- 1 03 .

Le Gali, Dina, A Culture ofSufism: Naqsbandis in the Ottoman World, 1450-1 700, Albany, State University of New York, 2005. Moreira, Isabel, Dreams, Vıslons, and Spiritua/ Authority in Merovingian Gaul, l thaca, Comell University Press, 20 1 0. Niyazioğlu, Aslı, "On Altıncı Yüzyıl Sonunda Osmanlı'da Kadılık Kabusu ve Nihili'nin Rüya­ sı", Joumal of Turlcish Studiesl/'fJrklük Bilgisi Araştırmaları, 3 1 , 2007, s. 2, 1 33 - 1 43 . Niyazioğlu, A s l ı " i n the Dream Realm of a Sixteenth-Century Ottoman Biographer: TaşköprO­ lllzide and the Sufi Sheikbs" John J. Curry ve Erik S. Ohlander (haz.) Sufism and Society:

Arrangements ofthe Mystical in the Muslim World, 1200-1800 C.E., içinde, Londra ve New Yorlc, Roudcdgc, 20 1 1 , 243-258. Niyazioğlu, Aslı, "Rüyaların Söyledikleri", Hatice Aynur ve Aslı Niyazioğlu (haz.), Aşık Çelebi ve

Şairler Tezlciresi Üzerine Yazılar içinde, İstanbul, Koç Üniversitesi Yayınlan, 20 1 1 b, 7 1 -85. Özcan, Abdülkadir, "Osmanlı Tarih Edebiyatında Biyografi Türünün Ortaya Çıkışı ve Gelişme­ si," Hatice Aynur, Müjgan Çakır, Hanife Koncu, Selim Kuru and Ali Emre Özyıldınm (cd.)

Nazımdan Nesire Edebi Türler içinde, lstanbul, Turkuaz Yayınlan, 2009, s. 1 24- 1 34. Renard, John, Friends ofGod, lslamic Piety, Commitment, and Servanthood, Berkeley, Los An­ geles, London, University of Califomia Press, 2008.

1 48


Aslı Niyazioğlu

Schmidt, Jan, "First-Person Narratives in Ottoman Miscellaneous Manuscripts" Raif Elger ve Yavuz Köse {haz.) Many Ways of Speaking About the Sel/ Mıddle Eastern Ego-Documents

in Arabic Persian, and Turlcish { 1 4th-20th Century), Wiesbadeıı. Haırowitz Verlag, 20 I O, 1 59- 1 7 1 . Tcr.ı:ioğlu, Derin, "Man in the lmage of God in the lmage of His Times: Sufi Self-Narratives and the Diary ofNiyazi-i Mısri, Studia Jslamica, 94, 2002, s. 1 39- 165. Teızioğlu, Derin, "Autobiography in Fragments: Reading Ottoman personal miscellanies in the early modem era" Olcay Akyıldız, Hfi.lim Kara ve Börte Sagaster, (haz.) Autobiographical Themes in Turkish Literaıure: Theoretical and Comparative Perspectives, Wllızburg, Ergon

Verlag, 2007, s. 83- I O 1 . Yılmaz, Necdet, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf. Sıefiler; Devlet

ve

Ulema, İstanbul, Osmanlı

Araştırmaları Vakfı, 200 1 . Taşkllprill07.8de, Ahmed Subhi F urat (haz), Ef-Şalca 'ilıu 'n-Nu 'maniyye fi 'Ulema 'id-Devletil­ 'Osmaniyye, İstanbul, Edebiyat Fakllltesi Basımevi, 1 985.

1 49


"Bir zamanlar ben, Chuang-Tzu, düşümde bir kelebek, uçan bir kelebek olduğumu gördüm; mutluydum. Tzu olduğumu bilmiyordum. Birden uyandım; kendimdim, gerçek Tzu 'ydum. Düşünde kelebek olduğunu gören Tzu mu yoksa düşünde Tzu olduğunu gören bir kelebek mi olduğumu anlayamadım."


HAYAL VE HAKİKAT ARASINDA: RüYANIN TABİRİNİ ARAMAK Ekrem Demirli "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar." Hz.

Peygamber

"Bir rüyadır yaşamak! " Duymayan kalmamıştır bu cümleyi; kimi doğru kimi yanlış anlayarak, kimi beğenerek kimi iç çekerek: ama herkes bir ye­ rinden tutmuştur cümlenin. Bazen rüya istediğimiz bir şeydir: "Rüya gibi yaşamak" arzudur bizim için. "Rüya gibi bir hayat" tabiri bütün engelleri aşarak arzularımızı gerçekleştirdiğimiz hayata ermek anlamına gelir. Hem kendi hayatımızın rüya gibi olmasını isteriz, hem hayatı rüya gibi olanlara gıpta ederiz; edebiyata ve masallara düşkünlüğümüzün sebebi budur çoğu zaman. Bazen hayatımızın geride kalan kısmını ve yaşadığımız güzellikle­ ri anlatmak üzere "rüya gibi geçti" deriz. Bu kez rüya, içinde yaşadığımız ana karşı sığındığımız ve iltica ettiğimiz bir nostalj i haline gelir. Rüyanın türleri vardır ve yaşadığımız hayatın niteliğini onlarla anlatırız. Memnun olmadığımız bir hayat için veya kaçmak ve hemen bitmesini istediğimiz bir durum için "kabus" tabirini kullanırız. Kabus sıkıntılı rüya demektir ve bu kez korkularımızın, sıkıntı ve üzüntülerimizin adı haline gelmiştir. Rüyayı böyle cazip bir niteleme kılan şey nedir? Hiç kuşkusuz rüyayı cazip kılan, onun hayalle, hayalin ise tükenmeyen imkanlarla irtibatıdır. Biz "imkan" halini gerçekleşme (kesinleşme) haline yeğleriz ve sadece


Hayal ve Hakikat Arasında: Rüyanın Tabirini Aramak

sevdiğimiz şeylerin gerçekleşmesini isteriz. Arzularımız gerçekleştiği öl­ çüde mutlu olur, gerçekleşmediğinde veya istediğimiz tarzda olmadığında üzülürüz. İnsanın, arzularını tam ve tekmili birden ge�ekleştirebileceği yegane yer, hayal dünyasıdır: "Hayalde her şey mümkündür ve hayal en geniş imkan dünyasıdır." Bir gecede krallar köle olabilir, fakirler zengin, zenginler fakir, hastalar iyi, mamur beldeler tarumar olur. İnsan bütün bu değişimden kendi adına en iyi payın çıkmasını ister ve hep umut eder. Bu kez rüyayla ilgili başka cümleler hayatımıza yerleşir: İnsan umut ettikçe veya hayal ettikçe yaşar alemde. Bunlar hep arzularımızın gerçekleşmesini hayal ve rüyayla irtibatlı sayan ifadelerdir. Bu nedenle hayalin bir parçası olan rüyayı seviyoruz ve hayattan sevdiğimiz kısmı "rüya" diye anlatıyo­ ruz. Başarmak istediğimizde veya başarıya yakın olunca daha iyiye ulaş­ mak için teşvik ediyor; başarısız kalınca bu kez tekrar hayale kaçıyor, dış dünyada yitirdiğimizi hayal aleminde telafi etmek için mücadele ediyoruz. Uyanıkken hayal kuruyor, hülyaya dalıyor, uyurken gene hayal kuruyoruz. Uyurken görülen hayalin adı rüyadır. Bizim kurduğumuz veya bize kurdu­ rulan bir hayal . Hayal-rüya ile hayat arasındaki irtibat büyük düşünürlerde gördüğü­ müz kadim bir ilişkidir. Her filozof ve düşünür, hayatının bir döneminde şu soruyu sormuştur: "Acaba bir rüya görüyor olabilir miyiz?" Gerçeklik diye algıladığımız dünya bir yanılsama mıdır? Hepimiz rüya içinde miyiz? Hatta bu soruyu soranlar bu kez şöyle sormuştur: "Bütün bu olan biten bir rüya mıdır? Bu soruyu soran ben ise, rüya içinde uyandığı rüyasını gören -rüya içinde rüya- birisi miyim yoksa?" Vakıa eleştirel düşüncenin en iyi ifadelerinden birisi insanın kendine bu soruyu yöneltmesidir; üstelik bu bir varsayım değil, belki düşüncenin bu ilk merhalesinde gerçeğe en yakın durum bile olabilir. Hatta sorunun muhtemel cevaplarından birisi şu bile olabilir: "Bir rüya gördüğümüzden niçin kuşku duyalım ki?" "Bir rüyada olabilir miyiz?" ve "Düşünmek rüya içinde yeni bir rüya görmek midir?" Bu cümleleri farklı tarzlarda Doğu' da ve Batı 'da büyük düşünürlerde görebiliriz. Metafizik düşüncenin başlamasını anlatan mağa­ ra-mağaradan çıkış bir uyanma hikayesidir gerçekte. Daha sonra Müslü­ man düşünürler içinde bu rüyadan uyanmanın izleri görülür. Gazali' de aynı tarz benzetmeler geçer, İbnü' l-Arabi'de de geçer. Sufilerin büyük kısmı rüyalardan uyanmaktan söz eder: Hab-ı gaflet (gaflet uykusu) tabiri tasavvufun en yaygın eleştirel kavramlarından birisi olarak bu düşünceyi anlatır. Descartes'ın felsefesinde rüyadan uyanmak tabiri önemli bir eleşti­ rel zemin teşkil eder. Bununla birlikte rüya için kullanılabilecek kavramlar bazen değişir. Daha doğrusu uykuda ve uyanıkken gördüğümüz şeye ver­ diğimiz isimler değişir. Bazen gördüğümüzün bir serap -yanılsama- olup

1 52


Ekrem Demirli

olmadığından emin olamayız ve her şey için "serap" tabirini kullanırız. Bu durumda serap uyanıkken fakat genellikle sıkıntı altında -iınkfuıın ortadan kalkmasıyla gerçekliğin bizi daraltması- arzu ettiğimizi görmektir: Çölde su. Çölde susamış insan suya doğru gider, sonra gördüğünün serap olduğu­ nu anlayınca hüsrana uğrar bir halde kalakalır. Bu durumda serap bir ya­ nılsama halidir. Hayal "mış gibi" durumudur. Masallarda dile getirilen "bir varmış, bir yokmuş" üslubu rüyanın ve imkan aleminin -hayal- dilini an­ latır. Rüyalar da tam öyledir: Gerçekte yok fakat varmış gibi tesir ederler. Rüya, insanın hakikat arayışında aşılması gereken bir merhaledir. Bir düşünür için "rüyadan uyanmak" düşünmeye başlamak demektir. Düşün­ mek eylemi rüyadan uyanmak ve hayalden kurtulmak demek olduğu kadar gerçeği olduğu hal üzere idrak etmeye çalışmak da genellikle hayale karşı verilen bir mücadeleyle mümkündür. Meselenin güçlüğünü en iyi anlatan misallerden birisi ünlü Çinli düşünür Chuang-Tzu'nun bir anlatımında ge­ çer: "Bir zamanlar ben, Chuang-Tzu, düşümde bir kelebek, uçan bir kele­ bek olduğumu gördüm; mutluydum. Tzu olduğumu bilmiyordum. Birden uyandım; kendimdim, gerçek Tzu'ydum. Düşünde kelebek olduğunu gö­ ren Tzu mu yoksa düşünde Tzu olduğunu gören bir kelebek mi olduğumu anlayamadım." Dedik ki, insanın rüyalarla ilişkisi inişli çıkış bir seyir takip eder; bazen rüyaya dalmak ve yaşanan hayattan uzaklaşmak, bazen kendimizi haya­ lin etkisinden kurtararak uyanmaya zorlarız. Ancak gene de rüyayla ba­ ğımız devam eder. Dini düşünce bu noktada bize felsefeden farklı fakat bazı unsurlarında ona benzeyen yeni bir bakış açısı getirir. Din dikkatimi­ zi rüya görmeye değil, rüyanın anlamına ve tabirine yönlendirmekle bizi "yükümlü" tutar. İnsan rüya gören veya bundan haz alan bir varlık olarak yaşamamalıdır; gerçek insan rüyanın tabirinin peşinden giden ve bir tabir bulabilen kimsedir. Başka bir anlatımla dini düşüncede dikkate değer olan rüyanın kendisi veya hayatı bir rüya olarak görmek değil, rüyanın tabiridir. Tabiri olmayan rüya, okunmamış bir mektuptur. Bu durumda ister bir rüya görelim ister hayatı bir rüyaya çevirmek isteyelim, her halükarda bize dü­ şen görev, rüyanın tabirini bulmaktır. Bu bakımdan dini metinlerde iyi bir örnek rüya-hayat ve tabir irtibatını göstermek üzere zikredilir: Kuran-ı Ke­ rim ' de bir peygamber olarak adı geçen Hz. Yusuf ve onun gördüğü rüya. Yusuf'un hikayesi Kuran'da "en güzel hikaye" olarak betimlenerek insan­ lığa anlatılır. "En güzel hikaye"ye yüzeysel bakan insan Yusuf'un macera­ larla dolu hayatının okunmaya-anlatılmaya değer bir hayat olduğunu zan­ neder: İçinde aile kavgalarının, düşüş ve çıkışların, ihanetlerin, en önemlisi güçlü ve cazip bir aşk hikayesinin bulunduğu bir hayat niçin "en güzel" hikaye olmasın ki? Bu itibarla edebiyat tarihi böyle "güzel hikayelerle"

1 53


Hayal ve Hakikat Arasında: Rüyanın Tabirini Aramak

doludur zaten. Fakat dini düşüncenin hakikat ve insan ilişkisi hakkındaki tahliline bakınca, Yusuf'un hikayesinin niçin "en güzel hikaye" olduğunun nedeni ortaya çıkar. Yusuf' un rüyası bir rüya olduğu · için veya yaşadığı hayat "mücadelelerle" dolu bir hayat olduğu için dikkat çekici ve önem­ li değildir: Bir hikaye olması bakımından Yusuf' un hikayesi herhangi bir insanın hikayesinden veya rüyası başka birinin görebileceği rüyadan daha önemli veya daha güzel değildir. Herkes bir rüya görür, herkes bir hikaye yaşar. Bunların arasında derece farkı bulunsa bile hiçbir zaman bir mahiyet farkından söz edemeyiz. "Her gördüğünü H ızır bil" denildiği gibi "Her insanın rüyası da bir Yusuf rüyasıdır" demek de mümkün, dikkatini sadece Allah'a odaklamış Müslüman metafizikçilerin perspektifiyle. O zaman şu soruyu sormamız lazım: Yusuf'un yaşadığını "en iyi hikaye" haline getiren nedir? Bir rüyanın merkezinde gelişen bir hayat niçin "en güzel'' hikaye olsun? N için Yusuf'un hikayesini anlatmaya değer buluyoruz da başka bi­ rinin hikayesini o kadar değerli bulmuyoruz? Öyle görünüyor ki bu sorunun cevabı rüyanın kendisinde değil, tabirin­ de saklıdır. Hz. Yusuf herhangi bir insan gibi bir rüya gördü, sonra o rüyada sembollerde temessül eden unsurlarıyla bir hayat yaşadı. Bu itibarla hayat ile rüya arasında ayna-görüntü ilişkisi kurulabilir ki, Yusuf'un rüyasının önce hayatını anlatan bir ayna olduğunu düşünebiliriz. Yusuf kendi haya­ tını aynada-rüyada "kabaca" gördü; fark etti ki Allah onu bir maksat için hazırlamaktadır. Sonra yaşadığı hayat rüyanın aynası haline gelerek rüya­ yı aynada tefsir edecekti : Sufilerin zevk dedikleri şey! Yusuf'un gördüğü rüya on bir yıldız, Güneş ve Ay ' ın kendisine "secde" etmesiydi. Burada secdenin zikredilmesinin dini anlamıyla secde olmadığı aşikardır: çünkü din Allah 'tan başkasına secde edilmesine müsaade etmez. Fakat bazen sec­ de "amade kılınmak (teshir)" anlamında kullanılabilir ki kast edilen odur. Demek ki Yusuf'a varlık amade olacak, Yusuf Allah'a halife olacaktı. Ba­ bası rüyanın tabirini anlar ve oğluna rüyasını anlatmamasını söyler. Bunun sebebi kardeşlerinin kıskançlık duygusuyla ona zarar verebileceklerini dü­ şünmesiydi. Ancak buradan "rüyayı anlatmamak" şeklinde bir ilke çıkartı­ labilir. Bu ilke özellikle rüyayla ilgili ortaya çıkan adap bahsinde zikredilir. Rüyada sembolle anlatılan maksat gerçekleşmeye başlar. Bunun için Yusuf halden hale, tavırdan tavra geçer: önce kardeşlerinin ihanetine uğrar. Yü­ zeysel bakış kıskançlık sorunu olarak anlatır hikayeyi bize, ancak gerçek­ te hadise Yusuf'un bir maksat için "eğitiminin" parçasıydı. Kardeşlerinin ihanetini öğrenecek ki Allah ' ın affedici olmasının nasıl bir şey olduğunu kendinde ortaya çıkan "affetme" ahlakıyla idrak edebilsin. Sonra kuyuya atı lması gerekecekti. Kuyuya atılmak veya kuyuya düşmek, insanın kema­ le ulaşma çabasında sürekli geçeceği bir eşiktir. Kuyuya düşen insan orada 1 54


Ekrem Demirli

umudunu yitirmemeyi öğrenecek, o umutla Allah tarafından kurtarılacak­ tır. Bu sayede sebeplerin bulunmadığı durumda bile Allah'ın fail olduğunu görerek anlayacak, Allah'a olan imanı perçinlenecekti. Sonra pazarlarda köle olarak satılacak, değersizleşecek, itibarını yitirecek ve "ucuza gide­ cek", kadril kıymeti bilinmeyecektir. Yusuf'un hikayesinde en dikkate değer cümlelerden birisi budur: Ucuza satıldı ! Güzelliğiyle dillere destan olan Yusuf çok ucuza satıldı ve değeri hiç bilinmedi. Kuran-ı Kerim böyle diyor. Yeryüzünde her insan kadrinin ve kıymetinin bilinmediğini düşü­ nürken Yusuf için söylenen bu cümleye ortak olur. Çünkü kadri ve kıymeti bilinmeyenlerin başında gelir Yusuf Peygamber! Demek ki her rüyanın ta­ birinde kadrinin bilinmemesi de olacaktır. Bunlar insanın gerçek bir insan olma sürecinde aşmak zorunda olduğu insanlık merhalelerdir. Daha sonra tekrar itibar kazanacak, aşk yaşayacak, iftiraya uğrayacak, hapse düşecek vb. Hapis Yusuf için bir medrese olacak ve orada beklemeyi, Allah ' ı ha­ tırlayarak sabretmeyi öğrenecektir. En nihayetinde uzun süreçlerin sonu­ cunda Hz. Yusuf Allah tarafından insanlara hizmet eden bir mürebbi ve peygamber olarak gönderilecek, insanlara Allah ' ın rahmetini -o rahmete ve himayeye şahitlik etmiş bir insan olarak- anlatacaktı. Kendisini kuyuya atan kardeşleri huzuruna geldiğinde onlara söylediği "sizi azat ettim" sözü insan olmanın en önemli gereklerinden birisi olan affediciliği anlatır. Binaenaleyh Hz. Yusuf'un gördüğü rüya sıradan bir rüyaydı fakat bu tabir o rüyayı "hikayelerin en güzeli" haline getirecekti. Bu itibarla dini düşünce dikkatimizi rüyaya değil tabire çeker. Tabir insanın hayatın anla­ mını idrak etmesidir. Yusuf bunun bir örneğiydi ve gördüğü rüya ulaştığı kemalle tabir edilmiş oldu. Hz. Yusuf babasıyla karşılaşınca şöyle der: "İşte babacığım! Gördüğüm rüyanın hakikati buydu. Rabbim onu hak çıkardı." Hz. Yusuf kendisi için bir rüya görmüş, kendi hayatıyla da rüyanın tabirini öğrenmişti (bireysel). Hz. Peygamber ise buradan evrensel ilke çıkarta­ rak bütün insanlık için bir tespit ortaya koyar: "Bütün insanlar uykudadır/ rüyadadır, öldüklerinde uyanırlar." Ölüm rüyanın nihai ve kaçınılmaz ta­ biridir. Çünkü tabir, ubur etmek, yani bir yerden başka bir yere geçmek demektir. Rüyanın tabiri onda bulunan "sembol"den sembolün temsil ettiği manaya geçmek demektir. Hayat bir rüya ise bunun da bir anlamı olacaktır ve bundan veya görünen anlamdan hakiki anlama geçmek ise hayatı tabir etmek ve anlamak demektir. Ölümle birlikte insan yeryüzündeki hayatının nihai bir hayat olmadığını buranın ancak bir köprü olduğunu idrak eder. Bu durumda tabir, insanın nihai gerçeklikle yüzleşmesidir. Dinin maksadı ise ölmeden önce tabiri bulmaktır. Bunun için Hz. Peygamber dinin hedefini "ölmeden önce ölmek'', yani yaşarken hayatın maksadını idrak etmek ola­ rak ifade etmiştir. Hz. Yusuf ölmeden önce hayatın anlamını, yani gördüğü

1 55


Hayal ve Hakikoı Arasında: Rüyanın Tabirini Aramak

rüyanın tabirini bilen kişiydi; bu nedenle hayatı en güzel hayat, hikayesi en iyi hikaye oldu. İslam bir şeyin iyi ve güzel olmasını Allah ile irtibatlan­ dırarak ortaya koyar. Allah'a varmayan bir tabir gerçek tabir olamayacağı gibi O'na ulaşmayan her iş "ebter" yani neticesiz kalacaktır. Bu durumda ister rüya diyelim ister başka bir şey diyelim, hakikate ulaşmak, Allah'a varmakla ortaya çıkacaktır. Hayatın anlamı Allah'tır. Bu noktada din ile metafizik düşünce -araçlan farklı olsa bile- aynı dili kullanır: Metafizik insanı mağaradan çıkartarak gerçekle yüzleştirmek isterken din insanın içindeki ve dışındaki sonsuz "mağara yaratma yeteneğini" keşfederek onu her durumda hakikat ile yüzleşmeye sevk eder. Muhasebe-i nefs, yani in­ sanın kendisini sürekli kritik etmesi bu demektir. Burada hayal ve rüya etkisinden kurtulmamız gereken şeyler haline gelir. Başka bir anlatımla din, bu durumda, hayali hakikatin önündeki bir engel ve perde olarak kabul eder. Din bunun için gerekli araçlardan söz eder; fakat Allah'a ulaşmanın ve rüyanın tabirinin neticesi ise ahlaki bir hayattır. Çünkü ahlakın önünde­ ki en büyük engel olan korkular ortadan kalkmış, insan ebedi bir hayatın süküneti -iman- ve dinginliği -itminan- içinde rüyanın tabirini bulmuştur.


HAKİMİYET ALAMETİ: HüKÜMDAR RüYALARI Kemal Ramazan Haykıran • Türkler, yeryüzünde hakimiyet duygusunun güçlü olduğu milletlerin başında yer almaktadırlar. Belki de konar-göçer yaşamın dayattığı yaşam koşullarına bağlı olarak Türk toplumu sürekli hiyerarşik bir düzen içinde olmuş dirlik ve düzen ortamına diğer toplumlardan daha fazla ihtiyaç duymuştur. Bu koşullar içinde Türklerde siyasi hıikimiyet ve bunun meş­ ruiyeti tarih boyunca hep önemini korumuştur. Oldukça önemli bir olgu olan "hakimiyet", düzeni sağlayan yegane unsur olarak görülmekteydi. Konargöçer yaşam, yerleşiklerin yaşamına göre daha zor ve farklı riskleri de bünyesinde barındıran bir yaşam tarzıydı. Böylesine bir yaşamı sürdü­ rebilmek burada çıkabilecek sorunları bertaraf edebilmek ancak güçlü ve saygınlığını koruyan bir otorite ile mümkün olabilirdi. Türklerde de işte böyle bir yapı gelenek içinde kendiliğinden şekillenmişti. Böylece Türkler­ de düzenli hiyerarşik güçlü bir hıikimiyet şekli ortaya çıkmış oluyordu. Türklerde hakimiyet yetkisi belli bir hanedana bırakılmış durumdaydı. Bu hanedan seçilmiş bir kimsenin soyundan gelenlerden oluşmaktaydı. Bunu modem Batı dünyasının siyasal fikirlerinin gölgesinde bir "oligarşi" olarak tanımlamak da doğru olmayacaktır. Eğitimin ve bilginin yaygınlaşmadığı insanlığın erken dönemlerinde; bilgi, tecrübe ve kabiliyetler dar çevrelerde saklı kalıp ancak bu kısıtlı çevrelerin içinde yayılabilmekteydi. Edinimler ve tecrübe yaygın olarak aile içinde kalan bir şeydi. Bu devirlerde aileler çocuklarına sadece maddi mülklerini değil soyut değerlerini, bilgilerini, • Yrd. Doç. Dr. Kemal Ramazan Haykıran, Adnan Menderes Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü.


Hakimiyet Alameti: Hükümdar Rüyaları

kazanımlarını ve kimlikleri ni de miras bırakmaktaydılar. Bunun doğal so­ nucu olarak da aileleri kişilerin kimliğini de belirlemekteydi. Bir demirci ustasının çocuğu demirci ustası olurdu. Kamanın oğlu kaman olurdu. Ki­ tapların ve bilginin içine doğduğundan ötürü alimin çocuğu da gelecekte alim olacaktır. Nihayetinde toplum yapısının ve kazanımların kabaca böyle şekillendiği bir dünyada doğal olarak hükümdarın çocuğu da hükümdar olacaktır. Yetiştiği ortam gereği devlet mekanizmasının işleyişindeki ince­ liklere o makama ermeden önce en yakın olan ve en fazla vakıf olan kişi hükümdarın birinci dereceden akrabalarıdır. Devrin bu beşeri koşullan al­ tında bir siyaset kurumu ve devlet erki olarak hanedan yapısı şekillenmiştir denilebilir. Pek çok millet de olduğu gibi Türklerde de bu böyleydi. Eski Türklerde ulus, il kelimesiyle ifade edilmiştir. İl kelimesi, eski Uygurca vesikalarda, Kaşgarlı Mahmud'un "Divan-ı Lugat-it Türk"ünde,1 Kutadgu Bilig'de ve Orhun Abidelerinde2 devlet anlamında kullanılmıştır. 3 İlin başında Tan Hu, Kagan, Han, Yabgu, Hakan gibi unvanlar kullanan ha­ kanlar bulunmaktaydı. Bunlar arasında en yaygın olanı ise evrensel haki­ miyeti ifade eden "Kagan"dır.4 Hakan, Tanrı tarafından kendisine siyasi hakimiyet kut5 verilmiş ve Türk Milletini idare etmesi için görevlendiril­ miş ulu bir kimseydi.6 Hükümdarlık yetki ve kudreti, Tanrı tarafından ba­ ğışlanmıştır. Esasen kuta sahip olduğuna inanılan bir sülale söz konusudur. Hakanlık, devleti kuran aile içinde irsi olarak intikal etmekteydi. Ancak, aile içinde hakanın hangi usule göre belirleneceği konusunda belirli bir kural geliştirilmemişti. Hakan vefat ettiğinde, kurultay üyeleri toplanarak ölen hakanın çocuklarından birini göreve getirmişlerdir. Genellikle, Te­ ginler arasında daha liyakatli ve dirayetli olan tahta çıkarılmıştır. Hakanın çocuğu yoksa, kardeşlerinden birinin; teginler küçükse amcalarının tahta geçmeleri de törede uygun görülmüştür. Tahta çıkma hakkına sahip olan taht varisinin hakanlık makamına oturabilmesi için beylerin muvafakati, yani kurultayın tasvip ve tasdiki şarttır. 7

1

Kaşgarh Mahmud, haz. Besim Atalay, Divan-ı Lugati ) Tilrk, Ankara, 1 943, il, s. 2 1 2. Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, lstanbul, 2003, s. 65. ' Sadri Maksudi Arsal, Türle Tarihi ve Hukuk (lslamiyetten Önceki Devir), 1 947, s. 264-265. 4 lbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, lstanbul 2003, s. 267. ' Eski Türk Devletlerinde siyasi iktidar kavramı "kut" tabiri ile ifade ediliyordu. Kut' un mahiyeti Kutadgu Bilig'de şu sekilde açıklanmıştır:"Kutun tabian hizmeı, siarı adalettir. fazilet ve Kıs­ met Kuttan doğar... Hükümdarlığa yol ondan geçer. Her şey kutun eli altındadır... Bey, bu maka­ ma sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana Tanrı verdi . . . " Bilge Kagan Yazıtı, Kuzey tarafı, 7; "Tanrı irade ettiği için, kendi devletim var olduğu için." • Bahaeddin Öget, İslamiyet ten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1 99 1 , s. 264. 7 Sadri Maksudi Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk (lslamiyet ten Önceki Devir). s. 270. 2

1 58


Kemal Ramazan Haykıran

Eski devirlerde, devletin varlığını ve birliğini koruyabilmek için özel­ likle askeri alanda güçlü8 olmak gerektiğinden, kurulan devletler askeri-o­ toriter devletler olmuşlardır. Siyasi iktidar, hükümdarda ve onun şahsında beliren hükümdarlık makamında toplanmıştır. Türk hakanları devlet yöne­ timinde, idari mekanizmanın askeri bir karakter taşımasından faydalan­ mışlardır. Ancak hemen belirtilmelidir ki bu husus, büyük önem verilen Töre'nin kesin hükümleri ve kağanların icraatlarını kontrol eden Kurultay müessesesinin varlığı sayesinde, hiçbir zaman bir askeri diktatörlüğe dö­ nüşmemiştir.9 Hakanın iktidarını, hakimiyet hakkım sınırlayan ami ller üç tanedir; halk, beyler (kurultay) ve ananevi kanunlar. Halk, görevi sadece itaat etmek olan tebaa değil, aynı zamanda devlet idaresinde rolü olan ve hakanın, görüşlerine hürmet etmekle mükellef olduğu unsurdur. Beyler de, hakanın hareket serbestliğini kısıtlayan diğer bir etkendir. Hakan, bü­ tün önemli işlerde kurultayı toplayarak, beylere danışmak mecburiyetinde olmuştur. Ayrıca, hakanın faaliyetleri, ananevi milli kanunlarla da (töre) sınırlıdır. 10 Neticede, Türk devlet teşkilatının siyasi bir feodaliteye, fede­ rasyona veya konfederasyona benzediği söylenebilir. Beyler; hakanlar ha­ kanı, hakan, yabgu ve beyler şeklinde devlet yönetiminde derece derece hisselere sahip olmuş; kendi devlet veya topraklarında bazı sınırlamalar dışında serbestçe hükmedebilmişlerdir. Ancak, siyasi ve idari teşkilatın en üstünde hakan vardır. Devleti meydana getiren beyler, güçleri oranında fe­ deral devletin yönetiminde etkili olmuşlar ve hakanın (Hakanlar hakanı­ nın), iktidarını sınırlamışlardır. Siyasi ve idari teşkilatın en üstünde bulunan hakan, devlet yönetimine ait bütün yetkileri uhdesinde toplamıştır. Ancak bu yetkiler, uygulamada diğer devlet görevlileri ile paylaşılmıştır. Örneğin, yürütme yetkisi, kurul­ tay ve beylerle birlikte kullanılmış; yargı yetkisi de esas itibariyle hakan ve yabgulara ait olmakla birlikte, yargıçlara devredilmiştir. 1 1 Hakanın yetkileri, "devleti temsil etmek, devletin siyasi ve askeri baş­ buğluğunu yapmak, bütün feodal beylere emir ve fermanlar göndermek, adına para bastırmak ve başında 'çetr' (hakimiyet alameti) taşımak, kapı­ sında 'növbet' çaldırmak, kendisinden sonra veliaht tayin etmek, ülkede birliği sağlamak, içte asayiş ve emniyeti ve dışta bağımsızlığı muhafaza etmek için gerekli tedbirleri almak, kendisine vezir tayin etmek ve ferman­ larla emir, bey, hatta yabgu tayin etmek" şeklinde sayılabilir. 1 2 • Bilge Kagan Yazıtı, Kuzey tarafı, l ; "Tanrı güç verdiği için, babamın ordusu k urt gibi imiş,

dtışmanı koyun gibi imiş." 0 lbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültilrü, lstanbul 2003, s. 266. 10 Sadri Maksudi Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk (lslamiyeı )en Önceki Devir), s. 269. 11 Tarık Zafer Tunaya, Türkiye "nin Siyasi Gelişmeleri, lstanbul 1 970, s. 33. 1 2 Bahaeddin Ôgel, Türklerde Devlet Anlayışı (13. Yüzyıl Sonlarına Kadar), Ankara 1 982, s. 1 9 .

1 59


Hakimiyet Alameti: Hükümdar Rüyaları

Hakanın görevJeri ise, devleti düşmanlara karşı korumak, (sözlü) ka­ nunlarla devlet düzenini sağlamak ve toplum münasebetlerini tanzim et­ mek olmuştur. Halkın ekonomik vesosyal durumlarını düzeltmek de hü­ kümdarın önemli görevlerindendir. Kutadgu Bilig'de halkın hükümdardan talepleri, iktisadi istikrar, adil kanun ve asayiş olarak sayılmıştır. 13 Eski Türk devletlerinde, hakana yardımcı olan ve bir nevi onu sınırlan­ dıran kurultayın devlet yönetiminde önemli bir yeri vardır. Toy, kengeş meclisi, devlet meclisi de denen bu meclis; siyasi, askeri, iktisadi ve kül­ türel bütün devlet meselelerinin görüşülüp kararlaştırıldığı yer olmuştur. Kurultayda alınan bütün kararlar hakan için de bağlayıcı olmuştur. Yeni hükümdarın seçilmesi ve göreve başlaması da bu meclisin tasvip ve tasdi­ kine bağlıdır. 14 Bu şekilde tanımlanan Türk hükümdarının belirlenmesinde, yani meş­ ruiyetinin kaynağı, zikredildiği üzere semavi'dir. Yani hakimiyetin kayna­ ğı Tanrıdır. "Kut" vererek Tanrı yeryüzünde insanlar arasında düzeni sağ­ layacak kendi vekilini belirlemektedir. Bu özelliği doğal olarak Türk hü­ kümdarına daha fazla bir güç ve karizma kazandırmaktadır. Tabii bu yapı da ciddi bir durumu da beraberinde getirmektedir. Tanrının kendi katında seçtiği ve bildirdiği hükümdarın, hükümdarlığının kendisine bildirilmiş ol­ ması durumunu halk nasıl bilebilecekti? Bundan nasıl emin olabilecekti? İşte bu sorular karşısında da hükümdarın hakimiyetini meşrulaştırıcı yani kendisine tanrıdan "kut" verildiğini ispatlayıcı unsurlar devreye girmekte­ dir. Bu bağlamda pek çok şeyin sıralanabileceği bu unsurlar içinde en çar­ pıcı ve belirleyici olanı rüyadır. Hükümdarın gördüğü bir rüya ile Tanrının kendisine kut verdiği ortaya konulmuş olmaktaydı . Türklere ait erken dö­ nemlerde efsanelerde sonraki dönemlerde ise tarih kroniklerinde kurucu hükümdarın gördüğü bir rüya anlatılır ve bu rüya ruhaniler tarafından yo­ rumlanarak kendisine hükümdarlık verildiği müjdelenirdi. Türk hükümdarlarına ait bilinen en eski ve en çarpıcı olan rüya hikayesi kuşkusuz Oğuz Kağan'a ait olan destanda yer alan rüyadır. Türklere ait en eski destanlardan olan bu destan aynı zamanda Türk tarihine ve kültürü­ ne ait pek çok bilgiyi taşımasının yanında Türklerdeki hakimiyet algısı­ nın işleyişini açıklayan pek çok veriyi de aktarmaktadır. Destanda Türk­ lerin atası olarak tanıtılan Oğuz Kağan'ın Hunların efsanevi hükümdarı Mete Han olduğuna inanılır. Bu büyük hükümdarın tanrı tarafından nasıl hükümdar tayin edildiği destanda açık bir dille anlatılmaktadır. Destanda Oğuz Kağan'ın rüyası şöyle geçer:

" lbrahim Kafesoğlu, Türk Milli KilltfJrü, lsıanbul 2003, s. 2S7. 14 lbrahim Kafesoğlu, age. , s. 259-26 1 .

1 60


Kemal Ramazan Haykıran

"Söz dışında kalmasın, bilsin herkes bu işi, Oğuz Han ' ın yanında, var­ dı bir koca kişi. Sakalı ak, saçı boz, çok uzun tecrübeli, asil bir insan idi, akıllı düşünceli. Unvanı Tuşimel 'di, yani Kağan veziri, Uluğ Türük'tü adı, Oğuz' un seçme eri. Altından bir yay gördü, uyur iken uykuda, yayın bu­ lunuyordu, üç gümüşten oku da. Ta doğudan batıya, altın yay uzanmıştı. Üç gümüş ok kuzeye, sanki kanatlanmıştı. Anlattı Oğuz-Han ' a, uyanınca uykudan, Rüyayı tabir etti, içindeki duygudan. Dedi : ' Bu düşüm sana, dir­ lik düzenlik versin ! Hakan ' ıma inşallah, birlik güvenlik versin !

Rüyada

ne gördüysem, Gök Tannnın sözüyle, Seni de öyle yapsın, Tann kutsal özüyle! Yeryüzünün ki hepsi, dolup taşar boyuna, Tanrım, bağışlayıver! Oğuz Kağan soyuna ! ' Oğuz-Han çok beğendi, U luğ Türük 'ün sözün, öğüd ver dedi bana,

tuttu onun öğüdün. Sabah olunca gördü, kendinden büyük­

leri, çağırtarak getirtti, kendinden küçükleri. Dedi : ' Hey ! Gönlüm benim! Avlansana haydi der! Başa geldi ihtiyarlık, cesaretin hani der? Gün, Ay ve Yıldız sizler, gidin gün doğusuna, Gök, Dağ ve Deniz siz de, gidin gün batısına ! ' Oğuz Han oğullan, bunu hemen duyunca, Gitti üçü doğuya, üçü batı boyunca. Av avlayıp, kuşlanan, Gün ile Yıldız ve

Ay

B u ld u lar yolda

birden, som altından tam bir yay. Sundular Oğuz H an ' a, Han sevindi hem gülü, Aldı bu altın yayı, kırarak üçe böldü. bir yay gibi,

Oklarınız

Dedi : ' Ey ! Oğullarım ! Kullanın

erişsin, göğe deg bu yay gibi ! ' Oğuz Han ' ın veziri

rüyaya göre altın bi r yay, gün doğusundan gün kadar uzanmış idi. Yani bu suretle, yayın kavsi, göğün kavsini baştanbaşa tam aml amı ş oluyordu. Üç gümüş ok da, yaydan atılmış olarak kuzeye doğru gidiyormuş. Uluğ-Türük uykudan uyanınca, rüyada gö rdük­ lerini Oğuz Kağan ' a anlattı ve ona aynca şöyle dedi: ' Ey Kağanım! Bu rü­ yanız sizin yaşantı nız için uğurlu olsun ! Ey Kağanım ! Bu rüya, size dirlik

Ulug-Türük 'ün gördüğü batısına

versin! Gök Tanrı rüyamda ne gördüysem, onu gerçek yapsın. "' 1 5 Oğuz Kağan ' ın nazırının gördüğü b u rüyada okları kimin attığı belli de­ ğildir. Destanda bu şekilde kimin attığının belirsiz bırakılması okl arı n Tan­ n tarafından atıldığının bir ifade tarzıydı . Çünkü böyle bir ok atışı insan işi olamazdı. Böyle bir ok atışını ancak tann yapabilirdi. 1 6 Oğuz Kağan ' ın nazın Uluğ Türük 'ün rüyasında dikkat çeken noktaların başında Türklerde uzun yıl lar hakimiyet alameti olarak kabul edilen ve hükümdara meşruiye­ tini bildiren bir nesne olarak kullanılan

dır.

Rüyada görülen ok ve

ok ve yay imgelerinin kullanıl ması­ yay doğrudan hükümdarlığa işaret etmektedir. 1 7

Yayın doğudan batıya doğru geri lmesi d e yön olarak Türklerde doğunun daha önemli olduğunu kurulan devletlerde yönetim merkezinin do ğuda bu" Zeki Velidi Togan. Reşideddin Oğuznamesi; Terr:üme ve Tahlili, İstanbul 1 982, 16 Bahaeddin Ögel, Tilrk Mitolojisi /, Ankara 2003, s. 24. 17 Bahaeddin Ögel, age. , s. 25.

s.

73.

161


Hakimiyet Alameti: Hükümdar Rüyaları

lunmasını ifade etmekteydi. Rüyada işlendiği gibi doğudan batıya kadar uzanan altın yay, dünyanın ve dolaylı olarak da Oğuz Kağan devletinin enlemesine bir kesitini vermekteydi. Rüyada sadece dünyanın doğu-batı kesitine yer verilmektedir. Kuzey-güney kesiti hiç bahsedilmemiş sadece kuzeye giden üç gümüş ok dolayısıyla kuzeyden bahsedilmektedir. Bu yaşadıkları coğrafyayla doğayla banşık bir yayılma gösteren bozkırın ço­ cuklarının güneşin doğuş ve batış yönünde yayılma eğilimi içinde oldukla­ rını gösteren önemli bir kayıttır. Kuzeyden bahsedilmesi ise kuzey yıldızı ile alakalı bir şey olsa gerektir. Zira Türkler kutup yıldızı denilen kuzeyde bulunan yıldıza altın kazık veya göğün direği derlerdi. 18 Bu manada rüyada yer alan kuzey imgesi yön olarak kuzeyden çok devletin yüksekliğini ifade etmek için tercih edilmişti . Böylece doğu-batı yönünde yayılan devletin aynı zamanda göğe de yükselen bir yüceliği olduğunu anlatmaktadır. Gene Türk inancına göre Kutup Yıldızı Tannya giden yolun kapısı idi. 19 Böylece rüya, Oğuz Kağan'ın devletinin, doğu-batı ve yer-gök kesitleri ile belirtil­ miş bir dünya devleti olduğunu ve Tanrının da iştirak ettiği kutsal bir dev­ let olduğunu anlatmaktadır. Zira destanın başka yerinde Oğuz Kağan ' ın dünyayı alırken, Tanrının bir sembolü olan Gök yeleli erkek kurdun ona yol göstermesi de bu düşünceyi destekleyen başka bir anlatımdır.20 Uluğ Türük rüyasını Oğuz Kağan 'a anlattıktan sonra Türklerin alkış adını verdikleri bir dilek ritüelini de yerine getirerek der ki : "Gök Tann, rüyamda ne verdiyse onu gerçek yapsın! Bütün yeryüzünü de senin soyuna versin."21 Türk kültürünün önemli edebi metinlerinden olan Oğuz Kağan desta­ nında anlatılan bu rüya Türklerde görülen hükümdar rüyalarının ilkini oluşturmaktadır. Bu destandaki metaforlar bundan sonraki rüya metaforve motiflerini de büyük oranda belirlemiş oluyordu. Bir hükümdarın meşru bir hükümdar olduğunun delili olan bu rüyalar sonraki hükümdarlar tarafın­ dan hemen hemen aynı metaforlar dünyasında görülmeye devam etmişti. Türk kültürüne ait edebi metinlerde geçen bir hikaye, Toğurmış adın­ da bir beyden bahseder. Babasının adı Kerence Hoca olan bu kişi işlerini yoluna koymuş ülkesini düzene sokmuş bir Türk Beyi idi . Anlatıya göre, onun bu noktaya gelmesinden çok yıllar önce bir rüya görmüştü. Rüya­ sında, göğsünden bir ağaç çıkmış ve yükselmiş dallanıp budaklanıp yap­ raklarla dolmuştu. Rüyasından etkilenen Toğurmış, sabah olunca hemen Miran-Kiihin'e koşmuş ve rüyasını anlatmıştı. Miran-Kahin de ona şöyle " Bahaeddin Ôgel, age. , s.26. 19 Bahaeddin Ôgel, age. , s.26. 20 Zeki Velidi Togan, Reşideddin Oğuznamesi; Tercüme ve Tahlili, s. 1 39. " Zeki Velidi Togan, age. , s. 73.

1 62


Kemal Ramazan Haykıran

demiş: "Sakın bu rüyanı hiç kimseye anlatma! Bu çok iyi bir rüyadır!" Toğurmış' ın üç oğlu varmış. Her oğlunun başı için ayrı ayn birer koyun kesmiş, pişirtmiş ve halkına dağıtmış. Bu rüyanın ona hükümdarlığı müj­ delediğini ve hükümdar olduktan sonra ülkesini üç oğlu arasında paylaştır­ dığı görülmektedir. 22 Türk kültür tarihinde yer alan bir diğer hükümdar rüyası ise Uygur Türklerinin önemli hükümdarlarından kabul edilen Böğü Han'a aittir. Ef­ saneye göre Böğü Han bir gece uyurken, pencerenin önünde bir kızın ha­ yal i belirdi ve onu uyandırdı.23 Bu hayaletten korkan Böğü-Han, kızı gör­ memezlikten geldi ve kendisini uykudaymış gibi gösterdi . İkinci gece kız gene geldi . Fakat Han, gene görmüyormuş gibi yaptı ve kendisini uykuda gösterdi . Sabah oldu. Han vezirine danıştı. Veziri de Han 'a gelen kıza iti­ bar etmesini tavsiye etti. Üçüncü gece kız gene gelince, vezirinin öğüdüne uyarak, kızı alıp Ak-tağ'a gitti. Bu dağda sabaha kadar beraber kalıp kızla konuştular. Bu buluşma ve konuşma, yedi sene, altı ay ve yirmi iki gün, her gece böyle devam etti. Ayrılacakları gün, kız ona şöyle dedi : "Doğu­ dan batıya kadar bütün dünya, senin buyruğun altında kalacaktır. İşlerini sıkı tut ve iyi çalış. Aynca, insanların da değerini bil !" Bu doğrudan hü­ kümdarlık müjdesiydi. Kut bu peri aracılığı ile Tanrıdan Han'a bildirilmiş oluyordu."24 Bunun üzerine "Böğü-Han, askerlerini topladı ve onlardan 300.000 kadar seçme askeri Sonkur-Tegin'in komutasına verdi.25 Ayrı­ ca Sonkur-Tegin'in Kırgız ve Moğol ülkelerine akın yapmasını emretti. 1 00.000 askerini de Kotur-Tegin'in komutasına verdi ve onu da akın Tan­ kut tarafına gönderdi. Tükel-Tegin 'i de Tibet yönüne gönderdi. Kendisi de 300.000 askeri yanına alarak Hıtay (Çin) yönüne yöneldi. Diğer kardeşi (Or-Teğin ' i de) kendi yerinde bıraktı . Etrafa giden orduların hepsi başarı kazanarak geri döndüler. Getirdikleri paralar, mallar ve ganimetler, sayı ile sayılamazdı. Her yerden birçok insan topladı ve onların yardımı ile Arkun nehri kıyısında, Uygurların meşhur kenti olan Ordu-Balık şehrini kurdu ve burayı Uygurlara başkent yaptı. Artık Asya'nın doğusundaki bütün ülkeler Böğü Han'ın hakimiyeti altına girmişti.26 Bir başka efsanevi anlatıya göre de, "Böğü Han, bir gece uyurken, be­ yazlar giymiş bir ihtiyar gördü. İhtiyar ona yaklaştı ve cam kozalağı büyük­ lüğünde bir yeşim taşı vererek, Böğü-Han'a şöyle dedi : ' Eğer sen bu taşı muhafaza edebilirsen, dünyanın dört köşesi, hep senin buyruğun altında 22

Bahaeddin Öge!, Türk Kültür Tarihine Giriş, Ankara 2000, s. 42 1 . " Bahaeddin Öge!, TUrk Mitolojisi J, s. 60. ,. Bahaeddin Ögel, age. , s. 6 1 . " Abdullah Temizkan, Erhan Aktaş "İktidarın Meşrulaştırılmasında Rüyanın Kullanımı", Kara­ deniz Araştırmaları, Bahar 20 1 2, Sayı 33, s. 1 8 . 2 6 Abdullah Temizkan, Erhan Aktaş, agm., s. 1 8 .

1 63


Hiikimiyeı Alameti: Hükümdar Rüyaları toplanacaktır! "' Anlatıya göre Böğü Han ' ın veziri de aynı gece, aynı rüyayı görmüştü. Ertesi sabah olunca hepsi toplandılar ve aralarında görüşerek bu rüyaya bir mana vermeye çalıştılar. Bunun bir zafer ve hfilcimiyet müj desi taşıdığına kanaat getirdiler.27 Bunun üzerine orduları buyruklarına alıp ba­ tıya yöneldiler. Türkistan sınırına kadar ilerlediler. Burada çayır çimenlik sulak veri mli topraklara ulaştılar. Bu yeni yurdu çok beğenmişlerdi. Bura­ da büyük ihtişaml ı bir şehir kurdular, efsanede anlatılan bu şeh ir Uygurla­ rın meşhur Kuz Balık şehri, yani meşhur Balasagun şehriydi. Balasagun'a yerleşen Uygurlar buradan batıya, doğuya, kuzeye her yöne yayılmaya başladılar, kalabalık orduları ile çok uzaklara kadar gidip buraları haki­ miyetleri altına aldılar. Efsaneye göre ise yeryüzünde onlara kafa tutacak kimse kalmamıştı artık ve o kadar ileri gitmişlerdi ki acayip mahluklara benzeyen insanların ülkelerine varm ışlardı. Bu insanların elleri ve ayak­ ları aynı hayvanlara beziyordu. Fethedebilecekleri toprakların sonlarına geldiklerini düşünüp yanlarında değerli ganimetlerle geri döndüler. Sonra­ sında hakimiyet altına aldıkları toprakların bütün hükümdarları birer birer gel ip Böğü H an'a bağlılıklarını bildirdiler.28 Bilinen önemli bir hükümdarlık rüyası ise Manas Destanı 'nda geçen rüyadır. Destan' a göre, Yakup-Han ' ın oğlu Er-Manas, gecelerden bir gece, bir rüya görür. Oturup, etleri şişlere dizip, ateş üzerinde pişirip kızartır­ ken, birdenbire etlerin dizildiği demir şişler tutuşup yanmaya başlarlar. 29 Şişler yanarken de Manas uyanır. Bir türlü bu rüyaya bir mana veremez. Düşünür düşünür işin içinden çıkamayınca kırk yiğidini toplar. Onlara so­ rar,

bu rüyamı tabir edin, der ama; hiç kimse bir türlü tabir edemez. Bu­

nun üzerine emir verir. Bulun birisini, o tabir etsin, der. Etler yığdırtır. 3o. Tulumlar dolusu kımızlar getirtir. Şölenler verir. Bu rüyamı tabir edene, istediği hediyeyi verin der. "Onlar birisini arayadursunlar, Manas 'ın Kırk­ Yiğidi arasında,

Acu-Bay adlı biri varmış. Çok güzel konuştuğu için, ona Keskin dilli Acu-Bay derlermiş. Bunu duyan Acu-Bay, hemen koşup gel­ miş Manas ' ın babasına. Manas ' ı n babası Yakup-Han altın tahtına kurul­ muş otururken, yavaşça Han'a yanaşmı ş ve tahtın altında oturmuş. Han, Acu-Bay ' ı görünce hemen tahttan inmiş, ona saygı göstermiş ve şerefti bir yere oturtmuş. Yakup-Han, gerçekten bir Han ' dı. Ama tıpkı bir der­ viş gibi yaşardı. Yakup-Han, başında şapkası yok, çıplak başlı, ayağında çarığı yok. çıplak ayakl ı , sırtında kaftanı yok. tek gömlekli, bir Han idi.3 1 "Acu-Bay ise, güzel sözlü ve keskin dilli bir kimse idi.

Yırtılam yama-

27

Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi /, s. 63. Bahaeddin Ögel, age. , s. 63. 29 Bahaeddi n Öge!, age. , s. 24. 28

'"Manas Destanı: Türkiye Türkçesi ile, haz. Tuncer Gülen soy, Ankara 2002, s. 32. 31Age. , haz. Tuncer Gülensoy, s. 32.

1 64


Kemal Ramazan Haykıran

yan, bozulanı düzelten, biriydi Kırgız i linde. Baba ile oğul, halk ile Han ' ın aracısı ve tercümanı da, gene o idi. Acu-Bay, Yakup-Han ' ın huzuruna her çıkışında, "Melek efendim! konuşurdu. O

(Berişte Toronno)" diye söze başlar ve böyle gün de gene öyle söze başladı ve Manas ' ın çok önemli bir

rüya gördüğünü ve bunun tabir edilmesi gerektiğini söyledi. Bu güzel rüya için de, toylar yapılmasını, şölenler verilmesini istedi. Bu rüyayı doğru tabir edene çok mallar verelim, dedi. Doğru tabir etmeyenlerin de oğlunu Urum 'a; kızını da

Kırım'a gönderelim, dedi . Yakup-Han da bunları kabul

eder ve Acu-Bay gene Manas 'a döner, babasının ne dediği haberini verir. Gene etler yığılır, kımızlar verilir ve ama gene de tabir edecek bir kimseyi bulamazlar. Manas evinden çıkar. Ak-kula atına biner,

ak zırhlılarını giyer, insan kanıyla su verilmiş, çelik kılıcını asar ve gider.32 Gider, gider, baba­

sının otağına erişir. Babasının otağına girer, babasından rüyasının tabirini ister, ister ama babası hiçbir şey söylemez. Manas kızar, babasının üzerine

yürür. Kılıcını çeker. Susma, söyle diye bağırır, ama babası gene söyle­ mez. Bunun üzerine Acu-Bay araya girer. Manas ' ı yumuşatır. Sonra da Manas ' ın karşısında,

Dokuz defa eğilerek selam verir. Selamdan sonra da

başlar Manas ' ın rüyasını tabire. Dünyanın dört tarafını saran Oyrat-Han ' ı Kara-Han ' ın oğlu Alman-in, kendi hizmetine geleceğini haber verir. O da, gökten bir melek göndermiş ve meleğe şöyle demiş: "git de bak," demiş. "Eğer bu at, bu köpek ve bu doğan, iyi hayvanlarsa, onların efendilerine de can ver ve yeniden yaşat" demiş. "Yok kötü hayvanlarsa, efendi lerinin ölümünü istiyorlar demektir; onların hepsini de öldür" demiş.33 Manas Destanı 'nda daha uzun bir biçimde anlatılan bu rüya hikayesinin ardından gene destanın verdiği bilgiye göre hanlık müjdelenmiş oluyordu. Bundan sonra Manas Destanı hanın kahramanlıkları ve zaferlerini anlatacaktır. Gene Manas Destanı 'oda geçen başka bir hikayede ise bu sefer Manas Han ' ın kansı Kanıkey Harun rüyasında hemen yakınında bulunan çelik bir eğe görmüş ve eğeyi alarak koynuna sak.lamıştı.34 Sabah olup da bu rüyayı yurdun tecrübe görmüşlerine anlatınca herkes sevinmiş ve Kanıkey Hatun 'a şöyle demişlerdi :

Kok yal tobot boru. Yani "(Bu çocuk), gök ye­

leli korkunç bir kurt" gibi olacak demişlerdi.35 Bu da Manas ' ın soyundan gelecek olan hanların "kut"unu müjdeleyen bir rüyaydı. Bozkır inancına göre büyük hükümdarların doğumu da daima fevkaladelik içinde olurdu. Rüya bazen de doğum öncesinde hükümdar annesi tarafından görülürdü. Manas ' ın kansının gördüğü gibi yahut bozkır tarihinin gördüğü en efsanevi ·12

Age. , haz. Tuncer Gülensoy, s.33. " Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi /, Ankara 2003, s. 45. 34 Bahaeddin Ögel, age. , s. 25. · " Manas Destanı: Türkiye Türkçesi ile, haz. Tuncer Gülensoy, s. 64.

1 65


Hakimiyet Alameti: Hükümdar Rüyaları

hükümdarlardan Gengiz Han'ın annesinin gördüğü rüya gibi. Manas Des­ tanı'nda Manas'ın dirileceğinin müjdesi de gene rüya ile bildirilmiştir.36 Buna göre Destanda, Manas' ın evinin ocağından çıkıp göklere yükselen bir ağaçtan söz edilmektedir. Ağaç motifinin belirgin olduğu bu rüyanın bir benzerini de Babil Hükümdan Nabukadnezar' ın gördüğü de bilinmektedir. Anlatıya göre, Nabukadnezar rüyasını şöyle anlatmaktadır: "Yatağımda yattığımda zihnimde canlanan görünümler şunlardı. Bakıyordum ve işte, toprak alanın ortasında çok büyük bir ağaç vardı. Bu ağaç çok büyük ve güçlü idi. Doruğu göklere uzanıyordu ve dünyanın her yerinden görülü­ yordu. Yapraklan çok güzel, meyveleri çok boldu. Herkese yetecek besin vardı üzerinde. Hayvanlan gölgesine sığınıyordu. Kuşlar dallanna yuva kuruyordu ve bütün canlılar ondan besleniyordu. Usumda beliren görü­ nümlerde çevreme bakıyordum ve işte gözetenlerden ve aziz olanlardan birisi gökten indi. Büyük bir gürültüyle bağırdı ve şöyle dedi : Ağacı devi­ rin ve dallarını kesin; yapraklarını yolun ve meyvelerini yok edin; hayvan­ ları gölgesinden kaçsın, kuşlar dallan terk etsin! Fakat köklerin bulunduğu gövdeyi yerde bırakın ve tarla otlannın arasına zincirlerle bağlayın onu. Gökyüzünün çiyleriyle ıslansın ki, hayvanlar ve toprak otlanyla eşit ol­ sun. 37 İnsan yüreği söküp alınsın ondan, bir hayvan yüreği verilsin ona ve yedi zaman geçsin üstünden." Rüyanın ikinci bölümünde ağaç kişileşiyor ve bu kişi rüyayı gören kralın kendisi oluyor. Yakup, "Düşte yeryüzüne bir merdiven dikildiğini, başının göklere eriştiğini gördü. Tann 'nın me­ lekleri merdivenden çıkıp iniyorlardı." Sonra Tanrının, "Yeryüzünün tozu kadar sayısız bir soya sahip olacaksın. Doğuya, batıya, kuzeye, güneye doğru yayılacaksınız. Yeryüzündeki bütün halklar sen ve soyun aracılığıy­ la kutsanacak" şeklinde hitap ettiği anlatılmaktadır. Bu hayat ağacı motif­ li rüya bir hükümdarlık müjdesinden başka bir şey değildi. Ağaç motifli bir hükümdarlık rüyası da Reşidüddln'in Oğuzname'sinde yer almaktadır. Buna göre efsanevi, Türk Kağanı Tuğrul ile iki kardeşinden bahsetmek­ tedir.38 Bu kardeşler ve babalan bir rüya görürler bu rüyaya göre kendi göbeğinden çıkan üç büyük ağaç gövdesi büyüyerek her tarafa gölge salar ve tepeleri göğe erişir. Kabilenin kamı rüyayı, kabile içerisinden büyük bir kağan çıkacağına yorar ve bu sırrı kimse ile paylaşmamasını söyler. "39 Böylelikle Tuğrul Han'a kut verildiği ilan edilmiş oluyordu.40 Ağaç motifti hakimiyet rüyalanndan birisi de Selçuklu Devleti 'nin ku­ ruluşuna dair anlatılan rüyadır. Anlatıya göre, Selçuklulann kurucusu Sel36

Pervin Ergun, Türk Kültüründe Ağaç Kültü, Ankara 2004, s. 1 75 . Pervin Ergun, age. , s. 1 75 . 38 Zeki Velidi Togan, Oğuz Kağan De.•lanı, s. 1 1 1 . 39 Zeki Velidi Togan, age. , s. 1 1 1 . 40 Zeki Velidi Togan, age. , s. 1 1 3 . 17

1 66


Kemal Ramazan Haykıran

çuk Bey'in babası "Dukak, rüyasında göbeğinden üç ağacın çıktığını, her tarafı saran dallarının göklere yükseldiğini görmüştü. Rüyasını paylaştığı Korkut A ta da kendisine evlatlarının cihan padişahı olacağını müjdelemiş­ tir."41 Bu hikaye ile de Müslüman olan Türklerin Ön Asya' da kurdukları ilk devletin kuruluş meşruiyeti bu kut rüyası ile ilan edilmiş olmaktaydı. Bu bağlamda Cürcani Tabakat'ında Gazneli Mahmud'un doğumundan bir saat önce babası SebükTegin'in gördüğü bir rüyadan bahsetmektedir.42 Se­ bük Tegin' in rüyasında evindeki ateşlikten/ocaktan bir ağaç çıkarak bütün dünyaya gölge salmıştı. Rüyayı yorumlayan bir tabirci, "onun fatih bir oğlu olacağı"nı söylemiştir. Bir ağaç motifli rüya ise Enveri'nin Düstürna­ me'sinde anlatılmaktadır; buna göre Osmanlı hanedanının atası olarak be­ lirtilen Ayaz, arkadaşı olan Han'ın kızı ile nişanlandıktan sonra rüyasında öldüğünü ve toprak olduğunu görmüştür.43 Bu topraktan büyüyen bir ağa­ cın altı dalından birisinin iktidarı bütün dünyayı sarmış ve bütün insanlık bu ağacın gölgesinde toplanmıştır. Başka bir arkadaşı altı oğlu olacağını ve bunlardan birinin neslinin kıyamete kadar yaşayacağına yormuştur.44 Ağaç motifli rüyaların en bilineni kuşkusuz ki Türklerin kurduğu en son ve belki de en ihtişamlı devlet olan Osmanlıların kurucusu efsanevi liderleri Osman Gazi'nin gördüğü rüyadır. Bu rüya devrin en önemli kro­ niği olan Aşık Paşazade'de şöyle geçmektedir: "Osman Gazi, niyazetdi ve bir lahza ağladı. Uyku galib oldı. Yatdı, uyudı. Gördi kim endülerün aralarında bir aziz şeyh [Edebali] var idi. Haylı kerameti zahir olmuş idi. Ve cemi ' halkun mu'tekadıy idi. Adı derviş idi. Ve illa dervişlük batının­ day idi. Dünyesi ve ni'meti, davan çoğ idi. Ve sahib-i çerağ ve ' alem idi. Dayım müsafirhanesi hali olmaz idi. Ve Osman Gazi dahı gah gah gelür idi. Bu azize konuk olur idi. Osman Gazi kim uyudı, düşinde gördi kim bu azizün koynından bir ay doğar, gelür Osman Gazi 'nün koynına girer. Bu ay kim Osman Gazi 'nün koynına girdügi demde göbeginden bir ağac biter. Dahi gölgesi alemi dutar. Gölgesinün altında dağlar var. Ve her dağun di­ binden sular çıkar. Ve bu çıkan sulardan kimi içer ve kimi bağçalar suvarur ve kimi çeşmeler akıdur. Andan uyhudan uyandı. Sürdi, geldi . Şeyhe habar verdi. Şeyh eyidür: 'Oğul, Osman ! Sana muştuluk olsun kim Hakk Ta'ala sana ve neslüne padişahlık verdi. Mubarek olsun ' der. Ve 'benüm kızum Malhun sen Malhun senün helalü noldı ' der. Heman dem nikah edüp kızını Osman Gazi'ye verdi."45 •• Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Me fkuresi, Ankara 1 980, s. 1 53. 42 Abdullah Temizkan, Erhan Aktaş, "lktidann Meşrulaştınlmasında Rüyanın Kullanımı", s. 1 6. 43 Dustümemeyi Enveri, haz. Necdet Öztürk, İstanbul 2003, s. 8.

44 Abdullah Temizkan, Erhan Aktaş, "İktidarın Meşrulaştırılmasında Rüyanın Kullanımı", s. 1 7. "Aşıkpaşazide, Tevıirih-i Ali Osman, haz. Atsız, İstanbul 1 979, s. l 0- 1 1 .

1 67


Hakimiyet Alameti: Hfllı:iJmdar Riiyaları

Osmarihlatın kuruluşu ile ilgili bir diğer rüya hikayesi ise Tarih-i Oruç Bey'de geçmektedir. Bu rivayete göre rüyayı Osman Bey'in babası Ertuğ­ rul Bey görmüştür buna göre: "Ertugrul tıal-i hayattay 'iken bir gice düş gördi. Bir acep vakı 'a görüp ol vakı 'adan uyanıp bu düşi fikriderek Allah 'a zikriderek durdı. Sabah namazını kıldı. Suret değşirüp doğn Konya'ya var­ dı. Anda bir mu 'abbir kişi var idi. Adına Abdülaziz dirlerdi, s81ıib-i kemal­ lerden idi, ilm-i rü'yayı kemaliyle bilürdi. Ertuğrul düşüni ana diyüverdi. Amma bazılar didiler kim bu düşi ta' bir iden bir aziz şeyh idi, adına Ede­ bali dirlerdi, kerameti zahir olmuş idi. Ve cemi ' halkun içinde mu 'tekad derviş idi. Dünyası ve ni 'meti çog idi, ol vilayette meşhur olmuş idi. Sultan Alaaddin dahi, ana i'tikad itmiş idi. Andan Ertugrul geldi, ol düşi ol şeyhe i ' lam kıldı. Eyitdi: "Ya şeyh gördüm ki senin koymndan bir ay doğar, ge­ lür benim koynıma girilr. Bu ay koynıma girdükten sonra göbeğilmden bir ağaç biter, gölgesi alemleri tutar. Gölgesinün altında taglar olur. Her tagın dibinden sular olur, çıkup akar. Bu çıkan sulardan kimi içerler ve kimi bag­ lar ve bagçelersuvarurlar ve çeşmeler akıdurlar. Ol uykudan uyandım. Uş düşüm budur." didi. Şeyh bu düşin ta'birinden fikri düpeyitdi: "Ya yiğit ! Senün bir oğlun ola. Adı Osman ola. Çok gazalar ide. Sana muştuluk olsun kim senün nesline padişahluk verildi, mübarek olsun." didi. Dahı "Benüm kızımı oglun Osman ala. Andan çok çok oglanları ola. Padişah olalar." didi. Pes bir zamandan sonra Osman Gazi vücuda geldi . . . •'46 Kroniklerin anlatısına göre rüyadan sonra kurultay toplanmış ve Kayı' ların başına boy beyi olarak Osman geçmişti. Böylece Osman Gazi 'nin hakimiyet dönemi de başlamış oluyordu. Kısa bir süre içinde Kayı ' lar bir devlet haline gelmiş sonrasında da diğer bütün Türk beylerinin üzerinde bir güce erişerek bir ci­ han devletine dönüşmüşlerdi. Bütün bu yaşananları müjdeleyen bu rüyay­ dı. Ya da bütün yaşanan bu başarılar bu rüya ile bir meşruiyet bulmuştu.47 Bu rüyalardan başka olarak zikredilebilecek bir önemli rüyada Timurlula­ nn kurucusu Emir Timur ile ilgili rüyadır. Timur tarihine ilişkin eserlerin birinde bizzat Timur'un ağzından şu anlatıya yer verilmiştir: "Babamın adı Tarakay idi ve Keş şehrine yerleşmişti . Ben doğmadan önce babam gece bir rüya görmüş. Rüyasında melek simalı ve temiz yürekli biri karşısına çıkıp eline bir kılıç vermiş. Pederim, kılıcı adamın elinden almış ve dört tarafa sallamış. Sonra uykudan uyanmış. Öğle vakti, babam namaz kılmak için mescide gitmiş ve mahalle mescidimizin imamı Şeyh Zeydüddin 'in arkasında namaz kılmış; sonra da gece gördüğü rüyayı imama anlatmış. Şeyh, babama, 'bu rüyayı gecenin hangi vaktinde gördüğünü' sormuş. Ba" Anonim Tevôrih-i Al-i Osman ( Giese Neşri), Yay. N. Azamat, lstanbul: 1 992, s. 1 0. •1 Colin lmber, "Osmanlı Hanedan Efsanesi", Söğflt �en lstanbul'a, haz. Oktay Özel-Mehmet Öı, Ankara 2000,

1 68

s.

247.


Kemal Ramazan Haykıran

bam, sabaha yakın bir zamanda gördüğünü belirtmiş. Şeyh Zeydüddin bu rüyayı şöyle yorumlamış: 'Allah sana bir erkek evlat verecek, bu çocuk kılıcıyla cihanı fethedecek ve İslam dinini dünyaya yayacak; sakın onun eğitimini ihmal etme! Onu okut, ona hat ve Kur'an öğret. ' Sonraki yıl do­ ğumumu imama haber veren ve bana isim vermesini talep eden babama, şeyhten 'oğlunun adı Temur' olsun, cevabı gelmiş.48 Babam, mescidimizin imamı Şeyh Zeydüddin'e bana isim vermesi için gittiğinde, onun Kur'an okumakta olduğunu görmüş. Şeyh, 67. süre olan Mülk suresinin 1 6. ayeti olan: "Eemintüm men fı's-semai en yehsifebikümü ' l-ardefe iziihiye temu­ ru" (Göktekinin sizi yere geçiri vermeyeceğinden emin mi oldunuz? (O zaman) bir de bakarsınız yeryüzü şiddetle çalkalanıyor) ayetini okumakta imiş. Burada son kelime olan ' temuru ', çalkalanma anlamındadır. Bu, te­ laffuz olarak 'Temur ' kelimesine yakındır. İşte bu hadiseyle, Şeyh bana 'Temur ' ismini vermiş."49 Timur ile ilgili bir diğer rüya anlatısına göre de Timur rüyasında Türk tasavvufunun öncüsü olarak kabul edilen Pir-i Türkistan olarak anılan Hoca Ahmed Yesevi'yi görmüş ve büyük mutasavvıfona rüyasında çıkacağı Tür­ kistan seferinde zafer müjdelemiş ve onu kutsamıştır; Bu rüya üzerine se­ ferlerinde başarılı olan Emir Timur Hoca Ahmed Yesevi adına bir cami ve mezarının başında bulunan devasa türbeyi inşa ettirmişti. Burada ciddi bir değişiklik izlenmektedir. Müslüman olduktan sonra da örfi hukukları olan töreyi terk etmeyen Türkler devletin kuruluşuna ve hükümdarın tayinine ait tüm işlerini bozkırdan gelen töreye göre halletmekteydiler. Fakat İslam kültürü kademeli bir biçimde kendi motiflerini bozkırın motiflerine tercih ettiren bir belirginlik kazanmaktaydı. Belki de bozkır töresine göre kurulan son devlet olan Timurlular devletinde daha önce devirlerdeki gibi ağaç, dede, ay gibi semboller kaybolmuş yerini İslamiyet inancının tesirinde bu inancın önemli temsilcilerinden olan bir mutasavvıfın ağzından hüküm­ darlık müjdesi verdirilmiştir. Timur'un rüyası bu değişimi kavrayabilme açısından da aynca önem taşımaktadır. Hükümdarlara ait "kut" müjdesi taşıyan rüyalar genelde kurucu hüküm­ darlar tarafından görülmektedir. Bu gayet doğal bir unsurdur çünkü haki­ miyetin meşruiyeti problemi kurucu hükümdarı bağlayan bir husustur. Devletin kurucu hanı "kut" meşruiyetini ispatladıktan sonra onun soyun­ dan gelen hanlar doğal olarak meşru hükümdarlar olarak kabul edilecek-

48 Marsil Biryon, Menem Tımür-ı Cihün-giişd. Sergeşt-i Tımur-leng Be-kalem-i Hod-ı ü Gerddve­ rende, çev. Zebihullah Mansuri), Tehran 1 382, s. 1 -2. 4 9 Ali Fuat Bilkan, "Tefellül ile Ad Verme Geleneği ve Timur'un Adı", Milli Folklor, 20 1 0, Yıl 22, Sayı 85,

s.

1 34- 1 37.

1 69


Hakimiyet Alameti: Hükümdar Rüyaları

lerdir. Bu bağlamda nadir hikAyeler dışında kurucu olmayan hükümdarlar için rüya anlatılarına pek rastlanılmamaktadır. Kuşkusuz ki iktidarlar, tarihin her döneminde her toplumda ayrıcalık­ lı bir konumdadır. Fakat Türklerde hükümdar çok daha üstün özelliklere sahip bir konumdadır. Gerek İslam öncesi dönemde gerekse İslam sonrası dönemde Türklerde hükümdar, adaleti, düzeni sağlayan, milletin dirliği­ ni koruyan kişiydi.50 Türk'ün hükümdarı Tanrının görevlendirdiği üstün bir kişiliğe sahipti. Doğal olarak burada fiziki bir gerçeküstiilükten değil, ahlak ve karakter meziyetleri ile bir üstünlükten bahsedilmektedir. Türk­ lerde hükümdar Tanrının görevlendirdiği ağır sorumlulukları olan bu so­ rumlulukları da yerine getirebilmesi için bir o kadar geniş yetkileri olan bir konumdaydı. Orhun Kitabeleri 'nde Bilge Kağan şu ifadeyi kullanmak­ tadır: "Türk Tanrısı Türk milleti yok olmasın diye beni kağanlığa oturttu . " Gene Bozkırın diğer güçlü bir hükümdarı olan Cengiz Han için torunu Huligu şu ifadeleri kullanmaktaydı: "Tanrı, bugün Teb-Tengri 'nin sesiy­ le atamız Cengiz Han'a hitap etmiş ve kendisine Teb-Tengri aracılığıyla seslenerek: Seni halkların, krallıkların başına geçirdim ve seni dünyanın tamamının hükümdarı yapbm" demiştir.5' Tanrının seçtiği, görevlendirdiği ve bu görevi yerine getirebilmesi için de geniş yetkiler tanıdığı hükümda­ rın gerçekten Tanrı tarafından seçildiğinin, halk nezdinde resmileşmesi ve duyurulması için belli usuller geliştirilmişti. Bunların en belirgini de hü­ kümdarların gördüğüne inanılan rüyalardır. Ya sözlü destanlarda yahut da yazılı tarihi eserlerde devletlerin kurucu hükümdarlarına ait rüya hikiyele­ ri anlatılmaktadır. Bu tarz rüya hikiyeleri ise genelde rüyanın müjdelediği gelişmeler yaşandıktan sonra duyulmakta yahut yazılmaktaydı. Örneğin Oğuz Kağan'a atfedilen rüya anlatıldığı zaman Oğuz Kağan dünyanın her yanına akınlar yaparak, çok geniş bir alanı hakimiyeti altına almıştı. Artık bu rüya, onun "Dünya devletinin" Tann tarafından bir onayından başka birşey değildi. Bu tarz rüya hikiyelerinin en bilineni olan Osman Gazi 'nin rüyası ise ancak Fatih devrine ait kroniklerde ifade dilendirilmeye başla­ maktaydı. 52 Keza Selçuk'un babası Dukak'ın rüyası ise ancak Melik Şah devrinde yazılmıştır. Gene Timur'un babasının gördüğü rüyaya dair hikiye Timur'un büyük zaferler kazanmasından sonra konuşulur hale gelmiş, oğlu Şahrfilı zamanında da yazıya geçirilmiştir. Bu rüyaların kurulan hakimiyeti meşrulaştırmaya yönelik bir efsane olduğu bugünün tarihçiliğinin tartışma '°

Halil inalcık, "Osmanlı Sultanlarının Unvanları (Titillatür) ve Egemenlik Kavramı", Doğu Batı, Makaleler /l, Doğu Batı Yayınlan, Ankara 2008, s. 1 87. 5 1 Mustafa Akkuş, //hanlıların Anadolu 'dDlci Dini Siyasetleri, Basılmamış Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi, Konya 20 1 O, s. 28. " Cemal Kafadar, iki Cihan Aresinde, çev. C. Çıkın, Ankara 20 1 0, s. 45.

1 70


Kemal Ramazan Haykıran

bırakmayacak derecede açığa çıkardığı bir gerçektir. 53 Fakat burada üze­ rinde durulması gereken bu rüyaların uydurma olup olmadığından ziyade neden böyle rüya efsanelerinin ortaya çıktığıdır. Bunu modem zamanlarda oluşan iktidarın halkı yönetmeye yönelik yöntemler çerçevesinde de de­ ğerlendirmemelidir. önemsenen, kutsanan ve teslim olunan hükümdarın meşruiyeti oldukça önem taşımaktadır. Törenin belirlediği meşruiyet mut­ laka gözetilirdi. Bu bağlamda yerini bulan bu rüya anlatılan, duyulduğun­ da inanılan ve hfil<.imiyetin meşrfiiyetine yönelik tartışmaları sonlandıran hikayelerden ziyade duyulmak istenen hikayelerdi. Bu rüyalar, kudreti ve başarılan ile zaten halk nezdinde muteber haline gelen hükümdar ve hane­ danın meşruiyetini ve konumunu taçlandıran anlatılardı. Görülen hükümdar rüyalarının boya ve tarihsel döneme göre değişiklik göstermiş olmakla beraber, ortak bazı temel unsurları da bulunmaktaydı. Bu ortak unsurların başında da "ağaç" metaforu gelmektedir. Ağaç Türk kültürünün önemli unsurlarının başında gelir. Ağaç, Türklerde tarihin de­ rinliklerinden beri inaçlarının odağını, masal ve destanların konusunu ve hayatın temelini oluşturmuştur. Ağaç Türk kültür yaşantısının içerisinde her baharın gelmesiyle dirilen ve her güzün gelmesiyle sönen sonsuz bir hayat sürecini temsil etmekteydi. Belki de hayat ağacı olarak bilinen ina­ nışın özünde bu dünya görüşü yatmaktadır; hayatın sonsuzluğunu temsil eden ağaç Türklerde kutsaldı. Ağaç yeşil doğanın simgesiydi. Doğa ise hayatın zaten özüydü. Güçlü kökleri geçmişi ve ataları, güçlü gövdesi de şimdiki zamanı ve insanların şu anki yaşamını, güçlü budaklan ise gele­ ceği ve gelecek kuşakları, gelişmeyi temsil etmekteydi.54 Hayat ağacının bütün üç kısmı da, daha doğrusu evrendeki üç dünya da aslında birbirine eşit bir denge üzerine bağlıydı ve birindeki bozulma hayat ağacının kendi­ sinin de yok olmasına neden olabilirdi. Yani, geçmişi olan kişiler, yalnızca bugünü yaşadıktan sonra geleceğe doğru uzanabilirdi ve yalnızca gelece­ ği olan kişiler hem kendilerini hem de atalarını anılarında yaşatabilirdi.55 Türk kültüründe böyle güçlü manaları olan ağaç, özellikle de hayat ağacı hükümdarın hakimiyetini müjdeleyen unsur olll;fak da görülmektedir. Ci­ han hakimiyetini müjdeleyen ve kendinden "kut" veren Tanrının bu müj­ deyi yeryüzünde bu işi doğal olarak yapan ağaç üzerinden anlatıyor olduğu

" Cemal Kafadar, ilci Cihan Aresinde, s. 40; Sencer Divitçioğlu, "Selçuklu ve Osmanlı Sosyal Kuruluşlarında Ortak Kanon", Osmanlı Devleti 'nin Kuruluşu Efsaneler ve Gerçekler, Panel Bil­ dirileri (ed. Suavi Aydın vd.) Ankara 2004; Colin lmber, "Osmanlı Hanedan Efsanesi", SöğfJt �en lstanbul 'a, der. O. Özel, M. Öz, İmge, Ankara 2000, s. 255. " Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, İstanbul 2000, s. 1 1 2 . " Yaşar Çoruhlu, age. . lstanbul 2000, s. 1 1 2.

171


Hakimiyet Alameti: Hükümdar Rüyaları

düşünülebilir.56 Böylece kendisi de büyüyen, büyüten, kuşatan, yaşayan bir canlı olan ağaç, motif olarak "kut"un müjdecisi olarak belirmektedir. Rüya anlatılarının önemli bir yanı da uzun bir tarihi seyre yayıldıkları için töreden gelen esas özünü korumak ile birlikte her dönem ve meUn­ da şekillendiği koşulların etkisinde gösterdiği farklılıklar göstermeleriydi. Böylece rüya anlatılan üzerinden kültürün ve siyaset geleneğinin değişimi­ ni ve gelişimini takip etme imkanı bulunmaktadır. örneğin Uygur hüküm­ darı Böğü Han 'ın rüyasındaki peri kızı ve beyaz giyinmiş ihtiyar motifleri diğer Türk hükümdarlarının rüya anlatılarında görülen motifler değildi. 57 Böğü Han Uygurların Maniheizmi benimseyen hükümdarıydı. Bu motifler de Mani dininin birer özelliğiydi. Çin kaynaklan Kansu eyaletinde kurul­ muş olan Mani dinine mensup Uygur devletlerinden bahsederken onların beyaz elbiselerinden de söz ederler. Bu beyaz giyinmiş ihtiyar, Mani usulü rüyada da görülen bir motif olmuştur. Türklerin Müslüman olduktan son­ ra da beyaz giyim başka bir şekliyle rüyalardaki yerini almıştır. Buradaki beyaz giyimli ihtiyar, bize daha çok Hızır motifini hatırlatmaktadır. Ayn­ ca Gök sakallı veya Ak-Sakallı ihtiyar motifleri, Şamanist Altay ve Sibir­ ya masallarında da görülmekteydi . Cüzcani 'nin aktardığı Gazneli Mah­ mud'un babasının gördüğü rüya, Selçuk Bey'in babası Dukak'ın gördüğü rüya ve Osman Gazi 'nin gördüğü rüya ve en nihayetinde Reşidüddin 'in Oğuz-name' de aktardığı Tuğrul adındaki Türk Bey' inin gördüğü rüya aşa­ ğı yukarı aynı motifler dünyasına ait rüyalardır. Buradan hareketle de tah­ minen dört asırlık bir zaman dilimine ve Hindistan 'dan Anadolu'ya uzanan geniş bir coğrafyaya yayılan bu farklı hanedanlarda benzer semboller ile bezenen hükümdar rüyalarının görülmesi, en başta Türklerin İslamiyet' i kabulünden sonra da siyaset v e devlet geleneklerinde büyük değişimlerin yaşanmadığı devlet geleneğinin ve hakimiyet meşruiyetinin Türklerde hata aynı algı dünyası içinde biçimlendiğini açıkça göstermektedir. Burada İs­ lamiyet ile görülen en açık değişim ise eski Türklerin "Tengri"sinin yerini Allah'ın almasıdır. Bir diğer nokta ise, rüyada beliren ve müjdeyi veren "kam"ların yerini İslami bir karakter olan şeyh ve dervişlerin almasıdır. Rüyayı gören hükümdarların rüyalarını da tabir edenler Kamanlardan, ozanlardan şeyh ve dervişlere dönüşmüştür. Fakat bu genel algıyı kesin­ likle değiştirmemektedir. Rüyada görülen ışık da değişikliğe uğramadan kendini korumuştur. Rüyada Kamanların yerini alan şeyhler ve dervişler gerçek hayatta da yeni inancın getirdiği bir değişim olarak sosyal haya-

56 Halil Çetin, "Ağaç Motifti Osmanlı Saltanat ROyasının Tabir ilmi Açısından Değerlendirilme­ si '', Akademik Bakış, Cilt 5, Sayı 1 0, Yaz 20 J 2, s. 5. " Bahaeddin Ôgel, Türk Mitolojisi l, s. 63.

1 72


Kemal Ramazan Haykıran

tının da içinde yerlerini almış Kamanların yerini doldurmuştu.58 Aslında sadece bu noktadan hareketle bile Türklerin kültür hayatlarının radikal bir değişime bir yabancılaşmaya uğramadığı söylenebilir. Çünkü İslam inanç dünyasında şekillenen şeyh ve derviş tiplemesi gerçek kimliğini Türkler arasında bulabilmiştir. Bu dervişler İ slami birer ruhani olmaktan ziyade, eski Gök Tanrı inancının Kamanlarının yerini yeni inancın etkisi ile alan dolayısıyla eski kültürün hala devam ettiğini gösteren karakterlerdi. Sosyal ve siyasi hayatta eski Türklerin Kamanlan hangi pozisyonda bulunuyor­ larsa Müslüman Türklerin de dervişleri aynı pozisyonda bulunuyorlardı. Kayıların "Edebali"si, Aydınoğullarının "Ali Han Baba"sı, Selçukluların "Korkut Ata"sı bunun açık örnekleridir. Burada göze çarpan bir değişim Emir Timur'un rüyasında izlenmekte­ dir. Timur'un babasının gördüğü anlatılan rüyada, ağaç motifi artık görül­ memektedir. Rüyada beliren şeyh dervişin yerini bir melek almış, ışık yerini kılıca bırakmıştır. Bu, 1 5. yüzyılda Türkistan'da yaşanan fikri değişimlerle açıklanabilir. Batıni gruplara ve heterodoks tasavvufi akımlara karşı Timur zamanı Sünni tasavvufun yükselişe geçtiği ve devrin algısını belirlediği bir dönem olmuştu. Bunun doğal olarak hakimiyet algılarına ve siyasi gele­ neklere de yansıdığı söylenebilir. Bu süreç bazı İsliim öncesi motiflerin bu asırdan sonra artık toplum ve siyaset dünyasında geçerliliğini kaybetmeye başlamasını beraberinde getirmişti. Bu fikri değişim de Timur'un hakimi­ yetinin meşruiyetini anlatan rüyada kendini göstermektedir. Fakat haki­ miyet müjdesinin ilanının hala rüya ile veriliyor olması, dünyanın dört bir yanına yayılan ağaç yerine meleğin verdiği kılıcın dört bir yana savrulma­ sı, hem cihan hakimiyeti algısının hem de hakimiyet meşruiyetinin eski töreye göre izah ediliyor olması bozkır geleneğinin canlılığını koruduğunu açık bir biçimde göstermektedir. Tarihin en eski milletlerinden olan Türkler, çok uzun zamana zarfına yayılan tarihleri boyunca çok geniş coğrafyalara yayılmışlar, gittikleri her coğrafyanın kültürünü etkilemiş, oralann kültürlerinden etkilenmişler, pek çok defa inançlannı değiştirmişler, çok farklı mekan ve kültür alanlarının yöneticileri durumuna gelmişlerdir. Fakat tüm bu zengin tecrübeye karşın, Orta Asya bozkırlannda şeki llendirdikleri kendi kültürlerinin temel özel­ liklerinden asla vazgeçmemişlerdir. Özellikle genelde gittikleri yerlerin yöneticileri olan Türkler, yönettikleri yerlerin kadim yönetim tecrübele­ rinden faydalanmakla ve daha da önemlisi özellikle İslamiyet gibi güç­ lü bir siyasi geleneği olan dini benimseyip toplum yaşamlarını buna göre biçimlendirmiş olmakla birlikte, kendilerine özgü hakimiyet algılarından " Ahmet Yaşar Ocak, "Osmanlı Devletinin Kuruluşunda Dervişlerin Rolü", Osmanlı Devleti 'nin Kuruluşu Efsaneler ve Gerçekler, Panel Bildirileri ed. Suavi Aydın vd., Ankara 2004, s. 77.

1 73


Hakimiyet Alameti: Hükümdar Rüyaları

ve hakimiyeti sağlayan meşruiyet unsurlarından, dünyanın hanedanlar ile yönetildiği modem öncesi dönemlerde asla vazgeçmemişler, bu hakimi­ yet algılan çerçevesinde devletlerini kurup yönetmişlerdi. Bunun en güzel örneği de devlet kurucu hükümdarların gördüğü hakimiyeti müjdeleyici rüyalardır.

KAYNAKÇA Akkuş, Mustafa, ilhanlıların Anadolu 'daki Dini Siyasetleri, basılmamış doktora tezi, Selçuk Üniversitesi, Konya, 20 I O.

Anonim Tevıirih-i Al-i Osman (Giese Neşri), yay. N. Azamat, İstanbul, 1 992. Arsal, Sadri Maksudi, Türk Tarihi

ve Hukuk

(lslamiyet ten Önceki Devir}, 1 947.

Aşıkpaşazide, Tevıirih-i Ali Osman, haz. Atsız, İstanbul, 1 979. Bilkan, Ali Fuat, "Tefellül ile Ad Venne Geleneği ve Timur'un Adı", Milli Follclor, c. 22, Sayı

8S, 200 1 . s. 1 34- 1 37. Biryon Marsil, Menem nnıUr-ı Cihıin-giJşıi, Sergeşt-i nmur-leng Be-lı:alem-i Hod-ı ıi Genlôtle­

rende, çev. ZebihullahMansuıi), Tehran, 1 382. Çetin, Halil, " Ağaç Motifli Osmanlı Saltanat Rüyasının Tabir ilmi Açısından Değerlendirilmesi",

Akademik Bakış, Cilt S, Sayı 1 0, Yaz 20 1 2 . Çobanoğlu, ÔZkul, "Sözlü Kültürden Yazılı Kültür Ortamına Geçiş Bağlamında Erken Dönem Osmanlı Tarihlerinden Aşıkpaşazade'nin Epik Karakteri Üzerine Tespitler", Hacettepe Üni­

versitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Özel Sayı: 65-82, 1 999. Çoruhlu, Yaşar, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, İstanbul, 2000. Divitçioğlu, Sencer, "Selçuklu ve Osmanlı Sosyal Kuruluşlarında Ortak Kanon", Osmanlı Dev­

leti'nin Kuruluşu Efsaneler

ve

Gerçekler, Panel Bildirileri (ed. Suavi Aydın vd. ) Ankara

2004.

Dustıirnemeyi Enveri, haz. Necdet Öztürk, İstanbul, 2003 . Ergin, Muharrem, Orhun A bideleri, İstanbul, 2003. Ergun, Pervin, Türk KülliJri1nde Ağaç Kültü, Ankara, 2004. Fınkel, Caroline Rüyadan imparatorluğa Osmanlı, çev. Zülal Kılıç, İstanbul, 2007. lmber, Colin, "Osman Gazi Efsanesi", Osmanlı Beyliği, der. E. A. Zachariadou, İstanbul, 1 997. lmber, Colin, "Osmanlı Hanedan Efsanesi", SiJğüt ten lstanbu/ 'a, hz. Oktay Özel-Mehmet Öz, Ankara, 2000. İnalcık, Halil,''Aşıkpaş87.4de Tarihi Nasıl Okunmalı?", SiJğüt ten İstanbul'a, der. O. Özel, M. Öz, Ankara, 2000. inalcık, Halil, "Osmanlı Sultanlarının Unvanları (Titülatür) ve Egemenlik Kavramı", Doğu Batı,

Makaleler il, Ankara: Doğu Batı Yayınlan, Ankara, 2008. inan, Abdulkadir, Tarihte

ve

Bugün Şamanizm, Ankara, 2000

Kafadar, Cemal. iki cihan Aresinde, çev. C. Çıkın, Ankara, 20 1 O. Kafesoğlu, İbrahim, Türk Milli Külıtırü, İstanbul 2003.

1 74


Kemal Ramazan Haykıran Karadeniz, Hasan Basri,"Türklerde ' Kut' Kavramı ve Osmanlıların Kutsiyet Elde Etme Çabaları", Akademik Bakış, sayı: Yii, Eylül 2005.

Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lugati t Türk, haz. Besim Atalay, Ankara, 1 943. Köprülü, Fuad, Osmanlı Devleti 'nin Kuruluşu, Ankara 1 99 1 .

Manas Destanı: Türkiye Türkçesi ile, haz. Tuncer Gülensoy, Ankara, 2002. Ocak, Ahmet Yaşar, "Osmanlı Devletinin Kuruluşunda Dervişlerin Ro!O", Osmanlı Devleti 'nin Kurul111 u Eftaneler ve Gerçekler, Panel Bildirileri, ed. Suavi Aydın vd., Ankara, 2004.

Öge!, Bahaeddin, Türk Mitolojisi !, Ankara 2003. Öge!, Bahaeddin, Türle Kültür Tarihine Giriş, Ankara, 2000. Öge!, Bahaeddin, TiJrklerde Devlet Anlayışı (13. Yüzyıl Sonlarına Kadar), Ankara, 1 982. Öge!, Bahaeddin, lslamiyet ten Önce Türle Kültür Tarihi, Ankara, 1 99 1 . Özgül, M etin Kayıhan, Türk Edebiyatında Siyasi Rüyalar, Ankara, 2004. Roux, Jean-Paul, TfJrlclerin ve Moğolların Eski Dini, çev. Aykut Kazancıgil, İstanbul, 2002. Temizkan, Abdullah, Erhan Aktaş "İktidarın Meşrulaştırılmasında Rüyanın Kullanımı", Karade-

niz Araştırmaları, Bahar 20 12, Sayı 33. Timur, Taner, "Kurucu Efsaneler ve Devlet", Osmanlı Devleti 'nin Kurul111u Eftaneler ve Gerçekler, Panel Bildirileri, Ankara, 2004.

Togan, Zeki Velidi, Reşideddin Oğuznamesi; Tercüme ve Tahlili, İstanbul , 1 982. Tunaya, T. Zafer, TfJrkiye 'nin Siyasi Gelişmeleri, İstanbul, 1 970. Turan, Osman, TfJrk Cihan Hôkimiyeti Mefkuresi, Ankara, 1 980.

1 75


Rüyanın

Öte

Yakası, Ursula K. Le Guin, Metis Yayınları, 20 1 1 .


DiKKAT Bu B iR RüYA ! *

R üYANIN ÖTE YAKASI'NI WALTER BENJAMİN'LE ÜKUMAK Ayça Oral "Her çağ kendi halefini düşler.

"

Michelet

Ursula Le Guin'in 1 980'de yazdığı ve bilimkurgu romanı kategorisi al­ tında yer alan Rüyanın Öte Yakası bu çalışmanın temel metnidir. Rüyanın Öte Yakası gerçekliğin tüm yapısını "kasıtlı" üretilmiş rüyalarla sahte bir tarih kurgusuna dönüştürme üzerine kurulu bir rüya örgüsüyle karşımıza çıkar. İki düşüncenin, Dr. Haber (bilim adamı, psikiyatr) ile George Orr (düşçü) 'un karşıya karşıya geldiği ve felsefi bir arka plan da sunan roman, aklın hükümranlığının tüm yaşamı yıkıma götüren bir makineye dönüşünü de sade ve etkili bir dille ifade eder. Hep sandığımızdan uyanmak, yanıl­ samadan sıçrayıp yeniyi ve canlı olanı bulmak için Orr 'un rüyaları bize rehberlik edecektir ama ' şimdi ' de, gerçek dünyada . . . Yazımız, "eserin hakikatinin veya içeriğinin, parçalarında gömülü ol­ duğu fikri"nin ana unsurlardan biri olduğunu savunan Jena edebiyat eleş­ tirisi kuramındaki1 savdan yararlanan Walter Benjamin ve onun yeni bakış ' Andre Bazin'den esinlenilmiştir. ' Jena edebiyat eleştirisi kuramı için bkz: Sanat

Sanat Eleştirisi Kavramı.

ve

Edebiyalla Eleştiri: Alman Romantizminde


Dikkat Bu Bir Rüya! Riiyanın Öte Yakası 'nı Wa//er Benjamin 'le Okumak

açıları kazandırarak zenginleştirdiği kavramlar üzerine kurulacaktır (Rush, "Sunuş". Walter Benjamin, Sanatta ve Edebiyatta Eleştiri: Alman Roman­ tizminde Sanat Eleştirisi Kavramı içinde, 37). Ütopyayı, bilimkurgunun sosyoekonomik bir alt türü olarak değerlendiren Darko Suvin'den yola çıkarak ve gerçeküstücülük bağlamında Michael Löwy, Andre Breton ve Octavio Paz aracılığıyla Rüya 'nın Öte Yakası 'nın gerçeklikte nasıl bir iz bıraktığı sorgulanacaktır. Benjamin'in tarih felsefesi ve rüya estetiği ekse­ ninde "ütopya'', "rüya", "kolektif bilinç" ve "tarihsel yıkıntı" kavramlarını ele alan metin, "[m]odern gerçekliğin yeni biçimi olan rüya aleminin kay­ nağını gösteren" yere konumlandıracaktır (Susan Buck-Morss Görmenin Diyalektiği, 298). Bu metinde simgelerin ve rüyaların psikanalitik inşası fenomeninden ve psikanalize dayalı metin analizinden de kaçınılacaktır. Rüyanın gerçeklikle yer değiştirdiği, dünyanın bir rüyaya dönüştüğü ve zamanın soyutluğunu kaybettiği bir esriklik durumuyla benzeşen moder­ nliğe Benjamin, rüyanın estetize edilmesiyle değil ancak çarpıtılmasıyla uyanabileceğimiz bir gerçeklikle karşı durur. Geçmişi bir anlığına görünüp kaybolan imaj lar aracılığıyla yakalayan Benjamin' in tarih felsefesi, rüyayı gerçek dünyaya uyanışı sağlayan bir yadırgatma aracı olarak ele almayı savunur. Rüya artık modern dünyanın bağlamından koparılmış yanılsama mekanıdır. Daha "gerçek" bir dünyaya erişmek için onun rüya olduğunun farkına varılması gerekir. Bu yüzden Benj amin, dünyanın bir rüyaya ve rüyanın bir imajlar yığınına dönüştürülmesini reddeder (Botz-Bomstein Filmler ve Rüyalar, 1 56). Böylece, rüya tarihin anlatılmasına aracılık ede­ rek "[g]erçekdışılığa girmek için değil, gerçekliği eskisinden daha gerçek bulmak için uyanmamızı ister" ( 1 54). Tarihin her an şekil aldığı "şimdi"de belleğiyle olan ilişkisinden de ko­ parılan modern bireyin nasıl "daha iyi bir dünya yaratma" yanılsamasına saplanıp kalışını Rüyanın Öte Yakası rehberliğinde ele alacağım. Rüya iz­ leği metinde, kitleyi kontrol etme görevini üstlenen ve onu alışılagelmişe hapsederek uzlaşmaya mecbur eden modern dünyanın geçmişi tekrarı ola­ rak örülür. Modem bir "öykü anlatıcısı" olarak Le Guin kurgusunu bilim­ den ödünç aldığı öğelerden yola çıkarak politik bir anlatıya dönüştürür. Le Guin bu eserinde hem bir modern "öykü anlatıcısı" hem de yitiri lene bir ağıt yerine ütopyanın devrimci eşliğinde bir düş şairi olur (Walter Benja­ min Son Bakışta Aşk, 1 56). Buradaki ütopyacı düşüncenin rüyadan uyanışı varsaydıklarımızın bir ters yüz edilişi olur. Rüyalarıyla gönülsüz bir şekilde yarattığı dünyaların mükellefi olan ana karakterlerden George Orr, "gerçek" dünyayla olan bağımızın nasıl ko­ parıldığına tanıklık etmemize vesile olur. Gönülsüzdür, çünkü "dar gelirli veya Temel Yardımla geçinen ailelerin" Kuvaşiyorkor hastası iki yüz altmış

1 78


Ayça Oral

çocuk ve asgari tayın verilmesi için beş kez talepte bulunmasına rağmen bürokrasinin çıkmazlarına ve mazeretler silsilesine maruz kalan insanların zamanına, aşın kalabalık şehirlere, çevre kirliliğine, yetersiz beslenmeye, "suç ve cinayetin" bir fenomen olduğu geleceğe açılır onun rüyaları (Ur­ sula Le Guin, Rüyanın Öte Yakası, l O, l l ). Fakat bu dünyalar da onun yaratımı olduğundan ve tam da bu yüzden Orr "Uyanı bulamadım" dediği ve rüyaların geldiği kapıyı kilitlemeye çalıştığını, ama "anahtarların hiçbi­ rinin kilide uymadığını kastederek" kendini rüyalardan korumaya çalışır. Ama bunu ilaçlarla yapmaya çalışır. ( . . . ) Başkasının Ecza Kartını kulla­ narak bir süredir "kendi ilaç istihkakından fazlasını kullandığının" tespit edilmesiyle de "bir hastanede Zorunlu Terapiye" mecbur bırakılır (Le Guin 9). Bu zorunlu tedavi nedeniyle tanışacağı kişi anlatının diğer karakteri oneiroloj ist2 William Haber'dir. Rüya uzmanı Dr. Haber rüyaların yalnızca Orr'a ait olduğunu ve bu rüyaların patolojik emareler içerdiği için Orr'a incelenmesi gereken bir vaka olarak yaklaşır (9). Her türlü rüya görmekten "gerçek dünyayı etkilediğinden" ötürü şiddetle korkan ve bunu ifade eden Orr için yapılan gözlem Dr. Haber'in "[d]üş azması var ve ona bağlı suç­ luluk kompleksi. Çocuklukta idrarını tutamama sorunu, zorlantılı anne-" sözleri olur ( 1 7). Orr'un rüyaları birer öngörü değil, gerçekliği değiştirme üzerine kurulu bir tahakküm biçimine dönüşür. Orr'un on yedi yaşındayken, boşanmak üzere olan teyzesinin cinsel istismarı sonrası gördüğü rüya, gerçekliği değiştirdiğine emin olduğu ilk rüyasıdır. Sıklıkla kaygı dolu rüyalarında teyzesi yer alır ve bir akşam yi­ nelenen cinsel istismarın ve teyzesini reddedişinin ardında gördüğü "canlı" rüyada "Ethel'in Los Angeles'ta bir trafik kazasında öldüğünü ve ölüm haberini bir telgrafta aldığımızı görmüştüm" der. (Le Guin, 1 9). Orr uyan­ dığında gelen telgrafta teyzesinin Los Angeles çevre yolunda bir trafik ka­ zasıyla öldüğünü öğrenir fakat bu yalnızca rüyanın gerçekleşmesi değil teyzesinin hiç kendi ailesiyle birl�kte yaşamamasını sağlayarak gerçekliği de değiştirebildiğinin kanıtıdır. Kendinden başka kimse teyzesinin onlarla oturduğunu hatırlamaz. Fakat bu vaka Dr. Haber için "ona yem atan zeki bir şizofren olabilirdi pekala, şizoid yaratıcılığıyla dolambaçlı yollar icat ederek onu sinsice işletiyor olabilirdi" (Le Guin, 20). Rüyaların özgürlüğü ve yaratıcılığı, kendi gerçeğini yaratabilme gücüne muktedir ve hatta yeni baştan bir tarih oluşturmayı başaran kurguya dönüşür. "Geriye dönük ola­ rak farklı bir gerçeklik yaratan" rüyası ve bunun denetlenemezliğini "bir ' Yunan geleneğine göre rüya ilıllıı Oneiros'tur. Günümüze diğeri kadar ünlü olarak gelmemişse de, adı, "rüya" anlamına geldiğinden, rüya terminolojisinde (oneiromansi, oneiroloji vs.) sıkça kullanılmıştır. Rüyaların bilimsel incelenmesi anlamındaki oneiroloji terimi yazılı kaynaklarda ilk kez 1 653 yılında kullanılmıştır.

1 79


Dikkat Bu Bir Rüya! Rüyanın Öte Yakası 'm Wa/ıer Benjamin 'le Okumak

şeyleri değiştiren bilinçaltım, . herhangi bir zekanın denetiminden yoksun olarak yapıyor bunu" diye ifade eden Orr ile rüya mevcut çizgileri değiş­ tiren siyasi bir söylemin tezahürü olur. Bu aşamada kontrol edilebilir veya gözetlenebilir rüyalar görmesini sağlayacak olan Dr. Haber'in üzerinde ça­ lıştığı ve geliştirilmesine katkıda bulunduğu "Artırıcı" beyne elektrotlarla sinyal gönderip özneye istediği rüyayı görmesi sağlanan ve buna "Rüya Makinesi" de dediği, rüyayı bir hipnoz uzmanıyla denedi hale getirme iş­ lemini Orr 'a anlatır. Rusların ve İsraillilerin de kullandığı bu makine kişiyi dolayısıyla da rüyayı denetleyen, kontrol altına alan ya da 'uysallaştıran' bir mekanizmadır. Dr. Haber, "peşinde olduğumuz şey r-halinin canlı, duy­ gu yüklü akılda yer eden rüyaları" denetlemek olduğunu ifade eder. Böy­ lece Orr'un Dr. Haber ile ilk denetimli rüya deneyimi "bir at hakkında olacak"tır. "Bir atla ilgili canlı, [ . . ] etkili bir rüya" (Le Guin, 30). Bu Dr. Haber' in denetimindeki bir at ile ilgili olacak rüya odasındaki Hood Dağı manzarası resminin yerini alan "meşhur yarış atı Tammany Hall 'un çimen­ lerle kaplı bir padokta koşup oynarken çekilmiş bir fotoğrafıydı" (Le Guin 3 l ). Buradaki alegorileri ortaya sermek ya da rüya yorumlamaları yap­ maktan öte kurgunun kendi içindeki pastoral temsilleri ütopyanın nesnel koşullarını belirleyen ve geleceği sömüren ilerlemeci bireyin arayışını ve çözüm yollarını nasıl belirlediğine bakarak okumaktır. Bir yandan da rüya üzerinden gerçeküstücülük, eserin politik söylemi bağlamında ütopya ve bir kurtuluş alegorisi olarak da kolektif bilinç, mit ve tarih bu rüya alemini ifade etmeye yardımcı olacaktır. Orr'un denetimli rüya alemleri "korkunç siyasi ve ekonomik iktidar yoğunlaşmalarını (dünya savaş mekanizmaları­ nı, kitlesel terör mekanizmaları, şiddete dayalı emek sömürülerini) berabe­ rinde getirdi. Ama bu kabus biçimlerini üreten demokratik, ütopyacı fikir değil, iktidar yapılarıydı" (284). Gerçekliğin kendisini tarihsel bağlamından kopararak değiştirdiğini iddia eden Orr, Dr. Haber için bir makine "Artırıcı" (teknoloji) aracılığıy­ la makineye dönüşecektir. Kendi istekleri (erkleri) doğrultusunda "daha iyi bir dünya" için teknolojinin tüm imkanlarını kullanmaya çalışan bir bilim insanı olan Haber, "metafizik materyal izmin şu esas öncülünü te­ mel" alan akımların alegorisi olarak düşünülürse; "Halk, mevcut durumun ürünüydü ve bu durumun baskıcı ve gerici olması halinde, halk kitleleri cehalete mahkômdu. Böylece proleteryanın kendi özgürleşmesini gerçek­ leştiremeyeceği düşünülüyordu. Kurtuluş dışarıdan; yukarıdan, bir istisna olarak aydınlanmayı başarmış kilçük bir azınlığın eliyle gelecekti" (Löwy, Dünyayı Değiştirmek Üzerine, 37). Böylece Dr. Haber'i kötüye giden bir dünyayı; kontrol altına alınamayan kentsel atıkların, nüfus patlamasının, açlığın, şiddetin ve ekolojik dengelerin bozulduğu yeryüzünün dışarıdan .

1 80


Ayça Oral

gelen bir el yardımıyla -dewc ex machina-3 kurtulacağı düşüncesi "hal­ kı kölelikten ve baskıdan kurtarma misyonunu kendisine yükleyen küçük ve seçkin bir devrimci grubun eylemi olarak gör[en]" bir devrimciye ait olur (Löwy, 37). Bu argüman diğer bir açıdan da Jameson'un sorduğu gibi ütopyacı failin kim olduğu konusunda muğlaklık yaratan metnin yaratıcı ve çift anlamlı yapısına götürür. Rüyalarıyla gerçekliği tarihsel bağlamından kopararak değiştirmesin­ deki devrimci motif: "Benjamin'e göre; [ . ] kurulu düzeni iyileştirerek, mevcut ekonomik ve toplumsal mekanizmaları mükemmelleştirerek "iler­ leme" demek değildir. Tarihin gidişatında, onun kesintisizliğinde meydana gelen "mesiyanik" bir kopuştur. Sosyalist devrim, tarihin lokomotifi ol­ maktan çok, uç uruma doğru hızla gitmekte olan treni durduracak bir imdat frenidir" (Löwy, 43, 44). Böylece Orr gönülsüz de olsa -ki buna Le Guin 'in Taocu bakış açısının etkisi diyebiliriz-4 bu mesiyanik kopuşun temsilcisi konumundadır. Onu zincire vuran teknoloj i (Artırıcı) ve iktidarla (Dr. Ha­ ber) mücadelesi, felakete sürüklenen bir şehrin ortasından kendi deneyimi ve belleği aracılığıyla gerçek dünyadan kaçışa hayır deyiştir. Aynı zaman­ da bu harabeyi -ki burada yaşamı diye de okuyabiliriz- sömürülen gele­ cekten kurtararak ama her an geçmişle bağlayarak yapar. Le Guin' i n kurgusu, Benjamin'deki hikaye anlatıcısının yaptığı gibi geçmişi bugüne taşırken onu kendi deneyiminin bir parçası kılar; geçmişi bugünde yoğurarak "bunu kendisini dinleyenlerin deneyimi haline getirir" (80). İşte bunun başka bir ifadesini Jameson şöyle dile getirir: .

.

Bu eser, Le Guin'in deyim yerindeyse tek çağdaş romanıdır; ayrıca kendisinin iyice benimsediği Portland'ı (Oregon) idealleştirir ve bi­ limkurgunun tarihsel romanla biçimsel ilişkisini harikulade bir şekilde betimler. Zira önemli tarihsel romanlar geçtikleri yerlerin geçmişindeki kilit anları yeniden oynatıp en sonunda bunlara zengin bir gelenek ve tam bir ontolojik tını ekler ( l 1 5). Diğer bir deyişle bu hem modern hikaye anlatıcısı Le Guin hem de Orr ka­ rakterinin gelecek düşlerini "geçmişin çeşmesinden bugünü doldurarak"5 fakat geleceğin de sömürülmesine izin vermeden olası kılmak nihai hedefi olur. Oysaki geçmişin izlerini tamamen silip, tilin tarihi yeniden kurarak ya da kendi isteğince tasarlamanın büyüsüne kapılarak anıları ve bellekleri olmayan yaşantılar yaratmak Dr. Haber' in rasyonelliği ile meşrulaşır. Böy' Hiçlikten gelerek müdahale yapan ilahi el. Bkz. Fredric Jameson, Ütopya Denen Arzu. • Eserin birçok bölümünün epigraftarını oluşturan kısmında Taoizınin kurucusu kabul edilen Çin­ li filozof Lao Tzu ve Chuang Tzua'dan alıntılar mevcuttur. Taoizın için bkz. Lao-Tzu, Taoizm. ' Bu ifade Prof. Dr. Meral Özbek tarafından Mimar Sinan Ünv. Sosyoloji doktora programı Kül­ türel Çalışmalar-2 dersinde 4 Haziran 20 1 4 tarihinde kullanılmıştır.

181


Dikkat Bu Bir Rüya! Rüyanın Öte Yakası 'nı Walter Benjamin 'le Okumak

lece Dr. Haber, Orr'u tüm bunların sağlayıcısı hal ine getirir hatta mecbur bırakır. Yazarın bilinçli olarak bilinen rolün ötesinde ya da dışında yarattığı anlam Dr. Haber ' in tarihsel maddeciliği ya da ilerlemeyt yönelik yanılsa­ masının da alegorisi olur. Löwy i le bu şöyle bağlanabilir: Ütopik bir düş mü? Kuşkusuz. Ütopyayı etimolojik ve kökensel iınla­ mıyla kavramak şartıyla: Henüz hiçbir yerde var olmayan. Bu tür ütop­ yalar olmasa toplumsal muhayyile "reel olarak var olan"ın dar utkuyla sınırlanmış olur; insan yaşamı da Aynı'nın genişleti lmiş yeniden üreti­ miyle sınırlı kalır. Bu ütopyanın şimdiki ve geçmiş zaman içinde güçlü kökleri vardır: Şimdiki zaman içinde kökleri vardır, çünkü sistemi yık­ mak için modemitenin tüm potansiyellerine ve çelişki lerine dayanmak­ tadır; geçmişte de kökleri vardır, çünkü kapitalist sanayi uygarlığından farklı ( ve bazı açılardan daha üstün), niteliksel olarak değişik bir yaşam tarzının somut örneklerini ve ele gel ir kanıtlarını modem-öncesi top­ lumlarda bulur. Geçmişe özlem olmadan, sahici gelecek düşleri olamaz. Bu anlamda, ütopya ya romantik olur ya da hiç olmaz. (Löwy, isyan ve Melankoli, 284, 285) Dr. Haber ' in kendisini "eşitlikçi", ' savaşların olmadığı bir dünya' için kul­ landığını düşünerek ve bu kuşkuyu ortadan kaldırmak için başvurduğu avukat Lelache'nin -ki kitabın ilerleyen kısımlarında avukatın sekreteri olduğu anlaşılır- denetime gelmesi bir şeyi değiştirmez. Bu durum Ha­ ber ' in rüyayla dünyayı değiştirmesine dair bir efsunlanmadır. Bunun iz­ düşümünü, Orr rüyalarını bir bakıma Dr. Haber ' in kontrolünde görmeye devam ettiğinde -iktidarın ya da burjuva sınıfının hükümranlığı altında­ sınırlannı aşan, gerçekliği kendi deneyimiyle değişikliğe uğratan devrim­ ci deneyimden ya da nitelikten yoksun bırakılmasıyla görürüz. Orr'un da ifade ettiği gibi : Diyelim ki ben hipnoz altındayken bana rüyamda, odada pembe bir köpek olduğunu görmemi söyledi, bunu yapardım. Ne var ki doğada pembe köpek diye bir şey yokken, böyle bir şey gerçekliğin parçası değilken o köpek odada olamazdı . Bu durumda ya odada pembeye bo­ yanmış beyaz bir kaniş ve o kanişin orada olması için akla yatkın bir neden bulunurdu, ya da doktor illa hakiki bir pembe köpek görmem için ısrar ederse, rüyam doğanın düzenini, bu düzene pembe köpekler de dfilıil olacak şekilde değiştirmek zorunda kalırdı. Hem de her yerde. Ta buzul çağından veya köpekler ilk ne zaman ortaya çıktılarsa o zaman­ dan itibaren. Yani köpekler öteden beri siyah, kahverengi, san, beyaz ve pembe renkli olurlardı. [ . ] Her rüya izlerini geriye dönük olarak tamamen ortadan kaldırıyor çünkü (Le Guin, 60). .

1 82

.


Ayça Oral

Dr. Haber, Orr'u tedavi edilmesi gereken bir psikoz, hatta katatonik şizof­ reni hastası olarak psikolojik tahlillerin de yardımıyla kendine inandırır. Rasyonel aklı temsil eden Dr. Haber, Orr 'un yapay rüyalarıyla sağladığı gücü tekrarlamak için, kendisini görmesi için Orr'a yeni ve sıklaşan ran­ devular verir. Seansların birine giderken Orr, gazete okuyan adamın gazete başlığında yazan "AFGAN SINIRI YAKININDA BÜYÜK A- 1 SALDI­ RISI" görür. Bu başlık yaşadığı evrenin ileriye giden teknolojisinin ge­ riye giden insanlık tarihinin satır başı ifadeleridir (Le Guin, 35). Çünkü Dr. Haber nüfus patlaması sorununu çözmüş, açlık sorununu ortadan kal­ dırmış, ekosistemi düzeltmek için girişimlerde bulunmuştu. Tüm bunları Orr 'u rüya makinesine bağlayarak nükleer savaşla ve salgınla sağlamıştı. Bu tekrarlanan ve mekanik hale gelen insan zihninin de "ilerleme" uğruna yutularak yok edilmesine örnek olur. Metalaşan ve mekanikleşen insanın 'tekrarlanan aynı' ile olan ilişkisini anlamak için Benjamin'in Pasajlar'da­ ki ifadelerine gidelim: [C]ehennemin özü Aynı' nın ebedi tekrarıdır ve bunun en korkunç para­ digması da Hıristiyan teolojisinde değil Yunan mitoloj isinde bulunur: Sisiphos ve Tantalus aynı cezanın ebediyete kadar tekrar edilmesine mahkumdu. Bu bağlamda Benjamin, Engels' in durmaksızın aynı meka­ nik hareketi tekrar etmek zorunda olan işçinin bitmek bilmez işkence­ siyle Sisiphos'un cehennemi cezasını karşılaştıran bir pasaj ını alıntılar. Fakat söz konusu olan yalnızca işçi değildir: Metanın hakimiyeti altın­ daki modem toplumun bütünü, yenilik ve moda kılıfı altında tekerrüre ve "her zaman aynı olan"a (lmmerglichen) tabidir: Meta krallığında "insanlık bir lanetli kılığındadır" (alıntılayan Löwy, Yangın Alarmı, 80). Dr. Haber ' in Orr üzerinde kurduğu iktidar, Orr 'un yasal zorunluluk olarak bu terapiye katılması ve yalnızca Dr. Haber' in yazdığı rüya baskılayıcı ilaçlarla denetimsiz rüyadan kurtulabilmesidir. Çünkü Orr için denetimsiz rüya görmek böyle bir gücün farkında olmasıyla daha korkunç bir hale gelir. Dolayısıyla Dr. Haber için hem yasal hem de ahlaki nedenlerle elinde tuttuğu bir makine-insan vardı. Hikaye anlatıcısı Orr 'un durumunu şöyle ifade eder: "Şu anki acınası hali ve laboratuvarda her seferinde yeni baş­ tan etkili rüya görmeye koşullandırıldığı göz önüne alındığında, hipnoz yoluyla kendisine dayatılan akılcı kısıtlamalar olmaksızın etkili rüyalar görmesi halinde neler olacağını düşünmek dahi istemiyordu" (Le Guin, 90). Bu noktaya Benjamin'in "Tarih Meleğini" konumlandırmak yerinde olur. "Tarih Mt:leği durmak ve üst üste yığılmış harabelerin altında ezi­ len kurbanların yaralarını sarmak ister, fakat fırtına onu kaçıtıılmaz olarak geçmişin tekerrürüne doğru sürükler: Her zaman daha geniş ve daha yı­ kıcı yeni felaketler, yeni kıyımlar gelecektir" (Löwy, Yangın Alarmı, 80). 1 83


Dikkat Bu Bir Rüya! Rüyanın Öte Yakası 'nı Wa/ter Benjamin 'le Okumak

Burada geleceği sömüren ve sömürgeleştiren hesapçı aklın "daha iyi bir dünya" isteği -ki bu istek çift anlamlıdır ya da "ironik bir ütoyadır" - "[b] ariz düzeyde, gelecek, sınırsız ilerleme ve sürekli değişildik olarak görü­ nür. oysa saklı düzeyde, yani rüya gören kişinin gerçek isteği düzeyinde, burjuva sınıf tahakkümünün ebedileşmesini ifade etmektedir" (Buck-Mor­ ss, 3 1 O). Breton 'un dediği gibi "[b ]ugün dünyanın toplumsal bakımdan değiştirilmesinin tekelini kendileri için isteyenlerin, insanların özgürlüğü için mi savaştıklarını yoksa insanları daha kötü bir köleliğin zincirlerine mi vurduklarını tarih gösterecektir" (Paz, 1 24) . Yani Dr. Haber' in tekelindeki rüyalar ya köleliğin devamı ya da bunun farkına varan proleterin özgürleş­ mesi olacaktır. "Rasgele" rüyalar yerine kontrollü, denetim altında gördüğü rüyalar Benjamin 'in deneyim (Erfahrung) kavramı Proust'un istenç dışı bellek (memoire involuntaire) dediği "isteğe bağlı olmadan işleyen bir bellektir" diye nitelendirdiklerinin tam tersidir (Pasajlar, 205). Bu istenç Urünü, bel­ lek ürünüdür ve "bu belleğin yapısal özelliği, geçmişe ilişkin olarak vardığı bilgilerin bu geçmişe ait hiçbir iz bırakmamasıdır" (205). Kolektif bilincin de bir deposu olan rüyalar hakiki tecrübeyi sahiplenir ve şimdiyle zaman zinciri kurar. Yaşananlardan bir bellek oluştunnaya olanak sağlar, böylece anımsamanın devrimci yönü vücut bulur. Fakat bu parçalanmış zaman ve parçalanmış yaşamın makinesi haline getirilen Orr ve onun zihni, belleği bir unutuş projesi halini alır. "Bilinçli olmayan düşünme, ister bebeklik­ te ister rüyalarda olsun bilinçli anımsamaya olanak venniyordu besbelli. Ama hipnoz sırasında bilinçsiz miydi ki? Hiç de değildi : uyuması söylene­ ne dek cin gibi uyanıktı . Neden hiçbir şey anımsayamıyordu o halde?" (Le Guin, 49). Buradan hareketle erk sahibinin ütopyası proleterin yanılsaması olur ve hakiki deneyim her defasında kesintiye uğratılarak çorak, erozyona uğramış, atomsa! bir yaşantıya dönüşür. "Deneyim, kolektif varoluş içinde de, bireysel varoluş içinde de, gerçekten bir gelenekleşebilme sorunudur. Deneyim (yaşam), sıkı sıkıya bellekte yer edinmiş şeylerden oluşmaktan çok, belleğin içinde yığıntılanmış, çoğu kez bilincini edinemediğimiz ve­ riler durumunda kalmış şeylerin eklenmesinden oluşur" (alıntılayan Mar­ tin Jay, 30 1 ). Bütün seansları kayıt altına alan Dr. Haber hipnoza geçmesi için kullandığı anahtar kelimeler ve ifadeleri tekrar Orr ile dinlerken -bu Haber 'in dünya için iyi şeyler istediğini ispat ediyordu- Dr. Haber'in kul­ landığı "ayberi" kelimesi "eski gerçekliğe ait bu uyduruk sözcük, şimdiki gerçeklikte telaffuz edilince nedense şok edici bir etkiye yol açmıştı" (Le Guin). Dolayısıyla bir rastlantı sonucu duyduğu bu kelime ve onun kendi deneyimine hükmedebilme tıpkı Proust'taki istenç dışı bellek diye tanım­ ladığı "dar anlamda deneyimin egemen olduğu yerde, bireysel geçmişin

1 84


Ayça Oral

belli içerikleri, kolektif geçmişinkilerle örtüşür" (Pasajlar, 207). Aynı za­ manda harekete geçmesini bir şeyler yapması gerektiğini kendi kendine dile getiren Orr, rüya alemine zorla "teşvik ettirildiğinin" farkına vararak dayatmaya ve yanılsamaya karşı çıkar. "Kişinin rüya ya da mitoloji içinde uyku sersemi bir halde uyuşturulmasına göz yummak değil, bütün bunlara uyanış diyalektiğiyle nüfuz etmektir" diyen Benjamin 'in savı Orr 'un rüya­ lar aleminden kaçışında vücuda gelir (alıntılayan Buck-Morss, 288). Hipnoz ya da hipnotelkinlerle üretilen rüya "ben deneyim yaşamaya geldim" demek gibi yapay bir hal alır ve hakiki deneyimi yaşamasına engel olur. Bilinçli bir anımsama hafızasında iz bırakmaz. Bu yüzden de rüya devrimci niteliğini kaybeder. "[D]ünyanın yeniden kurulduğuna tanık olmuş ve bunu unutmuştu. Hem de öylesine büsbütün unutmuştu ki, bir yabancının, üçüncü bir kişinin aynı deneyimi yaşayıp yaşayamayacağını merak dahi etmemişti" (Le Guin, 77). Bu noktada rüyanın gerçeküstücü­ lük üzerinden alımlaması metnin temel noktalarına dokunmayı mümkün kılar. Löwy, gerçeküstücülüğü "ruhun bir isyan hareketi ve dünyayı ye­ niden büyülemeye dönük kesinlikle yıkıcı bir girişimdir" diyen Weber'e atıfla gerçeküstücülüğü bir özlem bir ütopya olarak yaşadığımız burjuva dünyası eksenine yani "akılcı hesap ruhuna" karşı bir tavır oluşturacak şe­ kilde konumlar (Sabah Yıldızı, 3). "Çöküş, insanlığın nüfusunu beş yılda beş milyar azaltan, sonraki on yılda ise bir milyar daha düşüren kanser salgını, dünyanın bütün uygarlıklarını temellerinden sarsmış, ama sonunda her şeye rağmen insanlık yerli yerinde kalmıştı. Hiçbir köklü değişime yol açmamıştı : Olup olan yalnızca nicel bir değişiklikti" (Le Guin, 96). Hava kirliliği, asit yağmurlan, salgınların ya da kanserin başka türevleri, Yakın­ doğu' daki savaş, Amerika ve diğer ülkelerdeki nükleer savaş ittifakları, uçaklarla havaya suya karıştırılmış kolera virüsü püskürten uçaklar, beyaz­ ların katledildiği Güney Afrika şehirleri ve böyle devam eden yıkıntılardı. "Nehir kıyısında dumanlarını kusan fabrikalar yoktu artık, havayı egzoz dumanıyla kirleten arabalar yoktu; kalan tek tük araba da ya buharlıydı ya da pilli. Ötücü kuşlar da yoktu artık" (Le Guin, 96). İlerleme mefhumu altında denetimli, akılcı müdahale doğal hayatın da sürekliliğini sekteye uğratıp, onu bir tüketim nesnesi haline getirir. "Her şeyin illa da bir amacı olacak diye bir şey yok, sanki evren bir makineymiş de her parçasının faydalı bir işlevi varmış gibi konuşuyorsu­ nuz siz de" diyen Orr, insan zihninin ve bedeninin şeyleşmesine "artırıcı" eğreltilemesiyle de emsal teşkil eder (Le Guin, 99). Dünyayı çok yönlü olarak kullanılabilir bir şey sayan bu anlayışın dışın­ da ne doğa, ne insanlar, ne de kadın kalabilir: her şey bize bir konuda hizmet eder ve hepimiz birer aracızdır, o kadar. Ve toplumsal piramidin tepesinde

1 85


Dikkat Bu Bir Rüya! Rüyanın Öte Yakası 'nı Wa/ter Benjamin 'le Okumak

yer alıp bu dev yık_ım makinesini kullananlar da mekanik olarak hareket eden araçlardır. Dünya boşta dönen ve sürekli kendi artıklarıyla beslenen dev bir makine olup çıkmıştır. (Octavio Paz, "Gerçeküstücülük", 1 24) Evrensel barışın hüküm sürdüğü bir dünya isteği üzerinden erk kuran Dr. Haber, uzaylıların istila ettiği, yeraltı üslerinden fırlatılan balistik fü­ zelerin, Portland yakınlarında bulunan Hood Dağı 'nın tekrar alev püskürt­ mesine yol açan, ormanları alevler altında kaldığı bir dünya yaratmıştı. Bir süre sonra uzaylılar dünyayı istila eder ve insanlarla birlikte yaşamaya baş­ larlar. Ay'ı ele geçiren uzaylılar, yitirilip gidene bakarken tarihin çarkında Orr için bir kurtuluş, bir kopuş olabilirdi . . . "Ayla bakışmak hoş bir duygu değildi artık. İnsanlık için binlerce yıl boyunca Erişilmez Olanı simgele­ miş olan, yirmi-otuz yıldır ise Erişilmiş Olanı temsil eden ay, bu büyüsün­ den sıyrılmıştı; yalnızca yitirilmiş olanı simgeliyordu artık. Çalınmış bir sikkeydi o, insanın elindeki tüfeğin kendi başına doğrulmuş namlusuydu, göğün kumaşında değirmi bir delikti" (Le Guin, l 1 2). Jung'un "eğer birey kendi gölgesiyle hesaplaşmayı öğrenirse, dünya için gerçek bir şey yapmış olur" sözünden yola çıkarak, Orr peşini bırakmayan rüyalarıyla, Dr. Haber ile hesaplaşması, "geleceğin kapısını açık tut[ an]" insanlar için kötümser bir umut olacaktır (Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, 3 5 , 1 33). Tıpkı Paz'ın "bugüne değin değişmez sanılmış olana yönelik köktenci nitelikte bir sor­ gulama" olarak da nitelediği gerçeküstücü emareler, bir kurtuluş değil ama gerçek yaşamla bağını koparmamaya çalışan Orr'un umutsuz bir arayışı olarak metinde yer alır (Paz, "Gerçeküstücülük'', 1 23). "Orr 'un ' dünyada barış' uman rüyasına etkili bir yanıt olarak uzaylıla­ rın dünyayı ele geçirmesi" kolektivite fikrinde buluşmaya olanak sağlaya­ cak bir tema oluşturur. Yani bir grup yalnızca dışarıdan ortak bir tehdit ya da düşman sayesinde birlik olur. Dolayısıyla George'un dünyada barışı amaçlayan etkili isteğinin mantıksal ama katıksız sonucu, öteden gelen bir saldın karşısında insan soyunun birleşmesidir. Nitekim bu beklenmedik sonuç da, aynı şekilde, kendine özgü beklenmedik bir sonuç doğurur; yani Le Guin'in anlatısını, açıklanmamış öncülünün (Orr' un rüyasının "etkilili­ ği") temellendirebileceği, hatta belki de açıklanabileceği başka bir dünya olasılığını açmak: Portland metninin tarihsel gerçekliğinin dünyasına" (Ja­ meson, 1 23). Anlatının son bölümlerinde Dr. Haber akıl hastanesine yatırılır, Laleche ile evlenen Orr bir uzaylının yanında çalışmaya başlar. Burada Le Guin rüyanın artık kimin rüyası olduğuyla ilgili de ipuçları verir. Bu. bilimkur­ gu metni, modem mit oluşturmada, yitirilenin enkaz altından bir parçasını da olsa kurtarmada kendi kendini de sorgulayan bir nitelik kazanır. Hem bireyselliği kolektivite ile sentezleyen ve bunu sarsarak yapan hem de için-

1 86


Ayça Oral

deki devrimci niteliği deneyimin kendisiyle mümkün kılan bir simyaya dönüştürür. "Yalnızca anlamdan değil. Ben 'den de önce. Dünyanın örgüsü içinde düş, bireyselliği çürük bir diş gibi yerinden oynatır. Ben'in sarhoş­ luk yoluyla sarsılması, bu insanları aynı zamanda sarhoşluğun dışına çıka­ ran zengin ve canlı deneyimin ta kendisidir" (Son Bakışta Aşk, l 56). Geçmişin hatırlanışının, kültür ve "ilerleme" uğruna verilen kurbanla­ rın dirilişinin, ancak sınıfsız bir toplumla gerçekleşebilmesi, gelecek için kavga eden bir kötümser olmakla, "gerçeküstücülerin peşinde olduğu şey" gibi, "sarhoşluğun gücünü devrime kazan[dırmakla]" mümkündür. Ama bu yeterli değildir; bu anarşist öge, yöntemli ve disiplinli bir devrimci milca­ deleyle birleşmelidir. Uyanmak gerekir. Ve sarhoşluğun doğası da, diya­ lektik biçimde kavranmalıdır" (Özbek, 1 1 0). Rüya, artık politik mekanın mevzilendiği yer olarak, ütopyanın "kötümser umut" vadeden çift anlamlı öğeleriyle anlatılan hikiyelerin benim ya da yakalandığım rüyanın sadece bana ait olmasına bir karşı tavırla; ortak, kurtarılan bir geçmişten yeniyi kuran kolektif deneyimle mümkün olur. Amlre Breton'un Sürrealist Manifestolar'daki: "Neden rüyayı işaret­ ten, gün içinde daha keskin olan bir bilinç düzeyinden beklediğimden daha fazlasını beklemeyeyim ki? Rüya hayatın temel sorularının cevabını bul­ mak için de kullanılamaz mı?" soruları minvalinde Le Guin ' in eseri, gün­ delik hayata bütünleşmiş, kültürel "miras"ta saklı bulunan ütopyacı veya yıkıcı uğrakları yeniden keşfetmektir" (Löwy, Yangın Alarmı, 69). Bu hi­ kaye, "yeniden üretebileceğimiz", kendimizi anlatabileceğimiz, eleştirebi­ leceğimiz, düşlediğimiz yaşamı "herkesin dilindeki bir sokak şarkısının biçimlendirdiği bir hayata" dönüştürmenin de umudunu taşır (Son Bakışta Aşk, 1 59).

KAYNAKÇA Benjamin, Walter. "Hikaye Anlatıcısı". Çev. Nurdan Gürbilek ve Sabir Yücesoy. Son Bakışta

Aşk. Haz. Nurdan Gürbilek. Çev. Ahmet Doğukan ve diğer. İstanbul: Metis Yayınları, 1 994. 77- 1 00. -. "Gerçeküstücülük". Çev. Nurdan Gürbilek ve Sabir Yücesoy. Son Bakışta Aşk. Haz. Nurdan Gürbilek. Çev. Ahmet Doğukan ve diğer. İstanbul: Metis Yayınları, 1 994. 1 55 - 1 68. -. "Baudelaire'de Bazı Motifler Üzerine ". Çev. Ahmet Cemal. Pasajlar. Ed. Banş Tut. lstanbul: YKY Yayınlan, 20 1 3 . 202-252.

-. Sanatta ve Edebiyatta Eleştiri. A lman Romantizminde Sanat Eleştirisi Kavramı. Çev. Elçin Gen ve Mustafa Tüzel. İstanbul: iletişim Yayınları.20 1 3 . Botz-Bomstein, Thorsten. Filmler

ve

Rüyalar. Çev. Cem Soydemir. İstanbul: Metis yayınları,

20 1 1 .

1 87


Dilc/cat Bu Bir Rüya! Rüyanın Öte Yakası 'nı Walter Benjamin 'le Okumak Breton, Amin! . S�rrealis� Manifestolar:. Çev. Yeşim Seher Kafa ve diğer. İstanbul: Aln Kırkbeş Yayınlan. 2009. Buck-Morss, Susan. GiJrmenin Diyalektiği Walter Benjamin ve Pasajlar-Projesi. Çev. Ferit Bu-

rak Aydar. İstanbul: Metis Yayınlan, 20 1 0. -. Rüya Alemi ve Felaket. Çev. Tuncay Birkan. lstanbul: Metis Yayınları. 2004. Jameson, Fredric. Ütopya Denen Arzu. Çev. Ferit Burak Aydar. istanbul: Metis Yayınları. 2009. Jay, Martin. Diyalektik imgelem: Franlrfurt Okulu ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü Tarihi 1 9231950. Çev. Ünsal Oskay. ikinci Basım. istanbul: Belge Uluslararası Yayıncılık, 2005.

Le Guin, Ursula K. Rüyanın Öte Yakası. Çev. Aylin Ülçer. istanbul: Metis Yayınları, 201 1 . -. " Bilimkurguda Mit ve Arketip" Çev. Bülent Somay. Kadınlar; Rüyalar; Ejderhalar. Haz. Deniz Erksan, Bülent Somay ve diğer. istanbul: Metis Yayınları, 20 1 1 . 84-9 1 . - . " Kaçış Yollan" Çev. Deniz Erksan. Kadınlar; Rüyalar; Ejderhalar. Haz. Den iz Erksan, Bü­ lent Somay ve diğer. lstanbul: Metis Yayınları, 201 1 . 1 28- 1 33 .

Ulwy, Michael. Sabah Yıldızı Gerçe/ciıstücfllük

ve

Marksizm. Çev. Aslıhan Aydın v e U. U raz

Aydın. lstanbul: Versus Kitap. 2009.

-. Walter Benjamin: Yangın Alarmı. "Tarih Kavramı Üzerine " Tezlerin Bir Okuma.u.Çev. U. Uraz Aydın. lstanbul: Versus Kitap. 2007.

-. Dünyayı Değiştirmek Üzerine Kari Marx: )an Walter Benjamin 'e Siya.ıet Felsefesi Denemele­ ri. Çev. Yavuz Alagon. IStanbul: Ayrıntı Yayınlan. 1 999 . Ôzbek,Meral"WalıerBenjaminOkumakll''>http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/475/548 1 . pdf > ı s . os.20 1 6 Paz, Octavio . "Gerçeküstücülük". Çev. Ahmet Cemal. Gergedan 6 (Ağustos 1 987): 1 23 - 1 28. Sayre, Robert. isyan

ve

Versus Kitap. 2007.

1 88

Melankoli Modemiteye Karşı Romantizm. Çev. Işık Ergüden. lstanbul:


HAYATA "RÜYA VEHMİYLE" BAKAN ADAM: AHMET HAMDİ TANPINAR Ali Sina Özüstün "Tanpınar' ın doğrudan doğruya edebi eserleri yani şiir, roman ve hikayeleri ile fikirlerini ihtiva eden denemeleri, mektuplan, günlüklerinde hatta bir açıdan aynı kategoriye sokabileceğimiz makalelerinde ve bunların dışında tanıyabildiğimiz kadar şahsiyetinde, davranışlarında onu idare eden mekanizmalardan biri, galiba en önemlisi rüyalardır." Orhan Okay/ Bir Hülya Adamının Romanı

Ahmet Hamdi Tanpınar, sağlığında görmezden gelinmiş ya da hakikaten göze çarpmamış fakat vefatından sonra ardında bırak.tığı büyük miras belki de çok az edebiyatçıya nasip olacak düzeyde yoğun bir ilgiye mazhar ol­ muş, ışıltısı giderek artan Türkiye edebiyatının "sahih" entelektüellerinden biridir. Onun gibi hakkında bu kadar çok yazılan, üstüne bu kadar düşünü­ len kişi çok azdır. Ahmet Hamdi Tanpınar içine doğduğu dönemin onca sıkıntısına rağ­ men karşısına çıkan mirası hakkıyla tevarüs edip kendi zihin süzgecinden geçirdikten sonra yepyeni "terkipler" halinde, tamamlanmamış, "aralık" bırakılmış, okuyanlar için geniş düşünce alanları ihtiva eden zengin bir zihin coğrafyası inşa etti. Onun zihin coğrafyası, artık tamamen dağılmak üzere olan, ayak.ta kalabilme umutlarını yitirmiş, "inkırazının" en acı ha­ diselerinin tarihe kaydedildiği döneminde, son zamanlarına tanıklık ettiği imparatorluğun en kudretli olduğu zamanlarındaki coğrafyası kadar genişti neredeyse. Onu bu denli ilgi çekici, "dil"ini bu derece "haz" verici kılan


Hayata "Rüya Vehmiyle " Bakan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar

ilham aldığı kaynakların bu uçsuz bucaksız coğrafyan ı n uzak yakın birçok yerinden ge l mes iyd i belki de. Ahmet Hamdi Tanpınar 'ın diline bir çeşit büyü çe şni s i katan bu "haz" duygusu son zamanlarda artari bir i vmeyl e bü­ yüyen zengin bir külliyatın oluşmasını sağladı .

" ERGANİ MADENİNDE ÜÇ YAŞINDA İKEN BİR GÜN KENDİME RASTLADIM." Tanpınar'ın doğumu Osmanlı'nın en uzun yüzyılının bittiği, en kısa yüzyılının da başladığı zamandır: 1 90 1 . 1

Ahmet Hamdi Tanpınar' ın babası bir Osmanlı Kadısı olan Batumlu Hüse­ y in Fikri Efendi, çocuk yaşta kaybettiği annesi Trabzonlu K.ansızziideler­ den Nesime Bahri ye Hamm'dır. Ahmet Hamdi Tanpınar kadı olan babası­ nın görevi nedeniyl e çocukluğunun önemli bir kı s mım tam da Osmanlı 'nın veda zamanında ve memleketin üstüne bu vedanın hüznü çökmüş coğraf­ yalarında yaşadı. Ergani, Sinop, Siirt, Kerkük ve Antalya çocuklu ğunun ge çtiği yerlerd i . Çocuk gözleriyle gördüğü acı sah neler yazarı hayatı bo­ yunca etkiledi. Bu etki yaz dığı her şeye yansı d ı . "Bu günlerden babasıyla ilgili, biraz trajik bir tablo halinde önemli bir izlenimi daha vardır. ' Babamın bazı geceler geç vakit, önde kocaman bir fener, arkada iki zaptiye eri gelişini unutamam. Kapının oldukça derin kemeri içinde kırılan fenerin aydınlığını, fener taşıyıcısının beyaz abalı, imiimeli Hint prensi kıyafeti, babamın sank, cüppesi, zaptiyele­ rin uyku ile pörsümüş yüzleri bu dönüşü benim için günlük şeylerin üstüne çıkarırdı. ' Tanpınar'ın hemen her zaman okuyucu için şaşırtı­ cı olan çağrışımları burada da araya girmiştir. ( . . . ) Aradan çok yıllar geçtikten sonra ise Rembrandt' ı tanıyınca onun Gece Devriyesi adlı tablosunu sevmesini de çocukluğunda zihnine yerleşen bu manzaraya bağlar. Bağlamakla kalmaz, bu manzara ile Rembrandt arasında ileriki yıllarında bir ilişki kuracağına ta çocukluğundan bir iç hazırlığı bulun­ duğuna da inanır "2 ...

Ahmet Hamdi Tanpınar 'a o günlerden kalan en acı bir hatıra ise 1 9 1 5 sene­ sinde Kerkük'ten Antalya'ya giderken y olda kaybettiği annesinin vefatı oldu. Kendi vefatına kadar içinde sakladığı bu acıyı Annem İçin şiirinde anlattı. Ahmet Hamdi Tanpınar liseyi Antalya'da okudu. Sonra İstanbul 'a geldi ve 1 9 1 9 senesinde İstanbul Üniversitesi Ede biyat Fakültesi 'ne kaydoldu. 1 Zaman: Çözülme ve Yeni Düğümler arasında, Orhan Okay, Bir Hülya Adamının Romanı, Der­ gih Yayınlan, s. 24, 2. Baskı: Temmuz 20 1 O. ' Age. s. 3 1 -32

1 90


Ali Sina Özüstün

Burada hayatını etkileyen, zihin coğrafyasının temellerini atan onun için yaşamındaki önemli karakterlerden biri olan büyük şair Yahya Kemal ' i n öğrencisi oldu. Ahmed Haşim, Abdülhak Şinasi Hisar v e Yahya Kemal 'in de içinde bulunduğu bir kadroyla Dergfilı Dergisi 'ni çıkarttı lar. Dergah 'ta 1 1 şiiri yayımlandı. Bu dönem aynı zamanda üzerinde çok büyük etkisi olan Henri Bergson rüzgarının İstanbul edebiyat çevrelerinde estiği dö­ nemdi. Ondaki "zaman" telakkisi Henri Bergson 'un düşünceleri ışığında oluştu. Prof. Dr. Orhan Okay' ın Bir Hülya Adamının Romanı - Ahmet Hamdi Tanpınar isimli biyografisinin bir yerinde "Antalyalı Genç Kıza Mektup" tan alıntılanan "Ergani madeninde üç yaşında iken bir gün kendime rastla­ dım. Ben sıcak ve buğulu bir camdan karla örtülü bir bayıra bakıyordum." cümlesi Tanpınar' ın "eşya"yı yorumlama yeteneğinin ne denli güçlü oldu­ ğunun ve ileride her biri birer edebiyat şaheseri olmalarının yanısıra Türk düşünce dünyasını derinden sarsacak niteliklere haiz yazılarını ortaya çı­ karan "bakış"ların ilk örneğiydi belki de. Tanpınar yazmadan önce "bakı­ yordu". Sonradan bir genç kıza değil de genç bir erkek öğrenciye yazıldığı or­ taya çıkan "Antalyalı Genç Kıza Mektup" Tanpınar'ın kafasını kurcalayan meseleler karşısında nasıl bir tavır takındığına dair çok önemli ipuçları vermesi bakımından belki de Türk edebiyatının en önemli mektuplarından biridir. Tanpınar' ın mektuplan, anılan ve seyahat notları taşıdıkları estetik kaygı kadar sunduğu bilgilerle de en az romanları, hikayeleri ve şiirleri ka­ dar yeri doldurulmaz bir edebi kaynak olarak bize miras kaldı. Mezar taşına zaman ve rüya telakkisini özetlediği unutulmaz şiirinin iki mısraı hak edildi. ''Ne i ç i ndeyi m zamanın Ne de büsbütün dışında"

RDYA "Ahmet Hamdi Tanpınar, bana öyle geliyor ki, ilgilendiği hadisenin veya seyrettiği manzaranın gerçekliğiyle pek fazla alakadar değildir; başkalarının belki de hiç fark edemeyecekleri küçücük ayrıntılardan yepyeni gerçeklikler inşa ediverir. Gerçeklikler dedim, ama siz bunu masallar diye anlayabilirsiniz. Sadece eserlerinde değil, günlüklerinde de bu masallaştırma eğilimi açık bir şt:ki ldt: görünüyor. Bir yerde, Sa­ bahattin Eyüboğlu 'nun Mehmet Ali 'lere 'bütün bir balkon salkımı' ile

191


Hayata "Rüya Vehmiyle " Bakan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar

geldiğiııi sqylediJ.cten sonra �klediği cümle, onun sadece estetiğini de­ ğil, hayata bakışını da verir: ' Sanki kucak dolusu rüya ile içeri girdi. "'3

Ahmet Hamdi Tanpınar "Antalyalı Genç Kıza Mektup"til 1 92 1 senesinde, 20 yaşında bir üniversite öğrencisiyken tatil için ikinci kez geldiği Antal­ ya Güvercinlik'te gördüğü bir deniz mağarasının içinde, deniz suyunun açılıp kapanmasıyla birlikte meydana gelen görüntülerden nasıl etkilendi­ ğini anlatırken, "Estetiğimin temeli olan rüya fikri biraz da bu mağaraya bağlıdır. anahtar cümlesini kullanır. Diğer iki metinse Edebiyat Üzerine Makaleler' de yer alan "Şiir ve Rüya" başlıklı yazılarıdır. "

"Bende asıl büyük tesir Fransız şiirinden ve bu şiirin Baudelaire-Mal­ lann e-Valery kolundan gelir. Fakat bu çizgi de tam değ i ld ir. Gerard de Nerval diye çok mühim bir Fransız şai rin Hoffman ve Edgar Allan Poe'yu, Faust'uyla Goethe'yi, Dede Efendi 'yi, Mozart ve Beethoven'ı, Bach'ı, sevdiğim Fransız, İ talyan ressamlarının, bazı modernlerin payı­ nı da ayınnak lazımdır. Nihayet bütün bunlara en sevdiğim romancı olan Marcel Proust'u da ilave gerekir.'"' ,

Bu paragraftan 20. yüzyıl düşünce tarihimizin bu ufuk açıcı, "nev-i şahsına münhasır" adamının şahsi medeniyetini kimlerden ilham alarak inşa etmiş olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Ardından "'Asıl estetiğim Valery'yi tanıdıktan sonra, ( 1 928- 1 930) yıl­ larında teşekkül etti . ' der ve şöyle bitirir; ' Bu estetiği veya şiir anlayışını rüya kelimesi ve şuurlu çalışma fikirleri etrafında toplamak mümkündür. Yahut da musıki ve rüya, Valery'nin, 'velev ki, rüyalarını yazmak isteyen adam bile azami şekilde uyanık olmalıdır,' cümlesini, ' en uyanık bir gayret ve çalışma ile dildeki bir rüya halini kurma,' şeklinde değiştirin, benim şiir anlayışım çıkar. "'5 Valery 'nin rüya tasavvurundan etkilenerek kurduğu şiir anlayışına "Şi­ irler"de yer alan iki "manzumesi"ni örnek gösterir. Sağlığında basılan tek şiir kitabı olan, Yeditepe Yayınlan 'ndan çıkan ve otuz yedi şi irine yer ver­ diği bu ince kitabın ilk ve son şiirleridir bunlar. İ lk şiiri "Ne İçindeyim Zamanın" ismini taşır, diğeri ise kitabın sonunda yer alan "Akşam" isimli şiirdir. "'Ne iç indeyim zamanın' şiiri, şiir halini, kozmosla insanın birleşmesini nakleder ki bir çeşit murakabe (içine dalma) ve rüya halidir. Görüyorsu' Tanpınar 'ın Metinleri Üzerine Bazı Di/c/catler, Beşir Ayvazoğlu I Tanpınar Zamanı - Son Bakış­ lar, haz. : Handan inci, Kapı Yayınlan, 1 . Basım: Nisan 20 1 2, s. 77 4 "Antalyalı Genç Kıza Mektup", Tanpınar 'ın Mekıupları, Hazırlayan: Zeynep Kenniı.n, Derg8h Yayınları, 4. Baskı: Ekim 2007, s. 325 ' Age., s. 325

1 92


Ali Sina ÖZüsffln

nuz ki, hakiki rüyanın tesadüfi.eri ve tuhafl.ıklan ile alakası yoktur. Za­ ten rüyanın kendisinden ziyade, benim şiir anlayışımda, bazı rüyalara içimizde refakat eden duygu mühimdir. Asıl olan bu duygudur. Musiki burada işe girer. Çünkü bu duygu, musikişinas olmamak şartıyla, musi­ ki sevenlerde bu sanatın uyandırdığı hisse benzer. Bunu, yaşadığımız­ dan başka bir zamana gitmek diye tarif edebilirim. Başka türlü ritmi olan ve mekanla, eşya ile içten kaynaşan bir zaman. İ kinci şiir, 'Boğaz'da Akşam ' , şiirin örgüsünü anlatır. Bu şiirde realite olarak tek bir bulut vardır. Akşamla bu bulut değişir, bir kavis olur ve ölür, attığı çığlıklar camlarda tutuşur, fakat biraz sonar tekrar bir yıldız olarak gelir, Boğaz sularında yüzer. Böylece bir bulut, bir obje etrafında bir atmosferin kurulması hikayesi. Burada da musiki ile benzerlikler vardır. Musıki durmadan değişir. Değişerek alemini içimizde kurar.'06 Ahmet Hamdi Tanpınar mektubunun sonlarına doğru bir isme daha atıf­ ta bulunur: Henri Bergson. "Şiir ve sanat anlayışımda Bergson 'un zaman telakkisinin mühim bir yeri vardır. Pek az okumakla beraber o da borçlu olduğum insanlardandır." der yazar.7 Edebiyat Üzerine Makaleler ismi verilen derlemenin ilk sayfalarında yer alan Şiir ve Rüya I ve Şiir ve Rüya il başlıklı makalelerinde ise "Rüya" hakkındaki düşüncelerini uzun uzun anlatır. "Şiir ve Rüya 1" başlıklı makalesi şöyle başlar: Öteden beri rüyanın ikinci bir hayat olduğu söylenir. ' İ ç içe iki oda gibi, uyanık hayat ile rüya hali yan yana' dururlar. Dramın kahramanı maddeden ziyade ruh olduğu için, birinden öbürüne çok çabuk geçilir. Bir anda karanlık bir eşik atlanır ve başka bir yıldızın kendisine mahsus nizamı altında, başka bir zaman ve uyanık halden çok ayrı, daha geniş imkanlı, daha kesif, son derece hızlı ve tesadüfe bağlı bir hayat başlar. İ nsan yapılışının bu iki hali birbirini tamamlayan bir zıt teşkil eder. Ta­ mamlarlar: Çünkü kozmik nizamın ta kendisi olan ritim ancak bu zıtlık­ la kabildir. Zıttırlar: Çünkü ayrı ayn kaynaklardan gelirler." 8 Hayatın gidiş gelişleri bu iki oda arasında gerçekleşir. Ruh elle tutula­ maz, gözle görülemez olduğundan bu gidiş gelişlerde sıkıntı yaşanmaz. İ nsan rüyada "başka bir nizam altında" ve bu nizamın kendine mahsus ışığı altında dolaşır. Orada hatırlar çünkü orada anılarıyla karşılaşır. "O •

Antalyalı Genç Kıza Mektup, Yaşadıtım Gibi, Hazırlayan: Birol Emil, Dergilı Yayınlan, 5. Baskı: Aralık 2006, s. 35 1 . 7 Age., s . 352 • Şiir ve Rüya I, Ü lkü. Nr. 50, 16 Birinciteşrin 1 943, s. 3-4. Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergilı Yayınlan, 9. Baskı Kasım 201 1 , s. 32

1 93


Hayata "Rüya Vehmiyle " Bakan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar

[rüya] bize hayatımızı üst üste yaşanmış binlerce hayatı, her an yeni bir terkip olarak sunar, şuurun ve ihsasların verimlerini derinleştirerek, kah tahlil ederek büyük mebdelerin yollarını hazırlar. Rüyalıinmızla bir kül­ lün cüz'ü, büyük ve alem-şümul bir dünyanın bir parçası olduğumuzu hatırlarız. ''9

Sonra insan uyanır, o alemden döner. Ve maddeyi yeniden inşa eder, "bir külün cüz'ü", kadim hikayenin ve zincirin b ir halkası olma bilgisinin o luş­ turduğu duyguyla değerlenmiş, tazelenmiş ve güçlenmiş olarak. Rüya uykuya münhasır bir keyfiyet deği ldir. Gece gibi onu da içimizde taşırız. Şuurun duvarında açılan her delikten rüyaların sırasına göre sı­ kıntılı, zalim yahut mesut diyarına gideriz." ( . . . ) "Zihnin bazı imkansız vuzuh anlan uyanık halde görülen bir rüyadan başka bir şey değildir. Vecd rüyadır." ( . . . ) "Bir rüyaya refakat eden duyu, bir vitrinde teşhir edilen eşyaya verilmiş ışık gibidir. O hayalleri o ışıkta, onun adesesin­ den, onun aydınlattığı kenar ve kabartmalarla, onun dağıttığı renklerle, kısaca onun kurduğu bir münasebetler zinciri içinde görmeye mecbu­ ruz. Eşyanın ve hayat işlerinin rüyalarımızda büründüğü metafizik çeh­ re bu aydınlıktan gelir. 1 0

Rüyadaki hayallere ''üslup ve hususiyetlerini verecek olan hisler uzviyetin sazında çalınan bir cenk havasıdır."11 Benliğimiz bu "cenk havasının" se­ sinin davetine koştuğunda, o kendi nizamını kurmuş alemde, bu sesin kay­ nağında hayat ve susuzluğunu gideren ölülerimizi, çocukluğumuzu, unut­ tuğumuz ıstıraplarımızı ve saadetli anlarımızı, "kısaca takvimde kıymeti olan ve olmayan şeyler"i bu yaratıcı nefesle dirilmiş ve onun aydınlığında türlü çehreler takınmış olarak görürüz. Rüya alemi aynı zamanda hafıza alemidir de. Orada unuttuğumuz ya da özlediğimiz ve bizi yeniden inşa edecek "hatıra"larla karşılaşırız. Karşılaştığımız yeni terkipler, bütünlük ve "bir"lik duygumuzla beraber kainatla bütünleşme fikrini ve bunların hülasası olan "rüya"yı ortaya çıkarır. Ahmet Hamdi Tanpınar bunun için "Rüya"nın peşinden koşmuştu. Me­ deniyetin yola devam edebilmesini "Rüya"ya bağlamıştı. "Rüya" görme­ yen, rüyalarıyla tüm bağını koparmış bir medeniyet ona göre olduğu yerde kalırdı çünkü rüya aynı zamanda bir itiraz biçimiydi. "Şiir ve Rüya lf'de ise esas tema musikidir. Çünkü musiki işte o rüya­ daki hayallere üslup ve hususiyetlerini veren "cenk havasıdır." Esas üstün­ de durduğu ve önemsediği uyanıkke n görülen rüya insana musikiyle gelir. •

Age.,

s.

34 34 Age., s. 35

ıo Age., 11

1 94

s.


Ali Sina ÖZüstün

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın zihninde "ayn ayn ruh hıiletlerini karşılayan" üç rüya şekillenir musikiyle temasından doğan: Dede Efendi 'nin Mahur Bestesi 'ni ilk dinlediğinde gözlerinin önünde "çıplak bir manzaraya tek başına hıikim olan", "nağmeden bir ağaç," Eyyubi Bekir Ağa'nın Nühüft Bestesi'ni dinlerken ayağı yere bastığı haldeyken gelen, "her an beni il­ gaya hazır bir haz tufanı içinde ağır bir çıkış hissi". Gene Eyyubi Bekir Ağa'nın Mahur Bestesi 'nin kendisinde birleştiği kadın yüzü. 1 2 "Musikinin bu tarzda tefsiri ve görünürler dünyasına tercümesi" dediği bu üç hayalin onda karşılığı olan duyguları "Uzlet, mistik ülkü, ferdi saa­ det hasreti"dir. 1 3 Şunu da ekler: "Bu üç hayalin bende şekillenmesi bir taklit eseri de ola­ bilir. Mesela musikiden geldiklerine göre, Proust'un Vinteuil'ün sonatının ilk cümlesi için yazdıklarını herkes gibi ben de okudum. Fakat böyle de olsa, işin içine şahsi olarak duyulmuş bir heyecan girdiği için macera gene şahsiliğini yitirmez. "14 "Daima oluş halindeki" müzikle ona gelen bu üç rüya, üç hayal, "ferdi saadetini" maddi olandan uzaklaşıp mma aleminde arayan yazara o ale­ min kapılarını açan anahtarlardı. Tanpınar'ın bu deneyiminden anlıyoruz ki uyanıkken gördüğümüz rüya, aynı manzaranın olduğu gibi bize müziğin daha genel ifadeyle söyleyecek olursak, sesin yardımıyla da geliyor. Tanpınar'ın çok yönlü olduğu sık sık söylenir, oysa onun tek bir yönü vardı. Sadece o yönde yürüyebilmek için rehber edindiği kaynaklar çe­ şitlilik arz ediyordu. Batı ve Osmanlı kaynaklı klasik müzikle, mimariy­ le, resimle, mitoloj iyle, şiirle, şehirle ilgileniyor olması bunların hepsinin mayasında rüya fikrinin yer alıyor olmasındandı. Alman romantiklerinden, Fransız Sembolist şairlerinden, İslam tasavvufunun büyük isimlerinden, elbette hocası Yahya Kemal ' den, Ahmed Haşim'den, Şeyh Galip'ten, Hz. Mevlma'dan, musikişinaslardan, Dede Efendi 'den, Itri' den, Enderuni Va­ sıf'tan, Beethoven'den, Mozart'tan beslendi. Rüya fikrini Valery'den, mazi ve zaman anlayışını Bergson 'dan tevarüs etti. Orhan Okay'ın yazdığı gibi Tanpınar ' ın estetik anlayışını yansıtan eser­ lerinde "Gerçek bir rüyanın anlatımından ziyade rüyayı bir estetik değer olarak kullanmanın, belki daha yerinde bir ifadeyle rüyaları zihinde yeni­ den yaratmanın bahis konusu olduğu anlaşılıyor."15 12

Age. . , s. 37 " Age. . , s. 38 14 Age. . , s. 38.

" Orhan Okay, "Rüyalar Dünyası", içinde Bir Hülya Adamının Romanı, Derg4h Yayınlan, 2 . Baskı: Temmuz 20 1 0, s. 303

1 95


Hayata "Rüya Vehmiyle " Bakan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar

Onun hayata buğulu bir pencereden bakma hali tilin metinlerinde ken­ dini gösterir. Ömür boyu inşa ettiği ve harflerden, kelimelerden, cümleler­ den oluşan şahsi medeniyeti "rüya"lanndan meydana geiiyordu. Uyanık­ ken gördüğü rüyalarından . . . "Rüya" görme bir nevi devrim yapma halidir de ona göre. Aynı zamanda "Rüya" görme başka bir yanıyla eşyanın ardın­ dakine, onun görünmeyenine ulaşma çabasıdır, günlük yaşamın sert dilini yumuşatır ve onu bir rüya diline dönüştürür. Eşya onun lügatinde etrafında gördüğü her şeydir. Bir bina, ev, sokak, müze, resim, Paris, İstanbul, Erzurum, Bursa, Süleymaniye, giydiği ayak­ kabı, içtiği kahve, sokaktan geçen satıcının sesi, bir türkü, bir senfoni. On­ lara bakışlarıyla usta bir terzi gibi bir kumaş biçer ve yepyeni bir elbise giydirir hepsine. Ahmet Hamdi oldukça sıkıntılı, yokluklar içinde geçen bir hayat ya­ şadı. Parasızdı. Evlenmedi. Bunu çok önemli bir noksanlık olarak gördü. Yalnızdı. Gençlik yıllarında Avrupa'yı görmek istedi . Ama başaramadı bir türlü. Hayali ancak 50 yaşından sonra gerçekleşti. Her şeyi yarımdı. Bütün bu eksiklikler, yarım kalmışlıklar, özlemler, hasretler onda vardı :

"Şimdi bakınız, İ stanbul'da sıradan bir ilkbahar sabahı, Tanpınar'ın söyleminde nasıl birdenbire soylu, zarif ve ince bir estetiğe dönüşüyor: 'Ben İ stanbul baharının yarı hasta, havada, suda gizli ürpermeler, tered­ dütlerle dolu başlangıcını severim. Vapur dumanlarına kadar her şeyin hafif bir leylak rengine büründüğü günler. ( . . . ) Sonra bir gün asıl bahar­ la, halkın dilindeki baharla karşılaşırsınız. Yolunuzun üstündeki bodur erik ağacı bir gecenin içinde Pompei fresklerinin o meşhur Flora 'sı gibi çiçek açar, büyü ve saltanat olur. Ertesi gün bir türbenin parmaklığı üzerinden bir erguvan dalı, sanki gözlerinizin önünde, ağır bir ölüm uykusundan uyanmış gibi gülümser, gerinir. Bir hamle daha, kapınızın üstündeki salkım ağacı çiçeklenir, bütün duvar ve avlu bir diyonizoz ayini gibi mor bir ışık içinde kalır. Ve İ stanbul baharı vadiden vadiye, tepeden tepeye akislerle çoğalır. ' Tanpınar burada sanki İ stanbul'un baharını değil, her gün karşılaş­ tığımız, herhangi bir bahçe kapısının, bir duvarın, bir avlunun ya da bir türbenin bir bakışla nasıl estetize edilebildiğini göstermek ister gibidir. İ lkbahar, bu estetiğin görünür ve elbette yazılır olabilmesi için bir im­ kan, bir vesiledir."1 6 Sanatk4r rüyası olan adamdır. "Rüya"sıyla dolanıp duran, onunla yatıp kalkandır. O "rüya" ki her an göğsünün tam orta yerinde bir kalp ağrısı16 "Tanpınar: Bakışıyla şehri estetize eden bir ftineur, bir "dUşUnürgezer" Hilmi Yavuz, Zaman, 23 Mayıs 20 1 2 .

1 96


Ali Sina ÖZüstün

dır. Onunla yer, onunla içer. İçtiği su ayn gitmeyen vefalı bir dost gibidir. Yegane sırdaşıdır. Rüya'sı ve ondan neşet eden kalp ağrısı, biricik ilham kaynağıdır. Sanatkar sanatını "rüya"sını / kalp ağrısını herhangi bir malze­ meyle cisimleştirip, görünür kılar. Ona bakanlar kendi rüyalarını onda bul­ sunlar diye. O kendi kutbunun yıldızıydı. "Rüya"sıyla şahsi medeniyetini kur an adamdı. "Ya işte böyleyiz, bir rüyadan arta kalmanın sonu budur. ' der gibi bakı­ yorlardı. Gözlerimi etraflarındaki kalabalığa çevirdim. Onlar da bir rü­ yadan arta ka lmış parçalara benziyorlardı . . . "17

SoNUç Ahmet Hamdi Tanpınar romanlar yazdı. Öyküler, tedirgin şiirler, deneme­ ler; kendini, hesapsız kitapsız o an nasılsa, nasıl hissediyorsa öyle, olanca samimiyetiyle kaleme aldığı mektuplar, günlükler yazdı. Akademik ma­ kaleler yazdı. Radyo konuşmaları yaptı, röportaj lar verdi. Bu nedenle onu anlatan bazı yazılarda "edebiyatın tüm formlarında eserler üretti" deniyor. Oysa aslında onun bütün bu yazdıkları, derslerinde öğrencilerine anlattık­ ları, ayaküstü yaptığı sohbetlerde söyledikleri, hepsi büyük bir bütünün ayrılmaz, birbirini tamamlayan parçaları. Kendisinin de belirttiği gibi Ah­ met Hamdi Tanpınar tefekkürünün, estetiğinin temelinde "rüya" vardır ve o bunu "şiir" diliyle ifade eder. Yani tek bir metinden ol u şan bütün bu tefekkür mimarisi tek bir " ş iir"dir. O binlerce say falık, on binlerce cümle­ lik bir şiir yazmıştır. İ çeriğinde " rüya " sının olduğu, yani üç yaşındayken Ergan i 'de buğulu bir camın ardından karla kaplı bir bayırda kendini gör­ düğü andan, altmış bir yaşında Gümüşsuyu'nda kiracı olarak oturduğu son ev olan dairenin salonundaki masada, son romanını yarım bırakarak vefat ettiği güne kadar telaş, geç kalmışlık, tamamlayamamışlık hisleriyle dolu bekar, çocuksuz, duygu yüklü, şaşkın, yasak aşklarla dolu, parasız hayatı­ nın arkasından baktığı "rüya"nın. Tanpınar "cemiyetle anlaşamayan sanatkar"dı . "Sukfit suikasti"ne bu yüzden uğradı belki de. Ve her cemiyetle anlaşamayan sanatkar gibi o da rüyalarının peşinden koştu. Bir toplum "sahih" olanın, geçmişe yani "rüya"ya atıf yaparak yürüyen insanlarının seslerini duyabilen ve onların seslerine yanıt verenlerinin sayısı kadar mutludur, üretkendir. Bu bakımdan "rüya" bir cemiyetin yükselmesi, çeşit çeşit terkiple kendi sesini bulması ve onu kainata haykırabilmesini sağlayabi lmesi bakımından çok önemli ve ihmal edilmemesi gereken bir meseledir. Bir cemiyet diğer cemiyetler arasında "rüya"sının peşinden gi­ den insanlarıyla "muteber" bir yer edinir. 17

Beş Şehir.

s.

1 33 .

1 97


Profile for Büyük Kütüphane

Doğu Batı, s. 76, Şubat-Mart-Nisan 2016, Rüyalar  

Doğu Batı, s. 76, Şubat-Mart-Nisan 2016, Rüyalar

Doğu Batı, s. 76, Şubat-Mart-Nisan 2016, Rüyalar  

Doğu Batı, s. 76, Şubat-Mart-Nisan 2016, Rüyalar

Advertisement