Page 1


Doğu Batı

ÜÇ AYLIK DÜŞÜNCE DERG İS i

ISSN:l301-4 1 53 Sayı: 17 200 1 /4 Felsefe Sanat ve Kültür Y a yınlan adına sahibi ve

Genel Yayın Y ön etmeni: Taşkın Talaş Genel Koordinatör: Evliya Çebi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Savaş Köse Ankara Temsi lcisi : Sunay Aksoy •

Sanal Yönetmeni: Hakmen S. Akkerman •

Yayın Kurulu Halil İnalcık, E. Fuat Keyman, Mehmet Ali Kılıçbay, Etyen Mahçupyan, Süleyman Seyfi Öğün, Doğan Özlem, Ali Yaşar Sanbay •

Danışma Kurulu Oğuz Adanır, Tülin Bumin, Ufuk Coşkun, Cem Deveci, Ahmet İnam, Hasan Rülent Kahraman, Yusuf Kaplan, Kurtuluş Kayalı, Nuray Mert, İlber Ortayl ı, Ömer Naci Soykan, İlhan Tekeli, Mirze Mehmet Zorbay •

Doğu Batı, yılda dört sayı olmak üzere

Kas ım, Şubat, Mayıs ve Ağustos

aylarında yay ınla nır.

Doğu

Buıı ve yazarın ismi kaynak gösterilmeden alıııtı yapılamaz. İmla ve nokta lamalarda yazarın metni esas alınmıştır.

Dergiye gönderilen y az ı ların yayınlanıp yayınlanmaması yayın kurulunun kararına bağlıdır. Doğu Batı hakemli bir dergidir. Felsefe Sanat ve Kültür Yay ınlan

Necatibey Cad. 14/23 Kı z ıl ay/ANKARA Tel: O (312) 229 86 72 Fax: O (312) 384 34 37 e- mail: dogubatidergisi@hotmail.com www.dogubati.1:om ..

Kapak Tasarımı: Reprus Dizgi: Akdeniz Baskı: Canıekin Maıbaacılık, Kasım 2001

1. Baskı :

4 500 adet

Önceki Sayılar ve Abone l ik için: Tel: O (312) 229 86 72 Ön Kapak Resmi: Comınunicatioıı Arts, Kasım 1999. Arka K apak Resmi: 1999 Adobe Systems in Corporated, Reklam Çalışması, Communication Arts 1 999.


İçindekiler 5 • Doöu B ATI DAN Her Son Bir Başlangıçtır ve Her Başlangıç Bir Komedya! '

TARİH 9 • HALİL İNALCIK Osmanlı Para ve Ekonomi Tarihine Toplu Bir Bakış • ŞEVKET PAMUK Bağımlılık ve Büyüme: Küreselleşme Çağında

35

Osmanlı Ekonomisi

43 • BüLENT ARI Osmanl ı Maliyesinin İflası ve 1854 İstikrazı •CANAY ŞAHiN Yeni Bir Çalışma Işığında Osmanlı 'da

55

Dış Borçlanma ve Mali İflas Üzerine

67 • SELÇUK AKŞİN SOMEL Bir Mali Sorun Olarak Osmanlı Son Döneminde Eğitim Yatırımlan ve Vergilendirme Meselesi

79

ÜRHAN GÜVENEN Türkiye Ekonomisi ve Zaman Dinamiğinde Sosyal Sermaye Eksikliği Kapsamında Bazı Yorumlar

EKONOMİ 87 •FERİDUN YILMAZ İktisatta "Politik"in Doğası 105

BHIKHU PAREKH Üstün insanlar Mill'den Rawls'a

121

NURGÜN OKTİK & FÜSUN KÖK.ALAN Immanuel Wallerstein;

Liberalizmin Dar Görüşlülüğü Tarihsel Kapitalizmin Analizi ve Dünya Sistemi JOHN FRIEDMANN Yoksulluğu Yeniden Düşünmek:

135

153

• SELiM SOMÇAÖ Küreselleşmenin Ekonomik Anlamı

Yetkilendirme ve Yurttaşlık Hakları

EKONOMİ, TÜRKİYE VE KRİZ 161 • MERİH CELASUN Gelişen Ekonomilerin Dış Kaynak Kullanımı, Finansal Krizler ve Türkiye Örneği, 200 1 181

•FARUK SELÇUK "Alacakaranlık Kuşağı"

187 • ERiNç YELDAN Türkiye Ekonomisi'nde 2000-200 1 Krizinin Yapısal Kaynakları Üzerine

197

SüLEYMAN DEMİREL Cumhuriyet ve Türkiye Kalkınması


203

C. EMRE ALPER & ZİYA ÖNİŞ Finansal Küreselleşme, Demokrasi Açığı ve Yükselen Piyasalarda Yaşanan S ürekli Krizler: Sermaye Hareketlerinin Liberalleşmesi Sonrasında Türkiye Deneyimi

227

SERDAR SAYAN Demografik Gelişmeler ve Türkiye Ekonomisi

247

IŞIN ÇELEB İ Güvensizlik Ortamı-Bekleyişler Kriz ve Çözüm

255

MERİH CELASUN Ekonomide Uzun Dönemli Büyüme Enflasyon Süreci ve IMF Destekli Program:


HER S oN B iR BAŞLANGIÇTIR

VE HER BAŞLANGIÇ BiR KOMEDYA! "Me 'murin ay başlarında maaşlarını isterler. Sıı/tanlar ve kadınlar paranın ııeredeıı geldiğini bilmeyüb heman para deyü saltanatı iz 'iic ederler. Sarraf. ve tüccar ve esnaf dahi para içün devleti tazyik ederler. Hazinede para yok. Vükela aciz. İstanbul bir azim buhran içinde idi. Ahmet Cevdet Paşa, Ma nlztıt , ·

ee

"Chicago Üniversitesinde Meksika Araştırma/arı Merkezi nin gözlemine göre, siyasi iktidar, seçimde halk oyıınu kaybetmemek amacı ile g r kli önlemleri almakta kasten gecikmiştir. Dolarla yerli para pariteleriııin teşvik elliği para spekülmyonları ve toplumun birden yabancı mallara yönelen bir tüketici toplumu lıaliııe gelmesi, aniden büyüyen dış ticaret açığı ve ar kasından ani çöküş. Bı�=ak sırtında yürüyen Tiirk�ve ekonomisi, her an 1994 krizine d iişm telı/ikesi karşısındadır. Ticaret dengesinde büyüyen açık, 80 m ilya rı aşan dış borç, bütçeyi yutan iç borçlar ve nihayet tüketici toplumıı, ithal malların gönüllü propagandacısı olarak mütemadiyen kamçı­ layan bilinçsiz bir medya. İşte Türkiye ekono m isini çöküşe götürebile ek bi r t blo . Halil İnalcık, Doğu Batı 1998 '

e

c

a

"

,

Arada birbuçuk asırlık bir zaman dilimi olmasına rağmen iki önemli ta­ rihçi, karşılıklı konuşuyormuşlarcasına yaşadıkları ülkenin dramını paylaşı­ yor. Evet, buhran büyüktür ve kriz derindir. Sık bir şekilde ifade edildiği üzere karşılaşılan durum sadece ekonomik değil , aynı zamanda siyasi ve kültürel bir sorundur. Krizler bir gün içerisinde sığabilecek potansiyeli filan taşımamaktadır, uzun yıl ların ağır yükü tarihin kaldıramayacağı bazı günlere yıkılır. Enflasyonun patlak vermesi, faiz şokları, devalüasyon, para ve kur politikalarının dengesizliği ve i stikametin belirsizliği, sürenin bittiğine dikkat


çekmiştir. Türkiye rastlantı sonucu bir kazaya uğramamıştır, çünkü kaza ge­ liyorum demez ama kriz geliyorum der ve gelmiştir de. Bugün, hangi sorunu ele alırsak alalım krizin bir patçasını orada görece­ ğiz. Eğitim sorunundan bürokrasiye, büyük vatanseverlik sözlerinden med­ yanın etik kaygı gütmeyen haberciliğine kadar, gündelik yaşamımızı işgal eden bütün irrasyonalist hadiselerin faturasını, ekonomi, rasyonel hesaplarla önümüze koymuştur. Ancak biz enflasyonun yüksekliğiyle gelişme düzeyini doğru orantı lı gösteren tezlere prim vererek bütün akli unsurları altüst etme başarısını gösterdik. İstatistikleri tersine çevirdik. Kampanyalar düzenledik, i lkokul çocukları gibi zeka parıltıları göstererek seferberlik başlıkları hazırla­ dık, maniler yazdık. Kısır döngü içerisinde kısa vadel i çözümler aradık. Ge­ l inen son noktayı görmeden reformeye uygun olsun diye kendimizi başlangıç noktasında tanıttık. Ama serinkanlı bir doğaya sahip ekonominin bu tür ilkel metodlarla düzelemeyeceği anlaşılamadı. Osmanlı devlet adamları müttefiklerinden yardım talep ettiği yıllarda bir dizi reformun acil ve şart olduğu ihtiyacı hissedilmişti. " Türkiye için gerekli olan ilk şey, mali düzendir; bunun için de ilk adım bütçe disiplininin sağlan masıdır. .. . Yapılacak iş, bir yandan devlet harcamalarını sıkı bir kontrol altına alırken öte yandan gelirin toplanma ve dağıtımında iyi bir teşkilat­ /anmadır ". Ne bir kelime eksik, ne de bir kelime fazla olan bu sözler bugün değil 1860 yılında söylenmiştir. (Bkz. Bülent Arı, Osmanlı Maliyesinin İflası ve 1 854 İstikrazı ve Canay Şahin Yeni Bir Çalışma Işığında Osmanlı 'da Dış Borçlanma ve Mali iflas Üzerine) •

Bu sayıdaki birçok yazı, sonuç olarak, Türkiye ve genel ölçekteki hare­ ketleri analiz edemeyen siyasi popülizmin ekonomik yıkıma yol açtığını söylüyor. Dileriz, tarihi örnekler veri lerek zengin referanslarla somutlaşan bu sayı ekonominin nasıl bir zihniyet dünyası taşıdığını açığa çıkarır. ..

Taşkın Takış


TARÄ°H


..

"Komisyon Han Mubayaacılarından Brokerlara" Tarihin Tanığı Anadolu 'da Kurulan Cumhuriyet, Ed: Osman S. Arolat, Crcaıive Yayıncılık ve Tanıtım Ltd. Şti., 1 999.


ÜSMANLI p ARA VE EKONOMİ TARİHİNE TOPLU BiR BAKIŞ Halil İnalcık

1. ORTAÇAG 'DA GÜMÜŞ VE PARA DARLIGI Ortaçağda, bir memlekette para değerinin bel li miktarda değerli maden stokuna bağımlı olması, ekonomi ve maliyeyi koşullandıran temel faktördür (Richards, 1983). Günümüzde olduğu gibi para hacmi istendiği kadar artırı­ lamaz; piyasada veya hazinede ihtiyaç artınca sıkıntı veya bunal ım kendini gösterir. Kamu giderlerinde artış, yeni vergilerle hazinede altın ve gümüş yığılması piyasayı etkiler; para kesadı başgösterir; tüccar malı malla deği­ şime (bartering) ve vadeli satışa daha çok baş vurarak sıkıntıyı hafifletmeye çalı şır. Ortaçağ İ sliim dünyasında halk, hükümdarı n hazinesinde para yığıp saklamasını kötü görür; iyi hükümdar parayı çeşitli yollardan p iyasaya süren hükümdardır (el-Biruni, Yusu f Has Hacib ve bşk.). Altın ve gümüş stokunu arttırmak için yeni madenler açı lması önlemdir (J. U. Net). Avrupa Ortaça­ ğında, 13. yüzyılda Balkanlarda, Saxon madencileri çağrılarak yeni madenler açılmış (N. Beldiceanu, 1964), çıkarılan gümüşten, pazar ekonomisi hızla gel işen İtalya pazarlarına geniş sevkiyat başlamıştı. Osmanlılar gümüş ihra­ cını yasaklayarak kendi hazine ve ekonomilerini destekleme çabasında bu­ lunmuşlardır. Avrupa'da 14-16. yüzyıllarda ziyadesiyle genişleyen mübadele ve pazar ekonomisi, d eğerl i maden açlığını had sa fhaya getirmi ş , 16. yüzyıl başlarında tedavüldeki madeni paraya artan ihtiyaç sonucu paranın satın alma gücü son derece yükselmiştir (Spufford, Part III, 1988; Cipolla, 1964). Bu yüzden Orta Avrupa'da Tirol, Bohemya ve Macaristan'da Romalılar zamanından beri terk


Doğu Batı

edi lmiş maden kaynaklan yeniden işletilmeye başlamıştır. Akdeniz bölge­ sinde, Orta-Doğu ' da değerli maden darlığı ve paranın anormal yüksek satınalma gücü fiyatlarda kendini göstermiştir. Mısır'da Sultan gümüş kapkacak kullanılmasını ve harice gümüş çıkarı lmasını yasaklamıştır (Ashtor, 1 97 1 ). 1 4 . yüzyı lda Anadolu'yu gezen yabancı lar ( İ bn Battuta, 1 962) eşyanın anormal ucuzluğu gözlemini yapmışlardır. Fatih Sultan Mehmed ve II. Bayezid, İtalya'ya gümüş para çıkışını önlemek için ağır ön­ lemlere baş vurmuş, yolcu ve tüccar yüklerini aramak için yasakcı kulları harekete geçirmiştir. Eldorado hayali, büyük coğrafi keşiflerin başlıca nedeni olmuştur. Bu çabalar sonunda nihayet, 1 540' larda Meksika'da zengin gümüş madenlerinin keşfi Avrupa'da nisbi bir gümüş bolluğu sağlamış, bu da bazı tarihçilere göre (Hamil ton 1934; B raudel 1 9 7 2 ) Fiyat Devrimi'nin başlıca nedeni olmuştur. Hazinede para biriktirmeye karşı halkın tepkisi Aşık Paşazade tarihinde (A li yay. 1 97) "akçalar emredip hazinelere koyalar, memleket kıtlık oldu" diye ifade edilmiştir. Bu olay, günümüzde enflasyona karşı alınan önlemler sonucu, piyasada para ve kredi sıkıntısıyla kıyaslanabilir. Tarım ürünlerinde fiyatlar ziyadesiyle düştüğünden, tımarlı sipahilerin öşür vergisini ayni ola­ rak almaktan vazgeçerek köylüden nakit para istemeye başlaması da, olayın bütün toplumda yaygın hareketlere yol açtığını göstermektedir. İ slam dünya­ sında gümüş para kıtl ığının doğurduğu ekonomik-sosyal bunalımlar, 1 1. yüzyıla kadar izlenebi lmektedir. Hatta 8. yüzyılda Buharal ılar paranın eyalet dışına çıkmasının yasaklanmasını istemişlerdir (V. Barthold, Köprülü yay., 1 09). İran 'da 1 294 'te kağıt para çıkarı lması (K. Jahn, 1 942, 23 -24), para darlığıyla ilişkilidir. Osmanlı devletinde piyasadaki gümüş paranın toplanıp darphanelerde ayarı düşük para çıkarı lmasını (tagşiş) bir bakıma piyasada para hacmini artırma önlemi şeklinde yorumlamak gerekir. Bu çeşit bir önlem, 1 4. yüzyıla kadar izlenebilmektedir. Halk elindeki akça ve külçe gü­ müşler, mutlaka darphaneye getirilip nakde çevrilmeli idi. Yabancıların ge­ tirdiği gümüş külçe ve paraya da gümrük bağışıklığı tanınmıştı . İdhal olunan .·külçe gümüşün darphaneye getirilmesi zorunlu idi.

il

AVRUPA ORTAÇA GINDAN B İR M İ S A L: İ NGİ LTERE 1 1 80-

1220 ENFLASYONU

İ ngiltere tarihinde fiyatlar tarihi önemli bir konu olarak ele alınmış ve

1300-l 700 yılları arasında fiyat hareketlerinde iki görüş, para stokunun mu, yoksa nüfus baskısının mı temel faktör olduğu tartışılmıştır (Mayhew, 1995). Parayı esas alanlar (monetaristler, başta Harvey 1973), para bollaştığında

değer kaybettiği ve fiyatların yükseldiğini ileri sürerler (Miktar teori sinin eleştirisi için Mayhew, 1 99 5 ; D. O. Flynn, 1 984); demografik değişmeleri

10


/lali/ inalcık

öne alanlar ise (başta M. M. Postan) nüfus arttığında eşyaya talebin arttığı , sonuçta fiyatların yükseldiğini iddia ederler. Daha sonraları bir tek faktör. üzerinde durmaktan vaz geçilmeye başlanmış, çeşitli faktörler birlikte gözönüne alınmıştır (P. Spufford, 1 988). Para kullanımı, Avrupa'da hızla, Osmanlı İmparatorluğunda daha yavaş gelişmiş, sonunda para ekonomisi gelişerek mal ve hizmet ödemelerinde para öncelik kazanmıştır. P.D.A. Harvey'in ( l 973) makalesi İngiliz tarihçileri arasında Ortaçağ İngilteresinde enflasyonun nedenleri üzerinde uzun tartışma ve incelemelere yol açmıştır. Harvey, monetarist teoriyi izleyerek bu tarihlerde İngiltere'ye dışarı yün satıştan artması sonucu bol miktarda gümüş para girdiğini ve enflasyona bunun neden olduğunu vurgular. Para stoku, l 1 80'1erde dört veya on misli artmıştır. Bu arada Paul Latimer bu konuda incelemelerinde ( l 999) ve "English Inflation of 1 1 80- 1 220 Reconsidered" adlı yazısında, (Past and Present, no. 17 1 ) çeşitli faktörleri gözden geçirdikten sonra Harvey' in esasta haklı olduğu sonucuna varmaktadır. Osmanlı enflasyonu tartışmaları için i lginç araştırma doğrultuları çizen bu görüşleri, burada özetleyeceğiz. Latimer, fiyat artışlarının asıl 1200'den sonra kendini gösterdiğini işaret eder ve ilkin, Kral John'un ( 1 1 99- 1 2 1 6) Haçlı Seferi için hazinede para toplama­ sının (Saladin 's Tithe) piyasada fiyatlarda düşmeye neden olduğu gözlemini yapar. Harvey'den sonraki araştırmacılar, ekonomi ve toplumdaki gelişmelerin enflasyonla ilişkisini tartışırlar. Vaktile M. M. Postan, fiyat değişmelerinin esasta nüfus ve tarım üretimindeki dalgalanmalara bağımlı olduğu noktasını belirtmişti. Osmanlı tarihi araştırmalarında buğday üretiminde azalıp ço­ ğalma, kıtlıklar, İtalya'ya buğday ihracatı gibi konular ele alınmış (M. Akdağ, l 949; İnalcık, l 95 l ). ve nüfus baskısı problemi üzerinde durulmuş­ tur. Osmanlılarda bu problem özellikle M. Cook, H. İslamoğlu ve Ö. L. Bar­ kan tarafından incelenmiştir. Latimer, kötü hava koşullarını, tarımı, sonunda genel fiyat yapısını etkileyen önemli faktörler arasında zikreder. Yeni para basımı (recoinage) üzerinde de önemle durulmuştur. Bu ope­ rasyonun önemli bir nedeni olarak, gümüş paranın piyasada kenarlarının kır­ kılması ve yıpranması sonucu değerden düşmesi, iyi paranın saklanıp kötü paranın piyasayı kaplaması ve bunun üzerine yeni para basımına gidilmesi vurgulanmıştır. O zamanki İngiltere'de para kırkmasından Yahudiler so­ rumlu tutulmuştur. Osmanlılarda da kırkılmış akça, sarraf Yahudilerin işi gibi görülmüştür (Akdağ, l 949). Öbür yandan, piyasayı züyuf akça kapla­ yınca kırkma kaçınılmaz bir operasyon olarak ortaya çıkmıştır. Halk, İngil­ tere'de olduğu gibi Osmanlı toplumunda da, sağ akçayı, yani gümüş içeriği tam akçayı kullanmaz, biriktirir; "parayı değer tasarrufu" (as a store of value) için bir araç sayar; günümüzde dolar ve yabancı paranın yastık altına

11


Doğu Batı

•.

gitmesi gibi. Latiiner, kırkılmış paranın yeni para basımına neden olduğunu sanmıyor. Ama piyasadan önemli miktarda gümüş paranın yastık-altına git­ mesinin (hoarding) krallığı, recoinage'a götüren temel neden olduğu düşün­ cesindedir. Osmanlı'da yeni akça basımının gerçek nedeni üzerinde durmak gerektir. Hazine, bir yandan askerin ve halkın baskısıyla piyasaya sağ akça, gümüş miktarı yüksek akça sürmeyi zorunlu görmüş; fakat sağ akçanın sak­ lanıp piyasadan kaçması ve hazinenin gümüş kaybı görülünce, piyasadaki ayan düşük akça düzeyinde magşuş para çıkarma zorunluluğu ortaya çık­ mıştır. Tagşişin nedeni sadece hazinenin yeni gelir sağlama kaygısı değildir. Herhalde, yeniden para basımı piyasada para stokunun artışı ve fiyatlarda artışın nedeni olabi lir (Fatih dönemi için aşağıda). Osmanlılarda tagşişler, ayan düşük para ihracı, fiyatların katlanmasında, kuşkusuz önemli faktörler­ den biridir. Osmanlıda olduğu gibi İngi ltere'de de, hazinede para biriktiril­ mesi halk tarafından kötü görülmüştür. il. Henry ( 1 1 54- 1 1 89), hazinede para tutmayan bir kral olarak öğütmüştür. İngiliz araştıncılarınca, daha geniş bir açıdan enflasyon sonucu hızlı fiyat artışının, ekonomi ve toplumda etkileri de ele alınmıştır. İşçi yevmiyelerinde artış, serbest köylünün ürün fiyatlarında artıştan yararlandığı, fakat serflerin zarar ettiği belirtilir, genellikle sabit gelirliler enflasyondan olumsuz etki­ lenmiştir ( Latimer, 200 1 ). 1 200 '1erdeki İngiliz enflasyonu, toplum hayatında, servet dağılımında gözle görü lür değişiklikleri beraberinde getirmiştir. Keza bu dönemde para ekonomisi gelişmiş, tüketim büyümüştür. Türkiye'de günü­ müzde yüksek enflasyon son krize kadar para ve kredi bolluğu, aşın tüketim­ ciliği ve sonunda krizi ve ekonomik küçülmeyi getirmiş görünmektedir. Bu gelişimi, biteviye büyümenin kaçınılmaz sonucu olarak görenler (cyclical gelişme) haklı olabilir. Paranın dolaşım hızı (velocity), İngiltere'de 1 200' 1erdeki fiyat hareketle­ rinde başlıca bir faktör olarak tartışma konusu olmuştur. N. J. Mayhew'ye ( 1 995) göre, yüksek tedavül hızı, para bolluğu sonucu değildir. Parada dola­ şım hızının yavaşlığı, Osmanlı ekonomisinde malı malla değişme ve kredili satış yöntemini getirmiştir (İnalcık, 2000). Latimer' in üzerinde durduğu önemli bir olgu da, paraya güven azalınca yastık-altı paraların piyasaya dö­ külmesidir; böylece pazarda para stoku birden artmış, fiyatlar yükselmiştir. Osmanlı'da sık sık yeni akça basımında görüldüğü gibi, İngi ltere'de de recoinage, yastık-altı paraların piyasaya aktarı lmasını sağlama politikasıyla ilişkilidir. Bu operasyon para dolaşımını artırıyor. Latimer'e göre para ve fiyat hareketlerinde; nüfus artışı, mübadele ağında değişme, lüks harcamanın artışı, piyasada değişmeler, borçlanmada ve kredide değişme, para ile öde­ mede artış, bir kelime ile ekonomi ve siyasette gelişmeler hepsi etkili ol­ muştur. Darlığın asıl nedenini bazı tarihçiler nüfus artışı, mübadele hacmi ve

12


Halil inalcık

talebin anormal artışıyla açıklamaya çalışmaktadırlar. Fiyat hareketlerinde yukarıda tartışılan tüm faktörleri etken olarak gözönünde tutmak gerekirse de, hızlı fiyat artışlarında Latimcr de Harvey'e katılarak, piyasaya dışarıdan ticaret yoluyla fazla gümüş girişini ve yastık-altı paraların piyasaya çıkışını temel faktör saymaktadır. 1 220'lerde İngi liz enflasyonu, Latimer'e göre, esas bakımından parasal (monetary) bir olgudur. Osmanlı'da enflasyonun Ameri­ kan gümüşünün istilası tarihinden sonra başladığı açıktır; piyasayı kalp pa­ raların istiUisı ve tagşişler, büyük savaş giderleri, Celiililer, kı�lıklar, nüfus baskısı gibi faktörlerin enflasyonu müzmin hale getirdiği doğrudur. Ekonomi tarihcileri, şimdi, çeşitli faktörleri birden hesaba katan Fisher'in mübadele formülünü (MV=PY) izlemeyi yeğlemektedirler. (bu formül üzerinde bkz. Mayhew, 1 995, 240-243).

111. AKÇA TAGŞIŞİ, BİR ÇEŞİT DEVALÜASYON 14. yüzyılda Fransa kralları da aynı önlemleri alıyor, gümüş ihracını yasaklıyor ve parada gümüş orantısını düşürüyorlardı (Landry, 1 9 1 0). Askeri seferler, harap bir İstanbul'da altyapı inşaatı (cami külliyeleri, bedestan, han ve kapanlar) dolayısıyla paraya ihtiyacın son derece arttığı. Fiitih döneminde, piyasadan gümüş parayı çekip yeni akça kesilmesi sık sık uygulanmıştır. Fa­ tih ' in 1 462, 1 470, 1 475, 1 477 tarihlerinde dört kez bu yönteme baş vurdu­ ğunu ve 1450'de 1 00 dirhem gümüşten 278 akça basılırken 1 475 'de 3 55-457 akça kesildiğini tespit ediyoruz (H. İnalcık, 1 95 1 ). Fatih, halkın darphaneye getirmek zorunda olduğu her 1 2 akça için 1 O akça vererek toplanan gümüşün ticari değerini esas tutuyor, hazine için yüzde l 7 civarında vergi alıyordu. Yeni akça çıktığında eski akça yasaklanıyor, halkın elindeki akça darphanede yalnız ticari değer üzerinden hesaplanıyordu. Bu operasyonun hazineye her defasında 800 bin altın duka gelir sağladığını çağdaş bir kaynak (Spandouyn, 57) tahmin etmiştir. Eski akça saklanması bir suçtu, herkes elindeki külçe gümüş veya akçayı darphaneye getirmek zorunda idi. Eski akça saklayanlar, etrafa gümüşarayıcı kullar çıkanlarak araştırılır ve cezalandırılırdı. Bu uy­ gulama, halkın şiddetli tepkisini çekmiş ve Fiitih'in ölümünde ( 1 48 1 ) ayak­ lanmalar olmuş ve yeni padişah il. Bayezid yeni akça çıkarmama koşuluyla tahta oturabilmiştir. Görülüyor ki, para sorunları, Osmanlı tarihinde erkenden ekonomik-sosyal büyük olayların altında yatmaktadır. Taıihciler bu faktörü dikkatle incelemek zorundadır. Öbür yandan bakır para, mangırın halkın alışverişlerinde geniş ölçüde kullanıldığı anlaşılıyor. 1 5 . yüzyılda hazine 4 ve 8 mangır bir gümüş akça karşılığı olarak piyasaya mangır sürmekte idi. Bu operasyon bir çeşit vergi niteliğinde olduğu gibi aynı zamanda piyasada para stokunu artıran bir tedbir idi (bkz. Pamuk: Mangır).

13


DuğuBaıı

Osmanlı para tarihinde iki aşama görülür. Birinci dönem, 1 5 85'e kadar akçada gümüş miktannın yavaş azaltılması dönemidir. Ş: Pamuk'un hesapla­ rına göre ( 1 999, 1 34- 1 3 5), 1 489 ile 1585 arasında akçanın gümüş içeriği yüzde 1 2 'sini yitirmişti. Enflasyon oranı yüzde 3 1 'dir. 1 585 tagşişiyle akça gümüş içeriğini birden yüzde 44 kaybetmiştir. Üç yüz yıl süren yeni dönemde akça yüzde 40-50 değer kaybına uğramıştır. Ne zamanki, gümüş akça tagşiş ile altın karşısında devalüe olur; enflasyonist bir seyir alır, piyasa bunu malın "para etmemesi" biçiminde hisseder. Günümüzde altının yerini yabancı para almıştır. Değerli maden esasına dayanan para sisteminin kamu idaresine yansıyan önemli bir sonucu da, devletin gittikçe artan asker sorununda kendini açığa vurur. 60-70 bin kişilik bir sipahi ordusunu ayakta tutabilmek, sınırlı bir ha­ zine ile imkansızdır. Sipahileri köylere göndermek, gelir kaynaklarını timar halinde bölüştürüp onlara devretmek ve gelirin yarıya varan önemli bir kıs­ mını, yerinde a 'şiir halinde aynen tahsil etmelerini sağlamak suretiyle sorun çözülmüştür. Erken dönemde ancak 1 0- 1 2 bin Yeniçeri vardı . 1 6. yüzyıl sonlannda uliifeli, yani maaşlı yeniçeri ordusunu 30-40 bine çıkarmak gerekti; o zaman mali bunalım başladı . Ortaçağ devletlerinin sınırlı para stoku, onlan timar şeklinde aynt vergi tahsili sistemine zorlarken, ticarette de malı malla değişme, madara (bartering) yönteminin geniş ölçüde uygulanmasına yol açmıştı. Erken Ortaçağ Avrupa'sında 5.-7. yüzyıllarda Akdeniz'de uluslararası mübadelenin çok kısıtlı hale düşmesi, para ekonomisinin çöküşü (6. yüzyılda Batı Avrupa'da hemen hemen hiç bir gümüş para basma faaliyetine rastlanmaz), ayni ekonomiye yol açmıştır (Spufford, 12, 3 5). Batı Avrupa'da 9. yüzyıld:: ti.:aretin canlanmasıyla beraber gümüş para darphaneleri çoğalmıştır (Spufford, 1988, 45), bununla beraber para ekonomisi ancak bazı bölgelerde odaklanmış olup vergiler yine büyük kısmı itibariyle ayni olarak toplanıyordu (Spufford, 1 988, 48). Asken sınıfın ayni gelire bağlılığı, Batı Avrupa'da feodal rej imin egemen olmasına yol açan faktörlerin başındadır. 14. yüzyılda ise, para ile tutulan ücretli asker . kumpanyaları harp alanlarında feodal kuvvetlerin yerini alacaktır (Mallet, • 1 924) Bu olay, ticaret ve para hareketleriyle, siyasi-sosyal değişimler arasındaki sıkı bağımlılığı vurgular. .

iV. OSMANLI HAZİNESİ, VARiDAT VE İHRACAT DEFfERLERİ (BÜTÇELER) Osmanlı mali kaynaklarını, tahıl vergisi (a'şar), gayn müslimlerden alı­ nan cizye (baş vergisi), koyun vergisi, maden, tuz ve gümrük iltizamları, darphaneler, pazar resimleri ve vasal devletlerden alınan haraçlar oluştur­ makta idi. 1 475'te bu gelir kalemleri içinde nakit olarak alınan cizye, ma-

14


Halil İnalcık

denler ve darphane gelirleri, genel bütçenin yaklaşık yüzde seksenini karşı­ lamakta idi ( l ,766 bin altın dukadan 1 ,2 1 2 bin duka). 1 500- 1 600 döneminde Sırbistan, Bosna ve Makedonya gümüş madenleri, gümüş üretiminin büyük bölümünü sağlamakta idi. Kastamonu bakır madeni, 1 475'te 150 bin altın duka getiriyordu. 1 584'ten başlayarak ucuz İspanyol-Meksika gümüşünün Osmanlı pazarını istila etmesi sonucu, bu madenler rantabl olmaktan çıkmış ve zamanla terk edilmiştir. 1 528 bütçesi 537 milyon akça, veya 9.7 milyon duka altın değerinde olup bunun yaklaşık yansı yerel timar gelirlerini oluşturmakta, merkezi devlet hazinesi yaklaşık beş milyon dukayı doğrudan kontrolü altında bulundur­ makta idi. 1 600'lerde İspanya'nın yıllık geliri 9 milyon, Fransa'nın 5 milyon, Venedik'in 3 . 900 milyon altın idi. Maden ve gümrük gelirleri genellikle iltizam yoluyla doğrudan hazineye gelirdi. Cizye, 1 528'de 46 milyon akça (yaklaşık 1 milyon altın) duka getiri­ yordu. Yasal devletlerden Osmanlı hazinesine alınan yıllık haraç ödemeleri, 1 6. yüzyılda yaklaşık 1 20 bin altına varmakta idi. Mısır, yerel harcamalar çıktıktan sonra, Sultan 'ın emrindeki iç hazineye yarım milyon altın irsaliye yollamakta idi. Merkezi hazinenin en büyük gideri, ordu ve donanmaya harcanırdı. Sos­ yal hizmetlerin büyük bölümünün giderleri (cami külliyeleri, imaretler, has­ tane, köprü, medrese ve mektepler, tekkeler) vakıf yoluyla karşılanırdı. 1 523- 1 608 döneminde bütçe fazlalık ve açıkları şöyle bir seyir göster­ miştir (timar gelirleri dahil değil) (Tabakoğlu, 1 985). (Milyon akça olarak) Yıl

Fuzla

1 527-28

71

1 54647

69

1 565-66

Açık Macaristan seferi

Bans 6.6

1 567-68

1 27

1 582-83

36

Malca bozeunu

Dans

Avusıurva savası

1 592-93

70

1 597-98

600

Savas

95

Bons

1 608

-

Merkezi hazine gelirleri 1 527-28'de 277 milyon, 1 565'de 1 83 milyon, 1 582-8 3 ' de 3 1 3 milyon, 1592'de (züyuf akça hesabıyla) 293 milyon idi . 1 584'de kadar bir duka altın 55-60 akça idi. 1 584'den sonra akçanın değerini yüzde yüz kaybettiği, l duka altının 1 20 akçaya, aşın bunalım dönemlerinde 240 akçaya kadar çıktığını işaret etmek gerekir. Merkezi hazine, altın hesa-

15


Doğu Batı

biyle 1 52 8 ' de y3klaşık 4.6 milyon altın iken 1 592'de 2.4 milyon altına düş­ müş demektir. Bütçe açıklan, bir çeşit rezerv bankası olan iç-hazineden ikmal olunmakta idi. Harp zamanlan iç hazinenin de iflas ettiği olurdu. Bu tablo Osmanlı mali çöküş tarihini aydınlatır. Anadolu'da 1 593- 1 608 Celali eşkıya tahripleri, köylü halkın toprağından kaçması (Büyük Kaçgun), Avusturya ve İran 'a karşı uzun yıpratıcı savaşlar ( 1 593- 1 6 1 8) ve nihayet 1 584- 1 600'de Avrupa gümüş paralarının (bir çoğu kalp) Osmanlı pazarını istilası, askeri, siyasi, ekonomik ve mali çöküntünün sebep ve sonuçlandır.

V.AVRUPA'YJ İSPANYOL-MEKSİKA GÜMÜŞÜ İSTİLASI. FİYAT DEVRİMİ VE OSMANLI AKÇA TAGŞİŞLERİ Amerika'nın keşfinden sonra Avrupa'ya sel halinde kıymetli maden gel­ mesi para darlığını tamamiyle aksi doğrultuda etkilemiş görünmektedir. So­ nuçta, büyük fiyat artışları görülmüştür. l 52 1 -1544 yılları arasında senevi 90-200 bin kilo olan gümüş üretimi, Guanaxuato ve Potosi madenlerinin keş­ finden sonra 1545- 1 560 arasında 31 1 .600 kiloya yükseldi ve XVII. asırda ortalama yıllık üretim 300-400 bin kilo arasında kaldı. 1520- 1 620 arasında bir yüzyıl içinde gümüş üretimi beş misline çıkmıştır. Altın üretimi daha az, 1 /6 nispetinde artmıştır (H. See, 52-53). Son defa Amerikalı iktisat tarihçisi Earl J. Hamilton' un (1934) hesaplarına göre, 1503- 1 660 yılları arasında Amerika'dan İspanya'da Sevilla'ya 1 8 1 ton altın ve 17000 ton gümüş gel­ miştir. Avrupa pazarlarının değerli madenlere boğulması, iki misline varan bir fiyat artışına sebep olmuştur. Fiyatlar Devrimi denilen bu hareket bazı tarihçilere göre tüm Avrupa'da ve Osmanlı imparatorluğunda bir takım derin ekonomik-sosyal hareketlere yol açmıştır. Osmanlı imparatorluğunda para hareketleri, Avrupa'daki bu gelişimin kuvvetle etkisi altında kalmıştır (Bar­ kan, 1 970 ve 1 975; Ş. Pamuk, 1999, VIII. Fasıl). Doğu 'ya, İspanyol (Amerika) altın ve gümüşünün geçiş basamağı Cene­ viz'dir. İspanyol gümüşü oraya 1 550- 1 570 sıralarında gelmeye başladı. O d{inemde, Raguza Arşivindeki belgelerde, Venedik altını ve Osmanlı akça­ Sına ait kayıtlar varsa da, henüz İspanyol real ve dükalanndan bahis yoktur. Bu paralar henüz bu pazarı istila etmemiştir (Braudel, 1949, 387). 1 56 1 •de İstanbul 'd3ki Venedik balyozu "büyük bir dinar (dinara) darlığı"ndan bah­ setmektedir. 1 5 80'den sonra Sevilla'dan Ceneviz'e büyük miktarda İspanyol kıymetli madeni geçmeğe başladı ve bu gittikçe artan bir tempo ile devam etti. İtalya, İspanyol parası ile dolu bir hale geldi. 1584'e doğru "Türkiye 'ye giden başlıca ticaret eşyasından biri sandık sandık gönderilen İspanyol realleridir." (Braudel, 1 949, 393). 1 599 'da, Raguza'dan Tekirdağı'na ve İs­ kenderiye'ye "talleri" ve "reali" gönderilmekte idi. 1585 'deki altın karşısında

16


Hıılil inalcık

büyük devalüasyon, züyuf akça çıkarılması, İspanyol gümüşünün Osmanlı ülkelerini istiHiya başladığı zamana rastlar. İ . Galip'in cetvelinde (Takvfnı-i Meskukat-ı Osmaniye, s. 505 , tarife 2) H. 992 (M. 1 584- 1 585 )de akçanın 3 kırattan 2 kırata indirildiği görülmektedir. Çağdaş tarihci Selaniki 'ye göre "yüz dirhem gümüşten beş yüz akça kesilmek kanun-i padişahi iken yiiz dir­ hem iki bin züyuf akça olup hiç bir türlü amele yaramayıp giderek gümüşün dirhemi on ikişer akçaya satılıp alınmağa başladı .. . ve altın altmış akçadan yüz yirmi akçaya çıkıp". Braudel 'e göre Akdeniz para tarihinde üç genel aşama vardır: Sudan altını, Amerikan altın ve gümüşü ve kalp para devri . Osmanlı imparatorluğunda son iki aşama birbirini süratle izlemiştir. Braude l ' e göre (4 1 9-420), 1 585 devaluation'u 1 7. yüzyıl ortasına kadar süren mali bir krize yol açmış, iktisadi- içtimai yıkıcı etkiler yapmıştır. Os­ manlı kaynaklan bunu yineliyor. Batı ve Doğu Akdeniz'de ekonomik geliş­ melerin ve para hareketlerinin birbirine sıkı sı kıya bağlı olduğunu büyük Fransız tari hçisi Braudel parlak bir şekilde ortaya koymuş, Türkiye'de bu vadide ilk araştırmalar 1 950' lerde yapılmıştır (H. İnalcık, 1 95 1 ). Avrupa'da ucuz gümüş para alıp Osmanl ı ülkelerinde altın karşılığı faz­ laya satmak suretiyle kolayca elde edilen kar, bir çok tüccarı bu ticarete çe­ kiyordu. Antonio Serra'ya göre, 1 6 1 3 'e doğru Venedik, her yıl Levant'a 5 mi lyon nakit para gönderiyordu. Osmanlı hükümeti de idhal edilen yabancı paradan vergi almamakla bu para ticaretini teşvik ediyordu. 1 6. asır sonunda bir çok Fransız tüccar kumaş vesair Fransız sınai mahsul leri yerine kendilerini tamamiyle para ticaretine verdi ler; bu, merkantilist Fransız hii­ kümetini kaygılandıracak bir hal aldı. Tüccar, İ spanya'dan Sevilla veya Meksika gümüş kuruluşlarını satın alıyor ve Türkiye 'de satarak aradaki farktan büyük karlar sağlıyorlardı. 1 6 1 4 'de krala veri len bir raporda aynen şunlar yazı lıdır: "Birkaç yıldır yalnız gümüş para götürülüyor, sadece Mar­ silya şehrinden giden para 7 milyon eküdür, başka yerlerden giden bu hesaba dahil değildir" (P. Masson, 1, 1 896, XXXlll). 1 58 1 'de bir İngiliz gemi kafilesinin Haleb ' e 325 bin reale, 300 bin esedi getirdiği rapor edilmiştir. Bu yolla, 1 6. yüzyıl sonlarından itibaren riyal (reale) ve esedi (Hollanda rixdale, Arslanlı veya Abu-kelb) kuruş gibi türlü türlü yabanc ı gümüş paraları Türk piyasalarını istiHi edecek ve bundan akçaya dayanan Osmanl ı para sistemi büyük değişime uğrayacaktır. Kayda değer bir noktadır ki, 1 585 'te İ ran da %50 bir devaluation yapmı ştı . Osmanlı ların, Amerika'nın keşfi ve etkilerine merak duymaları, tam bu tarihlere rastlar. İ spanyolca veya İtalyanca eserlerden derlenen bir ki taptan Tarih-i Hind-i Garbi adlı eser, 1 5 8 3 'te III. M urad 'a sunulmuştur. Eser, geniş ölçüde Colomb'un keşiflerinden, Amerika kıtasından ve Hint Okyanusun­ daki adalardan bahseder. Esere sonradan yapılan derkenarlardan birinde

17


Doğu Batı

coğrafi keşiflerin Osmanlı ekonomisi üzerinde olumsuz etkilerinden söz edilmiştir (Goodrich, 1 990). Osmanl ı ülkeleri de, İran ve diğer Doğu memleketleri için kıymetli ma­ denlerin nispeten bol, dolayısıyla ucuz bulunduğu bir bölge durumunda idi. Bir Venedik raporunda işaret edildiğine göre, 1 572 ' dc Türkiye' den İran 'a gümüş sevketmekle yüzde 20 ve altın götürmekle yüzde 1 4- 1 5 kazanılıyordu . Bu altın-gümüş mübadelesinde kazanç nispeti anlamlıdır. İran ' da gümüşün altına değer orantısı 1 539'da onda bir idi. Aynı tari hlerde bu nispet Osmanlı imparatorluğunda l / 1 2 'dir (akça 3.5 kırat, 1 7 .5 kırat altun 60 akça olduğuna göre). Avrupa'da bu nispet daha yüksektir. Bu yüzden batıdan doğuya gü­ müş, doğudan batıya altın akımı önemli bir ticaret konusu oluyordu. Doğu'ya, İran 'a kıymetli madenler kaçırılması, karşısında hükümetin bütiin önlemleri sonuç vermiyordu. Öte yandan Türkiye, Doğu 'dan İran ipeği, Hind mal lan (baharat, değerli taşlar, basma bezler, şal ve pahalı ince sarıklık pamuklular) ithal ediyor, bu ticaret sonucu batıdan gelen gümüş do­ ğuya gidiyordu. Fiyat, kıymetli maden stokunun mübadele edilen eşya yekılnuna nisbeti ve dolaşım hızı saklı kaldığı takdirde değişmez. Fakat mübadele eşyasının yekunu ile kıymetli maden stoku orantısı sürekli değişir. Değişme, meselii Amerika gümüşünün istilası gibi hallerde bir devrim ifade eder. Şimdi, Osmanlılardaki durumu bu ölçüye göre gözden geçirelim: Buğday 1 5 .yüzyıl ortasından 16. yüzyıl son larına kadar on kat paha lılaşmıştır (Akdağ, 1 949, 522). Bundan en çok zarar gören sabit gel irlilerdir. Para kıymetten düşünce esnaf derhal fiyatları arttırıyor, fakat ücretler aynı kalıyordu. 1 585 ' de Selaniki bu olguyu şöy le ifade ediyor: "Altın altmış akçadan yüz yirmi akçaya çıkıp ve buna göre cümle narhlar tüccar beyninde iki bahaya itibar olunup ve me 'kü lat ve melbusat dahi bu eclden ziyadeye çı kmağla, faraza herkes ulUfe on altın alırken beş altın almağa başlamağın bir gün sipah gllruhu cemiyetle . . . " isyan çıkarmışlardır. Klasik dönemde Osmanlı ülkelerinde gümüş madenlerinin tam kapasite •. ile işletilmesine daima dikkat olunmuştur. Rumel i 'de en aktif gümüş maden merkezleri Novaberda (Novobrdo), Rudnik, Karatova (Kratovo), Sidrekapsa, Srebrenica, Zablina (Zaplanina)dır (İnalcık, 1 994, I, 96-103; Pamuk, 1999, 96- 1 2 1 ). Novaberda' da daha il. M urad devrinde Osmanlılar gümüş akça bas­ maya başladılar. Anadolu' da başlıca gümüş maden merkezleri Gümüşhane, Keban, Ergani ve İnegöl'dür (A. Refik, 1 93 1 ). Fakat bu eski maden ocakları­ nın verdiği gümüş miktarı , akçanın kıymetini büyük ölçüde etki l ey ecek kadar geniş görünmüyor. Osmanlı memleketlerinde gümüş stokunun birden büyük artışı, Amerika gümüşünün gelmesinden sonra kendini gösterecek ve fiyatları yükseltecektir. E. J. IIamilton, İspanya'ya Amerikadan gelen gümüş miktar-

18


Halil İnalcık

lannı tesbit ederek fiyat yükselmeleriyle gümüş stoku arasındaki bağımlılık üzerinde durmaktadır (bunu tadil eden yeni araştırmalar için bkz. Vilar, 1 976; Pamuk, 1 24- 1 29). Kuşkusuz, fiyat yükselmesinde gümüş stokunun artışını esas alanlara (bullionistler) karşı nüfus patlaması (Barkan, Osmanl ı ülkesinde 1 6. yüzyılda en az yüzde 6 1 artış tespit etmiştir), gıda maddelerine talebin artışı ve para tedavülündeki hızlanma (velocity) ve kamu harcamalarında olağanüstü bir artış, Celiili kargaşası dolayısıyla üretimde düşme gibi başka ekonomik fak­ törlerin önemini belirten ler (Cipol la, Miskimin, D . Flynn) haksız değildir. Osmanlı ülkesinde 1 590- 1 6 1 0 döneminde uzun ve masraflı savaşlar, Celali kargaşal ıkları ve kıtlıklar anormal yükselmelere sebep olmuş, gerçek bir ekonomik darlık kendini göstermiştir. Genel olarak fiyatların hızlı ve sürekli yükselmesi, paranın istikrarsızlığı; iktisadi-mali hayatta, maaşlarda, dolayısıyla sosyal bünyede derin karışıklıklara ve buhranlara yol açmıştır. Fakat bütün bu faktörlerle birlikle hatırdan ç ıkarılmaması gereken temel olgu, Osmanlı para hareketlerinin memlekette altın gümüş stoku ve bu ikisi arasındaki parite ile yakın ilişki i çinde olduğudur. Son kez Şevket Pamuk, Osmanlı İmparatorluğunda Paranın Tarihi (İs­ tanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayın ları, 1 999) eserinde para ve fiyatlar üzerinde yaptığı istatistik araştırmalarla konuya hayli açıklık getirmiştir. Burada sadece birkaç noktaya dokunacağız. Şevket Pamuk (Önsöz, V-Vl). Hamilton, Braudel gibi büyük fiyat artışlarını gümüş stokunda artışa atf eden bullionistlerin görüşlerini tadil etmek gerektiği düşüncesindedir. Barkan, fiyat oluşmasında, çeşitli faktörleri önemle belirtmiştir. Pamuk; Goldstone ve Flynn'i izleyerek ve Osmanlı arşiv belgelerinin tan ıklığını öne sürerek (VII. Bölüm) Osmanlı para hareketlerini açıklamada, İmparatorlukta ve dünyada ekonomik gelişme ve koşulları tümüyle göz önünde tutmak gerektiğine işaret ediyor. 1 6. yüzyıldan sonra da para ekonomisinin yaygınlığına işaret ediyor; ve hak lı olarak kırsal kesimde geniş kredi ağından söz ediyor (bkz., İnalcık, "Vil lage Microeconomy", B loomiııgton, 1 993, 1 6 1 - 1 76). Hakikatte, 1 6. yüzyıldan önce de Ceneviz ve Venedik ' le yoğun ticaret i lişkileri sayesinde Osmanlı imparatorluğu, buğday, şap, deri, yün, pamuk ve pamuklular, ipek gibi ham madde ticaretinden büyük miktarda nakit sağlıyordu ve köyde timar vergi lerinin önemli kısmı nakit olarak ödeniyordu. İtalyan büyük şehirleri, Batı Anadolu'dan ihraç olunan buğdayla besleniyordu. Osmanlı 'nın aşın müdahaleciliği (Pamuk, VIII} her zaman doğru değildir. Devlet, düşük fiyat verildiği zaman tahıl üreticisinin ekimden vazgeçtiğini göz önünde tutarak doğru bir fiyat belirlemeye çaba gösterir. Narh, müdahalecilik; ordu ve halkın geçimiyle ilgili hayati alanlarda uygulanıyor, tüccar buna tabi olmuyordu (İnalcık, 1 969). Pamuk (VIII), parasal hareket-

19


DuğuBaıı

!eri, genel ekonomik ve siyasi koşulları göz önüne alan geniş bir açıdan ince­ lemek gereğini vurgularken haklıdır, ama bunu hakkıyla Qaşarınak güç görü­ nüyor. B unun için Osmanlı tarihini iyi bilmek gerekir. Pamuk, 16. yüzyıldan sonra sürekli bir gerileme tablosu çizenleri haklı olarak eleştirir. 16. yüzyıldan sonra Osman l ı 'nın vergi sisteminde toptan bir değişme ve uyum dönemine girdiği doğrudur (H. İnalcık, 1 980). 1 5 85 'dcn sonra sürekli gümüş akça tagşişlerine gelince, yukarıda belirttiğimiz gibi devlet rasyonel bir yaklaşımla piyasayı kaplayan ayarı düşük paralar yüzünden buna baş vuruyor, ayarı yüksek akçanın piyasadan kaçtığını görerek akçanın ayarını düşürüyordu. B iz, ancak Osmanlı arşivlerinin zengin kaynaklarını kullanarak uzun dönemleri kapsayan fiyat listeleri çıkarmadıkça para ve ekonomi tarihinin yazılamayacağı hakkında inancımızı burada bir kez daha tekrarlamalıyız. Pamuk, bu işe el atmış bulunmaktadır ( 1 999, 1 22- 1 42). Kendisi gram gümüş hesabiyle fiyat grafikleri çizerek ( 1 33 ve 26 1 ), 1 5901 65 0 döneminde büyük artışlar, 1 700- 1 75 0 döneminde ise büyük düşüşler, daha sonraki dönemde aşırı fiyat artışları tespit etmektedir. Pamuk ' un hesaplarına göre ( 1 999, 1 3 5) " 1 585 'ten sonraki fiyat artışlarının büyük bir bölümünün akçanın tagşişinden kaynaklandığı anlaşılıyor" (Bu arada 1. Osman 'a atfolunan akçanın sahte olduğuna işaret etmek isterim). Osmanl ı ülkesi söz konusu olduğunda, ucuzlayan gümüş karşısında paha­ sını koruyan altının uluslararası bir gümüş-altın akımının ekonomi ler ara­ sında dengeleşmcyi ve fiyat mekanizmasını belirlediğini eski bir yazımızda (Belleten, 1 95 1 ) belirtmiştik. A. Watson ( 1 967), Avrupa Asya arasında bu altm-gümüş mübadele ve akımını çok daha eski dönemlerde gözlemlemiştir. Bu olayın fiyat hareketlerinde önemi şimdi tekrar gündeme gelmiştir (D. Flynn ve A. Giraldez, 1995; Pamuk, 125- 1 28). Osmanlı-Avrupa ticari denge­ sinde, hiç olmazsa 1 6. yüzyılda Avrupa 'nın pasif durumda bulunduğu , dengeyi korumak için Avrupa 'dan Osmanlı ülkesine gümüş akışının önemli nedenin bu durumdan kaynaklandığı gözlemlenmiştir. Venedik, yılda bir Halep darphanesine 800 kilece gümüş teslim etmek zorunda idi. 1 686•. 1 687'de yıllık bilançoda Batılı tüccarın Levant'a 3 .735.000 kuruşluk mal getirdiklerini, buna karşı 4.735 .000 kuruşluk mal aldıkları tespit edilmiştir (Fontenay, 350). Osmanlı alçak gümrük resmi sistemine bağlı kapitülasyon rejimi, bu du­ rumu sağlamakta idi. Osmanl ı ekonomi felsefesi, iç pazarda mal bolluğu ve ucuzluğunu öne alan ve dolayısıyla gümrük resmini asgariye indiren ( 1 45 0 ' 1erde yüzde iki, 1 470' 1erde yüzde 5, 1 6. yüzyıl sonlarından itibaren yüzde 3) bir ticaret rejimini yeğlemekte idi. Gümüş ithalini ise, her türlü re­ simden muaf tutmuştu. Yukarıda anlatıldığı üzere, Avrupalı tüccar gümüş getirip Doğu malları ve altın alıp gi tmekte idi. Batı Avrupa gümüş paraları-

20


/lali/ İııalcık

nın bu dönemde Osmanl ı pazannı istila etmesi de; başka faktörlerle beraber, aynı olaydan kaynaklanmakta idi. Günümüzde, dolar başta güçlü Avrupa paralarının Türk lirasına karşı sü­ rekl i yükselişi ve devalüasyon, Osmanlı deneyiminin bir bakıma benzeridir. Serbest pazar ekonomisi, Avrupa B irliğiyle gümrük bütünleşmesi bir bakım­ dan Osman lı kapitülasyon rej imini andınnaktadır. Bu koşullar, aşırı bir ya­ bancı malı tüketimi ve devletin aşırı masrafları sonucu aşırı bir cari hesap açığı ve aşırı dış borçlanmayı getinniştir. Paran ın tedavül hızının artmas ının (gün ümüzde kredi kartıyla ziyadesiyle artan aşırı tüketimc ilik), en flasyonun başlıca nedeni olduğu kuramı da ortaya atılmıştır. Osman lı toplumunda 15 87- 1606 savaş dönemi, sayısı 40 bine çıkan yeniçeri ordusuna, ücretli Sekban ve Sanca askerine nakit maaş yetiştirme zorunluluğu, yüzbinlik or­ duların nakli ve beslenmesi tüketimin ziyadesiyle artış gösterdiği bir dönem­ dir ve fiyat artışı ve enflasyonla aynı zamana rastlamaktadır. İthal kalp kuruşlar ve magşuş akçalar ile piyasada paranın nispeten bol­ laşması, artan tüketimin paranın tedavül hızını anormal biçimde arttınnası hep birlikte enflasyonu ve Fiyat Devrimi olgusunu açıklayabilir. Pamuk ( 1 29- 1 42), hükumetin tagşiş politikasıyla birl ikte, nüfus baskısı ve tedavü l hızı kuramını, Fiyat Devriminin gerçek nedenleri sayan ların yanında yer alı­ yor. Osmanlı enflasyonunun önemli bir sonucu da, pazarda, ödemelerde ve devlet harcamalarında geleneksel ayni ekonomi karşısında para ekonomisinin gelişmesidir. Osmanlı vergi sisteminde nakit vergi sisteminin gelişmesi (H. İnalcık, 1 980) bunun bir göstergesidir. Osmanlı ül kesi ; Batı 'daki gelişmele­ rin dışında değil, kendini onun tam ortasında bulmuştur. Pamuk, fiyat ve üc­ retler üzerinde, arşiv ve narh defterlerini okuyabilen bir ekibin yardımı ile, Barkan 'ın hesaplamalarını kontrol etmiş ( 1 999, 1 32- 1 37) ve düzeltmeler yapmıştır. 1 600' lerden sonra Osmanlı sanayiinin, özellikle maden lerde ve tekstilde Avrupa rekabeti karşısında gerileyişi süreci haklı olarak fiyat hareketleriyle ilişkili görülmektedir. Olgu ; deri , yün, pamuk gibi hammaddelerde Batı 'nın yüksek fiyatlarla rekabetine bağlanmaktadır (Barkan, 1 970). Buna karşı Pa­ muk 'un ( 1999, 1 42) kesin hükmü, "Osmanlı sanayii 19. yüzyıla kadar Av­ rupa'dan ciddi bir rekabetle karşılaşmamıştır" hükmü abartmalı görünmekte­ dir. Mesela, Selanik yünlü kumaş sanayiinde bunalım, yüksek fiyat veren Batı 'ya artan ihracat dolayısıyla yün fiyatlarında artış ile ilişkilidir. Osmanlı ipek sanayiinde çöküşü M . Çizakca incelemiştir (Çizakca, 1980). Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, Osmanl ı gümüş madenleri ve darphaneleri çoğunlukla kapanmış; Osmanlı, İngiltereden çelik ve barut ithal etmeye başlamıştır. Merkantilist Avrupa, daha etkin bir teknoloj i ile 1 6. yüzyı lda ipekli, 1 7- 1 8 . yüzyılda pamuklu sanayiini kurarak ezici bir rekabete girmiştir (İnalcık,

21


Doğıı Batı

1 980). Değerli sof kumaş ihracı, Fransa'nın Lille ' de kurduğu sof sanayii karşısında gerilemiş, Türkiye ancak tiftik yünü ihrac eder quruma düşmüştür. Avrupa 1 6. yüzyıldan sonra bilim ve teknoloj ide, mali ve ticari örgütlen­ melerde (korporatif kumpanyalar) öyle ilerlemeler kaydetmiştir ki, Osmanl ı geleneksel teknoloj i ve lonca sistemiyle, 1 9. yüzyıldan çok önce b i r hammadde ihracatçısı durumuna düşmüştür.

VI. KAPİTÜLASYONLAR Hıristiyan dünya ile Osmanlı ticareti, kapitülasyon rej imi altında büyük gelişme göstermiş, Osmanlı ve Avrupa pazarı bütünleşmiştir. Osman lı Dev­ leti ' nde harbf statüsündeki (İnalcık, 1 97 1 : inıtiyazat) Batılılar'a serbest tica­ ret imtiyazları tanınırken, daima İ slam hukuku, özellikle de Hanefi mezhebi esaslarına riayet edilir, yeni bir kapitülasyon düşünüldüğünde şeyhülislam­ dan fetva istenirdi. Aynı şekilde, eğer kapitülasyon himayesi altında bulunan bir yabancı tüccarla (müste 'nıen) bir ınüslüman arasında sorun çıkarsa, kadı mahkemesine gidilir, bazen konuyla ilgili fetva alınırdı. Bir harbiye amı'ln garantisi vermenin ön şartı , dostluk ve sadakat vaadiyle sultana başvurması­ dır. Nitekim, konuyla ilgili ahidnamelerin ilk satırlarında daima bu husus belirtilir. Bu koşul yerine getirildiğinde, devlet başkanı amanı yeminle onaylar, kapitülasyon tek taraflı olarak bir bağış niteliğinde bahşedilir; ahidnı'lme şartlan Osman lı yetkililerine (kadı, beylerbeyi) gönderilen fermanlarda bildi­ rilir ve onlara uyulması emredi l irdi. Diğer bütün beratlar gibi ahidnameler de, onu veren padişahın hükümdarlık süresiyle geçerli idi. Sultan, bir ahidname verirken fıkıh prensiplerini, talepte bulunan devletten siyasi bek­ lentileri, iktisadi ve mali çıkarları göz önünde tutar; hıristiyan dünyasında müttefik edinmeyi, temininde zorluk çekilen ham madde veya mamul eşya­ nın sağlanması gibi hususları hesaba katardı. Ayrıca gümrük gelirlerinin art­ tırı lması, hazineye sağlam nakit para sağlanması gibi konular da önemli idi. Avrupalı tüccarın Osmanlı limanlarını bırakıp gitme tehdidi, Babıali'yi da•. ima kaygılandırmıştır. Avrupalı devletler, kendi konsolos ve tüccarıyla gö­ rüştükten sonra çıkarları olan bazı hususları ahidnameye dahil etmek için uğraşırdı. Ahidnamcnin veri lmesinden sonra herhangi bir ihtilaf durumunda, çözüm bir hatt-ı hümayun halinde ek olarak çıkarılır, yenilenme sırasında ahidname metnine dahil edi lirdi . Ahidname i le kanun ve nizamname arasında bir çelişki olduğunda ahidname esas alınırdı. Kapitülasyon aslında tek taraflı bir imtiyaz o larak bağışlanır; menfaatler karşılıklı olarak gerçekleşmezse padişah daha önce mevcut olan dostl uğun bozulup ihlal edildiğini belirterek ahidnameyi kaldırma yetkisini elinde tutardı .

22


Halil İnalcık

Osmanlı şehir ve limanlarında oturan yabancı ticaret erbabı, yetkililerle temasları sağlamak üzere balyos, konsolos, emin adlarıyla bilinen temsilciler seçerdi. Bu temsilciye, görevlerinin ve yetkilerinin sınırlarını belirleyen bir padişah beratı veril irdi. Böylece, Osmanlı limanlarında millet veya taife adıyla bilinen bir Avrupalı cemaat oluşmuştur. 1 7 . yüzyılda Batılı devletler, kendi konsolos statüsü anlayış ve yonım­ larını Osmanlı hükümetine benimsetmeye çalıştılar. İ stanbul 'daki elçiler başlangıçta sultanın beratıyla görevlendirilmiş birer konsolos muamelesi gö­ rüyordu; sonraları kendi devletlerinin Babıiili nezdinde siyasi temsilcileri gibi kabul edildiler. Konsolosun yargı yetkisi, ilk kapitülasyonlar döneminde hukukun şahsi­ liği ilkesine dayanıyordu. Fransız hükümeti, bunu kendi kanun ve kuralla­ rıyla düzenlemişti. Ama, müste 'men ile müslüman arasındaki ceza davaları ve hukuki anlaşmazl ıkların Osmanlı mahkemesinde görülmesi zorunlu idi. Harbinin köle yapılmaksızın ve malları ganimet olarak alınmaksızın darülislamda serbest seyahat hakkını garanti eden aman şartı, bütün Osmanlı ülkesinde geçerliydi. Müste' menin ikametgiihı, ancak bir suçlu kaçağı veya köleyi barındırma ve saklama, ya da kaçak eşya bulundurma gibi durumlarda aranabilirdi. Bu konudaki kötüye kullanmalar, ahidnamelere yeni maddelerin eklenmesine sebep olmuştur. Osmanlı ülkesinde ölen bir müsıe 'men 'in mal ve mülkü, vasiyetname bı­ rakmışsa varislere verilirdi. Vasiyetname bırakmadan ölürse veya varisleri başka bir yerde oturuyorsa, o takdirde malları kadı tarafından emanete alınır ve kadı vasıtasıyla konsolosa, ya da ölenin ortak ve arkadaşlarına teslim edi lirdi. Osmanlı ahidnamelerinde, müste 'mene denizde serbest seyir hakkı ve müslüman gemilerinin saldırılarına karşı güvenlik, müslüman limanlarında demirleme, sahillerden her türlü ihtiyacını giderme ve su alma, gemi ve tay­ fasının her türlü angaryadan muafiyeti, denizde ve kıyıda himaye ve yardım, gemi lerinin karaya oturması halinde korsanlara karşı ortak himaye, korsanla­ rın verdiği zararların tazmini gibi imtiyazlar verilmiştir Yabancı tüccar, Osmanlı Devleti 'nin iç pazardaki talebi korumak için zaman zaman hububat, deri, pamuk ve bazı eşya için ihraç yasakları koy­ ması, bazı mal ların ancak iltizamla satılması gibi çeşitli engellerle karşılaşa­ bilirdi. Buna karşı genel olarak başvurulan kaçamak, organize kaçakçılık yolu idi. Gümrük ve türlü resimler toplam miktarı en az % 9'u buluyordu. Yabancı devletler sonunda, mal tarifesini sabitleştirmeyi ve bunu ahidnamelere dahil etmeyi başardılar. .

23


Doğıı Baıı

Tarihi Seyir: Osmanlılar 1 3 52 'de Rumeli ' ye ilk geçtiklerinde o sırada Venedik ' Ie savaş halinde olan Cenovalı lar ile dostane ilişki içindeydiler ve onlara ilk Osmanlı kapitülasyonunu verdiler. 1 403 tarihli barış antlaşmasında ilk defa Venedik, B izans, Ceneviz ve Rodos şövalyelerinden oluşan ittifak üyelerine önemli imtiyazlar verildi. Fatih Sultan Mehmed, İtalyan kolonilerini haraçgilziir statüsüne indirme siyasetini uyguladı. Her ne kadar 1 463- 1 479 Osmanlı-Venedik savaşı Vene­ dik ticaretine bir darbe vurmuş ise de, ticaret tamamen kesintiye uğramadı . 25 Haziran 1 479 tarihli antlaşma v e onun i l . Bayezid tarafından 1 48 1 yeni­ lenmesiyle Venedik daha önceki imtiyazlara ilaveten Karadeniz' de iKefe ve Trabzon'da da ticaret yapma imtiyazını aldı. 1 498 Venedik'Ie yeniden savaşa girişmeden önce Osmanlılar Napol i kralına kapitülasyon verdiler. 24 Mart 1 503 Osmanlı Venedik barış antlaşması ile imtiyazlar, daha da genişletildi. 1 570- 1 573 'te Osmanlılar'la Venedik arasındaki savaş yeni bir rakip ola­ rak Fransa'nın Levant'a girmesini kolaylaştırdı. O zamana kadar Venedik ticari üstünlüğünü devam ettirmişti. 1 5 3 6 'da Fransa kralı, yakın ilişki kurduğu Osmanl ı padişah larından ya­ rarlanma yoluna baktı ve Fransız elçisi De La Forest, İbrahim Paşa ile müza­ kereler sırasında bir kapitülasyon taslağı kaleme aldı ; bu taslak İbrahim Paşa'nın idamı dolayısıyla Sultan tarafından tasd ik edilmeden kaldı, elçilik arşivinden sonralan ortaya çıktı. Fransa ile tasd ikli genel kapitülasyon 1569 kapitülasyonudur. De La Forcst tarafindan yazı lan taslak, iki taraf arasında yapılmış bir antl aşma formundadır. Halbuki 1 8 . yüzyıla kadar bütün ka­ pitül asyonlar padişah tarafından tek taraflı verilmiş bir bağış niteliğindedir. Bu metnin müsvedde halinde kaldığı, elçi Rinçon 'un gönderdiği mektuptan an laşılmaktadır. Fransa ile ilk resmi genel Osmanlı kapitülasyonu, l 8 Ekim l 569 tarihli olanıdır. Elçi Noailles, 1 572'de bu ahidnamenin Levant'ta şimdiye kadar alınmış en avantaj l ı antlaşma olduğunu belirtmektedir. I. Selim' in 1 5 1 7'de onayladığı kapitülasyon, Mısır ve Suriye 'yi ilgilendiren Memlük kapitülas• yonunun onaylanmasından ibaretti. Bu imtiyazlar sayesinde Levant'ta Fransız ticareti hızla gelişti, öteki Av­ rupa devletleri tüccarları şimdi Fransız bayrağı altında Osmanl ı ile ticaret edebiliyorlardı. Bu yabancı tacirler, lngiliz, Portekiz, İspanyol, Katalan, Si­ cilyalılar ve Anconalı lar idi. Bu dönemde Osman lı, kapitüler devlet olarak sadece Fransa, Venedik ve Lehistan ' ı tanıyordu. Yüzyılın ortalarından itibaren İngiliz tüccarları Mos­ kova, Kafkaslar ve Hilrmilz ilzerinden Hindistan la ticari temaslar kurmaya çalışıyorlardı. Bu proje Osmanlılar' ın Azerbaycan ' ı ele geçimıesiyle suya düştü ; bunun üzerine İngi lizler bir ke z daha dikkatlerini Levant 'a çevirdiler.

24


Halil İnalcık

Osbome ve Staper adlı iki Londralı tüccar kendi temsilcileri Will iam Harbome 'u İstanbul ' a gönderdiler; Harborne belirti len şahıslar için bir izn-i hümayun elde etti . Kraliçeye cevabında III. Murad dostluk ve itimat devam ettiği müddetçe ticarete amanla izin veriyordu. Bu gelişme, İspanya 'ya karşı siyasi düşüncelerle teşvik edildi. İktisadi açıdan da İngiliz kumaşlarının nispeten ucuza sağlanması, si liih yapımında kullanılan kalay ve çelik gibi ham maddelerin temini sebebiyle ilişki gelişti . 1 . Elizabeth, 25 Ekim 1 5 79 tarihli bir mektubunda ticari imtiyazların bütün İngiliz tebaası için verilmesini istedi. Ayrıca o dönemde, bazı devlet adamla­ rının İspanya'ya karşı İngiliz dostluğunun önemini belirtmesi sebebiyle, Fransız kapitülasyonu esas alınarak 1 580'de ingi ltere 'ye benzeri kapi tülas­ yon verildi . Avrupa devletleri arasındaki şiddetli mücadeleler sonucunda "en imtiyazlı millet" maddesi kapitülasyonlarda belirmeye başladı. Lel lo tarafından 1 60 1 ' de elde edilen yeni İngiliz kapitülasyonlannda on yedi yeni madde bulunur. Burada İ ngiltere'nin en imtiyazlı millet statüsü tasdik edi ldi . Hollandalılar İngi liz bayrağı altına konuldular, bu durum Fransızlar için bir gerileme idi . Altın ve gümüş para gümrük vergilerinden muaf tutuldu ve serbestçe dolaşımına izin verildi. Diğer önemli bir madde ise İngilizler' i, getirdikleri eşyal arda yalnız % 3 ' lük bir gümrük vergisine tabi tutuyordu. Osman lı-Fransız siyasi ilişkilerinde değişimle birlikte Fransız kapi tü las­ yonları ve uygulamaları, 1 7 . yüzyı lda gelişme gösterdi. III. Mehmed ve 1 . Ahmed zamanındaki yenilemeler sıcak ilişkiler dönemine rastgelir. Böylece Fransızlar bazı önemli imtiyazlar elde ettiler. Yeni ahidnamede Vened ikliler ve İngilizler dışındaki bütün milletlerin Fransız bayrağı altında seyretmesi, hububat ihracı, gümüş para ticaretinde özgürlük ve Kuzey A fii ka korsanla­ rına karşı garantiler vardı. Fransız bakan Colbert' in Levant dünyasındaki ticareti canlandırma çaba­ ları sonucu, Fransızlar, 1 679 yıl ında bazı önemli maddelerle birlikte kapitü­ lasyonlarını yenilemeyi başardılar. Ilu arada gümrük vergilerinin % 3 'e dü­ şüşü, en imtiyazlı millet muamelesi ve Osmanlı 'daki Cizvit ve Capucin mis­ yonerlerini koruma hakkı önemli hususlardır. 1 683 Viyana bozgunundan sonra Avrupa'daki Osmanlı varlığı tehlikelerle karşılaşıp Babıali, B atı dev­ letlerinin diplomatik desteğine ihtiyaç duyduğunda, kapitülasyon kurumu yeni bir döneme girdi. Böylece, tanınan yeni imtiyazlar, politik yardımın göstergesi olarak verildi . 1 690 yıl ında çıkarılan bir hatt-ı şeri fle Fransızlar, Mısır' da gümrük resminin % l O 'dan % 3 'e düşürülmesi ve Katolikler'in Ku­ düs 'teki bazı kutsal yerlere dönmesi hakkını kazandı lar. Fransa, 1 697'de Osmanlı ile savaşan Habsburglar'la barış yaptığında, B abıali İngiltere'ye döndü ve İ ngilizler, Mısır ile İ stanbul arasındaki deniz

25


Doğu Batı

ticareti ve Mısır'da bir İngiliz konsolosluğu açılması hakkını elde ettiler. 1 7 1 6- 1 740 yıllan arasında Fransa ile olan uzlaşma, durumu· yeniden değiş­ tirdi. Belgrad Antlaşması ' nda görüşmelerde aracı olan ve Fransa kralının garantisini getiren Marquis de Villeneuve, ülkesi için en geniş imtiyazlan elde etti; hatta sultan halefleri adına da bu kapi tülasyonlan onayladı. Sonraki yıllarda Fransızlar, Levant ticaretinde ve Osmanlı limanları arasındaki taşı­ macılıkta karşı konulamaz bir üstünlük elde ettiler. Artık Avrupa'da ekono­ misi birazcık düzelen her devlet, bir Levant şirketi kuruyor; Babıali'den ka­ pitülasyonlar elde etmeye çalışıyordu. Osmanlılar; Fransa, İ ngi ltere ve Hol­ landa tarafından elde edilen ayncalıklı konumları zayıflatma politikası izle­ yerek tepki gösterdiler ve kapi tülasyonları bir çok devlete vermeye başladı­ lar. Aslında Osmanlı Devleti 'nin kapitülasyonları vermekten beklentisi, Av­ rupa' da kendisine dost ülkelerin sayısını artırmaktı. Levant'ta Batı Avrupalı milletlerin üstünl üğü Osmanlı 'nın iki güçlü düş­ manı olan Habsburglar ve Rusya 'ya baskı altında isteksiz verilen kapitülas­ yonlarla yeni ve tehlikeli bir döneme girdi. 1 5. yüzyıl gibi erken bir tarihte Augsburg ve Nürenberg' den gelen Alman tüccarlar Venedik · koruması al­ tında İ stanbul ' da faaliyet gösteriyorlardı. Gümrük belgeleri, Breslau'dan Osmanlı Macaristan ' ına kumaş ithal edildiğini göstermektedir. 1 547'de Sul­ tan ile imparator V. Kari ve Ferdinand arasında banş anlaşması imzalanınca tüccarlar, veri len amandan yararlanarak Osmanlı ülkesinde serbestçe seyahat etmeye başladı . 1 6 1 6 ' da yenilenen Szitvatorok Antlaşması, Avusturya, İs­ panya ve F landre tebaası tüccarlar için % 3 ' lük bir gümrük vergisiyle seyahat ve ticaret hakkını bağışladı. Ayrıca Cizvit rahiplerinin Osmanlı topraklarında oturmalarına ve kiliselerini korumalarına izin verildi . 1 667'de Avusturya bir ticaret şirketi kurarak Levanı ticaretinde akti f bir pay almak istedi . Sonuçta, iki imparatorluk arasındaki sürekli düşmanlık, bu ticari imtiyazlardan yarar­ lanmayı önledi . 1 768- 1 774 ' de Osmanlı devleti felaketli bir savaş dönemin­ den sonra Rusya'ya da kapitülasyon imtiyazlannı tanımak zorunda kaldı ( 1 783). Bundan sonra kapitülasyonlar, Avrupa devletleri elinde devamlı ve • 'zorunlu bir ekonomik sömürme aracı hal ini aldı. Osmanlı ekonomisini kötü­ rüm eden bir hal aldığı anlaşıldığı zaman da Avrupa devletleri, dost düşman bu imtiyazları bırakmaya yanaşmadılar.

VII. OSMANLI DÜNYA TİCARETİ'NDE DARALMA Değerli maden stokunun artma�ı; tabii başta, ticaret ve cari hesap denge­ siyle ilişkil idir. Genelde, ticaretin Batı 'ya karşı aktif, Doğu 'ya karşı pas i f ol­ duğunu biliyoruz (bkz. yukarıda V). Osmanlı İmparatorluğunun dünya tica­ reti içindeki esas rolü, Batı 'ya hammadde ve erzak satmak, Doğu mal larını özellikle İ ran 'ın ham ipeğini aktarmak suretiyle Batı 'dan aldığı altın ve gü-

26


Halil inalcık

müşü Doğu mal ları, başlıca baharat ve ipek karşılığı Doğu'ya aktarmak bi­ çiminde bir aracılık gibi algılanır (Braudel, Akdağ, Berov, İnalcık, Gandev, Pamuk). İran ve Arabistan'da paranın bugüne kadar riyal adını taşımış ol­ ması bir rastlantı değildir. 1 525- 1 57 1 döneminde, Osmanl ı devleti siyasi bakımdan gerçekten bir dünya devleti rolünü üstlenmiştir, Avrupa ' da Fransa'yı destekliyor, İs­ panya 'ya karşı Endülüslü müslümanları (Moriskolan) ve Hollanda isyancıla­ rını bağımsızlık mücadelesinde teşvik ediyor; Hindistan ' da Gücerat sultanlığı ve Suınatra ' da Sultan Alaeddin ile ittifak halinde Portekizlilere karşı müca­ deleye girişiyor, bu müslüman devletlere fiilen yardım ediyordu (Sumatra 'ya top ve kale yapmak için bir Osmanlı uzman heyeti gönderilmiştir). Kazan ve Astrahan ' dan Rusları atmak için Don-Volga arasında kanal kazmak için Don nehri ilzerinden bölgeye bir donanma gönderiyor; Orta Asya hanlarına Safevilerle mücadelelerinde yardımcı olmak üzere ateşli silahlarla donatılmış yeniçerilerden bir fırkayı sevk ediyordu. B u dönemde Osmanlı devleti yalnız siyasi bakımdan deği l, ekonomi bakımından da kıtalar-arası ticarette bir geçit bölge olmaya çalışıyordu. 1 6 . yüzyıl ortasında Avrupa'da baharat ticaretini elinde tutan Yahudi Mendes ailesi Amsterdam ' dan gelip İ stanbul 'a yerleşe­ cektir. Kanuni, müttefiki Fransa kıralı 1. François'ya 1 00 bin duka altını yar­ dım yapmış ve onun halefi 1 1 . Henri, Osmanlıdan iki milyon altın bir istrakraz yapma girişiminde bulunmuştur. Kıbrıs fethinden sonra Kutsal Liga 'nın kazandığı büyük deniz savaşı (Lepanto: 7 Ekim, 1 5 7 1 ), Osmanlı dünya devleti durumunu yi tirmeye başladığı tarihtir. Bunu ekonomik geri­ leme izleyecektir. İ lkin, Uzak Şark ve Hindistan ' la Avrupa arasında Yakın- Doğu 'dan geçen uluslararası ticaret yolunun, Güney Afrika deniz yolu keşfedildikten sonra terkedi ldiğini kabul eden eski iddiayı düzeltmek gerekir. Özel likle, A.H. Lybyer, F . Lane, F. Braudel, E. Ashtor ve H. Kel lenbenz gibi bilginlerin araştırma ve eleştirilerinden sonra, şimdi kabul olunmaktadır ki, Ortadoğu baharat yolu daha bir yüzyıl Lizbon ' la rekabet halinde bul unmuştur. Osman­ l ı ların Mısır Memlük İ mparatorluğunun yerini alarak Kızı ldeniz yolunu Por­ tekizlilere karşı koruması, Basra körfezi ve Hint denizinde Portekizlilere karşı mücadelesi, bu eski ticaret yol unun tamamiyle kesilmesi tehl ikesini önlemiştir (H. İ nalcık, 1 994). 1 6 . yüzyıl birinci yarısında Akdeniz' den Av­ rupa'nın büyük baharat pazarı Anvers ' e bile biber gelmekte devam ediyordu (Braudel, 423-425). Kızıldeniz ve Basra körfezi yoluyla gelen Asya 'nın kıy­ metli malları ; Halep, Şam, Trablus ve Kahire pazarlarında Avrupalı tacirler i le hararetli bir ticarete konu olmakta idi; 1 5 54'de sade Venedikliler, İ sken­ deriye' den 6000 kental baharat aldı lar (Braudel, 428). 1 560- 1 564 arasında Orta-Doğu' dan yıllık 1 2 bin kental baharat alımı, Vasco da Gama 'nın Hint

27


Doğıı Baıı

yolunu keşfinden önceki miktar kadardır. 1 564'de bir Portekiz casusu, İs­ kenderiye 'ye 30 bin kental baharat geldiğini hükümetine · bildirmekte idi. Osmanlıların Portekizlilere karşı mücadelesi ( 1 5 l 6- 1 57 1 ), Lizbon baharat pazannda zaman zaman bunalıma sebep olmakta idi (H. İnalcık, 2000, 373420). Ancak, Osmanlılar bu mücadeleden vazgeçtikten sonra Lizbon eski durumunu tekrar kazanabildi (Braudel, 428-43 3). l 5 83 'de Basra'yı iiyaret eden İngiliz J. Eldred. her ay bu l imana yanaşan Hürmüz gemilerinin Hint eşyası, baharat, ecza, indigo boyası ve Kalikut kumaşları getirdiklerini yazar. 1 590'lara doğru her y ı l baharat yüklü kırk elli gemi hamulesini Cidde'ye sevketmekte idi (Braudel, 443). 1 548 tarihli bir Şam kanunnamesine göre, Mekke'den gelen baharat ve kumaştan deve yüküne 7 altın gümrük tahsi l olunuyor, şayet bu "efrenc tfüfesine" (Avrupalılara) satılırsa 9'u "efrenc"den olmak üzere 1 9 altın gümrük alınıyordu. Bu kayıtlar, yalnız 1 6. yüzyıl sonla­ rına kadar Kızıl deniz yolunun Hint ticaretine kapanmadığını göstermekle kalmıyor, aynı zamanda bu ticaretin gümrük resmi olarak devlete ne kadar önemli bir gel ir bıraktığını da ortaya koyuyor. Ancak, 1 5 80' lerde Mustafa Ali, di kkate değer bir kaydında (Künhü 'l­ Ahbilr), Cidde limanına her yıl Hindistan 'dan gelen gemi sayısının yirmiden 3-4'e düşmesini gümrük eminlerinin yolsuzluklarına yormaktadır. Bu dönemde İran ipeği , Levant ticaretini canlandıran ve Osmanlı hazine­ sini dolduran başka bir zenginlik kaynağı olmuştur. Bu tarihe doğru ipeğin Avrupa ekonomisinde önem kazanması üzerine, Orta çağlardan beri meşhur olan İran ipeği Bursa, Halep ve İzmir'de Batı tacirlerinin en çok aradıkları ve büyük meblağlar yatırdıkları canlı bir ticaretin konusu oldu (İnalcık, 2000, 269-309). Hazer denizinin güney kıyıları , Gilan, Miizenderlin, Arran, Şirvan, orta çağlardan beri Akdeniz için başlıca ipek üretim merkezlerini oluştur­ makta idi. Bursa' ya, Suriye' den ve İran ' dan her yıl yaklaşık 1 000 deve yükü ipek gelirdi. Orta çağlardan beri ipeğin ikinci büyük pazarı Halep 'ti . 1 6 1 8 baharında Bağdat yoluyla Haleb'e 1 000 yük ipek gelmişti. 1 7. yüzyılda İzmir gelişerek İran ipek ticaretinin büyük bir kısmını kendi üzerine çekecektir. Bir 'Fransız kaynağına göre, 1 670'e doğru İran' ı n ürettiği 22 bin balya ipekten 3000 balyası İzmir'e gelmekte ve oradan ihraç olunmakta idi . İran, Şah Abbas zamanında ( 1 587- 1 628) büyük rakibi Osmanl ı devletini bu servet kaynağından yoksun etmek için büyük bir çaba gösterdi. İran-Os­ manlı savaşı, gerçek bir iktisadi savaş, bir karşılıklı abluka manzarası göstermeye başladı. Şah Abbas, İran ipeğinin Osmanlı memleketine gitmesini yasakladı . İpeği Avrupalılara başka yollardan satmak ve Osmanl ı ülkelerinin transit vazi fesine son vermek gayesiyle büyük diplomatik faaliyet gösterdi; o, ipek ihracını yasak ettiği gibi, Osmanlı lar da altın ve gümüşün gitmesini yasakladılar. Bu durum, İran'da para buhranını şiddetlendirdi.

28


Halil inalcık

1 6 1 7 ' de İngilizler Hint denizi yolundan İran ipeğine doğrudan doğruya talip olduk t an zaman yalnız İngiltere için bu mübiiyaat 3-4 mi lyon altına varmakta idi. İngilizler bu kadar parayı krallık dahilinde bulmanın güçlüğünü düşünmekte ve esasen paranın dışarı çıkmasını istemediklerinden karşıl ığında mal teklif etmekte idiler. Hatırlamalıdır ki, İngilizler ham ipeğin önemli bir kısmın ı Avrupa pazarlarına sevk etmekte idiler. 1 5 80 kapitülasyonlarından sonra, önce Levant'ta gelişen İngiliz ticareti, İngiliz kapitalizminin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. İngilizler, 1 620'ye doğru baharat ve ipek ticaretinin kesilmesiyle, Osmanlı hazinesinin yılda en aşağı 300 bin altın gümrük geliri kaybedeceğini hesaplamakta idiler. Venedik balyozuna göre, Hint ticareti, gümrük vergisi olarak padişaha senede yarım milyon altın getirmekte idi. Abbas, Osmanlıları ezmek için hıristiyan alemi ile ve özellikle onların o zaman Batı' daki en büyük düşmanı olan Habsburg'larla ittifak yapmayı dü­ şünüyordu. Hatta, İran Şahı'nın İspanya'ya elçi göndererek, Osmanlı impa­ ratorluğunun Asya tarafı İran 'a, Avrupa yakası İspanya'ya ait olmak üzere bölüşülmesini önerdiği söylentileri dolaşıyordu. Öte yandan, 1 5 8 3 ' den sonra Portekiz'in ve kolonilerinin sahibi sı fatıyla Hint denizlerine gelen kudretli İspanyol kralı 11. Philip, Hind yolunu tamamiyle keserek Osmanlı devletine ağır bir darbe vuracağını düşünüyordu. 1 590'da İran ' la Osman lı devleti arasında barış imzalandı. Fakat bu barı ş geçici idi . Şah Abbas, 1 599 yazında belli başlı Avrupa saraylarına, Hüseyin Ali bey adında bir adamını, hizmetinde bulunan İngiliz Sir Anthony Sherley ile beraber elçilikle gönderdi . Bu heyetin görevi, Osmanlı imparatorluğu aleyhine hıristiyan hükumetleriyle büyük bir ittifak yapılması ve ticaret yo­ lunun Osmanlı ülkelerinden başka tarafa çekilmesini sağlamaktı (İnalcık, 1 95 1 ). Karadeniz ve Kafkaslara doğru ilerleyen Moskof çarlığı ile Osmanlı­ lar arasındaki gerginlik, İran ile Moskova arasında dostça ilişkilere yol açtı­ ğından, Osmanlı imparatorluğu her yandan çember içine al ınmış olacaktı . Osmanlılarla harp halinde bulunan İmparator, İran elçi lerini iyi karşıladı ve Şah ' a teşvik edici bir cevap yazdı. Hıristiyan hükumetleri arasında kendisi Osmanlıya karşı bir liga teşki li çabalarına devam edeceğini vaadettikten başka, hıristiyanların Türklerle ticaretini önlemeye çalışacağını, İran Şahı 'nın da kendi tarafında Gürcüler ve Moskoflarla aynı şeyi yapması gerektiğini bildiriyordu. Papa tarafından da kabul olunan İran elçi heyeti İspanya'ya, oradan İngiltere 'ye gitti . Osmanlı hükumeti bu girişimlerden haberdar idi ve İngi liz elçisini sorguya çekiyordu. İran diplomatik atağı, o zaman için görü­ nürde bir sonuç vermedi. 1 603 'de İranlılarla Osmanlılar arasında savaş yeni­ den başladı. Şah Abbas, Avrupa'ya yeniden elçi heyetleri gönderdi. 1 6 1 0'da Avrupa'ya giden bir İran elçi heyeti Lizbon ' a beraberinde deneyim olarak

29


Doğu Batı

200 balya ipek getinniş ve deniz yolunun daha ucuz olduğunu göstennişti. O zaman Madrid'deki Venedik elçisinin istihbaratına göre, İı:anlıların başlıca amaçlarından biri, Padişahı ipek üzerinden aldığı büyük gümrük gelirinden mahrum etmekti. İngiltere 'ye giden bir İran heyeti, ipek ticareti için İran 'a gemiler ve Türklere karşı siHih gönderilmesini istedi ise de, görüşmeler bir sonuç vcnnedi. Londra 'ya aynı tarihte İstanbul ' dan çavuşlar geldi ve İngiliz Kıralı, İran elçisini kabul etmedi. O yıl, Türkiye 'ye önemli miktarda İngiliz çeliği ve kılıç gönderildi. Bununl a beraber aynı İngilizlerdir ki, çok geçmeden Hollandalılarla bera­ ber Osmanlı'nın Hint ve İran ticaretini ciddi surette baltalayacaklardır. İngi­ liz ve Hollandalılar, 1 590'dan beri ateş gücü yüksek kalyonlarıyla Akde­ niz'de egemen duruma ge ldikleri gibi, 1 6 1 3 tarihine doğnı Hint Okyanusun­ dan Kızı ldeniz'e saldırılar yapmaya başladı lar; bu saldırılar o kadar arttı ki, Osman lı divanı buna karşı ciddi önlemler almak gereğini hissetti ve Kızıldeniz'de bir donanma yapılması için Mısır'a beş kalyon kereste gön­ derdi. Çok geçmeden İngiliz hükumeti, İran 'ın ipek ticareti için yeni bir yol arama girişimini benimsedi. 1 6 1 9 ' da İran' a İngiliz gemi lerinin gidip ipek aldıkları haberi, Osmanlıları ve Venedik' i çok kaygılandırdı. İstanbul' daki Venedik balyozu, Osmanlı hükumetini uyarıyor ve Suriye yolu üzerinden ipek ve diğer eşya ticareti nin tamamiyle duracağını söylüyordu. Veziriazam, bilhassa deniz yolunun uzunluğunu öne sürerek bu endişeye katılmaz göründü. Gerçekten bu sırada İran ' la barış imzalanmış ( 1 6 1 8 Serav sulhu); Halep pazarına Bağdat yoluyla büyük miktarda ipek ve diğer maddeler gelmeye başlamıştı. Fakat şimdi İran ipeğinin bir kısmı, İngiltere'ye güney İran 'dan, Hint okyanusu yoluyla gidi­ yordu. Bu sırada, Halep ' te Osmanlının yanlış bir siyasetle ipek üzerinden yeni yeni vergiler almaya kalkışması, yeni bir ipek yolu açmaya çalışan ların çabalarını arttırmalarına sebep o ldu. 1 622'de Londra'daki Venedik elçisi, Hint okyanusundan gelen üç geminin İngiltere 'ye önemli miktarda İran ipeği getirdiğini bildirmekte idi. Osmanlı hükümeti, içinde bulunduğu güçlükler •yüzünden, bazı önemsiz tedbirler almakla yeti ndi . Şah ' ın yeni kurduğu Bender-Abbas l imanı, İngiliz ve Hollanda ticareti sayesinde süratle gelişmiş, güney Asya'nın en büyük l imanlarından biri haline gelmişti. İran ticaretinin kısmen Hint denizine yönelmesi, Osmanlı transit ticareti için o nisbette bir kayıp demekti. Bağdat' ı zaptetmiş olan Şah, Osmanlılardan Haleb ' i de alarak ipeği daha kısa yoldan ulaştırmak imkanını öne sünnekte idi. Bağdat ve Haleb ' in aynı elde bulunması, Hürmüz-H asra-Bağdat 'dan geçen l lint ticaret yolunun işlemesi için gerekli idi. İşte, Osmanlı devletinin Bağdat ' ı geri al­ mak için o kadar büyük çaba göstennesinin bir sebebi budur. Bağdat, ancak 1 63 8 ' de IV. Murad tarafından geri alınacaktır. Bu kadar fazla miktarda ipek

30


Halil İnalcık

için İran ' ın istediği altın ve gümüşü bulma güçlüğü, cenup yolunun uzun luğu ve Portekiz-İspanyol saldırıları ve nihayet hızla gelişen Levant Company 'nin geleceği sorunlan, Şah 'ın tekli fleri karşısında İngilizleri kararsızlık içinde tutuyordu. İngilizler, arkasından Hollandal ılar, bu tarihte Hint denizlerinde İspanyol-Portekizlerin yerini almış bulunuyorlardı. Onlar şimdi, Basra körfe­ zinde Şah ' la işbirliği yapmak la kalmıyorlar, Hindistan 'dan Mckke ' ye giden hac ve ticaret gemilerini de vuruyorlardı. Türkiye ile İran arasında 1 63 9 'da imzalanan Kasnşirin antlaşması uzun bir dönem için savaşa son verdi. Şah Abbas ölmüş ( 1 628) ve halefi onun memlekette ipek tekel i siyasetini terketmişti. 1 7 . yüzyılda İzmir'i, Halep 'ten daha i leri bir ticaret merkezi haline getiren başlıca amillerden biri iran ipek ticareti olmuştur. Osmanlı imparatorluğu, İran ipek ticaretini kısmen kurtarabildiyse de, Hint baharat ticaretini 1 630'a doğru tamamiyle kaybetmiş sayılabilir. Bağdat, Halep, Kahire; Doğu ile Batı arasında dünya ticaretinin transit merkezleri olmaktan çıktı lar. Servet ve kudretini bu ticarete borçlu olan Venedik, 1 628 'de bu ticarette düşüşü itiraf etmekte idi . Beş Savii ' lerin 3 1 Mart 1 628 tarihli raporunda şöyle denmekte idi: "Eskiden Levanı ticareti bu pazarın (Yenedik' in) temeli idi ; bütün Almanya 'ya baharatı bu pazar temin ederdi; şimdi ise bunu İngi lizlerle Felemenkliler sağlamaktadır". · Öbür yandan, İngiliz ve Hol landalıların Akdeniz'e gelişi, sadece Levanı ticaretinde Venedi k ' in ve XVI. asır ikinci yansında onun yerini almış olan Fransa 'n ın ikinci pliina düşmesi sonucunu vermekle kalmadı, bizzat bu tica­ retin konusunu değiştirdi; Hint yollarının yeni lıii k imleri Hollandalılar ve İngilizler, baharatı şimdi kendileri Akdeniz'e getirmekte idiler. Levant tica­ reti, �imdi esas itibariyle, Osman lı imparatorluğunun ihracatı ile (pamuk veya pamuk ipliği, pamuklu bezler, mazı, sof, ti ftik, yün, deri , maroken, balmumu, şap, sabun, kahve ve aynca mühim miktarda İran ipeği) Batı ' nın sanayi mamüliitı ve müstemleke ürünleri (özellikle kumaş, baharat, kalay, kurşun, kırmızı boya ve ayrıca nakit para) arasında bir mübadele niteliğini kazandı. 1 620'ye kadar Fransa'nın Levanı ile ticareti 30 milyon liranın altına düşmedi. Bu, Fransa'nın bütün deniz ticaretinin yarısını oluşturmakta idi (Masson, 1, 429). Fakat, İngiliz ve Hollandalıların yerleşmesinden sonra Fransa ' nın ticareti geriledi . Ancak Colbert'den sonra yeniden gelişti ve Fran­ sız ticaret ve sanayiinin en büyük desteği oldu. Chambre de Commerce' in hesaplanna göre 1 670- 1 7 1 5 'de Fransa, Levant' tan 304 mi lyon altın liralık ithalatta bulundu (Masson, il, 5 1 0) . Öte yandan, İ ngiltcrc 'deki V en ed ik elçi­ sine göre ( 1 635), Levanı Company her yıl Osmanlı limanlarına 4-6 gemi göndermekte idi. İngiltere 'de yünlü sanayiinin gelişmesine Levanı ticareti yardım etmiştir. Bu memlekette yılda 300 bin parça yünlü kumaş imal olun-

31


Doğu Batı

makta idi. İngiliz' lerin Levant 'dan dön üşlerinde götürdükJeri başlıca mal lar, samur kürk, ipek, mazı ve bazen İtalya 'ya sevkettikleri deridir. l 5 80- 1 63 0 dönemi nde Osmanlı 'nın dünya ticaretinde kayıpları, kuşku­ suz, genel ekonomik düşüş ve değerli maden stokunun azalmasında başlıca etkenlerden biridir ve para hareketlerini kuvvetle etkilemiştir. Osmanlı bütçe hareketleri bu düşüşü açık biçimde yansıtmaktadır. 1 527- 1 528 mali yıl ında 277 milyon akçaya (4.6 milyon altın) varan ve 7 1 milyon akça fazlalık veren merkezi hazine, 1 597-98'de 300 milyon akçaya (düşük ayar akça karşılığı 2 veya 2.4 milyon altına) düşmüş ve o yıl 600 milyon akça açık vermiştir (Tabakoğlu, 1 985).

KAYNAKÇA

Osmanlı Finans Sisteminde Dönüm Noktası: Kağıt Para ve So.•yo-Ekmwmik Etkileri, 1 995 R . Anhegger ve H . inalcık, Kanunnc1me-i Su/tllni ber Muceb-i ' Ôif-i Osmiinf. Ankara: TIK 1 956 R. Anhegger, Beiırage zur Geschichıe des Berı:bau.< im Osnıcıııische Reich, 1-lll, lstanbul 1 943-44 A. Anuk ve C. Anuk, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Teşhirdeki lslanıi Sikkeler Kaıaloğıı, 1-11 l stanbul 1 970, 1 974 E. Ashtor. Levaıır Traıle in ılıe l..aıe r Middle Ages, Princeton 1983 E. Ashıor, Le.< mhaux prlcieııx et la balance des paymeııts dıı Proche-Orient, Paris 1 97 1 A Aııman, Aınerican Bııl/ioıı iıı ılıe European Worlcl Trade, 1600- 1800, Göteborg 1 986 J.L.Bacharach, ''T ho ug hts About Pennies aııd Other Monies", Middle Ea..t Stııdie.• Associatioıı Bulleıilı. 35 (Sumıner 200 1 ), 2- 1 4 ô . L. Barkan, "Osma n l ı imparatorluğunun Bütçelerine Dair" İst. Ünv. İkti.<al Fakültesi Mecm uası. A. Akyıldız,

lstanbu l : Eren Yay.

xv. 239-329 ô. L. Barkan, "Les

-

Tu rq u ic entrc 1 490 et 1 655", Hisıoire Econoınique dıı mmıde ınediıerran<'On, Melanges e11 / 'lıo11neıır de Ferncıııtl Brcıııdel. 1-11. Toulouse, 1 973 ô. L . Barkan, "XVI . asrın i k i nci yarısında Türkiye'de Fiyat Harckeıleri", Be/leıe11 34 ( 1 970). 557607 ; çeviri J. MeCarthy, ''The Price Revolution of the S i x ıeen ı h Century", IJMES, Vl-1. ( 1 975), 3-28 Ö. L. B ark an , " İ stanbul Saraylarına ait M uhasebe Defterleri'', Belgeler, 13 ( 1981 ), 1 -380 V . Banhold, İs/cim Medeııiyeti. yay. F . Köprü lü, l stanbu l 1 960 lbn Baltuta. T/ıe Trcıı·els of lbıı Baıtuıa A.D. J 325-54, çeviri H.A.R. Gibb, Cambridge, 1 962 N. Beldiceanu , Reı:lenıenıs Miııiers, 1300- 1512, Paris ve Lall ay e 1 964 N. Beldiceanu, "L1 erise ınonc!taire Oıtomane au XVI eme siecle et son influencc sur lcs principautt!s roumanies", Siido.•t-Forsclıuııgeıı, vol. 1 6, 70-86 L. Berov, "Changes in Price Condit ions in Tr.ıde beıwecn Turkey and Europe i n the 1 9'" Cenıury", , Etııdes Balkcıniqııes, 3 ( 1 974) • S.S. Blair, ''The Coins of Later Ilkhanids" Aınerican Numismaıic Society Museum Noıes, vol. 27, 2 1 1 -230 M . Bloch, E.•qııisse d 'ıme Jıisıoire nıonetcıire de l 'Eıırope, Paris 1 954 S . Boubaker. "Le l rJns fert des capitaux cnıre l'empire Otoman el l ' Eu m pe" , Revııe d 'Histoire Maı:lırebine, 2 1 ( 1 994), 1 99-2 1 8 F . Braudel, Tire Mediterroneaıı aııd ıhe Mecliıerroneaıı World in ıhe Age of Plıilip //, New Y ork 1-11, New York 1 972 C.E. Challis. Currenı:v and ılıe &oııomy in Tudor and Ear/y Stuarı England, Oxford 1 989 P. Chaunu, Eııropean Expansioıı in ılıe Later Middle Agrs, Amsıeıdam 1 979 C. M. Cipolla, Prices aııd Civilizuıion in ılıe Mediıerroneaıı World, Princeton 1 956 B . Cipolla, "Currency depreciation i n medicval Europe" Eı:onoıni<' Hi.•tory Review, 2 "' series, S . Thrupp (ed). Change i n Medieval Snc:iety, N e w York 1 964, 227-236. M. Çizakca, "Pricc History and the Bursa Silk Trade in ıhe Oııoman Empire" The Jounıcı/ of &onoınic History, 40 ( 1 980), 5 33-549

32

mouvements des prix en


Halil inalcık

R. Davies, 11ıtt Rise of ıhe Aılanıic Economies, London 1 973 G. Duby, Tlu! Early Growıh ofıhe Europttan Economy, London 1 974 O.O, Flynn, "Use and Misuse of ıhe Quantity 11ıeoıy of Money in Eıırl y Modem Historiography", 1. van Cauwcnbcrghe ve F. Irsigler (yay.), Minting, Moneıary Circulaıion and Exchangtt Raıes, Trier, 1 984, 383-4 1 7 V. Magalhaes Godhino, L ' economie de l 'empire portugais a ux XVe e ı XY/e siecles, Paris 1 969 T.D. Goodric h, Tlu! Ottoman Turks and ıhe New Wor/d, Wiesbadcn 1 990 J .A. Goldstone, "Urbanization and lnflation: Lessons from ıhe English Pricc Revolution of ıhc Sixıccnıh and Scvcnıeenıh Centuries" , Anıerican Jouma/ ofSociology, 89 ( 1 984), 1 1 22- 1 1 60 S.D. Goiıein. Mttdiıerranian Socieıy, vol. 1: Economic Foundations, Berkeley, 1 967 Plı. Grierson, Monnaies du Moyen Age, Fribourg 1 976 Plı. Grierson, BylJVlline Coins, London 1 982 EJ. Hamilıon, Money, Prices and Wages in Yalencia. Aragon and Nuvarre. 1 35 1 - 1 500. Cambridge, Mass., 1 936 P.D.A. Harvey, 'The English lntlation of 1 1 80- 1 220", Pası and Presenı, 6 1 ( 1 973) J . Heers, 'The 'feudal' economy and Capiıalism", Journal of European Economic Hi.•tory, lll ( 1 974), 609-653 J . Heers, l 'Occ:idenı aux XIYe eı XYe Siecles, Paris 1 966 Michael F. Hendy, Sıudies in ıhe Byuıntine Moneıary Economy, c. 300-1450, Cambridgc University Press, 1 985 H. İ nalcık, "Capiıal Formation in the Oııoman Empire",Joumal ofEconomic Hisıory, 29 ( 1 969), 140 H . inalcık, "Osmanlı i mparatorluğunun Kuruluş ve inkişafı Devrinde Türkiye'nin i ktisadi ve i çtimai Tarihi üzerinde bir Tcdkik münasebetiyle", Belleıen, 15 ( 1 95 1 ), 629-690 H . i nalcık, "Dar al-Darb", Encyc/opaedia of Is/um, 2. baskı 1961 H . l nalcık, "lmtiyazat", EI2, 1 97 1 H . İ nalcık, "Military and Fiscal Transfomation in the Ottoman Empire, 1 600. 1 700", Archivum Oıtomanicum, VI ( 1 980), 283-337 H . i nalcık, Osmanlı lmparaıor/uğunun Ekonomik ve Sosyal Tarihi. cilı 1. 1 300- 1 600, çev. H. Berkıay, İ stanbul: Eren yay. 2000 H. İ nalcık, "The Ottoman Coıton Market and lndia: The Role of Labor Cost İl Market Competition'', H .1., 11ıe Middle Eası and ıhe Balkans Under ıhe Ottoman Empire, Bloomington, 1 993, 264-308 K. Jahn, " İ ran'da Kağıt Para" Belleıen, 23-24 ( 1 942), 269-309 E. L. Jones, The European Mirac/e, Cambridge: CUP, 1 9 8 1 D. Kouyumjian, ed., Near Easıem Numismaıics, Jconography, Epigraphy and Hisıory: Sıudies in Honor of George C. Miles, Beyrut 1 974 F.C. Lane, Yenice, A Mariıime Republic, Balıimore 1 973 F.C. Lane, Yenice and History; Collccted Papers, Baltimore 1 966 A. Landry, Essai tlconomique sur /es muıaıions des monnaies dans / 'ancienne France, Paris 1 9 1 0, 2. baskı 1 969; Chreıiens eı Musulmans a la Renaissance, Acıes de Colloque inıemational du CESR ( 1 994), yay. B. Bennassar ve R. Sauzet, Paris 1 998 P. Laıimer, "Early Thirteen Cenıury Prices", S.D. Church, King John, eds. Nttw lnıepreıaıion.•, Woodbridge 1 999 P. Latimer, "English lnflation of 1 1 80- 1 220 Reconsidered", Pası and Presenı, no. 1 7 1 (200 1 ) M . A . Mal lcıt, Mercenaries and ıheir Masıers, Waifare in Renaissance ltaly, Toıowa 1 924 M. J. Mayhew, "Population, Money Supply. and ıhe Velociıy of Circulation in England'', Economic Hisıory Review, XLVllI, 2( 1 995), 238-257 W.H. McNeill, The Rise ofıht! Wesı, New York, 1 965 D.M. Meıcalf, Coinage in Souıh-Easıem Europtt, 820-1396, London 1 979 A.E. Monroe, Moneıary Theory before Adam Smith, Cambridge, Mass. 1 923 J . U . Nef, "Silver Production in Cenıral Europe, 1450- 1 6 1 8'', Joumal of Poliıical Economy, XLIX ( 1 94 1 ) , 575-9 1 Ş . Pamuk, Osmanlı İmparatorluğunda Paranın Tarihi, İstanbul, 1 999 F.B. Pegolotti, la pratica de/la Mercatura, ed. A. Evans, Cambridge, Mass 1 936 R. Pike, 'The Genoesc in Seville and ıhe Opening of ıhe new world'', Joumal of Economic Hisıory, 22 ( 1 962). 348-378 M. M . Postan, 'The Rise of a Money Economy", Economic Hisıory Review, XIV ( 1 944), 1 23- 1 34

33


Doğu Batı

J. F. Richards, (ed.) Precious Metals in the Later Medieval and Early Modem World, Carolina Academic Prcss, 1 983 M. Rodinson, lslam and Capitalism. Univcısity of Texas Press, 1 978 H. Sahillioğlu, "The Role of Intemational moneıary and Metal movemcnıs in Ottoman Monetaıy History", in Richards, 1 983, 269-305 H. See, Les origines du capitalisme modeme, Paris 1 936 Th. Spandouyn C atacass i n, Pelit Traictl de / 'origine des Turcs, yay. Ch. Schcfer, Paris 1 896 P. Spufford, Money and irs Use in Medieval Europe, Cambridge: CUP, 1 988, özellikle: Bölüm il ve

111.

S. Subrahmanyan, "Prccions Meıals Flows and Prices in Westem and Souıheastem Asia, 1 5001 600", Studies in 1/istory, 7 ( 1 99 1 ), 79- ! 05 H. Sundhaussen, "Die Preisrcvoluıion im Osmanischen Reich wllhrcnd der zwciıen Hllfle des 1 6. Jahrhundens", Südost-Forschungen, 42 ( 1 983), 1 6 8- 1 8 1 M . Maxim v e G . Veinsıcin, l 'empire ottoman et les pays roumaines, 1544-1545, Paris 1 982 A. Waıson, "Back ıo Gold and Silver" Economic Hisıory Review, 2"' series, XX ( 1 967), 1 -34 P.Vi lar, A History o/ Goldand Money, Londra 1 976 L 'Occident e l 'lslam neli ' alto medievo, Seııimane di Sıudi del Cenıro ltaliano, Spoleto 1 965 Studies in the Economic History ofthe Middle East, M.A. Coolc. London (ed.) 1970 P. Earle (ed.), Essays in European Economic Hi.Ytory, Oxford 1 974 La Monnaie el les monnaies dans l 'empirc Otıoman ( 1 680- 1 850), l sıanbul 1 997 Festschrift presented to lbrahim A rtuk, Turkish Numusmatic Socieıy, lstanbul 1 988


BAGIMLILIK VE BüYÜME:

KüRESELLEŞME ÇAGINDA ÜSMANLI EKONOMİSİ Şevket Pamuk*

1 9. yüzyıl, Osmanlı toplumu ve ekonomisi için öncekilerden çok farklı bir dönem oluşturur. Geleneksel Osmanlı düzeni önemli değişikli kler geçir­ mesine karşın, 1 7 . ve 1 8 . yüzyıl larda temel özelliklerini koruyabi lmişti . Gerçi, merkezi devletin gücü geri lerken, taşrada ayanın etkinliği artmıştı. Ancak ayan iktisadi güçlerini üretimi yeniden örgütleyerek, üretim i lişkile­ rini dönüştürerek değil, devlet adına vergi toplayarak sağlıyordu . M erkezi devletle ayan arasında bir karşıtlık hem de önemli bir işbirliği vardı. 1 820' lerden itibaren Osmanlı devleti, Batı'nın askeri, siyasal ve iktisadi gücü ile karşı karşıya geldi. Sanayi Devrimi sonrasındaki k üresel leşme çağında, ekonomi yeni bir düzene açılmaya başladı. Bir yandan taşradaki ayan ve B alkanlar'da hız kazanan bağımsızlık hareketleri, öte yandan da Batı 'nın ar­ tan gücü karşısında, Osmanlı yönetimi bir dizi reformu uygulamaya koyarak merkezi devletin gücünü ve etkinliğini artırmaya çalıştı . İ ç ve dış kaynaklı bu gelişmeler, kurumlan , toplumsal ve iktisadi yapıları hızla dönüştürerek or­ taya 1 8 . yüzyıldakilerden çok farklı yapılar çıkardı. Bu nedenle, 20. yüzyıl Türkiyesi 'nin toplumsal ve iktisadi köken lerini, her şeyden önce, 1 9. yüzyıl­ daki dönüşümlerde, iç yapılarla dış etkenlerin karşılıklı etkileşiminde aramak gerekir. Bu yazıda 1 9. yüzyıl Osmanlı deneyiminin ve Cumhuriyet Türkiyesi 'nin devraldığı iktisadi ve toplumsal mirasın özgül boyutlarını tar­ tışacağız. •

Prof. Dr. Şevket Pamuk. Boğaziçi Üniversitesi, Atatürk İ lkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü.


Doğu Balı

KüRES ELLE ŞME SÜRECİNDE,OSMANLI ÖRNEGİ Sanayi Devrimi, önce İngiltere ' yi, daha sonra da B atı Avrupa'nın diğer ülkelerini düşük maliyetlerle ve büyük miktarda mamul mallar üretebilen ekonomilere dönüştürmüştü. 1 9. yüzyılın ikinci çeyreğine gelindiğinde, Av­ rupa'nın önde gelen ülkeleri bir yandan mamul mallarına yeni pazarlar bul­ maya, öte yandan da kendi lerine bol ve ucuz gıda maddeleri ve hammadde kaynakları bulmaya çalışıyorlardı. Sanayi Devrimi sonrasında bir yandan sanayileşen ülkelerin aralarındaki ilişkiler güçlenirken, öte yandan da Batı Avrupa ülkeleriyle bugün Üçüncü Dünya olarak adlandırılan alanlar arasın­ daki mamul mallar-tarımsal mallar ticareti daha önce görülmemiş boyutlarda ve hızla genişledi. Yüzyılın daha sonraki dönemlerinde deniz taşımacıl ığında gerçekleşen teknoloj ik sıçrama, bu ticaretin büyümesini daha da hızlandırdı. Avrupa ekonomilerinin çevre ülkelerine doğru yayılışı yalnızca ticaret yoluyla olmadı. Yüzyıl ilerledikçe Avrupa ülkelerinden sermaye ihracı da önem kazanmaya başladı. Avrupalı sermayedarlar çevre ülkelerinde demir­ yollan, limanlar gibi ticaret genişletmeye yönelik altyapı yatırımlarına giriş­ ti ler, Aynca, Avrupa'dan ihraç edilen sermayenin yaklaşık yüzde kırkı Üçüncü Dünya'daki devletlere borç olarak verildi. Buna karşıl ık, tarım ve sanayi gibi doğrudan üretim faaliyetlerine yatırılan sermaye Birinci Dünya Savaş ı ' na kadar sınırlı kaldı. Ülkeler arası ticaretin ve sermaye hareketlerinin hızla genişlemesine, dünya ekonomisinin etkinliğinin artmasına bakan iktisat tarihçileri bugün l 9. yüzyılı bir küreselleşme çağı olarak yorumluyorlar. Nitekim Birinci Dünya Savaşı öncesinde dış ticaret ve uluslararası sermaye hareketlerine i lişkin kimi göstergelere bakıldığında, 1 9. yüzyılda dünya ekonomisini 20. yüzyıldakin­ den daha açık olarak nitelendirmek, küreselleşmenin daha hızlı geliştiğini söylemek mümkündür. 1 9 . yüzyılda Osmanlı ekonomisinin dünya ekonomisine açı lışı ya da kü­ . reselleşme sürecine katılışını incelerken, Osmanlı örneğini diğer gelişen ül• kelerden ayıran en önemli özellik olarak karşımıza güçlü bir merkezi devletin varlığı çıkıyor. l 9.yüzyılın başlarında, il. Mahmud döneminden itibaren, bir yandan Avrupa 'nın artan askeri ve iktisadi gücü, öte yandan da taşradaki ayan ile Balkanlar'da hız kazanan bağımsızlık hareketleri karşısında, Os­ manlı yöneticileri bir dizi merkeziyetçi girişim ve reform hareketi başlat­ mıştı . Bu çabalar sonucunda taşradaki ayanın gücü geriledi. Merkezi devletin askeri ve siyasal etkinliği artt ı . Osman l ı yöneticileri bu amaçla Avrupa'dan yeni teknolojiler ithal etmeye de önem verdiler. Daha güçlü bir ordunun ku­ rulmasının yanı sıra ve belki de ondan daha önemli olarak, yüzyılın ikinci yansında telgrafın yayılışı ve demiryollarının yapımı, devletin taşradaki

36


Şevket Pamuk

ağırlığını artırmıştır. Böylece, 1 7 . ve 1 8 .yüzyıllarda yerel unsurlara daha fazla ağırlık tanımak zorunda kalan devlet, 11. Mahmut dönemi ve sonrasında İmparatorluğun kalan bölgelerinde göreli konumunu tekrar güçlendirdi. Bi­ rinci Dünya Savaşı ' na kadar merkeziyetçi eğilimler ağır bastı. 1 9 . yüzyılın ilk yansında biçimlenen bu dengeler sonrasında, Osmanlı ekonomisinin dışa açılma süreci Avrupa devletleri ve sermayesi ile merkezi devletin pazarlıkları çerçevesinde ilerledi. Diğer gelişen ülkelerde dünya ekonomisine açılmakta olan ülkeler olarak öne çıkan tüccarlarla büyük top­ rak sahiplerinin merkezi devlet karşısındaki güçlerini sınırlı kaldı. Bu ne­ denle Osmanlı örneğinde dünya ekonomisine açılış süreci, tüccarlar ve büyük toprak sahiplerinin Avrupalı sermayedarlarla ittifak kurmaları yoluyla değil, Avrupa devletleriyle merkezi bürokrasi arasındaki pazarlıklar, baskılar ve adım adım uzlaşma yoluyla ilerledi. Merkezi devletin reformlar yoluyla güçlenme ve İmparatorluğun toprak bütünlüğünü koruma çabalarının çok önemli ve kendi çelişkilerini berabe­ rinde getiren bir diğer boyutu daha vardır. Taşradaki unsurlar karşı sında merkezi devletin gücünü artırmak, orduyu veya maliyeyi güçlendirmek için başlatılan girişimlerin pek çoğunda, Osmanlı yönetici leri Avrupalı devletle­ rin desteğine baş vurmak zorunda kalmışlardır. Gerçi Avrupa devletleri re­ form girişimlerini destekliyordu. Özellikle İngiltere, reformları ve Osmanlı Devleti' nin güçlenmesini Doğu Akdeniz bölgesine ilişkin politikasının çok önemli bir parçası olarak görüyor ve bu sayede Rusya'nın sıcak denizlere inmesini engelleyebileceğini düşünüyordu. Ancak, Avrupa devletleri reform girişimlerine sağladıkları askeri, siyasal veya mal i destek karşılığında, Os­ manlı ekonomisinin dışa daha fazla açılması doğrultusunda taleplerde bulun­ dular, baskı yaptılar. Böylece reform girişimleri, ilk aşamalarından itibaren Avrupa devletlerine ekonominin dış ticarete ve yabancı sermayeye açılması doğrultusunda verilen ödünlerle birlikte yürüdü. Merkezi bürokrasi açısından bakıldığında, dünya, kapitalizmine açı lış, ekonomi ve toplum üzerindeki denetimin yitirilmesi tehlikesini de berabe­ rinde getiriyordu. Yabancı sermayeye açıldıkça, dünya pazarları için tarımsal meta üretiminde uzmanlaşma yaygınlaştıkça, merkezi devletin toplumsal kuruluş üzerindeki denetimi zayıflayacak, dış güçler ile toprak sahipleri ve ticaret sermayesi ağır basmaya başlayacaklardı . Dünya ekonomisiyle olan bağların güçlenmesi, tüccarlar ve büyük toprak sahipleri gibi kesimlerin güçlenmesine yol açabilecekti. Merkezi bürokrasinin dünya ekonomisine açılma konusunda yüzyıl boyunca süren tereddütlü tavrının ardında bu kay­ gılar yatmaktaydı. Ancak bu kaygılar merkezi bürokrasinin dışa açılış süre­ cini engellemesine yol açmadı. Merkezi devletin sık sık karşı karşıya kaldığı askeri , mali ve siyasal bunalımlar, birbirleriyle rekabet halindeki Avrupalı

37


Doğu Ban

devletler ve bu ülkelerin sennayedarlan için pek çok fırsat yaratmaktaydı. Çok sık rastlanan bir durum, böyle bir bunalım sırasında biı;- Avrupa devleti­ nin siyasal askeri veya mali destek sağlamas ı, buna karşılık merkezi bürokra­ siden ticari ayrıcalıklar veya örneğin büyük bir yatının projesi için izin ko­ parmasıydı . Aynca, ekonomi dışa açıldıkça Avrupa sermayesinin İmparatorluk için­ deki gücü de artıyordu. Bu süreç, B irinci Dünya Savaşı öncesinde İmpara­ torluğun birbirleriyle rekabet halindeki Avrupa devletleri arasında nüfuz böl­ gelerine ayrılmasına kadar uzanacaktır. Böylece merkezi devletin gücünü artırmak amacıyla başlatılan reform girişimleri, merkezi devletin ekonomi üzerindeki denetiminin azalmasına yol açacaktır. Tanzimat ve sonrasındaki reformların bu çelişkili niteliğini merkezi devletin Avrupa devletlerinin des­ teğini sağlamak için attığı hemen her adımda görmek mümkündür. Örneğin 1 85 6 yılında Islahat Fermanı'yla yabancı sermaye yatınmlanna, 1 867 yılında da yabancıların İmparatorluk'ta toprak satın almalarına izin verilmekteydi . Bu ödünleri verirken Osmanl ı yöneticileri, atılan adımların uzun dönemli iktisadi sonuçlarından çok, Avrupa devletlerinden kısa vadede sağladıkları siyasal ve mal i desteği düşünüyorlardı. Ekonominin dışa açılması ve Osmanlı maliyesinin Avrupa sennayesinin denetimi altına girmesi sürecindeki en önemli dönüm noktalan, 1 83 8 yılında imzalanan dış ticaret antlaşması, 1 854 yılında başlatı lan dış borçlanma süreci ve 1 850' lerden itibaren demiryolları yapımı konusunda yabancı sermayeye verilen imtiyazlardır. Bu dönüm noktalarının her birinde merkezi devlet as­ keri, siyasal veya mali güçlüklerle karşı karşıyaydı. Her dönüm noktasında, ekonominin dışa açılması doğrultusunda atılan her adımda, Osmanlı yöneti­ cileri uzun vadeli iktisadi sonuçlarından çok, kısa vadede Avrupalı devletler­ den sağlanacak siyasal veya mali desteği düşünüyorlardı.

YENİ YAPILAR 1 820' lerden itibaren dış ticaretin genişlemesi ile iç ve dış pazarlara yöne­ lik tarımsal meta üretimi yaygınlaşırken, zanaatlara dayalı tarım dışı üretim fAl iyetleri geriledi. 1 850' lerden sonra İmparatorluğa girmeye başlayan ya­ bancı sermaye ise devlet borçlan ile demiryolları gibi dış ticareti geliştirmeye yönelik altyapı yatınmlannda yoğunlaştı. Tarım ve sanayi gibi doğrudan üretim alanlarına yatırılan yabancı sermaye sınırlı kaldı. 1 9 1 0 ' lara gelindi­ ğinde iç ve dış pazarlar için tarımsal üretim yaygınlaşmış, ortaya yeni üretim yapılan ve yeni b irikim kaynaklan çıkmıştı. Devlet adına vergi toplamak önemini yitirirken, büyük toprak mülkiyeti ve dış ticaret en önemli birikim kaynaklan durumuna geldi. İmparatorluğun dış ticaretini yabancı sermaye­ darlarla birlikte ellerinde tııtan azınlık tüccarların gücü arttı .

38


Şevket Pamuk

Ancak meta üretiminin yayılması, Çukurova'daki pamuk üretimi gibi in­ sanların dışında, ücretli işçiler kullanan çiftliklerin yayılmasına yol açma­ mıştır. Tarımsal meta üretimi, çok büyük bir bölümü ya kendi toprakların ı ya da ortakçı olarak büyük toprak sahiplerinin topraklarını işleyen küçük ve orta ölçekli köylü işletmeleri tarafından gerçekleştirilmekteydi. Tarımsal yapı­ larda küçük üreticiliğin önemini artıran bir gelişme de yüzyıl boyunca İ mpa­ ratorluk'tan ayrılan bölgelerden Anadolu ' ya göç eden nüfusun Anadolu' daki boş topraklara yerleştirilmesi olmuştur. Öte yandan, zanaatlara dayalı tarım dışı üretim faaliyetlerinin toplam tü­ ketim içindeki payı büyük ölçüde gerilemiştir. Devlet, geleneksel Osmanlı düzeninin önemli bir parçası olan loncalardan vazgeçememektedir. Ancak, ithal mallarının rekabeti karşısında zanaatlar, varlıklarını sürdürebilmek için düşük ücretleri kabullenmek zorunda kaldılar. Yeni yeni kurulmaya başlayan büyük ölçekli sanayi işletmelerinin sayılan ise, açık ekonomi koşullarının da etkisiyle, sınırlı kaldı.

CuMHURiYETiN DEVRALDiöı iKTİSADi VE TOPLUMSAL MİRAS

20. yüzyılın başlarında Osmanlı ekonomisi, büyük ölçüde tarıma daya­ nan, dünya pazarlarına ve yabancı sermayeye açılmış bir yapı gösteriyordu. Örneğin İmparatorluğun ve Anadolu 'nun ihracatı içinde tarımsal malların payı yüzde 90 ' ı aşıyordu. Düyun-u Umumiye İdaresi ve Osmanlı B ankası gibi kurumlar, Avrupa sermayesinin ekonomi üzerindeki denetiminin sim­ geleri durumuna gelmişlerdi. Ancak bu özellikler, Osmanlı döneminden 20. yüzyıl Türkiyesi'ne devredilen mirasın anlaşılması için yeterli değildir. Çünkü bu özelliklere 20. yüzyıl başlarındaki azgelişmiş ekonomilerin pek çoğunda rastlamaktayız. Osmanlı toplumunu ve ekonomisini dönemin diğer azgelişmiş ekonomilerinden ayıran özellikler var mıydı, bunlar nelerdi? Os­ manlı döneminin Cumhuriyet Türkiyesi'ne devrettiği mirası değerlendirir­ ken, bu özgül noktalar üzerinde de durmak gerekiyor. Biz burada üç önemli özellik üzerinde duracağız. a) Merkezi devletin ve bürokrasinin diğer toplumsal sınıflar karşısındaki göreli gücü. b) Siyasal bağımsızlığın hiçbir zaman tümüyle kaybedilmemiş olması (İmparatorluğun resmen sömürgeleşmemesi). c) Tarımsal yapılarda küçük ve orta köylülüğün önemi. Bu üç özellik hiç şüphesiz birbirleriyle büyük ölçüde ilişki lidir. Aşağıda bunlardan ilk ikisini birarada, daha sonra da üçüncüyü ele alacağız. 1 7 . ve 1 8 . yüzyıllarda yerel unsurlara daha fazla ağırlık tanımak zorunda kalan devlet, II. Mahmut dönemi ve sonrasında göreli konumunu tekrar güç-

39


Doğu Batı

lendirmiş ve B irinci Dünya Savaşı 'na kadar merkeziyetçi eğilimler ağır bas­ mıştır. İşte bu dengeler nedeniyle Osmanlı ekonomisinin dünya ekonomisiyle bütünleşmesi süreci, hem resmen sömürgeleştirilen ülkelere hem de çevre­ leşme sürecinin büyük toprak sahipleri ve ticaret sermayesi ittifakı ile Av­ rupa sermayesinin işbirliği yoluyla yürütüldüğü ülkelere oranla daha yavaş ilerlemiş, Avrupa devletleri her alanda diledikleri dönüşümleri gerçekleşti­ rememişlerdir. Mısır'ın İngiltere tarafından işgalinde olduğu gibi zor kulla­ nı ldığı görülmekle birlikte, Birinci Dünya Savaşı 'na kadarki dönemde Av­ rupa sermayesi ve devletleri Osmanl ı devletinin askeri, siyasal ve mali buna­ lımlarından yararlanmışlar, ekonominin açılması doğrultusunda gerekli gör­ dükleri ödünleri merkezi bürokrasiden bu tür bunalım koşullarından kopar­ mışlardır. Merkezi devletin hem iç unsurlar hem de dış müdahaleler karşısında gü­ cünü koruyabilmesi, bizi Osmanl ı döneminden kalan mirasın diğer özgül boyutuna getiriyor: Anadolu'daki tarımsal yapılarda küçük üreticiliğin önemi. Tarımsal kesimde yaygın bir küçük üretici kitlesinin varlığı merkezi devlet için tarımsal artığa el koymanın en elverişli koşullarını oluşturuyordu. Merkezi devlet hem mali tabanını korumak hem de taşrada toprağa bağlı ye­ rel unsurların güçlenmesini engellemek amacıyla 19. yüzyıl boyunca küçük üreticileri bir yandan vergilendirirken öte yandan da büyük toprak sahiple­ rine karşı desteklemiştir. Küçük üreticiliğin önemini koruyabilmesinin önemli bir diğer nedeni de Anadolu 'daki insan ve toprak dengeleridir. 19. yüzyılda Anadolu'da ekilebi­ lir toprakların sınırlarına ulaşılmamıştır. Toprağın göreli bolluğu ve emeğin göreli kıtlığı sürmüştür. Bu koşullarda küçük ve orta ölçekli işletmelerin bü­ yük çiftlikler karşısında varlıklarını koruyabilmeleri daha kolay olmuştur. Ayrıca İmparatorluktan ayrılan bölgelerden Anadolu'ya göç eden nüfus, ai le işletmeleri çerçevesinde boş topraklara yerleştirilince, hem tarımsal üretimde önemli artışlar görülmüş, hem de küçük ve orta ölçekli işletmelerin konumu güçlenmiştir. 19. yüzyı l boyunca iç ve dış pazarlara yönelik tarımsal meta ü tetiminin büyük bir bölümü bu işletmeler tarafından gerçekleştirilmiştir. Tarım-dışı üretim faaliyetlerinde de benzeri bir eğilime rastlanmaktadır. Bu alanda da devlet loncalardan uzun süre vazgeçememiş, loncalar hukuki varlıklarını 20. yüzyılın başına kadar sürdürmüşlerdir. Ancak, ithal malları­ nın rekabeti karşısında zanaatlar gerilemiş, varlıklarını sürdürebi lmek için çok düşük ücretleri kabul lenmek zorunda kalmışlardır. Yeni yeni kurulmaya başlayan büyük ölçekli sanayi işletmelerinin sayıları ise, açık ekonomi ko­ şullarının da etkisiyle, sınırlı kalmıştır. Bir başka deyişle, 19. yüzyılda meta üretimi yaygınlaşmıştır, ancak ücretli emeğin de aynı hızla yaygınlaştığı

40


Şevket Pamuk

söylenemez. Osmanlı ekonomisi kırlarda ve kentlerde küçük üreticilere da­ yanan yapısını korumuştur. Bu koşullarda iktisadi büyümeden, gelir artışlanndan söz edilebilir mi? l 9. yüzyılda başta sanayileşen ülkeler olmak üzere dünyanın pek çok ülkesi ve bölgesinde iktisadi büyüme eğilimi yaygınlaşırken, acaba Osmanlı eko­ nomisi de bu eğilime katılabildi mi? 1 9 . yüzyıl boyunca Anadolu ' nun nüfu­ sunun, İmparatorluk'tan aynlan alanlardan gelen göçlerin de katkısıyla, sü­ rekli olarak arttı ğını biliyoruz. 1 820 yılından Birinci Dünya Savaşı 'na kadarki sürede bugünkü Türkiye sınırlan içindeki nüfusun yaklaşık olarak iki katına çıkmıştır. Bu durumda toplam üretim hacminde önemli artışlar olduğu açıktır. Ancak daha önemli olan, kişi başına üretim düzeylerinin gös­ terdiği uzun dönemli eğilimlerdir. Dış ticaretteki hızlı artışlar bu konuda ye­ terli bir gösterge oluşturmuyor. Çünkü dış ticaret hacminin ekonomiden çok daha hızlı genişlediğini biliyoruz. Ayrıca, l 9. yüzyılın sonlarına kadar dış ticaretin ekonomi içindeki ağırlığı sınırlı kalmıştır. l 9 1 3 y ılında ihracatın toplam üretim_ içindeki payı yüzde 1 2- 1 5 kadardı. Elimizdeki üretime ve devletin topladığı vergi gelirlerine ilişkin diziler dünya pazarlarına yönelik tarımın sürüklediği, özellikle de l 9. yüzyı l sonları ile 20. yüzyı l başlarında belirginleşen ancak boyutlarını henüz kesin olarak saptayamadığımız bir ikti­ sadi büyüme eğilimine, kişi başına üretim ve gelir düzeylerinin arttığına işaret ediyor. l 880- l 9 1 3 döneminde kişi başına gelirin ortalama olarak yılda yüzde l ' in altında bir hızla arttığını tahmin ediyoruz. Ayrıca, 1 820- 1 9 1 3 ara­ sındaki yaklaşık yüzyıllık sürede de kişi başına gelirin toplam olarak yüzde 5 0 ' nin üzerinde arttığını tahmin ediyoruz. Ancak aynı dönemde Avrupa eko­ nomileri daha hızlı büyümekte, onlarla Osmanlı ekonomisi arasındaki farklar artmaktaydı. Yine de bu veriler Osmanlı ekonomisinin de tarıma dayalı ve dışa açık bir model çerçevesinde büyümeyi yakaladığına işaret ediyor. Bu nedenle Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı ekonomisine yaklaşırken, yıkım ya da durgunluk yerine bağımlılık ile büyümeyi birlikte düşünmek daha doğru olacaktır. Sonuç olarak, Osmanlı döneminde 20. yüzyıl Türkiyesine devredilen mi­ rasın temel özelliklerini iki kümede toplamak mümkün. Bir yandan, tarıma dayalı ve dış ticarete, yabancı sermayeye açılmış yapılar. Bu özelliklerin 20. yüzyıl başlanndaki az gelişmiş ülkelerin pek çoğunda görüldüğünü b iliyoruz. Öte yandan ise güçlü merkezi devlet, siyasal bağımsızlığın kaybedilmemiş olması ve küçük üreticiliğin ağır bastığı tanınsa! yapılar. Bu özellikler ise Osmanlı toplumunu ve ekonomisini dönemin pek çok, az gelişmiş ülkesin­ den ayınyor, Osmanlı mirasının özgül boyutlannı oluşturuyor. Cumhuriyet Türkiyesinin devraldığı yapılan anlamaya çalışırken, her iki küme üzerinde de durmak gerekiyor.

41


-

. .s-�

�-

'

�'

r

-

.;, r,:\:....ı

,..,

,· .:. ..;. ..;.. :f: . l..' _, ; .

Üst Resim: "Osmanlı Pazarını istila Eden İthal Mallarından Bir Örnek: Siyah Aslan Fotin Boyası" Alt Resim: "Osmanlı Ekonomisinin Dışa Dağımlılığı, Nüfusun Çoğunluğunun Giydiği Feslerin Dışarıdan Alınmasıyla Anlaşılabilir: Avusturya Malı Feslerde Rastlanan Bir Fes Kağıdı" Türkiye'nin 150 Yıllık Toplumsa/ Tarihi, Alpay Kabacalı, Creative Yayıncılık ve Tanıtım Ltd. Şti.


ÜSMANLI MALİYESİNİN •

iFLASI VE

1 854

iSTİKRAZI

Bülent Arı*

Tanzimat'ın ilanından sonra Osman l ı hükümeti bir yandan bütün kurum­ larını modernleştirmeye çalışırken, başını alıp giden israf ve seflihet de mali­ yeyi gittikçe bozmuştu. Ahmed Cevdet Paşa, Tezilir' inde ayrıntı lı olarak, Maruzat' ında ise özet halinde, mali buhranın sebep ve sonuçlannı açıkla­ maktadır. Mısır'da Mehmed Ali Paşa meselesi halledildikten sonra, onun ailesinden İstanbul ' a gelenler, getirdikleri servetleri bol bol harcayarak dev­ let ricaline kötü örnek olmuşlardı. Artık boğazda yalılar alınıyor, Avrupa' dan ithal edilen lüks mallara yüksek meblağlar ödeniyordu : Lakin memurin ay başlarında maaşlarını alıp hoş geçinir ve esnaf dahi mebfiliğ-i külliye kazanır olduğundan işin sonunu düşünmezler idi. 1267(185 1) senesinde Maliye Nazırı Nafiz Paşa bir gün "ay başında ay­ lıklar verilemeyip bir hafta te 'hire mecburiyet geldiğini " beyan edicek, vükelaya hayret ve dehşet geldi. "Ayın birinde aylıklar verilemez ise Ha­ zine ilan-ı iflas etmiş olur " deyu herkes düşünmeğe vardı. 1

• 1

Bülent An, Çankaya Üniversitesi. Uluslararası İ l işki ler ve Siyaset Bilimi. Ahmed Cevdet Paşa, Tezdkir, 1- l 2, An kar�: TIK. 1 986, s 2 1 -22.


Doğu Batı

Devlet harcamalarında tasamıf etmek yerine hemen Fransa ile bir istikraz anlaşması yapıldı. Dışardan borçlanmaya bazı itirazlar olduysa da, Fransız elçisi ısrar ederek:

"bu anlaşmayı bozmayın. A lemin halini beğenmiyorum, ihtimal ki bir mu­ harebe zuhur eder. Elinizde biraz altın bulunsun" diye nasihat ediyordu. Fakat Sultan Abdülmecid dışardan borçlanmaya şid­ detle karşı ç ıkarak: "eğer bu istikraz bozulmazsa istifa ederim" demişti. 2 Mali sıkıntı atlatıldıktan sonra hemen ardından Rus tehlikesi baş gösterdi. 1 853 yılında İstanbul ' a gelen Rus elçisi Prens Menşikov, diploma­ tik teamüllerin dışında bazı davranışlar sergilemekle kalmayıp, Bab-ı Ali 'den kabul edilemeyecek taleplerde bulunduğunda, İngiltere' nin İstanbul'daki elçisi Lord Stratford de Redcliffe ' ın tavsiyeleriyle, Rusya' nın Ortodoks Os­ manlı tebaası üzerindeki himayesi dahi kabul edilmişken, Menşikov daha da ileri gidip bir Osmanlı-Rus ittifakı talep ediyordu. Kabul edilemez hale gelen bu talepler bir savaşı kaçını lmaz kılmıştı. İşte bu şartlar altında başlayan Osmanlı-Rus savaşının ilk safhasında Rusya, Eflak ve Boğdan ' ı işgal etti . Ardından Sinop 'ta limanda demirli bulunan ve 1 2 gemiden oluşan Osma - . i ı filosunu batırdı v e Sinop ' u topa tuttu. B u katliam sonucunda, İngiltere v e Fransa Osmanl ı devletinin yanında donanmalarıyla savaşa katıldılar. Kırım Harbi sırasında Sivastopol bombalanmış, Rus donanmasının üssü olan bu liman şehri yerle bir edi lmişti. Savaştan sonra toplanan Paris kongresinde ( 1 856) ise Rusya'nın Osman lı devleti üzerindeki emellerine de şimdi lik kay­ dıyla set çekilmişti . Ancak 1 854 yılının başında bu savaşa hazırlanan Os­ manlı devletinin mali durumu çok kötü durumdaydı. Savaş masraflarını kar­ şılamak bir tarafa, cari masraflar bile zorlukla ödenebiliyordu. Geriye tek bir çare kalıyordu: yabancı bir ülkeden borçlanma. Osmanlı devlet adamları, Paris ve Londra'dan sağlanacak bir miktar borçla bütçe çarkını çevirmeyi umuyorlardı . Uzun temaslar ve müzakereler­ den sonra gerekli para temin edilmişti. Kısmi bir rahatlama sağlanan 1 854 is$ikrazı kalıcı bir mali istikrar getirmedi. Bu suretle dışardan borçlanmanın olu açılmış ve sıkıştıkça dışardan borçlanmaya başvurulmuştur. 1 854'de ilk istikraz yapıldıktan sonra, 1 860 yılına gelindiğinde Osmanlı maliyesinin yine ne kadar feci bir durumda olduğu İstanbul'daki İngiliz sefaretinden yazılan raporlarda açıkça görülmektedir. Bugün de, Türkiye'nin içinde bulunduğu ağır mali buhranın ve yapılması istenen reformların benzerlerini bu rapor­ larda görmek mümkündür. Yabancıların Bab-ı Ali 'ye ve devlet adamlarına

y

2 Dışardan borçlanmaya Damat Fethi Paşa da muhalefet ediyor ve

"devletin beş kuruş borç ederse batacağını. bir kere borca alışınca önünün alınamayacağını, horca boğulup gideceğinf gerekçe gösteriyordu. Gerçekten de dedikleri bugüne dek aynen çıkmıştır.

44


Bülent Arı

yaklaşımları oldukça anlamlıdır. Çoğu kere, son derece gerçekçi ifadelerle kendisini gösteren bu raporlar, bugünkü durumumuz için de ibret verici man­ zaralar arz etmektedir. İlk belge, 1 854 istikrazının hangi şartlarda ve nasıl bir süreç sonunda ya­ pıldığını anlatmaktadır. Belgeden de açıkça anlaşılacağı üzere, ancak çok sağlam teminatlar alındıktan sonradır ki, talep edilen para verilmiştir. İstanbul'daki İngiliz sefaretinden gönderilen raporun yer aldığı ikinci rapor, l 860 yılında Osmanlı İmparatorluğu 'nun mali durumunu açık bir şekilde yansıtmaktadır. İstanbul'daki acil mali yardım gerekçeleri aynntılanyla bildi­ rilmektedir. Üçüncü belge ise, İngiliz Dışişlcri Bakanlığı ' nın Osmanlı Hü­ kümetince alınması gereken tedbirlerle birlikte, kabinede yapılması istenen değişiklikleri de isim vererek işaret eder. Bunlar, ekonomik bir zafiyet anında, yabancı müdahalelerin nerelere kadar uzanabileceğinin delilleridir.

T ÜRKİYE'NİN BORÇLARI HAKKINDA MEMORANDUM 3 1 854 İSTİKRAZI

1 854 istikrazı %8 faiz4 ile 3 .000.000 Sterlin tutannda idi ve Mısır valisi­ nin Türk Sultanına ödediği vergi garanti gösterilerek yapılmıştı. 1 854 Mart' ında Baron Rotschild Dışişleri Bakanlığı 'na yazarak, kendi­ siyle Lord Clarendon arasında bir konuşma geçtiğini ve Sultan tarafından bir borç müzakeresi yapmak üzere Namık Paşa'nın yetkili kılındığından bahisle, resmi bir bilgi istedi. Majestelerinin hükümeti ise şartlar tamamen yerine getirildiği takdirde Türk hükümetine talep edilen borcun sağlanması husu­ sunda her türlü gayreti göstereceğini bi ldirdi. O kritik zamanda durumun çok aci l olduğunu, Bab-ı Ali'nin mutlaka o paraya muhtac olduğunu, borçlanma anlaşması şartlannın tamamen yerine getirilmesi durumunda, Maj estelerinin hükümetinin Türk hükilmeti için elinden geleni yapacağını bildiren Baron Rotschild ' in tam ve doğru olarak i fade eden mektubunu cevaplamak üzere Mr. Addington görevlendirildi . Haziran ayında Reşid Paşa, Lord Clarendon'a söz konusu istikraz için Londra ve Paris 'te yapmak istediği müzakerelerde, majestelerinin hükümeti­ nin yardımcı olup olamayacağını sordu. Kendisine cevaben, Lord Clarendon ' un, istikrazın başarıyla temininin ne kadar önem arz ettiğinin tamamen farkında olduğu ve Sultan tarafından müzakerelerde yetki verilen Mr. Black ve Durand' a elinden gelen her türlü yardımı büyük bir memnuniyetle yapacağı bildirildi.

3

British Doc:umenıs on Foreign Affairs: Reports and Papers /rom ıhe Foreign Office Confıdenıia/ Prim, vol. 7., 36-44 .

4

Fcnn o/o 6 olduğunu söylemektedir.

45


Doğu Batı

Lord Stratford de Redcliffe 5 , majestelerinin hükümetine Türk nazırlann bir İngiliz olan Mister Black ve bir Fransız olan Mösyö Durand ' la, onları istikraz müzakerelerinde bulunmak üzere Paris ve Londra'ya göndererek ilk önce % 8 faizle, 3 0 yıl vadeli 3 . 500.000 Sterlin ve sonra bu miktan % 85 nispetinde artınnak üzere temasta bulunduklannı arz etti. Madenler, vergiler ve gümrükler teminat gösterilecekti. Türk hükümetinin gerçekte tercih ettiği, fakat dile getirmekte tereddüt ettiği nokta, bu ülkelerden (Fransa ve İngi ltere) biri veya ikisinin garantör olmasıydı. Bu garantörlük, bir kefalet şeklinde değil, fakat ödemelerin zamanında yapılması için tahvi l sahipleri adına nüfuz kullanabileceği hususunda idi. Bu rapora cevabında, Lord Clarendon, Bab-ı Ali 'nin bu istikraz için kendi tekliflerini öne süremeyeceğini görmüştü. Gerçi borçlanma da kaçınılmazdı ve bir dakika bile ertelemek mümkün değildi . Fakat sadece paranın piyasa değeri üzerinden verilebilirdi. Bab-ı Ali, müzakerelerde bulunmak üzere göndereceği heyete, İngiliz ve Fransız hükümetlerinin tavsiyelerini dinleme talimatı vermedikçe hayal kırıklığına uğramaya ve vakit kaybetmeye hazır olmalıydı. Lord Cowley daha sonra Türk istikrazı için tayin edilen heyetin Paris'e ulaştığını ve Londra'ya hareket etmek üzere olduğunu, M. Drouyn - de Lhuys'un kendisine, iyi bir teminat verilmeden ve paranın harp masraflanna harcanacağına söz verilmeden istenen borcun karşılanmasının çok zor oldu­ ğunu söylediğini bildirdi. M. Drouyn de Lhuys 'un ayrıca, garantörlüğün her iki hükümeti anapara ve faiz ödemekle sorumlu tutmaması, fakat Mısır ver­ gisinin veya gösterilen diğer teminatların tahsi lini kapsamasını tavsiye etti­ ğini i fade etti. Hatta, Fransız hükümetinin harcamalar üzerinde kontrol hakkı olmadıkça bu garantiyi bile veremeyeceklerini söylemiş. Bu kontrol de, İn­ giliz ve Fransız komiserlerin tayini ile sağlanabilirmiş. Lord Stratford, mektupta istikraz müzakereleri için gönderilen kişilerin Paris ' ten gönderdikleri raporu6 gördüğünü ve Bab-ı Ali 'ye, müttefik iki ülke­ nin etkin bir garantisi olmadan kabul edilebilir şartlarda bir borçlanma müza­ tkeresi yürütmenin mümkün olmadığını bildirdiklerini yazdı. Black ve Durand' ın, Veli Paşa ve Musurus Efendi 'ye böyle bir garantinin alınması için başvurduklarını, kendisinin de Türk hükümetine, eğer istenen garantiler temin edilirse ve para harp masraflanna harcanırsa müttefiklerle anlaşıp is­ tikrazın temininden hiç şüphe edilmemesini, ancak Paris ve Londra sefaretle­ rine gerekli talimatın verilmesinin şart olduğunu bildirdiğini ilave etti. ' Stratforıl Canning, ( 1 786- 1 880). lngiltere'nin İstanbul büyükelçisi. 1 824-28 ve 1 842-58 yıllan ara­ sında İstanbul'da bulunmuştur. 1 852'dc Lordluk payesiyle taltif edilerek Lord Straıford de Redcliffe adını almıştır. • IO Ağustos 1 854.

46


Bülent Arı

Mösyö Durand ve Mister Black, Dışişleri Bakanlığına yazdıkları mek­ tupta7 , kendi lerinin 5 .000.000 Sterlin tutarında bir istikrazın temini için Türk hükümeti tarafından görevlendirildiklerini, çok özel ve il§.ve bir teminat ola­ rak, senede iki defa gerçekleşecek anapara ve faiz ödemesi için Osmanlı hükümetinin 280.000 Sterlin tutarındaki Mısır vergisini bölerek, Mısır vali­ sine yazılacak bir fermanla, doğrudan ilgili taraflara ödemesi emrinin verile­ ceğini, Avusturya istikrazında olduğu üzere, İngiltere ve Fransa hükümetle­ rinden de Sultana moral destek vermelerini talep ettiklerini ifade etti ler. Kendi lerine eğer istikraz ve iki hükümetin moral desteği Sultan tarafından isteniyorsa, bu müracaatın Türk sefareti tarafından yapılması gerektiği bildi­ rildi . İstikrazı taahhüt eden Baron Goldsmidt ve Mister H. Palmer, bu iki şahsın 5 .000.000 Sterlinlik bir istikraz anlaşması yapmak üzere Türk Sultanı adına görevlendiri ldiğinin kendilerine resmi olarak bildirilmesini istediler. Ertesi gün Musurus Efendi 8 , Majestelerinin hükümetinden Goldsmidt ve Palmer'a Mösyö Durand ve Mister Black'ın Türk hükümeti tarafından 5 .000.000 Ster­ lin tutarındaki istikraz müzakerelerini yürütmeye yetkili kılındığının kamuo­ yuna ilanını talep etti . Talep edilen beyanname müteahhitlere şu şekilde ifade olundu:

"Mösyö Durand ve Mister Black, Bab-ı A li tarafından bütün masraflar dahil olmak üzere 5. 000. 000 Sterlin tutarındaki istikraz müzakerelerini yürütmeye ve Mısır vergisinden senelik 30. 000 kuruşu teminat göstermeye tam yetkili kılınmıştır. Bab-ı A li 'nin Paris ve Londra 'daki temsilcileri, femıiin-ı hümayun ile, Sultan adına İstikraz Anlaşmasını imzalamaya yet­ kilidirler. Durand ve Black ile Goldsmidt ve Palmer arasındaki mukavele, Türk hükümetinin, taahhüt ettiği şartları yerine getireceğine itimad eden Lord Clarendon 'un bilgisi dahilinde yapılmıştır ". 9 İmza: Clarendon Dışişlcri Bakanlığı,

1 5 Ağustos 1 854

7

4 Ağustos 1 854. Osmanlı Devleti 'nin Londra büyükelçisi. • 18 Ağustos 1 854 'de de müteahhitler Goldsmidt ve Palmer, Türk hükümeti adına yürüllükleri istikrazın ilk 2.000.000 sterlinlik kısmına dair müzakereleri ıamaınladıklarını ve bir ay içinde de kalan 1 .000.000 sterlinin aynı şartlarda temin edileceğini bildirdiler. Başta talep edilen miktar olan 5 milyon sterlinden kalan 2 milyon için müzakereler 1 855 yılının Nisan ayına kadar sürdü. Ancak paranın harcanmasında taahhüt edilen şartlara uyulmaması ve lngiliz ve Fransız elçiliklerinin tayin ettiği harcama komisyonunun etkin bir kontrol sağlayamaması nedeniyE kalan 2 milyon sterlin veril medi. •

47


Doğu Batı

MALİ SIKINTI DEVAM EDİYOR Alınan bu borç, kısmi bir rahatlama sağlamış, fakat Kırım Harbi sonrası maliye yine zor duruma düşmüştü. Saraydaki sultanların ve vezirlerin debde­ beli hayatı devam ediyor, fakat kimse sorumlu luğu üzerine almadan başkası­ nın üzerine atıyordu. Cevdet Paşa durumu bütün cepheleriyle görerek açıkça özetlemektedir: "Kınm muharebesi bize büyük bir ibret olub da kendimize çeki düzen 10 vermek lazım gelirken bir garib sefahet kapılan açıldı". "Me 'murin ay başlannda maaşlarını isterler. Sultanlar ve kadınlar para­ nın nereden geldiğini bilmeyüb heman para deyü saltanatı iz 'ac ederler. Sarraf, ve tüccar ve esnaf dahi para içün devleti tazyik ederler. Hazinede JJ para yok. Vükela aciz. İstanbul bir azim buhran içinde idi ". Bu şartlar altında, vezirlerinden ümidi kesen Sultan Abdülmecid 1 275 Muharrem'inin 1 7 'sinde (27 Ağustos 1 858) Bab-ı Ali 'ye baskın gibi bir ziyaret yaparak vezirleri huzuruna çağırttı. 1 2 Sadrazam Ali Paşa 'ya: "Sen nasıl sadrazam olacaksın ? Böyle şeylere bakmıyorsun. Mührü alır­ lar da adamı koğuverirler; mes 'uliyet altındasın. " diyerek şiddetle onu azarladı . Damad Paşalar da tekdirden nasiplerini aldılar. Refia Sultanın 60.000 kese akça borcundan haberi olmadığını söyleyen Mehmed Ali Paşa' ya iyice hiddetlenerek onu düelloya davet edecek kadar ileri gitti. "Sultanlar 1:ece mehtablarda gezermiş. Benim gece mehtabda gezer kızım yokdur. Anları da redd edeceğim. Bu heriflerin harekatı artık namusuma dokunur oldu. deyip ertesi gün hepsini memuriyetlerinden azletti . Bab-ı Ali' de okunan hatt-ı hümayunda da: "

"Devlet-i Aliyye 'nin ıslah-i umür-i ma/iyyesi için . . . bazı düyunun hakk u in safa tevfikan tedkfki ve bundan böyle nı esa rifin bir hüsn-i tasarruf yo­ luna konulması zımnında iktiza-yı halin icrasıyla ba 'd-ez-in saray-i şa­ hane ve sultan saraylarına eşya bey ' edenlerin ve akça ikraz eyleyenle rin 13 alacakları vechen mine '/-vücuh kabul clunmayacağı ilan edildi . Bu esnada Saray-ı hümayun kadınlarının arabaya binmemesi için de Serasker Rıza Paşa arabaları zincir ile birbirine bağlattı. Mamafih, bütün bunlar, Sultan Abdülmecid'in Serfiraz Hanım'a meftün olmasından kaynak­ lanıyordu. Ona süz geçiremiyor, nazlanmalanna dayanamayıp aldığı kararıo 11

Ahmed Cevdet Paşa, Tezô/cir, 1 3-20, s 8. Ahmed Cevdet Paşa, MorQz4ı, İstanbul, Çağn Yay., 1 980, s 1 1 . Martızaı. s 1 2- 1 3. " Te1Akir, 1 3-20, s 56. 12

48


Bülent An

'

1

!ardan geri adım atıyordu. Zaten çok geçmeden damad paşa!lar tekrar birer i göreve tayin edildiler. Fakat mali sıkıntı da gittikçe şiddetleniyordu. 1 276 Şahan 'ında (Ekim 1 859) Sultan Abdülmecid, Vekilleri mabeyne çağırarak devl etin mali duru­ mundan bahisle, Beyoğlu tüccarından ağır şartlar ile akça isti kraz olunması­ nın, devletin mali itibarını ihlal ettiğini, Vükela meclisinin� toplanarak bir karar almasını istedi. Ali Paşa'nın padişaha: "Devlet-i Aliyyeniz bitdi. Himmet-i şıihıinenize muhtacdır" 14 demesi ve Meclis-i Vükelada kaleme alınan mazbatada, "Saray-ı hümayun eski haline döndürülmedikçe bu derde çare yoktur" şeklinde şiddetli sözlerin yer almasından haberdar olan Sultan, Ali Paşa 'yı azlederek Kıbrıslı Mehmed Paşa'yı sadrazamlığa tayin etti . Fakat yeni sadrazamın aldığı tedbirler, mül­ kiye memurlarının maaşlarını azaltmak gibi yekun tutmayan, fakat büyük gürültü koparan cinstendi. Bir gün padişahın huzurunda gümrük meselesi açıldığında "merhum valide sultan bundan dahi irtikab etmiş" sözünü telaf­ fuz etmesi bardağı taşıran son damla olduğundan, Sultan "bu herif benim ölmüş validemden ne istiyor? Anı irtikab ile itham ediyor" diyerek mührü aldırıp Meclis-i Tanzimat reisi Rüşdü Paşa'yı sadarete getirdi . Kıbrıslı Mehmed Paşa'nın bu defaki sadareti sadece 66 gün sürdü. Fakat bu sürekli tayin ve azillerle mali buhrana çare bulmaya imkan yoktu. Eskiden herkes bir tanıdığından borçlanarak işini gördüğü halde şimdi neredeyse tedavülde akça kalmadığından sarraflarda dahi para bulunmaz olmuştu. 1 5 Durumun vahame­ tini yine Ahmed Cevdet Paşa' dan dinleyelim: Vükela, "Sultanların ve saray kadınlarının, ale '/-husus Serjiriiz Hanım 'ın böyle arkası alınamayan borçlarının çaresi bulunamaz " diyerek islah-ı umıir-i miiliyyeden ızhiir-i acz ettiler. Üç dört ay maaşlar verilemeyüb te­ diihülde kalmağla akça devirden kalkarak ıilemi bir muziiyaka-i umumiye istila etdi. Tüccar ve sarrafandan her gün iflas edenler olmağla birçok mağaza ve dükkanlar kapandı . . . . Ziit-ı Şıihiine çend rüz nıi-mfzac oldu . . . . B u buhran içinde teessüf edilecek haller vuku buldu. Şöyle ki : Saray-i hümayundan alacakları olan ve Devlet-i Aliyye 'nin Hıristiyan tebaasın­ dan bulunan esnafın arzıhalleri Biib-ı Ali 'ce kabul olunmadığından, . . . . bunlardan birkaç yüz kişi bir vapur istikra ile doğru Fransız ve İngiliz ve Rusya sefaret/erine giderek birer arzıhal takdim ile bağrışub 16 çağrışdılar.

14

15 16

MariJı/lt, s 1 6 . TeıA/cir, 1 3-20, s 99. MarQzaı, s 1 9-20.

49


Doğu Batı

İşte bu buhran şartlan altındaki Osman l ı maliyesinin durumuna İngiltere kayıtsız kalamazdı . İngiliz Hariciyesi ' nin bu konudaki yazışmaları dikkat çekicidir:

ÜSMANLI MALİYESİNİN DURUMU17 Dokuman No: 334 İstanbul, 16 Haziran 1 860

Sir H. Bulwer 'den Lord J. Russel 'a Lordum, Burada vaziyet çok ciddidir. İmparatorluk, bütün suiistimallere ve üzerine binen zorlukların ağır yüküne rağmen ayaktadır. Türk hükümeti de dost ül­ kelerin himaye ve desteğiyle, eğer kendisine daha iyi şartlarda ve daha iyi bir şans verilirse kalkınma yolunda çalışmaya devam etmektedir. Rusya' nın planlan açıktır. Kuvvet kullanma ve i şgal yollarını daha önce denemişti . Son harpte ı 8 bunun fayda sağlamayacağını gördü ve yenildi . . . . . . . . . . . Ş imdi de huzursuzluk ve iç kargaşa çıkarma yolunu deniyor. Bulgar ve Sırp huzursuzluğundan sonra ilk olarak Ermenileri kışkırtıyor ve bir Er­ meni generalini Rus hizmetine aldı. Artık Rusya ' nın [Osmanlı] İmparator­ luğu 'nun yakında düşüşüne karar verdiğine kesin gözüyle bakıyorum. Bunun yollarını da kendisi hazırlıyor. İmparatorluk i çindeki her türlü gelişmeyi engelliyor. İmparatorluk da dı şardan destek görmeden karşı tedbirler alacak durumda deği l . Bu duruma di kkatinizi çekmek istedim. Türkiye için gerekli olan i lk şey, mali düzendir; bunun için de ilk adım bütçe disiplininin sağlanmasıdır . . . . . . . . . . . Yapılacak iş, bir yandan devlet harcamalarını sıkı bir kontrol altına alırken öte yandan gelirin to_planma ve da­ ğıtı mında iyi bir teşkilatlanmadır. Bugünkü bütçe itibariyle gelirler hemen hemen masrafları karş ı l amakta­ dır. Sıkı bir kontrolle masraf

1 /3 kısılıp gelirler 1 13 artırılacak gibi görünü­ 5 milyon Sterlin fazla verilebile­ cektir. Bu hesap tutarsa 5 milyon, veya 6 milyon, hatta 7 veya 8 mi lyon Ster­

•yor. Böylece mevcut gelirlerin yansı olan

linlik bir borcu karşılamak mümkün olacaktır. Burada yeni bir borca neden acilen ihtiyaç duyulduğunu açıklayacağım: 11 Briıish Documenıs on Foreign Affairs: Reports and Papersfrom the Foreign Office Confidenıial Print, vol. 7., s 1-3. " 1 854-55 Kınm Harbi. Osmanlı Devleti, lngiltere, Fransa ve sembolik olarak lıalya'nın ittifakıyla Rusya'yı mağlup etmiş, Sivastopol'un ve deniz üssünün bombalıı n masıyla Rus donanmasına da ağır bir darbe indirilmişti.

50


Bülent Arı

Türk hükümetinin verdiği yüksek faiz, İstanbul ' daki sermayedarları bu hükümete borç vermeye sürükledi. Çoğu kere, istenen miktarı tamamlamak için büyük sermayedarlar küçük sermayedarlardan borçlandılar. Bu şehirde bütün tüccar ve sermayedarların aynı zamanda doğrudan veya dolaylı olarak devlete borç verdiğini söylemek mübalağa sayılmaz. Öte taraftan fakir sınıf hemen hemen tamamen tüccar ve sermayedarlara bağlı . Bu yüzden en yuka­ rısından en aşağıdakine kadar hükümette genel bir huzursuzluk var. Ordu ve donanma aynı şekilde gayr-ı memnun . İtiraf etmeliyim ki, kanaatimce bu şartlar altında Türkiye ' ye bu yardımın yapılması hem güvenli, hem de siyaseten çok yerinde olacaktır. Ancak, gerekli teminatlar ve gerekli tedbirler alınmadan hiçbir şey veril­ memelidir.

lmza Henry L.

Bulwer1 9

Ü SMANLI MALİYESİNİN DURUMU20 Doküman

4,

No:

485

Dışişleri Bakanlığı 1 1 Eylül 1 860

Lord J. Russel 'dan Sir H. Bulwer 'e Ekselanslarının ilginç raporlarından Ultimonun

534 numaralı

20.

Ultimonun

5 l7

numaralı ve

22.

olanlarını aldım ve kraliçeye arzettim.

Bu raporlar, maj estelerinin hükümetinin Türk İmparatorluğu ' nun istikbal i hakkındaki endişelerini hiçbir şekilde hafifletecek gibi görünmüyor. 534 numaralı raporda Serasker'in2 1 nasıl bir yolsuzluğa bulaştığını en ağır i fadelerle sergiliyorsunuz. İfade ettiğinize göre tasarrufunda yıllık

6.000.000

S terlin bulunuyor. Kendi si gittikçe daha zenginleşirken ordunun maaşı ödenmiyor, iyi beslenmiyor ve iyi giydirilmiyor. Rüşvet alabileceği namus-

19

20

Lord Stratford de Redcliffe'ın yerine geçen İngiltere büyükelçisi.

British Documents on Foreign Affairs: Reports and Papersfrom the Foreign Office Confidential

Print, vol. 7 . , s 8-9. 21

Hasan Rıza Paşa. Bu belgede geçen beşinci Seraskerliği Ekim 1 857 - Haziran 1 86 1 arasındadır. Konya, Selanik, Bursa, Halep, lzmir valiliklerinde bulundu. KaptaıH Deryalık yanısıra 8 defa Serasker, 2 defa Ticaret Nazın, 3 defa Tophane Müşiri, 4 defa Bahriye Nazırlığı yaptı. Zeki, fatin, mslumatı vasat, muhibb-i fukara, sahib-i servet olarak tasvir ediliyor. Öl. 1 294/ 1 877. Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmant, c. 2, İstanbul: Sebil Yay., 1 995, s 440.

51


Doğu Batı

suz müteahhitlerle, devletin aleyhine olacak mukaveleler imzalıyor. Şika­ yetlere rağmen şimdiki makamında tutulmaya devam edilirse, sonuç bir ihti­ lal olabilir. Ordunun her yerde maaşlarının gecikmeli olarak ödenmesi bu tespiti doğ­ rulamaktadır. Bazı vilayetlerde bu gecikme on iki aydan az olmadığından askerler menuıun değiller. İstanbul 'da bile Sultanın hükümetinin varlığını tehlikeye atabilecek bir itaatsizlikten korkuluyor. Diğer taraftan Fransız elçisinin Serasker' i koruduğu ve onun Ekselansla­ rının sempatisini kazanan Kaptan Paşa2 2 kadar rüşvetçi olmadığını ilan ettiği söyleniyor. Bu kabul edilmesi güç manzara karşısında Sultan herkese iltifat gösteri­ yor, fakat hiç kimse onun hükümetini kuvvetlendirecek veya destek verecek şekilde hesaplı hareket etmiyor. Bu vaziyet karşısında gördüğümüz manzara şudur: 1 . Vergilerle toplanan para Sultan ' ın açgözlü nazırlarının ihtiraslarına harcandığı için şurası kesindir ki, yabancı sermayedarlardan borç para alma­ nın hiçbir faydası olmayacaktır. Eğer hiç para alınmazsa bir gün gelir reform yapılabilir. Eğer borçla para bulunursa si stem değişmez ve bir gün mutlaka ihtilal olur. 2. Sultan 'ın danışmanları yolsuzluğa bulaşmışken, yabancı danışmanla­ rın nüfuz mücadelesine girişmeleri hayal kırıklığı yaratıyor. Eğer Kaptan Paşa da Serasker kadar yolsuzluk içinde ise bırakın Serasker'le birlikte Kap­ tan Paşa da azledi lsin. Sultan' ın namussuz nazırlarının görevde kalmasında İngiltere'nin hiçbir menfaati yoktur. 3 . Türkiye'nin bu sancılı hastalığını iyileştirecek çareler varsa, ilk olarak bunu uygulayabilecek birini bulmalıyız. Alınacak en ıikıllı tedbirler bile aptal ve namussuz insanların eline bırakıldığında hiçbir fayda sağlamaz. Majestelerinin hükümetine öyle geliyor ki, orduyu, maliyeyi ve adliye Neza­ retini kontrol edecek, korkusuz, tarafsız ve dürüstçe çalışacak 4 veya 5 kişiyi bulunursa Türkiye için hala bir ümit olabilir. Bu adamları bulmak için de · ·Bab-ı Ali'nin mevcut nazırları çevresinin dışına çıkmaya da gerek yoktur. Şimdiki Sadrazam ordunun idaresini kendi uhdesine aldığında maaşlar ödenecek, yiyecek ve giyecekleri temin edilecektir. Maliye Nazırı Rüşdü Paşa vergilerin toplanmasında, Sultan'ın koyduğu oranların üzerine çıkılma­ masına, hazineye tamamen ulaştırılmasına dikkat etsin. Fuad Paşa Hari­ ciye ' de kalsın. Meclis-i Ali-i Tanzimat reisi Ali Paşa adaletin Hristiyanlara ve Türklere uygulanmasına dikkat etsin.

22

Damad Mehmed Ali Paşa.

52


Bülent Arı

Eğer bu dört kişi Sultan tarafından yerinde bırakılır ve diğerleri bazı ka­ ranlık entrikalar çevrilmeden görevden alınırsa, idareye yeni bir ruh üflenmiş olacaktır. Fakat bunun için Sultan kararlı, bu dört nazır da yolsuzluğun her türlüsünü cezalandırmada çok ciddi ve istikrarlı davranmalıdır. Devletin acil harcamalarını karşılamak için hazinede hiç para kalmadığını söyleyeceksiniz. Fakat kamu borçları, reformu takiben gelmeli ve öne . geç­ memelidir. Eğer maaşlarının artık düzenli olarak ödeneceği taahhüt edilirse 12 aydır bekleyen askerler kısa bir süre daha bekleyebilirler. Bu mektubu, eğer geri verirse Sadrazama, ve Sadrazam geri verse de vermese de Ali Paşa'ya okuyabilirsiniz. İmza J. Russel


A - T

ffieic()5bq11fnote :,

'

wei �i«iotten matı

1 "tr}!,��'i,�liliı:�' ö<IOlt bie ffieid)5baııfl}auprfojfe in ?.Btrliıı

9egrn

bftfe

l'ı"'°'..ı:A•<:= I �an?nl'(( btm @in(itfertt. ttlôm r . eeı>ttml>fr r9l3 ab fann bieit mantnote aufgırufen unb unter tim". taııfcf.) gegen ıınbm sert�lid}r ;Ja�lung�tniıttl cin;:. . gehogm roerl>m · ._, ll>trlı11, ben 9. ıı!ıııtu� t.9J 3

!Reiı:Qll 6 n n f b h e ft o t i u m

�7 & "7L � d . · � � �� � · 0332 3 1

"Osmanlının son dönemlerinde Alman Markı" Radio Times, Hulton Picure

Library.


YENİ BİR ÇALIŞMA lşıöINDA OSMANLI' DA Dış B ORÇLANMA VE •

• •

MALİ iFLAS uZERİNE Canay Şahin*

B u kısa çalışmada Osmanlının uzun ondokuzuncu yüzyılının en önemli gelişmelerinden biri olan dış borçlanma ve mali iflas olgusu yeni bir çalış­ manın sunduğu bilgiler ışığında yeniden değerlendirilecektir. Anılan çalışma 1 966'dan bu yana B ristol Üniversitesi 'nde ekonomi tarihi dersleri veren, onyedi ve onsekizinci yüzyıllarda İ ngiliz kamu maliyesi ve tanın tarihi konularında yayınlanmış eserleri bulunan Christopher Clay'in Gold for the Sultan: Western Bankers and Ottoman Finance, 1 856- 1 881 (Londra: 1. B. Tauris, 2000) adl ı geniş kapsamlı ve ayrıntılı kitabıdır. Yazarın kendi i fadesinden anlaşıldığına göre, bu konuya olan ilgisinde büyük dedesi Sir W illiam Clay'in 1 863 ' te B ank-i Osmani-i Şahane 'nin kurucuları arasında yer almasının ve bankanın Londra Komitesi'nin ilk başkanı olmasının katkısı vardır. B u özel ilgi bir yana, yazarın 1 983 'ten beri bu bankanın Londra, Paris ve İstanbul arşivlerinde yürüttüğü kapsamlı araştırması ı elimizdeki kitabın değerini bir kat daha artırmaktadır. · Canay Şahin, B i lkent Üni versitesi, Tari h BölUmU. 1 Yazar araştınnasının ilk ürünlerini 1 990'lar boyunca yayınladığı bir dizi makalede ortaya koymuı­ ıur. Bkz. Christopher Clay, "Th e lmperial Oııoman Bank in ıhe Laıer Nineıeenıh Ceıııury :


Doğu Batı

Clay, başlan_;ıçta Bank-ı Osmani-i Şahane'nin tarihini yazmayı planlama­ sına rağmen, ba ıkanın arşivinde bulduğu Osmanlı maliyesinin çeşitli yönle­ 0 riyle ilgili belg� leri de kullanarak, Osmanlı hükümeti ile Batılı bankerlerin ilişkisini ortaya · koymaya çalışmıştır. Gold for the Sultan, Kırım savaşının � ( 1 853-56) ardrn dan 1 8 8 1 ' de Düyun-ı Umumiye idaresi ' nin kurulmasıyla sonuçlanan dönemde, Osmanlı hükümetinin borçlanma ve iflasa sürüklenme sürecini, hükilmetin hem Bank-ı Osmani-i Şahane ile hem de onun müttefiki veya rakibi konumunda olan yabancı sermaye sahipleri ve kurumlan ile olan ilişkisini ayrıntılı ve kronoloj ik bir şekilde ele almaktadır. Yazar, 1 875 i flasıyla sonuçlanan Osmanlı istikrazlarınm (borçlarının) ta­ rihsel önemine rağmen sadece bu konuya ayrılmış bir kitabın bulunmadığını, yüzyılın başındaki A. du Velay, C. Morawitz, A. Biliotti , G . Poulgy ve D. C. Blaisdell 'in çalışmalarından sonra çok az orijinal eser yayınlandığını kayde­ diyor. 2 Son zamanlarda banka tarihi ile ilgili çalışmalar arasında ise A. Autheman ve E. Eldem ' in daha ayrıntılı çalışmalarını zikreden yazar, J. Thobie'nin Osmanlı İmparatorluğu' nda Fransız emperyalizmi üzerindeki çalışmasının ise daha sonraki dönemle ilgili olduğunu vurguluyor. 3 Clay, incelediği dönemde içsel ve dışsal dinamikler çerçevesinde, iflasa giden yolda her bir istikrazın perde arkasındaki güç ilişkilerini neredeyse gün be gün takip ederek kanıtlarını sunuyor. Yazarın çalışması, bu niteliğiyle Osmanlı dış borçlanması alanında önemli boşluğu doldurmakla kalmayıp ondokuzuncu yüzyıl uluslararası finans literatürüne de önemli katkı olarak karşımıza çıkmaktadır. Osmanlı iflasını teorik bir çerçeveye oturtmak gibi bir kaygısı olmayan ve teorik çabalan okuyucuya bırakan Clay, "Osmanlı tarihi ve özellikle de Osmanlı iktisat tarihi çalışmalarına çok fazla model kurma ve kuramsallaştırma çabalarının egemen olduğunu, fakat bu alanda ampirik araştırmaların daha az yapı ldığını'"' vurguluyor. Aynca, çalışmasının ulusA Multinaıional "National' Bank", G. Jones (der.), Banks as Multinaıioııals, (Londra, 1 990), s. 1421 59; "The Bank Notcs of ıhc Iınperial Oııoman Bank, 1 863- 1 867", New Perspecıives on Turkey 9 • ( 1 993), s . 1 0 1 - 1 1 8 ; ''11ıe Origins of Modem Banking in ıhe Levanı: The Devclopment of a Branch Network by ıhe Imperial Oııoman Bank, 1 890- 1 9 1 4", lnıernational lournal of Middle Eası Studies, 26 ( 1 994), s. 589-6 14; ''11ıe financial collapse of the Oıtoman sıaıe, 1 863- 1 875", D. Panzac (der. ), Hisıoire cconomiquc et socialc de l' Empire otıoman eı de la Turquie ( 1 326- 1 960). Acıes du sixi�mc congres intemaıionale tenu � Aix-en-Provence du ı (er) au 4 juillet 1 992 (Paris, 1 995); "Westem banking and ıhe Oııoman economy before 1 890: a sıory of disappoinıed expectaıions", Journal of European Economic History, 28, 3 ( 1 999), pp.473-509. 2 A. du Vclay, Essai sur l 'histoirejinanci�n de la Turquie (Paris, 1 903); C. Morawiız, Lesfıııances de la Turquie (Paris, 1 902); A. Bilioııi, La Banque implriale ottomane (Paris, 1 909); G. Poulgy, Les emprunts de l 'lıaı oıtomane (Paris, 1 9 15); D. C. Blaisdcll, European Financial Control in ıhe 011oman Empire (New York, 1929). 1 A. Auıheman, La Ba1ıque imperiale oııoman e (Paris, 1 996); Eıhcm Eldem, A History of ıhe Oıtoman Bank (İstanbul, 1 999); J. Thobie, lnterets et imperialisme français dans l 'Emp in oıtoman ( 1895- 1 914) (Paris, 1977). Clay, Gold far ıhe Sultan, s. 3. •

56


Canay Şahin

lararası mali tarihçilerince Londra ve Paris para piyasalannın yapısını in­ celemek, başka borçlu devletlerle karşılaştırma yapmak veya mali emperya­ lizm literatürünü değerlendirmek gibi bir zemin sunmadığı için eleştirilebile­ ceğinin farkında olan yazar, bu muhtemel eleştirilere karşı çalışmasının temel bakış açısını şöyle ortaya koyuyor: "Zemini olmadığı doğru değil, kitap Osmanlı tarihi olarak planlandığı için sunulan zemin bir Osmanlı zeminidir. Bu zemin Londra ve Paris'in değil Galata'nın finansal dünyası, Batılılann değil Osmanlı devlet adamlannın manevralan ve, nihayet, Batı ' nın üstün bakış açısından değil Haliç'ten görülen bir uluslararası politika üzerinde yükselen zemindir". 5 Dolayısıyla Clay, Osmanlı hükümeti'nin iflası sürecinde yabancı bankala­ nn ve bankerlerin rolü ve iki taraf arasındaki ilişkinin niteliği etrafında ol­ dukça aynntılı ve titiz bir araştırmayla hem Osmanlı hem de uluslararası finans tarihçilerine değerli bir malzeme sunmaktadır. Bank-ı Osmani-i Şa­ hane' nin Paris6 ve Londra arşivlerinin yanısıra, Osmanlı maliyesiyle ilişkisi olan diğer bankalann ve bankerlerin aile ve işletme raporlannı da kullanmış­ tır. Bunlar arasında Fould ve Heine, Neuflize ve Marcuard Andre bankalan­ nın raporlan, Societc Generale ve Rothschilds raporlan ve De Ploeuc ailesi­ nin raporlan sayılabilir. Aynca, İstanbul 'da bulunan Paris ve Londra elçileri­ nin hükıimetlerine gönderdikleri raporlardan da yararlanan yazar, The Bankers ' Magazine, The Economist, Levanı Herald, La Turquie gibi gazete ve dergileri de gözardı etmemiştir. Yüz sayfalık notlanna ek olarak Clay, 1 854- 1 877 arası yapılan Osmanlı istikrazlarının kimler tarafından piyasaya sürüldüğünü, itibari borç miktan ve faiz oranlannı, amortismanlannı, yıllık ödeme miktarlannı ve teminat olarak gösterilen gelirleri içeren tablonun yanısıra, 1 875 'te varolan Osmanlı kamu borcunu gösteren bir tabloyu da ek­ ler kısmı için hazırlamıştır. 7 Başlıca altı temel sorunsal üzerinde odaklaşan8 Goldfor the Sultan ' ın ilk bölümü batılı bankerlerin Kının savaşı öncesinde Osmanlı maliyesiyle ilk olarak hangi şartlar altında ciddi bir şekilde ilgilenmeye başladıklarını ve Osmanlı hükümetinin bu ilgiyi nasıl bir devlet bankası kurulması yönünde kullandığını inceliyor. Kitap boyunca izi sürülen ve bütün hikayeyi birbirine ' "it is noı, however, ıhe case !hat ıhere is no background but ıhaı because ıhe lıook is envisaged primarily as Ottoman history, ıhe background provided is an Oıtoman one-ıhe fınancial world of Galata not those of ıhc Ciıy and ıhc hauıe banque, ılıe manoeuvring of Ottoman not of westem staıcsmen, and inıcmational politics as seen from ıhc Golden Hom not from the vantage point of the West", a.g.e. s. 3. Araştırması sırasında Paris'tcki Bank-ı Osmani-i Şahiııe 'nin arşivi Milli Arşiv'e (Archives Nationales) taşındığından Clay'in referansları önceki numaralara aittir. 1 Yazarın kitabın değişik bölümleri için hazırladığı tabloların listesi için bkz. s. viii. 8 Eserin giriş kısmı bu sorunsallardan ilk dördünü, sonuç kısmı ise son ikisini ele alarak kitabın ana izleğinin takip edilmesini epeyce kolaylaştırmaktadır. •

57


Doğu Batı

bağlayan ikinci sorunsal ise hem bir devlet bankası hem de bir Avrupa finans kuruluşu olarak B ank-ı Osmani-i Şahane'nin rolüdür. üçüncü nokta ise,

1 875 ' te 1 95 .000.000

P zerinde

durulan

liralık bir borç yüküyle i flasın eşiğine

gelen Osmanlı hükümetinin, her biri çok özel siyasi ve mali şartlar altında çeşitli banka gruplarının aracılığıyla aldığı dış borçların hikayesidir.

1 875 'te

hükümetin dış borçların faiz ödemelerinin yansını geçici olarak durdurdu­ ğunu ilan etmesiyle gelinen iflasın gerçek boyutu dördüncü temanı n çerçeve­ sini ç izerken,

1 876-78 arası kriz y ı l l arında Osman l ı devletinin savaşı nası l

finanse ettiği konusu ise kitabın diğer önemli sorunsalını oluşturmaktadır. Altıncı ve son tema ise, yabancı sermaye sahiplerinin Osmanlı maliyesi üze­ rindeki denetimini ve dış borç ödemelerinin düzenli olarak yapı lmasını sağ­ lamak. üzere Dilyun-ı Umumiye İdaresi 'nin kurulmasıyla sonuçlanan süreçte, savaş sonrası yıllarının zor şartlarında kısmi bir finansal rehabilitasyonu nasıl gerçekleştirdiğidir. Genel çerçevesi çizilen bu önemli çalışmanın konuyla ilgi li l iteratürdeki yeri

şüphesiz ki

ileride konunun

lendirilecektir. Bununla birlikte

diğer

Doğu

uzmanlarınca

daha

iyi

değer­

Batı ' nın bu sayısı için, bu kitap ve­

silesiyle ve aşağıda da görüleceği gibi , büyük ölçüde onun sunduğu bilgiler ekseninde Osmanlı mali tarihinin bu en kritik döneminin ve onu önceleyen dönemlerin iç ve dış borçlanma uygulamalarına kısaca bir göz atmanın ta­ mamen yararsız olmadığı düşüncesindeyiz. •

Ondokuzuncu yüzyı lın ortalarına gelindiğinde, Osmanlı maliyesi 'nde sık sık yaşanan savaşlar ve aynca girişilen reformlar nedeniyle kronik hale gelen bütçe açıklan vardı. B u bağlamda, eskiden beri hükümetin mali krizi çözmek için kullandığı yöntem lere göz atmakta fayda var. Ancak bu şeki lde, Osmanlı hükümetini dış borç bulma ve bir devlet bankası kurulması düşüncesine iten sebepler an laşılabilir. B ilindiği üzere, onaltıncı yüzyıl sonlarında başlayan ve onyedinci yüzy ı l • ' boyunca devam eden uzun v e masraflı savaşlarla birlikte nakit ihtiyacının artması Osmanl ı maliyesinin dönüşümünü belirleyen temel faktörlerden biri olmuştur. Varolan vergi gelirleri artan askeri harcamaları karşılayamaz hale gelince, Osmanlı devleti, yeni vergiler koyma veya mevcut vergi leri arttırma,

tağşiş iç

(paraların iç indeki kıymetli maden miktarının düşürülmesi), müsadere,

hazineden

borç

yöntemlerden biri de

alma

gibi

iltizam

yöntemlere

başvurmuştur.

Uygulanan

sisteminin geni�letilmesiydi, yani

mukata 'a

olarak bilinen vergi kaynaklarının ilk aşamada bir kaç senelik bir sure için satışa çıkartılmasıydı. İkinci aşama ise, 1 69 5 ' te yapılan bir düzenleme ile vergi gelirlerinin gelecek yıllardaki karının yatırımcı tarafından bell i bir

58


Canay Şahin

miktar peşin ödenmesi yoluyla bütün hayat boyunca tasarrufuna verilme­ siydi. Onyedinci yüzyıl sonunda bütçe açıklarını kapatmak için bir çözüm olarak görülen ve bu anlamda bir iç borçlanma sistemi olarak da 9 düşünülebilinecek olan malikane sistemi , 1 768- 1 774 Osmanlı-Rus savaşı sonunda benzer sebeplerle daha da genişletilerek esham sistemine 1 0 geçildi . Bu sistemde, vergi kaynağının yalnız yıllık kan paylara bölünerek, yine belli bir peşin karşılığı satışa çıkarılması söz konusuydu. Böylece, Osmanlı hazi­ nesi vergi gelirlerini peşin olarak toplayıp yeni kaynaklar yaratmış oluyordu. İ ç borçlanmanın en önemli sonuçlarından biri, malikane ve esham sahip­ lerine gerek ' · peşinleri ödemek için faizle borç veren sarrafların Osmanlı maliyesindeki rollerinin gittikçe artmasıydı. Onaltıncı yüzyıldan beri, ço­ ğunluğu gayrimüslimlerden oluşan sarrafların özellikle darphane eminliği gibi görevlerle zenginliğini arttırdıkları, üst düzey saray görevlileri ve bürok­ ratlarının, hatta Sultanların gelir ve giderlerini düzenleyen özel muhasebeci­ leri ve bankerleri olarak işlev gördükleri bilinmektedir. 11 Ondokuzuncu yüz­ yıla gelindiğinde, Osmanlı sarrafları malikane ve esham yatırımcılarına para ve kredi sağlama fonksiyonlarının çok ötesine geçmişlerdi. Aynı zamanda ticaretle de uğraşan ve Avrupa finans çevreleriyle kurdukları bağlantılar sa­ yesinde hem sermaye hem de poliçeler gibi kredi araçları sağlayan sarraflar, Galata bankerleri olarak anılmaya başlandı. İ şte ondokuzuncu yüzyılın orta­ larında, çok yüksek faizlerle devlete sağladıkları kısa vadeli avanslarla güçle­ rinin doruğuna ulaşan bu zümre, yüzyılın · sonuna kadar etkinliklerini sürdür­ düler. Ondokuzuncu yüzyıla gel indiğinde, iç borçlanmanın dışında, mali prob­ lemlerin aşılması için kullanılan yöntemlerden bir diğeri de tağşiş, yani sikkelerin ayarını düşürmekti. Osmanlı tarihinin en hızlı tağşişleri II. Mahmud döneminde ( 1 808- 1 839) yapılmıştır. 1 808- 1 844 arasında kuruşun gümüş içeriği yüzde 83 düşürülmüş ve 1 808- 1 839 döneminde 47 çeşit gümüş 12 sikke piyasaya sürülmüştü. 1 844 'ten sonra tağşişlere son verildi, fakat bu­ nun öncesinde Osmanlı maliyesindeki karışıklığı daha da arttıran bir araca başvurulmuştu. "Kaime-i muteber-i nakdiyye" veya kısaca kaime denilen ilk 3 kağıt paralar 1 840 'ta basıldı } Yüzde 1 2,5 faizli ve 8 yıl vadeli kaimeler, devlet tahvili yerine kağıt paranın kullanıldığı bir tür iç istikraza benzi9 Mehmet Genç, "Osmanlı Maliyesinde Mal ikane Sistemi", Türkiye İktisat Tarihi Semineri, Metin­ lerfI'artışmalar, (Ankara, 1 973). "' Y avuz Cezar, Osmanlı Maliyesinde Bunalım ve Değişim Dönemi (XVIII. yy 'daıı Tanzimat 'a Mali Tarih, (Ankara, 1 986 ) , s. 79-84. 11 Haydar Kazgan, Galata Bankerle ri ( i stanbul, 1 9 9 1 ), s. 1 7. " Şevket Pamuk, Osmanlı İmparatorluğu 'nda Paranın Tarihi ( İ stanbul, 1 999), s. 2 1 0-2 1 1 " Kaimenin tarihsel serüveni için bkz. Ali Akyıldız, Osmanlı Finans Sisteminde Dönüm Noktası, Kağıt Para ve Sosyo-Ekononıik Etkileri ( i sıanbul, 1 996), s. 30-32.

59


Doğu Batı

yordu. ı4 Daha sonra daha düşük faizli kaimeler, 1 852 sonrası ise faiz geliri sağlamayan kaimeler tedavüle çıkarıldı. Kısa zamanda değer kaybeden kai­ melerle birlikte, Osmanlı hükümetinin daha önce piyasaya sürdüğü mağşuş sikkelerin aynı anda tedavülde bulunduğu düşünülü� Osmanlı maliyesinin içine düştüğü parasal karmaşa daha da iyi anlaşılır. Kaimelere ek olarak artan askeri harcamaları karşılamak ve reformları fi­ nanse etmek için 1 830'lann ikinci yansında pek çok devlet nezareti bütçe kaynakları tükenince, harcamalarını sürdürebilmek için sergi adlı borç se­ netleri ihraç etmişti . ı s Gelecekte elde edilecek gelirler karşılığında veri lmiş olan bono ve senetler, çok yüksek faizlerle genellikle sarraflarda kırdırılı­ yordu. Esham senetleri ise hükümetin çıkardığı farklı faiz ve vadeli devlet tahvillerine dönüşmüştü. İşte, 1 840 'lara gelindiğinde kaime, esham, sergi gibi çeşitlilik arzeden bu tahvillerin yerini alacak tek tip yeni tahvillerin çıka­ rılması ve böylece ortaya çıkan devlet borcunun kapatılması kaçınılmaz hale gelmişti. ı 6 Mevcut iç borçlanma yöntemlerinin (esham sistemi, tağşiş, kaime basmak, sergi gibi devlet tahvilleri ihraç etmek), yarattığı mali ve siyasi so­ runlarla kullanılamaz hale gelmesi, Kırım savaşının başlamasıyla daha da artan ihtiyaçlarını karşılamak için Osmanlı hükümetini dış borç almaya itti. l 9 . yüzyıl · öncesinde yaptığımız bu kısa gezintiden sonra, konumuz açısından gerçek bir dönüm noktası olarak ortaya çıkan Kırım Savaşı sonrasındaki gelişmeleri Clay'in çalışması üzerinden takip edelim. Kırım savaşı öncesinde Osmanlı hükümetinin ilk bankacılık deneyimi, 1 847 'de iki büyük Galata bankeri (J. Al leon ve T. Baltazzi) tarafından, para­ nın istikrara kavuşturulması amacıyla hükümetin himayesi altında Dersaadet Bankası 'nın (Banque de Constantinople) kurulmasıyla başladı. Fakat 1 852 'de bankanın kendi kendini tasfiye etmek zorunda kalmasından sonra hükümete çeşitli projeler sunuldu. 1 7 Bunlar arasında, yine parasal istikrarsız­ lığa çözüm olarak öneri len Parisli banker Trouve-Chauvel 'in kuracağı Tür­ kiye Milli Bankası projesi ı 8 ile devlet bankası kurulmasıyla sonuçlanacak girişimlere bir adım oluşturan ve 1 853 'te padişah iradesini de elde etmeyi • başaran Galata'nın önde gelen bankerlerinin sunduğu Osmanlı bankası pro­ jesi sayı labilir. 1 9 " Eldem, Osmanlı Bankası Tarihi, s. 2 1 . " Pamuk, Osmanlı İmparatorluğu 'nda Paranın Tarihi, s . 227. 16 Eldem, Osmanlı Bankası Tarihi, s. 98-99 17 Ethem Eldem, 115 Yıllık Bir Hazine, Osmanlı Bankası Arşivinde Tarihten izler (İstanbul, 1997), s. 26. 11 Eldem, Osmanlı Bankası Tarihi, s. 23. 19 Osmanlı Bankası 'nın on iki kurucu üyesinden sekizi Enneni (Düzyan ve Tıngıroğlu gibi önemli aileler), üçü Rum (Psichari, Zarifi, Glavany) ve sonuncusu da bir lngilizdi (Hanson). Londra para piyasasından çekilecek 2 milyon sterlin, mağşuş beşlik ve altılık denilen paralan ortadan kaldırmak, Osmanlı parasının kurunu bir sterline 1 1 0 kuruş olarak korumak için kullanılacaktı. Taşrada şube

60


Canay Şahin

Osmanlı devleti ilk dış borcunu, 1 854 yılında Kınm Savaşı 'nın finansma­ nını sağlamak için aldı. Londra'nın güçlü kuruluşlarından Dent, Palmer&Co. tarafından başarıyla yürütülen20 3 .000 . 000 sterlinlik istikraza teminat olarak Mısır vergisi gösterilmişti. Daha 1 855 senesi Aralık ayı itibarıyla savaşın bedeli 1 3 .000.000 sterline ulaştı ve savaşın masraflarının karşılanması için aynı sene içinde Londra'daki Rotschild tarafından gerçekleştirilen 5 .000.000 sterlinlik ikinci bir istikraza başvurulmuştu. 1 855 istikrazına Mısır vergisinin yanısıra İzmir gümrükleri teminat olarak gösterilmiş ve daha da önemlisi İngiliz ve Fransız hükümetleri doğrudan kefil olmuşlardı. Osmanlı hükümeti, Kırım Savaşı 'yla sekteye uğrayan devlet bankası kurma sorununa geri döndü. Clay ' in belirttiği gibi üç yıl içinde çok şey de­ ğişmişti. Yapılan iki istikraza rağmen Galata bankerlerine olan kısa vadeli borçlar daha da artmış, aynca savaş zamanı büyük meblağlarda basılan kai­ melerin değeri hızla düşmüştü. Hem Osmanlı maliyesinin sağlam temellere oturtulması ve hem de ticaretin olumsuz etkilenmesini önlemek için kaimele­ rin ortadan kaldırılması çok aci l bir öncelik haline gelmişti . İkinci önemli değişiklik ise, Osmanlı hükümetinin dış borç fikrinde olan değişimdi. Savaş, Avrupa para piyasalarından uzun dönemli borç alma fikrine karşı olan di­ renci kırdı. Üç yıl önce, kurulacak bir devlet bankasının en önemli işlevinin Osman lı parasının diğer paralar karşısındaki değerinin korunması olduğu gö­ rüşü hakimdi. Fakat savaş sonrası, devlet bankası kurulmasının hükümete, Galata bankerlerinden daha düşük faizle kısa vadeli borç vermek, onların tekelini kırmak, Avrupa para piyasalarına girişi kolaylaştırarak demiryolu gibi projelerin finansmanı için uzun vadeli borç bulmak gibi faydalar sağla­ yacağı düşünülmeye başlanmıştı . Üçüncü değişiklik ise, 'savaş koşullarının da etkisiyle özellikle İngiliz ve Fransız sermayedarların Osmanlı finans piya­ sasına olan ilgilerinin artmasıydı. 1 856 Mart ayı itibariyle, hükümete devlet bankası imtiyazını elde etmeyi amaçlayan on dört ayn öneri sunulmuştu. 2 1

açmak, poliçeleri iskonto etmek gibi yetkilerle donatılmasına karşılık, yine de Dersaadet Bankası 'nın yeni bir düzenlenmesiydi. Baltazzi ve Kamondo'nun etrafında toplanan Galata bankerlerinin muhale­ fetine uğrayan Osmanlı Bankası projesi, hükümetin Rusya 'ya savaş ilan etmesiyle rafa kaldınldı. Clay, Gold For ıhe Sultan, s. 24-25. ,. "Girişilen bir istikrazın başansının en güvenilir ölçüsü reel veya efektif faizidir. Dış borçlar belli bir faiz oranıyla çıkanlırlardı, ancak buna ilaveten, emisyon kuru denilen nominal değerlerinin a� tında bir oranda ihraç edildiklerinden, bu iki değişkenin eklenmesiyle gerçek faiz oranı ortaya çık­ maktaydı. Örnek vennek gerekirse, 1 854 istikrazı % 6 faizle % 80 kurunda ihraç edilmişti; yani devlet 3.000.000 sterl in nominal değer ü1.erinden % 6 fai1 vermiş ama aslında ancak bu nominal değerin % 80'ini ıahsil edebilmiş, hana bu meblağdan komisyonu da düşünce eline sadece 2.2 8 6.258 sterlin geçebilmiştir. Bu durumda gerçekten aldığı paraya verdiği faiz % 6 değil, % 7.9 olmaktaydı". Eldem, 135 Yıllık Bir Hazine, s. 57, dipnot 2. 21 Clay, Gold For ıhe Sulıan, 1. Bölümün 'Ulusal Banka imtiyazı Savaşımının Birinci Aşıması' başlıklı alı bölümü.

61


Doğu Batı

Osmanlı devleti ise, İngiliz ve Fransız sennayedarlannın bu farklı öneri­ lerinin rekabeti içinde, kurulacak devlet bankasının sunacağı mali avantaj ­ larla bu imtiyazın getireceği siyasi bedel arasında gidip geliyordu. 1 856- 1 863 arası süren pazarlıklarda, Batılıların iç işlerine müdahalesinden çekinen Os­ manlılar, banka kurucularının ulusal kompozisyonlannı genişletme çabasında olmuşlar ve rekabet içindeki İngi liz ve Fransız bankerler de farklı ittifaklar aramak zorunda kalmışlardır. 1 856'da, büyük imtiyazlar almayı uman Rothschild ve Paris merkezli Credit Mobilier gurubunun iddialı tekliflerinin tersine, sadece ticari bankacılık yapmayı planlayan Londra merkezli G lyn Milis and Co. bankasıyla Henry Layard 'ın tek lifi kabul edilmiştir. 500.000 sterlinlik sennaye ile kurulan Osmanlı Bankası (Ottoman Bank), 1 3 Haziran 1 856'da Galata' da faaliyetlerine başlamıştır. İstanbul dışında İzmir, Beyrut, Bükreş ve Kalas (Galatz) şubeleriyle yetinen banka, ufak çaplı ticari kredi ler vennek, Osmanlı hükümetine avans vennek ve sergi iskonto etmek gibi sı­ nırlı ticari faaliyetini, daha sonra ulusal banka imtiyazını elde ederek geniş­ letmeyi amaçlamıştı. 22

•'

1 857 sonunda, Osmanlı hükümeti 'nin 1 7 .94 milyon sterl inlik dalgalı bor­ cuna, 8 milyon sterlinlik dış borcu eklendiğinde, toplam borcu 26 milyon sterline (28.6 mi lyon lira) ulaşmıştı . 1 85 8 ' e gelindiğinde ise Lübnan ve Ka­ radağ'daki kanşıklıklar yüzünden yapılan askeri harcamaları karşılamak için basılan sergilerle, dalgalı borç 1 8 .500.000 sterline (20.350.000 lira) yüksel­ mişti. Kaimelerin ve esham-ı cedid olarak bilinen yeni tip uzun vadeli bono­ ların konsolidasyonu için 1 85 8 'de Dent, Palmers&Co. ile 5 . 000.000 ster­ linlik yeni bir istikraz anlaşması yapıldı. 2 3 1 860'ta hükümetin iç ve dış borç toplamı, yıllık net gelirinin ( 1 2 .650.000 lira) yaklaşık olarak üç katına (3 8 . 3 00.000 lira) ulaştığı düşünülürse mali krizin boyutları ve dış borca yö­ nelmenin neden leri daha iyi anlaşılabilir. Fakat daha da önemlisi, hükümetin neredeyse dalgalı borçlarını ödemek için dış borca yönelmesiydi . 1 860 sene­ sinde, daha önceki üç istikraz için ödenmesi gereken meblağ yaklaşık olarak 900.000 lira iken24, hükümetin dalgal ı borçlan ve Galata bankerlerinden aldığı kısa vadeli avansların toplamı 1 9. 800.000 liraydı. Sadece Galata ban­ kerlerinin alacağı tutar 5 . 500.000 liraya ulaşmıştı. Dalgalı borçların en önemli kısmı ise nezaretlerin gelecek yılın vergi gelirlerine karşılık olarak verdikleri borç senetlerinden oluşmuştu. Aynca, bu senetleri iskonto eden Galata bankerleri ellerindeki sennayeyi, kısa vadeli poliçeler yoluyla Londra ve Paris piyasalarından çekmişler ve eskilerin ödemeleri geldikçe yenilerini çıkannışlardı . Eğer hükümet bankerlere olan borcunu ödeyemezse, bu sadece " A.g.e., s. 33-34. " A.g.e., s. 49-50. 24 i. H . Yeniay, Yeni Osmanlı Borçları Tarihi (lstanbııl, 1 964), s. 32-35 .

62


Canay Şahin

Galata'da iflasa değil aynı zamanda Londra ve Paris para piyasalarında krize yol açacaktı . 25 Bu şartlar altında, dış borç almaktan başka çaresi kalmayan Osmanlı hükümeti, son derece ağır koşullar altında meşhur Mires istikrazını imzalamıştı . Bu istikraz, Paris'li banker Mires'nin yolsuzluktan tutuklanması üzerine fiyaskoya dönüşmüş, Londra, Marsilya ve Galata' da bankerler i flas etmişlerdi. 1 86 1 ' de İngiliz ve Fransız hükümetlerinin müdahalesi ve Osmanlı hükü­ metinin başına Fuat Paşa'nın getirilmesiyle olumsuz koşullar düzelmeye başlamıştı . Fuat Paşa, 1 862'de Osmanlı Bankası (Ottoman Bank) ve Londra' da Deveaux&Co. temsilcileri ile yaptığı pazarlıklar sonucunda, kai­ meleri ortadan kaldırmak amacıyla 8.000.000 sterlinlik bir istikraz anlaşması imzalamıştır. 26 Bu istikrazın başarısı sonucunda Osmanlı Bankası i le Os­ manlı hükümeti birbirine yakınlaşmış ve hükümetin l 856'dan beri hem yerel hem de yabancı sermayedarlarla devlet bankası imtiyazı için yaptığı pazar­ lıklar meyvesini vermişti. Fransız sermayesinin (Credit Mobilier-haute 27 banque konsorsiyumu) katılımıyla, mevcut Osmanlı Bankası (Ottoman Bank) genişletilerek 4 Şubat 1 863 ' te Bank-ı Osmani-i Şahane 'nin (Banque lmperiale Ottomane veya Imperial Ottoman Bank) kurulması için imtiyazname verilmiş ve 1 Haziran 1 863 'te de Osmanlı Bankası'nın şubeleri yeni bankaya devredilerek işlemlere başlanılmıştır. Bank-ı Osmani-i Şa­ hane 'nin merkezi İ stanbul 'da olacak fakat idaresi Paris ve Londra'daki ko­ miteye verilecekti . Ortaya çıkan durum biraz garipti : Osmanlı İ mparator­ luğu 'nun ulusal bankası olan Bank-ı Osmani Şahane İ ngiliz ve Fransızların mülkiyetinde, kontrolünde ve yönetimindeydi. Bankanın bu ikili karakteri, 28 kuruluşundan sonra hep bir gerilim unsuru olmuştur. 1 863 imtiyaznamesiyle, Bank-ı Osmani-i Şahane'ye verilen en önemli ay­ rıcalıklardan bir tanesi banknot basmaktı . 29 İkinci olarak, banka Osmanlı devleti 'nin iç ve dış borç ödemelerini üstlenerek bu işlemlerden % 1 komis­ yon alacak ve aynca devletin iç ve dış borç anlaşmalarının mali aracısı ola­ caktı. Üçüncü olarak, Maliye nezareti tarafından çıkarılacak üç ay vadeli " C l ay , Goldfor ıhe Sultan, s. 5 1 -52.

26

B aş an lı bir itfa operasyonuyla 998. 738. 1 52 kuruşluk kaime piyasadan kaldnldı. A.g.e., s. 62. Ondokuzuncu yüzyılın ilk yansında Fransız maliyesini konırol eden yirmibcş otuz kadar Paris banka kuruluşundan oluşan Haute Banque, 1 840 sonrası hem Fransa'daki demiryolu ve ağır sanay� nin finansmanında hem de CrCdit mobilier gibi bankaların kurulmasında rol almı ştı r. A.g.e., s. 80-8 1 . 21 A.g.e., giriş bölümü. 20 Bankanın ilk banknotlan Haziran ı 863 'te karşılığı lstanbul ve lzmir'de ödenmek üzere basıldı. Fakat sınırlı dolaşım ve kullanımdan do l a yı ı 870'lerc kadar banknot u ygu l aıms ı oıurmamışlı. 1 8 7275 arası banknot dolaşımı 200.000 liranın ü st ündeyd i ve 1 875 'te en yüksek noktaya, 426 605 liraya u laşmışken 1 875 ifllisı i le birlikle hükümet Bankanın emisyon imtiyazını askıya aldı ve yeniden kaime basmak zorunda kaldı. Ancak 1 880 saırası, bankanın istikraz ve avans sağ lamaktan çok ticari işlemlere yönelmesi ve şube sayısındaki patlamayla tedavüldeki banknot hacmi tekrar artmaya baş. lamıştır. A.g.e . . s. 74 ve aynca bkz. Eldem, 135 Yıllık Bir Hazine, s. 79- 80. 27

63


Doğu Batı

30 sergileri iskonto edecekti. Banka 8.000.000 sterlinlik ilk istikrazını 1 863 'te gerçekleştirdi ve piyasaya sürülen 6.000.000 sterlinlik istikrazdan 74.380 sterlin kar etti. Hükümet, bu dış borçla Galata'ya olan kısa vadeli iç borçları­ nın bir kısmını ödedi ve aynca mağşuş beşlik sikkelerin bir kısmını tedavül­ den kaldırdı. 3 1 Clay, 1 86 5 ' te iç borcun dış borca dönüştürülmesi için yapılan istikrazı Osmanlı Devleti 'ni iflasa götüren süreç içinde tarihi bir dönüm noktası ola­ rak görür. Kitabının ikinci bölümü, iç borcun tamamının birleştiri lmesi ve 32 genel borca çevrilmesi sürecine ve Bank-ı Osmani-i Şahane'ye rakip olarak ortaya çıkan gruplara ayrılmıştır. 1 865 istikrazı ile birlikte artık Osmanlı ma­ liyesinde yeni bir döneme girilmiştir. Bundan sonra gelen istikrazlar, eski borçların taksit ve faizlerini ödemek ve bütçe açığını kapatmak için kullanıl­ mıştır. Bu bağlamda, yazar, "arka arkaya gelen dış borçlanmaların, bir nok­ taya kadar, yüksek faizli dalgalı kısa vadeli borçların daha düşük faiz oranı 33 taşıyan uzun vadeli borçlarla ödendiği bir konsolidasyon operasyonu" ola­ rak düşünülebileceğini vurgular. 1 865 istikrazı ile birlikte artık Osman lı maliyesinde yeni bir döneme gi­ rilmiştir. Bundan sonra 1 875 iflasına kadar yapılan istikrazlar, eski borçların taksit ve faizlerini ödemek ve bütçe açığını kapatmak için kullanılmıştır. Bu bağlamda, Osmanlı borçlanması ile ilgili olarak Clay'in cevaplamaya çalış­ tığı sorular şunlardır: 34 İ lki Osmanlı hükümeti'nin aldığı dış borçları nasıl kullandığı ile ilgilidir. 1 875 iflasına kadar, Osmanlı devletinin dış borcu 230.000.000 liraya yaklaşmıştı ve aslında bunun sadece l 1 4.000.000 lirası eline geçmişti. İ mparatorluğun ulaşım altyapısının geliştirilmesi için uzun vadeli planlara rağmen, bu amaca yönelik olarak kullanılan tek istikraz, iti­ bari değeri 3 5 .500.000 milyon lira olan ve hükümete 1 1 .200.000 milyon lira getiren 1 870-72 istikrazı olmuştur. 35 1 873 'te sadece demiryolu yapımına ayrılan, itibari değeri 50.000.000 liralık bir istikraz için anlaşma yapıldıysa da, bu istikraz piyasaya sürülememiş, daha önceki borçların faiz ödemelerini yapmak için bir başka borca öncelik verilmek zorunda kalınmıştı. 36 Kısaca, ..

'" Clay. Gold For tire Sulıan. bkz. Bölüm 1/6. " A.g.e., s. 9 1 -92. Bu istikrazdan hUkUmctin eline geçen tutar 3.740.000 sterlindi. 32 1 86S'in başında iç borç dış borcun 2/l'üne, yaklaşık olarak 22.200.000 liraya ulaşmıştı. Bu borç, daha önce de belirtildiği gibi, kaimelerin tedavülden kaldınlması ve çeşitli nezaretlerin dalgalı borç­ larının konsolide edilmesi için yapılan bir dizi opeıasyanun sonucuydu. Bu tarihte piyasada bulunan tahviller şunlardır: csham-ı cedid veya konsolide denilen dört farklı basım tahviller, tahvila�ı murı ııue ler ve onscne l ik denilen ılliıvi l l er. Hükümet bu borçlan uzun vadeli borca dönüştürmek ama­ cıyla General Credit and Finance Co. ile 40.000.000 liralık bir istikraz anlaşması yaptı. Clay, s. 96. . " A.g.e. • s. 9 34 A.g.e., Giriş bölümü. 35 A.g.e., 4.bölUm/2. 36 A.g .e., 4.bölUm/4.

64


Canay Şahiıı

dış borçtan hükümetin eline geçen meblağın sadece 1 / I O ' u yatırım için kul­ lanılmıştı. Daha önce belirtildiği gibi, dış borçlanma ile kapatılmaya çalışı lan kronik hale gelen bütçe açıkları ve piyasaya sürülen tahvillerin sonucu git­ tikçe artan iç borçlanmanın yarattığı mali zorlukların kökü çok daha gerilere gidiyordu. Diğer yandan, Batıl ı bankerlerin ve kuruluşlann mali çıkarlarını (komis­ yonlarını) ve siyasi güçlerini arttırmak için gittikçe olumsuz koşullarda Os­ manlıları borçlanmaya itip itmedikleri konusunda, Clay'in eleştirilere cevabı ise şu noktalarda önem kazanmaktadır. Yazar, hükümetin yüksek faizli kısa vadeli borçlarını, daha düşük faizli dış borçlanma ile ödeme daha sonra da bu borcun faizlerini ödemek için yeni dış borç alma şeklinde devam eden döngünün dışına çıkmanın, o şartlarda mümkün olmadığını iddia ediyor. Ay­ nca, borç pazarlıklarında güç dengesinin her zaman Batılı bankerlerin le­ hinde olmadığını, Osmanlı hükümetinin değişik ittifaklara girerek kendileri için uygun şartları hazırlamaya çalıştıklarını vurguluyor. Yazara göre, bu dış borç açıklı finansman sürecinin devamında çıkarı ol­ masına karşın, Bank-ı Osmani-i Şahane bu durumu kötüye kullanmaktan kaçınmıştır. 1 860 ' larda ve 1 870' 1erde devletin kısa vadel i avanslarını karşı­ lamak için İstanbul'da kurulan diğer bankaların tersine, 37 Bank-ı Osmani-i Şahanc 'nin banknot dolaşımından ve demiryol ları ve diğer altyapı projeleri­ nin finansmanından kar etmek gibi uzun vadeli amaçlan olduğu kaydediyor. Clay, bankanın, uzun vadede daha fazla kar getirmesi planlanan bu projelerin gelişmesini önlememek için, hükümctin mali yapısını daha da bozacağı ge­ rekçesiyle, talep edilen kısa vadel i borçlanmalara karşı çıktığını vurgula­ maktadır. Bu yüzden, kuruluşunu takip eden i lk on yılda banka ile hükümet arasındaki ilişkinin gergin olduğunu ve hükümetin kısa vadel i borçlar için rakip bankaların kurulmasını teşvik ettiğini belirtmektedir. 38 Bilindiği gibi, 1 874'te bankanın hazine işlemlerinde tekel konumuna gelmesine imkan tanıyan yeni imtiyazlar, Osmanlı hükümetinin dış borç ödemelerinin faiz ödemelerini durdurmak zorunda kaldığı 1 875 iflasıyla rafa kaldırı lmıştı . 1 879'da Osmanlı hükümeti ile Bank-ı Osmani-i Şahane 'nin başını çektiği bir grup alacaklı arasında yapılan anlaşmaya göre Osmanlı .•

37 Sadece 1 863- 1 872

arasınd a lstanbul'da yabancı sermaye ile sekiz ayn banka kurulmuştur: Socicıe Genera le de l ' Empire Oıtomane (Şirket-i Umuıniyye-i Osmaniye, 1 864), Cn!diı General OUoma n (İtibar ı Umumi-i Osma ni , 1 869), Ba nqu e de Constantinople ( l stanbul Bankası, 1 872), Banqu� Au•lro-Oııomane, Cn!dit Au•tro-Turque, S oc ie ıc! Oııomane de Changc et dcs Valeurs (Kambiyo ve Eshaın Şirketi, 1 872) ve the CrCdit Ly o nnai s . B kz. C. Clay, ''The Origins of Modem Banking in the Levanı: The Developmenı of a Branch Nctwork by ıhe lnıperial Oııo man B ank. 1 890- 1 9 1 4", /111emational Joıınıal of Middle Ea.tt Studie.•, 26 ( 1 994 ) , s. 6 1 1 . " Bank · ı Osmani-i Şatıane'ye rakip olarak ortaya çıkan ba nka l ar ve istikraz için m ü c ad e l e eden gru p l a r için kitabın ikinci ve üçüncü bölümü ve özellikle de dördüncü bölümün ilk iki alı baş l ığı na

bkz.

65


Doğu Batı

hükümeti, alacaklılara olan borcun karşılığı olarak, on yıl süreyle pul, alkollü içecekler, İ stanbul'daki balık ve dört vilayetteki ipek resimleriyle, tuz ve tiltiln tekellerinin gelirleri Rüsum-ı Sitte İdaresi 'ne tahsis etti. Daha sonra, Osmanlı borcunu yarıya indiren 1 8 8 1 Muharrem Kararnamesi 'yle bu gelirler, İ ngiliz, Fransız, Alman, Avusturyalı, Osmanl ı alacaklıları ile Galata banker­ lerini temsilen yedi üyeden oluşan Düyun-ı Umumiye İdaresi ' ne devredi l ­ miştir. Gold for the Sultan, ele aldığı dönem itibariyle, hem Osmanlı iktisat ta­ rihçilerine hem de uluslararası finans tarihçilerine çok farklı gözlüklerle oku­ nabilecek çok değerli bir malzeme sunmaktadır. 1 856- 1 88 1 döneminde Os­ manlı iç ve dış borcunun seyri, hem Galata bankerlerinin hem de Avrupalı bankerlerin Osmanlı maliyesindeki rolleri, uluslararası para piyasalarındaki krizler ve Osmanlı ekonomisindeki etkileri, bunlardan sadece bir kaçıdır.

..

66


B İR MALİ S ORUN

ÜLARAK ÜSMANLI S oN DöNEMİNDE EöiTİM

YATIRIMLARI VE VERGİLENDİRME MESELESİ Selçuk Akşin Somer

GiRiş Bu yazının konusu Osmanlı reform döneminde eğitim modern leşmesinin finansmanı ve bu finansmanın gerçekleştirilmesi konusunda uygulanan farklı vergilendirme stratej ileridir. 1 9. yüzyıl ı n ikinci yarısı Osmanlı İmparatorluğu için bir mali bunalım devresi olup 1 877- 1 878 Osmanlı-Rus savaşı mevcut krizi iyice ağırlaştırmıştı . Bundan ötürü Osmanlı yönetimi eğitimin özellikle taşra sathında yaygınlaştırılmasını sağlayabi lmek için mevcut fi nans kay­ naklarının ötesinde arayışlara girmek zorunda kalmıştır. Bu arayışlar ise taşra nüfusu arasında tepkilere neden olmuştur. Bu yazıda oluşan y erel tepkilerden söz edil ecektir. Bunun yanında, devletin hangi koşullar altında istisna'! ol arak bütçeden sağladığı kaynaklarla taşrada okul açtığına değinilecektir.

' Yard. Doç. Dr. Selçuk Akşin Somel, B i lkent Ün iversitesi, Tarih Bölümü.


Doğu Batı

1 9. yüzyıl Osmanlİ modernleşmesinin ana direklerinden birisini eğitim alanında girişilen ıslahatlar oluşturmaktadır. Eğitimde yapılan reformların gayelerinden başlıcası dünyevi ve pratik bilimler öğrenmiş, reformcu bak ı ş açısın a sahip kuşak lar yetiştirmek, b i r diğeri i s e okullar aracılığıyla Tanzimat idaresinin siyasal meşruiyetini toplum sathı nda yaymaktı. Bu iki amacı ger­ çekleştinnek ise okullaşman ın İ stanbul ' la sınırlı kalmayıp taşra düzeyinde de yayılmasına bağlıydı . Nitekim bu konuda 1 845 yılından başlayarak taşrada devlet okullarının kurulması konusunda iradeler ve layihalar verildiğini bili­ yoruz. Modem anlamda eğitim veren ve düzenli bir okul ağının parçası ol arak rüşdiye mektepleri 1 847'den itibaren kurulmaya başlanmıştır. Bu okullar orij inal olarak orta eğitim seviyesine denk olarak tasarlanmışlardı. Buna kar­ şın ille öğretim işlevini dini eğitim veren mahalle mektepleri yerine ge­ tirmekteydi . Mahalle mektepleri vakıflara bağlı olup devlet idaresinden özerk konumdaydılar. Riişdiye mektepleri ise Tanzimat dönemi boyunca devlet bütçesinden finanse edilmişlerdir. Taşrada ilk rüşdiye mektepleri 1 848- 1 849 devresinde Bursa ve Edirne'de açılmış, bunu 1 852' de Bosna eyaletinin sancak merkezleri olan Saraybosna, Mostar, Travnik, Tuzla, Yeni Pazar, Bana Luka ve Bi hke izlemiştir. 1 853 tarihli bir Meclis-i Maarif-i Umumiyye kararıyla rüşdiye mekteplerinin daha yaygın olarak kurulması öngörülüyordu. Buna göre Rumeli sahasında Berat, Delvine, Yanya, Yenişehir, Manastır, Filibe, Prizren, Rusçuk , Selanik. Ü sküp, Sofya, Şumnu ve Vidin'de, Anadolu sahasındaysa Ankara, Erzunıın, Kandiye, İ zmir, Kastamonu, Konya, Lefkoşa, Midilli ve Trabzon'da rüşdiyeler açılacaktı . Ne var ki öngörülen bu oldukça iddialı programın 1 856 'ya gelindiğinde dahi büyük bölümünün gerçekleştirilemediğini tahmin ediyoruz. Zira 1 8 531 85 6 devresi Kının Savaşı yıllarıydı ve Osmanl ı maliyesi askeri harcamalar dolayısıyla kriz içinde bulunuyordu. Osmanlı Devleti 'nin dış borçlanması da bu savaş yıllarında başlamış, ve giderek artan oranlarda, 1 875 tenzil-i faiz lqizine değin sünnüştür. Bu çerçevede taşra sathında giderek yaygınlaşmaya başlayan rüşdiye mekteplerinin devlet bütçesinden finansmanı meselesi artan boyutla bir problem oluşturmaya başlamıştır. Artan mali darboğaz dolayısıyla sancak ve vilayet yöneticilerinin yerel kaynaklar kullanmak suretiyle yerel rüşdiye mekteplerin i finanse etmeye çalıştıklarını biliyoruz. Bu konudaki çabalara en iyi örnek olarak 1 864- 1 867 devresinde Tuna vilayeti valiliği yapan Midhat Paşa'nın yerel vakıf gelirlerini, yerel avarız kaynaklarını, aşar vergisinden aktannalar yapmasını, kurban derisi satışından elde edilen gelirleri ve yerel halktan toplanan bağışları okullaşmaya sarf etmesini gösterebil iriz.

68


Selçuk Alcşin Somel

Midhat Paşa'nın valiliği esnasında okullaşma alanında uyguladığı ol­ dukça başarılı yerel mali kaynaklan kullanma siyaseti etkisini 1 869 tarihl i Maarif-i Umumiyye Nizam11amesi nde göstermiştir. Sözünü ettiğimiz nizam­ name Osmanlı topraklan dahilinde bulunan geleneksel ve modem, Müslim ve Gaynmüslim, kız ve erkek farklı seviyedeki bütün okul ları yasal bir yapı içinde entegre etmeyi amaçlıyordu. Bu yasa metninde taşrada kurulan okul­ ların finansmanına dair somut hükümlere rastlıyoruz. Nizamnameye göre taşra okullarının finansmanı 1 . ) bütçeden aktarılacak meblağlar, 2 . ) halktan toplanacak yardımlar, 3.) yerel vakıflardan sağlanacak gelirler, 4.) çeşitli kaynaklardan gelecek bağışlar ve 5.) ortaokul ve daha üst seviyedeki öğren­ cilerden alınacak eğitim ücretleri ve cezalar türü kalemlerle sağlanacaktı. Ne var k i bu kalemlerden de anlaşı lacağı üzere söz konusu mali kay­ naklar pek de sağlam ve istikrarlı nitelikte deği llerdi. Ü stüne üstlük tespit edilen bu kaynaklar sadece rüşdiye ve daha yüksek seviyedeki eğitim ku­ rumları için tahsis edilmişti. Nizamnamede söz konusu edilen ve devlet eliyle açılması tasarlanan modem ilk okulların (sıbyan mekteplerinin} finansmanı tamamen yerel halkın yardım ve bağışlarına terkedi lmişti. Biz bu durumun 1 908'e kadar aynı biçimde devam ettiğini görüyoruz. 1 870' lerden başlayarak kurulan modem devlet ilkokulları (ibtidai mektepleri) bazı istisnai duru mlar dışında yerel halkın desteği olmaksızın taşrada yaygınlık kazanamamıştır. Buna karşın rüşdiyeler ve onlara i laveten vilayet ve sancak merkezlerinde daha üst bir eğitim seviyesini temsilen açılan idadi mektepleri daha sağlam bir maddi temele oturtulmaya çalışılmıştır. Bu söylenenlerden şunu çıkar­ samamız mümkündür: Modem ilk öğretimin taşra düzleminde yaygınlaşması yöre ahal isinin eğitime bakışına ve yaklaşımının niteliğine bağlı o larak bü­ yük değişiklikler arzederken orta ve daha üst seviyedeki eğitim kurumlarının vilayetlerde yaygınlık kazanması esas olarak devlet girişimiyle gerçek­ leştirilmiştir. '

MAARiF HİSSE-İ iANESİ II. Abdülhamid cülus ettiğinde Osmanlı devlet hazinesinde cari harcama­ l ar için dahi yeterli nakit bulunmuyordu. 1 875'de patlak veren mali buhran Mısır eyaletinin İngiliz finansal kontrolü altına girmesiyle ve aradan çok za­ man geçmeden İngiliz işgaline uğramasıyla sonuçlanmış, ve 1 877- ı878 Os­ manlı-Rus Savaşı 'nın beraberinde getirdiği ekonomik yıkım ve Rusya 'ya ödenmesi gereken ağır savaş tazminatı Osman lı maliyesi için ek yükler teşkil etmiştir. Kırım Savaşı 'ndan beri süregelen dış borçlanmanın neticesi olan ağır dış borç yükü uluslararası sermayenin 1 88 1 'den itibaren Düyun-ı Umıimiyye kuruluşu aracılığıyla Osmanlı ekonomisinin başlıca gelir kay­ naklarını kontrol altına almasına yol açmıştır. Düyün-ı Umumiyye ile birlikte

69


Doğu Batı

Osmanlı Bankasi -ki b'u kuruluş da yabancı sermayeye dayanıyordu- devletin gelir kaynaklarının büyük bir kısmını kontrol eder olmuşlardır. Bu durumda Osmanlı Devleti'nin doğrudan hazinesine aktarabileceği gelir kaynaklarında büyük bir düşüş söz konusu olacaktı. 1 9 . yüzyıl boyunca Osmanl ı tarımsal üretimi genel olarak bir artış sergilemesine karşın dünya gıda fiyatlarında gö­ rülen düşüşler ve Osmanlı iç pazarının darlığı Osmanlı maliyesinin ciddi biçimde toparlanmasına engel olmaktaydı . Bu koşul larda Bab-ı Ali'nin Maa­ rif Nezıireti'ne yeterli miktarlarda para transferi yapması , ve sadece devlet bütçesine dayanarak imparatorluk çapında eğitimin yaygınlaştırılması müm­ kün değildi. 1 8 80'lerin ilk yansında mali darboğazın yoğun etkisi taşrada bulunan rüşdiye mekteplerinde de kendini hissettinniştir. Taşra mekteplerinde görevli muallimlerin maaşları ya düzenli biçimde ödenemiyordu, ya da maaşları dü­ şürülüyordu. Bu durumda birçok muallimin mesleğini terk ettiği gözlemlen­ miştir, ki bu durumda sözkonusu rüşdiye mektepleri öğretmensiz kalmak­ taydı . Osmanlı eğitim sisteminin ve özellikle taşra idadi mekteplerinin mali açı­ dan istikrarlı bir temele oturtulması yolunda en önemli adım Maarif Hisse-i İunesi adında özel bir eğitim vergisinin getirilmesiyle atılmıştır. Bu eğitim vergisi zamanın sadrazamı Küçük Said Paşa ' nın çabalan sonucunda ihdas edilmiş ve 1 300 mali yılından başlayarak ( 1 Mart 1 884) uygulamaya kon­ muştur. Maari f Hisse-i İanesi bir bölgede toplanan aşar vergisi oranına göre saptanmış olup bir birim aşar miktarının l /7 ' si ve bu i /Tlik oranın l /4 ' ü de üzerine iliive edilmek suretiyle toplanacak aşar vergisine eklenecekti. Elde edilen fazlanın l /3 'ü eğitime ("Maari f Hi ssesi"), 2/3 ' ü ise bayındırlık yatı­ rı mlarına ("Menafi Hissesi") tahsis edi lecekti . Kısacası normal olarak topla­ nan aşar vergisine % 5,3 oranında eğitim, ve % 1 0,6 oranında da bayındırlık payları adında zamlar yapılmak suretiyle ek vergiler toplanacaktı . Ancak bu hesaplama biçiminin çok pratik olmamasından ötürü 1 303 mali yılı, yani 1 Mart 1 88 7 ' den itibaren yeni bir usUI getirilmiştir. Buna göre toplanan her bir kile yıllık tarımsal ü rün başına % 1 1 ,5 oranında toplam bir vergi alınması, ve bu % l 1 ,5 oranın l O 'u aşar vergisi sıfatıyla doğrudan devlet hazinesine trans­ fer olurken geriye kalan l ,5 'tan ! ' inin bayındırlık işlerine ve 0,5 ' inin de eği­ time aktarılması kararlaştırılmıştır. Tarımsal üretimle uğraşmayan şehir nüfu­ suna ise gayrımenkul vergisi (müsakkafat vergüsü) olarak taşınmazın değeri üzerinden alınan % 6 oramnda verginin 1 'i eğitime ("Maarif Hissesi") tahsi s edilmiştir.

70


Selçuk Alcşiıı Somel

M AARİF HİSSE-İ iANESİ 'NE KARŞI TEPKİLER

A şar vergisine i laveten konan Maarif Hisse-i İanesi, bir yandan taşra nü­ fusuna ek bir yük teşkil etmesi, öte yandan da geçmişte bir emsalinin bulun­ mayışı açısından vilayetlerdeki ahali tarafından kolaylıkla kabul edilmemiş­ tir. Hatta denebi lir ki imparatorluğun Balkan, Anadolu ve Arabistan sahası­ nın bütününde tepkiler ortaya çıkmıştır. Maari f Hissesi 'nin gerek Müslim, gerekse Gaynmüslim nüti.ıstan ayrım yapılmaksızın alınması öncelikle Gayrımüslimler arasında tepkilere yol aç­ mıştır. Zira bu verginin ana gayesi esas olarak Müslümanlara yönelik olarak kurulan Osman lı devlet okullarına destek vermekti. Ö rneğin Sivas Ermenileri 1 89 1 yıl ında bu durumdan yakınmışlar ve kendilerinin yararlanamadığı bu vergi lendirmeden dolayı mağdur duruma düştüklerini belirtmişlerdir. Bu tepki karşısında i l . Abdülhamid söz konusu durumu incelemek üzere bir komisyon atamıştır. Komisyon yaptığı inceleme sonucunda Sivas 'tan alınan M aarif Hissesi 'nin bir kısmının yerel Gayrımüslim okullarına aktarılmasını tavsiye etmiştir. Bahsettiğimiz bu Gayrımüslim tepkisinin ana nedeni kendi­ lerinden toplanan verginin cemaat olarak kendi lerine bir faydası olmayacağı konusundaki aşikar kuşkuydu. Aynı kuşku Müslümanların Maarif Hissesi ' ne karşı gösterdikleri tepki­ de de ortaya çıkmıştır. Genelde taşra ahal isi Bab-ı Ali tarafından vazedilen bu yeni verginin gerçekten amacına uygun olarak kullanılacağına inanmı­ yordu. Örneğin Midi l l i Müsl üman ahalisi 1 8 8 7 ' de Bab-ı A li'ye gönderdiği çok sayıda dilekçede yerel bazda toplanan Maarif H issesi ' nin sadece Mi­ dilli ' ye tahsis edi lmesini istiyordu. Suriye ' ye baktığımızda, Şam viliiyetinde yerel eşrafın söz konusu verginin yerel ihtiyaçlar için kullanılmayıp doğrudan İstanbu l ' a aktarı lması konusundaki şüphesinden ötürü Maarif Hissesi 'nin ilk yıllarda toplanamadığını görüyoruz. Ancak Şam valisi Osman Nuri Paşa 1 8 88 'de uzun uğraşlar neticesinde Maarif Hisses i ' nin İstanbul 'a transfer edilmeyip gerçekten yerel eğitim amaçları için sarf edileceği ve bu verginin ayrım yapılmaksızın bütün Suriye halkına tahsis edileceği konusunda Şam eşrafını ikna ettikten sonradır ki bu eğitim vergisi bölgede toplanmaya başlanabi lmiştir. Maarif Hissesi 1 887'de Kosova viliiyetinde vazedildiğinde bu. vilfiyetin kuzeyinden Arnavut ileri gelenler (Malisa ve İpek rüesası) Ü sküp ' te toplanmış ve Prizren, Taşlıca ve Yeni Pazar sancaklarında bu verginin sadece ibtidfii mekteplerinin inşasında kullanılması hususunda ısrarcı olmuşlardır. Bu ısrarlarını devlete kabul ettireb i l mek i ç i n Yeni Pazar ve Taşlıca'da Maarif Hissesi'nin toplanmasını 1 893 yılına değin engellemeyi başarmışlar, ve nihayet Bab-ı A li yerel eşrafın koyduğu koşula

71


Doğu Batı

razı ol muştur. Sonuç olarak kısa bir sürede Yeni Pazar ve Taşlıca sancaklarında çok sayıda ibtidai mektebi açılabilmiştir. Yukarıda gördüğümüz tepki türü Maarif H issesi 'nin bizatihi kendisine karşı deği l , ama vazed ilme amacından farklı olarak kullanılma kuşkusundan kaynaklanıyordu. Bir başka tepki türü ise doğrudan doğruya Maari f His­ sesi 'nin kendisini hedef almaktaydı . Bu tarz tepkiyi daha ziyade eğitim yatı­ rımlarının yerel topluma sağlayacağı uzun vadeli avantaj ları kestiremeyen dar görüşlü bir kültürel ufkun yol açtığı bir davranış biçimi olarak tasavvur edebiliriz. Özellikle aşiret toplumsal ilişkilerinin geçerli olduğu ve Osmanlı mülki idaresinin yeterince kök salmadığı periferik bölgelerde bu ikinci tür tepkiyi görmekteyiz. Örneğin günümüz Makedonya Cumhuriyet i ' nin batı­ sında yer alan, zamanın Manastır vilayeti Debre sancağının kazaları olan Debre-i Bata, Debre-i Zir ve Rakalar'da bulunan Arnavut aşiretleri ne Maari f Hissesi 'ni, ne de Menafi Hissesi 'ni ödemeye yanaşmaktaydı ( 1 887- 1 888). Osmanlı vükela meclisi yerel aşiretlerin gösterdikleri bu kategorik tepkiyi anlamakta zorlanmıştır. Zira söz konusu vergi ler özellikle de vazedildikleri ilk yıllarda münhasıran Manastır vilayetinde yerinde sarf edilmekteydi. So­ nunda hükümet bu aşiret direncine boyun eğmek zorunda kalmış ve 22 Hazi­ ran 1 8 88 tarihinde aldığı kararla "bu yıl da Menafi ve Maarif Hisselerinin sözü geçen nüfusun 'huşuneti mizacı ' nedeniyle toplanmaması, ama öteki vergilerin "tedabir-i hakimane' uygulanması suretiyle alınmasını" benimse­ miştir. Debre sancağında görülen bu kategorik tepkiye benzer tutuma Kosova vitayeti dahili ndeki Priştine, Vulçitrin ve Derince kazalarında da rastlan­ maktaydı. İınparntorluğun diğer peri ferik bölgelerine bakıldığında, Kudüs müstakil sancağına bağlı olan Gazze kazasında yaşayan bedevi nüfus da, Debre örne­ ğine benzeri biçimde, M aarif ve Menafi Hisselerinin vazedilmesine muhale­ fet etmekteyd i. Bab-ı A li 24 Mart 1 886'da Gazze bedevi nüfusundan "şimdi­ lik" Maarif Hissesi toplanmamasını, buna karşın Menafi Hissesi konusunda taviz veri lmemesini kararlaştırmıştır. Diğer Arap vilayetlerini ele aldığımızda �ıısra, Trablusgarp, Hicaz, Yemen gibi bölgelerde Maarif Hissesi ' nin top­ lanmasının söz konusu olmadığını görmekteyiz. Maari f Hissesi ' nin 1 887 ' de Basra vilayetinde uygulanması gündeme geldiğinde Basra vi layet idaresi Bab-ı A li'ye, bu ek verginin Necd sancağında toplanamayacağını bildirmiş­ tir. Açıklamadan öğrendiğimize göre bu bölge 1 869- 1 870 devresinde zama­ nın Bağdat valisi Midhat Paşa tarafından imparatorluğa ilhak edildiğinde yerel c�raf Osmanlı idaresinin varlığını zekat dışında herhangi bir vergi top­ lanmaması koşuluyla kabul etmişti. Basra vilayet idaresinin verdiği bu bilgi üzerine hükümet bölge ahalisinin genel olarak içinde bulunduğu yoksulluk şartlarını da göz önünde bulundurarak "şimdilik" kaydıyla Necd sancağından

72


Selçuk Alqin Somel

Maari f ve Menfili Hisselerinin toplanmaması karannı almıştır ( 1 7 Ağustos 1 887). Trablusgarp, Hicaz ve Yemen gibi vilayetlerde ise zaten diğer düzenli vergilerin toplanmasında karşılaşılan güçlükler dolayısıyla Maari f ve Menafi Hisselerinin bu bölgelerin halkından toplanması konusunda 1 880' ler ve 1 890' larda girişimlerde bulunulmamıştır.

MAARİF HİSSE-İ iANESİ 'NİN UYGULANMASI Maari f Hissesi 'nin amacına uygun olarak kullanı lmayıp doğrudan İ stan­ bul 'a transfer edilme olasılığı karşısında oluşan birinci tür tepkinin aslında ne kadar yerinde ve hakl ı olduğunu daha sonraki uygulamalar göstermiştir. M aari f Hisse-i İanesi olarak toplanan meblağın özgün biçimiyle sadece dörtte birlik oranı yüksek okulların finansmanı amacıyla İstanbul ' a gönde­ rilecek, geriye kalan dörtte üçlük oran taşrada, özellikle idadi mekteplerinin maddi ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla kullanılacaktı. Ne var ki öngörü­ len bu oran lar çok geçmeden, l 890 'a gelindiğinde değişmeye başlamış, ve taşrada toplanan Maarif Hissesinin yarısı İstanbul 'a tahsis edilir olmuştur. İ stan bul 'a aktarı lan payın yükselmesinin başlıca sebebi bütçe açıkları dolayı­ sıyla devrin sadrazamı Kamil Paşa' nın Maari f H issesini bir ek kaynak olarak görmesinde yatmaktaydı. Hatta bazı aş ırı hallerde bir vilayetin Maarif Hisse­ sinin tiimü doğrudan İ stanbul'a transfer olmaktaydı, ki bu uygulama söz ko­ nusu vilayetle değil eğitimin gelişmesi, mevcut okulların idame ettirilmesini dahi güçleşti nnekteydi. Gerçekten de Maari f Hissesinin dörtte biri yerine yarısının İstanbul 'a ak­ tarılması taşrada eğitimin gelişmesi açısından ciddi bir engel oluşturmaya başlamıştır. Önceleri Maari f Hissesinin taşraya bırakı lan bölümü sadece idadi mekteplerini değil; ama mevcut rüşdiye mekteplerinin muallim maaşla­ rını da karşılamaya yetmekteyken, yapılan kesinti neticesinde artık vilayet­ lerde ancak idadi mektep masrafları karşılanabilir olmuştur. Vilayet idarele­ rinden gelen sayısız şikayetlerden anl ıyoruz ki bu kesinti taşrada ilk eğitimin gelişmesini darboğaza sokmaktaydı. Şam vilayetinden 1 888'de toplanan Maari f Hissesi nin tümünün İstanbul'a transfer edilmesi üzerine viliiyet ida­ resi Şam ve Beyrut'taki Osmanlı okullarının kapanabi leceği ve yerel Müslü­ man öğrenci lerin bundan böyle yabancı misyoner okullarına devam edebile­ cekleri uyarısında bulunmuştur. Maari f Hissesine uygulanan artan ölçüler­ deki kesinti lerin bir sonucu ekonomik tasarruf zorun luluğu nedeniyle taşra­ daki rüşdiye mekteplerinin giderek mevcut idadi mekteplerine entegre edil­ mesi sürecinin hızlanması olmuştur. Nitekim 1 890 yılı ve sonrasında vilayet ve sancak merkezlerinde rüşdiye mektepleri lağvedilerek rüşdiye seviyesin-

73


Doğu Batı

deki sınıflar yeni kurulan idadi mekteplerinin "rüşdiye sını flarını" teşkil etmeye başlamıştır.

İLK

ÖGRENİM OKULLARI İÇİN YE R E L FİNAN S KAY­ NAKLARI VE EVKAF-! MÜNDERİSE Maarif Hisse-i İanesi esas olarak idadi mekteplerinin vilayet ve sancak merkezlerinde açılıp idamesi için tasarımlanmış iken rüşdiye ve ibtidiii (o devirdeki adıyla sıbyan) mektepleri için 1 869 tarihli Maarif-i' Umumiyye Ni­ zamnamesi ' nde dahi finans kaynağı olarak yerel kaynaklar gösterilmişti. Bu durum l 908 'e değin devam edecektir. Esasında ilk öğretim seviyesindeki okul ların finansmanının yerel kaynaklara, bağış ve yardımlara dayandırılması bir anlamda mahalle mekteplerinin öteden beri vakıf türü yerel kaynaklara ve mahalle halkının ianelerine dayanmaları geleneğinin bir devamı niteliğinde­ dir. Yerel kaynak deyince belirl i bir kalemden söz etmek güçtür. Ancak im­ paratorluğun Anadolu vilayetlerinde ağırlıklı olarak ön plana çıkan başlıca yerel kaynak olarak evkafı münderisey i . y a n i orij inal kuruluş amacını kay­ betmiş olup halen belirli bir gelire sah ip olan vakıfları görmekteyiz. 1 88 1 yıl ında bir iradeyle imparatorluk dahilindeki bütün evkaf-ı münderisc gelir­ leri ilk öğretime tahsis edi lmi ştir. i l . Abdü lhamid dönemi boyunca münderi s vakıfların gel iri taşra ilköğretim kurumların ı n ayakta kalmasını büyük ölçüde sağlamıştır. Söz k on u s u vakıfların geliri genellikle düşük seviyede o l masına karşın bu tür ufak vak ı fl arın gelirleri n i n toplamı ilk okul ların geleceği açısından önemli olmuştur. Osman lı yönetiminin vitayet idareleri aracılığıyla ınünderis vakıfları tes­ pit edip ilk öğretim hizmetine sokma çabası o zamana değin bu vakıfların gelirlerini kişisel geçim kaynağı olarak kullanan kişilerin tepkisine yol aç­ mıştır. Bab-ı Ali'ye yansıyan tepkilerin fazlalığından münderis vakı flardan oldukça çok sayıda insanın istifade ettiğini anlıyoruz. Bir çok durumda hü­ kümete gelen şikayet yazılarından, şikayetçilerin münderis vakı f olarak nite­ lenen arazi veya gelir kaynaklarının aslında özel mülk olduğunu iddia ettikle­ riFı i görüyoruz. İ lk öğretimin finansmanı amacıyla devlet sadece münderi s vakıflara de­ ğil, bu statüde olmayıp yerel zaviyelere bağlı vakıfların gelirlerine de el at­ mıştır. Ö rneğin İzmir sancağına bağlı Şeyhli köyünde bulunan Hamza Baba Zaviyesi 'nin zaviyedarı öldüğünde Evkaf Nezareti sadarete durumu bildirip ölen zaviyedarın yerine oğlunun tayinini arz etmiş, ancak sadaret bu atama öneıisini geri çevirmiş ve 3 Şubat 1 884 tarihli yazıyla yıllık aşar geliri yakla­ şık 25.000 kuruşa varan hu vakıf gelirinin ilk öğretim için tahsis edi lmesi kararını uygulamaya koymuştur. Benzeri biçimde Bağdat vi layetine bağlı

74


Selçuk Akşin Somel

Ana kazasında bulunan bir medresenin müderrislik pozisyonu boşaldığında söz konusu müderrisliğe yeni bir alimin atanması yerine müderrislik tahsisa­ tının kazada yeni açılan ibtidai mektebine aktarılması kararlaştınlmıştır

( 1 890). Taşrada okullaşmayı sağlamak amacıyla yerel vilayet ve kaza i dareleri bölgenin sağladığı olanaklara göre birbirinden oldukça farkl ı finans kay­ nakları bulmaya çalışıyorlardı. B ir örnek vermek gerekirse, 1 886 sıralannda Selanik vilayeti maiirif müdürlüğü yapmış olan Radovişli Mustafa Bey Tikveş kazasında ibtidai mekteplerinin açılabilmesi amacıyla Vardar ve Ka­ rasu ırmaklannda işleyen nakl iye kayıklarının gelirinin bir bölümünü eğitim alanına transfer etmek istemişti. Kayıklann sahibi olan yerel eşraf bu giri ­ şime karşı çıktığında Mustafa Bey ' in kaza idare meclisiyle işbirliği yaparak söz konusu gelirlere el koyabildiğini görüyoruz. Sivas valisi Mchmed Memduh Bey vilayet dahilinde i lkokul sayısının arttınlabilmesi amacıyla gaynmenkul vergisi olarak yılda 50 kuruş ödeyen şahıslardan aynca 20 para eğitim yardımı, ve 1 00 kuruş vergi ödeyenlerden de 40 para alınmasını Bab-ı Ali'ye önermiştir. Bu örneklerden de görüldüğü üzere gerek Bab-ı A li, gerekse Osmanlı taşra idareleri ilk öğretimin devamı ve yaygınlaştınlması amacıyla yerel or­ tamın sağladığı maddi koşullardan mümkün mertebe istifade etmeye çalış­ mışlardır. Bu durumda vilayetten vilayete değişen farklı türde ve farklı dü­ zeylerde gelir getiren finans kaynaklarının söz konusu olduğu bir mali ya­ pıyla karşı karşıya geliyoruz. Diğer bir deyişle, farklı düzeylerdeki gelir kaynaklan kaçınılmaz olarak ilk öğretimin vilayetten vilayete birbirinden farklı düzeylerde ve eşitsiz bir biçimde gelişmesine neden olmuştur.

D EVLET BÜTÇESİ ELİYLE KURULAN İBTiDAI MEK­ TEPLERİ Yukarıda belirtilenlerden taşra ilk öğretiminin varlığı ve yaygınlaşması­ nın çok büyük ölçüde yerel kaynakların etkin bir biçimde harekete geçirilme derecesine bağlı olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu durumda yerel kaynakların herhangi biçimde kullanıma sokulamadığı bölgelerde ilk öğretim genelde sekteye uğramıştır. Ancak bazı bölgelerde hükümet siyasal nitelikli bazı mülahazalara dayanarak devlet bütçesi desteğiyle ibtidai mektepleri açmıştır. Özellikle Osmanlı idaresine yerel nüfus indinde meşruiyet kazandırmak ve gerek devlete, gerekse halife-padişaha sadakat değerlerini benimsetmek amacıyla belirli niifus gnıplan hedeflenerek devlet eliyle okullar açı lmı ştır. Bab-ı A ti'nin hedeflediği tipik bir nüfus grubu l 9. yüzyıl boyunca özel­ likle Katkasya'dan Osmanlı içlerine göç eden muhacirlerdi. Çerkes, Abaza ve diğer Müslüman Katkas unsurlarından oluşan bu muhacirlerin toplumsal

75


Doğu Botı

düzeni esas olarak aşiret yapısına · dayanmaktaydı. Aşiret yapısının varlığı ise söz konusu nüfus grupları arasında Osmanlı mülki idaresinin tesis edilmesini zorlaştırıyordu. Dolayısıyla Kafkas muhacirlerinin Osmanlı topraklarına yerleşmelerini izleyen ilk yıllar zarfında bu unsurlara ilişkin yönetsel meseleler daha ziyade Umum Muhacirin Müfettiş/iği tarafından çözümlen­ mekteydi. Bu çerçevede, Kafkas mu h acirleri için kurulacak ibtidai mektepleri adı geçen müfettişlik aracılığıyla ve devlet eliyle tesis edilmiştir. Osmanlı Devleti 'nin kritik önemde gördüğü bir diğer nüfus grubu Ko­ sova ve İ şkodra bölgesindeki Arnavut kesimdi. 1 877- 1 878 Osmanl ı-Rus Sa­ vaşı'nı izleyen Berlin Kongresi neticesinde daralan Osmanl ı Balkan toprakla­ rında kalan en kapsamlı Müslüman nüfus Arnavutlardı. Bu anlamda 1 878 sonrasında Osmanlı Devleti 'nin Balkanlardaki demografik "belkeıniğini" Arnavutlar oluşturmaktaydı . Aynı dönemde gerek Avusturya-Macaristan, gerekse siyasal birliğini henüz tamamlamış olan İ talya Krallığı Arnavutluk bölgesini kendi nüfuz alanlan dahilinde sayıyorlar ve söz konusu bölgede kendi okullarını kuruyorlardı . Ü stüne üstlük Osmanlı Devleti 'nin Balkanlar­ daki siyasal varlığını uzun vadede kalıcı görmeyen Arnavut aydınları ara­ sında güçlenen idik nitelikli Arnavut mi ll iyetçilik akımı M üslüman kültürel kimliği yerine Ortodoks ve Katolik Arnav u tla rı da kapsayacak laik bir ulusal kimlik oluştunna çabası içindeydi. Söz konusu gelişmeleri Müslüman Arna­ vutların Osmanlı idaresinden uzaklaşmasına yol açabilecek tehlikeli olu şumlar olarak kabul eden Biib-ı A li bu eğilimlerin güç kazanmasını önlemek üzere devlet bütçesinden eğitim yatırımlarına girişmiştir. Bu bağlamda Kosova ve İ şkodra bölgelerinde ilk öğretimin gelişmesi için devlet bütçesi desteğiyle ibtidai mektepleri açı lmıştır Bahsedilen bu iki nüfus grubu dışında Osmanlı idaresinin eğitim yatı­ rımları açısından hedeflediği nüfus kesimleri daha ziyade heterodoks nitelikli veya Osmanlı Devleti 'nin resmen cemaat olarak kabul etmediği "gayn Sünni" unsurlardı. Esasen Osmanlı Devleti bu nüfus kitlel erini geleneksel olarak görmezden geliyordu. Ancak 1 9. yüzyıl içinde P rotestan ve Katolik misyonerlerin artan ölçüde güttükleri misyonerlik etkinlikleri sonucunda bu Sifıini olmayan nüfus grupları dahilinde kısmen görülen tanassur vakaları Bab-ı A li'nin gözünü korkutmuştur. Zira İ ngiltere, Fransa, Rusya, Avus­ turya-Macaristan gibi büyük devletlerin her birisi Osmanlı İmparatorluğu dahilinde diplomatik nüfuzunu arttırmak için Gayrı müslim nüfus kitlelerinin hamisi rolünü üstlenmekteydi. Bu durumda Osmanlı idaresi imparatorlukta yaşayan Hıristiyan cemaat nüfusunun büyüyüp fark l ı coğrafık sahalarda "zu­ hur etmesini" önlemeye gayret etme zorunluluğunu duymuştur. Bu çerçevede sözünü ettiğimiz Sünni olmayan nüfus gruplarına yönelik misyonerlik faaliyetleri söz konusu olduğunda Bab-ı Ali bu faaliye tlerin etkisini ­

.

76


Selçuk Alqin Somel

sınırlandırmak amacıyla bu nüfus grupları için devlet eliyle ibtidai mektep l eri açmışt ır. Ö rneğin S ivas ve Dersim yöresi Alevileri ile Antakya ile Lazkıye bölgesi Nusayrileri arasında Amerikan Protestan misyonerleri eğitim faaliyetine giriştiklerinde O sman lı yönetimi alelacele bu nüfus gruplarına yönelik okul­ lar açmıştır. Arnavutluk içlerinde (Elbasan) yaşayan ve resmen Müslüman olarak kayıtlı ol malanna karşılık özel yaşamlannda Hıristiyan olan Kriptohıristiyan unsurlar Katolik Cizvit rah ipler tarafından resmen Hıristiyan olmaya teşvik edildiklerinde Bab-ı A li bu nüfus grubu için ibtidai mektepleri kurmuştur. Aynı şekilde Akdağmaden i bölgesinde (Yozgat) yaşayan bazı Kriptohıristiyanlara yönelik olarak okullar açıldığını biliyoruz.

SoNuç Osmanlı eğitim finansmanı birbirinden farklı iki uygulamayla kendini göstermiştir: Bir yandan orta ve yüksek öğretim seviyesindeki okullann fi­ nansmanı sağlam ve istikrarlı bir mali temele oturtulmaya çalışılmıştır. Diğer taraftan ise ilk öğretimin finansmanı esas olarak yerel kaynaklara dayandırılmıştır. O kul düzeyine göre karşımıza çıkan bu farklı finansman düzenleri B ab-ı A li'nin okullaşma konusunda verdiği öncelikleri ve reform çağında O s manlı bürokratlannın eğitim konusundaki yaklaşıml arı hakkında bize bir anlamda ipucu vermektedir. Osmanlı orta ve yüksek eğitimi prensip olarak devlet hizmetinde çalışacak memur ve bürokrat yetiştirmeye yönelik bir kurumlaşmayı yansıtmaktaydı Bu çerçevede B ab ı A li' ni n önceliği devlete hizmet ede cek yetişmiş eleman sayısını arttırmaktı ki vilayet, sancak ve kaza düzeyinde gelişmekte olan mülki idare yapısı ve merkezileşme süreci de giderek daha çok sayıda iyi eğitimli memur gerektirmekteydi . Bab-ı A li'nin bu önc e li ği aynı zamanda Osmanlı İ mparatorluğu'nda yaşayan farklı dinsel cemaatlerin ve etnik grupların temsi l ettikleri mesleki iş bölümünü de yansıtıyordu Geleneksel olarak bürokrasi ve askerlik alanı Müslümanlann girdiği meslekler iken doktorluk, avukatlık, mühendislik ve ticaret gibi mes­ lek sahaları daha çok Gayrımüslimlerin e lindeydi Cemaate dayalı mesleki işbölümü anlayışı temelde eşitlik ilkes ine dayalı yurttaşlık düşüncesine zıt olup bir anlamda premodern bir toplum görüşünün yansıması olarak görülmelidir. Bu yorumdan yola çıkarak Bab-ı A li'nin ne­ den ilk öğretim için sağlam gelir kaynakları oluşturmadığı da açıklanabilir Yurttaşlık düşüncesi bir toplumun bütün bireylerinin eğitim hakkın ı zorunlu bi r e s a s olarak kabul eder. Bu yaklaşım özellikle i lk öğreti m için geçerl idir. Buna karşı n Osmanl ı idaresinin devlet ibtidai mekteplerinin finansmanını yerel bazı maddi kaynaklann yanısıra yerel nüfusun yardım ve bağışlarına bağlaması geleneksel vak ıf mekteplerinin fi nansman si steminin bir devamı .

-

,

.

.

.

77


Doğu

Batı

gibidir. Bu anlayışa göre eğitiıti hizmeti cemaatlere bırakılmalıdır, zira eği­ tim bir kamu hizmeti olmayıp dinsel niteliklidir. Esasen 1 869 sonrasında . devlet ibtidiii mektepleri kurulmakla ve işlenen ders konulan daha laik nite­ likli olmakla birlikte cemaatçi anlayışın devam ettiğini söylemek mümkün­ dür. Ancak aynı zamanda unutmamak gerekir ki Osmanlı Devleti 'nin içinde bulunduğu ağır mali kriz koşullan kapsamlı bir ilk öğretim projesinin fi­ nansmanını sağlam temellere dayandırmayı da olanaksız kılmaktaydı. Osmanlı idaresinin orta ve yüksek öğretimin finansmanı için oluşturma­ ya çalıştığı Maarif Hisse-i İiinesi gibi kolektif nitelikli bir vergiye karşı mey­ dana gelen toplumsal tepkiler dikkate değerdir. Söz konusu tepki ler il. Abdülhamid istibdatı koşulları altında bile taşra nüfusunun tepkisini ortaya koyabildiğini ve devleti zorlayabildiğini göstermesi bakımından bizim için öğretici niteliktedir. Bir diğer dikkati çeken husus ilk öğretimin finansmanı için yerel kaynak arayışına girilirken İslami nitelikli vakıflara, zaviyelere ve medrese tahsisat­ larına el konulabilmesi gerçeğidir. Bu olgu İslamcı l ığı ve hilafeti görünürde kendine şiar edinmiş olan il. Abdülhamid mutlakıyetinin gerçekte modem ilk öğretimin gelişmesine çok daha büyük bir önem verdiğinin tartışmasız delilidir. Bütün bu söylenenlerden, Osmanlı eğitim finansmanının l 9. yüzyıl bo­ yunca başlıbaşına bir problem olmaya devam ettiğini vurgulamamız müm­ kündür. Bu problemi oluşturan etkenler bir yandan mevcut olumsuz mali koşullar iken öte yandan imparatorluğun toplumsal yapısından da kaynak­ lanmaktaydı. İlk öğretim finansmanının yerel nüfus grupları ve kaynaklara bağlı olmaksızın kolektif nitelikli bir vergi düzeniyle kamuya mal olabi lmesi ancak Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilecektir.

KAYNAKÇA Aziz Berker. Türkiye 'de ilk Öğrenim /: 1 839-1 908. Ankara: M i l l i Eğilim Basımcvi, 1 945. Selim Deringil. The Well-Proıected Domains. ldeology and ıhe legiıimaıion of Power in the Oııoman Empire 1876- 1 909. Landon, New York: 1. B . Tauris, 1 998. Bayram Kodaman. Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi. i kinci baskı. Ankara: Türk Tarih Kurumu, • • 1 988. Mahmüd Cevid lbnü ' ş-Şeyh Nifi. Matırifi UmQmiyye Neı.tıreıi. Tarihçe-i Teşkilat ve lcrtiatı. İ stan­ bul: Matbaa-i A mire, 1 338. Akşin Somel . Da.• Grundschulwe.•en in den Provinlen des O.<ınanischen Reiches wlihrend der

Herr.•chaftsperiode AbdUlhamids l/ 1876- 1 908. Egelsbach, Frankfurt, St. Peter Port: Hllnsel- Hohenhausen, 1 995. Selçuk Akşin Somel. The Modenıiwıion of Public Educaı ioı ı in ıhe Oııomun Eınııirı·. 1 839- 1 908. /slamiwıion, Auıocra..y and Discipline. Leiden, Boston, Köln: B ri l l , 200 1 .

78


TüRKİYE EKONOMİSİ VE

ZAMAN DiNAMİÖİNDE S osvAL SERMAYE EKSİKLİÖİ KAPSAMINDA

B AZI YORUMLAR Orhan Güvenen·

Bu çalışma, İmparatorluk dönemi, Cumhuriyet dönemi, İkinci Dünya Sa­ vaşı ve yirminci yüzyıl ikinci yansında sosyal sermaye yapısının genel du­ rumunu saptamaya çalışmaktadır. Sosyal sermaye eksikliğinin, zaman dina­ miğinde, özellikle siyasi karar sistemine ve bu kapsamda Türkiye ' de eko­ nomi, toplum yapısına etkisi, genel hatlarıyla, mütevazi ve kısa bir ön ça­ lışma niteliğinde yorumlanmaktadır. İmparatorluk döneminin gelişmesine olumsuz etki yapan temel değiş­ kenler arasında matbaanın çok geç kullanılmaya başlanmış olmasını ve sanayi devrimi dışında kalmamızı belirtmek yanlış bir yorum olmayacaktır. Osmanlı İmparatorluğu ' nun diğer imparatorluklarla mukayesesinde, önemli farklılıklardan birinin, diğer imparatorluklarda belirli bir toprak parçasının "ana vatan" olarak algılanmış olmasını ve yönetilen ülkelerden elde edi len kül tür, tarihi eser, ekonomi alanında katma değerlerin bu mekana taşınmış Pmf. Dr. Orhan Glivenen. Paris i l Üniversitesi. B ilkent Üni versitesi Dllnya S i s te m l e r i . Ekonomileri ve S trateji k Araştırmalar Enstitüsü Başkanı.


Doğu Batı

olmasını tarihçiler aifıntılı olarak incelemiştir. Osmanlı imparatorluğu, bu katma değer taşımayı yapmamış olmasının dışında, genelde yönettiği bölge­ lere en az Anadolu'da yaptığı katma değerler düzeyinde biri kim götürdüğü, gene tarihçilerin açıklamış olduğu bir olgudur. Osmanl ı İmparatorluğu sosyal sermaye yapısının ve özellikle yirmibirinci yüzyıl Türkiye'sine olan etki lerinin ayrıntılı i ncelenmesinin, yalnız tari h kap­ samında değil, geleceğe yönelik oluşturulacak stratej i , yapılanına, kurum­ laşma, sivil toplum kuruluşlan, karar sisteminin etkinliği, genelde, zaman ve mekan dinamiğinde, Türkiye-dünya etkileşiminin bir bil inç. çözüm. kalite, insan, kültür, jeostratej i , teknoloji ve ekonomiyi temel alan bir gelişme mo­ delinin uygulanmasında anlam ve önem taşımaktadır. Bu kapsamda, yapılan yorumlar, gelecekte oluşması büyük fayda sağlayacak çalışmalara, mütevazi düzeyde bir tartışma başlangıcını sağlamayı amaçlamaktadır. Sosyal sermaye yapılanması, Osmanlı İmparatorl uğu' nda çok farklı bir gelişme göstermektedir. Ayrıntılı istatistiklerin oluşturulmasını beklerken, İ mparatorlukta çok genel ve tahmine dayanan gözlemlerle; mühendislerin yoğunlukla Macar kökenli, mali konuların Musevi kökenli, ticaretin İngiliz, Fransız, İtalyan "levanten"ler ve Rum kökenli, zenaatın, kuyumculuğun Er­ meni kökenl i Osmanlı tebası tarafından gerçekleştirildiği ve bu kapsamda bir sosyal sermaye oluşturduklarını gözlemliyoruz. Bu kapsam dışında, özel likle müslüınan ve Türk Osmanlı tebası yoğunlukla rençberlik, askerl ik, zabitlik ve yöneticilik alanında imparatorluk bünyesinde bir sosyal sermaye biriki­ mini temsil ediyordu. 1 789 Fransız İhtilali sonrası ulus devlet yapısı nın oluşmaya başlaması, Osmanlı İmparatorluğu ' ndan ayrı lan ve yapısından çı­ kan ulus devlet sayısının, Birleşmiş Milletler bünyesinde otuza yakın bağım­ sız ülke oluşturması bilinen olgulardır. 1923 ' te Türkiye, on milyon düzeyinde, sosyal sermayesini çok önemli oranda kaybetmiş bir nüfusa sahip Türkiye Cumhuriyeti 'ni oluşturuyordu. Bu sosyal sermaye eksikliğine ilaveten başka bir boyutta sosyal sermaye ek­ sikliği, M ustafa Kemal 'in yeni bir yapılanmayı gerçekleştirmesini daha da �orlaştırıyordu. Bu husus, İmparatorluğun "intelligensia", yönetim boyutunu önemli düzeyde oluşturan zabit sınıfının ve eğitim görmekte olan gençlerin büyük oranda Balkanlar, Libya, Çanakkale ve diğer cephelerde şehit düşmüş olmalarıdır. Bu olgu, yapılanma ve gelişmenin kısa zamanlarda gerçekleşti­ rilmesini daha da zorlaştıran bir durum arzetmekteydi . Mustafa Kemal ' in bü­ yük zeka, irade, çözüm ve uygulama yeteneği 1 93 8 ' e kadar toplumu onurlu bir düzeyde tutarken, dönemin imkanlarıyla mümkün olabilir bir yapılanmayı sağlamayı başardı. İkinci Dünya Savaşı ve 1 950'ye kadar olan dönem, savaş dışında kalarak ve savaş sonrası dünya yapılanmasında yer almak çabalarıyla belirginlik gösterdi. l 946 sonrası demokrasiye geçiş süreci, 1 950 ve sonrası ,

80


Orlıaıı Giiveneıı

Türkiye'de genelde sosyal sennayenin eksikliği ve özellikle siyasi karar sis­ teminde yansıması, artan boyutlarda etkilerini göstenneye başladı. Dünya hızla değişiyor ve savaş sonrası Avrupa'da yapılanma önemli boyutta gelişi­ yordu. Dünya düzeyinde teknolojilerin, eğitim sisteminin, sağlık sisteminin, ekonominin, yönetim vb. gelişimini uluslararası boyutun, en üst düzeylerinde algılama ve bunları yüzyılların birikimi Türkiye tarihinden gelen. çok zor tarih ve insan kimyası ile uyum sağlayan, tutarl ılığı ve sürekl iliği olan stra­ tej i , karar, uygulama ve somut gerçeğe dönüştürmek çok üst düzeyde bir sosyal sermaye birikimini ve özellikle siyasi karar sisteminde, bu yapılanma­ nın büyük oranda olmasını gerektiriyordu. Saygı ve şükranla anılacak sınırlı bir kesim dışında, ki fi zik kuralı olarak sayılarının azlığı bunu engelleyici nitelikteydi , sosyal sermaye eksikliği en yoğun etkisini siyasi karar si ste­ minde gösterdi. Türkiye-dünya etkileşiminde si stem bütününde, kalite, ön­ görü, etkinlik ve zaman dinamiğinde, dünya boyutunda süreklilik ve tutarlı­ lığı olan çözümler üreti lemedi. Çoğunlukla dünya düzeyinde etkin yapıl arla, kendi insan ve tarih kimyasıyla bileşiminde tamamlayıcılık ve tutarlılıkta olmayan, kısa dönem arayışlı yaklaşımlar karar sistemine hakim o ld u I 9 3 8 ' lere kadar süren geniş ufuklu, dünya boyutunda gerçekçi stratej i , prog­ ram ve hedefleri olan iradeyi, Mustafa Kemal'in bıraktığı mirası, zaman di­ namiğinde devam ettirecek, gerçekleştirecek kadrolardan yoksun kaldı Türkiye. 1 93 8 Türkiye 'sinden miras kalan resim yorumlanabilir, eleştiri lebilir, an­ cak "muasır medeniyet"i hedefleyen bir boyut ve tutarlılık oluşturuyordu. B u resmi, zaman ve mekan dinamiğinde, değişen dünyanın ve Türkiye 'nin ger­ çekleriyle yinninci yüzyılın ikinci yansına, yirmibirinci yüzyıla uzatmak, Mustafa Kemal sonrası nesil lerin göreviydi . Geçmişimizin, insanımızın ve insanlığın katma değer getirebilen tüm olguları, yeni nesillerin okuyabi leceği şekilde yayınlanabil ir, yorumlanabilirdi, inanca olan yaklaşım özünü ve say­ gınlığını yitirmeden, yabancılaşma oluşturmadan, insanlığa ve İslam dünya­ sına örnek teşki l edecek bir model olarak geliştirilebilirdi. Bu yapılanmayı sağlayabilecek karar süreçleri, önemli bir birikimi, dünyayı ve kendini tahlil sonucu büyük irade ve bilinçle yapabilecek sosyal sermaye birikimini gerek­ tiriyordu ve bu birikim, özel likle karar sürecinde eksikti. Yabancı bilim adamlarının, Mustafa Kemal tarafından, Türkiye'ye davet edilip üniversite­ lerde görev almaları önemli bir sosyal sermaye oluşumudur. Yirminci yüzyı­ lın ikinci yarısında Türkiye diğer konularda, özellikle iş dünyası yöneti­ mi nde, araştırmada sosyal sennaye birikiminde belirli bir aşama gösterirken, karar sistemi daha çok "negatif seleksiyon" oluşturan bir yapılanma olarak belirlendi. .

81


Doğu Batı

"Ülke optimali" il e "siyasi karar süreci optimali" dünyanın hiçbir ülke­ sinde eşit iki denklem değildir. Ancak, belirli yapılanmayı S\lğlamış olan ül­ kelerde siyasi karar süreci Ulke optimalini, halkın beklenti lerini çok büyük oranda karşılamak ve gerçekleştirmek konumundadır. Bunu sağlayamayan karar sürecinin; halk, basın, sivil toplum kuruluşları, akademiya çoğulcu ve katı lımcı demokrasi bünyesinde yorum, eleştiri ve eylemleriyle bir etkinlik düzeyinin altına geçmesine müsaade etmezler. Bu sosyal sermayenin belirli bir birikim. etkinlik ve yoğunlukta olmasının sonucudur. Konulara bireysel düzeyde yaklaşan, nitelik, kalite ve verimliliğe öncelik vermeyen, teknoloj i , kültür v e dünya boyutunu kapsayan çözümleri sınırlayan bir yapılanma, siya­ setin finansmanı, bütünü amaçlayan karar süreçleri yerine, bir kısır döngü­ sünü oluşturma, gerçekte kökeni eskilere giden bir sosyal sermaye eksikliği­ nin ve siyasi karar yapısının, kendine özgü bir negatif seleksiyon sistemi ' oluşturmasının sonucudur. Kökenini Cumhuriyet öncesinden alan sosyal sermaye yapısı, yirminci yüzyılın ikinci yarısında en olumsuz boyutunu siyasi karar sürecine olan et­ kisinde göstermiştir. Kendi iç dengelerini ve bireysel optimali ve oligarşik yapısıyla, zaman dinamiğinde kendisini geliştirememiştir. Siyasi kararı oluşturan sosyal sermaye yapısının gittikçe artan bir boyutta etkisiyle, bürok­ rasinin de zaman dinamiğinde daha etkin olmasını değil, daha bağımlı olma­ sını sağlamıştır. Karar sistemi, devlette yapılanma, kurumlaşma ve sürekl i l i ­ ğin sağlanmasını değil bürokraside "kalite maksimizasyonu" süreci yeri ne "risk minimizasyonu" sürecini getirmiştir. Vurgulanan kapsamda sosyal sermaye eksikliği, zaman dinamiğinde, Türkiye'nin yirmibirinci yüzyıla göreceli olarak, u luslararası mukayesede ilerlemiş değil, geri lemiş boyutta girmesine sebebiyet vermiştir. 1950 sonrası çok hızlı artan kente göç, zaman ında üretilemeyen çözümler, oy hedefli yak­ laşımlar, yalnız ekonomide göreceli bir geri leme oluşturmamış, toplum yapı­ sında, değerler sisteminde, insanında tahribatlara yol açmıştır. Bu tahribatı gidermek, ekonomide olan tahribatı çözmekten daha zor ve zaman alıcı ola­ cıktır. Bu sorunları aşmak, uzun soluklu bir kültür yapılanmasını, teknoloj i ­ n i n etkin kullanımını, kadınların toplum yapısında v e karar sistemlerinde daha yoğun sorumluluk almalarını, "muasır medeniyeti" kendi insan ve tarih kimyasıyla tamamlayıcı ve tutarl ı bir boyutta birleştirmeyi gerektirecektir. Bel irtilen sosyal sermaye eksikliğinin ve oluşturulan "negatif seleksiyon sistemi"nin getirdiği alternatif maliyetlerin, ayrıntılı araştırmalarla, özel likle orta ve uzun dönemde geleceğe dönük, Türkiye-dünya elkilt:şinıi stratej i leri oluşturulması kapsamında, incelenmesi gerekmektedir. Karar sisteminin kültür, teknoloj i , kalite, i nsan kaynakları boyutlarına öncelik vermemesi, dünya değişimini yeterince ülke boyutunda değerlendirmemesi önemli alter-

82


Orlıan Güveııeıı

natif mal iyetler getirmıştır. Dünyadan kendimizi soyutlayamayacağımıza göre dünyayla birleşen, güçler etkileşimi, kültür. teknoloj i , toplum yapısında çözüm üretme konusunda sınırlı kalışımız karşılaşılan sorunların birikimini sağladı. Genel hatlarıyla 1 950- 1 960 ' 1 ı yıl larla, 1 990-2000 dönemlerinde İs­ panya, Portekiz, Yunanistan, Güney Kore, vb. ülkeler ile Türkiye, makro ekonomi göstergeleri düzeyinde mukayese edildiğinde, göreceli olarak Tür­ kiye'nin bu ülkelerle aynı düzeyde gelişme sağlayamadığı gözlenmektedir. 1 974- 1 97 5 ' 1erde Avrupa Ekonomik Topluluğu ' na, Yunani stan ' la birl ikte girme kararın ı n verilmeyişini bir stratej i hatası olarak yorumlamak mümkün­ dür. Topluluk sistemine girme yaklaşımında olmayışımızın gelecek yıllar ve on yıl larda getireceği maliyet ve sorunların görülmemiş olması, kısa dönem yaklaşımların ve belirti len anlamda sosyal sermaye eksikliğinin bir sonucu­ dur. Bir çeyrek yüzyıl öncesini yorumlarken, zaman ve mekan koşulları içinde yorumlanması, bilim metodoloj i sinin i l kelerinden biridir. Ancak, be­ lirtilen örneğin "alternatif maliyet" boyutunu kapsama almayan , kısa dönem yaklaşımlı , bir stratej i sonucu olduğunu belirtmek muasır medeniyet, hedef, irade ve kadro eksikliğinin yansıması nı n bir sonucu olarak değerlendirmek mümkündür. 1 93 8 sonrası süreklilik ve kararlı l ık olabi lseydi, zamanın ko­ şul larında Avrupa Ekonomik Topluluğu 'na Yunanistan ' I a birlikte katı lma kararı üç boyutlu bir gelişim gösterebi lirdi: 1 . Türkiye 'nin, 1 Ocak 1 98 1 'de Yunanistan ' Ia birlikte Avrupa Ekonomik Topluluğu'na katı lması gerçekle­ şirdi, 2 . Katılma her iki ülke için de 1 98 1 sonrası bir tarihe ertelenirdi, 3. İ k i ülkenin de katılması kabul edilmezdi. H e r ü ç koşul da, Türkiye i ç i n bugüne kadar teşkil ettiği düzeyde bir alternatif maliyet ve veto süreci oluşturmaya­ caktı . Dönemin şartlarında, 1 980 sonrası, Türkiyc 'nin ekonomi düzeyinde Av­ rupa Ekonomik Topluluğu ortalamalarına ulaşmak için, alması gereken mali katkının, 60 milyar doların üzerinde olması gerektiği tahmin edilmektedir. Avrupa B irliği ' nin bugün bu boyutta bir katkı yapması olanak dışıdır. Üye ülkeler 1 980' ler boyutunda katkı yapmaya son vermişlerdir. Kıbrıs, Güneydoğu ve diğer sorunlar Avrupa Ekonomik Topluluğu bünyesinde çok daha farklı gelişecek, en azından Yunanistan vetosu söz konusu olmayacak ve bugünle mukayese edilecek düzeyde maliyet yaratılmamı ş olacaktı. Ço­ ğulcu ve katı lımcı demokrasi, hukuk devleti, ekonomi, uluslararası ölçüler kapsamında, önemli gel işmelerin sağlanmış olacağını belirtmek yanlış bir varsayım olmayacaktır. Bu örnekler, belirti len anlamda sosyal sermaye ek­ sikliği kapsamında tartışılab i l i r ve çoğaltılabilir. Sosyal sermaye eksikliğinin zaman dinamiğinde gelişimi ve karar sistemine etkisinin ayrıntılı incelen­ mesi, geleceğe dönük olumsuzu, olumluya dönüştüren stratej i ler kapsamında özellikle önem taşımaktadır.

83


Doğu Batı

KAYNAKÇA Akşin, S., ( 1 992), Türkiye Tari/ıi, 4. Cilı, Cem Yayıoevi, İstanbul . Güvenen, O., (200 1 ), "Bil işim Toplumu v e Çoğulcu, Katıl ııneı Demokrasi", Bilişim Toplıımwıa Giderken, Türkiye Bilişim Derneği Yayını, Ankara. Güvenen. O . • ( 1 999), "Globalizaıion. Counıry lnıcracıions and Prevenıion o f Con nicıs·. ıhc Club of Rome Symposium" How ıo Ride ıhc G lobal Wavc Avoid ing Crisc:s and Wars. B ıı i lding Common ProjecL•'', M i l lenium III, Bucharesı. Güvenen, O., ( 1 999), Tiiı*iye "ııiıı Orta l'e Uzun Dııııem Stratejik Hedefleri : TC 2007- 1 5 . TC �01 7-9 Geııe/ Yorııınlıır, Devleı Planlama Teşk i l aıı Yayını, A nkara. Güvenen, O . • ( 1 995), "Commcnıs on Employmenı. Unempluyıııenı and Wagcs i n Turkey ", in Bulul'1y, T., Employıııeııı. Uneıııployıııeııt and Wages iıı Tıırkey. l nıcmaıiunal Labor Organ isaı ion, SiS Prinıing Division, Ankanı. Güvenen, O., ( 1 993), "A Sıaıisıical Presenıaıion of ıhe New and Enıerging Trends i n Turk ish-EU Cooperaıion: wiıh Spccific Referencc ıo Cusıoms Union", in Paııeım .for Groll'th : Neıv Treııd.• iıı EC-Turkislı Cooperuıion, l'oruın Europc, Brussels. Güvenen, O., ( 1 990), "Yirmibirinci Yllzy ı l ve Türk uygarlığı ' İ k inci Model ' Ü7.crine Diişünccler", T.C. Külıür Bakanlığı, 2. Milli Kültıir Şıırası Bildirileri, Cilı 1 . Ankara. Güvenen. O., ( 1 986), "lntemaıional Macrocconomic Modelling for Policy Decision : Soınc Proposals", Arıus, P., Güvenen, O. (cds) in lnıerııaıional Macrcıeı:oııoıııiC" Mcıde//iııg fur Policy Decisioııs. Martinus Nijhoff Publishers, Dordrecht. Boston. Güvenen, O., ( 1 999 ) . "Country Opıimality and University - Private Sccıor - Govcmmenı lnteractions". Xl "' A TAS Scieııce and Edurnıioıı Coııference. Georgc Washington Universiıy, Washingıon D.C., February 1 999. Güvenen, O.. ( 1 999), "Population and Developmenı: Some Commenıs and Proposals", Thc lnıemaı innal Forum for ıhe Operaıional Review and Appraisal of lmplemenıaıioıı of Prugraıııme of ı\ction or ıhe lntemaıional Conrerence on Popu laıiun and Dcvelopınenı (ICPD). Tlıe Hcıglle, February 1 999. Güvenen, O., ( 1 998), ''11ıe Significance or lnformaıion and Communication Technologies for thc Advocacy of Population and Huınan Developmenı", lnıemaıioııal Seıııi11<1r oıı "ICPD Adı·ocacy iıı

ılıe Global /ııformaıioıı

Cıılıııre ". Ankara. November 1 998.

& Krıo.,.ledge Mcıııageınenı Age: Creaıiııg cı ııew

inalcık, H . • ( 1 993), Tlıe Micltlle Ea.'1 and ıhe Ballwns 1C11der ılıe Oııonıan Enıpire - E.'·'°>'·' 011 Ecoııomy aııd Socieıy, l ndiana Universiıy Turkish Studies and Turkish Minisıry of Culıurc Joinı Scries, Blooıni ngton. Timur. T., ( 1 986), Osnıaıılı Kimliği, Hil Yayınevi, İstanbul. UN ESCO, ( 1 999), J . M . Rao, La Dimension Sociale de la Cooperaıion lnıemaıionale, Revuc Iıııernationale ıles Scicnces Socialcs, dccembre, pp. 665-674, Paris Yeldan, E. (200 1 ), Kiiresellcşnıe Sı/rccinde Tılrkiye Ekcıııomisi - Böliişiim, Birikim '" Bi(rılme. İ lcıişim, lsıanbul .

..

84


EKONOMÄ°


.��

Üst Resim: "Sokak Çocukları Poz veriyor" Paul Martin,

Vicroria and Alben Mııseıım,

London,

1 885- 1 900

Alt Resim: "Victoria Parkında Fotoğraf Çekimi" Paul Martin,

Vicıoria and Alberr Mııseıım,

Lenden,

1 898


iKTİSATTA "POLİTİK"İN DoöAsı Feridun Yılmaz·

Diğer sosyal bilimlerde, kendi inceleme nesnelerinin doğası konusunda her zaman yoğun tartışmalara rastlanabiliyor oluşuna ve hatta bu tartışmala­ rın çoğu zaman ilgili disiplinin bel l i başlı akımlara bölünmesine yol açma­ sına rağmen, iktisatta durum bundan niteliksel olarak farklıdır. Mesela sos­ yoloj i , kendi "toplum" tasavvurunu o l uştururken, politikbilim "pol itik" ta­ savvurunu oluştururken, ilgili kavraml ar yoğun tartışmalara konu olur, hatta bu tartışmalar disiplinin temel yönelimi nde birbirinden niteliksel olarak farklı akımların ortaya çıkmasına bile sebep olur. Sözkonusu olan ' ideal bir çoğulculuk ' durumu değildir belki, ama ilgili disiplinlerin hiçbirinde ortodoksinin gücü ve hakimiyet şekl i iktisadınkine benzemez. İktisatta önce­ l ikle iktisadi olanın doğasına ilişkin hemen hemen hiçbir tartışma yoktur, bu yüzden politik olanın, sosyolojik olanın ya da tarihsel olanın doğasına dair de hiçbir tartışmaya rastlanmaz. İktisattaki mevcut ortodoksi, nesnesinin n iteli­ ğine veya yapısına ilişkin b i r soruşturmanın peşinde deği ldir. Yalnızca veri olarak aldığı bu yapıya il işkin oluşturduğu mantıksal tutarlıl ığı o lan varsa­ yımlar çerçevesinde paradigmasının işlerliği ile i lgilenmektedir. 1 Üstelik

· 1

D r . Feridun Y ılmaz, U l udağ Ü n iversitesi, İ İ B F , İ ktisat Bölümü.

G e rç i llaberınas sosyoloj i , iktisal ve politikbilim ü ç l üsü n d en yalnızca s os yol oj i n in

felsefi dü ş ü n ü m çekerek, y u ka r ı daki iktisat tasnifine politikbi limi de katmaktadır. Ona göre , "Sosyoloji, rasyonalite üzerinden folsefi düşünüıııle özel b i r i l işkiye suhipıir. Po l i tikb i l i m i n doğal hukukla i lişkisini kesip bunun so n u c und a bir bütün olarak toplumun örgütlenmesiyle i lişkisini kesmiş olm as ına , i kt i sadın da top lu m sal bütünleşme soru n l arı n dan soyutlanmış bir a lt sistem darak e k o n o ­ mi yi algı lıyo r oluşuna rağmen, s o sy o l oj i öze l l i k l e mo d em i za sy o n ve rasyonalizasyon gibi bir bütün olarak topl umun sorunları üzerine odak l a n ma yı sürdürmüştür. Ve sos y o loj i , tıpkı sosyal ve kül türel a n t ropo l oj i gibi, yal n ızc a ' ik ıisad i ' veya 'pol i ı i k ' amaçlar yönelimli o lanl a r l a değil ama her tür so sy a l kabil iyetine dikkat


Doğu Bnır

iktisadın ortodoksisi, diğer sosyaİ bilim disiplinlerindekilerin aksine öylesine güçl üdür ki, iktisat denildiğinde hem disiplin dışında hem de disiplinin içinde çoğunlukla anlaşılan, önüne bir 'neoklasik' sıfatı eklenmi ş bir akım deği l fakat bütllnüyle iktisat biliminin kendisidir. Bu yüzden standart neoklasik yaklaşımın dışındaki her türlü yaklaşım neoklasik iktisat dışında olmakla kal maz, iktisadın da dışında kalmış olur. İktis�dın ortodoksisinin gücünün diğer displinlerdekilerden bir farkı da, iktisatta özellikle İkinci Dünya Sava­ şından sonra iyice belirginleşen homoj enizasyondur. 2 Özellikle kendi iç tutarl ılığı çok güçlü olan ve hayli matematikselleşmiş bir dile sahip olan paradigması çerçevesindeki bu homoj enizasyonu ile birlikte, iktisadın öteden beri temel tutkularından birisi olan doğa bilimleri ayarında bir bilim olma çabasının oldukça başan lı olduğu söylenebil ir. Fakat iktisadın tam da bu özelliği onu aynı zamanda diğer sosyal bilimler içerisinde en fazla izole olmuş bilim haline getirmiştir. Bu izolasyona yöne­ l ik, iktisadın sosyal bilim karakterine vurgu yapan itirazlar sıklıkla yükselse de, ortodoks ikti sat bilimcileri bundan hiç rahatsız değildirler. İktisadın top­ lumsal, politik ve kültürel dünyadan soyutlanamayacağına dair çoğu iktisat dışı disiplinlerden veya heterodoks iktisatçılardan yükselen itirazlar ortodoks iktisatçıların hemen hiç dikkatini çekmez. Çünkü mevcut izolasyon onlara göre tam da bilim olma şartıdır ve iktisat teorisi gücünü buradan almaktadır. İktisatçılar arasında teorinin iç tutarlılığı ve gücüne yönelik gittikçe artan bir özgüven vardır. Bu yüzden, ikti sada yönelik birbirinden ayrı uçta iki farklı retoriğe sahip söylemin eşzamanlı olarak varolduğu görülmektedir. Üstelik i lginç bir biçimde uçlardan birisi teorinin gittikçe derinleşen bir kriz içinde olduğunu savunurken, diğeri ise teorinin gittikçe daha güçlü ve ' eınperyal ' bir bilim haline geldiğini düşünmektedir. 3 Kriz savunusu yapanlar hayli hete­ rojen bir gruptur ve krizin niteliğine dair tartışmaları konjonktüre göre de­ ğişmektedir. 4 eylem tipiyi� ilgilenmiştir''. William Outhwaite ( 1 994), Habermas A Criti""l lnırod11cıion, Ca,ııl>r idge: Cambridge University Press, s. 70. 2 Ncok lasik ortodoksi temelli bu homojenizıısyon, özellikle i kinci Dünya Savaşından sonra hızla entemasyonalizıısyona doğru yol almıştır. Bu gelişmenin aynı zamanda iktisadın bir nevi Amerikanizasyoııu olduğu gerçeği de gözden uzak tutulmamalıdır. Bu konudaki tartışmalar için bakz. A.W .Coaıs (cd.) ( 1 996), T/ıe Posı- 1 945 lnıernaıimıalil.DIİoıı of Ecoııonıics. Durham: Duke Uni versity Press. 3 Du iki yaklaşım arasında bir çel işkiden bahsetmek de zordur. Çünkü b irinci grup disipl inlerinin sosyoloj ik yayıl ımını kendilerine delil olarak almakta, ikinci grupsa daha epistemoloj ik 'le metodolo­ jik temelli e le şıiri l e ri dile gelinnekıedir. 'Ö ne çıkan bell i başlı eleştiri ve kriz alanları olarak şunlar sayılabil ir: a)Gclir dağı lımının izahındaki başansızlık, b) tüketici tercihlerinin araştırma konusu dahiline alınmayıp, veri olarak kıtıul edilmesi, c) niteliksel sorunlann gözardı edil ip, soyut, kantitatif çalışmalann hakimiyeti, d) toplam sistemin ve yap ının gözardı edilip, marj indcki değişiklikler üzerine teorinin bina edilmesi, e) iktisadi ve politik süreçlerin içsel bağımlılığının gözardı edilmesi. Bu konudak i tartışmalar için bakz. A . W . Coaıs

88


Feridun Yılmaz

Ortodoks iktisatçıların kendi teorilerinin iç kurgularına yönelik artan öz­ güvenlerini bir yana bırakacak olursak, teorinin politik ve kültürel olandan bu denli izole oluşu onu neredeyse sosyal bilimlerden uzaklaştırıp matemati­ ğin bir alt dalı haline getirmiştir. Ekonominin iktisada5 , iktidarın politik­ bilime, toplumun sosyoloj iye nesne olarak verildiği modem disipliner bölüşümde, bunlar arasındaki diyaloga en uzak duran disiplin iktisattır. Oysa önde gelen Avrupalı kurumsal iktisatçı Hodgson 'ın ifadesiyle söylemek ge­ rekirse; " ' İktisat' ve ' sosyoloj i ' (ve 'politikbilim ' biz ekledi k) arasındaki akademik araştırma ve departman organizasyonlarındaki çağdaş Büyük Kan­ yon, sosyal bilimlerdeki en ilgi çekici soruların birçoğunun aradaki bu uçu­ rumda kaybolduğu anlamına gelmektedir" (Hodgson 1 994, 69). Fakat bu tarz şikayetlerin ardından çok sözü edilen ve desteklenen disiplinlerarası çalışma­ ların kendine has zorluklarının yanında, iktisat söz konusu olduğunda özel zorlukların da bunlara eklendiğini unutmamak gerekmektedir. İktisadın bu disiplinler içinde diyaloga en kapalısı olması doğrudan doğruya onun diliyle alakalıdır. İktisadın, doğuşundan itibaren en önemli metodolojik tartışma zeminini ve hassasiyetini oluşturan ' kesin bilimler' standardına ulaşma ar­ zusu, onun bütün seyrini belirlemiştir. Hemen hemen bütün temel metaforla­ rını ondokuzuncu yüzyıl ikinci yarısının fiziğinden alan marjinalist devrimle birlikte (Mirowski 1 99 1 )6 bu hassasiyet yerini özgilvene terketmeye başlamıştır. Gerçi bu özgüvene rağmen, 'bilim olma hassasiyeti' i lgili krite­ rin bilim felsefesi tartışmalarında hayli gerilerde bırakı ldığı yirminci yüzyılın son çeyreğinde bile anakronik bir biçimde sürdürüldüğü olmuştur. İktisadın diğer sosyal bilimlerde pek rastlanmayan bu iç kurgusu ve ma­ tematikselliği konusunda hemfikir olunan dili, muhtemel disiplinlerarası bir diyaloga yalnızca kendi dilini kabul ettirme şartıyla girebilmektedir. Bu yüz­ den mesela iktisat ile politikbilim arasındaki bir diyalogta temel zorluk bu iki bilimin birbirleriyle radikal olarak uyuşmaz olan perspekti flerinden doğ­ maktadır. B irisi piyasaları vurgularken, diğeri iktidarı vurgulamaktadır. Ser­ bestçe ve rasyonel tercihlerde bulunan birey aksiyomuna dayanan iktisadın varsayımları ve mantığı zorlayıcı bir iktidar fenomeniyle uyuşamamaktadır. Aynı şekilde, politikbilim de sınırsız rasyonalitenin imaj iner dünyasını araş-

''The Current 'Crisis' in Economics in Historical Perspective", A.W.Coats (ed.), Oıı ıhe ancl Anıuican Essays, vol.I, London: Rouılege, s.463. 5 Türkçede economy ve economics ayınını yok, bu yüzden teamüle uyarak bilimi i fade için iktisat, ( 1 992),

Hisıory of Econonıic Thought Briıish

gerçek iktisad i ilişkiler dünyasını i fade için ekonomi kavramını kullanıyoruz.

iktisadın temellerini Newtonyen fiziğe indirgeyen açıklamalar genel entelektüel dünyada oldukça yaygındır. Oysa Mirowski ufuk açıcı çalışmalannda ası l temellerin fizik tarihinde Newton sonrası bir paradigmaya tekablll eden -ama henüz kuantum fiziğine erişmemiş- ondokuzuncu yüzyıl ikinci yansı fiziğinde olduğunu göstermektedir, .bakz. P.Mirowski ( 1 99 1 ), More Heaı Than Lighı, Econonıics as Social Physics: Physics as Naıure's Economics, Cambridgc: Cambridge University Press. •

89


Doğu 8011

tınna ısrarındaki iktisadın tümdengelimci mantığını kabul edememektedir (Staniland 1 985, 4). Durum tipik Kuhncu paradigmalararası. eş-ölçülemezlik (incommensurability) problemini ortaya çıkarmakla kalmamakta, muhtemel bir diyalog iktisadın, daha sonra aynntılandınlacak olan, tipik ' emperyal' 7 atağıyla sonuçlanmaktadır.

İKTİSATTA "POLİTİK" KAVRAMI İktisat ile politikbilim arasındaki diyalog böylesine problemli görünürken, iktisadın baştan beri tasviri yapılan dilinde sıklıkla "politik" ve "politika" kavramlarının yer aldığı bilinmektedir. Mesela "politik" kavramı hem klasik dönem iktisadına hem de 1 970'1i yıllar sonrası ortaya çıkan kamusal tercihler akımına sıfat olmuştur. Bunun yanında ilgil i sıfatın Cambridge kökenli Post Keynesyenlerce de sıklıkla kullanıldığı bilinmektedir. Fakat hiçbir şekilde ilgili sıfatın niteliğine dair bir tartışmaya rastlamak mümkün değildir. Hele bu kavramın politik felsefe tartışmaları içerisindeki seyri paralelinde bir de­ ğerlendirmesine rastlamak hiç mümkün değildir. İktisat teorisinin dil inde "politik olan", çeşitli iktisat politikalarını i fade için kullanılan, devletin pi­ yasa i şleyişine teknik bir müdahale biçimini ifade etmektedir. Hatta yaygın kanaatin iktisadın inceleme alanında zannettiği "li beralizm", "sosyalizm", "kapitalizm", "mülkiyet", "sosyal adalet" gibisi nden "politik" kavramlar, standart i ktisat dilinde yer almazlar. Bu kavramların iktisadın içerisindeki yeri olsa olsa standart textbookların giriş kısımlarındaki genel ön bilgiler arasındadır. Mesela iktisadın tanımladığı denge yönelimli piyasa işleyişinin temelindeki kapitalizmin teşhisi, iktisat dili içerisinde kalarak mümkün de­ ğildir. Kapitalizm kavramı her durumda politik çağrışımlarla yüklü bir kav­ ramdır ve iktisadın standart dilinde yeri yoktur.8 İktisat di linin politik 7 iki di s i pl i n i n d i yalogt an ziyade aynşmış olmalannın her ikisi için de ve özellikle iktisat için çok daha bll yll k bir önemi vardır. Gulbenkiyan Kom i syo n u Rapo nı 'na gö re po li ti kb i li m i n geç de olsa ayrı bir disiplin olarak ortaya çıkışı, iktisadın ayn bir disiplin oluşunu daha da ıne şr u l aşt ı nnaya hizmet e tmiş t i r. Gu lb e n k i an K o m i s yo n u ( 1 996), Sosyal Bilimleri Açın, (çe v.Ş iri ıı Tek el i ), İ st anb u l : Metis, s. J 6.

' ITginç olan şudur ki kapitalizm kavramının bu b ağ la ma oturmasında en büy ü k katkıyı yapan Marks ve Marksist düşünce olmasına rağmen, Marks 'ın kend i s i henüz ' ka p i ta l i zm ' kavramını ku� lannıamaktaydı. B ü yü k eserine verdiği i si m , Kapi tal , Joan Robinson'ın tabiriyle .söyle me k g erek i rs e aslında klasik politik iktisadın 'alcı kut u su n d a n ' çıkan bir aletti. Braudel, k ap i ta l izm kavramının apaçık politik ça ğrış ım ına i şa ret edi p onun tarihini izlerken, kavramın henüz Marx 'a bile yabancı o lu ş u n d an söz eder: " ... Ancak, bundan on y ı l sonra 1 867 'de Marx bu ke l imey i hala b i l me mekt o­ dir . . . . Kelime fi i l i olarak, t ı pk ı doğal karşıt anlamlı sı so sy a l i z m gibi, siyasal ta rt ı ş m alan n içinden, tam gücüne kavuş m uş ulanık, ancak yüzyılımızın başında fışkırabi lmiştir. B i limsel çevrelerde, W . Sombart ' ı n pa rl a k kitabı Der Modeme kapiıali.ınıııs (i lk y ay ı nl an ış ı 1 902) tarafından lanse edilmiştir. Marx tarafından k u llanı l m aya n kelime, Ma rx i sı modele dahil olacaktır, öylesine ki, Capiıal yazarı tarafından yapıl an b ü y ü k a şa ma l a r ayırımını ifade cımck üzere, sıklıkla kölecilik, feod alizm. kap i ta l i zm denilecektir". Fernand B ra ude l ( 1 993), Maddi Uygarlık Ekoııomi ve Kapitalizm XV-XVlll. Yüzyıllar, i l . C i lt, (Çcv. M. A. Kılıçbay), Ankara, Gece Y ay ı n l a n , ss.20$-6.

90


Feridun

Yılmaz

kavramları bu denli teknikleştinnesi, hatta 'depolitize' etmesi, bütünüyle teo­ rinin liberal karakteriyle alakalıdır. Fakat iktisat içinde kalınarak, iktisat dil inin politik karakterinin ortaya konrıası pek mümkün olmadığından, bu çalışmada politik düşüncenin "poli­ tik olan"ın doğası üzerine tartışmalarından yararlanılacaktır. 9 Politik 'in doğa­ sına ilişkin tartışma, politik felsefenin temel tartışma alanlarından birisi ol­ duğundan bunun izi Antik Yunana değin sürülebilir. Fakat buradaki asıl amaç, meseleyi iktisat bi limi özelinde ortaya koymak olduğu için, asıl ilgi politik ' in anlamının temel bir değişikliğe uğradığı tari hsel periyoda ve ora­ dan günümüze kadar olan tartışmalara odaklanmak şeklinde olacaktır. Bu da kapitalizmin gelişimiyle birlikte burj uva sınıfının ortaya çıkıp politik are­ nada, kamusal alanda yer almaya başladığı dönemdir. Bu dönem aynı za­ manda iktisadın bir bilim olarak doğmaya başladığı da bir dönemdir. Politik'in doğasına, niteliğine il işkin tartışma, Benhabib 'in ( 1 999, 1 221 23) Batı politik düşüncesinde üç farklı "kamusal alan" anlayışı olarak tasnif ettiği ayırıma yaslanarak yürütülebilir. Benhabib'e göre bunların ilki Hannah Arendt'in referans noktası olarak alınabileceği 'cumhuriyetçi erdem ' ya da ' yurttaşlık erdemi ' geleneğidir. İkincisi Jürgen Habermas 'ın çalışmalarında ortaya ç ıkan ' söylemsel kamusal alan ' olarak adlandırılabi lecek olan ve geç kapitalist toplumların demokratik bir şekilde yeniden örgütlenmesini savunan yaklaşımdır. Üçüncüsü de liberal gelenektir ki bu çalışma çerçevesinde özel bir ismin etrafında değil de, genel hatlarıyla ortaya konacaktır. Çünkü ikti sat teorisi bütünüyle bu gelenekten doğmaktadır. Bu yüzden li beral gelenekteki ''politik" kavramsal laştırması ile iktisat teorisindeki "poli tik" birlikte ele alınacaktır. Politik'in doğası tartışmalarında liberal geleneğin yanında Arendt ve Habennas' ın da tartışmaya dahil edilmesinin gerekçesi, bu isimlerin poli ­ tik'in doğasına ilişkin yaklaşımlarının; hem iktisadın tam da doğuş yıl larına denk düşen bir dönemde politik'in tari hsel dönüşümünü eleştirel bir tonda 9

"Siyasal" yerine "poli t ik " ya da "politik olan" kavramlarının kullanılmasına yönelik ilk gerekçe olarak şu söylenebilir ki po li ı ikin doğası ı a rt ı ş ma s ı Baı ı dü ş ünce s i içer.isind ek i konumlanışı çerçevc> sinde ele alınmaktadır (ve zaten yalnızca öyle ele alınabilir) ve kavramın antik Yuııan 'a uzanan b i r geçmişinin de olduğu hesaba katılırsa, asli seslen işine sadakatin yerinde olacağı düşünülmüştür. İkinci gerekçe de bununla bağlantılı sayılabilecek olan Sanbay ve Öğün'ün ( 1 998) haklı kaygılarında yer bulmaktadır. Buna göre politika , giderek devleti yönetmekle özdeşleşen bir kavrama dönüşmüş. politika bilimi de devlete ilişkin faal iyetlerin bilgisini edinmeyi amaçlayan bir disipline doğru evrilmiştir. Oysa politika olgusu yalnızca devletle eş faaliyetler alanından ibaret deği ldir. P o l i t i k ay ı bir cntititcyc indirgemeyip, politik olanın doğasına i lişkin bir tanışmaya girişildi ğ ind e bu daha da açık hale gelir. . Bu arada eklemek gerekir ki yazı boyunca gramatik doğruluk feda edilerek esasında sıfat olan " po l i tik " (poliıical) kavram ı sıklıkla isim gibi kullanılacaktır. İ ktisadi akımlara sıfat olan bu kavramın niteliğine ilişkin tartışma öne çıkarılacağından, aslında sıfat olan "politik", yazı boyunca isim gibi kavramsallaştınlacaktır.

91


Doğ11 Baıı

ortaya koymak ve bu sayede liberal yaklaşımdaki politik ' in doğasını daha iyi açığa çıkarmak açısından, hem de politik'in modern dönem .içindeki tarihsel serüvenine yönelik ilki kötümser ve neredeyse anti-modernist, ikincisi iyimser ve modemist olan iki yaklaşımı soruşturmanın avantajlarından yararlanmak açısından önemli olmalarında yatmaktadır.

ARENDT VE "POLİTİK"İN ÇÖKÜ ŞÜ Arendt'e göre politik olan, Antik Yunan'da polis alanındaki eylemleri ifade etmektedir ve polis alanı özgürlüğün alanıdır. Yaşamın özel ve kamu alanlan olarak ayırımı, Antik Yunan 'da polis ve hane ayırımına denk düş­ mektedir. Polis, politik 'in alanı iken, hane, bireysel maişet ve türün devamı gibi doğal zorunlulukların alanıdır. Oysa modem dönemde politik'in anlamı değişmiştir. Modem dünyada özel i le kamusalın, politik ile hanenin ayırımını muğlaklaştınrcasına toplumsalın yükseldiği görülmektedir. Toplumsalın yükselişi, yani ev idaresinin, onunla ilgili etkinl iklerin, sorunların ve örgütsel araçların yükselişi, politik ' i toplumun bir i şlevine indirgemiştir. Pol itik ' in bu tarz işlevselleştirilişi, politik olan ile toplumsal olan arasındaki mesafoyi kavramayı olanaksızlaştırmıştır. Artık toplumun, yani hanenin (oikia) ya da iktisadi etkinliklerin kamu alanına çıkışlarıyla, ev idaresi ve önceleri ailenin özel alanına ait olan bütün sorunlar, kamusal alana taşınmıştır. Bu yüzden politi k ' in Antik Yunan 'daki anlamı hesaba katı ldığında klasik iktisatçı ların kul landığı ' politik' sıfatının bir çelişki olduğu bile söylenebilir (Arendt 1 994, 47-60). Klasik politik iktisatçıların, kendi disiplinlerine yönelik kavrayışları da, toplumsalın bu yükselişine işaret etmektedir. Myrdal ' ı n da belirttiği gibi ( 1 990, 140), klasik politik iktisattaki toplumsal ev idaresi tarzındaki bir eko­ nomi düşüncesi yalnızca serbest ticaret teorisini değil iktisadi pol itika dokt­ rinlerini de etkilemekteydi. "Üyelerini koruyup gözeten bir aile reisi benzeri bir toplum nosyonu, iktisadi terminolojide derin bir şekilde yer etmişti . Almancadaki Volkswirtschaftslehre açıkça şunu ima etmektedir ki ortak bir amaç ve ortak değerleriyle bütün bir ulusun vatandaşlan anlamında i ktisadi . . aktivitenin kolektif bir öznesi mevcuttur. Ingi lizcedeki 'politik iktisat ' veya ' i ktisat' l iteral manasıyla olan bütün açık bağlarını tedricen yitirdi, fakat 'zenginlik teorisi' ya da 'refah teorisi' benzer fikirleri ifade etmektedir". Buradaki 'refah teorisi ' ya da 'zenginlik teorisi' kavramlarının klasik dö­ nemde iktisat bilimine veri len diğer adlar olduklarını hatırda tutmak gerek­ mektedir. Kavram bütünüyle maddi kazancı ifade etmektedir. J . S . M i ll ve Senior ' a göre "iktisat insanların ' maddi ' ya da ' düşük düzeyl i ' arzularını incelemeyle sınırlanmıştır" (Myrdal 1 990, 1 42).

92


Feridun Yılmaz

Klasik politik iktisat, Arendt' in toplumsalın yükselişi ya da hanenin bütün bir ilişkiler biçiminin kamusal alana taşınması olarak adlandırdığı şekle uy­ gundur. Arendt'e göre 'özel ' in ya da 'toplumsal ' ın 'kamusal ' üzerindeki tiranlığı en belirgin ifadesini /ıonıoeconomicııs tiplemesinde bulmuştur. B u yüzden modem toplumlarda en yüce erdem servet birikimi olmuş, bunun sonucunda da devlet kamusallığın değerlerinin k o ruyu cu s u ve kollayıcısı rolünü bırakıp, bunun yerine liberal ' gece bekçisi devlet' konumuna yerleş­ miştir. Bu devletin görevi. birikimi güvenceye alacak altyapı faaliyetlerini (ordu, mahkemeler. pol i s vergiler vs.) yerine getirmektir (Wolin, 2000, 27). Bu yol la devlet teknik bir aygıt ve politik de onun toplumsala uzanan işlevsel boyutu haline gelmiştir. 1 0 .

HABERMAS VE "POLİTİK"İN DÖNÜŞÜMÜ Pol itikin modem dönemde ya da başka bir deyişle kapital izmin yükseli­ şiyle birlikte Antik Yunandaki an lamını y i t irdi ğ i konusunda Arendt' in yak­ l aşımına Habermas da temelde katılmaktadır. Fakat Habermas, Arendt 'in modem dünyada politikin aldığı şek le dair yakl a şı m ındaki kötümserl iğin ak­ sine, kamusa l l ığın kapitalizmin seyri içe ri s i nd ek i dönüşümünü izleyip, muh­ temel bir kamusal diyalogun yollarını s oruş t u rmak tad ı r Yani politikin mo­ dem dönem içerisinde yeniden yer bulabi l irl iğinin olanaklarını aramaktadır. Habermas'a göre ( 1 997, 82), Antikiteden devralınan ve hane yönetimini içeren ekonominin politik iktisada dönüşmesi, de ğ i şen toplumsal ilişkileri de yansıtmaktaydı . 1 7 . yüzyıla kadar Oiko-despot' un, paterfaınilias' ı n yani ev sahibinin görev alanı içinde kalan 'ekonomi ' ka vram ı artık karlılık yasala­ rına göre hesabı tutulan ticari işletmenin pratiğine dönüşmüştür. Modern ekonomi "Oikos"u odak almayıp, bütün bi r pi y a s ayı kapsamaktaydı . Habermas ' ın kapital izmin ilk dönemlerine a i t şemalaştınnasmda özel alan. burjuva toplumu (mal dolaşımı ve toplumsal emeğin alanı) i le çekirdek aile­ nin içsel alanından oluşurken, kamusal alan ise devlet ve sa raydan oluşmak­ tadır. Bu iki alan arasındaki diyalog da edebi kamudan çıkan politik kamu yoluyla sağlanmaktadır. Politik kamu, kamuoyu yoluyla toplumun ihtiyaçla­ rını devlete iletmektedir (Habermas 1 997, 97-98). Modem kapitalizmin ilk .

,

111 Arendt' iıı toplumsalın yükselişiyle birlikte politik'in aldığı bu yeni şekle dair yaklaşımına, onu radikalleştirerek de olsa, bir ölçüde Baudrillard da katılınakıadır. Baudrillard'a göre ( 1 99 1 . 1 6- 1 8 ). onsekizinci yüzyıldan sonra toplumsal olanı politik'ten ayırmak olanağı onadan kalkmıştır, bunlar iktisadi olanla göbekten bağımlı hale gel mi şt ir. M arks i st dü şün cen in yükselişi ise po litik ' i bütünüyle tüketmiş ve onun yerini toplumsal ile iktisadi olan almıştır. Politika toplumsalın aynası olmak zo­ runda kalmış, oysa politikanın özerkliği toplumsalın hegemonyası ile ters orantılıdır. Liberal düşünce hep ikisi arasında bir diyalektiği özlerken, sosyalist düşünce ise zaten politik'in toplumsalın saydam­ lığı içinde yok olacağını öngörmektedir. Baudrillard, Arenı!t'ten bir adım daha öteye giderek artık toplumsalın da sonunun geldiğini onun yerini kitlenin almakta olduğunu düşünmektedir.

93


Doğu

Baıı

· dönemlerindeki bu politik kaıriu, Antik Yunan ' ın kamusundan farkl ıdır. Şimdi nasıl düzenlenmesi gerektiği konusunda kamuoyum� n kamusal erkle çekiştiği bir toplumsal alan mevcuttur. "Modem kamu izleği, antik kamuyla kıyaslandığında, beraber hareket eden vatandaşların aslen politik nitelikli olan ödevlerinden (içerdc adalet dağıtmak, dışanya karşı kendini savunmak), kamusal olarak akıl yürüten toplumun daha �iyade sivil nitelikli ödevlerine (mal dolaşımının emniyete alınması) kaymıştır. Burjuva kamusunun politik ödevi, sivil toplumun düzenlenmesidir." (Habermas, 1 997, ss. 1 27-28). Habermas, bu yeni ortaya çıkan durumun tahlilinde Arendt gibi pol itikin Antik anlamının yitirilişinin kötümser bir tasvirini yapmak yerine, devlet ve burj uva toplumu olarak aynşmaya başlamış olan bu yapının içindeki kamu­ salın ve onun dönüşümünün arayışına girmektedir. Habermas ' ı n kavramlarından hareketle klasik politik iktisadın 1 8 . yüzyıl sonlarında, akıl yürüten özel şahıslann oluşturduğu politik kamunun, kamu­ sal erke karşı burj uva toplumunun işleyişini güvenceye alacak tartışma plat­ formlarından doğduğu öne sürülebilir. Bu durumda klasik politik iktisadm 'politik' sıfatı, devlet ve iktisadi alan arasındaki ayrışmaya yaslanan temel liberal ilkeyi i şaret etmekteydi. Fakat kamusal ile özel alanı kesin bir şekilde ayıran bu burjuva kamu modeli, kapitalizmin gelişimiyle birlikte dönüşüme uğramıştır. Kamusal alan kendi çıkan peşinde koşan iktisadi sınıflar arasındaki iktidar mücadelesi içinde erimiş, bunun üzerine yirminci yüzyılda piyasa, refah dev leti yörünge­ sinde güvence altına alınmaya çalışılmıştır. (Ingram 1 987, 5). Bu da Habermas ' ı refah dev letinin yol açtığı meşhur meşruluk krizi tartışmalarına götürmüştür. Habermas geç kapitalizmin yapısını ise sistem ve yaşama evren i i l işkileri çerçevesinde i ncelemektedir. Toplumda bir yanda iktisat ve yönelim sistemi olmak üzere alt-sistemler, diğer yanda özel alan ve kamusal alan olarak ayrı­ şan yaşama evreni (life-world) mevcuttur. Yaşama evreni ile alt-sistemler arasındaki bağ takas i l işkileriyle kurulur (Habermas 200 1 , 77 1 , 799). Yani �i.r yanda biçimsel olarak örgütlenmiş eylem alanları olan ekonomi ve poli­ tika, diğer yanda iletişimse! olarak yapılanmış eylem alanlan olan özel alan ve kamusal alan arasındaki bir takas modelidir söz konusu olan. Haberınas için yaşam evreni kavramı, ki Husserl fenomenolojisinden almıştır (lngram 1 987, 1 99), ' iletişimse( eyleme ' dayanır. İ letişimsel eylemde bul unanlar hep yaşama evreninin ufku içinde hareket ederler. Kendi leri de yorumcu olarak, kendi söz eylemleriyle buna dahildirler. "Yaşama evreni adeta, konuşmac ının ve dinleyicinin karşılaştıktan aşkınsal yerdir; karşılıklı olarak, ifadelerin dünyayla (nesnel, toplumsal ya da öznel dünyayla) örtüştüğü iddiasında bu­ lundukları yerdir; ve bu geçerli lik iddialannı eleştirdikleri ve onayladıkları,

94


Feridun Yılmaz

itirazlarını yöneltebilip, anlaşmaya varabildik leri yerdir" (Habermas 200 1 , 5 5 8). Fakat H abermas ileri kapitalist toplumlarda bu yaşama evreni kavramı­ nın sömürgeleştirilmesi tehdidi üzerinde durmaktadır. Bu sömürgel eştirme bağımsızlaşmış alt sistemlerin buyrumlannın yaşama evren ine girip onu benzeştirmeye çalışmaları şeklinde gerçekleşir. Keane ' ın da belirttiği gibi ( 1 993, 29), Habermas 'ın yaşama evreninin sivil topluma denk düştüğü söy­ lenebi lir. Ekonomi ve devlet alt sistemlerinin yaşama evreninden ayrılmaları, sivil topl umun sahiden çoğu lculaştırılmasının önkoşuludur. Fakat politik ekonominin yayı lmacı mantığı da sürekl i bir biçimde bu yaşama evrenini tehdit etmektedir. Bu yüzden Habermas'ın yaşama evreninde işleyen bir iletişimse! eylem teorisi, politik olanı katılım temelinde çok daha geniş bir alana yayar. Katılım yalnızca dar bir politik dünyada mümkün olan bir faaliyet değil , bütün toplumsal ve kültürel alanlarda da gerçekleştirilen bir faaliyettir. "Eylem normlarının bunlardan etki lenen herkesin pratik tartışması yoluyla belirlenmesini vurgulayan bu katılım anlayışı, karmaşık modern toplumların gerçekliklerine sadık bir politika vizyonu dile getirmesi açısından cumhuriyetçi erdem ya da yurttaşlık erdemi karşısında ayırt edici bir avantaj a sahiptir" (Benhabib 1 999, 1 47). Habermas 'ın katılıma yaptığı bu vurgu yeni bir kamusal a lan anlayışını da i fade etmektedir. Kamusal alan, politik seçkinler arasındaki bir rekabet alanı değildir. Aksine politik kararlardan ve genel normlardan etkilenen zümrelerin, bun ların o luşturulması ve yürürlüğe sokulmasında söz sahibi olmalarını sağlayacak demokratik bir zemi ndir. Her ne kadar Habermas, demokratik bir toplumda meşruluğun yalnızca bir kamusal diyalogun sonucu olması gerektiği konusunda liberallerle uzlaşsa da, onun katılım ilkesi bu l iberal görüşü de aşar. Çünkü Habermas 'ta bu diyalog, yansızlık kısıtlaması altında cereyan etmez, onun yerine pratik söylem düşüncesinin temsil ettiği ölçütlere göre yargı lanır. Kamusal alan, genel politik eylemden etkilenen herkes nerede ve ne zaman bunların meşruiyetine dair bir pratik söyleme girişirse orada ve o zaman vardır (Benhabib 1 999, 148). Ü stelik bu pratik söylemi önceleyen bir etik kısıtlama da yoktur. B u yak­ laşımda demokratik irade oluşumu meşruiyetini yerleşik etik kanaatlerin yakınlaşmasından almaz. Aksine fark l ı fikirlerin çeşitli müzakere biçimleri olarak ortaya ç ıkmasına i mkan tanıyan iletişimse! ön kabul lerden ve adi l pazarlık süreçlerini sağlayan usullerden a lmaktadır. Müzakere kavramının kendisi, etik düzeyde bir yurttaş özerkl iği kavramından ayrı lır (l labermas 1 999, 4 1 ). Habermas 'ın yaklaşımında hem parlamenter organlarda, hem de kamusal alanın gayrı resmi ağları aracılığıyla öznelerarası karakterde iletişim süreçleri

95


Doğu Batı

ortaya çıkar. Bu Öznes iz iletişim biçimleri rasyonel yaklaşım ve irade ol uşu­ munun ortaya çıkabileceği sahaları oluşturur. Liberal mode.ldeki devlet ve toplum arasındaki sınırlar korunur, ama .ondan! farklı olarak, sivil toplum hem idari mekanizmadan hem de ekonomik sistemden ayrı özerk kamusal alan­ lara toplumsal temel sağlar (Habennas 1 999, 47). Yani yukarıdaki kavram­ larla tekrar belirtmek gerekirse, Habennas yaşama evreninin iktisadi alt sis­ temce sömürgeleştirilmesinin engellenmesi üzerinde durmaktad ır ki bu onun yaklaşımının liberal modelden ayrılan en temel noktasıdır. Hem liberal hem de cumhuriyetçi erdem yaklaşımlarından bazı unsurları paylaşsa da, H abennas'ta "politik" onlardan daha farkl ı ve geniş bir biçimde, rasyonel iletişim süreçlerine zemin teşkil eden her tür kamusal alanda ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden "politik", ne liberal gelenekteki gibi işlevsel bir devlet faaliyetine, ne de cumhuriyetçi gelenekteki etik temelli kollektiviteye indirgenmektedir. "Politik"in bu algı lanışının ortodoks iktisat teorisinde hemen hiç karşıl ığı yoktur. Habennasçı anlamda "politik"in ikti sada sokulması , olsa olsa radikal politik iktisat akımlarında mümkün olmaktadır. Mesela her ne kadar Habennas 'tan çok Macpherson 'a yakınlıkları öne çıkıyor olsa da, son dönem önde gelen radikal politik iktisatçıları olan Bowles ve Gintis 'in ( 1 996) çalış­ malarında kul lanı lan "politik" kavramsallaştırmasının Habermas 'a nispi bir 11 yakınlığından söz edilebi lir. Ama burada yalnızca ortodoks iktisadın "poli­ tik" kavramsallaştırması çerçevesinde konu sınırlandığından dolayı, Ameri­ kan radikal politik iktisat akımının pol itik kavramsal laştırmaya daha yakın duran çalışmalarına değinilmemektedir. Bu tartışmaya girişmek, konuyu doğrudan doğruya politik teorideki demokrasi tartışmaları paralelinde sür­ dürmeye götürecektir ki o bu yazının amacını aşmaktadır.

L iBERAL

DÜŞ ÜNCEDE VE ORTODOKS İKTİSATTA "POLİTİK" KAVRAMSALLAŞTIRMASI İ ktisat, ortaya çıkış şartlarının da açığa çıkardığı üzere, bütünüyle liberal d\iiünce geleneğinin bir ürünüdür. İ ktisat, iktisadi alanın devletin müdahale alanından büyük ölçüde bağımsızlaşmaya başladığı bir dönemde, bu bağım­ sızlaşmaya destek veren yaklaşımların bir sonucu olarak doğmuştur. Hatta Wallerstein ' a göre yalnızca iktisat deği l, bütün sosyal bi limler liberal gelene­ ğin bir ürünüdür. Ona göre (Wallerstein 2000, 1 64) liberal ideoloj i 1 2 ile sos1 1 Habennasçı "politik" kavr•yışının iktisat ııinışnıularıııdu yer bulması ancak daha sol ve sosya lisı men şel i yaklaşımlarda mümkün olmaktadır. Mesela Gorz'un açıkça Habenııasvari bir sol üzerinden ""politik" iktisat ürettiği söylenebi lir. Bkz. A . Gorz ( 1 993), Kapiıalivıı. So.rya/izm. Ekoloji. Y;ıııeliın Boz11kfukları, Arayışlar, (çev. 1.Eıgüden), lsıanbul: Ayrıntı Yayınlan. " Wallerstein'ın dilinde liberalizm bir ideoloj idir, o yiUden onun kendi kavramım kul landık. ideoloji kavramı ile ilgili tartışmaları şimdilik bir kenara bırakıyoruz.

96


Feridun Yılmaz

yal bilim arasında varol uşsal olduğu kadar özsel de bir i li şki vardır. Libera­ lizm ile sosyal bilim aynı öncül üzerine kurulmuştur. Bu yüzden iktisat dilindeki "politik"i anlayabilmenin yolu, liberal dil­ şünce geleneğinin "politik"i kavramsallaştırma biçimini ortaya koymaktan geçmektedir. Habermas'ın da belirttiği gibi ( 1 999, 37) liberal yaklaşımda devlet yönetimi bir kamu idaresi aygıtıdır, buna mukabil toplum ise özel kişiler arasında piyasanın işleyişinin düzen lemekte olduğu bir etk ileşimler ağıdır. Burada poli tika, kişisel çıkarları bi raraya getirip, bunları pol iti k gücü elinde tutan yönetim aygıtına karşı ileri sürme işlevinden ibarettir. Mouffe ' ye göre ( 1 993, 1 39- 1 40), politikin doğasına ilişkin sorunlar söz konusu olduğunda liberalizmin en temel ilkelerinden birisi "devletin yansız­ lığı" ilkesidir. Bu yansızlık rasyonalite temeli üzerinde yükselir. Liberal dü­ şüncede her tür tartışmalı sorun kamusal alandaki uzlaşıyı güvenceye almak için özel alana havale edil ir. Böylece "rasyonel" uzlaşı için bütün problemli sorunlar gündem dışına itilmiş olur. "Sonuçta, politik'in alanı, ' yıkıcı ' tut­ kularından ve inançlarından arındırılan ve kendi çıkarı peşindeki rasyonel birimler olarak bilinen -ve tabii ki moralitenin kısıtları içinde- bireylerin kendilerinin ' uygun' gördüğü kendi talepleri arasındaki bir karar verme süre­ cine bağl ı olan bir yer haline gelmektedir. . . . Politik' i bireyler arasındaki ras­ yonel müzakere süreci olarak tasavvur etmek, -benim 'politik' diye adlan­ dırmakta olduğum- bütün bir güç ve muhalefet boyutunu ortadan kaldırmak ve bu sayede onun tabiatını bütünüyle ihmal etmek demektir" (Mouffe 1 993 1 40). Bu tutum, insan davranışlarında tlıtkunun ve husumetin belirleyici rolünü ihmal ettiği gibi, grup ve kollekti f davranışı da yadsımaktadır. Schmitt ' e göre de liberalizm "politik" kavramsallaştırmasına izin vermez. Tutarlı bir bireycilik "pol itik"i reddeder. Ona göre (Schmitt'ten aktaran Mouffe 1 99 3 , 1 1 O), "Bireysel özgürlüğü sınırlayan devlete, kiliseye ve diğer kurumlara karşı polemiksel bir antitez biçiminde bir liberal pol itika mevcut­ tur. Ticaret, kilise ve eğitimin bir liberal politikası mevcuttur, fakat bütü­ nüyle l iberal bir politik yoktur, politikin liberal eleştirisi vardır. Liberalizmi n sistematik teorisi hemen hemen yalnızca, devletin gücüne karşı bir iç müca­ deleyle ilgilenmektedir." Liberal bireycilik kol lektif kimliklerin oluşumunu anlayamadığı gib�, kurucu olarak toplumsal hayatın kollektif unsurunu da kavrayamaz. Schmitt'e göre bu yüzdendir ki liberal kavramlar her ikisi de bireyci terimlerle algı lanabilen etik ve iktisat arasında hareket eder. Liberal düşünce devlet ve politikayı işgal ederek politik'i yok eder. Oysa Schmitt ' e göre politik olan dost ve düşman ayırımı ile ilgilenir v e 'oıılar'a karşı ' biz' in oluşumuna çalışır. İ nsanları dost ve düşman olarak gruplamayı gereğince başaran her dinsel, moral, iktisadi veya etik yaklaşım kendini politik' e dö­ nüştürmüş demektir {Mouffe 1 993, 1 1 1 ).

97


Doğu Baıı

Poli tik yelpazede birbirinden hayli farklı, hatta zıt, konumlarda yer alan Mouffe ve Schmitt'in l iberal gelenekteki "politik"e dair yargıları, libera­ l izmde "politik"in yerinin bir devlet aygıtının yans� eyleml e rinden başka bir anlam taşımadığını göstermektedir. Fakat her iki i smin de liberalizme yöne­ l ik eleştirileri dikkate alındığında Habermas'ın oldukça liberal bir çizgiye kaydığı görülecektir. Hem liberal geleneğin "pol itik" kavrayışını daha açık kılmak, hem de bunun iktisadi kavrayışla olan iç-içeliğini daha iyi görebi lmek için Habennas ile liberal gelenek arasındaki farka, o temel liberal "yansızlık" i lkesi çerçevesinden bakmak gerekmektedir. Yansızlık konusunda O'Neill'in belirttiği gibi (200 I , 3 8-39) Habermas i l e esasında b i r liberal olan Ackerman aynı çizgide sayılabilirler. Fakat onların yansızlığı l iberal geleneğinkinden farklıdır. Onlara göre pol itika bireylerin, ihtilaflı konular, ortak sorunlar üzeri nde işbirliği sağlamaya yetecek karşılıklı anlayışla, bir uzlaşmaya varma amacıyla, iyi lik anlayışlarını tartışabilecekleri bir forumdur. Politik' in foıum işlevi görebi lmesi için de, iletişime gi renlerin angajman kurallarının kendileri yansız olmalıdır, ancak bu sayede taraflar yansız bir zeminde kamusal söyleme katılabilirler. Oysa liberal gelenekte yansızlığın kurumsal biçimi foıum deği l, piyasa­ dır. O 'Neill (200 1 , 3 9-42), piyasa temelli pol itik kavramsal laştırımı, Avus­ turya geleneğini ve neoklasik geleneği ayırarak incelemektedir. Avusturya iktisadına göre piyasa, ahlak dışı olduğundan, çoğulcu modem bir toplumda, farklı değerlerin işbirliği yapmasını sağlayan bir kurum işlevi görür. Zaten değerlerle ilgili tartışmaların akılcı yol l a çözülebilme olasılığı yoktur. Piyasa tam da bunu sağlar ve piyasanın alternati fi , ya sürekli uyumsuzluk ya da devletin bir amaçlar dizisini zorla dayatmasıdır. Dolayısıyla politikanın rol ü piyasanın yansız, akılcı olmayan mekanizmalarının işleyişi i ç i n gereken ya­ pıyı kurmayla sınırl ıdır. O'Neill (200 1 , 42), ilk olarak Pareto opti malitesinin öncel i kler ve önce­ l iklerin tatmini açısından ifade edi lmesine dayanarak, i kinci olarak da negati f dışsallıklar ve kamu ma l l arı bağlamında piyasa başarısızl ıkları durumlarında, � oklasik iktisadın devlet müdahalesine daha fazla olanak tanıdığını düşün­ mektedir. Neoklasik iktisadın Keynesci makroik tisadı kendi orto<loksisi içinde içsel leştinnesinin de bu müdahale olanaklarını artırdığından sözedi lebilir. Fakat Hirschman 'ın yerinde tespitiyle ( 1 994, 70) belirtmek gereki rse, Pareto ' nun gel ir dağı lımına i l i şkin bulguları, devlet müdahalesiyle yoksul sınıfların durumlarını iyileştirmeye yönelik yaklaşımlara set çeken önem l i politik sonuçlara yol açmıştır. Ö te yandan, ikti satta son yı llarda makroiktisadın mikro temellerine yönelme konusunda rasyonel bekleyişler adı altında gittikçe belirginlik kazanan ve farklı neoklasik akımları kendi

98


Feridun Yılmaz

içinde oldukça homojenize eden yaklaşım da devlet müdahalesinin gereksiz­ liği konusunda bütün iktisatçıları neredeyse hemfikir hale getirmiştir. Y ine de ası l sorun devletin müdahale derecesine yaptıkları vurgu özelinde neoklasik ve Avusturya iktisadı ayırımında değildir. Sonuçta iktisatta poli­ tik ' in doğasına ilişkin bir tartışmada bu ikisi arasında bir ayının yapmak mümkün değildir. Her iki yaklaşım da politik 'in doğasını piyasa işleyişinde bulur. Mesela politik'in doğasına dair politik düşünce içindeki tartışmalar dikkate alındığında meşhur Hayek-Keynes kavgası bile iki liberalin, devlet aygıtının görev alanının belirlenmesine dair araçsal tartışmasına dönüşür. Demokrasi konusunda her ikisinin de kuşkulan vardır ve devlet aygıtının elitlerin elinde bulunması gerektiği hususunda -üstelik Keynes' inkiler Hayek' inkilere göre daha dar bir elitler grubudur- hemfikirdirler (Gamble l 996, 1 57). Ö te yandan Hayek 'in makro iktisat karşıtlığı (ki bu kavram bir anlamda devletin bu yolla ekonomiye müdahale derecesine de işaret eder) ise yalnızca Keynes 'in yaklaşımıyla sınırlı değil, yeri geldiğinde Friedmancı makro kavramları kapsayacak denl i geniştir (Gamble 1 996, 1 68). Ama bu durum H ayek ve Friedman ' ı aynı tiberal çizgide görmeyi engellememektedir. Dolayısıyla buradaki sorun devletin müdahale derecesi değil, bizatihi politika ve onun temelinde politik ' in iktisatçılarca nasıl kavramsallaştınlmakta oldu­ ğudur. Liberal geleneğin içinden gelen bir disiplin olduğundan dolayı , ikti satta politi k ' i n kendisinin doğasının tartışı lması şöyle dursun, teorik inşada kulla­ nılan kavramların hiçbir şekilde pol itik ima içermediği konusunda temel bir güvence verilir. Söz konusu olan, mevcut iktisadi işleyişin yansız bir tasvi­ rinden ibarettir. Bu işleyişi tasvir eden kavramların ise politik tarafları yoktur. Politik olan yalnızca bu işleyişe dışsal bir unsur olarak katılan devle­ tin müdahalesidir ki bu da mevcut teori k yapıya bir notasyon i lave etmekten başka bir anlam taşımaz. Dolayısıyla devletin iktisadi işleyişe d üzenleyici müdahaleleri anlamındaki bu politikalar hiçbir politik ima içermezler. İ ktisat bu müdahalenin mevcut işleyiş içerisindeki etkinlik temelindeki fayda ve maliyet analizi olarak sonuçlarını vermekle yetinir. Bu yüzden ortodoks ikti­ sat içeri sindeki müdahalenin dozaj ına i lişkin tartışmaların, politikin doğası hesaba katıldığında, en temelde liberal ortak paydada buluştuğu görül­ mektedir. Myrda l ' ı n iktisat teorisinin gelişiminde (liberal) politik unsuru -doğal hukuk ve faydacılık- teşhis ettiği önemli çalışmasında belirttiği gibi (Myrdal 1 990, 1 92), "iktisadi akıl yürütme sıklıkla, normati f ilkelerin açıkça değil fakat genel 'kavramlar' şeklinde takdim edilmesi sayesinde gözden kaçırıl­ maktadır. Tartışma bu sayede normati ften mantıksal alana kaydırılmaktadır" . İ lk durumda çıkar çatışması ya da harmonisi vardır. Çıkar çatışmasında a

99


Doğu Batı

priori ilkelere ciayanıin ' toplumsal ' ya da ' iktisadi olarak� doğru çözümlerin­ den ne iktisatçılar ne de başkalan söz edebilir. İ ktisatta ,çıkar çatışmaları (yani politik' in alanı) hep parlak analiızler altında gizlenmiştir. Klasik politik iktisadın felsefi etkilenimi -doğal hukuk ve onun İ ngiliz dalı, faydacı lık­ toplumsal harmoni inancına dayanmaktadır. Harmoni düşüncesinin varlığı, hem fiili hem de moral davranışın ' insan tabiatından ' ya da faydacı termino­ loji ile söylemek gerekirse, acı ve elemden çıkarılmasını sağlamaktadır. İ kti­ satta harmoni kavramı sayesinde iktisadi aktivite tek bir sosyal öznenin ev idaresi şeklinde algılanabilmektedir. Bu da iktisadi problemlerin, sosyal po­ litikanın 'iktisadi bakış açı sından ' değerlendirilebileceği yaklaşımına yol açar ki bu açıkça metafiziktir. 1 3 "Bütün bir değer teorisi, yalnızca iktisadi aktiviteyi açıklamaya niyetlenmez, fakat aynı zamanda onu refah iktisadı için, sosyal değer teorisi için bir temel olarak alır. İ ktisadi l iberalizm teorisi işte bu komünist kurgu üzerine inşa edil ir" (Myrdal 1 990, 1 93). İ lginç olan şudur ki Myrdal, çağdaş bilim felsefesi açısından naif bir ' de­ ğerden bağımsız' bilim yaklaşımına bağlansa da, onun şu sözlerinde bu de­ ğerden bağımsız iktisada ve iktisatçılara biçtiği görev Habermasçı bir politik kavrayışı yankılamaktadır (Myrdal 1 990, 206) : "Bir bilim olarak iktisat değer sorunları üzerine nutuk çekemez. İ ktisat teknolojisi belirl i davranışları veri ol arak almak zorundadır ve bunların ne olması gerektiği (ought to be) konu­ sunda karar veremez. Fakat politik mücadeleyi daha güvenli kılına konu­ sunda yardımcı olabilir". Ö zell ikle iktisadi çıkar i lişkileri konusunda yanlış nosyonlara dayalı davranışlan uyarmada ve bu sayede, propaganda tekniğini kullanma iktidarına sahip güçlü grupların kamu oyunu yanlış yönlendirmele­ rini önlemede rol oynayabilir. B u yaklaşımda sanki iktisada, kamusal alanda özgür bir iletişimin yürütülebilmesi için görev biçilmektedir. Fakat iktisadın gelişimi, bu disipl inin Habennasçı çizgide "kamusal söy­ lem"e güvenli katı lıma yardımcı olan bir araç işlevi görmekten ziyade, ikti­ sadi sistemin politik'e müdahalesinin söylemsel alandaki türevini üretme yolunda yürüdü. Yani Habermasçı kavramlarla söylemek gerekirse, iktisadi iJlt-sistemin sömürgeleştirici atılımları, iktisat disiplininin diğer disiplinler

ı.ı Belirtmek gerekmektedir k i M yrdal iktisadın kesinlikle ' değerd en bağımsız' bir bilim olması gerekliği hususunda ısrarlıdır. Fakat onun bu bil imsel yansızlığı, onu l i be ral yansızlığa göıürmeyı>­ bi l mekte dir, oysa genelde b i l imsel yansızlığın gittiği yer liberal yansızlık olmaktadır. O ' Ne i l l ' iıı yerinde ayırımını kullanmak gerekirse (O'Neill, 200 1 , ss. 8 1 -82), değer yansızl ığı terimi iki ayrı yaklaşımı tanımlamak için kullanılabilir. Birincisi, sosyal bilimlerle ilgili meı •dolojik bir ayırımken, ik inc isi de poliıik bir ayırımdır. ilkinde iktisatçı politika ıavsiyelcri iyilik kavramları arasında tarJfsız olan bütün çekişmelerin üstünde bir danışman rolü oynamaktadır. Bu tam da Myrdal'ın konumudur. İ kincisinde ise p o l i t ik bir tez olarak yansızlık, devlet aygıtının yansızlığına dair liberal ideali yansı� maktadır.

1 00


Feridun Yılmaz

üzerinde metodolojik temelde emperyal bir atağa kalkışını da beraberinde getirmiştir .

..pOLİTİK"İN İKTİSADİLEŞTİRİLMESİ: İKTİSADIN EMPERYALİZMİ Daha önce de belirtildiği gibi, i ktisat biliminin krizi ile i lgili yaklaşımlarla eşzamanlı olarak ve neredeyse bunlan gönnezden gelen, ortodoksinin kendi özgüveninde hızlı bir artış yaşanmıştır. Maksimizasyon davranışı sergileyen birey, denge hal i ve etkinlik gibi üç temel postüla üzerine bina edilen ortodoksi, kendisini artık yalnızca bir sosyal bilim olarak vas fetmemekte, ayn ı zamanda hakiki bir bilim olduğunu iddia etmektedir (Lazear 2000, 99). Özel likle yinninci yüzyılın son çeyreğinden itibaren iktisadın, üniversiter sistemdeki yayılışından da aldığı güçle, diğer disiplinlerin araştınna alanla­ nna el attığı görülmektedir. Kendi temel postülalanndan hareketle, diğer alanları incelemeye kalkışan ve "iktisadi emperyalizm" olarak adlandırılan bu atak, yalnızca belirli disiplinlerin alanlarına müdahale ile yetinmemekte, bütün insan davranışlannın iktisadi davranış varsayımıyla açık lanabileceği iddiasına dayanmaktadır. İ ktisat alanında en önde gelen dergilerden birinde dile gelen şu muzaffer eda tam da bunun göstergesidir: "Bu yazıda iki iddia vardır. Birincisi iktisadın emperyalist olduğu ve ikincisi de i ktisadi emperyal izmin başarılı olduğudur . . . İ ktisadi emperyalizm iktisadın, klasik konulannın ötesine giden alan lara yayılması şekl inde tanımlanmaktadır . . . . Eıı agresi f iktisad i emperyalistler iktisadın aletlerinin kullanılarak bütün sosyal davranışların açıklanabileceğini hedeflemektedirler". (Lazear 2000, 1 03). Emperyalizmin bel li başlı hücum alanları olarak evlilik, çocuk sahibi olma, ana baba bakımı, aşk, din, ırk ayrımcı lığı gibisinden çoğaltılabilecek bir insan davranışları bütünü sayılabilir. Disipl iner bir atak olarak i ktisadi emperyalizmin hukuk 1 4 , sosyoloji, biyoloj i ve politikbilim üzerindeki etki lerinden söz edilebi lir. Politik davranışın da iktisadi davranış çerçevesinde açıklanması gerektiği iddiasıyla yola çıkanlara göre politik aktörler devletin ya da kamunun çıka­ rını değil kendi çıkarlarını maksimize etmek için uğraşmaktadırlar ki bu da piyasanın en etkin denge çözümünü üreteceği varsayımıyla birleştirilirse, olabilecek en etkin çözüm ortaya çıkmaktadır. Oy verenlerin tüketici ve po­ litik adayların da üreticiler olarak alındığı bu model, politik aktörlerin tipik olarak üreticinin tüketici karşısında sergiledi ği davranışı sergi lediğini dü" Hukuk ve iktisat okulu yoluyla iktisadi emperyalizmin etkisini inceleyen bir çalışına için bakz. S. Medema ( 1 997), 'The Trial of Hoıno Ecoııoınicu.•: Whaı Law and Economics Telis Us abouı the Devclopment of Economic Imperialism", J.B.Davis (ed.), New Econoıııics and it.• History, Durlıam: Dukc Univcrsity Press.

G.

101


Doğu Batı

şünmektedirler. 1 5 Bilindiği gibi standart teoride üretici ve tüketicilerin fiyatı etkileyemeyecek denli çok sayıda oldukları tam rekabet piyasası varsayılır. Bu durumda model seçmen kamuoyunun kendi dışında alınan politik karar­ lan etkileyemediği homojen bir tüketiciler denizi olarak ortaya çıkmaktadır. Oysa Dubiel ' in yerinde tespitiyle ( 1 998, 66) bu model politik davranış üze­ rinde etkisi tartışmasız olan çok sayıdaki sosyo kültürel ve sosyo ekonomik eşitsizlik biçimini ihmal etmektedir. 16 En önemlisi de politik irade oluşum sürecini tüketici davranışı ile eşitleyerek, anti-totaliter meşruiyet anlayışının normatif özünü feda etmektedir. 1 7 İ ktisadi emperyal izm i l e birl ikte, iktisat teorisinin dilinde zımni o larak varolan liberal politik kavrayışın, doğal yayılımını bulduğu söylenebilir. Bu yolla bizatihi politi k ' in alanı da, politik olmayan yani iktisadi olanın belirle­ yiciliğinde kabul edilir. Bu li beral politik' in radikalleşmiş halinden başka bir şey deği ldir. Politik'in ortadan kalkışı konusunda Arendt' in Marx ' ta bul­ duğu, 1 8 Baudrillard'ın sosyalist düşüncede bulduğu şey, şimdi iktisadın biza­ tihi politik davranışa yayılımıyla gerçekleşmektedir. Bu yolla politik 'in var­ lığı gereksizleşmekte, iktisat teorisinin teknik unsurlarından birisi haline gelmektedir. Sonuçta, temel karakteri liberal olan iktisat teorisi, kendi aletleri ile yapı­ lan çözümlemelerde; ne kendinin ideolojik rolünü, ne teorik aletlerinin depolitikliğini, ne çözümlemelerindeki teknik mükemmelliğin aynı zamanda mevcut kapitalizmin teşhisine yönelik çabalan karanlıkta bırakmaya yaradı­ ğını anlayabilir durumdadır. Bu yüzden ortodoks iktisat dili içerisinde kalına­ rak yapılacak her politik söylem, liberal sınırlar içerisinde kavranabilir bir diyalog olacaktır. Ü stelik özelde iktisat biliminin kendi a priori temelli kur-

" 1970'1i yıllarda belirginleşen iktisadi yaklaşımın politik alana bu açılımı Buchanan'a Nobel iktisat ödülünü getinniştir. 16 Standart teorinin tüketiciler denizi yaklaşımını, gelişmiş endüstri toplumlarında karşılığı olmıı­ ıııok l a eleştiren Galbraith 'in, iktisat teorisi içinde kalarak yönelııiği eleştirinin, bir benzerini ı5ubiel 'in yaplığını söyleyebiliriz. Galbraıih gelişmiş endüstrilerin büyük ölçekli firmaları nın, ürünlo­ rini hiç de standart neoklasik teorinin öngördüğü gibi homojen tüketiciler denizinin rasyonel seçimlo rinc sunmadığını, aksine böylesine büyük yatırım yapan bu finnaların tüketici davranışlarını bcliı• leme, manipüle etme gücünün bulunduğunu belirtmektedir. Galbraith'in eleştirisini ortaya koyan şu çal ışmasına bakz. John Kenneth Galbraith ( 1 988), Ekoıınmi Kimdeıı Yana, (çev. B .Çorakçı­ N . H immeloğlu), İstanbul: Alım Kitaplar Yayınevi. 17 Dubiel burada özelde l 970'1i yıllar sonrası kamu tercihi yaklaşımı olarak ele alınan akımı değil, daha genel olarak yeni mııhafa7.akar piyasa temell i politik davranış açıklamalarını demokrııik te­ melde sorgulamaktadır. Yani hedefi burada özelde tartışılan 1 970'1i yılların 'politik iktisadı ' değil, ama onu da içeren daha genel bir kavramdır. 1 8 Arendt 'e göre Marx'ın yaptığı yalnızca bireysel ve kişisel çıkarların yerine grup veya sınıf çıkarla­ rını koyarak, liberal iktisatçılann lıomo economicııs'undan bile daha az eylemlilik sergileyen bir "toplumsallaşmış insan" inşa etmiş olmasıdır. Ama Arendt 'i n burada daha az eylemlilik ile kastettiği şey lam da daha az politik, halla depolitik insan olarak okunabilir.

1 02


Feridıın Yı lmaz

gusuna atfettiği evrensellik yüzünden de, politik alana ilişkin her analiz ça­ bası, iktisadın emperyalizmiyle sonuçlanacaktır.

KAYNAKLAR

Arendt, H. ( 1 994), İnsanlık Dunımu, (çev. B.S.Şener), lstanhul: İ letişim Yayınları. Baudrillarıl, J. ( 1 99 1 ), Sessiz Yığınlanıı Gölges inde ya da Toplumsalın Sonu, (çev. O. Adanır), lsıanbul: Ayrıntı Yayınlan. Benhabib, Ş. ( 1 999), Modernizm. Evrensellik ve Birey Çıığdaş Alı/ak Felsefes itı e Katkılar. (çev. M. Küçük), İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Bowles, S. and H. Gintis ( 1 996), Demokrcısi ve Kapitafiuıı, Ma/kiyet, Cemaat ve Modem Toplum.•al Düşünı:eniıı Çelişkileri, (çev.0. Akınhay), lstanbul: Ayrıntı Yayınlan. Braudel. F. ( 1993), Maddi Uygarlık Ekoıımııi ve Kapita lizm XV-XV/11. Yiizyı llar, i l .Cilt, (çev. M . A. Kılıçbay}, Ankara, Gece Yayınlan. Coaıs, A. W. ( 1 992), '"The Currcnt 'Crisis' in Economics in Hisıorical Perspective", A. W. Coats (ed.), On ıhe Hisıoıy of Ecoıımnic Tlıouglı ı Briıislı cınd A merican E.rsays, vol .I, London: Routlcge. Coats, A.W. (ed.) ( 1 996), Tlıe Posı- 1 945 Inıemaıionafiı.atioıı of Economics, Durham: Duke University Press. Dubiel, H. ( 1 99 8 ) , Yeııi Mulıafazakarfık Nedir? (çev. E. Özbek}, lstanbul: iletişim Yayınları. Galbraith, J. K. ( 1 988), Ekonomi Kimdeı ı Yana, (çev. B. Çorakçı - N . Himmetoğlu}, lstanbul: Altın Kitaplar Yayıncvi. Gamble, A. ( 1 996), Jlayek, Tlıe lraıı Cage of Uberıy, Cambridgc: Polity Press. Gorz,A. ( 1 993), Kapitalizm. Sosyalizm, Eknlnji. Yönelim Bozuklukları . Arayışlar, (çcv. 1. Ergüden), lstanbul: Ayrıntı Yay ınla rı . Gulbcııkian Komisyonu ( 1 996), Sosyal Bilimleri Aç·ın, (çev. Şi rin Tekeli). İ stanbul: M et i s . Habermas, J. ( 1 997), Kaınmal/ığ111 Yapısal Dünüşiinıii, ( çe v . T.Bura ve M .Sancar), İ stanbul : l letişiın Yayınları.

Haberınas, J . ( 1 999), '"Demokrasi nin Üç N o rmati f Modeli",

S . Be n h ab i b (der.), Demokrasi ve Fark­ lılık. Siyasa l Diizeııiıı S1111r/ar1111n Tartışııuıyu Aı·ı/ma.'1, (çev. Z. G ü rata ve C. Gürsel), l stan­ bul: Dünya Y e rel Yönetim ve Demokrasi Akademisi Yayını. Habermas, J . (200 1 ), İletişinıse/ Eylem Kura m ı , (çev. M . Tüzel), İstanbul: Kabalcı Yayınevi. Hirschınan, A . 0. ( 1 994), Gericiliğiıı Retoriği, (çev. Y . Alogan), İ stanbu l : İ let i şi m Yayınları . Hodgson, G. M. ( 1 994), "l'he R c ı u m of lnsıiıuıional Economics", N. J. Snıelser and R.Swedberg (eds.), The Handbook af Ecoııonıic Saciology, Princeton: Princcton University Press. Ingraın, D. ( 1 987), Habenııas cıııd ılıe Dialectic of Rea.ton, Yale University Press. Keane, J. ( 1 993 ), "Giriş", J. Kcane (der.}, Sivil Toplum ve Devlet, (çev. L. Köker ve diğerleri} İstan­

bul : Ayrıntı. Lazear, E. P. (2000 ), "Economic lmpcrialism", Quarıerly Joumal of Ecoııomics, February. Medema, S. G. ( 1 997), '"The Trial of Honıo Economicm: What Law and Economics Telis Us about the Development of Economic Impcrialis", J.B.Davis (ed.), New Econonıiı:s cınd /ıs History, Durham: Duke University Press. Miruwski, P. ( 1 99 1 ), More Heııı Than Uglıı. Ecnıı nmks as Social Plıysiı:s: Plıysics a.v Naıııre 's Econnmics, Cambridge: Canıbridge Universiıy Press. Mouffe, C. ( 1 993), The Retunı ofılıe Poliıica/, London: Verso. Myrdal, G. ( 1 9 90) , 71ıe Poliıical Eleıııeııı iıı tlıe De velopnıenı of Economic Tlıeory, (İngilizceye çeviren P.Strceten), New Brunswick: Transaction Publishers. O'Neill, J. (200 1 ), Piyasa, Etik, Bilgi ve Politika, (çev. Ş. S. Kaya), İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Outhwaite, W. ( 1 994 ) , Habemıa.v A Critical /ıuroducıion, Cambridge: Cambridge University Press. Sarıbay, A. Y . ve S. S. Öğün ( 1 998), Bir Pofiıikbilim Perspektifi, Bursa: Asa Kitabevi. Stani land, M . ( 1 985), Whaı Is Poliıica/ Ecnıı nmy A Sıudy of Sncinl Tlıeory mıd Underdevelopnıenı, New Haven: Yale University Press. Wallerstcin, 1. (2000) , Bildiğimiz Düııyan ııı Sonu. Yirm ib iriıı ci Yüzyıl İçiıı Sosyal Bilim (çev. T. Birkan}, İstanbul: Metis Yayınevi. Wolin, R. (2000) , "'The llliberal Imaginaıion", The New Republic, November 27.

1 03


"Mill'den Bugüne Gelen" Lowry, City ofSalford An Gallery, 1930.


• •

USTÜN iNSANLAR MıLL' DEN RAWLS' A

LiBERALİZMİN DAR GöRÜŞLÜLÜÖÜ· Bhikhu Parekh

1 9. yüzyıl Avrupasında liberalizm ve sömürgecilik birlikte gelişmiştir. Bazı istisnalar dışında l iberaller sömürgeciliği onaylamış ve ona meşruiyet imkanı sunan bir ideoloj i oluşturmuşlardır. Liberalizm tarihinin, l iberal hatta liberal olmayan yorumcuları görmezlikten gelse de sömürge tecrübesi çok derin bir şekilde 1 9 . yüzyıl liberal düşüncesini şekillendirmiş ve ona kendi­ si nden öncekilerde ya çok az yer alan veya mevcut ol mayan yeni unsurlar katmıştır. Liberalizm, liberal olmayan yaşam tarzlarını liberal izmin medeni­ leştirme mi syonuna muhtaç ilkel yaşam tarzları olarak değerlendirip redde­ den, mi syoner, kendi ırkının üstünlüğüne inanan dar bir anlayış haline gel­ mi ştir. Sömürge düzen ini meşrulaştırabilmek için liberallerin, kolonilerin en çok ihtiyaç duydukları şeye İ ngilizlerin sahip olduğunu ve onların bunu onlara verebilecek durumda olduklarını göstermeleri gerekiyordu. Öyle ki her türlü ekonomik ve siyasi bedel ile takas edilebilecek kadar nadide ve kıymetl i bu şeyi İ ngiliz yardımı olmadan elde etmelerine imkan yoktu. Sömürgeleştir­ meyi meşrulaştıran mantık, kolonilerin ihtiyacı ile İngiliz hediyeleri, koloni­ lerin zayıflığı ve yetersizliği ile İ ngiliz gücü arasında mükemmel bir eşleş­ tirmeyi öngörüyordu.

· Bu makale ilk olarak Tinıe Uıerary Supplemenı ( 2 5 Şubat 1 994 s. I 1 - 1 3)'de yayınlanmıştır. Çcv: H ızır Murat Köse


Doğu Batı

Sömürgeciliğin en etkin meşrulaştırıcılanndan John Stuart Mill ' e göre in­ san, nihai hedefi akli, ahlaki, estetik ve diğer yeteneklerinin en mükemmel şekilde gelişmesini garanti altına almaya çalışan, i lerleyici bir varlıktı . Mili Özgürlük (Liberty) ve Temsili Yönetim (Representative Govemment) adlı eserlerinde bize şunu söylemektedir: "İ nsanın yaşamını güzelleştirme ve mü­ kemmelleştirme gibi işleri arasında şüphesiz önceliğe sahip olan, insanın bizzat kendisidir." Kendi kendini yöneten varlık olarak insanın "insan olarak değişken değeri", olabileceği "en iyi şey" olmasından kaynaklanmaktadır. İ nsan sürekli olarak kendini yeniler, yeni güçler edinir, "gayretli ve müteşeb­ bis bir karakter" geliştirir, tabii ve sosyal çevresine hükmeder, farklı yaşam tarzlarını tecrübe ederek kendi "tabii yapısına" en uygun olana doğru teka­ mül eder. Mill'e göre sadece böyle otonom ve kendi kendini idare eden bir varlık, şahsiyet veya bireysellik sahibi olabilir. "Arzu ve istekleri kendisin­ den kaynaklanmayan kişi, buharlı motorun karakter sahibi olamayacağı gibi şahsiyet sahibi değildir." Mili ve 1 9 . yüzyılın diğer liberallerine göre bireysellik son derece güç ve tehlikeli bir kazan ımdır. Bireysellik birçok insanın acı verici ve meşakkatli bulacağı farklı olma cesaretini, tercih yapma ve sonuçlarını kabul etme so­ rumluluğunu göstermeyi ve kendi başına düşünmeyi gerektirir. Bireysellik, insanın kendi tabiatı ile belirlenmemiş hatta insan tabiatının bazı derin eği­ limlerinin tersine giden kaderini temsil eder. İ nsan tabiatı ile onun kaderi ve insanın yapma eğiliminde olduğu ile yapmak zorunda oldukları arasında çok derin bir gerginlik vardı. Liberal yaşam tarzı insanların kendi kendi lerine başkaldırmasın ı gerekli kılıyordu. M i l l ' i n deyişiyle sadece sayı ları az olan "havas" bunu yapma gücüne sahipti. Geri kalanlar bu yönde eğitilmeli ve bu eğitim sağlan ıncaya kadar kontrol altında tutulmalıydı. Mili, insan topluluklarını iki kısma ayırıyordu. Onun medenileşmiş diye isimlendirdiği kısımda insanlar "yeteneklerinin olgunluk döneminde" olup "ikna ile kendi gelişimleri için yönlendirilme kapasitesini kazanmış"lardır. Ona göre Avrupa' daki birçok topluluk "çok uzun bir süredir bu seviyeye u�mış" durumdadır. Buna karşın Avrupalı olmayan bütün toplumlar "geri kalmış" olup, buralardaki insanlar "bebeklik" veya "çocukluk" döneminde idiler. Mili, "tarihsiz bir kıta olan Afrika" üzerinde fazla düşünmemiştir. Hindistan, Çin ve "bütün Doğu' nun" iyi başlangıç yapmış olsalar da bunların "binlerce yıldır durağan" bir halde kaldıkları kanaatindedir. Böyle geri kalmış toplumlar "özgür ve eşit müzakere" ile gelişme imka­ nına sahip olmadıkları gibi kendi kendi lerini iyileştirecek kaynaklardan da yoksunlardı. Mili şunu iddia ediyordu: "Şayet bunlar daha fazla gelişecek­ lerse bu ancak yabancılar vasıtasıyla olmak zorundadır." O, "bütün toplum­ lar, geri kalmış olanlar da dahil olmak üzere, toprak bütünlüğü hakkına sa-

1 06


Bhiklıu Parekh

hiptir" gibi muhtemel itirazlan ciddiye almaz. Toprak masuniyeti ve şahsi özgürlük gibi haklar sadece onu güzel bir şekilde kullanma gücüne sahip, kendi kendine düşünüp karar verebilen ve başkasının yardımı olmadan geli­ şebilecek derecede "olgunlaşmış" toplumlara aittir. M i l i zaman zaman dönemi nin kaba ırkçılığını paylaşma noktasına çok yaklaşmış fakat büyük ölçüde ondan kaçınmayı başarabi lmi ştir. Irkçı yazar­ ların aksine, M i l l ' e göre Avrupal ı olmayanlar da bir zamanlar parlak dö­ nemlere sahipti. Bu nedenle aşağı derecede olmalan titri değildi. Avrupalılar da karanlık çağlar geçirmişlerdi ve bugünkü üstünlükleri tab iatlarından kay­ naklanmıyordu. Mill bunların arasındaki farklılıklann biy oloj ik olmayan açıklamaları olduğunda ısrar eder. M i l l ' in bu konudaki açıklamalan açık değildir. "Bütün Doğu"nun neden asırlarca geri kalmaya devam ettiğini tartışırken şu gözlemi yapar: " . . . dünyanı n büyük bir bölümünün adetlerin istibdadı altında olmasından dolayı uygun bir şekilde ifade etmek gerekirse tarihleri yoktur. Bu bütün Doğu 'da geçerli olan bir durumdur. . . . Bir toplum uzun bir zaman ilerlemeci olup sonradan durabilir: Ne zaman bir toplum durur? Bireysell iğe sahip ol­ mayı durdurduğu zaman." Doğu bireyselliği kaybettiği için durağan hale gelmiştir. Bu durumun ne­ deni toplumun despotik adetlerin kontrolü altında bulunmasıdır; bu da kötü yönetim biçimi ve sosyal yapılardan kaynaklanır. Öyleyse bu sonuncular neden ve nası l meydana gelmiştir; Mill ' in buna bir cevabı yoktur. Mill'in sorusu ve bu soruyu ele alış biçiminin aşırı derecedeki basitliğinden do l ayı bu durum hiç de şaşırtıcı değildir. O "bütün Doğu" Hindistan ve Çin ' den ibaretmiş gibi bir genelleme yapmakta, bu çok geniş ve iki büyük toplumu da yekpare bir bütün olarak ele almaktadır. Mill bu toplum ların gerçekten gerilediklerini mi yoksa daha iyi donanıma sahip düşmanlar ile mi karşılaştıklarını, çöküşün gerçekten ne zaman başladığını, gerilemenin yaşamı n belirli alanları ile sınırlı olup olmadığını, Hindistanlıların neden uzun bir süre İngiliz istilasına karşı güçlü bir direnişle karşı koyduklarını ve önemli savaşları kazandıklarını vs. araştırma zahmetine katlanmadan bu toplumların "binlerce yıllık" çöküşünden bahseder. Çok aceleci bir şeki lde ve ayrı m yapmadan, haklarında genellemeler yaptığı toplumların tarih, kültür ve sosyal yapılarını dikkatli bir araştırmaya tabi tutmak bir yana, Mill 'in bir kere o lsun elindeki bulgulan kontrol etmenin gerekli olduğunu düşünmemiş olması çarpıcı bir durumdur. Mill asıl olarak Hindistan, Çin ve "Doğu"yla ilgilenmemiştir. O temelde iki şeyi yapmak istiyordu: İ lk olarak, Mili Avrupalılara, özel likle İ ngilizlere, şayet bireysellik ruhunu yeşertmeselerdi ne hale gelmiş olabileceklerini gös­ termek istiyordu; zihnindeki bu düşünce ile 'Doğu' anlayışını inşa etmiştir.

1 07


Doğu Bali

Mill ' in anlayışındaki Doğu, 1 7. yüzyıl doğal hal düşüncesinin 1 9. yüzyıldaki kopyası olup, benzer bir ideolojik fonksiyon icra etmek üze ı:e düzenlenmişti . Onun tekrar tekrar bel irttiği üzere şayet bireyselliği beslemeseydi "Avrupa bütün asil geçmişine ve Hıristiyanlığına rağmen başka bir Çin olma eğilimine girerdi." İ kinci olarak, Mill umutsuz bir şekilde geri kalmış Doğu toplumlarının dış yardıma muhtaç olduğunu ve bu nedenle İ ngilizlerin bu toplumlara müdahale etmesinin tamamen meşru olduğunu göstermek istemektedir. Mill 'e. göre Avrupalılar karakter ve kültürlerinin "şayanı dikkat" çeşitli­ l iği sayesinde "Çinlilerin" kaderinden kaçınabilmişlerdir. Avrupa ' da bireyler, sınıflar ve devletler farklılıklarına çok büyük değer verip, farklı gelişme yollarında i lerlemiş, ve asimile etme girişimlerine karşı direnmişlerdir. Bunun sonucu olarak, onlar hareketlilik ve yaratıcıl ıklarını hiçbir zaman tamamıyla kaybetmemiş, böylelikle kötü bir dönemden geçen bir toplum diğerlerinin canlıl ığından güç ve i lham alma imkanına sahip olmuştur. Mill'in açıklamalan , verdiği cevaplardan daha fazla soru gündeme getirmiştir. O, Avrupalıların neden asırlarca geri kaldıklarını ve Karanlık Çağ' dan geçtiklerini, neden ve ne zaman bu insanlann farklılık aşkı geliştirmeye başladıklarını açıklamaz. Mill, aynı şekilde neden farklı sınıfların mevcudiyetinin Avrupa'da çeşitli l i k aşkını yeşertip koruduğunu fakat benzer sosyal çeşitli likleri içinde barındıran Hindistan, Çin ve diğer yerlerde aynı durumun gerçekleşmediğini de izah etmez. Kanadal ılar, Avustralyalılar ve diğer "Avrupa ırkından" ve "onun kendi kanından" olan İ ngiliz sömürgelerinin aksine, Avrupalı olmayanlara sadece "vesayetl i idare" biçimi uygundur. Bunların işleri en uygun şekliyle özenle şeçilmiş, iyi niyetli, iyi eğitim almış değişken kamuoyunun etkisinde olan seçilmiş politikacıların kontrolünde olmayan bürokratlar topluluğunca idare olunabilirdi. Açık fikirliliğin erdemine kendini adamış birisinin şu tutumu garip görünebilir: Mili sömürgelerdeki bürokrasinin ne İ ngiltere 'deki ne de sömürgelerdeki seçilmiş vekillerin kontrolünde olmaması gerektiği husu­ supda hiç şüphe götürmez bir inanca sahipti. B u nedenle İ ngiliz parlamen• . tosu Doğu Hindistan Kumpanyası'nı ilga edip H indistan ' ı doğrudan lngiliz hakimiyeti altına alınca, Mill deneme mahiyetinde bi le olsa yeni düzen ile işbirliği yapma yerine Doğu Hindistan Kumpanyası 'ndan erken emekli ol­ mayı tercih etmiştir. Yine bu nedenledir ki çalışma hayatının son günlerine kadar Hindistan 'a sınırlı kendi kendini yönetme hakkı veri lmesi yönündek i parlamenter girişimlt:re sürekl i olarak k arş ı ç ı k mıştır Hatta doğrudan Sö­ mürgeler B akanlığı 'nın kontrolünde olan Seylan ' a açıkça herhangi ters bir sonucu olmayan yerel özerklik verildiğinde, Mili böyle bir kararın Hindis­ tan ' ı da kapsayacak şekilde genişletilmesine karşı çıkmaya devam etmiştir. .

1 08


Bhikhu Parekh

Mili medeni bir toplumun ilkel ve yarı medeni başka bir toplumu yö­ netme hakkına sahip olduğunu, aynı şekilde medeni bir toplum içindeki daha medeni olan bir grup veya mil letin daha aşağı derecede olan gruplar üzerinde hükmetme ve asimile etme hakkına sahip olduğunu iddia etmektedir. O B ri ­ tanyalı lar v e Basklıların Fransız "millet"ine entegre olarak büyük b i r kazanç elde edecekleri ve Fransızların onur, güç ve medeniyetini paylaşma fırsatı bulacak ları konusunda hiçbir şüphe taşımıyordu. Aynı şekilde Kuzey İ skoçya yerlileri ve Galliler İngiliz yaşam tarzına entegre olurlarsa benzer kazanımları elde edebilirlerdi. O "melez hayvanlar" gibi yeni grupların muhtemelen bi leşen grupların "özel yetenek ve mükemmelliklerini tevarüs edeceğini" düşünerek "farklı mil letlerin karışmasını" ve "hannanlanmasını" memnuniyetle karşılamı ştır. Mamafih bu durum sadece üstün grup hakim ortak olmaya devam ettiği sü­ rece mümkün olabi lirdi. Şayet daha aşağı durumda olan grubun sayısal güç ve kuvvetinin büyüklüğü sayesinde hakimiyeti ele geçirme tehlikesi varsa bu "insan ırkı için tamamen zararlı bir şey ve medeni insanlığın engellemek için silaha başvurması gereken bir durum" oluşturur. İ ngiliz ve Hindistanlılar, Avrupalı lar ve Ruslar arasındaki "karışma", sadece her iki ilişki biçiminde İ ngiliz ve Avrupalıların hakim unsur olmaları durumunda arzu olunabilir. Bu görüş Mill ' i n Lord Durham' ı n Kanada ile i lgili raporunu onaylaması­ nın temelinde yatan etkendir. Lord Durham "geri kalmış" Fransız Kanadalı­ larının kendi kültürel kimliklerini korumak için yaptıkları "boş çabaya" karşı düşmanlık beslemekte ve onların gerçek çıkarının "bütün Kuzey Amerika üzerinde hakim olması zorun lu olan büyük ırk" " İ ngiliz çoğun luğun güçlü yönetimine" tabi olmakta olduğunda ısrar etmekteydi . Her ne kadar Durham Kanada için sorumlu yönetim biçimini savunsa ve birçok açıdan gerçekten liberal de olsa etnik kiml iklere olan sadakat ve bağımlılığın gücüne karşı az anlayışlı ve etnik kiml ikleri koruma arzusuna karşı daha da az sempatisi vardı. Birçok Kanadalı yorumcunun onun kültürel "şovenizmini" eleştirmesi ve bir kısmının onu ırkçılıkla suçlaması şaşırtıcı değildir. Mill, Durham ' ın raporunu "bu asilzadenin cesaret, vatanseverlik ve aydınlanmış özgürlüğünün ölmez abidesi" olarak niteleyerek coşkuyla kabul etmiştir. Durham 'ın Fransız asıllı Kanadalıları İ ngiliz yapmak istemesi gibi Macaulay da H indistanlıları deri lerinin renginden başka her yönüyle İ ngiliz yapmak istiyordu . Sömürge bağlamında Mill 'in liberalizmi birbirine zıt iki taleple karşı kar­ şıyaydı . O geri kalan toplumların mcdcni leştiri lmeye ihtiyacı olduğu görü­ şüne dayanarak sömürgeciliği meşrulaştırmakta ve sadece Avrupalıların bunu yapabilecek durumda olduğunu düşünmekteydi. Bu nedenle şunları iddia etmek zorunda idi: Liberal prensipler evrensel geçerliliğe sahiptir, bu-

1 09


Doğu Batı

nunla beraber kaynak ve i lham ohna itibariyle tamamıyla Avrupalıdır. Diğer bir deyişle o liberal değerleri hem evrenselleştirmek hem de Avrupalılaştır­ mak mecburiyetinde idi ki bu hiç de kolay değildi. Liberal değerleri Avrupa­ lılaştırmasından dolayı bunların evrensel bir şekilde paylaşılan insan özlem ve tecrübelerinden kaynaklandığını gösterme imkanına sahip değildi. Kendi­ sinin de şehadet ettiği üzere, geri kalmış toplumlar asırlarca onlarsız yaşa­ mayı başardığı gibi birkaç asır daha onlar olmadan işlerini görmeye devam edebilirlerdi. Mill, liberal prensipleri kabul etmeleri için bu toplumları ikna edebilecek ne ortak bir dile ne de ahlaki bir temele sahipti. Millci liberallerin bu zorluğu aşmak için tek bir yolu vardı. Onlar şunu iddia etmek durumundaydılar: Bireysellik, akılcılık ve diğer liberal prensip­ leri kabul etmelerinden dolayı Avrupalılar zengin, güç lü ve hakim duruma gelmişlerdi ve şayet Avrupalı olmayanlar da Avrupalılar gibi zengin, güçlü ve hakim duruma gelmek istiyorlarsa Avrupalıların yaptıklarını yapmak zo­ runda idiler. Yukarıda gördüğümüz üzere bu iddia Mill ' in liberalizmi sa­ vunma yöntemi idi. Bu aynı zamanda sömürgeci idarecilerin ve onlann yerli takipçilerinin, liberalizmin başarısı ile gözleri kamaşmış ve çok büyük bir endişeyle sömürgeci efendilerini "yakalamaya" çalışan zelil halklarına libe­ ralizmi kabul ettirme yolu idi. Liberalizm büyük ölçüde güç ve refah elde edebilmenin bir aracı olarak görülmeye başlandı; ahlaki temel ve derinliğini kaybetti . Millci liberal, l iberalizm anlayışını sömürgecilik arka planına dayanarak geliştirdiği ve onu Avrupalı olanlarla Avrupalı olmayanlar arasındaki farklı­ l ığın ana kaynağı olarak sunduğu için, liberalizmi karşıt terimler ile tanım­ lama eğilimindeydi. Liberalizm, geleneklere bağımlı olduğu iddia edilen Av­ rupalı olmayan yaşam tarzının zıddı ve karşı tezi olarak görüldü. Sürpriz ol­ mayacak bir şekilde, liberalizm saplantı derecesinde gelenek, önyargı, adet, muhafazakarlık ve toplum karşıtı hal alıp hem çok dar bir şekilde tanımlandı hem de ilerleme, akılcılık, özgürlük, bıreysellik, tercih yetisi, otonomi gibi değerlerin önemini çok abarttı. Millci liberal kendini kesin hatlarla Avrupalı olı;nayan yaşam tarzından ayırma ihtiyacını hissettiği için, onlara yaptığı ta­ n� mın ışığında kendini yeniden tanımladı. Liberalizm böylece tanımladığı ötekinin ötekisi haline geldi ve kendine zengin olmayan bir kimlik verdi . Sözde Doğu 'yu yanlış okuyarak, kendini de yanlış okudu ve çifte tahrifin kurbanı oldu. Sömürge tecrübesi, Millci liberalizm için marjinal bir unsur deği l bilakis onun özüne nüfuz etmiş, onun kendi kendini tanımlamasına şekil vermiştir. Mili liberalizmi Avrupalılaştırmakla kalmadı aynı zamanda Avrupa'yı da liberalleştirdi . Liberalizmin Avrupa kaynaklı olduğunu iddia etmesinin yanı sıra ona göre sadece liberalizm Avrupalı halkın özlem ve arzularını temsil

1 10


Bhikhu Pareklı

etmekte olup, Avrupanın ilerlemesinin ve istikrarının yegane kaynağıydı . Avrupa tarih i gelenek, adet ve din ile akı l ve eleştirel düşünce arasında bir mücadele alanı olarak görülmeye başlandı ve sadece akı l ve eleştirel düşünce Avrupa' nın ayıncı vasıfları olup onu büyük yapan değerler olarak sunuldu. Mill ' in iki tezinden hiçbiri ikna edici değildir. O libenılizmin kaynağını Hı­ ristiyanlığa, onun özellikle her bir insanı kutsal sayan doktrinine ve Antik Yunan ' a kadar götürmektedir. Fakat Hıristiyanlık Avrupa kaynaklı değildir. Aynı şekilde Antik Yunan da ne sadece Asya ne de sadece Avrupa kaynak­ lıydı . Belki ikisinden birden kaynaklanıyordu ve Mill ' in onu Avrupa' ya mal etmesi doğru değildi. Mill 'in ikinci tezi daha az ikna edicidir. Avrupa medeniyeti birçok unsur­ dan meydana gelmiştir ve liberalizm bunlardan sadece biridir. Hıristiyanlık, Yahudilik, İ slam, muhafazakarlık, komünitaryanlık, sosyalizm ve birçok di­ ğer entellektüel akımlar Avrupa kimliğini şekillendirmiştir. Birçok Katolik ve muhafazakar tarihçi (Avrupa 'daki birçok trajedi ve facianın sorumlulu­ ğunu reddedip), liberalizmin gerçekte çok az etkisinin olduğu Avrupa'nın başarısında kendi rollerine vurgu yaparak, liberalizmi tarihin bir döneminde ortaya çıkmış bir türedi kabul ederler. Millci l iberalizm farklılığın değerine vurgu yapsa da onun tabiatını ve mümkün sınırlarını çok dar terimlerle tanımlamıştır. Mili farklıl ığı bireysel­ lik ve bireyin seçme yetisine bağlamakta ve sadece bireyselliğe dayandığında değerli görmektedir. Bu yaklaşım birçok farklılık formunu d ışarda tutmaktadır. Liberalizm geleneksel, adetlere dayanan ve cemaati merkeze alan yaşam tarzları nı dışlamaktadır. Aynı şekilde zamanın hakim eğilimine "uymayan" veya "dar görüşlü" yaşam tarzları kadar etnik temelli yaşam tarzlarını da dışarıda tutmaktadır. Her ne kadar bunları tamamen dışlamasa da Millci liberalizm girişimcilik yerine kanaat ve az hırsa vurgu yapan yaşam tarzları ile, din merkezl i veya dünyevi · başarı ve maddi zenginl iğe az yer veren yaşam tarzların ı onaylamaz. Tahmin edileceği üzere Millci liberalizm farklılığın bizzat kendisini deği l insanı mükemmelleştirmede bireysel modelin dar sınırları içine hapsolunmuş liberal farklılığı savunmaktadır. Liberal olmayan yaşam tarzlarıyla olan i lişkisinde Millci liberalizm bü­ yük bir müsamahasızlık sergilemektedir. Onun entellektüel kabi liyetleri o kadar körelmişti ki liberal olmayan yaşam biçimlerini anlamasına imkan vermemiş ve onları gayri insani ve baskıcı olarak değerlendirmiştir. Mili on­ ları dar görüşlü (illiberal) olmakla itham edip yok etme yolunu araştırdı. Şa­ yet böyle bir durum güçlü asimile politikasını gerekli kılarsa Mill bunda her­ hangi bir mahzur görmemektedir. Şayet bir miktar zor ve şiddet gerekirse, o bunu meşru bir durum olarak değerlendirmektedir. Yaşam biçimi dikkate

lll


Doğu Balı

alındığında, M illci liberal misyoner, merhametsiz bir pedagog, medenileşti­ rici, global mürşid olmaktan ka :ınamamıştır. Bu nedenle Mi �lci l iberalizmin eğitim araçlarını kullanması hiç de şaşırtıcı olmasa gerek. Millci liberalizm aynı zamanda çok derin güvensizlik ve çekingenlik ser­ gilemektedir. Bu anlayış bireysell i ği insanlığın i lerlemesinin ana anahtarı ve barbarlığa karşı tek korunma aracı olarak görmektedir. Bununla beraber Millci liberalizm bireyselliğin, bir kısmı insanın tabiatında yerleşik düşman güçlerin sürekli tehdidi altında olan narin bir bitki olduğu konusunda ikna olmuştu. Millci liberalizm, liberalizmin geleceği hakkında son derece ve­ himli ve endişeli olup, "medeniyete" öldürücü bir tehdit olarak gördüğü ev­ rensel oy hakkı ve hükümetlerin halka karşı sorumlu olması talepleri karşı­ sında çok aşın bir ürkeklik sergilemektedir. Mil l ' den çok sonra liberal ler, komünizmin hatta sosyalizmin varl ığına karşı benzer bir ürkeklik göstermiş­ lerdir. Gilnilmüzde i se komünizm tehdit olmaktan çıktığı için dini (özellikle İ slami) fundamentalizm liberalizmin yeni kabusu olmuştur. Bu noktada Maniheizm'e benzeyen Millci liberal görüş düşmansız bir dünyayı imkansız görınekte ve bu özgürlük aşıkları hiçbir zaman ihtiyatı elden bırakma riskini göze alamamaktadırlar. Her ne kadar l iberalizm uzun bir süreç sonunda olgunlaşıp iki yüzlü hale gelmiş olsa da, hiçbir zaman Mill'in vesayetinden kendini kurtaramamıştır. Bu durum hem ondan i lham aldığını söyleyenler hem de ondan farklı düşün­ dilklerini iddia edenler için geçerlidir. Örneğin Joseph Raz bilinçli bir şeki lde bir çok yönden Mill'den farklı düşünse de onun düşüncesinin bazı sonuçları açıkça Mil lcidir. Mill gibi , o da otonomiyi [bireysel özerklik] merkezi l iberal değerlerden biri olarak görür ve onu "kendi kendini yaratma" ile açıklar. Ö zgürlüğün Erdemi ( 1 986) [the Morality of Freedom] isimli eserinde şunu söylemektedir: "Şahsi otonomi idealin i n arkasındaki hakim düşünce insanların kendi hayatlarını kendilerinin kurma zorunluluğudur. Otonom şahıs (kısmen) kendi yaşamının kurucusu­ dur. Şahsi otonomi ideali bir ölçüye kadar insanların kendi kaderlerini kont­ roJ. etme ve yaşamları boyunca birbiri ardına verdiği kararlarla onu şekillen­ diren ü lküdür." Raz'a göre otonom şahıs önünde bulunan değerli seçenekler dizgesinden bilinçli tercihler yaparak kendi hayatını şekil lendirir. Otonom olmayan şahıs yaşamı boyunca kontrolü kendi elinde olmayan, hayatı kendi geleneği tara­ fından belirlenen veya hakkındaki kararlar başkaları tarafından verilen kişi­ dir. Mill ' in aksine, Raz'a güre Lercihlerini kendi yaptığı sürece otonom bire­ yin ne olacağı ve ne yapacağı konusunda yaptığı tercihlerin mah iyeti önemli değildir.

1 12


Bhikhu Pareklı

Raz otonomiyle i lgili görüşlerini üç farklı temele dayandınr. B irincisi, otonomi insan gelişiminin zorunlu şartı ve bütün insanların arzu edeceği bir şeydir. İ kinci olarak, otonomi "bizim kültürümüzde derin köklere" sahiptir ve modern Avrupa toplumunun temelidir; o derecede ki "bu toplum içinde ancak yeterince otonom olmakla başarı elde edip refaha u laşabi liriz." Üçüncü ol arak, Raz otonomiyi sanayi leşme ile i lişki lendirmekte ve otonom olmayı beceremedikleri sürece hiçbir bireyin sanayi leşmiş toplumun sürekli değişen sosyal, ekonomik, ideoloj i k ve diğer değişimleriyle başa çıkamayacağını iddia etmektedir. Raz ' ın ikinci iddiası otonomiyi Avrupa ile sınırlarken, üçüncü argümanı onu tüm sanayileşen toplumlara şami l kılmaktadır. Ü ç iddiadan birincisi hakkında Raz çok az şey söylemekte ve onu şartlara bağlamaktadır. O haklı olarak otonominin liberal yaşamın merkezinde oldu­ ğunu iddia etmektedir. Fakat Raz l iberal olmayan yaşam tarzının anlamsız, kusurlu ve insanın mükemmelleşmesi için kullanılamaz olduğunu gösterme­ diği sürece otonominin bütün iyi yaşam şeki lleri için bir önkoşul olduğunu i ddia edemez. Raz' ın uçuncü tezi deneysel açıdan şüphelidir. Sanayileşmenin birçok şekli ve yolu vardır ve liberal Batı 'da tecrübe edilen bunlardan sadece biridir. Japonya, Güney Kore, Singapur ve diğer ülke örnekleri göstermektedir ki, bazı sanayileşme şekil leri otonomıyı gerektirmemekte hatta şahsi otonomi olmadan daha da iyi gerçekleşmektedir. Bu farklı sanayileşme biçimleri de tabi i ki sermaye, işçi ve diğer unsurların hareketl il iğini gerektirmekte fakat bunun bireyin kendi kendini yönetmesi ve yönlendirmesi ile hiçbir alakası bul unmamaktadır. Pazarın gücünü takip etme isteği ve nerede iş varsa oraya gitme veya değerli bir işe sahip olma ile sonuçlanacak bir kariyer tercih etme Raz ' ın savunduğu otonomi çeşidinin çok uzağındadır. Raz ' ın sık sık dayahdığı ikinci tezi ise muğlaktır. O bazen modem Avru­ palı bireyin tarihi olarak hakim bir unsur haline geldiğini ve otonominin bu bireyin kendi kendini tanımlamasının önemli bir unsuru olup onun çok derin bir şekilde savunduğu bir değer olduğunu iddia eder. Başka bir yerde i se Raz'a göre modern Avrupa toplumu öylesine yapılanmıştır ki bu toplum içinde bizim sadece otonom olmakla refaha kavuşabi leceğimizi iddia etmek­ tedir. Her ne kadar iki görüş birbiriyle alakalı ise de çok açık bir şeki lde farklı yönleri göstermektedirler. Raz'ın açıklamalarının hiçbiri ikna edici değildir. Avrupalılar otonomiye değer verdikleri kadar, Faşizm, Nazizm, Komünizm, kolektivizm, fundamentalizm ve garip dini gruplara verilen halk desteğinde yeterince aşi­ kar olduğu üzere başkası tarafından kontrol edilip yönetilmeye de (heteronomi) değer vermektedir. Öyle ki bazı alanlarda otonomiyi kutsayan

1 13


Doğu Batı

entellektileller b azen k ollektivizmin hatta total iter hareketlerin güçlü savunu­ cuları olmaktadırlar. Raz ' ın modem Avrupa'nın özellikleri ile ilgil i iddiala­ rını kabul etsek de onun bundan yaptığı çıkarımlar sağlıklı değildir; zira yu­ karıda zikredilen tarihi tecrübeler göstermektedir ki Avrupalılar bireyselliğe duyulan tarihi arzudan pişman olup her an onunla savaşmaya karar verebi­ lirler. Şüphesiz Avrupalılar geçmiş üç asırda yaptı klarını, gelecek iki asırda yıkacak güce sahip hale gelmişlerdir. Birçok çağdaş liberal gibi Raz da bu tarih yorumunda doğalcı yanlışın (naturalistic fal lacy) hatasına düşmektedir. Otonominin modem toplumun fonksiyonel gereklil iği olduğu yönündeki iddia yukarıdaki iddiadan daha iyi değildir. Çünkü modem toplum otono­ miyi, okur yazarlık ve sayı sayma gibi toplumda yaşamak için zorunlu, ah­ lakla ilgisi olmayan yeteneklerden biri gibi kabul etmekte ve Raz'ın ona yüklediği ahlaki değer statüsünü yalanlamaktadır. Raz ' ın iddiası vakıa açı­ sından da yanlıştır. Her ne kadar Raz "refah"dan ne kasdettiğini açıklamasa da bundan hem maddi başarıyı hem de saadeti kastettiği anlaşı lmaktadır. Raz'ın ifadesiyle İ ngiltere 'ye göç etmiş Asyalılar otonomiye değer verme­ mektedirler. Açıkça görüldüğü üzere göçmenlerin gösterdikleri maddi başarı gözler önündedir. Gerçekte onların bu başarı larının nedeni onların otonomiye değer vermeyip, hali hazırda mevcut sosyal destek ilişkileri ve yeşeren sosyal yaşam kaynaklarına dayanmalarındandır. Şahsi refah yönünden Asyalıların çektiği sıkıntı ve mutsuzluk beyaz otonom vatandaşlardan daha fazla değil, hatta bazılarının iddiasına göre daha azdır. Yeterince savunulmamış otonomi anlayışına dayanarak Raz farklı yaşam tarzlarını sınıfl andırmakta ve derecelendirmektedir. Onun i ddiası Mili libera­ lizminin tipik bir şekli olduğu üzere muğlak adımlarla ilerler. İ lk olarak Mili gibi Raz' ı da kültürü, otonomiye değer vermeyen toplumların varlığı endi­ şeye sevketmektir. Raz farklı sosyal yapı lara sahip ve hakim l iberal topl um­ dan farklı yaklaşım içinde bulunan çok çeşitli grupların hepsini bir arada mütalaa etmektedir. Liberal olmadıkları için hepsi aynıdır! Ayrıca Raz oto­ nomiyi Batıl ı yaşam tarzı ile eşleştirdiği için onun olmama durumunu da Zfncilerle birlikte göçmenler ile ilişkilendirmektedir. O dini gruplar hakkında konuşmamakla birlikte onları geçmişin sıkıntı veren kalıntı ları ve temelde l iberal olan Batıl ı yaşam tarzının marj inal unsurları olarak görmektedir. Raz Mili gibi l iberalizmi batılılaştırmakla ve yegane Batı lı bir fenomen olarak görmektedir. Göçmenler ve diğerleri iddia edildiği üzere otonomiye değer vermedikleri için Raz onları "liberal o lmayanlar" olarak isimlendirmektedir. Birisi şöyle düşünebilir: Otonomi izafi bir durum olduğu için, hiçbir insan topluluğu bundan tamamen azade kalamaz; farkl ı yaşam tarzları bir tayf oluşturup libe­ ral ve liberal olmayan diye kesin hatlarla ikiye ayrılamaz. Raz da Mili gibi

1 14


Bhikhıı Parekh

liberal olmayan yaşam tarzlarının otonomi ve tercihe değer vermediklerini farz ettiği için bu toplumların bu değerleri farklı şekilde tanımlayıp onları yaşamın çeşitli alan ve faaliyetlerinde farkl ı şeki llerde kul lanabilecekleri ih­ timalini keşfetme imkanını elinden kaçırmaktadır. Hoşlandığı kişi ile evlen­ mesi her zaman mümkün olmasa da örneğin Hindular kendi tanrılarını seçme, diğer dini geleneklerin heykel ve pratiklerini hiçbir günah duygusu taşımadan ödünç alma ve Hindu olmayı terketmeden kendi dinlerini seçme hususunda inanılmaz bir özgürlüğe sahiptirler. Normal bir Hindu kendi eşini seçme hürriyetine sahip değildir. Fakat bir kere tercihini yaptığında çoğu defa sonunda topluluk tarafından onaylanır ve eski konumunu yeniden kaza­ nabilir. Tercihlere normalde izin verilmez fakat bir kere yapıldığında kabul olunur, bazen takdir edilir. Oyuna katılıp nasıl oynamasını b ilenler mevcut boşluktan çok iyi kullanırlar. Her ne kadar Raz Batılı yaşam tarzını otonom görse de Batılı olmayan birçok toplum gibi H indular da onu böyle görmez. Bir Hindu cenazede, dü­ ğünde ve işte ne giyileceğini, farklı derecelerdeki sosyal münasebetlerde ve arkadaşlık ilişkilerinde nasıl cevap veri lmesi gerektiğini, farklı durumlarda nasıl davranılacağını düzenleyen Batının, bireylerin seçimlerine karışmadı­ ğını nasıl iddia edebildiğini anlamamaktadır. Kendi topl umunda bu tip dav­ ranışlar kişinin kendi tercihine bırakı ldığından bir Hindu, Batı toplumunu çok katı ·ve baskıcı bulmaktadır. Bu açıklamalardan bütün yaşam tarzlarının eşit derecede otonom oldukları anlamı çıkanlmaınalıdır; bunlar hiçbir toplu­ mun bu vasıftan tamamen azade olamayacağı anlamına gelir Bu toplumların mukayesesi Raz ' m bize sunduğundan daha titiz bir kavramsal aracı gerekti­ rir. Otonomi ve seçme yetisi kavramlarının, Raz ve diğer liberallerin yükle­ diği moral değeri içerip içermediği hususu son derece muğlaktır. Raz'ın üçüncü adımı l iberal olmamayı dar görüşlülük ile özdeşleştirmesi­ dir. Mill ' in düşünce biçiminin temel özelliğini takip ederek Raz hatalı bir şe­ kilde farklılığı zıtlığa dönüştürmekte (bu düşünce tarzını Hegel Mantık'ında harika bir şekilde ortaya koymuştur) ve bizden farklı olanlar zorunlu olarak bizim karşımızdadır; liberal olmayanlar zorunlu olarak dar görüşlü olup bir tehlike arz ederler şeklinde düşünmektedir. Diğerleri gibi göçmenlerin yaşam tarzı farklı değer ve tecrübelerin karışımı olup kimi liberal, kimi liberal ol­ mayan, bazısı dar görüşlü bazısı ise böyle bir aynına konu olmayacak du­ rumdadırlar. Bunları liberal olmayan değer ve pratiklerinden dolayı dar gö­ rüşlü olarak nitelemek, özeli genelleştirme yanlışı yapmaktır. Liberal olmayan toplumlar benim iç-içe geçmiş şahıslar diye adlandırdı­ ğım teoriye dayanır. Aile, akraba, din ve diğer bağlarla bağlanmış şahıslar kendilerini "başkalarıyla" belirli i lişki lere giren bağımsız, ontolojik olarak kendi kendine yeterli birimler olarak görmezler. Bilakis kendilerini, kimlik­ leri bu ilişkilerden meydana gelmiş, onlardan soyutlanarak tanımlanması imkansız iç-içe geçmiş şahıslar olarak görürler. Birey ve şahıs birbirinden .

1 15


Doğu Balı

farklıdır ve sınırlan uyuşmaz. O derecede ki, tabiat olarak farklı bireyler or­ tak bir şahsiyeti paylaşabilirler. Her birey kendisiyle ilişkide olanlann ya­ şamları ile çok derin bir şekilde kuşatılır ve onların çıkar, yaşam ve hayat planlan grift bir şekilde birbiriyle bağlanmış olup bireyselliği imkansız kılar. Bundan dolayı onlar sadece verdikleri kararlarda birbirlerine karşı sorumlu olmayıp aynı zamanda kararlan ortak almaları gerektiğine inanırlar. Çizilen bu tablo birçok "liberal olmayan" toplumda evl i l ik, meslek ve mesken edinme gibi konuların genelde cereyan etme biçimidir. Karar alma biçimi modem Batı toplumlarında olduğundan daha az l iberal ve bireyci fakat daha fazla müşterek ve demokratiktir. Raz'ınkinden farklı bir şahsi otonomi kav­ ramı ortaya koyan bu yaşam tarzını yukarıda zikredi len özelliklerden dolayı reddetmek ve böyle toplumları dar görüşlü olarak isimlendirmek doğmatik bir tutumdur. Bütün bu kötülemeler ile liberal olmayan toplumları dar görüşlü şeklinde niteleyerek Raz, tahmini zor olmayan diğer bir adımı atıp onları "aşağı dere­ cedekiler" olarak isimlendirmektedir. Açıkça kendi düşünce biçiminin kısır döngü içinde olduğunu fark etmemektedir. Raz liberal kavraml arla liberal olmayan toplumlar hakkında karar verdiği için onların aşağı derecede görül­ meleri kaçınılmaz bir durumdur. Şayet biz Hindistan, Çin veya İ slam 'ın in­ san hakkındaki bakış açılarını ölçü alsak, birey merkezli ve hatta birey sap­ lantılı l iberal toplumların aşağı derecede olacağı aşikardır. Raz bu noktada son adımını atarak asıl soruyu soruyor: "Dar görüşlü" kültürler "aşağı derecede" olduklarından onlara "müsamaha" edip "var ol­ maya devam etmelerine izin" vermeli miyiz? Bu homojen "biz"in kime teka­ bül ettiği açık deği ldir. Bu anlayış kendilerine nasıl davranılması konusunda karar veril irken hiç bir söz hakkına sahip olmayan dar görüşlü "ötek ileri" dışlar. Bu görüş aynı zamanda bizzat Batı 'nın kendi içinde var olan, göç­ menlerin dini ve toplumsal yaşam tarzını savunan ve bun ların hakim yaşam tarzının dini ve ruhi sığlığını zenginleştirip derinlik kazandıracağını uman l iberal olmayan çok geniş bir düşünce topluluğunu da dışlamaktadır. Ruz "biz" ile l iberalleri kastetmekte ve Mil! gibi liberalizmi Batı tarihinin yegane hakiki sesi olarak görmektedir Göçmen kültürler dar görüşlü ve aşağı derecede olduklarından, Raz bunlara ne yapılması gerektiği konusunu ele"iıhr. Farkında olmadan Mill 'in kullandığı dili kul lanıp onların "asiınile" edilmelerini veya hakim liberal kültüre "entegre edi lmelerini" yahut köklü bir şekilde reforme edilmelerini ya da yok olmalarına izin veri lmesi gerekti­ ğini iddia etmektedir. Raz uzun Millci liberal çizgiyi takip ederek ahlaki ve kültürel mühendislikte okulları önemli bir unsur olarak görmektedir. O tedbir ve şefkatin, göçmen kültürlerin "tedrici bir deği şime" tabi tutulmalannı ge­ rektirdiği düşüncesindedir. Fakat bunun gerçekleştirilmesi zor olur veya göçmen l iderler tarafından engellenirse göçmen çocuklarını "fakir ve müka­ fatsız yaşama" düşmekten kurtaracak "son insani tutum" olarak devletin zor kullanabileceğini savunur. Mill ' in misyonerlik mirasının karanlık gölgesinin .

1 16


Bhikhu Pareklı

böylesine açık görüşlü ve kendi kendini eleştirebilen bir liberalin düşünce­ sinde etkili olmaya devam ettiğini görmek gerçekten üzüntü verici bir du­ rumdur. Brian B arry Özgürlük ve Adalet [Liberty and Justice] ( 1 99 1 ) isimli ese­ rinde şu konuda ikna olmuş görünmektedir: Onun anladığı şekliyle libera­ l izm günümüzde tehdit altındadır ve "biz yeni bir Karanlık Çağ'a doğru yol almaktayız"; eski Millci kabus. Her ne kadar Barry "delilin herkesin görebi­ leceği bir şekilde açıkça ortada" olduğunu düşünse de hiçbiri Batı medeniyet dokusunu gerçekten tehdit etmeyen faşist ve fundamentalist akımlara i şaret etmenin ötesinde bir şey yapmamaktadır. Nüfusun "büyük bir kısmı" "liberal bakış açısını" paylaşmadan liberal toplumun yaşayamayacağı hususunda ıs­ rarlıdır. Barry bundan dolayı l iberall eri "l iberal faaliyetleri teşvik edip, taar­ ruza geçmeleri" hususunda teşvik eder; fakat bu faaliyetlerin içeriğinin ve özelliklerinin ne olduğunu tasrih etmez. Hemen hemen aynı nedenlerle ken­ dinden önceki liberal neslin demokrasi ve komünizmden çekindiği gibi Barry özellikle İ slami fundamentalizmden çekinir. İ slam'ı liberalleştirmenin "onlarca yıl değil asırlar" alacağını düşünür; bunda da tam bir haşan garantisi yoktur. Bu kabaca, Mili ve diğer liberallerin Hindistan ' l a ilgili söy lediklerinin aynısıdır. Müslüman lar medeni oluncaya kadar, Batı toplumları, aralarında yaşayan bu insanl ar için birşeyler yapmak zorundadır. Barry okulların ve aktif liberal müdahal e imkanı olan geleneksel kurumların aktif bir şeki lde liberal değerleri işlemesi, doğmatik ve cahil inançlarla mücadele etmeleri gerektiğini düşünüyor görünmektedir. Barry aynca devletin liberal müslüman grup ve yazarlara maddi destek olmasını ve Müslüman değer ve uygulamalara "ilkesiz" tavizler vermekten kaçınmasını ister. B arry' nin l iberalizmi de Mil l 'inki gibi tek ve dar iyi yaşam görüşü etrafında odaklaşır; dine ve müşterek yaşam tarzlarına karşı çok az tahammül gösterir. Mili gibi o da liberal kurumların istikrarı hususunda çok endişeli olup en iyi savunmanın hücum olacağını düşünmektedir. Yine Mili gibi İ s­ l am ' ın tarihini ve aslını anlama konusunda çok az bir çaba gösterir; çok geniş İ slami toplum ve hareketleri tek parça o larak görür ve son dönemdeki sapmalara dayanarak İ slamın tabiatı itibariyle dar görüşlü ve fundamentalist olduğunu iddia eder. Barry liberalizmin iyi bir diyalog ile İ slam 'ın sosyal ve diğer yaşam biçimlerinden bir şeyler öğrenip öğrenemeyeceğini araştırma­ makta ve liberalizmin insanlığın irfanında son sözü temsil ettiğini farz et­ mektedir. John Rawls da aynı şeki lde Adalet Teorisi' nde ( 1 97 1 ) [A Theory of Justice] ve daha sonraki eserlerinde dar bir anlayışa dayanan l iberal toplu­ mun savunuculuğunu yapmaktadır. Kültürel kimlikleri birincil iyi ve devletin meşruiyeti iddialarının kaynağı olarak görmez. Onun toplumunda vatandaşlar dini, sosyal ve diğer yaşam tarzlarını takip edebilirler fakat sosyal yapının temel güçleri onların karşısındadır. Ne kamusal tanınma ne de


Dogu Baıı

kamusal deste k gö rüi-ler. Bunlar resmi olarak kurumlaşmış l iberal yaşam tarzı ve düşüncesiyle kıyaslandığında zayıf durumda ve şavunmadadırlar. Rawls kendi adalet prensibinin bazı yaşam tarzlarına karşı önyargılı olduğunu ve bundan dolayı önerdiği toplum model inde bunların kendi lerini yeniden üreıeme - yeceğini kabul etmektedir. Bunun kaçınılmaz olduğunu kabul eder fakat ne daha geniş taban lı liberalizm arayışı içindedir ne de bu toplulukların eşitsizlik ve ayrım c ılık karşısında yaptıkları şikayetin ve böyle bir durumda devlete itaat etme sorumluluklarını sorgulamalarının meşıu olup olmadığını araştırma konusu yapar. Ronald Dworkin bu problemler karşı s ında daha hassas olsa da, o da bi­ reyci l iği ve otonomiyi benimsemiş , kültürel açıdan homojen bir toplum ön­ gö rmektedir . Prensibin Öneıni' nde ( 1 985) [A Matter of Principle] "bir kültü­ rel yapı" miras aldığımızı ve onu korumakla yükümlü olduğumuzu söyle­ mektedir. Dworkin tanımlanmamış "bizi" homoj enleştirip tek bir kültürel gelenek olarak farz eder. Dworkin bu geleneğin esasta liberal olup kendi kendimizi idrak etmenin tamamlayıcı unsuru olduğunu ve onu dar görüşlü liberal olmayan yaşam tarzlarının tehditlerine karşı korumakla yükümlü ol­ duğumuzu iddia etmektedir. Bir kaç şüpheli adımla şu iddialarda bulunur: Adalet ortak anlam ve değerler sistemi gerektirir; bu ise homojen kültürel toplumu gerekl i kılar ve böyle bir toplum tabiatı gereği azınlıkların kültürle­ rini koruma iddialarını hoş karşılamaz. Michael Walzer de aynı şeki lde azın­ lık kültürlerin ya toplumda "asimile olmaları" ya da ülkeyi terketmeleri ge­ rektiği görüşündedir. Liberal filozoflar ahlaki s ezgilerin yanılabileceğini ve çoğu zaman müp­ hem ve çelişik olduğunu iddia etseler de bu sezgilere ahlaki varlığımızın de­ rin bir i fadesi ve kültürel kimliğimizin hemen hemen otanti k göstergesi ola­ rak ontoloj i k imtiyazlı bi r statü vermektedirler. Dikkatl ice incelendiğinde onların bu sezgilerinin liberal içerikli olduğu ortaya çıkar. Rawls'in muhafa­ zakar, marksist, dindar, birçok etnik azınlıkların ve diğerlerinin ahlaki sezgi­ lerine açıkça uymayan iki prensibinde bu durum kendini göstermektedir. Dworkin ' in atıf yaptığı Rawls ' ın "insanların iyi niyeti"ne "sezgisel başvuru" prensibinde de bu açıktır. Dworkin'in kastedip etmediği açık olmamakla bir­ li�te onun bu görüşünden çıkan sonuç Rawl s'ın prensibini sezgisel olarak uy gun bul mayanların iyi niyetli insanlar olmadığıdır. Şayet Eskimolar, Amerikan Kızılderi li leri , Avustralya ve Yeni Zelanda yerlileri , Amish cemaatı [ 1 8 . yüzyılda Jacob Amman denen rahibin Ame­ rika' daki takipçisi olan dini grup] , etnik gruplar, dini tari katl ar, gelenek , adet ve dine dayanan yaşam tarzları ortadan kalksa birçok çağdaş liberal bunu acı ve tamir olunamaz bir kayıp olarak gi\nneyecektir. M i l l 'de olduğu gibi, bunlara göre de bu liberal olmayan ) ; 1 şa 1 1 1 biçimle ri insanlık "tarihi" ve me­ deniyetine hiçbir katkıda bulunm a J ı ğ ı gibi günümüzde de bulunma imkanları yoktur. Bunlar liberalizm öncesi tarihin atavizmc ait kalıntıları olup ilerlemenin önündeki engellerdir; ah laki u tanç, ca h i l ve fundamentali st

1 18


Bhilchu Pareklı

güçleri n kaynaklarıdır. Bazı l iberaller bunları yok etmek için güç kullanılmasına hazırdılar, bazıları ise daha insani metodları tercih ettiler; bir kısmı ise huzur içinde ölmeleri için onları "tarihe" havale ettiler. Fakat hepsi bu ve benzeri yaşam tarzlarının liberal toplumda büyümeleri için güvenli bir alanı hak etmedikleri konusunda hem fikirdirler. B izimki gibi liberal ve l iberal olmayan yaşam biçimlerinin var olma ve kendilerini yaşatma hakkı iddiasında bulunduktan çok kültürlü toplumlarla karşılaştıklarında, hoşgörüsüz, doğmatik Millci misyoner liberalizm teorik ve pratik problemlerle karşılaşmaktadır. Liberaller teorik olarak kişilere eşit muamele ve saygıyı benimsemişlerdir. İnsanlar kültürel bir ortamda yaşa­ dık tan için onlara saygı duyulan, onların kültür ve yaşam biçimlerine saygıyı gerektirir. Bunları eleştirmek ve onların belirli faaliyetlerini kınamak yerine, onları sempatik bir şeki lde anlama yükümlülüğü bulunmaktadır. Onları peşi­ nen reddetmek, farklı oldukları için kınamak yerine genel olarak kendi hız ve yol ları ile değişmelerine izin vermek zorundayız. Li beral olmayan yaşam tarzlarıyla açık ve soğuk savaşa girdikleri için liberallerin fiiliyatta onlara saygı duyma imkanları kalmamakta böylece eşit muamele ve saygı prensi­ bine olan taahhütlerini ihlal etmektedirler. Liberaller aynı şekilde politik itaat problemini de çözemezler. Onlar haklı olarak kanuna uymada bütün vatandaşların eşit yükümlülüğe sahip olduğunu ve bu yükümlülüğün, liberal devletin bütün vatandaşlarına eşit davranması i lkesine dayandığını iddia ederler. Fakat liberaller eşit yükümlülüğün temel prensibini kendileri yerine getirmez. Liberaller, liberal olmayan yaşam bi­ çimlerini baskı altına almadıklarında, onlara zulmetmekten kaçındıklarında ve kültürel mühendisliğe konu etmediklerinde dahi bu yaşam biçimlerini özelleştirmekle, onların kamu nezdinde tanınmasına, statü veri lmesine ve desteklenmesine karşı çıkmaktadırlar. Devlet kurumları liberal değerleri te­ cessüm ettirip uygular ve bunları destekleyen ortamı yaratacak kaynakları tahsis eder. L iberal olmayan yaşam tarzları eşit muamele görmeyip kendile­ rini ilgilendiren meselelerde ayrımcılıkla karşılaştıklarından, l iberaller hu­ kuka uymada onların nasıl eşit yükümlülük altında olduklarını gösteremezler. Hiçbir yaşam biçimi ne kadar zengin olursa olsun insanlığın potansiyelini tam o larak ifade edemez. İ nsanın kapasite ve özlemleri çeliştiği için onlardan bazı larını geliştirme, zorunlu olarak diğerlerini ihmal etme, baskı altına alma, marj inal kılma sonuçlarını doğuracaktır. Her bir yaşam tarzı insanlığın bazı kapasitelerini ve insanı mükemmelleştirme şeki llerini öne çıkarıp destekleyeceği için böyle bir tavır zorunlu olarak diğerlerini yadsıyıp, baskı altına alıp marjinalleştirecektir. Farklı yaşam biçimleri bundan dolayı birbirlerini düzeltip, dengeler ve birbirlerinin tarafgirliğini engel ler. Bundan dolayı onlar hakkında sadece ne olduklarına bakılarak değil ayrıca toplumun genel zenginliğine yaptıkları katkı göz önüne alınarak değerlendirme yapmalıdır. Bir kültür diğerinden daha "fakir" olsa da zengin kültürün göz

l

19


Doğu Batı

ardı ettiği bazı değer ve özlemleri koruma gibi çok önemli bir rol oynayabilir. Herder ve Al man Romantiklerinin iddia ettiği üzere kültürler, kendilerinin bağlı olduğu toplumun ruhani yaratmaları olup kendi özel tahayyülatı ile asırlar boyunca yorumlanan ve damıtılan kendilerine has tarihi tecrübelerd ir. Sanat ve edebiyat eseri gibidirler ve bundan dolayı benzer bir saygıyı hak ederler. Nadir bitki ve hayvan örneklerini şu anda bizim işimize yaramasalar da saklayıp korurken, başkalarına ve kendilerine açık ve tespit edi lmiş bir zararları yokken diğer yaşam biçimlerini yok etmenin hiçbir anlamı bulunmamaktadır. "Sadece otonom yaşam biçimi değerlidir" dogmatik inancı nedeniyle uzun zamandır var olan yaşam biçimlerini yok edersek, onlar tamamen kaybolacaklardır. Bu durumda liberal yaşam biçimi başlangıcından günümüze kadar olduğu gibi beklenme­ dik zorluklarla karşı laşlığında kendisinden i lham ve güç alabileceğimiz hiçbir kaynağa sah ip olamayacağız. Şayet estetik, ahlaki, ruhi ve diğer değerlendirmeler itibar görmüyorsa, en azından ihtiyat, tek bir kültürel yo­ ruma bütün umutlarımızı bağlayıp bizlere miras olan -kültürel sermayeyi da­ ğıtmamayı gerekli ktlmaktadır. Millci l iberalizm sömürgeciliğin parlak dönemindeki İ ngiliz ve Avrupalı bilinci temsil eder; liberal yaşam biçimi ve düşüncesinin mağlup rakipleri üzerinde itiraz kabul etmez entellektüel ve politik hakimiyet kurduğu bir dö­ nemin izlerini taşır. Artık tarihin mazlumları sömürge sonrası dünyada kültü­ rel kimliklerinde ısrar etme hususunda kendilerine daha fazla güvenip libera­ lizm de dahil olmak üzere hiçbir yaşam biçiminin insanlığın irfanında son sözü temsil etmediğini şimdi daha iyi takdir ederken, liberalizm, sömürgeci­ liğin tepeden bakan düşünme modeli içinde mahpus kalmaya güç getiremez. Liberalizm şu ana kadar olduğundan daha fazla açık görüşlü, öz eleştiri yapabilen, rakiplerine daha fazla hoşgörülü ve insanın varoluşunun karma­ şıklık ve farklılıklarına daha fazla hassas bir hale gelmelidir. Liberalizm, Millci l iberalizmin insanın mükemmel leşmesinde tek bir modele olan bağlı­ lığını yeniden değerlendirmek, liberal olmayanlann da içinde olduğu farklı yaşam biçimlerinin eşit olarak korunduğu ve bunların hem bireysel hem de kolekti f varlığını sürdürüp zenginleştirdiği bir dünya görüşüne gelmek zo­ rundadır. Gerçek liberal toplum liberal ve liberal olmayan, seküler ve dini, bfreysel ve toplumsal farklı yaşam tarzlarıyla tavsif olunur ve her biri diğeri­ nin farklı yaşam biçimlerini besler. Gerçek liberal devlet bu farklılıklara ka­ musal tanınma sağlayıp destekler; onlara ihtiyaçları olan ve kendi kendileri­ ne sağlayamayacakları kaynaklan tahsis eder; kendi aralarında medeni bir diyaloğu teşvik eder; üzerinde anlaştıklan birlikte banş içinde yaşamalannı sağlayacak normlan uygular. Böylesine zengin, cömert ve kendi kendini sı­ nırlayan bir liberal doktrin geliştirmek ve bunun için gerekli olan sosyal ve siyasi yapılan kurmak modern liberallerin karşı laştığı en büyük meydan okumadır.

1 20


IMMANUEL

WALLERSTEIN; TARİHSEL KAPİTALİZMİN ANALİZİ

VE DüNYA S İSTEMİ Nurgün Oktik" & Füsun Kökalan··

ÜiRİŞ Son zamanlarda tarih, sosyoloj inin ana ilgi alanlarından birisi haline dö­ nüşmüştür. Tarihe teorik bir açıdan bakmaktan kaç ınan tarihçilerin tersine günümüz sosyologlarından bazıları, tarihi, oluşturulmuş bilgi birikimi ve oluşturacakları model için bir araç olarak kabul ederek geleceği açıklamaya çalışmaktadırlar. B arrington Moore'un modemizme geçiş analizindeki ka­ pitalist demokrasi, sosyalizm ve faşizmden oluşan üç yön teorisi ; Charles Tilly'nin Fransa'nın tarih inden kaynaklanarak oluşturduğu protesto hareket­ lerinin kaynak mobi lizasyonu teorisi; Theda Skocpol ' un Fransa, Rusya ve Çin'deki büyük devrimleri temel alarak oluşturduğu karşılaştırmalı teorisi bu tür çalışmalara örnek olarak gösteri lebilir (Collins ve Makowsky, 1 993 :279280). Ancak yukarıda adı geçen sosyal bilimcilerden daha farklı bir bakış açısıyla dünya ekonomisinin geçirdiği ana dönüşümleri temel alıp tari hi bir ' Y r d . D o ç . Nurgün Oktik, Muğla Ü niversitesi, Sosyoloj i Bölümü. ·· Arş.Gör. Füsun Kökalan, Muğla Ü niversitesi. Sosyoloji Bölümü.


Doğu Batı

araç olarak kullanarak bu günü çözümleyip gelecekteki dünyayı çözümle­ meye çalışan Immanuel Wallerstein hem ekonomi hem de s��yoloj i için bü­ yük bir açılımdır. Bu çalışmada, dilimize çevrilmiş çok sayıda eseri bulunan Amerikan sosyolojisinin çağdaş temsilcilerinden olan Wallerstein ' ın teori arayışı içerisindeki çalışmalarından yo la çıkarak " Ye n i Dü n ya S i stemi" açı kl an m aya çalışılacaktır.

D ü N Y A SİSTEM İ, DÜNYA EKONOMİSİ VE DÜNYA İMPARATORLUGU Çalışmanın başlangıcında öncelikle Wallerstein 'ın "dünya" kavramından ne anladığına bakılması gerekmektedir. Wall erstein'a göre dünya, kelime anlamı olan bütün küre gibi değil, ancak, bir sistem gibi değerlendirilmelidir. Dünya sistemi ise "görece olarak diğer gruplardan farkl ılık gösteren, özerk, birbirlerine bağlı bir çok toplum takımlanndan ol uşmuş" bir bütünlüktür. Bu bütünlük yaşamsal olarak çatışmacı güçlere dayalı olup her bir grup kendi çıkarları doğrultusunda, sistemi yeniden şekillendirebilmek için kendi taraflarına çekme mücadelesi vermektedirler. Dünya sistemi, bazı görüşlere göre değişme özellikleri gösteren, bazılarına göre de kararlılığını sürdürebi­ len ve kendi yaşam süresi olan, bir organizmaya benzetilebilir. Dünya sistemi, bu bağlamda, sınırları ve yapıları olan, üye gruplardan ol uşmuş, yasal kurallara sahip, tutarlı bir sosyal sistemdir. Sosyal sistem ise, diğer sistemlerden koptuğunda gel i ş m e d i nam iği büyük çapta içerden olan ve kendi kendine yeten" bir s i s temd ir Bu t an ı m ı n kuramsal bir mutlaklık olarak değerlendirilmesi gerekli olduğu çünkü bu sistemde bunun hemen hemen olanaksız olduğunu vurgular (Wallerstein, 1 976: 229-233). Bugün gerçek bağlamda kendi kendine en azından yetebi lecek sosyal si stem bula­ bilmenin mümkün olmadığını belirten Wallerstein, gerçek sosyal sistemlerin ne ilkel topluluklar ne de ulus dev letler olduğunu belirtirken, b ugü n gerçek sosyal sistemlerin dünya sistemi olduğunu iddia eder (Lemert, 1 993 :426). Bu sistemin dayandığı ortak politik sistemi yansıtan dünya imparatorluğu ve dünya ekonomisi olmak üzere iki farklı sosyal sistem vardır. Dünya impa­ rltorluğu, dünyanın bir çok ülkesinde tek bir sistem olarak görünen ve güçlü devletlerin birbirine bağlanmasıyla oluşmuş, diğer ülkelerin ekonomi sinin bağımlı olduğu politik sistemdir. Dünya ekonomisi ise savaş ve ekonomik m üb ade l e ile birbirine bağlanmış çe ş i tl i politik si stemlerden oluşur ( W a l l erste i n , 1 982: 30-33). Gelecekte sosyalist dünya yö n e ti m l eri ni n ü ç ü n c ü bir s os y a l sistem o l ab i l e c eğ i n i vu rgu layan Wallerstein, bugün, yirminci yüz yılın sonunda kapitalist dünya ekonomisinde sosyalistlerce kontrol edilen devletlerin bulunduğunu ve sosyalist ekonomi olmadığı i ç in bunun m ü m kün olamayacağını savunur (Collins ve Makowsky, 1 993 : 280). "

.

.

1 22


Nıırgiin Okıik

&

Füsuıı Köknlan

Dünya sistemini, tekil kapitalist dünya ekonomisi olarak tanımlayan Wallerstein bu mekanizmanın ' öteki ' dünya ekonomileriyle karşılaştırılarak anlaşılamayacağını i fade eder. Gerçekte tek bir sistem varsa öteki lerin varlığı ya da anlamları da yoktur. Bunun yerine tekil bir toplumsal sistem varsa, onun tarihini bilerek doğasını saptamaktan başka yol yoktur. Bu anlamda kapitalist dünya ekonomisini on altıncı yüzyıldan itibaren izlemek zorunlu­ dur. Çünkü sistem o zaman doğmuş, kuralları yerleşmiş ve dünyayı fethe başlamıştır. Dolayısıyla kapitalist dünya sistemi içinde belli bir süreçten sonra modern-dilnya sistemi olarak adlandırdığımız sistemin doğuş koşulla­ rını ve gerçekte bu oluşum içinde neden bu sürece 'modern-dilnya sistemi' dediğimizi anlamak için Wallerstein ' in da ifade ettiği gibi tarihsel sürece bakmak ve toplumsal olguları tarihsel süreç içinde aydınlığa kavuşturmak gerekmektedir.

D DNYA SİSTEMİNİN TARİHÇESİ Wallerstein'ın Dünya Sistemini analiz eden ve dört ciltten oluşan Modern adlı eserinin ilk cildi 1 450 ile 1 460 yılları arasında Batı Av­ rupa'da kapitalizmin gelişimi ve İ spanya İ mparatorluğunun yükseliş ve yıkı­ lışıyla birinci dönüşümü anlatır. İ kinci cilt, 1 600' 1erde başlayan Batı Avrupa kapital izminin 1 750 yılına kadar yaşadığı dönüşümleri içerir. Bu dönemde, Hollanda'nın hegemonik bir imparatorluk olmasını ve Fransa'daki mutlakiyetçi reji m ile aynı dönemde İ ngiliz gücü ile tanışarak mücadelesini irdeler. Wallerstein'ın eserinin üçüncü ci ldinde ise 1 750 ile 1 9 1 7 yılları ara­ sında gerçekleşen sanayi devrimi temel alınmaktadır. Bu dönem, Britanya ' nın ekonomik ve siyasi bir güç olarak yükselişini ve dünya savaşları ile dünyanın yeni bir krize girdiğini tartışmaktadır. Bu bölümün sonunda Wallerstein, bu iki dünya savaşının da ( 1 9 1 4- 1 9 1 8 B irinci Dünya Savaşı ve 1 939- 1 945 İ kinci Dünya Savaşı), "kolay olmayan antlaşmalarla sonlanmış", dünyanın aynı askeri krizleri olduğunu iddia eder. Son ciltte Wallerstein, yirminci yüzyılda İngiltere'nin gerileyip Amerika B irleşik Devletlerinin yük­ selerek belirleyici olduğu bir döneme girildiği ve bu dönemin de yirmi bi­ rinci yüzyılda kapanacağını iddia eder (Wallerstein ve Hopkins, 2000, Wallerstein, 2000). Tarihsel bir süreç olarak dünya ekonomisini ifade eden kapitalizm olgusu, değişik süreçler içerisinde konumunu belirlemiştir. Kapitalist dünya ekono­ misini ' M odern Dünya Sistemi ' olarak tanımlayan Wallerstein, Dü nya Sis­ temine ' M odern ' kavramını 1 7 89 Fra n s ı z Devriminin etkisiyle eklemiştir ( Wal lerstein, 1 998; 1 42). Bu sistem içinde modern kavramı , yeryüzünde ya­ şayan tüm insanlığın bir ilerleme süreci içinde bul unduğu ve buna bağlı ola­ rak da sürekli ol arak yeninin ve iyi olanın arzu edilmesi olarak i fade edilDünya Sistemi

1 23


Doğu Ban

mektedir. Dolayısıyla da ' ilerleme' fikrinin bu sistem içinde temel yapı taşı olması bize modem kavramını sunmaktadır.

DDNY A Sİ STEMİ VE SERMA YE Kapitalizmi öncel ikle tarihsel ve top l umsal bir si stem olarak ele alan Wallerstein, kapitalizmin kökenlerini, işleyişini ve yürürlükte olan perspek­ ti flerini anlamak için varolan gerçekliğe bakmamız gerektiğini savunur. Bu sistem içinde özellikle de 1 6. yüzyılın ikinci yarı sından itibaren 'Modem Dünya Sistemi ' diye adlandırdığı kavramı da anlamak için Wallerstein' ın izlediği yolu takip etmek durumundayız. Bu anlayıştan hareketle Wallerstein 'ın bu sistemde kilit olarak kabul et­ tiği öğe sermayedir. Sermaye, Wallerstein'ın i fadesiyle, birikmiş zenginliğin başka bir adıdır. Sermayenin daha çok sermaye biriktirebilmesi için kul­ lanılması yani sermayenin sermaye yaratması esastır. Sistemde, geçmiş biri­ kimler yalnızca daha fazla sermaye biriktirmek için kullanıldığı ölçüde 'ser­ maye' dir (Wallerstein, 1 996; 1 1 - 1 2). Wallerstein'ın Modem Dünya Sistemi i fadesini kullanmasındaki en temel belirleyicilerden biri 1 789 Fransız Devrimi ile ortaya çıkmış olan çe � itli dü­ şünsel ve ideoloj ik yapılanmalarla birlikte bu dönemde sermayenin sermaye üretmesi için kullanılması yani bir sermaye devrinin yaşanmasıdır (Wal lerstein, 1 99 8 ; 238). Birey ya da grupların sermaye biriktirmek için sermaye yatırım kararı elbette zaman gerektirmekteydi . Bunun için Wallerstein'a göre işi yapmak üzere aklı çel inecek ya da zorda bırakı lacak kişi lerin yani işçi lerin varlığı old ukça önemliydi. İ şçiler b u l unup mal l ar üre­ tilince, bu malların bir biçimde pazarlanması gerekiyordu. Bu da hem bir dağıtım sisteminin hem de malları almak için yeterli kaynakları olan bir alı­ cı lar grubunun ortaya çıkmasını sağlamaktaydı. Böylesi bir yapılanma da Modem Dünya Sisteminin formunu oluşturacak olan yarı-çeper, çeper ve merkez ülkeler bütünlüğünün yapı taşını oluşturuyordu. Bu sistem böylesi üçlü bir yapılanma içerisinde sadece değiş-tokuş süreçlerinde değil, üretim, dağ ıtım ve yatırım süreçlerinde de ciddi bir ' Metalaştırma' yöntemine git­ rıri ştir. Ancak bu toplumsal süreçlerin metalaştırılması da yeterli olmayıp, üretim süreçleri de bir meta zinciri halinde birbirine bağlanmıştır. Rekabet koşullarının yaratılmasıyla da bu sistem, birikimin en üst düzeye çıkarılması gibi akı lcı bir dileği beraberinde getirmiştir. Sistemde gitgide daha çok meta üreti ldikçe, akışı sürdürmenin ki lit gereklerinden biri de daha çok alıcı bu­ lunması olmuştur. Alıcı sayısıııııı hızla artmasıyla, çeper ülkelere doğru bir yönelim ve alıcı kültürünün hızla yayı lması sağlanmıştır. Bu yayı lma hare­ ketini temel alan bu sistemin 1 5 . yüzyıl sonları Avrupa'sında yer alması; sistemin zaman içinde, 1 9. yüzyıl sonlarında, tüm yerküreyi kaplayacak bi-

1 24


Nurgün Okıik & Füsun Kölculan

çimde yayı lmasını sağlamıştır. Tüketim alanının bu denli genişlemesiyle bir­ likte birikim peşindeki üreticinin de i ş gücünü yaratma konusunda karşılaş­ tığı iki sorun la, birlikte-bulunabilirlik, maliyet-üretim ve bunun için iş gücü­ nün yaratılmasında bir yaygınlık söz konusu olmuştur. Bu da daha çok ser­ maye birikiminin yapıldığı ülkelerdeki yetersizli kten dolayı çeper ve yarı­ çepcr ülkelere doğru bir yayılmayı mümkün kılmıştır. Böylece çekirdek ül­ keler yani sermayeyi elinde bulunduran grup, hem iyi bir alıcı grubu yarat­ mak hem de malları üretecek işçi kaynaklarını oluştunıp aynı zamanda ham­ madde için kaynak olarak gördükleri yarı-çeper ve çeper ülkelere yeni pa­ zarlar oluşturmak amacıyla yönelmişlerdir. Çekirdek, yarı çeper ve çeper ülkelerden oluşan bu üçlü bir yapıda, sistem, bir zincirin halkaları gibi (ancak her halkanın eşit büyüklükte olmayıp daha çok büyükten küçüğe doğru sıra­ lanan bir zincirleme) birbirine bağlanıp bir bütünlük oluşturmaktadır (Ragin­ Chirot, 1 999;290). Dünya ülkelerinin bu bütüncü sistem içinde aldıkları konumlar dahilinde oynadı kları roller de önemlidir. Bu anlamda çeper ülkeler eski sömürge ül­ kelerini i fade ederken, yan-çeper ülkeler, 1 6. yüzyılda Venedik ve İ spanya, 1 7 . yüzyılda İ sveç, 20. yüzyılda ve bugün için Brezilya ve Güney Afrika gibi ülkelerden oluşmaktadır. Çekirdek ülkeler ise kapitalist girişimc i ülkelerden yani sermayeyi elinde bulunduran ülkelerden oluşmaktadır (Ragin­ Chirot, 1 999;298). Bu sıralanmada, Wallerstein ' a göre, kilit konumunda bu­ lunan ülkeler yan-çeper ülkelerdir. Yarı -çeper ülkeler olarak adlandırılmakla birlikte günümüzde az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler olarak da ta­ nımlanan bu ülkeler, Wallerstein 'ın i fadesine göre, kendi lerini özerk olarak görürler. Ancak düşük derecede bir özerkliğe sahiptirler ki, dünya-sisteminde gerçek anlamda bir özerkl iğe sahip olmaları zaten söz konusu değildir. Bu ülkeler genellikle sanayileşmesini tamamlayamamış ancak eski sömürge ül­ kelere göre daha iyi konumda olan ülkelerdir. Ekonomik bir üstünlükleri ol­ mayan bu gibi ülkelerde devlet otoritesi çok yaygındır. Çünkü merkez ülke­ lerin oluşturduğu bu sistemde yan çeper ve çeperin kontrol altında tutulması gerekmektedir. Yarı çeper ülkeler merkez statüsü için rekabete girerler. Bu durum, doğal olarak, dünya-sistemini sürekli bir dengesizlik içinde tutar. Çekirdeğe gir­ meye kalkışan ya da çepere kaymaktan uzak durmaya çalışan bilinçli aktörler olarak yarı-çeper devletler sürekli mücadele etmek konumundadırlar. Ancak yarı-çeper ülkeler merkeze girmek için mücadele ederken, çekirdek ülkeler de sistemde egemen konumlarının devamı için uğraş vermek zorundadırlar. Bu uğraş, hem kendi yerlerini korumak kaygısından kaynaklanmakta hem de sistemin dengesini sağlamak amacına yöneliktir. Bu anlamıyla da çekirdek ülkeler sistemi dengede tutmak için bir çepere gereksinim duyarlar. Çünkü

1 25


Doğu Batı

genellikle yarı�çeper ülkeler merkez ülkelerin yapmak istemediği kirli ve önemsiz işleri de yerine getirirler. Merkez ülkelerin yan- 9eper ülkelere bu işleri yüklemelerinin nedeni onların rekabetinden ve gelişmesinden korkma­ larıdır. Bu yüzden onları hem teşvik ederler hem de kısıtlarlar (Ragin-Chirot, 1 999; 290-292). Dünya sisteminin dayandığı dünya ekonomisinin yapısında bir alış-veriş ya da piyasanın varolması söz konusudur. Ancak burada önemli olan öğe, eşitsiz olan bu hiyerarşik yapıda yine eşitsiz olan değiş-tokuşun hangi yolla gizlenebi ldiğidir. Dünya sisteminin eşitsiz olan yapısındaki mekanizmayı gizlemenin püf noktası, bizzat kapitalist dünya ekonomisinin yapısında, ka­ pitalist dünya sistemindeki ekonomik alanla siyasal alanın görünümlerinin birbirinden ayrılmasında yatmaktadır (Wallerstein, 1 996;27). Bu sistemde büyüklüğü ne olursa olsun hemen hemen bütün meta zincirleri devlet sınırla­ rını aşmış durumdadır. Wallerstein bu eşitsiz mübadeleyi ifade ederken, esas olarak üretim kapasitesinde, üretilmekte olan karın, fazlalığın bir kısmının bir bölgeden diğerine aktarılmasını gösterir. Üretimi gerçekleştirenin elde ettiği fazlalığı bir başka bölgeye aktarması merkez-çevre ilişkisini de açıkla­ maktadır. Bu anlamda Wallerstein, yitiren bölgeye 'çevre ' , kazanan bölgeye 'merkez' demektedir. Bu adlar aynı zamanda iktisadi akışın coğrafi yapısını yansıtırlar. Çevre ve merkez ili şkisinde başlangıçta güçlü bir zincir kurulamamışsa da; yine bu sistemin bir ürünü olan teknolojik gelişme (iletişim, ulaşım, taşı­ macılık) anlayışı ile merkezden gitgide uzaklaşan bölgelere ulaşmak müm­ kün hale gelmiştir. Ancak çevre ülkeler, kendi iktisadi konumları itibariyle kısmen gereksinme duymamaları, kısmen de satın alacak güçleri olmaması nedeniyle, sistemin ürünlerinin isteksiz ya da koşullandırılmış alıcıları ol­ muşlardır. Buna bağlı olarak da merkez ülkeler çevre ülkelerin ürünlerinin peşinde koşmuşlardır. Bu ilişki sömürge kurma yolunun sağlanmasının ge­ rekliliğini gündeme getirmiş ve bu nedenle merkez ülkeler 'beğeni yaratma' yöntemini geliştirmişlerdir. Beğeni yaratma işlemlerinde kullanılan yöntem­ lerden birisi "etnikleştirme"dir. Wallerstein, ' coğrafi olarak yakın yerlerde ya şayan insanlara, diğer gruplara göre belli iktisadi rollerin verildiği büyük­ lükteki grubu, ' etnik grup ' olarak tanımlar (Wallerstein, 1 996:64). Bu bağ­ lamda ' beğeni yaratma' işlevi için, dünya işçilerinin etnikleştirilmesi önemli bir hareket noktası oluşturmaktadır. Yapılan bu etnikleştirme, sistem açısın­ dan bazı faydalar doğurmuştur. Her bir etnik grupta yer alacak yeterli mik­ tarda işçi sağlamak için işçilerin yeniden üretiminin sağlanması gerekmek­ teydi . Etnikleştirme, bir yandan, işçi lere kendi içinde eğitim ve örgütlenme hakkı sağlarken, öte yandan bu durum, devletin ya da işverenin bu alanlara yatının yapmasını önlemektedir. Daha da ötesi, etnikleştirme, ekonomik rol-

1 26


Nurgün Okıik

&

Füsun Kökalan

!erdeki tabakalaşmayı zamanla katı laştırmakta ve genel gelir dağılımı için geleneğin meşrulaştırmasıyla örtülmüş kolay bir kodlama sağlamaktadır (Wallerstein, I 998a). Etnikleştirmenin daha kalıcı olması bakımından sistemin kullandığı ikinci dayanak ise ' Irkçılık' kavramıdır. Irkçılık işçilerin hiyerarşileşmesine ve ge­ lir dağılımı bakımından aradaki yüksek eşitsizliğe ideolojik gerekçe oluştur­ maktadır. Dolayısıyla da aradaki tabakalaşmanın meşrulaştırılması, herkesin rolüne ve konumuna razı olmasıdır. Irkçılık bilinenin aksine kalıtsal yolla değil, sonradan oluşturulmuştur. Bu anlamda tıpkı cinsiyetçilik gibi ırkçılık da beklentileri biçimlendirip, sınırlayarak kendi kendisine baskı yapan bir ideoloj i olarak belli bir i şlev üstlenmiştir (Balibar-Wallerstein, 1 993:98). Bu anlanuyla da ırkçılık basit bir yapı değil, dünya sistemindeki bütün statülerin sınırlarını da çizen dünya çapında bir hattır. Dolayısıyla da ırkçılık, tarihsel kapitalizmin bir kültürel dayanağıdır. Irkçılık politikasının bir sonucu olarak gerek li işçi lerin oluşturulması ve yeniden üretilmesi söz konusu olsa bile sınırsız sermaye birikiminin sağlan­ ması için işçilerin yeniden üretilmesi yeterli olmamaktadır. İ şçiler, belli kad­ rolar tarafından yönetilmedikçe verimli ve kesintisiz bir biçimde çalışmaya­ caklardır. Kadroların da yaratılması, toplumsallaştın lması ve yeniden üretil­ mesi gerekmektedir. Bunun için ise gerekli olan birincil ideoloji, 'evrensel­ cilik ' tir. Evrenselcilik bir bilgi kuramıdır, ancak daha da öte, bir inançtır. Bu anlayışta üniversiteler aracılığıyla peşine düşülen öğe ' gerçek ' tir. Ü niversi­ teler bir yandan gerçeğin hiçbir. zaman kesin biçimde bilinemeyeceğini söy­ lerken bir yandan da gerçeği bulma çabasındadırlar. Böylesi bir kültürel ideal olarak gerçeklik, modern dünyanın tek ciddi afyonu görevini üstlenmektedir. D ünya-sisteminin getirmiş olduğu ulusların ve iktisadi yapı ların, yarı­ çevre, çevre ve merkez olarak, konumlarıyla birlikte devletlerarası sisteme katılan ve bu sistem tarafından kısıtlanan zayıf devletlerin yaratı lması ülkele­ rin kültür düzeyleri bağlamında bazı sorunlar doğurmuştur. Bu sorunlar Wallerstein'ın i fadesiyle; Avrupa dilinin dayatılması, belli teknoloj i ve töre­ lere göre eğitim yapılması ve yasalarla i lgili çeşitli değişiklikleri kapsamak­ tadır. Bu değişikliklerin çevre ve yan-çevre ülkelere kabul ettirilmesi ise ya askeri bir otorite tarafından ya da eğitmenlerce gerçekleştirilmektedir. Bu durum çoğu zaman ' Batılılaştırma' özellikle de son dönemlerde daha yoğun bir biçimde ' Modernleştirme' etiketi ile sunulmaktadır. Dayatılan bu kültürel değişikliklerin yarattığı olumsuzluklar, gerçeği arama afyonu ile uyuşturul­ maktadır (Wal lerstein, 2000; 1 48). Wallerstein dayatılan bu kültürel değişikliklerin ya da diğer bir i fade ile modernleştirme anlayışının, sistemin varlığı açısından önemli bir yer tuttu­ ğunu i fade eder. Modernleştirmenin temelde iki önemli ilkesi vardır. Bunlar-

1 27


Doğu Batı

dan ilki iktisadi verimliliktir. Dolayısıyla belirlenmiş bölgelerde, belirlenmiş insanların belirli işleri görmesi isteniyorsa, onlara zorunlu o ' arak belirli kül­ türel normların öğreti lmesi gerekir. İkioci ilkeyse, siyasal güvenliktir. Çeşitli alanlarda seçkin denen insanlar batılı laştınlırsa bunların diğer kitlelerden farklı laşacaklanna ve kendilerini ayrıcalıklı hissedip sistem içinde bir baş­ kaldırıya sebep vermeyeceklerine inanı lmaktadır. Wallerstein'a göre, izlenen bu yolla, ırkçılık ile sınıflandırılan bir işçi sı­ nıfı ve batılılaştırma ile oluşturulan bir burjuva sınıfı ortaya çıkmakta ve dünya genelinde yeni bir tabakalaşma sisteminin oluşmasına neden olun­ maktadır. Bu sınıflı yapı, ulustan ulusa farklı lık göstermekten çok dünya ge­ nelinde aynı profil içerisinde yer almaktadır. Ancak bu sistem için bu sürecin yaratılması yönetici, teknisyen, bilim adamı, eğitimci gibi akılcılaştırma uz­ man larını kapsayan bir ara tabakanın yaratılmasını da gerektirmiştir. Bu ta­ bakalı yapı bütünlük arz edip dünya genelini kapsamaktadır. Dünya geneli için bir bütüncül profil oluşturan Wallerstein, bu kuramında toplumsal değişme anlayışına farklı bir yer verir. Toplumsal değişmeyi, ta­ rihsel olarak kavranan bir dünya sistemi bağlamında ele alan Wallerstein, dünyanın herhangi bir yerinde -özellikle de Batı Avrupa' da- meydana gele­ bilecek bir toplumsal değişme hareketinin· bütün dünyayı etkileyeceğini ve bu değişmenin zamanla kendini diğer bölgelerde de göstereceğini kabul ederek dünya kültürü kavramına ulaşır. Tüm dünyayı kapsayacak bir kültürel bütünlüğün olması konusunda hareket noktası bütüncül toplumsal değişme anlayışından kaynaklanmaktadır. Buna göre on altıncı yüzyılda temelleri atı lan ulus-devletler, ancak on dokuzuncu yüzyılda ulus-devletlerden oluşan bir dünyanın kurumsal laşmasına ve yaygın biçim almasına ulaşmışlardır. Farklı farklı biçimlerde ortaya çıkan ulus-devletler, zamanla, sahip oldukları kültürel formlar bakımından birbirleriyle benzeşmeye başlamışlardır. Bu durum kısmen kültürel yayılmanın genellikle de toplumsal değişmenin bir sonucudur. Wallerstein ' a göre, sistemde toplumsal değişme şu ya da bu ül­ kedeki olaylar değil bir bütün olarak dünya sisteminde değişen koşullardır ( 'r,allerstein, 2000; 1 49). Dünya sistemi görüşünde kapitalizmin zenginliğinin temeline de, merkez devletlerin proleteryasını deği l, çevrenin sömürülmesini yerleştirir. Modern-dünya sistemini kapitalist bir dünya ekonomisi olarak tanımlayan Wallerstein, bu sistemde, siyasal alandaki dünya imparatorluğunun tersine, ekonomik olarak bir birleşmenin var olduğunu kabul eder. Siyasal bü­ tünleşmeden yoksun oldukları halde bir dünya ekonomisinin kucakladığı siyasal varlıklar tekil bir işbölümü meydana getirirler. Bu siyasal birlik yok­ sunluğu dinamik bir toplumsal sistem olarak dünya ekonomisinin güçlü yanlarından biridir. Merkezi denetim yoksunluğundan dolayı ekonomik ak-

1 28


NurgUn O/etik

.re

FU.•un Kölcalan

törlerin daha fazla hareket özgürlüğü vardır. Bu hareket özgürlüğü de onların servet biriktirme ve küresel ölçekte servetleri ni geliştirme fırsatlarını güçlen­ dirir. Dünya ekonomisinin bu özellikleri gittikçe artan bir biçimde servet dağılımı eşitsizliğini arttırarak dünya çapında bir kaosa neden olmaktadır. Bugün içinde bulunduğumuz koşullar bir dünya düzeninin değil dünya dü­ zensizliğinin yarattığı kaos ortamıdır (Wallerstein, 1 999; l 0- 1 1 ). Wallerstein, 1 l Eylül 200 1 olayının ardından yazdığı güncel makalede, dünyada bir çok toplumun sürekli yaşadığı kaotik salınımları, Amerika'nın da yaşamasının ardında yatanın medeniyet-barbarlık çelişkisinden değil, ancak dünya sis­ teminin yaşadığı krizden olduğunu iddia eder (Wallerstein,200 1 :24 1 -245 ) . İ lerleme temelli olan Modem-Sistem, 2 0 . Yüzyılın başından iti baren bu anlayıştan uzak bir karışıklık süreci yaşamaktadır. Wallerstein'a göre şimdi yeni bir döneme girmekle beraber dünya ekonomisinin parçalanma sürecini yaşamaktayız (Wallerstein, 1 998; 23 1 ). İşte bu noktada da bu sistemi hala devam ettirmekten uzak, ' Yeni Bir Dünya Düzeni ' yaratmak konumundayız. Yeni Dünya Düzenini için ideoloj i k bir perspekti f oluşturmayı amaçlayan Wallcrstcin, bu oluşum için özne olarak ' grupları ' önermektedir. Güç ve sı­ ğınak köşeleri yaratmaya yetecek kadar çeşitli ve büyük grupların oluşturul ­ masını savunur. Buna dayanarak da günümüzde grup kimliğinin modem dünyada daha önce olmadığı kadar önde olmasını da buna bağlar. Ancak grubun temasını da sadece özne olarak tanımlamak yeterli değildir. Buna ek olarak grupların önceliğine dayalı ve onları aktif hale getirecek bir ideoloj i ­ n i n yani siyasi bir programın da oluşturulması gerekmektedir. Wallerstein birden fazl a grubun varolduğu gerçekliği karşısında da en uygun olan örgütlü ve siyasi bir programı olan grubun ayakta kalacağını savunur. İçinde bulun­ duğumuz bu karmaşa sürecinde yeni bir düzen yaratmak belli riskler taşı­ maktadır. Bu riskleri en aza indirgemek için, öncelikle eşitlikçi bir sistem yaratmaya çalışmak gerekmektedir. Wallerstein, yeni oluşturulacak dünya sisteminin yaratılabilmesi için, öz bilinçli, iç içe geçmiş olduklarının fark ında olan gruplara gereksinme olduğunu ve bu grupların birleşmiş bir biçimde daha üst düzeylerde gruplaştırmaları gerçekleştirebileceklerini iddia eder. Sürekli yeniden gruplaşmalar yani grupların etkin örgütlenişi en etki li araç olacaktır. Varolan gerçek grupların daha üst düzeylerde dayanışmasının te­ meli, daha ince, daha esnek ve daha organik olmalıdır. Bir grubun bir dizi hakk ı diğer grubun diğer bir hakkından öncelikli değildir. Öncelikler hakkın­ daki tartışma grupları zayı flatır ve saptırır. Sonuçta da tek bir yapı içinde erimiş olan grupların biçimine dönüşür. Wallerstein'a göre her biri karmaşık ve kendi içinde demokratik olan gruplar tarafından yürütülen çok cepheli bir

1 29


Doğu Batı

stratej i , statükonun savunucuları için ezici olabilecek bir silah konumundadır. Tüm bunlar muhtemelen tek başına yeterli olmayacaktır. Ancak siyasi açıdan egemen güçleri giderek daha da çok köşeye sıkıştıracak ve ekonomik eşitsiz örgütlenişi ortadan kaldırmak için daha fazla baskı oluşturacaktır. B u yüzden de sağlam bir dönüşüm stratejisi geliştirmek için kolektif bir çaba gerek­ mektedir (Wallerstein, 1 998; 23 1 -235). Yeni Dünya Sistemi, Wallerstein'a göre artık çökmek üzeredir. S istem ve sistemin işleyiş mekanizmalarında çatlaklar ol uşmuştur. B unun ilk kurbanlan ise devlet yapı larının varolamaya çalışan egemenlik iddialarıdır. Devlet ya­ pılarının bugün için düzeni sağlama kabiliyetleri ortadan kalkmıştır. Bu gü­ venl iği kaybetmelerinden dolayı hem savunma hem de ekonomik maliyetleri gün geçtikçe artmaktadır ki; bunun sonucunda da güven ortamı gün geçtikçe etkisini yitirmektedir. Güven ortamının olmadığı bu koşullar, varlığını ancak bir yirmi beş ya da elli yıl daha gösterecek ancak bu durum daha fazla sür­ meyecektir. Bugünün karışıklıkları içinde kendini sürdürmeyi amaçlayan kapitalist dünya ekonomisi varlığını zayıf bir biçimde de olsa belli bir süre daha gös­ termeye devam edecektir. İnsanlar ve şirketler tüm bildik yollarla sermaye biriktirmeye devam edecekl erdir. Kapitali stler geçmişte yaptıkları gibi devlet yapılarından yardım isteyeceklerdir. Wallerstc in bu dönemi ' Kara Dönem' olarak adlandırmaktadır. Bu dönemi sembolik olarak l 989 yılı ile başl atarak, bugünü de içine alan ve daha yirmi beş yıl kadar daha devam edecek olan bir süreç olarak tanımlar. Bu dönem kendisini mal ve bilgi değişimindeki mekansal kısıtlamaların ortadan kalkması, dünyanın kentleşmesi, eko-sistemin yaklaşan tükenişi, çalışma sürecinin üst düzeyde parasallaştırılması ve tüketicilik biçiminde göstermiştir. Bugün artık içinde bulunulan bu gerilimli koşullar bir siyasi farkındalığı ve i letişim araçlarının yaygınlığıyla artan toplumsal bir tepkiyi de- beraberinde getirmektedir. Her zamankinden daha fazla insan, elde edilen gelirin eşitsiz dağıtımına ve emeğe biçilen düşük ücrete hoşgörü göstermeyi reddetmektedir. Hem küresel hem de devlet düzeyindeki dengesizlikler gide­ rek artmaktadır. Böylece sistem üzerinde giderek artan gerilimlerin ilk kurbanları devlet mekanizmaları olacaktır. Meşruiyetleri ve diizeni sağlama kabi liyetleri za­ yıflayacak ve buna bağl ı olarak güvenlik mekanizması zayıflayacaktır. Tüm toplumda egemen olan duygu güvensizlik olacaktır. Bu tür bir artış devlet mekanizmasını zayıflattıkça bu durum varlığını uzun süre sürdiiremeyecek.

1 30


Nurgün

Okıik &

Füsun K/Jkalan

Wallerstein'a göre bugün içinde bulunduğumuz bu karmaşa ve kaos or­ tamından yeni bir düzen doğacaktır (Wallerstein, 1 998; 250). Önümüzdeki yirmi beş-elli yılda bugünden fark lı olacak olan, dünya pazarının işleyişinden çok, dünya siyasi ve kültürel yapılarının işleyişi olacaktır. Devletler güven­ liği sağlamada zorlanacak, dünya genelinde ortak egemen bir söylem olma­ yacak ve kültürel tartışma biçimleri bile tartışma konusu olacaktır. Karışıklı­ ğın olması yine de belirgin, sınırl ı hedeflere ulaşmaya çalışan muhtelif grup­ ların varlığını engellemeyecektir. Bunun için memnun olmadığımız bu sis­ temin kökeninde hangi gerçekliğin varolduğunu tekil bir biçimde saptamak gerekmektedir. Wallerstein ' a göre temel sorun, sistemin, demokrasinin yok­ luğu anlamına gelen büyük eşitsizliklerin varolduğu fikridir (Wallerstein, 1 998; 25 1 ) . Eşitlikçi, tam olarak demokratik bir tarihsel sistemin istenildiği anlayışı sergi lenmedikçe dünya sisteminin çöküşünden kurtulmak olanaksız­ dır. Bu anlamda da derhal harekete geçmek gerekmektedir. Yapılması gerekenlerin başında, iki yüzyıldır j eokültüre etki etmiş olan Avrupa merkezli olan varsayımların ortadan kaldırılması gerekmektedir. Mevcut Avrupa merkezci görüşün yerine daha sağlıklı, dengeli bir tarih an­ layışı ve evrim konması , sürekli bir siyasi kültürel mücadeleyi gerektirecek­ tir. Buna ek olarak, insan hakları kavramı ele alınmal ıdır. Toplulukların kül­ türel miraslarını da içinde barındıran bir insan hakları anlayışı gelişti­ rilmelidir. Bu mücadele, tüm yerküre üzerinde ve siyasi olabildiği gibi devlet düze­ yinde de olmayabi lir. Devletlerin meşrutiyetinin zayıflaması yüzünden, bu mücadelelerin çoğu daha yerel düzeyde ve içlerinde kendi mizi yeniden ör­ gütleyeceğimiz gruplar arasında gerçekleşecektir. Wallerstein'a göre bu mü­ cadele son olarak da bilimsel kuralların yeniden kavranmasına olanak vere­ cek ve daha bütüncül, incelikli yöntemler arayışındaki, bilimsel düşüncenin değer yargılan açısından tarafsız olduğu yolundaki akıldışı kli şeden kurtarma girişimdeki bir mücadeleyi de doğuracaktır. Akılcılık, Wallerstein ' ın tan ım­ lamasıyla bir değer yargısından başka bir şey değildir ve hiçbir şey en geniş, en kapsayıcı insanın toplumsal örgütlenmesi bağlamı haricinde akılcı değildir (Wal lerstein, 1 998; 253). Wallerstein, önerdiği programın belli kuramsal yaklaşımlara göre belir­ sizliği ifade etmediğini, aksine her şeyin bu karışıklık ortamında çok somut göründüğünü ileri sürer. Önemli olan ne yapılmak isteni ldiğinin saptanması ve onun için gerçekleştirilen çabanı n istenildiği doğrultuda ilerlemesini sağ­ lamaktır.

131


Doğu Batı

DEôERLENDİRME Bu çalışma, Wallerstein'ın yayınlanmış eserlerinin geniş bir bölümü in­ celenerek oluşturulmuş ve özellikle teorisinin ekonomik temelleri üzerinde yoğunlaşmaya çalışmıştır. Wallerstein ve ekibinin yüzlerce çalışmasını açık­ lamak için yeterli olmasa da, çalışmanın ana hareket noktası, onun anlaşılma­ sını sağlayacak bir i nceleme niteliğinde olmasıdır. Özellikle tarih anlayışına bu çalışmada ayrıntıl ı olarak girilmemiştir . Wallerstein'ın oluşturduğu bu teori, bugün içinde bulunduğumuz dünyayı tanımak açısından oldukça kap­ samlı bir teori olup, ekonomik ve tarihsel kökenleriyle birlikte ayrıntılı ola­ rak açıklanmaktadır. Ancak, ekonomik sistemde varolan küresel boyutun sosyal sisteme de taşınmasını öneren bu teoriye göre, günümüz sosyal bi lim­ ci lerinin tek bir toplum analizi ile sonuca ulaşmalarının oldukça güç olduğu; değişim in toplumun dışından kaynaklandığı vurgulanmaktadır. Dünya eko­ nomik sisteminin son dönemde yaşadığı krizlerin büyük olduğu ve sistemin sonunu getireceği yaklaşımının ekonomistlerce incelenmesi gerekmektedir. Ancak bu ekonomik s istemin ne zamana kadar süreceği de ayrı bir tartışma konusu oluşturmaktadır. Wallerstein 'ın eserleri ve teori leri üzerinde çalışmak, en azından dünya­ nın gidişinin nereye ve nasıl olduğunun anlaşılması açısından ge rek sosyolo­ jinin, gerek tarihin gerekse ekonominin temel sorunlarına yanıt aramakta önemli bir hareket noktasıdır.

KAYNAKÇA Balibar, Wallerstein 1., Irk. Sınıf- Belirsiz Kimlikler, Çev: Nazlı Ökten, Metis Y a y ın ları , 1 995, lst an bu l . Collins, R & Makowsky, M, The Discovery ofSociety, M c G raw H i l l , l nc l 993 , 5 ıh Ed. New York. G ulben k i an K om i s y on u , Sos)•al Bilimle ri Açın, çev. Şirin Tekeli, Metis Yayınları, 1 998, l stanbul. R agin , Charles, Chirot, Daniel, "lınmanuel Wallerstein'in Dünya Sistemi : Tarih Olarak Siyaset ve Sosyoloji" Tarihsel Sosyoloji içinde, Editör: Th e da S koc po l , Çev: Ahmet Fethi, Tarih Vakfı Yurt Yay ı n ları , 1 999, İstanbul. Wtucrstein, lmmanuel, Unceı1ainty und Creaıivity, American Behavioral Scientisı; Novemver/ December 1 998(a). Wallerstein, I., Ho pk i n s, T., Geçiş Çağı- Dünya Sisteminin Y/Jrüngesi ( 1 945-2025), Çe v : N. Ersoy , E.

Abadoğlu, O. Akalın, Y. Kaya, Avesta Yayınları, 1 999, lstanbul. Wal lerstein, lmmanuel, Bildiğimiz Dılnyam n Sonu - Yirmi Birinci Yüzyıl lçiıı Sosyal B ilim , Çev: Tu n c ay B i rk a n, M et i s Y ay ı nlar ı , 2000, İstanbul. Wallerstein, lınmanuel, FromSociology ıo Hisıorica/ Social Science: Prospecıs aııd Obstacles, The British Joumal of Socıology, January/March 2000. Wal lcrstcin, lmmanucl , Gilııcd Yorumlar Çcv. Atlı, V, l lakycmcz, D., ve Yeldiren, B. Aram Yayıncılık, 200 1 , İstanbul. Wallcrstcin, l mmanuel, Libemlizmden Sonra, Çev: Erol Öz, M e t i s Yayınlan , 1 998, lstanbul Wallerstein, lmmanuel, Staıus lıı World Sysıem And Eıhnic Mobilizaıion, J ou m a l uf Co n n i c ı Resoluıion; D ece m be r, 1 998. Wallersteiıı, lmmanuel, Tarilısel Ka11iıa/iznı, Çev: Necmi ye Alpay, Metis Y ay ı nları, 1 996, l sıan b u l .

1 32


Nurgün Okıik

&

Fii.<un

Kökalmı

Wallerstein, Immanuel, The Heritage of Sociology, nıe Proınise of Social Science, Currenı Sociology, January , 1 999. Wallersıein, Imınanuel, ''Tlıe modern World Sysıem" in ''Social Thcoıy, The Mulıiculıural & Classic Rcadings", Lcınert, C. Wesıview Press, pp 425-432). Wallerstein, Immanuel, ''Tlıe Rise&Future Deınise of the World Capitalisı Sysıem" in /ııırodııcing ıhe Sociology of 'Developing Socieıies ' ed.by Alavi, H&Shanin, T(ed) MacMil lan, 1 982, London. Wallerstein, Immanuel, "World Sysıem Analysis" in Social Theary Today Giddens, A&Turner, J (�-dl Polity Press 1 987.


..

Üsl Resim: New York'ta Bir Oturma Odası - 1 894. Alt Resim: Bir İşçi Ailesinin Otunna Odası Museum of London, 1900.


Y OKSULLUGU YENİDEN

DüşÜNMEK: YETKİLENDİRME VE

YuRTTAŞLIK

H AKLARI

·

John Friedmamı·· Bu makaleyi büyük bir kuşku ile yazmayı üstlendim. Acaba yoksul luk ile ilgili bilinen fikirlere kimin ihtiyacı vardır? Yoksulluk üzerine kırk seneden beri benim yazmama ve bu kon u üzerinde sürekli devam ede gelen bir l i te­ ratür olmasına rağmen yoksul luk, bizimle bi rl ikte yaşayan bir değişmez yol­ daş olarak varlığını sürdürmektedir. Akademik çalışmalar bu konuda devam ederken, istatistikçiler, otoriteyi el lerinde bul unduranların, yoksulluğu kont­ rol ve gözlem altında tuttuklarını göstermek için s ıkı çalışmalar yapmakta­ dırlar. Herşeye rağmen yoksulluğun hemen hiç görülmediği İsveç ve İsviçre Bu makale ilk olarak, lntemational Soc i a l Science Joumal, ( 1 996, Cilt:48, Sa y ı : 2, 1 6 1- 1 72 ) ' de yayınlanmıştır. Çev.: N u rgü n Okti k , Fet h i Nas. • Yazar, Peter Morris 'e taslak üzerindeki e leşt i re l yorumlarmdan dolayı teşekk ü r et m ekte d i r . " Profesör John Friedınann, Los A n gel e s, Calofomia Ü niversitesi, Keııtleşme ve Bölgesel Plan lama l.lölümü öğretım ü y esidi r. Latin Amerika merkezi� (US Agency for Intemuıional Developıııent) AB D . Uluslararası G e li ş me Dairesi (United Nations Developınent Prog ra mıne), B irl eşm i ş M i l letler Ka� k ınına Programı, Dünya Bankası ve Ford Foundation 'a da n ı ş ma n l ı k yapmıştır. Başlıca eserleri; Bölgesel Kalkınma Politikası (Regional Deve/opıneııı Pn/icy) ( 1 996). Kamusu/ Alamla Plaıılamacılık (Pla mı ing iıı ılıe Public Dnınain ( 1 987) ve Yetkinleştirme (Eınpuwermeııt) ( 1 992) ' dir.


Doğu Batı

gibi ülkeler de :vardır. Ancak, yoksulluk anlaşılması zor olan bir konudur. Bangladeş'i ele alalım: Bangladeş, tartışmasız, yoksul bir ülkedir. Eğer ben bir Bangladeşli olsam (ki değilim) yoksulluğu nasıl algılardım? Bazı Bang­ ladeşliler oldukça zengindir; örneğin, Brahmaputra ' nın yukarı kesimlerinde yaşayan çiftçi lerin zenginl ikleri İsviçreli çiftçilerle hiçbir şeki lde kıyaslana­ mayacak kadar iyidir. Acaba Bangladeşliler kendilerini yoksul gibi düşünü­ yorlar mı? Eğer düşünüyorlarsa kimlerle ve nasıl ilişkilendiriyorlar? Bir diğer örnek olarak, 1 949'da en yoksul ülkeler arasında yer alan Çin' i ele alalım: Komünistler Çin'de iktidarı ele geçirdiklerinde, Mao Zedung sosyal güvenliğin temeli olan, herkese "demir bir pirinç tası" sözünü vermiş ve halkı komün ve bisiklet ile tanıştırmıştır: 1 950 ve 1 960' larda yabancı gözlemciler şaşkın bir şekilde inançsız Batı 'ya Çin 'de yoksulluğun ortadan kalktığın ı ilan etmişlerdir. Yaşamın, kısıtlanmış ve sınırlandırılmış olmasına rağmen, ne kırsal kesimde ne de şehirlerde aşın yoksulluğu gösteren hiçbir kanıt yoktu. Daha sonra Mao-sonrası reformlarla bazılarının refah payının daha yüksek olması gerektiği bir kez daha kabul edilmiştir. Batılıların tedir­ gin olduğu Çin' deki yaşamın gri tonları böylece kaybolup gitti. Piyasalar Çin kentlerine zaferle dönerken yoksulluk da geri gelmiştir. Batılı ekonomistlere göre, eğer Çin'de, büyüme hızı nüfus artışının üze­ rinde tutulabilirse, gelecek kuşakta kesinlikle yoksulluğun yok olacağını i leri sürmüşlerdir. Çin'de gelecekte bu senaryo gerçekleşirse, iş pazarı daralacak, ücretler artacak ve halk, istihdamın yoğun olduğu yerlere yönelecektir. Buna kapitalizmin meşhur yok oluş hareketi diyebil iriz. Bu durum, aşırı yoksul lu­ ğun kaçınılmaz bir durum olduğu deği l de tarihsel bir sonuç olduğu düşüncesini arttıımaktadır. Ancak, ekonomistlerin Çin için söyledikleri doğruysa, özgür bir pazar yaratmak, işçi akımlarına müsaade etmek, yeterli büyüme oranını sürdürmek gibi onların her söylediğini yapan Amerika 'da neden halii aşırı yoksulluk vardır? Bugün Amerikan halkının beşte biri ( 1 /5) ı yani 50 milyon civan insan yoksulluk içinde yaşamaktadır. Filozofların bu konudaki fikirlerine bakılırsa, sorun eşitlik ve özgürlük arasındaki karşıtlıktan kaynaklanmaktadır. Onlara göre; özgürlüğün bedeli k1l'rşılığında herkes eşit olabilir. Bir diğer ifadeyle, özgürlüğü benimseyip, eşitliği feda edebiliriz. Bu formüle rağmen birçok filozof özgürlüğü tercih ederken bazıları, biraz daha fazla eşitlik için, özgürl üklerin bir kısmını feda eden refah devletinin eşit yaşam koşullan düşüncesine sarılmaktadır. Bu arada istatistikçiler e llerindeki verileri kullanarak refah devleti düşüncesinin hemen hemen aşıldığını ileri sürmektedirler. İleri kapitalist ülkeler dahi güçı Dört kişilik bir aile için 1 992'deki resmi yoksulluk sının 1 4.335 ABD doları iken yoksulluk sınırına yakın olarak tarif edilen yoksulluk sınırının % 1 25 ' i ise 1 7. 9 1 9 ABD dolan idi. % 20'1ik rakam daha sonrakilerle ilgilidir (Statistical Abstracı of The Uniıed States, 1 994.bölllm 1 4).

1 36


John Frietlmann

lükle elde ettikleri azıcık eşitliği artık sağlayacak durumda değillerdir. Ver­ gilere karşı başkaldınlar ise gittikçe yaygınlaşmaktadır. Parası olan insanlar da paralarını hantal devlet bürokrasisi yerine kendileri için harcamak iste­ mektedir. Yoksulluk, büyük bir olasılıkla artarken yoksul olmanın sorumlu­ luğu yoksul olanlardadır (burada moralistler devreye girmektedir). Yoksullar, dürüst yurtta şlar gibi ağır iş yapmak yerine işsizlik tazminatından faydalana­ rak kolay ve basit yaşamı tercih etmektedirler. Bu tür insanlar sefahat içinde olup, dünyevi zevkleri tercih eden ve zor günler için planlamalar yapmakta başarısız olanlardır. Zenginliğin elde edilmesinin bir hak olduğunu ileri süren Çin Komünist Partisinin doktrini ile, Moralistler zenginliği meşrulaştırmak­ tadırlar. Zengin olmak riske girmenin bir karşılığı, insanın kendisini gerçek­ leştirmesi ve parasını işler hale getirecek bir yatının yapmasıdır. Moralistlerin kalpleri elbette taştan yapılmış değildir ... Ayrıca, zenginler, hisse senetlerini satışa çıkararak yoksulları şaşırtınaktadırlar. Hisse senetleri­ nin satışıyla, kendi gelirlerini arttırmakta, bu gelir de mal varlıklarını koru­ mak için güvenlik harcamalarına; yani, polis, hapishaneler ve özel güvenlik görevlilerine akmaktadır. Kenara bıraktıkları bu para ile de ekonomiye "in­ sani bir şekil" vermektedirler. Dünya Bankası, Meksika hükümetine, yok­ sullara temel sosyal hizmetleri sağlamak amacıyla küçük ölçekli kredilerle birlikte, bu paranın iki katı kadar bankacılık sistemini desteklemek üzere kredi vermektedir (Los Angeles Times, 29 June 1 995). Yerel yardım kuru­ luşlarının evsizlere yardım etmesi desteklenirken, polise ayrılan bütçe arttı­ rı lmaktadır (bir söylentiye göre, yan resmi think tankler triage'larda, hükü­ mete kimlerin korunması ve kimlerin terk edilmesi gerektiği yönünde tavsi­ yelerde bulunmaktadırlar).2 Malthus'un "nüfus ilkesi" konusu tartışılmaksızın, yukarıdaki geniş gö­ rüşten hareketle, bazı sosyologların ve planlamacıların neden yoksulların kendi kendilerini örgütlemesini de içeren yetkin kılınma (empowemıent) çözümleri üzerinde konuşmaya başladıkları anlaşılabilir. Eğer toplum ve devlet, yoksulları ihmal edip terk ederse yoksulların nasıl bir seçeneği ola­ caktır? Örgütlenme, yaşamını sürdürmeden de öte, aynı zamanda, saygınlık ve özgüveni korumanın yoludur. Bundan başka örgütlenme ile geniş ölçüde toplum, yoksulların geçim sorunl arını karşılıklı bir işbirliği içinde çözme çabalarını onaylamakta ve hatta bu konuda gereken yardımı da yerine getir­ mektedir. Örgütlenme, eşyanın varoluş düzeni içerisinde keskin bir politika ve kökten bir değişim isteği olmamak şartıyla karşılıklı bir işbirliği olarak kabul edilirken, asi köylü akımları reddedilmektedir. 2 Fransızca 'triage' kelimesi gıda gibi kıt kaynakların dağı t ı mı n ı , ondan en fazla kazancı elde edebi­ len kişilere veren sistemi ifade chncktcdir.

1 37


Doğıı Batı

Bu çalışmada İngilizce'den · diğer dillere kolayca çevrilen yetkinlik -empowerment- teriminden söz edeceğim. Güç, tehdit edici bir kavramdır. Her tür insan ilişkisinde bir güç boyutu vardır ve davranışla rımızın bir çoğu güç kullanma arzusu çerçevesinde şekillenmektedir. Bir kişinin gücünü art­ tırmak onun güç ilişkilerini değiştirmek demektir. Bu çalı şmada, güç kavramını, diğerlerine "zulmeden" ya da "acı veren" bir anlamda değil de okuyabilme ve yazabi lme kapasitesinde olduğu gibi iyimser bir düşünce ile, yetkinlik olarak kullanıyorum. Açıkça, güç hakkında konuşmanın farklı yolları vardır. S iyasi pratik ve özgüven bu yol lardan bazılarıdır. Bunları da kısaca dile getireceğim, ancak, asıl amacım insanların kendilerine yardım etmesini sağlayan güç olacaktır. Bu, yoksulluk ya da özgürlük/eşitlik ikilemi için bir çözüm yolu deği ldir. Kendi kendine yardım, sınırlı yaşama koşullarının sunulduğu sistem içinde yalnızca hayatta kalma yoludur. Bundan sonraki bölümde yoksulluğun semantiğini (anlamını}, yoksul­ lukla ilgili farklı söylemleri, temel ideoloj iler hakkında bizlere anlatı lan ve hepimizin kaçmak istediği durumlar için önerilenleri ele alacağım. Daha sonra, yetkilendirme modelini (empowermcnt model) daha yakından incele­ yerek, ona somut bir şekil ve yapı kazandırmaya çalışacağım. Son olarak da; eğer bu yetkilendirme modeli hayata geçirilirse gerek duyulacak yeni demok­ ratik yönetim modelini önereceğim. Son bölüm, spekülatif olup çalışmanın "dilek" nitel iğindeki bölümüdür.

Y OKSULLUGUN SEMANTİGİ Anglo-Amerikan ülkelerinde yoksulluk ile ilgili en az dört görüş vardır: Bürokratik, moralistik, akademik ve stratej ik görüşler. Bunlardan stratej ik görüş yoksulluğu, doğrudan doğruya yoksulların sosyal aktivite yokluğuna bağlamaktadır. Aşağıda bu dört görüş ayrıntılı olarak incelenecektir. 1- Bürokratik Görüş: - Düşük gelirli nüfus - Mutlak yoksulluk - Göreli yoksulluk • ' Bu üç kategori en yaygın seçim olup, çoğunlukla gelir gibi, nesnel ölçüt­ leri uygulayarak bu kategorilere kimlerin girdiğini belirler. Ö lçütler, farklı olarak, bireyler veya hane halkına uygulanır. Bu ölçütlerin doğruluğu, yoksul olduğu kabul edilen veya yoksul olmadığı söylenenlerin birbirinden ayrıl­ ması ve yoksulluk sınırının belirlenmesinde temel politik fi ildir. Yoksulluk sınırının birkaç dolarla aşağı veya yukarı çekilmesi , her bir kategoride yer alan insanların sayısında bir anlam i fade edebilir ve huna bağlı olarak yapılacak kamusal yardımları belirleyebilir.

1 38


Bundan başka, bürokratik görüş açısından gelirin belirleyici etken olarak kullanılması, yoksul insanların tüketim gücü ile ilgili sorunu ortaya çı­ karmaktadır. Gelirin daha az belirleyici olduğu veya istatistiklerin kolayca elde edilemediği çok yoksul ülkelerde tüketilen kalori miktarı, yoksulluk için bir ölçüt olarak kullanılabilir. Bu miktar her zaman parasal bir değere dö­ nüştürülebilir ve resmi yoksulluğun belirlenmesi için diğer bazı giderlerin oranı ile özdeşleştiri lebilir. Bu yüzden gelir, belirleyici bir ölçüt olarak yeni­ den karşımıza çıkar. D üşük gelir, en genel belirleyici olup orta ve yüksek gelire sahip nüfus gruplarıyla tezat teşki l eder. Düşük gelir aynı zamanda örtük bir şekilde yok­ sulluk kategorisi içerisinde yer alan kişilerin yoksulluk yaftasını ortadan kaldırmak için de kullanılabilir. Yoksul luk sının, bu sınırın altına düşen mutlak yoksullar ile toplumun tümünün gelirine oranla hesaplanan (örn. En düşük beşlik) göreli yoksulları birbirinden ayırmak için kullanılır. İkinci kavram, ekonomi içinde gelir eşit­ sizliğinin politik i lgisine dikkati çeker ve mutlak yoksulluk durumunda ol­ duğu gibi, doğrudan müdahaleden ziyade, gelirin yeniden paylaşımına yönelik politikaları önerir. Sözlük anlamıyla yoksulluk, zenginliğin azlığı veya yokluğu ile az bir mülke sahip olma an lamlarına gelmektedir. Burada bürokratik kullanımın, mülkiyet veya zenginlik yerine gelir dağılımını dile getirmesiyle daha sınır­ layıcı olduğu anlaşılır. İ nsanı en önemli varlık olarak gören İnsan Sermayesi Teorisi (Humarı Capital Theory) kullanılarak yoksulların eğitim ve sağlık imkanlarından daha az faydalandığı ileri sürülebil ir. Buna bağlı olarak gelir dağılımı ve sosyal refah programlarından farklı çözüm yol larının çıkarılabi­ leceği varsayılabilir. Sonuç olarak, yerli/kabileci halkların büyük ölçüde kendi geleneksel ya­ şam tarzlarını takiben kapitalist sistemin dışında yaşamayı tercih ettikleri fark edilebilir. Bu tür halklar için yoksulluk, büsbütün tüketim gücünden farklı bir anlam ifade ediyor olabilir ve gerçekte hiç kullanılmayan bir kav­ ram da olabilir. 2- Mora/istik Görüş: - Kutsal yoksul - Yoksun yoksul - Mahrum yoksul - Çalışan yoksul - Yoksulluğu hak eden yoksul - Gönüllü yoksul - Tehlikeli sınıflar - Popüler sınıflar

1 39


Doğu Batı

Bu terimlerin hepsi olmasa da çoğu yoksulluğun sorumluluğunu yoksul­ lara mal etmektedir. Bu terimler dini veya politik bir anlam çerçevesinde yoksulluğa moral bir yargı yüklemektedirler. İncil' de, cennete ulaşmak için iğnenin deliğinden, zenginlerin değil, yok­ sulların geçebileceği söylenmektedir. Burada yoksulların tanrı tarafından sevildiği belirti lmektedir. Dolayısıyla bazı dinler yoksullara yardımı teşvik ederken bazıları da gönüllü yoksulluğu öngörmektedir (dilenen keşişler vs). Hem yoksun hem de mahrum yoksullar daha çoktur. B ürokratik kavramlarla tam uyum göstermese de bu iki tür köken itibariyle daha eskidir. Yoksunluk, mutlak bir yoksullaşmayı ifade ederken; mahrumluk, tahminen yardıma muhtaç olmakla eşdeğer sayılmaktadır. Sosyal yapıdaki parazitler olarak görülen ve yardım kuruluşlarının ilgisine hazır olan yoksulluğu hak etme­ yenlerin yerine, temiz ve çalışkan bir yaşam süren çalışan yoksullara genel­ likle yoksulluğu hak edenler denilmektedir. XIX. yy burjuva söyleminde çalışan yoksullar, ahlaksız, saldırgan ve isyana eğilimli sınıf olarak addedilmiştir. Burj uvanın düzen ve dengesine karşı bir tehdit oluştur­ duğundan, hapishane ve yetimhaneler gibi izleyicisi önemsiz yerlerde çalıştı­ rılması ya da insan ilişkilerinden uzak tutulması gerektiği düşünülmü şt ü r Popüler sınıflar bazı sol siyasetçi ler tarafından tercih edilen bir ifade ol­ muştur. Bu kavram, halk kitleleri kavramını kullanan İkinci Enternasyonal tarafından politik söyleminde güncelleştirilmiştir. Popüler sınıflar ile halk kitleleri kavranılan, çağdaş sosyal bilimlerin alt sınıf ve eski kuşak Marxistlerin "Lümpen proleterya" dedikleri anlamlan içerir. Popüler sınıfla­ rın çoğu, bürokratik kategorinin düşük gelirlileri içerisinde yer alır. 3-Akademik Görüş: - Yapısal yoksulluk - Dışlanma - Marjinal leştirme - İstismar Tipik olarak, bu kavramlar ve bunlarla bağdaştırılmış teoriler, yoksulların kendilerini aşan güçlerin kurbanları olduğunu iddia etmektedirler. Bu kav­ &İnlann her biri de farklı çözüm yolunu öngörmektedir. Burada akademik tartışmalara daha az değinerek bunların her biri ile ilgili olan büyük eserlere pek yer vermeyeceğim. Mümkün olduğu kadar sosyal bilimsel söylemde bu kavramların neleri karşıladığını tanımlamaya çalışacağım. Yapısal Yoksulluk açıklamaları, yoksulluğun, sosyo-ekonomik düzen içeris in deki yapısal koşulların bir sonucu olduğunu kabul eder. Yapısal yok­ sulluk açıklamalarına, düzenin, emek piyasasındaki büyük miktarlarda işten çıkarmaları yaratması ya da küçük çiftçilerin topraklarından çıkarılmasına yol açacak yaygın üretimin oluşturulması gibi ko ş u lları sağlaması örnek ·

.

1 40


olarak verilebi lir. Geniş anlamda, doğası gereği eşitliksiz olan kapitalist sis­ temin, yaygın hoşnutsuzluğun temel sorumlusu olduğu iddia edilmektedir. Yapısal koşullan n daha dar çerçevede çözüme kavuşturulması için ileri sü­ rülen öneriler arasında; istihdam alanı yaratmak, işsizlik durumu ile ilgili olarak programlan yeniden düzenlemek ve topraksızlık sorununu çözmek üzere tarımsal alanlarda toprak reformlannı gerçekleştirmek vardır. Dışlanma (exclusion) daha çok polemik bir kavram olup, dolaşımdaki sermayenin birikiminden bazı gruplann dışlanması ve/ya da bu gruplann ekonomik büyüme adına elde ettikleri imtiyazlann eşit bölüşümünü dile getirmektedir. Bu kavram yoksulluğun yapısal bir açıklamasını yapmaktadır. Bugünkü ekonomik büyümenin hegemonik neo-liberal modeli, pratik amaç­ larla, global alanda sermaye birikimini bahane ederek, bütün sınıflardaki insanlan fazlalıkınış gibi dışlayıp dışlamadığı sorusu akla gelmektedir. Dış­ lanmacı açıklamalar sıkça, sürdürülebilir kalkınma önerileri ile bağlantılandırı lır. Burada sürdürülebilirlik sadece ekoloj ik değil, aynı za­ manda çağdaş kapitalizmin ilkel birikme modelini yönetme çabasının sosyal olarak sürdürülebilir koşullannı da içerir. Marj inalleştirıne (marginalization), Marksist literatürün bir kavramı olup, emek-değer teorisinin kavramları içerisinde düşünülmüştür. İ şçilerin artı emeğini (üretim için işçi lerin ihtiyaçlarının üzerinde çalışmalarından elde edilen emek gücü) sömüren bir sınıf olduğu sürece ahlaken kabul edilemez düzeydeki yoksulluk geçerli olacaktır. İşçi sınıfı örgütlü eylemleriyle, ancak, sömürü düzenini değiştirebilir ve sömürülenlerin yaşam koşullarını düzelte­ bilirl er. 4- Yoksulların Sesi - Yetki vermeme (disempowerment) Yetkinsizlik teorisi yoksul insanların çabalarıyla örgütlenme ve politik mücadeleye dahil olmak üzere gıda, güvenlik ve bannmak gibi ihtiyaç du­ yulan temel gereksinimleri i fade etmek amacıyla ortaya çıkmıştır. Çözümler ortak örgütlenme çabası içerisinde aranmasına rağmen, buna bağlı olarak yoksul olmak yetkinsizliğin bir biçimi olarak tari f edilmektedir. Yetkinsizli­ ğin üç boyutu vardır: sosyal, politik ve psikolojik boyutlarıdır. Sosyal boyut, göreli olarak yoksul insanların geçimlerini sağlamak üzere üretim için ge­ rekli kaynaklara ulaşmadaki yetersizliği; politik boyut, yoksul insanların politik alanda yeterli bir şekilde temsil edilmemelerini ve psikoloj ik boyut ise, yoksul insanlann değersizlik düşüncesil).i içselleştirerek otoriteye pasif bir şekilde boyun eğmeleri durumunu i fade etmektedir. Her üç boyut birbi­ rine bağlı olmakla birlikte analitik (çözümleyici) olarak birbirlerinden ayırt edilebilir.

141


Doğu Batı

Stratejik olarak, yetkinleştirme modeli topyekun kurtuluş için yoksulların örgütlenmesi üzerine inşa edilmektedir. Yaşamı sürdürebilmek için gerekli olan kaynaklara ulaşmak, en büyük amaçtır. Kendi kendine örgütlenme bu amacı gerçekleştirebilecek temel bir yaklaşım olsa da özellikle devletçe sağ­ lanan (dış) yardım, sorunun büyüklüğü nispetinde doyurucu bir sonucu sağ­ layacak ölçüt olarak gereklidir. Sorunun derecesinin beli rlenip devlet tarafından dikkate alınmasını sağlamak için siyasi protesto faaliyetleri başla­ tılarak, böylece yoksul i nsanların taleplerinin, yaşamak için temel insan haklan olduğu ileri sürülmelidir. Psikoloj ik yetkinlik, ortak eyleme katılımın bir sonucu ve bireyin geçim araçtan üzerinde daha fazla kontrolü elde etmesi olarak görülmektedir. Dünya genelinde kamuoyunun yoksulluk ile ilgili olarak sahip olduğu dü­ şünce, yoksulluğun gerçek sorumluluğunun yoksulların kendilerinde olduğu şeklindedir. Bu nedenle yetki verme modelini aşağıda daha detaylı olarak ele alacağım. En son bölümde, yerel yönetim ve kentsel reform için bu modelin politik anlamlan üzerinde spekülasyonlar yapacağım.

Y ETKİNLEŞTİRME

MODELİ

Sorun, yoksul olanların sermayenin birikimi sürecinden dışlandıklarında geçim için nasıl üretim yapacaklarıdır. Bu bölümde (yerine getiri lecek bazı strateji lerin tartışılması ile birlikte) yeterince karşılık bulduğuna inandığım yetkilendirme modelini sunacağım. 3

GEÇİMİN ÜRETİLMESİ : 1 - Neo-klasikler tarafından oluşturulmuş genel varsayım dışında bir modele ihtiyaç vardır. Bu varsayıma göre, hane halkının faaliyetleri öncelikli olarak tüketimle ilgiliyken üretim (kar için üretim), hane halkı dışında fab­ 4 rika ve işyerlerinde sağlanmaktadır. Yetkilendirme model i bu varsayımdan farklı olarak hane halkını ve daha spesifik olarak hane halkı ekonomisini, geçimin üretilmesinde bir merkez olarak ele almaktadır. Hane halkının ye­ �ı:k yemek, televizyon izlemek gibi faaliyetleri hala bazı tüketim şekilleriyle bağlantılı olsa da bu tür faaliyetlerin geçim için gerekli olan üretim ile ilişkilendirilmesi gereklidir. Bu üretim içerisinde; yiyecek yetiştirme ve ha­ zırlama, su elde etme, öğünlerden sonra temizlik yapma ve gıdanın hazırla­ nabilmesi amacıyla gereken soba, çanak-çömlek, masa, sandalye gibi araçları ' Bu kısım l'riedmann'ın ( 1 992) 3 . v� 4. bölümlerine doyul ıdır. Coragio'da ( ı 994) hen7.er bir model. "economia popular" adı altında ileri sürübnüştür. Her iki model, Kari Polanyi 'nin ( 1 997) ekonomik antropolojisine çok şey borçludur. • Bu varsayıma yapılan itirazlar; bir kapitalist işçi ile sözleşmeye dayalı biçimde evde parça başı işi, ileri endüstriyel toplumlardaki değişimi ve üretim ile tüketimin doğrulanmasının zor olduğu uzamsal ayrı lığın bulunduğu aile çillçiliğini içermektedir.

1 42


ve yağ, şeker, tuz sabun gibi temel ürünleri alabilmek için yeterli paranı n kazanılması gereklidir. Böylece yiyeceklerin b i r kısmı evde üretilirken bir kısmı pazar ekonomisinden elde edilen araç ve kaynaklarla hane halkı eme­ ğinin birleşiminden ortaya çıkmaktadır. 2- Geçim kavramı kendi kendini sınırlayıcı olduğundan kapitalist birikim mantığının dışında kalmaktadır. Kısa dönemde, hane halkının geçimi onun temel ihtiyaçlarına indirgenmektedir. Uzun vadede düşünüldüğünde bazı temel ihtiyaçlar giderildiğinde, temel sayılan farklı yeni ihtiyaçlar ortaya çıkar. Ancak, kapitalist sistemin kendisinden kaynaklanan rekabet koşullan altındaki amansız kar dürtüsüyle sistemi yönlendiren sürekli biriktirme gü­ cünün, geçim kavramına eşdeğer hiçbir anlam ifade etmemektedir. 3- Bu model, diğerlerini seçme ve karşılıklı il işkilerde güven ve toplum­ sal sorumluluk bilincine dayanan sosyal ilişkilerde "moral ekonomi"ye ge­ çerlilik kazandırarak kullanılmaktadır (Ekeh, 1 974; Lomnitz, 1 997; Scott, 1 976; Hyden, 1 980). Moral ekonomi, pazar ekonomisi içinde karşılıklı alış­ verişin zorunlu bir tamamlayıcısı olarak kabul edilmektedir. Bu yüzden her­ hangi birisi diğeri olmadan varolamaz. D iğer özelliklerinin yanı sıra, gönüllü çalışmaya dayanması ayırıcı özelliğidir. İ leri kapitalist ilişkilerde gönüllü çalışma pazar ekonomisiyle yer değiştirmiş olsa da i leri düzeyde kapitalist­ leşmiş ekonomilerde dahi, sistemin verimli şekilde işleyebilmesi için gönüllü çalışmaya güven sürmektedir. Ve yetkin olmayan hane halkları arasında moral ekonominin sosyal ilişki lerine duyulan ihtiyaç, doğrudan ayakta kalabilmekle bağlantı l ı olarak kesinlikle yaşamsal bir öneme sahiptir. 4- Bir kural olarak, yetkin olmayan hane halkları, geçimlerini üretmek için yalnızca kendilerine güvenirler. Yetkin olmayan hane halkları, hayatta kalabilmenin çeşitli yollarına katkıda bulunan sosyal ilişkilerin sadece mer­ kezinde yer alırlar. Bu ilişkiler; - gelir dağılımını ve harçlıkları içeren, geniş ai lelerinin üyeleriyle olan i lişkileri, - komşu ve arkadaşlarla informel yollarla desteklenen, gündelik yardım ve dayanışma ile ilgili küçük resmi il işki ler, - ortak eylem ve moral destek için topluluk temelli örgütlenmelerle ilgili olan ilişki ler, - hane halkının kendileri arasında birbirlerine karşı olan genellikle çatış­ macı i lişki lerdir. Hane halkının sosyal ilişkilerinin yoğunluğu ve niteliğinin her ikisi de hane halkı geçiminin üretimi açısından her zaman önemli değişkenler ol­ muşlardır. Kendi içlerinde bir çatışmaya girmiş, aile ve arkadaşlarıyla bo­ zuşmuş, komşularının sakındığı ya da topluluk temelli örgütlenmelerde görev almakta başarısız olan hane halkları, kendi kendine yetkinlikte başarısız do-

1 43


Doğu Balı

nanımlıdırlar. Moral ekonominin tam bir parçası olabilmek için hane halkı üyelerinin sosyal görevlerini tam anlamıyla yerine getirmeleri, karşılıklı duygusal etkileşim içerisinde ol malan, sosyalleşmeleri ve topluluğun çalış­ malan için her zaman taahhütte bulunmaları gerekmektedir. Bu yatınmların başansızlığa uğraması halinde hane halkı ekonomisi gittikçe yara alacaktır. 5- Hane halkı moral ekonominin içine yerleşmiş olsa dahi, hiçbir hane halkı pazar ekonomisine girmeksizin uzun vadede geçimini karşılayamaz. Kapitalist dünyada insanların gelir üreten bir işe ihtiyaçları vardır. Çünkü yetkin olmayan insanlann çoğu iş güvenliğinden yoksundurlar. Bu insanlar eninde sonunda küçük ve resmi olmayan ticari kurumlarda çalışmak zorunda kalırlar. Sabit işleri olmadığından eylemlerinde başarısızlığa uğramakta, yardımlara bağımlı hale gelmekte ve sosyal çalışmacılar ve bürokratlar tara­ fından yaşamlan kontrol edilmektedir. İ şte bu aşama hane halkı için suç niteliğindeki yer altı dünyasına girmeden önceki ilk küçük adımdır.

SOSYAL GÜCÜN TEMELLERİ: HANE HALKININ GEÇİM ÜRETME KAYNAKLARI Hane halkı ekonomisinin insan kaynaklan ; varolan zaman, üyelerin yete­ nek, kabiliyet ve becerileridir. Bunun yanında hane halklan toplumsal olarak üretilmiş belirli kaynaklara ve sosyal gücün temellerine ulaşmaya ihtiyaç duyarlar. Hane halkı sosyal ilişkilerinin, gelire olan ihtiyacını, niıelik ve yoğunluğunu anlatmaya çalıştım. Bundan böyle daha sistematik bir incele­ meye ihtiyaç duymaktayız. Yetki nlik modeli, sosyal gücün sekiz temelini açıklar. Her bir hane halkı, bu temeller çerçevesinde geçim kaynaklarını kapsamlı nitelikte birleştiren ve düzenleyen ayıncı nitelikte bir profile sahip olacaktır. Herhangi bir hane halkı ekonomisinin karşılaştığı sorun, değişen ekonomik ve politik koşullar altında geçimini sürdürmek için i nsan kaynaklannın nasıl dağıtılacağı ve eğer mümkünse yaşama düzeyinin nasıl daha iyi hale getirileceğidir. Hane halkının kendi içerisindeki değişmeler (ayrılma, katılma, hastalık ve sosyal yükümlülükler) göz önüne alınmalıdır. Aşağıda sosyal gücün sekiz temeli .. yer almaktadır: 1- Güvenli bir yaşam alanı. Çevrede yer alan komşular tarafından oluşan topluluk ve topluluğun temel araçlannın (ulaşım, okul, mağazalar, telefon, çamaşırhaneler, spor imkanları, kiliseler, camiler, tapınaklar, kamusal me­ kanlar gibi) yanı sıra eve ait alanı i fade eder. 2- Günlük geçim üretimi için gerek duyulan zamanın dışındaki "artık za­ mandır". Artık zaman hane halkı üyesinin cinsiyet ve yaşına bağlı olarak ayrı bir şekilde ele alınmalıdır. Daha geniş açıdan bakı lırsa, artık zaman, işe ulaşı­ lırken harcanan zaman, suyun var olup olmadığı, pazarlara ve sağlık kuru-

1 44


John Friedmann

luşlarına olan uzaklık ile çalışma karşılığı ücretlerindeki farklılıklarda de­ ğişme gösteren sosyal olarak üretilmiş bir kaynaktır. Az gelir getiren işler hane halkını daha fazla emek gücü harcamaya sevk edeceğinden, moral eko­ nomide hane halkının diğer etkinliklere ayırdığı zaman azalacaktır. 3- Sosyal ağlar (geniş aile, arkadaşlar, komşular) daha önceki bölümde kısaca ele alınmıştı. 4- Kilise ve spor gruplarından mahal le geliştirme birliğine kadar sivil ku­ ruluşlar. Bu örgütlerin yoğunluğu sivil toplumun ölçütü olarak kabul edilebilir. Bu örgüt ve kurumlar ne kadar çoğalırsa geçime yönelik kollektif mücadelenin gerçekleştiği topluluk daha da güçlenecektir. Bu arada bu örgüt ve kuruluşlara katılan hane halkları, kendi geçim mücadelelerini savunabile­ ceklerdir. 5- Bilgi ve beceriler. Yalnızca hane halkı üyelerinin almış olduğu resmi eğitim düzeyini değil aynı zamanda ve daha önemlisi hane halkı ekonomisi için faydalı bilgi ve becerileri kapsar. Kişi duvar örmeyi okulda öğrenmese de, bu uğraş ahlaken olduğu kadar mübadele ekonomisinde de faydalı beceri olarak değerlendirilmektedir. 6- Geçerli bilgi. B ilgi ve becerileri faydalı hale dönüştüren bilgi olup; fır­ satlar, yeni teknoloj iler, hane halklarına uygun yeni yasalar, hane halklarının geçimlerini üretebilmek için aradıkları daha geniş dünya hakkındaki bilgileri içerir. 7- Ü retim araçları . Sosyal gücün bu temeli birçok anlamı içerir fakat sağ­ lıklı olmak (vücut, üretim araçlarının öncelikli olanıdır), ç iftçiler için eki len arazi, ve hem moral hem de mübadeleci ekonomi için kullanılan sermaye aletlerini (yük taşıma aracı , dikiş makinası, ocak vs.) içerecek anlamda kullanılmaktadır. 8- Parasal kaynaklar. Gelir ve parasal kredileri içerir (küçük ticari borçlar, konut geliştirme kredileri gibi). Her ne kadar bu model sosyal gücün temellerini, geçim üreti minin kay­ nakları olarak alsa da hane halkı üyelerinin tamamının bu kaynaklara eşit şekilde ulaşabildikleri yönünde bir iddia öne sürmez. Hane halkı modeli moral ekonominin gereği olan kaynakların bölüşümünü kabul eder. Bununla birlikte, ataerkil normlar, hane halkının erkeklerine, kaynaklara ulaşma ve bunlardan faydalanma konusunda belirli üstünlük verme eğili­ mindedir. Çocuklara, akrabalara, yaşlılara ve hane halkı üyelerinden ehliyet­ siz olanlar, kaynaklara ulaşma konusunda daha kurnaz bir farklılık olabilir. Hane halktan, politik yönetimi, haklan ve mücadeleye direnci ile küçük poli­ tik topluluklar şeklinde algılanmalıdır.

1 45


Doğu Batı

STRATEJİLER Hemen hemen her gün hane halkları, sözü geçen sosyal gücün temelin­ deki kaynaklarını kendi aralarında dağıtmak için tercihler yaparlar. Her bir hane halkının kendine özgü koşul ları diğerlerine karşı olan göreli önceliği belirler. Bununla birlikte genel bir model ileri sürülebilir. - B irinci öncelik: güvenli yaşam alanı için mücadele (köylü çiftçiler için toprak mücadelesi) . - İkinci öncelik: parasal kaynaklar. Buradaki kaynaklar diğer bazı karar­ lara ve durumlara göre farkl ılık gösterebilir. Aile içi transferler, göçmenlerin para aktarımı, kadınların ve çocukların iş gücü olarak gönderi lmesi, resmi olmayan yollarla gelir üretme faaliyetleri gibi durumlar bunlardandır. - Üçüncü öncelik: özellikle hane halkının erkek üyelerine bilgi ve becerinin geliştirilmesi için yapılan yatırım. - Dördüncü öncelik: topluluk temelli örgütlenmelere katılım. Bu faaliyet için ayrılan zaman ne kadarl ık bir ölçüde hane halklarının varolan ' artık' za­ manına bağlı olacaktır. Hane halklarının verilen bu öncelikli durumların genel şemasından ha­ reketle üç yorum çıkarılabilir: İ lki, özellikle yaşam standardını arttırmak için başarılı bir hane halkı geçim üretimi, gönüllü birliktelikler, kilise temel l i gruplar v e buna benzer aile d ı ş ı kurumların işbirliğini gerektirir. Dışarıdan yardıma muhtaç koşullar altında hane halkları genel li kle kendi kendi lerini yönetmezler. Küçük kredi programları kendilerince gerçekleştiri lemez. Koo­ peratiflerin aracılık ettiği konut yapımı uzun süren bir mücadeleyi içerebilir. Mülksüzleştirmeye (toprak, bizzat inşa edilen evler) karşı direniş, diğer gruplar arasından özellikle kilise temelli grupların aracı lığına gereksinme duyabilir. İ kinci olarak; gönüllülük esasına dayalı resmi olmayan sivil toplum ör­ gütleri (NGO), kitlesel yetkinsizlik durumu ile mücadele etme konusunda yetersizdirl er. Özgül rakamlar her ne kadar eksik olsa da, bir çok kentteki yetkinlikten yoksun nüfusun % l O 'undan fazlasının NGO tarafından ele alın­ dı ı şüphelidir. Gönüllü kuruluşların raporları, insanın yüreğine dokunan hikayelerle doludur. Dünyanın herhangi bir yerinden daha fazla gönüllü ku­ ruluşun bulunduğu ülke konumundaki ABD'de dahi gönüll ülükten daha fazlasına gereksinim vardır ve devletin doğrudan müdahalesi olmaksızın kitlesel yoksulluk ve yetkinsizlikten kaçış mümkün değildir. Üçüncü o larak, hane h a l kl arı n ın geçim sorunlarının tamamı etkin bir şe­ kilde topluluk düzeyinde ele alınamaz; yeni yerelcilik yeterli deği ldir. Bölge­ sel, ulusal ve uluslararası düzeyler de kapsam içerisine alınmış olup, hane halkı veya topluluksal anlamda yetkin olmaktan çok fark lı olarak yeni yakla-

1 46


şımlar belirmiştir. Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (The North American Free Trade Agreement), Meksika'da mısır üretimi yapan köylüle­ rin sınırlı geçimlerini ortadan kaldıracak gibidir. Çin'deki kırsal sanayileşme, merkezi planlamaya dayalı kararlara nazaran yetkinleştirme durumu ile ilgili yapı lacaklar konusunda daha az bir öneme sahiptir. Katı lımcı bütçe için de­ nemelerde, Porto Alegre gibi bazı Brezilya kentlerinde, yerel yönetimlere bütçe oluşturulurken, şehir genelinde alt yapı yatırımlarını katılım sürecinden ayırmak zorunda kalmışlardır. Ekonomik planlamacılığın birbiriyle bağımlı halde bulunan bu uzamsal boyutları, hane halkı veya topluluk temelli yetkin­ lik modelini bütünleştirmenin pek mümkün olmadığını bize anlatmaktadır. Bu modelle bağlantılı stratejiler önemli olduğu kadar, yoksulluğu tutarlı ve bütüncül bir şekilde çözebilecek birbirinden farklı diğer stratej ilere de gerek­ sinim vardır. Bana göre, hane halkının yetkin hale getirilmesindeki en büyük sorun, gönüllü kesimin yetkinsizleşmiş gruplar ile ulusal devletin ekonomik büyü­ meyi maksimize etme isteği arasındaki boşl uğu doldurmadaki yetersizliğidir. İster ABD, Brezilya, Meksika veya Çin'de olsun devlet, yoksullara yardım politika taahhütlerinden vazgeçmeye zorlanmalıdır. Bu yapıldığı takdirde yeni bir toplumsal sözleşmeye gereksinim duyulacaktır. Keynesyen modelin refah devleti tamamen ortadan kalkmıştır. Bunun için kaynaklar gittikçe yok olmakta ve refah devletini yeniden oluşturma yönündeki halkın isteği azal­ mış bulunmaktadır. En son bölümde yeni bir toplum sözleşmesinin nasıl gerçekleşebileceği konusunda tahlil lerde bulunacağım.

YENİ BİR TOPLUM SÖZLEŞMESİ Yapısal yoksulluğa karşı mücadele için yerel bir eğilim içerisinde genel­ toplumsal bir stratej i ile birlikte, yetkinlik modelinin ötesine geçmek ve aynı zamanda Keynesyen refah devletinin birçok çelişkisini önlemek amacıyla devlet ve yurttaş arasındaki ilişki hakkında yeni bir düşünme şekli ol uştur­ mak gereklidir. Devlet ve yurttaş arasındaki bu ilişkiyi dört aşamada düzen­ lemeye çalışacağım. 1 ) Amacı tanımlama 2) Sivil toplumu güçlendirme 3) Devlet-toplum ilişkilerinde yeni bir biçim 4) Siyasal stratej i ler

AMACIN TANIMLANMASI Yoksulluğu, sosyal , politik ve psikoloj ik yetkinsizliğin üç boyutu olarak tanımladım. Yetkinlik model i bu tanımlamayı tersine çevirerek hane halkının geçim için temel kaynaklara ulaşma stratejilerini geliştirerek uygun hale

1 47


Doğu Batı

getirir. Bu model, her bir hane halkını kendi geçimini sağlama konusunda soruml u olarak ele alsa da, geçim kaynaklarını bireysel olmaktan ziyade sosyal olarak üretilmiş kabul etmektedir. Yetkinlik stratejiferi, kaynaklann temini sırasında, devlet ve örgütlenmiş toplum arasındaki ilişkilerin yeni biçimlerinin yanı sıra sosyal ağlar ve sivil kuruluşlar aracılığıyla sivil toplu­ mun tamamen güçlenmesini gerektirmektedir. Ancak, bütün bunlar gerçekleşmeden önce her bireyin geçim hakkı sağlam ve kalıcı bir şekilde kurulmuş olmalıdır. Geçim hakkının, hükümet ve onun yurttaşlan arasında yeni bir toplum sözleşmesinin temellerini oluşturması gerektiğini belirtmeliyim. Bu kavrama daha somut anlam vermek üzere Yurttaşlık Haklannın On Emrini önermek için yetkinlik mode­ linin dilinden hareket edeceğim. YURTTAŞLIK H A KLARININ ON EMR İ 1 - Uzmanlarca yaşama gözlerini açmak 2- Güvenli ve emin bir yaşam alanı 3- Yeterli beslenme 4- Sağlık bakımını yapabilecek konumda olma 5- İyi ve pratik eğilim 6- Siyasal katılım 7- Ekonomik olarak üretici bir yaşam 8- İşsizlik durumuna karşı korunma 9- Yaşlılıkta saygı görme 1 0- Saygın bir cenaze töreni Yeni toplum sözleşmesini biçimlendiren bu On Emrin pratik olarak uy­ gulanması devletin diğer taleplerini gerçekleştirmeden önce bu haklara gere­ ken saygınlığı kazandırmayı üstlenmesiyle gerçekleşebilir. Bu perspektiften hareketle ekonomik büyüme, sırf ekonomi için körü körüne takip edilecek bir büyüme değil , nüfusun tamamında yurttaşlık haklannı gerçekleştirmek ama­ cıyla topl umun sahip olduğu üretim güçlerinin en verimli şekilde geniş­ lemesini sağlayan bir etken olarak kabul edilmelidir. 5 Ekonomik büyüme 116ylece özgül sosyal hedeflerle bağlantı lı hale gelmekte ve pazar gücünün anarşik hareketlerinin önlenmesi için devletin müdahalesini gerektirmektedir. Yeni toplum sözleşmesi ekonomik teoriye birtakım ahlaki amaçlar kazandı­ rır, onu faydacı ve aşırı bireyci bir bilimden deontolojik bir bilim haline dö­ nüştürür. Amitai Etzioni'ye göre; "deonto loj i , bir eylemdeki ahlaki durumu yani ne başarı arzusunu ne de sonuçları değil, eylemin ortadan kaldırdığı ve aldırış etmediği görev ahlakını yargılamanın bir ölçütüdür"( 1 988, 1 3 ). Bu ' Ekonomi politiğini belirleyen tek merci yurttaş haklan olmayabilir. Diğer sosyal amaçlar ise şüphesiz ki gelirin önemini, servetin dağılımını ve ekolojik sürwrülebilirliği içerecektir.

1 48


şekilde hane halkında olduğu gibi sosyal sorumluluğa dayalı moral ekonomi, güven ve karşılıklılık, ulusal ekonomi düzeyindeki pazarın faydacı hesapları ile entegre olmaktadır.

SİVİL TOPLUMUN GÜÇLENDİRİLM ESİ

Yetkilendirme modeli geçim için başlıca sorumluluğu hane halkı ekono­ misinin kendisine yükler. Fakat devlet ve yurttaşlar arasındaki yeni toplum­ sal sözleşme, yurttaşlık haklarına geçimi de ekleyerek bu modeli düzenler. Yeni toplum sözleşmesi böylece kendi geçimlerin i sağlamaya çal ışan yurt­ taşların kaynaklara güvenli bir şekilde ulaşma taleplerini devletin destek ve yardımıyla gerçekleştirme fırsatını ortaya çıkarmaktadır. Söz konusu On Emir her ne kadar ahlaki bir deklarasyon olsa da her bir hane halkının kendi temel geçim stratej isi dışında çalışması için adeta bir yapı önermektedir. Geçimin üretilmesi burada doğal bir sosyal süreçtir ve kapsayıcılığı toplum genelinde olursa, devletin güç ve kaynaklarına daha geniş ölçüde yaklaşması gereklidir. Hane halkının kendi geçimini sağlama yükümlülüğü diğer hane halkla­ rından tecrit edi lerek yerine getirilemez. Bu nedenle yetkinlik modeli, özel­ likle sosyal gücün temelleri arasında yer alan sosyal ağlar ile örgütleri içer­ mektedir. Sosyal ağlar ve örgütler, yurttaşlık hakları ve buna i lişkin esaslara ulaşmak için oldukça önemlidir. Geçimimizi sağlayabilmek için güncel mücadelemiz, özellikle yoksu llar için, sivil kuruluşların etkinlik ve yoğunluğu açısından hayati önem taşıyan belirli yerler veya topluluklar dahilinde yer alır. Bunlar, politik kuru luşlar, kiracıların kurduğu dernekler, iskan kooperatifleri, küçük tüccar kuruluşları, sendikalar, spor kulüpleri, gençlik örgütleri, kadın grupları , dini cemaatler, mahalli dernekler gibidir. Sivil kuruluşlar, bölücü olmaktan öte, bir topluluğun moral ekonomisini biçimlendirerek, gücünün bir ölçütü olurlar. Yeni toplum sözleşmesi, yurttaşlık haklan çerçevesi içinde, geçimin üre­ tilmesi konusundaki yükümlülüğü dürüstçe, hane halklarına ve onların içinde bulunup yaşadıkları sivil kuruluşlara yüklemektedir. Bu yüzden yeni toplum sözleşmesini, ulusal bir toplumu oluşturan yerelliğe sahip sivil kuruluşların yoğunluk ve etkinliğini arttıran ve bu konuda gereken binlerce teşvikleri sağlayan sivil toplumun güçlenmesini sağlayan araç olarak görebiliriz.

DEVLET-TOPLUM İLİŞKİLERİNİN YENİ B İÇİMLERİ Yeni toplum sözleşmesi, örgütlenmiş sivil toplumu, On Emir dahilinde sı­ ralanmış, her bir yurttaşın h akl arını sağl ay an devletin t:tkiıı bir ortağı gibi tasarlar. Böylece yurttaşların demokratik katı lım talepleri, kendi bireysel oylarından daha aktif bir rol olarak anlaşılabilir. Yurttaşlar, doğrudan doğ­ ruya sivil kuruluşların üyesi konumundaki hane halklarının geçimlerinin

1 49


Doğu Batı

üretiminde merkezi bir yer alan hizmet ve eşyanın teminine kendilerini dahil etmelidirler. Devletin görevi ise; kaynaklarını sivil kuruluşlar aracılığıyla bireysel yurttaşlara ve hane halklarına yönlendirmektir. Bu düzenlemeyi de; devlet, sivil kuruluşlar ve hane halkları arasındaki üçlü il işki şeklinde düşü­ nebiliriz.

DEVLET-SİVİL ÖGÜTLER-HANE HALKI Bu modelde sivil kuruluşlar; üyelikleri kapsayan demokratik yönetim ve kara yönelik olmayan çalışmalar ölçütlerine bağlı ol arak örgütlenmişlerdir. Sivil kuruluşlar, bir takım harcamalarda bulunmak üzere devletin tahsis ettiği kaynakları almanın yanı sıra, aynı zamanda kendi lerince sağlanan kaynak­ larla bazı proj elerin gerçekleştirilmesine katkıda bulunurlar. Bunlar, doğru­ dan emek gücü, teknik yetenekler ve parasal katkılardan oluşur. Elde edile­ bilen kaynakların sınırları dahilinde projeler, rekabetçi esaslara dayalı bir biçimde yerel ya da ulusal (yerel ya da devletin temel finanse edici ajan ol­ masına bağlı olarak değişebilir) standartlara göre devletçe finanse edilir. Hane halkları bu süreç içinde aktif katılımcı lar olarak kazançlı çıkması gere­ ken kişi lerdir ve kendi üyelerinden olan yetişkin yurttaşların demokratik oyu aracılığıyla devleti sorgular hale gelebilirler. 6 Kısaca genel yapı bu şekildedir. Bu proje iki ve daha fazla kuruluşun veya özel teşebbüsün işbirliğini üstlenmesiyle farklı ayrıntılara olanak sağla­ yabilecek projeye uygulanabilir. Aynı zamanda ara örgütlenmeleri Peter Berger ve Roland John Neuhaus gibi muhafazakar filozoflarca oldukça met­ hedilen ( 1 977) bu proje, örgütlenmiş sivil topluma merkezi bir rol biçmekte­ dir. Ancak, bu proje, ancak yetkin olmayan hane halklarını öncelikli olarak durumu düzeltilecek olanlar şeklinde gören, politik anlamda ilerlemeci bir yapı içerisinde uygulanabilir. Bunun merkezi düşüncesi ise Yurttaşlık Hakla­ rının On Eınri'dir.

SİYASAL STRATEJİLER Bunların hiçbiri kendi kendine gerçekleşmeyeceği gibi h içbir yurttaş h lk tarı sistemi de idari yaptırımlarla yükseltilemez. Yetkin olmayanlar baş­ langıcı bizzat üstlenmelidir. Bunu da devlet üzerinde, kendi taleplerini fark etmesi için politik bir baskı kurmalarıyla gerçekleştirmelidirler. Dünya gene­ linde varolan hegemonik sistemin doğası nedeniyle, bu modelin, açık sonuç­ larının görülebilmesi için bir veya iki kuşaklık bir zaman dilimi içerisinde yer alabilecek o l duk ç a büyük bir mücadele ile tav ı r almayı gerektirmektedir. 6

Bu yönelim içerisindeki en ilgi çekici deneyimler Brezi lya'da yerel yönetim düzeylerinde bulunur (Feddozi, 1 994). Sao Paulo'daki popüler bannma akımlan ile ilgili olay incelemeleri için Blair, 1 995'e bakınız.

1 50


Görev, devlet ve sivil toplum arasındaki güç dengesini düzenlemekten başka bir şey değildir. İşlevsiz olarak bir kenara bırakılan finans kapital ve mega­ kuruluşlarca idare edilen kurumsal ekonominin de sivil toplum kapsamı içe­ risine alınması gerekmektedir. Yerine getirilmesi gereken diğer bir konu, göz ardı edilen yurttaşların ta­ leplerini haklılaştırmak ve kendileri tarafından oluşturulan kuruluşlann gücü aracılığıyla demokratik düşüncelerini duyurmak şansının yoksul insanlara da verilmesidir. Sivil toplum bugün Hegel ve Marx 'ın burjuva toplumu değildir. Yeni bir toplum sözleşmesi için başansızlığını kabul ederek politik talepler öne süren ölüm döşeğindeki refah devletinin iki yüz yıllık demokrati k müca­ delesi artık sosyal ve ekonomik bir gündeme yayılmalıdır.

KAYNAKÇA Berger, P.L.; Neuhaus, R.J., 1997. To Empower: The Role of Mediating Structures in

Public Policy. Washington, DC. : A ınerican enterprise Institute for Public policy . B laire, A., 1 995. ' Urban Grassroots Movements a11d the Construction of Citizensh ip: Self-Built Housing Initiatives in Sao Paulo '. Masler' s thesis, Depa rt ment of thc

Urban Planing. University of Cal i fom ia , Los Angelcs.

Corra gio ,

J.L., 1 994. Econ onı ia Urbana: La Pe rspect i va popular. Quito, Ecuador:

Institııto Fronesis.

Ekeh, P.P., 1 9 7 4 . Soc ial Exch aııge Theory: ıhe Two Traditions. Cambridge, MA: Harward Univcrsity Press. Etzion i , A . , 1 98 8 . The moral Dime11sion:

to ward a

New

Ecoııomics. Ncw York: Thc Frcc

Press.

Govemabi/idade: O Case de Porto Alegrr1. Proposta. 62 (Scptcmber), pp. 23-9. F rıe dm an n , J . , 1 992. Empowernıent: Tlıe Poliıics of Altemative Deve/opment. Cambridge ,

Fedozzi, L., 1 994. "Poder Loca/

Revisıa tri me sıral de FASE, No.

M A : B l ackwc l l . Hyde n ,

G.,

1 980. Beyond Ujcımaa i n Tanzania: Underdevelopmenı

Press. Lac laıı, E,; Mo uffe, C . , 1 985. Hegemony aııd So c ia lisı Peasaıı ıry . Berkeley: Uni vcrsity of Colombia

aııd

aıı

Uıı cap t ured

Sırategy: Towards a Radical

Democratic Poliıics. London: Verso . Lomnitz, L.

A.,

1 997. Networks and Margiııalıty: Life in a Mexicaıı Sh an tyto wn . New

York: Academi Press.

Polanyi ,

K., 1 977. 77ıe livelihood of Man. Ed. by H. W. Pcarson. New York: Academic

Pre s s .

Scotl, J., 1 976. 11ıe mo ral Econ omy of the Peasant: Rebellion

Asia. New Haven ,

CT: Yale University Press.

and Subsistance in So ıtth esı

151


BROORLYN DAILY EAGTJ.� A • 4 r.a,lr\t L u t hlu4 rrıı. ı

" 1 929 Wall Steet'in Çöküşü"


KüRESELLEŞMENİN

EKONOMİK ANLAMI Selim Somçağ

Türkiye'de sermayesi Türk halkının ödediği vergilerden, ku llanılabi lir fonları Türk halkının tasarruflarından meydana gelen Ziraat Bankasının nasıl bir yönetim şekline sahip olacağı, aynca yöneticileri nin kimliği Washington ' daki IMF tarafından belirleniyor. TMO ' nun bu yıl buğday alıp almayacağı, şeker fabrikalarının köylüden şeker pancarını kaça alacağı, memur maaşlarına ne kadar zam yapılacağı da. Tal imatlar kamu sektörüyle sınırlı değil. Özel bankaların hangilerinin faaliyetine devam etmeye ehil olduğu, hangi lerinin faaliyetine son verilmesi gerektiği de IMF'ye sorul uyor. Yalnız bu işlere karışanlar IMF ve kardeş kuruluşu Dünya bankasıyla da sınırlı değil. İstenen adımlar atıldıkça Hazine ve Merkez Bankası bürokratları ABD ve Avrupa'da kapı kapı gezerek "kurumsal yatırımcı" sıfatını taşıyan birtakım şirketlerin çoğu 30 yaşın altındaki elemanlarına hükümetin yaptıkla­ rını pazarlayıp onay bekliyorlar. Bütün bunlara ne gerek var diye sorarsanız cevap hazır: "Bunlar küreselleşmenin gereği !'" Ekonomide küreselleşme nedir? Azgelişmiş ülkeler açısından ekonomide küresel leşmenin özeti mal, hizmet ve sermaye piyasalarının metropol ülke­ lere açılması demektir. Metropol ülkelerin dünyanın geri kalanını kendi ekonomik nüfuz alanlarına dahil etme çabaları yeni değildir, ancak metropol ülkelerdeki ekonominin gidişatına göre bu eğilim tarih içinde farklı şekillere bürünmüştür.


Doğu Batı

90' 1ardan itibaren gelişmiş ülkeler azgel işmiş ülkelerle olan siyasi, eko­ nomik ve kültürel ilişkilerini "küreselleşme" etiketi altındıı takdim etmeye başladılar. Küreselleşme söylemine göre metropol ülkelerle dünyanın geri kalanı arasındaki çeşitl i alan lardaki i lişki ler aslında tek bir sürecin farklı cepheleriydi ve bu sürecin adı küreselleşmeydi. Söylem, küreselleşmenin teknoloj i deki, özellikle iletişim ve bilgisayar teknolojisindekt{intemet vs.) gelişmelerin doğal bir sonucu, dolayısıyla tari hin günümüzdeki akışını temsil eden, karşı konulması imkansız bir süreç olduğu iddiasıyla tamamlanıyordu. Söylemeye gerek yok ki, bu 90'lardan günümüze kadar olan metropol­ çevre ili şkilerinin gerçeğe uygun bir tasviri olmaktan uzaktır. Her şeyden önce bu ülke grupları arasındaki ekonomik, siyasi ve kültürel ilişki lerin aynı sürecin parçalan olduğu iddiası doğru değildir. "Küreselleşmenin" siyasi cephesi 1 989'da Sovyetler Birliğinin dağı lması sonucunda il. Dünya Sava­ şından beri süregelen iki kutuplu dünya sisteminin çökmesiyle oluştu. Eko­ nomik alandaki "küreselleşme" ise 1 970' lerden başlayan ve kapitalist siste­ min kendi dinamiğinin ürünü olan bir süreç. Kapitalist ekonomi, her zaman bir yandan arz ve talebi, diğer yandan ta­ sarruflarla yatırımlan tam istihdamı ve i stikrarlı büyümeyi sağlayacak şe­ kilde dengeleme gücünden yoksundur. Bu tür istikrarlı büyüme dönemleri ancak belirli tarihi şartlar altında ortaya çıkar ve modem kapital izmin tari ­ hinde düşük büyüme - yüksek işsizlik dönemlerine göre daha sınırl ı bir yer tutar. Modem kapitalizmin tarihindeki en son (ve en uzun) istikrarl ı büyüme dönemi 1 940' 1ann sonu ve 1 970' lerin başı arasında yaşandı . Bu büyüme döneminin öncesinde 1 929'da ABD ' de borsanm çökmesiyle başlayan ve i l . Dünya Savaşı sonrasına dek süren uzun ve derin bir depresyon dönemi vardı. "Büyük depresyon" olarak bilinen bu dönemde finans piyasaları krizin ülke­ den ülkeye yayı lmasında ve derinleşmesinde büyük rol oynamıştı. Bu se­ beple l 944 'te Bretton Woods konferansında savaşı n galipleri ABD ve İngil­ tere savaş sonrası dünyanın ekonomik sistemini sabit kur rej imi ve sermaye kontrolü temelleri üzerine inşa ettiler. Amaç tabiatı gereği, reel ekonomiden farkl ı olarak çok büyük spekülatif kazançlara, ancak daha sonra da çok bü­ yük boyutlu zararlara yol açabilen finans piyasalarındaki dalgalanmaları bir ölçüde sınırlamak, esas olarak da bu dalgalanmaların uluslararası krizlere yol açmasına engel olmaktı . Bu şartlar altında mesela 94 Meksika krizi, 97 Uzakdoğu krizi, 98 Rusya, Brezilya krizleri ve 200 1 Türkiye krizi gibi kriz­ lerin ortaya çıkması imkansızdı, çünkü bu krizlerde uluslararası finans ser­ mayesi önemli rol oynadı. Bütün bu ülkelerin finans piyasalarında metropol sermayesinin girişine bağlı spekülati f balonlar oluşmuştu ve bu sermayenin söz konusu piyasalardan çıkması bu ülkelerdeki krizleri ya tetikledi, ya da derinleştirdi. Bu krizler sonucunda güç duruma düşen ülkelerin veya metro-

1 54


Seliın Somçağ

pol ülke yatırımcılarının kurtarılması metropol ülkelerinin şimdiye kadar yüz milyarlar mertebesinde faturalar üstlenmesine sebep oldu. 40'lar-70' ler dün­ yasında bu tür krizler yoktu, çünkü New York ya da Londra' daki bir küçük yatırımcının Singapur ya da Buenos Aires borsasında hisse senedi satın alma imkanı yoktu. Sabit kur ve sermaye kontrolüne dayanan Bretton Woods sistemi kurul­ duğunda bir devrim niteliği taşıyordu. Kapitalizmin bütün metropol ülkele­ rini ve pratikte bütün dünya kapitalizmini kapsayacak bir sabit kur rejimi daha önce mevcut olmadığı gibi, ülkeler arasındaki sermaye girişlerinin hü­ kümetlerce denetlenmesi de genel bir uygulama olmamıştı . 1 9. yüzyı lda bugünkü anlamda finans piyasalarının ortaya çıkmasından sonra bu piyasa­ larda uluslararası alışverişler mal ve hizmet alışverişleri gibi büyük ölçüde serbest olmuştu. Osmanlı Devleti ilk dış istikrazını, (yani bugüne uyarlarsak ilk Eurobond ihracını) 1 850' lerde yaptı. Bu tahvil leri en çok İngiltere ve Fransa'nın orta direk vatandaşları aldı. Bu yüzden 1 875 'te Osmanlı' nın borcu bini aşıp moratoryum ilan edince İngiltere ve Fransa'da kıyamet koptu, vatandaş sokaklara döküldü. Öte yandan 1 860'lardan itibaren birçok zengin Osmanlı Vatandaşının, bu arada il. Abdülhamit'in de, Galata bankerleri ara­ cılığıyla İngiliz ve Fransız "esham ve tahvilatına" oynadığı bilinir. Demek ki 1 870' lerin, 80' lerin Türkiyesi 1 930-80 Türkiyesine göre daha "küreseldi" ! Burada "küreselleşme" söylemindeki önemli bir yanlışa işaret etmek isti­ yoruz. Finans sermayesinin ülkeler arasında sınır tanımadan gezip dolaşmasi finans tekniklerinin gelişimi ve intemetin icadıyla ancak son 1 5 yı lda ulaşıla­ bilen bir merhale değil. Bu işin en az 1 50 yıllık bir tarihi var. Bugün intemetlc, telefonla yapılan işlemler 1 9. yüzyılda da telgrafla yapıl ıyordu. B u 1 50 yıllık tarihin içinde 1 929 borsa çöküşü gibi finans piyasalarında çı­ kan bir kıvılcımın bütün dünyayı içine alan derin bir bunalımı ateşlemesi gibi vahim bir yol kazası da yer alıyor. Tarihi perspekti f içinde ele alındığında küreselleşmenin bir merhale değil, bir geriye dönüş olduğu açık. 1 940 ' lardan 1 970' 1ere kadar ekonomiyi "küreselleşmeden" uzak tutmak için büyük ça­ balar gösterilmesinin sebebini anlamak için 29 bunal ımını ve son 1 0 yılda gelişmekte olan piyasalardaki krizleri hatırlamak yeterli . Peki neden Bretton Woods sistemi terk edildi v e dünya 70'lerden i tibaren ekonomik "küreselleşmeyi" yeniden keşfetti? Bretton Woods sistemi, uzun dönemli istikrarlı büyüme uğruna sermayenin kısa vadeli spekülatif kazanç­ lardan vazgeçmesini gerektiriyordu. B irincisi, sermayenin bu fedakarlığı yapabilmesi için istikrarlı büyüme dönemlerindeki kar oranı belirli bir seviyede tutması gerekiyordu. 40' lann sonunda başlayan hızlı büyüme döne­ minin 70' lerin başında tökezlemesi sermayeyi tekrar riskli de olsa uluslar­ arası portföy yatırımı alanına girmeye yöneltti. İkincisi, uzun büyüme dö-

1 55


Doğu Batı

neminin sonuna doğru ortaya çıkan karlılık ve büyüme hızındaki düşüşün yarattığı makroekonomik etkiler (özellikle ABD ekonomisinin göreli üstün­ lüğünün zayıflaması) zaten sistemin temel taşı olan dolar merkezli sabit kur rejiminin sürdürülememesine yol açtı, Bretton Woods sistemi 1 973 'te çöktü. Bu artık kurlarda bir belirsizlik döneminin başladığı anlamına geliyordu. Bu durumda uluslararası ticaret yapan şirketlerin kur riskine karşı vadeli işlem­ lerle korunması gündeme geldi. Doğal olarak bu ülkeler arasındaki para transferlerinin mal ve hizmet akışlarına bağlı olmaktan çıkarılmasını, yani sermaye kontrollerinin kaldırılmasını gerektiriyordu. Sermaye kontrollerini ilk olarak 1 973 ' te Kanada, Almanya ve İsviçre kaldırdı. Bu ülkeleri 1 974 ' te ABD, 1 979 'da İngiltere, 1 980'de Japonya, 1 990'da Fransa ve İ talya, 1 992 'de İ spanya ve Portekiz izledi. Bu arada 80' lere gelindiğinde metropol ülkeler de yakın gelecekte Bretton Woods döneminin büyüme oranlarına ulaşılamaya­ cağının anlaşılmasıyla metropol sermayesinin azgelişmiş ülkelerde finansal yatırımlar yaparak karlılığını arttırma hevesine kapıldı . Dolayısıyla esnek kur ve sermaye serbestisi rej imine azgelişmiş ülkelerin de katılması gündeme geldi. Tabii bu ülkelere portföy yatınını yapılabi lmesi için sermaye serbestisi yeterli değildi, yatının yapılabilecek finansal araçların da mevcut olması gerekiyordu. Halbuki bu ülkelerin çoğunda hisse senedi borsası veya devlet tahvili piyasası mevcut değildi . Bu yüzden 80'lerden itibaren Dünya Bankası azgelişmiş ülkelerde borsalar ve devlet tahvili piyasaları kurulmasını tavsiye etmeye başladı. Nitekim Özal hükümeti de önce 1 98 5 ' te İ stanbul Borsasını kurdu, 1 989'da 3 2 sayılı kararla bütün sermaye kontrollerini kaldırdı ve yine aynı yıl vergi oranlarını düşürerek bütçe açığını iç borçlanmayla finanse etmeye başladı. B öylece Türkiye'nin ekonomide "küresel leşme" macerası da başlamış oldu. Bu yazının konusu ekonomide küreselleşmenin anlamıyla sınırlı olduğu için küreselleşmenin metropol ve çevre ülkeler açısından bi­ lançosuna girmiyorum. Ancak Türkiye için bu maceranın 1 1 yılda ekonomi gemisinin iddia edildiği gibi yeni ufuklara yelken açmasıyla değil, karaya oturmasıyla sonuçlandığını da bu noktada belirtmek şart. • . sonuç olarak metropol sermayesinin denetimindeki IMF ve Dünya Ban­ kası gibi kuruluşların ve Türkiye'de bilinçli veya bilinçsiz olarak onların sözcülüğünü yapanların iddia ettiği gibi ekonomide küreselleşme "çağın gereği" veya "teknoloj inin zorunlu sonucu" değildir. Metropol sermayesinin istikrarlı kar oranlan elde edememesinin sonucunda başvurmak zorunda kaldığı riskli bir yatının yöntemidir, ve Bretton Woods si stemine göre hem tarihi olarak, hem de toplumların kaderinin "piyasa güçlerinin'', yani spekü­ latörlerin insafına bağımlılık düzeyi, toplumların kendi kaderlerine hakim olması açısından bir i lerlemeyi değil, gerilemeyi temsil etmektedir. Küresel­ leşmenin siyasi cephesi olarak sunulan ABD hegemonyasına dayanan ulus-

1 56


Selim Somçağ

lararası sistemle de mantıki, içsel bir bağı olmadığı gibi, tarihçe olarak da bir paralellik göstermez. En önemlisi, azgelişmiş ülkelerde kalkınmanın finans­ manının devletin planlaması ışığında, uzun vadel i banka kredileri tarafından desteklenmesi modelinden vazgeçilip borsa ya da tahvil piyasası aracılığıyla metropol ülkelerden gelecek sıcak paraya bağlanması, otomobilin icadıyla at arabasının tarihe kanşmasına benzetilebilecek tarihi, teknolojik bir zorun­ luluk değildir. Bugünkü sistemden geri dönüş mümkündür, ve ekonomik küreselleşmenin son 20 yıllık seyrine bakıldığında bu konunun tartışılmaya başlamasının çok da uzak olmadığını söyleyebiliriz.


•·

"Hedef Olmaktan Kurtulamayan Hedef' Bir Yıırtıaş Yaratmak, Yapı Kredi Kültür ve Sanat Yayıncılık, 1 998.


EKONOMİ, TÜRKİYE VE KRİZ


"Yeni Ekonomi Yeni Türkiye!" Bir Yurttaş Yaratmak, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, 1 998.


GELİŞEN EKONOMİLERİN Dış KAYNAK KULLANIMI,

FİNANSAL KRİZLER VE TüRKİYE ÖRNEÖİ,

200 1

Merih Celasun·

1.

KRİZ

TÜRLERİNİN EVRİMİ

l 970' lerin petrol şoklarından sonra, uluslararası ekonominin yapısında ve işleyişinde belirgin ve kapsamlı bir değişim süreci başladı. Sanayileşmiş ül­ keler ekonomik büyümelerinin uzun vadede sürdürülebilirliğini sağlamak için dünya ticaretinde serbestleşmeyi hedefleyen politikaları ön plana aldılar. Bu yaklaşıma koşut olarak uluslararası sermaye akımlarını kolaylaştıran dü­ zenlemeler uygulamaya konuldu. Bu ü lkelerin döviz kuru rej i mlerine esnek­ lik kazandırıldı. Ul uslararası ticaret ve finansman koşullarında gözlenen bu değişim, gelişmekte olan ülkelerin politikalarını ve performansını da derin­ den etkilemeye başlad ı. • Prof. D r . Merih Celasun, B ilkenı Ü niversitesi, i ktisadi i dari B i l imler v e So•yal Bilimler Fakültesi Dekan ı . Uluslararası belge ve yayınlara erişimde sağladıklan destek ve bilgi lendirici tartışmalar i ç i n , Prot: Dr. Orhan Güvenen, Prof. Dr. Erinç Yeldan ve Oya Celasun'a teşekkür ederim.


Doğıı Batı

1 980' 1erin sonunda, merkezi planlı ekonomilerin çöküşü ile birlikte ul us­ lararası ekonomik ilişkilerde serbestleşme eğilimi daha da güçlendi. Bi lgi ve i letişim teknolojilerinde beklenmedik ölçülerde gerçekleşen hızlı değişim, ekonomilerin karşılıklı bağımlılığını küresel boyutta entegrasyon sürecine dönüştürdü. Küreselleşme süreci , sosyal ve siyasal yapıların değişimini de zorlamaya başladı. Küresel ölçekle gözlenen değişim süreçleri, gelişmekte olan birçok ülkede yeni koşullara uyum sorunu yarattı . ı Dünyanın değişik bölgelerinde ekonomik krizler yaşandı. En düşük gelirli ekonomilerin krizleri (örneğin, Orta A frika, Sudan , Af­ ganistan vb), genellikle, ekolojik koşulların bozulması, siyasal çatışma ve savaş gibi ülke temelinde veya bölgesel düzeyde karşılaşılan içsel sorunlar­ dan kaynaklanma ktadır . Eski merkezi planlı ekonomilerde gözlenen krizler, yeni bir ekonomik ve siyasal düzene geçi ş in beraberinde getirdiği derin sar­ sıntıları yansıtıyor. Geçmişte belirli ölçülerde piyasa deneyimi kazanmış olan az ve orta ge­ l i rli ülkelerde görülen krizler tarihsel bir perspektifte değerlendirildiğinde, kriz türlerinin uluslararası ekonomide değişen koşullarla oldukça bağlantı lı bir biçimde değişim gösterdiğini saptayabiliyoruz. Krizlerin türleri değiş­ tikçe, krizleri aşmak için uygulanacak politikaların niteliği ve kapsamı da değişiyor. Ülke içindeki ekonomik yapının dış koşullara uyumunun yetersiz kaldığı dönemlerde, krizlerle tekrar karşılaşılıyor ve ülkelerin kalkınma sü­ reçleri istikrarsızlaşıyor. 1 970' 1erin petrol şoklarından önceki dönemlerde, gelişmekte olan eko­ nomiler ithal ikamesi ağırlıklı sanayileşme poli tikaları izliyor ve döv iz geli r­ lerini geleneksel ürün ihracatından ve işçi geliri transferlerinden sağlıyordu . Dış finansman gerekleri, büyük ölçüde, devletten devlete yardımlar ve ulus­ lararası resmi kuruluşların desteği ile karşılanıyordu . Birçok ülkede, doğru­ dan yabancı sermaye yatırımları sınırlı kalıyordu. Bu dönemlerde krizler, genellikle, sık aralıklarla ortaya çıkan döviz darboğazlanndan ve üretim için gerekli ithalatın yapılamamasından kaynaklanıyordu. Ekonominin dış denge­ iİfti tekrar tesis etmek ve büyümenin yolunu açmak için, Uluslararası Para Fonu'nun (IMF' nin) desteği i le kısa süreli istikrar programları uygulanıyor, para ve maliye politikaları dengeleniyor ve döviz kuru ayarlamaları ya­ pılıyordu. 1 970' lerin petrol şokları ile birl ikte sanayileşmiş ülkelerde oluşan stagflasyon, gelişen ekonomilerin dış ticaret dengeleri üzerinde olumsuz et­ kiler yarattı . Ancak , l 97Ö' lerde bu ekonomilerin dış finansman koşul ları bir 1

Küreselleşmenin ekonomik, sosyal ve kurumsal yapılara ve ilişkilere etkileri için bakınız : Rodrik

( l 997), Keyrnan ( 1 997) ve Keyman ve Sarı bay (2000).

1 62


Merih Celasun

değişim sürecine girmiş ve uluslararası ticari bankalardan kredi sağlama im­ kanları artmıştı. Vietnam savaşı döneminde ABD'nin para arzında ve dış açıklarındaki büyüme uluslararası finansman hacmini genişletici bir etki yapmıştı. 1 974 sonrasında petrol ihraç eden ülkelerin döviz geliri fazlalarını uluslararası mali p iyasalarda değerlendirmeleri, ithal faturaları büyüyen ül­ keler açısından yeni borçlanma kanalları açtı . Türkiye dahil, orta gelirl i ül­ kelerin çoğu, ekonomilerini yeniden yapılandırmak ve döviz gelirlerini bü­ yütmek yerine, dış borçlanmayı hızla arttırarak kalkınmalarını sürdürme yo­ lunu seçtiler. Bu dönemde biriken borçlar, dış açıkların ve kamu harcamala­ rının finansmanını kolaylaştırdı . l 980'lerin başlangıcında sanayileşmiş ülkeler (özellikle, ABD), enflas­ yonlarını indirmek için sıkı istikrar politikalarını yürürlüğe koydu. Bu politi­ kalar, uluslararası faizlerin yükselmesine ve dünya hammadde fiyatlarının düşmesine neden oldu. Bu olgular, dış borç birikimi yüksek ekonomilerde (özellikle, Latin Amerika'da) dış borç ana para ve faiz ödemelerinin, kısaca dış borç servisinin, öngörülen sürelerde ve miktarlarda gerçekleştirilmesini olanaksızlaştırdı. Bu ülkeler, yaygın bir biçimde dış borç krizi ile karşı kar­ şıya kaldılar. 1 980' lerin dış borç krizleri , kısa dönemde döviz darboğazının aşılması sorununa ek olarak orta ve uzun vadelerde dış borç servisini olanaklı kılacak düzenlemeleri de gündeme getirdi . Bu düzenlemeler, yurti çi tasarrufların _ arttırılmasını ve ihracata yönelik, uzun erimli yeni bir yapı lanmayı gerekli kılıyordu. Uluslararası kuruluşlar (IMF ve Dünya Bankası), dış borç servis yükünün hafifletilmesi ve yeni kaynak aktarımları için, kriz ülkelerinde ya­ pısal reform ağırlıklı destek programlan düzenlediler. B u bağlamda, dış tica­ ret ve yurtiçi finans sektörlerinde idari kontroller azaltılarak, ekonomide ser­ bestleşme politikaları izlenmeye başlandı. Bu değişimi yönlendiren bir faktör de, l 980'li yıllarda sanayileşmiş ekonomilerde (özellikle, ABD ve İngil­ tere' de) geçerlilik kazanan liberal ekonomik yaklaşımlar olmuştur. Dış borç krizini aşmak için uygulanan politikalar, genellikle ihracat yönelimli üretimi uyarırken, sosyal harcamalar azalmış ve gelir dağılımları bozulmuştur. 1 990' lara gelindiğinde, uluslararası mali piyasaların işlem hacminin bek­ lenmedik ölçülerde arttı ğını ve çok yüksek bir akışkanlık kazandığını görü­ yoruz. Dış ticaret politikalarını serbestleştirmekle deneyim kazanan orta ge­ lirli ülkelerin çoğu, sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamaları büyük öl­ çüde kaldırarak veya tam olarak konvertibiliteye geçerek, mali sektörlerini de dışa açtılar. Dış kaynak kullanımının artmasıyla, üretimin, istihdamın ve gelir payla­ şımının olumlu etkilenmesi umuluyordu. Ancak, bu ülkelerde ekonomi k per­ formans, kısa vadeli fon akımlarına aşın duyarlı bir nitelik kazandı. Enflas-

1 63


Doğu Batı

yonu düşüremeyen ülkelerde, dolarlaşma süreci güçlendi. Ekonominin çeşitli kesimlerinde b ilançolar (mali varlıklar ve yükümlülükler), sennaye giriş çıkışlarına çok hassas bir yapıda gelişti ve mali şoklara karşı kınlganlıkları arttı . Bu bağlamda, mali yatırımcıların risk algılamaları ve politika belirleyi­ cilerin güvenilirliği kritik önem kazandı. Dünyanın çeşitli bölgelerinde finansal krizler yaşandı . l 990'1arın finansal krizleri, gelişen ekonomilerin geçmiş dönemlerde kar­ şılaştıkları krizlerden farklı özellikler taşıyor. Beklenmedik zamanlarda, olumsuz bir gelişmeden etkilenerek sennayenin aniden kaçışı ile başlayan bu krizler, yerli paranın değer kaybetmesi, bilançoların altüst olması, güvensiz­ liğin yaygınlaşması ve üretimin finanse edi lememesi olgularıyla sonuçlanı­ yor. Finansal krizler, bulaşıcı bir virus gibi başka ülkeleri de etkileyebiliyor. Dış borç krizlerinde, ekonomilerin liberalleşmesi ön plana çıkmıştı . Finansal krizlerden sonra, p iyasa ekonomilerinde bankacılık ve şirket sektörlerinin işleyişini düzenleyen ve denetleyen kurumların önemi daha iyi anlaşılmış ve refonnlar bu yönde yoğunlaştırılmıştır. "Kriz türlerinin evrimi" başlığı altında toplulaştırdığımız bu genel göz­ lemler, bazı hususların vurgulanmasını olanaklı kılıyor. Dünya ticaretinden ve finansmanından yararlanarak kalkınmalarını sürdünneyi amaçlayan ülke­ ler, uluslararası ekonominin uzun vadeli değişim trendlerini izleyerek ve doğru yorumlayarak, ekonomik yapılarını sürekli bir biçimde uyarlamak ve yenilemek zorundadırlar. Kriz yönetimi kadar, krizlerin önlenmesi de ciddi bir uğraş olmalıdır (Güvenen 1 999). Krizlere karşı esnek ve dayanıklı eko­ nomik, toplumsal ve siyasal kurumların oluşturulması yaşamsal bir konudur. Bu yazının ikinci bölümünde, l 990'1ı yıllarda, gelişen ekonomilerin dış kaynak kullanımına ilişkin genel eğilimler değerlendirilmektedir. Üçüncü bölümde, finansal krizlerin nedenleri ve özellikleri ile ilgili saptamaların bir sentezi sunulmaktadır. Dördüncü bölüm, Türkiye'nin 200 1 krizine kısa bir yorum getirmektedir.

. 2. GELİŞEN EKONOMİLERİN DIŞ KAYNAK KULLANI­ MINDA DEÖİŞİM GENEL EÖİLİMLER 1 990 '1ı onyılda, uluslararası finans sistemi, dünya ticaretinden çok daha hızlı bir tempoda bütünleşme sürecine girdi. Sanayileşmiş ülkelerin banka­ cılık sektörlerinde birleşmeler, sermaye hareketlerini serbestleştiren ülkelerin çoğalması ve mali işlemlerin elektronik ortamlarda hız kazanması, mali pi­ yasaların büyük bir bölümüne küresel nitelik kazandırdı . Banka-dışı mali kurumların çoğalması ile piyasalar daha rekabetçi bir düzene girdi .

1 64


Merih Celasuıı

Sanayileşmiş ülkelerde, banka-dışı kurumsal yatınmcı lann kontrol ettik­ leri fon hacminin 1 980'de 2 trilyon dolardan, 1 995 ' te 20 trilyon dolara yük­ seldiği tahmin edilmektedir (World Bank 2000a: 70-7 1 ). 1 998 yılında para piyasalarında günlük işlem hacmi 1 .5 triyon dolara ulaşmıştır. Nüfusu yaşla­ nan yüksek gelirli ülkelerde, emeklilik fonl arının birikimi , mali varlıkların büyümesinde etkili olmuştur. Bu süreçler, tasarrufçuların yatırım fırsatlarını çeşitlend irmiş, fon kul lananların kaynak seçeneklerini çoğaltmıştır. Mali sistemlerin küresel leşme eğilimleri, gelişen ekonomilerin dış fi­ nansmana erişimini kolaylaştıran ve özendiren bir etki oluşturdu. Dünya Bankası tanımlamalarına giren az ve orta gelirli ülkelerin (Çin, Rusya ve Doğu Avrupa dahil) yıllık toplam (kısa ve orta vadeli) dış kaynak akımı (net), 1 990 ' da 1 20 mi lyar dolardan, Doğu Asya krizinin tetiklendiği yıl olan 1 997'de 360 milyar dolarlık düzeye ulaşmıştır. 2 Bu veriler, tüm gelişmekte olan ekonomilerin brüt sermaye girişlerinden, kendi dış yatırımlarını ve borç ana para geri ödemelerini düşerek elde edilmiş "net kaynak akımı" ra­ kamlarıdır . Bu rakamları, dış kaynak sağlayanların resmi ve özel statülerine göre ay­ rıştırmak anlamlıdır. Resmi nitelikli kategorinin içine devletler ve uluslar­ arası kuruluşlar giriyor. Sanayileşmiş ülkeler, 1 990' larda sıkı bütçe politika­ ları uyguladığından, gelişen ekonomilere resmi kanallarla aktarılabilecek fon miktarlarında bir daralma oldu . Resmi nitel ikli kaynak aktarması (net) 1 990'da 57 milyar dolardan 1 997'de 39 milyara düşerken, ayni dönemde, özel nitelikli kaynak akımı 63 milyar dolardan, 32 1 milyara çıktı. Gelişen ekonomilere aktarılan özel nitelikli kaynaklan en yoğun biçimde kullanan üç bölge, Latin Amerika (yüzde 40), Doğu Asya (yüzde 35) ve Avrupa ve Orta Asya (yüzde 1 7) olmuştur. Doğu Asya krizinin etkisiyle, özel kaynak akımı­ nın l 997'de 32 1 milyar dolardan, 1 99 8 ' de 232 milyar dolara gerilediği tah­ min edilmektedir. Bir ülkeye yönelen dış kaynak akımları zaman içinde birikerek, o ülkede dış borç stoku ve/veya doğrudan yabancı sermaye stoku oluşturuyor. Bu stok birikimin k \l llanımına karşılık olarak, her yıl dışarıya faiz ödemeleri ve kar transferleri yapılıyor. Gelişen ekonomilerin toplam faiz ödemeleri ve kar transferleri 1 990'da 62 milyar dolardan, 1 997'de 1 06 milyara yükselmiştir. Bu olgu hesaba katıldığında, gelişen ekonomilerin tümüne, teknik deyimle,

2 Gel işen ekonomilerin dış kaynak kullanımı, uzun vadeli kaynak akımı (World Bank 1 999 : 1 88) ile kısa vadeli -uluslararası ticari bankalardan sağlanan borç nitelikli- kaynak akımının (World Bank 1999: 3 1 ) toplamından elde ed i lmiştir. Borç niteliği taşımayan diğer kısa vadeli kaynak akımı, siır tematik veri yeters iz liğinden dolayı, bu sayılara dahil edilemem i ştir. Bu nedenle, toplam dış kaynak kullanımı düşük bir tahmin olabil ir.

1 65


Doğu Batı

"net kaynak transferi" 1 990'da 58 milyar ve l 997'de 254 mi lyar dolar dü­ zeylerinde gerçekleşmiştir. 1 990' larda hızla artan dış kaynak akımlannın, gelişen ülkelerin ekonomik performansını ve sosyal refahını nasıl etkilediği sorusu anlamlıdır. Dış kay­ nağın maliyet unsuru kadar, yurtiçi sermaye ve insangücü kaynakları ile bir­ likte nasıl yönlendirildiği ve ne kadar verimli kullanıldığı da önemlidir. Dış kaynağın, ülke içinde kaynak seferberliğine, teknolojik gelişmeye ve verim­ lilik artışlarına katkıda bulunduğu koşullarda , kalkınma süreci olumlu etki­ leniyor (örneğin, Çin). Dış kaynağın, yurtiçi tüketimi kamçıladığı ve ekono­ mik popülizmi özendirdiği durumlarda, kalkınma performansında iyileşme sınırlı kalıyor (örneğin, Türkiye). Dış kaynak girişlerine aracılık eden mali kurumların yapısal zaaflarının fazla ve denetimlerinin yetersiz olduğu ülkelerde, finansal krizlerle karşıla­ şıl ıyor. Yeni ekonomik ve siyasal düzene geçişin sorunlarıyla sarsılan Doğu Av­ rupa ve eski Sovyetler Birliği ekonomi leri kapsam dışı tutulursa, az ve orta gelirli ekonomilerin ortalama yıllık (gayrisafi yurtiçi hasıla) büyüme hızı, 1 974-90 döneminde yüzde 3 . 3 'den 1 99 1 -97 döneminde yüzde 5.4'e yüksel­ miştir. Gelişen ekonomilerin büyüme performanslarında, bölgelere göre bü­ yük fark l ı l ıklar gözlenmektedir (World Bank 1 999b : 1 94). 1 99 1 -97 arasında, yıllık büyüme hızlan Doğu Asya bölgesinde yüzde 9.9; Hindistan 'da yüzde 6.6; Latin Amerika 'da yüzde 3.3; Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da yüzde 2.4; Orta ve Güney Afrika'da yüzde 2.4; ve Türkiye' de yüzde 4.3 oranlarında gerçekleşmiştir. Aynı dönemde, sanayileşmiş ülkelerin ortalama büyüme hızı yüzde 2.0 olmuştur. Gelir düzeylerinde ve büyüme hızlarındaki farklılıklar, dünya ölçeğinde gelir dağılımını olumsuz etkiliyor (Milanovic 2000). 2000 '1i yıllarda, uluslararası kuruluşların yardım prog­ ramlarında, yoksullukla mücadeleye öncelik verilmesi planlanmaktadır. Bu­ nun yeterli olup olmayacağı tartışmalı bir konudur. Yoksul kesimlere aktarı­ lan kısıtlı kaynaklarla, gelir eşitsizliğinin azaltılması olanaklı görünmüyor (Wade 200 1 ). 1 99 1 -97 arasında, gelişen ekonomilerin ortalama yıllık enflasyon oranı yüzde 1 1 (Türkiye' de yüzde 79) olmuştur. Bu dönemde Çin ve Hindistan ' ın ortalama yıllık enflasyonları, yüzde 1 l ve yüzde 8.5 dolaylarında tahmin edilmektedir. Bu dönemde, Meksika ve Arjantin, ortalama enflasyon oranla­ rını, sırası ile, yüzde 1 9 ve yüzde 1 3 'e düşürmüşlerdir (World Bank 1 999b : 1 96). Bu karşılaştırmalar, özellikle Çin ' in etkileyici ve istikrarlı bir büyüme sü­ recine girdiğini göstermektedir. Yurtiçi tasarruflarının milli gelir içindeki payı yüzde 40 ' l ara ulaşan Çin (Türkiye'de yüzde 20 dolaylarında), 1 997 yı-

1 66


Merih Celasun

lında 6 1 milyar düzeyinde özel dış kaynak akımından yararlanmış ve bu miktarın 44 milyar dolarlık bölümü doğrudan yabancı sermaye yatırımı ola­ rak sağlanmıştır. (World Bank 2000a: 270). ÖZEL KAYNAK AKIM LARINDA ARTIŞ VE KÜ RESEL MAL İ SİS­ TEM İ LE B Ü T Ü N LEŞME Gelişen ekonomi ler tarafından kullanılan (ve l 990 'da 63 milyar dolardan 1 997'de 32 1 mi lyara yükselen) özel kaynak akımlan iki ana kategoriden oluşuyor: doğrudan yabancı sermaye yatırımları ve u luslararası sermaye piyasalarından sağlanan kaynaklar. Gelişen ekonomilerin tümüne yönelen doğrudan yatırımlar (net), 1 990'da 25 mi lyar dolarlık düzeyden, düzgün ve istikrarlı bir artış trendini izleyerek, i 997 ' de 1 63 milyara ulaşmıştır. Bu veriler, uluslararası piyasalardan sağlanan net sermaye akımının 1 990'da 3 8 milyar dolardan, 1 997'de 1 5 8 milyara y ükseldiğini i m a etmektedir. B u son kategorideki sermaye aktanmı, ulusl ararası ticari banka kredilerini, tahvi l ihraçlannı ve hisse senedi portföy yatırımlarını kapsamakta olup, yıldan yıla büyük dalgalanmalar göstererek artmaktadır. Bu veriler, gelişmekte olan ekonomilerin, küresel mali sistemle bütün­ leşme sürecinde önemli mesafeler aldığını ortaya koyuyor. Gelişmekte olan (özellikle, orta gelirli) ülkelerde, mali sektörlerin dışa aç ılarak serbestleşti­ rilmesi ve bunu tamamlayan ekonomi politikalarının izlenmesi, bu sürecin hızlanmasını olanaklı kılmıştır. Diğer taraftan bu süreç, sanayileşmiş ülkeler­ deki yeni eğilimlerden de etk ilenmektedir. 3 Sanayileşmiş ekonomilerde mal i sermayeyi yön lendiren kurum lar, geliş­ mekte olan ülkelerde gözlenen yüksek getiri potansiyel inden ve yatırım risklerini çeşitlendirme fırsatlarından yararlanmayı amaçlamaktadırlar. Yük­ sek ve orta gelirl i ekonomi lerde mali piyasaların getirileri arasındaki kore­ lasyon düşük olduğu için, portföylerin bir kısmını yeni oluşan piyasalarda değerlendirmek anlamlı hale geldi. Ayrıca, konjonktüre! nedenlerle gelişmiş piyasalarda faizler düşünce, akışkanlık kazanan fonları daha yüksek faizli piyasalarda değerlendirmenin çekiciliği arttı . (World Bank 1 997 : 85- 1 03 ) . l 990'lı yıllarda, gelişen ekonomi lerin bir bölümünde, kısa vadel i ( 1 yıl­ dan az süreli) sermaye girişleri toplam dış kaynak kullanımının ağırlıklı bir payını oluşturdu. Uluslararası ticari bankalar ve kurumsal yatırımcı lar aç ısın­ dan, kısa vadeli kredi ler ve fonlar daha esnek ve seyyal bir yatırım aracı ola­ rak tercih edildiğinden, orta gelirli ülkelerin bir bölümü ölçüsUz risk alarak bu eğilimden yararlanmaya çalışmış, bir bölümü de bu uygulamadan uzak durmayı tercih etmiştir (Rodrik ve Velasco 1 999). Gelişen ekonomileri n ' Daha geniş değerlendirmeler için bakınız: World Bank ( 1 997); World Bank Calvo. Leiderman ve Reinhart ( 1 996).

( l 999a: 23- 44) ) ; ve

1 67


Doğu Batı

toplam kısa vadeli borç stoku, 1 990 yılında 257 milyar dolardan, 1 997'de 463 milyarlık düzeye ulaşmış bulunuyordu (World Bank l 999a : 1 88). Mali sistemlerini dışa açan orta gelirli ülkelerde, değişik ölçülerde gözle­ nen bir olgu da , dolarlaşma sürecidir. 1 995 'te 1 8 ülkede döviz tevdiat he­ saplarının "geniş tanımlı para arzına" oranı yüzde 30 'un üstüne (Türkiye 'de yüzde 48'e ) çıkmıştır (World Bank 2000 : 80). Enflasyonu yüksek ve yerli paraya güvenin az olduğu ortamlarda dolarl aşma, tasarrufların reel değerinin korunmasını kolaylaştıran bir araç olarak gelişmiş, daha sonra mali sözleş­ melerde para birimin yabancılaşmasına yol açmıştır. Bu bağlamda, yerl i para ve yabancı para cinsinden mali varlıklar ile yükümlülükler arasında denge bozulmuş, ulusal para politikasınm enflasyonu denetleme gücü azalmıştır. Bu olgu kayıt-dışı ekonomiyi özendirdiğinden, devletin vergilendirme kapa­ sitesi de olumsuz etkilenmektedir. Dolarlaşma ve kısa vadeli dış kaynak kullanımına bağımlılık, krizlere elverişli bir ortam hazırlamaktadır. Doğrudan yatırımlar, kendilerine ev sahipliği yapan ü lkelerin sabit ser­ maye stokunun bir parçasını oluşturduklarından, kısa süreli giriş-çıkış im­ kanlarından yararlanamamakta ve finansal krizlere neden olmamaktadır (World Bank 1 999b : 47-54). 1 990'1ı yıl larda, çok uluslu şirketlerin üretimle­ rini küresel ölçekte yapılandırma eğilimleri ve orta gelirli ülkelerin altyapı projelerinin sunduğu fırsatlar, doğrudan yatırımların başlıca belirleyici leri olmuştur. İhracat yönelimi güçlü, işgücü kalitesi yüksek ve kurumsal yapılan güvenilir ülkeler, doğrudan yatırımlardan daha fazla yararlanıyorlar. Ancak, doğrudan yatırımların fayda-maliyet analizleri yapılırken, doğal kaynakların verimli işletilmesi ve çevrenin korunması özen gösteri lmesi gereken husus­ lardır (World Bank 2000a : 73). 1 990-99 döneminde, Türkiye 'nin doğrudan yatırımlarının yıllık ortalama girişleri 860 mi lyon dolar, çıkışları (Türkiye'nin başka ülkelerde yatırımlan) 250 milyon ve net yıllık akım 6 1 0 milyon dolar düzeyinde oluştu. Tür­ kiye' nin dış borç stoku l 992 'de 56 milyar dolardan, 2000'de 1 1 4 milyar dolara yükseldi. 2000 yılında, dış borç stokunun yüzde 25 ' i kısa vadeli tür­ d� pdir (DPT 200 1 : 74-77).

3.

1 990'1ı YILLARDA FİNANSAL KRİZLER

Finansal kriz deyimiyle, genellikle, bankacılık sektörü krizi ve /veya yerli paranın aniden, sermayeni n yurtdışına çıkışı ile birlikte, yabancı paralar karşısında büyük değer kaybından kaynaklanan bunalım anlaşılmaktadır. Gelişen ekonomilerde, mali sistemin büyük bir kıs m ı n ı oluşturan bankacılık sektöründe, toplam öz kaynaklarının tümüne yakın bir kısmının negatif de­ ğere dönüştüğü durumlar bir kriz olarak nitelenebilir. Furman ve Stiglitz ( 1 998), yerli paranın reel değer kaybının bir yıl içinde yüzde 2 5 ' i geçtiği du-

1 68


Merih Celasun

rumları bir para (currency) krizi olarak tanımlamaktadır. Bu iki kriz birlikte ortaya çıktığında, bir "ikiz" kriz oluşturuyorlar. 1 970-95 döneminde ampi­ rik olarak incelenen 20 ülkede, bankacılık krizlerinin yüzde 56'sının ardın­ dan üç yıl içerisinde para krizi ortaya çıkarken, para krizlerinin yüzde 1 2 ' sinin ardından, aynı süre içinde, bankacılık krizleri ile karşılaşıldığı göz­ lemlenmiştir (K.aminsky ve Reinhart 1 996). Gelişmekte olan ülkelerde, l 990' larda gözlenen başlıca finansal krizler, sermaye hareketlerinin serbest olduğu ortamlarda gerçekleşmiştir. Finansal krizlerde aniden ortaya çıkan likidite darlığı, faiz şokları ve ağır devalüas­ yonlar, mali kurumların ve şirket sektörünün bilançolarını bozarak, büyük zararlara ve güven kaybına neden olmakta, üretimde ve istihdamda büyük kayıplara yol açmaktadır. Finansal kriz yıllarında, gayrisafi yurtiçi hasılada düşüş oranları, reel an­ lamda, Meksika' da ( 1 995) yüzde -6.2 ; Türkiye'de ( 1 994) yüzde -5 .5 ; Doğu Asya'da 1 998 yılında Kore'de -6.7; Tayland'da -10.8; Malezya' da 7.4; Endonezya'da - 1 3 . l ; ve Rusya' da ( 1 998) yüzde -5 .0 olarak tahmin edilmektedir. Cari döviz kurlan ile ölçüldüğünde, dolar bazında kriz ülkele­ rinin yurtiçi gelirleri çok daha yüksek oranlı düşüş göstermiştir. Yakın geçmişte yaşanan krizlerin nedenlerini ve kısa dönemli sonuçlarını değerlendiren araştırmalar oldukça zengin bir literatür oluşturmaya başla­ mıştır. Bu değerlendirmelerde yapılan vurgulamalar, araştırmacıların politik görüşlerine ve analiz yaklaşımlarına göre değişebiliyor. 4 Krizlerden çıkış stratejilerinin orta vadede başarı derecelerini, sosyal etkilerini ve kurumsal sonuçlarını irdeleyen sistematik çalışmalar henüz yeterli boyutlarda bir lite­ ratür oluşturmamaktadır. Bu yazının sınırlan çerçevesinde, finansal krizlerin nedenlerini, iki kategoride toplulaştınp, kanımızca önemli olan noktaları vurgulamakla yetineceğiz. Bu iki kategori ( l ) krizli ekonomilerde gözlenen zaafları ve (2) uluslararası yatırımcı davranışlarının, krizlerin aniden oluşu­ munda ve başka ülkelere sıçramasında oynadığı rolü içermektedir. KRİZLERE DAYAN IKS IZ MALİ YAPILAR VE MAKROEKONOMİK TEMELLER Gelişmekte olan ülkelerde, 1 990' larda gözlenen başlıca finansal krizler, mali sektörlerin dışa açılarak serbestleştiği ve denetimin yetersiz kaldığı or­ tamlarda oluştu. Bu ortamlarda, mali aracı kurumların, özellikle bankaların fon aktarma kapasitesi ve yurtiçi kredi hacmi hızla büyüdü. Bankacılık ve •

Fin ansal kriz değerlendirmelerine örnek olarak bakınız : Dombusch, Goldfajn ve Valdes ( 1 995); Dombusch ( 200 1 ) ; Fumıan ve Stiglitz ( 1 998); Radeleı ve Sachs ( 1 998); Taylor ( 1 998); Agenor ve Montiel ( 1 999 : 6 16-666); Kaminsky ve Reinheart ( 1 999); Ôniş ve Baysan ( 1 999) ve ôzaıay ve Sak (200 1 ).

1 69


Doğu Batı

şirket sektörleri arasındaki kannaşık mülkiyet bağlantıları, denetimi zorlaş­ tırdı. Ulusl ararası standartlarda muhasebe, denetim ve gözeti m yöntemlerinin geliştiri lmesi sık sık gündeme getirildi. Ancak, çıkar çatışmaları, bilgi eksik­ liği, fırsatçı davranışların çekiciliği ve dış sennaye akımlarını aksatma kay­ gıları , denetim alanında yeterli ve kararlı adımların atılmasını bir çok ülkede önledi . Örneğin, sennaye hareketlerini 1 989'da tümüyle serbestleştiren ve konvertibilitiye geçen Türkiye'de bankacılık sektörünün denetimini üstlene­ cek özerk kurul, ancak 2000 yılında işlerlik kazanmaya başlayabildi. Dene­ timin güçlendirilmeye çalışı ldığı durumlarda, mali işlemler banka sistemin­ den banka-dışı mali kurumlara (örneğin, offshore bağlantılarına) kaydırıldı . Tasarruf mevduatına devlet güvencesi verildiği durumlarda denetim eksik­ liği, ah)aki tehlike (moral hazard) taşıyan, fazla riskli davranışlara ve yol­ suzluğa zemin hazırladı. Mali işlemlerde risk alan tarafların, taşıdıkları risk­ lerden doğabilecek zararları tümüyle üstlenmelerinin söz konusu olmadığı durumlar, "fazla riskli" deyimiyle nitelendiriliyor. Kriz ülkelerinde devletin denetim işlevlerinin yetersizliği yanında, devle­ tin bankacılık sektöründe üstlendiği diğer roller de ayn bir değerlendinne konusudur. Doğu Asya ülkelerinde, kamu bankalarının toplam sistem içinde göreli payı küçük olmasına rağmen, banka kredilerinin tercihli sektörlere aktarımında devlet yönlendirici bir rol oynamı ştır. Tercihli sektörlerde, şir­ ket karlılığının düşük ve sorunlu kredi lerin fazla olduğu hallerde, finansal krizin maliyeti yükselmektedir (OECD 1 999a : l 77- 1 83). Türkiye 'de kamu bankalarının sektör içindeki göreli payının yüksek ol­ ması, değişik sorunların büyümesine neden oldu. Siyasal tercihlerle belirli kesimlere düşük faizlerle kullandırılan kamu kredilerinden kaynaklanan "gö­ rev zararları" devlet bütçesinden yeterli likit kaynaklarla karşılanmadığı için, kamu bankalarının nakit açıkları büyüdü ve gecelik fonlama maliyetleri arttı. Bu olgu, 19 Şubat 200 1 krizini derinleştiren bir etki yarattı. Finansal krizlere maruz kalan orta gelirli ülkelerde, kriz öncesi dönem­ lerde mali bilançoların sağlıksız bir biçimde büyümesi, açık döviz pozisyon­ la� . döviz kuru ve kredi riskleri, krizlere hassas bir yapı oluşturmuştur. Bu koşullarda, herhangi olumsuz bir olayın tetiklemesiyle ortaya çıkabilecek bir likidite daralması, sermaye kaçışı veya devalüasyon, bilançolarda özkaynaklann erimesine neden olduğundan, mal i sistem tıkanıyor ve buna­ lım reel sektöre yansıyor. Ekonominin "en son kredi mercii" olan merkez bankalarının çok hızlı hareket ederek mali sisteme likidite sağlayabi lmesi bu noktada önem kazanıyor. Ancak, merkez bankalarının müdahele gücünün her zaman yeterli olmadığı, finansal krizlerde ortaya çıkıyor.

170


Merilı Celasun

Mali sektörün krizlere dayanıksız bir yapı içinde gelişmesini, bir ölçüde makroekonomik koşullarla da ilişkilendirmek gerekir. Makroekonominin temel özelliklerini döviz kuru rej imi, dış rekabet gücü, ekonominin cari dış açığı, kamu borçlan ve bütçe açıklan, para politikası ve enflasyon oluştur­ maktadır. Finansal krizlerin, genellikle, sabit (veya esnekliği çok kısıtlanmış) döviz kuru rejimlerini uygulayan ülkelerde oluştuğunu gözlüyoruz. Döviz kuru rej imi ile ilgili seçenekler değerlendirilirken, gözetilecek iki temel husus, dış rekabetin korunması ve fiyat istikrarının sağlanmasıdır. Es­ nek kur rejimleri, yerli paranın yabancı paralar karşısında reel değerinin (dış rekabet gücünü aksatmayacak ölçülerde) korunabilmesini sağlarken, yüksek enflasyondan düşük enflasyona geçişi zorlaştırıyor. Sabit kur rejimi, fiyat istikrarına katkıda bulunurken, devalüasyonun olmayacağına dair güvenin güçlü olduğu ortamlarda, dış yatırımcıların risk algılamalarını azaltıyor ve iç faizlerin yüksek olduğu durumlarda dış kaynak girişlerini özendiriyor. An­ cak, yurtiçi enflasyonun dış enflasyondan yüksek olduğu koşullarda, yerli para değerleniyor, dış açık büyüyor ve devalüasyon beklentileri artıyor. Ay­ nca, dış sermaye akımının çoğaldığı ortamlarda, para politikası araçları ile enflasyonu kontrol altında tutmak zorlaşıyor. Yakın tarihlerinde çok yüksek oranl ı enflasyonla mücadelede başarılı olamamış ülkelerin, enflasyonu indirmek amacıyla, belirli dönemlerde sabit kur rej imi uygulamasına yöneldikleri anlaşılıyor. Bu yaklaşımla, 1 994 ön­ cesi Meksika' da ve 1 994-98 döneminde Brezilya'da enflasyonun düşürül­ mesi yolunda önemli mesafeler alındı . Krizlerle karşılaşılınca, esnek kur re­ jimlerini esas alan ekonomi politikalarına yönelindi. Enflasyon oranları ge­ nellikle düşük olan Doğu Asya ülkeleri de, kriz öncesi dönemlerde, sabit (veya çok az esnek) kur rej imleri uyguladılar. Doğu Asya ülkelerinde işgücü verimlilik artışları yüksek olduğu için, sabit kur rej iminde, dış rekabet gücü­ nün korunabileceği hesaplanıyordu. Kriz ülkelerinin makroekonomik temellerinde gözlenen zaafların farklı ve benzer yönleri bulunmaktadır. 1 997 öncesinde, Doğu Asya ekonomi lerinde, bütçe dengesi korunmuş ve kamu borç yükü görece düşük düzeylerde kal­ mıştı . Kriz öncesi yıllarda, Rusya, Brezilya ve Türkiye, kamu finansmanı bozulmuş ve kamu borç yükü artmış ülkeler arasındaydı. Kriz ülkelerinin tümünde, yurtiçi kredi stoklarında büyük artışlar olmuş ve mali yapıda kırıl­ ganlık artmıştı . Finansal kriz geçiren ülkelerin en önemli ortak özelliği, kriz öncesinde gözlenen ithalat patlaması ve dış açıkların büyümesidir. Ödemeler dengesi cari işlemler açığının (kı saca, dış açığın) milli gelir içindeki payının yüzde 4'ü aştığı durumlar "tehlikeli bölge" olarak tanımlanmaktadır (Dornbusch 200 1 ). Meksika ( 1 994), Doğu Asya ( 1 997) ve Türkiye ( 1 994 ve 200 1 ) krizle-

171


Doğu Batı

rinden önce bu oran yüzde 4 'ün üstündedir. Dış açığın bu ekonomilerde hızla büyümüş olmasını açıklayabilecek iki faktör, reel döviz kl!runun değerlen mesi ve (kanımca daha önemlisi) yurtiçi kredilerin çok hızlı bir tempoda ar­ tarak yurtiçi harcamaları fazlasıyla uyarmış olmasıdır. Dış açık, bir anlamda, yurtiçi harcamalar ile milli gelir arasındaki farktır. Dış açıkların finansmanı, orta ve uzun vadeli ( 1 yıldan fazla süreli ) dış kaynak kullanımı ile sağlanabilmiş ise, ekonominin yeniden dengelenmesi büyük sorunlar yaratmayabilir. Dış finansmanda kısa vadeli dış kaynak kul­ lanımının payı yüksek ve döviz kuru sabit ise, devalüasyon beklentisi kö­ rükleniyor ve dış yatırı mcıların davranışları önem kazanıyor. ­

KRİZLERDE MALİ YATIRIMCILARIN DAVRANIŞ BİÇİMLERİ Finansal krizlerin aniden büyük bir şok niteliğinde oluşması, kriz anato­ misinin çok yönlü bir biçimde irdelenmesini gerekli kılıyor. Ö zellikle, Mek­ sika ve Doğu Asya krizlerinden sonra, bu ekonomilerin uzun vadel i büyüme potansiyellerine ve dış borç geri ödeme kapasitelerinin yüksekliğine dikkat çeken araştı rmacılar, dış yatırımcıların "kendini doğrulayan bir panik süre­ cine" girmiş olabileceklerine dikkat çekiyorlar (Radelet and Sachs 1 998). Ülke ekonomisinin orta vadede dış borç geri ödeme kapasitesinin yüksek olmasına rağmen, kısa vadede döviz likiditesinin yeterli görülmemesi, kimi yatırımcıların yerli para cinsinden fonları dövize çevirip ülke dışına çıkış yapmaları, diğer yatırımcıları da uyarmakta ve bu süreçte geri kalmamak için hep birlikte dövize geçiş bir panik ortamı yaratmaktadır. Bu olgu, bireysel açıdan rasyonel olmakla beraber, ko11ektif açıdan irrasyonel bir davranıştır. Ülke ekonomisi bu davranış biçiminden zarar görebi leceği gibi, panik süre­ cinde hızlı davranamayanların kayıpları da büyük olabilir. Kendini doğrulayan (self fulfill i ng) panik sürecinin diğer bir açıklaması da, dış yatırımcıların "sürü" (herding) davranışlarıdır. Dış yatırımcılar için, ayrı ayrı başka ülkelerin ekonomi leri ile i lgili bi lgi toplamak ve analiz kapa­ sitesi geliştirmek masraflı ve zaman alıcı olabi lir. Uluslararası portföy yöne­ ticileri bu tür nedenlerle, birbirlerini ve öze11ikle daha bilgili olduklarına imındıkları diğer piyasa oyuncularını yakından izleyerek (ve doğal olarak kendi bulgularını da kullanarak) mali sermayeyi yönlendirmektedir. Uluslar­ arası yatırımcıların, çok iyi tanımadıkları ülkelerden, bazı kayıpları da göze alarak, kötü bir haberden sonra aniden topluca çıkış yapmalarının bir açıkla­ ması da bu olabilir (Radelet ve Sachs 1 998; ve World Bank 1 997 : 1 26- 1 37). Aynca, portföy yatırımcılarının kullanımına aracılık ettikleri mali sermaye­ nin asıl malikleri veya kendilerini fonlayan diğer aracı birimler fonların geri çekilmesini istediklerinde, sermaye akımlarının yönü ve miktarı hızla değiş­ mektedir. -

1 72


Merih Ct!lasmı

Uluslararası yatınmcılann kendilerine özgü davranış biçimi sergilemele­ rinin bir sonucu da, bir ülkede ortaya çıkan finansal krizin çok kısa bir zaman süresi içinde başka ülkelere yansıması veya bulaşmasıdır (contagion effect). Bu tür bir bulaşma, uluslararası finans ve ticaret kanallarından hızla yayıla­ rak çok olumsuz bir etki yapabilir. Radelet ve Sachs ( 1 998) 1 997-98 ' de göz­ lenen bunalımı "Asya kapitalizminin bir krizi olduğu kadar, Batı kapitaliz­ minin de krizi" i fadesiyle nitelendirmektedir. Kri zlerle ilgili analizler topluca değerlendirildiğinde, politika belirleyi­ cileri açısından, son derece net ve yararlı iki sonuç ortaya çıkmaktadır. Birincisi, kısa vadeli dış borç stokunun, resmi döviz rezervlerine oranının yüksek olduğu (1 'den fazla) durumlarda kriz olasılığı yüksektir. İkincisi, ülke içinde dövize her an çevrilebilir nitelikte yerli para arzı ve benzeri mali araçların toplam değerinin, resmi dövizlerden fazla olduğu dönemlerde, dövize hücumu önlemek güçleşmektedir. Ancak, gelişen ekonomilerde resmi döviz rezervlerini yüksek düzeylerde oluşturmanın ve korumanın da bir maliyeti olduğu unutulmamalıdır. Geçmişteki tutarlı ve basiretli icraatlarıyla yüksek kredibilite sağlamış yönetimlerin, krizlere müdahale gücü genellikle yüksek olmaktadır. KRİZLERDEN ÇIKIŞ VE YENİ POLİTİKA EGİLİMLERİ Finansal krizlerden çıkış ve ekonominin tekrar canlılık kazanması ülke­ lere ve dış koşullara göre farklılıklar göstermektedir. Bu tür krizlerin mali bilançolar üzerinde yaptığı tahribatın kapsamı ve derinliği, uluslararası mali desteğin büyüklüğü ve çabukluğu, dış ekonomik konjonktür ve yeni politi­ kaların etkinlik dereceleri, krizlerden çıkış performansını etkileyen başlıca faktörlerdir. Para krizleri, ağır deval üasyonları içerdiği için, dış koşullar el­ verişli ise, üretimde ihracat yönelimli bir canlanma ve yeniden yapılanma olasılığı yüksektir (Rodrik 2000; Goldfajn ve Olivares 200 1 ) . Ancak, de­ valüasyonlarla birlikte reel ücretlerin düşmesi, gelir dağılımı sorunlarını ağırlaştınyor. Bankacılık kesiminde kriz tahribatının görece az olması, ABD'nin acil yardım paketi ve olumlu dış konjonktür, Meksika'nın 1 994 krizinden çıkışını kolaylaştırdı. Meksika' da enflasyon, sistematik olarak 1 995 ' te yüzde 50' ler­ den, 2000 yılında yüzde l O ' Iara düşürüldü ve geçmişteki büyüme hızları ya­ kalandı (OECD 1 999b; ve OECD 2000b : 1 1 4). 1 994 krizinden sonra Türkiye 1 995 ' te IMF-destekli istikrar programını terkederek, yüksek enflasyonlu yolu seçti. 5 l 995-97 döneminde kısa vadeli

' Tllrkiye'nin 1 994 krizinin analizi için bakınız: Yeldan ( 1 998); Celasun, O. ( 1 998) ve ôzaıay ( 1 999). Türkiye'nin 1 990' 1arda ınakroekonomik perfomıansı ve dış sermaye akımlan için bakınız:

1 73


Doğu Batı

· borçlanma ile finanse edilen ve bavul ticaretinden yararlanan yüksek oranlı bir büyüme perfonnansı gerçekleştirildi . 1 998 Rusya krizi11in dış finans ko­ şullarını olumsuz etkilemesi ve vergi .politikasında yeni yönelimlerin yarat­ tığı tedirginlik, Türkiye 'den büyük sermaye çıkışlarına neden oldu. 1 999 deprem şokları yurtiçi üretimi olumsuz etkiledi . 1 998-99' da yüksek reel fa­ izlerle finanse edilen kamu açıklan, kamu borç stokunun büyümesine neden oldu ve sorunlar birikti . Doğu Asya 'nın gelişen ekonomi leri 1 996-97 ' de Japon para biriminin ABD dolarına karşı değer kaybetmesinden ve Japonya' daki ekonomik da­ ralmadan olumsuz etkilenmişti. Tayland'da banka-dışı mali kesimde sorun­ lar çıkması ve gayrimenkul ve menkul kıymet fiyatlarının düşmesiyle tetiklenen kriz, bölge ülkelerine hızla yayıldı. Uluslararası kuruluşlar ve sa­ nayileşmiş ülkeler, koşullu acil destek programlan oluşturdular. Bu prog­ ramlarda taahhüt edilen (ancak hepsi harcanmayan) toplam mali destek tuta­ rının 1 1 8 milyar dolara ulaştığı, Dünya Bankası kaynaklarında belirtiliyor (World Bank 1 999b: 1 1 8). Doğu Asya ekonomilerinde sistemik çöküşü durdurmak amacıyla, uluslararası destek programlarının ilk aşamada, yerli paranın sürekli değer kaybının önlenmesini hedefleyen sıkı makroekonomi politikalarına (özel­ likle, yüksek faizlere) öncelik vermesi ağır eleştiri lere yol açtı (Furman ve Stiglitz 1 998). İ kinci aşamada, bu programların ağırlık merkezini yapısal reformlar oluşturdu. Mal i kurumlarda ve şirket sektöründe yeniden yapılan­ mayı esas alan bu programlar, piyasa ekonomisinin çağdaş yöntemlerle de­ netlenmesini sağlayan kapsamlı düzenlemeler içerdi. Bu ekonomilerde (En­ donezya hariç), kriz başlangıcında kamu borçlarının görece az olması, kriz­ den sonra özel sektörün sermaye yapısının kamu kaynaklarıyla güçlendiri l­ mesini ve vergi indirimleriyle iç talebin uyarılmasını kolaylaştırdı. Banka ve şirket kesimlerine büyük ölçekte kaynak aktaran Kore ' de brüt (garantili tah­ viller dahil) toplam kamu borç stokunun milli gelire oranı 1 997 yılında yüzde 1 5 ' ten, 2000' de yüzde 36'ya yükseldi . (OECD 2000a: 65). Türkiye'de, bu o;:anın 200 1 ortalarında yüzde 1 00 dolaylarına yükseldiği tahmin ediliyor. 1 998 'de küçülen Doğu Asya ekonomilerinin çoğunda büyüme hızı 1 999' da pozitife geçti. 1 999' da ekonomik büyüme Kore' de yüzde 1 1 ; Ma­ lezya' da yüzde 5 . 8 ; Tayland' da yüzde 4.2; Filipinlerde yüzde 3.3 ve Endo­ nezya'da yüzde 0.8 oranlarında gerçekleşti . Kore 'de enflasyon oran ı 1 998'de yüzde 7 . 5 ' tan 1 999'da yüzde 0 . 8 ' e indiri ldi (Asian Development Bank 200 1 : 253-255). Ekinci ( 1 998); Uygur ( 1 999); Celasun, O., Denizer ve He ( 1 999); Yeldan (200 1 a); Selçuk (200 1 ); ve World Bank (2000b ).

1 74

Ertuğru l ve


Merih Celasun

Finansal krizlerini kısa sürelerde aşan ülkelerde, döviz kuru rejiminde dalgalı kur uygulamasına geçildiği ve fiyat istikrannın sağlanması için enflasyon hedeflemesine yönelik hazırlıkların yapıldığı gözlenmektedir (Goldfaj n ve Olivares 200 1 ). Doğu Asya'nın kriz ülkeleri arasında yer alan Malezya 1 99 8 ' de sermaye hareketleri ni kontrol eden bir rejimi uygulamaya koydu. Krizden soma oluşturulan bu politikanın ilk aşamada mali istikrarın sağlanmasına katkıda bulunduğu belirtiliyor (Kaplan ve Rodrik 2000). Gelişmekte olan ülkelerde sermaye akımlarının kontrolü ve kısa vadeli sermaye giriş-çıkışlannın caydınlması yaygın bir tartışma konusudur . Kont­ rol altında tutulan sermaye hareketleri bir yandan makroekonomik politika­ larda manevra alanını genişletirken, diğer yandan ekonominin mali kaynak kullanma maliyetini yükseltebilir. Küreselleşen mali koşullarda, kontrollerin gevşemesi veya yozlaşması da olasıdır. Sermaye hareketlerinin serbest ol­ duğu ortamlarda, krizlere dayanıklı mali yapılar ve ülkenin ekonomik ve ku­ rumsal yönden istikrarlı ve güvenilir olması yaşamsal önem taşımaktadır (OECD 1 999a: 1 9 1 - 1 92). Doğu Asya krizinden sonra, uluslararası mali sistemin, krizleri önleme ve krizlere acil müdahele kapasitesi sorgulanmaya başladı. Bu bağlamda, küresel ölçekte yeni kurumsallaşma modelleri henüz belirginleşmedi. Uluslararası kuruluşların acil durumlarda likit kaynak aktarma kapasiteleri­ nin genişletilmesi ve krize duyarlı ülkelerin mali bilançolannın yakından izlenmesi yönünde görüşler ağırlık kazanmış görünüyor. Acil yardım meka­ nizmalarının sürekli bir statü kazanması durumunda, mali yatırımcılann ve borç alanlann fazla riskli (ahlaki tehlike taşıyan) davranışlara özendirileceği ve yapısal reform kararlılığının azalabileceği ileri sürülüyor (World Bank 1 999b : 1 54 ) . Sanayileşmiş ülkelerin makroekonomi politikalannı daha et­ kin bir biçimde koordine ederek, uluslararası piyasalarda faiz farklarının aşın dalgalanmasını önlemelerine yönelik öneriler geliştiriliyor (World Bank 2000a: 84).

4.

TÜRKİYE ' DE KRİZ, 200 1

2000 yılına girerken, Türkiye 'de IMF-destekli ve üç yıl süreli bir istikrar programı yürürlüğe konuldu. Programın ilk 1 8 aylık süresinde, enflasyonu indirmek amacıyla, döviz kurunun "önceden belirlenmiş bir çizelgeye göre değişmesi" ilkesi benimsenmişti. Diğer bir anlatımla, döviz kuru artışları sabitlenmiş bir rejim esas alınmıştı. Daha sonra, döviz kurunun belirli bantlar içinde h are ketine olanak sağlayan bir sistemt: gcı;ilt:ct:kti. Prugraıııııı başa­ nyla uygulanması için son derece önemli olan kredibilitenin, IMF desteğiyle, kamu maliyesinin dengelenmesiyle ve ekonominin etkinliğini artt ıracak ya­ pısal reformlarla sağlanacağı umuluyordu. Kamu borç yükünün azaltılması,

1 75


Doğu Baıı

ekonominin sağlıklı mali dengeler içinde büyümesini sürdürebilmesi için gerekliydi. Program bir krize maru z kalmadan uygulanabilseydi, enflasyonu indinnenin kısa dönemli sosyal maliyeti sınırlı tutulabilir ve reel ücretler makul düzeylerde korunabilirdi. Kamuoyu bu konularda yeterli ölçüde ay­ dınlatılmadı ve geniş tabanlı toplumsal destek sağlanamadı. Dışa açık ekonomilerde döviz kuru sabitlemesine dayalı istikrar prog­ ramları, ilk aşamada faizlerin hızla düşmesi ve döviz kurunun değerlenmesi sonucunda yurtiçi talep ağırlıklı bir büyümeye yol açarken, aynı zamanda ithalat da artıyor ve ekonominin dış açığı genişliyor. İkinci aşamada, iç talep daralıyor ve ekonomide durgunluk belirtileri ortaya çıkıyor (Calvo ve Vegh 1 999). 2000 yılında, Türkiye ekonomisinde gözlenen gelişmeler de bu genel çer­ çevede oluştu. 1 2 aylık TEFE (toptan eşya fiyat endeksi) enflasyon oranı 2000 Ocak' ta yüzde 66' dan 200 1 Ocak 'ta yüzde 28'e düştü. 2000 'de eko­ nomi yüzde 6'nın üzerinde büyüdü. Bütçenin faiz-dışı dengesinde etkileyici bir iyileşme sağlandı. Ancak, dış açığın beklenenin üzerinde genişlemesi tedirginlik yaratıyordu. Dış açığın finansmanında bir sorun yaşanmamasına rağmen, bunun sürdürülebilirliği sorgulanmaya başlamıştı. Hükümet, 200 1 yılında yurtiçi harcamaların hızını keserek, dış açığı küçültecek bir program hazırlamış ve yıllık TEFE enflasyonunun 200 1 sonunda yüzde l O 'a düşürülmesini hedeflemişti. Kasım 2000'de bankacılık kesiminde, orta boy bir bankaya yabancı kredi kanal larının kapatılmasıyla tetiklenen bir likidite krizi yaşandı. 6 Nakit sıkı­ şıklığı Merkez Bankasının müdahalesiyle giderilemeyince, faizler yükseldi ve kamu iç borç senetlerinin piyasa değeri düştü. Döviz rezervlerindeki azalma, IMF ek rezerv desteğiyle telafi edildi . Bankaların ve şirketlerin bi­ lançolarındaki açık döviz pozisyonları, mali sistemin olası bir devalüasyona karşı kırılganlığını arttınnıştı. 1 9 Şubat 200 1 'de devlet üst yönetiminde "kriz var" açıklamaları, mali pi­ yasaları ve yatırımcıları bir panik sürecine sürükledi. Döviz rezervlerindeki eJime ve sennaye çıkışları, yüksek faizlerle durdurulamadı. Kamu bankaları­ nın büyük hacimli likidite gereksinmeleri karşılanamayınca, faizler astro­ nomik düzeylere ulaştı ve ulusal paranın değeri dalgalanmaya bırakıldı . 200 1 Ocak-Ekim döneminde ABD dolar kuru yüzde 1 3 5 artış gösterdi. Ağır de­ valüasyonların etkisiyle, bankacılık ve şirket sektörlerinde öz kaynak kayıp­ tan büyük oldu. Ekonominin arz cephesinde finansman darboğazı ve talep •

Kasım 2000 ve Şubat 200 1 krizlerine ilişkin göstergelerin ve izlenen politikalann değerlendirilmesi için bak ınız : IMF (200 ı ); Uygur (200 1); Alper ve Erzan (200 1 ); Boratav (200 ı ); Boraıav . Türel ve Somel (200 1 ); Yeldan (200 1 b). Şubat krizinden sonra oluşturulan programın değerlendirilmesi için bakınız : BSB I G (200 1 ) .

1 76


Merih Celasuıı

cephesinde tüketici güveninin kaybolmasından kaynaklanan iç talep daral­ ması, mevcut üretim kapasitelerinin kullanım oranlarını düşürmektedir. 2002 yılı bütçe belgesinde, gayrisafi milli hasılanın 200 1 ' de yüzde 8.5 oranında azalacağı tahmin edil iyor. Bu yazının üçüncü bölümünde finansal krizlerle i lgi olarak sunulan genel saptamaların ışığında, Türkiye 'nin 200 1 krizinin arka planındaki başlıca ya­ pısal ve makroekonomik zaafları belirlemek anlamlıdır. Diğer kriz ülkele­ rinde de gözlendiği gibi , denetim ve gözetimin uzun bir süre yetersiz kaldığı bir ortamda mal i sektörün dışa açı larak hızla büyümesi sonucunda oluşan yapısal zaaflar ortaya çıktı. Krizlere karşı hassas bilançolarda taşınan riskle­ rin ne kadar fazla ve büyük olduğu görüldü. Özel bankaların bir bölümünün Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna alınmasıyla, devlet yeni mali yükümlü­ lükler üstlendi . Diğer kriz durumlarından farklı olarak, Türkiye'nin Şubat krizi, kamu bankalarının "görev zararı" birikiminin aniden, daha yüksek fa­ izlerle Hazine tarafından üstlenilmesini zorunlu kıldı. 200 1 krizi devletin borç yükünü beklenmedik ölçülerde arttırdı . Büyüyen borç yükü kısmen pa­ rasallaştırılsa dahi, devletin faiz harcamaları artacak ve temel kamu hizmetle­ rine tahsis edilen kaynakların miktarı azalacaktır. Kısa bir anlatımla, bunun bedelini halk ödeyecektir. 200 1 krizinden önce gözlenen makroekonomik koşul ların bir bölümü, di­ ğer krizlerin arka planı ile de örtüşüyor. 2000 yılında, ekonominin dış açı­ ğındaki büyüme, yurtiçi kredilerdeki hızlı genişleme, reel döviz kurunun de­ ğerlenmesi (ithalatın ucuzlaması) ve kısa vadeli dış borç stokundaki artış, diğer finansal krizlerde teşhis edilen zaaflara benzerlik gösteriyor. B u zaaf­ l ar, bütçenin faiz-dışında kalan bölümünde sağlanan iyileşmeyi gölgelemiş bulunuyor. Ü lkelerarası finansal kriz karşılaştırmalarında, Türkiye 'nin 200 1 krizinin iki farklı özelliği dikkat çekiyor. Birinci özellik, Türkiye ' nin yüksek enflas­ yon ortamında, devletin piyasa faizli iç borç stokunu, kısa süreli vadelerle, görece küçük bir mali sistem içinde çevirme sorunudur. lkincisi, 200 1 krizi­ nin IMF-destekli bir programın uygulama sürecinde, 19 Şubat'ta siyasal ni­ telikli olumsuz gelişmelerle tetiklenen bir kriz türü olmasıdır. Siyaset kuru­ munun kredibilite kaybı, kriz sonrası dönemde yeni politikaların etkinliğini azaltmış ve krizin sosyal maliyetini (işsizlik, yoksulluk, vb.) yükseltmiştir. IMF'nin koşul lu desteğine ve sıkı denetimine rağmen, bu krizin ortaya çıkması, teknik ve politik açılardan uzun bir süre tartışılacak bir olgudur. Kanımca, IMF-destekli programın başlıca tasarım zaatları, entlasyonun indi­ rilmesine i lişkin hedeflerin ve bu hedeflere göre oluşturulan döviz kuru çi­ zelgesinin gerçekçi olmaması, yapısal düzenlemelerin çokluğu, önceliklerin

1 77


Doğu Botı

iyi belirlenmemesi ve dövize hücumu caydırabilecek ölçüde bir rezerv deste­ ğinin başlangıçta sağlanmamasıdır. Uygulama sürecinde, özel sektör kuru luşlarının fiyat ve ücret artışlarını program hedeflerini gözeterek, uzlaşmacı bir anlayış içinde gerçekleştirme­ leri doğrultusunda yeterli bir çaba gösteri lmedi. 2000 yılında tüketim har­ camalarını ve ithalat artışlarını caydıracak önlemler zamanında alınmadı . Programda öngörülen yapısal düzenlemelerde gecikmeler oldu. Bu gecik­ meler dış finans çevrelerinde çok ciddiye alındığından, programın kredibilitesi sürekli sorgulandı ve aşındı. Geriye bakıldığında, istikrar programının zamanlaması konusunda da bir hatanın yapılmış olduğu düşünülebilir. Kriz sonrasında izlenen yönteme ben­ zer bir uygulamayla, programa başlamadan önce, kamu bankalarının "görev zararı" birikimi saydam bir biçimde kamu borç stokuna dahil edilip bu bor­ cun faizleri bütçede üstlenilseydi ve bu konuda dış mali destek sağlansaydı, kamu bankaları gecelik fonlama ihtiyacı ile likidite dengelerini sürekli zor­ layan bir konuma gelmeyebilirdi. Mayıs 200 1 ' de, IMF ve Dünya Bankasının daha güçlü mali desteği sağla­ narak yeni bir programın uygulanmasına başlandı. Yeni programda, bankacı­ lık sektörünün bozulan bilançolarının düzeltilmesi, mali denetimin güçlendi­ rilmesi ve kamu iç borcunun çevrilebi lmesi konularına öncelik verildi. Bu doğrultularda umutlandırıcı gelişmeler sağlandı. Krizden sonra kamu borç yükünün ağırlaşması, krizden çıkışı kolaylaştı­ racak ve daralan iç talebi uyaracak yönde bütçe politikası oluşturma imkanla­ rını kısıtlıyor. Devalüasyon lardan sonra artan dış rekabet gücünden yararla­ narak, üretimde dışsatım ağırlıklı yeni bir yapılanma stratejik önem kazanı­ yor. Kısa vadeli dış kaynak girişlerine aşırı bağımlı bir ekonominin istikrarlı büyüme performansı gösteremeyeceği gerçeğinden yola çıkarak, orta vadede enflasyonu kararlı bir süreç içinde düşürmek, uzun vadeli dış kaynağa yö­ nelmek ve sermaye ile emeği daha verimli kullanmanın koşullarını hazırla­ mak, Türkiye'nin yeni perspektifinde başlıca konular olarak ön plana çıkıyor. �rizin aşılması için daha güvenilir bir siyasal ortamın oluşturulması, toplum­ sal dengelerin . gözetilmesi, uzlaşmacı yöntemlerin izlenmesi ve geçiş döne­ minde dış mali desteğin devamının sağlanması gerekiyor.

KAYNAKÇA Alper,

Emre

ve Refik

lstanbul .

Erzan (200 1), İhracatın Görünümü 2000-01, Türkiye i hracatçılar Meclisi,

Pierre- Richard and Pcıer J . Monıiel ( 1 999), Developıneııı Macroeconomics, Princeton University Press Asian Dcvelopmenı Bank (200 1 ) Annua/ Reporı 2000, Manila. Bağımsız Sosyal Bilimciler iktisat Grubu, BSB İ G (200 1 ) "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı Üze­ rine Değerlendirmeler," İktisat. işletme ve Finans. 1 8 5, Ağustos: 7-47. Agenor,

1 78


Merih Ce/a.fun

Hareketleri," İkıisaı, İşletme ve Finans, 1 86, Eyllll : 7- 1 7 . Boraıav, Korkut, Oktar Türel ve Cem Somel (200 1 ) "Küreselleşme, I M F Poliıikalan v e 2000 Krizi," Türk iye Petrol Kimya Lastik işçileri Sendikası, Yay ın 67, l s ıanbul . Calvo, Guillermo ve Carlos A. Vegh ( 1 999) "l n fl ation Stabilizaıion and BOP Criscs in Deve lopin g Countries," J. Taylor a n d M . Woodford (ed ) Handbook of Macroeconomics, N oıtlı Holland,

Boratav, Korkut (200 1 ) " 2000- 200 1 Krizinde S e rmaye

i ç in de : 1 53 1 - 1 6 1 4.

Calvo, Guillerıno,

Lconıınlo

Lciderman ve Carmen M. Reinhaıt ( 1 996) "lnflows of Capital ıo

I 990' s ," Joıımal ofEcmıotnic Perspectives, 1 0 : 1 2 3- 1 39. 1 994 Cu rre ncy Crisis in Turkey," World Bank Po licy Rescarch Working

Developing Counıries in ıhe Celasun, Oya ( 1 998) Paper,

No.

"1lıe

1 9 1 3. Washington, DC.

Celasun, Oya, Cevdet Denizer ve

Dong He ( 1 999) "Capiıal Aows, Macroeconoınic M anagemen ı and World Bank Po l icy Research Paper, No. 2 1 4 1 ,

the Financial S y ste nı : Turkey 1989-97," Wa.•hington, DC. Devlet Planlama

Teşkilatı, DPT (200 1 ) Temel Ekonomik Göstergeler, Mayıs 200 1 , Ankara. G oldfajn ve ,Rod ri go O. V al des ( 1 995) " Cu rren cy Cri ses and C o ll apse s ,"

Dornbusch, Rudiger. ilan

Brookings Papers un Economic Activity, 2: 1 995 : 2 1 9-270.

" A Pri mer on Emerging Market Crises," Depaıtmenı of Econonıics, Massachusetıs lnsıiıute of Technology. Ekinci, N a z ım ( 1 998) "Türki ye Ekonomisinde Gelişmeni n Dinamikleri ve Kriz," Toplum ve Bilim No. 77 (Yaz) 7-27. Ertuğrul, Ahmet ve Faruk S e l ç u k (200 1 ) "A B rief Accounı of the Turkish Economy : 1 980- 2000 ,"

Dornbusch, Rudiger (200 1 )

Russiaıı aııd Eust European Fiııaııce aııd Trade, baskıda. " Economic Crises: Evidence and lnsighıs from Eası Asia." Brookiııgs Papers on Economic Activity, 2 : 1 998: 1 - 1 35. Go l d faj n , ilan and Gino Ol ive ras (200 1 ) " Can Flexible Exchange Raıes Stili Work i n Fi nan c i a ll y Open Eco n oınies ?" United Naıions Confercnce on Trade and Developmen ı , G -24 D i s cus s ion Paper Series, No. 8, January . G ü venen. Orhan ( 1 999) "Globa l i zation and C o unı ry lnteraction and Conflict Prevenıion," How ıo Ride ıhe Global Wave: Avoiding Crises and Wars, B ui l d in g Common Pmjects, Proceedi ııgs of Furman, Jason ve Joseph E. Stigliız ( 1 998)

the Club of Roıne Symposium. Bucharest, 1 2- 1 4 Septenıber 1 999. l n ıemaıional Monetary Fund, IMF ( 200 1 )

Turke y :

Sixıh and Seventh Reviews U nder the Sıand - By

Arrangemenı, Washington , DC. Kaıninsky,

Grdcicla ve Carmen Reinhaıt ( 1 999) "The Twi n Crises: The Causes of Bank in g and

Balance of Paymenıs

Problems," American Ecoııomic Review, 89(3): 473-500. " Did ıhe M alaysian C api tal Controls Work?" Kennedy

Kap l an , Ethan ve Dani Rodrik (2000)

School

of G ovem men ı, Harvard Uni v c rsi ty .

Keyman, E.

Keyma n ,

E.

Fuat ( 1 997) Globalil.tltimı, Sıaıe, ldeııtity/Difference, H u man i ı ies Press, New Jersey. Fuat ve A . Y . Sarıbay (der) (2000) Global- Yerel Ekseııiııde Türkiye, Alfa, lsıanb u l .

Milanovic, Branko (200 1 ) ''True World Income Distribu t i on , 1 988 and 1 993: Firsı Calculation Based on Household S u rv ey s Alone," Developmenı Research

OECD ( 1 999a) OECD Economic Outlook 65, OECD, Paıis.

G rou p, World Bank, Washington, DC.

OECD ( 1 999b) OECD Econoınic Su rveys, 1 998-99 Mexico, OECD, Paris. OECD (2000a ) OECD Econoınic S u rveys , 1 999-2000 OECD (2000 b ) OECD

Korea, OECD, Paris. Economie Outlook 67, OECD, Paris

Ö niş, Z iy a ve Ahmet E. B aysan ( 1 999) " Ncoliberal Globalizaıion, The Nation -Sıate and Financial Crises in the Seıni-Periphery: A Comparative Analysis," Tlıirld World Quarterly. 21 ( 1 ): 1 1 91 39.

Ö zatay, Fatih ( 1 999) ''The 1 994 Cu rrency Crisis in Tu rkey ," Policy Refomı, 1 ( 1 ) : 1 -26. Özaıay, Fatih ve GUven Sak (200 1 ) "Dll nya ' da ve TUrkiye' de Kriz," Radikal Gazetesi. 1 8-23 Mart 200 1 , l s ıanb ul .

Radcleı, Sıcveıı ve Jeffrcy

D. Suclıs ( 1 998)

"The Ea..ı Asian Pinancial Crisis: Diagnosis, R emedies,

Pros pec ts, " Brookings Papers 011 E"oııomic Actil'ity, 1: 1 998: 1 -74.

Rodrik,

D an i

( 1 997) Has

Gl obali zaıion Goııe Too

Far?.

The

lnstituıe for lnıem a ıi on a l Economics,

Washington , DC.

1 79


Doğu Batı

Rodrik, Dani ve A. Vclasco ( 1 999) "Short-Tenn Capiıal Flows," NBER Working Paper No. 7364. Nııtional Bureau of Economic Research, Cambridge, MA. Rodrik, Dani (2000) Exchange Raıe Regimes and lnstitutional Arrangements' in the Shadow of Capital Flows," Kennedy School of Oovemmeiıt. Harvard University, Taylor, Lance ( 1 998) "Lax Public Sector, Destabi lizing Private Sector : Origins of Capital M arket Crises," Center for Policy Analysis, New School for Social Policy Research, Working Paper Series l1I No.6 July. Uygur, Ercan ( 1 999) "Erratic Orowth and Private lnvestınent Bchaviour in Turkey," Background Paper for World Bank-CEM Turkey, Siyasal Bilgiler Fakilltesi, Ankara Ü niversitesi. Uygur, Ercan (200 1 ) Krizden Krize Türkiye : 2000 Kasım ve 200 1 Şubat Krizleri, Türkiye Ekonomi Kurumu, Tartışma Metni 200 1 / I , Ankara. Wade, Robert (200 1 ) "Global lnequality : Winners and Losers," The Ecoııomist, April 28th - May 4th, London : 79-82. World Bank ( 1 997) Privaıe Capital Flows to Developing Counıries, Oxford Univcrsity Press, Oxford. World Bank ( l 999a) Global Developmcnt Finance 1 999 : Analysis and Summary Tables, Washington, DC. World Bank ( 1 999b) Global Economic Prospecıs and ıhe Devcloping Counries, 1998199. Washington, DC. World Bank (2000a ) Entering the 2 1 st Cenıury, World Developmenı Report 1 999nOOO , Oxford Universiıy Press, Oxford. World Bank (2000b) Turkcy Country Economic Memorandum : Sınıcıural Reforms for Sustainahle Orowth, Report No. 20657-TU, Washington, DC. Yeldan, Erinç ( 1 998) "On Strucıur•I Sources of ıhe 1994 Turkish Crisis: A COE Modeling Analysis," 71ıe lntematioııal Re•·iew o/App/ied Economics, 1 2(3): 3974 1 4. Yeldan, Erinç (200 l a) Küresel/eşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi : Böliişünı, Birikim ve Büyünıe. i letişim Yayınlan 7 1 0, lstanbul. Yeldan, Erinç (200 1 b) "On the IMF-Directed Disinflation Program in Turkey : A Program for Stabilization and Austerity or A Recipe for lmpoverishmenı and Financial Chaos,'' Depanmenı of Economics, Bilkenı University .

..

1 80


"ALACAKARANLIK

KuşAöI" Faruk Selçuk·

Geçtiğimiz yirmi y ılda Türkiye ekonomisi üzerine yazılan bilimsel ma­ kale, tez, rapor, kitap, vb. çalışmaların başlangıç paragrafı hemen hemen ay­ nıdır: " ! 980 yılında kapsamlı bir dışa açılma ve liberalizasyon programı uy­ gulamaya koyan Türkiye, ihracata dayalı büyüme modeli çerçevesinde baş­ langıçta yüksek büyüme performansı yakalamış ancak, kamu açıkları ve enflasyonla mücadelede aynı başarıyı gösterememiştir". Gerçekten de "24 Ocak kararları" olarak bilinen 1 980 yılındaki dışa açı lma sonrasında ekono­ mideki temel reformlar tamamlanmamış, ülkeyi kalıcı, sürdürülebilir ve adil bir büyüme patikasına sokacak politikalar uygulamaya konmamış veya ko­ nulamamıştır. Dolayısıyla ekonomideki ortalama reel büyüme oranı zaman içerisinde azalma eğilimine girmiştir. Öte yandan aynı dönemde kamu kesimi borçlanma gereği ve enflasyon merdivenimsi bir karakter göstererek hızla artmıştır. Bu noktada, bir dönem sık duyulan "Türkiye, hem büyüme hem de yüksek enflasyonu birlikte başarabi len ender ülkelerden biridir" önermesinin yaygın bir yanılsama olduğunu hatırlatmakta yarar var. Bazı politikacıların ekonomideki gelişmeleri değişik üretim rakamlarıyla çarpıcı bir şekilde sunmaya çalışması artık kanıksadığımız bir şey: "şu kadar köye yol gitti, bu kadar ton falanca malı üretiyoruz, şu kadar kilovat elektrik üretiyoruz, bu kadar kilometre yol yaptık, vs." Ama geriye dönüp ülke eko­ nomisinin genel resmine baktığımızda "bir arpa boyu yol gittiğimiz" ortaya ' Yrıl. Doç. Dr. Faruk Selçuk, B i lkenı Üniversi ıesi, İkıisadi İdari Bil imler ve S o syal Bilimler Fakültesi, Ekonomi BölUmü.


Doğu Batı

çıkıyor. Ekonominin genel performansına yönelik bir başarı değerlendirmesi mutlak olarak (düzey bazında) yapılabileceği gibi ("şu noktadan şu noktaya geldik"), göreceli olarak da yapılmalıdır ("biz bu noktaya gelene kadar baş­ kaları şu noktaya geldi"). Göreceli b ir değerlendirme yapıldığında Tür­ kiye' nin "refaha ulaşma" trenini l 980'1i yılların sonlarında kaçırdığı anlaşı­ lıyor. Avrupa Birliği ' nin en fakir iki ülkesi Portekiz ve Yunanistan ile Tür­ kiye arasındaki gel ir farkı o yıllardan bu yana hızla artıyor. Yirmi yıl önce 2 bin dolar civarında kişi başına gelir elde eden Portekiz bu yıl bu rakamı 1 2 bin dolarct çıkardı. Benzer şekilde, Yunanistan 'daki kişi başına gelir 1 3 bin dolar. Türkiye ise yıllardır 2-3 bin dolar civarında bir gelire takıldı kaldı . Hesap basit: her yıl üst üste yüzde 7 gibi muazzam bir reel gelir artışı sağla­ sak dahi, bugünkü Portekiz'in düzeyine ulaşmamız için 25 yıl geçmesi gere­ kiyor. Bu farkı çarpıcı bir şekilde ortaya koyan aşağıdaki grafiği ekonomi po­ litikalarının belirlenmesinde bir şekilde söz sahibi olan herkesin çerçeveletip çalışma odalarına asmasını isterdim.

--

1 4000

- ---

-

- -- ----- --- -

Yunanistan

1 2000 1 0000 8000

-

---- - .

6000 4000

'

..

Dolar Cinsinden Kişi Başına Gelir (Gayrisafi Yurtiçi Hasıla, Cari fiyatlar)

Türkiye son 1 0- 1 5 yılını kamu harcamalarında dozu artan başıbozuklukla bunu finanse etmeye yönelik "sıcak para, hazine bonosu, devlet tahvili" oyu­ nuyla geçirdi. Sonuç olarak l 988 yılında 4 milyar dolar olan iç borç, Tem­ muz 200 1 'de 74 milyar dolara dayandı. Bu borcun oluşmasında ve kamu kesiminin bir açmaza sürüklenmesinde en büyük rolün, "erken emeklilik, tarımda hesapsız yüksek destekleme fiyatı, kamu istihdamında ölçüsüz artış,

1 82


Faruk Selçuk

kaynak dağılımında nepotizm, yolsuzluklara yönelik umursamazlık" ilkele­ rini kendine şiar edinen politik iktidarlar/politikacılara ait olduğunu söyleye­ biliriz. Ama bugünkü noktaya gelinmesinde aynı derecede sorumlu olanlar arasında üst düzey politika belirleyicisi bürokratları ve özellikle 1 990 ' 1 ı yıl­ larda oynanan oyuna seyirci kalan hatta destekleyen iktisat elitlerini ve diğer entelektüelleri de unutmamak gerekir. İ ktisat elitleri ve yüksek bürokratların rol üne ilişkin akla gelen i l k örnek 1 989 sonrası para ve kur politikalarıdır. Özellikle 1 989 yılında sermaye ha­ reketlerinin serbestleşmesiyle birlikte, o dönemin para politikası belirleyici­ leri Türkiye ' de bir aptal cenneti doğmasına yol açmışlardı. Ekonomideki diğer gelişmelerden bağımsız olarak Türk Lirasının yabancı paralar karşısın­ daki değeri kontrol edilmeye çalışılmış ve kurlardaki yüzde artışlar, yurtiçi fiyatlardaki artışlann altına çekilmişti. Bu durum, TL borçlanmalarında TL cinsinden sıfır reel faiz oluşsa dahi, expost gerçekleşen faizler yabancı para cinsinden ölçüldüğünde ciddi yüksek faizlerin oluşmasına neden oldu. Kamu otoritesi açısından bu politika, yurt içinden borçlanmayı kolaylaştırmış ve kamu kesimindeki kaçınılmaz reform bir süre daha geciktirilmiştir. Bankacı­ lık ve finans kesimi açısından, yurtdışından yapılacak borçlanmayla sağlanan kaynaklann yurtiçinde kamuya borç verilmesi sonucunda borçlanılan döviz cinsinden ciddi oranlarda kar sağlanması mümkün kılınmıştır. Diğer özel kesim açısından ise ortaya çıkan tablo, insanların kendilerini daha zengin hissetmelerine neden olmuştur. Genel fiyat düzeyindeki artışların kurlardaki artışın üzerinde olması, milli gelir rakamlarını ve ekonomideki toplam serveti dolar cinsinden hızla yukarıya çekmiş, başka bir deyişle Türkiye üretmeden zengin olmanın yolunu bulmuş( !) ve "Con Ahmet' in Devri Daim Makine­ sini" çalıştırmaya başlamıştır. 1 990 ' 1 ı yılların başında ortaya çıkan siyasi tablo, makro göstergelerdek i kaçınılmaz düzeltmenin yaklaştığının sinyallerini veriyordu. Ekonomideki temel dengesizliklere siyasi iktidar tarafından bazı teknik hatalann da eklen­ mesiyle yaşanan 1 994 yılındaki kriz, o güne dek izlenen politikalarda anlamlı bir değişikliğe yol açmadı. Ekonomideki aktörler "kamu açıklan, sıcak para, hazine bonosu, devlet tahvili" oyununun baştan çıkancı cazibesine tekrar kapıldılar ve 1 995- 1 999 döneminde devlet iç borçlanna ödenen faiz, dolar cinsinden yıllık yüzde 30 olarak gerçekleşti. İzlenen politikaların sürdürülemezliği tarafsız gözlemciler açısından açıktı. Nihayet, 1 990 ' 1ı yılların sonunda, özellikle dış dinamiklerin etkisi ve uluslararası kuruluşların yardımıyla bir "yeniden yapılanma ve reform" prog­ ramı hazırlanıp uygulamaya başlandı . Daha önce 1 998 yılında temelleri atı­ lan ve 1 999 yılında altyapısı oluşturulup 2000 yılı başında uygulamaya ko­ nulan bu "yeniden yapılanma ve reform" programı, başlangıçta bazı ciddi

1 83


Doğu Batı

teknik eksiklikler ve zaafiyetler gösterse de esas olarak siyasi nedenlerle sona ermiştir. Program sırasında yaşanan Kasım 2000 krizinin sorumluları ara­ sında politikacılardan daha çok politika uygulayıcıları ön pl ana çıkmaktadır. Kriz öncesinde 300 milyon dolar sermayeye sahip olan ve 7 milyar dolarlık hazine bonosu-devlet tahvili taşıyan bir bankanın, portföyündeki bu kağıtları program süresince kısa vadeli yükümlülüklerle finanse ettiği anlaşılıyor. Bir bankanın bu denli risk l i bir pozisyon oluşturmasında finans kesimini de­ netleme ve düzenleme görevi taşıyanların ihmali yadsınamaz. Ö te yandan bu bankanın Kasım 2000 sonunda likidite krizi yaşamasıyla finansal piyasalarda çıkan yangını lokalizc edemeyen ve yangının sorumlusunu hızla sistem dı­ şına çıkaramayan parasal otoriteler de aynı şekilde sorumlu sayı labil ir. Ama, 1 9 Şubat 200 1 'deki gelişmeler Türkiye' nin probleminin iktisadi olmaktan daha çok siyasi olduğunu açığa çıkarmıştır. Belki de bu nedenle, siyasi bir bağlantısı olmayan uluslararası teknokrat Kemal Derviş'in Şubat krizi sonra­ sında Ekonomiden Sorumlu bakan olarak atanması başlangıçta güçlü bir ka­ muoyu desteği kazanmıştır. Kemal Derviş ' in Türkiye'ye gelmesiyle birlikte umutlar, Türkiye ' nin ik­ tisadi büyümeyi ön plana alan ve l 990 ' 1ı yıllarda uygulanan iktisat politika­ larını tamamen terkeden yeni bir yol haritası çizeceği yönünde oluştu . Pek çok profesyonel açısından ilk hayal kırıklığı , Mart 200 1 'deki uzun tati l dö­ nemi sonrasında açıklanan yeni programla yaşand ı. Program, şu anda eko­ nominin büyümesinin önündeki en önemli engel olan ve kamu sektörünün özel sektörü dışlamasına (crowding out) neden olan iç borç sorununu kökün­ den çözmeye yönelik herhangi bir önlem içermiyordu. Bu sorunu çözmeden tekrar anlamlı bir büyümenin yakalanması imkansız olduğu için açıklanan program Türkiye 'nin bir kez daha "treni kaçırdığı" izlenimini verdi. Şimdi , Türkiye 'nin uzun yıllar sürmesi muhtemel bir durgunluk ve fak irleşme süre­ cine girdiğini, utangaç bir şeki lde olsa da Kemal Derviş dahil, herkes kabul ediyor. Şu anda ekonominin bütün enerj isi 75 milyar dolarlık iç borcu çevirmeye yoğunlaşmış durumda. Oysa bu ekonominin bu borç yükünü kaldıramayaca­ ğ lİt ı akl ı selim sahibi herkes kabul ediyor. Bu borcu bir süre daha çevirmek için uygulanacak para ve maliye politikalarının büyümenin önünü daha da tıkayacağı, yoksulluğu artıracağı, toplumsal huzuru bozacağı ortada. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, 2000'li yıllarda Türkiye, 1 980' 1i yıllarda Latin Amerika ülkelerininin geçtiği bir süreçten geçme tehlikesiyle karşı kar­ şıya. "Borç sarhoşluğu sonrasındak i l':ı-:ağrısı" (debt hangover) yaşamaya başlayan ekonominin tekrar sağlığı ı ı . ı ka . uşması acil önlemler gerektirmek­ tedir ve bu süreç uzun yıllar alabi l i r. Ü stelik, özel sektörde de yaşanması kaçınılmaz olan "borç sarhoşluğu başağrısı" henüz bütün şiddetiyle başla-

1 84


Faruk Selçuk

madı. Bu noktada, "ne yapmalı?" sorusuna verilebilecek cevap herhangi bir özgünlük içermiyor: - Ekonominin tekrar hızlı büyüme trendini yakalaması için öncelikli ko­ şul kredibilitesini tamamen yitirmiş olan bu hükümetin yerine, güçlü bir kamuoyu desteği olan bir başka hükümetin iş başına gelmesidir. Son se­ çimlerin üç büyük partisinden oluşan ama ülkedeki sekiz kişiden yedisi­ nin desteklemediği bir hükümetle "istikrar ve güçlü ekonomiye geçiş" hayal ötesi birşey. Dolayısıyla, alınacak herhangi bir önlemin, uygulana­ cak herhangi bir politikanın başarılı olabilmesinin ön koşulu işbaşındaki siyasi iktidarın gitmesidir. - İktisaden çözülmesi gereken en acil sorun iç borç. İç borcun reel değe­ rini ciddi ölçüde düşürerek ve ortalama vadesini uzatarak ekonomiye ne­ fes aldıracak bir "borcun yeniden yapılandırılması" programını adil ve bir defalık bir vergi uygulamasıyla finanse etmek mümkündür. Uzun süredir tasarruf sahiplerini tedirgin eden ve yurtdışına ciddi ölçüde sermaye çıkı­ şına neden olan bu kaçınılmaz vergi sonrasında "ters sermaye akışı" baş­ layacaktır. Buradaki kritik nokta, Türkiye ' nin artık tekrar bir iç borç oyununa girmeyeceğinin ve kamu kesimi dengesinde kalıcı iyileşmeler sağlayacağının sinyallerini güçlü bir şekilde vermesi ve ekonomideki ak­ törleri buna ikna etmesidir. - Finans ve enformasyon kesiminde "ayak sürünerek" yapılan reformlar hızlandırılarak bu kesimde sermaye sahipliğinin ve sermaye yapısının güçlendirilmesi gerekir. Hukuken; kontratların yaptırım gücünün yüksek olması, özel mülkiyet hakkının layıkıyla korunması , haberleşme özgürlü­ ğünün güvence altına al ınması gibi bir piyasa ekonomisinin sağlıklı ça­ lışması için gerekli altyapının oluşturulması ön plana çıkmalıdır. - Bugünkü mevzuatla Türkiye' de kısa vadeli yabancı sermaye giriş-çıkışı sınırsız bir şekilde serbest, uzun vadeli yabancı sermaye girişi ise adeta yasak olup çıkışı teşvik edilmektedir. Sermaye hareketleri kamu açıklarının finansmanını kolaylaştırma amacına değil, ekonomideki top­ lam yatırım ve üretimi artırma hedefine yönelik olarak yeniden düzen­ lenmelidir. - Yeniden hızlı büyümenin yakalanması için kimi çevreler tarafından öne sürülen "kamu harcamalarının artırı lması" içinde bulunduğumuz durumu daha da ağırlaştırır ve çözüm değildir. Kamuda harcama disiplininin devam etmesi şart. Belki harcamaların kompozisyonu (verimsiz harca­ malardan yatırım harcamalarına doğru) değişebilir. Ama daha önce, kamu kesimince yapılan bütün harcamaların bütçe içerisinde şeffaf bir şekilde yer alması sağlanmalıdır ( İ stisnasız bütün harcamaların).

1 85


Doğu Batı

- TC vatandaşı olan herkese yıllık beyanname verme zorunluluğu getiril­ melidir. OECD içerisinde rekor düzeylere varan bütün vergi oranlarında i ndirime gidilmesi, geçici bir süre için bazı vergilerin sıfırlanması, ömür boyu iş garantisi veren "memurluk" sisteminin geniş ölçüde daraltılması kaçınılmazdır. Listeyi daha da uzatmak mümkün. Ama ön koşul olarak ortaya çıkan "hükümet, iç borç yapılandın lması" sorunlarının çözüleceğine dair en ufak bir belirti olmaması, yazıyı daha fazla uzatmayı gereksiz kılıyor. Yazık, tren bir kez daha kaçıyor ve Türkiye tekrar "alacakaranlık kuşağına" giriyor. • Bu yazı 1 l Eylül 200 1 'de ABD'de meydana gelen olaylann muhtemel etkileri gözönüne alınmadan yazılmıştır. Üzülerek ifade etmek gerekirse bu olaylar, "alacakaranlık kuşağına girme" sürecini hızlandıracağa benziyor .

..


TüRKiYE

EKONOMİSİ'NDE 2000-200 1 KRiziNiN YAPISAL • •

KAYNAKLARI UZERİNE Erinç Yeldan·

GiRiş Türkiye, bilindiği gibi 200 1 yılının ikinci çeyreğinden itibaren yeni bir iktisadi kriz dalgası altına girmiş durumdadır. 14 aydır uygulanan "en flas­ yonu düşürme ve istikrar" programı 21 Şubat itibariyle iflas etmiş ve bu ta­ rihten bu yana sürdürülen istikrar arayışları henüz ekonominin dengelerini sağlayabilme konusunda başarılı olamamıştır. Aslında Türkiye ekonomisi temel dengelerini 1 990' lann başından itibaren yitirmiş gözükmekte ve git­ tikçe şiddetlenen bir bunalım sürec i yaşamaktadır. Söz konusu bunal ım sü­ recinin en belirgin özellikleri ise büyüme ve daralma aral ıklarının giderek sık laşması ve salınımlarının giderek açılması olarak belirlenmektedir. Nite­ kim, 1 99 8 ' i n ilk çeyreğinden itibaren gözlenen son 1 4 çeyrek-dönemi n do­ kuzunda ul usal gelirin daralma yaşamış olduğu (negatif büyüme hızları ser­ gilediği) ve i stikrars ı zl ı k- kriz - y apay büyüme- istikrarsızlık" sarmalında bir kısır döngü içine itilmiş olduğu görülmektedir. Söz konusu kriz sürecinin yapı sal kaynaklan doğrudan doğruya IMF­ destekli, neo-liberal istikrar pol itikalarına dayanmaktadır. Türkiye gibi kapi"

' Prof. D r . Erinç Yeldan, Bi lkcnt Üniversitesi, İ . İ . B . S . B . F . , Ekonomi Bölümü.


Doğu Batı

talistleşme sürecine çarpık, denetimsiz ve eksik rekabetçi piyasa koşullarında eklemlenen çevre (peripheral) ekonomilerinde piyasa güçledne dayalı istik­ rar arayışları giderek kırılgan bir yapı yaratmakta ve özü itibariyle dengesiz­ likler içermektedir. Bu tartışmanın ana çizgilerini vurgulamak için öncelikle Bağımsız Sosyal Bilimciler İktisat Grubu diye aqılan bir grup akademisye­ nin Mart ayı başında yapmış olduğu temel bir gözlemi dile getirmek uygun olacaktır: 1 Süreklilik kazanan bunal ım, hükümetlerin sadece son bir kaç yılda uyguladıkları "yanlış" tedbirlerin ya da "teknik hatalarının" değil, 1 980' den bu yana uygulanan ve ulusal ekonominin dengelerini denetim­ siz ve yönlendirilmemiş piyasa güçlerine terketmeyi amaç edinmiş olan neo-liberal politikaların bir sonucudur. l 99 8 ' in ikinci yansından itibaren derinleşen ekonomik kriz, 1 998 Asya ve Rusya krizleri gibi dışsal şokların da etkisiyle, 1 990' lar boyunca sürdürülen dışa bağımlı, yapay büyüme stratej isinin ve çarpık toplumsal bölüşüm ve birikim me­ kanizmalarının artık tıkanmış olduğunu belgelemektedir. Devlet, özel­ likle 1 990-sonrası yıllarda ulusal ekonominin yönlendirilmesi işlevini tamamen yitirmiş ve bir topyekün reform stratej isi ile makroekonomik is­ tikrarı yeniden oluşturabilmek yerine, ekonominin birikim önceliklerini doğrudan doğruya kısa vadeli dış sermaye girişlerinin özendirilmesine dayandırarak, kısa süreli ve yapay büyüme kazanı mları üzerine kurmayı tercih etmiştir. Bu tercih, ulusal ekonomiyi tamamen konjonktüre! ve dışsal olgulara bağımlı hale getirmiş ve ekonominin kısa çevrimli, mini bilyilme-kriz-istikrar sarmallarına sokulmasına neden olmuştur. Bu sü­ reçte kamu kesimi borç servisi yükü sürdürülemez boyutlara ulaşmış; kamu kesimi tasarruf ve yatırım yapamaz hale gelmiş; özel sektör birikim tercihleri giderek reel üretici sektörlerden uzaklaşarak, spekülatif rantiyer-tipi birikim alanlarına yönelmiş; ve işgücü piyasalarında marj i­ nalleşme ve kuralsızlaştırma artarken, toplumsal gelir dağılımı da ciddi biçimde bozulmaya itilmiştir. Dolayısıyla, Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu kriz sürecini birbi­ r�den bağımsız, rasgele olaylar ve yanlış teknik iktisadi politikaların sonu­ cundan ibaret olarak değerlendirmemek gerekmektedir. Gerçekte söz konusu kriz, Türkiye ekonomisinin son yirmi yıldır içinde bulunduğu yapay bü­ yilme-istikrarsızlık--daralma döngilsilniln bir sonucu olarak, ulusal ekonomi­ nin serbestleştirilmesi yönünde yapılmış olan zamansız, denetimsiz ve başına buyruk pol itika dönüşümlerine bağ l ıdır . -

1 htıp://www.bagimsi<.sosyalbi/inıciler.org/iktisaıg.lıım

1 88


Erinç Yeldan

KüRESELLEŞME SÜRECİNDE TÜRKİYE EKONOMİSİ Türkiye Ekonomisinin l 980'den başlayarak içine girdiği dönüşümün ger­ çekçi bir analizini ancak küreselleşme olgusu içinde ele alarak yapabiliriz . . Burada s ö z konusu olan "küreselleşme" olgusunu, e n geniş anlamıyla, ulusal ekonominin dünya piyasalarıyla eklemlenmesi ve iktisadi karar süreçlerinin giderek dünya piyasalarının dinamikleriyle belirlenmesi olarak tanımlamak­ tayız. Bu olgu, gerçekte dünya kapitalizminin doğuşundan beri ayrılmaz bir parçası olmasına karşın, özellikle l 970 ' l i yıllardan itibaren giderek hız ka­ zanmış ve elektronik ve bilgi işlem teknoloj i lerindeki gelişmeleri de arkasına alarak tüm dünyanın tek bir pazara dönüştürülmesine yönelmiştir. Ekonomik ilişkiler açısından küreselleşme sürecinin temelde iki unsurdan oluşmakta olduğunu görmekteyiz: (i) ulusal mal, hizmet ve finans piyasaları­ nın serbestleştirilmesi; ve (ii) uluslararası sermaye akımlarının önündeki tüm idari ve yasal düzenlemelerin kaldırılarak, ulusal üretim ve emek piyasaları­ nın kuralsızlaştınlması (de-regulation). Bu anlamda, küreselleşmenin eko­ nomik boyutu sermayenin karlılığını tek haşan göstergesi olarak görmekte ve ekonomik kiinn realizasyonu önündeki her türlü toplumsal, idari ya da kültü­ rel kısıtlamayı "akıl dışı", ya da "çağdışı" olarak nitelendirmektedir. 2 Küreselleşme ideolojisinin ardında yatan mantık kurgusu bakımından, ser­ mayenin karlılığı etkin (verimli) kaynak dağılımının sağlanmasının dolayı­ sıyla ekonomik refahın arttırılmasının, biricik koşuludur. Bu koşulun sağ­ lanması ise ancak ve ancak tümüyle kuralsızlaştırılan, "serbest" pazar eko­ nomi si nden geçmektedir. Bu anlamda Türkiye 'de yaşanan 1 980-dönüşümü, sadece ticaretin ser­ bestleştirilmesi, döviz kuru ve faiz oranlarının belirlenmesinin piyasa güçle­ rine bırakılması ve mali piyasaların serbestleştirilmesi olgularından ibaret basit bir iktisadi dönüşüm değildir. Bu dönüşüm aynı zamanda ulusal eko­ nominin birikim ve bölüşüm ilişkilerini de derinden etkilemiş ve iktisadi ar­ tığın (ve sermaye kesimi gelirlerinin) yaratılması ve yeniden dağıtılmasına yönelik bölüşüm ilişkilerinin yeniden yapılanmasına yol açmıştır. Bu süreçte, 1 960' lar ve 70' ler boyunca yurt-içi talebe dönük ve dış ticarette koruma rantları ile beslenen ulusal sanayiinin öngördüğü iktisadi artık biçimleri nite­ lik değiştirmiş; ve giderek, devletin daha aktif bir biçimde düzenleyici olarak rol aldığı, daha dolaylı transfer ve kaynak aktarımı ilişkilerinin devreye so­ kulduğu bir bölüşüm ve birikim modelini gerçekleştirmiştir. Bu arada devlet

2

Bourdieu, P. ( 1 998) '"The Essence of Neoliberalism" Le Monde Dip/ometique, Aralık.

1 89


Doğu Batı

aygıtı da gerek iktisadi işlevleri, gerekse idari etkinliği açısından yeniden biçimlendiri imiştir. 3 Özetleyerek vurgulamak gerekirse; 1 980-sonrasında devletin iktisadi ya­ şamdaki konumu artık üretici veya yatırımcı değil, düzenleyicidir. Devlet, bu dönemde iktisadi artığın sermaye kesiminde biri k imini sürdürebilmesi için bir dizi idari ve iktisadi müdahaleye olan gereksinimi yerine getirmiş ve toplumsal gelir dağılımının ana unsurlarının yeniden düzenlenmesi alanında aktif bir rol üstlenmiştir. Kamunun vergi ve (iç) borçlanma sistemi, (merkezi ve yerel) konsolide bütçesi, ve sosyal güvenlik ve K İT fiyatlama sistemleri bu dönüşümün araçları olarak kullanılmıştır. Bu sürecin maliyetleri ise kamu kesiminde ve giderek tüm ulusal ekonomide makro dengelerin bozulması, yüksek enflasyon ve yüksek reel faiz i le kendini göstermektedir. İ şte Aralık 1 999'da somutlanan "enflasyonu düşürme ve yapısal reform" programı da böyle bir kurgunun yansımasıdır.

2000 ENFLASYONU DÜŞÜRME PROGRAMININ ANA UNSURLARI Aralık l 999 Niyet Mektubu ile somutlanan 2000-Enflasyonu Düşürme Programının genelde üç ana başlık üzerine inşa edildiği görülmektedir: (i) kamu kesimi (mal iye) reformu; (ii) döviz kuru nominal çapasına dayalı para programı ve (iii) sosyal güven lik, özelleştirme ve tanın kesimine yönelik yapısal nitelikli dönüşümler. Türkiye 'de yaşanan enflasyonun temelinde "yapışkan nitelikli beklenti ­ ler" yattığı tespitinden yola çıkarak programda öncelikle l U S $ artı O . 7 7 Euro'dan oluşan b i r sepet yaratılmış ve b u sepetin günlük aşınması 2000 yılı sonuna dek Merkez Bankas ı ' nca belirlenerek %20 oranında değer yitirmesi planlanmıştı. Günlük döviz kuru sepeti ayarlamalannın da her ay içerisinde sabit kalması öngörülmüştü. Ayrıca program boyunca para arzındaki geniş­ leme doğrudan doğruya piyasa güçlerine terkedilecek ve enflasyonist baskı­ ların hafifletilmesi sağlanacaktı . Bu tedbirler neticesinde enflasyonist bas­ ltıfan besleyen beklenti lerin kırılması amaçlanmış ve fiyatlann, faiz oranla­ nyla birlikte, sabitlenen döviz kuru aşınma programına yakınsaması öngö­ rülmüştü.

' Türkiye Ekonomisinin yakın tarihine i lişkin ayrıntılı bir çözümleme için bkz.

Küreselleşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi, account of ıhe Turkish Economy: kıda; Celasun,

M. ( 1 994)

Performance i n the

F.

Y el da n , E. (200 1 ) Selçuk " A Brief

1 980-2000" Russian and Eası Europemı Fiııance and Trade. bas­

"Trade and lndustrialization in Turkcy: Initial Condiıions, Policy and

1 980s" GK Helleiner Trade Pnlicy and /ııdu.flrializaıion in ıurbulenı Time.•

Londra: Rııutledge, içinde.

1 90

iletişim Yay.; Ertuğrul, A . ve


Erinç Yeldan

Ancak, spekülatif sermaye hareketlerinin son derece akışkan olduğu gü­ nümüz finans dünyasında bir ekonominin tüm parasal tabanını dış dünyanın kısa dönemci, spekülatif nitelikli sermaye giriş-çıkışlarının denetimine bı­ rakmanın ne derece tehlikeli bir girişim olduğu gerçeği göz ardı ediliyordu. 4 Nitekim, Türkiye ekonomisinin son yirmi yıl lık deneyimi, denetimsiz, yönlendirilmemiş ve başıboş piyasa güçlerinin ne döviz kurunda, ne de faiz oranlarında istikrarlı dengeyi sağlayamadığını belgelemektedir. Bilindiği gibi, Türkiye ödemeler dengesinde sermaye hareketlerini 1 989 yılında 32 Sayılı Kararname diye bilinen bir politik adım ile bütünüyle serbestleştirmiş durumdadır. Böylece dış sermaye hareketleri üzerindeki bütün kontroller ve denetim kaldırılmış ve Türk finans piyasaları kısa vadeli sıcak paranın spe­ külasyonuna açılmıştır. Bu yapı altında ulusal piyasalarda Merkez Ban­ kası 'nın döviz ve faiz kurunu birbirinden bağımsız biçimde birer politika aracı olarak kullanabilme olanağı yitirilmiş ve ulusal finans piyasaları kısa vadeli spekülatif yabancı sermaye hareketlerinin denetimi altına girmiştir. Bu finansal yapı, ekonomiyi doğrudan doğruya yüksek faiz ve TL'yi yapay olarak değerli kılan bir döviz kurunun cenderesinde tutmaktadır. Bu haliyle kısa vadel i sermaye giriş ve çıkış işlem hacminin büyüklüğü karşısında ulu­ sal mali piyasalar bağımsızlığını yitirmekte ve özgün gelişim olanakları orta­ dan kalkmaktadır.

2000

YILI ENFLASYONU DÜŞÜRME PROGRAMI AL­ TINDA VE SONRASINDA TÜRKİYE EKONOMİSİ'NDEKİ GELİŞMELER Türkiye ekonomisinin enflasyonu düşürme programı altındaki perfor­ mansı karşılaştırmal ı olarak Tablo 1 'de sergilenmiştir. Görüldüğü gibi, Tür­ kiye ekonomisi 1 999 yılını %4.9 ' luk bir daralma içinde geçirdikten sonra, 2000 boyunca hızlanan bir tempoda büyüme göstermiştir. Bu hızlı büyüme 4

Ancak. ulusal ekonominin dış dengelerinde ve finansal sisteminde gözlemlenen söz konusu

bozulman ın,

IMF uzmanlarının deneyimleri açısından

son derece alışkın olduklan bi' gelişme olduğu

bilinen bir olgudur. Döviz kuruna dayalı enflasyonu düşürme programlannın hemen tümünde gözle> nen ortak sonuç, bu ülkelerde önce hızlı bir büyüme yaşand ığı, ithalatın kontrolsüz bir biçimde arl­ masıyla birlikte dış dengelerin bozulduğu ve sonunda da finansal

bir krizle

birlikte derin bir çökllntll­

nün onaya çıktığı şeklindedir. İktisat yazını bu tür büyümo-kriz dalgalanmalannın örnekleri ile dolu olmasına kııış ı n,

IMF

yetkililerinin Türkiye 'de benzeri uygulanan program öncesinde bu deneyinlere

kayıtsız kalması anlaşı l ı r değildir. kriz öncü göstergelerini

Kaminsky, Lizondo ve Reinhan

No 45 (Man): 1 -48;

Nitekim,

ve uyan

IMF

sistemlerini

doğrudan doğruya kendi içinde geliştirdiği bir dizi hiç dikkate almamış gözükmektedir.

Örneğin,

( 1 998) "Lcading lndicators of Currency Crises"' IMF Staj]' Papers,

ve daha sonrasında, Policy Devclopment and Rcview Department (Politika

Geliştinne ve Değerlendinne Dairesi) tarafından kaleme alınan ve "diğer dairelerin öneri ve bilgisi"' altında hazırlanmış olan

Debı und Reserve Relaıed lndicaıors of Exıemal Vulnerabiliıy, (Man, 2000 )

gibi raporlarda bu tür teknik göstergeler aynntılı olarak ıanışılmaktaydı.

191


Doğu Batı

temposuna koşut olarak yıl boyunca tüketim harcamalarının artış hızı özel sektörde %6.4, kamuda da o/o 7. 1 olmuştur. Sabit sermaye yatırım harcamaları da özel sektörde % 1 5 .9, kamuda % 1 9.Tlik bir sıçrama göstermiştir. Sektör­ ler itibariyle en hızlı büyüme ticari hizmetlerde o/o l l .6 ile yaşanmış, bunu %5.6'1ık büyüme hızları ile sanayi ve inşaat sektörleri izlemiştir. Tablo 1 . 2000 Enflasyonu Düşürme Programı Sonrasında Türkiye Ekonomisinde Gelişmeler A.

RllylJm• Hızı l%J: GSYIH Tarı m S ana vi lnu•t

Tican:t Mali Kurumlar

2000 . 11

2000. 111

2000. IV

2000

200 1 . 1

200 1 .11

fi,4

7,8

8,3

7.2

-2.2

-9.3

1 ,8

2,3

1 .9

1 2.2

4, 1

-5,0

2,8

4,0

9,8

5,5

-1 3

-8,5

0.7

- 1 2,7

- 1 ,3

4,3

ı ı. ı

6,7

56 5,6

-7,4

- 1 0. 1

1 ,4

-11,3

1 0, 1

1 1 ,0

13

11 6

i l .fi

-3,8

- 1 1 ..S

6,9

6.5

2, 1

1 4

0,7

-0,4

0,9

-5,3

- 1 0, 1

9,9

5.8

9,7

5,7

1 999

3 1

8,4

-4,7

5,6

-5,0

2.0

Tüketim Harcamalan Özel

0.6

Kamu

7,8

Sabit Sermaye Yaımm Özel

Kamu

1

2000. 1

1 998

-8,3 1 3.9

1

-2.6 6..S

4,3 -0.7

1

4,7 12 6

1

Harcamaları 1

- 1 7,8

8,9

-8,7

I 0.8

19,7

1 5,9

2 1 ,8

2 1 ,6

1

1 5,9

1 9.9

1

1

6,4 7,1

1 5,4 1 9.7

8,9

1

1

- 3,4 -0.2

- 1 2,6 -S.8

-4,9

1

1

. ı ı .s -5,7

-32,2 ·32, I

B.Öde.,./er 0.11�.,; IMilvar US$) ihracat ithalat Cari

3 1 ,220

29,325

7,580

7,976

7,775

8,333

3 1 ,664

8 , 1 68

8,805

45,440

39,773

1 1 ,363

13 957

1 4, 1 86

14 535

54,04 1

10,25 1

9,4 1 6

işlemler

Denesi

1 ,984

- 1 360

-2,272

-3,264

- 1 .359

-2,925

-9,820

-0,540

1 . 1 52

..0,7SS

4,670

3,435

4,535

2,966

- 1 .491

9.445

-3. 1 38

-6,373

-6.7 1 1

3429

2,09 1

1 ,608

2,333

-5,0 1 0

1 .022

-2,867

-0.347

1 .398

0,759

1,1 17

0,782

0,348

1 ,788

4,035

- 1 .337

-5.0 1 5

3,985

0,344

0,247

1 ,955

0,7 1 2

1 ,362

4,276

-0,508

-1,121

96 890

1 03,344

1 1 7,844

1 1 4,569

1 1 1 ,92 1

2 1 ,2 1 7

23,472

28,9 1 2

26,636

22,767

88,932

87,932

89, 1 54

Sermaye Harkeıleri

Portföy Yatmmlan Kısa Vadeli

Ser. Har. Uzun

""1cl i

Ser. Har.

Dış Borç Stoku

Kısa

Vadeli Dıs Bon:

Uzun Vadeli

79,8"1.2 75,673 Dıs Borç . .. Kaynak: Devlet lstatistık Enstııusıı (www.dıe.gov.tr)

Söz konusu büyümenin ana kaynağı gene Tablo'dan açıkça görülebil­ mektedir: 2000 yılı boyunca mal ve hizmet ithalatı dolar bazında %38 . 5 arta-

1 92


Erinç Yeldan

rak, 39.7 milyar dolardan, 54.0 milyar dolara ulaşmıştır. İhracat gelirlerin­ deki artış ise sadece % 7 düzeyinde kalmış; ve ihracat gelirleri ancak 1 998 düzeyini yakalayabilmiştir. Böylece dış ticaret açığı hızla büyümüş ve cari işlemler açığını 9.8 milyar dolara değin yükseltmiştir. Oysa program altında cari işlemler açığının hedefi önce 2.8 milyar dolar düşünülmüş, daha sonra da yıl ortasında 5 milyar dolara yükseltilerek revize edilmiş idi. Dolayısıyla 2000 yılı boyunca gerçekleşen açık, revize edilen rakamın dahi % 1 00 üstün­ dedir. Cari işlemler açığının diğer yüzü ödemeler dengesi sermaye hareketleri kaleminde gözlenen artı yönlü sıçramadır. Dış borçlanmanın getirdiği ser­ maye girişleri sayesinde cari işlemler açığının ve dolayısıyla ithalata dayalı tüketim ve yatının hacminin finansmanı mümkün olmuştur. 2000 yılı bo­ yunca Türkiye'nin dış borç stoku 1 1 7 milyar dolara değin yükselmiş ve kısa vadeli borçların payı hızla artmıştır. Bu süreçte Türk bankacılık kesiminin toplam kısa vadeli dış borç stoku da 1 3 .2 milyar dolardan hızla artarak 1 6.9 milyar dolara ulaşmıştır. Ancak söz konusu dış borçlanma sadece ticaret açığının kapatılmasında değil, bir yandan da yerleşiklerin (Türkiye 'de ikamet eden bireylerin) yıl boyunca sürdürdükleri yurt dışına sermaye transferi işlemini de olası kılmış­ tır. Boratav'ın yaptığı hesaplamalara göre (bkz dipnot 5), Türkiye'de yaşayan yerleşikler 2000 yılı Kasım ayına değin yurt dışına 5.3 milyar dolar sermaye transferinde bulunmuşlardır. Dolayısıyla, 2000 yılında toplam 1 4. 5 milyar dolara ulaşan dış borçlanma, bir yandan ithalat hacmini -ve dolayısıyla cari işlemler açığını (9.8 milyar dolar)- bir yandan da yerleşiklerin spekülatif ni­ telikli sıcak para işlemlerini (net olarak 5.3 milyar dolar) karşılamıştır.

SoNUç VE GENEL DEGERLENDiRME Bütün bu verilerin ışığında kısaca özetlemek gerekirse, 2000 yılı enflas­ yonu düşürme programı gerek ekonomik büyümenin birikim kaynaklarını, gerekse mali piyasalardaki likidite gereksinimlerini doğrudan doğruya ulus­ lararası finansal sermaye akımlarının spekülatif girişlerine dayandırma yö­ nündeki tercihi sürdürmekteydi. Dolayısıyla Türkiye ekonomisinde 200 1 Şubat ayında bir finansal krizin yapısal koşullan ve öncül göstergeleri zaten kendini açıkça belli ediyordu. Bankacılık kesiminde yeterli döviz fazlasının olmadığı ve faiz-kur makasına dayalı spekülatif nitelikli sermaye girişleriyle sürdürülen bu yapının piyasalarda güvensizliğin yaygınlaştığı bir ortamda aniden bir panik havasına yol açması kaçınılmazdı. Kasım 2000'de patlayan uyan krizi, Şubat 200 1 'de de daha derin bir spe­ külatif saldın altında döviz kuru çapasının ve para programının sürdürüleme­ yeceği gerçeğini gözler önüne sermiştir. Gerçekten de Merkez Bankası'nın

1 93


Doğu Batı

bu türden bir spekülatif atak karşısında hiçbir savunma mekanizmasının ol­ maması, programın da en kırılgan noktasını oluşturmaktaydı. Döviz kuru sepetinin bir takvim altında sabitlenmesi ve bağımsız para politikalannın uygulanma olanağının, Merkez Bankası'na getirilen kısıtlamalar ile ortadan kaldırılması sonucunda ulusal ekonominin spekülatif döviz giriş çıkışları karşısında hiç bir denetleme ve yönlendirme olanağı bulamayarak, başıboş bir ortamda dengesizliğe sürüklenmesi kaçınılmazdı. Bu anlamda 1 999 Ara­ lık tarihli Niyet Mektubu'nda somutlanan program aslında sadece bir enflas­ yonu düşürme programı olarak kalmakta, bir istikrar programı olma niteliğini ise taşımamaktaydı. Bilakis, program ulusal ekonominin para piyasalanna ve dış dengelerine enjekte ettiği istikrarsızlık unsurlan sayesinde zaten kırılgan olan makroekonomik yapının istikrarsızlığını daha da arttırmış olmaktaydı. 5 Türkiye 200 1 ' in ikinci çeyreğinden itibaren "yeni" bir istikrar programı altında yönetilmektedir. Ancak, "yeni" istikrar paketi içinde planlanan ''yapı­ sal reform" söylemlerinin de yukanda vurgulanan kırılgan yapıya hiç do­ kunmayacağı ve giderek reel üretici sektörlerden uzaklaşarak, spekülatif bi­ rikim alanlanna yönelmiş olan özel sektör birikim tercihlerinin yeniden sa­ nayileşme ve sağlıklı büyüme rotasına çevirmekten uzak kalacağı ne yazık ki çok açık olarak görülebilmektedir. Bu yönelimin bir uzantısı olarak devletin de, normal vergi gelirleri ve/veya harcama sistemi üzerine yapacağı radikal bir reform ile makro dengelerini sağlamak yerine, doğrudan doğruya kamu mallannın özelleştirilmesi (satışı) yoluyla gelir yaratmayı amaçlamakta ol­ duğu görülmektedir. Bu anlamda öngörülen "yeni istikrar programı" da, aynı öncekinde ol­ duğu gibi, ulusal ekonominin öz kaynaklannı küresel sermayenin spekülatif kazanç alanına çekme hedefini sürdürmektedir. Ulusal ve uluslararası serma­ yeye doğrudan doğruya rant aktanmına yol açan ve bir dizi hukuksal sakatlık ve yolsuzluk öğeleri içeren bütün bu çabalar ise kamuoyuna "yapısal reform" söylemi altında sunulmaktadır. Bu aşamada "enflasyonu düşürme" vahim bir saptırmaca içermekte ve bu stratejik dönüşüme kamuoyu karşısında meş­ wiyet kazandırma işlevi görmektedir. Program, bu girişimlerin yanında dış ticarete ilişkin tedbirlerde de bağım­ sız ticaret politikalannın önünü sınırlamaya yönelmektedir. Örneğin, Aralık l 999'da verilen ilk Niyet Mektubu'nda dış ticarete ilişkin şu taahhütler yer almaktadır: "Hükümet stand-by düzenlemesi dönemi sırasında, uluslararası ' Spekülatif nitelikli sennaye hareketlerinin program süresince seyri konusunda yapılmış aynntılı b� değerlendirme için bkz. Boraıav, K. "2000.200 1 Krizinde Sermaye Hareketleri" .· isal, işletme ve Finans,No 1 86 (EylUl): 7 - l 7. Program altında Türkiye'nin finansal kınlganhğının antığına ilişkin göstergeler Yeldan, Erinç (200 1 ) ''Türkiye Ekonomisinde Krizin Yapısal Dayanakları Ya da Kriz Sürecini Bölüşüm Eksenine Olunmak Üzerine Temel Değerlendirmeler" Birikim, Nisan içinde ıanı­ şılmaktadır.

1 94


Erinç Yeldan

cari işlemlere ilişkin ödeme ve transferlere bir sınırlama getinneyecek, veya ödemeler dengesi amaçlı olarak ithalata ilişkin yeni kısıtlama/ar getirmeye­ cek ya da var olanları artınnayacak, (IMF Kuruluş Sözleşmesi maddelerine) aykın ikili ödeme anlaşmalarına girmeyecek veya dış borçlarını zamanında ödememezlik etmeyecektir'. Burada söz konusu olan taahhütlerin bir "enflasyonu düşürme" hedefinin çok dışına taştığı ve asıl amaçlananın Türkiye ekonomisini doğrudan doğ­ ruya uluslararası sermayenin spekülatif çıkar alanına çekmeyi hedeflediği çok açık olarak görülebilmektedir. Türkiye ekonomisi, yukarıdaki satırlarda tanımladığımız biçimiyle, hızla küreselleşen sermayenin denetimine terkedilmektedir. Ne yazık ki, bütün bu uygulamalar da "ulusal" olduğu savlanan yeni bir program altında gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.


YAPI ve KREDi BANKASI "'""Nı

.

•l'Nııt

"Banka Afişleri"

Tarihin Tanığı Anadolu 'da Kurulan Cumhuriyet, Ed: Osman S. Arolat, Creative Yayıncılık ve Tanıtım Lt<I. Şti., 1 999.


CUMHURİYET VE TüRKiYE KALKINMASI Süleyman Demirer

Türkiye'deki ekonomik gelişmeleri değerlendirirken; nereden başlanıp nereye gelindiği, dikkatle gözönünde tutulmalıdır. Ayrıca, ekonomik geliş­ menin; siyasi, sosyal sorunlardan bölge ve dünya şartlarından ayrılması ko­ lay değildir. Anlatmak istediğim; Devletlerin ve milletlerin hayatındaki topyekün oluşum içinde, ekonomik gelişme, sadece bir safhayı teşkil eder. Neyin, neye, ne kadar bağlı olduğu ise, çok dikkat isteyen bir değerlen­ dirmedir. Yani, "siyasal ve sosyal hadiseler, ekonomik gelişmeye, ekonomik gelişme bunlara ne kadar bağlıdır?" sorusuna cevap ararken, hassas bir işle uğraşıldığı unutulmamalıdır. 78 senelik Türkiye Cumhuriyeti 'nin, 50 sene, siyasi, sosyal ve ekonomik mes'elelerinin içinde bulundum. Bir makalenin sınırlan ile kayıtlı olarak, bazı makro değerlendirmeler ya­ pacağım: Evvela, "Türkiye dün, önceki dönemlerden ne almıştır ve bugüne nasıl gelmiştir?" konusu üzerinde durmak istiyorum. Cumhuriyet, İmparatorluktan; "Yoksulluk, fukaralık ve geri kalmışlık" devralmıştır. Onun içindir ki, Kurtuluş Savaşından hemen sonra, Cumhuriyet ilan edilmeden önce toplanan İzmir İktisat Kongresi'nde; Büyük Atatürk'ün "Milli hakimiyet, iktisadi hakimiyet ile sağlamlaştınlınalıdır" direktifi, bü­ yük kabul görmüştür.

Süleyman Demirci, Eski 9. Cumhurbaşkanı.


Doğu Batı

29 Ekim 1 923 tarihinde, Cumhuriyet ilan edildiği gün; "Türkiye Cumhu­ riyeti, mes'ut, muvaffak ve muzaffer olacaktır" hedefi, Cumhuriyetin ayrıl­ maz bir parçası olarak dile getirilmiştir. Ne yapılırsa bu hedefe ulaşılacaktı? Bu da, belirlenmiştir. "Memleket; behemahal (mutlaka) asri (modem), medeni (uygar) ve mü­ reffeh (zengin) olacaktır. Bizim için bu, hayat davasıdır." Türkiye Cumhuriyeti 'nin bana göre hedefi, böylece çağdaşlık, modern lik, kalkınma, ilerleme, gelişme, zengin ve mutlu insanlardan oluşan bir toplumu meydana getirme olarak, daha kuruluşunda Büyük Atatürk tarafından vaz­ edilmiştir. Aslında, Cumhuriyetin başında bu hedef vazedilirken, ülkenin içinde bulunduğu durumdan hareket edilmelidir. Ziya Paşa, bu durumu; "Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler kaşaneler gördüm, Dolaşdım mülk-i İslam'ı bütün viraneler gördüm" şeklinde tasvir etmektedir. Cumhuriyetin başlangıcı budur. - Ülkenin hiçbir şeyi yoktur. - Nüfusun hemen %80-8 5 ' i tarımla uğraşan, - iğneden ipliğe herşeyi dışarıdan satın alan, - adam başına 50 dolar gelir seviyesinde, - yolsuz, okulsuz, ışıksız, susuz, fabrikasız, - her türlü medeni imkanlardan mahrum, - 1 2 milyon nüfuslu bir Türkiye ! İddia: Buradan, herşeyi olan bir Türkiye'ye gelinecektir. Hemen söyleyeyim ki, Büyük Atatürk ' ün "medeniyet mücadelesi" dediği bu hedefe, Türkiye ulaşmıştır. Asrın başındaki "Hasta Adam"dan, Avrupa Birliği 'ne aday gösterilebilen "Güçlü Türkiye"ye gelinmiştir. Bugünkü Türkiye; 200 1 yılının şubatındaki bunalım ve onun sebep ol­ duğu güvensizlik, moralsizlik ölçüleri ile değerlendirilmemelidir. • '200 1 yılında karşılaşılan krizin sebebi, ekonomik değil siyasidir. Zira; Türkiye' nin Ocak 200 1 ' de; - tarlaları ekili, - fabrikaları çalışıyor, - ihracatı düzgün, - Turizmde önemli gelişmelere sahip, - Her türlü iç ve dış borcunu gününde ödemiş, bir durumu vardır.

1 98


Süleyman Demirel

Senede 45 milyar dolar döviz kazanan ve senede ortalama %5 büyüyen bir ekonominin krize gitmesi için bir sebep yoktu. Herkesin birleştiği, krizin güvensizlik ve moralsizlik gibi unsurlara da­ yandığıdır. Bunun sebebi de, çaresi de siyasidir. 2000 yılında Türkiye; 1 89 ülke içerisinde, 1 6. büyük ekonomiye sahipti. Dünya'da yükselen 1 0 Pazar arasında idi. "G-20"lerin üyesi idi. %7 kal­ kınma hızını sağlamıştı, 30 milyar dolara yakın ihracat yapmıştı, 45 milyar dolara yakın (ihracattan, turizmden, dışarıda çalışın Türkiye vatandaşlarının ülkeye gönderdiği tasarruflardan, taşımacılıktan, dış taahhüt işlerinden) döviz kazanmıştı. 2000 yılında Türkiye; 1 34 ülkeye %90' ı sanayi mamülü olan ihracat yapmıştı. 2000 yılında Türkiye; kendine yetecek kadar alt-yapıya, yola, limana, havameydanına, Dünya ile konuşabilen bir telefon şebekesine ve her türlü iletişim aracına, kendisine yetecek kadar elektriğe sahipti. 2000 yılında Türkiye; İçerde kalkınmasını yürütecek ve dışarda faaliyette bulunacak serbest teşebbüs gücüne sahipti. 1 923 'te; 1 36 milyon dolar olan ticaret hacmi, 2000 yılında 80 milyar do­ lara ulaşmıştı. Türkiye nüfusu, Cumhuriyetin kurulduğu güne nazaran, 5-6 kat artmış ve bunun doğurduğu talebi karşılamak, fevkalade önemli hale gelmiştir. 2000 yılında Türkiye; 15 milyon çocuğa okul imkanı sağlamıştır. Cumhu­ riyetin başında 10 bin öğretmeni bulunan Türkiye'nin bugün, 650 bin öğret­ meni vardır. Her yıl; 1 ,5 milyon çocuğa yeniden okul imkanı sağlamak du­ rumu ile karşı karşıyadır. Cumhuriyetin başında; sadece 1 000 doktoru bulu­ nan Tilrkiye'nin, bugün 80 bin doktoru, sağlık hizmeti vermektedir. 2000 yılında Türkiye; 65 milyon nüfusa yetecek, yiyecek ve giyeceği vardır. Cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya konan kalkınma ve gelişme hedeflerine, ulaşmakta çekilen sıkıntıların nedenleri, 10. yılda şöylece sıralanmıştır: - Savaş sonrası bir ekonomik enkazın varlığı, - Alt-yapının yeterince olmaması, - Ulaşım imkansızlığı, - Yetişmiş insan gücünün olmaması, - Müteşebbis bulunmaması, - Yerli sermayenin olmaması, - Dış ülkelerin, Türkiye'yi tarım ve madencilikle uğraşır görmek istemeleri, - 2000 yılında o gün yokluğundan bahsedilen şeylerin tümü, ortadan kalkmıştır.

1 99


Doğu Batı

Buraya gelinebilmesi için çeşiıli merhalelerden geçilmiştir. Cumhuriyetin ille 1 O yılında; istenilen ekonomik gelişmenin elde edile­ memesin, devletin ekonomik hayata müdahalesi ile neticelenmi1tir. 1933- 1 946 dönemi, "Devletçilik" dönemidir ve Devlet, iktisadi Devlet kuruluşları aracılığı ile, birçok hizmeti üstlenmek mecburiyetinde kalmıştır. Tabii ki bu yıllar, aynı zamanda Dünya savaşının, ekonomik gelişmeyi önlediği yıllardır. 1 950- 1 960 dönemi, yepyeni bir dönemdir. Bu döneme çok parti ve serbest seçimle girilmiştir. Bu döneme, liberal görüş hakimdir. - "Devleti küçültme, - Özel teşebbüsü teşvik etme, - sermayenin üretime akmasını kolaylaştırma, - yabancı teşebbüs sermaye ve tekniğinden geniş ölçüde yararlanma, - üretim hayatını Devletin zararlı müdahalelerinden ve her çeşit bürokratik engellerinden kurtarma" gibi düşünceler ile yola çıkılmıştır. Tabii ki, bu uygulamada önemli aksaklıklar olmuştur. Zira, ülkede bili, teşebbüs gücü yoktur. Sermaye yoktur ve sanayileşme­ nin istediği ortam yoktur. Bunlara rağmen, çok önemli işler başarılmıştır. Cumhuriyetin başındaki 1 2 milyonluk nüfus, 1 950'de 2 1 milyona çıkmış, kişi başına Gayri Safı Milli Hasıla, 1 60 dolar olmuştur. Burada tekrar, nüfus olayına dönmek istiyorum. 1 950'nin 2 1 milyon nüfuslu Türkiye'sinin, 2000 yılında yanına iki tane daha, 2 1 'er milyonluk Türkiye eklenmiştir. 1 950 TUrkiyesi 'nin de çok fazla bir şeyi olduğunu iddia edemeyiz. Cumhuriyetin kuruluşundan 1 950'ye kadar önemli gayretler sarfedilmiş olmasına rağmen, ülkenin başlangıçtaki şartlan ve Dünya Savaşı, kayda de­ ğer bir mesafe almaya mani olmuştur. Eğitimde, sağlıkta, alt-yapıda, enerj ide, sanayide, tarımda, ticarette, kal­ kınma; büyük hamleler beklemektedir. 1 960 sonrasında; "planlı dönem" ve "karma ekonomi" aşamasına gelin­ miştir. Karma ekonomi yine, ağırlıklı "Devletçi"dir. Ve 1 963 Eylülünden itibaren, "Ortak Pazar" gündeme gelmiş, Avrupa ile anlaşma yapılmıştır. Karma ekonomi aşaması, 24 Ocak 1 980'den itibaren yeni bir hüviyet ka­ zanacaktır. Bu, Pazar ekonomisine geçiş dönemidir. Pazar ekonomisi; Devletin tümü ile iktisadi ve mali işlerin içinden çık­ ması, Üllccde huzur ve sükün, savunmanın sağlanması, eğitim, sağlık ve

200


SUleyman Demirel

çevre hizmetlerinin görülmesi, sosyal güvenliğin sağlanması gibi temel hiz­ metlere dönmesi demektir. 1 950-2000 yıllan arasında, çeşitli zorluklara, büyük istikrarsızlıklara, bu­ nalımlara, anarşi ve terör belasına, değişen Dünya şartlarına rağmen, çok önemli mesafeler alınmıştır. Türkiye bu dönemde; - tarımdaki nüfusunu, %75'lerden, %40 '1ara düşürmüştür, - okur-yazar oranını %32,S 'lardan %85 ' lere çıkarmıştır, - ihracatını 263 milyon dolardan 30 milyar dolara çıkarmış, - ekili alanını; 3 milyon dönümden 47 milyon dönüme, - baraj sayısını, 3 ' ten 2000'e, - hastane sayısını, 200'den 1 250'ye, - elektrik enerjisi üretimini ; 789 milyon kw/saatten, 1 25 milyar kw/saate, - Üniversite sayısını; 3 'ten 74' e çıkarmış, - Ülkenin her köşesine, "medeni nimetler" dediğimiz; yol, okul, su, ışık, telefon, televizyon götürebilmiştir. - Kara öküz, kara sapan, kara kağnı ve kara çarıkla yapılan tarım; 1 milyonu aşkın traktörle yapılabilir hale gelmiştir. Dünya'da demokrasi, insan haklan ve Pazar ekonomisi sloganı ile açılan ve adına "Globalleşme" denen dönem; çağın simgesidir. Türkiye, henüz çağın gidişatına gerektiği gibi uyamamıştır. Hala Devletçiliğin, merkeziyetçiliğin, kırtasiyeciliğin ve çok ağır işleyen karar mekanizmasının baskısı altındadır. Daha iyi işleyen bir Devlet, daha iyi işleyen bir ekonomi, daha iyi işleyen bir demokrasi, her ülkenin olduğu gibi, Türkiye'nin de baş ihtiyacıdır. Bu hedefe ne kadar yaklaşılırsa, ülke o kadar rahatlayacak ve o kadar güçlenecektir. Türkiye; 200 1 yılında karşılaştığı sıkıntıları aşacak ve Avrupa Birliği 'ne "tam üye" olmayı başaracaktır. Zaten bugün, Avrupa Birliği 'nin Gümrük Birliği 'ne tam üyedir ve Avrupa ile rekabet edebilecek bir sanayiyi kur­ muştur. Türkiye; eğitimde, sağlıkta, alt-yapıda, sanayileşmede, tarımda ve tu­ rizmde ilerlemesini sürdürecektir. Başka çaresi yoktur, buna da mani yoktur. Ve bunu; hür, demokratik sistem içinde yapacaktır. Başaracaktır.

201


"90'lann Dünya Haritası" Çizim: Chappatte, Uı Tribune de Geneve. ..


FiNANSAL KüRESELLEŞME, DEMOKRA Sİ Açıöı VE

YüKSELEN PİYASALARDA yAŞANAN SüREKLİ KRiZLER: SERMA YE HAREKETLERİNİN LİBERALLEŞMESİ

SONRASINDA TüRKiYE DENEYİMİ C. Emre Alper* & Ziya

Öniş••

ÖzET Finansal küreselleşme "yan-çevre" ya da "yükselen piyasalar" diye anılan ül keler için hem riskler hem de faydalar sunmaktadır. Finansal küreselleşme çağında ulusal politikalar farklı bir anlam kazanmıştır. "Zayıf demokrasiler" devletin ve diğer anahtar kurumlarının güvenilirliğinin ve şeffaflığının yeter­ siz olduğu demokrasilerdir. Bu tür demokrasiler, ekonomik reformları ger­ çekleştirecek kapasite yoksunluğuna yol açan popülist döngülerden olumsuz etkilenirler. Sonuçta finansal küreselleşme popülist döngüleri daha da büyü' Doç. Dr. C. Emre Alper, Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü.

.. Prof. Dr. Ziya Öniş. Koç Üniversitesi Uluslararası ilişkiler Bölümü.


Doğu Batı

tür ve sonuçlannı daha şiddetli hale getirir. Bu nedenle "güçsüz demokrasi­ ler" finansal küreselleşmeden olumsuz yönde etkilenirler. Kısa vadeli ser­ maye hareketlerine aşın bağımlılık, spekülatif hareketler, .gelir dağılımının giderek bozulması ve düşük büyüme modelini beraberinde getiren sürekli mali krizler söz konusu olumsuz etkilerin en çarpıcı boyutlan olarak gözlen­ mektedir. Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi sonrasında tekrarlanan mali kriz­ lerden ciddi biçimde zarar gören Türkiye örneğinden yola çıkılarak çalışma­ mızda iki genel sonuca vanlmıştır. Öncelikle, gelişen dünya üzerinde demok­ rasinin güçlendirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. İkinci olarak, bunun kısa vadede gerçekleşmesinin zor olduğu düşünüldüğünde, finansal küreselleşme sürecine erken eklenmenin uzun vadeli kalkınma sürecine getireceği net fay­ dalar ciddi soru işaretlerini beraberinde getirmektedir.

GiRiş Yeni finansal küreselleşme dalgası yirminci yüzyılın sonuna damgasını vuran bir gelişme olmuştur. Finansal küreselleşmenin oldukça dengesiz bir süreç olduğu göze çarpmaktadır. Bu oluşumdan faydalananlar gelişmiş ül­ keler ve "yükselen piyasalar" diye de adlandırılan kısıtlı sayıdaki orta-gelir sahibi ekonomilerdir. 1 Hatta "yükselen piyasa" ekonomileri de homojen bir grup olarak nitelendirilmemelidir, bu ülkeler arasında da dünyadaki toplam sermaye akışlanndan elde ettikleri pay açısından ciddi farklılaşma gözlen­ mektedir. 2 Finansal küreselleşme oluşumu iki yönlü bir olaydır: bir yandan sermaye girişi olan ülkelere önemli faydalar sunarken, öbür yandan da belir­ gin riskler içermektedir. Söz konusu akışlann son derece dengesiz oluşu ve son on yılda dünya ekonomisinin yarı-çevre ülkelerinde sıkça yaşanan kriz­ ler, vurgulanan risk boyutunun açık bir göstergesi olmaktadır.3 Bununla bir­ likte finansal küreselleşmeden önemli faydalar sağlanabileceği gerçeği de gözardı edilmemelidir. Ucuz sermaye olanaklanna erişimin normalden daha yüksek bir ekonomik büyümeyi sağlaması finansal küreselleşmenin en belir­ gin katkısı olarak nitelendirilebilir.4 • . Finansal küreselleşmeden faydalanma becerisi, ülkeden ülkeye bariz bir şekilde değişmekle birlikte bu, ülkenin kendisinin belirlediği bir oluşumdur. 1 Küresel ekonomide sennaye akımının/akışının gelişmiş ülkeler ve bu oluşumdan en çok yararlanan ülkeler olan "yükselen piyasa" ekonomileri ile aralarındaki düzensiz dağılım için, bkz. UNCTAD

( 1 999).

2

Sennaye akışlarının "yükselen piyasa ekonomileri" arasındaki düzensiz dağılımı için bkz.

UNCTAD ( 1 999) . 3

"Yllkselen piyasa" ekonomilerinde meydana gelen krizlerin genel özellikleri ve ülkeye özel olaylar ile ilgi daha delaylı bilgi için, bkz. Kahler ( 1 998). 4 Finansal küreselleşmenin daha düşük faizle dış kaynaklara erişim ve bu sayede yüksek ekonomik büyüme oranlarına ulaşabilme kapasitesi gibi faydalan ile ilgili olarak, bkz. Dünya Bankası ( 1 997).

204


C. Emre Alper & Ziya Öniş

Hükümetlerin "kurumsal ve politik kapasiteleri", sermaye akımlarından fay­ dalanma becerilerini belirlemekte önemli rol oynamaktadır. Bu bağlamda, demokrasin.in "düzeyi" ve "kalitesi" ile "kurumsal ve siyasal kapasite" ara­ sında doğrudan bir ilişki kurulmaktadır. 5 Amacımız "eksik bir demokratik" rej imin o ülkenin siyasal ve kurumsal kapasitesini ciddi şekilde zayıflatabile­ ceğini ve bunun sonucunda ülkenin finansal küreselleşmeden tam olarak fay­ dalanmasının engellenebileceğini göstermektir. Bu geniş çerçevede, ilk odak noktamız Türkiye'nin yaşadığı deneyim ola­ caktır. Türkiye'nin neo-liberal deneyiminin başlangıcı, 1 980'e kadar dayan­ dırılabilir. Ancak son dönemdeki oluşumları anlayabilmemiz açısından asıl kritik dönüm noktasının Ağustos 1 989'a rastladığını vurgulamak gerekir. Sermaye akımlarının tam anlamıyla liberalleşmesi bu tarihe rastlar.6 Finansal serbestlik, başlangıçta sermaye girişleri sayesinde Türkiye ekono­ misinin iç dinamiklerinden kaynaklanan sorunlarını bertaraf etmeyi geçici olarak başarmış ancak uzun vadeli sürdürülebilir bir büyüme sürecini berabe­ rinde getirememiştir. Nitekim 1 990 sonrası dönemde, iki büyük krizin patlak vermesi finansal serbestleşme süreci ile doğrudan bağlantılıdır. Arka arkaya gelen bu krizler neticesinde, nisbeten düşük enflasyon ve yüksek büyüme hızlarının gerçekleştiği 1 980'1i yıllara göre Türk ekonomisi, 1 990 '1ı yıllarda büyüme ve enflasyon performansı açılarından olumsuz bir tablo ser­ gilemiştir. 7 Nasıl Ağustos 1 989 Türk ekonomisinde dönüm noktası olarak kabul edi­ liyorsa, 1 987 Eylül'ündeki referandumun da "tam demokrasi"ye dönüşteki yol aynını olduğu söylenebilir. Aslında, Türkiye'nin geçmişine bakıldığında, eskiden beri var olan demokratik zaafların, kısa vadeli sermaye akımlarının ağırlık kazandığı düzensiz bir yapının oluşumunda ve ard-arda oluşan iki krizin ortaya çıkmasında önemli katkılan olduğunu görüyoruz. Böyle bir ortamda, geniş cari işlem açıklarının kısa vadeli sermayenin yurt içine akma­ sıyla gizlendiği, son derece hassas bir dış ödemeler dengesi yapısı meydana geldi. Liberalleşme sonrası dönemde finans sektörünün işleyişinde görülen olumsuzlukların temelinde demokratik denetim mekanizmalarının eksikliği yatmaktadır. Hatta 2000 ve 200 1 'de oraya çıkan krizlerin patlak vermesinde, bu durumun birinci dereceden etkili olduğunu iddia edenler mevcuttur. Böy­ lece, siyasetin, finansal küreselleşme döneminde, önemli bir yere sahip ol' Son yıllarda finansal küreselleşmenin, genel olarak siyasal rejimler ile, özel olarak da demokrasi ile arasındaki etkileşim ciddi bir şekilde ilgi çekmektedir. Ucmokratikleşme ile finansal küreselleşme arasındaki sebep-sonuç ilişkisine odaklanan faydalı bir çalışma için, bkz. Arınijo ( 1 999). 6 Türkiye'nin nco-libcralleşme deneyimi ile ilgili daha detaylı bilgi için, bkz. Aricanlı ve Rodrik ( 1 990), Ôniş ( 1 998), Cizre- Sakallıoğlu ve Yeldan (2000), Ertuğrul ve Selçuk (200 1 ). 7 Türk ekonomisinin 20 yıllık neo-liberal reform deneyimleri ve 90'1ı yıllarda gözlenen zayıf ve dengesiz büyüme ile ilgili olarak, bkz. Ertuğrul ve Selçuk (200 1 ).

205


Doğu Batı

duğu görülmektedir ve bizim öncelikli amacımız da siyasetin, finansal küre­ selleşmenin ekonomik sonuçlarına etki mekanizmalarını ve. kesin bağlantıla­ rını gözler önüne sermektir. Eğer siyasi dünyanın özelliklerine bakacak olursak, Türkiye'yi, "hassas" veya "zayıf' bir "ikincil dalga" demokrasisi vakası olarak sınıflandırabiliriz. 8 Türkiye'de çok partili demokrasiye geçiş etkin olarak 1 950'de gerçekleşti­ rilmiştir. Türkiye 'deki demokratik rejim, nispeten uzun ömürlü olmasına rağmen aslında, periyodik duraksamalarla ve bunu takip eden askeri idare­ lerle nitelendirilmiştir9 . Karşılaştırılmalı bir bakış açısıyla incelediğimizde, Türk demokrasisinin, Guillermo O'Donnell 'ın Latin Amerikadaki demokra­ silerde göze batan bazı özellikleri aydınlatmak için kullandığı "delege eden demokrasi" (delegative democracy) teriminin kimi vasıflarını göstermeye meyilli olduğunu görmekteyiz. Delege eden demokrasinin özelliklerinin çoğu Türkiye örneğinde görülebilir. Siyasi partilerde bütün gücü elinde bulundu­ ran liderlerin bulunması, liderliğin çok uzun süre devam etmesi, parti içi de­ mokrasinin hemen hemen hiç olmaması, ve seçmen desteğinin menfaat bağ­ lantılarına v_e popülist "geri dağıtımcı" siyasetlere bağlı olması, delege eden demokrasinin başlıca özelliklerindendir. Gerçekten de, Türkiye 'deki siyasi partilerin en önemli motivasyon kaynağının, halka ait gelirlerin kendi destek­ çilerine dağıtılması olduğu gözükmektedir. Bu gözlem, aynı zamanda Türki­ ye'deki parti liderliğinin çelişkili bir özelliğine dikkat çekmektedir. Bir yan­ dan parti liderlerinin aşın gücü hiçbir şekilde sorgulanmamakta, diğer yan­ dan da, ayakta durabilmeleri, "patronaj siyaseti" kanalı ile geniş tabanlı bir seçmen desteğini sürdürebilme yeteneklerine bağlıdır. Türkiye demokrasisini Latin Amerika örneklerinden ayıran temel özellik, Türkiye'de parlamenter gelenekler baskınken, Latin Amerika'da başkanlık sistemi tarzı hükümetlerin yaygın olmasıdır. Diğer taraftan ikisinde de var olan birçok özellik bulunmaktadır. Lider egemenliğindeki siyaset, denetimle­ rin ve dengelerin yokluğu, demokratik denetim mekanizmalarında ve hukuka dayalı devlet anlayışında görülen eksikliklerdir. 10 Delege eden demokrasiler4eki noksanlıklar, özellikle finansal serbestliğin olduğu ortamlarda birçok olumsuz yansımalara neden olur. Aşırı belirsizlikler, siyasetçilerin dar ufuk­ ları, ve halka ait fonların uzun süre kötüye kullanımı neticesinde oluşan dev8

Demokratikleşmedeki farklı dalgalar ve ikincil ve üçüncü dalga demokrasileri için, bkz. Huntington ( 1 99 1 ) Türkiye'de temsile dayalı demokrasinin işlerliği 1 9SO'lere kadar gitmektedir. 9 Türkiye'de belirli aralıklarla tekrarlanan demokratik rejime dair kesintiler 1 960, 1 970 ve l 980'de meydana gelmiştir. Askeri müdahaleler göreceli olarak kısa olmuştur, fakat Türk siyasal sitemine olan yankılan daha uzundur. Daha detaylı incclcnı� \'C belge için, bkz. Özbudun (2000).

ı o Latin Amerika'daki demokrasi açığı ve çarpık piyasa düzeni etkileşimi üzerine, bkz. Oxhom ve Starr ( 1 999).

206


C. Emre Alper & Ziya Ôniş

resel krizler, bu tarz demokrasilerde görülen açıkların temel yansımalarıdır. Aynca, popülist söylemlerine rağmen, bu tip demokrasiler, her zaman yük­ sek ve artan oranlarda gelir dengesizlikleriyle bağdaştırılabilir. Batının gelişmiş demokrasi standartları ölçü alındığında, Latin Amerika tarzı ülkelerde demokrasi açıklan ve çarpık piyasa mekanizması birbirini olumsuz yönde etkilemekte, bu tür bozukluklar bu tarz ekonomilerin finansal küreselleşmenin nimetlerinden tam anlamıyla yararlanmalarına mani ol­ maktadır.

TüRKİYE'DE SERMAYE HESABININ ERKEN SERBEST­ LEŞMESİNİN KÖKENİ VE KIRILGAN DEMOKRATİK YAPI Türkiye ' de makroekonomik ve siyasi belirsizlikler hüküm sürerken, ser­ maye hesabı kararını vermenin vakitsiz ve erken olduğu gerçeği birçok aka­ demisyen tarafından vurgulanmıştır. 1 1 Eğer yakın geçmişe bakılacak olursa, bu kararın temelinde yatan ve görünürdeki çelişkiyi çözmeye yardımcı ola­ cak olan önemli siyasi mantık farkedilebilir. 1 989 Mart'ındaki yerel seçim­ ler, Türkiye'nin siyasi yörüngesinde çok kritik bir dönüm noktasını oluşturur. Turgut Özal liderliğindeki iktidardaki Anavatan Partisi (ANAP), Kasım 1 983 ve Kasım 1 987 genel seçimlerinden kesin birer zaferle ayrılırken, Mart 1 989 belediye seçimlerinde popülaritesini önemli ölçüde yitirmiştir. ı ı Sermaye hesabı serbestleşmesine erken geçme karan, popülaritesini ve seçmen deste­ ğini yeniden kazanmaya çalışan Ôzal 'ın bir karşı reaksiyonu olarak değer­ lendirilebilir. Daha somut cümlelerle, sermaye hesabına geçme fikrini şöyle açıklayabiliriz. ANAP ' ın seçmenlerinin kalbini geri kazanmasının yolu, eko­ nomik büyümenin hızlandırılmasından, istihdamın arttırılmasından ve enf­ lasyonda anlamlı bir düşüş sağlanmasından geçmekteydi. Bu hedefler çerçe­ vesinde, en azından kısa vadede, sermaye hesabı serbestleşmesi yolu ile yurtdışından daha fazla sermaye çekilerek daha çok ithalat finanse edilebildi ve yurtiçi tüketim ekonomisinin canlandırılması doğrultusunda belli bir ba­ şarı sağlandı. Ayrıca yerel yatırımlardaki canlanma da, yine yabancı sermaye akışı sayesinde kolaylaştı. Bir yandan da, sermaye girişlerinin sonucu olarak ortaya çıkan Türk Lirası'ndaki reel değer artışlarının, enflasyonu azaltması amaçlandı.

11

Türkiye'deki sermaye hareketlerinin zamansız serbestleştirilmesi ile ilgili olarak, bkz. Rodrik ve Cizrc-Sakallıoğlu ve Yeldan (2000). T ürk i y e: •İyaseıinıleki istikrarsızlık ve parçalanma eğilimi 1 989 Mart'ındaki yerel seçim zamanında iktidar parti olan ANAP'ın oylarının %36'dan %2 1 'e düşmesiyle açıkça kendini göstermiştir. 1 2 l 980'1erin ikinci yarısındaki enflasyon oranındaki artış, Ôzal'ın popülaritesinin düşmesinin alımda yatan ana etkenlerden biridir. Bilgi için, bkz. Öniş ve Webb ( 1 994).

( 1 990)

207


Doğu Batı

1 989 yılındaki erken sermaye hesabı serbestleşmesinin altında yatan olası ekonomik mantığa da dikkat çekmek gerekir. 1 3 1 986 yılından başlayarak, yurtiçi borçlanmalarla finanse edilmeye çalışılan mali açıklar gittikçe artan bir seyir gösterdi ve devletin özel yatırımı dışlayıcı etkisi ortaya çıktı. Aynca bu bağlamda, kamu iktisadi teşekküllerine (KİT) ve yerel yönetimlere de her geçen gün artan finansal özerk statüler verildi . Bu kuruluşlara yapılan oto­ matik bütçe transferleri ve bu transferlerin parasallaşma süreci sona erdi­ ğinde, onlar da yurtiçi piyasalardan borç almak zorunda kaldılar. Böylece yurtiçi faiz oranlan yükseldi ve özel yatırımların dışlanmasına yol açtı . Her iki durum da sonuçta doğal olarak, özel yatırımlan artt ırabilmek için ek kay­ naklara ihtiyaç doğurdu. İşte tam bu noktada devreye giren sermaye hesabı serbestleşmesi istenen hedefe ulaşmak için güzel bir fırsat sundu.

KıRILGAN DEMOKRATİK SİYASET

ORTAMINDA

YÜRÜTÜLEN S ERMA YE HE SA B I SERBESTLEŞMESİNİN KÖTÜ BİR SONUCU: 1 994 KRİZİ Türk ekonomisindeki "popUlist döngüler" alışılmamış bir olgu değil­ dir. 1 4 Popülist bir döngü tipik olarak, siyasi destek sağlamak için mali geniş­ leme süreci oluşturmakla başlar. Seçilme kaygısının önem kazandığı ortam­ larda, seçmenleri olumlu yönde etkileyebilecek cari kamu harcamaları önem kazanır. Somut getirileri kısa vadeyle sınırlı olan bu tip uygulamalar orta vadeli ekonomik performansı olumsuz yönde etkilemektedir. Reel döviz ku­ runun değer kazandığı bir ortamda ortaya çıkan bütçe açıklan , büyük mik­ tarlarda cari hesap açıklarına neden olmakta ve bu da, ödemeler ve borçlar dengesinde krize sebebiyet verip IMF ile karşı karşıya gelmeyi kaçınılmaz hale getirmektedir. Mali ve cari hesap dengelerini yeniden sağlama amacıyla yapılan IMF programlan, kısa vadede üretim küçülmesi, işsizlik artışı ve gelir dağı lımında bozulma şeklinde gösterecek pahalı bir fatura ortaya çıkartabilir. Türkiye'nin deneyimini geçirdiği ilk iki popülist döngü, l 950' lerin ve lı970' lerin sonlarında sabit döviz kurları ile sermaye hesabı kontrollerinin çok sıkı yapıldığı dönemlerde ortaya çıktı. Söz konusu dönemlerde, cari he­ saplar dış ödemeler dengesinin en önemli kalemini oluşturmaktaydı. Ser­ maye hesaplarının bu dönemlerde önemi son derece sınırlıydı. Türk ekono­ misinin yaşadığı üçüncü popülist döngü 1 987- 1 993 yılları arasına rastlamış­ tır. Ek özelliklere sahip olması nedeniyle önceki iki döngüden farklılaşan 1 987- 1 993 döngüsü 1 994 krizi ile son buldu. Bu üçüncü dalga, sermaye he" Sermaye hesabı sertbestleşmesindc zamanlama ve ekonomik mantık için, bkz. Ersel ( 1 996). " Neo-liberal dönem öncesi TUrkiye ekonomisindeki ilk iki popülist döngü dalgası ile ilgili kaynak için, bkz. Ön iş ve Riedel ( 1 993 ) .

208


C. Emre Alper & Ziya Öniş

sabı serbestliğinin yaşandığı bir ortamda gerçekleşti ve döviz kurlarında cari açığa neden olacak oynamalara neden oldu. Böylece, mali genişleme adımla­ rının son derece düzensiz ve geri dönüşlü kısa vadeli sermaye girişlerine ba­ ğımlı olduğu, oldukça kırılgan ve istikrarsız bir büyüme modeli oluşturuldu. Sermaye hesabı serbestleşmesinin olumsuz sonuçlan, 1 994 krizinin patlak vermesiyle kendini gösterdi, ve bu da, siyasetçilerin, kendilerini yeni geliş­ melere uyum sağlamalarındaki eksikliklerini ortaya koydu. 1 5 Siyasetçi ler, kapalı bir ekonominin ölçütleri içinde hareket etmeye devam edip, sermaye akışlarının geri dönüşsüz olacağını varsayarak, yüksek cari açıkların oluştu­ rabileceği potansiyel tehlikeleri gözardı ettiler. Aslında, üçüncü popülist döngünün ya da neo-liberal dönemin ilk döngü­ sünün kökenleri 1 987 yılına kadar dayandırılabilir. 1 980 sonrası dönemde gerçekleştirilen ihracatı teşvik etmeye yönelik yeniden yapılandırma süreci­ nin ilk aşamalarında, Türk toplumunun iki farklı kesimi olan ücretli ve tarım kesiminde olumsuz etkileri görUldü. "Kaybedenler"in bu iki önemli kesimi, 1 983- 1 987 yılları arasında siyasal açılım sürecinin bir parçası olarak gittikçe 16 güçlendiler ve daha önce kaybettiklerini geri alab ilme fırsatını elde ettiler. Söz konusu grupların talepleri 1 987 sonrası döneme özgü popülist döngünün önemli bir boyutunu oluşturdu. Gerçekten de, merkezin sağındaki Doğru Yol Partisi (DYP) ve merkezin solundaki Sosyal Demokrat Halkçı Partisinin (SHP) 1 99 1 yılında oluşturduğu koali syon hükümetini, Türk toplumunun bu iki önemli katmanının bir aynası olarak görebiliriz. Neo-liberal dönemde ortaya çıkan popülist döngüleri bütünüyle tabandan gelen yeniden dağıtıma yönelik baskılara bağlamak yanıltıcı olur. Aslına bakılırsa, hükümetler, geniş tabanlı seçmen desteği sağlayabilmek için, kamu rantını neo-liberal reformla­ 17 rın hem kazananlarına hem de kaybedenlerine dağıtmaya çalışmışlardır. 1989 Mart'ında yapılan yerel yönetimler seçimlerinden sonra ardı ardına kurulan zayıf koalisyon hükümetleriyle birlikte hayli kırılgan bir siyasi ortam oluştu, ve bu, siyasi arenanın belirgin bir özelliği olmaya başladı . Güçlü bir denetim ve denge sistemine sahip, uzlaşma ve oy birliğine dayalı bir politik kültürü barındıran yerleşik demokrasilerde, koalisyon hükümetleri ve erken seçimler, ille de kargaşa ve çatışma ortamı yaratmayacaktır. Bu yüzden, bunları tek başlarına demokrasi eksiğinin birer parçası olarak görmek yanlış olur. Türkiye şartlarında ise, bilinen demokrasi eksiği sonucu, bu tip olu" 1 994 krizinin bir yönetim başarısızlığı olduğuna dair bir değerlendirme için, bkz. Özatay ( 1 997). 1 6 Siyosi sistemin açılması, işçi scnd i ka l ann ı n paz:arlık yapma hakları üzerindeki kmllaıııalarııı kalk­ masını da içermektedir, bkz. Öniş ve Webb ( 1 994). 1 7 Serbestleşme sürecinden kazanan gruplar siyasal iktidarlar tarafından çeşit'; şekillerde desteklen­ mişlerdir. Düşük vergi disiplini, değerlenen döviz kurundan dolayı düşük maliyetli ithal girdilerinin temini, ve devlet bankalarınca ayrıcalıklı olarak açılan krediler, kullanılan yöntemlerin en belirgin örnekleridir.

209


Doğu Balı

şumlar, istikrarsızlığı arttırıcı bir etki yaratmışlardır. Parti sisteminin parça­ lanmış yapısı, hükümetlerin süresinin kısalmasına ve popülist döngülerin artmasına sebep olmuştur. İki genel seçim arasında yapılması planlanan yerel yönetimler seçimlerinin zaı!ıanlamalan (en azından 1 999 ' a kadar böyleydi) bile ayrı bir i stikrarsızlık etmeni olarak nitelendirilebilir. TABLO ! : KONSOLiDE BÜTÇE AÇIÔI VE BiLEŞEN LERİ ___

J.QSM!:l_'. N IN Y Ü L,:Q f?@_ _

_

___________________________________________

TRANSF - - - - - - - -

_ _ _ _

- - - - - - - - - ���l

_ _ _ _ _ _ _ _

FAiZ

Y�T!�!M � - - - - - - - - - - !>_IŞ!

f?��çı-� -

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _

198 1 - 1 985

7.6

3 .4

7.0

- 1 .4

1986-90

6.7

3.1

7.2

0. 1

-3.2

1 99 ı

9.S

2.7

8.3

- 1 .5

-5.3

1 992

1 0.3

2.6

7. 1

-0.6

-4 . 3

1 993

1 0.3

2.7

1 1 .4

-0.9

-6.7 -3.9

-

2. 6

1994

8.9

1 .9

1 2.3

3.8

1 995

8.2

1 .2

ı 2.4

3.3

-4.0

1996

8.6

1 .6

1 6.2

1 .7

-8.3

1997

9.S

2.0

1 5.7

0. 1

-7.6

1 998

9.7

1 .9

1 7.6

4.6

-6.9

1 999

1 1 .7

2.0

22. l

2.ı

· 1 1 .6

2000

1 0.8

2.0

24.2

6.0

- 1 0.2

Ş,4.

n

çı�J� _

Kaxnak:

-

-

·

·

-

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _

!C!·�- - - - - - - - - -C!·�- - - - - - - - - - --E · · - - -

TCMB

1 987 sonrası popülist döngünün dinamikleri, GSMH' daki kamu harcama oranlanndaki belirgin artışta da açıkça belli olmuştur (Tablo l ). Özellikle 1 989- 1 99 l yıllan arasında kamu sektörü ücret artışlanndaki patlamanın yan­ sıması, kamu harcamalarındaki cari giderlerin büyüklüğü ile kendini göster­ miştir. l 993 krizinden önce yapılan PSBR/GSMH oranı tablosu da diğer bir çag>ıcı gösterge teşkil etmektedir (Şekil l ). Parçalannuş siyasi sistem ve popülist döngülerle nitelendirilen bir or­ tamda yürütülen sermaye hesabı serbestleşmesinin kötü etkileri sonucu, sermaye hesabı yapısında bozulmalar meydana gelmiştir. Türkiye, asıl olarak doğası gereği hayli düzensiz olan kısa vadeli sermaye akışlarını çekebilmiş­ tir. Oldukça serbest bir yabancı yatırım rejimi oluşturulmasına rağmen, doğ­ rudan yabancı yatırımlardan (DYY) gelen sermaye girişleri, gerek Tür­ kiye'nin kendi topladığı diğer sermaye tiplerine, gerekse de kalkınmakta olan

210


C.

Emre Alper & Ziya Öııiş

diğer pazarlar tarafından çeki len DYY seviyelerine göre oldukça düşük kal­ mıştır (Tablo2). 1 8

Şekil 1 : Kamu Kesimi Borçlanma Gereği (G S M H 'nın % olarak)

1 980

1 98 5

1 990

1995

2000

Kaynak: DPT

1 994 krizinin ortaya çıkmasında iki önemli etmen rol oynamıştı; bunlar­ dan birincisi yüksek enflasyon ortamındaki döviz kuru ile faiz oranlarını kontrol etmek isteyen hükümetin çabalan, ikincisi ise Türkiye'nin kredi no­ tunun düşürülmesiydi. Bu etmenlerin ikisi de, denetimli bir sennaye hesabı ortamında çok da önemli olmayabilirdi. Sonuç olarak, Merkez Bankası 'nın yabancı döviz rezervlerinde sürekli bir azalış gerçekleşti ve bu da Türk Li­ rası ' na spekülatif bir hücuma neden oldu. Böylece, Türkiye ile IMF bir kez daha karşı karşıya geldi.

18

DYY akışlarının dağılımıyla ilgili kaynak için , bkz. UNCTAD 1 999.

21 1


Doğu Batı

!�LO 2: S.!?RM�Y.E HAREKETLE�L!!.9Yll;fLARI V� -�!!-.EާNL_ERI_

___

-

- ---------

------

l-!!'.Pl.!!!':ı _e.!.!§.!!�n Yil_���_ş-�-

Milyon _e.B�L----

_

- _ _ _ _ _ _ _ _ _ ll.!'!'!'!l':. �.!'!'!�ı - _ _ _ - �fil PX'!_ _ 51..Ş, PX'! _ j _ _ _ -�e_ı_�yy_ _ _ _ _ 51.-Şd.>Y..'! ı992 3648 779 844 2 1 .4 23.I 7. ı 636 6.9 622 ı 993 8963 NA NA 608 -4 ı 94 559 ı 994 772 885 4643 ı995 ı 6.6 ı 9. ı i l .O 1 3.0 722 612 5555 ı 996 7.9 1 1 .4 7053 805 554 ı 997 NA NA 573 940 -755 1 998 1 6.8 783 1 38 467 ı 3 .0 ı 999 ı o.4 1 .2 982 1 12 9445 2000 472 1 1 8.5 7205 39029 Toplam ı 2. ı 9!'.!'!a_ll}'! _ _ _ _ _ fül _ _ _ _ _ _ _ _ JJ-Ş_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _89) _ _ _ _ _ _ _ _ _ıJ-,t _ _ _ _ _ _ _ _ _1_8,� _ _ _

_ _

·-

Kaxn•k:

_

TCMB

l 994

KRİZİNİN YANSIMALARI : KISA VADELİ DÜ­ ZELME SAGLAMAK UGRUNA UZUN VADEDE EKONOMİ­ NİN ÇIKMAZA SOKULMASI Nisan 1 994'te kamuoyuna sunulan IMF programı, oldukça standart bir programdı . 1 994 yılı boyunca, kamu kesimini daraltıcı ve döviz kazandırıcı tedbirler uygulandı. 1 9 Bu tedbirler sonucu, üretim ve istihdamda gözle görü­ lür bir daralma yaşandı ve 1 994 yılı GSMH büyüme hızı eksiye döndü. İ hra­ catta hızlı bir iyileşme gerçekleşti, aynı zamanda ithalat patlaması tersine çevrildi, ve neticede cari hesap dengelerinde iyiye doğru bir gidişat gözlendi . 1 995 yılının başlangıcından itibaren, büyüme sürecinin yeniden başladığı (Tablo 3) ve kısa vadeli sermaye girişinde artış olduğu ve Türkiye ekonomi­ sinin krizi oldukça hızlı bir şekilde atlattığı görülebilir (Tablo 2). • Ekonomideki bu iyileşme, emek piyasasının esnek yapısı olması nedeni ve gelir bölüşümündeki sabit gelirli ücretlilerin payının düşürülmesi ile sağ­ 20 lanmıştır. Dünya ekonomisinin ihracat artışları açısından olumlu bir ortam oluşturması, krizden yumuşak çıkışı belirleyen bir diğer temel etken olarak sayılabilir. Aynca şunu da belirtmek gerekir ki, hükümet tarafından alınan ·

19 Daraltıcı tedbirler parasal daralma, cari giderlerde ve özellikle de Kirlere yapılan para transferle­ rinde gider kesintilerini kapsamaktadır. Döviz kazandıncı tedbirler ise devalüasyon kadar ihracatçı­ lara fazladan verilen Eximbank kredilerini de içermektedir. "' Türkiye işçi piyasasındaki esneklik ve maaş dağılımındaki düşüş ile ilgili kaynak olarak, bkz Şcnses ( 1 994) ve Özınucur ( 1 996).

212


C. Emre Alper & Ziya Öniş

bazı önlemler, kısa vadede toparlanma sürecine katkıda bulunmuş olsalar da, bunun sağlıksız bir iyi leşme olduğu sonradan anlaşılmıştır. Nitekim, bu dö­ nemde görülen iyileşme süreci daha sonraki krizlerin de temellerini oluş­ turdu. Bu noktada, hükümetin izlediği politikalar ile ilgili iki önemli nokta­ dan bahsetmek faydalı olacaktır. İlk olarak, yurtdışından gelen kısa vadeli sermaye akışını teşvik edilmesi ve yurtdışına sermaye kaçışının önlemesi amacı ile faizlerin yüksek tutulması, yurtiçi borçlanmada hızla bir yükselişe ve dolayısı ile 1 990' ların sonlarına doğru yıkıcı sonuçların ortaya çıkmasına neden olmuştur. İkincisi ise, krizin etkileri görülmeye başlandığı andan itiba­ ren, bankalara daha rahat bir nefes aldırmak amacı ile, mevduat hesaplarının tam sigorta kapsamına alınması yönünde yapılan bankacılık sektörü düzen­ lemeleri daha sonraki dönemlerde sektörü olumsuz yönde etkilemiştir. Ger­ çekten de, bankacılık düzenlemeleri, istikrarsızlığın önemli nedenlerinden birini oluştururken, yeni bir yüzyıl başlarken görülen son krizin oluşmasında da anahtar rolünü üstlenmiştir. Türk ekonomisi 1 994 krizinden sorunsuz bir biçimde sıyrılıyor gibi gö­ zükmüştü. 1 995 yılının ilk aylanndan itibaren, döviz kurlanndaki düşüşün etkisiyle artan ihracat sayesinde, büyüme süreci yeniden ivme kazanmıştır. Başta finans sektörü olmak üzere bütün kuruluşlarda, ekonomiye olan güven yeniden tesis edilmiştir. Bunun sonucunda, 1 994 yılına damgasını vuran yurtdışına yüklü miktarlarda sermaye kaçışı, tersine çevrilmişdir (Tablo 2). 1 997 Asya krizine kadar, yükselen piyasalara yönelen genci sermaye akışla­ rıyla oluşan uygun mali ortamdan Türkiye de büyük ölçüde faydalanmıştır. Yakından incelendiğinde, 1 994 krizinden hemen sonraki ortamda gerçekle­ şen iyileşmeni n yüzeysel ve kırılgan bir nitelik taşıdığı görülebilir. Kamu kesiminde görülen mali dengesizlikler, farklı bir şekilde de olsa, istikrarsızlı­ ğın ana sebebi olmaya devam etmişlerdir. Çoğunlukla KİT açıklarının geri­ lemesine bağlı olarak, 1 994 krizinden hemen sonra KKBG/GSMH oranında bir azalma olduysa da, bu durum çok da uzun sürmedi (Şekil l ). 1 990' lann sonunda, bütçe açığı yeniden rekor seviyelere ulaşmıştı. Burada vurgulan­ ması gereken nokta kamu kesimi mali dengesizliğin ardında yatan nedenin değişmiş o lmasıydı . Bu çerçevede, bütçe harcamalarında transfer ödemeleri­ nin oranının gittikçe arttığı görülebilir. Bu da aslında iç kamu borçlarındaki faiz yükünün artmasının belirgin bir yansımasıdır. Geçmiş dönemlerle para­ lellik gösteren tek olgu, kamu kesimi yatınmlannın sınırlanmasıdır. Bu ise Türk ekonomisinin uzun vadeli büyüme performansını olumsuz yönde etki­ leyecek bir gelişmedir. Buna i l aveten , biitçe açığının boyutunun, resmi veri-

213


Doğu Batı

ler tarafından, olduğundan daha ·az gösterildiğinin kabul edilmesi gerekmek21 tedir. ', B ir kere daha vurgulamak gerekirse, Türkiye' nin demokratik eksiklikleri ile kamu kesiminin mali dengesizlikleri arasında çok önemli bir bağ mev­ cuttur. 1 990' lann ilk yansında olduğu gibi, çok parçalı siyasi sistem ve zayıf koalisyon hükümetleri, Türkiye'nin demokratik eksikliklerinin boyutlarının daha da artmasına neden olmuştur. Yerleşik demokrasilerin önemli bir özel­ liği olan denetimin düzgün yapılamaması sonucunda, kısa vadeli seçim kay­ gılanyla hareket etmeye devam eden ardı ardına gelen hükümetler, borç yü­ künü kontrol etme konusunda başansız oldular.

__

]"�BW �.i..!��L MAM_Q_��QNOl!!![<_�.§!!f9RMANS..Q��TEJ! GEL§.i!.L Kişi Başına Reel Reel Enflasyon Borç/GSMH

_

- - - - - - - - - - - - .l.!�rı!'!'!'. - - - - • !l.!IJ!I�- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - . 1 98 ı - 1985

4.7

2. 1

40.0

36.3

1986-90

5.8

3.5

54.4

49. 1

1 99 1

0.3

- 1 .6

59.2

38.8

6.4

4.4

6 3 .S

38.9

8. 1

6. 2

67 .4

38.8

1 994

-6. 1

-7.8

107.3

5 1 .2

1 995

8.0

6. 1

87. 2

44. 1

1 996

7. 1

5.3

78.0

47. 1

1997

8.3

8.7

8 1 .2

46.6

1 998

3.9

2.3

75.3

47.9

1999

- 6. 1

·7.4

55.8

58.7

2000

6. 1

1 .4

5 1 .6

�,_3

_5�}!

1992 1 993

. . .R.'!"l�- - - - - -'!·:' Kaynak:

TCM B

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _

59.9 _ _ _ _ _ _ _ _ _

�,� - - - - ·

Türkiye 'deki hükümetler, hükümet harcamalarını karşılayabilmek ıçın, tıütçe dışı kaynaklara başvurdular; ki bu durum, 1 980' lerdeki Özal dönemi ­ nin bir mirası olarak görülmelidir22 • Kamu harcamalarının ve rant dağıtım oranlarının gerçek boyutlan hükümetler tarafından gizlenince, Türkiye'deki mali dengesizliğin boyutları artmaya başlamıştır. Türkiye'nin demokrasi eksikliğinin iki anahtar öğesi yeniden gündeme getirilebilir; demokratik de21

Türkiye'deki bütçe açığının boyutlarının olduğundan eksik gösterilmesi ile ilgili kaynak için. bkz. Sayıştay (2000) ve Akçay ve diğerleri (200 1 ) . 22 Türkiye'deki bütçe dışı kaynaklarının geçmişinin detaylı incelemesi için, bkz. Oyan ve Aydın ( 1 987).

214


C.

F.mre Alper &

Ziya

Öniş

netim mekanizmalarının ve şeffaflığın yaygın bir şekilde eksikliği. Bunlar ise kendi lerini , bankacılık sektöründe ve finans sisteminde gittikçe artan bir per­ formans bozukluğu şeklinde göstermiştir. Kamu bankaları, genellikle eko­ nomi ile ilgisiz bir takım kriterlere göre kredi dağıtmışlar, ve bunun sonu­ cunda reel anlamda, çok yüklü miktarlarda görev zararlarına uğramışlardır. Söz konusu zararlarda, şeffaf olmayan muhasebe işlemleri sayesinde, uzun süre gizlenmişlerdir. 23 Gerçekten de, Türkiye 'nin bankacılık sektöründeki zayıflıklar ile çarpıcı mal i dengesizlikler birbirlerini karşılıklı etkilemişlerdir. B aşta Türk finans sektörünün en büyük bankası olan Ziraat Bankası olmak üzere tüm bankalar, mali açığa katkıda bulunmuşlardır. 24 Yeni bir yüzyıla girerken, birbiri ardına gelen ve Türk ekonomisini derinden sarsan iki krizin meydana gelmesinde bu iki olgunun katkılan büyüktür. Rüşvet ve yolsuzluk, Türk ekonomisinin son dönemlerdeki en belirgin özellikleri olmuştur. Uluslararası birçok kaynak da Türkiye'yi, yolsuzluğun önemli olduğu bir dizi ülkenin arasına yerleştinniştir. 25 Son olarak, demok­ ratik denetim mekanizmalarının ve şeffaflığın tamamen yok olduğu bir başka olgudan, askeri harcamalardan bahsedeceğiz. Resmi kaynaklara göre, askeri harcamaların G SMH'ya oranı yüzde 4.5 ' tir. Bu oran, uluslararası standartlara göre yüksek sayılmaktadır, ancak yine de birçok araştırmacı tarafından , bu oranın aslında oldukça eksik değerlendirildiği düşünülmektedir. 26 Askeri harcamaları olduğundan daha az gösterilmesi ile kayıt altında olmayan bütçe açıkları arasında yakın bir ilişki mevcuttur.

2000 VE 2001 YILINDAKİ FİN AN SAL KRİZLER: İÇERİDEN KAYNAKLANAN VE KAÇINILMASI GÜÇ SÜREÇLER

l 994 krizini takip eden ilk yıllarda IMF çok fazla geri planda kalmıştır. IMF, Türkiye'nin makroekonomik performansı i le ilgili eleştirel raporlar yayınlamaya devam etmiş, ancak, herhangi bir finansal kriz tehlikesi hisse­ dilmediği için, bu raporlar tavsiye niteliği taşımaktan öteye gidememişlerdir. Bununla birlikte 1 999 yılından itibaren, Türkiye'nin sürdürülemez bir bü­ yüme sürecine girdiği iyiden iyiye kendini belli etmeye başlamıştı. IMF, Türk hükümetinin sıkı bir mali kemer sıkma politikası ve yapısal reformlarla örülü, enflasyonu düşürmeye yönelik radikal bir programı kabul etmesi için 23 Bu konu ile ilgili kaynak için, bkz. IMF

( 1 998).

Enflasyonu düşünne programı ve bu programın

Türk Banka sektörü üzeri ndeki etki leri için, bkz. A lper ve diğerleri (200 1 ) .

2 4 Bu olayın işleyişine bağlı olarak Ziraat Bankası v e kamu borçlanyla ilgili bağlar için, bkz. Sayıştay

(2000) .

"Transpcrancy I ntemational, 200 1 tarafı ndan hazırlanan 200 1 yılı Yolsuzluk Algı lama Enı.leksi (Corruption Peceptions l ndex) s ı ralamasında, rüşvet arttıkça derecesi de artan bir s ı rala ma y a göre, Türkiye 91 ü lke arasında 57. oldu. Arjantin ve Meksika gibi önemli yükselen piyasaların ı n da, biri 57. öteki 5 1 . o lmak üzere, yakın sıralamalara sahip olması ilginçtir. '6 Bkz. G ü ıılUk- Şcncscn (2000).

215


Doğu Batı

baskısını arttınnaya ·başladı. Türkiye kamuoyunda da, popülist uygulamaların ekonomik maliyetlerinin gitgide daha yüksek olmaya başl.adığını algılamaya başlayan insanların sayısı çoğalmaktaydı. Bu durum, bütçe harcamalarındaki kamu borcuna ödenmekte olan faizinin alışılmışın çok üzerine yükselmesi sonucu, popülist rant dağıtımı ve kamu yatırımlan için yeterli miktarda kay­ nak bulunamaması ile de açıkça kendini belli ediyordu (Tablo 1 ve 4). 1 999 yılı, aynı zamanda, Türkiye'nin siyasi gidişatında da önemli bir dö­ nüm noktasını oluşturmuştur. l 999 yılına kadar, Türkiye'deki koalisyon si­ yaseti, her zaman önemli istikrarsızlıklara neden oluyordu. Söz konusu uyumsuz siyaset, özellikle l 970' lerin sonu, l 990 '1ann başı ve ortasında be­ lirgindir. Nisan l 999 'da birleştirilerek yapılan genel ve yerel seçimlerden sonra ise, eski örneklerinden çarpıcı farklılıklar gösteren bir koalisyon hü­ kümeti oluşturulmuştu. Yeni koalisyon hükümetini kuran üç siyasi partinin çok farklı ideolojik kökenleri vardı. Koalisyonun büyük ortakları, merkezin solunda yer alan Demokratik Sol Parti (DSP) ile radikal milliyetçi Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) iken, Anavatan Partisi (ANAP), küçük ortak olarak koalisyonda yerini almıştı. Görünür ideoloj ik farklılıklara rağmen, koalisyon partileri arasındaki yüksek seviyedeki uyum, Aralık 1 999'da yürürlüğe ko­ nan kapsamlı istikrar programı, iç ve dış çevrelerde iyimser bir ortam yaratmıştır. TABLO 4: TRANSFER HARCAMALARI (GSMH 'NIN YÜZDESi) Faiz Ödemeleri

KIT'lerc Transferler

Diğer

Toplam

Transferler

. .

1 98 1 - 1 985

1 .4

1 .7

3.6

6.7

1986-90

3.3

o.s

3.4

7.2

1 99 1

3.8

1 .9

2.6

8.3

1 992

3.7

0.7

2.7

7.ı

1 993

S.8

1 .3

4.3

1 1 .4

1 994

7.7

o.s

4. 1

1 2.3

1 995

7.3

0.6

4.S

1 2 .4

1 996

1 0.0

0.3

5.8

1 6.2

1 997

7.7

0.4

7.6

1 5.7

1 998

ı ı .s

0.3

S.1

1 7.6

1 999

1 3.7

o.s

7.9

22. 1

2000

1 6.2

0.7

7.3

24.2

Orıalama

S.6

0.9

4.4

1 0.6

Kaynak: TCMB

Aslında biraz derine inildiğinde, koalisyonu oluşturan iki büyük ortağın reform sürecinde büyük ölçüde "kaybedenleri" temsil ettiklerini görmek

216


C. Emre Alper & Ziya Öniş

mümkündür; MHP'nin seçmen tabanının büyük çoğunluğunu kırsal kesim oluştururken, DSP, şehirdeki yoksulların dayanak noktası olmuştur. 27 Bu nedenle, koalisyon partileri arasında ve reform için verilen taahhütler sıra­ sında görülen uyuma rağmen, partiler aslında, patronaj ağlan ve popülist rant dağıtımı gibi geleneksel araçları terketmeye pek de istekli değillerdi. Prog­ ramın başarısı için çok önemli olan Türk Telekom 'un satışında ve tarım des­ tek fiyatlarının düşürülmesinde gösterilen direnç, bu eğilimi belli eden çok çarpıcı iki örnek olmuştur. İki olayda da MHP başrolü oynamıştır. Hüküme­ tin icraatlarının ne kadar beğenildiği bizim analizimizin dışındadır, fakat bu­ rada vurgulanması gereken önemli nokta, hükümet başlangıçta verdiği sözleri tutmakta başarısız olmuştur. Bu nedenle, hükümetin güvenilirliği düşmüş, yerli ve yabancı aktörlere olumsuz sinyaller verilmiş ve istikrar programının geleceği tehlikeye atılmıştır. B ütün bu gözlemler ışığında, arka arkaya patlak veren iki krizin kökeninde, Türkiye' nin demokrasi açıklarının yattığı gerçeği ortaya çıkmaktadır. Aslında, 1 999 programını tam bir başarısızlık olarak nitelendirmek hak­ sızlık olur. Programın bazı kilit noktalarını hayata geçirmek için önemli adımlar atılmıştır. Kamu sektörü maaşlarında, parasal konulardaki denetim­ lerde, ve KİT ' in performansı ile birlikte konsolide edi lmiş bütçe yapısında iyileştirmeler yapmak için alınan önlemlerde oldukça tutarlı bir uygulama gözlenmiştir. Fakat, özellikle kamu bankalarını hedefleyen banka�ılık sek­ törü düzenlemeleri gibi hem zor, hem de siyasi maliyetlerin fazla olması beklenen alanlarda, siyasiler gerekli atılımları yapmakta isteksiz davranmış­ lardır. Kamu bankalarındaki, "görev zararları" başta olmak üzere KİT ' lerin süregelen yap ısal sorunlarına çözüm bulabilmekteki başarısızlık, bu bağ­ lamda verilebilecek çarpıcı örnekler oluşturmaktadır. Gerçekten de, siyasiler bu sorunla, ancak programın Şubat 200 1 'de çökmesinden ve ağır bir fatura yüklenilmesinden sonra i lgilenmeye başlamışlardır. Şubat krizinin oluşma­ sından hemen sonra, Hazine, kamu bankalarının görev zararının 20 milyar doları bulabileceğini açıklamıştır. Programın başlangıcında süregelen görev zararları ile ilgili yeterli adım atılmaması, yüklü miktarda sermayenin yurtdı­ şına çıktığı durumda bankacılık kesiminin ciddi boyutlarda zarar görmesine neden olmuştur. Her iki krizde yaşanan sermaye çıkışı sırasında, likiditedeki daralmaya bağlı olarak faiz oranlarında keskin bir yükseliş yaşanmıştır. 28 27

Farklı siyasi partilerin seçmen tabanları ile ilgili kaynak için, bkz. Çarkoğlu (2000). Tllrkiye'deki 2000 likidiıe krizleri ile ilgili daha kapsamlı bir analiz için, bkz. Alper (200 1 ). Bankalararası piyasada bir önceki hafta %45 olan gecelik repo faizleri, 21 Şubat 200 1 'de %6,200 ile tavana vurmu�ıur. Bu ise bir sonraki gün büyük bir devalüasyona yol açmtıştır. 1 9-2 1 Şubat döne­ minde Merkez Bankası $5 milyar sabnak zorunda kalmıştır. Kaynak için, bkz. Merkez Bankası (200 1 ).

21

217


!

Doğu Batı

Bankacılık sisteminin kırılgan yapısı nedeni ile29 bankaların yüksek faiz oranlarının altından kalkamayacağını farkeden Merkez Bankası, istikrar programı çerçevesinde taahhüt ettiği sabit döviz kuru p olitikasını terkedip, Türk Lira' sında büyük çapta bir devalüasyon anlamına gelen dalgalı kur re­ j imine geçmek zorunda kalmıştır. Devalüasyon, kısa süreli de olsa eski prog­ ramın belki de en temel başarısı olan düşme trendindeki enflasyonda ani bir artışa neden olmuştur. Faiz oranlarındaki ani yükselişlerin doğal bir sonucu olarak, kriz döneminde bankacılık sektörü ağır kayıplar vermiş ve bu da kredi kısı lmasına neden olmuştur. Neticede, faiz oranlarındaki artış, üretimde azalma ve işsizlikte artış kanalları ile reel ekonomiyi olumsuz yönde etkile­ miştir. Bahsi geçen sürecin, bütçe dengesine de olumsuz etkileri olmuştur. Üretimdeki daralma, kamu gelirlerini azaltırken, kriz sonrası yüksek faiz oranları, bütçe açığının finanse edilmesini zorlaştırmıştır. Sonuç olarak, Ma­ yıs 200 1 istikrar programı oluşturulurken, borcun altından kalkabilme sorunu en öneml i temel kaygı olmuştur. 1 990' ların ikinci yansına bakılacak olursa, Türkiye ekonomisinin dış ge­ lişmelerden olumsuz etkilendiği görillmektedir. 1 997 ' deki Asya Krizi ve de 1 998 Rusya krizi, Türk ekonomisinin büyüme performansını olumsuz yönde etkilemişlerdir. Özellikle ticari bir ortak olarak gittikçe artan bir öneme sahip olan Rusya'da patlak veren kriz, Türkiye'nin reel ekonomisini doğrudan olumsuz yönde etkilemiştir. Belki daha da önemlisi, özel sermaye akışları­ nın hakim olduğu ve bulaşıcı özelliğe sahip finansal krizlerle nitelendirilen bir çevre, sermaye akışlarını daha da düzensiz ve hassas bir hale sokmuştur. Ekonomik istikrarın, yurtdışından girecek özel sermaye akışına bağlı olması, spekülati f vurgunlar ve bunun sonucunda ortaya çıkabilecek finansal kriz riskleri ni beraberinde getirmektedir. Sermaye hareketlerinin serbestleşmesin­ den sonra Türk ekonomisinin büyüme performansı sermaye hareketlerindeki inişler ve çıkışlara paralel olarak ciddi bir istikrarsızlık göstermektedir (Şekil 2) .

. .

'9

Türkiye'deki bankalar demokratik açığın getirdiği bir sonuç olan, yüksek ennasyon onamında yaşamaya alışmışlardı. 1 999 programının getirdiği ennasyondaki aııi düşüş sektörün hassasiyetini daha da antırrnıştır, bkz. Alper ve diğerleri (200 1 ).

218


C. Emre Alper & Ziya Öniş

Şekil 2 : Türkiye'de Büyüme

ve

Sermaye Akım ları ( 1 9 89-2000)

20

8

10

4

-4

-10

-8

-20 90

-

91

92

93

94

9S

96

97

98

99

00

G S Y I H Yıllık Büyüme (%, sol) ---- Sermaye Akımları ( M i l . ABDS,

sağ)

Kaynak: TCM B

B u da bizi, en başta dile getirdiğimiz, finansal küreselleşme döneminde siyasetin önemli bir yere sahip olduğu tezine getirmektedir. Gerçekten, yurt­ dışından sürekli sermaye akışında siyasetin büyük etkisi vardır. Yurtdışından sermaye akışının, pol itikacılar ve siyaset yapıcılardan kaynaklanan olumlu haberlere bağlı olduğu giderek daha iyi anlaşılmaktadır. Bu mantıktan yola çıkarsak, kötü haberlerin de pahalıya mal olacağı söylenebilir. 200 1 krizinin tetikleyen Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan B ülent Ecevit arasındaki tartışma, bunun için açık bir örnektir. Krizin ortaya çıkışını sadece bu "olay"a bağlamak doğru olmasa da, söz konusu olay, p iyasaların siyasi olgulara duyarlılığını bariz bir şekilde gözler önüne sermiştir. Bu ise, bu ça­ lışmada varsayılan ve siyasal sistemin ve "demokrasi"nin yapısından finansal küresel leşmenin etkilerine kadar uzanan sebep-sonuç ilişkisini güzel biçimde aydınlatmaktadır.

D EMOKRATİK ZAAFLARIN VE EKONOMİK POPÜLİZ­ MİN NİHAİ DÖNGÜLERİNİN ÜSTESİNDEN GELEBİLME Demokrasi eksi kliklerinin ve ekonomik popülizmin nihai döngülerinin üstesinden gelebi lme kapasitesi, finansal küreselleşmeni n nimetlerinden ya­ rarlanabilmenin çok önemli bir ön koşuludur. Bu ise, kazanan veya kaybede­ nin olmadığı bu kısırdöngünün nasıl aşılabileceği sorusunu gündeme getir­ mektedir. Bu soruya yanıt arayan ve değişim ihtimallerini arayan birinin, Türkiye şartlarındaki üç tip aktörü iyi tahlil etmesi gerekmektedir: siyasi

219


Doğu Batı

partiler, sivil iaisiyatifler ve Avrupa Topluluğu ya da uluslararası finans ku­ ruluştan gibi yabancı aktörler. Türkiye ortamında siyasi partiler değişime en az ayak uydurabilecek ku­ rumlar gibi görünmektedir. Türkiye'deki siyasi partilerle ilgili yakın za­ manda yapılan bir araştırma göstermiştir ki, bu oluşumlar aslında lider ege­ menliğinde varlı.klannı devam ettiren menfaat gruplan niteliğini taşımakta­ dırlar. Oldukça hiyerarşik bir düzende örgütlenmeye eğilimli bu yapı , lider­ lere parti içi muhalefetin hemen hemen hiç olmadığı bir ortam sunmaktadır. 30 Parti liderliklerinin uzun süre devam etmesi ve parti içi demokrasi açığı , daha şeffaf ve demokratik denetim mekanizmalarının işlediği yönetimler oluş­ turma yolundaki değişimler için gereken iradenin gösterilmesini engelle­ mektedir. Böyle bir ortamda siyasi partilerin, kamu kaynaklarını kendi seç­ menlerine dağıtma işiyle daha fazla meşgul olmalarına fazla şaşırmamak gerekir. Seçmenlere yönelik bu tarz kısa vadeli ve dar kapsamlı bakış açısı, daha uzun vadeli stratejilere ve getirilerin belli bir süre sonra olacağı siyasi yak laşımlara önem verilmesini engellemektedir. Bir yandan siyasi partiler, daha şeffaf bir yönetim oluşturma konusunda öncülük etmekte etkisiz görü­ nürken, diğer yandan da ulusötesi veya uluslararası organizasyonlar ile sivil toplum kuruluşlan gibi "alttan ve üstten" oluşan baskılara maruz kalmakta­ dırlar. Ekonomik popülizmin kök saldığı toplumlarda değişimi gerçekleştir­ mek için, sağlam bir "dış destek" önemli bir itici güç oluşturmaktadır. Mek­ sika 'nın NAFTA 'ya girdikten sonra yaşadığı deneyim, bu gözlemi açıkça destekleyen güzel bir örnektir.31 NAFTA üyeliği sayesinde dış ticaretini ge­ nişletebilen ve yurtdışından büyük miktarlarda sermaye akışı çekebilen Mek­ sika, zor olan siyasi reformlan yapabilme ve reformlara karşı yurtiçinden gelebilecek siyasi tepkilere karşı göğüs gerebilme iradesini gösterdi. Benzer örnekler, ilk olarak 1 980' 1erde Avrupa B irliği 'nin İspanya, Portekiz ve Yu­ nanistan'ı kapsayan Akdeniz'e doğru genişlemesinde, ve daha sonra Maca­ ristan, Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ni kapsayan "doğuya genişleme" süreç­ lerinde de görülmüştür32• 1 990'1ı yıllarda, Maastricht kriterlerine uyması yönünde üzerinde yoğunlaşan baskı ile Yunanistan' ın dönüşüme uğraması, � Avrupa Para Birimi 'ne geçiş için Yunanistan' ın gerekli şartlara itaat et­ mesi, bu bağlamda çarpıcı gelişmelerdir.3 3

"' Türkiye'de siyasi partilerin doğası hakkında , bkz. Heper ve Landau ( 1 99 1 ), Ka1aycıoğ1u (200 1 ), Turan ( 1 995). " Meks i ka ' mn NAFTA'ya girdikten sonraki dönemi ile ilgili analizler için, bkz. Aspe 1 993. 32 Avrupa Birliği'nin güneye ve doğuya doğru genişlemesinin olumlu sonuçlar doğurduğu ülkeleri incelemek için, bkz. Preston ( 1 997). " Yunanisıan'ın 1 990'1arda, her ne kadar 10 yıl gecikmeli de olsa, AB baskılan altında gösterdiği değişim ile ilgili, bkz. Preston ( 1 997) ve OECD ( 1 998).

220


C. Emre Alper &

z;ya

Öniş

Türkiye ortamında ise, AB desteği sınırlı ölçülerde etkili olabildi. 1 996 yılında yürürlüğe giren Gümrük Birliği anlaşması, Türkiye'de ticari serbest­ leşmenin ivme kazanmasında ve düzenleyici yenilikler yapılmasında güçlü bir etken oldu. Fakat Gümrük Birliği 'nin Türkiye üzerindeki etkileri, l 980' lerde Akdeniz'deki üç ülkenin ve 1 990'1arda komünizm sonrası Doğu Avrupa'nın entegrasyon süreci ile mukayese edildiğinde sınırlı kalmıştır.34 Gümrük B irliği çerçevesinde, Türkiye'nin nispeten daha elverişsiz bir ortam ve teşvik yapısı ile karşılaştığını söylemek mümkündür35 . TUrkiye, AB 'nin finansal yardımını hak edebilmek için, birliğin mevcut veya gelecekte olabi­ lecek hiçbir üyesinin yaşamadığı kadar zorlu siyasi şartlarla karşı karşıya gelmiştir. TUrkiye' nin AB 'ye aday ülkeler arasına alınması yönünde Avrupa Kon­ seyi 'nin yakın zamanda aldığı karar, kritik bir dönüm noktası oluştunnakta­ dır. Gerçekten de, Helsinki kararlan , Aral ık 1 999 İstikrar Programı için elve­ rişli bir ortam yaratmıştır. AB 'den gelen itici güç önümüzdeki on yıl bo­ yunca Türkiye'nin demokratik açıklannın ve buna mukabil gelişen ekonomik popülizmin üstesinden gelebilmesi için anahtar görevi taşımaktadır. Ancak, başlangıçta Gümrük Birliği 'ne başvururken var olan olumsuz nitelikteki şartlar ve teşvikler, Helsinki sonrası dönemdeki Türkiye-AB ilişki lerini de etkilemektedir. Bu durum Türkiye' deki reform karşıtı koalisyonun gücünün artmasına neden olurken, AB tarafından arzu edilen değişim ivmesinin azal­ masına da yol açmaktadır. Türkiye örneğinde etkili olan ikinci önemli dış etken, IMF ve Dünya Bankası gibi, uluslararası finans topluluklandır. Bu tür kuruluşlar, Türkiye gibi ülkelerin ekonomik gelişmelerini üç temel nedenden dolayı teşvik eder­ ler. Birinci olarak, tipik bir yükselen piyasa ülkesi olan TUrkiye, küresel tica­ ret ve yatırım açısından elverişli bir pazar konumundadır. İkincisi, daha ön­ ceden verdikleri kredileri geri almak isteğindedirler. Son olarak da, küresel finans ortamında bulaşıcı özelliği taşıyan (contagion) krizlerin oluşmasını önlemek amacı ile düşük performanslı ülkelere istikrar kazandırmak önemli bir hedef haline gelmektedir. AB açısından da aynı gerekçeler geçerlidir çünkü AB, hem ekonomisi hem de siyaseti gelişme gösteren potansiyel bir üyeden doğal olarak yararlanacaktır. Tabandan gelen baskılara tekrar dönüldüğünde, son yıllarda, başta iş dün­ yası olmak üzere, sivil girişimlerde önemli ölçüde artış görülmektedir. As­ lında dış etkiler ve yerel tabanlı sivil girişimler eskiden beri birbirine bağlı olmuşlardır. Özellikle büyük şirketler başta olmak üzere bütün iş dünyasının, "' Gümrük Birliği anlaşması ve etkileri ile ilgili kaynak için, bkz. Balkır ( 1 998). " Türkiye 'nin AB ile olan ilişkileri bağlamında karşılaştığı koşullar ve teşvikler ile ilgili olarak, bkz. Ôniş (200 1 ).

22 1


Doğu Batı

daha fazla şeffaflık ve demokratik denetim mekanizmalarının işlerliği kap­ samında daha fazla ilgi göstermesi ve baskıda bulunmasının altında, hem AB'ye hem de daha geniş küresel normlara uyma ihtiyacı yatmaktadır.36 Türk Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜ SİAD), son yıllarda, özellikle daha şeffaf ve iyi denetilen bir devlet oluşturma konusunda "demokratikleşme"ye olan ihtiyacı defalarca di le getirmiştir.37 Bu bağlamda TÜSİAD başrolü üst­ lenirken, diğer önemli iş dünyası dernekleri de onu takip etınişlerdiı-38• Kişi­ sel olarak devletin kayırmalarından yararlanan, patronaj ağlar ile içli dışlı birçok işyerinin bulunması, reformların gerçekleştirilebilmesi konusunda bazı sınırlar getirmeye devam etmektedir. Bu da, Türkiye'deki iş dünyasın­ dan kaynaklanan değişim taleplerinin ivmesini azaltan karşı bir güç oluştur­ maktadır. Türkiye'deki siviller, son yıllarda yalnızca iş dünyasıyla sınırlı kalma­ maktadır. Aslında, 1 990' ların ikinci yansından itibaren birçok sivil girişim ortaya çıkmıştır. Bu konudaki en çarpıcı örnekler, Susurluk kazasına tepki olarak doğmuş, daha açık ve şeffaf bir toplum gayesi güden kuruluşlar39 ile 1 999 Ağustos'undaki depremin ardından çoğalan sivil insiyatiflerdir. Bu gi­ rişimler, devletin toplumun ihtiyaçlarına yeterince cevap verememesine ve demokratik olmayan yapısına birer tepki niteliğindedirler. Yakın zamanda, yolsuzluklara karşı ortaya çıkan ve daha sorumluluk sahibi bir devlet amacı güden sivil inisiyatifler ortaya çıkmışlardır. Bu olumlu gelişmelere rağmen, sivil toplum kuruluşlarının başlangıç aşamasında olduğunu da görmek gerekmektedir. Buna ek olarak, Tür­ kiye 'deki sivil topluluklar oldukça bölünmüş ve toplumun çeşitli kesimleri ile yatay bağların zayı olduğu bir özel lik sergilemektedirler. Söz konusu özellikler de aşağıdan oluşan baskının etkisinin azalmasına neden olmakta­ dır. İş dünyasının kurduğu dernekler ise, yaklaşımlarında seçkinci bir tavır sergilemekte ve diğer sivil toplum kuruluşlarıyla geniş tabanlı bir koalisyon oluşturmaktan kaçınmaktadırlar. Güç kaynaklarının dağılımında ve gelir oranlarında bu kadar yaygın dengesizliklerin yaşandığı bir toplumda, bu du­ rum bir çelişki olarak nitelendirilmemelidir. Dolayısı ile sivil toplum örgütle­ rfriden gelen değişim taleplerinin yoğunluğunu da, olduğundan fazla görme­ mek gerekmektedir. S ivil toplum örgütlerinin mevcut yapısı ve bünyesinde "' Türkiye'de yakın dönemde, iş dünyası ve demokrasi arasındaki bağlar ile ilgili eleştirel bir bakış açısı için, bkz. Ön iş ve Türem (200 1 ). " TÜSIAD bu bağlamda bir dizi rapor yayınlamıştır. Bunlar arasında en etkilileri TÜSIAD ( 1 995) ve TÜSIAD ( 1 997) olmuştur. 38 Türkiye'de son dönemdeki geniş demokratikleşme programı bağlamında , demokratik denetim mekanizmalannın işlediği , daha şeffaf bir devlet için bir dizi farklı iş adamları dernekleri de çeşitli �ayınlar çıkarmışlardır. Bu konuda aktif olan dernekler, MÜSIAD, TiM, TOBB ve TÜGIAD'dır. 1990'lann sonunda meydana gelen Susurluk kazasına karşı ve 1 999 Ağustos depremi için kurulan sivil girişimler ile ilgili bir çalışma için, bkz. Kasaba ve Bozdoğan (2000).

222


C. Emre Alper & Ziya Öniş

oldukça farklı baskı gruplannı bulundurması, demokratik denetim mekaniz­ malannın daha iyi işleyebilmesi ve daha fazla şeffaflık için öngörülen deği­ şimleri sınırlamaktadır.

SoNUÇLAR Finansal küreselleşme döneminde, ekonomik anlamda küresel normlara ayak uydurmak için yeterli yönetim kapasitesine sahip olmayan ülkeler, ge­ nelde önemli ölçüde demokrasi eksiği bulunan ülkelerdir. Zayıf demokrasi­ ler, neo-liberal dönemde ard-arda popülist döngüler yaşamaya eğilimli ol­ makta ve böylece finansal küreselleşmenin nimetlerinden tam anlamı ile fay­ dalanamamaktadırlar. Aslında finansal küreselleşme de, bu popülist döngü­ leri büyütme ve bu döngülerin yapısını gittikçe daha asimetrik hale getirm e eğilimindedir. Popülist döngülerdeki her ciddi bunalım dönemi, gittikçe daha da kötüleşen bir gelir dağılımına neden olmaktadır. Bu tür ekonomiler, gide­ rek düşük büyüme hızı ve büyük gelir eşitsizlikler ile tanımlanan "düşü k denge tuzağına" (low-level equilibrium trap) düşme ve kolay kolay da kur­ tulmama tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu genel gözlemler, l 98 9 sonrası sermaye hareketlerinin serbestleştiri ldiği dönemdeki Türk ekonomi­ sinin niteliklerini ve performansını açıklamada yardımcı olmaktadır. Bu çalışmada, üç önemli unsur vurgulanmıştır. İ lk olarak, l iteratürde an­ latılanlardan farklı olarak, sermaye hareketlerinin siyasi sistem veya demok­ rasinin yapısı tarafından belirlendiğinin altı çizilmiştir. İkinci olarak, sa lt likidite krizi olarak algılanan kısa vadeli krizlerin altında, aslında demokratik eksikliklerden kaynaklanan çok daha derin yapısal sorunların yattığına i şaret edilmiştir. Son olarak da, düşük denge tuzağı olarak adlandırılan durumdan kurtulmanın (birbirlerini teşvik eden iç ve dış kaynaklı baskılar nedeni ile) ancak zamanla mümkün olabi leceği vurgulanmıştır. Bu yüzden, demokratik açıkların varlığını sürekli bir denge durumu olarak görmemek gerekir; çünkü anahtar rolü üstlenen hem yerel hem de yabancı aktörlerin, küresel normlara uyum yönünde adım atmalan için birçok önemli sebep bulunmaktadır. Ana­ lizlerimizde vurgulanan diğer bir önemli nokta da, bu darboğazdan çıkı şın hızını ve büyüklüğünü, yabancı aktörlerden gelecek sinyaller kadar, sivil toplum örgütlerinin ittifakı ve gücü de belirleyeceği olgusudur. Örneğin, AB ' den kaynaklanan daha dengeli bir şartlar ve teşvikler yapısını içeren n et ve kararl ı sinyallerin, Türkiye gibi ülkelerde katalizör görevi göreceği son derece açıktır. Aslında AB ' den gelecek güçlü sinyaller, devletten patronaj i l işkil er i çerçevesinde menfaat sağlayan kiş i lerl e mücadele eden sivil giri­ şimleri daha da cesaretlendirecektir. Daha geniş ve mukayeseli bir açıdan bakıldığında, temel olarak çıkarılan sonuçlar şunlardır. Son dönemlerde görülen mali krizler tipik olarak, zayıf

2 23


Doğu Baır-

demokrasiye · sahip' veya demokratik açıkları bulunan, "yan-çevre" veya "yükselen piyasa" konumundaki ülkelerde yoğunlaşmıştır: Bu da, gelişmekte olan ülkelerde demokrasiyi sağlaınlaştınp derinleştirme yönünde ciddi bir ihtiyaç olduğunu göstennektir. Bu da finansal küreselleşmeye erken geçme konusunda ciddi tereddütler bulunduğunu vurgulamaktadır. Daha farklı söylenecek olursa, finansal serbestliğin gerçek yararlan, ancak ülkeler demokratik gelişme yolunda belirli ilerlemeler kaydettikten sonra ortaya çıkmaktadır.

KAYNAKÇA Akçay, C., Alper, C. E. and Özmucur, S. (200 1 ) 'Budget Deficiı, lnflation and Dcbt Susıainabiliıy: Evidcnce from Tıi'rkey ( 1 970-2000) ' . Boğaziçi Universiıy Jnsıiıuıe of Social Sciences Working Paper ISS/EC 2001-12. Alper, C. E. (200 1 ) The Turkish Liquidity Crisis of 2000: Whaı Wenı Wrong', Russian and Eası European Finan,·e and Trade 37, 6: 5 1 -7 1 . Alper, C.E., Berumenı, M. H. and Malatyalı, N . K. (200 1 ) Th e lmpact o f ıhe Disinflation Program on ıhe Structure of ıhe Turkish Banking Sector', Russian and Eası Europeun Finance and Trade 37, 6. 72-84. Arıcanlı, T. and Rodrik, D. (eds,) ( 1 990) The Poliıical Economy of Turkey: Debi, Adjustmenı and Susıainability, London: Macınillan. Armijo, L.E. (ed . ) ( 1 999) Financial Globaliı.alion and Democracy in Emerging Markeıs, New York: St. Martin's Press. Aspe, P. ( 1 993) Economic Transformıııion: The Mexican Way, Cambridge MA: M iT Press. Balkır, C. ( 1 998) The Cusıoms union and Beyond', in Ritıcnberg, L. (eds.) The Poliıical Economy of Turkey itı the Post·Sovieı era. Going Wesı and Luoking Eası, Wcstport Connecıicuı: Praegcr: 5 1 -78. Çarkoğlu, A. The Geography of the April 1 999 Turk i sh Elecıions', Turkish Sıudies, ı . 1: 1 49- 1 7 1 . Cizre-Sakallıoğlu, U an d Yeldan, E . (2000 ) 'Poliıics. Socieıy and Financial Liberalizaıion: Turkey in ıhe 1 990s', Developmenı und Change 3 1 , 1: 48 1 -508. Ersel, H. ( 1 996) The Timing of Capiıal Accounı Liberalization: The Turkish Experience'. New Perspecıives on Turkey 1 5 : 45-64. Ertuğrul, A. and Selçuk, F. (200 1 ) 'A Brief Accounı of the Turkish Economy: 1 980-2000' , Russ iatı und Easr Europeatı Finunce and Trade 37, 6: (forthcoming). GUnlUk-Şenescn, G. (2000) 'Measuring ıhe Extenı of Defense Expendiıures: The Turkish Case wiıh Turkish Daıa' De/ense and Peuce Economics 1 1 , Heper, M. and Landau, J. ( 1 99 1 ) Poliıical Panies and Democracy in Turkey, London and New York: I.B. Tauris. Huntington, S. ( 1 99 1 ) The Third Wave: Democraıir.aıion in ıhe Laıe Twenıieıh Cenıury, Norman: University of Oklahoma Press. • . Kah)er, M. (ed.) ( 1 998) Capital Flows and Financial Crises, lthaca: Iıhaca: Comell University Press. Kalaycıoğlu, E. (200 1 ) Turkish Democracy: Paıronage Versus Govemance', Turlr.ish Sıudies, 2, 1 : 5470. Kasaba, R. and Bozdoğan, S. (2000) Tu rkey at a Crossroad', Journa l of lnıemaıional Affairs 54, 1 : 1 -20. O'Donnell, G. ( 1 994) 'Delegative Democracy', Jouma/ o/Democracy 5: SS-69. OECD ( 1 998) Economic Survey of Greece, Paris: Organization for Econoınic Co-operation and Developnıent. Öııiş, Z. ( 1 998) Sıaıe and Market: The Polirical Economy o/ Turkey in ComparativB Perspecıive, lstanbul: Boğaziçi Univcrsity Press. -------- (200 1 ) 'An Awkward Partnership: Turkey's Relations wiıh ıhc European Union in Comparative-Hisıorical Perspective', Journal ofEuropean lnıegration Hisıory 7, 1 : 106- 1 22.

224


C. Emre Alper & Ziya Öniı

ôniş. Z. and Riedel, J. ( 1993) Economic Cri•es and Long -tenn Growıh in Turkey. Washingıon D.C.: The World Bank. Ôniş, Z. and Tllrcm, U. (200 1 ) 'Enıreprcncurs, Democracy and Ciıizenship in Turkey', Conıparatiı•e Politics, basılacak. Ôniş, Z. and Webb, S.B. ( 1 994) Turkey: Derııocrat izaıion and Adjusıment fmm Above', in Haggard, S. and Webb, S.B. (cds.) Voting for Refonn. New York: Oxford Univcrsiıy Press för ıhe World Bank. Oxhorn, P. and Starr, P.K. (eds.) ( 1 999) Markets and Democruq iıı Latin A merica : Conjlicı or Convergeııce? Boulder and Landon: Lynne Rienner. Oyan, O. and Aydın, A. R. ( 1 987) istikrar Programından Fon Ekonomi.ıine, Ankara: Verso Yayın­ ları. Özbudun, E. (2000) Contemporary Turkislı Politic.<: Clıallerıges ıo Demoı:raıic Cmı.wlidaıioıı, Boulder, Colorado: Lynnc Rienner. Özaıuy, F. ( 1 997) The lessons of ıhe 1 994 Cıisis in Turkey: Public Debi (Mis) Managemenı and Confıdencc Cıisis', Yapı Kredi Economic Reı•iew 7: 2 1 -38. Özmucur, S. ( 1 996) Türkiye�le Gelir Dağı lı m ı , Vergi Yükıi v e Malcroekonomik Göstergeler, lsıanhul: Boğaziçi Universily Pres•. Preston, C. ( 1 997) En la rgenıenı and Jnıeg ration in ıhe Europeıın Uııion, Landon: Rouıledge. Roberlli, K. ( 1 995) ' Nco-liberalism and the lrJnsformaıion of populism in Latin Ameıica: The Penıvian Casc', Wo rld Politic.t 48: 82- 1 1 6. Rodıik, D. ( 1 990) 'Premaıure liberalization and lncompleıe Sıabilizaıion: The Özal ılecade in Turkey', Cenıerfor Econoıııic Research Working Paper, No. 402, London. Sayıştay (2000) 2000 Yılı Mali Raporu, T.C.Sayıştay Başkanlığı, Ankara. (available aı http://www.sayistay.gov.tr/rapor/DIGER/2000malirapor.pdf) Şenses, F. ( 1 994) 'Labor Market responses to Stnıcıural Adjusımenı and lnstitutional Prcssures: ıhe Turkish casc ' , METU Studies in Developmenı 2 1 , 3: 405-448. Transparency lntcmaıional (200 1 ) 'Prcss Release: New lndcx Highlighıs Worldwide Cornıption Cıisis', http://www.transparency.org Toran, 1. ( 1 995) ' The Oligarchical Leadership of Turkish Political Panies: Oıigins, Evoluıion, Insıiıuıionalizaıion and Consequences', lstanbul: Koç University Workiııg Papers Series, No. 19.

Turkish Central Bank web site: http://www.tcmb.gov.ır TÜSIAD ( 1 997) Tür/ciye'de Dem okra tikleşme Perspektifleri, lsıanbul: Türk lşadamlan ve Sanayici­ leri Derneği . -------- ( 1995) Opıimal Devlet. UNCTAD ( 1 999} World Jnvesımenı Reporı 1 999, Geneva: United Nations Confercnce on Trade and

Developmenı World Bank ( 1 997) Private Capital Flows ıo Developing Countries: 77ıe Rood Jntegration, Oxford Universiıy Press for the World Bank.

ıo Finan c ia l


�.,.,.,

..

/

"Ennasyon: 13 i r B:ışbakanııı Ekonomiyle İmıilıanı", (iııgiltere Başbakanı Harold •

"Wilson Karikatürize edilmiştir).

Gcrald Scarrc. 1 974.


DEMOGRAFİK GELİŞMELER VE TüRKiYE EKONOMİSİ Serdar Sayan·

1 . GİRİŞ Nüfusun büyüklü ğ ü ve art ı ş hızı ile cins iy et ve yaş gr up l a r ına g ö re b i le ­ ş i m i gi bi de mo g ra fi k de ğ i ş k en l er hem arz ve tal ep üzerindeki çift yönlü e t kileri yoluyla bir ekonominin bugünkü yap ı s ı n ı , hem de gelişme ve büyüme p ota ns i y e l i üzerindeki etkileri dolayısıyla gel ecekteki yap ı sını etkileyen çok öneml i bir rol oynarlar. Gerçekten de, istihdamın büy ükl üğü ve büyü me hızı ile çalışanların üretkenliğini belirleyen temel unsurlardan olan ve bu yol l a m a l ve hizmetlerin arzını e tki le y en de mo g ra fi k karakteristikler, mi l l i ge l i ri n dü ze y i ve d ağı l ı m ı ile birlikte toplam talebin d ü z eyi n i ve sektöre! bileşimin i d e etkileyen en önemli değişkenler arasında yer a l ı rlar. Bunlara ek olarak demografik yapı, iç göç ve kentleşme kal ıpları ile e ğ i t i m ve sa ğ lık başta ol­ mak üzere, sosyal g ü v e n l i k t en milli savunmaya bir dizi al anda yapılması gereken yatırım ve harcamaların düzeyi ve b i leşim i üzerinde de belirleyici bir rol oynayarak ekonomidek i k a y n ak dağıl ımına yön verir. Bütün bu ne­ denlerle, h e rh ang i bir ekonominin gelişme ve büyüme e ğ i l i m lerine ili ş ki n geçm i ş bir zaman dilimindeki performansının ya da g e l ecek t e k i po tan s i ye l i nin sağl ı kl ı bir değerlendirmesini y ap a b il m e k i ç i n , d e mo gra fi k yapı dak i ge­ l i ş m e l erin i ncelenmesi ö ne m li d i r ­

,

,

­

.

Yrd.

Doç. Dr. Serdar Sayan, H i lkcııt Ü n iversitesi. l kıisadi

Fakültesi,

Ekonomi Bölümü.

İdari Hil inılcr

ve Sosyal

ll i l i ınlcr


Doğu Batı

Kaldı ki, giderek i vme kazanan küresel leşme sürecinde, ülkeleri n d emog ­ rafik yapıları sadece kendi ekonomi lerinin yapısını ve biiyüme/gelişmc po­ tan siye l lerini etkiler olmaktan çıkmış; uluslararası işbölümÜndeki rollerini de etki ler ha le ge l m i ştir . Gerç ekten de, demografik değişim ya da teknik d e yi ­ miyle demografik geçiş sürecinin farklı ülkelerde farklı hızlarda se yretmesine bağlı olarak, nüfus artış hızı durmuş ya da durmaya y akl a şm ış ve nüfusu hızla yaşlanır hale gelen gel işmiş ülkelerle, bu süreci daha geriden i zle yen ve d olayı s ıy l a, nüfusu hala g en ç olan ve hızla artmaya de v am eden gel işmekte olan ülkeler arasında yeni bir işbölümü ufukta ken di n i gö s terme kte dir. Bu yazının amacı, Türkiye'nin yakın geç m iş te yaşadığı nüfus hareketleri v e dem o grafik değişimin ekonomik etkilerinin kısa bir değerlendirmesini yaparak, ö nümüzdeki onyıllard a bekle n e bil ece k ge l işm eleri ve bu gelişme­ lere uyum sağlayabilmek için, Tiirkiye'nin atması gere k e n bazı adımlara işa­ ret e t mek tir . Yazının izleyen bölümleri ndeki tartışma şu p l an a göre yürii t ül ­ mektedir: Bir s onrak i bölümde, l 950'dcn be ri Türkiye ' de t o p la m nüfus ve k ent s e l nüfusun artış s eyr i , i ç gö ç l erl e i l i ş k i l e n d i ril e re k d e ğe rlen di r i l mek t e ­ d ir. Son y ı l l a rd a işgücü ve istihdamdaki g e li ş m e le rin , yakında başlatılan sos­ yal güvenlik reform süreci i l e b i r l i kt e e l e a lı ndı ğı üçüncü bölümü; D İ E ' n i n yaptığı 2025 yılına dek uza nan dönem için yaptığı proj e k s iy o n la rı n ışığında, nüfusun yaş b il eş imin deki d eğ i ş me l er ve b u nl ar ı n muhtemel ekonomik so­ n uç ları nın tartışılmasına ayrı lan dördüncü bölüm izlemektedir. Bu bölümde, Tü r k i ye ' d e 1 5-64 yaş arası ü retk e n nüfusun genel nüfusa oranının zirv e y e ç ı km a s ı n ı n bek l en diği 2025 ' e kadar olan dönemin, Türk iye için b i r fırsat p en ceresi yaratırken, aynı zamanda, Tü rk iye ' n i n genç nüfuslu bir ü l k e n i tel i ­ ğ i ni kaybetmesine ta nı k olacağı vur� ulanmaktadır. Ya zı , b e şin c i bölümde yapılan genel bir değerlendirme ile sopuçlanmaktadır.

2.

1 95 0 ' LERDEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE ' D E N ÜFUS GE­ LİŞMELERİ VE İÇ GÖÇ 2000 yılında 65,3 milyona ulaştığı tah min edi len nüfusu ile Türkiye, 2 1 . yüzyıla dünyanın en kalabalı k 20 ülkesinden biri olarak girmiştir. Tablo l 'dc ğeçti ğimiz yüzyılın ortasından bu yana Türkiye nüfusunun gel işimi, l 990 'a dek beşer yıllık aralıklarla tekrarlanan sayım sonuçlarına ve 1 997' de yapılan nüfus tespitine day anarak gösterilmektedir. 1 Tablo l ' de verilen artış hızlarından da anlaşılacağı üzere, Türkiye' de nü­ fus artışı 2. Dünya Savaşı 'nın hemen sonrasındaki yavaşlamayı takiben hız1 J 990' 1arda sayım aralığının on yılda bire çıkartılması kararlaşıırılınası yüzünden 1 99 5 ' ıc say ı m yapılmamış; ancak seçim kütükleri başıa olmak üzere bir takım bilgi lerin güncellenmesi ge reğinin ortaya çıkması yüzünden, 1 997'de bir nüfus ıespiıi yapılmıştır. Türkiye nüfusu ile ilgili halen ehle bulunan en son kesin bilgiler de bu tespitten elde edilmiştir.

228


Serdar Sayarı

lanmış ve l 975-1 980 dönemi hariç, l 980' lerin ikinci yansına dek oldukça süratli bir seyir izlemiştir. 1 985 'ten sonra ise, demograflarca kalıcı olduğu vurgulanan ve ivmesini artırarak sürmesi beklenen bir yavaşlama sürecine girmiştir (Sayan, 200 l a). TAB LO 1 . Türkiye'de Nüfusun Gelişimi: 1 950- 1 997

Yıllar

Toplam Nüfus (Milyon)

Toplam Nüfus Anış Hızı "

Kentli Nüfus •

Milyon

Kentl i Nüfus Payı (%)

3,036

14,5

6,2 1 5

22.4

1 1 ,5 5 1

32,4

(Yıllık, %)

1 950

20,947

2.20

1 95 5

24.065

2,8 1

1 960

27,755

2,89

1 965

3 1 ,391

2.49

1 970

35,605

2,55

1 975

40,348

2.53

1 980

44,737

2,09

1 8,825

42, I

1 985

50,664

2,52

23,92,6

47.2

1 990

56.473

2,19

30.5 1 6

54,0

1 997

62.866

1 ,54

40.88 1

65,03

Bir önceki döneme göre. 20.000 ' dcn yüksek nüfuslu merkezlerinde) yaşayanlar.

Kayııak:

yerleşim

b irimlerinde

( 1 997

için

il

ve

ilçe

DPT ( 1 999) ve DIE (200 1 ).

Tabloda ele alman 1 950- 1 997 dönemi boyunca yavaşlayarak da olsa sü­ ren hızlı nüfus artışı gerek bölgeler, gerekse kentsel ve kırsal yerleşim yerleri arasında birçok bakımdan endişe verecek kadar eşitsiz bir seyir izlemiştir. Kentsel yerleşim yerlerinin yoğun göç almasına bağlı olarak, kent nüfusu bütün dönem boyunca toplam nüfustan daha hızlı artmış, buna bağlı olarak kentli nüfusun payı aralıksız biçimde yükselmiştir. En yakın veri lere bakıldı­ ğında, 1 990- 1 997 döneminde köylerde yaşayan nüfus %6,57 oranında azalır­ ken, aynı dönemde il ve ilçe merkezlerinde yaşayan nüfus %28,27 ' 1 i k bir artış göstermiştir (DİE, 200 1 ). Kentleşmen in Türkiye 'deki nüfus artışını coğrafi açıdan daha da eşitsiz kılan bir başka boyutu da bölgelerarası göç hareketleridir. Tablo 2 'de de gösterildiği gibi, 1 990- 1 997 döneminde nüfus Karadeniz bölgesi dışındaki tüm bölgelerde artmış, ancak artış hızı sadece Ege bölgesi için Türkiye orta-

229


Doğu Batı

laması kadar olmuştıir. Nüfus tespitinde bulunulan yere göre, artış hızının en yüksek olduğu Marmara bölgesiyle birl ikte, Güneydoğu An.adolu ve Akdeniz bölgelerinde nüfus Türkiye ortalamasından daha hızlı, İç ve Doğu Anadolu bölgelerinde daha yavaş büyümüş; Karadeniz bölgesinin nüfusu i se yıllık % 0,5 2 ' lik bir hızla azalmıştır. Bölgelerarası net göç hareketlerinin yönü genel olarak Kuzey, Orta ve Doğu Anadolu 'dan B atı ve Güney Anadolu bölgele­ rine doğrudur. Kente göç sırasında geride bırakı lan ya da kalmayı seçenlerin çoğunlukla yaşlılar ile çocuk ve kadınlar gibi bağımlı nüfus olduğu düşünül­ düğünde, kırsal kesimden kaçışın kentlerle köyler ve farklı bölgeler arasın­ daki farkları daha da derinleştirmesi beklenmelidir (TÜSİAD, 1 999). TABLO 2. Bölgelere Göre

Nüfus ve Nüfus Artış Hızları 1 997

Geııel Niifııs Tesviıi

1 990- 1 99 7 Yıllık

HIJ/geler

l 990 Genel Nüfus Sa\'ınıı

Mannara

1 3 .295.607

1 6. 1 86.673

2.77

iç Anadolu

9.9 1 3.306

10.580.657

0.92

Ege

7 .594.977

8.452.087

ı .5o

Akdeniz

7.026.489

R.OSR.J I 1

1 .93

Karadeniz

R . 1 36.984

7 . 843 .966

-0.52

G üneydoğu Anadolu

5 . 1 59.464

6 . 1 28.973

2,43

Doğu Anadolu

5.346.208

5.6 1 4.907

0.69

56.473.035

62.865.574

ı .5 1

Toplam

Arııs

Hızı

("/u)

Kaynak: D PT (200 1 ).

Köyden kente gerçekleşen bölgesel ve bölgelerarası yoğun göçün sonucu olarak, kentli nüfusun yıllık artış hızı 1 950- 1 960 döneminde % 7,43 ; 1 9601 970 döneminde % 6,39 ve 1 970- 1 975 döneminde % 5,62 olmuştur. l 975 'ten sonra % 5 ' in altına düşse de, kentli nüfus takip eden dönemde de toplam nüfus artışından yaklaşık iki kat daha hızlı büyümeye devam etmiştir. K:entsel servislerin sunumunun bu hızda geni şlemesinin imkansızlığına bağl ı olarak, özellikle büyük kentlerde nispeten planlı ve düzenli kent merkezlerini kuşatan dev gecekondu bölgeleri oluşmuştur. Yerel ve merkezi yönetimlere gelmek için oy peşinde koşan miyop siyasetçilerin, yaşam standartlarını yük­ seltme umuduyla büyük kentlere göçerek, barınma sorununu kamu arazilerini işgal ederek çözen ve geçimlerini de sıkça vergi ödemeksizin yürütülen enfonnel işlerle temin eden insanlara bedelsiz olarak ya da çok düşük bedel­ lerle tahsis ettikleri tapular ve gecekondu mahallelerine gecikmeli ol arak da olsa götürdükleri altyapı yatınmlan yoluyla yaptıkları transferler hesaplaııa-

230


Serdar Sayan

maz büyüklüklere u laşmıştır. Yoğun göç veren bölgelere daha önce yap ı l an yatırıınlann kısmen ya da tümüyle atı l kalması hu maliyeti daha da artırmış­ tır. Kentlerle kırsal kesim arası yaşam standardı farklarını, çok daha ucuza mal olacak biçimde azaltacak akıllıca önlemleri n zamanında alı nmaması yü­ zünden gerçekleşen hızlı i ç göç, kentlerdeki topyekün yaşam kalitesini de c i ddi biçimde düşürmüştür. Bunların yanısıra, popül i st yerel v e merkezi yö­ netimlerin göçün yarattığı sorunlara karşı gösterd ikleri vurdumduymaz tav·ır, yasalan ç iğnemenin, vergi ödememenin ve kaçak elektrik kullanıp, k entsel se rv i slerden bedeline katılmadan yararlanmanın ödüllendirilir hale gelmesine yol açmış; giderek, Türkiye 'nin tümünü saran bir kuralsızlık ve yasa tanı­ mazlık kültürünün yayılmasına katkıda bulunmuştur (Sayan, 200 l a). 1 990 ' l ı yıllar boyunca önemli iç göç hareketlerine yol açan terör, sorun­ lan daha da büyüten bir dışsal gelişme olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, terör olaylannın giderek azalması nedeniyle terör kaynaklı göçün önümüzdeki dönemde iyice azalması ve teröre bağlı nüfus hareket l i l iğinin d urma nokta­ sına gelmesi beklenen bir gelişmedir. Öte yandan, kentsel ve kırsal alanlar arası doğurganlık hızlarındaki farkların ışığında ve yaşam standardı farkları­ n ı n b ugü n d e n yarına giderilemeyeceğinden hareketle, salt ekonomik neden­ lerden kaynaklanan göçün ivmesi ve yönünde kısa vadede ön e m l i bir deği­ şiklik beklenmesi güçtür. Sadece Mam1ara bölgesinde yaşanan d e pre m fela­ keti ne de n i y l e, gö ç ü n hedef i l l e ri sıralamasında Antalya, İ çel, Tekirdağ, Muğla, Aydın gib i i l lerin Kocae l i ve İ stanbul'un yerini alacağı tahmin edi l ­ mektedir (DPT, 200 1 ). Orta v a de d e , böl g e lerara sı eşitsizliği azaltacak, dola­ yısıyla T ü rk i ye ' d c k i iç göç h a re k e t l e ri ni n yönli ve i v me s i n i e t k i l ey ec e k en öneml i g e l iş m e n i n , en k ap s am l ı bölgesel kalkınma projesi olan G A P ' ı n (Sa­ ya n ve Demir, 200 1 ) tamamlanarak , proj e de öngörlilen bütün alanlarda faal i ­ yetin başlaması olacağı düşün ü l m e kte di r .

3.

İŞGÜCÜ, İSTİHDAM, İŞSİZLİK VE SOSYAL GÜVEN­

LİK ALANLARINDA DURUM Göçün i s t i hdam a çı s ı n da n sonuçlarına bakıldığında, köylerdeki nüfusun azalmasının tarım sektörünün sivil i stihdam içindeki payını azaltması bek­ l e n me l i dir. Kentlere göç e n l e ıin , formel sektörde iş bulup bulamadıklarına bağlı olarak göç, hem sanayi ve hizmetlerin sivil i stihdam paylannı, hem de i şsizlik oranlarını etki leyecektir. Kentl i nüfusun büyüme hızının, toplam nü­ fus artış hızından daha yavaş olarak da olsa düştüğü, dolayısıyla kentli nüfus payının artmayı sürdürdüğü 1 990- 1 997 dönemine i l i şk i n (Tablo l) ç e şi t! i işgücü ve istihdam göstergelerindeki gelişim, D İ E'ce yılda iki kez tekrarl a­ nıın hanehalkı anketlerinden alınan sonuçlara dayal ı olarak Tablo 3 ' te veri l ­ miştir.

23 1


Doğu Batı

TABLO 3. İstihdamın Sektöre) Dağİlımı: 1 990- 1 997 (Nisan Rakamları)

SiViL iSTiHDAM Sanayi• Hivnetler "

Tarım Yll

b

Sayı '

Pay

"

Sayı '

Pay "

Sayı '

' Pay '

Toplaıııc

SiViL /ŞGÜC0'

İŞSİZLİK ORANI

(%)'

1 990

8.647

47,9

2.703

ı s.o

6.697

37, I

1 8.047

1 9.749

R,6

1 991

9.254

48,3

3.052

15,9

6.842

35,7

19. 148

20.685

7.4

1 992

8 . 1 46

43,2

2.984

1 5,8

7.7 1 9

4 1 ,0

1 8 . 849

20.509

8.1

1993

8. 847

46,5

2.862

ıs.o

7.322

38.5

1 9 . 03 1

20.562

7,4

1 994

9.064

46,2

3 .29 1

1 6,8

7.259

37,0

19.6 1 4

2 1 .4 1 2

8 ,4

1 995

9.405

46,6

3. 1 26

ı s.5

7.638

37,9

20. 1 69

2 1 .737

7,2

1 996

9 . 348

44 ,9

3.353

16.1

8. 1 20

39,0

20.82 1

22.2 1 2

6 ,3

1 997

9.24 1

44,7

3.273

1 5,R

8. 1 70

39,5

20.684

2 1 .979

5,9

imalat sanayi, madencilik ve enerji alt-sektörleri toplamı. inşaat, Ticaret ve ulaştınna, mali kurumlar ve diğer hizmetler alı-sektörleri toplamı.

c ı s+ yaş

d

i lgili sektördeki istihdamın toplam sivil istihdama oranı (%) ' [(Sivil lşgücü-Sivil lstihdam)/Sivil lşgücü]x J OO

Ka)·11ak: DPT ( 1999 ) .

Kapsad ığı dönemin kısalığına karşın, Tablo 3'dcn çıkartı lması çok hatal ı gözükmeyecek bir sonuç, tarımsal istihdamın payında, k ı rsal kesimin terkedilmesine bağlı olarak yavaş da olsa gerçekleşen düşmenin, 2 sanay iden ziyade hizmet sektörlerinin istihdamında bir büyümeye yol açtığıdır. B u da, Türkiye 'deki istihdamın sektörel dağılımının gelişiminin, sanayi devrimi ni yaşayan ülkelerin yaşadığı tarımdan-sanayiye ve oradan hizmetlere şeklin­ deki tarihsel kalıptan kısmen farklı., tarımdan-hizmetlere doğrudan geçişin daha yoğun olduğu bir seyir izlediğine işaret eden ve Türkiye'nin aşağıda bir bölümüne değinilen kimi yapısal özellikleriyle açıklanabilecek bir olgudur . • Tablo 3 'teki sivil işgücü rakamları, ilgili yılın Nisan ayında yapı lan hane­ halkı anketin sırasında istihdamda olanlar ile işsizlerin oluşturduğu tüm nüfu­ su kapsamaktadır. İstihdamda olanlar, referans dönemi içinde yevmiye, ücret veya maaş karşılığı, ya da kendi hesabına, işveren veya ücretsiz aile işçisi statüsünde en az bir saat bir iktisadi faaliyette bulunan ve işbaşında olanlar ·

' Gerçekten de, tanm sekıörünün 1 980'de %60'a varan istihdam payı, Türkiye ek onomisin in bu yıl­ dan itibaren gerçekleştirdiği önemli yapısal dönilşümün de etkisiyle bir düşüş eğilimine ginniş, ancak bu düşüş aynı sektörün GSMH'ya ve toplam ihracata katkısındaki azalmaya oranla çok daha yavaş olmuştur -l 980'ler sonrası yapısal dönüşümün tanına eıkileri konusunda daha aynntılı bir tartışma için, bakınız Sayan ve Demir (200 1 ).

232


Serdar Sayan

olarak sını flanan grupla; işi olup da, referans döneminde çeşitli nedenlerle işlerinin başında bul unmayan ancak işleri ile bağlarını kopartmamış kişilerin toplamından oluşmaktadır. Şeker ( 1 992) ve Sayan (200 1 a) tarafından da işaret edildiği gibi, hanehalkı anketlerinde ücretsiz aile işçisi kategorisinde i şgü cüne dahi l e di len nüfusun ciddi bir bölümünün tanmsal ürün cinsinden marjinal veri mlil iği sıfır ya da sıfıra çok yakın olduğundan, bu kategorideki insanlardan en azından bir k ı smının, aslında i şsiz olduklan i leri s ürüle b i l i r . Bunların işgücünün bir parçası olarak değerlendiri lmesi i şg üc ünü n gerç e k te ol duğu ndan büyük, işsizlik oranının da o lduğundan küç ük görünmesine yol açmak tadır. Bu gizli işsizliğin özellikle tarım sektöründe yoğun olduğu düşünüldüğünde, Tablo 3 'teki gibi genel bir işsizlik oranı yerine (ya da bu oranın yanısıra) tanın-dışı işsizlik oranlannı gözönüne almak daha anlaml ı olabil mektedir (Sayan, 200 l a}. Şeker ( 1 992) böyle bir hesaplama yapılması halinde, 1 990 yılında Türkiyc'deki tarım-dışı işsizlik oranının % 1 6'dan fazla çıktığını (yani Tablo 3 ' tcki rakamın iki katına yakın) belirtmektedir. DİE'nin tanın ve tarım-dışı aynmı yerine kırsal ve kentsel ayrımına dayalı olarak yaptığı benzer hesaplama da, kısmen tarım-dışı işsizliğe tekabül eden kentsel işsizlik oranlarının Tablo 3 'te gösteri len rakamlardan daha yüksek olduğunu doğrulamaktadır (Tablo 4). TABLO 4. Kentse l İ şgücü Piyasasında [Sayılar: 1 S+ yaşta 1 .000 kişi olarak]

Gelişmeler: 1 994- 1 997 "

Yıl/ur

Sivil /.şgiicü

Sivil i.,·ıihdam

11-ri: Sayısı

/ş.'iizlik Ül"illll

1994

9.882

8.7 1 4

l . l (ı8

1 1 .8

1995

9.942

8.927

1 .0 1 5

ı o.2

( /)

(2)

(3)

(%) (4)

1996

1 0. 1 1 3

9. 1 87

926

9.2

/997b

1 0.45 1

9.435

1 .0 1 6

9.7

DIE tarafından geçmişe doğru revize edilmiş olan Hanehalkı lıııı ü cü Anketi verileri esas alınmıştır. • Tahmin.

Kaynak: DPT.

Tablo 3 ve 4 'teki işsizlik oranlarının karşılaştırmasından da anlaşılacağı gibi, gizli işsizlikten bir ölçüde de olsa arındırılmış olan rakamlar Tür­ kiye'deki işsizlik sorununun boyutunu büyütmekte ama aynı zamanda daha gerçekçi biçimde yansıtmaktadır. Ücretsiz aile işçilerinin oranı gerçekten çok yüksektir (Şeker, 1 992). Kaldı ki, Türkiye'de yapay olarak çok şişirilmiş olan kamu kesimi istihdamı düşünüldüğünde, marj inal verimli likleri sıfıra

233


Doğu Batı

eşit hatta altında· olan; dolayısıyla da işi bırakmalannın, çalıştıkları işl etme­ nin üretiminde gözle görülür bir düşmeye yol açmayacağı çalışanlann, sa­ dece ücretsiz aile işçileri arasında değil ücretliler arasında d a çok sayıda ol­ duğu bilinmektedir. Ölçümü son derece güç olmakla birlikte, 3 kamudaki mavi ve beyaz yakalı "gizli işsiz"lerin sayısına i lişkin muhafazakar tahmi nler bile yüzbinler mertebesindedir. Gerçekten de, kamu istihdamını şişirme, çok uzun zamandır Türkiye siyasetinin bell i başlı popül izm araçl anndan biri ola­ gelmiş; kamu kuruluşları, kimlere, ne kadar süreyle tazminat dağıtacağına siyasetçilerin karar verdiği ve prim ödeme koşulu olmayan bir işsizlik sigor­ tası kurumu gibi algılanmıştır. Kamu istihdamındaki sürek li yapay büyüme, kamu açıklarını ve dolayısıyla, kamunun borçlanma gereğini büyüterek, özel sektörün yatırım amaçlı borçlanma maliyetlerinin aşırı yükselmesine yol aç­ mış; böylel ikle de, çok muhtemelen yapay olarak yaratı lan istihdamdan daha fazla işin kaybına yol açmıştır (Sayan, 200 1 a). Özetlemek gerekirse, Türkiye 'de ciddi boyutlarda bir yapısal işsizlik so­ runu vardır. Bir başka deyişle, Türkiye 'nin yatırım ve üretime aktardığı kay­ naklar, mevcut nüfus içinde çalışma yaşında bulunan kesimin önemli bir bö­ lümüne iş bulma ve gerçekten üretken olma olanağını sağlayamamaktadır. B u bakımdan, ekonominin içinde bulunduğumuz krize benzer konjonktüre) daralmalarının, kendi başlarına işsizliği yaratmak ya da işsizliğe yol açmak­ tan çok sorununun boyutlarını büyüten ve şimdilerde olduğu gibi, vahim hale gelmesine yol açar nitelikte olduğu da vurgulanmalıdır. Siyasetçilerin bu yapısal soruna kökten çözüm a ramak yerine, asıl mal i­ yeti zaman içinde ortaya çıkan kısa vadeli, kozmetik çözüm arayışlarının bir başka sonucu da emeklilik yaşının birçok kez düşürülmesi olmuştur. Demog­ rafik değişkenlerle yakından ilgisi dolayısıyla, bu noktanın biraz daha açıl­ masında yarar vardır. Işıklı ( l 998) emeklilik yaşının çeşi tli iktidarl arca düşü­ rüldükten sonra ulaştığı l 999 'daki sosyal güven lik reformu öncesi düzeyin aslında sigortalılar ya da onları temsi l eden örgütlerden gelen baskı sonucu değil, siyasetçilerin çalışanlara hoş görünme ve işsizlik sorununa çözüm ge­ tirme amaçlı girişimlerinden kaynaklandığını vurgulamaktadır. Aslında, de­ m6grafik gerçekleri hiçe sayan bu yaş indirimleri işsizlik sorununa gerçek bir çözüm getirmek bir yana, tıpkı kamu istihdamının şişirilmesinde olduğu gibi, devletçe işletilen sosyal güven lik sisteminin kamu açıklarına çok ciddi bo­ yutlarda bir katkı yaparak, kamunun borçlanma maliyetlerini artırmış; böy­ lece özel sektörce yaratılacak potansiyel istihdamı da engellemiştir.

3

Böyle bir ölçümü, en azından mikro düzeyde, yapmak, özelleştirilen kamu işleıınelerinin özelleş­ ıirmc öncesi ve sonrası cınek verimliliklerinin kıırşılaşıınlması yoluyla mümkündür.

234


Serdar Sayan

Ekonomik ve toplumsal açıdan ağır bedellerine yukarıda kentleşme ve is­ tihdam politikaları bağlamında da değindiğimiz siyasi popülizmin sosyal güvenlik politikaları alanına emeklilik yaşı indirimleri ve diğer biçimlerde yansıyan uygulamaları (Sayan, 1 999; 200 l a, 200 l d), %75 ' i 40 yaşının altın­ da olanlardan oluşan bir nüfusa rağmen, dağıtım esasına göre çalışan sosyal güvenlik kurumlarının4 sürdürülemez hale gelen açıklar vermesine yol açmıştır. 5 Dağıtım esasına göre çalışan sosyal sigorta sistemlerinde, (aktif) çalışan­ l ar ve onların işverenlerince yapılan katkılar (prim ödemeleri), daha önce aynı katkıyı yapmış olan (pasif) emekl ilere ve onların hak sahibi olan (ba­ ğımlı) aile bireylerine yapılan ödemelerin finansmanında kullanılmaktadır. ıı Emeklilik yaşının kadınlarda 3 8 , erkeklerde 43 gibi ortalama yaşam beklenti­ sinin çok düşük olduğu en yoksul ülkelerde bile eşi benzeri bulunmayan bir düzeye düşürülmesi, hem aktif çalışanların prim ödeyeceği ortalama süreyi kısaltarak aktif sigortalı başına prim gelirlerini düşünnüş, hem de, ortalama emekli aylığı ödeme süresini uzatarak7 pasif sigortalı başına yapılan maaş ödemelerin i artırmıştır. Ayrıca, emekli sayısının çalışan sigortalı sayısına oranı olarak tanımlanan sistem bağımlılık oranını yükselterek aktüerya den­ gelerini alt üst etmiştir. 8

'

Türkiye'deki sosyal gilvenlik sistemi. devleı kontrolunda ve dağıtım esasına dayalı olarak çalışan üç

büyük kurumun (SSK ve Bağ-Kur ile Emek li Sandığı/ES) yanında, daha dar kapsam l ı b i r tak ı m yardımlaşma sandıkları ( O Y AK gibi) ile çeşitli kuruluşlarca sağlanan sosyal yard ı m ve sosyal h i 1'­ metlerden oluşmaktadır. Bunl ardan S S K özel sektörde çalışan m a v i ve beyaz yakalılarla, kamuda çalışan mavi yakalılara ve tarım işçileri ile isteğe bağl ı sigortalılara hizmet verirken, ES devleı me­ murlarını, Bağ-Kur da esnaf ve sanatkarlarla ç i ftçiler dahil diğer bağımsız çalışanları ve ev hanı mları ile muhtarlardan isteğe bağl ı sigortalıları kapsamakıadır. Aktif, pasif ve bağımlılar ile birlikle toplam 58,5 milyon kadar olan sigonalı nüfusunun %6 1 ' i SSK, %28 ' i Bağ-Kur ve % 1 l ' i Emekli Sandığı kapsamındadır. ' Uluslararası Çalışına Ö rgütü ILO' nun reform senaryolarını incelerken de kullarılığı D I E rakamla­

rına göre, 1 995 itibarıyla Türkiye'deki nüfusun %43,0'ı 20 yaşından, %6 1 , l ' i 30 yaşından, %75,S " i 4 0 yaşından, %85,8 ' i 5 0 yaşından v e %92,4'ü d e 6 0 yaşından gençtir.

' ' Çalışanlar için ödenecek prim tutan, kazanılan gelirin hükümetlerce ilan edilen prim tavanına tabi mi ktarının, işveren ve çalışan paylarından oluşan emekl ilik sigona prim oranı ile çarpımından elde edi lmektedir. Emeklilerin gelirleri ise, emeklilik öncesi kazançlarının belli bir ortalaması ile bağlama oranının çarpılması ile hesaplanmaktadır.

7 Esasen emeklilerin maaşı alma süresi, böyle bir müdahale olmaksızın, zaman içinde artan yaşam

beklentisine bağlı olarak da anmaktadır. •

Çalışırken alınan ücretler işgücü p i yasasında bel irlendiğinden, toplanacak primlerin ve ödenecek

emek l i aylıklarının hesabına esas teşkil eden emeklilik örı:esi kazançlar sigorta sisteminin dışında bel irlenen bir değişken niteliğindedir. B u durumda, prim ve bağlama oranları kişi başına gelir ve giderleri kontrol ehnek üzere değiştirilebil ine de, toplam gelir ve giderler akti f çalışan ve pasi f si­ gonal ı sayılarına bağlı olacaktır. Demografik geçiş süreci boyunca değişen yaş kompozisyonuna bağlı olarak değişmesi beklenen bu sayıların kontrol altında tutulabi l mesinin tek yolu ise emek li liğe hak kazanmak için gereken minimum prim ödeme sürelerine ilişkin düzenlemelerdir (Sayan ve Ki­ rJcı.

200 l a ve b).

235


Doğu Batı

SSK, Bağ-Kur ve ES'nın finansman açıklarını büyüten nedenler arasında 1 ) kayıtdışı istihdamın yüksekliği ve ödenmeyen primlerin gecikme cezala­ nna uygulanan afların da katkısıyla düşen prim tahsilat oranlan ile primi alınmadan yapılan sigorta ödemeleri (Sayan, 1 999); 2) sık sık çıkartı lan borçlanma kanunları ve emekli lere prim karşılığı olmaksızın sosyal yardım zammı adı altında yapılan transferler, 9 ve 3) sosyal güvenlik kuruluşlannın, yaş kompozisyonunun getirdiği avantajlara bağlı olarak, ayakta kalmayı açık vermeksizin başarabildikleri 1 990 öncesi dönemde ellerinde tuttuklan fonla­ nn çok düşük getirilerle diğer kamu harcamalarının finansmanında kullanıl­ mış olması da önemli rol oynamıştır. Sonunda, özellikle 1 99 3 ' ten sonra, ver­ giler ya da Hazine borçlanması yolu ile finanse edilmesi gereken bu açıkların hem genel bütçe içindeki paylan, hem de GSMH 'ye oranları vahim boyutlara ulaşmıştır (Ayaş, 1 998). Böylece sürdürülemez hale gelen açıklardaki büyü­ menin durdurulması, kaçınılmaz biçimde yükseltilmesi gereken emeklilik yaşının yanısıra (Sayan ve Kiracı, 200 l a ve 200 l b) başka düzenlemeleri de gerekli kılmış; bu amaçla sosyal güvenlik sisteminin iki aşamalı bir reform sürecine tabi tutulması tasarlanmıştır. Bu kapsamlı reformun ilk aşaması, 8 Eylül 1 999'da yürürlüğe giren 4447 sayılı reform yasası ile uygulamaya konmuştur. Birinci aşama ile acilen ihtiyaç duyulan temel önlemler, başta emeklilik yaşının kadın/erkeklerde 3 8/4 3 ' ten, mevcut sigortalılar için 1 O yıllık kade­ mel i geçişle 52/5 6 ' ya (K/E), yeni girecekler için 58/60' a (K/E) yükseltilmesi olmak üzere, ı o sistemin temel parametrelerinin değiştirilmesi suretiyle alınmıştır. Yasayla aynca, kayıtdışı istihdamm önlenmesi yönünde tedbirler getirilmiş, prime esas ücret tavanı artırılmış ve emekli aylıklarıyla ödenen primler arasındaki ilişki güçlendiri lmiştir. Emeklilerin alım gücünde enflas­ yona bağlı düşmeleri önlemek üzere, emekli aylıkları enflasyona endeks­ lenmiştir. Ayrıca bir işsizlik sigortası sistemi kurularak, işsizlik ödeneğinin yanısıra, yeni iş bulma ve meslek edindirme eğitiminin verilmesi uygulaması getirilmiştir. Reformun uygulamaya geçtiği ilk altı aydan itibaren SSK ve Bağ-Kur'un fifıa nsman yapılannda önemli bir iyileşme gözlenmiştir. Tüm sistemin geçen yıla kadar katlanarak artan ve 1 999'da mili gelirin %3 , 7 'sine ulaşan açıkları 2000 yılında milli geliri n %2,6 ' sına gerilemiştir. Ancak, Sayan ve Turhan­ Sayan (2000) tarafından SSK verileri kullanıl arak yapılan çalışmada da Kılıçdaroğlu'nun ( ı 998) verdiği rakamlara göre, sadece 1 977- 1 996 anısında yapılan sosyal yardım zammı ödemeleri 1 3,8 milyar dolar mertebesindedir. '0 Yasanın emeklilik yaşının kademeli olarak artırma biçimi, Anayasa Mahkcmesi'nin talebi uyarınca yeniden dUzenlcnecektir.

236


Serdar Sayan

gösteri ldiği gibi, 4447 sayılı yasanın getirdiği önlemler tek başına SSK açık­ larını kapatmaya yetmeyecektir. Bu yüzden, sosyal güvenlik sisteminin açıklarının Hazine'ye getirdiği yü­ kün makul düzeylerde tutulmasına katkıda bulunmak üzere tasarlanan refor­ mun ikinci aşaması ile, devletçe yürütülen programları tamamlayıcı nitelikte olacak bireysel emeklilik programlarının kurulması hedeflenmektedir. 200 1 yılı içinde çıkartılan B ireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu ile özel sektörce yürütülecek bireysel emeklilik programlarına imkan veren yasal çerçeve çizilmiştir. Bireysel emeklilik sistemi, bireylerin yaşlılıklarında kullanımına yönelik güvenl i bir tasarruf kaynağı yaratmayı, bu tasarru fları yönlendirmeyi, düzenlemeyi ve teşvik etmeyi amaçlayan, gönüllü katı lıma dayal ı bir sistemdir. Böylece, dileyen bireyler devletin işlettiği fonsuz sis­ temden elde edecekleri emeklilik gelirini, fonlu ve tanımlanmış katkı esasına dayalı bir sistemden sağlayacakları gelirle destekleme olanağına kavuşur­ ken, ü l ke çapındaki tasarruf eğiliminde artış ve borsada derinleşme gibi fay­ dalar da sağlanabilecektir (Tcksöz ve Sayan, 200 1 ). İkinci aşamanın sonunda Hazine üzerindeki yükü uluslararası standartlara uygun düzeylere indirilmiş, çalışanların emekli olmalarından sonra kaybedecekleri geliri tatminkar bi­ çimde telafi etmelerini sağlayacak, çağdaş ve verimlilik esaslarına göre yö­ neti lecek bir emeklilik sistemine geçiş mümkün olacaktır. Kısacası, 1 999 yılında başlatılan sosyal güvenlik reformu süreci , bir miktar gecikmiş de olsa cesur bir yapısal reform giri şimidir. Bu sürecin emeklilik yaşının yükselmesine bağlı olarak, işgücüne katılım oranlarının artmasından başlayarak (Sayan, 200 l c), bir dizi toplumsal ve ekonomik etki 1 1 yaratması beklenmelidir. Bunlardan, bu yazının amaçları açısından belki de en kayda değer olanı, Türkiye'nin yaşamaya hazırlandığı demogra­ fik değişime hazırlanması yönünde atı lmış en öneml i adımlardan biri olması­ dır. Bu değişim süreci yazının bir sonraki bölümünde tartışılmaktadır.

4. TÜRKİYE 'NİN DEMOGRAFİK FIRSAT PENCERESİ Bir önceki bölümdeki Tablo 1 ve 3 'de verilen rakamları birlikte gözönüne alarak yapılabilecek bir başka gözlem, 1 990- 1 997 dönemindeki sivil işgücü ve nüfus artışının aynı oranda olduğu ve dolayısıyla, sivil işgücünün nüfusa oranının %35,0'te sabit kaldığıdır. Bu bölümde, bu durumun neden değişme­ sinin beklendiği ve sivi l işgücünün nüfusa oranının değişmesinin muhtemel sonuçları ele alınmaktadır.

11 Reformun ilk aşamasının uzun dönemde yaratacağı dinamik genel denge etkilerinin kapsamlı bir incelemesi için, bakınız Sayan ve Kenç ( 1 999).

237


Doğu Batı

Türkiye'de do ğurganlık geÇtiğimiz yirmi yıl içinde hızlı bir biçimde düş­ müştür. Bu doğurganlık düşüşüne bağlı olarak ciddi ölçüde yavaşlamasına karşın, Türkiye' nin nüfus artış hızı 2000 yılındaki yüzde 1 ,4 ' \ük değeri ile sadece gelişmiş ülkelerin değil, yüzde l , 3 ' lük dünya ortalamasının da üze­ rinde yer almaktadır (DPT, 200 1 ). Yine de Türkiye, demografik geçiş süreci denilen evrensel demografik değişim sürecinin en son aşamalarına yaklaşmış bulunmaktadır. Çok uzak olmayan bir gelecekte doğurganlığın daha da düşe­ rek, kuşakların birbirlerini ancak ikame edebi lecekleri seviyeye gelmesi beklenmektedir. Doğurganlık açısından kırsal alanlar ve kentlerle, bölgeler arası farkların hala sürmesine karşın, düşüş eği liminin genel olması bu fark­ ların da zaman içinde kapanacağını göstermektedir (TÜS İ AD, 1 9 9 9 ) . Toplam nüfus ile işgücü arzının büyümesi zaman içinde farklı patikalar izleyebildiğinden, bu demografik eğilimlerin muhtemel ekonomik sonuçla­ rını sağlıklı ol arak irdeleyebilmek için, toplam nüfus artış hızlarının yanısıra değişik yaş gruplarındaki nüfusun de ğişme eğilimlerine de bakılması gerekli­ dir. Son zamanlarda yap ılan çalışmalar, doğurganlığın hızla düşmesine rağ­ men üretken yaşlardaki nüfusun büyümeyi sürdürdüğü ülkelerde, bu duru­ mun ekonomik büyümeyi artırıcı bir etki yaptığını göstermiştir (örneğin, Dowrick, l 996). Böyle bir durumda, çalışma yaşı n d aki nüfusun payı hızla artarak, demografik geçiş sürecinin bu aşamasına gelen ülkeler için, belli bir zaman dilimi boyunca açık kalacak bir "fırsat penceresi" y a ratmaktad ı r (Barlow, 1 994). Söz konusu pencerenin Türkiye için açılması çok uzak olmamakla bir­ l ikte, tam zamanı bundan sonraki demografik gelişmelere bağlı olacaktır. B u gelişmelere ilişkin olarak yapılan teknik açıdan en başarılı projeksiyonlar, DİE Nüfus ve Demografi Analizleri Merkezi tarafından Dr. Frederick Shorter'ın liderliğinde bir ekipçe yapılmış ve sonuçları D İ E'ce yayınlanmıştır (D İ E, 1 994; aynca bakınız, Shorter, l 995). Bu bölümde, sözkonusu projek­ siyonların ışığında Türkiye 'nin yaklaşmakta olan fırsat penceresinin zamanlaması, boyutları ve muhtemel sonuçları tartışıl maktadır (ayrıca bakı• pız, Tunalı, 1 996). Projeksiyonlar, ilk ikisi doğurganlığın düşüş hızına, diğer ikisi ise net uluslararası göçle ilgili varsayımlara dayalı dört alternatif senaryo çerçeve­ sinde yürütülmüştür. Doğurganlık ile ilgili senaryolardan biri ncisi, nüfusun net yenilenme hızının 2000 yıl ında l ,00 düzeyine ineceğini, ikincisi ise bu­ nun ancak 2005 yı lında gerçekleşeceğini varsaymaktadır. Türkiye için l ,OO' li k net yenilenme hızı, doğurganlığın (kadın başına ortalama çocuk sa­ yısının) yaklaşık 2,05 olması ve böylece, uzun vadede nüfusun ancak kendini yeni leyebilir hale gelmesiyle nüfus artışının zaman içinde durması anlamına gelmektedir. Net uluslararası göç varsayımlarından birincisi projeksiyon dö-

238


Serdar Sayan

nemi boyunca net göçün sıfır olması durumunu; ikincisi ise, 1 995-20 1 5 yıl­ lan arasındaki ilk beş yılda, dı şarıdan Türkiye'ye gelip yerleşenlerin sayısı­ nın, Türkiye'den göç edenlerin sayısından fazla olması (ilk yıl için 80 bin ve sonra, sırasıyla 60, 40 ve 20 bin kişi) durumunu gözönüne almaktadır. TABLO S . Çeşitli

Demografik

Demoımıfik Göster11eler Toolam Nüfus ( Y ı l Sonu)

Göstergelerdeki

Gelişmeler "

(Y ı l Ortası)

Birim

1 995

1 996

) 997

2000 •

Hin Kişi

62 . 1 7 1

63.22 1

64 .266

67.332

1 ,7 1

1 ,68

1 ,64

1 ,50

2 2,00

2 1 .60

20,50 6,40

Yıllık Nüfus Artış Hızı'

Yüzde

Kaba Do2um H ızı Kaba Ö lüm H ızı

Hinde

22,40

B inde

6,60

6,50

6.50

2,62

2.55

2 ,4 8

2,33

44,40

42,20

40.00

35,30

1 .3 8 1

1 .379

1 . 377

1 .370

412

43 1

Toolam Do2urııanlık Hızı

Bebek O lüm Hızı

Çacuk Say ı sı B i nde

Y ı l l ı k Dol!;um Sayısı

Bin Kişi

Yıllık Ö lüm Sayısı

Bin Kişi

405

408

Yıl

67 ,9

68,2

68,4

65,9

66,2

69, 1

65 ,7 70,3

70, 5

70,8

7 1 ,5

Doğum Sırasında Yaşam Bek/eııti.<i Toolam Erkek Kad ı n

Yıl Yıl

Niifıısım Üç Ana Yaş Grubu İtibariyle Daiiılımı 32.3 3 1 ,2 Yüzde 3 1 ,7 0- 1 4 Yaş Grubu Y ü zde 63,5 63,0 63,8 1 5-64 Yas Grubu Yüzde 5,0 4,8 4 ,7 65 + Yas G rubu . . • 1 997 Nıifus Tcspıtı kesın sonuçları na göre revıze edı l ınenıış rakamlar. • 7. Beş Y ı l l ı k Plan Beklenıisi. ' Göçleri kapsamaktadır.

66,9

29,6

64 ,9

5.5

Kaynak: D I E, DPT

Bu döıt senaryoya dayalı tahminler arasındaki fark %2-4 ' ü geçmemekle birl ikte (TÜSİAD, 1 999), Tablo 5 ' te gösterilen ve projeksiyonların hemen ardından gözlenen verilerin (özellikle doğurganlık hızına i lişkin olanlarının) ışığında, net yenilenme hızının l ,OO'e düşme yılını 2000 yerine 2005 olarak almanın daha gerçekçi olacağı anlaşılmaktadır. 1 2 Dış göç konusunda da, net dış göçün pozitif olmasına dayalı varsayım kullanıldığında, proj eksiyon so­ nuçları, toplam nüfusun 2070 yılına doğru 99 milyonda sabitleşmesinin bek­ lenmesi gerektiğini göstermektedir. 1 3 Bir başka deyişle, Türkiye muhtemelen hiç bir zaman 1 00 milyonluk bir nüfusa ulaşmayacaktır. (TÜS İ AD, 1 999). 12

Bu nokıada, Tablo 5'in 1 997 G e ne l N u rus Tespi l i ' n i n kesin sonuçlarına göre revize edilmemiş elde e d i l mes i nde n sonr•, 1 997 nü fusunun Tab l o l 'de verildiği gibi 62 milyon 866 bin olarak açıklandığı da aynca haurlanmal ıdır. " D iğer se n aryola rda da n ü fusu n sabilleşıncsi bu yüzy ı l ı n o rta la r ı na do ğ ru ve 9 5 (artı-ek�i 3 ) mi lyon c ivarında sabitleşmesi öngörülınekıedir. N ü fusun sabit hale g e l e n e dek ulaşması beklenen en yllksek rakam o l a n 99 m i lyonla bunun arasındaki fark %4 kadardır. rakam l ar ı içerdiği ve kes i n s on uçl arın

239


Doğu Batı

Demografik geÇiş süreci Türkiye'de nüfus artışının durmaya yüz tuttuğu ve nüfusun yaş bileşimi sabitleşmeye yüz tuttuğu zaman tamamlanmış olacaktır. Nüfusun bu yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren sabitleşmeye başlamasıyla bir­ likte, nüfusun bileşimi de hızla değişecektir ki bu yapısal değişim, muhteme­ len nüfus hacmini.o sabitleşmesinin kendisinden daha önemli sonuçlar doğu­ racaktır. Projeksiyonların Türkiye nüfusunun 2025 yı lına kadarki hacmi ve yaş bi leşimine ilişkin, yukanda açıklanan iki varsayım altında elde edilen so­ nuçlan Tablo 6'da verilmektedir. Tablo 6. Yıl lara Göre Seçilmiş Yaş Grupları için Projekte Edilen Nüfus (Bin) ve Nüfus Payları (%) Yaı Grubu

1 990 Nüfus

20/tl

2000 Pay

Nurus

Pay

Nüfus

2020 NUfus

Pay

1025 Pay

Nar...

P:ıy

0-4

6.6 I O

1 1 ,8

6.586

9,R

6.640

8

.7

11.668

7 .9

6.651

7.6

5-14

1 3.328

23,7

1 3 . 1 49

1

9.7

1 3 . 1 15

1 7.3

1 3.2711

1 5 .7

13

.J04

15.1

34.022

57.994

6

8.7

fı0. 1 40

�.494

7,7

7.9 1 9

68.3

84.434

100.0

88.0 1 4

1 5 -64

65+

Toplam

60,5

43.440

65.0

5 1 .808

4.0

J.659

67,9

2.243

5,5

4.655

6, 1

56.203

100.0

66.834

100.0

76.278

ıoo.o

·-

9.0

ıoo.u

Kayııak: DIE 1 994) [y a da ·ı uSIA D 1 999 ))

Tablo 6 ' daki rakamlara göre, 1 5 yaş altındaki bağımlı genç nüfusun 1 4 sa­ yıca artması, bu yüzyılın ilk çeyreği boyunca beklenmemektedir. Doğurgan­ lıktaki düşmenin sonucu olarak, her yıl nüfusa eklenen yeni doğmuş bebekle­ rin oranı azaldıkça, bu nüfus 20 mi lyon dolayında sabitlenirken, toplam nü­ fusun bir süre daha artmayı sürdürmesi, bu yaş grubunun payını azaltacaktır. Bu payın 1 990'daki %3 5,5 'lik değerinin, 2025 'te %22,7'ye inmesi beklen­ mektedir ki bu da Tllrkiye ' nin genç nüfuslu bir ülke niteliğinin uzun dö­ nemde kaybolacağı anlamına gelmektedir. Öte yandan, doğurganlık oran ının hızla düşmeye başlamasından önce doğanlardan oluşan ve akti f (ya da üret­ ken) yaş aralığı olarak bilinen 1 5-64 yaş arasındaki yetişki!I nüfus artmaya •&evam edecektir. Üstelik bu grup, toplam nüfustan daha hızlı artacağından payını 1 990'daki %60,5 ' ten 2025 'ye %68,3 ' e yükseltecektir. Böylece Tür­ kiye giderek artan bir işgücü arzına sahip olacaktır. DPT tarafından kul lanılan projeksiyonlara göre, toplam sivil işgücünün 2005 yılında 28,6 milyona, 20 1 0 yılında 32,9 milyona ve 2 0 1 0-2023 döne­ minde de 48,7 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir. Gayri safı milli hası­ lada 2000-20 1 0 dönemi için yıllık yüzde 6,9 ve 20 1 0-2023 dönemi için de " OECD tanımına göre bağımlı genç nüfus 20 yaşın altındakilerden oluşmaktadır. Ancak Türkiye' de işgücüne katılım yaşı daha düşük olduğundan 1 S yaş eşiği daha anlamlıdır (Kenç ve Sayan, 200 1 ).

240


Serdar Sııywı

yıllık yüzde 6,7'lik büyüme beklentileri gerçekleştiği takdirde, (yıl lık yüzde 6'lık bir büyümenin i stihdamda yılda ortalama % 1 ,5 civarında bir artış ya­ ratacağı varsayımından hareketle) 2000 yıl ında 22,8 mi lyon kişi olan toplam istihdamın, 2005 yılında 26,8 milyona, 20 1 0 yılında 3 1 ,2 milyona ve 20 1 02023 döneminde de 47,3 mi lyona ulaşması beklenmektedir. 2000 yılı itiba­ riyle yüzde 49 olan işgücüne katı lım oranının da artarak, 20 1 0 yılı sonunda yüzde 56 ve 2023 yılı sonunda da yüzde 72'ye ulaşacağı; buna karşılık, işsiz­ lik oranının, 20 1 0 yılı sonunda yüzde 5 ,2'ye, 2023 yılı sonunda ise yüzde 2,8'e gerileyeceği tahmin edilmektedir. Dolayısıyla, 2 1 . yüzyıla hızla düşen bir nüfus artış hızı ile giren Türkiye ekonomisine il işkin istihdam ve büyüme beklentileri, bu yüzyılın ilk çeyreği için oldukça olumludur (DPT, 200 1 ). Gerçekten de, çalışma yaşındaki nüfusun payının hızla arttığı sırada işgü­ cüne katılmakta olan kuşakları üretime fiilen katkıda bulunur hale getirmek için gereken istihdam olanaklarını yaratılabilen ülkelerde, demografik geliş­ melerin ekonomik büyümeyi çok ciddi biçimde körüklediği, başta "Asya Kaplanları" olmak üzere birçok ülkenin deneyimlerine dayan ı larak gösteril­ miştir. Ancak, doğurganlık düşüşünün demografik geçiş sürecinin devamında da sürmesi yüzünden, aktif nüfusun payındaki artış bir süre sonra duracak ve Barlow'un ( 1 994) fırsat penceresi olarak tanımladığı "pencere"nin kapanma­ sına yol açacaktır. Türkiye için nüfusun yaş kompozi syonunun ekonomik büyümeye potansiyel katkısının zirvede olacağı sürenin 20-25 yıl kadar sür­ mesi beklenmektedir (TÜSİAD, 1 999). Öte yandan, işgücüne katılacak kuşakların iyi eğitim almalarının sağlan­ ması halinde, işgücü arzındaki nicel büyüme, niteliksel gelişmeyle birleşerek, demografik geçiş sürecinin bu aşamasına gelen ülkenin insan sermayesi (be­ şeri sermaye) stokunda sıçramalara yol açacaktır. Böylece daha yüksek bir platoya u laşacak olan beşeri sermaye stokunun büyümeye katkısı, fırsat pen­ ceresinin kapanmasını izleyen dönemlerde de sürdürecektir. Bu yüzden, şu andaki nüfusunun %40 'a yakın bölümü eğiti lme yaşında olan Türkiye (Tablo 7), yaklaşan demografik değişime hazırlıklı olabi lmek ve önünde açıl mak üzere olan demografik pencereyi gerçekten bir fırsat olarak değerlendirebil­ mek için, bu nüfusu çok iyi eğitebi lmelidir. Tablo 7 . Nüfusun Eifüinıle hı;ili Yas Gnıbu 4-6 Yas Grubu 7- 1 1 Yas Grubu 12- 1 4 Yas Gnıbıı .. 15- 1 7 Yas Grubu 18-21 Yaş Grubu Too/anı

Yas

Grupları Itibariyle Dağılımı (%) 1 997

1995

1996

6,3

6.2

6,

1 0.8

1 0,6

1 0.4

6,6

6,S

6,4

6,S

6,5

6,4

8.2 38,4

8,3

38, I

ı

8,3 37.6

Kayııak: DPT.

24 1


Doğıı Buıı

Ancak, temel eğ itimde belli bir başarı düzeyini yakalayan Türkiye nin asıl önemli olan lise ve üstü düzeylerdeki eğitim konusunda geçmişte gös­ terdiği performans, etkileyici olmaktan çok uzaktır (Tablo 8). '

Tablo 8.

Okullaşma Oranları (%)

Yıllar

,

Use

ve Deııgi Okııl

Yüksek Okul

ı 9so.s ı

S,2

1 .3

ı 960- 6 ı

ı 3.2

3, ı

ı 970·7 1

20. ı

5,7

ı 980·H ı

28,4

6,4

ı 990-9 ı

38.S

ı 5,7

ı 99 ı -92

4 ı ,7

ı 6,4

ı 9'J2-93

44 ,9

ı8.ı

ı 993-94

47 ,7

22,2

ı 994-95

53,0

22, ı

ı 995-96

55,0

22,4

1 996-97

54,7

23 ,2

ı 997-98 "

57,7

24,9

Kesin olmayan rakamlar.

Kuyııcık:

DPT.

5 . SONUÇ Türkiye 'nin yakın geçmişte yaşad ı ğı nüfus hareketleri ve demografik de­ ğişimin ekonomik etkilerinin kısa bir değerlendinnesini yaparak, önümüz­ deki yi rm ibeş yılda beklenebilecek gelişmeleri ve bu gelişmelere uyum sağ­ layabilmek için, Türkiye nin atması gereken bazı adımlara işaret etmeyi amaçlayan bu yazıda, önce, 1 950'den beri TUrkiye' de toplam nüfus ve kent­ sel nüfusun artış seyri, iç göçlerle ilişkilendirilerek değerlendirilmiş; işgücü • v e isti hdamda son yıllarda gözlenen gelişmeler, yakında başlatı l m ı ş olan sosyal güvenlik reform süreci ile birlikte ele alınmış ve 2025 yılına dek uza­ nan de mografik proj eksiyonların ışığ ı nda nüfusun yaş bileşimindeki değiş­ meler ve bunların muhtemel ekonomik sonuçları tartışılmıştır. Türkiye' de 1 5-64 yaş arası üretken nüfusun genci nüfusa oranının z i rveye çıkmasmın beklendiği 2025 ' e kadar olan dönemin, Türkiye ekonomisi için bir fırsat penceresi yarattığı vurgulanırken, bunun artan işgücü arzına istih­ dam yaratma sorumluluğunu da beraberinde getirdiğine işaret edilmiştir. 2 1 . yüzyı lın bu ilk çeyreğinin aynı zamanda, genç nüfuslu bir ülke niteliğini '

,

242


Serdar Saya11

kaybetmesine tanık olacağından hareketle, Türkiye'nin bu nüfus yaşlanma­ sına hazırlıklı olmak için, eğitim ve sosyal güvenlik gibi alanlarda alması gereken önlemlere değinilmiştir. Türkiye 'nin, demografik projeksiyonlarından çıkan yaş profilinin muhte­ mel etkilerin i göğüsleyebilmek için hazırlıklı olması gereken alanlar yukarı­ daki bölümlerde ele alınanla�dan ibaret değildir. Potansiyel olarak üretken yaş gruplarındaki nüfusun payındaki artışa bağlı olarak işgücü arzında ortaya çıkacak olan mutlak ve oransal büyüme, ücretler üzerinde bir baskı yarata­ cak; Türkiye' deki tasarruf-tüketim eğilimlerinden yatırım dengelerine, ihraç ve i thal ürünl erinin bileşiminden dış ticaret açıklarına kadar her alanda hisse­ dilmesi beklenen bir dizi genel denge etkisi yaratacaktır. Kenç ve Sayan' ın (200 1 ) farklı yaş gruplarının birlikte yaşadıkları (çakışan-kuşak­ Iar/overlapping generations) bir dinamik genel denge modelinden elde ettik­ leri sonuçlara dayal ı olarak gösterdikleri gibi, toplam yaş bağımlılık oranla­ rındaki değişmenin nisbi mal ve faktör fiyatları üzerinde yaratacağı etki ler, zaman içinde ekonomini n bütün sektörler-arası kaynak dağı lımını etkileye­ cektir. 1 5 Kaynak dağıtım süreçlerinin ortaya çıkan değişikliklerin etkilerini yansıtacak biçimde etkin çalışması için de, Türkiye' nin hala tasviye edeme­ diği müdahaleci ve üretkenliği önleyici, üçüncü dünyalı politikalardan tü­ müyle kurtulması ve böylece, kendi demografik geçiş süreci ile Av­ rupa 'nınkinin eşan lı olmamasının yaratacağı fırsatlardan yararlanmaya ha­ zırlıkl ı hale gelmesi gerekmektedir. Aksi takdirde Türkiye, dünyadaki demografik geçiş süreçlerinin farklı hızlarda seyretmesinin sonucu olarak, nüfusu daha hızla yaşlanan gelişmiş ülkelerden, nisbeten genç nüfuslu ülkelere büyük mi ktarlarda akması bekle­ nen sermayenin diğer gelişmekte olan ülkelere gittiğine tan ık olacak ve 20. yüzyılda olduğu gibi, yabancı sermaye hareketlerine seyirci kalmaya devam edecektir (Kenç ve Sayan, 200 1 ) . Sermaye hareketlerinin yanısm:l, Av­ rupa'da yaşlanan nüfustan kaynaklanan ihtiyaca bağlı bir göçmen işgücii talebi oluşmaya başlamıştır (Sayan, 200 l b). Örneğin Almanya, bu yönde ilk adımları bu yıl içinde atarak, her yıl 20 binden başlayan sayı larda göçmeni kalifiye eleman olarak çalıştırmaya yönelik bir programı başlattığını duyur­ muş bulunmaktadır. Göçmen işgücü talebindeki bu artı şlar, Türkiye'nin de­ mografik fırsat penceresinin açılması sırasında artan potansiyel işgücü arzını kısmen emecek bir kanal sağlayabilecektir. Ancak, yukarıdaki örnekteki "kalifiye eleman" tamlamasına eklenen vurgunun da gösterdiği gibi, bundan böyle açılacak gö ç yollarınm kol gücünden b aş k a hiçbir ııitdiği vt: bt:cerisi " Avrupa'da yer alan ve demografik geçiş sürecini tanıaınlayardk benzer etk ileri yaşamaya başlamış olan gelişmiş ülkelerdeki demografik etkileri, bu ülkelerle girdiği yoğun ekonomik ilişkiler dolay> sıyla ithal etmesi de Türkiye"yi bekleyen bu dönüşümü hızlandıracaktır. Kenç ve Sayan (200 1 ).

243


Doğu Ba tı

olmayanlara kapatılması kuvvetle muhtemeldir. Dolayısıyla, Türkiye'nin önünde bu yüzyılın ilk çeyreği boyunca açılacak olan demografik pencerenin gerçek bir fırsat penceresine dönüşebilmesi için eğitim, bu açıdan da kritik bir öneme sahiptir. Ayrıca, bu pencerenin sürekli açık kalmayacağı da unutulmamalıdır. 1 564 yaş aralığındaki üretken yaş nüfusunun payının azalmaya başlaması ve yaşlı nüfusun payının artması dolayısıyla bu pencere kapanacaktır. 65 'ten yaşlı nüfusun gerek sayısı, gerekse toplam nüfus payı hem mutlak anlamda, 16 hem de toplam nüfus büyüme oranına kıyasla büyük bir hızla artacaktır. Halen demografik geçiş süreçlerini tamamlamış, dolayısıyla 65 üzeri nüfus payının Türkiye'dekinden çok daha yüksek olduğu Avrupa ülkelerinde bile nüfus yaşlanması sürecinin henüz durmamış olduğu düşünüldüğünde, bu artışın 2025 ' ten sonra da sürmesini beklemek gerekmektedir. Oysa, bugüne dek hep genç ve hızla artan bir nüfusa sahip olmuş bul unan Türkiye, her alanda bu nüfus yapısına göre yapılanmış; eğitimden mi lli savun maya, is­ kandan sosyal güvenliğe bir dizi konuda ,genç nüfusa dayalı politikalar üret­ miştir. Türkiye 'nin, 25 yıl sonrasından başlayarak artık genç nüfusa sahip bir ülke olmayacağından hareketle, yeni demografik gerçeklere uygun politikala­ ra geçmeye başlamalıdır. Temel ve bel irleyici motivasyonu nüfus yaşlanması olmasa da, geçen yüzyılın sonunda başlatılmış olan sosyal güvenlik reformu süreci, bu yönde atılmış çok önemli bir ilk adım olarak algı lanmalıdır.

KAYNAKÇA

Ayaş, E. ( 1 998). "Türkiye'dc Sosyal Güven l i k S isteminin Sorunları ve Çözüm Ö n eril er i , " İş/etnl<' ve Fiııans, 1 3( 1 50), 4 1 -50. Barlow, R. ( 1 994). " Pop u lul i o n Growth and Ecunomic Growth: Some Morc Currelation," Poımlcııion and Development Review, 20( 1 ). DlE (200 1 ). 1 99 7 Yılı Genel Nıifus Tespiti Kesiıı Soımçları, DlE Wcb Sitesi (hııp://www.die.gov.ır). DlE ( 1 994). Tilrkiye Nüfusıı, 1 923- 94: Demografik Yapı.n ve Gelişimi - 11. Yii::yıl Orıa.<ma Km/ar Projeksiyoıılar, Ankara : DİE Matbaası. Dowrıck, ( 1 996). "Teclın olog i cal Catch-Up and Diverg i ng lncoıııes: Paııems of Ecomınıic Growılı, 1 960-88," The Econonıic Journal, 1 02 ( May ıs) , 600-6 1 0. DPT ( 1 999). Ekonomik ve Sosyal G;;sıergeler / 950-/ 99H, Ankaı-J: DPT . • · DPT (200 1 ). 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı Niif us, Demografi Yapısı. Göç Ö::el İlıtisas Komisyonu Raporu, An k ara : DPT. Işıklı, A. ( 1 998). ''Türkiyc'de lşgücü Piyasası ve Sosyal Güvenlik," A. Şahinöz ( Der. ) , Tiirkiye Eko­ ıımııisi: Se/aörel Analiz içinde, Ankara: Türk iye Ekonomi Kurumu. Kcnç, T. ve S. SAY AN (200 1 ). ''Transmission of ıhe De mograph ic Shock Effects from Large ıo Smull Counıries : An Overlapping Generalions CGE An a lysi s," Jounıal of Policy Modeliııg, 23, 1 -26. Kılıçdaroğlu, K. ( 1 998). '"Türk iye ' de Sosyal G ü venl ik Sisteminin Sorunları ve Çözüm Önerileri," işletme ve Finans, 1 3 ( 1 50), 35-40. 16 Bu noktada, nüfus y aş lanmas ının temel nedeninin ölüm oranlannın dü şmesi ya da yaşam bekle nt i s i n i n uzamasından çok doğurganlıktaki düşme l e r olduğu v urgulan mal ı d ı r. Her yı l nüfusa eklenen bebeklerin sayısında azalmalara yol açan doğurganlık düşüşleri, otomatik olarak genç nüfu· sun göreli ağırlığının azalmasına ( y a da yaşlılann payının artmasına) neden olmaktadır. Bu yüzden de, doğurganlığın düşüşü hızlandıkça nüfus yaş lanması da ivme kazanmaktadır.

244


Serdar Sayan

Piyasalan ve Sosyal Güvenlik Politikalan," A. Şahinöz ( De r. ) , Tiir­ kiye Ekonomisi: SelalJrel Ana/il. Ankara: Türkiye Ekonomi Kurumu, 2001 içinde, s. 432456.

Sayan, S. (200 l a). "Nüfus, lşgücü

Sayan, S. (200 l b). "Trade and Labor Flows beıween Counırics wiıh Young nnd Aging Popu l ati o n s , " R. Neck (Der.), Proceedings of ıhe IFAC Synıpo.<iunı on Modeling and Conırol of Econonıic Sysıems 2001 iç i nde, Elsevier Science Publishers ( Baskıda). Sayan. S. (200 l c ) . ''Tuming Potentinl Reıiree• inıo Workers: Pension Reform Acı o f 1 999 and B eyond in Tu rkey ," Middle Eası Business aııd Ecoııomic Reı•iew ( B ııskıda). Sayan, S. (200 l d ) . "Political Economy of Pension Reform: The Le sson s tlıaı MENA Counıries can De ri vc from thc Pension Reform Experi cnce of Turkey, " Second Mediıerraneaıı Sociol aıı d Poliı ical Researclı Meeıing ' de davetli olarak sunulan tebliğ, Rolıen Schuman Centre for Advanced Studies, European University lnsıituıc. Flor•nsn. 2 1 -25 Mart. Sayan, S. ve N. Demir (200 1 ). "S tructu ra l Ch ange in Agriculture and Water Req ui remenıs in Turk ish Economy , " Researc/ı in Middle Ea.'1 Ecnnnmic.< ( B ask ıda) . Sayan, S. ve A. Kiracı (200 1 a). "Paramcıri c Pension Reform wiıh Higlıcr Retirement Age s : A Compuıaıional lnvesıi gation of Altemativcs for a Pay - As-You- Go Bascd Pcnsion System," Joumal of Ecmıomic Dyı ıamics and Coııırol, 25(6-7), 95 1 -966. Sayan, S. ve A. Kiracı (200 1 b). "ldentifıcaıion of Paramcıric Policy Options for Reh ab iliıating a Pay­ As-You-Go Bascd Pens i on Sysıem: An Opt i mi sat i on A nalys i s for Tu rkey ," Applied Ec:oııomics l..eııer.<, 8(2). 89-93.

Sayan, S. ve G. Tu rh an- S aya n (2000). "S ocial Secu riıy Reform ıhrough l n c rease s in the Sıatutory Entitlement Ages for O ld Age lnsurancc: Optimal Magniıude and Ti mi ng , " Socieıy for Comp11ıaıional Economics 6ıh lnıemotioııol Coııfereı ıce ' de davetli olarak sunulan tebliğ, B arsel o n a , 6-8 Tenunuz. Sayan, S. { 1 999 ) . ' 'Tü rk iye ' de ki Yaşl ı l ı k (Emeklilik) S i gorta Prim Kaçaklarının Toplumsal ve Birey­ s el M a l iyet l eri ( Ay ı n Dosyası) ," ASO Medya ( Eyl UI ) , 40-54. Sayan, S. ve T. Kenç ( 1 999 ). long-ıemı Coıuequences of Relıabi/iraıiııg a Fiııaııcial/y Troub/ed Pensioıı Sysıem: An Overlapping Genuaıions, General Equilibrium A ııaly.<is for Tıırkey, ERF Work ing Paper No. 99 1 4 , Kahire: Economic Research Forum. Tcksöz, T. ve S. S ayan (200 1 ). "Simulation of Bcnelits and R is ks after the Planned Pri vaıisaıion of Pension S ysıem in Turkey: Is The Expec ıed Boost to Financial M arke ts Li ke l yT' R11ssia11 aıu/ Eası Europeım Finance and Trade ( B askıda). Shoner, F. ( 1 995). ''The Cri si s of Popıılation Knowledge in Turkey," New Perspec-tive.< on Tıırkey, 1 2 . Şeker, M. ( 1 992). "Çalışma i lişki leri v e i sti hdam Sorunlan,'' Ç. Aruoba ve Al par (Der.), Türkiye Eko­ nomisi: Sektöre/ Gelişmeler içinde , Ankard: Türkiye Ekonomi Kurumu . Tunalı, 1. ( 1 996). "Labor Market lmp l icat ions of ıhe Denıographic Window of Opportunity," ERi' Forum, 3(4) (Aralık). TÜSIAD ( 1 999). Tiirkiye 'nin Fırsat Penceresi-Demografik Dönüşiim ve izdüşümleri, l stanbul: Lebib Yalkın Yayunlan.

245


"İş Oyundan Önce Gelir- Kolombiya'lı İşçi Çocuklar" J.P. Laffant, lntemaıioııııl l.ubour Offıce.


GüvENsizLiK ÜRTAMI­ B EKLEYİŞLER KRiz VE

ÇözüM Işın Çelebi

J_ GENEL DURUM olarak bir kriz tartışması içindeyiz. G ünl ü k kon uşmalanmızın konusu kriz olmuştur. B öy l e bir ortamda, geleceğe dönük proj e l e r ve hedefler ortaya konulamamaktadır. Bu ortamda görd ü ğ ü m üz te m el p ro b l em­ lerden biri, öngörülen p rogra mların bir bütünü k ap s am a m a s ı sonucu, kısmi çözüml erin ciddi sorunlara yol açtığıdır. Oysa, tüm ge rçek l eri görmek, doğnı analiz etmek, bir bütünlük içinde çözüm üretmek ve bütünlük uygula­ mak şarttır. Değişim adına yapılanlar ise, uygu lam ada po ziti f etkileri ni gös­ termemektedir. Top l u m

an a

,

A- 2000 YILI PROGRAMI VE SONUÇLARI : Örn e ği n 2000 y ı l ı programının sabit ku ra d aya l ı bir program olarak ele alınmasına karşın, cari işlemler aç ı ğ ı n ı n hızla artacağı y e t er i n c e dikkate alın m a m ıştı r . Mali sektörün durumu ve iç borç l arın yapısı d ü ş ü nü l memiştir.

C ari işlemler a çı ğ ı artışının yarataca ğ ı dö viz ta l eb i , net iç varlıklann dö­ viz giriş-çıkışına b ağ l ı o l uşu, Merkez Bankası ' n ı n k o n u m u ve B a nkacı l ık sektörünün durumu bir bütün lük iç i n d e dcğerl endiri lmcm i ş t i r.


Doğu Batı

Soruna sadece kurun çıpa olarak kullanılması, enflasyonun düşüşü olarak bakılmıştır. Hızla artan ithalatla birlikte, aşırı iyimserl ik havası yaygınlaş­ mıştır. Buna karşılık; Kasım 2000 krizi gündeme gel ince, müthiş bir panik çıkmıştır. Karar alıcılar paralize olmuştur. Tüm bekleyişler hızla negatife dönmüştür. Oysa, bu nitel ikteki ekonomi k programlar uygulanırken, tüm muhtemel gelişmeler ve gerçekleri bir bütün olarak, önceden doğru görmek , analiz etmek, toplumu hazırlamak ve alternatif programlar hazırlamak şarttı r. Bu yapı lmamıştır.

B - ŞUBAT 200 1

KRİZİNE GİDEN YOL:

Daha sonra Şubat 200 1 krizi öncesinde, her şeyin düzeldiği ve sorun kal­ madığı belirtilerek, olumlu bir psikoloj i k ortam yaratılmaya çalışılmıştır. Oysa, bu anlayışın dayandığı güçlü temeller ve varsayımlann ortaya konması gerekirdi. Çünkü, 200 1 başında Bankacılık Sektörünün zorunlu olarak dışa­ rıya kaynak transfer ettiği, kredi hacminin hızla azalmaya başladığı ve bunun üretim sürecini negatif etkileyeceği açıkça belli iken, hazırlanan 200 1 yılı programı ve uygulamalar. bu gerçekleri yok varsayan bir anlayışla hazır­ landı. Mayıs 200 1 tarihine kadar ciddi hiçbir revizyon yapılamadı. Mayıs ayına kadar, 200 1 yılında ekonomi yüzde 4 düzeyinde büyüyecek ve enflasyon yüzde 35 düzeyine inecek görüşü vardı. Oysa, Şubat ayı başında, büyüme hızında ciddi bir düşüş başlamışken, net iç varlıklarda yüzde 20 'ye varan daralmalar söz konusuydu. Kısaca, gelişmeler yakından izlenerek bunlara paralel doğru ve gerekli kararl arın alınamadığı görülmüştür. Şubat ayı sonunda yüklü borç geri ödemeleri , Kamu Bankalarının açık­ ları, görev zararları ve ciddi yüküml ülükleri söz konusu iken, hiçbir ön ça­ lışma yapılmadığı görüldü. Şubat 200 1 krizi, bu koordinasyonsuzluk içinde patlamıştır. Bu örnekleri arttırmak mümkündür. Ancak, görülen temel mesele, tüm gerçekleri doğru, net kavrayacak ve çözümleri bir bütünlük içinde ortaya koyacak ve çözecek dinamik programlann olmayışıdır. Bu durum, tüm beklentileri olumsuz etkilemiştir. Kriz sü­ reklilik kazanmış ve IMF'ye tek yönlü bağımlılık ciddi ölçüde artmıştır.

C- MAYIS - EKİM 200 1 DÖNEMİ HEDEFLER VE GER­ ÇEKLEŞMELER Mart 200 1 ' de de Türkiye'deki durumun tam olarak anlaşı lmadığı görül­ mektedir. Mart ayında, büyümenin yüzde 4 olacağı, enflasyonun ise yıl so­ nunda yüzde 1 0 yerine yüzde 3 5 olacağı belirtilmiştir. Bu süreçte, bankacılık sektöründe hızla iyileştirmeler yapılması gerekirken, çıkan üçüncü bankacılık kanunu, şartları zorlaştıran ve esas olarak fondaki bankalann alacaklarının

248


Işın Çelebi

tahsiline ilişkin hükümler içermekteydi. Ayrıca, ek vergiler gündeme geldi . Bu süreçte, mali sektörün sorunları ağırlaşmıştır. Özetle, Türkiye 'de hızlı bir küçülmenin olduğu, üretim düşüşünün, işsiz­ lik artışının ciddi boyutlara sürüklendiği yeterince fark edilmemiştir. Bu sü­ reçte enflasyon artışı da hız kazanmıştır. Ciddi ve sağlıklı bilgi temin etmede, Bilgi Akışı sağlamada sorun olduğu ortaya çıkmıştır. Bu dönemde, tam bir körler ve sağırlar diyalogu söz konusudur. Güvensizlik öyle bir boyuta gel­ miştir ki, kimse-kimsenin sözüne güvenmemektedir. Bi lgi akış sistemleri öyle bir kilitlenmiştir ki; yapılan doğru işlerin, kararlann ve çıkarılan ka­ nunlann sonuçlan bile görülmemektedir. Bu süreçte, Mayıs 200 1 'de Türkiye ve IMF, küçülmenin eksi 3.5, enflas­ yonun yıl sonu 57 olacağını belirtmişlerdir. Ekim başında, YPK'ya sunulan mporlarda ise küçülmenin eksi 8,5, enflasyonun yüzde 80 olacağı belirtil­ miştir. Ancak, Ekim ayı TEFE yüzde 6,7 12 aylık fiyat artışı yüzde 81 çı­ kınca, 2002 yılı programı ve bütçesinin revize edilmesi gündeme gelmiştir. Bu rakamlar, ekonominin iflasın eşiğine geldiğini göstermektedir. B u şart­ larda, bir-iki ay sonrası bile doğru görülememektedir. Gerçekler basittir ve gözle görülür. Ancak, kral çıplak deme cesaretini göstermek gerekir. Fakat, bugün gerçekleri-sorunları, çözümleri bir bütünlük içinde değerlendiren ve gelişmelere göre uygulanan dinamik bir program yoktur.

11- SABİT KUR POLİTİKASI VE CARİ

İŞLEMLER AÇIGI

2000 yılı başında başlanan sabit kur uygulamasının yaratacağı belirli so­ nuçların yeterince dikkate alınmadığını görüyoruz (Tablo 1 ). Tablo 1: 2000-200 1 yılı program hedefleri v e gerçekleşmeler

Progr.ım

Gerçekleşme

2001 yılı Programı (Ekim 200Ul

OSMH l'llı l

5.5

6. 1

TEFE (Yıl Sonu %)

20

33

10

iHRACA T (Milyon Dolar)

28250

27774

3 1 000

ITHALAAT CMilvon Dolar)

46000

�502

54500

DIS TiCARET AC I Ô I CMilvon Dolar)

1 7750

22377

23500

CARI ISLEMLER ACIÔI IMilvon Dolar)

2845

98 1 9

6600

4.S

Kaynak: Maliye Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı, DPT.

249


Doğu Balı

Tablo l 'de· görüldüğü gibi, cari işlemler açığının normal düzeyinde de­ vam edeceği varsayılmıştır. 3 katı artış öngörülmediği gibi, Ekim 2000 'de . hazırlanan 200 1 yılı programı hedeflerinden de durumun hiç anlaşı lmadığı görü lmektedir. Örneğin, 200 1 yılında büyümenin yüzde 4,5, enflasyonun yüzde 1 0 olacağı belirtilmiştir. Türkiye ' de Haziran 2000 sonrası, gelen krizin göstergeleri ortaya çıkmaya başlamasına rağmen, Ekim 2000 'de alınan ka­ rarlara ve 200 1 yılı programına bakıldığında, yeterince değerlendirilemediği ve sorunların tek boyutlu ele alındığı anlaşı lmaktadır. Sabit Kur Uygulamasında 2000 Yılı Programı Varsayımları; İthalat artışı aynı tempoda devam edecek, cari işlemler açığı normal za­ mandaki gibi sürdürülecek. Finans sektörü bundan hiç etkilenmeyecek . Tür­ kiye yüzde 4 büyüyecek, enflasyon 3 3 'ten I O ' a ,düşecek. Bugün, Kasım 200 1 'deki gerçekleşmelere baktığımızda, enflasyon 8 1 'i aşmıştır. Küçülme 8,S 'tir. Hesaplamalardaki, bu anormal faklılık büyük bir soru işaretidir. Acaba bugün dünyada programları 3-4 kat sapan benzer bir ülke var mıdır?

111- ŞUBAT 200 1

SONRASI

Şubat 200 1 sonrasında da dalgalı kura geçiş döneminin yaratacağı etkile­ rin bir bütünlük içinde ele alınmadığı görülmektedir. (Tablo 2) Tablo 2 : 200 1 Yılı Programı - Revize Hedefler ve Gerçekleşmeler 200 1 Yılı

Aralık

Mıın

Mayıs

Ekim 200 1

2002 Y ı l ı

Programı

2000

2ooı

200 1

Gcrçekleşıııc

Progrdnıı

Ekim

GSMH (%)

TEFE (%) Y ı l Sonu

4,5

6

4

·3,5

-8,5

4

ıo

33

35

57

80

ihracat (Milyar $)

3 1 000

30500

32000

İthalat (Milyar $)

54500

4 1 000

45500

Tic. Acıiiı

23500

·5540

8420

Cari İşlemler Acıi! ı

6600

2896

1 16

Dıs

Konsolide

Buıce

Gelir (Tri lyoıı

1L)

43 1 27

-

49060

7 1 1 18

Harcama (Trilyon TL)

48360

79000

9807 1

Biiıce Acıi!ı

-5233

-29940

-26'153

Kaynak; M a l i y e Bakan l ığı, Hazine Müsteşarlığı, DPT.

Tablo 2 ' den görüldüğü gibi, 200 1 yılındaki küçülmenin boyutu görüle­ memiştir. Reel gelirdeki gerilemenin ve hızlı daralmanın boyutu hesaplan-

250


Işın Çelebi

mamıştır. Küçülmenin belirli bir stratej isi ve hedefi olması gereki rken , üre­ tim gücü-girişimci ve rekabet gücü ciddi ölçüde azalmıştır. Bu şartlarda, 2002 yılında, enflasyon oranı yüzde 80' lerden yüzde 3 0 ' lara nasıl indiri lecektir. 2002 yılı programı ve iç tutarlı lığı açık değildir. Şubat 200 1 sonrasında ortaya çıkan problemin yapısı ve nedenleri yeterince anla­ şılmamıştır. İhracatı geliştirmek, verimlilik ve rekabet gücünü arttırmaya dönük politikalar ve projeler unutulmuştur. Çıkan sorunlar karşısında neden­ sonuç ilişkisi ele alınmamıştır ve bun lar için yeterli çözüm üreti lmemiştir. Örneğin, küçülme rakamları, ithal attaki durum, TEF, TÜFE ve özel i malat sana yiindeki fiyat artışl a rı kamu kesimi finansman açığının neden leri üze­ rinde yeterince tartışılmaması çok dikkat çekic i dir. Ayrıca, DPT'nin Kamu Kesimi Borçlanm a Gereğine il işkin rakamları ile IMF 'nin rakamları arasındaki farklılıklar da ayrı bir inceleme konusudur. Bu­ rada; KKBG ' ye paralel olarak iç borcun GSMH içinde k i oranının artışı dik­ kat çekicidir. Tablo 3:

Kamu

Kesimi Borçlanma Gereği I GSMH (Yüzde)

KKGB(%)

2002

1 998

2000

200 1

1 5.6

1 2,5

1 5,4

8,0

19,I

1 8,0

7,8

KKGB(%) I M F Tah mini

Kaynak: DPT, IMF Conıry Report No: 0 1 / 1 37, August 2000, Turkey Selected lndıcaıors, 2000-2003.

Tablo 4 : İç Borcun GSMH 'ye Oranı (%)

l

iç Borç I GSMH (%)

1 999

2000

200 1

29,3

28,9

57,2

Kaynak: DPT

Tablo 3 ve 4 yan-yana konduğunda, KKBG'nin kamu kaynak ihtiy a c ı ve iç borcun çevrilmesi dikkat çekicidir. Tabloda görüldüğü gibi, Ka mu Banka­ larının mal i bünyelerini güçlendirmek için verilen kamu kağıtları, Fon Ban­ kalarına ve Merkez Bankasına verilen kağıtlar nedeniyle Kamu İç Borç stoku önemli ölçüde büyümüştür.

iV- REEL SEKTÖRÜN VE MALİ SEKTÖRÜN SORU N LA­ RINA DOÔRU TEŞHİS KONMALI, DOÔRU KARARLAR ZA­ MANINDA ALINMALIDIR a. Finansal kurumların, serma ye yetcrliliğindeki sorunları, bankaları, açı­ durdurmaya yö neltmektedir. Bu durum, reel sektörü ve yatırımları sıkınt ıya sokmaktadır. Fasit bir daire oluşmaktadır (Tabl o 5).

l acak kredi leri aza l tmaya hatta

25 1


Doğu Batı

b. Kamu Bankalarının, stok problemleri çözümlenmelidir. Bunun için bir program ve takvi m belirlenmelidir. c. Fona alınan bankalar' ile ilgili stratej iler açıkça ortaya konmalıdır. d. Reel sektörün verimliliğini, rekabet gücünü arttırmaya, ihracatı geliş­ tirmeye dönük çalışmalar ve proj eler yaşamsal hale gelmiştir. Tablo 5 : Kredi Arzı Aralık

Mort

Haziran

Temmuz

2000

200 1

200 1

200 1

Kredi Sıoku (Milyar $)

42

31

27

26

Kamu Bankalan Kredileri

1 2,S

8 7

6. 1

5,9

Özel Banka Kredileri

24,4

1 7,6

1 6.4

1 6,0

il

s

1 3*

1 52

ı23

121•

Toolam Öz Kavnak(Milvon $) Toolam Aktifler (Milvon $) •

Fon Bankalarının sermaye artınmı sonucudur.

V- KASIM 200 1 ' DE EKONOMİK DURUM 2002 yılında Ekonomik Programı hazırlayanların ve yöneten lerin dikkate alması gereken temel sorunlar kısaca aşağıda bel irtilmiştir. A- MAKRO EKONOMİK AÇIDAN AÖIRLAŞAN TEMEL SORUN­ LAR a. Yüksek enflasyon ve enflasyonun artış trendine girmiş olması tehlike­ lidir. b. Mali sistemin zayı flaması, daralması ve hızlı bozulmanın etkileri ele alınmalıdır. c. Hızlı devalüasyon karşısında, üretim sürecinde, reel sektördeki gelir­ deki maliyet artışı ve gerileme önemlidir. Reel gelirdeki ve talepteki hızlı daralma c iddi sorundur. d. Üretimde hızlı düşüş ve küçülme girişimci gücünü negatif etkilemekte­ cii r. B- BEKLENTİLER AÇISINDAN NE YAPMALIYIZ? a. Bütçe açığı ve buna bağlı dengesizliklerin artışı gerçekçi biçimde or­ taya konmalıdır. b. Mali sektörün artan öz kaynak sorunu, daralan kredi hacminin yarata­ cağı problemler çok önemlidir. Bunun çözülmesi için sermaye desteği gerek­ lidir.

252


Işın Çelebi

c. Borçlanma oranları ve dış borca olan aşırı bağımlılık artmıştır. Bugün dış borç bulmak başarı haline gelmiştir. Gerçekleşecek programlar açıklan­ malıdır. d. Yap ı lan açıklamaların geçerli liği ve inandırıcılığı çok zayıftır. C. D İ ÖER ÖNEMLİ S ORUNLARIN YARATACAGI ETKİLER a. Sennaye hareketlerinde ani çıkışlar, daralmaya yol açmaktadır. b. Kurlarda belirtilen hedeflerin dışında, ani yükselmeler güvensizliği arttırmaktadır. Mali sektörde ve dış ticarette kur artışlarından doğan kanuni sorunlar. c . Yabancı sermaye girişindeki ciddi yavaşlama hız kazanabilir. d. İ ç borcun çevrilmesi konusundaki sorunlar, tüm problemlerin önüne geçmiştir. Çözüm tamamen yeni borç bulmaya bağlanmıştır. İç ve dış borc un GSMH' nin üstüne çıkması ve IMF'ye tek yönlü bağımlılık ciddi sorun haline gelmiştir. Bu şartlarda ortaya çıkan sorunlar şunlardır. D- S İ Y ASAL VE S O SYAL Y APINlN BOZULMASI a . Gelir dağı lımının bozulması hızlanmıştır. b. Orta sını f hızla gücünü kaybetmektedir. c. Sorunların doğru teşhis edi lmesi gereklidir. Ekonomik ve siyasal kriz birbirini etkilemektedir. d. Gerçeklerin göz ardı ed ilmesi ve hızlı karar alınamaması sorun ların de­ rin leşmesine yol açmaktadır.

iV- SONUÇ VE ÇÖZÜM 1- Parça-parça çözümler yerine bir bütünlük içinde uygulanabilecek ger­ çekçi bir program yürürlüğe konmalıdır. Herkesin kendi çıkarlarını maksi­ mize eden bir yönetim anlayışı i le başarıl ı olmak mümkün değildir. Bekle­ yişler önem lidir. 2- Güven sorununun çözülmesi, bekleyişlerin pozitife dönüştürülmesi için gerçekçi ve tutarlı bir çalışmaya gerek vardır. 3- Mali sektörün sermaye yapısının güçlendiri lmesi şarttır. Bankacılık sektörünün etkin çalışması sağlanarak iyileştirmeler yapılmalıdır. 4- Reel sektörü, geliştirecek ve ihracat ağırl ıklı çalışmalara öncelik ver­ mek gerekl idir. Yabancı sermaye girişi teşvik edilmeli ve teknolojiyi geliş­ tiren yatırımlara ağırlık verilmelidir. Bürokrasi azaltılmalıdır. 5- Türkiye'nin gelişmesine, yeniden büyüme sürecine verimliliğe ve re­ kabet gücünün artmasına katkıda bulunacak temel projelere öncelik verilme­ lidir (Örneğin, öneml i sulama proje leri Eximbank ' ı n sermaye yapısının ge­ liştirilmesi gibi).

253


Doğu Batı

KAYNAKÇA

DPT, " 2 002 Yılı Programı", 16 Eylül 2001 . DPT, "IMF Couıııry Repurı" No: 0 1 1 1 37, August 2000 , Turkey Selecıed Iııdicaıors. 2000-2003. DPT, "Temel Ekoııomik GiJstergeler" Ağustos, 200 1 . DPT, " Uluslararası Ekonomik Gösterge/eı'', Ekim. 200 1 . E . Stigl iız, J ; "Priııc:iples of Finandal Regıılaıiorı A Dynamic Portfolio Appnx:lı", Rcsearch Observer, Thc World Bank, V. 1 6, No: 1 . İ şletme v e Finans Dergisi, "Krizin Aııatoıııisf', sayı 1 87, Ekim 200 1 , Ankara. işletme ve Finans Dergisi, "2000-2001 Krizinde Sermaye Hareketim"', sayı 1 86, Eylül 200 1 , An kara . Keskin, Ekrem; "l•tikrar Programları ve Türkiye Ekoııoıittn;·. Mali Sektör ve Bankacılık Sistemi Açısından Bir Değerleııdirme", 23-26 EylUI, Anıalya. T.C. Maliye Bakanlığı, 1001 Yılı Ekonomik Rapor, 17 Ekim 200 1 . The World Bank, lnternaıiontıl Bank For Recorwrucıion nııd Deı•e/opıııeııt. June 20, 200 1 .

..

254


EKONOMİDE uZUN DöNEMLİ B üYÜME

ENFLASYON SüRECİ

VE

IMF DESTEKLİ

PR O GRAM : 2001

l 990'LARA

Krizi Öncesi Merih Celasun ile Bir Söyleşi '

TOPLU BAKIŞ

krizinden sonra. ekonomi kamuoyu IMF destekli program ı tekrar sorgıılanıaya v e tartışmaya başladı. Bu tartışmaların genellikle m a li gös tergeler veya politik görüşler üzerinde yoğu n laştığı gözleniyor. Reel ekonominin büyüme perspektifleri çerçevesinde irdelemeler yapılmıyor. Bıı söyleşide, biz sizden Tiirkiye ekonomisinin büyüme s üreçleri ve kısıtları bağlamında, IMF destekli programın mantığı ve temel öğeleri üzerinde bir değerlendirme yapmanızı rica ediyoruz. Başlangıç olarak, 1 990 /a rdaki gelişmeleri nasıl yorumladığınızı kısaca açıklayabilir misiniz1 MERİH CELASUN: 1 980'1erde ekonominin kararlı bir biçimde dışa açılmaya başlanması bir çok yönden olumlu sayılabilecek değişimlere yol açtı. i hracat, turizm, inşaat ve bankacı l ı k sektörlerindeki geli şmeler, girişim­ cilik yeteneklerimizi olumlu etkiledi. Dış piyasalar izlenmeye ve öğren i l ­ meye başlandı . Yeni iletişim teknoloj ilerine duyarlı çalışma düzen leri oluştu . Eğitimin önemi daha iyi an laşı ldı. Avrupa Birliği (AB) ile gümrük birliğine geçişte, imalat sanayii fazla zorlanmadı . - Kasım 2 000

'

'

Bu söyleşi, İ ktisat, İşletme v e Finans Dergisi Genel Yönelmeni A l i Bi lge i le Prof.Dr. Merih Celasun arasında 2 Şubat 200 1 tari hinde gerçekleştirilıniştir. Bakınız: İktisat, İş/erme ve Finans, 1 79, Ş ubat 200 1 : 9-3 1 . Bu söyleşinin burada da yayımlanmasına izin verdiği için Ali Bi lgc'ye teşekkür ederiz.


Doğıı Batı

Bu olumlu gelişmelere rağmen, Türkiye 1 990 '1ı onyılda kendisinden beklenen iktisadi büyüme performansını yakalayamadı. 1 980 ' 1erde siyaset üzerine getirilen yasaklamalar ortadan kalkınca, siyasette çok parçalı ve istik­ rarsız bir yapı ortaya çıktı. - Bunun etkileri ne oldıı ? CELASUN : D insel ve etnik temellerde farklı anlayışlar ve yönelimler siyasete yansıdı . Çok ciddi iç güvenlik sorunları ve terör olayları yaşandı. Bu sorunları aşma sürecinde, ordu devreye girmek durumunda kaldı. Güvenlik harcamaları arttı, sosyal alt yapı harcamaları görece azaldı. Kentlere göç ar­ tarken, kentsel gelir dağılımı bozuldu. Hukuk düzeni ve siyasal yönetişim sorunları bölük pörçük tartışılır oldu. Kurumların ve bireylerin yasalara ve kurallara uyumlu davranma konusun­ daki sorumluluk bilinci zayıfladı. Toplumun gündemi dağı ldı . İ ktisadi ve sosyal gelişmeye odaklanma mümkün olmadı . Yeni yüzyılın ilk yıllarında, kalkınma stratejimizdeki boşlukları, IMF'nin, Dünya Bankası 'nın ve AB 'nin önümüze koyduğu yol haritaları ile doldurmaya çalışıyoruz. - J 990 'lı yıllarda ekonominin genel yönetimi en fazla hangi olguların et­ kisinde kaldı ? CELASUN: S iyasal istikrarsızlığın dışında, makroekonominin yönetimini etkileyen yeni koşullar ortaya çıktı. 1 980' 1erin dışa açılma sürecinde, reel ücretler düşmüş ve gelir dağılımı bozulmuştu. Bunun tortusu, bir ölçüde kamu finansmanında bozulma göze alınarak gideri lmeye çalışıldı. Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi, Türkiye'nin dış kaynak kLıllanım imkanlarını genişletti. Global düzeyde sermayenin akışkanlık kazanması önemli bir dış geliş­ meydi . Bu olgu, gelişmekte olan ülkelerin uluslararası bankalardan ve piya­ salardan borçlanmasını, portföy yatırımlarından yararlanmasını ve doğrudan yabancı sermaye kullanımını kolaylaştırdı . Global sermaye akımlarının hacmi kısa zamanda hızlı bir büyüme gösterdi. 1 997 Asya krizi, bu sürecin �ksayan yönlerini ortaya çıkardı. Dersler alındı. Ben bu sürecin devam ede­ ceğini ve bundan yararlanan ülkelerin çoğalacağını düşünüyorum.

- Sermaye hareketleri serbestleştirildikten sonra, 1 990 'da ekonomi can ­ landı. 1 99 1 'de Körfez krizinden olumsuz etkilendik. / 992-93 'de sennaye girişleri tekrar arttı. Ekonomi büyüme sürecine girdi diye sevinirken, J 994 krizi oldıı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? CELASUN: Tilrkiye' de yüksek enflasyonun oluşturduğu belirsizlik orta­ mında, dış kaynak girişleri kısa vadeli bir yapı içinde gelişti. Dış borçlan­ mada devletin payı azaldı, banka kesiminin ve özel sektörün payı büyüdü. Kamu finansmanında sürdürülebilir bir denge oluşturulamadığından, kamu 256


Merih Celasun

kesimi, banka sistemi ve özel sektör, kısa vadeli sermaye giriş çıkışlarına aşın duyarlı bir konuma geldi. Sermaye hareketlerini serbestleştiren bir ülke için geçerli olan makro­ ekonomi yönetim ilkelerinin tam anlaşılmaması veya benimsenmemesi , Türkiye ekonomisinin performansını olumsuz etkilemiştir. Hiç bir dış şokun etkisinde kalmadan, l 994 'de kendi kendimize bir kriz yarattık. Ülkenin makroekonomik temellerinin bozulduğu ve kamu borçlanma gereğinin büyüdüğü bir aşamada, faizleri düşürmeye kalkışınca, TL 'den kaçış ve dö­ vize hücum gerçekleşti. TL yabancı paralar karşısında büyük değer kaybına uğradı . Bu krizin sosyal maliyeti ağır oldu. - 1 994 krizinden sonra ekonominin trendlerini nasıl yorumluyorsunuz ? CELASUN: l 995 ' de IMF destekli programa siyaseten sahip çıkılmadı . 1 995-97 ' de ödemeler dengesi, bavul ticareti ve diğer döviz girişlerinden olumlu etkilendi . l 994 'ün yüksek oranlı reel devalüasyonlarından sonra, bu konuda yeni sürprizler beklemeyen dış tasarrufçular, Türkiye 'de yüksek bono-tahvil faizlerinin oluştuğunu görünce, dış kaynak girişleri tekrar ço­ ğaldı . Kamu sektörü reformları tamamlamadan, ekonomide genişleme siya­ seti izlendi. Yüksek büyüme hızları gerçekleştiri ldi. Ama, parasal ve fıskal göstergeler 1 997 sonunda ciddi bozulma sinyalleri veriyordu. TÜFE enflas­ yonu 1 997 sonunda yüzde 99'a ulaşmıştı . Global planda, 1 998 Rusya krizinin koşul ları ve etkileri, 1 997 Asya kri­ zinden farklı oldu. Bilanço yapıları daha hassas duruma gelen ve risk algı­ lamaları değişen dış tasarrufçular bir çok orta gelirli ülkeden sermayelerinin bir bölümünü geri çekti ler. Türkiye de bu gelişmeden nasibini aldı. Dış kay­ nak çıkışları ekonomiyi olumsuz etkiledi. 1 999 deprem şoku, büyüme hızını negatife dönüştürdü. 1 998-99 ' un olumsuz şoklarına rağmen, bu dönemde enflasyonu denetim altına almak ve yeni bir perspektife yönelmek için, kanımca takdire değer, çabalar sarfedildi. - Hangi çabalar takdire değerdi? CELASUN: IMF' nin yakından izlemeyi kabullendiği bir program çerçe­ vesinde, para politikası kısmen sıkılaştırı ldı. Yeni ve ek vergi ler getirildi. Sosyal güvenlik sisteminde düzeltmeler yapıldı. İlk öğretimde reform süreci başladı . B anka sisteminin gözetimi ve denetimi için daha etkin bir yasal çer­ çeve oluşturuldu. Alt yapı ve bilhassa enerji yatırımcıları için önem taşıyan "uluslararası tahkim" ilkesi benimsendi. - Bu çabalar neden umulan sonuçları vermedi?

CELASUN : 1 999'da milli gelirin negatif büyümesi ile ithalat azalmış ve cari dış açık küçülmüştü. Ancak, siyasal ve ekonomik belirsizlik ortamında, 257


Doğu Batı

iç borçlanma faizleri çok yUksek düzeylerde seyrediyordu. Kamu finansman açığı ve borçlanması sürdürülemez boyutlara ulaşmıştı . Kİ.T' ler dışında kalan kamu kesiminin nominal faiz ödemeleri, 1 999 sonunda milli gelirin yüzde 1 5 ' ini geçiyordu. Enflasyonu kararlı bir biçimde düşürmek ve ekonominin büyüme yolunu açmak için kapsamlı bir programa ihtiyaç olduğu belli olmuştu. Siyasi irade bu yönde oluştu. AB üyeliği perspektifi ortaya çıkınca bu irade güç kazandı. IMF destekli program gündeme geldi . Söyleşimizde, 2000 programına geçiş yaparken, kamu finansmanı ve enflasyon konularında biraz daha ayrıntıya girebiliriz.

İKTİSADİ BÜYÜME - 2000-2002 programı ile, Türkiye 'nin daha istikrarlı ve mali yönden sürdürülebilir bir ekonomik büyüme sürecine girmesinin amaçlandığı anla­ şılıyor. Bu bağlamda, reel ekonominin büyüme eğilimlerini gözden geçirmek önem kazanıyor. İlk önce, büyüme kavramına bir açıklık getirebilir misiniz? CELASUN: Bu konuda, bir hususu hemen açıklığa kavuşturmalıyız. Literatürde, iktisadi büyüme olarak, toplam katma değer veya yurtiçi gelir artışı esas alınıyor. Kamuoyundaki yaygın kullanıma uyarak, biraz farklı da olsa milli gelir deyimini de kullanabiliriz. Karşılaştırmalı analizler, kişi başına gelir büyümesi bağlamında yapılıyor. Nüfus veri lerini kul lanırsak, söyleşimizin fazla karmaşık olacağını düşünü­ yorum. Bu nedenle, büyümeyi, toplam katma değer artışı olarak ele ala­ cağım. İktisadi ve sosyal gel işme veya kısaca "kalkınma" süreci daha geniş bir kavram. İ ktisadi büyüme ile sosyal ve insani gel işme, etkileşimli bir biçimde gerçekleşiyor. Söyleşi sınırlarında kalmak için, genel anlamda "kalkınma" süreci ile i lgi l i bir değerlendirmeye girişmek istemiyorum. Türkiye ' de iktisadi büyüme kolay bir süreç olarak algılanıyor ve genel­ likle aşırı iyimser projeksiyonlar yapılıyor. Kamuoyunda büyük beklenti ler . · yaratılıyor. Bunlar gerçekleşmeyince, toplumsal ve politik ilişki ler gerginle­ şiyor, suçlamalar başlıyor ve performans daha da düşüyor. Türkiye 'de uzun dönemli büyümenin belirleyicilerini daha iyi anlamamız gerekiyor. - İktisadi büyüme ve refah artışı özdeş kavramlar m ı ? CELASUN : Hayır. Örneğin, çevre kirliliği çok fazla bir ülke düşünün. Bu ülkede çevre kirl i liğini azaltan önlemler alınınca, büyüme hızı biraz düşebi­ lir, ama sağlık koşullan iyileşir, genç kuşaklara temiz bir çevresel miras bı­ rakılır ve kanımca refah artar.

25 8


Merih Celasuıı

- İktisadi büyümenin analizi için kullanılan kavramsal çerçeveler değiş­ meye başladı. Bunları kısaca açıklayabilir misiniz? CELASUN: Kısa dönemli makro analizlerin, ekonominin talep cephesi ile finansal göstergeleri üzerinde yoğunlaştığın ı ; orta dönemli analizlerde talep ve arz yönlü ilişkilerin birlikte irdelendiğini; ve uzun dönemli büyüme analizlerinde üretim faktörlerinin birikimi ile verimliliklerinin ele alındığını biliyoruz. 1 980'lerin sonuna doğru, uzun dönemli büyüme analizleri için yeni teorik çerçeveler geliştirildi. Ülkelerarası veri setleri ile çok sayıda am­ pirik araştırma yapıldı. - Belirli bir ülke için, iktisadi büyüme nasıl irdeleniyor? C ELASUN: Spesifik bir ülke temelinde, b üyüme analizleri için iki genel yaklaşım izleniyor. B irinci yaklaşımda, ülkelerarası kesit araştırmalarının istatistiksel bulguları çerçevesinde, o ülke ekonomisinin temel göstergeleri kullanılarak, büyüme hızının hangi nedenlerle ülkelemrası ortalamaların üs­ tünde veya altında kaldığı sorgulanıyor. İkinci yaklaşımda, esas olarak, o ülkede üretim girdilerinin birikimi ile bu girdilerin verimlilik artışlarının, büyüme hızına katkılan ayrıştırılmaya çalışılıyor. - Ülkelerarası kesit çalışmalarında izlenen geleneksel ve yeni yaklaşımlar arasındaki başlıca farklar nelerdir? CELASUN: Geleneksel neoklasik büyüme teorisinde, sermayenin kulla­ nımında azalan getirilerin varolduğu ve tasarruf oranının değişmediği varsa­ yılıyordu . Böylece, iktisadi büyümeyi belirleyen iki esas faktörün, nüfus (iş­ gücü) artışı ile teknolojik ilerleme olduğu sonucuna varılıyordu. Bu model, az gelirli ve yüksek gelirli ülkelerin tasarruf oranları, işgücü nüfusunun artış hızlan ayni ise ve zaman içinde benzer teknoloj iler kullanı­ yorlarsa, az gelirli ülkelerin daha hızlı büyüyerek zengin ülkelerin kişi başına gelir düzeyini yakalayabileceklerini ima ediyordu. Buradaki temel argüman, sermaye stoğunun küçük olduğu aşamalarda, marj inal getirisinin yüksek ol­ masıydı . Son 20-3 0 yılın verilerinin bu teoriyi desteklememesi yeni arayışlara yol açtı. - Bu yeni arayışların ana doğrultuları ne oldu ? CELASUN: 1 980'li yıllarda, özellikle Lucas ve Romer tarafından gelişti­ rilen yeni teoriler, ampirik araştırmalara büyük esin kaynağı oluşturdu. Yeni büyüme teorileri, üretim faktörlerinin, bilhassa beşeri sermayenin dışsal po­ zitif etkilerini, bilgi üretiminin önemini ve üretim girdisi kullanımında artan marjinal getiriler olabileceğini vurguluyor.

259


Doğu Batı

Bu yeni yııklaşıınlar, eğitim, öğrenme, araştırma-geliştirme (AR-GE) ve teknoloj ilerin akışkanlığı gibi konulan ön plana çıkarıyor. - Beşeri sermayenin dışsal pozitif etkisinden neyi anlıyoruz? CELASUN: örgün, yaygın veya hizmet-içi eğitim ile sağlanan beceri bi­ rikimine kabaca beşeri sermaye diyelim. Kendinizi bir işletmede veya kuru­ luşta çalışan bir birey olarak düşünün. Sizin beceri düzeyiniz veya işgücü niteliğiniz değişmese bile, eğer diğer çalışanların verimliği artıyor ise, sizin de verimliliğiniz artıyor. Bu Lucas'ın matematiksel modeline esin kaynağı oluşturan dışsal lık kavramı . Eğitimin dolaylı etki lerini bir başka örnekle vurgulayalım. Bir çalışma grubuna, yüksek vasıflı ve verimli bir kişinin katıldığını düşünelim. Grubun diğer elemanlarının beşeri sermayeleri ayni de kalsa, verimli likleri yüksele­ biliyor. Ayrıca verimli bir ortamda, grubun diğer elemanlarının becerileri de gelişebilir. Başka bir kuruluşa geçiş yaptıklarında, oradaki verimliliği de olumlu etkileyebilirler. - Teorik planda anlamlı görünen bu tür dışsallıklar, politika belirleyiciler açısından ne anlama geliyor? CELASUN: Üretim sürecinde, beşeri sermayenin dışsallığı bizi iki sap­ tamaya daha götürüyor. Toplumun bireyleri veya özel girişimciler kendi çı­ karları açılarından formel veya hizmet-içi eğitimin ekonomik getirisini az bulup, eğitime az kaynak veya zaman ayırabilirler. Kendi perspektiflerinden, bunun rasyonelliği de olabilir. Durum böyle ise, ülke ekonomisi, eğitimin dışsallığından yararlanamıyor ve verimlilik büyümesi sınırlı kalıyor demek­ tir. Bu durumda devletin ve varlıklı bireylerin, kamusal veya özel eğitim kurumlarına mali destek vermesi, toplumun yararı açısından büyük önem kazanıyor. Bu saptama, eğitim politikalarının analitik temelini güçlendiriyor. Bu perspektif, AR-GE politikaları için de geçerli . İ kinci saptama da, öğrenmenin hayat boyu b i r süreç olduğu v e okuldan sonra da sürdürülmesi gereğidir. Bilgi stoğu sürekli yenilenmekte ve geniş­ lemektedir. Bu anlayış içinde, eğitim kurumlarımızda, öğrenci lerin kendi .kendilerine öğrenme, anlama, bilgi değerlendirme ve geliştirme yeteneklerini yükseltmeye öncelik vermeliyiz. Bu konuda, eğitimcilerin de, daha iyi eği­ tilmesi gerekiyor. - Eğitim anlayışımız bu açıdan nasıl görünüyor? CELASUN: Türkiye'nin eğitim sisteminin bu konuda bir özeleştiriye İh­ tiyacı var. Eği ti m c i leri n özeleştirisine, i ns an kaynaklarını yönetenler de katı lmalı. Mezuniyetten sonra, özellikle kamu kuruluşlarında iş arayanlar için düzenlenen sınavlarda, adayların varolan bilgi stoğunu ölçmeye öncelik ve­ rilmesi , bu yönde bir reform girişimini zora sokuyor. Ezbercilik yaygın ve 260

·


Merih Celasun

kalıcı bir nitelik kazanıyor. Yeni yöntem ve teknoloj i geliştirmede zorlanıyo­ ruz. Sürekli başkalarının geliştirdiği yaklaşım ve yöntemleri kullanma alış­ kanlığı, mesleki ve yönetsel alanlarda özgüvenl i davranıştan kısıtlıyor. B u siyasete de yansıyor. - Ülkelerarası büyüme deneyimleri, kesit analizlerinde nasıl ele alınıyor? CELASUN : Çok sayıda ülkenin istatistik verileri bir araya getirilerek, çe­ şitli regresyon yöntemleri ile kesit araştırmaları yapılıyor. Satın alma gücü paritesine göre milli gelir verileri uyarlanarak, karşılaştırmalı analizler daha anlamlı bir biçimde ele alınıyor. Bu analizlere, kalkınma politikalan ile ilgili değişkenler eklemlenince, bu değişkenlerin büyüme hızlan üzerindeki etki­ leri ölçülebilir hale gel iyor. Ampirik bulgular, her zaman güvenilir sonuç vermiyor. Kapsanan ülke sayısına, tarihsel dönemlere ve kullanılan yöntem­ lere göre sonuçlar değişebiliyor. - Bu çalışmaların ortaya koyduğu başlıca anlamlı bulgular nelerdir? CELASUN: Bu araştırmalarda, ekonominin dışa açıklık oranının, eğitim düzeyinin, gelir dağılımında düzgünlüğün, mali sistemin derinliğinin, uzun dönemli büyüme hızını pozitif ve yüksek enflasyon oranının ise negatif et­ kilediğine dair bulgular, istatistiksel ölçütlere göre anlamlı çıkıyor. Bu bulgu ların ışığında, uluslararası kuruluşlar, kalkınma politikalarını, eğitim reformlanna, makroekonomik istikrara, dışa açılmaya, mali reform­ lara, yoksullukla mücadeleye ve teknolojik kapasitenin güçlendirilmesine yöneltmeye çalışıyorlar. AB Komisyonu' nun kendi üyeleri için hazırladığı raporlarda da bu tür vurgulamalar yapılıyor. Devletin işlevlerinin yeniden tanımlanmasına yönelik fikirler buralardan kaynaklanıyor. - Bizler diğer temel faktörler arasında, mali sektörün büyüklüğünün, büyüme sürecinde çok etkili olduğu görüşündeyiz. Yeni bulgular bu görüşü destekliyor mu ? CELASUN: Mali sistemin büyüklüğü veya derinliği çeşitli göstergelerle ölçülüyor. Bu göstergelerin yüksek olduğu ülkelerde, genellikle, fiziksel sermaye kullanımının daha verimli olduğu ve ekonomik büyüme hızının yükseldiği yönündeki bulgular, istatistiksel olarak anlamlı görünüyor.

- Mali sektörün büyüklüğü hangi kanallardan büyüme sürecini etkiliyor? CELASUN : Mali aracı kuruluşların faaliyet hacmi büyüdükçe, finansal risklerin daha yaygın bir biçimde paylaşılabildiği bir ortam oluşuyor. Sis­ temdeki fonlar, riskli görünen, ama yüksek verim vaad eden projelere yön­ lendirilebiliyor. Mali sektör büyüdükçe, daha geniş bir enformasyon tabanı oluşuyor. Karar alma süreci etkinleşiyor.

26 1


Doğu Batı

Ancak, mari sisteinin büyüklüğünün özel tasarruf eğilimi üzerindeki etki­ sinin her zaman ve her yerde pozitif olmadığı gözleniyor. Örneğin, ABD ' de mali sistem, milli gelire göre çok büyük, ama özel tasarruf eğil imi çok düşük. Bu olgu, önemli ölçüde, cari dış açıklarının büyük olmasını açıklıyor. Diğer yönden, ABD ' de mali sistemin büyüklüğü, yüksek risk taşıyan, araştırma­ geliştirme ağırlıklı ileri teknolojili yatırımların finansmanını kolaylaştırıyor ve reel ekonomiye müthiş bir verimlilik artışı sağlıyor. - Türkiye 'de toplam kredi hacminin küçük olması, büyüme sürecini olum ­ suz etkiliyor mu ?

CELASUN: Ben öyle düşünüyorum. Dünya Bankasının, her yıl yayımla­ dığı kalkınma raporlarının ek'lerinde bu konuda ilginç istatistikler var. Bu verilerden, ülke bazında brüt yurtiçi kredi stokunun, gayri safı yurt içi ha­ sıla'ya oranlarını öğreniyoruz. Bu oran, 1 999 yılında, Yunanistan'da yüzde 85, İspanya' da yüzde 1 1 5, Portekiz'de yüzde 1 08, Almanya'da yüzde 1 50, Kore' de yüzde 85 ve Türkiye' de yüzde 37. Bu rakkamlar, net kredi stokunu gösterseydi, belki daha isabetli olurdu, ama yorum fazla değişmezdi. - Nasıl bir yorum?

CELAS UN: Kanımca, bu karşılaştınna, Türkiye' de kredi hacminin gö­ rece ne kadar küçük olduğunu gösteriyor. Bu olgu, kredi faizlerinin yüksek­ liği yanında, reel kesimin işletme sermayesi ve yeni proje finansmanı konu­ sunda ne kadar zorlandığına dolaylı olarak ışık tutuyor. Büyük özel kuruluş­ lar, dış kredi kullanımına daha kolay eriştikleri için, bu durumu biraz telafi ediyor olabilirler. Ama, dış kredilere doğrudan erişim kapasitesi sınırlı olan küçük ve orta boy firmaların finansman sorunlarının uzunca bir süre çözüm­ lenemeyeceği anlaşılıyor. Hazine 'nin iç borçl anması bu koşulları daha da ağırlaştırıyor. -

·

Kredi hacminin görece küçüklüğü, başka sorunlar da çıkarıyor mu?

CELASUN: Evet. Yüksek ve oynak enflasyon ortamında, makul faiz oranlarında yeterli kredi bulamayan ve öz kaynaklan da kısıtlı olan finnaların, faaliyetlerinin bir bölümünü kayıt dışı yürütmelerini ve vergiden kaçın­ malarını ben biraz da bu çerçevede yorumluyorum. Yüksek enflasyon orta­ mında enflasyon muhasebesi yetersiz kalırsa, başka ülkelerde de bu tür ol­ gularla karşılaşılıyor. - Hocam, Türkiye 'nin büyüme deneyimine·bir geçiş yapalım.

CELASUN: Çok iyi olur.

262


Merih Celasun

- Ülkelerarası araştırmalara bakarak, Türkiye açısından ne gibi sonuçlar çıkarıyoruz? CELASUN : Bu konuda bir çok değerli araştınnayı gönnemiş olabilirim. İnceleme fırsatı bulduğum araştırmalarda, bazı sonuçlar billurlaşıyor. Tür­ kiye'nin yatırım oranının ve dışa açıklık oranının, gelişen ekonomilerin or­ talamalanndan biraz daha fazla olması nedeniyle, l 980 sonrasında daha yük­ sek bir büyüme hızı elde etmemiz beklenebilirdi. Diğer yönden, Türkiye 'de kronik enflasyon, sürekli bütçe açık lan ve iş­ gücünün ortalama eğitim düzeyinin düşük olması, uzun dönemli büyüme hızını ol umsuz etkiliyor. Ampirik çalışmalara göndenne yaparak, Dünya Bankas ı 'nın son Türkiye raporu bu konuda sayısal ipuçları veriyor. - Eğitim çağındaki nüfusumuzun okullaşma oranının yükselme eğilimi gösterdiğini biliyoruz. Bu konuya açıklık getiren bir kaç rakkam verebilir misiniz ? CELASUN: Türkiye' de lise ve dengi eğitimde okullaşma oranı, 1 98 5 ' de yüzde 3 0 ' dan 1 999'da yüzde 5 8 ' e yükseldi. Bu oran, Kore ' de, sanıyorum 1 994 ' de yaklaşık yüzde l OO'dü. Kapatmamız gereken mesafenin büyük ol­ duğu görülüyor. Lise ve dengi eğitimin, ülkemizin her yöresinde nicelik ve nitelik yönün­ den geliştiri lmesini, hem ekonomik ve hem de sosyal yönden çok önemsiyo­ rum. Mesleki eğitimi de içeren bu kademede, okullaşma oranının, kaliteyi de yükselterek, en kısa zamanda yüzde 90' lara ulaşmasını sağlamalıyız. Ü lkenin her bölgesinde, i l inde l ise eğitimini tamamlamış öğrencilerin, sınavlarda en iyi üniversitelere giriş şanslarının az çok eşitlendiği bir aşamada, Türkiye en büyük refonnlanndan birini gerçekleştinniş olacaktır. Bir öğretim üyesi ola­ rak, en büyük arzum budur. - Türkiye ekonomisinin büyüme eğilimlerine sayısal olarak bakıldığında, ııasıl bir tablo ortaya çıkıyor? CELASUN: Sabit fiyatlarla, gayri safi yurt içi hasılanın (GSYİH), dö­ nemler itibariyle, geometrik ortalama yıllık büyüme hızı ölçüsünü esas ala­ lım. Belirttiğimiz dönemin ilk yılını da ortalamaya dahil edelim. İlk üç yıllık kalkınma planlarını kapsayan 1 963-77 döneminde ortalama büyüme hızı yüzde 6 olmuştu. Dış borç krizi ve istikrar programını içeren 1 978-83 döneminde, büyüme hızı ortalama yüzde 2 'ye düştü. 1 984-89 dö­ neminde büyüme hızı yüzde 4,9 oldu. 1 990-98 döneminde ortalama h ız yüzde 4,7 olardk gerçekleşti. Deprem şokunu içeren 1 999 ' da dahil edilirse, 1 990 '1ı on yılda ( 1 990-99) ortalama büyüme hızı yüzde 3, 7 ' ye düşmüş görünüyor.

263


Doğu Batı

Dış borç krizinin başladığı .l 977' den sonraki 20 yılı kapsayan l 978-98 döneminin ortalama büyüme hızı yüzde 4 dolaylarında. gerçekleşmiş bu­ lunuyor. - Türkiye 'de göreli fiyatlar çok değişiyor. Bunlar büyüme hızı ölçümlerini etkiliyor m u ? CELASUN: 1 980 sonrası dönemlerde reel devalüasyonlar, reel ücretin düşmesi , korun:ıacılığın azalması ve düşük emek fiyatına dayal ı ihracatın payının artması, sektörlerin göreli pozisyonları üzerinde öneml i değişimlere yol açtı. Bu değişimlerin etkilerini, Prof. Zeyyat Hatipoğlu irdeliyor. Bas­ makalıp olmayan çok özgün fikirler üretiyor. Dönemsel gelir düzeyi ve bü­ yüme hızı karşılaştırmaları için, göreli fiyat yapısındaki değişimleri yansıtan ve daha anlamlı deflatörler bulunmasını öneriyor. Emek-yoğun ihracattan sermaye-yoğun ihracata geçişin olası sonuçlarına dikkat çekiyor. Hatipoğlu' nun özgün analiz tarzı, yöntem arayışının ötesinde, gelir artış hızlarının kolay yükselmeyeceğini de ima ediyor. - Türkiye 'de gelir büyümesini, sermaye ve emek girdilerinin miktar ve verimlilik artışlarına göre değerlendirme mümkün oluyor mu ? CELASUN: İmalat endüstrilerinde veri tabanı geniş olduğu için, bu tür ayrıştırmalar yaygın biçimde yapılıyor. Ekonominin bütünü için büyümenin kaynaklarını değerlendirmek daha zor. Yatırımların sermaye stokuna dönüş­ türülmesi ve üretim girdilerinin marjinal getirilerinin tahmin edilmesi için güvenilir bir veri tabanına sah ip değiliz. Mevcut veriler ve makul varsayımlar dahilinde, yakın tarihimizde yüzde 4,5 dolayında bir büyüme hızının ayrıştırılması şöyle bir sonuç veriyor. Kendi hesaplamalarıma göre, sermaye girdisindeki artışın büyüme hızına katkısı yüzde 3 ' ün biraz altında; emek girdisindeki artışın katkısı yüzde l dolayında; ve sermaye ile emeğin toplam faktör verimlil iğindeki artış binde 5 ile binde 8 arasında bulunuyor. . .

- Türkiye 'de toplam faktör verimliliği neden bu kadar az artıyor? CELASUN : Daha önceki dönemlerle karşılaştırmaya girişmeden, son on ila onbeş yıllık dönemin verilerine sabit fiyatlarla bakılınca, toplam verimli­ lik büyümesi gerçekten az görünüyor. Bunun arka p lanında başlıca dört ol­ gunun önemli olduğunu düşünüyorum. - Bu olguları açıklar mısınız? CELASUN : Birincisi, işgücünün niteliği ve sektörel kullanımı ile ilgili. İkincisi, yatırımların toplam katma-değeri maksimize edecek bir biçimde dağılmaması . Üçüncüsü, makroekonomik istikrarsızlığın, mevcut üretim ka­ pasitelerinin tam ve verimli kul lanımına olanak vermemesi. Dördüncüsü ,

264


Merih Celusuıı

teknolojik ilerlemenin tüm sektörlere yeterli ölçüde yansıtılamaması ve araştırma-geliştirmeye yeterli kaynak tahsis edilmemesi . Bazı umutlandırıcı istisnalar dışında, özel sektör kuruluşlarımız AR-GE harcamalarını bir lüks olarak algılıyor. Bunlar, ekonominin geneli için geçerli olgular. Spesifik sektörlere ba­ kınca, verimliliği etkileyen başka faktörleri de belirleyebilirsiniz. Örneğin imalat sanayiinde, fiziksel altyapı, organizasyon biçimleri, rekabet düzeni, hammadde kalitesi vs. toplam verimliliği etkileyen diğer faktörler olarak ele alınabilir. - Ekonominin genelinde, toplam işgücü neden verimli kullanılamıyor? CELASUN: Türkiye' de tarım sektörünün toplam sivil istihdam içinde payı, orta-gelirli ülke standartlarına göre anormal yüksek. l 998 'de bu oran yüzde 42'ydi. Oysa, tanının GSYİH içindeki payı yüzde 1 4 ' e düştü. Tarım ve hayvancılık üretiminin büyümesinde ciddi bir yavaşlama görülüyor. Ta­ rımdan, tanın dışına kayan ve eğitim düzeyi çok düşük olan nüfusun büyük bir kısmı, görece yüksek verimli sanayide değil, düşük verimli hizmet sek­ törlerinde ve inşaat kesiminde iş bulabiliyor. Sanayi sektörünün genelinde, emek verimliliğindeki artış temposu beklenenin altında kalıyor. Bu yapısal özellikler, emek kullanımının toplam verimlilik artışına katkısını sınırlıyor. - Sermayenin sektöre/ kullanımına dikkat çektiniz. Bunu biraz açar mısınız"! CELASUN: Burada üç hususu ayrıştırmamız gerekiyor. Elimizdeki veri ­ lere göre, toplam sermaye stoğundaki artış büyümeye, görece yüksek (yüzde 3 dolayında) bir katkı yapıyor. Makroekonomik istikrarsızlık, bu stoğun ve­ rimli kullanımını kısıtlıyor. Diğer taraftan, fiziksel sermayenin sektöre) dağı­ lımındaki eğilimler, toplam katma-değer artışını hızlandıran bir özellik gös­ termiyor. - Sermayenin sektöre/ dağılımında, hangi eğilimler ekonominin büyüme sürecinde etkinliği azaltıyor"! CELASUN: Yatırımların, katma-değer artışlarına katkıları iki ayrı aşa­ mada değerlendiri lmelidir. Yatırım proj elerinin uygulanma aşamasında, yatı­ rı m malı talebi yaratılıyor. Bu talebin bir kısmı (veya hepsi) yurtiçi üretimle karşılanıyor ve katma-değer ile istihdam olumlu etkileniyor. Yatırım proje­ leri tamamlandıktan sonra, yeni kapasiteler oluşturuluyor ve bunlar ekono­ miye yeni üretim olanakları sağlıyor. Biz bu söyleşide, ikinci hususu konu­ şuyoruz. Son onbeş yıllık dönemde, yatırımların, sermaye / hasıla oranı yüksek olan sektörlerde yoğunlaştığı görülüyor. Bunların gerekçeleri çeşitli açılardan mantıklı olabilir ve toplumun tercihlerini yansıtabilir. Ama, sonuç itibariyle, 265


Doğu Batı

toplam yurtiçi harcamaların yüzde 2 5 ' ine yakın bir kısmını oluşturan yatı­ nın harcamalarının, uzun dönemli katma-değer büyümesine katkısı sınırlı kalıyor. - Sektöre/ bağlamda, konut yatırımlarının konumu hakkında ne düşünü­ yorsunuz ? C ELASUN: 1 98 8-98 dönemin de ortalama rakkamlar olarak, konut sektö­ rünün toplam yatırımlar iç indeki payı yüzde 34, toplam katma-değer (GSYİH) içindeki payı da yüzde 3,5 olarak gerçekleşti. Konut yatırımları , inşaat aşamasında, ç e şitli girdilere talep yaratıyor ve yurtiçi üretime dolaylı ve dolaysız önemli katkı sağl ıyor. Ama inşaatlar tamamlanıp, sermaye sto­ kuna dönüştükten sonra, milli geli rin büyümesine katkıları sınırlı kal ıyor. Türkiye'nin tüm deniz sahil leri , yazlık konut stokları ile doludur. Kentlerde, ortalama gelir düzeyimize göre lüks sayılabilecek konut tutkusu büyüktür. Bu eğilimler, toplumsal koşul lan ve tercihleri yansıtıyor. Kanımca, bazı kesimler için konut yatırımları, yüksek enflasyon orta­ mında, tasarrufların daha güvenli olarak değerlendirilebileceği bir yatının seçeneği olarak algılanıyor. E nfla s yo n kalıcı bir biçimde düşürülüp, mali sistem güçlendirildiğinde, bireysel tasarrufların finansal varlıklara kayacağını ve konut yatırımlarının bir ölçüde yavaşlayacağını tahmin ediyorum. ,

- Kamu yatırımlarının verimliliğini de sorgulamak gerekiyor mu ? CELASUN: Kamu s e ktö ründe çok sayıda yatının projesi, bütçe kısıtları gözeti lmeden, siyasal baskı larla programa alınıyor. Uygulama sürecinde, finansman kaynakları yetersiz kalınca, programa alınan projeler ödenek bek­ liyor. Bu yatırımların tamamlanma süreleri uzuyor ve verimlilikleri düşüyor. Devlet Planlama Teşki latı, bu durumun düzeltilmesi için çaba harcıyor, ama kamu kuruluşlarının yöneticilerinden ve bunlardan sorumlu siyasetçilerden yeterli destek alamıyor. Kalkınma sürecinde, demokratik uzlaşmalarla oluş­ mas ı gereken kaynak-harcama disiplini kavramı, en üst düzeylerde siyaseten sahiplenilmiyor. Kamuoyuna benimsetilmiyor. Gelecekte, bu tutumlar ı n <;>lumlu yönde değişeceğine inanıyorum.

- Reel ekonominin geçmişteki büyüme eğilimleri ile ilgili olarak çok yönlii değerlendirmeler yaptınız. Önümüzdeki on yılda, Türkiye 'nin ekonomik bü­ yüme trendini nasıl görüyorsunuz? CELASUN: B u kon uda daha önce değindiğim temel argümanları özetle­ mem gerekmiyor. 2000-20 1 0 döneminde, Türkiye'de ekonomik büyümenin yılda yüzde 5,5 dolaylarında artış gösteren bir trende yükselebileceğini dü­ şünüyorum. Bunun iyimser b ir beklenti olduğu görüşündeyim. Nüfus artışı da yavaşladığı için, bu tahmin gerçekleşirse, kişi başına gelir, geçen on yıla göre daha hızlı artacak. Bu büyümeyle birlikte talep yapısı da değişeceği 266


Merih Celasun

için, sektörlerin büyüme hızları farklılık gösterecek. Dış koşullar önem kaza­ nacak. Makroekonomik istikrar ve kurumsal altyapının geliştirilmesi sağlanabi­ lirse, toplam verimliliğin yıllık büyümeye katkısının ortalama yüzde 1 ,5 ; sermaye i l e emek girdilerinin - toplam olarak- büyüme katkısının yüzde 4 olabileceği kanısındayım. Eğitimdeki olumlu trendlerin, uzun dönemli bü­ yüme sürecini güçlendirmesini bekliyorum. - Dış kaynak imkanları artarsa, ne olur? CELASUN: Astarı yüzünden pahalı olmazsa, çok iyi olur. Uzun vadede, net sosyo-ekonomik katkısı pozitif olan dış sermayenin özendirilmesi için, makroekonomi k istikrar, kurumsal güvenilirlik ve nitelikli insangücü önem kazanıyor. Yabancı ve yerli sermaye için teşvikleri farklılaştırmak artık öne­ mini kaybediyor. Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının veya dış kaynak girişlerinin büyük ölçüde artması durumunda, yurtiçi tasarruf eğilimin biraz azalacağını ve yatırım / milli gelir oranlarının, dönem ortalaması olarak, çok fazla değişmeyeceğini varsayıyorum. Bu dönemde yeni tür krizlerle karşı­ laşmamamızı ümit ederim. - Makroekonomik istikrarın önemine bir kaç kez değindiniz Reel sektör­ deki dalgalanma/ar, mali sektördeki gelişmelerden nasıl etkileniyor? CELASUN : 1 990' 1arda reel sektörün talep ve üretim yapısında önemli değişimler oldu. Toplam harcamalar içinde, dayan ıklı tüketim mallarına, otomotiv sanayii ürün lerine, konut inşaatına yönelik iç talep arttı . Toplam yatırımlar içinde kamu yatırımlarının payı azaldı . Bu yapı içinde, finansal göstergelere duyarlı harcama kalemlerinin boyutları büyüdü. Buna paralel olarak, dış kaynak giri ş ve çıkışları , net kredi hacmini, kamu açıklarının fi­ nansman tarzını, faizleri, enflasyonu ve nominal döviz kurunu etkisi altına aldı . Sonuç olarak, finansal gelişmelere çok duyarlı bir reel sektör yapısı or­ taya çıktı . Bu yapıyı veri olarak kabul edersek, ekonominin performansını yükseltmek için, enflasyonun indirimi ve finansal istikrar, öncelikli hedef oluyor. .

- Ampirik araştırmalar bize ne yönde ışık tutuyor? CELASUN : Değerli araştırmacı meslektaşlarımız Prof. Ercan Uygur ve Fatih Özatay 'ın bu konulara açıklık getiren çalışmaları var. Uygur'un ekonometrik analizleri , özel tüketim harcamalarının, reel faiz ve dış sermaye akımlarından etki lendiğini ve yüksek enflasyon bekleyişlerini:ı büyüme hı­ zını aşağıya çektiğini gösteriyor. Özatay' ın araştırmaları, seçim öncesi ve sonrası izlenen farklı kamu politi kalarının, finansal göstergelerde istikrarı bozduğunu ortaya koyuyor.

?.67


Doğu Bcııı

Bu bulgul ar, ree i ekonomi n in ·daha verimli çalışması için düşük en flas­ yonlu bir ortama geçişin önemine açıkhk getiriyor. Seçim ekonomisi uygula­ yan siyasal iktidarların da, seçimlerde odül lcndirilmemesi gerekiyor. Seçmen vatandaşlara da bu konuda sorumluluk düşüyor.

ENFLASYON ve KAMU BORÇ Y Ü KÜ - Değişik açılardan ycıptığıııız değerlendirmeler, enflasyonu iııdirmenin Türkiye ekonom isinin dalıcı sağlıklı biiyiimesi için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Simdi söyleşimizi, istikrar progranııııa doğnı çekmek istiyorum. Programııı makro çerçevesi iizerinde, koıı ımun uznıanlarııı ııı farklı görüşleri var. Saıııyorıım, göriiş farkları. büyiik ölçiide, Türkiye 'de eııjlasyv111111 ne­

denlerinin farklı bir biçimde algılanmasından

kaynaklanıyor. 2000 önce­

sinde, Tiirkiye 'de yaşanan eııjla.�yonuıı arka plaııı ve kaynakları sizce neler­ dir ? Kısaca özetleyebilir misiniz ?

CELASUN : Bu soruyla reel ekonomiden, nominal ekonomiye geçiş yapı­ yoruz. Söyleşimizin başında, 1 989 'da sermaye hareketlerinin serbestleşmesi­ nin beraberinde getirdiği yeni koşullara değinmiştim. Yıllık T Ü FE enflas­ yonu, 1 989-99 döneminde yüzde 74, standart sapması da yüzde 1 5 dolayla­ nnda oluştu. Alt dönemlerde gözlenen enflasyon oynakl ığına girmeden, bu konudaki temel görüşümü özetlemeye çalışayım. 1 990'1arda, kamu açıkları sürdürülebilir bir yapıya kavuştunılamadı. Ekonomi dolarlaştı. TL ' ye güven azaldı ve TL 'ye talep istikrarsızlaştı . Böyle bir ortamda, yüksek düzeylerde seyreden enflasyonun en büyük belir­ leyicisinin, enflasyon bekleyişlerinin katılığı olarak görüyorum. Açıkçası , ekonomik birimler, enflasyonun ineceğine inanmadı. 1 994 krizinden sonra, enflasyon bekleyişleri daha yüksek bir platoya taşındı. Bazı kesimler hariç, ekonominin fiyat belirleyicileri, çeşitli yöntemlerle enflasyona uyum gös­ terdi. - Para v e kur politikaları, enflasyonu nasıl etkiledi?

CELASUN: 1 995 'ten sonra reel döviz fiyatını az çok korumayı ön plana ".ilan kambiyo politikası, dış rekabet gücünün korunmasına yardımcı olurken, en flasyon bekleyişlerinin aşağıya çekilmesini zorlaştırdı . Enflasyonun getir­ diği belirsizlik ortamında, yüksek risk primi içeren nominal iç borçlanma faizleri , enflasyonu çok aşan düzeylerde oluştu. Banka sektörünün bilanço dışı işlem hacmi ve açık pozisyonları büyüdü. Sistemin kınlganlığı arttı. Para politikası, genellikle, Hazinenin iç borçlanmasını kolaylaştırmaya ve mali piyasalarda istikran korumaya çalışan ve enflasyonu onaylayan bir seyir takip etti. Çekirdek enflasyon yüksek düzeylerde kaldı . Türkiye ' nin enflas­ yon serüvenini bu çerçevede yorumluyorum.

268


Merilı Celasun

- Kamu açıkları ile enflasyon arasındaki ilişki iizerinde çok duruluyor. Bu ilişki nasıl ku ruluyor? CELASUN: Faiz dışı (birincil) kamu dengesine, faiz ödemelerinin reel kısmı eklenince işlevsel denge hesaplanıyor. İşlevsel denge açık veriyor ise, bunun ya borç stokunun artmasıyla veya senyoraj (parasal tabanın genişle­ mesi) ile finanse edileceği biliniyor.

- Bıınlar birbirleriyle nasıl ilişkilendiriliyor"! CELASUN: Milli gelir büyüme oranının, reci faiz haddinin, borç stoku / milli gelir oranının ve enflasyonun sabitleştiği hipotetik bir durağan durum düşünül üyor. Bu çerçevede bir değerlendirme yapılıyor. Bu bağlamda, para talebi ile ilgili varsayımlar yapılıyor. Analitik yönden tutarl ı ve basit olan bu yöntem, belirli bir enflasyon hedefini yakalayabilmek için, kamu sektörünün sürdürülebilir faiz-dışı açığının veya fazlasının (milli gelire oranla) ne olması gerektiğini gösteriyor. Veya, faiz dışı denge için bir hedef bel irleniyor ve bunun ima ettiği enflasyon oranı hesaplanıyor. Bu yaklaşımla, devletin sür­ dürülebilir mali pozisyonu için bir referans oluşturuyorsunuz. Kısa süreli enflasyon öngörüleri için başka yöntemleri kul lanmak gerekiyor. Türkiye 'nin kamu finansmanına bu çerçevede bakıldığında, 1 999-2000 döneminde, devletin enflasyondan arındırılmış (reel) faiz yükünün, insanı hayretlere düşüren boyutlara ulaştığı görülüyor. - Bıı boyutlara açıklık getirebilir misiniz? CELASUN: Kaba tahminler, bütçenin reel faiz yükünün milli gelire ora­ nının 1 998 'de yüzde 3 , S ' dan, J 999'da yüzde 8 dolaylarına çıktığını gösteri­ yor. Bu da reel faiz ödemelerinin, milli eğitim ve sağlık bütçesinin iki katını aştığını gösteriyor. IMF 'nin 20 Aralık 2000 tarihli Türkiye ile ilgili basın bülteninde verilen rakkamlardan, geniş tanımlı tüm kamu kesimi için, reel faiz yükünün milli gelire oranının, 1 999 ' da yüzde 12 ve 2000 yılında yüzde 9 dolaylarında tahmin edildiği anlaşılıyor. Merkezi hükümetin borç stokunun, milli gelir içindeki payının 1 999-2000 ' de yüzde 63 dolaylarında olduğu ve 200 1 ' de yüzde 58,6'ya indirileceği ifade ediliyor. Bu rakkamlann hesaplama tarzı, kanımca tartışmaya açıktır. Ama, yine de, bu hesaplamalara esas teşkil eden milli gelir rakkamının 200 mi lyar dolar civarında olduğu hatırlanırsa, devletin reci faiz ödemelerinin çok ağır olduğu görülüyor. Enflasyon inişe geçtiğinde, daha önceki dönemlerde yüksek nominal fa­ izlerle gerçekleştirilen borçların reel faiz yükü fazla ol uyor. Bu açıdan, istik­ rar programının kamu maliyesi ayağının ve siyasal desteğinin çok sağlam olması gerekiyor. B izim bunları öğrenc ilerimize anlatmamız yetmiyor. Geç-

269


Doğu Batı

mişle ilgili polemiktere girmeden, sorumlu siyasetçilerin bu olguları, anlaşı­ labilir bir dille, halka anlatması ve deste k araması beklenir. Fakat, genel ka­ muoyu bu konuda anlayışlı davranıyor ve bilgilendiril me talebinde ısrarlı olmuyor.

IMF DESTEKLİ PROGRAM - 2000

üncesi yıllarda enflasyon, para politikası ve kamıı borçları ile il­

gili değerlendirmeleriniz.

IMF destekli programın gerekçelerine

ışık tutuyor.

Bu program açıklan ınca. ilk tepkileriniz ne olmuştu ?

CELASUN : Program, Tü rkiye için ayrı n t ıl ı bir yol haritası çiziyor. Hü­ k ümet takv i me b a ğl a nm ı ş ve performans kriterleri önceden be l irle nmiş bir çerçev e dahilinde icraat yapacağına dair niyet beyan ediyor, bir an lamda ta­ ahhüt altına giriyor. Dünya Bankası'nın da kredilerini bu düzenlemeyi esas alan ve tamamlayan bir biçimde yönlendireceği bil iniyor. Tü rkiy e nin de üyesi bulunduğu uluslararası bir kuruluş olan IMF ile bu tür bir düzenleme, aşırı hassasiyete ve komplekse yol açan bir uygulama olarak algı­ lanmayabilir. Ama, yine de, bir vatandaş olarak bunlara bakınca, içinizin burkulmaması mümkün değil . Öngörülen düzenlemelerin çoğu, kimi detaylar fark l ı bile olsa, geçmiş yıllarda yapılabilirdi. Köşeye sıkışıncaya kadar b ek l em e k ge­ rekmiyordu. G ec ikme nin faturası tümüyle siyasetçilere çıkarılırsa, konunun anlaşılması çok zor olur. Bunun toplumsal sorumluluğu yaygın bi r biçimde paylaşı lmalıdır. ,

'

- Nasıl bir toplumsa/ sorumluluk?

CELASUN: Türkiye' de genel kamuoyu ve sosyo-politik davranışlar, si­ yasetçi leri ekonomide kalıcı bir istikrarı sağlamaya yönlendirmiyor ve zor­ lamıyor. Çıkar gruplarının baskıları ve büyük bir böl ümü vergi mükellefi olmayan veya vergiden kaçınan seçmen kitlesinin beklentileri , devleti borçla veya parasal genişleme ile finanse edilen ekonomik b ü y üm eye özendiriyor. Milli gelirin artış �,otansiyclinin yüksek olduğuna ve b o rç yükünün fazla ol.madığına dair söylemler bu eğilimi güçlendiriyor. Devlet harcamalarının bir bölümü, bütçe dışında kalan kamu kurumlarına kaydırı lıyor ve saydamlığı kayboluyor. Siyasetçi lerin savurganlığı ve ayrıca­ l ıkları artıyor. Bürokrasi buna uyum sağlıyor ve kılıfını hazırlıyor. Makroekonomik popülizm için elverişli koşullar oluşuyor. Ekonominin iç dengeleri önemsenmiyor. Borçlanma imkanları tıkanınca, dış destekli bir program uyg u l a ma s ın a geçil iyor. Dış destek alınırsa, programın sosyal maliyetinin daha düşük ola­ cağı umuluyor. Uluslararası destek almak için, belirli önlemlerin a lınacağ ı n a

270


Merih Celnsu11

dair taahhüt altına giri l iyor. Bu önlemlerin farklı gelir gruplarına nasıl yansı­ yacağı değerlendiri lmiyor ve halka anlatı lmıyor. Bir süre sonra, reform yor­ gunluğu başlıyor. Gündem tekrar dağılıyor. Bu süreçlerin ve olguların so­ rumluluğunu hep birlikte hissetmeliyiz ve paylaşmalıyız diye düşünüyorum. - IMF destekli programa bir bütün olarak bakılınca, temel amaçlar ve araçlar nasıl görünüyor? CELASUN: 1 999 sonunda ortalıkta bir felaket senaryosu söylemi yoktu . Bu da çok iyi oldu. Kararlar bir panik ortamında alınmadı. Ama, sanıyorum, kamu borç göstergelerini iyi izleyenler durumun ciddiyetinin farkındaydılar. Enflasyonun, 1 998-99 'da izlenen yaklaşımlarla hızlı bir biçimde düşürüle­ meyeceği de belli olmuştu. IMF destekli program, enflasyonu indirmek için enflasyonist beklentilerin kırılması fikrini ve kamu iç borç stokunun denetim altına alınması düşünce­ sini ön plana alıyor. Bu bağlamda, yıl sonları itibarile enflasyon oranı hedef­ leri belirleniyor. İlk bir buçuk yı llık süre için nominal döviz kuru (sepeti) değişim cetveli açıklanıyor. Bütçenin faiz dışı dengesinde büyük bir fazla elde edilmesi öngörülüyor. Kamu çalışanlarının maaştan ile bazı kamu fiyatlarında ileriye yönelik endeksleme taahhüt ediliyor. Para politikasında, net iç varlıklar için sıkı limitler getiriliyor. Beklenen rezerv artışlarının sterilize edilmeyeceği ve faizlerin yeni dengelere intibakı­ nın serbest olacağı bir rej im oluşturuluyor. Temmuz 200 1 sonrası için, döviz kurunun gittikçe genişleyen bir band içinde esnek bir seyir izlemesine imkan veren ve buna uygun olarak biraz daha esnek bir para pol itikası izleneceği açıklanıyor.

- Yapısal reformlardan ne bekleııiyor? CELA S UN : Topyekün kamu finansmanında kalıcı bir iyileşmenin sağla­ nabilmesi için, kamu sektöründe yapısal reformlar öngörülüyor. IMF destekli program daha da i leri giderek, Türkiye' de piyasa ekonomisinin daha reka­ betçi bir düzen çerçevesinde işlemesine yol açacağı düşünülen kurumsal dü­ zenlemeleri belirliyor. Bu önlem ve düzenlemelerin uygulamasını denetle­ yebilmek için, çok sayıda performans kriteri, yapısal kriter ve endikatif gös­ tergeler tanımlan ıyor. - Bu program, 2000 'de uygulandı. Belirli sonuçlara ulaşıldı. Siz bıı prog­ ramın hangi özelliklerini olumlu veya uygun buluyorsunuz ? CELASUN : Programın makro çerçevesinde, bütçenin faiz-dışı dengesinin yüksek pozitif düzeyde fazla vermesini sağlayan önlemlerin ağırlık kazan­ ması ile birlikte tüm kamu sektörünün finansmanının inandırıcı bir bütünlük içinde ele alınması, programa büyük bir güvenilirlik kazandırdı. 27 1


Doğu Botı

Merkezi bütçenin kapsamının genişletilmesini ve sübvansiyonlar dahil kamu harcamalarının saydamlaşmasını gerçekten önemsiyorum. Kamu ma­ l iyesinde bütünlük, saydamlık ve denetlenebilirlik ilkeleri kalıcı olursa, de­ mokrasimiz de bundan kazançlı çıkacaktır. İktidar ve muhalefet partileri bu ilkeleri içtenlikle özümsedikçe, istikrar içinde kalkınma umutlarımız pekişe­ cektir. Bütçenin yeniden dengelenmesini tamamlayıcı olduğu düşünülen reformların doğrultuları da beklentilerime uyuyor. - Programın başlıca nominal çıpası hakkında ııe düşiiniiyorsıın uz ? CELASUN : Söyleşimizin daha önceki bölümlerinde, Türkiye 'nin eı1 flas­ yon sürecinde, yüksek enflasyon beklentisinin katı lığı, gerçekleşen enflas­ yona göre endeksleme ve reel döviz kuru değerinin korunmaya çalışılması gibi hususların enflasyonu indirme çabalarını olumsuz etki lediğini be­ lirtmiştim. 2000'e gelindiğinde, enflasyonun ineceğini halka inandıran, güçlü nomi­ nal çıpalara kesin ihtiyaç vardı. Salt para arzını nominal çıpa olarak kullanan ve parasal genişlemeyi sert bir biçimde sınırlayan bir program, faizleri çok yilkseltebilir ve kamu borç yönetimini darboğaza sokabilirdi. 1 999 şokunun ardından, bu yönde bir uygulama, ekonomide büyük bir daralma yaratabi­ lirdi. Türkiye' deki enflasyonun arka planında en önemli etmen olarak gördü­ ğüm entlasyon bekleyişlerini aşağıya çekmek için izlenecek diğer bir yön­ tem, nominal döviz kurunu bir takvime bağlamayan daha genel ve esnek bir "entlasyon hedeflemesi" programı olabi lirdi . Sanıyorum, 1 998 'de açıklanan enflasyonu düşürme programı, böyle bir yaklaşıma geçiş anlayışı içinde hazırlanmıştı. 1 999 seçimleri ve deprem şoku sorunlar yarattı. 1 999 sonlarına doğru çok yüksek düzeylerde seyreden bono­ tahvil faizleri , bu yaklaşımın kredibilitesinin erozyona uğradığına işaret edi­ yordu.

- Başka hangi alternatifler söz konusu olabilirdi ? CELASUN : Bir para kurulu oluşturulması, teorik olarak düşünülebilirdi . '1 999 sonunda buna uygun koşullar yoktu. Banka sektörünün dış kaynağa bağımlılığı ve kırılgan yapısı bağlamında, kamu iç borçlarının yeniden ya­ pılandırılmasına dayalı bir programın uygulanması da mümkün deği ldi. Bu koşullarda, riskli de olsa, döviz kurunu başlıca nominal çıpa olarak kullanan bir programın, güçlii bir maliye politikası ile birlikte başarı şansını yüksek görüyordum. Kamu-dışındaki sektörlerde de ileriye yönelik endeksleme hayata geçirilebi lse, bu yaklaşım daha etkili olabilir diye düşü­ nüyordum. Son bir kaç yılda verdiğim derslerde, öğrencilerin merakını bu konunun analitik yönlerine çekmeye çalışıyordum.

272


Merih Ce/cısun

Bu düşünceler içinde, nominal doviz kurunun bir süre cetvele bağlanma­ sını ve bundan çıkış stratej isinin önceden açıklanması n ı , teorik düzeyde uy­ gun karşıladım. Programın kavramsal ç e rç evesi , kanımca etki leyici bir bi­ çimde oluşturulmuştu. Programın başarılı olmas ı n ı içten likle istiyorum. Ancak, programın ayrıntılarına bakınca iki hususu kaygılan dırıcı b u ldum . Hala da buluyorum. - Programın hangi yönleri sizi kaygılandırıyor? CELASUN: Yıl sonu için belirlenen enflasyon hedefleri, özellikle 2000 yılı içi n aşın iyimserdi. Kambiyo cetveli de bu varsayımlara göre ol uşturul­ muştu. Reel döviz fiyatının düşmesi genellikle bekleniyordu , ama düşme beklenen d e n fazla oldu. Cari dış denge büyük açık verdi. Bu, reel döviz ku­ runun seyri konusunda kaygı yaratıyor. 2000 ' de ithalattaki büyümenin hızını azaltan dolaylı tedbirler alınab ilirdi. Ama, alınmadı. Özel tüketim vergisi veya tüketici kredilerindeki aşırı artışı bir ölçüde caydırıcı nitelikte makul bir vergi yükü, bu bağlamda etkili olabilirdi. Aynca, programda öngörülen yapısal düzen l eme l e r için belirlenen uygulama takviminin, bazı konularda anlamlılığının ta rt ış ı labilir n i te l i kte olduğu n u görüyorum. - Bunu bir örnekle açıklayabilir misiniz? CELASUN: Örneği n , Ek N iyet Mektubunda, THY ' nin yüzde 51 'inin Mart 200 1 sonunda satışı, yapısal kriter olarak belirleniyor . Bu kuruluş Tür­ kiye için öneml idir ve belirlenen tarihe kadar anlamlı satış koşulları oluşma­ yabi lir. Eğer öngörülen kambiyo, para ve bütçe politikaları sıkı bir biçimde uygulan ıyorsa, THY'nin satışında anlaşılabilir bir gecikmenin en fl asyo n un düşmesini önleyeceğini düşünemiyorum. Özelleştinne geliri, kamu borç­ lanma gereğini azaltacağı için önemli bir faktördür. Ancak, özelleştinne son­ rası oluşacak şirket yönetimlerinin etkin ve güvenilir bir yapıda o l mas ı da genel kamu yaran açısından büyük önem taşıyor. - Dış s ermaye çevrelerinin, reform takvimine bakış açısıııı nasıl değer­ lendiriyorsunuz? CELASUN: Dış tasarrufçuları yönlendiren çevreler, yapısal rcfonn tak­ vimini -otomati k ve refleksif bir tarzda- çok önemsedikleri için , kurumsal düzenlemelerde makul sayılabilecek gecikmeler programın güvenilirliğine gölge düşürebilir. Böyle durumlarda, risk primi yükseliyor ve borçlan ma daha pahalı oluyor. Artan faiz yükü, sosyal harcamaları kısıtlıyor. Yapısal düzenlemeleri n çok ac ele ye getirilip, orta vadede yeni sorunlara yol açma­ masını dil iyorum. Diğer taraftan, fazla esnekleştiri lmiş bir uygulama takvimi, yöneticileri rehavete sevk edebilir, stratejik karar-alma süreci uzar ve prog-

273


Doğu Batı

ramın kredibilitesi aşınır. Kısa -süreli gecikmeler de olsa, Hükümetin yapısal reformlan çok ciddiye aldığını fiilen kanıtlaması gerekiyor. - Bu program, sosyal politika açıSlndan eleştiriliyor. Ne düşünüyorsunuz? CELASUN: Kamu finansmanını konuşurken, 1 999 sonunda devletin ağır faiz ve borç yükünü vurgulamıştık Yeni uygulamada, bütçe kısıtı sertleştiği için, sosyal harcamalara yeterli ödenek ayrılamıyor. Profesyonel yönden düzgün ve etkin hazırl ıklardan sonra, toplumun gerçekten güçsüz ve en az gelirl i grupları için, 2002 'de "yoksullukla mücadele" programı oluşturulursa hayırlı bir girişim olur. Böyle bir programa, gönüllü kuruluşların ve özel sektörün katkıları da sağlanırsa kısa zamanda büyük mesafe alınabil ir. Orta ve uzun dönemde, bütçe gelirlerinin ve harcamalarının düzeyi ve ya­ pısı büyük önem kazanıyor. Avrupa Birliği ülkelerinde, vergi öncesi gelir dağı lımında görülen eşitsizlik, vergi ve transfer i.politikalarıyla önemli ölçüde azaltılıyor. Ekonomi istikrara kavuştuktan sonra, bu konuda çok ciddi bir çaba gerekiyor. .

- IMF destekli programın enflasyon hedeflerini, aşırı iyimser bııldıığu­ nuzu belirttiniz. Reel döviz fiyatının düşmesine dikka t çektiniz. Bıı konudaki argümanlarmız nedir? CELASUN: Bu konuda iki hususu vurgulayabirim. Bir anti-enflasyon programında, döviz kuru nominal çıpa olarak kullanılacak ise, konımac ılığı azalmış bir ekonominin dış ticaret malları üreten kesiminde fiyatların nomi­ nal çıpaya intibakının oldukça hızlı; dış ticaret yönelimi olmayan kesiminde enflasyonun düşmesinin daha yavaş olması beklenir. Türkiye'nin ticaret ve diğer hizmet sektörlerinde enflasyon ataletinin büyük olduğu gözleniyor. Dış ticarete açık sektörlerde de rekabetçi koşulların tam yerleşmediği bil iniyor Prof. Erinç Yeldan 'ın araştırmaları, mark-up fiyatlama olgusuna dikkat çekiyor. İkinci husus, 1 999 ' da, talep daralmasının etkisiyle, özel sektör enflasyo­ nunun, kamu enflasyonunun altında kalmış olmasıdır. 2000 'dc yurtiçi talep büyüyünce özel sektör fiyatlarında, bilhassa ilk aylarda, hızlı bir artış ger­ tekleşti . 1 999'un son aylarında kamu fiyatlarına yapılan zamlar da, gecik­ meli olarak diğer fiyatlara yansıdı . .

,

- Bun/arm sonuçları ne oldu ? CELASUN: Burada önemli olan, 2000 'de çıpa olarak kullanılan nominal döviz kuru artışının, daha yüksek oranda gerçekleşen enflasyon sonucunda Türk parasının değerlenmesine yol açmış olmasıdır. Diğer yönden, IMF destekli kambiyo cetveli dış tasarrufçulara ve dış kaynak kullanan banka ke­ simine güven verdi, risk primi düştü ve kamu borçlanma faizleri nominal kur

274


Merilı Ce/asuıı

çıpasına doğru hızla intibak etti. Bu yönden, program ilk aşamada başarılı oldu. - Dolar- Euro paritesi de değişti. Etkisi ne oldıı? CELASUN : Dolar, Euro karşında değer kazanınca, AB piyasalarına yö­ nelen ihracatçılarımız açısından, fiyat rekabeti daha da zorlaştı. Petrol fiyat şoku da, maliyet yapısına olumsuz etki yaptı . 200 1 'de Euro 'da beklenen yükseliş bu eğilimi bir ölçüde telafi edebilir. Yine de, enflasyonun döviz kurunun üstünde seyretmesi, yetkilileri zorlayabilir. Bu konuda ben de rahat değilim . . - Sizce, enflasyon hedefleri sayısal olarak n e olmalıydı ? CELASUN: Yıl sonu TEFE enflasyonunun 2000 'de yüzde 30 oran ında hedeflenmesi ve döviz kuru cetvelinin buna göre düzenlenmesi daha gerçekçi olurdu diye düşünüyorum. Sıkı bir maliye politikası ile bu hedef ger­ çekleştirilebilirdi. Bu beklentiler içinde, programı n aynı kavramsal çerçeve­ sini kullanarak, TEFE enflasyonu 200 1 ' de yüzde 1 5 ve 2002 ' de yüzde 1 0 olarak hedeflenebilirdi. Vurgulamamız gerekir ki, bunlar akademik görüşler. Şimdi varolan du­ ruma bakılınca, Kasım 2000 banka krizinin etkisi altında, 200 1 ' de yurtiçi talebin düşmesi ile fiyatlar üzerindeki talep baskısının azalacağı ve enflasyo­ nun inişine daha elverişli koşulların oluşabileceği bekleniyor. Bu olgu, TL ' nin aşırı değerlenmesini de ön leyebil ir. Ancak, üretimde daralma başka sorunlar yaratabilir. Türkiye'de reel sektörün ekonomide resesyonlara karşı toleransı, en flas­ yona tahammül gücünden daha az. Enflasyon düşse de, bu olgu, makro­ ekonominin yönetimini zorlayacak gibi görünüyor. - Reel sektörün ekonomide dıı rguııluğa karşı toleransı ııeden daha az ? Bu bize özgü bir olgu mu ? CELASUN : B ize özgü değil. Yüksek enflasyon ile birlikte ekonomide belirli bir büyümeyi geçmişte sağlayabilmiş ülkelerde bu eğilimler gözleni­ yor. Ö rneğin, yakın zamana kadar, Brazilya da böyleydi. B u bağlamda, ortalama gelir düzeyi , mali sektörün derinliği ve işsizlik si­ gortası gibi sosyal korumacılık kurumlan önem kazanıyor. Ekonomi dur­ gunluğa girdiğinde, yeni istihdam yaratılamıyor, işten çıkarı lanlar çoğalıyor, yurtiçi talep ve üretim düşüyor. Şirket sektörü açısından, ekonomide dur­ gunluk, nakit ve kredi akışlarını zora sokuyor ve mali sektör derinleşmemiş ise, kredi darboğazı üretimi olumsuz etki liyor. Toplumda huzursuzluk hızla yaygınlaşıyor. Gelişmiş piyasa ekonomilerinde, söz konusu kurumsal yapı güçlü oldu­ ğundan, bu sıkıntıların geçiştirilmesi daha kolay oluyor. Ayrıca, yüksek ge275


Doğu Baıı

lirli ülkelerde, bireylerin mali serveti yıllık gelirlerine göre çok yüksek. Enflasyonda hafif bir yükseliş, mal i varlıklann reel değerini ve getirisini aşındınyor. Bu olgu, yaşlanmış nüfus için önem kazanıyor. Batı Avrupa'da en flasyona karşı toleransın çok az olmasını, bu yapısal özelliklerle açıklıyo­ rum. B una ilaveten, 1 920-30' lardaki hiperenflasyon deneyimleri, hafızala­ nndan çı kmamış görünüyor. - Döviz kurunu nominal çıpa olarak kullanan bıı programa başlamadan.

bir devalüasyon yapılsa daha ııygu n başlangıç koşıılları oluşur

ınııydıı "! CELAS U N : Uygun olmazdı. Sermaye hareketlerinin serbestleştiği bir ekonomide, kısa vadeli dış kaynak kullanımı da yüksek ise, sürpriz devalü­ asyonların olumsuz etkileri çok büyük ve uzun süreli olabilir. 1 999 sonla­ rında banka sisteminin açık döviz pozisyonu, belki, ortalıkta dolaşan rakkamlardan da büyüktü. Böyle bir ortamda, dış tasarrufçunun en son duy­ mak istediği şey, sürpriz devalüasyondur. Ayrıca, nominal devalüasyonu reel devalüasyona dönüştürme süreci reel ücretlerin düşürülmesini de içerir. Bir sürpriz devalüasyondan sonra, sıkı bir bütçenin hazırlanması siyaseten mümkün olmazdı. Ama, bu söylediklerim bir gerçeği değiştirmiyor. 2000 ' de Türk parası değerlendi ve bir süre daha değerleneceği görülüyor. Umarım bu olgu, nominal döviz çıpasından çıkış stratej esinde, beklenmedik ölçüde bir ayarlamayı gerektirmez. - Türk parası yabancı pa ralara ka rş ı değerlenirse, ih ra ca tı m ız nasıl et­ kilenecek"! Düşük enflasyon ne

o rta m ı n da bıı

tür gelişmelere ka rş ı stratejimiz

olur?

CELAS U N : Çok yerinde bir soru. İ hracatın sürdürülmesi çok önemli . Orta vadede, dış rekabet gücümüzün döviz kuruna aşırı bağımlılığını azalt­ malıyız. Bu bağlamda, birim işgücü mal iyeti kavramı ve verimlilik büyümesi önem kazanıyor. Dış ticaret malları üreten sektörlerde, sermayenin, işgücü­ nün ve enerj inin daha verimli kullanılmasına yol açacak yöntemler ve ürün bileşiminin değişmesi gerekiyor. Teknolojik yeteneklerin ve daha etkin ör­ gütlenme biçimlerinin geliştirilmesi gibi konulann, kalkınma gündemine �irmesi kaçınılmaz oluyor. Düşük enflasyon ortamlarında, reel kurun maliye politikası aracı lığı ile bir ölçüde etkilenmesi mümkün görünüyor. Reel kuru, bir anlamda, dış tica­ rete açık sektörlerdeki fiyat düzeyinin, dış ticarete yönelmeyen sektörlerdeki fiyat düzeyine oranı olarak yorumlarsak, vergileri ve bütçe harcamalarını belirli doğrultularda ayarlayarak, bu oranı bir ölçüde etkileyebil iriz.

276


Merih Celasıııı

- Enjlasyonıı indirme programının, gelirler politikası ayağının olmaması veya zayıf olması kimi meslekdaşlarımızca eleştiriliyor. Bu konuda ne düşü­ nüyorsunuz ? CELASUN: Program, memur maaşlannda, asgari ücrette ve devletin be­ lirlediği bazı fiyatlarda, enflasyon hedefine uygun bir yol izleyeceğini belir­ tiyor. Kİ T sektöründe, 200 1 yılının toplu sözleşmelerinde ileriye yönelik endeksleme uygulamasına geçilirse, programın büyük bir destek kazanaca­ ğını düşünüyorum. 1 995-97 ' de Kİ T çalışanlarının reel ücret kayıplarının büyük olduğu bili­ niyor. Ancak, 1 999 toplu sözleşmelerinin ücret şoku, Kİ T finansman denge­ sini çok bozmuş görünüyor. Ayrıca, K İ T' ler aracıl ığı ile verilen sübvansi­ yonlar ve Kİ T fiyatlarının düşük tutulması, Kİ T finansman açıklarının başka bir belirleyicisi. B u konuda dengeli bir değerlendinne yapmak gerekiyor. 2000 yılında i leriye yönelik endekslemenin, özel sektörde de benimsen­ mesi iyi olurdu. Ancak, özel sektör için geniş tabanlı bir sosyal sözleşme (bağıt) uygulamasının kolay olduğunu hiç sanmıyorum. - Hangi yönlerden kolay değil? CELASU N : Özel sektör kuruluşları arasında dış ticarete açılım, işletme büyüklüğü, ithal veya yerli hammadde kullanımı, piyasa gücü, işgücü nite­ likleri, sendikalaşma oranlan vs. gibi konularda büyük farklı lıklar var. Ay­ rıca, toplu sözleşmelerin zamanlama açısından senkronize olmadığı da bili­ niyor. Bu koşullarda, geniş kapsamlı ve fonnel bir toplumsal sözleşme giri­ şiminin başarıyla gerçekleşmesi çok zor görünüyor. Böyle bir düzenleme girişimi olumsuzlukla sonuçlanırsa, programın inandırıc ılığı büyük yara alabilir. Diğer yönden, ücretin toplu sözleşmelerle belirlendiği kesimler için, hü­ kümetin öncülüğünde veya hakemliğinde daha dar kapsamlı sosyal sözleş­ melerin mümkün olabileceği düşünülebilir.

- Bu bağlamda bir sorun çıkar mı ? CELASUN : Bu durumda, sosyal tarafların kendi aralarında uzlaşırken, devletten vergi yüklerinin azaltılması, sosyal güvenl ik yüklerinin hafifletil­ mesi veya istihdam koşul larını zorlaştıran düzenlemelerin yapılması gibi isteklerde bulunmaması gerekir. Hükümetin taraftan uzlaştırmak için vere­ ceği ödünler, kamu finansmanını veya emek talebini olumsuz etkilememeli­ dir. Bu anlayış içinde oluşturulan sosyal uzlaşmalar, zor dönemlerin atlatıl­ masında faydalı olabil ir.

277


Doğu Batı

- Türkiye 'de uZlaşma süreçleri iyi çalışmıyor '! Bu konuda bir öneriniz var m ı ?

CELAS UN: Var. Türkiye' de uzlaşma, ödün verme v e karşı taraftan ödün koparma anlamında algılanıyor. Zihniyet buna göre biçimleniyor. Bunun bir rasyoneli var. Ama, konuya daha geniş açıdan bakmak gerekiyor. Ekonomik ve sosyal alanda, uzlaşma sürecinin etkin sonuçlara yol açması için, ortak değerlendirme çerçevelerinin geliştirilmesi ve tarafların dahil ol­ duğu sistemin performansının en üst düzeye çıkan lmasının da ortak bir amaç olarak belirlenmesi gerekir. Bu durumda paylaşılan olanaklar daha da ge­ nişler. Karşı tarafın mantıklı değerlendirmelerini paylaşmak, medeni cesaret gerektirir. Yaran da büyük olabilir. Ayrıca, uzlaşmada dönemler arası optimal bir denge aranmalıdır. Geçmiş dönemde özveride bulunanlar, yeni dönemde özverilerinin karşılığını alabil­ melidir. Bu uzun vadede güven ortamını güçlendirir. Ortak akıl ve bilgi zen­ ginleşirse, daha verimli uygulamalar için zemin oluşur. Yeni küresel ortamda uzlaşma gereği daha da artıyor. - Küreselleşme, hangi açılardan uzlaşmayı gerektiriyor?

CELASUN : Küreselleşme, ülkelerarası ve ülke düzeylerinde, bir çok yönden uzlaşma gerektiriyor. Yeni küresel koşullara uyum sürec i , ü lke içinde gelirin bölüşüm tarzını değiştiriyor. Sosyal barışın sürdürülmesi için, sosyal korumacılık si stemlerinin geliştirilmesi önem kazan ıyor. Ayrıca, dışa açık ekonomilerde üretim ve i stihdam, dünya ticaretindeki dalgalanmalara daha duyarlı bir yapı kazanıyor. Dış gelişmeler, olumlu da olabilir, olumsuz da. Dış şoklann olumsuz etkilerini, topluma daha az yansı­ tabilmek için, sosyal güvenlik ve sosyal harcama kapasitesinin güçlü olma­ sına dikkat ediliyor. Bunun finansmanına düzenli bir biçimde kaynak sağla­ mak amacıyla, vergi ve transfer pol itikalarında uzlaşma gerekiyor. Uluslar­ arası düzeyde bu sorunları özgün yaklaşımlarla değerlendiren Harvard Üni­ versitesi profesörlerinden Dani Rodrik'in araştırmalarının izlenmesini tavsiye ederim. • ·

-

Sayın Celasun, açıklama/arınız için teşekkür ediyorum.

CELASUN: Uzun bir söyleşi oldu. İlginize teşekkür ediyor, yayın hayatı ­ nızda başarılar dil iyorum.

278


Profile for Büyük Kütüphane

Doğu Batı, s. 17, Kasım-Aralık-Ocak 2001-2002, Ekonomi  

Doğu Batı, s. 17, Kasım-Aralık-Ocak 2001-2002, Ekonomi

Doğu Batı, s. 17, Kasım-Aralık-Ocak 2001-2002, Ekonomi  

Doğu Batı, s. 17, Kasım-Aralık-Ocak 2001-2002, Ekonomi

Advertisement