Page 1

Arkadaşları, şehadetinin 25. yılında Tekiner Tayfur’u gazetemize anlattı

Kentsel dönüşüm olgusu Türkiye’de son günlerde oldukça gündemde. Ancak, uzmanlara göre binaların yıkımı bir yana, sosyal açıdan da büyük bir çöküntü söz konusu.

Her yıl kış aylarında rastladığımız türden bir olay... İstanbul Şişli’de 63 yaşındaki engelli Fikret Ertekin, evi olarak kullandığı biletçi kulübesinde donarak hayatını kaybetti.

Türkiye’de bugün devlet eliyle, Milli Piyango, İddaa, Sayısal Loto, Şans Topu, Kazı Kazan, Spor Toto, At Yarışı, On Numara gibi devletin kendine gelir oluşturmak amacıyla oynattığı 11 çeşit şans oyunu var. Bu kumar türleri 1959’da çıkarılmış bir kanuna dayanıyor.

Diyanet’e göre dinen, taraflardan birisinin kazanıp, diğerinin kaybetmesi esasına dayalı bütün şans oyunları kumar kapsamında değerlendirilip haram kılınmıştır. Piyango, toto, loto, iddia, müşterek bahis, ganyan gibi tertip ve oyunlar da kumardır ve haramdır.

Umran Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Şemsettin Özdemir ile yaptığımız söyleşide Özdemir, bugünün müslüman yöneticilerine neyi kaybettiklerini hatırlattı.


H

görülen yeşil alan inşaat tamamlandığında demir tellerle çevrilmişti. Haliç Üniversitesi Mecidiyeköy, Şişhnane, niversite yerleşkesinin önünde yer Bomonti, Fulya yerleşkelerinin ardından alan Massan Parkı’nın durumu ise Kağıthane yerleşkesiyle de hizmet verecek. şimdiden merak konusu. Üniversite Üniversite toplam 4 yerleşkede 9 alanda faaliyete geçtikten sonra parkın ne kadarının eğitim veriyor. Vakıf Üniversitesi öğrencilerinden en halka açık olacağı büyük bir soru işareti. Zira aynı uygulama Kağıthane Ofishane ucuz lisans programına (Amerikan Kültürü ve Edebiyatı) yıllık 13 bin 500 TL talep Bauhaus projesinde de görülmüştü. Proje maketlerinde halka açık park olarak ediyor.

Emre Başoğlu

Ü

Soner Karakaş

İ

stanbul Şişlide 63. yaşındaki engelli Fikret Ertekin, evi olarak kullandığı biletçi kulübesinde donarak hayatını kaybetti. Küçükken geçirdiği kaza nedeniyle 2 bacağını da kaybeden Ertekin’in, gidecek bir yeri olmadığı için 1 metrekarelik kulübedeki yaşam mücadelesi son buldu. İstanbul’un Göbeğinde dev gökdelenlerin plazaların bulunduğu Gayrettepe’de Gündüzleri kulübesinin önünde çakmak, kemer, ayakkabı keçesi gibi ürünler satıp, akşam olunca da yoldan geçen birine saati sorup Belediyenin verdiği kulübesine çekilip, radyosunu dinleyerek hayatını sürdüren Ertekin, geçtiğimiz haftalarda yağan yoğun kar yağışı ve ısının sıfırın altına düşmesi sonucu donarak hayatını Kaybetti. Her gün yüzlerce hatta binlerce insanın aldırış etmeden önünden geçtiği insanın ölüm haberini televizyonlardan öğrenmesi, İnsanların Sosyal dayanışma olgusunu kaybettiğinin en somut örneği olarak karşımızda duruyor. Son yıllarda sıkça duyduğumuz sosyal belediyecilik kavramını ise belediye ye 100 metre uzakta olmasına rağmen yıllardır görülmemesi bu belediyeciliğin sosyal yönünün henüz olmadığını göstermektedir..

Haliç Üniversitesi 1998 yılında Bizim Lösemili Çocuklar Vakfı tarafından kuruldu. Üniversite’de Fen-Edebiyat Fakültesi, Tıp Fakültesi, Mühendislik Fakültesi, İşletme Fakültesi, Hemşirelik Yüksekokulu, Su Ürünleri Yüksekokulu, Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu, Sağlık Bilimleri Enstitüsü ve Konservatuar yer alıyor. Prof. Dr. SaitSevgener’in rektörü olduğu üniversite 7800 öğrenciye eğitim veriyor.

erkes gibi Suriye'de olan biteni dehşetle izliyorum. Savaş insanlığın tarihi kadar eski ve dünyanın her yerinde var. Belki de en sık ve yaygın olarak vuku bulduğu zamanlarda yaşıyoruz. Aynı ülke vatandaşlarının, aynı milletten, hatta aynı kabileden olanların birbirini boğazlamasının normal karşılandığı bir çağdayız. Normal, çünkü savaşları, katliamları ve işkenceleri naklen izliyoruz, savaş alanına canlı bağlanıyoruz, katillerle röportaj yapıp dünya ile anında paylaşabiliyoruz. Ne yazık ki İslam dünyası çatışmalarda başı çekiyor, olmayacak nedenlerle ve doymaz bir iştiha ile kardeş kavimler ve kabileler birbirini katletmekten çekinmiyor. Irak, Afganistan ve Afrikadaki birçok müslüman ülke, nihayet Suriye'de yaşananlar ortadadır. Düşük yoğunluklu çatışma bölgelerini de saymıyorum. Adı "barış-silm" olan bir dinin müntesipleri; "siz kardeşsiniz", "fesat çıkarmayacaksınız", "birbirinizi öldürmeyeceksiniz" ilahi emirlerini yok sayarak bir asırdır aralıksız birbirlerini boğazlıyor ve ''yeryüzünde fesat çıkarıyorlar.'' Müslümanlar arasında bitmeyen bu kavganın, bu kinin sebebi nedir? Bu hunharca katliam ve işkencelerin anlamı nedir? İnsanı insanlığından utandıran bu müslüman avının amacı nedir? Saddamlar, Hafız Esadlar, Mubarekler, Kaddafiler kanlı planlarıyla dün neyin peşindeydi? Oğul Esadlar, Karzailer, Malikiler bu vampir görüntüleriyle bugün ne yapmaya çalışıyorlar? Onlar kan dökücü, gaddar ve zalim kişilikleriyle müslümanların her şeylerini sömürerek Firavunlaşırken, müslümanlar zayıf ve zavallı halleriyle hergün gözlerinin önünde çocukları boğazlanan israiloğullarını andırıyorlar. Bu iç savaşlar adil değil, bugün Suriye'de olanlar adil değil. Haklı yada haksız, eğer savaşların bir asaleti varsa; bu iç savaşlar asil değil! Müslümanların koyun gibi boğazlanması insani değil! İnsanlığını sapkın inançlarına kurban etmiş bu zalimlerde, "şahsi emellerini müstevlilerin emelleriyle birleştirmiş" bu işbirlikçilerde vicdan ve asalet aramak doğru değil! Müslüman halklar bu yerli diktatörlerin zulümlerini hak etmiyorlar! Geçmişte Müslümanların birbiriyle savaştığı olmuştur, ama bu kadar insalıktan sıyrılmış hali, bu kadar zalim, bu kadar hain olanı görülmüş müdür bilmiyorum? Bebeler, çocuklar hunharca öldürülüyor, yaşlılar zalimce katlediliyor, kadınların namusu hayvanca paymal ediliyor, acımasızca öldürülüyor, okullar, camiler havaya uçuruluyor. Evler, ocaklar, köyler bombardımanlarda yok ediliyor, medeniyet ve tarih kokan güzelim şehirler inanılması güç bir aymazlıkla yakılıp yıkılıyor. Bunca zulmü ve katliamı bir Müslüman diğerine nasıl yapabilir? Bu sadece iktidar hırsıyla açıklanabilir mi? Geçmişte Moğolların, İspanyolların, İngilizlerin, günümüzde Amerikalıların, Sırpların, İsrail'in müslümanlara reva gördüğü bu korkunç ve insanlık dışı zulümlerin tek açıklaması vardır; o da kindir. Evet, bu bomba, ceset ve kan sağnağı arasında ülkesinden, toprağından, vatandaşından, hatta tarihinden vazgeçmenin tek nedeni; bu azgın tiranların İslama ve müslümanlara karşı duydukları tükenmez kinleridir! Hasbelkader Müslüman ülkelerde gücü ve iktidarı ele geçiren bu Firavun soyluların arzuyla sarıldığı İslama aykırı sapkın inanç ve ideolojileridir. Suriye örneğinde, sapkın bir mezhebe ve ilkel bir ideolojiye sahip bir avuç azınlığın birikmiş kinlerinin vardığı son noktayı seyrediyoruz. Yoksa köyleri, şehirleri, ülkeleri insanlarıyla birlikte yok etme cür'etini gösteren bu azgınlığı hangi aptalca neden açıklayabilir? Müslümanlardan kazandıkları zenginlikle müslümanlara kurşun sıkanların, döktükleri masum kanlarında boğulmaları elbet yakındır!


şans oyunu var. 1959’da çıkarılmış bir kanuna dayanan şans oyunlarının organizasyonunda ans oyunları günümüz dünyasında ol- Almanya modeli esas alındı. Şans oyunları her ne kadar oyun olarak nidukça yaygınlaştı. Öyle ki birçok kişi için bir tür eğlence sektörü haline geldi. İn- telendirilse de diğer oyunlardan farklı olarak; sanlar kumarın bu türüne çok büyük miktar- çekici ve sevinç verme özelliği dışında, üzüntü larda paralar harcıyorlar. Toplumun kumar ve bağımlılık yapma özelliği bulunan bir oyunalışkanlığını bir ihtiyaç gibi görerek onu kontrol dur. Bir oyunda herhangi bir mülkiyet kavramı altında tutmak isteyen bir devlet yapısı bütün ve el değiştirmesi söz konusu değilken, şans dünyada mevcut. Aynı zamanda bu faaliyetten oyununda mülkiyetin el değiştirmesi söz kohazinenin gelir elde etmesi ile spor, okul binası nusudur. Kumarda esas olan kazanmak için yapımı vb. bazı giderlerin finansmanının sağ- oynamaktır. Bu niteliği itibariyle şans oyunları lanmasında kaynak oluşturması sebebiyle ,dev- da kumar niteliğini haizdir. Yasada ilgili kanunun ” yer alan tanımına letin yasal kumarı desteklediği görülmektedir. Öyle ki “Ya Çıkarsa” rüyası ile bu umut ve göre“Karşılığı nakit olmak üzere oynatılan pihayal tacirliği TRT’de yıllarca Sayısal Loto ve yango sayısal oyunlar, hemen-kazan ve benzeri Milli Piyango adı altında resmen kumarın oyunlar” şans Oyunlarını ifade etmektedir. Öte yandan Türk Ceza Kanununun uygureklamı yapıldı. Devlet eliyle kumar özendilamasında ise kumar,“kazanç amacıyla icra rildi. edilen ve kar ve zararın talihe bağlı olduğu Milli Piyango mu Milli Kumar mı ? Bahis oyunları da her geçen gün yaygınla- oyunlardır“ şeklinde tanımlanmıştır. şıyor. Özellikle futbol maçları üzerine bir çeşit Kumarı yasal kumar ve yasadışı kumar bahis olan "İddaa" oyunu futbolu bir 'kumar aracına' dönüştürdü. Milli Piyango 2003-2008 olarak ikili bir tasnife tutmak mümkün. Yasal arası 3,6 milyar dolardan fazla kar elde etti. kumar; Devletin kontrolü altında ve bizatihi Devlet eliyle oynatılan sanal kumarlarda Türkiye Devlet tarafından organize edilen kumar tü1 milyar dolarlık hacimle dünya üçüncüsü. rüdür. Bunlar, Milli Piyango İdaresi Genel Ülkemizde yaklaşık 1.5 milyon kişi internet Müdürlüğü, Spor Toto Genel Müdürlüğü vb. üzerinden bahis oynuyor. Milli Piyango bayi- şekilde örgütlenmiş olup, kurumsal bazda faalerinden oynatılan oyunlar da hesaba katılınca liyet gösteriyorlar. Yasadışı kumarın en önemli ayağını ise, bu sayının epeyce yüksek olduğu görülüyor. sanal (internet) ortamındaki e-kumar oluşDevlet oynattığı "şans oyunu" adı altındaki kumardan, 2003–2008 arası 3,6 milyar dolardan turmaktadır. Mevzuatımıza göre kumarhane veya casino açmak yasaktır. Ancak kahvehafazla kar elde etti. Türkiye’de bugün, İddaa, Sayısal Loto, Şans nelerde, kulüp ve dernek adı altında da yasadışı Topu, Kazı kazan, Spor Toto, At Yarışı, On kumar faaliyetleri gözlenmektedir. Anayasanın 58. maddesinde,“Devlet, gençleri Numara, Milli Piyango gibi devletin kendine gelir oluşturmak amacıyla oynattığı 11 çeşit alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alış-

Celal Baygeldi

Ş

kanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır” denilmektedir. Anayasanın 5. maddesi de sosyal devlet anlayışını vurguluyor. Bir sosyal devlet vatandaşlarını herhangi bir madde ya da olgu bağımlılığına sürükleyemez. Halbuki kumarın bağımlılık yarattığı bilimsel açıdan defalarca isbat edilmiş bir şeydir. Sürekli kazanma arzusu kaybetme korkusu insanlarda tetikleniyor.

Resmi kumar, yasal kumarbaz Türkiye Yeşilay Cemiyetine Başkanlık yaptığı dönemde bağımlılığın her çeşidiyle mücadele başlatan ve kumar bağımlılığı ile ilgili bir rapor hazırlatan Muharrem Balcı, kumarın Türkiye’deki yasal zemini hakkında gazetemize açıklamalarda bulundu. Balcı, şans oyunlarının kumar olduğunu ve bunun bizzat yasada yer aldığını ifade ederek “Borçlar Kanunu’nun 806. maddesinde her türlü piyango ve çekilişin izne tabii olduğu ibaresi yer alır. Ve madde şöyle devam eder: izin alınmadan yapılan çekilişlerin kumar hükümleriyle cezalandırılacak. Bakın izin alırsanız çekiliş oluyor, izin almazsanız kumar oluyor. Bu ne demek. Bu bal gibi kumar.” “Devlet kumar kavramına ,vergilendirilmezse kumar; vergilendirilirse kumar değil anlayışıyla yaklaşıyor. İzinli şans oyunları izinli kumar manasına geliyor. Yani burada kanunla uygulama çelişiyor.” şeklinde konuştu. Bir yandan da şans oyunları devlet için büyük gelir kapısı. Devlet bu ikramiye için toplanan paraların yarısı kadar bir bölümüne el koyuyor. Yani hem hayal tacirliği yapıyor, hem de bu hayallerin yarısını çalıyor. Sonuçta kumarı, şans oyunlarını herkes kazanamıyor. Şans oyunları, insanları hazıra konmaya, emek sarf etmeden lüks yaşama ulaşmayayöneltiyor. Herkesin aklına bir devletin bunu yapmaya

hakkı var mı? sorusu geliyor.. Yoksa, devletin görevi bu hayal kuran insanlara tacirlik yapmak mı, yoksa onlara iş imkanı oluşturmak mı olmalı? Uzmanlara göre kumar, bağımlılık yapan bir olgu. Uzmanlarca bağımlılık, insanların herhangi bir maddeyi ya da olguyu elde edemediği zaman onun peşinden koşması, onu elde edinceye kadar her yolu mübah görerek ele geçirmeye çalışmasıdır. Her bağımlılık bir diğerini tetikliyor. Sigara, alkol, uyuşturucu gibi bağımlılıklar da kumarla beraber geliyor. Her bağımlılık insanı bir yerde köleleştiriyor. Sonuçta insanların verdiği paralar bir şekilde başka insanların ve devletlerin ceplerine gidiyor. Bu bağımlılıkla insanlar ekonomik olarak sömürülüyor.

Bağımlı (köle) kumarbaz Bağımlılık bir köleliktir. Uluslar arası hukukta kölelik İnsanlığa karşı suçlar kategorisindedir. Bağımlılaştırılarak, köleleştirilerek, bir maddenin ya da olgunun peşinden sürüklenen insanların sadece maddi zararları değil, o insanların onurları da zarar görüyor. Bizdeki en büyük paradoks, kumar ve şans oyunlarının devlet eliyle oynatılıyor olması. Devlet sigaraya karşı reklam yasağı getirirken, alkol’ün yazılı basında ve açık havada reklamını serbest bırakıyor. Kumarı kendisi bizzat oynatıyor. Sigarayı yasaklıyorsanız alkolün reklamını da yasaklamanız lazım. Devlet kendisiyle çelişiyor. Bu noktada devlet sanki bütün kötülüklerin anasıymış gibi karşımıza çıkıyor. Ama halk kitlelerin bilincine hiçbir devlet karşı duramaz. Burada sivil toplum kuruluşlarına vakıflara büyük görevler düşüyor. Konunun dini, hukuki, sosyolojik boyutlarını uzmanlara sorduk...


B

u yıl Milli Piyango çekilişi TRT’de yapılmadı. Gerekçe olarak TRT’nin istediği ücretin çok fahiş olduğunu gösterdiler. Bu doğru değil, ben geçen yıl TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin’le görüştüm. Bunun yapılmaması gerektiğini söyledim. Bu şekilde gençleri kumara alıştırıyorsunuz dedim. Sonra Milli Piyango İdaresi’nin yöneticilerine de bunu anlattım. Milli Piyango Okulları isminde 43 adet okul ve yurt vardı. Okulların isminin değiştirilmesi için valiliklere yazılar yazdım. Onlar muhatabın bakanlık olduğunu söylediler. Milli Eğitim Bakanıyla görüştüm. İlk dönem pek ilgilenmedi Milli Eğitim Bakanlığı. 9 ayrı şehirde pilot dava açtık. Bu okulların isminin değiştirilmesi için. Mahkemeler bile davayı anlayamadı. Ama Ömer Dinçer Bey, Milli Eğitim Bakanı olunca onunla yaptığımız görüşme sonrasında Milli Piyango yetkililerini çağırdı oturdular anlaştılar bu 43 okul ve yurda Van Depremi’nde ölen öğretmenlerin

ismi verildi. Devlette biliyor ki bu yapılan bal gibi kumar. Yine aynı şekilde İbrahim Şahin’le ve Milli Piyango İdaresi’yle yaptığım görüşmenin ardından TRT’de artık Milli Piyango çekilişinin yapılmaması gerektiği kararına vardılar. Ama bunu farklı bir gerekçeyle kamuoyuna sundular. Bu neyi gösteriyor. Yaptıkları işin suç olduğunu bildiklerini gösteriyor. Ama buna rağmen bu bürokrasi bu suçu işlemeye devam ediyor. Şişli Vergi Dairesi’nin duvarında yazardı önceden “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır.” Ama her türlü kötülük vergilendirilince kutsallaşmıyor işte. Burada devlet dini kavramları ve insanların algısı deforme ediyor. Zihinleri bulanıklaştırıyor.

bir yanlış inanışa sahip olmaktadırlar. Müslüman kardeşlerimiz, müslümanca yaşamak isteyenler bu tür kumarlardan uzak durmalıdırlar. Bu tür kumarlardan kazanmak, oynamaktan daha büyük bir beladır. Çünkü t yarışları, spor toto, loto, milli kazanılan para, haram olacağı için kişinin bu haram parayla vüpiyango gibi şans oyunları İs- cüdunu beslemesi, kıyafet alması, onu zaruri ihtiyaçlarına lami ölçülere göre haram sa- kullanması kişinin ahiret hayatını daha bir karartır. Çünkü yılan faaliyetlerdir. Kumar, Kuran’ın haramla beslenen vücut Hakka yönelmez. İnsanı diğer haramlara Maide Suresi 90. ayetine göre açık daha açık bir hale gelir. seçik olarak haramdır. Devletin bu Bütün bu açıklamalarımızdan sonra vatandaşlarını olumsuz işleri yaptırıyor olması, vergiye bağlaması İslami açıdan bir önem işlerden koruması gereken devletin, laik niteliği dahi olsa ifade etmez. Devletin meşru tanıması bu şans oyunlarını İslam’da vatandaşını bu tür kötülüklerden koruması, insanların nafakalarını meşru hale getirmez. Bu konuda müslüman kardeşlerimiz bu yolla tüketmesine izin vermemesi gerekir. Laik dahi olsa yanılgıya düşüyorlar. Müslümanlar, bu tür kumarların resmen devletin vatandaşını korumak için bu tür haramları yasak tanınması, bu oyunları kumarlıktan çıkardığı ve helal kıldığı gibi kapsamına alması, resmileştirmemesi gerekir.

A

B

ir ticaret veya zenaat ile meşgul olan kimse müşterilerini arttırmak için onlar arasında kur'a çekerek veya belli bir miktarda alım yapanları, iş verenleri tespit ve tercih ederek hediyeler verebilir, bir şeyler bağışlayabilir; bunda sakınca yoktur. Piyango ve benzerleri böyle değildir. Piyango idaresi başka bir iş yaparak ve o işten kazandığının bir kısmını ayırarak müşterilerine dağıtmıyor (hibe etmiyor, bağışlamıyor); bilet alanların paralarını topluyor, çekiliş yaparak (bir nevi kur'a çekerek) onların bir kısmına veriyor, kendisi de büyük bir pay alıyor. Bilet alanlar verdikleri para karşılığında bir mal veya hizmet almıyorlar, parayı idareye veya bileti kazananlara da bağışlamıyorlar; bilet alanın amacı az verip çok kazanmaktır. Kazanma yolu da kumardır; yani birçok kişinin parasını bir araya getirip, her biri büyük pay kendinin olsun diye beklerken içlerinden birkaçına (kurayı, çekilişi kazananlara) vermekten ibarettir. Üç beş kişinin ortaya birer milyon lira koyup zar atarak, kâğıt çekerek, atlar koşturarak... hangisininki kazanırsa parayı alması ile piyango

N

vb. arasında bir fark yoktur. Dükkandan, marketten alış veriş yapan verdiği paranın karşılığı olan mal veya hizmeti almaktadır, market sahibinin verdiği armağan ise onun kendi kazancından ayırıp verdiği bir bağıştır. Kumar oynayan (bilet alan, totoya, lotoya para yatıran) bu para karşılığında idareden bir mal almaz, toplanan paradan -verdiğine nisbetle daha fazla olan miktarı- kazanmak ister; kazandığı da diğer bilet alanların, kazanmak isteyenlerin, oyuna/çekilişe katılanların paralardır. İdarenin dince kumar sayılan bu işlemden kazandığı paranın bir kısmını veya tamamını kamu yararına, hayır ve hasenâta harcaması yapılan şeyi meşrulaştırmaz, helal hale getirmez. Haram sayılan yoldan kazanılan diğer paralar da böyledir; onları iyi yerlerde harcamak yapılan işi meşrulaştırmaz; mesela elde etme yolu hırsızlık ise bunu hırsızlık olmaktan çıkarmaz, hükmünü değiştirmez.

eticesinin ne olacağı belli olmayan bir şeye bağlanıp kolayca malı elden çıkarmak veya bu yoldan zahmetsizce para kazanmak haramdır. İskambil, tavla vs. ile kumar oynayan kimseler neticede kimin kazanacağı belli olmayan bir oyuna bağlanarak para veriyor veya bu şekilde zahmetsizce para kazanıyorlar. Toto ve piyangoda da aynı durum mevcuttur. Oyuna iştirak etmek üzere verilen paraların bir kısmı oyunu idare eden müessese tarafından alınıyor. Diğeri iştirakçiler arasında yapılan çekiliş neticesinde kazanan bir kaç kişiye veya totoda olduğu gibi tahmini isabetli çıkan bir kaç iştirakçiye dağıtılıyor. Cahiliye devrinde müşrik Arapların da bu günkü piyangoya benzeyen bir kumarları vardı ki bununla övünç duyarlardı. Mesela: Bir deve keser, 28 hisseye ayırırlardı. İştirakçiler devenin parasını verir ve aralarında çekiliş yapıldı. On tane okları vardı. Bunlardan

üçü boş, yedisi dolu idi. Bu oklar bir torbaya doldurulur ve güvenilir bir kişi her iştirakçi namına bir kura çeker, boş çıkanlar hisse alamaz, dolu çıkanlar da hisselerini fakirlere verirlerdi. Dinimiz bunu kumar sayarak yasaklamıştır. (Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili c. l s. 764-765) Hayır cemiyetleri veya insanî gayeler adı altında da olsa kumar ve piyangoya müsaade etmek mümkün değildir. Bu, dans, bale ve çıplak mankenlerin defilesi ile toplanan yardımlara benzer. Gaye iyi ise de kullanılan vasıta yanlıştır. Dinimizde kötülüğü önlemek, iyiliği elde etmeğe tercih edilmiştir. Bu, İslam hukukunda “Def-i mefâsid celb-i menâfi’den evlâdır”prensibiyle kökleştirilmiştir. Yani “kötülüğü gidermek menfaat elde etmekten önce gelir” demektir. Binaenaleyh toto, piyango gibi oyunlara cevaz vermek dinimize göre mümkün değildir.

T

araflardan birisinin kazanıp diğerinin kaybetmesi esasına dayalı bütün şans oyunları kumar kapsamında değerlendirilip haram kılınmıştır. Zira bir taraf kaybederken, diğer taraf da hak etmeden kazanmaktadır. Buna göre şans faktörüne dayalı olan piyango, toto, loto, iddia, müşterek bahis, ganyan gibi tertip ve oyunlar da kumardır ve haramdır. Bu tür kumarların, geniş kitlelerin iştirak etmesi sebebi ile zararı daha da yaygın olmaktadır (İbn Nüceym, el- Bahru’r-râik, VIII, 554-555; İbn Kudâme, el-Muğnî, IV, 194). Bu tür oyunların hâsılatından bazı kuruluş ve hayır kurumlarının yararlanması, onları meşru hale getirmez ve haramlık hükmünü değiştirmez. Bu yollardan birisiyle elde edilen kazançlar, sevap beklenmeyerek yoksullara veya hayır kurumlarına verilmelidir. Zira Hz.Peygamber bu tür haram kazançların harcanmasının ve güya sadaka olarak verilmesinin mümkün olmayacağını haber vermiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 189).


Buülke

S

ultanbeyli Belediyesi vatandaşların sosyal yaşam alanlarını çeşitlendirmek adına bir dizi çalışma yapıyor.Kent Meydanı'na yakınlığı sebebiyle halkın yoğun olarak kullandığı Yunus Emre Parkı ve Meydanı yeni görüntüsüyle Sultanbeylililerin kullanımına sunuluyor. Son yıllarda yapılan çevre düzenlemesi yatırımları ile estetik görünümlü park ve meydanlara kavuşan Sultanbeyli'de yeni bir meydan daha yapıldı. Kent Meydanı, Mecidiye Mahallesi Uzundere Meydanı ve Abdurrahman Gazi Cami Meydanı'nın ardından, şimdi de Yunus Emre Parkı yenilendi ve eski görüntüsünden kurtularak,

Tarihi yerleşim yeri, Pendik ilçe merkezinin 1.5 km doğusunda,Kaynarca Tren İsazılarda, 35 mezar, el baltaları, ke- tasyonu’nun 500-600 metre batısında, demik kaşık, deri dikmeye yarayan nizden 50 metre uzaklıkta yer alan küçük kemik iğne, arpa ve buğday döv- bir koyun kuzeybatısında, Temenye mevmek için havan, öğütme taşı, çakmak kiinde bulunuyor. İlk olarak 1908 yılında ray inşası sırasında taşları, obsidyen kesici aletler, Bizans döMiliopulos adında bir demiryolu işçisi tanemine ait çanak-çömleklere rastlandı. Marmaray Projesi Gebze-Haydarpaşa rafından bulunan yerleşmedeki ilk bilimsel hattı Pendik mevkiinde İstanbul Arkeoloji kazı çalışmaları Prof. Dr. Şevket Aziz KanMüzesi denetiminde kazılar sürüyor. İl su’nun 1961’de, 4 küçük sondaj yapması ile Kültür Turizm Müdürü Prof. Dr. Ahmet başladı. Prof. Kansu’nun yaptığı sondaj çalışmaEmre Bilgili, ‘İstanbul’un tarihinin binlerce yıl geriye gitmesinin büyük bir sevince larının ardından yerleşmede uzun süre çaneden olduğunu, neolitik dönem için yeni lışma yapılmadı. 1981 yılının Nisan ayında ise höyük üzerinde yapılaşma sebebi ile bir müze ihtiyacı doğduğunu’ söyledi. Kazılarda günümüzden 8 bin 400 yıl ön- yoğun bir tahribat olduğu fark edilince kısa cesi ait evlerin temelleri, mezarlar ve çöp süreli bir kurtarma kazısı daha gerçekleştirildi. çukurları ortaya çıkartıldı. Evlerin altına Çalışmayı İstanbul Arkeoloji Müzeleri ve geçirgenliği sağlaması amacıyla midye ka- İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, bukları yerleştirilmiş ve çöp çukurlarından Prehistorya Kürsüsü öğretim elemanları orçıkan kalıntılar ile çok sayıda deniz mahsulü taklaşa yürüttü. Kurtarma kazısından 10 yıl sonra, yerleşim alanında yeniden inşatükettikleri belirlendi.

atların başlaması üzerine, 1992’de müze ikinci bir kurtarma kazısı daha gerçekleştirdi. Çalışmalar sırasında alanda üç tabaka belirlendi: En üstte klasik dönemlere ait bol miktarda çanak çömlek parçası bulunurken yüzey tabakası, altında erozyon sonucu tahrip olduğu için bozuk durumda mimari kalıntılar ve mezarlar, en altta 3-6 evreli bir neolitik çağ tabakası bulunuyor. Kazılarda arkeologlar ve gözetimlerin bir çok işçi çalışıyor. Yapılan çalışmalarda her ayrıntı not ediliyor. Tren yolunu ayıran duvarın kenarında sıraya dizilmiş şekilde neolitik dönem mezarları bulunuyor. Mezarların karayolunun altına doğru devam ettiği tahmin ediliyor. Prof. Bilgili yerinde gerçekleştirilecek bir koruma biçimiyle hem arkeolojik park hem de bir müze Pendik’te farklı bir uygulamayı turizme kazandırabilir diyor. Tren yolunun üst kısmına doğru höyüğün devam ettiği ve buradan da çok sayıda mezar ve köy yapısının ortaya çıkacağı düşünülüyor.

Buülke

metrosunun Tuzla’ya kadar uzatılması yönündeki taleplerini her fırsatta bana iletiyorlardı. Ben de konuyu Büyükşehir Belediye Başkanımızla görüştüm. Yapılan değerlendirmeler sonunda nihayet Kadıköy metrosunun Tuzla’ya kadar uzatılması için karar alındı.” dedi. Marmaray projesi güzergahında üç durağın bulunduğu Tuzla'da, Metronun uzaması ile tersaneler mevkinde metroya binen vatandaşlar 36 dakikada Kadıköy, 10 dakikada Sabiha Gökçen Havaalanı’na ulaşabilecek. Marmaray projesi ile birlikte Tuzla’daki hızlı trene binen vatandaşlar, 95 dakikada Halkalı’ya ulaşabilecek. Proje kapsamında Marmaray ile Metro birleşmesi Kadıköy ve Tuzla olarak belirlendi.

Mustafa Olgun

ilçe halkına yeni bir yaşam alanı haline geldi. Park, konumu itibariyle Kent Meydanı'na alternatif olma özelliği taşıyor. Yapılan çalışmayla tamamen yenilenen Yunus Emre Parkı ve Meydanı, görenleri kendine hayran bırakıyor. İçinde çocuklar için oyun konsolları ve vatandaşlar için dinlenme alanlarının yanında spor yapmak isteyenler için egzersiz aletleri bulunuyor. Üstelik tüm bu yapılanlar tamamen engelli vatandaşlar düşünülerek tasarlandı. Hem egzersiz aletleri, hem de oyun konsolları engelli vatandaşların kullanımına uygun. Diğer parklardan birçok noktada ayrılan Yunus Emre Parkı ve Meydanı'nda tıpkı Abdurrahman Gazi Camii önünde olduğu gibi baskı beton kullanıldı. Çift katlı oyun gruplarıyla dikkat çeken park, Osmanlı Çeşmesi ve aydınlatmalarıyla estetik bir görünüme sahip.

Sultanbeyli Belediyesi tarafından yenilenen Yunus Emre Parkı ve Meydanı, 24 Ocak'ta hizmete açıldı. Belediyeden yapılan açıklamaya göre, son yıllarda gerçekleştirilen çevre düzenleme yatırımlarıyla estetik görünümlü park ve meydanlara kavuşan Sultanbeyli'de yeni bir meydan daha yapıldı. Kent Meydanı, Mecidiye Mahallesi Uzundere Meydanı ve Abdurrahman Gazi Cami Meydanı'nın ardından Yunus Emre Parkı da yenilendi. Yenilenen Yunus Emre Parkı'nda çocuklar için oyun konsolları ve vatandaşlar için dinlenme alanlarının yanı sıra spor yapmak isteyenler için egzersiz aletleri bulunuyor. Yenileme çalışmaları, engelli vatandaşların kullanımına uygun yapıldı.

K

T

uzla Belediyesi'nin vatandaşların yoğun talebi üzerine Kadıköy-Kartal metrosunun uzatılması yönelik talepleri İstanbul Büyük Şehir Belediyesinin gündemine getirmesi sonuç verdi. Kadıköy-Kartal hattında hizmet vermekte olan metro hattı, yapılacak çalışmalar sonunda Tuzla’ya kadar uzatılacak. Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Kadıköy Kartal metro hattının Tuzla’ya uzatılması için çalışmaların başladığını açıkladı. Metro hattının uzaltımasını İstanbul Büyükşehir Belediyesi gündemine taşıyan Tuzla Belediye Başkanı Dr. Şadi Yazıcı Tuzla’dan Halkalı’ya kadar kesintisiz ulaşım hiz-

meti verecek olan Marmaray’ın Tuzla ilçesinde üç istasyonu bulunacağını belirterek şöyle konuştu: "Bu istasyonlarda trene binen Tuzlalı vatandaşlarımız Halkalı’ya kadar hızlı ve güvenli ulaşım sağlayacak. Metro ise, Kartal’dan Kadıköy meydanına kadar hizmet veriyor. Ancak, Tuzlalılar, Kadıköy


G

Mustafa Olgun

S

arıgül,"Meclis'te ne yazık ki hiçbir hukuka dayanmayan, tamamen siyasal amaçlı olarak çıkan Şişli bölgemizdeki 3 tane mahallenin bir başka ilçeye bağlanmasıyla ilgili itirazımızı Anayasa Mahkemesi'ne yaptık" gereği yargının siyasete alet edilmesini hiçbir dedi. zaman doğru bulmuyoruz. İnanıyorum ki Anayasa Mahkemesi, siyasi bir karar değil Anayasa Mahkemesi'ne binlerce vatandaşla hukuki bir karar verecektir. Mecliste oy hegelmeyi arzu ettiklerini fakat Anayasa Mah- sabıyla alınan gelecekteki yerel seçimlerdeki kemesi'ni siyaset malzemesi olarak kullan- başarıyı ön plana çıkaran bir anlayışla, 'ben mamak için bunu yapmadıklarını belirtti. kendi partime nasıl menfaat sağlarım' diye Anayasa Mahkemesi'nin konulara siyasi olarak alınan bu kararı eminim ki uygun görmeyebakmasını kesinlikle doğru bulmadıklarını cektir. Bu kararı, reddedecektir" şeklinde kosöyleyen Sarıgül , "O nedenle devlet terbiyemiz, nuştu. bugüne kadar almış olduğumuz siyasal kültür

Sınır değişikliliğinin gerçekleşmesi için referandum şartının olduğunu belirten Sarıgül, ileri demokrasiden bahseden bir iktidarın 'ben yaptım oldu' mantığını vatandaşların takdirine bıraktığını söyledi. Burada alınan kararın kamu vicdanı açısından son derece önemli olduğuna değinen Sarıgül, "Almış olduğunuz karar, sadece sizin düşüncenize ve partinize mensup olanları mutlu ediyorsa o zaman o sizin kararınız olur" dedi.

sonunda başlamalıydı. Ayrıca yer değiştirme sırasında kök sistemine zarar aksim yayalaştırma projesi ve vermemek için ağacın gövde çapının yeraltı tüneli kazısı sırasında en az 12 katı genişliğinde ve 8 katı Cumhuriyet Caddesi’nde bu- derinliğinde toprak ile birlikte alınmalı. lunan 65 ağaç sökülürek Kağıthane Yani 35-40 cm. çapında gövde kalınlığı olan bir ağaç için 480 cm. çapında ve Sadabad Parkına taşındı. Aralık ayının ilk günlerinde baş- 320 cm. derinliğinde bir toprak kütlayan çalışmalar, İstanbul Büyükşehir lesini koruyarak dışarı taşımaktan Belediyesi tarafından gerçekleştiril- bahsediyoruz” dedi. di. İBB yetkilileri konuyla ilgili yaptıkları açıklamalarda “Toplamda 66 Taşıma işleminin tamamlanmasıyla ağaçların durumu ile ilgili tartışmalar ağaç sökülecek. Bunların bir kısmı bizim 3-5 sene önce diktiğimiz ağaçsona ermedi. Taksim Platformu peyzaj mimarı lardı zaten. Daha büyük ağaçlar için Faruk Dığış sökümlerin yanlış yapıl- uzman ekiplerle iş birliği halindeyiz.” dığını, Bu yaşta ve gövde kalınlığına ifadelerine yerverdi. İBB Park ve Bahçeler Müdürlüğü sahip bir ağacı bir yerden başka bir yere nakil edebilmeniz için ilk önce “Çınar ağaçları için en uygun yer sakök ıslahı yapmanız gerektiğini belirrti. dabad parkı. Ağaçları yeni yerine Dığış, “Bu işlem en az bir vejetasyon uyum sağlamasının elbette bir garantisi dönemi önce, yani 2011 yılının kış yok.” şeklinde açıklamada bulundu.

Buülke

T

azeteci Mehmet Ali Birand, Akademisyen Toktamış Ateş, Depremsavar Ahmet Mete Işıkara göçtü aramızdan sırasıyla… Ölüm inanmış yürekler için mukadder iken… Yadsınmakta direnen koftiler için mükedder bir takıntı oluyor her ne hikmetse… İşte tam da bu noktada düşünmeden edemiyor insan: Toprak altında renksiz, nefessiz ne derece mut ve kut kalabilir insan! Ama toprak eşitlik demektir. Dahası özgürlük, adalet, sınanmışlık anlamına gelmektedir. Bakmayın siz onun kara sıfatıyla yaftalandığına. Bilakis toprak rengin, zengin ve dingin bir mülteci kampıdır. Bu bağlamda kentleri söküp atan ölümcül nice darbeleri fırçalatır Muhkem Kitabımız bize… Ninova, Sodom ve Gomore, Baalbek, Tih ve Sin bunlardan birkaçı yalnız… Şehirler de ölür mü demeyiniz hemen lütfen! Tarih; son nefesini verirken acıyla böğüren nice kent soylu münkirlere tanıklık ederken, Biz, siz, onlar hasılı hepimiz ora/lar/daydık… Kaç zamandır Kudüs, Gazze, Açe, Halep, Şam, Musul ölüp ölüp dirilmiyor mu Allah aşkına! Bir seferinde kadim dostlarımdan birine ölümü şöyle tarif etmiştim: Bir gün evet bir gün… Öylesine uzun, derin ve tatlı bir uykuya dalacağız ki; hiç kimse uyandırmaya kıyamayacak bizi… Şehirlerin ölümsel manifestoları, tıpkı ölmek üzere olan böylesi bir insanın vasiyete açık aforizmaları gibidir: Bir parça pişmanlık vediası, az biraz ibret vesikası; kısmi tavsiye havası ve fakat çokça tövbe seremonisi… İnsanı zihnen ve kalben mefluç ve pasif bırakan modernist ve seküler saikler dikkatle irdelendiği takdirde; dışarıdan gelen etmenlerin başat rol oynadığı fark edilecektir biteviye. Vaktiyle Habil’i öldüren Kabil, İsrail-oğullarını yer ile yeksan eden Asuriler, Terzileri katleden konfeksiyonlar, onları da atıl bırakan hazır tekstil sektörü gibi, İstanbul’u da lime lime eden projeleri gördükçe büsbütün kahroluyor insan… Üstelik bunlar bir de zafer havasında, üstüne üstlük muhteşem projelermiş gibi sunulmuyor mu! İfrit kesiliyor insan… Alayının köküne kibrit suyu dökesim geçiyor ya içimden! Neyse! Eline mazbatayı alan bürokrasinin nimetlerinden istifade etmek koşuluyla şehrin kalbine hançeri indiriveriyor bir bir! Zaten kırık-dökük dişleri andırıyordu gedik-sever kadim surları şehrin… Bir de bu kentsel dönüşümden kinaye rantsal bölüşüm furyası çıktı karşımıza… Başakları talan etmek hırsıyla tarlayı istila eden milyonlarca çekirge ve haşerat gibi, Şehrin ana ve ara artelleri, işlek ve izbe yerleri, varsıl ve yoksul mahalleleri… Kısası; koskoca metropolün herbir karesi… Dozerlerle kamyonların, kepçelerle vinçlerin tazyiki altında inim inim inliyor… İster fütürist ve makyavelist yanlısı; ister konforite ve modernite karşıtı olsun, Yüreği vicdanıyla barışık herkesin bu talana canı gönülden dur demesi Ve dahası bu uğurda feda edebileceği neyi varsa tez ve tiz elden ortaya koyması gerekiyor. Aksini düşünmek bile… Başlı başına bir felaket senaryosu…


Buülke

K

artal'da yolcu kapma yarışına girdiği iddia edilen iki minibüsün çarpışması sonucu 10 kişi yaralandı. Yaralılar olay yerine gelen ambulanslarla çevredeki hastanelere kaldırılırken, kazayı yara almadan atlatan yolcular ise minibüs sürücülerinin yarış yaptıklarını iddia etti. Kaza, saat 15.00 sıralarında Kartal Üsküdar Caddesi Atalar mevkiinde meydana geldi. Maltepe yönünden Kartal istikametine aşırı hızlı bir şekilde seyir halinde 34 M 0886 plakalı minibüs, önünde yolcu almak için duran diğer minibüse arkadan hızla çarptı. Çarpmanın etkisiyle her iki minibüs içerisinde bulunan toplam 10 yolcu çeşitli yerlerinden yaralandı.

Buülke

F

atih Belediyesin’de çalışan ve aynı zamanda Tüm Bel-Sen 1 No’lu Şube Başkanı Kadri Kılıcı’nın çalışma yeri değiştirilerek, hayvan barınağına gönderilmesine tepki gösterildi. Basın açıklamasında konuşma yapan Tüm Bel-Sen Genel Örgütlenme Sekreteri Satı Burunucu Çalı, “2010 yılında Fatih Belediyesi, bir tek Şube Başkanımızı norm kadro fazlası göstererek, Çocuk Esirgeme Kurumuna sürgün etmiştir. Yapılan bu sürgünle, arkadaşımızın şahsında tüm çalışanlara gözdağı verilmek istenmiştir. Sendikamız bu davayı da kazanmış ve arkadaşımız belediyeye geri dönmüştür. Son iki aydır, hayvan barınağına belli aşamalarla sürgünler yeniden yapılmaya başlanmıştır. Bu sürgünlerin emekliliğe zorlama mahiyetinde olduğunu tüm çalışanlar bilmektedir. Uygulanan bu baskılara karşı, sendikamız fiili-meşru-hukuki-demokratik mücadelesini hep sürdürmüştür. Bundan sonra da aynı şekilde ve dirençle belediye emekçileri ile birlikte mücadelemiz aralıksız olarak sürdürülecektir” şeklinde konuştu.

Kadri Kılıcı yapılan bu görev değişikliğinin, seçimlerin yaklaşması sebebiyle, emekliliğe zorlama olduğunu belirtti. Kılıcı “ Yerel seçimlere doğru gidiliyor. Norm kadro meselesi var bütün belediyelerde onun için elli kişi almak istiyorsa elli kişi emekliye ayrılması gerekiyor. ” dedi.


ediyor. Böyle bir yerde görevimizi yaparken farklı sorumluluklarımızın da olduğunu düaliç Caddesi’ndeki Müftü Ali Semt şünüyorum. Tarihimizi öğrenmek için ayağımıza kadar gelen insanlara hizmet Konağı’nda gerçekleştirilen ilk derse Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in yanı sıra İl Müftüsü Rahmi Yaran, Fatih’in yeni müftüsü İrfan Üstündağ ve ilçedeki imamlar katıldı. Başkan Demir, Tarihi Yarımada’nın, insanların yaşamayı arzu ettikleri bir bölge olduğunu belirterek, “125 hükümdarlık, 3 imparatorluğun merkezi olan Fatih’te geçmişe ait önemli değerler mevcut. Bu değerler artık evrensel değerlerdir. Camilerimiz bu kültürel değerlerin en önemlilerindendir. Dünyanın her yerinden insanlar Fatih’e geliyor, camileri vermek bizim görevimiz. Bu ve tarihi eserleri görüp tarihini öğrenmek kapsamda da en güzel hizmeti imamlardan istiyor. Bizi, tarihimizi, kültürümüzü öğ- bekliyoruz. Ülkemize gelen turistlerle temas renmek için Sultanahmet Camii, Süleymaniye kurmak, onlara kendimizden, dinimizden, Camii, Fatih Camii ve Yavuz Selim Camii tarihimizden bahsedebilmek çok önemli” gibi padişahlar adına yapılan camileri ziyaret şeklinde konuştu.

Yasin Eker

H

çalışmalar kapsamında Okmeydanı Hastanesi bin yatak kapasitesine ulaştırılacak. Hastane yeni haliyle yıllık 1,5 milyon ayakta, 50 bin yatan hastaya hizmet verecek. Okmeydanı Eğitim ve Araştırma HasKemalettin Çeliköz tanesi’ni ziyaret eden İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu burada yaptığı açıklamada “Yeni hastane muhtemel bir depremin ardından kesintisiz hizmet verebilecek şekilde Ekim’de başlatılan Kentsel Dönüşüm yalıtımlı olarak yapılacak. Hastanenin tüm projesi içerisinde hastanenin iki bö- odaları Sağlık Bakanlığı tarafından oluşlümünün yıkılmasına karar verilmişti. turulan nitelikli hasta yatağı tanımına Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yürüttüğü uygun olacak. Odalar, içinde tuvaleti, banproje dahilinde İstanbul Valiliğiyle yürütülen yosu, en fazla iki hasta yatağı, televizyonu,

5

İstanbul İl Müftüsü Rahmi Yaran ise “Fatih Belediyesi’nin öncülüğünde böyle bir projeye destek vermekten dolayı mutluyuz. Fatih Belediyesi, imamları ve din görevlilerini her zaman destekliyor. Biz de müftülük olarak elimizden gelen desteği kendilerine vermeye hazırız” dedi. İmam Hasan Ali Yılmaz, Fatih'in çok fazla turist alan bir bölge olduğu için yabancı dil eğitiminin imamlar için çok önemli olacağını umduğunu dile getirdi. Beyazıt Camii Müezzini Abdullah Yılmaz da “Öncelikle ben kursa öncülük yapan il müftümüze ve ilçe müftümüze özellikle bu kursta bize sponsor olarak bize destek verecek Fatih Belediye Başkanımız Mustafa Demir’e çok teşekkür ediyorum. Bu kursun en önemli özelliklerinden birisi bizlerin Fatih gibi önemli bir ilçede bulunması. Özellikle Selatini camilerin çokça bulunduğu ilçemizde turistlerle iletişim kurabilme adına önemli bir çalışma” dedi.

telefonu, yemek masası, etajeri ve yatılabilen refakatçi koltuğu bulunacak şekilde yapılacak.” şeklinde konuştu. 2013 yılı içerisinde sağlıkta önemli gelişmeler olacağını belirten Vali Mutlu, Kartal Dr. Lütfi Kırdar Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Ümraniye Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’nin İSMEP kapsamında yeniden yapılacağını, Marmara Başıbüyük Hastanesi ile birlikte toplam 5 hastane kampüsünde 923 bin metrekare alanda 3 bin 736 yatak sayısına ulaşılacağını belirtti.

O

ldukça başarılı bir piar çalışması sonunda bulunmuş bir isim olsa gerek. Ne yalan söyleyeyim, ismi ve kullanılacağı yeri duyunca baya güldüm. Adı şimdiden iş yapmaya başladı anlayacağınız. Uzunca bir süredir yaptıkları anlamsız işlerden dolayı ayrı ayrı gündemimde olan bir bakan, bir de şirket aynı komposizyonun içerisine girivermişler. Bizim bakan, aile ile fabrikayı karıştırmakla ünlendi. Bizim şirket ise önce başörtülüyü BMW'ye bindirmem diyerek meşhur oldu, sonrasında ise Borusan Oda Orkestrası ile Cenaze Seremonisini birbirine karıştırmakla gündemi meşgul etti. Bakan hanım, olayların kağıt üzerindeki çözümünü reel hayatta da çözüm olarak görüyor. Kadına şiddetin çözümsüzlüğünü sadece kadının fiziksel güçsüzlüğünden kaynaklandığını zannederek, kadını koruma ile güçlendirsem şiddeti kökten çözer ve tarihe geçerim diye düşünüyor. Nerden bir ihbar alsa, hemen bir polis görevlendirmekle meseleyi hallettiğini zannediyor. TRT'de bir dizi, bir iki tane de kamu spotu yaptırısam bu iş çözülecek diye kesin sonuçlara varmış bir bakan anlaycağınız. Tüm yaptıklarına rağmen gazetelerin 3. sayfalarında bu bakanlığın yaptıklarını tekzip edecek yer kalmıyor. Bizim şirket, başörtülüyü BMW'ye bindirmem dedi. Sonrasında ise dilemediği özür, girmediği kalıp kalmadı. En son, Babaları vefat etti bu şirketimizin. Toprağı bol olsun! Bulundukları camianın tüm cenazeleri Teşvikiye'den kalkmasına rağmen bunlar Fatih Camii'ni tercih etmişler cenaze namazı için. Olabilir, bunda ne sakınca var diyeceksiniz. Bence de buraya kadar cenaze kısmında bir sakınca yok. Cenaze Namazı'nın kılınacağı günden bir gün önce, cami avlusuna kocaman bir çadır kuruluyor. Nedir diye sorduğumda “Borusan Holding Onursal Başkanı vefat etti, yarın cenazesi buradan kalkacak” dediler. Kendi kendime “Yarın hava herhalde yağmurlu, adamlar da zengin, namaza gelenlerin ıslanmaması için çadır kuruyorlar.” dedim. Ertesi gün, yolum yine oraya düştü. Baktım, bir sürü tüplü soba getirmişler. Üstü çadır kaplı, etrafı açık alanı ısıtmaya çalışıyorlar. Cami kapılarına özel güvenlik yerleştirmişler, camiye girene, çıkana bile müdahil olarak, ne oldum delisi olmaya devam ediyorlar. Anlayacağınız bizim şirket Borusan Oda Orkestrası'na gelen davetlilerle, cenazeye gelen davetlileri birbirinden ayırt etmeyi başaracak kadar bu toplumun içerisinden değil. Toplumun tüm değerlerinde, orkestralarındaki ahenk benzeri bir estetiğin var olabileceğini düşünebilselerdi diye düşündüm. Arabesk müzikle, orkestra arasındaki farkı çok iyi bilen bu ekipte, yaşamakla ölmek arasındaki farkı da idrak edebilecek bir akli melekenin olmasını çok isterdim. İşte bu iki akil grup şimdi de sanayi bölgelerine kreş kuracaklarmış. Amaç, kadını iş sahasına daha çok çekip (akıllarınca güçlendirecekler) verimliliği arttıracaklarmış. Hadi kadınları zaten modernizmin kıskacında kaybettik. Şimdi de çocuklara ürettikleri cikletle boru muamelesi yapacakları bir mekan kuracaklarmış. Adına zaten onun için güldüm. Güya çocuklara kreş açıyorlar. Onlara bakış felsefesizliklerini de ortaya koyarak. Neşe Fabrikası.


gusunu ve sosyal hayatı çöküntüye uğratacak proje, sosyal dayanışmayı ise yok edeceğe benziyor.

Ö

zgürlük için 10 milyon imza. İnsanın kendisine dair ne varsa; inanca dayalı, düşünce odaklı, ya da başka sebeplerle ilişkili farklılıkların ifadesinde sorunla karşılaşmaması veya engellenmemesi. Her türlü dış etkiden bağımsız olarak, insanın kendi isteğine, kendi düşünce ve inancına dayanarak karar vermesi, hürriyet anlamına da geliyor özgürlük. 12 Eylül sonrası idi. O günlerde adı Şişli İmam Hatip Lisesi olan Kağıthane İmam Hatip Lisesi’ne henüz kaydolmuştum. Sosyal Bilgiler dersimize-adı bende saklı- başörtülü bir öğretmenimiz giriyordu. Bir gün morali oldukça bozuk bir halde dersimize gelmişti. Yoklamayı aldıktan sonra o güne kadar hiç tanık olmadığımız bir şeyi yapıyordu. Öğretmen masasına oturmuş adeta boşluğa bakarak konuşuyordu; “-Çocuklar!” dedi. “Eğer benden beklemediğiniz bir şeyi yaparsam beni sakın yanlış anlamayın.” Tabi biz çocuk aklımızla ne olduğunu anlayabilmiş değildik. Ta ki sınıf kapısının ansızın açılmasıyla öğretmenimizin demek istediğini kavrayabilmiştik. Okul Müdürünün sanki bir suçluyu yakalamak istercesine kapıyı çalma nezaketi bile göstermeksizin içeri girmesi üzerine öğretmenimizin aniden başını açtığını gördük. Okul Müdürü soğuk bir ifadeyle; “İyi dersler” dedi ve gitti. Hiç unutamam hep hayırla andığım öğretmenimin zil çalıncaya kadar öğretmen masasında hıçkıra hıçkıra ağlayışını. Son görüşümüz olmuştu öğretmenimizi ve bir daha da okula gelmemişti. O zamanlar tanık olmuştum inanç esaretinin ne anlama geldiğine. Sosyal Bilgiler Öğretmenimiz başını açmaktansa okuldan ayrılmayı tercih etmiş, edebiyat öğretmenimiz ise peruk takmayı tercih etmişti. İnancın başkasına ait saç tellerinden üretme iğreti nesne ile nasıl da kadına zulüm edildiğine o zamanlar şahit olmuştum yine. Aradan 30 yıl geçti ve hala sorun tüm acımasızlığıyla devam ediyor. Gülay Göktürk “Bir bıyık 5 kural” sözleriyle darbe ürünü Kılık Kıyafet Yönetmeliği’ni “Nasıl oldu da milyonlarca insan bunca yıl bu kadar hasta bir ruhun sapkınlıklarına boyun eğerek çalışmak zorunda bırakıldı.” Sözleriyle eleştiriyordu köşesinde haklı olarak. Hayatın en az 15 yılını eğitimle geçirmiş bir insanın nasıl giyineceğine karışılan bir başka ülke var mı bilmiyorum? Ayakkabısının topuğundan, pantolonunun ütüsüne kadar kural koyan. Tüm bunlar bir tarafa, kadınların varlık gerekçesi gördükleri inançlarını yaşama haklarını elinden alan başörtüsü yasağına ne demeli? Bugün 21. Yüzyıla girdiğimiz hak ve taleplerin en uç örneklerinin bile karşılandığı günlerde başını örtmek isteyen kamu çalışanlarına “kamusal alan” gerekçeli yasaklar devam ediyorsa özgürlüklerden söz edilebilir mi? Özgürlük için 10 milyon imza Memur Sen’in kurucusu Akif İNAN’ ın dediği gibi “Benim inancımın tam zıddı olsa da…”başkasının hakkını savunma erdemidir. 2001 yılında bayan öğretmenlerin “pantolon giyme” hakları için hep birlikte iş bıraktığımız günleri hatırlayalım. O gün ergin insanın nasıl giyineceğine yönetmelikle sınır konulamayacağını ifade etmiş ve birlikte çözüm aramıştık. Şimdi ise sıra başörtü takmayan bayanlarda ve erkek çalışanlarda. Evet, dostluğumuz belli olsun diyor ve bir imza da biz koyuyoruz. Özgürlük için, hep birlikte…

Genelde kentin, nüfusunu kaybetmiş ya da düşük gelir gruplarının kötü ekonomik ve on olarak kentsel dönüşüm uygulamaları fiziksel şartlarda yaşadıkları ve sosyal dayanışkapsamında Şişli, Kâğıthane ve Küçük- manın kaybolduğu konut alanlarında, eski boş çekmece'de de yıkım başladı. Konuyla liman ve sanayi alanlarında kentin ekonomik ilgili Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bay- gelişimine katkıda bulunacak projelerin uyguraktar, ''2013 yılı afet riski altındaki binaların lanması biçiminde oluşan kentsel dönüşüm dönüştürülmesi noktasında atılım yılı olacak.” projesi, Türkiye’de özellikle de İstanbul’da bir rant projesine dönmüş vaziyette. Mahalle oldedi.

Buülke

S

Proje kapsamında Kâğıthane’de Huzur, Şişli'de Ayazağa ve Küçükçekmece'de Kartaltepe mahallelerinde deprem riski taşıyan ve toplam 55 dönümde başlayacak yıkım çalışmaları için hazırlıklar tamamlanmış vaziyette. Bu bağlamda Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın katılımıyla, Huzur Mahallesi'ndeki Şehit Emrah Yılmaz Parkı'nın önünde bir tören düzenlendi. Törende konuşan Bayraktar, Türkiye'deki 20 milyonluk konut stokunun büyük bir bölümünün depremleri oluşturan faylar üzerinde olduğunu dile getirerek, bu konutlardan 6,5 milyonunu zamanla değiştirme ve yenileme kararlılığı içerisinde olduklarını kaydetti. Vatandaşlarla karşılıklı anlayış içerisinde ve rızaya dayalı bir dönüşüm yapmayı istediklerini vurgulayan Bayraktar, bu mahallelerde vatandaşlarla anlaşıldığını, vatandaşla devletin kucaklaştığını, sosyal devlet olgusunun gösterildiğini aktardı.

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ise hükümetin Kentsel Dönüşüm Projesi’nde yeni şehirlerin mabetsiz yapılmasına itiraz ederek, "Pek çok şehirler kuruldu, çok hızlı şehirleşmeler yaşadık ama pek çok mabetsiz şehirler oluştu" dedi. İstanbul Müftülüğü’nce düzenlenen Mehmet Görmez Anadolu Yakası Cami Dernek Başkanları İstişare Toplantısı’nda konuşan Görmez ,''Camilerimiz hayatın dışına itildi, hâlbuki bizim medeniyetimiz camileri hayatın merkezine alan bir medeniyettir. Camiler sadece namaz kılmak için yapılmamıştır. 'Halkımızın yüzde 25'i köylerde yaşıyor, yüzde 75'i şehirlerde yaşıyor. Peki, 85 bin camimizin dağılımı nasıl? Tam tersi, camilerin yüzde 75'i köylerde, yüzde 25'i şehirlerde. Dolayısıyla insanımızın, nüfusumuzun oranına göre, bir cami yapılanmamız yok. Pek çok şehirler kuruldu, çok hızlı şehirleşmeler yaşadık ama pek çok mabetsiz şehirler oluştu. 100-200 bin insanın yaşadığı apartmanlar dikildi, onların arasına cami yapılması unutuldu.” dedi. Kentsel dönüşüm projeleri tamamlandığında, büyük kentlerin fiziksel mekanında da değişim gerçekleşecek, boş arsalar yapılaşmış, kente yeni büyük yapı alanları eklemlenmiş ve ‘azman kentler’ oluşacak. Ancak sosyal dayanışmayı, sosyal hayatı canlandıracak, insanları birbirleriyle buluşturan dayanışmayı arttıran unsurlar göz ardı edilmiş olacak.


Celal Baygeldi

C

an Cumurcu, Çengelköy’ün 1980’den sonra dokusunda büyük bozulmaların yaşandığını belirtirken “1980’den sonra bütün İstanbul gibi Çengelköy’de yoğun göç aldı. Ve dokusu o dönemler bozulmaya başladı. Çengelköy’ün gerek doğası gerek karakteristik yapısı bozulmaya başladı. Keşke o dönem ki göç kontrol edilebilseydi. Bugüne daha güzel bir Çengelköy kalırdı. Ama oldu. Biz bundan sonrası için yapacaklarımızı düşünmeliyiz.” dedi.

Cumurcu, eski Çengelköy’de yaşamanın ayrı bir zenginlik olduğuna dikkat çekerken Rumların ve Türklerin Çengelköy’de tarih boyunca huzur içinde yaşadığı bilgisini verdi. Muhtar Can Cumurcu Kıbrıs Harekatı dönemine kadar Çengelköy’deki Rum Klisesi’nin ve Rum İlk Okulu’nun faal bir şekilde hizmet verdiğini fakat günümüzde özellikle okulun atıl vaziyette olduğunu söyledi. Özellikle Süper Baba dizisiyle birlikte Çınaraltıyla ünlenen Çengelköy günümüzde hafta sonra 17 bin insan ağırlıyor. Çengelköy’deki bu potansiyeli ulaşım hattının kaldıramadığına dikkat çeken Cumurcu, “Yol hattı bu insan kalabalığını kaldırma noktasında yetersiz kalıyor. Tek şeritlik dar yol Çengelköy’ün ve diğer bölgelere ulaşımda yetersiz kalıyor. Çengelköy’de deniz taşımacılığının da askıya alınması karayolunu alternatifsiz bırakıyor. Bu da yolun yükünü arttırıyor. Herhangi bir acil durumda ambulans ve itfaiyenin olay yerine ulaşması konusunda büyük sıkıntılar yaşanıyor.” dedi.

Çengelköy’deki insan trafiğinin büyük şirketlerin dikkatini çektiğini belirten Cumurcu, “Büyük firmalar gelip Çengelköy’de şube açmak için mekan arıyorlar. Ama onların istediği gibi değil burada yerler. Çünkü buranın bir dokusu var. Çengelköy’ün hamburgerciye ihtiyacı yok Çengelköy’ün kokoreçcisi var. Buranın dokusunu bozacak hiç birşey gelmesin buraya. Olan yapının içerisinde yer alacak girişimler ancak Çengelköy’de tutunabilir.Burası Çengelköy.” dedi. Çengelköy’ün tarihi dokusunu oluşturan bazı binalar zamanla bakımsızlıktan çöküyor. Bina sahipleri Anıtlar Yüksek Kurulu’nun karar alma sürecinin uzunluğundan dolayı zamanında yapılarına müdahale edemiyor. Konu ilgili Muhtar Can Cumurcu “Bazı binalar bürokrasinin yavaşlığı yüzünden yenilenemiyor. Anıtlar Yüksek Kurulu’nun senelerce süren karar sürecinin şehir dokusuna zarar veriyor. Tarihi korumak için oluşturulmuş bu mekanizma yapıların yenilenme ihtiyacına yetişemiyor. Bu da şehrin dokusunu olumsuz etkiliyor.” şeklinde konuştu. 125 sokak ve 9 arterden oluşan Çengelköy Mahallesi’nin 1980 yılında kurulan Çengelköy Spor Kulübü mahallenin gençlerinden oluşuyor. 250 sporcunun yapı içerisinde yer aldığı kulüp, Çengelköy halkının destekleriyle varlığını sürdürüyor. Çengelköy, Üsküdar ilçesi sınırları içinde Boğaziçi'nin Anadolu yakasında Vaniköy ile Beylerbeyi arasında bulunur.Geçmişte diğer pek çok Boğaziçi semtinde olduğu gibi Çengelköy'de de sebze ve meyve yetiştirilirdi.Semtte bugün artık pek kullanılmayan Aya Yorgi adında bir Rum kilisesi vardır.Abdullah Ağa Yalısı ve Sadullah Paşa Yalısı Çengelköy'deki önemli yalılardır..


bu işe başladığını belirten Yiğit “Bu işe liseden sonra başladım. Biraz yaza yaza alıştım. Biz ir meslek olarak arzuhalcilik kaybol- sadece SGK dilekçelerini yazıyoruz. Bu konuda maya yüz tutmuş bir haldeyken, bu işleri takip etmek gerekiyor. Sigorta işlerini mesleği günümüz koşullarında ticari yaptığımız için değişen kanunları v.b değişikleri takip ettikten sonra dilekçeleri yazmakta bir yapı haline getirenlerde bulunuyor. Özellikle adliyelerin çevresinde eski do- bir sorun olmuyor.Adliye dilekçeleri daha kusunu değiştirmiş olarak bir çok dilekçeci teferruatlı olduğu için onları yazmıyorum.” yer alıyor.Bu tarz dükkanlaşmış dilekçeciler diyor. adliye girişlerinde ve içerilerde bir çok kişiyi, Normal bir memurun kazandığı kadar ofislerine çekebilmek için elemanlar çalıştırıyor. Bu şekilde çalışan dilekçeciler adliyelerin para ellerine geçtiğini belirten Yiğit ”Dilekçeyi çevresinde oldukça artmış durumda ve bu çok yüksek ücretlere yazmıyoruz. Özellikle konuda bilgi ve birikimi olmayan bir çok adliye çevresindeki dilekçeciler yüksek ücretler kişi bu mesleği sadece para kazanmak için alıyorlar. Adliyelerde 30 ile 50 lira arası yazıyorlar. Biz ise çok pahalı değil,10 liraya yazıyapıyor. yoruz”dedi. Arzuhalcilik mesleği üzerine görüşmek Yiğit ”Bazen vatandaşlara olayı defalarca istediğimiz emekli başmüfettiş ve arzuhalci anlatıyoruz. Vatandaşa anlamasa dahi yardımcı bir amcamız kendi isminin öne çıkartılmasını istemiyor fakat bir çok kişinin bu işi bilmeden olabilmek için bıkmamak gerekiyor.” şeklinde sırf para kazanmak için yapmasından ya- konuştu. Arzuhalciler belediye 150-200 lira gibi bir kınmadan da edemiyor. Günümüzde az da olsa devam eden bir işgaliye ödediklerini, yoksa belediyenin kurum meslek olan arzuhalciliğin insanlara hizmet önünde çalışmalarına izin vermediğini beetme amacından tamamen çıkarak, sadece lirtiyorlar. Ayrıca teknolojinin gelişmesi ile para kazanma amaçlı olmaması gerektiği işlerinin azaldığını ve aynı dilekçeden fazla söylüyor. Dilekçe yazmayı bilmeyen bir sürü istendiğinde kendileri de fotokopi çekip verkişinin adliye çevresine dükkan açıp bu işi diklerini söylüyorlar. Arzuhal sözcüğü, Arapça kökenli olan yaptığını ve kendisine getirilen bir çok yanlış (Arz-ı hâl), hâlini anlatma kavramından tüyazılmış dilekçeyi göstererek yakınıyor. remiştir. Bu kavramdan türeyen arzuhal sözArzuhalcilik mesleğini bir daktilo küçük cüğü dilekçe anlamına gelmektedir. Osmanlı bir masa ve oturak ile hala devam ettirenler döneminde arzuhâlcilik bir teşkilata bağlı de bulunuyor. Yazın sıcak, kışın soğukta açık olarak resmi bir şekilde yapılırdı. 1762 yılında alanda çalışmak zorunda kalsalar dahi yine padişah fermanı ile başlayan arzuhalcilik de şükür ediyorlar. Sosyal güvenlik kurumu 1865'te çıkarılan bir başka yasa ile resmi (SGK) önünde bu işi 1991 yılından bu yana olarak sona erdirildi. Resmi olarak sona erdevam ettiren Süleyman Yiğit’te onlardan dirilmiş olsa dahi günümüze kadar gelmiş bir meslek olarak varlığını az da olsa sürbirisi. Ticaret meslek lisesini bitirdikten sonra dürmeye devam ediyor.

Mustafa Olgun

B


K

ağıthane Sultan Selim Caddesi ve Barbaros Caddesi’ni birbirine bağlayan viyadük, şantiye araçlarının parkı yeri haline geldi. Viyadüğün yapılması çarpık kentleşme sonucu çıkmaz sokak halini gelen Sultan Selim Caddesi’ne ulaşım kolaylaştırılmış. Fakat viyadüğün tamamlanması ile birlikte Barbaros Caddesi’nden, Taşçı Caddesi’ne ulaşım yolu kapanmıştı. Halen bir çözüm bulunamayan Taşçı caddesine dönüşte, sürücüler ters şeridi kullanmaya devam ediyor. Yapımı tamamlanmasıyla birlikte aksak-

B

aşakşehir Belediyesi Atık Yağı Getirene Yenisini Veriyor. Başakşehir Belediyesi, ev ve işyerlerinde kullanılıp atık yağa dönüşen bitkisel yağları alarak yerine yenisini ücretsiz olarak veriyor. Başakşehir Belediyesi, ev ve işyerlerinde kullanılıp atık yağa dönüşen bitkisel yağları alarak yerine yenisini ücretsiz olarak veriyor. Lavaboya dökülen atık yağların suyu kirlettiğine dikkat çekilerek başlatılan kampanyada 5 litre atık yağ için 1 litrelik ambalajlı yağ hediye ediliyor. Başakşehir Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü tarafından başlatılan kampanya ile ev ve işyerlerinde biriken bitkisel atık yağlar belediye ekipleri tarafından toplanıyor. 2009 yılından bu yana 'Temiz ve aydınlık bir Türkiye bizim elimizde ' sloganıyla yürütülen proje ile Başakşehir genelinde bitkisel atıkların çevreyi kirletmesinin engellenmesi ve vatandaşların çevre konusunda bilinçlendirilmesi amaçlanıyor. Temizlik İşleri Müdürlüğü, ilçe genelindeki sitelerin girişlerine ve konutlara asılan broşürlerle semt sakinlerini, atık yağların suya, kanalizasyona dökülmeden toplanması ve 444 0 669 numaralı telefonun aranarak teslim edilmesi konusunda bilgilendiriyor. Kampanya kapsamında aylık 30 tona yakın atık yağ toplanması hedefleniyor. Toplanan atık yağlar anlaşmalı lisanslı bio-dizel firmaların tesislerinde yakıta dönüştürülecek.

lıkları yanında getiren viyadük şimdi de atıl bir durumda bulunuyor. Şantiyelerde çalışan yük kamyonlarının park yeri haline gelen viyadüğün, sürekli olarak sağ şeridinde park halinde araçlar bulunuyor. Özellikle akşamları saatleri, servis minibüsleri ve özel araçlarında park ettiği viyadük yapılan çalışmanın verimsizliğini gözler önüne seriyor. İstanbul Trafik Vakfı ekiplerinin sürekli olarak yol kenarlarında bulunan otomobilleri, trafiği etkilemese dahi çekiyor. Viyadük gibi önemli bir ulaşım yolunun bir şeridinin sürekli park olarak kullanılması karşısında bu araçlara müdahale edilmemesi dikkat çekiyor.


Özel Haber Celal Baygeldi

M

üslüman halkların küresel ticari sistemlerle tahrip olan helal gıda hassasiyeti, son dönemlerde gerek dünyada gerek ülkemizde yapılan çalışmalarla yeniden sağlanmaya çalışılıyor. Bu süreçte Güney Asya, Kuzey Avrupa, Arap Yarımadası hatta Avrupa bölgelerinde yaşayan müslümanlar, gıda sektörlerini “helal gıda” standartlarıyla tanıştırdı. Helal gıda sertifikası olan ürünler pazarlarda yerini almaya başladı. Bu gelişmelerin yaşandığı yıllarda Türkiye gümrüklerinden, yurt dışından gelen helal damgalı ürünler geri çevriliyordu. Türkiye’de gıda pazarının helal standartlarıyla tanışmasında büyük emeği olan ve GİMDES’in yönetim kurulu başkanlığını yapan Dr. Hüseyin Kâmi Büyüközer’le Türkiye’de helal gıdanın geçirdiği süreçleri ve günümüzü konuştuk. İslam’da helal lokmanın önemi gazetemize verdiği röportajda, “İslam medeniyetinin zemini helal lokmadır. Bunu oluşturmadığınız zaman hiçbir şey oluşturulamaz. Kuran-ı Kerim diyor ki: “Duanız yoksa, sizin ne değeriniz var?” Peygamberimiz de diyor ki: Bir kişi savaştan gelmiş ellerini Allah’a açmış dua eder. “Allah onun duasını kabul etmez. Çünkü giydiği, yediği ve içtiği haramdı.” der. Allah Kuran da duanız olmasa değeriniz olmaz diyor. Peygamber de haram yerseniz duanız kabul olmaz diyor. Allah’ın istediği düzeni kurmak istiyorsak helal lokmayı bu düzenin zeminine oturtmamız gerekir.” şeklinde ifade etti. Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Denetleme ve Sertifikalandırma Derneği fikri süreci Dr. Hüseyin Kami Büyüközer’in helal gıda ile ilgili araştırmalarının başladığı yıllara dayanıyor. Büyüközer yaptığı araştırmaları 1986 yılında Almanya’dan Türkiye’ye döndüğü dönemde “Gıda Raporu” kitabında topluyor. Kitap 2.baskısında yer alan “Sana Yağ” firmasının 1979 yılındaki marka tescil belgesinde, ürünlerinin içerisinde domuz yağı olabilme ihtimalini bildiren raporu yayınlaması üzerine toplatıldı. Hüseyin Kami Büyüközer yapılan helal gıda çalışmalarından siyasilerinden rahatsız olduğunu belirterek “Yazdığımız “Gıda Raporu” kitabı toplatıldı. Helal gıda ile ilgili yaptığımız çalışmalardan rahatsız olan dönemin siyasileri ‘Ülkede bir mühendis çıkmış onda domuz yağı var bunda domuz yağı var diyor. Yalan, yalan... Asıl kendisi domuz’ diye ülke meydanlarında halka seslenmekte hiçbir engel görmediler.“ dedi. Büyüközer, Müslüman insanların Türkiye’de kendi helal gıda serfitikalarını üretme hakkının yıllarca gasp edildiğini ifade ederek “Bunu devletin engellemeye hakkı yok. Çünkü Türkiye laik bir devlet. Ama son zamanlara kadar bu böyle olmadı. Helal gıda algısının iç ka-

muoyunda oluşmasına yıllarca müsaade etmediler. Türkiye mevzuatının herhangi bir noktasında helal haram kavramlarını anlatan bir ifade yoktu. Hatta gümrükte helal belgesi olan ve bununun işaretini taşıyan ürünler içeriye alınmıyordu. Malezya’dan örneğin bir ürün geldiğinde şirketlere bu helal logosunu iptal edin ülkeye öyle ürünlerinizi sokabilirsiniz deniliyordu. Böyle bir durum vardı. Onun için biz ilk ortaya çıktığımızda ihracata dönük taleplerinizi karşılayabiliriz diye kendimizi bildirdik kamuoyuna. Firmalar bize geldiğinde size sadece ihracata dönük bu belgeyi veriyoruz diye çalışmalarımızı yaptık verdiğimiz sertifikaların altında da bunu belirtmek zorunda kaldık. Çok şükür bugün o sorunlar aşıldı. İlgili bakanlıklarla iletişimimizi sağladık. Başvurular yapıldı. Kamuoyu oluşturuldu.” dedi.

Müslümanlık üzerinde bu zamana kadar yapılan bütün uygulamalar gibi helal gıda sertifikasına karşı geliştirilen olumsuz tutumun da hiçbir hukuki dayanağı olmadığına dikkat çeken Dr. Hüseyin Kami Büyüközer “Bu engelleme yasal hiçbir zemine dayanmıyordu. Aynı başörtüsü sorunu gibi. Yıllarca hukuksuz bir şekilde müslümanların bu hakkı gasp edildi. Yöneticiler İslam’ın herhangi bir rengini izini taşıyan ürünlerin Türkiye’nin herhangi bir yerinde olmasına müsade etmiyorlardı. Helal gıda alanındaki mücadelenin serüveni başörtüsü mücadelesiyle benzerlik taşır. Bugün çok şükür marketlerde helal logolu gıdalar görebiliyorsunuz. Önceden böyle ürünler direk bakanlık tarafından toplatılıyordu.” şeklinde konuştu. GİMDES Yönetim Kurulu Başkanı Büyüközer artık politik sorunların aşıldığını helal gıda anlayışının gelişmesi için topluma ve basına büyük görevler düştüğünü belirtti. Büyüközer “Biz bundan sonraki çalışmalarımızda toplumun bilinçlenmesine ağırlık veriyoruz. Bilinçsizlik korkunç boyutlarda. Bunu aşabilmek için tüketici kitlesini uyandırmamız gerekiyor. Bunun içinde medyaya büyük görev düşüyor. Medya bu işe malesef yeterince sahip çıkılmıyor.” dedi. Türkiye’de müslüman tüketicilerin yıllarca bilinçsizce beslendiğini belirten Büyüközer, “Sertifikalandırma malesef Türkiye için önemli

değildi. Çünkü Türkiye toplumu kendini cennette kabul ediyordu. Her şey helaldi. Onun için böyle bir kurumun sertifika vermesi önemli değildi.” dedi. Hüseyin Büyüközer Türkiye’de helal gıda sertifikalandırmalarının yurt dışından, müslüman coğrafyalardan ihracatta gelen talep üzerine ivme kazandığının bilgisini verdi. Türkiye firmaları yurt dışında helal gıda sertifikaları olmadığı için satış yapamaz hale geldi.

GİMDES helal gıda sertifikalandırma çalışmalarıyla 300’e yakın şirketi sertifikalandırdı. Bu şirketler arasında su firmalarından çay firmalarına kadar çok çeşitli alanlarla şirketler bulunuyor. Helal kavramının sadece etle sınırlandırılmasının sakıncalı olduğunu belirten GİMDES Başkanı Hüseyin Kami Büyüközer “Yaygın olarak et geliyor. Ve helallik etle sınırlıymış gibi anlaşılıyor. Bu yanlıştır. Halbuki her şey helal anlayışına göre değerlendirilmeli. Yani sadece hayvansal ürünleri helallik içerisinde değerlendirseniz bile bu hayvansal ürünler bugün gıda sektörünün her tarafınızda karşınıza çıkıyor. Örneğin usule uygun kesilmeyen bir hayvanın ürünleriyle bisküviye bile haram bulaştırılabiliyor.” şeklinde konuştu. Helal haram ayrımının Kuran ve Peygamber tarafından yapıldığını ifade eden Dr. Hüseyin Kami Büyüközer, “Peygamber efendimiz haramı helali işaret ediyor. Haramdan sakınmamızı bize emrediyor. Bu iki uç arasında bir de şüpheliler sınıfı var. Peygamberimiz bunlardan da uzak durmamızı bize tavsiye ediyor. Piyasadaki ürünlerin büyük çoğunluğunun üzerinde bu şüphelilik örtüsü var. Bu örtünün ortadan kalkması lazım.Helal sistemine bütün olarak bakmak lazım. Biz bu helal dairesinin en önemli noktasını gıda meselesi olarak görüyoruz. Gıda meselesini çözemezsek öbür taraflarını da halledemiyoruz. Yediklerimiz bizim yaşam tarzımızı ve davranışlarımızı hatta kararlarımızı etkiliyor.” dedi. Büyüközer helal gıda hareketinin son bir yılda kazandığı ivmeye karşı duran eleştiren bazı şirketlerin bugün helal gıda sertifikası

için TSE’ye gittiğini belirtti. Uluslararası müslüman camiada GİMDES’in sertifikasının geçerli olduğunu söylerken “Gayrimüslim insanların oluşturduğu sistemler de helal gıda sertifikası verebiliyorlar. Bir sertifika kurumu “Helal sertifikasını da veririz biz” diyor mesela. Bakıyorsunuz bir kağıt veriyorlar. Bir kağıtla helal olmuyor her şey. Bu konuda basın bilincinde olmadan yanlışlar yapıyor. GİMDES elbette dokunulmaz değildir. Yaptığımız şeyler islam referansları dahilinde eleştirilebilir. Bizim müslümanların göz bebeği olmak gibi hedefi var. Elbette ki İslami referanslar zemininde. Medya, sivil toplum örgütleri gelsin bizi denetlesin. Alimler kıstaslarımızın helalliğe uygunluğunu denetlesin. Bu noktada biz hizmetimizin daha da Kurani olmasını arzularız. Tüm dünya müslümanlarının desteğini bekleriz. Ayrıca sertifikaların güvenilirliği müslüman camiada kabul edilmesi ölçüsündedir. Örneğin GİMDES sertifikası Malezya’dan Kuveyt’e ve birçok İslam coğrafyasında ve Avrupa’da kabul görüyor. Önceden Malezya’da özellikle Türkiye’den gelen ürünleri tüketmeyin diye kampanyalar yapılırdı. Şimdi bizim sertifikamızla bu ülkede Türkiye firmalarının ürünleri satılabiliyor. Neydi bu değişimi sağlayan? Elbette ki iletişim. Farklı coğrafyalardan geliyorlar biz oralara gidiyoruz kendimizi çalışmalarımız tanıtıyoruz ve onaylanıyoruz İslam coğrafyası tarafından. Helal gıda sertifikası vermek Allah’a karşı sorumlu olmaktır. Bu sorumluluğu bünyesinde taşımayan kurumların helal sertifikası vermesi mümkün değildir.” dedi. Helal gıda sertifikası alan şirketlerin ürünlerini bu özelliğiyle sunumunun yeterliliği ile ilgili yönelttiğimiz soruyu Büyüközer “u gelişimin hızını anlamak lazım. Bir kaç sene önce böyle ibareli bir ürünü rafa koymak yasaktı. Dolayısıyla şirketlerin sürece uyumu da belirli bir süreçle oluyor. Aynı süreç tüketici için de geçerli. Logolu ürün yok değil. Ama yavaş yavaş yayılıyor. Sertifika verdiğimiz bir çok firma ibareyi kutularına koyuyorlar. Bu son bir yıllık bir sürece tekabül ediyor.” şeklinde yanıtladı. Birçok mecrada helal gıda sertifikası veren kurumların kapitalizme alet olduğu yönündeki iddaları yanıtlayan Büyüköz “Şuana kadar bu gıdaları kontrolsüz olarak yiyordu zaten toplum. GİMDES yeni bir tüketim yaratmadı. Biz var olan sistemi gücünün yettiğince ıslah ederek bir yön vermeye çalışıyoruz. En müslüman markette de o helal yöntemlerle kesilmeyen tavuklar,gıdalar vardı. Herkes de tüketiyordu bu ürünleri. Şimdi kontrol altına aldık. Eğitimli kasaplar islami sisteme göre çalışıyorlar.” dedi.


Yasin Eker

İ

stanbul Büyükşehir Belediye (İbb) Başkanı Kadir Topbaş, Senegal Cumhuriyeti Dakar Bölge Başkanı Ousmane Sambe ile bir araya geldi. Görüşme öncesi basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Topbaş, Aksaray'da meydan yapılmasına yönelik projeyle ilgili sorular üzerine, şöylekonuştu: "İstanbul'un kimlikli, tarihi meydanlarını tekrar elden geçriyoruz. Bunlardan bir tanesi de Aksaray Meydanı. Beyazıt Meydanı var, üzerinde şu an çalışmalar devam ediyor, Üsküdar Meydanı var, Kabataş Meydanı var, Kabataş'ta bir meydan edinme çalışmamız var. Maltepe'de bir meydan hazırlığımız olacak inşallah. Bunlardan bir tanesi çok önemsediğimiz Aksaray Meydanı. Şu anda deprem riski de taşıyan araçların geçtiği viyadüğün de kaldırılacağı ve 61 bin metrekare büyük bir meydan ortaya çıkacak ve böylece oradaki caminin tarihi çevrenin ve dokunun daha iyi hissedilebilmesini sağlayacak, bir ağırlıklı yayalaştırma da diyebiliriz, bir düzenleme getiriyoruz. 14 Eylül 2012 itibariyle meclisimizden oy çokluğuyla .....geçti. Burada Ana Muhalefet Partisi destek vermedi ne hikmetse, anlamak mümkün değil. Bölge tekrar kendisini hissettirecek bir meydan konsepti ortaya çıkacak ve orada hantal olarak gördüğümüz viyadük de ortadan kalkacak bir düzenleme bu." Proje çalışmalarının henüz devam ettiğini belirten Topbaş, "Beyazıt'la ilgili yine aynı şekilde düzenlememiz var. Biraz daha düzenli, labirentler halinde olmayan, araç parklanmasına müsaade etmeyen düzenlemeyi de düşünüyoruz. Onun da proje çalışmaları devam ediyor" dedi. Topbaş, geçtiğimiz günlerde vapurdan inerken denize düşerek yaşamını yitiren vatandaş hatırlatılarak, vapurlardaki sürme iskelelerle ilgili herhangi bir düzenleme yapılıp yapılmayacağının sorulması üzerine ise, "Bizim son 5 gemi, ihalesi yapılarak yenilediğimiz gemilerin biliyorsunuz, hidrolik kapıları var. O kapılar iskeleye yanaştıktan sonra, rampayı açtıktan sonra devreye giren bir sistem. Geçmişte, asırlardan beri İstanbul'da Şirket-i Hayriye dediğimiz dönemlerden beri bu usul var. Tabii ki, daha dikkatli olunması gerekmekte. Gereken çalışmalar, tedbirler alınmaktadır" diye konuştu.


konu ediniyoruz. Onların görüşlerinden, hareketlerinden, tavırlarından biraz örnek alalım istiyoruz.” şeklinde konuştu. İslam slam Coğrafyası Günleri Üsküdar Genç- coğrafyası algısında oluşan sapmaya da delik Merkezi’nde 7 gün sürdü. 7 gün 7 ğinen Yalçınkaya “Bizim en büyük kaygımız farklı İslam Coğrafyası, konunun uz- İslam coğrafyası deyince direkt Ortadoğu manlarıyla konuşuldu. Bu yıl ikincisi dü- algısının oluşması. zenlenen konferanslarda Türkiye, Afganistan, Bu algıyı yıkmak için büyük çaba gösCezayir, Filistin, Irak, Endülüs, Keşmir, termek istiyoruz. Örneğin geçen sene lisMoro, Arakan, Patani bölgelerinin tarihi temizde Amerika Birleşik Devletleri’nden süreçleri ve bugün ki durumları sunumlar Malcom X vardı. Bilerek ve isteyerek seçve konuşmalarla işlendi. miştik bu ismi çünkü Amerika da bir İslam coğrafyasıdır. Dünyada bulunan her karış toprak, her müslümanın yaşadığı yer İslam Mavera Gençlik hareketinden Sena Yal- coğrafyasıdır. Bu isimle de algıyı biraz yıkçınkaya organizasyonla ilgili “İslam coğ- mak istedik.” dedi.Mavera Gençlik Dernerafyası günleri, müslümanlar olarak diğer ği’nin düzenlediği etkinlikte; Sadık Yalsıülkelerdeki gençlerin müslümanların halini zuçanlar, Muzaffer Doğan, Metin Karabaanlamamız, aslında bilinçlenmemiz için şoğlu, Yusuf Kaplan, Atasoy Müftüoğlu, M. yaptığımız bir organizasyon. Oradakileri İkbal Köseoğlu, Zeki Bulduk, Beşir Eryarsoy, sadece birkaç simge olarak bilmemeliyiz. Bülent Ş. Erdeğer, Yusuf Ziya Gökçek, Filistin deyince aklımıza spesifik şeyler Murat Hazine, Fatih Bacağıkırık, Yusuf gelir ama onların içini tam manasıyla bil- Ensar Çalışkan, Furkan Torlak, İhsan Sümeyiz, dolduramayız. Biz onu biraz dol- reyya Sırma, Süleyman Uludağ, Ömer Faruk duralım, biraz bilgilenelim ve oradakilerin Korkmaz, Nevzat Çiçek, Caner Sezer, Ümit hallerini anlayalım diye yola çıktık. Prog- Sönmez, Said Demir İslam Coğrafyası’yla ramda İslam coğrafyasındaki öncü isimleri ilgili konuşmalar yaptı. Soner Karakaş

İ

Kadir Topbaş, Aziz Babuşçu ve Yalçın Akdoğan katıldı. Başbakan ve yanında bulunan heyete Bahariye Mevlevihanesi gezerek İnsan ve Medeniyet Hareketinin yaptığı faaliyetler hakkında bilgi aldı. Samimi bir ortamda gerçekleşen ziyarette Başbakan Erdoğan divan odasında İnsan ve Medeniyet Hareketi Yüksek İstişare Kurulu ve Yönetim Kuruluna hitaben aşbakan Recep Tayyip Erdoğan, İnsan bir konuşma yaptı. ve Medeniyet Hareketi, Bahariye MevlRecep Tayyip Erdoğan konuşmasında evihanesi’ni ziyaret etti. Başbakan Er- yapmış olduğu Afrika ziyaretinden bahsederek doğan’ı İMH yüksek istişare kurulu başkanı Afrika ülkelerinin Türkiye’ye olan bakış açısını Mehmet Güney ağırladı. anlattı. Kurumda yapılan faaliyetlerle ilgili Karşılamada İMH yönetim kurulu başkanı bilgi alan Başbakan Erdoğan’a kurum sanatİlhan Yürükçü, İnsan Vakfı Başkanı Alper çıları tarafından hazırlanan tablo hediye Özpeçetek ve GİV Başkanı Mehmet Koç da edildi. Bahariye Mevlevihanesi’nde yaklaşık hazır bulundular. Ziyarete Başbakan Erdoğan üç saat kalan Başbakan Erdoğan saat 21:00 ile birlikte Veysel Eroğlu, Erdoğan Bayraktar, sularında buradan ayrıldı.

B

Ö

zgür-Der’in başlattığı “Her Evden 1 Torba Un!” kampanyası çerçevesinde teslim edilen un miktarı 163 tona ulaştı. Geçtiğimiz hafta ÖzgürDer Suriye Yardım Komisyonu ekibi bölgeye un, kuru gıda ve giysi yardımlarını götürdü. Öncelikle Akçakale sınır kapısına giden ekip, sınırda Dıru’lMuslimîn lojistik sorumlusu Ebu Vailve Ahrar-ı Şam lojistik sorumlusu Ebu Yahya el-Kurdi ile görüştü. 2 tır yardım Akçakale sınırında Suriye bölgesinden getirtilen araçlara yüklenerek sorumlulara teslim edildi. Bunlardan biri RasulAyn ve El-Haseke bölgelerine götürülmek üzere Ebu Vail’e, diğeri ise Tellebyat bölgesine götürülmek üzere Ebu Yahya el-Kurdi’ye teslim edildi. Yapılan yüklemeler sonrasında Suriye’de

bulunan halkın ihtiyaçları hakkında görüşüldü. Müslümanların yardımlarının önemine değinen Ebu Vail ve Ebu Yahya, hem gönderenlere hem de buna aracılık yapanlara dua edip teşekkür ettiler. Akçakale’den sonra Kilis’te bulunan Öncüpınar sınır kapısına gidildi. Orada ekibi Kilis’ten Suriye’ye lojistik destek sağlayan Muhammed Xayr karşıladı. Ardından Babı Selam sınır kapısına gitmek üzere Suriye insani yardım sorumlularından Muslim Muhammed ile görüşüldü. Burada 1 tır un Öncüpınar kapısında başka bir araca yüklenip Suriye’de bulunan Bab-ı Selam kapısına götürülerek oradaki RifHaleb bölgesine dağıtılmak üzere Meclisu’s-Servi elİntikal bürosunun sorumlusu Ebu Ahmed’e teslim edildi.


dan söz etti. İtalyan gazeteci TizianoTerzani umursamazlık suçundan bahsederek: ‘Bunuhammet Fatih Yılmaz’ın Kuran dan bir kaç yıl önce bir savaş ve işgal tilavetiyle başlayan program ik- haberi verdiğimizde insanlar tepki gösteramlarla başladı. Selçuk İdrisoğ- riyordu. Ayağa kalkıyordu. Ama o kadar lu’nun sunumuyla başlayan konferansta çok savaşlar, kıyımlar ve işkenceler var ki katılımcılar Suriye’nin geçirdiği süreçleri insanlar bıktı ve elimizden bir şey gelmiyor ve Türkiye’nin yaşanan olaylara karşı tutu- diyerek; belki de insanlar, suçların en mamunu değerlendirdi. Konuşmacılardan Cü- sumu olan umursamazlık suçunun en neyt Sarıyaşar, İnsan hakları perspektifinde büyük suç ortağı olmaya başladılar. DolaSuriye meselesi ve Mazlumder’in duruşu; yısıyla biz de o umursamazlık suçunun Mehmet Yaşar Soyalan, sivil isyanın silahlı büyük ortaklarından olmamak için elimizisyana çevrilmesinde Esed rejiminin etkisi; den gelen gayreti göstermeliyiz.” şeklinde Osman Atalay, Suriye’nin geleceği için ya- konuştu. Programın en ilgi çeken konuğu Suriye pılması gerekenler ve çözüm önerileri kodirenişinden Şüheda Murabitin Komutanı nularını işledi. Konferansın moderatörlüğünü yapan Abu Abdullah Al-Humsi idi. Şüheda MuDemet Tezcan, 20 aylık Suriye deneyiminin rabitin Komutanı “Türkiye ve Suriye arakendilerine çok şey öğrettiğine, insanlığın sındaki sınırları kim çizdi? Bu Allah’ın içinde olduğu durumun görülmesi bakı- emri miydi? Rasulullah mı gösterdi bu sımından çok önemli olduğuna dikkat çekti. nırları? Bu sınırlar altında yaşamamızı diTezcan Suriye’ye karşı insanlığın tutumun- nimiz ve peygamberimiz mi belirledi?

Buülke

M

Buülke

M

ısırlı gazeteci Fehmi Hüveydi, Medeniyetler İttifakı Konferansı’nda Arap uyanışı ve Ortadoğu’yu anlattı. Konferans için İstanbul’a gelen Hüveydi “Türkiye'de, Necmettin Erbakan ile başlayan İslami hareket, zaman içinde gelişip Recep Tayyip Erdoğan ile ulusal politikaya dönüştü. Biz şu an hala Erbakan dönemindeyiz.” dedi. İstanbul Dolmabahçe'deki Başbakanlık Ofisi'nde düzenlenen Medeniyetler İttifakı Konferansı’nda Arap Baharı yerine Arap uyanışı kavramının kullanılmasının önemine değinen Fehmi Hüveydi “Bu uyanış, sadece devrimin yaşandığı ülkelerde değil, tüm ülkelerde etkili olmuştur. Fas'tan başlayıp Körfez ülkelerine, Umman'a uzanan ve istekleri kapsayan bir devrimdir. Halklar, bu devrimi siyasi lider olmadan yapmaktadır. Devrim, her şeyden bağlantısız yapılmaktadır. Umman, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan'da yaşananlar, tutuklamalardan ibaret değildir. Bu, isteklerin dillendirilmesidir." şeklinde konuştu.

Yoksa Allah bize dininiz ve hedefleriniz bir mi dedi?” şeklinde konuştu. Abu Abdullah Al-Humsi konuşmasına “Yakın geçmişte ortak bir ailenin müntesipleriydik. Biz nasıl ayrıldık diye kardeşlerimiz soruyor biz de onlara söylüyoruz ki ayrıldık ki birleşelim.” şeklinde devam etti. Şüheda Murabitin Komutanı Türkiye’nin Suriye’de yaşanan olaylara karşı tutumunu değerlendirirken “Suriye’de yaşananlara karşı vicdanınız neler hissediyor? Ümmet çocuklarının kanında boğulmuş durumdadır. Suriye'de yaşananlar ümmetin meselesidir. Afganistan Filistin’de yaşananlar gibi. Ancak en üzücü durum iki yıldır yaşanan katliamların ardından Türkiye'deki bazı kardeşlerimizin hala zihniyetlerinin karışık olmasıdır. Devletler çocuklarımızın arkasından ağlamazlar onların çıkarları vardır. Ama biz ne zamandır insanlığı değilde devletlerin çıkarlarını konuşuyoruz.” ifadelerine yer verdi.

Gazeteci yazar Fehmi Hüveydi, Arap dünyasındaki mücadelelerin başarıya ulaşmasında Mısır’ın model olarak büyük katkıları olduğuna dikkat çekti. Hüveydi başlayan bu devrimlerin artık kolay kolay durdurulamayacağını ifade edip “Mısır ile Türkiye arasında ortaklık önemli. Bu ortaklık daha önce dediğim gibi üçlü bir güç olan İran, Türkiye ve Mısır'ın ilişkilerini güçlendirmesiyle bölgede istikrar sağlanır. Filistin meselesi ABD için stratejik bir mesele, bu bizi ümitsizliğe sürüklememeli. Önemli olan kendi aramızdaki ilişkilere odaklanmalıyız” şeklinde konuştu. Medeniyetler İttifakı, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve İspanya Hükümet Başkanı José Luis Rodriguez Zapatero’nun öncülüğüyle başlatılan bir Birleşmiş Milletler projesidir. BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından 2005 yılında belirlenen ve yirmi kişiden oluşan Medeniyetler İttifakı Yüksek Düzeyli Grubu, Türkiye'den Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın ve İspanya'dan UNECO eski Genel Sekreteri Federico Mayor’un Eşbaşkanlığında yürütülmektedir.

Abu Abdullah Al-Humsi Suriye’deki iç dinamikleri ve yaşananların boyutunu aktarırken “Biliyorsunuz bombalamalar günlük olarak devam ediyor. Herhangi bir zamana bağlı olmaksızın uçaklardan tanklardan bombalar yağıyor. Bombalamalar başladığı zaman çocuklara evlerine girmeleri için uyarı yaptığımda çocuklar bana ‘Allah’ın yazdığını hiçbir şey değiştiremez’ diyorlardı. Suriyeli çocuklar akideyi bütün dünyaya öğretebilirler.” dedi. Suriye’de yaşananların ümmeti ilgilendirdiğine, burada yaşananların Filistin’de, Afganistan’da yaşananlardan farklı olmadığına dikkat çekti. Şüheda Murabitin Komutanı “Biz sizlerden ne istiyoruz. Biz sizden kardeşin kardeşten komşunun komşudan istediğini istiyoruz. Allah'ın işaret ettiği gibi kardeşlerinizin halini sormanızı istiyoruz. Kardeşlerinizin ihtiyaçlarını sormanızı istiyoruz. Suriye halkının sorumluluğu unutmayın ki sizin de boynunuzdadır.” şeklinde konuştu.

Buülke

B

aşakşehir Sivil Toplum Kuruluşları Platformu ağırlaşan kış şartlarında Suriye’de yaşanan iç savaşta mağdur olan halka destek olmak için kampanya başlattı. Başakşehir’de bulunan sivil toplum örgütleri “Kardeşin üşümesin: Suriyeli çocuklara bir kaban, bir mont, bir mektup” , “Suriyeli komşuna marketten bir kumanya” , “Ekmeğimizi bölüşüyoruz: bir çuval un, bir battaniye” sloganlarıyla yardım topluyor. Başakşehir Sivil Toplum Kuruluşları Platformu’nda bu kampanya yer alan Başakşehir Kültürevi Derneği, bir tır dolusu unu toplayıp Suriye’ye gönderdi. Başakşehir Kültürevi Derneği Başkanı Muammet Çınar gazetemize verdiği röportajda“Suriye’deki kardeşlerimiz bu zorlu kış şartlarında biraz destek olmak için bu yola çıktık.” şeklinde konuştu. Başakşehir esnafının da kampanyaya ilgisinin yoğun olduğunu belirten Çınar, Başakşehir’de yer alan 10 marketin kumanya kampanyasına destek verdiğinin bilgisini verdi. İHH İnsani Yardım Vakfı’yla ortaklaşa yürütülen kampanya’ya destek olmak isteyenler 0543 803 85 78 nolu telefondan sorumlulara ulaşabilir.


Buülke

A

K Parti İstanbul İl Gençlik Kollarının, İstanbul'da gerçekleştirdiği 'Çıkışta Mahalleye Gel' programları başladı. Başbakanın sıklıkla ifade ettiği gençlik vurgusunun İstanbul teşkilatı tarafından markalaşmasını sağlamak amacıyla hazırlanan programlar, İstanbul'un muhtelif ilçelerinde başladı. İlk olarak Küçükçekmece ve ardından Kağıthanede gerçekleşen programlara ilgi büyük oldu. İl Gençlik Kolları Başkanı, Gıyaseddin GERGİN 'Çıkışta Mahalle'ye Gel' programlarını şöyle anlattı; "İstanbul'un 972 mahallesinde gerçekleştirilecek programlar ile farkındalık oluşturularak şehrinin yanında coğrafyanın ve medeniyet hinterlandındaki gelişmelere karşı duyarlı ve gayretli bir gençlik tasavvurunun oluşturulması amaçlanan programlar da alanında başarılı, aynı zamanda da beslendiğimiz medeniyet kodlarını unutmayan isimlerle biraraya gelmeyi hedefliyoruz. Katılımcılarımızın büyük çoğunluğunu 2014 de ilk kez oy kullanacak gençler oluşturuyor." Organizasyonlara sırasıyla; Küçükçekmece'de AK Parti İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu, Kağıthane'de Ünlü Sanatçı UĞUR IŞILAK, Tuzla'da Spor yazarı Kemal BELGİN, Eyüp'te Belediye Başkanı İsmail Kavuncu, Silivri'de Türkiye'nin genç milletvekillerinden İstanbul Milletvekili Mehmet Muş, Ümraniye'de ünlü tiyatro sanatçısı Ahmet YENİLMEZ ve Ataşehirde Türkiye'nin en genç Milletvekili İstanbul Milletvekili Bilal MACİT, Bağcılar'da Gazeteci ve Kanal 24 Genel Yayın Müdürü Yiğit Bulut, Arnavutköy'de Doç.Dr. Bekir Berat ÖZİPEK, Sancaktepe'de Milletvekili Hakan Şükür, Beykoz'da İbrahim SADRİ katıldı.

Mustafa Taş

A

K Parti Sarıyer ilçe başkanını belirlemek için yapılan temayül yoklaması sonucunda, İlçe yönetimi kurma görevi yeniden Hüseyin Özdemir'e verildi.

Yeniden görevi gelmesinin ardından

konuşma yapan Hüseyin Özdemir; "Genel Merkezimiz, İl Başkanlığımız ve teşkilatımız birlik ve beraberlik içerisinde bizimle çalışmak istediklerini söylediler. İl Başkanımıza ve Genel Merkezimize bize karşı gösterdikleri bu teveccühten dolayı çok teşekkür ediyorum. Bize olan güvenlerini boşa çıkartmayacağız ve 2014’te Sarıyer’i alarak inşallah onlara hediye edeceğiz. Şunu da belirtmek istiyorum, bu yaşanılan değişiklik tamamen bir coğrafi değişikliktir. Sarıyer’e yeni katılan Ayazağa, Maslak ve Huzur mahallelerimizden de yönetime arkadaşlarımız katılacak. Süreç tamamen bununla alakalıdır. Sarıyer’imiz büyüdü dolayısıyla hedeflerimiz de daha da büyüdü. ” şekinde konuştu. Diğer yandan adaylık için ismi geçen AK Partili Salih Güzel ise yaptığı açıklamada: "Her zaman ilçe başkanımızın arkasında durduk. Ayrıca çıkan haberlere de sadece gülüp geçtik” dedi.

Süleyman Polat Son dönemlerde yaşanan sorunlarla gündeme gelen Cumhuriyet Halk Partisi Kağıthane İlçe Yönetimi, 9 ilçe yöneticisinin istifasıyla düşürülmüştü. Gökhan Pektaş’ın 9 istifayla düşürülmesinin ardından ilçe yönetimine 6 Ocak’ta yapılacak kongreye kadar Mehmet Eren atanmıştı. Gökhan Pektaş yönetiminin düşürülmesiyle Hasan Söyler, Mehmet Ali Yüksel, Av. Zeynel Öztürk, Cabbar Kement ve Gülşen Doğdaş ilçe başkanlığı için adaylıklarını açıklamışlardı. Pembe Köşk Düğün Salonu’nda gerçekleşen 2. Olağanüstü Kongre’de 367 delege oy kullandı. Yapılan seçimde Mehmet Ali Yüksel’in aldığı 169 oya karşılık Zeynel Öztürk, 196 oy alarak CHP Kağıthane’nin yeni ilçe başkanı oldu. Öztürk yaptığı konuşmada “Adaylık kendine güvenmektir. Adaylık bu işi ben yapabilirim demektir. Ben ön seçim olmayan hiçbir yere aday olmadım. Odalarda, bürolarda dedikoduyu bıraksınlar; gelsinler burada örgütün içinde konuşsunlar.” ifadelerine yer verdi. Zeynel Öztürk kendisi hakkındaki söylentileri de “Her arkadaşımız aday olabilir.

Aday olan bir arkadaşımız, genel başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu’nu seven bir partilimize ‘Zeynel Öztürk Baykalcı’ diyor. Deniz Baykal bizim eski genel başkanımız. Bu partiyi iktidar yapacaksa, ben Deniz Baykal ile birlikte yol yürürüm. Deniz Baykal bu partinin bir elemanıdır. Bu partinin genel başkanlığını yapmıştır. Neymiş, Zeynel Öztürk Deniz Baykal’ın adamıymış. Hayatta ben hiç kimsenin adamı olmadım.” şeklinde cevapladı. Öztürk ayrıca: “Bugün beni Deniz Baykal’ın adamı olarak ilan edenler, benim avukatlık büroma gelerek bir başka yerde seçim kuruluna verilmiş belediye meclisi listesinin düşmesi için toplantılar yaparak, listenin düşmesi için istifalar örgütlüyorlardı. Kağıthane’de söylenecek çok şey var.” ifadelerine yer verdi. Kongreye; CHP İstanbul İl Yöneticileri Yüksel Kılıç, CHP İstanbul eski Milletvekili Mehmet Sevigen, İBB Meclis Üyesi Mehmet Polat, Gökhan Zeybek, İl Genel Meclis Üyeleri Süleyman Kartal, Sait Coşkunoğlu, CHP Beyoğlu İlçe Başkanı İnan Güney, Şişli İlçe Başkanı Veli Çellik, CHP Beşiktaş Yönetim Kurulu Üyeleri, Belediye Meclis Üyeleri İsmail Söylemez Erdal Sarıgöl ile çok sayıda partili katıldı.

Hasan Ayer

B

BP İl Başkanı Serhat Duyar ve yönetimi, Gebze Belediye Başkanı Adnan Köşker"e tanışma ve nezaket ziyaretinde bulundu. BBP İl Başkanı Serhat Duyar, merhum liderleri Muhsin Yazıcıoğlu"nun adının Gebze"nin merkezinde ki bir parkta yaşatılmasından ötürü mutlu olduklarını söyledi. Duyar ve yönetimini makamında ağırlayan Başkan Köşker, ziyaretten duyduğu mem-

nuniyeti dile getirdi. Büyük Birlik Partisi’nin merhum lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun da yad edildiği ziyarette belediye çalışmaları hakkında da İl Başkanı Duyar ve yönetimiyle bilgi paylaşımında bulundu.


bizim iç meselemiz değildir. İran’ı, Suriye’yi, Irak’ı ilgilenürkiye’de yürürlükte olan siyasi par- diriyor. Demek ki iç mesele tiler yasasısın bu düşünceye engel zannettiğimiz şey bütün islam olduğuna dikkat çeken Karakoç alemini ilgilendiriyor. Bugün “Halbuki bu memleket müslüman memle- islam alemi bu fikirde olsaydı, kettir. Fikrin ana kaynağı islamdır. İslamdan Afganistan işgal edildiği zaman kaynaklanan bir parti kurmak en doğal bir hepsi o meseleye eğilir o mehaktır. Fakat bu hak hala teslim edilmiş selenin çözülmesine yardımcı değildir. Bunun için kanun değişiklikleri olurdu. Ama olmadılar çünkü gerekiyor. Bu tabi kanunlar buna engelse kendi iç meseleleri kabul etmücadele edip onları değiştirmek gerekir. mediler. Afganistan islam aleYani kabul edilmeyecek kanunları, kanuni minin ortası Asya’nın damı kayollarından sabırla mücadele ederek ortadan bul edilir. Orası bütün bölgeyi gözetleyebileceğiniz bir platformdur.Öyle bir yerin kaldırmak gerekir.” dedi. işgal edilmesine göz yumduk. Neden? Bir İslami partilerin kurulamayışının Tür- iç mesele olarak kabul ettik. Aynı şekilde kiyelilerin düşüncelerini kıskaca aldığına Irak’ı ve Suriye’yi ve bu bölgelerde yaşananları değinen Sezai Karakoç “İslam alemi çapında da kendi iç meseleleri olarak gördük. İslam düşünemiyoruz. Halbuki yurdumuzun için- alemi bu haliyle bırakın caydırıcı olmayı deki her mesele asıl anayurt, büyük yurt iştahları kabartmaktadır.” dedi ve bu bilincin olan islam aleminin meseleleriyle iç içedir. İslam alemini küçük küçük parçalara ayırOndan ayrı düşünemezsiniz. Mesela Kürt dığına dikkat çekti. meselesi. Bu kendi başına bir mesele yada

İslam milletinin dirilişi davası için mücadele edenlerin engeller karşısında umutsuzluğa kapılmaması gerektiğini belirten Yüce Dirliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç “Bir davam var dediğiniz zaman karşınıza hiçbir engelin çıkmadan yolunuzda yürüyebileceğinizi zannedemezsiniz. Bir milletin kurtuluşu, bir milletin dirilişi söz konusu olduğu zaman bundan rahatsız olacak kimseler, kuruluşlar, devletler olabilir. Bir dava ne kadar büyükse onun karşısına o derece büyük engeller çıkar. Eğer o dava suni bir dava değilse, bir zaruretten doğuyorsa insanlar elbette ki bu engellerle karşılaşınca yollarından vazgeçmezler. Sakin bir şekilde müşahede edilir bu engeller tek tek aşılmaya çalışılır.” dedi.

yapay haritalar çizerek Mali’yi bir karışıklık içinde yaşamaya mecbur eden Fransa, şimdi aadet İstanbul İl Teşkilatı Fransa’nın kendi kurduğu yapının istikrarsız olduğu sabaşta olmak üzere Avrupa ülkelerinin vıyla kurtarıcı rolüne soyunmuştur. Afrika’nın Mali’de uyguladığı işgali Fransız Baş- en köklü hafızasına sahip olan Mali’de ilk konsolosluğu önünde protesto etti. Galatasaray üniversite bile 2000 yılında açılmıştır. 1000 Lisesi önünde başlayan protesto gösterilerine caddede yürüyen insanlar ve esnaf alkış tutarak destek verdi. Mali’de yaşanan iç karışıklığı öne sürerek askeri müdahale başlatan Fransa’yı protesto eden grup adına basın açıklaması yapan Saadet Partisi İstanbul İl Başkanı Selman Esmerer “Bütün Afrika coğrafyası kan, gözyaşı, açlık ve zulüm örneklerini yüzyıllardır yaşamış ve son yapılan saldırı da bu kanlı sürecin hala devam ettiğini göstermektedir.” dedi. Fransa’nın askeri müdahalesinin gerekçesinin bölgede yaşadıkları güç kaybı olduğuna değinen Esmerer “Bugünlerde ortaya çıkan Fransız saldırganlığının altında asıl yatan gerekçe, bölgede güç kaybına uğrama endişesinden başka bir şey değildir. Giderken

yıldır halkın kullandığı, öğrendiği Arapça dilinin öğretilmesi bile yasaklanmıştır.” dedi Yaptığı basın açıklamasında yapılan askeri müdahalenin tek amacının sömürü düzeni olduğunu söyleyen Esmerer, “Son 300 yılından bugüne kadar gücü elinde bulunduran Batı

Celal Baygeldi

T

Mürüvet Akgül

S

Kimi odakların bu mücadele insanlarını küçümsemeye çalıştığına yapılan çalışmaları

sabote ettiğine dikkat çeken Karakoç “Bir milletin sağlıklı bir şekilde yaşaması için çalışan insanları ne sanıyorlar, yani o insanlar fare midir? Fare bütün gün çalışır duvarda bir delik açar dışarı çıkmak için. İnsanlar o deliği açılmış olarak gördüklerinde hemen gelir o deliği tıkarlar. Meşrutiyetten günümüze kadar milleti ve memleketi için çalışan insanlara o muameleyi yapmışlardır. Dava adamlarına bu muameleyi yapanların yüzleri tarih önünde kapkara olacaktır. Bu insanları takdir etmeyi bırakın, fare muamelesi yapmışlardır. “Dağ ne kadar yüce olursa olsun, yol onun üzerinden aşar.” İstedikleri kadar engeller çıkarsınlar, fare bile yolunu bulurken insanoğlunun yolunu bulamayacağını mı sanıyorlar?”dedi. Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç,her Cumartesi akşamı partinin Fatih’de yer alan İstanbul İl Merkezi’nde gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunuyor. Bu konuşma aynı anda Yüce Diriliş Partisi’nin sitesinden de canlı olarak yayınlanıyor.

dünyası, girdiği her ülkede, gittiği her beldede mazlumların alın teri üzerine kurduğu saltanatla bugüne kadar geldi. ” ifadelerini kullandı. Batı dünyasının her Müslüman ülkeye saldırmasında terörü bahane ettiğini belirten Esmerer, “Birbirine düşürülmüş grupların ekendi bölgelerinde kurduklarını iddia ettikleri örgütlerin, Mali’de El-Kaide bağlantılı devlet kuracağı düşüncesiyle yapılan bu saldırganlık tamamen bir düzmece senaryodan ibarettir. Fransa’nın bu saldırısını BOP çerçevesinde 22 İslam ülkesinin sınırlarının değiştirilme hedefinden farklı düşünmek mümkün değildir. Terör her zaman gerekçe olarak sunulmuş ama asıl gaye işgal ile İslam ülkeleri üzerinde hâkimiyetin devam ettirilebilmesidir.” dedi. Basın açıklamasının ardından Fransa’nın Mali politikasına gönderme yapan bir tiyatro gösterisi sergilendi. Protesto, Esmerer’in konsolosluğun kapısına siyah bir çelenk koymasıyla son buldu.


Röportaj:Abit Yaşaroğlu

B

ir tarafta Peygamber Efendimizin hepimizin bildiği ‘Din Nasihattir’ sözü var. Diğer tarafta Müslümanlar arasında bir türlü bitmek bilmeyen ihtilaflar, çatışmalar var. Size göre günümüzde Müslümanlar arasındaki ihtilafların çözümünde bu sözün karşılığı var mı? Bu muhteşem bir söz ancak, bu söz pratiğe nasıl yansıyor ona bakmak lazım. Bu sözün üzerinden çok geçmeden, Hz. Peygamberin hemen ardından ilk müslümanlar ilk ihtilaflarında birbirlerini öldürdüler. Onlar bir müslümanın diğer müslümanı öldürmesinin en büyük günah olduğunu bilmiyorlar mıydı? Asır suresinin karşılığı, yani ‘birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmeleri’ buyurulan insanlar ilk ihtilaflarında kılıca sarıldılar. Binlerce Müslüman birbirini öldürdü. Bize o dönemdeki bazı müslümanlar eksik miras bıraktılar. İslam Dünyasındaki Mezhep ve etnisite kaynaklı çatışmacı durumunda, o tarihlerde başlayan bu kavgaların ciddi etkisi vardır. Doğrudur din nasihattir, birbilerine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin kurtuluşa ereceğini Allah’ın ayetidir. Ancak Müslümanların bunları öncelikle bir ‘ahlak’ meselesi olarak algılayıp içlerine sindirmeleri gerekiyor. Müslümanların kendi aralarındaki sorunların çözümünde, İslam ahlakına uygun davranmadıklarını ve asıl sorunun bu olduğunu mu söylüyorsunuz? Müslümanların bu ahlaki değerleri tarihin her döneminde ilke olarak uygulamaları gerekirdi. Bu şekilde olmasında bir hikmet mi

Kur’an da kendi anlamını bulan ikaz ayetleri ve Hz. Peygamberin ‘haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır’ sözleri bizim ahlakımız olmalıdır. Gerek siyasettebelediyelerde; gerekse ilmi sahada-üniversitelerde ya da cemaatlerde-vakıflarda bulunan yöneticiler halk tarafından eleştirileceklerini bilmelidirler. aramak gerekir bilemiyorum. Bugüne baktığımızda gerek fert, gerekse topluluklar olarak Müslümanlar arasında ihtilaflar çıkabiliyor. Bazen sesimiz yükselse de Müslümanlar olarak güzel bir üslüpla, hakaret olmadan oturup konuşarak sorunları çözme yoluna gitmemiz gerekir. Yanlış yapan kişi ya da kuruma yanlışı hatırlatıldığında tepki vermek yerine özeleştiri yapılmalı, hatta karşıdakine uyarısı için teşekkür edilmelidir. İslam ahlakı bunu gerektirir. ‘Emri bil maruf, nehyi anil münker’ dediğimiz iyiliği emretme kötülükten kaçınma, özellikle islami kişi ve kurumlardaki uygulamalara karşı her Müslümanın aynı zamanda bir görevidir. Müslüman her fırsatta gücü yettiğince uyarılarını yapmak zorundadır. Açıkça harama götüren bir uygulama karşısında susmak ‘dilsiz şeytanlıktır’. Bu konuda Türkiye’de yaşayan Müs-

lümanlar olarak ne durumdayız. Yani gerekli yerlere yeterli uyarı ve eleştirileri yapıyor muyuz. Yapıyorsak bu eleştirilere verilen tepkileri nasıl yorumlamalıyız? Kur’an da kendi anlamını bulan uyarı ikaz ayetleri ve az önce yukarıda zikrettiğim Hz. Peygamberin ‘Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.’ sözleri bizim ahlakımız olmalıdır. Gerek siyasette- belediyelerde; gerekse ilmi sahada-üniversitelerde ya da cemaatlerde-vakıflarda bulunan yöneticiler halk tarafından eleştirileceklerini bilmelidirler. Çünkü yapılan iş kamu işidir, ‘Kafama göre yaparım ‘ ya da ‘Benim yaptığımda bir hikmet vardır, kimse benden hesap soramaz.’ diyemez. ‘Ne yaparsam yapayım bana bir şey deme, hatamı görmezden gel, beni ve yaptıklarımı daima öv fakat eleştirme’ düşüncesi bizim inandığımız dinin öğretileriyle uyuşmaz. Yetkili kişilerce bunun bu şekilde dile getiriliyor ol-

ması kişinin, inandığı ve ona göre uygulama yaptığını söylediği islam ile çelişir. Bugün bu ülkede yıllardır sistemi eleştiren insanlar şimdi yönetici durumundalar. Ve bu insanlar kendilerine ya da kurumlarına bir eleştiri geldiğinde yine sisteme atıfta bulunarak kendilerini masumlaştırma gayretindeler. Siz bu yaklaşımı samimi buluyor musunuz? Yönetici pozisyonundaki insanların sistem eleştirisinin bugün bir karşılığı var mıdır? Türkiye’de, Müslüman camiada son kırk yılın yetişmiş nesilleri bugün mevcut sistemi ve bu sistemle beraber ülkeyi yönetiyorlar.. En önemli mevkiler ellerinde ve her yerde etkin durumdalar. Bunların içinde işini layıkıyla düzgün bir şekilde yerine getirenler olduğu gibi, işini düzgün yapmayanlar da var. Biz şimdi işini düzgün yapmayanları, bile bile hata yapanları gördüğümüzde suçu sadece sisteme atıp, bu yanlışlıkları atlayarak ya da görmezden gelerek susacak mıyız? Örneğin geçen yıl bir ortamda yapılan yanlış uygulamalara dikkat çektiğimde, bazı arkadaşlar rahatsızlıklarını dile getirdiler. Oysa ki, aynı eleştirileri yanlış uygulamaları yapan siyasi yöneticinin yüzüne söyledim. Kendisi eleştirilerim doğru olduğu için bir cevap da veremedi. Bugün yönetimler eliyle imar uygulamalarından, kültür politikalarına varıncaya kadar birçok yanlışlıklar yapılıyor. Susarsak buradan kalite üretecek insanlar çıkmaz. Herkes sustuğunda, görmezden geldiğinde kişiliksiz, birbirinin yüzüne gülen ama arkasından kötü konuşan samimiyetsiz insanlar üretmiş oluruz. Böyle olmaması için


yapılan yanlışlıklar söylenmeli ve bu da kimseyi rahatsız etmemeli. Eleştiriyi kabullenebilmek için biraz özgüven sahibi olmak mı gerekir? Bugün ülkeyi yönetenlerden bir kısmı eleştiriyi kendisini geliştirici bir fırsat olarak neden görmüyor? Yönetim zor ve ağır vebal gerektiren bir iştir. Tabii ki eleştiriler olacaktır. Örneğin İstanbul’un değişen sülieti ile ilgili Umran Dergisinde birtakım görüşler ifade ettik. Osmanlı’nın varisi olduğunu iddia eden bir nesil İstanbul’u bu kadar mahvetmemeli dedik. Bugün artık, tarihi ve kültürel mirasımız olan tarihi yarımada dahi gökdelenlerin gölgesinde kalıyor. Burada bir akıl tutulması var. Tarihe ve Osmanlıya bağlılıklarını her fırsatta iddia edenlere, yaptıkları bu uygulamalar karşısında hiçbir şey söylemeyecek miyiz? Bir yerde bir imar değişikliğine gidiliyor, birine elli kat bina izni veriyorsunuz başka birine yok olmaz diyorsunuz. Yine İstanbul kültür başkenti etkinliklerini Taksim’de Tarkan’la kutluyorsunuz. Tarkan’la nesillere hangi kültürel örneklik verilebilir? Ömer Dinçer’in de olduğu bir ortamda bu soruyu belediyenin bağlı olduğu siyasi partinin İstanbul İl başkanına iletmiştim. Taksim metrosunun açılışında, orada çalışan bir arkadaş açılış etkinliğiyle ilgili fikrimi öğrenmek isteyince, ona da belediye eliyle yapılan şarkılı türkülü etkinliklerin toplumu yozlaştırmaya hizmet ettiğini söyledim. O da böyle yapmazsak millet gelmiyor dedi. Metro gibi muhteşem bir iş yapmışsın gelmezse gelmesin. Biz eksik, yanlış, adaletsiz yapılan işlere dikkat çekeceğiz ve söyleyeceğiz. Yönetimde bulunmak ateşten gömlektir. Bu pozisyondaki kardeşlerimizin tümü, yegane hakimin Allah olduğu, ellerin, ayakların, dillerin şahitlik ettiği kıyamet gününde karşılarına çıkacağını biliyor. Bu kardeşlerimiz uygulamalarının hesap gününde nasıl bir karşılığı olacağını bilinciyle hareket etmeliler. Bunlar, hatırlatıcı eleştirileri ve uyarıları dikkate almalılar. Kur’an’da özellikle Medine döneminde inen surelerin Müslümanlara içe dönük uyarılar ve eleştiriler getirdiğini biliyoruz? Bu ifade ettiğiniz çok önemli bir konudur. Medine’de Müslümanların yönetimi ele geçirmesiyle beraber Kur’anı Kerimde bu dönemde inen ayetlerin tümüne bu eleştiri ayetleri yansır. Bedir savaşından sonra esirlerle ilgili uyarılar içeren ayetler, Uhud savaşında ganimet için okçuların yer değiştirmesini eleştiren ayetler, yine tevbe suresinde belirtilen -ki asrı saadetin en zirve dönemidir- Müslüman saflarda meydana gelen bozulmalar, savaştan kaçma ve Müslümanların mal zafiyetine karşı Ku’an’ın şiddetli eleştirisi söz konusudur. Tevbe suresinin yüzde

sekseni Müslümanların içe dönük uygulamalarına yönelik eleştiri ayetlerin barındırır. Bu, Ali imran, Enfal suresi gibi Medine’de inen birçok surede bu şekildedir. Kuran bu konuda her şeyi açık,açık ortaya koyuyor. Aslında bugün ülkeyi yöneten siyasi gelenekten gelen yöneticilerin bir çoğu bunları biliyor değil mi? Herkes ne amaçla yola çıktığını bir kez daha düşünmeli. İdeal olanı gerçekleştirmek için yola çıkıldığında, Müslüman arkadaşların genelinin o tarihlerde iddiası vahye uygun bir hayatı hakim kılmaktı. Bu yolda yürürken vahye uygun olmayan her türlü uygulama yanlıştır. O zaman adil bir düzen vurgusu sıkça yapılırdı. Adalet kişinin kendi aleyhine bile olsa gerçeği söylemekle başlar. Nisa suresinde ‘Ey iman edenler kendizin, annebabanızın ve diğer yakınlarınızın aleyhine bile olsa adaletle doğruyu söyleyin’. Kendinizin, anne babanızın, cemaatinizin, teşkilatınızın,

Bizden öncekiler de böyle yaptı diyorlar… Bu asla mazur görülemez. ‘ Öncekiler adamlarını kayırdılar öyleyse biz de emaneti ehline değil kendi adamlarımıza verebiliriz’ diyemeyiz.’ İhaleyi hak edene değil, bize rant getirene veririz’ diyemeyiz. Ne yazık ki bugün bunların örneklerini belli oranda görüyoruz. Atamalarda, tayinlerde yine bu uygulamalarla karşılaşıyoruz. En ehil insanlar kimse, bu yerlere onlar yerleştirilmeli. Yoksa ne üniversiteden ne de belediyeden bir kalite çıkmaz. Bedelini tüm toplum öder. Uhut savaşında 50 tane okçu ganimet toplama amacıyla bulundukları bölgeyi terk ettiler ve kazanılmış bir savaş kaybedildi. 90 müslüman şehit oldu, Hz. Peygamberin yüzü yarıldı, dişi kırıldı. 50 okçunun hatasını Hz peygamberle beraber bütün islam toplumu ödedi. Bugün bu arkadaşlara doğru olana alış-

Yanlış yapan kişi ya da kuruma yanlışı hatırlatıldığında tepki vermek yerine özeleştiri yapılmalı, hatta karşıdakine uyarısı için teşekkür edilmelidir. İslam ahlakı bunu gerektirir. siyasal partinizin aleyhine konuşmak zordur. Ancak Allah böyle istemektedir. Kimse ‘Kur’an’ın geri kalanı tamam ama, ben adaletle ilgili içe dönük eleştiri ayetleri olan kısmını uygulamıyorum’ diyemez. O zaman laiklerden ne farkımız kalır? Onlar da ‘İslamiyet güzel din ama şu ya da şu kısımlarını uygulamıyoruz’ demiyorlar mı? İnsanlar Medine döneminde inen ayetleri bir de bu gözle okusunlar. Müslümanlar güç kazanırken Allah bu ikazları yapmıştır. Biraz daha zaman kazansınlar, biraz toparlansınlar ondan sonra uyarırım dememiştir Allah. Süreç ilerlerken yapılan uyarılar dikkate ele alınmalıdır, bu bir tür eğitimdir. Mala düşkünlük, adam kayırma, zanla hareket etme gibi Müslümana yakışmayan davranışlar, görüldüğünde-anında müdahele edilmesi gereken yanlışlıklardır. Biz iyi niyetle ve delilleriyle beraber bu hataları görüp uyarmak durumundayız. Bizde bir hata varsa, bunu anlarsak özür dilemeliyiz. İslami cemaat ve STK’larda dahi zaman zaman eleştiriyi dile getirmeme, içeride tutma gibi durumlar olabiliyor. Bu sizce anlaşılabilir bir şey midir? Kişisel anlamda bir defaya mahsusen yapılan hatalar da elbette bir insaf ölçüsü gerekir. Ancak özellikle toplumsal sonuç doğuran ve ısrarla yapılan hatalar, toplumda normalleşmeye başladığında başka büyük sorunlar doğurur. Devamlı yalan söyleyen bir insana siz bu yaptığının yanlışlığını söylemek zorundasınız. Aksi halde bu toplumda nifak doğurur.

maları dışında başka bir seçenekleri olmadığını söylemek gerekiyor. 20 yıl önce şimdi bizim bu söylediklerimizi söyleyen insanların bugün makam ve mevki sahibi olunca bu söylediklerini unutmamaları gerekir. Bizim görevimiz her fırsatta bunları hatırlatmak, dikkatleri bu konuya çekmektir. Tüm bu konuştuklarımız ışığında bugün İslam dünyasında Müslümanlar arasında sorun olan ırkçılık, mezhep taassubu ve buna bağlı olarak Müslümanların kendi içlerinde bir eleştiri adabı oluşturup oluşturmadıkları meselesi üzerine neler söyleyebilirsiniz? Bu konuda Kur’an-ı Kerim’in getirdiği çözümler nelerdir? Olayları tahlil ederken tesbitleri de doğru yapmakta fayda var. İslam dünyasında her zaman gözlediğimiz, kendi zaaflarından kaynaklanan iki önemli problem var. Bunlardan birincisi, Allah’ın ayet olarak yarattığı farklı etnik yapıların -Kur’an ayetlerine rağmendüşmanlık sebebi olarak görülmesidir. İkinci problem, islamın yorumundan ortaya çıkan farklı mezheplerin ve bunlara bağlı oluşan alt ekollerin, tarihsel süreçte ve bugün ciddi bir risk alanı olarak karşımıza çıkıyor olmasıdır. Müslüman dünya bu iki problemin kaynağını başka yerde aramamalı, kendisinden kaynaklandığını kabul etmelidir. Kur’an da bize anlatılan Hz. Adem’in tutumunu benimsemeliyiz. Yani yanlış bizden kaynaklanıyorsa bunu açık yüreklilikle söylemeliyiz. Bugün Müslüman dünya bu iki yanlıştan dönmek durumundadır. Zor olacak ama bu sorunları Müslüman dünyanın aşacağını dü-

şünüyorum. Öncelikle İslam dünyasının despotlarının yıkılması gerekiyor. Müslüman dünyada özgür ortamlar ve buna bağlı olarak özgür Müslüman kişilikler oluşması gerekiyor. Böylece bu coğrafyadaki insanlar, mezhep ya da hizipsel kaynaklı kavgaların hiçbir amaca hizmet etmediğini, dini gerekçelerle bu çatışmalara meşruiyet sağlanamayacağı anlayacaklardır. Şüphesiz kıyamet günü Allah ihtilaf ettiğimiz konularda hükmü verecektir ‘Arap Baharı’ nitelendirmesini doğru buluyor musunuz? Arap ülkelerinde diktatörlerin devrilmesiyle sonuçlanan halk hareketlerini yukarıda söylediklerinizle nasıl ilişkilendirebilirsiniz? Müslümanlar tarihteki en büyük düşüşünü geçmiş yüzyılın başında yaşadılar. Yüzyılın ilk yarısında İslam ülkelerinin büyük çoğunluğu işgal edildi. Bu yıkımdan sonra yavaş yavaş da olsa, değişik cemaat yapılarının ve başka farklı islami faaliyetlerin çabalarıyla Müslümanların toparlanma süreci başladı. Bugün yüz sene sonra bu toparlanma bir kimlik oluşumu sürecine geçti. Bu zor ve uzun soluklu olması gereken bir süreçtir. Çünkü yıkım da, inşaa da uzun zaman alıyor. Ama bugün Müslüman dünyanın ayağa kalkma yürüyüşünde olduğunu söyleyebiliriz. Arap Baharı dediğimiz şeyin etnik bir isimle tanımlanması doğru değil. Kuşkusuz Arap coğrafyasında gerçekleştiği için anlayışla karşılanabilir. Kendi adıma bu ülkelerdeki Müslümanların islamı yeniden hayatlarına hakim kılma yürüşü olarak görüyorum. Öncelikle bu bölgedeki tüm despotik yönetimlerin yıkılması gerekir. Bunun kan dökülmeden gerçekleşmesi herkesin en büyük isteği ama, Suriye örneğinde de gördüğümüz gibi diktatörler giderayak fazlasıyla kan dökülmesine neden oluyorlar. Bunlardan sonra gelen rejimlerin hepsi geçiş dönemi rejimleri olacaktır. Mısır’da, Tunus’ta bu geçiş dönemini yaşıyoruz. Uzun yıllar devem edip yıkılan rejimin yerinde bir anda herksin arzuladığı rejim gelemez. Mevcut potansiyel o modeli zamanla inşa edecektir. Tüm bu yaşananlar her şeye rağmen gelecek adına ümit var bir duruma işaret ediyor. Bunlar, İslam’ın dünyada yeniden egemen olma yürüyüşüne imkan tanıyacak gelişmelerdir. Ben önümüzdeki 50 yıl içerisinde bu coğrafyadaki nesillerin bugün konuşmadığımız çok daha başka şeyler konuşacağına inanıyorum. Yakın gelecekte Müslümanlar 250 yıl önce batıya devrettikleri egemenliği hem devralacaklardır hem de çok daha muhteşem bir şekilde uygulayacaklardır. Bu birbirleriyle özgürce tartışan, yapıcı eleştiriye önem veren, etnik ve mezhebi taassubu aşmış yeni nesiller eliyle oluşacak kadrolarla gerçekleşecektir. Bugün Türkiye’deki Müslümanların çabası, Mısır’daki, Tunus’taki, Filistin’deki çabalar bunun habercisidir.

1951’ de Trabzon’ da doğdu İstanbul Üniversitesi tarih bölümünden mezun oldu. Bir süre Milli Eğitim Bakanlığı’nda öğretmenlik yaptı. 1980’in Mart ayında İhsan Mermerci Lisesi’ne tayin oldu. Bu okulda Sedat Yenigün’le birlikte öğretmenlik yaptı. Pınar Yayınları’nın kuruluşunda etkin rol aldı. Araştırma ve Kültür Vakfı kurucuları arasında yer aldı. Bir dönem vakıf başkanlığı yaptı. Pınar Yayınları’ndan “Kuranı Anlamaya Giriş” isimli kitabı yayınlandı.


anlamaya çalışmalıyız.” şeklinde konuştu. Açılış konuşmasının ardından gecenin ayati Üstünü kısaca anlatan multi- konuk konuşmacısı LC Waikiki Yönetim Kuvizyon gösterisinin ardından ko- rulu Başkanı Vahap Küçük üç ana başlık alnuşma yapan GİV başkanı Mehmet tında LC Waikiki dönüm noktaları, sürdüKOÇ “Girişimcilere, işadamlarına para vererek rülebilirlikteki bazı önemli noktalar hakkında destek olabiliriz ama asıl vermemiz gereken bilgi verdikten sonra sorulan sorulara cevaplar verdi. heyecandır. Vahap Küçük, sadece Zeytinburnu’nda GİV Hayati Üstün Girişimcilik Ödülleri’ni verirken önceliği sürekliliğin olması, yenilikler konfeksiyon ve fason üretim yapan bir firma eklemesi, ümmete kalıcı değerler katması iken LC Waikiki’nin nasıl Avrupa’nın en unsurlarını göz önünde bulunduruyoruz. önemli markalarından biri durumuna gelHayati Bey’in modellediği gibi derviş işadamı diğini anlattı. Konuşmaların ardından GİV Değerlenolabilmek önemli. Bu törende Hayati Bey’i anmaktan çok dirme Heyeti Üyesi Erdal Kılıç ödül süreciyle

Selver Yılmaz

H

ilgili bilgiler verdi. Kılıç, girişimcilerin desteklenmesi gerektiğine belirterek, GİV’in amaçlarından birinin de bu olduğunu söyledi. Kılıç “Bu amaçla ödül törenini düzenliyoruz ve farkındalık sağlamak istiyoruz.” dedi. Ödüller kazananlar ise: Yılın Kamu Yöneticisi Ödülü KOSGEB Başkanı Mustafa Kaplan, Yılın Girişimcilik Ödülü Sunny Elektronik’ten Mehmet Atmaca

Yılın Basın Yayın Ödülü Hürriyet Gazetesi Ekonomi Editörü Sadi Özdemir Yılın Proje Fikir Ödülü 1.ADCAPTCHA doğrulama kodu projesiyle Göktürk Yetim 2.Otopark Rezervasyon Sistemi projesiyle Engin Sever 3.Elektromanyetik Koruma Kalkanlama projesiyle Niyazi Korkut Uluaydın

artarak devam etmesini diliyoruz. Çekilişle belirlenecek 100 yolcumuza 1 ay boyunca ücretsiz geçiş hakkı vererek şükranlarımızı sunmak istiyoruz." dedi. 28 Ocak – 28 Şubat tarihleri arasını kapsayan kampanya ile çekilişi kazanan yolcuların,

iskele girişlerindeki görevlilere hediye kartlarını ibraz etmeleri yeterli olacak. Günlük 137 bin 583 yolcu ve 16 hatta 36 noktaya karşılıklı seferler düzenleyen Şehir Hatları, 2012 yılında 30 gemi ve 16 yolcu motoru ile 216 bin sefer gerçekleştirdi.

İsmail Ünlü

İ

stanbul Şehir Hatları, 2012 yılında 50 milyonun üzerinde yolcu taşıdı. En çok tercih edilen hatlar arasında Eminönü, Kadıköy, Üsküdar, Karaköy ve Beşiktaş hatları yer alıyor. İstanbul'un iki yakası arasındaki geçişi sağlayan hatlar toplam yolcu oranının yüzde 75'ini oluşturarak en çok kullanılan hatlar oldu. Kent içi deniz ulaşımını sağlayan Şehir Hatları, bir yıl içerisinde 16 hatta, 30 vapur ve 16 yolcu motoru ile toplam 50 milyon 217 bin 951 yolcu taşıdı. Şehir Hatları, yeni yıla düzenlediği kampanya ile başlıyor. 14-18 Ocak tarihleri arasında, Şehir Hatları'nın internet adresi, Facebook ve Twitter sayfası ile 10 iskelede bulunan 'Şanslı Yolcu Bilgi Formu'nu doldurarak kampanyaya katılan 100 şanslı yolcuya, BoŞehir Hatları Genel Müdürü Süleyman ğaziçi özel turları dışındaki tüm Şehir Hatları Genç, "2012 yılında 50 milyonu aşkın İstanseferlerinde kullanılmak üzere ücretsiz kart bullu vapurlarımızın keyfini yaşadı. Bu ilginin hediye edildi.


B

T

aksinet Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Birtan Pabuçcu, "Yeni sisteme göre çağrı alan taksicinin kısa mesafeye gitmeme gibi bir lüksü olmayacak." dedi. Yeni nesil taksimetrelerde sistem işleyişi: Müşteriler, çağrı merkezini arayarak ya da mesaj atarak taksi çağıracak. Çağrı merkezi, müşteriye en yakın taksiyi yönlendirecek ve plakasını da mesaj olarak gönderecek. Yolcu, sürücünün kimliğini, taksinin plakasını, taksi ücretini ve yol bilgilerini arka koltuktaki ekrandan duyabilecek ve görebilecek. Yolculuğun bitmesiyle sistem otomatik fiş kesecek. Ödeme nakit, kredi kartı,

cep telefonu ve internet üzerinden olabilecek. Ayrıca, müşteri takside herhangi bir şey unutması durumunda da çağrı merkezi aracılığıyla geri alabilecek. İçinde güvenlik kamerası da yerleştirilecek taksilerde hırsızlık, güvenlik ve yol bilgileri konusunda sıkıntı yaşanmayacak. İstanbul Valiliği 2012'nin son 2 ayında yapılan taksi denetimlerinde, kısa mesafe için yolcu almayan 365 taksiye toplam 26 bin 280 TL, yasak yere park eden bin 684 taksiye 121 bin 248 TL para cezası kesildiğini bildirmişti. Türkiye'ye getirilen ve geliştirilen yeni nesil taksimetreler ile kısa mesafe, gü-

etti. MÜSİAD Genel Başkan Yardımcısı Murat Kalsın, “MÜSİAD üyesi bir firmanın ana Cumhurbaşkanı John Dramani Gana’da 1,5 milyar dolarlık bir proje için beraberindeki işadamı heyetiyle kredisinin uluslararası kaynaklardan sağMüstakil Sanayi ve İşadamları Der- lanması noktasında sonuca varıldığının müjdesi ile başladığı konuşmasında bu gelişmenin neği’ni (MÜSİAD) ziyaret etti. MÜSİAD Genel Merkezi’nde gerçekleş- iki ülke arasındaki ticari ilişkilerin gelişimine tirilen ziyaret öncesi Ganalı işadamları ve büyük katkı sağlamasının yanı sıra, bundan MÜSİAD üyesi işadamları arasında ikili iş sonraki süreçte MÜSİAD üyelerinin Gana’ya yatırımı konusunda da pozitif etkisi olacaktır.” görüşmelerinde bulunuldu. Karşılıklı gerçekleştirilen iş görüşmelerinin dedi. Gana Cumhurbaşkanı John Dramani ardından Gana Cumhurbaşkanı Mahama Mahama, işadamlarına hitaben yaptığı kove MÜSİAD Genel Başkan Yardımcısı Kalsın, nuşmasında Türk işadamlarını, Gana’ya yaGanalı ve MÜSİAD üyesi işadamlarına hitap tırıma davet etti. Gana Cumhurbaşkanı John

Ayetullah Coşkun

G

venlik gibi problemlerin çözülmesi hedefleniyor. Ayrıca sistem hakkında bilgi veren Taksinet Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Birtan Pabuçcu, "Cihazımız yeni nesil akıllı taksimetre. Araç içi donanım olarak adlandırılıyor. Taksici çağrı merkezi veya ayrı çalışmak istediği zaman şifresini girerek taksisini aktif hale getiriyor. Taksiyi sigortasız sürücü kullanamayacak. Taksimetreyi açmak isteyen sürücü kendisine verilen şifre ile sisteme giriş yapmak zorunda. Bu şekilde, sigortasız sürücülerin de önüne geçilmiş olunacak." dedi.

Dramani Mahama iki ülke arasındaki son dönemde yaşanan ticari ilişkilere atıfta bulunarak “Gana ve Türkiye, ortak demokratik değerleri paylaşan ve sürdürülebilir ekonomik kalkınma için gerekli olan barış, istikrar ve güvenliğe sahip iki ülkedir. Yakın zamanda Türkiye'de görülen hızlı ekonomik büyümeden çok etkilendik ve Türkiye'nin Afrika ülkeleri ile kuvvetli dostluk bağları ve gerçek bir ortaklık gerçekleştirmeyi istemiş olmasından da büyük memnuniyet duyuyoruz” diye konuştu.

aşbakan’ın Afrika gezisinin uğrak yerlerinden birisi de Nijer’di. Nijer deyince sizin aklınıza ne gelir bilemem ama benim aklıma İbrahim Ceylan gelir. Burada biraz çalışmalarından söz etmeliyim İbrahim Bey’in. Bir dernek çatısı altında faaliyetlerini yürütüyorlar: Gönüllüler Derneği (http://www.facebook.com/www.gonulluler.i nfo) ve ( http://www.gonulluler.info/) Üşenmeyiniz, derneğin facebook ve web sayfalarına giriniz, Maksat gönüller bir olsun sloganıyla yola çıkan dernek, kıta ve/veya kara Afrika’nın sorunlarına eğiliyor. Onlar için Afrika insanının gülümsemesi yetiyor. Şimdiye kadar benim okuduğum 13 yardım seferi düzenlemişler Nijer’e, sonuçlarını her gezi sonrası kamuoyu ile paylaşıyorlar. Türkiye’nin Afrika ilgisi, açılımı diğer ülkelerden farklılıklar arzediyor.Diğer ülkeler temelde menfaat/çıkar/sömürge üzerine kurarken ilişkilerini, Türkiye yardım elini uzatıyor, Afrika halklarına. Sağlık Hizmetleri, su kuyuları, Ailelere keçi yardımı, eğitim ve ibadethane yapımı, yiyecek-giyecek yardımları, yürütülen hizmetlerin birkaçı. Faaliyetlere katılanlardan öğrendiğimiz şeylerden biri de; Osmanlı oralarda olumlu izler bıraktığı için bizlere kabullenmelerinde sorun olmadığı, temelde sömürgeci beyaz insanı sevmiyorlar. Savaş sonrası Bosna’ya iş yapma düşüncesiyle gidenler, oralarda dükkan açıp ticaret yapanların büyük bir kısmı esnafı öyle dolandırmışlar ki, şöyle bir söz söylenir olmuş “bunlar Osmanlıların torunu olamazlar/değiller”. Aynı sorun ile afrikada karşılaşmayacağımızı umarız. Afrika, yıllarca köle ticareti olarak insan kaynağı, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri batılılar (Avrupa, Amreka vs) tarafından sömürülmüş olması yetmezmi gibi kimyasal/nükleer atıklarını da gömdükleri, attıkları çöplük haline getirilmeye çalışılmış bir kıtadır. Tam özgürleşememiş, sömürgeciliğin baskı ve müdahalelerinden kurtulamayan Afrika ülkeleri yeni bir tür sömürgecilik dalgası ile karşı karşıyadır. Fransa’nın Mali saldırısını başka nasıl okuyabiliriz? Ülkeler kaderine terk edildiği gibi, halklara ölüm kusan ülkelere de diğer batılı ülkeler destek çıkıyor. Türkiye’nin sesi ise cılız kalıyor. Türkiye geçmişte ve halen sömürgeci durumda bulunan ‘beyaz adam’ın truva atı durumuna düşmemeli, “iyiliği tavsiye, kötülükle mücadele” ilahi emir doğrultusunda çalışmalıdır. Ne Yapmalı Yardım seferberlikleri için gittiğimiz ülkelerde kalıcı eserler bırakmalıyız ki bırakıyoruz. Hem ülke yöneticileri hem de halk ile iç içe olmanın gereğidir bu. Böyle bir çalışma sömürge ülkelerinin hem ticari hem de misyonerlik faaliyetlerini yavaşlatacağı gibi, Afrika halkını da koparıldığı inançlarına geri döndürecektir. O halde ne bekliyoruz? Frantz Fanon’un bir sözüyle bitirelim: “Hiç bir araç insana hakim olmasın. İnsanın insana kulluğu son bulsun.


Z

aman zaman medyatik insanlarla ilgili birtakım hadiseler haber programlarına yansımaktadır. Ancak bu haberdeki içerik, insanları gayri ihtiyari düşünmeye ve sorgulamaya sevkeden türdendi. Toplumda özellikle genç nüfusun çoğu zaman özenerek takip ettiği ünlüler haberlerdeydiler. Bu defa aşkları, eğlence hayatları ya da harcamaları ile değil suçlu olarak ekrandaydılar. Suçun niteliği ise hayli düşündürücüydü. Sözkonusu ünlüler kokain ve uyuşturucu madde kullanmak ve bulundurmaktan tutuklanmışlardı. Aslında bu, çok nadir rastlanılan bir haber değildi. Dönem dönem bazı ünlü isimlerle ilgili bu tip haberler gündeme gelmektedir. Bu haberi dikkat çekici kılan ise bu kişilerden birkaçının hiç beklenmedik ya da tahmin edilmedik isimler oluşuydu. Ekranlarda çok daha temiz, sorunsuz ve mutlu bir hayat yaşadıkları izlenimi uyandıran, yaşlarının da oldukça genç olduğu ünlülerdi. Toplum genelinde uyuşturucu kullanmanın belli psikolojik ve sosyal yoksunluktan , tatminsizlikten kaynaklandığı ve bu kişilerin de özenilecek tarzda bir hayat yaşadıkları düşünüldüğünde ister istemez birçok kişi için şaşırtıcı bir haber olmuştu. Akabinde ise aynı akşam tartışma programlarında bu durum uzmanlarca değerlendirildi. Nedenleri sorgulandı soruldu,yorumlar yapıldı. Gerçekten de neydi bu gençleri uyuşturucu kullanacak kadar buhrana sürükleyen hadiseler?Ne gibi acılar çekmişlerdi de işin içinden çıkamayıp kendilerine bunu unutturacak(!) ya da hafifletecek olan hazzı yaşatacağını umdukları uyuşturucuyla rahatlamaya çalışıyorlardı. Onlar değil miydi toplumdaki gençlerin özendiği, yaşamak istedikleri hayata sahip olan şanslı kişiler? Yerlerinde olmak için birçok gencin çırpındığı ,o yaştaki herkesin sahip olmak isteyip de olmadıkları herşeye(!) sahip olan seçkin azınlık değil miydi bunlar? Bu işte bir terslik vardı ama nerede? Yanlış neredeydi bunu sorguladı birçok kişi bu haberi izlerken. Bazıları, demek ki çok şeye sahip olmak

mutlu olmak için yeterli değilmiş dedi. Bir kısmı şımarıklık,yoldan çıkmışlık ya da azgınlık olarak nitelendirdi. Uzmanların çoğu yalnızlık duygusu üzerinde yoğunlaştı. Nihayetinde birçoğu ortak bir söylemde buluşarak “ şöhretin bedeli” dediler.

Aslında “Şöhretin Bedeli” tabiri genel bir ifade olmakla birlikte, birçok gerçeğe de dikkati çeken çok yönlü bir tanımlamadır. Günümüzde toplumun özellikle genç neslin çok daha haz odaklı yaşadıkları artık sık sık gündeme gelmekte. Bunun nedenleri üzerinde düşünüldüğünde, en önemlilerinin, maneviyattan uzaklaşma ve genç neslin benmerkezci yetiştiriliyor oluşu vurgulanmakta. Gerçekten de artık gençlerimiz herşeye çok daha kolay ulaşır ve de herşeyi kolay tüketir hale geldiler. Her ne kadar bu durum eleştirilse de mevcut yapı gitgide yaygınlaşıp kemikleşerek toplumda virüs gibi yayılmakta. Malesef bilinçli olduğunu düşündüğümüz ailelerin bile – çoğu zaman farkında olmadan yaptıkları benmerkezci davranışı destekleyen yaklaşımları,ister istemez haz odaklı çocuklar yetiştirmekte. Çok şeye sahip,istekleri her geçen gün artan, arzu ettiklerine çok daha kolay ulaşan ama buna karşın bir türlü mutlu olamayan çocuklar. Tatminsiz,doyumsuz,memnuniyetsiz hep bana diyen, hep alan ama çok az veren nesiller. Ayrıca bu durum sosyo ekonomik seviye arttıkça da daha vahim bir tabloya dönüşmekte. Evler artık bir değil birkaç televizyonlu, hemen her evde bilgisayar ve internet var. Her saat çizgi filmin ya da sinemanın olduğu sayısız kanallar mevcut. İsteyen istediği odada istediği yayını izleyerek vakit geçirmekte.En basiti çocuklar istedikleri an istediği çizgi filme ulaşmakta. Olmadı internetten arzu ettiği filmi ya da çizgi fimi izlemekteler. Bekleme yok, haliyle sabır da yok. Anında haz ve doyum var. Bilgiye ulaşmak da çok kolay. Merak edilen ya da ödev olarak verilen herhangi bir bilgiye anında internet vasıtasıyla ulaşılabiliniyor. Bilgiye ulaşmak kolay olmakla birlikte gençlerin zihinleri bir o kadar da boş. Hal böyle olunca kitap okumak da eziyete dönüşüyor onlar için. Çünkü kolay tüketmeye alışmış bünyeler için kitap okumak zahmetli bir

uğratır. Neticede bir film izleyerek alınan haz, günlerce okunarak, emek verilerek ancak sonlanan bir kitaba galip gelir. Gündelik hayatla ilgili bu tarz örnekler o kadar çok ki. Ancak çıkılan nokta hep aynı. Haz odaklı yaşamak. Haz oldaklı yaşamanın en büyük zararı kişiyi mutsuzlaştırmaktır. Dünyevi ve haliyle nefsani yani sürekli nefsini tatmine çalışan bir yapı bir süre sonra iflas eder. Çünkü doyumsuzlaşır. Doydukça açlık eşiği artar. Bir dahaki sefere daha çok almalıdır ki aynı tatmini yaşasın. Tüm bağımlılık yapan maddeler gibi. Önce az miktarda alırsınız büyük bir haz yaşanır. Ama bir dahaki sefere aynı derecede haz alabilmek için dozu artırmanız gerekir. Bu böylece sürüp gider.Ta ki vücut iflas eder, kişi kontrolü kaybeder.

Bireyleri bu noktaya getiren ise yetiştirilme tarzlarına ve bulundukları topluma bağlı olarak, yaşama yükledikleri anlamdır. Toplumlarda refah seviyesi arttıkça psikolojik rahatsızlıkların, özellikle depresyonun arttığı bilimsel olarak tespit edilmiştir. Açlığın,sefaletin ve savaşların olduğu dönemlerde ve ülkelerde psikolojik rahatsızlıkların neredeyse tamamen yok olduğu görülmektedir. İnsanlar temel gereksinmeleri olan beslenme, barınma ve korunma ihtiyaçları için mücadele ile meşgulken, varoluş kaygılarıyla uğraşıp bunalıma girecek ya da neden daha lüks bir arabam yok diyerek üzülecek vakti bulamamaktadırlar. Bu bilgi gelişmiş ülkelerdeki insanların yaşadığı bunalımların nedenleri hakkında ciddi anlamda bir fikir vermektedir. Tüm bunlar değerlendirildiğinde neden ünlü kişilerin uyuşturucu kullandığı daha net görülebilir. Aslında çok açık olarak görülür ki haz odaklı bir yaşam en ufak bir tatminsizlik ya da olumsuzlukla karşılaştığında daha güçlü haz kaynaklarına yönelecektir. Nedeni ne olursa olsun bulunan çözüm ister istemez benzer olacaktır. Bu durum anlaşıldığında ise, neden ünlü gençlerin uyuşturucuyla mutlu olmaya çalıştıklarına kimse şaşırmayacaktır.


FotoÄ&#x;raf:Celal Baygeldi


M

üslüman kimliğinin sorgulandığı ve kısıtlamalara maruz kaldığı malum dönemlerin akabinde Ak Parti iktidarıyla özgürlükler çerçevesinde bir rahatlama yaşansa da yeni bir takım sorunlar ortaya çıkmaya başladı. Bu anlamda günümüz “İslamcı” kimlik algılamasının sorunlu olduğu, son on yılın siyasi gelişmeleriyle ortaya çıktı da diyebiliriz. Karanlıkta gizli kalan ve görülmeyen çapaklar aydınlıkla birlikte ortaya çıkınca nasıl bir Müslüman, nasıl bir özgürlük soruları zihnimizi meşgul edecek gibi... Bu çerçevede geçmişten gelen mazlum söylemi şu anki durumda hangi karşılıkları bulur sorusunu da sormak gerekir. İslami kimliğin dini referanslarla ortaya koyduğu paradigmanın ve düşünüşün bu meseleye bir cevap vermesi gerekiyor. Mevcut söylemin dine bakış açısı birçok kesimce sorgulanırken görülen bir nokta da “İslamcı” aydın kadın profilinin bu sürece önderlik etmesidir. Nedense “İslamcı” erkek aydınların tartışmadan uzak durduğu ve siyasetin arkasına takıldığı günümüzde, geleneği sorgulayan adli ve akli İslam perspektifi, kadın nazarında daha etkili bir durumda. Bu algı tarzı, Cihan Aktaş. Yıldız Ramazanoğlu, Ayşe Böhürler, Sibel Eraslan, Fatma K. Barbarasoğlu, Hilal Kaplan gibi “İslam” kimliğinde yazarlık yapan kadın yazar ve aydın şahsiyetlerin kalemine sirayet etmiş görülüyor. Bunlarla birlikte din nedir? Nasıl bir hayat ve dünya ister? Kişi bu anlayışın neresindedir? Gibi sosyolojik ve teolojik temelli bir İslami tartışma gün yüzüne çıktı. Geleneksel din anlayışı ile hüküm verme çabaları mı yoksa din bir vicdan ve ahlak hamurudur söylemi mi gelecek onyıllara damgasının vuracak? Merhamet duygusunun daha somut olduğu kadın tarafının bu bağlamda tartışmanın göbeğine oturması bize Hz Peygamber döneminde Hz. Hatice eylemini anımsatıyor. Sibel Eraslan’nın son kitabı olan çöldeniz ‘de bu konu çokça irdelenmiş. Müslüman kadının nasıl olması gerektiği Hz Hatice örneklemesi ile gözler önüne seriliyor. Yine muhasebelerini adalet ve merhamet çizgisiyle dini referansa aksettiren kadın “İslamcı” yazar duyuşunu estetik bir biçimde ortaya koyan kadın yazarlar içinde entelektüel birikimi ile ciddi bir duruş sergileyen Cihan Aktaş günümüz siyasal ve sosyolojik İslam bakışının en kuvvetli kimliklerinden biridir diyebilirim. Bu düzlemde Müslümanca bir bakışın ve izahın derdini tartışsak da bu konu gündeme tam matuf olmuştur diyemeyiz. Bir taraftan belli bir rahatlama ile dini yaşayış ve özgürlük hızla aslını bulurken. Müslüman kimliğinin nerde durması gerektiği zihinsel bir kargaşa olarak karşımızda duruyor. Hırant Dink cinayetinde, Uludere olayında Arap baharı devrimleri gibi meselelerde, Müslüman aklın bulanık durması ve taraf muğlâklığı önemli bir örnektir. Gelecek on yıllara damgasını vuracak nasıl bir müslüman sorusu kadın zihninde olanca estetiği ile vurgulanmaya başlandı bile. Ali Şeriati’nin “Dine Karşı Din” özetiyle ortaya koyduğu ve aslında kadim olan bu muhasebe yerleşik bakışa sirayet edecek mi sorusu da meçhullüğünü koruyacak gibi...

ise herkes için daha kalıcı olduğu gerçeği “ sokağa sorduğumuz sorulardan aldığımız ündemdeki bu konuyu öğrencilere cevap oldu. Dershanelerin kapatılma tartışmaları bu sorduk ve gördük ki eğitim sistemimizdeki sınav anlayışıyla beraber kurumlarda çalışanları da endişelendirdi. dershanelere büyük bir rağbet var. Öğrenciler, Dershane öğretmenleri kurumların kapaÖSYM’nin yapmış olduğu sınavları sadece tılmasıyla okul dışı eğitimin bitmeyeceğini okulda gördükleri derslerle yapabilmek nok- söylüyorlar. Dershaneciler bu durumda tasında endişeli! Şu noktada dershanelerin resmi olmayan özel derslere talep olacağı varlığı savunulsa da dershane mantığının ama herkesin bu şekilde ders alacak bütçede ezberci zihniyete ve pratiğe dayalı bir öğretim olmadıkları görüşünde. olduğunu söyleyen eğitimciler de mevcut. “Yoruma ve anlatmaya dayalı bir eğitimin

Neslihan Tüfekçi

G

Dershaneler olmazsa çocuklarımız okulda gördükleri derslerle ÖSYM’nin yapmış olduğu sınavları asla kazanamazlar “ diye, kesin cevaplar veren veli sayısı da bir hayli fazla. Yaptığımız araştırmalarda gördüğümüz hemen herkesin endişesi öğrencilerin okulda gördükleri derslerin sınavı kazanmada neden yeterli olamadığıdır. Sonuç olarak dershanelerin kapatılması eğitimde en başta olması gereken okul olgusunu yeniden canlandıracak mı? Bizi asıl meşkul eden soru olarak karşımızda duruyor.

Enes Peşen

M

illi Eğitim Bakanlığı’na bağlı Çağdaş Yaşam Eşref ve Sadullah Kıray Anaokulu “Şimdi Oyun Zamanı” projesi kapsamında kapılarını ücretsiz olarak bütün çocuklara açtı.

çalışıyoruz. Dünya nüfusunun yaklaşık %10´u engelli. Bu insanlar maalesef engelsizlerin ngelli öğrencilerin eğitime kazandırıl- kurallarıyla yaşıyorlar. Ülkemizde bu konuda ması ve diğer öğrencilerin engelli ço- son 10 yılda ciddi gelişmeler görüyoruz.” dedi. Açılış konuşmalarının ardından aralarında cuklarla kolay iletişim kurabilmeleri amacıyla Fatih Belediyesi desteğiyle, Fatih Mustafa Demir´in de olduğu protokol ve öğİlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından "Bir renciler üzerlerine "Bir gün de Sen Engelli Ol" yazılı tişörtler giyerek Atikali İlköğretim Gün de Sen Engelli Ol" projesi başlatıldı. Proje kapsamında Fatih Atikali İlköğretim Okulu´ndan, engelli öğrencilerin eğitim görOkulu´nda bir tanıtım töreni düzenlendi. düğü Fatih Meram ilköğretim Okuluna yürüdü. Öğrenciler ellerinde, "Ne oldum değil, ne Programa Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, Fatih Kaymakamı Hasan Karakaş, olacağım demeli", "Engelliler sadaka değil, iş Fatih İlçe Milli Eğitim Müdürü Şeref Çalışır, ve ilgi beklemektedir", "Engelsiz bir hayat isFatih İlçe Milli Eğitim Şube Müdürü Muhittin tiyoruz" benzeri yazılı pankartlar taşıyarak, "Engelli olmak, engel değildir" şeklinde slogan Özbay, öğretmen ve öğrenciler katıldı. Konuşmasında bu projenin özünün "Em- attı. 3 yıl sürecek olan projeyle, ilçe okullarında pati" olduğunu belirten Mustafa Demir, "On- bulunan öğrenciler engelli öğrencilerle beraber ların bir günde olsa yaşadıklarını anlamaya çalışmalar gerçekleştirecek.

Elif Sevde Çelebi

E

Her gün saat 16.00 ile 18.00 saatleri arasında okula aileleri ile gelen miniklerin rehber öğretmenler gözetiminde yaşıtlarıyla oynamaları, ailelerin ise çocuklarıyla nasıl kaliteli vakit geçit geçireceklerini öğrenmeleri amaçlanıyor. Kâğıthane Kaymakamlığı’nın da destek verdiği proje ücretsiz olarak uygulanıyor. Gerçekleştirilen projenin amaçları, ailelerin çocuklarıyla birlikte kaliteli zaman geçirmelerini sağlamak ve çocukların temel ihtiyaçları olan fiziksel aktivitelerini oyun odasında, yaşıtları ile birlikte güvenli bir ortamda yaşamalarını sağlamak olduğu belirtildi.


Vakitler sabah olsun uyansın ellerimiz.. İstanbul tazelensin gönül yelpazelensin sen yine aramızda seher yeli kadar bizden seher yeli kadar duru çıkamazsın içimizden sen tekin seni taha seni şehit seni kavga seni sabahi seni dipdiri vakitler sabah olsun ezanla susalım adını sabahla çağlayalım dönüp gel bizlere “rivayet” olup, beraber ağlayalım vakitler öğle olsun güneş ışısın ellerimizde uzanalım aklımızın estiği yere gönlümüzün dilince konuşalım sen ince bir sızı ol içlerimize veya bir esinti gün üzerinden. yarınlar getirsin bizlere seni, tutup elinden şehrin afakından seni soralım arzın amakından seni soralım sukutu seninçin arayalım dönüp gel bizlere “tevekkül” olup beraber ağlayalım vakitler akşam olsun içimizde gezinen adımları duyalım kar ki afganda yağar erir kor yüreklerde göster bize sebep ol da gündüzden arda kalan yüreklerimiz nerde söyle bize, bir anlamlı bakış ol öteler ötesinden bir fetih edasınca, gülümse bize siyah bir süt çeşnisince içerek, akşamlara yüklediğimiz gece seni çoktan anlattı bize

T

ekiner Tayfur, Sanayi mahallesindeki bir çok arkadaş gibi 70’li yıllar da Anadolu’dan, İstanbul’a gelmiş bir ailenin çocuğu. Biz kendisini o dönemin ismi ile Şişli İmam Hatip Lisesinde tanıdık. Daha sonra bir lise hayatımız, üniversite denemesi ve yurt dışına gidiş oldu. Tekiner Tayfur, Sanayi Mahallesinde bir kaç arkadaşı ile yoğun görüşürdü. Bu yoğun görüştüğü arkadaşlarından bir tanesi de benim. Tekiner Tayfur’u ifade etmek için söylenebilecek en doğru söz bir aksiyon adamıydı. Fikri tarafı ne kadar güçlü ise eylem tarafında da güçlü olmaya çalışan, çabalayan bir arkadaşımızdı. Bu eylemde kast ettiğimiz, fikrinin kendisini mecbur ettiğine inandığı alanlarda çalışmaktı. Kendisi için yerel diye bir şey yoktu. Dünyanın her tarafı kendisinin ilgi alanıydı. İslam dünyası ve sorunları tamı tamına uğraş alanıydı. Bu sebeple islam dünyasının bir kaç tane problemi olduğunun farkındaydı. Bunlardan bir tanesinin islami ilimler noktasında bir zafiyetin olmasıydı. İslam algısının yanlışlığı, doğru islam algısının olmayışı sebebiyle islam dünyasının halinin perişan olması onun etkilendiği konulardı. Bu sebeple insanların önüne bir öncü islam alimi olarak ama aynı zamanda entelektüel tarafı olan bir insan olarak çıkmayı hedefliyordu. Bu sebeple işletme okumayı bıraktı. Pakistan islam üniversitesine gitti. Orada eğitimi tamamladı denilebilir son sınıftaydı. İslam ilimleri üzerine yetkin, özellikli bir insandı. Biz buradaki bir faaliyette kendisini görebildiğimiz gibi Pakistan’da oradaki müslümanların kendilerine dair yaptıkları programlarda da onu görmek mümkündü. İslam dünyasının bir çok tarafından kimseyle

irtibatı olan birsiydi. Fikir tarafı vardı, eylem tarafı vardı fakat hepsinden daha önemlisi samimi bir yüreği vardı. Bugünden geriye baktığımız zaman Tekiner Tayfur’un idealleri ile mevcut insanımızın idealleri arasında bir sapma söz konusu mudur? Beni en çok ilgilendiren alanlardan birisi budur. O günün samimiyeti, hassasiyeti, duyarlılığı belki bazı insanlarda yoğun bir biçimde devam ediyor ancak büyük bir oranda sapma gerçekleştiği bir gerçektir. Biz pozitivist bir zihnin dışında dünya mümkündür, yaşam biçimi mümkündür onu düşünen ve ona göre çaba gösteren bir arkadaş gurubuyduk. Tekiner’in bu savrulmanın son dönemine şahit olmaması belki onun için bir rahmettir. Ama bizim yeniden geriye bakıp döndüğümüz zaman bundan ders çıkartmamız gerekebilir. Tekiner Tayfur sıradan bir insandı, bizim gibi bir insandı. Bizim coğrafyamızda insanlar kahramanlar yaratmaya meyillidirler. Evet nihayetinde şehit olmuş, üstelik kendi topraklarının dışında bir mücadele alanı içinde şehit olmuş bir kardeşimizdir. Allah’ın kendisini şehadetle onurlandırdığı, şereflendirdiği insandır. Asla kahraman değildir. Bizim gibi zaafları olan, insani heyecanları olan, emek sarf eden bir insandı ve samim bir müslümandı. Kahramanlarda öyledir aslında, biz kahramanları erişilmez ve uzanılmaz insanlar gibi farz ederiz. Öyle değiller hayatın inçinde var olan insanlardır. Tekiner Tayfur’da öyle birisiydi. İslami fikri, mücadele alanlarının olduğu hemen hemen her yerle irtibatta olmayı kendisine sorumluluk almış bir insandı. Burada aynı şeyi yapardı. Yurt dışında aynı şeyi yaptığını müşahede ettik, gördük. Allah rahmet eylesin. Zihninden, fikrinden, duruşundan etkilenecek aynı zihinde ve anlayışta yeni nesillerin ortaya çıkmasını beklemek ümidi ile bir kere daha kendisine rahmet diliyoruz.

sana bakacak gözlerimiz yok şimdi erişemiyor bakışlarımız gittiğin yere kurduk en anlamlı cümlelerimizi en seçkin sözcüklerle nazarlarımıza sinmiş, bir edebi destan ol kendini nakış nakış, çehrelerimize anlat “Vela tegulü limen yugtelü fi sebilillahi emvat” seni dipdiri, seni tekin,seni taha seni şehit, seni hasret seni hep, bu manada arayalım vakitler akşam olsun dönüp gel bizlere bir hasret olup, beraber ağlayalım vakitler “o an” olsun ak güvercinler uçussun içlerimizden bir dağ bir kelimeyi bir vücut bir alemi yüklensin sen birik içimizde sen çoğal, sen yıka isimlerimizi vakitler ”o an” olsun oraya çağır bizi seni tekin, seni taha seni şehit, seni hasret seni kavga, seni yürek seni dipdiri bütün vakitleri karayalım vakitler “o an” olsun dönüp gel bizlere şahadet olup beraber ağlayalım

Hüseyin Akın


T

ve Mülteka Şerhi'nin de bulunduğu üç beş kitaptan dolayı Cağaloğlu'nda polis tarafından derdest edilip kodese (2.Şube) atıldığımızda 16 yaşındaydık. 1. ve 2. şubelerde sabahladığımız günlerde benim payıma bol tokat onun payına ise jop yemek düşmüştü. 2.şubede gazete kağıdı serili beton zeminde sabahladığımız gece mülk suresini okumuş ve sabaha doğru ne yapıp edip abdest alıp sabah namazı kılma mücadelesini kazanmıştı. Tekiner'in aksiyoner bir kişiliği vardı; fakat bu aksiyoner taraf hiçbir zaman o dönemin gençlerinin slogancı, ruhsuz bir eylem adamlığı değildi. Enerjisini inanç ve kararlılığından alan bir isyan ahlakının tezahürüydü. Halktan kopuk, cemaate sırt dönen biri değildi. Yapıp ettiklerinden hiç bahsetmez, yapamadıkları konusunda hayıflanırdı. Tekiner lise yıllarında dünyanın acılar atlasında gezinir. Nerede Müslüman bir yürek varsa onun kalp çarpıntısını hisseder ve yanında olmak isterdi. Nerede gözyaşı ve zulüm varsa ondan kendini sorumlu hisseden bir hissiyata sahipti. Günlerce bir şeyler yapmanın gereği ve pratiği üzerinde kafa yorar, ,insanları harekete geçirirdi. Türkiye'de iyi bir üniversite bitirme hedefini her fırsatta dile getirirdi. 2.Şube'nin nazarethanesinde iken üniversiteye girme hakkımızın elimizden alınacağı noktasındaki kaygısını dile getirmişti. Kader onu iki sene sonra İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi ile buluşturacaktı. Bu fakülte'ye başlar başlamaz içindeki bütün geçici heveslerden, izafi değerlerden hicret etti. Mutlak ve muhkem olanın izini sürdü. Hayal ettiği şeyleri rüyaya tahvil etmeyi bildiği gibi rüyasına yattığı mücadeleleri hayatında gerçekleştirmeye de muvaffak oldu.

Y

prangalarından kurtuldu, özgürlük ve istikrar yürüyüşünü başlattı. Manzara ülkeden ülkeye değişiklikler gösterebilir. Ancak özgürlük rüzgarları Berlin Duvarının şiddetli yıkılışından beri esiyor. Önce Berlin Duvarı yıkıldı peşinden de bölgedeki bütün sosyalist rejimler… Evet, senden sonra birçok şey değişti. Bazıları seni sevindirecek, ama bazıları da bizi üzdüğü gibi şüphesiz seni de üzecek cinsten. Senin Müslümanlara yönelik narin ve ince duygularını, İslami ve insani değerler konusundaki hassasiyetini hiç unutmayacağım. Taha, senin sevgili ülken Türkiye iyi yönde bir değişim içerisinde. Türkiye gerçek bir özgürlük atmosferini teneffüs ediyor. Türkiye bütün alanlarda gelişiyor. İslam ümmeti ve bölgedeki öncü rolünü geri alıyor… Türkiye’yi aralıklarla ziyaret eden ben bu değişimi hissediyorum. Bu değişimin dış etkilerini ise her kes görüyor. Türkiye dünyadaki birçok Müslüman için bir gurur kaynağı haline geldi. Türkiye, aleyhindeki bütün çabalara rağmen bölgenin atan damarı ve İslam ümmetinin umudu oldu. Bu şehadet yıldönümünde sana vereceğim güzel bir haberdir… Birkaç gün önce, İslamabad’da tanışmamızı sağladığın arkadaşlarınla İstanbul’da buluştum. O görüşmede seni hep aramızda hayal ettim. Sanki o mümtaz gülümsemeni bize atıyordun. Ve keskin bakışların konuşuyordu… Seni asla unutmayacağız. İnşaallah cennette görüşmek üzere…

ekiner Tayfur hem sınıf hem de mahalle arkadaşımdı. Şişli İmam Hatip Lisesi'nde ısınmadan sorumlu başkan Nurullah Erbaş'ın tutuşturduğu sobanın etrafında oluşan sohbet halkasının en heyecanlı ve en ateşli kişisiydi. Biz dünyamızı genişletecek hayallerden bahsederken o dünyanın pabucunu ahirete fırlatacak rüyalar anlatıyordu. İçerisinde mazlum milletlerin olmadığı çok az rüyası vardı. En çok da Filistin,Afganistan,Elitre ve Moro süslerdi rüyalarını.Tabi rüyalarında Türkiye'yi de unutmazdı. Hayallerin kesaletinden rüyaların kesafetine yelken açardı. Memleketini çok seven, ayağı hep bu topraklara bağlı, ama cihanşümul perspektife sahip bir kişilikti. Tekiner Tayfur birlikte turladığımız vakitlerde Osman Sarı,Erdem Beyazıt,Arif Ay ve en çok da Sezai Karakoç 'tan sık sık şiirler okurdu. Batıya gidip dönmeyen doğunun evlatlarından bahis açar, kendine has üslübuyla Karakoç'un o meşhur şiirini okurdu. Allah onu yeryüzünde dökülen mustazaf kanlarının şahidi olarak genç yaşta aramızdan aldı. Batıya değil doğuya gidip dönmeyen doğunun evlatlarından oldu. Tekiner'le ortak adreslere sahiptik. Beyazsaray Kitapçılar Çarşısı, Sahaflar Çarşısı, Sohbet Çay Salonu bunlardan bir kaçıydı. Sonra bu adreslere I. ve 2.Şube de eklendi. Aralarında İbni Fazlan Seyehatnamesi

irmi beş yıl hayatındaki birçok şeyi unutman için yeterlidir… Çeyrek asırlık bir zaman diliminde hayatın koridorlarında ve duraklarındaki birçok olayı unutuverirsin. Yüzünün ve etrafındaki şehirlerin özelliklerinin değişmesi gibi hafızan da değişime uğrar… Yirmi beş yıl geçti ve günlerin meşgalesi yüzünden birçok resim zihnimin derinliklerinde yok oldu. Ancak az sayıdaki yüzün yanında bir yüzü hiç unutmadım… Unutuşa direnen, tebessümün kuşattığı bir yüzü… O senin yüzün ey Taha… Çeyrek asır geçmesine rağmen o mümtaz tebessümün ve insanın içine nüfuz eden bakışların zaman, zaman gözümün önüne geliyor. Biliyor musun ey Taha… Sen bizden ayrılalı birçok şey değişti. Etrafımızdaki dünya değişti. Ve hızlı bir şekilde değişmeye devam ediyor. Biliyor musun Taha, Rus askerleri Afganistan’ı terk etti. Aleyhinde ateşli sloganlar attığın Sovyet işgali sona erdi. Hatta Sovyetler Birliği’nin kendisi ve Afganistan’daki işbirlikçileri de bitti. Ama ümitlerimiz gerçekliğin ağırlığı altında tuz buz oldu. Ülkem hala savaşın ateşi altında yanıyor… Ama senin kanın boşa gitmedi… Birçok halk komünizmin ağır

S

en içi içine sığmayan taşralı çocuk! Hayatına bir gecekondu mahallesinde Tekiner olarak başladığında seni tanıdım.Yoksulluklar ve yoksunluklar çizerdi hayatımızı. Ne hayal kurmak mümkündü o zamanlar, ne gelecek planları.Zira bizler şehrin yabancıları, şehrin garipleriydik! İstanbul gibi, neyi istersen ulaşabilme ihtimali olan bir şehirde yaşamak bile dindiremedi heyecanını. İslamı kavramak, onu Tevhidi bir düna görüşü olarak ''asrın idrakine söyletmek'' tek coşkun, tek idealin olmuştu. Sen, her gencin hayali olan Üniversite kapılarına dayandığın zaman, gerçek hayalinin bu olmadığını anlayan çocuk! Bir ideal uğruna, üniversiteyi terk edip ülkeler aşırı gitmeyi göze aldığında tek hedefin vardı: İslamı kaynağından öğrenmek. İlim öğrenmek coşkusuyla Pakistan'a vardığında ise komşu ülke Afganistan'ın Ruslar tarafından işgaline seyirci kalamazdın. Nitekim öyle de oldu ve yıllarca Afgan cihadına katıldın. İslamı öğrenmek için gösterdiğin azim ve kafire karşı savaşmak için ortaya koyduğun celadet, mükemmel şahsiyetinin bir yansımasıydı. Sen her zaman müslümanların derdiyle yaralı çocuk! Bu sızıyla kıvranırken, dünyanın dört bir yanından kaç müslümanla tanıştın... Ve her birinin kederli hikayesi ile kaç gece yüreğini dağladın, yastığına göz yaşları damlattın! Bilirim, o yüreğe dünyalar sığdırdığını! ''Bir savaşçıydı kalbin'' ve ''sıran geldiğinde'' gereğini yerine getirdin! Sen soğuk bir kış mevsiminde şehitler kervanına katılan çocuk! Sen gittiğinden beri hep ruhumuz üşümekte; geçmişimizle yüzleşmekten korkarak bir türlü bakamıyoruz aynalara! Bize bıraktığın ''dava''nın ağırlığı altında eziliyoruz, hergün hayat bizi bir yanımızdan eksiltiyor! Dün şehrin garipleriydik, bugün şehrin zenginleri olduk. Senden sonra o kadar dünyaya meylettik, eşyaya tamah ettik ki; inan kaybetmekten korkuğumuz çok şeyimiz var! Sen ey Muhammet Taha ismiyle vedalaştığım çocuk! Bilesin ki, artık ''kaybolan yanlarımızı'' daha az konuşuyor, daha az arıyoruz! Çünkü gerçekten artık kaybedecek çok şeyimiz var. Sen yolunda can verdiğin ''bir ideal uğruna'' unutulmayacaksın, ancak bu gidişle bizi ''sıramız geldiğinde'' bir tanıyan bile çıkmayacak!

Tekiner Tayfur, 1966 yılında Bayburt’ta dünyaya geldi. İlkokulu köyünde bitirdikten sonra İstanbul’a geldi. 1976 yılında yeni açılan Şişli İmam Hatip Lisesi’ne (Daha sonra Kağıthane İHL olarak değişti.) kayıt oldu. 1983 yılında İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldu. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesini kazandı. Ama İslami ilimlerde kendisini geliştirmek ve davasına daha iyi hizmet edebilmek için buradaki eğitimini yarıda bıraktı. 1984 yılında Pakistan’da, İslam Üniversitesi’nin Arap Edebiyatı bölümüne kayıt yaptırdı. Burada 4 yıl boyunca, derslerinden fırsat buldukça Afganistan cihadına iştirak etmekten de geri durmadı. 1985 yılında Ş.İ.H.L mezunlar derneğini kurmak için girişimlerde bulundu. Afganistan, Amu Derya civarında, 1986’da yaralanmasına rağmen derslerini ve cihadı aksatmadan sürdürdü. 1988 yılı 10 ocak günü Afganistan’da şehadet şerbetini içti.


M

G

eçtiğimiz ay gazetemizde yayınlanan bir haber engelli basamakları ile ilgili idi. Resimlerden anlaşıldığı kadarı ile yönetmelik gereği yapılması gereken bu basamakların yapımı yasak savmak kabilince yerine getiriliyordu. Ancak bu basamaklardan değil, engelli vatandaşların sağlam kişilerin bile çıkması imkansızdı . fotoğraflardaki basamaklar beni mensubu bulunduğumuz medeniyet nedeniyle iki nedenle yaraladı. İlki ,bizim medeniyetimiz bir merhamet medeniyetidir .Atalarımızın kuşlar için yaptığı kuşevleri ve köşkleri, hamallar için diktiği nefes taşları, göçmen kuşlar için açtığı ve Ahmet Haşim’in gurabahane-i Laklakan isimli eserine konu olan leylek Hastanesi , kış mevsiminde aç kalan vahşi hayvanlar için yapılan vakıflar... Hayvanlara haddinden fazla yük taşıtmanın yasaklanması bu merhamet medeniyetinin sadece birkaç yansıması. Bu nedenle Corneille Le Bruyn seyahatnamesinde: “Türklerin hayrat ve hasenata çok düşkün olduklarını ve hatta Hıristiyanlardan çok daha fazla hayrat vücuda getirdiklerini inkâra imkan yoktur. Osmanlı mülkünde yok denecek kadar az dilenciye tesadüf edilmesinin başlıca sebeplerinden biri de hayır ve hasenat vakıflarıdır.”diyerek bu merhamet medeniyetinin sonuçlarını göstermektedir. Oysa bu engelli merdivenlerinde bu merhameti göremiyoruz. Beni yaralayan ikinci yön ise ,sahip olduğumuz mimari mirasa rağmen bu basamakların durumu. İslam medeniyeti Hindistan’daki Taç Mahalden, İstanbul’daki Süleymaniye camiine, Timur Türbesinden İspanya’daki El-Hamra sarayına kadar, dünyanın dört bir yanına binlerce muhteşem mimari eserler dikmiştir. Bu muhteşem eserlerin mirascıları yani bir manada sahipleri gerçekten ucube bir görüntü veren engelli merdivenlerini yapıyorsa yeniden düşünmek vaktidir. Biz sahip olduğumuz mirasın farkındamıyız. Ve sormak lazım ; yüzyılların, tabi felaketlerin,haçlı seferlerinin ,Cengiz’in Moğolların vahşetinin yok edemediği , bugüne kadar gelen ve bizim hep övünüp durduğumuz medeniyetimizin yüzakları olan bu mimari mirasa sahip çıkmayarak onu kendi ellerimizle sonamı erdiriyoruz ? Kültürümüzü gündelik hayattan çıkarıp sterilize ortamlara , müzelere taşıyarak tarihimizin ve kültürümüzün mezar kazıcıları bizler mi oluyoruz ? Unutmayalım ki övündüğümüz değerleri eğer üretimimizin kaynağı yapamıyorsak onları bu güne taşıyamıyorsak medeniyetimize aykırı ürünler oluşturuyorsak medeniyetimizi kendi ellerimizle öldürüyoruz demektir. Oysa bu büyük merhamet medeniyetinin en görünür yansımalarından biri de mimari eserleri idi. Mimariyi oluşturan ise medeniyetlerdir. Medeniyetimiz eserlerimizde yaşamalı ve yeniden hayat bulmalı.

uazzez kaarîlerim, bu günlerde heman herkes Sultan Süleyman’a dair birtakım kitablar çıkarub dünyalık doğrultma derdindedir. Ben şahsan bizzat dahi, koca cihan padişahının seylâba mukavemet edemeyüb dolabın üstüne çıkarak canını kurtardığı bu hikâyeyi sizlere meccânen hedâye edeyorum. Kıymetini bilinüz. 1563 senesi Muharremi’in son günü Kanunî Sultan Süleyman, seher vakitlerine Halkalu deresi civarında avlanmaya karar verdi.Hava bir miktar bulutlu olmakla birlikte endişe verici bir alâmet görülmüyordu. Deniz kıyısında Ayestefanoz de-mekle maruf köy [Yeşilköy] civarında İskender Çelebi bahçesi denilen yere yaklaşıldığında gökyüzü, o güne kadar görülüp işitilmemiş garip ve dehşetli gökgürültüsü ve şimşeklerle parçalanmaya, ufuklar “güm be güm gümleyüb” sarsılmaya başladı. Dehşetli fırtınalarla birlikte yağmur bir gün ve bir gece azalmaksızın devam etti; şâhitlerin ifâdesine göre ci-vara 74 adet çok büyük çaplı yıldırım düştü. Ertesi gün öğleden sonra Halkalu Deresi’nden deryâ gibi sel gelip yatağının üstündeki bütün canlıları helâk etti ve bu esnada İskender Çelebi Bağçesi’ni de kuşatıp, köşk içine girerek binayı temelden yıkayazdı. Padişahı, içoğlanlarından iriyarı bir delikanlı sırtına alıp yerden yüksekçe bir dolabın (musandıra) üstüne çıkararak selden kurtarabildi. Bunun üzerine pâdişah yüzünü şükran secdelerine sürerek fukaraya dağıtılmak üzere büyük miktarda sadakalar

L

ale çılgınlığı, helva sohbetleri, günler ve haftalar boyu süren eğlence meclisleri, kaplumbağaların sırtına mum dikerek geceleri bahçelerde gezdirmelere kadar varan Sadabat çılgınlıkları İlk Türkçe matbaanın kurulması İlk çevre heyetinin oluşturulması, ilk itfaiye teşkilatı olan tulumba ocağının tesisi Şair Nedim’in şuh şiirleri meydan çeşmelerinin İstanbul’a yeni bir letafet kazandırması Avrupa tarzı mobilyaların ve süsleme unsurlarının saray ve çevresine girmeye başlaması Şeyhülislamın esnek fetvaları, Levni’nin surname’den fışkıran olağanüstü canlılıktaki portreleri Depremler, yangınlar, sel baskınları ve salgın hastalıkların perişan ettiği fakir halk yığınları Ve hamam tellağı patrona Halil’in elinde bayraklaşan kanlı bir isyanla her şeyin toz duman oluşu Hangisi Lale Devrinin karakteristik ve tarihi yönlendiren unsuru? 1718-1730 yılları arasını kapsayan ve tarihimizin en ilginç, en renkli ve kapanışı itibarıyla en kanlı sahnelerini içinde barındıran Lale Devri dönemi Hasbahçe’de Sonbahar adıyla tarihçi Zekeriya Yıldız tarafından romanlaştırıldı. Ancak Hasbahçede Sonbahar / Lale Devri hayali bir roman değil, gerçeklerle örülmüş gerçek bir hikaye. Timaş yayınları arasında çıkan roman, gerçekçi tasvirleri ve sürükleyici anlatımı ile dikkat çekiyor. Her bölümü Lave Devrinin bir yılını özetleyen ve tarihi kaynakların hikâyeleştirildiği, bir anlamda belgesel bir roman. Abdi Tarihi, Küçük Çelebizade Asım Tarihi, Fındıklılı

verdirip kurbanlar kestirdi.

O gece yağan yağmurun kudurttuğu sel suları, henüz müceddeden yapılmış su yollarının kemerlerini süprüntü ile doldurup, “irkilen sular” kemerler üzerinden aşarak su kemer-leri ve köprülerine büyük zararlar verdi; gece ortasında “Mağlava” diye bilinen su kemeri, korkunç bir gürültüyle yıkıldı ve öteki su kemerleri de çökerek sel sularıyla deniz birbirine geçti. [Sel öyle kuvvetliydi ki] Kağıthane’deki yüksek çınar ağaçlarının üst dallarında bile [!] selin sürüklediği çer çöpün (hâr u hâşâk) belirtileri görülebiliyordu. Kağıthane deresinden gelen sel, Ebî Eyyûb Ensârî’ye doğru akub, Türbe-i şerîfin –ki deniz seviyesine göre hayli yüksekçe bir yerdir- içine doluşup bir Zirâ [Yarım metreden fazla] kadar yükseldi; Haliç’e ve İstanbul limanına sığmayınca, sahildeki kasırlar ve şahnişinli evler dayanamayıp yıkıldılar. Bunların içinde “ziyâde istihkâm üzre olan halâs oldı”. Ve Sarây-ı Amire burnı[nda] ki, gayet akındıludur, bir haftadan fazla denizin rengi değişti. Kasaba-ı Silivri’de olan köpri ve Büyük Çekmece’de ve Küçük Çekmece’de Harâmî Deresi’nde ve her ne yerde istihkâm üzre köpriler varsa, bu dehşetli selin kudretine dayanamayıp yıkıldılar. Bu civarda yolcuların geçmesi için gemiler tedârik olundu. Ve bu esnâda Halife-i rûy-ı zemîn-i zemân, asayişin temin edilmesinden sonra

Süleyman, Yirmisekiz Mehmet Çelebi seyahatnamesi, Surname, Nedim Divanı gibi o dönem kaleme alınmış eserlerin dikkatle incelenmesi sonucu kurgulanmış roman hem döneme bakışı hem de anlatımıyla büyük bir boşluğu doldurmaya aday. Çünkü bütün şöhreti ve ilgi çekiciliğine rağmen bu alanda kaleme alınmış edebi eser yok denecek kadar az . Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ekseninde şekillenen sosyal ve idari olayları, akıcı bir dil ve gerçeğe yakın tasvirlerle ortaya koyan kitap, 18. yüzyıl Osmanlısının panoramasını çiziyor. Bütün kalkınma çabalarına, barış ortamına, lüks ve şatafata rağmen rüşvet ve iltimasın, akraba atamaları ile dolan kifayetsiz devlet kadrolarının, din adamlarının siyasete müdahalesinin isyanın başarısında etkisi ne kadar olmuştur? İsyanın başlangıcında yeni çeri katkısının olmaması, Padişah ve Sadrazamın sancak-ı şerif açarak bütün “Müslümanları asilere karşı koymaya” çağırmasına rağmen halkın bu çağrıya sessiz kalması nasıl yorumlanmalıdır. Yazar şöyle diyor: “Tarihçiler Türkiye’deki batılaşma hareketinin başlangıç noktası olarak Lale Devrini alırlar. Zira 18. yüzyıl başları, Batı dünyası için Fransız devrimi ile noktalanacak kapitalist düşüncenin Avrupa’ya egemen olmaya başladığı yıllardır. Batıdaki bu kıpırdanmaya karşın ekonomisini geliştiremeyen Osmanlı hammadde satıp yarı mamul alıcısına dönüşümünü yine bu yıllarda başlatır. Bu keyfiyetin ekonomik ve sosyal sonuçlarıyla topluma etkisi farklı biçimlerde ortaya çıkar. Devlet yöneticileri

cümle devlet erkânıyla birlikte su kemerlerinin üstine, yıkılan yerleri görmeğe varub, Ser-Mi’mârân ve Mühendisân-ı Devrân Sinan Ağa’ya hil’atler giydirüb, “Âhar tavr ve üslûb-ı mergûb üzre müceddeden her ne denlü mâl-ı ferâvân sarf olunursa makbulümdür” diye buyurub... Muazzez kaarîlerim, yokardaki satırlar, Mehmet İpşirli’nin neşr itdüğü Tarih-i Selânikî’den kısmen sadeleştirirek iktibas olundu. Bu günlerde heman herkes Sultan Süleyman’a dair birtakım kitablar çıkarub dünyalık doğrultma derdindedir; ben şahsan bizzat dahi, koca cihan padişahının seylâba mukavemet edemeyüb dolabın üstüne çıkarak canını kurtardığı bu hikâyeyi sizlere meccânen hedâye edeyorum. Kıymetini bilinüz vesselâm.

ve zengin tüccarlar tüketim çılgınlığı ve hayatı kutsayan bir taklitçilikle değişime öncülük ederken, toplumun alt katmanları, yeni yaşam tarzına direnir ve muhalefet eder. Yıllar yılı savaşmaktan yorulan devlet yönetiminin bu muhalefeti başlangıçta ciddiye almadığı, fark etmeye başladığı andan itibaren de iktidar kavgası, siyasi çekişmeler ve en önemlisi de halkın garip bir şekilde isyancıları sahiplenmesiyle önlemeye gücünün yetmediği anlaşılıyor.Sivil halkın devlet düzenine karşın isyancıları tutması, resmi tarihin baldırı çıplak diye niteleyip küçümsediği bir hamam tellağının sadrazamla birlikte 3 veziri öldürüp, padişahı tahttan indirmesi dikkatle incelenmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken bir olgudur” http://www.haber7.com/haber/20081113/Osmanlinin-derin-devleti-var-miydi.php


ihya etmek için tanrılarına yakarırlar. Yılda iki kez Fısıh bayramı şenliklerinde ve kefaret iyonizm’i ikiye ayırabiliriz. İlki Dini gününün sonunda büyük bir heyecanla Siyonizm'dir. Filistin'den çıkarılan Ya- ümitlerini dile getirirler, gelecek sene Kudüs’te hudilerin bir gün geri döneceğine ve (buluşmak üzere) diye bağrışırlardı.” Mesih’in ortaya çıkmasından sonra bütün Eski Ahit “Babil nehrinin kıyısında oturup ırkların bir tek ırk / İsrail oğullarının ege- da ağladık, siyonu hatırladıkça der.” (K 5 S. menliğine gireceğine inanan dini hareket . 23) Musevilerin ‘Siyon’ dedikleri Kudüs ve doEsas olan ise Siyasi Siyonizm’dir Bu iki laylarına dönme ve o kutsal topraklarda Sü- hareket arasındaki farkı bir Yahudi olan leyman Tapınağı’nı yeniden inşa etme hülyası Martin Buber şöyle açıklamaktadır "Yahudi Eski Ahit’in ana prensibini oluşturur. Sinegog dini kökünden koparılmıştır. Bu hareket XIX. ayinleri dönüş dualarından müteşekkildir. Asırda doğmuş Yahudi milliyetçiliği ile arazları Gerek günün muntazam üç servisi arasında sonradan ortaya çıkan hastalığın esasıdır. ve gerekse yemek sonrası mufassal şükran Toprak istemenin bu yeni şekli ve onun ardualarında Beni İsrail Süleyman peygamberin kasında yatan her şey modern batı nasyonameşhur mabedini Kudüs’te yeniden onarıp lizminden alınmıştır."

S

D

ini Siyonizm'in siyasi Siyonizm’e çevirilmesi sırasında önde gelen bazı isimler vardır. Bu dönemin iki önemli ismi , Yahudah Alkalai ve Zwi Hirsch Kalischer'dir. Doğu Avrupa kökenli olan haham Alkalai (1789-1878) Belgrat yakınlarındaki Semlin köyünde dinsel görev yüklenmiş , kendi halinde bir insandı. Her mutaassıp Yahudi gibi Mesihçi geleneğe inanırdı. 1845 yılında yayınladığı Yahuda’nın Teklifi isimli kitabında Mesih’i beklemek yerine daha pratik bir şeyler yapılmasını önerir. Mesela Yahudilerin Filistin'e göçünün özendirilmesi gibi. Bunun içinde acilen bir fon oluşturulmalıdır. Böyle bir eylem kurtarıcı Mesih’in ortaya çıkması için bir başlangıç olacaktır. Alkalai’nin iki temel çağrısı vardı ; İbranicenin günlük dilde yeniden hayat bulması ve kutsal İsrail topraklarının yeniden fethi için diplomasi, satın alma ve kılıç.” Alkalai’nin İbrani geleneklerinin aksine Musevilerin kefaretinin bir an önce tamamlanıp insanoğlu tarafından Filistin'e dönüş sürecinin hızlandırılması fikrini benimsemesi 1840 Şam katliamı ve bu katliama karşı oluşan tepkinin sonucudur. Bir fransisken papazının esrarengiz ölümünün Şam Yahudilerinin eseri olduğunu

B

u hareketleri tek çatı altında birleştiren kişi Theodor Herzl dir. ( 1860 - 1905) Macaristan'da doğan Herzl daha sonra Avusturya' ya geçmiştir. Milyonere yakın bir banker olan babası 1873 krizinde herşeyini kaybetmişti. Geleneksel orta öğretimden sonra Viyana Üniversitesi’nde hukuk fakültesine girdi.1884 tarihinde Roma hukukundan doktorasını tamamladı.Bir süre avukatlık yapsa da, hukukun kendisini tatmin etmediğini görerek edebiyat ve güzel sanatlara yöneldi. Bir petrol milyonerinin kızı olan Julie Naschaeule ile evlenince karısının zengin

S

iyon kelimesi, bir siyasal düşünce akımını simgeleyen bir deyim olarak modern anlamıyla ilk kez 19. Yüzyılın ilk çeyreğinde bir Rus Yahudisi olan Nathan Birnbaum (1864-1937) tarafından siyasal edebiyata sokulmuştur. Birnbaum çıkardığı ,’ Kendi Kendine Kurtuluş’ isimli derginin 1 Nisan 1890 tarihli sayısında Siyonizm’i Musevileri Filistin’e yerleştirmek amacı güden ve üyelerinin yahudilerden oluştuğu bir siyasal partinin kurulması olarak dile getirdi

iddia eden şehrin Hıristiyanları, Musevi mahallesini basmış ve orada yaşayan tüm Yahudileri öldürmüşlerdi” (K 5 S. 24) O, diğer dindaşlarına örnek olmak için Filistin’e yerleşir. Haham Kalischer de (1795- 1874) aynı yönde fikirler önerdi hatta bu amaçla 1861 yılında Thurn kentinde bu amaçla bir kongre topladı. Haham Kalischer Doğu Prusya’nın Thorn kentinde hahamlık yapan Polonya doğumlu bir Musevi aydınıydı. “Kalischer 1836 gibi erken bir tarihte Rothschildlere zamanın mısır ve Filistin valisi olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan Kudüs’ün satın alınması için bir girişimde bulunmalarını rica etmişti. Kalischer’in bu çabaları somut bir sonuç vermedi ise de Evrensel İsrailoğulları Birliği (Aliance İsrailite Universelle) bu Musevi aydının fikirlerini değerlendirerek 1870 yılında Yafa’da İsrail’in umudu isimli bir tarım okulu ve yerleşim merkezi kurmayı kabul etti. Bu köyü Rişon Lesion,Nes,Roş Pina takip ediyor. Bu kurulan köylerin, yerleşme noktalarının adlarındaki anlam, hep ulaşılmak istenen gayeyi belirtmektedir. Ümit Kapısı,Ümit Köşesi ,Siyon’a ilk adım, Siyon sevgisi vb. Bu hareketin felsefi temellerini oluşturan kişi Karl Marks'ı bile sosyalizme çeken kişi

olarak bilinen Moses Hess(1812-1875) dir. Hess önceleri sosyalist iken daha sonra Siyonist olmuştur. 1812 yılında Bonn’da doğan Hess (Ö.1875) dindar bir ailenin oğlu olmasına rağmen öğrenciliği sırasında dinsel inancını tamamıyla kaybettiğini itiraf etmiş ve kendini sınıf arkadaşı Karl Marx ile sosyalizme adamıştı. Bir süre Avrupa’yı dolaşan Hess’in düşünce yapısının Musevi milliyetçiliği temelinde yükselmesi, Kalischerin ve ünlü İtalyan yurtseveri Mazzini’nin eserlerini okuması ile başlamıştı. İtalyan birliğinin kurulmasına tanık olan Hess 1862 yılında kendi fikirlerini içeren Roma ve Kudüs isimli kitabını yayınladı. Bu eserde ‘‘Her halk kendine özgü nitelikleri geliştiriyor ve milli amacına doğru yürüyor, Hristiyan Roma’nın yıkıntıları altından yepyeni bir İtalya fışkırıyor” deniliyordu. Böylece Hess ,İtalyanların başarısının Yahudiler tarafından taklit edilmesi gerektiğine inanıyordu. Onun için , Yahudi sorunu Musevilerin içinde yaşadıkları toplumlarla bütünleşmesi ile çözülemezdi.” Hess’e göre “Yahudiler ayrı bir ümmet değil , ayrı bir ırktır ve problem Yahudilerin yurtsuz olmalarından doğmuştur.”Hess ile başlayan Siyonist-Sosyalist yakınlaşması sonraki yıllarda da , özellikle Rusya ve Doğu Avrupa’da güç kazanarak devam edecektir.

çeyizi sayesinde vaktini keyif ve edebiyatla geçirmeye imkan buldu. Kısa öyküler ve piyesler yazdı. 1891 tarihinde Avrupa’nın en tanınmış günlük gazetelerinden olan Neue Freie Presse’nin Paris temsilciliğine atandı. Ailesi dindar olsa da kendisi dindar bir Yahudi değildir. İbranice bilmez , seküler fikirlere sahiptir. Zaten o bir inanç ocağı kurmayı değil, bir Yahudi devleti kurmayı amaçlamaktadır . Herzl Filistin'de bir Yahudi devleti kurma fikrini bir organizasyona bağlamıştır , bu açıdan İsrail devletinin kurucusu olarak kabul edilir. Herzl’in hayatında 1894 Dreyfus Davası’nın büyük bir yeri vardır. Davayı izleyene kadar

asimile olmuş fikirlere sahipken “Hayranlık duyacak derecede gönülden bağlı olduğu ve uygarlığın beşiği olarak gördüğü Fransa’da , anti-semitizmin en yalın tezahürlerinden Dreyfus olayının patlak vermesi, o ana kadar en etkin çözüm olarak gördüğü ve hararetle savunduğu asimilasyona karşı olan inancını yitirmesine neden olur.Yahudi devletinin tek çözüm yolu olduğu kanısına varır. Kısaca “Herzl’in modern Yahudi yaşamı tartışmaları özgün değildir, fikirlerinin birçoğu Moses Hess ve Leon Pinsker gibi daha önceki Siyonist düşünürler tarafından öne sürülmüştür. Ancak Herzl’in Yahudi devlet konusundaki en büyük başarısı bu konuyu en üst düzeydeki diplomatik ve politik çevrelere taşıması olmuştur”.

A

slında bu fikirlere Ortodoks Yahudiler zındıklık gözüyle bakıyorlardı. Ortodoksların iddialarına göre, şeytan İsraili zulüm yolu ile elde edemeyince, değişik yöntemler denemesine izin verilmiş. Buna göre Siyonizm , sahte Mesih’den çok daha beterdi. Her şeyi ile yanlış şeytani bir dindi....Haham Josef Hayyim Sonnenfeld(18481932) “Herzl kutsal topraklara girerken bütün kötülükler onunla birlikte girdi.” diyerek bu düşünceyi özetliyordu ki bu gün gerek Amerika’da gerek İsrail’de azınlıkta olsa da bu düşünce varlığını devam ettirmektedir. Siyonistler ise dindarlara yaklaşık aynı duygularla bakmaktadır. Ben Gurion onlar hakkında “Eğer Yahudiler’in yaşamı hahamların eline bırakılsa idi, şimdiye değin her yerde insanların ayaklarıyla tekmeleyip kovaladığı sokak köpekleri gibi kalmaya devam edeceklerdi. Kendilerini ezen çoğunluğun ayakları altından kurtulup , vaad edilen atalar toprağına dönme yerine, gökten inecek ve kendilerini kurtaracak , bütün işleri düzene sokacak Kurtarıcı Mesih’i bekleme hayallerine sığınacak ve sabah akşam dua edecek, gece gündüz ağlayacaklardı” diyecektir. Aslında ilk siyon liderleri dindar sayılamayacak kişilerdi. Herzl’de meşhur kitabı Yahudi Devleti’nde; “Ruhani otoriteler yanında, teokratik hiçbir tartışmanın çıkmasına asla izin vermeyeceğiz. Bu otoritenin sadece mabet ve havra içinde kalması için çalışacağız. Eğer dini otoriteler, devlet işlerine karışma girişiminde bulunursa, bizim tarafımızdan şiddetli ve çetin bir direnişle karşılaşacak” demektedir. Garaudy onu şöyle tanımlamaktadır "Siyasi siyonizmin babası olan Theodore Herzl’in kendisi dinsizdi. Tanrıya inanmazdı . Dini kitaplara sadece kendi güç politikasını destekledikleri ölçüde yakınlık gösteriyordu." Herzl’in yakın arkadaşlarından ve Siyonist liderlerden biri olan Max Nordau(1849-1923) inkarcılığını açıkça ortaya koyanlardan biri idi. Bu yazar Tevrat’ın Homeros ve Avrupa klasiklerinden daha aşağı edebi bir çalışma olduğuna inanır ,Tevrat’ın ‘Felsefe gibi parazit ve ahlaki nizam gibi tiksindirici’ olduğunu söylerdi. Hatta ‘Bir gün gelecek Herzl’in Yahudi Devleti isimli kitabı kutsal kitap Tevrat ile eşdeğer tutulacak, bu gün yazara düşman olan dindarlar bile o gün bu kitabı kutsal kabul edeceklerdir’ diyecek dereceye dahi gelmiştir.”(K 9 S. 22)


G

üney Afrika ırkçı yönetimi tarafından öldürülen imam Abdullah Harun'un sürükleyici ve ibret verici

romanı. "...Yaralarım sızlıyor, artık bu eza ve cefaya dayanasım kalmadı. Ey esirgeyici olan! Beni öldür artık; bedenimi özgür kıl ruhumu özgür kıl!" Özgürleşti nihayetinde İmam Abdullah Harun. Ruhu ten kafesinden sıyrılarak G. Afrika müslümanları için bir sembol oldu. Tıpkı Afro Amerikalıların efsane insanı Malcom X gibi... İmam, G. Afrika'daki ırk ayrımına karşı mlücadele edip, bununla alakalı siyasi oluşumlarla irtibata geçiyor. Bu da siyasi erkin gözünden kaçmıyor. Özellikle insanlara her yönden yardımcı oluşu, onların haklarını savunması İmam'ı hükümetle karşı karşıya getiriyor.Yurtdışına çıkması için gelen teklifleri ise kabul etmeyip ülkesini tercih ediyor; ve mücadelelerde kaçınılmaz bir durak olan yer: Hapis...

Ü

çizgiler görürsünüz. Adem Turan: Edebiyata ilk adım attığımda, başucumda bulundurduğum ve döne döne her gece okuduğum üç kitaptan ilkidir M.Akif İnan’ın Hicret’i. Yeprem Türk: O’nun şiiri, gelecekteki büyük medeniyete kaçıştır. Şakir Kurtulmuş: M.Akif İnan’ın sev-

dası, edebiyat ve medeniyettir. Yunus Emre Özsaray: Üstat Necip Fazıl’ın Has Odası’nın daimi üyesidir. Burada tasavvuf, felsefenin incelikleri ve derin ilmî meseleler ele alınırdı. İdeoloji ve sendikayı tamamen bunlara yol alabilmek için birer araç görürlerdi.

Muharebesi’ne bakalım. Bizde Timur’u kötüleyen, Beyazıt’ı göklere çıkaran kitaplar yazılır. Türkistan’da eytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde ise Beyazıt’ı kötüleyen ve Timur’u göklere çıkaran gerçekleştirilen programa çok sayıda davetli kitaplar yazılmıştır. Tarihi yazmak isteyen kişi; katıldı. Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) İs- konuları anlamak, olayları keşfetmek kadar, onlara tanbul Şube Başkanı Mahmut Bıyıklı’nın sunumuyla hâkim olacak bir düzeyde olmalıdır. Bilmelidir” gerçekleştirilen söyleşinin konuğu ise Tarihçi- diye konuştu.“Peki kimleri okumalıyız?” sorusuna Yazar Mehmed Niyazi oldu. Mahmut Bıyıklı’nın ise  “Şunu okumayın diyemem ama Ziya Nur Mehmed Niyazi’yi tanıtması ile başlayan ve “Tarih Aksu’nun Osmanlı Tarihi kitabını okumanızı yapmak mı zor, yazmak mı?” sorusuyla devam tavsiye ederim.” cevabını verdi.  Osmanlı tarihini yazanlar Hammer, Zinkaizen etti.  “Tarih gerçekten zor bir hadisedir”  diyerek sözlerine başlayan Mehmed Niyazi, “Örneğin ve Romen Jorga’dır. Bir milletin dilini ıslahatını 1402 yılındaki Timur ve Beyazıt arasındaki Ankara dinini kültürünü bilmeden o milletin evrakını

okuyamazsın. Biz maalesef kendi tarihimizi yazmadık neden yazmadık; bizim kültürümüzde anlatmak yoktur. Ben bunu Allah rızası, peygamber sevgisi, şehitlerimizin kanı için yaptım bu bir övünç vesilesi değildir. Ben bunu anlatamam diye düşünür bizim insanlarımız. O yüzden bizim tarih yazmamız bir hayli zordur. Bu sebeple hepimiz 1774 e kadar Hammer’den kopya çekeriz. Ben bizim yazmadığımız tarihlere itibar etmiyorum. Çünkü tarih kültür ve medeniyet üzerine bina edilir. Bunu iyi tanımazsan imanın şartının altı olduğunu bilmezsen İslam temeline dayanan bir devletin tarihini yazamazsın.

sküdar Altunizade Kültür Merkezi’nde gerçekleşen “şiir, şair ve medeniyet” panelinde usta yazarlar Mehmet Akif İnan’ı anlattı. Ali Haydar Haksal: O, eski ile harmanladığı şiiri ile geleceğe ışık tutar. Hangi şiirini okursanız, geleceğe doğru bir takım

Hilal Yılmaz

Z

D

erin Tarih dergisi Şubat sayısında ‘Son Sultan Abdülhamid’ dosyasıyla bir ilk’e daha imza atıyor. Abdülhamid’in petrol politikası, polisiye roman merakı, uğradığı suikastlar, onu tahttan indiren beş mason ve gün yüzüne çıkmamış daha pek ayrıntı Derin Tarih’te! Nurdan İpek Şeber, İbrahim Kalın, Arzu Terzi, Engin Akarlı, Mehmed Niyazi, Erol Üyepazarcı, Şükrü Hanioğlu, Ali Kuş ve İsmail Kara ‘Son Sultan Abdülhamid’i anlattılar. Büyük Millet Meclisi’nin ilk şehit mebusu Mehmed İzzet Bey, meclis yolunda hain bir pusu sonucu nasıl öldürüldü? Cevabı İsmail Akbal’ın kaleminden bu sayfalarda! Tüm bunlar ve daha fazlası, Mustafa Armağan’ın kaleminden “Abdülhamid’in Özel Dünyası” eki ve çocuk tarih dergisi “Geçmişin Büyüsü” hediyesiyle birlikte Derin Tarih Şubat sayısında!

Y

azarlarımızdan Muzaffer Coşkun’un ilk kitabı “İbretli Sözler ve Yıldızlı Cümleler” , ikinci kitabı “Nasıl Başardılar ve Muvaffakiyetin Sırları” dan sonra üçüncü kitabı olan “101 Kıssa: Sebep-Olay-Sonuç” kitabı 2012/9.Ayda Gonca Yayınevinden çıktı. Yazarımız İslam Büyüklerinin ve bilgelerin geçmiş hayatındaki ibret ve ders verici hayat hikâyelerinden derleyerek 101 tanesini istifademize sunmuştur. Çadırda Büyüyen Kadının İkazıDemircinin DuasıKarıncadan Alınan DersBaba NasihatıBirliğin ÖnemiElmanın BedeliBoa Yılanı ile OğlakEn Büyük Ders “Bir kıssadan bir hisse” kabilinden faydalı olacağını umduğumuz “101 Kıssa” kitabını tüm kitap marketlerinde bulabilirsiniz.


ahlakın ta kendisidir”. Dergimizin ilk sayısındaki sunuş yazımızda altı çizilen ana noktalarr; dostlukta ısrarcı olmak, İmam-ı Azam’ın işaret ettiği itibar ortaklığı, meziyet ve şahsiyeti bir bütün olarak görmekti. Bunlar da gösteriyor ki derdimiz sanat ve edebiyattan önce bir ahlak ve duruşu ortaya koyabilmektir. Biraz da bu yüzden, edebiyatı olduğu kadar fikriyatı, düşünceyi de önemsiyoruz. Şahsiyeti bir kenara bırakan bir sanat anlayışını müslümanca bulmuyoruz. Bu hassasiyet ve prensipler, işin ve ismin İTİBAR’ı ile doğrudan ilintilidir.

80,90 ve 2000 kuşağının birçok kayda değer ismi burada. Gelişi güzel bir toplamdan bahsetmiyoruz. Bu noktada Genel Yayın Yönetmenimiz İbrahim Tenekeci’nin editöryel becerilerine dikkat çekmek isterim ki bu husus çok önemli. Editör dergiyi teraziye çıkaran adamdır ve Osman Konuk’un söylediği gibi kiminle teraziye çıktığınız çok önemlidir. Henüz edebi yeterliliğini kanıtlayamamış ve bu çerçevede bir saygınlığa ulaşamamış, itimat telkin etmeyen bir editör güçlü kalemleri ve önemli eserleri dergiye çekemediği gibi, eldeki malzeme ile de bir ahenk yaratamaz. Bu tip

İtibar’ın kökenleri çok daha eskiye dayanır. Bu kökeni Hareket dergisine kadar götürürsek, hem fikri açıdan hemde sanatsal açıdan daha sahih bir tespitte bulunmuş oluruz. Kırklar dergisi de bugün İtibar’ı çıkaran birçok ismin bünyesinde olduğu bir hareketin önemli duraklarından biridir. Kırklardan bu yana çok kıymetli isimlerin katılımı ile daha güçlü ve merkez bir dergi haline geldi diyebiliriz İtibar için.

Kısmen katılıyorum. Bir taraftan her yeni çıkan edebiyat dergisi için seviniyorum, böyle zor ve maddi getirisi olmayan bir uğraşa gönül veren insanların çokluğuna memnun olurken, nitelik olarak tatmin edici olmaktan çok uzak yüzlerce dergide Cemil Meriç’i haklı çıkarıyor. İtibar birazda bu yüzden bu kadar başarılı oldu diyebiliriz.

Endişe değil hassasiyet diyebiliriz. Merkez dergilerin ihmal etmemeleri gereken en önemli karakteristiklerinden biri okul ol-

Müslüman dünya görüşüne sahip sanatçı demek daha doğru olur. Muhafazakar sanat yada sanatçı ifadesi etimolojik olarak da kusurlu bir ifade. Protest duruş, yani sadece siyasi iktidar değil, bütün imkan sahibi odakların karşısında, kendisini bir güç yada çıkar hesabına bağlamayan, sanatın doğası icabı içinde bulunması gereken bir haldir. Şiirimiz bu duruşu halen korumaktadır.

Çok seslilik ve çok renklilik, modernizmin demokrasi sosu tabilerinden bazılarıdır. İtibar’da ise bizim esas aldığımız uyumdur. Uyumun ve kalitenin estetiğini ilk sayısından son sayısında kadar gözlemleyebilirsiniz. Çok seslilik ile kafa karışıklığı karıştırılıyor. İtibar dergisi yayın politikası olarak net bir zihne sahiptir. Öte yandan, türk edebiyatındaki her kıpırtıya, göz ardı edilen her değere karşı dikkatini yoğunlaştırmaktan da çekinmeyen bir dergidir İtibar. Edebiyatı keskin bir gerçeklik olarak hayatlarımızdan çekip sayfalara hapsetmekten ziyade, sayfalardan hayata doğru giden bir anlayışa sahibiz.

Evet. Türk düşüncesinin şiir üzerinden ilerlediği kanatindeyiz. Yani milletimizin bilinci şiire göre konumlanıyor. İsmet Özel’in dediği gibi iyi bir şair aynı zamanda iyi bir düşünce adamıdır. Şiirin elimizde kalan son sahih kale olduğunu düşünüyorum. Edebiyat dergileri de bu kalenin muhafızlarıdır.

editörlerin! sayısı son yıllarda, internetin de etkisi ile hızla arttı. Ortaya ‘heves’lerin tatmini olan bir kakafoniden başka bir şeyde çıkmıyor. İbrahim Tenekeci, İtibar’ın çıtasını hep yüksek tuttu, daha ilk sayıdan itibaren. Bunun için sadece editör becerileri yetmez aynı zamanda muteber bir isim olmak da gerekir. Genel Yayın Yönetmenizle birlikte, Yayın Editörümüz Ali Görkem Userin’in titiz ve disiplinli çalışması da, dergimizde yer alan birçok önemli ismin kendilerini güvende hissetmesine yol açıyor. Bu titizlik başarıya da maneviyatı da beraberinde getiriyor. Çünkü İsmet Özel’in dediği gibi “ Titizlik

malarıdır. Biz İtibar dergisinde bunu ısrarlı bir şekilde ifa ediyoruz. Dergimizde ilk defa ürün yayınlamaya başlayan genç ve yetenekli arkadaşların çokluğu da bunu ispat eder niteliktedir.

İtibar gibi büyük bir merkez dergide yer alan yazar ve şairler zaten isimlerinin itibarını eserleri ile kazanmış kalemlerdir. O yüzden açıkcası böyle bir ikilem yaşamak durumudan kalmadık, kalmıyoruz.

İnternette yapılan edebiyat yayıncılığına inanmıyoruz. Zaten başarılı olmuş bir örneği de yok. Buna mukabil interneti dergi yayınına destek sağlayan çok önemli bir imkan olarak görüyoruz. Özellikle sosyal medyanın gücünü ilk anlayan ve bu gücü derginin tanıtımı için güçlü bir şekilde kullanan dergilerden biri de İtibar dergisidir. Onbinlerce takipçimizle, sitemizde giren binlerce okurumuzla hem interaktif bir ilişki içerisinde olabiliyor hem de dergimiz ile ilgili bilgileri duyurma imkanına kavuşuyoruz.

İsyan ahlakından Dostluk Ahlakına giden bir yoldur İtibar Dergisi.


belirtiyor. Kulüp başkanlığı görevini yürüten Abdullah Taşkın ”Eskiden kendi araçlarımızla toplanıp maça gidiyorduk. Artık servis aracı tuttuk bu şekilde biraz daha fazla para veriyoruz. fakat giderken dertleşiyoruz. O gün bir sıkıntısı olan arkadaşımızla bir konuşuyoruz, şakalaşıyoruz her şey orada kalıyor.” şeklinde konuştu.

Yasin Eker

F

utbol sevdası ile bir gelenek haline gelmiş Cuma maçlarının ve buluşmalarının yirmi beş yılı aşkın süredir devam etmesi oldukça dikkat çekiyor. Aralarında kurdukları takımlarında klasik olarak beyaz-kırmızı takım şeklinde maçlarını oynuyorlar. Mahalle içinde destek aldıkları esnafların desteği ile formalar ve malzemeler sağlıyorlar. Birlikspor ismini verdikleri gayri resmi takımları ile uzun yıllardır her hafta organize ettikleri halı saha maçlarının 1993 yılından bu yana aralıksız devam ettiğini belirten Güngör Çaputluoğlu “Daha önceden bazı abilerimizin başlattığı araklılarla devam eden organizasyonu 1993 yılında tekrar

başlattık. Bu tarihten sonra hiç aralık vermeden maçlarımıza devam ediyoruz. Bu sadece bir futbol maçı değil bu maçlar ve bir araya gelmeler sayesinde biz aramızda her türlü yardımlaşma ve sosyal organizasyonlar yapıyoruz.” diyor.

Yıllardır gelenek haline gelmiş halı saha maçları dışında düğünlerde, pikniklerde, hastalıkta ve birçok durumda bir araya gelen topluluk arasında sıkı dostluklar kurulmuş. Kendi aralarında bir başkan seçen ve bu şekilde organize olan topluluk her Cuma günü maç saatini iple çektiklerini

A

matör de olsa futbol taraftarının renklerine olan aşkı sınır tanımıyor. Hiçbir beklentileri olmamasına rağmen takımlarının deplasmanlarda dahi yalnız bırakmıyorlar. Mehdi Sancak Stadına haftasonları yolunuz düşerse, orda yağmur, kar, çamur demeden, takımlarını destekleyen az sayıda vefalı, cefakar aynı zamanda ıslak ve üşümüş taraftarlar görebilirsiniz. Onlara sorduğumuzda, bu hallerinden pek şikayetçi görünmeseler de hani, ufak bir kapalı tribünümüz olsa hiç de fena olmayacak havasındalar. Anlaşılıyor ki bu stadın sorumlulularına yapılacak çok iş düşüyor. Amatör stadların kaderi bu olmamalı diye içimizden geçiriyoruz. İlçe belediyeleri tarafından finanse edilen bu stad-

Bir hastalık veya başka bir olay olduğunda dostlarının arkalarında olduğunu bildiklerini söyleyen Taşkın “ Mesela abim yoğun bakımdaydı. Kan lazımdı bir baktım bütün arkadaşlar gelmiş. Bunun gibi mutlu günlerde de düğünlerde takıları toplarız bir çember yapıp gidip Birlikspor adına takımızı takarız. Bu şekilde bizde bu aileyi bağlamış oluruz.” dedi. Bir kulüp olma ideali ile bir araya gelmediklerini belirten Çaputluoğlu “ Bu yirmi beş yılı aşkın süreç içerisinde birçok kulüp yöneticisi ile tanıştık. Bende kulüp yöneticiliği yaptım. Biz donanım olarak birçok kulüpten daha iyi durumdayız. Fakat kulüp olunca beklentiler değişiyor biraz bunun için biz böyle bir şey hiçbir zaman istemedik.” diyor.

ların güzelleştirilmesi ve standarlarının arttırılması vefalı ve cefakar taraftarlara bir nebze olsun bir rahatlatma sağlayacaktır. Büyük takımların büyük paraları olduğu için taraftarlarına her türlü havada konfor sağlayabiliyorlar. bu da bize şunu düşündürüyor. Küçük takımların taraftarlarının aşkı küçük mü oluyor acaba. Oysa en kötü şartlarda bile takımını desteklemek için soğuk beton tribünlere koşup nalburdan aldıkları 2 metrekare muşamba ile yağmurdan korunmaya çalışan taraftarların futbol aşkı diğerleriyle kıyaslanamayacak kadar daha büyük değil midir? Bu durumda ilçe belediyelere çokca iş düşüyor. Bu, sayıca küçük ama vefaca büyük taraftarlara küçük, kapalı, sıcak bir tribünü çokmu görüyorlar?


GÜRPINAR ES.BAYBURT B.KILIÇLI HADIMKÖY HALİÇ IRMAKSPOR EROKSPOR KÜÇÜKPAZAR T.TAYFUN KEMERBURGAZ

DAMLASPOR KALESPOR PARSELLER SÜTLÜCE Z.HÜRRİYET BEZİRGANBAHÇE NİŞANTAŞI P.İÇİ KÖPRÜLÜ GÜNGÖREN ESENLER Ç.G.BİRLİĞİ BOLLUCA ÖZALİBEYKÖY

S.YENİ MAH. 1907 A.Ç.ÇEŞME A.DOLUDERE ADALAR ŞİLE ALEMDAĞ SULTANBEYLİ GÜMÜŞSUYU YAMANSPOR MODAFENSPOR BULVARSPOR ÇAVUŞOĞLU F.TEPE D.PINAR

yonlar yakalayan Çamlıca, Kaleci Haktan'ı geçemeyince, skorda pozitif yönde etkili olamadı. stanbul Süper Amatör Liginde mücadele eden Defansın arkasına sarkamayan Çeliktepe ise uzaktan Çeliktepespor- ile Çamlıcaspor Seyyrantepe Sta- vuruşlarla etkili olmaya çalıştı. Bunda da Halit'in nedında karşı karşıya geldi. Kağıthane temsilcisi redeyse birbirine benzer 2 golüyle ilk yarıyı 2-0 önde konuk Çamlıcaspor’a acımadı ve sahadan 4-0’lık kapattı. skorla ayrıldı Karşılaşmaya iyi başlayan ekip Çamlıcaspor İkinci yarıda 2 gol daha bulan Çeliktepe sahadan olmasına rağmen, Çeliktepe uzaktan vuruşlarla kaleyi 4-0 lık üstünlükle ayrıldı. Bu galibiyetle puanını 20' ye yokladı ve bunda da hedefine ulaştı. çıkaran Kağıthane temsilcisi kendine yakın takımları Maçın başında Çeliktepe kalesinde üst üste pozis- puan kaybı ile biraz daha nefes aldı. Buülke

İ

Hakan Ertürk

İ

stanbul Süper Amatör Lig’de Playoff mücadelesi veren Feriköyspor sahasında Yahya Kemal İ.Y’nu konuk etti . 90 dakika boyunca baskılı oyun sürdüren Feriköspor sahasından 4-0 lık galibiyetle ayrıldı . İlk Yarının başlarında Tolga ile öne geçen ev sahibi takım baskısını tüm maç boyunca sürdürdü. Dakikalar 21 i gösterdiğinde topu elinden kaçıran Alican’ın hatasını iyi değerlendiren Önder skoru 2-0 yaptı ve ilk yarı bu skorla tamamlandı . İkinci yarıyada hızlıbaşlayan Feriköyspor da sahneye Ekrem çıktı . 59. Dakikada takımını 3-0 öne geçiren ekrem dakika 77. De direkten dönen topu tamamlayarak skoru 4-0 a getirdi . 90 dakika baskılı oynayan Feriköy sahadan 4-0 galip ayrıldı ve puanını 44 e çıkararak Playoff iddasını sürdürdü .. STAT : Feriköy HAKEMLER : Volkan Bayarslan**** , Serhat Celil Yücel*** , Y.Selim Doğru *** FERİKÖYSPOR: Tuncay***, Osman***, H.Hüseyin***, Barış***, Ömer***, Ekrem***, H.Tolga****, A.Yeşiltaş***, Cihan***, Eyüp***, Önder**** YAHYA KEMAL İ.Y: Alican*, Anıl*, R.Ataberk*, Taha*, Erdal*, Kürşad*, Yahya*, Özkan *,Sercan*, Furkan*, Ergin*, GOLLER : Tolga, Önder, Ekrem (2)

B

elki biraz hadsizlik olacak ama hafta sonu Türk futbolunda deprem etkisi yaratan iki istifayı kendi penceremden ve kendimce değerlendirmek istiyorum. Bir tarafta Türk futbolunun efsane kalecilerinden,futbol kariyeri sayısız başarılarla dolu olan bir futbolcu.Diğer tarafta (her ne kadar dönemin spor yazarları ve merhum Kazım kanat tarafından çok karizmatik bulunmayıp köylü olarak nitelendirilsede) milli takımımızı dünya üçüncüsü yapmış ve yurt dışında ülkemizi başarıyla temsil etmiş bir teknik direktör. Teknik direktörlükten ziyade bir futbol adamı.Çünkü 3 temmuz sürecinin gündemi işgal ettiği dönemde TFF genel kurulunda yaptığı konuşmayla ve verdiği mesajlarla taraflı tarafsız herkesin beğenisini kazanmış alkışları fazlasıyla haketmiştir. Çok daha iyi ve profesyonel şartlarda sözleşme imzalayabileceği bir çok kulüp varken o trabzonspor'u seçti.Belliki hedefleri arasında türk futboluna anadoludan bir ivme kazandırmak vardı.Yaptıklarıyla ne kadar doğru bir anlayış içerisinde olduğunu kısa sürede gösterdide.Bunun en güzel örneği(her ne kadar tescil edilmesede) 2010-2011 süper lig şampiyonluğudur.Kurduğu mütevazi kadroyu bir anda süper ligin zirvesine taşıyarak futbol baronlarının oyununu bozdu.Vasat olarak nitelendirilen futbolcuların performanslarını en üst düzeye çıkarıp onları yeniden milli takıma kazandırdı. Türk futboluna damga vurduğu iddia edilen diğer meslektaşları kadar sert ve kırıcı konuşmadı hiçbir zaman.Ama meramını bir anadolu delikanlısına yakışır bir şekilde ifade etmeye çalıştı her zaman.Ama kendi tabiriyle "onun yürümeyi öğrettikleri onu koşarak geçmeye çalıştı" Futbol dünyasında ender görülen bir futbolcuydu o.Samsunda başlayan futbol hayatı istanbulda zirve yaptı.Kara kartalların hafızasında futbol yeteneklerinin yanında beyfendi kişiliğinide kazıdı adeta.Özel yaşantısından (!) dolayı Beşiktaş'tan uzaklaştırıldı.Dönemin yönetim kralının (pardon yönetim kurulunun) kararıyla takas yoluyla tekrar Samsun'a dönmek zorunda kaldı.Malatyada başlayan teknik direktörlük hayatı kayserisporda olgunluk seviyesine ulaştı.Beşiktaş kulübünde göreve geldiğinde hedeflerine giden yolda bir aşama daha kaydetmişti.Bu dönemde UEFA Ertuğrul SAĞLAM'ı gelecek vadeden teknik direktörler arasında göstermişti.Beşiktaştaki sonu çok güzel olmasada onu başarıya götürecek yolun başındaydı o.Bursasporu şampiyon yaparak türk futbol tarihine ismini sağlam bir şekilde yazdırdı. Bu iki futbol adamının ortak özelliği ikisininde karadenizli olması.Tesadüftür ki istifa zamanları ve gerekçeleri de aynıdır yaklaşık. Aynı dili konuşup fakat aynı duyguları yaşayamadığı yöneticilerin futbola aykırı davranışları onlara istifayı kaçınılmaz kılmıştır. Futbol kulüplerini şirket mantığıyla yönetmek doğru bir yöntem olabilir.Ancak alınan ve alınamayan kararlar futbol kulüplerinin aşama kaydetmesi önünde ciddi bir engeldir.Futbolu özümseyememiş yöneticiler türk futbolunun lokomotiflerini ve gönül adamlarını teker teker küstürüyorlar. Sağlam karakterli ve futbol sevgisiyle dolu futbol "adamlarımız" küstürülmesin.


Profile for Bu Ülke

Bu Ülke Gazetesi Sayı:18  

Bu Ülke Gazetesi Sayı:18  

Profile for buulke
Advertisement