Page 1

80 Dönemi’’nnddee Sanayi M Maahhaall-lleessii’’nnddeekkii iim maam m hhaa-ttiipp iinnşşaaaattıınnddaann ddöö-nneerrkkeenn şşeehhiitt eeddiilleenn Muussttaaffaa H Hooccaa”” ““M u n u t u l m u y o r unutulmuyor..

Abdurrahman Kurt ile, üniversite yıllarından başlayan siyasal geçmişini, bugün Kürt sorununun nedenleri konuştuk.

İmam hatip liselerinde katsayı sorununun ortadan kalkması ve orta kısımlarının açılması, bu okulların öğrenci sayısında büyük bir artışa neden oldu. Ancak yetersiz derslik sayısı, eğitim kadrosunun olmayışı ve yoğun mahallelerde yeni imam hatiplerin açılmaması gibi sorunlar hala aşılabilmiş değil. Çok sayıda imam hatip lisesi mezun derneği yetkilisi, milli eğitim bürokratları tarafından sürecin iyi yönetilemediği, bu konuda Başbakan’ın hızına yetişilemediği fikrinde birleşiyor.

Hüseyin Akın ve Mustafa Şen ile sokağı, şehir kültürünü, kentsel dönüşümü, ve kentin geleceğini sorguladık.


Buülke

B

ugün gündüz nüfusu 300 bini bulan Çağlayan’ın muhtarı Ali Çelik Çağlayan’ın sorunlarını Bu Ülke’ye anlattı. Çelik, Kağıthane’de alt yapı sorununun bittiğine ama trafiğin başlı başına büyük bir sorun olarak kaldığına dikkat çekti. Çağlayan’ın çok değerli bir mahalle olduğunu belirten Çelik, “Kentsel dönüşümün biran önce Çağlayan’da uygulanması gerekir. Çağlayan’ın Şişli’den Nişantaşı’ndan bir farkı yok. O semtlerin buradan daha değerli olmasının tek nedeni düzenli yapılaşma.” şeklinde konuştu. Tekstilin de Çağlayan’dan biran önce çıkarılması gerektiğine değinen Çelik, Çağlayan’ın bir marka haline gelmesi için bunun şart olduğunu

belirtti. Muhtar Çelik, Sanayi’nin çıkarılıp Çağlayan’ın bir yaşam alanına dönüştürülmesi için düzgün planlanmış bir kentsel dönüşümün önemine dikkat çekti. Trafik sorunuyla ilgili; belediyenin bir çok çalışmaya imza attığını belirten Çelik, bazı imkânsızlıklardan dolayı yapılması gereken esas şeylerin yapılamadığına dikkat çekti. Kentsel dönüşümün bu noktada tek çıkar yol olduğunu işaret eden Çelik, “Dönüşümün biran önce hayata geçirilmeli. Bugün Kağıthane’de neredeyse her sokakta inşaat var. Tek katlı gecekondu kalkıyor yerine 5 katlı bina geliyor. Yani 5 kat fazla insan 5 kat fazla araç. Bu insanlar bu araçlarını nereye koyacaklar?” ifadelerine yer verdi.

G

ürültü kirliliği deyimi ve bu deyimin çağrıştırdığı her türlü yüksek ve çirkin sesler günümüz dünyasının problemidir. Başta işitme organımız olmak üzere bedenimize ve psikolojimize zarar verdiği ispat edilmiştir. Beden ve ruh sağlığını bozması, gönül sükunetimizi ve toplumsal huzurumuzu zedeleyerek insana zarar vermesinden dolayı mücadele edilmesi gereken bir modern zaman hastalığıdır gürültü. Her yeri kaplayan bu hastalık, ne yazık ki camilerimizi, düğünlerimizi ve huzur aradığımız özel mekanlarımızı bile işgal etmiş durumda. Bir ses düzeni ve bir mikrofon ele geçiren herkes birden insani sesini yitirmekte ve içinden adeta bir canavar çıkmakta. Gürültü, günümüzde maneviyatımızı ve moralimizi de zorlamaya başlamış durumdadır. Camilerde bir mabette bulunması gereken ilahi huzuru, manevi hazzı yaşamanın artık imkanı yok. Cami içinde okunan, dinledikçe insana manevi lezzetler veren o aşırlar, o ilahiler, o kasideler artık yok! Sadece mekanik ve hançere yırtılırcasına çıkarılan seslerin yükseldiği hoparlörler/kolonlar var artık. Müslümana gönül huzuru, gayrı Müslim'e kulak zevki veren o güzelim ezanlar da çoktan tarihe karışmış durumda. Minarelere kondurulan hoparlörlerden etrafa huzur yerine gürültü, sekinet yerine haykırış yağıyor. Hülâsa en kutsal, en sükunetli, en özel anlarımızı ve mekanlarımızı anlaşılmaz bir gayretle gürültüye teslim etmişiz. “Neden” sorusunun makul bir cevabı maalesef yok! Olsa bile, gerçekten ikna edici bir yönü olabilir mi bunca gürültünün, bunca çirkin haykırışın? Muhafazakar düğün salonları, özel mekanlar ve toplantılar da aynı şekilde gürültüye kurban. Efendim sanatçılar, mevlithanlar, müzisyenler, hatta hocalar en uzak kolondan kendi seslerini duymadan konsantre olamıyorlarmış. Salonlarda iki kişi konuşurken ses düzeninin saldırısından birbirini duyamıyor. Beceriksiz sanatkarlığı ve çirkin sesi örtmenin yeni yolu bu olsa gerek! Ama hoca efendilere ne oluyor, gerçekten anlamış değilim. Geçenlerde gürültüler, bağırışlar arasında mevlit-aşır okunan bir camideydim, içerde sesin yüksekliği karşısında cemaat neredeyse felç geçirecek. Çıkışta birinin şöyle dediğini işittim; eğer bu ses düzeni ve bu kolon sistemi Mekke döneminde olsaydı, herhalde gürültünün verdiği rahatsızlıktan hiç kimse Müslüman olmazdı. Milletin kulağının içine, adeta beynine son derece yüksek sesle bağırmasın kimseye faydası yok; ne birinin maneviyatı artar ne de birisi hidayete erer. Bir sözü işittirebilmek ve anlaşılmasını sağlamak için kulağımızın içine bağrılmasına gerek yok! Öz medeniyetimizde şehri ve sokağı oluşturan unsurlardan birisi de sükunettir, sessizliktir. Tarihte Batılı gezginleri en fazla hayrette bırakan hususlardan birisi de İslam şehirlerini saran bu "gürültüsüzlük" hali olmuştur. Bakmayın siz İstanbul'un bugün gürültüden perişan durumuna. Mabetlerimizde ve özel anlarımızda/mekanlarımızda etrafı insanüstü haykırışların aldığı yüksek desibelli ses saldırılarıyla karşı karşıyayız. Bu iyilik değildir; eski ezanlarımızı, mabetlerimizi ve manevi sükunumuzu geri istiyoruz! Gürültüden arındırılmış huzur ortamı istiyoruz! Otokontrol sistemiyle elbirlik gürültü duvarını aşabiliriz.


Celal Baygeldi

okul yetersizliği açıkça görülüyor.

1

2004 yılından itibaren eğitimde tekli öğretime hız verildi. Birçok okul tekli eğitime geçti. Eğitimde devrim sayılacak bu durum, 12 yıl zorunlu eğitim nedeniyle ikili eğitime geçme zorunluluğu ile karşı karşıya kaldı. Kâğıthane’de birçok okul zorunlu eğitim sebebiyle ikili eğitim yapmak zorunda kaldı. Yeni sistemin nitelik arttırma iddiası bu bölgelerde maalesef sekteye uğruyor. Genel Liseler ve Anadolu Liselerinde aşırı yoğunluk görülmezken meslek liselerinde ise durum tam tersi. Ortaokuldan çıkan her çocuk liseye kayıt yaptırmak zorunda olduğu için daha çok meslek liselerini tercih ediyor. Bu durumda meslek liseleri ikili eğitime geçmek zorunda kalıyor ve birçok mesleki faaliyeti yerine getiremiyor. İmam Hatip Liselerinde de durum farklı değil.

2 yıl zorunlu eğitim sistemine geçişle birlikte imam hatip okullarına yoğun öğrenci talebi oluştu. Bu da mevcut haliyle bu okulların talebe cevap veremediği gerçeğini ortaya koydu. Yeni sistemle birlikte imam hatip ortaokulları da açılınca halkın imam hatiplere ilgisi iyice arttı. Anlaşılıyor ki Türkiye düzleminde bu okullara ihtiyaç hiçbir zaman azalmayacak.

Türkiye’nin birçok bölgesinde sistem geçici sıkıntılarla işlerken İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerin göç alan semtlerinde büyük sorunlar yaşanıyor. İhtiyacı karşılayacak derecede okul binalarının olmaması bu sorunların en belirgini olarak karşımıza çıkıyor. Beşiktaş, Bakırköy, Şişli gibi öğrenci sayısı çok artmayan ilçelerde okul sorunu pek bulunmazken, Kâğıthane, Sancaktepe, Eyüp, Fatih, Beyoğlu, Bayrampaşa, Esenyurt, Gaziosmanpaşa gibi göç alan ve öğrencisi çok olan semtlerde

B

u yıl belirli bir hedef doğrultusunda bazı düzenlemeler yapıldı. Ama bazı büyük sorunlar ortaya çıktı. Öğretmenler ve öğrenciler yeni sisteme hazır değildi. Ayrıca okullar bina olarak da yeterli değildi. En büyük sorunu da bu yarattı. Bu yeni sisteme geçişte bence bir yıl adaptasyon süreci yaşanmalıydı. Yaşanabilecek sorunlar en aza indirilebilirdi. Aynı zamanda imam hatiplere oluşan talep yoğunluğu, ulaşım,mekan,öğretmen sıkıntılarını doğurdu. Birçok şey üst üste geldi. Yaşanamam mekansal sıkıntılar bazı şeyleri de doğuruyor. Örneğin kız erkek öğrenciler karma okutuluyor. İmam hatipler, imam hatip; meslek liseleri de meslek lisesi gibi eğitim vermiyor. Veliler imam hatipleri tercih ediyorlar ama öğrenciler okulların şartlarının iyi olmamasından dolayı çocuklar tam manasıyla imam hatip ruhuyla yetişmiyorlar.

Katsayı mağduriyetinin kalkması, imam hatip ortaokullarının açılması gibi et-

C

menlerle bu okullara talep beklenenin üzerinde oldu. Kâğıthane, Eyüp, Esenler gibi ilçelerde yeni imam hatip lisesi açılmazken mevcut okullar da bu talebi karşılayamıyor. Bunun yanı sıra İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerindeki hantal bürokrasinin plansız ve programsız olması da bu ilçelerdeki imam hatip okullarının bu duruma düşmesine sebep oldu. Kâğıthane’de imam hatip ortaokuluna yoğun talebin olacağı bilinmesine rağmen ulaşımı zor olan Hamidiye Mahallesi’ndeki bir ilköğretim okulunun imam hatip ortaokulu olarak tercih edilmesi düşündürücü. Çeliktepe, Gültepe, Sanayi Mahallesi gibi imam hatip ortaokuluna yoğun talebin olacağı bir yere ‘’Neden bir ortaokul açılmıyor da böyle uzak bir yere okul açılıyor?’’ sorusunu da sormak gerek. Birçok veli bu durumdan şikâyetçi 1011 yaşlarındaki 5. Sınıf öğrencisini evinin uzağındaki ve ulaşımı zor olan bir ortaokula yollamak istemiyor. Bu durum karşısında İmam hatip liseleri kendi bünyelerinde ortaokul açmak zorunda kaldı. Böylece derslik sayısı ihtiyacı iyice günyüzüne çıktı. Türkiye genelinde ise bu plansızlık 76 imam hatip okulunun kapanmasına sebep olacak. Milli Eğitim’den alınan verilere göre öğrenci sayısı yetersiz olduğundan dolayı bazı semtlerdeki imam hatip okulları kapatılıyor. Bu da karşımıza bu sisteme planlanmadan geçildiğini gösteriyor. Örneğin Eyüp İmam Hatip Lisesi bu sene sadece kız öğrencileri aldı. Erkek öğrencilerin durumu ise belirsiz. Birçok veli erkek öğrencilerini kayıt ettirmek için başka semtlerdeki imam hatiplere yöneldi. Bunun sonucunda çevredeki imam hatiplerin fiziki yapısı, öğretmen durumu, bunlara cevap veremez hale geldi. Yine, Beyoğlu İmam Hatip Lisesi’nin sadece Anadolu öğrencilerini alması, Beyoğlu’nda başka bir imam hatip lisesinin olmaması, Sarıyer İmam Hatip Lise-

ocuğum senenin başında Kağıthane İmam Hatip Lisesi’nde okuyordu. Sene başında okulunda eğitim görürken okul yetmiyor gerekçesiyle oğlum Dr. Sadık Ahmet İlköğretim Okulu’na gönderildi. Velilerin bu değişimden bi kaç gün önce haberi oldu. Çocuklarımız o okula giderken tedirgin oluyorlar. Güvenlik sorunu var. Okul yönetimi öğrencilerin en kısa zamanda geri geleceğini belirtti. Ayrıca son sınıf öğrencileride bu okula gönderildi. Öğrencilerin dershane programları alt üst oldu. Üniversiteye hazırlanan öğrencilerin motivasyon sorunu yaşayacaklarına inanıyorum. Aynı sorun öğretmenler için de geçerli. Bir dersi bir okulda diğer dersi başka okulda veren öğretmenler var. Her öğretmenin arabası yok.

B

si’nin yetersiz olması gibi sebeplerden dolayı en yakın ilçe olan Kâğıthane’deki imam hatip okulları bu durumdan zarar gördü. Kâğıthane İmam Hatip Lisesi, erkek öğrencileri başka okula yollamak, Ekrem Cevahir İmam Hatip Lisesi ise kapasitesinin üzerinde öğrenci almak zorunda kaldı. Birçok veli de bu kargaşa yüzünden çocuklarını başka okullara aldırdı. Eğitimde nitelik arttırmaya çalışırken nicelik yüzünden evdeki bulgurdan olma tehlikesi ortaya çıktı. Şişli-Kuştepe’de Yunus Emre Lisesi, Sarıyer-Ferahevler’de Yaşar Dedeman Lisesi İmam Hatip Lisesi olarak açıldı. Fakat birçok veli bu okullardan ziyade yerleşik imam hatip liselerini tercih edince, plansız bir dağıtım oluştu. Bu durum sadece imam hatip liselerinde değil diğer meslek liselerine de zarar verdi. Son olarak Profilo Endüstri Meslek Lisesi ikili eğitime geçmek zorunda kaldı. Konunun uzmanları, özellikle öğrenci yoğunluğunun çok olduğu bölgelerde zorunlu eğitime geçilmeden önce ciddi bir planlamanın yapılması gerektiğini ifade ediyorlar. Bunun yanı sıra İmam hatiplere yönelmenin artacağı düşünülerek muhafazakâr semtlerin merkezine yeni okul binaları ve iyileştirici tedbirler gerektiğini söyleyen uzmanlar, önemli olanın, eğitim meselesini, içselleştirmiş ve kendi için birinci öncelik haline getirmiş okul idarecilerinin, milli eğitim müdür ve bürokratlarının işin başına getirilmesi olduğu görüşünde birleşiyorlar. Eğitimcilere göre 16 milyon öğrenci 900 bin öğretmen ve binlerce okulu ile adeta dev bir devleti temsil eden milli eğitim sisteminin bu hantal yapısından kurtarılarak dinamik ve pratik bir hale getirilmesi çok önemlidir. Yoksa 21. asırda hala sabahçı-öğlenci gibi ilkel çözümlere başbaşa kalmaya mahkûm olacaktır.

u yıl kızımı Eyüp İmam hatip Lisesi’ne verdim. Okulun sadece kız imam hatip olması bence çok iyi oldu. Fakat bu yapılırken imam hatipe gitmek isteyen erkek öğrencilerin de düşünülmesi gerekirdi. Bu durumda erkek öğrenciler de yakın çevredeki imam hatiplere yöneldiler. Temelde dini eğitim meselesi çok önceden haledilmeliydi. Bence insanlar, inancına göre istediği eğitimi, devlet okullarında hatta ilkokuldan itibaren almalılar. İslam’a göre namaz yedi yaşında başlıyor. Ama ben çocuğumu ancak lisede imam hatibe verebiliyordum. Şimdi ortaokul kısmının da açılması iyi oldu. Bu açıdan öğrenci sayısı artı. Ancak aynı oranda niteliğin arttığını düşünmüyorum. İmam hatipler fiziki kapasitesinin üzerinde öğrenci aldı. Bu durumda sınıf mevcutları 45-50 kişiye yükseldi. Günümüzde böyle sınıflarda kaliteli ders olmaz. Kızım sınavlarda yüksek puan aldı. İmam hatip dışında çok yüksek puanlı okulları tercih edebilirdi. İmam hatip okumak için Eyüp İmam Hatip lisesine kayıt oldu. Sınıfların kalabalığından o da çok muzdarip. Buna bir an önce çözüm bulunmalı. İmam hatip liseleri ve ortaokulları bu toplumun her devirde ihtiyaç duyduğu okullardır. Bu yüzden sayıları artarken kaliteleri de artmalıdır.


B

u okulların kapanmasının nedeni hiç öğrencinin kayıt yaptırmaması değil, beklenen öğrenci sayısına ulaşamamaktır. E-okul üzerinden bir ön kayıt imkanının tanınmaması bu noktada büyük sıkıntı oluşturdu. Biz bu noktada bakanlığa başvurularda bulunduk ama malesef itibar edilmedi. Rastgele yerlerde okullar belirlendi. Bundan kaynaklanan bir zorluk var. Ayrıca okullardaki idarecilerin, ilçe milli eğitim müdürlerinin ve bürokrasinin bazı tutumlarından kaynaklanan zorluklar da ortaya çıktı. Dolayısıyla belirli bölgelerde ciddi

yoğunluklar olurken özellikle orta okul bünyesinde açılmış imam hatip orta okullarına beklediğimiz kayıt olmadı. İl Milli Eğitim Müdürlüğü bakanlığa belirli yerleri bu noktada önerdi ama bakanlık buna da itibar etmedi. Belirgin bir şekilde hem ilçe milli eğitim müdürlüklerindeki hem bakanlıktaki görevlilerin durumun böyle olmasında sorumlulukları var diye düşünüyorum. Genel bir planlama eksikliğinden söz edilebilir. İmam hatip orta okulları özellikle uzak bölgelerde açılması bir sıkıntıdır. Aslında her mahallde bir imam hatip orta-

İ

mam hatiplerin kapatılması ile ilgili durum, imam hatibe çevrilen okulların kapatılmasıyla ilgili bir durum. Önceden imam hatip olan okullarla ilgili değil. Her ilçede dönüştürülen okulların tamamına yakını ilçe merkezinden uzak kıyıda köşede kalmış okullar tercih edildi ilçe milli eğitim müdürleri tarafından. Burada okulların öğrencisiz kalmasının en önemli nedeni ilçe milli eğitim müdürlerinin bu okullara kayıt olmasın diye kenar semtlerdeki okulları imam hatibe dönüştürmesidir. Kabahat tamamen ilçe milli eğitimlerindir. Çünkü okul belirleme yetkisi tamamen ilçe yönetimine verilmişti. İlçe milli eğitimler 28 Şubat’tan kalma zihniyetleriyle imam hatibe fazla kayıt olmasın, velilerden olumsuz yönde tepki almayalım diye en ücra köşeler imam hatip yapıldı. Bunu yapanların birçoğu ilçenin merkezine imam hatip açmanın ilçeye saygısızlık olacağı kararına varabilecek kadar alçak düşünceli insanlardır.

M

ecburi eğitimin 12 yıla çıkması uzun vadede çok hayırlı neticelerin ortaya çıkmasına vesile olacaktır. Materyalist temelli eğitim sistemine kısmen de olsa neşter vurulması da önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Kur'an-ı Kerim ve Siyer derslerinin seçmelide olsa müfredata girmesini de takdirle karşılıyoruz. Sistemin aksayan birçok yönü ortaya çıkmıştır. İyi planlama ve koordinasyon yapılmadan uygulamaya geçilmesi de beraberinde birçok problemi getirmiştir. Konuya duyarlı sivil toplum kuruluşları olarak; bu kanunun çıkmasında emeği geçen, başta Başbakanımız olmak üzere herkese şükranlarımızı, takdirlerimizi sunarız. Ancak sürecin iyi yönetilememesinde, İmam Hatipler bakımından birçok sıkıntıların ortaya çıkmasında atanmış ve seçilmiş bürokrasinin bazı ilçelerde

28 Şubat’ın maşası olan ilçe milli eğitim müdürleri bunu kasten yapmışlardır. Her okulun kayıt alanı vardır. Bunu da ilçe milli eğitim müdürlüğünde bir komisyon belirler. A ilkokuluna kayıt yaptırabilmeniz için o okulun kayıt bölgesinin içerisinde ikame etmeniz gerekir. Bir kısmı imam hatip yapılan bazı okullar imam hatip öğrencilerine yer kalmasın diye bu kayıt alanlarını 20 sokakdan 30 sokağa çıkarttılar.

yetersiz, bazı ilçelerde engelleyici, bazı ilçelerde beceriksiz tavırları etkili olmuştur. Halkımız İmam Hatip okullarına gereken teveccühü göstermiştir. Şu anda Birçok İmam Hatip lisesinde öğrenci fazlalığından eğitim yapılamaz haldedir. Öğrencilerinin bir kısmı başka okullarda namüsait şartlar altında eğitim yapmaya çalışırken bazı İmam Hatipler ikili eğitim yapmaktadır. Okullarda bırakın Kütüphane, Laboratuar,spor salonu, Konferans salonunu yemek yiyecek salondan bile mahrum kalındı. Kağıthane ilçesinde başka bir sorun da bir tane İmama Hatip Ortaokulu açılmasıdır. Dört yüz bin nüfuslu ilçede bağımsız bir tane İmama Hatip Ortaokulu açılması, onun da İmama Hatip lisesi ve ortaokulunun olduğu bir mahallede açılmış olması diğer on yedi mahallenin bundan mahrum olması- na neden olmuştur. Bu süreçte bölge milletvekillerinin olumlu kat-

okulu olması gerekir. Öğrenciler okula yürüme mesafesiyle ulaşabilmeli. Yetkililer bu mağduriyeti ortadan kaldırmak için süratle fiziki yetersizlikleri ortadan kaldırmalı, iyi tespit edilmemiş yerlerdeki okullar yerine vatandaşın daha rahat ulaşabileceği noktalarda bu okulların açılmalıdır. Zaten gelecek sene imam hatip orta okullarının ara sınıflarına öğrenci alınmasını bekliyoruz. Ara sınıflara öğrenci alındığında da okullardaki düşük öğrenci sayısı dengelenmiş olacak.

Bu kayıt alanında yapılan değişiklikle bazı okullarda, imam hatip öğrencilerine derslik kalmadı. Dönüştürülen imam hatip okullarının müdürleri kayıt yaptırmamak için direndiler. Okul müdürü gelen velilere “buranın lavaboları yetersiz, buranın bahçesi yok, akşam 7’ye kadar ders var çocuğunuz burada okuyamaz” söylemiyle kayıtları engellemeye çalıştı. Çoğu velide bu yöntemle kayıt yaptırmaktan vazgeçirildi. Dönüştürülen okulların adı imam hatip oldu ama okulun idaresindekiler imam hatiple mücadele eden 28 Şubat zihniyetindeki kişilerdi. Bundan dolayı bu okullar öğrencisiz kaldı. Yoksa halkımızın imam hatibe teveccühü sonsuzdur. Bakanlığımızın yapması gereken iş, öğrencisiz kalan yada öğrenci kaydı az olan okullarla ilgili bir araştırma yapmak, bir teftiş yürütmektir. İmam hatip liselerindeki oluşan talep farklılıklarının yerel manada incelenmesi gerekir.

kılarını maalesef göremedik. Süreci başından itibaren yakından ve dikkatli takip eden birisi olarak şunu gördüm ki; Milli Eğitimin ve Talim Terbiyenin amir kadrosu, Bakan dahil süreci iyi yönetememiştir. Başbakanın hızına ayak uyduramamıştır. Milletin beklentilerine tam cevap verememişlerdir. Bürokrasinin hatasını ise yetmiş civarında imam Hatip Ortaokulunun kapatılacağını beyan eden sayın Bakan düzelteceğini zannetmektedir. Kanunu çıkmasından çok uzun süre geçmiş olmasına rağmen İmam hatip ortaokullarında mesleki ders kitapları hazırlanamamış bu hususta da talim terbiye sınıfta kalmıştır. Kağıthane İmam Hatip Lisesi Mezunlar ve mensupları derneği LİDER olarak olumsuzlukların behemehal giderilmesini ve konunu takipçisi olduğumuzu belirtiriz.

E

yüp İmam Hatip Lisesi kız imam hatip oldu. İlçe sınırları içerisinde de öğrencilerin gidebileceği bir okul açılmadı. Bu sene erkekler Küçükköy, Fatih, Gaziosmanpaşa, Kağıthane de bulunan okullara gitmek zorunda kaldılar. İmam hatip ortaokullarında herhangi bir sorun yok. 5 tane imam hatip ortaokulu açıldı. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne bu konuda durumu sunduk. Önümüzdeki yıl Alibeyköy tarafına bir imam hatip yapılacağı söylendi. Ama bu yıl için herhangi bir çözüm bu noktada mümkün değil gibi görünüyor. Bu sene bu şekilde tamamlanacak. Eyüp İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin başka semt okullarına dağılması bizim öğrencimiz kadar o bölgedeki okulları da zora soktu. O okullarda yoğunluk oluşturdu. İmam hatipte ki bazı öğrenciler de böyle bir zorlukla karşı karşıya kalında kayıtlarını başka okullara aldırdı.


ne kadar güvenliği sağlayacağı meçhul gözüküyor. Haziran ayından açılışı yapılan parkta 24.000 metrekare alan içerisine spor sahası, çocuk oyun alanı, koşu parkı, amfi tiyatro, kafeterya gibi aktivite alanları bulunuyor.

Yasin Eker

T

ükenmemek üzere kurulmuş nice hayatlar, nice şirketler, nice sistemler vardı ki, artık adları bile anılmaz oldu. Baki olanın haricinde, hoş bir sedanın bile kalmadığı kimlere mezar olmadı ki bu dünya... İnsanın ömrü seksen yıl, şirketlerin ömrü ikiyüz yıl, ideolojilerin ömrü yüz yıl, devletlerin ömrü bin yıl... Sonuçta her birinin bir tükenişi geride bıraktığı yığınlarca farklı menkıbeleri var. Hayatın döngüsü, Baki olanın dışındaki, her şeyin tükenişi ve yenilerinin inkişafı ile mümkün oluyor. Bizler tükenmezsek evlatlarımız söz sahibi olabilir mi? Şirketler tükenmezse para el değiştirebilir mi? İdeolojiler, devletler tükenmezse yönetimler el değiştirebilir mi? Elbette her bir şahıs, şirket, kurum ve sistem/devlet için farklı tükenme zamanları ve biçimleri vardır. Yeni doğmuş çocuğu öldürmenin, yeni şirketi batırmanın, yeni bir devleti Manda'ya bağlamanın anlamsızlığı ortadadır. Doğru olan; her bir grubun kendi doğal ömrünü ve bitiş sürecini, anlamlı değer üretip üretemediğini, kendisinden sonrakilere yol verip vermemesi gerektiğini kavrayacak kadar ferasetinin var olmasıdır. Bu süreç doğal seyrinde devam etttiği durumlarda evlatların atalarından bir adım daha ileri gittikleri, müteşebbislerin farklı iş alanlarına kaymalarıyla yaşam kalitelerini arttırdıkları, toplulukların daha güçlü hale geldikleri aşikardır.. Bunların zıddını ayrı ayrı beyan etmenin ihtiyaç olmadığı kanaatindeyim. Yukarıda bahsettiğim örnekler sosyal hayatın içerisinden, kısmen dinsel kurumların dışından örneklerdi. Aslına bakarsanız dinsel kurumların da aynı süreci yaşamaları gerekmesine rağmen, dinsel bir takım manifestolarla, kurumlara ontolojik anlamlar yükleyerek bu doğal gelişim sürecinin önünde kısmi engeller oluşturduklarını görmekteyiz. Geçmişte var oluş biçimleriyle bugün de var olmayı dindarlık sayan, din algısı ve dindarlık yaşantısı kendi öngörülerini aşmasına rağmen, bu alandan çekilmeyi yok olmakla eşdeğer gören bu tarz yapı ve düşüncelerin yukarıdaki negatif örneklerden ne farkı olabilir ki. Elli yıl önce yapmış olduklarımızın fazileti bugünki neslin yetişmesine yapmış olduğunuz katkıdır. Ki bunu basite de almamalıyız. Fazileti elli yıl önceki yapmış olduklarımızda arayarak bugünkü nesli tüm gelişme gayretlerine rağmen geçmişe taşımanın kime ne katkısı olabilir? Veya bir takım makyaj hileleri ve kişisel gelişim metodlarıyla, bireyleri ve düşünceyi geleceğe taşıyormuş gibi gösterip komformizmin kucağına atmanın hangi islami anlayışla izahatı olabilir? Özetle tükenmeyi sadece sosyal hayatın ve kişilerin zorunlu sonu gören fakat biz tükenirsek din tükenir manifostosu ile kendi varlığını devam ettiren bu tarz kurumlara tükenmenin kötü bir durum olmadığını, hatta kendileri tükenirse veya dönüşürse, çok daha sıhhatli başka dinsel kurumların neşet edeceğini anlatacak birilerinin olması gerektiği kanatindeyim. Kendilerine karşı raif değillerse bile ümmet için azıcık gayret göstermelidirler. Tükenmek bir son değil yeni bir sefere yelken açmaktır. Onun için elbet bir gün hepimiz tükeneceğiz ve alan açan mı kapatan mı olduğumuzdan mutlaka hesap vereceğiz.

P

arkın girişinde yenilemeden önce de bulunan güvenlik kulübesi harabe halde ve şuanda kullanılmıyor. Parkın kafeteryasında çalışanlar parkta bazen zabıtaların gezdiği ve sivil polislerin olduğunu söylüyor. Fakat bu destek önlemleri sık sık kavga çıkmasının önüne geçemiyor. Gece karanlığın çökmesi ile birlikte yapısı gereği çukur bir alanda bulunan bu park çok tehlikeli hale geliyor. İçeride hiçbir güvenlik kamerası olmaması özellikle gece yaşanabilecek bir olayın meçhul kalmasına sebep olabilir. Konuyla ilgili görüştüğümüz Fatih Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü “Bazı sıkıntılar ve kavgalar oluyor. Zabıta ve polisten destek alıyoruz alanda güvenliği sağlıyorlar. Şuan için önlem olarak gece

kapatılması için kapı yapılması ile ilgili bir çalışma var” diyor. Toplam 3.259.895.00 TL mal olan parka sadece gece kapatmak için kapı yapılmasının

İstanbul’un en büyük sarnıçlarından biri olan bu tarihi mekan İmparator Anastasius I (491-518) tarafından yaptırılmış olduğu söyleniyor. Hagios Mokios olarakta bilinen bu sarnıç, Likos (Bayram Paşa Deresi), Kara ve Marmara surlarından meydana gelen üçgene hakim tepe üzerinde kurulmuş ve ismini güneydoğusunda inşa edilen Ortodoks Hagios Mokios Kilisesi’nden almıştır. 170×147 metre ölçülerinde, dikdörtgen plan şeklindeki yapının zeminin toprak ile dolduğundan derinliği kesin olarak tespit edilememekle birlikte 12 ile 15 metre derinlikte olduğu sanılmaktadır.

F

atih’te bulunan İran Başkonsolosluğu’na molotoflu saldırı düzenlendi. Olay yerine gelen bir kişi, İranlı ve yazar olduğunu, saldırıyı kendisinin gerçekleştirdiğini söyledi. Adının Javad Bıshetab olduğunu söyleyen kişi, yazar olduğunu ve kitaplarının bulunduğunu, İran’da baskı gördüğünü kitaplarının yasaklandığını, bu yüzden İran yönetimini protesto etmek için bu saldırıyı gerçekleştirdiğini ileri sürdü.

T

ahtakale'de seyyar satıcılara yönelik operasyon düzenledi. 10'u sivil, 25'i üniformalı zabıta ekibi caddelerde, ara sokaklarda ve han girişlerinde satıcı aradı. Yapılan operasyonda, 10 satıcı suçüstü yakalandı.

H

aseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin bahçesindeki otomobiline benzin doldurmaya çalışan vatandaş, çakmakla depoyu aydınlatmaya çalışınca benzin bidonu alev aldı. Bidon ile aldığı benzinle aracının yanına gelen vatandaş, karanlıkta benzini otomobilinin deposuna koymaya çalışırken, depo biranda alev aldı.


i Yarıma rili Tarih esine v e ç le r geliştirm ı denizle Üç taraf enizle ilişkisini la yapılan “Bada’nın d ğlamak amacıy a yarışması, utm ı sa de katk ali”nde balık t ırkapı Roman iv t A s ve h likler lık Fe sterileri ibi çeşitli etkin işiö g r lo folk in k eri g nde 10 b ası kons Orkestr r. Balık festivali ve deniz mahyer alıyo şık 20 ton balık ı. ıtıld ye, yakla sulü dağ

e edilen organiz k, Aln a d ın f r eği tara ali’ne Tü Şiir Dern rası Şiir Festiv Yunan şairler Uluslara , Hollandalı ve onu olduğu k giliz man, İn ollanda şiirinin llanda şiirinin H o ı. H d z aomi mü katıl e, günü Michel, Ester N ve ld a iv t s ir . fe an ile şa şairleri K önemli e Menno Wigm irmeni Rob v t Perquin a edebiyatı eleş ı. ld d a n r a e ll y o n H Schoute

Simit Sa ra lenen fe yı’nın sponsorlu stivalle dünyan ğunda düzensimidi tü ın ilk fas m y ö n le t fo kültürel r bir ürün iyle tanıtılmak, od’u ve simid simidin olduğun e u tival kap dikkat çekmek vurgulanmak h leştirild samında birçok edeflendi. Fes i. Özellik a ktivite g le ç ma, karik e atür çizimocuklar için yüz rçekbo le terileri v e yarışm ri, animasyon g yaö alar düz enlendi s-

Festiv düzenle al sırasında b ir n tılımı il iyor ve ünlü k çok yarışma e festiv onukla a r Baklav a festiv ller hareketle ın kaniyor. ali kap zenlen Ustalar en ‘7. Altın Ok samında düı la cı ustala Yarışması’nda va Baklava ü r ın nlü ba d an Uğur A yger bir oluşan jürinin klavainc se kol saa i olarak 10 alt çtiği ti kazan ın ve dı.

Buülke

T

arihi yarımada da James Bond serisinin son filmi ”Skyfall” nedeniyle birçok sıkıntı yaşanmasının ardından, yeni bir Hollywood filmi Two Faces of January (Ocak ayının iki yüzü)’ye ev sahipliği yapacak. Filminin çekimleri 22 Ekim-14 Kasım tarihleri arasında Fatih’te gerçekleştirilecek. Fatih Belediyesinden yapılan açıklamaya göre, Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi’nin Aragorn’u Viggo Mortensen’in baş rolünde oynadığı Two Faces of January filminin çekimleri Fatih’te yapılacak. Çekimlerin, 22 Ekim–14 Kasım tarihleri arasında Kapalıçarşı, Mısır Çarşısı, Rüstem Paşa Camisi ve Yeni Cami çevresi ile İstanbul Üniversitesi ile Mercan’da yapılacağı belirlendi. Yönetmenliğini Hoss Amini’nin yapacağı filmin yapımcılığını Robyn Slovo üstleniyor. Dünyaca ünlü yazar Patricia Highsmith’in, ”Gümüş Hançer Ödüllü” aynı ismi taşıyan romanından sinemaya uyarlanan film, üç kişinin Yunanistan ve İstanbul’da polisten kaçarken başlarından geçen gerilimli serüveni konu alıyor. Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, Türk yapımlarına olduğu gibi yabancı yapımlara da destek olduklarını belirterek, Türkiye’nin tanıtımına katkısı olacak tüm projelere yardımcı olduklarını belirtti.


S

uyun sonunda mecrasını bulması gibi, nihayet eğitimde de taşlar yerine oturmaya başladı. Sonu rahmet olan bir hedefin sürecinin bin bir zahmetle dolu olması bu durumu değiştirmez.Aksine hedefe yüzü dönük olanların zorluklara karşı direncini artırır. 4+4+4 olarak formüle edilen bu yeni sistem, ortaya koyduğu vizyonu ile kuşkusuz 28 Şubat süreci ile taşları yerinden oynatan ve suyu mecrasından koparan eğitimdeki bir çok olumsuzluğu ortadan kaldıracak bir gelecek vaat ediyor. Kötü bir ustanın elinde dünyanın en kaliteli malzemesi bile değersizleşebiliyorsa bu eğitim sisteminin önündeki en büyük badire ve tehlike ise saha tecrübesi olmayan üst bürokratların bu anlamdaki zaafı ile ortaya konan bu yeni modelin felsefesini özümsemeyen anlayış ve ideolojik bağnazlık gereği kasten kaos oluşturmak isteyen bir kesimin oluşu. İstişarede rahmet olduğunu unutan yönetici de neyin kiminle istişare edeceğini bilemeyen adam da hata yapmaya mahkumdur. Devletin mumu ile Ömer’in mumunu karıştırmayacak bir hassasiyete sahip olan Sayın Bakan, eğitimciye karşı takındığı katı tutumu biraz olsun gevşetmiş gibi gözüküyor. Bu durum elbette her iki tarafın da hayrına bir gelişme olacaktır. Bu normalleşme süreci devam eder ve eğitimin sivil paydaşlarına yansıyan bir sürece tahvil olursa, bu normalleşme eğitimin ve eğitimcinin sorunlarını en aza indirecek bir sinerjiye dönüşebilir kanaatindeyim. 17 Eylül’de zillerin çalışı yeni bir iklim oluşturabilmek için bir fırsat olabilirse, karşılıklı tarafların birbirlerini tanımlamak yerine tanımaya sevk eden bir yolu açabilirse güzel bir başlangıç olabilir. Sayın Bakan belli ki bizden bu yeni eğitim sisteminin en az hasar ile rayına oturması için katkı beklemekte ve amiyane tabirle artık helva istemektedir. Ustası bilir helva için yağ lazım un lazım. Bunlardan daha önemlisi ise ona helva tadı verecek şeker lazım tat lazım. Artık bu saatten sonra Sayın Bakan’a düşen eğitimciye “helva” için lüzumu kaçınılmaz olan şeker misali tatlı bir dil ve tebessüm göstermesidir. Bir yönüyle esastan onarımdır. Bu beklentileri karşılama adına İzmir’de öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürülen öğretmen arkadaşımızın cenazesine katılma erdemini göstermesi bir adım sayılabilir mi? Ya da eğitimin sorunları bağlamında öğretmenlerin fedakarlığına vurgu yapması Sayın Bakan adına olumlu bir hava oluşturabilir mi? Artık biz gözlerimizin içine bakan çocuklar hatırına ve geleceği yeniden inşa ve ihyaya namzet 4+4+4 kesintili ve kademeli haliyle bu yeni eğitim modelinin ortaya koyduğu imkan ve fırsatlar hatırına elimizi Sayın Bakana uzatıyoruz. Eğer Sayın Bakan da uzatılan bu elin kıymetini bilir ve buna uygun bir irade ortaya koyarsa bu iklim 30 Eylül’de yapılan Ak Parti Kongresinde Sayın Başbakan’ın eğitime ve eğitimciye dönük kurduğu cümlelere ilaveten hayırlı bir adım olur.

Mustafa Olgun

T

imur Yapı’nın taahhütü gereği Kağıthane’ye yeni anaokullarının kazandırılması heyecanını yaşayan Belediye Başkanı Fazlı Kılıç, Konuşmasında “4+4+4 eğitim sistemine geçince Vasfi Çobanoğlu İlköğretim Okulu’nda bir ek bina ihtiyacı doğdu. Erdem (Timur) Bey’lere söyledik. Onlar da sağolsun hemen başüstüne dediler ve çalışma başlattılar.” ifadelerine yer verdi. Kağıthane’nin birçok yerinde inşaat yapan Timur İnsaat’ın Genel Müdürü Erden Timur açılıştaki konuşmasında Kağıthane’nin kendisi için çok başka bir ilçe olduğunu belirtti. Erden 20 anaokulu projesinde yer almaktan mutlu olduklarını belirtirken, “Fazlı Kılıç 20 anaokullu projesi gibi bir fırsatı bize sunduğu için teşekkür ederiyoruz. Bizim için böyle fırsatların verilmesi çok önemli. Bir çok yerde çalışmalar yapıyoruz ama Kağıthane başka bir ilçe bunu da belirtmek istiyorum.” şeklinde konuştu. 20 anaokulu projesi, Gültepe’de yapılan NEF 163 projesi’nin imarı karşılığında taahüt edildiği söylentileri kulislerde dolaşırken, bir yandan da okulların açılışı devam ediyor. 20 anaokulu projesi dahilinde yapılan anaokullarının 10 tanesi bu yıl içerisinde hizmete açılırken diğer 10 anaokulu ise gelecek sene eğitim verecek. Osman Gazi İlköğretim Okulunda yapılan açılışa ayrıca Ak Parti İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Sevim Savaşer, Kağıthane Kaymakamı Akın Varıcıer, İlçe Meclis Üyeleri, Kağıthane İlçe Emniyet Müdürü Mustafa Şahin, Kağıthane İlçe Eğitim Müdürü Nail Bölükbaşı, Ak Parti Kağıthane İlçe Başkanı Sami İlhan da katıldı. Belediye Başkanı Fazlı Kılıç bu ve diğer projelerle Kağıthane’de yürütülen eğitim yatırımlarının Kağıthane’yi İstanbul’da eğitim yeterliliği bakımından ilk 5 ilçenin arasına soktuğuna dikkat çekti. Bu yıl içerisinde 12 okulunda da inşaatının sürdüğüne dikkat çeken Kılıç Kağıthane’de eğitim yatırımlarının hızla devam ettiğini belirtti. Osman Gazi İlköğretim Okulu Müdürü Hikmet Atış “Biz bu anasınıfının inşaatı ve daha önceden yürütülen çevre düzenlemeleriyle izbe bir yerde eğitim yapmaktan kurtulduk. Bu hizmetlerden dolayı Kağıthane Belediye Başkanına ve İlçe Emniyet Müdürüne teşekkür ediyorum.” İlçe Milli Eğitim Müdürü okul öncesi eğitimin eğitim öğretimdeki önemine dikkat çektiği bir konuşma yaptı. “Uzmanlar çocukların zeka gelişiminin %70’ini bizim eği-


Bursa’ da bir semtin adı Şehreküstü. Aslında şehreküstü varoş demektir. Kent hayatı belirli standartlara uymayanları içine almıyor. Bu insanlar da buna karşılık köyden kente göçtüklerinde kendilerine bir dünya kuruyorlar. Varoşluk bir direnme halidir.

Bizim mahalle dediğimiz şeyde bir yalıtma hadisesi yoktur. Ama sitelerde büyük duvarlarla, şifreli kapılarla, site içi camilerle yüksek bir yalıtma hadisesi vardır. İnsanlar birbirlerini tanırlar. Kenar mahalle varoş dediğimiz yerlerde aslında bir model var. Komşuluk ilişkileri var, kapı önü sohbetleri var. Esnaf dayanışması var.

Mahalle dediğimiz şey heder edilmiştir. Mahalle sıcaklığı komşuluk ilişkileri ortadan kaldırılmıştır. Evler sadece gecelemek için kullanılan mekanlar olmuş. Evler İster istemez daha yeni bir şehirleşme anlayışı ve yeni bir kent insanı tipi oluşmaktadır. Bu anlayış AVM tipi bir yapılaşma doğurmuştur. Bu hayat tarzımızı, tüketim anlayışımızı ister istemez değiştirmiştir. Aslında bize bir tüketim ideolojisi empoze ediliyor. Bu empoze edilen şeyler’de kitaplarla değil de yaşam tarzıyla dikte edilmeye çalışıyor. Genç kuşak bu yaşam tarzına gözlerini açtı. Ve bu yaşam ortamının gerçek sahici bir ortam olduğu konusunda onlara bir şey gizlice telkin edildi. Yaşam şekliyle, eğlence şekliyle, alışveriş şekliyle aslında belirli bir ideolojinin dolaylı empozesinden başka birşeyi değildir. Kavga edilecekse bununla edilmesi gerekir. Yoksa bu bina yıkmak meselesi değildir.

Mahalle, sokak dediğimiz tabi alanları bir kavonoz gibi alışveriş merkezlerine yerleştiriyorsunuz. Bu hayatın katledilmesidir. Ben bunu elbette içinde bulunduğumuz semte özel (Kağıthane) bir durum olarak görmüyorum. Alışveriş merkezleri bizde alışveriş yapmaktan ziyade, eğlence ya da biraraya gelip sosyalleşme ortamı olarak kullanılıyor. Bu sahici olan bir yaşamın gerek fiziki ortam olarak gerek insan olarak heder edilmesidir.

AVM’lerde sosyalleşmek, sosyalleşme eylemine de markalaşmayı yerleştirir. Bir kahveyi mütevazi bir ortamda içmek varken, bir takım markaların çatısı altında içmek bir statü atlatıyormuş gibi anlam yüklenmeye çalışılıyor. Bu da sosyal hayatı, kişilere sevis edilmiş tek tip yaşantıya dönüştürüyor. Peki bu duruma toplumun herhangi bir siyasi sosyal yapısının müdehalesi mümkün müdür? Müdehalesi mümkündür. Birinci olarak yöneticilerin, yapılan bu yapıların karşısına geçip bir seyretmeleri gerekmektedir. Şirketler yada kurumlar bir bina yapıyorlar, “burada bir insan yaşayacak” düsturu en son akıllarına gelen şey oluyor. Kafalarında bir şablon var. O şablon sadece kütlesel büyüklüğe haiz yapılar inşaa etmekten ibaret. Bir yapı kütle olarak büyükse iyi gibi anlaşılıyor. O hacim olarak büyük olan yapıların içinde bir küçüklük vardır. Estetik olarak değersizliktir bu küçüklük. Oysa insanların birbirlerine komşuluk ilişkilerini sergileyebilecekleri, birbirlerine selam verebilecekleri, bahçesinde oturabilecekleri bir yaşam alanı olması gerekmektedir. Kentsel dönüşüm insanların mekanlarını ortadan kaldırarak bazı şeyleri düzeltmek yerine mekana imkan getirmektir. Bence kentsel dönüşüm kentlerin geri kalmış olan bölgeleriyle kentlerin ileri olan bölgeleri arasındaki eşitsizliği kaldırmaktır. Fakat şuan yapılan kentsel dönüşüm, bir takım mahallelerin çeşitli gerekçelerle ortadan kaldırılmasıdır. Mahallelerde yaşayan bu insanlar şehrin uzak noktalarında yapılan sitelere yönlendiriyorlar. Aslında bu bir yaşamı oluşturan mahalleyi toplu konut haline dönüştürerek bir yaşam alanlarının kültürlerinin katledilmesidir. Köyden kente göçmüş ve kasabadan gelmiş insanlar varoş denilen bölgelere, zihinlerindeki yaşam şeklini uygulamışlar. Sağladıkları ekonomik güçle buralarda evler yaparak bu şekli uygulamaya geçirmişler. O insanların yapmak istedikleri bir şey var. Bu insanların bir niyeti var. Biz o insanları yaptıkları binalardan dolayı kınayamayız. Çünkü onlar iyiyi yapmak istiyorlardı ama kültürel seviyeleri ve ekonomik seviyeleri bunu bir noktaya kadar ancak sağlıyabiliyordu. Şimdi bugün bu işin uzmanı olan kişilerin ekonomik yetersizlik diye bir sorunları yok. Kültürel yetesizlikleri de söz konusu değil. Bu müktesebatı burada kullanmayacaklar da nerede kullanacaklar. Bu durum medeniyetin düsturları birikimi taşa betona kurban ediliyor.

Eğer bir şehir askeri amaçlı kurulmuyorsa çok büyük olasılıkla ekonomik sebeplerle kuruluyor. Bunun dışında bir faktör olarak dini sebepler de gösterilebilir. Garnizon şehirler hariç ekonomisiz bir şehir düşünülemez. Şehrin ekonomisini doğru yönetemezseniz şehir bir zaman sonra kendini iptal eder. Ekonominin varlığı kadar sürdürülebilir olması da önemlidir. İstanbul 18 bin yıldır ayakta bir şehir ise bunu ekonomisinin devamlılığına borçludur.

Doğası gidiyor herşeyden önce. Bilim insanlarının hesaplamaları doğruysa 4 buçuk milyar yılda oluşan bir doğadan bahsediyoruz. İstanbul’un güzelliği 4 buçuk milyar yılda oluşmuş. Biz onu 4-5 bin senede ya da 4-5 yüz senede ya da 4-5 senede yok edebilme başarısı gösteriyoruz. Bu çok kötü bir şey. Göç öncesi İstanbul’a baktığımızda elbette daha güzel bir doğayla karşılaşıyoruz. O dönemle oluşan göçle gelen en büyük olgu barınma. Gelen insanlar elbette bir yerde yaşayacaklar. Bir yerde beslenip züriyetlerini devam ettirecekler. Eğer Anadolu’da bu imkan ellerinden alınıyorsa bu imkanın olduğu yere İstanbul’a gelecekler.

İstanbul’a gelen göç çok zor kontrol edilebilirdi ki biz onu başaramadık. Bir diğer taraftan da bu göç bilerek kontrol edilmedi gibi geliyor bana. İstanbul o kadar büyüsün ki bir daha işgal edilemesin gibi stratejik bir düşünceyle bu göç kontrol edilmedi diye düşünüyorum. Gerçekten bu haliyle İstanbul’u işgal etmek neredeyse imkansızdır. Birilerinin bunu düşündüğünü varsayıyorum yanılıyor olabilirim. Ama diyelim ki öyle değildi. Kontrol edilemezdi çünkü Türkiye’nin o dönem başka çok büyük problemleri vardı. . Bir şehrin kültürünü tahrip etmek o şehrin ruhunu yok etmektir. Şehrin o maddi halini yaşanır kılan şey ruhudur. O ruh yok edildi. Hepsiyle beraber İstanbulluluk yok edildi. Akıllandık ve İstanbul’un değerlerini kaybetmek istemiyoruz diyelim. Bu sadece İstanbul için değil başka şehirler için de geçerli. Sanırım nu noktada bunu sağlamak için mücadele edeceğimiz odak entegre emlak ve finans mafyasıdır.Bu kurumlar devletlerin de üzerinde küresel yapılardır. Bu yapıların karşısında başkanlar, belediye başkanları çok

sert bir şekilde durması gerekir. Bunların karşısında durmak çok zor. Durabilirsek ferdimizle,merdimizle, belediye başkanımızla,başbakanımızla durabilirsek bunu başarabiliriz.

Kentsel dönüşüm ile ilgili ilk araştırmayı 10 sene kadar önce biz yaptık. O araştırmada şunu gördük, vatandaş kentsel dönüşümü evinin elinden alınması olarak ve yerlerinin birilerine rant olarak sunulması olarak görüyorlardı. Daha sonra’ki bunun böyle olmadığı ortaya çıktı. Kendisine daha değerli bir emlak verilecek şeklinde algılanmaya başlandı. Şimdi kentsel dönüşüm güzel bir şey midir? Bu bir üslup meselesidir. Güzel yapılırsa güzel bir şeydir. Turgut Cansever der ki: “Mimari, donmuş musikidir.” Şimdi ben şehirde gezerken bir müzik eserinin içinde geziyor gibi hissetmek isterim. Bu da bir üslupla olur. Bu olacak mı? yoksa 15 20 katlı kibrit kutuları mı olacak? Bu noktada benim ciddi tereddütlerim var. Bu şehirde hiç yüksek bina olmasın demiyoruz. Olacak ama onun da bir üslubu olması gerekir. 500 sene sonra bize bakan insanlar demeliler ki 2 binlerde yaşayan insanlar böyle bir üslup geliştirmişler. Ama değil. Yüz, iki yüz sene sonra insanlar bizim için güzel şeyler söylemeyecekler. Peygamber efendimiz “Ben ilmin şehriyim. Ali de onun kapısıdır.” buyurmuşlardır. Düşünelim peygamber efendimiz neden ben ilmin üniversitesiyim, mektebiyim, medresesiyim demedi de şehriyim dedi. Şehri biz inşa ediyoruz. Aslında şehirin İbda ile birlikte inşaa edilirse o şehrin bir değeri var. Şehir insanın ruhuna göre ibda bedenine göre inşaa edilmeli. İbda Allah’ın (c.c.) el Bedi sıfatından gelir. Allah (c.c.) ile bizim bir tanışıklığımız var. Bu tanışıklığın mekansal tezahürü şehirdir. Dolayısıyla kentsel dönüşümü yaparken Hz. Peygamberin hadisini Allah’ın el Bedi ismini ruhumuzun onun tarafından kendinden üflendiğini tek bir cümle içerisinde yazmalıyız. Şehir ondan sonra inşa edilirse insana göre bir şehir olur. Allah kün diyor. Oluyoruz. Hepimiz künceleriz. Sen bir küncesin, ben bir künceyim, havadaki kuş, ışık bir küncedir. Kün, mekan, imkan, kainat bunların hepsi bir kelimedir. Ben çok düşündüm mekan dediğimiz şey nedir diye. Kün sırrının taayyünüdür. İşte şehir kün sırrının ibdası ve inşasıdır. Aslında olması gereken kentsel dönüşüm bu çerçevede olmalıdır. Olacak mıdır? göreceğiz. Bu kentsel dönüşüm çalışmaları insan bedenine göre inşaa insan ruhuna göre ibda edilemezse bu süreç toplumsal bir cinnetle sonuçlanacaktır.


Ş

Celal Baygeldi

P

restij Cadde projesinin açılışına Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen da katıldı. Bağış Kağıthane’yi “İstanbul’un yükselen yıldızı.” olarak gördüğünü ifade etti. Açılışta Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış: “Aranızda bulunmaktan Sayın Başbakanımız Tayyip Erdoğan’ın selam-

larını size iletmekten büyük onur duyuyorum. Kağıthane Belediyemizin çok başarılı belediye başkanı Fazlı Bey’i hepinizin huzurlarında tebrik ediyorum. Ben ak belediyecilik anlayışının ülkenin önünü nasıl açtığının delili olarak Kağıthane’yi sayıyorum. Kağıthane İstanbul’un yükselen yıldızı.” ifadelerine yer verdi.

dikkat çekerek: “Kağıthane 400 bin nufusuyla AB fonlarınıda çok iyi bir şekilde kullanarak kendi standartlarını AB standartları üzerine çıkartmak konusunda muazzam bir performans sergiliyor. Ben de Türkiye’nin AB Bakanı olarak Kağıthane Kaymakamımızı Kağıthane Belediye Başkanımızı, el ele verip Kağıthane’yi AB standartlarının üzerinde Ayrıca Bağış Kağıthane’nin AB standartla- bir semt haline getirdikleri için tebrik edirının üstünde bir kent olma yolunda ilerlediğine yorum.”dedi. Saygı duruşu ve istiklal marşı ile başlayan programda Kağıthane Belediye Başkanı Fazlı Kılıç açılış konuşmasını yaptı. Fazlı Kılıç konuşmasında projelerde emeği geçen herkese teşekkür etti. Yapılan prestij cadde projesiyle caddenin değer kazandığına dikkat çeken Kılıç: “Sayın başbakanımıza teşekkür ediyoruz. Kağıthane hızla değişiyor. Elleri sürekli Kağıthane’nin üzerinde, şükranlarımızı sunuyoruz. Bakanlar Kurulu olarak sürekli arkamızda bulunan çok değerli bakanlarımıza teşekkür ediyoruz.” şeklinde konuştu. Kağıthane Kaymakamı da yaptığı selamlama konuşmasında Kağıthane’de yaşanan değişikliklere dikkat çekerek: “Kağıthane İstanbul’un cazibe merkezi olmaya aday. Son zamanlarda Kağıthane’ye yapılan yatırımlar bunun en net göstergesidir. Kağıthane’de sadece bir yıl içerisinde 12 okul ve 10 okul öncesi eğitim kurumu yapılmıştır. Vatandaşlarımız her şeyin en iyisine layıktır.” ifadelerine yer verdi. Eski Büyükdere Caddesi’nin eski hali ve yapılan çalışmalarla yenilenen hali arasındaki farkların gösterildiği bir sinevizyon gösterisi yapıldı. Prestij cadde çalışmasıyla önceden yarım metre bile olmayan kaldırım 10 metreye kadar genişletildi. 404 metre boyunca devam eden yol engelli erişimine uygun bir biçimde dizayn edildi. Eski Büyükdere Caddesi’nin açılışının ardından cadde üzerinde yer alan Krempark Alışveriş Merkezi’nin de açılışı protokol tarafından yapıldı. Açılışa İstanbul Milletvekili Sevim Savaşer, Kağıthane Kaymakamı Akın Varıcıer, Kağıthane Belediye Başkanı, siyasi parti temsilcileri, meclis üyeleri, mahalle muhtarı, sivil toplum kuruluşları katıldı. Aynı zamanda programa Tayyip Erdoğan telgraf göndererek tebriklerini iletti.

ehri sırf beton ve taş yığını evlerle kulelerden ibaret görenler için sıkıntı yok elbet… Ellerimizin arasından akıp giden su gibi gözlerimizin önünden yitip giden koca/mış kentin ardından bakalım ne maniler yakıp, ne türküler döktüreceğiz! Her lahza, her an bir şeyler değişiveriyor yaşadığımız sokaklarla caddelerde. Oralı bile olmuyoruz gör ki! Eski bakkalların tonton efendilerini özlemiyor; meydanlarda gezer ayak helva, simit ve ekmek arası yumurta satan nasırlı ustaları hatırlamıyoruz… Ne acı! Değişimi mukadder ve mükedder sayan bir neslin nasıl inşa edildiğini merak etmiyor değilim! Ancak öte yandan yarınlarımıza bırakacağımız hüzünbaz emanetler bir gün söz konusu edildiğinde namımızın pek de iyi anılmayacağına adım gibi eminim… Demistanbul’dur… Çıkarcı, seküler, maddevi varsıllığını tapınma kertesine getirmiş insancıklara(!) şehrin hafızasından söz açmak zor olsa gerek! Zira ruhunu yitiren bedenler ile kabuğunu zayi etmiş yengeçler birdir, aynıdır! Can dediğimiz inisiyatif sahibi olgu, her iki durumda da yaşar gibi görünür ve fakat esasında hayati normlarını çoktan tüketmiştir. Bizim de canımız yanıyor. Kolay değil ki! Değişen, gelişen keşke sadece çevremiz, yapılar olaydı… Sitem yüklü bu sözlerin, sistemle temerküz etmiş kem gözler karşısında ne derece şansı olabilir? İyisi mi biz; olasılık hesaplarını rakamlarla hemhallaşan muhasiplere bırakalım!.. İlle de hoşkent… Bir dönem kültür başkenti bahane edilerek restorasyon çalışmalarıyla gündeme gelmişti İstanbul… Sözde paneller, seminerler, konferanslar… Yanı sıra müzik şölenleri, tiyatro aktiviteleri gırla! Sanatçılar, yazarlar, kitapçıklar da cabadan… Daha bitmedi… Hemen akabinde spor başkenti addedilmiş ve bu vesileyle de takdire şayan hayli komplike yapılar inşa edilmişti… Formaliten müsabakalar… Dostlar alışverişte görsün hesabı karşılaşmalar… Bitti yazık ki! Türk aklı böyle işte… Günü kotar, gerisini merak etme sen! Arabesk müziğe kulak verir gibi post-transit bi durum… Saman alevi yandığında göz parlatır… Ancak çabuk göçer… Ve çok kısa bi sürede göz alıcı ihtişam yerini derin, zifiri, kör karanlığa bırakır! Meselden misal işte… Hisseden kıssa timsali… İstanbul bu… Anlayan anladı…


Celal Baygeldi

A

k Parti’nin 4. Olağan Kongresi gerek Tükiye gerek dünya gündeminde büyük yankı uyandırdı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 2 saat süren konuşması naklen birçok tv kanalında yayınlandı. Kongrede Erdoğan her zamanki gibi yaptığı konuşmasına bir şiirle başladı. Okuduğu şiir Sezai Karakoç’un şiiri idi. Kongreden bir gün önce şiirin sahibi Sezai Karakoç partisi Yüce Diriliş Partisi’nin İstanbul İl Merkezinde yaptığı açıklamada Ak Parti Kongresi’nin tanıtım çalışmalarıyla ilgili “İşin pek de haklısı olmayan ama kendini öyle gösterenler de daima büyük gürültüler kopararak meydanları dolduruyor. Gündemi işgal ediyor ve milletin gerçek gündemi oluşmuyor.” şeklinde konuştu. Ak Parti Kongresi’nin kullandığı kavramlara dikkat çeken Karakoç “Bu bence esasta biraz düşünülürse anlamsız bir afiştir. Milletin büyüklüğünü herkes biliyor. Bunu ayrıca afişlerde yazmaya gerek yok. Afişlerde vaad edilen şeyler yazar. Siz ‘Millet küçük ben onu büyüteceğim.’ diyorsanız; bu büyük bir anlayışsızlıktır. Yani millet zaten büyük senin onu büyütmene gerek yok. Hatta tam tersine iki yüz yıldır idareler bu milleti küçük bir millet haline getirmeye ça-

lışmıştır.” şeklinde konuştu. Ayrıca Sezai Karakoç Hedef 2023 söylemiyle ilgili “Afişte yer alan 2023 hedefi belli ediyor birçok şeyi. Hedef küçük devlet ve bu küçük devleti devamlılaştırmak. Kurulan bu devlet küçük bir devlet olarak kuruldu. O dönemde belki bir mazeret vardı. Fakat bunu bugün büyütmemek bir suçtur. Ben bu milleti büyük bir millet yapacağım deyip hedefi 2023 göstermeniz bir çelişkidir. Çünkü 2023 dediğimiz şey 1923’ün yüzüncü yılıdır. 1923 ise en küçük devlet olduğumuz dönemdir. Bunun 100’üncü yılını büyük bir olay gibi kutlamak ve bunu bir hedef gibi göstermek yanlıştır.” ifadelerine yer verdi. Yüce Diriliş Partisi İstanbul İl Merkezi’nde

Bu ülke

A

li Emiri Efendi Kültür Merkezinde gerçekleştirilen Ak Parti danışma meclisi toplantısında, yerel seçim çalışmaları, yerel yönetimlere ait projeler hakkında konuşuldu. Açılış konuşmasını Akp Fatih İlçe Başkanı Ahmet Hamdi Görk’ün yaptığı programda daha sonra sırasıyla, Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, Milletvekilleri ve İl Başkan yardımcıları konuşmasıyla toplantı gündemi olan teşkilat çalışmalarına dair slayt sunumu ile birlikte yapılan faaliyetler gündeme getirildi. Görk’ün kapanış konuşmasında: ” Teşkilat mensuplarımızla birlikte seçime 2 yıl olmasına rağmen yarın seçim varmış gibi sandık çalışmalarımızı hız kesmeden sürdürüyoruz, STK ziyaretlerimiz düzenli olarak devam etmekte ve Fatih’te ziyaret etmediğiz STK kalmayacak ayrıca üye çalışmalarımızı tüm hızıyla devam ettirip en iyi yerlere gelmek için durmadan çalışacağız.” dedi. İlçe Danışma Meclisi Toplantısına, İstanbul Milletvekilleri, Anayasa komisyon Başkanı Burhan Kuzu, Hüseyin Bürge, Harun Karaca, Osman Aşkın Bak, İl Başkan Yardımcısı Yerel Yönetimden sorumlu Selim Temurci, İl Yönetim kurulu üyesi Yusuf Ulutaş ve teşkilat mensupları katıldı.

yapılan toplantıda konuşan Sezai Karakoç “kongrelerin böyle büyük gürültüler koparılarak yapılması”nı eleştirirken Yüce Diriliş Partisi’nin kongrelerini sessiz bir şekilde yapmasının da doğru olmadığına dikkat çekti. Karakoç konuyla ilgili “Yarın Ak Parti’nin kongresi olacak. Onların ki büyük bir gürültüyle olacak bizim ki ise büyük bir sessizlikle.İkisi de normal değildir. Bu durum Türkiye’yi ifade ediyor. Ya ifrat var ya tefrit. İkisinin ortası en doğrusudur. Eğer bir kongre yapacaksanız, normal bir duyuru hakkınızdır. Ama aşırı mubağalaya götürüp büyük gürültülerle ortalığı adeta şok etmek, pek de bir fayda getirmez. Mezarlıkta ıslık çalmaya benzer bu durum. Bizim durumumuzda normal değil. Nor-

mal olanı biraz duyurmak biraz haber vermektir. Bu durum elbette bizim tercihimiz değildir. Elimizden olmayan nedenlerden dolayıdır bu sessizlik. Öyle büyük gürültüler koparmak istemiyoruz elbette ama böyle sessiz sedasız olmasını da gönül istemez. Doğrusu orta yoldur. İmkanlarımızın olmaması maddeten büyümemiş olmamız bu durumu doğuruyor.” şeklinde konuştu. Guy Debord’un yıllara yayılan ve 80’li yıllara damgasını vuran kitabında “Gösteri Toplumu” bir şeyin gerçeği yerine onun sanalının yani gösterisinin rağbet gördüğünün esasın görünene tercih edildiğini tespit ediyor. Kitap, insanların sanal hazlara ilgilerinin yoğunlaştırılmasının otoriteler tarafından tercih edildiğine vurgu yapıyor.


Yasin Eker

İ

stanbul Ses Gazetesi’nde yer alan “karar defterinin ilçe başkanı tarafından gizlendiği” iddalarını da sorduğumuz Pektaş, iddaların asılsız olduğuna değinip: “Bu karalama maksatlı iddalardır. Bu ilçenin

her şeyi bütün yöneticilerine açıktır. Herkes her şeyi görebilir.” ifadelerine yer verdi. CHP’nin halkla ilişkiler yönünde başarsız olduğu yönündeki iddaları da yanıtlayan Pektaş: “Cumhuriyet Halk Partisi’nin Kağıthane’deki son 10 yılını ele alırsanız, son dönemde halkla ilişkilerde muazzam bir gelişme olduğunu görürsünüz. “ dedi.

Görevinden istifa eden isimler ise şu şekilde: Ali Polat (Örgütten sorumlu ilçe başkan yardımcısı), Zeynel Ağacık (Eğitimden sorumlu ilçe başkanı), Nusret Can (Sivil toplum örgütlerinden sorumlu başkan yardımcısı), Aydın Taş (Esnaflardan sorumlu başkan yardımcısı), Seyit Kaplan (Hukuk komisyon başkanı).

Bu Ülke

K

ağıthane Alperen Ocakları Başkanlığı “şehitlerimiz dua bekliyor” başlığıyla mevlit okuttu katılımcılara Türk Bayrağı dağıttı. Kağıthane Merkez’de bulunan Daye Hatun Camii ’inde gerçekleştirilen mevlide Büyük Birlik Partisi teşkilatları ve Alperen Ocakları kadroları hazır bulundu. Programa sivil toplum kuruluşları ve Kağıthanelilerden de destek geldi. Vatandaşlar katıldıkları mevlitte Boğaziçi İlahi Grubu eşliğinde şehitler için dua okudu. Program ardından camii avlusunda katılımcılara ikramlarda bulunularak, Türk bayrağı da hediye edildi. Mevlide katılan Büyük Birlik Partisi Genel Başkan Yardımcısı Bayram Karacan, Türkiye'de son dönem de yaşananlardan hoşnut olmadığını, terör saldırılarında asıl amaç şiddet yoluyla toplumun dikkatini bir konuya çekmek olduğunu ifade etti. Şiddet olaylarına kayıtsız kaldığınızda şekli, yöntemi değişecek; dozajı artacaktır diyen Karacan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Terör olaylarına karşılık verildiğinde varlık sahası bulduğu için mevcudiyetini koruyacaktır. 28 yıldır olan budur. Artık bu acılara bir son vermek adına menfaat ve çıkar kaygısını bir tarafa bırakarak, toplumu oluşturan bütün kurum, kuruluş ve fertlerin terörle mücadele için birlik içerisinde hareket etmesi gerekiyor” dedi. Program sonunda Kağıthane Alperen Ocakları Başkanı Yusuf Karademir, dagünün anlam ve önemine binaen Büyük Birlik Partisi Genel Başkan Yardımcısı Bayram Karacan’a Türk Bayrağını kendisi takdim etti. Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Basın Danışmanı Tolga Aral da programa katıldı.


Soner Karakaş

İ

nsani Yardım Vakfı (İHH) ve Mavi Maramara Aktivistleri avukatları İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 6 Kasım’da görülecek olan Mavi Marmara davası öncesi

İsrail’e maddi ve manevi tazminat davası açmaya başladı. Mavi Marmara Aktivistlerinin İsrail’den 10 milyon Lira tazminat talep ediyor. Adliye önünde basın açıklaması yapan Av. Uğur Yıldırım: “Özgürlük Filosuna yapılan saldırıda zarar gören tüm gerçek ve

tüzel kişiler için İsrail’in tazminat ödeyerek organizatör kurumların ve aktivistlerin tüm zararlarını karşılaması ve her halükarda bu saldırıyı gerçekleştiren suçluların cezalandırılması gerekir.” ifadelerine yer verdi. Yıldırım ayrıca: “Mavi Marmara ve diğer gemilerde olan mağdurlar bir yandan da maddi-manevi zararlarının giderilmesi için hukuk mahkemelerinde tazminat davalarını başlatmıştır. Tazminat davası için bugüne kadar ceza davasının açılmasını bekleyen filo katılımcıları ceza davasını, tazminat davasını ve tüm hukuk mercilerindeki girişimleri bir bütün olarak değerlendirmektedir. Hiçbir zaman sorumluların cezalandırılması talebinden vazgeçmeyen organizatörler, katılımcılar ve şehit yakınları İsrail’in hukuk alanının dışında siyasi görüşmelerinin de kendileri için hiçbir bağlayıcılığı ve anlamı olmadığını belirtmektedir. Sadece özür ve tazminatla bu meseleyi kapatmayı hedefleyen İsrail’in hukuk mercilerinde verilecek kararla zarar gören tüm gerçek ve tüzel kişiler için

İ

GİAD Eğitim ve Araştırma Komisyonu tarafından; kültür, medeniyet, siyaset, iktisat, sosyal, aktüel alanlarda organize edilen medeniyet sohbetleri devam ediyor. Programa konuşmacı olarak katılan, T.C.M.B Meclis Üyesi, Prof. Dr. Sabri Orman ’Ahlâk bana göre beşerilikten insaniliğe yükselme gayretidir. İnsan biyolojik haliyle kaldığı sürece diğer hayvanlardan farklı olmayan bir varlıktır. Fakat insan hayvanlardan farklılaşma çabasıyla farklılaşır.’dedi.

tazminat ödeyerek zararları karşılamalı ve her halükarda suçlular cezalandırılmalıdır. BM tarafından da tespit edilen suçların karşılığı hukukta hem tazminat hem de suçluların cezalandırılmasıdır. Öte yandan mağdurların tazminat talebi mağdurların alacağı meselesinden ziyade cezalandırmadır. Maddi değerleri her şeyin önüne koyan ve bunun için insanları öldürmekten çekinmeyen paranın acıtacağı bir dili konuşan İsrail’e anladığı dilden bir karşılık da bu tazminat davalarını daha anlamlı kılmaktadır. 5 Ekim 2012 Cuma günü İstanbul ve Kayseri’den toplam 40 kişi şimdilik ve ilk grup olarak dava açmıştır. Diğer kişiler de süreç içerisinde davalarını açacaklardır. İlk 40 kişinin davalarında toplam istenen rakam yaklaşık 10 milyon TL’dir. İlk etapta dava açanlar arasında Şehit Furkan Doğan, Şehit Cevdet Kılıçlar, Şehit Necdet Yıldırım’ın davalarının yanı sıra ağır yaralılar, medyacılar, doktor ve hemşirelerin davaları da yer alıyor. Gazze Özgürlük Filosunu organize eden ve katılan herkes; Gazze’de hala devam eden deniz ablukasının tamamen özellikle deniz tarafından kalkmasını, İstanbul 7.Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden ceza davasında eklenecek diğer sorumlularla beraber tüm sanıkların cezalandırılmasını, tüm taraflar için her türlü maddi ve manevi zararın tazmin edilmesini, tüm yargı mercilerinde hızlı ve adil bir yargılama talep etmektedir.” şeklinde konuştu. Basın açıklama sonrası avukatlar adliyeye girerek Asliye Hukuk Mahkemesi’ne dilekçelerini sundular. 31 Mayıs 2010 günü Mavi Marmara Gemisine yapılan saldırıda İsrail askerlerinin savunmasız yardım gönüllerine kötü muamelede bulunduğu anlatılan dilekçede, BM İnsan Hakları Konseyi Raporuna da değinildi.

Prof. Dr. Sabri Orman, Gazali’nin iktisat felsefesinden, Aristo’nun üretim ve faiz konusundaki düşüncelerine; Hz.Peygamber’in ticaret anlayışından, Müslüman tüccarların Güneydoğu Asya ve Afrika’nın İslâmlaşmasına olan etkileri gibi konularda birçok önemli ve ilgi çekici bilgi verdi. Program, İGİAD Yönetim Kurulu Başkanı Şükrü Alkan’ın ve Eğitim Komisyonu Başkanı Mehmet Bulayır’ın, Prof. Dr. Sabri Orman’a hediye takdim etmesiyle son buldu.


Ö

ğrenciler kendi aralarında konuşurken IUS, IUS deyip duruyorlardı, nedir diye araştırınca üniversitenin adının kısaltılmışı olduğunu öğrendim. Üniversitenin sitesini incelemenizi öneririm (http://www.ius.edu.ba). Web sayfası İngilizce ve Türkçe hazırlanmış.. Kısa bilgi vermek gerekir ise,Türkiye’den başbakanımız başta olmak üzere bir çok ünlü ismin ziyaret ettiği üniversite, “Uluslararası Saraybosna Üniversitesi (IUS), Saraybosna Eğitim ve Öğretimi

I

US, Fotoğraflardan da görüldüğü gibi yemyeşil bir ortamda kuruludur. Vadi yine yeşil dağ sıralarına da bakmaktadır. Veliler öğrenciler gibi he-

Geliştirme Vakfı (SEDEF) tarafından 2003 yılında Saraybosna’da kuruldu. IUS 2004-2005 öğretim yılında Temel Geliştirme Programı (İngilizce Hazırlık) ile faaliyete başladı. Üniversitemiz bünyesinde 3 temel fakülte (Mühendislik ve Fen Bilimleri, İktisadi ve İdari Bilimler, Sanat ve Sosyal Bilimler) Eylül 2005’de öğretime açıldı. IUS Bosna’nın bir üniversitesi olup YÖK tarafından denkliği tanınmaktadır. Bilgi için İstanbul Bürosu ile irtibata geçiniz (Tel. 0 212 563 91 36 / 58 - 59)”

yecanla mezuniyet programını izlemek için sandalyelere kurulmuşlardı. Tabi herkes aynı heyecanı taşımıyordu. Heyecan içre heyecanlar vardı.

S

ırasını bekleyen öğrenciler kümelenmişti, bizim gözlerimiz Zeynep’i arıyordu ama nafileydi çabamız. Cüppe ve takkeler tanımayı önlüyordu. Her kesimden öğrenci ve veliler yadırgamadan ve yadırganmadan töreni izliyorlardı. Öğrenciler de kılık kıyafet dayatmasının, laik antilaik gibi fikri şablonların olmadığı bir ortamda yetişmenin özgürlüğünü, mutluluğunu yaşıyorlardı. Zeynep Hatipoğlu diplomasını almak için platformda yüyür görünce, onun kadar heyecanlanmıştık. Sonra aile sevincine biz de ortak olduk.

P

rotokol konuşmaları yapılmış, herkes sabırsızlıkla diplomarın verilmesini bekliyordu. Anneler ellerinde çocuklarına sunmak üzere hazırlattıkları çiçekler ile bekleşiyorlardı. Benim bakışlarım ise kürsü etrafında dolaşıyordu. İlk diplomayı kimin alacağını merak etmeye başlamıştım, kız öğrenci mi okul birincisi olacaktı yoksa erkek bir öğrenci mi? Merakım kısa sure sonra giderildi. Okul birincisine, Türkiye’de Samsun, Sivas, İstanbul gibi şehirlerde öğretim görevlisi olarka çalışmış Prof. Dr. Metin Boşnak hoca anons edilince öğrenciler arasından çılgıca bir alkış koptu. Anladım ki, hoca çok seviliyordu (yanılmamışım gerçekte de öyleymiş).

G

örüldüğü gibi Boşnak kızımız okul birincisi olmuştu. Bu kızımızın resmini daha sonraki günlerde Travnik şehrini ziyaretimizde, İbrahim Paşa Medresesinin (bizdeki İmam-Hatip Lisesi) başarılı öğrencilerin sergilendiği panoda görecektik).

Tanıdık bir yüz ile karşılaştık (gerçi kardeşçe bir ortamdaydık, herkes tanıdık gibiydi). Uluslararası Saraybosna Üniversitesi akademik kadrosunda yer alan aziz iki dostlarımdan Prof. Dr. Hasan Korkut hoca da diploma veren öğretim görevlilerindendi.

B

abası ile kızını yanyana görünce bize bu anı fotoğraflamak kalmıştı. Ama “Eyvah kızın büyüdü” takılmalarını yapmadan da duramamıştım. Okul birincisi Boşnak kızımızı görünce Akif oğlumuzun kolundan tuttuğum gibi soluğu yanında almıştım, tanıştırdım belki başarı bulaşıcıdır diye düşünerek (ilk defa bulaşıcılıktan medet umarak) beraber bu anlarını kalıcı bir ortama taşıdım. Okulun fiziki yapısına ve bu günlere gelmesinde emeği geçenlerden Sedef Vakfi başkanı Hasan Topaloğlu da ailesi ile beraber kızını mezun etmenin kıvancını yaşıyordu, toprağa atılan temel/tohum tutmuştu ve hasat yapılıyordu.


MEHMET HORASAN

Mostar Köprüsü caminin avlusundan bir başka güzel görünüyordu

Bizde Mostar köprüsünü görünce haliyle ona odaklandık ama şehre girince ilk durağımız Koski Mehmet Paşa camii olmuştu. Savaşta minaresi yıkılan cami 2001 yılında Tokyo Cami Vakfı ile Diyanet Vakfı tarafından restore edilmiş

Mostar şehrini Neratva nehri ikiye bölüyo, bir tarafta Boşnak diğer tarafta ise Hırvat nüfus ağırlıkta. Minareler ile süslü olan Mostar şehrinin Hırvatların yoğun yaşadığı bölgenin en yüksek tepesine 72 metrelik haç dikilmiştir. Dayton antlaşmasına göre şehire yada etrafına dini bir motif eklenmeyecektir. Fakat antlaşmadan 3 gün sonra bu haç dikilir. Hırvatlar “Bak biz haçı nasıl diktik. Şimdi sizin hilalden daha yücede bir haçımız var” deyince, Aliya İzzetbegoviç tarihi bir cevap verir “Sen gökyüzündeki Hilal’i görmüyorsun galiba, ne kadar yükseklere haç diksen de onu geçemezsin ve asla onu oradan da indiremezsin”. Bu sözleri güneş altında dinlerken haçın üzerine doğan Hilal’i hissetme arzusundaydık.

Dar sokakta yürüken karşımıza elle yazılmış bir yazı çıkıyor: Don’t Forget (unutma) Unutmayacağımıza söz verirken şehirden ayrılma vaktinin geldiğini belirten ses, asırlar ötesi ile kurduğumuz - şehrin de buna uyum sağladığı- bağ ile koparıyor sanki bizleri.. Caminin avlusunda hem dinledik hemde bazılarımız serinledi.

Yolcu yolunda gerek.. Yemyeşil diyarlardan geçiyoruz. Srebranica yoluna düşeli hüzünlüydük ve genelde de mikrofonumuz Tuncay’da idi. Katliama uğrayan bir beldeye ve şehitliğine doğru yol alıyorduk dillerimizde tekbirler ile..

Srebrenica’da katliamın başladığı toplama yerine ulaştığımızda şehitlik girişinde namazgah karşıladı bizi. Sonra isimler, isimler ve bir rakam.. Arkadan kardelen çiçekleri gibi bedensiz mezar taşları..Binlerce.. Yığılıp kalıyoruz grupça, imdada yine Tuncay yetişiyor, Kur’an okuyor, o okudukça biz bütünleşiyoruz şehitlikle, acılar yüreklerimizi dağlıyor, dualarımız boğazlarımıza düğümleniyor..

Bosna Savaşı’nın bitmesine az bir zaman kala, Birleşmiş Milletlerin ‘güvenli bölge’ ilan ederek silahsızlandırdığı ve Hollandalı BM Barış Gücü askerlerinin ‘koruması altındaki’ Srebrenitsa’da yaşananlar insanlık

tarihinin kara günlerinden biriydi. Srebrenitsa’nın güvenliğinden sorumlu Hollandalı askerlerin oluşturduğu BM Koruma Gücü’nün kentini gece yarısı Sırplara bırakması ile birlikte, 6 Temmuz’da Srebenitsa’ya saldırılar başladı ve BM koruması altındaki boşnaklar Sırp canilere teslim edildi. BM’in koruduğunu ilan ettiği 8 bin 372 Boşnak, Sırplar tarafından katledildi Katliamın yaşandığı sırada Srebrenitsa’da BM Barış Kuvveti olarak 600 kişilik Hollanda Askeri Birliği (DUTCHBAT) bulunuyordu. Hollanda kuvvetleri, BM’nin kendilerine yeterli hava desteği sağlamadığını söyleyerek kenti Sırplara teslim ederek adeta olanların yaşanmasında izin verdi. Boşnakların toplanan silahlarını geri almak için yaptıkları başvuru da yine

Gözümüze bir haç ilişiyor, sorduğumuzda Boşnaklar ile beraberken öldürümüş, Hırvat asıllıymış,Hıristiyan Rudolf Hren. Daha sonra öğrendiğimize göre “Boşnak arkadaşlarıyla ormana kaçarken Çetnikler tarafından katledilen Hren'in cenazesinin, annesi Barbara ve kızı Diana'nın isteği üzerine Srebrenitsa kurbanlarıyla birlikte toprağa verilmiş. Anna Barbara Rhen, ‘Oğlum öldürüldüğünde 35 yaşındaydı. O gönlüyle ve ruhuyla tam bir Srebrenitsalıydı. O nedenle onu arkadaşlarından ayırmak istemedim’demiş.” Hollanda Barış Gücü tarafından reddedilecekti. Sırp Ordusunun paramiliter gruplarından olan “Akrepler” Srebrenitsa’ya saldırmadan önce komutanları Ratko Mladiç şöyle seslenmişti: “ Büyük Sırp kutsal gününün öncesindeyiz. Bu şehri Sırp milletine armağan ediyoruz. Türklere karşı ayaklanmamızı hatırlayarak, Müslümanlardan intikam zamanı geldi” İhanete Ortak Olan BM Sorumluğunu Kabul Ediyor 1999 yılındaki Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, yayınladığı bir raporla Srebrenitsa’da yaşananlarda ve etnik temizlik kampanyasına karşı yeterli önlem alınmamasında BM’nin de sorumluluğu paylaştığını kabul etti.

Soykırım müzesini matem havasıda geziyoruz.

Şehitlik girişine konulan ziyaretçi defterine bizler de duygularımızdan eser bırakıyoruz. Küçük oğlumuz ben ne yazayım dediğinde ‘kalbimi ve bir parçamı bıraktığım topraklar’ diye yazıver dedim, dudaklarımdan ise ‘Küfür Tek Millettir’ sloganı dökülmüştü. Türkiye devleti de Özal’ın son dönemleri hariç Bosna savaşına kayıtsız kalmıştır. O dönemin başbakanı (199193) ve daha sonra cumhurbaşkanı olan (1993-2000) Süleyman Demirel konuya tamamen ilgisiz kalmış hatta batının yanında yer almıştır. Her daim mazlumdan yana olan halkımız ise sivil yardım kuruluşları aracılığıyla yardımda bulunmuştur, IHH da bu sürecin ürünüdür.


Mustafa Olgun

2

005 yılında çıkarılan “Bitkisel Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği” kapsamında atık yağların toplanması yönünde büyük bir adım atılmıştı. Bu yönetmelik çerçevesinde gıda zincirlerinden atık yağ toplanması sağlanırken evsel atık yağların top-

lanma oranı çok düşük seviyelerde kaldı. Türkiye’de üretilen yaklaşık 100 bin ton yağın sadece 10 bin tonu toplanabiliyor. Mehmet Baş yaptığı açıklamada, belediyelerin ve özel girişimlerin çabalarıyla toplanmaya çalışılan evsel atık yağların Bitkisel Yağ Sanayicileri Derneği tarafından toplatılma girişimlerinin başlatıldığının bilgisini verdi. Bu plan çerçevesinde marketlerde, parklarda ve çeşitli halka açık yerde yağ toplama noktaları oluşturulacak.

Bir litre atık yağ bir milyon litre içme suyunu kirletiyor. İşlendiğinde en az 1 milyar dolarlık gelir sağlayacak olan atık yağlar boş yere lavabodan dökülüyor, milyonlarca litre su kirleniyor.

Buülke

D

eniz araçlarının Eyüp'e geçişine engel olduğu ve su sirkülasyonunu engellediği belirtilen Eski Galata Köprüsü kaldırıldı. Eski Galata Köprüsü, Haliç Köprüsü'nün yapılan bakım-onarım çalışmaları sırasında oluşan trafik yoğunluğunu azaltmak amacıyla Balat- Halıcıoğlu ara-

Buülke

B

aşkasına ait veya sahte belgelerle toplu taşıma araçlarını kullanarak seyahat etmek isteyenler hakkında dava açan İETT, hukuki girişimler sonucu 5 kişinin ceza almasını sağladı. İETT’den yapılan açıklamada, kaçak yolculuğu engellemek için 2006 yılından bu yana İETT, 26 alacak davası, 54 ceza davası için mahkemeye başvurulduğu belirtiliyor. 12’si sonuçlanan toplam 31 bin liralık alacak olan davalardan, 8 bin 212 lira tahsil edildi. Davada ayrıca, arkadaşına ait polis kimlik kartının fotokopisi ile metrobüs durağından ücretsiz geçmek isteyen, indirimli seyahat kartı alma hakkı olmadığı halde çalıştığı okulun başvuru listesine ismini yazdıran, çıkma ve kullanılmış biletleri

sına taşınmıştı. 20 yıl aradan sonra geçen 8 Temmuz'da Balat-Halıcıoğlu arasında yeniden hizmete giren köprü tekrar emekliye ayrıldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden yapılan açıklamaya göre köprünün kaldırılmasının sebep olarak "Yolcu taşıyan deniz araçlarının Eyüp'e geçişine engel olması" ve "Su sirkülasyonunu engellemesi" gösterildi.

satmaya çalışan ya da sahte olarak düzenlenmiş polis tanıtma kartını kullanarak otobüslere ücretsiz bindiği tespit edilen kişiler hakkında da çeşitli mahkumiyet gibi kararlar dikkat çekiyor. İETT’nin 1-6 Eylül’de Mecidiyeköy Metrobüs istasyonu ile toplu ulaşıma ait değişik durak ve istasyonlarda eylemde buluna, turnikelerden atlayan kişiler hakkında da savcılığa suç duyurusunda bulunduğu belirtildi. İETT Genel Müdürü Dr. Hayri Baraçlı: ”Sahte evrak düzenleyerek ya da başkasının kartını kullanarak seyahat etmek, yasalara göre suç teşkil etmektedir. Bu türden yollara başvurarak, sahte ve usulsüz yolculuk yapanlara karşı adli işlem başlatıyoruz. Bizler ücretlerini ödeyerek seyahat eden yolcularımızın da haklarını korumak zorundayız. Yolcularımızdan bu konuda duyarlı olmalarını ve usulsüz geçişlere itibar etmemelerini istiyoruz” dedi.


Buülke

B

ilgi Üniversitesi’nin 2003 yılından beri düzenlediği araştırmalarla “Sivil Toplum Kuruluşları ÇalışmalarıEğitim Kitapları, Kamu Harcamalarını İzleme Dizisi” çalışmalarını sürdürüyor. *Türkiye’de sosyal güvenlik, sağlık, sosyal hizmetler ve sosyal yardımları içine alan sosyal koruma harcamaları 20062008 döneminde yüzde 11,5 civarında gerçekleşmiş. Bu oran 2009 yılında yüzde 13,49, 2010 yılında yüzde 12,96, 2011 yılında ise yüzde 13 olmuş. *En son yayınlanmış Eurostat verilerine göre, AB (27) ülkelerinin sosyal koruma harcamalarının 2009 yılında GSYH’ya oranı yüzde 29,5 olmuş. 2009 yılında Türkiye’nin sosyal koruma harcamasının GSYH’ya oranı yüzde ise 13,5 ile kısıtlı kalmış. Türkiye, en azından kişi başına milli gelirinin daha yüksek olduğu Bulgaristan ve Romanya gibi ülkelerin sosyal koruma harcamalarının GSYH’ya oranına çıkabilmek için, sosyal koruma harcamasının GSYH’ya oranını yüzde 18’e yükseltilebilmesi gerekiyor. *Bu çalışmadaki projeksiyona göre, 12,5 milyon sigortasız vatandaşın GSS priminin devlet tarafından ödenmesi ve 1 milyon göreli yoksul haneye ayda 295,5 TL düzenli gelir verilmesi durumunda ortaya çıkan ek kaynak ihtiyacı 1,3 milyar TL civarında. Bu kaynak askeri harcamaların yüzde 5 azaltılmasıyla sağlanabiliyor. *Askeri harcamaların yüzde 20 azaltılmasıyla ise nüfusun yüzde 17’sinin sigorta primi devlet tarafından karşılanabilirken, 1,5 milyon yoksul haneye ayda 465,4 TL düzenli gelir desteği verilebiliyor. Askeri harcamalarda yapılacak tasarrufun tekno-

Buülke

E

yüp Belediyesi'nde çalışan işçiler ile toplu sözleşme görüşmeleri tamamlandı. Eyüp Belediyesi ile belediyede görev yapan işçi personelin bağlı olduğu Hizmet-İş Sendikası 1 No'lu Şube Başkanlığı'nın toplu sözleşme görüşmeleri sonuçlandı. Yapılan anlaşmaya göre işçiler ilk yıl yüzde 16, ikinci yıl enflasyon oranında maaş zammı alacak. Aynı şekilde

lojik bir gerilemeye neden olmadan, etkinlik artışı ve ciddi bir performans denetimi ile sağlanabilmesi mümkün olması ise cabası. *Diğer yandan, askerî harcamaların yüzde 20 azalması durumunda harcamaların GSYH’ya oranı yüzde 2,3’lerden yüzde 1,8’lere düşmektedir ki bu oran hâlâ bir çok NATO ülkesinin askerî harcamalarının GSYH’ya oranının üzerinde bulunuyor.

işçiler sosyal haklara da yüzde 12 ile yüzde 16 arası zam alacak. Görüşmelerde, işveren adına Eyüp Belediye Başkanı İsmail Kavuncu, Başkan Yardımcısı Metin İşeri, Personel Müdürü Ömer Faruk Torun, işçiler adına ise Hizmet İş Sendikası İstanbul 1 No'lu Şube Başkanı İbrahim Güleş, Hizmet İş Sendikası İstanbul 1 No'lu Şube Sekreteri Ahmet Kukuk, İşyeri Sendika Temsilcisi Bedri Bozdemir katıldı.


2

1 Asrın en önemli ve en derin mevzusu artık eğitim… İnsanlar, eskiden olduğu gibi eve, arabaya, arsaya yatırım yapmaktansa çocuklarının eğitimine yatırım yapmayı daha evla buluyorlar. Birçok aile çocuğunun daha iyi bir eğitim alabilmesi için imkânlarını sonuna kadar kullanıyor. Az da olsa “Aman çocuğum okumasa da olur. Ben ona bir iş bir de ev ayarlarım olur biter.” diyen ebeveynler hala mevcutsa da bu tip aileler artık çok popüler değil. Günümüz makbul aileleri, bankada çocukları için eğitim hesapları açıyor ve çocuklarını hafta sonları birçok sıkıcı kursa gönderiyor. Anne babalar, kendi yaşamlarında sahip olmak istedikleri fakat elde edemedikleri statü ve zenginliği çocuklarında görmek adına bir yarış edasıyla, o kurstan bu okula koşuşturup duruyor. Çocuklar, bu hengâme karşısında başarısız olunca da olanca hiddetle buna itiraz ediyorlar. Çocukların bu telaş içerisinde kazaya uğramaları ise şaşkınlıkla karşılanıyor. Evladım, çok ders çalışacak, bütün sorumluluklarını bilecek, okul arkadaşı dışında sokak arkadaşı asla olmayacak. Bu ahval içinde yetişecek ve geleceğin beyin takımı olacak neslin hayata ve topluma dair bir derdi olacak mı düşünen bir ebeveyn yok gibi. Elinde televizyon kumandası, bütün haber programlarını arka arkaya seyreden baba, çocuğuna “ Neden kitap okumuyorsun, ders çalışmıyorsun?” sorularını ardı ardına sorma hakkını kendinde bulunduruyor. Okuma alışkanlığı kazandırmak adına hiçbir şey yapmayan anne, yoğunluğunun acısını çocuktan çıkarırcasına sokağa çıkma yasağıyla adeta günah çıkartıyor. Akraba ziyaretlerinin derin sohbetlerinde, bütün suç ve sorumluluk çocuğunmuş gibi yapılan muhabbetler ise anne babalara anlık bir rahatlık vermenin ötesinde değil. Kitap okuma davranışına pek şahit olmayan, sokak arkadaşını hep kötü bilen ve sanal arkadaşlıklarla yetinen, elinde kumandalı baba figürü ile yetişen çocuk, ne kadar üzerinde durulsa da sağlıklı ve nitelikli bir eğitim alamaz. Bunun bilincinde olan toplumlar, anne baba okulu gibi faaliyetlerle bu problemi aşmaya çalışıyor. Günümüzün eğitim anlayışında model olma ve model alma gibi kavramlar çok önemliyken ailelerin bunu kanıksamaması ve bunun yerine sadece büyüklerden öğütler kitabıyla avunması mevcut aile-çocuk-eğitim üçgenini özetliyor. Hakikatte, aile nasıl bir eğitim anlayışı içerisinde ise çocuk da öyle yetişiyor. Çocuklarına model olan, onları anlayan, kendileri de eğitimli olan ve ya bunu dert eden ailelerin çocukları, bu model yaşam içerisinde az bir fireyle nitelikli olarak yetişiyorlar. Hayata bakış açımız ne olursa olsun, şu bir gerçektir ki; özelde çocuk, genelde de insan yetiştirmekte en önemli olay model ve örnek olmaktır. Sırf ağır ahlaki öğütlerle, parayla ve hafta sonları kurslarıyla arzu edilen bir yetişme anlayışı zor görülüyor.

Ö

ğretmenler kendi aralarında topladıkları paralarla da çocukların istekleri doğrultusunda bu kütüphaneyi kitaplarla doldurdular. İki yıldır hizmet veren bu kütüphane bini aşkın kitapla öğrencilerden yoğun ilgi görüyor. Yaklaşık 700 öğrencinin yararlandığı kütüphanede yapılan kitap okuma yarışmalarıyla çeşitli hediyeler dağıtılıyor. Kütüphanenin kurulmasında öncülük eden Levent Ünalan çeşitli teşvik çalışmalarıyla bir yılda kimi öğrencilerin 18 kitaba kadar ulaştığını belirtti. Ortalama 700 öğrencinin yılda 8 kitap okuduğunun bilgisini veren Ünalan, bu sayıyı daha da arttırmayı hedeflediklerini belirtti. Öğretmenler, kendi çabalarıyla oluşturdukları bu kütüphaneyle öğrencilere okuma alışkanlığı kazandırmayı he-

defliyor. Dünya klasiklerinden güncel romanlara kadar öğrenciler tarafından ilgi gören kitaplardan oluşan kütüphanede kitap okuma alışkanlığını teşvik etmek için çeşitli aktiviteler de düzenleniyor. Kütüphane okulda öğretmenlik yapan Levent Ünalan, Turgut Ahi, Samet Congar’ın öncülüğünde oluşturuldu. Aynı şekilde okulda öğretmenlik yapan Burhan Şengül, İsmail Şahin, Tevfik Karaabalı, Veli Akdoğan, Mustafa Kemal Özdeş, Ali İhsan Ak,Hakan Kırmızıbayrak, İsmail Gülsever, Hasan Altay, Meedin Aslan, Mahmut Iğınak, Hasan Erdem, Erol Başat da yüzer kitapla kütüphanenin oluşmasına büyük katkı sağladı. Melek Yayınları da kütüphane kurulduğunda büyük destek verdi. Gültepe Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi Makine Teknolojileri Bölümü öğretmenleri bundan

15 yıl önce Türkiye’nin ilk internet laboratuarını kurmuşlardı. Herhangi bir kurumdan destek almadan kendi imkanlarıyla oluşturdukları internet labratuarı 10 bilgisayardan oluşuyordu. Gültepe Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi, Anadolu Teknik Lisesi, Teknik Lise, Endüstri Meslek Lisesi ve Açık Öğretim Lisesi olmak üzere tam gün, tam yıl 5 alanda eğitim ve öğretime devam ediyor. Gültepe Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi’nde gönüllü öğretmenlerce oluşturulan bu kütüphaneye isteyen herkes destek olabiliyor. Kütüphane’nin oluşmasında öncülük eden Turgut Ahi “Herkesi bu ve bunun gibi kütüphanelere destek vermeye davet ediyoruz. Okulumuzun kütüphanesine destek vermek isteyenlere kapımız sonuna kadar açık. Burda öğrencilerin kitap okuma alışkanlığı kazanmasına herkez katkıda bulunmalı.” şeklinde konuştu. Ahi kütüphaneye destek olmak isteyen hayır severlerin direk okul ile iletişime geçebileceğini belirtti.

Bu ülke

S

avaş nedeniyle Suriye’den kaçan ailelerin çocukları Türkiye’deki tüm okullara hiç bir şart istenmeden kayıt yaptırabiliyor. İlçemizde de bu haktan yararlanan onlarca çocuğun olduğu biliniyor. Bu öğrenciler özellikle imam hatip liselerini tercih ediyor. Bununla birlikte bu çocukların Türkçe bilmemesi ve Arapça bilen öğretmenin yetersizliği sağlıklı bir eğitimin yapılmasını engelliyor. Bu öğrenciler sınıftaki diğer arkadaşlarına Arapça öğretirken, Türk öğrenciler de Suriyeli öğrencilere Türkçeyi öğretmeyi çalışıyor. Özellikle bu yıl içerisinde İstanbul’a göç eden bir çok Suriyeli aile var. Bu ailelerin çocukları İstanbul’daki okullara rahatlıkla kayıt yaptırabiliyor. Kağıthane’de de bu yıl içerisinde bir çok Suriyeli çocuk okullara kayıtlarını yaptırdı.


Sayın Kurt, sizinle ilgili islamcı geçmişten gelen ancak Kürt Milliyetciliğine taşınmış, PKK mücadelesinin oluşturduğu iklimden etkilenmiş bir kişi algısı var? Katılır mısınız? Bunun çok değerli bir soru olduğu kanaatindeyim. Bu soru üzerinden ben Türkiye’deki bütün Müslümanları düşünmeye davet ediyorum. Süreç içerisinde bütün konuşmalarım medyadadır. Bunun öncesinde, üniversite yıllarında ‘Müslüman Genç’ dergisinde yazdığım yazılar ortadadır. İslami düşünceye sahip bir kişi bana bu söylediklerimden ve yazdıklarımdan yola çıkarak bu tesbitleri yapıyorsa kendilerine müteşekkir olurum. Ama öğrencilik yıllarından bu yana yaşadığımız bir durum var. O yıllarda ‘ne kadar Müslüman olursa olsun her kürtün içinde bir milliyetçilik damarı vardır’ sözü ne yazık ki islami çevrelerde kabul görürdü. Siz nasıl tepki veriyordunuz bu duruma? Dün de bugün de milliyetçilikten Allaha sığınmış bir insanım. Bu şekilde düşünen her Türk Müslüman kardeşimiz, maalesef Kemalizm’in milliyetçi duruşundan etkilenmiş, eşitliğin ne olduğunu bilmediği gibi eşitlik isteyen herkesi de milliyetçi olarak değerlendirmiştir. Üniversite yıllarınızda (seksen ve doksanlı yılların başı) islami kesimde, kürtlere yapılan haksızlıklara karşı bir farkındalık oluşmadığını, aksine ulus devletin milliyetçi duruşundan ciddi bir etkilenme olduğunu söylüyorsunuz? Evet kesinlikle böyle düşünüyorum. İslami kesim 1960 darbesinin etkisiyle devletle çatışmama adına devletle paralel düşündükleri alanlarda berber hareket etmeye, bunu aşırı vurgulamaya çalıştılar. Yani Ali Şeriati’nin deyimiyle “annenin şiddetinden yine annenin eteğine sarılarak kurtulma güdüsü”. Bu eğilim bir süre sonra karakter haline geldi ve bu durum içselleştirildi. 1988’de Saddam Halepçe’de kürtleri katlettiği dönemde biz de İstanbul’da başörtüsü için, Fi-

listin için, Afganistan için, Cezayir için yani Müslüman dünyadaki bütün mağduriyetler için sokaklardaydık. Ben o zaman cemaatlere Halepçe’de yaşananlara karşı sesimizi yükseltmemiz gerektiğini, ‘Müslüman zulme boyun eğemez’ dememiz gerektiğini söyledim. Nasıl karşılık gördü bu girişiminiz? Cemaatlerin ileri gelenleriyle yaklaşık yedi saat süresince oturup konuştuğumuzda o kişiler sonuçta, bu şekilde bir davranışın kendilerine

gasını yerken, bu meselenin diğer tarafında ajitatif duran kürt siyasi hareketi de bizi “devletçi” olmakla suçladı. Halbuki biz ikisi de değildik. Solcular ‘ezilen ulusların milliyetçiliği olmaz’der. Ben o yıllarda buna ‘bir Müslümana göre ezilen ulusların da milliyetçiliği olur’ şeklinde cevap verdim. Müslümanlar sadece maddiyata bakmaz. Siz etnik anlamda dil, üslup ve tarz olarak bir başkasını hakir görüyorsanız bu sizi günahkar yapar, hatta milliyetçi yapar.

Kürtçü olduğum suçlamasını yapanlar bunu ispatlamazlarsa iki elim yakalarında olacaktır. sıcak bakan ülkücü kesimin kendilerinden uzaklaşması durumunu doğuracağını söylediler. Ben kendilerine bu durumun mazlum Müslümanlar için bir hakkı gizlemek olduğunu ve abese suresini hatırlattığını söyledim. O dönemlerde ne yazık ki ümmet olarak beraberce bir tepki veremedik. O yıllarda Müslüman kürtler için ne talep ediyordunuz? Biz sadece eşitlik istiyorduk. O yıllarda kürtçe konuşmak bizim cemaatlerimizde haram değilse bile tahrimen mekruhtu. Cemaatlerin öğrenci evlerinde kalan ve kürtçe konuştukları için azarlanan, bu sebeple ağlayan arkadaşları bilirim. Kur’an da belirtildiği üzere ‘dillerinizin ve renklerinizin farklılığı Allah’ın ayetlerindendir’ cümlesiyle meramımızı ifade ettiğimizde bize arkadaşlarımız “kürtçü” dediler. Bize kürtçü demlerinin gerekçeleri neydi? Bu, bugün dahi islami camianın kendine sorması gereken çok önemli sorudur. Bu sorunun cevabını vermezlerse insanların PKK gibi yapılara kaymasının önüne geçemezler. Ki bugün bu durum vardır ve bunda veballeri olmuştur. Öte taraftan islami camiada “kürtçü” dam-

Geçmişte daha yoğun ilişkiler içinde olduğunuz islami kesime kendinizi yeterince anlatamamaktan şikayetçisiniz? Bugün diyorum ki biraz yüreği olan, vicdanı olan, ,ilmi olan bir insan gelsin de bizim sözlerimiz üzerinden bizi uyarsın, hatta bir adım ötesini söylüyorum bizi islama göre yargılasınlar biz, suçluysak tevbemizi etmeye hazırız. Bu suçlamayı(kürtçü olmak) ciddiye alıyorum. Ve bu suçlamayı yapanlar bunu bana ispatlamazlarsa iki elim yakalarında olacaktır. Bunu bir intikam duygusu adına değil, bunu dile getirenlerin belki kendilerini sorgulamalarına zemin hazırlanabilir ümidiyle söylüyorum. Bugün neyi talep ediyorsunuz? Etnik anlamda insanların eşit olduğu bir düzlemi kastediyoruz. Biz bugün Kürtlerin doğal yaradılışlarından gelen, kendi dillerini özgürce kullanmak gibi Allah’ın verdiği hakları kullanmak noktasında bir eşitlik istiyoruz. Bir söyleşinizde ‘Kürtler Türkiyelileşti, devlet de, Türkler de Türkiyelileşmeli’ diyorsunuz? Aslında hastalığın temelinde bugünkü Tür-

kiye Cumhuriyetinin kurgusu vardır. Bu kurgu 19. Yüzyılın ulus devlet algısıyla ilgilidir. Bugünkü devlet fazla Türk bir devlettir. Etnik bir devlettir ve bu etnik devlet diğer bütün farklılıkları kendine benzetmeye çalışmaktadır. Her şeyin Türkleştirilmeye çalışıldığı bir bölgede Kürtler olarak yaşamaya çalışıyorsunuz. Müslümanlar kavgasını hep batı ile yaptı bu güne kadar. Kendi coğrafyamızda silah kuşanmak kimden gelirse gelsin emperyal düzen kurgusu içinde olan birilerinin maşası olmak sonucuna getirmez mi bizi? Bu savaş helal değildir diyen alimler var? Öncelikle Üstad Bediüzzaman’ın ‘kardeş topluluklar arasındaki ihtilaflarda silah kullanılmaması’ düstürunu önemsiyorum. Kur’an da ‘sizden iki kardeş topluluk karşı karşıya gelirse adaletle aralarını bulun’ diyor. Ancak, eğer haksızlık yapan bundan geri durmazsa Allah adına savaşın diyor. Yıllarca o coğrafyada yaşayan vatandaşlar zulüm, işkence ve faili meçhullere maruz kaldı. Köyleri yakıldı. Biz bunları anlattığımızda, söylediklerimiz Müslüman kardeşlerimizin çoğunun kanına dokundu, bize tepki gösterdiler. Ama tüm bunlar bizi bu kardeşlik duygusundan alıkoymadı. Biz onları yadırgamadık, çünkü böyle düşünmeleri onların suçu değildi. Nihayetinde seksen seneyi aşkın bir dezenformasyon süreci söz konusuydu. Biz hiçbir zaman hiçbir kardeşimize bize denilenin aksine ‘siz ırkçısınız, yada eşitlik karşıtısınız’ demedik. Sezai Karakoç ‘kürt aydını; Diyarbakır sadece Türkün değildir, sadece Kürdün de değildir, Arapların da değildir hepsinindir diyebilirdi’ diyor. Neden birleştirici değil de ayrıştırıcı bir görüntü veriyor kürtler? Biz ömrümüz boyunca bunu sıkça söyledik. Kendi adıma hiçbir zaman ayrılmaktan yana olmadım. Bu şekilde görüntü verdiğimizi iddia eden Müslüman kardeşlerime diyorum ki, Müslümanlar birbirinin kirlerini yıkayan iki el gibidir. Hatamız varsa Kuran ve sünnete göre isbat edin, biz de hatamızdan dönüp ahiretimizi


kurtaralım. Ama ya bir de tersi söz konusu ise. ‘Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklüyorsa’. PKK ‘nın duruşuna olan kininiz sizi kürtlerin geneline karşı bir adaletsizliğe sürüklüyorsa. Gönül isterdi ki Sezai Karakoç bunu daha çok dillendirseydi, daha açsaydı. Çünkü ona olan muhabbet, kardeşlik hukukundaki bu adalet eksikliğinin giderilmesine katkıda bulunabilirdi. PKK bir halk isyanı mıdır? PKK bir isyan hareketidir denilebilir. Ya da bir zamanlar öyleydi. Ama bir halk isyanı denilemez. Halkın kısmen içinde olduğu bir isyan hareketi tanımlaması daha doğru olur. Bu, seksenli yıllarla beraber dağa çıkmaktan başka seçeneği olmayanlara devlet tarafından zorunlu olarak dayatılmış bir durumdur. Bugün Ak Parti iktidarı ile bu gerçekleri artık konuşabiliyoruz. Belki Ak parti ya da Erdoğan gibi biri anlatınca, bazı şeyler halkın genelinin gözünde daha kolay anlaşılıyor? Öyle gözüküyor. Biz yapmaya çalınca kürtçü olduk, ama Ak parti yapınca, insanlar kendilerine daha yakın gördükleri siyasetçilerden bu gerçekleri duyunca daha çabuk ikna oldular.Bugün aynı kitleler Sayın Başbakan’ın, Kılıçtaroğlu’nun, Numan Bey’in söylediklerini geçmişte biz söylediğimizde bize tepki gösteriyordu. Bu noktadan sonra Kürt meselesi, PKK meselesinden ne kadar ayrı düşünülebilir? Kürt meselesi elbetteki PKK meselesinden ayrı bir meseledir. Ancak ne kadar ayrıdır sorusu ortadadır. PKK kürt meselesinin bir ürünüdür. PKK kürt sorununun varlığından ve devletin bu soruna olan hatalı yaklaşımından hayat bulmuş, zamanla kitleselleşmiş ve büyük bir örgüt haline gelmiştir. Bu kitle desteğini göz ardı edip, sadece komplo teorileriyle olaya yaklaşmak ve çözüm aramak yanıltıcı olabilir. Hz. Ali, ‘ bir hakkı ve bir batılı birbirinden ayrıştırıp insanların önüne koyarsanız, kötü insanlar dahil kimse batıla gitmez, herkes hakkı tercih eder ‘der. Yani PKK tek başına sadece batıllarıyla tarif edilebilecek bir örgüt değil. Bu nedenle arkasında kitle desteği var. Arkasına aldığı, batıllarını görünmez kılan hak cümleler var. Dolayısıyla o hak arayışlarının arkasındaki batıllardır bizi irite eden. Biz batılları görüyoruz ama ona destek verenler de ondaki ‘hak’ları görüyor. Yani hakların ve batılların doğru ayıklanması gerekir. Kim neyi doğru söylüyor, neyi yanlış söylüyor bunlara bakmak gerekir. Ana dilde eğitim konusunda evrensel hukuk, insan haklarının geldiği seviye açısından bakarsanız kimse bunun aksini savunamaz. İslam’a, Kurana baktığınızda durum aynı şekildedir. Ama teknik zorluklar vs gibi gerekçeler anlaşılabilir. Bu da karşılıklı anlayışla aşılabilir. Bugün geldiğimiz noktada askeri vesayetin gerilemesi ve demokratik adımlar ortadayken, PKK bu saldırılarla ne yapmaya çalışıyor? Sayın Başbakan’ın başlattığı sürecin, çözüm için ne kadar önemli olduğunu bütün aklı selim kürtler kabul ediyor. PKK kendi içindeki iktidar mücadelesi nedeniyle bu sürece karşı çıkıyor. Bugün PKK’nın yürütmeye çalıştığı plan birkaç ayaktan oluşuyor. Birincisi PKK bu kadar mücadele sonrasında kitlesine birşeyler söylemek zorunda. Bir diğeri PKK bu süreçte tasfiye olma korkusu yaşıyor. Bunun ötesinde PKK uluslararasılaşmış bir yapı olduğundan Suriye gibi olaylar içe kapanmasına yol açıyor. PKK’nın bugün için öncülük ettiği çatışma stratejisi Kürt sorununun direkt kendi ekseni ile ilgili değildir. Ama Kürt sorununu PKK’dan net sınırlarla ayırmak mümkün olmadığı için,

yapılması gereken öncelikle PKK’nın belli ölçüde bir kitle hareketi olduğu gerçeğinden hareketle, devletin bu kitlenin adalet arayışının önündeki noksanlıkları tesbit edip gidermesi gerekir. Müslüman bir toplum olarak biz, en azından duygusal olarak kendi nefsimiz için istediğimiz şeyi diğer kardeşimiz için de istemek durumundayız. Kerkükteki Türkmenin isteklerini yerine getirmek için nasıl bir çaba gösteriyorsak, aynı çabayı Diyarbakır’daki Kürtlere de yansıtmalıyız. Ancak bu durumda İsmailimizi kurban etmişiz demektir. Aksi takdirde İsmailleri gözden geçirmek gerekecektir. Biz Allah’ın dininin adaletini, o bölgedeki insanlarla heyecan içinde yansıtmalıyız. En büyük ortak paydamız Müslüman bir topluluk olmamızdır. Kürtleri islam üzerinden ikna etmek çok kolaydır. Ama islamı onların haklarını ellerinden almak için kullanırsanız en büyük zararı islama verirsiniz. Ve ne yazık ki bugün yaşanan budur. En azından bugün böyle bir Devlet Politikasından bahsedilemez ama değil mi? Devlet politikasından bahsetmiyorum. Müslümanların dilinden bahsediyorum. Müslümanların dilinin adaletle ilgili nakısa gösterdiği

dınlar, örneğin Hizbullahın da hem silahlı mücadele hem de KCK gibi illegal bir yapıyla hareket etmesi durumunda aynı sempatiyle yaklaşacak, destek olacaklar mıdır? Hayır önce onlar karşı çıkacaklardır. Peki bugün bu duruma neden destek çıkıyorsunuz dediğimizde diyorlar ki bu, dağdan inmeyi sağlayacak. Halbuki PKK’nın dağdan inişini sağlayacak başka unsurlar var. Demokratik Toplum Kongresi (DTK) var, BTP var, Habur’dan gelenler var. Nitekim bunlar denendi ve başarısızlığın nedeni bu sefer devlet değildi. Devlet dağdan inişe hazırdı ama PKK’nın buna hazır olmadığını hep beraber gördük. Suriye’deki gelişmeler ışığında PKK ‘nın Suriye yönetmiyle ilişkilerinde nasıl bir durum ortaya çıktı sizce? PKK’ nın Suriye yönetimine direkt cephe almasını beklememek gerekir. PKK bence çok büyük bir hata yaparak Suriye yönetimi ile anlaştı. Belki silah aldı ya da başka türlü ilişkiler içerisine girdi. Unutmamak gerekir ki Esad Ailesinin geçmişinde Hama gibi bir katliam var. Aslında PKK da biliyor ki, anlaşma bir şekilde bozulduğunda Suriye’de kürtlere karşı

Müslümanların dilinin adaletle ilgili nakısa gösterdiği her yerde insanlar PKK’nın kucağına itilmiştir. her yerde insanlar PKK’nın kucağına itilmiştir. Adaleti dinin ve Müslümanların dışında yerlerde aramaya itmiştir. Bu gerçeği hatırlatarak, Müslümanların dikkatini bu hadiseye bir kez daha çekmek istiyorum. KCK için neler söylemek istersiniz. KCK’ya yapılan operasyonları siz de eleştiriyor musunuz? Bence PKK’nın bölgesel hakimiyet amacıyla oluşturduğu KCK yapılanması PKK adına ciddi bir hatadır. Devletin KCK tutuklamaları konusunda hatası olmuş olabilir. Ancak bu usule dönük siyasi bir hatadır, esasa yani işin aslında yönelik bir hata değildir. KCK dediğimiz yapı tam anlamıyla bir baskı sistemidir. İçinde öz savunma güçlerine kadar herkesi kontrol eden bir yapıyı barındırmaktadır. İllegaldir, Taha Akyol’un çok doğru bir tesbitiyle Libya’daki Cemahiriyelere benzemektedir. Barışın önünü tıkayan en büyük engeldir. KCK kamuoyunda, özellikle liberal aydın ve akademik çevrelerde ciddi bir taraftar desteğine de sahip ama? Örgütün içinde yıllarca bulunmuş ama bugün ilişiğini kesmiş bir çok insan bunun ciddi bir hata olduğunu söylüyor. Yine Öcalan KCK’nın illegal bir yapı olduğunu söylüyor. Bu illegal yapıya bütün legal unsurları bulaştırmak her şeyden önce hukukun tanımlayamayacağı bir durumdur. Peki aynı liberal ay-

Esad eliyle ikinci bir Halepçe katliamı yaşanması mümkündür. Aslında bizim devletimizin de bu olayları iyi okuyarak bu sürece yaklaşması gerekmektedir. PYD’ ye karşı Türkiye’nin yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Karşı duruş üzerine bir politika seyrediliyor. Ben aksine, PYD üzerinden PKK’nın silahsızlandırılabilmesi çok mümkündür diye düşünüyorum. PYD’nin oradaki bütün kürtlere an-

A

bdurrahman Kurt, 27 Haziran 1968'de Diyarbakır'da doğdu. Babasının adı Ömer, annesinin adı Azize'dir. Yüksek İnşaat Mühendisi; Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümü'nü bitirdi. Yüksek lisansını Beykent Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde tamamladı. Eyüp Belediyesi, Beyoğlu Belediyesi ve İSKİ'de görev yaptı. Gönül Köprüsü Derneği Kurucu

tidemokratik yollarla hakimiyet kurmasına destek vermek şeklinde değil ama, sürecin kendi içinde demokratik yürümesini destekleyerek bu sağlanabilir. PYD başakanın geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye bu yönde sıcak mesajları oldu. Ben Suriye’deki bu yapının Türkiye himayesine alınması gerektiğini , bunun mümkün olabileceğini düşünüyorum. Bu, Türkiye’nin büyüme projesi dahi olabilir. Sayın Barzani Ak Parti kongresine davetliydi ve orda bir konuşma yaptı. Öncesinde bir tepki yada protesto olabilir düşünceniz varmıydı? Kongrede kendisine karşı bir tepki oluşabileceği ihtimaline karşı biraz diken üzerindeydim. Ama orada bir kez daha gördüm ki bizim yapamayacağımız bazı şeyler Ak Parti ve Başbakan eliyle çok daha makul karşılanabiliyor. Başbakan bunu yaptığı için ona kimse “kürtçü” demedi. Başbakan doğrusu toplumu çok iyi ikna edebiliyor ve dönüştürebiliyor. Bunu bu kongre vasıtasıyla bir kez daha gördük. Basına yansıdığı kadarıyle kongre sonrasında sizin de Sayın Barzani ile özel bir görüşmeniz oldu. Neler konuştunuz? Sayın Barzani Ak Parti kongresinde yaptığı konuşma çerçevesinde bizimle konuştu. Tarihi süreci hatırlattı. Türkiye ile karşılıklı alınan mesafenin önemini, Türkiye’deki demokratik sistemin Ortadoğu için örnek olduğunu belirtti. Karşılıklı ekonomik ilişkileri konuştuk. Türkiye’nin 12 milyar dolarlık Irak’a olan ihracatının 9 milyarlık kısmının Kürt bölgesiyle gerçekleştiğini ve bu rakamın bile ilişkilerin ne boyutta olduğunu gösterdiğine dikkat çekti. Sayın Barzani bugün Türkiye ile PKK arasında arabulucu mu? Biz bunu 2005 yılında Sayın Başbakan’ın Diyarbakır ziyareti sırasında tavsiye etmiştik. Barzani gibi bir moderatör iki tarafı dengeleyebilir diye düşünmüştük. Ama teknik bir konudur. Bugün için böyle bir durum var mıdır bilemiyorum? Mesut Barzani, Celal Talabani ve Abdullah Öcalan isimlerinden hangisi Kürt Halkının gerçek anlamda lideridir? Sayın Barzani’nin liderliği tartışılmaz. Barzani ismi Kürt Halkının tarihinde direnişin en onurlu adıdır. Keşke islam coğrafyasındaki Müslümanlar ; Türküyle, Arabıyla, Acemiyle bu süreçte onları yanlız bırakmayıp, Batı’nın kucağına itmeselerdi. Yakın gelecekle ilgili öngörüleriniz nelerdir? Bu coğrafyada büyümeye aday en uygun ülke Türkiye’dir. Türkiye birilerine ağabeylik taslamak, yukarıdan üstüncül bakmak yerine o işin hadimi olursa bu kendiliğinden gerçekleşecektir. Kürtleri kazanan bir Türkiye’nin dünyadaki yeri başka olacaktır.

Başkanlığı yaptı. Diyarbakır Tarih, Kültür ve Turizm Derneği ile Diyarbakır Turizm Derneği Kurucu Üyeliklerinde bulundu. Ak Parti Diyarbakır İl Başkanlığı da yapan Kurt, 23. Dönem'de Milletvekili olarak Parlamentolararası Birlik (PAB) Türk Grubu Üyesi oldu. Çok iyi düzeyde İngilizce, orta düzeyde Almanca bilen Kurt, evli ve 3 çocuk babasıdır.


İnsanız; doğamız gereği ruh halimiz her zaman sabit kalmaz. Bazen gün içerisinde bile değişiklikler gösterebilir. Etrafımızdaki türlü türlü uyaranlar her birimiz için farklı bir duyguyu tetikleyebilir. Bir bakkalın tezgahında gözümüze çarpan horoz şekeri kimimiz için güzel anıları çağrıştırarak birden neşemizi getirirken, kimimiz için ise olumsuz bir hatırayı canlandırarak bizi üzgün bir moda sokabilir. Buraya kadar herhangi bir sorun yok. Sorun diye nitelendirdiğimiz durum bizim böyle olumsuz bir duygu durumu içerisine saplanıp kaldığımızda ortaya çıkar. Bazen öyle dönemler olur ki ya dünya dursun, ya da biz duralım isteriz. Her şey üzerimize üzerimize gelir. Hiçbir şey bize keyif vermez. Hayata dair ne varsa sanki anlamını yitirmiştir, artık her şey boş gelir. Bu hal, birdenbire kişinin yaşadığı üzüntü verici bir olaydan kaynaklanabileceği gibi, ortada sıkıntılı bir durum olmadığı halde kişinin yaşam süresince zamanla kendiliğinden oluşmuş olabilir. İnsanı içten içe yer, bitirir. Hayatın anlamını yitirmesi! Kulağa ürkütücü geliyor. Anlamı olmayan bir hayatta varolma çabası ise korkutucu. Hayatın anlamının ne olduğu her kişi için farklıdır, tek ve değişmez bir anlamdan bahsetmek mümkün değildir. İnsan bu anlamı kendi bulmalıdır ya da yaratmalıdır. Bu anlamı kimisi kendisini insanlığa hizmet etmekte, kimisi yaratıcılığını kullanarak bir eser

Umudun canlı kalabilmesi için, mutlaka kişinin hayatında bir anlam bulunması gerekir. ortaya koymakta, bir başkası kendini bir dine ya da ideoloiye adamakta, başka birisi hayatı dolu dolu yaşayarak zevk almakta… vs bulmaktadır. Geriye kalanlar ise anlamsızlığın neden olduğu içsel bunalımdan kurtulamamaktadır, ellerinde kalan ise boşa geçmiş koca bir hayattır. Bir insanın, hayatında anlam bulmasının önemini Victor Frankl “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitabında oldukça güzel anlatmıştır. Kendisi psikiyatrist olan Frankl neredeyse ailesinin tamamını II. Dünya Savaşı sonrasında toplama kamplarında kaybetmiştir. Kendisi de bu kampları deneyimlemiş ve kurtulmayı başarabilmiştir. Ruhsal ve fiziksel açıdan çok zor günler geçirmiş olmasına rağmen hayatta kalmayı başaranlardan olmuştur. Çünkü o, insanın psikolojik durumu ile vücudunun bağışıklık durumu arasında sıkı bir ilişki olduğunu bilmekteydi ve bir insan psikolojisi için umudun ne denli önemli olduğunun farkındaydı. Umudun canlı kalabilmesi hayatta bir anlam bulunmasına bağlıdır. Çünkü yaşamının anlamsız olduğunu düşünen birisi herhangi bir şey için çabalamaz. Eğer ki bir iş umut vaad ediyorsa çabalamaya değerdir. Frankl toplama kamplarındaki kişilerle ilgili olarak, gözlerini kapatıp geçmişte yaşamayı tercih edenler için hayatın an-

lamsızlaştığını ifade eder. Ona göre bu insanlara bir neden gösterilmelidir ki varoluşlarının ürkütücü nasıl'ına dayansınlar. Bunun için acının eşsiz bir fırsat olduğuna inanır. Madem ki o an o koşullar altında acı çekmekten başka bir şey elden gelmemektedir, o zaman insanın acıyı kendi görevi kabul etmesinin çektiği sıkıntının yüküne katlanmasını kolaylaştıracağını söyler. Acıya engel olmak elimizde olmayabilir ancak çekilen acı karşısında nasıl bir tavır takınacağımızı belirlemek bizim elimizdedir. Herkesin acısı, üzüntüsü kendine göre büyüktür. Bu bazısı için esaret, bazısı için sevilen birinin kaybı, bazısı için ciddi bir sağlık problemi, bazısı için travmatik bir olay...vs olabilir. Elbette ki kimse bile isteye bu gibi durumlar yaşayıp yaşamını zehir etmek istemez. Fakat mevcut durumu değiştirmek kaçınılmaz ise en azından bu durumu nasıl avantaja çevrilebilir, ona gayret gösterilmelidir. Geçmişte yaşadığı, bazı durumlarda şuanda da varlığını sürdüren can sıkıcı olaylar için hayıflanmak durumun değişme ihtimali yoksa eğer zamanı boşa harcamak olur. O yüzden bizler bu gibi durumlarda öncelikler üzüntümüzü yaşayıp sonrasında silkinerek kendimizi toparlamaya çalışmalıyız. Gerekirse üzüntümüzden anlam çıkararak geleceğe yönelik hedefler belirleyip harekete geçmeliyiz.

Bir örnek üzerinden gidecek olursak, tedavisi olmayan yatalak bir hasta düşünelim. Şüphesiz yaşam onun için bizim tahmin dahi edemeyeceğimiz kadar çok zordur. Peki bu kişi şimdi ne yapmalıdır? Zaten yatağa mahkumum deyip ölümün kapısını çalmasını mı beklemelidir? Muhtemelen böyle bir şey, onu çektiği fiziksel acıdan çok daha fazla acıtacaktır. Eğer ki durumu düzeltemeyecekse onu kendisi için mümkün olabilecek en yararlı hale getirmesi en yerinde davranış olacaktır. Bu da hayatına bir anlam yüklemesi ile olur ya da zaten var olan anlamı keşfetmesi ile. Böyle bir durumda, birisi çektiği sıkıntılara rağmen kendini farklı uğraşılara -kitap okumak, yazmak, fikir üretmek- vererek insanlığa hizmet etmeyi amaç edinebilir. Bir diğeri ise bu kadar acıya rağmen hayata pozitif bakabilmeyi başararak küçük sıkıntılarla dertlenen insanlara örnek olmayı hedefleyebilir. Bir başkasının amacı ise her şeye rağmen isyan etmeyip sabrederek iyi bir kul olmak olabilir. Her insan için örnekler farklı farklı şekillendirilebilir. Böylece zor koşullar dahi olsa yaşam daha dayanılabilir bir hal alır. Yaşamımıza anlam katmada umut kadar, Allah inancının da önemli bir yeri vardır. Hatta yeri geldiğinde inanç daha da önemli olabilir. Çünkü inancı olan birisi bilir ki, başına ne geliyorsa zaten onda bir hikmet vardır bu yüzden yaşanmalıdır. Gerçek olan bir şeyse var ki; biz dursak da dünya dönmektedir. Madem ki bir kere geldik bu dünyaya, yaşamımızın bizim için kıymetli olduğunu unutmayıp onu mümkün olan en anlamlı bir şekilde yaşamaya çalışmak yapılacak en mantıkılı davranışlardan birisidir.


mahallelerinde toplam 437 parselde içerisinde Avrupa Birliği’nin 7 milyon euro hibe ile restore ettirdiği binalar da bulunuyor.

Mustafa Olgun

B

akanlar Kurulundan çıkan acele kamulaştırma kararında, Tahta Minare (Balat Mahallesi), Balat Karabaş, Molla Aşkı (Ayvansaray) ve Atik Mustafa Paşa (Ayvansaray)

Mahkemenin Fener-Balat-Ayvansaray projesini “hukuka, kamu yararına, şehircilik ilkelerine ve planlama esaslarına” uygun olmadığı gerekçesi ile iptal etmesi üzerine Fatih Belediyesi Danıştay’a itiraz etmişti. Gelinen son durumda birçok karışıklık olduğunu belirten Febayder Başkanı İbrahim Güntekin “Fatih Belediyesi, var olan mahkeme kararı için Danıştay’a itiraz etti. Bunu beklemeden 5 binlik planlar yapılmış. Aynı projeyi birkaç değişiklikle yeni projeymiş gibi uygulamaya koymak istiyorlar. Bir keşif kararı çıktı onun bedelini yatırdık önümüzdeki ay keşif var. Şimdi de karşımıza acil kamulaştırma kararı çıktı.” dedi. Bölgede 6 yıl öncede Bakanlar Kurulu’ndan acele kamulaştırma kararı çıkmıştı. Fakat herhangi bir kamulaştırma yapılmamıştı. Süresi dolan acele kamulaştırma kararının ardından tekrar kanunun ‘yurt savunması veya

olağanüstü durumlarda’ uygulanan 27. Maddesi gerekçe gösterilerek karar tekrar çıkartıldı. Daha önce çıkartılan ve uygulanmayan kararın tekrar çıkartılmasının insanların gayrimenkulleri üzerinde kısıtlama getirdiğine dikkat çeken Güntekin; “Fatih Belediyesi kamulaştırma kararı bulunmasına rağmen kamulaştırılmaya gitmedi. Daha sonra mahkemeyi projeyi iptal etmesine rağmen Gap İnşaat ihaleyi ben aldım 3. şahıs proje yürütemez diyor. Özel mülkiyete nasıl böyle bir kısıtlamaya getiriliyor” dedi. Gap İnşaat tarafından İstanbul 2 Numara Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıkların Koruma Bölge Kurulu gönderilen yazıda “Fatih Belediyesi’nin 13.09.2010 tarih ve 2935 sayılı yazısında ek(1) de belirtildiği gibi 18.07.2007 tarihinde gerçekleşen ihale neti-

cesinde 30.04.2007 tarihinde Fatih Belediyesi ile imzalanan 24.04.2007 tarih 12187 yevmiye numaralı sözleşme ile şirketimiz bu işin yüklenicisi olarak belirtilmiştir.” ifadesi yer alıyor. Yazıda yer alan “Fatih Belediyesi ile imzalanan 24.04.2007 tarih 12187 yevmiye numaralı sözleşme ile şirket işin yüklenicisidir” ifadesi projenin ihalesinden önce yapılmış bir sözleşme olması ve ne gibi şartlar içerdiği sorusunun kafaları karıştırdığına dikkat çeken Güntekin: “4.ayda sözleşme imzalanmış fakat ihale 7. Ayda gerçekleşti. Burada usul yönünden yanlışlık var usul, esası bozar.” dedi. Gap İnşaat’ın kurula sunduğu yazıda 3. Şahıslar tarafından üretilen projelerin dikkate alınmaması gerektiğini belirtiyor. Güntekin: “ Kurulun bu yazıyı kabul etmemesi gerekiyor. Gap İnşaat’ın, belediye ile yaptığı sözleşme burada hem kurulu hem de devleti çalışamaz hale getiriyor.” dedi.


Buülke

F

estivalin açılışı dolayısıyla düzenlenen toplantıda konuşan Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, festivalin Beyoğlu’nda yapılan en önemli etkinliklerden biri olduğunu söyledi. Gazeteci-yazar Doğan Hızlan da sahafların insana bambaşka bir tat verdiğini ifade ederek, “Bu, keşfetme tadıdır. Sahaflar, kitabın başkanlığında kültürümüzün teşhir yeridir” dedi. Altıncısı düzenlenen festival geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Tepebaşı’nda (TRT yanı) gerçekleştiriliyor.Festival boyunca, kitapların yanı sıra tarihe tanıklık eden dergiler, eskiye ait yazılar, eski fotoğraflar, film, tiyatro afişleri, nadide levhalar, mektuplar, kartpostallar ve özel koleksiyonlar da stantlarda meraklılarının ilgisine sunuldu.

Kağıthane Hürriyet mahallesinde bir depodan kamyonete inşaat malzemesi alan işçi, yüklediği malzemesinin altında kalarak hayatını kaybetti. Olay, Kağıthane Hürriyet mahallesi Dr.Cemil Bengü Caddesi 17 numarada meydana geldi. Edinilen bilgiye göre saat 16.30 sıralarında cadde

üzerindeki bir depodan inşaat malzemesi aldığı sırada kamyonetin üzerindeki dış cephe kaplama malzemesi Halil Ulaş'ın (39) üzerine düştü.

Kağıthane'de yabancı plakalı cipin bir otomobille çarpışması sonucu meydana gelen kazada 2'si ağır 5 kişi yaralandı. Kaza sonrası şerit ihlali yaptığı öne sürülen cipin sürücüsü Mehmet E., polis tarafından gözaltına alındı. Kaza saat 12.30 sıralarında, Mehmet Akif Ersoy Mahallesi, Gazhane Yolu, D-100 bağlantısında meydana geldi.

İddiaya göre Okmeydanı istikametine giden Mehmet E., DU LM 6060 Alman plakalı ciple önündeki otomobili sollayarak geçmek istedi. Mehmet E., bu sırada karşı yönden gelen Erhan Kara yönetimindeki içinde 5 işçinin bulunduğu 34 EM 70 35 plakalı otomobille çarpıştı.

M

üstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) tarafından bu yıl 14. kez düzenlenen MÜSİAD Uluslararası Fuarı ve 16. Uluslararası İş Forumu (IBF) Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın katılımıyla açılış yaptı. 5 binden fazla yabancı işadamının katıldığı fuar Kur’an-ı Kerim okunmasıyla başladı. 5 salonda ve 4 temel sektörde iş adamlarını bir araya getiren fuar, toplamda 45 bin metrekarelik alanda gerçekleştirildi. 565’i yerli firma, 125’i yabancı firma ve 45’i STK olmak üzere toplamda 735 katılımcı yer aldığı fuarda, Japonya, Hindistan, İngiltere, Malezya, Suudi Arabistan, Libya, Tunus, Mısır, Macaristan, BAE, Fas, Almanya ve Fas gibi ülkelerin tanıtımı için stant kuruldu. Astay Gayrimenkul İnşaat tarafından yapılan ve Tarihi Yarım adanın siluetini bozması üzerine birçok tartışmalara sebep olan Onaltı Dokuz İstanbul Rezidansı Müsiad’ın Ana Sponsoru olması oldukça dikkat çekti.

K

ağıthane'de, 5 yıldızlı bir otelin sauna bölümünde çıkan yangın, korku ve paniğe sebep oldu. Yoğun duman nedeniyle otel personeli ve müşteriler hızla tahliye edildi. Olayda dumandan etkilenen biri itfaiyeci iki kişiye sağlık ekipleri tarafından müdahale edildi.


A

Celal Baygeldi

Y

ağ sektörüne farklı bir uygulama ile, “İndirim Marketi” konseptiyle girdiklerini söyleyen Yağdükkanım Genel Müdürü Ömer Ayan, ilk 3 yıl içerisinde İstanbul’da 30 şube açmayı planladıklarını belirtti. Ayan, Buulke Gazetesine yaptığı açıklamada yeni konsept mağazalarını da yine otomotivservislerinin yoğunlukla yer aldığı sanayi sitelerinde açacaklarını söyledi. Ömer Ayan, Sanayi Sitelerindeki bu marketler sayesinde, sektörün profesyonellerine özel bir indirim programı olan “Kart 17” iskonto sistemiyle; sadece sanayi esnafına indirim verecek ve çok özel fiyat avantajları sunacaklarını da ifade etti. KOSGEB desteği ve danışmanlığı da aldıklarını belirten Yağdükkanım A.Ş. Genel Müdürü Ayan, açacakları yeni mağazalarıyla sektörün, sanayi sitelerinin ve yerel yönetimlerin örnek göstereceği, iddialı bir mağazalar zinciri olmayı hedeflediklerini de sözlerine ekledi.

V

ın Rent a Car, şehit yakınlarına bedava araç tahsis ederek bir ilke imza atıyor. Toplam’da 20 araç tahsis eden şirket, şehit yakınlarının rahatça şehitliklere gidebilmesine imkan tanıyor. Araç kiralama şirketinin sahibi Soner Öztekin “Bu ülke için onlarca şehit verilirlen bizim de bir şeyler yapmamız gerekiyor” diye başlattıkları hizmeti şöyle açıklıyor, ”Yıllardır PKK terörüne binlerce şehit verdik. Son dönemlerde saldırlar daha fazla arttı. Biz bir araç kiralama şirketi olarak oturduk karar verdik. Ne yapabiliriz diye düşündük ve şehit ailelerine ücretsiz araç tahsis etmeye karar verdik“ dedi. Araç kullanmayı bilmeyen veya ehliyetleri olmayanlar için sürücü de tahsis edeceklerini söyleyen Öztekin “Şehit yakınları hafta içi pazartesiden cumaya kadar araçlarımızı alabilirler. Bu kişilerin şehit aile kartları var. Bu karta sahip kişiler hizmetimizden faydalanacak.” dedi.

Yasin Eker

K

urban bayramı yaklaşıyor ve insanların telaşı artıyor. Kurbanları temiz ve helal bir şekilde kesilmesini isteyen vatandaşlar güvenilir kesim yeri arıyorlar. Afiyet Et Kombinası, vatandaşlara helal şekilde ve temiz bir ortamda kurbanlarını kesip bayramın ikinci günü ulaştırmak için hizmet veriyor. Afiyet Veteriner Hekimi Fatma Nazlı “Birçok yerde kurban kesimi yapılıyor ve bu ortamlarda para kazanmak amacıyla helal kesime ve temizliğe önem verilmiyor. Biz kâr amacı gütmeden insanların gelip kurban organizasyonuna dahil olması ve güvenilir bir şekilde kesimlerinin yapılması için hizmet veriyoruz.” dedi.

Afiyet kurban kesim organizasyonunda kurbanlıklar yedi eşit parça halinde bölünüyor ve et kalitesini korumak için soğutma işleminden sonra işlenerek bayramın ikinci günü ve üçüncü günü teslim ediliyor. Kurbanlık hisse formu ile ismi belirtilen kişiye kesme, kestirme, vekil tayin etme vekaleti ve hak helalliği alınıyor. Afiyet hizmet kalitesi hakkında bilgi veren Fatma Nazlı:“ Sağlıklı koşullarda yapılan kesimlerden sonra etler tezgahta standartlara göre paketli şekilde satışa sunuluyor. Seçilen ürünlerde kalite önemli, titizlikle ve entegre ürünlerden seçiyoruz. Ürünlerde damga ve rapor çok önemli, etlerin sıcaklık ve pH kontrolleri yapılmasının ardından işlenerek satışa sunuluyor.” dedi.

karyakıt, otomotiv, tapu harcı ve alkollü içkilere geçen ay sonuna doğru zam geldi. Bu dalganın ardından doğalgaz ve elektriğe de zam kapıda. Bu zamlar gerekli miydi? Sorusuna cevap vermeden önce ekonomik verilere birlikte göz atalım. Bilindiği gibi 2010 ve 2011 yıllarında ekonomide rekor büyüme gerçekleşmişti. Cari yılın (2012) ilk çeyreğinde %3.3 büyürken 2. Çeyrekteki büyüme %2.9 oranında gerçekleşti. Bu rakamlar 2012 yılı için öngörülen %4’lük büyüme oranına ulaşamayacağımızı gösteriyor. Yani Türkiye olarak küçülüyoruz. Büyüme oranlarındaki düşüşün ana kaynakları ise iç talepte daralma ve özel sektör sermaye yatırımlarındaki azalma (%7.9)dır. Merkez bankası bu dönemde ne yapıyor: piyasada dolaşan para miktarı (likitide) 7072 milyar TL civarındayken yıl başından beri kademeli olarak düşürülmüş, Ağustos ayına gelindiğinde ise bu rakam 32 milyar TL’ye kadar gerilemiştir. Ekonomi yönetimi piyasayadan para çekerek ticareti soğutmayı amaçlamış bunu da verilerden öğrendiğimiz gibi başarmıştır. Bu Türkiye ekonomisi için bir başarı mıdır? Tartışılır.. Dövizin hareketli olmasını, enflasyonun artmasını, cari açığı kimse istemiyor ama sıkı para politikası da ticareti epeyce sıkıyor. Bir de buna karşılıksız çeklerdeki artış eklenince, vücudun kanı tabir edilen piyasanın kanı konumundaki likidite eksikliği ticari hayatı durağanlığa itiyor. Çare bu politikalarda gevşemeye gidilmesi ve yıl sonu büyüme hedefine ulaşılacak şekilde reel sektöre imkan verilmesidir. Maliye bakanından para politikası haricinde bir çözüm beklemek hayalcilik olur. Bu tarz ekonomistlerin bakış açısını deşifre ayrı bir yazı konusudur. Oysa zam enstrümanına hiç başvurmadan da bütçedeki gelir gider arasında oluşan farka çözüm bulunabilirdi. Bakınız TUSKON Başkanı Rızanur Meral ne diyor “Türkiye halen bir faiz cenneti. Lobisini bilmem ama. Bence faizleri biraz aşağı alarak piyasanın nabzını yoklamak lazım. Kaynak akışında bir azalma olmayacağını düşünüyorum. İnsanımızın rekabet gücünü artırmalıyız. Faizleri düşürmek sanayicimizin rekabet gücünü artırır ve piyasanın canlanmasına olumlu katkı sağlar.” Yani faizde çok çok küçük bir oynama ile devletin kasasında kalacak tutar gelir gider dengesizliğine çare olabilirdi. Ağır sanayi sözünü ağzına almaktan korkan, reel ekonomiye çözüm üretmekten yoksun ekonomi düşüncesi ancak para enstrümanları ile oynar ama bilinmeli ki sürekli para ile ekonomi politikası yürütmek riskli bir kumardır..


1

938 yılında Erzincan’da doğan Mustafa Sevim, askerlikten sonra geldiği Sanayi Mahallesi’nde iş hayatına başladı. Sağsol olaylarının arttığı yıllarda Sanayi Mahallesi’nde bilinçli gençlerin yetişmesi için İmam Hatip yapılmasına büyük katkılar sağlayandı. Sanayi mahallesinde bulunan bir araziye 5 katlı bir İmam Hatip yapmak için belediye başvuran Sevim izin çıkmaması üzerine ‘ben yaparım burayı’ dedi. Belediyenin bütün engellemelerine rağmen dozeri alarak alana sürdü ve inşaatı başlattı. İlk başta tek katlı yapılması planlanan okul şimdiki halinde tamamlandı. Birçok yerden öğrencinin geldiği okulda durumu iyi olamayan öğrencilere, esnaf arkadaşları ile birlikte yardım etti. MSP, Akıncılar ve İmam Hatip Okulu Derneği’nde çeşitli faaliyetler yürütüyordu. Arkadaşları ile Akıncılar Kulübü’nü kurarak burada gençlere spor yapma imkânı da sağladılar.

Genel olarak İmam Hatip öğrencileri ile ilgilenirdi. O zamanlar okulda olan 150 öğrencinin 100’e yakınının veliliğini yapıyordu. Karakola ulaştığı söylenen bir liste isminin en başta duyulması üzerine ailesinin bütün ısrarlarına rağmen köyü gitmeyi kabul etmedi. Ailesine “eğer benim vâdem yetmişse burada da olur, köyde de olur” dedi. 7 Ekim 1979 Pazar okul inşaatından çıktıktan sonra namazını kılıp eve geçecekken şehit edildi. Herkes Mustafa Sevim’e hocam diye seslenirdi ve kendisini şehit edenler arkasından yaklaşıp “Hocam” diyerek seslendiler ve dönünce vurdular. Olay esnasında Sevim’in eşi camda iken bir silah sesi duyması üzerine “yine birisinin canını yaktılar” diyor fakat daha sonra acı haber ulaşıyor Mustafa hoca vuruldu. Mustafa Sevim şehit edildiğinde eşi altıncı çocuklarına hamileydi ve babasını hiç görmeyen oğlunun adını Mustafa koydular.

İ

mam hatip lisesine başladığımda tanımıştım onu. Okulun yapımıyla ilgileniyordu. Geçici okuldan asıl binaya geçmek için adeta çalmadık kapı bırakmıyordu. Bunlardan birine bizzat şahit olmuştum. Çeliktepe merkez camisi derneğini ziyarete gelmişlerdi, Okulun yeni katlarının atılması için yardım talebinde bulunmuşlardı, O sıralarda da dernek yönetimi camiye avize almak için o zamanlar azımsanmayacak kadar bir meblağa maliktiler. Mustafa Hoca (Herkes böyle hitap ederdi) Yalvardı yakardı,İmam Hatibin öneminden, bu okullar olmadan camilerin yetersiz olacağından,önemli olanın bu camileri dolduracak ilim irfan sahibi neslin olacağından bahsetti . Fakat Caminin aydınlanmasını Ülkenin aydınlanmasından daha önemli gören dernek idaresini ikna edemedi. Oradan hüzünle ayrılmıştı, Ertesi gün cami derneğinin vermediği desteği Alevi bir esnafın verdiğini söylemişti.Niyet halis olunca aşılmayacak engelin olmayacağını ondan öğrendim. Bir ay belki daha fazla evinde misafir olduk. Bazı öğrenci arkadaşlar daha kalıyordu evinde. Odalarından birini bunun için tahsis etmişti, ayrı bir girişi vardı, duvarlardan biri kitaplıkla kaplıydı, ilk defa bir evde bu kadar kitap görmüştüm, yemek içmek gibi ihtiyaçlarımızı da bilabedel karşılıyordu. Şehadet haberini öğrendiğimde sonradan o da şehid olan Gürsel Kabadayı'ya koşarak ilettiğimde önce beni sakinleştirdi, sonra sakin bir şekilde "İNNA LİLLAHİ VE İNNA İLEYHİ RACİUN" Rabbim şehadetini kabul buyursun dedi ve gözyaşları altında Sanayi Mahallesine geçmiştik.Bugün böyle bir aktivistin varlığına daha çok ihtiyaç duymaktayız.


Mustafa'm Sevim'in doğum sancısı Rabb'imin katında rızkı bulmaktır Cansuyunu içen pak Akıncısı Sefere ölümsüz nefer olmaktır Rabbine hizmetti kulun gayesi Tertemiz asildir gülün mayası Şahadet nişanen çilen payesi Bütün ölümlere daim ölmektir Başvurdu Mücahid şanı Tek Bir' e Yükselince Nida göğe Ekber' e Gülünce Şehidim yine makbere İmam Hatibine nöbet almaktır Akarken hayatın ar ötesine Bakarken alemin mor ötesine Yırtarken kefeni sır ötesine Ölümsüz ölüme, sere gülmektir gülani ukbaya sonsuz dur açın Zikret Mustafa’ mı neden ve niçin Yok olup Bir ile bir Olmak için Aslı idrak edip aslı bilmektir Şehid Mustafa Sevim' e....

Özcan çiftçi

İ

mam Hatip Sanayi Mahallesi’ne girerken hemen 20 metre içeride sol tarafta yeni yapılan bir binaydı ama henüz sıvaları bile yapılmamış tuğlaları öyle duruyordu. Büyük bir sevinçle sınıflar açıldı. O zaman İmam Hatip açmak zor ve sıkıntılıydı müsade etmiyorlardı. Bir taraftan halk istiyor ki çocuğumuz dini ile İmanı ile ahlakıyla yetişsin diye böyle bir sevinçle koşuyordu halk. Okula sıralar bile orada buradan toplama ve bir ilkokuldan alınmıştı. Nazımızın geçtiği tanıdıklardan yardım alıyorduk. Oradan başladık ama baktık yetmiyor gece kondu tarzı tek kat karşılıklı sınıflar vardı. Senelerce eğitim öyle yapıldı şimdiki binanın o zaman hafriyatı yapılıyordu. Mustafa Sevim kardeşimiz de Allah razı olsun, İmam Hatip’in yapılmasında ön ayak oluyordu. Herkesle ilişki kuruyordu müteahhitlerle, dozerciyle, nalburla, esnafla kim ne yardım edebilirse. Aslen Erzincanlıydı Mustafa Sevim, çok cevval biri abiyidi. Çok çaplı bir abiydi, bir taraftan İmam Hatip’i yaptırıyordu bir taraftan Akıncılar Derneği’nin başkanlığını yapıyor bir taraftan Kültür Derneği’nde çalışıyor bir taraftan Akıncıların Spor Kulübü’nde çalışıyordu. İsmailağa’ya gidiyor sabah namazlarında insanları da getiriyordu. Pazar günleri sohbette dinlesinler istifade etsinler diye. Böyle çalışkan daima planlı programlıydı aslında asker kökenliydi. Asker kökenliği de şöyleydi uzatmalı çavuşluk yapmış o dönemlerde olan bir şeydi. Bu uzatmalı çavuşluğundan disiplini, olayları

programlamasını, hedef koymasını, yürütmesini, organize etmesini bilen bir abiydi. Biz de o zaman lise okuyorduk ben Şişli Motor Meslek Lise’sinde okuyordum. Mustafa Sevim’in evinde kalıyordum, o beni okutuyordu. Cami o zaman daha küçüktü, altında büfemiz vardı. Birde eski tek katlı olan İmam Hatip’in orada büfemiz vardı. O iki büfe aslında dernek gibi çalışıyordu. Bütün İmam Hatip’li öğrenciler bu iki büfeye gelirdi. Yeme, içmeleri, okul masrafları, kitapları, çantaları, elbiseleri hepsine Allah razı olsun Mustafa Sevim yardımcı olmaya çalışırdı. Bir taraftan da siyasetle uğraşıyordu Akıncılar Derneği’nde, gençlerle ilişkileri iyiydi. Çağlayan , Kuştepe, Gültepe, Çeliktepe ve Sanayi Mahallesi yani bu beşinin deresi Kağıthane tamamen yuvaydı. Komünist kesim o zamanlar kurtarılmış bölgeler diyordu hücreler kuruyorlardı mahkemeler yapıp insanları yargılıyorlardı çok insanı öldürdüler. Mustafa Sevim burada yaptığı çalışmalarla bunların hepsinin üstesinden gelmeye çalışıyordu. Mustafa Sevim 40 yaşlarında olmasına rağmen 18-20 yaşındaki gençlerle gece gelirdi nöbet tutardı İmam Hatip’i yakmasınlar, bomba atmasınlar diye. 3 defa bomba atıldı hiç biri patlamadı. Müdürün odasında nöbet tutuyorduk. Yaktılar bomba attılar fitil söndü. Darbe döneminde İstanbul tamamen anarşi içindeydi. Komünist kesim : “Diyarbakır tamamen kurtarıldı. Şimdi Ankara’yı kurtarmaya çalışıyoruz” diyordu. O dönemler zaten güneş battıktan sonra dışarı çıkmak diye bir şey yoktu. Ben o zaman yani 1979’da 22 yaşındaydım güneş battıktan sonra dışarı çıkınca silah taşırdım. Bu kargaşanın içinde Mustafa Sevim’de

o kadar imkanlar, organizasyon içinde kendi için en ufak bir korku, endişe, kendine bir hesap kesinlikle yoktu. O dönemlerde hangi kesim olursa olsun sağcı, ülkücü, solcu gençler gerçekten fedakardı. Üst tabakadaki yaşlı insanlar büyük siyasetçiler gençleri bazı menfaatleri için yönlendiriyorlardı. Mustafa Sevim abimiz şehit edildiği zaman borcu vardı. Herkese yer dağıtıyordu. Mahalleye girdiği zaman bir tarafta diğer tarafa giderken herkese makbuz keserdi, İmam Hatip’in yapılması için ve herkeste saygı ile verirdi. Ama kendisinin en ufak bir şeyi yoktu borçlu olarak şehit oldu. O zamanın genel karakteri bu kendi adlarına hesap yapmazlardı. Komünistler de tabi ki böyle bir insanı yaşatmak istemiyorlar. Onların genel bir ahlaki yapısı vardır sinsice, kalleşçe gelir şehit ederler. Sanayi Mahallesi’nde 7-8 tane kahvehane vardı komünistler buralarda camlara perde çekip af edersiniz pis işler yapıyorlardı. Mesela sokaktan geçen bir kişi Müslüman olduğu anlaşılıyor. Önünü kesip soyundurup oynatırdılar. Allah razı olsun Mustafa Sevim’in organizesi ile onlara karşıda koyduk. Onların hepsi ortadan kalktı ve Sanayi Mahallesi o dönem atılan temellerle İstanbul’un bir numaralı çiçeği oldu. Sanayi Mahallesi İstanbul’daki ilçelerin içinde hem ekonomik hem ahlaki olarak en gelişmiş semtlerden oldu. Okul ve camiden sonra esas hedeflerimiz orada kültür merkezi, Akıncılar teşkilatı, hanımlar teşkilatı ve Sanayi Mahallesi’ nde herkesin eğitimi alacağı halk evleri tarzı faaliyetlerin yapılmasıydı. İmam Hatip bunlar için en baştaki çalışmaydı yapılası hep engellenmeye çalışıyordu.

İ

mam hatip lisesine başladığımda tanımıştım onu. Okulun eksik gedikleriyle ilgileniyordu. Geçici okuldan asıl binaya geçmek için adeta çalmadık kapı bırakmıyordu. Bunlardan birine bizzat şahit olmuştum. Çeliktepe Merkez Camisi Derneğini ziyarete gelmişlerdi, Okulun yeni katlarının atılması için yardım talebinde bulunmuşlardı, O sıralarda da dernek yönetimi camiye avize almak için o zamanlar azımsanmayacak kadar bir meblağa maliktiler. Mustafa Hoca (Herkes böyle hitap ederdi) Yalvardı yakardı, İmam Hatibin öneminden, bu okullar olmadan camilerin yetersiz olacağından, önemli olanın bu camileri dolduracak ilim irfan sahibi neslin olacağından bahsetti. Fakat Caminin aydınlanmasını ülkenin aydınlanmasından daha önemli gören dernek idaresini ikna edemedi. Oradan hüzünle ayrılmıştı. Ertesi gün cami derneğinin vermediği desteği Alevi bir esnafın verdiğini söylemişti. Niyet halis olunca aşılmayacak engelin olmayacağını ondan öğrendim. Bir ay belki daha fazla evinde misafir olduk. Bazı öğrenci arkadaşlar daha kalıyordu evinde. Odalarından birini bunun için tahsis etmişti, ayrı bir girişi vardı, duvarlardan biri kitaplıkla kaplıydı, ilk defa bir evde bu kadar kitap görmüştüm, yemek içmek gibi ihtiyaçlarımızı da bilabedel karşılıyordu. Şehadet haberini öğrendiğimde sonradan o da şehid olan Gürsel Kabadayı'ya koşarak ilettiğimde önce beni sakinleştirdi, sonra sakin bir şekilde "İNNA LİLLAHİ VE İNNA İLEYHİ RACİUN" Rabbim şehadetini kabul buyursun dedi ve gözyaşları altında Sanayi Mahallesine geçmiştik. Bugün böyle bir aktivistin varlığına daha çok ihtiyaç duymaktayız.


İ

N

apolyonun ‘şehirlerin kraliçesi’ dediği yaşadığımız bu şehir, o kadar önemlidir ki Romalılar dünyanın merkezi olarak, Sultanahmet meydanında, Yerebatan Sarnıcının hemen yakınlarındaki Milenyum Taşını kabul ederlerdi. Ve gerçekten de binlerce yıllık tarihi ile 3 büyük devlete/İmparatorluğa ev sahipliği yapan, tarihinin yaklaşık 1600 yılını başkent olarak geçiren bu şehir sadece dünyanın en eski, tarihi şehirlerinden biri değil aynı zamanda tarih yapan bir şehirdir. Yeryüzünde , bu alanda dünyada kaç rakibi vardır acaba . Ya da farklı milletlerin dilinde farklı isimleri olan (Slavca: Çargrad Vikingce: Miklagard ,Ermenice: Vizant,Arapça Konstantiniyye, Latince Nova Roma)bildiğiniz kaç şehir var. Bizans’ın son imparatoru Konstantin’in yeri oldukça ihtilaflı olan mezarı da dahil olmak üzere bir çok Bizans imparatoruna ve tam 27 Osmanlı Padişahına ev sahipliğ yapan İstanbul kadar Devlet başkanı mezarını barındıran başka bir şehir varmı acaba ? Unutmayalım ki Hz. İsa’nın, Konstantin’in annesi Helena tarafından İstanbul’a getirilen eşyalarının ve haçının gömüldüğü kabul edilen Çemberlitaş da ,Hz Muhammed’in Hırka-i Şerif ’nin sergilendiği Hırka-i Şerif camisi de, kutsal emanetlerin sergilendiği Topkapı Sarayı da bu şehrin sınırları içerisindedir. Ve sayamadığımız nice özelliklere ve güzelliklere sahiptir bu şehir. Biz ise sahip olduğu hazinenin değerini bilmeyen garip bir savurganlık içindeyiz. İstanbul çoğumuz için sadece iş ve aş imkanlarını bulduğumuz, hayatımızı idame ettirdiğimiz bir yer.İstanbul’u ziyaret etmek üzere gelen milyonlarca turistin tersine ,bilerek ya da bilmeyerek tahrip ettiğimiz bu şehrin tarihteki yeri ve önemi bize pek de bir şey ifade etmemektedir. Ve biz atalarımızın , kültürümüzün damgasını vurduğu üzerinde yaşadığımız bu şehre ne yazık ki kendi damgamızı vuramadık. kültürümüzü değil, kapitalizmin mabetleri diyebileceğimiz AVM’leri ve kalabalıklar içinde yalnızlığımızı simgeleyen gökdelenleri yükselttik. Artık İstanbul’un simgesi batan güneşin parlattığı minareler değil gökdelenlerse şimdi yanlışı nerede yaptığımızın DÜŞÜNME ZAMANI DEĞİLMİ.

aşağı müsellah hale geldim. Bombalar vesaire üzerim bir silah koleksiyonuna benzedi” diyecektir. Bu eğitimin tamamlanmasından sonra kendilerine verilen Lawrens’i yakalama görevi için ikili trenle Adana’ya gittiler. İngiliz Kemal, kendileriyle birlikte Dramalı Rıza’nın emrinde olan yirmi beş çetecinin olduğunu belirtmekte ve “Bunların hepsi birbirlerinden babayiğit, birbirinden tecrübeli silahşorlar” demektedir. Özel bir görev üstlenmiş olan bu heyet, Adana’dan sonra Dramalı Rıza Beyin karargahının bulunduğu Şam’a gelir. Burada gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra Lawrens’i aramak için Musul ve civarı ile İran hududu civarı dolaşılır. Kaynak: (nemrut) “Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’nde yargılanarak idam edilen bir kuva-yı milliyeci: Dramalı Rıza Bey ve millî mücadele’deki hizmetleri–sh31

http://www.sosyalbil.selcuk.edu.tr/sos_mak/makaleler/Osman yüzde 20AKANDEREyüzde 20-yüzde 20Feridun yüzde 20 ATA/17-82.pdf Osman AKANDERE* - Feridun ATA”

Mayıs 1922 . İstanbul hala işgal al- gruplar toplu olarak saat onbir buçukta tındaydı; işgal güçleri 1 Mayıs mitin- önde bando olduğu halde Pangaltı’dan hagini engellemek için yine talimatlar reketle Kağıthane’ye doğru yürüyecekler çıkarılmasını sağladı..Ancak işçiler 1 Mayıs ve arkadaşlar mızıka ile birlikte işçi şarkıları Komisyonu kurdular.Komiteye katılan ör- terennüm edeceklerdir. gütler şunlardı: Türkiye Sosyalist Fırkası, 5-Kağıthane’de 1 Mayıs bayramının Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası, ehemmiyeti ve tarihi hakkında söz söyleSosyal Demokrat Fırkası, Ermeni Sosyal yecek arDemokrat Fırkası, Türkiye İşçi Derneği, Beynelmilel İşçiler İttihadı gibi… 1 Mayıs Komisyonu bayram programını bildiriyle çalışanlara duyurdu: 1-İstanbul’da mevcut bü1 Mayıs 1922 tün işçiler kadın erkek ve İmalat-ı Harbiye bir teşkilata mensup olsun işçileri olmasın bu bayrama davetlidir. 2-Toplanma merkezi Pangaltı’dır. Bayrama iştirak edecek bütün arkadaşlar saat onbirde Pangaltı’da bulunacaklar ve kollarında kırmızı pazubent bulunan Heyet-i Tertibiyye tarafından karşılanacaktır. 3-Grup halinde gelecekler şehir dahilinde yürüyüşlerinde hiçbir nümayiş yapmayacaklar ve proletarya şuuruna yakışacak bir vakar ve sükunetle olacaklar- kadaşların dır. nutukları dinlenecek, bayram saat beşe 4-Bayram Pangaltı’da başlayacak ve bütün kadar devam edecek sonra arkadaşlar yine

sükun ve vakarla dağılacaklardır. Şefik Hüsnü, 1 Mayıs 1922’de 6000 işçinin katıldığı belirtilen Kağıthane mitinginde “içinde yaşanılan cemiyetin çürük temeller üzerine kurulduğunu” ve “temelden değişme ameliyesi yapılmadıkça bunun düzelmeyeceğini” belirttiği konuşmasında devamla şunları ifade etmiştir: Yoldaşlar! Bu zorunlu hareketi sizin mensup olduğunuz proletarya sınıfı yapacaktır. Üretim araçlarını gasp edenlerin elinden zorla geri alır ve bütün işleyenlerin ortak malı olduklarını ilan edersek, ilk inkılap gayemizi elde etmiş oluruz. Ondan sonra iktidarı eline alacak işçi hükümeti, bugünkü mantıksız idarenin doğurduğu sefaletleri, haksızlıkları..Birer birer kökünden izole etmeye muvaffak olacaktır. Ancak böyle sınıfsız bir sosyalist cemiyet içinde maddi ve manevi ihtiyaçlarımızı temin etmek ve yekdiğerinden farkı olmayan hakiki insanlar gibi yaşamak mümkündür. Şefik Hüsnü Değmer:Türkiye Sol hareketi içindeki yeri ve görüşleri sh 31 (Yüksek lisans)

ngiliz Kemal hatıralarında Dramalı Rıza Bey ile nasıl tanıştığını ve Lawrens’i yakalamak görevini nasıl üstlendiğini anlatmaktadır. Biz bu anlatımlardan istifade ederek İngiliz Kemal ile Dramalı Rıza’nın 1917 sonlarından başlayıp, mütarekenin imzalandığı Ekim 1918’e kadar olan “Lawrens’i takip ve yakalama” serüvenini vermek istiyoruz. Dramalı Rıza ile İngiliz Kemal’in ilk defa karşılaşmaları, Teşkilât-ı Mahsûsa’nın Cağaloğlu’ndaki merkez binasında, Kara Kemal Beyin odasın da olmuştur. Bu ilk karşılaşma ile ilgili olarak İngiliz Kemal’in intibaı şöyleydi: “içeri, tepeden tırnağa kadar silahlı, üzerinde bombalar, iri yapılı, gözleri parıl parıl, yirmi bir yirmi sekiz yaşlarında bir adam girdi.Bu tanışma sonrası, Kara Kemal Bey, Dramalı Rıza Beyden İngiliz Kemal’i çetecilik konusunda yetiştirmesini istemişti. Dramalı Rıza Bey, Kağıthane sırtlarında günlerce İngiliz Kemal’e çetecilik dersleri vermiş, onu kısa sürede tam bir gerillacı olarak yetiştirmişti. İngiliz Kemal bu eğitimden sonraki görünümü için “ben de, diğer çeteci arkadaşların kılığına büründüm. Baştan

1


Basında Kagıthan

!

M

emleketin her köşesinden tarih fışkırıyor da biz o tarihi ne kadar biliyoruz. Burnumuzun dibinde olup da değerini bilmediğimiz için ziyaret etmediğimiz onlarca yer var. Çoğumuz, yaşadığımız kentte yabancı turistler gibiyiz. Özellikle yedi tepeli İstanbul’da. Bilmediğimiz, gitmediğimiz, görmediğimiz daha o kadar çok tarihi yer, güzellik ve hoşluk var ki... “Elin adamının”, dünya para harcayarak koşa koşa geldiği, burnumuzun dibindeki güzellikleri biz görmüyoruz bile...Tarihi mirasa sahip çıkmak sadece bir turizm unsuru olarak düşünülemez elbette... Geçmişle gelecek arasında köprü kurmanın kaçınılmaz unsurudur tarihsel mirasımız. Geçmiş olmadan bir gelecek kurulumaz çünkü... Ama bize tarihe sadece buzlu camlardan bakmak öğretilmiş! Buzlu camların ardından seyrede seyrede gözlerimiz bozulmuş olmalı ki, burnumuzun dibindeki bu engin ve zengin tarihi küçültüle küçültüle kıyılmasını görmemiş, kabullenmişiz! Az da olsa buzlu camları dağıtanlarımız da var olmuş her zaman. Buzlu camlara çekiçle vuranlardan biri de Kağıthane Belediyesi Basın Danışmanı Hüseyin Irmak... Ir-

O

lerindeki iskelelere ulaştırırdı. Buradan da mühimmat teknelerle İnebolu’ya gönderilirdi. 1930’ larda geçirdiği büyük bir yangın ile önemli oranda yok olan baruthaneden geriye kalan binalar ise kaderlerine terk edildi. Günümüzde o baruthanenin olduğu yer Beyoğlu Belediyesi idaresine bağlı Örnektepe mahallesinin içinde yer alıyor. Yakın tarihe kadar da TEKEL tarafından depo olarak kullanılan binanın sağlam kalan bir bölümü dışındaki arazi ise yine yakın zamana kadar adaklık kurban barınma ve satış yeri olarak kullanıldı. Bu ‘hayırlı’ işlevin ötesinde, ülkenin özgürlüğü için ödenen bedelleri bilebilmek için orada o tarihi yaşatmak çok daha anlamlı olmaz mıydı?

mak, Lale Devri denilen dönemin merkezinde yer alan ve eski İstanbul’un en önemli mesire yeri olan Kağıthane’nin geçmişini Kağıthane Tarih Envanteri isimli kitapta topladı. Bölge tarihini adeta sıcak takibe alarak inceleyen kitap, yerin altında veya üstünde bulunan, günümüze gelmiş ya da gelememiş 62 yapı noktasının tüm hikayesini anlattı. Keyifle okunacak, çok şey öğrenilecek hikayeler...

smanlı’nın İstanbul’daki ikinci baruthanesi, II. Beyazıt tarafından Kağıthane’ye kurdurulur. Baruthane ilk kurulduğunda ahşaptır. Fakat yangın ve patlama tehlikelerinin gösterdiği bazı riskler nedeniyle Kanuni Sultan Süleyman zamanında kargire çevrilip, çatısı da kurşunla kaplanır. Baruthane Sultan İbrahim’in devri sona erdiği 1648 yılına kadar faaldir. Baruthane, Kurtuluş savaşı’nda önemli roller üstlenir. Çünkü şehirdeki en büyük cephane ve silah depolarından biridir. Buradan çok mühimmat taşınmıştır gizlice, Kağıthane demiryolu üzerinden... Demiryolunun ( Haliç-Karadeniz Sahra Hattı) Başlangıç istasyonu Silahtarağa’da Kağıthane Deresi’nin Haliç ile birlleştiği noktadadır ve Baruthane’ye çok yakındır. Demiryolu ile gece sevkiyatı yapılacağı zamanlarda Kağıthane ve Ayazağa karakollarında görevli olan İngiliz ve İtalyan askerleri atlatılmalıydı. Bu sorun da köylerin ileri gelenleri tarafından köyün uygun bir yerinde tertiplenen ve karakol askerlerinin davet edildiği eğlencelerle halledilirdi. Çalgılı çengili eğlencelerde askerler sarhoş edilir, gecenin ilerleyen saatlerinde oluşan denetim boşluğunda tren, Kağıthane Baruthanesi’nden yüklediği mühimmatı Ağaçlı ve Karaburun köy-

ağıthane ve Alibey derelerinin Haliç’e döküldüğü üçgende 1912 yılında Macar firması tarafından Silahtar Elektrik Santrali kurulur. 1914 itibariyle şehre elektirik vermeye başlayan santral, kömür ile çalışmaktadır. 1. Dünya savaşı koşullarında, savaş halinde olunan İngiltereden santral için ithal edilen kömürün sevkiyatı durur. Karadeniz Ereğlisi’nden kömür taşıyan Şirket-i Hayriye gemileri ise Rus donanması tarafından batırılmaktadır Santralin, gemilerin ve diğer fabrikaların kömürsüz, şehrin elektriksiz kalma riski çözüm tartışmalarını beraberinde getirir. Araştırılır ve Bizans zamanından itibaren varlığı bilinen ama endüstüriyel olarak hiç kullanılmamış

K

olan Ağaçlı ve Çiftalan havzası linyit kömürünün Santralde kullanılabilinir olduğu açığa çıkar. Taş kömürü ile üçte bir oranında karıştırılarak yakıldığında verim alındığı görülür. Ardından orman içinden Karadeniz’e Haliç’ten bir dekovil hattı kurulması kararlaştırılır. Resmi adı “Haliç Karadeniz Sahra Hattı”nda kullanılan prefabrik raylar, lokomotif ve vagonlar Tuna Nehri yoluyla Kağıthaneye getirilir. 62 kilometre uzunluğunda bir hat kurulur. Şimdi ‘Ne oldu bu demiryoluna?’ diye sormak lazımdır. Sormalıyız ki, ulaşım politikamızı sorgulayabilelim. Bugün yapılan yanlışların karşısına dikilebelim...

aliç’ten kuzeye doğru, vadi boyunca adım adım ilerleyen, ele aldığı her örneğin haritadaki yerini, ada-pafta ve adres bilgilerini, eski ve yeni fotoğraflarla beraber yaşadığı macerayı aktaran kitap, kuru bir tarih anlatımının yerine canlı bir sürecin takibini yapıyor. ,üzerinden, gerekse arazi üzerinden gerçekleştirdiği takip hikayesini, resmi yazışma örnekleriyle zenginleştirerek sayfalarına alan Kağıthane Tarih Envanteri, bir listeleme çalışmasından çok kapsamlı bir tarih kitabı niteliğinde... Vaktiyle Kağıthane’de yer alan Osmanlı yazlık saraylarını, su mimarisinin özgün örneklerini, köşk ve kasırları, köprüleri, çeşmeleri, ayazmaları, köy hayatını, mesire

K

yönettiği, başrollerini Ayhan Işık ve Gülistan Güzey’in paylaştığı İngiliz Kemal Lawrence’e Karşı (1952), yönetmenliğini Atıf Yılmaz’ın yaptığı, Türkan Şoray’ın oynadığı Yedi Kocalı Hürmüz (1971), yönetmenliğini Ergin Orbey’in yaptığı, Kemal Sunal’ın oynadığı Meraklı Köfteci (1976), Atıf Yılmaz’ın yönettiği ve başrollerini Kadir İnanır ile Hale Soygazi’nin paylaştığı Bir Yudum Sevgi (1984) bu filmlerden bazıları.

armara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu olan ve yüksek lisansını da çılışından itibaren Türkiye radyolarında aynı okulda yapan Hüseyin Irmak, Tersayısız konser veren, beş yüzden fazla cüman ve Güneş gazetelerindeki muhabirlik döplak dolduran, büyük beğeni toplayan nemlerinin ardından başladığı Kağıthane Belediyesi sesiyle ünü yurt sınırlarını aşan Safiya Ayla da Basın Danışmanlığı görevini halen sürdürmektedir. Kağıthane’nin tarihinde yer alıyor. Mısırlı Hicazizade Yazarın daha önce yayınlanmış Yaşadığım Kurtuluş Hafız Abdullah Bey’in kızı olan Safiye Ayla, henüz ve Dinler Arası Sevda Türküleri adlı iki kitabı budoğmadan babası hayatını kaybetmiş. Annesini lunmakta... İstanbul’a gelen iki Tren hattı dışında üçüncü hattın varlığını keşfetti. Hattın yeniden de üç yaşındayken kaybeden sanatçı daha sonra inşası için yapılan çalışmada dayanağı haline yetimhaneye verilir. Çocukluğu Kağıthane’deki geldi... İçinde Kağıthane veya Sadabad kelimeleri Çağlayan Yetimhanesinde geçmiş Safiye Ayla’nın geçen tüm eski şarkıları derledi ve Kalan Müzik’e Sadabad Camii’ndeki fotoğraflarından iki tanesini “Kağıthane Şarkıları” ismiyle CD-kitap ve kaset Kağıthane Tarih Envanteri’nde bulmak mümkün. olarak yaptırdı.

ağıthane’de bir tane bile sinema yok. Oysa 1974’lerde Kağıthane’nin 12 mahallesinde toplam 17 sineması varmış. Bunların 9’u kapalı, 8’i açık sinemaymış. Bugün ise Kağıthane’nin 19 mahallesi var ama bir tane bile sineması yok. Eski sinemalar 1980-85 yılları arasında yok olmuş. Sinemaların binaları, iş merkezi, büro binası, otopark ve pasajlara dönüşmüş. Oysa Kağıthane bir zamanlar Yeşilçam’ın platosu gibiymiş. Filmlerin birçoğu Kağıthane’de çekilmiş. Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Leblebici Horhor Ağa (1923), Lütfü Akad’ın

H

A

alanının ekolojik ve sosyal özelliklerini, anıtsal ağaçları ve doğal yaşamı, Bizans dönemi eserlerini, su yolları üzerinde bulunan sanat yapılarının acıklı öyküsünü sunan kitap; son yirmi yılın canlı tanıklığını da yapıyor.İlçe tarihine bilimsel titizlikle ışık tutan Kağıthane Tarih Envanteri, son bölümünde vadinin 2010 halini panoramik fotoğraflar ve bilgilerle sunarken, zengin bir bibliyografya listesi vermeyi de ihmal etmemiş. Peki neden bunca emek sorusunun cevabını ise yazarından dinleyelim: İstanbul’da belki de izleri en acımasızca silinen bir ilçenin tarihini derlerken, ne kadar büyük bir aymazlıkla, nasıl kötü bir perspektifsizlikle davranıldığını göstermek, bundan ders alınmasını sağlamak, en azından denemekti. Neredeyse tamamen silinmiş bir tarihin ortaya çıkarılmasının da diğer yerel kurumlara, bilim kuruluşlarına örnek oluşturmasını da istedik. Neler yapılabileceğini göstermek de istedik...” Umarız görülür. (İstanbul/EVRENSEL)

M


Kağıthane İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne ithaf olunur. (Kültür-Sanat okuyucularından affımı dileyerek…)

4

+4+4 eğitim sistemi, Kâğıthane’de Dert+Dert+Dert eğitim sistemsizliğine dönüşmüştür. Hele hele İmam Hatip Liselerinde iş iyice çığırından çıkmıştır. Neden mi? Anlatayım. Kâğıthane Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde lisenin yanı sıra ortaokul bölümü de açıldı. Oh ne ala dedik. Okulun ilk iki haftası erkekler sabahçı, kızlar öğlenci ikili eğitim başladı. Sonra? Kızlar kışın geç saatte çıkınca sorun oluyor, kızlar sabahçı olsun erkekler öğlenci. Ona da kabul. Üçüncü hafta başlarken (asıl bomba patladı) “Erkekler Seyrantepe’deki Dr. Sadık Ahmet Lisesine gidecek.” Gerekçe nedir: İmam hatip okullarında ikili eğitim olmazmış. Buna da kabul. Çocuklar okula başlıyorlar. (servis filan da yok tabi) Bir veli olarak soruyorum tabi. Bu gün okulda ne yaptınız. El cevap: “Kafamız şişti.” Niçin peki. “İlk iki ders ve son iki ders blok yaptık.” Blok ders ne demek: Teneffüse çıkmadan iki dersi birleştirerek yapmak. İlçe Milli Eğitim Müdürümüz Naim Bey’e soruyorum. Her gün 4 saat blok ders yapılan bir okulda verimli eğitim olur mu? Bunun cevabını, mazeret üretmeden çok basit bir şekilde tek cevap olarak ‘evet’ veya ‘hayır’ diye vermesini bekliyorum. Bu köşede yayınlayacağım. Sonra İmam Hatiplerde ikili öğretim olmayacaksa erkeklere nasıl ikili eğim yaptırıyorsunuz. Ya da başka türlü sorayım sorumu: Sadık Ahmet Lisesine gönderilen sınıflar neye göre ayrıldı. Şube adları yazılıp bir torbaya konularak kura mı çekildi? Yoksa pozitif ayrımcılık yapılarak, erkekleri sepetleyin gitsin mi oldu. Hangi birisini soracağımı şaşırıyorum. Madem böyle bir şey vardı neden senenin başında söylenmedi de iki hafta sonra söylendi. Ben şahsen senenin başında çocuğumun Sadık Ahmet Lisesine gönderileceğini bilseydim başka bir okula gönderirdim. O okulun etrafını gayet iyi bilenlerdenim.Başka bir soru daha: Kâğıthane Anadolu İmam Hatip lisesine, başka ilçelerden kaydolan kaç kişi var. Ben Sarıyer’den, Ümraniye’den, Beyoğlu’ndan öğrenci olduğunu biliyorum. Madem okulunuz yetmiyordu niye başka ilçelerden öğrenci kaydı aldınız? Alınan bu fazlalık öğrencilerin yüzünden benim ve benim gibi birçok ailenin çocuğu okulundan adeta sürgün ediliyor. Sürgün diyorum çünkü gerçekten sürgün. Ben eğitimci değilim ama bir eğitimci çıksın da bana yazılı olarak şu belgeyi versin alnından öpeceğim. Belgede şu yazacak : “Günde dört saat blok ders yapılan bir okulda eğitimden verim alınır.” altına imzasını atacak bir ilçe Milli Eğitim Müdürü veya başka bir yetkili var mı? Cevap bekliyorum. Cevap veremiyorsanız bu çocuklarımızı derhal kendi okullarına geri getirin. İdareciler kantin ve servis işlerine kafa yorudkları kadar bu işlere kafa yorsunlar. Çocuklarımızın geleceğiyle oynamaya kimsenin hakkı yoktur. Velev ki bunlar idareci olsunlar Bu ülkeye ‘idareciler’ lazım, ‘idare ediciler’ değil.

E

ski günlerin sicil muhafızı olarak biliyoruz sizi, bu mekâna –İstanbul-ve zamana dair bir geri dönüş özlemi mi? Evet fakat bu yeni alınmış bir karar sonucu özlem değil. İçimde kendiliğinden oluştu. 7-8 yaşlarımdan beri. “Eski duyarlıkları özleme hiç/Aramak boşuna yok onlar” diyorsunuz. Bu bugüne dair ümitsizlik mi, yoksa bir tür kabulleniş mi? Dünün duyarlıklarını bugüne taşımak gerçekten mümkün değil mi? O kadar ümitsiz misiniz? Hayır ümitsiz değilim. Allah’a inanan, kesin bir şekilde ümitsiz olmaz. Yani dünyalı olarak ümitsizim,” İnna ileyhi râciun” yönümle de çok ümitliyim. Gençlik yıllarınızın İstanbul’uyla şimdiki İstanbul arasında ne gibi farklar görüyorsunuz? İstanbul karmaşası bir şair olarak sizi bunaltmıyor mu? Böyle durumlarda nereye kaçıyorsunuz? İstanbul’un durumundan, başka bir İstanbul semtine kaçılırsa, yağmurdan kaçan doluya tutulur sözüne uygun bir duruma düşeriz.Bu bakımdan, içimdeki şehre kaçıyorum. İstanbul’un kentsel dönüşüme ayarlı yüzünü nasıl görüyorsunuz? TOKİ konutları, siteler, plazalar, AVM’ler sizce İstanbul’u yönetenler gerçekten de İstanbul üzerinde düşünüp hayal kuruyorlar mı? Hayal kurmuyorlar .Sadece düşünüyorlar. Bu sebeple iyi şeyler de kötü şeyler de aynı oranda cereyan ederek artılarla eksiler, birbirini yok ediyor.

T

ürkiye Yazarlar Birliği (TYB) İstanbul Şubesi, vefatının 35. yıldönümnde, Türkiye'nin fikir ve kültür hayatının çeşitli kademelerinde bulunan ve birçok insanın yetişmesinde emeği olan merhum Fethi Gemuhluoğlu için anma programı düzenledi. Oturum başkanlığını TYB İstanbul Şube Başkanı Mahmut Bıyıklı'nın yaptığı panelde Dr. Metin Eriş, Prof. Dr. Hüseyin Algül, Sadık Yalsızuçanlar, Prof. Dr. Emin Işık ve Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan Gemuhluoğlu'nu anlattı. Öte yandan TYB İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Abdülkadir Emeksiz, Gemuhluoğlu tarafından yazılmış 'Aziz oğlum' hitabıyla başlayan mektubu okudu.

İstanbul’un sizi en çok dinlendiren ya da şiirlerinize ilham kaynağı olmuş semtleri hangileridir? Şiir kitabınıza ad olmuş “Çengelköy’de Çenk” böyle bir tutkunun eseri midir? Sanki okuyucu sizi daha çok Üsküdar semtine yakıştırıyor gibi geliyor bize. Yanılıyor muyuz? Üsküdar’dan başlayarak “Bütün Anadolu yakası. Riva deresi dahil. Çengelköy ve Kandilli, Beykoz’un da altı çizilmeli.

taşımayı nasıl başarıyorsunuz? Ben plan yapan ve bunu uygulayabilen biri olamadım. Plan yapan ve “ağır abi”gibi konuşanlara hep imrendim. Allah izin verirse öteki dünyada ağır abi olmayı çok istiyorum. Dönemleri ile özdeşleşen; “Son darbe-i kalbim yine ismin olacaktır.” ve “Kapım açık arkanı dön ve çık, istenmiyorsun artık” güfteleri arasında, Husrev Hatemi nereye denk düşer?

Kağıthane rüya gibi bir köydü, şimdi kâbus gibi bir şehir. Anılarınızdan da okuduğumuz gibi çocukluk yıllarınızda Kağıthane’ye dair de hatıralarınız var. Şimdinin Kağıthanesi’ne yolunuz düşmüş ise o günlerden bugüne olumlu ya da olumsuz değişim olarak neler söyleyebilirsiniz? Kağıthane rüya gibi bir köydü. Şimdi kâbus gibi bir şehir. Şiirlerinizde İstanbul’un yıkılmayan siluetini ve yok olmayan ruhunu görüyoruz. Sanki bir Balat bir Fener bir Süleymaniye’de geziyor gibi oluyoruz sizin şiirlerinizi okuyunca. Yaykur-tarih derslerinden Limasollu Naci’ye kadar yakın geçmişim bir çok motifini sizin şiirinizde bulmak mümkün. Yeni bir formla bu eski duyarlıkları nasıl ahenkli bir şekilde bağdaştırıyorsunuz? Sizin şiirinizde İstanbul’un kaybolmasını istemediğimiz şeyleri var, bunu şiirinize

Bir porsiyon birinci üstünde “az” ikincisi. ‘Siyaseti sanat addedenler olduğu gibi, sanatı siyasallaştıranlar da mevcut.’ Tespiti hakkındaki düşünceleriniz? Sanat siyasallaştırılabilir. Fakat mesela sanatkarca yapılmış mutfak porselen takımları gibi olur. Saf sanat eserleri yanında biraz daha başka durur. 2000’li yılların babalarının paltoları da karda hâlâ soğuk kokuyor mudur sizce? Sizin şiirinizdeki ikaza uyarak “soğuğun da kokusu olur muymuş” demeyeceğim, fakat şunu merak ediyorum, sormadan da geçemeyeceğim: Sizce şiirin kokusu var mıdır? Kokusundan anlaşılıp, algılanabilir mi bir şiir?8 Evet tabii vardır” Ki can meşamına bir bu-yi âşinâ geliyor”

Hilal Yılmaz

B

u sene ikincisi düzenlenen İslami Türk Edebiyatı Sempozyumu yapıldı. Edebiyatımızda Cenab-ı Allah üst başlığıyla düzenlenen Sempozyuma, Şeyh-ül Hattatin Hasan Çelebi'nin Çektiği Elif damga vurdu.Yağmur Dil, Kültür ve Edebiyat Dergisi ile Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından organize edilen II. İslami Türk Edebiyatı Sempozyumu edebiyat camiasını bu sene Üsküdar Gençlik Merkezi'nde bir araya getirdi. Yurtiçi ve yurtdışından 28 bildirinin kabul edildiği sempozyuma bu yıl 128 bildiri gönderilirken, geçen yıl bir temasının olmamasına karşın sempozyumun bu seneki versiyonunda "Edebiyatımızda Cenab-ı Allah" başlığına uyumlu tebliğler vardı. Şeyh-ül Hattatin kabul edilen Hasan Çelebi, Elif harfini ve ardından Allah ismi celilini salondakilerin hayranlık dolu bakışları altında kâğıt üzerine geçirdi. Bu görkemli performansın ardından açılış konuşmaları yapıldı.

G

eçen sayımızda “Halk Kültürüne Büyük Katkı” başlığıyla tanıtımını sunmuş olduğumuz “Gümüşhane Halk Kültürü” adlı 6 ciltlik eser, 18. Motif Halk Bilim Ödülleri kapsamında “MOTİF Özel Ödülü”ne layık görüldü.


N

için böyle bir kan değişikliğine gerek duyuldu?

Mahmut Bıyıklı (M.B.)-Yazarlar Birliğinin zaten iki yılda bir yenilenen seçimler sürekli kan değişikliğine müsait bir yapısı var. Sivil toplum örgütlerinde de belir süreden sonra yapılan kan değişiklikleri her zaman hayırlı olmuştur. Dolayısıyla geçmiş dönemlerde görev yapan ağabeylerimizin, kardeşlerimizin tecrübelerinden halen istifade etmeye devam ediyoruz. Yeni seçilen arkadaşlarımızın da ortak akıllarıyla, fikirleriyle, anlayışlarıyla yeni bir dönemi başlatmış olduk. Geçmişteki projeleri devam ettirecek misiniz yoksa yeni projeler var mı? M.B- Yazarlar Birliği 35 yıllık geçmişi ve geleneği olan bir kurumdur. Böyle köklü kurumların bazı faaliyetleri artık geleneksel hale gelir. Dolayısıyla hangi yönetim gelse, hangi ekip gelse faydasını gördüğü bütün faaliyetleri devam ettirir. Biz de öyle yapıyoruz. TYB faaliyet planlarını yıllık mı yapıyor? M.B- Normalde faaliyet planı yıllık uygulanır ancak kültür sanat alanı hareketli bir alandır. O alanda gelişen yeni kültür sanat hareketleri olursa yıllık faaliyet planlarının arasına girebilir. Genç bir ekip olmamız hasebiyle sizin ifade buyurduğunuz o yıllık planların arasında her zaman sürprizler olabilir. “Yazarlar birliğinin daha işlevsel hale gelmesi gerekir” söylemi yıllardır tekrarlanıp durur. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Yeni gelmiş olmanızın verdiği bir heyecan ve şevkle daha aktif bir TYB bekleyebilir miyiz? M.B- Yazarlar Birliği’nde bu zamana kadar gerçekten önemli işler oldu. Bu faaliyetlerin bazıları kamuoyuna anlatıldı, bazıları anlatılamadı. Geçmişi inkâr etmiyoruz, geçmişte Türkiye’ye mal olmuş öyle büyük projeler var ki Hürriyet Meclisi bunlardan birisi. Yazarlar birliği bütün camiaların, teşkilatların üstünde olması, bir çatı olması hasebiyle toplumun beklentisi büyük. Toplumun beklentisini karşılayabilmek de malumunuz olduğu üzere kültür sanat kurumlarının arkasında ekonomik anlamda birileri sponsor olarak ne kadar güçlü durursa, kültür sanat üreten derneklerin, sivil toplum kuruluşlarının da gücü o kadar olur. Yazarların, şairlerin, sanatçıların en büyük sermayesi yazdıklarıdır ama toplumun geneline şamil büyük projelerde muhakkak büyük kurumların, ekonomik gücü elinde bulunduranların önemli isimlerin destek vermesi gerekir. TYB en çok önemsediği şey kurumsal kimliğine, uygun olmayan hiçbir faaliyette bulunmaması dır. Yazarlar Birliğinde bir eksen kayması

görüyor musunuz? Çünkü bu tür şeyler de söyleniyor. M.B- Yazarlar Birliğinin ekseni Mevlana’nın o pergel formülünde olduğu gibi bir ayağı bu medeniyetin, bu toprakların merkezine ucunu dayamıştır ve diğer ucu bütün evreni dolaşmaktadır. TYB bu toprakların, bu medeniyet kültür birikiminin merkezinde çalışan bir kültür birikiminin kurumudur. Bu misyonu, bu çalışma alanı da Allah’ın izniyle gelecek yeni ekiplerle değişecek bir anlayış değildir. Köklü kurumlar buna müsaade etmez. Biz, 35 yıl önce Yazarlar Birliği’nin çıkış manifestosu neyse aynı manifestonun altına imzamızı koyarak aynı anlayışla devam ediyoruz ve edeceğiz. Kültürün merkezinde olan insanlar olarak; Şu anda, özellikle kültürel alandaki erozyon ülkemizin en büyük sıkıntılarından biri olarak görülüyor. Medya ve kültürel deformasyon için bir çalışmanız var mı veya bu konudaki görüşleriniz nelerdir? Bünyamin Yılmaz (B.Y.)- Türkiye’de bu işi ister düşünsel anlamda ele alalım ister aydınlar eksenli ele alalım bir şey var, Tanzimat sonrası başlatabilirsiniz, Osmanlı sonrası bir yenilmişlik psikolojisi ile yeni devletin oluşumunda dışlanmışlık psikolojisi ile değerlendirebilirsiniz ama bu toprağın insanı yenilenen ülkede hep dışa bı

Türkiye’deki festivallerde bir sürü numara çekilerek dışarıda bırakılmasına rağmen Montrian ve firizyenden ödül alabiliyor. Böyle bir döneme geldik. Anadoluda belediyeler bu işe sahip çıkarken işi biraz sulandırıyor mu? Yol hatitası oluşturmak gerekir. Sonuçta bu iş böyle yürümektedir. Eğer kendinimizi hatırlatacak atraksyonlar yaparsanız size şu söylenir; “Sen sanatçıların ezgi alanına neden bu kadar müdahale ediyorsun”. Böyle bir sıkıntıdan dolayı ne belediyeler ne de valilikler bu sıkıntılarla karşılaşmak istemezler. Yazarlar Birliği ve ona benzer kurumların bir kere bu kamusal kurumların iş yapabilecek kurumlarla dirsek temasını güçlendirmesi gerekiyor. Yazarlar Birliğine en çok katkısı olan kurumlar belediyeler gibi görünüyor. Belediyelerle herhangi bir irtibat içerisinde misiniz? B.Y.-Başkanımız Mahmut Bey ile belediylerin ziyaretlerine gittik. Bunları zaten yapıyoruz. Özellikle kültür müdürleri ile belediye başkanları ile yardımcıları ile bir araya gelmeye çalışıyoruz. Bu-

rakılmış ve dışarıda, kenarda kalması istenmiş. Televizyonlarımızda kültürümüz hala popüler kültür üzerinden değerlendirilmek zorunda.Televizyonlar, gazeteler.. Biraz nefes darlığı çekilmeyen yer yine dergilerdir. Popüler kültürün yıkıcılığını yaşıyoruz. Örneğin; tiyatro olayında bunu nasıl okuruz: Edebi tiyatroların vardır, özel tiyatroların vardır. Onlarda senin hala söz hakkının olmadığı görürsün. Sinemada artık geçmişteki gibi teknik imkânsızlıklar yoktur. Dünyanın her tarafına rahatlıkla ulaşabilirsiniz. İsmail Güneş’in ‘Ateşin Düştüğü Yer’

radaki amacımız şu; buradaki birikimlerimizi oralardaki insanlar ile paylaşmak. Geçen yıllarda Küçükçekmece Belediyesine misafir olduk, Maraşta bir şiir festivaline dahil olduk. Bu tarz olaylar yavaş yavaş olması gereken olaylardır. Burda belediylerin biraz opsiyonlu hareket etmesi gerekiyor. Yazarlar Birliği daha lokomotif olacağı bir döneme girdi. Burada tabiî ki tüm kurumlardan destek alacak. M.B.- Belediyelerde şöyle bir şansımız var. Onu da bir umut, güzellik olarak belirtmekte fayda var. Oradaki kültür sanat

bölümündeki arkadaşlar genç arkadaşlar, dolayısıyla ortak dili kurabiliyoruz. Dertdimizi anlatabiliyoruz ve daha rahat anlıyabiliyoruz. Aslında sizinle birlikte olmaları bir avantaj getiriyor onlara. Çünkü belediyeler için paket program bile sunma imkanına sahipsiniz. Böyle talepler oluyor mu? Şimdi belediyedeki o insanlar biz sadece kültür sanat merkezli hayata baktığımız için bütün günlerimiz kültür ve sanat ama belediyenin hareket alanı o kadar geniş ki ve o hareket alanı dairesinde muhattp oldukları kişiler ilgi alanları farklı olduğu için kültür sanat günleri kendi iç güvenliği arasında dışarıda kalabilir. Dolasılıyla yeniden bizim ziyaretlerimiz ile onu dışardan alıp ana merkeze, kültür ve sanata koyduğumuzda kabul ediyorlar. Yani biz artık bu işin mutfağında da hreket kazandıran hız kazabndıran üreten kısmında olmalıyız. Yazarlar Birliğin için, “bütün faaliyetlere yönetim kurulundaki arkadaşla r yazıyorlar, dışarıdaki üyelere program verilmiyor”gibi bir iddia var. Bu konuda ne söylemek istersiniz? Biz her türlü eleştiriye açığız. Bu ve benzeri konularda aslında bundan sonra ki konularda da sizler kültür sanat emekçileri olarak en büyük eleştirilerinizi yerine getireceksiniz, eleştiri hakkınızı kullanacaksınız ki bizler doğrudan sapmayalım ve de doğrudan ayrılmayalım. Biz Maraş Belediyesi ile bir faaliyet yaptık. Bu faaliyette 100 tane kültür sanat adamı; şairi, yazar gazeteci arkadaşlarımızla gittik. Orada konuşma yapmayan, şiir okumayan, öne çıkmayan bir tek grup vardır o da yönetim kurulumuzdur. Yine Nurettin Durman’a saygı gecesinde de aynı şey oldu. Biz kültür sanat emekçiliğinin arka planında da ön planında da durmaktan büyük keyif ve zevk alıyoruz. Ama ben şunu da savunuyorum. Yönetim kurulunda Bünyamin Yılmaz gibi sinema eleştirmeni bir arkadaşımız var da yaptığımız programlara herhangi bir gazete ve dergi yazarını getirirsek arkadaşlarımıza da haksızlık etmiş oluruz. Yetkin adaletten ayrılmayacağız. İlgili konuda hangi arkadaşımız daha yetkin ise o arkadaşımız görev alacaktır.


Buülke

İ

lk yarının ortalarında Sinan Rami yarı sahasının ilk metrelerinden aldığı topla defansın dengesini bozarak, ceza alanının sol çaprazına kadar topu taşıdı. Buradan daha müsait durumda olan Mehmet'in önüne topu

bıraktı. Mehmet ilk önce kontrolü altına aldığı topu kalecinin solundan ağlarla buluşturdu.(1-0)

Kağıthane bu golden sonra daha kontrollü bir oyunu tercih etti. Tecrübeli ve kaliteli bir

defans bloguna sahip Kağıthane, skor üstünlüğünü de yakalayınca oyunu geride kabul etmeye başladı. Rami ilk yarının son dakikaları içinde üst üste yakaladığı iki gol pozisyonunu değerlendiremedi. Biricisinde başarılı kaleci Özer'i geçemeyen Rami ikinci pozisyonda ise defansın arasına atılan topu kaleci ile karşı karşıya pozisyonda iken kontrolüne alamayan Emrah, takımını beraberlik golünden mahrum etti. İlk yarı Kağıthane'nin 1-0'lık üstünlüğü ile son buldu.

İkinci yarıda da topun kontrolü daha çok Kağıthane de idi. Organize atak üretmekte zorluk çeken ve Kağıthane defansını aşamayan Ramispor, daha çok duran toplarda pozisyon aramaya çalıştı. Bunlar da da günün başarılı isimlerinden Özer, Ramispor forvetine şans vermedi. Hem skor hem de oyun üstünlüğünü maç sonunda kadar elinde tutan ev sahibi ekip Samet'in uzatma dakikalarında yaklaşık 40 metreden attığı mükemmel golle Rami'nin umutlarınıda tamamen bitirmiş oldu. Kağıthane aldığı bu 3 puanla aynı zamanda liderliği de devralmış oldu.

2-0

Stat büyük bir kalabalıkla dolar Kapanırdı daha saatler öncesinden kapılar Ruhsuz bir semt olan Kadıköyden Hayalimde bir tek sen kaldın sen Tribünlerdeki çoşkulu gözleri güldüren Gollerin, çalımların ve kramponlarınla Ne güzel topçumuzdun sen Alex de Souza Orta saha koşmakla bitmez bir yerdi Selçuk, Stoch ve Caner bizi deli ederdi Maçın bitmesine yakın saniyelerde Yenilirdi bir gol şampiyonlar liginde Başkan ve Hocan maç sonrası tv de Yeni tweetlerin çıkardı sonra Ne güzel yazardın Alex de Souza Çok kere uzun, bazan kısa pasların vardı Ortaların adrese, şutların tutulmazdı İçini acıtırdı bütün gollerin İnönü, Aslantepe ve Fatih Terimin Açılırdı tezahüratla ince bileklerin Üç beş atardık cimboma en fazla Ne derbiler kazandık Alex be Souza Ne çabuk güvendin Aykut Kocamana En sonunda gönderdi seni Brezilyaya Bilmem şimdi hala eski takımındamısın Hala düşme hattında botafagodamısın Bırak geçmiş golleri Aziz hatırlasın Sahada olan şeyler kalmadı sahada Bakmalıydık önümüzdeki maçlara Ne ayıp ettik sana be Alex Souza

İ

stanbul Süper Amatör liginde Mehdi Sancak stadında Şişli Sanayispor Bakırköyspor arasında oynanan maç da Şişli Sanayispor'un başarılı oyuncusu Nuri Gecü'nün attığı 3 gol ile kazandı. Mutlak puana ihtiyacı olan Şişli Sanayispor, henüz maçın 3' dakikasında Nuri Gecü'nün orta sahadan nefis frikik golü ile öne geçti. Kontrollü ve istekli oynayan ve maçın hakimi Ş.Sanayispor, 18' dakikada Nuri nin uzaktan attığı gol ile 2-1 öne geçti. İlk yarı bu sonuçla kapandı. İkinci yarı orta saha mücadelesi ile geçen karşılaşmada Bakırköyspor, 79. dakikada yakaladığı karambolde golü buldu. 88. dakikada tekrar Nuri Gecü, sahneye çıktı ve sol çaprazdan 3. golü rakip filelere bıraktı. Karşılaşma sonrası teknik direktör Recep Aykutalp, yaptığı açıklamada. ‘Mutlak 3 puan parolası ile hazırlandığımız karşılaşmadan istediğimiz aldığımız için son derece mutluyum. Yükselişimiz devam edecek’ dedi.


S

Yüksel Cırt

Z

iyaret öncesinde Kaymakamlık önünde rastladığımız kulüp başkanları, organizasyondan o an itibariyle haberdar olduklarını belirttiler. Yaklaşık 1,5 saat süren görüşmede kulüplerin birlik görüntüsünden uzakta bireysel bir görüntü sergilemeleri dikkatleri çekti. Kulüpler Birliğince, ortak bir metinle hazırlanan bir dosya hazırlığı olmaksızın bireysel taleplerin dile getirildiği ziyaretin ilk bölümünde kulüp temsilcileri Kaymakam Varı-

Yüksel Cırt İstanbul Süper Amatör liginde Mehdi Sancak Stadı’nda oynanan İstanbul Gümüşhanespor- Reşitpaşaspor karşılaşmasının 17’dakikasında Reşitpaşa kalecisi ile çarpışan İstanbul Gümüşhanespor’lu Ferhat Koçak’ın, çarpışma esnasında yere ters düşme sonucu dilinin boğazına kaçtığı fark edildi. Karşılaşmanın orta hakemi Serhat Tan, acil müdahale edilmesi için sağlık görevlerini çağırdı. O sırada sahada ambulans bulunmadığından Reşitpaşaspor antrenörü Mehmet Bahar ve İstanbul Gü-

cer'den gelen şok soruyla "peki bizden ne talep ediyorsunuz ne yapabiliriz” sorusuyla sarsıldılar. Bunun üzerine kaymakamlıktan tesis halılarının değiştirilmesi, malzeme, forma ve ayakkabı temini gibi taleplerde bulundular. Görüşmenin diğer bölümünde konuşmacılar arasından söz alan yöneticiler, Kağıthane Amatör Kulüpler Birliği olarak ilçemizde bulunan 29 kulübün maddi sıkıntılarına dikkat çekmek istediklerini, buna çözüm aradıklarını, bir çok kategoride mücadele eden amatör küme takımlarının maddi olanakların yetersiz

olmasından dolayı sıkıntı yaşayan kulüpler için desteklerini beklediklerini söyledi. Konuyla ilgili bir açıklama yapan Kaymakam Varıcıer; İlçemiz bünyesindeki kulüplerimize maddi ve manevi destekçileri olacaklarını ve kulübün sorunlarını yakından takip edip çözüm bulmaya çalışacaklarını, kendilerine önerilerle gelmeleri halinde yardımcı olacaklarını belirtti. Kağıthane Amatör Kulüpler Birliği Başkanı Hasan Cevahir, ziyaret sonrası Kağıthane Kaymakamı Ahmed Akın Varıcıer’e bir şilt takdim etti. Görüşmenin ardından topluca fotoğraf çektirildi.

müşhanespor antrenörü Ahmet Öğütçü, dili boğazına kaçan ve dakikalarca yerde nefessiz kalan futbolcuya ilk müdahaleyi yaptılar. Olaydan dakikalar sonra gelen 112 acil servis ambulansıyla hastaneye kaldırılan futbolcu, yapılan tedavinin ardından hayati tehlikeyi atlatarak evine gönderildi.

yerinde olmaması ayrıca düşünülmesi gereken bir durumdu. Her fırsatta amatör futbola verdikleri desteği vurgulayan Belediye Başkanı Fazlı Kılıç’ın, böyle hayati bir uygulamayı çalışanlarının insiyatifine bırakıp, duruma göre ya da takımına göre ambulans aracını kulüplerin hizmetine verip vermediği ise tartışma konusu oldu. Bazı kulüp yetkilileri, başkanın bu hizmetin belediye tarafından hakkıyla verildiğini sandığını, gerçek durumun ise belediye adına hareket ettiğini söyleyen bazı şahısların ‘durumuna göre’ ve ‘adamına göre’ ambülans gönderdiklerini belirttiler.

Ucuz atlatılan bu olay, aslında kaçınılmaz görünen bir durumun sonucu oldu. Kağıthane kulüplerinin maçlarında görmeye alışık olduğumuz Kağıthane Belediyesi ambulansının bu maç sırasında olay

ıkıntılı durumları sükunete kavuşturmak için hep onların basiretine baş vurulur. Kıstaslarının merkezinde adalet olduğu için onların zamanla, mekanla ve kişilerle alakalı hiçbir takıntıları ve önyargıları olamaz. Bir anda karar verirler ve bu kararların temyizi yoktur maalesef. Ama verdikleri kararların sonuçlarının burada bitmez, özellikle genç yeteneklerin hayatında izler bırakır. Dünyanın en güzel oyununu, bazen verdikleri bazen de vermedikleriyle, en çekilmez ve en sıkıcı hale getiren insanlardır onlar. Kendilerine sorsanız amaçlarının futbolun “güzelleşmesine” katkı sağlamak ve kendilerine öğretilen kurallar manzumesini müsabakalarda en doğru şekilde uygulamaktır. Renklerin onlar için bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Camia ve kişi isimleri onlar için asla bağlayıcı değildir. Her zaman yalnız olduklarını iddia ederler ama işin doğrusu bu yalnızlık kozunu kendilerine hep kalkan yapmıştırlar. Kendi yanlış kararları sonucu ortaya çıkan olumsuzluklarda işin sıkıntısını çekenler kendileri olmaz çoğunlukta fakat, camialarda ciddi sıkıntılar bırakırlar. Bazı zamanlarda en ufak ayrıntıyı es geçmezken bazen ise çok büyük olayları bulacak bir kılıfları muhakkak vardır. Belki hayatlarında hiç futbol oynamamışlar ama hakem babaları veya akrabaları sayesinde kendilerine düdük takdim edildiği için çok kolay çalabiliyorlar. Belki amatör kümenin sıkıntısını çekerek buralara gelselerdi düdükleri bu kadar rahat ve pervasız çalamazlardı. Yaşı ilerlemiş göbekli ve kel ağabeylerine çok müsamahalı davranırken on yedi yaşında ve Türk futboluna katkı sağlaması muhtemel olan genç yeteneklerimize çok acımasız ve toleranssız davranırlar. Aşama kaydetmiş hakemlerimizin olduğunu inkar etmemekle birlikte amatör kümede müsabaka yöneten hakemlerimizin bir çok hususta hatalar yaptığına şahit oluyoruz. Öyle hatalar yaparlar ki bazen yaptıkları hatalar ile camialar arasında onarılamayacak hasarlar meydana getirirler. Tribünlerdeki insan profilini göz önünde bulundurursak bundan sonrasını siz tahmin edin. Zaten yönetici bulmakta zorlanan amatör camiamız bu tarz eylemlerden sonra iyice sahipsiz kalıyor. Türk futbolunun geleceğinde ve gelişmesinde önemli bir kilometre taşı olan hakemlerimizin idealist olmaları ve gerçek, katıksız kararlar vererek yeni filizlenen yeteneklerimize destek olmaları gerekir. Bu anlayışla her geçen gün aşama kaydettiğine inandığımız Türk hakemlerinin çıtayı biraz daha yukarılara taşımamız adına kendilerine düşen rolü üstlenmeleri gerekir.


A

ziz okuyucularım, Allah’a yaklaşmak anlamına gelen “KURBAN” ibadeti; Kurban olarak kesilmesi uygun olan hayvanın, ibadet niyetiyle belli günlerde usulüne uygun bir şekilde kesilmesidir. Kurban, Allah’ın ihsan buyurduğu varlığa şükran borcu olarak, Allah rızası için yapılan mali fedakarlıkla ilgili bir ibadettir. Bunun içindir ki Kurban dinen zengin sayılanlara bir borçtur ve (Hanefi mezhebine göre) vacip bir ibadettir. Kurban kesmek; hür olan, misafir olmayan, akıllı olan, baliğ-yetişkin olan, zengin müslüman kimseler için dini bir vacibedir. Kurbanda da zenginlik ölçüsü aynen zekat ve sadaka-i fıtır gibi (80 gram altın) veya karşılığı El-Sıdır buna nisab denir yani zenginlik ölçüsüdür. Ancak para zekatta yıllanmış olacak. Kurban da ise, Kurban günlerinde nisab miktarı para ve altını olan kimseye Kurban kesmek vacip olur. Yıllanması şart değildir. Kurbanlar, koyun, keçi, sığır, manda ve deve ( 5 çeşit hayvan)dan kesilir. El verir ki et yeme niyetiyle değil, Allah rızası için niyet edilip kesilsin. Kurbanlık hayvanın sağlıklı olması gerekir. Kurban, bayramın 1.2.3.günleri kesilir. Ancak 1.gün kesmek daha eftal (en sevaplısı) dır. Kurbanı tek başına kesmek ortak kesmekten daha sevaptır. Küçük baş hayvanların (koyun, keçi)erkeğini, büyükbaş hayvanların (Deve,manda,sığır) dişilerini kurban etmek daha faziletlidir. Kurban eti üçe ayrılır. Biri eve nafaka, ikincisi fakirlere sadaka, üçüncüsü zenginde olsa komşu akraba ve gayrimüslim komşulara hediye olarak dağıtılır. Kurban eziyet edilmeden kıbleye doğru yatırılır. “Bismillahi-Allah’ü Ekber” diye kesilir. Besmeleyi mü’min bir kimse unutursa o hayvanın eti yenir. Kasten besmele terk edilirse o kurbanın eti yenmez. Kurbanı ehil kimse kesmelidir. Ölü için kurban kesme mecburiyeti yoktur. Ancak, mevta hayatta iken malının üçte birini hayre-vakfa vasiyet edebilir, varislerde buna uymak mecburiyetindedirler. Ölü için kesilen kurbanda aynen kurban bayramı günlerinde kesilmelidir. Ahmet Hamdi Akseki’li merhum da “İslam Dini” isimli eserinde kurban bahsinde böyle diyor. Aziz okuyucularım, konumuz kurban olduğundan yazımızı iki ayet, iki hadis-i şerifle bitirelim. 1.Ayet: (Kurban edeceğimiz) Bu hayvanların ne etleri nede kanları Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan ancak, takvanız saygınız, sevginiz, iyi niyetiniz amel ve ibadetlerinizdir. [Hac Süresi, Ayet:37] 2.Ayet: Deki şüphesiz benim namazım, ibadetlerim (kurbanım) hayatım ve ölümüm, hiçbir ortağı olmayan Âlemlerin Rabbi (olan) Allah’ındır–Allah içindir.[El-En‘am Süresi, Ayet:162] 1.Hadis: Bu günümüzde bizim için ilk yapılacak şeynamaz kılmaktır, ondan sonra(evlerimize) dönüp kurban kesmek olacaktır. Herkim böyle yaparsa sünnetimize uygun iş yapmış olur.[Buhari adahi,1] 2.Hadis: Hz.Peyganber Efendimiz, Medine’de on sene ikamet ettiği bu müddet zarfında (istisnasız her sene) kurban kesmiştir.[Tirmizi, Sünen, Edahi,11] Kurban, ahirette binek olur, kulu Allah’a yaklaştırır, rıza ve hoşnutluğunu kazandırır. Kurbanlarımızla, Allah’a Kurban (yakın) olalım inşa-Allah. Selam Hüda’ya tabi olanların üzerine olsun. info@ibretli.net

N

ebiler Serveri sallallahu aleyhi ve selem, torunu Hasan’ı öpmüştü. O esnada yanında bulunan Akra ibn Habis ‘’ Benim on çocuğum var; daha hiçbirini öpmüş değilim’’ dedi. Resulullah ona baktı ve şöyle buyurdu: ‘’ Merhamet etmeyene merhamet olunmaz’’ Sahihi Buhari de yer alan bu hadis bize nasıl dersler veriyor değil mi? Ya resulullah bizim buraların babaları biraz sert olur. Çocuklarıyla aralarında mesafeler olur. Pek konuşmazlar çocuklarıyla, dertleşmezler, sıkıntılarını, ne istediklerini merak etmezler. Babanın olduğu yerde çocuk sessizliğe mahkum gibidir. Gizli bir mücadele sürer evlerde, baba sevgisini belli ederse saygınlığını yitireceğine inanır. Anneler aracıdır çoğu zaman. En sıkıntılı anların ilacıdır anneler. Bir köprü vazifesi görürler. Biz ataerkil bir milletiz. Asya bozkırlarında at koşturmuş atalarımız var, üç kıtada namımız var. Her sabah rahat hazır ol diye başlayan okullarımız var. Disiplini şekilde aramayı severiz biz. Bizim babalarımız çocuklarını, gece uykularında severlermiş. ‘Aslan oğlum’ diye sessizce söylenirmiş, biraz sesini yükseltse çocuk duyar karizma çizilir zannedermiş.Gündüz öperse, koklarsa , gel bakalım biraz sohbet edelim derse çocuk şımarırmış. Öyle geleneklerimiz var ki bizim, bir baba, çocuğunu babasının yanında ağlamaktan çatlasa kucağına alamaz. İter çocuğu, ‘’alın bunu içeri susturun’’ der, kayın pederinin yanında hiç konuşmamış gelinlerimiz var. Otuz yıllık gelin olmuş aynı sofraya oturamamış, baba ekmek verir misin diyememiş, bunu ayıp saymış bir coğrafyayız biz. Bu coğrafyada ne diken üstü hayatlar, yaşandı gitti belki de. Ya resulullah, bir de bunun tam zıttı çocuklarımız var bizim. Böyle bir dünyaya birden fazla çocuk getirilmez felsefesinin ürünü, ailenin tek çocuğu. Anne ve babası

çalışan, bakıcı veya kreş kültüründe yetişen, istediği her şey hemen yerine getirilen çocuklar büyüyor yavaş yavaş. Bu çocuklarımız doyumsuzluk üzerine bina ediliyorlar. Kırıp dökmek ve sıkılmak ana prensipleri. Bu bizim batılı yüzümüz diyemeyeceğim. Çünkü batıda da böyle değildir diye düşünüyorum. Bu çocukların yirmi yıl sonra ki planları bile yapılmış ve sigortası şimdiden yatmaya başlamış, rızık endişesi sinirlerini yıpratan ya işten çıkarılırsak, bir kriz olursa bu çocuğa kim bakacak diye iç dünyasını döven anne babalar tanır olduk. Bizim ülkemizde çocuk sahibi olmak suç sayılıyordu neredeyse, kampanyalar düzenleniyor, bakamayacağınız çocukları dünya getirmeyin diye programlar düzenleniyordu. Her doğan rızkıyla doğar, rızkı kesilen zaten ölür ilkesini unutturmaya çalışan anlı şanlı sanatçılarımız, politikacılarımız vardı . Şimdi en az üç çocuk nasihatini veren siyasetçilerimize yine kızgın gözlerle bakıp çoğalacağız da ne olacak, pasta bölünmesin hepsini biz yiyelim diyenler var. Ya resulullah sen secdedeyken torunun sırtına çıkardı da ses çıkarmazdın. Kızın Fatıma’ya en latif şekilde hitap edip oturduğun yerden kalkar yerini ona verirdin ya, oysa şimdi yaşlı amcalardan bazıları, biraz gürültü yapan çocukları gözleriyle yiyorlar bizim camilerimizde. Ya resulullah bizim ülkemizin batılı yüzünde yeni aile tipleri ortaya çıktı. Çocuk sevgisiyle, hayvan sevgisini birbirine karıştıran. Köpeğine, kedisine kızım oğlum diye hitap eden, bakan, büyüten, kucağında uykuya dalan, kuaföre götürüp saç bakımı yaptıran, çocuk doğurmaya gerek yok, benim çocuğum işte bu diye resimlerini paylaşanlar ne kadar da çoğaldı modern hayatın elit sokaklarında. Velhasılı ya resululllah senin mesajına

sahip çıkıp sevgisini, ilgisini eksik etmeyen, eğitimini, vahiy bilgilendirmesini, Allah’a nasıl kul, topluma nasıl faydalı bir birey yetiştirmeliyim diye düşünen duyarlı ailelerimizde var bizim. Ne mutlu senin bir öpücükle verdiğin mesajı alabilenlere. Meçhul sonumuz mübarek olsun.

Yıl: 2 - Sayı: 16 - Ekim 2012 25 Kuruş

İmtiyaz Sahibi Cengiz Cantürk Sorumlu Yazı işleri Müdürü Fehmi Yakut Haber Müdürü Celal Baygeldi Ekonomi Mehmet Horasan Kültür-Sanat Fehmi Yakut Spor Mehmet Ünlü Eğitim Abdullah Ağırtmış Aile-Sağlık Canan Cantürk Tarih Abid Yaşaroğlu Haber Merkezi Mustafa Olgun Görsel Yönetmen Yasin Eker Reklam Müdürü Zahit Sevinç Grafik-Tasarım Murat Buyruk

İnternet Ayetullah Coşkun

Sanayi Mahallesi Gümüşhane Caddesi No: 1/105 Kağıthane - İST www.buulkegazetesi.com info@buulkegazetesi.com Tel: (212) 278 39 34 / Süreli Yerel Yayın Basım Yeri: İhlas Gazetecilik A.Ş Tel: (212) 454 30 00


Profile for Bu Ülke

Bu Ülke Gazetesi Sayı:16  

Bu Ülke Gazetesi Sayı:16  

Profile for buulke
Advertisement