Page 1

Türkiye’deki İslami düşüncenin şekillenmesinde büyük payı olan Sedat Yenigün’ü, dostlarına,arkadaşlarına ve ailesine sorduk.

Kağıthane Cemevi Dedesi, Zeynel Şahan ile Alevilik ve Aleviliğe bakışı, Türkiye’nin yaşadığı kritik dönemleri konuştuk.

Kentsel dönüşüm projesinde yeni bir uygulama başlatıldı. Yapılar, bu uygulamayla sel ve baskın risklerine göre puanlandırılacak.

“Şeker gibi kredi, Ramazan kredisi, geleneksel bayram kredisi” gibi isimlerle kredi paketlerini pazarlamaya çalışan bankalar, insanların en özel ve samimi duygularını fütursuzca kullanmaktan çekinmiyor

İslami sermayenin bankacılık sektörüne adım attığı son yıllarda müslümanların da gündemine banka ve kredi kavramları girdi. Bu durum dindar çevrelerde tartışılan bir konu haline geldi.

44 yıldır Sultanahmet’te hizmet veren, Haseki Hastanesi Basın Semt Polikliniği güçlendirme ve yenileneme çalışmaları adı altında katıldı.


Celal Baygeldi

K

apitalist anlayışın doymak bilmeyen iştihası her geçen gün kazancın yeni yol ve yöntemlerini keşfediyor. Kazanç yolunda hiçbir değer ve ölçü tanımayan piyasa anlayışı insanların kutsal değerlerini dahi ticaretin bir enstrümanı kılmayı başardı. Vitrinlerin albenisi karşısında tüketim duygusu tahrik edilen insanlara ‘Şeker gibi’ kredi sunan bankalardan, içeriği bile henüz tam olarak açıklanmamış meşrubat markalarının iftar vaktinin kutsallığına tünemesine kadar birçok örnek sunmak mümkün. Özellikle ramazan ve bayramında çeşitli medya ortamlarında bankaların Ramazan Bayramı’na özel kredilerinin reklâmlarının birbiri ardına yayınlanmaya başladıklarına şahit olmuştuk. Böylece yılın her döneminde farklı gün ve etkinlikleri fırsata çevirmeye çalışan bankalar son yıllarda dini dönemleri de fırsata çevirmeyi unutmadılar. Trend böyle giderse bankaların yakında ‘Sadaka kredisi’, ‘Zekat kredisi’ ya da ‘Hac Kredisi’ gibi yeni kutsal kredi türleri icat etmeleri sürpriz olmayacak… “şeker gibi kredi”, ”ramazan kredisi”, “bayramlık kredi”, “geleneksel bayram kredisi” gibi isimlerle kredi paketlerini pazarlamaya

F

çalışan bankalar ve insanların en özel ve samimi duygularını fütursuzca kullanan anlayışlar modern zamanların kuzu postuna bürünmüş kurtları olarak aramızda cirit atıyorlar. Birçok duyarlı yurttaşımız ‘Geleneksel bayram kredisi 0.59’dan başlayan faizlerle’ türünden ifadelerin, faizi kesin biçimde yasaklayan İslam dininin esaslarına aykırı olduğunu dile getiriyorlar. Nasıl oluyor da Faizi ve tefeciliği yasaklayan bir inancın kutsal bir günü söz konusu edilerek faiz/kredi reklamı yapılabiliyor… İslam dininin haram olarak değerlendirdiği faiz İslam’ın kendisi kullanılarak pazarlanıyor. Bu pazarlamada muhafazakar sermayeyle kurulan basın yayın kuruluşlarının aracılık görevi üstlenmeleri ve söz konusu reklamları sayfalarında ve ekranlarında çarşaf, çarşaf vermeleri tam bir ironi. Çalıştırdıkları işçilere namaz kılma imkanı ve mekanı tanımayan firmaların bile dini kavramların ardına sığınarak karlarına kar katmaya çalışmaları duyarlı insanların dikkatinden kaçmamaktadır.

aizcilik yapanlar faizle meşgul olanlar, faize değil de başka şeylere vurgu yaparlar. Derler ki: biz para ticareti yapıyoruz. Meşru olan alış verişe vugu yaparlar. Bakara suresinin 275’inci ayetinde “Faiz yiyenlerin hareket tarzının şeytana uyan kişinin hareket tarzından farklı olmadığı ifade edilir. Bu noktada faiz alışveriş gibidir sözü tutmuş gibi gözüküyor. Bir ara faize karşı olan müslümanlar bugün artık faiz diye bir problem yaşamıyorlar. Bu dönemde faiz iyice meşrulaştı. Eski finans kurumları katılım bankası oldu. Faizin dik alasını faizsizlik adı altında yapıyorlar. Son zamanlarda gördüğümüz banka reklamları da bunlardan birtanesidir. Şeker gibi kredi, diye yapılan reklamlar tamamen dini motiflerin kullanıldığı reklamlar. Bugün artık kendine müslüman diyen kişilerin en sevmediği kişiler faiz haramdır diyen hocalardır. Bir tarafta faizli bir tarafta faizsiz olduğunu idda eden bankalar var. İnsanlar bu iki tarza bakıp bu da aynı bu da aynı diyor. Ve faize bulaşmakta bir kötülük görmüyorlar. Çağın zorunluluğu olarak bakıyorlar. Katılım bankaları bu noktada insanların faize bakış açısınında büyük bir kırılmaya neden olmuştur.

K

Görüşlerine başvurduğumuz birçok insanın bu durumun farkında olduğuna tanık olduk. Vatandaşlarımız başta RTÜK olmak üzere tüm yetkililerin yaşanan bu başıboşluğa dur demeleri gerektiğini ifade ettiler. Bu anlamda muhafazakar sermaye sahiplerinin bir çoğunun da gereken özeni göstermeyerek hakim ticaret anlayışına teslim olduğu dikkatlerden kaçmıyor. İslami değerleri es geçerek yapılan ticari faaliyetler artık eskisi kadar eleştirilmiyor. Yani muhafazakar kesim bir anlamda yaşanan çürümenin değirmenine bilerek ya da bilmeyerek su taşımakta ve kapitalizmin aç gözlü yaklaşımlarını meşrulaştırmaktadır. Abdülaziz Bayındır Hocanın şu ifadeleri üzerinde derin bir biçimde düşünülmelidir: “Bir ara faize karşı olan Müslümanlar bugün artık faiz diye bir problem yaşamıyorlar. Bu dönemde faiz iyice meşrulaştı. Eski finans kurumları katılım bankası oldu.” %99’u müslüman olarak değerlendirilen bir ülke olan Türkiye’de bu tarz pazarlama stratejilerinin tutması ise ayrı bir araştırma konusu…

apitalizm kar ile dönen bir sistem olduğu için bu adamlarda kardan başka bişey düşünmüyorlar. Ellerine geçen herşeyi kara dönüştürmek için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Ramazan ayına girdiğimizden dolayı ramazanın figürlerinide bu döngüde kullanıyorlar. Ramazanı faiz alım satımında da kullıyorlar. Ramazanı sömürüyorlar. Bunun üzerinden kendi kar dürtülerini tatmin ediyorlar. Sermayelerini daha da arttırmayı zaten hiç akıllarından çıkarmıyorlar. Bunları ben yanlış buluyorum. Bu ramazanı festival veya bir şenlik olarak algılamadan kaynaklanmaktadır. Teravih,iftar,sahur,oruç,iftar sofrası bunlar asıl manaları dışından düşünülüyor bu zihniyet için. Bu zihniyet için bunların hepsi tek bir manaya indirgeniyor. O da kar. Bunlar kar getirebiliyorsa,alınıp satılabiliyorsa o zihniyet için bir değer atfediyor. Tabi burada bizim vatandaşların müslümanlığını da sorgulamamız gerekiyor. Eğer böyle kampanyalar varlığı sürdürüyorsa. Sonuçta kar getiriyorsa bu tip kampanyalar ancak o şekilde devam edebilir. Faiz güçlünün elindeki güç ile zayıfı sömürmesidir. Bu yüzden dinimizce yasak edilmiştir. Faiz zayıf insanı barınma ihtiyacı, beslenme ihtiyacı, güvenlik ihtiyacından yakalayarak sömürür. Çağımızda tüketim dürtüsünü de bir yerde yaratan bir yerde sömüren bankalardır. Ama işin en ilginç tarafı şüphesiz bankaların bunu islami imgelerle yapmasıdır. Bilinçli müslümanların bu duruma tabu kurması gerekir.

F

Bu reklamların hazırlanışıyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz Reklam Özdenetim Kurulu durumun her hangi bir etik sorunun olmadığına vurgu yapıyor: ‘Milli maç, bayram, anneler/babalar günü vs. gibi her türlü toplumsal olaylar gerek geniş kitleleri etkilemesi gerekse doğurduğu ihtiyaçlar nedeniyle reklamları harekete geçirmektedir. O nedenle, bankaların “bayram kredisi” adı altında tüketici kredisi hizmetini sunması da Türkiye’deki yasal düzenlemelere ve Özdenetim Esasları’na aykırılık teşkil etmemektedir.’ Varlık sebebi vatandaşın kandırılmaması ve rencide edilmemesini sağlamak olan bir kuruldan daha farklı bir dil beklenirdi. Ama ne yapalım, memlekette işler biraz da böyle yürüyor…’ Madalyonun öbür yanına baktığımızda aslında sorumluluğun bir bölümünün de biz sokaktaki insanda olduğunu görüyoruz. Bize sunulan ‘cazip’ imkanları elimizin tersiyle itmedikçe oyunun bir parçası olarak kalacağımızı ve şikayet hakkımızın olmayacağını görmemiz gerekiyor. Bu anlamda İhsan Eliaçık’a hak vermemek mümkün değil: “Tabi burada bizim vatandaşların müslümanlığını da sorgulamamız gerekiyor. Eğer böyle kampanyalar varlığı sürdürüyorsa. Sonuçta kar getiriyorsa bu tip kampanyalar ancak o şekilde devam edebilir.”

aiz kelimesi yıllar öncesinde kullanılmayan bir kelimeydi. İslamdaki esas karşılığı “riba” kelimesiydi. Riba paranın araya hizmet ve mal girmeden para getirmesine artı değer kazandırmasına denilir. Riba denilen bu olaya İslam çok net bir şekilde tavırlıydı. Bankalar kapitalist sistemle birlikte riba kelimesi Müslümanlarda olumsuz etki uyandırdığı için onun yerine faiz kelimesini öne sürmeye başladılar. Ne yazık ki bu ve bu gibi pazarlama taktikleriyle insanların zihni kirletildi. Bir noktadan sonra dünyada faizsiz bir nizam düşünülememeye başladı. Şimdi bu anlayış ve zihniyet giderek İslam’la da bağdaştırılmaya çalışılıyor. Oysa ki faiz, şüphesinden bile uzak durulması gereken bir durumdur. Haram olduğu açık ve net olan şeyler bile, bu çerçeveden dışarı çıkarılmaya sevimli gösterilmeye çalışılıyor. Şuurlu Müslüman kardeşlerimizin bu tür tuzaklara düşmemeleri gerekir. Ramazan ve Kurban sürecinde dini figürlerin kullanılması bu noktada cinayettir. İnsanlarımızın bu tarz reklamlara ve pazarlamalara tepki göstermemesi ise belirli oranda bir şuur kaybını gösterir. Bu şuursuzca tepkisizlik devam ederse toplumu ve İslamı daha büyük sorunlar bekliyor.


Yasin Eker

Y

enilenme süreci bazı bölgelerde yağma sürecine dönüşüyor. Müteahitler bu manada çoğu zaman binaların giriş merdivenlerini yaya kaldırımlarının üstlerine yapmaktan çekinmiyor. Gazetemizin defalarca gündeme getirdiği kaldırım işgallerinden birine bu sefer Merkez Mahallesi Bahçe Sokak’ta yapılan inşaatta rastlıyoruz. Bahçe Sokak’ta Miraç İnşaat’ın yaptığı projede giriş merdiveni, alışık olunduğu üzere kaldırımın üstüne yapılıyor. Proje dahilinde yapılan inşaatla kaldırım neredeyse yok denilecek seviyeye geliyor.

H

AS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş'un onca zehir zemberek muhalefetin ardından, AK Partiye transferinin bu kadar büyük gürültü koparacağını tahmin etmezdim. Ben işin, parti ve siyasi transfer kısmıyla ilgilenmiyorum. Benim ilgimi uyandıran kısım, bir dönem "İslamcıları"nın iktidar karşısındaki inanılması güç savruluşlarıdır. Bu "savruluş" için başka nedenler öne sürülebilirse de en başta gelen neden, iktidar ve nimetlerinin dayanılmaz ağırlığıdır. Haydi sözü hafifletmek babından manevi kazanımları da hesaba katalım. Konunun islamcılık yönüne gelince; görünen o ki dünün islamcılarının iktidar ve iktidardan kaynaklanan her türlü güce karşı inanılmaz zaafı varmış. Kurtulmuş'un bugüne kadarki mazlummustazaf üzerine oturan düşüncelerinden, birdenbire iktidarın öncelediği liberal düşüncelere hızlı geçiş yapması en masum şekilde iktidar hırsıyla açıklanabilir. Bu mantık, belki meseleyi Mümtazer Türköne gibi "normal bir dönüşüm" olarak gösterse de yeterince açıklamaya yetmez. Doğrusu benim gibi tesadüflere inanmayan, samimiyet mavallarına kolay kanmayan birisi için daha tatmin edici cevaplar gerekir. Kurtulmuş her halde partiyi kurduktan 3-5 sene sonra ana muhalefete yükseleceğini yahut takip eden 8-10 yıl içinde İktidar olabileceğini düşünmemiştir. Zaten kendi içinde kavgalı küçük bir ideoloji partisinin başkanı olarak, kısa zamanda büyüyemeyeceğini bilecek kadar akil olduğunu biliyoruz. Gelin görün ki, bu kritik zamanlar ve siyasetin karanlık labirentleri, Numan Bey’in önüne reddedemeyeceği bir imkan çıkarmıştr. Partisinin iktidara oldukça uzak olması gerçeğine karşılık, belli ki kendisi iktidarın yakın cazibesine kapılmıştır. Başbakanın hastalığı ihtimalinin bu cazibenin çekim gücünü artırdığını düşünüyorum. Kendisinden sonra ne olacağı tartışılırken, her zamanki gibi iyi saatte olsunlar devreye girerek bu ilginç transferi gerçekleştirmiştir. Böylece sağlam şahsiyeti ile bilinen bir islamcı daha iktidarla olan imtihanı kaybetmiş oldu. Muhtemeldir ki, kendisine verilen sözler iktidarın sihirli gücüyle birleşince ortaya bu sonuç çıkmıştır. Ancak, burada iyi saatte olsunların transfere etkisini de gözardı etmemek gerekiyor. Yine muhtemeldir ki, bu bağlar sandığımızdan daha eski, daha girift ve kıtalar arasıdır. Başbakanla ilgili olağanüstü bir hal oluşması ihtimaline karşılık, önceden hazırlanmış bir B planı gibi de görünüyor. Şüphesiz ki bu transferin "eskimiş" bir evveliyatının olup olmadığı yakında ortaya çıkacaktır. Bir kaç yıl önce, "siz kimsiniz kardesim? Şu yüzünüzdeki maskeyi indirin de gerçek suretinizi görelim" diye civa gibi gördüğü her deliğe akmağa meyyal zamane islamcılarına sitem ettiğimde dostlardan bir hayli tepki almiştım. Vay efendim "herkesi zan altında bırakıyormuşum, üstelik bir delil olmadan." Derin ilişkilerin delilinin olmayacağını, amacımın "maske" sahiplerini töhmet altında bırakmak değil, izinde yürüdükleri ısmarlama projeleri takip ve deşifre etmek olduğunu yeterince anlatamamistim. Şimdi kimse kalkıpta bu siyasi transferin mezkur partinin, müslümanların yahut ülkenin yüksek menfaatleri için samimiyetle gerçekleştirilen masum bir eylem olduğunu bana anlatmasın. Ayrıca, bu transferle bizzat Erbakan hocanın tilmizleri, zaten sıtma halindeki Milli Görüş hareketine son "ölümcül" vuruşu gerçekleştirmiştir ki; günah olarak bu onlara yeter!

Büyükşehir Belediyesi ve yerel belediye erişilebilirlik ile ilgili düzenlemelere ana caddelerde hız verirken arka sokakların durumuyla hiç ilgilenmiyor. Çıkartılan yeni yasayla erişilebilirlik sadece ana caddeler yada büyük binaları kapsayan bir zorunluluk değil bütün kullanım alanlarını kapsayan bir zorunluluk halini aldı. Bu yasaya rağmen belediyeler Merkez Mahallesi’ndeki bu örnekte olduğu gibi engelli vatandaşların hayatını risk etmek bir yana sağlıklı vatandaşların dahi hayatını bu ve bu gibi uygulamalara verilen müsadeyle risk ediyor.

Celal Baygeldi

K

ağıthane Kaymakamı Ahmet Akın Varıcıer’in iki yıl önce başlattığı madde bağımlısı gençlerle iletişim projesi bu yıl büyüyerek devam etti.

Bu yıl da bir halı saha maçıyla madde bağımlısı gençlerle iletişim kurma çalışmasına Kağıthane Belediye Başkanı Fazlı Kılı, İlçe Emniyet Müdürü Mahir Yavaş, İş adamı Nejat Güllü, Çeliktepe Muhtarı Ahmet Karamanlı, Meclis üyesi Metin Osmanoğlu, Özel Kalem Müdürü Levent Dirice, İlçe Tarım Müdürü

Gökhan Dik, İlçe Vakıf Müdürü Koray Sarıoğlu, Talatpaşa Spor Kulübü Başkanı İsa Gümüş ve Fenerbahçe'nin Efsane Kadrosundan Nezihi Tosuncuk katıldı. Bu tip organizasyonlarla Kağıthane’de yaşayan ve madde bağımlılıkları ve sosyal konumları yüzünden yalnızlığa itilen ve ötekileştirilen vatandaşlarla iletişim kuruluyor. Kaymakam Varıcıer "Bu gençler bir yıldır istişare yapıyoruz. Etkinliklerle onları topluma kazandırdık" şeklinde konuştu. Dostluk maçını 11 e 8 protokole karşı oynayan gençler kazandı. Maç sonu ikramlarla organizasyon son buldu.

Mustafa Olgun

İ

stanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nce yaz aylarında yapılan Şeker Otobüs Çocuk Etkinlikleri Kağıthane’de başladı. İlk etkinlik Kâğıthane’de gerçekleştirildi. Otobüs ilerleyen günlerde Gaziosmanpaşa, Esenler, Bağcılar ilçelerinde çocuklarla buluştu. Şeker Otobüs etkinlikleri; özellikle yaz tatilinde şehir dışına çıkamayan çocuklar için düzenleniyor. 27 Ağustos’a kadar devam eden etkinliklerde, şehir kültürünün günümüzde pek fazla bilinmeyen temaşa sanatları, çağdaş gösteri unsurlarıyla birlikte bir eğlence ortamı içinde sergiledi


Celal Baygeldi

H

asbahçe'de yerli ve yabancı filmler on gün boyunca seyredildi. İçinde bulunduğumuz yaz mevsiminin son günlerinde Kağıthane'nin mesire alanı olan Hasbahçe'ye yazlık sinema kuruldu. Yazlık sinemada yerli ve yabancı filmlerden bir seçki seyirciyle buluştu. Hasbahçe'ye kurulan yazlık sinema 24 Ağustos-2 Eylül tarihleri arasında sinema severlere hizmet verdi. Kağıthane Belediyesi'nin düzenlediği sinema günlerinde altı yerli dört yabancı

film yer aldı. Birleşen Yollar, Kurtlar Vadisi Filistin, Allahın Sadık Kulu, Eşrefpaşalılar, Çöpçüler Kralı ve Fetih 1453 gibi yerli filmler Kağıthaneliler ile buluştu.Hügo, Babamın Penguenleri, Neşeli Ayaklar, Sevimli Kahraman ise yabancı filmler kategorisinde izlendi. Yazlık sinemalar 1980'li yıllarda televizyonun sinemaya etkisi ortaya çıkmadan önce, Türkiye'de özellikle havaların ısınması ile birlikte genelde Mayıs'tan Eylül'e kadar çalıştırılan, tahta sandalyelerin perdenin önüne dizilmesi ile oluşturulmuş sinemalardır.

Ş

ehrin şakaklarına kancaları, yüreğine kepçeleri takıp esrik ve kadim surlar gibi dişlerini sökerek nereye varmak istiyoruz, doğrusu anlayabilmek mümkün değil! Hususen son yirmi yıldaki baş döndürücü -sözümona- değişim ve gelişimin beraberinde getirdiği ve dahası getireceği sorunları kimse konuşup dillendirmiyor. Birileri ne/lerden ve kim/lerden korkuyor acaba! Vaktiyle geceleyin zeminlere kondurulan ve ama esasında ruhlarımıza güneş gibi doğdurulan hanelerimiz vardı. Dört bir yanı bahçeyle çevrili, çiçekler ve ağaçlarla bezeli haneler… Onlar gitti. Yerlerine asık suratlı, soğuk, hissiz ve kalpsiz, üst üste dizili legoları andıran binalar getirildi. Hızla soğudu sıcacık sohbetler. Çok katlı devasa yapılar üreyip hızla çoğaldıkça insanî değerler da bir o denli azalıp kayboldu. Hayat öyle bir noktaya dayandı ki trajedinin de ötesinde sözün bittiği noktaya gelindi. Yeni bir sınıf türedi. Müteahhitler ve mimarlar güruhu diye. Onların iştahını kabartan, göz erimlerinin değdiği her mahalle yere sırf ve salt para gözüyle bakan, katlettikleri tabiata karşılık herkesin gözünün içine baka baka gururlanarak(!) modernite ile konforiteden bahseden çıkarcı bir kesim. Ve böyle devam ettiği müddetçe yazıklanmaların sonu bitmeyecek. Bütün yıl üç beş kuruş kazanıp hayatlarını idame ettirebilmek için ruh ve beden sağlıklarından tavizler veren insanoğlunun onbeş-yirmi günlük tatili fırsat bilip daha önceden katlettikleri doğanın kucağına üstelik hararetle koşmalarını nasıl okuyup açıklamak gerekiyor dersiniz? Yakında, pek yakında ölü şehrin şiirleriyle romanlarını okuyacak olursanız şaşırmayınız. Zira bilimsel palavralarla uyutulup teknolojik teranelerle avutulan kent insanı öylesi dehşetengiz günler bekliyor. Toprağı ziftle hapseden, havayı katranla zehirleyen, ağaçları gökdelenlerle silip süpüren, hayvanları mekanik beygirlerle değiştiren ‘benî-âdem’in rahmet ve merhamet duygularından bundan böyle ne kerte emin olabiliriz! Bürokratlarla teknokratların eliyle hem. Soykent arayışları zalimane ve haince davranışların oportünist yaklaşımları sonucu yozkent’e çevrildi. Tüketim çılgınlığı ve gösteriş yüzünden aslî duygularından ve insanî düşüncelerinden arındırılan sinkoplara evrildik. Köşe yazısı yerine felaket senaryosu okuduğunuzu biliyor ve bu nedenden ötürü sizden özür diliyorum. Ne ki üç maymunları oynamak gelmiyor içimden.


Mustafa Olgun

T E

ski Ramazanlar diye başlayan cümleleri genelde yaşça bizden büyük, görmüş geçirmişinsanlardan dinler, o günlerin ruhunu, yaşanmışlıklarını bir nebze de olsa idrak etmeye çalışırdık. Yaşlanmışlığımızdan mıdır, yoksa kepazeliklerin neşvü nema bulmasının çabukluğundan mıdır bilinmez, bizim de zihnimizde o eski Ramazanlara bir özlem oluşmaya başlamış. Eski Ramazanlarda Oruç tutmak bir ayrıcalık, tutmamak ise, en azından bizim camiada, ayıptı. İnsanlar ister keyfi, ister mazeretinden tutmasınlar mutlaka bunu setretmeyi bir ahlak olarak algılardı. Değil cami avlularında, sokaklarda bile açıktan oruç yiyene pek raslanmazdı. Cami avluları oruç tutan o güzelim insanların muhabbet veya namaza hazırlık mekanlarıydı. Cami avlularında kimse; sigara içerek volta atacak kadar aşağılık duruma düşmezdi. Eski Ramazanlarda, ancak normal zamanlarında da ayyaşlara ve gayrimüslimlere hizmet veren lokantalar veya kafeler açık olur, azıcık camiyle, oruçla ilişkisi olan esnaf işyerini açmayı zul addederdi. Bereketi kazanılan para da değil, ahlakın yerleşmesinde görürlerdi. O zamanın esnafları kapı kapı gezerek, hocaların kapısını aşındırıp “hocam Ramazanda lokantayı açsak caiz midir?” diye fetva dilenmezlerdi. Sorana da; ne var yani “Ramazanda lokantayı açmak haram mı?” diye edepsizce cevap vermezlerdi. Eski Ramazanlarda da analarımızın, bacılarımızın, hanımlarımızın hastalıkları vardı. Ama onlar başörtüleriyle cafe cafe gezip hastalıklarını ifşa etmez, çoluk çocuğun önünde fütursuzca oruç yemezlerdi. Eski Ramazanlarda yardım ve sadaka bir cümle alemin gündemindeydi, fiiliyatındaydı. Bankaların, faizin adı anılmazdı. İhtiyacı olana kredinin değil sadaka kapısının yolu gösterilir, ne ihtiyacı varsa oradan karşılanırdı. Yardım işlerini mahallenin hocası veya abileri organize eder, ihtiyaç sahiplerini mutlaka görürlerdi. Bu abiler süreğen yardım nasıl yapılır diye bankacılardan, Amerikalı yardım kuruluşlarından brifing almazlardı. Bu tarz seküler yardım kuruluşları ellerini müslümanların cebine atmaya cesaret edemezler, müslümanlar da zaten bunlara prim vermezlerdi. Eski Ramazanlarda bankalar; müslüman mahallesinde “Ramazan bereketli kredi” değil, hurma bile satamazlardı.. Allah'ın lanetlediği bir iş; Bereketle, Ramazanla bir cümlede hiçbir banker, tefeci, faizci tarafından kullanılamazdı. Din tüccarlığı bu kadar aşağılık, bayağı ve basit bir şekilde yapılamazdı. Bankacılar Kuran süslemeleriyle faiz reklamlarını sunmayı; akıllarından geçirmezler, geçirseler bile o şablonla faiz reklamı yapmaya cesaret edemezlerdi. Velhasıl; Ramazanın bereketi, yaratıcının bize bahşettiği helallerin bereket olarak tanımlanmasının yanında, iğrenç ve pislik olarak anılan haramların bereket olarak tanımlanmasına da dönüşmüşse, ya biz çok yaşlandık veya bu aşağılık işleri yapanlar çok cesaret kazandı.

ürkiye’nin tek sirkinin sanat yönetmeni olan Servet Yalçın “Kağıthane’ye bir Cambazhane okulu açmak istiyoruz.” dedi. Kağıthane’nin bu büyük kültür hizmeti için çok özel bir yer olduğuna değinen Yalçın Sadabad Cirit Sahası’nın dünyada bir eşinin daha olmadığına dikkat çekti. Bu Ülke İnternet TV’de yayınlanan Sadabad Söyleşileri programına katılan Servet Yalçın seyirlik gösteri sanatlarının Türk kültüründeki yerinden bahsetti. Yalçın programda “Anadolu’ya Orta Asya’dan Türkler tarafından getirilmiştir.” dedi. Avrupa literatüründe cambazlığın tarihinin 19. Yüzyıla dayandırılmasının yanlışlığına değinen Servet Yalçın

“Bizim öz değerlerimize sahip çıkmamızın zamanı gelmiştir. Eğer biz bu değerlerimizi bugün sahiplenemezsek, başkaları bu değerleri sahiplenecektir. “ şeklinde konuştu. Cambazlık kültürü bugün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu kültürünün bir ekol ile beslenmesinin önemine değinen Servet Yalçın “Sadabad, alanında 300 yıl sirkler kuruldu. İnsanlar burada eğlendiler. Ama 80 yıldır hiçbir sirk bu alanda kurulmadı. Biz 80 yılın ardından Atlas Sirki’yle bu tarihi alana sirk kurduk. Ama bu kültürün korunması için bir okul şart.”dedi. Atlas Sirki Sanat Yönetmeni Servet Yalçın “Bu kültürün okulunu biz Kağıthane’ye kurmak istiyoruz” diyerek yetkililere çağrıda bulundu.


Ramazan ayında düzenlenen Hasbahçe söyleşilerine birçok yazar, akademisyen, doktor ve araştırmacı katıldı. Okurları ve takipçileriyle buluşmanın yanı sıra deniyimlerini anlatma fırsatıda oldu. Yazar Mustafa Armağan

Celal Baygeldi Nef 163 projesi, Talatpaşa Caddesi’nin yoğun araç trafiğini olumsuz etkiliyor. Genişliği çok dar olan ve Gültepe gibi büyük bir semte yetmeyen cadde gidiş geliş birer şerit olarak işliyor. İnşaat safhasında bile Gültepe’nin trafiğini olumsuz etkileyen bu

bina Gültepe halkını kara kara düşündürüyor. Kentsel dönüşüm ismiyle Kağıthane Belediyesi tarafından her platformda övgüyle bahsedilen Nef projesi halkın kafasında soru işaretleri doğuruyor. Bölge esnafı trafiğin bu yapı tamamlandığında içinden çıkılamayacak bir hal alacağını belirtiyor. NEF 163 projesi yüzde 95'i 1+1, yüzde

5'i 2+1 dairelerden oluşuyor. Residence mantığıyla yapılan ve üst gelir grubuna hitap eden bu daireler astronomik rakamlardan alıcı buluyor. Ayrıca Gültepe’nin kentsel dokusuna uymayan yapısıyla Nef 163 projesi, Kağıthane’de nasıl bir kentsel dönüşüm sunucak ve sosyal dokuya nasıl bir katkı sağlayacak şimdiden merak konusu oldu.

Yazar Mustafa Armağan, tarihe yanlış aksettirilen büyük şahsiyetlerin gerçek yönlerini anlattı. Özellikle dizi filmlerde yapılan yanlışlıklara değinen Armağan, örneğin “Kanuni ile ilgili izlediğim 1,5 bölümde yüzlerce yanlışla karşılaştım” dedi. Kanuni Sultan Süleyman, dedesi Fatih Sultan Mehmet’in yarım bıraktığı işi tamamlamak için Rodos’u ve Belgrat’ı fethettiğine dikkat çekti yalnız dizilerin zevkusefa içinde gösterilen Padişahın daha 25 yaşlarında iken, 7 ay Rodos’u fethetmek için muhasara altına aldığını söyleyen yazar, “Pes doğrusu” dedi. Prof. Dr. Nurullah Genç Prof. Dr. Nurullah Genç ”Mahrem ve Münzevi” isimli kitaplarını okuyucularına imzaladı ve kitaptan parçalar okuyarak, mahremiyetin ve münzevi olmanın önemine değindi. Genç “Samimiyetin olduğu yerde sanat, sanatın olduğu yerde de samimiyet vardır. Bunlar birbirini tamamlayan unsurlardır. Şair sıradan söz söylemez, söylemişse o da şiir olmaz” dedi. Dr. Gülsen Meral Sezer Kâğıthane Devlet Hastanesi Başhekimi Dr. Gülsen Meral Sezer, doğru insan olma yolunda ve çocuk yetiştirilmesi konusunda dikkat edilmesi gereken konulara değindi. Sezer ‘’İnsan olmak bedeni doyurmak değil, ruhu doyurmaktır. Önemli olanda budur. Ruh eğer aç kalırsa, her tarafta erişkin çocuklar dolaşmaya başlar’’ dedi. Yazar Ömer Özkaya

Hüseyin Münüklü

İ

lk açıldığında Kağıthane Belediyesi tarafından işletilen fakat daha sonra Tatlıses Kebap’a kiralanan Nurtepe’deki mekan, artık Kağıthane Belediyesi Sosyal Tesisleri olarak hizmet veriyor. Kağıthane Belediyesi tarafından işletilen tesiste fiyatlar öndeki işletmeye göre kimi ürünlerde yüzde 50 daha düşük. Yeni yüzüyle hizmet veren tesiste 150 kişi aynı anda yemek yiyebiliyor. Düğün, toplantı, konferans hizmetleri veren tesisin alt katında 350 kişilik bir salon bulunuyor. Nurtepe Sosyal

Tesisleri’nin müdürü Mevlüt Civelek “Biz bu tesisi vatandaşlara hizmet vermek için düzenledik. Amacımız kar etmek değil. Bu tesisin cirosu burada çalışanların ücretlerini karşılamıyor. Bu tesisden vatandaşlarımız yararlanamıyordu. Yürüttüğümüz çalışmanın amacı Kağıthanelilerin daha ucuza daha temiz kaliteli hizmet almasını sağlamak. Bu bizzat Fazlı Kılıç’ın talimatıdır.” şeklinde konuştu.9 aşçı 37 personelle hizmet veren Nurtepe Sosyal Tesisleri Kağıthane manzarasıya sunduğu et balık çeşitleriyle ön plana çıkıyor.

Araştırmacı Yazar Ömer Özkaya, verdiği çarpıcı örneklerle, Zihin Kontrolü ile şahısların delirtilebileceklerini veya intihara yönlendirilebileceklerini belirtti. Edilen duaların ve okunan ayetlerin ağızdan çıktığını ama etkisinin Allah tarafından olduğunu belirten Ömer Özkaya, sözün gücünün sistemin temizliğinden kaynaklandığına değindi. Yazar Fatma Polat Araştırmacı yazar Fatma Polat, Mevlana’nın insan sevgisini ve bilinmeyen yönlerini dinleyicilerle anlattı. Polat Mevlana’nın hiçbir ayırım gözetmeden insanları irşat ettiğini söyleyerek, günümüz insanlarının Mevlana’nın bu felsefesini esas almaları gerektiğini ifade etti.


T

arih haziranın onaltısını gösteriyor ve günlerden cuma. Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’ya ulaştık. Çantalarımızı otele attığımız gibi soluğu Başçarşı’da alıyoruz, amacımız cuma namazını Gazi Hüsrev Bey camiinde kılmak. Merak, heyecan ve namaza yetişme telaşı da bizlere eşlik ediyor. Anadolunun kadim şehirlerinde azalmalarına rağmen varlığını sürdüren çarşıya açılan küçük esnafların yoğun olduğu sokaklardan yürüyoruz. Bizi kendine çağırırken yolumuza da rehber eden camiinin minaresinde gözlerimiz. Ve camiinin avlusundayız artık. İlk boş gördüğüm yere diz çöküyorum, gözlerim merak içerisinde etrafta dolaşıyor, neredeyse yapı, avlu ve cemaatle bütünleşiyor, kulaklarımda tek tük kelimelerini anladığım hacanın hutbesi. Çocukları ve dostları bile unutuyorum.

nı andıran şehitlik önüihayet kardelen tarlaları raber yürüdüğümüz müzde beliriveriyor. Be boğazlarımız düğümherkes ağlamaklı oluyor, Nip akıyor gözlerimizden.. leniyor, hüzün yağmur olu z, oru rıy va Aliya’nın mezarına hayet bileliğin timsali izin şim ulaşıyor, Tuncay karde duygusallığımız zirveye yor, sin olup çağlıyor, ayet olu sesi yetişiyor imdada, ya kin ediyor. dua oluyor, ruhumuzu tes

N

Ş

D

ost bir beldede hissediyoruz kendimizi. Hem mekan olarak hem de Zeynep’in bilgilendirmeleriyle kültürel olarak yabancılık çekmiyoruz. Hatta ‘bizim’ olan bir diyara kavuşmuş olmanın sıcaklığı ve sevinci kaplarken benliğimizi, tarihi dokusuyla, çarşılarıyla, yapılarıyla ‘hoş geldiniz’ dercesine yollar önümüzde açılıyor. Her adımda bir yer keşfediyoruz, duygulanıyoruz. Namaz sonrası türbeleri ziyaret edip, şadırvanda susuzluğumuzu giderdikten sonra yola çıkıyoruz. Avusturya-Macaristan imparatorluğunun hakim olduğu dönemde yapılan sebilin de bulunduğu meydanda soluklanıyoruz.

’da l şeklinde..Bosna ın bir yönü hila ın ız ar ez am m m la n nı an i a’ liy önemin larda sembollerin r an tle lk re ba n ya zi tü r bü ve ini diğe yoruz ama önem rü l, gö la ti hi re ve işa ç ilk için sna-Hersek; ha da anlıyoruz. Bo arı adeta.. sonunda daha inin bir laboratu es el ad üc m lip hilal ve sa

A

ehitliğe doğru yol almak için önümüzde bir engel yok. Yürüyüşe başladığımız her adımda hüzün biraz daha bizi kuşatıyor.Çevre binalarda sıkça görünen kurşun izleri, bombalamadan kalan yıkıntılar belleğimizdeki savaş sahnelerini tekrar canlandırıyor: Çığlıklar, evlerden yükselen alevler, siren sesleri, bomba gürültüleri.. Ama hep Aliya’yı ayakta görüyoruz, mütemadiyen konuşuyor. Şehitliğin ilk duvarına ulaştığımızda, atalarımızın mezar taşları karşılıyor bizi, benzerleri coğrafyamızda çokça var, anlamakta zorlanmıyoruz. Fatihalar dökülürken dudaklarımızdan, bir ses yankılanır gibi oluyor kulaklarımda “onca yıldır nerelerdeydiniz..”

B

ir sonraki durağımızın Poçiteli köyü oldu. Ana güzergahımız ise Mostar. Poçiteli köyü Mostar ile ters istikamette. Bir an için “Mostar’ı görmek, orada daha fazla vakit geçirmek varken, Poçiteli köyünü ziyarete ne gerek var” diye zihnimden geçirdim. Fakat., köyü görünce ne kadar hata yaptığımı anladım. Köyün kuruluş tarihi 1500’lü yıllar. Türk köyü diye anılıyor. Osmanlı evleri, camisi, hamamı, saat kulesi, okçular kalesi, Arnavut kaldırımı yolları, çiçekli balkonları ile pırıl pırıl olan bu köy, Bursa’nın tarihi mahalle ve köylerini çağrıştırdı birden.


Mustafa Olgun

Ç

arşamba pazarının da kurulduğu alanda yaşanan trafik sorunlarına bir de uzun süre devam eden yol çalışmaları eklenince birçok olay tartışma ve kavga yaşandı. Yapılan çalışmalar sırasında bir düzenin olmadığı ve çalışmayı yürüten taşeron firmanın ise baştan savma çalıştığını belirten çevre esnafı “Burada bir gün İSKİ çalışıyor, ardından İGDAŞ geliyor çalışmaya bu yüzden takılan taşalar sökülüyor tekrar yapılıyor. Bir çalışma için defalarca aynı işçilik yapılıyor. Hepsini birden organize bir şekilde yapmıyorlar. Ayrıca bazı işyerleri zarar gördü burada ve zararı karşılamak istemdiler ilk başta ardından belediye ulaşınca zararları zorlama da olsa karşıladılar” diyorlar. Bölgede normal zamanda dahi yaşanan trafik sıkıntısının, bu çalışmaların uzaması ile aylardır yaşanmasından, burada pek çok tartışma ve kavga çıkmasından çevre halkı rahatsız. Ayrıca sökülen sokak lambalarının kabloları kaldırım kenarında açıkta duruyor. Bazı kabloları üzerinde ise bir kaç taş parçası konuşlmuş. Bununla önlem almaya çalışılmış.

Yasin Eker

Ç

atladıkapı sahilinde 4000m2’lik alana inşa edilen evlendirme sarayı tamamlandı. Açık havada nikah törenleri yapılabilen ve deniz tarafındaki bahçesinde kokteyl tarzı kutlamaların yapılabileceği evlendirme sarayının 400 kişiye yakın misafiri ağırlayabilecek kapasitesi bulunuyor. Fatih Belediyesi’nin Topkapı, Yedikule, Sultanahmet ve Cankurtaran’dan sonra 5. sosyal tesisi olan yapıda, iki tane 100’er kişilik ve bir tane 200 kişilik bir teras restoran olmak üzere toplam üç restoran, 120 kişilik kapalı ve 300 kişilik açık teras kafeleri olmak üzere iki kafeterya yer alıyor. Denize sıfır olarak inşa edilen tesisin bahçesinde kokteyl tarzı kutlamalar, açık havada nikah törenlerinin yapılabildiği evlendirme sarayı nikâh salonu, fuaye alanı, tebrik salonu, gelin odası, VIP salonu, nikah memuru odası, mağazalar, teknik bölümler, restoran, kafeterya ve özel toplantı salonu gibi bölümler yer alıyor. Sosyal tesisin kapalı kafeteryasında tost, sandviç gibi yiyeceklerin yanı sıra İtalyan mutfağı lezzetleri de yer alıyor; teras restoranda Türk ve Dünya mutfaklarından yemeklerde servis ediliyor. Tesis, sabah sekizden itibaren hizmet vermeye başlıyor ve gece-gündüz Marmara Denizi ile boğazın bütün doğal güzelliklerini yaşama fırsatı veriyor.

Mustafa Taş

F

atih’te asansör muayeneleri (TSE) Türk Standartları Enstitüsü yapacak.

5 Kasım 2011 gün ve 28106 sayılı resmi gazetede yayınlanan Asansör Bakım ve İşletme Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılması Dair Yönetmeliğinin 10. Maddesine göre Fatih İlçe sınırları içerisinde bulunan asansörlerin yıllık muayeneleri için, (TSE) Türk Standartları Enstitüsü ile protokol imzalandı. Belediyeden yapılan açıklamada “Asansör Bakım ve İşletme Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair yönetmelik hükümleri çerçevesinde, 2012 yılı içerisinde gerçekleştirmek üzere akredite A tipi Muayene Kuruluşu olan TSE (Türk Standartları Enstitüsü) ile belediyemiz arasında bir protokol imzalamıştır. Yapılan protokol ile asansör yıllık kontrol bedeli 5 durağa kadar 180 TL+KDV olup 5.duraktan sonraki her bir kat için 10TL+KDV dir.” Olduğu belirtildi. Bilgilendirme yazısı ve asansör muayene başvurusu için Fatih Belediyesi internet adresini ziyaret edebilirsiniz.


Celal Baygeldi

H

alk arasında Basın Dispanseri olarak bilinen polikliniğin yıkılıp yerine otel mi yapılacağı, yoksa bu hizmetin devamlılığı mı sağlanacağı sorusunu akıllara takılıyor. Vilayetler Polikliniği’nden sonra, Basın Semt Polikliniğinin de kapatılmak istenmesi birçok kişiyi zor durumda bırakacak. 24 saat ambulans hizmeti de veren polikliniğin yıllık hasta protokolü 60 bin civarında ve dispanser kapatılırsa yalnız gazeteciler değil, bölge halkı, esnafı, turistlerde bundan zarar görecek. Gündüz 1 milyona yakın insanın ziyaret ettiği Sultanahmet'te başka sağlık kuruluşu bulunmuyor. Semt sakinlerinden Esin Görgülü 48 yıldır Sultanahmet’te yaşadığını belirterek, “Hastanemizi geri istiyoruz. Tadilat yapı-

lacak diye kapatılan yerler otel oldu. Burası da böyle olacak. Otel bölgesi olduğu için bu hastaneyi kapatmak istiyorlar. En yakın hastane bir saat uzaklıkta ve Sultanahmet trafiğe kapalı bir alan olduğu için acil bir durumda taksileri kullanmamız mümkün olmuyor” diye konuştu. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Sağlık Bakanlığı'ndan ve İstanbul Valiliği'nden konuyu yeniden değerlendirmelerini ve binanın güçlendirilmesini, hizmetin devam etmesini talep ettiklerini belirtti. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne ait olan Basın Semt Polikliniği 44 yıllık bir kuruluştur. TGC ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi arasında yapılan protokolle bölgede bulunan halka sağlık hizmeti sağlamak ve cemiyet üyelerine de hizmetlerde kolaylık sağlama koşuluyla 2018 yılına kadar bedelsiz kullanım hakkı verilmiştir. Cemiyet 15 yıldır Poliklinikten kira ücreti almamaktadır.

Yasin Eker

ve Simit Sarayı’nın sponsorluğuyla yapılacak festivalde, ziyaretçiler üç gün boyunca simit ve eğlenceye doyacak. Festival boyunca 3 gün içerisinde konserler, gösteriler, yarışmalar, sergiler düzenlenecek. İstanbul Hanımefendisi ve Beyefendisi tiplemeleri, Karagöz ve Hacivat'ın Simit Maceraları, tahta bacak, jonglör, sihirbaz, ateşbaz ve Semazen gibi gösteriler yer alıyor.

zmir Doğacılık ve Doğa Sporları İhtisas Kulübü (İDADİK) üyesi 8 kişi, organ bağışına dikkat çekmek için 32 günlük tur ile 8 Avrupa ülkesini gezerek İstanbul’a geldi. İDADİK üyeleri yaklaşık 2 bin kilometre pedal çevirerek, sırasıyla Yunanistan'da Olympos, Bulgaristan'da Musala, Slovenya'da Triglav, İtalya'da Bernina Alpleri, Fransa'da Mont Blanc, İsviçre'de Matterhorn ve Bernesa alplerinde Eiger, Mönch ve Jungfrau dağlarına tırmandılar. İstanbul Sağlık Müdürü Ali İhsan Dokucu’nun karşıladığı grup üyelerine Sultanahmet, Alman Çeşmesi önünde kahvaltı ikram edildi. Dokucu yaptığı konuşmada bu tür çalışmaları önemsediklerini dile getirdi. Türkiye’de organ bağışına gereken önemin gösterilmediğini ve Avrupa’nın çok gerisinin kaldığımızı belirtti. Dokucu, ''Ülkemizde milyon başına kadavrik, yani beyin ölümü gerçekleşmiş insanlardan organ bağışı konusunda elde ettiğimiz veriler, Avrupa ile karşılaştırıldığında olağanüstü derecede düşük. Bu veri, Türkiye'de bir milyon kişiye 3 ile 4

İ

Soner Karakaş

S

ultanahmet Simit Festivali bu yıl 2123 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek. 3. Sultanahmet Simit Festivali, Simidin kültürel bir ürün olduğunu vurgulayarak ve Dünyanın ilk Fast Food'u Simidi tanıtmaya devam edecek. Fatih Belediyesi’nin ev sahipliği, İstanbul Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü’nün desteği

donör arasında değişiyor. Avrupa ortalaması ise 25. Dolayısıyla bizden 7-8 kat daha fazla organ nakli konusunda alt yapıları ve insan kaynakları var. Organ nakli, hayattan umudu azalmış insanların umut kaynağıdır'' diye konuştu. İDADİK Yönetim Kurulu üyesi ve bisiklet ekibinin lideri Adnan Öztaş, ''Organ Bağışla Cana Can Kat'' ve ''Yaşamak Güzel Yaşatmak da'' sloganıyla bu tura çıktıklarını belirtti, ekip olarak kapasitelerinin en iyisini yapmaya çalıştıklarını ve yaptıklarına da inandıklarını dile getirdi. Grubun doktoru Yavuz Doğan ise organ bağışının çok önemli olduğuna dikkat çekerek, ''Bu, bağışla başlayan ve biten bir süreç değil, o kişinin ikna edilmesi, organın alınması ve kişiye verilmesi, kişinin tekrar hayata döndürülmesi aslında oldukça zorlu ve iyi bir ekip çalışması gerektiren bir süreç'' dedi. Organ Nakli Koordinatörleri Derneği'nin de (ONKOD) destek verdiği bisikleti turunu, Adnan Öztaş, Yavuz Doğan, Yusuf Genç, Ahmet Kırcalı, Müjgan Öztaş, Dürdane Seringeç, Ali Ekber Güneş ve Kağan Kiriş’ten oluşan grup, 32 günde 8 Avrupa ülkesini gezerek tamamladı.


Yasin Eker

C

umhuriyet Halk Partisi’nden aday adayı olan ilk isim İrfan Aydın oldu. Aydın adaylığını açıkladıktan sonra “İdda ediyorum ki Kağıthane’de AKP’nin saltanatını birlikte kolektif bir çalışmayla yıkarız.” dedi. Aday adayı Aydın, sözlerine “Kağıthane’de girilmedik sokak, çalınmadık kapı, hatırı sorulmayan kimse bırakmayalım. Belediye Başkanlığını CHP lilere hediye edelim. Başkanın ismi önemli değil. CHP li olsun yeter.” Şeklinde devam etti. CHP’den aday olan bir diğer isim ise Kemal Taş oldu. Taş yerel seçimlere doğru giden süreçte aktif çalışmanın önemine değindi. Kemal Taş “Siyaseti bir eğlence değil görev edinmeli, yılmamalı. Seçimlere iki ay kala genel merkeze giderek bir fırsat yakalamaya çalışacağına; halka gitmeli.” dedi. Toplum Haber Ajansı’nın haberine göre her iki adayda ilerleyen zamanlarda birer basın açıklaması yapacaklarını bildirdiler.

Ç

ıplak gözle gördüğüm ilk Başbakan, Turgut Özal’dı. İlk okuldayım, seksen darbesinin etkisinin hala hissedildiği yıllar. O zaman Sanayi Mahallesi meydanındaki evimizden gördüğüm manzaradan aklımda kalan, Özal’ın yürüyeceği caddeye dolgu malzemesi olarak yerleştirilen lacivert takım elbiseli ihl öğrencilerinin her zamanki gibi askeri bir düzen içerisinde dizilip, ürkek bir vaziyette Başbakanı alkışlamalarıydı. Halleri ‘asr suresini okuyup dağılalım’ saflığındaydı. Penceremizden İkinci gördüğüm Başbakan, Rahmetli Erbakan’dı. Ama Başbakan olmadan önce, siyasi yasakların henüz sona ermesiyle kurduğu Refah Partisi’nin başındayken gelmişti. 87-88 yıllarında imam-hatip te öğrenciydim. Evimizin Erbakan’ı görmek için gelenlerle dolduğu o günden hatırımda kalanlardan ilki, yaşıtım olan fanatik Milli Görüşçü Kemalettin’in, Erbakan’ı abdestsiz görmenin caiz olmadığını söyleyip bana zorla abdest aldırtmaya çalışmasıdır. İkinci hatıram ise Rahmetli Hoca’nın camiinin merdivenlerinden inerken, anneannemin heyecanı ve ‘hapiste yaşlanmış ama yüzü daha da nurlanmış’ demesidir. O zaman da İmam-hatip öğrencileri meydandaydı. Ama ‘arka bahçedekiler’ bu sefer biraz daha ürkekliklerini atmış bir halde ‘slogan atmadan dağılalım’ havasındaydılar. Bu memleket insana garip alışkanlıklar kazandırıyor. Mahallemizin demokrasi tarihinde babalarımızın her on yılda bir asker beklemeleri gibi, benim neslimde de beş-on yılda bir Başbakan görme beklentisi hasıl oldu. Ama bir Başbakan’a evimizin balkonundan el sallamayalı yıllar olmuştu. Bu buluşma geciktikçe hayata küsen ve artık olgunluk yaşına gelen Kemalettin, uzun zamandır Başbakan görmeyen ‘ayıplı’ evini terk etmeye karar vermişti ki, bir anda henüz çiçeği burnunda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın mahallemize teşrif edeceği anonslarıduyuldu. Otuzlu yaşlara ulaşmış kadim arkadaşımla birbirimizin yüzüne bakıp hiç konuşmadan hemen gidip çatı katındaki ortak sandığımızdan ‘bir gün belki başbakan olur’ düşüncesiyle sakladığımız Erdoğan’ın MTTB yıllarından kalma fotoğraflı bez afişini binamıza boydan boya astık. Evlerimiz yıllar sonra Başbakanı yakından görmek için gelen dost ve akrabalarımızla dolup taşmıştı. Evimizdeki kalabalığın karşımızda duran başbakanın etrafını çevreleyen siyasi ve bürokratik kalabalıktan önemli bir farkı vardı. Tek istedikleri Başbakan’ın camii merdivenlerinde kafasını kaldırıp mütebessim bir şekilde kendilerine el sallamasıydı. Başbakan her zamanki içtenliğiyle bu beklentiyi yerine getirdi. İmam-hatipler bu kez başbakanlarıyla beraber her anlamda merdivenin en üst basamağındaydı. Son on yıllık Başbakanlığı döneminde Erdoğan’ı mahallemizde sıkça gördük. Son olarak geçen Cuma her vefalı dost gibi geçerken uğramış ve ‘Cuma namazını Sanayi Mahallesinde eda edelim’ demiş. İlkokula yeni başlayan kızım verdi haberi. Böylece İhl’deki katsayı zulmünü kaldıran, orta kısımlarını açan, Kur’an ve Siyer eğitimini genele yayan Başbakandan, kızıma okula başlarken unutamayacağı bir hediye daha geldi: ‘Baba babaannemlerde Başbakan bize el salladı’. Mübarek olsun!

Celal Baygeldi Büyük Birlik Partisi (BBP) Kağıthane ilçe teşkilatı bu hafta sonu Teröre Karşı Birlik Mitingi için Ankara’daydı. Tandoğan Meydanı’nda düzenlenen mitingi BBP Genel Merkez Teşkilatı organize etti. Kağıthane’den BBP teşkilatı iki otobüsle mitinge katıldı. Otobüsler Kağıthane’den Muhsin Yazıcıoğlu Parkı önü ve Hasbahçe Mesire Alanı önünden kalktı.BBP Kağıthane ilçe teşkilatı İlçe Başkanı Adem Mamaç başta olmak üzere tam kadro mitinge katıldı.

Soner Karakaş

A

KP geleneksel hale gelen vefa iftarlarını bu yıl büyük bir katılımla gerçekleştirdi. Partinin 11. Kuruluş yıldönümüyle birleşen iftar 2300 kişinin katılımıyla adeta bir şölen havasını aldı. Kağıthane Merkez’deki Aziziye Camii önündeki mesire alanında yapılan iftara Adalet ve Kalkınma Partisi ilçe yetkilileri tam kadro katıldı. AKP Kağıthane İlçe Başkanı Sami İlhan, iftarda yaptığı konuşmada davetlilere Arakan Müslümanlarına yardım etmeleri çağrısında bulundu. İlhan iftara katılan 2300 kişiye “ARAKAN” yazıp 5601’e mesaj göndermeleri yönünde çağrı yaptı. Davetlilerin çoğu bu çağrıya uydu ve o gece, davetlilerin büyük bir kısmı Arakan müslümanlarına küçük de olsa yardım göndermiş oldu.

Süleyman Polat

S

aadet Partisi İstanbul İl Gençlik Kolları Sultanahmet’te, şehitler için protesto eylemi gerçekleştirdi. Öğlen namazının ardından Sultan Ahmet Eski Baş İmamı Emrullah Hatipoğlu bir konuşma yaptı. Müslümanların uyanık olması gerektiğini ifade eden Hatipoğlu, ''Şehitler Kur'an-ı Kerim'in tabiri ile ölümsüzdür. Onların sayesinde biz buralarda rahat bir şekilde yaşıyoruz. Terör maalesef her gün canlar almaya devam ediyor. Terörü şiddetle kınıyorum. İslam'a göre masum bir kişiyi öldüren bütün insanlığı öldürmüştür. Bir Müslüman böyle bir cinayeti göze alamaz'' şeklinde konuştu. Hatipoğlu'nun konuşmasının ardından Eyüp Camisi Baş İmamı Metin Çakır, Çorlulu Ali Paşa Camisi İmamı Fatih Kaya, Süleymaniye Camisi Müezzini Muhammed Duran, Süleymaniye Camisi İmamı Ekrem Nalbant, Şehzadebaşı Camisi İmamı Ercan Çakıroğlu,

Eyüp Camisi İmamı Erkan Mete ve Sultanahmet Camisi İmamı Hasan Kara Kur'an-ı Kerim okudu ve etkinlik sonunda şehitler için dua edildi.Alman Çeşmesi önünde toplanan Saadet Partisi İstanbul İl Gençlik Kollarına üyesi bir grup ''Biz Biriz! Biz Kardeşiz! Tek Bir Ümmetiz'' pankartı arkasında toplandı. ''Türk de Secdede - Kürt de Secdede'', ''Hepimiz Hz. Adem'in Çocuklarıyız'', ''Terörün Çözümü İslam Kardeşliği'', Selahattin Eyyubi Kadar Kürdüz Fatih Kadar Türküz'' yazılı dövizler taşıyan grup birçok slogan attı. Grup adına basın açıklamasını okuyan Saadet Partisi İstanbul Gençlik Kolları Başkanı İsmail Acar, ''İslam kardeşliği asırlardır ümmetin bütün fitnelerine, ayrılıklarına ve savaşlarına ilaç olmuş ilahi bir devadır.” dedi. Milleti provokatörlere karşı uyanık olması gerektiğini belirten Acar, konuşmasını Hz. Muhammed'in veda hutbesinden alıntılar yaparak sonlandırdı.Açıklamanın ardından grup olaysız şekilde dağıldı.


L

ondra 2012 olimpiyatlarının artarak ilgi alanıma girişi Başbakanın bu yıl ülkemizden rekor sayıda katılacak sporcuya (181) iftar vermesi ve iftarda yapmış olduğu konuşma ile ilgili Yeni Şafak’tan Akif Emre’in ertesi gün yayımlanan yazısı ile başladı. Emre yazısında çok haklı olarak Başbakanın 'Londra 2012 Olimpiyatları'na tarihimizde en fazla kadın sporcu ile katılıyoruz. Bu da Türkiye'nin İslam dünyasında farklılığını ortaya koyması bakımından önemli' sözünü eleştirerek ‘Türkiye'nin kadın sporcu sayısı ile İslam dünyası arasında bir kıyaslamaya gitmesinin anlaşılır bir yanını göremediğini, modernleşme projesinin kadın bedeni üzerinden gerçekleştirildiği gerçeği bir yana, ülkemizdeki kadın sporcu sayısı ile İslam dünyası arasındaki kıyaslamanın yaptığı çağrışımın 19. yüzyıl beyaz adam efsanesini hatırlattığını söyleyerek, ‘Türkiye neden başka kültürlerle kıyaslanmıyor da İslam dünyası ile kıyaslanıyor? Yahut kadın sporcunun fazla olması kendi başına bir değer midir? gibi sorularla olaya başka bir bakış getiriyor. Bu yılki oyunlarda ülkemizden 114 sporcu yarıştı.Açılış törenine Başbakan bizzat katılarak, olimpiyatlara verdiği önemi gösterdi. Beklenti büyüktü ama ne yazık ki birkaç madalya ile eve döndük. Aslında perşembenin gelişi çarşambadan belliydi; Pekin olimpiyatlarında spor sistemimiz çökmüş, o dönemin Gençlik ve Spor Genel Müdürünün istifası ile sonuçlanacak süreç başlamıştı. Londra’da da benzer sonuçları aldığımıza göre, demek ki genel müdür değişmiş, fakat spor politikaları değişmemiş. Geçmişinde sporculuk kariyeri bulunan, sektöre kaynak akıtan bir Başbakana sahip olunmasına rağmen, uluslarası alanda yapılan tüm spor dallarında neden başarısız oluyoruz? Spor deyince ülkemizde futbol anlaşılıyor. Bir miktar basketbol ve voleybolu da bunlara ekleyelim (Dev adam, sultanlar, periler gibi saçmalıkları bir kenara bırakalım artık). Öncelikle devlet kurumları ve belediyeler futbol takımı kurmaktan ve işletmekten vazgeçerek, diğer branşlarda faaliyet göstermeli. İBB bunu yaptığı yıllarda bir çok alanda uluslarası müsabakalarda başarılı oluyorduk. Sonra başkanlar da değişti, bakış açıları da.. Daha uzun sureli (8-10 yıl) planlamalar yaparak, gençlerdeki özgüven ve yeteneklerin ortaya çıkmasına zemin hazırlanmalıdır. Sonra seçilen gençler üzerine hem teknik hem altyapı (tesis) imkanları hazırlanarak, bu gençlerden başarıbeklenmelidir .Ayrıca Eser Karakaş’ın dediği gibi üniversiteye girişte uluslarası yarışmalarda başarılı olmuş sporculara ayrıcalık sağlanmalıdır. Başarısızlıkta sevap-bankamatik arasındaki ilişkiyi vaazına taşıyan rahmetli Erzurumlu Naim Hoca’nın deyişiyle cevaplarsak “…sen ne yatırdın ki şimdi benden isdirsen?”

dış ticaret hacminin artması olarak belirtiyor.

Mustafa Olgun

2

010 yılında düzenlenen fuarı 71 ülkeden 3 bin 400 kişi ziyaret etmişti. MÜSİAD’ın bu yıl ki hedefi 84 ülkeden 5 bin katılımcı. Fuar 1993 yılından bu yana her iki yılda bir Uluslararası İş Forumu (IBF) Kongresi ile paralel olarak, T.C. Ekonomi Bakanlığı’nın katkılarıyla gerçekleşiyor. Yetkililerin yaptığı açıklamalarda amaç MÜSİAD üyelerinin ve Türkiye firmalarının

MÜSİAD’ın 1993 yılından bu yana her iki yılda bir Uluslararası İş Forumu (IBF) Kongresi ile paralel olarak, T.C. Ekonomi Bakanlığı’nın katkılarıyla gerçekleştirdiği MÜSİAD Uluslararası Fuarı, bu yıl 5 salonda ve 4 temel sektörde işadamlarını buluşturacak, toplamda ise 45 bin metrekarelik alanda gerçekleştirilecek.

Uluslararası İş Forumu (IBF) Kongresi, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın himayelerinde, yerli ve yabancı işadamlarının katılımıyla her yıl mutat olarak gerçekleştirilen uluslararası bir platformdur. Uluslararası İş Forumu (IBF) Kongresi’nin ilki, Pakistan Business Forum tarafından Eylül 1995’te PakistanLahor’da düzenlenmiştir.

Hüseyin Münüklü

B

u yıl Ramazan’ın sıcak yaz aylarına denk gelmesi insanları evlerinde oturmaya yöneltti. Ramazanı sıcaklar yüzünden evinde geçiren vatandaşlar çoğunlukla zamanlarını internette dolaşarak geçirdi. TTNET Genel Müdürü Tahsin Yılmaz’ın yaptığı açıklamaya göre ramazan ayında internet kullanımı yüzde 10 arttı.

Mustafa Taş

T

ÜMSİAD, “Hong Kong Yatırım ve İş Fırsatları” tanıtım seminerine ka-

tıldı. Türk işadamlarına, Hong Kong`daki yatırım fırsatların anlatıldığı seminerde tüm dünyada Asya ülkelerinin giderek artan önemi ve yeni yatırım fırsatlarının her geçen gün çoğalması nedeniyle, bölgenin ehemmiyeti hakkında bilgi verildi. Çinli işadamlarının Hong

Kong`da hangi fırsatları değerlendirdikleri ve Türk girişimciler için hangi alanların öne çıktığı görüşüldü. Seminere, InvestHK Türkiye Danışmanı, DEİK TürkÇin ve Türk-Hong Kong İş Konseyleri Yürütme Kurulu Üyesi ve Renova Ekonomi ve Yatırım Danışmanlığı Ltd. Genel Müdürü Didem Engin, HKTDC Türkiye Danışmanı Perran Ersu Özçaldıran, Hong Kong Hükümeti`nin AB nezdinde Ekonomik ve Ticari İşlerden Sorumlu Özel Temsilcisi katıldı .

İnternet başında geçirilen zamanın artmasıyla sosyal paylaşım sitelerinin de hitleri arttı. Ramazan ayıyla birlikte internette yemek tarifi aramalarında yüzde 50 artış gözlendi. İnternet kullanımının en yoğun olduğu saatler ise 15.0017.00 arası olarak belirlendi. Ramazan ayının başlaması ile birlikte online oyunlara büyük bir ilgi olduğunun bilgisini veren Tahsin Yılmaz adresinde oyun geçen sitelere tıklanma oranının yüzde 21 arttığını ifade etti. Öte yandan ay boyunca günler arası kıyaslamada 2 Ağustos Perşembe günü en çok internete girilen gün olarak kayıtlara geçti.


G

eçenlerde İstanbul’un bir ana caddesinde yürürken kocaman bir ağacın bir iş merkezinin istenilen yerine dikilmiş olduğunu fark ettim. Daha önce kaldırım taşlarıyla sıkıştırılmış, dilediği gibi büyüme imkanı elinden alınmış bir çok ağaca rastlamıştım; ancak bu gördüğüm daha bir farklıydı. Adeta ayakları yerden kesilmiş, fıtratı ifsat edilmiş bir görünüm arz ediyordu. Bu fotoğraf ister istemez kulaklarımda sahibini hatırlayamadığım “Şehir kent egemen bir işgalin altında” sözünü çağrıştırdı. İnsanı merkeze alan medeniyet şehirleri, her geçen gün insanı nesneleştiren kent olgusuna kurban gidiyor. Gökyüzünü delercesine yükselen çok katlı yapılar hakim artık şehirde. Eyüp sırtlarına hakim Piyer Loti’nin asıl adının İdrisi Bitlisi olduğunu söyleyen zat, Avrupa’nın en yüksek binasını Çeliktepe’ye dikti. Babadan kalma evimizin kapısından girdiğimde kapıda oturan genç kızın kiracımız olduğunu sonradan öğrenirken çok katlı 1+1 rezidanslarda birbirine fiziken komşu olan insanların birbirini ne kadar tanıyabildiklerini düşündüm.Avni ÇEBİ, tüm Türkiye’nin konut ihtiyacını Konya Ovasının yarısına 2 katlı bahçeli olacak şekilde sığdırabilecek çalışmanın mümkün olduğunu söylediğini duyduğumda heyecanlanmadım desem yalan olur. Benim bu heyecanımı bilmem ki kentsel dönüşüm için ellerini ovuşturan müteahhitler paylaşırlar mı? Samsun’daki sel felaketinde toprağın altına layık gördüklerimizin ölümüne tanıklık edince şehircilikten ne anladığımızı bir kez daha sorguladım. Kıblesi çapraz evlerin ve minareleri gölgesine hapseden gökdelenlerin bize ve dünyamıza ne kattığı Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ ın gündeminde var mı bilemiyorum. Medeniyet Şehirlerinde evlerin cumbaları ne yola bakardı ne de diğer evlerin selamlık kısmına. Şimdilerde uydu kentlerle yeni bir insan modeli üretiliyor şehir(?)lerde. AVM’leri , oyun alanları ve diğer imkanlarıyla sitenin dışındaki hayatı unutturuyor post modern mimari anlayış. Asansörlerle dairesinin kapısına ulaşan adam , aynı konutu paylaştığı komşusuna selam vermekten kurtuluyor. Bu keşmekeşten ve insanı öğüten bu durumdan kurtuluş ümidi bir imkan var mı önümüzde? İnsanı merkeze alan eski ifadesiyle Şehrül Emin bakış açısıyla mümkün olabilecek bir yeniden ihya ve imar projesi , Anakent Belediyesi perspektifiyle bir Kent-Sel dönüşüm ile kurgulanabilir mi? Zira Samsun’da Kent -Sele kurban olmuş insanın çağrısı, yer seviyesinin altında ve gök yüzünü delme sevdasında bir şehirleşmeyi sorgulamayı zorunlu kılıyor. Canımı en çok acıtan kentsel dönüşümden sonra kapımızın önü olmayacak ve artık komşu çocukları evimizin önünde çekirdek çıtlatarak gece geç saatlere kadar oturamayacak. Hiç birimizin acil durum olduğunda bir yakınını hastaneye yetiştirecek karşı binadan bir komşusu olmayacak bundan sonra. İstanbul’u tanıdığım günden beridir oturduğum ve adına çocukluğumuzda spor kulübü kurduğumuz Çağlar Sokak ,eğer kentsel dönüşürsek sakinleriyle birlikte ağlar sokak olacak belki de. Şehri değerleriyle yaşatacak ve kentin işgalinden kurtaracak bir Şehrül Emin çıkmaz mı aramızdan!...

2 yıl kesintili ve zorunlu eğitim sisteminin en büyük handikaplarından bir olan sınıf mevcutlarının durumu velileri, okul idarecilerini, milli eğitim müdürlerini kara kara düşündürüyor. Kâğıthane’de birçok

ilkokul da aynı durumda. Metehan, Şehit Adem Yavuz, Mehmet Rıfat Yalman, Profili Barış, Yaşar Doğu, Günebakan, Aşık Veysel gibi mahalle içinde kalan okullar birinci sınıfların mevcut sayılarındaki artış yüzünden zor durumda. Bunlardan bazıları ikili eğitime geçmek zorunda kalacaklarını ifade ediyorlar. Örnektepe Mehmet Akif Ersoy ikili eğitime geçti bile. Bununla birlikte Kâğıthane’de bulunan liseler de bu öğrenci sayısına cevap veremiyor. Bir çok lise meslek liseleri dâhil aşırı yoğunluk yüzünden 9 sınıf mevcutlarının 50- 60 öğrenciye çıkabileceğini ifade ediyor. Müdürler, veliler bu durum karşısında çaresiz. Bu derece kalabalık sınıflarda eğitim nasıl olacak sorusu şu günlerde bütün eğitimcileri meşkul ediyor. Görüştüğümüz birçok eğitimci, Kâğıthane’ye acil bir şekilde yeni ilkokullar ve liseler gerektiğini yoksa mevcut okul sayılarının bu sistemi kaldıramayacağını ifade ediyor.

Kâğıthane’nin en yeni okullarından biri olan İsmail Erez İlköğretim Okulu yetkilileri, bir yandan birinci sınıf öğrenci kayıtları ile uğraşırken bir yandan patlayan fayanslarla uğraşıyor. Okul bu haliyle öğrenciler için ciddi tehlike oluşturuyor. Aldığımız bilgiye göre müteahhit firma tadilatı yeniden yapmaya yanaşmıyor. Bu durum karşısında

okul yetkilileri Kâğıthane Belediyesine başvurmak zorunda kalmış. Belediye, okulu yeni eğitim-öğretim yılına yetiştireceğini söylemekle birlikte henüz bir çalışma başlatmış değil. İlçe Mili eğitim Müdürlüğü ise yüklenici firma ile bu sorunu çözmenin yollarını arıyor. Bir belirsizlik halinde yeni eğitim-öğretim dönemine girmek üzere olan okulun tadilat sıkıntıları devam ediyor. Öğrenciler, veliler, öğretmenler ise tadilatın bir an önce yapılmasını ve bu sorunun çözülmesini bekliyorlar.

Hüseyin Münüklü

1

Süleyman Polat

V

eli ve öğrencilerden aldığımız bilgiye göre okulun duvar ve yer fayansları bir bir patlıyor. Bu durum defalarca yüklenici firmaya bildirilmiş fakat sadece geçici çözümler sağlanmış. Yeni eğitim-öğretim dönemine girildiği şu günlerde


Ayşe Ağırtmış

E

kim ayında yapılacak olan İstanbul Barosu seçimlerinde başkanlığa aday olan Avukat Rıza Saka, Haliç Kongre merkezindeki toplantıda projelerini açıkladı. Avukat Rıza Saka, başkan seçildiği tak-

dirde mesleğe olan saygınlığı artırmak ve avukatların sorunlarını çözmek istediğini dile getirdi. Saka “Öncelikli hedefimiz, dünyanın en büyük barolarından birine “Darbeci Barosu” yaftasını yapıştırılmasına sebep olan Mevcut yönetim ve meslek örgütlerinin temsilcisi olmayacaklarını anlatmak ve baronun üstünden bu yaftayı kaldırmaktır.” Dedi.

Demokrat Bir Baro, Adil Bir Yargı Düzeni, Adil Yargılama, Avukatlık Mesleğinin Onuru ve Saygınlığı İçin Baroda Değişim Zamanı sloganları ile ve Hukukun Üstünlüğü Platformu ortak adayı olan Saka, 28000’den fazla avukatın el ele verdiğinde çözemeyeceği hiçbir sorun olmayacağını belirtti.

Celal Baygeldi ÖNDER İmam Hatip Mezunları ve Mensupları Derneği ve Plato Meslek Yüksek Okulu’nun işbirliği ile düzenlenen “karakalem ve fotoğraf yarışmasının” dereceye giren eserleri Taksim Metro Sanat Galerisi’nde sergilendi. Görüntü yönetmeni Hayk Kirakosyan, akademisyen Aslı Kotaman, tasarımcı Mehmet Kaman, fotoğraf sanatçısı ve akademisyen James Hughes ve Sine Boran Art, Tohum Dergisi editörü Ahmet Bolat’ın yer aldığı juri eserleri değerlendirdi. “Yaşlılığa Saygı” temalı fotoğraf ve “Maddi Kültür Varlıklarımız” konulu karakalem yarışmasına çok

Hasan Ayer

S

Basri Akgül

K

osova Kültür ve Eğitim Derneği yönetici ve gönüllüleri (AKEA) İnsan ve Medeniyet Hareketi’ni (İMH) ziyaret etti. AKEA gönüllüleri İMH’nın Bahariye’de bulunan genel merkezini gezdi ve kurum faaliyetleri hakkında bilgi aldı.

Yemek ikramının ardından Has Oda’da çay eşliğinde Türkiye ve Kosova’daki gündemler konuşuldu. AKEA’nın İMH ile bazı faaliyetleri karşılıklı yürütebileceği vurgulanırken özellikle Kosovalı öğrencilerin eğitiminde İMH’nin düzenlemiş olduğu programlardan istifade edileceği ifade edildi.

omali’de açılan suyu kuyusuna bir buçuk yıl önce vefat eden Adnan Balcı’nın ismi verildi. İnsan ve Medeniyet Hareketi, Günışığı Derneği ve Fikir-Der adına Somali'de açılan kuyu "Adnan Balcı Su Kuyusu" olarak isimlendirildi. Aylarca yağmurların yağmadığı Afrika topraklarında su ihtiyacı kendini çok fazla hissettiriyor. Bazı bölgelerde üç ay şiddetli yağmur yağmasına rağmen kalıcı olmuyor hatta verimli arazileri aşındırıyor. Her geçen yıl daha fazla erozyona uğrayan Afrika toprakları çölleşiyor. İnsanların su bulabilmesi için açılan su kuyularına kilometrelerce yürümesi gerekiyor. Açılan su kuyuları ile Afrika’daki insanların

1969 yılında Kütahya’nın Gediz ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Gediz’de tamamladıktan sonra 1987 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. 1991 yılında bu fakülteden mezun oldu. 1992 yılında Kadıköy’de serbest avukat olarak çalışmaya başladı. Halen Bilgi Hukuk Bürosu isimli ofiste ortak avukat olarak meslek yaşamını sürdürüyor. Hukukun Üstünlüğü Platformu ortak adayı olarak Ekim ayında yapılacak olan İstanbul Barosu seçimlerinde başkanlığa aday oldu.

sayıda öğrenci büyük ilgi gösterdi. Dereceye giren 15 yetenekli öğrenciye iki haftalık yoğunlaştırılmış fotoğrafçılık eğitimi; ilk üç öğrenciye ise Plato Meslek Yüksekokulu tarafından 20 bin TL değerinde eğitim bursu, Önder İmam Hatip Mezunları ve Mensupları Derneği tarafından ise para ödülü verildi. Dereceye giren öğrencilere ödül taktiminin de yapıldığı açılış töreninde ÖNDER Genel Başkanı Hüseyin Korkut “15 yıllık bir fetret döneminden sonra öğrencilerimizin farklı alanlarda başarılara imza atmaları çok önemli bir gelişmedir. Hayatın her alanında yaklaşık 60 yıldır, mezunlarının elde ettikleri başarılara yeni başarılar ekliyecek gençlerdir bu gençler.” şeklinde konuştu.

suya ulaşabilmesi sağlanıyor. Açılan su kuyuları hakkında dernek yetkilileri yapmış oldukları açıklamada gönüllülerin sadakayı cariye hükmündeki bu kuyuları açtırmakla İslam kardeşliğinin güzel bir örnekliğini gösterdiklerini ifade ettiler. Açılan kuyulardan su içen, abdest alan, temel ihtiyaçlarını karşılayan Somalili kardeşlerinin hayır dualarını almalarının kendilerine tarifi imkânsız bir mutluluk verdiğini belirttiler. Somali’deki su kuyularına müstesna kişilerin isimleri verilerek adlarının unutulmaması ve bu kuyulardan elde edilen ecirlerin onların amel defterlerine de ulaşması amaçlanıyor. Bu vesile ile Adnan Balcı yeniden yad ediliyor.


Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Ben 1967 Erzincan doğumluyum. Tabi Erzincan’dan İstanbul’a göç eden her aile gibi biz de yaşamımızı daha iyi idame ettirmek için,eğitimimiz için 1980’li yıllarda İstanbul’a göç ettik ve Kağıthane’ye yerleştik. Eğitimime liseye kadar devam edebildim. Dedelik bilindiği üzere soydan geldiği için bizim dedelik ocağımız Sultan Munzur Ocağı’dır. Tabi bu dedelik durumu aileden geldiği için çocukluktan beri babamızdan, dedemizden, annemizden bunun eğitimini alarak büyüdük. Kağıthane Hacı Bektaşi Veli Derneği’nin kuruluş sürecinden biraz bahseder misiniz? 1990’lı yıllarda askerlikten geldikten sonra Kağıthane bölgesinde Alevilik ile ilgili bir takım çalışmalar içerisine girdik. 1994’te Kağıthane’de Nurtepe’de birçok canımızla arkadaşımızla birlikte Hacı Bektaşi Veli Derneği’ni kurduk. Tabi burada Alevilerin birçok sorunu vardı. Aleviler tarihten gelen bir dışlanmışlıkla karşı karşıyaydı. Şu gerçeklerin altını çizmekte fayda var, çoğu zaman cenazelerimiz cami imamlarının bu kızılbaş cenazesi bunun cenaze namazını kıldırmayız tepkisiyle karşı karşıya kalıyordu. Alevilerin kendi inançlarının gereğini yerine getirmesi için ibadetlerini yapması için mekanlara ihtiyaçları vardı. Bu ihtiyaçları gidermek için 1994’te bu derneği kurduk. 4 sene kiralık bir mekanda dini ritüellerimizi yerine getirmeye çalıştık. 1998’de şuan hizmet vermekte olan binamızın temelini attık. Tabi Aleviler, yerel yönetimlerden ve genel yönetimlerden maddi anlamda destek alamadığı için cemevleri sadece bölge halkımızın kendi bağışlarıyla yardımlarıyla yapılabiliyor. Bu yüzdende bizi binamızda olmak üzere birçok cemevinin yapım süreci genellikle uzar. Dedelik kurumunun alevilikteki yeri nedir? Alevilikde dedelik çok önemli bir yere sahiptir. Olmazsa olmazlardandır. Çünkü dedelik seyyidliktir. Seyyidler Hz. Muhammed Efen-

dimiz'in Ehli Beyt'in soyundan gelirler. Yani Hz. Muhammed'in benim evlatlarım dediği Kevser suresindede işaret edildiği üzere Hz. Fatıma'nın oğulları olan Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in soyundan gelir. Tabi biliyorsunuz Hz. Hasan'ın evlatlarının Kerbela'da şehit edilmesiyle Ehli Beyt soyu Hz. Hüseyin'den devam ediyor. Dolayısıyla Ehli Beyt yolu seyyidlerle devam etmiştir. Dedelik Alevilik inancında

ettirilmiştir. Hz. Hasan halife olduğu halde Muaviye'nin korkunç ihtiraslarına karşı İslam içerisinde bir savaş olmasın kan akmasın diye hilafetten vazgeçmiştir. Hz. Hüseyin'in hiçbir iktidar hırsı olmamasına rağmen Yezid tarafından katledilmiştir. Şimdi bu insanların iktidarla ilgili, saltanatla ilgili,dünya malıyla ilgili bir talepleri yok. Tüm bunlar neden sorusunun cevabını ise, Hz. Hüseyin'in Kerbela'da başı

“Bir taraftan Başbakan, Diyanet İşleri Başkanı cemevi ibadethane olamaz diyor. Diğer taraftan Cumhurbaşkanı, gidip cemevinde ayakkabılarını çıkarıp oturuyor. ” kutsal bir mevkiye sahiplerdir. Seyyidsiz bir Alevilik düşünülemez. Alevilik İslam'ın Ehli Beyt yorumudur. Alevilik dede talip diyaloğuyla gelişmiştir ve bugün de böyle devam etmektedir. Özellikle 1980 öncesinde bu kuruma ciddi eleştiriler yöneltilmişti. O dönem yapılan bu eleştirileri bu kuruma yapılan bir saldırı olarak düşünüyor musunuz? Bilinçli olarak bir saldırı değildir, ama tarihten bu yana Hz.Hüseyin'den beri bu aileye, bu soya, bu kuruma saldırılar hep olmuştur. Bu bir dönem Emeviler tarafından,başka bir dönem Abbasiler tarafından,başka bir dönem Selçuklular tarafından yapılmıştır. Osmanlı döneminde yine aynı şekilde çok büyük kıyımlar gerçekleşmiştir. Bu dönemlerde Alevi kıyımı yapılırken aslında başta seyyidlik makamına karşı bir kıyım yapılmıştır. Çünkü gaye İslamın Alevi yorumunu Ali yorumunu ortadan kaldırmaktır. Şimdi bu işi tarihi süreçte değerlendirirsek çok daha iyi anlaşılır. Neden bu soya bu kadar saldırı var? Şimdi baktığımız zaman Hz. Ali hilafet de bile fedakarlık yapmıştır. Savaş olmasın kan akmasın diye halifelikten bile vazgeçmiştir. Buna rağmen Hz. Ali şehit

kesildikten sonra Şam'a Yezid'in önüne götürüldüğünde Yezid'in Hz. Hüseyin'in mubarek başına bakarak,"Ey Bedir'de ölen dedelerim, uyanın sizin öcünüzü aldım."demesinde bulabiliriz. Bu insanların kastı Hz. Hüseyin'den Hz. Ali'den çok Hz. Muhammed'e ve onun getirdiği dine karşı olan bir saldırıdır. Cumhuriyet tarihi ile birlikte aleviler eğitime verdikleri önemle birlikte bir şehirleşme süreci başlamıştır. Bu şehirleşme süreci yine birilerini rahatsız etmiştir. Osmanlı'da Selçuklu'da olduğu gibi katledilemeyecekleri için alevileri kendi içinde çatıştırmaya yöneldi bu gruplar. Tabi bu durumda 60'larda dünyadaki siyasi konjektürün değişmesi siyasi mücadelenin sağ sol odağında devam etmesinin önemli etkisi var. Dolayısıyla dedeler 80 öncesi de belki siyasi manada birileri tarafından eleştirilmiştir ama bu saldırıya dönüşmemiştir. Düşünce bazında dedelik kurumunu zayıflatmak isteyenler olmuştur. Tabi bu benim kişisel düşüncemdir bence bu da emperyalizmin ülkeyi bölmek,halkları ayırmak için kurulan bir oyundur. Yoksa dedelik kurumunun eleştirilecek yada dışlanacak bir sistemi yok. Çünkü dedelere duyulan sevgi

saygı ehli beytten dolayıdır. Dolayısıyla müslümanım diyen ehli beyte saygısızlık yapabilir mi? Hz. Peygamber ne diyor: "Benim ehli beytim Nuh'un gemisine benzer, ona binin" ve yine Şura suresinde "Ya Muhammed de ki, Size tebliğ ettiğim dine karşı hiçbir ücret istemem,sadece ehli beytime sevgi ve muhabbet isterim" diyor. Hz. Peygamber veda hutbesinde "size iki emanet bırakıyorum: biri Kur'an bir diğeri ise Ehli Beyt'im. Bu iki emanete sarılırsanız delalete düşmezsiniz. Bu iki emanete sarılmazsanız delalete düşersiniz." şeklinde buyurmuşlardır. Hz. Peygamber'den sonra bu dinin varisleri olan Türklerin Alevilik ile tanışmasından biraz bahseder misiniz? Kerbela'nın ardından 12 imam Arap Yarımadası'nda yaşama şansı bulamamışlardır. Türklerin İslamiyeti kabul etmesiyle birlikte 12 imamların soyundan gelen seyyidler İran,Anadolu ve Asya'ya doğru göçe başlamışlardır. Böyle olunca Türklerin İslamiyeti ilk kabul ettiklerinde Alevi İslam inancını kabul etmişlerdir. Ama Aleviler her zaman, gözünü iktidar hırsı bürümüş insanların saldırısına uğramıştır. Anadolu'ya geldiğimizde Osmanlı döneminde özellikle Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferinden döndüğünde Arabistan'dan getirdiği 2 bin ulemanın Şeyhul İslam'ın başına geçerek Alevi katliyamının zeminini hazırlamışlardır. Alevi katliamı yapılırken işe Alevilik inancının taşıyıcıları olan seyyidlerden başlamışlardır. Özellikle 1826'da 2.Mahmud zamanında Alevi Bektaşi dergahlarında seyyidlerin birçoğu idam edilmiştir. Onların yerine Nakşibendi şeyhleri götürülerek aleviler bir şekilde de asimilasyona maruz kalmışlardır. Bu olayın ardından seyyidler daha çok hedef haline gelmişlerdir. İnsanlar bu süreçlerin sonucunda dağlarda alevi avına çıkmışlar, bir alevi öldürelim de cennete gidelim diye. Bugün İdrisi Bitlisi'nin fetfalarında vardır, "Bir aleviyi öldürmek bin kez hacca gitmekten


daha sevaptır." şeklinde. Böyle olunca Cumhuriyet ile birlikte aleviler biraz rahatladılar. Çünkü laik bir düzen gelmişti. Bu düzende insanların dini inanları sorgulanmıyordu. Bu yüzdendir ki aleviler cumhuriyetin kurulmasında Atatürk'e büyük destek olmuşlardır. Alevi kültürü hangi kaynaklar üzerine kuruludur? Ali'siz Alevilik söylemi hakkında ne düşünüyorsunuz? Alevi kültürü bütün kaynağını Kuran'dan alır. Kabul edersiniz ki Türkiye'de birileri çıktı dinsizlikten ateistlikten bahsettiler. Bu noktada çok bayraklaşan isimler oldu. Baktık ki bu insanların kökeni sunni, hatta imamlıktan hocalıktan gelenler var. Örnek vermek gerekirse Turan Dursun, Aziz Nesin bir hocanın oğludur. Fakat bu insanlar bile dinsizliği kabul edebiliyor. Ancak biz hiçbir zaman olaya "baksanıza bu sunniler dinsizler" gibi bir algıyla yaklaşmadık. Aleviler içerisinde de birileri dinsizliği seçebiliyor. Bu doğaldır da. Ama bu alevileri bağlamaz. Aleviler Allah,Muhammed,Ali demiştir. Bu kadar basittir. Hak,Muhammed,Ali diyen dini islamı reddetme şansına sahip midir? Değildir. Şunun da altını çizmek gerekir bizim Kuran anlayışımız Sunni ile aynı değildir. Biz Kuran'ı daha çok batını boyutunda manevi boyutunda,içten ve öze hitap etmesi noktasında ele alırız. Bu anlamda anlaşılmamazlık burda başlıyor. Aleviler Kuran temelinde hareket ederler, ve bütün ibadetiyle ilgili bütün ritüelleri Kuran ayetlerinden alırlar. Fakat aleviler hep yasaklandıkları,horlandıkları,dışlandıkları için gerçek anlamdaki düşüncelerini inanlarını da anlatamamışlar. Aleviyi tanıyan birisi bu şekilde düşünmez. Ama işte toplum önderleri siyasiler bu insanlar arasındaki anlaşılmazlığı zaman zaman kullandılar. Ali'siz alevilik gibi sözler boş laflardır. Aleviler nasıl ibadet eder? Nerede ibadet eder? İbadethane tartışmalarına nasıl bakıyorsunuz. Son zamanlarda tartışılan bir konu cemevi ibadet yeri olsun mu olmasın mı? Bu yaklaşımın kendisi aslında islama aykırı bir davranıştır. Hz. Peygamber buyuruyor ki: "Gökkubbenin altı sizin için mescittir." Mescid secde edilen ibadet edilen Allah'a teslim olunan yerdir. Kuran'da cami yoktur. Bugün hatta Arap ülkelerinde cami denilmez mescid denilir. Peki bakalım Hz. Peygamberimiz Mekke'den Medine'ye göç ettiğinde Medine'de yaptırmış olduğu bir mescid var. Mescid-i Nebevi. Şimdi bu mescid ile cami ve cemevlerini karşılaştıralım. Hz. Peygamber'in mescidinde yemekhane var, ihtiyaç sahipleri doysun diye, uzaktan gelen islamiyeti yeni tanıyanlar için yatakhane var,sportif faliyet alanları var,toplantı alanları var,dershaneler var,bir de o mescidin içerisinde sofa denilen Peygamber Efendimiz'in sufiler ile birlikte ibadet ettiği bölüm var. Şimdi bizim cemevlerimizin fonksiyonlarına baktığınızda bu özelliklerin hepsi var. Ama bi camide bunlar yok. Burada sunni vatandaşlar tartışsınlar. Cemevimizde ibadet biçimimiz de merak ediliyor. Burdan herkezi davet ediyorum perşembe geceleri cem yapıyoruz. Birçok sunni vatandaşımız da geliyor. Şimdi Kuran'da ibadeti tarif eden bir ayet yoktur. Sadece kıyam,rukü,secde vardır. Şimdi bu üçü alevide de var sunnide de var. Ama şekilleri biraz farklıdır. Bizde cem yaparken kıyama dururuz, elif gibi dik oluruz.Rukü bir üst makama karşı eğilmektir, secde ona tam teslim olmaktır. Sunni de bunları yapıyor alevi de ama bunların şekilleri farklı. Dolayısıyla bizim yerine getirdiğimiz her ritüelin Kuran'da yeri vardır. Kuran'dan sonra 12 imamın

içtihadına uyar. Dolayısıyla 21. yüzyılda cemevi ibadethane olsun mu olmasın mı? Buna burada ibadet edenler karar verir. Siyasilerin bunu belirleme yetkileri yoktur. İbadetimi 1400 yıldır nerede yapıyorsam bugün de orada yapıyorum. Cemevi dün ki bi kavram değildir. Devletin ısrarla aleviliği tanımaması cemevlerini reddetmesi bizi üzüyor. Bir dede olarak şunu çok net bir şekilde ifade ediyorum. Hiçbir engel bizi bu yoldan alıkoyamaz. Çünkü biz Akabe'de Hz.Peygamber'e biat etmişiz. Çünkü biz ehli beyte ikrar vermişiz. Bu ikrarımızdan hiçbir zaman dönmeyiz. Tarihte bir çok katliyama maruz kalmasına rağmen aleviler bu

İmam Cafer Hz. Peygamber'in torunu,islam aleminin de ilk medresesini kuran kişilerdendir. Birçok mezhebin kurucuları da İmam Cafer'in öğrencileridir. Şimdi burada şunu çok net sormamız gerekiyor. Hz. Peygamber, Dört Halife hangi mezheptendi? Oysa ki mezhep tektir. Oda Hz. Peygamber'in içtihatıdır. Dolayısıyla Hz. İmam Cafer de bir mezhep kurmamıştır. Abbasiler'in siyasi amaçlı kurdurdukları mezheplere karşı ehli beyt taraftarı aleviler ve şialar da İmam Cafer'i bu konuda yetkin kılmışlardır. Ona ve onun fıkhına bağlı kalmışlardır. Biz İslam dininin içerisinde bir mezhebin olduğuna da inanmıyoruz

Hz. Peygamber buyuruyor ki: “Gökkubbenin altı sizin için mescittir.” Mescid secde edilen ibadet edilen Allah'a teslim olunan yerdir. yolda inançlı bir şekilde devam etmişlerdir. Aleviler bu süreçte dağın tepesinde yapmıştır ibadetini, derenin içinde yapmıştır, mağaranın içinde yapmıştır ama yapmıştır. Dün de yapmıştır, bu gün de yapacaktır. Kendi imkanlarımızla biz bunu yaparız. Ama biz bir vatandaşız. Bu ülkenin vatandaşlarıyız. İnsan hakları beyannamesinde belirlenen haklarımız vardır. Biz bu ülkeye vergi veriyoruz,ödevlerimizi yerine getiriyoruz. O zaman eğer bu ülke dini hizmetler için bir bütçe ayırıyorsa,benim verdiğim vergiyle birileri maaş alıyorsa bundan ben kuruş dahi yararlanamıyorsam, İslam bir adalet dini ise ki öyledir, Ben hakkımı helal etmiyorum. Çünkü benim hakkımla bugün yüz bin küsür hoca maaşını alıyor. Bugün camilerin, elektirik,su paraları yerel veya genel yönetimlerce karşılanıyor. Ama cemevleri her türlü ihtiyacını kendi karşılıyor. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de tanımamazlıktan geliyorlar. İbadethane saymıyorlar. Ama şu çok net bilinmeli burası birileri saysın diye cemevi değil. İster saysın ister saymasın biz ibadetimizi ibadethanemizde yapmaya devam edeceğiz. Alevilik ve Şiilik arasındaki farklar nedir? Tabi ayrılıklar da var benzerlikler de var. 12 imam sevgisi bakımından ortağız. Fakat diğer konularda alevilik ve şiilik arasında büyük farklılıklar da vardır. Mesela aleviler ibadet yeri olarak cemevini kabul eder şiiler camiyi kabul eder. Aleviler Muharrem orucunu tutarlar,Şiiler bu orucu tutmazlar 10 Muharrem'de bir anma yaparlar. Büyük farklılıklar var ama benzer olan en büyük nokta 12 imam sevgisidir. Şimdi İmam Cafer noktasından baktığımız zaman Aleviler bir mezhep ayrımını kabul etmezler.

Yeni nesillere Alevilik kültürünü aktarmakta zorluk çekiyor musunuz? Cemevleri'nin bu aktarımdaki yerinden bahseder misiniz? Şimdi şehirleşme başladığında Anadolu'nun heryerinden göçler başlamıştır. Fakat sunni vatandaşların bir avantajı vardı. İstanbul'un neresine gelirse gelsin kendi dini vecibelerini yerine getirebileceği camiler vardı. Fakat Alevilerin böyle bir şansı olmadı. Kaldı ki merkezi otorite sunniliği yaşatmak yaymak için olanak sağlıyor bütçe ayırıyordu. Bu noktada Aleviler bu kimliğini saklamak zorunda kaldı. Çünkü Aleviyseniz işe alınmıyorsunuz,esnafsanız sizden alışveriş yapılmıyor, size ev kiraya verilmiyor. Bunları öylesine söylemiyor bugün dahi karşılaştığımız vakalardır bunlar. Dolayısıyla kendi inançlarını yaşayamama gibi bir sıkıntıları oldu bu şehirleşme sürecinde. Anneler babalar, çocuklarına aman oğlum,kızım alevi olduğunu söyleme diye nasihat ediyordu okula,askere,işe gönderirken. Tabi bu gizlenme bir süreden sonra yeni neslin aleviliği tam manasıyla öğrenememesine neden oldu. Ama bugün içinde bulunduğumuz cemevinde alevilik sadece alevilere değil aleviliği merak eden herkeze öğretiliyor. Alevilerin kestiği yenilmez,sofrasına oturulmaz,selam verilmez gibi Osmanlı'dan kalan bir anlayış günümüze kadar hala devam ediyor. Biz bunu burada kırmaya çalışıyoruz. İnsanlar tanıdıkça düşünceleri değişiyor. Hz. Ali ne güzel buyurmuştur: "İnsan bilmediğinin düşmandır." Yerel yönetimle ilişkiniz nasıl? Bizim Kağıthane Belediyesi'yle insanı diyaloğumuz çok iyi. Fakat bu işler yerel yönetimlerin inisiyatifine bırakılmamalı. Bir bölgede aynı

partinin belediye başkanı cemevine yardım ediyor. Hertürlü ihtiyacını karşılıyor. Ama Kağıthane örneğinde olduğu gibi bir bölgedede hiç yardım etmiyor. Biz bu noktada bu cemevinin yapım sürecinde Kağıthane Belediyesi'nin aksine hep engellemeleriyle karşılaştık. Neden biz buna maruz kalıyoruz? Çünkü durum yerel yöneticinin inisiyatifine bırakılmış. Bir taraftan başbakan, diyanet işleri başkanı cemevi ibadethane olamaz diyor. Diğer taraftan cumhurbaşkanı,bakanı gidip cemevinde ayakkabılarını çıkarıp oturuyor. Cemevlerini ziyaret ediyorlar. Peki tanımadığın bilmediğin kabul etmediğin bir mekana niye gidiyorsun o zaman. Bu bir çelişkidir. Ülkenin bu çelişkiden biran önce kurtulması gerekir. Son dönemde Türkiye'de bir takım tatsızlıklar yaşandı. Hem Alevi hem sunni vatandaşlara söyliyecekleriniz nelerdir? Şimdi böyle bir ayrılık var. Osmanlı'dan kalan fetvaların etkisi çok büyük. Alevileri öcü gören bir zihniyet var. Fakat tarihe baktığımızda bu topraklarda halka yayılmış bir çatışma yok. Yani bir sunni köy bir alevi köyü basmamış tarih boyunca. Burada tamamen siyasiler esas ayrılığı doğuran kesim oluyor. Ama siyasiler halka o kadar empoze ediyorlar ki bu durumu halk da bu noktada siyasilerden çokta ayrı düşünmüyor. Yani halk ta alevileri öcü görüyor. Bugün Malatya'da yaşanan bir olay. Şimdi oradaki vatandaşın davulcuya tepkisi olmuş. Bu vatandaş oruç tutmayan bir vatandaş. Aleviler. Ama davulcu geliyor vatandaşın kapısında normal ahenginde dışında kasıtlı olarak davul çalıyor. Evdeki kadın da camı açıyor diyor ki "Biz sabah kayısı toplamaya gideceğiz. Sabah erken kalkacağız. Biliyorsun biz oruç ta tutmuyoruz. Burda bu kadar çalmana gerek yok.". Bunun kadın dedikten sonra 15-20 kişi hemen ilerde hazır bekliyor ve saldırıya geçiyor. Vali de kabul etti: "Burada güvenlik zaafımız oldu." dedi. Provakatörler var deniliyor halk tahrik ediliyor deniliyor. Lütfen biz aleviler nasıl bir insanız ki hiç tahrik olmuyoruz. Bize de her zaman hakaret edildi. Ama aleviler hiçbir sunniyi tahrik etmedi. Aleviler tahrik olmuyor neden sunni vatandaşlar tahrik oluyor. Burada planlı organize bir durum var. Madımakta, binlerce insan orda yananları tekbir getirerek alkışlıyarak izliyor orada yananları. Şimdi bir yanan insanı nasıl alkışlayabilirsin. Bu hangi islami duyguyla hangi islami inançla yapılan bir harekettir. Bunların sorgulanması lazım. Sunni vatandaşların ve aydınların bunları sorgulaması gerekir. Halk arasında barışın sağlanması için artık halkın devreye girmesi gerekir. Çünkü siyasilerden böyle birşey beklemek doğru değil. Muharrem Ayı yaklaştı. Muharrem Ayı veAlevilikten biraz da bahseder misiniz? Muharrem ayı iki boyutludur. Bir oruç boyutu vardır bir de yas boyutu vardır. Muharrem orucu Kuran'ın Bakara suresinin 183. ayetinde "Ya Muhammed sizden öncekilerin üzerine farz kılınan oruç sizinde üzerinize farz kılınmıştır." şeklinde işaret edilmiştir. Kuran'ın iniş sırasına göre Bakara suresi 92. sıradadır. Bu da hicretin ikinci yılından itibaren inmiştir. Şimdi sormak lazım Hz. Peygamber haşa dinsiz yada başka bir dine inanmış mı? Haşa çünkü o doğuştan peygamber,doğuştan Allah'ın tekliğine inanmış birisiydi. Dolayısıyla Hz. Peygamber 52 yaşına kadar hangi oruçları tuttu? buna bakmak lazım. Biz bütün peygamberlerin muharrem orucu tuttuğuna inanıyoruz. Bundan dolayıda Muharrem orucu tutuyoruz. 12 gün tutarız. Muharrem ayının bir de yaş boyutu var demiştik. Bu ay bizim için 680 yılında evladım dediği Hz. Hüseyin şehit edilmiştir. Dolayısıyla bu ay aynı zamanda alevi toplumu için ehli beyti sevenler yasa bürünürler. Hz. Hüseyin'in ve onun evlatlarına yapılan bu zulüm ile hallenmek için 12 gün su dahi içmezler.


Mustafa Taş

K

ızılay Kağıthane şubesi Sadabad’ta Ramazan ayı boyunca kan bağış çadırı kurdu. Vatandaşların gösterdikleri duyarlılıkla bu çadırda bir ayda 600 ünite kan toplandı. Bu toplanan kan, 1800 kişinin hayatını kurtarabilecek.

Ekip doktoru Dr. Mustafa Kantar, Kağıthane’nin bu bağış miktarıyla Avrupa yakasında en fazla bağış toplayan semt olduğunu belirtti. Sağlıklı bir insanın yılda dört kez kan verebildiğine dikkat çeken Kantar, kan bağışının hayati önemine değindi.

İstanbul Avrupa yakasının lider kan bağışçısı Kağıthane ilçesi oldu.

Kan vermenin hayat kurtarıcı yanını hatırlatan Dr. Kantar bugüne kadar hiç kan vermemiş olanlara, “Başkasının kanını taşırken vicdani rahatlığımızın olması için, biz sağlıklıyken kendi kanımızı başkasının taşımasına izin vermeliyiz’’ diye seslendi.

Kağıthane Nurtepe Mahallesi’nde kullanılmayan bir gecekonduda yangın çıktı. Saat 14 sularında çıkan yangına gecekonduda kibritle oynayan çocukların neden olduğu düşünülüyor.Nurtepe Mahallesi Aydemir Sokak’ta bulunan bir gecekonduda saat 14 sularında çıkan yangın kısa süreli paniğe neden oldu. Kısa sürede olay yerine gelen itfaiye ekipleri yangını kontrol altına aldı.

Kağıthane'de babasına ait mobilya atölyesinin önünde oturan 9 yaşındaki Ömer Kaya'nın motorsikletli iki kişi tarafından gasp edilmesi güvenlik kameralarına saniye saniye yansıdı.Görüntülerde motosikletli iki kişi, işyerinin önünde cep telefonunda oyun oynayan ilköğretim 4'üncü sınıf öğrencisi Ömer Kaya'nın yanında durdu. Daha sonra şüphelilerden biri motosikletten indi ve Ömer Kaya'nın elinden cep telefonunu aldı.

Kağıthane’de Çağlayan Mahallesi’nde 6 katlı bir iş hanının en üst katında patlama meydana geldi. Patlamada ölen ya da yaralanan olmazken yoldan geçen iki taksinin üzerine tabelalar düştü. Olay, akşam saat 21.30 sıralarında Çağlayan Kağıthane Caddesi ile Okul Sokak kesişiminde bulunan 6 katlı iş hanında meydana geldi. Vatandaşların ihbarı üzerine olay yerine itfaiye ve sağlık ekipleri sevk edildi. Polis iş hanının çevresini geniş güvenlik kordonuna alarak, caddeyi trafiğe kapattı. Emniyet ve itfaiye kaynakları, patlamanın gaz sıkışmasından kaynaklanmış olabileceğini belirtti.

ağıthane’nin tarihi camiileri arasında yer alan Aziziye Camii’nde restorasyon çalışmaları başladı. Tarihi Aziziye Camii restorasyon süresince ibadete kapatıldı.

kamlara restorasyon talepleri, bu yıl karşılığını buldu. Sadabad Camii olarak da bilinen Aziziye Camii’nin restorasyonu 14 ay sürecek. Çalışma bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ve İstanbul Valisi Avni Mutlu’nun talimatıyla yürütülüyor.

Camii görevlilerinin yıllardır üst ma-

Kağıthane’nin tarihi camii en son 1998

Mustafa Olgun

K

yılında bir yapılandırma çalışmasıyla düzenlenmişti. Zamanın ve siyasi tahribatların etkisiyle yıkılan Sadabad Camii’nin son hali Sultan Abdülaziz tarafından yeniden yaptırıldı. Günümüzde Aziziye Camii adıyla halen ayakta olan bu camii 1863’te saray başmimarları Sarkis ve Agop Balyan biraderlerin inşa ettiği camiidir.


Süleyman Polat

2

004 yılının sonuna kadar 1 No’lu Koruma Kurulu’nun başkanlığını yapan Erenman: “Tarihî Yarımada’nın siluetini bozacak köprüye karşı direndik ancak gücümüz yetmedi” dedi. Topbaş imzalı proje, silueti etkilediği için o dönemde köprünün başka bir güzergâha kaydırılması gerektiğini söyleyen Erenman şunları kaydetti: “Bunun için projeyi geciktirmekle suçlandık. O dönemde bir nevi dokunulmazlığımız vardı. Düşüncelerimizde ısrar edebiliyorduk. Bir İstanbullu olarak, mimar olarak o görüntünün silueti bozacağını

biliyorduk ve söylemiştik. Bizim reddetmemizin sebebi aklımıza yatmamasıydı. Süleymaniye’nin dibinden başka yer mi yoktu o köprüyü çıkaracak. Benim önerim Aksaray’dan, Atatürk Bulvarı üzerinden geçerek aç-kapa olarak Kasımpaşa üzerinden çıkmasıydı. Yani Süleymaniye’den uzaklaştırmaktı. Böylece hem Haliç’in hem de CibaliyeFener-Kasımpaşa-Balat tarafındaki kişilerin de yararlanabileceği bir güzergâh olacaktı. Haliç’in ortasında istasyonun kime ne yararı var.” Eleştiriler almalarına rağmen mücadelelerini sürdürdüklerini belirten Erenman, “Bizi vatan hainliğiyle, ülkeyi 500 milyon dolar zarara uğratmakla suçladılar. Bu siluetin

Mustafa Taş

K

onserler Kuruçeşme Arena’dan Eyüp’e taşınıyor. Astaş Holding, dünyanın en ünlü otel zincirlerinden Mandarin ile Kuruçeşme Arenaya otel yapmaya hazırlanıyor. Proje gerçekleşirse bundan böyle konserler Eyüp’te düzenlenecek. Vatan Gazetesi’nin duyurduğu habere göre Kuruçeşme'deki konserleri düzenleyen BKM'nin Eyüp'teki eski elektrik santralinin olduğu yerde otoparkından yeme içme alanlarına kadar modern bir konser alanı planladığı belirtiliyor. Kuruçeşme Arena'nın arazisini alan Astaş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Vedat Aşçı, talep olması halinde inşaat başlayana kadar burada konserlerin devam etmesine izin vereceklerini belirtirken,

bu hale geleceği besbelliydi. Böyle projeler, araştırılır, siluet hesapları yapılıp raporlar hazırlanır, sonra kurula gelir. Ancak, “Biz bunu yaptık siz de onaylayın” diye önümüze getirildi. Bize söyledikleri şuydu: ‘Şişhane’de istasyon bitmiş yapacak bir şey yok’, o zaman yapılmış bitmiş ise, “Buyurun siz imzalayın” dedik. Sonra yasalar değiştirilerek, kurullar uygun hale getirildi. Gelen arkadaşlar da uygun görüp onay verdiler” dedi. O dönemde defalarca incelemeler yaparak raporlar hazırladıklarını belirten Erenman, “O zaman siluetler, maketler, alternatif projeler istedik ama gelmedi. Mevcut projeden uzak-

birçok inşaat şirketinin de İstanbul'un yeni ve profesyonel konseralanlarına kavuşması için yatırım planladığını söyledi. Kayalar İnşaat'ın Anadolu yakasında çağdaş bir konser projesini açıkladığını hatırlatan Vedat Aşçı, "Bir tane Anadolu yakasında, 2 tane de Avrupa yakasında konser ve eğlence merkezi projesi üzerinde çalışıldığını biliyoruz. Avrupa yakasında planlanan merkezlerden biri yeni havaalanının planlandığı bölgede yapılacak. Sektörün önde gelen inşaat firmalarından biri bu çağdaş eğlence kompleksini hayata geçirecek. Bizim Kuruçeşme'deki projemizde ilk kazmayı vurmamız yaklaşık olarak 3 yılı bulacak. Proje izinlerinin alınması, proje çizimleri derken daha epey işimiz var. Bu süreçte talep olursa arazi konserler için kullanılabilir. Bu konuda bir engel çıkarmamız söz konusu değil" diye konuştu.

laşmak istemediler. Biz de İstanbul’un trafiğini çekenlerdeniz. Ancak görevimiz İstanbul’un kültür değerlerini korumaktı” diye konuştu. Tarihî Yarımada’nın siluetini büyük ölçüde kapatan Haliç Metro Köprüsü, rotası 1987 yılında belirlenen Taksim-Yenikapı güzergâhında, Haliç geçişi ile ilgili Koruma Kurulu’ndan onay alabilen tek proje. 2005 yılına kadar kurula sunulan 12 proje de kabul görmedi. Kadir Topbaş proje için, “Analiz ve inşaatın bütün safhaları kurulun titiz gözlem ve onayı ile geçen projede, tarihî mirasa olabilecek olumsuz etki en aza indirilmiş ve Tarihî Yarımada’ya araç girişinin azaltılması hedeflenmiştir” dedi.


Yasin Eker

İ

stanbul’un trafik yoğunluğunu azaltmak amacıyla dünyanın gelişmiş birçok ülkesinde uygulanan “Toplu Taşıma Yolu” düzenlemesi Eylül 2012 pazartesi günü başladı. Vatandaşlara büyük zaman tasarrufu sağması düşünülen, uygulama tahmin edilen kazanımları sağlaması halinde yaygınlaşacak. İBB Ulaşım Daire Başkan Yakup Demirhan, “Metrolar ve Metrobüs ile başlayan bu süreç şimdi çok yeni bir uygulamayla devam ediyor. Bu yeni uygulama sağ şerit tercihli toplu ulaşım uygulaması olarak isimlendiriliyor. İnsanların park ederek kullanılamaz hale getirdiği sağ şeritleri sabah ve akşam saatlerinde tahsis ederek vatandaşları evlerine ve işlerine daha hızlı, güvenli ve konforlu bir şeklide

Mustafa Olgun

F

atih Belediyesi ve Jeofizik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, 17 Ağustos depreminin yıldönümü nedeniyle “Deprem ve Kentsel Dönüşüm” başlıklı konferans düzenledi. Konferansın açılış konuşmasını Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir yaptı. Ardından kürsüye çıkan Ak Parti Milletvekili Pelin Gündeş Bakır, 'Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun'un 31 Mayıs 2012'de yasalaştığına dikkat çekerek, "Bu kanun kentsel dönüşümün ülkemizde uygulanabilmesi için yoldaki tüm bürokratik engelleri kaldırmakta, vatandaşlarla anlaşma yolunu esas almakta, arkasında güçlü ve kararlı bir siyasi irade bulunmaktadır. Van'da 12 kilometre mesafede olan 5.6 şiddetindeki Edremit depreminde yaşanan acılar sonrası, tamamen insani amaçlarla hazırlanmıştır. Depreme dayanıksız, mühendislik hizmeti görmemiş, binaların, oy kaybetme pahasına yıkılması doğrultusundaki güçlü siyasi iradenin bir yansımasıdır" dedi. İki oturum şeklinde gerçekleştirilen

ulaştırılması amaçlanıyor” diye konuştu. Öncelikle Pilot bölge olarak başlayan uygulama • Millet caddesi- Topkapı- Aksaray • Şirinevler- Mahmutbey yolunda hizmete geçecek Uygulama daha sonra Topkapı-Aksaray– Taksim, Kızıltoprak–Bostancı–Tuzla, Beşiktaş–Maslak ve Yenikapı–Başakşehir yolarına genişletilecek. Metrobüs’ün değişik bir uygulaması olan bu sistemi daha sonra İstanbul’un bütün yollarına yaygınlaştırmak hedefleniyor.

konferansın birinci bölümünde, Kandilli Deprem Rasathanesi Müdürü Prof. Dr. Mustafa Erdik, 'Deprem, Yer Hareketleri, Kırılganlık ve Hasar' İtü'den Prof. Dr. Ahmet Ercan, 'Kentsel Dönüşüm Uygulamalarında Yer ve Yapıya Nasıl Bakılacak', Doç. Dr. Özdoğan Yılmaz, 'Türkiye'nin Deprem Gerçeği', Prof Dr. Metin İlkışık, 'Kentsel Dönüşüm Öncesinde Sakınım Planlarına Esas Zemin Planları', Doç. Dr. Mehmet Ergin de, 'Deprem Zararlarını Azaltmaya Yönelik Sismolojik Gözlem ve Zorlama çalışmaları' başlıklarında konuşmalar yaptı. Konuşmaların uzaması ve deprem uzmanlarının teknik bilgileri aktarması katılımcıların sıkılmasına neden olurken birçok katılımcının uyumayı tercih etmesi ilginç görüntüler oluşturdu. Zübeyde Hanım Kültür Merkezi’nde Düzenlenen konferansa deprem uzmanları ve sıra Ak Parti Kayseri Milletvekili, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Üyesi, TBMM Bayındırlık ve İmar Komisyonu üyesi Prof. Dr. Pelin Gündeş Bakır ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir de katıldı.

Uygulama trafiğin yoğun olduğu saatlerde yapılacak, bunun dışında diğer araçların kullanımına açık olacak.Hafta içi sabah 00.0710.00, akşam 16.00-20.00 saatleri arasında uygulanacak. Uygulama saatleri ve giriş çıkışlara ait düzenlemeler, şeritlerde yatay ve düşey işaretlemeler yapıldı. "Toplu Taşıma Yolu" 2 mm. yüksekliğinde kompenantlı boya ile veya gereken yerlerde hareketli fiziki engelle ayrıldı. Toplu ulaşım araçları haricinde yola giren ve parklanma yapan araçlar, EDS kameraları

ve Emniyet Trafik Denetleme Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından denetlenecek. Belirtilen saatler içinde sağ şeritlerde yükleme-boşaltma ve parklanma yapılmayacak. Şerit başlangıcında, bilgilendirme levhaları ile sürücülere gerekli uyarılar yapılacak, kurallara uymayan sürücüler EDS ile tespit edilerek cezai müeyyide uygulanacak. Söz konusu şeritlerde taksiler sadece duraklarda yolcu indirip bindirebilecekler. Otobüs şeridi uygulaması sonucu özel araç yerine toplu taşıma sistemini belirtilen saatlerde günde yaklaşık 17 bin kişinin geçeceği öngörülmektedir. Araç sahiplerinin toplu taşımayı seçmesinden dolayı yıllık 650.000 litre yakıt tasarrufu ile karbondioksit salınımında 1500 ton azalma olacağı hesaplanıyor.


Mustafa Olgun

B

üyükşehirlerde birçok kimsesiz hayvan bulunmakta. Özellikle saldırgan olan sokak köpekleri vatandaşları korkutuyor. Yasalar çerçevesinde belediyeler çalışmalarını yürütseler dahi bilinçsiz şekilde hayvan sahiplenen vatandaşların bu hayvanları sokağa bırakması sorun yaratıyor. Kağıthane’de birçok başıboş ve saldırgan köpek ihbarı gelmesi üzerine konu ile ilgili görüştüğümüz Kağıthane Belediyesi Veteriner İşleri Müdürlüğü, belediyenin yasalar ve imkanları çerçevesinde çalışmalarını sürdürdüğünü belirtti. Kağıthane Belediyesi’nden yapılan açıklamada “Standart olarak sokak hayvanları toplanıp kayıtları tutuluyor. 7 gün bakımları dahilinde sayılarının insancıl yollardan azaltılmasına yönelik kısırlaştırma operasyonları yapılıyor. Aşılama ve kısırlaştırma yapılan hayvanlar numaralandırılarak sağlık kontrolleri takibi yapılmaya çalışılıyor. Yasada yer alan maddelere göre, alınan hayvanlar 7 gün bakımının ardından tekrar alındığı yere bırakılıyor. Belediye olarak aylık 60 kısırlaştırma operasyonu yapıyoruz. Kısırlaştırılan hayvanlar daha uysal oluyor.” denildi. Her ne kadar standart uygulama bu şekilde devam etse de, yasa da yer alan Hayvanları Koruma Kanunu No. 5199’da “Hiçbir kazanç ve menfaat sağlamamak kaydıyla sadece insanî ve vicdanî amaçlarla sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen şartları taşıyan gerçek ve tüzel kişilere; belediyeler, orman idareleri, Maliye Bakanlığı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından, mülkiyeti idarelerde kalmak koşuluyla arazi ve buna ait binalar ve demirbaşlar tahsis edilebilir.

Tahsis edilen arazilerin üzerinde amaca uygun tesisler ilgili Bakanlığın/İdarenin izni ile yapılır. “ maddesi yer alıyor. Bu madde ile hayvanların sürekli bakımı ve korunması için yürütülmek istenen gönüllü çalışmalara yapılacak katkılar belirtiliyor.

Kimsesiz hayvanlar çoğu zaman da insanlar tarafından işkenceye varan muamelelerle karşılaşıyor. Aç ve susuz şekilde sokaklarda yaşamaya çalışan hayvanlar bir de gördükleri kötü muamele ile mücadele ediyor. Bu şekilde hayvan eziyetlerinin normalleşmeye gitmemesi için insaların bilinçlendirilmesi ve hayvan haklarının korunması ge-

yaptığını sordum. “Buraya hayvanları atıyorlar ben de ne yapayım, onları böyle besliyorum.” dedi. “Amca böyle hayvan beslenir mi? Ben her gün sana yiyecek getiririm, birlikte besleriz.” dedim. Her gün evde ailecek boyunlar, ekmekler, paparalar hazırlıyoruz. Sabah işe gitmeden önce saat 7 de geliyorum. Hayvanları besliyoruz, işe gidiyorum. İçim rahat etmiyor, öğle tatilinde yine geliyorum. Akşam bir daha uğramaya başladım” diyor. Hayvanların birçoğunun dernekler ile görüşerek ameliyat ettirilmesi, kısırlaştırılması ve aşılarının yapılması ile “nasıl olsa bakıyorlar” diyerek buraya daha çok köpek bırakılmaya başlanıyor ve sayı

“Özellikle saldırgan olmayan köpeklerin sokakalarda çektiği eziyetlere karşı duyarsız kalmayan vatandaşlar, bu hayvanlarında insanlara karşı yabanileşmesinden rahatsızlar ” rekiyor. Eziyet görmüş, yaralı veya sakat kalmış birçok hayvana bakan ve sürekli olarak bir sahiplendirme çalışması yürüten Fatih Belediyesi Yedikule Hayvan Barınağı örnek çalışmalarına devam ediyor. Barınağın hikâyesi, Fatih Belediyesinde kontrol mühendisi olarak çalışan ve barınağın gönüllü yöneticisi Mimar Meral Olcay’ın, 2000 yılında park ve bahçelerdeki görevine giderken trafik sıkışıklığından kurtulmak için sur dibine girmesi ile başlıyor. Meral Olcay “Yaşlı bir amca, şu anda barınağın olduğu yerde 20-30 köpeğe kuru ekmek veriyordu. Arabamı durdurup ne

300- 400 ulaşıyor. Bunun üzerine belediye başkanına durumu anlatan Meral Olcay “Güzel bir proje çizeyim, barınağı yapalım sizin gurur duyacağınız bir proje olsun.” diyerek sunuyor. Kabul edilen proje ile 1500 köpek kapasiteli barınak bir sene içerisinde tamamlanıyor ve 2001 senesinin ağustos ayında açılışı yapılıyor. Aradan geçen 12 sene içerisinde hayvan satış mağazalarından alınan ve sokağa atılan hayvan sayısının artması üzerine Meral Olcay’ın çizdiği yeni proje, Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in verdiği talimatla ile ilave inşaat başlamış ve hummalı çalışma devam etmektedir. Felçli hayvanlar için havuz, kauçuk zemin, peyzaj vb. her tür de-

taylar düşünülmüş ve 2-3 ay içerisinde çalışmalar tamamlanacak, ikinci açılış yapılacaktır. Alanı 8000 m2 olan merkezin içinde 500 m2 peyzaj ve gezinti alanı bulunan barınakta toplam 20 personelin görev yapıyor. Bu görevlilerin 11’inin maaşını Fatih Belediyesi karşılıyor diğer 9 personelin maaşını ise gönüllüler(Yedikule hayvan dostları derneği) karşılamaya çalışıyor.

Barınağın birçok ihtiyacı olduğuna değinen Meral Olcay “Hayvanlarımızın her tür gıda, sağlık, temizlik malzemesi vb. gibi giderlerimizi siz değerli hayvan severlerin bağışları ile karşılamaya çalışıyoruz. Gıda ihtiyacımızı çeşitli kuruluşların yemek artıklarını alarak gideriyoruz. Ancak yavrular, anneler, hastalar ve küçük ev köpeklerinin (kaniş, fino, terrier gibi) kuru mama, yaş mama ihtiyacını sadece yapılan bağışlardan karşılamaya çalışıyoruz. Bir de bunlara barınağımıza bırakılan trafik kazası geçirmiş, hasta, işkence görmüş hayvanların veteriner masrafları ekleniyor. Her ay düzenli bağış söz konusu olmadığı için çok zorlanıyoruz. Siz değerli hayvan dostlarından tek ricamız küçük de olsa düzenli olarak bağış yapmanız. Sizin göndereceğiniz küçücük bir yardıma bile burada çok ihtiyaç var.” dedi. Barınak çalışmalarını sahiplendirme başta olmak üzere, sosyal sorumluluk kapsamında kuruluşlarla işbirliği yaparak bilinçlendirme, eğitme çalışmaları yaparak, okulları düzenli barınağa alarak, kermes vb. etkinlikler ile barınağı tanıtmak, gönüllülere açık bir barınak, gönüllülüğe teşvik etmek, evlat edinme, hami edinme sistemini duyurarak hayvanlara barınma hakkını sağlamaya çalışıyor.


Sedat Yenigün’den biraz bahseder misiniz? Sedat Yenigün ismi aynı zamanda Türkiye İslami Hareketi’nin önemli bir ismi olarak bende salt bir kimliği ifade etmiyor. Benim için bir baba, aynı zamanda Türkiye Müslümanları için bir mütefekkir, bir aktivist, bir yazar ve bir öğretmen. O dönemin islamcıları arasında nadir şahsiyetlerinden birisi. Çünkü o fikir adamlığının yanında aksiyon yönü de güçlü bir kişi. En yakın arkadaşlarından onu ayıran yönü gençlerle çok fazla ilgilenmesi ve gençlere yönelik İKO ve Akıncılar teşkilatında çok önemli roller üstlenmiş olması. Bu rolü Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) Orta öğretim Komitesi’nde Mustafa Bilgi ile birlikte başlıyor. Yakın arkadaşı Mustafa Bilgi’nin 14969’daki şahadetiyle o görevi kendisi üstleniyor. Orada kitap kulubünü kurması ve ilerleyen yıllarda Basın Yayın ve Kültür Müdürlüğü’ne geçmesi ve bu vazifelerini ifa ederken üstlenmiş olduğu örgütlenme faaliyetleri ordan başlayan ve şahadetine kadar devam eden bir vakıf çalışması bulunuyor. İlerleyen yıllarda arkadaşlarıyla birlikte MTTB’yi teslim almak ve İslami kimliği çok daha net bir hale getirme amaçları var. Fakat o amaç 1977 seçimlerinde gerçekleşmeyince MTTB’den dışlanmalarıyla kendilerine yeni bir yol arıyorlar. O zamanlar, aynı zamanda siyasi hüviyet taşıyan sivil toplum kuruluşlarında Sedat Yenigün adı önemli bir isim olarak geçiyor. Bunların başında İKO (İlim ve Kültür Ocağı) geliyor ve Sedat Yenigün İKO’nun kuruluşunda aktif rol alıyor. Akıncılar Derneği’nde de Sedat Yenigün’ün önemli bir rehberlik misyonu var. Bilhassa iki dernek üzerinden o zaman ki gençleri kendi o neslinin vardığı fikri kazanımlara eriştirmeye çalışıyor. Bu açıdan önemli bir faaliyet olarak görebileceğimiz Tepebaşı Gazinosu’nda yapılan “İslami Diriliş Gecesi’ni” gösterebiliriz. O gece muazzam bir kalabalığa Necip Fazıl, Ali Bulaç, Sedat Yenigün konuşmalar yapıyor. Bu gece İslami Hareket için önemli bir köşe taşı oluyor. 1977-80 yılları arasında Yenigün’ün kendine has stratejisiyle şekillenen bir İKO buluyoruz. Bu “her zaman şiddetten uzak” kalınması yönündeydi. Muhtemelen şehadeti İslami kesimin şiddete bulaşmasını önlemek için yaptığı çok önemli faaliyetlerden dolayıdır.

Sedat Yenigün’ün dünya görüşü bize biraz anlatır mısınız? Sedat Yenigün, 60’ların sonunda kendini milliyetçi olarak tanımlayan birisi. “Bundan sonra hayatımı milliyetçiliğe adayacağım.” ifadesi günlüğünde aynen yer alıyor. Fakat aynı insanı 70’lerin sonlarında gençleri milliyetçilik batağından nasıl kurtarırız diye kafa yorarken görüyoruz. Aslında 60’ların sonlarında başlayan ve 80’lere kadar devam eden o dönüşüm süreci Türkiye İslamcılığı’nın yeniden doğuş süreci. Sedat Yenigün de bu bakımdan o dönemin Türkiye İslamcılığı’nın prototipidir. Kendi şahsında o dönüşümü temsil ediyor. İkinci Meşrutiyet zamanından beri gelen Türkiye İslamcılığı’nın daha sonra milliyetçiliğin gölgesine sığındığı tek parti döneminden sonra ondan esas ayrıştığı zaman tam da bu zamana denk geliyor. Bu ayrışma dönemindeki gerilim bize bugün artık kendi kimliğini bulmuş kendi özüne dönmüş evrenselliğine kavuşmuş bir İslamcılık’tan bahsetme imkanı sağlamış durumda.

Bu dönüşümde Sedat Yenigün’ün rolü nedir? O dönüşüm 60’ların sonunda başlayan dönüşüm. Bu dönemde Seyyid Kutub’un idamı sonrasında Türkiye’de ciddi bir heyecan meydana geliyor. Ve bu heyecan Seyyid Kutub’un kitaplarına bir ilgiye dönüşüyor. Diyanet Yayınları daha idamın öncesinde “İslam’da Sosyal Adalet” eserini tercüme ediyor. Sezai Karakoç’un Diriliş’inde tercümeler yer alıyor. Fakat gençlik kitlesi giderek Türkiye dışındaki İslami akımlar üzerine daha çok düşünmeye başlıyor. Bu dönemde Sedat Yenigün’ün öncülük ettiği MTTB’deki kitap kulübünde artık Malik bin Nebi’den, Seyyid Kutub’dan kitapların okunduğuna bu kitapların tartışıldığında rastlıyoruz. Esasında dönüşümü başlatan bu tercümeler oluyor. Tercümeler dalgasıyla evrensel islami düşünceye bir açılım sağlanıyor. Sedat Yenigün bu süreçte önemli bir kaç görev üstleniyor. Tam bu noktada Sedat Yenigün’ün yayıncı yönünden biraz bahseder misiniz? Bu yönde en önemli faliyeti MTTB Basın Yayın ve Kültür Müdürlüğü döneminde MTTB’nin önceden çıkan ve bir süredir yayınlanmıyan Milli Gençlik Dergisi’ni yeniden çıkarmaya başlamasıdır. O dergide bazı önemli isimlerin ilk yazıları çıkıyor. Ali Bulaç, Abdullah Gül, Şükrü Karatepe gibi isimler burada ilk yazılarını yazıyorlar. Sedat Yenigün’ün askere gittiği dönemde bu dergideki ekip 76 yılında Düşünce Dergisi’ni kuruyor. Bu dergi o nesildeki İslamcı gençlerin kurduğu ilk

bağımsız dergi özelliği taşıyor. O dönemin ardından o neslin yürüttüğü çok yoğun bir yayın faliyeti var. Bu yayın faaliyetlerinin hemen hepsinde Sedat Yenigün çok önemli roller üstleniyor. Düşünce, Tevhid, Hicret, Sur, Sebil, Şura, Çatı, Milli Gazete, Yeni Devir ve doğrudan çıkardığı İslami Hareket gibi yerlerde yazıyor. Yani aynı anda hemen hemen 10 yayına yazı gönderiyor. Bu yoğun yazı faliyeti en çok da genç kitleleri hedef alıyor. Sedat Yenigün ve Cemil Meriç’in muhabbetini anlatırmısınız? Cemil Meriç ile olan ilişkisi Cemil Meriç’in giderek İslami düşünceye yaklaşmasıyla neticeleniyor. Bilindiği üzere önceki zamanlarında daha belirgin bir sosyalist olan Cemil Meriç’in sonraki yıllarda İslami Hareket Dergisi’nin son sayılarında yazıları bulunuyor. Risale-i Nur’ları Cemil Meriç’e ilk defa getirip okuyan Sedat Yenigün’dür. Aynı zamanda o dönemde İslami camiadaki gençleri Cemil Meriç’e götüren ve kaynaşmayı sağlayan isimlerdendir. Sedat Yenigün’ün “Ben roman yazmak istemiyorum” başlığı taşıyan bir yazısı var kitabında. Onun esas önemsediği şey insanların ve toplumların acılarından kendisine bir roman çıkartmak değil. O sorunlara çözüm bulmak. Sokakta gördüğü her ahlak dışı durumda isyan ediyor. Ben ne yapabilirimi hemen düşünüyor. Bırak boşver seslerine karşın hayır bırakamam diyor. Ve gençler onun en çok dertlendiği kesim oluyor. O günden biraz bahseder misiniz? Sedat Yenigün’ün vurulduğu günden. O olayın aslında arka planını anlamak gerekiyor. Sedat Yenigün aktivist kimliği yüzünden kendini çok kritik bir noktada buluyor birden. Onun bu noktadaki vasfı da bulunduğu lisedeki ülkücü kitleleri olağanca gücüyle, daha İslami bir perspektife çevirmek dönüştürmek ve onların hidayetlerini sağlamak. Bunun için enerji sarf ediyor. O yıllardaki noktalarına baktığımızda kendisinin bulunduğu kritik noktayı fark ettiğini anlıyoruz. O dönem ki olayların salt Türkiye’nin iç sorunu olan bir sağ-sol çatışması olmadığının bilincinde. Bu durumların ne denli NATO ve Amerika planları dahilinde olduğunun bilincinde. Bu bilinç Metin Yüksel’in katliyle daha da şekilleniyor. Metin Yüksel’in cami çıkışı sadece 3 ülkücü tarafından öldürülmediğini düşünüyor. Buradaki derin devlet parmağını görüyor. Ve çatıştırılmaya çalışılan iki grup arasında gerilimi düşürmeye çalışıyor. Metin Yüksel’in babası ve ülkücü taraf arasında mekik dokuyor. Beyazıt Meydanı’nda Ali Bulaç’la basın açıklaması yapıyor bu olayların asla çatışmaya dönüşmemesi yönünde. Burada görüyoruz ki onun yapmaya çalıştığı şey, aradaki gerginliği ortadan kaldırmak. Onun ülkücülere bakış açısı kimi Akıncılar gibi intikam yemini etmek değil, ülkücüleri tebliğe muhtaç insanlar olarak görmekti. Bunu da en iyi “Tebliğ’de Usul” yazısında görebilirsiniz. Sedat Yenigün kendisinin yaşadığı fikirsel dönüşümü genele yayma çabasındaydı. Bu yüzden ülkücülere sevgi ve merhametle yaklaşıp onları

kendi yoluna yakınlaştırmaya çalışıyor. Bunda da ciddi ölçüde başarılı oluyor. Cinayet gününe geldiğimiz zaman bilindiği üzere suikast, hala faili meçhul süikast olarak geçiyor. Biliyoruz ki o cinayetin yaşandığı muhit ülkücülerin yoğun olduğu komünistlerin kolay

kolay eylem yapamayacağı bir muhit. Ve yine biliyoruz ki cinayet esnasındaki tek şahit olan berber apar topar ülke dışına kaçırılıyor. Burada aslında tezgahlanmış bir derin devlet planı olduğunu görüyoruz. Bu plan Sedat Yenigün’ün bütün uzlaştırıcı girişimlerini önlemeye yönelik bir suikasttir. Peki Sedat Yenigün suikasti için yapılabilecek bişey var mı sizce? Biliyorsunuz Türkiye’de ciddi bir derin devlet tasfiyesi yaşandı. Ve Sedat Yenigün’ün arkadaşları, ki Abdullah Gül buna dahil. Tayyip Erdoğan’a abilik yaptığı biliniyor. Son bir kaç dönemdir meclisi doldurmuş bir çok milletvekili ya onun emek verdiği öğrencisi veya örgütlemeye çalıştığı insanlar olduğunu biliyoruz. Mecliste Sedat Yenigün’ü kim tanıyor diye bir araştırma yapsanız bu gerçekle karşılaşırsınız. 2007-2011 yılları arasında ciddi bir derin devlet tasfiyesinin yapıldığının farkındayız. Ama bizim çok da üstünde durmadığımız bir gerçek var. Bizim Ergenekon tasfiyesi dediğimiz süreç daha çok derin devletin sol Kemalist kanadında yapılmış bir şey. Ama bundan daha önemli olan bir şey var. O da derin devletin sağ faşist kanadının şuan ayniyle yerinde durması. Bizim Tayyip Erdoğan’a bu konuda ulaşşak ve bu konudaki yapılabilecekleri konuşsak diye bir düşüncemiz vardı. Fakat 2011 sonrasındaki süreçte, yeni bir statükonun tahkim olunduğu süreçte, sağ derin devlet daha da kök saldığını görüyoruz. Bu bağlamda büyük bir ihtimalle o zaman o cinayeti tertipleyen çetenin kimi kolları bürokraside ve hatta AKP’de bulunuyordur. Çünkü o kesime ilişilmedi; ilişilmemekte de ısrar ediliyor. Şöyle söylemek gerekir; 2007 yılında bütün kameraların çalıştığı, herşeyin göz önünde olduğu bir Hrant Dink cinayetinde bu kadar pervasızca örtbas etme olayı yapılabiliyorsa, bu ekip 1980 yılında işlenen o cinayetteki bir çok detayı zaten rahatlıkla örtbas etmiştir. Ve bu cinayeti aydınlatıcak her türlü ayrıntıyı örtbas edecektir. Hrant Dink cinayeti çözümlenmiş olsaydı ve oradaki çete cezalandırılmış olsaydı bizim bu noktada ümidimiz olabilirdi. Ama şu noktada öyle bir ümidimiz yok. Ve Türkiye malesef yeni bir Ergenekon tasfiyesini bekleyecek. Bu noktada da şu anki hükümetten ümitlerimiz azalmış belkide yok denecek seviyeye gelmiş durumda.


B

ilinçli müslümanlar için 70’li yıllar, Türkiye’de sağcı, devletçi, milliyetçi, mezhepçi, batıni kimliklerden ayrışma sürecini ifade ediyordu. Bu yıllar tevhidi değerlere yönelim açısından çok önemli bir başlangıçtı. Bu bir öze dönüştü. Lakin 70’li yıllarda öze dönüş çabaları sadece arama düzeyindeydi. Sedat Yenigün bir ilk oluşturdu. Bu arama sürecini aynı zamanda istişari bir katılıma, özgün bağımsız, kitap merkezli bir cemaatleşmeye yöneltti. O dö-

S

edat Yenigün ile 1976 yılında Ali Bulaç ile birlikte çıkardıkları Düşünce dergisinde tanışmıştık. Çok kısa bir sürede samimi bir dostluk kurduk. Sedat Bey, taşıdığı düşünceleri amelinde göstermeye çalışan ve gösteren birisiydi. O dönem entellektüel olarak çok hareketli bir dönemdi. Bu hareketlilik dergi ve gazete gibi düşünce kuruluşlarına da yansıyordu. Dolayısıyla Düşünce dergisi çevresinde oluşan her grupta ya bir taştışma yeni başlamış yada bir tartışma bölüm bölüm devam ettiriliyordu.

nemki islami duyarlılığa sahip kitlenin böyle bir rehberliğe ihtiyacı vardı. Sedat Yenigün çocukluğundan beri irtibatlı olduğu cemaatten 1979-80 yılları arasında uzaklaşarak daha özgün islami bir kimliğe yönelmek ve Türkiye’deki islami uyanışa öncülük etmek çabalarına girmişti. Sedat Yenigün neden şehit edildi? 5 Temmuz günü Fatih’te bir berber dükkanının çıkışında kontgerilla denilebilecek bir çete tarafından şehit edildi. Bu bir nevi

islami uyanışa Sünnetullaha uygun olarak adım atan bir insanın zalim güçler tarafından katledilmesiydi. Allah, Sedat Yenigün’ün şahadetini kabul etsin. Onun bu noktada hedef olarak seçilmesinin nedeni tevhidi uyanış sürecinde örgütsüz şekilde var olan grubu istişari bir yapıya dönüştürme yönünde attığı adımlardır. Çünkü Sedat Yenigün’ün girişimleri neticelenseydi İslami bilinçlenme süreci çok daha sistematik bir şekilde yayılacaktı.

980’in Mart ayında İhsan Mermerci Lisesi’ne tayin oldum. Sedat Yenigün bu lisede müdür muavinliği yapmaktaydı. Sedat Bey ile bu lisede hizmet ettik. Malesef arkadaşlığımız çok kısa sürdü. Sedat Yenigün’ün öğretmenlik anlayışı okulun du-

1

varlarını da aşan bir anlayıştı. Sedat Bey’in derdi İslamın anlaşılması ve bunu kavrayacak bilinçli insanların yetiştirilmesiydi. Okulda öğrencilerin çok sevdiği bir öğretmendi. Öğrencilerinin her türlü derdiyle ilgilenirdi. Tüm gayesi iyi insanların yetişmesiydi. Bunun

Rahmetli Sedat, bir meclise girdiğinde ceketini çıkartır ve yeni bir tartışma başlatırdı. İçindeki düşünceleri “bu böyle gitmez arkadaşlar” nidasıyla dışarıya vururdu. Ve yeni tartışmalar başlatırdı. Türkiye’deki bir çok kesime göre Düşünce dergisinde kimsenin tartışamadığı şeyler tartışılıyordu. Bu dergideki bereket de bundan dolayıydı. Rahmetli Sedat Bey’in belirlediği üslup çok kibar bir üslüptu. Hoşgörülü bir yaklaşıma sahipti. Zaten Sedat Yenig’ün çok hassas bir yapısı vardı. İnsanları kırmama düşüncesi bütün hayatını şekillendiren yegane

şeydi. Sedat Yenigün’ün en büyük davası ahlaktı. Siz bir toplumda ahlakı eğer masaya yatırıyorsanız mecburen gençleri bu masanın çevresine toplamanız gerekir. Çünkü yaşı geçmiş insanların ahlaki anlamda bir restorasyona uğramalarından çok gençlerin ahlaki olarak donanmaları daha önceliklidir. Sedat Yenigün’ün gençlerle olan ilgisi bu şuur içinde oluşmuştu. Ben Sedat Bey’e rahmet diliyorum onu sık sık anıyorum.

için bütün imkanlarını kullanıyordu. Gecesiyle gündüzüyle bu dava uğruna çalışıyordu. Birleştirici bir misyonu vardı aynı zamanda. Farklı kesimler arasındaki ayrılıkları ortadan kaldırmak için çabalardı. Zaten cenazesinde de herkesimden insan vardı.


O

smanlı devletinin yayıldığı geniş coğrafyalardan biri de Eflak Boğdan idi. Ülke iki bölgeden meydana geldiği için Osmanlı bölgeye Memleketeyn(iki memleket) de diyordu. Biz ise bugün Romanya diyoruz. Bu kısa girişimizin nedeni tarih değil, spor editörümüz Mehmet Ünlü’nün alanına girmek gibi olmasın ama futbol. Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi 3. ön eleme turunda bir Rumen takımı olan Vaslui ile eşleşmesi ve bu kulübün başkanının maç öncesi ve maç sonrası beyanatları bu konuyu yeniden gündemimize getirdi. Eşleşmeler belli olunca Fenerbahçe tarafında ciddi bir rahatlama görülüyordu. Ama Kendi deyişi ile “Tarihi çok seven , atalarını ve yaşadıklarını beğenerek okuyan” Rumen Kulübünün başkanı maç öncesi tarih bilgisini konuşturarak Eflak –Boğdan Voyvodalarından Stefan Cel Mare’nin Osmanlı’ya karşı kazandığı bir zaferi gündeme getiriyordu. Çünkü bu zafer, rakibimiz olan Vaslui takımının şehri olan Vaslui yakınlarında kazanılmıştı. Takımını motive etmek ve rakibine gözdağı vermek için Rumen kulübünün başkanı Bu zaferin önemi hakkında şunları söylüyordu ; “ Romanya bölgesinde Büyük Stefan , ordusuyla birlikte Türkler’e karşı önemli savaşlar vermiştir. Bizim atalarımız birçok savaştan yenilgiyle ayrılmıştır. Bir tanesinde Voyvoda, Türkler’e karşı galip gelebilmeyi başarmıştır. Bu da bizim Fenerbahçe’yle oynayacağımız 20 maçtan birinde kazanma ihtimalimiz olduğunu gösteriyor diyebiliriz” Sözün özü başkan tarihi bir motivasyon aracına dönüştürüyor. “Atalarımız kendilerinden güçlü Osmanlı ordularını akıllarını kullanarak yendiler. Biz de akıllı bir planla bizden daha güçlü olan Fenerbahçe’yi yenebiliriz.” demeye getiriyordu. Evet gerçekten de kişileri , milletleri, orduları motive etmekte tarih(i olaylar) oldukça etkili bir araç. “Tarih bilgisi, dünü anlamak ve yorumlamaktan daha ziyade bu günü ve yarını istikametlendiren bir kullanışlılık değerine sahip bulunuyor”. Modern tarih anlayışının, ulus devletlerinin kuruluş dönemlerine rastlaması hiçte tesadüf değil. Ulus devletler oluşturulurken bunlar kendi tarihlerini de yeniden kurguladılar.Tarihi, deyim yerinde ise kendi bakış açılarına uygun olarak yeniden yazdılar. Tarihin kalbine gerçekle uyuşmasa bile Avrupayı koyarak “Avrupa Merkezli bir tarih” anlayışı meydana getirdiler. Maalesef bizim de bu algıya uygun düşünmemizi ve üretmemizi sağladılar.Tarihi kullanarak kendileri dışındaki medeniyetlerin içinden Mankurtlar ürettiler ve devşirdiler. Bizim tarihimizi ise karartmaya tabi tuttular. Bir Afrika atasözü ile yazımızı bitirelim: “Aslanlar tarihlerini yazıncaya kadar, avcıların tarihini oku(t)maya devam edeceğiz”

3

0 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığı gün, “İstanbul İhtiyat Zabit Namzetleri Talimgahı” kapatıldı ve aynı yerde “Muvazzaf Zabit Namzetleri Talimgahı” açıldı. Bu yeni talimgah, 1918 yazından 1919 Kasımı’na kadar devam etti. Öğrenciler, eğitimlerinin yanı sıra Kayış Dağı’nda türeyen ve Bostancı, Maltepe ve Pendik havalisinde baskınlar yaparak Türkleri katl ve mallarını yağma eden Rum çetelerine karşı, bu havalinin emniyet ve güvenliğini de sağlıyorlardı. Pangaltı’daki harbiye binasının başına gelenler, Muvazzaf Zabit Namzetleri Talimgahı’nın da başına gelmiş; Rumların da teşvik ve tahrikleri ve İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Wilson’ın emri ile bir İngiliz subayı da Talimgah’a gelmiş, “Pendik’ten Kartal’a kadar olan yerlerin 24 saat içinde tahliye edilmesini, bu sürenin bitiminde İngilizlerin buraları işgal edeceklerini, Talimgahın malı olduğu halde nakledilmemiş her ne görülürse İn-

gilizler tarafından müsadere edileceğini” bildirmiş ve hiçbir söz dinlemeden dönüp gitmiştir. Ağırlıkları Pendik’te bulunan Talimgah, Harbiye binası da göz önünde bulundurularak 48 saate çıkartılan süre içinde öğrencilerin de yardımlarıyla Pendik’ten Bostancı’ya taşındı. 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgal kuvvetleri tarafından resmen işgali üzerine Harp Okulu 20 Nisan 1920’de tekrar kapandı. Öğrencilerin izinli olduğu ve okulda 20 kadar öğrencinin bulunduğu bir cuma günü, işgal kuvvetleri bir baskınla okulu işgal ettiler. Bunun üzerine alınan bir kararla eğitim ve öğretim lağvedilmiş, durum evci olanlara da gazetelerle, “tekrar davet edilinceye kadar mezun oldukları” şeklinde duyurulmuştur. Evci olmayan öğrenciler ise, okulun eşyaları ile birlikte 1 Mayıs 1920’de tekrar Kuleli’ye nakledilmişlerdir. Harp Okulu öğrencileri burada da rahat bırakılmamış, İşgal kuvvetleri 5 Temmuz 1920’de binayı “Ermeni Yetimhanesi” yap-

716 yılında vuku bulan İslam kuşatması sırasında Bizans, muhtemelen Sirkeci-Sultanahmet civarında içinde cami ede Korkut Kitabı’nda,İs- bulunan birmüslüman mahallesinin tanbul Bezirganların mal kurulmasını kabulettiler. almak için gittikleri uzak bir şehir olarak geçer. Baybüre Beg, yeni doğan oğlu Beyreğ’ e, yahşi armağanlar almaları için bezirganları Rumeli’ne gönderir.Bunlar İstanbul’a gelirler ve Konstantinus anıtı yani Çemberlitaş hediyelerini alarak 15 yıl sonra sutünü 330 senesinde Büyük Konstangeri dönerler. tinius tarafından Roma’daki Apollon XV.asır şairlerinden Akşem- mabedinden getirtilmiştir. seddinzade Hamdi’nin yazdığı Somaki bir kaidenin üzerinde yükselen Tuhfet’u-l Uşşak isimli mesnevisi ve mermer çelenklerle ve tunç çemberdaha sonra İstanbul üzerine ya- lerle süslenen silindir şeklinde dokuz zılacak halk hikayelerinin bir ön- somaki bloktan meydana gelen sutünün cüsü olarak dikkate şayandır. tepesindeki ‘Güneşi Selamlayan Apollon’

D

mak gerekçesi ile işgal etti. Ermeni yetimlere yer bulunurken, Türk öğrenciler sokağa atılmıştı. Açıkta kalan öğrenciler, bir kısım eşyalar ve okulun kayıt defterleri ile birlikte, Kağıthane’deki “Ordugah”a nakledildiler. Burada 6 Temmuz 1920’den, 1 Ağustos 1920’ye kadar, 25 gün kaldıktan sonra, Harp Okulu öğrencileri Eyüp’teki “İplikhane binası”na, Kuleli öğrencileri de Maçka Kışlası’na taşındılar. Harp Okulu’nun taşındığı İplikhane Binası, çok harap olmuş bir bina idi ve okulun eşyalarını ancak alabilecek büyüklükteydi. Öğrencileri de azalmıştı.Maçka’ya taşınan Kuleli öğrencileri, bir süre sonra Beylerbeyi’ne nakledildiler. 26 Aralık 1920’de Eyüp İplikhane’deki Harp Okulu, Maçka Kışlası’na taşındı ve ismi “Zabitan Mektebi” oldu. 12 Eylül 1921’de Maçka Kışlası da İngilizler tarafından işgal edildi. Harp Okulu bu sefer “Zeytinburnu Kışlası”na taşındı. Burada 15 Eylül 1921’den 16 Ağustos 1922’ye kadar kalan İstanbul’daki Harp Okulu veya son ismi ile “Zabitan Mektebi”, 1922 Ekimi’nde lağvedildi. Bu tarihlerde Anadolu’da, yine Harbiyelilerin önderliğinde gerçekleştirilen Milli Mücadele başarıya ulaştırılmış, düşman İzmir’de denize dökülmüş, Milli Kuvvetler, İstanbul kapılarına dayanmış bulunuyordu. *Selçuk Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi ATA DERGİSİ Sayı:9 - Konya-2002

heykeli kaldırılarak yerine Büyük Konstantinius’un heykeli konulmuştur. Ancak bu heykel Apollon şeklinde idi.Bu da Konstantinus’un antik inançlardan kopamadığı şeklinde yorumlanabilir. Heykelin bir elinde haçla taçlandırılmış bir küre , diğerelinde ise mızrak bulunuyordu. Konstantinus’un Çemberlitaş’ın temeline Nuh Peygamber’in asasını ,Musa Peygamber’e su veren taşı ve Hz İsa’nın dağıttığı yedi ekmeğin kırıntılarını elleri ile gömdüğü yaygın bir Bizans inanışıdır. Bu heykel , 1106 yılında bir kasırgada yıkıldı.Bugüne kadar 7 bloku kalan kalan sutün 17. Asırda çıkan büyük bir yangında hasar gördüğü için Sultan II.Mustafa döneminde 1701 yılında demir çemberler içine alınmıştır.


Basında Kagıthan

Ö

yle yerleri var ki İstanbul'un, tarihte pek çok olayın cereyan ettiği bir sahne olduğunu tahmin etmek bile mümkün değildir. Çünkü bu yerlerin çoğu tarihi kimliklerinden uzak kalmışlardır.Bir dönem Osmanlı’nın siyasi ve sosyal hayatının en çarpıcı yaşantısına şahitlik eden Kağıthane, bu mekanların başında geliyor. Kağıthane sanıldığı gibi saray erkanının sefahat yaptığı bir yer değil, zengin-fakir bütün İstanbul halkının mesire yaptığı, sarayın halka açıldığı, hıdrellez şenliklerinin, güreş, cirit, polo, ok yarışmalarının yapıldığı, hokkabazların, cambazların zaman zaman gösteriler yaptığı bir mekan imiş. İlk sivil mimari Kağıthane, ismini Bizans'tan beri burada faaliyet gösteren kağıt imalathanelerinden alıyor. Devlet-i Aliye'nin gözde mekanı olması ise, Kanuni Sultan Süleyman'ın avlanmak için özellikle Kağıthane'yi tercih etmesinden sonradır. Fakat Kağıthane, esas önemine 3. Ahmet'in padişahlığı döneminde, kimine göre Batılılaşmanın, kimine göre zevkü sefanın yaşandığı Lale Devri'nde kavuşur. Herşey 28 Çelebi Mehmet'in 17201721'de yaptığı Fransız gezisinden sonra başlar. Çelebi Mehmet'in gezi dönüşü sunmuş olduğu rapor 3. Ahmet'i oldukça etkiler. Hemen Kağıthane'de yeni bir yapılaşmanın başlatılmasını emreder. O dönem Sadabad'daki inşa faaliyetleri imparatorluk tarihinin ilk sivil mimari çıkışına sahne olması bakımından da dikkat çekicidir. Tarihçilere göre bu çıkış ile saray, halka da açılmaya başlar. Kağıthane'de toplam 60 civarında köşk, kasır ve saray inşa edilir. Çeşme, köprü, kitabe ve buna benzer bütün yapı unsurlarının sayısı ise 170'tir. Lale Devri'nin sembolüydü 3. Ahmet, 1. Sadabad Sarayı'nı su ve bahçe düzenlemeleriyle birlikte Kağıthane'ye kurdurtur. İnşaat mayıs—temmuz dönemi gibi kısa bir sürede bitirilir. Derenin yatağı değiştirilir ve su oyunlarına uygun hale getirilir. Saray ise havuzun içindeki mermer direklerin üzerine oturmaktadır. Derenin suyu kaskatlar inşa edilerek çağlayanlar üzerinden akıtılıp havuza verilir. "Fetihten Sonraki İstanbul" kitabında Feridun Dirimtekin, Fransız Yüzbaşısı Pertsiver'in gözlemini aktararak 3. Ahmet'in sarayı yaptırırken Paris civarında bulunan Marly Köşkü'nü örnek aldığını ifade ediyor. Giderek gözde bir yer halini alan Kağıthane, Patrona Halil ayaklanması ile tahrip edilir. Sadabad'ın onlarca köşkü 3 gün içinde yerlebir olur. Ayaklanma bastırıldıktan sonra 1. Mahmut, 2. Sadabad Sarayı'nı yaptırır. Bir dönem sonra eskiyen

sarayın yerine yenisini 3. Selim yaptırır. Üçüncü saray, asıl adıyla Çağlayan Sarayı ise buraya kurulan son saraydır. 1943 yılında yıktırılıp, yerine Levazım Okulu binası inşa ettirilir, mermer havuz ve su düzenekleri ile bahçeler de yokedilir. Sadabad 18. yüzyılın sonlarına doğru gelindiğinde yeniden harap duruma düşer. 3. Selim'in buradan çok hoşlanmasıyla beraber 1809'da bir kez daha yapılaşma ve onarıma tanık olur. Ayrıca Kağıthane'de bir kağıt imalathanesi kurulur. Rusçuklu Mehmet Emin Behiç Efendi'nin kağıthaneyi işletebilmek için büyük harcamalar yapması kısa süre sonra kapanmasını engelleyemez. 2. Abdülhamit halka açtığı Kağıthane, birçok eğlencelere sahne olmaya başladığı 1600'lü yılların başından 20. asrın ortalarına kadar mesire ve eğlence yeri olma özelliğini korur. Bu faaliyetlere halkın da katılması ise 2. Abdülhamid zamanına denk düşer. 2. Abdülhamid gözde sivil ve askeri okulların öğrencilerine her yaz başında kuzu ziyafetleri çekip, çocukları mesire yerinde toplu halde sünnet ettirir.Kağıthane âlemleri eski halk takvimine göre kasım günlerinin başına kadar sürerdi. O günlerin anlatımıyla; "Mart dokuzu fırtınası savulduktan sonra mesire kalabalıklaşmaya başlar, nisan girince civcivlenir, hıdrellezde mahşer gibi olurdu." Bilhassa cuma günleri, Sadabad mesiresinde adım atılacak yer bulunmazdı. Kağıthane'de yapılacak eğlenceler ve Kağıthane'ye gitmek İstanbullular arasında "Kağıthaneli olmak" deyimiyle adlandırıldı. Sadabad'ın sonu Kağıthane'nin parlak günlerinin sona ermesi İkinci Dünya Savaşı yıllarına rastlar. II. Abdülhamit döneminde de gözde saray binalarının yer aldığı Sadabad, çevresinde bulunan çeşitli dönemlere ait yapılarla birlikte 1940-1945 yılları arasında tümüyle yıktırılır. Kağıthane deresinin tıkanmasıyla bütün vadiyi su basınca, Sadabad'dan kalan son mermer kaskad çanakları da sökülür ve geriye bir zamanların efsane Kağıthanesinden, iki çeşme ile hasbahçenin birkaç ağacı ve bir cami kalır. O görkemli doğal güzellik yerini baca dumanına ve bir kefeye konamayan renkte akan sulara terkeder. 1950'den sonra Haliç ve kıyılarının, ağır ve orta sanayiye açılmasıyla birlikte sanayi bölgesi haline gelir. Ve yeni bir isim alır; "Sanayi Kağıthanesi". Nedim ve Tarancı, Devrin meşhur şairlerinden Nedim'in şiirinde, geçmişteki Kağıthane'nin; Cahit Sıtkı Tarancı'nın şiirinde ise bugünkünün yorumunu görmek mümkün. Nedim; "Bir safâ bahş edelim gel şu dil—i nâşâde/Gidelim serv—i revânım yürü Sa'd—âbâd'e/İşte üç çifte kayık iskelede âmâde/Gidelim serv—i revânım yürü Sa'd—âbâd'e" diyor. Tarancı ise "Nedim'e dair" isimli şiirinde; "Mevsimin tam lale zamanı/Geçtim bir akşam Sadabat'tan, Koltuğumda Nedim Divanı. Sorma ne kalmış o hayattan?/Ne def—i

gam eyleyen şarap/Ne mesti—naz... Sadabat harap. Sadabat değil, Kağıthane;/Çingenenin fal baktığı yer;/Lale devri ancak efsane. Koca Nedim? N'oldu o günler?/ Dilde lezzet bunca mısraın/ Söylemiyor nerde mezarın" diyor. Her ne kadar eski Kağıthane'den bugüne birşey kalmamış olsa da eskiye dönüş için çalışmalar da yapılmıyor değil. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin maliyeti toplam 9 trilyonu bulan Sadabad'ı diriltme projesi Haziran 98'de başladı. "Yeniden Sadabad Günleri" projesiyle Sadabad mesire alanında yeşil alan düzenlemesine gidilecek ve doğal çayırlıkların üzeri ağaçlandırılacak. Her mevsim bölgenin yeşil görünmesini sağlayacak çınar, ıhlamur, karaağaç, dışbudak, kestane, meşe, çitlenbik, erguvan ve defne ağaçları dikilecek. Aziziye Camii'nin yakınında geçmişte var olan karakol binası restore edilerek kır kahvesine dönüştürülecek. Bu mekanda orta oyunlarının gerçekleştirilmesi düşünülüyor. Günümüze kadar gelen tarihi koğuş yapı ise restore edilerek lokantaya dönüştürülecek. Vadide meydana gelen tarihsel süreç içerisindeki değişim nedeniyle İmrahor Köşkü'nün otantik mekanından farklı bir alana taşınması planlanıyor. Kağıthane üzerinde bulunan viyadük günümüz tekniğini yansıttığından viyadük altı tamamen çağdaş bir yorumla yeniden tasarlanacak.Dere boyunca uzanan yol üzerinde dinlenme ve seyir amaçlı çardaklar ile dere kıyısında çeşitli noktalarda kayıkların yanaşmasına olanak sağlayan rıhtımlar tesis edilecek. Bölgede ayrıca ayaklı ve asma tipte ahşap kuş evleri bulunacak. Açık mesire alanlarında cirit oyunları, güreş karşılaşmaları, açık hava konserleri yapılabilecek. Vadi içinde insanlara zarar vermeyecek sincap, tavuskuşu, su kuşları gibi bazı hayvanların serbestçe dolaştırılması düşünülüyor. Vadiye geçmişi anlatan heykeller ve tarihi kıyafetler içinde insan figürleri yerleştirilecek. Kağıthane Deresi'nin, ıslah çalışmaları sonucunda eni 25 metreden 45 metreye kadar değişen ve özgün yatağından tamamen farklı oluşturulmuş betorname bir kanal içinde akmasının sağlanılması düşünülüyor. Projenin en önemli bölümlerinden biri de tarihsel yapıların yeniden inşa edilecek olması. Bunlar yapılırken tarihten intikal etmiş belgelerden istifade edilecek. Restorasyonda Çağlayan Sarayı; önündeki havuz, fıskiye, Kasr-ı Cenan, Çağlayanlar, su köşkleri ve Cedvel-i Sim ile tam bir uyum arzettiğinden, aynı zamanda bu düzenlemenin Sâ'dâbâd'ın kalbi olması sebebiyle bütünüyle yeniden canlandırılması projenin en önemli aşamalarından bir tanesi. Proje tamamlandığında İstanbulluların nefes alabileceği yeni bir mekan doğacak.


Y

az döneminin başlamasıyla birlikte İstanbul’daki kültür faaliyetleri neredeyse durma noktasına geldi. Anadolu’da ise tam tersi bir durum söz konusu. Birçok il ve ilçelerde yaz şenlikleri, yayla şenlikleri il festivalleri vs. İstanbul’u Anadolu’ya taşıyor. Bu festivallerin yapılmasına bir diyeceğimiz yok ancak şiir gibi; sadeliğe, sessizliğe ve iç dünyaya dönük olan bir olgunun, festivaller curcunası içerisine sokularak sulandırılıyor gibi bir durum söz konusu. Etkinlikler içerisine şiir dinletisi diye bir eklenti yapılarak hırpalanmasına gönlüm razı değil. Bir tarafta meşhur bir popçunun şarkı söylerken ya da az ötede davul-zurna eşliğinde halaylar çekilirken, diğer tarafta şiir dinletisinin yapılıyor olması abesle iştigalden başka bir şey değildir. Tristan Dereme’nin deyimiyle; "Şiir, hem at, hem dizgindir. Atsız dizgin, dizginsiz at değildir." Böyle bir ölçüyle tarif edilen şiirin, ölçüsüzce ve düşüncesizce kullanılması, şaire ve şiire değer vermek değil, onu yok etmektir. Maalesef Anadolu’daki birçok belediye adlarını duyurabilmek için şiiri dolgu malzemesi gibi kullanmaktadır. Belki yeterli kültür altyapısı olmayan kültür müdürlerinin işgüzarlığı, belki de ufuksuzluk. Şiir dingin bir ortam ister, şair ister ve en önemlisi şuur ister. Şairi ve şiiri bilmeyen şuursuz kültür müdürleri eli ile şiire destek oluyoruz adı altında şiire hakaret edildiğine çokça şahit oluyoruz. Şiir sulandırmaya gelmez, bulandırmaya gelmez hele hele dolgu malzemesi olmaya hiç mi hiç gelmez. Şiir programı yapacaksanız eğer, önce şenlik ve panayır haftasından ayırmalısınız şiiri. Ayrı bir dönemde (özellikle okulların kapanmasına 1 hafta kala veya açıldığı ilk hafta uygundur) sadece şiire özel bir program yapmalısınız. Bu program da şaire müsamere öğrencisi gibi sadece şiir okutmaktan ibaret olmamalı. En az üç gün devam etmeli ve şiir atölyeleri, şair okur sohbetleri şiirle ilgili paneller konferansla olmalı ve bunların konu başlıkları titiz bir çalışma ile belirlenmeli. Hangi konu başlığında hangi şairin yetkin olduğunu bilmelisiniz evvela. Yoksa zurnacıya davul, davulcuya da zurna çaldırmış olursunuz ki bu da komediden öteye geçmez. Şiire katkı sunacağım derken, işi sulandırıp, panayır havasına sokarsınız. Şair Hüseyin Akın’nın; “Şiir ciddi bir iştir. Şiir gıybetten alıkoyar.” Sözünü tabela yapıp belediyelerin kültür müdürlüklerine asmak lazım. Belediyelerimizin bu konuda daha titiz davranmalarını, işi ehline teslim etmelerini ya da bu işi bilenlerden yardım almalarını şiddetle salık veriyorum.

dum. Ali Yahya Bey bana bunun Akif 'in Kur'an tercümesi olduğunu söyledi. Bu dosyayı isteyip örneğini aldım. Yıllar boyunca bu metni çeşitli endişelerle hiç kimseyle atih Sultan Mehmet Vakıf paylaşmadan muhafaza ettim. Ancak bir Üniversitesi Medeniyetler İtvesileyle bu sırrımı paylaştığım Asım tifakı Enstütüsü KonfeCüneyd Köksal’ın teşvik ve ısrans Salonu’nda yapılan rarı yayımlama konusunu tanıtım toplantısı’nda gündemimize almamıza konuşan meali 25 yılneden oldu. Başta dır saklayan ve muHayreddin Karaman hafaza eden Prof. ve Raşit Küçük hoDr. Recep Şencalarımız olmak türk, mealin orüzere istişare yaptaya çıkışını kentığımız alimler, hac disine ulaşmasını ve umre esnasında ve yayınlanış süyaptığımız istiharecini paylaştı. reler neticesinde, M e h m e t benim için gerçekten Akif 'in yakın arkazor olan yayınlama daşı Yozgatlı İhsan kararı kesinleşmiş oldu'' Efendi'nin öğrencisi dedi. Mustafa Runyun'un vefatında, oğlu Ali Yahya'yı Prof. Dr. Recep Şentürk meali 1988 yılında Erenköy'deki evinde 25 yıldır neden kimseyle paylaşmadığını ziyaret ettiğini ve kütüphanede teksir anlatırken: “Ben Akif ’in bu meali yayınlakağıtlarına daktilo ile yazılmış say- makta yaşadığı endişeleri anladım. Ve bu faların yer aldığı dosyayı gördüğünü emanet benim elime geçtikten sonra o enaktaran Recep Şentürk “''Bunların dişeleri ben de yaşadım. Arkadaşlarım ne olduğunu Ali Yahya Beye sor-

F

Ferit Furkan Yakut

H

alk kültürünün üç bölgesinin kesiştiği noktada yer alan Gümüşhane’de, 16 aylık çalışma ile hazırlanan “Gümüşhane Halk Kültürü”, Gümüşhane Kültür, Sanat, Gençlik ve Spor Kulübü Derneği tarafından hazırlanan ve Aydın Doğan Vakfı’nın desteklediği proje kapsamında hazırlandı. Çalışma 3 bin sayfadan oluşan 6 ciltlik bir eser haline dönüştü. 16 ay boyunca konusunda uzman ekipler tarafından yüz yüze görüşme, alan çalışması, form ve tez taramaları ile yapılan çalışma Gümüşhane’de bugüne kadar alanında yapılan en kapsamlı çalışma özelliği taşıyor. Tamamı eğitimci, Talat Ülker, Necati Yılmaz, Şahin Kazancı ve Engin Doğru'dan

oluşan 4 kişilik çekirdek kadro tarafından derlenen çalışma kitapçılardaki yerini aldı. Gümüşhane’nin merkez ilçe dahil 6 ilçesindeki doğum, sünnet, askerlik, evlenme ve diğer ritüellerdeki inanç ve uygulamalardan, halk inanışlarına, halk hekimliğinden, halk matematiğine, halk hikayelerinden, halk oyunlarına, kıyafetlerden, Gümüşhane mutfağına, halk tiyatrosundan, yöre ağızlarına kadar çok çeşitli alanlardan oluşan eser, genel çizgileriyle bir şehir monografisi görünümünde. Eserin kitaplaştırılmasının ardından açıklamalarda bulunan Dernek Başkanı Talat Ülker, kültürel geçiş bölgesi olan Gümüşhane’nin halk kültürünün derlenip tasnif edilerek yayımlanmasının Türk kültürü açısından önemli bir ihtiyaç olduğunu söyledi. Gümüşhane’nin halk kültürünün önemli üç bölgesinin kesiştiği bir coğrafyada yer aldığını kaydeden Ülker, bu konumu nedeniyle Gümüşhane’nin Karadeniz, Doğu Anadolu ve İç Anadolu halk kültürlerinin birbirine karıştığı ve çok kıymetli bir mozaik oluşturduğu zengin bir folklorik birikime sahip olduğunu ifade etti. Ülker; “Zengin bir tarihe ve kültür potansiyeline sahip olan Gümüşhane ilinin folklor malzemesini eksiksiz olarak derlemek,

benim bu konuda neden bu kadar ketun olduğumu soruyorlar. Çünkü ben Akif ’in ve milletin emaneti olan bu meali Akif ’in vasiyeti haricinde herhangi bir durumun oluşmasını önleyecek azami çabayı gösterdim. Akif ’i meali yaklamaya yönelten şartlar artık ortadan kalkmıştır. Tükiye’de din mühendisliği yapmak isteyen o dönemin zihniyeti bu dönemde sesine bir yankı bulamayacaktır.“ ifadelerine yer verdi.

Mealin Akif ’e ait olduğu yönünde herhangi bir kanıt bulunmaması eserin gerçekten Mehmet Akif ’e mi ait olduğu yönünde soru işaretlerine neden oluyor.

Prof Dr. Hayrettin Karaman tanıtım toplantısında yaptığı konuşmada konuyla ilgili ''Recep Şentürk ile Asım Cüneyd Köksal, 'Hocam bu Akif 'in mealinin 3'te

tasnif etmek ve düzenlemek; yüzyılların örtüsü altında kalan bütün kültür unsurlarını ortaya çıkarmak, hiç şüphesiz bir tek çalışmayla başarılabilecek bir iş değildir. Bu konuda yapılacak yeni çalışmalara ve bu çalışmamızda eksik kalmış yönleri tamamlayacak eleştiri ve önerilere ihtiyaç vardır. Bu araştırmada, Gümüşhane ve yakın çevresine ait halk bilimi ürünlerinin tamamına yer verdiğimizi söyleyemeyeceğimiz gibi, araştırmamızın eksiksiz olduğunu da iddia edemeyiz.” dedi.


biri' diyerek meali bana verdiler. 'Şaka yapıyorsunuz' dedim. Çünkü mealin yandığını, yok olduğunu düşünüyordum. 'Nereden biliyorsunuz bunun Mehmet Akif 'in olduğunu?' diye sordum. Anlattılar. Kitabı elime alıp açtım. Emin olun bendeki vicdani kanaat, bu meali ancak Mehmet Akif yapabilirdi. Bende hasıl olan kanaat buydu. Mihengi noktalarına bir baktım, Akif tam 12'den vurmuş, 11.5'tan değil. Ben de çok heyecanlandım ve sevindim. Bu, onun olsun, olmasın, böyle bir eser mutlaka basılmalı. İkincisi belgeler, şahitler ve eserin bizatihi kendisi, bu mealin onun olduğunun en büyük delili. O zaman madem ki başkaları bunu şimdiye kadar ortaya çıkarmamış, 'Başkaları bunu sizden iyi mi tetkik edecekler. İkiniz bunun üzerinde çalışın ve ilk baskısını yapın' dedim ve eser gün yüzüne çıktı. Büyük bir kazanç. Bundan sonra göreceksiniz, meal konusu konuşulurken, 'Akif 'in mealinden önce mi ve sonra mı?' diye konuşulacak.'' şeklinde konuştu.

Gazetemizin sürece yönelik soruları ya-

Mustafa Taş

T

ürkiye ile Çin arasında asırlardır tarihi İpek Yolu sebebiyle yaşanan ticari ilişkiler kesilmesinden sonra, tekrar 40 yıl önce başlayan diplomatik ilişkiler, 2012'nin Türkiye'de Çin Kültür Yılı olarak kabul edilmesiyle daha da gelişti. Etkinlikler kapsamında Diyanet İşleri Başkanlığı ve Çin Din İşleri İdaresi işbirliğiyle Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi'nde düzenlenen "Çin'de İslam Kültür ve Sanat Eserleri" etkinliği için Türkiye'ye gelen Çinli misafirler, Kağıthane Belediyesi'ni ziyaret ettiler. Çin İslam Cemiyeti Başkanı Hilalunddin Chen Guangyuan yönetiminde gelen yaklaşık 100 kişilik heyet, Evliya Çelebi'nin sıklıkla bahsettiği, Türkiye'nin ilk Kağıtha-

nıtlayan Ali Yahya “Meali bundan takriben 23 sene once babam vefat edince incelemesi için Recep Şentürk’e verdim. Recep Hoca o dönemde Mısır’a gidiyordu benim babam da Mısır’da eğitim gördüğü için babamın kitaplarının yanında ona bu dosyayı da verdim. Bu dosyada ki daktiloların yayınlanması gibi bir şey aklımıza hiç gelmemişti. Babam da düşünmemişti. Biz bu eserin bu şekilde yayınlanmasından bugün yayınlanmasından açıkçası memnunuz. Belki daha erken de yayınlanabilirdi diye bir düşüncemiz var bu yönde.” ifadelerine yer verdi. Mustafa Runyun'un oğlu Ali Yahya Runyun meali ilk görüşünü “Ben bu meali gördüğüm zaman babama ‘bu meal senin mi?’ diye sordum. ‘Yok yok o benim değil’ dedi bana o zaman garip gelen bir telaşla ‘nerden buldun onu?’ dedi. ‘O Akif ’in meali dedi.’. Ama kendisi de bu Mealin Mehmet Akif ’e ait olduğuna çok emin değildi.” şeklinde anlattı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1925 yılında İslami kültürün millete kendi diliyle

nesinin yer aldığı bölgede kurulan kağıt üretim atölyesinde karşılandı. Başkan Fazlı Kılıç ve Kağıt Ustası Oğuzhan Tuğrul, misafirlere kağıt atölyesinde yapılan çalışmalar hakkında bilgi verdiler. Tuğrul vatandaşlara kağıt yapmayı öğretmek istediklerini belirtti, 559 yıl gibi bir aradan sonra kurulan bu atölyenin çok önemli bir boşluğu doldurduğunu belirtti. Kumaş atıkları, pamuk, keten gibi malzemelerin de kağıda dönüşebileceğini duyun Çinli misafirler şaşkınlıklarını gizleyemezken, atölyede üretilen kağıtlara yapılan "Esma-ül Hüsna" sergisini ilgi ile gezdiler. Ardından yemeğe geçen misafirler Nail Kesova yönetimindeki Galata Mevlevi Müziği ve Sema Topluluğunun gösterisini izlediler.

öğretilmesi gerektiği düşüncesinden hareketle Kur'an-ı Kerim'in tercümesi ve tefsirinin hazırlanmasına karar verdi. Diyanet İşleri Riyaseti, ''İstiklal Şairi'' Mehmet Akif ile Cumhuriyet dönemi din alimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır'ın Kur'an-ı Kerim meali ve tefsiri için sözleşme imzaladı. Elmalılı Hamdi Yazır, sözleşme gereği hazırladığı tefsiri Diyanet İşleri Riyaseti'ne sunarken, parayı iade edip sözleşmeyi fesheden Mehmet Akif ise çalışmasını teslim etmedi. Rivayete göre, sözleşmesini feshetmesine karşın Mısır'da çalışmalarını sürdüren Mehmet Akif, yakın arkadaşı Yozgatlı Mehmet İhsan Efendi'ye, ''Ben sağ olur da gelirsem, noksanlarımı ikmal eder, ondan sonra basarız. Şayet ölür de gelemezsem bunu yakarsın'' diyerek, defterlerini teslim etti. Mehmet İhsan Efendi ise Mehmet Akif'in vefatına karşın, sağlığında yakmaya kıyamadı. İhsan Efendi, 1961 yılında ölüm döşeğindeyken oğlu Ekmeleddin'e çalışma odasındaki çekmeceyi gösterip içindekini yakmasını vasiyet etti. Kısa bir süre önce 27 Mayıs ihtilalinin de vuku bulması nedeniyle nüshalar yakıldı. Ancak İhsan Efendi'nin Mısır'da sohbetlerine katılan Mustafa Runyun tarafından muhafaza edilen mealin Fatiha suresinden Berae suresine kadar olan, teksir kağıtlarına daktilo ile Latin harfleriyle yazılmış haldeki nüshası, Prof. Dr. Recep Şentürk tarafından ortaya çıkarıldı. FSM Vakıf Üniversitesi Mü-

tevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. Hikmet Özdemir, Mütevelli Heyeti Üyeleri Prof. Dr. Bekir Karlığa ve Üniversite Rektörü Pr. Dr. Musa Duman yaptıkları konuşmalarda Üniversite olarak ve akademik kadro olarak bu çalışmanın içinde olmanın onurunu yaşadıklarını paylaştılar. Programa çok sayıda yazar ve eğitimci katılırken Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, Yeşil Ay Başkanı Muharrem Balcı ve Filistin İstanbul Başkonsolosu Abdulkerim el Khatib de katıldı.

Soner Karakaş

Bursa Buluşması; Tarihi Kentler Birliği üyeleri, Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) üyeleriyle birliğe üye büyükşehir belediyeleri, il, ilçe ve belde belediyelerinin temsilcilerini bir araya getirdi. Bursa'nın yanı sıra İstanbul, Kayseri, Muğla, Konya, Samsun, Denizli ve Trabzon gibi kentler başta olmak üzere yaklaşık 350 katılımcının Bursa'da buluştuğu toplantı, Tayyare Kültür Merkezi'nde yapılan açılış töreniyle başladı. Tarihi Kentler Birliği Başkanı ve Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey'in de hazır bulunduğu sempozyum büyük ilgi gördü.

B

ursa'da kültürel mirasın canlandırılarak geleceğe taşınması çalışmalarını sürdüren Büyükşehir Belediyesi, Tarihi Kentler Birliği Bursa Buluşması'na ev sahipliği yaptı. Sempozyumda, 'Kırsal Yaşam Kırsal Mimari' temasıyla geçmişten bugüne köy yaşamının mercek altına alındı. Türkiye Tarihi Kentler Birliği öncülüğünde Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin ev sahipliğinde Kültür AŞ organizasyonuyla gerçekleştirilen ve 3 gün süren Tarihi Kentler Birliği


K

Yüksel Cırt

İ

stanbul Şişli ilçesi Kurtyolu Sokak mevkiinde bulunan atıl durumdaki, mülkiyeti Orman Genel Müdürlüğü’ne ait taşınmaz üzerinde terk edilmiş atıl spor komplekslerinin Şişli Belediyesi tarafından yapılarak Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü ile süre sınırlaması olmaksızın ortak kullanılacaktır. Yapılacak tesisten Şişli sınırları içindeki amatör spor kulüpleri ve sınırlar içindeki tüm okullar ile bölge haklına Şişli Belediyesi Kontrol ve sorumluluğunda tesislerden faydalandırılması, Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü ve Şişli Belediye Başkanlığı ortak kullanımı olarak hizmete açılması yönünde taraflarda

Yüksel Cırt

İ

stanbul Bölgesel Amatör Lig (BAL) kuraları çekildi. Kura öncesi Gençlik Spor Genel Müdürü Sayın Mehmet Baykan, Bölgesel amatör ligin oluşumunda çok büyük pay sahibi olduğunu dile getirdi. 24 Ağustos 2012 Cuma günü İASKF Orhan Saka Amatörler Evi’nde çekilen kura çekimine,Gençlik Spor Genel Müdürü Sayın Mehmet Baykan, İstanbul Gençlik Spor Şube Müdürü Sayın Adnan Kuzu, TFF İstanbul İl Başkanı Sayın Yemen Ekşioğlu, İASKF Genel Sekreteri Sayın Ali M. Tanrıyaşükür, İASKF Yönetim Kurulu Üyesi Sayın Ahmet Karaman, Hakem Komitesi Üyesi Sayın Fahir Ersoy ve kulüplerimiz katıldılar. Kura çekimi öncesinde Gençlik Spor Genel Müdürü Sayın Mehmet Baykan,

protokol imzalandı. İmza töreninde, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, İstanbul Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürü Av. Numan Güzey Şişli Belediye Başkan Yardımcısı Cevdet Bayram, Tesisler Şube Müdürü Taner Özgüven, hazır bulundu. Taraflarca ilgili protokol imzalandı.Yapılan protokol ile artık Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü Şişli Belediyesine olarak anılacaktır.

Şişli Belediyesi bu kapsamda tesislerin yapımı için ilk kazmayı vurdu. Yusuf Tunaoğlu Tesisleri’nin zeminini kaldırma işlemleri son sürat devam ederken, diğer yandan tribün

altındaki soyunma odalarını, wc ve diğer odaların temizlik ve boşaltma işlemleri aynı paralelde sürdürülüyor. Odalardan çıkan çöplerin 3 kamyon doldurması durumun içler acısını göstermekte. Tesislerin zemininden çıkan malzemenin Ayazağa Yeşiltepe Mesire alanında yapımı süren spor kompleksinde kullanılacağı öğrenildi. Eski İl Spor Müdürü Vedat Bayram tarafından başlatılan '100 gönüllü tesis' kapsamında Beşiktaşlı iş adamlarına yaptırılan, 16 Ekim 2001’de büyük bir törenle hizmete açılan stat, uzun süre Beşiktaş’ın altyapı takımlarına ev sahipliği yaparken, Yıldırım Demirören yönetimi, stadın kirasını ödemediği gibi bakımını da gerçekleştirmedi. Siyah-Beyazlı yönetimin duyarsız tavrı uzun süre devam edince stat Beşiktaş’tan alındı. Stat geçmişte yaklaşık 1 milyon TL harcanarak kullanıma sunulmuştu.

ağıthane Belediye meclis toplantısından, futbol ve tüm spor dallarındaki amatör sporcular, antrenör ve kulüplere destek kararı çıktı. Kağıthane ilçesin de bulunan Futbol Federasyonu ile Gençlik ve Spor Hizmetleri Genel Müdürlüğü'ne bağlı amatör ferdi sporcular ve takımların, sürekli olarak desteklenmesi amacıyla yönetmelik çıkartıldı. Belediye meclisinde gurubu bulunan iktidar ve muhalefet partileri üyelerinin oy birliği ile çıkartılan yönetmeliğe göre; ilçede bulunan futbol ve tüm spor dallarındaki amatör sporcular, antrenör ve kulüpleri başarıları ölçüsünde ödüllendirilecek. Yönetmeliğin ödül alma koşulları kapsamına giren maddesinde: '' Kâğıthane ilçesinde faaliyet gösteren ve Futbol Federasyonu ile Gençlik ve Spor Hizmetleri Genel Müdürlüğüne bağlı amatör spor kulüplerinin, ferdi ve takım sporları branşlarında ferdi ve kulüp lisanslı sporcuları ile Kâğıthane ilçesinde ikamet edip farklı yerlerde ki kulüplerde lisanslı olan ferdi sporcuların başarılı olmaları ve bu başarılarının Kâğıthane Amatör Spor Kulüpleri Birlikleri veya Ferdi Amatör Spor Kulüpleri Federasyonu aracılığı ile ulusal federasyon veya il temsilciliklerinin resmi kayıtları ile belgelenmeleri durumunda bu ödüle aday olabilir ya da aday gösterilebilirler. Kâğıthane Amatör Spor Kulüpleri Birliklerine üye olmayanlar, başarı durumlarını belgeleyemeyenler, lisans ve kimlik fotokopileri ile banka hesap numaralarını bildirmeyenler bu yönetmelikte ki haklardan faydalanamazlar. Özel turnuvalar ödül yönetmeliğine tabi değildir.'' denildi.

“Bölgesel amatör lig oluşumunda çok büyük pay sahibi olan birisi olarak bu ligin tutmuş olmasından. Bu ligin güzellikleri fazla eksiklikleri az bir şekilde devam ediyor oluşundan dolayı son derece mutlu olduğumu ifade etmek istiyorum.” dedi. Baykan daha osnra sözlerini şöyle sürdürdü: “ TFF İstanbul İl Başkanı Yemen Ekşioğlu bizi bu gün buradaki kura çekimine davet etmesi üzerine yoğun çalışma programımıza rağmen bu ortamı çok özlemiş olduğumdan kuruluş aşamasından bugüne kadar yer aldığımızdan hemen koşup geldim. Sizlerle beraber olmak istedim. “ “Geçen yıl 3. Türkiye ligine yükselecek takım sayısına kontenjanda yaşanan sıkıntının uygulamada da ortaya sonuç itibariyle sıkıntılar çıkarttığını biliyoruz. Bu yıl yine direk yükselmeler söz konusu. Bu lig bizim evladımız, bu lig sizin evladınız.”dedi.

Yüksel Cırt

T

ff 3.lig 1. Grup 1. Hafta mücadelesi Vefa Stadında Fatih Karagümrük A.Ş ile Kırakhanspor takımları arasında oynandı. Karşılaşmada gülen taraf 27 dakikada Yemen Taş'ın attığı golle 1-0 Fatih Karagümrük A.Ş oldu . Karşılaşma öncesi Şampiyonluk kupasını Tff Yönetim Kurulu üyesi ve aynı zamanda İASKF Başkanı Ali Düşmez’in elinden takım Kaptanı aldı.


Muhammet, Burak, Ozan, 1. Grupta mücadele eden Çeliktepespor, kendi saha ve seyircisi önünde Albayrakspor’a 1-0 mağlup oldu. Karşılaşma boyunca ileri uçta çoğalamadığı gibi son Yüksel Cırt vuruşlarda etkisiz kaldığı gözlerden kaçmadı. üper Amatör Ligi 3 Grup 2. nci grupta yer alan Kağıthanespor, karşılaşmasında bir çok ilk haftayı maç yapmadan geçirdi. İlk internet sitesinin favori maçını önümüzdeki hafta Kartaltepe depolarak gösterdiği Alibeyköys- lasmanın da sezona merhaba diyecek. por 1 puana razı oldu. İst.Gü3. ncü grupta mücadele eden İstanbul müşhanespor kendi saha ve se- Gümüşhanespor, bazı yorumcuların bıyircisi önünde Alibeyköyspor karşı- rakın düşmeyi puan dahi alamaz dedikleri sında ilk yarıda çok tutuk futbol ser- hatta “paraşütsüz düşer” yorumlarına giledi ve 2-1 geride tamamladıİkinci nispet yaparcasına güçlü rakibine boyun yarı büyük çekişmelere sahne oldu. eğmeden galibiyeti kaçırması belki de İlkyarıda ki futbolundan eser kalmayan haftanın en sürpriz sonuçlarına imza attı. İstanbul Gümüşhanespor adeta sazı Ayrıca 1 puanı hanesine yazdırmasını bileline aldı. 56’dakikada penaltı atışı di. kazanan İst.Gümüşhanespor, takı4. ncü grupta geçtiğimiz sezon 1. Amamında topun başına Berat Çelik geçti. tör ligde şampiyon olarak Süper Amatör Topu filelerle buluşturmasını başardı lig’e yükselen Şişli Sanayispor, sahasında ve Alibeyköyspor karşısında eşitliği sağ- konuk ettiği İmes Kastamonuspor’a farklı ladı. Kağıthane temsilcisi yakaladığı net mağlup olması şok etkisi yarattı. Hazırlık pozisyonları harcayarak galibiyeti kaçıran döneminin iyilerinden görünmesi Süper taraf oldu. Mücadelede başka gol olma- Amatör lig havasının farklı oluşunu hesaba yınca 2-2 skorla 1’er puanı ilk haftada katmadığı açıkça görüldü. paylaşmış oldular. İstanbul Gü5.nci grupta iyi bir mücadele sergilemüşhanespor adına goller, Ya- mesine rağmen rakibi Küçükköyspor’un şar Uzun ve Berat Çelik den tecrübesine ayak uyduramadı ve sahadan geldi. İstanbul Gümüşhane: 2-1 skorla haftayı puansız kapatanlar araBatuhan, Yasin,Miraç, Ferhat, sında yer aldı. Ali Murat, Yaşar, Berat, Ali Kemal, Yahya Kemal İ.Y 1- 2Küçükköyspor Emrah, Samet, Ümit, Çeliktepespor : 0 - 1 Albayrakspor Alibeyköyspor: Cemil, Özgür, SiŞişli Sanayispor 0- 2 İmes Kastamonu nan, Bülent, Yavuz, Yasin, Metin, Ferhat, İst. Gümüşhane 2 – 2Alibeyköyspor

S

Ç

ok iyi futbolcu olabilirsiniz, üstün yeteneklerinizde olabilir, hatta bir vuruşta iki gol de atabilirsiniz ama bunlar kazanmanız için yeterli olmaz ve kaybedersiniz. Yanlış anlamayın maç kazanırsınız, iyi paralar da kazanabilirsiniz ama sadece kazandığınız maçlar ve paralar bundan sonraki hayatınızda size eşlik eder. Şayet bunlar bize yeter derseniz, bundan sonra yazdıklarımın sizin için bir ehemmiyeti yoktur. Dolayısıyla da okumak için gözlerinizi yormayın. Sorsam şimdi herkes futbolun futbolcular ve bir topla düz bir alanda (toprak-kum-çim) oynandığını söyler. Buna itirazımız yok tabiî ki ama bunların yeterli olduğunu söyleyemeyiz. Muhakkak, yetenekli oyuncular olursa futbolun seyrine doyum olmaz, bunun da bilincindeyim. Yetenek bazı insanlarda Allah vergisi olurken bazıları ise yetenek sahibi olmak için uğraşırlar. Tabi yetenekli olmak ve var olanı geliştirmek için çaba sarf etmek işin önemli tarafı. Ama olmazsa olmazı vardır futbolun, ‘yürekli’ olmalı futbolcu. Oynuyoruz hepimiz veyahut da seyrediyoruz epey zamandır. Yürekli olanların kazandığına şahit olmuşuzdur çoğunlukla. Yetenekli ayaklarınızı o güzel yüreğinizle uyum içinde çalıştıramazsanız ‘çalıntı bir müziğe söz yazıp beste’ diye yutturmak isteyen bestekârlardan daha ucuz ve komik duruma düşersiniz. Sahada mücadele ederken aslanlarla mücadele eden gladyatör kadar yürekli olmalı ki kendisine diş bileyen ve yoluna takoz olmaya çalışan çakalları ve dinozorları dize getirebilsin. Duygularını sayfalara dökerken gözyaşlarıyla yoğuran şair kadar ince ruhlu olmalı ki yaptığı estetik dolu hareketler yeşil çimler üzerine bir şiir tadında yansısın. Oyuncağı elinden alınmış bir çocuğun verdiği mücadele kadar masum ve katkısız olmalı ki mücadelesi çalınmak istenen hayallerinin hiçbir zaman ondan koparılamayacağını dosta düşmana haykırsın. Bu şekilde düşünen ve uygulayan futbolcuların çok paralar kazanamasa da tertemiz gönüllerde müstesna yerler kazanacağı muhakkaktır. Çevrenize bakın çok iyi takımlarda oynayamasa, çok paralar kazanamasa da, karakterli duruşu ve yüreğini ortaya koyan, yaşları ilerlemesine rağmen unutulmayan birçok efsane futbolcu vardır. Halen onların anıları muhabbetlerimiz içinde önemli yer tutar, onları konuşmak bizim için bir zevktir adeta. Birde futbolu sadece para kazanmak için yapanlar var ki bunlara ‘Profesyonel’ ismi verilmiştir. Bunun için hayatlarının merkezine maddeyi koymuşturlar öncelikle. Hata ettiklerini çok geç anlasalar da ok yaydan çıkmıştır artık. Çok lüks mekânlarda muhabbet ediyordurlar belki ama mütevazı muhabbetlerde isimleri anılmak bir kenara orada bulunma ihtimalleri bile kalmamıştır. Çünkü doğduğunuz topraklara ve camiaya saygı göstermezseniz o camia sizi hemen defneder. Ama emin olun ki arkanızdan hiç kimse fatiha okumaz.


H

S

elam, İslami yaşantıda, Müslümanın karşılaştığı bir kardeşiyle temas (diyalog) kurmadan önce ortak bir mukaveledir. Kalplerimiz arasında birliği, beraberliği, ahengi, barışı, güven ve huzuru ancak birbirimize güler yüzle selam vererek pekiştirebiliriz. Bunun yerine; merhaba, günaydın, tünaydın (iyi günler, iyi akşamlar) ve gudmorning, bonjour gibi alafranga sözler yalnız bir mana ifade eder. Ama İslamın selamındaki azameti ve şumûlu ihâtâ edemezler. Elbette bunların söylenmesinin bir zararı yoktur. Bunlar manevi referansı olmayan ve selam kadar selam gibi duâ anlamı taşımayan kelimelerdir. “ESSELAMÜ ALEYKÜM”: Allah’ın rahmeti, bereketi huzuru senin üzerine olsun kardeşim… demektir. “Esselam” Allah’ın (C.C.) (Esma-i Hüsna’dan) güzel isimlerden biridir. Her türlü tehlikelerden kullarını koruyan, selamete çıkaran O’dur. O’ndan başka salim-selamet kılacak yoktur elbette. “Ya Selam” Ey selamet bahşeden Yüce Allah demektir. Allah Taâla, Kur’an-ı Kerim’de 12 yerde peygamberlere ve güzel kullarına selam vermiştir. Mesela, “Selamün ala İbrahim” “İbrahim’e selam olsun” gibi. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de “ve bir selam ile selam verildiğiniz vakit, hemen ondan daha güzeli ile selamda bulununuz veya onu aynı ile iâde ediniz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ her şeyin hesabını hakkı ile arayandır.[En-Nisâ Süresi,Ayet:86] Diğer bir âyeti celilede: “Ey iman edenler! Ev sahibinden izin istemedikçe ve onlara selam verip ünsiyet peyda etmedikçe, kendinizin olmayan evlere (habersiz) girmeyiniz… [En-Nûr Süresi,Ayet:27] buyurarak bize âdap-terbiye öğretiyor. Sahabeden bir zat; “Ya Resulallah hangi Müslüman hayırlıdır? diye sordu: Resulallah (s.a.v.) “Yemeyi yedirirsin, tanıdığına da, tanımadığınada selam verirsin, (o zaman hayırlı Müslümansın) buyurdu.” Başka bir hadisinde: Efendimiz (s.a.v.) “Ey insanlar, selamı yayın, yemek yedirin, akrabaya ilgi gösterin, herkes uykuda iken namaz kılın (teheccud), selametle cennete girin.[Kütüb-i Sitte C.9,S.401.İbrahim Canan] Üçüncü bir hadislerinde: “Ey ümmetim size aranızda sevgiyi anlatacak bir şey söyleyeyim mi?” (Buyur Ya Resulallah) dediler: “Efendimiz (s.a.v.) aranızda selamı yayınız” buyurdular. Hak Aşığına kulak verelim: Selametle Hak yoluna girmezsen, Allah’ın selamını alıp vermezsen, Divanına durup yüzün sürmezsen, Kum yığını olmuş çöle dönersin. Ne benden rukuğ, ne senden kıyam. Selamün aleyküm, aleyküm selam. Son Söz: En güzel kelâm, Esselâm. Selam Huda’ya tabi olanların üzerine olsun. info@ibretli.net

z Peygamber’in (SAV) bize tavsiyeleri, hayat çizelgemizi yönlendirdiği sürece, huzur, mutluluk, sağlık gibi kavramlar bizimle birlikte yürümeye başlar. O, bu ümmeti çok sevdi, bu ümmetin fertlerine kıyamete kadar ışık tutacak tavsiyelerde bulundu. Uyuma şeklimize, su içmemize, yemek yeme biçimimize kadar bize her konuda o kadar sağlıklı tavsiyelerde bulundu ki, o reçetelerin dışına çıkan her adımımızda, keşke onun dediği gibi yapsaydık diye vahlanmalarımız fayda vermez. Bireyden, toplumsal yapıya; yönetim biçiminden, aile hayatına yirmi üç senelik risalet hayatında arkadaşlarını şekillendirdiği gibi, ümmete de büyük bir hazine bıraktı. Zaman içinde suistimal etmeyi seven kişiler veya halklar bu hazineyi sulandırmak, içine art niyetle veya iyi niyetle katık eklemek isteyenler oldu. Daha önce duymadığımız bir sözüyle karşılaştığımızda ilk kelimemiz: ‘Sahih m?’ oldu. Öyle ki bazılarımız, daha önce hiç duymadım, kesin uydurmadır dedi bilmiş bilmiş. Hadisin serüveni boyunca birçok merhaleden geçmesine rağmen bu çağdaki gibi basite indirgendiği konusunda, şüphe duymamak imkânsız. İslam’a ve Hz. Peygamber’in yaşadığı döneme kibirle bakıp ‘Zaten çok eski çağlarda yaşamış ondan alacağım ne olabilir ki’ diyenlerin sözleri köşe yazılarına, tartışma programlarına veya sosyal medyaya taşınmış olabilir. Bu, bizim peygamberimizin veya dinimizin eksik veya eski olduğunu göstermez. Bu din tam bir dindir. Eksiklik, eksik diyenlerin İslam’ı ve Hz. Peygamberi ya hiç tanımamalarından ya da bu dini, İslamın düşmanlarından yarım yamalak öğrendiklerinden kaynaklanmış olabilir. Sorduklarında ramazanda bir gün oruç tuttuklarını, bayram namazlarını hiç kaçırmadıklarını söyleyenler, babaannelerinin yaptıkları ibadetlerle övünenler, eski bir dinin günümüze cevap vermeyeceğini iddia edebilirler. İslam’ı merkeze alıp hayatlarına yansıtmaya çalışanların bu değerli sözleri öğrenip hayatlarına yansıtmamaları ayrı bir sorundur. Diğer kesimlerin hiç duymak istememeleri, mümkünse hiç öğretilmemesini istemesi ayrı bir sorundur. Hz. Peygamber’i vahiy inşa etmiştir. Kuran okulunun ilk talebesi O’dur. İlk öğretmen O’dur. O’nun sözleri Kuran’la asla çelişmez. Bizim eksikliğimiz, geleneksel algıyla ve kulaktan dolma bilgilerimizle erişemediğimiz bilgiye ‘Olamaz, bunu hiç duymadım.’ dememiz bizi haklı yapar mı? Günlük hayatımızda unuttuğumuz, ertelediğimiz, basite aldığımız yaşam biçimimizle ilgili ne çok tavsiyesi var oysa. Az yemek, yemeğe bismillah ile başlamak, bitirince hamd etmek, güzel koku sürmek, az uyumak, az konuşmak, öğle vakti uyumak, diş fırçalamak, saç taramak, selam

vermek, tebessüm etmek, çocuklarla şakalaşmak, onlarla oynamak, yemekten önce ve sonra elleri yıkamak, yemek kaplarının gece kapatılması, gece uykusunun bölünmesi, cömert olmak, cimri olmamak gibi nice konularda dinlemedik onu. Bu tavsiyelere uymamak insanlığa o kadar zarar verdi ki, fiyat biçmeye kalkışılmaz bile. İnsanlar özellikle bu çağda hastane hastane gezip şifa arıyorlarsa asıl sebep, hayat çizelgesinde peygamberimize muhalefet etme anlayışında aranmalıdır. Seni çok seviyoruz Ya Rasulullah, dedikten sonra müzmin bir muhalefet anlayışı yakışıyor mu bize?

Ey bu tavsiyeleri duymak bile istemeyen zevat ya size ne demeli? Bir türlü mutlu olamadığınızdan, her şeye sahip olduğunuzdan fakat hepsinden nefret ettiğinizden, devamlı yorgun olduğunuzdan şikâyet edip duruyorsunuz. Ülkede diyetisyen patlaması yaşanmakta. Bir türlü masraflara yetişemediğinizden, gelen paranın su gibi akıp gittiğinden dem vuruyorsunuz. Mutluluğun yolları diye yazılmış yerli veya yabancı yazarların tavsiye ettiği onlarca tavsiyenin anlatıldığı kitapları devamlı okumak huzurunuzu bir türlü arttırmıyor değil mi? İsviçreli bilim adamları bu konularda ne kadar anket yaptıysa hepsi hafızanızda olabilir. Hatta stresten uzaklaşmak için eşyalarınızı bile uzak doğu felsefesinden esinlenerek dizayn ediyor olabilirsiniz. Mutlu olmak için yeni felsefelerden, uzak dinlerden, ruh dinlendirme antremanlarına katılıp, bu bana çok iyi geldi diye etrafta reklam yapıp bir ay sonra eski mutsuzluğunuza geri dönüyorsunuz değil mi? Sevgili okur, MUTLU bir yaşam mı istiyorsunuz? Hz. Peygamberin ayak izlerini takip edin. Ne dersiniz yemekten önce ve sonra el yıkamakla başlayalım mı? Meçhul sonumuz mübarek olsun.

Yıl: 2 - Sayı: 15 - Eylül 2012 25 Kuruş

İmtiyaz Sahibi Cengiz Cantürk Sorumlu Yazı işleri Müdürü Fehmi Yakut Haber Müdürü Celal Baygeldi Ekonomi Mehmet Horasan Kültür-Sanat Fehmi Yakut Spor Mehmet Ünlü Eğitim Abdullah Ağırtmış Aile-Sağlık Canan Cantürk Tarih Abid Yaşaroğlu Haber Merkezi Mustafa Olgun Görsel Yönetmen Yasin Eker Reklam Müdürü Zahit Sevinç Grafik-Tasarım Murat Buyruk

İnternet Ayetullah Coşkun

Sanayi Mahallesi Gümüşhane Caddesi No: 1/105 Kağıthane - İST www.buulkegazetesi.com info@buulkegazetesi.com Tel: (212) 278 39 34 / Süreli Yerel Yayın Basım Yeri: İhlas Gazetecilik A.Ş Tel: (212) 454 30 00


Profile for Bu Ülke

Bu Ülke Gazetesi Sayı:15  

Bu Ülke Gazetesi Sayı:15  

Profile for buulke
Advertisement