Page 1

Abdurrahim Karakoç’un vefatının ardından edebi çevrelere Karakoç’u sorduk.

Has Parti Genel Başkanı Numan Kurtlumuş ile çalışmalarını, medeniyet algısını ve Türkiye gündemini konuştuk.

Boğaziçi Üniversitesi Matematik Öğretmenliği öğrencisi Merve Çirişoğlu tasarladıkları “Fıtırcan” karakterlerinin yer aldığı kitap ayraçları, rozetler, anahtarlıklar ve not defterlerinin satışından elde edilen 130 bin TL ile Malavi’de yetimhane yaptılar.

Bu bireysel örnek, bir insanın tek başına bile ihtiyaç sahipleri için neler yapabileceğini gösteriyor. Yardımseverliği ile ünlenen bu toprakların insanının 5 TL’lik kitap ayraçlarıyla Dünya’nın öbür ucuna bir yetimhane açması çılgın proje değil de nedir?

İHL Mezunları ve Mensupları Derneği (ÖNDER) Kefken’de yapılan geleneksel kampın altıncısını düzenledi. Kampa ülkenin dört bir yanından öğrenciler katıldı.


D

oğmamış Kardeşinin yasını tutan Melike için…

Eve getirdiklerinde hala narkozun etkisindeydi annesi. Odasına kadar gidemedi. Holün girişindeki çekyata aceleyle çarşaf serildi. Genç kız merakla annesinin kollarına dokundu. Annesinin arkadaşları merhametle baktılar dolan gözlerine. Annesine üzüldüğünü zannetmiş olmalıydılar. “Nasıl yaparsın anne, nasıl? O benim kardeşimdi.” Utanıyordu gözyaşlarından, diğer odaya kaçtı. “Demek benim şansım ilk çocuk olmakmış. Ben de dördüncü olsaydım annem beni de acımadan …” düşünemedi artık. Tutmadı kendini, ağladı hıçkırarak. “Erkek miydi acaba? Kız olsa bana benzer miydi?Saçları mesela, uzun bellerine kadar olur muydu? Tokalarım,küçülen elbiselerim… Ben ona bakardım anne. Kimseye muhtaç olmazdı Akşam olup da bir araya toplandığımızda sen de hissedeceksin onun yokluğunu anne.-sanki biri eksik-diyeceksin.Mutluluklarımız hep yarım kalacak. Tamamlanmamış kalacağız.” “Sana bakıyorum ,çoktan eski neşeni yakaladın. Şen kahkahalar atıyorsun . Anne unutursa bir insanı, kim hatırlar?Dün gece hiç uyumadım. Uykuya geçtiğim her anda karanlık bir koridorda yüzünün yarısını gördüğüm bir çocuk bana “abla!” diyordu. Arkasından söyleyemediği bir çok şey olduğunu hissettiren bir seslenişti bu ;Abla! Bu uykusuz gecenin sabahında okul yolunda biri seslendi bana “Abla!” Döndüm kimseyi göremedim. Kalbim parçalanacak gibi atıyordu. Bütün gün her karanlık köşeden çağırdı beni bu ses, duymuyor musun anne? Hayatım boyunca onu özleyeceğim,anne. Çocuklarımdan birine onun hiç çağırılmamış adını vereceğim. Ona verilmeyen imkanları çocuklarıma bölerken hep suçluluk duyacağım. Neden yaptın bunu anne? Diğer çocuklarının daha çok yemesi, daha iyi yaşaması için mi? Şunu bil ki, onun payını asla yemeyeceğim, anne. Bir bardak daha koy sofraya, bir tabak daha… Benim güzel kardeşimin rızkını kuşlar bile utanır yemeye.” O hafta derslere boşuna girdi gençkız.Ne dinleyebiliyor ne de anlayabiliyordu. Onunla en çok ilgilenen hocası annesine haber gönderdi; bir değişiklik var halinde, ilgilenin dedi. Annesi zayıfladığını, renginin solduğunu fark etmişti zaten.Kaç gündür yemek de yemiyordu. Bir doktora götüreyim kızımı dedi. Hasta galiba. Yastaydı, kimse bilmiyordu.

Ebubekir Al

A

yosofya’nın ibadete açılmasını isteyen grup, “Zincirler kırılsın Ayasofya ibadete açılsın” şeklinde slogan attı. “Ayasofya’ya biletle değil abdest ile girmek istiyoruz” şeklinde pankart açan grup, Fatih Sultan Mehmed Han’ın da Ayasofya ile ilgili bıraktığı vasiyeti dev bir pankarta yazarak üzerine zincir astı. Ülkenin dört bir yanından gelerek etkinliğe katılan vatandaşlar, sık sık ilahiler okuyarak İslamî marşlar söyledi. Yıllardır Ayasofya’nın ibadete açılması için çeşitli eylemler düzenleyen AGD’nin düzenlediği etkinlikte binlerce kişi Ayasofya’nın önünde topladı. Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethederek Hıristiyan âleminin İstanbul’daki en büyük mabedini bu kutlu fethin bir nişanesi olarak camiye çevirdi. Fatih Sultan Mehmed Ayasofya’ya girdiğinde bir askerin duvarlardaki mermerleri sökmeye çalıştığını görünce askere kızarak bunların ganimet olmadığını bu

A

yrıca Açıklamada, Laleli ve Gedikpaşa bölgelerinde 115 cadde ve sokak, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Koordinasyon Müdürlüğü (UKOME) kararı ile artık sadece yayalara açık olacağı belirtildi. Bölgedeki yollardan, Ağa Çeşme sokağı, Aksaray caddesi, Emin Sinan Hamamı sokağı, İbrahimpaşa Yokuşu (Mithatpaşa ve Çiftegelinler caddesi arası), Kocaragıppaşa caddesi, Koska caddesi, Küçük Haydaefendi sokağı, Laleli caddesi, Mesihpaşa caddesi, Mithatpaşa, Soğanağa

yapının padişahın olduğunu söyledi. Fatih, Ayasofya’nın yağmalanmasını engellemişti. Asırlarca Müslümanların ibadet ettikleri İslam dünyasının önemli camiilerinden olan Ayasofya Camii 24 Kasım 1934’te düzenlenen kararname ile müzeye çevrilmiştir. 1935 senesinde ise müze olarak kullanılmaya karar verilmişti. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’ndeki kararnamede emir “ … Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesi tasvip ve kabul olunmuştur. ” şeklinde geçmektedir.

Camii sokak, Tatlıkuyu Hamamı sokağı, Tatlıkuyu sokağı ve Tiyatro caddesi araç trafiğine açık olamaya devam edecek.

Bu olay vatandaşın sinesinde o denli derin etki yaratmıştı ki, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlarından Adnan Menderes’e Ayasofya’nın yeniden camii olarak ibadete açılması yönünde dilekçeler yazılmıştı. Ayasofya’nın hoşgörü söylemiyle müzeye çevrildiği dönemlerde kurulan Yunanistan Krallığı’nın ulusal marşında “ İstanbul ve Ayasofya’yı alacağız ” şeklinde bir bölüm geçmektedir. O dönemde marştan bu kısmın kaldırılması hakkında sağ duyulu Yunan halkının bir çok girişimi de oldu. Geçtiğimiz günlerde ise Yunanistan Altın Şafak Partisi’nin lideri Mihaloliakos bir konuşmasında halka “ Kalbimiz kraliçe şehirde (İstanbul). Yaşasın Konstantinos Palaiologos ” şeklinde hitap ederek Yunanistan’ın hala İstanbul ve Ayasofya’da gözü olduğunu gösterdi.


Celal Baygeldi

K

T

oplumsal yönelişlerle idealizm bazan kesişen kümeler ortaya çıkartıyor. Bu idealizmin başarısı gibi algılansa da çoğu zaman toplumsal yaklaşımların idealizmi eritip yok ettiği halifeler devrinden bu yana çok kez tekrarlanan acı bir süreç. Belki de gerçeklik budur, bilmiyorum. Bildiğim tek şey; bu durumun beni inceden inceye rahatsız ettiğidir. Toplumsal dindarlığın, gerçek anlamda dinin tanınması için dinin dışarıdaki insanlar tarafından daha vahye uygun algılanacağı, dogmatik veya kalıpsal yaklaşımlardan ziyade öznel algılanabileceği, yeni dindarların Rabblerini daha doğru tanıyacakları gibi tezlerim vardı. Son günlerin dindar profili beni bu anlamda hala rahatsız etmiyor açıkçası. Yani başörtülü BMW kullananlar, kendisini laik olarak veya sosyalist olarak tanımlayan ama müslüman da olmaya çalışan kesimler, parayı bulmuş ama kendisini bulamamış zengin müslüman tipler de gerçekten beni rahatsız etmiyor. Çünkü bunların tamamı yeni sosyal statatü değişiminde, sosyolojik realiteler olarak karşılık buluyorlar. Sosyolojik değişimlerle beraber var olması mümkün olan her şey; nehrin akıp yatağını bulması kadar bana doğal gelen meselelerden. Yani, yeni dindar nesil bu şekilde rayına oturacak kanaatindeyim hala. Son günlerde çok daha fazla rahatsız olmaya başladığım temel mesele; kanaat önderi konumundaki sabık kimselerin de bu sürece toplumsal populizm adına dahil olma iştah ve iştiyaki gelecekte bizleri bekleyen en acı tehlike gibi görünüyor. Aman, bu alan boş kalmasın sevdası mıdır, yoksa geçmişte yakalayamadıkları istikbali yeni durumla başkalarına yem etmeme çabası mıdır bilmiyorum ama halk dedikleri kitlelerden çok daha populer bir dil kullanmaya ve popüler bir din kurgulama çabasına girmiş olmalarıdır beni asıl rahatsız eden. Modern toplumsal yasaların paralelinde dini de anayasal, kanunsal ve kararnameler manzumesine dökmeye çalışan bu sabık islam düşünürleri, aynı zamanda bu popüler ve kişisel yaklaşımlara tabi olmayanlara da acımaktadırlar. Dinin ahlaki değerlerini hükümsüz gördükleri için olsa gerek, ortaya koydukları kişisel menkıbelerini veya dinin ahlaki düzlemde değerli kıldığı o muazzam kriterleri bir şablona sokma gayretlerini üzüntüyle takip ediyorum. Aslına bakarsanız dinin vaaz ettiği ama hüküm ihdas etmediği, kişinin Allah ile olan bağıyla belirginleşeceği birçok mesele, popülist sabık hocalarımız tarafından farz, vacip, haram gibi yeni hükümlerle karşımıza çıkmaktadırlar. Kişinin vereceği sadakanın miktarına yeni oranlar ihdas etme gayretleri (farz kılınan kısmı hariç), müslüman olduğu halde hakkıyla yaşayamayanlar için “aslında Kuran herkese nazil olmamıştır” diyen, organik tarımcılar adına fıtratın tağyirini tarımsal alana indirgeyen, devlet bir şeyi yasaklayınca “ha evet o haramdır” diyen yeni bir popüler ulema ile karşılaşmaktayız. Açıkçası popüler kitlelerden gerçekten bir şikayetim yok. Çünkü bilmeyen, yeni yeni adım atmaya çalışan veya dindarlığı ancak sosyal çevresi nispetinde yaşayan bu kesimin ,doğru ortada olduğu sürece, kıyısından köşesinden nasipleneceği kanaatindeyim. Bu popüler kitleye popülist yaklaşımlar sergileyerek ve daha müttaki oldukları mesajını da en etkileyici araçlarla vermeye çalışan bu sabık hocalardan ise ,gelecek adına, gerçekten kaygılıyım.

ağıthane Kaymakamı Akın Varıcıer bir aylık süre içerisinde yurt genelinde düzenlenen iki logo tasarım yarışmasında birinci oldu. Varıcıer Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi ve Palandöken Belediyesi’nin logolarını tasarladı.

Bu yıl ilk mezunlarını veren Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi logosunu yurt genelinde düzenlediği yarışma ile

belirlemeyi tercih etti. Seçici kurulun 1691 çalışma arasından Akın Varıcıer’in tasarımı birinciliğe layık görüldü. Varıcıer’in tasarımı çay yaprağı ve dört dalgalı çizgiden oluşuyor. Logonun içerisinde dalgalar r,t ve e harflerini oluşturuyor. Geçtiğimiz günlerde aynı şekilde Palandöken Belediyesi yurt genelinde düzenlediği tasarım yarışmasıyla logosunu belirledi. Bu yarışmada da Varıcıer’in tasarımı birinci oldu. 512 tasarım arasından birinciliğe layık görülen tasarım açık mavi üzerine

Palandöken’in sembolü olan kar zerreciği sembolünün işlenmesinden oluşuyor. İki tasarımının ödüllerini de Rize ve Erzurum’a giderek alan Varıcıer, bu şehirlerde tasarımlarını basına tanıttı. Akın Varıcıer Palandöken Belediyesi’nin logo yarışmasından 5 bin TL, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Logo Yarışması’ndan 10 bin TL kazandı.


Celal Baygeldi

K

anuni Süleyman’ın şehzadesi Mehmet’in süt annesi Daye Hatun tarafından yaptırılan Daye Hatun Mescidi aslına uygun olarak restore edilecek. Kağıthane Belediyesi yetkilileri yıllardır restorasyon projesinin onaylanmasını bekliyordu. Nihayet onaylanan proje ile Daye Hatun mescidi aslına döndürülecek. Sonradan eklemelerle aslından çok farklı estetik açıdan pek de iç açıcı durumda olmayan Daye Hatun Mescidi aslına döndürülüyor. Fevzi Şeker Güreş Müsabakaları’nın basın toplantısında konuşan Fazlı Kılıç, Daye Hatun mescidirestorasyon projesinin onaylandığının müjdesini verdi.

Mustafa Olgun

T

ürkiye’nin dört bir yanından gelen cirit takımları kıyasıya mücadele etti. Kağıthanelilerin aşırı sıcaklara rağmen yoğun katılım gösterdiği cirit müsabakalarında Bayburt Atlı Spor Kulübü, Erzincan Atlı Spor Kulübü ve Uşak Cirit Takımı, Erzurum Üniversite Atlı Spor Kulübü sporcuları hünerlerini gösterdi. Takımlar önce puanlı cirit, sonrasında kara cirit gösterisinde bulundular. Müsabakanın açılış konuşmasını yapan Kağıthane Belediye Başkanı Fazlı Kılıç: “Anadolu’nun dört bir yanından çok değerli sporcularımız bugün Kağıthane’de bunun onurunu yaşıyoruz.” dedi. Puanlı cirit müsabakaları sırasında Uşak takımından bir sporcunun ciriti trübünde izleyenlerin üzerine geldi. Cirit

Kılıç mescidin restorasyonunun yanı sıra meydanın daha da açılacağının bilgisini verdi.Mescidin karşısında bulunan dükkanların istimlak edileceğini belirten Fazlı Kılıç “Proje onaylandı. Çok yakında mühendisler restorasyon çalışmasına başlayacak. Restorasyonla birlikte yolun karşısındaki dükkanların bir kısımlarını istimlak etme durumu var.” şeklinde konuştu. Daye Hatun Kanuni Sultan Süleyman’ın şehzadesi Mehmet’in süt annesi idi. Kağıthane Köyü’ne 1449 yılında bir mescit,bir hamam ve bir de okul yaptırdı. Sibyan Mektebi olarak bilinen okul 2007 yılında Kağıthane Belediyesi’nin yürüttüğü bir proje ile restore edilmişti. Sıbyan Mektebi bugün şehir müzesi olarak hizmet veriyor.

bir bayanın suratına isabet etti. Sahada hazır bulunan sağlık ekibi anında bayana müdahale etti. Ayakta tedavi edilen seyirci müdahalesi yapıldıktan sonra müsabakaları izlemeye devam etti.

Müsabakanın açılışında konuşan Kılıç: “Çocuklarımız dün karnelerini aldılar. Yavrularımız için bu sene de yaz spor okullarımız devam edecek.” dedi. Çocukları yaz spor okuluna davet eden Fazlı Kılıç: “Bu güzel alanında çocuklarımızla yaz spor okulunda birlikte olacağız.” şeklinde konuştu. Programa Ak Parti İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Sevim Savaşer, Ak Parti İstanbul Milletvekili Şirin Ünal, Kağıthane Kaymakamı Ahmet Akın Varıcıer, meclis üyeleri, siyasi partilerin ilçe başkanları, muhtarlar, dernek ve oda başkanları katıldı.


Saadettin Ökten en başarılı fikir insanı seçildi. Ökten: “Ben teşekkür ediyorum. Bu toplantıya vesile olanlara. Cenab-ı Allah’a da hamd aliç Kongre Merkezinde gerçekleşen programda ediyorum. Bu yaşımda bu ilgiye masharım. Eyvallah” şeklinde konuştu. Birilim Okulu Korosu’nun verdiği konserle Programda en başarılı sivil toplum kuruluşu seçilen ÖNDER’in plaketini programda aynı zamanda Birikim Okulu’nun Önder Başkanı Dr. Hüseyin Korkut aldı. düzenlediği kısa film ve resim yarışmasının da birinciProgramda bir Birikim mezunu olan Merve Çirişoğlu’na cesaret lerine ödülleri takdim edildi. Öğrencilerin projelerininde ödülü verildi. Çirişoğlu “Fıkırcanlar” isimli karakterlerin yer aldığı sergilendiği gecede Birikim Eğitim Kurumları Genel kitap ayraçlarının satışından elde edilen 130 bin TL ile Afrika’da bir yeMüdürü Ömer Faruk Yelkenci yaptığı açılış konuşmatimhane açtırıyor. Henüz 21 yaşında böyle büyük bir başarı elde edilen sında: “Necip Fazıl’lar, Sezai Karakoç’lar, Mehmet Akif Çirişoğlu’na Birikim okulları cesaret ödülünü layık gördü. Merve Ersoy’lar bize nasıl bir düşünce bıraktılarsa bizi nasıl yoğurdularsa biz onların sayesinde kendimizi inşa edebildik.” şeklinde konuştu.

Yasin Eker

H

Serdar Tuncer’in “Dertli Adam” olarak anons ettiği

B

irlik Vakfı Kültür Toplantıları adıyla yapılan programa konuşmacı olarak katılan Mehmet Güney, müslüman gençliğin gelişim sürecini

anlattı. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişte yaşanan geçmişi reddetmenin ağır bedellerinden bahseden Güney, bu noktada sivil toplum kuruluşlarının toplumun sağlığı açısından ne denli önemli bir görevi üstlendiğini aktardı. Mehmet Güney konuşmasında gençlik yıllarında Milli Türk Talebe Birliği’ndeki (MTTB) ve Akıncılar Derneği’ndeki çalışmalarından bahsetti. O yıllarda MTTB de oluşan kollektif zihniyette dikkat çeken Güney: “Bu zihniyetin 2012 modeliyle yeniden yaşatılması gerekir. Biz size bedeli ağır da olsa güzel bir geçmiş bıraktık. Bunun sorumluluğu siz gençlerde olmalıdır.” dedi. Programda öğrenci ve gençlerin sorumluluk almasının önemi de konuşuldu. Güney konuyla ilgili: “Sorumluluk almayan insanlar sorunun bir parçası oluyorlar.”dedi.

İ

HH Çocuk Şenliği’nde Dünya çocuklarını bir araya getirdi. Karagümrük Vefa Stadı’nda gerçekleştirilen şenliğe dünyanın farklı ülkelerinden gelen çocuklar oyunlar oynayıp eğlendiler. Şenlikte oyun platformu, yüz boyama uygulamaları, sosis balonlar, masal kahramanlarının çocuklarla konuşmaları, cambaz gösterisi, çocukların gösteri ve oyunları, ebru uygulamaları, el duvarı, müzik yayını gibi birçok eğlenceli aktiviteler yapıldı. Çocukların gönüllerince eğlendiği şişme oyun grupları, eğitmenler eşliğinde hem eğlenip hem öğrenebilecekleri etkinlik masaları ve çeşitli sahne şovları yapıldı. Şenlikte çocuklara Osmanlı macun şekeri, pamuk şeker, patlamış mısır ve şerbet ikram edildi. Ardından 3 Haziranda 5. Uluslararası Yetim Buluşması Sütlüce’deki Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi. Buluşmaya 14 ülkeden 80 çocuk katıldı. Dualar ve ilahiler okuyan çocuklar daha sonra yöresel renkleri ve gösterilerini sahnelediler. 25 binden fazla yetim çocuğun bakımını sürdürdüklerini belirten İHH İnsani Yardım Vakfı Başkanı Bülent Yıldırım; “25 bin rakamını 5 yıl içinde 100 bine çıkarma hedefiyle durmadan çalışıyoruz” dedi.


En iyi geri dönüş : Bir kaç yıl önce organizasyon hatasıyla da olsa pilav sözünü yerine getiremeyip belki tarihte ilk kez pilavsız pilav günü düzenlenmesine katkıda bulunan belediyenin, son yıllarda bu güne en büyük katkıyı vererek kendini affettirmesi. En klas duruş: Okula biz son sınıftayken gelen, ‘bunca yıldır nerelerdeydin be hoca!’ dediğimiz İrfan Çalışan Hoca’nın protokolde değil de, öğrencilerin arasında birden farkedilmesi. En akılcı strateji: Yıllardır okulla ticari ilişki içerisinde olanların bu günde ortalıkta gözükmemesi. Gözleri yaşartan: Yıllar önce tevhit, şehadet gibi kavramların peşinden giden onlarca genci, gözünün yaşına bakmadan okuldan atan, yetmezmiş gibi okuma haklarını ellerinden alan eski müdürün, yaptığı konuşmada şehitlik ve şehadet vurgusu yapması. (Keşke bunun yerine helallik isteseydi) İşini bilen müteahhit-meclis üyeleri: Tokalaşırken kaçırdığı bakışlarında “benim işlerim yolunda” dercesine bir hava sezilir. Ancak şimdiki halinden memnunsan geçmişi hatırlatacak pilav gününden keyif alırsın. Bu havanın derecesi geçmişle ilgili anıların ezikliği ile orantılıdır. Belediye Başkanı: Keşke gelmek zorunda kaldığından gelmiş olmasa. Gecenin bir yarısında Lider’de Hüseyin Akın’ın şiir dinletisine bir başka gelmişti oysa ki. Kendi kalabalığının kuşkusuz en kibar adamdır, seversiniz. Keşke siyasette olmasa, keşke gazete yapmasaydık dedirtme ihtimali olan kişidir. “Ne işim var burda”cılar: Bazılarının, -ki bunlar katılımcıların önemli kesimini oluşturur- pilav günüyle felan alakaları yoktur. Pişirilmiş iki kazan pilavın okul öğrencilerini, öğretmenlerini, yöneticilerini ve çalışanlarını bayık bir muhabbetin ta göbeğine oturtup "bakın ne güzel bir araya geldik. Şu pilav da olmasa bir araya geleceğimiz yok” dedirtebilmesine anlam veremeyenlerdir. Mutlu mesut bir lise hayatları olmamıştır. Ergenliğinde, uzun olduğu için saçına tren yolu yapılmış okul takımı topçusundan, öğrencileri okul çıkışında sohbete götürdüğü için mimlenen islamcı gence, karşı cinsten biriyle konuştuğu öğrenilip tasdiknamesi verilenden, nöbetçi öğretmenin elinde sopayla zorla namaza göndermesine isyan edip başına olmadık işler gelen genç adamlara kadar geniş bir yelpazeyi oluştururlar. Arkadaşlarını görmek için bir bahanedir onlar için pilav günü. Belki de sadece bu nedenle pilav günleri desteklenmelidir. Kürsüdekiler: Konuşmacıların ortak vurgusu, yıllar sonra da olsa Başbakan Erdoğan sayesinde katsayı engelini aşan ve orta kısımları açılan İHL’lere ailelerin çocukları göndermelerini istemeleriydi. Anlaşılabilir bir ‘fetihçi zihniyet’ edasıyla yapılan bu çağrı alkışlarla karşılık buldu. Ama kimse İHL’lerin yapısal sorunlarından, ülkeyi değiştiren dönüştüren liderleri çıkaran İHL’lerin, mevcut hantal yapılarını acilen dönüştürmesinden bahsetmedi. O sırada benim aklıma İHL müdürlerinin özel yetkili savcılar gibi özel yetkiyle donatılmış ama akademik kariyeri olan ve en az bir sanatla iştigal eden kişilerden seçilmesi fikri geldi. Bu müdürler ilk olarak arapça kuran öğretenlere “meslekçi” olmadıklarını hatırlatarak işe başlayabilir. Başbakan bu soruna acilen eğilmeli.

enk Düğün Salonu’nda gerçekleşen kongre saygı duruşu ve istiklal marşının okunması ile başladı. Kongrede MHP İstanbul Milletvekili ve İçişleri eski Bakanı Murat Başesgioğlu ile MHP İstanbul Milletvekili Celal Adan konuşma yaptılar. Konuşmanın ardından İlçe Kadın Kolları Başkanı Gönül Türkcan faaliyet raporu ve mali bütçe hakkında bilgi verdi. Kongreye tek liste ile girildi ve 264 oy kullanıldı. 262 geçerli oy alan Ali Dinçer Çolak tekrar MHP Fatih İlçe başkanı oldu. Oylamanın ardından Kadın Kolları Başkanı

R

Gönül Türkcan, ilçe yönetimi adına Ali Dinçer Çolak’a teşekkür çiçeği verdi ve kongre güzel dileklerle sona erdi. Kongreye MHP İstanbul Milletvekili ve İçişleri eski Bakanı Murat Başesgioğlu, MHP İstanbul Milletvekili Celal Adan, MHP Tokat İl Başkanı Murat Polat, Alparslan Türkeş'in torunu Onurhan Homriş, MHP İstanbul İl Başkan Yardımcısı ve 2. Bölge Başkanı Mahmut Yalçın, Ülkü Ocakları eski Genel Başkanı Azmi Karamahmutoğlu, MHP Eyüp İlçe Başkanı Selim Duran, İl ve İlçe yöneticileri katıldı.

Yasin Eker

yok bunun hesabı size sorulur biz ikaz ediyoruz kürtajda, zinada haramdır.”dedi. Keskin, hükümetin Avrupa Birliği uyum yasaları adı altında halkın inanç ve kültürüne aykırı olarak yaşanmakta olan zinanın suç olmaktan çıkarılması gibi büyük bir ayıbın karşısında olduklarını dile getirdi.

S

aadet Partisi Kağıthane İlçe Başkanı Zeynel Keskin “Toplumun temelini oluşturan ailenin temeline dinamit konmuştur. Biz Müslüman’ız inancımız gereği zina suçtur ve büyük haramlardandır. Onun için biz kardeşlik ikazını yapıyoruz. Hükümete sesleniyoruz Avrupa Birliğine girmek için bütün inancınızdan değerinizden taviz veremezsiniz. Buna hakkınız

Mustafa Taş

A

K Parti İstanbul İl Kongresi TT Arena'da gerçekleştirildi Başbakan Erdoğan, büyük sevgi gösterileri eşliğinde stadyuma gelerek tribünleri dolduran onbinlerce partiliyi selamladı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, stada girdiği anda büyük coşku yaşandı. Vatandaşlara karanfil dağıtan Erdoğan, tribünlerdekilerden alkış ve tezahürat topladı.

10. Uluslar arası Türkçe Olimpiyatları’nın kapanış töreni Seyrantepe Türk Telekom Arena Stadyumunda yapıldı. Türkçe Olimpiyatları özel ödülüne Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın layık görüldüğü gece de 52 bin kişilik stat tamamen doldu. Türkiye’ye gelen 135 ülkeden yaklaşık bin 500 öğrenci, TT Arena’da düzenlenen kapanış töreni ile olimpiyatlara veda etti. Türkçe Olimpiyatları’na katılan bütün öğrenciler sahnede hep bir ağızdan ‘Yeni bir dünya’ şarkısını söyleyerek izleyenlere veda etti. Madonna 19 yıl aradan sonra geldiği İstanbul'da TT Arena'yı dolduran 50 binden

Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak Kağıthane İlçe Başkanlığı kongresine katıldı. Kongrede konuşan Kamalak:“ İlk yerel seçimde Kağıthane Belediyesini sizden istiyorum.” dedi. Kuran tilavetiyle başlayan programa Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kamalak, Genel Başkan Yardımcısı Tacettin Çetinkaya, İl Başkanı Selman Esmerer ve İl Başkan Yardımcıları katıldı.

fazla hayranıyla buluştu. Arena tribünlerinin tamamının dolduğu konserde Madonna sevilen şarkılarını seslendirerek hayranlarını eğlendirdi. Öte yandan Madonna’nın Türk dansçısı Yaman Okur konserin finalinde Türk bayrağı açarak büyük sürpriz yaptı.


Mustafa Olgun

B

aşbakan Recep Tayyip Erdoğan, çok duygulandığını dile getirerek “ Feth’i Mübin’in 559’uncu yıl dönümünde 4,5 yıllık bir restorasyon çalışmasından sonra Fatih Camisi'ni bu haliyle tüm milletimize ve İslam dünyasına kazandırmış olmak bizleri memnun ve mutlu ediyor'' dedi. Erdoğan, açılışı yapılan Fatih Camisi'nin ve 1. Mahmut Kütüphanesi'nin, bir yıkım felaketiyle karşı karşıya iken bu emanetleri yeniden kazanmaya vesile olduklarını dile getirirken, Fatih Sultan Mehmet Han'ın

inşa edip bıraktığı emanetin asırlar boyu üzerinde hassasiyetle durularak bugünlere geldiğini belirtti. Erdoğan, Fatih Camisi'nin restorasyonunda emeği geçen mimarından mühendisine, işçisine yapıcı firmasına, şahsı ve milleti adına teşekkür etti. Minarelerinden aleminden, dış duvarlara

Erdoğan: ''Eğer bugün göğe minareler yükseliyorsa, Fatih Sultan Mehmed Han'ın bunda büyük emeği var onlar bize bu kapıları açtı. Zira (Konstantiniyye muhakkak feth olacaktır. Onu feth eden komutan ne büyük komutan ve onun askeri ne güzel askerdir) diyen Sevgililer Sevgilisi'nin müjdesi, kendini bugüne kadar farklı bir şekilde taşıdı. Hala taşımaya devam ediyor. Bu müjde yerde kalmadı, gerçekleşti ve işte İstanbul'a dönüştü. İstanbul'da yaşayanlar olarak bunların kadir ve kıymetini iyi bilmek durumundayız.''dedi. Fatih Camisi ve 1. Mahmut Kütüphanesi'nin onarımının 24 milyon TL'ye bulduğunu belirten Erdoğan, ''Biz sizin verdiklerinizi sizlere bu şekilde döndürüyoruz. Yatırımlarla döndürüyoruz, her şeyle döndürüyoruz, döndürmeye devam edeceğiz. Aslında şu bölge, yüzlerce mescidin yıkıldığı, yerle yeksan edildiği bir bölgedir. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz. Onları da buldukça restore edeceğiz, imar edeceğiz ve yeni kuşaklara kazandıracağız'' diye konuştu. Başbakan Erdoğan’ın konuşmasının ardından Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem, İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir ile birlikte kurdele keserek restorasyonu bitirilen Fatih Camisi'ni ibadete ve 1. Mahmud Kütüphanesi'ni de hizmete açtı.

B

ahattin Yıldız ve Faruk Aktaş, vefatlarının ikinci yılında mezarının başında anıldı. Gençlik Kültür Merkezi’nin düzenlediği anma programına katılan gençler “Bahattin Abilerinin” Kabri başında Kur’an okudu. Bahattin Yıldız ve Faruk Aktaş iki yıl önce İHH yetimhanesinin yapımı için Afganistan’a giden uçağın düşmesi sonucu şehit olmuştu. 17 Mayıs 2010 tarihinde şehit olan Yıldız ve Aktaş dün tüm yurt genelinde çeşitli etkinliklerle anıldı. Bahattin Yıldız ve Faruk Aktaş’ın yapımı için şehit oldukları yurt iki ay sonar hizmet vermeye başlayacak. Büyük acılar yaşayan Afganistan’ın yetimlerine sahip çıkmak için Bahattin Yıldız’ın attığı adım bugün meyvelerini veriyor. Yurt 60 yetimin barınma ihtiyacını karşılayabilecek. Şehitlerin ölüm yıldönümünde yapılan anma programının ardından katılanlar Mavi Marmara şehitlerinin kabirlerini de ziyaret ettiler. Ziyaretten sonra şehitler anısına yemek dağıtıldı.

kadar en küçük çivilerden duvardaki çinilere kadar her milimetrekaresini büyük bir özen, hassasiyet ve dikkatle elden geçirdiklerini anlatan Erdoğan, ''Çünkü gereği ve olması gereken buydu. Bu eserlerin sadece son zamanlarda gördüğü hasarları değil, inşa edildiği günden bugüne kadar görmüş oldukları hasarları da gidermenin gayreti içinde olduk. Açıkçası, bu emsalsiz esere, bu ata yadigarına, bu İstanbul'un, İslam dünyasının önemli mekanına hizmet edebilme şerefini bize nail ettiği için, Rabbim'e şükrediyor, hamdediyorum'' dedi.


B

ugünlerde çocuklar çok asi ve şımarık, arkadaşlarına ve öğretmenlerine karşı saygısızlar. Günümüzde sıkça duyduğumuz bu sözler takriben 2500 yıl öncesinde yaşamış Sokrates’e ait. Çok değerli eğitimcilerimizden bu ve bu anlamdaki sözleri sürekli işitiyoruz. Sonra da geçmiş günlere atıfta bulunarak öğrencilerinin ve eğitiminin tedricen geriye gittiğinden şikâyet ediyoruz. Evet, herkes yaşadığını görüyor ve buna göre hüküm veriyor. Devir değişse de insan, kahramanlığıyla, bozgunculuğu ile sevgisiyle, hüznüyle hep aynı… Bu bağlamda yeni eğitim sistemini anlamak adına birkaç soruya cevap vermeye çalışalım: Soru: Tüm öğrenciler 12 yıl okula gitmek zorunda mı ve ortaokullar yeniden açılacak mı? Cevap: Evet; fakat ilk dörtten sonra istediği bir ortaokula gidebilir. İkinci dörtten sonra da isterse normal lise yerine açık liseye gidebilir.(Açık liseye gidenler Kur’an kursuna da devam edebilir.) Soru: Birinci sınıfa başlama yaşı kaç olacak? Cevap: 66-72 ay arasında olanlar otomotik olarak mahallesindeki okula kayıt olacak. Veli isterse ve çocuğun gelişim düzeyi buna uygunsa 60 ayını dolduran çocuk da birinci sınıfa başlayabilecek. Soru:Birinci sınıfta dersler nasıl olacak ve hangi öğretmen derse girecek? Cevap: Eski müfredata göre daha esnek ve oyuna dayalı olacak. Hizmet içi eğitimden geçirilmiş sınıf öğretmenleri bu sınıfların öğretmeni olacak. Soru: Bu yıl imam-hatip liselerine hangi çocuklar gidebilecek? Cevap: 4. Sınıfı bitirmiş 5. Sınıfa geçen öğrenciler imam-hatip ortaokullarına kayıt yaptırabilecekler. Diğer durumda olan öğrenciler okullarına devam edecekler Soru: İmam-hatip ortaokulları nasıl olacak? Cevap: Mümkün olduğunca her ilçeye veya yerleşim yerine en az bir tane imam-hatip ortaokulu açılacak. Bu ayrı bir binada olabileceği gibi imam-hatip liselerinin bünyesinde de açılabilecek. Soru: Meslek liseleri ne olacak? Cevap: Meslek liseleri aynen olduğu gibi devam edecek. Ayrıca meslek liseleri için ortaokul açılmayacak. Herhangi bir ortaokuldan sonara (düz veya imam-hatip) öğrenci istediği meslek lisesine gidebilecek. Soru: İlk dört seneden sonra çocuğumun hangi okula gitmesine kim karar verecek? Cevap: Velinin isteği asıldır. Fakat öğrencinin yetenekleri, not durumu göz önüne alınmalıdır. İmam-hatip ortaokuluna gitmek isterse öğrenci sadece bir dilekçe vermesi yeterli olacaktır. Soru: Çocuğumun düz ortaokulda dini eğitim almasını nasıl sağlayabilirim? Cevap: Düz ortaokullarda ve liselerde Kuran, Siyer (Hz. Muhammed’in hayatı) gibi dersler seçmeli olacak. Öğrenci isterse bu dersleri alabilecek. Muhakkak ki eğitim meselesi bu kadar cevapla bitmez. Fakat yakın zamandaki birkaç soruya cevap verebildiğimi düşünüyorum. Madenin hiçbir çeşidine değişemeyeceğimiz çocuklarımızın iki dünyadaki huzuru için en önemli mesele olan eğitimin geri ve yetersiz bırakılmaması ümidiyle…

Ayşe Ağırtmış

D

aha önce bölge birincisi olan Cemil Meriç İÖO öğrencileri, Bu yıl Kocaeli’ de yapılan Türkiye Şampiyonası finallerine katılmaya hak kazandı. Çayırova’da 5 gün süren final müsabakalarında tüm rakiplerini geride bırakarak şampiyonluğa ulaşan minkler; İlçemize, ailelerine, öğretmenlerine büyük bir sevinç yaşattılar. Kâğıthane kaymakamı A. Akın Varcıer’i makamında ziyaret eden Şampiyon Cemil Meriç öğrencilerine Sayın Varcıer büyük ilgi gösterdi ve başarılarından dolayı onları tebrik etti

Yasin Eker

İ

stanbul İmam Hatip Lisesi’nin düzenlediği kitap okuma yarışmasna İstanbul’daki 22 okuldan 200 öğrenci katıldı. 5 kitap üzerinden yarışan öğrencilerden dereceye girenlere çeşitli hediyeler verildi. İstanbul İmam Hatip Lisesi (İHL) Müdürü Cavit Erdem ödül töreninde yaptığı konuş-

mada, “Kuran-ı Kerim’in ilk ayeti “Oku!”dur. Bu emire itaat ederek okuma alışkanlığına en çok bizim sahip çıkmamız gerekir. “ dedi. Fatih İlçe Milli Eğitim Müdürü Şeref Çalışır’ın da katıldığı ödül töreninde dereceye giren öğrencilere umre,laptop,fotograf makinası,cep telefonu verildi. Çalışır ödül töreninde İstanbul İHL’nin birçok devlet büyüğü yetiştirdiğine dikkat çekti.

İstanbul İmam Hatip’in yurt çapında yürüttüğü projelerin öneminden bahseden Şeref Çalışır, “Okumayı gündemine alan gençler bu okulda,Türkiye’nin geleceği olan gençler bu okulda, tüm bunların olmasında emeği geçen öğretmenleri tebrik etmek istiyorum” şeklinde konuştu.

Bilal Özgenç Bu yıl beşincisi düzenlenen İstanbul kültürü- tarihi yarışması oldukça ilgi ve beğeni topladı. Yarışmaya İstanbul’daki 28 imam-hatip lisesini temsilen öğrenciler katıldı. Baştan sona çekişmeli ve heyecanlı geçen yarışmanın sonunda; İstanbul İHL 1. Kartal İHL 2. olurken Pendik İHL de 3.lüğü kazandı. Yarışma sonun da dereceye giren öğrencilere çeşitli hediyeler verildi. Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi'nde yapılan etkinliğe İstanbul’un kültürel ve tarihi yapısını temsilen birçok bürokrat, siyasetçi ve eğitimci katıldı. Esatpaşa Tarih kulübünün tertiplediği ve artık geleneksel hale gelen yarışma, tarih şöleni şeklinde geçti. Yarışmanın sonunda konuklara tarihi demirhindi şerbeti ve kızamık şekeri ikram edildi.


B

ir akademisyen olarak siyasete girişiniz nasıl oldu nereden ilgi duydunuz siyasete? Fiilen siyasetin içinde olmasam da fikir olarak, ideoloji olarak siyaseti çocukluğumdan beri takip ediyordum. Türkiye’nin meselelerinin neler olduğunu ve bu meselelerin çözümüne dair düşüncelearimizi ilk gençlik yıllarımızdan itibaren dile getiriyorduk. Mücadelenin bir yerlerinden içerisindeydik. Ama aktif olarak siyasete girmem 28 Şubat sonrasında oldu. 1998 yılında 28 Şubat’ın o koyu karanlık ortamında özellikle İstanbul Üniversitesinde çok şiddetli şekilde insanlar mağdur edilirken, Türkiye genelinde seçilmiş bir hükümete karşı bir sürü baskılar ortaya konulurken; ‘biz üniversitede öğretim görevlisi olarak duruyoruz ama acaba bu dönem içerisinde siyasete girip fiili olarak bir katkı sunma imkânı olur mu’ diye düşündük. Açıkçası 28 Şubatın o koyu zulümleri olmasa siyasete aktif olarak girmeyi düşünmezdim. Önce Fazilet Partisi arkasından Saadet Partisi ve sonra Has Parti şeklinde siyasi hayatımız devam ediyor. Siz; “Bizim bir ütopyamız var” diyorsunuz. Hayalinizdeki bu ülke’yi anlatırmısınız? Şöyle bir ülke hayal ediyoruz: Türkiye’de

hiç kimsenin, hiçbir vatandaşımızın, hiçbir gerekçeyle diğerinden üstün veya aşağıda olmadığı, görülmediği, öyle telakki edilmediği, herkesin sadece yasalar önünde değil, gerçekten eşit olduğu, herkesin

büyük bir Türkiye olabilir, Güçlü bir Türkiye olabilir, lider bir ülke olabilir. Dünyadaki bütün gelişmeleri de rahat bir şekilde takip edebilir ve bunda öncülük yapabilir. Yani meselenin aslı, içerde öz-

Dünyadaki hiç bir kurum veya ekonomik sistem bir medeniyet algısından azade değildir. özgür olduğu, herkesin dilediği gibi yaşadığı, herkesin fikrini söylediği, herkesin inançlarına göre amel edebildiği bir Türkiye. İnsanlarının fikrinin hür olduğu, vicdanının hür olduğu, irfanının hür olduğu bir Türkiye. Yönetimde söz ve karar yetkisinin bütünüyle halkın elinde olduğu bir Türkiye ve ekonomide gücün milletin elinde, halkın elinde olduğu bir Türkiye. Ancak böyle bir Türkiye içerde, bütün ahalisiyle uyumlu olan, siyasi ve ekonomik gücü halkın eline veren, ahalinin eline veren bir Türkiye uluslararası alanda

gürlüğü sağlamaktır, adaleti temin etmektir ve herkesin refahtan pay aldığı bir Türkiye’yi kurabilmektir. Siz ve partiniz Türkiye siyasetine ‘medeniyet düşüncesi’ söylemini getirdiniz. Neden bu kadar çok vurgu yapıyorsunuz bu kelimeye? Dünyadaki hiçbir somut olay, hiçbir somut kurum veya ekonomik ya da siyasi sistem, bir medeniyet algısından azade değildir. Yani bir medeniyet algısından bağımsız bir şekilde, ekonomik, siyasi öğeler gelişmez. Örneğin dünyada bir Birleşmiş Milletler

varsa, dünya bu gün ikinci dünya savaşından sonraki bir sistemi kurduysa, bu sistemin ekonomik siyasi kurum ve kuruluşları dahi sadece masa başında kurulmuş kurum ve kuruluşlar değil, dünyayı iki asırdır, üç asırdır yöneten Modern Batı medeniyetinin telakkileri üzerinde, tasavvurları üzerinde tahayyülleri üzerine oluşmuş olan bir takım kuruluşlardır. Dolayısıyla biz, siyaset yapıyorsak, ekonomi ile ilgili bir şey söylüyorsak, sosyal hayatla ilgili bir şey söylüyorsak önce medeniyet algımızı iyi ortaya koymak zorundayız. Burada hemen medeniyet algınız nedir diye bir soru akla geliyor? Her medeniyet aslında iki temel şey üzerine oturur. Birincisi tahayyül dünyasıdır. Yani nasıl bir dünya hayal ediyorsunuz. Başka hiçbir dış faktör olmasa da siz nasıl bir dünya kuracaksınız, bu dünyada insanların birbirleri arasındaki ilişki, insanların evrenle olan ilişkisi, insanın toplumla olan ilişkisi nasıl olacak? Bütün bunlar bir medeniyet tahayyülünü ortaya koyar. Bu tahayyülün sonunda, örneğin; insanlar şehirlerini ortaya koyarlar, mimari eserlerini ortaya koyarlar, sanat eserlerini ortaya koyarlar, edebiyatlarını ortaya koyarlar, yani medeniyetlerini görünür şekliyle ortaya koyarlar ki buna da tasavvur dünyası diyoruz.


Bu ülkede bugün bir medeniyet tahayyülünden ne derece bahsedilebilir? Şimdi bizim ülkemizde maalesef son iki asırdır bu milletin tahayyül ve tasavvur dünyası batılı modernist değerlerle işgal edilmiştir. Biz gerçekten adam olmak istiyorsak, kendimize gelmek istiyorsak; önce tahayyül ve tasavvur dünyamızı temizlemek, kendi medeniyetimiz algısı üzerinden yeni bir dünya tanımlamak ve yeni bir dünyayı şekillendirmek zorundayız. ‘Medeniyet siyaseti’ kavramını önemsiyorsunuz. Medeniyet siyasetinden kastınız nedir? Bizim medeniyet siyaseti dediğimiz şey dört temel sütun üzerine oturuyor. Bunlardan birincisi insanların eşitliğidir. İnsanlar yaradılışta hepsi birbiriyle eşittir ve insanların eşitliğini bozacak üç tane insani hastalık bizim medeniyetimiz tarafından, aman ha bunlardan sakının diyerek bize öğütlenmiştir. Birincisi firavunlaşmaktır. Firavunlaşmak bir sıfattır, sadece Firavun’un isminden ibaret bir şey değildir. Yani gücü elinde bulunduran, yönetim gücünü elinde bulunduran, herhangi bir gerekçeyle diğerlerinden üstün değildir. İkincisi Karunlaşmaktır. Karunlaşmak; ekonomik güçleri dolayısıyla diğer insanlara üstünlük iddiasında bulunmaktır. Üçüncüsü ise belamlaşmaktır. Dini düşünce ve yaşayış dolayısıyla insanlardan üstün olduğu iddiasında bulunmaktır. Bunların her üçü de insanlık suçudur. İnsanlar hiçbir şekilde yaradılıştan birbirinden üstün değildirler ve eşittirler. Birinci olarak bizim medeniyetimizi oluşturan ana direği bu. İkincisi hakkın ve haklının üstünlüğü. Bizim medeniyetimizle modern batı medeniyeti arasındaki en temel fark, biz toplumsal düzeni, toplumun en zayıf ferdi bile olsa haklının hakkını almak, haklının hakkını teslim etmek için kurarız. Dolayısıyla bizim için güç esas değil hak esastır. Güçlü olmak için haklı olmak gerekir. Üçüncüsü marufun egemenliğidir. Maruf dediğimiz bir kavram üzerine bizim medeniyetimiz oturuyor. Yani akıl ve vicdan sahibi bir zihnin kabul edebileceği ortak evrensel doğrular demektir. Bu doğrular üzerine biz değerlerimizi oturtturuyoruz, bunun üzerinden dünyayı kuruyoruz, mesela; adalet gibi, özgürlük gibi, refah gibi, insanlar arasında işleri istişareyle yapmaları, danışarak yapmaları gibi, emanetin ehline verilmesi gibi, maruf dediğimiz evrensel doğrular üzerinden sözümüzü söylüyoruz. Bu doğrular da Türkiye’de yaşayan için, Meksika’da yaşayan için, Nijerya’da yaşayan için değişmiyor.

Dünyanın her yerinde ve her zaman geçerli olan bir takım değerleri savunuyoruz. Dördüncüsü ise “Ne piyasa, ne siyasa. Önce insan”. Ne piyasayı yani serveti esas alırız, ne siyasayı yani devleti esas alırız. Aslolan insandır. Bütün toplumsal düzen insanın mutluluğu ve refahı içindir. Şeyh Edebali’nin söylediği gibi: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” Bu dördünün üzerinde bir dünya tahayyül diyoruz, bir medeniyet siyaseti tasavvur ediyoruz ve bunu uygulamaya koyuyoruz. Medeniyet siyaseti dediğimiz şey bu değerler üzerinde yükselen bir düşüncedir, bir mefkûredir, bir düşünce bütünlüğüdür.

leyecek şekilde sistemin değişmesi gerekiyor. Bizim idealimiz kadroların değişmesi değildir. Yani mevcut sistem olduğu gibi dursun, kadrolara Ahmet’lerin yerine bizim Mehmet’ler gelsin diyerek bir sistem, bir değişiklik düşünmüyoruz. Biz bu anayasa değişikliğinde de gerçekten 12 Eylül’ün getirdiği, adı demokrasi olan, gerçekte bürokratik oligarşi olan bu sistemin değişmesini, bütünüyle milletin egemenliğine açık, milletin sistemi rahatlıkla denetleyebildiği, yönetim ve karar süreçlerinde milletin egemen olduğu bir anayasanın yapılmasını istiyoruz. Ve bunun için de yaklaşık iki aydır Anadolu’da, bütün Türkiye sathında 100 bin, hatta 100 bin kişiyi de geçen bir anayasa

Mevcut sistem olduğu gibi dursun, kadrolara Ahmet’lerin yerine bizim Mehmet’ler gelsin diyen bir sistem öngörmüyoruz. Peki şu anda devam etmekte olan anayasa hazırlık süreci hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu anlattıklarınıza uygun bir anayasa çıkar mı? Tabi şimdi Türkiye’de esas sıkıntı maalesef eski Türkiye’nin birtakım karanlık pis, kirli pasaklı işleridir. Bu eski Türkiye’nin işte cinayetleri olan, şaibeli bir takım ölümler, şaibeli birtakım kazaları olan bir Türkiye’dir. 62 yıllık çok partili siyasi hayatta 5 kere askeri müdahalenin olduğu bir Türkiye’dir. Bütün bunların ortadan kaldırılması için evet önce Türkiye’nin yanlışlarının pisliklerinin ortadan kaldırılması gerekiyor. İkinci adımda da bir daha Türkiye’de hiç kimsenin bu yanlış, kirli, pasaklı, pis işlere bulaşmasını ön-

anketi yaptık. Bu çalışmalar ışığında değerlendirme ve katkılarımızı sunuyoruz. Özellikle İslam Coğrafyası ve Ortadoğu özelinde, ülkemiz adına yürütülen dış politikayı nasıl görüyorsunuz? Ortadoğu yeniden şekilleniyor. Türkiye, şekillenen bu Ortadoğu’da, daha önceki mesela 1990 öncesi Türkiye’nin durumu neydi; soğuk savaş Türkiye’nin etrafına duvarlar örmüştü. Çok şükür Berlin duvarı yıkıldığı gibi Türkiye’nin etrafındaki duvarlar da yıkıldı. Bir baktık ki etrafımızda, seksen yıldır-doksan yıldır bu memlekette “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” diye bir palavrayı bu millete ezberlettiler. Ve ne yazık ki Arap’la düşman olduk, İranlıyla düşman olduk, Kürt’le düşman olduk, Yunanlıyla düşman olduk, Ermeniy le

düşman olduk, Bulgar’la düşman olduk, etrafımızda kim varsa herkesi bize düşman olarak telakki ettik. Ve düşmanlığı, korku üzerinden içe kapanan bir dış politika icra ettik. Çok şükür 1990’lardan sonra dünyadaki yeni sistemin kurulmasıyla birlikte Türkiye’nin etrafındaki bu duvarlar açıldı. Açılınca bir baktık ki Şam diye bir yer var. Halep diye bir yer var, Erbil diye bir yer var, Kerkük diye bir yer var, Süleymaniye diye bir yer var Bakü diye bir yer var, Gümrü diye bir yer var Erivan diye bir yer var Nahçivan diye bir yer var, Saraybosna diye bir yer var, Gümülcine diye bir yer var, Rizgart diye bir yer var, karşımıza bir sürü dünya açıldı. Hatta daha ilerisini söyleyeyim: Taa 7-8 bin kilometre ötede Açasumatra diye bir yer var Taa Afrika’nın ortalarında Zenzibar diye bir yer var. Cape Town diye bir yer var ve buraların hepsinde bizden bir şeyler var. Yeni bir dünya önümüze açıldı ve Türkiye’nin gerçekten ileriye doğru ufkunun açıldığı bir döneme girdik. Özellikle Arap Baharı ile birlikte dış politikada bu olumlu gidiş, özellkle Suriye örneğinde olduğu gibi kesintiye uğradı. Neden bu noktaya gelindi sizce? Ne yazık ki son bir yıldır, özellikle somut hale getirilen yanlış dış politika atakları dolayısıyla Türkiye tekrar içine kapanma refleksleri yaşıyor. Türkiye, özellikle Suriye’deki gelişmeleri fevkalade yanlış bir şekilde değerlendirdi. Batı rejiminin gerçekten Esat rejimini ortadan kaldırmak istediğini zannetti. İki üç hafta içerisinde Esat rejiminin yıkılacağını zannetti. Biz başından beri söylüyoruz ki yok, Arap Gözlemci Heyeti yok Kofi Annan heyeti diyerek Esat’a zaman kazandırıyorlar. Dolayısıyla Türkiye Ortadoğu’da hakem olması gereken bir pozisyonda taraf haline getirildi Suriye meselesinde. Ve Türkiye’nin Suriye kapısı kapandı. Yani fiilen demiyorum, ufuk olarak, vizyon olarak kapandı. Irak, İran, Ermenistan ve Kıbrıs meselelerinde de çözüme ulaşılamadı? Irak meselesinde önce Kuzey Iraktaki hassasiyetimizle bütün olaya baktık, arkasından da maalesef Irak’ta merkezi hükümetle Tarık Haşimi dolayısıyla fevkalade sorunlu hale getirdik ve Irak kapısı Türkiye’ye kapandı. Füze kalkanını getirdik, Malatya’nın Kürecik ilçesine koyduk, İran kapısı Türkiye’ye kapandı. Ermenistan’la tam anlaşma noktasına gelmişken tekrar önceki döneme döndük, Ermenistan kapısı kapandı. Güney Kıbrıs’ta bakın biz seçimden önce seçim beyannamesinde söyledik, Kıbrıs’ın güneyinde ve Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölgeler ilan etmek zorundayız


diye ta biz başından itibaren söyledik ama münhasır ekonomik bölgeler ilan etmedik ve o bölgelerde Güney Kıbrıslı Rumlarla İsrailliler ortak bir şekilde petrol ve doğalgaz arıyorlar. Bu sefer Yunanistan ve Doğu Akdeniz kapısını kapattık. Dolayısıyla dış politikada çok aktif olmamız gereken bir süreçte, çok aktif olduk ama maalesef Türkiye’nin dışa açık olan pencerelerini ilelebet açık tutacak adımları atamadık. Dolayısıyla fevkalade yanlış politikalarla özellikle bölge politikalarında yanlış bir noktaya geldik. ‘Komşularla sıfır sorun’ politikasının akıbeti nedir size göre? Komşularla sıfır sorun diye başlayan iyi niyetli bir adım, öngörü zafiyetleri dolayısıyla, yanlış atılan adımlar dolayısıyla, sıfır dosta dönüştü. Bu, Türkiye için kabul edilebilir bir şey değildir. Bu, aynen soğuk savaş siyasetinde olduğu gibi Türkiye’nin ufkunu daraltmaktır, Türkiye’nin vizyonunu kapatmaktır. Bir an önce bu yanlışlıklardan dönüleceğini umut ediyorum. Yeni eğitim sistemimiz, kısaca 4+4+4 konusuna nasıl bakıyorsunuz? Vallahi siyasetin en zor kısmı “biz dememiş miydik” demektir. Yani biz Türkiye’de doğru olan sözü, milletin hayrına olan sözü, çok açık bir şekilde söylemeyi, başından beri söylüyoruz. Bakın Suriye konusunda, füze kal-

kanı konusunda, 4+4+4 konusunda, bizim gayemiz, yürüyen giden hükümetin ayağına çelme takmak değil, tam tersine yanlış yapmamalarını önceden önermek, uyarmak ve doğru yapmalarını temin etmektir. Doğru olursa bundan biz seviniriz

nerede? Dolayısıyla bu yönlendirmeyi yapacak öğretmenlerin hazırlanması lazım. Üçüncüsü ve en önemlisi bu yeni sistemin müfredatının hazır olması lazım. Bunları en başından itibaren söylüyoruz. İnşallah vakit geçmez, çünkü göz açıp kapayıncaya kadar eylül ayı gelecek.

Komşularla sıfır sorun diye başlayan iyi niyetli bir adım, öngörü zaafiyetleri dolayısıyla, sıfır dosta dönüştü. çünkü doğrunun muhatabı millet olacaktır. 4+4+4 teorik olarak doğrudur, Türkiye’de kesintisiz 8 yıllık eğitimin kaldırılması bakımından önemli bir adımdır. Ayrıca geçişleri sağlamak bakımından doğru bir projedir, ayrıca çok sayıda seçmeli ders koyma bakımından da doğrudur. Ancak bütün bu doğrularla birlikte üç tane temel eksikliği olduğunu başından itibaren söylüyorum. Birincisi, bu kadar çok seçmeli ders, bu kadar çok programı yapabilmeniz için fiziki altyapınızın hazır olması lazım. Dersliklerimiz nerede, okullarımız nerede? İkincisi; yönlendirme yapmak güzel bir şey de bu yönlendirmeyi yapacak öğretmenimiz

Bundan evvel mutlaka bu üç temel altyapının hazırlanması gerekir ki bu yeni sistem eline yüzüne bulaştırılmış olmasın. Peki, gündemi nasıl takip ediyorsunuz, bir akademisyen okular okumalarınızı yapabiliyormusunuz? Evet, tabi benim bir avantajım, fiili olarak siyasete, aktif olarak çok yoğun okumaların içerisinden gelmiş olmam. Bu sadece üniversite hocası olmamdan dolayı değil, çok ciddi entelektüel okumaların içerisinden geldim ve bu ilgimi de hiç kesmemeye çalıştım. Tabi eskisi kadar yoğun olmasa da kitaptan, üniversiteden kendimi soyutlamadım. Bir kere şuna çok dikkat ettim. Siyasetin her döneminde üniversite hocalığına devam ettim. Genel başkan olduktan sonra da bu

1959’da Ünye’de doğan Numan Kurtulmuş, İstanbul İmam Hatip Lisesi'ndeki eğitiminden sonra İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden 1982 yılında mezun oldu. 1984 yılında, yine aynı Fakülte’de yüksek lisansını tamamladı. 1988-1989 öğretim yılında ABD’de Temple University School of Business & Management’da lisansüstü çalışmalarını sürdürdü. Kasım 1990 ile Haziran 1993 tarihleri arasında ABD’de Cornell University New York State School of Industrial & Labor Relations’nda Misafir Öğretim Üyesi olarak bulundu. “Stok Yönetiminin Data Base Yaklaşımıyla Entegre

gün de üniversite hocalığına devam ediyorum. Hem de öyle sıradan değil, çocuklarla beraber ben de anlattığım şeyleri okuyorum, tartışıyorum o süreçleri takip etmeye gayret ediyorum. Bunun bana verdiği, hem kendimi yenilemiş oluyorum, hem 18 – 20 yaşındaki gençler ne düşünüyorlar, nasıl bakıyorlar bunları öğreniyorum hem de Türkiye’nin fikri hayatını takip ediyorum. Son olarak; bütün bu söylediklerinizi, üzerine bina edebileceğiniz teşkilatlara sahip olduğunuzu düşünüyor musunuz? Şimdi aslında HAS Parti hakikaten çok doğru sözler söylüyor. Ben bu kadar yıldır siyasetin içinde olan birisiyim. İnanın ki program itibariyle, seçim beyannamesi itibariyle, partinin münferit konularda söylediği fikirler itibariyle, uyardığı, ortaya koyduğu konular itibariyle, projeler itibariyle Türkiye’de geleceği inşa eden bir partidir. Böyle baktığımız zaman, bazen hem iktidar partisinin hem muhalefet partisi yetkilileri sözlerine bakıyorum bizim söylediğimiz konuşmalarımız birebir oralarda tecelli ediyor. Türkiye siyasetine etki eden bir partidir. Bunda hiç şüphe yok ancak Has Partinin belki en çok zorlandığı alan, bir an evvel kuruldu, birkaç ay içerisinde seçime girdi, henüz teşkilatlarını tamamlamadan seçime girmek durumunda kaldı. Dolayısıyla birçok yerde istediğimiz seviyede bir teşkilata sahip olmadık. Şimdi yeniden kuruluyoruz. Seçim sonrası yeniden kuruluyoruz. Kongrelerle, yapılacak olan çalışmalarla. Diyebiliriz ki Has Parti şimdi kurulmaya başlayan bir partidir.

Edilmesi” ve “Model İnsan Tipi Açısından Endüstri İlişkilerindeki Değişim” konularında yüksek lisans ve doktora tezleri ile “Post-Endüstriyel Dönüşüm” ve “Japon Sisteminde İşçi-Yönetim İlişkileri” isimli doçentlik çalışmaları mevcuttur. 1992 yılında İktisat Doktoru, 1994 yılında Çalışma Ekonomisi Anabilim dalında Doçentlik unvanını aldı. Sanayi Ötesi Dönüşüm adlı eseri yayınladı. Bir ara İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmalarını sürdüren Kurtulmuş, Önder İmam Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği yönetim kurulu üyeliği ve Fazilet Partisi İstanbul İl Başkanlığı görevini yaptı. 2004 yılında profesör olan Kurtulmuş, Prof. Dr. Sevgi Kurtulmuş'la evli ve üç çocuk sahibidir.


Soner Karakaş

B

ölge esnafının eleştirdiği Bauhaus ev,atölye eşyaları satan zincir mağazanın şubesi Kağıthane Merkez’de açıldı. Açılışta Kağıthane Kaymakamı A.Akın Varıcıer ve Kağıthane Belediye Başkanı Fazlı Kılıç açılış kurdelasını kesti. Kağıthane’nin ekonomik yapısını olumsuz yönde etkileyecek proje Kağıthane’nin nalburlarını, marangozlarını, mobilyacılarını tedirgin ediyor. 500 kişiye iş imkanı sağlayacak projenin kaç kişinin işine mani olacağı merak konusu. 24 Mayıs Perşembe sabahı Bauhaus Türkiye Genel Müdürü Erol Yelmer’in ev sahipliğinde yapılan özel açılış törenine başta Kağıthane Kaymakamı Akın Varıcıer, Kağıthane Belediye Başkanı Fazlı Kılıç, Eroğlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Nurettin Eroğlu başta olmak üzere kamu, özel sektör ve yerel yönetim temsilcileriyle Bauhaus ve Eroğlu grubu mensupları katıldı.

Yasin Eker

4

4 paraşütçü Sapphire Alışveriş Merkezi’nden atladı. 44 paraşütçü Avrupa’nın en yüksek binası olan Sapphire Alışveriş Merkezi’nden atladı. Kağıthane semalarında süzülen 44 paraşütçü izleyenlere görsel bir şölen yarattı.

Atlayış başlamadan önce alana güvenlik şeridi çekildi. İstanbul Sapphire'in en üst katına çıkan paraşütçüler önce teknik malzemelerini kontrol etti. Probase World Cup'ın son ayağı olan İstanbul’da ; 17 ayrı ülkeden, 44 paraşütçü, Avrupa'nın en yük-

sek binası Sapphire'den atladı. Birbiri ardına kendilerini binanın tepesinden boşluğa bırakan adrenalin tutkunları vatandaşlara heyecan dolu anlar yaşattı.

Paraşütçüler, binanın önünde bulunan İETT'nin durak alanında kendileri için beyaz brandayla belirlenen yere indi. Paraşütçüleri iniş alanında görevliler karşıladı. Alanın bir tarafında da sağlık ekibi hazır bulundu. Sapphire 261 metre uzunluğunda. Geçtiğimiz yıl 29 Mayıs etkinlikleri çerçevesinde binadan ilk paraşüt atlayışı gerçekleştirilmişti.


S

İ

ttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önemli silahşörlerinden, 1916 yılında Kağıthane’de idam edilen Yakup Cemil 1883 yılında, büyük Çerkez göçüyle İstanbul’a gelmiş bir ailenin çocuğudur. 1903'de Teğmen rütbesiyle Harp Okulu'ndan mezun oldu. İlk görev yeri Manastır'da Enver Paşa'nın emrinde bulunmuş ve hayatı boyunca da Enver Paşa'nın en yakınındaki adamlarından biri olmuştur. II. Meşrutiyet dönemine kadar bu bölgede görev yaptı. Bulgar, Sırp, Yunan, Arnavut çetelerine karşı mücadele etti. Gayri Nizami Harp tecrübesini bu dönemde kazandı. Teşkilatı Mahsusa kurulduğunda. Kuşçubaşı Eşref 'in ilk istediği adamlardan birisiydi . Herzaman çift silah taşıyan en ufak şeylerde bile hiç çekinmeden tetik çeke bilen biri. Her zaman sol eli ile tokalaşırdı tanımadıkları ile...sağ eli her zaman silahındaydı... İhtilalin ardından İttihat ve Terakki cemiyetince 1909 yılında İran'a gönderildi. 31 Mart olaylarının patlak vermesiyle İstanbul'a çağrılınca görevini bırakmak zorunda kaldı. 1910 da gazeteci Ahmet Samim Bey'e düzenlenen suikastın faili olduğu iddia edildi ancak bu iddia ispatlanamadı. Bab-ı Ali baskınında Yakub Cemil, Bab-ı Ali binasına ilk giren baskıncılar arasındaydı. Baskın esnasında karşılarına çıkan ve "Siyasete karışmayacağınıza söz vermiştiniz sözünüz bu muydu?" diyen Harbiye Nazırı Müşir Nazım Paşa'yı "bu herife laf anlatılır mı" deyip şakağından vurmuştur. Bu olayın etkisiyle kısa bir süre sonra, yüzbaşı rütbesinde iken ordudan atıldı. Yine de aynı yıl Garbi Trakya Muvakkat Hükümeti'nin kurulmasıyla sonuçlanan muharebe döneminde Enver Bey'in emrinde orduda gönüllü olarak yer aldı. 1911'de Trablusgarp'ı(Libya) kurtarmak amacıyla başlatılan mücadeleye katıldı. Trablusgarp yoluna Binbaşı Mustafa Kemal Bey ile çıktı. Yakub Cemil yine Enver Bey'in emrindeydi. Yerel halkı örgütleyerek gerilla savaşını başlattılar. Bu esnada düşmana bilgi sattığından şüphelendiği kendisinden rütbeli teğmen Şükrü'yü bir gece çadırına gelerek uykusundan kaldırıp kafasına bir kurşun sıkarak öldürmüştür. O gece karargah karışmış ve Yakup Cemil bir çılgınlık daha yapmaması için İstanbul'a gönderilmiştir. Daha sonra bu olayı kendine soranlara "siyah olduğu için öldürdüm" demiştir.!!!!! İstanbul günlerinde İttihat ve Terakki yönetimi ile ters düştü ve İtilaf devletleri ile barış için İttihat ve Terakki hükümetini ikna, bu mümkün olmazsa darbe ile devirme planları yaptı. İttihat ve Terakki hükümetini dağıtmak, İtilaf devletleri ile barış yapacak bir hükümeti yıkmak istiyordu. Başkomutan ve Harbiye Nazırı adayı ise Mustafa Kemal'di. , Meserret Kıraathanesi'nde uluorta bağırıp çağırmış, yan tarafta bilardo oynar gibi yapan Teşkilat-ı Mahsusa ajanları da bunu rapor etmişlerdi. İş o kadar ayyuka çıkmıştı ki, bir gün Ömer Seyfettin dahi kendisini uyarma ihtiyacı duydu. İttihat ve Terakki içindeki entrikaların sonucunda Talat Bey grubunun Enver Paşa'yı kandırması sonucunda hükümeti devirmeye teşebbüs ve Harbiye Nazırı Enver Paşa'ya suikast suçlamasıyla tutuklandı. Enver Paşa Yakup Cemil'in idam edilmesinden yana değildi. Ancak Enver Paşa'nın yurtdışında bulunmasını fırsat bilen Talat Paşa Yakup Cemil'in idamına karar verdi. 11 Eylül 1916 günü Kağıthane’de Poligon Sarayı’nda kurşuna dizilerek idam edildi.

emavi Eyice “Girit seferi sırasında Kağıthane’den çıkarılan çamur, gemilerle oraya taşınarak toplar kuşatma yerinde dökülmüştü. Bu çamurları alınması ile dere yatağıda temizlenmiş oluyordu. Sonraları aynı iş bölgedeki tuğla harmanları ile yapılmıştır.” demektedir. Bu konu Evliya Çelebi’de de anlatılır: “Top kalıbı yerlerinin anlatılması: Yukarıda yazılan tunç kubbelerinin önünde cehennem çukuru gibi çukurlar içine ağızları yukarıya top kalıplarını korlar. Eğer balyemez top ise her ocağa onar top kalıbı koyup yirmi top eder. Eğer kolomborna top ise yirmişer kalıp, eğer şahîler ise yüzer kalıp, eğer içine adam sığar şayka toplar ise beşer yüzer kalıp koyup hepsinin ağızlarını Kâğıthane balçığıyla sıvarlar. Bostanları sulamak için yaptıkları gibi su yolları ederler.

A

kşam güneşi batmaya başlarken emniyet görevlileri' halk'a evlerine dönme zamanının geldiğini hatırlatırlar, ihtarı dinlemeyenleri Kağıthane'yi terke icbar ederlerdi. O zamanlarda yaşayanların bildiği gibi dönüş gidiş, gibi dağınık olmaz planlı ve eğlenceli olurdu. Asıl eğlenceler dönüşte yapılırdı. Ecnebiler sandallarla, Sefaret memurları elçi kayıklarıyla dönüşü seyre çıkarlardı. Boğaziçi'nin büyük kayıkları, allı yeşilli bayraklar ve renk renk kağıt fenerlerle donatılmış olduğu halde zurna havası tutturarak kayıkların kıç üstünde oynar böylece Boğaz'a doğru yol alırlardı. Mahalle tulumbacıları darbuka, maşalı zil, çığırtmadan meydana gelen çalgı takımlarıyla hovarda ağzı maniler söyleyerek geçerlerdi. Bal ve yağ kapanları hamalları salapuryalara dalarlar davul ve düdüklerle memleket türküleri söylerler, çalıp çağırarak giderlerdi. Bir takım beylerin teşkil ettiği musiki heyetleri, kayık ve sandallarını birbirine yanaştırıp fasla başlarlar, kendilerini kadın ve erkek sandalları da yakından takip, ederdi. Bazı sandal meraklısı pehlivan yapılı delikanlılar narin sandallarda kürek çekerek birbirleriyle yarışırlardı. Mek-

Yolları tunç eriyecek kubbenin yolu ağzında son bulur. Bu gibi tedariklerle hazır ederler. Tunç kubbelerinin dört tarafında dağlar gibi çam ve katran odunları hazırdır. Bir sene önce bu çam odunlarını yüzlerce usta kesip iki ucunu mekik gibi sivri birer kulaç ince odun edip kuruturlar. Daha sonra top dökecekleri günde bütün kalfalar, ustalar, dökü-cübaşı, topçubaşı, vardiyanbaşı, muvakkit eline kum saatini alıp işyeri imamı, müezzinleri, duacıları hepsi toplanıp dua, sena ve Allah Allah sesleriyle iki fırm ateşlenir.” (Yapı Kredi Yayınlan 1808 Edebiyat – 497 Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi: istanbul Evliya Çelebi 1. Cilt - 2. Kitap sayfa 396)

isimlendirmenin sebebi İstanbul’daki çömlekçi atölyelerinden bahseden Evliya Çelebi'nin İstanbul Çini Atölyeleri’nde gördüğü ve bu çinilerle ilgili seyahatnamesine yazdığı şu notlardır; "Kağıthane ve Sarıyer’den getirdikleri çamurlarla maşrapa, guze (kase) ve sürahiler imal ederler ki bunlar kadar güzeli ancak Çin ve İznik çinisinde bulunabilir. Bu çini atölyelerinde öyle ustalar var ki yapmış oldukları kaseler, 40-50 kuruşa satın alınıp, padişaha ve vezirlere armağan olarak götürülebilir". Bu çinilerin desenleri beyaz zemin üzerine mavi renk küçük çiçekler ve küçük çengel yapraklar, Yaprak desenli bordürler, sitilize bulutlar ve çeşitli hayvan figürleridir.

Kağıthane toprağının kullanıldığı alanlardan biri de seramik sanayisidir. Bu dönemde Haliç İşi bir ekoldür. Bu

tep çocukları da dere kenarlarındaki sazlardan külahlar yapıp başlarına geçirirler güler oynarlardı. Bazı kimseler deredeki adacıklara sandallarını yanaştırır dönüş şenliklerini buradan seyir ederlerdi. Atlılar, arabalılar yollarda gah eğlenir gah giderler bir kısmı da: yol kenarındaki Silahtar Ağa meyhanelerine uğrar, kısa bir tezgah başı mermi yaparlardı. Bu suretle akıp giden deniz ve kara yolcularının hepsi Bahariye'de toplanırlardı. Bu kalabalık Bahariye Deresi’nde o hale gelirdi ki, kayıktan kayığa geçilir, olurdu. Her kafadan bir ses çıkar, heyheyler dünyayı tutardı. Biraz sonra oradan da hareket başlardı. Cuma'ları Bahariye'ye gelen saraylılar, Bahariye Kasrında o zaman türemiş bulunan Ulahlılar adı verilen orkestra takımını köşkün bahçesine alıp çaldırırlar, bu ahenk ortalığa başka bir parlaklık verirdi.. Bu gün Bahariye'de mevcut harap yalılar o zaman zenginlerin mamur yalıları idi. Cuma'ları yalıların içleri ve dışları kibar, hatta vekil ve vezir misafirlerle hıncahınç dolar, karşılarındaki adalar da türlü çiçeklerle bezenmiş olduğundan misafirlerin bir takımı da bu adalara geçip neşeli sohbetler, gürültülü kahkahalarla Kağıthane dönüşünü seyrederlerdi. İşte bu hayhuylar ve neşeli eğlenceler inkılaplardan sonra yapılan şenlikleri andırırdı. Şu kadar ki inkılap şenliklerinde

söylenen milli marşlar yerine o zamanlar aşıkane şarkılar duyulurdu. Kağıthane'ye gidemeyen civar ahalisinden birçok kadınlar çoluk çocukları ile Fener

ve Cibali İskele Meydanı’nda toplanırlardı. Buraların deniz kenarları her zaman süprüntü yığınları ile dolu olduğu için köpekler burunları ile deşip koklarken birbirleri ile hırlaşırlardı. Bu iğrenç mezbeleden Kağıthane dönüşünü seyredeceğiz diye birikenler. taşlar, direkler ve, toprak üstüne çömelerek bayağı satıcılarının bayat yemişlerini alıp yerlerdi. Halk dilinde buralara (Bitli Kağıthane) denilirdi. BİR ZAMANLAR İSTANBUL TERCUMAN 1001 ESER -BALIKHANE NAZIRI ALİ RIZA BEY -SAYFA 209


alida Özatay-Karanlık Kemerburgaz'ın üzerine çöktüğünde gözlerinizi kapatırsanız trenin size doğru yaklaşan sesini duyabilirsiniz. Lakin, bunu ancak gözlerinizi kapatarak hayal edebilirsiniz. Çünkü Kemerburgaz'da yıllar önce bulunun tren yolundan artık iz yok ama hikayesi Pirgos'un yerlilerinde gizli. Kemerburgaz'da kayıp demiryolu hikayesini öğrenmek için köyün en eski kahvelerinden Köşk Kahvesi'ndeyiz. Burası eski bir Rum evi. İşlemeli tavanlı, ahşap döşemeli kahvenin duvarlarını ise bugün artık olmayan demiryolunun siyah-beyaz fotoğrafları süslüyor. Bizanslılar döneminde Pirgos olan Kemerburgaz'ın su yolları kadar demiryolu da dikkat çekiyor. Pirgos'tan Karadeniz'e Kömür taşınan bu hat, Enver Paşa döneminde inşa ediliyor. Kağıthane'den başlayan hat, Ağaçlı

D

ve Çiftalan Kömür Madenlerine gidiyor. Bu bölümün yapımına 1914'ün sonunda başlanıp 1916'da bitirilmiş. Dar hat (dekovil) tarzında olan tren yolunun yapımında askeriyenin dışında sivil mühendisler de görev almış. Kağıthane Deresi'ni izleyerek Pirgos'a ulaştıktan sonra iki kola ayrılıyor. Her iki kol, Kemerburgaz'dan sonra bir çember oluşturarak Karadeniz kıyısına ulaşıyor. Hattın adı çeşitli kaynaklarda Karadeniz Sahra Hattı veya Haliç-Karadeniz Sahra Hattı olarak geçiyor. Buradaki "Sahra Hattı", dar hat ve dekovil hattı karşılığı olarak kullanılıyor. Banyo treniTerkos Pompa İstasyonuyla Karaburun arasında çalışan dekovil, kömür taşıma işleminin dışında personel ve aileleri için de çalışıyordu. Yaz aylarında 16.00-16.30 saatleri arasında personel ve ailelerini denize götürüp 18.00-18.30 saatleri arasında da geri getiriyordu. Bu

nedenle "banyo treni" adı veriliyordu.Dekovil, 1920'li yılların sonunda önce Kemerburgaz'dan Ağaçlı ve Çiftalan yönlerine gitmez olmuş. Bir müddet Kağıthane-Kemerburgaz arasında Silahlı Kuvvetler için çalışmış, 1950'lerin başında da lokomotif ve vagonları hurdaya çıkarılmış. Böylece demiryolu ömrünü doldurmuş. Katarlardan geriye izi bile kalmayan dekovil hattının, ray ve traverslerinden göz önünde olanları hurdacılar ve göçerler götürmüşler. Daha sonra hattın orman içindeki bölümü de sökülmüş. Ahşap köprülerin son görevleri de orman işçilerini ısıtmak olmuş. Artık günümüzde Kağıthane-Kemerburgaz arasındaki hattan hiçbir iz yok. Kemerburgaz-Ağaçlı üzerinden geçen karayolu nedeniyle bu bölgedeki bütün izler de silinmiş. Bu gün bütün ahşap köprülerin ortadan kalkmış olmasına karşın, Kemerburgaz-Çiftalan

güzergahının ray izlerine Belgrat ormanı içinde rastlayabilirsiniz. Pirkos'un yerlisiKemerburgaz'ın bir özelliği de yerli halkın yüzde 70'inin Selanikli Türklerden oluşması. Demiryolunun hikayesini dinlerken yanımıza Pirkos'un eski sakinlerinden 75 yaşındaki Ali Günana geliyor. Günana, Selanik'ten 1923'te gelmiş. "Atatürk sayesinde" diyor. Bakın Kore gazisi Pirkos nasıl anlatıyor; "Pirkos eskiden çok güzeldi. Hiçbir kötü olay olmazdı. Kapılarımız her zaman açıktı. Ama sonra herşey değişti. Ormanlar tahrip edilerek yerine evler yapıldı. Zenginlerin yatağı oldu." Günana, bugün olmayan bir dispanser, papaz okulu ve kiliseden de bahsediyor. Kemerburgaz'ı unutmayan eski sahipleri de Yunanistan'dan sık sık ziyarete geliyor. Kaynak: www.aksam.com.tr 09 Kasım 2003

R

bu anıtın ihtişamını çok daha fazla arttırmaktaydı. Hatta Alberct Berger'e göre burada şehrin koruyucu tanrıçası Tykhe'ye ait bir tapınağın varlığından söz ediyor. İlk örneği Roma'da forumda bulunan Altın Mil Taşı (Golden Milstone)dır. Roma İmparatorluğu Batı ve Doğu olarak ikiye ayrılınca Doğu Roma İmparatorluğu'nun başkenti olan İstanbul, aynı zamanda dünyanın da merkezi oldu. Bunu kanıtlamak için dikilmiş olan Milion Taşı, Bizans'ın en önemli caddesi olan Mese'nin üzerinde yer alır ve "dünyanın sıfır noktası" olarak kabul edilirdi. Bizans İmparatorluğu'nda İstanbul’a ulaşan tüm Antik Roma yollarının başlangıç noktası ve dünya üzerindeki diğer şehirlerin bu şehre olan uzaklığının hesaplanmasında kullanılan sıfır noktasıdır. Haritalar buna göre yapılır, saatler buna göre ayarlanır, yön buna göre tayin edilirdi, Doğu Roma, Batı Roma

gibi... İmparator I. Konstantin tarafından 4. yüzyılda yerleştirildiği kabul edilen Milyon taşı ilçezimizin geçmişinin ihtişamının yaşlı ve çökmüş bir şahididir. Milyon Taşı efsanelere de konu olmuştur. Bizans halkının inandığı bir efsaneye göre ise Millium Taşı'ndan ileri hiç bir düşman askeri geçemez, geçmeye çalışırsa gökten inen bir melek tarafından ikiye bölünürdü. Bu yüzden Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethi sırasından halk Ayasofya'ya sığınmış Fatih ve ordusunun Milyon Taşı'ndan geçerken ortadan ikiye ayrılmasını beklemiştir İstanbulun her şeyi gibi Milyon Taşı da Evliya Çelebi'ye konu olmuştur. Evliya Çelebi'ye göre İstanbulun tılsımları vardır ve on dördüncü tılsımının bulunduğu taştır bu. "Ayasofya'nın güneyinde dört adet mermer beyaz uçlar üzerinde Azrail, İsrafil, Mikail, Cebrail'in tasvirleri İstanbul'un on

dördüncü tılsımını oluşturuyordu. bunlar dört yöne bakacak bakacak şekilde dikilmilşlerdi. Yılda bir kere Cebrail tasviri kanatlarını çırpıp haykırsa doğu tarafından bolluk olur. İsrafil tasviri bunu yapsa batıda kıtlığa delalet eder, Mikail tasviri kanat çırpsa ve haykırsa yeni bir asi çıkar, Azrail tasviri aynı hareketi yapsa bütün alemi veba sarar" Gelecek yazımızda buluşmak üzere selem ve dua ile...

oma İmparatorluğ döneminde Dünyanın sıfır noktasının İstanbul’da, Sultan Ahmet Meydanında olduğunu biliyormuydunuz? Bu noktayı bulmak için Sultan Ahmet Meydanı’nda bir geziye çıkmamız lazım. Ancak Sultan Ahmet ve Ayasofya camileri ve bir çok muhteşem eserin içinde noktamız dikkatinizi çekmemiş olabilir. Biraz dikkat ettiğinizde Yerebatan Sarnıcı'nın girişinin yakınında, tramvay yolunun yanında, yıkık , mahzun ve biraz yol hizasının altında bir anıt yıkıntısı dikkatinizi çekecektir. Bakmayın bu yıkık ve harabe durumuna, Milenyum/Milyon Taşı denilen bu anıt ilk yapıldığında dört yöne bakan bir kapı ve bu noktada kesişen yolların üzerine yükselen, dört sütun üzerine oturmuş bir kubbeden oluşmaktaydı. Anıtta Bizans dönemine ait birçok heykel ve kabartma bulunmaktaydı ve


Ü

lkemizde insanların yaşam standardı, gerek dünyadaki teknolojik ilerlemeler gerekse eskiye kıyasla göreceli ekonomik rahatlama gibi etkenlerden dolayı yükselme eğilimindedir. Eskiden sahip olmayı isteyip de sahip olamadığımız şeylere şuan istemediğimiz kadar çok ve kolay ulaşabiliyoruz. Bu, başlangıçta kulağa hoş geliyor gibi görünse de modern batı toplumunun birkaç yüzyıldır yaşadığı ‘tüketerek sahip olma’ çılgınlığının, bu coğrafyada bizim gibi henüz modernleşmesini tamamlamamış, ama değerlerini de koruma çabasında olan bir geçiş toplumunda üzerinde önemle durulması gereken bir sorun. Bir şeylere sahip oldukça, elde ettiğimiz şeyden hevesimiz tez zamanda geçiyor. Ancak, bir şeylere sahip olma isteğimizi ne kadar doyurmaya çalışırsak çalışalım bu istekten hevesimiz bir türlü geçmiyor. Ne yazık ki bu istek bir türlü tatmin olmak bilmiyor. Bunun böyle olmasında modern çağ tüketim toplumlarının sosyo-psikolojik yapısı üzerinde ayrıca durmak gerekir kanısındayım.. Son yıllarda kazanmak, elde etmek, harcamak, hak etmek, tüketmek, kullanıp atmak… gibi kökenini ‘sahip olmak’ kavramından alan davranış şekilleri bir çok düşüncenin temelini oluşturmaya başladı. Bireyselleşmenin ön plana çıkması ile birlikte her şeyin en iyisine layık olduğumuz fikri neredeyse bizim temel yaşam felsefemiz haline geldi. Hayata dair bütün adımlarımızı atarken arka fonu hep bu düşünce oluşturmaya başladı. Bu düşüncenin eyleme yansımasının en somut göstergesi ise maddi harcamalardaki artışta oldu. Tabi burada medyanın katkısını (!) küçümsememeliyiz (daha önceki yazılarımızda bu konu ele alınmıştır). Önceleri bir ihtiyaçtan kaynaklanıp aldığımız şeyleri, şimdilerde kendimizi ifade etmek amacıyla alır olduk. Artık cep telefonu almak yeterli değil. O cep telefonunun son modelini almak gerekiyor. Hele ki bu telefon henüz sadece belirli kimselerin kullandığı bir telefon ise çok daha da cazip bir hale geliyor. Ona sahip olmak gereklilik değil, adeta hayati derecede öneme sahip bir olay oluyor. Derken bir de bakmışız ki, biz cep telefonlarının, arabaların son modellerini takip etmeye çalışırken hayatımız geçip gitmiş. Sözlük anlamı olarak ‘sahip olmak’: Bir şeyi elinde bulundurmak, mülkiyetinde tutmak anlamlarına gelmektedir. Burada kastedilen muhtemelen somut, maddi bir varlıktır. Ama zamanla, maddi şeyler bizim sahip olma ihtiyacımızı karşılamamaya başlar. Ve bizler hızımızı alamayıp düşüncelere, fikirlere, duygulara, inançlara… bir süreç olarak yaşanması gereken şeylere bile sahip olunacak birer nesne gözüyle bakarak, onlara hükmetmeye çalışırız. Ünlü psikolog Erich Fromm bu konuyu ‘Sahip Olmak Ya Da Olmak’ adlı kitabında çok güzel işlemiştir. Ona göre ‘sahip olmak’ bir insanın iki varoluş katego-

risinden birisidir. Diğeri ise ‘olmak’tır. Fromm, sahip olmak şeklindeki varoluşu benimsemiş bir insanın kendi ile, diğer insanlarla ya da doğa ile ilişkisindeki tavrının hep hükmetme, her şeyi kendine mal etme, mülkiyeti altına alma olacağını vurgular. Malı, prestiji, şöhreti, insanı, bilgiyi, sevgiyi vb. mülkiyeti altına almak. Bu durumu ihtiraslılıkla, açgözlülükle bağdaştırır. Sahip olma durumunda kişi ile sahip olduğu şey arasında canlı bir ilişki olmadığını belirtir. Kişi sırf o şeyi elde etmek için sahip olmuştur ona. ‘Ben o şeye sahibim’ dediğimiz zaman o şey üzerinden aslında kendimizi tanımlarız, o şey ile özdeşleşiriz. Kişiliğimiz onun üzerinden biçimlenmiş olur. Bu durumda ben ne kadar çok şeye sahipsem o kadar çok’umdur, o kadar var’ ımdır. Fromm’a göre bu aslında bir nevi ölüm korkusu ile baş etmenin yanlış yollarından biridir. Kişi sahip olduğu şeylerden oluşan bir bütün olduğunu düşünüyorsa, onların yok olmadıkça o ölümsüz olacaktır. “Olmak” ilkesi ise sahip olmak ilkesinin karşısında yer alır. Fromm’a göre olmak’ta egemen olmak, kendine mal etmek yoktur. Her şeyi kendi bütünlüğü, canlılığı içinde ele almak vardır. Sahip olmak şey’lerle alakalı iken, olmak içte hissedilen süreçlere ilişkindir. Kendini sahip oldukları ile tanımlayan kişi sahip olduklarını yitirdiğinde bir hiç olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu yüzden sürekli sahip olduklarını arttırıp, kendisini garanti altına almak için çabalar durur. Ancak gözden

kaçırdığı bir nokta vardır ki, sahip olmanın sonu yoktur. İnsan hiçbir zaman yeterince şeye sahip olamayacaktır. Kendini böyle bir girdabın içinde bulan kişi için yaşam gittikçe zorlaşır. Oysa ki olmak ilkesinde kişi için böyle bir kaygı söz konusu değildir. Çünkü o kendisini sahip olduklarıyla tanımlamaz. Olduğu ile; yaşam içerisinde aktif bir şekilde rol alması, süreçlere dahil olması, yaşamayı sevmesi, canlı ilişkiler kurması ile tatmin olur. Olduğu gibi ise kimse o olduğu gibiliği ondan

kullanmayı bilemez. Halbuki olmak ilkesi ile harekete geçen öğrenci dersi dinlerken, öncelikle yeni bir bilgi öğrenmenin hazzını yaşar, merak eder. O fikri direkt kabul etmez, kendi değerlendirme süzgecinden geçirir, önceki öğrendikleri ile birleştirir. Yeri geldiğinde o bilgi sayesinde ortaya bir ürün çıkarabilir, yaşantısına geçirebilir, kendi gelişimi için kullanabilir. Aklımıza gelebilecek her konuda bu iki varoluş kategorisinin farklı tezahürlerini görebiliriz. Sahip olmak açısından bakıldığında

“Ben o şeye sahibim” dediğimiz zaman o şey üzerinden aslında kendimizi tanımlarız, o şey ile özdeşleşiriz. Kişiliğimiz onun üzerinden biçimlenmiş olur. alamaz, kişiliğinin dağılma tehlikesi yoktur. Somut bir örnek üzerinden gidecek olursak, öğrenme davranışının sahip olmak ve olmak bağlamında ele alınışına değinebiliriz. Sahip olmak ilkesiyle güdülenen bir öğrenci belki dersi çok iyi dinleyebilir, çok güzel not tutabilir. Sınavına iyice çalışıp yüksek bir not da alabilir. Ancak bu öğrencinin motivasyonu bilgiye sahip olmaktır. O öğrendiği bilgiyi sınavında yüksek nota sahip olmak için kullanır. Bilginin onun aklına yatması, o fikre katılması ya da katılmaması, kısacası bilgiyi değerlendirmesi onun için önemli değildir, ona kendisinden hiçbir şey katamaz ya da o öğrendiği bilgiyi hayatının diğer alanlarında

yüzeysel ve mekanik, olmak açısından bakıldığında ise üretken ve canlı bir insan modeli ile karşılaşırız. Sağlıklı birer birey olmaktan bahsediyorsak eğer ilk yapmamız gereken, sahip olmak odak noktalı bir yaşam tarzından olmak odaklı bir yaşam tarzına adım atmaktır. Aklımızdan çıkarmamız gereken bir husus vardır ki; biz bir şeylere sahip olalım diye uğraşırken, o şeylerin çoktan bize sahip olmaya başlamış olma ihtimalidir. Sonra birden fark ederiz ki, biz bir şeylere egemen olmaya çalışırken bu hakimiyet arzumuz tarafından tutsak edilmişiz, onun kölesi durumuna düşmüşüz ki aslında, çoğunlukla bu durumu fark bile etmeyiz.


Semira Karlıca

S

arı sıcak yaz. Haziran’ın yedisi. Yedi Güzel İnsan’dan biri karşımda. Yer Küplüce, Beylerbeyi. Sakalları siyah, simsiyah. Gözleri iri ve netameli. Adını ünlüyor. Ben diyor naif bir dille, Abdurrahman Cahit Zarifoğlu… Garson geliyor. Selam veriyor. Elinde kağıt kalem, çentikleyecek… Adım gibi biliyorum. Zarif hakikaten. Garsondan, benden, bildiklerimden. Zadegan desem yaraşır. O biçim yani. Dünyaya Temmuz 40’ta Ankara’dan, sanata Aralık 76’da Mavera’dan gelmiş. Henüz 10 liraymış. Mavera da Mavera ha! Üç şiirle başlamış işe. Ardından öykü, deneme, incelemeler… Yedi Güzel Adam’dan dördü ilk sayıda, bir arada. Kalan üçü henüz teşrif etmemişler topluluğa. Olsun diyorum. ‘Şiirler’i kapalıymış, imgeselmiş. Sanat kaygısı. Seçkin bir kimse değilmiş. Olabilir. Kimliği adının baş harflerinde gizliymiş. Okültik bir vaka. Bağışlanmayı diliyor. İşte burada kesişiyor dilek ve temennilerimiz. Bu arada garson çayları bırakıp çarpıyor kağıdı yüzümüze. Hafif espritüel, epey entelektüel… Almancası baba dili gibi. ‘Sütçü İmam’ ile giriyor bahse. Teatral bir görüntü var yüzünde. Sesler birbirine karışıyor. Konuşmaktan ziyade oturmuş bir piyes yazıyor sanki. O kerte sahici, sürükleyici ve diyalogvari. Ne yapıp etmeye çabalasam da nafile, araya girmeme izin vermiyor hiçbir türlü. Bir ara ‘Zengin Hayaller Peşinde’ koştuğundan dem vuruyor. Nasıl yani diye sormadan izah ediveriyor. Azı inceleme, çoğu hatırlatma kabilinden notlar çıkarıyor her

Hasan Ayer

N

işantaşı Nuri Akın Anadolu Lisesi 15 şairi okul bahçesinde ağırladı. Aynı okulda öğretmen olan Şair Hüseyin Akın’ın öncülüğünde gerçekleştirilen etkiliklerde öğrenciler, şairlere şiir serüvenleri ile ilgili sorular sorup bol bol kitap imzalatma fırsatı buldular. Beş gün süren şiir günlerine Zeki Bulduk, Haydar Ergülen, Hasibe Çerko, Mehmet Şah Erincik, Kamil Yıldız, Hakkı Özdemir, Tozan Alkan, Şeref Bilsel, Betül Dünder gibi isimler katıldılar. Sınıflarda öğrencilere özel serüvenlerinden yola çıkarak şiir-hikaye ve roman dersi verdiler. Sennur Sezer ile Ustalara Saygı programı, Tozan Alkan,Şeref Bilsel, Betül Dünder, Sedat Karacalar ve Hüseyin Akın gibi şair ve yazarların konuşmacı olduğu Edebiyatımızın Öğretmen Yüzü başlıklı panel de büyük ilgi gördü. Hüseyin Akın, bu programın bir okulu merkez

Kübra Şenal

T

ürkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi, Küçükçekmece Belediyesi ile birlikte “Önden Giden Dört Güzel Adam” başlıklı bir etkinlik düzendi. Cahit Zarifoğlu’nun vefat yıldönümü olan 7 Haziran’da TYB İstanbul Şubesinde, Cahit Zarifoğlu, M. Akif İnan, Erdem Bayazıt ve Alaeddin Özdenören anıldı. Yolları kesişen dört güzel

daim meteliksiz cebinden. İçim burkuk biraz. İsimler: yerli-yabancı, şair-öykücü, dost-düşman… Kitaplar: Şiir, öykü, roman, tiyatro, tahlil… Değiniler: Hayat, felsefe, tasavvuf, hepsinden mühimi din… Yaşlı bir kadın; kirli, damarlı, kokuşmaya yüz tutmuş ayaklarını denizin mavisinden çalıp kabristanın karalığına sevk ederken peltek bir sesle araya giriyor: ‘Bir Değirmendir Bu Dünya’ evladım diyor. Deniyor bizi büsbütün. Devam ediyor kendinden emin: Cihad ve Arınma ruhundan yoksun, Modern Zamanlar’a mahkum, Bir Arpa Boyu Yol gidemeyen, Kanayan Yaralarımız’a merhem olmayan, Çeşitlemeler’e meftun bir nesilsiniz siz… Haklısın anlamında düşüyor başı ACZ’in. ‘Çocuklarımızla Atlara Biniyorduk’ deyip küçüklük günlerine götürüyor bu defa beni. Kadın, yaşlı kadın kayboluyor ansızın. Serçe Kuş, Yürek Dede başat olmak üzere daha heybesindeki altı çocuk hikayesini dinledikçe gülüyor gözlerimin içi. Derken bu kez yetişkinlerin Hikayeler’ini dillendiriyor. Yalın, içten, sade, yerel, tezli, koloniyal öyküler bunlar. Uzun, oylumlu, hacimli üstelik. Ben’i, biz’i, modernite karşısında yenilen insanı merkeze alan kıssalarda

mesaj hep aynı: Asi ama özgür, hırçın fakat hak yemez, fakir ancak dirençken… Sıra Konuşmalar’a geldi diyor bu defa. İyi de konuşan hep sensin diye fısıldıyorum usulca. Kendisiyle yapılan mülakatlar dikkat çekici hakikaten. Kendisi hakkında yapılan konuşmalar da cabadan. Dertli olduğu aşikar bu bapta. Hama’dan, Afganistan’dan, şiirindeki imgelemci anlatımından, nesrindeki duruluktan, kısası her bir şeyden bahsediyor uzun uzadıya. Mümin sıfatına sık sık vurgu yapması dikkatimi celbederken sakallarını sıvazlayıp uzaklara dalıyor bakışları. Bakıyorum saate. Vakit haylice ilerilemiş. Kalkayım istiyorum. Biraz daha kal der gibi gözleri. Ortada iler tutar bir neden yok iken günlük tutar mısın diye soruyor. Günce ve ben… Hayır kabilinden başımı iki yana salınca ‘Yaşamak’ için tutmak lazım diyor. Bak bana. Sarıkamış’tan İstanbul’a, Ankara’dan Girne’ye; öğrencilik yıllarımdan memurluk hayatıma varıncaya kadar yoksulluk ve yoksunluğu kader bilip belledim der demez birden kalkıp koşar adım tüketiyor trotuarları… Garip adam gerçekten de… Esprili, bilge… ACZ… Yani Abdurrahman Cahit Zarifoğlu… Ruhun şad, mekanın cennet ola…

edinen bir program olmadığını bütün bir İstanbul'a hitap ettiğini söyleyerek bu tür etkinliklerin modern şiirsizlik çağına karşı bir ezber bozma olduğunu vurguladı. Prog-

ramın tamamen öğrencilerin gayreti ile gerçekleştiğini ifade eden Akın, öğrencilerin yaşayan şiiri daha yakından teneffüs etme imkânına kavuştuğunu söyledi.

şairi yakından tanıyan Rasim Özdenören, hatıraları ve değerlendirmeleriyle de ‘Mavera’yı, öncesi ve sonrasını anlattı. Rasim Özdenören’in yol arkadaşlarından Ersin Nazif Gündoğan ise bu dört şairimizin edebiyatımıza neler kattığını vurguladı. A. Ali Ural, Mustafa Özçelik, Ahmet Murat, Doç. Dr. Abdülkadir Emeksiz ve Bünyamin Yılmaz’ın konuşmalarıyla katıldığı toplantıyı Mahmut Bıyıklı yönetti.

S

özü uzatmadan arkadaşımın naklettiği bir olayı anlatmak istiyorum sizlere. Arkadaşımın çocuğu İngilizce eğitim veren bir okulu kazanıyor. Hazırlık sınıfına kayıt yaptırıyorlar ama çocukta büyük bir tedirginlik var. “İngilizceyi öğrenebilecek miyim, çok zor olduğunu söylüyorlar… gibi bir sürü şey geçiyor aklından. Babası da ister istemez tedirgin oluyor. Çocuğun kendine güveni gelsin diye sürekli rahatlatıcı şeyler söylüyor. Okulların eğitime başladığı ilk günün akşamı babası heyecanla soruyor çocuğuna: “Nasıl geçti günün? Korkulacak bir şey yok değil mi?” Çocuğun verdiği cevap dilimizin hali pür melalidir aslında. Cevap şudur: “Boşuna o kadar telaş etmişim. Korkulacak bir şey yok. Çünkü İngilizcenin yarısı zaten Türkçeymiş.” Çocuk haklı. Çünkü dilimizde kullandığımız o kadar çok İngilizce kelime var ki çocuk onları Türkçeleştirmiş ve Türkçe zannediyor. Yes, okey gibi kelimeler artık onlar için Türkçedir. Show TV, Flash Tv her gün seyrettiği kanallardır. Türkçedeki güzelim “ş” harfi onun için “sh”dir zaten. Alfabemizde “W” harfi de vardır “Q” harfi de. Okurken “T” harfi; “te” değil “ti”, “V” harfi ise “ve” değil “vi” diye okunuyordur (Şov tivi diyoruz ya). Her gün “snopy market” ya da “happy center”den alışveriş yapıp bilmem hangi “restaurant”ta yemek yemiyor mu zaten. İnternet sayfasının “web” sitesi, elektronik mektubun “e-mail” olduğunu bilmeyen çocuk yoktur. Bunu sayfalarca uzatmak mümkün. Demek ki çocuk gerçekten haklı. İngilizcenin neredeyse yarısı Türkçe. Dolayısıyla, yarısı Türkçe olan bir dili öğrenmek de çocuk oyuncağıdır artık. Televizyon spikerlerinin, gazete yazarlarının, Türkiye’nin koca koca kulüp başkanlarının hatta başbakanlarının bile Türkçeyi yanlış kullandıklarına gördükçe, dildeki aşınmanın, bozulmanın nerelere vardığına şahit oluyoruz. Haberlerden alınmış birkaç örnek: “Cumhurbaşkanlığı sorunu meselesi…” (Sorun zaten mesele demektir.) “Atmosfer ortamı havasında…” (Atmosfer zaten hava demektir.) “Gelecekte istikbali olan bir gencimiz…” (İstikbal zaten gelecek demektir.) “Klasik ama çok bilinen…” (Klasik zaten çok bilinendir.) “ Otobüs ful dolu.” (‘Ful’ yabancı bir kelime olmasının yanında zaten dolu demektir. ‘Otobüs dolu dolu’ “Türkiyenin çıkarının lehinde görmekteyiz.” Allah aşkına birisi dur desin şu işe. Ticarethane isimlerine Türkçe zorunluluğu mu getirirler, ne yaparlar bilmiyorum ama bir çözüm bulsunlar. Hollanda’da bir vatandaşımız lokantasına “Sultan Lokantası” ismini koydu diye yer yerinden oynadı. Çevredeki halk ayaklandı, resmi makamlar müdahale etti tabelasını indirdiler. Bizde ise gönüllü olarak yabancı isim koyma peşindeyiz. Bu ne menem bir anlayıştır. Herkesi bu konuda duyarlı olmaya davet ediyorum. Hep birlikte, el ele, gönül gönüle vererek dilimize sahip çıkalım. Bu kültür emperyalizminin karşısında başka türlü direnme şansımızın olmadığını görelim artık. Cemil Meriç der ki: “Kamus namustur.” Başka söze ne hacet. Kalın sağlıcakla.


Muzaffer Doğan (TYB İstanbul Şube Başkanı) Abdurrahim Karakoç’a Al- halindeydik. Maraş kökenli diğer büyük şair Necip lah’tan rahmet diliyorum. Mekanı cennet olsun. Büyük Fazıl’ın vasiyeti Ankara Bağlum’daki Şeyh bir şairdi. Maraş şair topra- Ahmet Arvasi’nin yanına defnedilmekti. O ğıdır. Karakoç’un babası Ümmet Karakoç zamanki 12 Eylül şartlarında bu mümkün da şairdi, abisi Bahaeddin Karakoç, küçük olmadı ama yine Maraş’ın büyük şairlerden kardeşleri Nafiz Karakoç ve Ertuğrul Ka- Abdurrahim Karakoç’un Bağlum’a defnerakoç da birer şairdirler. Şair bir ailenin dilmesi tevafuk oldu. Mekanı cennet olsun. ikinci çocuğudur Abdurrahim Karakoç. Türk milleti şair bir millettir. Büyük şairler Yazarlar Birliği olarak hastalığı boyunca çıkarmıştır ve bundan sonra da büyük oğlu Türkislam Karakoç ile sürekli irtibat şairler çıkarmaya devam edecektir.

Dr. Şeref Akbaba Şair Abdurrahim Karakoç’u bizim kuşaktan lirgindir, aşikârdır. ortak düşünce ve heyecanı taşıdığımız her birey Karakoç toplumun kendisidir. gibi “ Kör dünyanın göbeğine /Hak yol İslam ya- Acısını, derdini, yoksulluğunu her zacağız” diye başlayan şiiriyle tanımıştım. İnan- daim içinde hisseder. “ Beş vakti mıştım; yola, ağaca, pınara hak yol İslam yazacaktık. dilimiz Mevla’ya gider” diyerek ha70 li yıllarda afiş asmalarda da bu heyecan, bu kikatle hemhal olmaya çağırır. Seksen öncesi anlayış vardı. siyasi ayrışmadan kaynaklı yazdığı bazı şiirleri Şiirinde aksiyon ön planda ve yürütüyordu dikkate almamak lazım. Yazdığı kavga şiirleri ve insanı. Edebiyat araştırmacılarının ortak kanısı makaleleriyle hizmete devamla her kesimin gönşudur ki, Karakoç şiiriyle çağımızın Karacaoğlan’ı, lünde yer etmiştir.. Dadaloğlu ‘su, Yunus’u, kendine has Karakoç’udur.. Yüzyılda bir gelenlerdendir. Şiirde duygu dâhil bir terkip varsa Karakoç’ta beMakamı cennet olsun.

Nurettin Durman

Türk şiirinin iki damarından birini temsil ettiğini kabul ettiğimiz Abdurrahim Karakoç tarzının yaşayan en önde şairiydi. Şiirleri yetmişlerdeki o yenilenme döneminde, o aslını aramalar döneminde yüksek sesle büyük bir coşkuyla ezbere okunur salonlarda toplantılarda dinleyenlerde iştirak ederdi. Zaten şiirleri ezberlemek de kolaydı o dönemde. Milli Selamet Partisi nerede bir toplantı yapsa bu şiirler büyük bir şevkle okunur takdir toplar o şiirlerdeki düşünce kabul edilmiş olurdu. Yola çıkmış insanların

gönlünden geçenleri, olmasını arzu ettikleri düşünce ile örülmüş şiirlerdi bizim toplantılardaki okunan bu şiirler. Çünkü öyle bir fikriyatın izleyicileri olarak toplanan insanlar için en arzulanan bir söyleyiş tarzıydı. Kendilerini ifade etmede de bir imkân olarak bu güzel şiirler okunurdu. Bu şiirlerden biri “Hak Yol İslam Yazacağız” diğeri ise “Tamam mı?” adlı şiirdi. 7 Haziranda uykudan uyanıp esas âlemde rahmeti rahmana inşallah kavuşmuş olan Abdurrahim Karakoç’u böyle bir düşünüş halesi içersinde daima hatırlamak isterim. Allah rahmet eylesin mekânı cennettir inşallah…

Abdurrahim Karakoç'la bir kez görüşme imkânım oldu. Belalı 28 Şubat süreci yıllarıydı. Bir grup şair arkadaşla Sıhhiye'deki Gündüz Gazetesi yazıhanesinde ziyaret etmiştik kendisini. Mütevazı yazıhanede bizi karşısında bulunca nasıl da heyecanlanmıştı. Pek çok şey konuşmuştuk orada. Fakat hatırımda dört şey baskın bir şekilde yer etmiş durumdadır: İlki, bize edebiyat dünyasında nelerin olup bittiğini sormasıydı. Kendisini bu dünyanın dışında tutuyordu, çünkü edebiyat aktüalitesiyle meşgul değildi. Bir de sanırım bizim tarzımızla kendi tarzı arasındaki farklılığa işaret ediyordu. Abdurrahim abinin dile getirdiği ve bende yer etmiş olan ikinci husus, o günlerde sıkça yaşadığı yargılanma süreçleriyle ilgiliydi. Mahkemeye tek başıma gider, kendimi kendim savunurum demişti. Hele hele gönül

Cevat Akkanat dostlarına, kendisine destek verecek kalabalıklara hiç haber vermediğini söylemişti. Çünkü onların samimi desteğinin yargı makamlarınca yanlış yorumlanabileceğini düşünmekteydi. Kalabalıklar için çektiği ıstırabı, tek başına yaşamak onun düsturuydu. O ziyaretimizden zihnimde kalan bir diğer husus hastalıklarla mücadelede doktorlardan ziyade kendisine güvendiğini ifade etmesiydi. Hastaneye gitmekten hoşlanmadığını, tedavide kişinin kendisine büyük iş düştüğünü söylüyordu. Eğer hastaneye giderse, doktorların mutlaka bir hastalık bulacağını, bununsa zihnini fena halde meşgul edeceğini belirtiyordu. Son olarak, Abdurrahim Karakoç'un 28 Şubatçılara olabildiğince öfkeli olduğunu da o ziyaretimizde yakinen gördüm. Zulüm odaklarına hep kızmış, onları daima lanetlemiştir. Rahmet diliyorum...

“Alevi üşüten” şairi susturdu ölüm. Kalem dilsiz kaldı ve bu yüzden “kâğıda yazılamaz” yitiğin hüznü. Aynalarda kaybolan suret “el olan Leyla”lara sitem etse de yas tutan yürekler bilir ki “suçsuzdur aynalar”. Dağlarında “Hasanlar” kurşunlanırken ülkenin “Mektuplar” kime iletilebilirdi ki zaten. Ellerin diyarında açan çiçekleri kıskanırken yüreklerimiz, coğrafyamıza kar yağmasına engel olamayan yenilgilerimiz davet etti ölümü. Bana öyle geliyor ki yüreğimize çizilen hudutların dar geldiğini haykıran

Talat Ülker yüreğin sükûtu seçmesidir ölüm. Liberal pazarların tüketim çığlıklarına aldanıp AVM’lere doluşan “Mihribanlar”ı protesto etmek için kalemini kırdı Karakoç. O, Aşık Veysel’den sonraki zirvesiydi halk şiirimizin. Geleneğin sesini çağın kavramlarıyla akort etmişti. Her dörtlüğü şiir burcuna dikilmiş bayrak hükmündeydi. Siyaset ve gazetecilik gibi iki gereksiz uğraştaki duruşunu eleştirmeye izin vermiyor medeniyetimizin “taziye” geleneği. Lakin bu küçücük kusurlarının lafı bile olmaz Türkçemize hediye ettiği güzel mısraların yanında. Rabbim mekânını cennet eylesin. Umarım sevenleri “Mihriban”dan daha vefalı olur da Karakoç’u unutturmazlar.

Karacaoğlan’ı, Dadaloğlu’nu ve Köroğlu’nu görmedik, tanımadık ama Abdurrahim Karakoç’la aynı çağda yaşadık. Aynı sofraya oturduk, aynı çaydan içtik. Bizim için bahtiyarlık vesilesi. Çok orijinal bir imzası vardı. Dikkatimi çektiği için sordum, “Bir hikâyesi var” dedi AbdurrahimKarakoc şiire ruh, şaire klas kazandıran bir ozandır. İkinci yeninin karından konusan şairleri karşısında yiğit bir ses, serbest şiirin başıboş vadilerinde dolaşanlar karşısında bir anlam abidesiydi. Edebiyat adına taraf olmayı kendine haram kılan eyyamcı taifesine karşılık, o son nefesine kadar dürüstlükten bir milim sap-

Mehmet Şeker ve anlattı. “Dağ bayır dolaşmayı severim. Nurhak, Binboğa ve Şar Dağları’nın her tarafında ayak izlerim vardır. Bir gün yalnız başıma dolaşırken, bir tepede tek başına bir ağaç gördüm. Pek vakur duruyordu. Kendi halime benzettim. Dedim ki o da benim gibi. İşte o zamandan beri imzam dağın tepesinde duran o yalnız ağaca benzer.” Necdet Meşe mayan tavrı ve siyasi duruşuyla her zaman halkının yanında olan bir dava adamıydı. Halka mal olmuş unutulmaz şiirleriyle de Türkçe'nin yaşayan en büyük şairlerinden birisiydi. Entel kesimi kıskandıracak kadar güçlü bir kaleme ve yufka yüreklileri imrendirecek kadar cesur bir yüreğe sahipti. Allah rahmet eylesin Mekanı cennet olsun.


Mehmet Akbulut Bir güzel insan… bir güzel ömür… Dava ruhunu yansıtan eserler… “Eğer maksud eserse mısra-ı berceste kâfidir” inceliğinde takipçilerini motive edecek donanımda bir şâirdi Karakoç. Rahat yaşam endişesiyle söz kılıcını

7

Nisan 1932 tarihinde Kahramanmaraş ili, Elbistan ilçesine bağlı Ekinözü(Cela) köyünde dünyaya geldi. Küçük yaşlarda şiire merak sardı. Bu, aileden gelme bir merak diyebiliriz. Çünkü dedesi, babası ve kardeşleri de şairdirler. İlk yazdığı şiirleri 2 kitap olacak hacimde iken beğenmeyip yaktı ve 1958 yılından itibaren yazdıklarını 'Hasana Mektuplar' ismi altında 1964 yılında bastırdı. 1958 yılında bulunduğu kasabada belediye mesul muhasibi olarak memuriyete girdi.1981 yılı Mart ayında emekli oldu. 1985 yılından sonra vefatına kadar gazetecilik yaptı. Bir ara politikaya girdi ve ayrıldı. Niçin girip, niçin ayrıldığını bir röportajda şöyle cevaplandırdı: “Allah rızası için girmiştim, Allah rızası için ayrıldım.” “Ebedî kudretin tek sahibinden alınan emir üzerine 1932 yılında dünyaya gelmişim. Çocukluğum şöyle-böyle geçti. Kıt imkânlara, kıtlık yıllarına rağmen hâlâ o günleri özlerim. Birçok kimseye o yılları anlatsam, 'Özlenecek neresi var? ' diyebilirler, amma ben hep çocukluk yıllarımı sevdim. Şiir yazmaya küçük yaşlarda başladım. Zaten bizim oralarda her genç şiir yazar.

pamuğa değil taşa çalan bir âdemoğluydu Karakoç. Konfor ve modernizmin havarisi değil, hakikatin en mazbut savunucusuydu Karakoç. Emaneti “Sahib”ine teslim etmeye giden güzel insan! Allah rahmet eylesin Sana üç kelimeyle veda ediyorum: Cennetin açık olsun!

Bu tutku başka bir meşgalenin veya işin olmayışından kaynaklanıyor gibime geliyor. Ben de avareydim, boşluğumu şiirle doldurmaya çalıştım. Benimle şiire başlayanlar yalnızlıktan, yardımsızlıktan dökülüp gittiler. Bana gelince: Sağ olsunlar, iktidarların ve muhalefetin irikıyım politikacıları, ihtilal cuntacıları, 'bilimsel' cüppeliler, entellektüel züppeler, millî soyguncular, sosyete parazitleri, sermaye sülükleri, zulüm-işkence makineleri, adalet katleden hukukçular, dalkavuklar, üçkağıtçılar v.s. hep bana yardımcı oldular. Şiir malzememi veren onlar, öfkemi bileyen onlar oldular. Yardımlarını inkâr etmiyorum, fakat teşekkür de etmiyorum. Dinsizlerin değil, din düşmanlarının, yani İslâm düşmanlarının da az yardımı olmadı. Bir bakıma dinî duygularımın kuvvetlenmesine vesile oldular. En uygun zamanda yaşadığıma inanıyorum. Yardımcılarım (!) var oldukları sürece yazmaya devam edeceğim. Allah (cc) kısmet ederse...” Evli ve 3 çocuk babasıdır.1984 Ekim ayından, vefatına kadar Ankara'da ikamet etti. 7 Haziran 2012 tarihinde, tedavi gördüğü Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde vefat etti.

Recep Şükrü Güngör yazı ile tahlil etmezlerdi. Mihriban şairi olmasıyla Talipli yoktur sevgiye Anlamadım, neden? Niye? övündüğünü hiç duymadım. Fıtratı da sanırım ona müsait değildi. Anonim dendiğinde de o Canlar gücenmesin diye Can attım, gül atamadım toprak gönülle karşılamıştı. Yaşarken şiirlerini Suları ıslatamadım. okuduk, onunla büyüdük, palazlandık. Ama ihanet Şair milletinin vicdanıdır. Vicdanın beliğ dilidir. ettik. Şiirleri hakkında iki kelam etmedik. Şimdi Abdurrahim Karakoç’la yeryüzünde karşılaş- öldü. Ama şiir toplumun vicdanında yaşıyor. madım. Hakim Bey, Doktor Bey, Hasan’a mektuplar, Erdem ağabey gibi, Zarfioğlu gibi, Alaaddin ağabey Suları Islatamadım, ile o kadar hemhal oldum ki, gibi yaşayacak. Tabi onun ayrı bir vasfı var: halk Karakoç görmeden sevdiğim, duyduğum, hisset- ozanı olması. Bu özelliği ile dünyaya açabileceğimiz, tiğim kendi parçam gördüğüm bir ozan oldu. O tanıtabileceğimiz bir şairimiz. Sizde de kim var mübarek hicivlerini günlerce dilimden düşürmedim. dediklerinde rahmetli karakoçumuz var diyebiliriz. Edebiyat illetine de onun şiirleriyle düştüm diye- Abartılı olmadı inanın. Şair millet şuurunun tabilirim. Lise yıllarında Hakim Bey şiirini gördüm vanında yaşar. Çünkü orayı o inşa eder. Şair ve kendimi buldum orada. Müslüman gençliğin olmazsa o yüce mevki sahipsiz kalır. Abdurrahim heyecanıydı o. Bizim kıvrılmaz kalemimizdi. Ya- ağabeye şiirleriyle, gazete yazılarıyla köksüzleştizılarını gazeteden yer yer takip ederdim. Siyasi, rilmek istenen nesli kurtarmıştır. Başa aldığım politik yazılarında bile şiir davasıyla varlığını sür- mısralarında tasavvufi halk kültürünün bütün dürürdü. Maraş’a gelir miydi? Maraş için ne ifade unsurlarını görüyoruz. Dopdolu bir şiir. İmgesi ederdi bilmezdim. Her yerde Maraşlı geçlik bizim yerli yerinde, çağına yansıtması olağanüstü. Dili de Abdürrahim Karakoçumuz var, derdi. Derdi taptaze. Bahar çiçekleri gibi. Üslubu, gülümsetirken demesine de onun o mübarek şiirlerini iki satır iç burkan. Son sözüm, şair ölür kalır vicdanı.

Osman Koca Öncelikle mekanını cennet eylesin Rabb’im. Damarı olan büyük bir pınardı. Kemalizmin cumhuriyetin yeni kuşağıyla şiir ve roman halitasını Anadolu’ya çevirdiği yıllarda halkçılık popülerdi. Daha sonra neokemalistler çıkageldi. İnşa etmek isteyip de beceremedikleri dinsel argümanlarla donatılmış Anadolu insanını küçümsedi. Bizans ürünü İstanbul’a döndürdüler başlarını. İşte böylesi bir ortamda yetişti Abdurrahim Karakoç. Muhafazakar, dahası mütedeyyindi. Kimileri onu ülkücü bildi. Ama öyle değildi. Damarlarından biriydi en fazla bu mefkure. Kendi ifadesiyle dindar, müspet, halkın içinden biriydi. Çağdaş bir Karacaoğlan, KöAsım Gültekin

roğlu, Dadaloğlu, Seyrani, Emrah, Veysel, Yunus, Mevlana, Yesevi karışımı sesi, dili, kalemi güçlü bir şair, ozandı. Bu vesileyle Türkçü Halk Şiiri demek kifayet etmez, İslamcı Halk Şiirinin başı sağolsun demek daha doğru. Yeri kolay doldurulamayacak bir değerimizi yitirdik. Hafızam beni yanıltmıyorsa ‘Suları Islatamadım’ adlı şiir kitabının en hacimsiz şiiri, bir beyitti. Dahası başlığı hayli ilginçti: ÖLÜM: Beyit şöyleydi: Ölüm, bizi çağıran, sessizliğin sesidir, Dünyadaki koşunun mezarda bitmesidir.

Abdurrahim Karakoç merhumu ilkin daha 9-10 yaşında iken büyüklerimden dinlediğim bir marş ile duydum: "Kör dünyanın göbeğine/Hak yol İslam yazacağız!" Bu marş şimdiki bilinen hali ile değil de 80 öncesi yapılan bestesi ile söyleniyordu. Sonrasında Hasan Sağındık Beyin albümlerinde şiirlerinin bestelendiğini gördüm. Özellikle Beşinci Mevsim şiirini ve bestesini çok severdim. O "Aynalara baktım korku gösterdi/ Saatler her sabah kırkı gösterdi/ Namlular nişanlar beni gösterdi/ Hayatım boyunca hedefte durdum" Dizelerinden çok etkilenirdim. İnancı için insanın fedakârlık yapması Hüseyin Kaya

gerektiğini biraz da onun dizeleriyle daha çocukken öğrenmiş oldum. Ankara'da yaşadığı için, ben de İslamcı olduğum için kendisi ile görüşme imkânım olmadı, bunun için özel bir çaba göstermedim ama hakkında olumsuz hiç bir şey duymadım. Ne kabul edilemez bir ideolojik uç çıkışlar, fikirler ne de fikrini ranta çevirme ile ilgili hastalıklar... Abdurrahim Karakoç ülkücülüğün kendi özünü, İslam’ıı bulmasında sembol bir isim idi benim için. Mekânı cennet olsun.

Abdurrahim Karakoç şiiriyle tanıştığımda on dört, on beş yaşlarında bir şiir heveslisiydim. O zamandan bu zamana üstadın kaç şiiri kendiliğinden kazınmıştır zihnime bilemiyorum... Onun şiiri ve düşünce dünyası benim için en az Yunus Emre, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç kadar mühimdir zira o hem büyük bir şair hem de

umumiyetle kendisiyle söyleşen bir mütefekkirdir. Abdurrahim Karakoç'u yalnızca halk şairi olarak anan ve şiirini yalnızca halk şiiri içinde değerlendirenler galiba onu yalnızca bestelenmiş şiirlerinden tanıyanlardır.

Mustafa Uçurum Abdurrahim Karakoç, içimize derin yüreğine bakıp da izler bırakarak bu alemden göçtü. Hem onun bizden biri olde “Beni inancımla koyun baş başa / top- duğunu anlamamak yekün dünyayı size bıraktım” diyerek. O imkânsızdır. Çünkü o, her zaman sözünü sakınmadan, zindan- sesini, sözünü, nağlardan, işkencelerden korkmadan, ne bi- mesini bu topraklarliyorsa doğrusunu söyleyerek sözüyle özü dan almış bir gönül bir ozan olduğunu göstermiş bir önemli adamıydı. Her zaman böylesini bulmak zordur. Bu yüzden, ona sımsıkı sarılmak, değer olarak göçtü. Belki onun elinde sazı yoktu ama yü- yaşadığımız topraklara sarılmakla eştir. reğinin bam teli hep bu millet için bu Ondan her satır okuyuşumuzda sonuna vatan için titremiştir. dualar da ekleyelim. Kara kuru yüzüne, acılarla kavrulmuş Mekânı cennet olsun. Okay Tiryakioğlu İnananların sanat eylemleri atıl Onu pek çok kişi gibi ben de kalır safsatasına atılmış en ağır 'lambada titreyen alev üşüyor,' tokatlardan biridir Abdurrahim mısrasıyla hatırlıyorum ilk olarak. Karakoç. İlk gençlik günlerimden bugüne Sanatını ve fikrini davasına or- yayılan o efsununu hiç yetirmemiş tak etmiş, samimiyetiyle gelecek o tek bir mısra, benim için başlı nesillere abidevi bir örnek teşkil başına büyük bir Abdurrahim etmiştir. Karakoç evrenidir.


mağlup ederek şampiyonluğa ulaştı. 3.'lük-4'lük maçında ise Samsun ayseri'de 9-10 Haziran'da oy- Amatör Karması, Bursa Amatör Karnanan finallerde, İstanbul Ama- masını 2-0 yenerek turnuvayı üçüncü tör Karması final maçında An- sırada tamamladı. kara Amatör Karması'nı normal süresi Müsabakalar sonunda düzenlenen ve uzatmaları 1-1 biten karşılaşma so- kupa ve madalya törenine, TFF Yedek nunda yapılan penaltı atışlarında 5-3 yönetim kurulu üyesi Yemen Ekşioğlu,

Yüksel Cırt

K B

u sezon 3.Lig'e çıkma başarısı gösteren Fatih Karagümrük takımında Teknik Direktör Hüseyin Aydoğan ile yollarını ayırdığını kulübün internet sitesinden duyuruldu. Kulüpten yapılan açıklamada; “Bu sezon 3.Lig'e çıkmamızda büyük emeği bulunan Hüseyin Aydoğan ile yapılan karşılıklı görüşme sonrasında yolların ayrılmasına karar verilmiştir.” denildi. Kulüp Başkanı Yaşar Ecim konuyla ilgili yapmış olduğu açıklamada "Takımımız yeniden profesyonel liglere taşıyan hocamızla yapmış olduğumuz görüşmede karşılıklı olarak yollarımızı ayırmış bulunmaktayız. Hocamıza yapmış olduğu hizmetlerden ötürü teşekkür ederim. Kendisine Karagümrük Spor Klübü’nün kapıları her zaman ardına kadar açıktır." dedi.

Genel Kaptan Hakan Çolak ise "Hüseyin Hoca ile hem futbolculuk döneminde takımımızda forma giyerken, hemde teknik direktör olarak görev yaptığında birlikte çalıştık. Kendisi her zaman içimizden biri olarak canla başla görevini yapmıştır. Bundan sonraki dönemlerdede kendisinin bize destek vereceğine eminim." dedi. Karagümrük'ün başında 2009-10, 2010-11 ve 2011-12 sezonlarında olmak üzere toplam 46 resmi karşılaşmaya çıkan Hüseyin Aydoğan yönetiminde ki kırmızı-siyahlılar; 33 galibiyet, 6 beraberlik, 7 mağlubiyet alırken 113 gol attı, 33 gol yedi. Bunun yanında İstanbul Süper Amatör Küme grup şampiyonluğu, Bölgesel Amatör Lig grup şampiyonluğu ve bölgesel amatör ligden 3.Lig'e terfi başarıları elde edildi.

TFF Genel Sekreter Yardımcısı Adnan Ersan, TFF Bölge Müdürleri, ASKF Başkanları ve TASKK Yöneticileri katıldı. Şampiyon İstanbul Amatör Karması'na kupasını Yemen Ekşioğlu verdi. Şampiyon İstanbul Amatör Karması, Eylül ayında ülkemizde düzenlenecek UEFA Regions Cump Turnuvası'nda

F

atih Amatör Spor Kulüpleri Destekleme Derneği üçüncü Olağan Genel Kurulunu Fatih Belediyesi Nikah salonunda yaptı. Genel kurula tek liste ile giren Başkan Murat Kapusuz, oyların tamamını alarak ikinci kez Başkanlığa getirildi. Genel Kurulda Divan başkanlığını Turhan Durmuş üstlendi. Divan Başkan Vekilliğine Necdet Bakır getirilirken divan katipliği görevini Hasan Göksu üstlendi. Murat Kapusuz, M. Cemalettin İnanç, Bekir Aydoğan, Kadri Gözaydın, Ersin Çolak, İrfan Şenyüz, Z.Pınar Ulus

İ

stanbul’un köklü kulüpleri arasında yerini alan koca çınar Vefa’nın Olağan Üstü Genel Kurulu Vefa Lisesi Konferans Salonu'nda yapıldı. Çoğunluğun sağlanmadığı ve adayın çıkmamasından dolayı gerçekleşemeyen Genel Kurul 20 Haziran Çarşamba

Türkiye'yi temsil etme hakkı kazandı. Final Maçı (10 Haziran Pazar) Ankara Amatör Karması 1-1 (5-3 Pen.) İstanbul Amatör Karması 3.'lük-4.'lük Maçı (10 Haziran Pazar) Samsun Amatör Karması 2-0 Bursa Amatör Karması Yarı Final Maçları (9 Haziran Cumartesi) Ankara Amatör Karması 3-1 Samsun Amatör Karması - İstanbul Amatör Karması 1-0 Bursa Amatör Karması

Çokyaşar, Gökhan Ceylan, Mehmet Ali İyimaya. Yönetim kurulu (YEDEK) Hasan Göksu, Davut Kılıç, Sinan Savaş Öngü, Naci Yeniyol, Muhammet Karali, Hüsnü Günal, Ahmet Korkmaz, Şener Kandemir, Cengiz Kuşdemir. (DİSİPLİN KURULU ASİL) Orhan Sarıkaya, Necati Küçükçavdar, Muhammet Uysal. (DİSİPLİN KURULU YEDEK) Hasan Ozan, Erol Dırahor, Sebahattin Teker. (DENETLEME KURULU ASİL) Muzaffer Şener, Arif Burhan Bülbül, Kaya Unmak. (DENETLEME KURULU YEDEK) Metin Güven, Metin Sönmez ve Tacettin Erkek

günü saat 18,00’a ertelendi. Olağan Üstü Genel Kurulda Divan Başkanlığına getirilen Lütfullah Şakar, Genel Kurulun bu şartlarda çoğunluk sağlanmadığından yapılamayacağını, ileri bir tarihte Genel Kurulun gerçekleşeceğini söyledi.


Yüksel Cırt

1

. Amatör Ligde geçen sene namağlup şampiyon olan Kağıthanespor Geçen seneki ekiple karşılıklı olarak anlaşarak yollarını ayıran yeni yönetim, A takımın başına Abdurrahman Güneş getirilirken yardımcılığına aynı zamanda da altyapı hocası Ünal Özbey getirildi. Abdurrahman Güneş'le yeni sezon ve Kağıthanespor üzerine yaptı-

ğımız söyleşide Güneş: "Elimizde geçen sene kendi grubunda çok ciddi rakiplerin arasında namağlup şampiyon olmuş bir takım var. Bir üst lig için tabiki bazı eksiklerimiz olabilir; bu eksiklerimizi de gerekli yerlere takviyeler yaparak Süper Amatör Ligde de şampiyon olacak kadroyu kuracağız. Ayrıca Ünal hocamızla beraber bir tarama yaparak gelecekte de kulübe hizmet sunacak sporcuları bulup çıkaracağız. "dedi.

A

vrupa’nın kupası şaşaalı bir şekilde başladı ve heyecanlı bir şekilde devam ediyor. Her ne kadar kendimi Avrupalı hissetmesem de halkı Müslüman olan Türkiye’nin İslam çoğrafyasının ve Müslüman halkların tek temsilcisi olarak bu arenada yer almasını isterdim. Ancak futbol adına kazanılacak her başarının marka isimlerden geçtiğini düşünen futbolumuzun yöneticileri, yerinde ve doğru seçimler yapamayarak adeta bunu engellediler. Abartmıyorum; “Neden Müslüman halkların temsilcisi?” sorusunu duyar gibi oluyorum ve çok basit bir örnekle soruyu cevaplandırmak istiyorum. Bu organizasyonda bir çok ülkenin maç formalarında salib amblemini çok kolay görebiliyorken, bu kıtanın tek hilal amblemli formasını giyinen takım Türk Milli Takımı’dır diyerek konuyu bitirmek istiyorum. Şunu da eklemek istiyorum; bir önceki Avrupa Şampiyonası’nda yaşadığımız şeylerin normal olmadığını düşünüyorum. Bu yaşananlara, bizi seven ve Avrupa futbolunda İslam ülkelerinin temsilcisi olarak gören kardeşlerimizin maddi ve manevi ciddi katkıları olduğuna inanıyorum. Gerçi baktığımızda bir çok temsilcimizin olduğunu görmek bizi mutlu ediyor.Her ne kadar Bizans’ın surlarını fetheden Cüneyt ağabeyimiz kadar ciddi işler yapmasa da Cüneyt Çakır hocamızın bu turnuvada düdük çalıyor olması futbolumuz adına bir başarıdır.TRT spikerleri her ne kadar Afellay ve Benzama deseler de İbrahim’ler ve Kerimler’i seyretmek bizi mutlu ediyor. Her ne kadar yetişmelerindeki katkımız tartışılsa da İlkay Gündoğan ve Mesut Özil’in bu kupada oluşları, bize kupayı sevdiren ve sevindiren etkenlerden birkaç tanesi olarak göze çarpıyor. Neden olmadığımıza gelince; kupaya baktığımız zaman bir çok turnuva takımının teknik kadrosunun kendi ülkelerinden olduğunu görüyoruz. Bu takımların bir çoğu da gurup maçlarını bu teknik kadroyla oynayarak buralara geldiler. Başarılı veya başarısız olsalar da turnuvaya devam ediyorlar. Bizim yaptığımız ise bizi anlamakta bile zorlanan bir çalıştırıcının peşine düşüp 2012 yi hayal etmekti, ama hayalden öteye geçemedi maalesef. Guslün farzını bilmeyen Guus’dan bundan fazlasını bekleyerek hatayı baştan yaptık aslında. Allahtan akıllı bir Allahın kulu çıktı da Milli Takımımızı sadece guslü değil 32 farzı komple bilen Abdullah Avcı’ya teslim etti. Abdullah hocaya inanıyorum suyu bulamazsa bile teyemmümle görevini yerine getireceğinden eminim. Oluşturduğu yeni jenerasyonla iyi işler yapacağını da gösteriyor zaten. Önce 2014 Dünya Kupası sonrasında ise 2016 Avrupa Kupası’nda iyi bir milli takım seyredip başarılı işler yapacağımızdan şüphem yok.


Profile for Bu Ülke

Bu Ülke Gazetesi Sayı:13  

Bu Ülke Gazetesi Sayı:13  

Profile for buulke
Advertisement

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded