Page 1

Seyrüseferinin şuurdan şiire doğru olduğunu söyleyen Şair-yazar Nurettin Durman, her şairin şiiri kendini bağlar diyor...

Ben bu ülkenin ‘Boyalı kuşuyum’ diyen ünlü tiyatro oyuncusu, sanat yönetmeni Ulvi Alacakaptan ile 28 Şubat’ı, sanat-ideoloji ilişkisini çocukluğunu ve hayallerini konuştuk.

Bauhaus dev yapı marketinin Kâğıthane merkezde yapımının başlaması, çeklerini dahi ödeyemeyen küçük esnafı kara kara düşündürüyor.

Esnaflar için yeterli koruyucu önlemler alınmıyor. Kendilerini dev sermayeler karşısında güçsüz hale getiren yasal zeminin düzenlenmesini istiyor.

Dr. Cemil Bengü Caddesi’nde kaldırım çalışmaları yürüten Büyükşehir Belediye’si altı ayda 450 metre kaldırım döşeyebildi. Vatandaşlar diğer yarısının da bir altı ay süreceğini düşünüyor.


ve yerel yönetimlere önemli görevlerin düştüğünü vurguladı. Ayrıca bu tür yapılara şehir dışında izin vermek de bir başka çözüm yolu. Akademetre tarafından yapılan araştırma sonucunda İstanbul’un daha fazla AVM’ye ihtiyacı olduğu sonucu çıkmış. Araştırmaya göre AVM’ye ihtiyacı olan ilçeler arasında da Kağıthane, Küçükçekmece, Bağcılar, Sultangazi, Gaziosmanpaşa, Fatih, Ataşehir, Beyoğlu, Avcılar, Güngören yer alıyor. Bir gayrimenkul şirketinin yaptırdığı araştırma sonucu Türkiye’nin 11.441.090 m2 daha AVM’ye ihtiyacı var.

H

enüz AVM’ler ana yol kenarlarına ve merkezi yerlerde mantar gibi bitmemişken, ülkemizde “Büyük mağazalar/zincir mağaza” konusu vardı, sonra soruna dönüştü. Sorunu çözmek için “Büyük Mağazalar Yasa Tasarısı hazırlandı”. Bu aşamada, döneminde iz bırakmış herhangi bir icraatını hatırlamadığımız bakanımızı dinleyelim: ‘Burada bir boşluk var, bunu gidermeye çalışıyoruz. Buna karşı çıkan güç odakları var.’(Ali Coşkun, Eski Sanayi ve Ticaret Bakanı). “Büyük Mağazalar Yasa Tasarısı” ilk olarak 12 Şubat 2004 tarihinde Meclise sunuluyor. Yukarıda sözü edilen “güç odakları” kavramını da aklınızın bir köşesinde tutunuz. Ali Coşkun, üç buçuk yıl sonra 2007 yılının 22 Temmuz seçimlerinde aday olmadığı için, bakanlık döneminin muhasebesini yaptığı toplantıda; “Çok uğraştım, ama hipermarketler yasa taslağını kanunlaştıramadım. Hükümet adına özür diliyorum.” diyor. Hükümet 27 Ocak 2010 tarihinde alışveriş merkezleri ve büyük mağazaları tekrar masaya yatırıyor. Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, tasarıyla ilgili bilgi verirken, "Tükettiğimiz mallara kalite gelmesi, güvence gelmesi, fiyat istikrarı, servis kolaylığı, müşteri memnuniyeti gibi nimetleri var. Buna karşılık beraberinde getirdiği sorunlar var. Üzerinde epey çalışıldı. Bakanlar Kurulu'na getirip TBMM'de yasalaşmasını arzu ediyoruz" diyor. Yasa çıkıyor mu? Hayır. Özal döneminde “Orta Direk”, şimdi ise KOBİ dediğimiz esnaf kesiminde AVM ve Büyük Mağaza açıldıkça tepkiler yükselmeye başlıyor. İTO meclis üyesi arkadaşımız Ahmet Özer sayıları 16’yı geçen toplantıların birinde “Türkiye’deki krizin sebebini büyük mağazalar ve alışveriş merkezlerine bağladığını belirterek, İstanbul’da E-5’in çevresinde adım adım alışveriş merkezi yapılmasının oluşturacağı büyük sorunlar”dan bahsediyor. Sanayi Bakanlığı yetkilileri ile İTO’da toplantılar yapılıyor. İstanbul Ticaret Odası(İTO), meclis üyelerinin görüşlerini de alarak raporlar hazırlıyor. Sonuçta onlarca yasanın çıktığı Meclis, karşılıksız çek verenleri hapisten kurtaran yasaları hızla çıkaran Meclis, sporda şike yapanların cezalarını jet hızıyla hafifleten Meclis, esnafın derdine derman olmasını umduğumuz, arzu ettiğimiz “Büyük Mağazalar ve AVM’ler” yasasını bir türlü çıkartamıyor/çıkartmıyor. Hep de kötümser olmaya gerek yok, esnafa da öneride bulunuyorlar, hem de bir AVM’nin açılışına katılan siyasetçiler; “Gerçekler ortada ve ben küçük esnafımızın bu noktadaki şikâyetlerini de biliyorum ama onlar da artık bu gerçeği görecekler. Ne yapacaklar? Bu sorunu sivil toplum örgütleriyle kendi aralarında birleşmek suretiyle aşacaklar.” Ama bazıları erken davranıp örgütleniyor; Alışveriş Yatırımcıları Derneği (AYD), Alışveriş Merkezleri Perakendeciler Dernekleri kuruluyor. Esnaf yine yaya kalıyor. Yukarıda bahsettiğim “güç odağı” kavramını tekrar hatırınıza getiriniz bu satırları okurken. Kâğıthane’de de Metro, Bauhaus gibi büyük mağazalar hızla çoğalıyor. Çok konuştum şimdi de bu konuları yazıyorum; ey halkım söz bundan sonra söz sizin, sahne onların.

Konuyla ilgili Kâğıthane Birleşik Esnaf ve Sanatkârlar Odası başkanı Ömer Osmanoğlu’nun görüşlerine başvurmak istedik. Esnafın temsilcisi olarak görüşlerini almak üzere kendisini ziyaret eden muhabirlerimize Osmanoğlu’nun verdiği cevap çok şaşırtıcıydı: “Bu konuyla ilgili bir haber yapmanın anlamlı olduğunu

düşünmüyoruz. Biz açıklama yapardık ama bunun getirisi götürüsü ne olur onu düşünmek lazım.”Başkan, muhabir arkadaşlarımızın tüm çabalarına rağmen görüş belirtmeyi reddetti. Bir esnaf temsilcisinin ‘temsil’ ettiği kesimle ilgili bir konuda konuşmaktan niçin kaçındığı sorusunun cevabını şimdilik kamuoyuna bırakıyoruz.


Mustafa Olgun

B

ence olur. Sözün maksadı her ne kadar bu durumu aşağılama amaçlı ise de yaşadığımız süreç bunun sayısız örneklerini fevkaledenin fevkınde bizlere ispat ediyor. Çevremize baktığımızda hiç kimse hiçbir şeyi haketmiyor lakin bir şekilde onu kazanmış ve o rolü oynamaya çalışıyor diye eleştiriyoruz. Bize göre herkes keçi, bir tek biz Abdurrahman Çelebiyiz. Esnafı beğenmiyoruz, siyasetçiyi beğenmiyoruz, camideki hocayı beğenmiyoruz, müftüyü beğenmiyoruz, gazeteleri, yazıları velhasıl hiçbir şeyi beğenmiyoruz. Çünkü hakedenler gelmiyor. Kendi kurgumuzu da “Hak” üzerine kurduğumuz için bizden haklısı da maalesef yok. Globalizmin temel referans noktası olan ekonomik gelişmişlikle sosyal gelişmişliğin ortak paydada birleştiği tezi maalesef bizim ülkemiz için de geçerli bir parametre durumunda. En azından şimdilik. Ekonomik statü olarak Gelişmekte Olan Ülkeler parametresi içerisindeki yerimiz, sosyal anlamda, eğitim anlamında, din anlamında da geçerliliğini koruyor. Sosyal hayata magazinin, ekonomiye kurnazlığın ve kayırmacılığın hakim olduğu bir alanda, din alanına da ister istemez keçiler hakim olabiliyor. Bunu aşağılamak için söylemiyorum. Okuyuculardan bir çoğu sosyal hayat ve ekonomi için yaptığımız tespitlere kısmen doğru deseler bile keçi kısmına kızacaklarını tahmin ediyorum. Ama bu durum utanılacak bir durum diye yazmıyorum. Bilakis gelişmekte olan bir ekonominin, gelişmekte olan bir eğitimin yanında -insanların algılaması anlamında- gelişmekte olan bir din tasavvurundan da bahsetmek gerekir. Zihnimizde özellikle din tasavvuru adına oluşturmak istediğimiz bilinç her daim mükemmeli arzuluyor. Hatta mükemmelin ötesinde -sahabeyi yargılayacak kadar mükemmel- bir din tasavvuru oluşturma gayretindeyiz. Bu bir samimiyet çıtası gibi görünse de keçiliği henüz aşabilmiş değil. Sahabeyi yargılarken, alimi yargılarken acımasız, kendisine gelince az gelişmişliğinin bile farkındalığı oluşmamış bir dindar profili keçilikten başka ne olabilir ki? Bu olumsuzluklara rağmen, bugün şükretmemiz gereken en büyük durum; keçilerin olabildiğince çok olmasıdır. Çünkü Gelişmekte Olan Ülkelerde sosyal yaşantı önce magazin, ekonomi önce üçkağıtçılık, dindarlık ta önce keçilikten geçiyor. Çevremize bakıp yığınlarca haketmeyen insan var eleştirisi yapmak yerine, hakka yürüme arzusunda olan yığınlar var demek daha makul bir yaklaşım olacağı kanaatindeyim. Bizim gibi ülkelerde işin/düşüncenin önce hayali olur, sonra taraftarları, sonrasında ise sahipleri olur. Bu süreçten dolayı çevremizde var olan hiçbir durumu haksız kazanç olarak görmüyorum. Eksikleri olan ama doğruya yürüyen bir topluluk, eksikleri olan ama farkındalığı yavaş yavaş artan bir dindarlık ve gerçek anlamda tüccarlığın geliştiği bir ekonomik yapıdan bahsetmek mümkün görünüyor. Yani bizde; Abdurrahman Çelebi keçilerden çıkıyor.

mniyetevleri’nde ki İstanbul Ticaret Odası (İTO) İlk Öğretim Okulu artan öğrenci sayısıyla yeni bina yapmak zorunda kaldı. Yapılan bina ile okulun bahçesi yok denilecek seviyeye geldi. Bunun üzerine Bosna Hersek Parkı’nın İTO İÖO’ya bahçe olarak tahsis edilmesi gündeme geldi. Veliler ve okulun bulunduğu Emniyetevleri Mahallesi Muhtarı

Zeki Uzun, konuyla ilgili Belediyeye müracaatta bulundular. Belediye’den parkın okula bahçe olarak tahsis edilmesi yönünde olumlu bir yanıt alamadılar. Bu yıl anaokulunun da açılmasıyla 900 öğrenci mevcuduna ulaşan okulda öğrencilerin eğitimini sağlıklı bir şekilde sürdürmesi mümkün değil. Öğrenci servislerinin, okulun bahçesine girememesi yüzünden çocuklar, trafiğin aktığı sokaktan geçip okul servislerine binmek zorunda kalıyor.

Konuyla ilgili Bu Ülke’ye konuşan Kağıthane Belediyesi yetkilileri Kağıthane Belediyesi’nin hiçbir yeşil alanı imara açmadığını, Kağıthane Belediyesi’nin amacının yeşil alanları arttırmak olduğunu belirtti. Okulun bulunduğu Emniyetevleri Mahallesi’nin tek parkı olan Bosna Hersek Parkı’nın bölge halkı için çok önemli olduğunu belirten yetkililer, parkın bölge için tek dinlenme yeri olduğuna dikkat çekti.


K

ırk yaşından sonra normaldir diyor gözlükçü, herkesin gözlüğe ihtiyacı olabilir. Ben kırk yedi yaşındayım, diyorum. İyi dayanmış abla, diyor. Ama bu gözlük her zaman kullanmak için değil. Biliyorum, doktor söyledi okuma gözlüğü, demeye kalmadan atılıyor gözlükçü; “İnce işler yaparken.Nasıl desem mesela mercimek ayıklarken, elişi yaparken…” Ne çok örnek var gözlükçünün zihninde.Çeşitlilik beni şaşırtıyor. Ama bir türlü okumaya sıra gelmiyor. “Karşınıza bakarken insanlara falan, gözlüğün üstünden bakın.Bu gözlük sizi zorlayan şeyler için, mesela dantel yaparken, örgü örerken...” Evet, dantel de bilirim örgü de.Ama asıl problem bir aydır sisli bir perdenin arkasından okumaya çalışıyor olmam. Gözlükçü böyle düşünmüyor;” Ablacım, cilt bakımı yaparken,mesela gözünüze kalem çekerken…” Sinirden olmalı gayri ihtiyari gülmeye başlıyorum. Bakımlı, hatta makyajlı olabileceğimi varsaydı ama okuyabileceğimi hayal edemiyor gözlükçü.Renkli, şaşırtıcı örneklerini sıralarken yıllar öncesine gidiyor düşüncelerim. Otobüste, yolda karşılaşıp bir yakınlık oluşturduğumuz her teyzenin “Kuran Kursuna mı gidiyorsunuz yavrum?” sorusuyla o kadar sık karşılaşırdık ki kendi gözlerinde belki bir manastıra benzettikleri Kuran Kursu ve biz ruhbanlar başörtülü kızlar.Nedense üniversiteye yakışmıyorduk bir türlü. Beni bu yaşta zorlayan bu önyargının genç bir kızda ne yaralar açabileceğini düşündüm.Hatta yoldan çıkarır,şaşırtır bu baskılar.Yapamazsınız dedikçe genç bir insan yapmayacağını da yapmaya çalışır. Her şey çok değişti başörtülüler artık her yerde.Şahsiyetleriyle olmasa bile resimleriyle her yerdeler.Bazen de olmamaları gereken yerlerde.Gözlükçü bu gerçeği atlamış olabilir mi? Bir zamanlar ”fotoğraf çekmeyi çok seviyorum ama eğilip kalkıp dikkat çekmek istemiyorum” diye olmadık sıkıntılarla vicdanlarını sorgulayan naif kızlar vardı.Şimdi birer masal gibi onlar.Yokluğa,yalnızlığa,imtihanlara sabreden yinede fedakar, yinede sevgi dolu kızlar… neredesiniz?Engellenmenin verdiği hırslar yok etti bu masal kahramanlarını.Sorgusuz sualsiz en önemlisi de kontrolsüz bir şekilde günlük savaşın içindeler artık.Burada var olmak fıtratlarında var olan merhameti törpülese de sonuçta bir denge oluşturacaklar şüphesiz .Yollarını başkaları değil kendi değerleri çizecek bir gün. Gözlükçü devam ediyor Mesela iğneye iplik geçirirken, dikiş dikerken..

orbes’in “En Zengin 100 Türk listesi” açıklandı. Listede Fiba Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hüsnü Özyeğin 3 milyar dolarlık servetiyle en zengin Türk unvanını kazandı. Forbes’un hazırladığı listede ikinci sırada 2,9 milyar dolarla ikinci, Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker 2,8 milyar servetiyle üçüncü oldu. Forbes Türkiye Genel yayın Yönetmeni Burçak Güven, hesaplamaların kişilerin ceplerindeki

nakit varlıkları değil, kayıtlı varlıklarının piyasa değerlerini yansıttığını, servetlerin aslında daha yukarıda olduğunu söyledi. Güven, "Kişilerin servetlerindeki değişmede dolar/TL kurundaki değişmenin yanı sıra İMKB Endeksi'ndeki düşüş de etkili oldu." dedi. Bu yıl kazandıran sektörlerin başında geçmiş yıllarda olduğu gibi enerji ve gayrimenkul yer aldı. Tarım ve hayvancılık, madencilik gibi sektörlerse bu yıl ilk defa listeye giren ve yükselen alanlar olarak göze çarpıyor.

Ferit Furkan Yakut

Sağlayıcısı olan Fornet’i kurdu. Ardından kurduğu bu şirketi Koçnet’e sattı. Erişim sağlayıcılıktan servis sağlayıcılık alanına kadar bir çok proje üreten Kurttepeli, Türkiye’de internetin Türkçeleşmesi

ynet, günümüzde 18 milyon tekil ziyaretçisiyle sağladığı çeşitli servislerle girişimci gençlerin hayallerini süsleyen bir sistem. Bu sistemin kurucusu Emre Kurttepeli 1990 Columbia Universitesi, New York. Endüstri Mühendisliği Mezunu. İş hayatına, aile sanayi grup şirketlerinden İpragaz A.Ş.’de çalışarak başladı. 1996 yılında Türkiye’nin ilk kurumsal İnternet Servis

üllüoğlu Baklavaları’nın kurucusu Hacı Mustafa Güllü vefat etti. Güllü damar tıkanıklığı nedeniyle tedavi gördüğü Bakıköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde hayata gözlerini yumdu. Evinde gece yarısı kalp krizi geçiren Mustafa Güllü ambülansla hastaneye kaldırılmıştı. Hastahanede yoğun bakıma alınan Güllü yaşam mücadelesini kaybetti. Mustafa Güllü’nün dededen yadigâr olarak yaptığı ve oğullarına devrettiği baklavacılıkla ilgileniyordu. 1871 yılında Gaziantep’te başlayan serüven günümüzde Güllüoğlu Baklavaları’na dönüştü. Hacı Güllü’nün beş oğlu bir kızı bulunuyor.

alanında büyük çalışmalara imza attı. Türkiye’nin ilk Türkçe portalını 1999 yılında kurdu. Üç buçuk milyon e-posta abonesine sunduğu sınırsız depolama hizmetiyle alanında öncü oldu. İnternetin emekleme döneminden günümüze kadar internetin geçirdiği serüvene bizzat şahitlik eden Emre Kurttepeli bugün Mynet’in yönetim kurulu başkanlığını yürütürken deneyimlerini de çeşitli seminerlerle genç girişimlere aktarıyor.


Mustafa Olgun âğıthane Özürlüler Merkezi’nde eğitim gören 17’den 35 yaşa kadar olan öğrencilerin resimlerinin sergilendiği “Gökkuşağı Çocukları Resim Sergisi” açıldı.

Serginin açılışı 15 Şubat Çarşamba günü Kâğıthane Kaymakamı Akın Varıcıer, Kağıthane Belediye Başkanı Fazlı Kılıç, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Özürlüler Merkezi Müdürü Bekir Köksal’ın katılımlarıyla gerçekleşti. Katılanları büyük beğeniyle gezdiği

sergi, asıl engellerin zihinlerde olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Özürlüler Müdürlüğü’ne bağlı Kâğıthane Özürlüler Merkezi’nde eğitim gören öğrencilerin yaptığı resimler sergilendi. Engel tanımaz insanların dünyayı yorumlayışlarının bulunduğu sergi Taksim Atatürk Kitaplığında 29 Şubat Çarşamba gününe kadar açık kaldı. Kâğıthane Özürlüler Merkezi öğrencilerinin eserlerinden oluşan bu sergi İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığına bağlı Kültür Müdürlüğünün destekleriyle gerçekleşti.

k Parti İl Gençlik Kolları Kongresi Abdi İpekçi Spor Salonu’nda yapıldı. Kongreye telekonferans sistemiyle bağlanan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 20 dakika süren bir konuşma yaptı. Konuşmasında “Ak Parti Kâğıthane’deki yoksulun, Eyüp’teki işçinin, Bakırköylü esnafın, Üskü-

dar’daki öğrencinin, Fatih’teki gencin partisidir.” dedi. Konuyla ilgili görüş aldığımız bir vatandaş “Kâğıthane denilince akla yoksulluğun geldiği dönemler geçti. Artık Kâğıthane denilince akla AVM’ler geliyor. Başbakan biraz geriden takip ediyor herhalde.” dedi.


1)

28 Şubat generallerinin emekliliklerinde holdinglerde üst düzey yönetici olarak görev yapmasıyla, bugün yaşanan aşağıdaki hangi olay arasında benzerlik vardır? a-)28 Şubat’ın mazlum cemaatlerinin, bugün iktidar nimetleriyle beraber holdingleşmeleri, Uhud savaşındaki okçular misali ganimetten pay almak için bulundukları yeri terk edip asli amaçlarını unutmaları b-)Cemaatin menfaatleri adına hareket edecek cemaat mensubu bürokrat atanması için iktidarla ilişki ağlarının kurulması c-) Özel hastane-okul gibi, arsa, bina, sermaye gerektiren birçok ortaklıkta, hükümet ya da yerel yönetim mensuplarının -daha çok gayrı resmi ortak olarak- işin içine çekilmesi d-)28 Şubat’ta yeşil sermaye diye iş verilmeyen müteahhitin, bugün İlçe Belediyesi İmar Müdürüyle Dubai’ye tatile gitmesi 2-Cemaatini korumak gibi bir gerekçeyle de olsa 28 Şubatçılarla diyalog adına, ‘ordunun dönemin hükümetinden daha demokrat’ olduğunu söyleyen ve Tv’de Erbakan’a ‘emaneti iade ederek hükümetten çekilme’ çağrısı yapan Hocaefendi kimdir? a-)Hali İnalcık Hoca d-)Nasreddin Hoca c-)Ali Muhittin Hacı Bekir Hoca b-)Yılmaz Vural Hoca 3-)28 Şubat’ta sessizliğe bürünüp, Refahyol hükümetinin yerine askerin onayladığı yeni hükümet kurulduğunda "Hayırlı olsun. İşte kardeş kavgasına son verecek hükümet" manşetini atan bugünün 28 Şubat karşıtı gazetesi hangisidir? a-) Sebilürreşad gazetesi b-) “Günbugündür “ gazetesi c-)”Hedefe giden yolda zaman zaman bunlar olabilir” gazetesi d-) “Sustuk ve sıra bize geldi” gazetesi 4-) 28 Şubat kararlarından olan ve milyonlarca meslek liselinin ünv. hayalini bitiren sekiz yıllık kesintisiz eğitimin oluşturduğu travmanın acısını hangi söz daha da katmerlemiştir? a-)Demirel’in 28 Şubat'a giderken, 9. Senfoni'de sahneye fırlayıp "İşte Çağdaş Türkiye bu!" sözü b-)Genelkurmay Başkanı H. Kıvrıkoğlu’nun “28 Şubat bin yıl sürecek” sözü c-) Sürecin sonraki Başbakanı Mesut Yılmaz’ın “siyasi hayatım pahasına sekiz yıllık kesintisiz eğitimi hayata geçireceğim” sözü d-)Uygulamanın mimarlarından Ecevit için –tabiki cemaatini o dönemde kolladığı içindaha sonraki yıllarda Fethullah Gülen’in: “Eğer ahirette Allah bana şefaat etme imkanı verirse, bunu ilk önce Ecevit için kullanırım” sözü 5-) Son günlerde Ak Parti için kullandığı "ABD destekli kabadayı" ifadesiyle Cumhuriyet’e manşet olan ve "Ergenekon, Türk Ordusunda Amerikan karşıtlarının tasfiyesidir” sözüyle “asrın saadeti”ne ermiş 28 Şubat mağduru bugünün Saadet Partili Siyasetçisi kimdir? a-) A. Lincoln b-) N. Sarkozy c-) İndragandi d-) N. Anelka cen_turk@hotmail.com

İdris Peşen arış ve Demokrasi Partisi (BDP) Kâğıthane İlçe Kongresi gerçekleşti. Kongre 19 Şubat Pazar günü Çağlayan Düğün Salonu’nda gerçekleşti. Kongre neticesinde Ömer Güler ilçe başkanı seçildi. Yaklaşık 700 kişinin katıldığı kongre, şölen havasında gerçekleşti. BDP İl Eşbaşkanı Ali Rıza Bilgili’nin de yer aldığı kongreye CHP, HAS Parti ve EMEP’in ilçe başkanları da katıldı. Nezir Mardin’in şarkıları eşliğinde halaylarla geçen kongreyle tamamen yeni, genç bir ilçe teşkilatı kuruldu. Yeni teşkilatta Hasan Çaplık Başkan Yardımcılığı, Metin Kaçkar Saymanlık, Kenan Demir ise Bilgi ve iletişim görevlerini üstleniyor.

Celal Baygeldi k Parti Kağıthane Gençlik Kolları, Van için eğitim seferberliği başlattı. Ocak ayında başlatılan çalışmalar tüm hızıyla sürüyor. ‘Beş köy okuluna beş kütüphane’ projesiyle, deprem sonrası Van halkı için, Kağıthane halkının desteklerine aracı olan Ak Parti Kağıthane Gençlik Kolları 3 bin öğrenciye de kırtasiye malzemesi yardımı yapmayı hedefliyor.

Hedeflenen beş kütüphaneden 3’ü kurulmuş durumda. Ak Parti Kâğıthane Gençlik Kolları’nın özverili çalışmalarıyla devam eden proje; deprem nedeniyle aksayan eğitime destek olmayı amaçlıyor. Yardım kampanyasına katılım tarihi mart ayına kadar uzatıldı. Vatandaşlar da bu kampanyaya destek olabiliyor. Kâğıthane Kültür Merkezi’nde toplanan yardımlar mart ayı sonunda tırlarla Van’a gönderilecek.

rof. Dr. Necmettin Erbakan’ın vefatının birinci yıl dönümü nedeniyle, yurt çapında olduğu gibi Kağıthane’de de anma programı düzenlendi. Saadet Partisi Kağıthane İlçesi’nin organize ettiği programda merhum Erbakan adına okutulan 15 hatimin duası yapıldı. Anma programı Kur’an tilavetiyle başladı. Ardından Saadet Partisi Kağıthane İlçe Başkanı Zeynel Keskin konuşmasını yaptı. Necmettin Erbakan’ın hayatını, çalışmalarını anlatan bir sineviz-

aadet Partisi Kâğıthane İlçe Başkanı Zeynel Keskin, Kâğıthane’nin yerel basınına yönelik düzenlediği davette “Kâğıthane bizim için sancaktardır. Allah’ın izniyle bu belediyeyi alacağız ve hizmet etmeye başlayacağız.” dedi. Saadet Partisi İlçe Yönetimi ve Ekrem Şama’nın katıldığı davette Milli Görüş’ün 1993’te ilk önce Kâğıthane’yi aldığına ve burada yapılan belediyecilik hizmetlerinin Milli Görüş’e İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’ni kazandırdığına dikkat çekildi.


Yeni başlayanlar için Ulvi Alacakaptan kimdir? en 1949 Ankara doğumluyum ama Ankara’yı hiç sevmem. Ama tabi garip bir tecelli. Hidayet Ankara’da nasip oldu. Küçükten beri derler ya hep tiyatro ile meşgul olurdum diye. Oysa ben ciddi olarak meşgul olurdum tiyatroyla. Düşünsenize: Bizim Şişli’deki evimizin bir asma bahçesi vardı. Orada iki atkestanesi ağacı set olan yerde onların arasına ip bağlar, daha 6-7 yaşında iken üstüne bir battaniye atar ve oyuncusunun da, yönetmeninin de ben olduğu bir oyun tasarlardım. İşte arada gazoz alır gazozu bardaklara böler satardım. Para vermezlerdi çocuklar, seyirciler. Öyle başlamıştım yani bu işe. İlk ilkokulda 2. sınıfta çıktım sahneye. Bir diyalogdu; arkadaşlık üstüne ve bir iki sene önce o arkadaşa rastladım. İsmi Bülgühan Kalaycıoğlu. İlk sahneye beraber çıktığım insandı o. Sonra tabi okullarda dersler bozulmaya başlayınca Babam: “Adam mı olacaksın yoksa Muammer’e vereyim, seni tiyatrocu mu yapsın?” dedi. Muammer dediği çok ünlü bir tiyatrocudur; ‘Muammer Karaca’ Babamın büyük dayısıydı, babaannemin öz kardeşi. O bizim için bir efsaneydi tabi. Nihayet tiyatrocu olmaya karar verdiğimde -üniversiteye başladığım seneydi- Dostlar Tiyatrosu’nun sınav ilanını gördüm. Orada sınava girdim. Çok sıkı bir sınavdı 350 kişi girdik. Sonra 70-80 kişi sahne sınavına kaldı. Sahne sınavından sonra bir de benim sonradan ‘politbüro’ adını taktığım, sizin kafa yapınızı ideolojinizi sorgulayan üç kişilik bir heyetin önüne çıktık. O politbüro: “Sakın almayın kafası çok karışık ordu bozar.” demiş. Fakat böyle durumlarda hep sahne jürisinin sözü geçer. Sahne jürisi de demiş ki “Gelenlerin en iyisiydi, nasıl almayalım.” İşte böyle ciddiyete binerek devam etti tiyat-

roculuk yaşantım. Dostlar Tiyatrosu’nda profesyonel oldum. Dile kolay tam 43 sene geçmiş aradan! Ardından İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda, Ferhan Şensoy’la kuruluşundan itibaren orta oyunlarında, uluslararası sanat gösterilerinde, müzikallerde oynadım. 1984’te Ankara’da bir turnedeyken ‘hidayet’ nasip oldu. Hayatımı, tiyatromu değiştirdim. Ondan sonra, önce İbrahim Sadri ile Çağrı Sahnesi, ardından -şimdi 25. senesi oluyor- Birlik Sahnesi’ni kurduk. Ve halen böyle devam ediyoruz tiyatroya.

hep değişik oyunlarda görüyoruz. Bu bir çelişki midir? Hayır, çelişkisi olmaz. Doğrusu budur. Bizde, özellikle sinemada -şimdi televizyonda da başladı- seyircinin tembelliğinden kaynaklanan bir durum var. Sizi bir şekilde sevdi mi hep o şekilde gider. Bu bir oyuncu için kâbustur bu. Ben kendi gösterilerimde de bir özel bölüm açıyorum, hem kendisini anmak hem de üzerine konuşmak için Kemal Sunal hakkında. Derler ki Türkiye’nin en sevilen oyuncusudur. Bana göre ise Türkiye’nin en zulüm gören oyuncu-

Bizde adam devlet dairesinde çalışıyorsa, dairede memurken Atatürkçü, meyhanede içerken solcu, zamparalık ederken feministtir. Sizin radyoculuk tarafınız da var galiba? Radyoculuk da yaptım. Ben radyoyu çok seviyorum aslında ama maalesef bizim camia muhafazakârlar demeyeceğim nefret ediyorum o laftan- yani inananlar, Müslümanlar çok güzel kullanabilecekleri medyayı maalesef hiç iyi kullanamadılar, perişan ettiler, bir yana attılar. Tabi Günışığı FM’de, Özel FM’de, Marmara FM’de programlar yaptım. İşin bir de gelenek boyutu var. Buna muhafazakâr diyorlar. Bu çok garip bir laf neyi muhafaza ediyorsunuz dindara öyle bir laf denir mi denmez mi? Birçok oyunda değişik karakterler oynadınız. Mesela bir tiyatrocu vardır belli bir yerde başlar ve hep o çizgide gider. Sizi

sudur. Çünkü hayatı boyunca başka türlü oynamak, değişik rolleri canlandırmak istedi. Çok yetenekli olduğu halde, yeteneğinin onda birini gösteremedi. Bir kalıba soktular onu Şaban diye. İnek Şaban’la başladı bu iş. Rıfat Ilgaz’ın inek Şaban’ı çalışkandır, çalışkanlığından ötürü inektir. İnek Şaban’ı ilk olarak ‘Suzan Uztan’ isminde bir kadın oynadı. Rahmetli oldu şimdi. Oysa Kemal Sunal’ın en çok oynamak istediği rol ‘Propaganda’ idi. Onun için çeşitli roller oynamak çok güzel. Şimdilerde bir dizide kötü ruhlu bir babayı oynuyorum. Çok severek oynuyorum. Çelişki gibi görünebilir ama ben kötü bir rol oynamıyorum. Ben iyi bir rolde kötü bir adamı oynuyorum. Tabi insanlar oyunculuk mekanizması nasıl işliyor, bunun nasıl bir meslek ol-

duğunu bilmedikleri için canlandırdığım rolle beni özdeşleştirerek hüküm veriyorlar. Burada gözden kaçan rolün kim olduğu değil nasıl oynandığıdır. Cumhur Hoca üzerinize yapışıyor gibi oldu. Durumdan bahsettik ama Cumhur Hoca’yı da anlatır mısınız? Yapışmadı çünkü Cumhur Hoca’yı ben çok iyi tanıyorum. Ben Cumhur Hoca’yı eleştirerek oynuyordum. Bazıları farkına varmıştır, bazılar varmamıştır. Ama ben farkına vararak, eleştirerek oynuyordum çünkü kendini solcu zanneden ancak sol hakkında çok da fikri olmayan, 3-5 sloganla ve özellikle küçük şehre sıkışmış bir tipti. Okul, şehir kulübü ve kahve arasında gidip gelen çok iyi tanıdığım tip. Başlamadan önce üç yazar, bir yönetmen -işte Gani Müjde ve ben- oturup ‘Cumhur Hoca kimdir?’ diye toplantı yaptık. Bu tiyatrolarda yapılır ama ne yazık ki dizilerde böyle bir istişare yok. Hayatınızda Çağrı Sahnesi ve 1985 yılı neye tekabül eder? Ben Müslüman olmaya karar verince, Ankara’da Diyanet’e gittim. Bana Din İşleri Yüksek Kurulu’ndan biri: “Siz zaten Müslümansınız” dedi. Hayır değildim. Bu konuda çok düşündüm tabi. Belki konudan konuya atlıyoruz ama mesela bizim şimdiki Müslümanlığımızın perişan hali, bizim zaten Müslüman oluşumuzdur. Neyse biz yine mevzuumuza dönelim. Benimle bir röportaj yapıldı. Milli Gazete’yi o zamanlar Fehmi Koru ve ekibi idare ediyordu. Üç aylık bir dönem olmuştu. Çok değişmişti Milli Gazete. Bir okuyucu mektubu yazdım. Dedim ki yani ben böyle böyle hayatımı değiştirdim ve tiyatroyu bıraktım siz hiçbir eleme yapmadan bütün hepsini buraya koyuyorsunuz. Siz mi yanlış yapıyorsunuz ben mi yanlış yapıyorum? Sayfayı Necati Polat diye Malatyalı bir arkadaş hazırlıyormuş. Gitmiş, Fehmi Koru’ya göstermiş.


L

ale Devri’nin meşhur isimlerinden biridir İbrahim Müteferrika. Hayatını anlatan maddelere baktığınız zaman “Matbaa denilince akla ilk gelenlerden biri olan İbrahim Müteferrika 1674 yılında Macaristan'ın Kolojvar şehrinde doğdu. Türkler tarafından esir olarak İstanbul'a getirildi. Burada Müslüman oldu ve müteferrikalık yaptı.” Cümleleri ile başladığını görebilirsiniz. Oysa onun Müslüman oluş hikayesi Selman-ı Farisi (R.A)’ nin Müslüman oluşuna oldukça benzer. Önce Müteferrika’nın "Tanrının Birliği "ne inanan bir üniteryan olduğunu bilmemiz gerekiyor. Teslis doktrinine karşı bir muhalefet olan "Unitaryenizm"in bir hareket haline gelmesi reformasyon devresinde ve sonrasında İncil’in serbest ve bağımsız incelenişiyle yürümüştür. Hareketin kurucularından Michael Servetus (1511-1533) bu yolda hayatından olmuştur. Üstelik canlı canlı yakılarak. Servetus Teslis'i reddederken, Kuran'ı şahit olarak gösterir. Unitarizm , Katolikler ve Calvanistlerce Hristiyanlığa karşı İslamiyete yakın kabul edilen bir fikir akımıydı. Bu inanç Müteferrika’nın da yurdu olan Erdel bölgesinde yayılmıştı ancak, bu bölge daha sonraları Avusturya’nın eline geçince Avusturya bölgeyi Katolikleştirme faaliyetlerine girişti. Avusturya’nın bu faaliyetleri sırasında Kolazsvar şehrindeki Kalvenist Kolejinde rahip olabilmek için ilahiyat eğitimi alan İbrahim Müteferrika Osmanlı uyruğuna geçip, 1680 yılında Müslüman olmuştur. Yani o esir edilince Müslüman olmamış bilinçli bir tercihle, İncil’de geleceği müjdelenen ve Peraklit olarak isimlendirilen kişinin Hz. Muhammed olduğuna inanarak Müslüman olmuştur. Müteferrika, kendi yazdığı "Risale-i İslamiye" adlı eserinde; “vaizlikle görevlendirildiği zaman, hocalarının nesholunduğu gerekçesiyle okumalarını yasak ettikleri eserleri inceleyerek, bu incelemeleri sonunda Hz. Muhammed'in ahir zamanda gelip, peygamber olacağına dair ayetleri okuyunca İslamiyet’i seçip kendi tabiri ile 'Mukarin-i Hidayet-i Rabbani olup' daha sonra Tevrat, Zebur ve İncil'i yanına alarak, hocalarını kendi kitaplarındaki delilleri ile ilzam etmek ve açıkça sapıklık içinde bulunduklarını kabul ettirmek maksadıyla tartışmalara katıldığını” bizzat kendisi beyan etmektedir. 1453 filminin oynadığı bu günlerde hatırlatması bizden; Lale Devri’nin önemli figürlerinden biri olan Müteferrika’mız hayatı roman olacak Macar Müslümanlarımızdan biri. abityasaroglu@buulkegazetesi.com

alatasaray Lisesi'nin pilav ananesi hakkında ilk bilgileri mektep mezunu Büyükelçi ve Atatürk'ün Büyük Nutku'nun diktesini alan Ruşen Eşref, Kulübün 50.yılı nedeniyle "GALATASARAY VE FUTBOL, HATIRALAR" adıyla yazdığı, kitapta şöyle anlatır: Yunanistan'da ilk elçiliğim sırasında bir yaz akşamı Atina Kulübü'nün taraçasında süt beyaz sakallı, ama çalımı, çelimi hala yedinde bir emekli generalle tanıştım. Beni selamlamak arzu etmiş, kendiliğinden soframıza gelmek nezaketinde bulunmuştu. Ben Balkan Cemiyeti’ndeki çalışmalarımız da ahbap olduğum General Laskaris'le yemek yiyordum.

Bir ufacık konuşmadan sonra yeni tanıdıklarımızla birbirimize ısındık. General, birlikte sofrada oturmamız dileğimi kırmadı... Generalin ağzından duydum ki Sultan Aziz'in huzurunda jimnastik yapmış. İltifat görmüş. "-Ne münasebetle?" diye sordum "-E, ben gençliğimde Galatasaray Lisesi'nde öğrenci idim. O zaman hıdrellezde Kağıthane'ye götürülürdük. Orada hünkarın huzurunda jimnastik yapardık. İşte o münasebetle..." General beden terbiyesine ilkin Galatasaray'da alıştığını söylerdi...

Ülkemizin atletizm ile tanışması, bugünkü Galatasaray Lisesi’nin 1868 yılında Mekteb-i Sultani adıyla tamamen batılı bir eğitim sistemine geçmesiyle başlar. Fransa’dan İstanbul’a gelen öğretim kadrosunda yer alan beden eğitimi öğretmeni Curel, derslerinde ilk kez atletizm branşlarını öğretir ve uygulatır. Eski bir atlet ve jimnastikçi olan Curel’in 1870 yılında Kağıthane’de düzenlediği koşu, atma ve atlama dallarından oluşan “idman bayramı”, Türkiye’de atletizm yarışmalarının başlangıcı olarak anılmaktadır. (Kaynak: Türkiye Atletizm Federasyonu)

ski Avrupalılar, banyo ve yıkanma konusunda yazılanlara bakılacak olursa, hiç de temiz insanlar değillerdi. Avrupalıların ataları çok seyrek yıkanır, hele doktor müsaade etmezse vücutlarına su değdirmekten müthiş korkarlardı. O devirde Paris'te “banyocu” denen bir esnaf vardı. Bu adamlar, ikişer ikişer gezerler, bir arabanın üzerine oturttukları bakırdan bir tekneyi peşlerinden sürükleyerek sokak sokak, mahalle mahalle dolaşırlardı. Eğer yıkanmak isteyen bir aile tarafından çağırılırlarsa bakır tekneyi evin bu iş için elverişli bir yerine yerleştirirler, sonra da ellerindeki kovalarla sıcak su taşıyarak tekneyi doldururlardı. Teknenin içine önce evin erkeği girer yıkanır, onu sırasıyla, evin hanımı, çocukları ve hizmetçiler takip ederdi. Bu arada eğer adamlar tekneyi almak için hala geri gelmemişse,

evin köpeği de banyodan nasibini alırdı. Bu şekilde yıkanmak o kadar zor, o kadar masraflı bir işti ki, dar gelirli şehirliler, böyle bir lükse çok seyrek kalkışırlardı. Orta halli bir Parisli bile ancak bayramlardan. Önemli günlerden önce yıkanıp temizlenirdi. Hele kadınların, pek çoğu evlenmeden önceki gece yıkanıp temizlenirdi, o kadar. Günümüzden 130 yıl kadar önce Parisli bir Fransız vatandaşının yıllık yıkanma masrafı 3 frank, 20 santim gibi muazzam bir paraydı. Halbuki, aynı yıl içinde, karısının doğum yapması, Parisli'ye sadece 1 frank, 72 santime malolmuştu! Ne olursa olsun, ortaçağ Fransası'nda temizIiğe az çok önem verildiği görülüyor. “Bin yıl boyunca bir tek hamam bile yapılmadı” diyen ünlü Fransız tarihçi Michelet'rin bu sözü pek de doğru olmasa gerek...

Yıllarca yıkanmayan, hatta silinip temizlenmeyen insanlar, üzerlerindeki pis kokuyu örtmek için ağır parfümler kullanıyorlar, Venedik gemileriyle Doğu ülkelerinden gelen bu pahalı kokular için avuç dolusu para veriyorlardı. En kibar muhitlerde bile kadınlar yanlarında ağır esanslara batırılmış küçük sünger parçacıkları taşırlar, arada bir koltuk altlarına sürerek kokularını örtmeye çalışırlardı. Halkın, sudan korkmaya başlamasındaki asıl sebebin ne olduğu kesin olarak bilinemiyor. Sebep ne olursa olsun, insanlar pisliğe alışmıştı. Bir kimsenin banyo yapıp yapmamasına ancak doktorlar karar verebiliyordu. Toplanıyorlar, uzun süren fikir danışmalarından sonra hastalarına bir de banyo yapmasını tavsiye ediyorlar, belki bu


E

debiyat bölümü okumakla aslında tüm edebiyatı öğrendiğimiz söylenemez. Sosyal ve kültürel bir mesele olan bu alan, tam bir derya. Hakiki ve tam bir okuma yapmak gerek. Öyle ki okuyucu olmak da yetmiyor. Zaman geçtikçe bunun farkına varıyorum. Zaten baktığımızda da Türkçe meslek yapım eki ‘’çı’’ ile biten Edebiyatçı hakikaten okuma yapmadan sadece bir meslek halini alıyor. Bu duruma bir eleştiriden ziyade tespit olarak bakmak daha faydalı olur. Edebiyat fakültesini okurken bu toprakların edebiyatını okuyor zannediyorduk kendimizi. Türk Edebiyat Tarihinin hatta Doğu Medeniyetinin en büyük aşk hikâyelerini konu alan Mesnevileri öğrenmiş, soluksuz bir şekilde de okumuştuk. Leyla ü Mecnun, Hüsn ü Aşk, Yusuf ü Züleyha, Kerem ile Aslı bunlardan en meşhurlarıydı. Fakat nedense Mem u Zin’i öğrenemedik. Yine de okuma yapan edebiyatseverler bunu biliyordu. İlgili insanların da gözünden kaçmamıştır eminim. Hakikatin deşifre olduğu günümüzde önce Kültür Bakanlığı tarafından 2010 yılında bu aşk hikâyesi yayınlandı. Daha sonra da bir senaryo ile TRT sayesinde gündemimize girdi böylece. TRT, son dönemlerde güzel işler yapmaya başladı. Sosyal-kültürel programların yanısıra, haber programları da oldukça başarılı ve kaliteli. Son olarak Mem ü Zin hikâyesini dizi film olarak TRT6’da yayına koydular. Bu gerçekten önemli bir proje. Birçok siyasinin katılımı ile galası yapılan dizi, 15.asırda doğu illerinde geçen bir aşk hikâyesini anlatıyor. Nedense medeniyetimizin bu kayıp hazinesi Edebiyat müfredatımıza dâhil olmamış. 15. asırda Şırnak, Hakkâri, Mardin diyarlarında geçen Türk filmi tadında bir serüven. Her ne kadar Edebiyat müfredatlarında geçmese de Divan Edebiyatı şairi Ahmed-i Hani tarafından 17. asırda Kürtçe olarak kaleme alınmış. Aynen leyla ü Mecnun, Hüsn ü Aşk gibi derin bir aşk hikâyesi. Kavuşamama, elem ve eziyet çekme, aşkı yüceltme bu mesnevinin de diğerleri gibi ana teması. Mem, genç bir delikanlıdır. Zin ise Mem’in gözünde can yakıcı bir güzeldir. Bey kızıdır. Felek, onları bir panayırda karşılaştırır. Mem kadın, Zin erkek kılığındadır. Böylece Şark’ın bu mistik hikâyesi başlar. Ahmed-i Hani’nin bal saçan kalemi bu hikâyeyi Şark’ın en sevilen mesnevisi haline getirir. Doğu ve Batı Medeniyetlerin çakıştığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Ne kadar hamle yapsak da bu vatanda yaşayan herkes Batılı gözünde Doğuludur. Bizim için Güneşin memleketinden olmak sorun olmasa gerek. Üstad Cemil Meriç’in ‘’Güneş Doğu’dan Yükselir’’ dediği Medeniyetin çocuklarıyız biz. İster Türkçe, ister Osmanlı Türkçesi, ister Farsça, ister Arapça, ister Kürtçe olsun, bu topraklarda yeşeren her hikâye bizim özbeöz malımızdır, değerimizdir. Hayatın, değerlere sırtını döndüğü günümüzde böyle bir çalışma yapan TRT’ye teşekkür etmek gerekir. Kendimizin ücrasında yaşayan bir nesil olmak istemiyorsak… abdullah@buulkegazetesi.com

Şampiyonasında ürkiye Salon Atletizm Lisesi son sınıf Cengizhan Anadolu slan 6,46 mt. atlaöğrencisi Emre Ar cüsü oldu. yışıyla Türkiye üçün ll’in sponsorluğunda Bu yılbaşında Türkce Attlara sahip Ataköy uluslararası standar aya kleştirilen şampiyon letizm Pisti’nde gerçe şa anbul’u temsilen m 400 sporcu katıldı. İst

âğıthane, İstanbul’un ortasında kalmış gelişmeye çalışan büyük bir ilçe. Her geçen gün büyüyen yapısıyla göç almaya da devam ediyor. İlçede bulunan okullar bu açıdan öğrenci bulmakta hiç zorlanmıyor. Çevresinde bulunan Beşiktaş ve Şişli gibi ilçelerin ilköğretim okullarında öğrenci sayısı her geçen gün düşerken, Kâğıthane’deki okullarda bu durum tam tersine. Hal böyle olunca da Kâğıthane, dershanelerin gözde merkezi haline geldi. 2000 li yılların başında birkaç dershanenin şube açtığı ilçe merkezinde, günümüzde birçok dershanenin şubesi bulunuyor. Türkiye’nin ünlü dershaneleri bu öğrenci pastasından pay kapmak ve isimlerini duyurmak için ilçe merkezine şubelerini bir bir açıyorlar. Öğrenci ve veliler ise uzak yerlere gitmekten kurtuldukları için bu durumdan memnun. Görüştüğümüz bazı dershane yöneticileri: ‘’Kâğıthane’de ciddi bir öğrenci potansiyeli var. Bu açıdan buraya dershaneyi getirmek önemli. Fakat artan talebe karşın bu sektörde çok büyük bir rekabet yaşanıyor ve kalite düşüyor.’’ diye ifade ediyorlar. Bundan dolayı talebe cevap vermek ve kaliteyi arttırmak amacıyla 5-10 öğrenciden oluşan sınıflarla ‘’ Butik Dershaneler’’ sektör için yeni çekim merkezi olmuş durumda.

a re Arslan, uzun atlam piyonaya katılan Em sü cü rak Türkiye üçün dalında derece yapa oldu. rinciliği kaçıran ve Çok az bir farkla bi su nün lisanslı sporcu ENKA Spor Kulübü ve n atletizmde ilçemizi olan Emre Arslan, ba oldu. Okulunda da okulunun gururu r bi iyi an Emre, ileride şarılı bir öğrenci ol

da almak aynı zaman üniversite eğitimi n ’ni ası alanda Türkiye sporda da uluslarar lış ça Bunun için çok guru olmak istiyor. l ge en lerinin başarısına tığını, sporun ders , ne rü Emre, Antrenö olmadığını belirten ni isi u Lisesi’nde kend Cengizhan Anadol selerine ve ailesine de destekleyen öğretm r etti. tekleri için teşekkü


ağımız hastalığı olan ve herkes de sık görülebilen stresin nedenlerinden biri diyebileceğimiz guatr; “guttur-boğaz” anlamına gelir. Bu hastalık tıpta boynun ön yüzünde bulunan, troid bezinin büyümesiyle anlaşılır. Ge-

nel olarak troid büyümeleri goitre demek adet olmuşsa da gerçekte goitre deyince troidin iltihabı olmayan fonksiyon bozukluğu hastalığı akla gelir. Bu gün 3 milyona yakın kişide, troid hastalığı görülmektedir. Bu derece yaygın ve belirtileri de tehlikeli olan hastalığın

şekline gelince; troid denilen iç salgı bezinin troid hormonu denilen bir salgısı vardır. Bu hormonun üretimi-yapımı çeşitli sebzelerle azalabilir. Bunun neticesi beyinde bulunan Hipofiz bezinin troidi uyaran, situmüle eden hormonu (T.S.H) artar. Yapımı artan bu hormonda troidi faaliyete geçirerek, bezde hipertrofi ve hiperplazilere sebep olur. Böylece goitre meydana gelir.

Guart sebepleri başında, troid hormonunun ana maddesi olan; İOD noktanlığı başta gelir. Gıdalarla ve içeceklerle alınan İOD eğer, ihtiyaçtan az olursa guatre tehlikesi var demektir. Bunun için proflaktik (önleyici) olarak İOD ihtiva eden maddeler verilir. İOD noksanlığından başka, bazı maddelerin de guatr yaptığı tespit edilmiştir. Bunlara guatrojen maddeler denir. Bu guatrojenlerden bazıları : lahana, turp , şalgam, soya fasülyesi, karnıbahar ve havuç, ilaçlardan ise; tihiorea, sulfonamit ve pas sayılabilir. Bütün bu guatrojenlerin in organik iodun, organik iod haline geçmesini önleyerek, goitre meydana getirdiği bilinmektedir. Gelişme çağında, gebelik ve annelerin süt emzirme hallerinde bazı hastalıklara (iltihabi), streslerde de troid hormon ihtiyacı artar. Bu artan ihtiyacı karşılamak için thyroide bezinin fazla çalışma neticesi goitre meydana gelir.

A vitamini yetersizliği de goitre yapmaktadır. Goitre gençlerin, özellikle kadınların hastalığıdır. Her yüz hastanın 85’i kadındır. Hastalık öncelikle estetik sıkıntı verir. Boynun ön yüzünde, anormal bir kitleyi herhalde hiç kimse istemez. Halk dilinde iç guatre olarak bilinen de; ayrıca göz kapağında çekilme neticesi göz akının fazla görülmesi olur. Dışa fırlayan keskin bakışlı bir göz görünümündedir. Bu toksit guatrlı hastalarda ki belirtilerdir. Hastalar ne kadar belensel ve gıda alsalar bile hiç kilo almazlar. Bu guatrlı hastalarda; ellerde titreme, avuç içlerinde terleme ve sinirlilik hali sıklıkla görülür. Çok büyük guatrı olanlarda; nefes darlığı ve yutma güçlüğü, çarpıntı gibi belirtiler görülür. Bu gibi fiziki ve psişik görüntüler ise hastaları çok huzursuz eder ve bir hekime başvurmasını zorunlu kılar. Türkiye’de guatr suyunda ve gıdalarında iodun noksan olan yerlerde fazladır. Karadeniz, Güneydoğu Anadolu, İç Anadolu ve Akdeniz bölgelerinin bazı yerlerinde guatr fazladır. Marmara bölgesi ve Ege’nin bazı yörelerinde az görülür. Koruyucu olarak ise; balık, et, süt, yumurta, zeytin ve zeytin yağı gibi gıdaları fazla almak lazımdır. İod içeren diş macunları faydalıdır. Guatrın stresi ve stresin de guatrı etkilediği unutulmamalıdır. Tedavi olarak ya eksik olan iod yerine konulur, ya da thyroide ekstreleri, troid hormonları müdabi uzman hekim tarafından ilaç olarak verilir. İlaçlar ile yeni başlamış goitreler küçülebilirse de müzminleşmiş büyük guatrlar pek fayda görmezler. Bunların da yani ilaçla tedavi olmayan hastaların tedavisi cerrahidir yani ameliyattır.


Yüksel Cırt stanbul Süper Amatör Lig 1. Grup'ta küme düşmeme mücadelesinde adeta dört takımın ecel terleri döktü. Son hafta müsabakasında deplasmanda rakibi Okmeydanı Fetih Spor’a konuk olan Yahya Kemal İ.Y, yeşil beyazlı takımının 9 kişi kalmasına rağmen maçı bırakmadı. Kümede kalmak için Kağıthane temsilcisinin Sabri, Şevki (pen) ile bulduğu iki kritik golle, müsabakadan 2-2 skorla zorlu rakibinden 1 puan koparmasını bildi. Ligin diğer düş-

meyi yakından ilgilendiren Erokspor- Bostancıspor maçından gelecek skoru beklemeye başladı. Sütlüce stadından gelen 1-1 skorla 3’lü averajla puan tablosu şu şekilde oluştu. 9 Sırada haftayı bay geçen İstanbul Gümüşhanespor 27 puan, 10. Sırada yer alan Yahya Kemal İdman Yurdu, 11 Sırada düşme potası içinde Erokspor 27 puanda kalarak 3’lü averajın sonunda yer aldığından Süper Amatör lige Bostancıspor ile birlikte veda etti. Bu takımların kendi aralarında oynadığı maçlarda İst.Gümüşhane 7,Yahya kemal 5,Erokspor ise 3 puan toplamıştı.

REKLAM REZERVASYON İÇİN

(0507) 501 51 41

HABER İHBAR HATTI (0543) 816 88 96

zahitsevinc@buulkegazetesi.com

info@buulkegazetesi.com


Profile for Bu Ülke

Bu Ülke Gazetesi Sayı:10  

Bu Ülke Gazetesi Sayı:10  

Profile for buulke
Advertisement

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded