Page 1

Tarihte birçok padişahın eğlence mekanı olan Kağıthane, Kanuni ’nin de av için tercih ettiği yerdi.

İmam Hatip Liseleri Mezunlar ve Mensuplar Derneği (Önder) Başkanı Hüseyin Korkut’la, YÖK’ün katsayı uygulamasını tamamen kaldırmasını ve sonrasını konuştuk.

Kağıthane Hasdal yolunda ihtiyaca rağmen durak yapılmaması, vatandaş için büyük tehlike oluşturuyor. Vatandaşlar hiçbir uyarıcının olmadığı yeri durak olarak kullanıyor.

Her üç öğrenciden biri sınıf tekrarı yapıyor. Sınıf tekrarı yapan öğrencinin boynuna asılan “işe yaramaz” yaftası, okullaşma oranının parlak olmadığı ülkemizde öğrencileri okuldan uzaklaştırıyor.

Eğitimlerini tamamlayamadan erken yaşlarda çalışmak zorunda kalan ve istenmeyen ortamların içine düşen çocukların sorumlusu, yetersiz eğitim kadar işin farkına varamayan aileler.

Kâğıthane’de Timur Holding ile yapılan protokol çerçevesinde 20 Anaokulu yapılması planlanmıştı. Ama yapılan anaokullarının durumu iç açıcı değil.


nce İzmit, sonra Van… Kaybolan canlar… Geride gözü yaşlı insanlar… Kimi annesini, kimi babasını, kimi yavrusunu… Kimi dedesini, kimi ninesini, kimi komşusunu… Herkes bir şekilde bir yakınını kaybetmiş… Manzara hakikaten korkutucu, ürkütücü… Dahası can yakıcı, içler acısı… Herkes bir şeyler söylüyor. Söylemeye de devam edecek… Zira dilin kemiği yok ki, sahibini uyarsın… Deprem… Soldan bakınca sıradan bir doğa olayı. Sağdan görünce ilahî bir uyarı. Ortadakiler içinse ilahi bir tabiat hadisesi… Zelzele…Yağmurun yağması, güneşin açması, rüzgarın esmesi kadar doğal bir hadise… Evet hakikaten öyle… Sonuçta Yaratıcı; sıfırdan, gizemli, acı bir sürpriz hazırlamıyor. Çağlardır var olan ancak dile getirmekten imtina ettiğimiz bir olaya tanık tutuyor bizleri… Sıkıntılar, eziyetler, çileler hep böyledir… Sahiplerini uyarır, olgunlaştırır. Fakat zamanla yadsır başına geleni insan. Yine nankörlüğü tutar. Eyyamcılığa başlar. Zevk ve eğlence peşinde koşar durur. Yazık ki bu, hep böyledir. Oysa güngörmüş, akıl ve vicdan sahibi Vanlı depremzede eczacı Halit Bey’in televizyonlardaki ibretlik yakarışı henüz çıkmadı hatırımızdan. Çıkmamalı da: “Bizi deprem değil; bu çürük binalar, bu niyeti bozuk, kalpazan müteahhitler öldürüyor!” Hakikaten de öyle… Amerika’da, Japonya’da bu misli depremler hemen her ay olurken kolay kolay kimsenin burnu bile kanamıyor. Bunu nasıl izah edecek sofistik İslamistler. Ne yani Allah; Amerikanları, Japonları kendine kulluk eden Müslümanlardan daha mı çok seviyor(!) Geçiniz efendim geçiniz… Öte yandan ateist geçinmekle iftihar eden bilimatik (!) insanlara kalsa bu doğanın kendi içindeki sirkülasyonu… O zaman güneşi, dünyayı, ayı canlı varlıklar kabul etmek gerekecek ki; bu da akla ziyan bir önerme olacak… Ki; işbu halde bahsi geçen zevatlar(!) ne vakit kafalarına göre takılacaklar! Her iki düşüncenin ortasını bulmak lazım… … Gelelim asıl mevzuumuza… İlçemizin kuruluşu epey eski… Binaların %80’i büyük İzmit depreminden önce yapılmış… Birçoğu yeni bir depremi karşılayamayacak kadar eski, çürük, yaşlı… Depreme karşı alınan yahut alınabilecek olan tedbirler hususunda Kaymakamlık halkı bilgilendirmeli… Belediye, deprem sonrası insanların toplanıp sığınabileceği varsa ortak yaşam ünitelerini yöre insanına duyurmalı, yoksa ivedilikle her mahalle için alanlar belirlemeli… İlçemizde depreme karşı okullara gösterilen ehemmiyet maalesef hastane ve diğer kamu kurumlarında gösterilmedi. Özellikle insanların yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki yapılar tez elden sıkı bir kontrolden geçirilmeli… Depremi engellemek imkansız gibi görünebilir. Nitekim şu süreçte vaziyet böyledir. Öyleyse en azından depremin darbelerini minimize edecek tedbir ve tasarrufları hemen harekete geçirmeliyiz. Aksi takdirde bırakın kul hakkını, insanlığımız elden gidecektir… osmankoca@buulkegazetesi.com

Ö

Basri Akgül ağıthane Hasdal yolunda ihtiyaca rağmen durak yapılmaması, vatandaş için büyük tehlike oluşturuyor. Vatandaşlar hiçbir uyarıcının olmadığı yeri durak olarak kullanıyor. Hasdal ve çevre bölgede oturan insanlar otobüse binmek için İSKİ müdürlüğünün

önünde bulunan köprünün altını kullanıyorlar. Hasdal’da oturan vatandaşlara en yakın otobüs durağı 4 kilo metre(km) uzaklıktaki Nurtepe’de

bulunuyor. Otobüs şöförleri, yönelttiğimiz soruları “Köprünün altında durmadığımız zaman vatandaş tepki gösteriyor, mecbur kalıyoruz.” şeklinde yanıtladılar. Vatandaşlar, yaklaşık günde 500 kişinin otobüse bindiği bu yere biran önce durak yapılması gerektiğini söylüyor.

Halkın Sesi Partisi (HAS Parti), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Kağıthane İlçe Başkanlığı makamları bir süredir boştu. Geçtiğimiz günlerde üç partinin de yeni ilçe başkanları görevlerine başladılar. HAS Parti Kağıthane İlçe eski Başkanı Hamit Hatipoğlu millet vekilli adayı olduğu için Kağıthane İlçe Başkanlığı görevinden istifa etmişti. Seçimlerden bu yana boş kalan ilçe başkanlığına yapılan seçimle Nadir Aydın geldi. MHP İlçe Başkanı Mustafa Elma geçtiğimiz günlerde görevinden alınmıştı. Elma’dan boşalan İlçe Başkanlığı görevine Adnan Maden getirildi. Uzun süredir CHP Kağıthane İlçe Başkanlığı görevini yürüten Fevzi Şit uzun süren ilçe başkanlığının ardından CHP il başkanlığı tarafından görevinden alındı. Fevzi Şit’ten boşalan İlçe başkanlığına Gökhan Pektaş getirildi.


S

üreçte defalarca totaliter rejimler uyarıldılar. Lakin onlar Sistem sahiplerinin arzularındaki şiddeti algılayamadılar. Bir şekilde bu dalgayı da atlatır yolumuza devam ederiz yanılgısına düştüler. Zaman içerisinde de şekli bir takım değişimlerle iktidarlarının devam edeceği kanaatindeydiler. Tabi sürecin şark kurnazlıklarıyla yönetilemeyeceği yakın bir süreçle ortaya çıkmış oldu. Arap baharı Yeni Dünya Düzeni kurucularının samimiyet testleri olarak tarihe not düşüldü. Özelde Türkiye’nin durumunu ele alacak olursak; Türkiye Yeni Dünya Düzeni’nin (Amerika gibi) hem kurucuları hem de uygulayıcıları arasındaydı. Türkiye’de de (Amerika gibi) hem statüko hem de 3. sınıfların itilmişliği hüküm sürmekteydi. Türkiye kurucusu olduğu Yeni Dünya Düzeni’nin kuramlarını kendi siyasal mekanizmalarında uygulamakla mükellefti. Yani üçüncü sı-

nıfların önündeki siyasal ve ekonomik engeller tamamen ortadan kalkmak zorundaydı. Üçüncü sınıflar güçleri nispetinde iktidara ortak olmalıydılar. Türkiyedeki üçüncü sınıflar genel tasnif itibarı ile İslamcılardan, Fethullahçılardan, Liberal solculardan ve Kürtlerden oluşmaktaydı. Türkiyenin ödevi bu kesimlerin doğal bir yolla ve kolayca atılamayacak kadar güçlü bir bağla iktidara ortak edilmeleriydi. Statükonun sahipleri de ya bu duruma intibak edecekler veya cezasını çekeceklerdi. Kural gayet açık ve netti. Türkiyedeki üçüncü sınıflar doğala yakın bir yöntemle süreci idare etmesini istedikleri liderlerini seçtiler. Ama süreç tehlikeliydi. Statükonun var zannedilen devasa gücü hem ürkütüyor hem de korkutuyordu. Fakat ortaklardan Amerika Türkiyedekinden çok daha vahim bir sürece girip zenci bir başkan seçtiğinde Yeni Dünya Düzenini oluşturan gücün kuvveti çok daha aşikar hale gelmişti. Bu durum Türkiyedeki değişim sürecine çok anlamlı bir cesaret kaynağı oluşturdu. Çünkü Amerikada bir zencinin başkan olmasının toplum psikolojisi karşılığı aşağı yukarı Öcalan’nın Türkiyedeki başbakanlığına tekabül edebilir. Amerika bunu Yeni Dünya Düzeni’in desteğiyle gerçekleştirmişse bizdeki üçüncü sınıfların iktidara ortak olma süreci çocuk oyuncağı bile sayılabilirdi. Bu teorik ve Amerikan pratiği gerçeğine rağmen bizdeki “üçüncü sınıf ” iktidar sahipleri durumu bir kaç

kez daha test etme ihtiyacı hissettiler. Sonuçta güven unsurları oluştuktan sonra Türkiye de gerçek bir demokratik yönetimin de önü açılmış oldu. Bu süreç elbette birçok sıkıntıyı barındırmaktaydı. Nitekim bu sıkıntılar korkulan gerçekleşmese de zaman zaman gündemi meşgul etti. Bu sıkıntılı süreçte Türkiyenin yapısal sağlamlığı ile yetişmiş iki ayrı erke ayrı ayrı teşekkür etmek gerekir. Birincisi: Türkiyedeki statüko. Çünkü bizdeki statüko Mısır veya Libyadaki güçlere kıyasla çok daha vahim bir koruma refleksine girip Türkiyenin bu gününü ve yarını mahvedebilecek kabileyette olduğu zamanlarda bile bu gücünü kullanmadı. Mübarekten ve Kaddafiden çok daha güçlü olmalarına rağmen onların rollerini oynamadılar. Türkiyede iç muhalefet her ne olursa olsun ülkeyi kaosa sürükleyecek adımı salt iktidar uğruna atmadılar. Ergenekon veya Balyoz planlarını bu duruma muhalif görenler olabilir. Ben bu yapıların doğal koruma refleksi ile oluştuğu kanaatindeyim. Yapılan gayri ahlaki tavırların kurumsal olmasından ziyade bireysel bir alanda kalması gerekliliğini düşünüyorum. Çünkü akil kesim Yeni Dünya Düzenine adaptasyonun getirilerini görecek kadar basiret ortaya oyabilmişlerdir. Hatta bu yapıların oluşmasından daha garip olanı; bu tarz bir koruma refleksinin oluşmadan gücün sessiz sedasız yeni ve sonu ne olacağı kestirilemeyen bir yapıya teslim edilmesi olurdu. Yakın

geçmişte Saddam’ın devrilme sürecini hatırlarsak; hepimizin beklentisi Saddamın geri planda çok özel güçlerinin olduğu ve yenilse bile çok ciddi kayıplar verdireceği yönündeydi. Lakin Saddamın düşmesi basit bir arsa devrinden bile kolay olunca hepimiz hayal kırıklığına uğramış ve bu kadar da basit olmaz ki demiştik. Yani geçmişi olan her devletin kendiliğinden oluşturduğu bir koruma refleksi olmalıydı. Ortada daha iyi bir yönetim vaadi veya gerçekliği olsa bile bir takım sebeplerle buna güven duymayan yapıların oluşmasını da normal karşılamak gerekebilir. Elinde güç olan statüko ve benzeri güçlerin güçlerini salt iktidar uğruna kullanmadıkları için teşekkür etmek gerektiği kanaatindeyim. İkincisi: AKP iktidarı ve Tayyip Erdoğan AK Parti ezici çoğunluklarla iktidara gelmiş olmasına rağmen, arkasında Amerikan zencilerinin rüyasını, Arap Baharını gerçekleştiren Yeni Dünya Düzeni’nin gücünü almasına rağmen ne Iraktakiler gibi ne de Mısırdakiler gibi şımarmamıştır. Kendisini alaşağı etmek isteyenleri yine onların hazırladığı anayasa ve kanunların çerçevesinde yargılamayı başarabilmiştir. Onların aleyhine en ufak bir düzenleme dahi yapmamıştır. Türkiyenin dönüşümünde, galip gaddar bir iktidar gibi davranmaktan daha çok, yine vakarla durabilmeyi başarmasından dolayı teşekkürü hak etmektedir. Devam edecek


Celal Baygeldi

L

iseye yeni başlamıştık. Derse giren her hocayı dikkatle analiz ediyor, başımıza ne gibi sorunlar çıkarabileceklerini tahmin etmeye çalışıyorduk. Hiçbir sorun yoktu öğretmenlerde, çoğu hemşerimiz, şiveleri bile bize yakın, rahat insanlardı. Tam “lise de buymuş işte, abartmaya gerek yok” derken, genç İngilizce hocamız sınıfımıza ve hayatımıza dahil oldu. Sınıfa girişi bile bir başkaydı. Ağır ağır hareket ediyor, cümlelerin üzerine basa basa ve asla gülmeden konuşuyordu. Üzgün müydü, kızgın mıydı, anlayamamıştık. Bir derdi vardı ama… Eyvah, dedik bu hocayla işimiz var. Dikkat edelim dersine iyi çalışarak gelelim. Hoca gizemli kişiliği ve bu ağır tavırları ile gittikçe ilgi odağımız oluyor, hakkında sağdan soldan duyduklarımızı kulaktan kulağa konuşuyor, farkına varmadan üzerimizdeki etkinliğini artırıyorduk. Öğle aralarında lavabodan kurulanarak çıkıyordu. Bu hoca, namaz kılıyordu… Hem de bu genç yaşta. Namaz kılan bu genç öğretmene saygımız katlanarak artıyordu. Birinci dönemin sonuna doğru “Sakarya şiirini ezberlemeyen sınıfı geçemez!” dediği zaman en haylazımızın bile “hoca, İngilizce dersinde ne Sakarya’sı, ne şiiri?” demek aklına bile gelmedi. Öylesine kabul etmiştik üzerimizdeki hakimiyetini. İlerleyen günler ve yıllar boyunca hakkındaki her sorunun karşılığını yavaş yavaş öğrendik. Hocamız rehberimizdi artık. Sorunlarımız çoktu, yapılacak çok iş vardı ve davamız bizden alınteri bekliyordu. Birden önemli olmuştuk. Basit hesapları bırakıp, “başımızı bir gayeye satmış” tık. Hayatımız anlam ve değer kazanmıştı. Okumamız için koltuğumuzun altına sıkıştırılan kitaplar, söylenen ciddi ama gurur okşayıcı sözler, verilen görevler… Hocanın bizden ümidi vardı ve biz asla onu mahcup etmeyecektik. Derdini bize bulaştırmıştı nihayetinde. Üç yılın sonunda (unuttunuz mu hemen daha birkaç yıl önce lise üç yıldı) bazılarımız üniversiteye başladık. Bir şiire bu kadar tutunur mu bir genç? Büyük şehrin kibirli sokaklarından, bizi ezen ışıltılı vitrinlerin önünden geçerken kendimizi “Anadolu’nun saf çocuğu” olarak tanımladık. Akşamüstleri yalnızlığımıza gömülürken “divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun” diye teselli olduk. Üstadın bütün kitaplarını okuduk. Sonra daha başkalarını, daha çok kitaba, daha çok umuda ulaştık. Yalnız değildik, bunu anladık. Büyük bir halkanın içindeydik ve bize ipin ucunu veren hocamıza minnettardık. Hocamız halen yönetici olmayı değil, öğretmen olmayı önemli görerek, kendi ifadesi ile “kağıtlara değil, kalplere imza atmayı” sürdürüyor. İyi ki de böyle yapıyor. Bizler hesap günü onun şahitleri olacağız. “Gençliğini nasıl harcadın?” diye sorulurken yüzlerce öğrencisi haykıracak bizim gibi “ömrünü cömertçe bize vermişti” diye. Bir güne hapsedilen duyarlılıklara inanmasam da, öğretmenler gününe, bunları bana hatırlattığı için minnettarım. İşini Tahsin Hocam gibi yapan bütün öğretmenlere saygı. Sevgi ve dualarla. filizbalcı@buulkegazetesi.com

ağıthane’nin en işlek mahallelerinden biri olan Çağlayan Mahallesi’nde, sabah ve akşam iş çıkış saatlerinde trafik adeta felç oluyor. Çağlayan’ın ana caddesi olan Vatan Caddesi sağlı sollu parklar yüzünden tek şerit olarak çalışabiliyor. Çeşitli sokaklardan Vatan Caddesine çıkan yollar da trafiğe eklenince adeta tüm Çağlayan felç oluyor.

Vatan Caddesi Çağlayan Meydan’dan Levent Sokak’a kadar sağlı sollu parklara tek şeride düşen yolla devam ediyor. Levent sokaktan sonra yolun çift şerit olması ve sağlı sollu parkların Vatan Caddesinde devam etmesi trafiği iyice içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Vatandaş cadde boyunca sağlı sollu parkların kaldırılması gerektiğini düşünüyor. İzlenimlerini sorduğumuz İSPARK görevlileri

bazen bu yolun 45 dakika hiç kıpırdamadığını belirttiler. Kasım ayı Kağıthane Belediye Meclisi’nde konuyu gündeme getiren Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Üyesi Hüseyin Demir, Vatan Caddesi’ndeki trafik soru-

nunun o mahallenin insanlarını çileden çıkarttığını belirtti. Demir, şu an var olan durumun düzeltilmezse adalet bürolarının Çağlayan’a taşınmasıyla bu sorunun daha da büyüyeceğini idda etti.

met Karamanlı çevrede emsali görülmemiş akademik destekli bir seçim programı yürüttü. Uzun süren çalışmalarının ardından 2009 yılında Çeliktepe muhtarı seçildi.

Karamanlı kendisini en çok rahatsız eden konu olan, sağlık ocağının yetersizliği ve sağlık ocağında yaşanan sorunlar üzerine yoğunlaştı. Gerekli makamlarla görüşmelerin yapılmasının ardından nihayet 2011 yılının dördüncü ayında yeni yapı çalışmaları başlatıldı. Çeliktepe’de 70m2’lik sağlık ocağı yaklaşık 70 bin kişilik bir nufusa hizmet vermeye çalışıyordu. Durumdan halk , sağlık ocağı personeli şikayetçiydi. Yeni yapılan proje dahilinde 70m2 olan sağlık ocağı 240m2 olacak. Yapılan projeyle muhtarlığında daha geniş bir yerde hizmet verebileceğine değinen Karamanlı bu alanın yarısının hayır çarşısı olarak kullanılacağını belirtti.

eliktepe Mahalle Muhtarı Ahmet Karamanlı alışılmışın dışındaki genç dinamik duruşu ve çalışmalarıyla dikkat çekiyor. Karamanlı bir mahalle muhtarının görevlerinden ziyade bulunduğu bölgeye her alanda katkıda bulunmaya çalışıyor. Ahmet Karamanlı 1978 Çeliktepe doğumlu. Çeliktepe muhtar adaylığı serüveni de bir hayli anlamlı. 2010 yılında vefat eden altı yaşındaki kızının hastalık sürecinde sağlık ocağında karşılaştığı sorunlar ve eksiklikler Karamanlı‘yı derinden etkiledi. Bu etki onu muhtar adaylığına kadar götürdü. Halkla ilişkiler mezunu olan Ah-

Çeliktepe Muhtarı Ahmet Karamanlı “Her evden bir koli kumanya” sloganıyla yoksul insanlara yardım ulaştırdı. Bu yardım kampanyası adeta bir festival havasında gerçekleşti. Çevre illerden hatta çevre bölgelerden sosyal medya aracılığıyla bu kampanyaya katılanlar oldu. Büyük yardım kampanyasına öncülük eden Karamanlı düzenlenen “Çeliktepe merhamet hareketi finali” ile organizasyonda emeği geçen kişileri plaketle onurlandırdı. Ahmet Karamanlı bu çalışmalarda azaları Emin Pürtaş , Dilaver Özcan , Sedat Taşkın’ın katkılarının büyük olduğunu belirtti.

ağıthane Kaymakamlığı görme engeli olan vatandaşlara bilgisayar desteği verdi. Kağıthane Kaymakamı Akın Varıcıer “Hayata bağlanıyorum” projesi kapsamında fiziksel engeli olan vatandaşlara destek oldu.

İki görme engeli olan vatandaşa, özel olarak tasarlanmış bilgisayar veren Kaymakam Varıcıer, amaçlarının görme engeli olan vatandaşların önlerindeki engelin kaldırılmasına yardımcı olmak olduğunu belirtti. Akın Varıcıer, görme engeli olan vatandaşlarımızın sosyal yaşama katılabilmesi için ellerinden geleni yapacaklarını söyledi. Kaymakam Varıcıer “Fiziksel engeli olan vatandaşların sosyal hayatta başarılarını ve mutluluklarını görmek bizler için büyük mutluluktur.” şeklinde konuştu.


siyasi muhalefetler yapay, bütün ideolojik ayrışmalar sahteymiş. Yoksa nasıl oluyor da Avrupa medeniyetini kanla, sömürüyle kuran, hali hazırda dünyada en fazla sömürgesi olan, en fazla müslüman ve masum kanı döken yüzyılların zalimine karşı; solcusu, sağcısı, İslamcısı ağız birliği etmişçesine övgüler, mersiyeler dizebiliyorlar. Bakınız gazetelere hangi cenahtan olursa olsun, birkaç "marjinal" çıkış haricinde övgüden başka bir şey yok, ciddi bir eleştiri yok. Bu İngiltere değil mi, kaç yüzyıldır dünyayı sömüren, bu uğurda kan dökmekeğer ne güzel anlaşırlarmış arala- ten, katliam yapmaktan çekinmeyen! Bu rında. Yeter ki önleri açılsın, imkân İngiltere değil mi, bugün Amerika’nın bütün verilsin, söyle biraz da yurt dışına kanlı politikalarına destek veren! Irak'ta ve çıkıversinler. Sınırın ötesine geçince arala- Afganistan'daki kanlı işgalde hiç mi suçu rındaki fark sihirli bir şekilde ortadan kal- yok! Daha meselenin Osmanlı’nın yıkılışı, kıveriyormuş, defalarca gördük. Üst düzeyde Çanakkale Savaşı, İstanbul ve Anadolu’nun gerçekleştirilen Almanya, Fransa, Belçika, işgali vs yakın tarih boyutuna da girmiyoille de ille Amerika seyahatlerinde yahut rum. Zira tarihini, medeniyetini ve davasını paydasında nasıl canciğer kuzu sarması ol- unutmuş, Batı karşısında gözleri kamaşan duklarını... Şimdi de Cumhurbaşkanının safdiller tarafından "hala geçmişte mi yaşıİngiltere gezisi vesilesiyle vuku buluyor. yorsun?" diye suçlanmak istemiyorum. Onlar, fosilleşmiş bir kraliçenin şahsında Gavuristan havasını soluyunca hepsi kendilerine geliyor arsızların, şöyle bir silkinip temsil edilen İngiliz Kraliyet yönetiminin yüzlerindeki maskeyi atıveriyorlar. Bakmayın ihtişamı karşısında ağızları açık bakakalırken, içerde birbirlerini yiyormuş gibi görünme- muhteşem bir geleceğin ancak geçmişi iyi lerine; atışmalar, sataşmalar, kavgalar, ideo- bilmekten, bilvesile geçmişi devam ettirlojik ayrılıklar. Asla kapanmayacakmış gibi mekten geçtiğini görmezden geliyorlar. Sekduran siyasal muhalefetler, irtica tadında sen yıl sonra bile Osmanlı hanedanına karşı birikmiş kinler, öfkeli "seni komünist" suç- kinleri dinmeyenler, İngiliz Kraliyet hanelamaları... Hepsi ama hepsi koca bir yalan- danı karsısında neredeyse saygıdan ölüverecekler! mış. Meğer ne kraliçeymiş! Ülkenin bütün Evet, bir kez daha gördük Cumhurbaşkanının İngiltere gezisi vesilesiyle; bütün uç görüşlülerini aynı potada toplamayı ba-

M

şardı. Sanki bağımsız değil de, Büyük Britanya Devletler Topluluğu’nun sömürge ülkelerinden biriyiz. Sağcı, solcu, İslamcı her kesim tarafından Kraliçeye, hanedana ve İngiliz sarayının teşrifat kurallarına yağdırılan hayranlık ve övgülere bakınca insan sormadan edemiyor; sahi Anglosakson Elizabeth kimlerin kraliçesiymiş? Kardeşim bu ülkede makam/mevki ve söz/köşe sahibi herkesin de mi yolu krallığa sadık Ekseter Üniversitesinden geçmiş? Ne oluyor Allah aşkına? İslamcı Abdullah Gül ile M.Ali Brand'ı, İslamcı Hasan Karakaya ile Murat Belge'yi kraliyet odağında aynı paydada birleştiren nedir? Gelecek anlamsız ve mantıksız eleştirilere rağmen, doğrusu insan sormadan edemiyor. Geziye katılanlar nasıl da teşrifat uzmanı kesildiler! Kraliyet Sarayına hangi yoldan gidilir, hangi kapıdan girilir, kim hangi salonda ve kim tarafından karşılanır, törenler esnasında ne yerler, ne giyerler vs. Hele eski İslamcı Sayın Abdullah Gül ve eşinin saray teşrifatına uyum sağlamada gösterdikleri hüner her türlü övgünün üstündedir. Neşeleri kıvamında, keyifleri yerindeydi. Yüzlerinde, kaç asırdır ve hâlâ İslam dünyasını sömüren, müslümanların kanını döken İngiliz Kraliyetine karşı en küçük bir üzüntü ve endişeye yer yoktu. Belli ki bunlar son derece yersiz ve çok geride kalmış sorunlardı. Bu yazı Murat Belge'nin Tempo dergisi Kasım sayısındaki İngiltere gezisini magazin üslubuyla anlattığı yazısından kaynaklandı.

Hazret sosyalist dünya görüşüne sahip bir aydın olarak emperyalizme -en azından eskiden öyle idi- karşı ya; haliyle zehir zemberek bir dille İngiliz emperyalizmini eleştirmesini bekliyor insan. Ya da eskiden şeriatçı ve gerici olarak nitelediği cumhurbaşkanını, İngiliz emperyalizmine destek vermekle, İslam coğrafyasını sömürmesine ses çıkarmamakla, ardından da sol jargonda bonkörce kullanılan "işbirlikçi" sıfatıyla suçlamasını! Ama nerde! Yıllar evvel Murat Belge'yi emperyalizme ve gericiliğe karşı verdiği konferanslarda takip ederdik de, o yılmaz devrimci duruşundan dolayı gönenirdik. Sanki Abdullah Gül farklı mıydı? Milli Görüş gömleği üzerindeyken, kapalı devre konferanslarda emperyalizme bodoslama dalardı. Ya şimdi? Bu sağın ve solun pehlivanlarına ne oldu? Ne ellerinde kuvvet, ne dillerinde kudret kalmış. İdeolojileri boş, davaları fos çıktı yazık! Bugün ise İngiliz emperyalizmini şahsında temsil eden fosil kraliçe ortak paydasında; eski davaları ve düşmanlıkları bir yana bırakarak inanılması güç bir dayanışma sergiliyorlar. Ve ne yandan bakarsak bakalım bu durum son derece rahatsız edici ve şüphe uyandırıcıdır. Adama sormazlar mı; madem kendi aranızda bu kadar iyi anlaşabiliyordunuz, emperyalist krallıkları meşru görebiliyordunuz da yıllarca neden milleti aldattınız, yüzünüzde maskeyle dolaştınız! Sağcı, solcu, İslamcı diye gençliği yıllarca birbirine düşürdünüz! necdetmese@buulkegazetesi.com

insanımıza hizmet etmesi gerekenler kendilerini efendi sanmaya devam edecektir. İnsanımız da hizmetkârlarına tapınmayı bırakıp, hadleri iyi belirlemeli. Amirler de vatandaşımız da hadleri yeniden gözden geçirmeli. Farkınız nedir? Demin de ifade ettiğim gibi bilimi, ahlakı, adaleti siyasete rehber edinen; siyaseti ibadet gibi yapan, bu anlayıştaki siyaseti gerçekleştirmek için gereken milli kadrolarını yetiştiren, uzlaştırıcı, birleştirici, hak ve bilim aşığı bir anlayışa sahibiz.

Yeni anayasa çalışmaları hakkında partinizin görüşleri nelerdir? Yeni Anayasanın yapılışında, meclis içi dışı diye ayırmadan, tüm siyasi partiler başta olmak üzere toplumun her kesiminin görüş ve düşüncelerinin de alındığı geniş bir mutabakatın sağlanması gerektiği görüşündeyiz. Bu anayasa çalışmalarına katkı sağlayacak her kesin ve herkesimin, dürüst ve samimi olmasına, bu çalışmaların istismar edilerek, demokrasi ve insan hakları kavramlarının arkasına başka şeyler yerleştirilerek, ülkemizin birlik ve beraberliğine halel getirecek, zarar verecek hal ve hareketlere meydan verilmemesine azami dikkat etmek gerekir. Terör konusunda neler söyleyeceksiniz? Doğu meselesini iyi analiz etmek için genel başkanımız Aykut Edibali’ye müracaat şart. “Kürdü sevmeyen Türk, Türk değildir. Türkü sevmeyen Kürt Kürt değildir” der sayın genel başkanımız. Olaya bu çerçeveden bakıldığında Türkiye’de yaşayan insanların birbirine sorun gibi gösterilme çabalarının dış kaynaklı bizi zayıflatma ve yok etmeye yönelik batı tezgâhlarından çıkma planlar olduğu aşikârdır. Arapların Osmanlı’dan kopması için İngiliz istihbaratının yaptığını artık bilmeyen kalmadı. Şu an yaşadığımız olayları kimlerin ısıttığını çok iyi analiz etmek mecburiyetindeyiz.

Zahit Sevinç illet Partisi Kağıthane İlçe Başkanı Salim Yılmaz’a Partisini ve hedeflerini sorduk. Partinize göre Millet nedir? nanç ve kültür birliği olan, ülke hudutlarıyla sınırlı olmayan, farklı ırklara mensup olsalar da aynı değerleri paylaşan, aynı tarih bilincine sahip bir toplumdur millet. Bizden evvel millet kelimesi ulus ile eşanlamlı zannedilmekte idi. Bu aşıldı şu an. Millet olmak mecburiyetindeyiz. Ancak bu şekilde mutlu olabiliriz. Logonuz ne anlama geliyor? Hem Doğunun hem Batının barışını, sükûnetini sağlayabilecek gücü ifade eder. Kartal kültürümüzde geniş yer bulmuştur. Peygamberimizin sancaklarında, Selçuklu’da ve bu gibi pek çok yerde kuş ve kartal simgeleri vardır. Ne zaman millet partisine katıldınız? Bu hareketle partileşmenin ilk tohumlarının atıldığı 85’li yıllarda müşerref oldum. Fikirleri; bilimsel temellere ve Türkiye gerçeklerine son derece uygun, milletin değerlerine yürekten bağlı. Bunun dışında istismar etmeyen, ülke menfaatlerini her şeyin önünde tutan, disiplinli yiğit bir lider; Edibali beni etkiledi. Siyaseti köşe kapmak, mevki makam ikbal için değil,

insani bir vazife, gelecek için bir hizmet olarak görüyor arkadaşlarımız. İşlerinde çalışmak ne kadar gerekliyse partide de çalışmak öyle gerekli. Aslında insanımız siyaseti hayatının bir parçası yapmak mecburiyetinde ki ülke şaha kalksın. Bu, haftada birkaç saat, az bir miktar maddi destekle olabilecek bir şey. Çilesine katlanılmayan kurtuluştan bahsedemeyiz. Beş yılda bir rey vermeyle vazifemiz bitmiyor vatandaş olarak. Üye ve aidat esasına dayalı bir siyasal sisteme geçmesi ülkemiz için son derece gerekli bir durumdur. Böyle olmazsa


ileler çocuklarını neden İmam Hatip Liselerine(İHL) gönderiyorlar? İmam hatip Lisesine giden bir çocuk ne öğrenir? Veliler İmam Hatip Liselerine çocuklarını sadece dini bilgiler alsın diye göndermiyorlar. Çocuklar bu okullarda Kur’an okumayı, peygamberimizi, İslam dininin esaslarını öğreniyorlar. İsterlerse imam hatipliğe yönelebilirler, isterlerse de herhangi bir mesleğe yönelebilirler. Yani din öğrendikten sonra doktor olmaya, mühendis olmaya da açıklar, o donanıma sahipler. Görüyoruz ki zaten İmam-Hatip mezunları hayatın her alanında var. İmam Hatip Liselerinde sadece meslek dersleri yani Kur’an-ı Kerim, siyer, hadis, Arapça değil bu derslerin yanında normal bir lisede olduğu kadar kültür dersleri alıyorlar. Milli Eğitim Temel Kanunda da zaten İmam Hatip Liselerini tarif ederken hem mesleğe hem yüksek öğrenime hazırlayan okullar olarak tanımlıyor. Dolayısıyla kurulduğundan bu yana insanımız bu okullara bir misyon yükleyerek çocuklarının sağlıklı bir

kaynaktan din eğitimi almaları için göndermektedir. Ortak bir İHL kültüründen bahsetmek mümkün müdür? Mümkünse bu kültürün anlamı ve işlevinden bahseder misiniz? Evet bir İHL kültürü vardır. Yani bu okulların bir iklimi olduğundan bahsedilebilir. Bu iklimde özellikle vahye dayalı ilimlerin okunuyor olmasından kaynaklıdır. Bu nedenle tüm okulda ahlak ikliminden bahsetmek mümkün. Bu iklim sadece okul sınırları içerisinde değil mezun olduktan sonra da sürmektedir. Bu manada İHL mezunu olmak sadece bir binaya girip çıkmak değil, İslam ahlakının temel renginin görüldüğü, ülkesiyle milletiyle temel değerleriyle barışık bir kültür olarak tanımlayabiliriz. Gerçekten de son yarım asırdır İHL nesli bu iklimi büyük oranda da bu iklimi top-

İHL’ler hem mesleki hizmetleri yapan, hem de hayatın her alanında yerini alan mezunlar vermeye devam edecek

İmam Hatip Liselerinin kuruluşunu incelemek için öncelikle Osmanlı’dan Türkiye’ye geçişteki eğitimin dönüşümüne bakmak gerekir diye düşünüyorum. Bilindiği üzere Osmanlı’nın son yüzyılında özellikle Batılılaşmak gayretiyle birlikte medreselerden mektebe bir geçiş vardır. Özellikle müslüman kesimin eğitimi medrese ağırlıklı ve aslında vahye dayalı bir bütün eğitimi ifade etmektedir. Os-

manlı’nın son dönemlerinde bu Batılılaşmanın da etkisiyle eğitimde de bir ikilik söz konusudur. Bir tarafta medrese, bir tarafta mektep. Bu mektepler zamanla Türkiye’nin eğitim sisteminin temellerini de oluşturmuş. Osmanlı’dan Türkiye’ye geçişte aslında ilahiyat fakülteleri, imam hatip mektepleri ve kursları var. Fakat 1924’ten 1930’lara kadar bu okullar; talep yok, öğrenci yok gibi bahanelerle kapa-

Katsayı ve YÖK baskısı nedeniyle başarılı mezunlarımızı Viyana’ya gönderdik, orada çok başarılı oldular. Yüksek lisans doktora yapanlar oldu luma taşımıştır. İHL’ler Sünni okulları mıdır? Şu an sadece Tunceli ilinde İHL yok. Tunceli hariç tüm ülkede İmam Hatip Liseleri vardır. İHL’ler Sünni okullarıdır desek bu çok spekülatif bir değerlendirme olur. Ama şu an İmam Hatip Liseleri Sünni’si

tılmış. 1930 ila 1950 arası din eğitimi adına hiçbir çalışma yok. Bu ciddi manada bir sıkıntı oluşturdu. Neredeyse cenaze namazı kıldıracak ve kaldıracak, defnedecek insanlar bulunamaz hale gelindi. Bu boşlukları doldurmak amacıyla düzenleniyor. Sonradan İHL’ler hem mesleki hizmetleri yapacak mezunlar veriyor, hem hayatın her alanında yerini alan mezunlar vermeye başlıyor.

ile Alevi’si ile toplumun tüm kesimlerine hizmet etmektedir. Okullarımızda Alevi kökenli öğretmenlik yapan hocalarımız var. İHL her kesimin okuludur. Başbakan birçok milletvekili ve bürokrat imam hatip mezunu. Bu zevatın yetişkinleri camianın kalite ve imkanlarının gelişmesi anlamında yeterli bir şeyler yapıyorlar mı? Biz ÖNDER olarak bunu görüyoruz. İHL’lerdeki arkadaşlarımızın olsun, bizim olsun yaptığımız faaliyetlerde bu desteği görebiliyoruz. Özellikle başbakanın gerçekten hem o sıkıntılı dönemde, hem de bu dönemde imam hatip nesline karşı olan duyarlılığını vurgulamak lazım. Bu tabii bir şey. İmam Hatip Lisesi mezunu olsun, olmasın; biz ulaşabildiğimiz de, anlatabildiğimiz de insanlarda bu duyarlılığı görebiliyoruz. Ayrıca bizim mensubumuz siyasette olsun, ticarette olsun, toplumun değişik kademelerinde bu toplumun hayra, iyiye, güzele doğru dönüşmesi için motor güç olması


G

ündem karışık. Ortadoğu sıcak, Ortabatı ayaklanmış, Uzakdoğu uzak ve üretken. Memlekette spor-siyaset sofraları kurulmuş, ziyafetler veriliyor. Aklıma Mahsun Kırmızıgül’ün yeni dizi filimi geliyor. Yurdum insanı küçük ama etkileyici dramlarla evlerimize misafir olmuş. Böylece günler günleri kovalıyor. Kısacası hayat devam ediyor. Yoğun hayat yoruyor bizi. Gündem aşk olsun, her daim bitmeyen bir mesele. Evrensel bir tema; aşk –âşık-maşuk, gül-bülbül, Leyla-Mecnun, Kerem-Aslı… Tarihin, edebiyatın derun meselesi, bitmeyen duygusudur. Vurdulu-kırdılı filimler dâhil her senaryoda yer bulan tek heceli, tek nefesli bir sözcük. Fıtratta var olan, var olmuş Cennet’ten atılmaya sebep aşk… Biz aşktan doğduk/Bizim anamızın adı da aşktır der Mevlana. Ölüm gecesini sevgiliye kavuşma gecesi (Şeb-i Aruz /düğün gecesi) diye çağıran Mevlana, Şems’e pervane olmuş, muhabbetine aşk ismini koymuştur. Hz. Allah Kutsal kitabında peygamberine Ey Habibim diye seslenir. Ey Habibim, ey sevgilim aşkın en saf halidir. Derken uzak bir tını gibi Ahmet Kaya’nın şarkıları kulağıma çalınıyor. Hüzün ve döneklik konulu yazılar arasında dinliyorum şarkıyı. Memlekette her şey tıkırında. Siyaset alabildiğine ateşli. Dün konuşulanlar bugün unutulmuş. Zihnimi dün dündür, atalar sözü(!) tırmalıyor. Dedim ya her şey tıkırında. Gündemi karıştırmayalım. Aşk söze gelmeli şimdi. Keşiş’in kızı Aslı, Kerem’in gönlüne sahiptir. Öyle bir sahiplik ki, yakar Kerem’i. Mumun etrafındaki pervane misali kül eder. Aşk yakar! Romeo, asil Juliette’ye umutsuzca âşıktır. Krallar devirir bu aşk ama kendisi devrilmez. Aşk güçlüdür. Ferhat, dağları deler. Zira bilir ki ‘’ Âşıklara ölüm gelmez tatlıdır ballar gibi.’’ Yunus âşıktır, ozandır, derviştir. Aşkı olmayan kişi taş misalidir ona göre. Aşk beladır. Hem öyle bir beladır ki pusu kurar belalara. Sahibini daim mecnun eder, çöllere düşürür. Kays, civanmert bir delikanlıdır. Görür Leyla’yı ondördünde. Siyah uzun saçlı Leyla, gece gibidir. Umurunda mı Kays’ın? Gece onun için güneştir. Sabaha kavuşmayı bekleyen bir çiğ tanesinin sabırsızlığında erir içten içe. Mecnun olmuştur artık. Aşkın sıcaklığının unutturduğu kızgın kum tanelerinin üzerinde çöl ahularına yarenlik eder. Babası dertlidir. Oğlunu aşk belasından kurtarmak ve dua etmek için Kâbe’ye götürür. Ne mümkün! Mecnun, aşk iksirine musallat olmuştur artık. O kutsal mekânda, aşk belasından uzak tutma beni Ya Rab! Temennisi ile dua eder. Zira aşk yaşamdır, mevcudiyetinin sebebidir onun için. İşte böyledir her dilde, her devirde aşk. Çinli bir şairin dediği gibi :’’Öyle bir sır ki kimseler anlamaz.’’ Anlasak da anlamasak da gündeme muhalif olmanın hafifliği ile meselemiz, bu olsun dedik. Ne de olsa hayat devam ediyor. abdullah@buulkegazetesi.com

âğıthane’de Timur Holding ile yapılan Protokol çerçevesinde 20 Anaokulu yapılması planlanmış ve bunlardan birkaç tanesi eğitim öğretime eylül ayı itibarıyla başlamıştı. Gazetemizde de bu olayı temel atma törenleri döneminde haber yapmıştık.

da söyleniyor. Görüşlerine başvurduğumuz birçok veli üst katta eğitim yapılırken alt katta durmanın imkânsız olduğunu ve bu yüzden öğretmenlerin okulu çapraz olarak kullanmak zorunda kaldıklarını dile getirdi. Ayrıca haziran ayında temeli atılan Hamidiye İÖO ‘nun Anaokulu, üzerinden 6 ay geçmesine rağmen hala bitirilmiş değil.

Bu çok önemli bir proje olduğu için toplumun tüm kesimlerinin takdirini topladı. Ancak yapılan anaokullarının pedagojik olmadığı ve fiziki yapısında kışın gelmesi ile birlikte birçok problemin ortaya çıktığı anlaşıldı. Hasbahçe İlköğretim Okulu bu problemin yaşandığı en bariz örnek. Yağmurların yağmasıyla su çeken ve rutubet alan anaokulunun duvarları alçıpandan olduğu için dayanıksız ve kısa sürede tahrip oluyor. Tek bir tuvalet ile hem kızlara, hem de erkek öğrencilere hizmet veriyor olması ayrı bir sorun. İki katlı olarak projelendirilen okulun ses izolasyonu eksiği olduğu

Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz Eğitim Bir Sen 6 nolu Şube Başkanı İdris Şekerci, bir veli ve aile birliği üyesi ayrıca sendikacı olarak konunun kendisini yakından ilgilendirdiğini belirterek şunları söyledi: “Kâğıthane’mizin anaokulu sorununu çözme adına yapılan bu girişimi, takdireşayan bir durum olarak karşıladık. Okulların yapımı sırasında yer tespiti ve uygulama biçimi bizim bu heyecanımızı tedirginliğe sevk etti. Ancak

Celal Baygeldi

oğumuz yattık o ranzalarda. Ahşap tavandan dökülen tozu ciğerlerimize kadar hissettik. Kimi zaman hoşumuza giden kimi zaman yurt firarına sebep olan yemekleriyle Kâğıthane Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin (KİHL ) erkek öğrenci yurdu her İmam hatiplinin hatırasında vardır. Zamanla atıl duruma düşen yurt binası Okul Aile Birliğinin öncülüğünde vefalı mezun ve mensub insanlarımızın yardımı ve Kâğıthane Belediye’sinin desteği ile onarılarak yeniden hizmete sunuldu. Kâğıthane Anadolu İmam Hatip Lisesi Okul Aile Birliği Başkanı Ali Torlak’tan aldığımız bilgilere göre, 70 öğrencinin kalabileceği yurtta konferans salonu, etüt salonları, mescit ve yemekhane bulunuyor. Ayrıca dörder kişilik odalar şeklinde tanzim edilen yatakhanelerin kendisine ait banyo ve tuvaleti de mevcut. Kısa bir sürede yenilenip hizmete sunulan erkek öğrenci yurdu özellikle KİHL ‘nin anadolu bölümünü kazanan öğrenciler için devlet parasız yatılı yurdu olarak kullanılıyor.

belediyemizin iyi niyeti nedeniyle ilkin yorum yapmaktan kaçındık. Doğrusu, yapılan hayrı da yok saymamak önemlidir. Okulların bir kısmının tamamlanması, sonrası adına daha büyük sıkıntıları önlemek için bazı aksaklıkları gündeme getirmeyi zorunlu kılıyor. Her şeyden önce tuvaletlerin tek olması çok önemli bir sorun. Hayırseverin ve belediyenin iyi niyetini gölge de bırakacak bu sıkıntı çözülmedikçe yapılan hayrın kıymeti olmayacak. Okulların bu haliyle eğitim öğretime açılmasına nasıl müsaade edildiği de ayrı bir merak konusu. Yetkililerin acil bir şekilde bu soruna çözüm bulmaları gerekiyor. Isınma problemi, merdivenlerin korkuluk düşünülmeden planlanması ve daha birçok sorun mutlaka yerinde çözümlerle giderilmeli. Yapılacak diğer okullar için proje revizyonuna gidilmelidir.


G

eçtiğimiz günlerde Afganistan’da görev yaptığı sırada silahsız Afgan sivilleri öldürüp parmaklarını keserek hatıra olarak sakladığı iddiasıyla yargılanan ABD ordusunda görevli bir asker suçlu bulunarak ömür boyu hapis cezasına çarptırılması basında yer aldı. Bu haber bana Amerikalıların ilk kurbanları olan Kızılderilileri hatırlattı. Beyaz adamın, kafa derisi soyduklarını iddia ettiği Kızılderilileri. Oysa Kızılderililerin ne kadar insancıl olduklarına ilk şahit Kolomb’un günlükleridir. Bahamalar’da karaya çıktığında, kendisini ve adamlarını iyi niyetle karşılayan Kızılderililerden söz ediyordu günlüklerinde. İspanyolları başka dünyalardan gelmiş yaratıklar gibi gören Kızılderililer, ilk karşılaştıkları yabancılara çeşitli hediyeler sunmuşlardı. Klomb 'silah taşımıyorlardı' diyor. 'Silahın ne olduğunu da bilmiyorlar. Onlara bir kılıç gösterdim, keskin tarafından tuttular ve ellerini yaraladılar. Sonraki aylar boyunca Kolomb, günlüğünde yerli Amerikalılardan saygılı bir hayranlıkla söz ediyor: 'Bu yerliler, dünyanın en iyi, en nazik insanları,' diye yazıyor. 'Kötülüğün ne olduğunu bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar.” Oysa Avrupalı istilacılar öldürüyordu. İşgalin ortaya çıkışını izleyen 75 yıl içinde, sadece Orta Meksika nüfusu %95 oranında azalacak, 1519'da sayıları 25 milyonu aşan Kızılderili nüfustan (ki bu sayı o dönemde İngiltere'nin tamamında yaşayan halkın yaklaşık yedi katına denk düşüyordu), 1595'te ancak 1,3 milyon civarında insan kalacaktır. Benzer bir biçimde, İnkalar'ın yurdu olan Peru ve Şili nüfusu 1520'de 9-14 milyon iken, yüzyılın sonunda 500 bin-1 milyon seviyesine inecek, bir başka deyişle nüfusun %94'ü, yani, 8,5 ile 13,5 milyon arasında insan yok edilecekti. İspanyol Rahip Bartolome De Las Casas, 1542'de tanık olduğu olayların bir kısmını şöyle anlatıyor: " Beyleri ve soyluları öldürme şekilleri de aynıydı. Önce direkler üzerine tahta çubuklardan bir ızgara yapıyorlardı. Sonra, onları ızgaraya bağlıyor, altlarına da hafif bir ateş yakıyorlardı. Yerliler bu korkunç işkenceler altında, çığlıklar atarak can veriyorlardı. Bir keresinde dört veya beş önemli beyin ızgaralar üstünde yandığını gördüm. Yüksek çığlıklar attıkları için, subayın içi sızlamış veya uykusu bölünmüş olmalı ki boğulmalarını emretti. Onları yakan cellât da Önce, gürültü yapmasınlar diye ağızlarına odun parçacıkları tıktı. Daha sonra istediği gibi yavaş yavaş kızarsınlar diye ateşi körükledi.” Kızılderililere atfedilen ‘kafa derisi yüzme’ alışkanlığı ise bilakis Amerikalılar tarafından Kızılderililere uygulanmış bir işkencedir. Hatta ABD başkanlarından Andrew Jackson, At Nalı Dirseği Savaşı sonrasında öldürülen Kızılderililerin derilerinin yüzülmesine bizzat nezaret etmiştir. abityasaroglu@buulkegazetesi.com

V. Murat, İran seferi sırasında Erivan'ı kuşatmıştı. Kaleyi korumakla görevli Emir Güne Han, şehri savaşsız bir şekilde Osmanlı Devleti'ne teslim etti. Kale komutanının bu davranışı hoşuna giden IV. Murat, kaleyi Osmanlı Devleti'ne savaşsız bir biçimde teslim etmesinden dolayı İran'a dönme olanağını artık yitirmiş bulunan Emir Güne'yi alıp İstanbul'a getirdi ve o zamana kadar "Feridun Bey Bahçeleri" adıyla anılan bugün Emirgan'ın yer aldığı semti kendisine bağışladı. Mirgune Yusuf Han için Kâğıthane’de de yaptırılmış bir kasır vardı. Padişah buradaki bahçeye sık sık gelir, arkadaşı ile sohbet eder, eğlenirdi. Bahçe, Emirgüneoğlu Yusuf Paşa'nın idamından sonra padişah hasları arasına girmiştir. Evliya Çelebi bu konuda şu bilgileri vermektedir. “Bu Kâğıthane köyünde Emirgûne Bahçesi Mesiresi: IV. Murad Han (—) tarihinde Revan'ı fethetti. Revan Hanı olan Mirgûne Yusuf Han'ı İstanbul'a getirip çimenlik yerde bu bahçeyi yaparak Mirgûne Han'a verdi. İbrahim Han tahta çıkışında Kara Mustafa Paşa, Acem'e kaçabilir diye Mirgûne Han'ı öldürür. Böylece bu bahçe padişahlara mahsus oldu. Ancak bütün yapıları Acem tarzındadır. Dört taraf duvarları billur camlı hamamı var ki dışardaki gülistan içindeki bülbüllerin yuvalarında yavrularına gıda verdiği görülür.” (Yapı Kredi Yayınlan - 1808 Edebiyat – 497 Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi: istanbul Evliya Çelebi 1. Cilt - 2. Kitap sayfa 442)

n dokuzuncu asrın ortalarında Boston körfezinde araştırma yapan arkeologlar Alderton burnunun biraz ötesinde bir mezar keşfettiler. Bu lahit ,Avrupa usulü harçlı olarak örülmüştü. Mezarın içinde demir kabzalı bir kılıç buldular. Bu keşif arkeologları fevkalade hayrete düşürdü. Zira bu mezar ve içindeki bir kızılderiliye ait olamazdı. Bu ancak kolomp tan çok evvel buraya gelmiş bir Avrupalıya ait olabilirdi. İskeletten olduğu gibi kılıçtanda bu hakikat anlaşılıyordu. Lakin siyasi mülahazalarla amerikan efkarının dikkati bu keşiften uzaklaştırıldı. Bu mezarın içindeki kim olabilirdi İskandinav şairlerinin ve İzlanda papazlarının anlattıkları birleştirilirse bunun kızıl erik’in sekiz asır uykuya dalan oğlu ol-

vliya Çelebi de Kanuni ve Kâğıthane üzerine bazı olaylar aktarılır. Bunlardan biri de şudur “Bir gün Süleyman Han av için Kâğıthane'ye giderken şehit Şehzade (—) nin kabrine uğrayıp; "Hay zalim padişah olurmuş, yoksa böyle olurmuş" derken hemen şehzadenin kabrinden kara bir duman çıkar, Süleyman Han'ın atı ürküp Süleyman Han yere yuvarlanır. Bütün musahipler attan ayrılıp mezarlık içinde bir feryat ve gürültü kopar. Süleyman Han'ı yaya bir köşede ah çeker halde bulurlar. Sarı Rüstem Paşa'nun yüzü ve Çarkap Ali musahibin yüzü simsiyah olmuş. Bu hâle hayran kalıp ol günden Süleyman Han'ın sağ ayağı nikriz hastalığına tutuldu. Kaysunizâde tedavi ederdi. Rüstem Paşa'nun yetmiş gün yüzü kara olup divana varmazdı. Yüzünün bir kat derisi yüzülüp yine sarı benizli oldu. Meğer o mazlum şehzadenin öldürülmesine sebep Rüstem Paşa ve Çarkap musahip olmuşlardı. Orada Süleyman Han, "İlahî Rüstem âhirette yüzün kara olsun, bizi kana ortak ettin" diye Rüstem "e beddua ederler. "Mekr-i Rüs¬tem" Şehzadenin şehit edilmesine tarih düşmüştür; sene 960 [1553].” (Yapı Kredi Yayınlan -1807 Edebiyat-497 Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi: İstanbul Evliya Çelebi 1. Cilt -1. Kitap sayfa 308)

duğundan şüphe edilemezdi” Yazar Vikingler in Amerika’ya geldiğine dair diğer bir maddi kanıtı şöyle sunuyor “ Massachusets eyaletinde Bristol civarında bir yazılı kaya bulunduğunu ilave edelim. Buna dighton kayası diyorlar. Yolcular ziyaret ederler. Dört metre kaidesi , 1,70 kaidesi olan bu ehram biçimli kayanın üstünde eski iskandinavların kendileri tarafından yazılmış maceraları yazılıdır. Bu kaya 1680 tarihinde keşfedilmiştir. Okunan ibareler arasında şu da vardır ‘CXXXI Şimalli adam bu memleketi Thornfinnle işgal ettiler’ Bu Kıtada Norveçlilerin hakimiyet kaybetmeleri ise salgın hastalıklar sonucu olmuş 1347 ve 1351 senelerinde karaveba önce Avrupa’yı kırıp geçirir ve oradan Amerika’ya

geçerek burada da binlerce insanın ölümüne sebep olur. Bunun üstüne korsanların baskınları ,buraları yağmalamaları buradaki Avrupalı koloniyi nerede ise yok olacak hale getirdi . Kızılderili faktörü de katılınca Norveçli son kolonizatörler de 1390 yılında bu bölgeyi terk ederler. Bu macerada burada sona erdi. Bu olayların başlangıcını yani ilk seferi anlatan ve günümüze kadar gelmesine sebep olan kişi bu ilk sefere katıldığını iddia eden kişi İzlandalı şair Anlaf’tır. Bu oldukça kuvvetli iddialar dışında da konu ile ilgili olarak M. Necati Özfatura Beyin de işaret ettiği gibi başka iddialarda vardır. Ancak konumuzun dışında kaldığından biz bu iddialardan yalnızca birine Kızıl Erik’in Oğullarının hikayesine yer verdik. Tarihimizle ilgili olan ancak es geçilen konulardan biri de Rönesans ile ilgili olarak ezberlediğimiz klişeler. Avrupa Rönesans’ı ile ilgili kaynaklarda Fatih ve Rönesans arasındaki


B

u yıl ikincisi düzenlenen Türkiye Dergi Fuarı’nın mekânı Sirkeci Tren Garı. Beni cezbeden fuardan çok, fuar için seçilen mekândır. Kim akıl etmişse güzel etmiş. Hakkını teslim etmek gerek. Tren garları her zaman burnumun direğini sızlatmıştır. Bazen gurbetten sılaya, sıladan gurbete birçok hüzünlü yolculuğun başlangıcını temsil ederken, bazen de birikmiş özlemleri sona erdiren sevinçli kavuşmalara ev sahipliği yapar tren garları. Kimi zaman giden sevgilinin arkasından sallanan mendil olurken, kimi zaman da beklenen sevgiliyi getirecek bir tren düdüğü olur duygular. İşte böyle bir duygusal mekânda, özellikle edebiyat dergilerinin sergilenmesi ziyadesiyle isabetli bir karardır. Diğer taraftan, bugünlerde edebiyat çevrelerinin sıkça gündeme getirdiği; “Edebiyat Dergiciliğinin Sonu mu?” sorusuna cevap aranmaktadır. Bu konuda düzenlenen program, panel ve yazılan makalelerde; maalesef problemin, hep kendilerinin dışında, okuyucuda ya da internette arandığına şahit oluyoruz. Edebiyat dünyasına azıcık aşina olanlar çok iyi bilirler ki ‘edebiyat dergileri’nin büyük çoğunluğu profesyonel bir editöryal sistemden yoksundur. Dergi editörleri, yazık ki yayınlanacak ürünün kalitesinden ziyade, yazarının tanış olmasını göz önünde bulunduruyorlar. Adam yetiştirmeyi, adam kayırmakla karıştıran editörlerin bolca bulunduğu bir ortamda, “Edebiyat Dergiciliğinin Sonu mu?” sorusunun gündeme gelmesi kaçınılmaz bir durumdur. Bu durumu çözebilecek ilk adım, meselenin kaynağını dışarıda aramaktan vazgeçip, özeleştiri yapabilmekten geçiyor. Editörleri, ‘aağa’, ‘bbey’ hatta ‘aağabey’ olma sıfatından sıyırıp, onların profesyonel anlamda editör olmalarını sağlamak gerekiyor. Şimdi de; “Profesyonel editör nasıl olmalı?” sorusu takılabilir aklınıza. Bunun da ilk kuralı; editör adil olmalı, yazana değil, bizzat ürünün kalitesine bakmalı. Yazıya yeni başlayan bir gencin geleceği, dergilerin elindedir. Kötü bir dergi, yeni filizlenecek bir genç yazarı köreltip, heyecanını yok edebilir. Heyecanını ve amatör ruhunu yitiren genç yazar sonunda yok olup gider. Dergiler okul görevi görmeli ama bu okulda öğretmenlik görevi üstlenen editör ve yazarlar, kayıtsız şartsız biat istememeli. Çünkü kayıtsız şartsız itaat eden yazar, hayallerini kiraya vermiş gibi olur ki; bu da, bir yazar için felakettir. Editör, çok okuyup az yazmalı. Hatta mümkünse sadece editöryal yazılar kaleme almalı. Kısaca, yazının ve dolayısıyla yazgının mutfağı dergilerden geçiyor. Ve dergilerin devamlılığını sağlayacak olan asıl etmen ve itici güç de hiç kuşku yok ki gençler. Bu vesileyle onların önünü açan, onlara ‘ağa’lık değil ‘öğretmenlik’ yapan dergilerin devamlılığına zemin hazırlayan her türlü koşulu yerine getirmeliyiz. Bu noktada da ilkeli, sistematik ve etik değerlerle donatılmış editörlere ihtiyacımız var. Unutmayınız ki edebiyatın mazisi, dergi mezarlığıyla doludur. fehmiyakut@buulkegazetesi.com

aygın ve kontrolsüz internet kullanımı ve TV kültürü özellikle gençlerde dikkat ve algı sorunlarını tetikliyor. Eğitimciler, öğrencilerinin düşen ders başarısından ebeveynlerse tahammülsüz çocuklarından yakınıp duruyor. Peki çözüm ne? Rehberlik Uzmanı Süleyman Kahraman’ın hazırladığı “Göz Göre Göre Görsel Zekâ”, bir görsel zekâ etkinlikleri kitabı. Kahraman, gençlerin kendileri, eğitimcilerin öğrencileri ve tabii ki ebeveynlerin evlatları için odaklanma problemini çözme noktasında yararlanabileceği eğlenceli bir kitap hazırlamış. Süleyman Özkonuk’un çizimleriyle renk kattığı “Göz Göre Göre Görsel Zekâ” Eğlenceli Bilgi Dünyası’nın 105. kitabı olarak kitapçı raflarında yerini alırken biz de kitabın yazarı Kahraman’la kitabın temasına ilişkin bir söyleşi gerçekleştirdik. Sizi böyle bir kitap hazırlamaya iten neydi? Şekillerin, renklerin, tasarımların düşünme biçimlerimiz üzerinde büyük bir etkisi var. Beynimiz algıladığımız görüntüleri kullanarak birçok işlemi gerçekleştirir. Mesela şekilleri birbirinden ayırt eder, parçaların birbiriyle veya bütünüyle olan ilişkilerini kavrar, analiz yapar ve hayal kurarız. Bunların hepsi öğrencilerin başarılı olmaları için çok önemlidir. Çalıştığım öğrencilerde gözlemlediğim öne çıkan eksikliklerden birisi görsel algı becerileri hakkında oldu. Eğitim sistemimiz hâlâ ezbere dayalı olmaktan kurtulamadığı için öğrencilerin görsel zekâ becerilerinin de olması gerektiği kadar gelişmediğini gördüm. Öğrencilerin bu becerilerini geliştirmelerine katkıda bulunmak için bir kaynağın gerekli olduğuna inandım. Görsel Zekâ nedir, ne işimize yarar? Basit bir tanımlamayla Görsel Zekâ, gözümüzün gördüğü her şeyi anlama, kavrama, yorumlama becerisidir. Yazılar, kelimeler ve sayılar zekâmızın bilgiyi alma ve bu bunları işlemesi için çok önemlidir. Ancak görsel zekâ da en az kelimler ve sayılar kadar zekâmızın işleyişini etkiler. Nesneleri birbirinden ayırt etme, nesneler arasında benzerlik ve farklılıkları kavrama, gördüklerimizi filtreleyerek görmek istediğimizi görme, dikkatimizi yoğunlaştırma, bütünlerin parçalarını kavrama, parçaları bütüne çevirme, yolları öğrenme, bilgileri hatırlama, nesnelerin çevresiyle olan ilişkisini anlama, şekilleri zihnimizden canlandırma, şekillerin organizasyonunu yapma gibi önemli işlemleri görsel zekâmız sayesinde gerçekleştiririz. Bu kitabı hazırlamanız ne kadar vaktinizi aldı? Bu kitabı hazırlamak, yedi yıllık bir mesleki birikim artı 6 ayımı aldı. Uzun zamandır görsel algı üzerine araştırma yapıyorum. Önceki kitap çalışmaları ve meslek itibariyle etkinlik hazırlamak bende biraz meleke haline geldiği için çok etkinlik üretebiliyorum. Tabii etkinlik çeşitliliğine ve zorluk seviyelerine önem verdiğim için titiz davranmak zorundaydım. Daha önce yazdığınız kitaplar hangileriydi ve hangi konuları işliyordu? Meslektaşım Osman Algın ile üç kitap hazırladık.

İlk kitabımız olan “Dikkat Dikkat” öğrencilerin en fazla zorlandığı becerilerden birisi olan dikkat eksikliği üzerine yoğunlaşıyor. O kitapta, yoğunlaşma gerektiren ve dikkat etmeden başarılamayacak birçok etkinlik çeşidi bulunmaktadır. Kitaptaki etkinlikleri yapmaya çalışan bir öğrenci, dikkatini veremediği, zihnini toparlayamadığı, düşüncelere daldığı zaman etkinlikleri ya eksik ya da yanlış yapmaktadır. Bu yüzden etkinlikler öğrencileri dikkat etmeye zorlamakta ve öğrenciye dikkatini toparlayabildiği zaman BAŞARILI olabildiğini göstermektedir. İkinci kitabımız, “Çok Özel Sözel Zekâ”, öğrencilerin Türkçeyi daha iyi

kullanabilmelerini amaçlayan etkinliklerden oluşmaktadır. Bu kitapta, dilimizi daha iyi anlamak, deyim ve atasözlerini daha iyi kullanmak, kelimelerin eş ve zıt anlamlarını pekiştirmek; mecaz anlamlarını öğrenmek, kısacası öğrencilerin kendilerini ifade etmelerini kolaylaştırarak onları birer kelime ustası olarak hayata hazırlamak amaçlanmıştır. Üçüncü kitabımız olan “Düşün Üret Bul”da ise öğrencilerin hayal dünyalarını somut ürüne dönüştürmeyi amaçlayan etkinlikler bulunmaktadır. Fikir üretebilme, ürettiği fikre değer verme ve bunu ifade etme çok önemli beceriler olmasına rağmen toplumumuzda yeterince önem verilmiyor. Bu kitapta bulunan etkinlikler tamamen öğrencilerin farklı alanlarda fikir üretmesini, fikir üretmenin eğlenceli ve önemli

bir şey olduğunu anlamalarını sağlamak için hazırlanmıştır. Bütün kitaplarımızın ortak özelliği, bahsettiğim konuları EĞLENCELİ bir tarzda sunmalarıdır. Ne de olsa her biri “Eğlenceli Bilgi Dünyası” kitapları. Nerede çalışıyorsunuz ve işinizle ilgili gün içinde neler yapıyorsunuz? Ben, şu anda bir lisede öğrencilerime hem okulda hem hayatlarında daha başarılı ve mutlu olabilmelerine yardımcı olmak için rehberlik ediyorum. Ayrıca okul dışında üstün zekâlı çocuklara yeteneklerini geliştirmede yardımcı olmaya çalışıyorum. Okul dönemlerinde, okulda geçirdiğim zamanımın çoğu öğrencilerimle ilgili çalışmalarla geçiyor. Bireysel veya grup olarak öğrenci görüşmeleri yapıyorum. Velilerle yüz yüze veya telefonda görüşüyorum. Öğretmenlerden, öğrenciler hakkında bilgi topluyorum. Zamanım oldukça da araştırma yapıyorum. Evde geçirdiğim zamanın önemli bir bölümünü hem kendimi geliştirmek hem de yeni çalışmalar ve projeler yapmak için araştırma yapmak için değerlendiriyorum. Eğlenceli Bilgi Dünyası'ndaki sevdiğiniz kitaplar hangileri? Eğlenceli Bilgi kitaplarının öğrencilere bilgiyi ve öğrenmeyi sevdirdiğini düşünüyorum. Normalde kitap okumak istemeyen birçok gencin Eğlenceli Bilgi kitaplarıyla karşılaştığında fikrinin değiştiğini gördüm. En sevdiğim kitaplara gelince, Eğlenceli Hobi, Eğlenceli Bilim ve Eğlenceli Tarih dizilerindeki her kitabı seviyorum diyebilirim. Bu kitaplar, önceden ilgi duymadığım birçok konuya ilgi duymamı sağladı ve benim genel bilgi düzeyimi artırdı. Mesela ben küçük yaşlardan itibaren fen bilgisi dersini hiç sevmeyen bir öğrenciydim. Eğlenceli Bilim serisinde, bilim adamlarının hayatları, icatlar, bilimsel gerçekler hakkında bilgiler eğlenceli ve ilginç bir şekilde verildiği için ilgi duymamı sağladı. Küçük bir çocukken yazar olmayı hayal eder miydiniz? Küçükken çocukların çoğu gibi ben de bir futbolcu ya da bir çeşit süper kahraman olmayı hayal ederdim. Bunların yanında doktorluk, belediye başkanlığı gibi başka hayallerim de vardı ancak üniversite yıllarıma kadar hiç yazarlık hayalim olmadı. Kitapların nasıl yazıldığını, insanların akıllarına o kadar fikrin nasıl geldiğini hep merak edip hayret etmişimdir ancak kendimi kitap yazan birisi olarak düşünmemiştim.


Yüksel Cırt ayın Adem Mat, Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) İl Başkan Vekilliği görevinizden istifa ettiğiniz söyleniyor. Doğru mu? İstifa ettiğim konusu tamamen benim dışımda gelişen bir durum. Hiç kimseye ben istifa ettim demedim. Odamı toplamamla ilgili haber yapılmış. Odamı taşınmak için topladım. Milli Takımlar Teknik Direktörü Abdullah Avcı’nın Pembe Perili Köşk’le ilgili projeleri olduğunu, Milli takımları bu çatı altında toplayacağını bizlere iletti. Bu nedenle il temsilciliği olarak Orhan Saka Amatörler evine taşınmaktayız. İstanbul Amatör Spor Kulüpleri Federasyonu ile aynı binada, il temsilciliğimize tahsis edilen odalarda gör-

evimize devam edeceğiz. Şu anda TFF İstanbul İl Başkan Vekili olarak görevimin başındayım, Sayın Yemen Ekşioğlu, Ali Düşmez ve diğer ekip arkadaşlarımızla çalışmalarımı sürdürüyorum. Birlikte yola çıktığımız arkadaşlarımızla oturup konuşarak sorunlarımızı çözüme kavuşturuyoruz. Aile içinde bu tarz sıkıntılar yaşanması gayet normal. İstifa etme lüksüm yok. Son zamanlarda şahsınız ve bulunmuş olduğunuz makamla ilgili yıpratıcı girişimlerle karşılaştınız. Bu konuda ne dü-

şünüyorsunuz? Meyve veren ağaç taşlanır. Kamuoyunun takdir etmesi lazım ki, yapmış olduğumuz hizmetler, bazı kesimler tarafından her nedense takdir görmüyor. Amaçları nedir, ne değildir, bilemiyorum. Hizmetlerimiz çıkarlarına ters geliyor sanırım. Tek bildiğim amatör futbolun hizmete ihtiyacı var. Türkiye’nin kaos ortamındaki şu durumunda üvey evlat gibi görünen amatörlere, birilerinin destek olması lazım. Bizler de bu görevi üstlenmiş durumdayız. Bu süreçte birçok kesimden telefon aldım. Yanıma gelip görevime devam etmemi istediler. Görev sürenizde sizden önce ve sonrasında ne gibi gelişmeler yaşandı? TFF İstanbul il temsilciliği kurumsal bir yapı içerisinde değildi. Biraz daha dağınık düzendeydi. İlk başta vizyon ve misyon belirledik. İSO 9001 belgesi alarak Türkiye’de bir ilki gerçekleştirmiş olduk. Bizi örnek alan kulüplerimizin de kurumsallaşmasına öncülük ettik. Kulüplerimiz alt yapıya daha çok önem vermeye başladılar. Bu önem ‘A Takım’ bazında da başarıyı beraberinde getirdi. Dört sezon önce mini minik ligimizde oynayan çocuklarımız bugün ‘A Takımları’nda top koşturuyorlar. Takımlarımızın alt yapı kategorisine malzeme ve sponsorlar bulduk. 2009 yılında Wenice, 2010 yılında Sırma firmaları bazı liglerimize sponsor olarak katkı sağladılar. Bununla sınırlı kalmayıp bugün bile diğer firmalardan bu konuda teklifler alıyoruz. Yeni sezonda ‘U-13’ ligimiz için bir bal firması ile anlaşma yaptık. Bir yöneticinin ne gibi sıfatları olmalıdır? Yöneticinin cebinde sadece para olması kulüp için yeterli midir? Öncelikle bir yönetici mecburiyetten değil, gönülden kulübe maddi ve manevi destekte bulunmalıdır. Hızla büyüyen ve sanayileşen bir futbol sektörü var karşımızda. Bundan dolayı takım öncelikle yönetimde gönüllere yerleşmelidir. İkincisi, bir yönetici futboldan anlamalıdır. Paranı veriyorsan verebilirsin, ama

neye verdiğini, neden verdiğini, nasıl verdiğini bilmelisin. O yüzden futbolu devamlı takip eden bir yönetici profili olmalı. Transfer edilecek oyuncuyu tanımalı, tribünden, ligden, sistemden anlamalı. Çevresi geniş olmalıdır; Sonuçta bir yönetici kulübün temsilcisidir. Yönetici halk tarafından sevilen veya en azından kimseye zararı olmayan bir yönetici olmalıdır ki, insanları takıma çeksin. Adem Mat olarak Kağıthane bölgesinde yöneticilik, genel kaptanlık, kulüp başkanlığı, ilçe temsilciliği ve sonrasında il başkan vekili görevine kadar gelmemdeki süreç planlı ve disiplinli çalışmalarım sonucunda gerçekleşti. Amatör futbolun cenneti haline gelen Kağıthane için ne düşünüyorsunuz? Kağıthane ilçesine 1980’de geldim. 30 yılı aşkındır da buradayım. Her ne kadar Kasımpaşa’da doğup, gençliğimin bir bölümünü orada geçirmiş olsam da ilk federe olarak futbola Kağıthane kulüplerinde başladım. Varoşlardaki futbol sevdası, futbolla yatıp futbolla kalkan büyüklerimiz abilerimiz, o zamanlarda çok fazlaydı. Tanıdığım birçok başkan tırnaklarıyla kazıyarak buralara geldiler. İlçelere sahalar kazandırdılar, 2000 yılında benim de kurucu üyesi olduğum beş arkadaşımla ‘Kağıthane Kulüpler Birliği’ni kurduk. Gayrıfedere olarak kurduğumuz birliğimizin şu anda resmi olarak başkanlığını yapan Hasan Cevahir de futbol oynamış futbolun içinden gelen birisidir. Kağıthane ilçesinde 26 kulübün faal olarak federasyonda kayıtları mevcut. Bu kulüplerimize İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyemiz malzeme yardımı yaparken, tesisleşme ve ulaşım konularında ellerinden gelen gayreti bizlerden esirgememektedir. Son sözlerinizi alabilir miyiz? Kağıthane’de yaşayıp burada eşini, dostunu ve çevresini kuran insanları arayıp bulan sizlere, değerli ‘Bu Ülke Gazetesi’ okurlarına teşekkür ederim. Sizin aracılığınızla Kağıthane’ye gönül veren ve geçtiğimiz günlerde trafik kazası geçiren Barbaros Akkoyunlu’a geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.


S

evgili okuyucularım bu ayki yazımızda Hükemâ’nın üçer şıklı hikmetlerden istifade etmek üzere size nakiller de bulunmak istiyorum. Mü’min şu üç şeyden kendini korursa, her şeyden kendini korumuş olur: 1.Dilinin şerrinden (Sukutu ihtiyar ederse), 2.Midesinin şerrinden (helal lokma, az-öz yerse) 3.Edep yerinin şerrinden (zinadan sakınırsa). Takvanın dereceleri üç tanedir: 1.Kelime-i Şehadet (yani icmal-i iman). 2.Emirlere uyup yasaklardan sakınmak. 3.Allah’ın yarattıklarına merhamet etmek. Kalbin-Gönlün açılması için üç hal: 1.Meylinin çoğu, âhiret için olmalı, 2.Meylinin azı, dünya için olmalı, 3.Ölümden önce, ölüme hazırlıklı olmalı. Şeytan şu üç kimseyi çok sever: 1.Çok uyuyan uykucu kimseyi-kişiyi, 2.Çok yiyen obur kişiyi, 3.Şehvetine çok düşkün olan kişiyi. Bir kişiye şu üç kişi iyi diyorsa o kişi-insan iyidir: 1.Komşusu; sık sık karşılaşıyor. 2.Arkadaşı-dostu; çok kere beraber oluyor. 3.Akrabası-yakınıdır; durumunu iyi bilendir. Şeytan şu üç şeye çok mani olur: 1.Kur’an öğrenen ve okuyan kimseye, 2.Namazını kılan kimseye, 3.Hayra-Hesenata yardım eden kişiye. Müslümanın hayatında en önemli üç şey: 1.Evlenip yuva kurması, 2.Oturabileceği bir evi, bir konutu olması, 3.Rahat geçinebileceği bir maişeti-geliri olması. Cennet namzedi mü’minin üç hali: 1.Rızkının-kazancının helal yoldan olması, 2.Sünnete (peygamber yolu) uygun yaşaması, 3.Elinden ve dilinden kimsenin zarar görmemesi. Devleti ayakta tutan üç türlü güç vardır: 1.Bürokrasi, yetişmiş devlet adamları-idareciler, 2.Sermaye-Güçlü sanayi ve ekonomi-para, 3.Askeri güç, güçlü ordu ve emniyet kuvvetleri. Dost seçeceğin kimsede bulunması gereken üç hal: 1.Seçeceğin dost, senden dindar olsun. 2.Seçeceğin dost, senden yaşlı-tecrübeli olsun. 3.Seçeceğin dost, senden takva olsun. Sabrın üç yerde geçerliliği ve dereceleri vardır: 1.İbadetlerin zorluğuna katlananlara 300 derece sevap vardır. 2.Sıkıntıların ilk geldiğinde sabredenlere 600 derece sevap vardır. 3.Haramlardan sakınanlara-korunanlara 900 derece sevap vardır. Büyüklerden gençlere uymaları gereken üç öğüt: 1.Otursun-kalksınlar, hallerine şükretsinler, 2.Anne-Babasına teşekkür etsinler. 3.Kendi mesleki sahasında çok çalışıp ilerlesinler. Hükemâ: Alimler, arifler, bilgeler, filozaflar. Takva: Uyanık kul, kârını zararını bilen kişi. Selam ve Dua ile muzaffercoskun@buulkegazetesi.com

N

e kadar soruyu boş bıraktık zamanında, yanlış cevaplar verdik, kırdık, geçirdik, güldük, eğlendik, zaman zaman doğrularımız da oldu. Artı 1 dedik yeniden başlayalım diye yazı tura atanlarımız da oldu, meyhanede söylenen şarkılara eşlik edenlerimiz de, bir futbol takımına kanımızı akıtacak kadar hasretle bağlı akşamlarımız da... Kimimiz bir hocanın ardında 45 yıl saf tuttu, üç aylarda oruç kaçırmayanlara ek olarak gece olunca uyuyup da uyanıp secdeye duranlarımız oldu. Bir iyilik yap denize at diyenleri hemen tamamladık ve dedik ki ‘balık bilmezse Halık bilir.’ Kimimiz Halık’ı Haluk diyecekti herhalde deyip geçiştirdi anlamadan. Hey gidi günler hey deyip kürsüde ağlayan hoca efendi ile ağlayanlara gülenler de oldu. Durulup gözyaşlarına dur be akma deyip göz pınarlarında tutmaya çalışanlarımız da oldu. Modern dünya dedik, hepsini yapmak mümkün değil, kendime kutsal bir iki gün seçiyim, o günlerde görevimi yapayım, hiç yoktan iyidir görüşünü ömür boyu sürdürüp cumalara gidip bayram namazlarında saf tutup kutsal gün ve geceleri kaçırmayanlardan olduk. Kimimiz bu laptop ne müthiş alet, bir de sınırsız internet aldım mı, kuranı Ahmed el-Acemi’ den, Abdussamed’den dinleyip ağlayanlardan oldu. Fakir evlerinde iftar açan liderlerimiz de oldu, fakir evlerine hiç uğramadan sms gönderenlerimiz de. Sahada olan ile olmayan bir olur mu? Sıcak suların oluk oluk aktığı site ortamında merkezi sistemle 1000 tane tv kanalını zaplayıp, zıplayıp kanal değiştirme rekoru bende diyerek övünenlerimiz de oldu, bu aptal kutusu nedir diyerek evine hiç sokmayanları da bildik. Onların çocuklarının da birçoğu komşularda büyür oldu. 200.000 TL’den başlayan 1+1 dairelere talep yoğunluğundan alamayanlar da oldu, 1+1 gecekondusunu yıkmaya gelen belediyelere biz nereye gideriz, ne yaparız, sizin Allah’ınız yok mu diyerek ağlayan anneleri seyreden gözlerimiz de oldu.

Bir baktık sabah oldu, bir baktık akşam oldu. Seneler senelere köprü oldu. Yüzümüz, elimiz, hasılı toptan bütün vücut yapımız değişir oldu. Zaman hiç durmadan ilerlerken biz de ilerlemiş yaşlarımıza kavuşur olduk. Ömür denen sermaye bir bakmışız bitmiş, hiç beklenmeyen anda birisi gider ya, arkasından çok gençti, çok başarılıydı, beş para etmezdi diye söylentiler dolaşır. Anneler Allah’tan sıralı ömür isterler. İşte böyledir hayat… Çocuklarımız kariyer yapsın, büyük adam olsunlar diye ahireti ilerleyen yaşlara erteleyenler oldu, kızım başörtüsü takmayacaksa okumasın diyen duruş sahibi insanlarımız oldu. Lise yıllarında fundamental olup da, orta yaşlarda liberalleşen arkadaşlarımız da oldu. Bu adam çok solcu dediğimiz öğretmenlerimizi, emekli olduktan sonra hacca uğurlayanlarımız oldu. Hey insan, biliyor musun tam da sürpriz vakti! Sen imtihandasın. Sınavın tam ortasındasın. Kötülüklerimizle iyiliklerimizle deneniyoruz. Vahiy bize ne olmamız, ne yapmamız gerektiğini ayrıntılarıyla anlatıyor. Zerrelerle ölçülen iyilik ve kötülük kriterlerini defalarca okumak bir yana hayata sunmak gerektiğini anlayanlardan olmalıyız. Tat alma duyumuz ne kadar gelişmemiş olursa olsun, ölümü tadacağız. Rabbimize döneceğiz. Kibir ve kötülük paltosunu çıkaralım üzerimizden, tembellik kazağını da atalım çöpe. İyi adam olmak için giyinecek çok elbisemiz, boyanacak bir iskeletimiz var. Hadi salaha, daha farsça bir deyişle haydi namaza! Kuran akademisinin, peygamber rol modelinin bize öğreteceği o kadar çok şey var ki, adam olma kariyerimizi, vahye vuralım. O bizi yanıltmadı, yanıltmaz

da. Beş vakit namazını camide kılıp eve geldiğinde hanımına çocuklarına eziyet eden baba ile eve sarhoş gelip hanımını ve çocuklarını döven, hırpalayıp hakaret eden kişi arasındaki farkı tahlil edebilir misiniz? Hepimizin meçhul sonu mübarek olsun. Her nefis ölümü tadıcıdır. Bir imtihan olarak sizi iyilik ve kötülükle deneriz. Sonunda, Bize döndürüleceksiniz. (Enbiya suresi 35. Ayet) serdarcil@buulkegazetesi.com

Yıl: 1 - Sayı: 7 - Aralık 2011 25 Kuruş

İmtiyaz Sahibi Cengiz Cantürk Sorumlu Yazı işleri Müdürü Metin Ünlü Haber Müdürü Celal Baygeldi Ekonomi Kültür-Sanat Spor Eğitim Aile-Sağlık Tarih

Mehmet Horasan Fehmi Yakut Mehmet Ünlü Abdullah Ağırtmış Canan Cantürk Abit Yaşaroğlu

Görsel Yönetmen Hüseyin Kızılay Reklam Müdürü Zahit Sevinç Grafik-Tasarım Fatih Turan

İnternet Ayetullah Coşkun

Sanayi Mahallesi Gümüşhane Caddesi No: 1/105 Kağıthane - İST www.buulkegazetesi.com info@buulkegazetesi.com Tel: (212) 278 39 34 / Süreli Yerel Yayın Basım Yeri: İhlas Gazetecilik A.Ş Tel: (212) 454 30 00


Profile for Bu Ülke

Bu Ülke Gazetesi Sayı:7  

Bu Ülke Gazetesi Sayı:7  

Profile for buulke
Advertisement

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded