Page 1


H

ayatın tolere edilir yanlarını eğinlerinde muhafaza edemeyenlerin sayısı yazık ki her geçen gün katlanarak artmaya devam ediyor. Ağaç yaş iken eğilir kavlinden hareketle henüz çocuk yaşlarda hafızalarımıza belletilen küçüklerimi sever, büyüklerimi sayarım ilkesi bugünlerde ayaklar altında çiğneniyor desek yeridir. Bu, aslında biraz da kent kültürünün değil etnisite kültünün doğası gereğidir. Sonuçta çatısı ortak ve fakat katları farklı bir bina gibi ayni yönleri ağır basan ama gel gör ki her defasında şuuraltımıza kodlanan ayri hasletleri günışığına çıkan yüzümüzü ne yaparsak yapalım bir türlü öteleyemiyoruz. Başımızın üstünde bizden habersiz üstelik kolonsuz ve kirişsiz dönmeye devam eden dünya, havamızı çepeçevre teneffüs edip bize de ettiren atmosfer, ılıman ve ılgıt tesirleriyle içimizi gıdıklayan rüzgar aslında harmonik ve senfonisel görüntüsüyle bizleri yine, yeniden düşünüp taşınmaya davet ederken peki ya bizler ne yapıyoruz! Peşinen söyleyelim: Tireni kaçıran haylaz çocuk edasıyla hayıflanıp duruyoruz. Oysa kevgire çevrilmezden evvelki şu salaş bezirgan, vaktiyle o kerte ak ve pak idi ki handiyse cennet dünyaya indirilmişti sanki. Değişiyor zemin ile zaman. Değişmeyen evrensel tek realiteyi ironi yüklü bir dille değişime yaslayan rasyonel aklın iflası yakındır. Emin olunuz. Hem o derece ki; her geçen lahza ayaklarımızın altında daha da kaypaklaşan toprak bile artık tartamaz oldu bu müflis sıkleti… Geriliyoruz. Ve gerildikçe fıtraten biz de germeye devam ediyoruz. Batısından doğusuna, kuzeyinden güneyine… Tüm ülke coğrafyasının farklı mozaiklerini içinde barındıran güzide ilçemizdeki suç oranlarının her yıl kat-be-kat artış göstermesi kanatıyor içimizi… Kötüsü; sağaltılası yanlarımızı habire delik deşiyor ediyorlar… Hem de göz göre göre… Ramazan Bayramının (şekerden caydık çok şükür) arifesinde Sanayi Mahallesinde ortaya çıkan zabıta-işportacı meydan hengamesinde gencecik yaşta hayatını kaybeden Mersinli Ömer Yılmaz’ı bu vesileyle rahmetle yad ederken, bundan sonraki toplumsal infiallere karşı kolluk güçlerimizi uyanık olmaya davet edelim. Neden mi? Küskünler, dargınlar barışsın diye ortaya serdedilen bayramlar gitmiş, yerine geçim derdiyle hayhuya düşenleri daha da gerip gerdiren kutsuz, mutsuz, ayamalı günler gelmiş de onun için! Maalesef vaziyet bu dostlar… Ya çektiği diş ağrısından gına gelip ağzında ne kadar sinir varsa onları uyuşturup aldıran sinik hastalar gibi biz de nefsimizi kudurtan öfke ve kin damarlarını enikonu çekip kurutacağız… Ya da sosyolojik doktoralara konu mankenliği edecek kertede hazin, ezinç olaylara mahal verecek sürgitlere rıza göstereceğiz. Sizce hangisi daha iyi yahut ehven? Karar sizde saklı efendim sizde… abityasaroglu@buulkegazetesi.com

eyrantepe’den Sanayi Mahallesine geçerken kullanılan yol günün belli saatlerinde adeta tıkanma noktasına geliyor. Dolmuşların yolcu indirme-bindirme alanı olarak kullandıkları bu nokta da yolun darlığının üzerine metrodan çıkan yayaların oluşturduğu trafik ve yolcu bekleyen taksilerde eklenince yol katlanılmaz bir hal alıyor. Gün boyu taksiler ve dolmuşlar yüzünden tartışma çıktığını belirten civar esnafları trafik polislerinin bu alanda kontrolünün sağlıklı bir trafik akışı için kaçınılmaz olduğunu belirttiler. anayi Mahallesi kavşağı haftalardır karanlık içinde. Sanayi kavşağındaki sokak lambaları arızalı.Bu arıza defalarca yetkililere bildirilmesine rağmen arıza hala giderilmedi. İşten geç çıkıp evine gitmeye çalışan vatandaşlar bu yolu kullanmamak için metroya 4.Le-

vent’ten biniyorlar.Vatandaşlar belirli bir saatten sonra çevre dükkanların da ışıklarının söndüğünü o zaman karanlığın daha da bastırdığını belirttiler. Yaya trafiğinin de sağlıklı bir şekilde işleyemediği kavşakta sokak lambalarının arızalı olması hem yayalar hem de araçlar için büyük tehlike arz ediyor.

hmet Çuhadaroğlu İlköğretim okulu öğrencileri yeni yıla buruk başladı. Yenisi yapılmak maksadı ile okulları yıkılan öğrenciler en yakın okul olarak belirlenen bir buçuk kilometre uzaklıktaki Zuhal İ.Ö.O.’da yeni eğitim yılına buruk başladılar. Günlük bir buçuk saatlerini yollarda geçirmek zorunda kalan öğrenciler ve velileri durumdan şikayetçiler. Yöneticilerin kendilerine servis sözü verdiğini lakin okulların açılmasına rağmen herhangi bir hizmetin tahsisinin söz konusu olmadığını belirten veliler mağduriyetlerini dile getirdiler. Ekim ayı belediye meclisi toplantısında CHP grubu vekilinin yönelttiği soru üzerine Fazlı Kılıç “Üç beş ay dayanmalıyız. İl özel idaresi 2 kilometrenin altındaki yerlere servis vermiyor belediyemizin de on beş bin öğrenciye taşımalı eğitim hizmeti verecek gücü yok.İlçemizdeki bütün okullarda yenileme çalışması var, birkaç ay sabretmeliyiz.” şeklinde konuştu.

Geçen sayımızda işlediğimiz ‘Şehit Karakuşlar Caddesi Karanlıkta’ haberimiz de üzerine belediyeden yapılan açıklama

İlgili cadde aydınlatması BEDAŞ sorumluluk sahasındadır. Detaylı bilgi için Çağlayan BEDAŞ şubesi ile irtibat kurulabilir.


G

ündem baş döndüren bir hızla değişiyor. Dünün kralları mahkûm, köleleri iktidar oluyor. Dünün dilencileri sermayedar, holding patronları muhtaç duruma düşüyor. Lakin hiç bir değişim kendi kendine gerçekleşmiyor. İddiası olanların dönemi. Bazılarımıza sihirbazlık ürünü gibi gelen bu değişimlerin de hiçbiri sebepsiz olmuyor. Bundan seneler önce dost ortamlarında konuşulan meseleler en mahrem yerlerde makes buluyor, hayata geçiyor. Değişmez denilen statükolar, hayat buldukları kandan ve sudan mahrum olarak, silinip gidiyor. Dünün bireysel karar vericileri toplumsal kararlarlarla mahkûm oluyor. Bu baş döndüren değişim bazılarımızın havsalasına sığmadığı için algı dünyasını köreltip, gidişata ayak uydurmaktan başka alternatif bırakmıyor. Artık neyin niçin olduğuna bakmaksızın sadece ne olduğuna bakıp

taraftar veya karşıt oluyoruz. Olayların nedenini algıladığımızda ise dünya başka bir mecraya zaten akıp gitmeye başlamış oluyor. Üzerimizden dozer gibi geçen meseleleri her seferinde dozer geçtikten sonra fark ettiğimiz ve asırlar boyu dozerin vasıflarını en ince ayrıntısına kadar müzakerelerimize konu ettiğimiz için, değil gündemin bizim merkezimizde şekillenmesini sağlayacak bir adım atmak, gündemin kendisini bile algılamaktan uzak bir hayat sürüyoruz. Gündemi oluşturmakla değil, var olan gündemin tahlili ile de değil, gündemin çöplüğü ile uğraşmaktayız. Tüm bu sürecin tek güzel yanı, iddiası olanların, inançları peşinde tüm yalınlığı ve uygulanabilirliği ile koşabiliyor olması. İddiasız ve edilgen olmayı yaşam felsefesi haline getirenler için tüm bu olayların zaten bir anlamı olmayabilir. Statüko tarafından şimdiye kadar edepsizlik olarak tanımlanan, hatta yaşam hakkı tanınmayan, kimsenin konuşmaya cesaret edemediği düşünceler artık hayat buluyor. Tüm bu düşünce ve eylemler 1.dünya veya 3. dünya ayırımı yapmaksızın tüm dünya ülkelerinde hayat buluyor artık. Düne kadar ayrı otobüslere binen, ayrı okullarda okuyan, tüm sosyal alanları birbirinden bağımsız olan Amerika’nın zenci köleleri artık, beyazların bile hükümranlığını yapıyor. (veya önü açılmış oldu) Dünün aşağılık Doğu Bloku ülkelerinin vatandaşları Almanya gibi ka-

pitalizmin mabedinde başbakanlık yapıyor. Dünün "sümüklü köylüleri", defalarca silahlı, yazılı, elektronik muhtıralara maruz kalmış, "aşağılık dinci köylüler" bugün bir coğrafyanın söz sahibi haline geldiler. Dünün "haricileri ve bedevileri" bugün iktidar oldular. Ve tüm bu imkânsız değişimler sonuç itibarı ile kanıksandılar. Olayların tek merkezden veya Sam amca'nın direktifleri ile gerçekleşmediği de aşikâr. Komplocu bir yaklaşımla şimdiye kadar dünyanın ilahlığını teslim ettiğimiz Amerika'nın yine aynı fonksiyonaliteyi ifade ettiğini söylemek bu değişimlere kısmen haksızlık sayılır. Bu söylem Amerikayı denklem dışında tuttuğumuz anlamına da gelmemeli. Söylemimiz bu değişimin diğer aktörleri gibi Amerikanın da bu denklemin belirleyicisi değil tarafı olduğu gerçeğini nakzetmez. Amerikanın da diğer ortaklar kadar (belki biraz ağır ortak) belirleyici olduğu, ortak aklın ürettiği yeni bir dünya düzeninden bahsetmek lazım. (ki bahsediliyor) Kanaatimce bu Yeni Dünya Düzeni'nin karakteristik özelliği; üçüncü sınıfların yoğunlukları nispetinde iktidara ortak olmaları, tıkanan yolların öyle veya böyle açılması çalışmalarını içeriyor. Hatta belki özür dilercesine kendi yoğunluk oranlarına kıyasla 2,3 veya 10 katına kadar fazla bir etkinlikle iktidar nimetlerinden faydalandırılması programını içeriyor olması. Örneğin: Amerikada zenciler çoğunlukta olmamasına rağmen beyazların da

desteğini alarak başkan seçilmesi, Irakta Kürtlerin nüfus yoğunluklarının çok ötesinde bir iktidar gücü elde etmeleri, Türkiyedeki İslamcıların %40-60 arası bir potansiyeli olmamasına rağmen İslamcı iktidarın bu denli destek görmesi üçüncü sınıfların gerçek potansiyellerinin ötesinde iktidar nimetlerinden faydalandıklarına örnek gösterilebilirler. (Bir komplo teorisi veya durum yorumlaması) Yeni Dünya Düzeni'in kurucuları tezlerini kuram haline getirdiklerinde kendi ortakları da dahil; hinterlanlarındaki tüm muhataplarına durumu denklare ettiler: Şayet yeni sisteminizi bu kuramlar çerçevesinde oluşturursanız birlikteliğimiz devam eder, aksi takdirde kaybedenlerden olursunuz. Zeten Yeni Dünya Düzeni beklentisinde olan toplumlar bu yöne ya kanalize edildi veya manüplasyonlarla bu yeni durum iyice meşru zemin haline dönüştürüldü. Yeni Dünya Düzeni'nin uygulana-bilmesinin en olmazsa olmazı elbette demokrasiydi. Siz toplumları bu yöne kanalize etseniz veya manüple etseniz bile buna uygun sağlıklı bir demokratik yapınız yoksa tüm sistem anlamsız hale gelmekteydi. Amerika, Almanya, Türkiye gibi demokratik yapının işlediği ülkelerde yeni dünya düzeninin aktörlerinin iktidara taşınması çok zor olmadı. Şeklen demokrat (Mısır, Suriye) veya Totaliter rejimler bu yeni Dünya Düzenine aşırı derecede refleks oluşturdular. Devam edecek


T

ürkiye ve dünya gündemi çok yoğun,çok hızlı değişiyor. Her gün önemli gelişmeler oluyor. Ama, bazen güçlü bir el çekip kopartıyor insanı dünyadan. Hastanedeydim. Bir hafta boyunca kalacağım oda gösterildi.Kapıdaki “dokuz” numara hemen espri konusu oldu;”Oo, 9. Hariciye Koğuşu” Ben de çok sevdiğim bu eserin atmosferinde yeni hastalık felsefeleri geliştireceğim sakin bir zaman dilimi kazandım sandım, yanılmışım… Bir hastane koğuşunda yüzyüze bakan beş kadın.Mecburen konuşulacak, muhabbetin zincirini söktük ve ilk bilgiler gelmeye başladı.Karşı yatak, çaprazım ve yanımdaki hasta Alevi.Kuşatılmış gibi mi hissettim? Hayır, böyle bir bakış açım yok. Konuştuk, evlatlardan, geçimden, yemeklerden, eşlerden, hastalıktan ve daha bir çok şeyden. Karşımda yatan Şehriban abla pek Alevi de sayımaz, biraz ateist gibi. Bir dönem feminist hareketin de öncülerinden olmuş.Alevi kültürünü sonradan öğrenmiş. Baştan herşeye isyan etmiş , bütün gelenek kalıplarıyla savaşmış. Diğerlerleri, Alevi kültürü içinde doğmuş, hayatlarına sindirmiş hanımlar. Beş günün sonunda, kaynaştık, kardeş olduk. Ben yaşayan Alevi kültürünün öğretilerine hayran oluyordum, Onlar namaz kılarken rahatsız edilmemem için uğraşıyorlardı Ben uyurken içeri giren bir bey olursa, atlayıp panik halinde üstümü başımı örtüyorlardı. Gece yorganımı şefkatle örten elleri yüreğimi kabartıyordu.Bana derin bir kederle “mum söndü” tabiriyle meşhur suçlamayı anlatıyorlardı.Ben de üzülüyordum böyle basıt, sloganik hikayelerle toplumun hala yönlendirilebilmesine. İçinden çıkamadığımız tartışmalarımız da oldu.Mesela, feminizmde birleşemedik. Geleneksel Alevi bacılar erkeğin dirayetli olması konusunda benimle hemfikirdiler. Erkek analarıydık hepimiz “erkek dediğin ağırlığını hissettirecek” diye noktayı koydu, Dudu.Şehriban abla yalnız kaldı.Çok acılar çekmişti, çok anlamsızdı erkeklik kibri ona göre. Onu da anlıyorduk… Alınan-verilen telefonlar ve taburcu olduk. Gelirken yol boyu abimle bunları konuştuk.Kafamda bir sürü soru oluşmuştu. Çocukça bir analiz yaptım; “ Şehriban abla beni bir kalabalığın ortasında linç edilirken görse, canı pahasına savunur” diye anlattım muhabbetimizi. Neden normal hayatın içinde ben bu insanları tanıyamıyorum? Abimin bana da mantıklı gelen yorumları vardı. “Evet, dedi bunlar bir proje farkında değil misin? İnsanları Alevi- Kürt v.s. kategorize edecekler,hatta mümkünse temas imkanı vermeyecekler, alevi, sunni mahalleleri oluşturacaklar ki, yarın bir gün bir mahalleden bir bomba atacak, daha kolay kontrol edecekler insanları. İnsanların hava almayan, geçişsiz kompartımanlarda yaşamaları yöneticilerin işini kolaylaştırır.” Ben şimdi Şehriban Ablayla arama örülen duvarları sorgulamaktayım. Böyle parsel parsel kim bölmüş dünyayı ve bu hududu kimler çizmiş gönlüme Bir sürü projemiz var Şehriban Ablayla.Ben onu ilgilendiğim Üniversiteli kızlarla tanıştıracağım.Canlı bir kitap gibi, bir anne şefkatiyle anlatsın hikayesini. O da beni Halkevine ve Cemevine götürecek aynı gaye için.Ve daha neler, neler…

ç, dört ve beşinci sınıf öğrencilerinden oluşan 30 kişilik halk oyunları grubu Türkiye Horonlar Yarışması’nda ikinci oldu.Ekibin koçu (aynı zamanda okulun beden eğitimi öğretmeni) Mustafa Şahin rehberliğinde iki yıl hazırlanan çocuklar sırasıyla Kağıthane birinciliği,İstanbul birinciliği ve ardından gelen Marmara bölge birinciliğiyle Türkiye finallerine yükseldiler.Halk Oyunları Grubu finallerde de nefes kesen bir performans sergiledi.Oylamada birinciliği 0.2 puanla

kaçıran grup Halk Oyunlarında Türkiye ikinciliği unvanını Kağıthane’ye getirdi. Koşu,futsal,şiir okuma ve münazara gibi alanlarda ilçe çapında derecelere sahip olan okul,Türkiye çapındaki Halk Oyunları ikinciliği unvanını Kağıthane’ye getiren ilk okul oldu. Artvin yöresinden sergiledikleri oyunlarla izleyenleri büyüleyen Halk Oyunları Grubu hız kesmeden bir sonra ki yarışmalara hazırlanmaya başladı.Kendi imkanları ile hazırlıklarını sürdüren okul belediye’den destek bekliyor.

Otuz kişilik halk oyunları grubunun ulaşımı için Şişli ve Maltepe Belediyeleri otobüs verdi.Kağıthane Belediyesi’ne yapılan başvurular cevapsız kaldı. Ekibin koçu Mustafa Şahin “Bütün belediyelerden önce kendi belediyemizin bize yardım etmesi gerekirdi” şeklinde konuştu.

Mehmet Rıfat Yalman Halk Oyunları grubunun başarılarının devamı için desteği ihtiyacı var.Ulaşım ve ekipman noktasında sıkıntı yaşayan grup belediye’ye ve hayırsever iş adamlarına çağrıda bulundu.

ürk Telekom Arena’ ya ulaşmak isteyen spor severlerin ilk aklına gelen çözüm yolu metro.Binlerce kişinin aynı anda metro ile stadyuma ulaşmaya çalışması metro’da izdiham noktasına varan yoğunluklara neden oluyor. Maç çıkışlarında yoğunluk iki katına çıkıyor.İstanbul Ulaşım,organizasyon günlerinde ek seferler koyuyor. Özel güvenlik ekiplerinin arttırılması ile yolcular peronlarda yönlendirilmeye çalışılıyor.Yoğunluk tüm bu önlemlere rağmen azaltılamıyor. Metroda oluşacak yoğunluğu bilen taraftarların bir kısmı maçları 10 dakika erken terk ederek evlerine rahatça ulaşmaya çalışıyorlar. Maç günlerinde işlerinden eve dönen insanlar metronun alternatifi olan yolları değerlendiriyorlar.


Kağıthane’de gerçek anlamda kentsel dönüşüm var.Trafik ve tarihi doku şimdiki durumundan daha iyi hale gelecek.

on dönemde Kağıthane Belediye Meclisindeki muhalefete karşı tahammülsüz bir görüntü verdiğiniz yönünde eleştiriler var? Muhalefete karşı neden bu kadar tepkilisiniz? Orada bir yanlış anlaşılma var. Biz muhalefete karşı tahammülsüz değiliz. Tam tersi muhalefet bize tahammülsüz. Meclis tutanaklarına bakarsanız muhalefet mensupları konuşmalarını yapıyorlar. Şahsen ben meclis başkanı olarak hiç müdahale etmeden dinliyorum. 30 kişiyiz biz Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu olarak. Hiç tepki vermeden AK Parti grubu da onları dinliyor. Onların konuşması bitiyor biz cevap vermeye başlayınca muhalefet tahammülsüz bir şekilde oturdukları yerden sürekli bizim konuşmamıza müdahalede bulunuyor. Mesela biz geçen haftalarda ki bir meclis toplantısında bu sebepten bir grup sözcüsünü(Oktay Aksu) dışarı çıkarttık. Tutanaklara göre,ben bir cümleyi tamamlamaya çalışırken 8 kere sözüm kesilmiş.

Yine tutanaklara göre bir meclis üyesi konuşma boyunca benim konuşmama 11 kere müdahalede bulunmuş. Yani tahammülsüzlük muhalefetin bizim konuşmalarımıza ve bizim çalışmalarımıza olan tahammülsüzlüğüdür. Buradan herkesi belediye meclisine davet ediyorum. Gelin görün. Bahsettiğiniz meclis toplantısında yaşanan olaylarla ilgili CHP hakkınızda suç duyurusunda bulundu? Bu Cumhuriyet Halk Partisi’nin klasik tavrıdır. Bu tür protestoları burada Kağıthane’de de uygulamaya çalışıyorlar. AK Parti’nin ve bizim burada yerel yönetim olarak başarılarımıza inanılmaz bir tahammülsüzlükleri var. O gün iç tüzük çok çok açık ; aslında onları çok daha önce dışarı çıkartmamız gerekiyordu tüzük gereği. Biz tahammül ettik. Güvenlik görevlilerince bu tür davranışlarda bulunanların dışarıya çıkarılması gerekir. Biz artık durum dayanılmaz bir hal alınca güvenlik görevlilerini

çağardık. O kişi dışarı çıkarılmasının ardından CHP grubunun bir protestosu olmuş. Dışarı çıkarılan arkadaşımız alınmadan biz girmeyiz önce onun girmesi gerekir gibi. Ardından bizi içeri almıyorlar gibi bir şey söylediler. Alakası yok. CHP grubundan bir meclis üyesi içeri girdi. Sonra CHP grubunun diğer üyeleri o içeri giren CHP üyesini çıkarttılar. Biz niye içeri almayalım? Giren meclis üyesine bir sonraki meclis toplantısında soruyorum. Sen diyorum içeri girmedin mi?Gel kürsüden söyle. CHP grubu o üyeyi kürsüye göndermiyor. Girdin mi içeri ? diye soruyoruz diğerleri girmedi ama diyor. Yani o gün genel hatlarıyla böyle cereyan etmişti. Açılışlarda, cenazelerde, derneklerde, düğünlerde heryerde nasıl olabiliyorsunuz? Biz sabah 8de başlıyoruz gece 12ye kadar. Bütün zamanımızı Kağıthane’deki çalışmalara ayırıyoruz. Hatta ramazanlarda iki saatlik uykuyla işimizin başınan tekrar geldiğimiz oluyor.


İşimizi seviyoruz. Zaman da ayırıyoruz. Allah’ta yardım ediyor. Çok şükür sağlık yönünden de bir sorunumuz yok. Hamdolsun 8 yılı geride bıraktık. Bu zamana kadar bir gün bile işimizin başına gelmediğimiz olmadı. Sizi il ve ilçe meclis üyeleriyle pek bir arada göremiyoruz. Örneğin açılışlarda genelde size yakın aynı isimler oluyor? Genelde bu tür programlarla çok yoğun olduğumuz için %90 sizin de gördüğünüz gibi benim katıldığım programlar. Biz çok fazla abartıyı da sevmiyoruz. Gittiğimiz programlara da yalnız gidiyoruz. Ben bir cumartesi akşamına 10 program sığdırıyorum. Pazar günü bütün gün dolu. Şimdi meclis üyelerini,ilçe teşkilat üyelerini,başkan yardımcılarımızı da bunun içerisine kattığımız zaman hakikaten çok büyük bir grubu çok büyük bir ekibi bloke etmiş olacağız. Teşkilatta olan arkadaşlarımızın her birinin ayrı ayrı yapması gereken işleri var. Dolayısıyla çok sık program olduğu için arkadaşlarımızı da işlerinden etmemek için kendimiz gidiyoruz. Belediyeye genç ve tecrübesiz başkan yardımcıları seçtiğiniz yönünde eleştiriler var? Biz iki genç arkadaşımıza görev verdik. Bunu en iyi yaptığımız işlerden biri olarak görüyoruz. Sayın başbakanımız gençlere çok önem veriyor. Seçme ve seçilme yaşını biliyorsunuz öne aldı. Şimdi 26 yaşında bizim millet vekilimiz var. Türkiye’nin en büyük karar organında. Büyükşehir belediyemizde bir çok yerde de genç arkadaşlarımız var. Ayrıca başlattığımız arkadaşlarda genç ama deneyimli arkadaşlar. Bir tanesi çeşitli sosyal mecralarda yöneticilikler yaptı,İstanbul İl Gençlik Kolları Başkan Yardımcılığı yaptı. Biz arkadaşımızı bu görevdeyken zaten belediyemize aldık. Diğer arkadaşımızda Kağıthane Belediyesi’nin ilk gençlik meclis başkanlığını yaptı. Siyasette de AK Parti’nin kurulduğundan beri aktif görev almış. İlçe başkan yardımcılığı yapmış. Arkadaşlarımız genç ama deneyimliler eğitimleri de iyi. Daha ne isteyelim biz bu arkadaşlardan. Başkan yardımcılarına makam ve mevkii verdiğiniz, ama yetki verme noktasında cimri olduğunuz doğru mu?Siz tek adam mısınız? Az önce de belirttiğiniz gibi sürekli dışarıda sokakta halkın arasındayız. Biz dışarıdayken belediyenin işleri nasıl yürüyor?Bizim aldığımız bir karar varsa bütün arkadaşlarımızın bu kararın gereğini yerine getirir. Ben 8 yıl olmuş zabıta sokakta caddede bir uygulama yaparken ben belediye başkanı olarak zabıtaya bizim o genel kararımız çerçevesinde bir kere dahi müdahale etmedim. Şu seyyar satıcıya dokunma bu benim yakınımdır ona dokunma gibi bir kere bir şey söyledim. Ben belediye başkanı olarak buna müdahale etmemişsem buradaki hiçbir arkadaşında müdahale etmemesi gerekir. Arkadaşlarda bu gereklilikler çerçevesinde vazifelerini yerine getirmektedirler. Kapıdaki görevlisinden başkanına müdürüne kadar. Herkesin görevi belli yapacakları belli. Bu çerçevede işler yürüyor. Gayet muntazam. Arkadaşlara yetki vermesek bu işler nasıl yürür. Kağıthane belediyesi son dönemlerde ebelediyecilik alanında büyük çalışmalara imza attı. ilerisi için bu alana yönelik yeni projeler var mı? Var. Yeni bir sözleşme yaptık. Bizim Kağıthane olarak teknolojiyi çok iyi kullanmalıyız. Halkımıza iyi hizmet vermek için bu şart. Kent Servisimizin vatandaşlarımıza çok büyük yararı vardır. Vatandaş geldiğinde bütün birimlerdeki işlerini buradan görebiliyorlar. Buradan ödeme yapabiliyorlar. Beyanname ve-

rebiliyorlar. Çağrı merkezimiz 444 23 00, burada yapılan bütün konuşmalar kayıt altına alınıyor. Alınan şikayetlere geri dönülüp bilgi veriliyor. Şimdi ise birkaç gün önce yaptığımız anlaşmayla başlayacak bir uygulama var. Çağrı servisimize iletilen bir şikayetin sahadaki arkadaşlarımıza akışını sağlayacak ve arkadaşımızı sorun bölgesine direk sahadan sevk edebileceğimiz bir sistem kuruyoruz. Arkadaşlarımıza tahsis edeceğimiz el terminallerine direk kategorisine göre görevler yönlendirilecek. Halkımızın istekleri bu şe-

Parklarımızın yarısından fazlasında kablosuz internet var. Diğer parklarımıza da wireless kurmaya devam ediyoruz

kilde daha hızlı ve organize yerine getirilecek. Arazide temizlik ekibimiz,moloz toplama ekibimiz,tahsilat ekibimiz direk elindeki cihazları aktarılan görevlerle yönlendirilecek. Ve orda yaptığı çalışmaları cihaz aracılığıyla sisteme işleyecek ve biz buradan takip edeceğiz ve bu oranda vatandaşı bilgilendireceğiz.

27 parkınıza siz isim verin sloganıyla bir proje başlattınız. Vatandaş kendi parkına kendisi isim verecek. İnternet üzerinden talepleri alıyorsunuz. En çok yollanılan isim mi parklara verilecek yoksa belediyenin münasip gördüğü isim mi verilecek? İnternetten ve muhtarlıklardan yapılıyor seçimler. En çok belirlenen isimleri vereceğiz. Şuana kadar öyle yaptık. 228 parkımız var. 152 parka bu şekilde isim verdik. Biz yaptığımız bütün parklara bu şekilde isim verdik.

Kağıthane’deki Parklarda ücretsiz kablosuz internet erişimi başlattınız. Parkların kaçında internet (wi-fi) var şuanda? Parklarımızın yarısından fazlasına kablosuz internet bağlantısını ücretsiz bir şekilde veriyoruz. Diğer parklarımıza wireless kurmaya devam ediyoruz. Bir de parklarımıza güvenlik kameraları takacağız. 24 saat kayıt altına alınacak. Bu çalışmamız tamamlandı sayılır birkaç parkımız hariç. Kablosuz bağlantı da pek yakında bütün parklarımızda sağlanacak. Yani parklarımıza giden vatandaş bilgisayarıyla istediği gibi çalışmalarını yapabilecek. -Nihayet Kağıthanenin çehresi değişiyor. Bir yanda binbir emekle oluşturulan tarihi doku, Sadabad Projesi ve son olarak milli arşiv sitesi ; diğer yanda yapılan devasa binalar, alışveriş merkezleri. Kağıthane bu ikisinin harmanlandığı bi çekim merkezi haline mi geiyor, yoksa inşaat firmalarının iştahını kabartan bir rant kapısı mı Kağıthane? Siz böyle bir endişeyi taşıyan bir belediye başkanımısınız? Kağıthane 2004’e kadar İstanbul’un kenarında kalmış,ihmal edilmiş,yakın zamanda kurulmuş bir gecekondu bölgesi olarak biliniyordu.Biz göreve gelir gelmez bu algıyı değiştirmek için işe başladık.Ve biliyoruz ki Kağıthane insanlığa antik devirden bu yana yerleşim yeri olarak hizmet verdi.Roma,Bizans,Osmanlı dönemlerinde önemli merkezlerden biriydi.İşte Kağıthane bu zamana kadar bu yönüyle bilinmemekteydi.Biz göreve geldiğimizde tarihi yapılarımızın bir çoğu yok olmuştu.Şuan belediye binamızın olduğu yerde Çağlayan Sarayı vardı mesela.1950’li yıllarda tamamen yok edilmiş en ufak bir kalıntısı bile kalmamış.Poligon Sarayı tamamen yok edilmiş hava gazı deposu yapılmış.Hiç bir şey kalmamış. Diğerleri ise çok kötü bir durumdaydı.Biz Kağıthane çok tarihi bir bölgedir diye gelir

gelmez çok hızlı bir şekilde Osmanlı Belgeleri’nde Kağıthane diye bir çalışma başlattık.O çalışmayla Osmanlı döneminde Kağıthane ile ilgili ne varsa araştırdık bulduk.Güzel bir kitap haline getirdik.Ardından o belgedekileri hayata geçirmeye çalıştık.O belgelerdeki etkinlikleri yapmaya çalıştık.Örneğin hıdrellez önceden bir roman şenliği havasında yapılıyordu.O belgelerde gördük ki bir talimat var ”Mektepliler Hasbahçe’ye getirile kuzular kesile,ikram edile”.Biz bu belgeyi bulunca hıdrellezin şeklini değiştirdik.Okullardan çocukları getirdik burada kuzuları çevirdik onlara ikram ettik. Zabit mektebini aynı şekilde sübyan mektebini,artık sübyan mektebinin içinden ağaçlar çıkıyordu.Gelir gelmez bunların restorasyon çalışmalarına başladık.Sübyan Mektebini şehir müzesi yaptık.Şimdi orada Sözlü tarih arşivi oluşturuyoruz.Kağıthane’deki mahallelerin kuruluşunu büyüklerimizden Üniversitelerden hocalarımız aracılığıyla dinleyip kayıtlara geçiriyoruz.Ve bunu bir bütün haline getirmeye çalışıyoruz.Bir odayı orada sadece bu işe ayırdık. Karokolu yaptık,çeşmelerimizi restore ettiriyoruz.2.Abdülhamid çeşmesinin restoresi bitmek üzere.Daye hatun camii’nin restorasyon projelerini 5 yıldır onaylatmak için uğraşıyoruz.Projeleri yeni onaylandı.Şimdi inşaat projesini onaylatmaya çalışıyoruz.Onu da yaptığımız zaman bizim en eski eserimiz yaklaşık 500 yıllık onu da Kağıthane merkeze kazandıracağız.Ve çevresini sürekli açmaya çalışıyoruz.Bizim orada belediye hizmet binamız vardı yıktık.Kağıthane’nin tarihi yapısını ön plana çıkartıyoruz. Ancak 1950 yıllarında İstanbul’un yanlış planlanmasıyla başlıyor kötü gidişat.Haliç ve çevresi sanayi bölgesi belirlenmiş.Kağıthane Deresi’nin çevresinde de çarpık yapılanma olmuş.Biz bi yandan tarihi yapıyı ön plana çıkartmaya çalışırken sağlıksız yapıları da dönüştürmemiz gerekiyordu.O dönüşüm çalışmalarını da yapıyoruz.Sanayinin bu bölgeden kalkması şart.Kalkarken yeni bir fonksiyonun verilmesi lazım.Bu Kağıthane’nin tarihi özelliklerinin ya da yönünnü ihmal edilmesi veya tahrip edilmesi anlamında değil.Tam tersine öne çıkmasına vesile olacak çalışmalar yapıyoruz.Planları bitti.Yakında Kağıthane deresi ve çevresi kentsel dönüşüm alanı ilan edilecek. Bunu yaparken ticaret merkezlerde ortaya çıkacak.Mesela İskenderpaşa Çayırı’nda 4 tane önemli inşaat devam ediyor.Bu inşaatlar yapılırken de sanayicilerin arazilerinin yaklaşık %55’ini kamuya terk yapıyorlar.Dere koruma bandı ve yeşil alan olarak kullanılan bu terk alanlarına belediye bedel de ödemiyor.Böylece yollarımız ve yeşil alanlarımız artacak.Şuanda birçok yapı kamuya terklerini yapmışlardır, dere koruma ve yeşil alanlarımız ortaya çıkmıştır. Kağıthane’de gerçek anlamda kentsel dönüşüm var.Trafik ve tarihi doku şimdiki halinden daha iyi hale gelecek. Kağıthane’de gerçek anlamda kentsel dönüşüm var.Trafik ve tarihi doku şimdiki durumundan daha iyi hale gelecek. Gültepe’deki Eski belediye hizmet binası alanına özel sektörce inşaa edilen projeyi sizden dinlemek isteriz? Orada bizim ihtiyaçlarımız vardı.Daha önceki bina hiç kullanılmıyordu.Pazar ve sosyal


alan ihtiyacımız vardı orada.Bu ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir çalışma ihaleye çıktı.Bu belirtilen ihtiyaçlarımızı karşılıyoruz üzerine de 3.5 milyon tl. ihale bedeli olarak katkısı oldu ve çalışmaya başladı.Kağıthane ‘nin dönüşümünün farkında olmayan birçok insan ya bu kadar yüksek değer nasıl olur burası diye kabul edemediler. O binanın tamamı geçmişte 1 milyon tl. ye satılıyordu. Bu para o arazi için iyi bir fiyat mıdır?İnsanlar ucuza kapatıldığını düşünüyorlar. Ucuza alındığı için anaokulu gibi projelerin ilave edildiğini düşünüyorlar. Bu proje tam dört sefer ihaleye çıktı. Bizim isteklerimiz belliydi. Otopark, pazaryeri, sosyal alan. Bunlar belli. Bunun üzerine dedik ki belediyeye nakit de verilsin.Bir ve ikinci ihalelerde nakit teklifi hiç alamadık.Üçüncüsünde 1 milyon lira teklif oldu. Aslında bir 1 milyon liraya razıydık ama tek firma ihaleye katıldığından rekabet şartlarının oluşmadığı kararına vardık ve dördüncü ihaleyi yapmaya karar verdik. Bu ihaleye iki firma katıldı.Rekabet şartları oluşmuştu.Diğer şirket iki trilyona kadar çıktı Timur yapı 3.350 trilyon vererek ihaleyi kazandı. Parasını da hemen yatırdı çalışmaya da hemen başladı. Biz çok düzgün iş yapıyoruz. Birçok kişinin aklının alamayacağı kadar düzgün iş yapıyoruz. Şirketin bu yüzden bize bakışı da olumlu. Eğitim alanıyla ilgilenen vakıfları var. Şirket şartlarda bulunanların üzerine gönüllü olarak 20 anaokulu birde ilkokul yapıyor. Geçtiğimiz günlerde toplanan Marmara belediyeler birliğinden,memuru etkileyeceği için memurların hediye kabul etmemesiyle ilgili bir karar çıktı. Belediyenizin bu konuyla iligili tavrı nedir. Zaten biz hediye kabul etmiyoruz. O konularda çok açığız çok netiz. Yani zaman zaman oluyor. Bir ara bir vatandaş bir elbise getirmiş buraya. Arkadaşlar bana sormaya bile lüzum görmeden geri göndermişler. Bizim işleyişimiz bu şekilde. Dostluk ayrı,burası ayrı. Bir çalışan 10 lira bir yerden aldı diye görevine son verdik biz. İşin küçüğü de bir büyüğü de bir diye görüyoruz. Bu konularda çok hassasız takip ediyoruz. İsteyen makamıma gelip bakabilir. Benim odamın kapısı yok. Biz arkadaşlarımıza dedik ki bu makamı bu imkanları kendinizin zannetmeyin. Buraların hiçbirisi bizim değil. Bizim burada kalma süremiz şu kapıdan girip çıkıncaya kadar olan zamana kadar. Personelinizi götürdüğünüz tatillerin finansmanını nasıl sağlıyorsunuz? Şile’de bizim kamp yerimiz var. Orada meclis üyelerimiz ve personelimiz tatil yapıyorlar. Döner sermaye ile çalışan bir kamp. Giden arkadaşlarımız ücretlerini ödüyorlar. Orası dediğimiz gibi döner sermaye ile çalışıyor ve giden arkadaşlarımız kaldıkları sürece aldıkların hizmetin bedelini ödüyorlar. Keşke daha iyi imkanlarımız olsa da biz memurumuza çok güzel imkanlar sunsak. Biz arkadaşlarımız hayatlarını iyi koşullarda idame ettirsin isteriz. Biz memurumuza destek oluyoruz sosyal denge ödüyoruz. Memurumuz yanlış yollara tenezzül etmesin yeter ki. Legal olarak bize verilen yetkiler dahilinde her ay nakit destek veriyoruz. Bizi yakinen tanıyanlar bize acıyorlar. Bir arkadaş yarın öbür gün görevin bittiği zaman beş parasız ortada kalacaksın dedi bize. Allah bize bir yanlış kuruşu nasip etmesin. Gayretimiz de o yönde. O zaman mezarlıklar müdürümüzün bize bir hediyesi vardı. Bir cenaze takımı o da

masanın üzerinde duruyordu. Onu gösterdim bak dedim mezarlıklar müdürü arkadaşımız öldüğümüz zaman bize gerekli olan eşyaları göndermiş. Onun dışında da hiç bir şeye ihtiyacımız yok. Bizi yakinen tanıyanların bazıları bizi bu yönde eleştiriyorlar. Yoruluyormusunuz? Bir gün bir vatandaştan bir ürün alacağız belediyemiz için. Geldi. Ürünü tanıttı. Baktık evet bu bizim işimize yarar dedik. Gittik piyasa araştırması yaptık. Ve o araştırmamıza göre vatandaşa o değil de bu fiyata olursa alırız dedik. Vatandaş “olur o fiyata başkanım ama niye pazarlık yapıyorsunuz ki”dedi. Bizim o anda bütün dünyamız her şeyimiz yılıyor. Bizi oradan oraya koşmak,terlemek,çalışmak yormuyor bizi bu tarz şeyler yoruyor. Basınla ilişkileriniz nasıl? Çok fazla ulusal basınla ilişkimiz yok. Doğrusu özellikle oluşturduğumuz bir bağ yok. Tanıtımımız bill-boardlarla ve broşürlerle yapıyoruz. Yerele gelince. Şimdi her alanda her sektörde birçok yanlışlıklar olabiliyor. Medyada da olabiliyor. Bizim doğru düzgün çalışan herkesle ilişkimiz iyi. Ama bazen çok yanlış tekliflerle karşılaşıyoruz. Yani bize birisi kalkıp diyebiliyor ki şöyle bir şey var,bizden şu kadar gazete alırsanız bunu yazmayız. Git ne yaparsan yap dedik. Şimdi bu her camiada olabiliyor. Basında “gazetecilere beş kuruş verince istediğinizi yazdırırsınız” şeklinde bir açıklamanız yayımlandı? Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz? O tam olarak öyle değil. Gazetecilik mesleğine karşı öyle bir tavrımız asla olamaz. Hangi gazetede olursa olsun işini çok iyi yapan insanlar var,işini iyi yapmayan insanlar da var. ”Beş kuruş versen her şeyi yazar” dediğim insanın o lafı yüzüne karşı dedim. Kendisine özelde söyledim. MHP grup odasında. MHP İl başkanı gelmişti. Oradaydı o vatandaş. Bende dedim ki buna fazla bakmayın 50 lira verseniz her şeyi yazar dedim. Gerçekten de o şahsa karşı fikirlerim hala aynıdır. O şahsa o şahsın yüzüne karşı ona özel söylenmiş bir şeydir. Bir sohbetimiz sırasında size yakın isimlerden biri, seçim öncesi size ve partinize muhalif bir duruş takınan Kağıthanede yayınlanan bir yerel gazeteyle seçim sonrasında belediye olarak tekrar anlaşıldığını söyledi. Ne tür bir anlaşmadır bu, yandaş basın mı oluşturmaya çalışıyorsunuz? Çok yanlış bir yaklaşım. Bu iş belli bir şeyler karşılığında yapılıyorsa o zaman biz seçim zamanında da bu ilişkiyi sürdürürüz. İş bu kadar kolay ve basitse. O insan çok basitse ya da biz çok basitsek bu işi seçim zamanı da sürdürürüz. Onaylarsınız ki seçim zamanı bizim daha çok ihtiyacımız olur böyle bir şeye. Böyle bir şey yok. Tabi herkesin farklı düşünceleri olabilir. Ama kesinlikle böyle bir şey yoktur. Siyasi hedefinde Kağıthane belediye başkanlığı son nokta mıdır? Siyasette bu güne kadar bir çok görevlerde bulunduk. Bu güne kadar üzerimize aldığımız sorumluluğu hakkıyla yerine getirmenin düşüncesiyle olduk. Onun dışında hiçbir farklı düşünce içerisinde olmadık. Bu gün de ; yarın ne olur öbür gün ne olur diye düşünmüyoruz. Bugün de üzerimizde bir görev var o görevi layıkıyla yerine getirmeye çalışıyoruz. Başbakanla en son ne zaman görüştünüz? Neler konuştunuz? Başbakanımızla en son taziyede görüştük.

Annesinin vefat ettiği günün akşamında görüştük. Bir de cenazenin kaldırıldığı gün akşam mevlitte görüştük. Deniz suyu ne zaman gelecek? Çayırbaşı’nda itme boru sistemiyle fidanlığın altından geçiyoruz. Orada yolun altından geçerken biraz gecikme oldu. Tünel bitti içine iki kat plastik boru döşüyoruz. Bitmek üzere deniz suyunu her an verebiliriz. Nerede oturuyorsunuz, ailenize zaman ayırabiliyor musunuz, akşam eve kaçta gidiyorsunuz, çocuklarınızla ilişkileriniz nasıl nerede okuyorlar? Şuanda Alibeyköy Caddesinde oturuyoruz. Biz 1960’da Kağıthane’ye geldik. 1990’a kadar Hürriyet Mahallesinde oturduk. 90’dan da bir yıl öncesine kadar Hamidiye’de oturduk. Bir yıldır da Nurtepe Merkez Mahallesi sınırında oturuyoruz. Çocuklara çok az zaman ayırabiliyoruz. Sağ olsun hanım bu konuda bize yardımcı oluyor. Sosyal çalışmalarımızda da bize sürekli yardımcı oluyor. Şuanda Adapazarı’na gitti hanım. Bizim sosyal işler müdürlüğümüzle,Kadınlar meclisinden bayanlarla,parti teşkilatından arkadaşlarla. Adapazarı’nda bir yatılı okulda yoksul öğrencilere destek vermek için. Sosyal çalışmalarımız çok yoğun bir şekilde devam ediyor. iz halkla ilişkileri gerçekten çok iyi olan bir Belediye Başkanısınız. Bu iletişim dilini nasıl kuruyorsunuz? profesyonel destek alıyor musunuz? Profesyonel yardım almıyoruz. Bu iletişim dilini nasıl kurduğumuza gelirsek. Burada iki etken var. Biz siyasete başladığımızdan bu yana nerdeyse 30 yıl olacak. Siyasete mahalle teşki-

latlarında başladık. İlçe teşkilatlarında yönetici olarak da çalıştık. İlçe başkan yardımcılığı yaparken de halkla ilişkiler birim başkanlığı yaptık. Dolayısıyla oradan bir alt yapımız var. 2004 seçimleri öncesinde Kağıthane’nin sorunlarıyla ilgili bir kamuoyu araştırması yaptık. Orda iki konu ön plandaydı. Bir tanesi yolların bozukluğu bir diğeri ise yönetimle halk arasındaki diyalog eksikliği. Bizde geçmişten gelen tecrübemizi burada ihtiyaç olduğunu düşünerek değerlendirdik. Şuanda da tecrübelerimizden yararlanarak Kağıthane’de çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. Elbette ki 1960’dan beri Kağıthane’de oluşumuzda halkla ilişkiler alanında bize yardımcı olan bir diğer unsurdur. Sakallarınızı en son ne zaman kestiniz Üniversite’den sonra biz 1987’de hacca gittik. 1987’den beri o yıllardan beri sakallıyız. Kurban bayramı yaklaştı malum. Bizim aracılığımızla halk bir şeyler söylemek istermisiniz Kurban bayramıyla ilgili biz gerekli çalışmaları yapıyoruz. Kurban bayramlarında geçmişte Kağıthane’de çok büyük sorunlar yaşanırdı. Kurbanlık satışında çevre problemleri oluyordu. Biz şimdi onları tek merkezde topladık çok zor oldu ama başardık. 10 12 tane de kesim alanı oluşturacağız Kurban Bayramıyla ilgili bizim hazırlıklarımız tamam. Vatandaşımızın huzurlu ve sağlıklı bir şekilde bayramı yaşaması için elimizden geleni yapacağız. Bu vesile ile tüm Kağıthanelilerin tüm İslam aleminin Kurban Bayramını tebrik ediyoruz. Sağlık ve afiyet diliyoruz. Ülkemize de huzur diliyoruz.


illiyetçi Hareket Partisi Kağıthane İlçe yönetiminde değişikliğe gidildi.İlçe başkanılığı görevine atama ile getirilen Mustafa Elma,i l teşkilatından çıkan kararla görevinden alındı. Mustafa Elma gençliğinden beri Milliyetçi Hareket Teşkilatı’nda çalıştı.Verilen kararla ilgili yöneltilen sorulara, “işlerimin yoğunluğundan dolayı partime yeteri kadar destek veremediğmin bilincindeyim. Kimseye kırgın değilim. Bunun bir nöbet değişimi olduğuna inanıyorum.Aynı heyecanımla çalışmalara katkıda bulunacağım.” şeklinde cevap verdi. MHP Kağıthane İlçe Başkanlığı’na henüz atama yapılmazken kimin başkanlığa atanacağı konusu hala gizemini korumakta.

ağıthane’nin 2012, 2013, 2014 bütçesi 13 Ekim Perşembe günü belediye meclis salonunda yapılan oturumda oylamaya sunuldu. 165 miyon olan belediye bütçes 6 redde karşılık 31 kabul oyuyla meclisten geçti. Kağıthane Belediye Başkanı Fazlı Kılıç meclisin açılışını yaptı. Grup sözcüleri söz alarak bütçe ile ilgili görüşlerini belirttiler. Ardından bütçe meclite oylamaya sunuldu. Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun Üyelerinin tamamı ret oyu kullandı.Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun ve Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun üyelerinin kabul oyuyla Kağıthane 2012,2013,2014 Bütçesi belirlenmiş oldu.

Kağıthane Gençlik Kolları Başkanlığını yapan Hüseyin Akgün yeni seçim döneminde adaylığını koymadı.Hüseyin Akgün yerine Şaban Demirel başkanlık için adayını koydu.Tek adayın olduğu seçimde oy birliğiyle başkan seçildi. Saban Demirel daha genç ve daha aktif bir gençlik kolları için hemen çalışmalara başladıklarını belirtti.

yda 3 kere toplanan rutin Belediye Meclisi toplantısında hiç de hoş olmayan şeyler yaşandı. Belediye Meclisi toplantısında güdem dışı söz alan Cumhuriyet Halk Partisi Gup Başkanvekili Oktay Aksu, belediye sınırları içerisindeki iki imar projesiyle ilgili olan sorusunu belediye başkanına yöneltti.

Fazlı Kılıç imar planlarıyla ilgili sorulan sorunun yanıtında konu dışı siyasi göndermeler yapmasının ardından CHP grubu Fazlı Kılıç’ın peş peşe sözünü kesme girişimde bulundu.Bu

girişimlere müsaade etmeyen Fazlı Kılıç girişimlerin yinelenmesinin ardından Oktay Aksu’ya “Ne yüzsüz adamsın be”,”dırdır etme”,”kes sesini” gibi ifadelerle hitap etti.Sözünü kesen Aksu’nun dışarı çıkarılması için güvenliklere emir verdi.

Karşılıklı atışmaların ardından CHP grup başkan vekilinin dışarıya çıkartılması için güvenliklere haber veren Fazlı Kılıç, Oktay Aksu’nun “çıkmıyoruz,kim çıkartacak ise gelsin çıkartsın” ifadeleriyle karşılaştı. Fazlı Kılıç ve Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu salonu terk

rı Başkanağıthane Kadın Kolla m Tekbıyık lığını yürüten Merye inde adaylığını yeni dönem seçimler şkan seçildi.Tekkoydu ve yeniden ba aday olduğu 19 bıyık’ın tek başına de oy çoklueylül’de yapılan seçim . ğuyla başkan seçildi z kesmeden de Yeni dönemde hı eceğini belirten çalışmalarını sürdür urmak yok yola Meryem Tekbıyık,d i. devam mesajını verd

etti. CHP grubunun meclisi terketmemesi üzerine “Temizlik yapılacak salonu kapatıyoruz”bahanesiyle meclis boşaltıldı toplantı sona erdirildi. Ardından görüşmeyi tamamlanmak üzere meclis yeniden toplandı.Dışarıya çıkarılan arkadaşları(Oktay Aksu) alınmadığı için CHP grubu içeriye girmedi.Kapıda güvenlik görevlileriyle kısa süreli tartışma yaşandı.

CHP grubu yaşanan olaylar üzerine Fazlı Kılıç hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu.


S

adabat denilince ilk akla gelenler herhalde sadrazam damat ibrahim paşa ve dönemin hükümdarı 3. Ahmet olur. Yirmisekiz mehmet çelebi pek akla gelenlerden olmayacaktır herhalde . Oysa çelebi ve onun Fransa sefaretinin Sadabat tarihinde önemli bir yeri vardır. Önce çelebiyi tanıyalım; Edirne’de doğan Çelebinin , doğum tarihi belli değildir ama 1720 yılında Fransa’ya giderken 50 yaşlarında olduğu belirtilmiştir. Peç Seferinde şehit düşen Yeniçeri ocağından Süleyman Ağanın oğludur. Kendisi de Yeniçeri ocağında yetişmiştir. Yirmi sekizinci ortada hizmet gördüğü için hayatı boyunca bu isimle anılmıştır. Çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1718'de Pasarofça görüşmelerinde ikinci murahhas olarak bulunmuştur. Sultan III. Ahmed saltanatında başmuhasebeci oldu. “Fazıl” ismiyle şiirler kaleme alan gayet kültürlü bir adamdı. Paşa’nın hayatındaki önemli tarihlerden biri 9 Ekim 1719’dır. Bu tarihte Sadrazam Damat İbrahim Paşa Fransa’nın Büyükelçisi Marki de Bonnac ile Boğaziçi’ndeki yeni konutunda görüştü ve “Efendisinin Fransa’ya büyükelçi gönderme niyetini” belirtti. Bu olağandışı bir durumdu idi . Daimi temsilcilikler kurmayı saygınlığına sığdıramayan Babıali, yurtdışına geçici görevliler göndermişti. İbrahim Paşa bunun bir elçilik heyeti olarak değil medeniyetler arasında bir köprü olarak düşünmekteydi ve elçi olarak seçtiği Mehmet Efendi’ye “medeniyet ve eğitim vasıtalarını kapsamlı olarak incelemeyi” ve ülkede “tatbiki mümkün olanlara ilişkin bir rapor hazırlamayı” emreden bir talimat verdi. Bonnac’ın ifadesiyle, “Fransa Krallığı’nda meydana gelen bütün önemli gelişmeleri öğrenmek ve imparatorluğun idaresinde faydalanılabilecek olanları tespit etmek” Mehmet Efendi’nin görevinin esas amacı idi . Bu nedenle Çelebinin "Fransa’nın vesait-i umran ve maarifine dahi layıkıyla kesb-i ıttıla ederek kabil-i tatbik olanların takriri" için gönderildiği elçiliğini anlattığı Sefâretnâme’si o günlerin batılılaşma çabasındaki Osmanlı devlet adamları için bir program niteliği taşımaktadır ve batı medeniyetiyle ilk temasımızın yazılı ilk ürünlerinden olması bakımından önemlidir. Mehmed Çelebi, eserinde Fransa sarayının yaşam biçimini, protokolü ,saray ve düzenlemeleri ayrıntılı olarak, anlattı. Gözlemlerinin ve anlatımının Sultan 3. Mehmed ve sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa`yı etkilediği anlaşılmaktadır. Kağıthane düzenlemesi, Paris`ten getirtilen saray ve bahçe planlarıyla resimlerinden esinlenerek gerçekleştirildi. Versay'a olan benzerliği tamamlamak için Fransız sefiri Padişah'a kırk tane portakal ağacı vermiş, o da kendisine ait köşkün etrafınadiktirmişti. Patrona Halil İsyanından sonra Kıbrıs’a sürülen Yirmisekiz Mehmed Çelebi, 1732’de Kıbrıs’ta öldü. Mezarı Magosa’daki Buğday Camii kenarındadır. Çelebinin Fransa seferinin sebebi "Fransa’nın vesait-i umran ve maarifine dahi layıkıyla kesb-i ıttıla ederek kabil-i tatbik olanların takriri" idi ama ne yazık ki bu seferden (Oğlu Sait efendinin kurduğu matbaa hariç) sadece batı tarzı saraylar ve sadabat eğlenceleri kaldı. Yani bizdeki batılılaşma başlangıçtan itibaren şekilde kaldı ya da yanlış tabik edildi. abityasaroglu@buulkegazetesi.com

öp Çıkaranlar’ Osmanlı’da şehrin temizliğini, Subaşı’nın emrinde çalışan “çöpçü subaşı” yapmakta ve denetlemekteydi. Çöpçübaşı sokakları acemi oğlanlarına temizletirdi. Bu çöpçülerin sayısı bin kadardı ve garip kıyafetleri olup, matruş ve keçe külahı giyerdiler. Çöplük subaşısı, onlara İstanbul sokaklarındaki bütün çöp, hayvan pisliği ve kalıntıları toplatırdı. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre, sepetlerde toplanan çöpler deniz kenarlarında çamur teknelerinde ayrılır, içinde akçe, mangır veya işe yarar başka şeyler bulunursa bunlar çalışanların olurdu. Çöplük Subaşısı’nın denetiminde çalışan çöpçülere “çöp çıkaran” da denilmekte idi. Bu kimseler sokaklardan geçerken “çöp çıkaran, çöp çıkaran” diye bağırırlar,

arkalarında bir küfe ile sokakları dolaşır, birikmiş çöpleri küfelerine doldurarak denize atarlardı. O devirde sanayii artıkları olmadığı için çöpler suda erir gider deniz kirlenmezdi. Hükümet, Beyazıt, Sultanah-

atinler İstanbulda Bir çok batılı tarihçiye göre Bizans’ı bitiren Fatihin fethi değil Latinlerin 1204 yılında İstanbulu işgali idi. Bir bizanslı tarihçi bu nedenle “Bütün sitelerin parıltısı, ışığı,Kiliselerin anası, inancın kaynağı....bilgilerin yatağı olan site...Ey İmparatorlara mahsus erguvan rengi ile bezenmiş şehirlerin kraliçesi, bak çamurlar içine çöküp yığıldın.Ne zaman Tanrı sana ‘Yerinden kalk,keder kadehini boşalttın.Gücünü ve şerefini yeniden takın’ diyecek” diye acı acı şikayet eder. Nikitas Akominatis isimli bir tarihçi olayları bizzat yaşamış ve yazmıştır. Nikitas olayları şöyle tasvir eder; -Boru sesleri arasında ve yalın kılıçlarını sallayarak evleri ve kiliseleri yağmaya koyuldular.Bu kötü adamların işledikleri dinsizlikleri nasıl anlatacağımı bilemiyorum.Kutsal tasvirleri kırdılar, din şehitlerinin kemiklerini, adını anmaktan utanç duyduğum, kötü yerlere attılar....Büyük kiliseye karşı

gösterdikleri hakaret, derin bir korku duyulmadan tasavvur olunamaz.Baştan başa değerli maddelerden yapılmış bulunan ve bütün milletlerin hayranlığına konu olan mihrabı kırdılar...Kutsal vazoları, minberden, kürsüden, kapılardan söktükleri gümüş oymaları, altınları ve daha sayısız enkazı yüklemek için katırları ve atları kilisenin içine soktular....Bu hayvanlardan bazıları, pek kaygan olan döşeme üzerinde düştüğünden, onları kılıçlarıyla delik deşik ettiler ve kanları ve pislikleri ile kiliseyi kirlettiler. Zevk ve günah dükkanı genel bir kadın , patrik kürsüsüne oturdu, orada açık saçık bir şarkı söyledi ve kilisenin içinde dans etti...Vahşi bir azgınlıkla, bütün kadınlara ve özellikle en erdemli ve en saygıdeğer olanlarına, en masum genç kızlara, kendini Tanrıya adamış rahibelere tecavüz ediyorlardı...Bütün şehir umutsuzluk, gözyaşı, feryat ve iniltiden başka bir şey değildi”

u konuda batının gerçek yüzünü ortaya koyan kitaplarda biri de Dr Sedat Cereci’ nin Şule yayınlarından çıkan “Vahşi Batı” isimli kitabıdır. Bu düşmanca bakışı en güzel tahlil eden kişilerden biri de yüksek eğitimini batıda alan dolayısı ile doğuyu ve batıyı çok güzel tahlil edebilen ali şeriati. Merhum yazarın özellikle Özellikle Öze dönüş, Dinler tarihi, medeniyet ve modernizm gibi eserleri batı medeniyetinin bir yüzünü çok güzel ortaya koyuyor. Batının kara yüzü deyince elbette F.Fanon’u unutmamak gerekir. Tarihten Sosyolojiye geçişimiz kimseyi şaşırtmamalı sonuçta

insanlar tarihi yapar, sosyoloji de tarihi yapan o toplumları araştırır. Bu bahsi burada kapatarak müsaadenizle Amerika ile ilgili bazı ilginç tarihi anekdotlar aktarmak istiyorum. Barbaros Hayrettin Paşanın ilk İstanbul’a geldiği zamandır. Padişah Barbaros ve maiyetini kabul eder görüşmeler yapılır. Ancak Vezir-i Azam Makbul/Maktul İbrahim paşa İran seferi hazırlıkları için Halep’tedir. Denizlerin büyük kaptanı Vezir-i Azam’la görüşmek üzere Halep’e gider. İbrahim Paşa ile yaptığı görüşmede Osmanlı devletinin Yeni Dünya denilen Amerika’ya bir filo gönderip burada

met Meydanı gibi meydanları yılda bir iki defa angarya suretiyle İslâm olmayanlara temizletilirdi. Saray ve etrafının temizliğini ise “mezbelekeşin” ismi verilen kimseler yapardı.

NEDİM’E DAİR Mevsimin tam lâle zamanı, Geçtim bir akşam Sâdâbat'tan, Koltuğumda Nedim divanı. Sorma ne kalmış o hayattan? Ne def-i gam eyliyen şarap, Ne mesti-naz ... Sâdâbat harap. Sâdâbat değil, Kâğıthane; Çingenenin fal baktığı yer; Lâle devri ancak efsane. Koca Nedim? N'oldu o günler? Dilde lezzet bunca mısraın Söylemiyor nerde mezarın. CAHİT SITKI TARANCI

sömürge edinmesi gerektiğini anlattı. Ancak Paşa Akdeniz’de çok işleri olduğunu, İspanyanın Mağripte(Kuzey Afrika) gözü olduğunu, bunun önlenememesi durumunda Atlantikten mısıra kadar bütün Kuzey Afrika’yı Endülüs ve yenidünya gibi Katolik yapacağını ve engizisyonu buraya sokacağını, belirterek Barbaros un bu teklifini geri çevirir. O Dönemde Osmanlı deniz gücünün, dünyanın geri kalan bütün donanmalarının toplam gücü üzerinde bulunduğunu göz önünde tutarsak, Barbaros’un teklifi Osmanlı için hiçte zor değildi. 1513 tarihinde yaptığı Amerika haritasının sırrı henüz tam olarak çözülemeyen Piri Reis’in 1525 tarihinde yazdığı Kitabı Bahriye isimli eserinde geçen : Hangi tarihte bulundu iş bu yer


ziz dostlarımdan, mütakait kaymakam S. Bey, eski kuzu ziyafetlerini şu veçhile naklediyor: O vakitler, bahar gelince, askeri ve sivil leyli mekteplere, Kağıthane`de kuzu ziyafetleri verilirdi. 310 (1894) senesinde, Eyüp`te, İplikhane Kışlası`ndaki Baytar ve Eczacı Rüşdiye-i Askeriyesi`nde talebe idim ve on iki, on iç yaşlarında bir çocuktum. Bahar gelip ortalık yeşillenmeye başlar. Haliç`in o küçük adacığının karşısındaki harap kışlanın, yani mektebimizin üstünü, tuğla harmanlarından çıkan dumanlar bürünürken, en küçüğü yedi ve en büyüğü yirmi iki yaşındaki mektep talebesinin gönlüne de, Kağıthane`ye, kuzu yemeye ne zaman gidileceğinin kaygusu düşerdi. Başlarında uzun püsküllü, kalıpsız kırmızı fes, sırtında, çifte top namlusu düğmeli, dahili elbise bulunan talebe, mektebin güzel tarhedilmiş bahçesine serpilen yeşil boyalı kanapelere yaslanarak bu teferrüce (geziye) dair sohbete koyulurlardı. Her taraftan akseden cıvıltıyı, derse hazırol! borusu ve dahiliye zabiti mülazım Rıza ile mülazım Baba Cemal Bey merhumların şiddeti ihlal ederdi. Günler geçtikçe arzu şiddetlenir, Mayıs`ın hululü (gelmesi), dört gözle beklenirdi. İlk partiyi Harbiye kazanırdı. Muzıka sesleri neşe ve şetaret nidaları akseden vapurlar geçerken, İplikhane`deki talebe deniz kenarına koşarlar, kendilerine ne zaman sıra geleceğini düşünerek gerisin geriye haib - hasir (hiçbir şey elde edemeden), bahçeye dönerlerdi. Yevm-i muayyen (belirli gün) vürut etmeden (gelmeden) evvel, mektep müdürü Kolağası Arnavut Şevket Bey merhum, talebeyi akşam üstleri toplatır, sınıf sırasıyla dörder kol nizamında dizer, yürüyüş talileri yaptırmaya başlardı.Ekseriya yürüyüş kolunun başında son sınıftan Tophaneli Yahya (eczacı zabitidir), Erzurumlu Cemil (mütekait süvari kaymakamı), Davutpaşalı Sıtkı Efendiler bulunurdu. Bu talimlere mülazım Çopur Ahmet Bey (binbaşı iken vefat etmiştir) ve topçu mülazımı Ömer bey (31 Mart`ta şehit oldu) nezaret ederdi. Artık mektebin sevincine payan olmazdı. Senenin bu birinci gününe münhasır olmak üzere, eş, akran, bir arada, Kağıthane`ye gidilecek, kuzu dolmaları yenilecek, su yerine limonata içilecek, çayırlarda türlü oyunlar oynanacak, gençlik şevk ve sürurundan nasip alınacak. Bu iplerle çekilen gün gelmezden evvel, umuma beyaz eldivenler dağıtılır, elbisesi eski olanlara yeni elbiseler verilirdi.

Anlatayım, bak tarihçiler ne der Tarihi hicret bu idi o zaman Ta sekiz yüz yetmiş idi tam o an İş bu tarihte bulundu o zemin İsmine antilya dediler anın... Mısralarında antillerin keşif tarihi olarak Hicri 870 tarihi veriliyor ki buda M. 1465 yılını göstermektedir. Bu Kolombun 1492 yılında Yeni Dünya Kıtasına çıktığı tarihten önce bir tarih olduğu için akla bu kıtaya Kolombdan önce çıkan Avrupalılar varmıydı sorusunu getirmektedir. Bu soruya verilen en meşhur cevaba geçmeden evvel

Baytar Mektebi, Kağıthane`ye, hemen daima Topçu Mektebi`yle beraber giderdi. O gün erenden kalk borusu çalınır çalınmaz, bütün talebe yataklarından fırlar, giyinip, alesta olurdu. Mektep kapısından çıkılıp Eyüp iskelesinde bekleyen Haliç Şirketi`nin 7 numaralı vapuruna binilir, biraz gidilip Karaağaç iskelesinde inilir, orada Halıcıoğlu`ndan gelen Mühendishane-i Berri-i Hümayun`a ait iltihak olunurdu. Muzika önde, Topçu Mektebi ortada, Baytar Mektebi de arkada olarak, Sadabad`ın yolu tutulur, toz topraklara bulanılmaya başlanırdı. Artık, lacivert ceketler kül rengine, mavi ceketler beyaza, beyaz eldivenler siyaha minkalip olur (dönüşür), terli başlardaki feslerden akan kırmızı boyalar, noksan olan yüz tuvaletini ikmal ederdi. Bu veçhile, bir hayli yol katedile dursun, büyüklere yetişemeyen ve geri kalan küçükler, etraftan tedarik edilen briçka, yaylı, tenteli arabalara doldurulur, ziyafete giden kafilenin adeta ağırlığını teşkil ederlerdi. Sadabad`a, encam-

ı kar (işin sonunda) varılır ve etrafa dağınılırdı. Dört köşe, yuvarlak, beyzi masalar üzerine sofralar kurulmuş, kuzu lengerleri ortaya, yeşil salata tabakları etrafa dizilmiş. İki üç metre boyunda, içi çinkolu, etrafı musluklu, yalak biçiminde ve dört ayaklı kaplara limonatalar doldurulmuş. Ağaçlara bayraklar asılmış. Erkan ve ümeranın yemek yiyeceği mahaller daha itina ile ve daha çok bayraklarla tezyin edilmiş. Bezl-i enam edilecek (herkese dağıtılacak), muntazır vaziyette hazır ve nazır... Daha yorgunluk soluğu dinmeden, rahat nefes alınmadan, üstün, başın tozu toprağı süprülmeden, karavana borusu ve hemen akabinden "Ti" işareti tanin-endaz olur (çınlar), derhal sofralara oturulup yemeğe başlanırdı. Hararetten yana ve limonataya kanmayanlar, testi testi suyu dikip kırbaya dönerler, gene deşt-i Kerbela`da (Kerbela Çölü) gibi dudaklarını yalarlardı. Yemeği müteakip sofralardan kalkarlar ve bir mola verirlerdi. Bu

ziyafetlerde, her mektep tarafından bera-yı mahmedet ve şükran (padişahı öven ve teşekkür eden), kasideler okunmak mutaddı. Baytar Mektebi namına olanları da, imla ve hüsnühat (güzel yazı) muallimi Haşim Bey keşide-i silk-i tahrir eder (kaleme alır). Ve intihap ettiği (seçtiği) bir talebesine okuturdu.Bahsettiğim, 310`daki ziyafette mumaileyh (adı geçen) Haşim Bey`in bu neviden bir kasidesini, Kabataşlı Mehmet Ali Efendi: "Kainata oldu canbahşa kudumu nevbahar!" diye başlayarak gayet selis (akıcı), pürüzsüz ve hatasız olarak okumuş. "Asker oğlu askerim ben, asker oğlu askerim: Pür sadakattir serapa kalbi safvet-perverim" Diye itmam edince (bitirince), orada hazır bulunan zevatın nazar-ı dikkat ve mahzuziyetini (hoşlanmasını) celbetmiş, mektep nazırı Zeki Paşa tarafından bir kitap hediye almış, nazımı bulunan Haşim Bey`in de Mecidi nişanı, tedbil olunarak kendisi tesrir (sevinçli) kılınmıştı. Yemek faslı hitam (sona) erdikten ve dediğimiz kasideler kıraat edildikten sonra oyunlara sıra gelinirdi. Her mektep, evvelce hazırladığı bazı komik sahneleri, mevk-i temaşaya koyar, arkasından, jimnastik ve akrobat hareketleri, çeki taşı kaldırmalar, güreşmeler, halat çekmeler yapılır, uzun eşek, tuğra, hama kızdı, üç adım, birdirbir gibi oyunlar oynanır, dere kenarındaki sazlardan sivri külahlar yapılarak kafalara geçirilirdi. İdman müsabakaları esnasında bazan maraza çıkıp evvela dil, sonra el ve yumruk şakasına müncer olacağı (doğru varacağı) esnada müdehale vaki olarak örtbas edilirdi. Dediğim tarih, binnisbe serbesti ve mengene hayli genişçe idi. Devrin son zamanlarındaki bin bir türlü kayıt kuyut, daha mevcut değildi. Oyunlar arasında, şakaya getirilerek, mektep müdürünün ve erkanının, hatta nazır paşanın bile kargatulumba edildiği, kahkahalar arasında: -Yapmayın çocuklar!... Etmeyin evlatlar!... diye feryatlarına kulak verilmeyerek, omuza alınıp taşındığı da vaki idi. İşte bu şekilde, akşama kadar gülünüp oynayanlar, gene Karaağaç`a kadar yanyana gidilip oradan vapura rakiben (binilip) ezanda mektebe avdet olunurdu. Yorgunluktan akşam yemeği yenmez, külçe gibi yataklara serilinirdi. Akşam, 21 Haziran 1932 Kaynak: Masal Olanlar / Sermet Muhtar Alus / İletişim Yayınları / S:148-152

Kızılderililerin kökeni hakkında çıkan iki makaleye değinmek istiyorum. Değerli gazeteci büyüğümüz M. Necati Özfaturanın Türkiye Gazetesinde çıkan 11 Ağustos 1999 tarihli “Kızılderililerin Kökleri ” ve 25 Ağustos 1999 tarihli “Kızılderililerin Dili” isimli makaleleri, konu ile ilgilenen meraklılar için ilginç bilgiler ve bakış açıları verebilir. Sayın Özfatura yukarı da sorduğumuz soruya cevap niteliğinde “Fenikeliler, Vikingler, Galya, Jamon çağı Japonlar ve Çinli gezginlerde Amerika’ya gelmişler ancak iz bırakmamışlardır ” demek-

tedir. Yazar ayrıca Kızılderililerin kültürü, dili ile Orta Asya Türk kültürü ve dili arasındaki ilginç benzerliklere dikkat çekmekte. Bu konudaki araştırmalara yer veren başka bir dergi ise Türk Dünyası Araştırmaları Vakfının yayınladığı Türk Dünyası Dergisi. Meraklılarına duyurulur. Biz Kolomp’ tan önceki kâşifler konusuna tekrar dönebiliriz. Bu konuda Vala Nureddinin 1954 mayısından başlayarak dizi olarak Resimli Tarih Mecmuası’nda yayınladığı “ Amerika kıtası nasıl keşfedilmişti” yazı - dizisi roman tarzında yazılmakla beraber bilinen veya iddia edilen tezlere değinmektedir ki bunların en meşhuru Kızıl erik isimli Vikingin hikayesidir. Vala Nureddin yazısının bir yerinde şöyle diyor “ Amerika’yı keşfeden Kristof Kolomp olarak tanınıyorsa da, kendisinden 492 yıl evvel,

Norveçliler anlattığımız şekilde oraya giderek müstemleke kurmuşlar dört asra yakın orada barınmışlardır. Bu uydurma bir hikâye değildir. Bahsettiğimiz şekilde(Bu seyahatlere katılan) eski zaman şairlerinden ve İzlanda papazlarından maada bu maceranın doğruluğunu yeni devrin maddi vesikaları da ortaya koymuştur... Lakin bunlar hep faraziye gibi görünüyor, zihin maddi delil istiyor. Arkeologlar, Normanların Kuzey Amerika’da bulunduklarına dair izler keşfetmişlerdir. Mezarlarıyla, içlerindeki kemiklerle, taşlardaki yazılarla, Normanların burada yaşayıp öldükleri tespit edilmiştir ” . Vala Nureddin bu kalıntılardan Kızıl Erik’in oğlu Thorvaldın mezarının bulunmasını şöyle anlatıyor : “ Yerlilerle yapılan savaşta yara alan thorvald tahmin ettiği gibi kısa bir süre sonra vefat etti ve vasiyet ettiği yere gömüldü.


S

okak kültürüne katkıda bulunmaya çalışan okul yöneticilerine, gayretlerinden dolayı teşekkür ediyorum. Nereden çıktı demeyin. Kâğıthane’mizin adı bende saklı okullarından bir tanesi, sınıfta kalan öğrencileri bir sınıfa toplayarak, iki defa üst üste kalıp okulu bırakmaları için yoğun bir gayret içerisinde olduğuna şahit oluyoruz. Amaç; vasatın altındaki öğrencilerin okulu bırakmalarını sağlayıp, okullarının sözde başarısını yükseltmektir. Yani başarısız öğrencilerden bir an önce kurtulmak ve başarılı öğrencilerle üniversite sınavına girmek. Oysa yönetmelikler başarısız öğrencileri, başarılı öğrenciler arasına dağıtarak onların da başarılı birer öğrenciler olmasını sağlamak gerektiği yönündedir. Aynı dertten muzdarip birçok veli, geçen yılki veli toplantısında bir eğitimci (güya), velilere hitaben şu konuşmayı yapıyor: “Bu sınıftan bir halt olmaz, siz yol yakınken geri dönün ve bu çocukları vakit kaybetmeden bir yerlere çırak olarak verin çalışsınlar. Bu sınıfta dersleri iyi olan öğrenci yok.” Oh ne ala ne güzel. Oysa öğretmenden; “Bu çocukları nasıl kazanabiliriz, bunun için eğitimciler, idareciler ve siz veliler el ele verip üzerimize düşen görevleri yerine getirelim ve bu çocukların sokağa düşmesine engel olalım…” demesi beklenirdi. Çünkü eğitimcilik bunu gerektirir. Kaldı ki yönetmelikler öğretmenlere, eğer sınıftaki başarı oranı çok düşükse o ders iyi anlatılamadı (veya anlaşılamadı) anlamına gelir. Konunun yeniden işlenmesi tavsiye olunur. Eğer durum buysa öğretmen hatası vardır, eğer öğretmen dersi iyi anlatıyor da sadece bu sınıfın başarı oranı düşükse o zaman düşük notlu öğrenciler bir sınıfa toplanmış demektir ki bu da idare hatasıdır. Fazla söze ne hacet. Sonuçta idarenin yıldırma politikası başarılı oluyor ve bu sınıftaki çocukların çoğu sınıfta kalıyor. Zaten beklenen de buydu. Şimdi bu sınıfta kalan çocuklar yine aynı sınıfa toplanmış ve aynı muameleye tabi tutulacakları aşikârdır. Çünkü niyet halis değil. Bir an önce bu çocukları sokak kültürüne katkıda bulunsunlar için sokağa terk etmek gereklidir, bu çocuklar okulun sırtında bir kamburdur. Bir veli okulun müdür muavinine gidiyor; “Hocam çocuğumun durumu ortada ne yapabiliriz…” kabilinden bir şeyler söylüyor, çünkü baba dertli. Ama sözde eğitimci ve idareci muavin Bey’in; “Ne uğraşıyorsun kardeşim bırak bu çocuğun yakasını. Kalsın sınıfta. Gidip biraz çalışsın marangozda. Her çocuk okuyacak diye bir kural mı var…” sözleri demir leblebi gibi oturuyor babanın yüreğine. Baba çaresiz, baba yılgın, baba umutsuz… dönüyor evine. Eğitim sistemi sadece üniversite kazanmaya yönelik, okulların başarısı da sadece üniversite kazanan öğrenci sayısıyla ölçülür olunca, okul idaresi de böyle oluyor işte. Bir an önce başarısız öğrencileri elemek ve üniversite kazanan öğrenci istatistiğinde kendi okullarını bir üst basamağa çıkarma gayretinde oluyorlar. Sonuçta olan öğrenciye ve öğrenci velisine oluyor. Sokak kültürüne katkıda bulunan öğretmen ve idareciler keyifle ellerini ovuştururken babaların yüreğine karlar yağıyor sulusepken… fehmiyakut@buulkegazetesi.com

Ferit Furkan TATAR 9.03.1919 Yılında Gurzuf ’ta doğdu. Çocukluğu Kırım'da Kızıltaş köyünde geçti. Akmescit'te ortaokulu bitirdikten sonra Kırım Pedagoji Enstitüsü ikinci sınıfında iken II. Dünya Savaşı patladı. 1941'de Ukrayna cephesinde Almanlara esir düştü. Savaştan sonra Kırımlı Tatar Türklere yapılan zulmü gördü. Eserlerinde Kırım Türkleri'nin Sovyet zulmü altındaki hayatını anlatır. Türkiye'yi hiç görmemiş fakat çok sayıdaki eserlerini güzel bir 'Türkiye Türkçesi' ile kaleme almıştır. Bu birbirinden güzel eserlerle o da soydaşı, meslektaşı ve adaşı Cengiz Aytmatov gibi dünyanın ünlü romancılarından biri olmuştur. Romanlarının adından bile Dağcı'nın çilesini, hüznünü ve hasretini anlayabilirsiniz: Korkunç Yıllar (1956), Yurdunu Kaybeden Adam (1957), Onlar da İnsandı (1958), Ölüm ve Korku Günleri (1962), O Topraklar Bizimdi (1966), Dönüş (1968), Genç Temuçin (1969), Badem Dalına Asılı Bebekler (1970), Üşüyen Sokak (1972), Anneme Mektuplar (1988) ve diğerleri... Kendi ifadesiyle; Kırım’ı Gurzuf’u, Memişin Bayırı’nı Gelinkaya’yı hatırlamadığı hiçbir sabah, akşam olmamıştır. “Korkunç Yıllar”, “Onlar da İnsandı”, “Yurdunu Kaybeden Adam”… bunlar onun etinden, canından, ruhundan kopan birer parçadırlar. Türkiye’de yaşayan bir edebiyatçı olmadığından dolayı Türkiye’deki edebiyat dergilerinde, gazetelerde ve yapılan kritiklerde yeteri kadar yer bulduğunu söyleyemeyiz. Ama O, Türk edebiyatı için de büyük bir romancıdır. Gerek Türkçesi, gerek üslubu ve gerekse konuları işleyiş tarzıyla, bizlere unutulmuş bir hafızanın oralarda olduğunu göstermiştir romanlarında. Kendisini reklâmlarla tanıtmadı, arkasında

bir eleştiri ordusu da yoktu Cengiz Dağcının. Sadece yazdıklarıyla kendini okutmasını bilen bir yazardı. Prof. Dr. İbrahim Şahin’e göre; “Modern bir destan yazarıdır aslında Cengiz Dağcı.” Çünkü bir destanın vereceği her şeyi, romanlarında vermiştir bize. Bir destan ne söyler bize; kökümüzü, geçmişimizi, nerede, nasıl, olayların geçtiği coğrafyayı… Cengiz Dağcı’nın romanlarında buluruz bunları. Dağcı’yı okunur kılan şey, yazdıklarının gerçek olmasıdır. Bu kadar küçük bir coğrafyadan yirmiye yakın roman çıkarmak

yüzyılda soykırıma marûz kalmışlar, katledilmişler, sürülmüşler, lâkin gözlerden uzak sessiz sedâsız nice destanlar yazmışlardır. 'Deşt-i Kıpçak'ta asırlarca at koşturan Kırım Tatarları, I. Petro (Deli) tarafından Azak Kalesi'nin zaptıyla (1699) Kırım'da duyulmaya başlayan Rus ayak sesleri, II. Katherina devrinde, önce Kırım'ın Anadolu Türkleriyle bağlantılarının koparılması ve kısa bir zaman sonra da Rusya tarafından ilhakı (1783) neticesinde, başka Türk illerinde de yankılanmaya başlamıştır. Kırım Türkleri'nin acıları vatanlarını kaybetmekle son bulmamış; Rus tahakkümü altında asimilasyona, mecburî göçe, dinî ve kültürel baskılara maruz kalmışlardır. Sovyet yönetiminde ise, millî kimlik ve şuurlarını unutmayı hâlâ kabullenmemekte direnen Kırım Türkleri'nin kaderi ise, 1943–1944 yıllarında bir insanlık trajedisi olarak nitelendirebileceğimiz sürgünler ve genocid (soykırım) cereyan etmiştir. Kırım Türkleri'nin çilesi maalesef bugün hâlâ devam etmektedir. İşte Cengiz Dağcı, bu mezalimi bizzat yaşamış ve romanlarında hazin bir şekilde anlatarak tarihe mal olmasını sağlamıştır.

da değme romancının başarabileceği bir şey değildir.

II. Dünya Savaşı'nın son yıllarında Kırım Türkleri'ne uygulanan soykırım karşısında ne yazık ki Türkiye sessiz ve seyirci kalmıştır. O dönem Türkiye bakımından da zor geçiyordu. Lâkin bu gerekçe, sessiz kalınmasını izaha yetmemektedir. Rahmetli Cengiz Dağcı haklı olarak bu tutuma çok üzüldü ve kırıldı. Fakat buna rağmen Dağcı Türkiye'yi ziyaret etmek istedi fakat bu talebi reddedildi. Son dönemde 1999, 2005 ve 2009'da Türkiye'ye dâvet edildiyse de gelmedi. Herhalde bu bakımdan haksız sayılmazdı. Rahmetli Cengiz Dağcı'ya, Türk diline ve kültürüne hizmetlerinden dolayı çeşitli ödüller verildi. Artık onu herkes tanıyor ve seviyor. Kırım Türkü'nün çilesini bütün dünyaya ve Türkiye'ye anlatan ve tanıtan merhuma hepimiz şükran borçluyuz. Eminim ki, 1940'lı yıllarda davasına sırt çeviren İnönü diplomasisi yerine, bütün Türk Dünyası'nı kucaklayan günümüz Türkiye’sinin farkına varmış ve ruhu şad olmuştur. Kendisine Allah’tan rahmet diliyoruz…

Kırım, Kırım Türkü/Tatarı denilince yüreğimizin başında derin bir sızı hissederiz. Türk ve dünya tarihinin bu en mazlum, en mağdur fakat en haysiyetli insanları, son


önüne alınarak 3, 4 ve 5.sınıflar için ayrı ayrı hazırlanmış ve öğrencilerin konuyu kolayca anlayacakları zengin görsel malzemeyle desteklenmiş.

Furkan YEŞİLYURT stanbul İstanbul olalı böyle bir ayrıcalık görmemişti resmi makamlardan. Kim düşünmüş ve uygulamaya koymuşsa takdir etmek gerekiyor. 2010-2011 eğitim-öğretim yılında seçmeli ders olarak İstanbul genelindeki tüm ilköğretim okullarının 3.4. ve 5.sınıfları için okutulmaya başlanan İstanbul Dersi Çalışma Kitapları, Beyan Yayınlarınca öğretmen ve öğrencilerin hizmetine sunuldu.

Bilindiği gibi Şehir Kültürü, günümüzde en çok ihtiyaç duyulan davranışların başında gelir. Bir şehirde nasıl yaşanması gerektiğini bilmek öncelikle o şehri yeterince tanımakla mümkün olabilir. Dünyanın en önemli şehirlerinden biri olan İstanbul’u tanımak da, onun geçmişini, coğrafi özelliklerini, sahip olduğu tarihi eserlerini, ağaçlarını, çiçeklerini tanımak, yüzyıllarca değişik toplumların ortak kültürüyle oluşan İstanbul’a has değerleri bütün boyutlarıyla öğrenmekle başlar. Bu ihtiyaçtan hareket eden İl Milli Eğitim Müdürlüğü, şehir kültürünü öğrencilere küçük yaşlarda kazandırmayı amaçlayan bir program çerçevesinde İlköğretim okullarının 3.,4. ve 5. sı-

nıfları için seçmeli İstanbul Dersi uygulamasına geçti. Cumhuriyet döneminde ilk defa İstanbul’u bütün yönleriyle tanıtmayı amaçlayan bu projenin verimli olabilmesi ancak yeterli yayın desteğine sahip olduğunda anlamlı olacaktır. Bu güne kadar İstanbul’u

tanıtıcı kitapların daha çok turistler ve büyükler için düşünülmüş olması da bu konuda bir boşluk doğurmuş. İstanbul Dersi Çalışma Kitapları, bu ihtiyacı karşılamak için İl Milli Eğitim Müdürlüğünce hazırlanan çerçeve taslak ve projeler göz

Eğitimci Osman Koca tarafından hazırlanan İstanbul Dersi Çalışma Kitapları, her yönüyle İstanbul'u tanıtmayı amaçlayan, bunu hem eğitici hem de eğlendirici bir dille yapmaya çalışan ve bu alandaki boşluğu dolduracak önemli bir yayın faaliyeti olarak değerlendirilebilir. Kitaplarda özellikle eğlendirici ve çocukların sevebileceği kahramanların diliyle anlatılan İstanbul, hem eğlendirici hem öğretici bir yöntemle hazırlanmış. Bazen Keloğlan uğramış İstanbul’a, bazen Evliya Çelebi. Kitaplar bolca görsel malzemeyle desteklenmiş, İstanbul’la ilgili bulmacalar kitaplara ayrı bir zevk katmış. Kitaplara eklenmiş olan sözlükler ise ayrı bir çeşni katmış ürünlere. İstanbul Türküleri, İstanbul şarkıları, İstanbul manileri, İstanbul bilmeceleri, İstanbul şiirleri… Çeşmeler sözlüğü, camiler sözlüğü, saraylar sözlüğü… Kısası; şirin, öğreten, eğlendiren, düşündüren, çocuklarımızın dimağında ve damağında güzel tatlar bırakacak kitaplar olmuş. Darısı büyüklerin başına diyelim.


Canan Cantürk / Psikolog ngel kelimesi sözcük anlamı olarak “bir şeyin gerçekleşmesini önleyen sebep, mani, pürüz” şeklinde tanımlanmaktadır. Engel eğer gözümüzde ise görmemizde bir pürüz, sıkıntı vardır, dilimizde ise konuşmamızda, ayağımızda ise yürümemizde, zihnimizde ise anlamamızda, algılamamızda… Engel sözcüğü kulağa hoş gelmez. Kulağa hoş gelmediği gibi ruhumuza da hoş gelmez. Çocuk olalım, yetişkin olalım bir engelle karşılaştığımızda vereceğimiz ilk tepkilerden biri öfkedir. Yetişkinler olarak bizler zaman zaman bastırmayı ya da yumuşatıp farklı şekillerde yansıtmayı başarabilsek de çocuklarda engellenmişlik duygusunun yaratmış olduğu öfkeyi en ilkel haliyle gayet net görebiliriz. Engelli bir çocuğun ebeveyni olmak aynı çocuğa engelsiz bir biçimde sahip olmaya engel olduğu için bu durum ebeveynlerde bir öfke yaratır. Ancak engelli ailelerinin yaşadığı tek duygu öfke değildir. Her anlamda yoğun bir duygusal sarsıntı yaşarlar. Bu sarsıntının farklı aşamaları vardır. Öncelikle, engelli ailelerinin hissetmiş olduğu duygu bir şok olmuşluk halidir. Hiç hesapta olmayan bir durum ile karşı karşıya kalmışlardır. Ne yapacaklarını bilememektedirler. Her şey belirsizdir. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verememektedirler. Birisi şöyle davran dese de öyle davransalardır, şunu yap dese de şunu yapsalardır.

Hemen ardından inkar etme durumu gündeme gelir. Hayır, bu böyle olmamalıdır. Bir yerlerde bir yanlışlık yapılmıştır. Keşke birileri hatalı tanı olduğunu söylesedir. Bu ümitle doktor doktor gezilir, yanı sıra alternatif tıp da denenir. Ama yazık ki tanı kesinleşmiştir. Akabinde depresyon. Artık denemenin bir anlamı yoktur. Tüm çabalar boşa çıkmıştır. Geriye yoğun bir ümitsizlik, çaresizlik ve hayal kırıklığı kalmıştır. Adını belki de daha önce duymadıkları bu durumla nasıl başa çıkabileceklerdir. Bu aşamada ebeveyne hiçbir şey zevk vermez. Sosyal ilişkiler çok aza iner; kişi toplumdan soyutladıkça kendini, iç dünyasına döner. Orada yeni bir duygu ile karşılaşır: suçluluk. Suçluluk hissi ile boğuşmak üstesinden gelinmesi en zor aşamalardan biridir. Ebeveyn çocuğun durumundan kendini sorumlu tutar. Doğum öncesinde yeterince dikkatli davranmadığı için çocuğunun böyle olduğunu düşünür. Ya da ona göre, geçmişte yaptığı bir hatanın, günahın bedelini ödüyordur, yaratıcı tarafından cezalandırılmıştır. Bu suçluluk duygusundan kurtulmak için sürekli çabalar. Çabaları sonuçsuz kalsa bile en azından bir şeyler için uğraşıyor olmanın tadımlık mutluluğunu yaşar. Ancak bir taraftan da yaşadığı duyguları anlamlandıramamanın sıkıntısını hissedip, neden bu sıkıntıları kendisinin yaşadığını sorgular. “neden ben” sorusu bir kere gündeme geldiğinde öfke kaçınılmaz duygu olur. Bu öfkenin muhatabı aslında tam da belli değildir. Bu bazen kişinin kendisi, bazen eşi, bazen doktor, bazen Allah olabileceği gibi bazen de çocuğu ya da bir başkası, hatta mutlu olan herhangi birisi bile olabilir.

Öfke aşaması kritik bir aşamadır. Öfke engel durumunu kabullenmeyi zorlaştırır. Çünkü hedefi saptırır, merkezde çocuk olması gerekirken suçlanacak kişiler gündeme oturur. Bir suçlu aramak ise vakit kaybından başka bir şey değildir. Kabul sürecini uzatır. Durumu kabullenemeyen bir ebeveyn de engelli çocuk için faydadan çok zarar getirir. Çünkü ortada bir sorun göremeyen ebeveyn sorunla baş etmek için çözüm arayışı içerisine girmez. Ona göre zaten çözümlenmesi gereken bir durum yoktur ortada, kızılması gereken kişiler vardır. Pazarlık etme aşaması ailenin kabul sürecine girdiğinin bir göstergesidir. Artık diğerleri yoktur gündemde. Sadece çocuğu ve onun için yapılabileceklerin, elden gelenin en iyisi vardır. Ve bu hususta kendisine yardımcı olabileceğini düşündüğü

sürede atlatırken bazılarının atlatması yıllar alabilir. Burada önemli olan bu süreci yaşamaktan korkmamaktır. Çünkü bu yaşanması gereken bir haldir. Aksi halde mevcut durumla yüzleşme gerçekleşmez. Yüzleşmedikçe, durumu yok sayıdıkça ya da durumdan etkilenmediğini varsayıp kendini ve başkalarını buna inandırmaya çalıştıkça bu geçici bir süre için rahatlık hissi verebilir. Ancak sonrasında hiç umulmayan bir zamanda ve beklenmedik biçimde bastırmış olunan bu duygular su yüzüne çıkabilir. Bu aşılması gereken çok daha zor bir sürecin başlangıcı olur. Bu tıpkı yas sürecine benzer. Nasıl ki sevdiğimiz birini kaybettiğimiz zaman üzülürüz, günlerce ağlarız, hayattan zevk almamaya başlarız. Sevdiklerimizin yanımızda olup bize destek olması bizi mutlu

dukça fazla şey vardır ve bunun tatmini de bir başkadır. Zihinsel engeli olmayan bir çocuk bir iki kere sorma ile kırmızı rengini öğrenir ve ebeveyni bunu çoğu zaman geç fark eder, fark edince de ya sevinir ya sevinmez. Oysa zihinsel engeli olan bir çocuk bir sene boyunca öğretmeni ile kırmızı rengini çalıştıktan sonra güç bela öğrenir ama bu durum onun ebeveyninin gözünden kaçmaz. Ve o ebeveynin gözündeki o anki ışık, heyecan, mutluluk sıradan bir duygu değildir, yoğunluk bakımından çok farklıdır. Belki de çoğumuzun gözü hayatımız boyunca hiçbir şeyde bu kadar parlamamıştır.

herkesle bir orta yol bulmaya çalışır, öfkesi dinmiştir. Sorunu kabullenmiş, araştırmış, bilmediklerini sormuş, belirsizliklerden biraz olsun kurtulmuş ve kaygısı azalmıştır. Bu ebeveynin daha soğukkanlı ve sağlıklı düşünmesinde ve davranmasında etkili olur. Çocuğunu artık kendi idealleri doğrultusunda değil de çocuğun potansiyeli çerçevesinde değerlendirmekte ve ona göre daha gerçekçi bir şekilde hareket etmektedir. Çocuğu ile karşılaşmaya hazırdır.

eder fakat destek amaçlı da olsa “üzülme, ağlama…” gibi sözler duymak hoşumuza gitmez. Çok boş gelir bunlar, anlaşılmadığımızı hissederiz. Çünkü ortada bir kayıp vardır ve bu durumda verilmesi gereken en normal tepki üzülmektedir. Anormal olan bu sürecin, üzerinden zaman geçmesine rağmen hala yeni olmuş gibi yaşanmasıdır. Böyle olmaması için zamanında uygun tepki verip acımızı, depresyonumuzu yaşamamız gerekir. Ancak bu şekilde durumu kabullenip önümüze bakar ve hayatımıza devam eder, yol alırız. Bir yerlere takılıp kalmayız. İşte bu yüzden engelli ebeveynlerinin de süreçlerini yaşamaktan korkmamaları gerekir. Onlar da çocuğunun diğer çocuklar gibi olma beklentisini kaybetmişlerdir. Gözden kaçırılmaması gereken bir nokta vardır ki; ölen birisi için ona dua etmekten başka yapılabilecek pek fazla bir şey yoktur. Oysa engelli bir çocuk için yapılabilecek ol-

şeyleri biz orada öğrenebiliriz. Küçük şeylerle mutlu olmayı, zorluklarla mücadele etmeyi, yeri geldiğinde teslim olmayı, tevekkül etmeyi… Otizm tanısı almış bir çocuğu otistik olarak etiketlememeli, otizmli bir çocuk olarak görmeliyiz. Çünkü o tamamen otistik bir birey olarak var olmamaktadır. Eğer ki onun dünyasına girmek için kendimize fırsat verirsek otizmin sadece onun özelliklerinden biri olduğunu, onun sadece otizmden ibaret olmadığını fark ederiz. Yaratılan her varlık biriciktir, özeldir. Çocuklar bize Yaradan’ın emanetidir. Engeli olan bir çocuk ise çok daha özeldir. Eğer ki Yaradan bu çok daha özel çocuğu emanet etmek için sizi seçmişse siz de çok özelsinizdir. Layık görülmüşsünüzdür. Gerçekten “seçilmiş”sinizdir. Allah’ın emeklerinizi boşa çıkarmaması dileğiyle...

Bu duygusal sarsıntı süreci hemen hemen her ebeveynin bazı farklılıklar olmakla birlikte yaşadığı bir durumdur. Kimi duyguları bazı ebeveynler hiç yaşamazken bazıları da burada bahsetmediğimiz utanç, yetersizlik… gibi başka duyguları ekstradan yaşayabilir. Kimisi duyguları çok yoğun yaşarken kimisi daha az yoğunlukta yaşayabilir. Bazıları süreci kısa

Engelli çocukların oldukça farklı bir dünyası vardır. Onun bazı eksikliklerinin olması onun dünyasının tanınmaya değer olmadığı anlamına gelmez. Üstelik o dünya çok renkli de olabilir. Başka hiçbir yerde öğrenemeyeceğimiz


K

endimizi beklediğimiz disiplin altına alma bütün faziletlerin kökü ve özgürlüklerin temelidir. Ahl¬áki özgürlüğe kavuşmak icin insanın iç güdülerine (Nefsi emmare – Kötü istek ve arzular) hakim olması ilahi kitabın sözleriyle ruhunu yönetmesi gerekir. Keşke ruh disiplini olmaksızın bir karekterin oluşamıyacağını ve fazilet kazanılamayacağını anlayabilseydik. Büyük başarılar ve büyük kariyerler kolay yoldan değil, fakat sadece katı bir ruh disiplini ile elde edebilirdik. Insani aydinliğa çikaran iradedir. Disiplin görmüş insan içinden gelen o büyük manevi güce erişmiş olandır. Peki bunu nasil gerçeklistireceğiz? Bir bati düşünürü olan fizikci Nikola Tesla, iradesine nasıl hakim olmaya başladığını şöyle anlatıyor: „Elimde pasta veya kek gibi, özellikle hoşlandığım şeyler olduğu zaman, çok canim çekse de onu başkalarına verirdim“. Hoşlanmadığım cansıkıcı işleri bile yapardım. Yıllar geçdikce bu celişki yok oldu, içimdeki sesle dışımdaki ses bir oldu“. Diyer bir düşünürde şöyle diyor: „Zorluklar hayatımızın bileyi taşıdır, biz onlara sürtüne sürtüne keskinleşiriz“. Bilgeler ne güzel söylemiş: “sana söveni sen öv” “sana taş atana sen ekmek at”. “Herkeşi hoş bil kendini boş bil”. Haci bektaşi veli hazretleri: “Incin sende incitme”. Uyarıları ile ruh disiplinine önem vermişlerdir. Büyükler mutlu olmanın yolunu şu şekilde açıklamışlar: „UYUMLUYUM MUTLUYUM“. Peygamber efendimiz (s.a.v.) Ruh disiplinine işaret ederek mü`minin mutluluğuna şöyle işaret etmişlerdir: „sana gelmeyene sen git, seninle dargın duranla sen bariş, seni mahrum edene sen ikramda bulun“. Fudayl bin iyaz hazretleri Halife Hárun Resid`e nasihat ederken şöyle dedi: „Ey temiz yüzlü insan, (mutluluk istersen) Allah sana kıyamet gününde bu halkın hesabını soracak. Eğer o gün bu temiz yüzünü ateşten koruya bileceksen sen onun çaresine bak! Geçen her gece ve gündüzünde kimseye karşı bir kin ve buğz taşıma, zira Hazreti Peygamber (s.a.v.): „Bir kimse halktan birine karşı beslediği bir kin ve buğz ile sabahlar ve akşamlarsa o kimse cennetimin kokusunu bile alamaz“. buyurmuştur. (sifatus-safveti; 2/4) Aziz okuyucularım her birimizin alişkanlık haline gelmiş zaaflarımız vardir. Zamanla bu kötü alişkanlıklarımızı azaltmaya ve terk etmeye gayret etmeliyiz. Mesela işlerimizi daha bilinçli yapmalıyız. Başkalarının kaba hareketlerine biz kibarca cevap verebiliyormuyuz. Nekadar kışkırtılırsak kışkırtılalım, kendimize hakim olmaliyiz. Küçük zorlukları yene yene, büyük zorlukları yenmesini öğreniriz. Bir gün çektiklerimizin semerisini alır ve sağlam bir karekter oluşturduğumuzu görürüz. Acılara katlanarak tatlılara ulaşabilir ve mutlu oluruz. Hani Atalarımız: „Sabırla koruk bile helva olur“ demişlerdir. Özellikle yeni nesil, iyi zaman geçirmekten başka birşey düşünmüyor. Mutlu bir hayat, eylence ve lükste değil, hepimizin kalbinde aranmalıdır yani kendisi ile barışık olmalıdır. Insan oğlu okyanuslara hakim olmuş, vahşi ormanları ehlileştirmiş, uzayı feth etmeyi başarmış fakat o hiç bir zaman mutluluğu yakalayamamıştır ve mutluluğu tadamayacaktır, táki kendini ehilleştirinceye kadar. O halde son olarak şöyle diyebiliriz: „karşınızdaki kim olursa olsun, onu mutlu ettiğiniz nisbette mutlu olursunuz“. Son söz: „MUTLU ET MUTLU OL“. Selam ve dualarımla Solingen/Almanya muzaffercoskun@buulkegazetesi.com

yleyse sizler hayra çağıran, meşru ve iyi olanı öneren, kötü ve yanlış olandan sakındıran, (ümmet olmanın gereğini yapan) bir ümmet olun ! İşte onlardır ebedi saadete erecek olanlar. -Al-i İmran 104 -. Fazladan üç cümle öğrenmenin ne zararı olur ki veya bir ayet bir hadis dinleyip yorumları dinlemek çok mu zor geliyor aklımıza? Varsın bir saat sürsün ,hangimiz harcamadık ki saatlerimizi boşuna?Sohbetlerden bahsediyorum dostlar,muhabbet halkalarından, Kuran meclislerinden... Bütün peygamberlerin mesleğidir sohbet halkalarında insan yontup adam yetiştirmeye çalışmak. Hz. Peygamberin arkadaşları onun sohbet halkasında yetiştirdiler kendilerini. Sonra dünyaya yayıldılar ve nesiller yetiştirdiler. Sonbahar ile birlikte yeniden canlanmaya başladı sohbet programları. Cemaat veya şu hoca önemli değil, yolu İslam’ın münevver sokaklarından geçen her kişi, her cemaat veya cemiyet bizim rengimizdir. Dolayısıyla uzun kış akşamları başlamadan kendimize yeni programlar oluşturmanın peşine düşmemiz lazım. Eskiler, eski sohbetlerinde, yeniler yeni yerlerde bazen camiide bazen evde bazen dernekte ama bir yerlerde bir Kuran halkasının içinde olmak... Kuran sohbetleri öğretici ve değiştirici sohbetlerdir. Sizler bu halkalarda kendinizi yetiştirirken hayatınızda da bunu uygulamaya başlarsınız. Bu yetmez ailenize anlatırsınız,bir bakmışsınız ki sizdeki değişim rüzgârı çevrenize doğru esmeye başlamış. Ne çok şey bilmediğinizi fark edersiniz bu halkalarda. Sözlerin birer emanet olduğunu unutmadan ,emaneti teslim etmeniz gereken yerler olabileceğini ihmal etmeden anlatırsınız öğrendiklerinizi diğerlerine. Bakarsınız bugün öğrendikleriniz hiç kimseye yar ol-

mamış ,on sene sonra size fayda etmiş ,bu bile kara geçmek değil mi? İyilerle birlikte olanlar iyilik çarşısında, kötülerle birlikte olanlar da kötülük çarşısında gezerler. Dostlar, kötülük çarşısında iyilik satılmaz ki. Sohbetlerde bazen cemaat pazarlayanlar da olacaktır ,elbet varsın o da tuzu biberi olsun.Önceliğimiz Kuranın anlatıldığı, ayetlerin üzerinde yoğunlaşıldığı sohbetler olmalı. Kuran’a o kadar uzak bir toplumuz ki, bütün meselelerimizin altında Kuran’dan uzak bir hayatımızın yattığının farkında bile değiliz. Haftada iki akşamımızı RABBİMİZE kiraya vermemiz, dünyada kaç evin kirasına denk olur hesabı yapılabilir mi? Sözgelimi akşam yorgun argın eve geldiniz akşam yemeğiniz ve her akşam size zimmetlenmiş koltuğunuzda oturup veya çekyatınızda yatıp saatlerce en kolayından ne yapacaksınız, onlarca diziyi, haber programını, oynanmış veya gelecekte oynanacak futbol maçlarının yorumlarını gönül rahatlığıyla seyredip tatlı uykunuza geçeceksiniz. Kim bilir aynı saatte hangi Kuran halkalarında Allah diyen arkadaşlarınız olacak? Onlar günün bütün yorgunluğunu sohbetin esenliği içerisinde unutacak, sohbet sonrası yudumlanan çaylarda dertlerini anlatıp çare arayacak ve ne iyi yaptım da bu halkada yer aldım derken siz aynı duyguları paylaşabilecek misiniz? Biz de Musa’ya ve kardeşine ‘Kavminiz için Mısır’da evler edinin’ diye vahyettik. Evlerinizi mescit haline getirin. Namazlarınızı dosdoğru kılın. Müjdele o müminleri.” (Yunus Suresi, 10/87) Dostlar vahyin ruhu ve bedeni dirilten o muhteşem kelimelerine sık sık şahit olmak için hep gidip dinleyen olmanın yanında evlerimizi de bu koronun içine katmak bize ve ailemize çok hayırlar getirir.

Şu yanılgıya da düşmeyelim lütfen hoca iyi anlatamıyor veya sesi güzel değil diyerek çıktığımız bir saatlik yolculuğun ardından sırtımıza gıybet yükünü alıp dönmeyelim evimize. Aşk ile bir kez daha iyilik çarşısında iyilerle, iyilik üretmenin peşinde koşanlardan olmak için Kuran halkalarının sağından solundan ama muhakkak bir yerlerinden tutmak kulluk vazifelerimizden biridir. Hepimize duyuruyorum. serdarcil@buulkegazetesi.com

Yıl: 1 - Sayı: 6 - Kasım 2011 25 Kuruş

İmtiyaz Sahibi Cengiz Cantürk Sorumlu Yazı işleri Müdürü Metin Ünlü Haber Müdürü Celal Baygeldi Ekonomi Kültür-Sanat Spor Eğitim Aile-Sağlık Tarih

Mehmet Horasan Fehmi Yakut Mehmet Ünlü Abdullah Ağırtmış Canan Cantürk Abit Yaşaroğlu

Görsel Yönetmen Hüseyin Kızılay Reklam Müdürü Zahit Sevinç İnternet Ayetullah Coşkun Sanayi Mahallesi Gümüşhane Caddesi No: 1/105 Kağıthane - İST www.buulkegazetesi.com info@buulkegazetesi.com Tel: (212) 278 39 34 / Süreli Yerel Yayın Basım Yeri: İhlas Gazetecilik A.Ş Tel: (212) 454 30 00


Profile for Bu Ülke

Bu Ülke Gazetesi Sayı:6  

Bu Ülke Gazetesi Sayı:6  

Profile for buulke
Advertisement

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded