Bu Ülke Gazetesi Sayı:4

Scroll for more

Page 1

Eseriyle gazetemize ismini ve ruhunu veren Cemil Meriç’le ilgili F. Furkan Tatar’ın yazısı.

Sanal alem bizi hızla içine çekiyor. Sonuçta başta kendimiz olmak üzere ailemizden ve dostlarımızdan uzaklaştırıyor. Samimi duygular yerine anlık tatminlere kapılıyoruz

Kağıthane Kanyon AVM’de ofisi bulunan, dünya bilişim sektörünün lideri Google başkanı Schmidt, Çankaya Köşkü’nde ağırlandı. Toplantıya Cumhurbaşkanı Gül ve üst düzey birçok bürokrat da katıldı. Schmidt Toplantıda internete filtre getirilmesinin engellenmesi için Cumhurbaşkanı’ndan öncü olması ricasında bulundu.

Buna karşılık Abdullah Gül, ben de özgürlükten yanayım, ancak kişilik hakları da ihlal edilmemeli diyerek görüşünü ifade etti. Gül konuşmasının devamında; fikirler özgürce yayınlanmalı, sınırlamalar, kısıtlamalar olmamalı ama bireyin özgürlüğüyle beraber aile ve çocuk hakları da ihlal edilmemelidir, dedi.

‘Gerçek Hayat’ Ortadoğu temsilcisi ve aynı zamanda ‘16 Temmuz Gençlik Hareketi’ aktivisti, Suriye’de yaşayan Gazeteci yazar Adem Özköse’yle Suriye’de ki son durumu konuştuk.

Baas rejimi laik Arap milliyetçisi olduğu için halka Osmanlı’nın işgalci olduğunu sürekli empoze etmiş. Fakat Suriye halkı Osmanlı’yı seviyor, derin saygı duyuyor.

Meclisteki yemin krizini Kemal Sunal filmleri üzerinden bir okumaya ne dersiniz. Türkiye’de ki gerçek halk kahramanlarıyla, sahte kabadayıların hikayesini bulacaksınız

Bin yıl sürecek denilen 28 Şubat’a bir darbe daha. Sayıları binleri geçmesi hedeflenen İmam Hatip Liseleri’ne, Kağıthane’den ikinci İmam Hatip’le katkı yapıldı.



İ gerek devletin ve gerekse BTK’nin çıkacak olan yasayı halAğustos’ta yürürlüğe girecek olan ka doğru ve açık bir şekilde an‘İnternetin Güvenli Kullanımına latamadığından yakındı. İlişkin Usul ve Esaslar’ hükümleriyle ilgili kamuoyunda yapılan eleştiriler toplumu ikiye bölmüş durumda. Halk arasında İnternet Konu hakkında beYasağı olarak bilinen Filtreleme Uygulamasına yanat yayınlayan taraf olanlar kadar karşı çıkanlar da var. Bilgi Türkiye Teknik EleTeknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) Baş- manlar Vakfı (TÜkanı Tayfun Acarer, ağustos ayında yürürlüğe TEV), bildirisinde: girecek olan filt- AB üyesi ülkelerde 1999 releme konusuyla yılından itibaren Güvenli İnternet Hizmetinin uygulandığı; İngiltere'de ilgili kamuotüm mobil şebekelerde, çocuk ve gençlerin, yunda yapılan yetişkinlerin kullanabilecekleri içeriklere eleştirilerin erişimlerini engelleyecek filtrelemeler haksız olduğukullanıldığı; İsviçre'de internet servis nu savundu. Acarer; internet aboneleri şu sağlayıcılarının 16 yaşından küçük anda kullandığı sistemi kullanmaya devam kullanıcıların müstehcen içerikli edebilecek. İsteyen abone de güvenli insitelere erişimini engelleternet profiline geçebilecek. Mevcut koyici tedbirler aldığı; Avusnumunda kalmak isteyenlerin bir şey tralya'da 2008 yılından bu yapmaları gerekmiyor diyerek yasak sitelere yana filtreleme çalışmaları girenler için herhangi bir müeyyide ve ceyapıldığı; İspanya "Bilgi Toplumu Servisleri zanın söz konusu olmadığını, asıl amaçlarının Kanunu" ile servis sağlayıcıları çocuklar için çocuk pornosuyla baş etmek olduğunu ifade tehlikeli olabilecek içeriklere karşı kullanıcıları etti. İnternet Daire Başkanı Osman Şen ise konu hakkında şöyle konuştu: “Türkiye’de bilgilendirmeyi zorunlu kıldığı; Japon Hü2000’e yakın servis sağlayıcı var ve biz 3.5 kümeti’nin filtreleme servislerini teşvik ve yıldır bunlarla iletişim halindeyiz. Bu kapsamda yaygınlaştırmaya destek verdiği gibi birçok şikayet edilen içeriklerle ilgili bugüne kadar somut örnekten yola çıkarak gelişmiş ülke70 bin bildirim mail aldık. Bunların 62 bininde lerde, internet güvenliğine yönelik, devlet sorun bulduk. Biz de bize intikal eden şikayet destek ve teşvikiyle yapılan birçok uygulaüzerine ilgili servis sağlayıcıya mail gönderi- manın bulunduğu, ülkemizde ise güvenli internet kullanımı ve filtreleme konusunda yoruz. Bu bir öz denetim.” Biz de Buülke Gazetesi olarak konunun çok geç kalındığı ifade edilmektedir. önemine binaen, kamuoyunu yakından aydınlatabilmek amacıyla, önümüzdeki ay uygulamaya girecek olan yasaya taraf olanlar Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetler Araştırma Merkezi’ndeki Türkiyeli Blogcular Buve yasanın karşısında duranlarla görüştük. luşması adlı söyleşi gerçekleşti. Aslı Tunç moderatörlüğünde Erkan Saka, Ozan Görüştüğümüz isimler arasında bulunan Zeybek, Levent DeTime Turk editörlerinden Kemal Özer; mir, Burçin Aydoğdu bunun bir yasak ol- konuşmacı olarak kamadığını, aksine bir tıldı. Buülke ekibi olatercih meselesi ol- rak biz de oradaydık. duğunu, dolayısıyla Konuşmacılar böyle yeni bir durumla bir yasağın gereksiz karşılaşmadıklarını, olduğunu, liberal ve daha önce Avustur- demokratik bir ülkeya, Almanya ve bir- de bunun bir hak gaspı sayılacağını, dolayısıyla çok Avrupa ülkesin- sadece bu değil bütün yasakların aslında yade böyle bir filtre- saklanması gerektiğini söylediler. Blogdan lemenin yasal gü- Al Haberi adlı kitabın yazarı ve aynı zamanda vence altına alındığını söyledi. Kemal söyleşinin moderatörü Aslı Tunç, akademisyen Özer, özellikle mütedeyyin ve muhafazakar kimliğiyle konuşarak, ülkemizde ve Ortadoğu kesimler için bu konuda geç bile kalındığını, coğrafyasında bu tür yasaklarla sıkça karşıbunun kendileri adına bir tercih değil as- laşmalarının anlamlı olduğunu zira az gelişmiş lında hak olduğunu söyleyerek, bu noktada ülkelerde erk ve güç sahiplerinin hiçbir şeye

Yasin Demir

müsaade etmediğini söyledi.

Konu hakkında görüşlerine başvurduğumuz bir diğer isim ‘Menengic Postmodern Edebiyat Bloğu’ editörü Salih Adıyaman; yasağa karşı çıktığını, iletişimin her yönüyle temel bir ihtiyaç olduğunu, hele hele enformasyon çağında devletin bu gibi alanlara müdahalesinin asla kabul edilemeyeceğini, bu tür yasakların bireyler üzerinde aile baskısı, aileler üzerinde de mahalle baskısı doğuracağını ifade ederek tabir yerindeyse bu yasak George Orwell'in 1984 kitabında çizdiği ‘big brother’ karakterini, iktidar çok güzel kopya etmektedir, dedi. Editör Adıyaman konuşmasını Onur Ünlü’nün şu sözleriyle bitirdi: “Değil 22 Ağustos, 22 bin Ağustos gelse de bunu başaramazlar.”

Son olarak ‘e-dergi islamiyorum.com’ editörü Nuri Yılmaz’a filtrelemeyi sorduk. Yasağın gerekli olduğunu dile getiren Yılmaz, konu hakkında şu ifadeleri kullandı: Bu yasağı ahlak bekçiliği yapan veya zorla dayatan bir üslup ile değil, sigara yasağında da olduğu gibi tedrici yani aşamalı bir üslupla yapmak gerekmektedir. İlk etapta, birilerinin talep ettiği özgürlüklerin başkalarına zarar vermesi engellenmeli; sonra da ahlak hassasiyetinin gelişmesini sağlayacak politikalarla ahlaksızlığın her geçen gün azaltılması sağlanması. Bu çerçevede internet filtrelemesi, genel anlamda gerekli bir müdahaledir. Ancak müdahalenin devlet elinde bir silaha dönüşmemesine ve maksadını aşarak yasakçı bir hal almamasına dikkat etmek gerekir. Yapılması düşünülen düzenleme göründüğü kadarıyla böyle bir sıkıntı içermemektedir.

lçeler ile insanlar arasında şaşırtıcı derecede benzerlik bulunur. Her ikisi de içinde bulundukları dünyaya karşı âidiyet hissi taşır örneğin. Doğar, büyür, ölürler. İşte tam da bu noktadan hareket ederek mekanları dikkatli irdelemek gerekir. Zira onları anlamlı kılan bir başına ne yapı olabilir, ne de insan. Sonuçta her ilçenin kendine özgü toplumsal ve tarihsel hafızası vardır. Yıllar yılı bu hafızayı çok çeşitli etkenler beslemiş ve yine muhtelif saikler sonucunda ilçe adını verdiğimiz yerel ve yerindel bir kültür ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Kağıthane şanslı bir ilçe… Sözün tarihsel ucunu sevgili dostum Abit Yaşaroğlu’na havale ettikten sonra, edebi alanda da Kağıthane’nin -o zamanki adıyla Sadabad’ın- bilhassa Osmanlı Medeniyeti’nde yadsınamaz bir yeri olduğunu peşinen söylemeliyim. Bu gerçeği yakından gören ve iyi bilen sabık ilçe kaymakamı Ahmet Narinoğlu geldi aklıma. Geçmiş yıllarda özverili ve cesur bir proje başlatmıştı. Ama gelin görün ki stratejik hatalar yapmış ve memur zihniyetiyle hareket ederek projeyi akim ve sonuçsuz bırakmıştı. Ne vardı projede? Hemen yazayım: Kağıthane Tarihi… Kağıthane Edebiyatı… Kağıthane Hafızası… Kağıthanelilik Bilinci… Şimdi bu projelere ne oldu, rafa mı kaldırıldı, sumen altı mı edildi… Doğrusu bilmiyorum… Ancak özel ve güzeldiler… Bir dönem konuyla ilgilenen herkesi epey heyecanlandırmıştı. Hatta komisyonlar kurulmuş, toplantılar tertip edilmiş, araştırmalar yapılmıştı… Özellikle araştırmacı ruhlu, akademisyen tipli birkaç arkadaş, haniyse kendilerini projeye vakfetmişlerdi. O kerte, o derece, inatla ve hatta bir başlarına mücadelelerine devam ettiler… Sonra ne oldu dersiniz? Oligarşik, bürokratik, hiyerarşik sistemlerin tipik bir alışkanlığı onlara da sirayet etti. Projeleri kişilerle özdeş kılan bu anlayışa göre; ‘sahibi varsa, proje vardır’ idi. Hal böyle olunca; kaymakam resmi görevini yapmak üzere bir başka ilçeye, proje de güme gitti. Tüm bu olumsuz görüntüye rağmen geç kalmış sayılmayız aslında. Yüzlerce yıllık hafızaya sahip olan ilçemizin yazılı bir kültüre sahip olmaması acı bir şey… Ama öte yandan bu hafıza toptan yitmiş değil… Dahası muhtelif yer ve vesikalarda bizleri bekliyor… Güzeli de daha önceden böylesi bir çalışmanın başlatılıp bu uğurda hayli mesafe kat edilmiş olunması… Yeni kaymakam bahsedilen bu projeye sıcak bakar inşallah… Şayet bu yazıyı okursa kendilerinden gereğini yapmasını ve konunun takipçisi olmasını arzu ediyoruz. Böylece yarın bir gün görevi için bir başka ilçe ya da ile gidecek bile olsa, ardında kalıcı bir eser bırakacak… Kanaatimce Kağıthane’ye yapabileceği en büyük hizmet, bu projeyi sahiplenip yine ve yeniden hayata geçirmek olacak… Kağıthane için… Kağıthane anısına… Neden olmasın? osmankoca@buulkegazetesi.com


Ayetullah Coşkun alk arasında Atiye Sultan Sarayı olarak bilinen Kağıthane Kasrı Hümayunu, yapılan tamirat ve tadilat çalışmaları sonucu modern bir çehreye kavuşarak şimdilerde Kağıthane ilçesi kaymakamlık binası olarak hizmet vermeye hazırlanıyor. Restorasyonu yaklaşık beş yıldır süren ve inşaatı yeni biten kaymakamlık hizmet binasının açılışı için geriye sayım başlamış durumda. Önümüzdeki günlerde açılması beklenen yeni binanın görselliği dikkati çekerken, yetkililer eski hali korunarak bugünkü mimari yapının ortaya çıktığını söylüyor. II.Mahmud’un kızı Atiye Sultan için, Sultan Abdülaziz tarafından devrin batı tarzı mimarisi ile kagir biçiminde yaptırılan ve kasr-ı köşk diye anılan saraya dönemin güçlü ismi Sadrazam Mahmut Şevket Paşa tarafından el konularak buraya Küçük Zabit Mektebi inşa ettirilir. Daha sonra Yıldız Polis Okulu nakledilir. Polis Okulu'ndan boşalan binalar da Yıldız Sarayı'na dahil edilir. 1970’e kadar askeri alay olarak kullanılan saray, bu tarihten sonra kaderine terk edilerek metruk bir halde harabeye döner. 2000’li yılların başından itibaren ise yeniden yapılandırılarak nihayet bugünkü görüntüsüne kavuşur.

B

iri ilköğretimde, diğeri lisede (İmamHatip) iki kız çocuk sahibiyim, bu nedenle okullarla ünsiyetimiz oldukça ileri. Ancak, okul idaresi ve öğretmenlerle ünsiyetimizin aynı düzeyde seyrettiğini söylemek oldukça zor. Mesele de zaten burada başlıyor ve önce soruna, sonra da çığlığa dönüşüyor. Öncelikle, devlet eliyle kör düğüme döndürülmüş ve hükümetin iyi niyetli çabalarına rağmen bir türlü rayına oturtulamayan eğitim sistemindeki aksaklıkları geçiyorum. İmamHatip Liseleri üzerinden konuşursak; idare, öğretmen ve öğrencilerde bir amaçsızlık, bir yorgunluk, bir atalet duygusu hüküm sürmekte; sanki okulların üzerine miskinlik tozu atılmış. Değil 15 yıl önceki, 10 yıl önceki heyecan bile kalmamış. İHL misyonu, örnek İHL’li, önemli fakülteler bitirmeyi kafaya koymuş öğrenciler, talebesini ülkesine faydalı yetiştirmeğe kendini adamış öğretmenler adeta hep hayal olmuş. 50 yıl boyunca bunlar hiç yaşanmamış, bu idealler, bu heyecanlar var olmamış gibi. Elbette ki, günümüzde bu fasit daireyi kırmayı başaran pek az örneği tenzih ediyorum. Derslerin muhtevası, müfredatın yetersizliği, bazı derslerin yahut ders konularının gereksizliği, seçmeli ders saçmalığı, hocaların yeni dönemin mantığını kavramakta zorlanmaları, vukufiyetsizlikleri vs. ilk akla gelenler. Bazı okul idarelerinin öğrenciye odaklanmak yerine, üst birimlerine verecekleri raporlara/hesaplara ve yüzeysel bir şekilde müfredata odaklanmaları hem bir kaos ortamı oluşturuyor, hem başarı durumunu düşürüyor. En önemlisi de, okul yönetimi ve öğretmenler, inanılmaz bir içe kapanıklık ve bireysellik içerisindeler. Bu durum ister istemez öğrencilerin psikolojisini ve başarı durumunu etkilemektedir. Bunca olumsuzluk ve uyumsuzluk arasında öğrencinin başarısı, tamamen kendi seçimine/tercihine bırakılmış durumdadır. Yönlendirilmeleri gereken çağlarında, öğrenciler tamamen başıboş ve yarış atı misali amaçsız bir koşturmaca içerisindeler. Dışarıdan özel ders alanlar, dershaneye gidenler, sabahlara kadar çalışanlar var. Buna rağmen başarı oranları düşük ve ne yazık ki kimse “o halde okullar ne işe yarıyor?” diye sormuyor. 8 zayıfı olanlar, 2 puanla teşekkür, 3 puanla taktir kaçıranlar, 2-3 puanla geçebileceği halde kalanlar çoğunlukta!.. Ama kimsenin kimseden haberi yok! Tamam fazla zayıf öğrenci zaafıdır(!) diyelim, bir şey yapılamaz(!). Basit bir planlama ve kanaat ile en azından ufak tefek değişiklikler yapılabilir; bu da hem başarı grafiğini artırır, hem de öğrenciye moral verir. Tersi durumda öğretmenin ve idarenin bundan ne çıkarı olabilir ki? Hatırlattığımız zaman üç sihirli gerekçe öne sürülüyor: 1- Sisteme eskisi gibi müdahale edemiyoruz, bu kesinlikle mümkün değil. 2İHL’lerin üniversiteye girişte bugüne kadar önü tıkalı olduğu için bir amaç ve motivasyon sıkıntısı vardı; bu yüzden idare, öğretmen ve öğrenciler istemeden etkileniyorlar. 3-Öğrenci çalışmıyor, ilgilenmiyor, odaklanmıyor. Ne denir ki bu müthiş gerekçeler karşısında, sözün bittiği yerdesin! Eskilerin tabiriyle “ört ki ölem!” necdetmese@buulkegazetesi.com

Yasin Demir oplu Konut İdaresi (TOKİ) ve Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü (DAGM) işbirliğiyle Kağıthane'de yapımına başlanan arşiv binasının inşaatı tüm hızıyla devam ediyor. Görkemli bina bittiğinde ülkedeki bütün Osmanlı arşivleri tek bir merkezde toplanmış olacak. Türkiye'nin bulunduğu bölgede yaşanan tüm ihtilaflarda referans olarak gösterilen Osmanlı arşivleri, TOKİ ve DAGM tarafından yapılan yeni binada, hiçbir bozulmaya uğramadan binlerce yıl muhafaza edilebilecek. Yetkililerden aldığımız bilgiye göre Milli Arşiv binası en az 9.0 şiddetindeki depreme karşı ayakta kalacağı gibi her türlü nükleer ve kimyasal saldırıya karşı da kendini koruyabilecek.

Konu hakkında konuşan TOKİ Başkanı; muhafaza altına alınacak milyonlarca belgenin nükleer, biyolojik ve kimyasal saldırılardan en iyi şekilde korunacağını, olası bir yangın sırasında arşivdeki belgelere zarar

vermeyen gazlı ve basınçlı köpük kullanılacağını açıkladı. Başkan, konuşmasının devamında; "Arşiv binasında yangına dayanıklı camlar kullanacağız. Dış cepheye Osmanlı mimarisini andıran çizgiler kazandıracağız. Milli Arşiv Sitesi kapsamında 350 kişilik araştırma salonu, arşiv birimleri, araştırma enstitüsü, kütüphane ve müze, dijital arşivleme ünitesi, hasar gören eserlerin kurtarıldığı restorasyon ünitesi, yayın ve tanıtım hizmetleri ünitesi, 2 bin kişilik kongre merkezi ve sosyal tesisler, idari binalar, konferans ve sergi salonları, misafirhane ile kapalı otoparklar yapacağız" dedi.

Basri Akgül oğaziçi Elektrik Dağıtım AŞ (BEDAŞ) tarafından Sanayi Mahallesi Gümüşhane Caddesi’nde kablo hatlarını güçlendirmek ve yenilemek için yapılan kazı çalışmaları, esnafı ve halkı fazlasıyla tedirgin etti. Elektrik dağıtım ağlarını yeraltına çekerek oradan mahalleye yaymayı düşünen BEDAŞ’ın kazı çalışmaları sırasında ciddi sorunlar yaşandı. Olaya tanıklık edenler; önce İSKİ tarafından yer altına döşenen su borusunun

patladığını, hemen ardından da İGDAŞ tarafından döşeli bulunan hattan gaz kaçağı sızıntısı yaşandığını söylediler. İtfaiyenin olay mahalline geç geldiğinden şikayetçi olan mahalle esnafı ve sakinleri, olası büyük felaketten ucuz kurtulduklarını ifade ettiler. Ayrıca mahalle esnafı kazı çalışmalarının yaklaşık iki hafta devam ettiğini ve bu yüzden maddi kayba uğradıklarını söylerken, mahalle sakinleri de toz toprak içinde kaldıklarından pencere ve kapılarını açamadıklarını dile getirdiler.


Ö iyaliz, vücutta birikmiş üre gibi zararlı maddelerin ve aşırı suyun bir membran (Diyalizör) aracılığı ile vücuttan uzaklaştırılması işlemidir. İlerlemiş böbrek yetmezliğinin tedavisinde kullanılır. Diyaliz tedavisi, bozulmuş böbrek işlevlerinin bir kısmını düzenleyerek yaşamın devam etmesini sağlar. 30-40 yıl önce ilerlemiş böbrek yetmezliği olan hastalar, günler haftalar içinde kaybedilirdi. Diyaliz teknolojisinde sağlanan gelişmeler, bu hastalarda önce yaşam süresini uzatmış, daha sonra yaşam kalitesinin artmasını sağlamıştır. Bu nedenle günümüzde diyaliz hastaları şanslıdır. Kağıthane’de yaklaşık on yıldır hizmet veren Metropol Diyaliz Merkezi, fiziki şartları, uzman kadrosu ve hastalarına sunduğu kaliteli hizmetiyle kısa sürede sektörün Kağıthane’deki öncüsü haline gelmiştir. Merkezin, kurulduğu günden bu yana diyaliz hizmetinin baş sorumlusu Uzm. Dr. İlhan Taşköprülü öncülüğünde; doktor, hemşire ve teknik ekibiyle bilgi, beceri, dikkat, sorumluluk gerektiren bu hassas hizmeti layıkıyla yerine getirdiği sektörü bilen herkesin ortak görüşüdür. Metropol Diyaliz, profesyonel yönetim kadrosu ve anlayışıyla da Kağıthane’de özel sağlık hizmetleri alanında kurumsallaşmanın önde gelen sağlık kuruluşlarındandır. Merkezin bu anlamda yönünü belirleyen isimlerin başında gelen yönetici Mehmet Özdemir, uzman bir ekip ve en son teknolojik cihazlarla donattıkları merkezlerinde S.G.K. (S.S.K , T.C. EMEKLİ SANDIĞI , BAĞ-KUR ) mensuplarına anlaşmalı olarak hizmet verdiklerini

ve hastalardan başka herhangi bir ilave ücret talep etmediklerini belirtiyor. Merkezlerinde toplam 32+2 adet Hemodiyaliz cihazı olduğunu ve ayrıca HCV(+) - HBV (+) hastalar için ayrı cihaz ve bölümler bulunduğunu söyleyen Özdemir, merkezi ısıtma ve soğutma sistemi, ferah iç mekanı ile hastalarının 4 saatlik diyaliz süresince hastabaşı televizyon, gazete ve dergi gibi aktivitelerle keyifle diyaliz tedavilerini olduklarını belirtiyor.

Tedavi sonrası hizmette de kalite anlayışlarının sürdüğünü belirten yetkili, hastaların evlerinden veya yatış yaptıkları hastanelerden klimalı araçlar ile alınıp, diyaliz sonrası tekrar evlerine bırakıldıkları ifade ederek, Metropol Diyaliz ailesi olarak bugüne kadar olan hasta memnuniyetinin bundan sonra da kendileri için en büyük motivasyon kaynağı olduğunu ve geleceğe bu güvenle adım attıklarını belirtti.

nce iyi haber; geçen yıl yüzde 8.9 büyüme oranı yakalayan Türkiye ekonomisi bu yıl da yüzde 11 büyüme oranı ile beklentilerin üzerinde bir büyüme gerçekleştirerek yılın ilk çeyreğinde dünyada ilk sırada yer aldı. Bir rekor da mayıs ayında kırıldı, ama iç açıcı bir rekor değil: İthalat tahminlerin üzerinde artınca dış ticaret açığı mayıs ayında rekora koştu. Mayıs ayında ihracatımız 10.95 milyar dolara ulaşırken, ithalatımız ise 21.01 dolara ulaştı. Dış ticaret açığı da 10.06 milyar dolar ile rekor kırdı. Bu sattığımızdan fazlasını alıyoruz demek oluyor ki, bu durum sürdürülebilir değil, yeni ekonomi yönetimi bu soruna acil çözüm bulmalı. İhracat ve ithalat arasındaki bu makasın sebebinin iç tüketim için mi, stok için mi, yoksa yatırım ve büyüme için mi yapıldığı ayrıntılı olarak incelenmeli. Yine başbakanımız seçim dönemi konuşmalarının birinde Türkiye’de reel faizin yüksek olduğundan dem vurarak, dünyadaki faiz oranı seviyesine çekilmesi gerektiğini vurguladı. Ama şu an ülkemizde hazine tahvil faizin %8-9 seviyelerinde seyrediyor. Bu günlerde piyasada özel bankaların bir milyonu aşan tutarlara pazarlık ile yüzde 11 lere kadar mevduat faizi verdiğinden bahsediliyor. Bu da iş dünyası için maliyet demektir. Başbakanın konuşmasından sonra faizler düşme eğilimi yerine artış göserdi. Diğer bir konu da özel sektörün dış borç artışı ekonomi kulislerinde konuşulan bir diğer konu. Kamu maliyesi ise bu yıl af dolayısıyla sağladığı kaynak ile rahat bir yıl geçirecek gözüküyor, yani kamu maliyesi dengeli durumda. Son dönemde borsada (İMKB) da belirli periyotlarda yaşanan manipülasyon olayları güvenirliliği zedelemektedir. Her zaman yurt içi değil yurt dışı manipülasyon olayları da İMKB’de yaşanmaktadır Dışarıdan reel ekonomiye yansımayan para girişi ekonomide kırılganlığı artıran diğer bir husus. Yanlış anlaşılmasın, kriz beklentisi için bu vurguları yapmadım, ekonominin fotoğrafını çekmeye çalışmak bizimkisi. Tüm bunlar esnaf ve tüketiciler için ne ifade etmeli - Firma ve/veya şahıslar gelirleri cinsinden borçlanmalı - Ekonomi yönetimi ithalat ihracat dengesini sağlamak için ekonomide tedbir alma yoluna gidecektir buna hazırlıklı olunmalı - Gelmesi muhtemel/olmayan gelire göre borçlanma ve/veya yatırıma gidilmemeli

Kaynaklarımız heba edilmemeli Türkiye’de yaşanan sorunların başında yurtdışı ihalelerdeki kayıplarımız gelmektedir. Geçmişte yaşanan ve milyar dolara yaklaşan tank modernizasyonu ihalesini hatırlayınız. Bunun gibi onlarca ihalede benzer sorunlar yaşanmaktadır. Ne hikmetse şimdiye kadar da sorumlularından ceza alan olmamıştır. Alın size iki örnek; - Kullanmadığımız Rus doğalgazına geçen yıl 3 milyar dolar ödememiz - Fransız MBDA firmasına 19.000 füze alımı için 280 milyon avro ödeniyor ve 50 milyon dolar da Gölbaşı’nda biz yatırım yapıyoruz. Ama füzeler hedeflerini ıskaladığı için anlaşma iptal ediliyor. Hem yatırım atıl kalıyor hemde ödenen para çöpe gidiyor. Hatta bu kadar füzeye ihtiyaç olmadığı da konuşulan konular arasında. Yeni seçilecek bakanlar kuruluna ve de ekonomi yönetimine bu ve benzeri konularda dikkatli olmalarını temenni ederek, şimdiden başarılar dilerim. mehmethorasan@buulkegazetesi.com


Parti Sırası ve Adı Oy Oranı

1. AKP 2. CHP 3. MHP 4. BGMZ (S. S. Önder) 5. SP 6. BBP 7. HAS

% 55.08 % 23.87 % 10.67 % 3.82 % 2.27 % 0.93 % 0.85

Toplam Oy Toplam Seçmen

136,304 59,086 26,400 9,443 5,615 2,295 2,095

247,481 247,481 247,481 247,481 247,481 247,481 247,481

Parti Sırası ve Adı Oy Oranı

8. BGMZ (Çetin Doğan) 9. HEPAR 10. DP 11. DSP 12. BGMZ (Ekrem Şit) 13. TKP

% 0.83 % 0.40 % 0.36 % 0.32 % 0.22 % 0.15

Toplam Oy Toplam Seçmen

2,053 1,000 891 802 534 377

247,481 247,481 247,481 247,481 247,481 247,481

R

amazan zamanı temizleyen bir filtre mesabesindedir. İnsanların kirli edimlerine direnemeyen çağdaş zamanların direnç damarı olarak tekrar devreye giriyor ramazan. Her alanda şirazeyi kaçırmış insanoğluna dengeye/fıtrata gelme yolunda eşsiz bir altyapı sunuyor Kuran ayı. Bir yanda alabildiğine sefalet ve açlığın yaşandığı trajik bir dünya, diğer yanda sınırsız lüks ve israfın yaşandığı sefih bir dünya. Aynı anı ayrı kutuplarda ama iç içe yaşayan bir dünya… Sevgisizliğin hükümran olduğu zamanlar. Merhametin enayilik sayıldığı, acımasızlığın işbilirlik olduğu, kazananın peşinen haklı addedildiği zaman dilimleri… Hiçbir değer tanımayan, haz almaktan özge bir gayesi olmayan, gelenek-görenek nedir bilmeyen, sılay-ı rahimin ne anlam ifade ettiğinin ayrımına varamayan bir nesil… Güçlünün zayıfı korumak yerine ezdiği, yaşlı dünyanın her yanında biteviye zulümlerin, savaşların, işkence ve soykırımların irtikâp edildiği bir dünya sistemi. Makinelerin ve teknolojinin boyunduruğu altında, beton duvarlar arasında doğadan/doğaldan uzak bir hayatı alış-veriş merkezlerine koşuşturarak çekilebilir hale getirmeye çalışan şehirli yığınlar. İnsan mutsuz. Daha kötü olanı mutsuzluğunun farkında olamaması, bunu bir tür çağdaşlaşmanın tabii sonucu olarak algılaması ve ürettiği sentetik ‘komedi’ diliyle bunu aştığı zehabına kapılmasıdır. Şehirleri bu denli gürültülü kılan şey belki de insanın mutsuzluğuyla yüzleşmemek adına sergilediği ve ne yazık ki artık kanıksadığı ‘fast’ hayat tarzıdır. İnsanı bu denli çelişik tavırlar anaforunda bırakan ilişki biçimlerinin ve halet-i ruhiyenin tam da orta yerine doğuyor Ramazan hilali. Ramazan bizi fıtratımızın parametreleriyle yeniden yüzleştiriyor. Ruhumuzun asal malzemelerini sürüveriyor önümüze. ‘Bu gidiş nereye?’ sorusunu dikiveriyor karşımıza. ‘Bu sevgisizlik, bu yüreksizlik senin mayanda asıl olan bir durum değil, asılın modern illüzyonlarla ortadan kaldırılışının ortaya çıkardığı arızi bir durumdur’ mesajını vermeye geliyor Ramazan. Ramazanda indirilmeye başlanılan ve insanlığı ayet, ayet inşa eden kitabın kılavuzluğunda tüm zamanlar, mekânlar ve toplumlar için kurtuluş reçetesi sunmak üzere yeniden giriyor hayatımıza Ramazan. İnsanın arzu ve isteklerini sınırlayarak ruhuyla yüzleşmesinin yolunu açan Ramazan iklimi, kul olmanın nasıl bir anlam ifade ettiğini de pratik olarak göstermek üzere umarsız zamanlarımızın karanlığına ilahi bir şua düşürüyor. Oruç tutmayı başarabilen kişi hayatın anlamını asıl tazeliğinde tutabilmiş, zamanlarına cennetten lahzalar damlatabilmiş, hayatı dengeye getirmiş mesut kişidir. Ramazanı diri tutmak ve Ramazanla dirilmek en büyük duamız… metinunlu@buulkegazetesi.com

Kağıhane BBP İlçe Başkanı Olarak Seçim sonuçlarını değerlendirebilirmisiniz? Meclise giren 3 parti seçim süreci boyunca ülkeyi kutuplaştıracak söylemlerde bulundu. Millet, korkuları ve ümitleri arasında seçime gitti. Gerginlik ortamında üretilen projeler konuşulmadı. BBP olarak daha önce hiç olmadığı kadar ciddi bir çalışma yürüttük. Türkiye'nin dört bir tarafında kendi adaylarımızla seçime gittik. Fakat seçim sonuçlarına baktığımızda aldığımız

oy ortadadır. Hiç kimseye küskünlüğümüz yok.Milletimiz demokratik tercihini yapmıştır. Bize düşen bu demokratik seçime saygı göstermektir. Demokraside milletin iradesinin üstüne söylenecek söz yoktur. Genel başkanımız Türk siyasetinde pek rastlamadığımız erdemli bir davranış duruş göstererek istifa etti. BBP’nin yüklendiği misyonu sonuna kadar sürdüreceğiz Seçim sonuçlarının ülkemizin gelişmesi noktasında hayırlı olmasını diliyorum

Kağıhane Saadet Partisi İlçe Başkanı Olarak Seçim sonuçlarını değerlendirebilirimsiniz? Tabiki Kağıthane’de beklediğimiz oy bu değildi. İstediğimiz neticeyi elde edemedik. Bu seçimlerde 5638 oy aldık ve bir önceki seçimlere göre Kağıthane’de oy oranımız ortalama % 50 azaldı. Futbolda bir deyim bu maç böyle bitti artık önümüzdeki maçlara bakacağız diye işte bizde aynen böyle artık önümüzdeki döneme bakacağız. Halkımızın tercihine saygı duyuyoruz

Emek ve Demokrasi Bloğu'nun desteklediği İstanbul Bağımsız milletvekili Sırrı Süreyya Önder, ikinci bölgede 120 bin, Kağıthane’de yaklaşık 10 bin oy alarak seçim barajını aştı ve milletvekili oldu.

2. Bölge Bağımsız Millet vekili adayı olarak Seçim sonuçlarını değerlendirebilirmisiniz? Ben bu seçimlerde oy almak için çalışmadım maksadım 2014 yılında Kağıthane Belediye Başkanlığına aday olmak. Bunun için yaklaşık beş yıldır hazırlık çalışmalarım devam ediyor. Son iki yıldır altyapı çalışmaları yapıyordum seçimlere altı aya kala sahaya indim ve birebir Kağıthane halkıyla temas halinde oldum. Aldığım oy mikterı 534. Bu oldukça komik bir rakam olabilir ama benim açımdan önemli olan tanıtımdı.

Kağıhane CHP İlçe Başkanı Olarak Seçim sonuçlarını değerlendirebilirmisiniz? Kâğıthane’de biz CHP olarak bir partiyle yarışmadık her türlü imkanları elinde olan organize bir güçle mücadele etmek zorunda kaldık. Kâğıthane seçmeni iktidar partisi tarafından psikolojik baskı altına alındığı bir ortamda seçim çalışmaları yaptık. İktidar partisi devletin her türlü imkânlarını kullanarak seçmenden oy isteyip propaganda yapmıştır bu anlamda da oldukça başarılı olmuştur. CHP olarak Kâğıthane’de oy sayımız bir önceki seçimlerde 54.000 iken bu seçimlerde oyumuzu 6.000 artırarak 60.000’e çıkartmış durumdayız. Bu anlamda göreceli olarak başarılıyız. Tabi başarının temel kıstası iktidar olabilmektir. Halkımız partimize Ana muhalefet görevi takdir etmiştir. Memleketimize hayırlı olsun.

Kağıhane HAS Parti İlçe Başkanı Olarak Seçim sonuçlarını değerlendirebilirmisiniz? Yeni kurulmuş bir parti olmamız dolayısıyla halka kendimizi yeterince anlatma zamanı bulamadık. Seçim beyannamemizin vatandaşlarda karşılığı olduğunu gördük. Bizim sözümüzün toplumda karşılığı olduğunu gördük ve bunu biliyoruz. Siyaset kısa vadeli değil uzun soluklu bir iştir. Bu bir son değil sonuçtur. Halkımızın takdirine saygı duyuyor ve y o l u mu z a devam ediyoruz.


A

ileler, çocuğun karakterinin doğru şekillenmesi hususunda hata yapmasalar bile neredeyse 12 yaşına kadar, yani anne babanın rol model olduğu, telkinlerinin mutlak olarak kabul edildiği bir dönemde çocuklarıyla yeterince ilgilenmemekte, onları “henüz küçük” gerekçesiyle bütünüyle yalnız başına bırakmaktalar. Anne babanın telkinlerinden mahrum kalan çocuk, televizyon, bilgisayar oyunları, internet, sokak ortamı gibi ailenin denetimi dışında kalan geniş bir alanın yoğun ve ısrarlı telkinleri altında kalmakta ve bu doğrultuda bir kimlik oluşturmaktadır. Çocuğun, bu kimlik doğulucusunda kurmak istediği dünya, genellikle içinde dinin, ibadetin, ailenin, saygının, merhametin, sorumluluğun ve görevlerin olmadığı, sadece zevk almanın, ânı yaşamanın, kendi istek ve arzularının yer aldığı bir dünyadır. 12 yaşına kadar ço-

cuğuna dini telkinde bulunmayan mesela bir kız çocuğuna ergenlik çağına geldiğinde başını örtmesi gerekeceğini, belirli bir yaştan sonra kız-erkek arkadaşlık ilişkisinin farklı anlamlar taşıyacağını vs. telkin etmeyen anne babalar bu yaştan itibaren yoğun telkin, ısrar, hatta baskı ile bu değerlerin kabul edilmesini ve uygulanmasını istemektedirler. Çocuğun dış dünyanın telkinlerine açık olduğu ve aile çevresinin gölgesinden kurtulmaya çalıştığı bu dönmede bu telkin ve yönlendirmeler ters etki yapmakta, genellikle reaksiyonla karşılanmaktadır. Hırçın, söz dinlemeyen, dik kafalı ve aileden gizli iş çeviren gençler, davranışlarıyla ailelerini zor durumda bırakmaktadırlar. Çocuğunu kaybetme korkusu taşıyan ailelerin bu kaygının etkisiyle geri adım atması, çocuğun yanlış uygulamamalarına tahammül göstermesi ya da en azından bu davranışların görmezden gelinmesi

gibi sonunda gencin zaferi diyebileceğimiz sonuçlar doğurmaktadır. Şunu da tespit etmekte fayda var: Genç, farklı bir kimlik inşa etmeye başladığı anda karşılaştığı tepkiler ve bu dönmede kendisine yönelen, baskı ve yer yer şiddet içeren yoğun telkinleri kendince yorumlamaktadır. Ailesinin aslında kendisine değer vermediğini düşünmekte ve yapıp edilenleri aile büyüklerinin daha çok kendi itibarlarını korumak için gence bir çekidüzen verme çabası olarak algılamakta ve dolayısıyla da kabul etmemekte ve karşı çıkmaktadır. Burada şüphesiz modern zamanın tartışılmaz görülen eğitim argümanlarının etkisiyle “çocuğu kendi halinde bırakın, kendi hayatını bırakın o belirlesin, hayat onun, ne istediğine kendi karar versin” şeklinde makul gibi görünen yaklaşımlar da anne babanın zihin dünyasında makes bulmakta ve bunun vahim bir neticesi olarak eğitimi ötelenmiş nesiller bir tepki-

selliğe kurban verilerek heba edilmektedir. Genç, bu dönemde yasak, yanlış, günah, haram gibi kavramları farklı ve kendine göre yorumlamakta, her yanlışı deneyerek öğrenme, kuralları tanımama, yasakları aşma gibi amaçlar güdebilmekte, daha da kötüsü dini hükümleri bile kale almayıp bu hususta kendi yargılarını oluşturmaktadır. Bu hususta özgürlük mücadelesini sadece aileye karşı değil, başka açıdan kendini sınırladığını düşündüğü dine karşı da verebilmektedir. Şüphesiz bunda kendi otoritesiyle gencin yanlış eğilimlerinin önüne geçemeyen ailelerin dini bir kalkan olarak kullanmalarının da büyük etkisi var. Dini bir emirler ve yasaklar bütünü olarak algılayan genç, dini, büyüsüne kapıldığı özgürlük hayalinin önündeki en büyük engellerden biri olarak görebilmektedir. Bunun sonucu olarak dini, ileride mesela yaşlandığında yapılması gereken birtakım seremoni dizisi, yaşlılık dönemi etkinlikleri olarak görmekte, bazen de devrini tamamlamış, modası geçmiş bir yaşam biçimi şeklinde yorumlamaktadır. İleri gençlik döneminde (18 yaş sonrasında) bazı dış telkinlerin ve ideolojilerin etkisi ile aile baskısının arasında kalan genç bu algıyı bir kerte daha ileriye götürüp dini karşı çıkılması gereken bir değerler sistemi olarak da algılayabilmektedir. Bu konuya devam edeceğiz. Selametle kalın. ahmetcanturk@buulkegazetesi.com


Ş

aban filmlerini her seferinde başka bir gözle izlemişimdir. Sıklıkla izlediğimiz Kemal Sunal filmlerinde dürüst, saf ama bir o kadar şanslı ve halktan biri olan Şaban’ı, hesaplarının önünde engel olarak gören mafyavari yerleşik güçler olmadık yöntemlerle ortadan kaldırmak ister. Şaban filmlerinde, kimi zaman iş, kimi zaman spor ya da sanat dünyasını yöneten kişiler olarak karşımıza çıkan bu zamane güç odaklarının en büyük ortak özelliği, paraları ve adamları sayesinde kendilerine hiçbir gücün dokunamayacak olmasıdır.( Bu durum aslında Cumhuriyet Türkiye’sinin devletle iç içe geçmiş oligarşik yapısının sinematografik bir görüntüsüdür. ) Şaban, onların düzenlerine meydan okuyan ve bu nedenle ortadan kaldırılması gereken bir figürdür. Filmde görev önce kendi adamlarına verilir. Şaban, şansı ya da karşıdakilerin beceriksizliği sayesinde her seferinde tabiri caizse “yırtar”. Sonra mafya efsane isimlere yönelir. “Karamürselli Deli Hamdi” en bilinendir. Şaban onu da alt eder. Mafya bu yolla sonuca ulaşamayacağını anlar, yöntem değiştirir. Kadın kılığında entrikayla iş bitiren “Kız İsmet bu işi kesin halleder”

düşüncesindedirler. Tango sırasında Şaban’ın böğrüne “bursa işi çifte su verilmiş” bıçağı saplayacaktır. Ne var ki dans sırasında zavallı Kız İsmet’in Türklüğü tutar, öldüreceği adamı dudağından öpmeye kalkınca kendini ele verir, o da işi beceremez.(bknz. sosyal demokratlar için stockholm sendromu) Kötü adamlar işin ciddiyetini anlarlar. Halk kahramanlığına doğru giden bu adamı belden aşağı yöntemlerle alt etmeye karar verirler. Şaban’ı her zaman sonuç aldıkları “bombalı armut” yöntemiyle devireceklerdir. Şaban’ı armut yemeye davet ederler. Davete icabet etmemenin geleneklerimize ne kadar aykırı olduğunu bilen Şaban, mahallelilerle birlikte gelmek şartıyla daveti kabul eder. Büyük bir salonda masalar etrafında toplanılır. Sadece Şaban’ın Armutu bombalıdır. Bir ısırışla iş bitecektir. Şaban örfümüze göre bir mecliste armut yenileceği zaman herkesin aynı anda yemeye başlaması gerektiğini hatırlatır. Bu sözler tuzağı hazırlayanları telaşlandırır. Ne yapacaklarını şaşırırlar. Çünkü Şaban onların yanında Bombalı armutu yerse hepsi parçalanacaktır. Bunun üzerine hemen bir kriz yönetimi oluştururlar. Ve Şaban’a “eğer bu armutu bizim yanımızda yemeye kalkarsan biz de bu meclisi terk ederiz, yemin ederiz yaparız” derler. Şaban davet edilmelerine rağmen temayüllere aykırı teklif karşısında

bu işte bir hinlik olduğunu anlar. Onlarla armut bile yenmeyeceğini bilen uyanık Şaban her ihtimale karşılık memleketten getirttiği armutu da yanında getirmiştir, bununla işi çözmek niyetindedir. Şaban: “Siz ister yiyin ister yemeyin ben bal gibi yiyecem arkadaş” der, besmele çekip armutu ısırır. Bu sırada bombanın patlayacağını sanan karşı gurup başlarını ellerinin arasında

almış siper halindeyken, Şaban’ın Armuta dizdiği methiyeleri duyunca gözlerine inanamazlar. Yine yenilmişlerdir. Şaban ve ekibinin zaferini kabul ederler. Şaban kendilerine yapılan bu durumu görmezden gelemeyeceğini ama her şeye rağmen mahallesinin geleceği için barış isteklerini kabul edeceğini söyler. Ancak bir şartı vardır. Önce karşı taraftan herkesin gözlerini bağlatır. Sonra kendisine yedirilmek istenen bombalı armutu, rakiplerinin önlerinde duran armutlardan biriyle değiştirilmesini söyler. Yani bir kişi feda edilecektir. Karşıt grup bunu kabul etmez, “yemin ederiz içimizden kimseyi feda edemeyiz” deyince, Şaban başka bir çözüm önerisi ister. Karşıt gurubun başkanı, bombalı armutu kim ısırırsa bunun hiç kimseye bir fayda getirmeyeceğini, önemli olanın mahallelilerle kalıcı barışı sağlamak olduğunu, bu nedenle herkesin önündeki armutu ısırması yerine yalaması önerisini getirir. Şaban bunu kabul etmez ama müzakereler sonucunda, armutun yalanmadan önce üzerine tükürülmesinin daha adil bir ceza yöntemi olacağına karar verilir. Filmin sonunda Karşıt gurubun, “diz çöküp” tükürdükleri armutlarını afiyetle yalaması sahnesi, Türk Sinema tarihinde eşine az rastlanır bir sahne olarak şimdiden yerini almıştır. cen_turk@buulkegazetesi.com


U uslat Çocuk Kulübü, İstanbul Kâğıthane Kültür Merkezi’nde geçtiğimiz hafta yılsonu müsameresi gerçekleştirdi. Bir yıllık eğitim, düzenlenen yılsonu etkinliği ile son bulurken, programa yoğun katılım olması dikkat çekti. Programda Vuslat Dergisi Genel Yayın Yönetmeni İlhami Pınar bir konuşma yaptı. Pınar konuşmasında, Vuslat Çocuk Kulübü’nün önemini anlatarak, “Çocuklarınıza edep ve terbiye verin, onların edep ve terbiyesini güzelleştirin” hadisini hatırlattı. Program dua ve öğrencilere diplomalarının verilmesiyle son buldu.

uluşmaya 20 İslam ülkesinden gelen yaklaşık 100 genç sivil toplum kuruluşu gönüllüsü katılıyor. İnsan ve Medeniyet Hareketi, İDSB buluşması için İstanbul’a gelen genç gönüllüleri 12 Temmuz Salı günü Bahariye’de bulunan yeni genel merkezinde misafir etti. İMH temsilcileri misafirlerine bir zamanlar Mevlevihane olarak kullanılan mekânı gezdirdiler. Karşılıklı muhabbetlerin yapıldığı ve hoş dostlukların kurulduğu ziyaretleşmeye akşam yemeği ile devam edildi. Yemek sonrası Sezgin Kızılkoca misafirlere hoş geldiniz konuşması yaptı. İDSB yetkilileri İMH gençlik sekreteri Orhan Demiarl’a teşekkür mahiyetinde bir hediye takdim ettiler ve program sona ererken katılımcılara İnsan ve Medeniyet Hareketi’ni tanıtan çeşitli katalog ve hediyeler verildi.

ünışığı Derneği bu yıl ki ev okulu çalışmalarını muhteşem bir törenle sonlandırdı. Yoğun bir katılımın olduğu programdan veliler ve eğitimciler memnun ayrıldı. Günışığı Derneği’nin Eğitim Faaliyetleri arasında yer alan Ev Grup Okumaları programından mezun olan öğrencilerin öğrendikleri bilgileri ve hü-

nerlerini sergiledikleri tiyatro gösterileri ile gerçekleşen Kapanış Programı 17 Haziran Cuma günü Kâğıthane Kültür Merkezinde yapıldı. Programın sonunda gruplar arasında yapılan yarışmalarda dereceye giren öğrencilere derneğin Yönetim Kurulu üyeleri tarafından çeşitli hediyeler verildi.

zak bir kasabada otuz yıl önce… İlk gençliğim, lisedeyim o zamanlar. O gün sıra arkadaşım Nurcan’ı öğlen yemeğine evimize getirmiştim. Acelemiz vardı ama annem ve Halime Teyze’nin anlattığı olay yemeği bile unutturmuştu bize. Soğuksu köyünden bir genç kız, kendini kaçırmaya çalışan iki adama direnmiş ve öldürülmüştü. Gazetedeki resmine bakarak ağlıyordu annem. “Ne kadar da güzelmiş yavrum” dedi. Halime Teyze ekledi; “Şehit oldu inşallah, namusunu korumak için.” Nurcan’la birbirimize bakakaldık. Kanımız donmuştu. Yaşadığımızı anlatacak kelime yoktu. Namusunu korumak için canını veren kız... Hala gazetedeki resmi kalbimin bir köşesindedir. Kesip kitaplarımın arasında yıllarca sakladım o güzel yüzü… Sonra Türk filmleri vardı. Nefes almadan izlerdik, kalbimiz ağzımızda. Gerçi başına kitap koyarak şeytanca yürümeyi ve giyinmeyi öğrenirdi köy kızları filmlerden, ama ana tema içinde namus sürekli vurgulanırdı. Aşk her şeyi affetmezdi o zamanlar. Kirlenmiş kızı delikanlı asla kabul etmezdi. Ne kadar severse sevsin, yüreğine taş basar ayırırdı yollarını. Gerçi delikanlının ne kadar temiz olduğuna dair bir derdimiz yoktu o zamanlar. Çok sonraları öğrenecektik iffetin ortak bir değer olduğunu. Birini sevdiğin zaman, tertemiz olmak en güzel yoldu. Asıl kahramanlar sadık olanlardı, ölümde bile, ayrılıkta bile sadık. Sadakat yeminleri ederdik biz de onlara bakarak içimizden. Günün birinde biz de böyle bir tecrübe yaşarsak, ölse de sadık kalacaktık, ayrılsak da. Ömrümüzü bir davaya ya da bir aşka feda etmek değerli kılardı bizi. Bizim “o taraklarda bezimiz yok” tu. Bir iki kız vardı gerçi anne babası memur olarak dışarıdan gelmiş, oğlanlarla konuşurlardı. Pek sevmezdik onları, muhabbet etmezdik onlarla. Kolaydı namuslu olmak. Güzeldi. Herkesten bol aferin alırdık. Dahası şiirler yazılır, defterlerin arasına konurdu; “Türksün, Müslümansın, dahası var mı? Unutma bunları aman ha bacım Senin ak yüzünden ak olmamalı Dağda kar, külekte ayran ha bacım..” Sonsuz gayretimiz vardı. Bilenmiştik sütten ak olmaya Mutluyduk; Herkes bizden yanaydı… Yıl, 2011… Bir liselinin itiraflarını dinliyorum; “Ablacığım sınıfta bir tek benim yok inan ki… Ama ben de mesajlaşır gibi yapıyorum. Çok alay ederler yoksa. Bilmiyorlar sevgilim olmadığını… Çok onur kırıcı bilemezsin.” Şimdi sizin yüreğiniz yarılmaz mı? Bütün toplum kirlenmeye yüz tutmuşken, bu çağ yangınında, bu direnişi nasıl desteklerim? Ve yatağına yattığında, hissettiği ezikliğin doğru olmadığını, bu çağda onun bir zümrüdü anka olduğunu nasıl anlatırım? Daha doğrusu; bu tek başına anlatılabilecek bir şey midir? Yoksa toplum mu anlatır değerli olduğunu bir genç kıza? Değer verilmedikçe, değersiz hale geldiklerini Tüm suçu bir genç kızın boynuna yükleyip “iffetsiz” damgası vurmak ne kadar kolay. Bu günah sadece onların mı? Bu kirlenmede, bu erozyonda çevrenin, ailenin, bütün bir toplumun hiç mi kabahati yok? filizbalcı@buulkegazetesi.com


Yasin Demir ültepe’nin eskimeyen yüzlerinden biri: Mustafa Azaklı. 1958, Ordu-Ünye doğumlu. 40 yıldır bu mahallede. Devrin istikbale merdiven dayayan her genci gibi o da evinden yurdundan göçü toplayıp 1971’de kalkıp buraya gelmiş. O vakitler henüz 13 yaşındaymış. İş yok, güç yok; ev yok, bark yok… Kıtlık tavan yapmış. Çalışmak lazım. Düşünmüş Mustafa Azaklı. Memleketinde bir yıllık terzilik mazisi var. Serde gençlik. Tutunmak lazım İstanbul’a. Şehir kurt kapanı gibi. Yakalanmaya gör.

İlkin Halil Mertoğlu’nun yanında çırak olarak çalışmaya başlıyor. Dile kolay; 6 yıl aynı mekanda önce kalfalığa, ardından ustalığa terfi edip tastamam 10 yılını burada geçiriyor. Sıcak biri… Konuşurken gülüyor gözleri. Sohbetine doyum olmuyor. Kaldığı yerden devam ediyor. Askere gitmiş arada. İki yıl boyunca vatani vazifesini hakkıyla, layıkıyla ifa etmiş. Dönmüş. Doğru ustasının yanına, terzi ocağına… Bir zaman sonra yeter, yetişir diye düşünüp 1983’te kendi terzi dükkanını açıyor. Adı: Moda Terzihanesi… Yeri Gültepe Merkez Camii İşhanında. Bugün burası yok tabii.

Mustafa Azaklı… Kadim, eski, hoş bir esnaf… Terzi… Şimdiki yeri 1993’ten kalma. Camiden kopamamış, onca yer varken elinin tersiyle itip caminin hemen karşısındaki Beşik Sokak’ın sağ girişinde, mütevazı bir mekan kiralamış. Ve işte o günden beri tam 18 yıldır burada… İnşallah nice 18’li yıllara diyelim… Terzi Mustafa Azaklı ile Gültepe’nin

Cami görünmüyor diye yıkılıp işhanı cami avlusuna katılmış.

İnsanların hazır giyime, tüketime alıştırıldığından muzdarip. Seri üretim konfeksiyonların elbise sayısını yükseltirken kaliteyi iyice düşürdüğünü söylüyor. Bir ara geçmişe dalıyor minik, çakır gözleri. Mesleğini çok sevdiğini, onun sayesinde kendisiyle, eşini emekli ettiğini, bir daire aldığını, üç çocuğunu okuttuğunu, bu yüzden Allah’a ne kadar şükretse, az geleceğini ifade ederken saate bakıyorum. Vakit hayli geçmiş. Kalkmam lazım. Usuldendir deyip onun beni yolcu etmesini bekliyorum. Çok bekletmiyor beni. Kalkıyor, kapıya doğru uğurlayacak sanıyorum. Hayır. Vakit gece yarısı. Besmele çekip, bereket duası okuyarak takıyor demirlerin asma kilitlerini...

İstanbul yatıya çekilmiş sanki. İn cin top oynuyor sokaklarda. Caddede tek tük insan… Mustafa Azaklı… Gültepe’nin gedikli, kadim terzisi… Ayrılırken memnun… Allah razı olsun diyor. Bizi düşünüp ocağımıza ayak bastığınız için… Asıl Allah senden razı olsun diye iç geçirip evime doğru yollanırken göğsümün ferahladığını hissediyorum adamakıllı.

eskiyen yüzüne, mazisine doğru derin bir yolculuğa çıkıyoruz. Vaktiyle diyor, esnaflık ciddi bir uğraştı. Kimse, kimseyi kazıklamaz, incitmez, tıpkı ahiler, localar gibi herkes rızkını pay etmekten büyük keyif alırdı. Ama şimdi öyle değil diye devam ederken sıkkınlığı yüzüne vuruyor besbelli. Eskisi gibi işinin ehli, kalifiye terziler yetişmediğinden yakınıyor.

arıyer-Beşiktaş yolu üzerinde bulunan 4.Levent Metro çıkışındaki otobüs ceplerinin iptal edilmesi zaten yoğun olan trafiği iyice içinden çıkılmaz hale getirdi. Daha önce iki ceple trafiği rahatlatan durak iptal edilerek ana cadde üzerine taşındı. Emniyetevleri durağı, otobüslerin yolcu indirip bindirmeleri sebebiyle, özellikle sabahları trafiği

çekilmez bir hale getiriyor. Geriye doğru Sanayi Mahallesinin başındaki altgeçitten itibaren oluşan araç kuyrukları trafiğin akışını engelliyor. Buülke Gazetesi muhabirinin görüştüğü vatandaşlar; ceplerin iptal edilmesinin sebebini anlayamadıklarını, trafiğe çözüm bulmak yerine, trafiği tıkamanın mantığını kavrayamadıklarını ifade ettiler.


Canan Cantürk / Psikolog u çukur öyle bir çukurdur ki, diğer çukurlara benzemez. Diğer bir çok çukuru gerek kokusundan, gerek görüntüsünden önceden fark edip düşmemek için çeşitli önlemler alırız. Kazara düşersek de çıkmak için çabalar, olmadı yardım çağırırız. Oysa söz konusu sanalizasyon çukuru olduğunda durum değişir. Çünkü bu çukura düşen insan düştüğünün farkında olmaz öyle kolay kolay, ta ki dibini boylayana kadar. Düşmeden önce fark etmek de zordur. Koşulları o kadar caziptir ki, bırakın çukuru kendimizi saraya açılan bir kapının eşiğinde sanarız. İnternet artık yediden yetmişe, yaşamımızın en vazgeçilmez unsurlarından birisi oldu. İnternet yokken hayat ne kadar da zordu. Herşeyden önce zamandan kazandık; banka işlemleri, bilet alımları, herhangi bir yere kayıt durumları, alış-veriş imkanları… Dahası kısa sürede sınırsız bilgi edinme imkanı kazandık, genel kültürümüzü arttırdık; öğrenmek istediğimiz her şeye, merak ettiklerimize ve merak etmediklerimize dahi fazlasıyla ulaştık. Bu ne büyük bir lüks ki; herşeye bir “tık” kadar yakınlık. Buraya kadar bir sorun yok: kullanıcı interneti kendi yararına kullanıyor. Bizim asıl derdimiz buradan sonrası: internetin kullanıcıyı kullanıcı zararına kullanması. Bunu daha çok “sanal alem” başlığı altında yapıyor. Önce kullanıcıya sosyalleşebileceği (!) bir ortam, sonrasında da bu ortamda kullanacağı bir profil oluşturma imkanı sunuyor. Peki tüm bunlardan sonra ne oluyor? Bilakis asosyal, sağlıklı ilişki kurmanın tadına varamamış sağlıksız kişiler türüyor. Sonrasında ise bu kişiler totalde toplumun önemli bir kısmını oluşturuyor.

Yukarıda bahsettiğim tür sitelerden biri sanal alem adının hakkını vermekte artık aşmış durumda. Giriş sayfasında üç-beş cümle ile sitenin tanıtımı yapılmakta. Cümlelerden birisi ise “... gerçek hayattaki aktivitelerinizi birebir yaşayabileceğiniz en detaylı sanal yaşam alanıdır.” şeklinde. Siteyi araştırdaktan sonra gerçekten de dedikleri gibi olduğunu görmek benim için çok ürkütücü oldu. Bu siteye genelde onsekiz yaşın altındakiler üye oluyorlar. Seçtikleri bir çizgi karakter, takma ad ve muhtemelen takma yaş ile kendilerine bir profil oluşturuyorlar. Site bir şehir şeklinde oluşturulmuş: mağazaları, dükkanları, evleri, okulu, oteli, sokakları, kendi para birimi… var. Gençler isterlerse okula kayıt yaptırıyorlar, 3 Temmuz’da da mezuniyet törenleri var. Şimdilerde bovling salonu da açılmış. Buradaki gençler istedikleri kişileri arkadaş listesine ekliyorlar, sonra canları isterse bir oda kiralıyorlar, oda sarmazsa konsere gidiyorlar, konsere giderken de sokaktaki dilenciye para vermeyi ihmal etmiyorlar. Kısacası bir insanın gerçek

hayatta karşılaşacağı ne varsa bu sitede var. Üstelik burada gerçek yaşamın riskleri, toplumsal kuralları da yok. İstediğin kişi olmakta ve istediğin gibi davranmakta özgürsün. Baktın

ki karşındaki kişi senin işine gelmeyecek şeyleri söylüyor, arkadaş listenden çıkarırsın, olmadı engellersin.

Ergenlik dönemi kimlik oluşumumuzda önemli bir aşamadır. Tam da bu dönemde ya da öncesinde sanal alemle tanışan çocukların kimlik gelişimlerini ne kadar sağlıklı bir şekilde tamamladıkları tartışılır. Çünkü bu ortamlardaki sınırsız deneme imkanı ile farklı farklı kimlikleri, belki de normalde hiç ilgilerini çekmeyeceği kimlikleri deneyerek çevresinden gelen geribildirimlere göre benimseyebilir. Tabi burada çevre derken sağlıklı bir çevre ortamını değil, sanal çevreyi yani kendi gibi kişilerin içinde bulunduğu ortamı kastediyorum. Sosyal paylaşım sitelerinin de bu bağlamda hakkını yememek lazım. Her ne kadar belli bir yaş sınırı uygulaması getirilse de bir çok çocuk / ergen yaşını büyük gösterek bu sitelere üye olabiliyor ve sokakta yaşıtları ile oynamak yerine bir takım meraklarını gidermek için yanlış kişilerle yanlış muhabbetlere girip yanlış bilgiler edinerekten yine yanlış kimlikler kazanabiliyorlar. Buraya kadar çocuk ve ergenleri ele almamız sanal alemin biz yetişkinler üzerinde olumsuz etkisi olmadığı anlamına

gelmez tabi ki. Aynı kimlik sorununu bizler de yaşıyoruz ama biraz farklı bir boyutta: türlü türlü kimlikleri denemek yerine gerçek kimliğimizle idealleştirdiğimiz kimliğin arasında bocalayarak. Profillerimizde en güzel çıkmış fotoğraflarımız, genellikle egomuzu tatmin edecek paylaşımlarımız, ve paylaşımlarımızla ilgili yapılan olumlu yorumlar –genelde olumsuzları siliyoruz çünküyer alıyor. Kendimizi olduğumuz gibi sunmak yerine olmak istediğimiz şekliyle sunuyoruz. Bu şekilde yaparak haliyle küçük de olsa tatminler yaşadığımız için olumsuz yanlarımızı gerçekten düzeltme ihtiyacı içerisine de girmiyoruz. Hatta bazen bu olmak istediğimiz kişi olayını abartıp ikinci bir hesap açıyoruz. Hesaplardan birisi eş, dost, akrabaya yönelik olurken ikincisi yeni tanışılacak kişilere yönelik oluyor. Normalde kurmayacağımız cümleleri ikinci hesabımızda çok rahat kurabiliyor, sergilemeyeceğimiz davranışları da sergileyebiliyoruz. Asıl sıkıntı da ikincinin birincinin yerini almaya başlamasıyla ortaya çıkıyor. Bazen hangisinin gerçek biz olduğunun ayırdına varamıyoruz.

Sanal alemin diğer bir tehlikeli yanı da ilişkilerimizi yüzeysel bir hale getirmesidir. Sosyal paylaşım sitelerinde arkadaş sayısı artık neredeyse bir statü sembolü haline geldi. Ancak o arkadaşın ne kadar arkadaşımız olduğu muamma. O kişi onbeş senedir görüşmediğimiz biri olabilir ve yüksek olasılıkla önümüzdeki onbeş sene de görüşmeyeceğizdir, ama olsun sorun değil. Yine de onu arkadaş listemize ekleyelim ki insanlar ne kadar arkadaş canlısı olduğumuzu, ne kadar sevildiğimizi düşünsün. Elbetteki aktif bir şekilde görüştüğümüz arkadaşlarımız da listemizde eklidir. Öyle ki aniden doğum günü falan olursa hemen siteden kutlayalım. Ya da bayram gelip çattığında herkesin bayramını kutladığımızı belirten içten (!) bir ileti paylaşalım. Telefon açıp iki saat hal hatır somaya,

sesini duymaya ne gerek var? Esasında bütün bunlar pratikte yararlı görünüyor. Asıl mesele de burada. Çünkü böyle olması durumun ehemmiyetini fark etmemizi engelliyor ve artık yaşadığımız duygular bile gerçeklikten kopup sanal hale geliyor.

Oyun siteleri de bizim dış dünyamızla ilişkimizi sekteye uğratıyor. İnternette oynanan online oyunlara insanlar kendilerini o kadar kaptırıyorlar ki sadece dış dünya değil adeta iç dünyaları ile de irtibatlarını kesiyorlar. Bir çoklarının savunması kafalarını dağıtmak, stres atmak, sıkıntılarından biraz olsun kurtulmak için oynadıklarını söylemek oluyor. Ancak bu şekilde başlayan oyun merakı sonrasında yerini genellikle oyun bağımlılığına bırakıyor. İnsan sanki kendi kendisini anestezi altına alıyor. Tamamen oyuna konsantre bir şekilde, hatta çoğu zaman çayını çorbasını bile bilgisayar başında içiyor. Aile ilişkileri zayıflıyor. Böylece huzursuz aile ortamının temelleri atılıyor. Eğer ortam öncesinde huzursuz ise, bundan sonrasında düzelmesi hayal halini alıyor. Eskiden eşleri, çocukları gece yarısına kadar kahvehanelerde okey oynuyor diye üzülen kadınlar neredeyse artık onları kendi elleri ile kahvehaneye yollayacak duruma geliyorlar. Çünkü hiç olmazsa kahvehanede iken gözlerinin önünde olmuyorlar ve sinir kat sayılarını arttırmıyorlar. Ayrıca kahvede gece yarısına kadar oynanan oyunun evde bilgisayar başında olunca sabaha kadar sürmesi de bunda önemli bir etken oluyor.

Sanal alem biz farkına varmadan bizi hızla içine çekiyor. Bunun sonucunda da başta kendimiz olmak üzere yavaş yavaş ailemizden, dostlarımızdan uzaklaşmaya başlıyoruz. Samimi duygular yaşamak yerine anlık tatminlere kapılıyoruz. Kendimize yabancılaşıyor, etrafımıza duvar örüyoruz. Şu an geçici ve sembolik duyguların hevesine kapılıp asıl ihtiyaç duyduğumuz şeyi –kendimizle ve çevremizle sıcak ve sağlıklı ilişki- göz ardı ediyoruz. Hal o kadar içler acısı ki köylerimize gidip dalından, kokusunu içimize çekerek, renginin cazibesine kapılarak çilek toplamanın tadını sanal ortamda çilek ekip iki – üç gün sonra yetiştiğini görmeye değişiyoruz. Ancak, bunlar bir aşamadan sonra bize yavan gelmeye başlayacak, tat vermeyecek, tatmin etmeyecek. İşte tam bu sırada hayat çekilmez bir hal alacak. Vakit henüz çok geçmeden, sevdiklerimiz hala yanımızdayken ve biz hale kendimizdeyken ilişkilerimize gereken önemi vermek ve çocuklarımızı da bu yönde teşvik etmek şuan yapılması gereken en yerinde davranış olur kanısındayım. Unutmamalıyız ki, sanal hayatımızda online olduğumuz sürece, gerçek hayatımızda offline olacağız.


uülke Gazetesi olarak, Ortadoğu’ da devam eden halk ayaklanmalarının zalimce bastırılmaya çalışıldığı Suriye halkının durumunu ve bu topraklarda direnen Suriyeli Müslüman kardeşlerimizi yalnız bırakmamak, konunun gündemden düşmemesini sağlamak ve çok az bilginin elimize ulaştığı bölge hakkında doğru bilgiler edinmek amacıyla Suriye’de yaşayan Gazeteci-Yazar Adem Özköse ile konuştuk. Suriye’nin coğrafi ve toplumsal yapısı hakkında neler söyleyebilirsiniz? Suriye toplumunun % 75’i Sünni Müslümanlardan, % 11’i Nusayrilerden, % 6’sı Dürzîlerden ve %5’i de Hıristiyan Araplardan oluşuyor. Ülke 40 yılı aşkın bir süredir Baas kadroları tarafından yönetiliyor. Baas rejiminin derin devletini ise Arap Alevileri olarak bilinen Nusayriler oluşturuyor. Ülkedeki siyasi yapı son yıllarda tam bir aile hanedanlığına dönüştü. Bu hanedanlığın en tepedeki ismi Beşşar Esed, ordunun yönetimini elinde bulunduran kardeşi Mahir Esed, uzun zamandır istihbaratın başındaki kişi eniştesi Asaf Şevket… Suriye’de yolsuzluk dendiği zaman ilk akla gelen isim dayısının oğlu Rami Mahluf. Yeğeni Numeyr ve siyasi güvenlik sorumlusu olan teyzesinin oğlu Atıf Necip de Esed hanedanlığına ait piramitte son derece önemli yerlere sahipler. Suriye halkının özellikle Osmanlı’ya yönelik tarih algısı nasıldır? Baas rejimi laik Arap milliyetçisi olduğu için halka Osmanlı’nın işgalci olduğunu sürekli empoze etmiş. Fakat Suriye halkı buna inanmıyor. Osmanlı’yı seviyorlar ve Osmanlı Hilafeti’ne derin bir saygıları var. Osmanlı döneminde Suriye’de yönetim Sünni’lerin elindeydi 1.Dünya Harbi sonrası Osmanlı Suriye’sini Fransa işgal ediyor ve orada Sünni’lerin Osmanlı’ya karşı muhabbet beslediğini bildiği için işgalci Fransa bölgede azınlık olan Nusayrilerden bir ordu oluşturuyor. Fransa 2. Dünya Savaşı sonrası Suriye’den çekilirken yönetim ordunun inisiyatifine geçiyor ve bunun sonucu olarak azınlık Nusayriler ülkeye hükmetmeye başlıyorlar. Suriye’nin Ortadoğu denklemindeki

yeri ve önemi nedir? ‘Suriye’siz barış, Mısır’sız savaş olmaz.’ diye bir söz vardır. İslam tarihinde Emevi Devleti’nin başkenti Şam olmuştur. Bu sebepten İslam Tarihi açısından çok önemlidir Suriye. Ayrıca Arap- İsrail ilişkileri açısından da önemli bir yere sahip. Bunların dışında Filistin’e sınır olması, İsrail’le geçmişte savaşmış olması ve Filistin direniş örgütlerinin merkezinin burada olması Suriye’nin Or-

tadoğu coğrafyası açısından konumunu önemli bir noktaya getirmiştir. Baas rejiminin temel özellikleri nelerdir ve 40 yıllık Baas rejimi tecrübesinin toplum üzerinde ne gibi etkileri olmuştur? Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki Suriye rejimi enteresan bir rejim… Baas rejimi ilkesiz öte yandan. Bir bakıyorsunuz Filistin’i savunurken, bir de bakıyorsunuz ki Lüblan’a giren hıristiyan milislere yardım etmek için binlerce Filistinli mülteciyi katledebiliyorlar. Bu anlamda Baas rejiminin farklı yüzleri vardır. Suriye’de Müslüman Kardeşler üyesi olmanın cezası idamdır ama aynı zamanda Müslüman Kardeşlerin Filistin kolu olan HAMAS’ın siyasi bürosu da buradadır.

Yani Baas rejimi Filstin Direnişine destek vererek azınlık olan Nusayri Baas Rejimini yani kendilerini halkın nezdinde meşrulaştırmaya çalışıyorlar aklı sıra. Der’a ile başlayan isyan dalgası yerel dinamikler üzerine mi oturuyor yoksa dış projelere doğru bir eksen kayması söz konusu mu? Suriye’de isyan ateşini Der’a ve çevresindeki Arap aşiretleri yaktı. Duvarlara yazdıkları sloganlar nedeniyle gözaltına alınan çocukların serbest bırakılmamasına ve işkence görmesine tepki gösteren aşiret reisleri Der’alıları sokağa çıkmaya çağırdı. Der’a şehrinde şehitler verildikçe isyan önce bütün şehre yayıldı. İlk başlarda birkaç bin kişi gösterilere çıkarken, kısa bir zaman sonra on binlerce Der’alı, sokakları doldurmaya başladı. Der’a’daki isyan büyüdükçe diğer şehirlerde de etkisini gösterdi. İsyan dalgası Şam, Lazkiye, Humus, Banyas, Hama, Kamışlı ve Halep’e doğru genişledi. Dış eksenler olsa olsa bunu körükledi. Siz böyle bir başkaldırıyı bekliyor muydunuz? Ne gibi işaretleri vardı? Ben açık söyleyeyim ki beklemiyordum. Zira halk inanılmaz korkuyordu rejimden.


Örneğin Suriye’de üç kişinin bir araya gelip siyaset konuşması yasaktı. Halk 1982 Hama’daki katliamdan sonra çok korkutulmuş. Gösteriler başladıktan sonra da eylemcilere çok büyük şiddet uygulandı. Eğer Suriye rejimi böyle davranmasaydı olaylar bu noktaya gelmeyecekti diye düşünüyorum. Esat bir yandan reform sözü veriyor ama diğer yandan aşırı kuvvet kullanarak katliam yapıyor. Bu çelişkiyi Baas Partisi içerisindeki kuvvetler çatışmasının bir sonucu olarak mı görmek gerekiyor yoksa verilen mesajlar bir kandırmaca mı? Suriye Rejimi iflas etmiştir. Suriye’de rüşvet vermeden kamu dairelerinde iş yaptıramazsınız. Hafız Esed bir liderdi, rejimin her alanını kontrol edebiliyordu ama Beşşar Esed yalnızca Baas Rejiminin görünen bir figürüdür. Elbette reform yapmak istiyordur şu an. Çünkü sonunun geldiğinin farkında. Suriye halkı babası Hafız Esed’e göre oğlunu ehven-i şer olarak gördü. Hepsi bu kadar. Türkiye kamuoyunda tanıtıldığı gibi ona karşı halkın sempatisi falan yoktu. Çok kişinin korkusu yeni bir Hama katliamının yaşanabilecek olması. Sizce böyle

bir tehlike var mıdır? Önceden Suriye’de tek bir Hama katliamı vardı şimdi yüzlerce Hama katliamı yapılıyor. Sırplar nasıl Bosna’da katliam yaptıysa şu an Baas Rejimi de aynı şekilde Suriye’de katliam yapıyor. Başta Suriyeli gazeteci Hüsnü Mahli olmak üzere birçok insan buradaki haberleri çarpıtarak verme yoluna gitti. Şu anda Türkiye kamuoyu olayları bir ay geriden takip ediyor. Suriye’de gerçekten halkın kahramanca direndiğini görüyoruz. Bu direniş ruhunun altında yatan dinamikler sizce nelerdir? İnsanlar artık özgür olmak, insan gibi yaşamak istiyorlar. Fakat Suriyeli müslüman gençler özgürlük derken Batılı anlamda bir özgürlüğü kastetmiyorlar. Diktatörlerin olmadığı, insanların inançlarını rahat bir şekilde yaşadıkları, âlimlerin diktatörlerden korkmadan doğruları söyleyebildikleri özgür bir ortam… Bunun için ayaklanıyor ve bedel ödüyorlar. Türkiye’deki toplumsal duyarlılığı yeterli görüyor musunuz? Bu anlamda sizin başını çektiğiniz 16 Temmuz Gençlik Hareketi’nin

Baas rejimi laik Arap milliyetçisi olduğu için halka Osmanlı’nın işgalci olduğunu sürekli empoze etmiş. Fakat Suriye halkı Osmanlı’yı seviyor

amacı ve hedeflerinde biraz bahseder misiniz? Türkiye’deki toplumsal duyarlılık kesinlikle yeterli değil. ‘16 Temmuz Gençlik Hareketi’ olarak biz de Suriye halkının katledilmesine seyirci kalmamak için bu konuda halkımızı duyarlı hale getirmek için yola çıktık. Ümmetin arasına emperyalistler tarafından cetvelle çizilen yapay sınırlara karşı olduğumuzu belirtmek için haykırdık. Özetleyecek olursam ‘16 Temmuz Gençlik Hareketi’nin iki temel öncelikli amacı var: Birincisi Suriye’de yapılan katliama dur demek. İkincisi müslümanlar arasına emperyalistler tarafından örülen sanal sınır duvarına karşı tepkimizi belirtmek. Suriye muhalefeti kimlerden oluşuyor. Aralarında koordinasyon ve hedef birliği var mıdır? Suriye’de yaşayan ve yıllardır Esed rejimine karşı öfke biriktiren Müslüman Gençlerden, Muaz el Hatip, İmadeddin Reşit, Enes Ayrut ve Şeyh Ahmet Sayesine gibi âlimlerden… Heysem Malih gibi tanınmış insan hakları aktivistlerinden… Gösteriler başladığında kurulan 15 Mart Gençlik Hareketi’nden… Arap aşiretleriyle Kürt bölgelerindeki üniversite öğrencilerinden… Ve daha birçok kesimden oluşan bir muhalefet söz konusu burada… Sokakları, kitleleri en etkin biçimde yönlendirenler ise Suriyeli Müslüman gençler. Sürekli

gözaltına alınmalarına, en ağır işkencelere maruz kalmalarına rağmen sokaklardan çekilmiyorlar ve gün geçtikçe ülkenin genelinde daha etkin hale geliyorlar. Muhalifler ayrıca sosyal paylaşım sitelerini de çok iyi kullanıyorlar. “Beşşar Esed karşıtı Suriye Devrimi”, “Haber Şam” “Haber Duma” gibi facebook sayfalarını yönetiyorlar… Müslüman Kardeşler’in gücü ve etkisi nedir. Bu süreçte nasıl bir tutum takınıyor? Müslüman Kardeşler’in resmi bir kurumu yok ülkede. Müslüman Kardeşler üyesi olmanın cezası idam… Bizzat anayasada bununla ilgili bir hüküm mevcut. Bu bağlamda Suriye’de Müslüman Kardeşler’den bahsetmek zor. Ama sokaktaki eylemcilerin çoğu Müslüman Kardeşler’e sempati duyuyor. Şu ana kadarki manzaraya baktığınızda Suriye rejiminin geleceği anlamında neler söyleyebilirsiniz. Esed kesinlikle gidicidir diyebiliyor musunuz? Suriye artık devrim hattına girdi diyebiliriz. Sokaklarda Baas güçlerine karşı mücadele eden, şehitler veren insanları evlerine geri döndürmek artık çok zor gözüküyor. Baas rejimi muhtemelen bu süreçte büyük katliamlara imza atacak, binlerce devrimciyi, mazlumu katledecek. Fakat ben Suriyeli Müslümanların uzun vadede Baas rejimini yenilgiye uğratacaklarını, Suriye’de artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünüyorum. Esed gidecek yani. Başka çaresi yok. Türkiye’nin Suriye’ye yönelik politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ben Türkiye’nin Suriye konusunda namuslu, insani değerleri ön plana çıkaran bir dış politika uyguladığını düşünüyorum. Dışişleri konuyla ilgili oldukça çaba sarf ederek çözüm üretmeye çalışıyor. Başbakan konuyla ilgili açıklama yaptı geçenlerde. Der’a yeni bir Hama olmasın dedi. Hatay’da mülteciler için sığınma alanları oluşturuldu ve gelenlerin hepsi sıcak bir karşılama şekliyle kabul edildi. Türkiye Devleti bu anlamda Suriye halkının yanında yer aldığını Dünya kamuoyuna deklare etmiş oldu. Suriye’deki olaylar Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmek için bir operasyon olabilir mi? Emperyalist güçler belki uzun vadede bu tip bir planlama yapıyor ve bunu düşünüyor olabilir ama ben böyle bir şey olabileceğini en azından yakın vadede düşünmüyorum. İran ve Hizbullah’ın Esed rejimine verdiği desteği nasıl okumak lazım? Suriye’nin başkenti Şam’da daha bir ay öncesine kadar dükkânlarda asılı birçok Nasrallah fotoğrafı vardı. Artık bu fotoğraflar bir hayli azaldı. Hizbullah’ın televizyonu olarak bilinen Menar TV’de sürekli olarak Esed’i destekleyen haberler yapılması ve muhaliflerin kötülenmesi Suriye halkının Hizbullah’a olan sempatisini gün geçtikçe azaltıyor. İran’ın Suriye’de yaşanan olaylar nedeniyle yaptığı açıklamalar da Suriye’de büyük tepkilere neden oluyor. İran karşıtlığının özellikle göstericiler arasında her geçen gün daha da arttığına şahit oluyorum. Bence hem İran, hem de Hizbullah; Baas rejimini destekleyerek büyük bir hata yaptı. İran ve Hizbullah örgütünün Müslümanları katleden zalim Baas yönetimine verdikleri bu destek, İslam dünyası tarafından kolay kolay unutulmayacak.


Meryem Yıldırım evgi kutsaldır ; çünkü sevgiyi yaratan Allah’ tır.” diyor Lev Tolstoy. Sevgi gibi merhamet, adalet, hoşgörü, nezaket, güven duyguları da kutsaldır. Bunlar sadece insanlara ait kavramlar değil. hareket eden her canlı bunlarla donatılmıştır. İnsanoğlu için bilginin yanında bunlara sahip olmak, günümüz dünyasının en önemli açmazlarından biri. İnsanlık hızla zenginleşip, kapitalleştikçe bu kavramların eksikliği daha çok hissediliyor. Antik Yunan’da Filozoflar hırsın, zorbalığın, esaretin hakim duygular olmasına karşı bir ahlak felsefesi geliştirip, eğitimi bunun üzerine inşaa etmeye çalışmıştır. Sokrates bütün hayatı boyunca ahlak, erdem ilkeleri üzerinde durarak salt bilginin insanlık için eksik olduğunu ispat etmeye çalışmış. Bütün kutsal metinler, ahlaki öğretilerin Rab’den geldiğini, insanlığın değerler üzerine inşaa edildiğini ve asıl mücadelenin bu olduğu hakikatini işlemişlerdir. Peki, günümüzde bu hakikat acep sahici bir mesele midir? Yoksa günlük yaşamın buhranları, zevkleri içinde sessizce savunduğumuz ama hiçbir zaman alakalı olmadığımız üvey evlat mıdır? Romantik bir idealistlikle buna taraf olduğumuzda , tepkiler çok gerçekçi bir şekilde suratımıza çarpıyor. Azim, hırsın karşısında yenilmiş durumda. Eğitiyoruz ama öncelikler yer değiştirmiş bir şekilde eğitiyoruz. Artık fakülteler birer para kazanma merkezi gibi görülüyor. Doktor, avukat, mühendis, öğretmen olmak istiyor bütün gençler. Sonra daha çok eğitim, daha çok itibar ve kariyer… Çağımızın vazgeçilmez hastalığı kariyer. Masumiyet, vicdan bu çarpışmada kaybolup gidiyor. Merhametsiz, adaletsiz ama kariyer ve para sahibi bir nesil şu günlerde bize hiç yabancı değil. Oysa insanlığa merhametli doktorlar, adaletli yargıçlar, güvenilir mühendisler, çalışkan öğretmenler gerekli değil midir? Aslında bu konu hangi mecliste konuşulsa, kendisine hemen taraftar bulur. Her fikirden herkesin üzerinde mutabık olduğu bir mesele. Fakat nedense gün geçtikçe pragmatist akıl, fıtrat ve hakikat mumunu eritip duruyor. Bilgi ve para sahibi bir nesil her şeyin merkezine kariyeri konumlandırmış durumda. Adaletsiz bir çarpışma var hırs ile azim arasında. Annebabalar, -aman çocuklarımız dışadönük olsun ,özgüvenli büyüsün- kaygısıyla yaşama ait ne varsa faydalanıyorlar ondan. Sahip olmadığımız geleceğe şekil vermeye çalışıyoruz. Gelecek bilinmez olmaktan çıkmış. Bütün kurgular geleceğe dair ve faydacı bir planla işleniyor. Sahip olmadığımıza sahip olmaya çalışmak ne kadar çekici bir duygu… Farkında olmadan hakikat bu diyerek, yaşamımızı planlıyoruz. Özgüven okları masumiyet perdesini daha ne kadar yırtabilir? Kültür milliyetçiliğine düşmeden Ahlakı ve Masumiyeti değerli hale getirmek en önemli mesele olmalı günümüzde. Yenilgi yenilgi büyüyen zaferler gibi …. abdullah@buulkegazetesi.com

kuldur çocukları eğiten, tatildir öğrencileri sevindiren. Her öğrenci bekler bu anı. Kimisi karneye bakıp hüzünlenir; kimisi takdire bakıp sevinir. Yine de hepsinin aklında eğlenceli bir tatil hayali vardır. Kağıthane ilçesinin Yıl sonu karne töreni Zuhal İlköğretim Okulunda yapıldı. Törene. Kağıthane Kaymakamı Ahmet Akın Varıcıer, Kağıthane Belediye Başkanı Fazlı Kılıç, İlçe Mili Eğitim Müdürü Osman Balcı Şube Müdürleri Okul Müdürleri, öğretmenler, veliler ve öğrenciler katıldı. Törende Kağıthane Kaymakamı Ahmet Akın Varıcıer , Kağıthane Belediye Başkanı Fazlı Kılıç, Zuhal İ.Ö.O. Müdürü Üzeyir Tosun birer konuşma yaptılar. Konuşmalardan sonra öğrencilerin hazırladıkları program büyük bir ilgi ile izlendi. Programda okulda derece yapan öğrencilere

kul 1996 Yılında inşaa edilerek 1997-1998 eğitim-öğretim yılında çok programlı lise olarak öğretime başlamıştır. Okul arazisi, İBB tarafından 1988 yılında Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğüne içerisinde İmam Hatip Lisesi bölümü bulunmak şartı ile Çok Programlı Lise olarak kullanılmak üzere tahsis edilmiş , daha sonra okul binası, Cevahirler A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Cevahir tarafından genç yaşta hayatını kaybeden oğlu Ekrem Cevahir'in hatırasını yaşatmak amacı ile yaptırılarak Milli Eğitim Bakanlığı'na devredilmiştir. 1997-1998 eğitim-öğretim yılında Genel Lise , İmam Hatip

Kağıthane kaymakamı tarafından ödüller verildi. Tören sonunda öğrencilere karneleri dağıtıldı. Bazı öğrenciler neşeli bir şekilde ailelerine koşarken, bazıları ise üzüldüler.

Lisesi , Ticaret Lisesi , Kız Meslek Lisesi Çocuk Gelişim olmak üzere dört ayrı lise programı ile eğitime başlamıştır. Adı Ekrem Cevahir İmamHatip Lisesi olarak değişen Ekrem Cevahir Ç.P.Lisesi’nde, 2011-2012 Öğretim yılından itibaren sadece İmam-Hatip Lisesi’ne öğrenci kaydı yapılacak.Yeni öğretim yılında ön kayıtların, 1-31 Ağustos 2011 tarihinde,kesin kayıtların ise 5-9 Eylül 2011 tarihinde yapılacağı bildirildi.Ayrıca İmam-Hatip Lisesi’ ne yeni kayıt yaptıran öğrencilerden maddi durumu iyi olmayanlara başarılı olmaları halinde okul-aile birliği imkanları kullanılarak burs verileceği söylendi.

Tatil hepsinin hakkı; fakat birçok küçük yaşta çocuğun tatillerde çalışmak zorunda olması da toplumumuzun bir gerçeği. Bu duygularla ayrıldılar okul bahçesinden karneli çocuklar..

illi Eğitim Bakanlığı (MEB) bünyesinde yer alan İstanbul Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi (OÇEM), kaymakamlık oluruyla 13.03.2002 tarihinden itibaren Kağıthane Hamidiye Mahallesi’ndeki Arıcılar İlköğretim Okulu'nun giriş katında hizmetine devam etmektedir. Ada Ümmühan KÖSE’nin müdür vekili olarak görev yaptığı okul, gündüzlü özel eğitim okulu olup toplam 15 sınıfta grup eğitimi hizmeti sunmaktadır. Gruplarda ortalama 4 öğrenci bulunmakta ve bireysel eğitim imkanı da bulunmaktadır. Toplamda 59 öğrenci mevcuttur. Öğren-

cilerin eğitimsel performanslarına bağlı olarak yıllık amaçlar belirlenmekte, ünitelendirilmiş yıllık plan ve bireysel eğitim planı hazırlanıp uygulanmaktadır. Sınıflardaki öğrencilerin gruplandırılması ise; yaş ve eğitimsel performanslarına göre düzenlenmektedir. Otistik çocukların eğitim gördüğü okulda özel eğitimli öğretmenler görev yapmaktadır. Doğuştan gelen ya da yaşamın ilk üç yılında ortaya çıkan karmaşık bir gelişimsel bozukluk olan otizmin, beynin yapısını ya da işleyişini etkileyen bazı sinir sistemi sorunlarından kaynaklandığı sanılmaktadır.


ağıthane Anadolu İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği (LİDER) tarafından 3 Temmuz 2011 Pazar günü ‘Aile Pikniği’ adı altında organize edilen pikniğe katılımın hayli yüksek olduğu gözlendi. Eyüp Kurtkemeri Mesire Alanı’nda gerçekleştirilen ve amacı Kağıthane Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde okuyan öğrencilerle okuldan mezun olanlar arasındaki birlik, dayanışma ve kaynaştırmayı artırmak olan piknik Kuran-ı Kerim tilavetiyle açıldı. Öğle namazını müteakip Dernek Başkanı Mustafa Karakuş ve Okul Aile Birliği Başkanı Ali Torlak’ın açış konuşmalarından sonra da-

vetlilere pilav ikram edildi. Davete katılanlar arasında başta Okul Müdürü Mustafa Temel Arslan, Müdür Başyardımcısı Murat Ertaş, Müdür Yardımcısı Hasan Gültekin olmak üzere çok sayıda öğretmen, mezun ve öğrenci dikkati çekti. Sabah 10.00’da başlayan program, gün boyunca devam eden çeşitli etkinliklerle katılımcılara coşkulu, heyecanlı ve mutlu anlar yaşattı. Programa katılanlardan Dernek Sorumlusu Celalettin Özoğul, bu tür programların her sene periyodik olarak düzenlenmesini istediğini, çünkü bu sayede yılda bir kez de olsa hocalarını ve dostlarını gördüğü için çok sevinçli olduğunu dile getirdi.

âğıthane Belediyesi, 2011 Yılı Ücretsiz Yaz Spor Okulları muhteşem bir törenle açılışını yaptı. Hasbahçe Etkinlik Alanı Spor Tesislerinde düzenlenen program, büyük bir kalabalıkla gerçekleştirildi. 01-15 Haziran tarihleri arasında kayıtları yapılan ve 22 Haziran 2011 Çarşamba günü Saat 17.00 de açılışı gerçekleştirilen Yaz Spor Okulları, 29 Temmuz 2011 tari-

eleneksel hale getirilerek her sene yapılan Kağıthane Yağlı Güreş Müsabakaları yapıldı. 26 Haziran 2011 Pazar günü Saat 10.00 da başlayan güreşler akşam saatlerine kadar sürdü. Dua ile açılışı yapılan müsabakalar pehlivanların kıran kırana mücadelesine sahne oldu. Programa, Kağıthane Belediye Başkanı Fazlı KILIÇ, İlçe Kaymakamı A. Akın VARICIER, AK Parti İstanbul 2. Bölge Milletvekili Osman Aşkın BAK, AK Parti Kağıthane İlçe Başkanı Sami İLHAN, Kağıthane Güreş Ağası Yusuf YOLDAŞ,

Oda Başkanları Ömer OSMANOGLU ve Akın ATLI, Kağıthane sivil Toplum Platformu Başkanı Musa CAN, Muhtarlar ve kalabalık bir halk kitlesi katıldı. Yeni “Ağalık” seçimine, 6 yıldır Kâğıthane Güreş Ağalığını elinde bulunduran Yusuf YOLDAŞ la birlikte otuza yakın kişi katıldı. Ağalık yine Yusuf YOLAŞ ta kaldı. Oldukça çekişmeli geçen müsabakalarda 1. Şaban YILMAZ, 2. Şükrü KAZAN olurken 3.lüğü Recep KARA ve Osman AYNUR paylaştılar.

âğıthane Belediyesi Geleneksel hale getirdiği sünnet etkinliğinde bu yıl 634 çocuğu sünnet ettirdi. Kağıthane Devlet Hastanesinde yapılan sünnet işlemi, hijyenik ortamda cerrahlar tarafından sağlıklı bir şekilde gerçekleştirildi. Belediye yetkilileri bu kapsamda 24 Temmuz Pazar günü akşamı, Kağıthane Belediyesi Kültür Merkezi Bahçesinde “Sünnet Şöleni” düzenleneceğini bildirdiler. Programda Konser, Animasyon, Karagöz-Hacivat ve Kukla gösterimi gibi çocukları coşturacak eğlenceler yer alacak.

hinde sona erecek. Futbol, Basketbol ve Voleybol dallarında oluşturulan okul, 2000- 2004 tarihleri arasında doğan yavrularımızı kapsıyor. Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri Saat 17.00-19.00 arası yapılacak antrenmanlar için Mahallelerin belli noktalarından belediyenin servis araçları, minik sporcularımızı Hasbahçeye taşıyor.


G

eçen yazımız Ortadoğu olayları üzerine idi. Bu ayki yazının konusu ise pek bilinmeyen bir alan, kurtuluş savaşı sırasında ve sonrasında Irak ve Suriye’de baş gösteren Türkiye ile birleşme çabaları. Attila İlhan’ın Cumhuriyet Gazetesindeki köşesinde (10.2.2003) ilginç bir belge yayınlandı. Mustafa Kemal’in TBMM’de 24 Nisan 1920 tarihinde iç ve dış olaylarla ilgili bilgi vermek amacıyla düzenlenen gizli oturumda yaptığı konuşmadan yapılan bir alıntı: “...Irak’a gelince, Irak’ta İngilizlerin yaptıkları işlemler, Müslüman halkın gönlünü fena halde kırmıştı. Biz kendileriyle temas aramadan evvel, onlar bizimle temas aradı, genel olarak Osmanlı memleketinin bir parçası olmayı kabul ettiler. Fakat biz onlara karşı, Suriyelilere söylediğimiz görüşü söylemekten başka bir şey yapmadık: Kendi dahilinizde, kendi güçlerinizle, kendi varlığınızla bağımsızlığınızı sağlamaya çalışınız. Biz de, her şeyden önce, bağımsızlığımızın sağlanmasına çalışıyoruz. Ondan sonra birleşmemiz için hiçbir engel kalmaz... Bugün bile, dış görünüşü ne olursa olsun, bizi yok etmeye çalışan düşmanlar, Suriye ve Irak’taki milli faaliyetlerle, onlar yüzünden, bize karşı kullandıkları kuvvetleri azaltmaya mecbur olmuşlardır. Bugün dahi, dış görünüşü ne olursa olsun, gerek Iraklıların, gerek Suriyelilerin, bu iki bölgedeki dindarlarının, kalpleri bizimle beraberdir....” (Sadi Borak, Gizli Oturumlarda Atatürk’ün Konuşmaları, Çağdaş Yayınları, 1977, S. 13/14) Şattül-Arap dergisi ilk sayısında Mustafa Kemal’in resmini basıp “Anadolu lideri-Doğu Napolyon’u… Gazi Mustafa Kemal Paşa.” Demesi bunun bir yansımasıdır. Diğer bir alıntıyı da Hürriyet Tarih’ten aktaralım: “O yıllarda kral naipliğine kadar yükselmiş olan eski başbakan Hikmet Süleyman, 1930’lu senelerde Irak’la Türkiye arasında büyük bir yakınlaşma olduğunu anlatmıştı Cahit (Kayra) Bey’e. Ankara’ya defalarca gittiğini, Mustafa Kemal ve İsmet paşalarla görüştüğünü, Türkiye ile Irak’ın federasyonu andıran bir biçimde bir araya gelmesinin hazırlıklarını yaptığını hikâye etmişti... Bekir Sıtkı Paşa, bütün bu çalışmaları anlaşmayla noktalamak için Ankara yolculuğuna çıkmış, ama Musul’da aktarma yapacağı treni beklerken federasyonu engellemeye çalışan İngiltere’nin görevlendirdiği ajanların kurşunlarına hedef olmuştu. İngiltere, sonra Kral Gazi’yi de ortadan kaldırıp Irak’ın bütün petrolünü kontrol altına almıştı. (8 Ocak 2003, s.7) Osmanlı devletinin yıkılmasından sonra bölgenin sınırları ne yazık ki emperyalist ülkeler tarafından çizilmiştir ve bölge ülkeleri arasındaki her türlü yakınlaşma emperyalist batıcı devletler tarafından tehlikeli addedilerek engellenmeye çalışılmıştır ve çalışılmaktadır. Türkiye’nin bölgede yükselen etkisinin arap liderliklerini yaratsız etmesinin ardında bu liderliklerin batıya kayıtsız bağımlılıklarında arayabiliriz. abityasaroglu@buulkegazetesi.com

u şarkıyı hepimiz bilirizde, gönülçelen bu katibin kim olduğunu zannederim pek azımız biliriz..Bu konuda , Prof. Dr. Beynun Akyavaş’ın, ‘Sultaniyegah İstanbul’ kitabında bilgiler verilmektedir. Buna göre, Şarkının kahramanı olan katibinismi Aziz Mahmud Bey’dir ve Üsküdar Adliyesinde başkatip olarak görevi varmış. Evi’deÜsküdarda Solak Sinan mahallesinde eski adı ,Tekke içi , yeni adı Katibim Aziz Bey olan sokaktadır.Evin tam karşısındaki harap olup gitmiş tekkenin yanında bir aile kabristanı varmış.Bu kabristana yetmiş - seksen sene evvel , son olarak Aziz Mahmud bey defnedilmişse de, onun

mezartaşı daha sonraalınarak oğlu Sadi Sarpyalçının Karacaahmed’deki kabrinin başına konulmuş. Elli altıyaşında bu dünyadan ayrılan Aziz mahmud bey boylu boşlu, burma bıyıklı, yakışıklı mı yakışıklı bir zat imiş. Hele o yeşil gözleri.....Aziz Mahmud bey yakışıklılığının ve yeşil yeşil bakan gözlerinin kurbanı olup tam 17 kez evlenmiş. Ünlü şarkının ğftesini yazan Seyyide hanım isimli eşidir. Bu hanım bir paşa ile evli iken Aziz Mahmud beye sevdalanmış ‘katip benim, ben katibin el ne karışır’ diyerek eşinden boşanıp Aziz mahmud beyle evlenmiş.

izans devletinde sık sık ayaklanmalar olur, ayaklananlar başarılı olursa makamları ele geçirirler başarısız olursa çeşitli cezaları beklerlerdi. Cezaya çarptırılanlar için, Bronz Ellerin altından geçinceye kadar af imkanı vardı.Günümüzde var olmayan Bronz Eller, Bizans İmparatorunun bağışlama gücünün sınırını simgeliyordu.Yasalara göre, Bronz ellerin altından geçen tutsakların bağışlanması olanaksızdı.Bronz Ellerin yeri kesin olarak bilinmemektedir.Kaynaklar, bugünün Sultan Ahmed Meydanı’ndan söz eder. Jak Deleon’a göre, Bronz Ellerin Bizans’ın Büyük Sarayının bronzla döşeli ana giriş koridorunun önündeki Bronz kapı olduğu düşünülebilir.

stanbul 5. Asırda 100.000’i aşan nüfusu ile büyük bir şehir idi. Bu tarihte şehirde 322 sokak,4388 ev vardı. Ancak 4.Haçlı Seferinde haçlılar İstanbul’u talan edince İstanbul ihtişamından çok şey kaybetti.Fatih İstanbul’u aldığı zaman nüfusu 50.000 civarında idi.Fetihten sonra bu nüfus yapılan çalışmalar hatta bazen mecburi İstanbul sürgünleri ile 100.000’i aştı. Mesela Mora Rumları Fener’e Balat şehrinden gelen kıptiler Balat mahallesine, Çarşamba ovası halkı Çarşamba semtine,Yenişehirliler Yeni mahalle(Yeni Kapı semtine)’ye yerleştirilmişlerdir. İstanbul’un nüfusunun Milyonu bulmasına daha çok vardır. 1829 yılı başlarında İstanbul, Galata ve Üsküdar’ın nüfusunun 359.089 kişi olduğu anlaşılmıştır. 1927 yılında 680.857, 1935 yılında 741.148, 1945 yılında 860.558 idi. 1965 yılında nüfus 1.742 978 olmuştu. 1980 Nüfus sayımına göre İstanbul’un nüfusu 4.741.890 kişidir. Bu rakamlar bile istanbulun ne kadar göç aldığını gösterir.

nce Dünyanın yuvarlaklığı meselesine bir giriş yapabiliriz. Burada sanki “bütün bilim adamları dünyanın düz olduğuna inanıyorlardı ve sadece Avrupa’da bazı bilim adamları dünyanın yuvarlak olduğun söylüyordu ve kolomb bunlardan etkilenerek dünyanın yuvarlak olduğuna inanmaya başladı ” gibi bir ön yargı var. Aynı ön yargıyı Macellan konusunda da görüyoruz. Bu klişeye göre “ Macellan gemileri ile hep batıya giderek sonunda bulunduğu yere geleceğine inanıyordu. Bu nedenle Lizbon’dan yola çıktı ve kendi değilse bile arkadaşları bu yolculuğu tamamladılar

Ahmed Fergani 861 tarihinde vefat etmiştir. 873 tarihinde vefat eden Ebu cafer b. Muhammed Dünyanın çevresini doğruya oldukça yakın hesaplamıştı. 929 tarihinde vefat eden Bettani ayın ve güneşin görünür çaplarını ölçmeyi başarmıştır. 973 tarihinde doğan Biruni kopernikten 500 yıl evvel Güneş merkezli gezegenler sistemini bulmuştu. Biruni’nin bilim tarihindeki yerini anlatan şu parça dahi görmezden geldiğimiz değerleri göstermeye kafidir: “Güneş merkezli gezegenler sistemini Kopernik o günün şartları ile nasıl tespit etmiş dediğinizde Dr Sigrid Hunke size itiraz edecektir ‘bu söylediğinizi Biruni Kopernik’ten 500 yıl evvel yapmıştı’. ‘Peki Galile’nin güneşin yüzeyindeki lekelerin varlığını tespit etmesine ne diyeceksiniz’ diye sorduğunuzda Hunke’nin gülümseyerek size

ve dünyanın yuvarlak olduğu ispatlandı”. Bu mantıkta batı haricindeki kültürlere yer yoktur. Çünki dünyanın yuvarlaklığı konusunda doğuda özellikle Müslüman alimler tarafından yapılan çalışmalar bir kalemde yok farz edilmektedir. Bu konuda bilinen genel geçer bilgilerin eksikliğinin anlaşılması için umman gibi geniş olan bu çalışmalardan ve o dev şahsiyetlerden bir kaç örnek vermek yeterli olacaktır: Mesela güneşin kendi etrafında döndüğünü ilk defa ortaya koyan ve Ekliptik meylini (Dünyanın güneş etrafındaki elips şeklindeki yörüngesi) ilk bulan kişi olan


ağıthane ve Alibey derelerinin birleştiği yerde 1949 yılında yapılmış olan Arkeolojik kazılar M.Ö. 2. yüzyıldan kalan bazı yapılara işaret etmektedir. Bizanslı Dionisios bu derelerin birleştiği yerde yapılmış Semestra Sunağı çevresinde bir yerleşimden bahseder. 1544’den 1550’ye kadar kentte bulunan Gilles Bizanslı Dionisios’u referans göstererek, Haliç’in eski çağlarda temiz suları, yeşil tepeleri ve koyları ile güzel bir yer olduğunu belirtir. Bölge hakkında en erken bilgiler Theodosius II’un arkadaşı Paulinus tarafından verilmektedir. Bu

bilgiler Aziz Kosmas ve Damianus adlarına yaptırılmış bir kilisenin varlığına işaret eder. (Van Millingen 1899=170) Manastır büyük bir olasılıkla 5.yüzyılın ikinci yarsında yapıldı ve daha 6.yüzyılda yurt ve hamamı olan popüler bir şifa yeri oldu. 626’daki Avar kuşatması sırasında yıkılan manastır, 10.yüzyılda Michael IV (1034-1041) tarafından çeşitli eklemelerle daha geniş bir biçimde ve binayı bir duvarla çevreleyerek yeniden inşa ettirilmiş ve 15.yüzyıla kadar tamamı değilse bile bazı bölümleri ile varlığını sürdürebilmiştir.

aktiyle bir Cerrahi dergahının şeyhi evinde oturmuş pencereden sokağı seyrederken köşebaşından ‘Revanüüü’ diye bas bas bağıran bir sokak satıcısının geldiğini görmüş.Eski bir istanbullu olan ve herhalde tasavvuf musikisini iyi bilen şeyh efendi hemen cama vurup satıcıyı çağırmış ve satıcıyı karşısına oturttuktan sonra; -Oğlum burası İstanbul, burada buna , Revanüü demezler, revani derler, demiş ve ondan sonra da satıcıya hüseyni makamından revani demeyi öğretmiş

usa Çelebi , kardeşi Mehmed Çelebi ile Süleyman Çelebiye karşı anlaşarak Eflak'a geçti. Eflak, Sırp ve Bulgar kuvvetlerinin yardımlarını alarak Rumeli Beylerbeyini Yanbolu'da yendi. Bu olay üzerine kardeşi Musa Çelebi'nin üzerine yürüyen Süleyman Çelebi, onu Haliç'te kağıthane Hasköy yakınlarında yendi.

‘Biruni bunu Galileden 591 yıl evvel yazmıştı’ demesine şaşıracaksınız” . Biruni Newton’dan 700 yıl evvel “Dünya dönüyorsa ağaçlar, taşlar yerlerinden niçin fırlamıyor” sorusuna “Bu durum dünyanın dönmesi ile ilgili teorimizi çürütemez. Çünkü her şey dünyanın merkezine doğru düşer. Bundan dünyanın merkezinde bir çekim alanı olduğu sonucu çıkar. İşte bu yer çekimi, yeryüzündeki her şeyin fırlayıp gidişini önler” cevabını vererek yer çekimine dikkat çekmiştir. Konumuzun dışına çıkmak pahasına Biruni’nin bir kaç keşfine daha yer vermek yararlı olacaktır. “Işığın ve sesin hızı olduğuna ve ışık hızının sesinkinden daha olduğunu yazan Biruni görme olayının cisimlerden göze doğru gelen ışınlar nedeniyle gerçekleştiğini yazmıştır. Dolayısı ile Kolomb ve Macellan’ın yaşadığı dönemde dünyanın yuvarlak olduğuna ina-

nanların sayısı azdı ve bunlarda Avrupa’da idi gibi bir ihsas bile oldukça yanlıştır. Şimdi ikinci meseleye gelebiliriz. Yani “Kolomp Müslüman bir devlet olan Osmanlıya başvurup, vurmadığı” meselesine . Bu konuyu çok ta fazla uzatmadan Kolomb’un hatıralarından devam edelim. Kolomb Küba’ya çıkmış ancak umduğu hazinelerle karşılaşamamıştır. O arkadaşlarını şöyle teskin eder: “Burada Kubilay kağanın zengin madenlerini bulamadık. Fakat ne yapalım. Burada bir çok sakız ağacı var. Biz gemilerimizle anayurda sakız taşısak bile çok para kazanırız. Zaten ben sakız adasında sakızcılığı adam akıllı öğrenmiştim” . O dönemde sakız adasına giden yollar Sakız adasının hâkimi olan devletin yani Osmanlı Cihan devletinin de başkenti olan İstanbul’dan geçerdi. Dolayısı ile Kolomb’un hatıralarından da yola çıkarak

lman Başkonsolosluk binasının önünde, girişin hemen yanında mermerden yükselen bir çeşme görülmektedir. Bu çeşme, 1906 yılında Sultan II. Abdülhamit tarafından yaptırılan su bağlantısı binaya döşettirildiğinde, Sultan tarafından İmparatorluk Büyükelçiliğine hediye olarak yaptırılmıştır. Çeşme taşında ithaf edilen Osmanlıca

onun İstanbul’a geldiği izlenimini edinebiliriz. Kolomb o dönemde tanınan bir şahsiyet olmadığı için onunla ilgili direk belgelere ulaşmamız oldukça zor. Ancak geçen asrın Osmanlı müverrihlerinden olan arif mollanın Menakıpnamesinde bu konu ile ilgili ilginç bir anekdota rastlayabiliyoruz. Arif Molla şöyle diyor : “Sultan Beyazıt han-ı sani(İkinci Beyazıt) zamanında Kolon adlı hükemadan bir Frenk İstanbul’a gelir. ‘ Bana biraz gemi verin, size yeni bir dünya bulayım’ der. Sultan Bayezid babası merhum Sultan Fatih gibi öyle pek dirayetli olmadığından Ülema ve vüzera ne derse onu kabul ederdi. O vaktin ileri gelenleri olmaz öyle şey dediler. Kolonun gemisini yüzdürürler, gider. Kolon buradan İspanyaya gider. İspanya istediği kadar gemi verir.”

yazıt şöyle demektedir: “Bu çeşme, 1324 Hicri ve 1906 Miladi tarihinde Osmanlı İmparatorluğu'nun tahtını süsleyen ulvi Hükümdar, Sultan oğlu Sultan, Gazi, Padişah II. Abdülhamit Han tarafından yüce Alman İmparatorluğu’nun haşmetli eseri olan elçilik binasına armağan edilen lezziz Kağıthane kaynak suyunun temini için inşa ettirilmiştir.

Peki Hıristiyan olan Kolomb, Müslüman olan Osmanlı devletine başvurabilir mi, bunu kabul eder mi? Yani psikolojik alt yapısı buna hazır mıdır? Bunu cevaplandırmak için önce Fatih Sultan Mehmet dönemine dönmek gerekir. Fatih İstanbul’u fethettiği zaman bir siyaset geliştirdi. Fatihin bu Roma siyasetine göre Fatih Doğu Roma İmparatorluğunun başkentini, tacını ve tahtını ele geçirmişti. Dolayısı ile Doğu roma imparatoru sayılırdı ve doğu romanın bir zamanlar hakim olduğu her toprak parçası üzerinde artık fatihin hükümdar olarak hakkı vardır. Ancak Fatih bunu kuru bir iddia olarak yaşatmamış ve dillendirmemiştir. Tam tersine birçok Bizanslı ilim adamı bu iddiayı destekleyecek görüşler beyan etmişlerdir. Fatihin Müslüman nedimlerinin yanında Ortodoks ve Katolik, Rum ve İtalyan nedimleri de vardı.


B

u sayımızda; unvanında mutlaka ve mutlaka “… Kültür ve Dayanışma…” ibaresi bulunan STK (Sivil Toplum Kuruluşları ki bulunduğumuz bölgede bunların çoğunluğunu İl, İlçe ve Köy dernekleri oluşturmaktadır) ların, kültürümüze katkısını sorgulamaya ne dersiniz? Şu anda; “Durup dururken arının kovanına çomak sokmanın ne gereği var.” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Belki haklısınız ama birisinin bunu yapması gerekiyor. Çünkü derneklerimizin % 90’ı kültürel amaçlı kurulmuş olmasına rağmen, kültür adına pek bir faaliyet yapıkları söylenemez. Oysa dernek tüzüklerinde; “Kurs, seminer, konferans ve panel gibi eğitim çalışmaları düzenlemek, üyelerin sosyal yönünü güçlendirmek…” mealinde mutlaka bir madde vardır. Peki derneklerimizin hangisi bu tür bir faaliyet yapıyor. Yapılan rutin faaliyetler, maalesef yılda bir piknik düzenlemek, bir gece düzenlemek ve dernek lokallerini birer kahvehane gibi kullanmaktan öteye geçmemektedir. Ben şahsen, bu derneklerin daha işlevsel hale getirilerek, toplumsal anlamda, il adına, ilçe adına ve ülke adına söz söyleyebilecek, projeler üretebilecek ve bu projelere destek verebilecek kuruluşlar olabileceğine gönülden inanıyorum. Lokal bazda faaliyetler göstermelerine rağmen, bölgesel ve genel anlamda kültürel organizasyonlarla kültürümüze büyük katkılar sağlayabilirler. Örneğin; Kâğıthane ilçemizde faaliyet gösteren 200 ü aşkın dernek, kültürel anlamda hangi projeyi ortaya koymuştur. Dikkat ederseniz yapmıştır demiyorum, ortaya koymuştur diyorum. Çünkü bu projeleri gerçekleştirmeye maddi anlamda güçleri yetmeyebilir, ancak gördüğümüz kadarıyla, gerek Kâğıthane Belediyesi olsun, gerekse Kâğıthane Kaymakamlığı olsun bu tür projelere desteklerini esirgememektedirler. Yeter ki üretilen ve ilgili adreslere sunulan Kültür Projeleri olsun. Güçlü ve büyük devlet olmak, tabandan yukarıya doğru tazyik yaparak büyüyen bir devlet olmaktan geçer. Bu yüzden tabandaki bu tür STK’ların daha işlevsel hale gelmeleri, hem ülkemizin geleceği hem de bize bırakılan kültürel mirasın evrensel kültüre kazandırılması açısından önemlidir. Bir milletin kültürünü bütün olarak düşündüğümüzde her kültür derneği bu bütünün bir parçası ve tuğlasıdır. Bu tuğlaları gerektiği yere koyabilecek ustalara, usta dernek başkanlarına ve o tuğlanın özünü oluşturacak dernek üyelerine ihtiyaç vardır. Derneklerimizin lokallerini kahvehanene olmaktan çıkarıp, birer ‘kıraathane’ye dönüştürebildiğimizde, her köye bir kahvehane değil, her köye birer kütüphane kazandırdığımız zaman bunu başarmış olacağımız kanaatindeyim. Ha gayret! Diyelim ve köylere kitap gönderme kampanyasına başlayalım… fehmiyakut@buulkegazetesi.com

Semira KARLICA

olarak bu mekanı ortaya çıkardıklarını ifade ederken gelen çayları içişmeye başlıyoruz.

afa Dengi… Hani o tv’de haftada bir gün görünen, artık yüzleri sihirli cama yakışan arkadaşlardan bahsetmiyoruz. Bu dengi kafalar daha çok kültürel mirasın peşine düşen ve her biri, birbirinden daha meziyetli gençlerin mekanı… Kimi okur, kimi rejisör, kimi aktör, kimi şair, kimi müzisyen bu gençlerin… Bu kadar iddialı çıkmışlar yola. Çıkarken de kafalarını sokacak bir mekan aramışlar. Bulmayınca bu kez kendileri bir mekan havasına girmişler. Azmetmişler. İnanç, beraberinde çaba… Derken bu şekilde sahneye çıkmış Kafa Dengi…

Biz kültür soslu çaylarımızı içişeduralım bu defa müzisyenimiz giriyor araya. Safa Durhat. Kendini müziğe adamış, gitarını yanından eksik etmeyen, aynı zamanda bu işin mektebine devam eden söz ve nota ustası biri…Gençliği önemsiyor. Yenileri müzikle tanıştırmak, musikiye küsenleri barıştırmak, bu yolda ilerlemek isteyenleri alıştırmak temel gayesi… O da çok yönlü, renkli, uzun projelerin peşinde koştuğu için

Sarı sıcak bir yaz akşamı düşüyoruz yola… Elimizde kafa dengi broşür, kartvizit, poster vesaire… Okuntulara baktıkça içi açılıyor insanın. Sanatın, edebiyatın ve dolayısıyla kültürün her yönüyle bu kadar önemsenmesi tabiri caizse bizim de iştahımızı kabartıyor. Bu zamanda böylesi güzel ve hoş mekanların nadiriyetten olması daha bir cezp ediyor bizi… Kağıthane’yi tepeleyen mekana yani Hamidiye’ye vardığımızda aradığımızı bulmak hiç de zor olmuyor. Çünkü ilçe hudutları içinde dalında tek bir mekan burası. Çok yönlü, aktiviteli, hayli iddialı söylemelere sahipler… Dergi, dvd, kitap, enstrüman satışlarından tutun da; sabahları kahvaltı, diğer zamanlarda öğüntülere varıncaya dek; hem düşünsel ve hem hazımsal huzura varacağınız bir adres kafa dengi… İnternet, satranç, kıraathaneler de cabası…

Beş arkadaşlar… Kendi deyimleriyle kafa dengi beş yazgıdaş… İlkin Enes Güneyli söz alıyor. Dünyanın merkezine doğru yola çıkan Jules Verne’ye inat; Kağıthane’nin kültürel coğrafyasına indiklerini, okumak, düşünmek gibi zihni ve insani bir ihtiyaca cevap vermek istediklerini, bu bağlamada kendilerine çok ciddi bir misyon biçerek yola çıktıklarını söylüyor. Geçmişte hobi olarak gördükleri her türlü anlamlı metaforun artık bugün kendileri için bir prensip ve ilkeye dönüştüğünü, bu dönüşümün sonucu

ayrıcalıklı görüyor kendini. Sloganı hazır ve nazır: Müzik sadece ruhun gıdası değil, aynı zamanda evrenin döngüsel anahtarı… Sol gibi, fadiyez gibi…

Notasal bunca sözün anaforundan bizi çekip alıyor aktör ve rejisör Abdullah Aydın. Okuntulara, dinletilere bu defa da görüntüler eşlik ediyor. Kısa metrajlı film projesi sunmuş belediyeye. Onun da kendi dünyasında karşılığını bulan ciddi planları var. Müslümanların geri kalmışlığından, altıncı boyutta handiyse hiç olmadıklarından, kaliteli görsel ürünler ortaya koyamadıklarından dert yanıyor. Yeni jenerasyondan sinemaya meraklı, istidatlı gençler yetiştirmek istiyor. (Çaylar bitiyor bu arada. Çok geçmeden yenileri geliyor.) Bu arada devam ediyor konuşmasına Ad-Soyad. Sinema önemsensin istiyor. Kısa,

orta, uzun metrajlı ama tematik sunumların izleyiciyle buluşmasından yana olduğunu söylüyor. Zira ona göre magazinel, popüler, tüketime açık ve elverişli sunumlar yüzünden izleyici kitlesi her geçen gün daha da gerilemekte. Ve bir Deli Dumrul çıkıp da bu kepazeliklere son vermezse işte asıl o zaman yandığımızın resmidir diyor.

Tam da bu noktada gülümser yüzüyle ortaya çıkıyor M. Şakir Çiçek. Optimist olduğu her halinden belli aslında. Yazdığı şiirlerden kısa, kesik dizeler okuyarak mest ediyor bizi. Sinemanın hal-i pür melali’nden firar edip şiirin dingin ve asude kıyılarına vurduğumuz için hayli memnunuz. Biraz da şiir konuşsun diye ısrar ediyor. Hay hay efendim. Hatta bırakın konuşmayı; bağırsın, çığırsın şiir. Ki kulaklarımızın pası silinsin, ruhumuzun güzellikleri yeniden neşvünüma bulsun… Özdemir Asaf’tan, Necip Fazıl’dan, Asaf Halet’ten, Sezai Karakoç’tan… Son raddede kendisinden şiirler okuyor… Vakit hızla akıp gidiyor, çaylar habire değişiyor. Ve biz şiirle yatıp kalkmanın huzuru içinde adeta boyut değiştiriyoruz.

Numan Abatay. O da okumayı önemsiyor. Yalnızca okuyorum diyor. Bunu söylerken de hayli afili tümceler sarf ediyor. Ona göre okumak, yalnızca bir metni değil, o metnin örgülediği kuramsal dünyayı da okumak anlamına geliyor. İçkin,aşkın bir dünya burası. Daha çok tasarı ve öneri yüklü… Daha nereye kadar diye sorarken ne zaman yazacağını kastediyoruz. Başıyla olumsuzluyor bizi. Yakın zamanda olmayacağı aşikar. Gezgin olduğunu daha sonradan öğreniyoruz. Okuduklarımı beslemek için, kendimi, evreni tanımak için geziyorum diye bir açıklama getiriyor.

Kapanış tümcesi tam da final sahnesine yakışacak şekilde oluyor: Kafa dengi beş arkadaşız biz… Anatomileri, yazgıları, ontolojileri ortak beş kafa dengi… Ne diyelim… Yolları, bahtları açık olur inşallah!


Ferit Furkan TATAR emil Meriç denince birçoklarının ilk aklına gelen; “Kamus namustur” ya da “Paris evde yoktu. Ben rüyada gördüm Paris’i, gülümsedi ve kayboldu.” gibi aforizmalarıdır. Dillere pelesenk olmuş bu cümleler, aslında Cemil Meriç’in bendeki özetidir. Onun lisan konusundaki hassasiyetini bir namus meselesi olarak telakki edişine bakıp da duruşunun önünde eğilmemek mümkün müdür ki; “Kelam, bütünüyle haysiyettir.” “Kamus, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla.” “Kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp anlatmak, her namuslu yazarın vicdan borcudur.”

Peki, Cemil Meriç’i bizim için bu kadar değerli kılan asıl sebep nedir? Bir toplumun sosyolojisini tahlil etmek, tanımlamak ve prensiplerini ortaya koymak için, o toplumun dilini, tarihini ve dini olgularını irdelemenin gerekliliğine vurgu yapar Cemil Meriç. “Tarihimiz, mührü sökülmemiş bir hazinedir.” “Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanıp uçmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.” “Her toplum bir kitaba dayanır: Ramayana, Neşideler neşidesi veya Kur’an. Senin kitabın hangisi?” “Din, bir susuzluk, sonsuza karşı duyulan özlem. Bilgi değil, aşk.” “Kitaptan değil, kitapsızlıktan korkmalıyız.” “Aldatmayan tek sevgili var dünyada: mutlak güzel.” “Bu çökmeye hazır medeniyet üç sütün üzerinde duruyor; süngü, açlık, fuhuş.”

Cemil Meriç’in bu kadar güzel sözlerinin üzerinde biraz olsun düşünelim lütfen. Eserlerinden cımbızla çekilmiş hiçbir söz bir fikir adamını hakkıyla anlamak için yeterli değildir kuşkusuz. Ama mutlaka zihnimizde bir yerlere oturtur kendisini. İlginçtir ki Cemil Meriç kâğıda döktükleri en fazla cımbızlanan düşünürlerimizden birisi olmuştur. Belki de sırf bu sebeple özel hayatında uç noktalarda yaşama özelliği, günümüzde birçok değişik kesimi, Meriç’i kendi pencerelerinden görme ve kabullenme zafiyetine düşürüyor. Özellikle Cemil Meriç’in fikri varisleri olduğu iddiasındakilerin, onu ısrarla bir tarafa (şu ya da bu tarafa) yönlendirme çabalarına şahit olurken, başka bazı grupların da aksi yönde Meriç’i kendi düşünce merkezlerine çekme gayreti içerisinde olduklarını üzülerek görüyoruz. Oysa Cemil Meriç’i bir bütün olarak algılamak

gerekir. Çünkü Meriç, hangi düşüncede olursa olsun, düşünceye dahi nasıl bir pencereden bakılması ve nasıl bir duruş sergilenmesi gerektiğinin bu ülke için hayli erken sayılabilecek örneklerini vermiştir.

Meriç’i bizim için değerli kılan, Tanzimat’la başlayan Avrupalı hayranlığı karşısında, Batıdan gelen her fikrin tartışmasız savunuculuğunu yapan dejenere Türk aydını tipleriyle hiçbir zaman uzlaşmamasıdır. Çağdaşlığın kayıtsız şartsız Batı kültürü olduğunu asla kabul etmemiştir o. Batıdaki sistemlerin sınıf mücadelesi temeline dayandığını, Osmanlı’da ise böyle bir mücadele bulunmadığını, dolayısıyla Batıdaki sosyal sorunların ve bu sorunların çözülmesi için önerilen sistemlerin bizde aynı şekilde uygulanamayacağını savunmuştur Cemil Meriç.

Tanzimat’tan sonraki aydınları tarif ederken; “Kendi tarihinden koptuğu ölçüde aydındır, kendi tarihinden, yani kendi insanından. Batının temsilcisi olduğu ölçüde aydın.” diye tarif etmesi boşuna değildir yani. Türk aydınlarının, çoğu zaman bir statünün adamı olduklarını ve bulundukları statüyü korumak için de feda edemeyecekleri hiçbir değer ve vazgeçemeyecekleri hiçbir ilkeleri olmadığını ilk fark edenlerden birisi olmuştur Cemil Meriç.

Mademki onun ifadesiyle; “Kronoloji: aptalların tarihi”dir, öyleyse Cemil Meriç’i ansiklopedik, kronolojik bilgilerle anlamaya/algılamaya çalışmak, “güneş kelimesiyle ısınmak”tan farksızdır. Onu anlamak için hayatını ve kitaplarını içimize sindire sindire, alyuvarlarımızda hissederek okumalıyız. Heyhat, hâlâ ancak şiddetle arzu edenlerin ve arayışa girenlerin erişebileceği kadar uzakta bulunan eksiksiz bir Cemil Meriç külliyatı mevcut değildir. Bu kimin ayıbıdır?

Şimdi ve burada sorulacak esaslı soru şu olabilir: Cemil Meriç gibi bir düşünce adamını yeterince tanıyor muyuz? Hakkında yazılmış kitapların sayısı ve içeriği yeterli midir? Bu sorulara cevabımız ne yazık ki “hayır” olacaktır.

Cemi Meriç gibi bir düşünce adamı, Batı dünyasında doğmuş olsa idi elbette ki hakkında yazılmış kitaplar daha vefatının üzerinden yirmi sene geçmeden yüzlerle ifade edilirdi.

Her şeye rağmen ve yeterli olmasalar da kayda değer bazı Cemil Meriç çalışmalarının varlığı bizi teskin ediyor. Fikirleri ve kişiliği hakkında yayınlanan kitapların birçoğu Cemil Meriç’in bir ya da birkaç yönünü öne çıkartarak yürütülen çabaların mahsulü. Oysa tüm yönleriyle Cemil Meriç’i ortaya koyabilecek çok daha kapsamlı ve analitik çalışmalara ihtiyaç vardır. Artus Kitap’tan çıkan Göksal Çetin’e ait “Sağ ve Sol Karşısında Cemil Meriç” ve yine aynı yayınevinin logosunu taşıyan Kemalettin Taş’a ait “Din ve Toplum Karşısında Cemil Meriç” isimli kitapların okunmaya değer ve daha yetkin çalışmalar için ilham verici nitelikte olduğunu söyleyebiliriz. Aynı şekilde Dücane Cündioğlu’nun Etkileşim Yayınları’ndan çıkan ve hatırı sayılır bir emek sarf ederek ortaya koyduğu üçleme de takdirde şayan. Bu tür kitapların çoğalması, Cemil Meriç kimdir ve bizim için neden önemlidir sorusunun doğru cevabının bulunması bakımından ekmek gibi su gibi elzemdir.

Anlama çabası sergilemeden “karalayarak” meşhur olma heveslisi kimi cahiller onu “Fransız kültürünü Türkiye’ye getirmek için çalışmakla, kendi yaşadığı topraklarda neler olup bittiğine bakmamakla, ne yapmakta olduğunu bir türlü anlamamış olmakla, tutunamayan birisi olmakla” itham etse de o; “Gerçeği görmek, hayatı sonuna kadar yaşamakla mümkün. Yığın Avrupalılaşırken, aydınlar Türkleşmeli. Ve çalışmaya başladım. Spinoza kırk dört yaşında ölmüş. Nietzsche kırk dört yaşında delirmiş. Ben yolumu kırk dört yaşından sonra buldum.” diye dürüstçe ifade etmiştir aradığı dünyaya kavuşma serüvenini. Bunun ötesinde söylenecek söz mü kalır bizlere. Ama bizim sözde aydınlarımızın, bir insanın, kendi sözleriyle reddettiği değerleri

em İstiklal Marşı’nı yazdığı hem de Safahat gibi önemli bir şiir şaheseri bıraktığı için daha çok şair yönü ön plana çıkmış olan Mehmet Akif ’in az bilinen başka bir yönünü ortaya çıkaran yeni bir eser yayımlandı. Mehmet Akif ’e ait tüm metinleri yayınlamaya devam eden Beyan Yayınları tarafından fikir dünyamıza sunulan bu eser Düzyazılar ismini taşıyor ve Mehmet Akif ’in Safahat dışında kalmış yazılarını; makalelerini, sohbetlerini, vaazlarını ve Kuran tercüme ve tefsirlerini içeriyor. A.Vahap Akbaş tarafından kaleme alınan işte bu kitap, eksik kalan bu yönü tamamlayabilmemiz için çok ama çok önemli bir fırsat. İyi okumlar dileğiyle…

iri çekinerek ayaklarına dolanan kuşlardan birini okşadı. Hayret, kaçmıyor. Bir daha okşadı, bir daha, çok hoşuna gitti bu. Hayatında ilk kez bir güvercin okşuyordu. Onu gören öteki de güvercinleri okşamaya başladı. Arada bir göz göze geliyor birbirlerine gülümsüyorlar. Yüzsüz güvercinleri aç sanmışlardı. Kalan simitleri de doğradılar. Kuşlar yedikçe sanki onlar doyuyordu. Güvercinlerin parlak tüylerinden geçen sevgi ve merhamet en saf hali ile çocuk kalplerini doldurmuştu.” Mustafa Kutlu’dan vaktinden önce açmış olay öykücülüğünün önde gelen kitaplarından biri daha. Kah sevinecek, kah duygulanacak, kah üzüleceksiniz. Duygular harmonisinin yer yer imgesel bir anlatıya bürünmesi sonucu ortaya çıkmış bir kitap, Hayat Güzeldir. Okuması da güzeldir güzeldir. ısrarla o kişiye yükleme gibi bir açmazı vardır öteden beri. Meriç için söylenenlerin aynısını bir zamanlar ve hâlâ Necip Fazıl için de söylemiyorlar mı?

Sonuç olarak Cemil Meriç’in kişiliği ve fikirleri gerçekçi bir gözle, insaf çerçevesinde, her yönüyle incelenip, araştırılmalı ve ortaya konulmalıdır. Çünkü Cemil Meriç’i anlamak ve anlatmak ideolojik çekim kuvvetlerinin eline bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir. Cemil Meriç kendi medeniyetimizi oluşturabilmemiz için tanınması gereken bir değer ve medeniyet yolunun kilometre taşlarından birisidir.


Mustafa Atasoy SÜPER AMATÖR LİGİ 010–2011 Sezonunda süper Amatör Lig’e altı takımla katılan Kâğıthane adına başarılı bir sezon olduğu söylenemez. Temsilcilerimizden Kâğıthane Spor ve Nurtepe Spor Birinci Amatör kümeye düşerken diğer temsilcilerimiz Çeliktepe, İst. Bayburt, İst. Gümüşhane ve Yahya Kemal kulüplerimiz ise guruplarını istenen yerlerde bitirememiş ve Kâğıthane adına hayal kırıklığı yaratmışlardır KÂĞITHANE SPOR: Süper Amatör Lig de İstanbul’un en zorlu grubu olan 5.Grupta mücadele eden ekibimiz, beklentilerin uzağında kalarak Kâğıthane için bir düş kırıklığı yarattı. Önümüzdeki sezonda da takımımız 1.Amatör Lig de mücadele edecektir. NURTEPE SPOR: Süper Amatör Lig de kalıcı olamayan Nurtepe Spor, daha önce düştüğü ligine bu sezon geri döndü. Nurtepe Spor Süper Amatör de kalıcı olmayı hedeflerken kendini tekrar 1.Amatör Lig de buldu. ÇELİKTEPE SPOR: Tesisleri ve imkânları açısından İlçemizin başarı beklentisinin en yüksek olan temsilcisiydi. Lige Cemal DAVRAZ yönetiminde ortalama bir kadro kurarak giren Çeliktepe Spor, daha üst sıraları hedeflemesine rağmen grubu 24 puanla 6.sırada tamamladı. İST.BAYBURT SPOR: Sezona Naci SAVSUN ‘u göreve getirerek başlayan temsilcimiz, sezona flaş bir giriş yapmasına rağmen ilerleyen haftalarda yoğun puan kayıpları sonucu teknik direktör değişikliğine giderek Şeref AYER ile lige devam etti. Son haftaya kadar düşme korkusu yaşayan İst.Bayburt Spor grubunu 26 puanla 7.sırada bitirdi İST. GÜMÜŞHANE SPOR: Tarihinde ilk defa çıktığı Süper Amatör Ligde kalıcı olmak

isteyen temsilcimizden ise akıllarda kalan; teknik direktör değişiklikleriydi. Sezona Şeref AYER ile başlayıp Erdoğan SEVİM ile devam eden İst.Gümüşhane Sporda 6.haftada göreve Kenan DİNLER getirildi. İkinci yarının ilk maçında görevi bırakan Kenan DİNLER’den sonra Temsilcimiz sezonu Erdoğan SEVİM’ le tamamladı. Temsilcimiz grubu 24 puanla 7.sırada bitirdi. YAHYA KEMAL İDMAN YURDU: 8.Grupta mücadele eden temsilcimiz, genç bir kadroyla mücadele etti. Ligin ilerleyen haftalarında grubunda 2 takımın ligden çekilmesiyle küme düşme potasında Gümüşyaka ile mücadele eden takımımız ligi 23 puanla 7.sırada bitirdi. Yeni sezonda da Süper Amatör Ligde mücadelesine devam edecek.

müzdeki sezon aynı ligde ilçemizi temsil edecek. ABİDE-İ HÜRRİYET: 1.Amatör Lig 6.guruptaki ikinci temsilcimiz olan Abide-i Hürriyet spor 8.sırada 14 puanla bitirdi. Temsilcimiz yeni çıktığı ligde ilk hedefi olan ligde kalma hedefini tutturmuş oldu. Y.ORTABAYIR: 12.Gurupta mücadele eden temsilcimiz ligde kalmayı sezon başlamadan garanti etti. Tek takımın küme düştüğü guruplarda sezon başı F.Hilal takımının lige katılmama kararıyla derin bir nefes alan temsilcimiz gurubunu 12 puanla 9.sırada bitirdi. Ç. GENÇLERBİRLİĞİ: 9.Gurupta Kâğıthane’mizi temsil eden takımımız mütevazı kadrosuyla mücadele ettiği ligde gurubunu 16 puanla 7.sırada bitirdi.

1.AMATÖR LİG U-19 1.LİG 1.Amatör Ligde mücadele eden 6 takımımızdan göğsümüzü kabartacak bir başarı elde eden olmadı. Çeliktepe Ümit ve Sadabad takımlarımızın 2.Amatör Lige düştüğü bu sezonda, diğer 4 takımımız Ş.Sanayi, Abide-i Hürriyet, Ç.Gençlerbirliği ve Y.Ortabayır takımlarımızdan bir üst lige çıkma başarısını gösteren olmadı. ÇELİKTEPE ÜMİT SPOR: Sezona Orhan DELİOĞLU yönetiminde genç bir kadroyla başlayan Çeliktepe Ümit Spor, kısıtlı imkânlarıyla mücadele ettiği 1.Amatör Ligde tutunamayarak 2.Amatör Lige düştü. SADABAD: 1.Amatör Lig 10.gurupta mücadele eden temsilcimiz ligde istenen sonuçları alamayınca kaçınılmaz son ile baş başa kaldı.13 puanla gurubunu son sırada bitiren Sadabad spor rakibinin bir puan gerisinde kalarak 2.Amatör Lige düştü. Ş.SANAYİ SPOR: 6.Gurupta mücadele eden Ş.Sanayi Spor sezona Nihat ULAŞOĞLU yönetiminde merhaba dedi. Gurubunu 33 puanla 5.sırada bitiren Ş.Sanayi spor önü-

U-19 1.Amatör ligde ilçemiz adına mücadele eden 7 Takımımızdan sadece İst.Gümüşhane Spor Takımımız grubunu şampiyon tamamladı. Çeliktepe, Yahya kemal , Çeliktepe Ümit, İst.Bayburt, Kağıthane, Günyamaç bu kategoride ilçemizi temsil eden diğer ekiplerimizdi. İST. GÜMÜŞHANE SPOR: 8. Grupta mücadele eden ekibimiz grubunu nağmağlup şampiyon olarak tamamladı. Oynadığı 14 maçta 12 galibiyet 2 beraberlik alarak 38 puan topladı. Türkiye Şampiyonasında da ilçemizi temsil eden takımımız 1. kademe maçlarında elenerek beklenen başarıyı sergileyemedi. ÇELİKTEPE SPOR: 15. grupta son haftalara kadar şampiyonluk kovalayan takımımız zorlu grubunu Ayazağa spor ardından ikinci tamamladı. Oynadığı 12 maçta 28 puan toplayan ekibimiz şampiyonluk hedefini bir sonraki seneye bıraktı. ÇELİKTEPE ÜMİT SPOR: 14. Grupta mü-

cadele eden temsilcimiz Hayati Samur yönetiminde oynadığı 12 maçta 20 puan toplayarak grubunu 3. sırada tamamladı. YAHYA KEMAL SPOR : Geçtiğimiz sezon bu kategoride şampiyonluk yaşayan ekibimiz bu sezon beklenen başarıyı gösteremedi. Ligi daha üst sıralarda bitirmesi beklenen ekibimiz, grubunu 15 puanla 4. sırada tamamladı. İST. BAYBURT SPOR: Daha önceki sezonlarda ilçemizi Türkiye şampiyonasında temsil eden ekibimiz küme düşmesi şaşkınlıkla karşılandı U19-1 kategorisinin en zorlu grubu olan 8. grupta 4 puan toplayarak küme düştü. KAĞITHANE SPOR: Bu sezon adeta yaprak dökümü yaşayan takımımızda U-19 yaş grubundada A takımla aynı kaderi paylaşarak bir alt kümeye düştü. Burada çok uzun süre kalmayacağını düşündüğümüz Kağıthane sporun önümüzdeki yıllarda tekrardan U19/1 Lige çıkmasını bekliyoruz. GÜNYAMAÇ SPOR: 6. Grupta mücadele eden takımımız oynadığı 14 maçta 10 puan toplayarak küme düştü. Ekibimiz önümüzdeki sezonda U-19/ 2 Amatörde mücadelesi devam edecek.

U-17 LİGİ İlçemizi bu grupta 18 takım temsil etti. İst. Gümüşhane Spor İlçemize tek şampiyonluk kupasını getirirken, Türkiye şampiyonasına gitme hayallerini Kasımpaşayla oynadığı ve penaltılarla elendiği maç sonucu ileriki tarihlere erteledi. Bu grupta mücadele eden diğer takımlarımız ise; Çeliktepe Spor, Gürsel Spor, Hürriyet Gücü, Nurtepe, Kağıthane, İst. Bayburt, Y.Ortabayır, Örtektepe, Ç.Gençlerbirliği, Hürriyet Eğitim, Güney Yıldızı, Yahya Kemal, S.tepe Of, Çeliktepe Ümit, Sadabad, Şirintepe, Harmantepe oynadıkları maçlarda fair play ruhuna uygun bir şekilde mücadele ederek ilçemizi en iyi şekilde temsil etmiştir.


980 Sanayi mahallesinde hayata gözlerini açan Taner Taşcı’nın futbol hayatı sokak arasında yapılan mahalle maçlarıyla başladı. Futbolun içinden gelen bir babaya sahip olmak onun en şanslı tarafıydı.Futbolun her kademesinde (futbolculuk,hakemlik,kulüp başkanlığı) görev yapan baba Alim Taşcı oğlunu bu camianın içerisinde olduğu için öncelikle spor yapması maksadıyla bu alana yönlendirdi. Futbol hayatına Sanayi mahallesinin takımlarından İst. Bayburt sporda başlayan Taner akranlarından ufak tefek görünümünün aksine futbol yeteneğiyle herkesin beğenisini ve övgüsünü kazandı. Futbol hayatındaki ilk hocası olan Yücel Irmak’tan sonra ikinci kulübü İst. Gümüşhane spor

kulübünde futbol macerasına devam etti.İst. Gümüşhane’de İlk şampiyonluğunu yaşadığı sezon sonunda Sarıyer spor kulübüne ardından’da Çeliktepe spor’a transfer oldu.Çeliktepe sporda yaşadığı şampiyonluklar ve Türkiye şampiyonalarında gösterdiği üstün performans profesyonel lig ekiplerinin dikkatini çekti.Bundan sonra bir çok kulübün kadrosuna katmak istediği genç yetenek 17 yaşında Merzifon Spor’da profesyonel futbol yaşamına 1997-1998 sezonunda başladı.Tokat Spor, Kırşehir Spor, Karabük Spor, Buca Spor ve Kayseri Erciyes’le devam eden serüveninde bir çok şampiyonluklar yaşadı. Sırasıyla Tokatspor’da 2001-2002 sezonu, 2007-2008 Karabükspor’da,2008-2009 sezonunda ise Bucaspor’da şampiyonluk sevinci

ağıthane Kulüpler Birliği başkanı Hasan Cevahir İstanbul Amatör Spor Kulüpleri Federasyonu’14.olağan genel kurulunda Ali Düşmez’in listesinden yönetim kuruluna ve TASKK Delagasyonuna şeçilen Kağıthane’li yöneticileri kutladı ve başarılar diledi.

yaşadı.Oynadığı tüm takımlarda başarılı performansı ve centilmen kişiliği ile adeta tribünlerin sevgilisi haline gelen Taner Kağıthanemizi layıkıyla temsil etti. Sezonun bitmesiyle Sanayi mahallesinde Ailesinin yanında tatilini geçiren Tanerle İst.Gümüşhane spor kulübünü ziyaretinde görüştük. Bu günlere gelmesinde altyapıda futbol oynadığı takımlar ve çalıştığı hocalarının çok büyük katkısı olduğunu belirten Taner kendisinde emeği olan bütün yönetici ve hocalarına teşekkür etti. Futbol hayatını birkaç sezon daha devam ettirmek isteyen Taner futbolu bıraktıktan sonra hedefleri arasında bilgi ve birikimini yeni nesillere aktarmak olduğunu söyledi.

Duygularını dile getiren Kağıthane Kulüpler Birliği Başkanı Cevahir; İASKF’nin Ali Düşmez’in başkanlığında yeni oluşan yönetiminde Çeliktepe spor başkanı Hasan Cevahiroğlu ve İst. Gümüşhanespor başkanı Mehmet Ünlü’nün yer alması bizleri çok mutlu etmiştir. Ayrıca TASKK

Ankara delagasyonuna şeçilen Örnektepe Spor Kulübü Başkanı Bekir Tarı, Hamidiye spor başkanı İlker Balçık, Güneyyıldızı spor başkanı Yahya Aras ve Abide-i hürriyet spor başkanı Kadir Şendoğan’ın Kağıthane’mizi en başarılı şekilde temsil edeceklerinden şüphem yoktur.

973 yılından beri Şirintepe gençliğine hizmet için mücadele eden , birkaç futbol gönüllüsü ile başlayan heyecan bir başarı serüvenine dönüştü. 1984 yılında federasyon tescili alarak Amatör liglerde 27 yıldır mücadele eden 38 yıllık camiamız yeni bir kongre heyecanı yaşadı. İki listenin yarışması beklenen kongrede başkan adaylığını daha önce açıklayan F.Hasan Karagözün son anda çekilerek başkan Güven Zeybek’in listesinde yer alması ile

seçime tek liste ile girildi. Kongre üyelerinin tamamının oyunu alan Zeybek ve listesi Şirintepe spor kulubünü 2 yıl daha yönetmeye hak kazandı. Yönetimde şu isimlerden oluşuyor Başkan: Güven Zeybek Yönetim Kurulu : Beyzade Altun, Öner Yılmaz, Çoşkun Köse, Gürcan Özdemir, Ata Kavas, Mustafa Yüksel, Bayram Bozkurt, Mustafa Akgül, Nurettin Kaynar, F.Hasan Karagöz Görüşlerini aldığımız Güven Zeybek, Şirintepe Spor Kulubü bizim inkar edemeyeceğimiz bir parçamız olmuştur. Amatör futbola karşılıksız gönül veren biz idareciler her türlü zorluğa rağmen bu işi zevkle ve heyecanla yapıyoruz. Amacımız Türk futboluna kaliteli oyuncular ve topluma problemsiz bireyler kazandırmaktır. Bu anlayışla süre gelen görevimizi iki yıl daha layıkıyla yerine getirmeye çalışacağız.

amidiye vadisindeki kuraklığa çareydi bu gönüller deli ama bir başka atıyordu yürekler. Önce 4, sonra 14, daha sonra 24 derken 34 kişi öyle büyüdüler, kuruluşlarından 1 sene sonra,çok beklemediler, şampiyonuz biz dediler. Kendi reklam filimlerini bile çektiler. Turkuaz, kırmızı, beyaz futbola renk getirdiler. Hamidiye denince herkes susar dediler. Kin, nefret, öngörüyü değil, hoşgörüyü öğrendiler. Tabiiki onlar Hamidiye’nin gençleriydiler.


A

ziz Okuyucularım, yukarda ki iki tabir halk arasında meşhurdur. Ben inanıyorum ki iki tabir de Hak vergisidir. Temeli de “İlmi Ledün” ne dayanır. İlmi Ledün mektepsiz, medresesiz, gönle nakşedilen (Allah vergisi) ilimdir. Bu şairliği ve ozanlığı kimi hak yolda insanlığa hizmet için kullanıyor. Kimi de kötü yönde müstehcenlikte kullanıyor. İşte bu ayda ki yazımızda sizi Hak Aşığı ve Halk Ozanlarıyla baş başa bırakıyorum. Sözü söyle alana, kulağında kalana Saygılarımla. Allah Vardır

Ay ve güneş kendi batmaz, Atan yürek kendi atmaz, Doğan güneş kendi doğmaz, Tutan eller kendi tutmaz, Yağan yağmur kendi yağmaz, İnkar etme Allah vardır, Bâtıl sözün akla sığmaz, İmansıza kabir dardır. İnkar etme Allah vardır, Gören Gözler kendi görmez, İmansıza kabir dardır. Ağaç Kendi meyve vermez, Ham meyvalar kendi ermez Biten Otlar kendi bitmez, Öten kuşlar kendi ötmez, İnkar etme Allah vardır, Giden yolcu kendi gitmez, İmansıza kabir dardır. İnkar etme Allah vardır, kan sular kendi akmaz, İmansıza kabir dardır. Yakan ateş kendi yakmaz, Can cesetten kendi çıkmaz, Gelen varlık kendi gelmez, Ölen varlık kendi ölmez, İnkar etme Allah vardır, Bilen kişi kendi bilmez, İmansıza kabir dardır. İnkar etme Allah vardır, *Demir Doğan Kandemir İmansıza kabir dardır.

Asi Olma

Sakın Hakka olma âsi, Sil kalbinden kiri, pası, Her zaman helâl yiyenin, Böyle kulun yardımcısı, Yardımcısı Rahman olur, Peygamber’i Zişân olur. Her yerde Allah diyenin, Hak, derdine dermân olur. Kıl namazı yazın kışın, Nûrla dolsun için dışın, Amentüye eyle iman, Mezarında arkadaşın, Yaradan’a etme isyan, Her kıldığın namaz olur. Hakka Köle olan insan, Âhirette sultan olur. *Aşık Hayati Ceylan

Baba Nasihati Öfke ile kalkıp, zararla yatma Her zaman gülersin söz dinle evlât Sakın ha helâle haramı katma Çok zengin olursun söz dinle evlat Doğruluk yolundan özün dönmesin, Emaneti koru, nefsin kanmasın Karalığa ışık yak hiç sönmesin Saadet bulursun söz dinle evlat

Güvenme malına, gençlik yaşına İsteğin alırsın söz dinle evlât Allah’ın yoluna harca parayı, Merhemler sürerek kurut yarayı Aman, kimse ile açma arayı Kendini bilirsin söz dinle evlat Ozan Çobanoğlu nasihat ahtı Söz tutan evlâdın açıktır bahtı Babayı dinleyen ne yapsın tahtı Sen memnun kalırsın söz dinle evlat

Nice belâ, dertler gelse başına Su katma kimsenin pişmiş Şevki Çobanoğlu aşına

muzaffercoskun@buulkegazetesi.com

alga dalga yayılan bir ses Bu Ülke’nin semalarında. Yerde çiçeklerin, gökte kuşların, dalda yaprakların bayramı bugün. Uzun yıllardır beklenen bu ses yeniden yankılanıyor semalarda. Evde Ayşe Ana atıyor elinden tabağı, koşmaya başlıyor eşi Hakkı Amca ile birlikte kendilerine gelen sese doğru. Yolda bir bakıyorlar ki herkes sokaklara dökülmüş, ağlaya ağlaya bir koşturmaca yaşanıyor. Adanan kınalı koçlar tekbir sesleriyle kesilirken, bir daha oku diyerek 3 kere okutulan O ses, yürekleri dağlıyor, her satırı tekrar ediliyor, Lalapaşa Camii’nden Erzurum’dan gelen ses Konya’dan, Eskişehir’e oradan Trabzon’a uğruyor, Ankara üzerinden İstanbul’da yankılanıyordu. Tam 18 sene beklenmişti Ezan-ı Muhammed’i, bu haliyle okunsun diye. 3 Şubat 1932’de başlayan Türkçe ezan uygulaması 16 Haziran 1950 de, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra kaldırıldı. Uygulamadan rahatsız olan CHP milletvekilleri de destekledi kararı. Merhum Adnan Menderes’i, ülkeye yaptığı hizmetlerinden ziyade ezanın aslına uygun okutulmasına öncülük eden hükümetin başı olduğu için hatırlarız. Bu ülkenin Adnan Menderes sevdasının altında haksızca idam edilmesinin yanında, ezana olan hürmeti sebebiyle aldığı bu güzel karar yatar. Gelin Mustafa Armağan’ın o günler ile ilgili arşivlerden aldığı bayram gününe bir yolculuk yapalım. Ahmet Lütfi Kazancı ise Çorum'daki o günü şöyle hatırlıyor: "Ulu Cami'nin batıya bakan kapısı önünde gördüğüm aksakallı bir ihtiyar, müezzinin yolunu kesti, "Ezan Arapçaya çevrilirse, Ulu Cami'de ilk Cuma Ezanını ben okuyayım diye nezrettim [adakta bulundum]. Kurbanların olayım, beni mahrum etme!" diye yalvarıyordu. İhtiyarın isteği kabul edildi. İç ezanını o okudu. Camiyi dolduran binlerce insanın sel gibi gözyaşı döktüğüne şahit oldum. Hayatım boyunca bu kadar kalabalık bir topluluğun birlikte gözyaşı döktüğünü bir daha hiç görmedim." Bursa'da neler yaşandığını ise imam Bayram Sarıcan'dan öğreniyoruz: "Öylesine bir atmosfer vardı ki, sanki İslamiyet eskiden varmış, bir ara yok olmuş, daha sonra da yeniden doğuyormuş gibi manevi bir hal... Herkes ağlıyor, sevinç

gözyaşları döküyor ve birbirini tebrik ediyordu. Camiler cemaatle dolup taşmaya başlamıştı. (...)Türk Milleti Ezan'ın tekrar aslına uygun olarak okunmaya başladığı gün, yıllar sonra Bilal-i Habeşî'yi dinleyen ve heyecanlanan Medine halkının sevinç ve heyecanını duymuş ve o manevi havayı yaşamıştır. Ben de bu hali doya doya yaşayan ve teneffüs edenlerden biriyim." İşte o tarihte 13 yaşında bir çocuk olan tanığın gözüyle Konya'da ilk Arapça ezan okunduğu günden bir kesit: "Gittik, Kağnıcı Hafız'ı aldık, getirdik. Konya'da Kapu Camii var, minaresine çıkarmışlar, okumuş bir kere. Aşağıda cemaat hüngür hüngür ağlıyor. "Ulen bir daha oku" diyorlar Konya tabiriyle, "bir daha oku". Üç defa okuttular ezanı, ondan sonra millet gözyaşlarıyla camiye girdi." Ezan’ın aslına uygun okunması ile ilgili daha bir çok anıyı okumak isteyenlerin Mustafa Armağan’ın Timaş yayınlarından

TEBRİK DAVET 6 Ağustos Cumartesi günü okulumuzun bahçesinde gerçekleştireceğimiz geleneksel iftarımıza tüm mezun ve mensuplarımız davetlidir.

11 ayın sultanı mübarek ramazan ayının tüm hemşehrilerimize ve ülkemize hayırlar getirmesini temenni ederim. Türkeli Hacıköyü Sosyal Yard. ve Day. Derneği Başkanı Mustafa Cantürk

çıkan Türkçe Ezan ve Menderes adlı kitabını okumalarını tavsiye ederim. serdar@buulkegazetesi.com

Yıl: 1 - Sayı: 4 - Temmuz 2011 25 Kuruş

İmtiyaz Sahibi Cengiz Cantürk Sorumlu Yazı işleri Müdürü Metin Ünlü Haber Müdürü Yasin Demir Ekonomi Kültür-Sanat Spor Eğitim Aile-Sağlık Tarih

Mehmet Horasan Fehmi Yakut Mehmet Ünlü Abdullah Ağırtmış Canan Cantürk Abit Yaşaroğlu

Görsel Yönetmen Hüseyin Kızılay Reklam Müdürü İdris Peşen İnternet Ayetullah Coşkun Sanayi Mahallesi Gümüşhane Caddesi No: 1/105 Kağıthane - İST www.buulkegazetesi.com info@buulkegazetesi.com Tel: (212) 278 39 34 / Süreli Yerel Yayın Basım Yeri: İhlas Gazetecilik A.Ş Tel: (212) 454 30 00