Page 1

Sanayi Mahallesi Mezarlığı’nda dikili 800’ü aşkın mezar taşını inceledik.

Sınav sistemi öğrenciyi bilgiye değil de ezbere sevk eden, sonuçta ortaya papağan gibi ezber yapan, kendi duygu ve düşüncelerini özgür bir dille ifade etmekten uzak, bencil, duyarsız, kıskanç ve tahammülsüz, sınavkolik kuşaklar yetiştiriyor. Psikolog-yazar Esan Gül: Gençlik döneminde ergenlik sorunlarının çözümünde bilinçli hareket edilmesi gerekir. Günümüzde sınav kaygısı bütün kesimleri endişelendiriyor, bu duruma kolektif akılla çözüm bulunabilir.

S

iyaset kavramının her şeyi esir aldığı bir demde siyasete ‘bulaşmadan’ gazetecilik yapmak hakikaten zor bir hikaye! Bu yazıyı yazarken bile peşi peşine geçen propaganda araçlarından yükselen karışık seslerin etkisi altındayım… Bu Ülke Gazetesi olarak biz gündelik kavgaların ve kargaşanın içine düşmeden fotografı bir bütün olarak görmeye ve daha derinlikli haber ve yorumlarla okuyucularımıza katkıda bulunmayı hedefliyoruz. Devamı 6.sayfada

Kağıthane Kaymakamı Ahmet Akın Varıcıer: Esnaf kaymakamlık keşke gitmese diyor, ama gittiğimiz yer Kağıthane merkeze topu topu 300 metre mesafede

Ben Kağıthane’nin Sadabad mirasına uygun, halkımıza neyin üzerinde yaşadığının farkındalığını anlatan, kültürel ve sosyal mekanlar olmasından yanayım.

395 ile 1453 arasında Bizans 65 ihtilal ile sarsıldı ve 107 imparatordan 65’i tahtlarını bırakmaya zorlandı, boğuldu, karnı deşilerek, kafası kesilerek öldürüldü.

Baharın gelmesiyle birlikte. Rengarenk doğa harikasına dönüşen Hasbahçe’de geleneksel Sadabat etkinliklerine Kağıthane halkı büyük ilgi gösterdi.

Futbol sahalarında ender gördüğümüz bayan antranörlerden Çatalzeytinspor çalıştırıcısı Özgür Gözüaçık Akyıldız gazetemize konuştu.


Yasin Demir ğitim sistemimizin son on yılda geçirdiği aşamalar dikkatle takip edildiğinde içinde bulunduğumuz sıkıntılı durumu anlamak daha kolay olacaktır. Ülke nüfusunun %25’inin ilk ve ortaöğretim kurumlarında eğitim-öğretim faaliyetlerine devam ettiği bilinmektedir. Bu da birçok Avrupa ülkesinin toplam nüfusuna eşit demektir. 600.000 öğretmen kadrosu ve 18.000.000’a yakın öğrenci potansiyeline sahip ülkemizde eğitim sorunları henüz tümden iyileştirilmiş değildir. Yıllardır yapboz tahtasına çevrilerek farklı iyileştirme çalışmalarının sergilendiği eğitim platformunda kanayan en büyük yara hiç kuşku yok ki sınav atmosferiyle sistemidir. İlköğretim öğrencilerine yönelik düzenlenen SBS (Seviye Belirleme Sınavı) ile ortaöğretim öğrencilerini üniversiteye yerleştirmek için hazırlanan çift aşamalı YGS (Yükseköğretime Geçiş Sınavı) ile LYS (Lisans Yerleştirme Sınavı) yukarıda bahsedilen sınav atmosferlerinin başta gelen iki unsurudur.

Psikolog ve psikiyatrların ısrarla üzerinde durduğu ergenlik öncesi ve sonrası ruh halinin sınav atmosferince törpülenmesi, bireylerin kişilik özellikleri arasında olumsuz örnekler oluşturmaktadır. Konu hakkında kendisiyle görüştüğümüz Psk. Esan GÜL; eğitim sisteminin aslında eşitlik ilkesini ihlal ettiğini, özel okullar ile devlet okulları arasında imkan ve materyal arasında büyük farklar bulunduğunu, özel okullarda eğitim alan öğrencilerin devlet okullarında okuyan öğrencilerden kat kat daha fazla özgüven taşıdığını, parasal imkanların eğitim alan öğrenciler arasında sınıfsal sorunlara yol açtığını söyledi. Psk. Esan GÜL; özellikle oyun çağını oyunsuz geçiren ilköğretim öğrencilerinin doyumsuz, agresif, hırçın ve mutsuz olduklarını, önergenlik dönemlerinde karşılaştıkları problemleri kendi başlarına atlatmak zorunda kaldıklarını, bu durumun da psikolojik tanılarında derin yaralara sebebiyet verdiğini dişle getirdi. Ortaöğretim öğrencilerinin sınav kaygısıyla stresinde ise ortaya çıkan sorunların daha geniş ölçekli ve hasarlı olduğunun altını çizen Esan GÜL; gençlik döneminin ergenlik sorunlarını çözme noktasında bilinçli hareket edilmesi gerektiğin ifade etti. Artık günümüzde sınav kaygısının bütün kesimleri fazlasıyla endişelendirdiğini dile getiren Esan GÜL; bu duruma hep birlikte, kolektif akılla çözüm yollarının bulunabileceğini dile getirdi.

Öte yandan hayatımızın olmazsa olmazları arasına giren dershane gerçeği de hem ekonomik, hem de eğitsel açılardan eğitim sistemimizde pastanın büyük kısmına sahip

S

olmuştur. Sınav yöntemi ve öğrenci üzerindeki etkisi hakkında görüşlerine başvurduğumuz dershane yöneticisi İzzet Sakın; sınav sistemini değil de sınavların içeriğini eleştirmek gerektiğini, Etiler’de okuyan zengin aile çocuğu ile Kağıthane’nin varoşlarında yaşayan yoksul bir çocuğun bu sınav sistemi karşısında eşit olduğunu, aksi takdirde bu iki zıt birey arasında eşitliğin asla söz konusu olamayacağını ifade etti. İzzet Sakın, bu sınavın eşitlik açısından önemli olduğunu ancak okul müfredatlarının gerçek hayatta reel bir yere sahip olmadığını belirtti.

İlk ve ortaöğretim sınav sistemine yönelik görüşlerini almak üzere farklı okullardan öğrencilerle konuştuk. İlköğretim 8.sınıf öğrencisi Furkan Tutkun; hafta içi sabah yediden öğlen bire kadar okulda olduğunu, öğleden sonraları etüt görmek için dershaneye gittiğini, hafta sonlarını ise zaten bütün gün dershanede geçirdiğini, küçük yaşına rağmen ailesinin büyük beklentiler içerisinde olduğunu, konuşmasının son bölümünde ise oyun çağını oyunsuz geçirdiği için mutsuz olduğunu özellikle vurguladı. Tıpkı Furkan Tutkun gibi s ınav sisteminin mağdur ettiği gençlerden biri olan 12.sınıf öğrencisi Merve Çınar da hafta içini okulda, hafta sonlarını ise dershanede geçirdiğini, yaşının gerektirdiği sosyal, kültürel ve sportif hiçbir etkinliğe katılamadığını, bu bağlamda kendini çok yetersiz ve şanssız gördüğünü söyledi.

Sınav sistemi hakkında eğitimciler de ikiye bölünmüş durumda. Çoğu eğitimci sınavın gereği üzerinde hemfikir olurken, uygulanması noktasında farklı görüş ve düşünceler içerisinde olduklarını beyan ettiler. Az sayıda da olsa sınavın eğitime darbe vurduğunu, bu noktada acilen kaldırılması gerektiğini, üniversitelere sınavsız geçiş hakkının sağlanmasının zaruri olduğunu söyleyenler oldu. Memuriyetin yasaklarını öne sürüp isim vermeye yanaşmayan ancak sınavın kaldırılması hususunda ısrarcı olan eğitimcilerimizin haklı olup olmadığını zaman gösterecek. Sınavın çoktan seçmeli oluşunu şiddetle eleştiren eğitim sendikaları; öğrencilerin beş seçenekle karşı karşıya olduklarını, bunların dördünün çeldirici, yalnızca birinin doğru şık taşıdığını, bu sistemin de öğrenciyi bilgiye değil de ezbere sevk ettiğini, sonuçta ortaya papağan gibi ezber yapan, kendi duygu ve düşüncelerini özgün ve özgür bir dille ifade etmekten uzak, bencil, gamsız, duyarsız, kıskanç, nankör ve tahammülsüz, sınavkolik kuşaklar yetiştirdiğini dile getirdiler.

Eğitimin sacayağını teşkil eden velilerimiz de sınav sisteminden epey muzdarip. Örneğin orta halli gelire sahip Mustafa Karatepe, gelirinin büyük kısmını çocuğunun dershane masraflarına ve harçlıklarına ayırdığını, bu yüzden aile bütçesinde derin gedikler verdiğini, sırf çocuğu okusun diye ay sonunu getirmekte zorlandığını dile getirdi. Bir başka veli Aynur Sarıkaya ise oğlunun okul ile dershane arasında mekik dokuduğunu ve bu arada iyice içine kapandığını, evlerine gelen ziyaretçilerin de karşısına çıkmadığını, buna gerekçe olarak da daima test çözdüğünü söylediğini, kısacası sınav sisteminin çocuğunun fiziksel ve psikolojik yapısını derinden sarstığını söylerken hayli endişeli olduğu gözlerinden okunuyordu.

eçim ile geçim arasında seçimden ziyade geçim telaşında saf tutan insanlar, nitel ve nicel açılardan hatırı sayılır bir yekûn oluşturacaklar gene. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse geçilmeyi göze alamayanlar, iş seçilme noktasına geldiğinde her türlü şaklabanlığı makyevel bir dürtüyle sergilemekten uzak durmayacaklar. Evet her seçim, seçen ile seçilen dengeleri arasında bir nirengi veyahut mihenk taşına dönüşecektir. Ne ki çok şey bundan sonra başlayacak; seçen en azından dört yıl daha gözden çıkarılacak iken, seçilen sırf Ankara yolunu değil makam ve kariyer doruklarını da beraberinde -üstelik azimle- kat edecektir. Zor bir süreçten geçiyoruz. Keskin dönemeçler bekliyor bizi. Ve evriliyor hayat. Vaktiyle oy kullananları itham eden aklı evvel zevat, bugünlerde tam aksi sularda seyredip bu kez de oy kullanmayanları hedef tahtasına oturtuyor. Güler misin, ağlar mısın Allah aşkına! Sandıklarından sandıkları kadar oy çıkaramayacak olanlar her zamanki gibi iğneyi kendilerine batırmak yerine koca kafalarını kuştüyü yastıklara gömüp hatayı çok daha uzak adreslerde, gereksiz iklimlerde arayacaklar. Ama beyhude! Kara siyasa denen meret sanırım bu olsa gerek. Yani düşünmenin farz olduğu bir ortamda çoban rolünü üstlenmek varken, koyun sürüsü pozisyonunda ısrar etmek! Bu şekilsiz, biçimsiz, omurgasız zillet daha ne kadar böyle devam edecek dersiniz? Realite güneş gibi ışıtıyor gözlerimizi. Öte yandan seçmen yatağı yönünden epeyi mümbit bir ilçe Kağıthane. Çıkaracağı vekil sayısı, küçük çaplı birçok ilden daha fazla. Hizmetin onurunu ortaya koymak dururken makamın gururuna yenilip çevrelerini de ateşe sürükleyenlerle bir ve beraber olmayı sanırım hiçbirimiz istemeyiz. Bunun yerine söz meclisten dışarı deyip de ufukta güzel günler doğsun diye canla başla mücadele eden vatanseverleri yasama ve yürütme organlarından söküp atmak yakışmayacaktır bize. Harun gibi geleceğim deyip Karun gibi gitmeye yeltenenlerin, putları kırayım derken pot üstüne pot kıranların oy(a)lanması yakın mı yakın… Sonuçta -adına ister işgal deyin ister hakk- birileri dolduracak bu koltukları. Ve güzelim ülkem adına papyonlu, takım elbiseli baylar ile dekolte giyimli bayanları ya dört yıl daha kutlayıp mutlayacak ya da hazımsızlık çekerek şutlayacağız. Sevgili seçmen... Artık karar senin… Görelim Mevla’m neyler, neylerse güzel eyler. Hayırlı, uğurlu ola inşallah… osmankoca@buulkegazetesi.com


B

aşbakanın açıkladığı “çılgın projeler” seçim üzeri birdenbire ülke gündemini işgal etmeye başladı. Dört başı mamur projeler olmaktan öte, seçim yatırımı olarak düşünülmüş olmalı ki, müddeileri tarafından ciddi bir eleştiriden geçirilmediği aşikar. Aslında ”çılgınlık ve eleştiri” yan yana çokta şık durmayan iki kelime. 3.Boğaz Köprüsü ile başlayan İstanbul yatırımları Kanal İstanbul, Asya ve Avrupa yakasına birer milyon nüfuslu iki kent kurma projeleriyle devam ediyor. Güncel tabiriyle bu “çılgın projeler”i, biraz kurcalayınca hakikaten ne kadar çılgınca(!) oldukları ortaya çıkıyor. Bir kere İstanbul’un ülkemizin göz bebeği olduğu dost düşman herkesçe malum. Ancak, koca ülkenin İstanbul’dan ibaret olmadığı da bir gerçek. Nedense yatırımlar, projeler, köprüler, kanallar, metrolar hep İstanbul’a. Ülkenin diğer şehirleri Ankara dahil hep üvey evlat muamelesi görmekte. Gerçi İstanbul projelerini dengelemek uğruna diğer şehirler için de (Anakara, İzmir gibi) şirin “çılgınlıklar” hazırlanmış, ama biraz ısmarlama duruyor. Elbette İstanbul önemsenmeyi hak eden bir şehir, ama merkezi planlama yetersizliği nedeniyle yatırıma boğuldukça günden güne göç oranı hızla artıyor. Nüfusu yirmi milyonu bulan bu kent şu haliyle bile yeterince kaos içeriyor. Demek ki, bu aşamadan sonra İstanbul’a ekstra yatırım yaparak nüfusunu şişirmek yerine, “çılgın projeleri”Anadolu içinyaparak göçün önüne geçmek daha akıllıca bir iş, hatta ülkeyi yönetenlerin omuzlarında bir vebal olacaktır. Son derece önemli olan bir hususta, “çılgın projeler”in şehircilik açısından arz ettiği olumsuz durumdur. Mezkur projelerin açıklanan amacı; İstanbul’u (trafik, nüfus, konut, vs bakımından) rahatlatmak, tarihi ve tabii dokusunu (elde ne kaldıysa) korumak, Boğaz’daki riski (Montrö anlaşmasını delerek) azaltmak, modern projelerle (geçmişini yok ederek) İstanbul’u geleceğe hazırlamak(!). Aslına bakarsanız bu projeler İstanbul’u rahatlatmak yerine şişirecek, soruna boğacak ve yok edecek projelerdir. Projelerle ormanları katledilen (3.köprü), uydu kentlerle nüfusu artırılan, doğasına darbe vurulan (kanal İstanbul), rant alanlarıyla zenginleri azdırılan bir şehir mamur değil, olsa olsa yok olmaya mahkum olur. Elde kalan son İstanbul’u da şehircilik açısından; bilerek veya bilmeyerek doğası, tarihi ve barındırdığı medeniyetlerle yağmalamayı ve hepten ortadan kaldırmayı garanti eden bu çılgın projeler, yeniden medeniyetimizin, öz şehir mimarimizin, akıl ve sağduyunun süzgecinden geçirilerek derhal iptal edilmelidir. Geçmişteki idealleri, yönelişleri ve çabalarıyla, “çılgın proje” sahiplerinin bu müktesebata, aklı selime ve sağduyuya yeterince sahip olduklarını biliyoruz. Yeter ki içlerinden gelen deruni sese kulak versinler. necdetmese@buulkegazetesi.com

ağıthane’nin tek ve aynı zamanda en büyük hastanesi olan Kağıthane Devlet Hastanesi’nde mesai saatleri dışında Acil Serviste ‘çocuk’ ve ‘kadın-doğum’ doktorlarının bulunmayışı bu branşlarda tedavi olmak isteyen hasta ve yakınlarının tepkisini çekiyor. Çalışma saatleri dışında tek bir pratisyen hekime terk edilen ilçenin en kapsamlı hastanesinde ‘çocuk’ ve ‘kadın-doğum’ hastaları, Şişli ve Okmeydanı Hastanelerine yönlendiriliyor. Sık sık mağduriyetler yaşadıklarını söyleyen hasta yakınları, ilgili makam ve mercilere bu sıkıntılarını ilettikleri halde konunun bir türlü çözüme

Barbaros Akkoyunlu stanbul Karadenizliler Derneğinin geleneksel hale getirdiği festivalin altıncısı Kağıthane Kültür Merkezi bahçesinde yapıldı. "İstanbul 6. Geleneksel Karadenizliler Festivali" 20 Mayıs 2011 Cuma günü başladı. 10 gün süren festival, daha ilk günden büyük bir coşku ve kalabalıkla geceye damgasını vurdu.

kavuşmamasından dolayı büyük sıkıntı içindeler. En yakın hastanelerin ilçe sınırları dışında kalması, hasta yakınlarını hem sağlık ve zaman, hem de ekonomik açıdan

olumsuz yönde etkilerken; hasta yakınları, sorunlarının çözülmesi noktasında sağlık bakanlığıyla devlet yetkililerinden destek beklediklerini dile getirdiler.

Kağıthane Belediyesinin Katkılarıyla gerçekleştirilen etkinliğin açılış protokolünde Belediye Başkanı Fazlı Kılıç, Kağıthane İlçe Kaymakamı Ahmet Akın Varıcıer, AK Parti 2. Bölge Milletvekili Adayları İbrahim Yiğit ve Üzeyir İlbak, AK Parti Kağıthane İlçe Başkanı Sami İlhan, HAS Parti Milletvekili Adayı Hamit Hatipoğlu, HAS Parti Kağıthane İlçe Başkanı Mikail Baş, Bağımsız Milletvekili Adayı Ekrem Şit,

Kağıthane Esnaf Odaları Başkanı Ömer Osmanoğlu, İlçe Gençlik Müdürü Servet Akgül, Muhtarlar ve STK temsilcileri, İstanbul Karadenizliler Başkanı Ahmet Balcı'nın ev sahipliğinde düzenlenen programda hazır bulundular. Mavi Karadeniz TV de "Canlı" olarak yayınlanan programda Karadeniz bölgesinin hareketli müzik havasına kendini kaptıran vatandaşlar, eğlencenin doruğuna ulaştı.

Yasin Demir

tırmanma fırsatını verdikleri için organizatörlere teşekkür ederim. Son 15 metrede çok büyük bir sorun yaşadım. Böyle bir sorun yaşamam benim hatamdı onu telafi ettim." diye konuştu. Va t a n daşlarda alışveriş merkezinin önünden heyecana ortak oldu. Kimileri cep telefonları ile bu anı ölümsüzleştirirken kimileri de çıplak gözle nefes kesen tırmanışı izledi.

rümcek adam lakabıyla tanınan ünlü Fransız tırmanışçı Alain Robert, Kağıthane’de bulunan Avrupa'nın en yüksek binası 261 metrelik Sapphire'e tırmandı. Son 15 metrede zaman zaman ayağının kaydığı gözlendi. Tırmanış sonrası basın açıklaması yapan Robert, "Avrupa'nın en yüksek binasına


Yasin Demir ingöl’ ün Karlıova ilçesi Taşlıçay köyünde doğdu Abdülhalim Demir. 1990’lı yıllara kadar hayvancılıkla uğraştı. Hayatından gayet mutluydu. Ta ki bir gün köylerine koruculuk sistemi getirilinceye kadar. Ne olduysa işte o zaman olmuş. Kötü günler yaklaşmış, kader ağlarını örmüş. Köyden 86 insan korucu seçilmiş. 2 bin 100 nüfuslu bir köyde 86 kişinin, bu kişilerin ailelerini de 10 kişiden sayarsak, yalnızca 860 kişinin istihdamı sağlanmış. Köylülerin bazıları yaylaya çıkamadığı için hayvanlarını satmak zorunda kalmış. Geri kalanların göç etmekten, gençlerin gurbete çıkıp çalışmaktan başka çareleri kalmamış. İşte o mağdurlardan biri, Abdülhalim Demir. “Gurbete gelenlerden biri de bendim. Maddi imkansızlıklar yüzünden okulu bırakıp İstanbul’a geldim. Çocuk yaşta olduğum için iş bulmakta zorlandım epey. Önceleri bulduğum iş yerlerinde, yatma yeri vermedikleri için çalışamadım. Sonra İstanbul’a daha önce gelmiş arkadaşlarımızın çalıştığı kumlama atölyelerinde çalışmaya başladım.” derken hayli dokunaklıydı sesi.

Kendi ifadesiyle; kumlama, Türkiye’ye yeni geldiği için fazla gelişmemiş o sıralar. Karanlık bir odada deniz kumuyla kot beyazlatıyormuş. Kum fazla harcanmasın diye de odalara ufak fanlar takıyorlarmış. “Bu işlerde çalışanlar” diyor; “ya bizim gibi yatma yeri sıkıntısı çekenler ya da yabancı uyruklu işçiler.” Neyse 1999 yılında rodeo yani kumlama işi birden parlamasın mı! Herkes bu alana yönelir olmuş. İstanbul’da iki elin parmaklarıyla sayılacak kadar kumlama atölyesi varken bu sayı yüzlere kadar çıkmış. Hiç kumlama nedir bilmeyen sermayedarlar bir kumlama ustasına 3 kuruş fazla verip himayesinde rodeo kurmaya başlamışlar. “İşçiler zaten sigortasız. Maaş desen asgari

ücret. Hadi abi bunlar neyse de bir de hastalık çıkmasın mı başımıza, hepimiz duman olduk.” diyor hüzünlü bir dille. Tedavisi olmayan bir hastalıkmış bu. Sadece köylerindeki resmi olan hasta sayısı 187. Doktora gitmeyenlerle beraber hasta olan toplam insan sayısı 300… Ve hepsi de çaresiz bir şekilde ölümü bekliyor. Şimdiye kadar üç arkadaşlarını kaybetmişler. Yatağa mahkum olan dört arkadaşı da ölümle pençeleşir vaziyette. Yaşamları oksijen tüpüne bağlı. Yutkunarak konuşuyor: “Aslında hepimiz perişanız” diyor, “çünkü çalışamıyoruz, yürümekte bile zorluk çekiyoruz. Geçimi bize bağlı ailelerimiz var, onlara bakamıyoruz.”

Birden düşüyor sesi. Gözleri yerde ekliyor: “Bu, bize hastalıktan da çok koyuyor.” Sonrasında işverenler kadar devleti de suçluyor. Ayrılırken şunu da yazınız diye

ısrar ediyor: “Fransa’da yasaklandı kumlama işi. Avrupa’da da birçok ülke peşpeşe aynı kararaları aldı. Batılı devlerler bunun üzerine Türkiye’yi taşeron kullanarak işlerini Pakistan, Çin, Mısır gibi ülkelere yönlendirdiler. Biz yalnız ülkemizde, tüm dünyada bu işin yasaklanması için mücadele veriyoruz. Herkesin sesimizi duymasını istiyoruz. Onu dinledikten sonra ne yalan söyleyeyim hayli etkilenmiştim. Nedir bu hastalık diye düşündüm. Kısa bir araştırma yaptım. Sonuçları sizinle paylaşırsak sanırım siz de benim gibi Abdülhalim Demir’e hak vereceksiniz:

Türkiye’de ilk kez 2007 yılında Silikozis hastalığına Erzurum Atatürk Üniversitesinde Dr. Metin Akgün tarafından teşhis konuldu. 9 Eylül 2008 Yılında hastalığa yakalandıklarının farkına varanlar tarafından kurulan Kot Kumlama İşçileri Komitesi tarafından

işverenler ve konu hakkında ihmali bulunan bütün kurumlar hakkında 200 dava açıldı. Kot Kumlama işi 2009 yılında Kot Kumlama İşçileri Komitesinin yaptığı eylemler sonucu yasaklandı. Silikozisten şu ana kadar ölen resmi hasta sayısı 50 kişi.Daha önce ölenlere hastalığa teşhis konulamadığı için bu sayının üç dört katı olduğu tahmin ediliyor. 2011 yılında sigortasız çalışan kot kumlama işçilerine Cumhur Başkanın verdiği onay sonucu torba yasa kapsamında maaş bağlandı ve hastalığa yakalananlar Hıfzıssıhha kapsamına sokuldu. Durum işte böyle. Silikozis yani kot ağartma hastalığı mağdurları, seslerini duyurmak için Çankaya’ya kadar çıkmışlar. İsyanları hayli düşündürücü: Kumlama yapılmadan da giyiliyormuş kotlar. Sırf moda olduğu için göz göre göre ölüyormuş bunca insan. Garip ama gerçek… Ne diyelim… Burası Türkiye!


Birinci sayfadan devam

D

aha önceki sayılarımızda da pratik olarak gösterdiğimiz gibi, meselesi ve vizyonu olan, adalet ilkesinden taviz vermeden düzeyli ve estetik bir gazeteciliğin peşindeyiz. Bu anlamda önümüzde daha yürümemiz gereken uzunca bir yol olduğunun da farkındayız. Ama her sayımızda çıtayı daha da yükselterek yürüyüşümüzü sürdüreceğimize olan inancımız ve güvenimiz tamdır. Siz değerli okuyucu ve dostlarımızın övgü ve destek dolu mesajlarına muhatap olmak bizi mutlu etmekte ve çalışma azmimizi zirveye çıkarmaktadır. Eleştiri ve önerilerinizi gayet dikkatli ve samimi bir biçimde değerlendiriyoruz. Bu yol göstermeler ümit ediyoruz ki bundan sonraki süreçte de devam edecektir ve gazetemiz bu bütünleşmenin bir meyvesi olarak örnek ve aranan bir yayın haline gelecektir. Sığ siyaset Siyasetin aracının da zemininin de insan olduğunu düşündüğümüzde seviyenin yükseltilmesinin insani seviyeyle ilgili olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Tarihi derinlikten yoksun, medeniyet dinamikleriyle ilişkisi sorunlu ve değerler sistemi aşınmaya yüz tutmuş bireylerin git gide çoğaldığı bir toplumsal zeminde siyasetin düzeyli olmasını beklemek saf dillik olur. Paradoksal bir biçimde bu zemini oluşturanın da siyaset müessesesi olduğunu görüyoruz. En zor seçim! Haziran ayı bir anlamda sınav ayı olarak kabul ediliyor. Çünkü ilköğretimden Üniversiteye kadar her düzeyde öğrenci Haziran ayında geleceklerini yakından ilgilendiren sınavlara giriyor. Tabii sınavlar aslında yaman bir yarış sürecinin son karesi. Çocuğunun bu yarışta başarılı olabilmesi için büyük fedakarlıklara katlanan velilerin bütçelerinin alt üst olmasından tutun da bir yarış atına dönüştürülen daha hayatın ne olduğunu öğrenemeden beş seçenek arasında sıkışıp kalmış gençliğin yaşadığı ruhsal trajediye kadar bir çok öykü saklı bu süreçte. Bir ‘dizi’ garip ilişki Türk televizyonlarında neredeyse her gün bir yenisi başlayan ve seviyeleri her git gide dibe vuran diziler toplumsal yapımıza büyük darbeler vuruyor. Bu topraklara yabancı beyinlerin kıvrımlarından süzülen senaryolar dini ve medeni değerlerimizle asla alakası olmayan tiplemeleri ekranlara taşıyorlar. Sayfalarımızda bu problemi de gündemleştiriyoruz. Kapitalizmin ‘taşladığı’ kot işçileri… Kot taşlama işçilerinin yaşadığı dram zaman zaman gündeme getiriliyor. Bu ülke olayları vicdanıyla okuyan bir gazetedir… metinunlu@buulkegazetesi.com

aşbakan Recep Tayyip Erdoğan, Çağlayan kavşağının açılışını yapmak üzere Kağıthane’ye geldi. 30 Mayıs 2011 Pazartesi günü gerçekleştirilen açılışa, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, Ulaştırma Bakanı Habib Soluk, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, İstanbul Valisi, Büyükşehir Belediye Başkanı ve çok sayıda İstanbul

as Parti Kağıthane ilçe Başkanlığı tarafından ‘Sevgi yürüyüşü’ düzenlendi. Genel başkan Numan Kurtulmuş’un katılımıyla gerçekleştirilen yürüyüş Çeliktepe’den başladı. Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Bekaroğlu ve 2. Bölge milletvekili adayı

Milletvekili katıldı. Belediye Başkanı Fazlı Kılıç ve Başkan Yardımcılarının da bulunduğu programa vatandaşlar da yoğun ilgi gösterdi. Başbakan: “Çok duygulu ve heyecanlıyım, sevinçliyim. İki önemli eseri bu kadar kısa zamanda İstanbul’umuza kazandırmanın mutluluğu içerisindeyiz” dedi.

Hamit Hatipoğlu’nun da aralarında bulunduğu kortej Büyükdere Caddesinden geçerek Sanayi Mahallesi Merkez Camii’nin önünde yürüyüşü sonlandırdı. Burada konuşan Kurtulmuş, Has Partinin toplumun tüm kesimlerini kucaklayan bir anlayışa sahip olduğunu dile getirdi.

enel İdare Kurulu Üyesi Fatih Erbakan'ın da katıldığı Saadet Şöleni'nde büyük çoşku yaşandı. İlçe Başkanı Zeynel Keskin'in açılış konuşmasının ardından Fatih Erbakan sahneye davet edildi. Konuşmasına "bana bu sevginiz,heyecanınız ve coşkunuz Refah Partisi dönemlerini hatırlatıyor."diyerek başlayan Erbakan, Milli Görüş Lideri Merhum Necmettin Erbakan'ın mücadelesinden örnekler verdi. Günümüz siyasetçilerinin sokak uslubuyla tartışmalarına dikkat çeken Erbakan bunların hiç birinin meselelerimizi çözemeyeceğini belirtti.

üyük Birlik Partisi Kağıthane Meydanı`nda miting düzenledi. Mitinge, merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun eşi Gülefer Yazıcıoğlu, oğlu Furkan Yazıcıoğlu ve BBP milletvekili adayları da eşlik etti. Genel Başkanı Yalçın Topçu, siyasetçilerin hakaret etmeden tartışmaları halinde bundan, kendilerinin de ülkenin de kazanacağını belirtti.

eçim çalışmaları kapsamında, 27 Mayıs 2011 Cuma günü Kâğıthane Nurtepe'ye gelen CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, burada vatandaşlara seslendi. Kılıçdaroğlu, 12 Haziran seçimlerinin çok önemli olduğunun altını çizerek, "12 Haziran'da hepimize görev düşüyor. Ben günde 16 saat çalışıyorum. Sizin de, 10 dakika çalışmanızı istiyorum. 12 Haziran Türkiye için milattır. Herkesin karnı doyacak. Herkesin işi, herkesin aşı olacak.” İfadelerini kullandı.


S

ivil toplum kuruluşlarının siyasetle olan ilişkisi her zaman tartışma konusu olmuştur. Dini referans alan topluluklar açısından olaya baktığımızda, tarihi süreçte gerek tasavvuf ve tarikatlar, gerekse geleneksel ya da modern düşüncenin etkisindeki cemaatler, mevcut siyasal iktidarla yakın ve uzak ilişkilere girmişler ve bunun sonuçlarına katlanmışlardır. İslam toplumları tarihi, başlangıçtan günümüze kadar bir açıdan bu siyasi ilişkilerin nedenleri ve sonuçları üzerinden şekillenmiştir diyebiliriz. Buradan bakıldığında dini toplulukların siyasal iktidarla olan münasebetleri, anlaşılabilir olmasının yanında aynı zamanda kaçınılmaz bir durumdur diyebiliriz. Belki burada sorgulanması gereken, bu ilişkinin niteliği ve görünenle görünmeyen gerçekler arasında çok da fazla farkındalık sahibi olmayan cemaat mensuplarının şeyh-mürid ya da günümüzdeki yaygın tanımıyla , kanaat önderi-“islami hassasiyeti olan birey” halinin bu şekliyle daha ne kadar devam

edip edemeyeceği sorunsalıdır. Yakın dönem siyasi tarihimizde de görüyoruz ki, kendilerinin siyasetle olan ilişkisini sorgulamayı dahi ahirette hak hukuk konusu yapacağını ifade eden cemaat liderleri, kamuoyunun gözü önünde kendilerine gönül veren insanları -elbetteki itaat kültürünün anlaşılabilir bir tarafı olabilir- yok sayarcasına her türlü siyasi atraksyonu mübah sayan girişimlerde bulunabiliyor ve kitlelerini hiçbir sorgulamaya izin vermeksizin belli siyasi tercihlere yönlendiriyorlar. Elbetteki bu cemaate gönül veren kitleler de” önderimiz ne yaparsa bizim için ve doğrusunu yapar” düşüncesinde olacaklardır.(Buradan demokrasi, insan hakları, bireyin özgürlüğü gibi kastımız olmayan seküler çözüm arayışlarına gönderme yapıldığı düşünülmemeli) Seçim dönemlerinde haliyle bu tür görüntülere sıkça rastlıyoruz. Çocukluğumdan bu yana her seçim döneminde hangi cemaatin, vakfın, derneğin kimi ne amaçla desteklediğine dair söylentiler yayılır ve bu söylentiler genellikle doğru çıkar. Daha somuta inersek genelde herkes bilir ki, demokrasi tarihimizde dini yapılar, jakoben devletçi partiye

karşı sağcı muhafazakar partileri desteklemişlerdir. İslamcı çizgideki Necmettin Erbakan’ın milli görüş partilerinin varlığında bile, Süleyman Demirel ve daha sonra Turgut Özal iktidarlarına büyük cemaat oyları gitmiştir. Son dönemde ise statükoya karşı aldığı zaferle dini özgürlüklerin önünü açan Erdoğan iktidarı’nın doğal olarak cemaatlerin ve diğer İslami gurupların önemli bir kısmının siyasi tercihi olduğu söylenebilir. Bu seçim döneminde de, internetin yaygınlaşmasıyla, televizyon ya da görsel basın olanağı olmayan bir çok irili ufaklı cemaatin bu seçimde kimi destekleyeceğini kendi sitelerinden birinci elden öğrenebiliyoruz. Bunun son örneği, ülkenin önde gelen tarikatlarından Nakşibendiliğin kolu İskenderpaşa Cemaati liderinin, cemaatin sayfasından, adı son dönemlerde kasetlerle anılan ve statükoyla ilişkisi belli partiye desteğini açıktan ilan etmesi ve bunun nedeni ile ilgili inandırıcı bir gerekçe göstermemesi siyaset-tarikat ilişkilerindeki seyrin devamı noktasında bizi yeni düşüncelere sevketmiştir. Tarikatın kurucusu Mehmet Zait Kotku gibi, cemaat sınırlarının ötesinde bu ülkeye birçok lider yetiştiren

ve Esat Coşan’la bu çizgisini devam ettiren cemaatin bu günkü liderinin geldiği bu nokta gerçekten izah gerektiren bir durumdur. Bir başka izaha muhtaç nokta da, Ak Parti döneminde iktidar nimetlerinden istifade için birbiriyle yarışan, hatta holding mantığıyla iş kovalayan ve bu anlamda da hiç de iyi sınav vermeyen kimi İslami STK’ların ve özellikle cemaatlerin, seçim dönemlerini siyasal iktidarla ne ölçüde bir hesaplaşma haline getirip getirmedikleridir. Kanımca burada hesaba katılması gereken en önemli nokta, ülkeyi on yıla yakındır yöneten ve yakın gelecekte de yönetmeye devam edecek görünen Başbakan Erdoğan’ın, geçmişteki diğer siyasetçilerden farklı olarak islami bir çizgiden gelmesi, cemaatlerle ve tarikatlerle olan yakın ilişkisi dolayısıyle her şeyin farkında olması ihtimalidir. Toplumdaki genel algıyı da hesaba kattığımızda, bir çok alanda mücadele veren ve iktidarını kabul ettiren Erdoğan’ın, cemaatlerle olan ilişkileri de çok ustalıkla yönettiği ve siyaseti cemaat liderlerinden çok daha iyi bildiği gerçeğiyle yoluna devam ettiği aşikardır. cen_turk@buulkegazetesi.com


İ

u yıl üçüncüsü düzenlenen uluslararası Genç Klasikçiler Festivali, doğduğu yerde, Seyrantepe Oto Sanayi Mahallesi'nde tekrar hayat buluyor. Genç Klasikçiler Festivali bu yıl 19-29 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşti. 2009 yılında, festivalin Fikir babası Şafak Taner ve YOYO ekibi amaçlarını, müzik sevgisini şehre yaymak, gençleri performans sergileyecekleri platformlara kavuşturmak olarak açıklıyor. Festivalin onur konuğu sanatçılar ve 150'ye yakın genç müzisyen Seyrantepe 700.yıl parkında ve Oto Sanayi'nin merkezindeki kurulan konser platformlarda, StüdYOYO’da ve Kağıthane'deki ilköğretim okullarında ve Hışım Cafe’de sahne aldı. 23 Mayıs Pazartesi, müzik araştırmacısı Hüseyin Irmak ile “İstanbul’un Müzikal Keşfi” konulu bir gezi düzenlendi. 24 Mayıs’ta Türkiye’nin en önemli kadın neyzenlerinden Burcu Karadağ sahne alarak tasavvuf müziği dinletisi sergiledi.

Genç Klasikçiler Festivali’nin programı içerisinde birbirinden farklı birçok performans yer aldı. Ana sahne konserlerinde başvuruda bulunan müzisyenlerden seçilenler, gelecek vaad edenler, ödüllü gençler ve Klasik Batı Müziği, Halk Müziği, Türk Müziği’nin usta müzisyenleri sahne aldı. “Bire Bir” konseptinde ise, yaşadığımız toprakların kültürünün ayrılmaz bir parçası olan “Aşık Atışmaları” izlenecek. Müziğin icrasına farklı bir bakış açısıyla yaklaşmak için “Piyano Atışmaları”, 18 yaş altı genç müzisyenleri sahneye taşıyan “En Gençler Konserleri”, beste siparişleri sonucu ortaya çıkan ve ilk kez bu bestelerinin seslendirileceği “Genç Besteciler Konserleri” festivalin öne çıkan performanslarındandı. Genç Klasikçiler’in hedeflerinden biri de bu eğitimler sayesinde önümüzdeki yıllarda bir “Seyrantepe Çocuk Orkestrası” kurabilmek.

İV, Girişimci Buluşmalarında, alanında başarılı olmuş şahsiyetleri işadamlarıyla buluşturarak, tecrübe ve birikimlerini işadamlarının istifadesine sunmaya çalışıyor. Girişimci işadamları Vakfının Periyodik olarak düzenlediği "Girişimci Buluşmaları" seminerler ine mayıs ayında THY Yönetim Kurulu ve İcra Komitesi Başkanı Hamdi Topçu katıldı. 25 mayıs çarşamba günü gerçekleştirilen buluşmada, son dönemde yıldızı çok parlayan ha-

vacılık ve Türk Hava Yolları gündeme alındı. Hamdi Topçu, 2002 de 10.5 milyon yolcu sayısından 2010 da 25 milyon yolcuya ulaşan, uçuş noktasını 103 ten 167 ye çıkaran, filosunu 66 dan 149 a yükselten Türk Hava Yolları nın başarı öyküsünü anlattı. Vakıf başkanı Mehmet Koç’un selamlama konuşmasıyla başlayan programa katılım yoğundu. Progmdan sonra Vakıf başkanı Koç, THY Başkanı Topçu’ya bir plaket takdim etti.

nsanların kimlikleri tanımlarla oluşur. Bir başka ifadeyle insanın kendisi ve çevresi için yaptığı tanımlar onun sosyal ilişkilerini belirlemekle kalmaz kim olduğunu da belirler. Birey dediğimiz varlık aslında tek varlık değildir. O içinde bulunduğu bir topluluğun üyesidir ve o topluluğun ilişkiler tanımının ürettiği bir varlıktır. Bu açıdan bakıldığında birey başka bireylerin onu etkilemesine açık olduğu gibi onları etkileme gücüne de sahiptir. Bu durumda çocuklarımızın hangi değerler bütünün ürünleri olduğunu sorgulama zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Çocuklar 3,5 yaşına kadar kendilerini anne babanın bir uydusu gibi hissederler. Ben dedikleri varlık anne baba ile bütündür ve dünyaları anne babanın etrafında örülüdür. 3.5-5 yaş arası çocuğun kendini tanıma, yani kim olduğunun farkına varma dönemidir. Bu dönemde çocuk kendini ayrı, ama renksiz bir varlık olarak görür. Renksizdir ve çevrenin telkinleri onun kimlik ve kişiliğinin rengini belirler. Sözgelimi, hep güzel ve akıllı olduğu telkin edilen bir çocuk, kibirli ve kendini beğenmiş; sürekli suçlanan bir çocuk kendine güveni olmayan, pısırık ve silik olur. Bu dönemde anne baba ve aile büyüklerine tam bir güven içinde olan çocuklar, onların itham ve suçlamalarına kırılsalar bile bunlara inanır ve kabul eder. Yani, ”sen kötü bir çocuksun, beceriksizsin, aptalsın, sakarsın…” gibi ifadeleri kabul eder ve kendisinin öyle olduğuna inanır. 5-7 yaş arası ise onun sosyalleşme dönemidir. Kendini bir grup içinde tanımlar ve grubun üyesi olmaktan iftihar eder. Geçici gruplar (oyun grupları) ve kalıcı gruplar (futbol takımı taraftarlığı, okul arkadaşlığı, mahalle arkadaşlığı, hemşericilik…) aslında bir gruba ait olma ihtiyacını karşılar. Çocuğun bir gruba ait olma ihtiyacı doğru zamanda ve doğru gruplarla karşılanmazsa karakterinde oluşacak yaralar kapanmayacaktır. Sözgelimi hayatın ileriki dönemlerinde karşımıza çıkan ırkçılık, partizanlık, fanatik taraftarlık vb davranış bozuklukları aslında ertelenmiş bir aidiyet duygusunun karşılanması ihtiyacının yansımalarıdır. 7 yaşından sonra artık çocuğun karakteri oturur ve bu karakterin üzerine kimlik inşa süreci başlar. “insan yedisinde ne isi yetmişinde odur” atasözü kişinin karakteri ile ilgilidir ve bu hakikate işaret eder. 11 yaşına kadar anne babaya tam bağımlılığı olan çocuk, bu yaştan itibaren dış dünyanın çekim alanına girer. Artık anne baba rol model olma dönemini tamamlamıştır. Hatta artık karşımızdaki bir çocuk değil, anne babanın gölgesinden uzak kendi istek ve iradesiyle kurduğu bir dünya arayışı içinde olan bir genç adayıdır. Bu dönemde yönlendirme ve telkinlere açık, ama direktiflere, dayatmalara, ısrar ve baskılara kapalı bir genç olarak karakteri üzerine kimlik inşa etmeye başlar. Ailelerin evlatları ile yaşadığı çatışma tam da bu dönemde ortaya çıkmakta, dananın kuyruğu burada kopmaktadır. Bu konuya devam edeceğiz. Selametle kalın. ahmetcanturk@buulkegazetesi.com


Canan Cantürk / Psikolog ok değil, bundan birkaç nesil eskilerin temennisi sağlıklı kararlarla alınarak yapılan evlilikleri sağlıklı bir şekilde yürütmek ve sağlıklı çocuklar yetiştirmekmiş. Burada sağlık derken, doğruyu yanlışı ayırt etmeyi, anlık heyecanlar ve bunların sonuçlarından ziyade uzun vadeli duyguları ve sonuçlarını düşünmeyi, yeri geldiğinde bireysel ihtiyaçlarımızı ikinci plana atıp görev ve sorumluluklarımızı ön plana koymayı kast ediyorum. Şimdilerde durum biraz değişmiş görünüyor. Artık slogan “ilişkilerde sığlık”. Dünya hızla dönüyor, vakit hemencecik geçiyor. Tüm bunlara yetecek kadar zaman yok. Canımız ne istiyorsa onu yapalım, gerisi hikaye. Çocuk mu?? Daha o konuya zaten gelmedik. Önce bir kendimizi gerçekleştirelim, ideallerimize ulaşalım, yapmak istediğimiz her şeyi yapalım, özgürlüğümüzün ve bireyselliğimizin tadını doya doya çıkaralım sonra belki o konuyu da düşünürüz. Peki ne oldu da durum bu hale geldi? Bunun elbetteki bir çok nedeni vardır ama biz bu yazıda televizyonun katkılarını(!) konuşacağız.

Mevzu bahsi televizyon olduğunda elbetteki son dönem yayınlanan gençlik dizilerine değinmeden geçmek onlara haksızlık etmek olur. Bu dizilerde genelde bir grup erkek ve bir grup kız oluyor ve bir gruptaki üyelerin herbiri diğer gruptaki üyelerin herbiri ile sözde duygusal ilişki yaşıyor. En nihayetinde herkes dönüşümlü olarak birbiri ile sevgili oluyor. Esas oğlanın esas kızın en yakın arkadaşı ile birlikte olması, ya da diğer kızın sevdiği erkek için arkadaşının kuyusunu kazması, bir gencin aynı anda iki gençle flört etmesi, başka bir gencin diğeri için ailesini hiçe sayması...ve daha bir dolusu bu dizilerin konusu. Bize de bu duruma kızmamak düşüyor çünkü, haliyle bunlar genç oldukları için başlarında ‘kavak yelleri’ esiyor. Bu dizilerdeki kimi gençler ise lise öğrencisi kimliği ile boy gösteriyorlar. Boy gösteriyorlar derken mecaz yapmıyorum, hakikaten boy gösteriyorlar. Sürüyorlar sürüştürüyorlar, takıyorlar takıştırıyorlar, satın alıyorlar satıyorlar, ceplerinde silah ağızlarında ahlaksız sözcükler taşıyorlar. Arkadaşlarıyla dostça, samimi ilişkiler içerisinde bulunmak yerine arkadaşlarının babalarıyla, anneleriyle farklı münasebetlerde bulunuyorlar, çıkar ilişkilerine giriyorlar, tehlikeli oyunlar oynuyorlar, bir de utanmadan bunlar bizim ‘küçük sırlar’ımız diyerekten tehditler savuruyorlar.

dökülmesini yaygınlaştırmadır. Uzun ilişkiler hele ki bu evlilik ise kişi için artık eziyet haline gelmektedir. Çünkü bu, sürekli aynı kişi ile bir ömrü monoton bir şekilde geçirmeye kalkışmak demektir. Başlı başına sorumluluğun artması demektir. Yeri geldiğinde fedakarlık yapmak demektir. Birlikte hareket edip, bireyselliğinden ve özgürlüğünden taviz vermek demektir. En özetle karşındakine değer vermek, onu önemsemek demektir. Oysa günümüz gençlerine göre bu hiç akıl karı değildir, bütün bunlara ne gerek vardır?? Zaten dünya dediğin üç günlüktür, kısadır. Sen kendini nasıl iyi hissediyorsan öyle davranmalı, diğerlerini ve toplumu umursamamalısındır. Kurallar sana uymalıdır, sen kurallara uymamalısındır. Sıradışı olmak için yeri geldiğinde ‘arka sıralar’da olmayı göze almalısındır. Takılmalı; hayatını yaşamalı, baktın ki bu ilişki heyecanını yitirdi arkana bakmamalısındır. Takılmak fiilinin yaygınlaşmasının bir sonucu olarak cinsellik çok fazla ön plana çıkmaya başladı. Cinsellik eskiden karı-koca arasında yaşanılan mahremiyet iken, sonraları sevilen kişi -bunun karınız ya da kocanız olmasına gerek yok- ile yaşanılan paylaşıma, şimdilerde ise herhangi biri -sevmeniz dahi gerekmiyor- ile yaşanılan eğlenceye dönüştü. Gençlerin çoğu artık duygusal yakınlık ile cinsel birliktelik arasında bağ olmasına önem vermiyorlar. Anlık tatminlere aldanarak gerçek ilişkilerden kaçınıyorlar.

İllaki gençlik dizisi olmasına gerek yok; diğer bir çok dizide yine ablasının nişanlısıyla ya da amcasının karısıyla olmaması gereken, yasak ilişkiler içerisine giren ama her şeyi aşkından dolayı göze aldığı için, aşkına sahip çıktığı için adeta takdir bekleyen dizi kahramanları ile karşı karşıya kalıyoruz. Dizi ve sinema filmlerinde göze çarpan diğer bir nokta “takılmak” fiilinin davranışa

Dizi ve sinema filmlerine konu olan olaylar gerçek hayatta hiç karşımıza çıkmayacak olaylar değildir elbetteki. Hatta bazıları gerçek yaşam olaylarından ilham alarak oluşturuluyorlar. Bu anlamda yapımcıları, oyuncuları suçlayamayız belki. Fakat buradaki asıl mesela televizyonun bu gibi olayları çok kısa zamanda çok fazla kişiye ulaştırması ve tüm bunları meşru hale getirmesidir. Artık bu içerikte

dizi ve filmler o kadar fazlaki, olaylar bize çok sıradan hale gelmeye başladı. Olayın sıradanlaşmasının da olayın gerçekleştirilme olasılığını arttırdığını unutmamalıyız. Zaman zaman haber programları da üzerimizde aynı etkiyi yapıyor. Mesela bir esnaf ile bir bayanın kavgasının işlendiği bir haberde defalarca bayanın, çantasını esnafın kafasına indirmesi gösteriliyor. Başa alınıp alınıp tekrar ediliyor. Esnaf hak etmiş etmemiş, orası ayrı. Sorun, bizim çantanın kafaya inişine odaklanıp asıl mevzuyu kaçırıyor olmamız. Daha uç bir örnek, aile içi cinayetlerin haberlere konu ediliş şekli olabilir. Öyle ki, bu tür haberler yanlış bir şekilde sunulduğunda aynı dönem içerisinde aynı konulu haberlerin sayısında artış olduğunu azacık bir dikkati olan herkes fark edebilir. Birisi annesine eziyet ederek habere konu olduğunda ikinci kişi için nispeten durum daha kolay olacaktır, çünkü başı bir başkası çekmiş, en yoğun tepkileri bir başkası almıştır. Yani, diğerlerinin önü açılmıştır. Televizyonun, bizim tutumlarımızı şekillendirmekte ve kültürel değerlerimizi aktarmakta en önemli medya araçlarından biri olduğu ortadadır. Aynı anda milyonlarca kişiye ulaşabilme potansiyeline sahip olduğu için bu, zaman zaman sandığımızdan daha büyük tehlikelere yol açmaktadır. Çünkü günümüz toplumunda bizlere sürekli narsisizmi tetikleyecek değerler empoze edilmektedir. Hayatta biz ve bizim isteklerimizden, ihtiyaçlarımızdan daha önemli hiçbir şey olmadığı, sürekli kendimize odaklanmamız gerektiği sadece dizilerde değil, reklam ve kliplerde de sık sık karşımıza çıkmaktadır. Daha da üzücü olanı ise kendimize odaklanma derken tamamen dış görünüş, seksapel, statü, para, ün, popülarite, gibi tüketim dünyasının işine gelecek kavramlar kast edilmekte, bize değer diye aktarılmaktadır, davranışlarımızı bu yönde değiştirmemiz gerektiği ustalıkla ama biz farkına bile varmadan vurgulanmaktadır. İnsanın iç dünyasına odak-

lanma söz konusu değildir. Bu değerler arasında dostluk, fedakarlık, sevgi, vefa… gibi insan ilişkilerine yönelik kavramlara hiç değinilmemektedir. Burada göz ardı edilen çok önemli bir nokta vardır ki, o da insanlarla ilişkilerin bittiği yerde patolojinin boy göstermeye başlamasıdır. Kendine odaklanma ve bireysel özgürlüğü yaşama madalyonunun diğer yüzünde yalnızlık vardır. Kişinin yalnızlık duygusunu hissetme yoğunluğuna göre ruhsal sıkıntılar yaşama oranı da değişir.

Velhasıl, durum bu kadar ciddi iken bizlere de bir takım önlemler almak düşer. Öncelikli olarak yapmamız gereken salgın bir hastalık gibi yayılan narsisizmi ve onun belirtilerini fark edebilir hale gelmek ve mümkün olduğunca bunu teşvik edici tuzaklara yakalanmamak için çaba göstermektir. Bunun başında bilinçli medya takipçisi olmak lazım gelir. Uygunsuz içerikte ya da içerik uygun olsa bile sunuş biçimi uygun olmayan televizyon programlarını (haber bülteni, reklam, dizi, klip, talk şov…) ilgili yerlere bildirmemiz gerekir. Bir diğer nokta bizim kendi davranışlarımızla örnek teşkil etmemizdir. Çocuklar hatta biz yetişkinler bile taklit yolu ile öğrenmeye çok meyilliyizdir. Bu nedenle önce kendimiz ilişkilerimizdeki sığlığı fark edip, düzeltmek için adım atmalıyız. Geniş çapta sosyal ilişkilere önem vermeli, çocuklarımızı da bunlar için heveslendirmeliyiz. İstikrarlı ve ciddi ilişkiler konusunda çocuklarımızı yaşlarına uygun bir şekilde bilgilendirmeli ve özendirmeliyiz. Medyayı gücünü bu yolda kullanması için duyarlı hale getirmeliye çalışmalıyız. Aksi halde, sıradışı ilişkiler yaşayalım derken hayatımızda gerçek ilişki yaşayacağımız kısa bir süre bile bulamayacağız. Sonra gün gelecek elle tutulur bir ilişki yaşamadan süre dışı kalmış olacağız. Kalmamak ümidiyle..


Kağıthane Kaymakamı Akın Varıcıer ağıthane’ye atandığınızda nasıl bir manzara ile karşılaştınız. Beklediğiniz Kağıthane’yi buldunuz mu? Öncelikle şunu belirtmeliyim ki her mülki idare amiri İstanbul’da görev yapmak ister. İstanbul gerek doğal güzelliği, gerekse tarihi yapısıyla etkileyici bir şehir. Kağıthane’ye gelmekten memnunum. Tam bana göre bir yer Kağıthane. Her şeyden önce değişime ve dönüşüme ihtiyacı olan bir yer burası. Anadolu’nun bir kesiti, bir profili mevcut bu ilçede. İstanbul’un tam merkezinde fakat İstanbul’un sorunları ile çok iç içe değil. Burası İstanbul’un mütavazı bir ilçesi ve çevremdeki pek çok insan gibi ben de kendimi burada bir aile sıcaklığında ve huzurlu hissediyorum. İlişkiler daha sıkı, hemşehriciliğin olumlu yansımaları da bunda etken tabiî ki. Sivaslılar, Sinoplular, Kastamonulular belli bölgelerde yoğunlaşmış. Büyük şehirlerdeki insanlar arasındaki kopukluğun, yalnızlaşmanın Kağıthane’de daha az olması ve bunun toplumsal dayanışmaya olumlu yansımalarını görmek memnuniyet verici bir durum. Bu bize aynı zamanda ilçenin nabzını tutmak noktasında da kolaylık sağlıyor. İstanbul’un bir ilçesinde mülki amirlik yapmakla, Anadolu’nun bir kasabasında mülki amirlik yapmak arasında temel farklılıklar nelerdir? Elbette İstanbul gibi bir Metropolde mülki idare amirliği yapmakla, Anadolu’nun bir kasabasında yapmak arasında ciddi fark var. En temel fark İstanbul gibi metropol şehirlerde

emniyet ve asayiş gibi hizmetler valiliğin koordinesinde merkezileştirilmiş. Tabiki bu bizim Kağıthane’de gerekli tedbirleri almadığımız anlamına gelmemeli. Özellikle ilin genel güvenliği dışındaki ayrıntıları planlıyoruz. Fakat bu, doğal olarak çok müstakil, bağımsız bir planlama olmuyor. Ancak eğitim, sağlık, sosyal hizmetler gibi konularda daha fazla müstakil planlama yapmak ve insiyatif kullanmak mümkün olabiliyor. Kağıthane’de ilk olarak nelere öncelik verdiniz, buranın çözüm bekleyen en önemli sorunları nelerdir? Büyükşehirlerde en önemli sorunun gençler ve çocuklar olduğunu düşünüyorum. Modern hayatın telaşesiyle birlikte ilişkilerin bozulması, ailelerin parçalanması, gençlerin aileden kopması ve buna bağlı psikolojik yıpranmalar, tatminsizlik, hedefsizlik, kötü alışkanlıklar edinme gibi konular bugün en öncelikli sorunlarımızdır. Bu sorunlar evde, sokakta, okulda heryerde karşımıza çıkıyor. Bugün hemen her ilçede olduğu gibi bizim ilçemizde de elektrik, su, telefon gibi altyapı hizmetleri zaten planlanmış, bunu yapan gerekli birimler oluşturulmuş. İl Özel İdare okul binaları yapıyor, yine sosyal hizmet veren başka binalar yapılıyor. Fakat bunlardan faydalanan gençlerin, çocukların sorunlarını çözücü yatırımlar ne yazık ki yeterince olmuyor. Örneğin bir kültür merkezi yapılıyor ama bu merkezden kim nasıl istifade edecek, buradan topluma nasıl bir kazanım sunulacak gibi soruların da ceva-

bının verilmesi gerekir. Uygulamada siz devlet olarak yatırım yapmakla, vatandaşın ihtiyacını tümüyle gidermiş olmuyorsunuz. Kağıthane Kaymakamı olarak bizzat okullara gidiyorsunuz, sokaklarda gençlere ulaşıyorsunuz. Sosyal çalışmalar bunun için yapılıyor. Statü farklılıklarının, ekonomik düzey farklılıklarının yoğun olarak yaşandığı iki nokta var: Okullar ve sokaklar. Bu bizim kaymakamlık olarak üzerinde yoğun çalıştığımız bir konu. Okullarda, özellikle liselerde öğrencilerle yüzyüze görüşmeler yapıyoruz. Her toplum kesiminden farklı kişileri seçtiriyorum. Kırk elli öğrenciyle bir salonda toplanıyor kahvaltı yapıyoruz. Bu ortamda öğrenciler bana istedikleri soruları sorabiliyorlar. Hayattan beklentilerini anlatıyorlar, biz de tecrübelerimizi anlatıp onlara yön belirlemeye çalışıyoruz. Onları anlama çabası içerisindeyiz. Kağıthane Gençliğini tek kelimeyle ne olarak tanımlarsınız? Mazbut diyebilirim. Hangi okula giderseniz gidin bunu görürsünüz. Anadolu lisesine de gittiğiniz de çocukların gözlerine baktığınızda tipik Anadolu insanı görüyorsunuz. Kağıthane’de okullarda diğer yerlere kıyasla çok problemli bir gençlik görmüyorum, olumlu düşünceler içerisindeyim Kağıthane’deki gençlere karşı. Bu gençlerle pek çok şeyi başarmak mümkün. Yeter ki potansiyellerinin farkına varsınlar ve zamanın değerini iyi bilsinler. Bu Ülke Gazetesi olarak bir önceki sayı-

mızda sokak çocukları ve buna bağlı olarak madde bağımlılığı konusunu işlemiştik. Kağıthane’de böyle bir sorun olduğuna inanıyor musunuz? Konunun çözümüne yönelik kaymakamlık olarak yaptığınız çalışmaları anlatırmısınız? Öncelikle bu sorunu ve sorunun odağındaki gençleri dert edinmek gerekir. Bunları görmek istemezseniz, günlük mesainizde bu konulara değinmezseniz, sohbetlerinizde anlatmazsanız böyle bir sorunun varlığı ya da yokluğu konusunda kayıtsız olmuş olursunuz. Elbette böyle bir sorunun varlığı yadsınamaz. Bunu inkar edenler bu sorunu gündemine almayanlar ve görmezden gelenlerdir. Tabi bu sorun kısa sürede çözülebilecek bir sorun değil. Biz önce bu konuya duyarlı insanlarla bir toplantı düzenledik. Daha sonra bu insanlar vasıtasiyle Talatpaşa’da bir okulun salonunda sorunlu gençlerle ve aileleriyle bir araya geldik. Toplantıda Sokak Çocukları Derneğinin temsilcisi de gelmişti. Bu gençlerin sorunlarını dinledik, acil insani ihtiyaçlarını karşıladık ve zaman içinde spor tesislerini hizmete sunduk, bunları belli aralıklarla tekrarladık. Kaymakamlık makamında bu insanları ağırladık. Zaman zaman madde bağımlılırı ile de bir araya geliyoruz. Bu ay içerisinde doğrudan madde kullanan gençlerle bir toplantımız oldu. Bunların sonucunda bazı gençlerimize AMATEM’ de tedavi imkanı sağladık. Engellilerle ilgili çalışmalarınız var mı? Örneğin kamu görevlilerine yönelik işaret


dili kursu açtık. Kamu görevlilerimiz işaret dilini öğrendi. Böylece işitme engelli vatandaşlarımızla daha iyi iletişim sağlanacaktır. İşitme engelliler için ana sınıfları açıyoruz. Engelliler haklarını bilmeli bunun için çalışmalar yapıyoruz. Örneğin geldiğim ilçede engellilere yönelik internet evi, lokal vardı, her yıl geleneksel engelli piknikleri düzenlenirdi. Bunlar örnek uygulamalar. Engellilere verilen önem toplumdaki altyapı gelişimini hızlandırıyor. Yerel yönetici kaldırım yaparken bunu düşünüyor, örneğin ben okul inşaatlarını gezdiğimde önce engelli rampasının standartlara uygunluğuna bakarım. Kağıthane’nin özellikle ilçe merkezinin genel görünümü hemen herkesin şikayetçi olduğu bir konu. Bu konuda son yıllarda belediyenin bir takım ıslah çalışmaları yaptığını görüyoruz? Geçmişten bugüne bakıldığında, buraya 4050 yıl öncesinde gelen insanların geliş amacı, buradaki araziyi ne amaçla kullandıkları biraz araştırıldığında Kağıthane’nin bu durumda bulunması sürpriz sayılmamalı. Ama kentsel dönüşüme yönelik çalışmalarda önemli merkezlerden biri olmasıyla, yeni ayrıntı planlarının onaylanmasıyla birlikte Kağıthane farklı bir görünüm kazanmaya başlamıştır. Zaten son yıllarda Büyükşehir Belediyesinin de merkezi hükümetin de Kağıthane’ye yeni bir çehre kazandırma yönünde çabaları söz konusudur. Hasbahçe’de yapılan çalışmalar, özellikle Kağıthane’nin tarihi ve kültürel geçmişine yönelik atılmış önemli adımlardır. Yine Milli Arşiv Sitesi, yeni yapılan tüneller, toplu konut projeleri, boğazdan deniz suyunun aktarılması gibi projeler zaten merkezi ve stratejik konumda olan Kağıthane’yi daha da önemli hale getirmektedir. Hasbahçe’nin ya da Sadabad’ın bu fiziksel dönüşümünün yanında, Kağıthane’ye ve etki bölgesine daha fazla tarihi, kültürel bir katkı sunması mümkün müdür? Rehabilite edilen alanların bu bilinçle kullanıldığını söyleyebilirmiyiz? Tabiiki sadece fiziksel dönüşüm yeterli değildir. Zihinsel dönüşüm de gereklidir. Herşeyden önce yöneticilerin ve sorumluların bu zihinsel dönüşümden nasiplenmesi gerekir. Elbetteki halkın istifadesine sunulacaktır ama, buralar insanlara sadece yeni mangal yapma mekanı ya da üçüncü sınıf bir eğlence anlayışı sunmanın ötesinde mekanlardır. Sadabad tarihi bir mirastır, ben burada Kağıthane’nin bu mirasına uygun, halkımıza neyin üzerinde yaşadığının farkındalığını anlatan, kültürel ve sosyal mekanlar olmasından yanayım. Kağıthane trafiği bu haldeyken şehir merkezine büyük alışveriş merkezlerinin yapılması sizce yeni sorunları beraberinde getirmeyecek midir ? Kağıthane esnafının da bu yönde ciddi endişeleri var? Büyük alışveriş merkezlerinin şehir içinde bu denli yaygınlaşmasına prensip olarak ben de sıcak bakmıyorum. Esnaf, kolektif bir ruhla beraber birliktelik oluşturmadıkça yaşama şansı azalacaktır. Mahalle bakkalı kavramı veresiye imkanı ve sosyal dayanışmaya katkısı oranında anlamlıydı. Ancak bugün tüketici en iyi malı, en çeşitli ürünler içerisinden en uygun fiyata almak istiyor. Kabul etmek gerekir ki, büyük alışveriş merkezleri insanların

alışveriş yanında, ailesiyle de vaktini geçirdiği çok yönlü mekanlar. Aslında yerel yönetimler bu tür mekanları esnafı da gözeterek kendi imkanlarıyla projelendirebilseler daha sağlıklı çözüm olur diye düşünüyorum. Trafikle ilgili sorun ise daha kapsamlı çözümler gerektiriyor. Kağıthane’nin trafik düzeninde bir sorun olduğu aşikar. Araçların park edebileceği yeterli alan yok. Zaman zaman yaptığımız esnaf toplantılarında da bu sorun en ön sıralarda dile getiriliyor. Kağıthane’nin trafik sorunu ve çözümü Kağıthane kadar ana arterlerin Kağıthane trafiğine olan olumsuz etkisiyle de ilgili. İstanbul’un genel trafik sorunu içerisinde ele alınmalı ve çözüm yoluna gidilmeli. Daha demokratik bir ülkeye doğru yol aldığımız aşikar. Derin yapılar ortadan kalktıkça devlet vatandaş yakınlaşması hiçbir dönemde olmadığı kadar kendini belli ediyor. Kağıthane ölçeğinde durum nedir? Kağıthane de direnç mekanizmaları gözlemliyor musunuz? Bu yapılar sadece ülkemizde ya da ilçemizde değil, dünyanın pek çok bölgesinde mevcuttur. Demokrasinin ve hukuk devleti kriterlerinin hakim olduğu yerlerde bu yapılar zamanla ortadan kalkmıştır ya da hala kalkmaktadır. Kabul etmek gerekir ki, idarecilerin yani kanunları uygulayanların dinamik bir toplumda halkın beklentilerine karşılık verebilmesi oldukça güçtür. İdareciler risk alarak mevcut kanunları halkın menfaatine yorumladıklarında bu sorun aşılabilir. Ancak radikal, cesur kararlar statükonun devamından yana olanları rahatsız edebilir. Ancak merkezde ya da yerelde, uzun vadeli, ileriye dönük vizyonu olan dirayetli yöneticiler oldukça dönüşüm kaçınılmaz olur. Yüzlerce yıldır bizi biz yapan ortak değerlerimizi, bu toplumun mayasına çok uygun olan demokrasi kültürü, beraber yaşama gibi hedeflerle bir araya getirdiğimizde sorunlarımız çok daha kolay aşılacaktır. Kağıthane’de Sivil Toplum örgütlenmelerini nasıl buluyorsunuz? Örneğin Kağıthane Sivil Toplum Platformu var. Güzel bir çalışma, ancak icraat gerekiyor. Çok fazla mükemmeliyetçi olmamak, ayrıntılara boğulmamak gerekiyor, mutlaka bir yerden başlamak gerekiyor. Biz zaman zaman bu platformlarla bir araya geliyoruz, bize düşen koordinasyon görevini yerine getiriyoruz. Kağıthane’de projelerinizi anlattığınızda size destek verecek çok sayıda hayırsever bulabilirsiniz. Ancak kalıcı, uzun ömürlü ve kurumsal bakışla yapıldığında bunlar çok daha anlamlı olur. Kaymakamlık nihayet hak ettiği bir mekana kavuşacak. Yeni hükümet binası hayırlı olsun Kağıthane’nin tarihsel kimliğine uygun bir mekanda çok yakında hizmet vermeye başlayacağız. Şu an içinde bulunduğumuz binada bulunan nüfus müdürlüğü, sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakfı, tek adımda

Ben Kağıthane’nin mirasına uygun, halkımıza neyin üzerinde yaşadığının farkındalığını anlatan, kültürel ve sosyal mekanlar olmasından yanayım

hizmet bürosu, mal müdürlüğü ve yeşil kart gibi birimlerimizle birlikte yeni binamıza taşınacağız. Tapu ise mevcut yerinde devam edecek. Kaymakamlığın merkez caddeden gitmesine, esnafın geçmişten beri süregelen bir karşı duruşu var? Esnaf “Kaymakamlık keşke gitmese” diyor ama gittiğimiz yere topu topu 300 metre mesafede. Bu vesileyle ben de Kağıthane’ye yakışan bu hükümet konağının Kağıthane halkına hayırlı olmasını diliyorum. 12 Haziran için partilerin ilçemizdeki seçim çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kağıthane de demokratik bir seçim süreci yaşandığını söyleyebilir misiniz? Bugüne kadar ufak tefek olaylar dışında gayet huzurlu ve demokratik bir propaganda sürecinin işlediğini söyleyebilirim. Kağıthane’nin seçim bölgesi olan İstanbul ikinci bölgede, diğer ilçelere oranla listelerde daha az adayla temsil edilmesini -ki hemen her dönem böyledir- nasıl karşılıyorsunuz? Sayının çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Etkili isimlerin Kağıthane’den meclise gireceğini söyleyebilirim. Bunun sayıdan daha önemli olduğunu düşünüyorum. Önemli olan Kağıthane’nin sorunlarının Meclis’e taşınmasıdır. Sonra sivil toplum örgütlerinin de bu açıdan yönlendirici bir pozisyonda olması gerekir.

1966 yılında Van`da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Malatya ve Kocaeli`nde tamamladı. 1986 Yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Meslek hayatına 1988 yılında Eskişehir Valiliğinde Kaymakam Adayı olarak başladı. 3 yıl süren adaylık süreci ve sonrasında bulunduğu görevler : Uşak Banaz Kaymakam V. Kırıkkale Çelebi Kaymakamı (1991-1993) Van Çaldıran Kaymakamı (1993-1995) Nevşehir Derinkuyu Kaymakamı (1995-1997) Bilecik Gölpazarı Kaymakamı (1997-2001) Artvin Arhavi Kaymakamı (2001-2005) Tekirdağ Hayrabolu Kaymakamı (2005-2007) Tekirdağ Çerkezköy Kaymakamı ( 2007-2010) Ağustos 2010 tarihi itibariyle atandığı İstanbul ili Kağıthane ilçesi Kaymakamı olarak görevini sürdürmektedir. Meryem Varıcıer ile evli olup , iki çocuk babasıdır. İngilizce bilir. Hobi olarak spor ve grafik tasarımla ilgilenir; açılan ulusal ve uluslararası logo tasarım yarışmalarına katılır; birkaç ödülü bulunmaktadır.


il açanda ilk defa 'ana' söylerik biz. “Azeri şair Bahtiyar Vahapzade bu mısra ile başlıyor anadili anlattığı şiirine. Ana kelimesinin yanına bu derce yakışan başka bir sözcük yoktur kanımca. Anne ve dil ikisi de fıtrati ikisi de doğuştan yaşamımıza girmiş müdahalesiz sahalar. Ne yapsak ne etsek ruha gelmiş, tasdik edilmiş bir karar. Dünyanın herhangi bir köşesinde , dili sorsanız insanlara , hep aynı cevapları alırsınız: Kültür derler, bilgi derler, selam derler… Bir mirası zeminden gökyüzüne , geçmişten geleceğe taşır, ha babam taşır derler. Yorulmadan bıkkınlığa düşmeden , vazife bu ya , taşır da taşır. Kimi zaman Yunus olur. Ete kemiğe bürünür. Kimi zaman Mevlana olur. Aşka yürür. Kimi zaman unutulmuş bir dilin akılda kalan son kelimesi gibi sırtını Ana bildiği tarihe dayayarak zamana meydan okur . Kelimelerden ve mucize sözlerden başka bir silahı yoktur. Can acıtsa da canı cana katsa da bunu bilir, bunu söyler. İlk mesaj onla verilmiştir. İlk kavrayış, ilk güven ana kucağında onla duyulmuştur. Ezan olup kulağa üflenmiş, şiir olup sazın telini koparmış , acı olmuş, hüzün olmuş , gül, bülbül olmuş …. Olmuş da olmuş. Dünya tüccarına gözümüzü açtığımız anda, elemimiz, sevincimiz onla vucuda gelir. Bir mucize gibi gramerini farkına varmadan öğreniriz. Biliriz ki Allah bu sırrı bize üflemiştir. Ne hacet öznenin başta olduğunu öğrenmeye . Onu kullanmamak , ona sırtımızı dönmek ihanete eşdeğerdir. Bir bebeğin bitiminden, dünya hanından yitimine değin en vefakar dost gibi kucağına doğduğumuz annemizin dili , ana sütü gibi temiz ve masum, hep durur yanı başımızda. ‘’ Her kar yağışında kirlenen bir şeydi benim yüzüm’’ diyor İsmet özel. Masumiyet ancak bu kadar anlatılır. Saflık bu derce değerlenir , Bir ziynet gibi gergefe işlenir . Anadilin kuvveti budur işte. Shakespeare en güzel dizelerini , Dante sözün kuvvetini , Fuzuli en güzel beyitlerini ona sarılarak söylemiş . Hiçbir karşılık beklemeksizin zamana adanmış sözlerdir . Hasılı, anasını karşılıksız seven bir çocuk gibidir. Aşk her şivede aşk , anne her dilde devadır. Annenin yanına en yakışanını neden bu derce siyasete , günlük polemiklere mahkum edilmiştir. Değerlerimiz, modernite – gelenek çatışması içinde kendine sağlam duvar arıyor. Bu duvar neden anne dili olmasın ki… Bahtiyar Vahapzade’ye saygıyla … ……….. Bu dil ile tanımışam Hem sevinci Hem de gamı. Bu dil ile yaratmışam Her şiirimi, Her nağmemi. Yoh, men heçem, Men yalanam... Kitap kitap sözlerimin Müellifi: Menim anam. abdullah@buulkegazetesi.com

imur GMY Şirketi tarafından Kağıthane Belediyesinin de yönlendirmesi ile ilçe genelinde 20 adet prefabrik anasınıfı yapılacak. Bu yıl içerisinde 7 anasınıfının temeli atıldı ve bitirilmek üzere. Diğer 13 adet anasınıfı ise gelecek yıl içerisinde bitirilecek. Anasınıflarından beşincisi Hamidiye İÖO ‘na yapılacak. Bu amaçla gerçekleştirilen Temel atma törenine Belediye Başkanı Fazlı Kılıç ve şirket yetkilileri katıldı. Konuşmalardan sonra anasınıfının temeli atıldı ve çok kısa bir sürede bitirileceği söylendi. Anasınıfı yapılacaklar arasında ismi olmayan diğer İlköğretim

ürkiye, kitap okuma oranı açısndan dünyada çok gerilerde kalmış bir ülke. Bunun tersine çevrilmesi için ciddi bir seferberlğin ilan edilemesi gerekiyor. Bu durumun farkında olan birçok okul, okuma kültürünü geliştirmek, kitabı sevdirmek için okuma etkinlikleri, yazar buluşmaları gibi aktiviteler düzenliyorlar. Okuma alışkanlığının çocuk yaşta başladığının farkınd olan Çeliktepe İlköğretim Okulu, Kitap Okuyorum Yazarı ile Buluşuyorum isimli bir etkinlik düzenledi. Yıl boyunca öğrenciler, çeşitli yazarların kitaplarını okuyup yazarı ile buluştu. Bunlardan sonuncusu Kağıthane Nikah Salonunda yapıldı. Programa, Yazar Dursun Gürlek ‘in yanısıra, İlçe Milli Eğitim Şube Müdürleri: Muhammet Çayır, Vural Kurt, Çeliktepe Muhtarı Ahmet karamanlı, Okul Müdürleri, öğretmenler, öğrenciler ve çok sayıda davetli katıldı. Dursun Gürlek, öğrencilerle sohbet havasında bir sunum yaptı. Programın sonunda Yazarın kitapları öğrencilere dağıtıldı.

Yasin Demir ağıthane İlçe Milli Eğitim’in organize ettiği Okul Öncesi Eğitim Şenliğinin 3. sü Mayıs ayı içerisinde çeşitli etkinliklerle kutlandı. Şenliğe Kağıthane’de anasınıfı olan birçok İÖ Okulu ile özel anaokulları katıldı. Anasınıfları yıl boyunca yaptıkları çalışmaları sergileme fırsatı buldurlar. Özellikle miniklerin çok coşkulu olduğu şenliklerde, çeşitli konferanslar, Uçurtma şenlikleri, şiir programları ,yarışmalar, sokak eğlenceleri ve piknik gibi faaliyetler yapıldı. Kağıthane sakinlerinin de minikleri ilgi ile izledikleri şenlik, Hasbahçe’de yapılan okul piknikleri ile sona erdi. Okul öncesi eğitimin bireyin gelişimindeki etkisi artık kanıtlanmış durumda . Böyle etkinliklerle bunun halka anlatılması ve okul öcesi eğitime ilginin artması hedefleniyor.

Okullarından görüştüğümüz veliler : Kendi okullarına da modern şartlarda anasınıflarının yapılmasını istediklerini söylediler. Bilindiği üzere Timur GMY Şirketi Gültepe’de bulunan Belediye Eski Hizmet Binasının yerine NEF isimli bir proje dahilinde Belediye Ek Hizmet Binası ve Residance şeklinde yüksek bir bina yapıyor. Bu binada Pazar yeri, otopark gibi halkın kullanımına açık alanların yanında birçok lüks konut olacak. Kağıthane Şehir merkezine yakınlığı ve iki otoban ( E5 –TEM ) arasında olması sebebi ile inşaat şirketlerinin gözdesi haline gelmiş durumda.


Hasan Ayer dım Adım Kağıthane” Belgeseli ve açık alanda sergilenen “Dört Mevsim Kağıthane” fotoğrafları, Kağıthanelilerin beğenisini kazandı. Kağıthane Belediyesinin katkılarıyla, Fotoğraf Sanatçısı Bünyamin Aygün’ün hazırlamış olduğu resimler, Kağıthane’nin değişik yerlerinden çekilmiş görüntülerle dört mevsimi kucaklıyor. 22 Mayıs 2011 Pazar günü Saat 14.00 de başlayan okçuluk yarışması, Kâğıthane Güreş Sahasında gerçekleştirildi. Diğer bir etkinlik olan Cirit yarışması ise 29 Mayıs 2011 Pazar günü gerçekleştirildi. Yaz Etkinlikleri kapsamında yapılan ve

Barbaros Akkoyunlu

Geleneksel hale getirilen Bisiklet Yarışması, 19 Mayıs Perşembe günü tamamlandı. Her yıl, Sadabad Yaz Etkinlikleri çerçevesinde düzenlenen Uçurtma Yarışması, daha

önce olduğu gibi İETT Garajı karşısındaki Mesire Alanında yapıldı. 15 Mayıs 2011 Pazar günü saat 13.00 de başlayan yarışma, bir çocuk şenliği havasında geçti.

Ayetullah Coşkun 0 Mayıs 2011 Pazartesi günü Çeliktepe Mahallesinde hareketli bir gün yaşandı. Bölgenin ihtiyacı olan Mahalle Konağının temeli kurban kesilerek, dualar eşliğinde atıldı. Mahalle Konağı Çeliktepe halkına; Muhtarlık, Aile Sağlık Merkezi, Gençlik Merkezi ve çevre düzenlemesiyle birlikte Deprem Parkı olarak hizmet verecek. Gültepe Mahalle Konağının planında Muhtarlık, Aile Sağlık Merkezi, Gençlik Merkezi ve Spor Kulübü var. İkramların da dağıtıldığı törende Gültepe halkı; geçte olsa mahalle semt konağının açılışından dolayı mutlu olduklarını ifade ettiler. Belediye Başkanı Fazlı Kılıç: “Birkaç mahallemizde daha vatandaşlarımıza benzeri hizmetler verecek Mahalle Konakları temeli atacağız. Bu tür çalışmalarda maddi ve manevi emeği geçenlere teşekkür ederim. Parklarımızı da en modern şekilde düzenleyip donatarak, kablosuz internet hizmetini vatandaşlarımızın yararlanmasına sunacağız” dedi.

9 Mayıs Gençlik ve Spor Haftası münasebetiyle İlçe Gençlik ve Spor Müdürlüğü tarafından organize edilen Kurumlar arası futbol turnuvası Kağıthane’ye yakışır güzelliklere sahne oldu. Umut çocukları ve Kaymakamlık takımlarının oynadığı müsabakayla başlayan turnuva ilçedeki kurumlar arasında kaynaşmaya olumlu katkı sağladı. Kaymakamlık, Belediye, Milli eğitim, Esnaf odası, Muhtarlar derneği ve Kulüpler birliği takımlarının kıyasıya mücadele ettiği turnuvada Kaymakamlık ve Belediye takımları finale kaldılar. Hasbahçe stadında oynanan Final karşılaşmasında Kaymakamlık takımını 7-3 yenen Belediye takımı turnuvanın şampiyonu oldu.Belediye takımı şampiyonluk kupasına ileri bir tarihte düzenlenecek olan ödül töreninde kavuşacak.


T

arih yaşayan bir olgudur. İnsanın genleri insan vücudu üzerinde ne kadar etkili ise tarih de bugünün olayları üzerinde o kadar etkilidir. İsterseniz bunun doğruluğunu Ortadoğu olayları üzerinde test edelim. Bu olayların kökeninde ne yatmaktadır sorusuna bazıları bilinmeyenlerle dolu cevaplar verirken bazıları BOP deme kolaycılığına kaçıyor. Oysa Ortadoğu’yu anlamanın yolu bu bölgedeki son yerli cihan devletini yani Osmanlı’yı yeniden okumamızı gerektirmektedir. Özellikle de İlber Ortaylı’nın kitabından mülhem Osmanlının en uzun yüzyılı olarak isimlendirilen 19 yüzyılı. 3.Selim ile artık Osmanlı yüzünü Batıya dönmek ve yeni bir nizam (Nizam-ı cedid) inşa etmek zorunda kalır. Osmanlı artık kendi gücü ile ayakta kalmakta zorlandığından devletlerarası rekabeti merkez alan denge politikasına yönelir. Bu dönemin en önemli ismi, sevenlerinin de sevmeyenlerinin de kabul edeceği gibi II.Abdülhamit’tir. Abdülhamit Han, devleti yaşatmak adına önceki sultanların başlattığı atılımları hızlandırarak devam ettirirken özellikle Müslüman ahali ile bütünleşme adına önemli adımlar atar, yerel liderler vasıtasıyla halkı payitahta bağlamayı başarır. Dünya politikasını yakından takip eden Abulhamit yaklaşmakta olan bir dünya savaşını ön görmekte ve düşmanın iyice zayıflayacağı bu savaşta ne pahasına olursa olsun tarafsız kalmayı planlamaktadır. Çünkü o, yaklaşmakta olan savaşın en önemli hedefinin petrol olduğunu bilmektedir. Bu nedenle batılı güçler ellerindeki imkanları kullanarak Abdülhamit’i tahttan indirirler. Bu cümleyi ağır bulanlar lütfen sultana fetvayı sunan heyette kaç Müslüman kaç gayri müslüm var bir baksınlar. Büyük bir tecrübeden yoksun bırakılan Osmanlı, savaşın sonunda petrol bölgelerini terk etmek zorunda kalır ama bu yerel halkın isyanı ile olmaz. Osmanlı bitmiştir fakat bu zenginlik kime emanet edilecektir? Herhalde yerel liderlere ve halka değil! Bu nedenle Arap dünyası bölünebildiği kadar bölündü ve başlarına da tahtlarını kimlere borçlu olduklarını unutmayan krallar atandı. Seyyid Kutub’un deyişi ile “sarışın İngilizler yerlerini esmer İngilizlere bıraktılar.” O krallar da efendilerinin zenginliklerine kimseyi yaklaştırmamak ve yaptıklarının hesabını kimseye vermemek adına halkı ( ve dahi Hakk’ı) yönetimden uzak tuttular. Mısır ve bazı Arap ülkelerinde yönetimi ele geçirenler de aynı yolu devam ettirdiler, sadece bazıları efendilerini değiştirdiler. Bu baskıcı yönetimlerin boyunduruğundaki halklar sonunda patladı. Sonuçları ne olur bilemeyiz ancak Osmanlı’nın tabii değil dış müdahalelerle tasfiyesi sonucu, dış güçler tarafından oluşturulan, kaynaklarını halkının değil efendilerinin hizmetine sunan, insanlarının özgürlük taleblerini hesap verme korkusu ile bastıran bu esmer İngiliz ve Fransızlar isyanın en önemli sebebidir diyebiliriz. abityasaroglu@buulkegazetesi.com

95 ile 1453 arasında Bizans 65 ihtilal ile sarsıldı ve 107 imparatordan 65’i tahtlarını bırakmaya zorlandı, boğuldu, kör ya da kötürüm edildi, karnı deşilerek, kafası kesilerek öldürüldü. İşte size başlığımızı özetleyen ilginç bir olay: Andrinikos Kommenos uyuz bir deveye yüzü devenin kuyruğuna dönük olarak bindirilip alay edilerek dolaştırıldı. Bu esnada kurbanlarının yakınları, tırnakları ile etlerini parça parça yolmakta idiler, gözleri patlatılmıştı. Bu sırada o, hazin bir sesle: ‘Allah’ım bana merhamet et’ diye dua ediyordu...” İmparatorluk çok da istenen bir makam değildir. Artamius isimli bir kişi ihtilalle İmparator yapılır. O da büyük bir sefere çıkarak halka yaranmak ister ama bu isteğine donanma karşı çıkar, onu tahttan indirir ve yerine Theodosius ismli bir vergi memurunu imparator ilan eder. Theodosius’un ilk tepkisi kaçmak olur. Askerler ise onu izleyerek bulur ve zorla tahta çıkarırlar.

izans İmparatorluğu kavramı tarihçilerin bir icadıdır ve İmparatorluğun hayatta olduğu dönemde hiçbir zaman kullanılmamıştır. İmparatorluğun Yunanca adı Basileia tön Romania (Roma İmparatorluğu) veya sadece Romania idi. Doğu Roma halkı da kendisini Romalı olarak adlandırırdı. Türkler ve Araplar ise Rum kelimesini kullanırlardı. Batı Avrupa'da imparatorluktan "Bizans" diye

ayatımızın çeşitli safhalarında bir çok klişe cümle ile karşılaşırız. Bunların doğruluk derecelerini fazla düşünmeden olduğu gibi kabul etmek işimize daha çok gelir. Belki böylece genel geçer bilgileri daha rahat öğrenmiş oluruz. Hele bazı klişelere karşı çıkmak bütün bir Batı medeniyetine karşı çıkmayı gerektiriyorsa bunun zorluğu veya tersten bakarsak bu klişeleri kabul etmenin dayanılmaz hafifliği daha rahat ortaya çıkar. Bu klişelere göre mikrobun bulunması deyince aklımıza Pastör gelir de Fatih’in hocası Akşemseddin’in “Maddet’ü-l Hayat”

bahsedilmeye başlanması Alman tarihçi Hieronymus Wolf'un 1557 yılında Corpus Historiae Byzantinæ adlı eserinin yayımlanmasının ardındandır. 1648 yılında Byzantine du Louvre (Corpus Scriptorum Historiæ Byzantinæ) ve 1680 yılında da Du Cange'nin Historia Byzantina adlı eserlerin yayımlanmasından sonra Montesquieu gibi Fransız yazarların arasında Bizans kelimesi popüler hale geldi.

isimli eserinde mikroptan bahsettiğini bilmeyiz. Atom fiziği deyince aklımıza Ainstein gelir de Cabir b. Hayyan’ın ondan bin sene evvel atomun parçalanması sonucu ortaya çıkacak müthiş enerjiyi (atom bombası) tarif ettiğini bilmeyiz. Yine Kimya ilmi deyince aklımıza Lavosier gelir de, onun yeni bir şeymiş gibi takdim ettiği bilgileri ondan yaklaşık olarak 800 yıl önce ilmi bir disiplin haline getiren, yukarıda ismi geçen Cabir b. Hayyan’ı tanımayız. İnsanlarımız fazla dikkat etmeden “Ortadoğu” klişesi’ni kullanırlar. Nereye göre Ortadoğu? Elbette ki Avrupa’yı dün-

arih ki geçmişten geleceğe haber götürücüdür. Görünüşte hikaye zannedilir fakat gerçekte ilimlerin en yükseği olan tarih, devlet idaresinin en büyük yardımcılarındandır. Hakikaten bir milletin tarihi bilinmezse yaşamasına, ilerlemesine gerekli olan sebeblerin varlığı ve yokluğu nerden öğrenilecek? Fen ve matematik gibi ilimler değil ki vasıtalarla ölçülsün, muadeleyle çözülsün (Namık Kemal) Zihnen yanlış koordinatlarda bulunmak bizleri problemlerimizin çözümsüzlüğü hakkında karamsarlığa sürükleyen en kuvvetli etkendir. Yanlış yerde ve yanlış mesafelerde durmak, meseleleri doğru anlamamızı önleyen bir anlam bulanıklığına yol açıyor. Vuzuhsuzluktan, anlam kaymalarından, anakronizimden ve zaman zaman ibtizale düşmekten kurtulamıyoruz... (A.Turan Alkan)

yanın merkezi alırsanız Ortadoğu dersiniz Lübnan’a veya Suriye’ye. Oysa Ümit Aktaş’ın dediği gibi: “Bu bölgenin harita üzerinde üstünkörü bir tetkiki bile, bölgenin Asya, Afrika ve Avrupa ile olan bağlantılarına karşın hem tarihsel, hem kültürel, hem de coğrafi olarak bölgenin, üç kıtanın merkezinde ve fiziki olarak da farklı bir anakıta görünümünde olduğu tespit edilecektir. ” Nereye göre “Uzakdoğu” diyoruz? Çin’e. Elbette ki Avrupa’yı dünyanın merkezi olarak alırsanız Çin’in bulunduğu coğrafyayı Uzakdoğu olarak isimlendirebilirsiniz. Veya neye göre Karanlık Ortaçağ? Tabi ki (bazı Avrupalı modern tarihçiler bunun tersini düşünse de) bu çağ Avrupa için oldukça karanlık bir zaman dilimidir. Ancak bizim için de bu zaman dilimini


ıristiyanlık açısından en önemli olay Hz. İsa’nın ilk günaha karşı kendisini feda etmesi diğer bir deyişle Romalılar tarafından haça gerilmesi olayıdır. Peki, Hıristiyanlar tarafından kutsal kabul edilen bu haç nerededir? İşte bu konu tartışmalı bir konu. Bu tartışmaya katılanlardan biri de Tarih-i Devlet-i Rumiye’nin yazarı olan Hüseyin Çelebi. Hüseyin Çelebi, Hz İsa’nın gerildiği haçın, İstanbul’a getirilerek Çemberlitaş’ın altına konulmuş olduğunu söylüyor. İmparator Konstantinus’un annesi Helena Kudüs’te bulduğu bu haçı İstanbul’a getirmiş ve taştan bir hücrenin içine konulmuş, Çemberlitaş sütunu da bunun üzerine inşa edilmiş. Jak Deleon’a göre Haçlıların İstanbul’u kuşatma sebeplerinden biri de bu kutsal haçtır. Semavi Eyice’nin naklettiklerinden batılıların buna ciddi bir biçimde inandıklarını anlarız: “Kaidenin içinde Hz. İsa’nın bazı kutsal kalıntılarının olduğu yolundaki bir söylenti üzerine, İstanbul’un 1919-1923 arasındaki işgali sırasında, çevredeki bir kahvehaneden anıtın içine girmek için kaçak bir kazı yapılmıştır. Benzer bir girişim de 1929’da Danimarkalı Teosof (dini hatıralar araştırıcısı) C. Vett tarafından gerçekleştirilmiştir. Araştırmacılar kaidenin içine ulaşamamışlar ama önceki kaçak kazının izlerine rastlamışlardır.”

stanbul'un fethinden sonra sarayın ve İstanbul halkının gereksinimi olan sebze ve sütün bir bölümü Kâğıthane’deki ağıl ve bostanlardan sağlanırdı. Ayrıca geniş ve niteliği yüksek çayırları nedeniyle sarayın atları burada otlatılırdı. Saray ahırlarının ve hayvanlarının sorumlusu "Mir-i Âhur" un makam köşkü Kâğıthane’ye kuruldu.

vliya Çelebi Seyahatnamesi’nde şehzade düğünleri şöyle anlatılır: “Sultan Süleyman’ın ogullarının sünnetleri için İstanbul’da At Meydanı’nda iki defa düğün olmuş. Bir Şevval 936 (1529)’dan başlayıp yirminci gününde Şehzadeleri Mustafa, Mehmed ve Selim, Damat ve Sadrazam İbrahim Paşa sarayında sünnet olmuşlar. Dügünün sonunda

Kağthane sahrasında at koşuları tertip edilmiştir. Bir de gayet uzun sırık dikilip ve en üstüne bir gümüş tas dolusu altın ok atıcılardan kim önce vurduysa onu mükafat olarak almıştır. Sonra yine aynı yerde Lütfi Paşa’nın sadaretinde 5.Zilkade 469 (1539)’da yalnız Şehzade Bayezid’in sünneti için azim masrafla 13 gün süren düğün yapılmıştır.”

Bizans’ta resmi binalar ve Mese (Merkez) denilen cadde Milliarium noktasından başlıyordu. Romalılar, günümüzde haritalarda sıfır noktasının Greenwich’ten başlatılması gibi sıfır noktasını Milliarium’dan başlatıyordu ve burasını belirlemek için bir taş koymuşlardı. Buranın Dünya’nın ortası olduğuna inanıyorlardı. Milliarium taşı denilen bu taş günümüzde Yerebatan Sarnıcı yakınlarında hâlâ durmaktadır.

aynı kalıplarla kullanırsanız , ruh hastalarının içindeki şeytanı kovmak için kafatasında bir delik açan Avrupa ile, ruh hastalarını müzik ve su sesi ile tedavi eden Selçuklu’yu eşit kabul etmek zorunda kalırsınız. Fransa İmparatoruna guguklu bir saat gönderen Harun Reşit’le, o guguklu saati içinde şeytan var diye kırdıran Fransız İmparatorunu eşit kabul etmek zorunda kalırsınız. Asr-ı Saadet’i dahi karanlık bu çağın içinde kabul etmek zorunda kalırsınız. Dolayısı ile hayatımızda tartışmadığımız klişelerden biri olan çağ tasnifi bizim tarihimize ne kadar uyar, bu da bir tartışma konusudur. Avrupa’dan ödünç aldığınız kavramlarla kendi tarihinizi açıklarsanız, hür köylünüzü köle, hükümdarınızı (Allah’ın sıfatlarından olan) mutlak hakim sıfatı ile tanımlamak zorunda kalırsınız. Batıda dev-

letlerin bir kısmı teokratik olduğu için Osmanlı devletini de teokratik kabul edersiniz. Bu klişeleri kabul edersek medeniyetin beşiği olarak Eski Yunanı almak zorundayız. Oysa Eski Yunanın felsefeyi, tıbbı, matematiği ve diğer ilimleri aldığı Eski Mısır, Mezopotamya veya Hind medeniyetini ön plana çıkaramazsınız. Bu klişelere göre sınıflı bir toplum olan ve köleciliğin oldukça yaygın olduğu Eski Yunan sitelerini demokrasinin beşiği kabul etmek zorundasınız. Yoksa aforoz edilebilirsiniz, yazdıklarınız ya sümenaltı edilir veya görmezlikten gelinir. Kim tarafından mı? Tabi ki Batıyı dünyanın ve dahi gönlünün merkezine koymuş, gözleri Batı medeniyetinin ışığı ile kamaşmış (belki de kör olmuş) bu nedenle de yerel ve milli olan hiçbir şeyi görmeyen batılı aydınlar tarafından. Onlara göre medeniyetin kaynağı

Eski Yunandan beri Batı olduğuna göre Doğuyu, yereli fazla araştırmaya gerek yoktur. Çünkü Batıdaki “kaşaneler”e karşılık Doğuda var olan sadece “viraneler”dir. Homeros’u ezbere bilen bu aydınlar Nedim’den veya Baki’den bir mısra ezberlemeyi zul kabul ederler. Arapça, Farsça veya başka Doğu dillerini adam yerine koymadıkları için yabancı dil öğrenimi dedikleri zaman İngilizce veya Fransızca öğrenmeyi dil eğitimi kabul ederler. Bu tip aydınların eleştirilerini Ali Şeriati, Hilmi Yavuz, Kemal Tahir, Cemil Meriç gibi mütefekkirlere bırakarak esas konumuza dönelim. Ben bu yazımda ezberlediğimiz bir klişe hakkındaki şüphelerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Ezberlediğimiz ve pek fazla da eleştirmeden kabul ettiğimiz klişelerden biri de Amerika’nın keşfi ile ilgilidir. Buna göre

Evliya Çelebi bu köşkü şöyle anlatır: “Sonra Mîrâhûr Köşkü Mesiresi: Kâğıthane Nehri kenarında bir çimenlik yerde ahşap yapı süslü bir köşktür. Osmanoğulları padişahlarının atları bu otlakta çayırlar. İstanbul emiri bu köşkte oturup padişaha burada ziyafet verir. İki cevahir takımlı küheylân atlar hediye eder. Diğer musahipleri ve veziriazamı da yelkenduz atlar çeker. O da padişahtan bir samur giyip hisselenir ve on kölesini has hareme rica edip çerâğ eder. Yeryüzünde benzeri olmayan büyük çınarlar gölgesinde bir dinlenme yeridir ki Osmanoğulları padişahlarının seçkin ve soylu küheylân, cilfidan, tureyfî, manek, musâfaha, mahmudî ve silâvî sabâ (seher yeli) gibi süratli atlarının otlağı geniş ve yeşillik bir alandır ki burada biten yulaf, tirfil, yonca, ayrık, kara firik ve sarı firik gibi otlar bir diyarda olmaz. Ancak Erzurum'da Pasin sahralarında, Muş ovalarında, Soğanlı vadilerinde, Bingöl ovalarında, Van'da, Salmas ve Tercan kırlarında ve deşt-i Kıpçak'ta olur. Tâ bu derece Kâğıthane Çayırı dünyaca meşhur çayırdır. Çok zayıf, arık bir at on gün o otlakta yulaf yese mahmudî fili gibi semiz ve iri olur.

Dünya’nın yuvarlak olduğuna inanan Kristof Kolomp hep batıya giderse sonunda Hindistan’a varacağına inanır. Bunun için gerekli olan insan, gemi vb ihtiyaçları için krallara başvurur ancak hiçbirisini ikna edemez. En sonunda İspanya Kraliçesi İsabella’yı ikna ederek gerekli olan yardımları alır ve yola çıkar. Bu bir klişedir. Ancak bu klişenin içinde o dönemin en güçlü devleti olan Osmanlı Devleti’nin ismine rastlamıyoruz. Yani Kolomp güçlü ve büyük devletlere başvururken Osmanlı’ya başvurmak aklına mı gelmemiştir? Yoksa Kolomp aslında Osmanlı Devleti’ne başvurduğu halde bu olay, tarihi vakaların arasına mı girememiştir? Kesin yargılardan kaçınarak Kolomb’un İstanbul seyahati, Amerika’nın keşfi ve sonuçları ile ilgili klişelere gireceğiz.


Biz dünyadan gider olduk Kalanlara selam olsun Bizim için hayır dua Kılanlara selam olsun *** Cihan bağında bir gülüm Kemale ermeden soldum Baki mülke yolun olsun Makamın cennet olsun *** Zikrettikçe hüdayı Terk edersin günahı Müminin son durağı La ilahe illallah

G

eçen sayımızdaki ‘Kitap Okuma İstasyonları’ başlıklı yazımda; ‘kitap hediye etme’ ve ‘doğru kitap okuma’ kampanyasından bahsettikten sonra, birçok elektronik posta aldım. Postaların birçoğunda, “Kitap hediye edin, doğru okumalar yapın tavsiyelerinde bulunuyorsunuz ama kitap ismi önermiyorsunuz. Keşke kitap ismi de önerseydiniz.” gibi serzenişlerde bulunarak, ısrarla kitap ismi önermem isteniyor. Burada tek tek kitap ismi önermemin zor olacağı aşikâr. Çiçek bahçesine giren bir insanın, hangi çiçeği koklayacağını şaşırması gibi kitap ismi önermenin de buna benzer bir tarafı olduğunu söylemem gerek. Onun için sadece ve sadece küçük bir kapı aralamaya çalışıp devamını sizlere bırakacağım. Kitap isimlerinden ziyade türlerine göre birer ikişer yazar ismi önermenin daha doğru olacağı kanaatindeyim. Örneğin; Yoksulluğun ve yerindeliğin öyküsünü günümüz diliyle Mustafa Kutlu’dan, Kral Suban’ın Düşnane ülkesinde mistik bir duyuşla Osman Koca öykülerinden zevkle okuyabilirsiniz. Roman türünde; edebi dildeki zenginlikleri ve kurgudaki ustalığıyla ön plana çıkan, belgesel tarihçiliği oya gibi işleyen Mehmet Niyazi ve Okay Tiryakioğlu’nu, Şiirde; içsel ve aşkın dili başarıyla imgeselleştiren Hüseyin Akın’ı, Sıra dışı ve imgesel denemeler okumayı sevenler için Esra Elönü’yü, Düşünsel anlamda tadımlık yazılarıyla Rasim Özdenören’i, okuyup kitaplarını hediye edebilirsiniz. Medeniyet okumaları türünde ise; “Kamus (büyük sözlük) namustur.” aforizmaları dillere pelesenk olan ve dildeki hassasiyetini ortaya koyan, yazdıkları en fazla cımbızlanan Cemil Meriç, Asım’ın Nesli’nde bu milletin geleceğini gören Mehmet Akif, Kimilerine göre ‘gizemci’ kimilerine göre ‘serüvenci’ ama her şeyden önce müşfik bir baba ve bizden halktan bir yazar, şair, düşünce adamı olan Cahit Zarifoğlu, “Diriliş” dizisiyle insandan irfana Yitik Cennet’ini arayan Sezai Karakoç, olmazsa olmazlarımız arasında olmalıdır. Yerli ve yabancı klasikleri zikretmeye sanırım gerek yok… Evet sevgili dostlar… Sanırım elektronik mektuplarınıza kısmen de olsa cevap verebildim. Sonraki sayılarda görüşebilmek dileğiyle… Esen, esin kalınız. fehmiyakut@buulkegazetesi.com

1. Allah’tan Talep Kadir mevlam senden bir dileğim var Beni namertlere muhtaç eyleme sen Cennet alayı nasib et bana Sırat köprüsünde yolumu bağlama Servete sarıldım büyük iş gibi Rızkımdan fazlası benimmiş gibi Gece gündüz koştum mallar aradım Kadir mevlam ateş atma özüme Dünya malı görünmüyor gözüme Kadir mevlam sen bak benim yüzüme Cehennemin ateşi ile dağlama *** Genç yaşında göçtü bu dünyadan Rahmetini esirgeme ulu yaradan *** Ya Rab nurun ile nurlu eyle kabrini

Z. Onat BAĞCI ültür tarihimizin köklü ve derin geçmişine sahip olan mezarlarımızın aynı zamanda iki boyut arasındaki yegâne karine olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Zira yaşayanın mevte, gaibin muhataba toprakla yazgılaşmış kültürümüzün son durağıdır onlar. Bu bağlamda metodolojik çalışmamıza geçmeden önce terimsel giriş yapmamız zaruridir. Zira bütünü doğru algılamanın yolu parçaları düzgün birleştirmekten geçmektedir. Çalışmamızda ananelerimizin yerindelik unsurları arasında başat rol oynayan mezar taşları ve bu taşların anlatmak istediği kültür mirasını irdeledik. Gayretlerimizin özverili olabilmesi adına kişilik haklarını esas alarak isimleri boş bırakıp sadece metinler üzerinde yoğunlaştık. Yazılı her metnin -dönemlerini yansıtması yönüyle- tarihini vermeyi istediysek de daha sonra amacımızın bu bağlamda kabul görmeyeceğini düşünerek tarihsel verilerden -en azından istatistiki olarak- vazgeçmek zorunda kaldık. İncelememiz yeni sayılabilecek bir mezarlık olduğu için tabii olarak eski kültürün şekil ve muhteva özeliklerine tevafuk edemedik Biz bu çalışmamızda Zincirlikuyu Mezarlıklar Müdürlüğü’ne bağlı olup 1964 yılında hizmete giren Sanayi Mahallesi Mezarlığı’nda dikili 800’ü aşkın mezar taşını inceledik. Bunları tematik açıdan ayrıca öbeklendirmenin faydalı olacağı kanaatine vardık. Mezarlığımız henüz yeni sayılabileceği için eski yazılı herhangi bir kitabeye tevafuk edemedik. Araştırmalarımızda umduğumuzdan ziyade manzum ve mensur parçalarla karşılaşmamız bizleri sistematik bir incelemeye sevk etmiştir. Şimdi sizlere bu sistemli çalışmayı sunuyoruz:

Bu başlık altında 1400 yıllık bir inancın sadece temel taşlarını inceledik. Diğer tüm maddelerde dini karakterlerin varlığı takdir edersiniz ki kaçınılmazdır. Hüve’l-Baki: Kalıcı olan O (Allah)’dır. *** La ilahe illallah Muhammeden Rasulallah. *** Bismillahirrahmanirrahim. *** Fatiha suresinin Türkçe okunuşu. *** Ey insanlar nereye gidiyorsunuz? (Tekbir Suresi, 26) *** Her şey Allah’ındır. *** İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.

Sordum sarı çiçeğe Anan baban var mıdır Çiçek der Derviş Baba Anam babam topraktır *** Gelin zikredelim Tez varalım diyara İnşallah lütuf eder Biz giriftara *** Fani dünya hoştur ama Akibi nuş olmasa Firdevs ala iyidir ama Şiddet-i nar olmasa *** Cennette huri kızları Söyler Allah deyu deyu Çıkmış İslam bülbülleri Öter Allah deyu deyu ***

2.Peygamber ve Ümmetinden Talep Ey Muhammed ümmeti Ölünün diriden bir fatihadır minneti *** Bir ibadet hanedir ki Her usulü bağ sefa İçinde sakin olanlar Çekmesin cevri cefa Bir gelen bir daha gelsin Demesinler bir vefa Sahibine kıl şefaat Ya Muhammed Mustafa *** Çektim cefa, görmedim sefa Ruhuma okuyun fatiha Bulayım şifa Razı olsun cümlemizden Muhammed Mustafa *** Kabrime bakma, unutma Bakıp da uğramamazlık etme Sabırlar versin Tanrı size Dostlar okuyun bir Fatiha *** Bu yer öyle bir yerdir ki Her saati bir sefa İçinde yatan kişi Asla çekmesin cefa Kendisine kıl şefaat Ya Muhammed Mustafa *** O güzel dünyada hurma ağacı Yavrularımın hepside duacı ……….’ciğim başımın tacı Bulamadım bu dünyada sana ilacı Seven dostlar olsun dünyada duacı *** Burada iki derviş mevta Kim iyi niyetle ne diyorsa Üç gulhuvallah bi elham okuya Cenab-ı Haktan duası kabul ola

……….’ı çok seven babaannesi Ben ……….’ı garipsedim, özledim Bayram günü gelir diye gözledim


Gide gele mezarını düzledim ………. koydum sevdiğim adını, Alamadım lezzetini, tadını ……….da almadı hiç muradını ……… diye yanıyorum Derdiyle yanıyorum *** Bir filizdin neler geldi başına Daha yeni girmiştin otuz iki yaşına Beş yavruya doymadı diye yazın Mezar taşına *** Yaralı anayım Ah çekerim derinden Dağlar inler yerinden Ben nasıl ağlamayayım Genç yaşında gitti elimden *** Sevgili babamız Evimizi yıktın gittin Boynumuzu büktün gittin Sana sonsuz rahmet olsun Gençliğine doyamadan gittin *** Canım kızım çok sürse ayrılık Aradan geçse çok sene Biz senle olamasak bile Sen bizlesin gene *** Eşim ne yatarsın çukur ovada Aradım bulamadım seni yuvada Bir garip kuş oldum yalan dünyada Ahirette kavuşuruz inşallah *** Canım yavrum aç kapıyı geleyim Hastayısan bir halini sorayım Geldim ki gurbette seni göreyim Felek bırakmadı ki muradını alayım *** Yoruldum da yol üstünde oturdum Zalim felek vurdu ben de götürdüm Her senede bir yavrumu yitirdim Felek kozun paklandı mı benimle *** Küçük yaşta bahtım karalı

1.İstek Bildirenler Ey kardeş, bakıp geçme Bugün bize yarın size Bir fatiha okuyun bize *** Dolaştım dünyayı bulamadım derdime ilaç Ne zengini tok gördüm, ne fakiri aç Kabrimden geçerken ellerini aç Sen de bir gün olursun duaya muhtaç *** Ben de bu dünyada hayat dolu gezerdim Başıma geleni kalemle yazardım Gördüğünüz gibi şimdi burada mezarım Ocak ayında savruldu hayatımın harmanı Amansız derdime bulamadım dermanı Zalim felek böyle yazdı fermanı Ey dünya ehli gelirsen gitme okumadan Bir fatiha *** Ey Müslüman bakıp geçme Ben de senin gibiyim Bir dua oku da öyle geç *** Ey insanoğlu bu gün bana yarın sana Ruhuma okusana bir fatiha *** Hayatın seline katıldı gitti ömrüm Giderken bize gülemedin hiçbir gün

Değmeyin dostlar bağrım yaralı Doktor tabip geldi geçti sıralı Bulunmadı çare yaram sızlıyor

1.Ölüm Sebebini Bildirenler Almanya’da elim trafik kazasında ölen …… …… *** …………… …………… Amansız bir trafik kazası sonucu Hakkın Rahmetine kavuşmuştur *** Trafik kazasında hayatını kaybeden ……… …. oğlu ………… *** Ömrünün baharında muradına doymadan acı bir trafik kazası sonucu kaybettiğimiz … ………… *** Trafik kazasında hayatını kaybeden …………. *** Bir tomurcuk idim. Dev kamyon beni Bahçede buldu, soldurdu *** 19 yaşında elim bir trafik kazasında ölen …………… *** Kütahya’dan çıktım salık Selamet Bilecik’e geldim Koptu kıyamet kıyma felek Hasret kaldım garip anama *** Yeni değmemiş on sekiz yaşıma Bu ne hikmettir gelir başıma Otobüs Azrail oldu çıktı karşıma Perişan halimi gören ağlasın *** Üç gün evvelinden girdin

Sorarsanız kim yeter bahtısı ……….’ın fatihadır merakı *** Yolda harami çok engel arama Unutma sevdiğim demde sırada Gidiyorum ama gönlüm burada Ne sen beni unut ne de ben seni 2.İzah Gerektirenler Mezarıma urca koydular Getirip bunca koydular Ben hiç murat almadım Üstümden baca koysunlar *** Aslıma karışıp toprak olunca Çiçek olur mezarımı süslerim Dağlar yeşil giyer Bulutlar ağlar Gökyüzünde dalgalanır sesler *** Gençtim bir kız için kıydım canıma Yatarım kara yerde kimse gelmez yanıma Annem ağıt yaktı yazdı taşıma Yaptı mezarımı resmim koydu başıma Yaptı mezarımı resmim koydu başıma Felek çok gördü acımadı genç yaşıma 3.Tavsiye Bildirenler

düşüme Yeni değdim ben on dokuz yaşıma Trafik kazazı geldi başıma Asker olacaktım pusulam geldi Bütün özlemlerim yarıda kaldı Zalim tır sebebim oldu Anam …………’dır babam ………. Benim özlemimi duyduğun zaman Kader böyle imiş ağlama anam 2.Ölüme Vesile Olan Haller Benim rabbim böyle yazdın yazımı Asker ocağında aldın kuzumu Yavrum vatanın Kıbrıs şehidi Annenin babanın emektarıydı *** Hayatımın baharında görevlerin en şereflisi vatani borcunu ifade ederken hakkın rahmetine kavuşan ve şehitler mertebesine ulaşan ………………’ın ruhuna fatiha

Elektrik teknisyeni .…… ……..…’nın

…………..…. bin …………….. ***

Gittim Almanya’ya çalıştım 18 sene Hiç zevk almadım bir gün bir sene Bu dünya faniymiş geçti bunca sene Bizlere de okumadan geçmeyin bir fatiha *** Ey mümin kardeşlerim Bizleri duadan unutmayınız ki Sizleri de unutmasınlar *** Altından ağacın olsa, zümrütten yaprak Akıbet gözünü doyurur bir avuç toprak *** Dünya malı elde iken Hep düşmanlarımız dost olur Elde bir şey kalmayınca Bütün dostlar düşman olur Üşenir olduk ölüm denen sözden Eser kalmamış gül yüzden kara gözden Kurtuluş yoktur toprak denen özden Kara toprağa kor konmuş yatan bizden *** Sen bir hiçsin ey insan Dünya ise yalan Gün gelecektir ki sen de öleceksin Bana mutlaka inan *** Ey gafil yolcu Bir fatiha okumadan geçersin

…................. ’ın kızı, ………….. gelini, üç yaşındaki ……….’ın annesi …………

Sevenlerden ayrıldı, sevdiğine kavuştu *** Ah vah hanım kızım

Gözde sızan yaş olsam Ölüme yoldaş olsam Solan bir güz gülüsün Kara toprakta değil Gönlümde gömülüsün *** Dut ağacı boyunda Dut yemedim doyunca Sana bir gömlek aldım Tıpkı boyum boyunca

Anan ile ablan ile, Beraberce ayrılmadan Yatıyorsun yan yanasın, Anaların anasısın *** Ruhun şad olsun Annemiz biz sana doyamadık Kara topraklar doysun sana Bizim talihsiz annemiz *** Hiç beklemediğimiz anda Allah elimizden aldı seni Biz senin için her zaman Allah’a dua ediyoruz Başta babamız biz altı kardeş Her zaman yanındayız Canımız annemiz, Senin annelik şefkatine Doyamadan kaybettik Bizim için yanında yer ayır Nihayet bir gün sana kavuşacağız Demiştin ki son yolculuğumda Görmek isterim hepiniz Sen rahat uyu annelerin annesi Bak selamlıyor seni dostların hepsi

Bir olup sen de buraya düşersin *** Cihana geldim de dünyayı görmedim Bahar geldi ne güzel toprak Mevsimi gelince dökülür yaprak Güvenme dünyaya sen olma ahmak Seni de aldatır boşa çıkarsın Çok çalıştın toprak oldu bana yeter Okursan bir fatiha ihtiyacım var *** Yolcu hayatımız rüya ömür yalandır Dünya yaşayana hiçtir, bir andır Aldanma fanisin doğuştan beri Bir lafza olur beni de yad et Bir fatiha oku ruhumu şad et *** Ne bakıyon taşıma Neler geldi başıma Otuz dört yaşındayken Taş diktiler başıma *** Bu dünya fanidir, İçtim ecel şerbetini Lokmana hacet kalmadan Giydim yakasız gömleği Terziye hacet kalmadan Çekildim karanlık köşeme Mimara hacet kalmadan


Yüksel Cırt ncelikle sizi tanıyabilir miyiz? İsmim Özgür Gözüaçık Akyıldız, 1981 Kastamonu’da doğdum. Evliyim. ilk okulu Kastamonu, ortaöğretim ve lise eğitimimi Cide’de. Üniversite öğrenimimi Samsun 19 Mayıs Üniversitesinde tamamladım. Futbolla ilk tanışmam ilkokul çağlarımda başladı. Lise son yıllarımda 1995 yılıydı lisanslı olarak Cidespor’da başladım ve 1 yıl bu takımda oynadım. 1997 yılında Adana Sağlıkspor’a transfer oldum. Burada futbol oynarken Samsun 19 Mayıs Üniversitesini kazandım. 1999-2001 yıllarında üniversite eğitimimi tamamlarken aynı zamanda Samsungücü bayan takımında futbol oynadım. Ayrıca okul takımında da yer aldım.21 yaşıma geldiğimde bayan futbol takımlarının bu dönemlerde kapandığından kulüp bulmakta zorlandım ve futbolu 13 yaşında başlayıp 21 yaşımda tamamladım. Şimdilerde Futbol oynamanız için teklifler geliyor mu? Evet teklifler var. Belirli hedefler çizdim, Antrenörlük yaparken tekrardan futbola dönmek istemem. Gerektiğinde özel halı saha organizasyonlarında ve takımın idmanlarında bende yer alıyorum. Sizi futbol antrenörü olmak düşüncesi nasıl oluştu. Aslına bakarsanız babamın öğretmen olması nedeniyle o yaşlarda Avukat yada öğretmen olmak gibi düşüncelere sahiptim. Fakat Futbolu bıraktıktan sonra rahmetli hocam Bilal Kozanoğlu’nun yönlendirmeleriyle ve biraz da ona özenmemle antrenör olmaya karar verdim. Antrenörlük eğitimi aldım. Alt yapılarda görev aldıktan sonra 2004 yılında, Cidespor ile anlaştım. 2007/2008 sezonunda Sivasspor da kısa süreli bir görev yaptım. 06.02.2009 yılından bu yana görevime Çatalzeytin Zümrütspor’da devam ediyorum. Sizin jenerasyondan antrenörlüğe devam eden isim var mı? İlk oynadığımız takımdaki arkadaşlarımdan hiç biri antrenör olarak devam etmediler fakat ikinci takımımda bir arkadaş ve Samsun Gücü takımından da birkaç kişinin benim gibi antrenörlüğü seçtiklerini biliyorum. Bir bayan olarak farklı kulvarda olmanız sizi yormuyor mu? Evlisiniz ev işleri, Antrenörlük, Tv kanalında program ve yorumculuk yapıyorsunuz. Bu konuda eşim Gürkan’a çok teşekkür edi-

yorum. Bana çok fazlasıyla destek oluyor. Bir dönem ara verdiğimde, yoğun desteğini hissettirerek antrenörlüğe başlamamda en büyük etken eşim Gürkan dır. Tüm bu organizasyonları birlikte göğüslediğimizden çok fazla zorluk yaşamıyorum. İnsanlar sahalarda sizi gördüklerinde ne gibi tepki veriyorlar. İlk antrenörlüğüm olan Cidespor’da, saha içinde orada niye bulunduğumu idrak edemeyen insanlar oldu. Zaman sonra basının da bana desteğiyle ilk zamanlar aldığım tepkileri almamaya başladım. İstanbul futboluna geldiğimde tıpkı geçmişteki gibi şaşıranlar olmuştu ama şuanda tepkiler çok iyi ve memnunum. Özellikle Saha komiserlerinden çok büyük destek görüyorum. Bir keresinde saha komiseri sayın Nedret Terkeş ile karşılaştığımda, “sizi tebrik ederim iki yıl öncede sizinle karşılaşmıştık çok başarılısınız” demesi ayrıca beni mutlu etti.

Farklı kulüplerden teknik direktörlük yapmanız için teklifler aldınız mı? Evet fazlasıyla teklifler geliyor. Size gelen teklifler üst liglerden mi? Bölgesel Amatör lig, Süper Amatör lig, gibi diğer liglerden de var mı? Evet bu liglerden de teklifler geliyor. Büyük takımın alt yapıları da olabilir. Duruma göre değerlendirmeye alacağım. Çatalzeytinspor Kulübü ile sözleşmem devam ediyor. Fazla detaya girmek istemiyorum, lig de devam ediyor. İstanbul Amatör futbolunda antrenörlüğünü başarılı bulduğunuz teknik adam var mı? Evet var, Bayrampaşa Tunaspor Teknik Direktörü Ergün Gelen, Büyükçekmece Spor Teknik Direktörü Tuncay Soyak sayabileceğim isimler. Tv programlarındaki çekimler nasıl gidi-

yor. Kanal T’deki “Tarafsız Saha” Programımız Burak Ölmez ile yoğun şekilde devam ediyor. Amatör futbolun görülmeyen, duyulmayan, her yönünü, yazılı basın ve internet sitelerinde bir numara olan Yerel Futbol sitesinde işliyoruz. İstanbul Amatör sitelerinin yanı sıra, görselde bizlerin de bu konuları ele almamız amatör futbola ne kadar önem verdiğimizin bir göstergesidir. Tabiki bunları yaparken bizlerin de desteğe ihtiyacı var. Her zaman yanımızda olduğunu bildiğimiz desteğini esirgemeyen, Türkiye Futbol Federasyonu İstanbul İl Başkan Vekili sayın Adem Mat’ın ve kulüplerimizin de desteğiyle faaliyetlerimizi sürdürüyoruz. Ayrıca Eurosport kanalında yorumculuk yapıyorum. İstanbul da ki amatör futbolun konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz. İstanbul diğer illere bakarak tek başına ayrı bir futbol şehri. İstanbul’daki amatör takımların tesis sıkıntıları çok fazla. Gittiğimiz maçlarda karşılaşma öncesinde takımı ısındıracak yerlerin olmayışı başlıca sorun. Tesislerde ayrıca bayanlara özel tuvalet ve soyunma odalarının da olmasından yanayım. Şunu da ayrıca söylemeliyim ki İstanbul’a ilk geldiğim yıllardaki imkanlarla şimdiki imkanlar arasında olumlu anlamda bir düzelme var. Amatör kulüplerimize belediyelerinin her konuda destek vermeleri gerektiğini düşünüyorum. Ulaşım, tesis, sağlık ve gelir kapısının sağlanması yönünde desteklerini verirlerse Türk futbolunun gelişmesi kaçınılmaz olur. Son olarak, teknik direktörü olduğunuz Çatalzeytin Zümrüt spor’un ligdeki konumu ve hedefi nedir.? Her zaman olduğu gibi bir üst lig olan, birinci amatör lige çıkmak. Geçtiğimiz senelerde averajla bu şansımızı kaybettik. Genç bir kadroya sahibiz ve bunun meyvelerini yemek istiyorduk ama şansızlıklar peşimizi bırakmadı Sakatlıklarla boğuştuk. Bazı futbolcularım çalıştıklarından maçlara gelemediler. Şuanda 5 maçtır yenilmiyoruz. 2 beraberlik, 3 galibiyet aldık. İkinci yarıdaki ilk üç hafta alacağımız puanlar çok önemli, rakiplerimizin de birbirleriyle oynayacağı maçlardan puan kaybedeceği karşılaşmaları göz önüne alırsak, bu dönemi kayıpsız geçmek istiyoruz. Değerli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederim. Bu imkanı bana sunduğunuz için sizlere teşekkür ederim.


B Sıtkı Torlak lçemizin köklü kulüplerinden Sanayi Spor kongresini yaptı.43.yılını kutlayan camianın kongresi çok renkli ve heyecanlı anlara sahne oldu. İki listenin kıyasıya yarışmasından galip çıkan kulübün renkli simalarından ve sevilen isimlerinden Faruk Nafiz Uçar Sanayi sporun yeni başkanı oldu. Oyların tasnifinden sonra başkan Faruk Nafız Uçar eski başkan Cemalettin Çelebi ‘ye hizmetlerinden dolayı teşekkür etti.İkili gayet samimi ve centilmen bir biçimde tüm çalışmalarının Sanayi Spor için olacağını

deklare ettiler. Cemalettin Çelebi: Sanayi Spora yakışır bir kongre oldu.Görevimi çok sevdiğim bir ağabeyime devrettiğim için ayrıca çok mutlu oldum.Kazanan Sanayi Spor olmuştur. Faruk Nafız Uçar: Çok sevdiğim kulübüme bundan önce değişik kademelerde hizmetlerde bulundum, şimdi ise genel kurulun teveccühü doğrultusunda başkanlık görevimi en iyi şekilde yerine getireceğim.Teslim aldığımız bu bayrağı daha üst seviyelere taşıyacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın. Önümüzdeki sezonun takımımıza ve tüm kulüplerimize hayırlar getirmesini diliyorum.

. Amatör Lig 8. Grup’ta mücadele eden Kağıthane’nin güzide iki takımı olan Güneyyıldızı ve Talatpaşa Spor Kulübü müthiş mücadeleye sahne olan grupta averajla 2.ve 4.durumdalar. İkili averajlarda avantajlı durumda olan Güneyyıldızı adım adım bir sezonun ardından ligine dönmek için gün sayıyor. Haftanın üç günü sahalarında Ekrem Hoca ve Üsref Hoca ile çalışma tempolarını artıran Kağıthane ekibini kulüp başkanı Yahya Aras ve yönetim kurulu üyeleri de yalnız bırakmıyor.

eş yüz on milyon kilometrekarelik dünya sizin olsun beyler. Yetmiş santimetre çapınca dört yüz elli gram ağırlığındaki bizim ‘dünya’mıza dokunmayın. Zira siz bir tur atmadan bitirdiğiniz hayatı, biz döndüre döndüre, dolu dolu yaşarız. Biz ona her şeyimizi sığdırabiliriz. Sizi mutlu etmek için saraylar, köşkler yetmese de bizim mutluluğumuz on yedi buçuk metrede zirveye çıkar. Sizi mutlu etmeye yetmeyen vakitlerin doksan dakikası bizi gayet bahtiyar eder. Siz hayatınızı birçok evreye ayırsanız bile, bizim ‘dünya’mızda hayat iki devrelidir. Sizin lüks restoranlarda yediğiniz spesiyallerden alamadığınız lezzet, bizim tribün çekirdekçisinin külahında gizlidir. Siz ne dilden söylerseniz söyleyin türkülerinizi, şarkılarınızı; bizim tribün bestelerimizin ahengini tutturamazsınız ve bizim kadar yürekten söyleyemezsiniz. Siz halay çekseniz, köçek oynasanız, horon tepseniz de; bizim çift santrafor oynarken yaşadığımız coşkuya erişemezsiniz. Sizin uzatması olmayan hayatlarınız varken, biz bazen mutluluğu uzatmalarda yakalarız. Sizin açıklarınız mutluluktan sıkıntıya yelken açtırırken, bizi mutluluğa koşturur açıklarımız. Sizin en büyük aşklarınızın bizim dünyamızdaki yansıması nedir bilir misiniz? Her şartta ve halükarda tutkuyla yaşadığımız ‘arma’ sevdasıdır. Siz ne kadar kazanırsanız kazanın, kazandıklarınız bizim kaybettiklerimizin asla karşılığı olamaz. Siz kendinizi geniş düzlüklerde gezdirirsiniz, oysa bizim dünyamız küçük alanlarda büyük tutkuları doğurur ve binlerce gönle girer. Bizim dünyamızda yaş farkı yoktur yedi yaşındakiyle yetmiş yedi yaşındaki aynı sevinci ve aynı hüznü yaşarlar. Birileri ayak oyunlarıyla hayatlar söndürürken biz attığımız çalımlarla insanlara zevk ve mutluluk veririz. Birileri insanları sınıflandırarak cepheler açarken biz insanları bir çatı altında toplar ve hep birlikte aynı zafer türkülerini söylettiririz. Sıkıntılar arasında mutluluğun nasıl yaşandığını görmek isterseniz buyurun bizim masum ama karakterli ‘dünya’mıza. Kazancını nakit olarak almak isteyenler hiç zahmet etmesinler çünkü bizim kazancımız sokaktan kurtardığımız çocuklarımızdır. Futbol arenasına sunamasak bile adam gibi yetiştirmek, topluma yararlı birer birey olarak sunabilmek bizim en büyük kazancımızdır. Biz görevimizi bu bilinç ve anlayışla yerine getirirken kaybedenler gibi gözüksek de kaybettiğimize hiç inanmayız. Çünkü bizim ‘dünya’mızda kaybeden hiç olmaz ve kesinlikle herbirimiz bir şey kazanmış veya kazandırmıştır. mehmetunlu@buulkegazetesi.com


Serdar Çil

S

evgili okuyucularım bu ay ki yazımızda hayatımızın en verimli çağını, kuş gibi hemen uçup giden gençlik dönemini işlemeyi gaye edindim. Allah’ın (C.C.) lutfuyla insanoğlu dünyaya gelir. 1 yaşından 80-90 yaşına kadar yaşar tabii ki herkes değil, kader çizgisi, alın yazısı ile doğar, yaşar ve ölür, ahirette yeniden dirilir. Hani derler ya her yazı okunur, okunmayan bir yazı vardır oda alın yazısıdır. Kaderi, büyüklerimiz şöyle de tarif ediyorlar: “Beyaz bir sayfaya beyaz bir kalemle yazı yazsak; okunur mu ? Asla… Buna aynı zamanda, Allah’ımızın meleklere her birimiz için çizdirdiği hayat projesi diyoruz. Dünyaya gelen insanın hayat merhaleleri vardır. 1. Çocukluk dönemi, 0-15 yaş arası yani buluğ çağına kadar ki zamanı (15 yıl) 2. Gençlik dönemi, 15-25 yaş arası, en hareketli çağı. Hayatın fırtınalı zamanı esas ahretin o dönemde kazanıldığı çağ (10 Yıl) 3. Olgunlaşma-Kemale erme çağı, 25-40 yaş arası, buna 2.buluğa erme dönemi deniyor. (15 yıl) I.Buluğ çağı 0-15 yaş arası fizyonomi itibariyle gelişme, II.Buluğ çağı ise ruhen-aklen inkişaf etme dönemi deniyor. Kırk yaş çok önemli çünkü Peygamber Efendimize (S.A.V.) bu yaşta peygamberlik verildi. Kırk yaşına gelen kardeşlerimize sen artık peygamberlik yaşına erdin, biraz kendini toparla diyoruz. Seneler önce bir ahlak kitabında okumuştum: “Yaşı kırka gelip hayrı şerrinden çok olmayan kimse, kendisini cehenneme hazırlasın” deniyordu. İşte bu dönem, yani kırk yaş civarı, insanın olaylara daha geniş açıdan bakması, sıkıntılarına göğüs germesi, sabrının metanetinin artması, iradesinin kuvvetlenmesi, hayrı-şerri seçme hususunda daha dikkatli olması ve fikirlerinin-ufkunun geliştirdiği dönemdir. 4. Kemalât dönemi, 40-60 yaş arası, kişinin 40 yaşına kadar ektiklerini biçme zamanıdır. Kazandığı paralarla eser bırakma, talebe yetiştirme evlatlarının-torunlarının mürüvvetlerini görme Allah’ın (C.C.) rızasını kazanma, halini şükretme, mutmain bir vaziyette işte bu mevsimde (Allah-o kulunaşöyle der) Ey huzur içinde olan (insan) nefis! Sen ondan razı, oda senden razı olarak Rabbine dön.(İyi) kullarım arasına gir. Cennetime gir.(Fecr SûresiAyet:27, 28,29,30) Evet hizmet bırakma çağı. Bilgeler ne güzel söylemiş:” Adam oldur ki bıraka geride bir eser, eseri olmayanın yerinde yeller eser”, “At ölür meydan kalır, yiğit ölür şan kalır”, “Merkep ölür semeri kalır, insan ölür (keseri) eseri kalır.” Hz.Ali (R.A) hazretleri de: “Öldükten sonra yaşamak isterseniz ölmez bir eser bırakınız” der. Hani derler ya insanın iki ömrü vardır. Birisi yaşayacağı belli yaş, ikincisi ölmeyeceği, eserleriyle [Kitap, talebe, hayırlı evlat-torun, Sadaka-i Cariye dediğimiz (Cami, Çeşme, Yol, Hastane, Yurt ve benzeri) eserleriyle kıyamete kadar yaşadığı uzun ömür. .Allah böyle ömür ile yaşayanlardan eylesin bizleri, âmin. Aziz okuyucularım yazımızı rahmetli Prof.Dr. Ali Fuat Başgil’in şu sözü ile noktalayalım: “Gençliğini eğlenmekle geçiren, ihtiyarlığını ağlamakla geçirir.” Allah’ın selamı üzerine olsun. muzaffercoskun@buulkegazetesi.com

üzyıllardır Kuran ve Sünnet haritasına dâhil olan ana başlıkların en önemlileri birtakım uydurmalara katık edilmeye çalışılmış, din arkadan hançerlenmiştir. Hiç şüphesiz, bu uydurma tasavvurları her uygulayan kötü niyetle hareket etmek istememiştir. Ancak, cahilin dindarlığı arttıkça sapması da artıyor. İslam Tarihi uzak coğrafyalara yayılan bir medeniyetin oluşturduğu halk yığınlarının içinden gelen bir tarih. Hiç şüphesiz bu coğrafya halkları, İslam’dan önce de çeşitli inanışlara sahipti. Türkler Şamanizm’den, Farisiler Zerdüştlükten, Araplar putperestlikten gelen bir takım inanışlarını bırakmış olsalar da evvelden kalan masallarını, hikâyelerini, sözde kutsallarını sanki gerçekmiş gibi İslam’ın içine katma çabası yüzyıllardır devam etmekte. Hıristiyanlardan, Yahudilerden, Sabiilerden, Asurlardan, Sümerlerden gelen yalan yanlış bilgiler İslam’ın içine sokulmuş bir yılan gibi ince ince dini kemirmeye devam etmektedir. Ülkemizde de yüzyıllarca evvel vefat etmiş, şehit düşmüş, nice âlimler, bilge insanların mezarları, türbeleri, cahil Müslümanların karargâh kurduğu evler haline getirilmiştir. Ellerine aldıkları otu, bulguru, kumaşı, cam kırıklarını, demir paraları, mumları götürüp bu mezarların üzerine bırakıp, yeni tapınma şekilleri icat etmişlerdir. Bir elinde Yasin-i Şerif kitapçığı, diğerinde birçok eşya… Efendi hazretlerini ziyarete giden teyzeler, ablalar, anneler, dedeler; Mezarın başında bir Yasin okursam, bir de etrafında 7 kere dönersem, üstüne üstlük şu elimdeki kumaşı da bir kenarına bağlarsam eve gitmeden bu efendi sayesinde dileğim kabul olur diyenler hiçte az değil. Hz. Ömer’in bakış açısı nedir birde ona bakalım. “İnsanlar gidip “Rıdvan bi'atı'nın yapıldığı “Rıdvan ağacı” -Şeceretürrıdvan”“ altında namaz kılıyorlardı. Bu haber Hz. Ömer’e bildirilince o da onları oradan uzaklaştırıp ağacın kesilmesi emrini vermiştir.

Ev sahibi olmak isteyenler, işleri kötü gidenler, huysuz çocuğunu huylu yapmaya çalışan anneler, çocuğu olmayanlar, hasta olanlar, başında cinler dolaşanlar, gece yolda giderken baykuş sesi duyanlar, tuttuğu takımın şampiyon olmasını isteyenler, gireceği sınavı önceden kazanmak isteyenler, ehliyet sınavından devamlı kalanlar, gözleri kızaranlar,

yaş ilerledikçe yüzleri kırışanlar daha birçok sebepten dolayı maalesef günümüzün veya geçmişimizin mütedeyyin insanları bazen cahillikten, bazen biraz umuttan çareyi kutsal saydıkları mezarlarda yatan kişilerde ararlar. Sonra bir bakmışsınız ki yatırı bol ülkemizin yatır ticareti adı altında küçük esnaflar, kobiler ortaya çıkmış... Birde efsaneler vardır. Benim memleketimde Hz. Ali’nin atının ayak izleri varmış mesela… Ufak bir araştırma yaptığımda Hz. Ali’nin hayatı boyunca memleketime gelmediğini öğrenmem zor olmadı. Babama bu inanış ne zamandan beri var diye sordum. Ben çocukluğumdan beri biliyorum dedi. En az 50 senedir böyle inanıyor hemşerilerim. Bu zatlara ait efsaneler o kadar yayılmıştır ki, siz yok öyle bir şey olmaz dediğinizde… Efendi hazretlerini kızdıran gruba girersiniz, kâfirlikle bile itham edilebilirsiniz. Modern hayat, yeni arayışları da beraberinde getirdi. Tekkelerin kapalı durmasını, türbelerin ziyarete kapanmasını isteyen elitist yaklaşıma sahip birileri de, farklı dilek yerleri araştırmış ve bulmuştur. Geçen sene tam şimdiki gibi haziran ayının başında bir haber bülteninde uzunca bir kuyruk ve her çeşidinden insan gördüm ekranda. Adını şimdi

TAZİYE Sizleri pikniğimize davet ediyoruz! Bu sene ilkini gerçekleştieceğimiz pikniğimize tüm mezunlar ve mensuplar davetlidir... Tarih: 03 temmuz 2011 Yer: kurtkemeri mesire alanı-kemerburgaz Not: sanayi mah.merkez camii önünden Sabah: 08.00 de otobüs kalkacaktır...

Yazarımız ve dostumuz Mehmet Horasan’ın muhterem valideleri Emine Horasan vefat etmiştir. Merhumeye Allah’tan rahmet, ailesine ve sevenlerine sabır dileriz.

unuttuğum bir adada bir kiliseye akın etmiş halkımız. Gireceği sınavdan başarı ile çıksın diye evlatlarını düşünen anneler, bizzat sınava girecek gençler ,,ellerinde mumlarıyla sırada bekliyorlardı. Niye buraya geldiniz diye sorulduğunda sınavdan başarıyla çıkmak için çeşitli ritüeller yapmaya geldik diyorlardı sevgili halkımız. Son zamanlarda yeni uğrak yerleri kiliseler de oldu maalesef. Yalnızca senden yardım dilerim diyerek dua etmek bize yeter. Bir de hayrı gözetmek zorundayız. Allah’ım ne olursa olsun bana şunu ver demek yerine hayırlı ise ver demeyi ilke edinmemiz gerekiyor. Sevgili dostlar bu yazıyı yazmamın sebebi bir yazarın şu tespitiydi. Türbe ziyaretleri nin sebeplerinin başında orada yatan kişinin vasıtasıyla, Allah’tan dilemenin Anadolu’da yaşayan güzel ve köklü bir gelenek olarak devam ettiğini söylüyor yazar.. Köklü geleneklerimizin bazılarının kökleri kurumalı… Her gün defalarca okuduğumuz Fatiha suresinin 4. Ayeti bizim söylemek istediğimiz her şeyi o kadar güzel anlatıyor ki; “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım isteriz.’’ Gerisini siz çoktan anlamışsınızdır, biz ne desek boş... Selam ve Dua ile.

Yıl: 1 - Sayı: 3 - Haziran 2011 25 Kuruş İmtiyaz Sahibi Cengiz Cantürk Sorumlu Yazı işleri Müdürü Metin Ünlü Haber Ekonomi Kültür-Sanat Spor Eğitim Aile-Sağlık Tarih

Yasin Demir Mehmet Horasan Fehmi Yakut Mehmet Ünlü Abdullah Ağırtmış Canan Cantürk Abit Yaşaroğlu

Görsel Tasarım Hüseyin Kızılay Reklam Müdürü İdris Peşen İnternet Ayetullah Coşkun Sanayi Mahallesi Gümüşhane Caddesi No: 1/105 Kağıthane - İST www.buulkegazetesi.com info@buulkegazetesi.com Tel: (212) 278 39 34 / Süreli Yerel Yayın Basım Yeri: İhlas Gazetecilik A.Ş Tel: (212) 454 30 00


Dİrİlİş Çağrısı Milletim, uyan! Kendine dön! Aslını unutma! Geçmişini bil. İçinden, gerçek aydınlardan kurulu bir kadro çıkar. Çıkar ki, onlar, hem bugününü, hem yarınını kurtarsınlar. Geleceğini, ancak, bilinçli, idealist bir aydın nesil güven altına alır. Milletim! Büyük bir milletsin. Çok büyük bir ülken var. Onun bir çok parçasına el konulmuş. Öbür parçalarına da göz dikilmiş. Çok köklü bir tarihe sahipsin. Gerçek bir medeniyetin, Hakikat Medeniyeti’nin sahibisin. Onu yeniden ayağa kaldır. Diril ve Dirilt! İnsanlık seni bekliyor. Milletim! Doğu’ya, Batı’ya dur diyecek güç, sensin. Kendini bildiğin gün, kurtulacaksın.Ve bütün insanlığı kurtaracaksın. Yoksa, insanlık, büyük bir felâkete doğru gidiyor. Sınırsız hırs sahipleri dünyayı yakmaktan geri durmuyorlar. Milletim! Uyan, kendine gel! Yeni bir sayfa aç. Yeni bir çağ aç. Geçmişte birkaç kez çağ açmıştın. Yine açabilirsin. Yine açabilirsin. Yine açabilirsin. YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ Genel Başkanı Sezai KARAKOÇ


Profile for Bu Ülke

Bu Ülke Gazetesi Sayı:3  

Bu Ülke Gazetesi Sayı:3  

Profile for buulke
Advertisement

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded