Page 1

Müzisyen Necmettin Aslan’la babasının saz teknesinde uyuyan çocuktan, ‘Asar-ı Aşk’a giden yolu konuştuk.

Kağıthane’nin tarihi hikayesine bir de Yunan Mitolojisinden bakmaya ne dersiniz. İstanbul’u doğuran şehir Kağıthane’yi zevkle okuyacağnızdan eminiz.

Kağıthane gibi yoğun göç alan ilçelerin en büyük sorunlarından biri de sokak çocukları ve madde kullanımının yaygınlığıdır. Sokakta çalışan çocukların dramını da buna eklediğimizde toplum olarak kanıksadığımız bu duruma acil çözümler getirmeliyiz.

Konuyla ilgili olarak görüşlerine başvurduğumuz, kendisi de eski bir sokak çocuğu olan Umut Çocukları Derneği Başkanı Ferhat Şahin de tehlikenin büyüklüğüne dikkat çekerek aileleri uyarıyor.

G

öç gerçeğinin getirdiği çok büyük sorunlarla yüz yüzeyiz bu gün. Sayıları gün geçtikçe artan sokak çocukları ve madde kullanımının ilköğretime kadar inmesi bu sorunların en önemlilerindendir. Manşetimizde bu toplumsal yaraya dikkat çektik ve sorunu değişik boyutlarıyla gündeminize taşıdık. Resmi makamlar ve sivil toplumun bu anlamda daha fazla inisiyatif alması gerektiğine inanıyoruz. Bu Ülke Gazetesi bundan sonraki sayılarında da popülizmden uzak bir biçimde yaşadığımız gerçek sorunları kamuoyunun dikkatine sunacaktır.

GENAR kamuoyu araştıtma şirketi Genel Müdürü Mustafa Şen’le şehircilikten, araştırma şirketlerinin çalışma stratejilerine kadar birçok konuda samimi bir söyleşi yaptık.

Kağıthane’de Sadabad kaynaklı bir İstanbulluluk algısı var ama o da maalesef çok alt düzeyde. Yerel yöneticilerimizin büyük bir kısmı yüzlerini şehre değil siyasete dönmüş vaziyetteler.

Kağıthane Ekrem Cevahir Lisesi İmam-Hatip Bölümü öğrencilerden kuraklıkla savaşan Kamerun halkına anlamlı bir yardım.

Kağıthaneli milli futbolcu Beşiktaşlı Gökhan Keskin, fubolculuk geçmişini teknik adamlığını ve gelecek planlarını gazetimize anlattı.


Yasin Demir ncelikle sokak çocukları ile sokakta çalıştırılan çocuklar ayrımını yapmakta fayda var. Sokak Çocukları/sokakta yaşayan çocuklar tüm zamanlarını sokakta geçiren çocuklardır. Sokakta çalışan/çalıştırılan çocuklar ise geç saatte de olsa evlerine dönen, aile geçimine katkı olsun diye çalışan ve genelde okulla bağları zayıf da olsa süren çocuklardır. Özellikle sokakta yaşayan çocukların sevgisizlik, eğitimsizlik, terk edilme duygusu, güvensizlik, cinsel ve psikolojik istismarlar nedeniyle hayata ve geleceğe yönelik yargıları ve düşünceleri farklıdır; bu da onları bazen saldırgan ve tehlikeli yapar. Aslında iki grubu çok net olarak ayırmak her zaman çok da mümkün değil. Çünkü sokaktaki çocuklar adım adım daha tehlikeli ve normal yaşama dönmelerini zorlaştıran ortamlara sürükleniyorlar. Gerçekten de cam siliciliği, mendil satma ve benzeri işlerle sokakta olan çocuğun daha sonra şiddet, uçucu madde kullanma gibi olaylara karıştığı ve ailesinden, evinden koptuğu görülüyor. Çoğu zaman ailenin denetiminden uzaklaşan çocuk, eğitimini yarıda bırakıyor, yaşıtlarından soyutlandığı gibi yetişkinlerin dünyasına da giremiyor, çalışma ortamına da uyum sağlayamayarak ayrılıyor, sokaktaki sınırsız ve sorumsuz özgürlüğü seçerek sosyal yaşamdan tamamen kopuyor ve bir süre sonra sokakta yaşamayı tercih eder hale geliyor.

Aslında tehlike sanıldığından daha büyük ve çok yakınımızda. Konuyla ilgili olarak görüşlerine başvurduğumuz, kendisi de eski bir sokak çocuğu olan Umut Çocukları Derneği Başkanı Ferhat Şahin Bey’ de konunun öneminin yeterince anlaşılamamasından dertli. Bu ülke gazetesi olarak , Kağıthane’nin mahallelerinde özellikle emniyet yetkilileri, belediye ve mahalle muhtarlarıyla yaptığımız görüşmelerde, Kağıthane’ de “sokak çocuklarının yaşadığı belirgin mekanlar olmadığı” bilgisinin bize verildiğini hatırlattığımızda, Ferhat Şahin in cevabı :“Kağıthane’de ailesiyle birlikte yaşıyor gözüken, ama bizim madde bağımlısı olduğunu bildiğimiz insanlar var. Ayrıca zaman zaman ailesine uğrayan ve sokakta yaşayan çocuklar var. Sokaktaki mekanı Kağıthane’de olabilir, başka yerde olabilir ama Kağıthane’de olmasa bile oraya yakın bir yerdedir. Beyoğlu’nda, ya da Sur içi’nde olması bu gerçeği değiştirmez.” şeklinde oldu.

Umut Çocukları Derneği olarak, Gültepe ve Seyrantepe’de yaptıkları araştırmalarda, 17

stanbul genelinde şu kadar sokak çocuğu var diyemeyiz, ancak tesbit edilen 500’e yakın “lider abi” var. Bu gruplar içerisinde kız grupları da var ve bunların bir çoğunun cinsel istismara maruz kalma durumları söz konusu. “Lider abi “birlikte yaşayan sokak çocuklarının lideri demek. Herkese , sabah bir görev verir. Örneğin benim görevim sabahları bakkalların önüne bırakılan günlük süt ve yoğurtları ihtiyacımız kadar olanı çalmaktı. Sokak çocukları restoranların artıklarından besleniyorlar. Hastalık konusunda ne yapacaklarını bilmiyorlar. Ufak tefek ko-

ailede çocukların madde kullandığını ve buna bağlı olarak anne ve babalarına şiddet uyguladıklarını belirten Ferhat Bey , tüm bu yaşananları “maddenin sokaktan aile ortamına sıçraması” olarak tanımlıyor. Görünen o ki, çocuklar artık madde kullanmak için sokağa kaçmıyorlar, bunu evde yapıyorlar ve diğer arkadaşlarını da madde kullanmak için eve davet ediyorlar. Örneğin Seyrantepe’de 17 yaşında bir gencin, ailesiyle birlikte yaşadığı evde odasının bali poşetleri ile dolu haline şahit olduğunu ifade ediyor. Sokakta küçük yaşta çocukların, kız çocuklarının varlığını üzülerek tesbit ettiklerini anlatan Ferhat Şahin, bu çocukların durumuna çözüm bulmak için (AMATEM, UMATEM, ÇEMATEM) gibi kurumlara baş vurduklarını söylüyor. Ferhat Bey, kamuoyunda sokak çocuklarıyla ilgili kullanılan aşağılayıcı dilden de şikayetçi. Ona göre işlenen suçların tek sorumlusu so-

nularda doktora gitmiyorlar. Hemen hepsinin cep telefonu var. Medya bu konuyu zaman zaman saptırıyor. Sokak çocukları arasında yapılan bir araştırma sonucuna göre , medyanın gösterdiğinin dörtte biri kadar bile bencil, şizofrenik ya da saldırgan davranış göstermedikleri ortaya çıkmış. Sokak çocuklarının başkaları için belki de tek tehlike oluşturdukları an, madde kullandıkları zamandır. Bu haldeyken sizden gelip para istediğinde, hakaret eder ya da şiddet uygularsanız o size öldürücü bir darbe olarak geri dönebilir. Aslında sokakta olmalarına rağmen

kaktaki çocuklar değildir. Yıllarca sokakta kalmış bir çocuk sevgisizlikten şiddetten başka bir şey vermez topluma. Ortada bir skandal ve vahşet varsa o da bu çocukların eğitim alamaması, sokağa terk edilmeleri ve sokak kültürüyle büyümesidir. Ve asıl üzücü olanın toplumun bunu kanıksamasıdır.

Konuyla ilgili görüşlerine görüşlerine başvurduğumuz Psikiyatrist Uzman Dr. Hatice Alibaşoğlu da, madde kullanımının özellikle ergenler arasındaki yaygınlığına vurgu yaparak, maddenin vücutta yaptığı tahribata değindi. Madde kullanımıyla özellikle bilişsel fonksiyonların etkilendiğini, akıl sağlığı ve algılama yeteneğinin belirgin zarar gördüğünü, davranım bozukluğu, riskli davranışlar, kendine zarar verme, depresyon ve hatta psikoza sebep ola-

çocukların üzerinde büyük sorumluluklar var. Duyguları körelmemiştir. Örneğin para dilenirken utancını tiner kullanarak örter. Utanma duygusunu bu şekilde bastırır. Tiner çekildiğinde vücut üşümez , ya da tinerin etkisi geçene kadar kişi üşüdüğünü hissetmez. Tineri çektiğinde kendini güçlü hisseder. İçindeki anne –baba yokluğunu sevgisizliği , toplum tarafından hor görülmeyi, itilip kakılmayı, hayatta yalnız olduğunu, içindeki çaresizliği bu şekilde bastırır. Sokak çocuklarının oluşturduğu gruplardan kendi isteğiyle ayrılmak diye bir şey söz konusu değildir. Kendi yargı ve infaz kuralları vardır. Sokağın hukuku vardır.

bildiğini belirtti. Alibaşoğlu, karşılaştıkları vakalarda toplumun her kesiminden örnekler olduğunu, ebeveynlerin sosyoekonomik durumları ne olursa olsun çocuklarıyla ilgilerini üst seviyede tutmalarını söyleyerek, “benim çocuğum asla yapmaz” düşüncesi içerisinde olmamaları gerektiğini ifade etti.

Sosyal hizmet uzmanları ve psikologlar da, sorunun kaynağına inerek, buna yönelik çalışmalar yapmak gerektiğini ifade ediyorlar. Onlara göre bu da ancak örgütlenerek ve proje bazlı çalışarak mümkün olabilir. Toplumun tüm katmanlarını çözüme ortak etmek ve sonuçları ölçülebilir/değerlendirilebilir projeler üretmek gerekli. Bu projelerle toplumu bilinçlendirmek ve duyarlı kılmak amaçlanmalı. O sorunla ilgili faaliyet gösteren birimler arasında işbirliği sağlamak ve insan kaynaklarını ve maddi kaynakları iyi kullanmak, sorunun çözümünü hızlandırabilir. Kâğıthane gibi göç unsurunun belirgin olduğu bölgelerde sorunun çözümüne yönelik olarak, resmi kuruluşların, belediyelerin ve sivil toplum kuruluşlarının sadece bu gündemle bir araya gelmesi gerektiğini belirten uzmanlar, bu ailelelerin ve çocukların tespiti, bu insanlar için nelerin yapılabileceği gibi konuların konuşulup , ortak projeler geliştirilmesi noktasında uyarıda bulunuyorlar. Uzmanlara göre, İstanbul’daki dernekleri, sivil toplum kuruluşlarını, şirketleri sosyal sorumluluk anlamında bilinçlendirmemiz ve baskı yapmamız gerekir. Yine ulusal basın kadar, özellikle yerel basının yaşadığı yeri sahiplenmesi adına bu tür sosyal sorumluluk projelerine öncülük etmesi, gerektiğinde kurumların işbirliği içerisinde örgütlenmesine öncülük yapabilmesi imkanı sağlanmalıdır.


Yasin Demir

İ

llerin siluetiyle ilçelerin dizaynı arasında sıkı bir korelasyon vardır. Nedim’den tutun da Yahya Kemal’e varıncaya kadar kimlerin zihnini çeldirip kalbini tersyüz etmedi ki bu dizayna açık siluet. Hal böyle olunca elimizdeki zumlu merceği daha bir minimize edip Kağıthane’yi odaklamak, sonra baştan sona dolaşmak, kanaatimizce bizleri olduğu kadar sizleri de keyifli ve eğlenceli bir yolculuğa çıkaracaktır. Dost meclis ve sohbetlerinde, İstanbul’un prototipi olmaya namzet ilk ve tek ilçenin burası olduğunu defalarca söylemişizdir. Bir kez de bu köşede tekrar etmiş olalım. Zira tepeler şehridir İstanbul. Topkapı Sarayı ile Koca Mustafa Paşa arasını mesken tutan, Çemberlitaş’ı aşıp Beyazıt’a varan, Fatih ve Yavuz’u Edirnekapı’ya taşıyan yedi tepe… Kağıthane de böyle… Üstelik tarihi, Efendisi’yle hemen aynı yaşta… Üstüne üstlük tepe sayısı Efendi’sinden çok daha fazla… Hem bu tepelerin pek çoğu birbirlerinden o kadar ayrıksı, pek azı birbirlerine o derece yakın ki… Bakalak kalmamak elde değil! Hatta bazıları tepe diye bilinir, çağrılır ise de; hakikatte tepe vasfını hepten yitirmiş ve hatta diğer yükseltilerin nazarında handiyse un ufak olup eriyip gitmiştir. O derece… Çimen ile Şirin tepeler örneğin... Gümüşhane Caddesi ile Sanayi Mahallesi’nin başat görüntüleri altında siluetini kaybetmiş mahcup iki sevgili gibi mağrur ve fakat biteviye suskundurlar… Çelik dişlerin ördüğü tepesel mahalle bu ikisine nazaran kut ve muttur. Zira onu örseleyecek ne bir güç, ne de kuşatıcı bir perde mevcuttur. Güllerin kızardığı tepe ile Harmana girenlerin tozsuz çıkamadığı tepe de bu gibi bir ayrıcalığa sahip olduğu için kendileri ile ne kadar övünseler, yeridir. Vaktiyle uçarı tiplerle hafifmeşrep kızların almanaklarında epeyi çeltik tutan Seyrantepe, bugün golyat tipli stadyumdan velut Aslantepe karşısında daha ne süre dayanacak, bunu zaman gösterecek. Ancak hiçbir şeyin eskisi olmayacağı kesin! Bir tepemiz daha var ki; Kağıthane’nin omzuna çıkmış, oradan meydan okur gibi dik, dimdik bakar şehre. Eteklerine yığılan güneş, kendinden geçerken gerisinde nurumsu halelerden müteşekkil bir tepecik bırakır. İlk bakışta görenleri hayrete düşüren esrarengiz bu manzarada aslında buülkenin tepecil yazgısı yatmaktadır. Neyse kimsenin tepesini daha fazla attırmadan hiç olmazsa bir bayırdan bahsedelim ki sinir katsayımız dinsin, düzelsin. Çelik ve Gül’ü birbirine bağlayan kavuştak yani sürüsüne tepecik arasında ortalı bir bayır. Yükseklik korkusu olanlar için kaçırılmayacak nadir bir yer… Bizden yazması… osmankoca@buulkegazetesi.com

ğitim Bir Sen 6.nolu şube başkanı İdris Şekerci gazetemize önemli açıklamalarda bulundu. Sendikacılık vizyonlarını “Kendi medeniyet zaviyemizden baktığımızda sendikal mücadele, Mekke’ye ticaret maksadıyla gelen ve haksızlığa uğrayıp ‘Yok mu bizim hakkımızı arayacak?’ çığlığına kulak veren ‘erdemli olma’ ortak paydasında buluşan ‘Hılful fudul’ yaklaşımıdır. Şeklinde ifade eden Şekerci, sözlerini şöyle sürdürdü: “Komşusu açken tok yatan bizden değildir’, ‘İşçinin alın teri kurumadan ücretini ödeyin’ uyarıları bizi çağın da gerekleri münasebetiyle sendikacı olmaya sevk etti belki. Bir hizmet aracı olarak gördüğüm Sendikacılık merhum genel başkanımız Akif İnan’ın “Her eylem yeniden

Celalettin Özoğul âğıthane’de bulunan Bayburt Köy Dernekleri’nin başkanları, Oruçbeyli Derneği’nde sabah kahvaltısında bir araya geldiler. Kahvaltıya ev sahipliği yapan Bayburt Oruçbeyli Sosyal Yardımlaşma Derneği başkanı İlhami Battal yaptığı açıklamada toplantının amacının bütün köy derneklerini bir konfederasyon çatısı altında birleştirmek

İsmail Kaya nsan ve Medeniyet Hareketi Genel Merkezinde her ayın son çarşamba akşamı düzenlenen ‘Haber Veri Yorum’ programında, seçim süreci ve seçimden sonra ortaya çıkabilecek tablo müzakere edildi. Oturum başkanlığını gazetemizin imtiyaz sahibi Cengiz Cantürk’ün yaptığı programa, Taraf Gazetesi yazarı Mehmet Baransu ve gazeteci yazar Nevzat Çiçek katıldı. 12 Haziran'daki seçimler öncesi yaşanan son gelişmeler değerlendirilirken özellikle Yüksek Seçim Kurulu'nun BDP'li milletvekili adaylarına kota koymasının gerilimi tırman-

diriltir beni/nehirler düşlerim göl kenarında” dizeleri taşları eriten bir mücadele olarak anlam dünyamızda karşılığını buldu. Sendikalarının hızla büyüdüğünü dile getiren İdris Şekerci; “700 küsur üyeyle çıktığımız yolda bugün Allah’a şükür 2000 civarında üyeye sahiptir. Ayrıca YTÜ, Boğaziçi, İTÜ, Mimar Sinan gibi İstanbullun dört önemli üniversitesinde örgütlenmeyi ba-

şarmış bir durumdayız.” dedi. Eğitimin sorunlarına dair Şekerci şu görüşleri dile getirdi: “Bugün eğitimi sorunları masaya yatırılırken hep parçacı bir yaklaşım ortaya konmaktadır. Eğitim sorunları eğitimcinin sorunlarından bağımsız düşünülemez. Bireysel, düşünsel ve inanca dayalı farklılıkları dikkate almadan nitelikli bir eğitim ortaya koyamayız.”

olduğunu dile getirdi. Toplantıya dernek başkanlarının yanında Kağıthane Belediye Başkanı Fazlı Kılıç, Ak Parti Kağıthane İlçe Başkanı Sami İlhan, Destek Hizmetleri müdürü Hayati Battal, Sanayi Mahallesi Muhtarı Cengiz Yıldırım ve Kağıthaneli iş adamı Musa Can katıldı. Toplantıya katılan başkanlar bu etkinliğin her ay geleneksel olarak devam etmesini istediler.

oğaziçi Eğitimciler Derneği ve Kağıthane İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün ortaklaşa düzenledikleri Veli Eğitim Seminerlerinin birincisi 3 Mayıs Çarşamba akşamı Nikah Salonunda gerçekleştirildi. Seminere özellikle liseli öğrenci velilerinin yoğun bir şekilde katıldığı görüldü. PDR uzmanı Hakan Baykan tarafından verilen seminerde aile içi iletişim konusu işlendi. Ailede iletişim, ergenlik dönemi, sorumluluk, birbirini anlama gibi alt başlıkların slayt sunumlarla anlatıldığı seminerde sorucevap bölümü de yapıldı. Program sonunda görüştüğümüz veliler ; konuların çok önemli olduğunu ve istifade ettiklerini söylediler. Seminer çalışmalarının başka konularda da devam edeceği bildirildi.

dırdığı ortaya konuldu. Böyle bir provokasyonla Güneydoğu'da halkın adeta BDP'nin kucağına itildiği ve bölgede Ak Parti’nin oylarında azalma yaşanmasının hedeflendiği dile getirildi. Türkiye'de vesayet sisteminin sürmesini isteyen güç odaklarının her seçim öncesi bu

tür gerilimi tırmandırma politikası güttükleri ifade edildi.Vesayet rejiminden kurtulmak için mutlaka yeni sivil bir anayasanın yapılması gerektiği ortaya konulurken, Türkiye yeni anayasası ile yeniden dünya ölçeğinde bölgesel bir güç olacağı vurgulandı.


D

Adem Saylak şrefoğlu Otomotiv; Mustafa, Ali ve Tuncay İçöz kardeşler tarafından 1992 yılında kuruldu. Babaları Eşref beyin adına ithafen Eşrefoğlu Otomotiv adıyla kurulan firma kısa sürede, verdikleri kaliteli ve güvenilir servis hizmetleriyle müşteri memnuniyeti sağlamayı başardı. Maslak Atatürk Oto Sanayi Sitesindeki servis yerini genişleten Eşrefoğlu Otomotiv, Mercedes markasındaki servis tecrübesini farklı Alman grubu markalara da taşımayı başardı. Eşrefoğlu Otomotiv 700 m2’lik servis alanında mekanik, motor, elektrik ve bakım hizmetleri verirken boya ve kaporta hizmetlerini de en üstün donanımla sunmaktadır. Ayrıca yapılan yatırımlar sonucu Zavoli markası altında her marka araca LPG sistemi montajı ve bakımını yapabilecek servis ve ekipman desteği mevcut yeni servis alanı da hizmete girmiştir. Eşrefoğlu Otomotiv, son yıllarda diyagnostik test cihazlarına yaptıkları yatırımlar ile Alman grubu araçların dışındaki araçlara

aşbakan Recep Tayyip Erdoğan, Tüm Sanayici ve İş Adamları Derneği'nin (TÜMSİAD) davetlisi olarak Green Park Otel'de yapılan 4. Olağan Genel Kurul Toplantısına katıldı. Toplantının açılış konuşmasını yapan Tümsiad Genel Başkanı Dr. Hasan Sert, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan`ın açıkladığı ``Çılgın Proje``yi desteklediklerni dile getirerek, “çılgınlıklar yapmadan güzel atılımlar yapılamayacağına inandıklarını” söyledi. Sert, daha fazla iş adamı derneği desteğiyle 2023 hedeflerinin tutturulacağını düşündüğünü ifade ederek; “2023 hedeflerinin konulmasıyla sivil toplum kuruluşları ve iş adamları olarak kendimize format atma ihtiyacı duyduk. Hedefler konmamış olsaydı biz de içimizdeki sinerjiyi açığa çıkaramayacaktık. Hedeflerin bizi psikolojik olarak motive ettiğini söyleyebiliriz.” ifadelerine yer verdi.

da arıza teşhisi yapılabilir hale getirmeyi başarmıştır. 20 uzman personel ve güler yüzlü personeli ile müşteri memnuniyetine önem veren Eşrefoğlu, sektörde müşterilerinin güvenini kazanmış güvenilir firmalardan birisi haline gelmiştir. Otomotiv servis hizmetleri yanında ikinci el araç alım satım hizmetlerinin de verildiğini belirten firma sahibi Mustafa İçöz, müşterilerinin bir araç ile alakalı ihtiyacı olabilecek bütün noktalar da hizmet sunmakta olduklarını belirtmektedir. Eşrefoğlu Sigorta adı ile 2003 yılından beri sigorta alanında da müşterilerine hizmet verdiklerini ifade eden İçöz, müşterilerine sadece trafik veya kasko sigortası değil, bir risk danışmanlığı hizmeti verdiklerini ifade etmektedir. Mustafa İçöz firmanın sigorta hizmetleri konusunda şunları söylemektedir;

“Müşterinin riskini doğru tespit ederek ihtiyaca yönelik ve uygun fiyat esasına göre hizmet vermek temel çalışma prensibimizdir”. Eşrefoğlu’nun sektördeki yeri ve başarısı ile alakalı olarak ise İçöz şunları söylemektedir; “Sektörümüzde kalite, güven, müşteri memnuniyeti ve fiyat avantajlarını sunabilen servisler daima kazanacaklar ve ayakta kalacaklardır. Müşterinin öncelikli olarak beklediği husus ‘güven’dir. Müşteri kucak dolusu para verdiği aracını size emanet ediyor. Müşteriniz size güvenmiyorsa ve siz bu güveni ona veremiyorsanız, kaybedersiniz. Otomotiv sektörünün ana sorunlarından birisi budur. Biz bu prensiplerden taviz vermeden müşterilerimizin güvenini, servis hizmetimizi kaliteli yaparak ve ekonomik sunarak sağladık. Bundan sonra da hizmetlerimizi daha kaliteli ve daha ekonomik sunmaya devam edeceğiz.”

5 yıl önce boş bir araziden ibaret olan Maslak, gece nüfüsu 1800’lerde gündüz ise 1.5 milyondan fazla olan bir işmerkezi haline geldi. Son olarak Maslak’ta yapılan Mashattan Projesi ve yolda olan diğer konut projeleri Maslak’ta bulunan Atatürk Oto Sanayi esnafını da rahatsız etmeye başladı. Kendisiyle görüştüğümüz Oto Sanayi esnafı Mehmet Ali Özdemir konuyla alakalı sanayi esnafının endişelerini anlattı. 2003 yılından beri Maslak Oto Sanayi’de Oto Mopar olarak faaliyet gösteren firma sahibi Özdemir, yapılan bu projeleri Maslak bölgesinin altyapısının kaldıramayacağını belirtti. Maslak bölgesinin trafiğinin akşam saatlerinde içinden çıkılmaz bir hal aldığını belirten Özdemir, yetkililerin acil bir çözüm bulması gerektiğini belirtti. İstanbul trafiğini rahatlatması için yapılan E6 otoyolunun bile artık şehir içi yolu haline geldiğini söyleyen Özdemir İstanbul’un daha yaygın bir metro altyapısına ihtiyaç duyduğunu belirtti. Atatürk Oto Sanayi Sitesi’nin yıkılacağı söylentileri konusunda endişesi olup olmadığı konusundaki sorumuza Mehmet Bey: “Yaklaşık 2000 tane ortağı bulunan bu sitenin bütün mal sahiplerini ikna etmek gerçekten ciddi bir iş ancak imkansız değil. Fakat yaklaşık 10 sene içerisinde site içerisinde böyle bir projenin gerçekleşmesi muhtemel gözükmüyor.”

ünyada ve Türkiye’de en büyük sorunların başında işsizlik gelmektedir. En son yaşanan, hem yerel hem de küresel ekonomik krizler işsizliği olumsuz yönde tetiklemiştir. Tüm ülkeler işsizliği düşürmek için çeşitli çabalar içerisine girmiştir. Ülkemizde de işsizliği düşürmek ve işsizlere meslek kazandırmak için birçok proje yürütülmektedir. Bölgesel teşvikler, firmalara yeni personel istihdamında sağlanan indirimler işsizliği azaltma çabalarından birkaçıdır. Asıl değinmek istediğim konu ise iş dünyasını temsil eden en üst organizasyonlardan ikisinin işsiz ve mesleksiz gençlere yönelik yürüttükleri programlardır. Bu kurumlar Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve İstanbul Ticaret Odası’dır. Her iki kurum vasıfsız kişileri biraz sonra bahsedeceğim programlar ile hem vasıflı hale getiriyor, hem de iş bulmalarına yardımcı oluyor. Kısaca TOBB’un projesi; “UMEM Beceri 10” TOBB, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve TOBB ETÜ arasında 23 Haziran 2010 tarihinde imzalanan protokol ile hayata geçirilen BECERİ'10 Uzmanlaşmış Meslek Edindirme Merkezleri Projesi çerçevesinde illerde yapılan işgücü piyasası ihtiyaç analizleri ile ihtiyaç duyulan meslek ve beceriler tespit ediliyor. "Beceri Kazandırma ve İş Edindirme Seferberliği" sloganı ışığında artık iş adamları istedikleri beceride ve istedikleri sayıda elemanı hazır bulabilecek. Proje kapsamında, proje katılımcılarına kurs ve staj süresi (teorik ve pratik eğitim) boyunca günlük 15 tl ödenecek, ayrıca pratik eğitim süresince kursiyerlerin iş kazası ve meslek hastalığı sigorta prim giderleri karşılanacak. Ayrıca, staj sonrası olası istihdam durumunda, istihdam edilen kursiyerlerin Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu gereği işveren tarafından ödenmesi gereken ‘İş Kazası ve Meslek Hastalığı Sigorta Prim Giderleri’ 1 yıl boyunca karşılanacak. Başvuru ve detaylar için ilgili projenin sitesi (www.beceri10.org.tr) İTO’nun projesi; Bu projede İstanbul İl Özel İdaresi, İl Millî Eğitim Müdürlüğü, Türkiye İş Kurumu İstanbul İl Müdürlüğü ve İstanbul Ticaret Odası işbirliği de yapmaktadır. Projenin detayına il özel idaresinin web sitesinden ulaşabilirsiniz (www.ioi.gov.tr/mesleki_ve_teknik_egitimi.php). İTO maddi ve manevi olarak bu projeye çok destek verdiği için İTO projesi olarak ifade ettim. Türkiye’de hem işsizlik var, hem de kalifiye personele ihtiyacı olan firmalar var. Gençler, beceri ve tecrübelerinizi bu ve benzeri eğitimlere katılarak artırırsanız iş dünyasında yer bulmanız daha kolaylaşacağı gibi maddi ve manevi getirisi de vasıfsızlıktan fazla olacaktır. mehmethorasan@buulkegazetesi.com


İ

slam dünyasındaki sırttan kurmalı “yasemin devrimlerin”, romantizminden sıyrılıp kana buladığı Libya’da olağan dışı gelişmeler yaşanmakta. Tunus, Mısır, Yemen, Bahreyn, Suriye vs. derken ılımlı süreç artık kan ve kaosa işaret etmekte. Asrın son diktatörlerden Kaddafi, diğer ülkelerde görülmemiş bir şekilde “özgürlük ve demokrasi” taleplerine karşı direnmeyi seçmiş durumda. Tuhaftır, ondan çok daha güçlü liderler (Mübarek gibi) iktidarı tıpış tıpış terkettiler. Kaddafi ve muhalifler –anlaşılmaz bir şekildebir dinlenip bir hücum ederek karşılıklı savaşırlarken; hangi hakka istinaden bilinmez Nato hadiseye müdahil oldu. Olmasıyla birlikte de Libyalı müslümanların tepesine bombalar yağmaya başladı. Libya’daki bu dinlen-savaş durumu hakikati arayanların zihnini bulandırmalıdır. Adeta dünya egemenlerini ülkeye davet etmek ister gibi bir hal üzerindeler. Muhalifler zaten alenen ABDY’ye “acil müdahale davetiyesi” çıkaracak kadar onursuzluğun dibini bulmuş durumdalar. Yani bu kurmalı özgürlük havarileri açı-

sından emperyalist müdahalede kesinlikle sorun yok. Ne yazık ki Türkiye de Nato müdahalesine evet diyerek kuzuyu kurda teslim etme kararı almıştır. Libya’daki bu kaos ortamında asıl sorun muhaliflerin işgale davetiye çıkaran aleni tutumları değil; Kaddafi’nin savaş kışkırtıcılığıyla bizzat emperyalist işgale davetiye çıkarmasıdır. Direnmesinin bir anlamı olmadığını, ülkedeki çoğunluğun kendisine karşı olduğu bilmesine rağmen direnmeye kalkışması anlaşılır bir durum değil. Görünen o ki; bilerek ya da bilmeyerek her iki tarafta ABD liderliğindeki

Dünya Egemenlerinin oyununa gelmektedir. Bu görebilen gözler için son derece açık ve oldukça tehlikeli bir oyundur. Libya her ne kadar gözlerden uzak olsa da, konumu itibarıyla son derece stratejik bir coğrafyaya sahiptir; Akdenize kıyısı olması, Afrika’daki İslam ülkelerinin tam ortasında bulunması(özellikle Mısır ve Sudan gibi İsrail’in hedefindeki iki önemli ülkeye komşu olması), zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip olması önemini artırmakta ve emperyalistlerin de iştahını kabartmaktadır.

İslam coğrafyasının doğusunda Afganistan’ı, tam ortasında Irak’ı fiilen işgal eden ABD ve hempaları, İslam Dünyasının batısını da fiilen işgal ederek “son vuruşa” hazırlanıyorlar. İşgalin faturasını da Irak’ta yaptıkları gibi Libya’ya çıkaracaklar; petrol ve doğalgaz varlığı bu faturayı fazlasıyla ödemeye yetecektir. Castro, Libya'nın yaşadığı kaosun arkasında yatan sebebin "uluslararası büyük Amerikan şirketlerinin elinde olan, başlıca zenginlik kaynağı haline dönüşen ve mevcut durumda medeniyetlerin gelişimine yön çizen: petrol" olduğunu ifade etti. Castro, "ABD'nin, Libya'da barış için endişe duymadığı benim için apaçık ortadadır ve Nato'nun bu zengin ülkeyi işgal etmesi emrini vermekte tereddüt etmeyecektir, bu bir zaman veya gün meselesidir" görüşünü savundu. (22 Şubat 2011 Gazeteler) Daha olmadı, ABD Libya’nın bölünmesine çoktan razıdır; Savunma bakanı Robert Gates “Libya’nın bölünmesi çözüm olur” diyesiymiş. Akdenize kıyısı olan, petrol ve doğalgaz zenginliği ile bitmeyen bir savaşı finanse edebilecek güçte olan Libya ile İslam dünyasındaki üçüncü işgal gerçekleşecektir. İstikbalde yaşanacak zulüm ve acıları göremeyen ve Nato müdahalesine alkış tutan çevreler, İslam aleminin işgal edildiğini, Haçlı-Siyonist emperyalistler tarafından tarafından adım adım sarıldığını hala farketmeyecekler mi? necdetmese@buulkegazetesi.com


İbrahim Tığlı

Mahmut Osmanoğlu merika Devlet Başkanı Barack Obama, Elkaide lideri Usame bin Ladin’in öldürüldüğünü açıklarken “Adalet yerini buldu” dedi. 11 Eylül saldırıları bağlamında hayatını kaybeden binlerce kişinin intikamı alındı demeye getiriyordu. Kimin nasıl planlayıp ne şekilde yaptığı tam anlamıyla hala bugün de muamma olan 11 Eylül saldırıları sonrasında, Amerika Birleşik Devletleri tüm dünyayı tekbir seçenekle karşı karşıya bıraktı:” ya bizimlesiniz ya da düşman tarafında” Tüm dünyaya savaş açan Amerika önce Usame bin Ladin’i kendisine teslim etmediğini öne sürerek (ki Taliban Usame’nin tarafsız bir ortamda yargılanmasını önermiş ve bu öneri görmezlikten gelinmişti) Taliban rejimini devirmek üzere Afganistan’a müdahale etti ve kısa sürede Taliban’ı devirerek işgal etti. Bu işgal hala sürüyor. Daha sonra, “kitle imha silahları peşinde olduğu” yalanıyla Irak’a girdi. Eski müttefik Saddam Hüseyin’i devirdi ve ülkeyi kan gölüne çevirerek “demokrasi” getirdi. Amerika Başkan aday adaylığı ve adaylığı döneminde aslı önceliğinin Afganistan Pakistan olduğunu söyleyen Barack Obama’nın başa geçmesiyle Amerikalılar gerçekten de yeni bir tanımlama getirerek AFPAK olarak niteledikleri bölgeye yeniden odaklandılar. Afganistan’da tam kapsamlı bir savaşa giriştiler, Pakistan kabile bölgeleri ve zaman zamanda Pakistan topraklarını insansız uçaklarla tek taraflı vurmaya başladılar. Güya 2011 Temmuzunda Afganistan’dan da asker çekmeye başlayacaklar. Bu arada kendilerinin bir numaralı düşmanı olarak gördükleri Usame bin Ladin’i Pakistan başkentine yakın bir şehirde bir gece operasyonu ile “silahsız bir şekilde yakalayıp infaz ettiklerini” ve dolayısıyla “adaleti yerine getirdiklerini” ilan ettiler. Tüm Amerika tabiri caizse bayram etti. Hazır silahsız yakalanmışken neden “adalet” önüne çıkarmadıkları yine bir muamma gibi önümüzde durmaktadır.

Yargı önünde Usame bin Ladin suçunu itiraf eder ve onun gerçekten 11 Eylül ve daha öncesinde Amerikalılara yönelik ve onun yaptığı öne sürülen eylemleri yaptığı kesinlik kazanır, Amerika’da ölüm cezasının önünde bir engel olmadığı için “adalet” daha kesin ve su götürmez bir şekilde sağlanabilirdi? Böyle olmadığı gibi, Usame bin Ladin’in infaz edildiği ve Hint Okyanusunun sularına “ dini vecibeler tamı tamına yerine getirilerek gömüldüğü” Amerikalı resmi ağızlardan ifade edildi. Amerika tarafından bakıp Usame bin Ladin’in öldürülmesiyle “adaletin tecelli ettiğini” kabul etsek bile, madalyon diğer tarafında yerini bulmayı bekleyen büyük bir adalet sorunu daha vardır. Obama bu adaleti de yerine getirmelidir eğer gerçekten adaletten bahsediyorsa.. Yerine getirmeyi hiç düşünmüş müdür acaba? Hiç aklının ucundan geçirmiş midir? Askerlerinin insanlık ve savaş suçları işleyeceğini bildiğinden olsa gerektir, Uluslar arası Adalet divanından çekilen ve Uluslar arası Ceza Mahkemesi onaylama sürecini geciktiren Amerika, “terörle savaş”ı başlattığından bu tarafa tüm dünya da adeta terör estirmiştir. Afganistan, Irak ve Pakistan’da binlerce, on binlerce ve hatta yüz binlerce sivili “collateral damage – istenmeyen sivil zayiatlar” bahanesi altında öldürülmüş ve bu süreç halen devam etmektedir. Yüz binlerce kadın dul kalmış, yüz binlerce çocuk yetim kalmıştır. Masum insanlar terörist suçlamasıyla yıllarca işkence maruz kalmışlar ve hapishanelerde çürütülmüşlerdir. Bu madalyonun çok daha kanlı, çok daha vahşi ve çok daha adaletsiz merhametsiz tarafıdır. Madalyonun bu tarafının adaletini nasıl yerine gelecektir? Obama eğer gerçekten adalet arayışında ve taraflısı ise empati yapmalı, madalyonun bu yüzüne de dikkatli bir şekilde bakmalı ve dünyanın diğer tarafına özellikle de Müslüman dünyaya “zenci” muamelesi yapmamalı, kendilerinin neden olduğu insanlık ve savaş suçlarında adaleti kimin sağlayacağını da düşünmelidir.

ibya’ya gerçekleştirilen operasyonda Fransa’nın en ön sırada yer alması Nicolas Sarkozy yönetiminin yeni dış politikasının belirtileri olarak yorumlanmıştı. Bu yorumları haklı çıkaran gelişmelerden biri de Fransız askerlerinin Fildişi Sahilleri’nde 28 Kasım’da yapılan seçimleri kaybeden eski Devlet Başkanı Laurent Gbagbo’yu devirmek amacıyla seçimlerin galibi yeni Devlet Başkanı Allasane Quattara’ya yardım için gönderilmesiydi. Fransa Dış İşleri Bakanı Alain Juppe, bu iddiaların Fransız politikasını yansıtmadığını, amaçlarının yalnız insani yardım olduğunu iddia etse de, özellikle Fransa’nın Fildişi Sahilleri’nde askeri operasyon yapmasının arkasında Sarkozy yönetiminin yeniden “FransAfrika”’ya dönme düşüncesi olduğu gözüküyor. Yalnız, Fransa’nın Fildişi Sahili’ne ilgisinde yalnız yeni sömürgeci çıkarlar değil aynı zamanda bölgedeki güç çatışmasında rol kapma arayışı da var. Fransa’nın Afrika’ya yönelik politikası sömürgeci bir geçmişe dayanmaktadır. Bu politikadan eski Devlet Başkanı Jacques Chirac’la birlikte kurtulma sinyalleri vermesine rağmen Çin ve Rusya’nın devreye girmesi, Fransa’nın 31 Afrika ülkesiyle ilişkilerinde önemli bir daralmanın yaşanmasına neden oldu. Ruanda soykırımı, Fransa’nın Afrika’daki imajına zarar verdiği gibi soğuk savaş sonrasında Marksist gelenekten gelen diktatörler, Çin’in Afrika’ya yönelmesi ile neoliberalizme karşı alternatif bir dayanak aradılar. Dengelerin değiştiğini fark eden Fransa, sömürge yanlısı politikalarını esnekleştirerek askeri, ekonomik ve kültürel çıkarlarını önceledi. Fildişi Sahili, Senegal, Gabon’da ki askeri üsleri bulunan Fransa, soğuk savaş sonrasında Kongo, Gine, Sierra Leona, Togo’da ki iç çekişmelerde etkin bir rol oynayarak, silah ticaretinden en fazla kar sağlayan ülke oldu. Batı Afrika’da toplamda 12 bin askerinin bulunmasından hareketle BM, yabancıların güvenliğini sağlama görevini Fransa’ya verdi. Fransa, Moritanya, Kamerun, Burkina Faso, Fildişi Sahili, Gine Bisav, Benin, Togo, Nijer ve Mali’de son yirmi yılda gerçekleşen 51 askeri darbeden 24’üne fiili destek verdi. Sarbone Üniversitesi mezunu tarih profesörü Gbagbo’nun iktidarının ilk yıllarında, Fransa ile Fildişi Sahili arasındaki ilişkiler Fransa’nın geleneksel politikasıyla uyumluluk gösteriyordu. Fakat Gbogba’nın 2003-2004 iç savaşının bitmesiyle ekonomik yatırımlara hız vermesi ve ekonomik destek için Fransa dışında partnerler araması, kalkınma hamlelerinde Fransa’nın etkisini azaltacak önlemlere başvurması, Kakao ticaretinin merkezini Abidjan’a kaydırmak istemesi, rakibi Allasane Quattara’yı iç savaşta en fazla destekleyen Fransız silah tüccarlarının ülkeye girişini yasaklaması ve Fransa ile savunmaya dayalı ikili anlaşmaları tek taraflı iptal etmesi, iki ülke ilişkilerindeki

bahar havasını sona erdirdi. Başlangıçta, Sarkozy’nin iç politikaya yönelmesi, bütçe açıkları nedeniyle savunma harcamalarını kısması, iki ülke arasındaki ilişkileri bir soruna dönüştürmedi. Fakat Gbagbo’nun Çin’in desteğini arkasına alarak seçimlerde Fransız askeri üssünü kapatacağını söylemesi, son bir yılda kakao dağıtımını Çinli şirketlere vermesi, Sarkozy’nin gözlerini bu küçük batı Afrika ülkesine çevirmesine yol açtı. Seçimlerin ilk turunda Gbagbo önde gitmesine rağmen Fransa, eski devlet başkanı ile rakibi Quattara arasındaki siyasal mücadeleye taraf olmayacaklarını açıkladı. Yalnız 28 Kasım’da yapılan ikinci tur seçimlerini Quattara’nın kazanmasıyla, Sarkozy tarafsızlığını bozdu ve Ouattara’yı devlet başkanı olarak tanıdığını açıkladı. Gbagbo’nun seçim sonuçlarını tanımayarak ülkesini bir iç savaşa sürüklemesi ve dış desteğini kaybetmesi, Fransa’nın bu ülkeyi hizaya getirmesine fırsat verdi ve BM helikopterlerinin desteğiyle 1700 özel Fransız Birliği askeri, demokrasi, insan hakları, insani yardım adına Gbogba’yı sarayından çıkartarak, devlet başkanlığını Quattara’ya teslim etti. Burada bir ayrıntının altını çizmek gerekiyor. Fransa, daha önceleri Batı Afrika ülkeleriyle ilgilenirken uluslararası gücün desteğini almaz, doğrudan müdahale yolunu seçerdi. Fakat Fildişi operasyonunda Birleşmiş Milletlerle işbirliği yaparak hareket etmesi, bölgedeki varlığını meşrulaştırmak ve Çin’e karşı ABD’nin desteğini alarak uluslar arası rekabette yarıştan kopmak istemediğini gösteriyor. Fakat bu çekişmesinde yanlış bir yolda olduğunu da söylemek gerekiyor. Çünkü daha önce çıkarları nedeniyle askeri darbelere destek verirken şimdilerde demokrasi, insan hakları adına Kuzeylilere destek vermesi, etnik ve dini çatışmalara zemin hazırlıyor. Gbagbo yanlısı Hıristiyan güçlerin belirli bir süre sonra intikam etmek için harekete geçecekleri ve Quattara’yı devirmek adına Kuzeyli Müslüman halkla savaşacakları, dolayısıyla ile yeni bir iç savaş çıkma olasılığı biliniyor. Gbagbo dönemindeki gibi belirsizlikler istemeyen Fransa, Fildişi Sahili’nin ilk devlet başkanı Felix Houphouet Boigny dönemindeki askeri ve ekonomik çıkarlara dayalı geleneksel politikasına geri dönmek istiyor. Quattara’nın Fransa ile ilişkilerinin iyi olması İMF’de başkan yardımcılığı yaparken Fransa’nın çıkarlarını gözetmesi, Fransa açısından iyi bir tercih olduğunu gösteriyor. Fakat Fildişililer halkı açısından iyi bir tercih olup olmadığını zaman gösterecek. Kamerunlu tarihçi Achille Mbembe “Fransa, Fildişi’ne demokrasi getirmek istiyor ama Togo, Çad, Kongo, Kamerun ve Gabon’daki diktatörlere destek vermekten çekinmiyor” diyor. Acaba Fransa, çıkarları gereği bu diktatörleri desteklemeye devam mı edecek yoksa arka bahçesi gördüğü Afrika’ya demokrasi getirmek için halk hareketlerini destekleyerek dostlarını devirmeye mi çalışacak?


!

!

!

!

!


E

Yasin Demir 4 Nisan 2011 Pazar günü icra edilen zengin içerikli programda salon yetmedi, programa ayakta izleyerek iştirak eden izleyicilerin program bitene kadar yerlerinden ayrılmadıkları dikkat çekti, bir o kadar da salona giremeyen kimse olduğunu ifade eden yetkililer, gelecek senelerde Günışığı Kutlu Doğum Programı için daha büyük alan ihtiyacı olduğunu da sözlerine ekledi. Günışığı Derneği Başkanı Cengiz Şenol’un açılış konuşması ile başlayan program yoğun bir ilgi ile izlendi. Program sonunda sahne alan 250 çocuğun yer aldığı Günışığı Çocuk Korosu ise geceye ayrı bir renk ve ilgi kattı. Gecenin en heyecanlı ânı ise kuşkusuz Umre talihlilerinin belirlendiği dakikalar oldu. Kura ile belirlenen talihliler vakfın eğitim danışmanlığını yapan Dr. M. Şerafeddin Kalay rehberliğinde Umreye gönderilecek.

Ayetullah Coşkun

âğıthane İmam-Hatip Lisesi Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri kapsamında Nikah Salonunda bir program düzenledi. Öğrenci ve velilerin yoğun ilgi gösterdiği programın konuşmacısı Doç Dr. Halit Ertuğrul’du. Okul Müdürü Mustafa Temel Arslan’ın selamlama konuşmasıyla başlayan programda mevlithanlar tarafından mevlit okundu. Daha sonra kürsüye gelen konuşmacı peygamber efendimizin hayatından örnekler verdi. Programa Kağıthane Kaymakamı A. Akın Varıcıer, eğitimci Murat Öğütçü, eski müdürlerden Hazmi Şenel ve çok sayıda davetli katıldı.

nadolu Gençlik Derneği Kâğıthane Şubesi dokuz farklı bölgede düzenlediği programların birincisini 21 Nisan 2011 tarihinde Kâğıthane Belediyesi Nikâh Salonunda gerçekleşti. Programa imam hatip öğrencisi âma kurra hafız Ahmet Sarıkaya’nın Kuran tilavetiyle başlandı. AGD Kağıthane Şube Başkanı Mesut Eraslan’ın

selamlama konuşmasıyla devam etti. Akabinde Afrika’da kurak bölgelere su kuyusu yapılması projesini anlatan video gösterimi yapıldı. Dr. Abdullah Sevim’in ‘Peygamberimizin Örnek Ahlakı ve Kutlu Doğum’. Konulu konferansı ile program sona erdi. Bu programla başlayan ‘Kağıthane Anadolu Gençlik Derneği Su Kuyusu Projesi’ kapsamında toplanan yardımlar Cansuyu Yardımlaşma Derneğine teslim edildi.

ğitim her ne kadar tüm hayatı kapsayan genel bir süreç ise de eğitim denince akla ilk gelen çocuklar ve gençler oluyor. Bu durumda eğitimin asıl öznesi (nesnesi mi deseydim?) çocuklar ve gençler olmaktadır. Bir başka ifadeyle eğitim genelde çocuklar ve gençler üzerinden tartışılmakta ve planlanmaktadır. İnsan, çoğu kez, kendi yaşayamadıklarını çocukları yaşasın istemekte, kendi başaramadıklarını onların başarmasını arzu etmektedir. Bu düşünce sanki çocuklar anne babalarının yarım bıraktıklarını tamamlamakla yükümlüymüş gibi yanlış bir algıya dönüşmektedir. Ebeveynin çocuklarıyla ilgili bu anlayışı temelde çocuklarını sahiplenme biçimleriyle, yani, anne baba ile çocuk arasındaki ilişkinin nasıl tanımlandığına bağlıdır. Kimi aileler, kendilerini çocuklarının sahibi olarak görmekte ve bunun doğal sonucu olarak da çocuklarının tüm yaşamını kurgulama çabası içine girmektedirler. Bu anlayış bazen anne babaların kopyası çocuklar üretmekte, ama çoğu zaman, özellikle çocukların arayış dönemlerinde, anne babanın etkisinden tamamen sıyrılıp başka çekim merkezlerinin etkisine girmesine yol açmaktadır. Kimi aileler de çocuklarını ailenin merkezi olarak görmekte ve ailenin davranışlarını onların istek ve beklentilerine göre belirlemektedirler. Söz gelimi, çocuğun okuluna yakın bir eve taşınmak, çocuğun psikolojisi ve ilgisi olumsuz etkilenir kaygısıyla ailenin yaşadığı sorunları çocuktan gizlemek, arkadaşları arasında mahcup olmasın diye tüm taleplerini karşılamaya çalışmak gibi tavırlara yönelmektedirler. Oysa bu tür yaklaşımların, sorumluk hissetmeyen, bencil, hayatın merkezine kendini koyan, sadece kendi ihtiyaç ve isteklerini düşünen, hayatını ânı yaşamak ve zevk almak üzerine kuran bireyler üretmektedir. Çoğu kez “ben sıkıntı çektim, evladım çekmesin” iyi niyetinin arkasına saklanan bu yanlış tutum, aslında bir neslin bizzat ailesi tarafından heba edilmesi anlamına gelmektedir. Çocukların sorumluluk verilmeden yetişmeyeceğini, kişiyi sorumluluk sahibi kılan şeyin, kendisini, ailesi ve toplumu ile birlikte tanımlaması olduğunu, çocuğun ancak hayatın gerçeklerini yaşayarak hayata hazırlanabileceğini herkesin kavraması gerekiyor. Peki, nedir işin doğrusu? Biz çocuklarımızın sahibi olmadığımız gibi onlar da bizim her şeyimiz değildir. Çocuklarımız bize verilmiş birer emanettir. Bize düşen, bu emanete, Yaratıcı’nın bize verdiği gibi, kirletmeden ve Asıl Sahibi’nin istediği biçimde sahip çıkmaktır. Selametle kalın... ahmetcanturk@buulkegazetesi.com


oynar, hepsi Beşiktaş altyapısında oynar. Sonra nişanda, düğünde oynar, yaş kemale erince mahalle kahvesinde çayına okey oynar. Bizim Mahallenin Lisesi vardır abiler! Mezunları imam olur, hatip olur; müdür olur, vali, kaymakam bazen başbakan olur. Medyada takunyalı, askerde sakıncalı olur.

Bizim Mahalle’nin mücahitleri vardır abiler! Ölenler şehit, kalanlar belediyeye müdür, diğerleri müteahhit olmuştur. “Üçü sana beşi bana” kat karşılığı sonuna kadar helal olmuştur. Bizim Mahallenin Siyasetçisi vardır abiler! Refah bilir, fazilet bilir, ak’ı kara’yı hepsinden iyi bilir. Başbakanın gözüne girmeyi de, Hoca’ya Fatiha’yı da erdem bilir. Bizim Mahallenin Trabzonsporlusu vardır abiler! Son parası Ferdi Tayfur konserine, tek oyu milli görüşe gider. Biz olamazsak Fener’de olmasın diye, Cimbom formasıyla Aslantepe’ye gider. Bizim Mahallenin ezik futbolcusu vardır abiler! Önce okul takımında, sonra amatör kümede

Bizim mahallenin ev sahibi hacı amcası vardır abiler! Almanya’da çalışır didinir bir ev edinir, sonra bir dükkan, sonra bir daha edinir. Ev sahipliğini meslek edinir, kiracı değil köle edinir. Bizim Mahallenin Romancısı vardır abiler! Kralıyla subanıyla, düşüyle nanesiyle Habibin yerine gelir. Ara sıra kaybolur kendine gelir, bu ayrılık bize zor gelir. Bizim Mahallenin şairi vardır abiler! Bir cebinde Kağıthane, öbüründe Nişantaşı taşır. Tepesi atar, “ayağında kırk numara İstanbul” taşır. Bizim Mahallenin Fırıncısı vardır abiler! Sahibi ekmeğin hamurunu, aşkın hamurunu beş vakit ezandan yapar. Ekmeğini sarmaya, Afgan’ı anmaya gazete yapar. cen_turk@buulkegazetesi.com

ir müddettir restorasyonu devam etmekte olan Daye Hatun Sıbyan Mektebi binası tamamlanarak müze haline getirildi. Kağıthane Şehir Müzesi olarak hizmete sunulan binanın açılışı yağmurlu havaya rağmen kalabalık bir davetli topluluğu eşliğinde yapıldı. Açılış töreninde Kağıthane Kaymakamı Akın Varıcıer, Belediye Başkanı Fazlı Kılıç ve Kağıthaneliler adına Barbaros Akkoyunlu birer konuşma yaptılar. Yapılan konuşmaların ardından Kağıthane Kaymakamı ve Belediye Başkanı Şehir Müzesinin kurdelesini birlikte kestiler. Törene Ak Parti İlçe Başkanı Sami İlhan, Büyük Birlik Partisi İlçe Başkanı Adem Mamaç, Sanayi Mahallesi Muhtarı Cengiz Yıldırım, Şirintepe Muhtarı Orhan Karagöz ve Kağıthane halkı katıldı.


Kaniye Ayer / Psikolog llah; insanlara psikolojik, biyolojik, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını giderebilmesi, rahmetiyle huzur bulması ve kaynaşması için aile kurumunu emretmiştir. Aile kurumunun devamı içinse eşler arasına sevgi ve merhameti yerleştirmiştir.. Aile kurumu anne baba ve çocuktan oluşur. Daha geniş olanlarında ise babaanne, dede, amca ya da halalar mevcut yapıyı teşkil ederler. Batı toplumlarına nispetle ülkemizde aile kurmak ve bir ailenin mensubu olmak hala mühimdir. Her ne kadar birçok eleştirinin hedefinde, aile düzenimizin eskiye oranla daha değişebilir oluşu dikkati çekse de toplumumuz genelinde aile kurmak onaylanan ve teşvik edilen bir olgudur. Bu anlamda daha şanslı olduğumuz şimdilik su götürmez.

Birçok psikolojik bozukluk, sapkınlık ya da suç olarak kabul gören davranışların alt yapısında aile bağlarındaki zayıflık farkedilmekte. Çünkü; Artık anne babaların bir çoğu daha özgürlükçü ve çocuklarıyla arkadaş gibi olma gayretine girerek çocukları üzerindeki otoritelerini kaybetmekteler. Ya da aile bireyleri kendi önceliklerinin hedeflendiği bireysel bir dünya istemekteler. Herkesin bireysel bir alanı ve özgürlüğü olması gerektiğine dair kanı yavaş yavaş zihinlere yerleşiyor. Bu şekilde büyüyen nesillerde ise ergenlik çağından itibaren aileden

uzaklaşma, kendisi ile ilgili problemlerde anne ya da babası yerine akranlarına danışma, zamanla da ailenin değer sistemini reddetme görülmektedir. Hatta, aile bağları güçlü olan kişiler (gençler) akranları tarafından reddedilip “ana kuzusu” gibi alaylı yakıştırmalara maruz kalmaktadırlar. Halbuki yapılan araştırmalar göstermektedir ki aile bağları güçlü olan gençler daha bağımsız hareket edebilmekte ve kendine olan güvenleri de buna paralel olarak güçlü olmaktadır. Aile ile yakın ilişki çok za-

Ancak, değişen dünya ile birlikte toplumun en küçük sosyal birimi olan aile kurumunda da birtakım dezenformasyonlar oluşmakta. Bunun en yakın tanığı olan biz yetişkinler iken, maalesef çocuklarımız mevcut durumun vehametini görememekteler. Çünkü onlar böyle bir dünyaya gözlerini açtılar. Değişimle birlikte gelişmeye çalıştılar ve çalışıyorlar. Yeni yetişen nesillerdeki yozlaşmayı farkeden bizler belki de aile bağlarının zayıfladığı olgusunu gözden kaçırıyoruz. Salt yanlış davranışta bulunan gençlere kızmakla doğruyu bulduğumuzu düşünebiliriz. Fakat gerçeği etraflıca incelediğinizde aile bağlarındaki kopukluklar dikkati çekmekte. Aile otoritesindeki zaafiyet gençlerin kontrolünü zorlaştırmakta.

Hasan Ayer raştırma ve Kültür Vakfı Kâğıthane Şubesi tarafından Sanayi Mahallesinde bulunan Prestij Düğün Salonunda yoğun katılımlı bir gece düzenlendi. ‘Küresel Saldırılara Karşı Aileyi Korumak’ isimli programa konuşmacı olarak Prof . Dr. Burhanettin Can ve Şemsettin Özdemir katıldılar. Kuran-ı Kerim tilavetiyle başlayan programda vakfın çocuk korosu tarafından seslendirilen birbirinden güzel eserler davetlilerden büyük alkış aldı. İlk sözü alan Şemsettin Özdemir ailenin toplum için ifade ettiği anlama vurgu yaparak öncelikli sorumluluğumuzun bu kurumu ayakta tutmak olduğunu dile getirdi. Özdemir, anne ve babaların çocuk yetiştirirken bu keyfiyetin farkında olmaları gerektiğini söyledi. Daha sonra kürsüye gelen Prof. Dr. Burhanettin Can slayt eşliğinde yaptığı konuşmasında aile ku-

rumunun yüz yüze olduğu tehlikeleri gündem yaptı. Her geçen gün boşanma oranlarının arttığına dikkat çeken konuşmacı, boşanmaların acilen ele alınması gereken sosyal bir problem olduğunu kaydetti. Medeni hukukta yapılan düzenlemelerle aile kurumunun reissiz hale getirildiğine değinen Can, “Bu durum toplum mühendisliğinin bir gereği ve beklentisi gibi durmaktadır.

man bağımlılık olarak görülmesine karşın araştırma sonuçları bu özellikteki kişilerin parasal olarak daha bağımsız, iş hayatlarında da daha kararlı bir ilerleme kaydettiğini, birçok konuda daha olgun bir davranış gösterdiklerini ve toplumda daha sağlıklı ilişki içinde olduklarını göstermektedir. Ailesiyle ilişkileri sağlıklı olmayan bireylerin çoğunun ise seçimlerinde mantıklı karar alma düşüncesi yerine, öncelikle ailelerinin isteklerinin aksine karar alma direnci ile hareket etmeleri sebebiyle, sağlıklı karar alamadıkları ve hem onlara hem de başkalarına daha bağımlı durumda oldukları gözlemlenmekte.

Bunlara paralel olarak aile kurumundaki parçalanma da son yıllarda hızla artmaktadır. En çok suç oranının parçalanmış aile ve parçalanmasa da aile ilişkisi kopuk bireylerde yaygın olduğu görülmektedir. Aileden kopuşun ilk sinyalleri ergenlikte ortaya çıkmakla birlikte bu sürecin temelleri çocuklukta atılmaktadır. Gençlik yıllarına kadar olan dönemde aksayan ilişkiler ve bir değer sisteminin çocukta yerleşmemesi neticesinde kopuş gerçekleşir. Aile fertlerinin içinde bulunduğu birtakım olumsuz yaşantılar da o evde büyüyen çocuk için tehlikedir.İhmale uğruyan çocuklar, erken çocukluk dönemlerinde görmeyi bekleyip bir türlü göremedikleri ilgiyi ergen olduklarında artık istemez hale gelirler. Bu nedenle uyuşturucu bağımlılıkları, taciz, hırsızlık ve benzeri suçları işleme gibi davranışları benimseyerek kendilerine farklı bir hayat kurmaya çalışırlar. Bunun neticesinde evden kaçma ya da intihar girişimleri de sıklıkla rastlanmaktadır. Sokakta yaşayan çocukların %8289’unun ailelerinin parçalanmış ailelerden geldiği bilinmektedir. Bu ürpertici bir rakam olmakla birlikte, mevcut şartlar iyileştirilebilir. Aile bağları kuvvetli olan, bir değer sistemine sahip ve çocuklarının sıkıntılarını yargılamadan paylaşan aileler parçalanmış da olsalar böyle bir durumun görülmesi beklenemez. Çocuklarımız bizim en kıymetli hazinemiz. Daha küçükken heybelerini güzel değerlerle doldurup, onlara gereken ihtimamı gösterirsek ileride en çok bizlerin mutlu olacağını unutmamalıyız. Bunu gerçekleştirmek için önce ailemize sahip çıkıp onlara sıkı sıkıya sarılmakla işe başlayabiliriz.

Zira lidersiz grup olmaz ve aile en temel gruplardan birisidir.” tespitinde bulundu. Anne ve babaların mevcut çocuk yetiştirme tarzlarının birçok bakımdan sorunlu olduğuna işaret eden konuşmacı, anne ve babaların çocuklarını bencil, başkalarını rakip olarak gören, toplumsal sorumluluğu zayıf, doyumsuz bireyler gibi yetiştirdiğine dikkat çekti.


raştırma şirketlerinin yapmış olduğu anketlerin vakayı tesbit edici yönünden çok manüple edici, yönlendirici etkisinin daha ağır bastığı gibi bir algı oluşuyor. Hangisi daha ağır basıyor? Soru aslında cevabını da içinde barındırıyor. ‘Algı-olgu-yargı’ üçlüsü üzerinden gidecek olursak bir algı var ve bu algı bir olgudan neşet ediyor ve sonuçta bir yargıya sebep oluyor. Bu doğru. Sanki bütün anketler böyle bir yönlendirme için yapılıyormuş algısı olabilir. Ben gözümle şahit olmadıkça hiçbir meslektaşım için yönlendirme, manüplasyon, saptırma ya da birtakım şeyleri perdeleme amacıyla bunları yapıyor diyemem. Ama kendi yaptığımız araştırmaların her safhasında bizzat bulunduğum için rahatlıkla söyleyebilirim ki, hiçbir araştırmamı yönlendirme ya da yukarıda söylediğimiz maksatlarla yapmadım. Hiçbir araştırma verimi de yönlendirme maksadıyla yorumlamam. Ben derim ki herkes yalan söylese bile ortada doğruyu söyleyen birileri olmalıdır. O da bilimsel araştırma yapan kişidir. Birisi doğruyu söylesin, en azından bir mihenk taşı, bir fersah taşı oluşsun. Ona göre mesafe belirlersiniz. Bu anlamda meslektaşlarımın salt yönlendirme amacıyla bir araştırma yaptıklarını söyleyeMustafa Şen, 1966 yılında Akçaabat’ta doğdu. Trabzon Fatih Lisesi’nden mezun oldu. Boğaziçi Üniversitesi’nde Felsefe ve Tarih lisans öğrenimleri gördü. Sakarya Üniversitesi’nde Sosyoloji yüksek lisans öğreniminden sonra, ayrıca, Bilgi Üniversitesi’nde e-MBA çalışması yaptı. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doktora yapıyor.

mem. Ama araştırmada o anı fotoğraflarsınız. Fotoğraf çok nesnel şartlarda ortaya çıkmış bir ürün olmasına rağmen, çok farklı şekillerde yorumlanabilir. İnsanların da yorumda hür olmaları gerekir. Araştırmada tarafsız, bağımsız nesnel bir şekilde çalışılmalı ama yorumda hür olunmalıdır. İnsanların özgür yorumlarına kimse karışmamalıdır. Belki o yorumlarda yapılan serbest dolaşımlar böyle bir duruma sebep olabiliyordur. Yahut şöyle bir sebepten de bahsedebiliriz: Diyelim ki beş tane araştırma kuruluşu sonuç yayınlıyor ve beşi de birbirinden farklı. Bu durum elbetteki insanların kafasını karıştırıyor. Ama ille de art niyet

Dünya Bankası, UNICEF gibi kuruluşların ihalelerini metodolojimiz sayesinde uluslararası şirketler arasından sıyrılıp alıyoruz aramamak gerekir. Sebepleri basit. Örneklem tasarımında hata yapabilir, metodolojik hata yapabilir, sonuçları farklı çıkarabilir. Ya da her şey doğru yapılır da anketör doğru anket uygulaması yapamayabilir. Analizlerde belirli hata yapılabilir. Zaten özellikle siyasi anketler seçim sandıklarında test ediliyor, sonuçlara göre toplum gerekli notu veriyor. Dünyadaki önde gelen kamuoyu araştırma şirketleriyle, Türkiyede’ki araştırma şirketlerini kıyasladığımızda nasıl bir durum ortaya çıkıyor?

Halen, genel müdürlüğünü yürütmekte olduğu GENAR Araştırma ve Danışmanlık Şirketi’nde pek çok önemli siyasi, toplumsal, iktisadi ve kültürel araştırma projesi yönetti. Fatih Üniversitesi’nde Siyasal İletişim dersleri veriyor. Yerel Üzerine Aykırı Yazılar unvanlı bir kitaptan başka, yazar ve araştırmacı arkadaşlarıyla bir-

Genel olarak baktığımızda Türkiye’de kendini ispatlamış bir araştırma şirketi ile Avrupa, Amerika ya da Japonya’da kendini ispatlamış bir şirket arasında bir fark olmadığını söyleyebiliriz. Bilimsel gelişme hemen her yerde aynı seviyelerde. Aynı kitaplardan bilgi ediniyoruz, aynı bilgisayar programlarını, yazılımları kullanıyoruz. Geriye işin etik-ahlak tarafı kalıyor. GENAR’ın Türkiye ve Dünya ölçeğindeki yeri neresidir? Doğrusunu isterseniz dünyada hiçbir yabancı şirket GENAR’ın yaptığı geçerlik ve güvenlik seviyesinde araştırma yapamaz. Bu iddiamı her zaman söylerim. Bu iddia çerisinde ‘işimizi daha iyi nasıl yapabiliriz’i barındıran bir iddia, yoksa kendini beğenmişlik değil. Bizim müşterilerimiz arasında Dünya Bankası, UNICEF gibi uluslararası kuruluşlar da var. Bu gibi kurumların ihalelerini çok sayıda uluslararası araştırma şirketleri arasından sıyrılıp alıyoruz. Onların kriterlerini de incelediğimizde görüyoruz ki, fiyattan ziyade metodoloji duyarlı bir inceleme ve sonrasında eleme yapıyorlar. Biz metodolojimiz sayesinde diğer kuruluşlardan bir adım öne geçerek işleri alıyoruz. Bu metodoloji hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Araştırma, ülkenin adrese dayalı nüfüs kayıt sisteminden örneklem çekilerek yapılan araştırmadır. Bunu TUİK sağlıyor. Özellikle Avrupa Birliği süreciyle beraber bütün Türkiye TUİK’in havuzuna kaydoldu. Oradan araştırma yapılacak örneklem türüne ve büyüklüğüne göre tasarım yapılıyor ve uygulamaya geçiliyor. Bu anlamda Türkiye’deki kendisini ispatlamış araştırma şirketlerinin doğru yerde durduklarını düşünüyorum. Bu anlamda bilimsel bilgiye sahiptirler ve herhangi bir metodolojik bilgi eksikliği olmadığı gibi, herhangi bir metolojik hata yapmayacak kadar da işlerinde uzmanlaşmışlardır. Ama araştırma alanı gelişime likte 13 Dünya Metropolünde Su Yönetimi Benchmarking Çalışması, Kent ve Su, Suyla Gelen Kültür, Türkiye’de Konya İmajı unvanlı kitaplar yazdı. Müslüman İsa, Paris’in Kentsel Dönüşümü unvanlı kitapları yayına hazırladı. Yerel Siyaset, Bilgi ve Düşünce, Ahenk, Ayvakti, Sosyal Politikalar dergilerinde ve Yeni Şafak Gazetesi’nde makaleleri, denemeleri ve şiirleri yayınlandı. Evli, üç çocuk babası. İngilizce biliyor.


açık bir alandır ve her şeyin daha iyisi olabilir. Yerinizde sabit kalırsanız, gelişmeleri iyi okuyamazsanız gerilemek kaçınılmaz olur. Türkiye’deki seçmen, siyasi tercihini belirlerken daha çok hangi etmenleri göz önünde bulunduruyor? Ben bu etmenleri belirleyen faktörler ve etkileyen faktörler olmak üzere ikiye ayırıyorum. Belirleyen faktörlere baktığımızda birinci sırada lider geliyor. Sonra parti, ideoloji, seçim kampanyasının oluşturduğu rüzgar gibi etmenler sıralanabilir. Ancak gözükmeyen önemli bir etmen vardır. O da ‘din’ etmenidir. Mesela, Sayın Erdoğan yüzde elli civarında oy alıyor. Bugün çıkıp seçmenine ‘ben dinimi değiştirdim’ dese yüzde bir ya da iki mertebesinde oy alacaktır. Aynı lider, aynı kişi, aynı seçmen, aynı atmosfer her şey aynı ama değişen din faktörü bu durumu meydana getiriyor. Belirleyen faktörler anlamında görünen en önemli faktörse yukarıda da söylediğimiz gibi lider faktörüdür. Etkileyen faktörler ise daha çok çeşitlilik göstermektedir. İnsanların yaşı, eğitimi, ekonomik durumu, cinsiyeti, yaşadığı il, ilçe, mahalle hatta sokak, mezhepsel farklılıklar, konjönktürel durum, yürütülen araştırma ve kampanyalar sayılabilir. Bazı ekstrem durumlarda ise etkileyen faktörler belirleyici faktör haline gelebiliyor. Örneğin 99 seçimleri öncesi Abdullah Öcalan’ın yakalanması belirleyici bir faktör olmuştur. Kağıthane’de ‘çelişki fotoğrafları’ çektiğinizi biliyoruz. Resimlerinizi paylaşıyor musunuz? Hayır. Tamamen amatör ruhla yapıyorum. Diyelim ki belediyecilere seminer verirken bu fotoğrafları gösteriyorum. Bu resimleri göstererek onları uyarıyo-

rum. Geçen sene Antalya’da vali yardımcıları ve kaymakamlara bir seminer verdim. Dediler ki: “Hocam aslında bunları belediyecilere anlatmanız lazım.” Ben de: “Hepiniz karar mekanizmasındasınız. Bunlar sizi de ilgilendiriyor.” diye cevap verdim. Aslında bu çalışmayı biraz daha geliştirip belediyelere vizyon kazandırıcı bir dizi seminer programına dönüştürebilirsiniz. Aslında karşılaştığımız arkadaşlarımıza anlatıyoruz. Ama düzenli bir seminer haline getirmek için maalesef vaktimiz müsait değil. Asıl yoğunluğumuz araştırmacılık. Bu tür şeyleri sosyal sorumluluk kapsamında yapmaya çalışıyoruz. Bu anlamda gönüllülük esası üzerinden gidiyorum. Şehir çok önemli. Devletlerden daha önemli bir şey. Bunu kamu yöneticileri keşke anlayabilse. Sizce genel olarak İstanbul’da yaşayanlar bir şehirlilik bilinci geliştirebilmiş midir? Maalesef çok patolojik bir şehirlilik anlayışı var İstanbulluların. Eski İstanbullularla kıyasladığımızda yok denebilecek kadar az bir düzeyde şehirlilik bilinci var. Ama ben ümitliyim. Birkaç nesil sonra iyi bir noktaya getireceğiz İstanbul’u ve İstanbulluluğu. Bizden önce deprem bir noktaya getirmezse tabiî ki! İstanbul’un şehirleri isimli bir belgesel çalışmanız var. Bundan dolayı gerçekten teşekkür ediyorum bir İstanbullu olarak. İstanbullu olmak aynı zamanda tarihi bir arka plana da sahip olmak anlamına geliyor. Buradan baktığımızda farklı ilçelerde yaşayan insanların İstanbulluluk algısı nasıldır? Örneğin Kağıthane ile Kadıköy’ün İstanbulluluk algısı farklı mıdır? Tabii ki farklı. Hatta ilçe içerisinde bile, mahalleler ara-

Kağıthane’de Sadabad kaynaklı bir İstanbulluluk algısı var ama o da maalesef çok alt düzeyde

sında bile bu bilinç farklı. Üsküdar’ın Yavuztürk mahallesine gidin mesela. Orada İstanbulluluk bilinci diye bir şey yok. İstanbul doğumluluk var. “Nerede doğdunuz?” sorusuna İstanbul diye cevap veriyor ama “Nerelisiniz?” diye sorulunca, “Van’lıyım, Trabzon’luyum” diyor. Kendisini İstanbul’la tanımlamıyor. Sahile geldiğinizde, Üsküdar’ın merkezine yaklaştığınızda orada bir İstanbulluluk bilinci var. Kadıköy de öyle. Kadıköy’ün Fikirtepe’sine gittiğinizde -ki orası,

Kadıköy’den daha eski bir İstanbul’durModa’ya göre kendisini İstanbullu olarak tanımlama oranı maalesef daha düşüktür. Kâğıthane’de Sadabad kaynaklı bir İstanbulluluk algısı var ama o da maalesef çok alt düzeyde. Şehrin yapısına baktığınızda zaten İstanbul’la kurulan ilişkinin-irtibatın ya da İstanbul’a dair düşüncenin, bağlılığın, aidiyetin seviyesini de az çok yakalayabiliyorsunuz. Bunun şehrin her muhitinde çok belirgin biçimde gözlenebildiğini söyleyebilirim.

Şehir kültürünün gelişmesi adına özellikle Kağıthaneli yöneticiler ve Sivil Toplum Kuruluşu temsilcilerine ne gibi önerileriniz olabilir? Birincisi, lütfen yüzlerini şehre dönsünler. İkincisi, şehirde yaşadıklarının farkında olsunlar. Yerel yöneticilerimizin büyük bir kısmı yüzlerini şehre değil siyasete dönmüş vaziyetteler. Yüzlerini sivil topluma, kentsel topluma değil siyasal topluma dönmüş durumdalar. Şehirde yaşadıklarının farkında değiller, bu tolere edilebilir bir şey, daha da kötüsü o şehrin İstanbul olduğunun farkında değiller. Bir İstanbul fetişizmi yapmak gerekmiyor ama, İstanbul tarihin en önemli şehirlerinden birisi. Mekke, Medine, Vatikan, Kudüs gibi çeşitli dinlerce kutsal kabul edilen şehirleri ayrı bir kategoride ele aldığımızda diğer şehirler içerisinde İstanbul tek. Bu şekilde ikinci bir medeniyet beşiği yok. İstanbul yirmi bin sene öncesine giden bir şehir.


ugün Şübban-ı münevvere-i Osmaniyye yalnız bir mesleki –i edebi takip edebilir: Avrupa’nın, terakkiyat-ı ilmiye ve fenniyesi ile tenvir-i zihin ettikten sonra bizde samimi bir edebiyat tesis ettirmek…’’ Zamanımıza göre hayli ağır olan bu metin, 20. yüzyılın başlarında yazılmış. Günümüz Türkçesi ile anlayamayacağımız bir çok kelime var. Edebi bir metin olduğu için o dönemde halkın dil seviyesinin üzerinde sözcüklerle oluşturulmuş. Bu gibi sebeplerle daha sonraları başlayan dilde sadeleşme hareketi, bırakın bir asır evvel yazılmış metinleri, kırk yıl önce yazılmış metinleri dahi okuyup anlamakta zorluklar çekmemize neden oluyor. Özellikle son yıllarda dildeki yabancı sözcüklerin fazlalığı çok tartışılan bir konu. Bunun bir zenginlik mi yoksa bir yozlaşma mı olduğu dil çevrelerinin mevzusu haline geldi. Fakat ne hikmetse, Türkçe’deki yabancı sözcüklerden söz ederken, Arapça ve Farsça kelimelerin yoğunluğuna ve dilimize yabancılığına daha çok vurgu yapılıyor. Bu tartışma, Öztürkçecilerde -Her yabancı sözcüğün bir Türkçe karşılığı var ve bu kullanılsın- diyecek kadar da ilerlemiş durumda. Tabiki farklılık adına, yabancı bir sözcük kullanmak dilin namusuna zarar verir. ‘Bütün, hepsi, tamamı’ gibi sözcükler dururken, koskoca afişlere kompile (komple ) sözcüğünü tercih edip yazmak dili yozlaştırır. Şu da bilinmelidir ki, dil yaşayan bir varlık ise birbirinden etkilenmemesi, kelime alışverişinde bulunmaması düşünülemez. Günlük hayatımızda kullandığımız Türkçe kelimelerin aslında pek çoğu yabancı kökenlidir. Türkçede ‘m–n-l-v-z-c’ sesleri ile başlayan sözcük yoktur. Her gün defalarca kullandığımız -masa- sözcüğü Rumcadan; sandalye, Arapçadan dilimize girmiştir. Neticede her kelimenin Türkçe karşılığını aramak da canlı dili öldürür. Fakülte mezunu insanlarımızın bile günlük 150-200 kelime ile konuştuğu çağımızda, hafızamızda 1500-2000 kelime olmadıktan sonra her gün dinlediğimiz İstiklal Marşı’nı anlamaz ve Safahat’ı eline aldığında, bunun Türkçesi yok mu diyen Şübban-ı münevvere-i Türkiyye’nin durumuna düşeriz. Bu arada girişte yazdığım paragraf, Hüseyin Cahit Yalçın’ın ‘Kavgalarım’ adlı eserinden alınmıştır. Günümüz moda tabiri ile sadeleştirilmişi de şöyledir: ‘Bugün Osmanlı’nın genç aydınları yalnız bir edebiyat okulu takip edebilir: Avrupa’nın bilim ve fen ilerlemeleri ile zihinlerini aydınlattıktan sonra, bizde samimi bir edebiyat kurmak…’ abdullah@buulkegazetesi.com

azetemizin Nisan ayı sayısında Hayri Kozakçıoğlu T.M Lisesi öğrencilerinin plastik şişe kapakları toplayarak özürlülere destek olmak istediklerini yazmıştık. Bu sefer de Kağıthane Lisesi Öğrencileri pet şişe kapaklarını toplayarak Kağıthane Belediyesinin desteği ile özürlü arkadaşları Orkun Kasal’a bir tekerlekli sandalye aldılar. Okulda yapılan törene Belediye Başkanı Fazlı Kılıç da katıldı . Törendeki konuşmaların ardından hediyesi verilen Orkun Kasal, çok sevinçli olduğunu, okula geliş-gidişlerde artık zorluk çekmeyeceğini söyledi.

ağıthane/ Ekrem Cevahir Çok Programlı Lisesi İmam-hatip Hatip Bölümü Öğrencileri, kuraklık sebebiyle hayatta kalma mücadelesi veren kardeş Kamerun halkına yardım ellerini uzattılar. Öğrenciler, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Kulübü çalışmaları kapsamında 2010 yılında insani sorumluluk gereğince bir su kuyusu açtırarak bir gelenek başlattı. Kız öğrencilerin öncülük

ettiği ve bir yardım kuruluşuyla ortak yürüttükleri bu proje için öğrenciler, her sene farklı bir ülkede ihtiyaç sahipleri için su kuyusu açtırmayı düşündüklerini belittiler. Görüştüğümüz öğretmenler ve veliler, Öğrencilerinin bu çalışmasından gurur duyduklarını , eğitimin bu tip faaliyetlerle desteklenmesinin çok önemli olduğunu söylediler

ağıthane’de birçok okul yenilenirken bir zamanlar balkanların en büyük meslek lisesi olarak bilinen Gültepe Endüstri Meslek Lisesi, projelerin gecikmesi yüzünden Gültepe’nin arka sokaklarında eski ve bakıma muhtaç bir şekilde eğitime devam ediyor. Gültepeliler, Kağıthanenin en büyük arazisine sahip olan bu okulun bir an önce bir eğitim kompleksi şeklinde yeniden yapılıp eğitime kazandı-

rılmasını istiyor. İstanbul’un merkez ilçelerinden biri olma özelliği kazanan Kağıthane’nin böyle çok özellikli ve nitelikli bir mesleki eğitim kompleksine bir an önce kavuşması eğitim için çok önemli görülüyor. Kağıthane’deki eğitimin çok daha nitelikli ve başarılı olacağını belirten Gültepe halkı, adı semtleriyle özdeşleşen bu okulun bir an önce yenilenip, eğitime kazandırılmasını umut ediyorlar...

ültepe Lisesi Edebiyat Öğretmeni Ali Akça yönetiminde, öğrencilerin kurduğu Tiyatro Cambaz son dört yılda bir çok oyunu sahneye koydu. Cimri, Bana Bir Şeyhler Oluyor, Keşanlı Ali Destanı , Bir Yaz Gecesi Rüyası , Aşkımız Aksaray’ın En Büyük Yangını, Scapin'in Dolapları gibi oyunları profesyonelce sergileyen liseli öğrenciler, bir çok çevreden takdir topluyor. 'Aşkımız Aksaray’ın En Büyük Yangını' oyunu ile son 4 yılda 2 defa İstanbul birincisi olan Gültepe Lisesi öğrencileri, aynı zamanda son dört sezondur Antalya'da düzenlenen tiyatro festivallerinde birçok ödül aldı. Bu festivalde açılış oyununu sergileyecek olan Cambaz Tiyatrosu İstanbul’u temsil hakkını da kazandı. Bu sene ilçe birincisi olan ve İstanbul birinciliğini hedefleyen Cambaz Tiyatrosu oyuncuları böyle bir projede olmaktan dolayı sevinçli olduklarını belirtirken, veliler de bunun eğitimde çok önemli olduğunu dile getirdiler. Cambaz Tiyatrosu festival öncesinde Scapin’in Dolapları adlı oyunu ile 1 Mayıs 2011 ve 14 Mayıs 2011'de Mecidiyeköy Profilo AVM Tiyatro Salonunda seyircisiyle buluşuyor.


Basri Akgül

Yasin Demir eliktepe Mehmet Akif Ersoy Halk Kütüphanesi 1967 yılından bu yana Kâğıthanelilere hizmet veriyor. Birçok öğrencinin henüz haberdar olmadığı bu emektar kütüphanenin müdürü Erdem Aksoy’ la kitap ve Kütüphane üzerine görüşme yaptık. Erdem Aksoy, bir iktisat doktoru, sekiz ay önce müdür olarak buraya atanmış. Kâğıthane’ye komşu Beşiktaş ilçesinde oturuyor. Okumak, ona göre önemli bir iş. Kütüphanede Erdem Bey’le beraber üç kişi çalışıyor. Eleman sıkıntısı çekiyorlar. Kâğıthane Belediyesi haftada bir kez kütüphaneyi temizliyor. Bu şekilde iki bin civarında üyeye ve talep eden herkese hizmet vermeye çalışıyorlar.

Öncelikle eğitimcilerin yeterince kütüphaneyi,

kütüphanede bir konu veya kitap aramanın nasıl yapıldığını anlatmadıklarından dem vuruyor. Kütüphane 2006 yılında yenilenmiş. Modern bir dizayna, ayrı, ayrı çalışma ve okuma salonlarına kavuşmuş. Üniversite sınavına çalışan öğrenciler için de bir yer ayrılmış. İnternet bağlantısı olan beş bilgisayar öğrencilerin hizmetine sunulmuş. “Öğrencilerimizin ödevleri için internet kafeye gitmelerine gerek yok, pazar günü hariç altı gün bu hizmeti veriyoruz.” diyor. Öğrencilerin dışında halkın ilgisinin nasıl olduğunu soruyoruz. Özellikle okumaya meraklı, hobi olarak araştırma yapan müdavimlerinin olduğunu, ama bunların sayıların çok az olduğunu söylüyor. “Halkın daha çok ilgi göstermesi ve daha fazla yararlanması gerekir.” diye ekliyor. Görüşmemizin sonunda internetin hiçbir zaman kâğıt kokusunun yerini alamayacağına hemfikir olarak on sekiz bin kitabın evinden ayrılıyoruz.

Kemalettin Çeliköz

ağlayan İlköğretim Okulu’nun bu yıl 7.sini düzenlediği “Geleneksel Satranç Turnuvası” minik beyinlerin büyük çekişmesine sahne oldu. Beş tur üzerinden oynanan satranç turnuvasında dereceye giren öğrencilere madalyaları 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı töreninde takdim edilirken öğrencilerin mutluluğu görülmeğe değerdi. Törende konuşma yapan okul müdürü Hatice Yazlık; “Öğrencilerimiz arasındaki dostça rekabet, kazanma azmi ve isteği bizi son derece memnun etti. Yarışmaya katılan öğrencilerimize ve bu yarışmayı düzenleyen müdür yardımcımız Recep Akyıldız ve öğretmenimiz Tuncer Özoğul’a teşekkürü borç biliyorum.” dedi.

stanbul’un en büyük sorunlarından biri de park sorunudur dersek abartmış sayılmayız. Bu sorunu en yoğun yaşayan ilçelerden biri de hiç kuşkusuz Kâğıthane’dir. Yaşar Doğu İlköğretim Okulunun hemen yanında bulunan “mini park”ı gördüğünüzde bu sorunla ironik bir biçimde yüzleştiğinizi hissediyorsunuz. 2 404 m lik bir alana kurulmuş olan park Sanayi Mahallesi’nde oturan insanların faydalanabileceği yegâne park. Havaların iyi olduğu günler parkta büyük bir yoğunluğun yaşandığı gözleniyor. Yerel yöneticilerin de bu anlamda duyarlı olduğunu vurgulamak lazım. Boş bulunan birçok alana yeni parklar yapıldı. Ama bu da sorunun ortadan kalkmasına yetmedi. Şehircilik anlamında radikal adımlar atmamız gerekiyor.

ağıthane Kaymakamlığı ve Kağıthane Halk Eğitim Merkezi tarafından düzenlenen ve İşitme Engelliler Federasyonu tarafından da desteklenen "İşitme Engelli" vatandaşlarımızın kamu kurumlarından daha rahat hizmet almalarını sağlamak amacıyla kamu personeline verilen işaret dili kursu Vali H. Avni Mutlu' nun katıldığı törenle sona erdi. Yaklaşık 2,5 ay süren ve çeşitli kamu kurumlarında çalışan 14 personele Kağıthane Belediyesi Nikah Salonunda düzenlenen törenle Vali H. Avni Mutlu tarafından sertifikaları verildi. Törene Vali H. Avni

Mutlu'nun yanı sıra Kağıthane Kaymakamı A. Akın Varıcıer, Belediye Başkanı Fazlı Kılıç, İlçe Milli Eğitim Müdürü Osman Balcı, Halk Eğitim Müdürü Muzaffer Kartal, İşitme Engelliler Federasyonu başkan yardımcısı Muammer Ay ve ilçemiz kamu kurumlarının müdürleri katıldı. Vali Mutlu bu kursun açılmasında emeği geçenlere başta Kaymakam Varıcıer olmak üzere teşekkür etti. Daha sonra sertifika alan kamu personellerinin işitme engelli bir vatandaşın kamu dairesinde karşılaştığı sorunları anlatan oyunu, Halk Eğitim Merkezi Tiyatro Topluluğunun pandomim ve zeybek gösterisi törene katılanlara sunuldu.

kademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı'nda (2011-ALES) başörtüsü gerginliği yaşandı. Fatih'te bulunan Mahmudiye İlköğretim Okulu'nda sınava girmek için gelen başörtülü öğrenciler, sınav sorumlusunun talimatı üzerine bir süre okul bahçesinde bekletildi. ALES'e giren öğrenciler sabah erkenden sınavın yapılacağı okulların önünde hazır bulundu. Okul bahçesinden içeri alınan başörtülü öğrenciler sınav sorumlusunun talimatıyla bekletildi. Sınava alınamayacakları söylenen öğrenciler kısa süreli gerginlik yaşadı. Basın mensuplarının okula gelmesi üzerine bekletilen öğrenciler, daha sonra sınav salonuna alındı. Okul müdürünün, sınav sorumlusuna başörtülü öğrencilerin sınava giremeyeceklerine dair yasal bir dayanağın olmadığını hatırlattığı ve bu yüzden okul içinde kısa süreli bir gerginlik yaşandı.


Orhan Erdoğan “…Sen onlara bu kıssayı (tarihsel olayı) anlat, belki üzerinde düşünürler.”(Araf 176) arih deyince aklımıza hep geçmiş gelir, oysa bizim tarihi okumamızın sebeplerinden biri, belki de en önemlisi bugünü anlamak ve geleceğimizi kurgulamaktır. Bugünü anlamanın ve geleceği kurgulamanın yolu ise tarihi anlamaktan geçmektedir. Kuran-ı Kerim’de bu kadar tarihi olayın (hikayenin değil) anlatılmasının hikmetlerinden biri de budur belki. Naima’nın tarih tanımı bu açıdan açıklayıcıdır. Naima diyor ki: “Tarih, faydası herkese şamil olan bir ilimdir. Ulemanın zekasını artırır, akıllı kimseleri uyararak basiret gözlerini açar. Avamı eski haberlere, havası da gizli sırlara vakıf eder. Bu hudutsuz denizin derinliklerine vakıf olan kimseler her türlü hakikatleri ve devirlerin değişmesi ile değişen hususların esrarını öğrenirler. Böylece eski milletlerde ne gibi değişiklikler olduğunu, bunların hangi sebeplerle parçalanıp mahvolduklarını öğrenirler. Bu suretle de vukuatı mukayese ve tahlil ederek, mücerret sözlere kani olmayıp, muğalata ve hurafelerin zebunu olmaz. Gaibi şahitten kıyas ve olmayanı mevcuttan iktibas ederek pek çok tecrübe ve uzun alıştırmalarla bir işin başlangıcından sonunun ne olacağını idrak ederler.” Geleceğimize dair planlarımız, politikalarımız, düşüncelerimiz varsa; en geniş mânâsı ile dinimiz varsa işte o zaman, içinde yaşadığımız dünyayı iyi tanımaya, anlamaya ve tahlil etmeye ihtiyacımız var demektir. Bugünü anlamak için de tarih gerekecektir. Tarih bilinci gelişmemiş insanlar ve toplumların ise güçlü ülkelerin ve eğilimlerin dayatmacılığına maruz kalmaları ve direnme imkanı bulamamaları da söz konusudur. Aynı hikayedeki kartal gibi: Bir zamanlar, büyük bir dağda kartallar yuva yaparlarmış. Bir kartal da 4 tane yumurtası ile bu dağda yaşıyormuş. Bir gün bir deprem olmuş. Ve yumurtalardan bir tanesi dağdan yuvarlana yuvarlana, vadide yer alan bir çiftliğe kadar düşmüş. Bu çiftlik bir tavuk çiftliğiymiş. Çiftlikteki tavuklar, bu değişik ve normalden büyük yumurtayı sahiplenmeye karar vermişler. Bir gün, küçük kartal doğmuş. Çevresinde tavukları görmüş ve kendini bir tavuk zannetmiş. Bütün tavuklar da ona bir tavuk gibi davranmışlar. Ailesini de çok seviyormuş. Bir gün çiftlikte oyun oynarlarken, yukarı baktığında bir grup kartalın özgürce uçtuklarını görmüş. “Aman Allah'ım, ne kadar güzel uçuyorlar. Bende onlar gibi uçmayı çok isterdim.” demiş. Tavuklar: “Sen bir tavuksun ve tavuklar uçamazlar.” demişler. Zamanla, küçük kartal da bu düşünceyi kabul etmiş. Hayal kurmaktan vazgeçmiş ve hayatını bir tavuk olarak yaşamaya karar vermiş. Hayatının sonu geldiğinde de bir tavuk olarak ölmüş. Kıssadan hisse: “Aslanlar tarihini yazıncaya kadar avcıların tarihini okuyacağız.” abityasaroglu@buulkegazetesi.com

T

smanlı Devleti’nde savaşa hazır olunması için spora da önem verilirdi. Bu ise 400 yıl sürecek bir rekabeti doğurmuştu: Lâhanacılar- Bamyacılar... Aralarındaki rekabet; düzenlenişi, izlenişi, taraftarları, gördüğü ilgi ve uyandırdığı heyecan bakımından günümüzün maçlarından farkı olmayan müsabakalardı… Lâhanacı-Bamyacı isminin nereden geldiğini merak edenler için kısa bir anektot: Sultan Çelebi Mehmed Amasya’dayken Suluova’da düzenlenen at yarışı ve cirit oyununda, lâhanasıyla ünlü Merzifon’dan, bamyasıyla ünlü Amasya’dan ikişer yüz süvariyi karşılaştırarak kıyasıya cirit oynatmışlar, izleyen halk yığınları da: “Ha Lâhanacılar!” ve “Ha Bamyacılar!” diye bağırmış. Bundan sonra taraflara Lâhanacı-Bamyacı denilmiştir. I.Mehmet hükümdar olunca bu rekabet saraya taşınmıştır. Lâhanacıların ve Bamyacıların taraftar grubunda padişahlar da vardı. Örnek verecek olursak; II.Mahmud’un Bamyacı taraftarı olduğu, III.Selim’ in Lâhanacı taraftarı olduğu bilinmektedir. Osmanlı Sarayında spor müsabakalarının doruk yılları; kendisi de cündi, okçu, gürzcü ve kılıç çalıcısı olan Sultan IV. Murad'ın saltanatıdır. Abdurrahman Şeref Bey, Topkapı Sarayı'nı tanıtan uzun makalelerinin birinde, sarayın Otluk Kapısı'ndan içeride, Bostancı Ocağı'na bağlı bir Bamyacılar Ocağı'nın bulunduğunu, ayrıca Cebehane Meydanı'nda da eski iki kuleden birinin Bamya Ocağı'nı, diğerinin de Lahana Ocağı'nı temsil ettiğini, eski âdetleri bilen saray emektarlarından dinlediğini yazmaktadır. Aynı yerde bugün de ayakta duran, III. Selim ve II. Mahmud'un saltanatlarında dikilmiş iki nişan taşından ilkinin tepesinde bariz biçimde bir lahana, diğerinde de bir bamya başı figürü vardır.

Gülhane bahçesindeki lahana bezemeli nişantaşı, 1790 tarihinde Sultan III. Selim’in 400 adımdan bir yumurtayı vurması anısına dikilmiştir. Târih-i Enderun'un yazarı Tayyarzâde Atâ Bey, Lahana Ocağı'na mensup bostancıların, saray bahçelerinde lahana yetiştirdiklerini yazmaktadır. Bu iki takımın kıyasıya rekabet içinde oynadığı oyunlar hangileridir diye sorulursa oyunların başında lobut ve cirit geliyordu. Son derece usta biniciler olup bu yetenek-

lerinden dolayı ‘cündi’ denen oyuncular, müsabaka türüne göre cirit veya sıkı ağaçlardan yapılma, kısa-kalın lobutları fırlatarak adeta bir ‘yakın muharebe’ sahnesi sergilerlerdi. Lobutların yatay ya da dikey fırlatılması, iki farklı oyun tekniğiydi. Salt bir yarışma oyunu olan dikey fırlatmalarda lobutlar, ulu servi ağaçlarının tepelerinden aşırılır, önceki rekorlar kırılmaya çalışılırdı. Tomak oyunu da bir takım oyunudur. Ciride benzer, ancak değnek yerine tomak denilen üstü meşin, içi keçe ve uzunluğuna kesilip kadın saçı gibi örülmüş, tutulacak yeri uzun, vurulacak ucu yassı, kamçı gibi bir spor aracıyla oynanırdı. Altmışar kişilik iki takımla oynanırdı. Eldeki tomak ile hasmın sırtına vurulmaya çalışılırdı. Saldırıları

stanbul’un Megaralılar tarafından kuruluşu efsanelere dayandığı için kuruluş tarihi tam olarak bilinemez. Ancak İstanbul’u Roma İmparatorluğu’nun başkenti yapan Konstantin’in şehri büyülterek yeniden kurduğu tarih bilinmektedir. 324 tarihinde başlayan şehri genişletme çalışmaları 330 yılında bitmiş ve şehir resmen 11 Mayıs 330 yılında açılmıştır.

atlatmak için çok seri hareket etmek gerekirdi. Tomakbaz oyuncular, son derece can yakan bu kamçıyla rakiplerinin sırtlarına vurabilirlerdi. Tomak yiyen elenirdi. Hentbola benzeyen top oyunu da yaya oynanırdı. Yüz-iki yüz oyunculu taraflar, ellerindeki küçük top güllelerini ya da ağaç topaçları rakiplerini hedef alarak fırlatırlardı. Bu oyunda kural; top yememek, topu havada yakalamaktı. Top yiyen elenirdi. Matrak oyunu, iki rakip arasında, dans eder gibi uyumlu adımlar atarak oynanırdı. Günümüzün eskrim sporuna benzer; ancak kılıç yerine sağ elde tahta bir değnek, sol elde ise kalkan yerine yuvarlak bir yastık bulunurdu. Kökeninin Avrupa’daki eski bir dans türünden geldiği sanılmaktadır. Böyle bir matrak oyunu sahnesini, 1582 yılında yapılan bir şenliği gösteren minyatürde buluyoruz. Matrak oyununun ayrı bir türünde ise, kalkan yerine iki kılıç kullanılırdı. Lâhanacılar-Bamyacıların kaldırılması tam 400 sene Osmanlı’ya hizmet eden LâhanacılarBamyacılar (cündilik) II. Mahmut’un gelişen savaş tekniği karşısında bu tür eğitimin artık yararlı olamayacağı öngörülerek 1828 yılında kaldırılmıştır. Yazımızı III.Selim’ in Lâhanacılara yazdığı şiir ile bitirelim: “Kış mevsiminde çıkar ortaya lahana, Gerçi biçimce Keykavus’un topuzuna benzer. Can verir insana, çünkü taze gül yaprağı gibidir lahana, Dizilmez yüz bin, bir ipliğe bamya gibi. Arslandır o, arabayla gezer sanki lahana Hiçbir zevk ve mutluluk olmazmış onsuz Olur mu helva söyleşileri, olmazsa eğer lahana. Layıktır, ona İlhami, ne türlü övgüler yazsa, Lahanacığım, lahanacığım, lahanacığım, lahana.”

162 yılında Sultan II.Kılıçaslan Manuel ile bir barış anlaşması imzaladıktan sonra İstanbul’a üç ay süren bir seyahat yaptı. İlk olarak bir müslüman hükümdar, İstanbul’a imparatora müsavi -eşit biri olarak- ayak basıyordu.


duğumuz ilk ses, aldığımız ilk nefes… Bir inleyişin, yakarışın, duanın ifadesinden başka bir şey değil.

Ferit Furkan TATAR

"Yaratan Rabbin adıyla oku." (Alak Suresi, 1)

B

irkaç istatistikî bilgiyi paylaşalım önce: Gelişmiş ülkelerde kişi başına düşen yıllık kitap alımı, ortalama 100 ABD doları, Türkiye'de ise bu rakam 10 ABD dolarının altındadır. Türkiye’ de her 100 kişiden sadece 4,5 kişi kitap okuyor. Toplam nüfusu sadece 7 milyon olan Azerbaycan'da kitapların ortalama baskı sayısı (Tiraj) 100.000 iken, Türkiye'de bu rakam 2000 – 3000 civarındadır. Japonya’da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılıyor. Türkiye'de sadece 23 milyon. Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu'nda, kitap okuma oranında Türkiye, Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında 86. sırada. Japonya'da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7, Türkiye’de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor. İnsanın edindiği bilgilerin yaklaşık %60’ını okuma yoluyla öğrendiği istatistikî bir gerçek olarak önümüzde dururken, okuma oranımızın bu kadar düşük olması vahim bir durumdur. Bu durum karşısında okuma alışkanlığı ve doğru okumanın gerekliliğinin önemle altını çizmek gerekir. İstatistik demişken şahsen benim en çok dikkatimi çeken önemli bir istatistik bilgisi ise şu: Türkiye'de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965'e göre 14 kat artmış olmasına rağmen, Yüksek Öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1965'in de altında kaldı. Bu bize şunu gösteriyor ki yüksek öğrenim gören insanımız da kitap okumuyor. Bir toplumun temel dinamikleri olan ‘dil’, ‘tarih’ ve ‘kültür’ okuma oranıyla doğru orantılıdır. Onun için okumayı teşvik etmeliyiz. ‘Okuma yazma’ seferberliğinden anladığımız ‘okur-yazar’ olma seferberliği değil, gerçek anlamda ‘okur’ hatta ‘doğru okur’ seferberliği olmalı. Bunu her birey kendine vazife bilmeli. Gelin hep birlikte bir seferberlik başlatalım. Hepimiz sevdiklerimize kitap hediye edelim. Kitapları seçerken de sevdiklerimizin ne tür kitaplardan hoşlandığını tespit ederek ona göre kitap seçelim ki okumayı teşvik yerine bıkkınlık vermeyelim. Kendi kültürümüze uygun, yerli kaynaklardan beslenen ve evrensel değerler oluşturabilecek yazarların eserlerine öncelik tanıyalım. Aristo’nun uzun yıllar önce dile getirdiği; “En bedbaht millet, kaleleri ayakta iken kültürü ve ahlakı harabe olan millettir.” vecizesini dikkate alarak kendi kültürümüze de katkıda bulunalım. fehmiyakut@buulkegazetesi.com

ir yanda müzik kültü peşinde koşan popüler çağın tüketime açık insanları; bir yanda mûsîkî derdiyle hemhal olmaya çabalayan kadirşinas insanlar… Öyle ya da böyle hayatımızı bir sarmal gibi evirip çeviren, söylem ve eylemlerimizi derinden etkileyen bir realite ile karşı karşıyayız. Her geçen gün yaşamsal alanını genişleten bu realiteye alternatif başka ne olabilir ki diye düşünmeden edemiyor insan. Ancak cevabı noktasında âciz ve yetersiz kaldığı hissine kapılıp işte o kaotik takıntıların anaforunda yitip gidiyoruz. Sonuçta adına ister müzik, ister musiki deyin; bir şekilde hipnoz tavırlar sergileyen özne’yi anlamlandırmak gün geçtikçe zorlaşıyor. İşte tam da bu noktada söze giriyor Müzisyen Necmettin Aslan. Müzik ile musiki arasında ayrım gözetmediğini söylüyor. Beslenme kaynağını sorduğumuzda ‘hüzün ve yalnızlık’ diye içlenerek cevap veriyor. Müzisyen bir babaya sahip Necmettin Aslan, henüz küçük yaşlarda babasının saz teknesine başını yaslayıp uyuyakalırmış. Müzik sevdasına, musiki tınısına o çağlarda tutuluvermiş. Akustik sesi kovalamaktan, sesin peşine düşmekten usanmamış. Müzikal bir utku, notasal bir ateşte yanmış içi. Yıllarca taşımış, büyütmüş. Sonuçta bir yaz erimi ‘Âsâr-ı Aşk’ isminde albümü çıkıvermiş.

Müzisyen Necmettin Aslan’la, babasının saz teknesinde uyuyan çocuktan, Asar-ı Aşk albümüne giden yolu konuştuk Alnında derin çizgiler. Gözleri dalgın. Yarı karanlık odasında, arka fonda enstrümantal. Hafifçe titreyen mum ışığı. Tüm bunlara bakıp konuşmak için uygun zamanın geldiğine hükmediyor insan. Derince bir nefes alıp göğsünü havayla dolduruyor. Söyleyecek çok şeyi var. Gözlerinden okunuyor. Başlıyor bir şekilde. Türk müziğinde matematiksel bir dizgi, akustik bir düzen olduğunu söylerken gayet naif, yumuşak sesi. Ardından çatılıyor gibi kaşları. “Fakat” diye devam ediyor; “Batı çok sesliliği Mehteri dinledikten sonra keşfediyor.” Müzik ile felsefe arasındaki ince, kışkırtıcı çizgide yürürken kendinden gayet emin. Yedi sema’ya karşılık yedi nota’yı işaret ediyor. Altında yaşadığımız ilk sema’nın bir tınıyla döndüğünü ve bu tınının fadiyez olduğunu dile getirirken bizi derin düşüncelere sevk ediyor.

Popüler Müzik ile Türk Sanat Müziğini tasnife yanaşmıyor bile. O, geleneksel ve evrensel olandan yana. Bu durumu da içsel dünyasıyla izah ediyor. Ontolojik arayışını tümüyle tınısı ritmik ve dizgisi akustik olandan yana kullanıyor. Ona göre müzik; ruhun yalnızca gıdası değil, aynı zamanda aynasıdır da. Mevla’nın ilk seslenişinde güzelliği ve doğruluğu yansıtan bir ayna. Ağaçlar, tel, mızrap, dünyaya geldiğimizde duy-

Müziği kültürün aslî taşıyıcılarından biri olarak görür. Ancak sadece kültürü taşıtmaz. İnsanı, evreni, manâyı da beraberinde taşıtır müziğe. Sözün bir yerinde Özdemir Erdoğan’ı kastederek; müziğin evrenselliğini kabullendiğini yalnız insanın bu evrensellik içindeki yerini sorgulamak gerektiğini salık verir. Birden Osmanlı’ya götürür bizi. Akıl hastalarının tedavi edilişinde müziğin nasıl da başat bir rol oynadığını anlatırken çarpıcı örnekler verir. Şöyle ki; her makam metabolizmanın belli noktalarına hükmetmektedir. Örneğin; Uşşâk makamı dizleri, Hicaz ve Rast makamları göğüs ve kalbi, segah makamı ise beyni etkiler. Hemen akabinde çok bilinmeyen bir olayı anlatır. Saba makamını Sultan 3.Selim ortaya çıkarmıştır. Bu makam doğrudan beyne etki eder. İnsana Alah’ı düşündürtür, adeta akla abdest aldırır. Dinsel anlayış açısından İslam kültürünün hoşgörüsüne sığınıyor müzisyenimiz. Bu noktada Gazâlî’ye yakın duruyor.

Kemanı taksim yaparken atmosferden çıkıp ilahi atmosferi yakalamanın yahut ritimsiz dünyayı, dramsız hayatı ötelemenin tek yolunun müziksel matematik yani müzikten geçtiğini dillendiren Arslan; bu defa bizi uzak bir coğrafyaya sürükler. Soluğu İspanya’da alırız. Her sokağında Muhayyer Kürdî’nin dingin notaları tınılar. Müziğin bittiğini, yozlaştığını kabullenmez asla. Evrensel olanın ölmeyeceğini, olsa olsa değişeceğini imayla müziği zaman ve zemin üstüne sürükler. Bu bağlamda bir seyyah, bir davet, bir muştudur müzik. Gelenek ile gelecek mesabesinde kutsal çağrılarını yedeğine almış tone bir köprü. Ömrün şiiri, şarkısı bir gecede bitirilemeyecek kadar zengin bir izlek. Zekai Dedeler, Hacı Arifler, Nevresler, Itriler, İsmail Dedeler ve daha nice müziğin feylesofları genç kuşaklara hakkıyla, doğru bir şekilde tanıtılmalı, eserleri icra edilmeli. Kelimeler, kavramlar uçuşurken laf gemisinin rotasını devlete getirip son yıllarda sevindirici gelişmeler yaşandığını söylerken gülüyor gözleri. Coğrafi anlamda Osmanlı’dan Türkiye’ye, kültürel bağlamda İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e geçişin sancılarından bahsederken olumsuzluk çatısı altında müziğin de ziyadesiyle etkilendiğini ancak her şeye rağmen aslolanın hiçbir zaman kaybolmayacağından emin olduğunu söylüyor. Son bölümde Mevlevîlik sayesinde müziğin toplum arasında daha bir sevildiğini, yayıldığını söyleyip bunu sema ile söz arasındaki mukaddes ilişkiye bağlıyor. Artık bitiyor zaman. Son sözleriniz demeye varmıyor bir türlü dilim. Anlıyor Allah’tan. Müzisyen saklanmaz, çekinir derken düşüyor sesi. “Ne yapacağımı, edeceğimi inanın ben de bilmiyorum. Amacım müzik deryasında bir kum tanesi olabilmek.” Kalkarken el sıkışıyoruz. Sıkı, samimi bir söyleşi. Sona eriyor. Güzel olan her şey gibi. Dönüp bakıyorum. Uzak, dalgın, güzel bir siluet…


Yasin Demir ökhan Keskin, 1966 yılında Kâğıthane Emniyet Evler Mahallesi, Güvercin Sokak’ta dünyaya geldi. Futbola 1976 yılında Beşiktaş’ta başlayan Gökhan Keskin, 1983 yılında profesyonel futbol yaşantısına adımını attı. 2001 yılına kadar sürdürdüğü profesyonel futbol yaşantısında futbolseverlerin hafızasında ‘Beşiktaşlı Gökhan’ olarak iz bırakan futbolcu, defalarca giydiği milli forma ile içinden çıktığı Kağıthane’nin gururu olmuştur. Şu anda milli takımlar maç ve oyuncu izleme departmanı sorumluluğu yapan Gökhan Keskin’le, Bu ülke gazetesi okurları için konuştuk. Hocam, futbol yaşamınızın bir özetini sizden dinleyebilir miyiz? 1966 yılında Emniyet Evler, Güvercin Sokak’ta doğdum. Ben kendimi bildim bileli top oynuyorum. 50. Yıl Ticaret İlköğretim Okulu’nda okuyordum. O zamanlar okulumuz barakaydı. Okulumuzun kenarında bir toprak alan vardı. Her fırsatta orada top oynardık. 76 yılında bir turnuva düzenlendi, biz de oraya Emniyet Evler Mahallesi’ni temsilen katıldık. O zaman maçlar, şimdiki BJK Kulübü’nün olduğu Akaretler’de oynanıyordu. O zamanki adıyla oraya ‘56 sahası’ denirdi. Toprak sahada oynadığımız maçlarda ben kendimi gösterdim. Serpil Hamdi Tüzün beni seyretmiş beğenmiş. Serpil Hoca bana: “BJK’de oynamak ister misin?” dedi. Ben daha 10 yaşındaydım, inanamadım tabi. İki ay sonra: “Evrakları hazırla, idmanlara gel.” dedi. Beşiktaş’ta daha önce oynamış Vedat Ağabey, babamdan izin alarak beni ilk idmanıma götürdü . 1976’da Beşiktaş minik takımında oynamaya başladım. Minik takımlar ilk defa o sene federe olmuştu. İlk şampiyon olan minik takımda oynadım. Yıldız takıma geçtikten sonra Sanayi Mahallesi’nde zamanımı geçirmeye başladım. Orada birlikte top oynadığımız çok sayıda arkadaşım vardı zaten. Bu arada Çamoluk Spor’la tanıştım. O zaman orada rahmetli Yunus Gecü Hoca vardı. Çamoluk genç takımı çok iyiydi, ben ikisini bir arada götürüyordum. Hem Beşiktaş’ta, hem de gayri federe olan Çamoluk’ta oynuyordum. O yıl Beşiktaş yıldız takımında Türkiye şampiyonu olduk. Genç takıma çıkmıştım artık. Çamoluk takımı o zaman “Yıldız Spor” takımının alt yapısı olarak çalışmaya başladı. Çamoluk genç takımıyla bir hazırlık maçı yaptık. İki senedir yenilmeyen genç takımımız Çamoluk’a 1-0 yenildi. Maçtan önce Yıldız Spor’un başkanı ve Beşiktaş yöneticisi rahmetli Hasan Tutaş, Beşiktaş’ın altyapı hocalarından Ekrem Hoca’ya benim Çamoluk’ta oynamam için ricada bulunmuş. Ekrem Hoca önce bunu kabul etmiyor tabi; ama maçtan sonra bana karşı tavırları olumlu anlamda değişmişti. Ben de kararımı verdim ve Yıldız Spor’a başladım. O dönemde herkes Beşiktaş’a gitmek isterken ben bu şekilde bir tercihte bulunmuştum. Babam Beşiktaş’ta kalmamı istiyordu. Beni aldı, Serpil Hoca’ya götürdü. Serpil Hoca, bana: “Biz, senin kalmanı istiyoruz.” demesine rağmen Yıldız Spor’da devam ettim. Kendisinin bana çok katkısı oldu. 15 yaşında hem genç takımda oynuyordum, hem 2. Amatör A takımda oynuyordum. 2 yıl sonra tekrar Be-

şiktaş’a transfer oldum. Bundan bir sene sonra da 1983-1984 sezonunda profesyonel imza attım. 1983-1996 yılları arası Beşiktaş’ta profesyonel futbol oynadım. Bundan sonraki profesyonel yaşantımı İstanbulspor’da 2001 yılında sonlandırdım. Yaklaşık 25-30 yıl öncesinden bahsediyoruz. Sizin döneminizle bugün arasında nasıl bir değerlendirme yaparsınız? O zaman ortam bugünkü gibi olsaydı futbolcu olmamız daha zor olacaktı. Bizim dönemimizde futbol oynayabileceğimiz geniş alanların varlığı bizim için şanstı. Aslında şanssız gözüken, şanslılardandık. Hatırlayın, şu anda İstanbul’un finans merkezi olan Büyükdere Caddesi’nde Akbank Sahası, Yapı Kredi Sahası ve Metro City’nin olduğu yerde Philips Sahası vardı. Bizim çocukluğumuz buralarda top oynayarak geçti. İstediğiniz zaman futbol oynayacağınız alan buluyordunuz. Dolayısıyla futbolcu daha kolay yetişiyordu. Şimdi ise çocuklarımızın futbol oynamasını istiyorsak amatör takım altyapılarına veya futbol okullarına kayıt ettirmemiz gerekiyor. Haftada birkaç idmanla oyuncuya ne kadar katkı yapabilirsiniz ki. Kaldı ki çocuklarımızın neredeyse bütün boş vakitlerini internet başında geçirmeyi düşündükleri günümüzde bu çok daha zor . Kağıthane’ye baktığınızda ne görüyorsunuz futbol adına, ne yapılmalı sizce? Kesinlikle yerel yönetimlerin katkısı olması lazım. Sahalar çok düzenli olmalı çünkü futbolcu bu sahalardan yetişecek. Bu

hususta belediyelere çok iş düşüyor. Özellikle malzeme ve tesis noktasında katkı esirgenmemeli. Eskiden Kağıthane ve çevresi futbolcu yatağıydı. Ben hâlâ o potansiyelin varlığına inanıyorum. Kağıthane eskiden varoş olarak tabir edilirdi, şimdi bakıyorum bu görüntü aşılmaya çalışılıyor. Futbolcu sayısı ve kalitesinin de bu gelişme ile doğru orantılı olarak yükselmesi beklenir. Bölgemizde görev yapan hocalarımızla ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? Bölgede çalışan ho-

ğrencileriyle birlikte gazetemizi ziyaret eden Ali Koç; tekvando sporuna çok küçük yaşlarda başladığını ve 30 yıldır bu spora hizmet ettiğini belirterek, yetiştirdiği örgencileriyle gurur duyduğunu söyledi. Öğrencilerinden Emre Ersöz’ün Marmaris’te Türkiye Tekvando Federasyonu tarafından düzenlenen şampiyonada 49 kiloda Türkiye şampiyonu ve Semih Kocaoğlu’nun da Isparta’da Milli Eğitim Bakanlığı’nın düzenlediği şampiyonada 61

calarımızın bir çoğunu tanıyorum, her biri arkadaşımız. Gümüşhane’nin başında Erdoğan Hoca, Yıldız’da Turan Hoca, Naci Hoca ve ismini sayamadığım birçok arkadaşım var. Bunların hepsinin zaten belli bir futbol geçmişi var. Herkesin bir yoğurt yiyişi var tabiî ki ama ortak dil, futbol tabiî ki. Bu insanların burada kendine ait ürünleri muhakkak olmalı, kendi tarzları olmalı. Hiç yorulmadan ve bıkmadan bildiklerini bünyelerindeki futbolculara aktarmalılar. Tabi herkesin detayları vardır muhakkak, onlar da kendilerinde saklı olmalı. Çünkü o detaylar onları başarıya götürür ve özel kılar. Bir futbolcuda olmazsa olmaz dediğiniz şey nedir? Yetenek mi, fiziki yapı mı, ahlaki durumu mu ? Futbolcu açısından konuşursak önce yetenek gelir. Sonra atletik yeteneklerin fiziki kuvvetle tamamlanması gerekir. Ama bir futbolcunun sırf yetenekli olması, onu hedefe ulaştırmaz. Sağlıklı beslenmeyen, yaşantısına dikkat etmeyen, ahlaki noktada zaafları olan kardeşlerimizin futbol serüvenleri pek uzun soluklu olmaz. Önce yetenek, ama diğer etkenler de olmazsa olmazlarındandır futbolun. Yöneticilerle ilgili düşünceleriniz nedir? Amatör kulüplerde bu işi yapan insanlar gönüllü insanlar zaten. Yaptıkları işi sevgiyle yaptıkları için ufak tefek hatalarını mazur görmek lazım. Yöneticiler, bünyesinde bulunan oyuncuların ve personelin şartlarını iyileştirmek için uğraşmalılar. Kalıcı eserler bırakmalılar, çünkü sportif başarılar gelip geçici . Muhakkak ki hepsi almanaklarda yerini almak ister. Ama bu sonraki hedef olmalı. Çünkü yönetici oldukları kulüplere ve bölgelerine karşı sorumlulukları var. Kuşkusuz yöneticiler, kulüplerin menfaatlerini kendi menfaatlerinin önünde tutmalılar.

kilo birinciliği kazanarak ilçemizin gurur kaynağı olduklarını dile getiren tecrübeli çalıştırıcı: “Bu başarıların 23 Nisan’a denk gelmesi öğrencilerimize çifte mutluluk yaşattı.” dedi. Sporculardan Ersöz; Türkiye’yi, Avrupa Şampiyonası’nda temsil etme hakkı kazandı. Şampiyonlarımız Emre ve Semih, şampiyonluklarını Kâğıthaneli çocuklara hediye ettiklerini söylediler.


lçemizin 2.Amatör kümede mücadele eden takımlarından Seyrantepe Yeşilce spor’da tek hedef şampiyonluk. Sezona deneyimli Teknik Direktör Mehmet Çetinkaya ile başlayan temsilcimiz şu anda grubunun en iddialı ekiplerinden birisi durumunda.İlçemizin diğer temsilcisi Gültepespor’la birlikte zirve mücadelesi veren S.Yeşilce spor’da 1.Amatörden başka bir şey düşünülmüyor. Görüşlerini aldığımız Teknik Direktör Mehmet Çetinkaya: “Başkan, yönetim, futbolcular ve biz teknik kadro olarak şampiyonluğa inanıyoruz. Centilmenlik içerisinde bir lig geçmesini istiyoruz. Çok çalıştık, bunun karşılığını 1.Amatör lig’e çıkarak alacağız inşallah” dedi.

K Barbaros Akkoyunlu ağıthane milli eğitim müdürlüğünün organizasyonlarından olan ilköğretim okulları arası küçükler futbol turnuvası 29 nisan–5 mayıs tarihleri arasında seyrantepe stadında oynanan müsabakalar sonucu tamamlandı. 25 okul takımının katıldığı ve maçların eleme sistemiyle oynandığı organizasyon çok güzel görüntülere sahne oldu oynanan maçlar sonucunda final müsabakasında Tülin manço ilk ögretim okulu ve Yahya kemal ilk ögretim okulu karşılaştı. Finalde rakibini 4-0 yenen Tülin manço ilk öğretim okulu turnuvanın şampiyonu oldu . Turnu-

vada üçüncülüğü Cemil Meriç İ.Ö.O. dördüncülüğü ise Harmantepe İ.Ö.O. kazandı. Dereceye giren okullar ödüllerini Kağıthane kaymakamlığı ve Kağıthane belediyesinin birlikte organize edeceği ödül töreninde alacaklar. Turnuva koordinatörü Özgür Sönmez ;Turnuvamıza katılan tüm okullara ve öğrencilere teşekkür ederiz. Neşeli bir ortamda geçen ve hiç olumsuzlugun yaşanmadığı bu turnuvayı yüzümüzün akıyla bitirdik diye konuştu. Beden eğitimi ögretmeni Gürcan gül ise bu tarz organizasyonlar çocukları spora yakınlaştırmak için önemli bu organizasyonlar artarak devam etmelidir dedi.

lçemizin takımlarından Gültepe Spor Kulübü Kongresini yaptı.1 mayıs Pazar günü kulüp merkezinde yapılan kongrede Recep Aykutalp iki yıldır sürdürdüğü başkanlık görevini tekrar aday olmayarak sonlandırdı. Tek listeyle gidilen kongrede kulübün eski başkanlarından Mehmet Ali Temizel’in başkanlığındaki liste üzerinde oy birliği ile kabul edildi. Başkan Temizel; Şuanda çok iyi şartlarda olmayan kulübümüzü yeniden yapılandıracağız. Kaybolan değerlerimizi yeniden bir araya getireceğiz Gültepeli ruhunu yeniden kazandıracağız. Hedeflerimize doğru adımlarla yürüyeceğiz. Zaten bu kulüp bizim boynumuzun borcudur.

sviçre'de düzenlenen Avrupa Karate Şampiyonası'nda bayanlar ferdi kumite 50 kiloda Avrupa şampiyonu olan Serap Özçelik, ilk başlarda annesinin sakatlanmasından çok korktuğunu söyledi. Babasının Türkiye'deki bütün maçlarını izlemeye geldiğini ama son zamanda kalp krizi geçirdiğini ve doktorların, ona maçları seyretmeyi yasakladığını ifade etti. “Annem ve ülkem için kazandım.” diyen Serap Özçelik, madalyasını annesine ve bütün Türk annelerine armağan ettiğini dile getirdi

imi kahve köşesinde kimisi mahalle bakkalında ama hepsi gönüllerde ansızın ve mekânsız doğmuştur. İsimleri kimse tarafından konulmamıştır zira doğdukları toprakların ismi onlara en yakışan isimdi. Hepsinin ismi birer sevgi aksidir adeta . Fabrikada mesaisini bitirdikten sonra manav Hasan’ı da yanına alan Ahmet Efendi mahallenin kenarında kendisini bekleyen çocuklara ulaştığında Dünya kupası finalinde şampiyonluk golünü atmış futbolcu mutluluğunu yaşıyordu adeta. Eksik gedik bilgisiyle ve zor şer ele koyduğu yırtık topuyla bir futbol dehasıdır artık O. Kendisi yapamasa da en iyisini ister onlardan. Çünkü mahallenin onurudur söz konusu olan. Attığı röveşatanın estetiğinden daha çok, kendisini sevdiğine yaklaştıran kısmıdır onu ilgilendiren. Osman bilir ki mahalle takımında ne kadar mücadele eder ve kadar çok gol atarsa o kadar çok yaklaşır hayallerine. Çok sevdirse de kendisini karakaşlısına, gollerle eritmeliydi kara kalpli Memduh amcanın kalbindeki katranları. Onun için Osman’ın her şeyidir mahalle takımı. Terzi Mustafa, takımının formalarını dikerken aldığı zevki kendi damatlığını dikerken bile almamıştı. Formalarda sanatının zirvesini yansıtmalıydı, çünkü onun iğnesinin ucundan çıkarak zirveye taşınacaktı mahallenin onuru. Günümüze taşınan mahalle takımlarımız her ne kadar spor kulübü ismini almış olsalar da mahallenin en hararetli temsilcisi olma özelliğini hiçbir zaman kaybetmemişlerdir. Ve mahallelinin uzlaşma noktasında sıkıntı yaşamadığı tek alan takımları olmuştur her zaman. Belki de normal hayatlarında birlikte olmaları çok zor gibi gözüken insanları her hafta sonu bayramlaştırır mahalle takımının gölcüleri attıkları röveşata golleriyle. Her mahalleli pür dikkattir tribünde. Yapılacak güzel hareketleri pusuda bekler ve onun tadını çıkartır mahallesi adına. Belki maçtan sonra ortaya çıkacak yine siyasi ve ekonomik görüş ayrılıkları ama bu tribünde konuşulan Osman’ın attığı goller, Hulusi’nin çıkardığı yüzde yüz toplar ve mahalleye getirilecek galibiyet sevinciydi. Ortak sevgilerin paylaşıldığı gibi acıların ve sıkıntıların pay edildiği yerdir mahalle takımları. Ayakkabısı olmayan insanların krampon paralarını hiç düşünmeden şak diyene çıkardıkları yerdir mahalle takımlarının barakaları Birde teşekkür mahalle takımlarına; bize birlikte sevinmeyi, birlikte üzülmeyi ve küçük şeylerden mutluluklar çıkarmayı öğrettiği için. Hiç kaybolmasın bu ruh ve hiç eksilmesin bu sevgi. mehmetunlu@buulkegazetesi.com


Sait Halim Paşa

akında Tahtakale esnafından hac arkadaşım Hacı Salahattin Efendi’yi ziyarete gitmiştim. Demesin mi; Hocam, Silivri Emekli Müftüsü (benim de 1962-63’ten talebe arkadaşım) İsmet Köse Hoca rahmetli olmuş, telefon geldi cenaze KadıköyFikirtepe Filan Camii’nden kalkacak beraber gidelim. Gittik, motorda konuşuyorduk. Hocadan bahsederken, başlıktaki ifadeyi sık sık kullandı. İsmet Hoca; ‘adam gibi adam’dı, mertti, cömertti, gözü gönlü toktu. Asla taviz vermezdi, sevimli insandı iyi bir dosttu. Yine aynı yolculukta bir başka meslektaşımız Hoca Efendi’den bahsederken, onun cemaatindenmiş. Erkan Hoca da: “Adam gibi adamdı.” dedi. Bu, beni çok duygulandırdı. “BU ÜLKE” gazetesinin 2.sayısına yazı hazırlarken; “Adam gibi adamdı” nasıl olur? Bizde sizde, adam gibi adam olabilir miyiz düşüncesi hasıl oldu. Buna halk arasında yiğit insan, yiğit delikanlı, yiğit asker gibi ifadeler kullanıyoruz. Aziz okuyucularım, sevgili gençler, buna Kur’an dilinde ‘rical’ deniliyor. Recül’ün çoğulu rical’dır. (Nur Süresi, Ayet:23) “Mü’minlerden öyle er kişiler vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar; kimi şehit oldu, kimi şehit olmayı bekliyor ve verdikleri sözleri asla değiştirmediler.” buyruluyor. Bu ayetten anladığımız rical yiğit kişilerin vasıflarından biri, söz verince sözünde durmak, ikincisi şehit olmak, şehit olmayı arzulamak. Demek ki adam gibi adam olmak buna Allah adamı da diyoruz. İşte bu yiğit adamlardan bir grup bir araya gelmiş insani ve İslami değerleri korumak için, mal ve can cimriliği olmaksızın, hani derler ya malını kıymayan canını ortaya koyamaz. Meşhurdur: “Vatan için ölmek de var, fakat hakkın yaşamaktır.” denilir. Bu gençler, bu Allah adamları Kağıthane ilçesinde (mahalli olarak) “BU ÜLKE” gazetesini çıkarıyorlar, Dinimizi, imanımızı, kültürümüzü tanıtıyorlar. Bu yiğit gençlerden aklımıza Kur’an’daki yiğitler geliyor. Yani ashabi kehf, bu yiğit gençler, şehirde ( Mersin-Tarsus’ta) zalim kralın kan kusturan kurallarına uyarak veya seyirci kalarak yaşamaktansa, mağarada Allah’a kul olarak yaşamayı tercih etmişlerdir. Yedi delikanlıyı, onların sabrını, dik duruşlarını ve Allah’ın yüce kudretini hatırda tutarak, Kehf Suresi’nin mealini, vaktiniz varsa tefsirlerden geniş bilgi alarak okuyup, hayatımıza çekidüzen vermeliyiz. Abdülkadir Geylani Hz.leri Allah adamı yiğitleri şöyle tarif ediyor: “Onların ahlakı güzel, kalbi rahat ve daima Allah’la beraber olandır.” Yine der ki: “Onlar, alçak gönüllü olur, etrafıyla iyi geçinirler, emirlere uyup yasaklardan-haramlardan kaçınırlar.” Rahmetli Mehmet Akif Bey, Asım neslini anlatırken herhalde ‘adam gibi adam’ olan yiğit gençlere işaret ediyordu. Merhum Necip Fazıl Kısakürek Bey, istikbalin (geleceğin) yiğitlerini işaret ederek Sakarya şiirinde şu mısralara yer vermiştir: “İnsan bu, su misali kıvrım kıvrım akar ya; Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. Eyvah, eyvah, Sakarya’m, sana mı düştü bu yük, Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük! Ve son mısrasında: Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya, Yüz üstü çok süründün ayağa kalk Sakarya! Yazımızı Mehmet Akif Bey’in yiğitlere seslenen “Cenk Marşı” ile noktalayalım: Yurdunu Allah'a bırak çık yola; "Cenge!" deyip çık ki vatan kurtula. Böyle müyesser mi gaza her kula? Haydi levent asker, uğurlar ola.

Y

Ey sürüden arkada kalmış “yiğit!” Arkadaşın gitti, yetiş sen de git. Bak, ne diyor ceddi şehidin işit; Durma, git evladım uğurlar ola. muzaffercoskun@buulkegazetesi.com

illi iradenin hakimiyeti ilkesi, yanlış bir düşüncenin geliştirilmesinden doğmuştur. Bu gelişmenin devamı ile de, kendinden önceki hakimiyet görüşleri gibi yok olmaya mahkumdur. Zaten "milli irade" denen şey aslında milletin çoğunluğunu temsil ettiği çok şüpheli olan bir topluluğun iradesidir. Bu ekseriyetin, topluluğun hatta milletin yarısını temsil ettiği bile şüphelidir. "Milli irade” sunidir ve gerçekte çoğunluğu temsil etmemektedir dedik. Suni olmadığını ve nadir de olsa gerçekten bir çoğunluğu temsil ettiğini kabul edelim. Yine de haklı ve doğru olamaz. Çünkü bu ilkeye göre çoğunluğun kararı kanundur ve çoğunluk, kuvvetini sadece sayı çokluğundan alır. Hakkın ve hikmetin en az tesir edebildiği yer ise işte böyle bir kalabalıktır. Netice, hakka ve hikmete en az değer veren bir çoğunluğa, kendi kesin iradesini, azınlığa zorla kabul ettirme hakkını tanımak demektir. Böyle bir hakkın geçmiş asırlarda aristokratlar ve kiliseye mensup azınlıklar tarafından kendi diledikleri gibi kullanıldığını hatırlayalım. Acaba bu seferki de çoğunluğun azınlıktan almakta olduğu bir öç müdür? Öyleyse bunun davet edeceği yeni öç almalara hazır olmak gerekir. Bütün bu güçlüklere ve mahzurlara rağmen, tam olarak ve gerçekten ortaya konmuş bir milli iradenin değerini kabul etmemek ve küçümsemek doğru olmaz.

Toplum şuurunun çok değerli bir belirtisi olduğunu ve kullanılması hem hak ve hem de vazife olan ferdi iradelerin bütününü temsil ettiğini kabul etmek de pek saçma olacaktır. Şu halde "milli irade"ye belli bir saygı ve itibar gösterilmesi lazımdır. Ama bu saygı ve itibar ne kadar büyük olursa olsun unutulmaması gereken şeyler vardır: Bu dünyada var olan her şey, tabiat kanunlarına, maddi ve sosyal hayatın gerçeklerine tabidir. Hangi alanda olursa olsun insan iradesi, onlara ait kanunlar tarafından yönlendirilmektedir. Dolayısıyla akla ve hikmete uygun düşen, insan iradesini bu kanunların icaplarına uydurmaktır. "Milli irade" nasıl tabiat karşısında, kudret ve hüküm sahibi olamayarak, onun kanunlarına itaat zorunda ise, manevi ve sosyal alanda da aynı şekilde hakimiyet iddiasında bulunamaz. Bu sahanın kanunlarına da uymak zorundadır. Üstelik uyulması gereken ahlaki ve sosyal kanunların tespit edilmeleri dahi tabiat kanunlarının tespiti kadar kolay değildir. Bu kanunlar, ötekiler gibi insanın müşahede ve akıl yürütmesi yollarıyla tespit olunamazlar. Şu durumda milli irade, Şeriat'ın kendisine gösterdiği ictimai ve ahlaki nizama saygı göstermek ve boyun eğmek zorundadır. Böylece milli irade, ikinci derecede bir yere yerleşecek ve Şeriat'ın hakimiyeti ilkesi kendisini kabul ettirecektir. Prens Sait Halim Paşa, “İslam’da Teşkilat-ı Siyasiye” mütercimi: Mehmet Akif (Ersoy), Sebilürreşad, c. XIX-XX, sayı 493-501 (1340).

02 TEMMUZ 16 TEMMUZ

Yıl: 1 - Sayı: 2 - Mayıs 2011 25 Kuruş İmtiyaz Sahibi Cengiz Cantürk Mekke 10 Gün Mek ke - 5 Gün Medine 2'li odada 1 kişi 1075 € 3'lü odada 1 kişi 1050 €

DR. M. ŞERAFEDDİN KALAY ŞERAFEDDİN A KA LAY REHBERLİĞİNDE REH BERLİĞİNDE UMREYE GİDİYORUZ

Sorumlu Yazı işleri Müdürü Metin Ünlü Haber Yasin Demir Ekonomi Mehmet Horasan Kültür-Sanat Fehmi Yakut Spor Mehmet Ünlü Eğitim Abdullah Ağırtmış Aile-Sağlık Canan Cantürk Tarih Abit Yaşaroğlu Görsel Tasarım Hüseyin Kızılay Reklam Müdürü İdris Peşen Sanayi Mahallesi Gümüşhane Caddesi No: 1/105 Kağıthane - İST www.buulkegazetesi.com info@buulkegazetesi.com Tel: (212) 278 39 34

Ayrıntılı Bilgi İçin: Ay yrıntılı yrı Akdeniz Sakarya Sk. Fatih İST. Akd deniz Cad. Cad. Albay Albay Cemil Cemil e S aka karya S k. No:14 F atih / İS T.

Süreli Yerel Yayın Basım Yeri: İhlas Gazetecilik A.Ş Tel: (212) 454 30 00


Profile for Bu Ülke

Bu Ülke Gazetesi Sayı:2  

Bu Ülke Gazetesi Sayı:2  

Profile for buulke
Advertisement

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded