Page 1

YENİ MECMUA BURSA ÖZEL SAYISI


BURSA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ Kitaplığı

YENİ MECMUA BURSA ÖZEL SAYISI Hazırlayan / Uygar Umut

Proje Yürütücüsü / Bursa Kent Konseyi http://www.bursakentkonseyi.org.tr/

Görsel Tasarım / Mehmed Temelli

ISBN 978-605-5382-77-3 1. Basım Kasım 2013

Basım Yeri / Renkvizyon Matbaacılık / Anadolu Mahallesi Karlıdağ Cad. No:32 Yıldırım / BURSA

BURSA KÜLTÜR A.Ş.

Yapım / © 2013 Bursa Kültür A.Ş. Bu kitabın tüm yayın hakları Bursa Kültür A.Ş.’ye aittir. Yazılı izin olmadan kısmen ya da tamamen yeniden basılamaz. Dağıtım / Bursa Kültür A.Ş. – Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi B Kapısı Osmangazi – Bursa / Türkiye Tel: + 90 224 253 26 46 Faks: + 90 224 253 14 85 info@bursakultur.com / www.bursakultur.com


YENİ MECMUA BURSA ÖZEL SAYISI

Hazırlayan: Uygar Umut


İÇİNDEKİLER

SUNUŞ ..................................................................................................................... 7 TAKDİM .................................................................................................................. 8 ÖNSÖZ .................................................................................................................... 9 YENİ MECMUA ..................................................................................................... 11 Sayıyı Takdim ......................................................................................................... 15 Nihâlî ..................................................................................................................... 13 Murâdiye’de............................................................................................................ 21 Gurabahane-i Lâklâkan............................................................................................ 23 Yeşil ........................................................................................................................ 29 Yeşil Bursa Pâyitaht İken ......................................................................................... 31 Yeşil’de Tezyînât ..................................................................................................... 37 İşgal Altında Bursa................................................................................................... 41 Eski Bursa Broussa, Prusa ad Olympum ................................................................... 45 Bursalı Şairlerden Seçmeler ...................................................................................... 51 Türk Sanatı ve Bursa’daki Ürünleri .......................................................................... 53 Bursa Şairlerinden Seçmeler ..................................................................................... 55 Bursa Şairlerinden Seçmeler ..................................................................................... 57 Yeşil Camii .............................................................................................................. 59 Bursa’da Yıldırım Bayezid’in Düğünü ...................................................................... 61 Coğrafyada Bursa .................................................................................................... 63 Bursa Şairlerinden Seçmeler ..................................................................................... 65 Oymacılık ve Bursalı Oymacı Fahri ......................................................................... 69 Bursalı Şairlerden Seçmeler ...................................................................................... 71 Bursa’da Mahalli Hayat ........................................................................................... 71 Bursa’nın Fethi ve Museviler .................................................................................. 75 Bursa’ya Dair Bazı Vesikalar .................................................................................... 77 Bursalı Şairlerden Seçmeler ...................................................................................... 77 Bursa’da İpek Böcekçiliği ......................................................................................... 79 Bursalı Şairlerden Seçmeler ...................................................................................... 79 Evliya Çelebi’de Bursa ............................................................................................. 81 Bursalı Şairlerden Seçmeler ...................................................................................... 81 Bursa Kaplıcalarına Dair Tarihi ve Fennî Bilgiler ...................................................... 83 Hanlar ve Evler Hakkında Bir Araştırma .................................................................. 87 Piyer Loti’de Bursa .................................................................................................. 93 Şeyh Küşterî ve Karagöz .......................................................................................... 97 Bursa’daki Ziyaretgâhlar İçin Rehber ..................................................................... 101 Bursa’da Medfun Bulunan Vüzera (Devlet Adamları).............................................. 107 Hazırlayanın Notları ............................................................................................. 108


SUNUŞ

Bursa’mızın tabii güzellikleri ve kültürel zenginliği, bugün olduğu gibi geçmişte de dikkatleri üzerine çekmiştir. Onun zenginliklerini ortaya koymak için birçok kişi çalışmalar yapmış ve yapmaktadır. Büyükşehir Belediyesi olarak şehrimizin doğal zenginlikleri yanında kültürel zenginliklerinin ortaya çıkarılması konusunda gayretler içinde olduk. Restore edilip hizmete açılan mimari varlıklarımız yanında hemşehrilerimize sunduğumuz pek çok kültür yayınları ile de bunu perçinledik. İşte bu silsileden olmak üzere şimdi Yeni Mecmua’nın Bursa Özel Sayısını sizlere sunmaktan gurur duyuyoruz. Yeni Mecmua, büyük mütefekkirimiz Ziya Gökalp tarafından kurulmuş, kültür tarihimizde önemli yere sahip bir dergidir. 1923 yılında hazırlanan Bursa Özel Sayısı ise dönemin pek çok edebiyatçısını ve bilim adamını yazılarıyla bir araya getirmiş önemli bir kaynaktır. Bu kaynakta biz şehrimizin tarihinden, edebiyatından, coğrafyasından, mimarisine kadar birçok konuda önemli yazılar buluyoruz. Önemini hâlâ sürdüren bu yazıları hem bir bilgi kaynağı hem de nostaljik bir tat olarak severek okuyacağınız kanaatindeyiz. Şimdi her biri edebiyat ve bilim dünyamızın önemli isimleri olarak tarihte yerini almış bu yazarları, Yeni Mecmua’nın bu sadeleştirilmiş basımı ile tekrar yâd ediyor ve rahmetle anıyoruz. Bu çalışmada emeği geçenlere de bu vesile ile teşekkürlerimizi sunuyoruz. Recep Altepe Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanı

7


TAKDİM

“Kentin kimliğine ilişkin tarihi, kültürel, doğal değerlere sahip çıkmak ve geliştirmek” kent konseylerinin temel görevlerinden biridir. Bu kapsamda olmak üzere Bursa kültürüne dair yayınlar yapmak Bursa Kent Konseyi’nin önemle üzerinde durduğu bir konudur. Yeni Mecmua, Türk dergicilik tarihinde önemli bir yayındır. Çanakkale savaşı ve Bursa hakkında iki özel sayı çıkarmıştır. Bu özel sayılardan birinin Bursa’ya ait olması bizim için büyük bir şanstır. Bugün bu dergiyi ecdadımızın bir yadigârı ve Bursa kent hafızasının bir parçası olarak kabul ediyor ve sahip çıkıyoruz. Yeni Mecmua’nın Bursa Özel Nüshası, Bursa kent hafızasının kilometre taşlarından biridir. 1923 yılında Osmanlıca olarak çıkan dergiyi 90 yıl sonra günümüz Türkçesiyle yayınlamak bizler için büyük bir mutluluktur. Bu vesileyle, eseri yayına hazırlayan Uygar Umut başta olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ederim. Mehmet Semih Pala Bursa Kent Konseyi Başkanı

8


ÖNSÖZ

İkinci meşrutiyetle başlayan serbestlik ortamında birçok dergi yayın hayatında yerini aldı. Bunlardan biri de son dönem fikir tarihimizin önemli simalarından Ziya Gökalp’in kurduğu Yeni Mecmua adlı dergiydi.1 Gökalp, siyasi ideolojik çekişmelerden uzak milli kültürümüzü dile getirecek bir dergi peşindeydi. Eli kalem tutan birçok münevveri fikri mensubiyetine bakmaksızın derginin sayfalarında buluşturdu ve böylece önemli bir fikri canlılığa imza attı. Yeni Mecmua’nın ilk safhalarından beri Gökalp’le beraber olan Yahya Kemal, derginin kuruluşunu şöyle anlatıyor: “Ada’daki [Büyük Ada] muhitimizde yavaş yavaş bir mecmua çıkarmak arzusu doğmuştu. Ziya Bey mecmuanın ismini benden istemişti. Süslü, manalı ve güzel isimlerden kaçınarak sadece “Mecmua” demeyi teklif etmiştim. O da önce bu tesmiyeyi beğenmiş lakin son dakikada bir “Yeni” sıfatıyla süslemeyi lüzum görmüştü. Yeni Mecmua’yı çıkarmak için paramız yoktu, hükümet parasının bulaşmayacağı hür bir mecmua çıkarmak istiyorduk. Bu iki ucu bir araya getirmek imkânsızdı. … Maddi imkânsızlık daha ilk nüshalarda baş gösterdi o aralık merkez-i umumi azasından Talat Bey müdahale etti. Mecmuanın maddi işlerini deruhde ederek yazı ve fikir cihetinde bizi tamamıyla müstakil bırakmak teklifinde bulundu. Yeni Mecmua’nın idaresini eline aldı. Bizim ilk içtihadımızın zıddına olarak, hükümetin muaveneti ile mecmuayı çıkarmaya başladı, büyüttü, güzelleştirdi bu suretle Türk edebiyatına hizmet etti. Lakin biz de hars ve irfan bahislerine siyaset karıştırmayalım derken, Yeni Mecmua’nın merkez-i umumi altındaki idarehanesinde buluşmaya başladık. Yeni Mecmua, kat’i bir rengi ve farikası olan bir mecmua olduğu için memleketin en taze ve en yeni edebiyatını topladığı için muntazam ve iyi çıktığı için muvaffakiyet kazanmıştı. … Mütareke Yeni Mecmua’yı söndürdü. Vatan çatır çatır yıkılırken Ziya Bey muzdaripti lakin o en fena günlerinde bile kurtulacağımızdan ümit var olduğunu söylüyordu.”2 Yeni Mecmua, 12 Temmuz 1917’de haftalık bir dergi olarak yayın hayatına başlar. Ahmet Hamdi Tanpınar Yeni Mecmua hakkında şunları söyler: “Ziya Gökalp, 1917 senesinde biraz da resmi imkânların yardımıyla Yeni Mecmua adlı büyük bir edebiyat organını kurdu. Sırasıyla Servet-i Fünun, Genç Kalemler, Türk Yurdu mecmualarından sonra edebiyatımızda büyük bir tesir bırakan organlardan biri de hemen hemen o devir Türk elitini toparlayan ve Ziya Bey’in başyazıları dışında hiçbir ideolojik gaye güder görünmeyen bu mecmuadır. Filhakika, Yeni Mecmua’da Yahya Kemal, Yakup Kadri gibi müstakiller, o zaman sürgünde bulunduğu halde mecmuaya iştirakini temini için affedilip İstanbul’a getirilen Refik Halid gibi muhalifler ve yeni yeni yetişen gençler yazıyordu.”3 Gökalp’ın yayın ve fikir dünyamıza katkıları sadece Yeni Mecmua ile sınırlı kalmamış, o yıllarda Halim Sabit’e İslam Mecmuası’nı, Tekin Alp’e de İktisadiyat Mecmuası’nı çıkarttırmıştır. 1

Yeni Mecmua hakkında tez çalışmaları yapılmıştır. Bunlardan ikisinden istifade ettik. Erdal Baran, Yeni Mecmua (1-45. sayılar) üzerinde bir inceleme (12 Temmuz 1917- 23 Mayıs 1918), yayınlanmamış Yüksek Lisans tezi, Niğde Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü 2009; Yasin Beyaz, Fikir ve sanat hayatımızdaki yeri bakımından Yeni Mecmua üzerine bir inceleme, yayınlanmamış Yüksek Lisans tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü 2009. 2 Yahya Kemal, Siyasi ve Edebi Portreler, İst. 1968, s. 194 3 Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul, Dergâh Yayınları, 1998, s. 108.

9


Yeni Mecmua’nın yayın hayatında beş senelik bir fasıla vardır. 26 Ekim 1918’de 66. sayının çıkarılmasından sonra dergi, yayın hayatına ara verir. Falih Rıfkı [Atay], derginin 66. sayısının çıkarılmış olduğu gün hükümetin Mondros mütarekesi hazırlığında olduğunu belirtir. Derginin devamı için yardım eden birkaç kişi haricinde, etrafında kimsenin kalmadığını, hemen her şeyin Yeni Mecmua’ya düşman olduğunu ve dergiyi devam ettirme imkanının artık ortadan kalktığını söyler. Bunun neticesinde dergi yayın hayatına ara verir. Mütarekeden ve İstanbul’un işgalinden sonra Ziya Gökalp Malta’ya sürülür. 1 Ocak 1923 tarihinde 67. sayı ile tekrar yayın hayatına başlayan Yeni Mecmua, aynı yıl içerisinde 20 Kânun-i Evvel (Aralık) tarihinde 90. sayı çıkarıldıktan sonra kapanır. Haftalık Yeni Mecmua, iki tane de özel sayı (Fevkalade Nüsha) hazırlamıştır. Bunlardan en önemlisi şüphesiz 5-18 Mart 1331/1915 tarihli Çanakkale Özel Sayısı’dır.1 Yeni Mecmua’nın 1 Mayıs 1923 tarihli, 75. sayısı “Bursa Özel Sayısı” olarak yayımlanır. Takdim yazısında “Türk sanat şehirleri” ile alakalı özel sayılar yapılacağı, bu özel sayıların içinde de İstanbul, Bursa, Edirne, Konya ve Kayseri gibi sanat ve mimarimizin en önemli eserlerini içinde barındıran şehirleri detaylı olarak ele alacakları bildirilir. Ancak sadece Bursa sayısı çıkar. Bursa Özel Sayısı, birçok kalem ustasının ve ilim adamının makalelerinin toplandığı önemli bir kaynaktır. Dönemin önemli isimlerinden Köprülüzâde Mehmed Fuâd, Yakup Kadri [Karaosmanoğlu], Ahmet Haşim, Fâlih Rıfkı [Atay], Ahmed Refik [Altınay], Mehmed Ziya, Mimar Necmeddin, Mustafa Lütfi, M. Şeref, Bursalı Mehmed Tahir, Sıtkîzâde Selahaddin Rıza, Mehmed Süreyya, Mustafa Nihad, Avram Galanti ve Mühendis Doktor H. Viler derginin makale yazarlarıdır. Tarihten edebiyata, coğrafyadan mimariye pek çok konuda Bursa’nın zenginlikleri büyük bir vukufla ele alınmıştır. Öyle ki yazılar bugün bile önemini muhafaza etmektedir. Eseri yayına hazırlarken sadeleştirmede aslına sadık kalmaya gayret ettik. Bazı kelimeleri olduğu gibi bırakıp günümüz Türkçesini köşeli parantez içinde verdik. Metindeki bütün köşeli parantezler [] bize aittir. Okunmasında veya karşılığında tereddüt olan kelimeleri yanında yine köşeli parantez içinde soru işareti ile gösterdik. Hicri tarihlerin miladi karşılıklarını verdik. Metinde ihtiyaç olduğunu düşündüğümüz yerlerde notlar ekledik. Müelliflere ait dipnotlar sayfa altlarında verilmiştir. Eklediğimiz notları kitabın sonunda “Hazırlayanın Notları” başlığı altında verdik. Mecmua’daki şiirlerin günümüz Türkçesiyle anlamlarını –edebi olmak kaygısı gütmeden- yine bu notlarda verdik. Bu derginin hazırlanışını Bursa Kent Konseyi’nin bir çalışması olarak planlayan, derginin sadeleştirilmesi ve hazırlanması sürecini takip eden ve gayretleriyle bu eseri şehir kültürümüze kazandıran Bursa Kent Konseyi genel sekreteri Enes Battal Keskin’e ve eserin hazırlanmasının tüm aşamalarında yardım ve desteğini esirgemeyen Mehmed Temelli’ye teşekkürlerimizi sunarız. Son olarak bu çalışmamızın Bursa kültür hayatına bir katkı sağlamasını, yeni çalışmalara vesile olmasını ve böylece eslafımızın gayretlerinin bir nebzecik yaşatılmış olmasını temenni ederiz. Uygar Umut

1 Bu sayı yeni harflerle neşredilmiştir. Yeni Mecmua Çanakkale Özel Sayısı, haz. Ayhan Özyurt, Muzaffer Albayrak, İstanbul, 2006.

10


YENİ MECMUA BURSA ÖZEL SAYISI SAYI: 75-9 1 MAYIS 1339 / 1923

11


12


DÖRDÜNCÜ CİLT

SAYI: 75-9 (ÖZEL SAYI)

1 MAYIS 1339 / 1923

YENİ MECMUA İçindekiler Yeni Mecmua: Sayıyı Takdim / Mehmed Fuâd: Nihâlî / Yakub Kadri: Murâdiye’de / Ahmed Refîk: Yeşil Bursa Pâyitaht İken / Ahmed Hâşim: Gurebâhâne-i Laklakân / Falih Rıfkı: Yeşil / M. S.: Yeşil’de Tezyinat / Muhammed Ziya: Eski Bursa / Vahîd: Türk Sanatı ve Bursa’daki Ürünleri / Necmeddin: Yeşil Camii / Mustafa Lütfi: Bursa’da Yıldırım’ın Düğünü / M. Şeref: Coğrafyada Bursa / Bursalı Tâhir: Bursalı Oymacı Fahri / Selâhaddîn Rızâ: Bursa’da Mahalli Hayat / Avram Galantî: Bursa’nın Fethi ve Museviler / Mehmed Fuâd: Bursa’ya Dâir Vesikalar / Mehmed Süreyyâ: Bursa’da İpekböcekçiliği / Mustafa Nihat: Evliya Çelebi’de Bursa / ***: Bursa Kaplıcaları / Mühendis Viler: Bursa Evleri ve Hanları / ***: Piyer Loti’de Bursa / ***: Şeyh Küşterî ve Karagöz / Bursa’daki Ziyaret Yerleri İçin Rehber ve Çeşitli Bursalı Şâirlerden Parçalar / İşgâl Altında Bursa’ya Ait Hatıralar.

Eski Bursa’dan Manzaralar: Emirsultan Semti

13


14


YENİ MECMUA

Bursalı Harâbat1 Erenlerinden:

Sayıyı Takdim Yeni Mecmua’yı tekrar çıkarmaya başladığımız zaman Türk sanat şehirlerinden her biri için bir özel sayı yayınlamaya karar vermiştik. Bu sayılarda İstanbul, Bursa, Konya, Edirne ve Kayseri gibi sanat şehirlerimizle, saraylar, çeşmeler, türbeler, camiler, mezarlar ve çiniler gibi her biri Türk sanatının veya Türk hayatının özelliklerini gösteren eserlerimizi tanıtmaya çalışacaktık. Bu sayılardan birincisini Bursa’ya tahsis ediyoruz. İlk tecrübemizin, düşündüğümüz ve istediğimiz gibi meydana geldiği inancında değiliz. Ancak bizi teselli eden şudur ki, bu sayıyı hazırlamak için Yeni Mecmua gücünün yettiği kadar fedakarlık yaptı. Bursa’yı hissettirebilecek ve öğretebilecek bütün sanatkâr ve uzmanlara müracaat etti. Birçok dostlarımız ellerinden geldiği kadar dergiye yardım ettiler. Fakat üzülerek belirtelim ki, müracaat ettiğimiz diğer birçok kimselerden cevap bile alamadık. Bunu bize yardım etmemiş olanlara serzeniş için değil, fakat özel sayımızdaki noksanları iki üç ay devam eden vaatlerimizle temin edemeyen okuyucularımız karşısında dergimizi aklamak için söylüyoruz. Sonra, bu tecrübenin ne kadar buhranlı günlere denk geldiğini düşündük; bizimle beraber çalışamamış olanları da mazur görmek istiyoruz. İlk tecrübemiz, diğer özel sayıları daha iyi hazırlayabilmek için bize etkili bir ders verdi. Okuyucularımız üç ay sonra görecekleri özel sayıda bu dersten istifade edeceğimizi göreceklerdir. Bu üç formalık yazı ve resimle Bursa’yı tanıtabildiğimiz kanaatinde değiliz; fakat Türk sanatına ve Türk mazisine dair Türk okuyucularına birçok iyi şeyler hatırlatabildiğimizi zannediyoruz. Bu satırları, başarılı olamadığımızı görenlere, çalışmış olduğumuzu söylemek için yazdık! YENİ MECMUA

Nihâlî Bursa’da Murâdiye mahallesinde doğduğu için “Murâdiye Caferi” lakabıyla zevk ve sefa âlemlerinin ezeli aşinası olan Bursalı Cafer, daima şen ve şuh yaşayan, meyhâneden meyhâneye, mesireden mesireye sürüklenen genç bir medrese talebesi idi. Arkadaşları arasında zarafetleri, nükteleri, iğneli hicivleri ile pek çabuk tanınmış, zeka ve bilgisini hocalarına da tasdik ettirmişti. Mahmud Paşa müderrisi Tâcizâde Cafer Çelebi’nin dersinde epeyce bulunduktan sonra nihayet, Sahn müderrisi Müeyyedzâde’den mülazım [stajyer hoca] oldu. Artık harâbat âleminden çıkarak resmi hayata atılacaktı. “Muradiye Caferi” lakabı sonradan “Galata Caferi” ile değişmiş olan genç medrese öğrencisi, o devirlerin uzun eğitim hayatı esnasında şairliğe de heves etmiş, “Nihâlî” mahlasıyla birçok şiirler yazmıştı. Onun anlayışına göre şairlik o devir zarafetinin gereklerindendi. Herhangi bir içki meclisindeki iri mahmur gözlü içki sunan güzeli vasfetmek, yahut zamanın ileri gelenlerini en gülünç taraflarından yakalayıp meclise yeni bir neşve vermek için şairlik zaruriydi. İşte Nihâlî sırf bundan dolayı şair olmuştu; yoksa hayat gülistanında yetişmiş taze fidanların ruhunu ebedî aşk üflemeleriyle titretmek için değil! Hayatın kıymetini, zevk ve sefâya sarf edilebilecek zamanların derecesiyle ölçüyordu. Ona göre aşk, yeryüzündeki bütün güzellere karşı bedenin hissettiği çekimden fazla bir şey değildi… Şuh ve açık tabiatlı genç medrese öğrencisi zamane büyüklerinden birçoğunu türlü türlü hicivleriyle gücendirmiş olduğu için mülazımlık [stajyerlik] devresini kolay kolay atlayamadı. Harâbat alemlerinde memuriyet hülyasıyla rind ve serseri dolaştıktan sonra nihayet, Plevne’deki Mihaloğlu Ali Bey medresesini nasılsa elde edebildi. Bu küçük kasabanın basit, gürültüsüz hayatı, Muradiye Caferi’nin çok canını sıkacaktı. Bereket versin talihi burada da yaver gitti: Mihaloğullarından Mehmed Bey, bu zarif ve anlayışlı müderrisin sohbetinden pek ziyade hoşlandığı için onu gece gündüz yanından ayırmıyor, avlarda, gezintilerde, ziyafetlerde, hulâsâ şarap ile kadının birlikte olduğu her yerde mutlaka Nihâlî ile beraber bulunuyordu. Bu samimi ilişki Plevne’deki işine son verilip İstanbul’a gelinceye kadar devam etti.

15

Nihâlî, İstanbul’a gelince kendisini seven, lâubâli şakalardan hoşlanan bazı kişilerin yardımıyla otuz akçe maaşla Murâd Paşa medresesine tayin edildi. Lakin orada da çok durmadı, yüz elli akçe ile Galata Kadısı oldu. Kadılık, öyle müderrislik gibi harâbat âlemlerinde dem sürmeye müsait bir meslek olmadığı için dostları Nihâlî’ye birçok tavsiyelerde bulundular: “Artık şeriat hâkimi oldun, bundan sonra sana şarap içmek yakışmaz, kadılık vakarını gözet!” dediler. O aralık sevgili dostu Mihaloğlu Mehmed Bey’e de uç sancaklarından birini vermişlerdi. Nihâlî kendisine nasihatte bulunanlara her zamanki açıklığı ve lâubâliliği ile gülerek şu cevabı veriyordu: “Mihaloğlu’na sancak vermek, bana Galata’yı verip de ‘şarap içme’ demeye benzer.” Cemşîd zamanından kalmış olmasa bile o efsanevî zamanların zevk ve neşesinden birçok şeyler saklayan Galata meyhâneleri, Galata Caferi için en cazibeli bir muhitti. Daha medresedeki öğrenciliğinden beri Akdeniz’in uzak kıyılarından gelmiş yanık yüzlü, parlak gözlü mert edalı gemici dilberlerini seyretmek için kalkar, buralara gelirdi. Günlerden bir gün, İstanbul’un bu tanınmış harâbâtîsini yakaladılar. Üsküp müderrisi meşhur İshak Çelebi ve Mihaliç kadısıyla beraber o aralık Arabistan’ın fethiyle uğraşan Yavuz Sultan Selim’in karargâhına gönderdiler. Artık Galata Caferi’nin yıldızı parlamaya başlamıştı: Harp meşguliyetleri arasında bile ilim ve sanatla uğraşmaktan vazgeçmeyen büyük padişah, devrin fâzıl ve zarif kişilerinden birkaç kişinin nedîm sıfatıyla gönderilmesini istemiş, o asrın ricali de bu zor vazife için bilgileri nispetinde, tabiatlarının ilginçliği ve zarafetiyle de meşhur olan bu adamları seçmişlerdi. Şimdi marifet kendilerini bu zeki ve faziletli hükümdara beğendirebilmekte idi… Lâkin zavallılar bu hususta çok talihsiz çıktılar: Öncelikle, Pâdişah’ın huzuruna kılıçla çıkmak gibi bir densizlikte bulundukları için az kalsın idama mahkum oluyorlardı. Neyse, bu ilk tehlikeyi atlattıktan sonra, Hilmi Çelebi gibi eski ve kıskanç mukarrebler [Pâdişah’ın yakınındaki kişiler] tarafından hazırlanan bir tuzağa düştüler: Güya Pâdişah’ın hoşuna gitmek için, huzurda birbirleriyle pek ziyade açık, edep dışı bir şekilde karşılıklı konuşmalarda bulundular, karşılıklı hicviyeler okudular. Yavuz Sultan Selim hiddetlendi: “Biz sohbet arkadaşı istedik, halbuki bunlar bir sürü nasipsiz (bî-nevâ) imiş!” diye bir miktar ihsanla


16


YENİ MECMUA

hepsini yine yerli yerine gönderdi. Zavallı Nihâlî umduğuna nâil olamayarak, emeği boşa gitmiş ve hüsran içinde bir halle yine Galata’ya geldi, oturdu. Lâkin talihsizlik bu kadarla da kalmadı; haklarında hicviyeler yazdığı bir takım adamların yüksek mevkilere çıkması rind şâiri kadılıktan da mahrum etti. Hâmisiz, memuriyetsiz, parasız senelerce süründü durdu. Bu felaket seneleri esnasında yazmış olduğu şikâyetnâme çok samimi ve etkilidir: Kime kimden şikâyet eyleyeyim Ser-güzeştimi hikâyet eyleyeyim Ehl-i ilmin fakîrine şimdi Kimse demez riâyet eyleyeyim Sakalı bitti fazl u mâ’rifetin Kendimi ehl-i san’at eyleyeyim Yağı olanlar eyledi bayram Nice savm u riyâzet eyleyeyim

Kethudây[l]a buluşup ard kapıdan Nice hâlim hikâyet eyleyeyim Nice ise mülâzemet buyurun Yüzüm üzere siâyet eyleyeyim Lâf u rüşvetle ise mansıb eğer Rüşvet ü lâfa himmet eyleyeyim Gâh tedrîs ve gâh kazâ deyû ben Nice zillet-i denâet eyleyeyim Bana bir tevliyet inâyet edin Vakfa sa’y ü kifayet eyleyeyim Kâbe-i Rûmdur Ayasofya Bana verin imâret eyleyeyim Mansıba eğer liyâkatim yok ise Ol cihetten ferâğat eyleyeyim Dâima ettiğim günahı anıp Nice âh ü nedâmet eyleyeyim2

Bursa’da İkinci Sultan Murad’ın oturduğu rivayet edilen ev ve içinden bir bölüm

17

Eski şen ve şuh şâirin, hayatın ağır yükü altında çıkardığı bu feryatlar hiçbir netice vermedi; zavallı uzun müddet daha bu feryatlarında devama mecbur oldu. Nihayet Sultan Süleyman devri geldi, Nihâlî tekrar bir kıt’a ile pâdişaha müracaat etti. Diğer bazılarına yapıldığı gibi kendisine de ayda bin akçe tahsisini rica ediyordu: Kime seksen kime doksan kime yüz Riâyetler olurmuş ehl-i ilme Nihâlî bunca yıldır ilim içinde Bulursa otuz üçü elf-i ni’me Cihânın hali şimdi kât’î pûçdur Ki ehliyet kişiye kat’î suçtur Nihâli’nin kifâf-ı külfeti içün Murâdı elli değil otuz üçtür.3

“Kişi buldukça bunar” derler. Bu meşhur söz, harâbâti şair için de doğru olacak ki otuz üç akçeye nail olduktan sonra tekrar bir kıt’a daha yazdı: “Kesildi cimrilikten cümle ırkı Nihâlî otuz üçten bulsa farkı” ricasıyla ulûfesini yükseltmeye çalıştıysa da muvaffak olamadı. Biraz zaman da böyle geçtikten sonra Nihâlî’nin yıldızı artık gerçek anlamda parlamaya başladı: Devrin en nüfuzlu adamları olan Vezîr-i Âzam İbrahim Paşa ile Defterdar İskender Çelebi, şiir ve sanat erbabına karşı en geniş lütuflarda bulunmaktan geri durmuyorlardı. Nihâlî’nin dostu Muhyiddin Çelebi ile eski arkadaşlarından Kadrî Çelebi de büyük nüfûz kazanmışlardı. Zevk ve neşesi, nükteciliği, zarif lâubâlilikleriyle İstanbul’un seçkin ve sanatkâr çevrelerinde eskiden beri büyük bir şöhreti olan Galata Caferi, artık o çevrelerin daimi bir üyesi, adeta bir süsü olmuştu. Büyük ve seçkin kişilerden hiç kimse Nihâlî’yi çağırmadan bir mesireye gitmiyor, bütün meclislerde onun varlığı


18


YENİ MECMUA

büyük bir arzuyla aranıyordu. Yaşı epeyce ilerlemiş, birçok sefaletler görmüş olmakla beraber Nihâlî hâlâ neşe ve hayat dolu bir adamdı. Medresedeki öğrenciliği zamanında olduğu gibi içki ve kadının bir arada olduğu her yerde mutlaka bulunuyor, onların huzurunda çapkın imalarla dolu ateşli şiirler söylemekten vazgeçmiyordu. Vezirler, beylerbeyleri, kazaskerler, saraya mensup kişiler, hep onun zarafetine meftûndular. Yapmacıklıktan uzak bir dille yazdığı biraz açıkça, fakat güzel, düzgün ve ahenkli manzumeleri bütün dillerde dolaşıyordu. Kadınlara hiç kıymet vermediği halde her nasılsa evlenmişti. Nihayet bir gün, kendisinin bütün garipliklerine tahammül eden zavallı hanımını boşuyor, kadın da pek haklı olarak bu hareketin sebebini sorunca: “Ne yapalım, kısmet bu kadarmış!” Cevabını verdikten sonra, arkadaşlarından gelecek haklı itirazlardan kurtulmak için “Âlemde saadet ol kişinin Ki görmeye yüzünü dişinin”

Bendini de ihtiva eden bir tercî-i bend yazmıştı. Hakikaten kâinatta “kadın”[ın] mevcut olup olmadığını bile öğrenmek istemeyen bu kadar mutaassıp bir harâbat erinin evlenmesi, şüphesiz büyük bir kabahatti. Nihâlî, nikris [gut] hastalığına mübtelâ olduğu için hayatının son zamanlarında artık eskisi gibi yürüyüp gezemiyordu. Fakat şaraba ve çâr-ebrû [yeni yetme delikanlı] gençlere karşı beslediği bağlılığı da hiç eksilmemişti. Murâdiye Caferi diye tanındığı zamanlar harâbat âlemini nasıl seviyorsa, nasıl içki ve güzellerden ayrılamıyorsa, yürümeyen ayaklarına ve geçkin yaşına rağmen yine öyleydi. Binaen aleyh, iki üç günde bir Vefa’daki evinden kalkarak eski harâbat arkadaşlarından Tahtakaleli hurde-furûşun [ufak tefek şeyler satan kişi, çerçi] dükkanına bin zahmetle geliyor, ikindiden akşam karanlığı basıncaya kadar oradan gelip geçenleri seyrediyordu. O zamanki Tahtakale seyri hakikaten çok eğlenceliydi: Galata meyhanelerinden sallana sallana dönen harâbâtîler, yanlarında güzel kadınları salındıran zevk-perest çelebiler, esrar ve afyon müptelâları, bütün bu cins cins halk oradan gelip geçerlerdi. Zavallı Nihâlî geçen güzel kadınların tahriki ile eski yeni şiirler söyler, mazisinin tatlı hatıralarıyla bir an için olsun titrek, ağrılı bacaklarını unuturdu…1 1

Hasan Çelebi bu rivayeti tezkiresinde amcası Mülemmî Efendi”den naklen başka bir şekilde naklediyor: “Evahir-i ömründe (öm-

Harâbat âleminin her türlü zevklerini tattığı halde, hâlâ o âleme, o hayata karşı nihayetsiz bir arzu ve istek duyan bu rind şair, 949 H./1542 M. yılında, Vefa mahallesindeki evinde son nefesini teslim ederek Şeyh Vefâ kabristanına gömüldü. Ancak harâbat âlemlerinde onun zarafeti, lâubâli nükteleri uzun müddet yaşayıp durmuş, eserleri senelerce unutulmamıştır. *** Nihâlî, şiirlerinin kıymetinden daha çok şahsiyetinin gariplikleriyle çevresini doldurmuş ve [hicrî] onuncu [miladi XVI.] asrın ilk yarısında İstanbul’un seçkin çevrelerinde büyük şöhret kazanmış bir harâbâtîdir. Şiiri kendisine gaye edinen bir sanatkâr olmaktan ziyade, zevk meclislerinin şevk ve ahengini basit ve açık saçık gazeller ve iğneli mizahlarla artırmaya çalışan bir zevkperest olduğu için edebiyat sahasında mühim bir iz bırakamamıştır. Nicelik açısından sınırlı ve perişan parçalardan ibaret olan bu eser, sırf o devrin zevkine, özelliklerine, adetlerine ait manzumelerden oluştuğu için elbette devamlı bir hayata nâil olamadı. Aslında o türün bütün sanat eserlerinin kaderi aynıdır: Belli bir devrin çok çabuk geçen umûmî zevklerine uygun düşmesi münasebetiyle, meydana atılır atılmaz, o devrin kişileri tarafından hararet ve heyecanla, büyük bir takdirle karşılanır; fakat biraz zaman geçerek en üstteki o umûmî ve herkesi etkileyen zevk tabakası moda rüzgarlarıyla savrulunca, biraz önce bütün ağızlarda gezen eserlerden meydanda hiçbir şey kalmaz. İşte Nihâlî’nin şiirleri de hemen hemen böyle oldu. O devrin muhtelif hadiselerine ve şahıslarına ait olmak üzere yazdığı manzûmelerden başka, çeşitli piyasa güzelleri hakkında söylediği hafif meşrep gazeller, zamanında büyük bir şöhret kazandı. Şâirin vefatından dört sene önce tezkiresini yazmış olan meşhur Sehî Bey’i, onu çok hararetle takdir eden biri olarak görüyoruz: “Şiir konusunda kendine ait bir tarzı ve bu üsluba kendinin ihtisası var. Çoğu şiirleri, sanat/meslek erbabı hakkında yazılmış latîfelerdir. Sadece Anadolu’da değil, Arap ve Acem’de ve Pehlevî dilinde bu üslûba şiir demiş kimse yok. Kendi tarzında zamanının eşsiz ve seçkin kişisidir. Bu vadide latife konusun-

da söz söylemek (ancak) bu kadar olur. Artık demek olmaz. Bunun gibi şiire bu lezzeti, bu çeşitliliği verebilmek, aklen imkânsız ve kimsenin gücünün yetemeyeceği bir iştir. Zevk sahibi olanlar onun şiirlerini bilmek hususunda ve şevk ehli de bütünüyle anlamak hususunda gayretlidir.” Halbuki bu devir geçtikten sonra gelen tezkirecileri Nihâlî hakkında o kadar takdir edici görmüyoruz. Âşık Çelebi, harâbatın bu sevimli simasını canlı lisanıyla yaşattıktan sonra şâirliği hakkında: “Merhumun şiirleri sade ve açıktır, her ne kadar sanat mahsulü değilse de tabiidir. Neşeli ve sevinç vericidir. Mizahla karışık ve hicivle yoğrulmuştur.” Sözlerinden başka bir şey ilave etmiyor. Latîfî de: “Şiirleri latifeler ve sanatlarla doludur ve halk arasında meşhur ve yaygındır” ifadesiyle onu destekliyor. Sehî Bey’in hararetli takdirleriyle, ondan otuz kırk sene sonra gelen tezkirecilerin ifadeleri arasındaki büyük fark, Nihâlî’nin eserlerinin ne kadar kısa ömürlü olduğunu gösterebilir. Onlardan daha sonra gelen tezkireci Hasan Çelebi’ye gelince o, “Çoğu şiirleri ve sözleri mizah ve hiciv tarzında olduğu aşikâr olmakla mizacının atını o vadiye sürüp himmet dizginini ciddiyet vadisine sarf etmeye imkân kalmamıştır.” tarzında daha ağır bir dil kullanıyor. Nihâlî’nin cidden şiir denebilecek eserler yazmadığını anlatmak istiyor. Hakikaten Nihâlî’nin sırf o devir halkının zevkine göre gayet basit bir dille manzumeler yazması, İslamî ilimlere veya İran edebiyatına vâkıf olmamasından ileri gelmemişti. Yukarıda da anlattığımız gibi, sırf tabiatı ve sanat anlayışı onu bu vadiye sürüklemişti. Yoksa –mesela Sultan Bâyezid-i Velî devrindeki büyük depreme söylediği tarih gibi- o devir ilimlerine vâkıf olduğunu gösterebilecek eserler, veya sınırlı da olsa bazı Farsça manzumeler tarzında gösterişli ve sanat ürünü gazeller, nadiren Câmî’den veya diğer İranlı üstatlardan tercüme ettiği mazmunlara benzer tasavvufî şiirler yazmayacak kadar açık ve samimi tabiatlıydı. Son olarak Şâir Beliğ, bazı piyasa güzelleri hakkında yazdığı namelerde Nihâlî’yi taklit etmiştir. O devrin zevkini, hususiyetlerini ve Nihâlî’nin ne kadar basit bir dille yazdığını anlatmak için meşhur bir manzumesiyle söz konusu güzeller hakkındaki gazellerinden birkaç tanesini naklediyoruz:

rünün son zamanlarında) seyr ve sohbetten kalıp yâran ve ihvanla ayakdaş olmaya imkan kalmayınca, Uzunçarşı’da Çıkrıkçılar içinde bir dükkân peyda edip, onda oturup geleni gideni temâşâ ederdi.” (Özel kütüphanemizdeki nüsha; varak: 22)

Hamama girdi, gördüm o nazik beden güzel Şu şöyle diyecek yeri yok cümleten güzel

19

Soyundu çıktı gonca gibi sebz câmeden Bir sûsenî fûtayla o gül pîrehen güzel


20


YENİ MECMUA

Meh gülçesine fûtası ebrî hicabdı Ol gül yunarken açıla düştü iken güzel Kimisi sâideyn kimi sâkın güzel dedi Ben bildiğim şu bir peridir cümleten güzel Koçmaz güzel kocaldı demişsin Nihâlî’yi İnen güzelsin ay iki gözüm inen güzel4 *** Bir börekçi dilberi aşkında dil merdanedir Kim gönüller yapmada dâim işi rindanedir Gönlümün yağıyla yüreğim hamirin yazmaya Sinesi pîş-i tahta sîmîn kolları merdanedir Nakd-i can verip yüreğinden pişen âşık dedi Lokması şahane ve kıymetde dervişanedir Nice dil murğı şikar edip yürekler yağlamış Benzer ol kebge yine azmi bugün seyranadır Sep boyanmış sineme vaslın suyun iki gözüm Kim börekçi fırını gibi tutuşmuş yanadır Rîş-i handeyle piyaza çekdiğini ey peri Bu Nihâlî ger inanırsa acep divanedir.5 *** Bozahane açıldan ol didar Kaldı der-beste hane-i hammar

La’li şevkiyle cûş edip hamra Mey yerin tuttu boza-i tatar, Mâh-ı nev çiçeği olursa nüh tâk Çün güneş yüzlüdür o zer-kuh-dar Verdiği boza aklımızı aldı Darımı kattı yoksa ol ayyar Her ki ol hatt-ı ğubara kıldı nazar Âna keşf oldu âlem-i esrâr Darı damına reşk ider o mehin Bunca encümle günbed-i devvâr Cevri edince bağrımızı kebâb Âteş-i aşkı kıldı canıma kâr Bâzâre gider olmağa mûm idik Biz fakir ile eylese bâzâr Yarmacısı olmağa yaramaz Taş yararken bu tâli’-i murdâr Bari ol dilberin hamir-kârı Olabilsen Nihâlî âhir-i kâr Sen dahî vuslata irem der isen Ard ile sohbetin koma zinhar6

Köprülüzâde Mehmed Fuâd Dârü’l-fünûn Türk Edebiyatı Tarihi Müderrisi

Murâdiye’de

lardan birisi niçin bu otları yetiştiren kara toprağı beyaz mermere tercih etmiş! Merkadinin kubbesinde niçin yağmurlara bir menfez bırakmış; türbedar yavaş bir sesle bize bu sırrı anlatıyor: - Bahar olunca bu toprağın üstüne bir avuç arpa atarım. Kubbedeki açıktan rahmet yağar, güneş vurur, birkaç hafta içinde mezarın ortası yemyeşil olur. Dünyayı fethe çıkan cihangirlerin son dileği böyle midir? Bundan mı ibarettir? Eğer böyle ise, bundan ibaretse biz ne isteyebiliriz? Biz ki ne atımız, ne kılıcımız, ne de tuğumuz vardır, ne arkamızdan yürüyen ordular sahibiyiz. Eğer bir tavus kuşunun kanadına benzeyen bu kapı saçağının altına kadar geldikse, bu bir tesadüf eseridir; takdir isteseydi bizi bir mezbeleye de sürükleyebilirdi. Zira, boynumuzdaki zincirler kendi irademizden daha kuvvetlidir. Mezarlarını ziyaret ettiğimiz bu adamlar ise, hayatı kendi iradelerine râm ettikten sonra ölümü de kendi arzularına göre yapmışlar. Hâlâ ne diyorlarsa öyle oluyor. Murad: "Merkadimin üstünü açık bırakın! Tâ ki rahmetle nurdan mahrum kalmayayım!" demiş. Altı yüz seneden beri merkadinin üstü açıktır ve toprağı nur ve rahmetle münasebettedir. Bize kapıyı açan türbedar, o hükümdarın belki bininci, belki on bininci hizmetkârıdır, her gün emirlerini yerine getirmek için burada divan duruyor. Ona sormak istiyorum: - Şuracıkta bir köşeye kıvrılıp yatsam, bana da bakar mısın?.. Ve bir yıpranmış seccadenin üstünde

Uhrevî sükûnetin ve uhrevî rahatın ne olduğunu bilmek isteyenler Bursa'da Muradiye türbesine gitsinler! Ölüm, yalnız burada korkunç değildir. Mukaddes kitapların vâdettiği cennet bize yalnız burada mümkün görünüyor; burada her dakika bir meleğin kanadı gibidir, başımız üstünden hayatın bütün hummalarını, keder ve hüzünlerini, şüphe ve endişelerini silen yumuşak ve nemnâk [nemli] bir tüy temasıyla geçer. Ey kararsız gönül; dakikalara "dur!" diyebileceğimiz yer burasıdır. Zira, buranın eşiğini aştıktan sonra bize saatlerin, bize günlerin, bize yarının, bize öbür günün lüzumu kalmıyor. Bu dakikaların her birinde ebediyettin derin ve lâyetegayyer [değişmez] çeşnisini tadıyoruz; artık hiçbir zevkin daha fazlasını istemiyoruz; burada zevklerin en câvidanîsine eriyoruz. Dışarıda bıraktığımız şeyler ne kadar yakıcı, ne kadar acıdır! Sevgilinin bedeni ne çetindir! Dostun eli ne müzicdir [rahatsız edici, bunaltıcı]! Ana şefkati ne kasvetli, evlat muhabbeti ne zahmetlidir! Düşmandan intikam ve ikbalden kâm almak ne kadar gailelidir! Zafer ne zor, hezimet ne kadar müthiştir! Bedbaht; burada kal, bu yeşilliğe gömül, bu havalara karış! Dehrin hây ü huyundan sana ne! *** Kendi kendimize böyle söyleyerek yarı belimize kadar gömüldüğümüz yeşilliğin içinde tabiatın hayatına karışırız. Ölüm, eğer bu yeşilliğin altında zerre zerre dağılıp erimekse, ölüm eğer bizdeki özün bu otlardaki usareye damla damla karışması demekse, onu şimdiden özleyelim. Çünkü bu otlar bizden daha güzeldirler ve ömürleri bizim ömrümüzden daha uzundur. Tam altı yüz seneden beri, her bahar bu türBursa’da İkinci Sultan Murad’ın türbesi. beleri sarıyor, içeride yatan-

21


22


YENİ MECMUA

diz çöküp kendi kendime şöyle diyorum: "Dünya yüzünde ne bir bucağın, ne de bir bakıcın var! Nerede akşam olursa orada kalır bir serserisin! Yolunu hiç kimseler beklemiyor; seninle meşgul olan bir kimse yoktur. İkide bir gamdan şikâyet edersin ve meserrete muhtacım dersin, kimin ne umurunda! Öldükten sonra rahmete muhtaç olacaksın, fakat o deryadan senin hissene bir katre düşmeyecek. Zira yeryüzünde bir zerre sevap işlemedin. Gerçi uhrevî saadete bile bir şekil veren şu fâninin gördüğü işlerden daha güzel hayaller yarattın, lâkin bu hayallerin gizli düşen ceninler gibi gün görmeden çürüyüp gitti, çünkü hepsi de kudretinden daha üstün hudutsuz bir ihtirasın mahsulü idi. *** Böyle düşünerek, başı ucunda diz çöktüğüm ölünün serencamını kıskanıyorum. O en hudutsuz şeye, o hayale, o rahmet ve gufran hissine vücut veren ve ebediyetin rükûdetinden [durgunluğundan] bir türbe suretinde temsil eden bahtiyardır. Yaşarken dünyayı, ölürken ukbayı fethetmek istedi. Yaşarken takdiri hükmüne râm etmişti. Öldükten sonra rahmete emrediyor: "Sen şu kubbede açık bıraktığım yerden gir!" diyor; sükûn ve rükûda emrediyor. "Beni kaplayın, beni sarın! Nihayetsiz uykumu, bana nihayetsiz derecede tatlı kılın!" diyor ve rahmet kubbede açık bıraktığı yerden giriyor ve sükûn etrafını bir ananın kolları gibi sarıyor. Ah, bu serin ve yeşil sükûn! Cenneti bundan başka türlü tahayyül edebilir miyiz? Bütün bir milletin muhayyilesidir ki ona, asırlarca süren bir murakabe sonunda nihayet bu sureti vermiş. *** Şu vahşî ve coşkun otların arasında sanattan bahsetmek bir küfürdür. Burada hepimiz işlenmemiş bir zümrüt külçesi içinde birer damla ruhuz. Eğer hariçteki seslerin bize kadar gelmesi mümkün olsa da bize sorsalar ki: "Güzellik nedir?" Hiç düşünmeden: "Bu yeşilliktir", diyeceğiz. Çünkü biz burada, herhangi bir şeye dışından bakmak hassasını kaybettik; yalnız bâtınî değil bâtın olduk. Biliriz ki hiçbir eser-i sanat bize bu hidayeti veremez. Yakup Kadri [Karaosmanoğlu]

Gurabahane-i Lâklâkan Yedi sekiz sene evvel, bir tatil haftasını geçirmek için Bursa'ya gitmiştim. Üç dört saatlik hazin, kirli, eğlencesiz bir vapur seyahatinden sonra, ovalar içinde iri bir tırtıl ağırlığı ile sürüklenen ufak bir şimendifer, beni aynı günün akşamında, karanlık bir duvar gibi semalara kadar yükselen Keşiş'in [Uludağ] eteğindeki yeşil şehre bırakmıştı. O sırada İstanbul'un gençleri arasında mimarî bir milliyetperverlik hüküm sürüyordu. Herkes, evvelce işitilmemiş eski bir mimar ismini bulmakla iftihar ediyor; makaleler, ihtiyar mermerlerin mâna ve asaletinden bahsediyor; şiirler, kemer ve sütunların güzelliğini söylüyordu. Edebiyat lisanı duvarcı ve marangoz ıstılahları [terimleri] ile dolmuştu. Türk medeniyetinin ölçüsü sadece mimarî olmuştu. Mimarî münakaşaları ile yer yer dostluklar kuruluyor, düşmanlıklar vücut buluyordu. Ben bile bir akşam, Köprü'den İstanbul'a geçerken, ince ve hafif minareleri, altın semalarda resimlenen Yeni Cami'in mimarîsine dair bir münakaşa yüzünden eski bir mektep arkadaşımla ömür boyunca bozuşmuştum. Millî şuurun uyandırdığı derunî kuvvetler henüz büyük felâketlerle dövülmemiş, bugünkü rüştünü bulmamıştı. Bu kuvvetler havaî fişekler şeklinde, hayatın gecesinde, renkli ateşlerden nakışlar çizerek dağılıp gidiyordu. O sırada benim Bursa'da ne yapacağım belliydi: Âbideleri görmek, nakışlar ve çinilere dair tetkikatta bulunmak, sormak, düşünmek, not almak ve nihayet mimarînin tarih ve estetik özellikleri hakkında az çok uydurma yeni bir keşifle zengin, müstakbel münakaşalar için yerinde toplanmış kuvvetli vesikalarla donanmış olarak İstanbul'a dönmekti. Öyle yaptım. Çekirge'de Hudavendigâr türbesini ziyaret ettim. Türbedarın bana üçyüz senelik diye gösterdiği bir Kelam-ı Kadim’in yazı ve tezhibine takdir ve hayretle baktım. Türbenin kutsî Ulu'su Sultan'ın ceylân derisinden bir seccade, bir zırhlı gömlek ve bir miğferden ibaret cengâverane metrukâtına haşyetle ellerimi dokundurdum. Muradiye'ye gittim. Türbenin rengârenk çini bahçesinde, erimiş yakuttan kırmızı lâle ve karanfillerin havasında uzun müddet oturarak düşündüm. Diğer bir gün Yeşil Cami'e gittim. Duvarları kaplayan yeşil çiniler bu mabedin derununa esrarengiz bir deniz altı aydınlığı veriyordu. O aydınlıkta kay-

23

yımla, nakışlar ve oymalar hakkında uzun uzun konuştuk. Kayyım “Garip şey!” diyordu, “Bir zamandan beri İstanbul'dan gelenler hep bana sorduğunuz sualleri soruyor.” Ecnebilerin çoklukla ziyaret ettiği cami kayyımlarının çoğu gibi, bu kayyım da zeki, geveze ve saffetsizdi. Bana camiin Vefik Paşa zamanında, Döpar Wille7 isminde bir Fransız mimarın nezareti altında, gömülü olduğu topraklardan çıkarılıp tamir edildiği zaman çalınan çinilerden bahsetti. Ve bu iş hakkında daha fazla tafsilât almak istiyorsam, Bursa'da elli altmış seneden beri yerleşen, Türk dostu ve Türk-kârî sanat meraklısı, emekli Fransız Konsolosu Fransuva Bay [Gregoire Françoise Baille] ismindeki ecnebiyle görüşmemi tavsiye etti. Fransuva Bay’n ismini ilk defa işitmiyordum. Birçok Fransız ediplerinin Şark’a dair yazılarında bu isim, güller ve çiniler arasında yaşamak için Bursa'da inzivayı seçmiş garip bir sanat mecnununun ismi olarak geçiyordu. Ziyaret için müsaade istemek üzere yazdığım mektuba Mösyö Fransuva Bay aynı günde cevap verdi. Ertesi günü öğleden sonra Setbaşı'ndaki evinde beni bekleyecekti.8 Fransuva Bay, beni bahçesinde, çınar ve dut ağaçları[nın] gölgesinde kabul etti. Sigaralar yaktık, kahve içtik. Biraz sonra gümüş bir tepsi içinde ahududu şerbeti getirdiler. Işıkta parıl parıl yanan billûr kadehlerdeki hoş kokulu, buzlu, bu kırmızı içecek ile boğazlarımızı serinlettik ve sırma işlemeli ipek peşkirlerle dudaklarımızı kuruttuk. Biz konuşurken ikide bir, bahçenin bülbül sesleri ve serçe cıvıltıları ile dolu yeşil derinliklerinden, elinde taze dut dolu bir tabakla, başı örtülü bir genç hanım veya kırmızı donlu bir kız çocuğu çıkıyordu. Madam Bay, her birine halis Türkçeyle: "Güle güle... Ne zaman isterseniz yine gelin... Kendi bahçeniz gibi..." diyordu. Mösyö Fransuva Bay'a, birçok nâsir ve şairlerin yazılarında tarifini okumuş olduğum, Tarih ve Edebiyata geçen evini görmek ve kendisini tanımak üzere geldiğimi söyledim. Zavallı adam memnun oldu. Fransuva Bay'ın "dehâ"dan mahrum bir nevi Piyer Loti [Piérre Loti] olduğunu iki üç söz teatisinden sonra anlamıştım. Piyer Loti edebiyatı bir nevi afyondur ki, sarhoşluğuna tutulanlar üzerinde ilk tesiri, onlara Piyer Loti'yi unutturmak oluyor. Bu edebiyatın sarhoşlarından Türk, Hıristiyan, yerli ve ecnebi birçok insan tanıdım. Bunların her biri Türkleri, minareleri, kubbeleri, selvileri, çevreleri, çubukları, kafesleri, Eyüp'ü, Boğaziçi'ni kendisi


24


YENİ MECMUA

keşfetmiş olduğuna ve kendisinden evvel bu güzellik âleminin insan gözüne meçhul olduğuna kani bulunduğunu hayretle gördüm. Bunlar, zevklerini anlatmak için Piyer Loti'nin cümlelerinden başka cümle bulamazken Piyer Loti'nin taklitçisi addolunmayı hakaret telâkki ederler. Fransuva Bay, numuneleri günden güne çoğalan bu Türk muhiplerinin samimilerinden biriydi. Yegâne eseri eviydi. Zevkin merakı tahrik edecek bir cazibesi olduğunu öğrenmekten derin bir haz alıyordu. Evvelâ köşkü gezdirdi. Bu köşkte Muradiye'nin çinilerini takliden Kütahya'da yaptırılmış renkli bir duvar parçasından başka dikkate lâyık bir şey görmedim. Zaten Mösyö Fransuva Bay, köşküne fazla kıymet vermiyordu. Hayatının şaheseri, bahçenin uzak bir köşesindeki Gurabahane-i Lâklâkan [Leylekler Bakımevi] idi. Bu gülünç isimlendirmenin sebebini Fransuva Bay bana sonra anlattı. Köşkten çıktık ve bahçenin her noktasında uzun uzun durup konuşarak dolaştık. Her adımda hane sahibi bahçesinin ayrı bir özelliğini izah ediyordu: –Bahçeyi –bakımsız buldunuz değil mi? Bahçenin bu metruk ve perişan halini kendim istedim. Sarmaşıkların, örümcek ağları gibi biri birine geçmesi ve bütün ağaçları kaplaması için senelerce bekledim. Bu ağaçlara karmakarı-

şık saçlı insan başları manzarasını vermek, dallara bu azgın inkişafı aldırmak, hâsılı bahçeye serbest bir orman manzarası verdirmek için bilseniz ne kadar çalıştım. Türk sanatının muhabbeti bana tabiat muhabbetini verdi. Tabiatı kayda tâbi görmek bana şimdi eza veriyor. Bir bahçe için bir ormana benzemekten daha güzel ne olabilir? Şimdi lö nötr (Le Neutre) usulü Fransız bahçeciliği bana bir çirkinlik ve bir mânasızlık gibi görünmektedir. Sonra bana bahçesindeki ağaçların seçimindeki hikmeti ayrı ayrı anlattı: –Belki dikkat ettiniz. Bahçemin ağaçları ekseriyetle söğüt, sarmaşık ve selvidir. Bahçeme ölüm ve uhreviyet rayihasını dağıtmak için bu nevi ağaçları tercih ettim. Etraftan burnunuza gelen bu mezarlık kokusu işte bu yapraklardan dağılıyor. Mezarlığı hiçbir millet sizin gibi anlamamıştır. Frenk mezarlığı ölümün tatlı ve haşin güzelliğini bozar. Orada, sanki taşları daha dik ve köşeli yapan buzlu bir hava dolaşır; sanılır ki her ölü süslü ve sağlam mezarının kapısı arkasında, kendini beğenmiş bir surette saklanmış, rahatsız eden ziyaretçiye hücuma hazır bekliyor. Hıristiyan mezarlığının ağır sükûtunda hissedilen âdeta husumettir. Halbuki sizin mezarlıklarınızın havasında her türlü maddî endişelerin kasılmasından kurtulmuş bir tebessüm dolaşır. Müslüman mezar-

Bursa manzaralarından: Gökdere’nin görünüşü

25

lığında insan her ölü için durup ağlamak ister, o kadar her ölü munîs ve cana yakındır. Mezarlıklarınızı şehirlerinizin ortasında kurmakta haklısınız. Bunlar öyle bahçelerdir ki ağaçlarının meyvesi, [yaşayanların tatması gereken] pek lüzumlu bazı hisler ve fikirlerdir. Bahçeme mezaristan kokusunu yayacak ağaçlar dikmekle baharını hâzanla tâdil etmek ve ona her mevsim için “fikr”in acı lezzetini vermek istedim. Bahçenin ötesine berisine dağılan, tepesi sivri, altı geniş, kısa çamlardan birinin önünde durup anlattı: –Bu çamları sebepsiz bahçeme dikmedim. Türkçe ismini maalesef bilmediğim bu ağacı dönen Mevlevîye benzettiğim için severim. Bakınız bu çam, deveran havasında açılmış bir Mevlevî tennuresini andırmıyor mu? Bu çamlara baktıkça sanıyorum ki bahçem azîm bir sema'hanedir ve içinde nebatî Mevlevîler yer yer, kendinden geçmiş, bülbüllerin ahengiyle dönüyor… O sırada yan yana birkaç odadan ibaret, harap bir ufak bina önüne gelmiştik. Mösyö Fransuva Bay: –İşte Gurabahane-i Lâklâkan! dedi. Biliniz ki bahçemin bu köşesi hakikat şeklini almış kendi hayalimdir. Bu harap üç odayla onları çeviren bahçe köşesinde ömrümün bu son günleri sükûn ve tahayyül içinde geçiyor. Fırsat buldukça buraya iltica ederim. Zevcem bile bana burada refakat etmez. Bu inzivagâhtâ arkadaşlarım yalnız sakat ve ihtiyar leyleklerdir. Bilmem Bursa'yı gezerken gördünüz mü? Kavaflar Çarşısı'nın ortasında bir meydan var. Bu meydan yaralı bazı hayvanların dârülacezesidir. Kanadı veya bacağı kırık leylekler, bunamış kargalar, kör ve sağır baykuşlar burada halkın sadakası ile iaşe edilir. Kavaf esnafının aylıkla tuttuğu yüz yaşında, baktığı sakat leylekler kadar iş göremez bir ihtiyar, toplanan sadaka parası ile her gün işkembe alır, temizler, parçalar ve insan merhametine iltica eden bu zavallı hasta ve sakat kuşlara dağıtır. Kavaflar Çarşısı'ndaki sakat leyleklerden bir iki tanesini buraya aldım. Ben de artık bir ihtiyar sakat leylekten başka neyim? Bu köşe onlar ve benim için bir gurabahanedir. Son günlerimizi burada birlikte yaşayıp öleceğiz. Onun için bu bölüme “Gurabahane-i Lâklâkan” ismini verdim. Filhakika kanatları kırık bir leylek, beyaz elbiseler giyinmiş bir hasta gibi uzakta, ağaçların arasında melül melül dolaşıyor ve ikide bir, dallar ve yapraklar arasında görünen mavi ve serbest sema parçalarına kırmızı yuvarlak gözleriyle durup bakıyordu. Bu bölümün üç basamaklı tahta merdiveninden çıkarak birinci odaya girdik. Girdiğimiz oda “Sadî Odası”ydı. Muhte-


26


YENİ MECMUA

viyatı itibariyle Türk-kârî eşya satan antikacı mağazalarından hiç farklı olmıyan bu küçük odanın dört tarafı, yerden tavana kadar çinilerle kaplıydı. Sadî'nin bir İngiliz tarafından Hindistan'da elde edilen meçhul bir şiiri, çini üzerine, gayet güzel bir tâlik ile yazılmış, kapıya karşı gelen duvarı boydan boya kaplıyordu. Çininin diğer nakışları girift güller, yapraklar ve bülbüllerdi. Bu oda cansız ufak bir gülistandı; kokularını, seslerini, gölgelerini dışardaki bahçe gönderiyordu. Fransuva Bay hararetle anlatıyordu: –Bu çinileri en meşhur çiniler üzerinden kopya ettirdim. Sadî'nin bu şiirini Hattat Hâfız …’e1 yazdırdım. Bu adam Türk hat ve tezhibinin Bursa'da son üstadıdır. Çarşıda küçük bir dükkânda, son şaheserlerini, artık yazı güzelliğini anlamayan bir halkın kayıtsızlığı içinde vücuda getiriyor. Bu adam ihtiyardır ve açtır. Neredeyse ölecek. Gidiniz, tanıyınız, ona teselli veriniz. Geçtiğimiz ikinci oda “Gül ve Bülbül” odasıydı. Bu odanın duvarları da birincisi gibi çiniliydi. Fransuva Bay odaya neden “Gül ve Bülbül” ismini verdiğini izah etti: –On, onbeş sene evvel beni ziyarete gelen bir Avrupalı ile şark lisanlarının zenginliği hakkında bir münakaşamız olmuştu. Bu adama demiştim ki: "Yalnız “gül” kelimesinin mürekkebatından yüzlerce sıfat, yüzlerce kadın ismi vardır." İddiamı ispat için bu odanın duvarlarına “gül” kelimesiyle terkib edilen bütün isimleri yazdırdım: İşte Gülizar, Gülçehre, Gülbû, Gülruh, vs... Bu isimler nefis bir sülüsle, ufak renkli daireler içine yazılmış ve çininin muhtelif nakışları içine dağıtılmıştı. “Gül ve Bülbül” odası da, “Sadî Odası” gibi, eski Türk sanatkârlarının el işleriyle, mercan ve fildişi saplı bağa kaşıklar, oklar, leğen ve ibrikler, gümüş aynalar, mangallar, nargileler, halı parçaları, çevreler, kitap ciltleri ve buna benzer eşya ile ağzına kadar dolu idi. Fransuva Bay her parçayı itina ile eline alıyor, aydınlığa tutuyor ve her noktası hakkında estetik ve tarihî birçok izahat veriyordu. Ben dinlemekten yorulmuştum. Her odanın ziyareti bir saat sürmüştü. Üçüncü ve sonuncu odaya geçtik. Bu oda “Vefik Paşa” odasıydı. –Merhum Vefik Paşa dostumdu. Bursa'yı hatıralarıyla doldurmuştur. Onun için Türk sanatını ve Bursa'yı sevenler için bu vezirin hâtırası azizdir. Yeşil Cami onun bu şehre hediyesidir. Tamirden evvel Yeşil Cami bir harabe, bir mezbele idi. İçerisi ta kubbeye kadar toprakla dolu ve kubbe birçok yerlerinden çatlamış, yıkılmak üzereydi. Tamiri bir müşkül meseleydi. Vefik Paşa bu iş için Fransa'dan meşhur bir mimarı, Döpar Wille'yi 1

Maalesef ismi hatırımda kalmadı.

Bursa'ya getirtti. Döpar Wille camii dolduran toprakları temizletmekle işe başladı. Camiin, yeşil çini hazinesi, işte bu çalışmadan sonra hayran gözlerimize inkişaf etmiştir. Sonra kubbeyi demir çemberlerle tutturup çatlaklara çimento döktürülerek kubbe tahkim edildi. Pek eski bir âbide olan Yeşil Cami'in bu yeni hali işte bu tamirden ileri geliyor. Döpar Wille, Yeşil Cami'in tamiri münasebetiyle tetkik ettiği Türk mimarîsi hakkında kıymetli bir eser yazmıştır.9 Bu eserin nüshaları nadirdir. Bana hediye ettiği nüshayı köşkte, eski bir Türk cildi içinde muhafaza ediyorum. Zannederim ki İstanbul'da Müzehane Kütüphanesinde bu kitabın bir nüshası daha var… Bu odanın tavanını eski bir Türk konağının harabesinden satın aldım. Bu tavanı dağıtmadan, olduğu gibi yerinden söküp buraya kadar nakletmek ve burada yerine koymak için bilseniz ne müşkilata katlandım, ne fedakârlıklara razı oldum. Bakınız... Aradan geçen bunca asırlara rağmen hâlâ renkleri, altınları ve oymaları bozulmayan bu tavan yalnız başına büyük medeniyet ispatı değil midir? Vefik Paşa Odası'na gelinciye kadar ziyaretçinin nasıl yorulacağını tahmin etmiş gibi, Fransuva Bay, bahçeye ve uzakta Nilüfer Ovası'na nâzır Türk-kârî demir parmaklıklı pencerelerin önüne yumuşak ve derin sedirler koydurmuştu. Kendimi bu sedirlerden birine atarak bir müddet dışardan gelen yaprak hışırtılarını ve derede akan suların şarıltısını, gözümü kapayarak dinledim. Fransuva Bay'ın Türk sanatını sevişi ve anlayışı birçok Frenklerinki gibi pek hoşuma gitmemişti. Bahsi değiştirmek suretiyle dinlenmek için fikrimi açıkça söyledim: –Mösyö Fransuva Bay, bilmiyorum niçin, siz ecnebilerin Türk sanatını ve alelûmum Şark sanatını takdir edişinizde izzet-i nefsi yaralayan bir şey var. “Gül ve Bülbül” Odasında iken bana eski bir leğen kapağını göstermiştiniz ve bu bakır levha üzerinde ufak deliklerle yapılmış nakışlara karşı, ifratı bile aşan bir hayretle, mütehayyir görünmüştünüz; fazla takdirkâr olmaktan ziyade fazla mütehayyir... Eserlerimize karşı hayretiniz – bize öyle geliyor ki- zekâlarımızı küçümsemenizden ileri geliyor. Biz şayan-ı hayret değil, fakat şayan-ı hayret derecede güzel şeyler yaptık. Üç dört bin sene evvel Ehram yapılmış, Ebulhevl [Sfenks] yontulmuş, Luxor Mâbedi'nin sütunları dikilmiş ve bütün bunlar, bizim gibi iki kollu, iki bacaklı, fakat tecrübe ve ilimce bizden ancak namütenahi derecede aşağı olması lâzım gelen insanlar tarafından yapılmış iken, bugün veyahut üç yüz sene evvel, bu bakır levhayı bir dantelâ haline koymuş olmakta bir insan için acaba şayan-ı hayret ne var? Mucizeler, vasıtaların iptidaî olduğu devirlerde olurdu.

27

Bugünkü vasıtalarla insan için uçmak bile mucize değil! Şu kadar bin kiloluk bir ağırlığı, eskiden kervanların on günde gidemediği mesafelere, bir saniyede fırlatmakta bile artık fevkalâdelik yok! [Belki] kunduzun dişleriyle ağaç rendelemesi şayan-ı hayrettir; fakat insanların bakır levhaları süslemesi hiç öyle değil! Fransuva Bay biraz düşündükten sonra, ciddiyetinden şüphe ettiğim tatlı bir eda ile, itirazlarıma cevap verdi: –Hayret etmemek için sebeb olarak saydıklarınız bizi bilakis hayret etmeye sevk ediyor. Zamanımızda her işi makineye terk eden insan eli, artık kendi maharetiyle güzelliği yaratmaktan acizdir. İnsan eseri olan makine, insanı âdileştirmiş ve küçültmüştür. Eski ellerin güzel eserlerini gördükçe bugünkü mütereddi insan elinin vaktiyle nelere muktedir olmuş olduğunu görüp şaşırıp kalmamak mümkün değildir. Eski Mısır, Babil, Keldan, Yunan ve Finike eserleri, eski Arap ve İran sanat eserleri bizi bugün hep bu düşünceyle hayret ettiriyor. Hayretimiz bugünkü insan elinin aczinden dolayıdır. Bunun içindir ki devasa makinelerle kolayca açıldığını bildiğimiz Panama Kanalı'na karşı hiçbir şey duymayan, lâkayt ve müstağni hayalimiz iki yüz sene evvel, Bursa'da, Konya'da, İzmir'de meçhul bir genç kız elinin işlediği ipek çevrenin iptidai sırma nakışları önünde zevkle heyecanlanıp hayrete düşüyor. Bu bahis üzerinde bir iki fikir daha teati ettikten sonra Vefik Paşa Odası'ndan çıktık. Akşam olmuştu. Dışarda, bahçeye nâzır, üstü örtülü bir taraçada küçük bir iskemle üzerinde, kâr-ı kadîm büyük bir sini duruyordu. Sininin üstünde tahta kaşıklar ve etrafında küçük minderler vardı. Yapraklar içinde kaybolan mermer bir levha üzerinde, Piyer Loti'nin bu sofrada Yeşil Cami imamları ile iftar yemeği yediği akşamın tarihi hakkedilmişti. Madam Bay bize çayı “Gurabahane-i Lâklâkan” civarında, her tarafı gül sarmaşıkları içinde kalan bir kameriyede hazırlatmıştı. Eski saz sandalyelere uzandık. Nefis bir Çin çayından yudumlar alarak etrafta tekâsüf eden akşam lâcivertliğine ve bir tarafında ince bir hilâlin teressüm ettiği alaturka yeşil semaya daldık ve sustuk. Uzaktan su ve ezan sesleri geliyor, hava akşam dumanlarının ailevî kokuları ile doluyordu. Yarasalar bize dokunacak kadar yakın geçiyordu. Uhrevî ve sert kokularını daha kuvvetle neşretmeye başlayan bahçenin her tarafında şimdi yeşil Mevlevîler daha vecd ile, daha rahatla dönüyordu... Bursa'dan ayrıldıktan sonra Fransuva Bay'dan bir daha bahsedildiğini işitmedim. Bursa'da vefat ettiğini pek çok sonra öğrendim.

Ahmet Haşim


28


YENİ MECMUA

Yeşil Şehirde ilk rast geldiğimiz Bursalı bize: “Öncelikle Yeşil’i görmelisiniz!” diyor. Anadolu tabiatında ve Türk sanatında Bursa’nın hususiyetini, bu renk ismi kadar hissettirebilecek bir kelime bulmak mümkün müdür? Yeşil tabiat ortasında Bursa servisi, başka bir renk gibi göze çarpıyor. Öyle zannedilir ki servinin dokusundaki, topraktan havaya doğru iptidaî ve ham renk, bir tür saflaşmaya uğramıştır. Bu servi, İstanbul servisi gibi, kökleri cesetlere sarılmış ve akşam üstü, ölmüş olanların karanlık sesleriyle konuşan korkunç kabristan ağacı değil, gül gibi, menekşe gibi, mevsiminde doğup ölen bir bahar ağacıdır. Ve zannedilir ki Yeşil Türbe’nin rengi, eski Bursa baharlarının ölümsüz özsuyudur. Bütün Bursa baharları, mevsim ve güneşin en güzel saatinde, renklerini kokulandırılıp türbenin üstünde bırakıyor. Kabristanı bir bahçe gibi, bir bahar mesiresi gibi ferahtı. Ve Yeşil Türbe’nin içinde çıplak yeşil sandukaların başına oturduğum vakit, beni karanlık bir murakabe değil, bahar sabahı, gölgeli bir kır çeşmesinin seddi üstündeki tahayyül sardı. Ölüm gerçekten bir uyku ve bir huzur mudur, diye düşünüyordum. Ve ölüm yeşil ve serin çinilerin arasında bana korkularını, ağrılarını, ıstıraplarını ve iskeletini gösteren bir kâbus değil, yeşil ve şeffaf bir deniz rüyası gibi geldi. Ne güzel ölüm saati idi, acaba bu mukaddes gafleti bir daha tadabilecek miyim? Zira o an, hayatta hiçbir usanç, gınâ ve istikrâhı olmayan genç bir ziyaretçi için, ölümün her türlü zevâl, gurbet, ve firkat endişelerinden âzâde, hayattan daha sevimli göründüğü bir şevk ânı idi… Fâlih Rıfkı [Atay]

Yeşil Camii’nden iki [pencere] kapısı kanadı.

29


30


YENİ MECMUA

Yeşil Bursa Pâyitaht İken Osman Gazi dilinden söylenilen birkaç mısra vardır ki, Türklerin Bursa’ya ne derece tutkun olduklarını gösterir: Eski yeni şehri bârı İnegöl’e dek hep varı Kırıp geçirdik ağyârı Bursa’yı da yık tekrar yap10 Gerçek şu ki, Osman Gazi’nin oğlu Orhan Bey Bursa’yı aldı, camiler, tekkeler ve medreselerle ihya etti. Bursa, Olympos dağının eteğinde, bir ova kenarında idi. Yanından gümüş

kaplıcaya gelirler, hatta bazıları en uzak yerlerden seferi ve zahmeti göze alırlar. Burada yolcular için bir zâviye bulunur. Gelenler, orada kalarak, ikâmet müddetince, yani üç gün boyunca yedirilip içirilirler.” (s. 339) Bursa Romalılar zamanında, Bizanslılar zamanında o derece mamur değildi. Bursa’yı en çok imar eden Türkler oldu. Servet ve kuvvet hep Bursa etrafında toplandı. Nilüfer Hatun, kendi adıyla anılan su üzerine bir köprü ve bir imaret yaptırdığı gibi, Orhan Gazi de iç kalede bir cami bina ettirdi. Caminin inşasına 736’da başlandı, 738’de bitirildi. Kapısının üzerindeki kitâbede şu tarih vardır:

lirtilen mescitlere] katsın. Evliya Çelebi bu camiden bahsederken diyor ki: “İç kalededir, uzunluğu ve genişliği yüz on ayaktır. Bir tabaka minaresi vardır. Orhan Gazi burada medfûndur.11 Orhan davulu dedikleri kırmızı kılıflı büyük davul, bu caminin bir kemerinde asılıdır. Devlet-i Osmâniye’de başlangıçta bu davul çalınmıştır. İlk padişahlara mahsus saray bu kalededir. Fatih’e gelinceye kadar padişahların sarayı bu idi.” İç kalenin sokakları taş döşeliydi. Evlerinin bir kısmı Rumlardan kalma idi. Taş ve tuğla duvarları üzerinde Rumca yazılar ve tarihler vardı.

Eski Bursa Manzaralarından: Nilüferden geçiş [Abdal Köprüsü]…

gibi bir su akıyordu. Türkler dağa Keşiş Dağı, suya Nilüfer, Ulufer Suyu dediler. İbn Batûta, Orhan Gazi zamanındaki (732 H./ 1332 M.) Bursa’yı şu şekilde tasvir ediyor: “Bir büyük ve azametli belde olup çarşıları latîf ve sokakları geniştir. Her tarafı bostanlar ve akan sularla çevrilidir. Şehrin dışında çok sıcak bir su akıp büyük bir havuza dökülür. Bunun üzerine biri erkeklere, diğeri kadınlara mahsus olarak, iki bina yapılmıştır. Hastalar, şifa bulmak maksadıyla bu

Bismillâhirrahmânirrahîm Kul hüvellâhü ehad…… ………………………… 738 (1338) senesinde “Allahım, bu mescidin sahibi olan büyük mücâhid emîri sen affet! O, gazilerin sultanı, gazi oğlu gazi, din ve dünyanın en cesuru, zamanın kahramanı Osman oğlu Orhan Gazi’dir. Allah saltanatını daim etsin. Allah bu mübarek mescidi “Kim Allah için bir mescid bina ederse, Allah da ona cennette bir ev bina eder.” [hadisinde be-

31

Orhan Gazi, camiden başka bir tabhâne [imaretlerin yanında, zayıf ve güçsüz kişilerin belirli zamanlarda kaldıkları hayır kurumu], bir de imaret yaptırdı. Hisardaki manastırı medreseye çevirdi. Medreseye ayrıca vakıflar tayin ettirildiği gibi, talebenin ve hademenin vazifelerini de vakfiyesinde tespit ettirdi. Bizans topraklarında Türklerden ilk cami inşa ettiren Orhan Gazi oldu. Neşrî diyor ki: “Hemen Bey Sarayı yanında bir mescid bina etti. İl Eri Ho-


32


YENİ MECMUA

ca Mescidi derler. Bursa kalesinde ilk bina olan mescid budur. Sonra, Hasan dahî bu mescidin yanında bir zaviye bina etti.” Ahî Hasan, Dedebâli’nin [Şeyh Edebâli] kardeşi, Ahî Şemseddin’in oğlu, yani Orhan Gazi’nin validesi Mal Hatun’un amcası oğlu idi. Orhan Gazi’nin Bursa’da imaret yaptırdığı yer hakkında Neşrî şu malûmatı veriyor: “Bursa’da yaptırdığı imaret yeri bir ıssız yer idi. Öğleden sonra adam varmaya korkardı. Zira Gökdere suyu o günlerde Balıkpazarı’nda akardı. Sonra derenin ufak çaydan yana tarafına Atpazarı olacak Hisar’dan yanı biraz emin oldu. Şimdi o Atpazarı’nın yeri Sultanî [lise] olmuştur.” Orhan Gazi, Hisar içindeki sarayda otururdu. Yine Hisar içinde, eski bir Bizans manastırı, bir gümüşlü kümbet vardı ki, Osman Gazi oraya gömülmüştü. Orhan Gazi Bursa’da nadir otururdu. Çoğunlukla İznik’te bulunur, İstanbul’a karşı yapılan hareketleri oradan idare ederdi. Orhan Gazi zamanında, Bursa, camiler, medreseler, tekkeler ve türbelerle müzeyyendi. Kükürtlü’de Şehzâde Alâeddin Bey tekkesi, Kaplıca’ya gidecek yerde de mescidi vardı. Alâeddin Bey çoğunlukla orada otururdu. Keşiş Dağı’nın yeşil ve ormanlık yamaçları, çimenli vadilerde söğütler altında akan dere kenarları âbid dervişlerin, münzevî şeyhlerin inziva mekanlarıydı. Âlimler ve şairler bu yeşil dağların, bu çimenli vadilerin sükûnunda zevk bulurlardı. Bursa etrafında dökülen şelâlelerden Pınarbaşı, Akçağlayan, Gökdere en meşhurlarıydı. Gökdere ortasında en mühim köprü, Irgandı Köprüsü idi. Pınarbaşı’nın beş saat yukarısında Gazi Yaylası vardı. Orhan Gazi Bursa’yı muhasara ettiği zaman gaziler burada oturdukları için buraya Gazi Yaylası derlerdi. Kestane ağaçlarıyla müzeyyen bir yerdi. Üzerinde alabalıklarla dolu bir göl vardı. Zemininden Bursa şehri bütün letafetiyle görülürdü. *** Gazi Hünkâr [I. Murâd] zamanında Bursa bir kat daha imar edildi. Murâd Gazi, Çekirge’de nefis bir cami inşa ettirdi. Oğlu Yıldırım Bayezid zamanında Garb’ın bütün nazarları Bursa’ya yönelmişti. Gazi Hünkâr’ın Edirne’yi fethederek oraya önem vermesi, Bursa’nın önemini eksiltememişti. Bursa Sarayı, cihan siyasetinin hedefiydi. Papa’nın ve Avrupa’nın nazarında

Ahmet Refik Bey

en müthiş fırtınalar Keşiş tepelerinden zuhur edebilirdi. Bu karlı ve çiçekli dağın eteğinde yeşil bir belde vardı ki, davullar ve sancaklar asılı türbelerinde Türk’ün en muhterem gazileri yatıyordu. Halkın mesiresi, onların türbeleri civarıydı. Pınarbaşı’nın yüksek ağaçları altında dereler çağıl çağıl akar, Akçağlan “nâm nehir manend-i âb-ı pâkin” [saf suya benzer nehrin] letafeti Bursa halkının susamış kalplerini teskin ederdi. Halkın en sevdiği yer, Gazi Hünkâr mesiresiydi. Bu mesirenin civarında, feyizli topraklardan fışkıran sıcak sular, yamaçlarında yükselen meyveli ağaçlar, gölgelerinde oturulan çınarlar, serhadlere [sınır boylarına] gaziler ve kahramanlar gönderen halkın yegâne eğlence yeriydi. Daha yukarıda, Keşiş tepesinde Sobran Menzili de buradan aşağı kalmazdı. Göllerinde alabalıklar yetişir, çayırlarında “Osman Gazi’nin kırk bin koyununun dölünden türeyen nice yüz bin koyun yaylanır”dı. Yamaçları tamamen “laleli, sümbül ve reyhanlı, gül ve gülistanlı, tûtiyâ ezharlı [sürmeli çiçekler] idi. Oralardan geçenler “zerrin ve reyhan” kokusuyla ruhları neşelenirdi. Yıldırım Bayezid Bursa’da muazzam bir cami yaptırdı. Ulucami, Bursa’yı bir kat daha tezyîn etti. Bursa, ilmin ve siyasetin merkezi oldu. Bursa sarayında padişahlara zevcelik eden Bizans prenseslerinin yanında, Bizans İmparatorlarının oğulları da rehine makamında dururdu. Kezâ Çelebi Sultan Mehmed de Bursa’nın imarıyla meşgul oldu. Bursa’da bir cami, bir medrese, bir imaret, kendi için de bir türbe inşasına başlattı. Bunlara evkaf [vakıf malları] tayini lazım geldi. Ümerasını [sancak beylerini]

33

topladı, müzakere etti. Vezirleri şu mütalâada bulundular: “İstanbul civarındaki bazı kasaba ve köyler daha önce Orhan Bey zamanında fetholmuş iken Timur fetretinde tekrar düşman eline girmiştir. Hâlâ İstanbul Tekfuru’nun tasarrufundadır. Onlar tekrar fetholunup evkaf tayin olunsa mâkul olur” Çelebi Sultan Mehmed bu tedbiri uygun gördü. Demirtaş Oğlu Ali Bey’i gönderdi. Hereke, Gebze, Târuciye, Darıca, Kartal, Pendik fethedildi. “Cümlesi imaret-i Sultâniye” oldu. Nihayet cami, imaret ve türbe inşa edildi (822/1419). Yeşil Cami Bursa’nın en nefis binalarındandı. Kubbelerinde ve duvarlarında yeşil rengin bütün çeşitleri, tasvir edilemeyecek derecede, birbirine katılmıştı. Türbe de aynı letafeti haizdi. Kapılarını yapan Tebrizli Hacı Ali idi. İki ahşap kanadında kûfî ve nesih yazılar vardı. *** İkinci Sultan Murad zamanında Bursa pâyitaht hayatının son şerefli günlerini geçirdi. Sultan Murad, hemen çoğu zamanlarını muharebe meydanlarına ayırdığı halde, Bursa’da yine imar ve inşa işlerinden uzak kalmadı. Bursa’nın en güzel yerinde yaptırdığı Muradiye Camii, Muradiye Medresesi, Murat Han İmareti, cedlerinin eserine kendisinin de ne derecelerde tâbi olduğunu gösterir. Bununla beraber, Bursa, Koca Murad Gazi [II. Murad] zamanında pâyitahtlık önemini kaybetti. Padişah çoğu zamanını Edirne’de geçiriyor, oranın imarıyla meşgul oluyordu. Nihayet İstanbul’un fethi, Bursa’nın pâyitaht hayatına büsbütün son verdi. Fakat bu yeşil belde, parlak mazisi, mukaddes türbeleri, tarihi önemiyle sonraki nesillerin gönlünden bir türlü çıkmadı ve çıkmayacaktır. Ahmed Refik [Altınay]


34


YENİ MECMUA

Yeşil Camii’nden muhtelif parçalar.

35


36


YENİ MECMUA

Yeşil’de Tezyînât Bursa’nın doğu tarafında, yüksek bir noktada bina edilmiş olup kubbesi tâ Nilüfer vadisinden görülen bu mâbet, inşa tarzındaki sanat ve letafeti, mermerlerinin yontulma ve tanzim şeklinde görülen incelik, ve özellikle çinilerinin renk ve çeşidinde, ve bu renklerinin birbiriyle uyumunda gösterilen sanat ve maharet bakımından bir ölümsüz abidedir. Mimari tarzımızın hakikaten muhteşem numûnelerinden birini teşkil eden bu cami, Hindistan’da bulunan İslâmi mabedleri taklit edilerek yapıl-

raber, iç çini tezyînâtı halis Acem tezyînidir. Zira, Bursa’da balçık denilen çamurun bolluğuna ve pek eski zamanlardan beri tuğla kullanmak yaygınlaşmış olmasına rağmen, Osmanlı fethine kadar bu şehirde çini sanatı mevcut olmayıp kullanılmış değildi. Binâenaleyh fethin ardından tesisine başlanılan dini binaların ihtiyaçlarını temin için gerek Bursa’da, gerek İznik’te çini tezgâhları kurulmasına ihtiyaç ve mecburiyet hâsıl olmuştu. Bu sayede bilhassa İznik’te imal edilen nefis ve zarif çiniler, Bursa ve İstanbul camilerine, türbelerine, saraylarına bolca nefis çiniler hazırlamıştır. Caminin mihrabının sağında bugün gördüğümüz bir kitâbenin

şekilde kullanılmasında Bursa’nın veya İznik’in çini tezgahlarından geniş ölçüde istifade edilmiş olduğuna zerre kadar şüphe yoktur. Yalnız yontma işlerinde görülen bolluk, Selçuklu binalarının inşa tarzını andırıyor. Zira, Selçuklular da bu yontma işlerini bolca kullanmışlardır. Mihrapla aynı hizada olan muhteşem cümle kapısının inşa ediliş tarzı ve tertibi, yani iki tarafındaki hücre kemerlerinin sarkıtlarla tezyini, çerçevesinin bir takım dallarla, yapraklarla tezyîni ve bu tezyînâtın fevkalade bir sanat ve maharetle icrası, Sivas’taki medreselerin, bilhassa Gök Medrese’nin kapısının tezyîn tarzını andırı-

Eski Bursa Manzaralarından: Çekirge’den Bursa ovasının görünüşü.

mıştır deniliyor. Yeşil Cami’nin planı Suriye- Mısır medreselerinde tatbik edilen plana, yani cenahlı [kanatlı] plana (Crucifarime12) uygun olarak yapılmıştır.1 Şu kadar ki o sanatlı medresede üstü açık avlu yoktur. Binanın merkezi açık bırakılacağına, kare bir plan üzerine kubbeli olarak inşa edilmektedir. Mihrap ve minberin üzerleri de kubbelidir. Mısır’ın medrese hizmetini de ifa eden camileri hep bu tarzdadır. Mevcut tezyînâtına bakıldığında, caminin planı Bizans tarzı olmakla be1

İstanbul’daki Bayezid, Mahmud Paşa, Aksaray’da Murad Paşa camileri de bu tarzda cenahlıdır.

de delâletiyle anlaşılıyor ki, bu çinilerin ustaları Acem diyarından getirtilmiş.2 Aslında, Konya’nın bir zaman bir çini merkezi olduğu, buradan Anadolu’nun çeşitli yerlerine bu sanatın yayılması ve genelleştirilmesi için sanatkarlar, ustalar gönderildiği şüphesizdir. Bu itibarla, Yeşil Cami’nin iç tezyînâtında yani gerek çini tezyînâtında, gerek renklerin ahenk ve tezyîninde ve bunların uygulanmasında ve uyumlu bir 2

Bursa’nın fethini müteakip Sultan Orhan’ın Acem diyarından bir takım sanat erbabını davet ettiği malum ve Bursa’nın eski mezarlığı olan Deveciler kabristanında gördüğüm bazı Acem büyüklerine ait mezar taşları buna delildir.

37

yor. Her iki tezyîn tarzı arasında büyük bir benzerlik vardır. Bu iki tezyînât arasında göze çarpan bir fark vardır. O da, Selçuklularda sivri kemer kullanıldığı halde, Bursa’daki binalarda tatbik edilen kemerler daha geniş, çıkıntılar daha bariz, özetle genelinde görülen sanat ve itina daha ahenkli bir şekil ve vaziyet almıştır ki, bu noktadan, bu eser tamamıyla klasik bir manzara arz etmektedir. Pencerelerinin alçak ve kemerlerinin tam olması ve çerçevelerinin istalaktit [sarkıt] denilen zarif tezyînât ile ve yer yer dal ve yaprak süslemeleri ile müzeyyen bulunması, bu kapının cephesinde görülen itina ve sanat, izlemeye ve hayrete de-


38


YENİ MECMUA

ğer, beyaz, latif mermerlerin şekli ve yontma tarzındaki isabet ve incelik, pek yüksek bir sanat dehasının tecellilerindendir. Selçuklu binalarında bu tezyînât biraz ağırlık verici görüldüğü halde, bizim mimarlarımızın bu tezyînâtı sadeleştirmek ve gayet incelikli bir şekilde tatbik ederek tezyînâtın bütününe cidden daha zarif, daha göze hoş gelen bir şekil ve durum vermeye muvaffak olmuştur. Selçuklu ile Türk mimari tarzında bu iki nokta, araştırma erbabı kişilerce pek barizdir. Caminin mihrabı, hârikulâde bir sanatın tecellisidir. Orada görülen çinile-

Sadî merhumun meşhur bir beyti çini üzerine yazılmış ve nakşedilmiştir. Hünkâr mahfili, biri ortada olmak üzere, çerçeveleri tamamen çinilerle süslenmiş küçük birer kapıdan geçilen, iki tarafta bulunan diğer iki küçük daireden müteşekkildir. Mihraba bakan ortadaki dairenin oyma mermer parmaklığı Arapların mukarnas dedikleri usulün diğer tarzı olup, hele tavanı türlü çiçeklerden, düzgün geometrik şekillerden müteşekkil ve açık Türk mavisiyle, kırmızı ve yeşil, turuncu ve beyaz renklerle renklendirilmiş, adeta bir mozaik bahçesi manzarası görünümü verir.

Caminin iki tarafındaki daireler birer meşguliyet hücreleridir. Bazı incelemelerden anlaşıldığı üzere, vaktiyle hükümet işlerini yürütmek için, ayrıca hükümet daireleri tesis edilmediğinden pâdişahlar ve devlet büyükleri bazen cami-i şeriflerde idarî ve hukukî kararlar icra ederlermiş. Alçı tezyînâtının hakikaten ince, zarif numûneleri bu dairelerde görülür. Zarif ocakların, dantellerin, oyma nefis hücrelerin, çerçeveleri tümüyle sarkıt süslemeli rafların, düzgün geometrik şekillerden oluşmuş kitâbelerin manzarası, nitelendirilemeyecek derecede harikadır… Türk ve Acem estetik zevk

Bursa Manzaralarından: Setbaşı [Irgandı] Köprüsü.

rin zarafet ve güzelliği hiçbir şeyle kıyaslanamaz. Yaprak tezyînâtından sarkıt ve kabartma süslemelerine, başlık ve kâideleri geometrik şekillerden oluşan zarif sütunlara varıncaya kadar güzel sanatların bütün güzelliklerini bünyesinde toplayan bu mihrap, gerek renklerin zarafeti, gerek çinilerinin kıymet ve güzelliği itibarıyla fevkalâde dikkate ve izlemeye değer bir hazine ve servettir. Mihrapları bu tarzda tezyîn etmek usulü İran’da ve Türkistan’da pek yaygındır. Demek ki, bu mihrap ile oralardaki mihraplar arasında bir benzerlik buluyoruz. Yeşil Cami’nin mihrabının sağ tarafında “ ‘Amel-i üstâdân-ı Tebriz” [Tebrizli ustaların eseri] ibaresi ile [Şeyh]

Geniş kemerinin cephesi ve iç yüzü tamamen çiniden yapılmıştır. İnce dal ve yapraktan oluşan tezyînâtı hârikulâde zariftir, son derece göz alıcıdır. Renklerinde görülen âhenk ve uyuşma büyük bir sanatın ebedî bir numûnesidir. Hâsılı, Türk mavisi denilen açık mavinin, kırmızı, yeşil, beyaz ve bazen de turuncu renklerin hoş manzarasını işte bu cepheden görmeli. Açık mavi zemin üzerine, bazen beyaz, çoğunlukla altın harf ile yazılmış ve nakşedilmiş âyet-i kerimelerin yazılış tarzı ve tertibindeki isabet ve sanat en müşkülpesent hattatlarımızı bile parmaklarını ısırırcasına hayran ve suskun bırakıyor. Türklerin İslâmiyet’i kabul etmeden evvel, kullandıkları bayrakların rengi koyu mavi idi.

39

sahiplerinin toplandığı ve parıldadığı bu tezyînat bütünlüğünün çizgileri ve köşelerinin en küçük ayrıntısına kadar açıkça görülen inceliği bilhassa dikkate değer bir derecededir. Bu camideki çini tezyînâtından sonra, bu dairelerin tertibi ve tezyîninde çok bariz bir şark zevki açıkça görülmektedir. M. S.


40


YENİ MECMUA

İşgal Altında Bursa 9 Temmuz 1336 [1920] tarihli ve Paraskevopoulos13 imzalı Yunan resmî tebliğinde, Bursa’nın beş kilometre doğusundaki mukavemet kuvveti kırıldıktan sonra şehrin alındığı ilan edilmiştir. Aynı tebliğ Bursa’daki kuvvetlerin dağıldığını, esir, top, mitralyöz ve her çeşit mühimmat elde edildiğini ve bunların henüz sayılamadığını ilave etmekte idi. 1338 [1922] senesi Eylülünün on birinde “çok acele” işareti ile İstanbul’a Anadolu Ajansı’nın şu telgrafı geldi: “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Müdafaa-i Milliye Vekili, Bursa’nın ordumuz tarafından geri alındığını azaya müjdelemiş ve şiddetle alkışlanmıştır.” *** Bursa 8 Temmuz 1336 [1920]’da esarete düştü, 1338 [1922] senesi Eylülünün on birinci günü geri alındı. Şu halde Bursa’nın esareti tam iki sene, iki ay, iki gün sürmüştü. Son zamanlarda Bursa’da iki kişinin bir yerde oturup konuşması –neredeyse- imkansız hale gelmişti. Böyle bir Venizelos’un oğlu Sofoklis Osman Gazi’nin türbesi önünde.

İntikam ve şeref günü…

toplanma derhal Merkez Kumandanlığına, Jandarma Kumandanlığına ihbar olunur. Ve bu “suç”un failleri derhal tutuklanarak divan-ı harbe verilirdi. Jandarma Kumandanlığında bulunan Yüzbaşı Papa Argiri bu idarenin hunhar aleti idi. Tevkif edilenlerin vücutları yaralanır, birçok işkencelerden sonra lütfen sorguya davet edilirdi. Bu sorgular elli altmış gün sürerdi. Bu müddet içinde Pirinç Hanı Medresesi, Hükümet Konağı’nın bodrum katı gibi rutubetli, ışıksız, havasız yerlere atılırlardı. Nihayet aynı suretle baskı altında söz söyleyen şahitler bulunarak birer bahane ile mahkumiyet kararları verilir, bir takım

41

masumlar Atina’ya, Girit’e, Midilli’ye sürgün edilirlerdi. Sürgüne sevk esnasında bu baskı daha şiddetliydi. Eylül başlarında Eskişehir’in ordumuz tarafından geri alınması haberleri işitilmeye başladığı sıralardadır ki Bursa’da büyük bir askeri faaliyetin hüküm sürdüğü görülüyordu. Eylülün sekizinci günü Rumlar, Ermeniler yollara dökülmeye başladı. Eskişehir, Kütahya havalisinden gelen muhacirlerle, Sakarya hezimetinde yuvalarından uğratılmış muhacirler birbirlerine karıştı. Sarhoşça naralar arasında gece gündüz Bursa’yı araba iniltileri, feryatlar, figanlar inletti. Bir taraftan ağzı emzikli çocuklar, yatağından sürüklenip kaldırılmış hastalar, arkalarındaki jandarmanın baskısına boyun eğmiş şekilde sürü sürü gidiyorlar, diğer taraftan: “Türkler geliyor, sizi kesecekler, haydi hâlâ duruyor musunuz?” diye kapılar vuruluyordu. İki gün içinde Rum ve Ermeni evleri boşaltılmıştı. Askerler buralarda saklambaç oynuyorlardı. Top sesleri artık Bursa’ya yaklaşmıştı. Bu arada Müslüman mahallelerinde baskı son raddeye varmıştı. Evlere tasallut olunuyordu. Araba aramak baha-


42


YENİ MECMUA

nesiyle kapılar kırılıyor, kadınlar bağlanıp para isteniliyordu. Sokaklara çıkmak imkânı kalmamıştı. Her köşede belleri kamalı Rum, Ermeni, Çerkez kafilesi geziyor, bakanlara tokat atarak kolları bağlı biçareler sürükleniyordu. Çarşı yarı kapalı, yarı açık bir halde idi. Yunan askerleri aldıkları eşyanın bedelini sormuyorlardı bile. Nihayet… Işıklar Mektebine top tabyaları kurulmaya başlanınca can, mal kaygısına bir de bu kadim ve tarihî Türk şehrinin yanıp kül olması endişesi de eklendi. Bursa’nın geri alındığı günün gecesi bu aşırı endişe içinde geçti. Şafak sökerken ovadan aralıklarla top tarrakaları, tüfek sesleri geliyor, arada bir Rum köylerinde alevlenme görülüyordu. Tepecik, Köprübaşı, Hasanağa, Samanlı köyleri kızıl alevlere, kara kesif dumanlara bürünmüştü. Yangınlar Rum köylerinden Müslüman köylerine de sıçradı. Sabahleyin şehre giren çetelerden bir kısmı köyleri yakmakla, bir kısmı da evleri soymakla görevliydi. Nihayet patlayan toplar durdu, fişek sesleri kesildi. Fakat endişe kesilmemiş, bilakis artmıştı. Acaba beklenen kurtarıcılar ne haldeydi? Gece şehre bir sükûnet çökmüştü. Fakat bu korkunç bir sükûnetti. Bütün uyanık gözler “Nereden ateş çıkacak?” diye bekliyordu. Bu gece yine şafak söktü; fakat bu şafak kurtuluş şafağıydı. Keşif kollarımız Işıklar Mektebi’ne yaklaşmış, düşman şarapneller savurmaya başlamıştı. İstasyondaki iki top

sürekli ateş ediyor, ovadan gelen süvariyi karşılıyordu. Dağdan da Püskülsüz lakabıyla meşhur yirmi otuz kişilik çetenin arada sırada silah attıkları görülüyordu. Ateş saat dört buçukla beş arasında İstasyon civarındaki Baruthâneyi infilâk ettirdi ve burada çıkan yangın civardaki kulübeyle birkaç ev sahibine zarar verdi. Yarım saat kadar süren bu yangın Bursa’yı sarsmış, sayılamayacak derecelerde mermi şakırtısı muharebe nedir bilmeyenleri ağlatmaya başlamıştı. Konu komşu kapıdan kapıya sesleniyor, [birbirinden durumu öğrenmeye çalışıyordu.] Bu hal ile vakit ikindiyi geçti. O zaman ovadaki kuvvetlerimiz girmişti ki Demirtaş İstasyonunda muharebe başladı ve Işıklar Mektebi’ne doğru yayıldı. Bu sırada dağdan süvari ile Püskülsüz ve Kalpakçı Efe, “Allah Allah!” sesleriyle Maksem Mahallesine indi. “Elinde mavzeri olan benimle beraber arkamdan yürüsün!” diye haykırarak Ulu Cami-i Şerifine kadar olan mahallelere arkadaşlarını dağıtıp yerleştirdiler. Ulu Cami önünde tek tük Yunan askerine tesadüf ediliyordu. Kimisi vurulmuş kaçmaya çabalıyor, kimisi de Setbaşı- Irgandı köprüsünü bomba ile tahrip ederken öldürülüyordu. Yarım saat kadar süren sokak mücadelesinden sonra, Bursa 11 Eylül [1922] Pazar gününün gündüzüne bü-

yük bir şenlikle girmiştir. Kolordu Kumandanı Şükrü Nâili Paşa karargâhı ile birlikte şehre girmiş ve halk bir ilmî heyet başkanlığında şehir dışındaki Duaçınarı’na kadar karşılamaya çıkmıştır. Önde süvariler, arkada piyade askeri, daha sonra mızraklılar ve Şükrü Nâili Paşa geliyor, Saruhan Mebusu Reşat Beyle Vakit [Gazetesi]’nin cephe muhabiri Paşa Hazretleri’ne refakat ediyordu.

Nilüfer üstünde Abdal Köprü’den Bursa’nın görünüşü.

43


44


YENİ MECMUA

Eski Bursa Broussa, Prusa ad Olympum Romalılar Devrinde Bursa: Anadolu’nun eski idari ve siyasi yapılanmasına göre, Bithynia denilen Hudâvendigâr ilinin idari başkenti olan Bursa şehrinin eski tarihi durumunu üç devire ayırmak gerekir: Romalılar zamanında, Bizanslılar zamanında, Osmanlı Türkleri Mehmed Ziya Bey devrinde Bursa. Bu üç tarihi devrin müstakil ayırıcı özellikleri olması gerekir. Eski tarihi devirlere ait eserler ve kalıntıların yitirilmiş olması, Bithynia denilen koca bir bölgenin pâyitahtı olan Bursa şehrinin tarihindeki boşluğu dolduracak vasıtalardan bizi tamamıyla mahrum ediyor. Gerçekte, bu şehir, Ortaçağ devrinde ihtişam ve gelişiminin en büyük mertebesine çıkmış idi. Bugün gözümüzün önünde araştırmalarımıza esas olacak arta kalan eserler bulunmuş olsa idi, memleketin eski zamanlardaki şehirleşmesine dair mukayeseli bir şekilde fikir ve mütâlaa beyan etmek belki mümkün olurdu. Fakat o devirlerde meydana getirilmiş olan ilmî eserler ve kıymetli âbideler, yeniden yeniye tesis edilenlere malzeme sağlamak üzere lüzumu halinde tahrip edildiğinden hâlen bu mütâlaaları yapmak da mümkün değildir. Binâenaleyh, bu eski beldenin tarihini bir dereceye kadar bilgi elde edebilmek için, bir iki Romalı yazarın -belirsizlikten tam olarak kurtulamamış- ifadelerine müracaat etmekten başka çaremiz yoktur. En küçük bir eserin bile, zamanın geçmesi ile mahvolmuş ve adı unutulmuş bulunması, bir zamanlar gelişmiş, mamur devirleri geçirmiş olan bu bölgenin ve bu şehrin geçmişini bugüne kadar karanlıklar içerisinde bırakmıştır. Roma gibi, Bizans gibi idari ve siyasi hayatı birkaç bin senelik geçmişe sahip olan beldelerin geçmişteki hallerini incelemek, o kadar zor olmasa gerek… Hatta her gün birer birer meydana çıkarılan eski eserler sayesinde bugün Roma şehrinin Augustus zamanındaki halini tarif etmek ve özelliklerini ortaya koymak imkan dairesinde olduğu gibi,

eski Bizans beldesinin, bir zamanlar etrafa yaydığı irfan ve medeniyet feyzini de, yine arta kalan eserleriyle takdir ve tahmin etmek mümkündür. Olimpos=Keşiş (M. Olympe) dağının bulunduğu yerde, geniş bir ovaya hakim, ve Atranos (Ryndacus) [Orhaneli çayı] ve Susığırlık (Macétus) [Gürsu] gibi mühim vadilere âmir olan Bursa şehrinin konumu, kendine öyle bir önem kazandırmıştır ki, bu önem ancak Bizans devletine karşı Türk kabileleri tarafından yapılan saldırılar esnasında gereği gibi anlaşılmış idi. Romalılar devrinde eski Bursa, daima ikinci derecede kalmıştı. Çünkü o tarihte [bugün] Kapıdağı dediğimiz Sizik (Cyzique) [Kyzikos] beldesi askerlik açısından Bitinya bölgesinin en mühim bir yeri idi. Şunu hatırdan hiçbir zaman çıkarmayalım ki, bir memleketin, bir beldenin doğal konumu ve toplumsal ihtiyaçları zorla, suni tedbirlerle, veya duygusallığa dayalı düşünce ve değerlendirmelerle değiştirilemez… Onun konumunu, önemini küçülten veya yükselten, mevkisinin gerektirdikleri, daha doğrusu toplumsal, idari ve askeri zorunluluklarıdır. Tarih gözümüzün önündedir. Ortaçağ’da çok önemli birer medeniyet merkezi olan meşhur beldeler sonraları, birer köy derecesine inmişlerdir, ve tam tersine köyler gittikçe büyük bir şehir halini almıştır. Anadolu’nun çok yerinde gördüm. Hâlâ beş on haneli köyceğizlerin yanında asırlık ağaçların sükûnet veren gölgesine sığınmış büyük mezarlıklar, önemli ve sanat mahsulü köprüler, oraların vaktiyle mühim merkezlerden biri sayıldığına en açık delildir. Bizanslılar zamanında çok önemli bir medeniyet merkezi olan İstanbul’un Latin istilası esnasında (M. 1240) Rum kayserlerine pâyitaht olan İznik (Nicée) beldesinin bugünkü hali, gözümüzün önündedir. Konya civarında, Karapınar nahiyesinin eski haliyle bugünkü durumu da zamanın gereklerinin ne kadar etkili bir faktör olduğunu bize gösteriyor. Yavuz Sultan Selim’in adeta pâyitahtlara hakkıyla şeref verecek değerli camisi, medresesi, çarşısı, çeşmeleri de gösteriyor ki, Karapınar vaktiyle oldukça önemli bir medeniyet merkeziymiş. Bütün bu durumlar, zamanın toplumsal zaruretlerinin sonucudur. Bunun için idare işleriyle ilgilenenlerimiz, tabii etkenleri, yerel tesirleri daima nazarı dikkatten uzak tutmayarak, eylem ve hareketlerini bu etken ve tesirlerin idari hikmet ve sonuçlarına

45

göre uygulamak mecburiyetindedirler. Tarihte buna dair fazlasıyla delil hükmünde ve ikna edici misaller vardır. İşte Bursa’nın tarihsel süreci de bu etken ve tesirlerden kurtulamamıştır. Hatta zamanımızda bile bunun tesirlerini hissediyoruz. En becerikli valilerimiz zamanında bile, Bursa istenilen iktisadi önemi kazanamadı dersek hiç de mübalağa etmiş olmayız. Prusiyas (Prusias) namıyla anılan Bitinya kralları, hakim oldukları geniş bölgelerin üç değişik noktasında üç büyük şehir kurarak bunlara kendi isimlerini vermişlerdi. Bunlardan biri, Keşiş tarafında “ad Alympum” adıyla bilinen Prusa’dır ki, şehir tarihçisi Amasyalı Strabon’un ifadesine göre, Acem Şahı Keyhüsrev ile Lidya Hükümdarı Krezus’un (Crésus) [Kroisos] çağdaşı olan Prusiyas namında bir kral tarafından kurulmuş. Krezus’un hükmettiği zamanlar tarihi olarak bilindiğinden,1 Bursa’nın tarihî eskiliği de milattan önce yaklaşık 550 senesine kadar çıkıyor demektir. Bu rivayet [Bursa’nın] tarihî eskiliği meselesiyle uğraşmış olan bütün geç dönem tarihçiler tarafından münâkaşa konusu olmaktan kurtulamamıştır… Bir tarihi belgede şöyle deniliyor: Bursa şehri Misya [Mysia] bölgesinde bulunan Olimpos dağının altında, bu bölge ile Frigya [Phrygia]2 bölgesi sınırları arasında, Prusiyas tarafından kurulmuştu ki, bu zat Krezus’a karşı savaş ilan etmişti; güzel idare edilmiş bir beldedir. Bizanslı Etyen [Stephanus Byzantinus], Bursa’nın kuruluşunu, Krezus’un çağdaşı olan diğer bir krala atfediyor ki, bu rivayet de Bursa şehrinin tarihî eskiliğini eksiltip azaltacak mahiyette değildir. Eski tarihçilerden Plinius,3 Bursa’nın kuruluş tarihini başka bir kişiye, başka 1

Krezus: Servet ve zenginliği ile meşhur olan Lidya Hükümdarı Krezus, milattan önce yaklaşık (548-560) senelerinde yaşamıştır. Bu hesaba göre Bursa şehri bundan 2482 sene evvel kurulmuş demektir. Yine aynı hesaba göre İstanbul dediğimiz Bizans şehrinin ise 2580 senelik bir tarihi eskiliği vardır. 2 Frigya, Anadolu’nun merkezinde bulunan bu bölge, kısmen Afyonkarahisar’ı işgal etmektedir. Bitinya bölgesinin kuzeyine [doğrusu: güneyine] düşer. 3 Plinius: Latin tarihçilerindendir. Milattan 61 veya 62 sene sonra Como şehrinde doğmuştur. Büyük bir servet sahibi olan bu zat hayır sahibi kişilerdendi. Okullar, kütüphaneler, mabetler yaptırarak servetini namuslu bir şekilde harcamıştır. 103’den 105’e kadar Bitinya eyaletinde valilik yaparak Bursa’yı güzelce idare etmiştir.


46


YENİ MECMUA

bir döneme dayandırıp temellendiriyor. Bu tarihçinin ifadesine bakılırsa, Bursa’yı meşhur Kartacalı Hannibal kurmuş. Miladın 202 senesinde Afrikalı Scipio’ya yenildikten sonra, Bitinya kralı Prusya’nın yanına sığınan Hannibal, işte o tarihte bu şehrin esaslarını kurmuş imiş. Eski Bursa şatosunun etrafını çevreleyen sur nazarı dikkate alınırsa Bitinya eyaletinin eski pâyitahtı hakkında bir fikir edinilebilir. Bu şato hiç şüphesiz, eski beldesinin mevkiini işgal etmektedir. Bursa şatosunun böyle yüksek, kayalık üzerinde kurulması, bir tesadüf eseri değildir. Eski zamanlarda civardaki milletler ve kavimler tarafından şehirlere sık sık yapılan saldırılardan dolayı şehirleri, savunması kolay, sarp ve kayalık olması dolayısıyla ele geçirilmesi güç olan yüksek yerlerde kurmak anlayışı vardı. Bunun için, eski beldeleri ya böyle geçilmesi zor yerlerde yaparlar veya yol uğrağı yerlerden uzak, aykırı, sapa yerlerde kurarlardı. Anadolu’da büyük yollardan uzak, dağ, tepe yamaçlarında gördüğümüz köyler, kasabalar, hep bu eski zaruretin gereğidir. İşte Bursa şehri de bu endişe ile yüksek bir yerde kurulmuş idi. *** Muradiye mahallesinde bulunan ipek fabrikaları yoluyla, belediye/şehir hastanesine çıkılırken, dik şosenin sağına tesadüf eden büyük taşlarla örülmüş duvarlar, eski Bursa şehri surunun kalıntılarındandır. Bu sur üzerine zamanımızda evler inşa edilmiştir. Bazen kireç taşı, bazen granit arazi üzerine bina edilmiş surun savunması hem kolay ve hem de sağlamdır. Eski zamanlarda yüksek yerlerde kurulmuş olan şehirlerin yakınında bazı hakim noktalar bulunmuş olsa bile, bu durum savunma işinde endişe edecek bir boyutta olmazdı. Çünkü o zamanın mermileri uzak mesafeye kadar gidemezdi. Halbuki, Bursa şatosu için bu durum vaki değildir. Arka tarafında, Keşiş Dağı müstesna olmak üzere, diğer yönlerine hakim hiçbir nokta yoktur. *** Eski Bursa şehri, bir kare şeklindedir ve gayet leziz ve latif sulara sahiptir. Bursa’nın kurulmasına, tarihî eskiliğine ve topografyasına ait bilgileri verdikten sonra, çeşitli devirlerdeki idari ve toplumsal safhalarını da incelemek faydalı olacaktır:

Bursa şehri, uzun müddet bağımsızlığını muhafaza edemedi. Roma generali Lucullus, Kapıdağı yarımadasında Mihridâd’ı mağlup ettikten sonra, Bursa şehri Triarius tarafından kuşatılıp alındı. Ve o tarihten itibaren Roma eyaleti sırasına geçerek onlar gibi idare edilmeye başladı ve İzmit [Nikomedeia] beldesine bağlı bir belde olarak kaldı. Bir zamanlar, Bizans beldesi de aynı uğursuz talihi yaşamak zorunda kalmıştı. Romalılar, Bizans’a hürriyet vaadiyle geldikleri halde, bu vaatlerini çok çabuk unuttular. Bu hürriyet konusunda hırslı ve istilacı millet, Bizans’ta yapmadık facia bırakmadı. Memleketin servet ve zenginliğini oluşturan eşsiz benzersiz sanat eserlerini tahrip ettiler, beldenin ileri gelenlerini ve halkı topluca katlettiler. Felaket o millete ki, hürriyetini yabancılara borçludur! Bursa şehrinin, eyaletin işleri üzerinde çok az önemi ve etkisi vardı; bu nedenledir ki, meşhur [Romalı tarihçi] Titus Livius, Manlius’un Galya üzerine yaptığı seferini hikaye ederken, Bursa şehrinden bahis bile etmemiştir. İmparator Trajanus [öl. 117] zamanında, Bursa şehri görünüşte, hukuk ve belediye işlerinden yeni yeni istifade etmekte idi. Plinius’un Trajanus’a yazdığı mektupların içeriğine bakılırsa, bu şehrin bir âyân meclisi varmış. Bu meclisin kararları Roma valisinin kararının neticesine ve iradesine bağlı imiş. Trajanus zamanında Bursa şehri, eyalet valisinin yönetme becerisi ve akıllılığı, özellikle ilim ve faziletle iç içe güzel idaresi sayesinde, şeref ve bayındırlığın en yüksek mertebesine varmıştı. Bu vali, Genç Plinius’dan başka bir Plinius’dur. Vali, şehrin imar ve tezyînine ilişkin büyük düşüncelerinde, tabur kumandanının1 katılımı ve yardımıyla iş görürdü. Valinin eski bir dostu ve fedakâr silah arkadaşı olan bu kumandan, kuvvetten ziyade, yönetme becerisi ve akıllılık, ve yumuşaklık ve şefkatle başarılı olacağını takdir eden şahsiyetlerden olduğu için halkın refahını hep bu kural ve prensipleri uygulamada görürdü. Bundan dolayı, kendisine böyle yüksek bir kültür seviyesinde yaratılmış bir dostun her zaman yardım ve desteğine sahip olan belde valisi, memleketin saadetini, halkın refahını sağlayacak idari, mali hususları sağladıktan sonra bütün mesaisini şehirde muhteşem binaların inşasına ayırdı. Söz konusu valinin eserleri olan bi1 Nymphydius Rufus le primipilaire [söz konusu kumandanın ismi]

47

naların ne gibi şeylerden ibaret olduğuna dair elimizde henüz belgeler yoksa da, şehirde muhteşem bir hamam inşa ettirmiş olduğunda şüphe yoktur. Hatta böyle bir hamam inşasına dair İmparator Trajanus’a yazılmış bazı mektuplar vardır ki, bunlar okunursa valinin beldeye binalar inşa etme hususundaki güzel tedbirleri hakkında bir fikir edinilebilir. Plinius, İmparator’a yazdığı bir mektubunda diyor ki: “Bursalıların eski ve harap bir hamamları vardır. Müsaade buyurursanız bu hamamı yenilemek istiyorlar. Bu konuda gerekli incelemeleri yaptım, yeni bir hamam inşasına lüzum olduğu kanaatindeyim. Onların bu konudaki taleplerini kabul edebilirsiniz sanırım. Böyle bir hamamın inşası için başlangıçta kaynak olarak şunlar gerekecektir: Öncelikle, Bazı kişilerin zimmetlerinde bulunan ve bugün itibariyle iadesini mecbur kıldığım paralar. İkinci olarak, hamama tahsis ettikleri zeytinyağı bedeli olup, hamamın inşası için harcanmasına onay verdikleri para. Şehrin göz alıcı güzelliğinin ve letafetinin artması ve hükümet döneminizin gösterişi ve geleceği, böyle bir müessesenin ortaya çıkmasına lüzum gösterir sanırım…” Plinius’un daha önce adı geçmiş olan hamamın inşası için, İmparator’a yazdığı şu mektupta kullandığı özelliklere dikkat edilirse, hamamın ne kadar muhteşem olacağı kanaati hasıl olur. Bu hamamdan bugün eser yoktur. Bununla beraber, gerek eski kaplıcanın ve gerek yeni kaplıcanın içindeki direklerin başlıklarına ve havuzlarının döşemelerini oluşturan büyük mermer taşlar üzerindeki yazılara ve bazı taşlar üzerine kazınmış resim ve yazılara dikkat edilirse, buralarda eskiden faydalı ve hayırlı müesseselerin mevcut olduğuna hükmediyoruz. *** Bu mektup üzerine İmparator Trajanus, halka hiçbir şekilde yeni vergiler yüklememek şartıyla, hamamın yeniden inşasına onay verdiğini valiye cevaben bildirmiştir. *** Plinius’un söz konusu imparatora yazdığı diğer bir mektupta da eski hamamı tekrar inşa etmek için, kendi adına etrafı yüksek revaklarla çevrili bir mabet inşa edilmek üzere mülk sahipleri tarafından imparator Claudius’a (Miladi: 451) hibe edilen evin yerini seçtiğini bildiriyor. O vakit, mülk sahipleri-


48


YENİ MECMUA

nin arzusu henüz yerine getirilmemiş, yani bina yapılmamış olduğundan Plinius, Kayser’e tekrar müracaat ederek şu değerlendirmeyi yapıyor: “Haşmetmeab! Bu evi, Bursalılara karşılıksız verirseniz veya satılmasına müsaade buyurursanız, Bursalılar size teşekkür borçlu olurlar… Bu hamamın, o arsa üzerinde inşasını ve etrafına revaklar ve üstü kapalı koltuklar ilave etmeyi düşünüyorum, böyle bir eser, güzellik ve ihtişam bakımından saltanat döneminizin şaşaasına layık olacaktır…” İmparator, Plinius’un bu isteği üzerine müsaade etmiş ve fakat bu müsaadesini arsa üzerine inşası kararlaştırılmış bulunan binayı, mabet için yapılması gelenek haline gelmiş dini merasimin ifa edilmemiş olması şartına bağlamıştır. Yukarıda içeriğini zikrettiğimiz yazışmalarda, kaynaklardan ve şehirden oldukça uzak mesafede bulunan kaplıca sularından hiç bahsedilmemiş, eski yazarların eserlerinde kaplıcaların ilk defa olarak ancak Bizans devrinde zikri geçiyor. *** Plinius’un meşhur mektuplarından açıkça anlaşılacağı üzere, Bursa şehri, Anadolu’daki Roma şehirlerinin harabelerinde çoğunlukla görüldüğü gibi bir gimnazyum14 ile hamamlar, çarşılarla ve kamuya mahsus revaklarla bezenmiş idi. Adı geçen Plinius’un diğer bir mektubunun manasından anlaşıldığı üzere, Roma devrinde Bursa şehrinde, İmparator Trajanus’un gösterişli bir heykelinin de bulunduğu muazzam bir kütüphanesi vardı. Bu muhteşem heykelin revaklarla çevrilmiş ve bezenmiş bir meydanın ortasında konulmuş olması – diğer benzer örneklerden hareketlepek muhtemeldir. Bu zamandan itibaren, Bursa şehrinin tarihinde 200 senelik bir boşluk görüyoruz. Bu zaman dilimi, bugün için karanlık bir perde arkasında olduğundan, bu süre içinde, Bursa’da neler olduğu, ne gibi eserler vücuda getirildiği henüz araştırmacılar tarafından bilinememektedir. Zaten, hiç kazı yapılamayan yerlerden biri, belki de birincisi Bursa şehridir. Çekirge (Pythia) kaplıcaları, Romalılar devrinde ihmal edilmiş gibi görünürse de, bu hamamlar, Bizanslıların, özellikle de İmparatorların dikkatlerini çekmiş, ve bunun neticesi olarak Pitiya isminde Bursa’nın yakınında küçük bir belde kurulmuştur. Eski Pitiya şehri

bugün Çekirge dediğimiz mevkide bulunmuş olsa gerek. Bizanslı Stephanus, Anadolu’daki ve Eskişehir’deki Dorlion [Şarhöyük] sıcak sulardan bahsederken Çekirge’den de bahsediyor ve diyor ki: “Pitiya’da bir kaplıca vardır ki, Pitiya da derler, bunlar Bursa şehrinin sultan hamamlarıdır.” Miladın beşinci asrı sonlarında Filistin’in Kayseriyye [Kayserya] beldesinde doğan Prokopis [Procopius Caesarensis], Bursa şehrinin durumu hakkında tek bir harf söylemeksizin “Piyta denilen Pitiya’nın bir bölgesinde sıcak su kaynakları vardır ki, birçok kişi ve özellikle İstanbul halkı, orada hastalıklarından, rahatsızlıklarından bir dereceye kadar şifa bulurlar…” [der]. *** Çekirge’de hemen her evde ılıcalar vardır. Eski Yunan kaynaklarına bakılırsa, miladi beşinci asırda Bizans’ta hüküm süren Justinyanus [Iustinianus], Çekirge’de muhteşem bir saray ile kamuya açık mükemmel bir hamam inşa ettirmiştir. Keşiş’ten çıkan kaplıca suları, çok sıcak olduğundan, suyun sıcaklık derecesini dengelemek için Keşiş’in eteklerinden buldurduğu soğuk suyu da, ayrıca künkler vasıtasıyla bu hamama akıttırmıştır. Çekirge’nin bağlar tarafında, Kadı Köşkü denilen mahalde böyle soğuk su kaynakları hâlâ vardır. Kayser VII. Konstantin Porfirogennetos (916- 959) zamanında Çekirge “Belde-i Müncî” [Kurtarıcı Belde] (Ville du Sauveur) anlamına gelen Soteropolis namını almıştı. XII. asrın Rum tarihçilerinden, Yannis ve Manuel Komnenos zamanlarında devletin güvenilir müsteşarı olup evrenin yaratılışından Aleksios Komnenos’un vefatına kadar (1118) geçen zamanlara ait vekâyinamesi ile meşhur olan Zonaras’ın ifadesine bakılırsa, yukarıda zikredilen Konstantin orada hastalanmış, oradan doğum yeri olan Hereke’ye (Ancyron) nakledilerek burada vefat etmiştir. Patriciler15 gibi İmparatorlar da mütemadiyen kaplıcalara devam etmişlerdir ki, bu seyahatler onlar için beraberindeki ileri gelenlerin ve [aile] efradının bütün heybet ve ihtişamını halka göstermeye vesile olmuş idi. Hatta Justinyanus’un eşi meşhur Teodora’nın 525 senesinde dört bin kadar maiyetiyle Bursa kaplıcalarına gelerek orada günlerce zevk ve sefalar sürdüğü tarih sayfalarında resmedilmiştir.

49

Bizanslılar Zamanında Bursa: Asırların karanlık derinliklerinde bazen hoşa gitmeyen tesirler bırakan zevk, ihtişam ve bunun doğal bir sonucu olan gevşeklik ve tembellik Bizanslıların tarihinde önemli değişikliklere ve dönüşümlere sebep oldu. Bu değişiklikler miladın altıncı asrında aydınlatıcı hidayet güneşinin doğmasıyla başladı… O zamana kadar manevi şahsiyetlerinden henüz haberdâr olmayan ve cehalet vadisinde koşan Arap Yarımadası sakinleri, zât-ı akdes-i risalet-penahinin [Hz. Muhammed’in] insanları irşad eden feyizleriyle dünya sahnesinin, özellikle de Rumların elindeki Anadolu’nun kaderini esasından değiştirecek istidat göstermişti. Arap Yarımadasında ve Fırat vadilerinde Bizans Kayserlerinin ordularını ağır yenilgilere uğratan İslâm askerleri, necabet [yücelik] seven ruhundaki asalet ve yüceliğin yenilenme feyziyle çok geçmeden bütün bedevî kavimlere başka bir ruh, başka bir zihniyet yerleştirmiştir. Bir taraftan Arapların yaptığı fetihler, etrafa gölge saldığı sırada, o tarihe kadar Bizanslılarca henüz ismi layıkıyla bilinmeyen büyük bir kabile, etrafı sarsacak bir mevcudiyet göstermeye başladı. Bu kabile Türkler idi. İşte o vakit, üç asır devam eden ve Bizans devletinin yıkılmasıyla neticelenen sürekli bir mücadele başladı. Türklerin İstilası: Miladî onuncu asırda başlayıp on beşinci asra kadar devam eden bu müthiş mücadelenin vakalar silsilesi o kadar mühim, o derece cihanşümuldür ki, bunu tasvir etmek için kocaman bir cilt yazmak gerekir. Biz burada yalnız Bursa’nın tarihiyle alakalı kısımdan bahsedeceğiz. Hicrî üçüncü asırdan itibaren Selçuklu sultanları, Bizans devletinin muhtelif eyalet ve beldelerini ele geçirmişlerdi. Hatta, Selçuk Bey’in torunu Tuğrul Bey’in, Gazneli Mahmud ile bir anlaşma imzaladığı ve öldüğü zaman [yeğeni] Alparslan’ın kendi yerine geçmesini istediği bilinmektedir. İşte, Türkmenlerin nam ve şöhretlerinin Fırat vadisinin ortalarına doğru korku salan bir sarsıntı uyandırması Alparslan’ın büyük gayret ve cesaretiyle mümkün olabilmiştir. O zamana kadar kimseye nasip olmayan bu şeref Alparslan’a aittir. Fazilet önde gidene aittir… O tarihte Bizans tahtında Kayser Romanos Diogenes (1067-1071) hükümran idi. Türklerin ilk defa olarak Anadolu şehirlerine baskı ve saldırıları işte bu


50


YENİ MECMUA

kayser zamanında başlamıştır. Miladın 1069. senesinde Konya’yı yağma ve talan eden Türkler üzerine, Romanos, güvendiği komutanlarından Manuel Komnenos’u yeterli derecede bir kuvvetle gönderdiyse de meydana gelen savaşta Manuel yenilmiş ve esir olmuştur. Bu hezimet üzerine Romanos, tekrar bir ordu hazırlayarak bizzat Türklerin üzerine yürümüş ise de Manazgir’de (Manzi court) [Malazgirt] meydana gelen büyük ve kanlı savaşta Bizans ordusu mağlup olarak Romanos esir düşmüştür. Romanos Türk ordusu kumandanı olan Alparslan’ın yüce merhameti sayesinde esaretten kurtulmuştu ki, bu vaka, hicrî 463 ve miladî 1071 senesi ağustosunun yirmi altıncı gününe denk gelir. Türk padişahının yüce şahsiyeti ile esaretten kurtulan Romanos başkenti olan Bizans’a dönmüştü. Ancak yokluğu sırasında İstanbul’da meydana gelen bir darbe neticesinde VII. Mikhail Dukas imparator ilan edilmiş olduğundan, Romanos hükümdarlık tacından mahrum olmuş idi. Romanos varisi olduğu kayserlik tahtını geri almak için silahlı mücadeleye sarılmış ancak, Adana’da meydana gelen savaşta iki defa yenilmiş ve hezimete uğramış olduğundan, teslim olmaya mecbur olmuştu. Bu savaşta çeşitli yerlerinden yaralandığından [İstanbul’a] getirilmiş, burada her ne kadar tedavisine çalışılmışsa da, iyileşemeyerek Heybeli (Proti) adasında yaralanma sonucu vefat etmiştir. (1081) Romanus’tan sonra tahta çıkan Mihail zamanında,1 Türkler hücum ve akınlarına aralıksız devam etmişler, hatta, 1072 senesinde meydana gelen savaşta Bizanslılar mağlup olup hezimete uğrayarak İshak (İsaakios) Komnenos Türklere esir bile düşmüştü. İshakların bu savaşta gösterdiği cesaret ve kahramanlık özellikle zikredilmeye ve övgüye layıktır. İşte, silah kahramanlıklarını talihin yardımıyla birleştirerek galip gelen Türkler, Kayseri’yi zapt etmişler, oradan Olimpos dedikleri Keşiş’e kadar ilerlemişlerdir. Beni Hamdan melikleri ile Bizans’ta hükümran olan Makedonya sülalesi arasında meydana gelen savaşlarda başlangıçta galibiyet Rumlar tarafında iken Seyfüddevle elden çıkmış olan

toprakları tekrar geri alarak miladi 924 senesinde gelip Bursa’yı muhasara altına almış, neticede yapılan bir antlaşma ile silahları teslim ettirmiştir. Burç ve duvarlarını yıktırdı; fakat esasından ve tamamıyla tahrip ettirmedi. Zamanımız alimleri tarafından Bursa kalesi hakkında yapılan incelemelerde, söz konusu kalenin büyük bir kısmında ve çeşitli burçları üzerinde, özellikle aşağı taraflarında daha evvelki zamanlara ait bazı izler ve işaretler görülmüştür. Kayser Aleksios Komnenos zamanında miladın 1097 senesinde, Türkler tekrar Bursa üzerine yürüyerek onu zapt ve yağma etmişlerse de orada çok durmayıp çekilmişlerdir… Miladın 1202 senesinde Haçlı ordusu, yani Latinler İstanbul’u zapt ettiği zaman, Bizans imparatorları bu Avrupalı Hıristiyan düşmanlara karşı durmak için Müslümanlarla ittifak anlaşması yapmaktan çekinmediler. Konya sultanı ile ittifak anlaşması yapan Romanya Despotu Theodoros Laskaris, Bursa’yı zapt etti; bu olay üzerine Latinler, Bursa’yı muhasara ettilerse de, emellerine ulaşamadılar ve geri döndüler. Çünkü o tarihte Bursa kalesi sarp ve çetin konumu ile ele geçirilmesi mümkün gözükmeyen kalelerden biri olduğundan Latinlerin hücum ve saldırılarına göğüs gerdi; ve bu suretle şehir miladın 1214 senesinde imzalanan barış anlaşmasına kadar Rumların elinde kaldı. Bu barış anlaşması, Latinlerle Bizanslılar arasında İznik’te (Nicaea) meydana gelen savaşın hemen ardından imzalanmıştı. Bu tarihlerde İstanbul’da Latin İmparatorluğu hükümran idi; kralları Henri [1206-1216] idi. *** Türklerin Bursa üzerine saldırıları esnasında belde sakinlerinin savunmada gösterdikleri acziyet ve rehavet, Bizans’ta yönetimde bulunan II. Andronikos Palaiologos’un hiddetlenmesine sebep olmuş, şehrin ileri gelenlerinin mallarını ve mülklerini yağma ettirmek ve bunlardan birçoğunu sürgün edip uzaklaştırmak suretiyle cezalandırdı (1282-1328). Bizans Kayseri, ancak bu gibi tehditler ve korkutmalar ile İstanbul’u Latinlerden geri alıncaya kadar Bursa’da tutunabildi. Eski Eseler Encümeni Âzasından

Mehmed Ziya

1

İstanbul’da zuhur eden karışıklıkta Nikeforos Botaneiates isyan etmiş, Mihail de Samatya’da bulunan Stoudion (Emir Ahur [İmrahor] Camii) manastırına çekilmiştir. Mezarı caminin ortasındadır.

Bursalı Şairlerden Seçmeler Gazel Uykuda dün gece cânım gibi cânan gördüm Ten-i efsürdede kalıp eser-i cân gördüm Leblerin hasta iken ağzıma aldım billâh Ey tabîb-i dil ü can derdime derman gördüm Edirne gerçi güzeller yeridir ey hem-dem Bursa’da dahi nice dilber-i fettan gördüm Nâgehan ben bu gece kadre erip Kaplıca’da Bir gümüşten yapılı serv-i hırâman gördüm Ey Murâdî şeh-i devran iken el’ân seni Zülfüne kılmış esir ol şeh-i hubân gördüm16

İkinci Sultan Murad (806-855 [1404-1451]) *** Ta kaşını peyveste keman eyledin ey dost Cevr okuna cânımı nişan eyledin ey dost Bir dem ki revan eyledin ol serv-i revanı Çeşmimden ânı çeşme revan eyledin ey dost Arz eyleyeli hüsn-i dilârânı cihana Âlem yüzünü bağ ı cinan eyledin ey dost Hoş bû ile doldurdu sabâ dehri meğer kim Anber saçını müşg-i nişan eyledin ey dost Teng olsa lebin yâdıyla tan mı dil-i Ahmed Çün gonca gibi bağrını kan eyledin ey dost.17

Bursalı Ahmed Paşa (vefatı: 902 [1497]) *** Erdi hazanı ömrümün vah ki dahi baharı yok Subh-ı sürûra ermedim gam-ı şebinin neharı yok Çeşm-i pür-eşke dembedem aks-i ruhu düşer velî Sular içinde görünen suretin itibarı yok Bir yana ilete mi acep fülk-i dili bu rûzgâr Bahr-ı gam-ı zamanenin sahili vü kenarı yok18

Bursalı Gazâlî “Deli Birader” (X. [XVI.] Asır) *** Kıta Ümîd-i buse etmezsem acep mi la’l-i nâbından Ne mümkün gevher-i leb teşne olmakla şarabından Nezâre kabil olmaz ol cemal-i âlem-efrûze Yüzün kat kat müreccahdır sipihrin âfitabından19

Bursalı Huldî (XII. [XVIII.] Asır)

51


52


YENİ MECMUA

Türk Sanatı ve Bursa’daki Ürünleri

Yeşil Cami’de bir mihrab ve iki pencere

Nura gark olan ve toprağı da uğramış olduğu büyük ve sayısız değişimlere şahit harabelerle örtülü bulunan bu zümrütten beldenin bugün her mahallesinde, minareleri göğe baş uzatmakta olan camiler mevcuttur. Bu abidelerden birçoğu çeşitli zamanlarda depremler geçirmiş ve muhafazalarına hiç de itina edilmemiş olduğu halde halen ayakta durmaya devam etmektedirler. Bunlardan en çok önemli olanlarını konu etmeden önce Türk Sanatı hakkında genel anlamda bir iki söz söylemek isterim. Öncelikle şunu kesin olarak söyleyeyim ki bir Türk Sanatı vardır. Bunda nasıl tereddüt edilebilir ki! Osmanlı Türklerinin ihdas etmiş oldukları bütün abidevî eserler, Türk eserlerini Arap, İran, Bizans gibi diğer eserlerden açıkça fark ettirecek alametler görünmektedir. Bu ayırt ettirici alametler ise yalnız söz konusu eserlerde değil, çeşitli sanat ürünlerinde bile açıkça ortadadır. Öyle ise bir “Türk Sanatı”nın mevcut olduğunu tasdik etmemek mümkün değildir. Bununla beraber on sekizinci asrın ortası, bu sanatı birbirinden tamamıyla farklı iki büyük döneme ayıran bir tarihtir. Bu da Sultan I. Mahmud’un saltanat zamanıdır ki, bu çağda siyasi, toplumsal, sanatsal ve diğer bakış açılarından büyük değişiklikler meydana gelmiştir. Gerçekten bu zamandan itibaren Batı tesiri bu sanatlar üzerinde etkili olmaya başlamıştır. Öte yandan XIV., XV. ve XVI. Louis ile İmparatorluk üslupları denilen üslupların asıl Türk üslubuna karıştığı görüldü. Lakin bu XIV. Louis vs. üslupları burada

tamamen Batı’da olduğu gibi tezahür ve tecelli etmedi. Adeta doğu iklimine karışmış üsluplar halini aldı. Nitekim Nuruosmaniye Camii, bu devrin en iyi bir misalidir. Bunun gibi Sultan Mahmud türbesi pencerelerinin dış parmaklıkları, Fransa’nın İmparatorluk üslubunun en güzel örneklerindendir. Şimdi de Türk Sanatı’nın mevcudiyetini deliller ortaya koyarak ispat edelim. Türk Sanatı’nın başlıca unsurunu Anadolu kıtası hazırlamış ve temin etmiştir. Bu sanatın o güzel inkişafını meydana getiren vesileler, işte bu toprak üzerinde hazırlandı. Öncelikle şurası iyi bilinmelidir ki, Türk sanatı diğer bazı sanatların etkisi altında kaldıysa da asla ve kat’a onların bir taklidi değildir. Bunu zaman içinde ispat edecek deliller vardır. Türk’ün de –kendisini diğer Müslüman sanatkârlardan ayıran- çok ciddi bir zevk-i selimi vardır: İranlıların aşırı teferruat ve tafsilatla dolu, Hintlilerin aşırı muğlak ve karmaşık, Arapların pek gösterişli, Bizanslıların ağır ve zarif olmayan eserlerine karşılık, Türk eserleri sadedir, hafiftir, okunaklı ve gözü dinlendirici bir hali vardır. İşte ağırbaşlı bir sadelik, içtenlikli bir safiyet, samimi bir istek ve coşkunluk gibi sahip olduğu bazı özelliklerdir ki, onu diğer etkilere tabi olmaktan kurtarmıştır. Özetle Türk sanatı, kendini fark ve temyiz ettirecek bir şahsiyete sahiptir. Kendine has bir kişilik ve orijinallik yolunda kat ettiği merhaleleri tayine müsait birçok eserler meydana getirmiştir. Camiler, çok üst seviyede olan bir anlayış gücüne delalet eder. Hele

53

tezyînatta Türklerin gerek ahşap ve gerekse çini olarak ne nefis eserler vücuda getirdiklerini hepimiz biliriz. Biz, Türk mimarisi hakkındaki değerlendirmelerimizi ortaya koyacağız. Şu halde İslâm milletlerine ait sanatlar içinde bu mimarinin öne çıkan bir vasfı var mıdır? Diğer bir ifadeyle, bunun Arap ve İran sanatından farkı nedir? Türk ırkının Batı Asya’ya nüfuzunun daha ilk zamanlarında inşa edilen ilk dönem eserlerine, aynı şekilde bu ırkın yerleşmiş olduğu yerlerin tamamında mevcut olanlara dikkat olunursa, tamamıyla kendine has özelliklere sahip bir Türk mimari sanatının mevcut olduğunu teslim etmek gerekir. Mimari sanatı, sanatsal gelişimin en tam ve mükemmel bir terkibini gösterdiği için, şu halde eğer Arap, İran ve Türk mimarileri arasında aykırılık ve zıtlıklar olduğunu ortaya koyabilirsek, Türk mimarisinin de mevcut olduğunu ispat etmiş oluruz. Çeşitli İslâm milletlerinin camiler için başlangıçta kabul etmiş oldukları tip, yani aslî ve genel şekli ele alalım: Gerek Arapların, gerekse İranlıların cami planları, bir avlu ile bir de iç bina olmak üzere esasen iki kısımdan oluşmaktadır. Araplarda esas olan, caminin birçok sütunları içinde bulunduran iç kısmıdır (Mısır’da Tolunoğlu ve diğer camiler gibi). İranlılar ise tam tersine avlu kısmına daha ziyade önem vermişlerdir. Yani binayı geniş bir avlunun üç tarafında, U şeklinde tesis etmekle beraber bu binanın şu üç cephesinden her birinin ortasında muazzam ve muhteşem bir kapı ve üstüne bir kubbe inşa ederek, bu yolla avlunun bakanlar üze-


54


YENİ MECMUA

rinde bir etki uyandırmasına daha çok önem vermişlerdir (Tebriz’de Gök Medrese gibi). Şu halde bir Arap camiinin avlusuna girilince insanın gözü önünde düz bir duvar bulunur ki, bu duvarın çatısı da düzdür. Halbuki bir İran camiinin avlusunda duran adam, yine önünde binanın duvarını görürse de, bu duvarın ortasında muazzam ve muhteşem geniş kapılar bulunur ve bina duvarının üzerindeki çatı da düz olmayıp üzerinde bir kubbe bulunur. Türklerin bina şekline gelince demiştik ki, Batı Asya’ya nüfuz ettikleri zaman vücuda getirmiş oldukları binalar yeni bir tip, yani şekil göstermektedir. Bu yeni şekil ise merkezi kubbeyi bünyesinde barındıran bir bina şeklidir. Aslında Osmanlı mimarisi, binayı muhteşem göstermek lüzumunu hissettiği için bu binayı –kendine layık heybetli bir görünüş verecek olan- bir kubbe ile örtmüştür. İşte genel görüntüsü itibariyle Türk binası, Arap ve İran binalarından bu yönüyle ayrılmış bulundu ve bu suretle de Türklerin iskan ettiği mahallerde artık ortasında bir avlusu olan cami ve binalar inşa olunmaz oldu. Mesela türbelerin ve diğer binaların etrafı duvarlarla çevrildi ve ortasına da bir kubbe dikildi. Yani bu kubbe merkez binayı işgal etti. Aslında Bizanslılarda da böyle merkezi kubbeli binalar görülür, fakat bugün artık sabittir ki, Bizanslılar da kubbeyi doğu milletlerinden, özellikle de Mezopotamya’dan aldılar. Şu halde Türkler her ne kadar Bizanslıların bu kubbe usulünü geliştirdilerse de, her halde kendileriyle birlikte bu inşa usulünü Batı Asya’ya getirmişler ve binâenaleyh iskan ettikleri yerlerde ne Araplar gibi iç kısmı sütunlu olan binalar, ne de İranlılar gibi büyük ve muhteşem girişleri olan cephelerle ihata edilmiş geniş bir avlusu olan binalar yapmışlardı. Böylece artık orta avlu kalkıyor ve merkezi kubbeyi içeren

tek başına bir bina vücuda geliyor. Orta avlunun kalkmasının sebeplerinden birinin de iklim olması muhtemeldir. Çünkü Türklerin işgal ettikleri yerlerin iklimi soğuk olduğu için daha korunaklı binalara ihtiyaç vardı. Orta binayı işgal eden o geniş avlunun bir faydası yoktu. Bu yönüyle mutlaka avlu yapmak lazım gelince onu binanın dışına ve mesela ön veya yan tarafına yaptılar (Süleymaniye, Yeni Camii, Sultan Ahmed Camileri gibi). Malumdur ki bir abide olmak üzere vücuda getirilen muazzam bir bina, yani üstü örtülü bir yerden ibaret olan muhteşem bir eser, öncelikle o yerin genişliğini ne kadar çok hissettirir ve bu yolda ne kadar çok tesir icra ederse, mimarının abidevî eserlere ilişkin takip ettiği gayeye de o kadar yaklaşmış olur. Hal böyle olunca Osmanlı camii, Arap ve İran camilerinden daha çok bu gayeye yaklaşmış demektir. Öyle ise Osmanlı mimarisi “binayı bir merkez etrafında topluca vücuda getirmek” meselesinin halledilmesini hedef edinmiştir diyebiliriz. Hususi evlerde, hamamlarda veya bir avlu etrafına inşa olunmuş medreselerde, türbelerde veya camilerde hep buna çalışıldı ve bu mimarinin inşaata ilişkin ana unsuru –hatta ahşap dahi olsa- kubbe oldu. Bu merkezi kubbe ise binayı adeta bakışlarda tecessüm ettirdi. Türk sanatı hakkında ortaya koyduğumuz bu bilgilerden sonra, bu sanatın Bursa’da meydana getirdiği cami-i şeriflerden yalnız en mühim olan bir kaçını özetle zikretmekle yetineceğiz. Muradiye: Hicrî dokuzuncu [m. XV.] asırda ve II. Sultan Murad zamanında inşa olunan bu cami, yan cephesinde tamamıyla görülebileceği üzere, biri diğerini destekleyecek şekilde sıralanmış taş ve tuğladan inşa olunmuştur. Bundan başka özellikle girişteki kemerler üzerinde ustaca bir surette terkip

Ulu Cami, Bursa manzarasının içinde

55

Bursa Şairlerinden Seçmeler Gazel Dâr-ı dünya-yı denînin kim cefâ bünyânıdır Mihnet ü derd ü belâ vü gam çehar erkânıdır Devlete erdim diyen dünyada zillet ehlidir Hâce sûd ettim deyu zû’m etdiği hüsrânıdır Şevl u şak görgen giyub muslih geçenler halk için Nice muslih her biri kûh-i sitem kaplanıdır Şehrin ıslahı nice olsun ki her müfsid ki var Ya efendi muhzırı ya muhtesib oğlanıdır Her ne vaz’ olursa ıslah-ı cihana zıdd olur Galiba devran-ı dehrin âhir-i ezmânıdır.20

Bursalı Ulvi Yegânoğlu (X. [XVI.] Asır) *** Rubai Gördükçe lebin hasretle âh edebilsem Ol goncayı sûz-i dile âgâh edebilsem Ârif yine azm-i sefer-i gurbet ederim Ol gözleri âhûyu da hemrâh edebilsem21

Bursalı Ârif Çelebi (vefat: 1088 [1677])

edilmiş tuğla ve çininin art arda gelen safhalarından oluşan rengârenk tezyînât, hoş ve güzel bir tesir meydana getirmektedir. Her halde bu bina yalnız süslemelerinin çeşitli renklerde olması dolayısıyla dikkati çekmektedir Ulu Camii: Gayet basit bir plana göre vücuda getirilmiş olan bu camiinin yapımına hicri 781 [m. 1379] senesine doğru I. Murad tarafından başlanıldı ve Yıldırım Bayezid Han tarafından inşasına devam olunarak hicri 818 [m. 1415]’de Çelebi Sultan I. Mehmed tarafından tamamlandı. Bu camiinin dikkat çeken kısımları, ancak çok nadir olan tepe camları, bir de çok ustaca ve itina ile yapılmış olan muhteşem minberidir. Yeşil Camii: Çelebi Sultan I. Mehmed Han tarafından hicri 818 [m. 1415] senesinde tesisine başlanan bu cami Türk mimari ve oymacılık sanatının benzersiz bir örneğidir. Çizimi, inşa ediliş tarzı hakikaten o devir sanatkârlarının derin mühendislik bilgilerine sahip olduklarına delalet etmektedir. Yeşil Camii’nin planı özellikle gayet basit olmak itibariyle dikkat çekicidir. Şöyle ki; esasen geniş bir kareden ibaret olup bunun içine yedi kare daha çizilmiştir ki, bunların en büyüğü mer-


56


YENİ MECMUA

kezi teşkil etmekte ve üstü de bir kubbe ile örtülü bulunmaktadır. Bu merkezi kısmın gerisinde ve onunla aynı boyutlarda sekizinci bir kare daha görülür ki bu da mihrabı ihtiva edip aynı şekilde bir kubbe ile örtülmüştür. Tezyînâtının ihtişamı, en küçük oymasındaki pek ustaca olan uygulanış tarzı, bütün yapı kısımlarının birbiriyle tamamen ahenkli olması, gerek iç gerekse dış kısmında bulunan çok sayıda ve çeşitte kompozisyonların ziynet ve çeşitliliği itibariyle Yeşil Camii, Türk mimarisinin gerçekten en güzel bir numunesi olarak gösterilebilir. Binanın cephesindeki pencerelerle girişindeki taş oymacılığı tertibi harikuladedir. Hele içinin çini süslemeleri gözü kamaştıracak, insana hayret verecek bir güzelliktedir. Bu cami-i şerifi inşa eden mimarın ismi içeride görülen şu kitabe ile malumumuz olmuştur: “Bu cami-i şerifin nakışlarını fakir İlyas Ali hicri 827 [m. 1424] senesinin Ramazan ayının sonlarında tamamladı”.

Özetle, Türk mimarisinin başlıca unsurları artık kendini Bursa abidelerinde gösterdi ki, bu da planın bir merkez etrafında toplu olması, binanın dış kısımlarının Selçuklu mimarisine nispeten daha sade ve adeta daha çekingen bulunması ve iç süslemelerinin de boş ve dokuma süslemelerinden mülhem ve çini levhalardan müteşekkil olmasıdır. Vahîd

Bursa Şairlerinden Seçmeler Gazel Ârız-ı dilber kim anda hatt-ı anber-bû biter Bir gülistandır ki yer yer sünbül-i Hindî biter Sanma kaddin gibi gülzâr-ı letâfetde senin Bir nihâl-i nâz nevres ‘ar’ar-i dilcû biter Kametin nahli gibi görmüş değildir bâğbân Bâğ-ı hüsn içre egerçi servler her sû biter Mîve-çîn olsa aceb mi Âsımî-i haste dil Şâh-ı kaddinden ki cânâ anda şeftalû biter22

Bursalı Âsımî (1030-1077 [1621-1666]) *** Etmem ferağ o âfet-i müşkîn külâleden Dil pâre pâre olsa da çün şâne nâleden Bilmezse cây-ı bûse-i hattın n’ola rakîb Câhil mahal hayal edemez ol risâleden Sâkî-i nüktedân ana derler ki fehm ede Câm-ı lüzum-ı derûnu hatt-ı piyâleden Nûş-ı şarab asırda gam vermesün bize Ekdâr-ı dehri geçdim Eminâ izâleden23

Bursalı Emin (XII. [XVIII.] Asır) *** Mest ü medhûşuz şarab-ı aşk ile âlûdeyiz Yere geçse künbed-i çarh-ı felek âsûdeyiz Zülf-i sâhir seyr-i rûyundan dili bend eyledi Seyrimiz var mihnet ile pençe-i câdûdayız Bahr-i fikr-i hüsn ü la’l-i dilbere müstağrakız Mâhî-i âb-ı hayatız her dem ey [dil] sudayız Olsa hüsn esbâbı hûbân-ı cihanda Şevkiyâ Çare yokdur meyle gördük ol gözü âhûdayız24

Bursalı Şevki Çelebi (1078-1100 [1667-1689]) *** Elinde câm-ı mey sâkî ruhun aksiyle bir güldür Bu bezmin bâdesi hep eşk-i hûn-âlûd-ı bülbüldür Olursam hasret-i zülf-i siyahınla giyah-âsâ Biten tâ haşre dek hâk-i mezârım üzre sünbüldür Ne mümkün kıl kalemle mû-miyânı nakş ey Kâtib Çekilmez safha-i âğûşa bir ince tahayyüldür25

Bursalı Kâtib Mustafa Çelebi (vefat: 1113 [1701])

Ulu Cami’in minberi

57


58


YENİ MECMUA

Yeşil Camii Çelebi Sultan Mehmed tarafından inşasına başlanılmış ve 827 [1424] tarihinde II. Sultan Murad zamanında tamamlanmıştır. Yeşil Camii gerek tertibat, gerekse inşaâtı açısından incelemeye değer ve gayet güzel bir eserdir. Ana yapısı itibariyle Hudavendigâr ve Yıldırım camilerine benzemektedir. Süslemeli giriş kısmından “nâr-ı nefsi”ne [içine] dahil olunur. Sol tarafında Bizans harabelerinden getirilmiş direkler olup pek göze çarpmayan bir yere dikilmiş ve üzerine Türk mimari şahsiyeti gözetilerek kemer çevrilmiştir ki buradan üst kattaki hünkâr mahfili ile harem dairesine çıkılacak merdiven başlar. İkinci bir kapı ile ufak bir dehliz geçildikten sonra asıl kısma girilir. Caminin asıl kısmını iki kubbe örter. Bu kubbeler bir dikey eksen istikametince yan yana inşa edilmiş olup her ikisi de yan duvarlara bitişik prizmatik ayaklara dayanan bel kemerine oturtulmuştur. Merkezi kısmın sağ ve solunda üçer basamakla çıkılan iki yan bölüm ve giriş dehlizinin iki tarafında, aynı şekilde merkezi kısımdan yüksekte, içi tamamen çini ile kaplı iki maksure mevcuttur. Merkezi kısmın mihrap yönüne doğru sağ ve solunda birer kapı ile Kur’an tilavetine mahsus odalara girilir. Bunlarda alçıdan yapılmış kabartma tertibatı bulunan olağanüstü güzel hücrecikler mevcuttur. Merdivenle ikinci kata çıkarak hünkâr mahfiliyle harem dairesine gidilir. Bu katta binanın asıl cephesine tesadüf eden yerde

Yeşil Cami planı

pencereler mevcuttur. Ortasında fıskiyeli bir havuz olan ikinci kata ortada merdivenle çıkılır. Hünkâr mahfili ve onun iki tarafında, cami içine açılmış pencerelerden ışık alan harem odaları vardır. Osmanlı Türkleri Bursa’da vücuda getirdikleri eserlerde kemerlerin çizimi ve yapımı, prizmatik direklerin inşa şekli, binanın tertibatı, taşların kesim şekli ve taksimi ve bina içi ve dışının süslemesinde daima Selçukluları taklit etmiş ve [aynı zamanda] bunu geliştirmişlerdir. Yalnız Selçuklular fazla açıklıklara rağbet etmedikleri halde Osmanlı Türkleri direksiz olarak büyük açıklıklar vücuda getirmeyi düşünmüşler ve merkezi kubbeye doğru ilk ustaca adımı Yeşil Cami’de atmışlardır. Kubbelerinde kare şekilli kaideden daireye geçerken Selçuklularda olduğu gibi uzun köşeli üçgenler kullanmışlar ve merkezi kısımdaki şadırvan üzerine isabet eden kubbe başında da Romalılardan intikal ile Selçuk ve Bizanslıların yaptıkları şekliyle açıklık “fenar” bırakmışlardır. Bel kemerinin ayaklara dayanmış olan iki bitiş yeri kemer başı eğrileri ile ve üstü düz kemer olarak vücuda getirilmiştir. Ayakların köşelerinde eksenleri etrafında

Bursa’da Muradiye Camii

59

dönen ve mermer kısım arasında daima dörtte biri görülen somaki direkler vardır. İnsanlar arasında “terazi” adıyla anılan bu sütunlar gerek letafet ve gerekse binanın dayanıklılığına delalet etmesi yönüyle zikredilmeye değerdir. Cami-i Şerif’in “Yeşil Camii” olarak isimlendirilmesine sebep, çinileridir. Çinilerde ana renk olarak yeşil ve mavi kullanıldığından çini ile süslenmiş binalara “yeşil” ismi konulmuştur. Konya’da Hazreti Mevlana türbesinin kubbesine Kubbe-i Hadra/ Yeşil Kubbe isimlendirmesi de bu cümledendir. Caminin içi gibi kubbe ve minaresi tacının da çini ile örtülü olduğunu Evliya Çelebi beyan ediyor (cilt: 2, sayfa: 15). İçindeki çiniler, çiniciliğin en güzel, en hoş benzersiz örneklerini ihtiva eder. Cami içinde mabedin ihtişamına eklenen uyumluluk ve renklerin akislerinin ahenginden etkilenerek hayran kalmamak mümkün olamıyor. Orada hissettiğim duygusal yoğunluk halini yazmak asla elimden gelmez. Çiniler gerek ustalık, gerekse sanat itibariyle harika denilse yeridir. Nakış ve süslemeleri arasındaki ahenk, çizgiler ve geometrik şekillerindeki doğruluk ve uygunluk, renklerdeki uyum, her türlü övgünün üstündedir. Bu çiniler kırmızı tuğladan yapılmış olup, Kütahya çinileri gibi beyaz kilden imal edilmemiştir. En mükemmelleri mihrab, hünkâr mahfili, girişin iki yanındaki sedirlerle iki yan bölümlerdedir. Mihraptaki çini sarkıtların boyut ve renklerindeki zarafete, yapılışındaki sanata hayran olmamak mümkün değildir. Hünkâr mahfili çinileri, geometrik şekiller ve çiçek tezyinatının incelikli bir tarzda uyumundan meydana gelmiştir. Zemin, duvarlar, tavan –şekil ve süslemeler hepsinde birbirini takip ve devam edecek biçimde- çinilerle süslenmiştir. Bunlar o derece özenle konulmuştur ki, gerek birbiriyle olan ve gerek zemin, duvar ve tavan arasındaki çizgi aralarında hiçbir hata fark etmek mümkün değildir. Zemine döşenenlerin dışındaki geometrik şekiller kabartma olup, bunlar arasındaki çiçekler düzdür. Mahfilin camiye bakan çini parmaklığı da pek zarif ve sanatkârânedir. Hünkâr mahfili iç kemerinin iki tarafındaki çini üzengilerde “amel-i Muhammed el-Mecnun” imzası okunmaktadır. Mihrab çinilerinde ise “amel-i üstâdân-ı Tebriz” [Tebrizli ustaların işi] kitabesi vardır. Cami-i şerifin pencere ve kapı kanatları da oymacılık ve marangozluk bakımından pek ziyade kıymetlidir. Daha önce meydana gelen büyük


60


YENİ MECMUA

depremden kubbesi sakatlandığı gibi, son cemaat mahallinin de böyle bir afete kurban olduğu anlaşılmaktadır. Vefik Paşa merhum, tarihi kıymeti olan kubbeyi yıkmadan, demir çemberle sağlamlaştırmak suretiyle tamir ettirdiği gibi, merkezi kısmı da daha önce doldurulan molozlardan temizleyip eski döşeme ve şadırvanı meydana çıkararak güzel sanatlar tarihine büyük bir hizmet etmiştir. Son tamirde iç süslemeler ihya edileceği yerde malta renginde bir badana

ediliyor. Hatta bunların içinde İlyas’ın Rum olması ihtimalinden bahsedilir. Almanca “Bursa” (Hans Wild) sayfa 37’de bulunuyor. Memleketimizdeki eserleri yerinde tetkik edenlerimiz ender olduğundan Fransızca ve Almanca’dan tercüme yoluyla yazılan Türkçe yazılarda mimar isminin bu şekilde yaygın olması tabi görülür. Mevcut resimlerin tetkikinden de anlaşılacağı üzere bu kitabe aynen şöyledir: Kad temme hâzihi nakşi’l-imâreti’ş-

Mimar Léon Parvillée’ye göre Yeşil Cami’in kesiti

ile kapatılmış ve yeniden çehar yar-i güzinin [dört halifenin] isimlerini içeren çini levhalar imal ettirilerek duvarlara asılmıştır. Biz yapılan bu işi uygun görmedik. Mevcut çinilerin yanında pek ilkel görünen bu ilaveler, sanat veya tarih açısından uygun değildir. Eski eserlerden sayılan bu gibi binaların tamirlerini fevkalade itina ile yapmak gerekir. *** Yeşil Cami mimarının İlyas Ali olduğu iddia ediliyor. Viyana sergisinde teşhir edilmek üzere Sadrazam Ethem Paşa tarafından tertip ve telif ettirilen Tarz-ı Mimari-i Osmanî adlı eserde hünkâr mahfili başındaki levha tahrif edilerek şu suretle gösterilir: Kad temme hâza’l-binâi-ş’ şerîfi bima’rifeti İlyas Ali fi sene seb’a ve ‘ışrîne ve semâni mie [Bu şerefli bina İlyas Ali marifetiyle 827 (1424) senesinde tamamlanmıştır.] Aynı şekilde 1298’de Madi Delone ve Yonkofski tarafından Bursa’ya ait telif edilen bir eserde ve Avrupa’da yayınlanan kitaplarda bu hata tekrar

şerîfeti bi-yedihi efkaru’n-nasi ‘Alî ibni İlyas Ali evâhiri Ramazan el-mübarek seb’a ve ‘ışrîne ve semâni mie. [Bu şerefli binanın nakşı, insanların en fakiri Ali ibn İlyas Ali eliyle 827 (1424) senesinin mübarek Ramazan ayının sonlarında tamamlanmıştır.] Bu ibare ancak cami-i şerifin nakkaşına delalet edebilir. “Nakş”ın “bina” manasında kullanılması mümkün değildir ki bundan mimara ait olduğu anlaşılsın. Esasen caminin muhtelif kısımlarında çalışan sanatkarların ayrı ayrı isimlerini yazdıklarına bakılırsa bu kitabenin de nakkaşa ait olacağı tabidir. Tarih ve biyografilere ait eski eserlerde maalesef güzel sanatlar edebiyatına hiç önem verilmediğinden, bu eserin mimarına dair tarihi bilgi yoktur. Yalnız inşaata İvaz Paşa’nın nezaret ettiği bilinmektedir. Dolayısıyla Yeşil Cami’nin mimarı tarihen meçhuldür. Bunu sübjektif olarak İlyas Ali’ye dayandırmaya sebep olan şey, yukarıda beyan ettiğimiz tahrifattır. Mimar Necmeddin

61

Bursa’da Yıldırım Bayezid’in Düğünü1 Murad Hudavendigâr, pederi Orhan Gazi’nin Rumeli’de başlamış olduğu fetihlere devam etmekteydi. Timurtaş Paşa, Lala Şahin Paşa, Hacı İlbeyi Evrenos idaresinde bulunan ordular, Sofya, Makedonya taraflarında muharebede idiler. On sekiz sene devam eden bu muharebeler esnasında Murad Hudavendigâr bazen Rumeli, bazen Anadolu’da bulundu. Rumeli’de, Edirne’deki sarayları inşa ve yolları açtırmakla uğraştığı gibi, Anadolu’da Bursa’yı güzel bir pâyitaht yapmak için birçok mimarlar, ustalar toplatmıştı. Bu esnada Rumeli’den gelen zafer haberleri ulaklarla Mısır sultanı Berkuk’a, Şam, Halep hükümdarlarına, bütün Anadolu beylerine duyuruldu. Bu haberler üzerine Anadolu beyleri Kayıhanlılarla hoş geçinmek çarelerini aramaya başladılar. Bunlar içinde pek ihtiyarlamış olan Germiyan Bey, bir gün oğlu Yakub’u çağırdı: “Oğul! Diler misin ki bu vilayet senin elinde kala. Osmanlı ile birlik edin ve bu kızın birini onun oğlu Bayezid Han’a verin” dedi. Kızı Sultan Hatun’u Yıldırım Bayezid’e eş adayı olarak belirleyip, oğlu Yakub Bey’in kendilerine bağlılığının kabul edilmesi ricasını bildiren bir mektup ile İshak Fakih’i ve memleketin bazı ileri gelenlerini Sultan Murad’a göndermeye karar verdi. Dokuzlu’da hil’at [padişahlara has kaftan] yapmak için imal edilen beyaz alemli kumaşlar, Alaşehir’in kırmızı bezleri, at ve sair hediyelerle elçilik heyeti Edirne’ye geldi. Heyeti, Murad Gazi kabul ettiği zaman İshak Fakih mektubu verdi ve “Kızımızı oğlun Bayezid Han’a alın ve kızımıza Kütahya, Simav, Eğrigöz, Tavşanlı hisarlarını çeyiz olarak verelim” dedi. Murad Hudavendigâr fevkalade memnun olarak o gün şartları kararlaştırdıktan sonra heyetin yola çıkışına izin verdi. Rumeli’deki işler bitince Padişah Bursa’ya geldi. Karaman oğluna, Hamid, Menteşe, Saruhan, İskendiyar oğullarına, Mısır sultanına, İran şahına, kısaca bütün etraftaki beylere düğün için davetçiler gitti. Bursa, Kayıhanlıların büyük düğününe sahne oluyordu. 783 senesi ilkbaharında Bursa ovasına çadırlar kuruldu, 1 Kaynaklar: Âşık Paşazade, Tâcu’t-Tevârih; Hayra, Netâyicü’l-Vukuât…


62


YENİ MECMUA

düğün hazırlıkları tamamlandı. Vekiller (vükela), beyler (ümera), seçkin kişiler (eşraf) ve memleketin ileri gelenleri (âyan) takım takım gelip mevkilerine oturdular. Mısır, Şam sultanlarının, İran şahı Üveys Han’ın elçileri hediyeleriyle geldiler. Murad Hudavendigâr fevkalade iltifat ederek Mısır sultanının elçisini protokolde hepsinin önüne geçirdi. Bundan sonra Kastamonu, Saruhan, Menteşe ve sair Anadolu’daki beylerin elçileri hediyelerini takdim edip ikrama mazhar oldular. Daha sonra vezirler, emirler ve a’yan-ı devlet sırasıyla hediyelerini takdim ettiler. Bunların içinde Evrenos Bey’in hediyesi dikkati çekiyordu. Hediyesi diğer beylerin hediyelerinin kat kat üstünde idi. “Evvela yüz tane hoş endamlı delikanlı köle ve yüz tane yürüyüşü hoş cariye seçip her birini çeşitli altın sarısı atlas ile giydirip ve ellerinde gümüş tepsiler içinde altın dolu on tane genç köle ve aynı şekilde ellerinde gümüş tepsiler içinde flori doldurulmuş on tane Rum cariye; ve on tane gönül alıcı köle ile on tane neşe veren cariye ellerinde altın tepsiler içinde gümüşten sikkeler dolu olduğu halde, diğerleri dahi iki cinsten olarak yirmişer yirmişer ellerinde çok değerli mücevherler ve rum kumaşları ile kulluklarını arz ettiler.” Sultan Murad bunların büyük kısmını Mısır sultanına ve bir kısmını İran şahına gönderdi. Mısır sultanının göndermiş olduğu hediyelerin hepsini de Evrenos Gazi’ye verdi. Diğer gelen hediyelerin tamamını fakirlere dağıttı. Ovada saz ve eğlentiler devam ediyordu. Gelini getirmek için Bursa kadısı hoca efendi, kapıkullarından sancaktar (mir-i alem) Aksungur Ağa, Çavuşbaşı oğlu Timurhan Bey, kapıkullarından bin sipahi ayrıldı. Bunlardan başka kadınlardan hoca efendinin hanımı ve Bayezid’in dadısı, Aksungur Ağa’nın hanımı, bazı ileri gelenlerin hanımları dahil olmak üzere iki üç bin kişi Kütahya’ya gittiler. Germiyan Beyoğlu Yakup Bey memleketin ileri gelenleriyle karşılamaya çıktılar. Kütahya’da büyük ziyafetler verildi. Germiyan Bey gelin Sultan Hatun’u Aksungur’un hanımı ile dadı kalfaya teslim etti. Rikapdarlığına [gelinin atının üzengisini tutmak üzere] Çaşnigirbaşısı Paşacık Ağa’yı tayin etti. Ve “hatununu yenge eyledi ve evvelce söz verip kızına verdiği hisarları bunlara verdi. İçine askerler koydular, gelini alıp Bursa’ya getirdiler.” Mustafa Lütfi

Coğrafyada Bursa Keşiş Dağı- Bursa (Filadar) OvasıNilüfer Çayı- İklim Keşiş Dağı (Olympe de Bithynie) yahut Mysie: Bulutsuz, berrak bir havada İstanbul’dan güneye doğru bakıldığı zaman, uzaklarda, batıya doğru gittikçe alçalan bir sıradağ halinde olağanüstü iri dağ kütleleri görülür. Bu sıradağ üzerinde çok defalar karlı, özellikle göğe doğru bir zirve yükselir: Keşiş Tepesi (2500 m.) Keşiş Tepesi, etrafındaki dağlara göre ova, gölden ibaret alçak arazi üzerinde hayret edilecek derecede gözle görülebilir bir ufka sahip olduğundan manzarası pek azamet gösterir. Keşiş, Ararat (Arartu) dağı gibi insanların merak ve tecessüsünü uyandıran büyüleyici dağlardan biridir. Mudanya sahiline yaklaştıkça denizden ancak otuz kilometre uzakta birdenbire 2,5 kilometre yüksekliğine ulaşan Keşiş’in ihtişam ve heybeti daha çok göze çarpar. Adeta güneybatıdan gelen şiddetli bir tazyik sonucunda ova üzerine atılmaya hazır büyük bir dalga manzarasını arz eder. Bursa şehrinin kurulu bulunduğu çevreyi arızalandıran coğrafi durumun (Relief) en bariz, dikkat çekeni, ortalama olarak alçakça, fakat uzunlamasına yayılması bakımından bir sıradağ olarak beliren bu Keşiş dağlarıdır. Gerçekte, bölgeyi doğudan batıya doğru kat eden Keşiş dağları, Bursa çevresinin bel kemiği konumundadır. Bu nokta çok önemli ve açıklamaya değer bir özelliktedir: “Keşiş sıradağı Anadolu kuzey sahillerini, içinden (iç bölgelerden) ayırmış ve bu suretle Anadolu’da bütün insanlık tarihi boyunca çok çeşitli medeniyetler arasında belirli sınırlar meydana getirmiştir. Aradaki zıtlıklar yalnız kültürel, ekonomik değil, aynı zamanda ırkî ve iklimseldir.”1 Sıradağın, coğrafi oluşum, suların akışları, nüfus dağılımı, iklim, ziraat… gibi tabii, hayati etkilerini incelemek, bunların sonuçlarını araştırmayı öncelikli görev addeden yerel bir coğrafya uzmanının tek başına olmasa bile önemli oranda fikrini düzene sokar. Keşiş dağları doğuya doğru uzanarak Domaniç dağlarıyla (1910 m.) bir1 Dârülfünûn Fünûn Fakültesi (Tabiiyyat Kısmı) Mecmuası, Sayı:5 “Bursa Tenezzühî Netayic-i Jeolojiyesi” makalesinden, Sayfa: 344, İlm-i Arz Müderrisi: Doktor Walter Penin

63

leşir. Bu dağlar meşhur Murat Dağı’nın kuzeye doğru giden yukardaki çizgisinden Alanca dağından, (Bozüyük’ün batısında) uzanan bir basamaktır.2 Bu suretle bütün batı Anadolu sıralarıyla irtibata sahiptir. Güneyinde Keşiş tepesinden daha alçak, dağlık geniş bir arazi uzanır. Bu taraflarda çok sayıda ovalar, vadiler meydana gelmiştir (800 m.). Batısında kademeli olarak yüksekliklerini kaybeden bir takım sıra dağlar bulunur. Fakat en önemlisi, zirvenin Gemlik Körfezi’ne bakan kuzey cephesidir. Bu meyilli yüzey, çıkılmasını güçleştirecek derecede az bir meyille Bursa ovasına (150 m.) iner. Bu ova, dağın dik, sarp eteklerinden itibaren hafif setler halinde Marmara Denizi’ni kapayan sıra dağlara kadar (Burunca ve Kuzguncuk 550 m.) yatay bir şekilde devam eder. Daha genel bir bakış açısıyla bakılırsa, Keşiş’in muazzam yüksekliği önünde, doğu-batı istikametinde oldukça geniş, “ova-göl” adıyla adlandırılabilecek kısmen çukur, çökük, özel bir oluşum ve tabiata sahip arazi sahası mevcuttur: Bursa, Yenişehir ovaları, Apolyont (halk arasında Apolot), Manyas gölleri, iki göl arasındaki Karacabey “Mihaliç” ovası (yüksekliği 20 m.) birbirinden alçak tepelerle ayrılmış müstakil birer havza olmakla beraber genel durumlarıyla Keşiş’in kuzeyinde uzanan alçak arazileri teşkil ederler. Marmara havzasına ait bu bölgeye eskiden “Küçük Frigya” ismi verilmiş idi. Sözü kısa tutarak bu alçak arazi bölgesini ayrı ayrı incelemeyi bir kenara bırakıyoruz. Kuzeye doğru Bursa ovasını yürüyerek, özellikle ovanın sağında diğer büyük bir çukuru (İznik Gölü) kapayan Sarı Meşe “Karsak” İznik-Gemlik Körfezi arasında doğu yönünden Keşiş’in bitiştiği Katırlı, Dönmec [?] Dağı (1200 m.) tarafına gelince önümüze diğerlerinden daha büyük Marmara çöküntü havzası meydana çıkar. Yer şekilleri arasındaki şu zıtlık ve karşıtlıklar; Keşiş zirvesi, Bursa ovası, sularla dolu çukurluk yerler (göller), Marmara denizini örten ufak tepeler, nihayet koca deniz… Tabii oluşumları itibariyle birbiriyle gayet sık ilişkisi olan bir çerçeve arz ettiğine şüphe yoktur. Keşiş Dağı, gayet eski, belki de ilk hayvanlar devrinden26 daha eski büyük kaya kütlelerinden oluşmaktadır. Granit bir çekirdeği çeşitli şist [çökelti veya 2 Anadolu, Muhammed Cemal, cilt:1, sayfa: 115


64


YENİ MECMUA

başkalaşmış kaya] ve mermerler çevrelemiştir.1 Yapı olarak pek eski, uzun müddet kaybolmuş bir dağın kısımlarını arz eder. Gerçekte ilk hayvanlar devrinde burada bütün Batı Anadolu’da olduğu gibi gayet büyük kırışık dağlar mevcut idi. Küçük Asya’nın üçüncü jeolojik zamanda yeni oluşmuş olan karaları üzerinde bu türden birçok kırışık sıra dağ yükselmiş, yani yarımadanın tektonik olaylarının ürünleri hakkında Eduard Suess, Franz Toula gibi coğrafya bilginlerinin tecrübe yoluyla yaptıkları haritaya, tektonik inşaya (tektonischenbau)2 bakarsak Bursa’nın arkasında yükselen Keşiş’in büyük dağlar zincirinden kalma bir halkanın kısımları olduğu anlaşılır. Bu dağlar, birbirini takip eden jeoloji zamanlarında tahribata uğrayarak eridi. Yerleri düzleşti. Hatta gövdelerinin bazı kısımları deniz altına çöktü. Nitekim vaktiyle Keşiş, Kapıdağı yarımadasına kadar uzanıyor; orada antiklinal oluşturarak Edremit körfezi üzerinde Kazdağı’na kavuşmak suretiyle güneye kıvrılıyordu. Bu iki dağ kuzeye doğru uzanan istikametlerinde tepe açısı “Antiklinal Tepesi” adıyla bilinen yarımada olmak üzere bir üçgenin karşılıklı iki kenarını meydana getirirler. Şu halde dağların oluşumu noktası bakımından Keşiş’in bugünkü şekil ve yüksekliğini alabilmesi, pek genç – üçüncü orta zaman- bir jeolojik olay olarak kabul edilmesi gerekir. Fakat bu genç dağların oluşumu hadisesi, buzul çağından daha eskidir.

1

Bursa Tenezzühünün Netayic-i Jeolojiyesi: Doktor Walter Penin. Fünûn Fakültesi Mecmuası (Tabiiyyat) Numara: 5, Sayfa: 344-349 2 1903 yılında Viyana’da yapılan IX. Uluslararası Jeoloji Kongresi Compte-rendu [Sonuç Bildirgesi]’ne Franz Toula tarafından ilave edilen harita.

Bursa Şairlerinden Seçmeler Gazel Gün kerm olub inende hüsnünü etmesin arz Nisbet-i yüzünle günde beyne’s-semâ ve’l-arz Aşkında sîm-i eşke ol denli kadirim ki Ka’be-i kapın tavafı olmuşdur bana farz Bir katre yaş komadı çeşmimde şevk-i la’lin Gerçi hûn-i dilden çok aldı gözlerim karz27

Bursalı Hilâli (X. [XVI.] Asır)

Oluşumda en önemli etkisi olan nitelik, granitin [volkanik kayaların] iç püskürme (intrusion) neticesidir. Dağ, aslen ilk zamanların başkalaşmış büyük kaya kütlelerinden (gnays, mika, şist, mermer… vs.) oluşan bir kalıntı, eski şist dağların (mermer, arduvaz gibi başkalaşmış kayalardan oluşan dağlar) küçük bir kısmı idi. Bunun altında magma tabakasından yeryüzüne çıkan içerideki erimiş taşlar, etekte bulunan granit kütlesinin tavan veya örtüsünü teşkil eden şistleri –aşağıdan yukarıyükseltti. Bugün zirvede mermer içerisinde granit filonları [damarları] aynen görülmektedir. Granit kütlesi üst tabakaları beraber sürükleyerek yükseltince bu tabakalar ovaya kapanacak gibi kuzeye doğru şiddetle yöneldi. Bu sebeple Keşiş’in kuzey eteği, zirveden itibaren sırf mermer bir mantodan ibarettir. Keşiş’in bütünü, bir kesik koni şeklindedir. Sırtında iki zirvesi vardır. Dağın kuzey eteği dik, sarplığı ile yüksek dağların vahşi tabiatına sahipse de, iki tepesinin, her biri birkaç hektar genişliğinde yaylalar teşkil eden düzlüğüyle belirgin tezatlar meydana getirir. Yeryüzünün diğer yüksek dağlarında, -mesela Alpler’de- olduğunun ve genellikle kural gereği beklenenin tam tersidir. Özetle dağ, zamanımıza kadar pek çok dönüşüm ve evrelerden geçe-

65

rek bu günkü şekline gelmiştir. Keşiş bir maden ocağı değildir. Bu görüşün aksine ileri sürülebilecek bir fikir, Keşiş’in şekli göz önünde olup da, hiç maden ocağı görmemiş olanlardan çıkabilir. Keşiş Tepesine Çıkış: Keşiş’i tanıyan herkeste bu yüksek, heybetli dağa tırmanmak, yakından görmek arzusu vardır. Özellikle jeoloji ve diğer fen bilimleri uzmanlarında bu arzu daha ciddi ve derindir. Bursa’yı ziyaret eden turist, sporcu Alp seyyahlarının hiç ihmal etmedikleri bir şeydir. Bir coğrafyacı ise dağın tepesinden etrafa çevireceği bakışlarda, manzaranın heyecan verici yüceliğinden daha çok, doğal oluşumlar, yer şekillerini, yani çevrenin morfoloji, topoloji, topografyasını görmek ister. Binaenaleyh burada dağın hayvan ve bitki coğrafyasının pek açık, temel noktalarını görmek, etrafa kuş bakışı bakmak, çok arzu edilir bir durumdur. Hatta Evliya Çelebi bile Bursa’ya seyahatinde Keşiş’e tırmanmayı ihmal etmemiştir. Keşiş’e çıkan alelâde her seyyahın tırmanma hatırası, neredeyse aynı ortak hatlarla çizilmiş (ve) aynı anlama gelir gibidir: Keşiş dağı, Marmara denizi yüzeyine göre, ilk kademesini oluşturan Bursa ovasından 2350 metre yükselir.3 Çıkış bir günlük iştir. (4 saat çıkış için, 6 saat iniş için yeterlidir.) Tehlikeli buzul uçurumları yoktur. Ancak en uygun çıkış mevsimi 15 Mayıs- 15 Ekim arasıdır. Tepeye çıkılacak en iyi yol, Setbaşı mahallesinin üstünde, Kasr-ı Hümâyun (Hünkâr Köşkü) önünden geçen 3

Charles Texier; Küçük Asya eserinde dağın yüksekliğini 2232 m. gösteriyor. Bazı eserlerde 2550 m. yazılıdır. Bursa’nın yüksekliği Alman haritalarına göre 150 m., vilayet salnamesinde 228 m. yazılıdır. Bunun sebebi, barometre derecesinin çeşitli yerlerde alınmasından dolayı olması lazımdır (?).


66


YENİ MECMUA

Teferrüç mahallidir. Bu köşk şehre nazaran Keşiş’in yüksek yamaçlarına doğru en geride inşa edilmiştir. Pencereleri bütün Bursa ovasını kucakladığından, manzarası pek şairanedir. Bu yoldan devam edilirse Gazi Yaylası’na (800 m.), yani birinci yaylaya varılır. Gazi yaylasını Vitale Gine şöyle tasvir ediyor: “Serin bir pınar, gölgeli ağaçlar, çiçeklerle çayırlar…” Bu noktadan şehrin bir kısmı, Nilüfer çayının kıvrıntılı yatağının suladığı Bursa ovası görülür. Ötede Keşiş’in Gemlik’e uzanan bir dağ kolu (contrefort), Gemlik körfezi, adalarıyla Marmara, Apolonya gölü, sağda Yenişehir ovası yerle göğün birleştiği yere kadar uzanıp gider. Bu yayladan ikinci yaylaya bir buçuk saat sürer. İzlenmiş (takip edilecek belli) bir yol olmadığı gibi yüzey çakıllı, geçişi zordur. Nihayet çam ormanları içinden geçilerek çayırlar bölgesine ulaşılır. İkinci yayla Kırkpınar 1800 m.’dir. Bu yaylada, içinde salamander balıkları bulunan küçük bir göl bulunur. Ormanların sonunda etrafından aşağılara doğru sular çağlayan diğer bir göle rastlanır. Keşiş’in pek meşhur alabalıkları bu gölde avlanır. İkinci yayla sonunda çıkış yaya olarak başlar. Kar tabakasına kadar bir saat zahmetle tırmanmak lazım gelir. Bununla beraber tehlikesi yoktur. Buranın panoraması daha şaşkınlık vericidir. Bütün İzmit körfezi, Marmara, İstanbul hatta kuvvetli dürbünle – açık havada- Dârü’l-Hilafe’nin yaldızlı camii ve kubbeleri fark edilir. Gayet yakın bir düzlük üzerinde Apolonya gölü, Sakarya nehri, Manyas Gölü, Kapıdağı yarımadası, tarihi Truva’yı örten Kazdağı görülür. Meşhur coğrafyacı Amasyalı Strabon’un dediği gibi Keşiş; bitki ve hayvanların hayatı [bakımından zengindir] ve buna bağlı olarak silsilenin, -sarplığına rağmen- kalın bir bitki tabakası, özellikle sık, geçilmesi güç ormanlarla örtülüdür. Botanik bilginlerinden Tornfur, Keşiş’in bu bitki tabakasını (ağaç, ot…) araştırarak birer birer saymıştır. Bunlar arasında gayet nefis, hoş kokulu meyvelerle ağaç çileği (ahududu) yabani bir halde pek çoktur. Türklerden –zannederim ki ilk defaKeşiş’e heveskârlıkla karışık bir bilimsel araştırma gezisi yapan Mehmet Ziya Bey, Keşiş’in ormanlarından şu şekilde bahsediyor: Ağaçlarının intizam ve büyüklüğü bakımından Keşiş’in ormanları gibisi dünyada nadir bulunur. Bu ormanlarda en çok gürgen, meşe ağacı bulunup, bunlar hayret edilecek derecede bir büyüklük ve iriliğe sahiptir.

Fakat meşe hepsinden çoktur.1 Kaplıkaya denilen yere doğru da sık kestaneliktir. Keşiş’te yabani bir kedi ile vaşak ve küçük kaplandan başka vahşi hayvanlara rast gelinmez.

Keşiş’in Beşeri Tarihi Strabon’a göre Keşiş’in sık ormanları önceden eşkıyanın sığınmasına yarıyordu. Bu eşkıyalar çok kuvvetli, meşhur idiler. İçlerinde Cleon isminde birinin Callydium adlı sağlam bir kalesi vardı. Romalılar bunlarla birçok defa uğraştılar. Bizans zamanında rahiplerin ikametgâhı oldu. Bu zamanda birçok münzevi İstanbul’dan kalkarak buraya ibadete gelirlerdi. Bu suretle dağda –asrımızda Aynaroz’da olduğu gibi- küçük kiliseler, rahip zaviyeleri ortaya çıktı. Bu manastırların en meşhurları Konstantin Kopernim [Constantine Copronymus] zamanında Saint Nicephorus tarafından inşa olunan A. de Medice manastırıdır. İstanbul kiliselerinde tasvir aleyhinde vuku bulan saldırılarda birkaç Ortodoks başrahibi bu manastıra sığınmaya mecbur kaldı (sekizinci miladi asır). Bizans imparatorlarından Konstantin Porfirojenet [Constantine Porphyrogennetos] Bursa’yı ziyaretinde Keşiş’e çıkarak bu rahiplere bol bol ihsanda bulunduğu meşhurdur. Osmanlı Kayı Türkleri zamanında papazların yerine dervişler geçti. Bursa’nın doğusunda Geyikli Baba’nın inşa ettirdiği zaviye bu şekildedir. Fakat dağ eski adını muhafaza etmeye devam etmiştir. Zamanımızda Türkmen aşiretlerinin sürülerine yaylak (mera) vazifesini görür. Bu göçebe, çoban Türkmenler yazın Gazi yaylasına (Katırlı dağlarına karşı) çadır kurarlar. Yaz mevsiminin en sıcak günlerini bu hoş ve havadar yerlerde sade ve huzur dolu bir hayat içinde geçirirler. Kışın Kerem Seyir dedikleri ovaya inerler. Bursa Ovası: Filadar [Gündoğdu] köyüne nispetle de anılmaktadır. Keşiş dağının kuzey eteğinden Marmara’ya doğru uzanır. Ön tarafı üçüncü zamanın Eosen arazisinden oluşan oldukça geniş, deniz seviyesinden yüz elli metre yüksek bir ovadır. Doğusunda Sakarya kollarından Göksu, Kocaçay’ın suladığı, dut ağaçlarının çokluğu, hububatı1 Bursa’dan Konya’ya Seyahat, Basımı 1312, Muhammed Ziya, s. 83- 86. Fakat bu ormanlar maalesef o zamandan beri yangın gibi sebeplerle hasara uğramıştır.

67

nın şöhretiyle bilinen Yenişehir ovası, batısında komşu olduğu küçük dağlardan ibaret sınırlarla ayrılmış Apolyont gölü vardır. Bursa ovası, Yenişehir ovası da dahil olmak üzere, Apolonya, Manyas gölleriyle batıya doğru eğimi artmak üzere uzun bir çukur/alçak arazi teşkil eder. Deniz seviyesinden yüksekliği yirmi metreyi geçmeyen Karacabey ovası “Mihaliç”, bu iki göl arasındadır. Keşiş’in güney ve batı taraflarından inen suların birleşmesiyle meydana gelen Gediz çayı, Apolyont gölünden çıktıktan sonra Susurluk (Susığırlık) nehriyle bu ovada birleşir. Bursa ovası toprak şekilleri itibariyle –birçok ovalarda olduğu gibi- Keşiş’ten inen muhtelif cins taş ve kayaların tortulanmalarından meydana gelmiş alüvyonlu arazidir. Dördüncü, yani son zamanın oluşumlarındandır. Çoğunlukla canlı kalıntılarını içeren bu tür ovaların bitki yetiştirme kuvveti pek fazladır. Nitekim Bursa ovasının bitki yetiştirme özelliği orta derecenin üzerindedir.2 Nilüfer Çayı: Susurluk veya Simav nehrinin en büyük kollarından biridir. Bütün kaynaklarını Keşiş dağının kuzeydoğu aklanlarından alır. Güneybatıdan kuzeydoğuya doğru açılan vadilerde Bursa ovasına doğru akar. Ovada birçok kıvrımlar ve dirseklerle yılan gibi bir mecra takip ederek Karacabey ovası içinde Susurluk (Susığırlık) suyuyla birleşir. Uzunluğu seksen kilometre tahmin edilmektedir. Orhan Gazi’nin validesi3 Nilüfer Hanım bu çay üzerinde kendi adıyla anılan ve bugün de ayakta olan taştan bir köprü yaptırmış olması dolayısıyla, çaya da bu isim verilmiştir. Kısaca Nilüfer çayı, Keşiş’in Bursa ovasına kıymetli bir hediyesidir. İklim: Bursa, arazi olarak ılıman memleketler iklimindedir. Fakat yazın sıcaklığı, kışın oldukça soğukluğu, rutubetiyle kendine has bir özellik arz eder. Bununla beraber hava gözlem merkezi [meteoroloji istasyonu] kurulmadığından iklim hakkında birçok senelerin tecrübe ürünü olan ortalama günlük nem, hava basıncı, hava değişimleri hakkında rakam zikretmek mümkün değildir. Fakat iklimin canlılar üzerindeki etkisinin somut tezahür2

Vilayetin Ahvâl-i Ziraiyesi; Ziraat Mektebi Müdürü Manuk; Bursa Vilayetinin Resmi Salnamesi, Sene: 1325, s. 299 3 Nilüfer Hatun, Orhan Gazi’nin hanımıdır, müellif yanlışlıkla annesi demiş olmalıdır. Ç.n.


68


YENİ MECMUA

lerinden hareketle bölge iklimi hakkında doğruya yakın bilgiler elde etmek mümkündür. Bu sebeple ziraatla veya bitkilerle ilgili iklimini incelediğimizde Bursa havalisinin Marmara denizi sahilinde –mesela Mudanya’da- soğuk, rüzgarlardan korunan yerlerde sıcak memleketlerin ağaçlarından olan portakal yetişecek derecede güneşin mevcudiyeti hissedilir. Bütün kuzey, batı deniz kıyıları boyunca yüksekliği 150-250 metreyi geçmeyen bazı yerlerde zeytin, dut bahçeleri boldur. Bursa ovasında vaktiyle çeltik (pirinç) ziraatı yapılmaktaydı. Binaenaleyh buraları Adalar, Akdeniz kıyılarının ılık iklimine sahiptir. Yıllık güneş sıcaklığı ortalaması + 10 üzerindedir. Ancak içerilere doğru gittikçe yükseklik kazanan arazi ile birlikte sıcaklık ortalaması değişir. Mesela bölgenin orta güneyinde bulunan Atranos [Orhaneli], İnegöl, Kütahya, Afyon iklimi daha soğuktur. Buralarda ortalama sıcaklık +10’dan aşağıdır. Bitkiler çeşitlilik göstermez. En çok hububat görünür. Fakat bu iklim de ağaç (orman) hayatına pek müsait olduğundan en geniş meşhur ormanlar, geniş yaylalar bu taraflardadır. Rüzgarlar: Bursa’da en çok poyraz (kuzeydoğu) batı, lodos (güneybatı) rüzgarları eser. Bursa’da rüzgar demek, lodos demektir. Estikçe yüksek yerlerde çatıları açıp kiremitleri yerlere saçar. Bu sıcak rüzgarın korkusundan halk kiremitlerin üstünü kaldırımlara benzetmiştir. Dışarıdan gelen bir yolcu, damlardaki taş kalabalığına şaşar kalır. Fakat Bursa’da lodosu görünce bu çareyi bile az görür. Lodostan sonra çoğunlukla şiddetli yağmurlar yağar. Bursa Mülkiye İdadisi’nde şehrin iki sene zarfında kaydolunan hava durumları aşağıda kaydedilmiştir.

Yıl 1321 1322

Hava Basıncı (Barometre) Ortalama 726,68 760,14

Sıcaklık Değerleri (Termometre) Ortalama 15,53 12,76

Hava Durumu Açık 197 195

Yarım Kapalı 73 94

Kapalı 95 76

Yağmurların miktarı hakkında yağmur ölçüm kriterleri kullanılmadığından hiçbir bilgi elde edilemedi. M. Şeref

Oymacılık ve Bursalı Oymacı Fahri Bu son asırda başımıza gelen birçok zarar ve yıkım getiren işgaller, bunun bir sonucu olarak ortaya çıkan mali ve iktisadi kayıp ve hasarlar yüzünden mahvolmuş ata yadigârı eserler bir yana, bugün elimizde kalanlara bakacak olursak derhal şu hükme varabiliriz ki; Türkler estetik zevkten uzaklaşmamış ve ona karşı kayıtsız bir şekilde yaşamamışlardır. Zamana göre sanat dallarının tamamında ve hatta güzel sanatlarda bile kendine has bir kabiliyet göstermişlerdir. Zaten Osmanlı Türklerinin o zamanda servet ve ticaret bakımından, özellikle sanat ve medeniyet bakımından en kıymetli memleketleri fethetmeleri ile birçok etkili medeniyete sahip olmalarının bir sonucu olarak onları taklide kalkışmaları ve doğal güzellikler bakımından da en zengin bir kıtada hayat sürmeye başlamaları ile idrak ve hislerinin incelik ve letafet kazanması kadar tabii ne olabilir… Kaldı ki Osmanlılar bütün maddi ve manevi ihtiyaçlarını kendi vatanlarının ürün ve mallarıyla, sanat ve meslekleriyle gidermeyi temel bir kaide olarak benimsemişlerdir. Halbuki fetih devirlerimizdeki ordularımız, özellikle I. Selim, Kanuni, II. Selim zamanlarındaki ordularımız ve bunların ihtiyaçları ne kadar büyük idi!... Padişah sarayları, vezir ve bakan konakları bünyesinde ne derecelerde nefis bir şatafat, debdebe, gösteriş ve süsleme bulunduğu bugün pekâlâ tahmin edilebilir. İslam güzel sanatları şubelerine dahil olabilen eski ciltçilerimiz, tezhipçilerimiz, kat’ıcılarımız [kağıt veya deriden şekiller kesen sanatkarlar]ve hatta kalemtıraşlarımız [kalem açma bıçağını yapan sanatkarlar], büyük ve yüksek bir refah ve saadet devrinin bize asil birer ürünü değil midirler?... Bugün yüzlerce, hatta binlerce lira karşılığında tüm dünyanın kıymet bilir kişileri tarafından aranılarak alınan eski zaman işi tezhipli ve ciltli kitaplarımız yalnız nadir olmalarından, yalnız tarihî bir kıymet taşımalarından dolayı değil, ancak estetik bir zevkin, doğuya ve hatta İslam’a has estetik bir heyecanın akis yeri ve aynası olmalarındandır. Taklidi ve yeniden yapılması mümkün olan, daha doğru bir tabirle söylemek gerekirse, bizliğimize has seçkin bir güzelliği ihtiva etmekten uzak bulunan bir eser için para verecek bir batılı bulmak neredeyse imkânsızdır. Makalemize başlık olarak kullandığımız “Bursalı Oymacı Fahri” de milletimizin varlığıyla iftihar edebileceği bir sanatkârımızdır. Bu sanat Türk iline İran yoluyla gelmiş ve biyografi ve menâkıb

69

kitaplarımızda o yolun isimlendirmesiyle “kâtı’ân” [oymacılar] diye geçmiştir. Heratlı Abdullah İranlılar tarafından “Reis-i Kâtı’ân” olarak gösterilir. Halbuki bizim Oymacı Fahrimizin bunu fersah fersah geçtiği bu işin inceliklerini bilenler tarafından teslim ve tasdik edilmiştir. Kaldı ki Fahri bize İran’dan gelen “Kâtı’lık”ı, yani enfes bir yazı, özellikle de pek nefis bir tâliki, bulunduğu kâğıttan, ne hatta ne de [kâğıda] zerre kadar zarar vermeksizin kesmek sanatını geldiği gibi bırakmamış, onu oymacılık ile hakkını vererek taçlandırmıştır. Bu sanatın ortaya çıkması, kalemtıraşçılarımıza da bir yenilenme ve kendini geliştirme ruhu bahşetmiştir. Çünkü “yazı kalemtıraşı” unvanı altında ancak kâtı’lıkta kullanılmaya mahsus bir çeşit kalemtıraş imaline de sebep olmuştur. Bu suretle asıl yazıldığı kâğıttan alınan oyma, dişi ve erkek adıyla ikiye ayrılır. Asıl kâğıttaki oymaya “dişi”, diğer bir kâğıda götürülüp yapıştırılan oymaya da “erkek” denilirdi. İlk anda bu sanatın çok kolay ve sıradan olduğu zannedilse de bunun öyle harf veya satırı değil, dört beş yüz sayfalık kitapları kapsadığı hatırlanacak olursa, yazmanın kesmeden güçlüğü, hem de pek ziyade güçlüğü ortaya çıkar. Fakat bu güçlük ile tahammül üstü bir itina ve dikkatle orantılı olarak ortaya çıkan öyle bir letafet vardır ki anlatılamaz. Yirmi otuz formalık bir dişi oyma kitap meydana getirmek o kadar güçtür ki, buna teşebbüs edecek, muvaffak olacak sanatkârda ezelî bir aşk, peygamberâne bir sabır ve dikkat gerektir. Dilimizdeki “oyma” tabiri çok kapsamlıdır. Hakk [maden, taş veya tahta üzerine çelik kalemle oyma sanatı], naht [taş ve ağaç oyma sanatı], nakr [mermer, ağaç oyarak heykel yapma, resim yapma sanatı] ve benzerleri de oymacılığa dahildir. Hatta başörtülerinin, yemenilerin etrafına dikilen milli bir çeşit ince dantelaya da “oyma” denilir. Anlaşılıyor ki ince el işlerine, bir zevk-i selim rehberliği ile meydana getirilebilen sanat ürünlerine “oymacılık” adı veriliyor. Bursalı Oymacı Fahri hakkında bilgi elde etmek için bulunabilen kaynaklarda bu sanatkârımızın bahçe düzenlemesindeki ustalık ve uzmanlığından da bahsediliyor ki bu, yukarıda ifade edilen açıklamalarımızın apaçık bir delilidir. Oymacılığın şekilleri, çizgileri ve bunların diziliş ve istifindeki hassas orantı ve ince ahenk, ne derecelerde idrak ve fark sahibi, temyiz ve zevk ehli olması cidden düşünülmeye değerdir. Kaldı ki bu şekiller bazen de çiçek resimleri oluyor ki, bu da zevk-i selimin pek yüksek bir derecesine ihtiyaç gösterir. Oymacımızın bahçe düzenlemesindeki tam ustalığı ise zamanına göre ne derece-


70


YENİ MECMUA

lerde orantıdan anlar, güzellik sever olduğunu doğrulamaktadır. Yazık ki bugün o güzel eserlerine, uzmanlaştığı becerisini en iyi gösterebilecek oymalarına yeteri kadar sahip değiliz. Bursalı İsmail Beliğ, Bursa Tarihi niteliğindeki Güldeste-i Riyaz-ı İrfân ve Vefeyât-ı Dânişverân-ı Nâdiredân secili ve etkileyici ismi altında telif ettiği eserde Fahri hakkında verdiği bilgiler, ancak garipliği itibariyle dikkat çekicidir. Fahri’nin hüner ve kemalini göstermek ve eşsiz takdirlerin mazharı olmak ümidiyle Sultan I. Ahmed Hazretlerine doğunun en güzel edebi eserlerinden biri olan Gülistan oymasını arz ve takdim etmişse de, kıskanç ve kötü huylu kişilerin kandırmaları sonucu, arzusu gerçekleşmemiş, ancak Sultan IV. Murad Hazretleri devrinde nasılsa dikkati çekebilmiş ve o zamanın hükümdarlarından birinin hediye göndermiş bulunduğu gayet kıymetli “sanatlı sedef işlemeli sanduka”nın kendisine ihsan edilmesi suretiyle mükâfata mazhar olmuştur. Denir ki Hazret-i Padişah bu oyma Gülistan’ın ihtiva ettiği harikulâde sanat ve şiirsellik karşısında şaşırıp hayran kalmışlar ve bu derce nefis ve büyük bir benzersiz eserin alt tarafına imza koymayı yaratılmışlık ve kulluğun şanına uygun görmeyerek denize attırmışlardır. Eski sanatkârlarımıza, sanatkâr ecdadımıza dair yazılan umumi eserlerden Künhü’l-Ahbâr sahibi tarihçi Gelibolulu Ali Efendi’nin Menâkıb-ı Hünerverân adlı eserinde1 “ve Rumiyandan [Anadolu sanatkarlarından] Bursalı Fahri ki kâtı’lık [oymacılık] konusunda dünyada benzersiz, bahçe düzenlemesinde ve çiçeklerin her türlüsünü kesmekte eşsiz güzellikler gösteren sanatı her yerde makbul ve müsellemdir. Bunlardan başka nice oymacılar vardır, fakat en meşhur ve hünerlileri bunlardır.” Bu ibare ile Oymacı Fahri’mize dair bilgi veriliyor. Merhum Habib Efendi’nin Hat ve Hattâtân adlı eserinde ise verilen bilgi ise bundan daha azdır. Bununla birlikte o da bu Osmanlı Türk’ünün benzeri görülmediğini tasdik eder. Soyunun asaletini ve neslinin temizliğini, ancak ümmetin mahirlerinin ve milletin sanatkârının sanat eserlerine karşı içten bir çekiliş ve tutkunlukla beslemiş, bu uğurda para sarf ederek ve fedakarca harcayarak cidden haz alma hissi duyan bazı ileri gelenlerimiz ve büyüklerimiz olmasa çok büyük bir milli zarara uğrayacağımız muhakkak idi. Allah bu gibi milletin kültürde ve sanatta büyüklüğünü temsil eden eserlerine karşı pek samimi değer bilirlik ve sanat severlik gösteren milletin büyüklerinden razı 1 Bu eserin bir nüshası Bayezid Umumi Kütüphanesi’nde, bir nüshası da Üsküdar’da Ağlama Taşı’nda Selim Ağa Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.

olsun. İşte bugün Oymacı Bursalı Fahri’nin bazı eserlerine biz ancak böyle kişilerin varlığıyla ulaşmış oluyoruz.2 Bugün “özel bir müze” denecek derecede milli sanat eserlerimize sahip olmakla bahtiyar olan Keçecizâde Reşad Bey Efendi’de Fahri oyması bir “keşkül”, eski sadrazam Prens Said Halim Paşa Hazretlerinde de bir “enfiye kutusu”, Bursalı Hezarfen Değirmencizâde Hacı İbrahim Efendi’de bir “Nasîhatü’l-Hukemâ” görmüş oldum. Enderûn-u Hümayûn kütüphanelerinden Bağdat Köşkü’ne ait olan kısımda altı parça, bayındırlık eski bakanı Prens Abbas Halim Paşa Hazretlerinde bir parça Fahri oymaları mevcuttur. Son büyük Aksaray yangınında Fahri oyması büyük ve kıymetli bir eserin alevlerin lokması olduğunu üzüntüyle işitmiş idim. Yerini bulamayan, cahiller ve onların uğursuzluğunun gereği olan kıymet bilmezlik ve ilgisizlik yüzünden mahvolan kim bilir daha ne kadar sanat eseri ve hatta eski sanatkârlar vardır ki, bu gün bizce ne görülmüş, ne de adı işitilmiştir. Yalnız (bu) yazıya has olmak üzere, Fahri’den başka Nakşî ve Şehrî İbrahim Efendi adında meşhur bazı oymacılarımız daha gelmiş ise de, Fahri derecesinde kabiliyet ve yetkinlik gösterememişlerdir. 1123 tarihli Şehrî İbrahim Efendi’nin dişi bir eksiksiz Kaside-i Bür’e oyması Bayezid’deki Umumi Kütüphane’de bulunmaktadır. Fahri oyması olarak Bedesten’de fildişinden yapılmış küçük bir kama kını bulunduğunu da Reşat Bey Efendi’den işitmiş idim. Fahri oymasının nadirliğine, meşhurluğu derecesinde enderlik özelliği taşımasına bağlı olarak taklit ürünü şurada burada bazı oymacılık eserleri varsa da, Hazreti Üstad’ın özel imzasını, sanatkârane ketebesini taşıyanlar bunlardan kolaylıkla ayırt edilebilir.

Bursalı Mehmed Tahir

Bursalı Şairlerden Seçmeler Gazel Bizimle azm-i rezm-i feth-i Bağdad eyleyen gelsin Gaza ecrin, şehadet rütbesin yâd eyleyen gelsin Salâdır bu gazayı kendine farz eyleyen merde Bu niyetle İmam’ın ruhunu şâd eyleyen gelsin 2 “Bursalı Fahri hatları var, bu Fahri’nin dahi oymalı hatları ne bugünde görülmüştür, ne de ileride görülecek! Cenab-ı Rabbü’l-İzzet buna öyle bir görme kuvveti vermiş ki, sanki gözleri gece parlayan yakut gibiymiş… Hatta bir Gülistan bir Bostan kitaplarını öyle oyma etmiş ki, gerçekten mertebe-i îcazdadır.” Evliya Çelebi.

71

Dönüş yoktur udvandan almayınca dâd-ı Bağdad’ı Döküp hûn-i seri âlemde bir ad eyleyen gelsin Hurûşun dil ucuyla söyleyen pes-mandeler kalsın Derûn-ı sineden ney gibi feryad eyleyen gelsin Bize rûz-ı gazâda nev-hevesler yâr-ı gâr olmaz Ezelden kendi zatın cenge mûtad eyleyen gelsin Muhassal Çâr-ı yâr-ı bâ-safa aşkına ey “Haylî” Bu yolda kâr ü bârin cümle berbâd eyleyen gelsin.28

Bursalı Siyahi Halil Bey (Şehadeti 1040 [1631])

Bursa’da Mahalli Hayat Çeyiz Teşhiri, Kına Gecesi, Bazı Türküler Yarım asırdan beri devam eden, hele Balkan savaşından sonra büsbütün artan muhacir hücumu, nüfusu çoğaltmakla birlikte Bursa’nın mahalli hayatını ve hususi rengini çok değiştirmiştir. Şimdi artık şadırvanların başlarında yerli kumaşlardan gayet temiz entariler giymiş beli şallı hanımların oturup muhabbet ettikleri görülmez. Şimdi artık gezekler,3 helva sohbetleri, tandır başı muhabbetleri, kaplıca yatıları ve halvetleri, esnaf loncalarının Seydî Nasır’da, Abdal Murad’da günlerce devam eden ziyafet ve eğlenceleri, çırakların usta çıktıkları zaman adet haline gelmiş olan merasim ve ziyafetleri, Evliya Çelebi’nin bahsettiği erguvan cemiyetleri, her sene sûfilerin gelmeleri münasebetiyle günlerce süren dinî merasimler ve daha bu gibi birçok adetler tamamen maziye karışmıştır. Bereket versin Çatalfırın Numaniye Dergâhı şeyhi Safiyyüddin Efendi’nin himmeti ile Eşrefoğlu Abdullah Rûmi Hazretleri’ne ait bir köfteli çorba vakası4 hatırasını ihya için her sene bayramların ikinci günleri icra edilen Eşrefîler ihtifali devam edebilmektedir. Yine bu zatın himmeti ile birkaç sene evvel bir sünnet düğünü vesilesiyle icra edilen eski usulde tekke alayı sayesinde Bursa –kim bilir belki de son defa- eski adetlerinden birini bir kere daha yaşadı. Kısacası Bursa hâlâ bugün bile ahlak, âdetler ve milli özelliklerimiz ba3 Gezmek mastarından toplu olarak bir yere misafirliğe gitmek 4 Güldeste-i Riyâz-ı İrfan adındaki Bursa tarihine müracaat edilebilir.


72


YENİ MECMUA

kımından pek mühim bir araştırma sahasıdır. Folklor bakımından çok lazım olan bu araştırmaları icra etmek için Bursa gençleri ve münevverleri pek uygun bir durumda bulunmaktadır. Çeyiz Teşhiri: Yüksek sınıf artık çeyiz teşhiri âdetini terk etmektedir. Herhalde şimdiye kadar gelinin oğlan evine getirdiği eşyanın düğünde seyircilere teşhir edilmesi âdetti. Çeyiz teşhiri için özel olarak odanın bir duvarına “yük” adıyla geçici bir şey kurulur. Adeta insan boyundan yüksek ve geniş bir dolap gibi yapılan bu yükün dışına çarşaf gerilir ve teşhir edilecek eşya çarşafın üstüne iğnelenir veya yükün üstüne sıralanır. Bilhassa şu eşyanın her halde teşhiri gelenek haline gelmiştir: 1. Biri mühim günlerde, diğeri gündelik olarak kullanılmak üzere yabanlık ve adi iki hamam takımı, 2. İki takım, her biri onar tane “sıra havlusu” denilen yemek havluları, yüz havluları, 3. İşlemeli baş örtüleri, boncuklu, pullu hamam tülbentleri, bir sıra krep [ince bir kumaş türü], bir sıra papazi [çok ince bir tür bürümcük kumaş] oyalı yemeniler (çimen oya, yedi dağın çiçeği, biber oya, gül goncası, iğde çiçeği, kakule, hanım beye kol attı, şimendifer oya, kuyumcu kafesi, kadife oya, âfetin kâkül tarağı, mine, hercai, karpuz çekirdeği, enginar oya, kelebek oya, köprü oya vs. adları verilen oyalarla tezyin edilmiştir. 4. İpekten yapılmış saat, mühür, tütün ve para keseleri (vaktiyle ileri gelen kişilerin çeyizlerinde bunlar incili olurmuş), 5. Güveyin [damadın] yerli bezinden oyalı gömlekleri, donları, çevreler, işlemeli uçkurlar, ipekli ipeksiz mendiller, 6. Gelinin iç çamaşırları, 7. İğnedanlık, kaşık torbası, tarak kesesi, hatta bazı özenle dokunmuş bezlerde işlemeli tutaç (yani mutfakta tencere ve sahan gibi şeyleri tutmaya yarayan bez), 8. Yatak çarşafları, işlemeli yastık örtüsü ve yüzleri, işlemeli sofra bezi, 9. Ayna, çuha ve boncuklarla süslenmiş süpürge ve boyalı faraş, kalaysız yeni bakırdan mutfak eşyaları, sini (yemek tepsisi), mangal, leğen, ibrik, hamam tası, biri işlemeli tasmalı ve oymalı, diğeri adi iki çift nalın, çeşitli sayıda ayakkabılar ve terlikler, 10. Yükün üzerine de güveyi ve gelinin dikilmemiş bez topları, teşhir edilmemiş kaç kat çamaşır var ise hepsi (takım takım, üst üste, fakat birer parça uçları görülecek şekilde istif edilmiş olacak), 11. Gelinin on beş gün zarfında her gün bir tanesini giyeceği on beş kat elbise (duvarlara asılacak), 12. Gündelik, yabanlık iki kürk (yü-

kün üstündeki bohçaların üzerinde). 13. Çeyiz on beş gün asılı durur ve gelin de on beş gün giyinir, kuşanır; tel, taç ve mücevherat takar. Çünkü geline bakmak İstanbul’da yalnız yüz yazısı ve peçe günleri devam ettiği halde, Bursa’da on beş gün sürer ve yabancı seyirciler bu on beş gün zarfında gelirler, otururlar, kahve içerler ve geline bakarlar. Gelinin teli ancak on beş gün sonra kaplıcada yapılacak resmi gelin hamamında çözülür ve düğün fiilen ancak ondan sonra sona erer. Hatta gelin o gün hamamda yine telli taçlı, giyimli kuşamlı olarak akşama kadar oturur ve kendisini seyrettirir.

Kına Gecesi: Bursa düğünlerinde gerek teşrifat, gerekse eğlence itibariyle kına gecesinin büyük bir yeri vardır. Kına gecesi ikiye ayrılır: “El kınası” denilen ve Salı akşamı, Çarşamba gecesi yapılan kına merasimi nisbeten aile çevresi ve samimi arkadaşlar arasında özel bir mahiyette cereyan eder; gelinin eline kına iyice yakılır. Ertesi akşam yapılan “has kına” adını alan merasime damat tarafı da iştirak ettiğinden daha merasimli ve daha eğlencelidir. El kınası gecesi gelini, yüzü bir duvakla örtülü olduğu halde ortaya bir yastık üzerine oturttuktan sonra avucuna oyulmuş bir yaprak veya kağıt vasıtasıyla tekerlek şeklinde kına ve parmaklarının ucuna da “yüksük kınası” denilen şekilde kına yakılır. Avucundaki kınanın üzerine de daha sonra bereket parası olmak üzere saklanacak paralar sıkıştırılır ve gelinin elini büyük bir bezle bağlarlar. O gece gelinin ağlamasından bereket hasıl olacağına inanıldığından hasrete ve ayrılığa dair yanık şarkılar ve dokunaklı ilahiler söylenerek kızı ağlatmaya uğraşırlar. Hatta gelinin ağlayıp ağlamadığı anlaşılmak üzere aralıkta duvağın kenarı açılarak kontrol edilir. “El kınası” gecesinde söylenen başlıca bir türkünün bazı kıtalarını buraya yazıyorum: Atladı geçti eşiği Sofrada kaldı kaşığı Kız evinin yaraşığı Kal evimiz (kal) kalındı Şen odamız (şen) olundu1 Elimi vurdum setara29 Kolumu kesti testere Allahım şirin göstere Kal evimiz kal kalındı Şen odamız şen olundu Gelinin yükü tutuldu Oğlan evine yıkıldı 1 Kalındı; olundu. Kal şimdi; ol şimdi demektir.

73

Ananın beli büküldü Kal evimiz kal kalındı Şen odamız şen olundu “Has kına” gece geç vakte kadar devam edecek olup yorucu olacağından dolayı, daha evvelce istirahat edilmek üzere “el kınası” gecesi erkenden yatılır.

Has Kına: Çarşamba akşamı ve Perşembe gecesi de “has kına” gecesidir. Kız evinden davetli olanlar daha ikindi zamanı gelmeye başlarlar. Oğlan evi yemeğe davet edilmez. Öte yandan damat tarafının kınaya gidecek davetlileri damadın evinde toplanırlar. Davetliler tamam olunca mahalle bekçisi uzun bir sırığın tepesinde, özellikle demirden yapılmış kafesli meşalesini yakarak öne düşer. Ve önde elinde meşalesiyle bekçi, arkasında kadın ve çocuktan meydana gelen büyük bir kalabalık, her ağızdan bir ses çıkarak kızın evine doğru akar gider. Oğlan tarafı kızın düğün elbisesi ile teferruatını da bu akşam götürürler. Oğlan evi gelince kız evinde gelini hemen bir tarafa saklarlar, sonra kız tarafı ustalarla2 beraber damat tarafını karşılamaya iner. Çarşaflar alındıktan sonra yine ustalar önde def çalarak, şarkı söyleyerek davetliler yukarıda özel olarak hazırlanmış odaya oturtulur.

Gelin bir müddet çıkmaz. O vakte kadar sigaralar, kahveler içilir, hal hatır sorulur, bu anda garip bir adet vardır. Gelin ortaya çıkıncaya kadar kimseye içmek için su verilmez. Halbuki herkes ya yanlarında getirdikleri veya aşağıdan, satıcıdan aldıkları kabak çekirdeği, fıstık, üzüm, leblebi, kestane gibi yemişleri aralıksız yemekten fena halde susarlar. Bir aralık susuzluk son raddeye varır ve öteden beriden: “Aman artık gelini çıkarın!... Su getirin!...” sesleri gelir. Nihayet gelin kına gecesi için özel olarak yaptırılmış kırmızı veya pembe ve mutlaka telli pullu kumaştan elbisesini giymiş, tel, duvak, taç takmış bir halde görünür. Gelinin önünde –omuzlarında bir basma askı olduğu halde- ustalar def çalarak ve şarkı söyleyerek ilerlerler. Arkalarında gelin ve gelinin iki tarafında ve arkasında –ellerinde mumlar olduğu halde- genç kızlar yürürler.

Gelin herkesi, yaşına göre el öperek, 2

Ustalar düğünün, özellikle kına gecesinin asıl unsurlarındandır. Şarkı söylemek, Bursalılara mahsus gayet oynak bir tarzda fiske ile def çalmak, oyunları idare etmek, gelin başı yapmak, misafirlerin teşrifatçılığını ifa etmek, gelenleri karşılamak, gidenleri geçirmek, ara sıra bir kalkıp meclisi daha çok şenlendirecek tarzda oyunlar oynamak hep ustaların vazifesidir. Düğünde sayıları iki tane olur.


74


YENİ MECMUA

temenna ederek selamladıktan sonra kayın validenin elini öper. Kayın valide hemen kalkar. Köşeye, yüksek bir yere kendi eliyle ve yastıklarla yaptığı yere duvağı açarak gelini oturtur. Şevk ve sürurun oldukça arttığı bu anda ustaların söylediği şarkıdan bazı parçalar: Sen gelinsin al yaraşır Al üstüne mor yaraşır Sana gelinlik yaraşır Severim yar severim yar Kız anası kız anası Elinde mumlar yanası Oldu güvey kaynanası Severim yar severim yar

Gelin oturunca tebrik edilir. Sonrasında ustalar sandalyelerine otururlar ve oyun başlar. Kına gecesinde bütün gençlerin ustaya bahşiş verip mutlaka oynaması, hiç olmazsa şöyle ortada oynar gibi bir parça dolaşıvermesi zaruridir. Bursa’nın milli oyununa “sekme” adı verilir. Tiyatrolarla memlekete giren “kanto” tarzının da önemli bir yeri vardır. İki sekme havasının birinci kıtalarını buraya yazıyorum: Mustafa’m gaşların (aman) garadır gara1 Gerdanda benlerin (aman) sıradır sıra Bu yıl mekânımız (aman) buradır bura Heyalinden de sesi gelir aman Düşmanlar elinden aman, varamayom ah a canım Asmana çıktı (da) âhım Gel benim gaşı kemanım aman Severim yoktur günahım Gel benim gaşı kemanım aman

Oyun evvela damat tarafının oturduğu odada başlar. Orada oynayacaklar bitince bu sefer de kız tarafının oturduğu yerde devam eder. Saat alaturka altı yedi civarlarında bekçi gelir ve damat tarafını götürür. Damat tarafı giderken latife olmak üzere, kızın evinden bir şeyi aşırması veya aşırır gibi yapması, kızın evindekilerin de buna mani olmaya çalışması kahkahalara ve esprili konuşmalara vesile olması itibariyle âdettir. Bir de Bursa’da, İstanbul’da olduğu gibi taç yoktur. Gelinin başına giydirilen taç, arkadaşlardan toplanan mücevherleri bir mukavvaya iliştirmek suretiyle meydana getirilmekteydi. Sıtkîzâde Selahaddin Rıza 1 Yerli şivesi ile yazdım. Kaf harfini [g sesiyle] okumalı. Şimdiki zaman ile gelecek zaman kiplerindeki “r” ve “k” heceleri çıkarılmalı, okunmamalı: Gaş= kaş, varamayom= varamıyorum, gelicem, gelcem= geleceğim gibi.

Bursa’nın Fethi ve Museviler 1492’de, II. Bayezid Han zamanında, İspanya’dan Türkiye’ye hicret etmiş olan Museviler, medeniyetin en önemli bir amili olan matbaacılığı yeni memleketlerine ithal etmişler ve aynı padişah zamanında ve hicretlerinin ilk senesinde ilk kitabı basmışlardır. On bir sene sonra İstanbul’da ikinci bir matbaa açılmış ve bu ikinci matbaanın açılışından beş sene sonra da Selanik’te ilk matbaa açılmış ve çeşitli İbranice eserler basılmıştır. İbrani yazarların çoğunluğu dinî olan eserleri arasında Türkiye tarihine, kanunlarına, toplumsal yapısına, ekonomik yapısına dair faydalı bilgiler bulunur ki, Türk tarihi için kıymetli vesikalar teşkil eder. Bursa’ya dair aşağıda zikredeceğimiz parçaları, eski üsluplarını muhafaza ederek, bu tür eselerden tercüme ediyoruz: “Saltanatının (Sultan Osman) sonlarına doğru, oğlu, veliahdı Orhan Bey’in şehri olan Bursa’ya karşı harp açmış ve adı geçen şehir, kuvvetli kalelerine ve istihkamlarına rağmen, uzun müddet dayanamayarak 5086 senesinin Âb ayının2 sonlarına doğru Türklerin eline geçmiştir. (Ramazan 726) Bu büyük zafer üzerine, Osmanlılar ilk defa olarak Yahudiler ile temasa geçmişlerdir. Şehrin fethinden sonra, Bursa’daki Rumlar şehirde kalmak istememişlerse de, Yahudiler tam tersine orada kaldıkları gibi komşu şehirlerdeki dindaşlarını davet etmişler ve Bursa’da “Yahudi Mahallesi” adında bir mahalle kurmuşlardır. Bursa Yahudilerine verilen ferman gereği, Yahudi mahallesi içinde bir mabed inşa etmişlerdir. Bu mabed oldukça büyük olup mimari bakımdan Müslümanların camilerine benzer. Yahudiler, hiçbir şarta bağlı kalmaksızın her tarafta ticari faaliyet yapabilirler; şehirlerde, köylerde arazi, ev ve sair satın alabilirlerdi. Fakat hükümete “haraç” vermek mecburiyetinde idiler. Fakir 20 akçe, orta halli 30 akçe, zengin 40 akçe verirdi. Haraç, cemaat başıları tarafından toplanırdı. Zenginler çoğunlukla fakirlerin haraçlarını verirdi. Haracı tahsil edenlerin suiistimaline meydan vermemek için, her sene devlet hazinesine 2 5086 tarihi İbrani rivayetlerine göre dünyanın yaratılışından itibaren gelen tarihtir. Bugün İbrani takvimi 5683. seneyi gösterir. Âb ayı temmuz ile ağustos arasında değişir.

75

haracını yatıranlar, tahsilatında ve hesaplarında doğruluk ile hareket ettiklerine dair Tevrat üzerine yemin ederlerdi. Cemaatin ihtiyaçlarını temin etmek için Bursa Yahudileri, cemaatin fertlerinin mali güçlerine göre bir vergi alırlardı. Sermayeleri olmayanlara, üç akçe vergi koyarlardı. Bu vergi “baş akçesi” diye isimlendirilirdi. Bursa Yahudileri, evlad-ı Rum’dan yani Bizans İmparatorluğu zamanından kalmadır. Yunanca konuşurlardı. Fakat zaman içinde Arabistan, Suriye, Fransa, Almanya ve en sonra İspanya’dan Bursa’ya Yahudi gelmiş ve umumi lisan olarak kabul edilmiş olan İspanyolca, Yunanca’nın yerini almıştır.” Diğer bir İbranice eser, yeniçeri ocağını aşağıdaki şekilde tasvir ediyor: “Bursa’yı fethettikten sonra Sultan Orhan memleketi kuvvetli temeller üzerine oturtmak, başka topraklar fethetmek için çok asker toplamak istemiştir. Kardeşi Alaaddin, validesinin kardeşi Çendeli (Çandarlı) Kara Halil, Frenklerin Yaniseri [Janissaire] ve Yahudilerin Ganisaros tabir ettikleri Yeniçeri askerini teşkil etmeyi kendisine tavsiye etmişlerdir. Savaş esirleri ve rehineleri bulunan Rumlar, Sultan’ın huzuruna getirilerek İslâm dinini kabul etmeye zorlandılar. Ondan sonra Derviş Hacı Bektaş’ın huzuruna gönderildiler. Derviş bunlardan biri üzerine cübbesinin eteğini koymuş ve bu şekilde takdis etmiştir: “İsmin Yeniçeri olacak, yüzün parlayacak, kolun kuvvetli, kılıcın keskin olacak; okun hedefini kaçırmayacak, gittiğinde muzafferiyete ve döndüğünde şan ve şerefe kavuşacaksın.” Yahudi efsanesinde Yeniçeri Ocağı’nın teşekkülü aşağıdaki şekliyle tasvir olunur: “Sultanın düşmanlarıyla harp ettiği bir sırada, ihtiyaçlarına yetecek kadar askeri (sultanın) kalmamış idi. Izdırap içinde olduğu halde, çok sayıdaki düşmanlarından kurtarılması için dua etmeyi bir dervişe söylemiştir. Adı geçen derviş, sarığını başından çıkarmış ve dua ettikten sonra birdenbire harp meydanı doluncaya kadar, cüppesinin eteğinden silahlı askerler inmeye başlamıştır. İşte bunun içindir ki, bu asker yeniçeri yani yeni asker diye adlandırılır.” Murad Hudavendigâr Edirne’yi zapt ettiği vakit Türkçe bilen pek çok Bursalı Yahudi’yi Edirne Yahudileri arasında Türkçeyi öğretmek maksadıyla, Edirne’ye sevk etmiştir. Dârülfünûn Muallimlerinden

Avram Galanti


76


YENİ MECMUA

Bursa’ya Dair Bazı Vesikalar İstanbul ve Edirne ile birlikte Türk kültürünün en kıymetli gelişme merkezlerinden biri olan Bursa, 706 hicrî tarihinden beri tarihimizde kalıcı izler bırakmış bir Türk şehridir. Türbeleri, camileri ve diğer umumi yapılarıyla adeta bir “sanat sergisi” sayabileceğimiz bu şehir, hele İstanbul’un fethinden önce, Batı Anadolu’nun büyük bir kültür merkezi halini almış olması yönüyle, buradan birçok büyük şairler, müellifler, âlimler, sufîler yetişmiştir. İşte bu gibi sebeplerden dolayı bu eski Osmanlı başkentinin hususi tarihi hakkında yazılmış bazı eserler bugün elimizde bulunuyor. “Selisî” mahlaslı Baldırzade Muhammed Efendi’nin 1059’da tamamladığı Ravza-i Evliyâ’sı ile Beliğ’in Damat İbrahim Paşa’ya takdim ettiği matbu’ Güldeste’si, Eşrefzade Şeyh Ahmed Ziyaeddin Efendi’nin Gülzar-ı Sulehâ’sı, Şeyh Ahmed Gazzîzade Seyyid Abdüllatif”in Ravzâtü’l-Müflihûn ve Hulâsatü’l-Vefeyât’ı gibi Bursa Askerî Rüştiyesi muallimlerinden merhum Abdülkadir Efendi’nin 1327’de yalnız ilk cildini bastırdığı Bursa Tarihi Kılavuzu adlı küçük bir eseri bu husustaki en son tecrübeyi teşkil eder. Bütün bu eserlerimize eski tarihlerimizde, özel mecmualarda, tezkirelerde, Evliya Çelebi gibi kaynaklarda, Avrupalı seyyahların seyahatnamelerinde tesadüf edilecek bilgiler de ilave edilecek olursa, Bursa’nın fetihten beri geçirdiği devirler hakkında oldukça etraflı bir fikir edinmek mümkün olur. Türk sanatının en güzel ürünlerini ihtiva eden, edebiyatımıza Süleyman Çelebi, Ahmed Paşa, Celilî, Âşık Çelebi gibi birçok büyük simalar veren Bursa, ne yazık ki hâlâ kendi tarihçisini bulamamıştır. Yeni Mecmua’nın bu güzel şehre tahsis ettiği bu nüshanın, ileride Bursa tarihini yazmak isteyenlere bir rehber olabileceğini düşünerek, yukarıda zikrettiğim kitaplarda ve bilhassa Bursa Tarihi Kılavuzu’nda mevcut olmayan bir iki vesikayı burada sadece hatırlatmak istiyorum. Türk Bursa’sı hakkındaki en eski bilgileri İbn Batuta’da buluyoruz. Sekizinci asrın ilk yarısında Anadolu’yu dolaşan bu seyyah, Orhan Gazi’nin saltanatı zamanında Bursa’ya da gelmiş ve Bizanslılardan alınması daha pek yeni olan bu şehrin o zamanki halini tasvir etmiştir: “… Sonrasında Bursa beldesine sefer eyledik ki, burası büyük bir belde olup çarşıları latîf ve sokakları geniştir. Her tarafı bostanlar ve akarsularla çevrilidir. Dışında çok sıcak bir su akıyor

Köprülüzâde Mehmed Fuad Bey

olup bu su büyük bir havuza dolar. Bunun üzerine biri erkeklere, diğeri kadınlara mahsus olan iki bina yapılmıştır. Hastalar şifa bulmak maksadıyla bu kaplıcaya gelir, hatta bazıları en uzak bölgelerden ve yerlerden zorluğu ve yolculuğu göze alırlar. Gelenler için bir zaviye bulunur. Gelenler orada kalacakları süre boyunca yani üç gün boyunca doyurulurlar. Bu zaviye Türkmen emirlerinden bir beyin eseridir.) İbn Batuta’nın Bursa hakkında verdiği açıklamalardan, şehrin Osmanlı idaresine geçtikten sonra nüfusunu kaybetmediği anlaşılıyor. Sonra yine bu açıklamalardan, Bursa’da âhilerin diğer Anadolu şehirlerinde olduğu gibi kuvvetli bir teşkilata sahip olduklarını anlıyoruz. Bursa tarihinden bahsedenler her nedense İbn Batuta’nın bu şehre ait ifadelerini ihmal etmişlerdir. I. Murad ve özellikle Yıldırım ve Çelebi Sultan Mehmed, II. Murad devirlerinde gittikçe büyüyen ve kıymetli müesseseler ile süslenen Bursa’ya dair Kâtip Çelebi’nin Cihannümâ’sının basılmamış kısmında verdiği bilgiler de, şimdiye kadar her nedense nazarı dikkate alınmamıştır. Evliya Çelebi’nin Bursa’ya ayırdığı canlı ve renkli sayfalar karşısında çok donuk kalmakla beraber, Bursa tarihiyle uğraşanlar için bu açıklamaların da çok önemli olduğu kanaatindeyiz. “Bursa şehri: Ötreli be, noktasız rı, sakin vav ve üstünlü noktasız sin harfi ile, beşinci iklim ortasında Rum’da 9 derece boylam, 40 derece enlemde üçüncü derece muteber şehirlerden bir büyük beldedir ki, Edirne ve İstanbul fethinden önce Osmanlı sultanlarının başkenti idi. İstanbul ile arası altmış bir buçuk mil olup denizden Mudanya iskelesi seksen ve

77

Mudanya’dan şehir birkaç saatlik yoldur. Meridyeni onun meridyeninden yarım derece önce ve kıbleden sapması meridyen çizgisinin güneyinden 43 derece doğudadır. En uzun meridyen 14 saat ve 13,5 derece ve en kısa meridyen 9 saat ve 1,5 derece olur. Yüksek bir tepede sağlam bir kalesi vardır. Küfür diyarı iken 726’da Osman oğlu Sultan Orhan muhasara edip sulh ile almıştır. Adı geçen kalenin sakinleri koruyucu olup çoğunluğu surların dışındandır. Cebel-i rahib yani Keşiş Dağı diye bilinen yüksek dağın kuzey eteğinde uzunlamasına bir fersah kadar mesafede bulunup arazisi yarım fersaha yakındır. Kuzey tarafı ve kısmen doğu ve batı tarafları geniş kazalar ve genişleyen ovadır ki surun arkasında Pınarbaşı diye bilinen gezinti yeri vardır. Şehre giren sular burada ayrılıp dağıtılır, Şam gibi çoğu evler ve sokaklarda çeşmeler akar. Ondan başka nice sular da akıp cennet bahçelerine ulaşır. Bu bahçelerin ağaçları, meyveleri ve çiçekleri ve erguvan ağacı bolcadır. Abdülmümin adlı köşkü ve gezinti yeri de vardır. Bu belde Hudavendigâr Livası adıyla sancak ve kazası Edirne’den aşağı [kalmayan] beş yüz akçe mevleviyettir.30 Adı geçen beldenin hayır binaları: ilk önce Fatih Orhan Gazi şehrin ortasında Eski Cami adlı büyük mabedi ve imareti yapıp Hristiyan mabetlerinden bir manastırı medreseye çevirdiler. Geyikli Baba meşhedi üzerinde olan zaviye ve cami de onundur. Gazi Hudavendigâr adıyla şöhret bulan Sultan Murad Hazretlerinin sur içinde saray kapısı yakınında bir cami, bir büyük bir medrese ve bir imareti vardır. Yıldırım Bâyezid Han’ın bir camii, bir medresesi, imareti, dârüşşifası ve zaviyesi vardır. Çelebi Sultan Mehmed’in bir Cami-i şerifi ve tavanı çini ile örtülü türbeleri olup Yeşil İmaret adlı aşevi ve Medrese-i Sultaniyye onundur. Şeyh Şemseddin Buhârî ki Emir Sultan unvanıyla meşhurdur, onların meşhedi yanında bir cami-i şerif ve imareti de vardır. Bu şehrin meşhur kaplıcaları biri Gazi Hudavendigâr Camii mahallesinde olup adı geçen sultan üzerine kâgir kubbe ve yıkanma

Bursalı Şairlerden Seçmeler Gazel Kâkül-ü müşgînini dilber perişan etmede Bûy-i dilcûsuyla dehri amber-efşan etmede Kande açılsa gül-i ter dâmen[i] tutmakta hâr Bülbül-i şeyda heman beyhude efgan etmede Bir keman ebru civanın dâmına sayd oldu dil Tîr-i dildûz-ı nigahı günde bin kan etmede Kaldılar hayran u dembeste tabîban-ı zaman “Akli”-i dil-hastenin derdine derman etmede31

Bursalı Aklî (vefatı: 1016 [1607])


78


YENİ MECMUA

havuzları bina etmiştir. Buna Eski Kaplıca derler. Suyu gayet sıcaktır. Kaynağına yumurta konulsa pişer. İnsan bedenine faydalı, cerb ve kaşıntı gibi hastalıkları gidericidir. Diğeri de adı geçen Eski Kaplıca ile Bursa arasında Yeni Kaplıca diye bilinenidir. Rüstem Paşa bunun üzerine mükellef hamam tarzında binalar yapıp kurşunla örtmüştür. İki kubbe ve şadırvanı içine alan soyunma yeri ve soğuklukta soğuk su akan bir şadırvan da vardır. İçerde kubbenin altında derinliği insan boyunu geçen 30 zira kadar geniş bir havuz vardır ve aslan ağzından su akar. Etrafında iki hücre ve sağdaki hücrede de küçük bir havuz vardır. Bu tertip üzere gönül alıcı bir binadır ki uzak mesafelerden seyretmeye nice kimseler gelir. Bunun suyunun sıcaklığı da Eski Kaplıca gibidir. Civarında olan soğuk su ile karıştırılmakla ılıtılır. Rahip dağı kalesinde büyük bir su birikintisi vardır ki Temmuz mevsiminde donar, kesilen buz parçaları Bursa’nın ihtiyacını karşıladıktan sonra yük yük etrafa gider. Bursa halkı çoğunlukla tüccar olup mahallelerinde meşhur Akmeşe getirtmek için yer yer dükkânlar vardır. Kervanlar gelip alışveriş yaparlar. Bu vesikalara bir ilave olmak üzere Lâmî’nin Münâzara-i Sultan-ı Behâr bâ Şehriyâr-ı Şitâ adlı risalesiyle Aşık Çelebi’nin Menâzırü’l-Avâlim’inde Bursa’ya ait –şimdiye kadar istifade edilmemişbilgilere rastlanabileceğini ve tezkirelerle Şakayık zeyllerinin de unutulmaması lazım geldiğini söyleyelim. Çeşitli dönemlere ait yabancı seyyahlarının izlenimleri, bizim vesikalarımızın ihtiva etmediği bazı bilgileri içermesi sebebiyle, bu hususta onlardan pek ziyade istifade edilebilir. Her halde elde mevcut bilgi kaynakları, Bursa’nın kapsamlı bir tarihini vücuda getirmeye yeterlidir; ve böyle bir eser, Anadolu Türklerinin kültür tarihi bakımından büyük bir eksiği dolduracaktır.

Köprülüzâde Mehmed Fuad İstanbul Dârülfünunu’nda “Türk Edebiyatı Tarihi” Müderrisi

Bursa’da İpek Böcekçiliği Bursa’nın kumaşları, bluzlukları, ipek mendilleri meşhurdur. Bu memleket ipek böceği denilen böceğin yaşaması için aradığı gıdayı yetiştiren bir memlekettir. Bursa’nın Keşiş Dağı dışında üç tarafı tamamen bağ, bahçe ve dut ağaçları ile çevrilidir. Bursa’nın yeşilliğini geniş yapraklı dut ağaçları verir. Bursa’ya nisan ve mayıs aylarında banyolardan istifade için gidenler ahalide, köylüde büyük bir faaliyet görürler. Şehirdekiler oturdukları evlerin büyük odalarını boşaltarak bir buçuk ay için

çoluk çocuk bir odaya toplanmaya gayret ederler. Evinin bahçesindeki dut ağaçları yapraklandıktan sonra kadın ve çocuklar, bir odada “tohum” dedikleri ipek böceği yumurtalarını kuluçkaya koyarlar. Üç dört gün içinde bunlar uyanır. İğne başı büyüklüğünde yumurtadan çıkan tırtıllar, kendilerine verilen kesilmiş dut yaprağını yemeye başlarlar. Bu dakikadan itibaren ailede faaliyet artar. Aile babası merkebini alır ve elinde çekmesi (dut dalı kesmeye mahsus bıçak) olduğu halde çocuğunu alıp dut bahçesine gider. Dut ağaçlarını budar. Merkebine yükletir. Evine yaprak getirir. Kız, erkek, kadın bu getirilen dalların başına üşüşüp yapraklarını yolarlar. Böceklerin üzerine usulüne uygun olarak atarlar. Evin annesi işleri tanzim eder. Otuz beş gün evde yemek bahçede pişer. Ev süpürülmez. Konu komşu birbirine yardım eder. Dargınlar birbiriyle barışırlar. Kızlar nişanlı bulurlar. Kayınvalideliğe aday olanlar güzel, çalışkan, sanattan anlayan kızları seçmeye, evlatlarıyla yavuklamaya vakit bulurlar.

Herkes sevinmekte iken bazı evlerde neşesizlik görülür. Çünkü bu hanenin böcekleri yemekten kesilmiştir. Böceklerin ayakları etrafında siyah noktalar vardır. Veya tamamı civarlarına konulmuş askı dallarına çıkmak üzere iken bayılıp kalmıştır. Mahalleye bir korkudur yayılır. Herkes bir an önce böceğin askıya çıkmasını ister. Artık evlere nazar değmekten korkarak kötü misafir kabul etmezler. Böcek beyaz, sarı, yeşil renkte kozasını örmüştür. Kızlar bunları toplar. Koza hanına götürürler. I. Dünya Savaşı’ndan önce yalnız Bursa borsasında yaş koza pazarı mevsiminde günlük 150.000 kilo koza getirilip satılırdı. Bir kilo kozanın ortalama on beş kuruşa satılmasına bakılırsa, herkesin cebi mecidiye ile dolardı. Her zaman bir altın lira yüz sekiz kuruş iken, böyle günlerde Bursa’da mecidiye 2-3 kuruş fazla para ederdi. Genç kızlar hemen çarşıdan çeşitli renklerde basmalar alır. Telli pullu elbiseler yaptırırlar. Evlenirler. Aile reisi borçlarını verir. Kozalar fabrikaya götürülüp sıcak suya bırakılır. Kızlar ellerindeki süpürgelerle takılan “tel başını” bulup çıkrığa sararlar. İpeği terbiye ederler. Bütün sene evlerinde güzel kumaş dokurlar. Bursa’nın ipeği Lion fabrikalarında çok bilinir. I. Dünya Savaşı ve bunu takip eden siyasi gelişmelerden dolayı bu faydalı sanat olumsuz yönde etkilendi. 1337 senesinde [1919-1920] Bursa’nın toplam koza hâsılatının 450.000 kiloyu geçmemiş olmasına

79

bakılırsa, mahvolmuş bir sanatın yeniden ihyasına büyük bir azimle çalışmak gerektiği ortaya çıkar. Bursa’nın güzelliği böcekçiliği iledir. Toprağı, havası, dut ağacı yetiştirmeye müsaittir. Eğer yardım/ gayret edilmezse memleketin ekonomisinin tamamıyla mahvolacağından emin olunmalıdır. Bursa her şeyden önce bir ipek memleketidir. Bunu düşünerek orada bir Dârü’l-harîr [İpekçilik Okulu] kurmuşlardır. Dârü’l-harir’in kuruluş tarihi 1304’dür. Buradan maksat, ipekçiliği bilimsel yöntemlerle yapmak, ipek böceklerini bilimin gösterdiği sağlıklı bir tarzda yetiştirmek için usta işçiler, uzman insanlar yetiştirmektir. Acaba Dârü’l-harir bu maksadına ulaşmış mıdır? Hiç tereddüt etmeden evet diyebiliriz. 1304 senesine gelinceye kadar böcekçilik Bursa’nın en uygun ekonomik kaynağı olabilmesi lazım iken, en geri bir sanattı. Harir Dârü’t-ta’limi [İpekçilik Okulu], yetiştirdiği öğrenciler sayesinde memleketin bu sanatını kurtarmıştır. İpek böceklerini yetiştirmek ve onlardan ipek üretebilmek çok zor bir iştir. İpek böcekleri çok nazik ve hastalanmaya hazır hayvanlardır. Her insan bunlara bakamaz ve her insan bunlardan azami istifade çarelerini bulamaz. Harir Dârü’t-talimi, pek az sene içinde Türkiye’nin her tarafına böcek uzmanları yaymıştır. Bu okulun başlıca faydalarından birisi de tohum üretimidir. Darü’t-talim açılıncaya kadar böcek tohumları hep Avrupa’dan getirilir ve dışarıya her sene yüz, yüz yirmi bin lira altın giderdi. Dârü’t-talim sayesinde bu para içerde kalmış ve aynı zamanda bu miktarda tohum İran’a, Bulgaristan’a ve Rusya’ya ihraç edilmiştir. İpek böcekçiliği bilhassa son Yunan işgali senelerine kadar Bursa’nın pek zengin bir gelir kaynağı idi. Fakat o feci istila bu sanatı sarstı. Halkalı Ziraat Mekteb-i Âliyesi Hayvanât-ı Zirâiye Muallimi

Mehmed Süreyya

Bursalı Şairlerden Seçmeler Gazel Görünce tığı handan olur safasından Derunda düşmen-i bedhû bir cerahat var Egerçi çok nigeh-âşinada lütuf amma Tegafülünde dahi başka bir letafet var Meğer ki la’lin ide def’-i teşnegî yoksa Akiki âb eder dilde bir hararet var Vefadan eylemez oldum cefayı Tâlib fark Cünun-ı aşk ile dilde bir özge hâlet var32

Bursalı Tâlib (1080-1118 [1669-1706])


80


YENİ MECMUA

Evliya Çelebi’de Bursa Evliya Çelebi, Sultan IV. Murad’ın 1049 [1639] senesi sonlarında vefat edip ev halkının dağıtılması üzerine baba yurduna dönmüştü. Kurban bayramını evinde, babasının yanında geçirdikten sonra bir gün Gedikpaşa’da ziyaretine gitmiş olduğu dostu Okçuzâde Ahmed Çelebi’yi seyahate hazırlanmış bir halde bulur. Bu Bursa seyahati için Evliya Çelebi’ye de iştirak teklif olununca, hiç tereddüt etmeden kabul eder ve hatta vaktin darlığından anasına, babasına bizzat haber bile veremez. 1050 [1640] Muharreminin ilk Cuma sabahı erkenden karşıya geçip Fındıklı önlerinde duran gemiye binerler ve yola çıkarlar. Heybeli önlerinden Mudanya’ya doğru yol alan gemi, onları Mudanya’da Cuma namazına yetiştirir… Evliya Çelebi ilk gurbet namazını burada kılmıştır. Mudanya’dan beygirlere binen kafile dört saatte Filadar [Gündoğdu] ovasına ulaşır. Mevsim nisan sonlarına, mayıs başlarına rastladığından ova, en manzaralı ayındaydı. Kısa bir moladan sonra iki saatte Bursa’ya girerler. Evliya Çelebi’nin ziyaret ettiği zamanlar: Toprağı hoş, halkı sevimli, ekili arazileri bol, nimetleri çok, suyu ve havası latif, bayındır ve büyük bir şehir” şeklinde özetle tasvir ettiği Bursa, en bayındır ve mutlu devrini yaşıyordu. “Halkı zengin, binlerce samur kürklü, muhteşem tüccarları, âlimleri vardır. Bir grubu âyan zümresidir ki at ve koşum, baht ve hanedan sahibi olup, bunlar hizmet ehlindendir. Diğer bir zümresi çarşı ve pazarlarda sanat ehlidir. Güçlerinin yettiği kadarıyla çeşit çeşit şaşalı elbiseler giyerler.” Türk çarşısı on birinci asırda teşkilatını olanca varlığıyla muhafaza ediyordu. Evliya Çelebi Bursa çarşısını ziyaret ettikten sonra, onu İstanbul çarşısından bile üstün bulur. Ona eşdeğer olarak ancak o zamanki Türkiye’nin gerçekten iki büyük ticaret limanı olan Halep çarşıları ile Edirne’deki Ali Paşa çarşısını zikreder. Dokuz bin dükkanlı bütün çarşı halkı Türk ve müslümandı. Kale gibi dört demir kapılı, her biri bir Mısır hazinesine sahip bedestenle, dolap sahipleri, kazazlar çarşısı, takunyacılar çarşısı, iplikçiler çarşısı, bezzazlar, hallaçlar çarşıları gayet süslü olup esnafı dindar ve seçkin insanlardır. İpek ticareti Bursa’nın en kârlı ve kazançlı ticaret kaynağı idi. O zamanın şartlarında Ceneviz yapımı kadife ve ipeklilere karşı başarıyla rekabet edebiliyordu. Bu çarşı ile alış verişe gelenler için yapılmış hanlar, Bursa’nın en manzaralı binalarındandı. Bunlar içinde en muazzam olan “Pirinç Hanı” idi. İki yüz odası, arabalığı vardı. Bundan sonra “Acem

Hanı” geliyordu ki, İran’dan gelen tüccarlar bütün deve katarlarıyla bu handa otururlar. İpek tüccarlarından gümrük alan Harir emini de [ipek kantarı sorumlusu] bu handa otururdu. Bunlardan başka Kurşunlu Han, Yoğurt Hanı, Kütahya Hanı, Yağ Kapanı Hanı gibi şöhretlileri de vardı. Bursa’ya dışarıdan gelen sanat sahiplerinden bekarlar için de hususi hanlar vardı. Sayısı yetmişe varan, kapıları zincirli bu hanların en meşhuru Mimar Sinan’ın yapmış olduğu Alipaşa Kervansarayıdır. Çarşı böyle olduğu gibi, dışarıda yiyecek ve içecek satanlar da baştan aşağı müslümandır. Ekmekleri, hamur işleri meşhurdur. Kebaplarıyla hoşafları, Bursa’yı ziyarete gelenlerin memleketlerine götürdükleri hatıraların belli başlılarındandı. Kahvehanelerinde saz bulunur ve günde iki üç defa fasıl yapılırdı. Gazelhanları, Kurban Ali, Şerif Çelebi gibi meşhur meddahları vardı. Ulu Cami dibindeki emir kahvesi, Şerefyar, Serdar, Cin Müezzin kahveleri bütün ileri gelen kişilerin toplanma yeri idi. Bu kahvelerde rakkaslar da oynardı. Bursa’nın kahvehanelerinden sonra meşhur bozahaneleri geliyordu. Sayıları doksana varan bozahanelere girmek Bursa’da ayıp sayılmazdı. Oralarda ilik gibi süzme bozalar, Handan Bey şerbeti, Pütreli oğlu şerbeti, Karanfilli şerbeti, Şencah oğlu şerbetleriyle ve kahvelerdeki gibi saz ve rakkaslar da bulunurdu. Bu yerlerden başka “senenin her gününe mahsus bir başka mesiremiz var” diye sayılarını üç yüz altmış altıya çıkardıkları mesire yerlerinde de, zariflerin toplanma yeri sedir safaları, kebap mutfakları ve daha birçok zevk vasıtaları vardı. Pınarbaşı, Mevlevihane, Sultan Murad [Abdal Murad], Fıstıklı, Karanfilli, Kaplıkaya, Çamlıca, Abdülmümin Kasrı, Asa Suyu, Kadıyayla bunların en meşhurlarıydı. Evliya Çelebi’nin Bursa seyahatinin en eğlenceli kısmını “Keşiş”e tırmanışı teşkil eder. Bu Keşiş tırmanışı, bir haftadan fazla sürer. Çadırlar, çerkeler [küçük çadır], seyis-hanelerle binekleri kalabalık bir kafile teşkil eder. Kendileri de Bursalı ve İstanbullu kırk elli kişi olurlar. Pınarbaşı’ndan geçerek beş saatte Gazi Yaylası’na, oradan hareketle yine beş saat ilerisinde Sobran bölgesine varırlar. Bu yaylalardaki göllerden alabalıklar tutarak kızartırlar. Ertesi gün yolları “laleli, sümbül ve reyhanlı, gül bahçeli, tutya çiçekli, dağlar içinden” geçerek üç saat sonra Bakacak’a gelirler. Kafile burada, av, balık, tereyağı, kuzu ve kebapla üç gün geçirir. Dördüncü gün çadırlar kaldırılıp yola çıkılır. Beş saat ileride Süleyman Han pınarında mola verirler. Süleyman Han pınarı buz

81

gibi bir sudur, içinden bir taş almak mümkün değildir. Pınarın başucunda bulunan iri bir kaya için “Lenduha attı” derler. Bu düzlükte irili ufaklı birçok göl, kışın donduğundan İstanbul’dan Karcıbaşı iki üç yüz kişiyle gelip buz keser. Yazın bu buzların bir kısmı Karcıbaşı’nın izniyle Bursa halkı tarafından kullanılır, diğer kısmı da mirî katarlarla Mudanya’ya, oradan da kar gemileriyle İstanbul’a nakledilir. Saray mutfağına, helvahanesine, has hareme, sadrazama, yedi vezire, şeyhülislâma ve kazaskere dağıtılır. Süleyman Han pınarından yola çıkan kafile, beş saat sonra zirveye ulaşır. Evliya Çelebi Keşiş’in tepesinden İstanbul semtine bakar, Yedikule’yi, Sultan Ahmed’in altı minaresini, Ayasofya’yı görür. Sol tarafında Gelibolu dağlarını fark eder. Arkasında Kütahya dağlarını seçer. Sağında Söğüt dağları görünür. Keşiş’in tepesinde dört bir tarafı iri taşlarla çevrilen mezara benzeyen bir yer için “Lenduha’nın oğlu Sa’dan”ın mezarı derler. Sözde Hz. Hamza’nın korkusundan bu dağlara kaçarak gizlenmiştir. Bu mezarın yanında bir mağara ağzı görünür. Aşağı doğru inen bu mağarada bir takım küçük mağaralar mevcut imiş ki, Kefere zamanında Ayasofya kubbesinden uçan rahipler buraya konarlar ve bu mağarada çile doldururlarmış. Kayalar üstünde iki bin yıllık Latince yazılar bulunurmuş. Dönüşlerinde on iki saatte Kadıyaylası’na varırlar. Orada bir gün zevk ve safadan sonra Karcılar yoluyla tam on saatte Bursa’ya varırlar. Evliya Çelebi bulunduğu bir ay zarfında Bursa’nın bir seyyahı alakadar edecek bütün yerlerini görür. [Manevi] ziyaret yerlerini gezerek yazar. Ve buralarda hepsinin ruhuna bir “Yâsin” okuyarak ruhaniyetlerinden istimdâd eder. Safer ayının altıncı günü Bursalı dostları tarafından Nilüfer’e kadar uğurlanarak şehirden ayrılır.

Mustafa Nihad

Bursalı Şairlerden Seçmeler Gazel Gülmedim âlemde asla olmadım mesrur-hâl Hemdemim derd ü elemdir, mahremim her dem melâl Dergeh-i dâde varırsam halime a’dâ güler Tâli’im tâli’ değil halim mükedder mâh u sal Her mesâ vü her seher vaslın umar âvâre dil Olsa ger âlemde vaslın herkese emr-i muhal Nimetî-âsâ mükedder olsa halim gâh olur Dilde mâlâmâldir derdinle âlâm u melâl33

Bursalı Nimetî Çelebi (Vefatı: 1060 [1650])


82


YENİ MECMUA

Bursa Kaplıcalarına Dair Tarihi ve Fennî Bilgiler1 Roma ve Bizans tarihçi ve vakanüvisleri Bursa’nın kaplıcalarına dair epeyce bilgi vermişlerdir. Bu cümleden olarak Roma kayserlerinden meşhur Trajanus’ın zamanında kaplıcaların tamiri bilhassa zikretmeye değerdir. Bursa valisi Plinius, İmparator’a bir hamam inşası için müracaat etmişti. Plinius’un mektuplarından ve İmparator’un verdiği cevaptan anlaşıldığına göre, söz konusu olan hamam, kaplıca olmayıp bizim bildiğimiz Roma hamamlarıdır. Kaplıcaların ne zaman ve kimler tarafından inşa edildiğini anlamak için Bizans devrine dönüp bakmak lazımdır. Romalılar zamanında Anadolu’nun çoğu şehir ve kasabalarında beden eğitimine mahsus okullar, sıcak su banyoları, pazar meydanları (agora), üzerleri kapalı, sütunlara dayandırılmış çarşılar inşa edilirdi. Hatta Plinius’un ifadesinden anlaşıldığı üzere Bursa’da büyük bir kütüphane de varmış. İmparator Trajanus’ın heykeli, bu kütüphanenin kapısı önünde dikiliymiş. Ancak o tarihten itibaren Bursa tarihi altı yüz sene kadar bir unutulmuşluk devri ve meçhullük içinde yuvarlanıp kalmış olduğundan eski zamanların mimari eserleri de mahvolmuştur. Gerçekten de Bursa’da Romalılar ve Bizanslılar zamanından kalma tek tük eserlere rastlanabilir. Kaplıcalar, özellikle Bizanslılar zamanında önem kazanmıştı. İmparatorların, yüksek dereceli devlet adamlarının İstanbul’dan kalkıp Bursa’ya gelerek günlerce kaplıcalarda âlem yaptıkları yazılmıştır. Bursa’da mevcut kaplıcaların başlıcaları yirmi kadardır. Genişlik ve binalarının büyüklüğü bakımından diğerlerinden ayrılırlar. Suların kaynakları bakımından sayı verecek olursak, Bursa kaplıcaları dörde iner. Bu dört tanenin ikisi kükürtlü sular, diğer ikisi de ayrışmamış doğal sıcak sulardır. Birinci grup, yani kükürtlü su içerenler: 1. Yeni Kaplıca ve kaynarca; 1 Kaplıcalar hakkındaki bu bilgileri Ziya Beyefendi’ye borçluyuz.

2. Büyük ve küçük Kükürtlü; İkinci grup: 1. Eski Kaplıca ve Çekirge Hamamlarını besleyen kaynak; 2. Karamustafa; Kaplıcaların kaynakları: Kaplıcalara gelen sular Bursa’nın batı tarafında yani Çekirge’nin arka tarafındaki eteklerden çıkar. Suların çıktığı arazi kireçtaşı ile şist ve üçüncü devre ait “gra” diye ifade edilen taştan meydana gelmiştir. Arazinin dış yapısına şöyle bir bakılacak olursa, oralarda çeşitli devirlerde volkanik olaylar meydana gelmemiş olduğuna hükmediliyorsa da, zamanımızda yapılan jeolojik araştırmalardan anlaşıldığına göre, suların böyle gayet sıcak olması, yerin iç sıcaklığından ileri geldiği ve yerin katmanları arasından süzülüp çıkan suların geçtikleri arazinin volkanik mahiyette olmadığı halde bile derin katmanlardan yüksek bir sıcaklıkta çıkmaktadır. Bunun

Bursa’da Yeni Kaplıca ve planı gibi birçok sıcak sular vardır ki, oluşumu volkanik olmayan kireçtaşı ve tebeşir araziden geçtiği halde, dışarıya sıcak olarak gelir. Bursa’da kaplıcaların ancak dört kaynağı vardır: 1. Karamustafa’ya su veren kaynak, 2. Kükürt içeren Yeni Kaplıca ile Kaynarca’ya su veren kaynak, 3. Çekirge kaplıcalarına su veren kaynak.34 Eski Kaplıca: Eski Kaplıca büyük ihtimalle tarihçi Etienne’in İmparator kaplıcası olarak tanımladığı en eski kaplıcadır. Gerçekten de, havuzunun çapında başlıkları korintyen tarzında işlenmiş mermer direkler vardır. Suyun havuza döküldüğü arslan ağzının üstünde çini levha üzerinde şu ifadeler okunur:

83

“Târih-i germâbe bişnev çü âb Hudâyâ bi-deh dâimâ âb u tâb.” [Kaplıcanın tarihini dinle: ey Tanrı –bu kaplıca- su gibi daima güzellik ve tazelik versin] Kaplıcalar hakkında bir takım tavsiyeler vardır ki onlar da: Öncelikle; her kaplıcanın kimyevi tahlilleri ile özellikleri ve faydaları ve hangi hastalıklara faydalı olduğu ve içerdiği maddeler ve tarihçesi, İkinci olarak; hastalara, uyulması önemli ve gerekli olan bazı genel bilgiler ve tavsiyeler, Üçüncü olarak; kaplıcanın sıcaklık derecesi, kullanım süresi, hangi vakitlerde ve mevsimlerde daha faydalı olduğu, günde kaç kere, senede kaç defa girileceği, Dördüncü olarak; Tedavi esnasında uyulacak sağlık esasları ve perhizin nasıl olacağı. Eski kaplıcanın sıcaklık derecesi 48 santigrattır. Halbuki Küçük Asya adlı eserin müellifi Charles Texier bu sıcaklığı 80 derece gösteriyor. Bu kaplıcanın suyu kaynağında 36 derece olup, içeri gelinceye kadar 34 ile 35 derecede kalır. Suyu renksiz, kokusuz, lezzetsizdir. Fakat kaynağından içilirse yağımsıdır ve biraz durunca yüzeyinde bir zar ortaya çıkar. Suyunun tahlili: Usta hekim müteveffa Bernard, kaplıcaların sularını tahlil etmiştir. Bu Eski Kaplıca’dan alınan bir litre suyun içinde bulunan maddeler şunlardır: (Gram olarak) 745 karbonik asit, 1055 kalsiyum karbonat, 486 sodyum karbonat, 17 demir monoksit, 25 sodyum klorür (mutfak tuzu), 35 sodyum sülfat, 25 magnezyum, 8 kireç, 15 silisyum. Toplam gram: 365. Şifâi Özellikleri: Eski Kaplıca’nın suyu, cilt hastalıklarına, eklem rahatsızlıklarına, karın ve göğüs boşluklarında bulunan tüm organlardaki hastalıklara, özellikle kadın hastalıklarına, hücresel sinir sisteminin düzensizliğinden meydana gelen sinir hastalıklarına olumlu etkisi açıkça ortadadır. Kısaca, karaciğer, dalak ve bademcik [gudde-i lüz’iyye ?] iltihaplarına ve atardamar ve pankreas [ojde-i lüz’iyye ?], safra kanallarının liflerinde ortaya çıkan gevşekliğe ve adı geçen damarların her birinin içerdiği özel sıvıya fazlaca kalınlık gelmekle akış ve deveranlarına arız olan durgunluk ve ağırlığa pek faydalıdır.


84


YENİ MECMUA

Bu kaplıca soyunma yerinden başka, biri nispeten soğuk, diğeri pek sıcak iki kubbeli kısımdan ibarettir. Kaplıcaların eski Roma hamamlarından farkı, büyük kubbe altındaki set, yani göbek taşı yerine bir sıcak su havuzu bulunmasıdır. Bir de açılıp kapanan musluklar yerine daima akan ve asla kapanmayan çeşmeler bulunmasıdır. Eski kaplıca Çarşamba günleri kadınlara tahsis edilir. Diğer günlerde kadınlar suyu aynı özellikte olan Armutlu kaplıcasına giderler. Yeni Kaplıca: Çoğunlukla kükürt içeren Yeni Kaplıca, bina olarak hem daha büyük, hem de nispeten daha düzenlidir. Üzerine yapıldığı arazi sert bir kayalıktır. Ve şehre nispeten daha yakındır. Yüksek ve büyük kubbeleri vardır. Evliya Çelebi’nin rivayetine bakılırsa, başlangıçta binası çok sade iken, Kanuni Sultan Süleyman Han, nikris denilen hastalıktan pek muzdarip olduklarından, şifa ümidiyle Bursa’ya gelip bu kaplıcanın suyundan istifade ederek şifa bulmuşlardı. Bunun üzerine veziri Sarı Rüstem Paşa’ya, burada büyük bir hamam inşa etmesini irade etmişlerdi ki, bugün gördüğümüz bu büyük bina onun eseridir. Gerçekten de arslan ağzı denilen, suyun havuza döküldüğü yerin yukarı tarafında çini kitabede “Rüstem-i Dârâ” ifadesi okunur. Buna Rüstem Paşa Kaplıcası da denir. Mimari tarzı tamamıyla Türk üslubundadır. Sıcaklık bölümünün duvarları latif eski çinilerle döşenmiştir. Şu kadar ki, soyunma yeriyle asıl sıcak kısmın ortasını teşkil eden soğuk dairenin kenarlarında korintyen tarzında başlıkları olan direkler dikilmiştir. Bu direklerin daha eski Bizans binalarından alınıp buraya konulduğu şüphesizdir. Kaplıcalar, bizim hamamlar gibi, alttan ısınmadığından, havuzun bulunduğu kısmın dışındaki yerler soğuktur. Büyük Kükürtlü de denilen Yeni Kaplıca’nın soyunma yeri geniş ve ortasında bir sebil vardır. Evliya Çelebi, soyunma yerinin duvarında ta’lik hattıyla yazılmış şu levhanın mevcut olduğunu zikrediyor ki, bu levha hâlâ durmaktadır: Gurur etme libas-ı fahr ile dâr-ı cihandır bu Kaba-yı cismini kor bunda herkes camekandır bu Soğuk kısmın ortasındaki havuzlu fıskiyenin yukarı tarafı gayet latif beyaz mermerden bir Mevlevi sikkesi şeklinde olup, tepesinden su fışkırır. Hamama giren çoluk çocuk eğilir, bu fıskiyeden soğuk su içerler. Halkın şu durumu ne kadar manidardır. Sanki Mevlana’nın tacını öperek saygılarını gösteriyorlar… Soyunma yeri kış günlerinde diğer kaplıcalardan daha sıcaktır. Soğukluk bölümü oldukça geniştir. Soğukluk bölümünün sıcaklık derecesi 25 derecedir. Onun için hastaların banyo fıçıları buraya

konur. İç hamamın sıcaklık derecesi 26’dan 30 dereceye kadar değişebilir. Bu kaplıca içinde bulunan bu soğuk halvet, kükürtlü suyun yoğun buharıyla doludur. Sıcaklık derecesi 30 ile 35 arasındadır. Binaenaleyh bu külhanda iki üç dakikadan fazla durmak mümkün değildir. Suyun Tahlili: Sıcaklık derecesi: 86 santigrat. Bir litrede bulunan maddeler: 0,022 sülfürik asit, 0,1465 karbonik asit azot asarı, 0,2785 kalsiyum karbonat, 0,006 demir, 0,1480 sodyum, 0,190 potasyum, 0,680 magnezyum, 0,442 sodyum sülfat, 0,8265 alüminyum, 0,530 kalsiyum, 0,147 silisyum, 0,575 organik maddeler; toplam gram: 0,104835 Suyun Kaynağı: Büyük ve küçük Kükürtlü kaplıcaları arasından ve duvarla çevrilmiş killi bir yerden Kükürtlü suları çıkar, bilek kalınlığında akar, bir dakikada elli kıyye [64.100gr] kadar su gelir. Kokusu kükürt kokusudur. Kaynağından iki kola ayrılıp biri büyük, diğeri küçük kükürtlüye gider. Bu kaynağa bitişik bir soğuk su kaynağı da vardır. Bu su, sıcak suyu(n derecesini) ayarlamaya yarar. Bu su kaynağında iken berrak ve durudur. Soğursa sarımsı olur. Şifaî Özellikleri: Bu kaplıcalarda bulunan kükürtlü su, çok etkili ve gayet faydalı olarak bilinen şöhreti ve özellikle mayıs ayında şifa bulmak için gelen hastaların çokluğu bakımından, Avrupa’nın meşhur kaplıcalarına her halde tercih olunur. Çünkü içerdiği nadir kimyasal maddeleri birbiriyle öyle uyuşmuştur ki, hem dahilen yani içilerek, hem de haricen yani girilerek kullanılabilir. Bu özellik çoğunlukla bulunmayan bir özelliktir. Bu kaplıcanın şifası şudur ki bedenin fiillerinden, fiili özümleme ile zarımsı organlara nüfuz ettiğinde o organın cüzleri arasında olan temellüklerine getirmeyerek kötü halini giderir. Kısaca bu kaplıcaların suları, uzman bir hekimin tavsiyelerine uygun olarak kullanılırsa cilde, solunum organlarına, kana, basura, kadın hastalıklarına, kronik iltihaplara, cildin dış yüzünde ortaya çıkan çiçek ve kızamık ve diğer çıbanlar ile mide veya bağırsakların kronik tahrişine, çok fazla cıvalı ilaç kullananlarla aşırı derecede yiyip içme ve yağlı yemekler yemeye devam etmekten dolayı ortaya çıkan mide ve bağırsak iltihaplarına, kısaca her türlü kronik cilt rahatsızlıklarına ve eklemlerde ortaya çıkan nikrislere karşı çok faydalıdır. Kara Mustafa Kaplıcası: Bu ılıcanın yüzü Keşiş Dağı’na ve güneye bakar. Mudanya’dan Bursa’ya giden şosenin sol kenarında ve üzerinde ve demiryolunun sağındadır. Hamamın içi küçük ise de gayet temizdir. Bu ılıcaya gelen sıcak su, doğu tarafından hamam duvarının birkaç adım ilerisindedir, üstü açık bir havuza iki

85

farklı mecradan dökülür. Bu ılıcanın banisi Sadrazam Kara Mustafa Paşa’dır. Soğuk suya mahsus olan mecraya, soyunma yeri ortasında büyük bir fıskiyeli havuza döküldükten sonra sıcak suyu ılıklaştırır. Soğuk suyun kaynağı Yağcılar Pınarı olduğu söyleniyorsa da, sıcak suyun kaynağını bilen yoktur. Soğuk su katılmamış ve kaynağından alınmış olan Kara Mustafa kaplıcasının sıcaklık derecesi [55 santigrattır]. Bir litre suyun içerdiği maddeler gram olarak: 490 karbonik asit, 416 kalsiyum karbonat, 345 sodyum klorür, 591 sodyum sülfat, 772 magnezyum sülfat, 85 kükürt kireci, 50 kükürt silisyum. Toplam gram: 2749. Bu suda bir miktar organik maddeler vardır. Şifaî Özellikleri: Kimyasal birleşimler açısından, bakıldığında adi kuyu suyundan fark olunmayan kaplıcalar sularından ilk bakışta hiçbir fayda hasıl olmayacağı hatıra geliyorsa da, gerek Bursa ve gerek Avrupa kaplıcalarından tecrübe sonucu pek çok fayda görülmüştür. Kara Mustafa kaplıcası, Ganten ılıcalarına benzemektedir. Bu kaplıcanın haricen [içine girilerek] kullanılmasının etkisi tecrübeyle sabittir. Bu hususta Avrupa’nın bazı ılıcalarına benzerliği müspettir. Fakat dahilen [içilerek] kullanılmamalıdır. Yukarıda isimleri ve şifaî özellikleri zikredilen umumi kaplıcaların dışında Soteropolis [kurtuluş şehri], yani kurtarıcı, şifa verici sıfatıyla eski Yunan’da önem taşıyan Çekirge’de, hemen her hanede birer özel kaplıca mevcut olduğundan ve faydası açısından eski kaplıcalardan zerre kadar farklı olmadığından, özellikle kadınların tedavisi hususunda daha faydalı ve daha kolaydır. Hydropathie, yani “suyla tedavi” usulünce, sadece suyla nice kimselerin senelerce muztarip oldukları hastalıklardan kurtuldukları görülmüştür. Demek ki, kullanma usulünün büyük faydası olduğu aşikardır. Aynı şekilde allopathie, yani “zıddıyla tedavi” usulünce mesela, bir ilacın verilmesinden dolayı hastalık şiddetlenmiş olduğu ve hasta ümitsiz kaldığı halde, yine aynı ilacı başka usulde alan bir hastanın tamamen iyileştiği görülmüştür. Bursa kaplıcalarının sularını tahlil ederek şifaî özelliklerini tayin eden uzman hekim müteveffa Bernard’dır. Bu adam, suları tahlil ederken hastalar üzerinde de tatbikatını icra etmiş ve bu suretle teorisini pratik ile de uygulamış ve pekiştirmiştir. Hatta, suları tahlil ederken, kendisine müracaat eden gözleri çukurlaşmış, haziran ayında kat kat kürklere bürünmüş iki hastanın “Ah! Bizi bu acı duruma düşüren yalancı şöhretine aldandığımız şu uğursuz kaplıcalardır.


86


YENİ MECMUA

Biz, bu berbat kaplıcaları nasıl uğursuz olarak anmayalım ki, geldiğimizde kısmi hasta iken, burada bulunduğumuz on beş günde bizi bu hale getirdi.” Demeleri üzerine frengi hastası olan bu iki hastanın ellerindeki reçeteleri gözden geçirmiş, bunlar hakkında kaplıcanın zarar verici bir tarzda etki etmesinin sebebinin ve hikmetinin, cıvalı ilaçların kükürtlü sularla uyumsuzluğu olduğu ve özellikle kaplıca sıcaklığının bu gibi kimseler için faydalı olmadığı, kaplıcaların esasen bir zararı ve bir lüzumu olduğu, vuku bulan zararlı olma durumunun kaplıcaların yanlış şekilde kullanılmasından ileri geldiğini anlamıştır. Gerçekten de, hemen her şey yolunda kullanılırsa fayda, yolunda kullanılmazsa zarar verir. [Müellif ismi belirtilmemiş]

zanslı Rumlar tarafından inşa edilmişlerdir. Hanlar, şehrin ortasında olup, her birine yaptıran kişiye izafeten veya içinde bulunan eşyaya göre isim verilmiştir. İpek Hanı, Tuz Hanı, Balaban veya Mahmutpaşa Han… Bu hanlar, geçen asra kadar önemlerini kaybetmemişlerdi. Çünkü Anadolu’nun büyük bir kısmı için malların dış pazara açılma yeri Bursa ile iskelesi olan Mudanya idi. Gelen mallar buradan deniz yoluyla İstanbul’a sevk edilirdi. 1855 depremi birçok binalar ile birlikte bu hanların da bir kısmını tahrip etti. Henüz aradan yirmi sene geçmeden 1873’de İzmit’e kadar Anadolu [demir yolu] hattının başlaması, Bursa’nın ticari kıymetini tamamıyla düşürdü. Bunun için eski

Hanlar ve Evler Hakkında Bir Araştırma Yazarı: Mühendis Doktor H. Viler Hanlar: Bursa’da mimarlık açısından zikredilmesi gereken umumi binalardan bir kısmını da kervansaray olan ve içlerinde ticaret eşyası muhafaza edilen hanlar teşkil eder. Bu binaların şekli ve bölümleri medreselerinkine benzer. Yani bina, içerisinde bir çeşme ve birkaç çınar ağacı bulunan büyük bir kare veya dikdörtgen şeklinde avluyu kuşatır. Bu hanlar çoğunlukla ikişer katlı olarak inşa ettirilmiş olup, her katta avluya bakan ve dört tarafı dolaşan koridorlar vardır. Koridorlar, sütunlara istinat eden kemerlerle ayrılarak, ya bu taksimata direklerle, dahili kemerlerle düz kare şeklinde tavanları, veya baştan başa giden tuğla ile yapılmış muka’ar [içbükey] tavanları ihtiva eder. Muhtelif odaların kapıları, hep bu koridorlara açılan odaların dışarıya bakan tavanları yanında daima soğuk kış ayları için yapılmış bir de ocak vardır. Çünkü bu hanlar yalnız ticarî malları koymak için değil, ilk örnekleri bilhassa kervanların ikameti için yapılmıştır. Dışarıdan koridorları da kapatan damlar, ya düz ya da hafif meyillidir. Bugün Bursa’da, bahsedilen tarzda inşa edilmiş hanlar var ki, inşa tarihleri birinci (Osmanlı) Sultanı [Orhan Gazi] zamanına kadar varır. Özellikle, İpek Hanı bu sultanın saltanat devrinde yapılmıştır. Bursa’nın bütün diğer kervansarayları hep ikinci sultan [Murad Hudavendigâr] zamanında ve İstanbul’un fethinden önce, çoğunlukla kubbeli mimari tarzda ve o zamanın ticaretini ellerinde tutan Bi-

Mahmud Paşa Hanı planı

Bursa hanları icap ettikçe ya ehemmiyetsiz bazı tamir gördüler, veya tamamıyla metruk bırakıldılar. İpek Hanı, Pirinç Hanı, Balaban Hanı, Tuz Hanı, Mahmutpaşa Han: Bursa hanlarını tamamıyla tasvir etmek için bir tanesini misal olarak almak yeterlidir. İpek Hanı son zamanlarda esaslı bir şekilde değişikliğe uğradı. Orası bugün Bursa’nın piyasa mahalli sayılabilir. Bursa’nın büyük müesseselerinin, aynı zamanda Osmanlı Bankası ve son senelerde Deutsche Orient Bank’ın acenteleri oralarda yerleşmişlerdir. [Çeşitli] işletmeleri bünyesinde barındıran

87

ve büyük faaliyete sahne olan İpek Han’ın mimari açıdan daha esaslı bir araştırması ve kaydı mümkün olmadı. Pirinç Hanı enkaz halindedir. Balaban Han da tamamıyla harap bir haldedir. Çöken muka’ar [içbükey] tavanlar, kemerler, eserin Bizans mimarisine ait olduğunu belirgin şekilde gösterir: Kemerler on beş tabaka harçla inşa edilip tavanları paralel ve birbiriyle bitişik tuğlalarla çatılmıştır. Tuz Hanı da bunlar gibi harabedir. Hanlardan en iyi muhafaza edileni Mahmutpaşa Hanı’dır ki, yine Bizans eserlerinden biri olup İstanbul’un fethi zamanında yapılmıştır. Neredeyse tamamen kare bir avlu ile çevrilmiş olan bu han iki katlıdır. Kaldırım döşeli avluda sonradan bir takım barakalar yapılmıştır. Ara yerlerde yüksek çınarlar vardır. İki katın, yine iki kat koridorları vardır. Birinci katın koridorları daha basık tavanlı olup sivri eğrili kemerleri, ikinci katın kemerleri eğrisine paraleldir. İkinci kat koridorlar 9-10 kemerle karelere taksim edilmiş olup, her kare kubbeli tavanlarla örtülüdür. Her kareye kapısı oraya açılan birer oda karşılık gelir ve odaların, biri sokağa bakan, diğeri koridora açılan kapı yanında olmak üzere ikişer pencereleri ve birer ocakları vardır. İkametgâh İnşası: Anadolu’daki Türk evleri çoğunlukla bir veya ikişer katlı olmak üzere inşa edilmiştir. Bursa, kısmen yüksekçe bir tepenin yamacında kurulmuş olması itibariyle evlerinin birinci, ikinci katları, kuvvetli ahşap sütunlara dayanır ve sütun aralıkları da birer alt kat sayılabilir. Yalnız alt katın cadde tarafı tamamıyla kapalıdır. Sokak kapısından başka dışarı hiçbir açıklık görünmez. Bursa’da hiçbir Türk evinin alt katta penceresi yoktur. Burası bahçe ve tarla alet ve edevatını muhafazaya mahsustur. Bir katın döşemesini sert toprak üzerine muhtelif renkte ve serilmiş halı şeklinde kakma çakıl taşları teşkil eder. Türk mimarı, öteden beri inşa ettiği evin tavan ve döşemesini yaparken, hane sahibinin ihtiyaçlarını dikkate almaya mecburdur. Alt katın açık ahşap duvarlarında, çoğunlukla herhangi bir süsleme yoktur. Bir Türk evinin kesitinde görüleceği [gibi], alt kat kısmen taştan olup, ikinci katın dışa doğru daha çok çıkan cephesi, eğik istinatlarla alt duvara bağlantılıdır. Dik bir tahta ile alt kattan, asıl ikamet edilen kata çıkılır. Burası, bir Bursa evi-


88


YENİ MECMUA

nin planı, kısmen de selamlık, yani kabul salonu olmak üzere iki kısma ayrılır. Bu ayrım doğuluların öteden beri pek ciddi itina gösterdikleri bir şeydir. Harem, çoğunlukla evin en küçük kısmını ihtiva eder ve merdiven başından itibaren aynı girişe sahiptir. Bursa’nın konumu kısmen düz olmadığından, burada bu husus için ayrı bir tarz dikkati çeker. Bir katın arka araziye bakan kısmının yüksekliği ancak iki buçuk metre olduğu halde, karşı taraf tam tersine yerden yükselir. Bu yükseklik farkından istifade edilerek harem, basık bir ara katı olarak, alt katla birinci kat arasına sıkıştırılmış olup, çoğunlukla bir odacıktan ibarettir ki, biri caddeye, diğeri eve girip çıkanları gözetlemeye yardımcı olmak üzere içe bakan iki adet pencereye sahiptir. Evlerin pencereleri inşa edilirken Türk’ün evlilik hayatındaki anlayış ve inanışı dikkate alınmıştır. Bunun için pencereler kamış örgülerle kafeslenmiştir. Kafesler iç taraftan dışarıyı görmeye tamamen müsaittir. Fakat dışarıdan geçenlerin bakışları içeriye nüfuz edemez. Avrupalıların anladığı şekilde ikametgah bölümlemesi Türk’e tamamen meçhuldür. Birçok pencereyi ihtiva eden bir divan… çoğunlukla gece istirahatine ayrılan bu divanın mutlaka sabit bir dolabı mevcuttur. Bir kıymetli halı, belki buranın yegâne süsüdür. Tavanlar özellikle sanatlı ve süslüdür. Zaten öteden beri İslam mimarisi tavan inşasına ve tezyinatına fazla önem vermiştir. Selamlık Türk evlerinin yukarı katlarındadır. Bursa caddelerine dikkat edilirse, ikinci katların daima alt kat duvarları üzerinden ileriye doğru çıkıntı teşkil ettiği görülür. Bu tarz mimarinin birçok sebepleri var-

tarafını görebilmek arzusundan, ikinci sebep ise daha pratik bir düşüncenin ürünüdür. Bu ise, zeminden yükselen alt kat duvarının daima caddeyi izleyerek meyilli ve köşeli olması sebebiyle, bina cephesinin çarpık olmamasının sağlanması amacına yöneliktir. Eğer evin ön cep-

İki oda kapısı örneği

hesi çok uzunsa, ikinci kattaki odalar birbirini takip ederek testere dişi gibi çıkıntılar arz ederler. Selamlık dairesi çoğunlukla birkaç odadan meydana gelir. Tertip şekli harem dairesininkine çok benzer. Her tarafa penceresi bulunan bir divan olup muhtelif renge boyanmış sabit ve ahşap dolapları bulunur. Şekilleri, Yıldırım Bayezid Camii’nde ve Yeşil Cami’deki duvarlara uymak suretiyle yapılan sert kireçle döktürülmüş dolaplar gibidir. Bu türden büyük ve küçük birçok, üst tarafları İran işi eğri çizgilerle işlenmiş, sıralı oyma dolaplar selamlık dairelerini tezyîn ederler. Selamlıklarda bu türden dolapların

Çeşitli pencere örnekleri dır. Alt kata gölge vererek siper vazifesini görür ve bina cephesinin esas hattını teşkil ederler. Uzun ve biraz eğri hendesî istinat direkleri, gotik mimarisini andıran dikey profilleriyle bütün bina cephesinin çıkıntısı, esas duvara veya zemin sütunlarına bağlı olmak suretiyle yüklenir. Bu tarz inşanın diğer bir sebebi de, evlerin iç [düzeni] gereği olması ve sokakların genellikle çok köşeli olmalarıdır. İlk sebep caddelerin mümkün olduğu kadar her

bulunuş sebebi, bu salonların aynı zamanda hane sahibi erkeklerin ikamet odaları olmasıdır. Kapılar: İkamet odalarında çok eşya bulunmaması duvarların, kapının ve diğer kısımların inşa tarzına fazla ehemmiyet vermeyi icap ettirmiştir. Kapılar tek kanatlı, tamamen tahtadan imal edilmiş ve çoğunlukla birkaç renkle boyalıdır. Mesela açık mavi zemin üstüne sarı renk… Kapılar çoğunlukla iki sırada

89

ikişer dikdörtgenli yatay kabartma ile, üç sırada ikişer dikdörtgenli düşey kabartmalardan meydana gelir. Bazen de iki ufak kare göbek kabartma ile etrafında kısmen dikdörtgen şeklinde, kısmen de şerit gibi dalgalı kabartmalar yapılır. Cami ve tekkelerin, muhteşem geometrik süslemeler arz eden kapıları, oda ve salonların hiç birinde yoktur. Pencereler: Pencerelere, bilhassa çift çerçeveli pencere inşasına çok fazla önem verilir, bütün [yekpare] pencerelere sahip olan evler çok eski sayılır. Fakat bu tarzda mevcut evlerden hiç birisi tahminen yüz seneyi geçmez. Henüz mevcut olan bu türden çift çerçeveli pencereler, bazen meyilli, bazen elips şeklinde, kısmen de geometrik olmayan şekillerde olup, Emir Sultan Camii’nde en iyi şekilde görülebileceği üzere o zamanın mimari zevkine şahittir. Bu şekilde, tahta çerçeveler arasına kireç ve alçı karışımı dökerek dondurmak veya daha sonraları aynı şeyi demirden imal etmek suretiyle, bir veya muhtelif renkli camları bünyesinde barındıran pencereler kullanılır. Geometrik olmayan şekiller çoğunlukla en basit bitki veya çiçeklerden meydana gelir. Dış pencereler alelade tahta çerçeve ile sade şekillere sahiptir. Hava almak için açıp kapamaya mahsus pencerelerin iç kısmı yoktur, tek çerçevelidirler. Tavanlar: İslam mimarisi en büyük özeni tavan tezyinatında gösterir. Burada yine doğuya has yaşayışın gereklerinin büyük etkisi vardır. Mesut devirlerde yaşamış olan doğulu, işini bitirdikten sonra evinde, vaktinin büyük bir kısmını minder veya sofasına uzanıp istirahatle, bir taraftan çubuğunu içerek “keyif” adını verdiği sükun ve istirahate kendini terk ettiği zaman, yorgun ve hülyalı bakışları bir müddet etrafı dolaştıktan sonra, tabiatıyla tavanın renkli ve süslü kabartmalarında dinlenir. Bu kabartmalar, öyle hakiki sanatkarlar elinden çıkma, ince işler değildir, sıradan bir marangoz onları yarım yuvarlak ince tahta çubuklar ve demir çubuklar yardımıyla yapmıştır. Tavan tezyinatında daima iki tarza dayanılır. Ya ince yarım, yuvarlak tahta çubuklarla merkezden çevreye doğru açılarak veya bir ağ şeklinde geometrik bir tarzda örülmüş, kenarları tırtıllı, merkezleri sade çiçekler oluşturmak suretiyledir. Bu ikinci şekil daha çok muteberdir. Tavanlar biraz daha muğlak olabilir. Bir şeritle çevrili, kare şeklinde olan tavanın merkezini fantezi çizgilerle süslenmiş diğer bir küçük kare ve etrafını daha sanatlı geometrik eğri büğrülükler doldurur. Zeminin renkleri kısmen kırmızı ve kısmen mavi yeşil olup, tahta çubuklarınki beyaz veya siyah olabilir. Bu örnek,


90


YENİ MECMUA

Mürekkep tezyinatlı bir tavan

İkinci Sultan Murad Mahallesi’nde bir evde vardır. Sultan Murad türbesinin saçakları ise, güneş ışıkları çizgilerini andıran çizgilerle süslü bir tavan örneğidir. Uzun bir dikdörtgenden ibaret olan tavan, iki karşılıklı ve geometrik olmayan dalgalı merkez noktasından her iki karşılıklı şekli boyunca atılan parlayan bir güneş oluşturur. Zemin kırmızı ışık, sarı çizgi teşkil eden çubuklar ise siyah renktedir. Tavanlar, kenarı şeritli ve sekiz kenarlı düzgün bir geometrik şekilli de olabilir. Bu tarz, merkezde dairesel şerit ile çevrili bir rozeti ve çevre ile merkez arasında sekiz düzgün geometrik eşkenar dörtgeni toplar. Zemin burada nispeten daha zengin renkler içerir: Roza (et kırmızılığı), güneş kızıllığı, açık mavi, koyu mavi ve altın sarısı gibi. Birinci Sultan Mehmed zamanından kalmış olan tarihi İpek Han’ın ortasında bulunan küçük cami tavanı bu tarzdadır ve en eski bir tavandır. İkinci tarzda tavan inşası örnekleri hemen her evde Güneş şeklinde görünür. Tavanı bir tavan ağ gibi ören çizgiler, üçgen, kare, eşkenar dörtgen, dikdörtgen, düzgün altıgen veya sekizgen ile diğer çok kenarlı şekiller arz edebilirler. Bu tür tavanlardan, cami ve türbelerin çinili duvarlarında olduğu gibi, çok çeşitli numuneler gösterilebilir. Bunu da ya siyah üçgenler sırası, ya da sarı üçgenler sırası takip eder. Her tavanda mevcut olan bir kenar şeridi bunda da vardır. Veyahut tavan sarı çizgilerle, kesişmelerden ortaya çıkan kırmızı boyalı karelerden ibaret olur ve koyu yeşile boyanır,

dik açılı kırık çizgiler bu kareyi doldurur. Öyle ki: Karenin ortasından kesişerek geçen iki eksen, bu kırık çizgilerden düzgün, süslü şekiller meydana getirirler. Tavan, bazen zeminleri gül rengine yakın yeşil ve çizgileri siyah da olabilir. Bundan başka eşkenar dörtgen ve paralel kenar şeklinde kesilmiş tavan numuneleri de çok makbuldür. Eşkenar dörtgenler kırmızı renkte boyanmış olup, koyu yeşil renkli şeritlerle çevrilidir. Çizgi teşkil eden çubuklar burada da yine siyahtır. Tavanlarda grup sahaları çeşitli renkte boyanmış olarak ayrılır, çoğunlukla kırmızı, açık mavi, tahinî [koyu, kirli] sarı ve beyaz renkler tercih edilmektedir. Sonuncu renk özellikle üçgenler için seçilir. Koyu yeşil ve siyah da çok kere görülür. Daha zengin süslü olan tavanlarda renkli çiçeklerle, fantezi çizgili çokgenler görülür. Zikredilen ince tahta çubuklar yardımıyla yapılan tavan tezyinâtından başka, bir de kireç ve alçı karışımıyla döktürme çizgilerden yapılanı vardır. Bu sistem iç pencerelerin yapılış tarzı bahsinde tarif edilmiştir. Bütün tavanların merkezlerini teşkil eden rozetler çoğunlukla daire şeklinde olup, nadiren çokgendir. Dairevi olanlarda, rozet bir yuvarlak tahta çemberle çevrilmiş olup, çemberin iç kenarı, eğri çizgi ve doğru çizgiden meydana gelen tırtılları ihtiva eder. Rozetin merkezi ya ufak bir daire veya bir yıldızdır. Merkezle çember arasındaki alan eğri veya düz çubuklar yardımıyla çizgi tertibatını gösterir. Tavan rozetlerinin daha kolay biçimde yapılmasını sağlamak için son zamanlarda ince çubuklar yerine, kenarları sanatkârane biçilmiş kalas parçaları ikame edilmektedir. Bu rozetlerin zemini açık sarı, merkezi dairenin kenarıyla (güneş) ışınlarını meydana getiren çizgiler güneş kızıllığı ve belirsiz yerde altın sarısı renklerini içermektedir. Rozetlerin teşkili ve seçiminde güneşin model olarak daima büyük rol oynadığı şüphesizdir. Yaldızlı çubuklar ile işlenmiş, merkezinde yarım küre olan ve on iki kanatlı bir yıldızla, etrafında Arap tarzı tezyinâtı bir araya getiren altıgen rozetli tavanlar da vardır. Muhtelif, süslü ince tahtalardan yapılma bir geniş çerçeve, rozeti, tavanın diğer kısmından ayırır. Kesin olarak tespit edilebildiğine göre böyle bir tavan, II. Sultan Murad zamanından kalma bir evde mevcuttur. Evlerin Yatay Taksimatı: Öncelikle ikametgâh inşasının genel durumuna ilişkin birkaç söz söyleyelim: Alelâde az meyilli bir dam, basit bir çatı evin üstünü kaplar.

91

Çatı inşasında, birbirinin aksi iki tarafa karşılıklı olarak meyilli çatı kısımlarının sınır çizgisini oluşturan en yüksek hat, daima cadde istikametine paraleldir. Bu orta çatı hattının caddeye dik olduğu hiç görülmüş değildir. Açık meydanlarda inşa edilmiş olan cami ve türbelerin duvarları çoğunlukla çok yüksek olup, çatı kısmı etrafında alelâde saçak konumundadır. Eve girince insan kendini ağaç direklerin dayandırıldığı taşlıkta bulur. Taşlığın diğer kapısı mutlaka bahçeye gider ve oradan birkaç basamak merdivenle bir alt kata, kilere inilir. Bahçeye bakan odaların birkaçı harem dairesini teşkil eder. Büyük bir sofa ile haremin yatak ve oturma odaları ayrılır. Yatak odasının duvara raptedilmiş ve sabit yapılmış birkaç dolabı bulunur. Taşlıktan itibaren iki taraflı merdivenle yukarı kattaki selamlık dairesine gidilir. Selamlık, ortada yine büyük bir sofa ile biri kabul, diğeri oturmak için olan iki odayı ihtiva eder. Sofa dairenin büyük bir kısmını kaplar ve üç tarafa penceresi vardır. Mobilyası ancak büyük ve sabit bir dolaptan ibarettir. [Evin] kısımlarına gelince, nispeten geniş evlerde, kapının sağ tarafında ev aletlerinin korunmasına mahsus bir yer ve sol tarafında da bahçeye gidilecek yere yakın mutfak bulunur. Mutfak tertibatı basittir. Çünkü Türk kadını açıkta yanan odun ateşiyle yemek pişirmeyi adet edindiğinden sanat ürünü muntazam bir ocağa ihtiyaç duymayabilir. Mutfak yanından yine çifte merdivenle yukarı kata çıkılır. Merdivenlerden birisiyle evvela, ara katı teşkil ederek

Eski bir evin ahşap tavanı


92


YENİ MECMUA

Bursa’nın eski evlerinden caddeye bakan ve evin genel görüntüsünün pek az ve ehemmiyetsiz kısmını meydana getiren harem dairesine gidilir. Dairenin dört penceresi taşlığa ve bir tanesi de kafesle örtülü olarak dışarı bakar ve bir büyük sabit dolap haremin yegâne süsü ve mobilyasıdır. Haremin altında kiler bulunur. İkinci merdivenle yukarı kattaki selamlığa gidilir. Selamlık, üç kapılı salonu ile önde büyük camekânla ayrılmış bir aralık daireyi, bir abdesthane ve bir de araç gereçlerin korunmasına mahsus yeri ihtiva eder. Camekân bahçeye ve kabul salonları caddeye bakar. Çıkıntılı kısımlardan caddeye çok sayıda pencereler açılmıştır. Odaların çeşitli yerlerindeki ve camekânlı aralık dairedeki dolaplar selamlığın iç tertibatını oluşturur. Bütün Türk evlerinde çoğunlukla dikdörtgen bir manzara arz ederek iyi tesir bırakmayan görünen cephe tarafını aşağı ve yukarı katın geniş taşlık ve sofası teşkil eder. Sofa diğer kısımdaki bahçe tarafına kadar uzanıp, ahşap duvarları ve bahçeye bakan camlı büyük pencereleri kapsar. Ve oturma ve kabul salonlarını birbirinden ayırır. Bahçeden camekânlı bir kapı vasıtasıyla bir iki basamak yüksek olan taşlığa girilir. Burası divan diye adlandırılan, sabit dolaplarla döşenmiş olup oturmaya müsaittir. Ortalık yerden etrafı ufak bir havuz teşkil etmek üzere çevrilmiş bir çeşmecik çıkar. Girişin tam karşısında ufak bir mutfak ile ona yakın hususi bir kapıdan girilen ufak bir oturma odası haremi teşkil eder. Girişin sağ ve solundaki üç salon selamlık dairesidir. Odalar daima zikredildiği gibi, divan diye adlan-

dırılan büyük dolaplara sahiptir. Haremle selamlık arasında helezonik bir merdivenle ikinci kat selamlığa çıkılır. Burası da aynı şekilde büyük bir aralık daire ile iki büyük kabul salonunu ihtiva eder. Salonlar, her yerde olduğu gibi büyük raflara ve köşeleri kaplayan sabit dolaplara sahiptir. Bu salonları bünyesinde bulunduran ikinci kat, alt katın duvarları üzerinden balkonvâri bir şekilde dışa doğru çıkıntılıdır. Bursa’nın yukarı kısmında, Keşiş’in eteklerindeki meyilli bir yokuşta, bu tarzda bir imam evi görülür ki içinde fazla olarak cami de vardır. Kapıdan girilince arasındaki sakat bir merdivenle yukarı çıkılır. Pek ufak bir yeri işgal eden harem dairesiyle kiler ve saire hep alt kattadır. Merdivenle birkaç basamak çıkılınca ufak bir aralık ve beyaz sıvalı bir koridor insanı karşılar ki, eve bitişik olan camiye işte bu koridordan girilir. Koridorun daha ilerisinde, dönemeç yerinde alet ve erzak ambarları vardır. Cami, basit ve süssüz, dikdörtgen şekilde, ufak bir yerdir. Bünyesinde barındırdığı mukaddesatı yüksekçe tutmak için caminin döşemesi zemin yüzeyinden birkaç kademe yüksektir. Tavanı alelâde olup düz ve yataydır. Evin yukarı katı usul gereğince selamlık katıdır. Selamlık, bir aralık daire ile üç kabul odasından müteşekkildir. Başlıca süslemeleri ve donanımları her yerde olduğu gibi divanlar, duvara oyma suretiyle yapılan dolaplardır. Taşlıkta başlayan bir helezonik merdivenle minareye çıkılır.

Bursalı Şairlerden Seçmeler Rubai Mûrâne hattın mülk-i Süleymân’a değişmem Şehd-lebini la’l-i Bedehşân’a değişmem Didemden akan eşk-i terin derd-i gamınla Bir katresini lücce-i ummana değişmem36

Bursalı Âzim (Vefatı 1145 [1732]) Zülfün ki dest-i şânede bir pîç ü tâb olur Diller esîr-i keşmekeş-i ıztırab olur Verse haraba dilleri çeşmin aceb değil Erbâb-ı ayşin ekseri hâne-harab olur37

Bursalı Hâtifî (XI. [XVII.] Asır)

93

Piyer Loti’de Bursa Yeşil Cami’den Birkaç Parça Yeşil Cami’in imamları sabah gölgesinde oturmuş, o günün tahayyülatına başlıyorlardı. Yeni güneşin ilk saatleri onları alışıldık yerlerine, mukaddes avlunun kenarına, asırlık çınarların altına henüz toplamıştı. Arkalarında cami, mermer cephesini arz ediyordu ve ayakları altında, hayran gözleri önünde, yeşillikler içine dalmış Bursa şehri ovaların uzak uçurumuna gömülüyordu. Onlar, Yeşil Cami’in imamları gölgede hayale dalıyorlardı. Hareketsiz sarıkları üzerine çınarların yeni yaprakları pek serin bir kubbe uzatıyordu. Dalgalanan düşüncelerini karıştıran gürültüler azdı. Kuş şarkıları, akarsuların musikisi ve küçük çocukların uzaktan işitilen sesleri, aşağıdan, ağaçlar arasına yarı saklı şehir, rahat, sakin ve bu kadar yaprak altında hafiflemiş hayatının namesini ancak gönderebiliyordu. İmamların hayallere daldıkları avlu bile camiin [kalbe] ilham ettiği dini hissediyordu. Mayısın küçük çiçekleri ile örtülmüştü; oraya, her gelene açık bir kapıdan girilirdi. Bu imamların iltica ettiği ihtiyar çınarlardan başka orada bir büyük, karanlık servi ile içerisinden bir çeşme fışkıran, hafif kubbelerle süslenmiş bir beyaz köşk vardı. ***

Biz küçük, boyalı arabamızda geçerken Bursa gözlerimiz önünde manzaralarını değiştirmişti. Yarım saat yoldan sonra, içerisinde bir ağaç kümesi altında, sel gibi akan geniş ve derin bir hendeğe ulaşmıştık; üzerinde köprüler, Bizans’tan kalma eski, ağır ve yarım çemberli köprüler vardı. Bu köprülerin genişliği gereksizce fazla olduğu için Türkler üzerine, parmaklıklar boyunca, tuhaf manzaradan korunmak üzere asılı evceğizler inşa etmişlerdi. Bunlar meskûn köprülerdi. Arap şehirlerinin içine nüfuz edilmez ve sıra beyaz kireçten oldukları için gömülü gibi duran büsbütün penceresiz evleri vardır; bunun aksine olarak Türkiye’nin boyalı ahşaptan şehirleri, İslam’ın hükümlerine riayet etmek şartıyla yalnız hafif kafeslerin örttüğü binlerce delikten etrafa bakılır. Şehir nihayet geçildikten sonra arabamız Yeşil Cami’in yanında, çınarların altında durmuştu ve biz daha o zamandan büyülenmiş, hatta biraz kendimizden geçmiş bir şekilde, mukaddes avlu-


94


YENİ MECMUA

ya girmek üzere küçük kapıdan geçmiştik. O zaman avlunun kenarına oturmuş imamların, seyrettikleri derin uzaklıklar üzerine resmedilmiş çehreleri gözüktü. Beyaz veya yeşil sarıkları bize doğru bir an için dönmüştü ve sonra bizi de seyretmeyi bırakarak tekrar hayale dalmışlardı. Bembeyaz ve sakin cami bize kaldı. Asırlarla, zelzelelerle biraz eğilmiş duvarları, lekesiz beyazlıklarına rağmen evvela uzak zamanlar hissini veriyordu, orada dizili taşlar arasına yeşil bir saçak teşkil ederek taraf taraf ot bitiyor ve yuvalarını duvarın kovuklarına yapan meşgul güvercinler etrafta gidip geliyorlardı. Tertibi esrarengiz olan yüksek kapının başlığı, mağara sarkıtlarından yapılmış karışık bir kemer boynu gibiydi. Pencereler, Gırnata saraylarının narin ziynetleri ile çerçevelenmişti. Fakat ayrıntıların bu aşırı karışıklığına rağmen genel görünüm, büyük çizgiler, her şey yine rahatlık verici ve sade idi. Beş asır evvel Yeşil Camii fikrinde tasarlamış ve onu bu derin manzaralar önünde, bu ağaçlar memleketi üzerine ilerleyen bir balkon şeklinde bina etmiş olan insan, hayalin hakikaten büyük bir üstadı imiş. Hiç dokunulmayan otların istila ettiği beyaz mermer merdivenler üzerinde bugün küme küme gelincikler bitmişti. Türkler insanoğlunun en gösterişli, görkemli şeyleri üstünde haklarını geri alan vahşi çiçeklerin ve harabelerin sihrini bilirler. Zaten onlar hiçbir şeyi asla tamir etmek istemiyorlarsa bu, Allah’ın arzusu –ki her şeyin düşmesi ve bitmesidir- hilafına gitmemek içindir. Gölgede oturan imamlar bizim mabede girmeyi arzu ettiğimizi anlayınca, yanlarında uzanmış, düşünen bir delikanlıyı göndermişlerdi. O, mukaddes makamı ziyarete gelenlere pabuç kiralamayı meslek edinmiş fakir bir çocuktu. Ayaklarımızı giydirmek ve rahat ve sessiz camiin kapılarını açmak üzere mütevazi bir şekilde gelmişti. Evvela yalnız serinlik, leziz, hafif bir ışık ve azami sükût hissi duymuştuk. Sonra, yavaşça, bu yerin hususi sihri gönlümüze işledi. Ortada, bembeyaz bir havuzdan bir çeşme fışkırıyordu. Duvarları üzerinde nadide çiniler – üç yüz seneden beri boyanması usulü unutulmuş olanlardan- ve mermerlerin beyazlığı birbirini izliyordu. Giriş kapısının üstünde, gayet yüksekte, eski zaman sultanlarının mahfili gözüküyordu ve her iki tarafta, döşeme taşları seviyesinde, buna benzeyen, imamlara mahsus başka mahfillere açılıyordu. Tasavvur edilmesi imkansız çiçekler tasavvur ederek o mahfilleri, üzeri kıymetli mermerlerin açık sema rengi serin firuzeden, acayip yeşillerde sönen ölgün

firuzeye kadar bütün firuze mavilerinden çerçeveleri ve saçakları vardı. Camiin sonundaki mihrap parlaklık saçar bir görünümdeydi; gayet yüksek ve haşmetli bu eski sanat şaheseri tamamıyla çinidendi, çiçeklerinin, arabesklerinin, kabartma kitabelerinin bitimsiz büklümleri vardı; bin büklümlü yumurta biçimli sarkıtlarla yüklüydü ve mağara kubbelerindeki ağır billurlaşmaları hatırlatıyordu; ve hepsinin üzerinde, bu yığılmış karışıklıkları taçlandıran yonca yaprağı şeklinde bir sıra büyük ve rengarenk tezyinât, duvarların beyaz mermerleri arasında dikkati çekiyordu. Ve daima, dışarıdan olduğu gibi burada da, ayrıntıların hayret veren yığını içinde cami, her şeye rağmen bakışa zevk vermek için, genelinde yüksek bir sanatla kurulmuş ve sade idi. Orada ortaya çıkan sükût, belki canlı şekillerin bulunmamasından ileri geliyordu. Kiliselerimizi tezyin eden bazen muhteşem, fakat daima fazla beşeri suretlerden burada eser yoktu. Çiçekler bile kendilerini değiştiren bilmem nasıl sert bir tavra sahip, her tarafta geometrik bir uyum, gayri şahsi, hayali, mevcut olmayan şekiller; eşyanın tertibi ve saf çizgileri ne canlı ne maddi, ebedi bir âlemin yakınlık ve sükûnunu hissettiriyordu. Sonra bu camiin banisi I. Mehmed’in türbesini ziyaret etmek istemiştik. O civarda, biraz daha yüksek bir meydan üzerinde ve bizim oraya gitmemiz için ihtiyar çınarların altından geçmek, birkaç taş basamaktan daha çıkmak lazım geldi. Asıl bu türbenin ismi olmakla beraber yeşil, etrafının hayret verici yeşilliği ve çınarların burada mermer üstünde devam ettirdiği yeşil ışığıyla bu mübarek yerin geneline pek yaraşıyor. Kubbeli ve sekiz köşeli bir mezar ki, dışını süsleyen sıvanın küf rengi [çini] kareleri kertenkele yollarını taklit ediyor. İçeride, deniz ve zümrüt renkleri arasında oynayan bir sihir, dışarıdaki benzer, fakat üzerlerine yaldızla ince arabesk çizilmiş çiniler ve sekiz yeşil köşenin her biri ortasında birçok renkli ve dilimli bir şekil –şu hem gayet karışık, hem gayet sade nakış, acem şalına benzeyen ve ince uzun bir avuç haline gelerek zambağa benzer bir çiçekle nihayetlenen şekillerden bir tane, yükseğe, kubbenin yanına takılmış renkli, küçük camlardan, mücevherler arasında süzülmüş gibi başkalaşmış bir ışık akıyor. Bir de üzerlerinde pabuçlarla sessiz yürünen eski halıların kalınlığı ve türbenin ortasında sanduka. Tabut şeklinde, başında eski kavuk, üzerinde frenk üzümü renginde ve donuk beyaz sırma ile âyet-i kerîme işlemeli Mekke örtüsünü taşıyan azametli sanduka. Bu deniz suyu renkli zemin önünde yükselen büyük, hazin, pembe ve sırma örtülü şey, şark sanatının harikalarından

95

biridir. *** Genel görünümü Bursa’yı teşkil eden çok sayıdaki sükun ve hayal mahalleri içinde özellikle manevi lezzeti yüksek olan bir yer daha vardır: Muradiye camii etrafındaki mezarlık… Burada, kale kadar yüksek servilerin, Fobe’nin baobab [ağaçları]ları kadar büyük çınarların gölgesi altında geçmiş son padişahlardan birkaçının meskenini teşkil eden küçük türbeler var. Gül ağaçları sarmaşıklar gibi bir ağaçtan bir ağaca dolanır, yabani otların istila ettiği dar yollarda hayret verici bir hoşlukla38 çiçek açarlar. Her tarafta, eski çeşmelerden su akar; kuşların bütün dallarda yuvaları vardır. Burası gölgenin korusu, özellikle güllerin korusudur. Bir istisna olarak buradan bir yer gözükmez, aşağıdaki ovalar oradan yalnız hissedilebilir. İnsan orada sükutu her yerden daha fazla taarruzdan saklanmış ve korunmuş kılan yeşil bir kubbe altında duyar. Dalgın bir imamın bize birer birer açtığı büyük eski türbelerin en cazibeli olanı Sultan39 Murad’a ait olanıdır. İçerisi en ziyade hayret verici çinilerle örtülüdür. Bu mavimsi zemin üzerinde eski tarzda ve çok kıymetli resimli çiçekler serpilmiştir; kabartma şeklinde minelenmiş kızıl çiçeklerle karışık firuze yeşili ve lacivert çiçekler… Pembe çiniden, zemini siyah, üzerine pembe çiçek demetleri işlenmiş beyaz, dinî kitabeler yazılan saçak şeklinde bir kabartma, bu pek latif duvar süslemesi üzerine uzanır. Sultan, mezarının çimenle bezenmiş ve sema suyuyla ıslanmış olmasını istediği için kendisinden sonra gelenler bu değer biçilemeyen türbenin kubbesinde bir delik bırakmışlardır ki, oradan yağmurlar girer. Büyük ve açık bir tabut şeklinde beyaz mermer sanduka kırmızıya benzeyen bir toprak ile doldurulmuştur ki orada harikulade, çini duvarların gölgesinde, solgun ve hastalıklı bir ot biter.

Bursalı Şairlerden Seçmeler Gazel Bir güzel dürzînin oldu bu gönül âvâresi Kim anın uşşâka dâim eksik olmaz yaresi Gözlerim enguştvâne kirpiğimdir iğneler Kanlı yaşım al ibrişimdir ey can paresi Derd ile inceldi çırpı ipi manendi tenim Yaşıyla döndü tebaşire bu gözüm karesi Dil metaı sandı biçilmezdi vaslın câmesi Sabr işi bitti dikilmez mi bu bağrım yaresi Ey Nihâlî dürzî dilber koçayın dersen eğer Külhanî olmakdan özge yokdur anın çaresi40

Bursalı Nihâlî (vefatı 949 [1542])


96


YENİ MECMUA

Şeyh Küşterî ve Karagöz Bizde hayalîlerin piri sayılan Muhammed Küşterî Bursa’da medfun olduğu gibi, Çekirge yolunda da Karagöz’ün mezar taşı vardır. Bursa Özel Sayısı’nı Karagöz’den bahsetmeden bitirmek doğru değildir. Dergi okuyucularına üç kaynaktan aldığımız açıklamaları nakletmek istiyoruz. Ziya Bey, Karagöz’ün menşei hakkında yazdığı bir mektupta diyor ki: Fütûhât-ı Mekkiye babının son fıkrasında Hazreti Şeyh [Muhyiddin İbn Arabî] buyuruyorlar ki: “Bizim bu meselede ima ettiğimiz şeyin hakikatini bilmek isteyen, hayal perdesine, oradaki suretlere ve o suretlerden söyleyene baksın. Küçük çocuklar bu perdenin mahiyetinden ve onun arkasında durup şahısları oynatan ve şahısların lisanından söyleyen kişiden habersizdir. Suretler âleminde de hakikat bunun aynısıdır; insanların çoğu, farz ettiğimiz küçük çocuklar gibidir. Bunun sebebi açık ve aşikardır. Görülür ki: küçük çocuklar hayal meclisinde sevinirler, sevinçlerinden gülerler, oynarlar…” Fütûhât-ı Mekkiye’nin aynen şu bahsini okuyanlar, Orhan Gazi devri ricalinden olan Şeyh Küşterî’nin Karagöz oyunu mucidi ve ilk defa ortaya çıkaran kişisi olamayacağını kabul etme noktasında tereddüt etmezler. Zira, Şeyh-i Ekber, Fütûhât kitabını 599 hicri tarihinde [M. 1203] Mekke-i Mükerreme’de bulunduğu sırada telif buyurmuşlardır, bu sabittir. Elbette bahsettikleri hayalin de o tarihten evvel mevcut olması zaruridir. İbn Arabi’nin Şam’da mukim oldukları sırada, yani 600 tarihlerinden sonra, bir kere daha Fütûhât nüshasını yazmış bulunmalarının esas meseleye hiçbir tesiri olamaz. Şeyh Küşterî ise, 768 hicri tarihinde vefat etmiş bulunan Orhan Gazi asrında tanınmış bir zattır. Buna binaen denilebilir ki, Osmanlı Medeniyeti’nin ortaya çıkışı ve yayılması üzerine Bursa’ya gelmiş olan Şeyh Küşterî evvelce Arap bölgelerinde görüp bellediği oyunu – Osmanlı Medeniyeti’ni meydana getiren heyetin kabiliyetini görerek- o sırada Arapçadan Türkçeye nakil ve tercüme etmiştir. İşte Şeyh Küşterî olsa olsa Osmanlı dünyasında bunun ilk nakledicisi ve yayıcısı hak ve şerefini muhafaza edebilir. Aslen ve esasen icat etme hakkına sahip olamaz.” İstanbul’un eğlenceleri makalelerinde Ali Rıza Bey diyor ki: “Hayal oyunu çok zaman evvel mevcut olup, Orhan Gazi devri ricalinden Şeyh Küşterî Osmanlıların kabiliyetlerine göre değiştirip yeniden düzenlemiş ve Yıldırım Bayezid zamanında yaygınlaş-

maya başlamıştır. Tarihler Yıldırım’ın çok sayıda nedimi [padişahları hoş sözler, fıkra ve hikayelerle eğlendiren kişi] olduğunu yazarlar. Bunlardan Kör Hasan isminde bir zat bu sanatta maharet kazanmış olduğundan Padişah’ın huzurunda hayal oynatırmış. Kör Hasan’ın torunlarından Mehmed Çelebi de hayal oynatmakta şöhret kazanmış olduğundan haftada birkaç gece IV. Murad huzurunda sanatını icra edermiş. Yedi yaşında tahta çıkan Avcı Sultan Mehmed hayal oyununu sevdiğinden Bekçi Mehmed namında bir hayalî, Padişah’ın mizacına göre oyunda bazı değişiklikler yaparak Padişahı eğlendirmiş, bu Bekçi Mehmed 1070 [1660] tarihinde vefat etmiştir. Sonraları Şerbetçi Emin isminde bir zat şöhret kazanmıştır. III. Selim devrinde yetişen Kasımpaşalı Hafız Bey ve II. Mahmud nedimlerinden Said Efendi benzeri az bulunur hayalî imişler.” Ziya Bey’in Şeyh Küşterî hakkında verdiği bilgilere göre bu zat İran’ın Küşter, Şüster beldesindendir. Diğer birçok emsalleri gibi seyahatle Bursa’ya gelerek Karaşeyh mahallesinde ikamet etmiştir. Bazı tarihi kaynaklara göre Şeyh Küşterî büyük cezbe sahibi bir zat imiş. Hudavendigâr Gazi Hazretleri’nin saltanatının sonlarında vefat etmiştir. Eskiden beri kabrinin önünde bir çeşme akarmış, hâlâ da öyledir. Taşının üzerinde “Kutbu’l-Ârifîn Gavsu’l-Vâsilîn Cennetmekan-ı Firdevs-âşiyân Sâhib-i Hâyal Şeyh Muhammed Küşterî ibaresi ve 802 [1400] tarihi yazılıdır. Bu zat yakın zamana kadar, üzeri, demir ve tel örgülü müstakil bir türbede medfundu. Daha sonra bir Boşnak’ın yaptırdığı ev, türbeye tecavüz ederek onu kendi bünyesine almıştır. Hatta, 1335 [1917] senesi Eylül ayında, ev sahibesi bir gece Şeyh’in taşlarını, kabrini yerinden sökerek, asırlardan beri medfun olduğu mezarının yerini değiştirmeye teşebbüs etmesi üzerine, bir komisyon eski vakfiye kayıtlarını inceleyerek, gerçekte türbenin bir türbedârı bulunduğunu, bazı mübarek gecelerde kandil yakılmak üzere vakıf tarafından zeytin yağı verildiğini meydana çıkarmış, ve tanzim edilen rapor idare meclisi tarafından da “kadim kıdemi üzerine terk olunur” esas [Mecelle] kaidesine binaen şeyhin asırlar görmüş mezarı olduğu gibi yerinde bırakılmış ve sökülen taşları yerlerine konulmuştu. Komisyon vazifesini ifa etmek üzere, haneye geldiği zaman, ihtiyar bir Boşnak kadın: “Şimdiye kadar biz misafir ettik, bundan sonra başkası saklasın!” cevabını vermişti. Evliya Çelebi, Karagöz hakkında şöyle diyor: “Evvela bütün hayalilerin piri,

97

Sultan Ahmed meclisinde bulunmakla şeref bulmuş, hatt-ı şerif ile [fermanla] nedimlere, kasidehanlara can veren ilk usta olan gölge oyuncusu Kör Hasan oğlu Mehmed Çelebi’dir. Dede, Yıldırım Bayezid Han zamanında Kör Hasan namıyla anılan, Yıldırım Han’ın rind tabiatlı sohbet arkadaşı imiş. Mehmed Çelebi, alimler arasında makbul ve mümtaz bir kişi idi. Pir-i marifet bir çelebi idi. Farsça, Arapça konuşan, musikişinas bir kişiydi ki, ilm-i edvarın [musiki ilminin] ikinci Fârâbî’siydi. Karagöz oynatıcısı, ta’lik yazısında hattat, beste sahibi idi. Şeyh Şâzelî’den sonra gölge oyununa şöhret kazandıran budur. Gölge oyunu perdeler içinde bir küçük perde daha kurup gayet incelikli tasvirlerle gölge oyunu oynatmak onun icadıydı. Kadınlara gayet yakın olduğundan gölge oyununda genç kadın taklidi, güzellerin taklidi, dilsizler taklidi, dilenci Arap ve Arnavut taklidi, dilenci Kör Arap ile Bekri Mustafa taklidi, mirasyedi taklidi, genç kızlar hamama girip Gazi Boşnak hamamda genç kızları basıp Karagöz’ü anadan üryan bağlayıp hamamdan çıkarmasının, hacı ve ad babası Şerbetçizade’nin taklidi… Hasılı gölge oyununda üç yüz parça taklitleri vardı. Bir taklitçinin ona benzer bir taklit meydana getirmesi mümkün değildir. Bir kere dinleyenin muhabbet edip elbette memnun olması kaçınılmaz idi. Zira bütün taklitleri, hakiki araştırma mahsulü olmak üzere nice kelamları vardı ki, dil ilimleri sonucuydu. Karagöz ve Hacivat ki, Bursalı Hacı İvaz’dır, Selçuklular zamanında Yörükçe Halil ismiyle müsemma pek Resul aşığı idi. Yetmiş yedi sene boyunca Mekke’den Bursa’ya gidip gelirdi, Efyeli oğulları namıyla ecdadı şöhret bulmuştu. Karagöz ise İstanbul Tekfuru Kostantin’in ulağı imiş. Edirne yakınındaki Kırk Kilise’den ağzı laf yapar, dünyanın hilekârı bir çingene idi. Adına Sofyozlu Karagöz Çelebi derlerdi. Tekfur Kostantin yılda bir kere Selçuklu Sultanı Alaaddin’e gönderdiğinde Hacivat ile Karagöz’ün birbirleriyle konuşmalarını ve mücadelelerini o zamanın pehlivanları gölge oyununa koyup oynatırlarmış….” Diğer bir rivayet: Yıldırım Bayezid Han, inşasına başladığı camiin altı ay zarfında tamamlanmasını mimarına emredip tembih etmiş olduğu halde işçiler arasında bulunan Karagöz ile Hacivat (Hacı İvaz), birbirleriyle bitmek tükenmek bilmeyen münakaşaları, mücadeleleri, konuşmaları cami-i şerifin istenen zaman zarfında tamamlanmasına mani olmuştur. Padişah hazretleri, inşaatın bu şekilde gecikmesinin sebebini sormuş, Karagöz ile Hacivat’ın bunda etkisi oldukları cevabı arz edilmesi üzerine her ikisi de cezalandırılmış. Karagöz’le Hacivat’ın vefatından son-


98


YENİ MECMUA

ra, Şeyh Muhammed Küşteri, bunların küçük ölçülerde tasvirlerini yapıp huzurda, perde arkasında oynatmaya başlamıştır. Zaten Hacivat zamanının nüktedanlarından gölge oyunu perdesinde sözler söyleyip kıssadan hisse alınırdı. Bursa civarında Konya Caddesi üzerinde Hacivat Hanı namıyla harap bir han vardır. Çekirge’ye giderken Çivicinin Konağı adıyla bilinen konağa varmadan sağda Karagöz adına dikilmiş bir mezar taşı vardı. Bursa’nın istilasında Yunanlılar bu taşı kırmışlardır. Kitabesi şöyledir: 41 Nakş-ı sun’un remz eder hüsnünde ru’yet perdesi Hâce-i hükm-i ezeldendir hakikat perdesi Sîreti surette mümkündür temaşa eylemek Hâil olmaz ayn-ı irfana basiret perdesi Her neye im’an ile baksan olur iş âşikar Etmiş istilâ cihanı hâb-ı gaflet perdesi Bu hayal-i âlemi gözden geçirmektir hüner Nice kara gözleri mahvetti suret perdesi Şem-i aşkın yandırıp tasvir-i cisminden geçen Âdemi âmed-şud etmekte azimet perdesi Hangi akse iltica etsen fena bulmaz aceb Oynatan üstadı gör kurmuş muhabbet perdesi Dergeh-i Âl-i abada müstakim ol Küşterî Gösterir vahdet ilin kalkdıkta kesret perdesi42 Ali Rıza Bey “İstanbul’un Eğlenceleri” makalesinde iki fıkra anlatıyor ki dikkate değerdir. Bu iki fıkrayı aynen alıyoruz. Meşhur hayalilerden Hafız’ın semti Kasımpaşa’da olduğundan öteden beri olagelen usul icabınca yardakçıları [yardımcıları] takımları alıp cemiyete giderler ve kendisi de doğruca [oraya gider ve] malzemelerini hazır bulurmuş. O gün için adamlarına tembih etmek hatırından çıkmış. Kendisi Cuma akşamı her zaman olduğu gibi yalnız başına Beylerbeyi’ne gitmiş. Yardımcılarını orada bulamayınca aklı başına gelmiş. Ne çare ki o vakit şirket vapurları olmadığı ve iskele kayığı ile Kasımpaşa’ya kadar gidip, takımları ve yardımcıları alıp geri dönünceye kadar sabah olacağından bir çare düşünmüş ve derhal daire müdürünü buldurarak gizlice durumu anlatmış. Kendisine yalnız perde kurmak için bir yatak çarşafı ve Karagöz’le Hacivat’ın attarlarda satılan resimlerden birer adedinin tedarik edilmesini tembih etmiş. Ve nihayet hayal (perde oyunu) başlamış ve Hacivat ile Karagöz meydana gelmişler, muhavereye [karşılıklı konuşmaya] tutuşmuşlar. Gülmeler de yükselmiş, muhavere kızıştıkça kahkahalar ayyuka çıkmış. Orada hazır bulunanlar gülmekten çatlamak derecesine gelmiş, hiçbir kimse vaktin nasıl geçtiğini fark edememiş. Neticede uygun bir ana denk getirip Hacivat’ın Karagöz’e hitaben: “Artık Karagöz senin ettiğin kusur-

lar için lazım gelen cezayı inşallah diğer bir cemiyette tertip ederim. Bu akşam bu kadarla iktifa edelim!” demesi üzerine cemiyet sahibi derhal Hafız’a hücum ile: “Ne demek efendim, seninle sabaha kadar üç oyun üzerine pazarlık etmiş idik, daha henüz birine bile başlamaksızın oyuna nihayet vermek istiyorsun, mukavelemizi tamamıyla yerine getirmeye mecbursun!” diye vaki olan öfkesine ve ısrarına karşılık Hafız: “Evet efendim, mukavelemiz öyle idi. Fakat perde oyunu geceye mahsus bir eğlencedir, eğer gündüz mümkün ise mukaveleyi icraya hazırım!” diyerek pencerenin perdesini kaldırınca herkes sabah olduğunu fark etmiştir. Diğer fıkra: “Hafız bey III. Selim’in huzurunda bir gece hayal oynatırken, oyun Karagöz’ün ağalığı [üzerine] olup, kahyası Hacivat Çelebi bir takım köleler ve cariyeler getirir. Ağa kölelerden birinin isminin Selim olduğunu öğrenmesi üzerine yüksek sesle: “Selim!” diye çağırır. Bunun üzerine Padişah da latife olsun diye “Lebbeyk” cevabını verir. Bunun üzerine Hacivat Karagöz’ün karşısına gelip: “Eyyy Karagöz, huzur-u şahânede bir sürc i lisan ettik ki artık affı mümkün değildir. Şevketmeâb Efendimiz sana hacca ruhsat buyurdular. Artık tövbekâr olup hacca gideceksin” der ve derhal perdenin arkasındaki mumu puf diye söndürür. Zat ı Şahâne telaş edip: “Hafız vallahi gücenmedim. Muradım bir latife idi. Kesme, oyuna devam eyle” buyururlarsa da Hafız: “Cenab ı Hak ömr ü şevketinizi uzun eylesin, efendimiz kusurumu af buyurdunuz. Lakin sanat itibariyle bu hata kulunuzdan sadır olmamak lazım gelirdi. Mademki vaki oldu, artık benim meziyetim kalmadı” cevabını verir ve tövbe edip hacca gider.” Karagöz hakkında vaktiyle bir Fransız mecmuası özel sayı neşretmişti. Bu sayıda Adolf Talasso’nun bir makalesi vardı. Kıymet ve kıymetsizliği hakkındaki değerlendirmeleri işin uzmanlarına bıraktığımız bu makalenin yalnız dikkat çeken parçalarını tercüme ediyoruz: Fransızların halk tiyatrosu olan Guignol’a Türkiye’de Karagöz karşılık gelir. Bu iki oyunun arasında iki fark vardır: Guignol’un tahtadan mamul olan karakterleri dekorlu ve perdeli bir çerçeve dahilinde gerçek aktörler gibi hareket ederler; Karagöz’ün karakterleri renkli deve derisindendir ve ombres chinoises ([Fransızca] çinli gölge)ler gibi arkadan aydınlatılmış gergin bir tülbendin çerçevesi üzerine hayallerini yansıtırlar; fakat “çinli gölgeler” hareketsiz ve monoton şekilde siyah oldukları halde tülbent üzerinde Karagöz karakterlerinin çehre ve kostümlerinin renkli, hareketleri ve en küçük işaretleri açıkça gözükür. Renkli karakterler perdenin arkasın-

99

daki kuvvetli ışık sayesinde elde edilir. Bu ışık, kuklalara şeffaflık vererek renkleri perde üzerine vurur. Filtre kuklalarla onları oynatanlar arasında bulunduğu için arkada olanların gözükmesine mani olur. Işığın bu konumu, hayalin niçin dekorsuz gösterildiğini de izah eder: Dekorlar karakterlerin hareketine mani olurdu. Karagöz üç birlikten1 yalnız mekan birliğini muhafaza etmiştir ki buna da mecburdu. Olayın hangi sürede cereyan ettiğini halka Karagözler oyun esnasında bildirirler. Shakespeare zamanında da böyle değil miydi?… Kuklalar arkalarına sabitlenmiş değneklerle oynatılır: Bir çeşit kazık işkencesi! Kolları, bacakları, başı ve gövdeyi oynatan ipler bu değneklere bağlıdır. Karagöz’ün kökeni, geçmişin karanlıklarında gizlidir; bu da Karagöz’ün neden gayri ahlaki olduğunu bir dereceye kadar izah eder. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’un fethini düşünmesinden çok önce, göçebe kabileler çapkın Karagöz’ün âşıkane bahadırlığından zevk alırlardı. Kim iddia edebilir ki Karagöz Asyalı bir rable[?]’nin dahi kafasından doğmuş olmasın! Bazı muharrirler Karagöz’ü Selahaddin Eyyübi’nin vezirlerinden birinin karikatürü zanneder. Bu durumda Karagöz’ün menşei Türk değil, Müslüman olur. Fakat, olaylardan ziyade hayal üzerine kurulu olan bu rivayete hiçbir delil yoktur. Her ne olursa olsun, asırlar Karagöz’ün coşkun mizacında hiçbir değişiklik hasıl edemeden gelip geçmişlerdir. Karagöz topluluğu karakterlerinin sayısı hayalcinin iktidarına bağlıdır; her çift Karagöz için bir adama ihtiyaç vardır. Bununla beraber temsilin icrası için dört kişinin bulunması gereklidir: Karagöz, Hacivat, İhtiyar ve Zeybek. Karagöz, Polichinelle’in vazifesini görür. Onun gibi budala, hilekâr ve ikiyüzlü olan Karagöz alt tabakadan milli bir tipi temsil eder. Napoli’nin Pulcinella’sı, Roma’nın Me Appannaggio’su, Polonya’nın Arloken, Fransa’nın Polichinelle’i, Lion’un Guignol’u, İngiltere’nin Punch’u, Türklerin Karagöz’ü hep birbirlerine benzerler. Şu farkla ki, bunların her biri kendi mensup oldukları milletin en belirgin ihtiraslarına sahiptir. Milletten alınan bu kahramanlar, hayvani hislerini tashih edecek terbiyeyi görmedikleri için istisnasız hepsi bencildirler. Hepsi de kişisel menfaatlerini, hizmetkârı bulundukları kimselerin menfaatinden üstün tutarlar. Hayatı ancak rahat ve bol yemek addettikleri için bir tek gayeyi hedef edinirler: arzularının yatıştırılması. Bu çapkınlar güruhu içinde en medeni gözüken bu listedir. Halk müsamerelerinin sıraları, 1 Üç birlik, zaman, mekan ve olay birliğidir ki klasik tiyatroda tabiilik lazımdı.


100


YENİ MECMUA

amaçlarına ulaşmak için her çareyi hoş görürler. Sanırsınız ki Makyavel kartıdır Başkasının malını çalmayı konsolun karşısına göz dikmeyi,43 dayak atmayı aynı kolaylıkla icra ederler. Şerefi yalan söylemekte bulur ve taassubu taklit etmede hiçbir sıkıntı çekmezler. Fakat esasında onlar hiç de zalim değildirler: Hepsi, iyi çocuk ve korkaktırlar ki bu da ikiyüzlülüklerini bir dereceye kadar izah eder. Bu kaideye yalnız İngiliz kuklalarının kahramanı Punch bir istisna teşkil eder. Karagöz’ün başlıca iki alameti vardır: İlk olarak kafasının tamamen kel olması, sonra… sonra, Benjamin Contsant’ın iddiasına göre [Firavun] Sesostris’in her fethettiği yere heykelini diktirdiği şey. Kelliğini takke ve şapka arasında bir şey olan ışkırlağı içinde saklar. Temsil esnasında bu ışkırlağın çeşitli defalar Karagöz’ün başından çıkarıldığı ve bir cami duvarı kadar çıplak olan kafası üzerine sopaların dolu gibi yağdığını ilave etmek beyhude olur. Karagöz’ün kelliği, Polichinelle’in kamburluğu gibidir. Hacivat, Karagöz’ün dostu, silah arkadaşı, kurnaz heriftir. O her şeyi bilir, tanır, her şeyi görmüş, okumuş, tetkik ve tefsir etmiştir. Her tarafta seyahat etmiştir. Her şeyi izah eder. Şairleri alaya alma, onlara nazire yapma hususunda arkadaşından ileridir. Karagöz sahnesinde onun rolü Revolermiz’in Komper’ine benzer. Hiçbir fennin onun için muammaları yoktur. Fakat bu sokulgan ve sahte mahluk en büyük maharetini insan kalbini/duygusunu anlayışında gösterir. O zekânın Stendal’ı, Tartuffe44 ile karışık bir tür Stendal’dır. Daima harekettedir, daima işini perde arkasından görür. İşleri fena bir şekil aldığı zaman Karagöz daima ona müracaat eder. Onu dövebilen yalnız Karagöz’dür ve Karagöz’e nedendir bilinmez bütün mevcudiyeti ile tabidir. Elbisesi ona XI. Louis’nin karikatürü halini verir. İhtiyar karakteri, hayalcinin keyfine göre Ali, Mustafa veya Mehmed şeklinde isimlendirilir. Hantal adamları temsil eder; oyunun kurbanıdır. Gülünç bir aşık ve aldatılan ihtiyar. Zararları o öder ve daima dayak yer; boynuz takar ve memnundur. Zeybek, Bekrî Mustafa ve Başıbozuk oyunun umacısı, Le Capitaine Fracasse’ı veya şeytanıdır. Kızları kaçırır, hırsızlık yapar, kafa keser. Kırk tulumbacı kadar küfreder ve ağzını ancak küfür veya ölüm tehdidi için açar. Şiddetlidir. Karagöz’ün arzularına ve Hacivat’ın hilekarlığına tahammül edemez. Daima oyunun sonunda kötüleri cezalandırmak için gelir: Fakat onların kurbanı değilse bile daima eğlencesi olur. Hazin, doğru olduğu için daha da hazin bir hikaye…

Bursa’daki Ziyaretgâhlar İçin Rehber Camiler Sultan Orhan Camii: Bursa’da ilk önce tesis edilen binalardandır. Kapısı üstünde şu kitabe mevcuttur: “Bu şerefli imaretin yapılmasını mücahitler ve gaziler sultanı Osman oğlu Orhan Bey –her ikisinin toprağı güzel kokulu olsun- 740/1339 tarihinde emretti. Ve Karamanoğlu camiyi yaktı, sonra Sultan oğlu Sultan Mehmed Çelebi Han’ın –saltanatı daim olsun- büyük veziri Bayezid Paşa’ya işareti ile 820/1417’de tamir edildi.” Şu halde ilk bina Karamanoğlu tarafından yakılmış, sonra Çelebi Sultan Mehmed’in emri ve veziriazam Bayezid Paşa’nın himmetiyle bugünkü gördüğümüz bina yeniden veya tamir edilerek yaptırılmıştır. Bu cami, devrinin mimari üslubuna uygun bir biçimde tamamen yontma taştan ve aralık yerleri kırmızı tuğladan yapılmıştır. Çatı altındaki saçaklar da, şehrimizde tek tük kalan medrese, türbe ve han cephelerinde görüldüğü gibi “testere dişi” tabir olunan tuğla çıkıntılarla inşa edilmiştir. Son cemaat mahallini teşkil eden kalın taş sütunlara istinat eden kısmın haricen yukarı taraflarındaki tuğla kısımlarının kare ve eşkenar dörtgen gibi geometrik şekiller tarzındaki süslemeler dikkatleri üzerine çeker. Pencerelerin üzerleri de yine tuğladan çevrilmiş çifte kemerlerle sarılmıştır. Diğer ilk İslam binaları gibi Orhan Camii de Bizans mimari tarzında olduğundan İstanbul’daki Bayezid, Mahmud Paşa, Aksaray’daki Murad Paşa camileri gibi bir merkez kubbesiyle sağlı sollu kanatlardan müteşekkildir. Kubbeleri basıkça, etrafı seyrek pencerelidir. Yeşil Camii: Yeşil Camii, tezyinatı ve süs elemanları itibariyle olağanüstü zarif ve nefis bir dini yapımızdır. Kapısının üzerindeki mermer kitabeden anlaşıldığı üzere, 827 [1424] senesi zilhiccesinde inşa olunmuştur. Banisi olan Çelebi Sultan Mehmed Han’ın ölümü ise 824 [1421] senesi cemazilevvelindedir. Ulu Camii: Sultan Orhan Camii’nden sonra Bursa’da inşa edilen büyük mabed, Ulu Camii- Cami-i Kebir’dir. İnşasına Murad Hudâvendigâr zamanında başlanılmış, Yıldırım Bayezid zamanında bir kısmı tamamlanmış ve Çelebi Sultan Mehmed devrinde son halini almıştır. Kıble [karşısındaki ku-

101

zey] kapısından mihraba kadar 80 ve bir yan kapısından diğer yan kapısına kadar 50 adım uzunluğu vardır.45 Sağ ve sol taraflarında tuğladan iki kalın minaresi vardır. Sağdaki minarenin kaidesindeki yazılara bakılırsa bu minare eskidir, diğeri daha sonra veya yeniden yapılmıştır. Ulu Camii yirmi kubbelidir. Merkez kubbesine tesadüf eden mahallin üstü tel kafesle örtülüdür ki böylece hava sirkülasyonu sağlanmıştır. Caminin tam ortasında bir fıskiye vardır. 1271 (1854 miladi) senesindeki Bursa depreminde bu caminin de kubbe kemerleri zarar gördüğünden, Sultan Abdülmecid tarafından tamir edilerek, halen mevcut olan ve camiye diğer emsali gibi büyük bir kıymet verdiren nefis levhalar o vakit yazdırılmış ve tezhipleri yaptırılmıştır. Sikkezen [darphanelerde para basmakla, sikke kesmekle görevli kişi] başı Abdülfettah Efendi’nin yedi metre uzunluğundaki “Allah Hû” levhası bir örneği daha bulunmayan sanat eserlerinden biridir. Caminin mihrabını Sultan Hamid devrinde Bursa’da ikamete memur edilen ressam merhum Tevfik Paşa türlü nakışlar ve çiçekler ile bir güldeste haline sokmuştur. Caminin kıymetli eserlerinden biri de minberidir. Bu minberin bir eşi Konya’da, Selçuklu Sultanı Alaeddin Camii’ndedir. Ulu Cami’deki minberin üzerinde “Büyük Sultan Murad Han 840 tarihinde yaptırdı” kitabesi vardır. Yapan kişi de Osman isminde bir ustadır. Nadir abanozdan imal edilmiş olan bu minberin üstüne yirmi beş otuz sene önceki bir tamirde vernik sürmüşler ve bazı yerlerine de parlak olsun diye yaldız sürerek berbat etmişlerdir. Muradiye Camii: Ulu Cami’den sonra inşa edilen cami, Muradiye’dir. Kapısı üstündeki kitabede “Bu şerefli ve mübarek binanın yapılmasını Acem ve Arab’ın Sultanı, Allah’ın bu âlemdeki gölgesi, Sultan oğlu Sultan, Sultan Bayezid oğlu Mehmed oğlu Murad- Allah mülkünü daim kılsın- 828 senesi Recep ayında emretmiş ve 830 senesi Muharrem ayında tamamlanmıştır” yazılı olduğuna bakılırsa, caminin inşasına 828 recebinde başlanmış ve camii 830/ 1426 muharrem ayında tamamlanmıştır. Gerek inşa –yani duvarcılık- gerekse süsleme sanatları itibariyle bu caminin bir benzeri Edirne’deki Muradiye Camii’dir. İznik’in ve kısmen Bursa’nın çini tezgâhlarından çıkan çinilerin sanat değeri çok yüksektir. Hudâvendigâr Camii: Bu camii Çekirge’dedir. Hudâvendigâr Gazi, validesi Nilüfer Hatun’un dileği üzerine,


102


YENİ MECMUA

bir rivayete göre Hristovulos isminde bir Rum mimara inşa ettirmiştir. Diğer bir rivayete göre de eski bir Katolik kilisesinden camiye çevrilmiştir. Şehadet Camii: İç hisarda ve saray ı âli karşısında küçük bir camidir. Ne dışta ne de içte herhangi bir tezyinâtı yoktur. Bu cami vaktiyle Ulu Camii kadar geniş, süslü ve muhteşem imiş. 1271’de (h.) meydana gelen depremde yıkılarak bu günkü şekilde yaptırılmış ve vali Münir Paşa zamanında esaslı bir şekilde tamir edilmiştir. Sultan Murad açılış merasimini yaptıktan sonra Kosova sahrasına giderek orada şehit olduğundan bu camiye “Şehadet Camii” denmiştir. Emir Sultan Camii: Bursa’da Emir Sultan adına, tüccardan Hoca Kasım adında bir zat, kendisinde gördüğü faziletler ve insani mükemmellikler karşısındaki hayranlığının bir neticesi olarak helal malından tek kubbeli olarak bir cami inşa ettirmiştir. Bu cami zamanla harap olduğundan tekrar tekrar tamir edilmiş ve nihayet III. Selim zamanında yeniden inşa, Sultan Abdülaziz zamanında da mükemmelen tamir olunmuştur. Yeni tarzda inşa edilmiş olduğundan eski eserlerle kıyas edilemez. Gerek caminin ve gerekse türbesinin tezyinâtı ve süs elemanları batı usulündedir. Mimari itibariyle çok fazla önem arz etmez. Tekecik Oğlu Mescidi: Son zamanlarda yıkılmış halde olan Hükümet Konağı karşısında bulunan bu mescid de Timur tarafından Sivas’ta şehit edilen Yıldırım oğlu Şehzade Bayezid medfun olup esasen onun tarafından yaptırıldığını Bursa tarihleri yazarlar.

Türbeler Sultan Osman ve Orhan Türbeleri: Eski Şekli: Eskiden Türkler tarafından Gümüşlü Kubbe veya Davud Manastırı diye tabir edilen bu türbe, Bizanslılar zamanında Hazreti İlyas (St. Elie) adına adanmış bir Rum kilisesi imiş. Bu isme adanan bütün emsali gibi burası da, İstanbul’un Küçük Ayasofya’sı tarzında dairevî bir bina imiş. Ortasındaki kubbe, boz renkte dört büyük sütuna istinat ettirilmiş, girişinde de bir son cemaat mahalline (narthex) benzer bir kısım mevcut imiş. Binanın iç duvarları boz renkte mermerle süslenmiş olup her mermer levhanın arası, tıpkı Büyük Ayasofya, Kalenderhane, Kâriye, Fethiye mabedlerinde görüldüğü gibi çerçeve tarzında ince dişli mermer çıtalarla ayrılmıştı. Binanın üç penceresi olup her pencerenin ortası başlıklarında haç nakşedilmiş boz renkli mermer sütunlarla ikiye

bölünmüştü. Pencerelerin bu şekilde ikiye ayrılması usulü, eski ve yeni kiliselerde görüldüğü gibi Çekirge’deki Murad Hudâvendigâr Camii’nin yukarı pencereleri de halen bu tarzda ince zarif sütunlarla ayrılmıştır. Bugünkü Şekli: 1219 (1804 miladi) senesinde ortaya çıkıp şehrin bir kısmını harap eden yangında, bu eski binanın kubbesi çökerek genel yapısı tamamıyla hasara uğramış ve orada medfun olanların kimliklerini anlatan levhalar da mahvolmuştur. Bu türbeler 1271 senesi cemazilahirinin on birinci ve miladi 1854 senesi şubatının dokuzuncu Çarşamba günü saat dokuz sıralarında meydana gelen depremden sonra şimdiki şekillerinde yapılmıştır. Gerçekten de Sultan Osman türbesinin kapısı üzerindeki kitabe de bunu teyit eder.(1280- 1863 miladi) evvelce her iki türbe büyük bir bina dahilinde iken bu tamirde ayrılmış ve ayrı birer türbe haline konulmuştur. Osman Gazi Türbesi’nde medfun olanlar: Kapıdan girilince birinci kabir Savcı Bey, 2- Meçhul, 3- Sultan Osman şehzadesi Alaeddin Paşa, 4- Sultan Osman, 5- Meçhul, 6- Sultan Orhan’ın şehzadesi İbrahim, 7- Şehzade İbrahim’in validesi Asporça Hatun medfundur. Arka sıradaki on kabrin sahipleri meçhuldür. Orhan Gazi Türbesi’ne girilince ilk kabir Nilüfer Hatun’undur. İkincisi II. Bayezid’in şehzadesi Sultan Korkut’a aittir. Orhan Gazi ortada medfundur. Murad Hudâvendigâr Türbesi: Çekirge’de, bu isimdeki caminin karşısında, Bursa ovasına bakan tepe üstündedir. Gösteriş ve tezyinâttan uzak, hiçbir yerinde kayıt ve kitabe yoktur. Başlıkları Korintyen tarzında işlenmiş dört büyük sütuna istinat eden kubbe altında Hudâvendigâr’dan başka, Yıldırım Bayezid’den sonra tahta çıkan Sultan Süleyman, Kosova Savaşı hengâmesinde Yıldırım Bayezid tarafından şehit ettirilen Yakup Çelebi, II. Bayezid’in şehzadesi Sultan Mehmed medfundur. Yakup Çelebi’nin ayak ucundaki dört kabrin sahipleri meçhuldür. Yıldırım Bayezid Türbesi: Bursa’nın doğu tarafında ve camisi yakınındadır. Deprem esnasında pek fazla harap olan türbe esaslıca tamir görmüştür. Bir sırt üzerine inşa edilen bu türbenin içinde ve dışında hiçbir tezyinât yoktur. Kapısı üstündeki kitabe: “Bu türbe Sultan – saadetli, merhum ve mağfur- Murad Han oğlu Bayezid Han’ındır. Bu türbeyi 809 senesi muharrem ayları başlarında büyük sultan, Arap ve Acem’in meliki Bayezid Han oğlu Süleyman Han –Allah mülkünü daim kılsın- bina ettirmiştir.” (809- 1406 miladi). Bu kitabenin solunda ayrıca bir taş üzerinde: “Bu mübarek binanın tamamlanması 809 senesi rabiülahirinde zayıf bir kul olan Hasan oğlu Ali –Allah

103

her ikisini de bağışlasın- eliyle olmuştur” kitabesi vardır. Bursa’nın Karamanlılar tarafından istila zamanında Sultan Orhan Camii, Yıldırım Gazi Türbesi ile diğer bazı mekanlar tahrip olunmuş ve Yıldırım’ın mezarı açılarak kemikleri yakılmıştır. Ortada Yıldırım Bayezid medfundur. Başında üzeri altın kaplama sivri dilimli bir külah vardır ki en eski serpuş şeklindedir. Solunda Çelebi Sultan Mehmed’le üç defa harp edip en sonunda Eskişehir’de bir hamamda yakalanarak idam edilen İsa Çelebi, sağında zevcelerinden biri medfundur. Yıldırım Bayezid’in türbesini padişahlardan hiçbiri, esir olduğundan ziyaret etmezdi. V. Sultan Mehmed maiyetindekilerden bazılarının ikazıyla bu manasız kuruntudan vazgeçerek Bursa seyahatinde türbeyi ziyaret etmiştir. Yeşil Türbe “Çelebi Sultan Mehmed Türbesi”: Sekizgen şekilli bir plan üzerine yapılan bu bina, dıştan “Türk Mavisi” denilen latif renkli çinilerle süslenmiştir. Zamanla tamire muhtaç bir hale geldiği vakit, valilerden Ahmet Vefik Paşa himmetiyle tamir edilmişse de, eskilerin yerine konulan çiniler ne kıymet ne de güzellik bakımından öncekilere benzemez. Vaktiyle tamamen çiniden olan kapı, daha sonra mermerden inşa edilmiş olduğundan türbenin genel görüntüsü ile ahenkli değildir. Bununla beraber burası da, camiinde olduğu gibi, Selçuk tarzında inşa edilmiştir. Kapının ceviz ağacından yapılmış olan ahşap kısmı son zamanlarda tamir görmüşse de asıl yapısı tamamıyla muhafaza edildiğinden oymalarının inceliği, bu dal ve yapraklardan müteşekkil latif oymalar arasındaki yazıları itibariyle pek zariftir. Kapının çevresini ve kısımlarını meydana getiren çiniler kıymet ve güzellik bakımından camidekilerle aynıdır. Bu çiniler arasında bir satır olarak şu ibare mevcuttur: “Bu türbe, 824 senesinin Cemaziyelevvel ayında vefat etmiş olan merhum, saadetli, şehit, sultan oğlu sultan, Bayezid Han oğlu Mehmed’indir.” (824- 1421 miladi) Tebrizli Hacı Ali isminde bir sanatkârın eseri olan kapının iki ahşap kanadında kûfi ve nesih yazılarla bazı ayet ve hadisler ve hikmetli sözler ve bir de Farsça manzume mevcuttur. Bunlardan başka, “Bu Sultan, mağfur, Mehmed b. Bayezid b. Murat b. Orhan b. Osman’ın (hayatında) kendi masrafıyla tedbir sahibi Vezir Hacı İvaz b. Ahi Bayezid nezaretinde yaptırılmıştır.” kitabesi ve iki daire içinde “amel-i hacı Ali Tebrizî” diye sanatkârın ismi yazılıdır. Türbenin pencerelerindeki çiniler de nadir bir kıymettedir. Türbenin yukarı taraflarındaki sivri kemerlerin alçı pencerelerine geçirilen rengarenk camlardan süzülen ışık; tamamıyla çiniden yapılmış sanduka üzerinde renkli akisler yapar. Bu sandukanın aşağı


104


YENİ MECMUA

kısmı düzgün geometrik şekillerle çiçek desenlerinden, üst tarafı da Arapça yazılarla süslenmiştir. Baş ucunda celî hatla “Allahım”, “fazlınla bizi affet, bize merhamet et, ya Kerîm”; sol kenarında: “Bu nurlu kabir ve bu güzel kokulu yatak, şerefli hakan, alemdeki sultanların iftiharı, halkın yardımcısı, beldeleri imar eden, fesadı ve zulmü ortadan kaldıran en büyük sultanın kabridir.” Sağ cephesinde vefat tarihi ve ayak ucunda da kûfiye yakın bazı yazılar mevcuttur. Şehzade Küçük Mustafa Çelebi (826 [1423]’de şehid olarak), Şehzade Mahmud Çelebi ve Şehzade Yusuf Çelebi –ki Bursa’da 832 [1429]’de meydana gelen vebadan vefat etmişlerdirmedfundur. Çelebi Sultan Mehmed’in ayak ucundaki sırada kızları Selçuk Hatun, Hafza Hatun ile Ayşe Hatun ve Daye Hatun adlarına sandukalar vardır. Türbenin dışında bir takım kabirler varsa da Çandarlı ailesinde İzladi Derbendi bozgunluğunda esir olan Mahmud Çelebi’nin oğlu Süleyman Çelebi’nin 860 [1464] tarihli mezarının dışındakilerin taşları parçalanmıştır. II. Murad Türbesi: Bu türbenin dıştan inşa tarzı pek zarif, hele kapısı üstündeki geniş saçak, nakış, boyama ve süsleme itibariyle hakikaten nefis eserlerdendir. Bir sıra yontma taş ve bir sıra kırmızı tuğla ile inşa edilen bu türbe, Türk mimari tarzının zarif numunelerinden biridir. Muradiye nekropolünün [kabristanının] en gösterişlisi bu türbedir. Korintyen tarzda işlenmiş kaidelere istinat ettirilmiş kalın sütunlar üzerinde ortası açık bir kubbe altında Fatih’in babası, Varna galibi, II. Kosova galibi yatar. Kabir çok sadedir. Ortası açık, etrafı mermerle çevrilmiş olup, mezarı dolduran toprağa ekilmiş olan arpa, mezarı her mevsimde yeşil bulundurur. Padişahın sağlığında resmi ve mübarek günlerde giydiği altın taç türbede mahfuzdur. Bundan başka, seferde iken üzerinde yemek yediği meşin sofra da oradadır. Türbenin kapısı önündeki çatının altında Sultan Murad’ın 855 [1451] Muharrem’inin birinci çarşamba günü Edirne’de vefat ettiğini ifade eden bir kitabe vardır. II. Murad türbesi civarında diğer bir türbe daha vardır ki, penceresindeki parmaklık sökülerek kapı haline getirilmiştir. Türbe ve pencerelerin vaziyetinden sonradan inşa edildiği anlaşılmaktadır. İçerisinde dört mezar vardır. 1. Şehzade Büyük Sultan II. Murad oğlu Ahmed (845 [1441]’de Amasya valisi idi). 2. Şehzade Sultan II. Murad oğlu Alaaddin (846 [1442]’de Amasya’da vali idi). 3. Şehzade Sultan II. Murad oğlu Küçük Ahmed (855 [1451]) 4. Sahibi meçhuldür. Kanûni Oğlu Sultan Mustafa Türbesi:

Kanûni Sultan Süleyman’ın oğlu olup Sadrazam Rüstem Paşa’nın hilesiyle 960 [1553] Şevval’inin on ikisinde Amasya Ereğlisi’nde Aktepe’de idam ettirilen Şehzade Mustafa’dan başka bu türbede üç mezar daha vardır: 1. Kanûni Süleyman oğlu Şehzade Bayezid oğlu Orhan (970 [1566]), 2. Sultan Mustafa-yı Cedid’in validesi Mâhıdevran, 3. Çelebi Sultan Mehmed’in oğlu Şehzade Ahmed (830 [1427]). Şehzade Mustafa Türbesi: İkinci Sultan Murad türbesiyle câmii şerif arasında Fatih Sultan Mehmed’in oğlu Şehzade Mustafa’nın türbesi vardır. İçinde altı mezar vardır: 1. Fatih’in oğlu Şehzade Mustafa (879 [1474]), 2. II. Bayezid’in oğlu Şehzade Abdullah (888 [1483] Zilkade başı), 3. Alemşah’ın oğlu Şehzade Osman Şah (918 [1512]), 4. Sultan II. Bayezid’in oğlu Şehzade Alemşah (908 [1502]), gerisinde 5. Sultan II. Bayezid’in zevcesi ve Şehzade Sultan Abdullah’ın validesi Şirin Hatun, 6. Şehzade Sultan Mustafa validesi Gülşah Hatun. Şehzade Sultan Mahmud Türbesi: Bu türbenin içi zarif çiniler ve nakışlar ile süslenmiş ise de, bakımsızlıktan harap olmuştur. Bu türbede dört kabir46 vardır. Şehzade Mahmud, II. Bayezid’in oğlu olup, 880 [1475]’de doğmuş, gençliğinde Kastamonu’ya vali tayin olunmuştu ki, meşhur şair Necati bu sıralarda şehzadenin tuğra-nüvis ve musahipliğinde bulunmuştur. 910 [1504]’de Saruhan’a taşınıp üç sene sonra orada vefat etmiştir. Diğer üç kabir Şehzade Mahmud’un oğulları Orhan Bey, Musa Bey ve Emir Bey’in olup, 908 [1502] Cemaziyelevvelinin 15. Perşembe günü Yavuz Sultan Selim’in cülusu sonrasında nizam-ı âlem içinde idam olunmuşlardır. Cem Sultan Türbesi: Altıgen şeklinde bir türbe olup güzel çiniler ve nakışlarla süslüdür. Eski tamirlerin birinde üzerine badana sürülmüş, Vali Ahmet Vefik Paşa himmetiyle bu yazı ve nakışlar, badana silinerek meydana çıkarılmıştır. Türbenin kapısının demir köşebendinde ortasında “Davud oğlu Muhammed yapmıştır, Allah affetsin” kazılıdır. Sultan Cem’den başka II. Bayezid şehzadeleri Şehinşah, Ahmed ile Şehzade Şehinşah’ın oğlu Şehzade Mehmed medfundur. Ayn-ı Şah Türbesi: Bu türbenin ortasında Şehzade Abdullah’ın kızı Ayn-ı Şah Sultan (890 [1485]), Sultan II. Bayezid’in zevcesi ve Şehzade Ahmed’in validesi Bülbül Hatun (968 [1464]),47 Ayn-ı Şah Sultan’ın validesi ve Şehzade Abdullah’ın zevcesi Ferahşah Sultan (890 [1485]) medfundur.

105

Gülruh Sultan Türbesi: Ayn-ı Şah türbesi yanında olan bu türbede dört mezar vardır: Kapıdan girince: 1. Gülruh Sultan: Şehzade Sultan Alemşah validesi (908 [1502]), 2. Meçhul, 3. Kamer Sultan: Gülruh Sultan’ın kızı ve Şehzade Osman’ın validesi (973 [1565]), 4. Fatma Hatun: Şehzade Alemşah kızı (923 [1517]). Mükrime Hatun Türbesi: Bu türbede üç mezar vardır. İkisinin zemini ve sandukaları mermerden, üçüncüsü kireçle inşa edilmiş, ahşap sanduka ve çuha örtülüdür. Kral Kızı Türbesi: Bu isimdeki harap türbede iki mezar vardır. Medfun olanlar bilinmiyor ise de, halk arasında Prenses Marya ile Mariçe diye söylenegelmiştir. Halbuki, II. Murad’ın zevcesi Sırp prenseslerinden Marya, Fatih’in cülusu sonrasında memleketine iade olunmuştur. Ebe Hatun Türbesi: En geride bu isimde metruk bir türbe mevcuttur. Halk, Sultan Murad’ın ebesi olduğunu söyler. Fakat mevcut ne bir levha, ne de bir kitabe vardır. Hatuniye Türbesi: Sultan II. Murad’ın zevcesi ve Fatih’in validesi İsfendiyar kızı Hatice Hatun’un türbesidir. Caminin soluna tesadüf eder. Küçük ve sade bir binadır. Parmaklıklı bir kapıdan girilir. Kapısı üstünde üç satırlık bir ibare vardır. Devletşah Hatun Türbesi: Bursa’nın Meydancık mahallesinde bina edilen bu türbede Germiyanoğlu’nun kızı ve Yıldırım Bayezid’in zevcesi Devlet Şah medfundur. Binalar arasında sıkışıp kalmış olan türbe, en eski Türk mimari tarzında, kubbeli yapılmıştır. İç ve dış hiçbir süslemesi yoktur. Mermer sandukanın baş tarafında kimliği kazılı olup, ayak ucunda 816 şevvalinde vefat ettiği yazılıdır. Emir Sultan Türbesi: Sultan III. Selim zamanında bina ve Abdülaziz devrinde tamamen tamir edilen Emir Sultan türbesi, cami ile beraber, ortası mermer havuzlu, zemini mermerle döşenmiş geniş bir avlunun taraflarını teşkil eder. İç ve dış süslemeleri Batı üslubundadır. Türbeye birkaç basamak merdivenle inilir. Oldukça geniş bir odadan geçilerek türbeye girilir ki yüksek ve süslemeli bir kubbe altında, ortasında Emir Sultan, etrafında zevcesiyle oğlu ve kızları medfundur. Türbe, Bursalılarca kutsal rütbeyi haiz bir makamdır. Bayram ve kandillerde merasim ve ziyaret icra edilir. Ziyaretimiz esnasında Bursa’da ilim neşreden, dinî, edebî ve tasavvufa dair eserler bırakan Bursalı şairlerin çoğunun bu civarda medfun olduğunu gördük. Evliya tezkirelerinde Zeyniye meşayıhı namını alan zatların kabirleri ve mezarlıkları buradadır.


106


YENİ MECMUA

Bursa’da Medfun Bulunan Vüzera (Devlet Adamları) Çandarlı Hayreddin Paşa’nın Oğlu Ali Paşa: Yıldırım Bayezid Han’ın saltanatının ilk zamanlarında, babasının [I. Murad] vefatında sadrazamlık makamına yükselip ve Çelebi Sultan Mehmed zamanında 814 [1411]’de vefat ederek Pınarbaşı yakınında, Kuzgunluk mahallesinde bulunan camii şerifleri yakınına defnedilmiştir. Gazi Timurtaş Paşa: Yıldırım Bayezid Han zamanında vezirlik makamını kazanmış, Timur vakasının zuhurundan sonra, şehzadeler arasında zuhur eden mücadelelerde İsa Çelebi ile birlikte bulunup, efendisinin hezimeti üzerine Yalakâbad - Yalova tarafına geçmiş ise de, yolda kendisinin lütuf ve ihsanını görmüş olan rikabdarını [üzengi ağası] yaya olarak görmekle merhamet ederek yedek atlarından birine bindirmiş idi. Zikredilen kişi hak hukuk nimetinden gafil, kötü karakterli bir herif olduğundan paşayı zehirli hançerle yaralamış idi. Zavallı Timurtaş henüz vefat etmeden Çelebi Sultan Mehmed’e teslim edilmekle, katledilmişti. Mezarı Balıkpazarı yakınında üstü açık bir hazirededir. Kara Ali Bey Oğlu Diğer Timurtaş Paşa: Yıldırım Bayezid zamanında vezir olan bu zat, Bursa eteklerinde tesis edilmiş olan camii şerif sahasında medfundur. (806 [1403]) Gazi Umur Bey: Umur Bey, Hereke fatihi ve devletin kurucusu Osman Gazi’nin silah arkadaşlarından Aykut Alp’in oğlu Kara Ali Bey oğlu Timurtaş Paşa’nın oğludur. Devlet adamlarımızın en eski ve asil bir sülalesindendir. Ahmed Tevhid Bey’in araştırmalarından açıkça anlaşıldığı üzere, doğum tarihini bilemesek de mezar taşında ömrünün uzun olduğuna dair bazı ibareler bulunmasına ve iştirak ettiği tarihi olaylar ile vefatı olan 865 [1461] tarihi arasında epey zaman olduğu anlaşıldığına göre, uzun ömür sürmüştür. Âşık Paşa, tarihinde, 793 [1391] senesinde Alacahisar civarında vuku bulan muharebeyi Gazi Umur Bey’den öğrendiğini söylüyor. Umur Bey vefatında belki doksan yaşına erişmişti. Umur Bey Yıldırım Bayezid zamanında birçok muharebede bulunduğu gibi, İstanbul’un fethine [kuşatmasına] iştirak eden ünlü ümeramızdan olduğunda şüphe yoktur. Mezar taşında: “İzzet ve ihsan sahibi Umur Bey bin Timurtaş Bey –Allah toprağını rahmet ve razılık suları ile sulasın ve ona mağfiret ve gufran elbiselerini giydirsin- Nebi (a.s.)’ın hicretinin 865 [1461] senesi zilkade ayının başlarında vefat etmiştir.” ibareleri yazılıdır. Mezarı, Bursa’da yaptırdığı hayır eseri

camii şerif sahasındadır. Umur Bey’in, Bergama’da medrese, Biga’da cami, Karahisar’da cami, medresesi vardır. Bursa’daki camiinin duvarında mermer kitabe üzerine kazılmış uzun vakfiyesinin tarihi 859’dur. İbrahim Paşa: İbrahim Paşa, Çandarlı Hayrettin Paşa’nın oğlu Ali Paşa’nın oğludur. Sultan II. Murad zamanında sadrazamlıkta on yedi sene devlet ve millete güzel hizmetleri olan İbrahim Paşa, 832/1429’de Bursa’da meydana gelen büyük vebada vefat etmiştir. Âşık Paşazade’nin tahkikine göre, İbrahim Paşa, Ali Paşa’nın biraderi imiş. Hacı İvaz Paşa: Musa Çelebi’nin emirliği zamanında, Bursa kalesinin muhafızı iken Karamanoğlu’nun gaflet anındaki hücumunu tam bir şiddetle püskürttüğünden, hizmetlerine mükafat olarak vezirlik makamına nail olmuş idi. İvaz Paşa sefer esnasında elbisesinin üzerine zırh giymesi edep dışı bir hareket olarak görülerek Sultan II. Murad tarafından gözlerine mil çektirilmiş idi. 832 [1429] senesinde vefat etmiştir. Pınarbaşı’nın üst tarafında, Kuzgunluk denilen Mecidiye mahallesinde evlatları ve akrabaları ile birlikte bir hazirede medfundur. Yeşil Cami’nin inşasında İvaz Paşa’nın pek büyük himmet ve hizmeti görülmüştür. İvaz Paşa’nın mezar [ayak] taşının iç yüzünde: “İnsan türünün özü, bereketler babası, iyilikler kaynağı İvaz oğlu Sadr-ı kebir Ahi Bâyezid oğlu Hacı İvaz Paşa toprağı güzel kokulu, meskeni cennet olsun.” Dış yüzünde de: “Merhûm ve mağfûr, said ve şehîd, büyük kumandan, önemli hayırlar sahibi, âlemde vezirlerin önderi, kılıç ve kalem sahibi ve ihsan elini açan, cömert kişi vefat etti.”48 yazılıdır. Yanında oğlu Hacı İvaz Paşa oğlu Ahî Çelebi medfundur. Hamza Bey Oğlu Kara Mustafa Paşa: Muradiye yakınında Hamzabey mahallesinde camisi ve eserleri bulunan yerde medfun Bayezid Paşa’nın oğlu Hamza Bey oğlu Mustafa Bey’dir ki, Fatih Sultan Mehmed devrinde emirlik hil’atına nail olmuş ve II. Bayezid devrinde de vezirlik mührüyle taltif kılınmış idi. 888 [1483]’de padişahın gazabına uğrayarak idam edilmiş idi. Pederi Hamza Bey yakınında medfundur. Koca Mustafa Paşa: Yavuz Sultan Selim ve Bayezid devirlerinde bulunan, sabık kapıcı başı Koca Mustafa Paşa’dır ki, Sultan Cem’in ortadan kaldırılması meselesinden dolayı şaibeli ve mesuldür. Sultan I. Selim devrinde padişahın gazap kılıcıyla 919 [1513]’de idam edilmiştir. Bursa’da Pınarbaşı kabristanında medfundur. Mezar taşında yalnız şu ibare yazılıdır: “Sahibü’l-hayrat Koca Mustafa Pa-

107

şa.” Yanında oğlu Mehmed Bey medfun olup taşında şu yazılıdır: “Merhum, saadetli Mustafa Paşa oğlu Mehmed Bey vefat etti.” Seyyid Cafer Paşa: Emir Gazi diye bilinen Seyyid Cafer Paşa, Bursalıdır. Nice zaman burada nakîbüleşraf vekilliğinde bulunmuştur. Doğum tarihini tam olarak tahkik edemedik. Bir aralık Yıldırım Bayezid vakıflarına mütevelli olarak güzel hizmetler yapmıştır. Veziriazam Gürcü Mehmed Paşa’nın teveccühüne mazhar olmakla mirimiran [beylerbeyi] olmuş, bu memuriyetinde de akranlarının ve emsallerinin kıskanacağı derecede güzel hizmetler etmiştir. 1034 [1625] senesinde vefat etmiş, Pınarbaşı’nda yüksek bir yerde defnedilmiştir. Bunlardan başka Muradiye semtinde, Yahşi Bey Müslim mahallesinde Remziye Hanım isminde birinin bahçesi altındaki yerde eski yöneticilerimizden Selçuk Gazi, nâmı diğer Yahşi Bey; Yıldırım Bayezid’in validesi Gülçiçek Hatun; önceden Urgancı Halil Efendi’nin bugünse bir hıristiyanın hanesinin bahçesi altında kemer tonozlu bir mağarada Pîri Paşa; Maksem’de bir hanenin bahçesi civarında merhum ve mağfur seyyid şehid Hoca Ali Paşa bin Yahşi (909 [1508]) medfundurlar. Selçuk Gazi, nâmı diğer Yahşi Bey’in mezartaşı kısmen kırılmış olduğu halde, mezarı yanında bulunarak Gülçiçek mescidi imamı ve türbedarı Hafız Hasan Efendi tarafından bulunarak Gülçiçek Türbesi’nde halen muhafaza edilmektedir. Üzerinde şu ibare mevcuttur: “Sekiz yüz doksan dört senesi aylarından muazzam Şaban ayında [vefat etti], affedilmiş… 894 [1489].” Muradiye’de Geyikli Ahmed Paşa medresesi civarında yere atılmış bir mezar taşı da 1333 [1915] tarihinde Bursa Evkaf Müdürlüğü’nde bulunan Niyazi ve mimarlarımızdan Halit Beylerin himmetleriyle Geyikli Medresesi’nin karşısındaki mescidin küçük kabristanına naklettirilmiştir. Taşın üzerinde şu ibareler yazılıdır: “Merhûm, mağfur, Allah’ın rahmetine muhtaç Hızır Bey’in oğlu İbrahim Bey 1010 [1601] senesi mübarek safer ayında vefat etti.” Bu zatın İstanbul’un fethinin ardından Kâdı’l-Kuzat [kadılar kadısı, kazasker] makamına getirilen Hazreti Mevlana’nın temiz sülalesinden Hızır Bey’in oğlu olduğuna dair bir rivayet vardır.49

Sorumlu Müdür: Falih Rıfkı [Atay]


YENİ MECMUA

Hazırlayanın Notları 1

2

3

4

5

“Harâbât” kelimesi, meyhane, içkili eğlence yeri, zevk ve sefâ alemi gibi anlamlara gelirken, aynı kökten gelen “Harâbâtî” kelimesi de vaktini meyhanede geçiren, meyhane müdavimi gibi anlamlara gelmektedir. Tam karşılığı olmayan bu kelimeyi olduğu gibi bırakıyoruz. Fuat Köprülü “Harabat” başlıklı yazısını bu terime tahsis etmiştir. Bk. Yeni Mecmua, no.10, 13 Eylül 1917, s. 186. Kime kimden şikayet edeyim, başımdan geçenleri kime anlatayım? Fakir ilim adamlarını kimse ağırlayayım demez. Fazilet ve bilginin getirisi bitti, bari kendimi zanaat sahibi edeyim. Yağı olanlar bayram etti, ben daha ne kadar oruç tutup riyazet yapayım. Arka kapıdan kahya ile buluşup halimi nasıl anlatayım? Stajyerlik nasılsa söyleyin yüzüme karşı dedikodu yapayım. Bir makama gelme laf ve rüşvetle ise söyleyin onlara gayret edeyim. Gâh eğitim gâh vazife diyerek ben daha ne kadar aşağı mevkilerin zilletini çekeyim. Bana bir vakıf mütevellisi olma işi ihsan edin de vakfın işlerine çalışıp onunla yetineyim. Rum diyarının Kâbe’si Ayasofya’dır, onu bana verin de imar edeyim. Bir mevkie gelmeye layık değilsem söyleyin bu sevdadan vaz geçeyim. Daima ettiğim suçu anarak daha ne kadar ah edip pişmanlık göstereyim. İlim ehlinden kimine seksen kimine doksan kimine yüz akçelik maaşlar veriliyor. Nihalî de bunca yıldır ilim içinde, otuz üç akçe bulursa onun için bin yerine geçer. Bu dünyanın hali şimdi tamamen faydasız, boştur. Öyle ki ehil olmak suç sayılır, mükafat görmez. Nihalî’nin geçimi için istediği elli değil otuz üç akçedir. O nazik bedenli güzelin hamama girdiğini gördüm, vücudunun neresini öveyim, her yeri güzel. Gonca gibi yeşil elbiseden soyundu çıktı, susam rengi futa kumasından bir gömlekle o güzel. Ay gibi goncasına peştamalı bulut gibi bir hicaptı, yıkanırken açılıp düştü, aman güzel. Kimi kolların kimi de baldırın güzel dedi, ben bilirim ki peri gibi bütünüyle güzelsin. Nihâlî için güzelleri kucaklayamaz, ihtiyarladı demişsin, çok güzelsin ay iki gözüm çok güzel. Bir börekçi dilberinin aşkından gönül adam gibi merttir ki gönüller yapmada daima rintler gibi davranır. Gönlümün yağıyla yüreğimin hamurunu açmaya sinesi sofra, gümüş gibi kolları merdanedir. Can sermayesini verip yürekten pişen aşık, lokması şahane, fakat değeri dervişçesine mütevazıdır dedi. Nice gönül kuşlarını avlayıp yürekler yağla-

dığı halde aşığı yine bugün keklik gibi gezintiye çıkar. Kana boyanmış göğsüme kavuşmasının suyunu serp ey iki gözüm ki börekçi fırını gibi tutuşmuş yanmaktadır. Ey peri, gülme yarasıyla yumuşattığını duyunca bu Nihalî inanırsa bil ki zırdelidir. 6 O güzel yüzlünün bozahanesi açılalı beri şaraphane kapalı kaldı. Dudaklarının arzusuyla şaraba meylettik, ama içkinin yerini tatar bozası tuttu. Yeni ay çiçeği olursa dokuz felek yakışır, çünkü o altın dağ gibi sevgili güneş yüzlüdür. Verdiği boza aklımız aldı, bizi sarhoş etti, yoksa içine darı mı kattı o hilekâr. Kim bu gubarî (oldukça küçük) hatta baktıysa ona âlemin sırları açıldı. Bunca yıldızıyla bu dönen gökyüzü, o ay yüzlünün darı ambarını kıskanır. Zulmü bağrımızı kebap edince aşkının ateşi canımıza fayda verdi. Biz fakirlerle pazara gitse diye pazara gidici olmaya mum gibi dikilirdik. Bu kötü talih taş yararken onun yarmacısı olmak yaramaz. Bari bu işin sonunda o dilberin hamur yoğurucusu olabilsen ey Nihalî. Sen de kavuşayım dersen, sakın art [?] ile sohbet etmekten uzak durma. 7 Bu mimarın ismi Léon Parvillée’dir. Metinde A. Haşim’in yazdığı biçimde bırakıyoruz. 8 Burası hakkında Fazıl Yenisey 1956 tarihinde şu bilgileri veriyor: “Bursa'nın Setbaşı semtinde, Selçuk Hâtûn Mahallesi’nde ve şimdiki Saray Sineması'nın önünden, Gökdere'ye müvazi olarak giden Hamam Sokağı'nda 6 kapı numaralı bu köşkü ve Gurabahane-i Lâklâkan'ı, Bursa Erkek Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni aziz ve kıymetli arkadaşım İbrahim Dekak'la beraber biz de gezdik. Bahçenin ve köşkün duvarlarındaki çinilere ve yazılara cidden hayran kaldık. Köşk halen Sayın Rifat Çelpeşlioğlu'nun tütün deposu olarak kullanılmaktadır. Gurabahane-i Lâklâkan kısmı da Bursa'nın en meşhur kebapçısı İskender'in oğlu Nurettin İskenderoğlu'nun evidir. Edindiğim malûmata göre: Köşkü ve Gurabahane-i Lâklâkan'ı Mösyö Greguvar Bay'dan Hacı Tabak Mustafa satın almış. Bu zat vefat edince köşk, oğlu ve İbrahim Dekak'ın kaynatası İsmail Tabakgil'e kalmış. O da asıl köşkü Hacı Muharrem'e, Gurabahane-i Lâklâkan kısmını da Kebapçı Bay Nurettin İskenderoğlu'na satmıştır. Halen Nurettin İskenderoğlu'na ait evin kapı numarası 4 tür.” 9 Léon Parvillée, Architecture et Décoration Turques au XVe siècle, Paris, 1874. 10 Eski ve yeni şehri, kale duvarını/ İnegöl’e dek bütün arazileri/ kırıp geçirdik yabancıları/ Bursa’yı da yık tekrar yap.

108

11

Bu cami bugünkü Orhan Camii değil, türbenin yanında bulunan mescid olsa gerektir. Manastır Mescidi, Sultan Osman ve Orhan türbelerinin karşısında ufak bir mesciddi. 12 Doğrusu cruciforme olmalı, haçvari. 13 Leonidas Paraskevopoulos (18601936) 1919’daki Batı Anadolu’yu Yunan işgali esnasında Yunan kuvvetlerinin baş kumandanı. 14 Gimnazyum (Gymnasium): Antik Yunan’da daha çok yarışmalara katılacak gençlerin bedensel eğitiminin yapıldığı okulların ismidir. Roma dünyasında ve sonrasında orta öğretimin yapıldığı eğitim kurumlarının adı olmuştur. 15 Antik Roma'da seçkin ailelerden oluşan bir gruba verilen ad. 16 Uykuda dün gece canım gibi sevdiğim sevgiliyi gördüm. Solgun bedende o kalıbı ruhun bir eseri olarak gördüm. Hasta iken dudaklarını ağzıma aldım, o gönül ve ruh tabibini derdime derman gördüm. Ey dost, Edirne her ne kadar güzeller yeriyse de Bursa’da da nice baştan çıkarıcı güzeller gördüm. Kaplıcada bu gece birden bire büyük bir değere ulaşıp gümüş tenli uzun boylu salınıp gezen bir güzel gördüm. Ey Muradî, şimdi zamanın hükümdarı sensin, ama seni o güzeller şahının saçına esir düşmüş halde gördüm. 17 Kaşını eklenmiş yay gibi ettiğinden beri ey dost, cefa okuna canımı hedef ettin. O yürüyen servi gibi bedenini yürüttüğün zaman bu güzelliği gözüme can ettin, ey dost. Gönül süsleyen güzelliğini dünyaya sunduğundan beri yeryüzünü bağ ve bahçeye çevirdin ey dost. Saba rüzgarı dünyayı hoş koku ile doldurdu, ancak amber kokulu saçını işaret miski yaptın ey dost. Dudağını anarak Ahmed’in gönlü daralsa buna şaşılır mı? Çünkü onun bağını gonca gibi kıpkızıl kan ettin ey dost. 18 Ömrümün son baharı geldi, yazık ki artık baharı kalmadı. Sevinç sabahına eremedim, hüzün gecesinin de gündüzü yok. Gözyaşı ile dolu gözüme zaman zaman yüzünün görüntüsü gelir, ancak suların üzerinde görünen resmin/aksin değeri yoktur. Bu rüzgar gönül gemisini bir yere iletir mi acaba, çünkü zamanenin gam denizinin sahili ve kıyısı yok. 19 Kırmızı saf la’l taşı gibi dudağından bir öpücük ümit etmezsem buna şaşılır mı? Dudak incisinin şarabından susamış olması ne mümkün. O dünyayı aydınlatan güzel yüzüne bakmak mümkün değildir. Yüzün göğün güneşinden kat kat tercihe şayandır. 20 Bu alçak dünya yurdunun yapısı cefadır; sıkıntı, dert, bela ve üzüntü ise dört direğidir. Bu dünyada saadete erdim diyen ancak aşağılık kişilerdir, efendi-


YENİ MECMUA

nin fayda ettim diye zannettiği aslında kendi hüsranıdır. Tenhada ve kalabalıkta gösterişli giyinip halkın arasını düzeltici geçinenler vardır, fakat birçok düzeltici aslında zulüm dağının kaplanıdır. Şehrin ıslahı nasıl mümkün olabilir ki, bir efendinin yardımcısı veya bir zabıtanın çırağı olan nice bozucu, ifsat edici kişi var. Dünyanın düzeltilmesi için ne tedbir alınırsa alınsın zıddı olur, bozulur. Herhalde gelinen bu devir, ahir zaman, son çağdır. 21 Dudağını gördükçe hasretle açıktan ah edebilsem. Böylece o gonca gibi güzeli, gönlümün ateşinden haberdar edebilsem. Arif, yine gurbete sefere çıkardı, o ceylan gözlü güzeli yoldaş edebilseydi. 22 O dilberin yanağında amber kokulu tüy biter, bir gül bahçesidir orada Hint sümbülü biter. Sanma letafet gülistanında boyun posun gibi nazla yetişmiş bir fidan, gönül çelici bir dağ servisi biter. Güzellik bahçesi içinde gerçi her tarafta serviler yetişse de bahçıvan senin boyunun fidanı gibisini görmemiştir. Hasta kalpli Asımî meyve toplasa buna şaşılır mı ki senin boyunun dalından ey sevgili şeftali biter. 23 Saçının kıvrımları misk kokulu o afetten vaz geçemem, gönül ağlayıp inlemekten tarak gibi parça parça olsa da. Rakibim olan aşıkların, tüyünü/yazını öpecek yeri bilmezse bundan ne çıkar, cahil o mektuptan/yüzden bir yer hayal edemez. İncelikten anlayan saki ona derler ki, kadehteki şarabın çizgisinden içinin ne kadar şarap gerektirdiğini anlar. Şarap içmek bu çağda, bu yaşta bize üzüntü vermesin ey Emin, çünkü zamanın kederlerini ortadan kaldırma sevdasından geçtik artık. 24 Sarhoş ve şaşkınız, aşk şarabıyla bulanmış haldeyiz, feleğin çarkının kubbesi yere geçse de biz sakin ve rahatız. Büyüleyici zülfün yüzünü seyrederken gönlümü bağladı, sıkıntılı bir seyrimiz var, çünkü cadının pençesindeyiz. O dilberin güzelliğini ve lal dudaklarını düşünme denizine batmış durumdayız, ab-ı hayat balığıyız, daima suyun içindeyiz. Dünyanın bütün güzellerinde türlü türlü güzellik sebepleri olsa da ey Şevki, biz o ahu gözlüyü gördük, ondan başkasına meyletmeye çare yoktur. 25 Elinde şarap kadehi saki yüzünün yansımasıyla bir güldür, bu meclisin içkisi hep bülbülün kan karışmış gözyaşıdır. Siyah zülfünün hasretiyle ot gibi olursam şaşma, mezarımın üzerinde haşre kadar bitecek çiçek sümbüldür. Kıl kalemle o ince belli güzelin resmini yapmak ne mümkün ey Katib, onun sureti muhayyilenin kucağına çekilemeyecek denli ince bir hayaldir. 26 Paleozoik dönem. 27 Gün ısınıp indiğinde yer ile gök arasın-

da güneşe nisbet yapar gibi güzelliğini arz etmesin. Senin aşkında gözyaşı dökmeye o kadar gücüm yeter ki bana Kabe gibi kapını tavaf etmek farz olmuştur. Lâl dudaklarının şevki, gözümde yaş koymadı, kalbimden çokça ödünç kan alsa da göz yaşım kalmadı. 28 Bağdat’ın fethi muharebesine bizimle gelen gelsin, gazilik sevabını, şehadet mertebesini hatırlayan/isteyen gelsin. Bu seferi kendisine farz kabul eden mert kişiye çağrıdır bu, bu niyetle İmam Ali’nin ruhunu şad eyleyen gelsin. Bağdat mülkünü düşmandan almadıkça geri dönmek yoktur. Başının kanını döküp alemde anılan bir ada bırakacak kişi gelsin. Coşkunluğunu dil ucuyla söyleyen, ama arkada kalanlar bir kenarda kalsın, yürekten ney gibi feryat edenler gelsin. Savaşta hevesli acemiler bize mağara arkadaşı (zor zaman dostu) olmaz. Ezelden kendini savaşa alıştırmış olanlar gelsin. Kısaca dört halife aşkına ey Haylî, bu yolda kazancından, mülkünden feragat eden gelsin. 29 Setara: üç telli bir saz çeşidi. 30 Mevleviyet, Osmanlı döneminde ilmiye tarîki içerisinde kullanılan bir terim olup, esas itibariyle kadılık demektir. Ancak, daha ziyade büyük kadılıklar için kullanılmıştır. Osmanlı devletinde, dereceleri itibariyle kadılıklar esas olarak iki gruba ayrılmışlardı. Bunlardan birincisine mevleviyet kadılıkları, ikincisine ise kazâ kadılıkları denilmekteydi. Osmanlılara başkentlik etmiş olan Bursa, Edirne ve İstanbul gibi şehirlerle Balkanlarda, Anadolu’da ve Osmanlı idâresinde bulunan çeşitli Arap topraklarında yer alan, gerek stratejik ve gerekse nüfus ve kültür bakımından önde gelen büyük ve mühim şehirler devlet çarkının işlemesi ve halkın âsâyişi açısından fevkalâde ehemmiyet arz ettikleri için, buraların yönetimine bilhassa îtinâ edilmekte, bu şehirlerin adlî/kazâî mekanizmasının başına ilmî dirâyetleri ile temâyüz etmiş, idârî/kazâî ehliyeti bulunan seçkin ilim adamları (ulemâ) gönderilmekte idi. İşte bu tür şehirlerin kadılıkları mevleviyet, buralara tâyin olunan kişiler ise mevleviyet rütbesini hâiz kadılar olarak kabûl edilmişlerdir. Bk. DİA, Mevleviyet. 31 Misk kokulu kakülünü o güzel dağıtmada, gönül alan kokusuyla dünyaya anber saçmada. Nerede bir gül açılsa eteğini diken tutar, divane bülbül boş yere feryat ediyor. Yay gibi kaşları olan bir genç güzelin tuzağına yakalandı bu gönül, onun bakışının gönül delici oku günde bin kere kanımı akıtmada. Gönül hastası Aklî’nin derdine çare bulmada zamanın doktorları hayran ve suskun kaldılar.

109

32

Kılıcı/iğneyi görünce sevincinden/rahatlığından güler, içerde kötü huylu düşman bir cerahat var. O tanıdık bakışlarda lütuf çoktur, ama görmezden gelişinde bile başka bir letafet var. Lal dudakların susuzluğu gidermezse eğer, o zaman akik taşını eritip su eden bir hararet var. Ey Talib, cefa ile vefayı birbirinden ayıramaz oldun, bu aşk deliliği ile gönülde bir başka hal var. 33 Alemde asla gülmedim, mutlu bir halde olmadım. Yakın dostum dert ve elemdir, sırdaşım her an hüzün. Kısmetimin kapısına varırsam halime düşmanlar güler, talihim talih değil, halim aylar, yıllar boyunca üzüntülü. Kavuşmak dünyadaki herkes için imkansız bir şey bile olsa bu avare gönül her sabah ve akşam kavuşmayı umar. Nimetî gibi üzüntülü olsa halim bazen olur ki gönül derdinle üzüntü ve sıkıntılarla doludur. 34 Yazar yukarıda dört kaynaktan bahsediyor olsa da üç kaynağın ismini vermiştir. 35 Toplam 3,9915 olmalıdır. 36 Karınca denli tüyünü Hz. Süleyman’ın saltanatına değişmem, dudağının balını Bedehşan dağında çıkan değerli la’l taşına değişmem. Senin üzüntünle gözümden akan yaşın bir damlasını deniz gibi büyük suya değişmem. 37 Zülfün tarağın elinde büklüm büklüm olur, gönüller yine ıstırab çekişmesine esir olur. Gözün gönülleri harap etse buna şaşılmaz, çünkü hayatın zevkini çıkaranların çoğunun evi harap olur. 38 Metinde “boşlukla” şeklindedir. 39 Metinde sehven şehzade olarak yazılmıştır. 40 Bir insafsız güzelin gönül avaresi oldu ki onun âşıklarını yaralaması hiçbir zaman eksik olmaz. Ey can parçası, gözlerim yüksük, kirpiklerim iğnedir, kanlı yaşım ise bunlarla işlediğim kırmızı ibrişimdir. Dert ile çırpı ipi gibi inceldi bedenim, ağlamaktan gözümün karası tebeşir gibi beyaz oldu. Gönül kendi malı sandı, halbuki sana kavuşmanın elbisesi biçilmezdi. Sabır bitti, dikilmez mi artık bu bağrımın yarası. Ey Nihalî, o insafsız güzeli kucaklayayım dersen bunun serseri gibi peşinde koşmaktan başka çaresi yoktur. 41 Metinde manzumenin altıncı mısraı eksiktir. Bk. Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, “Karagöz” maddesi II/194, İstanbul, 1983. Burada, söz konusu taşın 1892 tarihinde dikildiği ve manzumenin Kemterî mahlaslı Üsküdarlı Raşit Ali Efendi’ye ait olduğu belirtilir ve son beyitte de Küşterî yerine onun mahlası geçer ki daha isabetlidir. 42 Bu görüntü perdesi (bu görünen alem ve Karagöz oyununun perdesi) bütün


YENİ MECMUA

güzelliğiyle Allah’ın sanatlı nakşını, yaratmasını sembolize eder. Bu perde hakikatin perdesidir; esası, hükmü ezelden geçerli olan Allah’tandır. İrfan sahiplerine bu basiret perdesi engel olmaz, onlar surete takılmazlar, onlar için iç yapıyı şekilde seyretmek mümkündür. Gaflet uykusu perdesi bütün dünyayı kaplamıştır, o yüzden neye dikkatle inceleyerek bakarsan ancak o zaman işin aslı ortaya çıkar. Hayalden ibaret bu alemi gözden düşürmektir hüner, nice kara gözleri (basiretsizleri, Karagöz gibi surete takılanları) bu suret perdesi mahvetti. Kalbindeki aşk mumunu yakıp, bedeninin kayıtlarından, sınırlayıcılığından geçen kişiyi bu azimet (yola çıkma) perdesi adam eder. (Beytin ilk mısraının “Şem-i aşkı yandırıp tasvîr-i cismidir geçen” şeklinde okunuşuna göre –bk. Pakalın, age.mana şöyle olabilir: Karagöz oyunundaki bu mum aşk mumudur, bunu yakıp cisimleri hareket ettiren aşktır. Bu sihirli perde, insanı varlık sahasına geldi ve bir şey oldu durumuna getirir.) Hangi yansımaya, perdedeki görüntüye baksan yok olup gider, sen onlara değil onları oynatan ustaya bak, o bir muhabbet perdesi kurmuştur, oyun muhabbetle oynatılır, seyredenler muhabbet bulur. Ey Küşterî/Kemterî, Ehl-i Beyt’in kapısında dosdoğru dur, tarikata bağlı kal, böylece bu çokluk perdesi kalktığında birlik ülkesini sana gösterirler. 43 Aynaya bakmayı. 44 Hilekârlığın ve riyakârlığın sembolü olan Molière'in bir oyununun kahramanı. 45 Verilen rakamlar gerçeğe uygun değildir. Camiin uzunluğu 63,5 genişliği 49,5 metredir. 46 Metinde “kubbe” şeklindedir, doğrusu kabir olmalıdır. 47 Bu tarih hatalıdır, doğrusu 921/1515 olmalıdır. 48 Kitabe metinde yanlış verilmiştir. Doğrusu: “Tüviffiye el-merhûm el-mağfûr es-sa’îd eş-şehîd el-emîru’l-kebîr ve’lkırmu’l[?]-hayr’il-hatîr kıdvetü’l-vüzerâ fi’l-âlem sahibu’s-seyfi vel-kalem bâsitu’l-keffi ve’l-hısân[?].” Soru işareti olan kelimeler yanlış yazılmış olmalıdır. “Bâsitu’l-keffi ve’l-hısân” ibaresi “bâsitu’l-keffi’l-ihsân” şeklinde alınmış ve ona göre mana verilmiştir. Bk. Robert Mantran, “Les Inscriptions Arabes de Brousse”, Bulletin d’études Orientales, XIV, s. 108, Damas 1954; Bedri Mermutlu, Hasan Basri Öcalan, Tarihi Bursa Mezar Taşları I, s.278, Bursa 2011. 49 Hızır Bey, Eskişehir'in Sivrihisar kasabasında doğmuş olup Nasreddîn Hoca'nın torunlarından olduğu rivayet edilir. 1458 (H.863) senesinde İstan-

bul'da vefât etmiştir. Aradaki zaman farkı dikkate alındığında İbrahim Bey’in başka bir Hızır Bey’in oğlu olması gerekir.

110

Yeni Mecmua Bursa Özel Sayısı  
Advertisement