Page 1

Nisan 2017 Sayı 22

BURSA’DA ZAMAN BURSA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ’NİN KÜLTÜR HİZMETİDİR

OSMAN HAMDİ BEY’İN TABLOLARINDA YEŞİL CAMİ >> s16


Bursa Kapalı Çarşı Yangını / 1958

B

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


BURSA’DA ZAMAN Yıl: 6 Sayı: 22 Nisan 2017 Yerel Süreli Yayın

İMTİYAZ SAHİBİ Bursa Büyükşehir Belediyesi Adına Recep ALTEPE YAYIN YÖNETMENİ Saffet YILMAZ Sorumlu sftyilmaz@gmail.com

KATKIDA BULUNANLAR Aziz ELBAS Ahmet ERDÖNMEZ İbrahim BÜYÜKFURAN Sefer GÖLTEKİN FOTOĞRAFLAR İzzet KERİBAR Nilay Şahinkanat İLCEBAY Hakan AYDIN Fatih ÖZENBAŞ Mehmet YİĞİT Saffet YILMAZ KAPAK FOTOĞRAFI Fatih ÖZENBAŞ Yeşil Camii / Bursa YAPIM ve REDAKSİYON FG İletişim (0224) 233 70 43 www.fgiletisim.com BASKI SalMat Basım Büyük Sanayi 1. Cadde 95/1 İskitler / Altındağ / Ankara (0312) 341 10 20 - 21 - 24 info@salmat.com.tr www.salmat.com.tr

Değerli dostlar, Beş yılını doldurmuş, altıncı yılında bir yayın olarak Bursa’da Zaman yine tarihin tozlu raflarındaki konulara ışık tutuyor. Yaklaşık 10 yıldır kesintisiz sürdürdüğümüz tarihi mirası ihya çalışmalarına paralel olarak, Bursa’da Zaman’da da birbirinden değerli tarihsel olaylar ve olguları gün ışığına çıkarıyoruz. Bu konuda bize destek olan akademisyen ve tarihçi dostlarımıza bir kez daha şükranlarımı sunuyorum. Değerli dostlar, yeni sayının önemli konularından biri; Bursa’da çay ve gül üretimi ile ilgili çabalar… Türkiye’nin başka yerinde henüz bir çalışma yok iken Bursa’da bu alanda çalışma başlatılmış olmasını ilgiyle okuyacağınızı düşünüyorum. Bir başka konumuz, şehrimizin inci gerdanlıklarından biri olan Yeşil Camii’de Osman Hamdi Bey’in çizimleri üzerine. Türk resim sanatının en önemli isimlerinden biri olan Osman Hamdi Bey’in çizimlerini ve hayallerini, günümüzdeki karşılıkları ile birlikte okumak ve görmek herkes için değişik bir tat olacak. Elbette, Yeşil Camii’nin adını çini ile birlikte anmak gerekir. Dergimizin yeni sayısında birbirinden güzel çini dosyaları göreceksiniz. Bunlardan biri de Adriyatik Denizi kıyılarındaki bir batık gemiden çıkarılan İznik çinileri. İznik’te üretilip başta Avrupa olmak üzere

tüm dünyada sarayları süsleyen çinilerimizi, sergi amaçlı da olsa tekrar Bursa’ya getirme arzusundayız. Çini ile ilgili bir diğer konumuz, Muradiye Külliyesi’nin çinileri… Bilindiği gibi yakın zamanda Muradiye’de kapsamlı bir restorasyon çalışması yapmış ve tarihimize dair önemli mimari unsurları ortaya çıkarmıştık. Muradiye’nin orijinal çinileri de bu unsurlar arasında. Değerli hocamız Doç. Dr. Doğan Yavaş, hepimiz için kaynak olacak bir çalışma yaptı ve Muradiye’nin çinilerini kaleme aldı. Bursa’nın değerleri serisini İsmail Beliğ ile sürdüren Prof. Dr. Mustafa Kara hocamıza; Hisar’ı, Osmanlı’nın sahip olduğu Bursa şehrinin ilk merkezini bize farklı bir dille anlatan Samet Altıntaş’a; İslam şehirleri ve dindarlık ilişkilerini, Müslümanların kurduğu şehirler ile Müslümanların fetih yoluyla sahip olup İslamlaştırdıkları şehirler arasındaki ilişkileri bize detaylı anlatan Prof. Dr. Cağfer Karadaş hocamıza, merhum Cahit Çollak’ı anlatan sevgili dostumuz Metin Önal Mengüşoğlu’na ve birbirinden değerli yazıların sahibi dostlarımıza tekrar teşekkür ediyorum. Bir başka sayıda görüşmek dileği ile…

Recep ALTEPE Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı

www.bursadazamandergisi.com BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

1


BURSA’DA ZAMAN SAYI 22

İÇİNDEKİLER

s4

2

BURSA’DA ZAMAN

s8

s12

s16

S4

Erguvanın İzinde / Prof. Dr. Hasan Doğruyol

S8

Şehir ve Dindarlık / Prof. Dr. Cağfer Karadaş

S12

Dünyanın Kiracısı, Bursa’nın Kitapçısı; Cahit Çollak’ın Ardından / Metin Önal Mengüşoğlu

S16

Bursalı İsmail Beliğ ve Güldeste / Prof. Dr. Mustafa Kara

S18

Osman Hamdi Bey’in Tablolarında; Yeşil Cami Yazıları / Ömer Kaptan

S24

Muradiye Türbelerinde Çini Tezyinat / Yrd. Doç. Dr. Doğan Yavaş

S28

Adriyatik Denizi’nin Derinliklerinden İznik Çinileri / Mustafa Şahin

S34

Hisar, Bursa’nın İç Denizi / Samet Altıntaş

S40

Bursa Çayı Serüveni / Ahmet Erdönmez

S44

Bursa’da Gül Yetiştiriciliği / R. Ruveyda Okumuş

S48

Tarihi Mirasın İhyasında; Merkezden Kırsala Bütünsel Bakış / Aziz Elbas

S52

Mabetler Spor Kulüplerine Nasıl Verildi? / İsmail Kemal Kemankaş

| Nisan 2017 | Sayı 22

s22


s26

s32 s42

s52

s56

S56

2000 yıllık İstanbul Kapı geleceğe açılıyor

S60

Felaketin Ardından / Esra Çobanoğlu, Faruk Özgökçe

S64

Mahallemin / Köyümün Muhtarları / Aziz Elbas

S68

Bursa’nın Daveti / Samet Altıntaş

S70

Dünden Bugüne Bursa’da Medreseler / Aziz Elbas

S74

Bursa’da Müzeciliğe Yeni Bakış Açısı / Ahmet Ö. Erdönmez

S86

Darbeye direnen şiirler: 28 Şubat Direniş Şiirleri Antolojisi

S88

Mudanya’da Yeni Bir Sosyal Yaşam Alanı: Hasanbey Hamamı

S90

Kente Estetik Dokunuş / Hatice Ünlü

S96

Yaşam Burada / Ertan Akman

S100

Bursa’da Dört Mevsim Buluşma Mekanları Fotoğraf Yarışması

S102

Kültürlerin Ortaklaşa Yeşerdiği Yer; Sille / Ahmet Ö. Erdönmez

s74

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

3


araştırma / Erguvanın İzinde / Prof. Dr. Hasan Doğruyol

4

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


Prof. Dr. Hasan Doğruyol

Erguvanın İzinde Hemen konuya giriyorum: Bursa’da çınar konuşulur; erguvanın adı mı olur. Olur. Olmuş bile. Büyük gezginimiz, adına bir bayram bile izafe etmiş, “Erguvan Bayramı”. Hangi ağaca nasip olmuş ki; “Emir Sultan’da Erguvan Bayramı”. Şu halde bizim erguvanımız Emir Sultan’ın erguvanı; Hind’in, Batı Şeria’nın, Bizans’ın erguvanı değil. Emir Sultan’ın erguvanını yerinde görmek için erguvan mevsiminde, geldiği diyarları; Taşkent, Semerkant ve Buhara’yı dolaştım, cılız bir çalı gözüme ilişir ümidiyle kuş gözleyen avcılar gibi boşuna ağaçlarda gezindim durdum. Bu tam bir hayal kırıklığı idi. Oysa çok ümitle gitmiştim. Buhara, erguvan memleketi değilmiş vesselam... Bursa da erguvan memleketi değil. Değil İstanbul’daki asırlık erguvanlara rastlamak, dağda bayırda mevsiminde göz kırpıp kaybolanlarla son yıllarda Bursa Belediyesi’nin yol kenarlarına diktiklerinden başka erguvanla karşılaşmak mümkün değil. O zaman neden “Emir Sultan’da Erguvan Bayramı”. Gerçi Emir Sultan’la ilgili Menkıbesinde Senâî: “… Bursa’da her yıl çevreden fakir, zengin her meslekten çok sayıda hak âşıkları ve samimi dostlar Emir Sultan Hazretleri’ni baharın başlarında ziyarete gelirler. Gelenlerin her birinin sevgi duygusu derinleşir, nefs-i emmârenin

şerrinden kurtulur ve sanki Kâbe-i Muazzama’yı ziyaret sırasında hissettikleri huzuru andıran derin bir manevî haz alırlar…” ifadesini kullanır. Ayrıca Bursa Tekkeleri’ni anlatan “Yadigâr-ı Şemsî” adlı eserinde Mehmed Şemseddin Efendi (ö. 1936) ise: “Emir Sultan’ın kendi zamanından beri âdet olduğu üzere yakın zamana kadar civar köylerden ve yerleşim yerlerinden çoğu, Emir Sultan halife ve dervişleri olmak üzere sûfiler kalabalık kitleler hâlinde senede bir kere ziyarete gelirler ve camide sabahlara kadar zikr u tevhîd iderek manevî feyze nâil olurlardı. Bunlar gerçekten gönülleri saf âşık zatlar olduğundan Bursa’ya böyle gelip dua etmeleri bereket vesilesi sayılmış ve gelmedikleri sene feyz ü bereket olmaz, diye bir anlayış yerleşmişti.” diyorsa da bu etkinlikler için “Erguvan Şenliği” ifadesinin kullanıldığına rastlayamıyoruz. Hatta bir ağaç ve çiçek aşığı diyebileceğimiz ve Emir Sultan’dan kısa süre sonra yaşamış bir Emir Sultan müridi olan Lamii Çelebi de bu konuya neredeyse hiç değinmemiş. Hatta bir çiçekler cengini konu alan “Münazara-i Bahar ü Şita” isimli eserinde bile erguvan sadece iki cılız mısracık ile geçiştirilmiştir. Şehrengizinde de erguvan bayramı yok. Fakat Evliya Çelebi olayı yaşamış gibi çok ayrıntılı olarak anlatıyor. Kabil şehri, İran üzerinden Ortadoğu, Hicaz ve Avrupa’ya açılan kervan yolu üzerinde

bir şehirdir. Buhara ise bu kervanların son durağı. Bu bakımdan Hicaz yolculuğu Kabil üzerinden geçer. Meşhur yolculuğu sırasında Emir Sultan’ın Kabil’e de uğramış olması mümkündür. Eğer böyle ise İmam-ı Azam’ın doğduğu yer olduğuna inanılan ve Sufiler’ce önemli bir mekân olarak bilinen Seyeran’ı ziyaret etmemiş olması düşünülemez. Seyeran, bugünkü Türkçemizle “seyran”; açılma, ferahlanma, teferrüc, gezme, gezinme, bakıp görme, hareket etme anlamlarına gelir. Kâinattaki hâdiseleri seyredip, görüp hakikatini anlamaya çalışmaya da ‘seyr’ denir. Dünya ve içerisindekilere birer ibret ve tefekkür vesilesi olarak bakmak ve bu gaye ile topluca tabiata açılmak öteden beri bilinen bir uygulamadır. Ülkemizde ve diğer İslam beldelerinde bazı yerler bu amaçlara çok uygun görülmüş ve özellikle seçilmiştir. Kabil şehrinde de böyle bir vadi vardır. Çok eskiden beri bu gaye için kullanılmakta olan ve hakkında bir menkibe de olan bu belde hakkında bakınız Babür Şah Hatırat’ında ne diyor: “Bu köylerden biraz aşağıda ve ovadan yukarıya doğru bir veya bir buçuk kuruh mesafede bulunan dağ eteğinde, Hoca-Seyaran dedikleri bir kaynak bulunmaktadır. Bu kaynakta ve bu kaynağın etrafında üç nevi ağaç dikilmiştir. Kaynağın tam ortasında muhteşem güzellikte gölgelik sağlayan ulu BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

5


araştırma / Erguvanın İzinde / Prof. Dr. Hasan Doğruyol

Turuncu, sarı ve bizim erguvanlar.

bir çınar mevcuttur. Çeşmenin iki tarafında, dağ eteğindeki tepelerde, birçok meşe ağacı vardır. Bu iki parça meşelikten başka, Kabil’in garp tarafındaki dağlarda hiç meşe ağacı bulunmaz. Çeşmenin önündeki ova tarafında kesif erguvan korusu bulunmaktadır. Bu vilayette bundan başka hiç bir yerde erguvan korusu yoktur. Çevrede başka bir yerde bulunmayıp sadece bu alanda bulunan bu üç tür ağacın burada bir arada bulunmasına ise üç ermişin kerameti gözüyle bakılır; Seyeran isminin verilmesinin sebebi de bu imiş. Bu çeşmenin etrafını ben taşla çevirttim ve çeşmeyi kireç ve alçı ile sıvatarak, havz-ı kebir (dehderdeh) yaptırdım. Bu çeşmenin etrafında çok güzel simetrik banklar oluştu. Bu bankların her tarafı erguvan korusuna bakar. Erguvanlar çiçeklendiğinde, dünyanın hiçbir yerinde böyle bir manzara tasavvur edilemez. Sarı erguvanı da çok olur. Sarı ve kırmızı erguvanlar dağ eteğinde aynı anda birden açılınca seyrine doyum olmaz. Bu çeşmenin güney batısında, bir değirmen işletebilecek suyun yarısı kadar bir su, dereden kesintisiz akar. Ben arık açtırıp, bu suyu Seyaran’ın güney batısında bulunan tepenin üstüne getirttim. Tepenin üstünde büyük yuvarlak bir sed yaptırdım. Seddin etrafına baştanbaşa söğüt ağaçları dikildi. Çok güzel bir yer oldu. Bu sedden biraz yukarı, tepenin yanında bir üzüm bağı yaptırdım ve Ebcet hesabıyla tarihini “cuy-ı hoş” olarak düşürdüm. (925 Hicri, 1519 Miladi) Perşembe günü, güneş doğarken, suyun sahilinden hareket edildi. O gün macun yiyerek, nefis gülzarı seyrettik. Ayrı ayrı yerlerde toplu erguvani güller açılmış; bazı yerlerde de, karma-karışık serpilmişti. Ordugâhın yanında bir tepenin üzerinde oturup, gülzarı seyrettik. Taksim edilmiş gibi, tepenin alt tarafında, bir sarı bir de erguvani güller, sıra-sıra ve müseddes şeklinde, açılmıştı, iki tarafta gül o kadar çok değildi. Göz alabildiği kadar böyle gülzar idi. Perşaver civarında, bahar mevsiminde iyi gülzarlar olur.”(BABURNÂME BIRINCİ BASILIŞ, DEVLET KİTAPLARI, MİLLI EĞİTİM BASIMEVİ — İSTANBUL 1970, 1000 TEMEL ESER 40, S.212,371) 6

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

Babur Şah çeşmeyi onarıp bağ yaptırıyor.

Bu kadar güzel anlatılan bu güzellik üç gezgin devişe “seyeran” yeri olmuş ve kim bilir kaç yıl sonra Babür Şah tarafından imar edilmiştir. Babür Şah, bu güzellikten o kadar etkilenmiştir ki, Hindistan’da öldüğü halde kabrinin Kabil’de erguvanların gölgesinde defnedilmesini vasiyet etmiştir. Ve elan da öyledir. Bugün dahi seyran yeri olarak kullanılan bu vadi, eski Parwan’ın taşra başkenti olarak bilinen Ciharıkâr şehrinde Golghondi (Gül kondu) tepeleri içindedir. Bu tepeler, yüzlerce erguvan ağacıyla süslüdür ve bu bölge baharda erguvanların çiçeklenmesiyle binlerce insanı bu güzellikleri seyretmek için cezbeder. Golghondi, Cihahrikar şehrinin batısında, Dara Kalan yamaçlarında, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin doğduğu kasaba olan Hoca Seyeran’a komşudur. Takht-e Istatif ve Goldhondi çok önceden beri Afganistan’ın Misafir Hanesi olarak bilinir. Çünkü Horasan sultan ve idarecileri ile halefleri, turistler, Kabil ve çevre halkı özellikle erguvanlar açtığı zaman oraya gidip piknik yapar, güzel hava ve muhteşem tabiat içinde eğlenirlerdi.

Nitekim Gülbeden Begüm, Humayunnamede şöyle bir not düşüyor. “1549 yılının ilkbaharında Humayun Belh şehrine doğru Özbekler üzerine sefere çıkıyor. Bu esnada aile yakınları hanın önünü kesiyor ve kendisinden riwaj’ların ve erguvanların açtığı bu güzel mevsimde kendilerinin de sefere iştirak edip bu güzelliklerden hisse almalarına müsaade edilmesini isterler. Daha sonra hanımlar da Kabil’in dışında kamp kuran orduyla birleşirler ve Shomali platosuna doğru ilerlerler. Bazı aksiliklerden sonra tepelerin eteğinde hünkar pikniği için çadırlar kurulur. Saltanat hanımları burada piknik yapar, akşam üzerleri tepelerin yamaçlarına doğru muhteşem güzellikler arasında yürüyüşler yapıp rivaj kökü toplarlar ve rengarenk erguvanlar altında serinlerler. Akşam olunca çadırlarda toplanıp tatlı tatlı sohbetler yaparlar. Humayun da zaman zaman bu sohbetlere katılır. Bütün bunlara rağmen Humayun sonunda bir fermanla bu olayın orduyu geciktirdiği için pahalıya mal olduğunu saltanat hanımlarına bildirir”. (Gülbeden Begüm- Hümayunname) Gülbeden, Begum. Yayın Bilgisi: Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1944. Fiziksel Tanımlama: 368 s. : hrt. ; 25 cm. Seri:. Bütün bu ağaçların goncalarını açarak etrafı sarı, mor ve kırmızı çiçeklerle donatması ve kokularını etrafa yaymaları zihni dinç ve berrak hale koyar. Eskiden daha yerel olarak organizasyonlar yapılır ve Parwan idarecileri erguvan pikniği adı altında insanların toplanmasına öncülük eder ve insanlar burada güneşli havalarda ağaç gölgelerinde güzel vakit geçirirlerdi. Bugün geleneksel hale konmuş “Erguvan Çiçeği Şenlikleri” Afganistan’ın Milli Birliğinin Sembolü ve o toprakların kültürel varlıklarından kabul edilir. Bu şenlik geleneğinin ise kendilerine çağlar öncesi ataları olan Aryanlar’dan miras kaldığına inanırlar. Koca Babür Şah’ın iltifat gösterip bütün çevresiyle beraber güzellikleri koruma altına aldığı bu mübarek alanda yukarıda bahsedilen ermişlerin “makamları” ve “Hızır Çeşmesi” adıyla bir çeşme de mevcuttur. Bu çeşmenin suyunun şifalı olduğuna inanılır ve özellikle cilt hastalıklarını tedavi ettiği


renge döndürerek. Erguvan ayrıca kralların rengidir, asaleti ve kudreti sembolize eder. Bu Hindu ve Budistlerde olduğu gibi Helen medeniyetinde de böyledir. Hristiyanlıktan sonra da böyledir. Bizans’ta prensler erguvan renkli odada doğar. Hz İsa’ya mahkeme sırasında erguvani etol giydirilir. Hatta Kanuni’nin Otağı dahi erguvan rengindedir. Bugün çoğu yüksek rahiplerin cübbeleri de erguvan rengindedir.

söylenir. Bugün için bile dikkat çekici olan böyle bir alan, eskiden de seyyahlar için bir uğrak yeri ve ziyaretgâh idi. Emir Sultan’ın Hicaz seyahati, Babür Şah’tan yaklaşık bir asır kadar öncedir. Fakat bizzat Babür Şah’ın ifadesiyle o güzellikler asırlardır oradaydı, kendisi sadece alan düzenlemesi gerçekleştirmiştir. Emir Sultan, Hicaz seyahati sırasında gerek Kabil ve gerekse Horosan bölgesinde çeşitli “erguvan” şenliklerine tanık olmuş ve bu şenliklerden esinlenmiş olamaz mı? Erguvan Hindistan’da hem Hindular hem de Budistler tarafından kutsal karşılanır. Hindular erguvanı yapraklarının özelliğinden dolayı kutsal kabul ederler. Yapraklarının üç parçalı olmaları, telmihen Hinduların kutsal teslisini temsil eder. Buna göre yaprağın üç parçasının ortadaki Vishnu, merkezin koruyucusu, soldaki Brahma, ‘Sol’un yaratıcısı ve sağdaki Siva, ‘Sağ’ın tahrip edicisi mesabesindedir. İneklerin daha çok süt vermeleri için kutsanmaları gayesiyle erguvan ağacının yapraklarından faydalanılır. Kutsal Homa ateşi bu ağacın ince dallarıyla tutuşturulur. Ağacın gövdesi kurbanlık olarak kullanılır ve bu vedalar da mevcuttur. Erguvan ağacından yapılmış kap kacaklar dini törenlerde kullanılır. Erguvan çiçeklerinden elde edilen boya, festivallerde kortejlerin üzerine saçılır. Kırmızı nefs ve şehvetle ilgili olduğundan, bu renge boyanmış olmak yüksek bir güce sahipliği ifade eder. Emir Husru (Terkmen Şair), ağacın çiçeklerini bir aslanın kanla boyanmış pençelerine benzetir.

Ulu çınar altında ve erguvanlar arasında piknik

Brahmanizmde de bu ağaç kutsaldır çünkü reenkarnasyon sırasında Brahma’nın bu ağaca döndüğüne inanılır. Budistler; ağacın çiçek renklerini tövbe elbiselerinde kullanırlar. Ağacın alev renkli çiçeklerine benzer elbiseler bütün arzulardan geçmiş olmayı sembolize eder. Ağaç Budistlerin Jataka hikayelerin de de geçer. Bu hikayelerden birinde kral dört çocuğunu erguvan ağacını tanımak ve onun hakkında bilgi edinmek için gönderir. Dört oğlan dört ayrı mevsimde erguvan ağacını görüp, döndüklerinde gördüklerini anlatırlar. Elbette anlatılanlar birbirini tutmaz. Sonuçta kral baba, oğullarına “-Hepiniz ağacı değişik mevsimlerde gördünüz, fakat hiç biriniz sizi ağaca ulaştıran sürücüye ağacın değişik mevsimlerdeki halini sormadınız. Şu halde hepiniz ağaç hakkında emin değil, şüphedesiniz, kafalarınız karışık” der. Bizim coğrafyamızda bu ağaç, Hz İsa’yı Romalılara gammazlayıp sonra kendini erguvan ağacına asan Judas’ın günahını sembolize eder; beyaz çiçekleri erguvani

Erguvan çiçeği güzel koku salmaz, ağaç gövdesinden kereste olmaz, odunundan ocak tütmez. Bazı ülkelerde meyvesinden ilaç yapılır o kadar. Kısa süre içinde yapraklandığında ormanda kaybolup gider, farkedilmez bile. Fakat bu ağaç çiçeklendiğinde doyumsuz güzelliğiyle insanları cezbederek mest eder. En güzeli de, baharın ilk açan çiçeği değildir. Ama farklıdır, göz alıcıdır. Erguvanlar çeşitli bağlamlarda mistik, asalet ve güç sembolü olarak kabul edilmiştir. “ -Ben bu renk elbise giymem” diyerek giymeyi reddettiği erguvani cübbe olayı dikkate alındığında Hz. Peygamber’in de erguvani rengi muhtemelen asalet ve güç sembolü olarak gördüğü düşünülebilir. Bundan dolayı üzerine oturup alçak gönüllülüğe dikkat çekmiş olabilir. Buna rağmen erguvanların izi, bizim ellerin insanını da kendi gölgesinin altına sevkediyor ve çiçeklenmeleriyle insanları bu güzellikleri seyretmeye çağırıyor. Dünyanın her yerinde tasavvur edilemez manzaralarla doğan bu renk ve ışık buketleri insanların gönüllerini ruhani iklimlere yöneltiyor, vesselam.

Gülkondu Tepelerinde Erguvan Korusu BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

7


makale / Şehir ve Dindarlık / Prof. Dr. Cağfer Karadaş

Prof. Dr. Cağfer Karadaş

Şehir ve Dindarlık Şehir ve dindarlık, üzerinde durulması gereken önemli bir konu. Ancak neresinden başlanacağı da çok açık olmayan bir tartışma. Şehir dindarlığı derken kim neyi anlıyor veya neyi anlaması gerekiyor? Bir ortak nokta bulmak mümkün müdür? Bazıları “Kent Dindarlığı” kavramını tercih ederken diğerleri bunun yerine “Şehir Müslümanlığı” ifadesini daha uygun bulmaktadır. Acaba bu ifade/kavram farklılığı bile kimin nerede durduğunu mu gösteriyor? Kent yerine şehir demek, dindarlık yerine Müslümanlık demek acaba bir kaygının, duruşun veya konumun icabı mı? Belki kavramlara takılmamalı ama yine de bu durumun altının çizilmesi gerekir. Zira biz insanlar kavramlarla konuşur, anlaşır ve hükümler ortaya koyarız.

Bir başka açıdan kent dindarlığı denilirken bunun karşısına bir köy dindarlığı mı konulmak isteniyor veya öyle mi varsayılıyor? Şehirlerin köyleşmesinden/köylüleşmesinden mi kaygı duyuluyor? 1950 sonrası hızlı kentleşme, şehirleri köylüleştirdi mi? Yoksa şehirlere yeni bir imkan ve zenginlik mi kattı? Bununla şehirler yeni bir kimliğe ve görüntüye mi kavuştu? Bu şekilde meseleyi bir şehir-köy karşıtlığı/ 8

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

çatışması şeklinde ele almak, yeni bir kutuplaşma zemini oluşturmak anlamına gelir. Biz bu nokta üzerinde durmayıp eski deyimle mefhumun muhalifini almayıp yani lafı tersinden anlamayıp doğru bir anlayış ve algılayış içerisinde yolumuza devam edelim. Bu yazının zemini oluşturmak bakımından öncelikle geçmişe bir bakmakta yarar var.

Diğer bir deyişle İslam-şehir ilişkisini kısaca gözden geçirmek gerekir. *** İslam’ın doğduğu kent, Mekke’dir. Mekke tarıma elverişli bir toprağa sahip değildi. Bu yüzden orada sadece ticaret vardı ve ticaret tek geçim kaynağı idi. Her yıl düzenlenen ticarî panayırlarla (siz buna bugünün


deyimiyle fuar deyin) Mekke şehri bölgenin ticaret merkezi konumundaydı. İslam’ın geliştiği şehir ise, bir tarım kenti olan Yesrib idi. Ama Yesrib, Mekke’den gelen ve ticarî tecrübesi olan muhacirlerle birlikte kısa zamanda bir ticaret kenti olma özelliği de kazandı. Adı Yesrib olmaktan çıkıp Medine’ye dönüştü. Medine kelimesinin medeniyet kelimesi ile bağının olduğunu da hatırlamak gerekir. Böylece hem tarım hem de ticaret kenti olan Medine’de Mekke’ye göre yeni bir İslam algılayışı meydana geldi. İslam toplumu geliştikçe ve sınırları genişledikçe yeni şehirlere ihtiyaç duyuldu. Bu yeni şehirleri iki kategoriye ayırmak mümkündür: Basra, Kûfe, Bağdat ve Kahire gibi bizzat Müslümanlar tarafından kurulan şehirler ile Şam, Semerkant, Buhara, Kurtuba ve İstanbul gibi bir başka medeniyetin kültür merkezi iken devralınan şehirler. Bu iki tür şehirlerde farklı İslam algılayışları oldu. Aslında ilk dönemdeki, özellikle Hz. Ali dönemindeki çatışmaları bir şehir çatışması olarak görmek de mümkündür. Bir yanda Hz. Ali’yi destekleyen Kûfe ile diğer yanda Hz. Muaviye’yi destekleyen Şam vardı. Basra, Kûfe’nin yanında, Eski Kahire/ Fustat ise Şam’ın yanında yer alıyordu. Mekke ve Medine sanki kendisini bu çatışmanın dışında tutmak arzusundaydı. Ancak bu çatışmadan, devranılan şehir

Al-Mustansiriya Üniversitesi ve Medresesi (Bağdat/Irak)

olan Şam galip geldi. Böylece devralınan bir şehrin hükümet merkezi olması yeni bir İslam anlayışını beraberinde getirdi. Ancak Şam’ın iktidarı çok sürmedi. Kufe yanlıları yeniden iktidarı ele geçirdi. Ama onlar da gidip Kufe’ye yerleşmek yerine Bağdat’ı kurup yeni bir İslam algı ve anlayışı oluşturmaya yöneldiler. Ancak bu oluşum üzerinde Basra ve Kufe’nin büyük etkisinin olduğu da bir gerçektir. Zaman içinde doğuda Semerkand, batıda ise Kurtuba (Cordoba) yeni İslam kültür merkezleri oldu. Osmanlı’nın başkenti İstanbul, adeta bu üç kültürü buluşturmaya çalıştı. İlk Osmanlı Müderrisi olan Emevî Camii (Şam/Suriye)

Sultan Hasan Cami ve Medresesi ve Kahire (Mısır) BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

9


makale / Şehir ve Dindarlık / Prof. Dr. Cağfer Karadaş

Bilinen bir gerçektir ki, eskiyi tekrar günümüze getirmek asla mümkün değildir. Ne Hz. Peygamber dönemi Medine’sini, ne de Osmanlı’nın İstanbul’unu veya Bursa’sını. Biz şu anda Türkiye’nin İstanbul’unu, Ankara’sını, İzmir’ini, Bursa’sını, Trabzon’unu, Diyarbakır’ını, Sivas’ını, Konya’sını düşünmeliyiz ve konuşmalıyız. Buralardaki dindarlık algılayışının ne olduğunu ve ne olması gerektiği üzerinde durmalıyız. Buradan yani hal-i hazırdaki zemin üzerinden giderek belki kaybettiklerimizi yeniden bulup, gün yüzüne çıkarıp, yeniden üretmek imkanını bulabiliriz. Üretmek derken uydurmak veya turistik, ticarî ve siyasî bir meta haline getirmeyi kastetmiyorum. Onun özümsenmesini, yeni zamanlardaki yerini almasını ve hayat ile uyumlu hale getirilmesini kastediyorum. Hayatın bir değişmeyen bir de değişen yönü vardır. Değişmeyen yönü devamlılık düşüncesini ve geleneği oluşturur. Değişen yönü ise gelişmeyi meydana getirir. Hayat canlıdır. Her şey her an yeni bir şeydir. İnsan aynı olsa bile, aynı adımı iki kere atma imkanı yoktur. Öyleyse her türlü kural, hayatın değişmeyen yönünü yani geleneği gözettiği kadar değişen yönünü yani gelişmeyi de gözetmelidir. Aslında sıkıntımız da buradan kaynaklanıyor. Eğer İslam veya kültürel unsurları, sadece ticarî bir meta haline getiriliyor veya siyasî rant aracı olarak kullanılıyorsa bunun sebebi özümsenmemesi, yeni zamanlardaki yerinin tespit edilmemesi ve her şeyden önemlisi bir takım engeller dolayısıyla hayatın değişen yönü ile uyumlu bir konuma kavuşturulamamasındandır. Aslında bu, toplumun bütün değerleri için söz konusudur.

Bibi Hanım Camii (Semerkand / Özbekistan)

Davud-i Kayserî’nin önce Mısır’da ardından İran coğrafyasında ilim öğrenmesi; doğu, batı ve merkez İslam coğrafyasının İslam algılayışını Osmanlının yeni merkezi olan İznik’e taşıması anlamına geliyordu. Onun şahsında kelam, fıkıh, tasavvuf ve felsefe adeta bir ebru ahengi içerisinde buluşmuştu. Osmanlı’nın ilk şeyhülislamı Molla Fenarî de aynı özelliklere sahipti. Her ikisi de, Endülüslü Muhyiddin İbn Arabi yolunda bir Osmanlı fakihi idi. O yüzden Osmanlı kültürü İslam dünyasında farklılıkların ahenk içerisinde buluştuğu bir yapı olarak karşımıza çıkar. 10

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

Öyleyse Osmanlı İslam algılayışı ve bunun Osmanlı kentlerine yansıması önemlidir. Bunu Balkanlarda Saraybosna’da görmek mümkün olduğu gibi Ortadoğu da Şam’da da görmek mümkündür. *** Tekrar konuya dönecek olursak, acaba bazılarının kaybolduğunu iddia ettiği kent dindarlığından kastedilen, bu Osmanlı algılayışı içerisinde gelişen Osmanlı şehir dindarlığı mıdır?

Toplum içinde öteki meydana getirme veya var sayma sonucu oluşan karşılıklı direnme ve reddetme ortamında bunun gerçekleşmesi de imkan dahilinde değildir. Her kesimin bir diğerini reddettiği, her türlü öneriye kendisini kapattığı, her türlü gelişmeye direndiği bir ortamda bunun olması çok zordur. Önce ortamın yumuşatılması ve normalleştirilmesi gerekir. Bunun sağlanması ile dindarlık, bir siyasî ve ticarî rant aracı olmaktan çıkacak ve normalleşecektir. Belki bununla dindarlık dışındaki diğer değerler de, siyasî ve ticarî rant aracı olarak kullanılmaktan kurtulacaktır. Çünkü böylesi bir ortamda sadece dindarlık değil, tüm değerler aynı muameleye tabi tutulmaktadır.


Buhara / Özbekistan

Eğer bugün bazılarının iddia ettiği gibi anormal bir dindarlık söz konusu ise, bu kutuplaşmanın getirdiği çarpıklıktan kaynaklanmaktadır. Şunu herkesin kendisine sorması gerekir: Dindarlık anlayışının anormal olduğu bir toplumda veya ortamda diğer anlayışlar ne kadar normaldir? Bir toplumun bir katmanında bir sorun varsa, diğer katmanlarında da aynı sorunun yansımasının bulunması kaçınılmaz değil

El Hamra Sarayı (Granada / İspanya)

midir? Öyleyse düzelme ve düzenleme, toplum içinde ayrım yapmaksızın, toplumun bütününü hedeflemelidir. Bu düzenleme de, farklılıkları yok etmeye değil, korumaya ve bir arada ahenk içerisinde yaşamasını sağlamaya yönelik olmalıdır. Bunun için fedakarlık gerekir. Ancak bunu, bir kesimden beklemek veya bütün yükü bir kesim üzerine yıkmak, adil bir yakla-

şım olmaz. Öncelikle her birimiz veya her kesimimiz kendisini bir vücudun organları gibi kabul etmeli ve bir organda meydana gelen acıyı diğerleri de hissedebilmelidir. İşte bu gerçekleştiği takdirde, değerlerin yerli yerine oturduğu bir ortam sağlanmış ve bir arada yaşama şartları ve imkanı oluşturulmuş demektir. Bu da ebrudaki ahengi şehir hayatına taşımakla mümkün olur… Vesselam.

Kurtuba Camii (Kordoba / İspanya) BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

11


anma / Cahit Çollak / Metin Önal Mengüşoğlu

Metin Önal Mengüşoğlu

Dünyanın Kiracısı, Bursa’nın Kitapçısı;

Cahit Çollak’ın Ardından “Günlerden sonra bir gün, Şayet sesimi fark edemezsen, Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden Bil ki ölmüşüm. …. Ve neden sonra Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede, Hatırla ki mahşer günüdür Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.” Cahit Sıtkı Tarancı

Hani hep mum örneği verilir; etrafını aydınlatıp kendini karanlıkta bırakan nesne olarak. Cahit de bu anlamda bir vakıf insan gibi değil bizzat nefsini vakfetmiş olarak yaşadı. Emeği, enerjisi, çabası, nezaketi, inceliği ve naifliği daima başkasına, kahır, yoksulluk ve yoksunluk ise kendisine ayrılmıştı.

8 Ocak 2016 tarihinde Ulucami’de sabah namazını eda ettikten sonra, evinde kahvaltı esnasında ebedi âleme göçtüğünü öğrendiğimde saat sabahın 10’u idi. Sevgili kadim dostum Cahit Çollak ile beraberliğimizin, tanışmamızın yaşı elli yıla varır. Altmışlı yılların ortalarından itibaren o Erzurumlu ben Elazizli bir ailenin çocuğu olarak Malatya’da ortaokul ve lise hayatımızı yaşamıştık. 12

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

Altmışlı yılların Malatya’sı Anadolu’nun öteki vilayetlerine göre fikir hareketleri bakımından son derece ileri bir düzeydeydi. Malatya lisesinde Vasfi Mahir Kocatürk ve Arif Nihat Asya gibi şairler müdürlük yapmıştı. Turgut Özal, Yusuf Bozkurt Özal, Hasan Celal Güzel, Yavuz Bülent Bakiler, Hüsnü Doğan, Rasim Özdenören, Hüseyin Üzmez gibi ünlüler bu liseden gelip geçmişti.

Ellili yıllarda, Mısır’ın meşhur İslam İlimleri Üniversitesi olan Cami’ül Ezher mezunu İsmail Hatip Erzen hoca Malatya müftüsü idi. Yine Ezherli bir ilim insanı Bekir Hoca’nın önderliğinde aynı tarihlerde Malatya Kültür Derneği kurulmuştu. Bizim yetiştiğimiz yıllarda Mehmed Said Çekmegil önderliğinde bu dernek, Malatya Fikir Kulübü adıyla faaliyet göstermekteydi. Necip Fazıl’ın sıklıkla uğradığı Malatya, İslami ve genel kültür


anlamında olgunlaşmaların ve gelişmelerin öncü şehirlerinden olmuştu. Başta Mehmed Said Çekmegil’in terzi dükkânı olmak üzere, birçok esnafın dükkânı aynı zamanda minik birer akademi gibi aktifti. Her birisi uğraştığı mesleğe ilaveten hemen bütün kültür, sanat ve düşünce alanındaki periyodik yayınlarla kitapları bulundurur, hem okur hem de genç insanlara okuturlardı. Kitap denildiği zaman bütün bir olgunluk yaşı boyunca Cahit Çollak, kitabın bütün safhalarında mutfağından matbaasına, yayınından dağıtımına, okunup okutulmasına kadar her safhada daima mevcut olan değerli insandı. Bu sebeple o, “Bursa’nın Kitapçısı” olarak daima hatırlanacaktır. Müşterek dostumuz Dr. Sefer Özdemir, bir sohbet esnasında, benim her seferinde sözü Harput’a getirdiğime işaret ederek, artık Bursalı olmam gerektiğini söylediğine dair bir hatırlatmada bulunmuştu. Bugün artık iyice anlıyorum, evet, ben de herkes kadar, hatta bazılarından biraz daha fazla Bursalı oldum. Oğlum ve anamın kabri buradaydı; şimdi bir sevgili dostumun kabri

de Bursa’dadır, ben nasıl Bursalı olmayayım? Söylemesi insana çok kolay geliyor. Az yukarıdaki paragraflarda Malatya’dan söz açmıştım. Cahit ile ben Malatya, İstanbul ve nihayet Bursa’da hemen hemen aynı tarihlerde ve hemen hemen aynı yıllar boyu bu üç şehrin kaldırımlarını çiğnemiş, nimetlerinden yararlanmış ve insanlarıyla tanış olmuşuz. Bu nasıl bir tevafuktur bilemem ancak elbette son derece mutlu bir beraberliğin yazısız, sözsüz belgesi niteliğindedir. Sezai Karakoç, Mülkiye Mektebi’nde Mehmet Şevket Eygi ile birlikte okuduklarını anlatmıştı. Şevket ağabey meğer Mülkiye’nin kütüphanesinden sorumlu imiş. Karakoç üstadın anlattığına göre kütüphanedeki bütün kitapların ve yazarlarının isimlerini, konuları ve de yayınevleri ile beraber ezbere bilirmiş. Kitap arayan insanların Şevket ağabeye müracaat etmeleri kâfi imiş. Yüz binlerce eser arasından hiç

zorlanmadan çıkartıp verirmiş. Sevgili Cahit de benim nazarımda böyle bir karaktere sahipti. Koltuğunda bir çantası daima bulunurdu; Malatyalı yıllarda da durum böyle idi. Ve o çantada mutlaka birkaç kitap taşınırdı. İstanbul’da önce Fikir ve Sanatta Hareket sonra Dergâh Dergi ve yayınlarının bütün matbaa işlerini yürütürken de koltuğundaki çantada kitap veya onun müştemilatına dair unsurlar vardı. Yetmişli yılların sonuna kadar İstanbul Cağaloğlu semti Babıâli olarak işlevini sürdürmekteydi. Büyük gazeteler, matbaalar, yayınevleri, kitapçılar burada çalışmaktalardı. Ben bir süreliğine Milli Türk Talebe Birliği’nde bulunmuştum. Bizim mekânımız da Cağaloğlu’ndaydı. Sevgili Cahit, yokuşu koltuğunun altındaki çanta ve kitap unsurlarıyla taşırken bana uğrar, dostluğuBURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

13


anma / Cahit Çollak / Metin Önal Mengüşoğlu

münhasıran geliştirdiği Anadolucu ve de Toplumcu ekolü “bir Müslüman’ın özel hayatı yoktur” söylemine kadar dayanmıştı. Kendi ifadesiyle bütün sohbetlerde uyukladığını söyleyen Cahit, bu anlamda hocanın ekolüne dair bir rol modeldi adeta. Nitekim Hüseyin Perviz Hatemi imzasıyla “İslam Açısından Sosyalizm” adlı bir eser, Hareket Yayınları arasında çıkmıştı. Nurettin Topçu hocanın bir öğrencisi de Hüseyin Bey idi. Ve bu kitap ekolün fikirlerini yansıtmaktaydı.

muzu çay ve maalesef sigara ile pekiştirirdik. Ben merhum Üstat Nurettin Topçu hocamızın Fikir ve Sanatta Hareket adlı mecmuasına lise yıllarından itibaren Malatya’dan ürünler gönderirdim, yayımlanırdı. Aynı tarihlerde benimle birlikte 1947’li yaşıtım olarak mecmuanın öteki yazarları D.Mehmet Doğan, Mustafa Kutlu ve merhum Yaşar Nuri Öztürk’ü hatırlıyorum. Onlar bir nevi Topçu ekolünün müdavimleri olmuşlardı. Cahit’in de muhtemelen Erzurum’da bulunan ve Ziraat Fakültesinde okuyan ağabeyi Vahit Bey münasebetiyle, Topçu hocaya yakın kimselerle tanışıklığı olmuştu. Cahit İstanbul’a vardığımızda Hareket dergisi ve yayınlarının mutfağında fiilen çalışmaya başlamıştı. Ben MTTB aracılığından önce daha Malatyalı yıllarda Mehmed Said Çekmegil ile dostluğu

14

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

sebebiyle Üstat Necip Fazıl’ı tanımış ve İstanbullu yıllarda onun evindeki edebiyat sohbetlerinin bir kısmına katılmıştım. Hareket mecmuası ve yayınlarının basıldığı Emek Matbaası vardı. Oranın sahici emekçisi Cahit’ti. Kendisi de daima emekçi olduğunu söyler bununla iftihar ederdi. Nurettin Topçu hocanın o yıllarda nevi şahsına

Cahit Çollak emekçi hayatını yalnızca İstanbul’da bırakmadı. Onu Bursa’ya da taşıdı. “Hal ehli olmak” ifadesiyle birlikte “şeyle ilgili” ifadeleri onun dilinin pelesengi şeklindeydi. Dikkatli bir nazarla bu ifadelerin pedagojisine bakanlar, bu dil oyununun arka planında, bu emekçi insanın nezaket, incelik ve sahici naifliğinin yattığını göreceklerdir. İncinmeyi göze


çokça alacaklı gitti; sakın ola ki onu borçlu sanmayınız. Geride kalanlardır borçlu olanlar. Eğer varsa takatiniz gecikmeli de olsa ödemelisiniz ona olan borcunuzu ey insanlar, ey uykusu şirin olasılar.

ZAMAN, MEKÂN VE PARA… Dünyanın kiracısı diyorum ona, Bursa’nın Kitapçısı da diyoruz. Bursa Atatürk Caddesi üzerinde vaktiyle bir Osmanlı Bankası vardı. Onun bodrum pasajındaki dükkânını hatırlıyorum. Herkes gibi benim de uğraklarımdan birisiydi. Ardından Emir Hanı ve en son Tahtakale’deki mekân, Uludağ Yayınları. “Zaman, mekân ve para” ile alakasının daima problemli olduğunu bir konuşmasında dile getirirken, kendi portresini ne kadar da gerçekçi çizgilerle özetlemişti. alarak incitmemeyi seçen Cahit Çollak, bir başka açıdan benim nazarımda “tek başına bir ümmet” olarak yaşadı. Dış dünyasını hepimiz hatırlıyoruz. En yakınında çalışan insanlara, komşularına ve hatta eşine ve çocuklarına sorunuz; onun iç dünyasındaki muammayı çözebileceğinizi sanmıyorum. “Tek başına bir ümmet” derken ne dediğimi biliyor özellikle söylüyorum. Malum İslam kültüründe bu ifade evvela Hz. İbrahim hakkında kullanılmıştır; bizzat Kur’an-ı Kerim tarafından. Hani hep mum örneği verilir; etrafını aydınlatıp kendini karanlıkta bırakan nesne olarak. Cahit de bu anlamda bir vakıf insan gibi değil bizzat nefsini vakfetmiş olarak yaşadı. Emeği, enerjisi, çabası, nezaketi, inceliği ve naifliği daima başkasına, kahır, yoksulluk ve yoksunluk ise kendisine ayrılmıştı. Dünyanın kiracısıydı. Kira ücretini fazlasıyla ödedi gitti. Etrafındakilerden bu anlamda

Anadolu’da böylesi mekân sahipleri hep var olagelmiştir. Bunun en tipik örneği Cahit’in bütün mekânları için gösterilebilir. Nedir o; öğrencilerin, camianın ihtiyaç sahiplerinin, çözümsüz sorunlarla boğuşanların arayıp, uğrayıp ferahlayabilecekleri, çare bulacakları, ecza kabilinden bir fikir elde edebilecekleri istasyondu Uludağ Yayınları ve sahici “hal ehli” Cahit Çollak. Nurettin Topçu Hoca hakkında en beğendiğim şahitliği galiba Mustafa Kutlu arkadaşımdan işitmiştim. Yanılmıyorsam Hareket Dergisi’nin yazıhanesi Sultanahmet’te Adliyenin karşısındaki bir iş hanında iken, hocanın evi de aynı civardadır. İnsanlar hocayı sıklıkla Sirkeci’den yokuşu tırmanarak Sultanahmet’e, elindeki ağır filelerle çıkarken bulurlarmış. Pazardan evin ihtiyaçlarını karşılayıp yokuşu tırmanan bu adamın, ülkenin büyük düşünce adamlarından birisi olduğuna kim inanırdı?

Cahit’in anlatışına göre hocadan emanet kalan söylemlerden birisi “insan merkezli insan” ifadesidir. İşte bizzat hocanın kendisi de iddialarını yaşayan has insanlardan birisi değil miydi? Peki, aramızda onun izini kim takip ediyordu dersiniz? Cahit Çollak’tan başkası değil bana göre. Onun diline dolanan muhatapları karşısında sıklıkla müracaat ettiği “şeyle ilgili” ifadesine değinmiştim. Gözlemlediğim kadarıyla bu tekrarın önemli ve ciddi bir sırrı vardı. Muhatabını incitmeyecek kelime ve cümle arayışına mühlet, fırsat, zaman kazandırma hazırlığıydı. Kazaen ağzından çıkmış tek bir ölçüsüz kelimeden ötürü bile hemen geriye döner, dönüşünden muhatabını haberli kılarak yeni bir kelime seçerdi. Bir insan düşünün ki herhangi bir beşeri münasebet esnasında nezakete, inceliğe, incitmeme tecessüsüne bu ölçüde dikkat etmektedir; işte o insan Cahit Çollak’tır. Evet, tıpkı benim gibi otuz yıldan fazla yani ömrünün en büyük kısmını bir yönüyle taşra sayılan Bursa şehrinde tüketmişti. Peki, ona taşralı diyebilir misiniz? Haleti ruhiye olarak söyleyebilirsiniz, buna sözüm yoktur. Ancak Cahit Çollak, Türkiyeli, Anadolulu, yerli düşünceye mensup camia bakımından en merkezde duran üç beş kişi arasında bilinmektedir, orada durmaktadır. Kendisinden yaşı küçük herkesin Cahit Ağabeyi, yaşıtlarının dostu, kendisinden yaşı büyük kimse kaldı mı, onu da ben hatırlamıyorum. Yengemizin, sevgili çocukları Mehmet Cemal ve Kerim’in, kardeşleri, gelinleri ve diğer akrabalarının taziye dileklerimizi kabul edeceklerini biliyorum. Ne var ki Anadolu’nun muhtelif vilayetlerinden gelip de yolu Cahit’e uğramış olan mahcup, yoksul, öksüz ve yetim ve de garip öğrencilerin nasıl teselli edileceğini, onların Cahit’ten sonra nereye uğrayacaklarını doğrusu bilmiyorum. En çok mustarip olduğum husus budur; Cahit’in hicretiyle ortaya çıkan büyük açık, büyük hasret. Bursa’nın Kitapçısı olmak kolay mı; ya bu boşluğu kimler dolduracak? Hiç boşuna heveslenmemeliyim, iyi biliyorum ki gidenin yeri doldurulamıyor; hele ki bu giden Cahit Çollak ise, bütün mevcudunu alıp yanında götürmüştür. Rabbimden ona sonsuz rahmet, merhamet diliyorum, dünyanın kiracısı idi Ebedi Cennetin mukimi / ev sahibi olsun inşallah. BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

15


araştırma / Bursalı İsmail Beliğ ve Güldeste / Prof. Dr. Mustafa Kara

Prof. Dr. Mustafa Kara

Bursalı İsmail Beliğ ve Güldeste Kültür tarihimizin kitabı Âlim ve âriflerin kitabı Büyükleri bize hatırlattı “İSMAİL BELİĞ BEY’İN KİTABI” / 1729

İnsanoğlunun farklı alanlarda değişik coğrafyalarda kaleme aldığı eserler, onun bu dünyadaki macerasının renkli manzaralarına ışık tutmaktadır. Bazı eserler bir “ev”i, bazı kitaplar bir “mahalle”yi, bir bölümü de bütün kâinatı aydınlatmaktadır. Dünya klasiklerine bu gözle bakmak gerekir. Dünya klasikleri, mukaddes kitaplardan sonra insanın, insan olması için ona sunulan en önemli metinler ve yadigârlardır. Şehrimizi, dolayısıyla Anadolu ve Balkanları üçyüz yıldan beri aydınlatan, bu coğrafyadaki ilim, fikir, sanat ve siyaset hareketlerinin mimarları hakkında bilgi ve belge aktaran klasiklerimizden biri de kısaca Güldeste adıyla tanınan Güldeste-i Riyâz-ı İrfan ve Vefeyât-ı Dânişverân-ı Nâdiredân isimli eserdir. 16

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

İsmail Beliğ 1668 yılında Bursa’da doğmuş, geleneksel eğitim ve öğretimini burada tamamlamış, dede ve babasından sonra Mantıcı Camii’nde yaklaşık 50 yıl imamlık yapmıştır. 1702’de başlayan kısa süreli Tokat mahkemesindeki görevi sebebiyle daha geniş bir coğrafyayı tanıma imkanı bulmuştur. Bursa’da Evkaf-ı Haremeyn Mahkemesi’nde müfettiş katipliği, Yeşil ve Emir Sultan İmaretinde idarî görevlerini sürdürürken biyografi sahasında önemli bir boşluğu dolduracak olan Güldeste’si için de gece gündüz çabalıyordu. 1727(1135) yılında eserine son noktayı koymuş ve Sadrazam Damat İbrahim Paşa’ya şu mısralarla takdim etmiştir:

Bârekellah zihi feyz-i hudâvend-i celil Ki beni eyledi ser-menzil-i âmâle vusûl … Zib-i mînâ-yı beyaz oldu dedim tarihin Dergehinde ide Güldeste’mi Mevlâ makbûl 1729 yılında vefat eden Şahin Emirzâde İsmail Beliğ’in, Çatalfırın/Yeniyer mezarlığında defnedildiği bilinmektedir. Fakat bugün sözkonusu mezarlık mevcut olmadığı gibi böyle bir zâtın mezar taşına dahi sahip değiliz. Doğumunun 350. yılında kültür ve medeniyetimizle ilgili bize yüzlerce şahsiyeti tanıtan bir insanı tanımak ve tanıtmak için bir şeyler yapmak gerekmez mi? Güldeste, gül demeti, çiçek destesi demektir. Eserde tanıtılan yüzlerce insan “gül” olarak tahayyül edilmiş ve eserin bölümle-


rine gülbün; gül kökü, gülün bittiği yer, alt başlıklara ise gülnihal; gül dalı adı verilmiştir. Bölümler ve tanıtılan şahsiyetlerin dökümü şöyledir: 1.

Gülbün: Sultanlar, Şehzâdeler, Vezirler 46 kişi.

2. Gülbün: Meşâyıh, Vâizler, Dervişler 182 kişi. 3. Gülbün: Âlimler, Müderrisler 244 kişi. 4. Gülbün: Şâirler 60 kişi. 5. Gülbün: Musikişinâs, Hattât, Nakkaş, Meddah, Hekim 23 kişi. Ülkemizin ve dünyanın değişik kütüphanelerinde birçok yazma nüshası olan eser 1884’te Bursa Ticaret Mahkemesi Reisi Mehmet Eşref tarafından Hüdavendigâr Matbaası’nda basılmıştır. Dolayısıyla Osmanlı kültürüyle ilgilenen herkes bu esere ulaşabilme imkanı elde etmiştir. Bursa Tarihi olarak da bilinen ve dili oldukça “ağır” olan bu kaynak, ilk defa titiz bir çalışma ile bütün yazma nüshaları karşılaştırarak tam bir metin elde eden Suat Donuk tarafından yeni harflere aktarılmıştır. (Ankara, 2016) Bilindiği gibi son yedi asırlık süre içinde Bursa’da yaşayan veya bu şehirde vefat eden şahsiyetlerle ilgili silsile halinde bir dizi eser kaleme alınmıştır. Bursa Vefeyâtnâmeleri diye bilinen farklı yüzyıllarda yazılan bu kitaplar birbirlerini takip ederler. Birinin bıraktığı yerden diğeri devam eder. O müellifin vefatından sonra eline kalem alan yeni bir “halka” oluşturur. Sonra yazılana zeyl=ek ilave denir. Yaygın kanaate göre Güldeste, Baldırzâde Mehmet Efendi’nin 1649’da yazdığı Ravza-yı Evliya’ya zeyldir. Fakat Suat Donuk tarafından yapılan son araştırmalar Güldeste’nin sıradan bir zeyl olarak kaleme alınmadığını göstermektedir. Güldeste’nin zeyli olarak ise Eşrefzâde Ahmed Ziyauddin’in Gülzâr-ı Suleha isimli eseri kabul edilmektedir. Bu vesileyle Suat Donuk’a teşekkür eder, 30 yıl önce İsmail Beliğ ve eserleri için göz nuru döken Abdülkerim Abdülkadiroğlu’nu rahmetle anarız. İsmail Beliğ’in diğer eserleri şunlardır: 1.

Nuhbetu’l-âsâr li-zeyli zübdetü’l-eş’ar: 414 şâir hakkında bilgi veren eser Kafzâde Fâizî’nin eserine zeyldir. Abdülkerim Abdülkâdiroğlu tarafından yayınlanmıştır. (Ankara 1985)

2. Gül-i Sadberg: İbadetlerle ilgili yüz hadis-i şerif seçilerek, her biri bir beyt

ile açıklanmıştır. 3. Sergüzeştnâme-i fakîr be-Azîmet-i Tokat: Görevli olarak Tokat’a gidişi, çektiği sıkıntılar ve azledilişini konu alan 149 beyitlik bir eserdir, neşredilmiştir. 4. Şehrengîz-i Bursa /Âyine-i Hûbân: Bursa’nın güzellerini anlatan eser Abdülkerim Abdülkadir tarafından neşredilmiştir. (Türk Kültürü Araştırmaları Ankara 1987,XXV/2) İsmail Beliğ’in Divan’ı günümüze ulaşmadıysa da şair olduğuna diğer eserleri şahittir. Musikiyle yakından ilgili olduğu, tekkelerde, zikir meclislerinde serzâkirlik yaptığı bilinmektedir. Bu yönünü göstermesi açısından Gazze’den Bursa’ya gelen ve Niyazî-i Mısrî’nin yanında tasavvufî terbiyesini tamamlayan Ahmed Gazzî tarafından yaptırılan dergâhın açılışına düştüğü tarih önemlidir: Bu hayratın ki bânîsi Cenâb-ı Ahmed-i Gazzî Faziletle vücudu âsuman ilm u mâhîdir Esasından binâ etti bu ziba camii çün kim Ki her kuşesi erbâb-ı tevhidin penâhidir Tamam etse aceb mi dest-i himmetle bu âsârı Muhakkak Şeyh Mısrî’nin ona feyz-i nigâhıdır Aceb mi çıksa ayyuka sadası onda tevhidin Müselse okunan şam u seher zikrullahidir Misali gelmemiştir bu ibadetgâhı vâlânın Zuhur etmiş var ise ol dahî sun-i İlâhî’dir Arakrîz oldu sanma devr ile a’za-yı uşşâkı Çıkan hep üns-i tevhid ile ab-ı günahîdir Dedi itmamını gördükte tarihin Beliğ-zâr Bu tekye kudsiyân-ı âsumanî cilvegâhîdir / 1114

Pazarköy’de ziyaret ettiği Eşrefî dergâhı şeyhi Abdullah Efendi ile ilgili dostluk duyguları ise şöyledir: Tekyegâhı Ka’be-i uşşâk Eşrefzâde’nin Namı olmuş şöhre-i afâk Eşrefzâde’nin Feyzine mazhar olup esrarına vâkıf olur Zümre-i erbâb-ı istihkak Eşrefzâde’nin Gayre muhtaç eylemez mensub olanı dergâhına Eyler iğnâ muksim-i erzâk Eşrefzâde’nin Merkad-i vâlâsına olsa mümasil vechi var Görünen bu tarem-i nüh tak Eşrefzâde’nin Rûh-i pâkinden iânet iltimasiyle Beliğ Rü’yet-i didârına müştak Eşrefzâde’nin Hz. Peygamber’e duyduğu aşk ve mahabbetle kaleme aldığı yedi na’t-i şerifi Seb’a-i Seyyâre adıyla bir araya getirmiştir. Bu na’atleri bizzat dergâhlarda makamla terennüm ettiğini düşünmek/hayal etmek mümkündür. İki tanesini okuyalım: Vücudun bâis-i icâd-ı âlem yâ Resûlellâh Anınçun cümleden sensin mükerrem yâ Resûlellâh Zuhûr-i zât-i pâkindir anı halleyleyen yohsa Kalırdı sırr-ı mevcûdât mübhem yâ Resûlellâh Aceb mi âb-i rûyunla dönerse âsiyâb-i çarh Behişti dâneye terk etti Âdem yâ Resûlellâh Nigâh eyle Beliğ-i derdmende çeşm-i şefkatle Gelince hâkpâye dide-i pürnem yâ Resûlellâh *** Ruhun şevkiyle s^d çâk oldu her gül yâ Resûlellâh Dil-i zârım aceb mi olsa bülbül yâ Resûlellâh

Aynı yıl Bursa Mevlevîhanesi’ne postnişin olan Salih Dede için de şiir yazmış tarih düşürmüştür:

Ne hoştur eylese nezzâre-i lutfunla mahşerde Ruh-i cürmi hicâb-i afvinle gül yâ Resûlellâh

Bârekellâh zihi himmet-i Mevlânâ kim Dili mahzûnunu şâd etti gürûh-i fukara

Meğer der pûze-i bû eylemişdir hâk-i pâyinden Ki etmiş kesb-i Nükhet böyle sünbül yâ Resûlellâh

Cânib-i Hakka kaçan Şeyh Mehmed gitti Eyledi câygehin Salih Efendi’ye atâ Dide-i ibretle olsa nazar fi’l-vâki Kimseye olmaya bakî bu güzergâh-i fenâ Dedi tebrike geldikte Belîğ tarihin Oldı sadru’l-fukara Sâlih Efendi’ye sezâ / 1114

Giribânın halâs etse de ne var dest-i keşâkeşden Eden dâmân-ı lutfuna tevessül yâ Resûlellâh Şefaat kıl Beliğ-i nâtüvânı görme şâyeste Azâb-ı duzaha etmez tahammül yâ Resûlellâh

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

17


araştırma / Osman Hamdi Bey’in Tablolarında; Yeşil Cami Yazıları / Ömer Kaptan

18

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


Ömer Kaptan Fotoğraflar: Nilay Şahinkanat İlcebay

Osman Hamdi Bey’in Tablolarında;

Yeşil Cami Yazıları

Bursa Yeşil Camii altı yüz yıldan beri Bursa’nın en güzel camisi olarak anılıyor. İhtişam ve görkemi bir yana, ayrıntılarındaki zarafetiyle Yeşil Cami sadece bânîsi Çelebi Mehmet’in değil, tüm Bursalıların gözdesi olmuş bir yapıdır. Yeşil Camii’nin birbirinden kıymetli yazılarını inceleyeceğimiz bu yazı dizisine, pek çok meşhur tabloya konu olmuş yazılarla başlayalım istedik. Caminin ehl-i zevkçe zaten bilinen ve takdir edilen güzelliklerini yaptığı tablolarla tüm dünyaya tanıtmış olan Osman Hamdi Bey’in tablolarında kendini gösteren yazılar bu dizinin ilk makalesini oluşturacaktır. Osman Hamdi Bey’in, bir perdenin arkasında kalan ve yapılışından yaklaşık 130 yıl sonra yeniden ortaya çıkan ve şöhret kazanan tablosunu hatırlarız: “Cami önü”. Bu tablo geçtiğimiz yıl 13 milyon liraya satılarak Türkiye’de satılan en değerli sanat eseri rekorunu kırmıştı. Bu resim Osman Hamdi Bey’in gözde mekânı Yeşil Cami’de çizilmişti. Resim insanların bulunduğu yüksek basamaklarından dolayı ilk bakışta Ulucami

kapısında çizildiği zannını uyandırmış olsa da, kapıdaki ince işçiliğe dikkat edildiğinde buranın Yeşil Cami kapısı olduğu hemen fark ediliyordu. Hem taç kapıyı baştanbaşa dolaşan yazı ve süslemeler hem de kitabe bize mekânın Yeşil Camii kapısı olduğunu hemen fark ettiriyordu. Büyük ressam basamakları buraya ilave etmişti. Malum olduğu üzere Osman Hamdi Bey gibi oryantalist üslubu benimsemiş ressamlar doğunun zenginliğini tablolarına yansıtırken kendi zevklerine göre bazı değiştirmeler yaparlar ve çizdikleri mekânın aslında bulunmayan bazı nesneleri, figürleri görüntüyü zenginleştirme adına mekâna dâhil edebilirlerdi. Osman Hamdi Bey’in de gerek “Cami Önü” resminde Yeşil Cami’ye merdiven ilavesi, gerek az sonra göreceğimiz Yeşil Camii hünkâr mahfeline kaplumbağaları ve terbiyecilerini katması, “Bursa Yeşil Cami’de” resmine şamdan, avize ve tablo eklemesi gibi pek çok örnek zikredilebilir. Yazılar da bundan nasibini almıştır. Ama yine de mekânla sağlaması yapılabilen ve aslıyla duran yazıları görmek mümkündür.

YEŞİL CAMİ KAPISI Yeşil Camii’nin muazzam taç kapısı, Anadolu Selçuklu mimarisinden tevarüs ettiği ince işçiliği ve süslemelerdeki bütünlüğü ile BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

19


araştırma / Osman Hamdi Bey’in Tablolarında; Yeşil Cami Yazıları / Ömer Kaptan

caminin sadece çinileriyle meşhur olmadığını gösteren en güzel mekânlardan biridir. Evet, Yeşil Camii kapısının ve pencerelerinin etrafındaki mermer oymacılığıyla da ayrı bir şaheserdir. Ve oymacılığın en gözde olduğu yer caminin kapısıdır. Bu güzel kapıya Osman Hamdi Bey’den yüzyıllar önce (1640) bakan Evliya Çelebi bakın neler söylüyor: “Bir kıble kapısı vardır ki, sağında ve solunda yüksek kemerine varıncaya kadar kat kat düğüm düğüm Rumiler ve zülüf Nigâr fevkalade nakışlar vardır. Bunlar öyle nakışlar ki, kâğıt üzerine hiç kimse kıl kalemle bile yazamaz. Amma mermer üstadı bu kapıya tam üç yıl ham mermer üzerine keser vurarak ustalığını göstermiş binanın sahibi Mehmet Han’dan üç sene zarfında kırk bin altın almıştır. “Yeşil imaret kapısı kırk bin altına yapılmış ve süslenmiş “diye destan olmuştur. Doğrusu kara ve deniz seyyahları

tarafından beğenilmiş bir yüksek kapıdır.” (Seyahatname) Bu kapıda bulunan kitabe de, tezyinatıyla yarışır zenginlikte bir anlatım içeriğine sahiptir. Merhum Kazım Baykal hocamızın çevirisini birkaç küçük tashihle paylaşalım: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ve onun kâinatı kuşatan lütuf ve keremine yapışarak işe başlıyorum. Hilkat sanatkarının bir yapıcısı, kudret kuyumcusunun hayret veren bir eseri olan bu kıymettar makam; kudreti her şeye hâkim rabbimizin takdiri ile örülmüş, cennet-i naîm örneklerinden bir örnek, ahiret bahçelerinden bir bahçe, dünya süsleri ile meydana getirilmiş olan makam, kainat kurulduğundan beri sanatının inceliği ve manzarasının güzelliği ile bütün cihana ne kadar iftihar etse; en mamur şehirler bile benzerine kavuşamadıklarından dolayı çekingen bir vaziyette karşısında ne kadar utanıp

kalsalar yeridir. Şark ve Garbın Büyük Sultanı, Arab ve Acemin hakanı, âlemlerin rabbinin kendisini yardım ve kudretine mazhar ettiği dinî ve dünyevî büyük sığınak olan sultanoğlu sultan Mehmed bin Bayezid bin Murad bin Orhan -Allah yeryüzünde mülkünü daim etsin ve arzular dünyasında gemisini emniyetle yürütsün- bu makamın son derece metin ve cazip bir şekilde tesisini emre muvaffak oldu. Binanın tamamlanması 822 (m.1419) senesinin zilhiccesine tesadüf eder”.1 Döneminin geleneğine uygun olarak Arapça yazılmış olan kitabe enfes tasvirleriyle okuyucuyu büyüler. Kitabede, görüldüğü üzere caminin ne zaman nasıl, kim tarafından yaptırıldığıyla ilgili bilgiler de verilmektedir. Kapının sağında ve solundaki nişlerin üzerinde caminin mimarına ait kitabeler vardır. Sağdaki Mihrapçığın üzerinde Arapça olarak:2 “Planlarını yapan,

1 Merhum Ekrem Hakkı Ayverdi ve Kazım Baykal hocalarımızın farklı okudukları kelimeleri parantez içinde belirterek kitabenin okunuşunu veriyorum: 1.satır: “Bismillahirrahmanirrahim ve’l-i’tisâmu bi-keremihi’l-amîm masnû’u sâni’ul-fitrati ve masûğu sâiği’l-kudreti a’ni(?) hâzihi’l-buk’ati’l-kerîmeti nüshatün min nüsahi cenneti’n -naîmi nüsihet (kazım Baykalda nüsicet) bi-takdîril-azîzi’l-alîmi ravzatün min riyâzi’l-ukbâ nüsihat bi-zehreti’l-hayâti’d-dünyâ” 2.satır “Tebahteret ( Ayverdi’de “tebahseret”) ale’l-aktâr ve tedâlet dûneha’l-emsâru mâ semiha bi-mislihâ’l-edvâru mâ dâre’l-feleki’d-devvâr vekafe(Baykal: “ve-faka”) ’s-sultânu’l-a’zâmu ve’l-hâkânü’l-ekremu sultânu’ş-şark ve’l-garb ve hâkânü’l-acemi ve’l ve’l-arabi (Kitabede belirgin olmasına rağmen Ayverdi Arabi vel acem yazmış) el-müeyyedü bi-te’yîdi Rabbi’l-âlemîne gıyâsü’d-dünyâ ve’d-dîn 3.satır “Es-sultân ibnü’s-sultân Mehmed bin Bâyezîd bin Murad bin Orhan hallede’llâhu fî hilâfeti’l-arzi mülkehû ve ecrâ fi bahri’l-murâdâti fülkehû bil-emni bi-te’sîsihâ ve tavtîdihâ ve teşdîdi erkânihâ ve teşyîdihâ vettefeka itmâmehâ fî zi’l-hicce hiccete isneyn ve işrîne ve semâne-mie” (822-1419)

20

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


yazan ve dizen, yaptıranın en az hizmet eden hademesi” yazısı, Soldaki Mihrapçığın üzerinde ise caminin mimarı büyük vezirin ismi yazılmıştır: “Hacı İvaz bin Ahi Bâyezîd gufire lehüma” (Ahi Bayezid oğlu Hacı İvaz, Allah ikisine de rahmet etsin). Bu soldaki yazı Osman Hamdi Bey’in resminde yer almaktadır. Taç kapıyı sağ alttan başlayıp yukarıya ve oradan solda aşağıya inerek dolaşarak kuşatan yazı şeridinde ise dini içerikli ibareler yer almaktadır. Çoğu peygamberimizin hadisi olan bu sözler cömertlik, hayırseverlik, yardım severlik gibi konular ile ilgilidir. İçeride de göreceğimiz benzer yazıların bu içeriğe sahip olması hem bu mekânın sadece cami olmayıp, misafirhane, tabhane gibi çok amaçlı olarak kullanılabilen salonlara sahip bir imaret olması hem de fetret döneminin yaralarını kapatma çabasını

taşımasıyla ilgilidir. Zira anarşi ortamında gevşeyen sevgi, güven vb. sosyal bağlar bu güçlü imaretin padişah emriyle yazılan mesajlarıyla canlandırılmaya çalışılmıştır. Evliya Çelebi’mizin kağıt üzerine kıl fırça ile bile böylesine güzeli yazılamaz dediği yazının Türkçesi şöyledir: “Sultanların sözleri, sözlerin sultanıdır. Bilhassa peygamberimizin (a.s.) sözleri böyledir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştu: Kim aç bir mümini yedirirse Allah da ona kıyamet gününde cennet meyvelerinden yedirir. Kim susamış bir mümine su verirse Allah da kıyamet gününde ona cennet içeceklerinden içirir. Kim çıplak bir mümini giydirirse Allah kıyamet gününde ona cennetin güzel elbiselerinden giydirir, rasulullah doğru söyledi. Cömertlik imandandır. Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz. Âdemoğlu öldükten sonra bütün amelleri

kesilir. Ancak üç şey hariç: sadaka-i cariye, faydalı ilim ve kendine dua edecek Salih bir evlat. Cömertlik imandandır, iman da cennettendir. Hayırlı bir iş ancak tamam olan iştir. Söyleyen doğru söyledi.”3 Tabloda dikkat edileceği üzere gerçekte var olan üç satırlık kitabe yerine yine üç satırlık bir yazı yazılmış ancak kitabedeki gibi karmaşık istifle yazılmış bir yazı yerine tam okunamayan sade bir yazı tercih edilmiştir. Kitabenin üzerinde ise normalde ufak bir pencere olması gerekirken tabloda “Kelime-i tevhit” yazılı bir başka kitabe buraya konmuştur. Yeşil caminin bu ufak penceresini Osman Hamdi Bey cami önü tablosunda çizmemiştir. Zira onu çok daha tanınan bir başka resminde meşhur edecektir:

2 “Râkımuhû ve nâzımuhû ve mukannini(?) kavânînihî ekalli hademi bânîhi.” 3 Kelâmu’l-mulûki mulûku’l-kelâmi husûsan en-nebiyyu aleyhisselam. Kâle, eyyema müminin et’ame mü’minen alâ cûin et’amehu’l-lâhu yevme’l-kıyâmeti min simâri’l-cenneti ve eyyema mü’minin seka müminen alâ zamein sekâhu’l-lâhu yevme’l kıyâmeti min’er-rahîkil mahtûmi, eyyema müminin kesâ mü’minen alâ uryin kesâhu’l-lâhu yevme’l-kıyâmeti min huleli’l-cenneti sadeka rasulullah ve kale aleyhi’s-selâm “ Es-sehâu mine’l-îmâni ve kâle aleyhi’s-selâm hâsibû enfusekum kable en tuhasebû ve kâle aleyhi’s-selâm: İzâ mâte ibn’ü âdeme inkata‘a amelühû illâ ‘an selâsin: sadakātin câriyetin ev ilmin yuntefe’u bihî ev veledin sâlihîn yed‘û lehû ve kâle aleyhi’s-selâm Es-sehâu mine’l-îmâni ve’l îmanu mine’l-cenneti el hayru bitemâmihi sadeka’l-kâilu” Bu sülüs yazının yanında bir de Kufi yazı bulunmaktadır ki süslemelerle çok iç içe geçtiği için ve harfler çoğunda belirgin olmadığı için ne yazdığı okunamamaktadır. Ancak “Ed-dâllü ale’l-hayri ke-fâilihî” hadisinin kelimeleri seçilebilmektedir. Bu hadis tekrar ederek yazılmış olabilir. BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

21


araştırma / Osman Hamdi Bey’in Tablolarında; Yeşil Cami Yazıları / Ömer Kaptan

KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİ

BURSA YEŞİL CAMİİ’DE KUR’AN TİLAVETİ

Kaplumbağa terbiyecisi kuşkusuz sanatkârımızın en meşhur eseridir. Ünlü görüntüsünde ışığın kaynağı olan ve zeminden başlayan bir pencere, kırmızı uzun bir giysi giyen sakallı bir adam, mavi çinilerle kaplı bir duvar, yerde yaprak yemekte olan kaplumbağalar vardır. Resimde görülen pencere, Yeşil Cami’ye girerken kitabenin hemen üzerinde kapının dışından da görünen ufak pencereden başkası değildir. Bu pencerenin arka kısmı yeşil cami girişinin hemen üst katında bulunan hünkâr mahfelidir ve Kaplumbağa terbiyecisi resminin çizildiği mekândır. Kaplumbağa Terbiyecisi resmindeki pencerenin ahşap çerçeveli olduğunu itirazında bulunanlar olabilir. Onlara da hemen Yeşil Cami’nin 20.yy başlarında çekilmiş resimlerine bakmalarını öneririz. Evet, bir zamanlar bu pencere ahşap çerçeveliydi. Bu meşhur tablonun alçakta zemine bitişik penceresi üzerinde bir yazı dikkat çeker: “Şifa’ul-kulûp lika’il Mahbûb” yani “Kalplerin şifası, Sevgiliyle buluşmaktır”. Bu yazı pek az yerde karşımıza çıkabilecek bir yazıdır. Nadir görülen bu yazının bir kopyasını 4 Ayrıca bknz: İnşikak suresi 1. ayet

22

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

Osman Hamdi Bey’in Bursa Yeşil Camii eyvanlarında çizdiği iki meşhur resim daha vardır. Yeşil camiye girişte, medhalin ana mekana bağlandığı kısımda sağ ve sola bitişik bulunan ve bugün müezzin mahfeli olarak kullanılan eyvanlar bu resimler için seçilen mekanlardır. Sivas’ta Şemseddin Sivasi Hz.’nin türbesinin yanında bulunan meydan camiinde, farklı bir istifini ise Geyve’de 2. Bayezid tarafından yaptırılan köprünün mihrap arkasında görmek mümkündür. Bu yazıdaki sevgili kelimesiyle Hz. Muhammed (habîbullah) mı kastedilmiştir bilemiyoruz. Zira Osman Hamdi Bey’in iki defa ele aldığı resmin 1907 versiyonunda bu yazının hemen yanında bir tabloyla Hz. Muhammed’in ismi görülür. Bu bir gönderme gibidir. Yahut Osman Hamdi Bey burada da diğer resimlerinde göreceğimiz gibi sevgi, rahmet, bağışlama merkezli bir yazı tercih etmiş olabilir. Az sonra ele alacağımız resimlerde mekânda bulunmamasına rağmen Osman Hamdi Bey’in özel anlam taşıyan bir yazıyı tablolarına yerleştirmeyi ihmal etmediğini göreceğiz.

“Kuran tilaveti” tablosunda “ilahiyatçı“ tablosundaki pozuna benzer şekilde oturan Osman Hamdi Bey kendisini Kuran okurken çizmiştir. Geçtiğimiz yıl bu aylarda (Aralık 2015) ABD’nin dünyaca tanınan bir yatırım bankasında “Sanatı Koruma Projesi” kapsamında hazırlanan tebrik kartları serisinde yer alınca bu tablo yine ön plana çıkmıştı. Bu resimde Osman Hamdi Bey yine bir tasarrufta bulunmuş ve caminin girişini normalde bulunmadığı bir konuma yerleştirmiştir. Girişte soldaki eyvan olduğunu anladığımız mekânda Kuran tilavetini gerçekleştiren kişinin hemen üzerinde iki belirgin yazı vardır. İlki ressamımızın diğer bazı tablolarında da kullanacağı sarı renkli “Tevekkeltü bi-mağfireti’l-müheymin, hüve’l-gafûrü’z-zürrahmeti”, ” Müheymin olan Rabbimin mağfiretine tevekkül ettim.


Senin her kubben, yerin bitkisine vesile olan gök gibidir. Senin her odan, gören bir göz gibidir. Sen kâinatın aynasısın Bu esaslar halel kabul etmez (yıkılmaz) Dağlar parça parça olsa gökler yarılsa bile) Aynı yazıyı Osman Hamdi Bey bir tablosunda daha kullanacaktır. On yıl kadar önce yaptığı (1880) “İki Müzisyen Kız” tablosunda da kullandığı mekânı bu defa gerçek mekanla daha uyumlu olarak “Bursa Yeşil Camii’de” tablosunda kullanmıştır. Girişin sağ tarafında yer aldığını düşündüğümüz eyvanda çizilmiş tabloda “Lev beseti’l-cibâlu ve’n-şekkati’s-semâ” yazısı tam karşıda görülmektedir. Bu mekânda aslında bulunması gereken yazı bu yazı değil, yine Farsça bir şiirdir.6 Ama resmin en sağında görülen ve yukarıdan aşağıya inen kufi yazı “Kelime-i tevhid” ibareleridir ve mekânda da bulunmaktadır. Yaklaşık yüz defa yazılmış olan bu ibareler “La ilahe illallah Muhammedün Rasulullah” şeklinde eyvanı kuşatmıştır.

O çokça bağışlayan merhamet sahibidir.” mealindeki yazı, ikincisi ise bu eyvana has olan “Lev beseti’l-cibâlu ve’n-şekkati’s-semâ” yazısıdır. “Dağlar parça parça olsa, gökler yarılsa bile” anlamındaki bu yazı Arapça olsa bile4 aslında Yeşil Camii’yi öven Farsça müthiş bir şiirin son cümlesidir: “Ey kıble-i saadet vey ka’be-i safâ Cây-i hôşî ve nist nazîr-i to hîç ca Her tak ez revâkı to cerçi zemîn nebat

Her çeşm ez to câm Cihan nüma Ez în esas nîst ki halel pezîr Lev besetil cibalu ven şekkatis semâ”5 (Ey mutluluk kıblesi, ey huzur ve emniyet kâbesi Çok güzel bir yersin, senin gibi hiçbir yer yoktur.

Ama bu resimde en belirgin olan yazı iç içe geçmiş etkileyici görüntüsüyle girift bir sülüs yazı olan “Tevekkeltü bi-mağfireti’l-müheymini hüve’l-gafûrü’z-zürrahme” yazısıdır. Hüve kelimesinden öncesi açık sarı renkle yazılmışken sonrası siyah yazıyla yazılmıştır. Osman Hamdi Bey’in bu yazıyı “Yeşil Türbe’de dua”, “Kuran tilaveti” gibi pek çok tabloda kullanmasının sebebi resimdeki renk bütünlüğünü sağlamak mı, yoksa müsennâ yazılardan daha farklı, pek az yerde görülen7 ve ilgi çekici görünüşüyle göze hoş gelen bu girift yazıyı seçmiş olması mı, yoksa tamamen merhamet, bağışlayıcılık, sevgi merkezli bir mesajı seçerek batıya verdiği bir mesaj mı? Tüm bunlar ikonografik çözümlemelerini beklemeye devam ediyor.

5 Çeviri için bknz: “Taşlar konuşuyor”, Zülfikar Yorulmaz 6 Kıymetli hocam Olcay KOCATÜRK’ün okuyuşu ve çevirisiyle: “Ba’d-ez hezâr sâl niyâm-i zuhal resed ger be-âsitân zi kasr-i ta sengi koned rehâ hurşîd zerre-vâr eger yaftî mecâl hod-râ be revzen-i to derefkend ez hevâ gerdûn-i belâ cevred ebed kitâbeş tahrîr kerde: dâme leke’l-izzu ve’l-bekâ” (Senin sarayının eşiğinden bir taş, Zuhal feleğine erişse, bin yıl sonra da olsa fırsat bulur bulmaz kendini güneş huzmesi gibi hava yoluyla senin pencerenden içeri atar. Felek, kendi kitabına sonsuza değin ‘Dâme leke’l-izzu ve’l-bekâ’ diye yazılmasını kazımıştır.) 7 Bursa’da yalnızca Muradiye külliyesinde şehzade Ahmet türbesinin mihrap üstü yazısı bu şekilde iki kademeli yazılmıştır. BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

23


araştırma / Muradiye Türbelerinde Çini Tezyinat / Yrd. Doç. Dr. Doğan Yavaş

Yrd. Doç. Dr. Doğan Yavaş Fotoğraflar: Hakan Aydın

Muradiye Türbelerinde Çini Tezyinat

Muradiye Külliyesi, Bursa Kalesi’nin kuzey batı eteklerinde, Sultan II. Murad tarafından inşa ettirilen ve bulunduğu semte de adını veren cami, medrese, hamam, imaret, çeşme ve türbeden oluşan yapılar topluluğudur. Daha önce bina olunan Gazi Orhan Bey, I. Murad, Yıldırım Bayezid ve Yeşil külliyeleri gibi, açılımı sağlamak amacıyla şehrin kuzeybatı varoşlarında inşa edilmişse de, külliye binaları onlar gibi dağınık değil, çizgi halinde bir hat üzerinde planlanmıştır. 1425 Mayıs ayında başlanıp 1426 Kasım ayında bitirilen caminin önüne 1451 yılında vefat eden II. Murat’ın türbesi inşa edilmiş bu türbenin civarına daha sonra birçok şehzade ve saray mensubunun da gömülmesiyle caminin haziresi hanedan kabristanı haline gelmiştir.

24

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

ŞEHZADE MUSTAFA ve CEM SULTAN TÜRBESİ Fatih’in oğlu Şehzade Mustafa, 1474 yılında Niğde yakınlarında Bor-Pazarcığı’nda vefat etmiş, önce Konya’ya sonra da Bursa’ya getirilerek amcası Alâaddin Bey’in türbesine gömülmüştür. 1479 yılında kendisi için inşa olunan bu türbeye nakledilmiş, daha sonra Napoli’de vefat ederek cenazesi 1499’da Bursa’ya getirilen Cem Sultan da buraya gömülünce daha çok Cem Sultan Türbesi diye meşhur olmuştur. Cem Sultan’ın hareketli ve acıklı bir hayatının olması, onun türbesinin de şöhret bulmasına neden olmuştur. Ağabeyi Şehzade Mustafa daha önce buraya defnedilmiş olmasına rağmen türbenin kendi adıyla anılması bu yüzdendir.

Kesme taş ve tuğladan temiz bir işçilikle inşa edilen yapıya mermer bir revak ile girilmektedir. Altıgen planlı türbenin yine altıgen kasnağa oturan, kurşun kaplı kubbesi vardır. Kubbenin ortasında altıgen formda küçük bir açıklık bulunur. Alt sırada dört, üst sırada beş ve kasnakta altı olmak üzere toplam on beş revzen ile aydınlatılan mekân, çini ve kalem işleriyle Muradiye türbeleri içinde en zengin süslemeye sahip olanıdır. Üst sıradaki revzenler muhteşem müzeyyen vitray şeklinde imal edilmişlerdir. Kapı ve pencere kapakları ile döneminin özelliklerini günümüze kadar getirmiştir. Duvarlar yerden 2.35 metre yükseğe kadar çini ile kaplıdır. Göbekleri stampa tekniğinde altın varak motiflerle süslenmiş olan firuze ve lacivert renkli, altıgen formdaki bu


Fotoğraf 1. Şehzade Mustafa ve Cem Türbesi’nde altın varaklı çiniler.

Fotoğraf 2-7. Türbenin alınlıkları ortasına yerleştirilen çiniler.

çinilerin daha önce Yeşil Cami’de de yoğun bir şekilde kullanıldığını biliyoruz (Fotoğraf1). Sır altı tekniğindeki çinilerin üzerine soğuk altın yaldız ile hem ortalarına hem de bordürlerine süslemeler yapılarak daha ihtişamlı hale getirilmişlerdir. Bu tekniğin günümüzdeki modern uygulamalarında ise bu motifler çini üzerine boya ile tatbik edilmekte ve tekrar fırınlanmaktadır.

neminin özelliklerini günümüze getiren alçı pencereleri de önemli tezyinî kısımlarıdır. Kemerler, alınlıklar, kasnak ve kubbe gibi çini olmayan yerler çok zengin kalem işleri ile donatılmıştır, bilhassa servi motifleri malakârî tekniğindedir. Kubbe içi rumî ve hatâyîlerle doldurulmuş, eteğinde ise celî sülüs ile ve altı kartuş halinde Âyete’l-kürsî yazılmıştır.

muhakkak yazı ile yine müsennâ stilde “Allâhu Hâliku külli şey’in ve Hüve alâ külli şey’in” devamı da üst satırda siyah renkte Kûfî yazı ile “vekîl, lehû makâlîdu’s-semâvâti ve’l-ardi vellezîne keferû bi-âyâtillâhi” şeklinde, Zümer sûresinin 62. ve 63. âyetleri yazılıdır (Fotoğraf 9). Türbenin kapı ve pencere kapakları ile dö-

Cem Sultan Türbesi’nin pencere alınlıklarını kaplayan panolardaki altıgen çinilerin ortalarında daha geç döneme ait çini karoların yerleştirildiği görülüyor. İçlerinden birinin üzerinde Davud Yıldızı (Magenta David-Davud Kalkanı) denilen altı kollu yıldız motifi yer alır. Bu motifin dışındakiler klasik Osmanlı çini motiflerinden farklıdır (Fotoğraf 2-7). Türbenin güney duvarında yer alan mihrab nişinin tamamı lacivert altıgen karolardan oluşturulmuştur. Bu çinilerin de göbekleri ve bordürlerine altın varakla motifler işlenmiştir. İç mekanın tamamında çini kaplamaların alt ve üst bitimlerinde bordür çinileri kullanılmıştır (Fotoğraf 8).

Fotoğraf 8. Çini panoları çevreleyen bordür çinileri.

Mihrab kavsarasının iki yanında birer tepelik içinde, beyaz renkte celi muhakkak tarzında yazı ile müsenna besmele, bunun altında biri beyaz diğeri de gri renkte celi

Fotoğraf 9. Şehzade Mustafa ve Cem Türbesi’nin mihrabı. BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

25


araştırma / Muradiye Türbelerinde Çini Tezyinat / Yrd. Doç. Dr. Doğan Yavaş

Fotoğraf 10-11. Şehzade Mahmut Türbesi’nde çiniler.

ŞEHZADE MAHMUT TÜRBESİ Şehzade Mahmut Türbesi, Muradiye Külliyesi haziresindeki türbeler içinde en batıda yer alır ve süslemesi en zengin olanıdır. Bir sıra kesme taş ve üç sıra tuğla duvar işçiliği gösterir. Yapının üzeri kurşun kaplamalı kubbe ile örtülmüş, kubbenin etekleri de iki sıralı kirpi saçakla çevrelenmiştir. Türbenin taç kapısı ile bunun karşısına gelen mihrap duvarı hariç her cephesinde altlık ve üstlük pencereler açılmış iken bu iki duvarında sadece üstlük pencereler olmak üzere yapıda toplam 14 adet pencere yer almaktadır. Bursa kemerli mermer revak ile girilen sekizgen mekânın üzeri kubbe ile örtülüdür. Çini ve kalem işi süslemeler yanında malakârî denilen kabartma alçı tekniğinde süslemeler açısından da çok zengin olan iç mekân, 2.90 cm. yüksekliğe kadar firuze ve

lâcivert altıgen çinilerle kaplıdır. Altı adet lacivert çiniden oluşan peteklerin ortasına firuze bir çini yerleştirilmiş ve bu kompozisyon tüm cephelerde uygulanmıştır. Mihrap ve pencerelerin etrafı ile bu süslemelerin üst kesiminde yine mavi-beyaz İznik çinileri kullanılmıştır. Bir sıra kesme taş ve üç sıra tuğla duvar işçiliği gösterir. Rûmîler, kıvrık dallar ve palmetler, vazodan çıkan çiçek demetlerinden oluşan stilize bitkisel motifler bütün yüzeyleri kaplamaktadır (Fotoğraf 10-11). Şehzade Mustafa ve Cem Sultan Türbesi’nde olduğu gibi burada da aynı teknikte ve renkte altıgen çiniler kullanılmış ve altın varakla yaldızlanmışlardır. Mihrap yaşmağının üzerinde de dikdörtgen bir kaset ile bunun üzerinde bir tepelik içinde önce kûfî stilinde “Eûzübillâhimineşşeytanirracîm” ibaresi, bunun hemen altında

Fotoğraf 12. Şehzade Ahmet Türbesi duvarlarında çini kaplamalar. 26

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

celî sülüs yazı stilinde ve müsenna yazı şeklinde “Bismillahirrahmanirrahim”, alttaki kartuşta da önce celi sülüs yazı stilinde “Ve keffelihâ Zekeriyya küllemâ dehale aleyhâ Zekeriyya’l-mihrabe vecede indehâ rızkan kâle yâ Meryemu ennâ leki hâzâ kâlet hüve min indillâhi inne’llâhe yerzuku men yeşâu bi-gayri hisâb” şeklinde, Âl-i İmrân Suresi 37. Ayetten bir parça yer almaktadır.

ŞEHZADE AHMET TÜRBESİ II. Bayezid’in oğlu Şehzade Ahmet adına yaptırılmıştır. Muradiye Külliyesi haziresindeki Muradiye Camisi’nin güneydoğusunda yer alan tipik, mütevazı bir mezar anıtı örneğidir. Bir sıra kesme taş ve iki sıra tuğla duvar işçiliği gösterir. Bursa kemerli mermer revak ile girilen sekizgen mekânın


üzeri kubbe ile örtülüdür. Türbenin beden duvarları, kesme taş ve tuğla kullanılarak yapılmış olup, dış yüzeyde tuğla rozetler ve zencirek motifleri ile bezelidir. Çini, kalem işi olan iç mekân, 2.40 santim yüksekliğe kadar firuze ve lâcivert altıgen çinilerle kaplıdır (Fotoğraf 12), mihrap ve pencerelerin etrafı ile bu süslemelerin üst kesiminde yine mavi-beyaz İznik çinileri kullanılmıştır(Fotoğraf 13).

Fotoğraf 13. Şehzade Ahmet Türbesi’ndeki mavi-beyaz bordür çinileri.

Bu türbede de geçmişte yapılan çini koruma onarımı çalışmalarında deforme olan çinilerin yerine yeni dönem imitasyon çiniler takılmıştır.

ŞEHZADE MUSTAFA TÜRBESİ Kanuni Sultan Süleyman’ın, Mahidevran Sultan’dan doğma oğludur. 1553 yılında Konya Ereğlisi’nde bir komploya kurban giden Şehzade Mustafa’nın cesedi Bursa’ya getirilerek, yine bu civarda önce başka bir yere defnedilmişti. Kapısındaki iki satırlık mermer kitabeden anlaşıldığına göre, 1573 yılında üvey kardeşi II. Selim’in bu türbeyi inşa ettirmesiyle de yeni kabrine nakledilmiştir. Bir sıra kesme taş ve üç sıra tuğla ile inşa edilmiş duvar örgü sistemine sahip yapının planı sekizgen planı olup üzeri kubbe ile örtülüdür. Yerden 3 metre yüksekliğe kadar kısmı tamamen 16. yüzyılın natüralist üsluplu İznik çinileri ile kaplıdır. Mekan yedisi alt sırada mermer söveli, yedisi üstte sivri kemerli olmak üzere on dört pencere le aydınlatılmaktadır. Türbe duvarlarının pencere üst seviyesine kadar olan kısmını kaplayan yüzeylerde, pencerenin iki tarafı ve alt kısmı olmak üzere ortalama 22x25 santim boyutunda beyaz zemin üzerinde mavi, yeşil, kırmızı renkli lale, sümbül, karanfil gibi çiçeklerden oluşan kompozisyonları barındıran çiniler

ve etrafında bordür şeklinde yerleştirilmiş koyu mavi zemin üzerine beyaz çiçekli kompozisyondan meydana gelmiş çiniler bulunmaktadır (Fotoğraf 14-15). Çiçek motifli çinilerin üst kısmında pencere üstü hizasında yazı bandı tüm türbe çevresinde devam etmektedir (Fotoğraf 16).

Fotoğraf 14-15. Şehzade Mustafa Türbesi çinileri.

Fotoğraf 16. Şehzade Mustafa Türbesi’nde yazı frizleri. BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

27


araştırma / Adriyatik Denizi’nin Derinliklerinden İ̇znik Çinileri / Mustafa Şahin

Adriyatik Denizi’nin Derinliklerinden

İznik Çinileri

28

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


Prof. Dr. Mustafa Şahin Uludağ Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü mustafasahin@uludag.edu.tr

Mljet Sveti Pavao Sığlığı

Seramik üretimi için
gerekli olan doğal kaynakların bolluğu
nedeniyle İznik’te Bizans ve Selçuklu dönemlerine kadar izi sürülebilen uzun bir çini üretimi geleneği söz konusudur. Osmanlı Devleti tarafından özellikle desteklenen çini üretiminde Edirne, Kütahya gibi ön plana çıkan yerler arasında İznik de bulunuyordu. Ancak İznik’teki atölyeler diğer merkezlerin üretiminden üstün gelerek üretimde başrolü üstlenmiştir. Osmanlılar tarafından üretilen ve İznik çinisi olarak adlandırılan gelenek ilk olarak 14. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkmıştır. Osmanlı Devrinden zamanımıza kadar ulaşabilen en eski çiniler 1391 tarihinde inşaatı tamamlanan İznik Yeşil Cami minaresindedir. Bunu, Bursa Yeşil Camii ve Türbesi (1421) ve Bursa Muradiye Cami (1426) çinileri takip eder. 16. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin güçlenmesine paralel olarak İznik çinileri de en ihtişamlı günlerine ulaşır. Böylece İznik Osmanlı Devrinde, en büyük çini merkezlerinden birisi olmuştur. 17. yüzyılda yavaş yavaş kaybolmaya başlayan İznik çinisi 18. yüzyılın başlarında tamamen önemini yitirmiştir.

İznik atölyelerinde 15. yüzyılın
ikinci yarısında yeni bir teknoloji ile fritli çamur, fritli mal veya taş hamur adı verilen beyaz sıkı gövdeli çini üretimine
 geçilmiştir. Bu teknikte seramik gövde, ince beyaz kireç, kuvars kumu (silika), cam hamur (frit) ve kurşun katkısından oluşan bir karışım ile yapılmaktadır. Seramik kapların gövdesi çömlekçi çarkına takılı bir kalıpla yapılırken, yapraklı bordür gibi aplike bölümler kısmen kurutulduktan sonra elle şekillendirilmiş; sonrasında gövde boyalı bezemeye temel oluşturan parlak beyaz bir astarla kaplanmıştır. Renk olarak kobalt mavisi, turkuaz, zeytin yeşili, mor, griden başlayıp mercan kırmızısına kadar giden tonlar,

zümrüt yeşilinden siyaha varan farklı tonlar ve cam fritlerden oluşan boyalar kullanılmıştır. Boyamanın ardından çiniye parlak porselen görünümü veren saydam bir sır ile kaplama yapılmış; iki odacığı ve ayrı bir ocağı olan kubbe benzeri fırınlarda 850 ila 1200°C arası sıcaklıklarda pişirilmiştir. İznik çini kap kacağının gelişimi konusunda Nurhan Atasoy ve Julian Raby kapsamlı bir araştırma yapmışlar ve Osmanlı sarayı sanatçıları ve onların tasarımlarına göre tipolojilerini belirlemişlerdir. Buna göre İznik’in Osmanlı çinileri beş temel süsleme evresi göstermektedir:

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

29


araştırma / Adriyatik Denizi’nin Derinliklerinden İ̇znik Çinileri / Mustafa Şahin

Resim 1

1.

Erken mavi ve beyaz dönemi –Baba Nakkaş Üslubu (1475/80-1520);

2. Deneysel ara dönem (1520- 1530/40); 3. “Saz” üslubu veya doğa hayali dönemi – Usta Şah Kulu Üslubu (1535 -1560); 4. Bitkisel üslup ve çok renklilik dönemi Usta Kara Memi ve çağdaş geç mavi ve beyaz üslubu (1560 - 1600)

teknik ve estetik anlamda değişiklikler denemeye başlamışlar ve birtakım stilistik eğilimler geliştirmişlerdir. 1540’lara kadar süren dönemin adı bu nedenle “Deneysel Dönem” olarak adlandırılmıştır. Osmanlı Döneminde İznik çinilerinin en gözde rengi olan “Turkuaz veya Türk Rengi” ilk olarak bu dönemde repertuara girmiştir. Bu dönemde ortaya çıkan “Tuğrakeş” üslubu İmparatorluk sınırları dışında özellikle İtalya’da çok popüler olmuştur.

5. İznik çanak çömleği üretiminde gerileme (1600- 1670). “Erken Mavi ve Beyaz Dönemi” olarak adlandırılan ilk evre çinileri Fatih Sultan Mehmet (1451-1481) ile başlayıp Kanuni Sultan Süleyman Döneminin (1520-1566) başına kadar Osmanlı Sarayı’nın himayesindedir. Üslup sarayın baş sanatkârı Baba Nakkaş’ın adıyla da anılmaktadır. Çin porselenini ve Osmanlı metal formlarını andıran kap kacak üzerinde yer alan bezemeler, kobalt mavisi bir zeminde beyazın tonlarında veya beyaz bir yüzey üzerine açık ve koyu mavi bileşimi renkler ile “Rumi” ve “Hatayi” adı verilen üsluplarda yapılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1520’de tahta geçmesiyle birlikte İznik’teki çini üreticileri 30

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

“Saz Üslubu” veya “Doğa Hayali” Dönemi 16. yüzyılın 2. çeyreğinde ortaya çıkmıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın favori saray sanatçısı Şah Kulu tarafından başlatılan üslup, adını Osmanlı Sanatı’nda mistik,

Resim 2

hayali bir orman ya da bataklık kamışını temsil eden ve kaligrafi kalemi yapmak için toplanan kıvrık ve girintili “saz” bitkisinden almaktadır. Bu dönemde kobalt mavisi ve turkuazın yanı sıra manganez moru, zeytin yeşili, soluk gri ve yeşilimsi siyah renkler de kullanıma girmiştir. Ayrıca, “Musli Halkası” veya “Sümbül Usta” gibi birkaç paralel üslup aynı anda bir arada görülebilmektedir. “Dört Çiçek” adı verilen ve natüralist çiçek tasarımından oluşan Klasik Üslup ilk olarak 16. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmıştır. Temel motif Osmanlı bahçelerinde yetiştirilen lale, karanfil, gül ve sümbül gibi favori çiçeklerdir. Bu üslubu ilk uygulayan kişi, Kanuni Sultan Süleyman’ın hükümdarlığının son döneminde saray nakkaş hanesinin baş nakkaşı olan Kara Memi olup, Kanuni’nin ölümünden sonra veliaht II. Selim (1566-1574) ve onun oğlu III. Murad (1574-1595) zamanlarında da devam etmiştir. Bu dönemde dört Resim 3 çiçeğin yanı sıra “çintamani” motifi bulunan soyut ve merkezi kompozisyonlar, ortadaki rozetlerden yayılan “Ru Yi” motifler, açık denizdeki gemiler, mimari, hayvanlar veya mitolojik deniz yaratıkları da görülmeye başlar. Diğer bir ifade ile İznik çinileri üzerindeki motif repertuarı II. Selim


Resim 4

Resim 5

ve III. Murad dönemlerinde iyice zenginleşmiştir. Hayvan resimleri tek başına, statik bir şekilde veya hareket halinde, sürekli bir devingenlik içinde, dövüş veya av gibi takip sahneleri şeklinde resmedilen fantastik yaratıklarla birlikte betimlenmiştir.

şırı ülkelere ihraç edildiğinin en güzel belgelerinden birisi olmuştur. Bu yazıda, keşif ve buluntuları hakkında bilgi verilecektir.

Gerileme döneminde ise çok renkli çini üretiminin yanı sıra beyaz zemin üzerinde mavi bezemeli çini üretimi de devam etmiştir. Çarkıfelek veya “Ru Yi” gibi halihazırda bilinen motiflerin yanı sıra ortadaki bir rozetin etrafından yayılan “Jiajing” Dönemi dört çiçeği gibi yeni motifler de görülmektedir. Bu dönemin yeni motifi ise “buğday demeti“ adı verilen tırtıklı yapraklardır. Bir anlamda Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş döneminin görkemini temsil eden İznik Çinileri, sadece Osmanlı’nın elitleri tarafından kullanılmamış, Osmanlı toprakları dışında soylu ve zenginlerin de vitrinlerini süslemek amacıyla deniz aşırı devletlere ihraç edilmiştir. 2006 yılının Ağustos ayında Sava-Medveščak Dalış Kulübü’nden Jurica Bezak’ın liderliğinde yapılan bir dalış esnasında 46 metre derinlikte keşfedilen bir batıkta bulunan kargo, İznik’te üretilen çinilerin deniz yolunu kullanarak deniza-

Resim 6

Hırvatistan’ın Dubrovnik kıyılarından yaklaşık 22 deniz mili uzaklıktaki Mljet Adası’nın güney kıyısı açıklarında bulunan Sveti Pavao Sığlığı’nda batan gemi (Resim 1), 40 - 42 metre derinlikler arasında, yaklaştık 50 metrekare büyüklüğünde bir alana yayılmıştır (Resim 2). 16. yüzyıla ait olduğu düşünülen ticaret gemisi Venediklilere aittir. Batık ile ilgili bilgiler, Igor Miholjek ve Vesna Zmaic Kralj tarafından, TINA - Denizcilik Arkeolojisi Dergisi / Maritime Archaeology Periodical isimli derginin 2016 yılında yayınlanan 6. sayısının 10-47. sayfaları arasında yayınlanan “Sveti Pavao Sığlığı: İznik Çinileri Taşıyan Bir Batık/Sveti Pavao Shallows: A Shipwreck With A Cargo Of Iznik Pottery” başlıklı makaleden alınmıştır.

Resim 7

Resim 8

2007-2013 yılları arasında Hırvat Konservasyon Enstitüsü, Sualtı Arkeolojisi Bölümü arkeologları tarafından yapılan sualtı kazılarında; tayfalara ait kişisel eşyalar, bir kaç bronz top, taş gülleler, tunçtan imal edilmiş̧ gemi çanı, Batı ve BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

31


araştırma / Adriyatik Denizi’nin Derinliklerinden İ̇znik Çinileri / Mustafa Şahin

rin yanı sıra 17. yüzyılın son çeyreğine kadar tarihlenebilecek bozulmaya başlayan ve gerileme dönemine işaret eden çini örnekleri de bulunmaktadır (Resim 9). Batığın tarihlenmesinde, gemide bulunan Osmanlı akçeleri önemli rol oynamaktadır. Akçeler dört farklı padişah dönemine aittir: Yavuz Sultan Selim (1512-1520), Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566), II. Selim (1566-1574) ve III. Murad (1574-1595). III. Murad para basmaya 1574’de başladığından geminin bu tarihten önce batması mümkün değildir. Diğer bir ifade ile en erken 1575 yılında batmış olan bir gemide, 1530 civarında ortaya çıkan ve 17. yüzyılın sonlarına kadar tarihlenebilecek beş farklı üslupta çanak çömlek bulunmuştur.

Resim 9

Doğu kökenli basit mutfak eşyaları ve çapalar gibi gemiye ait malzemelerin yansıra çok sayıda İznik çinisi de bulunmuştur (Resim 3). Büyük boyutlu İznik tabaklarının iç içe paketlenmesi ve yine bir arada bulunan çanak çömlekler, çinilerin kullanılmak amacıyla değil de kargo olarak gemiye alındığını göstermektedir. Diğer bir ifade ile Venedik ticaret gemisi, Doğu’dan aldığı kargosunu Avrupa pazarlarına satmak üzere götürmektedir.

simetrik çiçek kompozisyonlu sığ tabak (Resim 7), Cennet Bahçesi’nde taçlı iki kadın başlı kuş gövdeli yaratık şeklinde sembollerle bezeli iki tabak (Resim8) 1560-1600 yılları arasına tarihlenen “bitkisel” üsluba ait güzel örneklerdir. Kargoda kaliteli örnekle-

Geminin yükünün sayıca en çok ve en iyi korunan kısmını İznik çinileri oluşturmaktadır. Osmanlı Sarayı’nın himayesindeki İznik, 1480 ila 1670 yılları arasında duvar karoları, dini törenlerde kullanılan liturjik eşyalar ve lüks sofra takımları gibi sırlı seramik objelerin ana üretim merkezidir. İznik çinileri, Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) farklı stil, üretim, nitelik ve bezemeleri ile doruk noktasına ulaşarak, bu konumunu Kanuni’nin veliahttı II. Selim (1566-1574) ve onun oğlu III. Murad (1574-1579) zamanlarına kadar devam ettirmiştir. 16. yüzyılın ikinci yarısında İznik Çinileri Avrupa’da popüler hale gelmiş, Venedik, Cenova ve Dubrovnik gibi önemli pazarlara ihraç edilmiştir. 18. yüzyıl başlarına gelindiğinde İznik’teki üretim bütün

2007 ile 2012 yılları arasında yapılan altı arkeolojik sualtı kazı döneminde 300’ün üzerinde eser çıkartılmıştır. Bunlardan 60 tanesi İznik üretimi olan tabak, küçük kase ve testi gibi yiyecek ve içecek servisinde kullanılan sofra takımlarından oluşan çinilerden oluşmaktadır. Batık geminin yükünde bulunan iki tabak 1530 civarında ortaya çıkan ve çeşitli versiyonlarla 16. yüzyılın sonuna kadar devam eden “tuğrakeş” üslubuna aittir (Resim 4). Geminin kargosunda, 1535-1560 yılları arasında tarihlenen “saz” üslubuna ait neredeyse birbirinin aynısı iki servis tabağı da bulunmaktadır (Resim 5). Parlak renkle boyalı çiçek demetli testi (Resim 6), 32

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

Resim 10


önemini kaybetmiş ve liderlik Kütahya gibi başka Osmanlı seramik merkezlerine kaymıştır. Sveti Pavao Batığı, Venedikli bir tüccarın İznik çinilerinden oluşan lüks mallardan oluşan kargosu ile Marmara Denizi’nde bulunan, İstanbul gibi, bir limandan yola çıkarak Venedik’e doğru deniz yolu ile yolculuk ettiğini gösteren eşsiz bir örnektir (Resim10). Bu keşif, 16. yüzyıl Akdeniz’inde deniz ticaretinin anlaşılmasını ve Batı pazarında tercih edilen çanak çömlek formlarını gösteren önemli bir keşif olmuştur. Geminin kargosunda bulunan kap kacaklar İznik çinilerinin yetmiş yıllık gelişimindeki evrelerin neredeyse tamamını temsil etmektedir (Resim 11, 12, 13). Bu nedenle, batıkta açığa çıkartılan kontekst İznik çinisinin tarihleme ve kronoloji çalışmalarında konunun uzmanlarına yeni ufuklar açmaya da adaydır. Diğer bir ifade ile kronolojik olarak farklı dönemlere tarihlenen üslupların bir arada bulunması, bunların tarihlerinin belki tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini de göstermektedir. Sveti Pavao Batığı’ndan çıkarılan kargo ve gemi mürettebatına ait buluntular 2015 yılında Hırvatistan’ın Zagreb kentinde bulunan Mimara Müzesinde Uluslararası “Adriyatik Denizi’nin Derinliklerinde Osmanlı İznik Çinileri” sergisinde ve 2016 yılında bu kez Dubrovnik Deniz Müzesi’nde teşhir edilmiştir (Resim 14-15). Sergi 2017 yılında bir kez daha neden İznik’te, yani üretildiği yerde sergilenmesin?

Kaynakça I. Miholjek – V. Zmaic Kralj, “Sveti̇ Pavao Sığlığı: İzni̇K Çi̇ni̇leri̇ Taşıyan Bi̇r Batık / Sveti Pavao Shallows: A Shipwreck With A Cargo Of Iznik Pottery”, TINA - Denizcilik Arkeolojisi Dergisi / Maritime Archaeology Periodical 6, 2016, 10-47. N. Atasoy – J. Raby, Iznik: The Pottery of Ottoman Turkey (London 1989).

Resimler Listesi Resim 1: Miholjek – Zmaic Kralj 2016: 44 fig. 26 Resim 2: Miholjek – Zmaic Kralj 2016: 42 fig. 24 Resim 3: Miholjek – Zmaic Kralj 2016: 15 fig. 6 Resim 4: http://www.dumus.hr/files/ g/385/1024x768-1/13692699_1596043077354790_ 6126715679012254663_n.jpg (05.03.2017) Resim 5: http://www.dumus.hr/files/g/3-85 /1024x768-1/13692595_1596042847354813_ 7521998354767230003_n.jpg (05.03.2017) Resim 6: http://www.justdubrovnik.com/wp-content/ uploads/2015/05/iznik2.jpg (05.03.2017) Resim 7: http://www.justdubrovnik.com/wp-content/ uploads/2015/05/iznik3.jpg (05.03.2017) Resim 8: http://www.dumus.hr/files/g/3-85 /1024x768-1/13729148_1596042654021499_ 8144196089141179103_n.jpg (05.03.2017) Resim 9: Miholjek – Zmaic Kralj 2016: 38 fig. 22 Resim 10: Miholjek – Zmaic Kralj 2016: 38 fig. 21

Osmanlı Devrinden zamanımıza kadar ulaşabilen en eski çiniler 1391 tarihinde inşaatı tamamlanan İznik Yeşil Cami minaresindedir. BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

33


araştırma / Hisar, Bursa’nın İç Denizi / Samet Altıntaş

34

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


Samet Altıntaş

Hisar, Bursa’nın İç Denizi

Turgut Uyar’ın II. Yeni’ye göz kırptığı “Dünyanın En Güzel Arabistanı”ndan mülhem, “Dünya’nın En Güzel Bursa’sı” Hisar’dır şüphesiz. Tanpınar üstadımızın şehrin muhtelif yerlerine serpiştirdiği ‘ikinci zaman’lar her ne kadar çok olsa da Hisar; her daim özerkliğini korur. Bir kere uygarlık mirasını tevarüs eden Orhan Gazi, şehre onun (Hisar, salt muhit değil, yaşayan bir pir-i fanidir.) sıkıca koruduğu surlardan içeri girmiştir. 6 Nisan 1326 tarihine düşülen not, onun şaşkın bakışları arasında kaydedilmiştir. Hadi, daha formel ifade edeyim: İmparatorluğun ikinci padişahı Orhan Bey’in Bursa’yı fethederek; başkent ilan ettiği hudutlar, Hisar’ın kollarıyla sardığı arazidir. Yazımıza girizgâh eylediğimiz ‘Büyük Saat’in mucidi şairle adaş Turgut Cansever; Osmanlı şehir imajında sonsuz mekânlar içinde oluşmuş bütün Osmanlı cennetlerinin (şehirlerinin) her birinin dünyayı güzelleştirmek ve şekillendirme prensipleriyle vücuda getirildiğini söyler. “Bursa, insanlığa Osmanlılar tarafından hediye edilmiş bir cennetti.” diyerek; romantik izleğini çiçeklendirir.

İzzet Keribar

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

35


araştırma / Hisar, Bursa’nın İç Denizi / Samet ALTINTAŞ

İzzet Keribar

Başlığı aşağıya çekelim evet; Hisar, Bursa’nın iç denizidir. Hisar, bugün milyonluk şehir Bursa’da (bu hal, tefahür edilecek bir mesele olmasa gerek) yel değirmenlerine karşı savaşan eski tüfek bir kahraman. Bilge Mimar’ın söylediklerinin kırıntılarını muhafaza ve müdafaa ediyor. Cumbalı evler, Uludağ ile göz göze bakan pencereler, neredeyse Osmanlı ile yaşıt camiler, mısra çelenklerini boyunlarına asmış sokaklar… az şey mi? Bu satırları okuyorsanız, ‘yazarın mübalağası işte…’ diye geçebilir içinizden. Olsun, darılmam; çünkü bu münevver semtin mazisine indikçe hayret makamına geçeceksiniz. Yazının sonunda görüşürüz sevgili kari?

‘AD KAVMİNİN BAKIYYESİ’ Âmin Maalouf’un ‘Semerkant’ romanını

okuyanlar, Benjamin O. Lesage’in Ömer Hayyam’a ait ‘Semerkant Yazması’na ulaşmak için verdiği mücadeleyi hatırlarlar muhakkak. 1072 senesinde Semerkant’ta başlayan ve 1912’de Titanik’in Kuzey Atlantik’te batmasıyla son bulan hikâye, aradan geçen yaklaşık 1000 senelik zamanın dışında, mazinin hiç dinmeyen şarkısını söyler bize. Belki de bu yüzden eski zamana ait bir şeye ulaşmak, bizi o âna götürecekmiş hissini beraberinde taşır. Hüseyin Vassaf’ın 2008 senesine kadar kayıp ‘Bursa Hatırası’ isimli eseri de yüzyıl öncesinden günümüze ulaşan, kapımızı çalan bir misafir gibi; ama kendisine davet etmek için. Hazret, Hisar ile ilgili öyle ilginç bilgiler aktarır ki... Mesela kelimelerle fotoğrafını çekmeye çalıştığımız semtin Ad kavminin1 bakıyyesi olduğunu, burayı Kavm-i Ad’ın bina eylediğini anlatır. Söylediklerinin mübalağa olmadığını ispat etmek yahut gerçeklik payından kuşku duyulmaması için de Baldırzâde Selisi Şeyh Mehmed’i ve

Bursalı İsmail Beliğ’i şahit tutar: “Tufan-ı Nuh Aleyhisselamda Bursa kum altında kalmıştır. Hazret-i Süleyman Aleyhisselam vezirinin delaletiyle kavmini leb-i deryada Kumlalar nam mahalle naklettirip, Bursa’yı meydana çıkarmıştır. Sonra Ceneviz keferesi bu hisarı bina, tamir ve ihya eyledi. Dört kapısı varmış, elyevm bir kapısı görünüyor. Birine Hisar Kapısı, birine Kaplıca Kapısı, birine Zindan Kapısı tesmiye olunmuştur. Etrafında garip burçlar vardır. Altında lağım ve yollar varmış. Hatta kale altında olan lağımın biri Mudanya’ya çıkarmış. Bursa’yı Şam gibi, istila-yı küfrden masundur diye ehl-i keşf ittifak etmişlerdir.”

BURSA ÜZERİNE DE HADİS-İ ŞERİF VAR! Benzer ifadeleri, Hüseyin Vassaf’tan evvel yaşamış Gazzî dergâhının kurucusu Şeyh

1 Ad Kavmi: Nuh Nebi zamanında Allah’ın gazabına uğrayan kavim... Kuran tefsirlerinde mezkûr kavim, yüksek binalar inşa etiklerinden, yüksek anıtlar diktiklerinden, yaptıkları işlerin kendilerini ölümsüz kılacağını sanırmış. Kavmin yaptığı şehre İrem yani ‘sahte cennet’ denirmiş. Cennet Bursa imajı ile arasında bir korelasyon söz konusu değil mi? Ya da tersinden bir okumayla Doğanbey TOKİ’lerin beklenen sonu da diyebiliriz.

36

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


Ahmed Gazzî’nin torunu Gazzîzade Seyid Abdüllatif Efendi de “Hulâsatü’l Vefayât” adlı eserinde kullanır. Burada dikkatleri çeken bir başka ayrıntı ise Hazret’in Bursa üzerine bir Hadis-i şerif nakletmesidir. Hiçbir şekilde yorum yapmadan okuduklarımı aktarıyorum: “Bursa hakkında ceddim Gazzîzade Mustafa el-Nesib hazretleri, muhaddis ve büyük atalarımızdan şu sahih hadislerde rivayet buyurmuşlar ki: “eş-Şâmu şâmân, şâmü’l Arab ed-Dımışk ve Şâmü’l Acem el Umuriyye ve hüve el Burûsetü’l –mahrûse” yani Şam ikidir. Biri Şâm-ı Arap’tır, ismi Dımışk. Diğeri Şâm-ı Acem’dir, ismi umûriyye yani Bursa’dır. Şam-ı şerif enbiyanın meskenidir. Bursa ise evliyanın karargâhıdır. “Ulema-i ümmetî ke enbiyâi benî İsrail” tastikince yani ümmetin âlimleri, İsrail oğullarının peygamberleri gibidir. Yine “el-ulemâü veresetü’l enbiyâ” tastikince yani enbiyanın sırlarına veliler mertebesine ulaşmış kimseler nail olurlar. Ve haklarında “elâ inne evliyâallahi lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn” (İyi bil ki Allah’ın velilerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Yunus Suresi, 62. ayet.) ayet-i kerimesi nazil olmuştur. Büyük peygamberler kabahatsiz ve masumdurlar. Onlar ilahî koruma altındadırlar. Yine Bursa akarsularının çokluğu, ağaç ve nehirlerinin bolluğu, havasının güzelliği ve diğer birçok güzel halleri ile Şâm misali cennet kokuludur demek yakışır.”

den silinmesine ramak kaldığı demlerdir. Birinci Bayezid’in oğullarından Musa Çelebi, kardeşi Süleyman Çelebi’yi yenerek Edirne’de padişahlığını ilan eder. Ve her türlü entrikayı topraklarına salan Bizans’ın üstüne yürür. İstanbul’u karadan muhasara altına almasına rağmen, elindeki imkânların yetersizliği nedeniyle bu seferden müspet bir sonuç alamaz.

HİSAR’DAN ‘ARZIN MERKEZİNE SEYAHAT’ Şimdi biraz hayalin, biraz hakikatin kapısını çalalım: Dino Buzzatti’nin Tatar Çölü’ndeki karakteri Drogo ile Hacı İvaz Paşa’nın hikâyeleri benzer demeyeceğim elbette. Ama iç karartıcı Bastiani Kalesi, genç teğmenin nasıl kaderi haline gelmişse, gönül açıcı Bursa Kalesi de İvaz Paşa’nın yazgısına dönüşmüştür. İtalyan yazarın Kafkesk örgüsü içinde bize söylediği büyülü gerçekliğin ön adımlarını takip etmek ve karşıma çıkacak efsunlu efsanenin terlemiş alnını silmek istedim, hepsi bu. Malum Yıldırım Bayezid’in 1402 Ankara Savaşı’ndaki mağlubiyetini fırsat bilen Karamanoğulları, ilk başkenti ele geçirmek ister. Sembollerin ne kadar önemli olduğunu tarihteki sayfalar bize gösteriyor aslında. Çünkü Bursa, Osmanlı’nın dipnotu... Burada açılacak bir kapı yarınları

aydınlatacağı gibi, bağrına saplanacak bir hançer de unutulmaz bir iz bırakacak(tı). Bu hakikati çok iyi bilen Osmanlı hasımları, en az muhipleri kadar şehri dikkate almış ve önemsemiştir. Başkentler hatta sınırlar değişmiş; ama bu şehirde, bir şekilde bulunmak, iç yollarındaki sırlara vakıf olmak fikri hep süregelmiştir. Ve bu hal, bugün de geçerliliğini koruyan bir mesaj, bir aksiyom... İşte, korkusuz adamımız İvaz Paşa, o sıralarda Bursa muhafızıdır. Osmanlı’nın daha yolun başındayken tarih sahnesin-

Bizans İmparatoru Manuel, her biri sultan olmak isteyen şehzadeleri birbirlerine düşürmek için plan üstüne plan yapıyordur. İmparator, Mehmed Çelebi’yi ülkesine davet ederek; Musa Çelebi üzerine saldırtır, 1413 senesidir. Ve Yıldırım’ın iki oğlu arasındaki taht mücadelesini gören, bu krizi fırsat bilen Karamanoğlu Mehmed Bey, Osmanlı topraklarına saldırmaya başlar. İlk önce Çelebi Mehmed’in müttefiki Germiyanoğlu Yakup Bey’in arazisini işgal eder. Kütahya’yı zapt u rapt altına alarak; Bursa üzerine yürümeye başlar. İvaz Paşa, şehri almaya yeltenen Karamanoğlu’na karşı kaleyi, Âşıkpaşazade’ye göre otuz bir, Âli’ye göre otuz iki, Hoca Sadeddin Efendi’ye göre otuz dört, Müneccimbaşı’na göre ise kırk gün askerleri ile savunur. Öyle ki Pınarbaşı suyunun kesilmesi ihtimaline karşı (ki biz bu taktiği, Orhangazi’nin şehri kuşatmasından biliyoruz.) zaman zaman kale dışına çıkarak düşman ile göğüs göğse mücadele verir, yaralanmasına rağmen her türlü tedbir ile ‘müdafaada sebat gösterir.’ Bu arada Evliya Çelebi, Bursa kalesinin 6 binden fazla bekçisinin olduğunu söyler. BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

37


araştırma / Hisar, Bursa’nın İç Denizi / Samet ALTINTAŞ

O süre zarfında Bursalılar, kapıları sıkıca kapanan kalenin arkasında neler yaşadı, ayrıntılarını maalesef bilmiyoruz. Ama o günleri düşündüğümde aklıma nedense Knut Hamsun’un ‘Göçebe’si geliyor. ‘Hüzünlü Havalar’ bahsinde şöyle konuşuyor Norveçli yazar, sanki o günleri görmüş gibi: “Ölü bir şehir bir hüzün havasına bürünmüştür, kendini hayattaymış gibi göstermeye çalışır. Uzak bir geçmişin o koskoca Brügge’si böyledir; Hollanda’nın, Güney Almanya’nın, Kuzey Fransa’nın ve Doğu’nun birçok şehirleri de böyle. Bu gibi şehirlerin çarşılarında insan şunu düşünür: Bu şehir bir vakitler diriydi, canlıydı, baksana, sokaklarında hâlâ gidip gelen insanlar var!” İvaz Paşa, acaba halka hangi çağrılarda bulundu, onları nasıl motive etti, şehrin gizli geçitlerinden Bursa’ya giriş-çıkış yapan fedakâr hemşeriler, acaba neleri sakladılar koyunlarında... Bunların hiçbirini bilmiyoruz, şimdilik. Belki, şehrin çehresine daha dikkatli baksak yahut Hisar’ın kuytularına daha bir yürekten kulak versek; o günün negatiflerine ulaşacağız? Fantastik bir filmin son sahnesindeki gibi o günlerin videosunu bulacağız, belki de... Belki de Jules Verne’in ‘Dünyanın Merkezine Seyahat’ine gitmeden önce Axel’in harfler şemasında bulduğu şifreye benzer bir not bulacağız biz de kim bilir... Sahi, nasıldı o çizim?

Soimüc! eky,bi nsoGeğ ierrni çvua’m ŞEHRİ BİRİNCİ CAMİİ! Bu fantazmı usulca kenara bırakıp; şehrin ilk camiinden bahsedelim: Karşımızda arz-ı endam eden caminin banisi Alaaddin Paşa, Şeyh Edebali’nin torunu, Osman Gazi’nin oğlu, Orhan Gazi’nin ise kardeşi. Osman Gazi 69 yaşında gözlerini yumduğunda, tahta kimin geçeceği merak konusu olur. Beylikten imparatorluğa geçişin daha doğrusu gidişin günlerine gebe haletin demidir. Hükümdarlık sırası yaşça büyük olan Alaaddin Paşa’nın hakkıdır. Âşıkpaşazade’nin anlattığına göre, babalarının vefatından sonra iki kardeş bir araya gelirler, devletin istikbali adına karar vermek için. Bey Sarayı’nın yakınında bulunan Şeyh Edebalî’nin yeğeni Ahi Hasan’ın tekkesinde devletin ileri gelenleri toplanır. (Ki bu ulu 38

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

Alaaddin Bey Cami

zat, Bursa’nın fethinden sonra surlara bayrağı diken ilk kişidir. Aynı zamanda surların Pınarbaşı yönüne bakan burçlarından ilk ezanı okumak yine bu mübarek zata nasip olur. Böylece Prusa, İslamiyet’in çağrısı ile Müslüman Bursa’ya dönüşür. İstanbul’un fethinde de surlara bayrağı ilk diken kişi Ulubatlı Hasan’dır. İsim benzerliğinin yanı sıra ikisi de Bursalıdır.) Devlet erkânı Osman Gazi’nin mallarını oğulları arasında taksim ederek işe başlar. Orhan Gazi, mallar belirtildikten sonra ağabeyine emtianın bölüşülmesini teklif eder. Alaaddin Paşa da cevaben, paylaşılacak bir şeyin olmadığını, ülke yönetimi için bir çobana gerek olduğunu vurgular. Orhangazi de bunun üzerine, ağabeyine “Gel bu çoban sen ol” der. Alaaddin Paşa, tarih boyunca, bugün de dâhil, kolay kolay yaşanmayacak bir âna şahitlik eden hazirunun huzurunda: “Kardeş! Merhum babamızın duası ve himmeti seninledir. Çünkü sağlığında, kendi askerlerini senin yanına verdi. Şimdi Çobanlık senin hakkın ve görevi de sana düşer.” Meşveret için mecliste bulunanlar mütebessimdir bu karardan dolayı. Bu diya-

Sabit Bölükemini

logları gören, duyan eşhas, defterlerine işaret koymaktadır şimdi. Alaaddin Paşa, kardeşi Orhan Gazi’nin vezirlik teklifine de ‘evet’ demeyerek, filmin en güzel sahnesini göstermiş olur aslında. Bu yüce kamet, inzivaya çekilmek için kardeşinden sadece Kite Ovası’nda bulunan Fodra Köyü’nü ister. (Bugünkü Nilüfer ilçesi sınırları dâhilinde yer alan ve kendi adıyla anılan mahalle-köy) Dedesi Şeyh Edebali’nin torunu olduğunu bir kez daha gösterir.

YENİ RUHUN DOĞUŞU... Alaaddin Bey Cami neden bu kadar önemli peki? Çünkü burası, demin de ifade ettiğim gibi Osmanlı’nın Bursa fethinden sonra yaptığı ilk cami, ilk özgün deneme. Osmanlı üslubunun Türk mimarisine sunduğu yenilik olan revaklı son cemaat yeri ilk defa 700 yaşına yaklaşan bu camide görülür. Mimar Kemaleddin Bey’in son talebelerinden Yüksek Mimar Sedat Çetintaş, 1326 yılını estetik ve mimarî görüşümüz, terbiyemiz açısından ayrıca önemser. Mesela der ki: “... Bu tarih aynı zamanda Bursa’nın fethi tarihi olduğuna göre, yeni


Söylenceye göre Sinan, taht-ı kadime gelir ve asar-ı atikayı yani eski eserleri inceler. Şehirde gördüğü iki mimarî detayı, ‘kalfalık eserim’ dediği Süleymaniye Cami’ne uygular. Bunlardan biri Ulucami’nin hava sirkülasyonu özelliğidir.

alınmış bir Hıristiyan şehrinde cemaatle namaz kılmak ihtiyacı karşısında alelâcele yaptırılmış, bu suretle de Osmanlı adiyle dünya toprakları üzerine dikilmiş binalar mevcudu arasında birinci numarayı almış bir anıtımız bulunduğu anlaşılıyor.” Kitabede, 1326 tarihinde inşa edildiği, 1861’de de son restorasyonunun olduğu yazılı. Bizans dönemi yapılarından esinlenerek caminin girişinde Korint sütun başlıkları yer alıyor. Mabedin minaresinde bulunan şerefe ise ilk günden günümüze gelen bir özelliğe sahip. Selçuklu medreselerinden mülhem inşa edilen bu eser, Türk mimarî tarihine ‘Bursa üslubu’ olarak geçecek olan ters T planlı camilere öncülük etmiştir aynı zamanda. Küçük bir kubbeye sahip olan mabette, dört sütunu birbirine bağlayan üç sivri kemer mevcut. Caminin dış kapısı yanında, Bursa kemeri altında çeşme ile bir çınar ağacı var ki burada saatlerce tefekkür edilebilir hissine kapılıyor insan. Ünlü mimar Albert Gabriel’in ‘Bir Türk Başkenti Bursa’ adlı o muazzam eserinde belirttiği gibi, bu cami küçük boyutlarına ve dönemin sınırlı imkânlarına

rağmen, Türk geleneğinin devamlılığıyla birlikte mimarî anlayışta ‘yeni bir ruhun’ doğduğunu ispatlıyor.

SİNAN’IN SÜLEYMANİYE’SİNDEKİ HİSAR DETAYI Alaaddin Bey Cami’ni ilk olması hasebiyle önceledik, ondan biraz daha teferruatlı bahsettik. Hisar’da 20 küsur mescit var ki hemen her biri başka bir hikâyeyi imliyor. Birkaçını zikredelim: Mesela İsa Bey Fenarî Cami… Banisi İmparatorluğun ilk şeyhülislamı Molla Fenarî’nin kardeşi. Söylenceye göre Sinan, taht-ı kadime gelir ve asar-ı atikayı, yani eski eserleri inceler. Şehirde gördüğü iki mimarî detayı, ‘kalfalık eserim’ dediği Süleymaniye Cami’ne uygular. Bunlardan biri Ulucami’nin hava sirkülasyonu özelliği, diğeri Hisar’daki İsabey Fenari Cami’nin ekosistemidir. Demem o ki siz Süleymaniye’nin avlusundan Haliç’e ve Marmara’ya bakarken; arkanızdan Bursa hep seslenecek.

Sabit Bölükemini

ne giderken; solda küçük bir cami görünür: I. Murad devri kadılarından Koca Naib tarafından inşa edilen Kavaklı Cami. Burayı önemli kılan ayrıntı, Geyikli Baba’nın cami önüne Orhan Gazi’ye, fetih hediyesi olarak diktiği çınar ağacıdır. Eski görkemli hâli kalmasa da geçmişten bugünlere yorgun gövdesini taşıması bile saygıya değer, değil mi? Peki ya, minaresi mabedin karşı köşesinde mescitten tamamen ayrı olarak bir çeşme üzerine inşa edilen Veled -i Yaniç Cami’ne ne demeli? Hisar’ın ‘sessiz ev’lerinde hatıraların kanaviçesi duruyor. Bu işlemeleri ve daha fazlasını görmek için bir gününüzü bu semte ayırın. Daha kilise kalıntılarının üstüne bina olunan Üftade Cami’ni, Cezayirli devrimci Emir Abdülkadir’in sokağını, Pınarbaşı’nın dehlizlerini, Mustafa Kemal Atatürk’ün coğrafya hocalığını yapan Bursalı Mehmet Tahir’in iz bıraktığı Haraççıoğlu Medresesi’ni anlatmadık. Onları da başka bir yazıya havale edelim. Bu arada enteresan malumatlar aktardım mı sevgili kari?

Tophane’den Üftade Hazretleri’nin türbesiBURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

39


araştırma / Bursa Çayı Serüveni / Ahmet Erdönmez

40

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


Ahmet Erdönmez

Bursa Çayı Serüveni Çay bitkisi ülkemize 19. yüzyılda girmesine rağmen toplum tarafından kabul görmüş bir içecektir. Türkiye’nin en ücra köşesine gidin çay içecek bir mekan bulursunuz. Örneğin; Bursa’da çay içilecek yer denince akla Yeşil Çay Bahçesi, Tophane Çay Bahçesi ve son yıllarda Kültürpark Çay Bahçeleri gelir. Osmanlı Döneminde kahvehaneler ve kıraathanelerde kahve ile birlikte çayın da çok revaçta olduğunu görürüz. Çay demleme usullerinden tutun da çayın sunumuna kadar birçok gelenek oluşmuştur toplumumuzda. Hele pirinç semaverde odun kömürü ile kuralına uygun bir çay demlenirse o muhabbetin sonu gelmez. Çay konusunu merak ettim, Osmanlı Dönemi’nde Bursa’da çay nerede içilir diye. Yeşil’deki çay bahçesi öne çıktı. Arkasından Tophane Çay Bahçesi ve Pınarbaşı Çay Bahçeleri geliyor. Ama bu arada Bursa Çayı diye bir bölüm gözüme çarptı ve araştırmaya başladım. Şöyle bir serüvenle karşılaştım. Kaynaklarda Bursa Çayı: 1892 yılında Bursa’da çay elde edildiği ileri sürüldü. Aslında çay olduğu sanılan birçok bitkiden çay üretildiği ortaya atıldı. Uludağ eteklerinde çay ağacının yetiştiği, yapraklarından çay üretildiği yazıldı. Yetiştirilen çay ağacı yaprakları laboratuvarda incelendi. Neticede bu bitkinin çay içeriğinde olmadığı ortaya çıktı. Bir makalesinde Lütfü Arif Bey; ‘Bursa çayı denilen bitkinin ayı üzümü ağacı olduğu anlaşıldı’ dedi. Daha sonra Bursa çayı serüveni sona erdi. 1892 yılında yayınlanan Coğrafya-i Sınai ve Ticaret adlı kitapta şöyle yazar: Ticaret Nazırı Esbak-ı İsmet Paşa’nın aracılığı ile Çin’den çay fidanları ve tohumları getirildiği, Bursa İli’nde denendiği ancak sonuç alınamadı-

ğı, iklimin çay yetiştiriciliğine uygun olmadığı kanaati ile son verilmiş girişim sonlandırılmıştır. Çay ekiminin Teleferik civarında yapıldığını o kişilerden duydum. 1890 yıllarında Osmanlıca yayınlanan Bursa Mecmuası’nda Bursa çayı şöyle anlatılıyor. Aynen size aktarıyorum.

BURSA ÇAYI “Halkalı Ziraat Mektebi Alisi Mecmuası”nın iki numaralı nüshasında “Bursa’dan Çay Çıkar mı” başlığı altında bir makale neşredildi. Makalenin bazı noktalarına eleştiri tarzında tarafımızdan vuku bulan itiraz üzerine makalenin sahibi Rıza Beyefendi tarafından bu defa bir mektup aldık. Her şeyden evvel şurasını arz edelim ki, Bursa çayı hakkında incelemelerimizi henüz ikmal edemedik. İleride daha kapsamlı bir vaziyette bunu irdelemek

isterdik. Fakat zikrettiğimiz mektep bize bu fırsatı vermedi. Evvela: Bursa çayı denilen evrak-ı muhtelif birkaç nebatın mahsulüdür. Yerliler bunlara (Ağaç çayı, çimen çayı, şimşir çayı, keklik çayı, zebur çayı vs.) bir takım isimler veriyorlar. Bunların hepsi tetkik edilmiş değildir. Mecmuada konu edilen yalnız (ağaç çayı)’dır ki biz onu ilk gördüğümüz vakit (arctostaphylos) zannetmiştik. Rıza Bey’in incelemelerine göre (vacainium ) olmak lazım geliyor ki her ikisi de alem. (s. 52 ) BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

41


araştırma / Bursa Çayı Serüveni / Ahmet Erdönmez

Bursa çayı 25 seneden beri gerek Bursa havalisinde ve gerek İstanbul’da sarf olunmaktadır. Aynı nebat (çerkes çayı) namı altında Tokat ve havalisinde de mevcut olup her sene binlerce kilosu Dersaadete ve Rusya’ya sevk edilmektedir. Rize ve Trabzon taraflarında bulunan bu nebatın Kafkasya’da çay makamında kesretle istimal edildiğini ve hatta Fransızların buna Kafkasya çayı (the de caucase) namını verdiklerini Rıza Bey bildiriyor. Demek ki birçok yerlerde senelerden beri istimal edilmekte ve hiç su-i tesiri görülmemektedir. Bu konunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Acaba memleketimizde kaç kişi hakiki çay içebiliyor? Çay adı altında satılan şey neden ibarettir? Çayın cümle-i asabiyeye olan su-i tesiri ne derecededir ve bunun yerine 42

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

Bursa çayını koyarsak ne kazanacağız veya ne kaybedeceğiz? Bütün bu noktalar tetkik edilmelidir. Üçüncüsü; yapılan tahlil neticesinde Bursa çayında (teyin) in bulunmayacağı pek tabii idi. Çünkü Çin çayında bile yapraklar tahmin edilmeden ikdamı tayin bulunmuyor... Bununla beraber Bursa tabiri dahi acayiptir. Bursa kelimesinin Prusa ve Keşiş dağının dahi Olimpos Misos kelimelerinden iştikak edildiğini görüyoruz ki bunların her ikisi dün ve bugün ayrı hakiki şeylerdir. Artık bu isimlerin denmesine hiçbir lüzum yoktur. Bunun için Bursa çayına “Türkmen çayı” ismini vermek ve bu faydalı nebat hakkında inceleme yapmak lüzumu vardır ki bunun da çıkarılacağına eminim...

Şimdilik bu kıymettar çayımızın biri ayı üzümü diğeri Mersincik nebatından mürekkep olduğunu kabul edersek bunları kullanmakta fayda mı zarar mı vardır? Bu konuda atıf-ı nazar edelim: ........... sayı, 4, s. 51, 1918 HADİ

BURSA ÇAYI, TÜRKMEN ÇAYI Bursa çayını hepimiz bilir, tanırız. Bu ağaççık Keşiş’in karlı yamaçlarında geniş çalılıklar halinde yerler kaplar. Bursa’da hala şu sırada içtiğimiz çay bundan başka bir şey değildir. Mayısta yüzlerce fakir kadınların taşıdıkları, kasabada, bizzat terbiyesi ile uğraşarak bunlardan para kazandığını gördüğümüz bu çay nedir? Hakikatten


bildiğimiz Çin ve Japon çayı mıdır? Yoksa başka bir şey midir? İsmine bakılırsa hakiki çay olduğuna hükmedebilirsek de nebatat noktasında pek büyük farklar ile ondan ayrılır. Bazı ecnebiler buna Bursa Çayı demişler. Buna Bursa çayı ismini vererek bunun “ayı üzümü” (arttoz, sitephylos, noa, uesi) ve bazılarına göre “yaban mersini veya mersincik (vacinium)” olduğunu yazmışlardır. Geçenlerde İstanbul’a numuneleri yollanarak bazı tahlil ve tetkik yapılmış ve bunun “baki vaksiniyum” ismindeki adi bir ot hatta Anadolu otu olduğu neticesi çıkarılmış ise de tahkikatın tam olduğundan emin değiliz. Eğer tahlil iyi yapılmış olsaydı bunun adi bir ot değil de pek faydalı bir çay olduğu anlaşılırdı. Her nasılsa böyle bir hata yapılmıştır. Bursa çayının bazı yerlerde Çerkez çayı, Kafkas çayı vs. isimler aldığını öğreniyoruz. Bununla ilgili tam bir inceleme olmamakla beraber Bursa çayının birkaç türlü ağaç yaprağından terkip olduğunu bununla uğraşanlar söylüyorlar. Fakat nasıl bir isim verileceği belli değil. Ama her ne denirse densin buna çay diyeceğimiz kesin. Zira çay demekle herhalde Uzak Doğu’daki çayı anlamayacağız. Bunun ondan ayrılması için isminin farklı olması gerekmekte. Bu yüzden Bursa çayı yahut Keşiş Çayı diyelim. Bir kere dağa verilen bu isim bile pek yanlıştır. Keşiş Dağı’nda keşişliğe dair bir imaret yok iken buraya böyle bir isim vermek doğru değildir. Doğru olan bir şey varsa Bursa’ya, İstanbul’a ve belki pek uzaklara hakim olan bu karlı dağda fethedildiği günden beri Türkmenlerin yaşadığıdır. Dolayısıy-

la çayın kaç çeşidi olursa olsun isminin Türkmen çayı veya Bursa çayı olması gerekmekte.- sayı. 7, s. 106, 1918 MEHMET RIFAT NOT: Makalede Bursa’da o zaman Keşiş Dağı denilen Uludağ’da yetişen bir tür çay konu edilmiştir.

Her iki makalede de yazar bu çayın önemini ısrarla vurgulamış ve incelenmesini istemiştir. Bu çayın gerçek çaydan ayrılan özelliklerinin olduğu vurgulanmış olsa da halkın bir kısmının geçimini bundan sağladığı ve alternatif olabileceğine de değinilmiştir. Bu çaya değişik isimlerin de verildiğini söyleyen yazar Keşiş Dağı ve Bursa ismini de eleştirmiştir. Bursa çayının Osmanlı arşivlerinden biraz daha araştırılması gerektiğine inanıyorum. Başbakanlık Devlet Arşivleri’nden bu konu ile ilgili belgeler olduğunu da öğrendim.

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

43


araştırma / Bursa’da Gül Yetiştiriciliği / R. Ruveyda Okumuş

44

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


R. Ruveyda Okumuş

Bursa’da Gül Yetiştiriciliği Bugün Türkiye’de gül dediğimiz zaman derhal aklımıza Isparta gülü gelir. Oysa gül yetiştiriciliği, Isparta’ya gelinceye kadar bir kaç şehrimize daha uğramıştır. Önce uzun yıllar Edirne ve Kızanlık’ta, daha sonra Bursa, Aydın ve Kastamonu gibi şehirlerimizde gül yetiştirilmiş fakat Anadolu’daki bu teşebbüsler kısa süreli olmuştur. Biz bu yazımızda dikkatlerden kaçan Bursa’daki gül yetiştiriciliği üzerinde duracağız. Osmanlı’da gül çiçeği hem süs bitkisi olarak yetiştirilmiş hem de gül yağı ve gül suyu istihsali yani üretimi yapılmıştır. Edirne ve Kızanlık çevresi gül yetiştiriciliğinde önemli bir konuma sahip olmasından dolayı başta payitaht İstanbul olmak üzere Osmanlı’nın gül suyu ihtiyacı buralardan karşılanmaktaydı. Gül yağı ve gül suyu koku olarak kullanılmasının yanı sıra Osmanlı mutfağının da vazgeçilmez bir unsuruydu. Gül yağı elde etmek için en çok açık pembe renkte olan Kızanlık gülü veya Edirne gülü diye bilinen gül cinsi kullanılmaktaydı. Günümüzde Isparta ve çevresinde de yetiştirilen bu güle Isparta (yağ) gülü de denilmektedir. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) neticesinde Balkan topraklarının bir kısmı işgale uğramış ve Filibe, Karlova, Kızanlık, Eski Zağra bölgesinde yaşayan Türkler göç

ederek Anadolu’ya sığınmıştır. Bu durum üzerine Osmanlı yönetimi tarafından Anadolu’da Hüdavendigar (Bursa), Aydın, Kastamonu gibi vilayetlerde iskân ettirilen muhacirler, buralarda daha önceden aşina oldukları gül ziraatını icra etmeye başlamışlardır. Böylelikle yağ gülü yetiştiriciliği Balkanlardan Anadolu coğrafyasına taşınmış oldu. Bu vilayetlerde gül yetiştiren halka Ticaret ve Ziraat Nezareti tarafından ücretsiz gül fidanı dağıtımı, alet ve edevat temini ve öşürden muafiyet gibi kolaylıklar gösterilmiştir. Merkezi Bursa olan Hüdavendigar vilayeti, Ertuğrul (Bilecik), Kütahya, Karesi ve Karacahisar sancaklarından ibaretti. 93 Harbi ile gelen muhacirler, Hüdavendigar vilayetindeki Bilecik, Söğüt, İnegöl, Yenişehir’de yerleştirilmiştir. Hüdavendigar vilayetinde gül yetiştiriciliği, 1880’li yıllardan itibaren, Bursa civarındaki Kızanlık muhacirleri

tarafından gülistanlar kurulmak suretiyle başlamıştır. Bu uğraşları Ticaret ve Ziraat Nezareti tarafından desteklenmesiyle birlikte gülcülük yöre halkının en önemli geçim kaynaklarından biri olmuştur. Ziraat müdürü Amasyan Efendi, 1882 senesi sonlarında gül yetiştiriciliği için gerekli olan fidanların Kızanlık muhacirlerinin iskan ettiği Hüdavendigar ve Aydın vilayetlerine gönderilmesi için girişimde bulunmuştur. Kızanlık’tan 200.000 gül fidanın getirtilmesi için Edirne ziraat müfettişi Aram Efendi görevlendirilmiştir. Bu iş için gerekli olan 20.000 kuruş ödeneğin de Ticaret ve Ziraat Nezaret’inden alınması sağlanmıştır. Hüdavendigar (Bursa) vilayeti salnamelerinde gülcülük hakkında malumatlara rastlanmaktadır. 1884 senesi Hüdavendigar vilayeti salnamesinde 70.000 adet gül fidanı dikildiği ve geçen sene 300 kıyye1

1 Kıyye: Okka, dört yüz dirhem. Bugünkü karşılığı 1,282 gramdır. BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

45


araştırma / Bursa’da Gül Yetiştiriciliği / R. Ruveyda Okumuş

gül çiçeği yetiştirildiği görülmektedir. Filibeli Hocazade Hafız Efendi, Balmumcu Hafız Galip Efendi, Attar Hacı Ali Bey ve muhacirlerden Mustafa Ağa yetiştirilen güllerden gül yağı ve gül suyu elde etmiştir. İstihsal edilen gül yağının her miskali2 40 ve gül suyunun kıyyesi 4 kuruş olmak üzere satışı da yapılmaktaydı. Bostanlarda sebzelerle birlikte dikilen gül fidanları çok su verildiğinden çürüdüğü fakat diğer mahallere dikilen güllerden 1884 senesinde yaklaşık 1000 kıyye gül çiçeği elde edileceği tahmin edilmiştir. Bu bağlamda gülcülüğün pek faydalı bir zirai faaliyet olduğu gül bahçelerinin çoğaltılması tavsiye edilmiştir. Bir dönüm tarlaya 4000 adet gül fidanı dikilmek suretiyle senelik 400 kıyye gül çiçeği hasıl olacağı ve zaman içinde bu miktarın artacağı salnamede beyan edilmiştir. Yine salnamelere göre özellikle Keşiş Dağı (Uludağ) etekleri, Aksu ve İnegöl cihetlerinde gül yetiştirilmekteydi. Bununla birlikte Ertuğrul (Bilecik) sancağına bağlı Söğüt kazasında da gül yetiştiriciliğinin yapıldığı arşiv belgelerinde görülmektedir. Buna göre Ertuğrul sancağındaki gül üretimi Anadolu’daki toplam üretimin yaklaşık %7,6’sını karşılamaktaydı.

1301 Salname

ğinde Bursa’nın yıllık gül fidanı ihtiyacını karşılayabilecek çalışmalar başlatılmıştır. Ticaret ve Ziraat Nezareti, 1899’da gül yetiştiriciliğinin yaygınlaştırılması amacıyla uzman olarak Kızanlıklı Rifat Efendi’yi Aydın, Konya ve Hüdavendigar vilayetlerine gönderdi. Rifat Efendi bu görevini 1909 senesine kadar devam ettirdi. Bursa ve civarında üretilen güller ile bunlardan çıkartılan yağlar kısa zamanda istenilen seviye ve kıvama gelmiştir. Ancak gül yağı üreticilerinden bazıları kokulu yağları gül yağına karıştırmak suretiyle mahlût (karışık) gül yağı üretmesi üzerine yetkili

1895’de Bursa vilayetindeki Kızanlık muhacirlerinden gelen bir dilekçe üzerine yeni kurulmuş gül bahçelerine beş yıl müddetle öşürden muafiyet getirilmiştir. 1899’da ise öşür muafiyeti gülistanların mahsül vermeye başladığı seneden itibaren beş yıl müddetle uzatıldı. Ayrıca gülyağı üretimi için gerekli olan alet ve edevata konulan vergiler de beş yıllığına askıya alındı. Hüdavendigar vilayetinde bulunan gülistanların gül fidanı ihtiyacının Kızanlık’taki gül bahçelerinden temin edilmesi, bazı zorluklara sebep olmalı ki bu konuya bir çözüm aranmıştır. Neticede Hüdavendigar vilayeti kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmek için vilayet içerisinde bulunan Hüdavendigar Ziraat Mektebindeki numune çiftli-

1325 Salname

2 Miskal: Yirmi kırat yani orta büyüklükte yüz arpa ağırlığına verilen addır. Bugünkü ölçülere göre karşılığı 4,5 gramdır.

46

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

makamlara şikâyetler olur. Bunun üzerine 1905’de Bursa Ticaret Odası tarafından bazı tedbirler alınması ve hileli gülyağı üretimi yapanların cezalandırılması için harekete geçilir. Bunun neticesinde bu üreticilerin ellerinde bulunan gülyağları alıkonulur. Diğer taraftan 1905 senesinde Hicaz’a gönderilecek Surre-i Hümayun için gerekli olan 75 miskal gül yağı talebi Evkaf Nezareti ile Bursa Ticaret Odası’na bildirilir. Bunun üzerine Ticaret Odası heyeti tarafından istenilen halis gül yağının bedeli bin yüz yirmi beş kuruş olarak belirlenir. Ardından Bursa’nın Kozluviran karyesinden Boşnak Ali Ağa’nın ürettiği gül yağı tahkik ettirilerek halis gül yağı olduğu tesbit edilir. Gül yağı bedeli olan bin yüz yirmi beş kuruş verilerek Ali Ağa’dan satın alınır ve Evkaf Nezareti’ne gönderilir. II. Meşrutiyet’in birinci yılını kutlamak üzere 1909’da Bursa’da önemli bir sergi düzenlenmiştir. Dönemin Osmanlı padişahı Sultan Mehmed Reşad’ın da ziyaret ettiği


bu sergide Bursa vilayetinin yerli malları sergilenmiştir. Görücüye çıkan yerli mallar arasında şişeler içerisinde gül yağı bulunması son derece dikkate değerdir. 1912 senesinde Ticaret ve Ziraat Nezareti Mecmuası’nda Hüdavendigar vilayetine dikilen 14.500 adet gül fidanının gayet güzel yetiştiği ifade edilmektedir. Sonuç olarak Hüdavendigar vilayetinde yaklaşık otuz küsur sene devam eden gül yetiştiriciliği, I. Dünya Savaşı yıllarına kadar sürdürülmüştür. Savaş yıllarında bakımsız kalan gül bahçeleri ile kesintiye uğrayan gülcülük, Cumhuriyet döneminde yerel ölçekte bir müddet daha yapılmış ise de ipek böcekçiliğine karşı yavaş yavaş önemini kaybetmeye başlamıştır. Ticaret ve Ziraat Nezareti tarafından Anadolu’da teşvik edilen gülcülük faaliyetleri ancak Isparta ve çevresinde uzun ömürlü olmuştur. Günümüzde de sadece Isparta ve civarında gül yetiştiriciliği yapılmaktadır.

BOA. İ.OM. 5/39 (1899’da Aydın, Hüdavendigar ve Konya vilayetlerine gül ziraatinde uzman olarak Kızanlıklı Rifat Efendi’nin gönderilmesi hakkındaki irade)

BOA. İ.DH. 871/69621 (1882’de Hüdavendigar ve Aydın vilayetlerindeki Kızanlık muhacirlerine dağıtılmak üzere Kızanlık’tan gül fidanı getirtilmesi hakkındaki irade)

Kaynaklar Baytop Turhan, Türkiye’de Eski Bahçe Gülleri, Kültür Bakanlığı yay. Ankara, 2001. Emecen Feridun, Hudâvendigâr, DİA, c. 18, İstanbul, 1998, s. 285-286. Demiryürek Halim, Ertuğrul Sancağı (1900-1918), Bilecik, 2015. Quataert Donald, Anadolu’da Osmanlı Reformu ve Tarım (1876-1908), çev. Nilay Özok Gündoğan-Azat Zana Gündoğan, İş Bankası yay. İstanbul, 2008. Hüdavendigar Vilayeti Salnamesi, 1301. Hüdavendigar Vilayesi Salnamesi, 1325. İpek Nedim, Rumeli’den Anadolu’ya Türk Göçleri (18771890), TTK, Ankara, 1999. Karlovalı Mehmed Tayfur, Gül Yetiştirmek ve Yağ Çıkarmak, Kasbar Matbaası, İstanbul, 1313. Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB yay, İstanbul, c. I, 1971. Okumuş R. Ruveyda, Osmanlı Toplumunda Gül Kültürü ve Gülcülük Sanayinin Gelişmesi: Isparta Örneği, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi,Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yakınçağ Tarihi Bilim Dalı, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2015. Şimşek Sabite, 1909 Bursa Sergisi, Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Tarihi Ana Bilim Dalı Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2014. Ticaret ve Ziraat Nezareti Mecmuası, sayı: 21, 31 Temmuz 1328, Dersaadet. Ticaret ve Ziraat Nezareti Mecmuası, sayı: 29-30, 31 Ağustos 1329, Dersaadet. Üsküdari Faruk, Eski Bursa’dan Notlar, Bursa, 1972. Zakaryan Agop, Gül ve Mahsulatı, Vilâyet matbaası,

BOA. ŞD. 525/34 (Gül bahçelerinin mahsül vermeye başladığı seneden itibaren öşürden muaf tutulması hakkında)

İzmir, 1311. BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

47


haber / Tarihi Mirasın İhyasında; Merkezden Kırsala Bütünsel Bakış / Aziz Elbas

48

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


Aziz Elbas

Tarihi Mirasın İhyasında;

Merkezden Kırsala Bütünsel Bakış Bursa’da 1985 yılında başta Prof. Dr. Metin Sözen olmak üzere dönemin Bursa sevdalısı korumacı büyüklerimizce gündeme getirilen ve 2000 yılında kurucu şehir olarak ‘Türkiye Tarihi Kentler Birliği’nin kurulmasıyla beraber, bu konuda öncü rol üstlenme beklentisini birlikte getirmiştir. Yaşanan bu gelişme süreciyle birlikte Bursa’da özellikle 2004 yılından itibaren tarihi miras çalışmaları özel bir gündem olarak ele alınmaya başlanır. Kent merkezinde yoğunlaşan çalışmalar neticesinde kentin kalesinden, çarşısına, çarşıyı ve kaleyi çevreleyen mahallelerde tarihi kimlik taşıyan dokuya değin bu çalışmalar hız kesmeden devam ettirilir. Yeri dahi bilinmeyen Bursa Kalesi kent silüetine, depo olarak kullanılan hanlar gerçek işlevine, çarşılar geleneksel alışveriş konforuna, harabe yapılar yaşam merkezlerine dönüştürülür. Bu çalışmalar 2009 yılından itibaren kent merkezinden yakın çevreye doğru yaygınlaştırılır. O dönem merkez ilçe olarak kabul edilen 7 ilçe bazında yürütülen çalışmalar çerçevesinde Gemlik’te Paşa Konağı, Gürsu’da Su Değirmeni, Mudanya’da Zeytin Hali ve Kestelde Kestel Kalesi gibi bir çok proje hayata geçirilir. 2014 yılından itibaren ilgili kanunda yapılan değişiklikler ile bütünşehir uygu-

lamasına geçilir. Büyükşehir sınırlarıyla bütünleştirildiği uygulama beraberinde tarihi miras çalışmalarında yeni süreci başlatır. Projeler; 17 ilçe bütününde ele alınarak bütünsel bir koruma stratejisi izlenir. Kanun değişikliği öncesinde farklı metodlarla zaten yapılmaya gayret edilen kırsalda tarihi miras çalışmalarına daha yasal bir zemin kazandırılmış olur. Bursa’da yürütülen tarihi ve kültürel miras çalışmalarında eşik tarihlerden birisi olarak kabul edebileceğimiz bu yeni süreçle birlikte kırsalın en uç noktasına değin faaliyetler yaygınlaştırılmaya başlanır. İznik başta olmak üzere tarihi miras olarak oldukça zengin olan ilçelerimiz ve bağlı köylerindeki değerlerin bir bir ayağa kaldırılması için hummalı bir çalışma yoğunluğuna girilir. İznik kale kapıları ve sur duvarlarının restorasyonu için başlatılan projelerin onayıyla birlikte uygulama süreçleri başlatılır ve etap etap devam ettirilir. 2014 yılında, tarihi eserlerin mevcut durumunu tespit amacıyla yapılan çalışma sırasında Büyükşehir tarafından keşfi yapılan İznik Gölü Su Altı Bazilikası’nda tespit kazı ve restorasyon çalışmaları, Antik Tiyatro’da kazı ve restorasyon süreci ile çini fırınlarında kazı ve projelendirme BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

49


haber / Tarihi Mirasın İhyasında; Merkezden Kırsala Bütünsel Bakış / Aziz Elbas

Restorasyon öncesi Keles-Yakup Bey Hamamı

Restorasyon öncesi Yaylacık Camii

Restorasyon öncesi Kemaliye Camii

Restorasyon sonrası Keles-Yakup Bey Hamamı

Restorasyon sonrası Yaylacık Camii

Restorasyon sonrası Kemaliye Camii

süreci Kültür Bakanlığı’yla imzalanan protokol çerçevesinde devam ettirilir. Kubbe yapısıyla sanat tarihi ve mimari açıdan önemli örneklerden birisi olarak, kabul edilen İsmail Bey (Selçuk) Hamamının restorasyon proje çalışması, Türk İslam tarihinin önemli ilmi şahsiyetlerinden Davud’i Kayseri mezarı çevresinin açılması, Abdul Vahab tepesinde düzenleme, Yeşil Cami restorasyonu ve çevre düzenlemesi, Kılıçaslan Caddesi düzenlemesi gibi önemli projeler hayata geçirilme gayreti içerisinde olunmakta. Tabii ki İnikli Camii ve hamamı gibi farklı köylerdeki değerler de unutulmadan. Yenişehir’de başta Sinan Paşa Külliyesi’ni yapılan kapsamlı restorasyonla yeniden hayata tutundurma çabası, zaviyesinin yer aldığı Baba Sultan Tepesini yeniden bir yaşam alanına dönüştürme, çarşıyı tarihi kimliğe yaraşır bir hale getirme, köylerde tarihi camilerin restorasyonu, Subaşı, Ayaz ve Demirboğa gibi köylerde var olmakla yok olmak arasında direnen hamamları geleceğe taşıma, Koyunhisar’da Aydoğdu Bey, Barcın’da Pir Mehmet gibi tarihimizin ve manevi dünyamızın şahsiyetşerine ait türbelerin restorasyon ve çevre düzenlemelerine her gün bir yenisi eklenmekte. İnegöl’de elim bir yangın sonucu yok olan Beylik Han’ın yeniden ayağa kaldırılması, İshak Paşa Külliye çevresinin tarihi kent merkezine yaraşır bir hale getirilmesi kente illaki değer katacaktır. Sarıpınar Köyü’nde 50

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

pıların restore edilip birer yaşam merkezi haline getirilmesinin yanında, Dereköy ve Aydınpınar gibi köylerde bulunan kiliselerin birer kültür merkezi olarak köye kazandırılması, köylerin manevi şahsiyetlerine ait mezarların düzenlenmesi, Mirzaoba Köyü gibi şehitlik anıtları, Trilye’de İskele Caddesi gibi sokak ve caddelerin düzenlenmesi, Kumyaka’da hamamın restorasyonu gibi bölgeye değer katacak çalışmalar aralıksız sürmekte.

Genç Ali Sultan gibi manevi şahsiyetlere ait türbeler, Gündüzlü ve Şüle gibi bir çok köyde çok fonksiyonlu Kültür Evleri, Şehitler, Akıncılar, Ortaköy ve Yenice gibi köylerimizde bulunan tarihi hamamlara fonksiyon yükleyip geleceğe taşıma, bu günleri kendilerine borçlu olduğumuz İstiklal Savaşı şehitlerimizin yattığı Halhalca Köyü’ndeki şehitliğin bir vefa borcu olarak düzenlenmesi bölge için yapılanlardan sadece bazıları. Kestel Aksu’da Köy Konağı ve Hanımlar Üretim Merkezi, tarihi çeşmenin restorasyonu, Erdoğan Köy Camii gibi tarihi nitelik taşıyan camilerin restorasyonu, Gözede, Gölcük ve Gölbaşı gibi köylerimizde bulunan hamamlarımızın restorasyonu ve işlev verilmesi, sürdürülen çalışmalara birer örnek sadece. Mudanya ilçe merkezinde restore edilen Hasan Bey ve Tahir Ağa Hamamı gibi ya-

Karacabey’de başta Uluabat Köyü’nde cami ve çevresinde yapılan çalışma, İmaret Camii çevre düzenlemesi, Bursa’nın en uzun tarihi köprüsü Roma Köprüsü’nün yeniden ayağa kaldırılması, Eskikaraağaç’ta kilisenin köye kültür merkezi olarak kazandırılması, Harmanlı Köyü’ndeki yel değirmenleri, muhtelif köylere projelendirilen Köy Kültür Evleri, Tophisar’da kale ve caminin yaşatılması, Karakoca’da kilisenin fonksiyon verilerek köye kazandırılması önemsenerek hayata geçirilmeye gayret edilmekte. Gemlik merkezde Paşa Konağı, Balık Pazarı Hamamı ve Yalı Konak gibi değerlerin ayağa kaldırılmasının yanında tarihi Umurbey’de cami ve meydanın düzenlenemesi, Küçük Kumla’da Arap Hamamı’nın restorasyon çalışmasının startının verilmesi önemli. Mustafakemalpaşa ilçesinde başta Lala Şahin Paşa Külliyesi’nin ayağa kaldırılmasıyla ilgili sabırla yürütülen çalışmaların yanında kent merkezinde meydan düzenlemeleri, Ayaz Köyü’ndeki Ayaz Paşa’ya ait türbenin


Restorasyon öncesi Gemlik Küçükkumla Arap Hamamı

Restorasyon öncesi Babasultan Hamamı

İznik–İsmail Bey (Selçuk )Hamamı

Restorasyon sonrası Gemlik Küçükkumla Arap Hamamı (3d render)

Restorasyon sonrası Babasultan Hamamı ( 3d render)

Yenişehir–Subaşı Hamamı

restorasyonu ve çevresinin düzenlenmesi, Koşu Boğazı’nda Şeyh Abdul Aziz Dağıstani Türbesi’nin restorasyonuyla birlikte, Kestelek, Ormankadı ve Tat Köy’de taş mekteplerin restorasyonu, Sarnıç Köyü ve bir çok köyde projelendirilerek hayata geçirilmeye başlanan Köy Kültür Evleri bölgeye ayrı bir değer katacaktır. Bölgede bulunan Taş Köprü gibi köprülerin restore edilerek geleceğe taşınması, Bükköy ve Yumurcaklı köylerinde bulunan tarihi çeşmelerin daha nice yıllar kimliklerini koruyarak buz gibi sularını gelip geçene ikram etmesinin sağlanması bizce değerli. Uludağ’ın arkası olarak ifade edebileceğimiz dağ yöresinde bulunan Keles, Orhaneli, Büyükorhan ve Harmancık ilçeleri geleneksel kültürümüzün en yoğun hissedildiği bölgelerdir. Keles’te günümüze değin ulaşmayı başaran Yakup Bey Hamamı’nın restore edilip özgün işleviyle hizmete sokulması, Belenören Köyü başta olmak üzere kimi tamamlanan kimi başlanacak olan içerisinde köy müzeleride bulunan Köy Kültür Evleri, Kemaliye Köyü ve Dedeler Köyü Camileri gibi kalem işleriyle göz kamaştıran ahşap mimari camilerin restore edilerek yaşatılması, köylerde bulunan Bıyıkalan Köyü Saçlı Habib Efendi, Dedeler Selahaddin Buhari gibi manevi şahsiyetlere ait mezarların ve türbelerin onarımı, düzenlenmesi, Hereke ve Haydar ılıcaların basit dokunuşlarla değerlenir hale gelmesi, Osmanlı’nın otağını kurduğu Kocayayla’da kırsal turizmi destekler

düzenlenmesi, Düğüncüler ılıcasının kullanılabilir hale getirilmesi gibi öne çıkan bazı çalışmalar. Harmancık’ta bölgenin en önemli geleneksel mimari değerlerinden Veyisoğulları Konağı’nın ayağa kaldırılıp ilçeye kazandırılması, Ballısaray, Nalbant ve Çakmak köylerinde bulunan tarihi camilerin restore edilip geleceğe taşınması, Gedikören Köyü gibi bir çok köyde içerisinde köy müzelerinin bulunduğu Köy Kültür Evlerinin kazandırılması değer kazandıracaktır. nitelikte geleneksel dokuda çevreye duyarlı tesisler kurulması bölgenin gelişmesine etkili olacaktır. Karagöz’ün memleketi olarak bilinen Orhaneli’de özellikle köylerde bulunan tarihi camilerin(Belenoluk, Kabaklar, Deliballar, Karaoğlanlar) restore edilmesi, Topuk, Ağaçhisar ve Fadıl ılıcalarıyla birlikte, Roma hamamları olarak bilinen Sadağı Kanyonu içerindeki tarihi açık ılıca hamamının kullanılabilinir hale getirilmesi, Sırıl Köyü’nde Kurtçu Mehmed Efendi gibi manevi şahsiyetlerin türbelerinin restore edilmesi, bunun yanında Karagöz Yaylası’nda turizmin gelişmesine katkı sağlayacak geleneksel dokuya uygun ve çevreye duyarlı tesislerin yapılması bölge açısından önemli bir katkı olacaktır. Büyükorhan’da taban mozaikleriyle ünlü Derecik Bazilikası’nın düzenlemeyle turizme kazandırma çalışması, Çakır, Yenice gibi tarihi camilerin restore edilip çevrelerinin

İlçe merkezleri başta olmak üzere kırsalda yürütülen çalışmalar kültürel, sosyal ve ekonomik olarak bulundukları diyarlara güç katacaktır. Bursa ipeğinin yeniden canlandırılması adına 5-6 yıldan bu yana verilen mücadele ve yapılan çalışmalar meyvesini vermeye başladı. Merkezden başlayan çalışmalar sayıları 15’I bulan köylerde devam etmekte ve gün geçtikçe gelişmekte. Bu ve bunun gibi çalışmalar kırsala güç katmakta. Geleneksel mimari köy evlerinin yaşatılması için hem bütünsel koruma konseptleri hazırlanmakta, bir yandanda bu tür yapıların yaşaması adına ilgililerine ihtiyaçları kapsamında malzeme yardımı yapılması hedeflenmekte. Tüm bu çalışmaları destekleyen başka bir çalışma ise somut olmayan kültürel miras çalışmaları. Şu ana değin farklı bölgelerden 350 civarında köy araştırma kapsamında kent hafızasına katılmış, bu kapsamda kırsalda farkındalıklar oluşturulmuştur. BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

51


araştırma / Mabetler Spor Kulüplerine Nasıl Verildi? / İsmail Kemal Kemankaş

52

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


İsmail Kemal Kemankaş

Mabetler Spor Kulüplerine Nasıl Verildi? Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte, Bursa’da bazı dini mabetler, spor kulüplerine tahsis edilir. Özetle, tekke ve bazı kiliseler işlevlerini yitirince farklı bir misyon üstlenir. Böylece dini içerikli eğitim yerine, sportif eğitim için kullanılır. Tehvid-i Tedrisat Kanunu gereğince yapılan ve tezat gibi görünen bu uygulamanın yasal nedenleri vardır.

Bursa İdmanyurdu Kulübü önce, Saray Caddesi yakınındaki Fransız Kilisesi, sonra da Karabaşi Tekkesi’nde faaliyetlerini sürdürdü.

İlk bakışta çok tezat ve ilgisiz görünen bir uygulamadır spor kulüplerine dini içerikli mabetlerin verilmesi... Oysa konunun özüne inilince böyle olmadığı görülecektir. Çünkü tekke ve zaviyelerin hatta dergâhların, camilerden çok farklı işlev ve amaçları olduğu bilinmektedir. Bazı kaynaklara göre; tekke, tarikat ehlinin ibadet ettiği ve tasavvuf ilminin öğretildiği kurum olarak tanımlanır. Tekke ve zaviyenin en belirgin niteliği; Müslümanlar tarafından “tevhid” inancını, yani Allah’ın varlığı ve birliği, başka bir tanrının olmadığı ve Hazreti Muhammed’in onun elçisi olduğu inancını benimsetip yaymak amacıyla kurulan vakıf nitelikli bir müessese olmasıdır.

İsmail Hakkı Bursevi Tekkesi’nde faaliyet gösteren İnkişaf İdmanyurdu Kulübü, sonraki yıllarda Akınspor adını almıştı.

Zaviyeler ise tekkelere göre daha küçük yapılardır ve küçük yerleşim birimlerinde, ana yollar civarında kurulup, dervişlerin konaklamasını da sağlar. Bu özelliği ile sosyal kulüp olarak karşımıza çıkar. Tekkeler ise her türlü birimleri ile eğitim veren, barındıran, sosyal aktiviteleri de yerine getiren, özel öğretim kurumlarına benzer bir yapıdadır. Öte yandan Türkiye Büyük Millet Meclisi, 430 sayılı ve 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu kabul ederek, öğretim birliğini sağlar. Bu kanun Türkiye Cumhuriyet’inde temel yasa kabul edilerek, daha sonra çıkarılacaklara da esas olarak belirlenmiştir.

İNKİŞAFSPOR TEKKEYE TAŞINIYOR Tevhid-i Tedrisat, yani öğrenim birliği yasasının kabulünün ardından, 30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilen 677 sayılı bir kanun ile bazı dini içerikli yapılar, unvanlar ve işlevler yasaklanır. “Tekke ve zaviyeler ile türbelerin seddine ve türbedarlar ile bazı unvanların men ve ilgasına dair kanun” bütün tarikatlarla birlikte, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek, muskacılık gibi eylem ile unvan ve sıfatların kullanılmasını yasaklamıştır. Yasa, 1982 Anayasası’nda “İnkılap KanunBURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

53


araştırma / Mabetler Spor Kulüplerine Nasıl Verildi? / İsmail Kemal Kemankaş

Fransız Kilisesi’nin yer aldığı Hamidiye(bugünkü Cumhuriyet) Caddesi

ları” içinde kabul edilerek koruma altına alınmıştır. Özetle, bu kanun Anayasa’ya aykırılığı iddia edilerek iptal edilemeyecek yasalar arasında kabul edilmiştir. Sözün özü; eğitim birliğine dair yasa, tekke ve zaviyelerin varlığını geçersiz kılmıştır. Bu nedenle, özel eğitim kurumu nitelikli bu yapıların tesisleri, özel spor eğitimi veren ve bu arada kültür işlevlerini de yerine getiren kulüplere verilir. Verilme nedenlerinden biri de, söz konusu spor kulüplerinin kurucularının neredeyse tamamı devlet memurudur. Bir taraftan öğretim birliğini getiren kanunun uygulamasını yapanlar, böylece onların boşalttığı alanları spor

54

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

Ermeni Katolik Kilisesi

kulüpleri ile kontrol etme gibi bir işlevi de yüklemiş olabilirler.

Bu tür spor kulübüne dönüşen tekkelerin başında İsmail Hakkı Bursevi Tekkesi gelir. Kuruluş tarihi 1927 olarak bilinen İnkişaf Kulübü’ne uzun yıllar ev sahipliği yapar İsmail Hakkı Tekkesi… 1653-1725 yılları arasında yaşamış olan Osmanlı bilim adamı ve mutasavvıfı Şeyh İsmail Hakkı Bursevi tarafından 18. yüzyılda kurulan ve 1925’e kadar hizmet veren, içinde semahane, çilehane, tekke ve müştemilattan oluşan bir yapı grubudur. En son onarımını 2005 Bursa kulüpleri 1929 yılında 6’dan 3’e senesinde gören yapı indirildi. Kalanlar arasında, İsmail Hakkı restore edilmiştir. Bugün Bursevi Tekkesi’nin verildiği İnkişaf semahanesi mescit olarak, İdmanyurdu da bulunuyordu.

çilehanesinin yanındaki ve üzerindeki odalar ise öğrenci yurdu ve Kuran kursu olarak hizmet vermektedir. 1934 yılından sonra, ismini Akınspor olarak değiştiren İnkişaf Kulübü uzun bir süre İsmail Hakkı Bursevi yapı grubunda faaliyet gösterir. Sonraki yıllarda kendine yeni adresler bulur. Önce Ünlü Cadde’de, ardından, Mahfel’in yanındaki binalarda üye ve sporcularını barındırır. Bursaspor bünyesinde yer aldığı 1963 yılından sonra da Akınspor ismi ve tesisleri tarihe karışır.

ERMENİ KİLİSESİ’NDE BİR BURSA KULÜBÜ Cumhuriyet’in ilk yıllarında Bursa’da yayımlanan Yeşilyurd Gazetesi’nin, 7 Kanunuevvel 1341(1925) tarihli 45. sayısındaki haber aynen şöyledir:


Bursa İdmanyurdu’nun Fransız Kilisesi’nden sonraki adresi Karabaşi Tekkesi’ydi.

“Bursa İdmanyurdunun taht-ı işgalinde bulunan idare-i hususiyeye müdevver Protestan Kilisesi’nden idare-i mezkurece bedel-i icar alınmamak suretiyle yurda muavenet ifası kabul edilmiştir.” Bu haberden anlaşıldığı üzere, Protestan Kilisesi Bursa İdmanyurdu kulübüne bedelsiz olarak tahsis edilir. Çünkü Bursa’nın işgalden kurtulduğu 1922 yılından sonra, söz konusu kilise boştur. Osmanlı döneminde Bursa’da ikamet eden Levantenlere ait bir kilisedir. Fransız Protestan Kilisesi olarak geçmesine karşın, mensupları genellikle Ermeni kökenlidir. Onlar da 1915 olayları ve Kurtuluş Savaşı sonrası Bursa’yı terk eder. Atatürk Caddesi’nin Setbaşı yönündeki kısmı açılmadan önce, Nasuhpaşa Hamamı ile Şark Oteli (eski Saray Sineması) arasında kalan Protestan Kilisesi’nin bir spor kulübü olarak Bursa İdmanyurdu’na bedelsiz olarak tahsisi, her alanda olduğu gibi o

Karabaş i Veli Tekesi günümüzde Mevlevi kültürünün yaşandığı ve gösterildiği bir kültür merkezi olarak hizmet veriyor.

dönemde spor ve kültür faaliyetlerinin devlet tarafından organize edildiğine tipik bir örnektir. 1925 yılı sonlarında kilisenin bulunduğu alan caddeye dahil olunca Bursa İdmanyurdu Kulübü bir başka dini mabet olan Karabaş i Tekkesi’ne taşınır. Tekkeleri, medreselerden ayıran en önemli özellik sosyal faaliyetlerin de yapılmasıdır. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ardından Karabaş-i Veli Tekkesi, bir süre Bursa İdmanyurdu kulübüne ev sahipliği yapar. Ardından özel mülkiyetin eline geçer ve sonra da kaderine terk edilir… Bursa’nın merkezi yerlerinden birinde, Başçı İbrahim Mahallesi’nde bulunan Karabaşi Tekkesi günümüzde yine eski işlevine döner ve Mevlevi kültürüne, sema gösterilerine sahne olur. Bursa İdmanyurdu Kulübü, önce Sanatkârlar Kulübü ile birleşerek Sanatkârlar İdmanyurdu adını alır. 1934 sonrası da ismini Acar İdmanyurdu olarak

Cumhuriyet’in onuncu yıl kutlamalarında yer alan Bursa İdmanyurdu sporcuları.

değiştirir. Özetle; Bursaspor’u oluşturan beş kulüpten biri olan Acar İdmanyurdu’nun ilk versiyonu, ilk yıllarında işlevini kilise ve tekkede yerine getirmek gibi bir özelliğe de sahiptir. Bursaspor’un ilk başkanı ve tütün tüccarı Salih Kiracıbaşı’nın mülkiyetinde olan bir kiliseden de söz edebiliriz. Namazgah yokuşunu çıkarken solda kalan bu dini mabet, Ermeni kilisesidir. Zaman içinde özel mülkiyete geçer, yani Salih Kiracıbaşı’nın mülkü olur. Kiracıbaşı bu mülkünü kulübü için kullanmaz ama Çelikspor ve Bursaspor başkanı sıfatları tatlı bir rastlantı olarak, yine de kulüp-dini mabet ilişkisini anımsatır. Bu arada araştırmacı-yazar Raif Kaplanoğlu’nun iddiasına göre, Emirsultan semtindeki Karamazak Tekkesi de kapandıktan uzun bir süre sonra, yörede kurulan Gençlerbirliği Kulübü’ne tahsis edilir.

Bursa’nın ilk spor kuruluşlarından Turan Kulübü, spor sezonunu açarken, din adamları da katılımlarıyla destek veriyordu. BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

55


haber / 2000 yıllık İstanbul Kapı geleceğe açılıyor

56

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


2000 Yıllık İstanbul Kapı Geleceğe Açılıyor

Fransız arkeolog ve mimar Leon De Laborde’nin 1838 yılında yaptığı İznik surlarının İstanbul Kapısı resmi ve surlar üzerindeki figürler resimleri. Anadolu izlenimlerini “Küçük Asya Yolculuğu” adlı kitabında toplayan Laborde, gezisi boyunca; Sapanca, Konya, Çavdarhisar, Pamukkale, Milet, Prienne üzerine muhteşem çizimler yapar. Bu çizimlerden biri de, İznik kentinin surları üzerinedir.

Tarihi ve kültürel miras çalışmalarını UNESCO Dünya Mirası Listesi ile taçlandıran ve Bursa’nın değerlerini artık evrensel değer haline getiren Büyükşehir Belediyesi, rotayı İznik’e çevirdi. Doğu Roma ve Selçuklu imparatorluklarına başkentlik yapan, hem Hristiyanlar hem de Müslümanlar için büyük önem taşıyan İznik’in kısa zamanda UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmesi için çalışmalara hız verildi.

Kültür Bakanlığı ile imzalanan protokol çerçevesinde başta İznik Gölü Bazilika olmak üzere, roma tiyatrosu, çini fırınları ile birlikte bu yıl itibariyle başlayacak olan Hisardere lahitler bölgesi kazı çalışmaları ve turizm amaçlı projelendirme çalışmaları devam ediyor. Kubbesiyle ünlü Selçuk Bey Hamamı’nın restorasyonu için proje çalışmaları devam

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

57


haber / 2000 yıllık İstanbul Kapı geleceğe açılıyor

ederken, Kılıçarslan Caddesi’nin cephe düzenleme projeleri tamamlanmak üzere. Tarihimizin önemli ilim adamlarından Osmanlı medrese sisteminin kurucusu olarak nitelendirilen Davud-i Kayseri mezarının düzenlenmesi amacıyla mezarı çevreleyen binalar kamulaştırılarak yıkıldı, çok yakında bu alanda düzenleme çalışmasına da başlanacak. Büyükşehir Belediyesi, göl içindeki batık bazilikanın sualtı müzesine dönüştürülmesi, antik tiyatro, çini fırınları, Abdülvahap Tepesi, hanlar ve medreselerle ilgili projelere devam ederken, İznik denince ilk alan gelen 2000 yıllık surlarda da restorasyon çalışmalarının startını verdi. Toplam 4970 metre uzunluğa sahip, 12 tali kapısı ve 10-5 metre aralıklarla yapılmış 114 kulesi bulunan, dönemin savaş ve savunma stratejilerinin de inceliklerini yansıtan İznik surlarındaki restorasyon, surların en görkemli kapılarından biri olan İstanbul Kapı’da başladı.

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

gelecek kuşaklara aktaran özgün bir eser haline gelecek. Kentin çevresini beş kenarlı çokgen şeklinde kuşatan 4970 metre uzunluğundaki surlar; Roma, Bizans ve Osmanlı dönemindeki ilavelerle savunma görevini üstlendi. Sur duvarları her medeniyetin taş ustalığını sergiler ve her medeniyet bir önceki medeniyetin taşlarından yararlandığından, surlar adeta iç içe geçmiş bir tarih örgüsüdür. Dört ana kapı, zafer takı gibi gösterişlidir ve üçü halen ayaktadır. Yenişehir kapı kısmen ayaktadır. Göl kapı ise tamamen yıkılmıştır. Lefke Kapı’da mermer friz parçalarının kullanıldığı görülmektedir. İstanbul kapı Konstantinapolis’e açıldığından en gösterişli kapıdır. Roma tiyatrosundan getirilen masklarla daha da gösterişli olması sağlanmıştır.

Leon de Laborde (1807-1869) / İznik. Duvarlara Kakılmış Antik Parçalar / 1838 Taş baskı/ Freeman / 67 x 48.7 cm.

İlk yapımı M.S. 1. yüzyıla tarihlenen ve antik Nicea kentinin kuzey girişinde yer alan 58

İstanbul Kapı, o zamanki adıyla Konstantinapolis’e açıldığından surların en gösterişli kapısıdır. Yüzyıllar boyu pek çok kuşatma, doğal afet ve müdahaleler sonucunda değişimler geçirerek, günümüze ulaşan İznik

surlarının en karakteristik bölümlerinden biri olan İstanbul Kapı, restorasyonun ardından önceki medeniyetlerin izlerini

Yüzyıllar boyu pek çok kuşatma, doğal afet ve müdahaleler sonucunda değişimler geçirerek, günümüze ulaşan İznik Surları’nın en karakteristik bölümlerinden birinin, taşıdığı tarihi ve


mimari özellikleri ile İstanbul Kapı olduğunu söylemek mümkündür. İstanbul Kapı’nın restorasyon projesinde benimsenen temel yaklaşım, kapının olumsuz müdahalelerinden arındırılarak, restitüsyon çalışmaları kapsamında ortaya konan farklı dönemlerine ait değişim katmanları ile birlikte korunması yönünde olmuştur. Bundan sonraki süreçte Yenişehir Kapı, Göl Kapı ve bağlı sur duvarları ile kulelerin restorasyon çalışmaları etap etap devam ettirilecek. Aynı zamanda kale surları arasındaki alanların turizm açısından değerlendirilmesi noktasında İznik Kaymakamlığı ve İznik Müze Müdürlüğü’yle ortak bir çalışma sürdürülüyor. Bu kapsamda öncelikle söz konusu alanların bitki ve genel temizlik çalışmaları da devam ediyor. Diğer yandan, İznik’in UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınması için bir süre önce Alan Başkanlığı da oluşturulmuştu. İlçede bir yandan restorasyon ve şenlendirme çalışmaları sürerken, diğer yandan, başta

UNESCO olmak üzere ilçeyi dünya gündemine taşıyacak çalışmalara hız verildi. 2018 yılı içinde tamamlanması hedeflenen İstanbul Kapı’nın restorasyon başlangıç

törenine katılım yoğundu. Tarihi yapının restorasyonunu, başta Muradiye Külliyeleri olmak üzere, daha önce Bursa’da oldukça başarılı çalışmalara imza atmış olan Sama İnşaat tarafından gerçekleştirecek.

İzzet Keribar

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

59


haber / Felaketin Ardından / Esra Çobanoğlu, Faruk Özgökçe

Esra Çobanoğlu / Sanat Tarihçisi Faruk Özgökçe / Mimar

Felaketin Ardından...

Nilay Şahinkanat İlcebay

Bursa’nın 1326 yılında feth edilmesinin ardından, daha önce Türk ve İslam alt yapısı olmayan kentte; halkın dini, kültürel ve sosyal ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik cami, medrese, imaret, mektep ve hamam gibi hizmet yapıları inşa edilirken, kentin bir ticaret merkezine dönüşmesinde önemli yere sahip han yapıları ve çarşılar da imar edilmiş ve kentin çehresi hızla değişime uğramış ve gelişme göstermiştir. Osmanlı Devleti’nin yükselişi, önemli ticaret yolları yapısını da değiştirmiş ve kısa süre içerisinde Bursa, Anadolu’nun en önemli ticaret şehri ve doğu-batı ticareti için önemli bir depo haline gelmiştir. 60

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


Suphi Bey Bursa Haritası, 1862 haritası

Bursa’nın 1326 yılında feth edilmesinin ardından, daha önce Türk ve İslam alt yapısı olmayan kentte; halkın dini, kültürel ve sosyal ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik cami, medrese, imaret, mektep ve hamam gibi hizmet yapıları inşa edilirken, kentin bir ticaret merkezine dönüşmesinde önemli yere sahip han yapıları ve çarşılar da imar edilmiş ve kentin çehresi hızla değişime uğramış ve gelişme göstermiştir. Osmanlı Devleti’nin yükselişi, önemli ticaret yolları yapısını da değiştirmiş ve kısa süre içerisinde Bursa, Anadolu’nun en önemli ticaret şehri ve doğu-batı ticareti için önemli bir depo haline gelmiştir.

Mülkiyet Esas Çarsı Bölgesi Haritası, 1924

duraklama dönemine girmiş ve bölgede çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Ayrıca bölge günümüze kadar pek çok afet ile de karşılaşmıştır. Bu afetlerden ilki 1584 yılında Emir Han’ın kuzeyinde çıkmış ve tarihi yapının bazı bölümlerine zarar vermiştir. 1608’deki Celali İsyanı sırasında çıkan yangında Kapalı Çarşı da büyük zarar görmüştür. 1755’teki yangın ise Kazazhane, Sipahi Çarşısı ve Saraçhane bölümlerinde büyük zarara sebep olmuştur. 1855 yılında meydana gelen Bursa depreminden, Hanlar Bölgesi ve çarşılar büyük ölçüde etkilenmiştir. 1889 ve 1927 yangınlarında da Koza Han ve Tuz Pazarı bölgesinde hasara neden olmuştur. 1958’de meydana gelen yangın ise tarihi ticaret merkezinin büyük bir

Günümüzde Hanlar Bölgesi olarak tanımlanan bölgenin ilk yapı taşı, Orhan Gazi Döneminde inşa edilen Emir Hanı’dır. Ardından sırasıyla, Murad Hüdavendigar tarafından Kapan Hanı, Yıldırım Bayezid tarafından Bedesten, Çelebi Mehmet tarafından Geyve Han ve İpek Han yaptırılmış, daha sonra; doğu-batı doğrultusunda, Uzun Çarşı aksı şekillenmeye başlamıştır. Koza Han ve Fidan Han’ın inşası ile Uzun Çarşı aksı belirgin hale gelmiştir. Zamanla kuzeye doğru giderek Bedesten ile birleşen bu çarşı, 15. yüzyılın başlarında Gelincik ve Sipahi çarşıları ile birlikte kuzey yönündeki gelişimini sürdürmüştür. 17. ve 18. yüzyıllarda tarihi ticaret yollarının önemini kaybetmesi ve 19. yüzyıllarda sanayileşme hareketleri ile bölgenin gelişimi Mevcut İmar Planı

bölümünde etkili olmuştur. Bu dönemde Prof. Dr. Luigi Piccinato’nun danışmanlığı ve Emin Canpolat başkanlığında bir ekip ile çarşı alanının yeniden planlanması ve Bursa’nın nazım planının hazırlanması çalışmalarına başlanmıştır. Bu çalışmalar kapsamında, alandaki fiziksel yapının iyileştirilmesi ve özgün dokunun korunup yaşatılabilmesi için Bedesten restore edilmiş ve etrafında şekillenen dükkanların, Uzun Çarşı’nın üzeri kapatılmış ve İvaz Paşa Çarşısı özgün yapısına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiştir. Bu zamana değin ticari faaliyetlerin süregeldiği İvaz Paşa Çarşısı önemli bir ticaret alanı olmuştur. Batıda İvaz Paşa Camii’nin kıble duvarından girişi bulunan çarşıyı, birbirine bağlanan çok sayıda çarşı takip etmektedir. Gelincik Çarşısı ile devam eden aksa paralel konumlanan Sipahi Çarşısı ile de İvaz Paşa Çarşısı genişler. Üç çarşıyı birbirine bağlayan Kazazhane Boğazı Bedesten ile Cumhuriyet Caddesi arasında bir aks oluşturur. Gelincik ve Sipahi çarşılarını doğu ucundan birbirine bağlayan Yorgancılar Çarşısı ise Uzun Çarşı ile Cumhuriyet Caddesi arasında uzun bir aksı tanımlar. Bedesten etrafında konumlanan Bedesten civarı çarşılar ile Ayakkabıcılar Çarşısı iç içe olup Uzun Çarşı’nın alt kotunda yer alan Kapalı Alt Çarşı ile bağlantı kurulmaktadır.

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

61


haber / Felaketin Ardından / Esra Çobanoğlu, Faruk Özgökçe

Bursa Kapalı Çarşı Yangını. 1958 yılında meydana gelen yangında, Kapalı Çarşı’nın tamamı yanmış ve bu yangın Bursa ekonomisini olumsuz etkilemiştir. Bir kısım esnaf yangın sonrası ekonomik sahadan tümüyle çekilmek zorunda kalmıştır.

Bu şekilde birbiri içine geçmiş oldukça girift bir yapı sergileyen çarşılarda, zamanla ticaretin mevcut tarihi dokunun önüne geçmesiyle söz konusu çarşıların giderek daha da girift bir hal almasına sebep olmuştur. Ticaretin arttırılması amacıyla dışarıya tezgah olarak açılan sergiler vitrinlerle kapatılır ve bu vitrinler tarihi duvarların önünde konumlanır, üstü açık alanlar mimari estetik gözetilmeden eklenen metal üst örtülerle kapatılır, daha kolay elektrik bağlantısı kurabilmek için oluşturulan elektrik busbar elektrik tesisatı, taş duvarların kalem işi süslemelerin önüne geçer… Ve zamanla ticaret ile tarihi dokunun izlerinin üzeri örtülmeye başlanır. Zemin kaplamasından sonradan eklenen metal üst örtülerine, elektrik tesisatından

Sipahi Çarşısı, 13 Nisan 2012 62

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

dükkan kullanımlarına kadar yenilenmesi gereken çarşılar için detaylı proje çalışmaları yapılması ihtiyacı gün be gün ortaya çıkmaktaydı. Özellikle yangın gibi afetler için gerekli önlemlerin alınmadığı çarşılardaki bu risk kendini 9 Ekim 2015 gecesi çıkan yangında kendini göstermiştir. Kazazhane Boğazı’nın Cumhuriyet Caddesi’ne bağlanan noktasından çıkan bir kıvılcım sebebiyle Kazazhane Boğazı ve Sipahi Çarşısı alevlerle kaplanmıştı. Çarşı esnafı ve itfaiyenin muaccel müdahalesi ile diğer çarşılara geçmesi engellenen yangın; İvazpaşa, Yorgancılar ve Bedesten civarı çarşılarda da birkaç dükkanda etkisini göstermişti. Ertesi günün ilk saatleri yangının boyut-

Sipahi Çarşısı, 10 Ekim 2015

ları ortaya çıkmış ve 40 kadar kül olmuş dükkan ile karşılaşılmıştı. Bursa Büyükşehir Belediyesi ekiplerince yerinde yapılan incelemeler akabinde, İvaz Paşa Çarşıları ile ilgili hızlı bir şekilde yangının izlerini silme ve yaraları sarma çalışmalarına geçildi. Nitekim Çarşılar için olumlu olan tek durum, Büyükşehir Belediyesi tarafından yangın öncesinde hazırlanarak gerekli kurumlardan onaylanmış restorasyon projelerinin olması ve restorasyon uygulama ihalesine çıkılmış olmasıydı. Bu sayede hiç zaman kaybetmeden restorasyon uygulamaları yanan bölgeler için yoğunlaştırılacak ve çarşılardaki ticaret, tarihi ve güvenlik açısından daha kaliteli mekanlarda devam edecekti.

Kazazhane Boğazı, 13 Nisan 2012

Kazazhane Boğazı, 10 Ekim 2015


9 Ekim 2015 gecesi, yangın söndürme çalışmaları.

Çarşı çarşıya sahip çıktı. Dükkanları yanan esnaf için diğer çarşı esnafı kendi dükkanlarını paylaşarak arkadaşlarının işlerinin devam etmesini sağladı ve büyük bir fedakarlık örneği gösterdi. İvaz Paşa ve Gelincik Çarşıları arasında kapanan bağlantı geçici oluşturulan geçiş yolu ile devam ettirildi. Yangının izlerinin temizlenmesiyle başlayan temizlik çalışmaları duvarlardaki taş ve tuğla malzemelerin laboratuar incelemeleri ile devam etti. Yangın sonrası, statik rapor ve malzeme analizleri ile gerekli görülen noktalarda statik güçlendirmeleri yapıldı. Yapı ağırlığını azaltmak için sonradan eklenen beton yüzeyler kaldırıldı. Özellikle çatı kısmında eski

yalıtım betonları kaldırılıp yapı ağırlığını arttırmayan yalıtım uygulamaları yapıldı. Kirpi saçaklar yenilendi ve çatıyı oluşturan bütün yüzeyler üzeri kurşun ile kaplanarak havadan görüldüğünde de Bursa çarşılarına yakışır bir hal aldı. İç duvarlarda yangından zarar gören sıvalar ve ön yüzeydeki taşlar yenilendi. Yerinde taşları tek tek sökülen dükkan ayakları Osmanlı tuğlası ve kesme taş ile değiştirildi ve dükkan kemerleri Osmanlı tuğlalarıyla yeniden örüldü. Böylece dış yüzeyde almaşık duvar örgüsü ile yükselen duvarlar tuğlalı kemerlerle birbirine bağlandı. Dükkan içleri Osmanlı taban tuğlası, yürüme yolları traverten doğal taş malzeme ile kaplandı. Özellikle Sipahi Çarşısı’nda yangından önce var olan kalem işi süslemeleri önceki hali ile

aynı olacak şekilde yeniden işlendi. Son aşamaya gelinen restorasyon uygulamalarında, dükkan vitrinleri takılmakta, Kazazhane Boğazı’nın üstü tarihi dokuya uygun bir üst örtü ile kapatılmakta ve çarşıların giriş kapılarını oluşturan duvarlar yeniden örülmekte. Yangın sistemi için yangın dolapları önceden belirlenmiş yerlerine konulacak ve yapılacak su deposu ile her an olabilecek afet riskine karşı güvenli bir ticaret alanı haline gelecek. Tüm bu felaketlere ve afetlere rağmen, hanlar ve çarşılar, kuruldukları 700 yıl öncesinden bugüne kesintisiz olarak işlemeye devam etmektedir.

Nilay Şahinkanat İlcebay

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

63


araştırma / Mahallemin/Köyümün Muhtarları / Aziz Elbas

Aziz Elbas

Mahallemin/ Köyümün Muhtarları Kökeni Arapçaya dayanan ‘Muhtar‘ kelimesi “seçilmiş kişi” anlamına gelmekte. Muhtarlık sisteminin kuruluş sürecine değin köy mahallelerde devlet ile halk arasında ilişkilerde aracılık görevini ‘Kethuda’ ya da ‘Koca’, ‘İhtiyar’ olarak adlandırılan kişiler yapmakta idi. Günümüzdeki anlamıyla idari yapılanma olarak muhtarlık sisteminin temelleri ilk olarak 1829 senesinde İstanbul’da atılmıştır. İkinci Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmasından sonra küçük yerleşimlerin güvenliği maksadıyla kurulmuştur. Önce İstanbul’da kurulan teşkilat ardından diğer bölgelerde yaygınlaştırılmıştır. Bu süreçte evvela Müslüman köylerde halkın belirlediği birinci ve ikinci muhtarlar belirlenerek yönetimin onayıyla birlikte aldıkları mühürle görevlerine tevdi edilmişlerdir. 1864 yılına gelindiğinde yayınlanan ‘Tuna Vilayeti Nizamnamesi’ne kadar ki zaman içerisinde imamlarında muhtarlar ve köy ihtiyar heyeti diğer tabir ile ak sakallılar 64

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

ile birlikte hizmetlerde görev aldıkları gözlemlenmekte. Bu süreçte muhtarların köy halkına, imamların ise muhtarların kefili ifade edilmekte idiler. Muhtarların halkın seçimiyle iş başına geldikleri yönünde bazı kaynaklarda ifadeler yer almış olsa da genel kanı bunun yanlış yorumdan kaynaklandığıdır. Muhtarlar atama ile göreve getirilmekte idiler. Ancak bazı tarihi belgelerde muhtarlık teşkilatından önce özellikle köylerde kendi içlerinden saygın ve güvenilir birisini ‘Kethuda’ ya da ‘ihtiyar’ olarak seçtiklerini bizlere göstermektedir. Seçilen bu görevliler onay için idari yönetime sunulmakta idi.

İstanbul merkezde kurulan ilk muhtarlıklar atama yapılmak suretiyle görevlendirilmiştir. Her mahalle için kimseler, muhtar-ı evvel ve muhtar-ı sâni olarak mahallenin ortak ittifakı aranarak atanmakta idi. Farklı nedenlerle yeri boşalanların yerine tekrar yeni isimler getirilmekte idi. Muhtarlara ücret verilmesi hususunda kesin bir ifade olmamakla birlikte 1840-1842 yılları arasında devlet ricalinde görev alan kimselere ve mahkemede görev yapanlarla birlikte muhtarlara da kısa süreli de olsa ücret ödendiği belirtilmektedir. Taşra sisteminde köklü değişiklikler Tanzimat Fermanıyla birlikte gerçekleştirilmiş-


tir. İç güvenlik ve vergi toplamalarda yeni usuller belirlenmiştir. Muhassıl-ı Emvâl adıyla yetkilendirilen görevliler eyalet ve sancak merkezlerine katiplerle birlikte görevlendirilmiş, vergilerin toplanmasında muhtarlara yardımcı olmaları konusunda emir verilmiştir. Bu görevleri karşılığında bir ücret verilmesi öngörülmüştür. 1842 yılından sonra Muhassıllıklar kaldırılarak yerlerine eyalet ve sancaklarda meclisler oluşturulmuştur. Muhtarlık sistemi olduğu gibi devam etmiştir. 1849 yılında “Eyâlet Meclisleri Talîmâtnâmesi” ile Kaza müdürleriyle birlikte vergi toplamda kendilerine yardımcı olan muhtarların da her yıl muhasebelerinin tutulacağı ifade edilmiştir. Daha sonraki yıllarda muhtarların zimmetlerine paraları geçirmemeleri için onlar için de ‘Kefalet’ sistemi getirilmiş, seçilmeleri için halk içinden sağlam kefiller şart koşulmuş, toplayıp teslim ettikleri gelirler kaza müdürlerince denetlenmiştir. Bu konuda zaaf içinde olanlar için sürgün cezası verileceği ifade edilmiştir. Yayınlanan “Umûr-u Mâliye’ye Dâir Nizâmnâme-i Mahsûsa” nizamnamesinde mahalle ve köylerde vergilerin toplanması için birinci derecede muhtarlar ve daha sonra imamlara görev verilmiş, toplanan vergilerin en geç üç gün içinde vergi alamadıklarının isimlerinin olduğu bir yazılı evrak ile birlikte kaza merkezlerine ulaştırılması salık verilmiştir. Daha sonra yayınlanan bir nizamnameye göre kaza merkezlerinde hazırlanarak mahalle ve köylere gönderilen vergi pusulaları imam ve muhtarlar ile Hristiyan köylerde papazların da dahliyle hane numaralarıyla birlikte hane sahipleri ödeyebilecekleri vergi miktarları belirlenerek bir defter hazırlanması istenmiştir. Vergiye tabi tutulamayacakların ismen zikredilmesi kayıt altına alınması öngörülmüştür. Teslim edilen vergiler için ‘Eda Senedi’ olarak adıyla bir yazılı evrak düzenlenerek teslim eden muhtara verilmekteydi. 1863 yılında yayınlanan “Muhtarân İntihâbı Hakkında Talîmât” ile “İntihâb-ı A’zâ Hakkında Tâlimât” emirlerde muhtar ve azaların nasıl

seçilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Eyalet merkezlerinde vali, muhasebeci, hakim, müftü ve sözü dinlenen ileri gelenlerden birisiyle birlikte ömrü boyunca cinayet işlemeyen ahlakı ve dürüstlüğüyle öne çıkan birisi muhtar olarak seçilmekte idi. Şehirlerde her iki yüz hane için bir muhtar seçilmekteydi. Sancaklarda; her yüz hane için kaymakam, hakim, mal müdürü, müftü varsa metropolit ve halk içerisinde sözüne güvenilir kişilerle birlikte muhtar seçilmektedir. Kazalarda ve köylerde 20 ila 50 haneye bir muhtar seçilmekte idi. Seçimlerde valinin gözleminde kaza müdürleri hakim, müftü varsa metropolit vekili hazır bulunmakta idi. Muhtarlar, 3 yıllık bir süre için seçilmekte idi. Aza seçimleri de kurala bağlanmıştır. Sancak merkezlerindeki muhtarlarla her kazadan iki muhtar gelerek sancak meclis azalarını, kazalarda ise kaza muhtarları ve beş köy muhtarı bir araya gelip oy çokluğuna göre 3 yıllığına aza seçmekte idiler. 1864 yılında “Tuna Vilâyeti Nizâmnâmesi” adıyla yayınlanan nizamnameye göre ise; idari yapılanma; vilayet, liva, kaza ve köy olarak düzenlenmiştir. Bu nizamnamede muhtar seçimleri ve nasıl seçilecekleri konusunda ayrıntılı olarak ifade edilmiştir. Yine 1867 Vilayet Nizamnamesi’ne göre kaza yönetiminde düzenlemelerin yanı sıra köylerde de düzenleme yapılmıştır. Kazalarda Kaymakam-ı Kaza idaresi kurulmuş, köy muhtarlarına bir yıllığına seçilme şartı getirilmiştir. Ancak bu uzun soluklu olmamış, 1871 yılında kaldırılmıştır. Köy ihtiyar meclislerinin görev ve yetkileri yeniden düzenlenmiştir.

Bu nizamnameye göre muhtarlara şu vazifeler öngörülmüştür; Nahiye müdürlerinin vereceği görevlerini yerine getirme, devletçe gönderilen emir ve talimatların köyde ilan edilmesi, vergilerin toplanmasında yardımcı olmaları, celp ve yargısal hükümlerle ilgili gelecek görevlilere yardımcı olunması, kefil ve haciz konularında görevlilere yardımcı olunması, doğum, ölüm ve evliliklerin bildirilmesi, çıkan kavga ve olaylarla ilgili raporlama yapılması, yaralanma ve ölüm olaylarında olaya karışanlar konusunda rapor tutup bildirme, arazi kullanımı ve inşaat işlerinde düzensizliğin önüne geçmek, bekçi ve korucuların uygun şekilde görev yapmalarını temin etme gibi görevler yüklenmiştir. 1876 yılında ilan edilen I. Meşrutiyet döneminde idari yapılanmayla ilgili bir çalışma yapılması gündeme gelmesine ve çalışma başlatılmasına rağmen araya I. Dünya savaşının girmesiyle bitirilememiştir. 1877 yılında yapılan toplantılarda muhtarların çektikleri sıkıntılar ve üstlendikleri görevler karşılığında ücret verilmesi gündeme getirilmiştir. 1880 yılında idari yapılanmaların görevleri hususunda yapılan düzenlemeler kapsamında muhtarların vergi toplamada resmi hüvviyet kazanması sağlanmış, köy ve mahallenin vergi tahsildarlığı görevi ‘Kabız-ı Mal’ olarak ifade edilen halk tarafından seçilen muhtarlara verilmiştir. Muhtarların okuma yazma bilmesi, hesap tutabilir olması, cinayet işlememiş olması, kusurlu ve yüz kızartıcı bir faaliyet içerisinde bulunmaması gibi özellikleri taşıması istenmiştir. Tahsil edilen vergiler ‘Müfredat Defteri’nin herkesin göreceği şekilde cami ve kiliselerin uygun yerine asılması öngörülmüştür. 1910 yılına gelindiğinde Dahiliye Nezareti’nce yayınlanan tebliğe göre köy muhtarları, muallimleri, papazları, kahyaları ve korucuları için öngörülen ücretlerin düzenli BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

65


araştırma / Mahallemin/Köyümün Muhtarları / Aziz Elbas

ödenmesi hususu belirtilmiştir. Bu yılda yayınlanan bir emirname ile muhtarların görevlerini yürütürlerken çekilen sıkıntılar, öneriler ve çözüm yoları konusunda sancak merkezlerinden bilgi istenmiştir. Muhtarlara ödenecek ücretler konusunda her sancak merkezinden farklı öneriler gelmiş, halk arasında bunun nasıl bölüştürülmesi gerektiği hususunda ihtilaflar olmuştur. Muhtarların görevlerini yapabilecekleri, ihtiyar heyetlerinin toplanacağı mekanlar yapılması önerilmiştir. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yapılan kapsamlı düzenlemelerin içerisinde en önemli bölümlerden birisi muhtarlık sistemi olmuştur. Bu anlamda çıkartılan Köy Kanunu uzun süre yürürlükte kalmıştır. Köy muhtarlarıyla ilgili 18 Mart 1924 tarihli ve 442 sayılı kanun ile mahalle muhtarlarıyla ilgili 15 Nisan 1944 tarihli 454 sayılı kanunda yürütülecek görev ve yetkilerin ana hatları ve içerikleri belirlenmiştir. 1930 yılında çıkarılan ‘Belediyeler Kanunu’ ile mahalli yönetimlerin işleyiş şekilleri yeniden düzenlenmiş, hemen ardından üç yıl sonra 1933 yılında yapılan düzenleme ile muhtarlık ve ihtiyar heyetlerinin yasal varlıkları askıya alınmıştır. Günümüzde muhtarlık sisteminin işleyişinin düzenleyen yasa ise 2004 yılında kabul edilmiştir. Bu yasaya göre muhtarlara verilen görevleri ise özetle şu şekilde sıralamak mümkün; Mahalle muhtarları bölgelerinde ikamet eden halkın nüfus, yer değiştirme, seçim, adli, eğitim ve buna benzer konularında kanunca kendilerine verilen görevleri yaparlarken, köy muhtarları ise; kanuni olarak ve merkez yönetim tarafından gönderilen emirleri köylülere duyurma, köyde huzurun temini konusunda çalışma, bulaşıcı hastalık, doğum, ölüm ve evlenmeleri haberdar etme, köye gelen devlet görevlilerine yardımcı olma, okul çağına gelen çocukların eğitimi konusunda çalışma yürütüp, askerlik çağına gelenler için gerekli işlemleri yapmakla yükümlüdürler. 1977 yılından itibaren muhtarlara yaptıkları hizmet karşılığı genel bütçeden ödenek verilmektedir. Bursa’da 1076 adet muhtarlık birimi kentin uç beyleri olarak faaliyetlerine devam etmektedir.

66

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

BURSA’NIN İLK MUHTARLARI Hazret-i Üftâde Mahallesi Orta boylu kara sakallı 30 yaşında Nalband esnafından İsmail Efendi

Veled-i Nalband Mahallesi Sarı sakallı uzunca boylu 45 Yaşında Kazaz (İpek Bükücü) esnafından Mütevelli Haşim Ağa

Üç Kuzular Mahallesi Aksakallı 65 yaşında Tâbdih (iplik Bükücü ) esnafından Aydoğmuşoğlu Ali oğlu Hüseyin

Veled-i Harîrî Mahallesi Sarı sakallı orta boylu 40 Yaşında Yakub Molla oğlu Hacı Hüseyin Efendi

Molla Fenarî Mahallesi Kısa boylu kır sakallı 40 yaşında Pazarcı esnafından Emin oğlu İbrahim

Arab Mehmed Mahallesi Sarı sakallı kısa 40 Yaşında Ahmed Molla Nazım

Arablar Mahallesi Aksakallı 68 yaşında Dikici esnaf kethüdası Hasan Ağa oğlu Ali

Yıldırım Bayezid Han Mahallesi Kır sakallı orta boylu 45 Yaşında Mütevelli Dolabcı Behlivanoğlu Seyyid Mehmed Emin Efendi

Şeyh Hamid Mahallesi Aksakallı 70 yaşında Dolabcı (iplik üreten) esnafından Ahmed oğlu Mustafa

Çukur Mahalle Sarı sakallı orta boylu 45 Yaşında Tâbdih (İplik Bükücü) esnafından Mahmud oğlu Musa

Şeyh Konavi Mahallesi Kısa boylu kara sakallı 30 Yaşında Dikici esnafından es-Seyyid Ali oglu Mehmed

Selimzâde Mahallesi Orta boylu sarı sakallı 40 Yaşında Mahalle İmamı ve Muhtarı Futacı esnafından Bağdadlıoğlu Mehmed oğlu Mustafa Efendi

Kadem Eri Mahallesi Kır sakallı uzunca boylu 50 yaşında Urğancı Şerif Mehmed oglu Mahmud Ali Paşa Mahallesi Aksakallı uzunca boylu 60 yaşında Kazzaz (İpek Bükücü) El-Hac Mehmed oglu Abdülkadir Emir Sultan Mahallesi Kır sakallı orta boylu 60 yaşında Mütevelli bekâr Selim oğlu Ahmed Davud Kadı Mahallesi Pîr-i fânî Mahalle İmamı ve Muhtarı Mütevelli Hafız Abdullah

Tatarlar Mahallesi Aksakallı kısa boylu 60 Yaşında Berber İstanbulluoğlu Hacı Hafız Hasan oğlu Halil İncirlice Mahallesi Uzun boylu sarı sakallı 35 Yaşında Molla Yakub oğlu İbrahim Efendi Meydancık Mahallesi Kır sakallı orta boylu 45 Yaşında Dolabcı esnafından Hacı Hasan oğlu Mustafa Kara Abdurrezzak Mahallesi Timurciler (Demirciler ) Kethüdası Hacı Salih oğlu Mustafa

Zeyniler Mahallesi Orta boylu sarı sakallı 35 yaşında Mütevelli Taşafkanoğlu es-Seyyid Ahmed oğlu Ali

Şeyh Şibli Mahallesi Kır sakallı orta boylu Beledici Kurşuncu oğlu Abdülkadir oğlu Salih

İki Kapulu Mescid Mahallesi (Emir Sultan Civarı ) Uzun boylu kara sakallı 40 Yaşında Nalband esnafından Emin oğlu Eyub

Bayezid Paşa Mahallesi Kır sakallı orta boylu 48 Yaşında Tâbdih (iplik Bükücü) Hamal oğlu Derviş Ahmed oğlu Osman

Köseciler Mahallesi (Emir Sultan Civarı ) Aksakallı orta boylu 60 Yaşında Timurci (Demirci ) esnafından Çakıroğlu Mehmed oğlu Hüseyin

Hacı Sevindik Mahallesi Orta boylu sarı sakallı 35 Yaşında Mırzabeğzâde es-Seyyid Ali Beğ

Maksem Mahallesi Aksakallı 60 yaşında Bedestan Dellalı es-Seyyid Mehmed Ağa oğlu es-Seyyid Ahmed Efendi

Veled-i Harrat Mahallesi Kır sakallı orta boylu 48 Yaşında Basmacı Türedioğlu Mehmed oğlu Halil

Veled-i Habib Mahallesi Aksakallı orta boylu 65 yaşında Edirneli Ahmed Ağa oğlu Mehmed Efendi

Kurtoğlu Mahallesi Kır sakallı orta boylu 45 Yaşında Sarac es-Seyyid Ahmed oğlu Ahmed

Mahalle-i Başcı İbrahim Efendi (15) Uzun boylu kara sakallı 30 yaşında Kazaz esnafından İbrahim oğlu Hasan Efendi Fazlullah Paşa Mahallesi Kır sakallı orta boylu 55 yaşında Beledici (Kumaş üreten ) esnafından İsmail oğlu Ali Efendi

Çelebi Sultan Mehmed Han Mahallesi Birinci Muhtar : Kır sakallı Orta boylu sinni 48 Yaşında Yörük ta’ifesinden Bezzaz Memiş Efendi İkinci Muhtar: Kır sakallı Orta boylu 48 Yaşında Bat Bazarlı Keyâboğlu Şerif Mehmed

Hoca Taşgın Mahallesi Uzun boylu kara sakallı 40 Yaşında Mütevelli-i Timurci (Demirci) es-Seyyid Hüseyin oğlu Ahmed Efendi

Mahalle-i Temennâ-ı Sagîr (42) Orta boylu kır sakallı 40 Yaşında Dolabcı esnafından Mehmed oğlu Molla Ahmed

Hacı Seyfeddin Mahallesi Orta boylu kara sakallı 40 yaşında Beledici (Kumaş üreten ) esnafından Şahım Abdullah oğlu Mehmed Emin

Baba Zâkir Mahallesi Kır sakallı orta boylu Futacı Mehmed oğlu Hacı Veliyeddin Efendi

Müceldi Mahallesi Pîr-i fâni (Yaşlı ) Mütevelli-i Kayyum Hacı Mehmed oğlu Hacı İbrahim Efendi

Mes’ud Makramavî Mahallesi Orta boylu kara sakallı 35 Yaşında Mütevelli Kabakcızâde Futacı Seyyid Hacı Mehmed Efendi

Kara Körlü Mahallesi Aksakallı. Mahalle İmamı ve muhtarı Ekmekcizâde Ekmekci Ali Molla oğlu Halil Efendi

Namazgâh Mahallesi Kır sakallı Orta boylu 48 Yaşında Çıkrıkcı Esnafından Ali Korna oğlu Ömer

İbnü’l-Bezzaz Mahallesi Aksakallı 65 Yaşında Hacı Ali Efendi oğlu Hasan Efendi

Hoca Alizâde Mahallesi Kır sakallı orta boylu 48 Yaşında Tabde esnafından Seyyid Mehmed Ağa oğlu Abdullah

Sivasiler Mahallesi Kır sakallı kısa boylu 65 Yaşında Koca Kavakzâde Seyyid Hacı Mehmed Emin oğlu Hacı Mustafa Efendi

Sarı Abdullah Mahallesi Kır sakallı orta boylu 40 Yaşında Mütevellisi müderrisinden Hafız Ali Efendi oğlu Mehmed

Çardak Mahallesi Sakallı yekçeşm (Tek gözlü) uzun boylu 54 yaşında Debbağ esnafından Mahmud oğlu Abdülkadir Efendi

Hoş Kadem Makramevî Mahallesi Köse sakallı uzunca boylu 40 Yaşında Hafız İbrahim Efendi oğlu Hacı Hüseyin Efendi

Veli Şemseddin Mahallesi Kır sakallı kısa boylu 50 Yaşında Hacı Ahmed oğlu Hasan Efendi

Hoca Tayyib Mahallesi Kır sakallı orta boylu 45 Yaşında Yorgancı Esnafından Sa’id oğlu Mehmed

İbrahim Paşa Mahallesi Kır sakallı uzunca boylu 50 Yaşında Kazaz (İpek Bükücü) esnafından Ali Molla oğlu Fahreddin Efendi

Ebu Şehme Mahallesi Müzellef orta boylu 20 Yaşında Merkumun oğlu İmam Vekili Reşid Molla


Duhter-i Şerif Mahallesi Kara sakallı kısa boylu 30 Yaşında Derviş Musa oğlu Ali Vezirü’l-meşhür Bedbâğân Mahallesi Sarı sakallı orta boylu 30 Yaşında Bat Bazarı esnafından Seyyid Mehmed Raşid oğlu Seyyid Mehmed Emin Efendi

Abdal Mehmed Mahallesi Kır sakallı orta boylu 45 Yaşında Demirci esnafından Mustafa oğlu Mustafa Hayreddin Paşa Mahallesi Kır sakallı uzun boylu sinni 50 Mütevelli Boyacı Emin oğlu Süleyman

Veled-i Vezirî Mahallesi Kır sakallı orta boylu 48 Yaşında Dikici esnafından Seyyid Mehmed Ağa oğlu Şeyh Halid Efendi

Tekye Mescid Mahallesi Kır sakallı uzunca 45 Yaşında Attar esnafından Mustafa Ağa oğlu Ahmed

Hacı Sevinc Mahalesi Kara bıyıklı orta boylu 30 Yaşında Dikici esnafından İbrahim Ağa oğlu Hacı Mehmed Efendi

Kepezler Mahallesi Kır sakallı orta boylu 45 Yaşında Muytab esnafından İbrahim oğlu Mustafa

Temennâ-ı Kebir el-meşhür Hüsameddin Mahallesi Köse sakallı orta boylu 40 Yaşında İmam Vekili talebeden Seyyid Hüseyin Efendi oğlu Ali

Almalık Mahallesi Kır sakallı uzunca Boylu Yorgancı esnafından Seyyid Mustafa Ağa oğlu Abdurrahman

Seyyidler Mahallesi Orta boylu kara sakallı 40 Yaşında Demirci Esnafından Seyyid Mustafa oğlu Salih Karaağaç Mahallesi Aksakallı 55 Yaşında Dolabcı Esnafından Ali Dayı oğlu Ahmed Eşrefiler Mahallesi Orta boylu kara sakallı 45 Yaşında Dikici Esnafından Kandiloğlu Hacı Halil oğlu Mehmed Hoca Mehmed Karamanî Mahallesi Orta boylu sarı sakallı 35 Yaşında Mütevellisi Kahveci Seyyid Ali oğlu Halil Veled-i Bevvab Mahallesi Kır sakallı orta boylu 48 Yaşında Demirci esnafından Salih oğlu Demirci Mustafa Umur Beğ Mahallesi Kır sakallı orta boylu 48 Yaşında Hafız Hacı Abdullah oğlu Hasan Hacı Mahallesi Kır sakallı orta boylu 48 Yaşında Eskici esnafından Hacı Mehmed oğlu Ali Hacı Baba Mahallesi Kır sakallı orta boylu 45 Yaşında Yaymacı Esnafından Rüstem Ağa İshâk Şah Mahallesi Sarı sakallı orta boylu 30 Yaşında Lutfullah Molla Şeker Hoca Mahallesi Kır sakallı orta boylu 45 Yaşında Abacı Salih Ağa oğlu Abdülfettah Efendi Cami’-i Kebir Mahallesi Kır sakallı orta boylu 45 Yaşında Mütevelli Arakiyeci Hac Ali Beğ Mecnun Dede Mahallesi Kır sakallı orta boylu battal 50 Yaşında Dikicibaşı sabık Şekerzâde Seyyid Ahmed Ağa oğlu Mehmed Efendi Hasan Paşa Mahallesi Sarı sakallı uzunca boylu 30 yaşında Mütevelli Batbazarı esnafından Osman oğlu Mehmed Ali Kız Ya’kub Mahallesi Kır sakallı kısa boylu 50 yaşında Hac Ali Ağa oğlu Emin Ağa Kızlar Mahallesi Birinci muhtar :Kır sakallı orta boylu 45 Yaşında Duhancı Emin oğlu Mehmed Ali İkinci Muhtar :Kır sakallı orta boylu 45 Yaşında Bat Bazarı esnafından Eşkelli Halil oğlu Abdülfettah Timurtaş Mahallesi Kır sakallı uzun boylu 45 Yaşında Mütevelli Hafaf Mustafa oğlu Mehmed Kasab Hüseyin Mahallesi Kara sakallı orta boylu 40 yaşında Yasakcı Hacı Ali oğlu İsmail Bazar-ı Mahi Mahallesi Kumral sakallı orta boylu battal 40 Yaşında Muhtar-ı mahalle nasb olunan Etmekciler Kethüdası el-Hac Mustafa Ağa ibn-i Hacı Salih menzil bâb 1 Yeğid Köhne Mahallesi Kır sakallı uzunca 45 Yaşında Kebabcı Hacı Hakya Mehmed oğlu Mehmed

Hoca Yunus Mahallesi Aksakallı 55 Yaşında Bazarcı esnafından Geyveli Mehmed Ağa oğlu Hüseyin Dâye Hatun Mahallesi Aksakallı Yaşı 50 Yabalanzâde Ahmed Ağa oğlu Mehmed Emin Süzen Kefen Mahallesi Birinci Muhtar : Kır sakallı uzunca 50 Yaşında Berber Esnafından Ahmed Efendi oğlu Hacı Osman İkinci Muhtar : Kır sakallı orta boylu 48 Yaşında Debbağ Seyyid Hacı Saadeddin Ahmed Efendi Zağferanlık Mahallesi Kır sakallı orta boylu 48 yaşında Birinci Muhtar : Boyacı Hac Mehmed oğlu Ahmed İkinci Muhtar : Kırca sakallı orta boylu 45 Yaşında Börekci Halil Ağa oğlu Hasan Hacı İlyas Mahallesi Birinci Muhtar: Kır sakallı orta boylu 45 yaşında Batbazarı esnafından Mehmed Ağa oğlu Mustafa İkinci Muhtar : Kır sakallı kısa boylu 48 Yaşında Börekci Esnafından Hüseyin oğlu İbrahim Veled-i Enbiyâ Mahallesi Kumral bıyıklı orta boylu 30 Yaşında Hafaf esnafından Hasan Ağa oğlu Hacı Ahmed Yeni Bezzaz Mahallesi Birinci Muhtar : Kır sakallı orta boylu 60 Yaşında Attar Esnafından Tâtizâde Hac Mehmed oğlu Mustafa İkinci Muhtar : Sarıca sakallı orta boylu 40 Yaşında Sabah Bazarı esnafından Seyyid Said Ağa oğlu Ali Bâb-ı Sicn (Zindan Kapı) Mahallesi Kır sakallı vasatü’l-kâme 48 yaşında Bakkal Kaymak Ahmed Efendi Hisarda Alâaddîn Mahalesi Kır sakallı orta boylu 49 yaşında Külahçı Abdülkadir oğlu Hüseyin Hisarda İsa Beğ Fenârî Mahallesi Kır sakallı orta boylu 45 Yaşında Tâbdih esnâfından Seyyid İbrâhîm oğlu Mehmed Hisarda Veled-i Helvâyî Mahellesi Kır sakallı vasatü’l-kâme 45 Yaşında Mütevellî Mehmed Efendi

Sipâhpazarı esnâfından Paşalı Ali Ağa

Mmekteb hocası İbrâhîm Efendi oğlu Mehmed Ârif Efendi

Hisarda İmâret-i İsa Beğ Mahallesi Orta boylu kara sakallı 40 Yaşında Demirci esnâfından Ali Molla

Ahmed-i Dâî Mahallesi Orta boylu kara sakallı 35 yaşında Beledîci Seyyid Mehmed Ağa oğlu Mehmed

Hisarda Saîd Fakih mahallesi Kır sakallı orta boylu 50 yaşında Kutnucu kalfası Ahmed oğlu Abdullâh

Mantıcı Mahallesi Kır sakallı yek-çeşm (Tek gözlü) 45 Yaşında Dolabcı esnâfından Hâcı Hüseyin oğlu Mehmed

Hisarda Veled-i Yaniç Mahallesi Orta boylu kumral sakallı 40 Yaşında Mütevellî vekîli Va‘di oğlu Molla Mehmed oğlu Abdal

Doğan Beğ Mahalesi Kır sakallı orta boylu 45 yaşında Dolabcı esnâfından Ali oğlu Ahmed

Hisarda Kavaklı Mahallesi Kır sakallı uzun boylu 45 Yaşında Attâr Mehmed oğlu İbrâhîm

Anarlı Mahallesi Kır sakallı uzun boylu Duhâncı esnâfından Seyyid Sâlih Ağa oğlu Hâcı İsmâîl

Hisarda Bâb-ı Zemîn (Yer Kapı) Mahallesi Kısa boylu kara sakallı 35 yaşında Mûytâb esnâfından Çekirgeli oğlu Mustafa

Hacı Yakûb Mahallesi Kır sakallı orta boylu 45 yaşında Mahalle Berberler kethudâsı Ömer Ağa oğlu Ali

Hisarda Darbhâne Mahallesi Kır sakallı orta boylu 49 Yaşında Mahalle İmâmı ve muhtârı Hâfız Mehmed oğlu Mehmed Alaca Hırka Mahallesi Orta boylu kara sakallı 35 Yaşında Değirmenci Seyyid Mehmed Ali oğlu Ali

Kara Şeyh mahallesi Kara sakallı orta boylu 35 Yaşında Kocikeş Esnafından Emîn oğlu Mustafa

Serpınar (Pınarbaşı) Mahallesi Orta boylu kara sakallı 40 Yaşında Mestçi esnâfından Sâlih oğlu Hüseyin Sultân Murâd-ı Sânî Mahallesi Birinci Muhar: Orta boylu sarı sakallı 40 Yaşında Dolabcı esnâfından Mustafa oğlu Süleymân İkinci Muhtar: Kır sakallı orta boylu 56 Yaşında imâretçi Esnafından İsmâîl oğlu Mustafa Koca Nâib Mahallesi Orta boylu kara sakallı 35 Yaşında Dolabcı Esnafından Molla İsmâîl oğlu Ali Yahşî Beğ Mahallesi Kır sakallı orta boylu 60 Yaşında Barutçu oğlu Hacı Ali oğlu Mehmed Ahmed Beğ 119 Orta boylu kara sakallı 40 Yaşında Mahalle İmamının Kardeşi Menteşeli Nûreddîn Cafer Hoca Mahallesi Kır sakallı kısaca boylu 60 Yaşında Sandalcı kalfası Karagöz oğlu Seyyid Hasan Altıparmak Mahallesi Kır sakallı orta boylu 60 Yaşında Kutnucu kalfası Seyyid Sâdık oğlu Molla İbrâhîm Istabl-ı Bâyezîd Paşa Mahallesi Orta boylu kara sakallı 40 Yaşında Dikici esnafından Seyyid Osmân oğlu Ömer Hamza Beğ Mahallesi Birinci Muhtar :Kır sakallı orta boylu 40 yaşında Dikici Esnafından Dervîş Ahmed oğlu Ahmed İkinci Muhtar: Sarı sakallı orta boylu 40 Yaşında Dellâk esnafından Sâlih oğlu Halil Elvan Beğ Mahallesi Kır sakallı orta boylu 45 Yaşında Pazarcı İbrâhîm oğlu Abdullâh Azab Beğ Mahallesi Aksakallı 60 Yaşında Dolabcı Esnafından Molla İbrâhîm oğlu Mehmed

Hisarda Filiboz Mahallesi Birinci Muhtar: Osmân oğlu İzzet’in gulâmı Rûmî Mustafa İkinci Muhtar : Aksakallı 65 Yaşında Molla Hasan oğlu İsmâîl

Bahâdır Ağa Mahallesi Kır sakallı kısaca boylu Tabdih esnafından Küçük Mehmed oğlu Ahmed

Hisarda Molla Gürânî Mahallesi Aksakallı 68 yaşında Taharcı esnâfından Dervîş Ahmed oğlu Mehmed

Şerefeddîn Paşa Mahallesi Kır sakallı orta boylu 45 yaşında Mahalle imamı ve muhtârı Harîr dellalı Ahmed oğlu Abdullâh

Hisarda Kale-i Umûr Beğ Mahallesi Orta boylu kara sakallı 35 Yaşında Kahveci esnâfından Ahmed oğlu Hasan

Köseler Mahallesi Kır sakallı uzunca boylu 4 yaşında Koltukçu İbrâhîm Efendi oğlu Halil

Hisarda Çırak Beğ Mahallesi Orta boylu kara sakallı 40 Yaşında Mûytâb esnâfından Ali Molla oğlu Mehmed

Kirişçi Kızı Mahallesi Ak sakallı 50 Yaşında Pazarcı esnafından Seyyid Hâcı Osmân oğlu Osmân

Hisarda Tefsîrhân Mahallesi Kır sakallı orta boylu 48 yaşında Dolabcı esnâfından Seyyid Hüseyin oğlu Ali

Selçuk Hatun Mahallesi Kır sakallı orta boylu 40 yaşında Duhânî Hacı Mehmed Ağa oğlu Mustafa

Hisarda Manastır Mahallesi Aksakallı 60 Yaşında Bezzâz Seyyid Süleymân Ağa

Bedreddîn Mahallesi Orta boylu sarı sakallı 40 Yaşında Çıkrıkçı esnâfından Seyyid Dervîş Halil Ağa oğlu Mehmed

Hisarda Kale Camii Mahalesi Orta boylu kara sakallı 35 Yaşında

Kaygan 132 Kır sakallı kısaca boylu 45 yaşında

Veled-i Mîzân Mahallesi Birinci Muhtar:Kır sakallı uzun boylu Muhzır-ı askeriyeden Şeyh Ali İkinci Muhtar: Kırca sakallı orta boylu 45 yaşında Dolabcı esnâfından Süleymân oğlu Hüseyin Simitci Mahallesi Pîr-i fânî Dervîş Mehmed Sâdık oğlu Şeyh Süleymân Kiremitçizâde Sinan Beğ Mahallesi Birinci Muhtar: Kır sakallı orta boylu 40 yaşında Eskici esnâfından Hâc ı İbrâhîm oğlu Ömer İkinci Muhtar: Ak sakallı 55 yaşında Çömlek Hamamcısı Hasan Ağa oğlu Süleymân Kurşunlu ma‘a Hacı Menteş Mahallesi Kır sakallı orta boylu 40 yaşında Peştemalci esnâfından Dervîş Sâlih oğlu Mehmed Şehre Küstü Mahallesi Birinci Muhta: Kır sakallı orta boylu 45 yaşında Nalbandlar kethudâsı Hâcı Esad Ağa oğlu Hacı Sâlih İkinci Muhtar: Kır sakallı orta boylu 45 Yaşında Mahalle imâm vekili Seyyid Hâfız Mehmed Saîd Efendi oğlu Hacı Ahmed Efendi Veled-i Kazzâz Mahallesi Birinci Muhtar: Kır sakallı orta boylu 45 Yaşında Arabacı esnâfından Seyyid Halîl Ağa oğlu Hacı Hasa İkinci Muhtar: Kır sakallı orta boylu 45 Yaşında Eskici esnâfından Seyyid Mehmed oğlu Osmân Bilecik Mahallesi Kumral sakallı orta boylu 40 Yaşında Dolabcı esnâfından Seyyid Mustafa Ağa oğlu Sâlih Sağrıcı Sungur Mahallesi Kır sakallı orta boylu 45 yaşında Yaymacı esnâfından Abdullâh oğlu İbrâhîm Veled Sarayı Mahallesi Birinci Muhtar: Pîr-i fânî Hâcı Mustafa Ağa oğlu Bekir İkinci Muhtar: Sarıca sakallı orta boylu 30 Yaşında Bekâr esnâfından Molla Osmân oğlu İsmâîl Şehâbeddîn Paşa Mahallesi Birinci Muhtar: Kır sakallı orta boylu 45 yaşında Sipâhpazarlı Seyyid Halîl Efendi oğlu Süleymân İkinci Muhtar : Kır sakallı orta boylu 45 yaşında Dervîş Mehmed oğlu İbrâhîm Attâr Hüsâm Mahallesi Birinci Muhtar: Kır sakallı orta boylu 45 yaşında Kutnucu kalfası Kocaparmak oğlu Seyyid Sâlih Ağa Ali İkinci Muhtar: Kara sakallı orta boylu 40 yaşında Kasap Ahmed Ağa oğlu Eyyûb Ahmed Beğ Fenârî Mahallesi Birinci Muhtar :Kırca sakallı orta boylu 40 yaşında Eskici esnâfından Seyyid Ömer Beşe oğlu Ahmed İkinci Muhtar: Kır sakallı orta boylu Bekâr ustası Hâcı Ömer Ağa oğlu Ahmed Pazar-ı Esb Mahallesi Birinci MuhtKır sakallı orta boylu 45 yaşında Sığırtmaç oğlu Bağçıvan Mustafa Dayı İkinci Muhtar: Kara sakallı orta boylu 40 yaşında Dikici Esnafından İbrâhîm Halîl

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

67


makale / Bursa’nın Daveti / Samet Altıntaş

Samet Altıntaş

Bursa’nın Daveti

İzzet Keribar

“Bursa’nın Daveti”, şehrin aherli zamanlarına yazılmış bir mektup aslında. Belki de Orhan Pamuk’un şu cümlelerinde saklı hal-i pürmelâlimiz; “Bir şehrin güzelliği, tarihinin zenginliği ya da esrarı bizim ruhsal acılarımıza niye ihtiyaç olsun? Belki de yaşadığımız şehri, tıpkı ailemiz gibi, başka çaremiz olmadığı için severiz! Ama onun neresini, neden seveceğimizi icat etmemiz gerekir.”

İlkokul yıllarında dedemle birlikte eski Bursa’nın sokaklarını adımlarken ne Henri Lefebvre’n Kentsel Devrim’inden ne de David Harvey’in Asi Şehirleri’nden haberim vardı. Bu arada müsaadenizle Bursa’nın künhüne vakıf olmama neden olan muhterem dedemle alakalı birkaç kelam edeceğim. 1924 Nüfus Mübadelesi sonrası Selanik’ten göç eden Salih ve Raziye Biçer’in oğlu olan Hüseyin dedem, 14.12.1935 tarihinde Gölyazı, eski adıyla Apolyont’ta dünyaya gelmiş. Annemin anlattığına göre babaannesi Raziye Biçer, her nerede 68

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

olurlarsa olsunlar, ki genelde Heykel, ezan okunduğunda saygı duruşunda bulunurmuş. Bir de Atatürk’ü; Anadolu’yu kendilerine vatan yaptığı için çok severmiş. Dedem, Uluabat Gölü henüz kirlenmezden evvel bol bol yüzer, balık avlarmış. İlkokulu Apolyont’ta okuduktan sonra, maaile Hamzabey Mahallesi’ne taşınmışlar. Hüseyin dedem, on beş yaşında Altıparmak civarında simit satmaya başlamış. Kendisine iş yaptırmayan Trabzonlu kabadayılarla kavga etmiş, birini bacağından yaralamış. İşte 1950’nin Temmuz ayında büyük Türk

şairi Nâzım Hikmet tahliye olmazdan hemen önce Bursa hapishanesinde bir ay kadar yatmış. On sekiz yaşında, Gazi’nin 1938’te açtığı Merinos Fabrikası’nda emekli oluncaya dek çalışmış. Sonrasında hayatına Hürriyet ve Soğukkuyu mahallelerinde açtığı bakkal ve süthane işleriyle devam eder. İşte Hüseyin dedem abim Eyüp Ali Altıntaş’la beni Bursa’nın eski masalına götürürdü. O kadar şenlikli olurdu ki bu geziler… Türbe, cami, han ziyaretleri çocuk dimağımızda lezzeti bugün de devam eden


bir tiyatroya dönüşürdü. Dedem, Pınarbaşı’nın kendine has atmosferinde bir hikâyenin unutulan noktalarını gösterme telaşı içinde yürütürdü bizi. Bir daha asla görmeyeceğimiz insanlara verdiğimiz selamlar, (ihtimal dedem de çok azını tanıyordu o değişik insanların) mazinin hazinelerinden taşıp bugüne gelen hatıralar, gözlerimizde eski âlemin canlanması için yeterli sebeplerdi.

Bu kenttir gidip gideceğin yer, bir başkasını umma! Kazım Baykal’dan, çok sonra öğrendiğim, arkasında Kartacalı Anibal’ın su deposunun bulunduğu ‘Üç Kurnalar’ çeşmesinin hemen sağından yukarıya çıkışlarımız, kendi ruhumuzun ahengini duyuşumuzdu aslında. Dedemin ilk arkadaşları evliyalardı öncelikle... Her bir yatıra dualı merhabalar gönderip, geçerdik yanından. Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in şu cümlesi, bir kuş olur konardı, dedemin dudaklarına ve onun yerine konuşurdu bizimle, “İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa o adam o toprağın adamı değildir.” Bugünkü çehrelerimizde ne kadar emare varsa, onlardı dedemin muhavere halinde bulunduğu ‘şeyler.’ İvazpaşa Mahallesi’nin ara sokaklarında dedemin anlattığı evliya meseli, bizi bir masalın içine çoktan iteklemiş, şehrin dağa karıştığı yerde biz; şiirin kaynağına çoktan revan olmuş olurduk. Somuncu Baba’nın mis kokan fırının ardından Üç Kuzular’a ve Yediler’e uğrardık. Sonrasında da biraz daha tepedeki Molla Fenarî Hazretleri’nin kabrinde soluklanırdık. Fakat sonraları kâh dedemle kâh dedemsiz çıktığım seferlerde Fenarî’nin yaşamını muhafaza eden sesleri daha net duymaya başladım. Abimle ben ne zaman bu yokuşları tırmansak ve karşımızdaki kirletilmiş ovaya baksak, kulağıma Konstantinos Kavafis’in mısraları fısıldanır, bir ikaz mahiyetinde: Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler bulamayacaksın Bu kent peşini bırakmayacak. Aynı sokaklarda dolaşacaksın. Aynı mahallede yaşlanacaksın; Aynı evlerde kır düşecek saçlarına Bu kenttir gidip gideceğin yer. Bir başkasını umma.

Kuruluş devrinin bütün şiiri Bursa’dır Bütün bu uzun girişi bendenizin kaleme aldığı “Bursa’nın Daveti-Bir Osmanlı Başkenti Güncesi” isimli kitabı hangi ruhla vücuda getirdiğimi bir nebze de olsa aktarmak istedim. Tanpınar, 4 Haziran 1948 tarihinde, yani dedem on üç yaşındayken, kaleme aldığı yazısında “Bursa’nın Daveti”nden bahseder. O da büyük istifhamla açar kapıyı, “Niçin Bursa’yı bu kadar seviyoruz?” İşte bu sual beni aldı, Jules Verne’in ‘Denizler Altında 20 bin Fersah’ındaki macera gibi, okuma anlamında oradan oraya savurdu. Evet, ‘onda en saf şeklinde kendimizi gördüğümüz için Bursa’yı seviyor’duk. Dört bölümden müteşekkil kitaba; şehri bize hediye eden Osmanoğulları’nın hikâyâtı, yani “Bursa’nın Osmanlı Padişahları”yla başladım. Hegel, tarih ile tiyatronun aynı malzemeden yapıldığını, tıpkı tiyatro oyununda olduğu gibi tarihin de birilerine rol verdiğini savunur. ‘Kuruluş devrinin bütün şiiri’ni bu savla çözümlemeye çalıştım. “Zamana Yolculuk” adını verdiğim bölümde, şehre hatırasını bırakmış insanlar üzerinden arkeolojik kazı yaptım. Niyazî-i Mısrî’den Emir Abdülkadir’e, İvaz Paşa’dan Sultan Cem’e, Aziz Nesin’den Nâzım Hikmet’e değin geniş bir yelpazede fondaki Bursa’yı aktardım. Üçüncü bölümde, “Mekâna Yolculuk” yaptım. Ulu Cami’nin teknik özelliklerinin haricinde efsanelerini ve gerçeklerini not ettim. Mevlid-i Şerif’i yazılmasına neden olan hâdisesi de kanlı 1699 baskını da, Türkçe ezana verilen tepki de Humeyni’nin verdiği hutbe de yer aldı bu puzzleda. Mesela Osman Hamdi’nin ‘Kaplumbağa

Terbiyecisi’ tablosuna ev sahipliği yapan Yeşil Cami’nin şifrelerini ortaya koydum.

Bir şehri neden seveceğimizi icat etmemiz gerek! Çalışmamın son bölümünde şehri entelektüel bir mesele olarak ele almaya gayret ettim: “Dibace” Frankfurt Okulu teorisyenlerinden Walter Benjamin’in ‘devrim, en yüksek noktasında geçmişin kurtarılmasıdır.’ sözünün açtığı yolda asıl problematiğe eğildim. ‘Yeşil Bursa’ imajının asıl ‘Gri Bursa’ olduğunu merhaleleriyle anlattım. Hâlbuki Turgut Cansever’in arkadaşı Aydın Germen’e göre dünyada şehir vasfı taşıyan iki yer vardı: Biri Floransa ki hâlâ var, diğeri Bursa ki maalesef yok. İşte bu acı dekadansın ağıtına kulak verdim. Toparlayayım: Yeryüzünün neresine gidersem gideyim dilimin ucunda sadece Bursa olacak. Çünkü ‘şehrin bizim kendimizden başka bir merkezi yoktur.’ Freudyen nazariyenin sesleri altında, Orhan Pamuk’un şu cümleleriyle yıkanabilmenin eşiğindeyim: “Bir şehrin güzelliği, tarihinin zenginliği ya da esrarı bizim ruhsal acılarımıza niye ihtiyaç olsun? Belki de yaşadığımız şehri, tıpkı ailemiz gibi, başka çaremiz olmadığı için severiz! Ama onun neresini, neden seveceğimizi icat etmemiz gerekir.” O halde, Bursa’nın Daveti’ne icabet, Bir Osmanlı Başkenti Güncesi’ne seyahat edelim, sevgili kari!

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

69


araştırma / Dünden Bugüne Bursa’da Medreseler / Aziz Elbas

Aziz Elbas

Dünden Bugüne

Bursa’da Medreseler Bulundukları dönemlerde eğitim ve öğretim ihtiyaçlarını gidermek maksadı ile hizmet veren bu kurumlar Osmanlı Devleti’nin en önemli dinamikleri arasında yer almaktadır. XIV ila XVI. yüzyıllar arasında Bursa’da 50 adet medrese bulunduğu kaynaklarca belirtilmektedir. Mehmed Şemsedin Efendi ‘Yadigar-ı Şemsi’ adlı eserinde ise 84 adet medrese belirlemiştir. Bu medreselerden sayısız devlet ve ilim adamı yetişmiş, bunların birçoğu Osmanlı Devleti’nin büyüyüp gelişmesinde önemli roller üstlenmişlerdir. Genel mimari yapı itibari ile girişin iki yanında sıralanmış revaklı odalar ile tam karşıda yer alan ve üzeri kubbe ile örtülen dershaneden oluşur. Odaların üzerleri tonoz sistemiyle örtülerek kurşunla kaplanmışlardır. Oda içlerinde birer ocak yer almaktadır. Avluların ortalarında ise çoğunlukla birer havuz bulunur. 70

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

Bu önemli eğitim kurumları zaman içerinde gerek vakıf sisteminin çökmesiyle yaşanılan boşluk ve gerekse doğal afetlerin yıpratmasıyla kendi kaderlerine terk edilir olmuşlardır. Bununla birlikte birçok medrese özel mülkiyetlere satılarak bir anlamda yok oluşlarının önü tamamen açılmıştır. Farklı işlevlerle günümüze değin gelmeyi

başaranlar ise kurtarılmayı bekler olmuştur. O kadar şanlı olmayanlar üzerlerine yığılan molozların altında unutulup gidilmiş, kimileri ise üzerlerine yapılan binaların bir köşesinden kalmışsa kalan duvarlarının hiç olmazsa geriye kalanlarını gösterebilme gayretindedirler.


Günümüzde Bursa’da 10 kadar büyüklü küçüklü medrese yer almakta olup çeşitli amaçlar dahilinde hizmet vermektedirler. En gözde medrese ise Sultaniye Medresesi adıyla ünlenmiş Çelebi Mehmed tarafından Yeşil Külliyesi bünyesinde yaptırılmıştır. Günümüzde Türk İslam Eserleri Müzesi olarak hizmet veren medresede dönemin önemli ilim adamları müderrislik yapmıştır. Osmanlı devletinin büyüyüp güçlenmesinde değerli hizmetler yapan birçok talebe buradan mezun olmuştur. Günümüze ulaşan diğer bir medrese ise Yıldırım Külliyesi bünyesinde yer alan Yıldırım Bayezid tarafından yaptırılan medresedir. Uzun yıllar sağlık merkezi olarak hizmet veren medresenin yakın zamanda restore edilme hazırlıkları vardır. Tahtakale’de yer alan İnebey Medresesi Yazma Eserler Kütüphanesi olarak günümüzde hizmet vermektedir. Yıldırım semtinde bulunan Molla Yegan Medresesi ise 2000’li yılların başında restore edilmiş olup kültür merkezi olarak hizmetine devam etmektedir. Kayhan semtinde harabe olarak kendi kaderine terk edilen özel mülkiyetteki Gökdere Medresesi 2006 yılında Osmangazi Belediyesi tarafından satın alınıp restore edilerek kültür ve sanat merkezi olarak yeniden yaşamın içine katılmıştır. Ulucami yakınında bulunan Vaiziye Medresesi genelde gözlükçü esnafının konuşlandığı bir mekan olarak yaşamını devam ettirmekte. Osmanlı ilk dönemi yapılarından Tophane semtinde yer alan Lala Şahin Paşa Medresesi ise Büyükşehir Belediyesi’nce bakım ve onarımdan geçirilerek Çocuk Kütüphanesi olarak hizmet vermeye devam etmekte.

Medresesi çiniciler çarşısı olarak yerli ve yabancı ziyaretçilerini ağırlamakta. Yenişehir’de Sinan Paşa külliyesi bünyesinde yer alan medresenin restorasyonu, Büyükşehir Belediyesi tarafından devam ettirilmekte. Muradiye Külliyesi bünyesinde bulunan ve Molla Zeyrek gibi dönemin birçok ünlü müderrislerinin ders verdiği medrese yapısının restorasyonu Büyükşehir Belediyesi’nce devam ettirilmekte. Restorasyon sonrası Kur’an ve Yazma Eserler Müzesi olarak hizmetine devam edecek. Tarihi kayıtlarda ismi zikredilen birçok medrese günümüze ulaşmamıştır. Bazı

medreseler ise kimi üzerine yapılan yapılardan ötürü, kimi ise zamanla yıkılıp üzerleri moloz yığınlarıyla örtülü olmasından dolayı tamamen algılanamaz halde olduğu için yok olan medreseler arasına zikredilmiştir. Yapılan titiz araştırma ve inceleme neticesinde Bayezid Paşa Medresesi ve Hançerli Fatma Sultan Medresesi’nin durumları da bundan farklı değildir. Hocataşkın Semti’nde bulunan Bayezid Paşa Medresesi üzerine sonradan yapılan 6 adet binayı uzun yıllar taşımanın yorgunluğundan bitap düşmüş kurtarılmayı bekler vaziyette iken el atılan değerlerimizdendir.

Yine Hisar içerisinde yer alan Haraççıoğlu Medresesi 2007 Vakıflar Müdürlüğü’nden alınan tahsis ve ardından yapılan restorasyon ve bahçe düzenlemesiyle birlikte kültür ve sanat merkezi işleviyle bölgenin buluşma yeri olarak yaşamın içerisine katılmıştır. Gedikli Ahmet Paşa Medresesi ise Esat Uluumay tarafından Osmanlı Halk Kıyafetleri ve Takıları Müzesi olarak işlevlendirilerek ziyaretçilerini ağırlamaya devam etmektedir. Yine İznik’te yer alan Osmanlı ilk dönemi medreselerinden Şehzade Süleyman Paşa BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

71


araştırma / Dünden Bu güne Bursa’da Medreseleri / Aziz Elbas

Osmanlı’nın fetret döneminden çıkmasında fedakarlığıyla tarihte yer edinen Bayezid Paşa’nın yadigarı olarak bizlere emanet olunan bu yapının, tekrar ayağa kaldırılması önemlidir. 2013 yılında Büyükşehir Belediyesi’nce öncelikle üzerlerindeki yapıların kamulaştırılmasıyla yapıdan günümüze gelen duvarları ortaya çıkarılmış, gerçekleştirilen araştırma kazılarıyla plan şeması ve duvarlar tamamen ortaya çıkartılmıştır. Projeler doğrultusunda yapılan çalışmalarla yeniden ayağa kaldırılan yapı kültür merkezi olarak hizmet etmeye başlamıştır. Diğer yok olan medreseler arasında zikredilen medrese ise Hançerli Medresesi. Musababa semtinde Musa Baba Cami’ne yakın bir konumda Sultan II. Bayezid’ın torunu Hançerli Fatma Sultan tarafından yaptırılmıştır. 1854 depreminde harap bir vazi-

72

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

yete düşen yapı zamanla çökerek üzerine atılan molozlarla tamamen algılanmaz bir duruma düşmüş vakıflarca bulunduğu alan kiralanarak inşaat malzemelerinin satıldığı bir durumda iken Büyükşehir Belediyesi ile Vakıflar Müdürlüğü arasında yapılan kiralama anlaşmasıyla birlikte alanda araştırma kazıları yapılarak plan şeması ve zemin altında kalan duvarları tamamen ortaya çıkartılmıştır. Medresenin bir köşesine sonradan yapılan 4 katlı bina da kamulaştırılmak suretiyle yıkılmış, tarihi yapının plan olarak tamamlanması sağlanmıştır. Yapılan proje doğrultusunda gerçekleştirilen uygulama çalışmalarıyla yapı yeniden ayağa kaldırılmıştır. Yakın zamanda kültür ve sanat merkezi olarak bölgenin önemli bir ihtiyacını görecek olan yapı yeniden ayağa kalkarak hayatın içerisine katılmanın sevincini yaşamaktadır.


1830 yılında yapılan nüfus sayımında medresede mukim müderris ve medrese öğrencileri şu şekilde kayıt altına alınmıştır Müderris-Atranos kazâsı Timurci karyesinden Molla Hasan bin Hüseyin. Yaş: 35

Atranos Kazâsı Sarnıç karyeli Sağır Sipâhî oğlu Arif bin İsmâîl. Yaş:17

Atranos Kazâsı Hacı Ahmedler karyesinden Hüseyin ibn-i Mehmed. Yaş:30

Atranos Kazâsı Be-nâm-ı Çavdar oğlu Molla Ahmed bin Mehmed. Yaş: 25

Dağardı Kazâsında Aydınlar karyesinden es-Seyyid Ali Efendi ibn-i Yusuf. Yaş: 30

Keles karyeli Mahmûd oğlu Molla İbrâhîm bin Halîl. Yaş: 18

Atranos Kazası Kınık karyesinden Pir Ali oğlu Molla Mehmed. Yaş: Piri Fani

Be-nâm-ı Şehreküstü mahalleli sıbyan/genç Molla Feyzi bin Ahmed

Be-nâm-ı Molla Halîl ibn-i Hüseyin

Atranos kazâsı Be-nâm-ı Kabaklar karyeli Şebeş oğlu Molla Mehmed bin Mehmed. Yaş: 35

Molla Mehmed’in oğlu Molla Süleyman. Yaş: 35 Atronos Kınık Karyesinden Hasan oğlu Molla Mehmed bin Mehmed. Yaş: 20 Yeğeni: Küçük Osman. Yaş: 10 Atranos kazâsında Arkın karyesinden Kara Ömer oğlu Molla Mehmed. Yaş: Atronos Kınık Karyesinden Musalli oğlu Molla Halîl bin Hasan. Atranos Kazâsında Be-nâm-ı Koncioğlu Mustafa ibn-i Ali. Çelebi Sultan Mehmed Han Medresesinden gelen Be-nâm-ı Molla Halil ibn-i Hüseyin Eskişehirden gelen Be-nâm-ı Boraniç orta boylu Hacı Halîl oğlu Salih Efendi bin Yakûb. Yaş:22 Bursa –Akfakih Köyü’nden Be-nâm-ı Eskişehirli Osmân oğlu Mustafa’nın oğlu Hüseyin. Atranostan gelen Be-nâm-ı Kaflar karyeli Ahmed bin Mehmed Farat ma‘a Şâmî’den gelen Be-nâm-ı Yörük Ali Molla bin Mustafa

Atranos kazâsı Be-nâm-ı Yakûblar karyeli Timurci oğlu Molla Abdullâh bin Ahmed. Yaş: 30 Be-nâm-ı Argın karyeli Kara Mehmed oğlu Molla Hasan âmed ber-kazâ-i Atranos fî sene 1251 sinni 20 Bursa- Şeyh tâbi karyeli Be-nâm-ı Kaba oğlu Esad bin İbrâhîm Be-nâm-ı Keles karyeli Molla Halîl bin Mustafa. Yaş: 27 Başçı İbrahim Medrsesinden gelen Be-nâm-ı Hacı Ali oğlu Ali Molla bin Mustafa Be-nâm-ı Deli Mehmed oğlu Molla Hasan ibn-i es-Seyyid Hüseyin Be-nâm-ı Şeyh karyeli es-Seyyid Mustafa bin Mustafa Atranos Kazâsı Be-nâm-ı Kınık karyeli Ahmed Efendi bin Mehmed Harmancık Kazasından Be-nâm-ı Obaas karyesinden Kara Osmân oğlu es-Seyyid Molla İbrâhîm bin Osmân Harmancık Kazasından Be-nâm-ı es-Seyyid Molla Osmân bin Ali. Yaş: 20

Atranos Kazâsı Hacı Ahmedler karyeli Emîn bin Mehmed. Yaş: 16

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

73


haber / Bursa’da Müzeciliğe Yeni Bakış Açısı / Ahmet Ö. Erdönmez

Ahmet Ö. Erdönmez Fotoğraflar: Mehmet Yiğit

Bursa’da Müzeciliğe Yeni Bakış Açısı Tarihi Kentler Birliği 2000 yılında Bursa’da kuruldu. Prof. Dr. Metin Sözen’in önderliğinde kurulan birlik, kısa zamanda yerel yönetimlerin tarihi mirasa bakış açısını olumlu şekilde değiştirdi. Bugün Tarihi Kentler Birliği’ne üye 550 belediye bulunmaktadır. Çekül Vakfı ile birlikte yürüttükleri çalışmalarla tarihi mirasın korunmasında üyelerine önemli kazanımlar sağlamıştır.

Bozüyük Şehir Müzesi

74

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


Tarihi Kentler Birliği’nin üyelerine diğer bir kazanımı da kent müzeleri ve ihtisas müzeleri olmuştur. Yine Tarihi Kentler Birliği’nin önerisi ile Türkiye’de ilk Kent Müzesi 2004 yılında Bursa’da kurulmuştur. Gerek içerik ve gerekse müze işletmesi olarak örnek gösterilen bir müzedir. Türkiye’de yapılan ve yapılacak olan müzelere örnek olmaya devam ediyor. Bugüne kadar Prof. Dr. Metin Sözen’in yönlendirmesi ile elliden fazla şehirle müze oluşturulması noktasında birlikte çalışma yapılmış ve bu şehirlere danışmanlık hizmeti verilmiştir. Özellikle son yıllarda Bursa’da Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe’nin müzeciliğe verdiği önem tüm Türkiye’de dikkatle izlenmektedir. Yeni yapılan müzeleri alt alta yazarsak Merinos Tekstil Sanayi Müzesi, Merinos Enerji Müzesi, Bursa Göç Tarihi Müzesi, Bursa Vakıf Kültürü Müzesi, Bursa İpek Müzesi, Kılıç Kalkan Evi Müzesi öne çıkmaktadır. Yapımı devam eden müzeler; Bursa Bıçakları Müzesi, Bursa Sağlık Tarihi Müzesi, Bursa’da Yaşam Kültürü Müzesi, Bursa Tarım Tarihi Müzesi, Hüsnü Züber Evi Ahşap El Sanatları Müzesi, El Yazmaları

ve Kur’an Müzesi’ni sayabiliriz. Ayrıca Her Köye Bir Köy Müzesi projesi başlatılmıştır. Aksu Köy Müzesi, Cumalıkızık Köy Müzesi tamamlanmış, Belenören, Gedikören ve diğer köy müzelerinin çalışmaları devam etmektedir. Bu arada okul müzeleri unutulmamış Tophane Sanat Okulu Müzesi de tamamlanmış ve açılışı yapılmıştır. Bursa’da

müzecilik konusunda bu gelişmeler devam ederken Bursa Büyükşehir Belediyesi olarak diğer şehirlere de müzecilik konusunda danışmanlık yapılmaktadır. Sizlere, yapımı devam eden ve Bursa Büyükşehir Belediyesi olarak bizim de gönüllü danışmanlık yaptığımız müzelerden bahsetmek istiyorum.

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

75


haber / Bursa’da Müzeciliğe Yeni Bakış Açısı / Ahmet Ö. Erdönmez

Havran Kent Müzesi

Havran Kent Müzesi: Balıkesir’in Havran İlçesi’nin merkezinde bulunan tarihi ve kimlikli bir konak tahsis edilerek, Kent Müzesi’ne çevrilmiştir. Havran’ın tüm değerlerini ve özelliklerini yansıtan müze tamamlanmış olup, açılışı yapılacaktır.

Bozüyük Kent Müzesi: Çalışmaları tamamlanmak üzeredir. Bilecik’in Bozüyük İlçesi’nde Atatürk Köşkü olarak bilinen bina müze olarak tahsis edilmiş ve başarılı bir çalışma ile tamamlanmıştır. Açılışı yapılacaktır. Bozüyük İlçesi’nin tüm değerlerini ve özelliklerini müzede görmek mümkündür.

Yukarıda anılan şehir ve müzeler tamamlanan veya tamamlanma aşamasında olan müzelerdir. Bunların yanı sıra bir de, henüz başlayan veya önemli mesafe kat edilen müze çalışmaları vardır. Bunlar; Samsun, Trabzon, Afyon, Kütahya(Simav), Konya(Akşehir ve Aksaray), Ankara(Polatlı), Ankara, Bitlis, Manisa(Salihli), Kocaeli, Bilecik, Çanakkale, Isparta(Yalvaç), Muğla, Tokat(Erbağ), Tokat(Niksar), İzmir(Selçuk), Antakya, Osmaniye(Kadirli), Osmaniye, Diyarbakır, Şanlıurfa, Gaziantep, Eskişehir(Odun Pazarı), İstanbul(Arnavutköy), Çorum, İnegöl(Mobilya Müzesi), Osmangazi(Panoramik Müze), Kars (Sarıkamış Şehitleri ve Ermeni Mezarları Müzesi), Bilecik, Bozüyük ve Kastamonu(İnebolu).

Ortahisar Kent ve Arşiv Müzesi: Trabzon Kalesi’nin içinde tarihi kimliği olan bir konak restore edilerek müzeye dönüştürüldü. Özellikle belgeler, fotoğraflar ve tarihi

Müzelerin yapılmasında belediye başkanlarının ve ekibinin gayreti ve isteği takdire şayandır. Tüm imkanları ile müzelerin kurulmasında olağanüstü gayret gösteren

İnebolu Kent Müzesi: Kastamonu’nun İnebolu İlçesi’nin merkezinde üç katlı kimlikli bir bina tahsis edilmiştir. Müze tamamlanmıştır. İnebolu tarihini ve tüm değerlerini müzede görmek mümkündür.

İnebolu Kent Müzesi

76

kayıtlar açısından önemli bir arşiv müze oldu. Titizlikle yapılan çalışmada Trabzon belleğine önemli bir müze kazandırıldı.

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

tüm belediye başkanlarını kutlamak gerekir. Açılan ve açılacak olan müzeler aynı zamanda okul müze olarak da görev yapacağı için kentlilik bilincinin gelişmesine önemli bir katkı sağlayacaktır. Tarihi Kentler Birliği’ne üye belediyeler Bursa Kent Müzesi’ni ziyaret etmektedir. Karşılıklı bilgi alışverişi ile sağlıklı bir kent müzesi ortaya çıkması için gayret edilmekte ve uygulanmaktadır. Tarihi Kentler Birliği’nin her kente bir kent müzesi sloganı ile müze kurma heyecanını gayretlendirmesinin bu başarıda payı çok büyüktür. Bu başarının gerçekleşmesinde Bursa Büyükşehir Belediyesi ve müzelerinin katkısının olması bizi mutlu etmektedir. Tarihi Kentler Birliği’nin 2017 yılında aldığı Yılın Müzesi Yarışması kararının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yarışmaya birçok müzenin de başvurduğunu biliyorum. Yarışmanın Türkiye’de müzeciliğe daha disiplinli bir yaklaşım getireceğine inanıyorum. Kültürlerin korunduğu ve topluma yararlı olduğu okul müzelerin çoğalması en büyük temennim olacaktır.


Simav Kent Müzesi

Ortahisar Tarih Müzesi BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

77


haber / Vakıf Kültürü Müzesi

78

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


Fotoğraflar: Nilay Şahinkanat İlcebay

.

Vakıf Kültürü Müzesi Bursa’yı eserleriyle, daha yaşanabilir ve modern bir şehir haline getiren Büyükşehir Belediyesi, kentin kültürel ve tarihi mirasını ise birbirinden değerli müzelerle geleceğe taşıyor. Tarih başkenti Bursa’yı, müzecilik anlamında da öncü bir kent haline getiren Büyükşehir Belediyesi, Osmanlı’dan bugüne kalan vakıflar ve vakıf eserlerinin anlatıldığı ‘Vakıf Kültürü Müzesi’ni de kente kazandırdı. Merinos AKKM’de ziyaretçilerini ağırlamaya başlayan Vakıf Kültürü Müzesi 405 metrekarelik alanda konuşlandırıldı. Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi’nde toplamda 3 müze yer almaktadır. Bunlar Merinos Tekstil Sanayi Müzesi, Merinos Enerji Müzesi ve Bursa Göç Tarihi Müzesidir. Bursa Vakıf Kültürü Müzesi ile sadece Merinos Kongre ve Kültür Merkezi’ndeki müze sayısı 4’e yükselmiştir.

Vakıf: Allah rızasını kazanmak amacıyla zengin kimseler tarafından kurulan ve sadece ihtiyaç sahibi kimselerin istifade etmeleri için kurulan hayır kurumlarıdır. Ecdadımız aklımıza gelen gelmeyen birçok konuda vakıflar kurmuş. Kış günlerinde abdest almak için sıcak su sağlayan vakıf, yaz günlerinde sıcaktan bunalanlar için gölgelik yapan vakıf, oyuncağı olmadığı için arkadaşları ile oynayamayan çocuklar için oyuncak vermek için vakıf kurulmuş-

tur. İnsan hayatında ne varsa bir güzellik çıkarmak için vakıf kurulmuştur. Sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya büyük önem veren İslam dini, bunu vakıf kurumu ile en yüksek düzeye çıkarmıştır. Osmanlı Dönemi’ndeki en eski vakıfların ise beyliğin kurucusu Osman Bey tarafından tesis edildiği, başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki resmî kayıtlardan anlaşılmaktadır.

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

79


haber / Vakıf Kültürü Müzesi

80

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


Selâtin (sultanlar) vakıfları ile inşa edilmiş ilk Osmanlı başkenti, külliyeler şehri Bursa, vakıf kültürünün de şekillendiği ilk şehir olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu “vakıf cenneti” ya da “vakıf devleti” olarak da tanımlanmıştır.

Tüm bu değerleri ile 2014 yılında UNESCO dünya mirası olarak kabul edilen Bursa; sultan külliyeleri, Hanlar Bölgesi Ve Orhan Gazi Vakfı’nın gelirleri arasında yer alan Cumalıkızık Köyü ile UNESCO Dünya Kültür Mirası’dır.

Kentin gelişmesinde ve genişlemesinde külliyeler yönlendirici unsur olmuştur. Sultan külliyeleri; bir büyük caminin etrafında kümelenen medrese, zâviye, dârüşşifâ, imaret, çeşme, han, türbe, mezarlık gibi pek çok birimden oluşan yapılar bütünüdür.

Osmanlı Devletinde vakıfların % 40’lık büyük bir bölümünü oluşturan camiler, sebiller, imaretler, medreseler ve vakıf kütüphaneleri, geleneksel Bursa çarşısı: kervansaray ve hanlar, kuş evi, sadaka taşı, türbeler, sıbyan mektepleri, tekke ve zaviyeler, imaretler, darüşşifa, yol ve köprü vakıfları, hamam gibi vakıf kültürünün izlerini taşıyan her şey Vakıf Kültürü Müzesinin temel taşlarını oluşturmaktadır.

Külliyesi ile “selatin vakıfları” geleneğini başlatan Orhan Gazi Bursa’yı hisar dışına taşırken, Murad Hüdavendigar ve Yıldırım Bayezid şehrin doğu ve batı yönünde genişlemesini sağlamıştır. Bursa vakıf eserinin büyük bir bölümünü II. Bayezid dönemine kadar kazanmıştı demek mümkündür.

Müzenin oluşumunda vakıf kültürünü anlatmak amacıyla yine Bursa Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları arasında da yer

alan Bursa Vakfiyeleri incelendi. Uludağ Ünversitesi öğretim görevlilerinden destek alındı. Müzede anlatılmak üzere vakıf öğelerinden oluşan en güzel örnekler, aslından kopya edilerek minyatür şekilde tefrişe alındı. Vakıflar Bursa Bölge Müdürlüğü ile Büyükşehir Belediyesi arasında imzalanan protokol ile Emirsultan Camii’nde bulunan 113 adet hat levhası, Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edildi. 16 adet halı ve kilim, 22 adet şamdan, 3 adet Kuran-ı Kerim ve levhalardan oluşan eserler de, ilaveten sergilenmek üzere müzeye alındı. Çalışma ve Sosyal Güvelik Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe ve Bursa Milletvekillerinin katıldığı törenle açılan Vakıf Kültürü Müzesi, tarih kenti Bursa’nın vakıf birikiminin zenginliğine şahit olmak isteyenleri bekliyor.

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

81


haber / Aksu Köyü Müzesi

Fotoğraflar: Nilay Şahinkanat İlcebay

Aksu Köyü Müzesi Bursa Büyükşehir Belediyesi yeni bir müzenin daha kapılarını açmaya hazırlanıyor. Bursa’ya kazandırılan 17. müze olan Aksu Köyü Müzesi, kırsal kültürün güzelliklerini öne çıkaracak. Birçok konuda olduğu gibi müzecilik alanında da örnek ve öncü hizmetler üreten Bursa, şu anda 52 kent müzesine danışmanlık yapıyor. Bu öncülüğün altında tabii ki Bursa gibi zengin değerlere sahip bir şehrin değerlerinin gün yüzüne çıkarılması, bilgi birikiminin doğru değerlendirilerek kent yaşamına katılmasında yakalanan başarı yatıyor. Kültürümüzün en önemli hafızalarından biri olan müzeler konusunda özel bir hassasiyet gösteren Bursa Büyükşehir Belediyesi’ Aksu Köyü Müzesi’ni de aynı hassasiyetle kente kazandırıyor.

82

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

Büyükşehir Belediyesi, Bursa merkezde açtığı farklı müzelerin yanında, köylerin geleneksel kültürüne ışık tutan bilgi birikimini de gün yüzüne çıkarılarak değerlendirilmesini sağlamaktadır. Bu vesileyle sadece merkezde değil, merkezden kırsala uzanan bir çizgide bütün şehrin kalkınması hedeflenmektedir. Aksu Köyü Müzesi, Bursa’nın Kestel ilçesine bağlı olan köyün, sosyal ve kültürel anlamda yeniden canlanmasına şüphesiz önemli katkılar sağlayacaktır. Daha önce tarihi bir hamam olan mekan son olarak harabe halindeyken yeniden


ele alındı. Restorasyon ve rekonstrüksiyonu tamamlandıktan sonra müze olarak faaliyete başlayacak olan müzede, köyde kullanılan kırsal yaşam malzemeleri ve köy kültüründen eserler sergilenecek. Bu sayede, Aksu Köyü’nün geçmişi de geleceğe taşınmış olacak. Müzenin resmi açılışının önümüzdeki günlerde yapılması bekleniyor.

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

83


haber / Sağlık Müzesi / Yüksel Baysal

Yüksel Baysal

Osmanlı’dan günümüze sağlık tarihi! Katmanlı bir kent Bursa… En altta Btinya… Bir üstte Roma… Sonra Bizans… Sondan bir önce Osmanlı… Ve final cumhuriyet… Hepsinden izler var bu kentte, eserler var.

Bursa, Büyükşehir Belediyesi eliyle bir yandan zengin tarihi dokusunu geleceğe taşımak için çaba gösterirken, öte yandan var olan zenginliğini koruma altına alıp, sergilemek için de yoğun bir çaba gösteriyor.

Sadece Büyükşehir Belediye’nin öncülüğünde 16 yeni müze açıldı. En son olarak Vakıf Müzesi Merinos’ta faaliyete geçti. Sırada 13 müze daha var.

Öyle ya, uygarlık biriktirmek değil midir aslında?

**** İşte onların başında Sağlık Müzesi geliyor.

Bilgiyi, geçmişin bize bıraktığı mirası ancak üst üste koyarak geleceğe aktarabiliriz. Daha eskisi var mıdır bilmiyoruz ama 1950’li yıllarda Kazım Baykal’la başlayan tarihsel mirası koruma ve dokunulur hale getirme çalışması Erdoğan Bilenser döneminde kurulan Kent Müzesi ile zirveye ulaştı.

84

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

Dr. Ceyhun İrgil’in girişimiyle başlayan süreç, Tophane’de Yerkapı’da yeni yüzüyle halkın karşısına çıkarılacak. Recep Altepe döneminde ise Kent Müzesi ulusal bir marka haline getirildi. Bursa Büyükşehir Belediyesi o günden bu yana sürekli yeni tarih, bilgi hazinelerini halkın kullanımına sunmaya çalışıyor.

***** Antik dönemden başlayarak, hamam kültürünün de bir uzantısı olarak sağlık tarihinin nabzının attığı bir kenttir Bursa…


Yıldırım Bayezid döneminde açılan Darüşşifa halen etkin bir sağlık merkezi olarak varlığını sürdürüyor.

2004 yılında Dr. Ceyhun İrgil, Muradiye Medresesi içinde bir sağlık müzesi açılması için İl Sağlık Müdürlüğü’ne bir proje sundu.

Bu yapı, Bursa’nın sağlık tarihi açısından çok önemli bir kanıt, belge, yapıt!

Dönemin Onkoloji Hastanesi Başhekimi Dr. Sedat Demir ve İl Sağlık Müdürü Osman Ayyıldız’ın çabalarıyla 2006 yılında resmi açılışı yapıldı.

**** Bursa, sağlık tarihi bakımından stratejik önemi olan kent olmasına karşın birikimlerini geleceğe aktarılması konusunda hep eksik kaldı. Cumhuriyet döneminde her konuda olduğu gibi müzecilik alanında da bazı adımlar atıldı. Bursa’nın yazılı tarihinin aydınlatılmasında çok önemli bir isim olan Osman Şevki Uludağ’ın yazılarından öğreniyoruz ki, Heykel’deki tarihi valilik binasında bir oda Sağlık Müzesi haline getirilmiş… Ancak, sonra ne oldu, neden bu müze ortadan kayboldu, bilen eden yok, oradan günümüze gelen hiçbir kayıt yok! O müzede hastalıklara ilişkin bazı maketler varmış, onlar da ortada yok. **** Bursa’nın sağlıkla ilgili yeni bir adım atması için uzun yıllar beklenmesi gerekiyordu.

O dönem Türkiye’nin ikinci sağlık müzesi olma özelliğini taşıyordu.

Sonraki süreçte bir grup hekim bir araya gelerek sağlık tarihi konusunu araştırıp, bir kitap haline getirmek için çalışmalara başladı. 2010 yılında başlayan kitap çalışmaları önümüzdeki süreçte kamuoyunun önüne çıkıyor. **** Sağlık Tarihi kitap olarak yayınlanma aşamasına gelirken, Büyükşehir Belediyesi tarafından Yerkapı’da restore edilen tarihi bina Sağlık Müzesi için hazırlanıyor. 2017 yılı içinde Sağlık Müzesi Hisar’da tarihin solunduğu bir alanda, tarihin yaşandığı bir mekanda halkın izlenimine açılacak. Böylece Kent Müzesi’nin yükü de azalmış olacak. Ayrıca, Sağlık Müzesi, sadece bir takım tarihi aletlerin ve belgelerin bulunduğu bir yer olmayacak. Aktif bir şekilde kullanılacak. Sağlık tarihi konusunda araştırma yapacak olanların başvuru yerlerinden biri olacak. Bir de, Bursalılara sağlık bilgisi anlamında da hizmet sunacak…

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

85


haber / 28 Şubat Direniş Şiirleri Antolojisi

Darbeye direnen şiirler:

28 Şubat Direniş Şiirleri Antolojisi 28 Şubat Postmodern Darbesi’nin üzerinden 20 yıl geçti. Türkiye, sancılı demokratikleşme süreci boyunca farklı darbe teşebbüslerine maruz kaldı. 15 Temmuz darbe, işgal ve iç savaş girişimini ayrı tutarsak Türkiye, tarihindeki en zalimane darbe girişimini 28 Şubat Postmodern Darbe’si ile yaşamıştır. Hatırlanacak olursa, bundan 20 yıl önce, 28 Şubat 1997’de yapılan milli güvenlik kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başlayan sürecin adıdır bu darbe. “İrticai faaliyetlere” karşı hazırlandığı belirtilen, fakat aslında Türkiye toplumunun başta muhafazakar kesimleri olmak üzere tamamını hedefine yerleştiren 28 Şubat Darbesi, ordu ve bürokrasi merkezli, kimi sözde 86

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

medya ve bazı görünüşte STK destekli, psikolojik yönü ağır basan bir girişimdi. Siyasi, idari, dini, hukuki ve pek çok başka toplumsal alana yönelik baskı ve dayatmaları kapsayan 28 Şubat karar ve uygulamaları, bireysel ve toplumsal pek çok değerimize zulmetmiştir.

Ortaya çıkış biçimi ve uygulama yöntemlerinden ötürü “postmodern” sıfatıyla anılan 28 Şubat Darbesi; demokratik yollarla iktidara gelen hükümete görevden el çektirmekle yetinmemiş, zulümlerini farklı boyutlarda sürdürmüştür. Uygulayıcıları tarafından 1000 yıl süreceği iddiasıyla dikte edilen darbe sürecinde


yapılan bazı zulümleri şöyle sıralayabiliriz: Darbeciler farklı metotlarla muhafazakar avına çıkmışlar, onlara tutuklama, işkence yapma, hapsetme gibi keyfi cezalar vermişlerdir. İnsanımız arasında kılık kıyafete dayalı ötekileştirme faaliyetleri icra edilmiş, bu doğrultuda bütün kamusal alanlarda başörtüsü yasakları uygulanmıştır. İmam hatipler ve başka bazı eğitim kurumları kapatılmış, sekiz yıllık kesintisiz eğitim sistemi ile milli eğitim felç edilmiştir. Antidemokratik uygulamalar muhafazakar insanlarımızın sahibi olduğu ekonomik kurumlar üzerinde de icra edilmiş, böylece ülke ekonomisi büyük zararlara uğratılmıştır. Türkiye tarihinin bu karanlık sürecinin farklı yönleri değişik boyutlarla şimdiye kadar pek çok kültürel faaliyetin ve eserin konusu oldu. 28 Şubat’ı konu edinen şiirler ise Cevat Akkanat tarafından ilk kez derli toplu olarak bir araya getirilerek Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından kitaplaştırıldı.

Malum olduğu üzere, medeniyetimizin bir şiir medeniyeti olduğunu iddia ederiz. Böyleyken, 28 Şubat’ı konu edinen böyle bir eserin gecikmesi elbette anlaşılabilir bir şey değildir. Fakat bir hayli geç de olsa

hem de edebiyat tarihine kayıt düşmesi açısından, bir hayli önemlidir. Bunlardan daha önemlisi, bu eser, Türkiye’de demokratik hayatın iptal edildiği yılları dinamik bir duruşla ele alan şairlerin, milli birlik ve bağımsızlık hayatımıza sundukları önemli bir katkıdır. 28 Şubat’ta farklı baskılara maruz kalan insanımızın duygularına tercüman olan, böylece milletimizin bir dönem hayatını şiir şeklinde özetleyen bu eser, darbelere maruz kalmış mazlum insanlarımıza ve aziz milletimize Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin armağanı olarak kaydedilmelidir.

böyle bir eserin hazırlanmış olması takdire şayandır. Çünkü bir tür arşiv niteliği taşıyan bu eser, hem tarihimizin bir döneminin edebi yansımasını bünyesinde taşıması,

28 Şubatların, 15 Temmuzların yaşanmaması için Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından yayınlanan 28 Şubat Direniş Şiirleri Antolojisi gibi eserlere büyük ihtiyacımız var.

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

87


haber / Mudanya’da Yeni Bir Sosyal Yaşam Alanı: Hasanbey Hamamı

Fotoğraflar: Nilay Şahinkanat İlcebay

Mudanya’da Yeni Bir Sosyal Yaşam Alanı:

Hasanbey Hamamı

Halk tarafından, eski hamam veya yukarı hamam adlarıyla anılan tarihi yapı, Mirliva-i Mısır Hasan Paşa tarafından 1653 yılında aynı mahallede yer alan cami ve diğer vakıf faaliyetlerine gelir temini maksadıyla inşa ettirilmiş bir tarihi yapıdır. Hasan Paşa’nın mezarı, yaptırmış olduğu caminin avlusundaki türbededir.

88

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


yapılar(3 adet yapı) Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından kamulaştırılmış ve tarihi yapıyı saran inşaatlar yıkılmıştır.

Hamam, yapıldığı orijinal planı ile çifte hamam tipolojisine uygun olarak yapılmıştır. 1945 yılına kadar da erkek ve bayanlara ait ayrı bölümlere sahip bir hamam olarak işlevini sürdürmüştür. 1945 yılında yani 2. Dünya Savaşı sonrası hamamın, soğukluğu ile bazı işlevsel bölümlerinin yıkılması ve sonrasında yapılan yanlış müdahaleler, yapının özgün kimliğinde tahribatlara neden olmuştur. Zaman içerisinde birçok kez onarım görmüş olan hamamın işlevini yitirmesi, yapıyı bir sosyal donatı alanı olmaktan uzaklaştırmıştır. Bu durum, yapı ile birlikte çevresinin de köhneleşmesine, güvensiz ve sağlıksız bir hal almasına zemin hazırlamıştır.

Bursa Büyükşehir Belediyesi, tarihi kültürel mirasın korunması ve yaşatılması çalışmaları kapsamında yaklaşık 400 metrekare alan üzerine inşa edilmiş olan hamamın restorasyonuna yönelik proje çalışmalarının ardından uygulama çalışmalarını da gerçekleştirdi. Yapıyı çevresi ile birlikte ele alan çalışmayla bir yandan hamam, sahip olduğu tüm değerleri ile birlikte ayağa kaldırılıp, kent belleğine kazandırılırken, bir yandan da çevresinde yapılan düzenleme ile sosyal donatı alanları dinlenme parkı ve spor

alanlarıyla zenginleştirildi. Toplamda 3 bin 500 metrekare alanda restorasyon ve düzenleme çalışması gerçekleştirildi. Hasanbey Hamamı, restorasyon çalışmalarının tamamlanması ile birlikte, kültürel, sanatsal ve sosyal aktivitelerin gerçekleştirileceği kültür merkezi işlevi ile Mudanya halkının buluşma noktalarından biri oldu. Tarihi yapının restorasyon sonrası yeniden kullanıma açılışını; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, Bursa Valisi İzzettin Küçük, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe ve milletvekilleri birlikte gerçekleştirdi.

Hamamın yıkılan bölümleri yerine, batı cephesine binalar yapılırken, doğu cephesindeki alan ise otopark olarak kullanılmıştır. Zaman içerisinde özel mülkiyetin eline geçen hamam ile birlikte hamamı saran BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

89


haber / Kente Estetik Dokunuş / Hatice Ünlü

90

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


Hatice Ünlü / Çevre Yüksek Mühendisi Fotoğraflar: Nilay Şahinkanat İlcebay

Kente Estetik Dokunuş Kentler, doğal, sosyal ve kültürel birçok faktörün bir arada ve birbirleriyle etkileşim içinde bulunduğu yaşam alanlarıdır. Bir kenti tanımladığınızda doğal yapısı, tarihi, kültürü ve sosyal hayatıyla bir bütün olarak değerlendirilmektedir. Günümüzde kentler, hızla artan nüfuslarına bağlı olarak, doğal yapılarını yitirmekte, tarih ve kültür açısından özünü koruyamamaktadır. Özellikle büyük kentler, sundukları iş ve farklı yaşam koşulları nedeniyle yatay ve dikey yönde gelişme göstermekte, bu da kent estetiği sorununu beraberinde getirmektedir. Kent estetiği, ortak yaşam kültüründen yani kamusal alanların estetik yoldan üretilmesi, biçimlendirilmesi, dönüştürülmesi ve estetik değer olarak geleceğe taşınmasıyla başlar. Çevreye, doğaya, kültürüne dolayısıyla kendisine yabancılaşan insanın dönüştürülmesi özündeki estetik algı ile kurulan duygudaşlık ile mümkündür. Estetik, güzellik duyusu ile ilgili olan, güzel duyu olarak bilinen bir kavramdır. Kentsel estetiğin niteliğini ise mekan alışkanlığı, iyi kurgulanan mekânsal geçişler ve uyum gibi özellikler belirlemektedir. Kentsel yaşam kalitesinin “yaşanabilirlik” ve “sürdürülebilirlik” ilkeleri, kent kimliği ve kent estetiğinin doğal çevre unsurla-

rıyla doğrudan ilgilidir. Dolayısıyla, doğal çevre unsurlarının kentsel gündemdeki yeri, kentsel yaşam kalitesinden kent kimliğine ve nihayet kent estetiğine kadar geniş çerçevede değerlendirildiğinde yapılan estetik çalışmaların kentin tümünde uygulanmasının ne kadar önemli olduğu görülmektedir. Kentlerin kimliği kentlerin estetiğini de etkilemektedir. Turizm kenti, tarih kenti, sanayi kenti nasıl tanımlanırsa tanımlansın kent estetiği her kent için elzem bir konu olmaktadır. Sanayi tesislerinin bile artık estetik açıdan farklı mimari özellikler kullandığı günümüzde kentlerin de kimliklerini estetik açıdan oluşturmaları kaçınılmazdır. Bir kente girdiğinizde size neyi hissettiriyorsa o kent ile ilgili ilk algınız da o noktada başlamaktadır. BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

91


haber / Kente Estetik Dokunuş / Hatice Ünlü

İnsanlar çevre ile zorunlu olarak bir ilişki içerisindedirler ve her birey olumlu veya olumsuz yönde bulunduğu çevreden etkilenmektedir. Sanatın özgünlüğünden yararlanılarak oluşturulan kent dokusu, kentli bireyi yaşadığı mekana adapte etmekte ve bugünün çevresine yabancılaşan bireyini aktif kılmaktadır. Sanatı yaşadığı mekanın tüm dokularında hisseden birey, kendi kimliğini ve ait olduğu mekanın kimliğini daha kolay algılayabilir duruma gelmektedir. Kendi kimliğini, kültürel değerlerini ebediyete taşımak isteyen insan, ait olduğu mekanın ancak estetik değerlerle kent olacağının bilincine varmıştır. Her dönemin yaşama biçimine göre şekillenen kentlerinde, sanat da buna paralel bir gelişme göstermiş ve birçok sanat eseri üretilmiştir. Kentlerin oluşum süreçlerinde, mimari ile birlikte düşünülen heykel sanatı da önemli rol oynamıştır. Kentlerin bir dokusu bir rengi vardır. Kent mekanlarının düzenlenmesinde heykel, kente olumlu katkılar sağlayan ve bulunduğu mekanı görsel açıdan da farklı bir zenginliğe dönüştüren bir sanat nesnesidir. Heykel ile kent arasında diğer sanat eserlerinin hiçbirinde pek mümkün olmayan bir ilişki, bir 92

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

dostluk vardır. Heykeller normal şartlarda kentlerin muhtelif yerlerinde yer almak için yapılırlar. Sonra da o noktaya damgalarını vururlar. Biz o noktaları o heykelle adlandırmaya başlarız. Kent heykellerindeki mesaj doğru anlaşılıyor ve estetik açıdan beğeniliyor ise o şehrin kentsel kişiliğine katkı sağlıyor demektir. Kent heykelleri hem kentin kişiliğini yansıtmalı hem de toplumun estetik zevkine hitap etmelidir. Genel anlamıyla kent heykelinde asıl olan gündelik hayatı estetik kılmaktır. Bu nedenle kitap okuyan, keman çalan, kuş besleyen gibi temaları içeren heykel tasarımları yapılmaktadır. Bursa’nın belirli mekanlarında şemsiyeli kız heykeli gibi birçok farklı konsepte sahip heykel örnekleri görülmektedir. Kamusal sanat olarak sınıflandırılabilecek bu yeni görsel çözümleme alternatifleri, kentli insanın çevresi ile bağ kurabilmesi ve yaşadığı yeri benimseyebilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. İnsanlar kamusal alanda yapılan bu sanatsal düzenlemeler sayesinde sanat kavramını yeniden kendi hayatlarına dahil edebileceklerdir. Kentleşmenin yarattığı olumsuz tutum ve

davranışların çözüm yolu sanatın sokakta ve caddelerde ulaşılabilir olmasından geçmektedir. Dünya’da ve Türkiye’de sıkça örneklerine rastladığımız duvar resimleri bazen sosyal mesaj barındırmakta bazen ise insanları şehrin griliğinden uzaklaştırarak hayatlarına renk katmayı amaçlamaktadır. Sanatın insanlarla iletişim kurmada en etkili yöntem olduğu yüzyıllardır iyi bilinmektedir ve geçmişten günümüze akılcı, toplumsal sorumluluk bilinci içindeki yönetim erkleri bunu iyi kullanmanın yollarını aramaktadırlar. Bu bağlamdaki toplumlarda kentlerini sanatla bütünleştirmenin çabaları görülür. Tarih boyunca insanlar tek tek yapılarda olduğu kadar yarattıkları fiziksel çevrelerde de estetik nitelikler aramışlar ve bu kaygı ile çevrelerini düzene sokma arayışında olmuşlardır. Gerek tek tek yapıların gerekse yapı ve açık yeşil alanların bir araya gelerek oluşturdukları çevrenin yalnızca insanın biyolojik gereksinimlerini karşılayan işlevsellik değil, aynı zamanda psikolojik, entelektüel gereksinimlerini de karşılayan estetik nitelikler taşıması gerekmektedir.


Sanatın yalnız müzelerde, sanat galerilerinde görünür durumdan çıkartılıp caddelere, meydanlara taşınması, günlük yaşamın içine girmesi daha geniş kitlelerin pay alması yönünden uygulanabilecek yöntemlerin en önemlilerinden biridir. Kamusal mekanlar, bir kent içinde birlikte yaşayan bireylerin en önemli ortak noktasıdır. Kamusal alanda sergilenen sanatlar; yapıların cephelerini, duvarları, kepenkleri birer tuval olarak değerlendirmektedir. Kentte bulunan kamusal mekanlarda uygulanan sokak sanatı çalışmaları, bireylerin kentte daha farklı bir bakış açısı ile bakmasına, kenti sahiplenmesine, huzurlu bir yaşam alanı oluşmasına, kentin canlanmasına, toplumun etkileşim halinde olmasına, bireylerin sanatla aracısız şekilde buluşmasına yardımcı olmaktadır. Halka en yakın yönetim birimleri olan yerel yönetimler, insan topluluklarının kaygı ve ihtiyaçlarını anlamak üzere ideal bir şekilde konumlandırılmıştır. Buna ilave olarak idari zorlukları kapsamlı bir biçimde ele alabilir, kamuyla özel menfaatler arasındaki uzlaşmayı kolaylaştırır. Erkek, kadın, çocuk, kentli, engelli, yabancı, yaşlı, genç herkese açık bir kültür alanı olan kent estetiği, tepeden bakılan bir nesne

değil gündelik hayatın doğallığı içerisinde insanları geleceğe yönlendirecek ve moral duygularını güçlendirecek bir yaşam alanıdır. Bu nedenle, yerel yönetimlerin kent estetiği politikalarının uygulanmasında lider oyuncular olması ve onların bu çabalarının desteklenmesi gerekmektedir. Bursa, kendine özgü değerleriyle marka kent olarak ön plana çıkmaktadır. Medeniyetlerin önemli temsilcileri olan kentler, günümüzde etkisini son derece yoğun şekilde hissettiren küresel rekabet ortamında, firmaların başarılı bir şekilde uyguladıkları markalaşma enstrümanı-

nı, kentlerin tanıtımında kullanılabilecek önemli bir araç olduğunu fark etmişler ve bir süredir de etkili bir şekilde kullanmaktadırlar. Bu açıdan bakıldığında, Bursa’ya özgü tasarımların uygulandığı sanatsal çalışmalar altgeçitler, metro duvarları gibi birçok alanda görülmektedir. Büyükşehir Belediyesi olarak kent estetiği anlamında görüntü kirliliğini önlemek üzere yapılan bakım, onarım ve temizlik çalışmalarına ilave olarak sanatsal çalışmalar da yoğun bir şekilde devam etmektedir. Yapılan çalışmalarda, kötü görüntü niteliğinde olan, bakıldığında rahatsız edici olarak değerlendirilen yerlerde sanatsal çalışmalar yapılarak tamamen yeni görüntüler oluşturulmaktadır. Bu konularda yaratıcı sanat ekibimiz ile kent merkezine yapılabilecek estetik çalışmalar değerlendirilmekte, en uygun çalışmalar yapılmaktadır. Kentin aydınlatılması ve kentlere ruh katılması konusu da son yıllarda önemle üzerinde durulan bir konudur. Kentin cadde ve tarihi mekanların estetik açıdan aydınlatılması ile ilgili de Bursa’da önemli çalışmalar yapılmaktadır. Estetik değer arayışı içerisinde olan kentsel tasarımlar ve bu tasarımların

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

93


haber / Kente Estetik Dokunuş / Hatice Ünlü

Kullanım alanlarına göre farklı tasarımların oluşturulmasına devam edilmektedir. Büyükşehir Belediyemiz görev, yetki ve sorumluluğu dâhilindeki ana arter ve caddelerde yıl boyunca program dâhilinde kent estetiğine aykırı görsel kirlilik yaratan unsurlara yönelik tespitler yapılmıştır. Söz konusu tespitler, iyileştirilmesi için Büyükşehir Belediyemiz ilgili birimleri ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarına e-posta, resmi yazı, anlık mesajlar, telefon veya sözlü olarak iletilmiştir. Bildirilen tespitlerin iyileştirilmesine dair birimler/ kurumlar arası koordinasyon çalışmaları yapılmaktadır.

içerisinde yer alan binalar ile diğer kentsel elemanlar bilinçli ve yetkin bir tasarımla atık malzemelerin yeniden kullanımına olanak tanıyan çözüm önerileriyle buluşabilecektir. Sanatsal çalışmalarda geri dönüşüm malzemelerini de kullanılmaya başlanmıştır. Özel firmalarla yapılan görüşmelerle atıl durumda olan, kullanılmayan plastik ve metal kapaklar ile deforme olmuş çiniler temin edilerek kaynakların etkin kullanımı,

94

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

çevreye verilecek olumsuz etkilerin en aza indirgenmesi ve sürdürülebilirliğin sağlanması amacıyla geri dönüşüm malzemeleri kullanılarak yapılan sanatsal çalışmalar kentin muhtelif yerlerinde sergilenmektedir.

Konunun bir de acil müdahale gerektiren işler boyutu bulunmaktadır. Acil müdahale gerektiren işler; Kent Estetiği Şube Müdürlüğü ekiplerinin yaptığı tespitler, 153 hattından gelen ihbarlar, belediye çalışanlarından gelen bildirimler, mobil ekiplerin tespit ettiği anlık işler ve tüm bu işlerin koordinasyonunu kapsamaktadır. 2016 yılında bu gruba giren 10 bin 133 uygunsuzluk tespit edilmiş ve giderilmiştir. Kent Estetiği birimimiz, 90 kişilik ekibiyle kentin ana arterlerinde ve muhtelif yerlerinde belli program dahilinde veya acil müdahale edilmesi gereken işlere müdahale etmiştir. Temizlik çalışmaları kapsamında; şehrin ana ve ara arterlerindeki görsel kirlilik yaratan unsurlar temizlenmiş veya ortadan kaldırılmıştır.

Plastik kapaklarla yunuslar yapılmış; kullanılmış araç lastikleri boyanarak değişik figürlere dönüştürülmüştür. Kentin muhtelif yerlerinde görülebilecek çalışmalarla atık çinilerin geri dönüşümü sağlanmaktadır.

Bursalılar son dönemde, şehrin alt ve üst geçitlerinde, yaya yollarında, tretuvarlarında, kaldırımlarında, reklam alanlarında ve karayollarının çeşitli noktalarındaki kent mobilyalarının bakımı ve temizliği konu-


sunda hissedilir bir fark görüyorlar. Çünkü özel ekipler, tarihi çeşmelerden, otobüs duraklarına, tarihi mekanlardan metro duvarları ve bariyerlerinin temizlenmesinden kış günlerinde karla mücadeleye ve ortak kamusal alanların düzenlenmesine kadar pek çok mekan ve yapıya müdahale etmekteler.

Orhangazi ve diğer ilçelerde de sanatsal çalışmalar yapılmaktadır. Bursa’nın birçok noktasında sanatsal çalışmalar görülmektedir.

Kentin muhtelif yerlerinde estetik açıdan kötü görünüme sahip olan yıpranmış duvarlar, metro istasyonlarının duvarları, saha dolapları, metal aksamlar, korkuluklar, köprülü kavşak, alt geçit, üst geçit vs. yapılan tespitler sonucunda boyama işlemleri, motif, figür ve sanatsal resim uygulaması ile kentin estetik değerini arttırmaya yönelik çalışmalar yapılmıştır. Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin Kent Estetiği birimi, 2016 yılında, yaklaşık 520 bin metrekarelik imalat ve temizlik gerçekleştirmiştir.

Kaynaklar

Kente estetik dokunmak olarak değerlendirdiğimiz çalışmalarımızda tüm halkımızın görüş, öneri ve katkılarını bekliyoruz. • Bursa Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı Kent Estetiği Şube Müdürlüğü Çalışma raporları Bursa, 2016 • I. Ulusal Kent Estetiği Sempozyumu Bildiriler Kitabı, Samsun Büyükşehir Belediyesi Yayınları No:29 Samsun, 2016

Kentin farklı noktalarında heykel çalışmaları yapılmaktadır. Çok ilgi gören Şemsiyeli Kız heykeli, bronz dökümü yapılarak yeniden konumlandırılmış, Orhangazi Meydanına da bu kapsamda kuş besleyen çocuk heykeli konulmuştur. Farklı konsepte sahip heykel yapımı devam etmektedir. Kent merkezi dışında Mudanya, Gemlik, BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

95


haber / Yaşam Burada / Ertan Akman

96

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


Ertan Akman

Yaşam Burada

Kültür ve sanat kavramının dünya ülkelerinin farklılık boyutu ve en özgün tanıtım aracı olduğu artık herkesçe kabul edilen bir gerçek. Özellikle 15. yüzyıl sonrasında yaşanan kentleşme olgusunun ardından kültür ve sanat, bilim ve teknolojinin gelişmesinde de önemli fonksiyonlar üstlenmiş. Günümüzde de endüstri ve teknolojideki gelişmeyle ortaya çıkan “tek tip dünya insanı” olgusuna karşılık, ulusal kimlik yapı ve farklılıklarının yansıtılabileceği bir alan olarak ulusların kimlik yansımalarında; özellikle tanıtımında öne çıkıyor. Uygarlık ortaklaşmasında, ülkeler arası bütünleşmede ama aynı zamanda da ulusal kimlik farklılıklarının yansıtılmasındaki katkıları ile kültür ve sanat kavramı; toplumların “hayat damarlarından biri” olan sanat, toplumsal hamlelerde “su” kadar yaşamsal. İoanna Kuçuradi, kültür kavramını en basit anlamıyla “kişilere, insan olarak olanaklarını geliştirebilmeyi sağlayan etkinliklerin tümü” olarak tanımlar. Yani yemek, içmek oturmak, kalkmak, ev, iş… Yani, her şey bir kültürdür. Ve bunlar yaşamın olmazsa olmazlarıdır. Yani kültür yaşamdır, sahip olduğumuz ve olmak istediğimiz her şeydir. Dolayısıyla sosyal bir eylemdir, çünkü evrensel

belleğimizi oluşturur. Sosyal anlamda uygarlık olarak da tanımlanan kültür kavramının en somut göstergesi eğitim sürecinin bir yansıması olarak güzel sanatlardır. Bu düşüncelerden yola çıkarak kurguluyoruz 2017 bahar ve yaz sezonu kültür-sanat programlarımızı… Bahar sezonunun en büyük sürprizi Tayyare Kültür Merkezi olacak. Sadece Bursa’nın değil ülkemizin de güzide sanat ocakları arasında yer alan yapı, 85. yılında yenilenen yüzüyle bir kez daha merhaba diyecek Bursa’nın kültür yaşamına… Sergiler, konserler, tiyatro oyunları, nostalji sineması ve tabii Şehir

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

97


haber / Yaşam Burada / Ertan Akman

Tiyatrosu yeniden arz-ı endam edecek Bursa’nın huzurunda… Ve Bursa Edebiyat Günleri 16. kez 28-30 Nisan tarihleri arasında gerçekleştiriliyor. “27 Mayıs’tan 15 Temmuz’a Darbe Edebiyatı” teması çerçevesinde ulusal edebiyatımızın önemli adları buluşacak edebiyatseverlerle. Tayyare Kültür Merkezi’nde yanacak edebiyat meşalesi, 3 gün boyunca şehrin farklı mekânlarından yansıyarak aydınlatacak Bursa’yı. Şehir Tiyatrosu “Aşkımız Aksaray’ın En Büyük Yangını” ile Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi’nde seyircisi ile buluşmayı sürdürürken bahar sezonunda iki yeni oyunla; “Troyalı Kadınlar” ve “Kahvede Şenlik Var” ile izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Ve yaz sezonunda artık bir Bursa klasiği olan “Her Yerde Tiyatro” projesi kapsamında sergilenecek iki oyunla köy, kasaba demeden bir kez daha Bursa yollarına revan olacak Şehir Tiyatrosu. Nisan ayının diğer önemli etkinliği Çanakkale savaşlarında neredeyse tümü şehit düşen “Seyyar Bursa Jandarma Taburu” anma programı. 26 Nisan’da Tophane’de başlayacak program 30 Nisan’da Çanakkale Kireçtepe Jandarma Şehitliği’nde son bulacak. Bursa Büyükşehir Belediyesi olarak ilçelerde turizme yönelik faaliyetlerin tespit ve uygulamalarına yönelik olarak düzenlenecek Kırsal Turizm Paneli 22 Nisan’da gerçekleştirilecek. İki yeni kültür kurumu; İznik I. Murat Kültür Merkezi ve Mudanya Hasan Bey Sanat Merkezi Mart itibarı ile periyodik olarak 98

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


şiir dinletileri, konserler, atölye çalışmaları, sergi ve söyleşilerden oluşan yoğun bir programla izleyici karşısına çıkmaya başladı. Mudanya Tahir Ağa Kültür Merkezi de çocuk etkinlikleri ve nitelikli sergileri ile faaliyetini sürdürüyor. Şehrin doğu yakasında geçmişte ışığıyla şehri aydınlatan iki önemli eğitim yapısı artık kent kültürüne hizmet ediyor. 15. yüzyıla tarihlenen Bayezid Paşa Medresesi ve II. Bayezıd’in torunu Hançerli Fatma Sultan tarafından 16. yüzyılın ilk yarısında inşa ettirilen Hançerli Medresesi. Her iki yapı da uzun süre amacına uygun olarak hizmet vermiş olsa da, zamanla yangın ve depremlerden zarar görmüş, sonrasında da bakımsızlıktan harabeye dönüşmüş. Ve derken; her iki yapıya da Büyükşehir Belediyesinin sihirli eli değecektir… Günümüze sadece duvar kalıntıları ulaşan

yapılar, hazırlanan restitüsyon tabanlı bir rekonstrüksiyon projesi kapsamında aslına uygun biçimde yeniden inşa edilerek çeşitli toplantı ve kültürel etkinliklerin yapılmasına uygun şekilde düzenlenerek yeniden kent kültürüne kazandırıldı. Bahar ve yaz sezonlarında kapsamlı bir etkinlik dizisi ile kültür dostlarını kucaklamaya hazırlanıyor.

Ve Bursa kültür takviminin yüz akı Bursa Festivali, bu yıl 56. kez 28 Haziran-27 Temmuz tarihleri arasında sahnesinde yine ünlü isimleri ağırlayacak. Festival kapsamında her yıl olduğu gibi 7 – 12 Temmuzda düzenlenecek 31. Uluslararası Altın Karagöz Halk Dansları Yarışması da dünyayı bir kez daha Bursa’da buluşturmaya hazırlanıyor.

İncirli Kültür Merkezi ve Darphane Kültür Merkezi de bahar ve yaz sezonlarında yeni bir program düzeni ile karşınıza çıkmaya hazırlanıyor. 2017 sezonuna 110 öğrenci ile başlayan Sinema Atölyesi, çalışmalarını artık Darphane Kültür Merkezi’nde yürütüyor. “Kısa Film Yapımı” alanında sertifikalı bir program yürüten atölyenin diğer konu başlıkları “Senaryo Yazımı” ve “Kamera Önü Oyunculuğu”. Bursa ilçelerinde gerçekleştirilen film gösterimlerinin yanı sıra ilçe kültür merkezlerinde başlanan “Film Okumaları” büyük ilgi görüyor.

Ve geçtiğimiz yıl ilk kez düzenlenen ve Türk dünyasında büyük heyecan uyandıran Türk Dünyası Spor Oyunları Şöleni; yaz sezonunda çok daha kapsamlı bir programla Bursa’yı bir kez daha Türk dünyasına başkent yapacak. Bu anlatılanlar sadece ana başlıklar. Bu programlara rutin etkinlikler ve destek verdiğimiz kurum ve sivil toplum kuruluşlarının etkinlikleri de eklendiğinde kültür ve sanat alanında yoğun, kıpır kıpır bir bahar ve yaz bekliyor Bursa’yı.

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

99


haber / Bursa’da Dört Mevsim Buluşma Mekanları Fotoğraf Yarışması

Bursa’da Dört Mevsim Buluşma Mekanları

Fotoğraf Yarışması Bursa Büyükşehir Belediyesi ve Bursa Fotoğraf Sanatı Derneği(BUFSAD) birlikteliğiyle 2015 yılında gerçekleştirilen BURSA’DA ZAMAN fotoğraf yarışmasının ardından şimdi de, “Bursa’da Dört Mevsim Buluşma Mekânları” konulu ulusal fotoğraf yarışması düzenlendi.

Bursa Büyükşehir Belediyesi ve BUFSAD’ın, şehrin kültür ve sanatına katkı amacıyla düzenlediği yarışma yine 4 kategoride gerçekleştirilecek. 2017-2018 sezonu; Yaz-Sonbahar-Kış ve İlkbahar kategorilerinde gerçekleşecek fotoğraf yarışmasıyla; doğal tarihsel ve kültürel değerlere sahip Bursa’nın buluşma mekânlarının dört mevsim çekilmiş fotoğrafları, bir anlamda kayda geçecek, tarihe not düşülecek. Evler, sokaklar, yollar, duraklar, ulaşım araçları, parklar, bahçeler, çarşılar, pazarlar, alışveriş merkezleri, hanlar, hamamlar, kültür merkezleri, kütüphaneler, sinemalar, müzeler, kafeler, kafeteryalar, lokantalar, tribünler, maçlar, çayırlar, sahiller, camiler, 100

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

türbeler, mezarlıklar ve daha nice yerler kentlerin buluşma mekânlarıdır. Nerede, nasıl ve hangi nedenle olursa olsun, buluşmak hayatımızın vazgeçilmez olgusudur. Buluşma mekânları; her mevsim kendine özgü atmosferiyle, yaşadığımız birlikteliğin en dinamik anların ve anılarının yerleridir. Bu doğrultuda yarışmanın amacı; Bursa’da sosyal ve kültürel yaşamın mevsimler üzerinden elde edilecek karelerle dünyaya sunmak, mevsimlerin fotografik imkânlarından yararlanarak; şehirdeki tarihi ve kültürel mirasın yoğunluğuna ve bu mirasın koruma ve yaşatma mücadelesine tanıklık etmek, fotoğraf sanatının benzersiz saptama, duyma, duyurma olanaklarıyla; Bursa’da şehir-insan-mekân ilişkisini/

birlikteliğini, buluşma mekanları üzerinden tespit etmek, bu ilişkiyi fotoğrafın diliyle yeniden yorumlamak, Bursa’nın gelenekselleşmiş buluşma mekanlarındaki yaşam biçimlerine/alışkanlıklarına ışık tutmak, bu alışkanlıkları fotoğrafın diliyle yeniden yorumlamak, gündelik hayata sunulmuş gelenekseli, geleneksel olanı görmek, zaman-mekân ve mekân-insan ilişkisini aramak olacaktır. Bursa sınırlarındaki doğal, kültürel ve tarihsel özelliklerini koruyan buluşma mekanlarını dört mevsimi anlatan fotoğraf yarışması; 2017-2018 sezonunda; “Bursa’da Yaz” ile başlayacak ve “Bursa’da Güz”, “Bursa’da Kış” ve “Bursa’da Bahar” kategorileri ile devam edecek.


Başvuru (Her kategori için) 1.

Yarışma renkli (sayısal) dalda yapılacaktır.

2. Her katılımcı, her bir kategoriye en fazla 4 (dört) fotoğrafla katılabilir. 3. Fotoğrafların kısa kenarı 2000 pikselin altında olmamalıdır. 4. Fotoğrafların çözünürlüğü minimum 300 dpi olmalıdır. 5. Fotoğraflar paspartusuz ve kenar boşluksuz olmalıdır. 6. Fotoğraflar jpeg dosya formatında gönderilmelidir. 7. Fotoğraflarda makul ölçülerde renk, kontrast, yoğunluk gibi düzeltmeler yapılabilir. Fotoğrafın özünü değiştiren uygulamalar ve/veya kolaj kabul edilmeyecektir. İstenen ölçülere uymak koşuluyla yeni kadrajlama yapılabilir. 8. Yarışmaya katılım sadece “bursadazamandergisi.com” adresli web sitesi üzerinden olacaktır ve yalnızca bu adresten gönderilen fotoğraflar değerlendirmeye alınacaktır.

Katılım Koşulları(Tüm kategoriler için) 1.

Yarışma, seçici kurul üyeleri ile birinci dereceden yakın akrabaları dışında(yarışma hangi kategoride ise o kategorinin seçici kurul üyeleri ve birinci dereceden yakın akrabaları kastedilmektedir. Örneğin, ‘Bursa’da Yaz’ kategorisinde görev alan bir seçici kurul

üyesi, diğer kategorilerde yarışmaya katılabilir) tüm amatör ve profesyonel fotoğrafçıların katılımına açıktır. 2. Bursa Büyükşehir Belediyesi ve Bursa Fotoğraf Sanatı Derneği, ödül alan ve sergilemeye değer bulunan fotoğrafları, sahibinin imzası ile birlikte, başta yarışmaya ilişkin yayınlar olmak üzere, kurumsal tanıtıcı yayınlarında kullanabilir. Fotoğraflar, amacı her ne olursa olsun, belediye ve BUFSAD dışındaki kişi ve kurumlarla paylaşılamaz. 3. Daha önce herhangi bir yarışmada ödül veya sergileme almış fotoğraflar bu yarışmaya gönderilemez. 4. Yarışma sonrasında katılım koşullarına uymayan eserin tespiti halinde derecesi ve ödülü geri alınır, katılımcı hakkında kural ihlali işlemi uygulanır. İptal edilen eserin yerine başka bir eserin seçilmesi zorunluluğu yoktur. Bu durumda yarışma iptal edilemez. 5. Seçici kurul en az 3 (üç) üyenin bir araya gelmesiyle toplanır. Üç üyenin bulunamaması durumunda toplantı bir hafta sonraya ertelenir. 6. Seçici kurul, ödüle ya da ödüllere değer fotoğraf bulunamaması durumunda serbesttir. 7. Katılım koşullarında belirtilmeyen konularda ve tereddüt halinde Seçici Kurul kararları geçerli olacaktır. 8. Katılımcı, yarışmaya gönderdiği fotoğrafın tümüyle kendisine ait olduğunu ve varsa fotoğraftaki canlı-cansız varlıklar için izinlerin alındığını kabul, beyan ve taahhüt eder. Ödül alan ka-

tılımcılardan bu beyanları ve kabulleri dışında hareket ettiği anlaşılması durumunda elde ettikleri ödül, unvan ve her türlü kazanımları geri alınır, ödül yeri boş bırakılır. Bu durum, diğer ödül almış ve/veya alamamış yarışmacılara talep hakkı doğurmaz. Ayrıca, bu konularda doğabilecek yasal yaptırımlardan Bursa Büyükşehir Belediyesi ve Bufsad sorumlu olmayacaktır. 9. Bursa Büyükşehir Belediyesi, www. bursadazamandergisi.com adresi üzerinden yarışmaya katılan tüm katılımcılara eserlerinin teslim alındığını ve teslim numarasını belirten bir ileti gönderecektir, ayrıca, yarışma sonuçları da her katılımcıya bildirecektir. 10. Yarışmaya fotoğraf gönderen herkes, şartname hükümlerini kabul etmiş sayılırlar.

Ödüller (Her kategori için) •

Birinci : 4.000.TL

İkinci : 3.000.TL

Üçüncü : 2.000.TL

Özendirme : 500 TL(3 adet)

Sergileme Sergileme için her kategoride en fazla 50 adet fotoğraf seçilecektir. Her kategorinin ödül töreni ve sergisi ayrı ayrı gerçekleştirilecektir. Bursa Büyükşehir Belediyesi yarışma bitiminde tüm kategorilerde ödül alan ve sergilemeye değer görülen eserlerden oluşan bir katalog/albüm hazırlayacaktır.

YARIŞMA TAKVİMİ “Bursa’da Yaz” Yarışma başlama tarihi Son katılım tarihi Değerlendirme Sonuçların duyurusu Ödül Töreni/Sergi

“Bursa’da Kış” : 2 Haziran 2017 : 8 Eylül 2017 : 16 Eylül 2017 : 19 Eylül 2017 : 23 Eylül 2017

“Bursa’da Güz” Yarışma başlama tarihi Son katılım tarihi Değerlendirme Sonuçların duyurusu Ödül Töreni/Sergi

Yarışma başlama tarihi Son katılım tarihi Değerlendirme Sonuçların duyurusu Ödül Töreni/Sergi

: 6 Kasım 2017 : 23 Şubat 2018 : 24 Şubat 2018 : 27 Şubat 2018 : 3 Mart 2018

“Bursa’da Bahar” : 1 Eylül 2017 : 3 Kasım 2017 : 4 Kasım 2017 : 7 Kasım 2017 : 18 Kasım 2017

Yarışma başlama tarihi Son katılım tarihi Değerlendirme Sonuçların duyurusu Ödül Töreni/Sergi

: 5 Mart 2018 : 25 Mayıs 2018 : 26 Mayıs 2018 : 29 Mayıs 2018 : 23 Haziran 2018

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

101


gezi / Kültürlerin Ortaklaşa Yeşerdiği Yer; Sille / Ahmet Ö. Erdönmez

Ahmet Ö. Erdönmez Fotoğraflar: Saffet Yılmaz

Kültürlerin Ortaklaşa Yeşerdiği Yer;

SİLLE

102

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22


Bir süre önce, Türkiye Tarihi Kentler Birliği(TKB) Toplantısı dolayısı ile Konya’ya gitmiştik. Toplantıdan sonra Mevlana Türbesi, Konya Çarşısı ve diğer tarihi mekanları gezdik. Son yıllarda şehirleşme adına başarılı çalışmalar yapan Konya, modern bir şehir görünümündeydi. Bursa Büyükşehir Belediyesi’ni temsilen Aziz Elbas, Saffet Yılmaz ve ben toplantılara katıldık. Toplantılar sona erdikten sonra onlara bir teklifte bulundum. ‘Gelin sizi doğduğum yer olan Sille’ye götüreyim ve gezdireyim’ dedim. Memnuniyetle kabul ettiler. Ben 1949 yılında Sille’de doğdum. İlkokulu orada bitirdim. Benim çocukluğumun Sille’si gitmiş başka bir Sille olmuş. Benim dönemin insanları göç etmişler, yeni bir nesil gelmiş. Benim dönemimde bakıma muhtaç bir Sille vardı, şimdi koruma altına alınmış. Turizm planlaması içinde değerlendiriliyor. Restorasyonlar yapılarak Sille toparlanmış. Arkadaşlarla Sille’yi gezmeye başladık. Sizlere, Sille’yi gezmeden önce, Sille hakkında bazı bilgiler aktarmak istiyorum. Sille, Konya’ya 8 kilometre uzaklıkta, iki dağ arasında vadi görünümü bir yerleşim merkezidir. Sille isminin Frigler’den geldiği ve diğer kavimlerce de değişik isimlerde anıldığı biliniyor. Selçuklu zamanında Silye adı kullanılmış. Osmanlı Döneminde su dirhemi nahiyesi denmiş. İpekyolu üzerinde bulunan Sille; Friglerin, Romalıların, Bizanslıların, Selçukluların ve Osmanlıların zamanında önemli bir yerleşim merkezi olmuştur. Sille, 1468 yılından sonra Karamanlılardan Osmanlılara geçmiştir.

Osmanlı zamanında Türkçe konuşup, Türkçe isim alan, kendilerine Karamanlılar denen gayr-i müslimler Sille’de yaşamışlardır. Sille’ye yerleştirilen halk Rum asıllı değil Hristiyanlaşmış Türklerdir. Sille’de 1800’lü yıllarda nüfusun 19.000 kişi olduğunu kaynaklardan görüyoruz. Ekonominin çok canlı olduğu, sanatkarların başarılı üretimler yaptığını da kaynaklardan okuyoruz. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, Mübadele ile Hristiyan Türkler Yunanistan’a gitmiş, oradan Müslüman Türkler Sille’ye gelmiştir. Daha sonra iş kaygısı ile göç vermeye başlamış ve nüfus azalmıştır. 1927–1930 yılları arasında biz de Bursa civarına gelmeye başlamışız. Ben de 1960 yılında Bursa’ya geldim. Bugün Selçuklu Beldesi’nin bir mahallesi olan Sille, Konya’nın önemli bir turizm merkezidir. Özellikle hafta sonları yoğun bir ilgi görmektedir. Bu bilgiyi verdikten sonra arkadaşlarımı doğduğum eve götürdüm. Doğduğum evi görünce içime bir hüzün çöktü. Çünkü doğduğum ev yıkılmıştı. SoBURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

103


gezi / Kültürlerin Ortaklaşa Yeşerdiği Yer; Sille / Ahmet Ö. Erdönmez

kakları bomboş, çocukluğumda oynadığım arkadaşlarımı aradım her köşede. Anılarım tazelendi. Elektrik yok, otomobil yok, radyo yok, tv zaten yok, telefon yok. İşte o günleri hatırladım. Mahallenin camisine uğradık. Hoca mektebinde falakaya yattığım küçük bina duruyordu. Ama bomboştu, sadece anıları tazelemeye yarıyor artık. Mahallemizde bulunan kiliseyi gezdirdim arkadaşlara. Çocukluğumda o kilisenin içinde oyun oynardık. Bazı yerlere oyun oynarken istemeden zarar vermiş olabiliriz. Dedem anlatırdı. “Bu kilisenin papazı benim en iyi arkadaşımdı” derdi. Mübadelede gittiği zaman dedem çok üzülmüş. Yıllarca hiçbir problem çıkmadan iç içe yaşamışlar. Birbir-

104

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

lerine anlayışlı davranmışlar. Vadinin tepesine çıkarak Sille’yi tepeden gördük. Selçuklu Dönemi camisinin önünden gün batımı Sille’yi seyrettik. Daha sonra merkeze inip, okuduğum ilkokulun önünden geçtik. Okulumu restore etmişler ve bir kültür merkezi haline getirmişler. Çok sevindim. Mahalleler arasında dolaşıp insanlarla selamlaşıp, tarihi dokuyu hissetmeye çalıştık. Tabii Sille’ye gidip de Sille yemekleri yemeden olur mu? Olmaz deyip Sille mutfağında tirit, sarma, dolma, tandır ekmeği ile güzel bir akşam yemeği yedik. Doğduğum topraklar Selçuklu İmparator-

luğu’nun başkentiydi. Yetiştiğim topraklar Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentiydi. İki dev medeniyetin başkentinde yaşamak ve yetişmek benim için büyük bir övünç kaynağı oldu ve bana çok şey kattı. Sizlere Sille’yi gezdirmeye çalıştım. Bugün, kültürüne sahip çıkma çabası içinde bir mahalle görünümündeki Sille, birçok kültürün birbirini anlayışla karşılayıp ortaklaşa yaşadığı, kültürlerin ortaklaşa yeşerdiği bir yer olarak anılıyor. Doğduğum topraklar hakkında bilgi vermeye çalıştım. Şimdi artık doyduğum topraklardayım. Hoşçakalın…


BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

105


w w w. b u r s a . b e l . t r w w w. b u r s a d a z a m a n d e r g i s i . c o m

ZAFER MAH. ANKARA YOLU CAD. NO 1 16270 OSMANGAZİ - BURSA T: 106

BURSA’DA ZAMAN

| Nisan 2017 | Sayı 22

444 16 00

Bursa'da Zaman Sayı:22  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you