Issuu on Google+


ELF YAYINLARI Yayın No: 12 / Edebiyat:5 Ölümsüz Ruh Serisi (Sürgün) Rashelle Workman Orijinal adı: Exiled Telif Hakları Nurcihan Kesim / Filiz Karman Ajansından alınmıştır. Her hakkı saklıdır. Yayın hakları Elf Yayınlarına aittir. Her hakkı saklıdır, kaynak gösterilerek tanıtım amaçlı kısa alıntılar dışında Yayıncının yazılı izni olmaksızın hiçbir yolla çoğaltılamaz. Genel Yayın Yönetmeni: Muhammed Ülker Sayfa Tasarımı: Erdal Bektaş Editör: Eren Nadir Akşamoğlu Kapak Tasarımı: Erdinç Şavlığ Çeviri: Aksu Çarkçı Yayıncı Sertifika No: 29697 ISBN: 978-605-85371-5-6 1.baskı 2014 Elf Yayınları Baskı ve cilt: İnkilap Kitabevi yayın sanayi ve Ticaret A.Ş. Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sok. No: 8 34196 Yenibosna / İstanbul Tel: 0 212 496 11 11 (Pbx) Matbaa Sertifika No: 10614 Elf Yayınları Yukarı Mahalle Merdivenli Sokak Uzunkaya İş Hanı No:46/ 2-2 Kartal / İstanbul Telefon & Fax 0 216 621 10 42


Rashelle Workman

Sürgün Ölümsüz Ruh Serisi 1

Çeviri: Aksu Çarkçı


BİRİNCİ BÖLÜM

MASUMİYETİN SONU

Venüs, kendi partisinden kaçıyordu. ‘Yüzyılın Kutlaması’ korkunç geçmişti. Eğer ona fikrini sormuş olsalardı, ‘Ayın Rengârenk Partisi’ ismini vermek isterdi. Ona kimse fikrini sormadı. Pastası halen oradaydı. Venüs hızla büyük, sütunlu koridordan aşağı, yatak odasına doğru ilerlerken elinde tuttuğu tabakta parçalanmış bir dilim duruyordu. Halsiz adımlarının sesi etrafında yankılanan tek sesti. Girişte Carania aile armasına dokundu. Kapı pırıltılar içinde belirdi ve kayboldu. Venüs, durup içeri baktı. Her şey düzenli görünüyordu. ‘İçerde ölü yok,’ diye düşündü. Bu bilinmezlikten hoşlanmıyordu. Kapılar içeri yardım gelmesini önleyebilir ve sırları saklayabilir ama kötülüğün girmesine izin verirlerdi. “Kraliçe olduğumda, tüm kapı girişlerini sürgün edeceğim,” diye fısıldadı, kızgın bir şekilde. Nefesini tutarak, (nefesini tut5


masının nedeni, bu şekilde kötülükleri görmeden önce yok olacaklarına inanıyor olmasıydı) hızla içeri girerek, yatağını geçip makyaj masasına doğru ilerledi ve elindeki pasta tabağını makyaj masasına bıraktıktan sonra geniş, yeşil koltuğunun, yumuşak minderinin üzerine kendini bıraktı. “İyi ki doğdum,” dedi. Doğum günü partisinde onun için hediyeler de gelmişti. Bu hediyeler arasında en çok Kelvieri Çizmeleri çok hoşuna gitmişti. Kendi çizmelerini almış olmasının anlamı, yaşın artık önemli olmadığı bir yaşa gelmiş olması anlamına geliyordu. Çizmeler yıldızsız gece kadar siyah, kuş tüyü kadar yumuşaktılar ve keşfedilmiş en güçlü metalden bile daha güçlüydüler. Bu metalin ismi Thrantum idi, Tanrılar ona bu ismi veriyorlardı. Venüs’ün insanları bu çizmelerin nereden geldiğini bilmiyordu. Şaman dua eder ve çizmeler kelphi çocuk için belirirdi. Kelimenin anlamı, çizmelere çok uygun olan süreklilik demekti. Onları dönüşümden sonra sonsuza dek giyecekti. Çizmenin topuklarının içinde Venüs’ün kusurlarını ifade eden semboller bulunuyordu. Bu semboller sadece ona özeldi ve ölümsüzlüğe geçtiğinde ona rehberlik edeceklerdi. Çizmeler Venüs için değişimi temsil ediyorlardı. Bunun için sabırsızlanıyordu. On altı yaşından küçük olan diğer Kelarilere benziyor olmak Venüs için berbat bir durumdu. Beyaz saç, gümüş rengi gözler ve metalik beyaz ten... Kelvieri’ye dönüşümünü tamamladığında, aynı zamanda fiziksel özellikleri de değişecekti. Bir daha asla, asla, asla aynı olmayacaktı... “Hey aptal! Partiyi terk etmemen gerekiyordu. Misafirler mükemmel prensesleri için kim bilir neler düşünecekler? Bu hiç kraliçelere uygun bir davranış değil,” dedi Amberlee, izinsiz bir şekilde Venüs’ün odasına girdiğinde. 6


Piç kurusu! “Evet, şey ben henüz kraliçe değilim. Ne istiyorsun?” diye sordu Venüs, kız kardeşini inceleyip birbirlerine ne kadar çok benzediklerini düşünüp sinirlenirken. Amberlee, bugün kısa saçlarını kabartmıştı. Beyaz kirpiklerinin etrafına ince, siyah göz kalemi sürülmüştü. Bu teninin daha solgun görünmesine neden oluyordu. Sağ yanağına yıldız çizilmişti ve mini, siyah bir elbise tercih etmişti. Bu haliyle Venüs’e güzel fakat bir o kadar da kötü niyetli ölüm perilerini anımsatıyordu. “Sana bir hediye getirdim.” “Ne yaptın?” diye sordu Venüs yüzündeki şaşkınlığı gizleyemeden. Normalde bu küçük piç kurusu ona sadece yara ve tırnak izleri verirdi. Amberlee, elini cebini götürdü ve bir kolye çıkardı. Kolye gümüş rengi, ince ve güzeldi. Ortasında çok güzel, siyah bir madalyon vardı. “Çok güzel,” dedi Venüs, eğilip daha yakından bakarken. Birden içini şiddetli fırtınayla gelen bir endişe sarıverdi. Sorun neydi? Düşünceler bu şekilde ardı, ardına gelirken nazik görünmeye çalışıyordu fakat halen emin değildi. Dikkatli bir şekilde madalyona dokundu. İçini bir sıcaklığın sardığını hissetti. “Isırmaz. Cret, kız kardeş! Bu kadar dramatik olma! Hayvanlara yönelik hislerin sır değil. Her gün birinin üzerinde uçuyorsun. Ayrıca on altı yaşına bir kez giriyorsun. Al, işte burada,” dedi ve elini uzatıp, madalyonu Venüs’e doğru fırlattı. Amberlee’nin tarzı her zamanki gibi kırıcıydı fakat yanaklarındaki pembelik Venüs’ün bir an bile düşünmeden kız kardeşine sarılmasına neden oldu. “Teşekkürler,” dediğinde Amberlee onu geriye doğru itti ve “Uzak dur, helker! Duygusal olma zamanı değil” dedi. Venüs’ün yüzüne bir tokat gibi çarpan bu sözlerle koltuğa geri oturdu. 7


Bunun nedeni Venüs’ün duygularını ifade edememesi değildi. Eğer denerse duygularını gösterebilirdi ama duygular gerekli değildi. Cesarete mi ihtiyacı vardı? Elbette ihtiyacı vardı. Bu kavramı zaman kaybı olarak görüyordu. Bir gün kraliçe olacağı için etrafındakiler ona hep yaşından büyükmüş gibi davranmışlar ve bu şekilde yetişmesine neden olmuşlardı. Eğer duygularını işine karıştırırsa krallığın iyiliği için gereken büyük kararları alamazdı. Herhangi birinin değil, herkesin iyiliğini düşünmesi gerekiyordu. Amberlee, anlayışlı olmak için yetiştirilmemişti ve buna ihtiyacı yoktu. “Takacak mısın?” diye sordu, Venüs kolyeyi tutarak. “Tamam,” dedi Amberlee ve kolyeyi ablasının elinden aldı. Venüs ise ayağa kalkıp dönerek, uzun saçlarını kaldırdı ve Amberlee zinciri boynunun etrafından geçirip, kopçasını kapattı. Amberlee kolunu bu şekilde kaldırdığında, kolunun ön kısmının iç tarafında siyah dövmesi göründü. Bu dövmeyi yaptıralı uzun zaman olmuş olmasına rağmen tenindeki kızarıklığı halen duruyordu. Venüs, yorum yapmadan dövmenin güneş ve yarım aya benzeyen yuvarlak şekillerini inceledi. Ya da belki de bu bir gözdü. Tuhaf bir sembol şeklinde göz bebeğiydi. Venüs bazı genç kelarililerin kelvieri olmadan önce kendilerini ifade etmek için tenlerine şekiller çizdiklerini bilirdi. Değişimden sonra tenlerindeki bu sanat yok oluyordu fakat kız kardeşinin kendine dövme yaptıracağını düşünmezdi. Sonunda, “Dövmenin anlamı nedir?” diye sordu, Amberlee geri çekildiğinde. “Seni ilgilendirmez!” dedi Amberlee, yüzünde dehşetli bir ifade ile. “Arkadaşlarımla birlikte yaptırdık,” dedi ve kolunu hızla geri çekerek boğazını temizledi. Yüzünde titrek bir gülümseme ile “Anneme söylemeyeceksin değil mi?” diye yalvardı. 8


“Hayır, elbette hayır,” dedi Venüs kardeşini omuzlarından tutup, sakinleştirirken. Fakat Amberlee’nin şok tepkisini parmaklarının ucunda hissetti. “Öf!” dedi yüzünde huzursuz bir gülümseme ile. “Senin sorunun nedir?” Venüs, bunu duyunca gülmeye başladı ve acısı geldiği hızla kayboldu. “Hiç, hiçbir şey...” dedi ve Amberlee’nin parmaklarına baktı. Parmaklarında işaret yoktu. “Söylemeyeceğine söz veriyor musun?” diye sordu, Amberlee. Sinirlenmişti ve kız kardeşine tokat atmamak için geri çekildi. “Söz veriyorum, Amberlee. Cret! Hey! Sana bir sır vereceğim. Bu bizi eşit yapıyor. Öyle değil mi, K?” dedi Venüs ve yeniden koltuğa oturup, makyaj masasına doğru döndü. Altın tarağını alıp, saçlarını taramaya başladığında kız kardeşinin aynaya yansıyan görüntüsüne bakıyordu. Amberlee kollarını birleştirmiş, hafifçe kalçasını kaldırmıştı. “Gerçekten mi? Senin sırrın mı var?” “Kimseye söylemeyeceğine söz vermelisin,” dedi Venüs, tarağı aldığı yere aynı şekilde koydu ve arkasını döndü. “Söz veriyor musun?” diye sordu, alaycı bir tavırla. “Evet, Prenses. Şimdi söyle, nedir bu sır?” diye sordu Amberlee sırıtarak ve tabaktaki pastadan bir parça alıp, hepsini birden ağzına attı. Yanakları pastayla dolu bir halde bakarak gülmeye de cesaret etti. “Haydi, söyle bana,” dedi, pastayla dolu ağzıyla. Venüs, anlatmaya karar vermeden bir hışımla, “Sadraden yaklaşık on günlük hamile. Bebeği yıllardır ilk defa doğan İrrihunterlardan olacak.” “O hayvanlar beni bile ürkütür. Ve şimdi bir de bebek mi olacak? Evet, bu tam da krallığın ihtiyacı olan şey.” 9


“Hey, söylemek istediğimi yanlış anlama. İrrihunterlar inanılmaz yaratıklardır. Ve birine binmek... Şey, mükemmel...” Amberlee, Venüs’ün bu sözlerinin ardından dudaklarını büzdü ve gözlerini kısarak şiddetli bakışlarıyla bakmaya başladı. “Şey, sen öyle diyorsan… Fakat yolculuğun ne olacak? Ona binmeyi halen düşünüyor musun?” “Kesinlikle. Binmezsem yıkılır,” dedi Venüs ve üzerine çöken işlerinin ağırlığıyla ayağa kalktı. “Toplanmayı bitirmem gerek, yarın sabah yerine bu gece gidiyorum.” Amberlee, başını salladı ve “Teşekkürler, Venüs. Bunun anlamının senin için çok büyük...” dedi ve sesi zayıflamaya başladı, gözleri sırlarla doldu. Sanki aklı başka yerlere gitmişti. Bir saniye sonra, “Bunu bana söyleyen sendin,” diyerek sözlerini tamamladı ve kapıya doğru ilerleyip, aile armasının üzerine elini koydu. Altın kapı parlayarak belirdi ve kayboldu. Amberlee eşiğe yürümeden önce, “Zaren’i doğum günü partinde gördün mü?” diye sordu. “Elbette, neden?” diye sordu, Venüs. Zaren onun özel koruması olduğu için bazen can sıkıcı bir biçimde ona yakın olması gerekirdi. Onu iki yaşından beri hatta belki daha uzun bir zamandır her gün görüyordu. “Onun seni çok fazlasıyla izlediğini fark ettim. Oldukça da yakışıklı… Siyah saç, yeşil göz, uzun boy, güçlü kaslar... Ölümsüzlük ona yakışıyor, sen de öyle düşünmüyor musun?” dedi, cesaret veren bir tavırla başını salladı ve saçıyla oynadı. Venüs, gücenmiş bir tavırla, “Evet, Amberlee. Geri geldiğimde, onunla senin için konuşmamı ister misin?” diye sordu. “Tanrılar adına, hayır! Ben seni kast ediyordum. Sonsuza kadar, Venüs. Gerçekten de sonsuza dek aşksız mı yaşamak istiyorsun?” 10


Venüs, bunu duyunca ellerini birleştirdi ve tırnaklarını avuçlarına batırdı. Kız kardeşi geleceğinde bir birlikteliğin ya da aşkın olmayacağını biliyordu. “Palmo ve ben birbirimize yemin ettik. Krallıklarımız birleşmemize ihtiyaç duyuyor. Yaşam aşktan öte,” dedi Venüs, şifonyerinin yanındaki geniş cama doğru yürürken. Güneşler batıyordu, büyük olan küçükten daha yüksekteydi. Kızıl ve altın renginin her tonu bulutların arasından parlayan, uzun kılıçlar gibi yansıyordu. Venüs, Amberlee’nin gümüş rengi yüzünün sertleştiğini ve yeni ay gibi solduğunu izleyecek kadar doğru zamanda arkasına dönmüştü. Gözleri ateş saçarak, “Aşk, her şeydir,” dedi ve Venüs’ün yanıt vermesine izin vermeden, sessizce uzaklaştı. “İşte bu benim ondan önce doğmuş olmamın diğer nedeni,” diye düşündü, Venüs. Dikkatlice, kalçalarını örten mini elbisesini çıkardı. Gerçekten de çok güzeldi. Annesi bu sabah vermişti ve “Çok özel bir kız için, özel elbise,” demişti. Kraliçe tam olarak böyle söylemişti. Hava sisli ve aydınlıktı. Gün ışığı koluna, bileğine ve boynunun kenarlarına yansıyordu. Uzun pencere kanadı, güneş rengindeydi. Sanki tasarımcı bir parça güneşi yakalamış ve kanadı onunla şekillendirmişti. Elbisesini çıkarıp, koltuğun arkasına astı ve çantasını aldı. Gitmeden önce eklemesi gereken, ihtiyacı olan birkaç şey daha vardı. Temizleme kalıpları ve nefret ettiği yiyecek parçaları bunların arasındaydı. Fakat bunlar oldukça ince ve taşıması kolaydı. Onu Tanrıların evine yapacağı yolculukta ve geri dönüş yolunda bir kaç gün idare edebilirdi. Dolabında bulunan Carania aile armasına dokundu ve kapılar parıldadı. Dolap kapısının yanındaki konsolu açtı ve elbiseler kıs11


mının belirmesi için düğmelere bastı. Ekranda farklı holografik seçimler belirdi. Venüs, koyu mavi olanını seçti. Yumuşak materyal eğildi ve sihirli Cairna örümcekleri dönmeye başladı. Çiğ damlaları gibi parlıyorlardı. Ön taraftaki şerit tomurcuk bir gül gibi açıldı. Dolap, Venüs’ün istediği elbise önüne gelene kadar görünmez bir şerit üzerinde döndü. Nefesini tutarak ona doğru uzandı. Kolunu geri çektiğinde, nefesini özgür bıraktı ve elbiseyi üzerine giyip aynanın karşısına geçti. Aynadaki görüntüsü normaldi fakat birden bir yorgunluğun onu içine doğru çektiğini hissetti. Dev boyutta elleri olan, görünmez bir güç tüm ağırlığıyla onu eziyor gibiydi. Ağırlaşan göz kapakları arasından aynadaki yansımasına doğru baktı ve boynundaki madalyonda mavi bir sıvının akmaya başladığını fark etti. Uzanıp, madalyona dokunduğunda, “Kan,” diye fısıldadı. “Ama nasıl?” Aklı uyuşmuş gibiydi ve hiçbir yanıt bulamadı. Gözleri kararmaya başladı. Bacakları güçsüzleşti. Ayakta güçlükle duruyordu. “Bana neler oluyor?” Lastik gibi bacaklarıyla yatağa doğru sendeleyerek ilerleyebilmek için kollarını uzattı. Şifonyere ve koltuğa tutunarak yatağına gitmeyi başardı. Yatağa oturduğunda, yatakta bulunan vücut sensorları Venüs’ün bedenini otomatik olarak taramaya başladılar ve hemen uyarı sensoru yandı. “Yaşam organların iyi durumda değil. Sen...” diye konuşmaya başladı monoton bir kadın sesi ve aniden sanki kapanmış gibi durdu. Venüs, öfkelenmek ya da korkmak istiyordu fakat tek bir fiziksel ihtiyaç bütün bu duyguların önüne geçiyordu ve o da uykuydu. Başını yumuşacık yastığa koydu ve içinden yolculuğa yarın çıkmak için kendine söz verdi. 12


İKİNCİ BÖLÜM

YALNIZLIK

Michael, Kristal gölüne bir taş attı. Taş üç kez sekerek bulanıklığın derinlerinde kayboldu. Michael bir taş daha almak için döndüğünde, gürültüyle duraksadı. Bir buçuk metre kadar yükseldi ve neler olduğunu görmeye çalıştı. Suyun etrafındaki uzun çıplak ağaçların dalları iskeletlerin parmakları gibi gökyüzüne ulaşıyordu. Karaağaç ve kavak ağaçlarının çıplak dalları arasında köknarların yumuşak, gümüş, yeşil iğneli dallarıyla, çamların yeşil dikenleri uzanıyordu. Küçük Kristal gölünün suları hafif bir rüzgârla hareketlenerek çamurlu sahile ulaştı. Michael döndü ve kolej ceketinin fermuarını kapattı ve arabasının bagajından battaniye aldı. Uzun sarı otlar rüzgârın etkisiyle çocuklar gibi eğiliyorlardı. Büyük ağacın gölgesine, kuru otların üzerine geniş battaniyesini serdi. Zemin donmamış olmasına rağmen düzgündü. Bu durum kısa süre sonra değişecekti. Ekim ortası demek, Wyoming’de don mevsimi demekti. Buna rağmen güzel bir öğleden sonraydı ve piknik yapmak için mükemmel bir havaydı. Kız arkadaşı Cheverly’nin yanında olmasını dilerdi. 13


Pek de mutlu olmadığı ailesinin pisliklerine rağmen o ve Chev’in halen birlikte olması şaşırtıcıydı. Bugüne kadar bir şekilde idare etmişlerdi ve bugün altıncı aylarının yıldönümüydü. Sürpriz yapmak için yemek hazırlamış, sepete koymuş ve Cheverly’nin en yakın arkadaşı Lori’den buluşmalarını planlaması konusunda ona yardım etmesini istemişti. Kristal gölü ve en sevdikleri karaağaçlar altında Michael, Chev’e onu sevdiğini söylemeyi planlıyordu. Geçmişte, bununla ilgili tartışmışlardı çünkü Michael, Chev’e onu sevdiğini söyleyemiyordu. Bunun nedeni ona karşı sevgi dolu duygular beslememesi değildi. Böyle duyguları vardı. Yaşamının pek çoğu duygularını saklamakla geçmişti. Yedi yaşına geldiğinde korkularını, acısını ya da mutluluğunu ve Tanrı korusun sevgisini ifade etmesinin sadece babasının annesine olan sevgisizliği anlamına geldiğini, bunun zamanla annesi üzerinde şiddetli sonuçlara neden olması ile bağdaştırmıştı. Michael’ın sırtında, ayaklarında yaralar vardı ve yanağında ki ince, uzun yarası da bu duygularını kanıtlıyordu. Duygularını hiç bir zaman belli etmemişti. Gerçek sevgi, eğer varsa bunun Cheverly’e olan hisleri olabileceğini düşünüyordu. Aslında gerçek sevginin ne olduğu ile ilgili en ufak bir fikri bile yoktu ama aralarındaki huzuru korumak için onu sevdiğini söylemeye karar vermişti. O kelimeleri söyleyecekti. Lori, Cheverly’i henüz getirmemişti. Chev’i ayrıntıları anlatmadan bir yere götürmenin beceri gerektirdiğini biliyordu. Michael’ın tüm gün okuldaki gizemli davranışları Chev’in kötü bakışlarına neden olmuştu. Büyük ihtimalle bundan dolayı üzgün ve biraz da kırgın hissediyor olmalıydı. Chev’in buna şaşırması gerekiyordu çünkü o anın özel olmasını istiyordu. Bu nedenle Michael, cep telefonu çaldığında rahatladığını hissetti. “Selam, Lori. Neredesin?” dedi 11yürümeye başladığında. 14


“Üzgünüm dostum ama onu bulamıyorum. Aradım. Mesajlar bıraktım. On tane mesaj attım ama bana yanıt vermiyor.” Michael, bunu duyduğunda Chev’in gitmiş olabileceği yerleri düşünmeye başladı. Çalışıyor olabilirdi. Amigo antrenmanında olabilirdi. Alışveriş merkezinde olabilirdi. “Sanırım, onu ben arasam daha iyi olacak. Umarım çıldırmış bir halde değildir,” dedi. Eski, turuncu converse ayakkabılarıyla yere vurdu. “Evet, Cheverly’nin sürprizler için nasıl hissettiğini bilirsin.” “Teşekkürler, Lori,” dedi Michael ve telefonu kapatıp, Chev’in telefonunu aradı. Telefon hemen sesli mesaja yönlendi. Michael, önce Chev’e mesaj bıraktı ve sonra mesaj attı. “Chev, yıldönümümüz kutlu olsun. Sana gölde ağaçların yanında sürpriz yapmak istemiştim. Gel, ara ya da mesaj at.” Mesaja başka sözler ekleyip, eklememek konusunda emin olamadı. Chev, o iki kelimeyi duymak için çok uzun süredir bekliyordu ve çok daha iyi olabilirdi. Onları heceledi, “Seni seviyorum,” diye yazdı ve gönderme tuşuna bastı. Battaniyenin üzerine oturup, yaşlı ağacın altına uzandı. Ağacın üzerinden bağırarak büyük bir kuş uçtu. Bu bir kartaldı. Gölün üzerinde daireler çizdi ve pençelerini suya daldırarak balık yakaladı. Bu Michael’a yemeği ve karnının guruldadığını anımsatmıştı. Piknik sepetine uzanıp içinden fıstık ezmeli, marmelatlı sandviçi çıkardı. Gurme sayılmazdı ve iyi bir aşçı da değildi. Ama yine de bütün bunların ötesine ulaşarak, tatlı kurabiyeler pişirdi ve kurabiyeler soğuduğunda onların bir kenarını erimiş çikolataya batırarak süsledi. Bunlar Chev’in favorileriydi. Michael, onlara da baktı. Pişirirken ne kadar da zorlanmıştı. Tereyağı ve çikolata kokusu burnuna geldikçe ağzı sulanıyordu. Eğer Chev acele etmezse, büyük ihtimalle onları yiyecekti. Diğer bir sandviçin daha paketini açtı ve onu da aç bir kurt gibi yedi. 15


Kısa süre sonra ise uzaktan gelen motor sesini duydu ve sese doğru döndü. Havayı büyük bir toz bulutu kapladı ve birkaç saniye sonra, siyah bir kamyon göl kenarındaki açıklığa geldi. Michael, kamyonu büyük halojen lambalarından, krom kenarlarından ve bu kenarların parlak, gümüş cilasından tanıyordu. Kamyon Vinny Smith’e aitti. Havaya yapışkan kirini saldıktan sonra göl kenarında durdu. Motor kapandı. Eğer Vinny arkadaşlarıyla parti vermek için gelmiş olsaydı kamyonetten atlayıp dışarı çıkmış olması ve diğer arabaların da onu takip etmesi gerekirdi ama öyle olmadı. Kamyonet gölün diğer tarafında park etmiş bir şekilde durdu, bu Vinny’nin yanında bir kız olduğu anlamına geliyordu. Orada neler olduğunu düşündüğünde Michael’ın aklına gelen olasılık, Chev ile olan ilişkisini düşünmesine neden olmuştu. Aklına onunla geçirdiği güzel zamanlar gelmişti. Chev, tam da Michael’ın tipiydi. Yasemin kokulu siyah saçları, yuvarlak yüzü, yumuşak teni ve mükemmel kıvrımları olan vücudu... Üzerine tam olarak oturan süveteriyle harika görünüyordu. İşte o sözleri söylemeye karar vermesinin diğer bir nedeni de buydu. “Seni seviyorum,” diye tekrar ettikten sonra cep telefonunu kontrol etti. Ne sesli, ne de yazılı mesaj gelmişti. Yeniden aramaya karar verdi ve bu kez telefon çalıyordu. Tam da bu sırada Michael, Vinny’nin kamyonetinin kapısının açıldığını ve dışarı bir kızın çıkıp, kapıyı kapattığını gördü. Kızın çalan telefonu, Michael’ın etrafını saran sessizliğin içinde çınlıyordu. “Selam Michael,” dedi. Michael Chev’in sesini hem kulağındaki telefonda, hem de gölün diğer tarafından duyuyordu. Michael, adeta donup kalmıştı. Yanıt veremeyecek kadar şaşkın bir haldeydi. Ona yolladığı mesajı görmemiş olabilir miydi? Yoksa görmüş müydü? Aklında bu düşüncelerle ayağa kalktığında, Chev’in telefonun diğer tarafından gelen sesini duydu. “Michael, orada mısın?” 16


“Chev,” diye fısıldadı. “Sana mesaj yazdım. Almadın mı?” Gölün ağır nemli ve ekşi kokusunun midesini bulandırdığını hissetti. Beş dakika önce öğleden sonranın serinliği onu canlandırırken şimdi kaybolmuştu. Sırtından akan ter, atletinin ve gömleğinin üzerine yapışıp, kaşındırmasına neden olmuştu. “Hayır, bekle” dedi Chev. Bu sırada Michael gölün diğer tarafından onun telefonunu indirip baktığını gördü. Mesajı okurken yüzündeki ifadeyi görür gibiydi. Dehşet ya da belki de korku. Belki de bütün bu olanları komik bulmuştu. Telefonu kaldırıp, kulağına götürdü ve başını kaldırıp Michael’ı aramaya başladı ama mesafe nedeniyle Michael onun yüz ifadesini göremiyordu. Arkadan Vinny’nin country müziklerinin sesi geliyordu. “Üzgünüm,” dedi Chev ve elini ağzına götürdü. Michael, o kadar öfkelenmişti ki düzgün düşünebilmek için mücadele veriyordu. O sırada yapmak istediği tek şey Vinny’yi lapaya çevirene kadar dövmekti. Futbol takımında birlikte oynuyorlardı. Michael, Vinny’nin iyi biri olduğuna inanırdı. Hâlbuki ona en uygun tanım ancak pislik olabilirdi. Kahrolası! Vinny ile kendi yöntemiyle hesaplaşacaktı. Chev’in ise artık hiçbir anlamı yoktu. O, kararını vermişti ve Michael’ı aptal yerine koymuştu. Telefona, “Bu yaptığın, yapmaya devam ettiğin... Her ne yapıyorsan...” dedi ve kız arkadaşı ile Vinny’nin yaptıklarının görüntüsü, hatta daha kötüsü aklında belirdi. Elini başına götürerek, düşünceleri uzaklaştırmaya çalıştı. “Chev,” diye fısıldadı, yerdeki taşa tekme atarken. “Nasıl yapabildin? Bunu bilmem gerekirdi,” dedi Michael, buz gibi acı bir sesle. “Yanlış anladın, Michael. Ben... Biz...” “Bir şey daha...” dedi ve öfkesi artarken duraksadı. Mazeret üretmeye çalışıyordu ve Michael onu duymak istemiyordu. Eğer bir şey yapmıyorlarsa, neden buraya onunla gelmişti? O kadar 17


gün içinden neden bugünü seçmişti? Cinayet bile bundan daha iyiydi. En azından bunu, bu, bu acıyı hissetmemiş olurdu. Kahrolası, Chev! “Michael, ben...” “O mesajı, o sözleri duymayı çok istiyordun ve şimdi al, sok bir tarafına.” “Pislik,” diye bağırdı, Chev ve telefonu kapattı. “Ha,” diye bağırdı Michael ve telefonu kapattı. “Ben tam bir pisliğim, ben...” diye bağırdı, Michael gölün diğer tarafına. Ve sepeti alıp, ters çevirerek, içindeki yiyecekleri yere döktü. Battaniyeyi alıp, arabasına doğru ilerledi. Bu kız onu sinirlendirmeyen ve sadık kaldığını düşündüğü tek kızdı. Bagajı açtı ve sepetle, battaniyeyi içine koydu. Sonra yavaşça kapattı. Sürücü koltuğuna geçip, motoru çalıştırarak dikiz aynasına baktığında yansımasını gördü. “Sen tam bir aptalsın, pislik herif!” dedi ve gazı kökleyerek hızla uzaklaştı. Michael sürmeye devam ederken, Chev’i düşünmemeye çalışıyordu fakat bunun imkânsız olduğunu biliyordu. Chev, hiç de komik olmayan bir şekilde komik duruma düşmüştü. Bunu ona yapmaya nasıl cesaret edebilmişti? “Ne bekliyordun? Bunu hak ettin,” dedi Michael, kendi kendine. Olacağı buydu. Sevginin ailesini nasıl etkilediğini görmüştü ve bunu ona yansıtmışlardı. Chev ile durumun farklı olacağını nasıl düşünmüştü? Sevgiye çıkış yoktu. Sevgi. Derin bir nefes aldı. Böyle bir duruma bir daha asla düşmeyecekti.

18


Sürgün