Page 1

Sandra Brown _ Görgü Tanığı (The Alibi) GÖRGÜ TANIĞI Orijinal adı: The Alibi Yazarı: Sandra Brown Çeviri: Sedef Üçtuğ Düzelti: Sedat tmza Düzenleme: Gülen Işık Film-Grafik: Ebru Grafik Baskı-Cilt: Melisa Matbaası 1. Baskı: Ekim 2004 ISBN: 975 331 649-6 © 1999 Sandra Brown © Epsilon Yayıncılık Hizmetleri Tic. San. Ltd. Şti. Yayımlayan: Epsilon Yayıncılık Hizmetleri Tic. San. Ltd. Şti. Osmanlı Sk. 24/4 80090 Taksim/Đstanbul Tel: 0212.252 38 21 pbx Faks: 252 47 29 Internet adresi: www.epsilonyayinevi.com e-mail: epsilon@epsilonyayinevi.com Genel Dağıtım: Yeni Çizgi Yayın Dağıtım Ltd. Şti. Gürsel Mah. Alaybey Sk. No:7 Kâğıthane/Đstanbul Tel: 0212.220 57 70 pbx Faks: 222 61 55 Đnternet adresi ve on-line alışveriş: www.yenisayfa.corn GÖRGÜ TANIĞI Sandra Brown Çeviri Sedef Üçtuğ

Tarayan: Kitappiri 1. Cumartesi Çığlık, otel koridorunun klimalı sessizliğini delip geçti. Süit odaya daha ancak birkaç saniye önce girmiş olan oda hizmetçisi sendeleyerek dışarı çıktı. Bir yandan hıçkırırken bir yandan da yardım çağırıyor, diğer odaların kapılarına rasgele vuruyordu. Daha sonra müdürü kendine hakim olamadığı için onu azar-layacaktı, ama şu an için gerçekten sinir krizi geçiriyordu. Ne yazık ki o öğleden sonra otel müşterilerinden pek azı odasındaydı. Çoğu dışarı çıkmış, Charleston'un tarihi semtinin eşsiz güzelliklerinin tadını çıkarmakla meşguldü. Ama oda hizmetçisi sonunda müşterilerden birini, anormal sıcaktan bitkin düşüp biraz kestirmek için odasına dönmüş olan Michigan'lı bir adamı uyandırmayı başardı. Adam, uyku sersemi olmasına rağmen, hizmetçinin yaşadığı paniğin olsa olsa korkunç bir felaketten kaynaklanabileceğini hemen anladı. Kızın gevelediklerinden bir anlam çıkarmayı bile beklemeden resepsiyonu aradı ve otel personelini üst kattaki acil durum için harekete geçirdi. Yeni açılan Charles Towne Plaza'da devriye görevi yanan iki polis memuru çağrıyı alır almaz otele geldiler. Telaş içindeki bir otel güvenlik görevlisi, onları kat hizmetçisinin yatakları yapmak için girdiği süite çıkardı. Yatakların yapılmasına pek bir gerek kalmamıştı, çünkü odada kalan müşteri süitin salon kısmında boylu boyunca yere uzanmış, cansız yatıyordu. Polislerden biri cesedin yanına diz çöktü. "Aman Tanrım... bu o değil mi?" "Ta kendisi," diye cevap verdi arkadaşı, aynı şaşkın ifadeyle. "Kalıbımı basarım müthiş bir fırtına koparacak bu." Loın'ncı L/jöiüm


Kadın dans çadırına girdiği anda adam onu fark etti. Vücutlarını saran dar yazlık elbiseler giymiş diğer kadınların arasında hemen göze çarpıyordu. Şaşırtıcı bir biçimde de tek başınaydı. Ne yöne gideceğine karar vermek için durduğunda, gözleri bir an için orkestranın bulunduğu sahneye takıldı. Ardından dans pistine, sonra da pistin etrafına gelişigüzel dizilmiş masa ve sandalyelere doğru yürüdü. Boş bir masa bulunca ilerledi ve oturdu. Çadır, çapı yaklaşık otuz metre olan bir daire biçimindeydi. Altına parlak Noel ışıkları asılmış olan koni biçimindeki çatısı dışında her yanı açık olmasına rağmen sesi içeride tuttuğundan gürültü inanılmaz bir boyuttaydı. Orkestra, belli ki desibel arttıkça atladıkları notaların daha zor fark edileceğini düşündüğünden, yeteneksizliğini sesi yükselterek kapatmaya çalışıyordu. Yine de canhıraş bir hevesle çalıyor ve müthiş bir şov sergiliyordu. Org ve gitar çalanlar sanki aletlerini parçalıyor gibiydiler. Armonika çalanın örülü sakalı kafasını her oynatışında hoplayıp zıplıyordu. Kemancı bir yandan yayıyla telM leri kesmeye çalışırken bir yandan da sarı kovboy çizmelerini göstererek büyük bir enerjiyle dans ediyordu. Baterist ise bildiği tek bir ritmi canla başla çalıyordu. Kalabalığın, aynı Hammond Cross gibi bu ahenksiz müziğe pek aldırış ettiği yok gibiydi. Ama tuhaf da olsa panayırdaki bu şamatanın bir şekilde insanı rahatlatıcı bir yönü vardı. Hammond tüm bu gürültüyü -lunaparktan gelen çığlıkları, dönme dolabın tepesindeki şamatacı oğlanların ıslıklarını, bitap düşmüş bebeklerin ağlamaların*, çanları, düdükleri, kornaları, bir karnavala özgü her türlü bağırtıyı, kahkahayı-zihnine kaydetti. Aslında bugünkü programında bir panayıra gitmek yoktu. Yerel gazetede ve televizyonda çok önceden duyurusu yapılmış olabilirdi, ama onun gözünden kaçmıştı. Charleston'dan yaklaşık yarım saatlik mesafede kurulmuş olan panayır yerine tamamen tesadüfen düşmüştü. Onu durmaya zorlayan şeyin ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyecekti. Panayırlara meraklı biri olduğu söylenemezdi. Anne babası onu hiç böyle bir yere götürmemişti. Zaten bu tür kalabalık eğlencelerden her ne pahasına olursa olsun uzak dururlardı. Bu tür yerlerde bulunan insanları kendilerinden saymazlardı çünkü. Normal olarak herhalde Hammond da aynı şeyi yapardı. Ukalalığından değil, ama çok uzun saatler çalıştığından boş zamanlarını bencilce kullandığı ve nasıl değerlendireceği konusunda seçici olduğundan bu böyleydi. Biraz golf, birkaç saat balık tutma, . bir sinema, iyi bir restoranda sakin bir akşam yemeği, bunlar tamamdı ama ya panayır? Đşte bunun zevkli uğraşlar listesinin başında yer almayacağı kesindi. Ama özellikle bu öğleden sonra tüm bu kalabalık ve gürültü onu bir biçimde çekmişti. Yalnız kalsa herhalde arpacı kumrusu gibi başındaki dertleri düşünüyor olurdu. Bu düşünceler ise büsbütün moralini bozardı; oysa bitmekte olan yazın hafta sonlarında kimin canı böyle bir şey isterdi ki? O yüzden otoyolda yaptığı hız gittikçe düşüp de -girişimci ruhlu, bir çiftçinin inşa ettiği- otlaktan bozma geçici otoparka doğru kaplumbağa hızıyla ilerleyen trafiğe takıldığında, diğer arabalara, karavanlara ve pikaplara uymuş ve kuyruğu bozmamıştı. Çiftçi adına para toplamakta olan tütün çiğneyen gence iki dolar vermiş ve şansına arabasını park edecek bir ağaç altı bulmuştu. Arabadan inmeden ceketini, kravatını çıkartmış ve gömleğinin kollarını sıvamıştı. Đnek pisliklerine basmadan yürümeye çalışırken kumaş pantolon ve mokasen yerine keşke blucin ve bot giy-seymişim diye düşünmüş, ama bir yandan da giderek keyiflenmeye başlamıştı. Burada kimse tanımıyordu onu. Canı istemezse kimseyle konuşmaya mecbur değildi. Yapılması gereken hiçbir şey, katılmak zorunda olduğu hiçbir toplantı, cevaplandırması gereken hiçbir telefon mesajı yoktu. Ne buranın mesleğiyle bir ilgisi vardı ne de o buradaki herhangi birinin iş arkadaşı veya oğluydu. Gerilim, öfke ve sorumluluk duygusunun ağırlığı üzerinden akıp gitmeye başlamıştı. Bu özgürlük hissi sersemletmişti onu.


Panayır alanı, üzerinde sıcaktan eğilip bükülmüş, hareketsiz duran rengarenk flamalar asılı naylon bir iple ayrılmıştı. Bunaltıcı havada, pişmekte olan -abur cubur- yiyeceklerin keskin ve insanın ağzını sulandıran o güzel kokusu vardı. Uzaktan müziğin sesi hiç de kötü gelmiyordu. Hammond burada durduğu için birden kendini çok mutlu hissetmişti. Buna ihtiyacı vardı; böyle bir yalnızlığa. Turnikeden geçen onca insana rağmen, burada gerçek anlamda yalnızdı. Charleston'dan ayrılırken niyeti tek başına sakin bir akşam geçirmekti. Ama böylesine büyük, gürültülü bir kalabalığın içinde yapayalnız kalmak ona şimdi daha iyi gelmişti. Kestane rengi saçlı kadın, Hammond'un tam karşısına oturduğundan bu yana orkestra iki şarkı çalmıştı. Bu süre boyunca Hammond kadını seyretmiş ve hakkında fikir yürütmüştü. Büyük bir olasılıkla birinin, herhalde kocasıyla çocuklarının gelip ona katılmasını bekliyor olmalıydı. Kendisinden daha genç, belki otuzlarının başındaydı. Yani benzinden tasarruf etmek için arabaların ĐL 11 sırayla kullanıldığı yaşlardaydı. Đzci liderleri. Okul aile birliği üyeleri. Çocuklarının DTT aşılarıyla, diş tedavileriyle uğraşan, beyazları daha beyaz, renklileri daha parlak yapmak için didinen ev kadınları. Hammond böyleleri hakkında bildiklerini televizyon reklamlarından öğrenmişti ve bu kadın da bu sınıfa giriyor gibiydi. Tek farkla ki biraz fazla ... sinirli görünüyordu. Babaları çocukları atlıkarıncaya bindirirken birkaç dakikalığına dinlenmenin keyfini çıkaran bir anneye pek benzemiyordu. Gönüllü Kadınlar Birliği'ne ya da diğer sivil toplum örgütlerine üye olan, salatadan oluşan öğle yemeklerine giden, çocukları için doğum günü partileri, kocalarının iş arkadaşları için akşam yemekleri düzenleyen, aerobik dersleriyle Đncil okuma seansları arasındaki zamanlarında haftada bir iki kere şehir kulüplerinde golf ve tenis oynayan ahbap eşlerinin o sakin, becerikli havası yoktu onda. Đki üç çocuk doğurmuş bir kadının düzgün, yumuşak hatlı vücut yapısına da sahip değildi. Sıkı ve atletik bir vücudu vardı. Kısa eteği ve alçak topuklu sandaletlerinin ortaya çıkardığı adaleli, ince uzun, güneş yanığı bacakları güzel -hayır, şahaneydi. Yuvarlak yakalı kolsuz bir bluz giymiş, bluzla takım hırkasını da gevşek bir biçimde boynuna dolamıştı. Şık ve zarif kıyafetiyle çoğu şortlu, lastik ayakkabılı kalabalıktan bir gömlek üstün görünüyordu. Masanın üzerine koyduğu el çantası yalnızca bir anahtarlık, bir mendil ve belki de bir ruj alabilecek büyüklükteydi; genç bir annenin içini su şişesi, ıslak mendil, atıştıracak bir şeyler ve acil bir durum ortaya çıktığında günlerce hayatta kalmalarına yetecek kadar ıvır zıvırla doldurabileceği büyüklükte bir çanta değildi. Hammond analitik bir zekâya sahipti. Tümdengelim onun güçlü yanıydı. O yüzden de neredeyse kesinlikle bu kadının bir anne olmasının mümkün olmadığı sonucuna vardı. Tabii bu onun evli ya da biriyle ilişkisi olmadığı ve adam her kimse veya aralarındaki ilişki her neyse birini beklemediği anlamına gelmiyordu. Kendini mesleğine adamış bir kadın olabilirdi. Đş dünyasını altüst eden cerbezeli biri. Başarılı bir satış elemanı. Uyanık bir girişimci. Borsa komisyoncusu. Bankacı. Hammond bir yandan sıcakta giderek ılınmakta olan birasını yudumlarken bir yandan da kadını ilgiyle süzmeye devam etti. Sonra birdenbire kadının kendisine bakmakta olduğunu fark etti. Bakışları karşılaştığında, belki de onu seyrederken yakalanmış olmaktan utandığı için kalbi küt küt atmaya başladı. Ama gözlerini kaçırmadı. Pistte dans edenler aralarından geçtikçe birbirlerini görmeleri zaman zaman engellense de bu göz temasını birkaç saniye boyunca sürdürdüler. Derken kadın o kalabalıkta bakacak başka birini bulamamış olmaktan utanmış gibi birden gözlerini kaçırdı. Kadının bakışma gibi önemsiz bir şeye böylesine çocukça bir tepki göstermiş olmasına canı sıkılan Hammond, bir masa boşalır umuduyla dikilip durmakta olan iki çifte yerini terk edip kalktı. Đnsan kalabalığının arasında zig zağlar çizerek dans edenlerin susuzluğunu gidermek için kurulmuş olan bara doğru ilerledi.


Burası oldukça popüler bir yerdi. Bölgedeki çeşitli askeri üs-lerden gelenler üçerli gruplar halinde barda dikiliyordu. Üstlerinde üniformaları olmasa bite sıfır numara kesilmiş saçlarından kim oldukları anlaşılıyordu. Bir yandan içkilerini içerken bir yandan kızları kesiyor, birbirlerinden daha havalı görünmeye çalışırken kız tavlama konusunda kimin daha şanslı olduğu üzerine bahse giriyorlardı. Barmenler olabildiğince hızlı bir şekilde bira yetiştiriyorlarsa da talebi bir türlü karşılayamıyorlardı. Hammond birinin dikkatini çekmek için birkaç defa çabaladıysa da sonunda pes edip bir bira daha ısmarlamak için kalabalığın dağılmasını beklemeye karar verdi. Kendini, hiç kuşkusuz masada tek başına otururken olduğu kadar acınacak hissetmiyordu artık. Dans pistinin karşı tarafında kadının oturmakta olduğu masaya doğru baktı. Bir anda morali yeniden bozuldu. Masadaki boş sandalyelere üç adam gelip oturmuştu. Đçlerinden birinin geniş omuzları Hammond'un kadını görmesine engel oluyordu. Üstlerinde üniforma yoktu ama saçlarının kesiliş biçimine ve kendilerine aşırı güvenli hallerine bakarak deniz piyadesi olduklarını tahmin etti. Bunda şaşılacak bir şey yoktu. Hayal kırıklığına uğramıştı belki ama şaşırmamıştı. Bir cumartesi gecesini yalnız geçiremeyecek kadar güzel bir kadındı o. Yalnızca sevgilisinin gelmesini bekliyordu, işte o kadar. Panayıra tek başına bile gelmiş olsa, uzun süre yalnız kalmayacağı belliydi. Hele böyle bir et pazarında. Hafta sonu iznine çıkan bekâr bir askerin içgüdüleri ve tek amacı bir köpekbalığınmkin-den farklı değildi. Onların kafalarında tek bir hedef olurdu: Geceyi birlikte geçirecek bir bayan arkadaş bulmak. Oysa bu kadının dikkat çekmek için çaba sarf etmesine bile gerek yoktu. Aslında Hammond'un onu tavlamak gibi bir düşüncesi olamazdı. Bunun için çok yaşlıydı. Yeni yetmeler gibi davranıp ortalığı birbirine katacak hali yoktu. Üstelik bu pek uygun düşmezdi, değil mi? Biriyle ciddi bir ilişkisi yoktu ama tümüyle serbest de sayılmazdı. O sırada kadın birden ayağa kalktı, hırkasını aldı, küçük el çantasını omuzuna taktı ve gidiyormuş gibi arkasını döndü. Aynı anda masada oturan üç adam ayağa fırlayıp etrafını sardılar. Đçlerinden bozulmuş gibi görünen biri kolunu kadının omuzuna attı ve yüzüne doğru eğildi. Hammond adamın dudaklarının oynadığını görebiliyordu; her ne söylediyse arkadaşları buna kahkahayla güldü. Ama kadın söyleneni komik bulmamış olacak ki başını çevirdi. Kendini zor bir durumdan bir olay çıkarmadan kurtarmaya çalışıyormuş gibi geldi Hammond'a. Askerin boynuna doladığı kolunu tutup indirdi ve zoraki bir şekilde gülümseyerek bir şeyler söyledi; sonra da gidiyormuş gibi arkasını döndü. Ama yenilen yiğit kavgaya doymazmış örneği, adamın vazgeçmeye niyeti yoktu. Arkadaşlarının da dürtmesiyle kadının peşinden seyirtti. Kolundan tutup çektiği anda Hammond harekete geçti. Dans pistini nasıl geçtiğini daha sonra hatırlamayacaktı, ama hafif bir müzikle ileri geri sallanan çiftlerin arasına dalmış olmalıydı, çünkü birkaç saniye içinde kendini iri kıyım iki piyadenin arasında bulmuş, inatla kadının peşini bırakmayanı eliyle itmiş ve ağzından şu sözler dökülmüştü: "Affedersin, tatlım. Tam çıkarken Norm Blanchard'a çattım; nasıl makineli tüfek gibi konuştuğunu bilirsin. Neyse tam bizim şarkımız çalarken yetiştim." Sonra da kolunu kadının beline dolamış ve onu dans pistine doğru sürüklemişti. "Talimatlarımı aldın mı?" "Evet, Komiserim. Kimse içeri girmeyecek, kimse dışarı çıkmayacak. Bütün girişçıkışları engelledik." "Bu herkes için geçerli. Đstisna yok." "Evet, efendim." Dedektif Rory Smilow verdiği emirleri bir kez daha vurguladıktan sonra üniformalı polis memuruna başıyla selam verdi ve otelin ana kapısından geçerek Charles Town Plaza'ya girdi. Merdivenler birçok tasarım dergisi tarafından bir mimarlık şaheseri olarak gösterilmiş ve yeni kompleksin sembolü haline gelmişti. Lobi katına hâkim geniş basamaklı iki merdiven güneyli misafirperverliğini temsil ediyordu. Görkemli kristal avizeyi kucaklarca-sına lobiden on iki metre yüksekte tekrar buluşuyor ve ikinci kattaki galeriyi oluşturuyorlardı.


Lobinin her iki katında polisler, otel çalışanları ile müşterilerin arasına karışmıştı. Artık beşinci katta cinayete benzer bir şey olduğunu öğrenmişti herkes. Hiçbir şey bir cinayet kadar sabırsız bir atmosfer yaratmaz, diye düşündü Smilovv, etrafına bakarken. Ellerinde fotoğraf makineleriyle güneşte yanmış, kan ter için11 deki turistler ortalıkta dönüp duruyor, gördükleri her yetkiliye sorular soruyor, kendi aralarında konuşuyor, kurbanın kimliği ve cinayet sebebi konusunda tahminler yürütüyordu. Đyi dikilmiş takım elbisesi ve manşetli gömleğiyle Smilovv dikkat çekici bir biçimde şık giyinmişti. Dışarıdaki boğucu sıcağa rağmen üstündekiler, bırakın nemli görünmeyi, tam tersine pırıl pırıl ve kupkuruydu. Emrinde çalışanlardan biri öfkeli bir anında burnundan soluyarak Smilow"un hiç terleyip terlemediğini sormuştu. "Tabii ki hayır," diye cevap vermişti bir polis arkadaşı. "Uzaylıların ter bezlerinin olmadığını herkes bilir." Smilovv kararlı bir biçimde asansörlere doğru ilerledi. Girişte konuştuğu polis memuru geldiğini haber vermiş olmalıydı ki bir başka polis asansörün içinde, kapıyı açık tutmuş, onu bekliyordu. Smilovv adamın bu kibarlığına bir karşılık vermeden asansöre bindi. "Ayakkabılarınızın boyası duruyor mu, Mr. Smilovv?" Smilow başını çevirdi. "A, evet, Smitty. Teşekkürler." Herkesin sadece ön ismini bildiği adam otel lobisinin dışında üç kişilik bir kulübede ayakkabı boyacılığı yapıyordu. Uzun yıllar boyu şehir merkezindeki bir başka otelin demirbaşı olmuştu. Yakın zamanda ise Charles Towne Plaza'nın cazibesine kapılmış ve müşterilerini de peşi sıra taşımıştı. Smitty başka şehirlerden gelenlerden bile iyi bahşiş alırdı çünkü ne yapılacağını, nereye gidileceğini, Charlestovvn'da neyin nerede bulunacağını otel çalışanlarından daha iyi bi'irdi. Rory Smilovv da Smitty'nin müdavimlerindendi. Başka zaman olsa biraz hoşbeş için dururdu ama şimdi acelesi vardı ve alıkon-duğuna içerlemişti. Ters bir ifadeyle "Sana daha sonra uğrarım, Smitty," dedi. Asansörün kapısı kapandı. Üniformalı polisle birlikte hiç konuşmadan en üst kata kadar çıktılar. Smilovv iş arkadaşlarıyla, hatta kendisiyle aynı rütbede olanlarla bile hiçbir zaman fazla samimi olmazdı -nerede kaldı astlarıyla! Üzerinde çalıştığı bir konuya ilişkin olmadığı sürece hiçbir zaman biriyle konuşma başlatmazdı. Çalıştığı bölümde onunla sohbet etmeye teşebbüs edecek kadar korkusuz olanlar, kısa zamanda bunun boşa kürek çekmek olduğunu keşfederlerdi. Hali tavrı onunla dost olmak isteyenlerin cesaretini kıracak türdendi. Đki dirhem bir çekirdek görünüşü bile insanlarla arasına mesafe koyardı. Asansörün kapısı beşinci katta açıldığında Smilovv alışık olduğu bir heyecanı tekrar hissetti. Kimi sönük, yavan, kimi oldukça tüyler ürpertici sayısız cinayet mahallinde bulunmuştu. Bazıları sıradan, hemen unutulan cinsten olurdu. Bazıları ise ya katilin hayal gücünden, cesedin bulunduğu yerin tuhaflığından, cinayetin işleniş biçimindeki acayiplikten, kullanılan silahın özelliğinden ya da kurbanın yaşı ve durumundan ötürü sonsuza kadar unutulmazdı. Ama her seferinde bir cinayet mahalline ilk gelişinde adrenalininde bir yükselme hisseder ama bundan dolayı bir utanma hissine kapılmazdı. Bu işi yapmak için yaratılmıştı. Đşini seviyordu. Asansörden dışarı adımını attığında koridordaki sivil giyimli polisler arasındaki sohbet azaldı. Saygılarından ya da korkularından yana çekildiler ve Smilovv içinde bugün bir adamın öldüğü süit odanın kapısına doğru ilerledi. Önce oda numarasını not etti, sonra da içeri bir göz attı. Cinayet Mahalli Birimi'ni oluşturan yedi pofisi içeride, görevlerinin başında bulmak onu memnun etti. Đşlerini eksiksiz yaptıklarını görmekten mutlu olmuş bir şekilde Cinayet Masası'ndan gönderilmiş olan üç dedektife doğru döndü. Đçlerinde sigara içmekte olan biri aceleyle sigarasını ayaklı kül tablasına basarak söndürdü. Smilovv adama gözlerini kırpmadan soğuk bir bakış fırlattı. "Umarım tabladaki kumda önemli bir delil yoktu, Collins."


Dedektif tuvalete gittikten sonra elini yıkamadığı için azarlanan bir üçüncü sınıf öğrencisi gibi ellerini cebine soktu. "Dinleyin beni," dedi Smilovv hepsine birden. Hiçbir zaman 11 sesini yükseltmezdi. Çünkü buna hiç gerek yoktu. "Tek bir hatayı bile hoş görmem. Eğer burada bir şey yerinden oynarsa, kuralların uygulanmasında ufacık bir ihmal olursa, birinin özensizliği yüzünden zerre kadar bir delil bile gözden kaçar veya yok edilirse suçlunun anası bellenecektir. Şahsen, benim tarafımdan." Tek tek adamların gözlerinin içine baktı. Sonra da "Tamam, hadi bakalım," dedi. Sırayla odaya girerken ellerine naylon eldiven taktılar. Her birinin özel bir görevi vardı; o yüzden de hepsi yavaş adımlarla, dokunmamaları gereken hiçbir şeyi ellemeden işlerinin başına geçtiler. Smilow olay yerine ilk gelen iki polis memurunun yanına yak- laştı. Herhangi bir girişe gerek duymadan "Cesede el sürdünüz mü?" diye sordu. "Hayır, efendim." "Herhangi bir yere dokundunuz mu?" "Hayır, efendim." "Kapı tokmağına?" "Buraya geldiğimizde kapı açıktı. Cesedi bulan oda hizmetçisi kapıyı açık bırakmış. Ama otelin güvenlik görevlisi dokunmuş olabilir. Sorduğumuzda hayır dedi ama..." Omuzlarını silkti. "Ya telefona?" diye sordu Smilovv. "Hayır, efendim. Kendi cep telefonumu kullandım. Ama yine biz gelmeden önce güvenlik görevlisi telefonu kullanmış olabilir." "Şimdiye kadar kimlerle konuştunuz?" "Yalnızca güvenlik görevlisiyle. Bize de zaten o haber vermişti." "Ne söyledi peki?" "Cesedi bir oda hizmetçisinin bulduğunu." Eliyle cesedi gösterdi. "Tam bu biçimde. Yüzükoyun yatar halde. Sırtında, sol kürek kemiğinin altında iki kurşun yarası var." "Hizmetçiyi sorguya çektiniz mi?" "Çalıştık. Öyle kötü durumdaydı ki pek bir şey öğrenemedik. Üstelik kız yabancı. Nereli olduğunu bilmiyorum," diye cevap verdi polis memuru, Smilow'un merakla kalkan kaşlarına bakarak. "Aksanından çıkaramadım. Hiç durmadan 'Adam ölmüş' diye tekrar edip ağlayıp zırlamaktan başka bir şey yapmıyor. Ödü kopmuş zavallının." "Adamın nabzına baktınız mı?" Polis memuru yanındaki arkadaşına döndü. Đlk defa söze karışan arkadaşı "Ben baktım," dedi. "Ölmüş olduğuna emin olmak için." "Öyleyse ona dokundun." "Şey, evet. Ama sadece nabzına bakmak için." "Yani bir şey hissetmedin." "Nabız atışı mı?" Memur başını iki yana salladı. "Hayır. Ölmüştü. Hiç şüphe yok." O ana kadar cesetle hiç ilgilenmemiş olan Smilovv ölmüş olan adamın yanına geldi. "Doktordan haber var mı?" "Yoldaymış." Smilow cevabı duydu ama gözlerini cesede dikmiş, dikkatle bakıyordu. Kendi gözleriyle görünceye kadar kurbanın Lute Pet-tijohn olduğuna inanamamıştı. Birçok şeyin yanı sıra eski, harap pamuk deposunu yeni, görkemli Charles Towne Plaza'ya dönüştüren şirketin Yönetim Kurulu Başkanı olan Pettijohn herkesin tanıdığı ama şöhreti pek de iyi olmayan biriydi. Bir zamanlar da Rory Smilovv'un eniştesiydi. 11 20 CBöfüzn "Teşekkür ederim," dedi kadın. ''Rica ederim," diye cevap verdi Hammond. "'Giderek can sıkıcı olmaya başlamıştı." "Numaramın işe yaradığına sevindim. Aksi takdirde sadece o üçünü değil bardaki bütün küstah herifleri de peşime takacaktım." "Cesaretinize hayran oldum." "Ya da aptallığıma. Canıma okuyabilirlerdi." Kadın bu sözlere gülümsedi ve o an Hammond bir şövalye gibi o aptalca dürtüyle onu kurtardığına bir kez daha memnun oldu. Onu fark ettiği anda cazibesine kapılmıştı, ama yanı başında olup arada bir engel olmadan ona bakabilmek dans


pistinin karşısından görmekle karşılaştırılamazdı. Kadın, Hammond'un ısrarlı bakışlarından gözlerini kaçırıp omuzunun üzerinden belirsiz bir noktaya bakmaya başladı. Baskı altında soğukkanlılığını koruyabiliyordu. Bundan hiç kuşku yoktu. "Arkadaşınızdan ne haber?" diye sordu kadın. "Arkadaşım mı?" "Mr. Blanchard. Norm, adı öyle değil miydi?" "Haa," dedi Hammond, hafifçe gülerek. "Bu adı ilk defa duyuyorum." "Uydurdunuz mu?" "Evet, bu ismi nereden akıl ettiğimi de hiç bilmiyorum. Birden öylesine aklıma esiverdi." "Çok yaratıcısınız." "Akla yakın bir şey söylemem gerekiyordu. Bizim birlikte olduğumuz anlamına gelecek bir şey. Bildik bir şey. En azından sizi dans pistine çıkarmamı sağlayacak bir şey." "Bana yalnızca dansa kalkmayı teklif edebilirdiniz." "Öyle ama bu pek sıradan olurdu. Üstelik beni geri çevirebilirdiniz." "Neyse, tekrar teşekkürler." "Tekrar rica ederim." Dans eden bir diğer çiftin etrafından dolaştılar. "Bu civardan mısınız?" "Aslen değilim." "Güneyli aksanı." "Tennessee'de büyüdüm," dedi kadın. "Nashville yakınında." "Hoş yerdir." "Evet." "Arazi de güzeldir." "Hı-hı." "Müziği de harikadır." Aman ne parlak bir sohbet, nazar değmesin, diye düşündü Hammond. Işıl ışıl. Son söylediği saçmalıklara cevap vermeye bile tenezzül etmemişti kadın. Bundan ötürü onu suçlayamazdı. Eğer böyle devam ederse şarkı bitmeden çekip giderdi herhalde. Zor bir figür yapmakta olan bir çifte çarpmadan yanından geçtiler. Hammond durumu kurtarmak için ifadesiz bir ses tonuyla sorıılabilecek en anlamsız soruyu sordu. "Buraya sık sık gelir misiniz?" Kadın espriyi anlamıştı. Öyle bir gülüş güldü ki eğer Hammond dikkatli olmasaydı kendini tam bir aptal gibi hissedebilirdi. "Aslında genç kızlığımdan bu yana böyle bir panayıra gelmemiştim." 21 21 "Ben de. Bir keresinde arkadaşlarla gittiğimi hatırlıyorum. On beş yaşında filan olmalıydık; bira alabilmek için sorguya çekilmiştik." "Başarmış mıydınız?" "Yoo." "Son gidişiniz o muydu?" "Hayır. Bir defa da sevgilimle gitmiştim. Seks yapmak için de onu özellikle Korku Tüneli'ne sokmuştum." "Peki bu sefer başarmış mıydınız?" "Bira almaya çalışmaktan farksızdı. Allah bilir ya gerçekten çabaladım. Ama galiba çıktığım kızlar hep..." Kadının gerginleştiğini hissedince devam etmedi. "Kolay kolay vazgeçmiyorlar, öyle değil mi?" Deminki asker üçlüsü dans pistinin kenarında durmuş, bir yandan biralarını yudumlarken bir yandan da dik dik onlara bakıyordu. "E yani, hemencecik pes etselerdi ulusal güvenliğimiz tehlikeye düşerdi." Kadının beline daha sıkıca sarıldı ve genç askerlere kendini beğenmiş bir ifadeyle gülümseyerek yanlarından geçti. "Beni korumanıza gerek yok," dedi kadın. "Başımın çaresine bakabilirdim." "Bundan eminim. Erkeklerin istenmeyen ilgilerini savuşturmak her çekici kadının sahip olması gereken bir beceridir. Ama siz aynı zamanda olay çıkmasını istemeyen bir hanımefendisiniz." Kadın başını kaldırıp adama baktı. "Algılamanız çok iyi." "Madem her konuda anlaştık, dansın tadını çıkarabiliriz, öyle değil mi?"


"Herhalde." Ama dansa devam etmeyi kabul etmesi gerginliğinin azaldığı anlamına gelmiyordu. Omuzunun üstünden kaçamak bakışlar fırlatmıyordu ama Hammond bakmak istediğini hissediyordu. Acaba dans bitince ne yapacaktı? Hammond bırakıp gitmesini bekliyordu. Belki bunu kibarca yapacaktı ama eninde sonunda çekip gidecekti. Neyse ki orkestra hüzünlü, ağdalı bir aşk şarkısı çalıyordu. Solistin teneke gibi kaba bir sesi vardı ama şarkının bütün mısralarını biliyordu. Hammond için dans ne kadar uzun sürerse o kadar iyiydi. Partneri tam ona göreydi. Başı çenesinin hizasına geliyordu. Onu kollarına aldığı anda aralarına çektiği görünmez çizgiyi aşmamıştı ama kızarmış yüzüyle başını göğsüne dayamış duruyor olduğunu düşünmek Hammond'da insanın istediği bir şeye ulaşamamasından kaynaklanan o hayal kırıklığı duygusunu yaratıyordu. Ama şimdilik halinden memnundu. Kolunu ince beline sarmış, kadın da-yüzüksüzelini onun omuzuna koymuştu. Ayakları çalan dans müziğinin ritmine uyarak hareket ediyordu. Ara sıra bacakları birbirine sürtündüğünde Hammond içinde bir arzu kıpırtısı hissediyordu ama neyse ki bunu bastırabiliyor-du. Bluzunun açık yakasından kuş bakışı bakabilecekken centilmenliğinden bunu yapmıyordu. Bununla birlikte hayal gücü şahlanmış, sıcaktan çılgına dönmüş bir at sineği gibi sağa sola uçuşuyor, aklının duvarlarına çarpıp duruyordu. "Gittiler." Kadının sesi Hammond'u kendine getirdi. Ne dediğini anladığında etrafına baktı ve askerlerin ortada olmadıklarını fark etti. Aslında şarkı da bitmişti ve müzisyenler aletlerini bırakıyorlardı. Şefleri ise herkesten olduğu yerde kalmasını istiyor, kısa bir moladan sonra daha fazla müzikle geri döneceklerine söz veriyordu. Diğer çiftler ya masalarına dönüyor ya da bara doğru yollanıyordu. Kadın kollarını iki yana indirmişti. Hammond kolunun hâlâ kadının belinde olduğunu fark edince başka seçeneği olmadığını anladı ve onu bıraktı. Kadın bir adım geri çekildi. "Eh... kimse şövalyelik öldü demesin." Genç adam sırıttı. "Ama canavar doğramak yine moda olursa, unut gitsin." 21 Kadın gülümseyerek elini uzattı. "Yaptığınıza müteşekkirim." "'Benim için zevkti. Dansa teşekkürler." Elini sıktı. Kadın gitmek için döndü. "Ah..." Hammond peşi sıra kalabalığın arasına daldı. Platformun kenarına ulaştıklarında yere atladı, sonra da inmesine yardım etmek için kadının elini tuttu. Bu gereksiz ve aşırı kibar bir davranıştı çünkü platformun yerden yüksekliği yarım metre bile değildi. Yanında yürümeye başladı. "Size bir bira ısmarlayabilir miyim?" "Hayır, teşekkür ederim." "Haşlanmış mısır güzel kokuyor." " Kadın gülümsedi fakat yine hayır anlamında başını iki yana salladı. "Dönme dolaba binmeye ne dersiniz?" Kadın yürümeye devam ederken alınmış gibi yüzüne baktı. "Neden Korku Tüneli'ne değil?" "Şansımı zorlamak istemiyorum," diye sırıtarak cevap verdi Hammond, çünkü buzların eridiğini hissediyor gibiydi. Ama iyimserliği uzun ömürlü olmadı. "Teşekkürler, ama gerçekten gitmek zorundayım." "Daha yeni gelmiştiniz." Kadın aniden durdu ve ona döndü. Başını arkaya atarak dik dik yüzüne baktı. Batmakta olan güneş yeşil göz bebeklerine ışıltılar saçıyordu. Hafifçe gözlerini kıstı. Saçlarından çok daha koyu renkteki kirpikleri gözlerini örtüyordu. Gözleri muhteşem, diye düşündü Hammond. Bakışları saf ve içten ama seksi. Şimdi de içine istercesine sorgulayan bakışlarıyla ne zaman geldiğini nasıl olup da bilebildiğini öğrenmek istiyor. "Buraya geldiğiniz anda fark ettim sizi," diye itirafta bulundu Hammond.


Kadın bir süre gözlerini kırpıştırarak yüzüne baktı, sonra utangaç bir şekilde başını öne eğdi. Kalabalık etraflarında bir anafor gibi dönüyordu. Bir grup genç çocuk birkaç santim yakınlarından III koşarak geçti. Yerden kaldırdıkları toz bulutu her taraflarını sardı. Ufaklığın biri, minik avucunda tutmakta olduğu balonu elinden kaçıp da ağaçların tepesine doğru yükselmeye başladığında feıyadı bastı. Dövmeli iki genç kız sallanasallana yürüyerek geçtiler. Bir taraftan herkese göstere göstere sigaralarını yakarken bir taraftan da yüksek sesle açık saçık şeyler konuşuyorlardı. Hammond'la kadın tüm bu olup bitenlere hiçbir tepki göstermediler. Panayır yerinde hüküm süren kakofoni onlara özel o sessizliğe nüfuz edemiyor gibiydi. "Sizin de beni fark ettiğinizi düşündüm." Panayırın bütün gürültüsüne rağmen kadın mucizevi bir şekilde, Hammond'un alçak sesle söylediklerini duymakta zorlanmı21 yordu. Yüzüne bakmıyordu ama Hammond gülümsediğini fark ediyor, utangaç bir sesle hafifçe güldüğünü duyabiliyordu. "Sahi mi? Demek beni fark ettiniz?" Söyleyecek bir şeyi kalmamış gibi omuzunu silkti. "Güzel," dedi Hammond. Rahatlamış olduğu abartılı bir biçimde nefesini salıvermesinden anlaşılıyordu. "O halde panayır deneyimimizi niçin tek bir dansla sınırlı tutuyoruz ki? Kötü olduğu için değil. Dans harikaydı. Yıllardır dans etmekten hiç bu kadar zevk almamıştım." Kadın başını kaldırıp utangaç bir ifadeyle yüzüne baktı. "Hımm," dedi Hammond. "Çizmeyi aşıyorum galiba?" "Kesinlikle." Genç adam otuz iki dişini birden göstererek sırıttı, çünkü kadın felaket çekiciydi ve Hammond'un kendisiyle sanki yirmi yıldır kimseyle flört etmemiş gibi flört etmesine ses çıkarmıyordu. "O halde, şuna ne dersiniz? Ben bu akşam serbestim, aslında hiç bu kadar plansız..." "Bu bir tür teklif mi?" "Bence ne demek istediğimi anlatıyor." "Bence pek ucuz bir teklif." "Aslında demek istediğim, eğer bu akşam için bir yemek programınız yoksa...?" Kadın başını iki yana sallayarak olmadığını belirtti. "O halde neden panayırın geri kalanının keyfini birlikte çıkarmıyoruz?" Rory Smilovv, Lute Pettijohn'un cansız gözlerine bakarak, "Onu ne öldürdü?" diye sordu. Hassas bir yüz ifadesine sahip olan doktor hafifçe yapılı, cana yakın, düşünceli bir insandı ve elde edilmesi oldukça zor olan bir şeyi kazanmıştı -Smilovv'un saygısını. Güneyli bir zenci olan Dr. John Madison bu görevi ve mevkiyi tam anlamıyla güneyli olan bir şehirde elde etmişti. Smilovv zor- luklar karşısında yılmadan başarıya ulaşan insanları hep takdir ederdi. Madison cesedi aynı buldukları gibi yüzükoyun yatar halde büyük bir özenle muayene etmişti. Cesedin etrafına tebeşirle çizgi çizilmiş, sonra da değişik açılardan fotoğrafı çekilmişti. Madison kurbanın ellerini ve parmaklarını, özellikle tırnak içlerini incelemişti. Sert olup olmadığını anlamak için bileklerine bakmıştı. Bir cımbızla Pettijohn'un ceketinin kolundan ne olduğu anlaşılmayan bir parçacık almış, sonra da onu delil torbasının içine koymuştu. Ön muayenesini bitirip de kurbanı çevirmek için yardım istediğinde ilk sürprizle karşılaştılar-Pettijohn'un şakağında tam saç çizgisi hizasında iğrenç bir yara vardı. "Katilin ona vurduğunu mu düşünüyorsun?" diye sordu Smilovv. Yarayı daha iyi görebilmek için yere çömeldi. "Yoksa önce vurulmuş, düşerken mi yaralanmış?" Madison gözlüklerini düzeltti. "Eğer bu konuyu konuşmak sana zor geliyorsa ayrıntıları daha sonra tartışabiliriz," dedi, tedirgin bir ses ifadesiyle. "Yani bir zamanlar eniştem olduğu için mi?" Doktor hafifçe başını salladı. "Ben asla özel hayatımın meslek hayatıma karışmasına izin vermem, ya da tersine," dedi Smilovv. "Bana ne dü-


şündüğünü söyle John ve ne kadar korkunç olursa olsun hiçbir ayrıntıyı atlama." "Tabii yarayı daha detaylı muayene etmem gerekiyor," dedi Madison, kurbanla dedektif arasındaki ilişki hakkında başka bir yorumda bulunmaksızın. "Bununla birlikte ilk tahminim bu yaranın ölmeden önce oluştuğu şeklinde, öldükten sonra değil. Yine de çok iğrenç. Ölüme neden olabilecek türde beyin travmalarına yol açacak cinsten bir yara bu." "Ama sen o fikirde değilsin?" "Doğrusunu söylemek gerekirse, Rory, değilim. O kadar kötü görünmüyor. Şişlik dış tarafta; bu da içte pek fazla bir şey olmadığı anlamı taşıyor. Hoş, bazen beni de şaşırtan şeyler olur." Smilovv doktorun otopsiden önce o ya da bu teoriye kendini bağlama konusunda gösterdiği tereddütü takdirle karşılıyordu. "O halde şu aşamada vurulma neticesi öldüğünü söylesek, pek yanlış olmaz, öyle mi?" Madison başını salladı. "Ama bu sadece bir ön tahmin. Bana düşmüş veya itilmiş ya da ölmeden önce bir darbe almış gibi geliyor." "Ölmeden ne kadar önce?" "Zamanını saptamak daha da güç olacak." "Hımm." Smilovv çevreye hızla bir göz attı. Halı. Divan. Koltuklar. Kahve sehpasının camı dışındaki düz yüzeyler. Đki büklüm sehpanın yanına kadar gitti ve gözleri camın hizasına gelecek şekilde başını eğdi. Sehpanın üstünde minibara ait bir şişeyle bir bardak bulunmuş, ama bunlar Cinayet Mahalli Birimi görevlileri tarafından torbalanıp götürülmüştü. Smilovv baktığı açıdan Pettijohn'un altlık kullanmadan içki bardağını koyduğu yerde oluşan artık kurumuş ıslaklık izlerini görebiliyordu. Bakışları camın yüzeyi boyunca santim santim ilerledi. Parmak izi uzmanı sehpanın kenarında bir el izine benzer bir şey bulmuştu. 21 Smilovv ayağa kalktı ve ne olup bittiğini zihninde canlandırmaya çalıştı. Sehpadan geri geri uzaklaştı, sonra tekrar sehpaya doğru yürüdü. "Lute'un içkisini almak üzere olduğunu varsayalım," dedi, aklından geçenleri yüksek sesle ifade ederek, "sonra da kapaklandığını." "Kaza eseri mi?" diye sordu dedektiflerden biri. Smilow'dan korkar, hatta çoğunlukla nefret ederlerdi ama Cinayet Masası'n-dan hiç kimse bir cinayeti canlandırma konusundaki yeteneğini tartışmazdı. Odadaki herkes durup dikkatle onu dinlemeye başladı. "Şart değil," diye cevap verdi Smilovv, düşünceli bir biçimde. "Biri onu arkadan itti, dengesini bozdu. O da yuvarlandı." Herhangi bir şeye, özellikle de cesede dokunmamaya gayret göstererek rolünü sürdürdü. "Düşmemek için sehpanın kenarına tutunmaya çalıştı ama belki başını çok sert bir şekilde yere çarptığından kendinden geçti." Bakışlarını Madison'a çevirdi; kaşları soru sorar gibi havaya kalkmıştı. "Mümkün," dedi doktor. "En azından sersemlemiş olduğunu söyleyebiliriz, değil mi? Đşte tam şuraya düştü." Cesedin etrafına çizilen çizgileri işaret etmek istermiş gibi ellerini iki yana açtı. "O zaman onu kim ittiyse sırtına da iki el ateş etti," dedi dedektiflerden biri. "Yüzükoyun yerde yatarken vurulduğu kesin," dedi Smilow. Sonra da onay için Madison'a baktı. "Öyle görünüyor," dedi doktor. Dedektif Mike Collins hafifçe ıslık çaldı. "Yerde yatan birini sırtından vurmak için insanın bayağı bir duygusuz olması lazım. Anlaşılan biri çok kızmış." "Lute insanları kızdırma konusunda çok meşhurdu," dedi Smilovv. "Bizim yapmamız gereken tek şey bu sayıyı daraltıp tek kişiye indirmek olacak." "Tanıdığı biriydi." Smilovv konuşan dedektife baktı ve eliyle devam etmesini işaret etti. "Zorla girildiğine ilişkin bir belirti yok," dedi dedektif. "Kilidin zorlandığına ilişkin bir şey de yok. O yüzden ya katilin anahtarı vardı ya da ona kapıyı Pettijohn açtı."


"Pettijohn'un anahtarı cebindeydi," dedi bir başkası. "Hırsızlık bir neden olamaz, tabii eğer Pettijohn hırsızı iş üstünde yaka-lamadıysa. Cüzdanını ön ceplerinden birinde, tam vücudunun altında bulduk. Görünüşte el sürülmemişti. Đçinden bir şey alınmamıştı" "Peki o halde, burada üzerinde çalışacak bir şeylere ulaştık," dedi Smilovv, "ama daha önümüzde uzun bir yol var. Şu anda elimizde olmayan şeyler bir silah ve bir şüpheli. Bu bina insan kaynıyor, otel görevlileri, müşteriler. Biri bir şey görmüştür. Sorgulamaya başlayalım. Đnsanları bir araya toplayın." Smilovv yorgun argın kapıya doğru yürürken dedektiflerden biri, "Akşam yemeği saati yaklaşıyor. Bundan pek hoşlanmayacaklar," diye mırıldandı. Smilovv'un cevabı sert oldu: "Umurumda değil." Yanında çalışanların hiç birinin bu konuda en ufak bir şüphesi yoktu zaten. "Güvenlik kameralarından ne haber?" diye sordu. Charles Tovv-ne Plaza'da her şeyde son teknoloji kullanılmıştı. "Video nerede?" "Bu konuda bir karışıklık var gibi." Smilovv önceden otelin güvenlik sistemini kontrol etmesi için gönderdiği dedektife doğru döndü. "Ne tür bir karışıklık?" "Bilirsiniz işte, karışıklık. Đşlerin arap saçına dönmesi. Teybi bulamıyorlar." "Kayıp mı olmuş?" "O kadar ileri gitmek istemiyorlar." Smilovv küfrü bastı. "Görevli kısa zamanda bulacağına söz verdi. Ama bilirsiniz..." Dedektif küçümser bir edayla, Ah şıı siviller, dercesine omuzlarını kaldırdı. "Bulununca bana haber ver. Hemen görmek istiyorum." Smilow hepsine birden döndü. "Herkesin gözü bu cinayetin üstünde olacak. O nedenle benim dışımda hiç biriniz medyayla konuşmayın. Ağzınızı sıkı tutun, anladınız mı? Her geçen dakika katilin izi biraz daha silinir. O yüzden hemen işe koyulalım." Dedektifler otel müşterileri ve görevlilerini sorgulamak için sırayla dışarı çıktılar. Đnsanlar suçlama ima ettiği için sorguya çekilmeye otomatik olarak tepki gösterirdi, o nedenle işleri tatsız ve can sıkıcıydı. Eski deneyimlerinden Smilovv'un da acımasız ve amansız bir patron olduğunu iyi biliyorlardı. Smilovv tekrar Dr. Madison'a döndü. "Bu işi çabuk halledebilir misin?" "Birkaç gün içinde." "Pazartesi olur mu?" "Bu, hafta sonum berbat olacak anlamına gelir." "Benimki de öyle olacak," dedi Smilovv. Özür diler gibi bir hali de yoktu. "Zehir analizi de dahil her şey yapılsın istiyorum." "Hep istersin zaten," dedi Madison, sevimli bir gülümsemey-• le. "Elimden geleni yapacağım." "Hep yaparsın zaten." Ceset kaldırıldıktan sonra Smilovv, Cinayet Mahalli Birimi uzmanlarından birine, "Nasıl gitti?" diye sordu. "Otelin yeni olması işimize yaradı. Aslında pek fazla parmak izi bulamadık; bulduklarımızın çoğu da herhalde Pettijohn'un." "Ya da katilin." "Pek sanmıyorum," dedi teknisyen, kaşlarını çatarak. "Bu kadar temiz bir cinayet mahalli hiç görmemiştim." Oda boşalınca Smilow kendi başına içeride yürümeye başladı. Her şeyi tek tek bir kez daha kontrol etti; Lute Pettijohn'un katilin kimliğini belirtecek bir şey bırakıp bırakmadığını anlamak için her çekmeceyi açtı, dolaba ve gömme kasaya baktı, şiltelerin arasına, yatağın altına, banyodaki ecza dolabına, tuvaletin rezervuarına göz attı. Bütün buldukları ise bir Đncil'le Charleston'un telefon rehberi oldu. Lute Pettijohn'un şahsına ait hiçbir şey, ne bir randevu defteri, ne fatura, ne bilet, ne bir not, ne yiyecek paketi kağıdı, hiçbir şey bulamadı. Mini barda iki şişe viski eksikti ama tek bir bardak kullanılmıştı. Belki de katil kendi içtiği bardağı yanına alıp götürecek kadar akıllı biriydi. Ama Smilovv oda hizmetleriyle konuştuktan sonra mini bardaki viski bardaklarının sayısının dört olduğunu öğrenmişti ve üç temiz bardak yerinde duruyordu. Diğer cinayet mahalleri gibi burası da sonunda neredeyse steril bir hal almıştı -oturma odasındaki halının üstündeki kan lekesi dışında tabii.


"Dedektif?" Düşünceli bir şekilde kanlı halıya bakmakta olan Smilow başını kaldırdı. Açık kapının önünde durmakta olan görevli işaret parmağıyla koridoru gösterdi. "Bir kadın içeri gelmek için ısrar ediyor." "Bir kadın mı?" "Benim." Kız sanki hiçbir önemi yokmuş gibi nöbetçi memuru eliyle yana itti, kapıya asılı cinayet mahalli yazısını söktü ve içeri daldı. Kara gözleri çabucak odayı taradı. Koyu renk kan lekesini görünce hayal kırıklığı ve tiksintiyle karışık bir şekilde nefesini salıverdi. "Madison cesedi götürmüş bile. Allah kahretsin!" Smilovv saatini görebilmek için kolunu kıvırdı. "Tebrikler, Stef-fi," dedi ardından, "Kendine ait hız rekorunu kırdın." il il O/çüncü OSöfüm "Eşini ve çocuklarını bekliyorsun sandım." "Ne zaman?" "Panayıra geldiğinde." "Yaa." Kadın, Hammond'un attığı oltaya takılmadı ve dondurmasını yemeyi sürdürdü, ta ki dondurmanın tahta çubuğu tertemiz ortaya çıkıncaya kadar. "Evli olup olmadığımı sorma şeklin bu mu?" Hammond yüzünü ekşitti. "Ben de çok kibarca sorduğumu düşünmüştüm." "Çikolatalı dondurma için teşekkürler." "Cevap vermekten kaçınma şeklin bu mu?" Gülerek iskeleye inen eğri büğrü tahta merdivenin başına geldiler. Yaklaşık on metre kare genişlikteki iskele, su yüzeyinden bir metre yüksekteydi. Su, yıpranmış tahtaların altındaki direkleri hafif hafif yalıyordu. Đskele platformunun etrafını, aynı zamanda korkuluk görevi gören tahta bir sıra çevreliyordu. Hammond kadının dondurma kâğıdını ve çubuğunu alıp kendininkilerle birlikte bir çöp kutusuna attı; sonra da onu banklardan birine doğru götürdü. Đskelenin dört köşesinde birer elektrik direği vardı ama lambalar zayıf olsa gerek ortalık loştu. Direklerin arasında asılı duran ve dans çadırındakilere benzeyen Noel ışıkları salaşlığı azaltıyor, sıradan ve hiçbir çekiciliği olmayan iskeleyi romantik bir sahneye dönüştürüyordu. Hafif bir meltem esiyor, ancak yine de sivrisineklerle başetme konusunda insana yardımcı oluyordu. Irmak kıyısındaki sık sazlığın içinden kurbağaların vıraklaması duyuluyordu. Altında oturanlara kol kanat geren meşe ağaçlarının yerlere kadar sarkan yosun kaplı dallarına yuva yapmış ağustos böcekleri ötüyordu. "Burası güzel bir yer," dedi Hammond. "Hımm. Başka kimsenin keşfetmemiş olmasına şaşırdım." "Yalnızca bize ait olsun diye önceden ayırtmıştım." Kadın güldü. Satıcıların yüksek kalorili yiyeceklerini birer ikişer tadarak ve büfeden büfeye amaçsızca yürüyerek geçirdikleri son birkaç saat içinde epeyce gütmüşlerdi. Evde hazırlanmış şeftali ve çalı fasulyesi konservelerine hayran hayran bakmışlar; vücut geliştirme aletlerindeki yeni gelişmeler hakkında konferans dinlemişler; son teknoloji ürünü traktörlerin yumuşak koltuklarını denemişlerdi. Hammond bir beysbol atışı yaparak kadın için mini minnacık bir oyuncak ayı kazanmıştı. Kadın ise satıcının her türlü ikna kabiliyetini kullanmasına karşın bir perukayı denemeyi kabul etmemişti. Dönme dolaba binmişler; bindikleri araba tam tepede durup da tehlikeli bir şekilde sallanmaya başlayınca Hammond'un başı dönmüştü. Çoktandır dertten tasadan uzak böyle bir zaman geçirdiğini hatırlamıyordu. Aslında hiç bu kadar dertten tasadan uzak bir zaman geçirme-mişti. Onu yere sımsıkı bağlayan tüm ipler -insanlar, iş, yükümlülükler- adeta kopmuş gibiydi. Birkaç dakikadır boşlukta uçuyordu sanki. Lunaparkın üstünde havada asılı durmanın verdiği heyecanın, şimdiye kadar nadiren tattığı o gönül huzurunun keyfini çıkarmakta özgür hissediyordu kendini. Daha iki saat önce tanıştığı bir kadınla birlikte olmanın keyfini çıkarmakta özgür hissediyordu.


Birden ona dönüp, "Evli misin?" diye sordu. Kadın gülerek başını öne eğdi ama bir yandan da kafasını iki yana sallıyordu. "Bu kadar kibarlık yeter." "Kibarlık bana göre değil." "Hayır, evli değilim. Ya sen?" "Hayır." Bir an durdu. "Üfff. Bu meseleyi açıklığa kavuşturduğumuza sevindim." Kadın başını kaldırıp gülümseyerek yüzüne baktı. "Ben de." Sonra gülümsemeyi bırakıp birbirlerinin yüzüne bakmaya başladılar. Bu bakışma saniyeler boyu, dışarıdan bakıldığında uzun, sakin, sessiz ama duyguların yuvalandığı yerden bakıldığında coşkulu dakikalar boyu sürdü. Hammond için bu, eğer şansın varsa hayatta bir kere yaşayacağın anlardan biriydi. En yetenekli film yönetmenlerinin ve aktörlerin bile yakalayamayacakları türden bir an yani. Ozanların ve şarkı sözü yazarlarının şiirlerinde betimlemeye çalıştıkları, ama hiçbir zaman yanına bile yaklaşamadıkları türden bir an. Şimdiye kadar Hammond adamların işlerini hiç de fena yapmadıklarını düşünegelmişti. Ama şimdi nasıl çuvalladıklarını daha iyi anlıyordu. Đnsan, herhangi biri, nasıl olup da o her şeyin bir araya geldiği anı anlatabilirdi ki? Yaşamın o an başladığını idrak eden; o güne kadar olup biten her şeyin bununla karşılaştırıldığında çer çöpten farksız olduğunu anlayan; hiçbir şeyin bir daha asla aynı olmayacağını gören biri bu ışık patlamasını nasıl betimleyebilirdi ki? Tüm sorulara verilecek zor yanıtlar anlamlarını yitirmişti ve Hammond bilmesi gereken tüm gerçeğin tam şimdi ve tam burada olduğunu hissediyordu. Şu anda. Yaşamı boyunca hiç böyle bir hisse kapılmamıştı. Hiç kimse hiçbir zaman böyle bir hisse kapılmış olamazdı. Hâlâ dönme dolabın tepesinde sallanıp duruyor ve asla aşağıya inmek istemiyordu. Tam, "Benimle bir kez daha dans eder misin?" diye soruyordu ki kadın, "Gitmem gerek," dedi. "Gitmen mi gerek?" "Dansa mı?" Bir defa daha aynı anda konuşmaya başladılar ama Hammond onu bastırdı. "Benimle bir kez daha dans et. Geçen sefer formumda değildim; hele askerler attığım her adımı izlerken." Kadın başını çevirdi ve lunaparkın uzak tarafındaki otoparka doğru baktı. Hammond üstüne varmak istemedi. Baskı yaparsa muhtemelen onu kaçırırdı. Ama gitmesine izin veremezdi. Daha değil. "Lütfen." Kadın tereddütlü bir ifadeyle yüzüne baktı, sonra hafifçe gülümsedi. "Tamam ama tek bir dans." Ayağa kalktılar. Kadın merdivenleri çıkmaya başlayınca Hammond elinden tutup ona yardım etti. "Neden burada olmasın?" Kadın derin bir nefes aldı, sonra da yavaş yavaş, hafifçe titreyerek nefesini salıverdi. "Olur herhalde." Hammond, kalabalığın arasından geçmesine yardımcı olmak için elini hafifçe beline koyması dışında son danstan bu yana ona dokunmamıştı. Dönme dolaba binerken ve inerken elinden tutmuştu. Dönme dolapta dirsek dirseğe, kalça kalçaya oturmuşlardı. Ama bu birkaç küçük istisna dışında onu ürkütmemek, yılışık biri gibi görünmemek ya da onurunu kırmamak için her defasında ona dokunmak istediğinde içindeki arzuya gem vurmuştu. Şimdi ise ayak parmaklan birbirine değinceye kadar onu kibarca ama kararlı bir şekilde kendine doğru çekti. Sonra elini beline doladı ve daha da yaklaştırdı. Öncekinden çok daha fazla. Vücut vücuda. Kadın bir an tereddüt ettiyse de kendini geri çekmedi. Kolunu kaldırıp adamın omuzuna koydu. Hammond ensesinde avucunun baskısını hissediyordu. Orkestra paydos etmiş, onun yerine bir DJ, Creedence Clearvvater'dan Streisand'a kadar uzanan bir yelpazede disk çalıyordu. Vakit geç olduğu ve dans edenler giderek gevşediği için daha yavaş parçaları tercih ediyordu. Melodi yabancı gelmese de Hammond şarkının ismini ya da kimin söylediğini hatırlamıyordu. Aslında bunun bir önemi de yoktu. Yumuşak, tatlı, romantik bir parçaydı bu. Hammond ilk başta annesinin küçükken onu zorla götürdüğü davetlerde öğrendiği adım sırasını uygulamaya çalıştı. Ama kadını kollarında tutmaya devam ettikçe onun dışında bir başka şeye konsantre olması giderek imkânsız hale geliyordu.


Şarkının biri bittiğinde diğeri başlıyordu. Kadın yalnızca bir 26 dansa evet demiş olmasına rağmen tek bir ritmi dahi kaçırmıyorlardı. Aslında çalan bir parçanın bittiğini ikisi de fark etmiyordu. Adeta zihinleri ve gözleri birbirine kenetlenmişti. Hammond kadının elini kendi göğsüne götürüp avucunu göğsüne bastırdı, sonra da kendi eliyle onunkini kavradı. Kadın da başını eğip alnını onun köprücük kemiğine yasladı. Hammond yanağını saçına sürttü. Kadının boğazında titreşen arzunun o belli belirsiz sesini duymasa da hissetti. Kendi içindeki arzu bir yankı gibi cevap verdi onunkine. Ayakları giderek yavaşlayan bir tempoda birbirine karıştı ve sonunda durdu. Meltemin, kadının yüzüne savurduğu saçları dışında tümüyle hareketsizdiler. Temas ettikleri her bir noktadan fışkıran sıcaklık adeta onları birbirine kaynatmıştı. Hammond, artık kaçınılmaz olduğunu düşündüğü öpücük için başını öne doğru eğdi. "Gitmem gerek." Kadın birden kollarından kurtuldu ve çantasıyla hırkasını üstüne koyduğu banka doğru döndü. Hammond birkaç saniye şaşkınlıktan kıpırdayamadı bile. Kadın eşyalarını topladı ve aceleyle, "Her şey için teşekkürler. Çok güzeldi. Gerçekten," diyerek yanından geçmeye çalıştı. "Bir dakika bekle." Kadın Hammond'un dokunuşuna aldırmadan bir kez daha aceleyle "Gitmem gerek," diye kekeledi. "Neden şimdi?" "Yapamam... bunu yapamam." Bu sözleri otoparka doğru hızla yürürken başını çevirip söylemişti. Sonra lunaparkı, dans çadırını ve satış pavyonlarında giderek tükenmekte olan o canlılığı pas geçerek flamalar boyunca yürümeye başladı. Pavyonların bir kısmı çoktan kapanmıştı. Satıcılar sergileri söküyor, mallarını paketliyordu. Hatıra eşyalarıyla kazandıkları hediyeleri yüklenmiş aileler güç bela arabalarına doğru ilerliyordu. Çıkan gürültü artık eskisi kadar neşeli ve yüksek değildi. Dans çadırından gelen müziğin ise romantik olmaktan çok kederli bir tınısı vardı. Hammond kadına yetişmişti. "Hiçbir şey anlamıyorum." "Anlamayacak ne var? Sana gitmem gerektiğini söyledim. Hepsi bu kadar." "Buna inanmıyorum." Onu durdurma konusunda giderek umudunu yitirmekte olan Hammond son bir çabayla kolundan tuttu. Kadın durdu, birkaç kez derin nefes aldı ve doğrudan yüzüne bakmasa da ona doğru döndü. "Çok hoş bir zaman geçirdim." Bu sözleri hiçbir tonlama yapmaksızın düz bir ifadeyle, sanki ezberlediği dizeleri tekrar edermiş gibi söylemişti. "Ama artık gece sona erdi ve ben gitmek zorundayım." "Ama..." "Sana bir açıklamada bulunmak gibi bir borcum yok. Aslında sana hiçbir borcum yok." Gözleri bir an Hammond'unkilerle kar-şılaşsa da yine hemen bakışlarını kaçırdı. "Şimdi lütfen beni tekrar durdurmaya kalkışma." Hammond kadının kolunu bıraktı ve teslim oluyormuş gibi ellerini havaya kaldırarak bir adım geri çekildi. "Hoşça kal," dedi kadın yalnızca, arkasını dönüp çukurlu, tüm-sekli yoldan otoparka doğru yürümeye başlamadan önce. Stefanie Mundell, Acura'sının anahtarını Smilovv'a fırlattı. "Sen kullanırken ben de üstümü değiştiririm." Otelin East Bay Street'e açılan kapısından çıkmış, hızlı adımlarla yürüyorlardı. Kaldırım, alışılmış cumartesi gecesi kalabalığının dışında yol boyu park etmiş ambulans ve polis arabalarının çekim etkisiyle yeni komplekse doğru akın eden meraklılarla dolup taşmıştı. Đnsanların arasından dikkat çekmeden geçtiler çünkü dış görünüşlerinden "kamu görevlisi" olduklarını anlamak mümkün değildi. Smilow'un ne elbisesinde bir kırışıklık vardı ne de gömleğinin manşetleri lekelenmişti. Pettijohn cinayetinin tüm velvelesine rağmen bir damla bile terlememişti. Steffı'nin savcı yardımcısı olduğundan da kimse kuşkulanma- mıştı. Üstünde otelin klimasının bile kurutmaya yetmediği, terden sırılsıklam olmuş spor şortu ve sutyeni vardı. Đnce, adaleli bacakları ve dik göğüs uçları gelen geçen


erkeklerin dikkatini çekse de Steffı, Smilovv'u yasak yere park ettiği arabasına doğru sürükleme çabası içinde, onların o beğeni dolu bakışlarının farkına bile varmıyordu. Smilow anahtarın üstündeki kapı açma düğmesine bastı ama Steffı'nin binmesi için gidip yan kapıyı açmadı, çünkü bunu yapmaya kalksa kızın onu tersleyeceğini biliyordu. Steffı arka koltuğa oturdu. Smilovv da direksiyona geçti. Arabayı çalıştırıp yola çıkmaya hazırlanırken Steffı, "Çıkarken polislere söylediklerin doğru muydu?" diye sordu. "Hangisi?" "Demek bir kısmı uydurmaydı." "Elimizde şu an için görünür bir cinayet gerekçesi, cinayet aleti ve bir şüpheli olmadığı kısmı değil." Polislere, gazeteciler ortaya çıkıp da soru sormaya başladıklarında ağızlarını sıkı tutmalarını söylemişti. Saat on bire bir basın toplantısı ayarlamıştı zaten. Bu şekilde yerel kanallar toplantıyı son haber bültenlerinde canlı olarak yayınlayabilecek ve o da uzun bir süre televizyonda boy gösterebilecekti. Cadde boyunca kaplumbağa hızıyla ilerlemekte olan trafiği beklemekten sabrı taşınca Steffi'nin arabasının burnunu dar şeride soktu ve bunun karşılığını uzun bir korna sesiyle aldı. Smilow'un araba kullanmadaki sabırsızlığının bir benzerini gösteren Steffı de sutyenini başının üzerinden çıkardı. "Tamam, Smilow, artık kimse seni duyamaz. Konuş bakalım. Bu sefer karşında ben varım." "Öyle gibi görünüyor," dedi Smilow, dikiz aynasından kıza doğru bir bakış fırlatarak. Steffi spor çantasından çıkardığı bir havluyla fütursuz bir şekilde koltuk altlarını kuruluyordu. "Anne, baba, dokuz çocuk ve tek bir banyo. Eğer bizim evde utangaç ya da kılı kırk yaran biri olsaydın hem pis kalırdın hem de kabız olurdun." Bir işçi ailesinin çocuğu olduğunu kabullenmekte zorlanan Steffı, kaba saba davranışlarını mazur göstermek için sık sık ailesine atıfta bulunurdu. "Peki, acele et de giyin. Birkaç dakikaya kadar orada oluruz. Hoş senin orada olmana pek gerek de yok. Ben tek başına halledebilirim," dedi Smilow. "Ama ben orada olmak istiyorum." "Pekâlâ, ama ben de yolda tutuklanmak istemiyorum; o yüzden biraz eğil de kimse seni bu halde görmesin." "Rory, sen de tam bir namus kumkuması kesildin," dedi Steffı, sesini bir yosmanınkine benzeterek. "Senin de kana susamış bir halin var. Cinayet kokusunu nasıl oldu da bu kadar çabuk aldın?" "Koşuyordum. Otelin önünden geçerken polis arabalarını görünce durup polislerden birine ne olup bittiğini sordum." "Đşte ağızlarını sıkı tutmaları için verdiğim emirler bu kadar işe yarıyor." "Ama benim kendimce ikna yöntemlerim var. Üstelik polis memuru beni tanıdı. Söylediklerini duyunca kulaklarıma inanamadım." "Aynı benim gibi." 32. Steffı normal bir sutyen taktı; sonra da şortunu sıyırıp çantasından bir külot çıkardı. "Konuyu değiştirip durma. Ne buldun?" "Uzun süredir görmediğim kadar temiz bir cinayet mahalli. Belki de hiç görmediğim kadar temiz." "Ciddi misin?" diye sordu Steffı. Hayal kırıklığına uğradığı belli oluyordu. "Her kim öldürdüyse ne yaptığını biliyormuş." "Yüzükoyun yerde yatarken sırtından vurulmuş, öyle mi?" "Doğru." . "Hımm." Smilovv tekrar ona baktı. Kız giydiği kolsuz elbisenin düğme- lerini ilikliyordu ama zihninin yaptığı işle meşgul olmadığı belliydi. Boş gözlerle etrafına bakıyordu. Smilovv, kızın zeki beyninin çalışmaya başladığını fark edebiliyordu. Stefanie Mundell, Vilayet Savcılık Ofısi'nde göreve başlayalı daha yeni iki yıl olmuştu; ama bu süre içinde -her zaman iyi olduğu söylenemese de- bayağı bir etki yaratmıştı. Kimileri onu tam bir felaket olarak görüyordu ve gerçekten de öyle olabilirdi. Zehir gibi bir dili vardı ve onu kullanmaktan hiç çekinmezdi. Bir duruşma sırasında geri adım attığı görülmüş değildi. O yüzden de mükemmel


bir dava vekili ve savunma avukatlarının korkulu rüyası haline gelmişti ama tabii ki bu, meslektaşları tarafından sevildiği anlamını taşımıyordu. Ama emniyet teşkilatıyla adalet sarayının içinde ya da civarında çalışan erkeklerin en azından yarısıyla kadınlardan bazılarının ona karşı şiddetli bir cinsel arzu duyduğu kesindi. Đş çıkışı birkaç kadeh attıktan sonra onun hakkında kaba saba fanteziler anlatılırdı. Tabii bunları duymamasına özen gösterilirdi, çünkü hiç kimse Stefanie Mundell'in kendisine cinsel taciz davası açmasını arzu etmezdi. Stefanie ise kendisine karşı duyulan bu arzuyu bilse bile bilmezlikten gelirdi. Bunun nedeni erkeklerin ondan bayağı sözcüklerle bahsediyor olduğunu öğrenince canının sıkılması ya da huzursuz olması değildi. Yalnızca bu tür şeyleri üzerinde zaman ve enerji harcamaya değmeyecek kadar çocukça, aptalcave önemsiz gördüğü içindi. Şimdi de beline ince bir deri kemer takar ve eliyle saçlarını düzeltirken Rory aynadan gizliden gizliye onu izliyordu. Aslında kıza karşı fiziksel bir çekim hissetmiyordu. Onu çalışırken gördüğünde içinde delice bir cinsel arzu uyanmıyor, yalnızca keskin zekâsı ve onu yönlendiren hırsından ötürü Steffı'yi derinden takdir ediyordu. Kızın bu özellikleri ona kendini hatırlatıyordu. "Bu çok anlamlı bir 'hımm' oldu, Steffı. Ne düşünüyorsun?" "Katil çok öfkelenmiş olmalı." "Dedektiflerimden biri de benzer bir şey söyledi. Çok soğukkanlı bir cinayet. Doktor, Lute'un vurulduğu sırada kendinde olmayabileceğini söylüyor. Her durumda, herhangi bir tehdit oluşturmadığı kesin. Katil yalnızca onun ölmesini istemiş." "Eğer Lute Pettijohn'un ölmesini isteyenlerin bir listesini yapmaya kalkarsan..." "Buna ne kâğıt yeter ne de mürekkep." Steffi'nin bakışları aynada Rory'ninkilerle karşılaştı. Kız gülümsedi. "Haklısın. Eee, herhangi bir tahminin var mı?" "Şimdilik yok." "Ya da... Var da söylemiyor musun?" "Steffi, hazır hale gelmeden senin ofise bir şey getirmediğimi bilirsin." "Yalnızca bana söz ver..." "Söz vermek yok." "Đlk atışın başkasından gelmeyeceğine dair söz ver." "Kelime oyunu yapma." "Ne demek istediğimi biliyorsun," dedi kız, aksi bir ifadeyle. "Bu davanın kime verileceğine Mason karar verecek," dedi Rory, Charleston Bölge Savcısı Monroe Mason'ı kastederek. "Senin olmasını istiyorsan bu sana bağlı." Ama aynadan bakıp da kızın gözlerindeki ateşi gördüğünde bu il konuya öncelik vereceğinden hiç kuşkusu kalmadı. Arabayı kaldırıma yanaştırıp durdu. "Geldik." Lute Pettijohn'un malikânesinin önünde arabadan indiler. Evin, South Battery semtinin ününe yakışan gösterişli dış cephesi tam bir mimarlık harikasıydı. Özgün Georgia mimarisi Özgürlük Sa-vaşı'ndan sonra yerini Federal etkiye bırakmıştı. Bunu, iç savaş öncesi moda olan eski Yunan sütunları izlemişti. Daha sonra görkemli yapıya Victoria dönemini yansıtan süslü eklemeler yapılmıştı. Sonunda bu mimari karışım, Tarihi Semt'e özgü bir görünüm almış ve ne tuhaftır ki Charleston'u daha pitoresk bir hale getirmişti. Üç katlı malikânenin yüksek sütunlar ve zarif kemerlerle süslü geniş balkonları vardı. Üçgen biçimindeki sivri çatısını küçük bir kubbe taçlandırıyordu. Ev, iki yüzyıldan bu yana savaşlara, yaşamı felce uğratan ekonomik sıkıntılara, kasırgalara göğüs germiş ve en sonunda bir başka saldırıya -Lute Pettijohn'akatlanmak zorunda kalmıştı. Pettijohn'un evi restore etmesi yıllar almış ve oldukça iyi bir şekilde belgelenmişti. Projeyi üstlenen ilk mimar sinir krizi geçirdiğinden görevi bırakmıştı. Đkincisi ise kalp krizi geçirmiş ve doktorunun zoruyla o da projeyi bırakmıştı. Üçüncüsü restorasyonun sonunu getirmiş ama bu, adamın evliliğine mal olmuştu.


Tarihe geçmiş fenerleriyle gösterişli demir giriş kapısından, arka kapılardaki röprodüksiyon menteşelere kadar, Lute evini Charleston'un en çok sözü edilen binası yapmak için hiçbir masraftan kaçınmamıştı. Bunu da başarmıştı. Sonunda ortaya en beğenilen olmasa bile en çok konuşulan restorasyonun çıktığı kesindi. Eski, yıkık depoyu şimdi Charles Tovvne Plaza olarak bilinen komplekse dönüştürmek için Charleston'u Koruma Derneği, Tarihi Charleston Vakfı ve Mimari Revizyon Kurulu'yla mücadele etmişti. Amaçlan canla başla Charleston'un eşsizliğini korumak, şehirleşmeyi denetim altında tutmak ve ticari gelişmeyi sınırlamak olan bu kuruluşlar ilk başta Lute'un önerisini veto etmişlerdi. Özgün tuğla yüzeyinin bütünlüğünün önemli ölçüde değiştirilme-yeceği veya bozulmayacağı, duvarlardaki çatlakların gizlenmeyeceği ve binanın görüntüsünün tentelerle ya da tabelalarla tahrif edilmeyeceğine ilişkin teminat verinceye kadar da gerekli izinleri alamamıştı. Koruma derneklerinin de evinin restorasyonuna ilişkin de benzer kaygıları olmuş, ama bir yandan da bakımsızlıktan acınacak bir hal almış binanın, onu hak ettiği biçimde restore edecek olanaklara sahip biri tarafından satın alınmış olması hoşlarına gitmişti. Pettijohn katı kurallara uymak zorunda kalmıştı çünkü başka seçeneği yoktu. Ama genel kanı evin, özellikle de içinin restorasyonunun bir insanın zevkten çok parası olduğu zaman ne denli kaba saba olabileceğinin tam bir göstergesi olduğu şeklindeydi. Ama yine herkesin kabul ettiği bir başka şey bahçelerin tüm kentte rakipsiz olduğuydu. Smilow ön kapıdaki telefonlu zilin düğmesine basarken ön bahçenin ne kadar yeşil ve ne kadar bakımlı olduğunu fark etti. Steffı ona baktı. "Kadına ne söyleyeceksin?" Rory zile cevap verilmesini beklerken düşünceli bir şekilde yanıtladı bu soruyu. "Gözün aydın." âl 4A (Dörcfüncü l/j'ölüm Rory Smılow bile bu kadar kalpsiz ve görenekleri yok sayan biri değildi. Davee Pettijohn giriş salonuna doğru kıvrılarak inen merdivenden aşağıya baktığında dedektif, elleri arkasında, yeni boyanmış ayakkabılarını ya da ithal Đtalyan seramiğinden yer kaplamasını izlemekle meşguldü. Her durumda tümüyle ayaklarını çevreleyen bölgeye odaklanmış gibi görünüyordu. Davee kocasının eski kayınbiraderini en son emniyet teşkilatının bir toplantısında görmüştü. O gece Smilow'a bir ödül verilmişti. Törenin ardından Lute tebrik etmek için Rory'yi bulmaya çalışmıştı. Smilovv, Lute'un elini sıkmıştı ama bunu, Lute zorladığı için yapmıştı. Onlara kibar davranmıştı ama Davee, dedektifin Lute'un elini sıkmak yerine dişleriyle boğazını parçalamayı tercih edeceğini tahmin ediyordu. Rory Smilovv aynı geçen karşılaşmalarında olduğu gibi bu gece de kendini sıkı sıkıya kontrol ediyor gibi duruyordu. Hali tavrı ve görünüşü bir askeri andırıyordu. Tam tepesindeki saçlar biraz sey-rekleşmişti ama yukarıdan kuşbakışı baktığı için bunu fark edebiliyordu. Yanındaki kadın ise bir yabancıydı. Davee'nin tanıştığı tüm kadınlarla boy ölçüşmek gibi bir alışkanlığı vardı; o yüzden de Smilow'un yanındaki kızı daha önce görmüş olsa mutlaka hatırlardı. Smilow'un başını bile kaldırmamasına karşın kız aşırı meraklı görünüyordu. Sürekli hareket halindeki başını devamlı sağa sola çeviriyor ve giriş holündeki tüm eşyaları adeta kafasına kazıyordu. Avrupa'dan ithal edilmiş olan tek bir parçayı bile kaçırmıyor gibi görünüyordu. Bakışlarında keskin ve yırtıcı bir ifade vardı. Davee ilk görüşte ondan nefret etmişti. Bir felaket dışında hiçbir şey Smilovv'u Lute'un evine getiremezdi ama Davee mümkün olduğunca bu olasılığı göz ardı etmeyi tercih etti. Kadehindeki içkiyi bitirdikten sonra buz parçalarını tıkırdatmadan bardağı bir konsolun üzerine bıraktı ve ancak o zaman orada olduğunu aşağıdakilere hissettirdi. "Đkiniz beni mi görmek istediniz?"


Sesini duyduklarında ikisi de bir anda döndüler ve yukarıda, koridorda onu gördüler. Davee aşağıya inmeye başlamak için tüm gözlerin onun üzerinde toplanmasını bekledi. Ayakları çıplak, saçı başı biraz darmadağınıktı, ama eli trabzandan kayarak, balo giysileri içinde ona tapan ve bağlılıklarını sunan tebaasının arasından geçen bir prenses edasıyla merdivenden indi. Charleston sosyetesinin odak noktasında olan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Hem anne hem de baba tarafından gerçek bir asildi. Bunu hiçbir zaman aklından çıkarmadığı gibi başkalarının da unutmaması için elinden geleni yapardı. "Merhaba, Mrs. Pettijohn." "Resmiyete gerek yok, Rory, öyle değil mi?" Dokunma mesafesine kadar yanlarına yaklaştı ve başını bir yana eğerek adama gülümsedi. "Ne de olsa akraba sayılırız." Elini Rory'ye uzattı. Adamın eli kuru ve ılıktı. Onunkiler ise biraz nemli ve buz gibiydi. Acaba elimde votka bardağı tuttuğumu anlamış mıdır, diye düşündü. i 41 Rory elini bıraktı ve yanındaki kadını gösterdi. "Bu bayan, Stefanie Mundell." "Steffi," dedi kız, elini saldırgan bir biçimde Davee'ye uzatarak. Kız ufak tefek, kısa, koyu renk saçlı biriydi. Kara gözleri vardı. Meraklı, ihtiras dolu gözlerdi bunlar. Ayağında yüksek topuklu ayakkabılar olmasına rağmen çorap giymemişti. Davee'ye göre bu, kendi çıplak ayağından çok daha fazla yol yordam bilmemezlik anlamına gelirdi. "Nasılsınız?" Davee, Steffı Mundell'ın elini sıktı ama çabucak bıraktı. "Polis balosu için bilet filan mı satıyorsunuz?" "Konuşabileceğimiz bir yer var mı?" Davee, huzursuzluğunu neşeli bir gülümsemeyle gizlemeye çalışarak, "Tabii," dedi ve onları misafir odasına götürdü. Davee'ye konuklan olduğunu haber vermeden önce onları içeri buyur eden kâhya kadın odada ışıkları açmakla meşguldü. "Teşekkürler, Sarah." Maun ağacından bir dolap kadar iri ve koyu renkli kadın Davee'nin teşekkürlerini kabul ettikten sonra yan kapıdan dışarı çıktı. "Size içki ikram edebilir miyim?" "Hayır, sağol," diye cevap verdi Smilovv. Steffı Mundell de teklifi geri çevirdi. "Ne kadar güzel bir oda," dedi ardından. "Renkler muhteşem." "Öyle mi düşünüyorsunuz?" Davee odayı sanki ilk defa görüyormuş gibi etrafına baktı. "Aslına bakarsan her ne kadar harika bir Battery manzarası varsa da bu, benim bütün evde en az beğendiğim oda. Duvarları bu renge boyamamız konusunda kocam ısrar etti. Buna 'terra-cotta' diyorlar; aslında Đtalyan Rivierası'nda-ki villaları hatırlatması gerekiyor. Oysa bana futbolcuların formasını çağrıştırıyor." Doğrudan Steffı'ye bakıp tatlı tatlı gülümseyerek, "Annem hep turuncunun basit ve incelikten yoksun insanların rengi olduğunu söylerdi," diye ekledi. Steffi'nin yanakları bir anda kıpkırmızı oldu. "Bu öğleden sonra neredeydiniz, Mrs. Pettijohn?" "Sana ne bundan?" diye sertçe cevap verdi Davee, gözünü bile kırpmadan. "Hanımlar." Smilovv, Stefi'ye sert bir bakış fırlattı. Bakışın arkasında susması için sessiz bir emir gizliydi. "Neler oluyor, Rory?" diye sordu Davee. "Burada ne arıyorsunuz?" Smilovv sakin, soğukkanlı ve saygılı bir ifadeyle, "Önce oturalım isterseniz," dedi. Davee birkaç saniye süreyle adamın yüzüne baktı, Steffı'ye küçümseyen bir bakış fırlattı, sonra ani bir hareketle hemen yakındaki kanepeyi işaret etti. Kendisi de yandaki koltuğa oturdu. Rory sözlerine bunun öylesine bir uğrama olmadığını söyleyerek başladı. "Korkarım kötü haberlerim var." Davee ne söyleyeceğini bekleyerek ona bakmayı sürdürdü. "Bugün akşamüstü Lute ölü bulundu. Charles Towne Plaza'-daki süitinde. Görünüşe bakılırsa bir cinayete kurban gitmiş." Davee yüz ifadesinden bir şey anlaşılmaması için kendini tuttu. Topluluk içinde duygular asla çok fazla belli edilmezdi.


Yapılacak şey değildi bu. babası bir zampara, annesi ise bir ayyaş olduğunda ve herkes kadının neden içtiğini bilirken bir şey yokmuş gibi davrandığından, onun için duygularını kontrol altında tutmak, doğal olarak edinilen bir beceriydi. Maxine ve Clive Burton mükemmel bir çiftti. Her ikisi de Charleston'un seçkin ailelerinden geliyordu. Đkisi de ilk bakışta çok güzeldi. Đkisi de özel okullarda okumuştu. Düğünleri, bugün bile diğer tüm düğünler için bir referans kabul edilirdi. Muhteşem bir çifttiler. Ya Maxine her doğumda sarhoş olduğu ve bebeklerin cinsiyetini karıştırdığı için ya da büyük bir özlemle erkek çocuk bekleyen ve habire kız doğurduğu için onu suçlayan dik kafalı Clive'a inat olsun diye, üç cici kıza da erkek ismi verilmişti. Y kromozomlarının eksikliğinin ise bir önemi yoktu tabii ki... 41 Đşte böylece küçük Clancy, Jerri ve Davee tüm sorunların paha biçilmez Đran halılarının altına süpürüldüğü bir evde büyüdüler. Kızlar daha küçücükken ne denli sarsıcı olursa olsun, her türlü olaya karşı tepkilerini kontrol altında tutmayı öğrendiler. Böylesi çok daha emindi. Ebeveynlerin her ikisi de çabuk sinirlenen ve öfke krizlerine kapılabilen cinsten olduğu için evin güvenilmez ve kestirilmesi zor bir atmosferi vardı. Sık sık kavga çıkar ve görünüşte hüküm süren huzur ve barış ortamı bir anda yok olup giderdi. Bunun sonucunda üç kız kardeşte de duygusal yara izleri oluştu. Clancy kendi yaralarını otuzlu yaşların başında rahim kanse- rinden ölerek kapatmıştı. Kötü niyetli dedikoducular kansere aşırı cinsel ilişkinin neden olduğunu iddia etmişlerdi. Jerri ise zıt yöne gitmiş ve üniversite birinci sınıfta radikal bir Hıristiyan grubunun fikirlerini benimsemişti. Zevk veren her şeyden, özellikle de seks ve alkolden elini eteğini çekerek kendini meşakkatli bir hayata adamıştı. Güney Dakota'da yerlilere ayrılan bir bölgede patates yetiştirmeye ve Đncil'den vaazlar vermeye başlamıştı. En küçükleri olan Davee ise Charleston'da kalan tek çocuktu ve Clive'ın sabah toplantısıyla akşam çayı arasında metresinin yatağında kalp krizinden ölmesinden; Maxine'in ise -herkesin asıl gerçeğin votkanın beynini sulandırmış olduğunu bilmesine karşın-"Alzheimer" teşhisiyle bir huzurevine yatırılmasından sonra bile her türlü utanca ve dedikoduya meydan okumaya devam etmişti. Ilık çikolata gibi yumuşak ve uysal görünen Davee aslında taş gibi sertti. Ama gerektiğinde taşı gediğine koymayı da bilirdi. Her şeyle baş edebilirdi. Bunu da kanıtlamıştı. "Peki," dedi, ayağa kalkarak, "ikiniz de içki istemediniz ama galiba ben bir tane alacağım." Đçki arabasından aldığı kristal bir bardağın içine birkaç buz parçası attıktan sonra üstüne votka koydu. Bir dikişte yarısını içtikten sonra bardağı tekrar doldurdu ve odadakilere doğru döndü. "Kadın kimdi?" "Pardon?" "Hadi, Rory, karalar bağlayacak değilim. Eğer Lute süit odasında vurulduysa mutlaka bir hanım arkadaşını ağırlıyor olmalı. Herhalde ya kadın ya da kıskanç kocası öldürmüştür onu." "Vurulduğunu kim söyledi?" diye sordu Stefanie Mundell. "Ne?" "Smilovv kocanızın vurulduğunu söylemedi. Sadece öldürüldü dedi." Davee bir içki daha aldı. "Vurulduğunu varsaydım. Sağlam bir tahmin değil mi?" "Tahmin miydi?" Davee kollarını iki yana açınca içkisinin bir kısmı halıya sıç49. radı. "Bu arada sen kim oluyorsun?" Steffi ayağa kalktı. "Ben savcılıktanım, ya da Güney Caroli-na'da dendiği gibi vilayet savcılığından." "Güney Carolina'da nasıl söylendiğini bilirim," diye cevap verdi Davee, dalga geçer gibi bir ifadeyle. "Kocanızın cinayet davasını ben soruşturacağım. Zaten o yüzden Smilow'la gelmek için ısrar ettim." "A-ha, anlıyorum. Benim tepkimi ölçmek için."


"Aynen öyle. Çok şaşırmadığınızı söylemeliyim. Şimdi ilk soruma geri dönelim: Bu öğleden sonra neredeydiniz? Sakın bunun beni ilgilendirmediğini söylemeyin, Mrs. Pettijohn, çünkü çok fazla ilgilendiriyor." Öfkesini frenlemeyi başaran Davee bir kez daha bardağını dudaklarına götürdü ve böylece cevap vermek için biraz zaman kazandı. "Başka yerde bulunduğumu kanıtlamamı istiyorsunuz, öyle mi?" "Buraya seni sorguya çekmeye gelmedik, Davee," dedi Smilovv. "Tamam, Rory. Gizleyecek bir şeyim yok. Yalnızca onun -Steffi'ye zehir gibi bir bakış fırlattı- evime gelip de kocamın ölüm haberini aldıktan saniyeler sonra bana hakaret dolu, imalar içeren sorular sormasını çok düşüncesizce buluyorum." "Bu benim görevim, Mrs. Pettijohn, hoşunuza gitse de gitmese de." "Đyi o zaman, hoşuma gitmedi." Ardından önemsiz biriymiş gibi kızı yok varsayarak Smilovv'a doğru döndü. "Senin sorularına seve seve cevap veririm. Ne bilmek istiyorsun?" "Bu akşam saat beş ile altı arasında neredeydin?" "Burada." "Yalnız mı?" "Evet." "Bunu tasdik edecek biri var mı?" Davee yerinden kalkıp bir sehpanın üzerinde duran telefonun iö tek bir tuşuna bastı. Ahizeden kâhya kadının sesi duyuldu. "Buyurun, Miss Davee?" "Sarah, buraya kadar gelir misin, lütfen? Teşekkürler." Üçü sessizce beklediler. Steffı'ye soğuk, küçümseyen gözlerle bakmakta olan Davee boynunda takılı duran hepsi aynı boyda incilerden oluşan tek sıra kolyeyle oynuyordu. Sosyeteye takdimi nedeniyle babasının hediye ettiği bu kolyeyi hem çok sever hem de nefret ederdi. Psikologu, bunun babasının eşine ve çocuklarına karşı sadakatsizliği yüzünden insanlara duyduğu güvensizliğin bir sembolü olduğunu söylüyordu. Davee bunun doğru olup olmadığını, yoksa sadece inci mi sevdiğini bilmiyordu. Sebebi her ne olursa olsun, bu kolyeyi bu akşam üstünde olan kısa şort ve bol pamuklu bluz dahil her şeyle takardı. Evde yatıp kalkan kâhya kadın, Davee'ye annesinin mirasıydı. Sarah daha Clancy doğmadan önce ailenin yanında çalışmaya başlamış ve çektikleri tüm çilelere tanıklık etmişti. Odaya girdiğinde Smilovv'la Steffı'ye düşmanca bir bakış fırlattı. Davee resmi bir tavırla onu diğerleriyle tanıştırdı. "Ms. Sarah Birch, bu bey Dedektif Smilovv, bu şahıs da Bölge Savcılığı'ndan geliyor. Mr. Pettijohn'un bu akşamüstü öldürüldüğünü söylemek için buraya gelmişler." Sarah'nın tepkisi de aynı Davee'ninki gibi belli belirsiz olmuştu. "Onlara saat beş ile altı arasında burada, evde olduğumu ve senin de beni destekleyeceğini söyledim." diye devam etti Davee. "Öyle değil mi?" Steffi Mundell az kalsın bir ıslık çalacaktı. "Bunu yapamazsın..." "Steffi!" "Ama sorguya hile karıştırıyor," diye bağırdı kız Smilovv'a. Davee masum bir ifadeyle adama baktı. "Bana sorguya çekilmediğimi söylediğini sanmıştım, Rory." Smilow'un bakışları buz gibiydi ama kâhyaya dönüp kibarca, "Mrs. Birch, bildiğiniz kadarıyla Mrs. Pettijohn o saatte evde miydi?" diye sordu. "Evet, efendim. Neredeyse bütün gün odasında dinlendi." "Allahım," diye mırıldandı Steffi, soluğunun arasında. Smilow ona aldırmadan kâhyaya teşekkür etti. Sarah Birch, Davee'nin yanına gelip ellerini avucunun içine aldı. "Üzüldüm." "Sağol, Sarah." "Đyi misin, bebeğim?" "Đyiyim." "Đstediğin bir şey var mı?" "Şimdilik yok." "Eğer bir şeye ihtiyacın olursa, bana haber ver." Davee kadına gülümsedi; Sarah da eliyle onun dağınık sarı saçlarını sevgiyle okşadı, sonra da dönüp odadan çıktı. Davee bardağın kenarından Steffi'ye kendinden memnun bir ifadeyle bakarak içkisini bitirdi. Bardağı dudaklarından indirirken, "Tatmin oldun mu?" diye sordu. Steffi öfkeden köpürmekte olduğundan cevap vermeye tenezzül etmedi.


Bir kez daha içki arabasının yanına giden Davee, "Nerede... nereye götürüldü?" diye sordu. "Adli tabip otopsi yapacak." "O halde cenaze töreni... şeyi beklemek zorunda kaLanaJc". Đt HALK KÜTÜPHANESĐ ĐL "Cesedin teslim edilmesini," dedi Smilow, onun eksiğini kapatarak. Davee kendine bir içki daha koydu, sonra tekrar yerine döndü. "Nasıl ölmüş?" "Sırtından vurulmuş. Đki kurşunla. O anda öldüğünü düşünüyoruz. Hatta ateş edildiğinde kendinde olmaması ihtimali de var." "Yatakta mıydı?" Tabii Smilovv, Davee'nin babasının nasıl öldüğünü biliyordu. Charleston'daki herkes skandalin tüm ayrıntılarından haberdardı. Smilovv'un soruya cevap verirken biraz sıkıntılı ve tedirgin görünmesi Davee'nin hoşuna gitti. "Lute'u oturma odasında, yerde, gi- yimli bir halde bulduk. Yatak kullanılmamıştı. Romantik bir buluşmaya ilişkin hiçbir işaret yoktu." "Eh, hiç olmazsa bu defa farklı." Bardağındaki içkiyi bitirdi. "Lute'u en son ne zaman gördün?" "Dün gece miydi? Bu sabah mıydı? Hatırlayamıyorum. Galiba bu sabahtı." Davee, Steffi Mundell'in burnundan soluyor olmasına aldırmaksızın gözlerini Smilow'dan ayırmadı. "Bazen günler boyu birbirimizi görmezdik." "Aynı yatakta yatmıyor muydunuz?" diye sordu Steffi. Davee ona doğru döndü. "Kuzey'in ne tarafındansın sen?" "Niçin sordunuz?" "Çünkü çok terbiyesiz ve kabasın." Smilow bir kez daha araya girdi. "Pettijohnların özel yaşamlarına ancak gerek duyarsak gireceğiz, Steffi. Şu aşamada buna gerek yok." Tekrar Davee'ye döndü ve, "Lute'un bugünkü programını bilmiyor muydun?" diye sordu. "Ne bugünkünü ne bir başka günkünü." "Biriyle buluşacağından sana söz etmemiş miydi?" "Yoo." Boş bardağını sehpanın üzerine koydu; doğrulup omuzlarını dikleştirdi. "Benden mi şüpheleniyorsunuz?" "Şimdilik Charleston'daki herkesten şüpheleniyoruz." Davee adamın gözlerinin içine baktı. "Birçok insanın Lute'u öldürmek için iyi nedeni vardı." Kadının ısrarlı bakışları karşısında Smilow gözlerini başka yöne çevirdi. Steffi Mıındell, adeta hâlâ orada olduğunu, önemli, hesaba katılması gereken biri olduğunu Davee'ye hatırlatmak istermiş gibi atıldı. "Biraz ileri gittiysem özür dilerim, Mrs. Pettijohn." Steffi sustu ama yazılı olmayan görgü kurallarını o kadar çok ihlal etmişti ki Davee'nin onu affetmeye niyeti yok gibiydi. Ev sahibesi yüzündeki kayıtsız ifade değişmedi. "Eşiniz çok önde gelen bir insandı," diye devam etti Steffi. "Şirketleri kentimiz, bölgemiz ve eyaletimize çok fazla gelir getirdi. Sosyal aktivitelere katılımı..." "Bir yere mi varmak istiyorsunuz?" Steffi, Davee'nin sözünü kesmesinden hoşlanmamıştı ama korkusuz bir şekilde devam etti. "Bu cinayet tüm toplumu ve daha fazlasını etkileyecek. Savcılığımız, katil yakalanıp yargılanıp mahkum edilinceye kadar bu olaya en büyük önceliği verecek. Adalet mekanizmasının hızlı ve güvenilir bir şekilde işleyeceğine şahsım adına sizi temin etmek isterim." Davee en tatlı, en büyülü gülümsemesiyle karşılık verdi. "Ms. Mundell, sizin şahsi teminatınızın benim için en ufak bir değeri yok. Üstelik size kötü haberlerim var. Kocamın cinayet davasına siz bakmayacaksınız. Hiçbir zaman seri sonu ucuz satışlarla ilgilenmedim." Steffi'nin giysisine bariz bir tiksintiyle baktı. Sonra Smilow'a doğru döndü ve işlerin nasıl gideceğine ilişkin fermanını bildirdi. "Bu davada en iyileri istiyorum. Bu işle ilgilen, Rory. Yoksa, Lute Pettijohn'un dul eşi olarak ben ilgilenirim." 03eşinci CBöfüm "At şuraya bir yüzlük bakalım." Adam bir yandan eliyle leke içindeki yeşil çuhaya vururken bir taraftan da Bobby Trimble'a bakarak bira kokulu ağzıyla pis pis sırıttı. Bobby tiksintiyle titredi.


Sonra pantolonunun arka cebindeki cüzdanından iki ellilik çıkarıp geri zekâlı herife uzattı. "Đyi oyundu," dedi kısaca. Adam banknotları cebine attıktan sonra büyük bir iştahla ellerini ovuşturdu. "Paranı geri almaya hazır mısın?" "Şimdilik hayır." "Korkuyor musun? Hadi, korkma," dedi adam, kandırmaya çalışır gibi bir sesle. "Korkmuyorum," diye cevap verdi Bobby, korktuğunu belli eder bir ses tonuyla. "Belki daha sonra." "Đki katı mı, sıfır mı?" "Daha sonra." Göz kırparak elini tabanca şeklinde tutup adamın şişko göbeğine bastırdı, sonra da içkisini alıp yavaş yavaş uzaklaştı. Aslında bir kez daha şansını deneyip kaybettiklerini geri almayı isterdi ama ne yazık ki yanında nakit para kalmamıştı. Son oyunların hepsini kaybetmiş, bu da onu birkaç yüz dolar fakirleştirmişti. Nakit sorununu çözmeden tekrar kumar oynayacak durumda değildi. Fena halde keyfi kaçmış, bu son yüzlüğü kaybetmek iyice canını sıkmıştı. Birkaç şey dışında hayal edecek ne vardı ki? Bir iki hap belki... Eeeh... Sahte kredi kartının hâlâ yanında olması iyi bir şeydi. Hayati masraflarını onunla karşılayabilirdi ama ekstralar için nakte ihtiyacı vardı. Onu edinmek biraz daha zordu. Đmkânsız değildi tabii. Yalnızca bir parça daha uğraş gerektiriyordu. Ancak Bobby daha az çalışıp daha çok dinlenmek için kurgulanmıştı. "Çok beklemeyeceksin," dedi kendi kendine, elindeki kadehe bakıp gülümseyerek. Yatırımları semeresini verdiğinde dinlenmek için önünde uzun yıllar olacaktı. Ama gülümsemesi kısa sürdü. Aydınlık geleceğine dair fantezisinin üstünden bir belirsizlik bulutu geçti. Ne yazık ki para kazanma planının başarısı ortağına bağlıydı ve kadının güvenilirliğinden kuşku duymaya başlamıştı. Doğrusu, duyduğu şüphe midesini gece boyu içtiği ucuz viski kadar şiddetle yakıyordu. Đş bu raddeye geldikten sonra, başından da def edemiyordu, güvenmiyordu da. Barın dibindeki bir tabureye çöküp bir içki daha ısmarladı. Taburenin kestane rengi vinil yüzeyinde bir zamanlar bir şekil vardı ama yıllar boyu ayyaşları taşımaktan sonunda aşınmış ve silinmişti. Dikkat çekmekten kaçındığı zamanlar dışında Bobby'-nin yolu böylesi basit yerlere düşmezdi. Bu kalibredeki batakhanelere takıldığı günlerden bu yana çok zaman geçmişti. Başladığı noktaya göre çok yukarılara çıkmıştı. Yokuş yukarı... Sürekli ileri doğru hareket; işte Bobby Trimble buydu. Bobby kendine yeni bir imaj oluşturmuştu ve bundan geri dönmeye niyeti yoktu. Đnsan doğduğu çevre konusunda bir şey yapamazdı ama eğer ondan hoşlanmıyorsa ve içgüdüsel olarak alnında daha büyük, daha iyi şeylerin yazılı olduğunu biliyorsa, pekâlâ sahip olduğu imajı silkip atar bir başkasını yaratabilirdi. O da bunu yapmıştı. Edindiği o uygar albeni sayesinde Miami'deki o rahat işe konmuştu. Gece kulübü sahibinin müşterileri karşılayıp yerlerine oturtmak için Bobby'nin meziyetlerine sahip birine ihtiyacı vardı. Temiz bir yüz ifadesine ve kadınları cezbedecek bir ikna kabiliyetine sahipti o. Yeni işine bir ördeğin suya alışması kadar kolay alışmıştı. Kulübün işleri belirgin biçimde artmıştı. Cock'n'Bull kısa sürede, olay yaratan gece kulüpleriyle ünlü bir şehir olan Miami'de olay yaratan bir yer haline gelmişti. Kulüp, her gece, nasıl iyi vakit geçirileceğini bilen kadınlarla dolup taşmaya başlamıştı. Bobby kulübün seksi şöhretini artırmış ve orayı kadınların gittiği diğer eğlence yerleriyle rekabet edecek hale getirmeyi başarmıştı. Cock'n'Bull, aşırı laubalilikten çekinmeyen kadınlara -hanımlara değil- cazip gelen müstehcen gösterisinden ötürü kimseden özür dileme durumunda değildi. Çoğu gece dansçılar çırılçıplak kalana kadar soyunurdu. Bobby ise smokinini hiç çıkarmaz fakat kadınları cinsel anlamda çıldırtacak bir tarzda konuşurdu. Onun sözel tahrikleri dansçıların karın bölgelerini ileri geri oynatmalarından çok daha etkili olurdu. Onun o açık saçık konuşmalarına tapardı kadınlar. Derken bir gece özellikle fazla ateşli bir hayranı, dansçılardan biriyle birlikte sahneye fırlamış ve diz üstü çökerek adama o müstehcen şeyi yapmaya başlamıştı. Kalabalık bir anda çılgına dönmüş, buna bayılmıştı.


Ama tebdili kıyafette görev yapmakta olan ahlâk masası ekibi bundan pek hoşlanmamıştı. Gizlice yardım çağırmışlar ve kimse ne olup bittiğini anlamadan kulüp polislerle dolmuştu. Bobby arka kapıdan sıvışmayı becermişti -ama gitmeden kasadaki tüm parayı da yanına almıştı. Yarış pistlerine olan düşkünlüğü nedeniyle ve son zamanlarda yaşadığı bir dizi şanssızlık sonrası bir tefeciye borçlanmıştı. Ne yazık ki adamın, kulübün kapanmasının gelir akışında geçici bir süre için bir duraklama yaratacağını ve kısa zaman sonra bu durumun tersine döneceğini anlaması mümkün değildi. Bir tefecinin sözlüğünde, "kısa zaman sonra" diye bir kavrama yer yoktu. O yüzden de, kulüp sahibi, polisler ve tefeciyi peşine takarak, smokininin cebinde on bin dolarla Güneşli Eyalet'i terk etmişti. Üstü açık Mercedes'ini başka renge boyatmış, plakalarını değiştirmişti. Bir süre sahil boyu aylak aylak dolaşmış, çaldığı parayla rahat bir hayat sürmüştü. Ancak bu sonsuza kadar böyle devam edemezdi. Çalışmaya geri dönmek, elinden gelen tek işi yapmak'durumundaydı. Lüks otellerde, bir müşteri gibi yüzme havuzlarına takılmaya ve yalnız kadın turistlere karşı cazibesini kullanmaya başlamıştı. Onlardan çaldığı parayı onlara yatakta tattırdığı mutluluğun karşılığında hakça bir alışveriş olarak görmüştü. Derken bir gece bir yandan şampanyasını yudumlayıp bir yandan da gönülsüz bir dulu oda anahtarını vermesi konusunda ikna etmeye çalışırken, restoranda Miami'den tanıdığı eski bir dostunu görmüştü. Tuvalete gitme bahanesiyle kalkıp oteline dönmüş, eşyalarını Mercedes'ine yüklediği gibi apar topar şehri terk etmişti. Dolandırıcılıktan bile vazgeçerek birkaç hafta boyunca saklanmıştı. Rezervde tuttuğu nakit para giderek suyunu çekiyordu. Sahte gösterişine ve tüm cilalı davranışlarına rağmen aynaya baktığında kendini yıllar önceki gibi -kaba saba, ikinci sınıf işler peşinde koşan küçük bir düzenbaz- görüyordu. Kendine duyduğu bu güvensizlik özellikle meteliğe kurşun attığı dönemlerde daha kuvvetleniyor, içinde bir intikam hissi uyanmasına neden oluyordu. Bir gece, kendini çaresiz ve ürkmüş hissettiği bir anda, bir barda sarhoş olmuş ve bir müşteriyle kavgaya tutuşmuştu. Bu, olabilecek en iyi şey olmuştu aslında. En uygun insan tanıklık etmişti bu bar kavgasına. Bu olay yaşamının şu anki seyrini almasını sağlamıştı. Zirve görünmüştü. Eğer işler planladığı bi51 çimde giderse bir servet sahibi olabilirdi. Bobby Trimble'a yaraşır ölçüde zengin olabilirdi. Bir zamanlar olduğu gibi kaybedeni oynadığı günlere geri dönmeyecekti. Bununla birlikte -ama bu önemli bir "bununla birlikte" idi-başarısı ortağına bağlıydı. Daha önceki tecrübelerine dayanarak, kadınlara kadın olmaları dışında hiçbir konuda güvenmezdi. Đçkisini bitirip barmene eliyle bir işaret yaptı. "Bir tane daha." Ama barmen tüm dikkatini televizyona vermişti. Görüntü karlıydı ama Bobby oturduğu yerden bile kendisine uzatılan mikrofonlara bir şeyler söyleyen adamı seçebiliyordu. Adam, Bobby'-nin tanıdığı biri değildi. Kesin olan tek şey herifin yüzünün hiç gülmediğiydi. Tıpkı çocukken evlerine gelip ona ve ailesine kişisel sorular sorup özel hayatlarına burunlarını sokan sosyal yardım uzmanları gibi, bu adamın da bütün hayatı işinden ibaretti. Televizyondaki züppe, etrafında birbirini yiyen bir düzine muhabir olmasına rağmen soğukkanlı görünüyordu. "Ceset bu akşam saat altıyı biraz geçe bulundu," diyordu. "Kimlik tespiti yapıldı." "Şey var mı?..." "Silahı buldunuz mu?" "Şüpheliler var mı?" "Mr. Smilovv, bize söyleyebilir misiniz?..." Đlgisini kaybeden Bobby bir kez daha yüksek sesle, "Đçki istemiştim," dedi. "Duyduk," diye cevap verdi barmen, bıkkın bir sesle. "Servisinizin düzelmesi gerek..." Televizyon ekranındaki görüntü soğuk bakışlı adamdan, tanıdığı ve iyi bildiği bir yüze atlayınca şikâyeti Bobby'nin dudaklarında donup kaldı. Lute Pettijohn. Her bir sözcüğü duyabilmek için yerinden doğruldu.


"Mr. Pettijohn'un odasına zorla girildiğine ilişkin hiçbir belirti yok. O yüzden cinayet sebebinin hırsızlık olduğunu düşünmüyoruz. Şimdilik elimizde bir şüpheli de yok." Özel canlı röportaj sona erdi ve saat on bir haberleri kaldığı yerden devam etmeye başladı. Bobby, güveni bir kez daha yerine gelmiş olarak, ağzı kulaklarında, ortağının şerefine sessizce kadehini kaldırdı. Belli ki kadın Üzerine düşeni yapmıştı. "Şimdilik size söyleyebileceklerim bunlar." Smilovv mikrofonlara arkasını döndüğünde yine mikrofonlarla yüz yüze geldi. "Pardon," diyerek medya kalabalığının arasından sıyrılıp geçti. Gazetecilerin, arkasından bağırarak sordukları soruları duymazdan gelerek kalabalığı yardı. Muhabirler daha fazla bir şey elde edemeyeceklerini anlamış olsalar gerek yavaş yavaş dağılmaya başladılar. Smilovv medyanın ilgisinden nefret eder gibi görünürdü ama gerçekte bu tür canlı basın toplantılarından hoşlanırdı. Bunun nedeni ışıklar ve kameralar değildi, çünkü ürkütücü bir görüntü verdiğini kendisi de bilirdi. Keza yarattığı ilgi ve reklam da değildi bunun sebebi. Đşi güvence altındaydı ve sürdürmek için halkın desteğine ihtiyacı yoktu. Hoşuna giden şey televizyona çıkmanın ve kendisinden söz edilmesinin verdiği güç duygusuydu. Ama otelin lobisindeki kayıt masasının etrafında toplanmış duran dedektiflerin yanına yaklaştığında, "Neyse ki bitti," diye homurdandı. "Eee, bana söyleyecek bir şeyiniz var mı?" "Sıfıra sıfır elde var sıfır." Mike Collins'in kısaca özetlediği durumu diğerleri de başlarını sallayarak tasdik ettiler. Smilovv, Pettijohnlar in evinden Charles Tovvne Plaza'ya dönüş saatini on bir haberleriyle çakışacak biçimde ayarlamıştı. Tahmin ettiği gibi, tüm yerel kanallar, hatta Savannah ve Char-lotte gibi uzak yerlerden gelen kanallar bile otel lobisinden canlı yayın yapmışlar, o da gazetecilere ve evlerinde televizyon izlem yenlere olay hakkında yalın açıklamalarda bulunmuştu. Hiç abartıya kaçmamıştı. Bunun birincil nedeni kendisinin de yalnızca yalın gerçekleri biliyor olmasıydı. Bu defa, daha fazla bilgi vermekten kaçındığında naz etmemişti. Kendisi de tıpkı medya gibi bilgi edinmeye can atıyordu. O yüzden de dedektiflerin kısa ve öz cevabı karşısında şaşkına dönmüştü. "Ne demek istiyorsunuz, sıfıra sıfır elde var sıfır diye?" "Öyle de ondan." Mike Collins eski kurtlardandı. Diğerlerine kıyasla Smilow'dan daha az çekindiğinden, sözcülüğü onun yapması konusunda aralarında sessiz bir anlaşma vardı. "Şu ana dek hiçbir şey elde edemedik. Biz..." "Bu imkânsız, dedektif." Collins'in içine çökmüş gözlerinin çevresinde, gecenin ne denli zor geçtiğini gösteren siyah halkalar oluşmuştu. Sözünü kesen Steffı Mundell'a doğru dönüp sanki boğazlamak istermiş gibi baktı, sonra ona aldırmadığını belli ederek Smilow'a rapor vermeye devam etti. "Dediğim gibi, herkesi bir araya topladık." Otel müşterileri ve görevliler hâlâ büyük balo salonunda tutuluyordu. "Đlk başta bu işten hoşlandılar. Heyecanlı geldi onlara. Aynı bir film gibi. Ama giderek sıkılmaya başladılar. Aynı sorulara hiç durmadan aynı yanıtları verdiler ve sonunda suratları iyice asıldı. Artık ağızlarından, gitmelerine niçin izin vermediğimiz konusunda sızlanma dışında bir şey alamıyoruz." "Buna inanamıyorum..." "Sizi kim çağırdı?" Collins sözünü bir kez daha kesen Steffi'ye patladı. "Bu kadar insanın içinde," dedi Steffı, Collins'le aynı anda konuşarak, "kimse hiçbir şey görmemiş." Smilovv, hevesi kaçan dedektifıyle sözünü sakınmayan savc arasında başlamak üzere olan tartışmayı bastırmak için elini ha vaya kaldırdı. "Đkiniz de susun. Hepimiz çok yorulduk. Steffı, se njn ortada dolanman için bir sebep yok. Bir şey bulursak sana haber veririz."


•'Bence öyle bir olasılık yok." Steffi kollarını göğsünde kavuşturdu ve meydan okuyan bir ifadeyle Collins'e baktı. "Bir yere gitmiyorum." Smilow istemeye istemeye otel müşterilerinin odalarına dönmesine izin verilmesi için emir verdi. Ardından dedektiflerini asma kattaki toplantı odalarından birine topladı ve herkese pizza ısmarladı. Bir yandan pizzaları midelerine indirirken bir yandan da Smilovv uzun sorgulama saatleri sonunda toplayabildikleri bilgi kırıntılarını gözden geçirmeye başladı. "Pettijohn otelin sağlık merkezinde masaj mı yaptırmış?" diye sordu, notlan gözden geçirirken. "Evet." Dedektiflerden biri kocaman bir pizza lokmasını yuttu. "Buraya geldiğinden hemen sonra." "Masörü sorguya çektiniz mi?" Adam, evet anlamına başını salladı. "Pettijohn'un bir buçuk saatlik lüks masajdan istediğini söyledi. Duşunu da orada almış; o yüzden odasındaki banyo kuruydu." "Masörün şüphe uyandıran bir yanı var mıydı?" "Görebildiğim kadarıyla hayır," diye geveledi dedektif, pizza-sını ısırırken. "Kaliforniya'daki bir sağlık merkezinden gelmiş buraya. Pettijohn'u ilk kez bugün görmüş." Smilovv otele kayıtlı müşterilerin alelacele derlenmiş dökümünü inceledi. Hepsi kuşkudan uzak görünüyordu. Tümü Lute Pettijohn'u hiç tanımadığını iddia etmiş, ancak bazıları birkaç ay önce Charles Towne Plaza'nın açıldığı günlerde medyada çıkan haberlerden ötürü adını duyduğunu söylemişti. Müşterilerin çoğu aileleriyle birlikte tatil yapmakta olan sıradan insanlardı. Balaylarını geçirmekte olan üç çift vardı. Diğer birkaç çift de aynı şeyi iddia etmişti ama onların romantik bir şehirde hafta sonu kaçamağı yapan gizli aşıklar oldukları ortaya çıkmıştı. Bunlar dedektiflerin sorularını biraz ürkerek yanıtlamışlari ûl di ama bunun nedeni cinayet suçlusu olmaları değil aldattıkları eşlerine karşı suçlu işlemiş olmalarıydı. Dördüncü katta, üç oda dışındaki tüm odalarda, Florida'dan gelen bayan öğretmenler kalıyordu. Süitleri ise liselerinden bahar döneminde mezun olan ve üniversitelerine dağılmadan önce son bir kez birlikte kurtlarını dökmek isteyen bir erkek basketbol takımının oyuncuları doldurmuştu. Onların işlediği tek suç ise yaşları küçük olmasına rağmen içki içmeleriydi. Đçlerinden biri arkadaşlarının şaşkın bakışları arasında, kendiliğinden, sorgu görevlisine içi marihuana dolu bir kutu vermişti. Herkesin üzerinde hemfikir olduğu konu, akşamüstü Pettijohn 61 öldürülmemiş olsa, sıradan bir pazar gününden farksız bir gün geçirdikleri şeklindeydi. "Uzun, sıcak ve yapış yapış," dedi dedektiflerden biri, kocaman esneyerek. "Günden mi söz ediyorsun, yoksa benim aletimden mi?" diye espri yaptı bir diğeri. "Hangisini istersen." "Güvenlik videosundan ne haber?" diye sordu Smilow, eğlenceyi yarıda keserek. Dedektifler, kendi aralarında yaptıkları bir espri akıllarına gelmiş olmalı ki hep birlikte yılışık yılışık sırıttılar. "Ne oluyor?" diye sordu Smilovv. "Görmek ister misiniz?" diye sordu Collins. "Görecek bir şey var mı?" Diğerleri kıs kıs gülerken Collins, Smilow'a videoya bir göz atmasını önerdi; hatta Steffı'yi de onlarla birlikte videoyu izlemeye çağırdı. "Bir şeyler öğrenebilirsin," dedi kıza. Smilovv'la Steffı dedektiflerin peşi sıra ara kattaki geniş lobiden geçerek küçük toplantı salonlarından birine girdiler. Salona bir video yerleştirilmiş ve renkli bir ekrana bağlanmıştı. Collins biraz abartılı bir biçimde kaseti anlatmaya koyuldu. "Öğleden sonra güvenlik kameralarını izleyen adam ilk önce bu kattaki kameraya bağlı olan kasetin yanlış yere konulduğunu söyledi." Smilow önceki deneyimlerinden gözetleme kameralarının genellikle kullanıcının isteğine bağlı olarak her beş ila on saniyede bir kare görüntü veren kesik zamanlı video cihazlarına bağlandığını biliyordu. O yüzden de görüntü sürekli olmaz, bir kareden diğerine atlardı. Genellikle cihazlar otomatik olarak geri sarmadan önce günler boyu kayıt yapardı.


"Kaset videonun dışında ne arıyormuş? Normalde, seyretme ihtiyacı ortaya çıkmadığı sürece, kasetler videonun içinde bırakılmaz mı?" "Adamın yalan söylediğini ilk bu şekilde anladım zaten," dedi Collins. "O yüzden hemen pes etmedim. Sonunda bu kaseti bulup çıkardı. Hazır mısınız?" Smilovv'un başını evet anlamında sallaması üzerine videonun üzerindeki oynatma tuşuna bastı. Doğru dürüst bir görüntü gelmese de çıkan seslerin bir porno filme ait olduğu su götürmezdi. Đç çekmeler ve iniltiler seks yapmakta olan bir çifte ait karlı görüntünün fonunu oluşturuyordu. "Bu sahne yaklaşık on beş dakika bu şekilde devam ediyor," diye açıklamada bulundu Collins. "Adamın boşalmasından sonra da küvette birbirlerini beceren iki orospunun görüntüsü başlıyor. Ardından bir köle sahnesi geliyor..." "Anladım," diye kesip attı Smilovv. "Kapat şunu." Odadaki diğer erkeklerden yükselen ıslıklara ve yuhalamalara aldırmadı. "Pardon, Steffi." "Önemli değil. Dedektif Collins'in bana yaptığı bu küçük oyun 'yetişkin erkek' tabirinin kendi içinde çelişki taşıdığına ilişkin teorimin doğruluğunu bir kez daha kanıtlamış oldu." Herkes güldü ama Collins hiç bozuntuya vermeden atıp tutmaya devam etti. "Đşte bütün numaralan bu. Pettijohn'un son teknoloji güvenlik diye böbürlendiği sistem palavradan başka bir şey değil. Müşterilerin kaldığı katlardaki kameraların hepsi oyuncak. Sahte." "Ne?" diye bağırdı Steffi. 61 "Tüm komplekste çalışan tek kamera muhasebe bölümündeki. Pettijohn kendinden bir şey çalınmasını istememiş ama sanırını müşterilerin soyulması ya da temizlenmesi pek umurunda değilmiş. Ama sonunda olan dönüp dolaşıp onun başına geldi, öyle değil mi?" "Çocuk niye yalan atmış?" diye sordu Smilow. "Ona öyle demesi söylenmiş. Büyük Pettijohn'un ta kendisi söylemiş. Pettijohn'un öldüğünü, artık çekinmesi gereken tek şeyin bize yalan atmak olduğunu söylememize rağmen adam uzun süre direndi ama sonunda pes etti. Dediklerini kontrol ettik. Kameralar göstermelik." "Bunu bilen kaç kişi var?" "Tahminim çok olmadığı yönünde." "Kontrol et. Yönetim kademelerindeki insanlardan başla." "Olur." Smilow odadakilere bakarak konuşmasını sürdürdü. "Sabah ilk iş olarak Pettijohn'un düşmanlarıyla başlayacağız. Bir liste yapacağız..." "Boşuna zahmete girmesek de telefon rehberini kullansak," diye espri yaptı adamlardan biri. "Tanıdığım herkes orospu çocuğunun ölmesine memnun olacak." Smilovv adama ters ters baktı. "Ah, özür dilerim," diye mırıldandı adam. Gülümsemesi bir anda kaybolmuştu. "Sizin akraba olduğunuzu unutmuşum." "Akraba değildik. Bir zamanlar kız kardeşimle evliydi. Bir süre için. Hepsi o kadar. Herhalde ben herkesten çok daha az severdim onu." Steffi öne doğru eğildi. "Yoksa onu sen mi geberttin, Smilow?" Herkes gülmeye başladı ama Smilovv'un soruyu ciddiye almış gibi aksi bir ifadeyle verdiği "Hayır," yanıtı kahkahaları başladığı gibi bir anda sona erdirdi. "Affedersiniz, Mr. Smilovv?" Kapıda Smitty duruyordu. Smilovv kolundaki saate baktı. Vakjt gece yarısını geçmişti. "Bir an önce eve gitmek istersin diye düşünmüştüm," dedi Smilovv, ayakkabı boyacısına. "Gidebileceğimizi daha yeni söylediler, Mr. Smilovv." "A, evet." Emri kendi vermiş olmasına rağmen Smitty gibi otel demirbaşlarının sorgulama için saatlerce bekletileceği aklına gelmemişti. "Üzgünüm." "Önemli değil, Mr. Smilovv. Acaba kimse size dün hastaneye kaldırılan insanlardan söz etti mi diye merak ettim de."


"Hastaneye mi?" Cflffıncı CBöfüm Arabasının ön panelindeki benzin göstergesi kırmızı yandı. Kadın hoşnutsuz bir şekilde homurdandı. En son istediği şey durup arabaya benzin doldurmaktı ama tecrübeye dayanarak biliyordu ki, eğer gösterge deponun boş olduğunu söylüyorsa, bu tehlikeli bir şekilde doğru demekti. Otoyolun kırsal bölgedeki bu bölümünde fazla benzin istasyonu yoktu; o yüzden de uyarı ışığını gördükten birkaç mil sonra bir benzinci bulunca girdi ve bacakları uyuşmuş bir halde arabadan indi. Normalde benzin doldurduğunda ücreti, pompanın oradan kredi kartıyla öderdi. Ama taşrada henüz teknoloji o kadar gelişmemişti. Peşin ödeme yapmak ise prensibi değildi. Sonuçta püskürteçi pompadan aldı ve manivelayı aşağı indirdi. Deponun kapağını çıkarıp arabanın üstüne koydu, püskürteçi yerleştirdi, sonra da pompayı çalıştırması için benzinciye eliyle işaret etti. Adam siyah beyaz televizyonunda bir güreş müsabakası izlemekle meşguldü. Neon ışıklı bira reklamları ve üzerinde zamanı geçmiş maç duyurularıyla kayıp hayvan ilanları yapıştırılmış olan camlann arkasından adamı zar zor görebiliyordu. Adam ya onu fark etmemişti ya da prensip gereği, özellikle de hava karardıktan sonra, müşteri peşin ödeme yapmadan pompayı çalıştırmıyordu. "Allah kahretsin." Yapacağı bir şey kalmadığından binaya kadar yürüyüp pis tablaya daha da pis camın altından yirmi dolarlık bir banknot bıraktı. "Yirmi dolarlık mı? Başka bir şey var mı?" diye sordu adam. Gözleri adeta televizyon ekranına yapışmış gibiydi. "Hayır, teşekkürler." Benzin sanki damla damla akıyordu; ama sonunda pompadan klik sesi geldi. Püskürteçi çıkarıp pompanın üstündeki yerine taktı. Tam depo kapağına uzanıyordu ki benzin istasyonuna bir başka araba daha girdi. Arabanın farları üzerine geldiğinden ışık karşısında gözlerini kısmak zorunda kaldı. Yeni gelen, arabasının arka tamponuna birkaç santimetre kalıncaya kadar yaklaşıp durdu. Farlarını söndürdü ancak kapıyı açıp da ininceye kadar motoru kapatmadı. Kadının ağzı şaşkınlıkla açıldı. Ama ne yerinden kıpırdadı, ne de bir şey söyledi. Onu takip ettiği için adama çıkışmadı bile. Bunu neden yaptığını da sormadı. Çekip gitmesi ve onu yalnız bırakması için ısrar da etmedi. Adamın yüzüne bakmak dışında hiçbir şey yapmadı. Hava kararmış olduğundan adamın saçları gün ışığındaki gibi sanmtrak değil, daha koyu renk görünüyordu. Gözlerinin gri mavi olduğunu biliyordu ama onlar da şimdi daha bir gölgeli duruyordu. Kaşlarından biri diğerine göre daha yukarıda ve daha kavisliydi ama bu tuhaf asimetrik görüntü adamı daha ilginç hale getiriyordu. Çenesinde hafif, düşey bir girinti vardı. Uzun boylu olduğundan gölgesi de upuzundu. Fazla kilo bir sorun oluşturmaz gibi görünüyordu, kilo almaya müsait bir vücut yapısı yoktu. Bir süre arabanın kaputunun üzerinden birbirlerine baktılar; ardından adam açık kapının etrafından dolaşıp ona doğru yürüdü. Kadın gözlerini ayırmadan onu izliyordu. Çenesinin biçimi nasıl 61 azimli bir karaktere sahip olduğunu göstermeye yetip de artıyordu. Kolay kolay pes etmeyen, arzuladığı bir şeyin peşinden gitmekten çekinmeyen biriydi o. Kadının tam karşısına gelinceye kadar durmadı. Sonra iki eliyle yüzünü kavradı, kendine doğru kaldırdı ve eğilip onu öptü. Aman Tanrını, dedi kadın içinden. Kadının dolgun ve şehvetli dudakları adamın aklından geçenlere bire bir uyuyordu. Adamın öpüşmesi sıcak, tatlı ve içtendi. Dudaklarına tam kıvamında bastırıyor, ona hükmediyor ya da onu zorluyor gibi görünmeden harika bir şekilde öpüyordu. Öpüşme öylesine mükemmeldi ki kadının dudakları kendiliğinden aralandı. Adamın dili diline değdiğinde ise yüreğinin atışı hızlandı ve kollarını beline doladı. Adam ellerini indirdi ve serbest kalan kolunun birini kadının omzuna koyarken diğeriyle de belinden tutup onu iyice kendine doğru çekti. Başını yana doğru


eğdi. Kadın da aynı şekilde karşılık verdi. Öpüşme giderek daha ateşli bir hal alıyor, adamın dili kadının ağzının içinde dolaşıyordu. Sonra adam birden öpüşmeyi kesti. Sık sık nefes alıp veriyordu. Tekrar kadının yüzünü iki elinin arasına aldı. "Đşte öğrenmek istediğim buydu. Tek başıma değilmişim." Kadın, adamın ellerinin izin verdiği ölçüde başını iki yana salladı. "Hayır," dedi, kendisini bile şaşırtan boğuk bir sesle. "Tek başına değilsin." "Beni izler misin?" Dudaklarından tam itiraz sözcükleri dökülüyordu ki adam onu durdurdu. "Burada, yakında bir kulübem var. Đki, üç mil ötede." "Ben..." "Hayır deme." Fısıltı halinde çıkan sesi tiz ve heyecan doluydu. Ellerini yüzüne bastırdı. "Hayır deme." Kadın adamın gözlerinin içine baktı, sonra da olur anlamında hafifçe başını salladı. Adam hemen onu bıraktı, döndü ve bir adımda arabasına bindi. Kadın önce aceleden benzin deposunun kapa-5inı yere düşürdü; sonunda yerine takmayı becerdi ve o da etrafından dolaşıp arabasına bindi. Kontağı çevirdiğinde adam arabasını onunkinin yanına getirmişti bile. Sanki onun da kendisi kadar kararlı olup olmadığını, ilk fırsatta tüyüp kayıplara karışıp karışmayacağını anlamak istermiş gibi kadının yüzüne baktı. Kadın aslında yapması gerekenin bu olduğunu biliyordu. Ama yapamayacağını da aynı kesinlikle biliyordu. En azından şu an için. Ancak kadının arabası kendi arabasının yanında durunca Ham-mond rahat bir nefes alabildi. Đndi ve gidip kapısını açtı. "Bastığın yere dikkat et, ortalık karanlık." Elinden tutup onu çakıllı bir yoldan kulübeye doğru götürdü. Kapıya asılı duran küçük bir lamba, Charleston'dan gelirken getirdiği anahtarla kilidi açması için yeterli ışığı sağlıyordu. Kapıyı iterek açtı ve onu içeri soktu. Bu yörede yaşayan bir kadın gerektiğinde evi temizlerdi. O gün de sabahtan kadının gelip temizlik yapmasını sağlamıştı. Sık kullanılmayan, boş bir evin o küflü kokusu yerine kulübede yeni yıkanmış çamaşırın mis gibi kokusu duyuluyordu. Hammond'un isteğiyle havalandırma da açık bırakıldığından içeride hoş bir serinlik hüküm sürüyordu. Hammond kapıyı kapayınca lambanın ışığı yerini zifiri bir karanlığa terk etti. Gelmeden önce aklında iyi bir ev sahibi ve tam bir centilmen gibi davranmak, ona kulübeyi dolaştırmak, içecek bir şeyler ikram etmek, kendinden söz etmek, tanışmalarının üzerinden henüz sadece birkaç saat geçtiğini düşünerek, onunla yalnız kalmaya alışması için kadına zaman tanımak vardı. Ama tam tersini yaptı ve ona sarıldı. Kadın da aynı arzuyla onun kollarına atıldı; sanki ikisi de birbirlerini öpmek için yanıp tutuşuyordu. Kadının dudakları Ham-Tiond'un dil darbelerine aynı hararetle karşılık veriyordu. Adam saniyelerce dilini ağzının içinde dolaştırıp tadını aldıktan sonra Zö nefes almak için durdu. Başını eğerek yüzünü boynuna dayadı; elleriyle başının arkasından tutup parmaklarını saçlarının arasına soktu. Kulaklarına kadar boynundan öptü. "Bu çok çılgınca," diye fısıldadı. "Çok." "Korkuyor musun?" "Evet." "Benden mi?" "Hayır." "Korkmalısın." "Biliyorum ama korkmuyorum." Dudaklarını kadının dudaklarına sürttü. "Đçinde bulunduğumuz durumdan mı korkuyorsun?" "Dehşet içindeyim," dedi kadın, dudakları birbirine dolanırken. Hammond öpüşmeyi kesti ve, "Bu çok düşüncesizce ve pervasızca...," dedi. "Tümüyle sorumsuzca." "Ama kendime engel olamıyorum."


"Ben de öyle." "Seni çok istiyorum." "Ben de seni istiyorum," diye içini çekti kadın, Hammond'un elleri bluzunun içinden göğüslerini kavradığında. Adam onu okşarken kadın başını arkaya atıp da boynunu dudaklarına teslim edince Hammond'un, duyduğu arzunun tek taraflı olup olmadığına ilişkin tüm kuşkuları dağıldı. Sutyeninin önündeki klipsi beceriksizce açmaya çalışırken kadın nefesini tuttu ama parmak uçları çıplak tenine değdiğinde zevkten hafifçe mırıldandı. O da ellerini adamın sırtına götürdü. Hammond on parmağının onunun birden kaslarını yoğurduğunu, kaburgalarını, belkemiğini yokladığını hissetti. Kadının avuçları kemerinin üstünden geçip kalçasına ulaştı ve onu kendine doğru çekti. Tekrar uzun uzun, tahrik edici bir şekilde öpüştüler. Sonra Hammond kadının elinden tutup el yordamıyla onu oturma odasından yatak odasına doğru götürdü. Kulübe lüks olmaktan uzaktı ama genç adam insanın rahat etmesi için gereken hiçbir şeyi esirgememişti. Bir yatak koymak için bile çok küçük olan odaya iki kişilik bir karyola sığdırmıştı. Kendilerini o karyolanın üstüne attılar ve tam ortasında taze aşıkların o gözü kara, pervasız şehvetiyle sarmaş dolaş oldular. Kadın, Hammond'a arkası dönük yan yatıyordu. Genç adam söyleyecek uygun bir şeyler bulmaya çalışıyor ama tam formüle etmeden dilinin ucuna gelen sözleri sarf etmekten 21 kaçınıyordu. Aklına gelen şeyler ya yapmacık, ya sıradan, ya beylik ya da hepsinin karışımı gibi geliyordu. Hatta bir an ona gerçeği söylemeyi bile düşündü. Tanrım, bu inanılmaz bir şeydi. Sen inanılmaz birisin. Hayatım boyunca hiç böyle bir şey hissetmemiştim. Bu gecenin sona ermesini hiç istemiyorum. Ama kadının bunlara inanmayacağını bildiğinden hiçbirini söylemedi. Uzun, gergin sessizlik giderek daha uzuyor, daha ger-ginleşiyordu. Sonunda Hammond yana dönüp gece lambasını yaktı. Kadın ışığın açılmasına tepki olarak dizlerini daha da göğsüne doğru çekti. Biraz daha içine kapanmış, kabuğuna çekilmiş bir hali vardı şimdi. Adam cesareti kırılmış bir şekilde doğruldu. Gömleği buruş kırış olmuş, düğmeleri, pantolonunun fermuarı açılmıştı ama ikisi de hâlâ üstündeydi. Ayağa kalkıp külotu dışında her şeyini çıkardı. Tekrar yatağa doğru döndüğünde kadının sırtüstü yatmış, kocaman açılmış gözleriyle endişe içinde ona bakmakta olduğunu gördü. "Çok tuhaf bir durum. En uygun sözcük bu, öyle değil mi?" Hammond yavaşça yatağın kenarına oturdu. "Evet, en uygunu bu." 11 Kadın dudaklarını ıslattı, ağzının içine doğru büktü, bakışlarını çevirdi ve başını salladı. "Şimdi de kibarca beni başından atmak için bir yol mu düşünüyorsun?" "Ne?" diye hafifçe bağırdı adam. "Hayır. Hayır T Saçına dokunmak için uzandı fakat ona ulaşmadan elini yatağın üstüne indirdi. "Kendimi aptal yerine koymadan gece burada kalmanı sağlamanın bir yolunu bulmaya çalışıyordum." Kadının bu sözlerden hoşlandığını anladı. Gözleri tekrar karşılaştı. Kadın utangaç bir şekilde gülümsedi. Seksten kızarmış yanakları, öpüşmekten hafifçe şişmiş dudakları, yüzüne dökülmüş saçları, onunkine göre çok daha fazla dağılmış giysileriyle inanılmaz ölçüde baştan çıkarıcı görünüyordu. Sutyeninden kurtulmuş göğüsleri bluzunun altında sere serpe duruyor ama kumaşın dokusundan göğüs uçları seçiliyordu. Hammond bir kez daha sertleşmeye başladığını hissetti. "Amma dağıldım." Kadın aklı başına yeni gelmiş gibi eteğini kalçasından aşağıya doğru çekti. Đkisi de yatağın ayak ucundaki örtünün üstünde duran külotu görmezden geliyordu. "Banyonu kullanabilir miyim?" "Kapıdan çıkar çıkmaz." Hammond, kendini rahat hissetsin diye odadan çıkmak üzere ayağa kalktı. "Đçecek bir şeyler getireyim. Acıktın mı?" "Panayırda yediğimiz onca abur cuburdan sonra mı?" Gülümsemesine gülümsemeyle karşılık verdi. "Su ister misin? Meyve suyu? Çay? Soğuk bir şey? Bira?"


"Su yeterli." Hammond başıyla banyo kapısını gösterdi. "Eğer bir şeye ihtiyacın olursa, çekinmeden söyle." "Teşekkür ederim." , Adam odadayken yataktan çıkmak istemiyor gibi bir hali vardı: o yüzden Hammond ona gülümsedi ve dışarı çıktı. Neyse ki temizlikçi kadın buzdolabını meşrubatla, suyla doldurmuştu. Dolabın içindekilerin sayımını yaptı. Yarım düzine yumurta. Yarım kilo domuz pastırması. Kek. Kahve. Krema? Yok. Đnşallah kahvesini kremasız içiyordu. Portakal suyu? Var. Derin dondurucuda bir kutu portakal konsantresi duruyordu. Đş toplantıları dışında seyrek kahvaltı ederdi. Ama şehir dışındayken, uzun ve tembel hafta sonu sabahlarında kendine öğlene do5ru mükemmel bir kahvaltı ziyafeti çekerdi. Fena bir aşçı sayılmazdı, özellikle de domuz partırması ve yumurta gibi basit şeyler pişirmek söz konusu olduğunda. Belki de iş bölümü yapar, birbirlerine çarpa çarpa kahvaltıyı birlikte hazırlarlardı. Gülüşerek. Öpüşerek. Sonra da tabaklarını alıp kahvaltı için verandaya çıkarlardı. Ertesi sabahı düşünerek kendi kendine gülümsedi. "Bu sabah," diye düzeltti kendini, saate bakıp da vaktin gece yarısını çoktan geçmiş olduğunu fark edince. Bir önceki gün çok boktan geçmişti. Charleston'dan perişan, öfkeli, birçok açıdan düş kırıklığına uğramış bir halde ayrılmıştı. Hayatında hiçbir şey doğru gitmiyordu. Bir milyon yıl düşünse bu kadar tatsız bir günün sonunda birkaç saat öncesine kadar varlığından bile haberdar olmadığı bir kadınla sevişeceği aklına gelmezdi. Ne de bunun bu derece anlamlı bir deneyim olacağı. Banyodaki su sesi kesilinceye kadar kaderin cilvesine hayret etmeyi sürdürdü. Hemencecik ya da uygunsuz bir zamanda dönmüş olmamak için kendini bir iki dakika daha oyalanmaya zorladı. Sonra iki şişe su kaptığı gibi tekrar yatak odasına döndü. "Bu arada," dedi, çıplak ayağıyla oda kapısını iterken, "galiba resmen tanışma vaktimiz geldi." Kadının elinde telefon, hızla şifoniyerden döndüğünü görünce sustu. Kadın telefonu hemen kapadı ve aceleyle, "Umarım bir sakıncası yoktur," dedi. Aslında sakıncası vardı. Üstelik de çok. Onun iznini almadan telefonunu kullandığı için değil. Ama hayatında, gecenin bir yarısında, onunla seviştikten daha birkaç dakika sonra telefonla arayacak kadar önemli biri olduğu için. Bundan bu denli etkilenmiş olmak Hammond'u şaşkına çevirmişti. Onunla kahvaltı etme hayalleri kurarak, odaya, yanına dönmek için uygun zamanı beklerken dakikaları sayarak mutfakta oyalan-mıştı. Şimdi ise suratında şaşkın bir ifade, önünde yarı kalkmış cinsel organıyla öylesine dikilip duruyordu. Bu sırada kadın da bir başkasına telefon etmekle meşguldü. Elindeki su şişelerini komodinin üstüne koydu. Kendini aptal ve gülünç hissediyordu. Hammond Cross'a yabancı duygulardı bunlar. Genellikle duruma hakim olmayı bilen, özgüven sahibi biri olmasına karşın şu anda kendini tam bir hıyar gibi hissediyor ve bu duygudan son derece nefret ediyordu. "Seni yalnız bırakmamı ister misin?" diye sordu, gayet resmi bir tonla. "Hayır, gerek yok." Ahizeyi yerine bıraktı. "Bulamadım zaten." "Üzüldüm." "Önemli değildi." Kollarını göğsünde kavuşturdu, sonra da sinirli bir biçimde iki yanına salladı. Madem önemli değildi de gecenin bu saatinde neden telefon etmeye çalışıyordun? diye sormak istedi Hammond, ama bunu yapamadı. "Bunu giymemde bir sakınca var mı?" "Neyi?" diye sordu Hammond, dalgın bir ifadeyle. Kadın elini eski, soluk tişörtün önünde gezdirdi. Okul günlerinde, öğrenci birliği partilerinde giydiği tişörtü hatırlamıştı Hammond. Tişört neredeyse kadının dizlerine kadar geliyordu. "Tabii, tabii. Giyebilirsin. Bir sorun yok." "Banyodaki çekmeceli dolapta buldum. Sağı solu karıştırmıyordum. Sadece..." "Boş ver." Sesindeki sert ton çok şey ifade ediyordu.


Kadın bir an için iki elini yumruk yapıp sıktı, sonra tekrar gevşek bıraktı. "Bak, belki de şimdi gitsem iyi olacak. Galiba biraz fazla heyecanlandık. Belki de dönme dolap başımızı döndürdü." Espri denemesi pek başarılı olmamıştı. "Her neyse, bu..." Gözleri yatağa takılınca cümlesinin devamını getiremedi. Bakışları yatağa muhtemelen düşündüğünden daha uzun bir «üre takılı kaldı. Darmadağın duran çarşaf, az önce üstünde olup bitenlerin ne denli yoğun ve doyurucu olduğunu yakıcı bir şekilde hatırlatıyordu. O sırada sınırsızca fısıldanan sözcükler şimdi kulaklarında yankılanıyordu adeta. Kadın banyoya girdiğinde duş almıştı. Hammond tenindeki suyun ve sabunun kokusunu hissediyordu. Ama kendisi yıkanma-mıştı. Onun üstünde daha yaşadıkları seksin kokusu vardı. Kadının kokusu vardı. O yüzden de kadın, "Elbiselerimi değiştireyim de yola koyulayım," diyerek yanından geçmeye kalktığında kolunu uzatıp onu belinden kavradı. Kadın hiç kıpırdamadan durdu ama başını çevirmedi. Dümdüz ileri bakıyordu. "Benim hakkımda ne düşünürsen düşün, şunu bilmeni isterim ki... Bu, benim öylesine, her gün yaptığım türden bir şey değil." "Önemli değil," dedi Hammond yumuşak bir sesle. O zaman kadın yalnızca başını çevirerek ona baktı. "Benim için önemli. Bunu bilmen benim için önemli." Hammond yavaşça ellerini omzuna koydu, sonra da onu kendine doğru döndürdü. "Gerçekten de yalnızca dönme dolaba bindiğimiz için mi bu noktaya geldiğimizi düşünüyorsun?" Kadın titremesine engel olmak istermiş gibi alt dudağını dişlerinin arasına aldı ve başını hayır anlamında iki yana salladı. Hammond beline sarılıp onu kendine doğru çekti ve kucakladı. Hepsi o kadar. Yanağını başının üstüne dayayıp, ayak parmakları birbirine dokunarak, vücut ısılarını paylaşarak onu öylece uzun uzun tuttu. Kadın, çıplak ayaklarıyla, tişörte sarmalanmış haliyle öncesine göre daha ufak tefek, daha çekici görünüyordu. Hammond bu şekilde ona sarılmış dururken kendini daha güçlü, daha koruyucu hissediyordu. Aslında ona rastladığından bu yana kendini o lanet olası Conan gibi hissetmeye başlamıştı. Bu düşünce gülümsemesine neden oldu. Kadın göğsüne dayadığı başını kaldırıp yüzüne baktı. "Ne oldu?" 21 "Hiçbir şey. Yalnızca yanında kendimi ne kadar iyi hissettiğimi düşünüyordum.'" Birden gülümsemesi yerini kaygılı bir kaş çatışa bıraktı. "Sen nasılsın? Đyi misin?" Kadın ne diyeceğini bilemiyormuş gibi başını yana eğdi. "Evet." "Yani... şeyle... bilirsin işte." "Ya." Bakışları Hammond'un boğazına takıldı. "Evet. Yapman gerekeni yaptığın için teşekkür ederim." Komodinin çekmecesinde bir kutu prezervatif saklamıştı. Ama kutuyu açıp da bir prezervatif takmak daha önce hiç bu kadar zor gelmemişti. En fazla çekici görünmek istediği bir anda dik kafalı şeyle yaptığı acemi güreşten utanmış bir halde, "Tam da zamanı," diye mırıldandı. Kadın şaşırtıcı bir şekilde ellerini göğsüne koyup onu okşamaya başladı. Fısıldayarak, "Benim için de," dedi. Eliyle çenesini kavrayıp öpmek için başını arkaya doğru eğdiğinde çıkardığı hafif inilti kadının hissettiği arzuyu açıkça belli ediyordu. Đhtiras kıvılcımı bir kez daha parlamış, tutuşmuş, alev almıştı. Öncesinden çok daha yakıcı bir şekilde. Fısıltılar sevişmelerini daha da şiddetlendiriyordu. "Hoşuna gidiyor mu?" "Evet." "Çok sert olmuyor, değil mi?" "Hayır." "Farkına varamıyorum." "Ben de." "Affedersin." "Önemli değil." "Ama canını acıttıysam..." "Acıtmadın. Acıtınazsın."


"Şey... Buna kızar mısın...?" "Hayır." "Tanrım. Şu haline bak. Çok güzelsin. Sen çoktan..." "Evet." "O zaman..." "Ya..." "Islanmışsın." "Affedersin, çok affedersin." "Neden?" "Yani, demek istiyorum ki... sen..." "Üzülme." "Bırak sana dokunayım." "Hayır, bırak ben sana dokunayım." 11 Z8. yedi inci Stefff nın kullandığı arabayla rekor zamanda Roper Hastane-si'ne ulaştılar. "Kaç kişi demişlerdi?" diye sordu Steffı, acil servise ait park yerinden binaya doğru seğirtirlerken. Arabasını çıkarmak için oteldeki toplantı salonundan erken ayrıldığı için ayrıntıları kaçırmıştı. Smilovv'u Charles Tovvne Plaza'nın ön kapısından almıştı. "On altı. Yedi büyük, dokuz çocuk. Georgia, Macon'dan turla gelen bir kilise korosu mensupları. Öğleden sonra şehir turuna çıkmadan önce otelin restoranında öğle yemeği yemişler. Çocuklar hastalanınca birkaç saat sonra geri dönmüşler." "Karınları mı ağrımış? Kusmuşlar mı? Đshal mi olmuşlar?" "Hepsi birden." "Eğer bir kez gıda zehirlenmesi geçirdiysen bir daha hiç unutmazsın. Ben bir defa zehirlenmiştim. Tanınmış bir şarküteriden aldığım kremalı mantar çorbasından." "Bu seferkine çocukların yediği pizzanın üstündeki domatesli et sosu neden olmuş. Aynı sos spagettide de kullanılmış." Neredeyse koşar adım hastanenin acil servisine girdiler. Birkaç hasta dışında kimse yoktu; bir cumartesi gecesi için servis oldukça sakindi. Üniformalı bir polis elleri kelepçeli bir adama nezaret ediyordu. Adamın eline bir türban gibi kanlı bir el havlusu sarılmıştı. Gözleri kapalı inliyor, karısı ise bir hemşirenin adamın tıbbi geçmişine ilişkin alışılagelmiş sorularına kısa kısa cevaplar veriyordu. Genç bir çift ağlayan bebeklerini sakinleştirmek için boş yere çabalıyordu. Tek başına oturan yaşlı bir adam anlaşılmayan bir nedenle yüzüne bastırdığı mendile hıçkırıyordu. Bir kadın sandalyesinde iki büklüm, başı neredeyse dizlerine değecek şekilde oturuyordu. Sanki uyuyor gibiydi. Gerçekten acil vakaların sökün etmeye başlaması için saat henüz erkendi. Smilow ile Steffı bekleme salonundaki insanlara dikkat bile etmeden doğru kabul masasına yöneldiler. Smilow hemşireye kendini tanıtıp kimliğini gösterdikten sonra, Charles Tovvne Pla-za'dan gelenlerin hâlâ acil serviste mi olduklarını yoksa odalarına mı gönderildiklerini sordu. "Hâlâ buradalar," diye cevap verdi hemşire. "Onları hemen görmem gerek." "Eee, ben... Doktoru anons edeyim. Siz buyurun oturun." Đkisi de oturmadı. Steffi odayı arşınlıyordu. "Anlamadığım şey nasıl oldu da seninkiler bu tutarsızlığı fark etmediler. Kayıtlı müşteri sayısıyla sorguya çektikleri insanların sayısını karşılaştırmaları gerekmez miydi?" "Biraz insaflı ol, Steffı. Đnsanlar saatlerce dışarıda kaldıktan sonra otelin içinde sağa sola dağılmışlardır. Yüzlerce kayıtlı müşteriden başka bir de vardiya değiştiren otel çalışanları var. Tam bir sayım yapmak neredeyse imkânsız." "Biliyorum, biliyorum," dedi Steffı, sabırsız bir ifadeyle. "Ama ya gece yarısından sonra? Hemen hemen herkes odasına tıkıldıktan sonra? Đçlerinden birinin o zaman bir sayım yapmış olmasını beklerdim. Yoksa kasete fazla mı dalmışlardı?" "Yeterince meşguldüler," dedi Smilovv, sert bir sesle.


11 80. "Ya ya, otuz bir çektiklerindendir." Bir polis işini beceremezse onu ilk eleştiren Smilovv olurdu. Ama dışarıdan birinin eleştiride bulunması farklıydı. Öfkeden dudakları incelip sertleşti. L'Bak, özür dilerim," dedi Steffı, çok daha yumuşak bir ses tonuyla. "Öyle demek istemedim." "Ama dedin. Delil toplama işini bana bırak, tamam mı?" Steffı ne zaman geri adım atması gerektiğini bilirdi. Smilow'u küstürmek akıllıca olmazdı. Taze dulun direktiflerine rağmen, hâlâ Bölge Savcısı Monroe Mason'a gidip bu davanın sorgu hakimi olarak atanmak istediğini söylemeye niyetliydi. O zaman da emniyet teşkilatının desteğine ihtiyacı olacaktı. Özellikle de Smilow-'un. Smilow'un sakinleşmesi için biraz bekleyip, "Korkarım zehirlenenler de bir halt bilmiyor olacaklar. Pettijohn'un tahminî öldürülme saatinden önce hastaneye getirilmişler." "Ama bazılarında belirtiler daha sonra ortaya çıkmış," diye itiraz etti Smilovv. "Otel müdürü akşam sekiz gibi gizlice otelden çıkarıp hastaneye getirdiklerini itiraf etti." "Neden sana bundan söz etmemiş?" "Otelin adı çıkmasın diye. Zehirlenme olayından ve bunun o canım yeni mutfağını nasıl etkileyeceğinden, Pettijohn'un çatı katı süitinde ölü bulunmasından daha fazla kaygı duyuyor gibiydi. "Beni mi görmek istediniz?" Đkisi birden dönüp baktılar. Doktor yüzü gözü sivilceli olacak kadar genç biriydi, ama tel çerçeveli gözlüklerinin arkasındaki gözleri yaşlı, yorgun ve uykudan yoksun görünüyordu. Yeşil ameliyat giysisi ve beyaz önlüğü kırış kırış ve ter lekesi içindeydi. Yakasındaki resimli kimlikte Rodney C. Arnold yazılıydı. Smilovv bir kez daha kimliğini gösterdi. "Charles Towne Pla-za'dan gıda zehirlenmesi sebebiyle getirilenleri sorguya çekmem gerekiyor." "Neyle ilgili olarak?" "Bu öğleden sonra otelde meydana gelen bir cinayetin birinci derece tanığı olabilirler." "Yeni otel mi? Şaka yapıyorsunuz." •'Korkarım hayır." "Bu öğleden sonra mı? Dün yani?" "Adli tabip daha kesin bir zaman verene kadar kurbanın saat dört ile altı arasında ölmüş olduğunu tahmin ediyoruz." Doktor pis pis sırıttı. "Dedektif, bu insanlar dün akşam o saatlerde ya akut ishalden ya da içindekileri kusmaktan helak olmuş durumdaydılar. Tanık oldukları tek şey tuvaletin deliğiydi. Tabii bir tuvalete ulaşmayı başaracak kadar şanslıysalar ki bazılarının başaramadığını duydum." "O sırada çok kötü olduklarını anlayabiliyorum..." "O sırada değil. Hâlâ kötüler." Steffı atılıp kendini tanıttı. "Dr. Arnold, sanırım bu insanları sorguya çekmemizin önemini kavrayamıyorsunuz. Bazılarının odası cinayetin işlendiği beşinci kattaydı. Đçlerinden biri çok önemli bir şey biliyor olabilir ama belki bunun farkında bile değildir. Bunu anlamanın tek yolu onları sorguya çekmek." "Peki," dedi doktor, omuzunu silkerek. "Yarın kabul masasına başvurun. Kimisi hâlâ burada olacaktır ama bazıları o zamana kadar odasına çıkmış olur." Gitmek için arkasını döndü. "Bir dakika bekleyin," dedi Steffi. "Onları şimdi görmemiz gerekiyor." "Şimdi mi?" Dr. Arnold kulaklarına inanamıyormuş gibi bir birine bir diğerine baktı. "Üzgünüm. Mümkün değil. Bu insanlardan bazıları hâlâ müthiş bir gastroentestinal sancı çekiyor. Müthiş. Sancı," diye tekrar etti, vurgulamak için sözcükleri birbirinden ayırarak. "Hepsine serum taktık. Tehlikeyi atlatan şanslılar dinleniyorlar; geçirdikleri o korkunç saatlerden sonra buna ihtiyaçları vardı. Yarın tekrar gelin. Mümkünse öğleden sonra. Tercihen akşamüstü. O zamana kadar..." 81


"Bu yeterince erken değil." "Öyle olmak zorunda," diye bildirdi doktor. "Çünkü bu akşam kimse onlarla konuşamaz. Şimdi lütfen bana izin verin. Hastalarım beni bekliyor." Bunu söyledikten sonra lobiyi muayene odalarından ayıran kapıyı iterek çıktı. "Allah kahretsin," diye küfürü bastı Steffi. "Böyle çekip gitmesine izin verecek misin?" "Acil servisi birbirine katıp müthiş... bilmem ne çeken hastalan zıvanadan çıkarmamı mı istiyorsun? Bizim de mi adımız çıksın?" Smilow kabul masasındaki hemşireye dönerek kartvizitini uzattı ve Dr. Arnold'a iletmesini istedi. "Eğer hastalardan biri kendini daha iyi hissederse beni aramasını söyleyin ona. Saat kaç olursa olsun." "Doktorun bize yardım etmeye istekli olacağına hiç güvenim yok," dedi Steffi, Smilovv yanına geldiğinde. "Ben de öyle. Kendi çöplüğünün efendisi olmaktan pek hoşlanıyor gibi." Steffi sırıtarak yüzüne baktı. "Senden pek farkı yok." "Senden var mı?" diye cevabı yapıştırdı Smilovv. "Bu davayı bu denli çok istemenin sebebini bilmiyor muyum sanıyorsun." Smilovv insanların içlerinden geçenleri okuma konusunda çok başarılı olduğu için iyi bir dedektifti. Ama bazen bu yeteneği et-rafındakileri tedirgin ederdi. "Beş dakika ara verelim mi? Biraz kafeine ihtiyacım var." Steffi bir otomatın yanına gidip içine biraz bozuk para attı. "Sana da bir kola alayım mı?" "Hayır, sağ ol." Kız kutu kolanın üstündeki kapağı kaldırdı. "Neyse, bir de şöyle düşün. Bu insanlar bu kadar hastaysalar muhtemelen onlardan işe yarar ya da güvenilir bir bilgi alamazdın zaten. Zehirlenmiş durumdayken etraflarında olup bitenlere ne kadar dikkat edebilirlerdi ki? Onun için yarın tekrar gelip konuşmak pek de sakıncalı değil gibi, ama bence sonunda hüsrana uğrayacaksın." "Belki de." Smilovv boş bir sandalyeye oturdu, dirseklerini 1 dizlerine dayadı ve işaret parmaklarıyla dudaklarına vurmaya başladı. Yanındaki sandalyeye de Steffi çöktü. Kızın, koladan bir vudum alması teklifini geri çevirdi. "Cinayet soruşturmalarının hiç değişmeyen bir kuralı vardır: Biri mutlaka bir şey görür." "Đnsanların bildiklerini sakladığını mı söylemek istiyorsun?" •'Hayır. Yalnızca gördüklerinin önemli olduğunun farkına varmazlar." Đkisi de bir süre için kendi düşüncelerine dalıp sessiz kaldılar. Sonunda Steffi, "O süitte ne olup bittiğini düşünüyorsun?" "Bir varsayımda bulunmak istemiyorum. En azından işin bu kadar başındayken. Eğer bulunursam bu, soruşturmanın yönünü değiştirir. Tahminimi destekleyici ipuçları bulmaya çalışırım, beni doğru çözüme götürecek ipuçlarını gözden kaçırmaya başlarım." "Bütün polislerin önsezilerine güvendiklerini sanırdım." "Orası öyle. Ama önseziler ipuçlarına dayanır. Soruşturma ilerledikçe önseziler, topladığın ve onları destekleyen ya da çürüten ipuçlarına bağlı olarak güçlenirler ya da zayıflarlar." Arkasına yaslandı ve hiç adeti olmadığı bir şekilde yorgunluğunu belli ederek derin derin içini çekti. "Şu anda elimdeki tek şey bir sürü insanın ölmesinden memnunluk duyacağı bir adam." "Sen dahil." Smilovv'un bakışları sertleşti. "Hayır dersem yalan söylemiş olurum. O ahlaksız heriften nefret ederdim ve bunu da gizlemez-dim. Öte yandan, sen..." "Ben miT "Pettijohn'un yerel politikada çok etkisi vardı. Vilayet Savcılığı da buna dahildi. Mason da yakında emekli olacağına göre..." "Bunu henüz kimse bilmiyor." "Ama yakında herkes öğrenecek. Mason'un tekrar aday olmayı kabul etmediğini, yardımcısının da prostat kanseriyle boğuştuğunu düşünürsek..." "Doktorlar Wallis'in en fazla altı haftası kaldığını söylüyor." "Yani, kasım ayı geldi mi, savcılık makamı kapanın elinde 81 81


kalacak. Pettijohn'ıın aşırı hırslı ve yozlaşmaya eğilimli olanların önünde havuç sallamaya bayıldığını herkes bilir. Düşünsene senin gibi tatlı bir genç hanımın Vilayet Savcısı olarak görev yapıyor olması onun gibi bir düzenbaz için ne büyük nimet olurdu." "Hiç de tatlı değilim. Genç olmaya gelince, kırka fena halde merdiven dayadım." "Bunlara takıp hırslı ve yozlaşmaya açık kısmını es geçiyor olman tuhaf doğrusu." "Birincisini kabul ediyorum, ikincisini reddediyorum. Hem, Pettijohn beni vilayet savcılığına götürecek kırmızı halıysa onu niye öldüreyim ki?" "Đyi soru," dedi Smilovv. Tek gözü kapalı kıza bakıyordu. "Sen tam bir pisliksin, Smilow." Steffı başını iki yana sallayarak güldü. "Yine de nereye varmak istediğini anlıyorum. Pettijohn-'un çevirdiği onca dolabı düşünürsek şüpheli listesi sonu gelmez bir şekilde uzuyor." "Bu da benim işimi hiç kolaylaştırmıyor." "Belki de kendini çok yoruyorsun." Düşünceli bir şekilde kolasından bir yudum aldı. "En çok rastlanan iki cinayet nedeni nedir?" Smilovv bu sorunun yanıtını biliyordu ve bu yanıt tek bir kişiyi işaret ediyordu. "Mrs. Pettijohn?" "Cuk oturuyor, öyle değil mi?" Steffı işaret parmağını havaya kaldırdı. "Kocasının göz göre göre onu aldatmasından bıkıp usanmış olmalı. Adamı sevmese de çapkınlıkları yüzünden kendini aşağılanmış hissetmiştir." "Babası da aynı şeyi annesine yapmıştı." "Herhalde ikinci el ateş edilmesinin nedeni de bu olsa gerek; yoksa adam zaten ilk kurşunda ölmüştü." Orta parmağını da kaldırdı. "Lute Pettijohn öldüğünde çuval dolu parası olacaktı. Bu sebeplerden bir teki bile yeterli. Hele ikisi bir araya gelince..." Sanki sonuç çok beiirginmiş gibi omuzlarını havaya kaldırdı. Bu fikri bir an kafasında evirip çeviren Smilovv kaşlarını çattı. •'Ama çok fazla aşikâr, öyle değil mi? Üstelik bir de görgü tanığı var." Steffi dudaklarını büktü. "Sadık hizmetçi mi? Evet, Miss Scarlet Hayır, Miss Scarlet. Neden beni tekrar tokatlamıyorsunuz, Miss Scarlet?" "Alaycı konuşmak sana yakışmıyor, Steffı." "Alay etmiyorum. Aralarındaki ilişki modası geçmiş bir tutumu yansıtıyor." "Mrs. Pettijohıva sorarsan öyle değil. Eminim Saralı Birch için de aynı şey geçerli. Onlar birbirlerine çok bağlı." •'Miss Davee patron olduğu sürece." Smilovv başını iki yana salladı. "Bunu anlayabilmek için buraSĐ da yetişmiş olman gerekirdi." "Allaha şükür öyle değilim. Orta Batı'da..." "Đnsanların daha aydın olduğu ve herkesin eşit yaratıldığı yer mi?" "Bunu sen söyledin, Smilovv, ben değil." "Sadece alaycı değilsin üstelik insanları hor görüyorsun ve kendini beğenmişin tekisin. Bizi ve modası geçmiş diye nitelendirdiğin davranışlarımızı bu kadar küçük görüyorsan neden buraya geldin ki?" "Bana sağladığı fırsatlar için." "Hatalarımızı düzeltmek için mi? Bizim gibi zavallı, geri kafalı güneylileri aydınlatmak için mi?" Steffı dik dik adamın suratına baktı. "Yoksa bizim hayat tarzımıza gıpta mı ediyorsun?" Smilov Sataşmayı sürdürüyordu. "Davee Pettijohn'u kıskanmadığına emin misin?" diye sordu. Steffi sesini çıkarmadan, sadece dudaklarını oynatarak... tir git, Smilow dedi. Sonra kolasını bitirdi ve boş kutuyu çöp kovasına atmak için yerinden kalktı. Kutunun çıkardığı ses uyumakta olan kadın dışında bekleme odasındaki herkesin yerinden dikilmesine neden oldu. "Davee Pettijohn gibi kadınları hiç hazmedemem," dedi Stef-fi. "Onun gibilerin o yapmacık güneyli güzeli halleri midemi bulandırıyor." Smilow onu kapıya doğru götürdü. Kendilerini dışarıya, ılık, nemli havaya attılar. Gökyüzü doğu yönünde gri pembe bir renge bürünüyor, şafağı müjdeliyordu. "Sana garanti ederim Mrs. Pettijohn bunu sanat haline getirmiş," dedi Smilovv, biraz düşündükten sonra. "Bana kalırsa da cinayetten sıyırtmak için rol yapıyor."


"Çok kalpsizsin, Steffı." "Seninle konuşmak çok tatlı. Eğer bir Kızılderili olsaydın adın 86. Damarlarında Buz Dolaşan olurdu." "Çok doğru," dedi Smilovv. Alınmış gibi görünmüyordu. "Ama senden o kadar emin değilim." Steffi şoför kapısına kadar gelmişti ama içeri girmedi. Durdu ve arabanın üstünden Smilovv'a baktı. "Ne olmuş bana?" "Kimse senin hırsını sorgulamıyor, Steffı. Ama bugünlerde kanını kaynatan tek şeyin iş olmadığını duydum." "Ne duydun?" "Söylentiler," dedi Smilovv. "Ne tür söylenti?" "Sadece söylenti," dedi Smilow, o buz gibi gülümsemesiyle. Rory Smilovv'la Stefanie Mundell arabalarına binip uzaklaşmadan önce otoparkta bir süre ayakta sohbet ederlerken Loretta Boothe başını dizlerinden kaldırdı ve onları izledi. Acil Servise ilk girişleri rüzgâr gibi olmuştu. Loretta ikisinin de nedenli enerjik ve kararlı olduğunu iyi bilirdi. Adeta havadaki tüm oksijeni ikisi tüketiyordu. Loretta ikisinden de eşit derecede nefret ederdi. Ama farklı nedenlerden ötürü. Rory Smilow'a uzun yıllar öncesine dayanan kişisel bir garezi vardı. Steffı Mundell'e gelince, onun sadece ününü duymuştu. Savcı yardımcısının ise kokusu çıkmadığını düşünen tam bir kaltak olduğu konusunda herkes hemfikirdi. Loretta neden onlarla konuşmadığını ya da orada olduğunu belli etmediğini bilemiyordu. Bir şey onu uyur gibi yapıp başını kal-dırmamaya, yüzünü göstermemeye zorlamıştı. Bunun nedeni şu ya da bu şekilde onunla ilgilenecek olmaları değildi. Smilow ona tiksinerek bakacak, Steffı Mundell ise herhalde onu tanımayacak, ya da tamsa bile adını hatırlamayacaktı. En iyi olasılıkla kibarca bir iki şey söyleyip sonra da onu kendi haline bırakacaklardı. O halde neden onlara bir şey söylememişti? Belki de önce doktorla, sonra da kendi aralarında konuşurlarken dikkat çekmeden ve onlara görünmeden kulak misafirliği yapmak ona bir tür üstünlük duygusu vermişti. Akşamüstü kendini kötü hissetmeye başlayıp da tek başına acil servise gelmeden önce televizyonda Lute Pettijohn cinayetine ilişkin haberi duymuştu. Smilovv'un basın toplantısını izlemişti. Her zamanki gibi kendine hakim ve soğukkanlıydı Smilovv. Steffi Mundell ise yine haddini aşarak istenmediği ya da ihtiyaç duyulmadığı yerlere burnunu sokuyordu. Bu konuda ne kadar usta olduğunu herkes iyi bilirdi. Loretta kıkırdadı. Onları ipucu bulmak için çırpınırken, çıkmaz sokaklara dalarken görmek yaşlı yüreğine iyi geliyordu. Eğer tek tanıkları gıda zehirlenmesi geçiren hastalarsa, soruşturmanın pek de iyi gittiği söylenemezdi. Kesin olan bir şey vardı: Smilovv'un elinde bir şüpheli yoktu; aksi takdirde acil servis hastalarının peşinde koşuyor olmazdı. Loretta duvardaki saate bir göz attı. Đki saati aşkın bir süredir beklemekteydi ve giderek kendini daha kötü hissediyordu. Đnşallah çok geçmeden yardımına koşarlardı. Vakit geçirmek ve acısını unutmak için, arabalarını park ettikleri ama artık boş kalmış olan park yerine dikti gözlerini. Rory Smilovv ve Steffı Mundell. Tanrım, ne tehlikeli bir bileşimdi bu. Yakalayacakları o talihsiz katilin Allah yardımına ihtiyacı olacaktı. "Burada ne işin var?" Kızının sesini duyunca Loretta başını çevirdi. Bev yumruklan 81 belinde, yargılayan bakışlarla, onu gördüğüne hiç de sevinmemiş bir şekilde tepesinde dikilmiş duruyordu. Loretta gülümsemeye çalıştıysa da kurumuş dudakları ağzının açılmasına engel oldu. "Merhaba, Bev. Burada olduğumu daha yeni mi haber verdiler?" "Hayır, ama işim vardı ve ancak şimdi kurtulabildim." Bev, Yoğun Bakım'da hemşire olarak çalışıyordu, ama Loretta, istediği takdirde beş dakikalığına yerine bakacak birini bulabileceğini biliyordu. Belli ki bunu yapmak istememişti.


Sinirli bir şekilde çatlak dudaklarını yaladı. "Bir uğrayıp da göreyim demiştim... Belki birlikte kahvaltı ederdik." "Nöbetim yedide bittiğinde tam on iki saat çalışmış olacağım. Hemen eve gidip uyuyacağım." "Yaa..." Đşler Loretta'nın umduğu kadar bile iyi gitmiyordu; aslında iyi gideceğine ilişkin pek bir ümidi de yoktu. Kirli bluzunun önündeki düğmelerle oynamaya başladı. "Buraya birlikte kahvaltı edelim diye gelmedin, değil mi?" Bev'in sesindeki otoriter ton hasta kabul masasında oturmakta olan hemşirenin bile dikkatini çekti. Loretta kızın meraklı gözlerle onlara baktığını fark etti. "Yine paran bitti, o yüzden içki alamadın ve bana dilenmeye geldin." Loretta kızının öfkeli, acımasız bakışlarından kaçmak için başını öne eğdi. "Günlerdir ağzıma içki koymadım, Bev. Yemin ederim." "Üstün başın içki kokuyor." "Hastayım. Gerçekten. Ben..." "Bırak Allah aşkına." Bev cüzdanını açıp içinden bir on dolarlık çıkardı. Ama parayı eline vermedi; onu daha da aşağılamak ister gibi uzanıp parayı almasını bekledi. "Bir daha işimde beni rahatsız etme. Yoksa güvenlikten seni dışarı atmalarını isterim. Anladın mı?" Loretta, gururunu ve utancını yutkunarak başını salladı. Gitmek için arkasını dönerken Bev'in ayakkabılarının kauçuk tabanları yer karoları üzerinde gıcırdadı. Asansör kapısının açıldığını duyduğunda Loretta başını kaldırdı ve ağlamaklı bir sesle "Bev, gitme..." diye yalvardı. Daha sözlerini bitirmeden kapı kapandı ama Loretta, kızının, annesini görmeye tahammül edemiyormuş gibi bakışlarını kaçırdığını fark etmişti. I 89. öeÂizinci luzn 91 Hiçbir anlamı yoktu. Hiç ummadığın anda biriyle tanışıyorsun. Sanki durup dururken bir hediye almış gibi. Birdenbire, son derece güçlü ve karşılıklı bir çekim oluşuyor. Birlikte olmaktan keyif alıyorsun. Gülüyorsun, dans ediyorsun, sütlü mısır, dondurma yiyorsun. Kendini, daha öncesinde nasıl olduğunu hiç bilmiyormuş gibi hissetmene yol açacak şekilde seks yapıyorsun. Birbirinin kollarında uyuyup kalıyorsun ve kendini daha önce hiç olmadığı kadar mutlu hissediyorsun. Ardından yapayalnız uyanıyorsun. Bakıyorsun ki gitmiş. Allahaısmarladık, hoşça kal bile demeden. Görüşürüz, bebeğim bile diyemeden. Hiçbir şey diyemeden. Hammond kadına duyduğu öfkeden, ama daha da fazlası bu işi bu denli önemsediğinden dolayı kendine olan kızgınlığından arabanın direksiyonuna bir yumruk attı. Çekip gitmiş olmasını neden bu kadar dert ediyordu ki? Sonuçta harika bir cumartesi gecesi geçirmişti. Ona yatakta mükemmel davranan, sonra daha da mükemmel bir şey yaparak iz bırakmadan kayıplara karışan harikulade bir yabancıyla muhteşem bir seks yaşamıştı. Đnsanların hayallerindeki buluşma değil miydi bu? Bundan iyisi can sağlığıydı. Herhangi bir erkeğe bir numaralı fantezisinin ne olduğunu sor, yanıtı bu olurdu. O halde olduğu gibi kabul et, salak herif, diye azarladı kendini. Fazla büyütme ve olduğundan daha iyi gibi de hatırlama. Büyüttüğü yoktu. Gece harikulade geçmişti ve o da tamı tamına öyle hatırlıyordu. Sabrının sınırını ölçmek istermiş gibi gayet yavaş gitmekte olan bir motosikletliyi küfrederek solladı. Bugün her şey sinirini bozuyordu. Sabah uyandığından bu yana, yaşadığı hayal kırıklığının acısını cansız cisimlerden çıkarıyordu. Đlk hırsını çıkardığı şey yataktan fırlayıp oturma odasına koşarken ayak baş parmağını çarptığı yazı masasıydı. Onu mutfakta mısır gevreği için bir kâse ararken ya da oturma odasında bir dergi karıştırırken veya kahvesini yudumlar ve tembel tembel akan nehri seyrederek verandadaki sallanan koltukta otururken bulmayı ummuştu. Çılgınca bir umuttu... Fantezileri tebrik kartı reklamlarındaki o flu parıltılar gibiydi.


Ama tümü birer fantezi olmaktan öteye geçememişti. Çünkü oturma odası da, mutfak da boştu, arabası gitmişti ve sallanan koltukta, kol dayanan yerler arasına büyük bir çabayla ağını örmekte olan bir örümcekten başka kimse yoktu. Çıplak olmasına aldırış bile etmeden örümceği eliyle kovmuş, koltuğa oturmuş ve kontrolünü kaybetmekte olan çaresiz bir insanın yapacağı hareketi yaparak on parmağıyla saçlarını geriye doğru itmişti. Kadın saat kaçta gitmişti acaba? Şimdi saat kaçtı? Gideli ne kadar olmuştu? Belki de geri geliyordu. Belki de yok yere kendini üzüyordu. Yarım saat boyunca yiyecek bir şeyler aramak için gittiğine kendini inandırmak için uğraşmıştı -ya da kahvesine koymak için süt veya bir pazar gazetesi. Ama kadın geri dönmemişti. Sonunda koltuğu örümceğe terk etmiş ve içeri girmişti. Kahve yapmak için uğraşırken kahveyi tezgâhın üstüne dökmüştü. Öfkeyle cam sürahiyi kırmış ve lanet olası makineyi yere atıp paramparça etmişti. Tabii makinenin içindeki su yere saçılmış; üstelik kendisi de yaralanmıştı. Kadın geride bir şey, belki bir kartvizit... ya da daha iyisi bir not bırakmıştır umuduyla tüm kulübeyi aramış, ama hiçbir şey bulamamıştı. Banyoda lavabonun altındaki çöp sepetini karıştırmıştı ama sepetin içinden kullanılıp atılan naylon çöp torbası dışında hiçbir şey çıkmamıştı. Geri gelirken bu sefer ardiye olarak kullandığı odanın açık kapısına başını vurmuştu. Kızgınlıkla kapıyı çarpmış ama parmağı kapıya sıkıştığında daha bir öfkeyle küfrü basmıştı. Sonunda kadını en acı bir şekilde hatırlatan tek şey olmasına rağmen yatak odasına dönmüş, kendini yatağa atmış ve kolunu gözlerinin üstüne dayayıp kendine gelmeye çalışmıştı. Bana neler oluyor? diye sormuştu kendine. Bildik tanıdık hiç kimse bu sabah, onu böyle bir vahşi gibi, dengesiz, tehlikeli bir deli gibi, çıplak, traşsız bir halde sağa sola koştururken görse tanıyamazdı. Hammond Cross bir mankafa gibi, bir aşk budalası gibi davranıyor. Bizim Hammond Cross mu? Dalga geçiyor olmalısın! Dur bir dakika, aşk budalası mı dedin? Ağır ağır kolunu indirip başını yastığa doğru çevirmişti. Kadının başının açtığı çukura eliyle dokunmuştu. Yavaş yavaş yana dönmüş, yastığı göğsüne çekmiş, yüzünü yastığa gömmüş ve onun kokusunu içine çekmişti. Bir anda kendini yeniden arzu girdabında bulmuştu, ama bu seferki seksle ilgili değildi. Tamam, belki biraz öyleydi ama tümüyle değil. Hissettiği sıradan bir şehvet değildi. Bunu daha önce defalarca yaşamıştı. O yüzden iyi bilirdi. Bu seferki farklıydı. Daha derin, daha kapsamlıydı.. Ona egemen olan şey bir tür özlemdi. "Allah kahretsin," diye fısıldamıştı. Ne dediğini kulağın işitiyor mu? Özlem mi? Tekrar sırtüstü dönmüş, tavana bakmış ve hüzünlü bir şekilde hissettiklerini tanımlayacak bir sözcük olmadığına karar vermişti. Ona yabancı bir duyguydu bu. Daha önce hiç tatmamıştı; o yüzden nasıl adlandırabilirdi ki? Tek bildiği şey bu duygunun onu sarıp sarmaladığı, zayıf düşürdüğü, bugüne kadar birçok güzel, çekici, seksi kadınla birlikte olmasına rağmen kendini hiçbir zaman böyle hissetmediğiydi. Sonra düşünceleri kendi seks geçmişinden uzaklaşıp kadının-kine dalıp gitmişti. O zaman da aklına telefon konuşması gelmiş- ti. Kaşlarını çatarak odanın öbür ucunda, şifoniyerin üstünde duran telefona bakmıştı. Onu elinde telefonla yakaladığında kadın şaşkın ve suçlu bir ifade takınmıştı. Kimi aramıştı acaba? Hammond birden yataktan fırlamıştı. Yüreği çarparak telefonun üzerine eğilmiş ve parmaklarını plastik kaplı tuşların üzerinde gezdirmişti. Bu modellerde istediği özelliğin var olup olmadığından bile emin değildi, ama, evet!, vardı işte. Otomatik Tekrar Arama. Bir saniye tereddüt etmiş, sonra tuşa basmıştı. Telefon, bir dizi bip sesi çıkararak aynı numarayı otomatik olarak aramış; bir taraftan da numarayı ekrana yazmıştı. Hammond bir kalemle eline ilk geçen kâğıdı -Sports Illustrated'in geçen mevsime ait mayo ekini- kapmıştı. Telefon numarasını kapaktaki kızın karnının üzerine karalamıştı.


•'Dr. Ladd." Ne beklediğini kendisi de bilmiyordu, ama iki zil sesinden sonra kesik kesik konuşan, profesyonel bir kadın sesi telefona cevap verdiğinde birden boş bulunmuştu. •'Pardon?" "Dr. Ladd'i mi aramıştınız?" Đn... ben... yanlış çevirmiş olabilirim." Çiziktirdiği numarayı tekrar etmişti. "Numara doğru. Burası cevap servisi. Doktora mı ulaşmaya çalışıyordunuz?" Ne yapacağını bilemez bir halde, "Ya, evet," demişti. "Đsminizi ve size ulaşabileceğimiz bir telefon numarası verebilir misiniz, lütfen?" "Bir daha düşündüm de belki bekleyip, iş saatinde arasam daha iyi olacak." Çabucak telefonu kapamış, ama yatağın kenarına oturup uzun bir süre Dr. Ladd'in kim olabileceğini, kadının gecenin bir yarısında onu niçin aradığını düşünüp durmuştu. Hafızasında kayıtlı isimlerin ve yüzlerin üzerinden geçmişti. Bugüne kadar sosyal ortamlarda bir sürü doktorla tanışmıştı. Her branştan doktorla dolup taşan iki kulübün üyesiydi. Ama şimdiye kadar Dr. Ladd diye biriyle hiç karşılaşmamıştı. Peki Dr. Ladd'in eşiyle tanışmış olabilir miydi? Dr. Ladd'in eşinin mahremiyetine girmiş olabilir miydi? Bu tatsız ama olasılığı kuvvetli düşünceden keyfi kaçmış olarak kalkıp duş almaya zorlamıştı kendini. Sıcak bir duşun bir işe yarayacağından değil. Kendini suçlu hissettiği ve temizlenmeye ihtiyacı olduğu için de değil. Eğer kadın evliyse ve bu konuda yalan söylediyse o masumdu. Öyle değil mi? Öyle. Giyindikten sonra yorgun argın mutfağın yolunu tutmuş ve iki fincan kafeinsiz kahve içmişti. Hatta aynı anda çiğneyerek ve geviş getirerek zorla yarım sandviç de yemişti. Kadın evli olmadığını söylemişti ama ona adını bile söylemeyen birine nasıl olup da inanabilirdi ki? Tanrı aşkına, daha ismini bile bilmiyordu. Kadın bir sürü şey söylemişti. Örneğin yeni tanıştığı erkeklerle yatma adeti olmadığından söz etmişti. Ara ıra mı hep mi? Bu sözcükleri mi kullanmıştı tam olarak? Ama doğru söyleyip söylemediğini nasıl bilebilirdi? Anadan doğma bir yalancı, bir sürtük, tıp fakültesi mezunu bir avanakla evli biri olup olmadığını nasıl bilebilirdi? Belki de başı91 98. na buyruk biriydi ve Dr. Ladd'i o kadar çok aldatmıştı ki artık adanı gece yarısı telefon çaldığında pek de şaşırmıyordu. Hammond düşündükçe kendini daha da kötü hissetmeye başlıyordu. Mutfağı toplarken duvardaki saate bakmış ve neredeyse akşamüstü olduğunu görünce çok şaşırmıştı. Nasıl olup da bu kadar çok uyumuştu? Çok basit. Sevişmeden duramamışlardı ki... Uykuya daldıklarında saat neredeyse altıydı. Đlk başta hava kararıncaya kadar Charleston'a dönme gibi bir niyeti yoktu. Pazar gününü kafa yormasını gerektirecek hiçbir şey yapmadan tembel tembel balık avlayarak ya da verandada oturup manzara seyrederek geçirmeyi planlamıştı. Ama şimdi kulübede kalmak hiç de çekici görünmüyordu gözüne. Kafa yormak da... Onun için evi kapamış ve programladığı saatten daha önce dönüş yoluna koyulmuştu. Memorial Köprüsü'n-den geçip şehre doğru giderken kadının da aynı yoldan evine dönen bir Charleston'lu olup olmadığını düşündü. Ya bir gece bir kokteylde birden burun buruna gelirlerse ne olurdu? Birlikte bir gece geçirdiklerini kabullenirler miydi, yoksa kibar yabancılar gibi selamlaşıp daha önce hiç karşılaşmamış gibi mi yaparlardı? Bu, herhalde, o sırada yanlarında kim olduğuna bağlı olurdu. Peki ya görünüşte mutlu çiftle, Dr. ve Mrs. Ladd'le tanıştınlırsa, adamın.gözlerinin içine bakmak, elini sıkmak, onunla sohbet etmek, yanında duran kadınla aralarında bir cinsel ilişki olmamış gibi davranmak zorunda kalırsa neler hissederdi? Birçok nedenden ötürü böyle bir durumla asla karşılaşmamayı umuyordu, ama karşılaşsa bile kendini tutup durumu makul bir biçimde idare edebilirdi. Đnşallah kendini bir ahmak durumuna düşürmezdi. Đnşallah kadına sırtını dönüp yürüyüp gidebilirdi.


Bunu yapabileceğinden emin değildi. Canını en çok da bu sıkıyordu. Ahlaki bir ikilemle karşılaştığında Hammond genellikle doğru yönü seçerdi. Normal çocukluk yaramazlıkları, lise haylazlıkları ve üniversite uçarılıkları dışında davranışları hep son derece düzgün olmuştu. Fazlasıyla erdemli ya da yalnızca korkak biri olarak lanetlendiğinden midir nedir, genellikle kurallara uygun davranırdı. Bunun her zaman kolay bir şey olduğu söylenemedi. Aslına bakılırsa, doğru ve yanlışla ilgili o sarsılmaz sağduyusu arkadaşları, meslektaşları ve hatta annebabasıyla yaşadığı birçok anlaşmazlığın mihenk taşı olmuştu. Özellikle de babasıyla. O ve babası aynı davranış kurallarına bağlı değildiler. Preston Cross olsa bir kadınla ilgili böylesine bir ikilemi eğlenceli bulurdu. Oturduğu evin bulunduğu bloğa yaklaşırken Hammond kendi 99 kendine, dün gece odaya birkaç saniye önce dönüp de kadının telefonda, "Sevgilim, vakit biraz geç olduğu için arkadaşımda -buraya bir kadın ismi koy- kalmaya karar verdim. Yani eğer sence bir sakıncası yoksa. Bu saatte yalnız başıma araba kullanmanın tehlikeli olacağını düşündüm de. Tamam o zaman, sabah görüşürüz. Ben de seni seviyorum," gibi bir şeyler söylediğini duysa ne olurdu? diye sordu. Otomatik kapı açılınca Hammond arabasını dar garaja soktu. Ama motoru kapattıktan sonra bir süre öylece oturup bu ahlak sınavından geçip geçmediğini düşünerek boşluğu seyretti. Sonunda böyle amaçsız düşüncelere dalmaktan sıkılmış olarak arabadan indi ve garajı mutfağa bağlayan kapıdan geçip eve girdi. Her zamanki alışkanlığıyla mesaj olup olmadığını kontrol etmek için telefona yöneldi. Sonra bir kez daha düşünüp bundan vazgeçti. En azından babasından bir mesaj gelmiş olmalıydı. Dünkü tartışmaya bir kez daha dönmeye hiç de niyeti yoktu. Kimseyle konuşacak hali kalmamıştı. Belki de biraz denize açılsa iyi olacaktı. Daha havanın kararmasına birkaç saat vardı. Anne babasının o, baro sınavını geçtiğinde hediye olarak aldıkları beş metrelik tekne şehir marinasın-da demirli duruyordu. Zaten o yüzden bu semtte bir ev almıştı; marina yürüme mesafesindeydi. Bugün tekneyi çıkarmak için tam uygundu. Zihnini temizlemesine yardımcı olurdu. Hızlı adımlarla mutfaktan hole çıktı; tam oturma odasından geçip merdivenlere doğru yöneliyordu ki ön kapı kilidine bir anahtarın sokulduğunu işitti. Daha başını yeni çevirmişti ki kulağında bir cep telefonuyla Steffi Mundell içeri girdi. "Bu konuda bu kadar aptalca davrandıklarına inanamıyorum," diyordu Steffi. Bir yandan elindeki anahtarlığı, telefonu, evrak çantasını, el çantasını idare ederken bir yandan da merhaba demek için parmaklarını salladı. "Yani, gıda zehirlenmesi kemik kanseri demek değildir... Tamam, bana haber ver... Orada olmama gerek ĐM olmadığını biliyorum ama ben gelmek istiyorum. Sende cep numaram var, değil mi?... Tamam, hoşça kal." Telefonu kapayıp öfkeli bir şekilde Hammond'a baktı. "Hangi cehennemdeydin?" "Selam demek yok mu?" Đş arkadaşı çalışmadan duramazdı. Çantasında neredeyse küçük bir masa dolusu evrak taşırdı. Charleston Savcılığı'nda çalışmaya başladığı gün arabasına bir polis telsizi taktırmıştı. Motosikletliler nasıl radyo veya vvalkman dinlerse o da telsizi dinlerdi. Ofiste görevli diğer insanlar ve polis memurları Steffı'nin ambulans peşinde koşan savunma avukatlarının savcı eşdeğeri olduğunu söyleyip onunla dalga geçerlerdi. Elindeki bir dolu eşyayı bir sandalyenin üstüne attı, yüksek topuklu ayakkabılarını çıkardı. Sonra bluzunu eteğinden çıkartıp serbest kalan ucuyla göbeğini yelpazeledi. "Tanrım, dışarısı çok boğucu. Nefes alamıyorum. Neden telefona cevap vermedin?" "Sana kulübemde olacağımı söylemiştim." "Orayı aradım. Milyonlarca defa." "Sesini kapamıştım." "Tanrı aşkına, neden?" Çünkü tümüyle bir kadına dalmıştım ve rahatsız edilmek istemedim, diye düşündü. Ama onun yerine, "Bir yarasanınki gibi radara sahip olmalısın. Arka kapıdan daha yeni girdim. Burada olduğumu nereden bildin?" diye sordu.


"Bilmiyordum. Senin ev Emniyet Müdürlüğü'ne daha yakın. Bir haber gelinceye kadar burada beklememe ses etmezsin diye düşündüm." "Ne haberi? Neden söz ediyorsun? Bu kadar acil olan şey ne?" "Acil mi? Hammond?" Kız, elleri kalçasında, büyülenmiş gibi yüzüne bakıyordu. Ardından yüzündeki bu ifade yerini müthiş bir hayrete bıraktı. "Aman Tanrım, hiçbir şey bilmiyorsun." "Öyle gibi." Steffı'nin dramatik tavırları onu etkilemezdi, çünkü o hep böyleydi. Tekne hayalleri suya düşmüştü. Steffi'yi davet etmek istemiyordu; onu atlatmak da hiç kolay değildi, hele böyle ateş üstündeyken. Birden kendini çok yorgun hissetti. "Đçecek bir şeye ihtiyacım var. Sana ne vereyim?" • Mutfağa geri döndü ve buzdolabını açtı. "Su mu bira mı?" Steffi de peşi sıra gelmişti. "Buna inanamıyorum. Gerçekten haberin yok. Duymamışsın. Nerede senin şu kulüben, Moğolistan'da mı? Bir televizyon yok mu?" "Tamam, bira." Hammond dolaptan iki şişe bira çıkardı, birini açtı ve kıza uzattı. Steffi birayı aldı ama bir yandan da Hammond-'un yüzüne, sanki suratını cılk yara kaplamış gibi bakmaya devam etti. Hammond ikinci şişeyi açtı ve içmek için ağzına götürdü. "Bu şekilde gerilim içinde beklemek beni öldürüyor. Ne oldu da bu kadar heyecanlısın?" "Dün akşamüstü Charles Towne Plaza'daki süitinde biri Lute Pettijohn'u öldürdü." Bira şişesi Hammond'un ağzına ulaşamadı. Şişeyi yavaşça aşağıya indirdi, bir yandan da inanmayan gözlerle Steffi'ye bakıyordu. Saniyeler geçti. Boğuk bir sesle, "Bu imkânsız," dedi. "Ama doğru." "Olamaz." "Neden yalan söyleyeyim ki?" Đlk anda şokun etkisiyle hareketsiz kaIaW»rt&mmönd sonunda kıpırdadı. Elini tansiyonunun giderek yükseldiği ensesinde gezdirdi. Otomatik pilota bağlanmış gibi birasını küçük bar masasının üstüne bıraktı, bir sandalye çekti ve üstüne çöktü. Steffı de karşısına geçip oturunca gözlerini kıza dikti. "Öldürüldü mü dedin?" "Öldürüldü." "Nasıl?" diye sordu, aynı kuru sesle. "Nasıl ölmüş?" "Sen iyi misin?" Konuştuğu lisanı sanki artık anlamıyormuş gibi kızın yüzüne baktı, sonra dalgın bir şekilde evet anlamında başını salladı. "Evet, iyiyim. Yalnızca biraz..." Ellerini iki yana açtı. "Dilin tutuldu." "Afalladım." Boğazını temizledi. "Nasıl ölmüş?" "Vurulmuş. Sırtından, iki kurşunla." Hammond bakışlarını masanın mermer yüzeyine indirdi. Bir yandan sersemletici haberi sindirmeye uğraşırken bir yandan da görmeyen gözlerle soğuk bira şişesinin üzerinde yoğunlaşan su damlacıklarına bakıyordu. "Ne zaman? Saat kaçta?" "Bir oda hizmetçisi saat altıyı biraz geçe bulmuş onu." "Dün akşam." "Hammond, dilim dolaşmıyor. Evet. Dün." "Özür dilerim." Steffı hizmetçinin söylediklerini anlatırken sessizce onu dinledi. "Başındaki yara bir çarpmadan meydana gelmiş, ama John Madison ölümüne iki kurşunun neden olduğunu düşünüyor. Doğal olarak otopsiyi bitirmeden resmi ölüm sebebini açıklayamıyor. Tüm ayrıntılar ancak o zaman belli olacak." "Sen doktorla konuştun mu?" "Şahsen konuşmadım. Smilow anlattı." "O mu ilgileniyor bu işle?" "Sen ciddi misin?" "Tabii ki o ilgilenecek," diye homurdandı Hammond. "Ne olduğunu düşünüyor?" Đzleyen beş dakika boyunca Hammond, Steffı'nin olayla ilgili bilinen ayrıntıları anlatmasını dinledi. "Bizim ofisin başından itibaren bu işin içinde olmasını istedim; o yüzden de geceyi Smi-low'la geçirdim -lafın gelişi yani." Şeytani gülümsemesi fena halde yakışıksız görünüyordu. Hammond başını


sallamakla yetindi ve sabırsız bir şekilde devam etmesini işaret etti. "Đpuçlarının peşinde koşarken onunla birlikteydim. Tabii işe yarar pek az ipucu vardı." "Otel güvenliğinden ne haber?" "Pettijohn gık çıkarmadan ölmüş. Đçeri zorla girildiğine ilişkin bir iz yok. Bir mücadele izi de yok. Kamera gözetiminin de olmadığını varsayabiliriz. Video kasette ise yalnızca tekdüze bir ses kaydıyla debelenip duran çıplak insanlar vardı." "Hu?" Steffı sahte güvenlik kameralarından söz edince Hammond umutsuz bir ifadeyle başını iki yana salladı. "Tanrım. O sistemin ve kaça mal olduğunun amma reklamını yapmıştı. Adi herif." Hammond, Lute Pettijohn'un o çirkin karakterini ve iş hayatındaki ilkesiz tutumunu iyi bilirdi. Vilayet savcısı adına altı aydır gizlice hakkında araştırma yürütüyordu. Petijohn'la ilgili bilgi sahibi oldukça adamdan daha fazla tiksinmeye, nefret etmeye başlamıştı. "Tanık var mı?" "Şimdilik yok. Otelde Pettijohn'la teması olan tek kişi sağlık merkezindeki bir masör; o da çıkmaz sokak." Ardından, patlak veren gıda zehirlenmesini anlattı. "Çocukları saymazsak Smilovv-'un sorgulamak istediği yedi yetişkin var. Đkimiz de pek iyimser değiliz ama Smilow, doktor yeşil ışık yakar yakmaz beni arayacağına söz verdi. Orada olmak istiyorum." "Bizzat çok fazla ilgileniyorsun, öyle değil mi?" "Çok büyük bir dava olacak." Bu cümle tam anlamıyla bir meydan okuma gibiydi. Sözcüklere dökülmese de aralarında hep bir rekabet vardı. Hammond, Steffı'ye göre avantajlı olduğunu tevazuyla kabul ederdi. Bunun nedeni ondan daha zeki olması değildi. Hukuk fakültesinde sınıf 104 ikincisiydi; oysa Steffı kendi okulunda birinci olmuştu. Onları birbirlerinden farklı kılan şey kişilikleriydi. Hammond'un kişiliği ona avantaj sağlarken Stefff ninki kendi aleyhine çalışırdı. Đnsanların Steffı'nin sinir bozucu, saldırgan yaklaşımına tepkileri iyi olmazdı. Belirgin bir avantajı da Monroe Mason'un açık bir şekilde onun tarafını tutuyor olmasıydı. Steffı işe başladıktan kısa bir süre sonra bir mevki boşalmıştı. Her ikisi de nitelik açısından uygundu. Her ikisi de düşünülmüştü. Ama kimin terfi edeceği konusunda gerçekte hiçbir tartışma olmamıştı. Şu anda Hammond savcı başyardımcısı olarak görev yapıyordu. Steffı'nin hayal kırıklığı aşikârdı ama bu durumu idare etmeyi becermişti. Yenilgiyi kabul edemeyen biri değildi o ve kin gütme-mişti. Đş ilişkileri düşmanca olmak bir yana çok daha uyum içinde sürüp gitmişti. Bununla birlikte, şu anda olduğu gibi, sessiz meydan okumalar da olmuyor değildi. Ama bu defalık ikisi de üstlerine alınmadılar. Hammond konuyu değiştirdi. "Davee Pettijohn'dan ne haber?" "Ne açıdan? Davee Pettijohn'dan bir şüpheli olarak mı, ne haber demek istedin? Yoksa eşini yeni kaybetmiş bir dul olarak mı?" "Şüpheli mi?" diye tekrar etti Hammond, şaşkın bir şekilde. "Onun Lute'u öldürdüğünü düşünen biri mi var?" "Ben." Steffı, nasıl Smilow'la birlikte Pettijohn'un malikânesine gittiklerini ve niçin kadını olası bir şüpheli olarak gördüğünü anlattı. Hammond, Steffı'yi dinledikten sonra teorisini çürüttü. "Her şeyden önce Davee'nin Lute'un parasına ihtiyacı yok. Hiçbir zaman da olmadı. Kendi ailesi..." "Ben de araştırdım. Burtonlar'ın bok gibi parası var." Kızın küçümseyici ses tonu Hammond'un dikkatinden kaçmamıştı. "Seni kızdıran ne?" "Hiçbir şey," diye cevabı yapıştırdı Steffı. Sonra derin bir nefes aldı ve yavaş yavaş geri verdi. "Peki, belki biraz öfkeliyim. Sözde yetişkin, profesyonel, zeki erkeklerin onun gibi bir kadının karşısında pelte gibi sallanan kulelere döndüklerini görünce öfkeleniyorum." " 'Onun gibi bir kadın' mı?"


"Hadi, Hammond," dedi Steffı, daha da incinmiş bir halde. "Dış görünüşü kedi gibi, ama aslında panterden farkı yok. Söz ettiğim tipleri sen de iyi bilirsin." "Bir görüşte Davee'ye not mu verdin?" "Görüyor musun? Onu savunuyorsun." "Kimseyi savunmuyorum." "Buna inanabiliyor musun? Önce Smilow kadına aşık muamelesi yapıyor. Şimdi de sen." "Ben aşık maşık değilim. Yalnızca bir kere görmekle Davee'nin kişilik profilini nasıl çizebildiğini anlamış değilim, o kadar..." "Tamam! Umurumda değil," dedi Steffı, sabırsız bir şekilde. "Lute Pettijohn'dan, cinayetten, sebeplerden söz etmek istemiyorum. Neredeyse yirmi dört saattir başka bir şey düşünmez oldum zaten. Artık biraz mola vermek istiyorum." Sandalyesinden kalktı, yumruklarını beline koydu, şımarık bir şekilde gerindi, sonra da masanın etrafından dönüp gelip Hammond'un kucağına oturdu. Kollarını boynuna dolayıp onu öptü. 101 106 7)a£ı uzuncu luzn Birkaç hızlı öpüşmeden sonra Steffı geri çekildi ve Ham-mond'un saçlarını karıştırdı. "Sormayı unuttum. Gecen nasıl geçti?" "Harikaydı," diye cevap verdi Hammond içtenlikle. "Özel bir şey yaptın mı?" Özel mi? Hem de nasıl. Aptalca sohbetleri bile olağanüstüydü. "Biliyor musun? Ben Ulusal Ligde futbol oynadım. " "Gerçekten mi? " "Evet, ama ikinci kez Süper Kupa 'yi kazandıktan sonra, CIA' de çalışmaya başladım. " "Tehlikeli miydi? " "Bildiğin hırsız-polis oyunu işte. " " Vay canına. " "Aslına bakarsan, çok can sıkıcıydı. O yüzden de Barış Gönüllüleri 'ne yazıldım. " "Çok heyecan verici. " "Her şey yolundaydı. Bir noktaya kadar. Ama Afrika ve Asya 'daki tüm aç çocukları doyurduğum için Nobel ödülü alınca başka bir arayış içine girdim. " "Daha heyecan verici bir şey mi? " "Öyle. Seçeneklerimi ikiye indirdim: Ya başkan olup ülkeme hizmet edecektim ya da kansere çare bulacaktım. " "Senin göbek adını özveri koymalıymışlar. " "Yok, Greer koymuşlar. " "Güzel isim, hoşuma gitti. " "Yalan söylediğimi biliyorsun." "Göbek adın Greer değil mi? " "O kısmı doğru. Geri kalanın hepsi uydurma. " "Olamaz!" "Seni etkilemek istedim. " ¦• "Bil bakalım ne oldu? " "Ne oldu? " "Etkilendim. " Hammond elinin dokunuşunu, cinsel organının nasıl sertleştiğini hatırladı... "Hımm," diye mırıldandı Steffı. "Aynı düşündüğüm gibi. Beni özlemişsin." Sertleşmişti ama bunun nedeni kucağında oturan ve pantolonun üstünden cinsel organıyla oynayan kız değildi. Eliyle Steffı'-nin elini itti. "Steffı..." Kız öne doğru eğildi ve onu ateşli bir şekilde öptü. Eteğini kalçalarının üstüne çekti, bacaklarını iki yana açtı ve Hammond-'un kemerinin tokasına saldırırken bir yandan da onu öpmeye devam etti. "Aceleden nefret ederim," dedi. Öpüşmekten nefessiz kalmıştı. "Ama Smilow aradığında fırlamam gerekecek. O yüzden de korkarım, hızlı olmak zorundayız."


Hammond, iki eliyle Steffi'nin iş üstündeki ellerini kavradı. "Steffı. Şey yapmamız lazım..." "Yukarı çıkmamız mı? Tamam. Ama oyalanacak vaktimiz yok, Hammond." ĐM Çevik ve enerjik bir şekilde kucağından yere atladı ve bluzunun düğmelerini açarak kapıya doğru yöneldi. "Steffı!" Kız arkasını döndü ve hayretler içinde Hammond'un ayağa kalkıp fermuarını kapatmasını izledi. Hafifçe güldü. "Her türlü şeyi deneyebilirim ama eğer pantolonundan dışarı çıkarmazsan biraz zor olur." Hammond odanın diğer tarafına doğru yürüdü ve kollarını mermer tezgâhın kenarına dayadı. Bir süre tertemiz mutfak lavabosuna baktı, sonra tekrar Steffı'ye doğru döndü. "Bu böyle yürümeyecek, Steffı." Bu sözleri söylediği anda kendini müthiş rahatlamış hissetti. Dün öğleden sonra şehirden ayrılırken üstünde birçok yük taşıyordu. Bunlardan biri -aslında, en küçüklerinden biri- de Steffi'yle olan ilişkisindeki kararsızlığıydı. Bu işe bir son vermeyi isteyip istemediğinden emin değildi. Aralarında bir anlaşma yapmışlardı. Birbirlerinden mantıksız taleplerde bulunmuyorlardı. Birçok ortak ilgi alanları vardı. Cinsel yönden uyumluydular. Bununla birlikte, aynı evde yaşamaları gündeme gelmemişti ve Hammond buna memnundu. Eğer gelmiş olsaydı genç adam bunun neden kötü bir fikir olduğuna ilişkin bir dizi uygun bahane sıralayabilirdi ama gerçek sebep Steffl'nin enerji düzeyinin hızla inişe geçeceği olurdu. Görünüşte o da Hammond'un sürekli etrafında olmasını istemiyordu. Đlişkilerini gizli tutmuşlardı. Birbirlerini düzenli olarak ve istedikleri zaman görüyorlardı. Yaklaşık bir yıldır her şey mükemmel gitmişti. Ama son zamanlarda Hammond her şeyin pek de mükemmel gitmediğini hissetmeye başlamıştı. Gizlilikten ve kaçamaktan hiç hoşlanmazdı. Özellikle kişisel ilişkiler söz konusu olduğunda, modası geçmiş bile olsa, dürüstlüğün vazgeçilmez bir koşul olduğu düşüncesine sıkı sıkıya bağlıydı. Samimiyet derecelerinden de mutlu değildi. Aslına bakılırsa aralarında bir samimiyet yoktu -yani gerçek anlamda. Steffl'nin ateşli ve marifetli bir âşık olmasına karşın, duygusal anlamda, kızın onu ilk kez yemeğe çağırdığı ve sonunda oturma odasındaki divanın üzerinde giysilerini parçalarcasına seviştikleri geceden daha yakın olmamışlardı. Bütün artılarını, eksilerini düşünüp haftalarca kafa yorduktan sonra, Hammond ilişkilerinin durağanlaştığına, artık onu tatmin etmediğine ve daha fazlasını istediğine karar vermişti. Birlikte geçirecekleri geceleri dört gözle beklemek şöyle dursun, bu fikir onu ürkütmeye başlamıştı. Steffl'nin telefonlarına daha geç cevap verir olmuştu. Yatakta seks yaparken bile kendini dikkati dağılmış, başka şeyler düşünürken yakalıyor, fiziksel açıdan yapması gereken şeyleri yapıyor olmasına karşın bir heyecan duymuyor ve tekdüzelikten kurtulamıyordu. En iyisi, kayıtsızlık pişmanlığa dönüşmeden ilişkiyi sona erdirmekti. Bir ilişkiden ne istediği ve ne beklediğinden emin değildi. Ama bu her neyse, Stefanie Mundell'de bulamayacağı kesindi. Aradığını az kalsın dün gece, adını bile bilmediği bir kadında buluyordu. Bu, Steffi'yle aralarındaki ilişki adına üzücüydü ama sona erdirme zamanı geldiğinin de kesin bir kanıtıydı. Bu karara varmak sorunun yalnızca bir yarısıydı. Şimdi bir de bunu hayata geçirmek vardı. Đlişkiyi mümkün olduğunca nazik bir şekilde, tercihen Yüz Yıl Savaşları benzeri bir gerilime yol açmadan sonlandırmayı arzu ediyordu. Başlangıçtaki havai fişek gösterisinden daha gürültülü olmaması onun için en iyi çözüm olurdu. Ama bu olasılık sıfırdı. Bir olay çıkması neredeyse garantiydi. Bundan hep çekiniyordu ve şimdi de patlak vermek üzere olduğunu görebiliyordu. Ne demek istediğinin anlaşılması birkaç saniye aldı. Anlaşıldığında ise Steffi yutkundu, kollarını önce önü açık bluzunun üzerinde kavuşturdu, sonra meydan okurcasına iki yanına salladı. " 'Bu' demekle şey mi... demek istiyorsun?..." •'Biz." 109


"Yaa?" Steffi başını bir yana eğdi ve kaşlarını çok iyi bildiği bir edayla havaya kaldırdı. Öfkeden deliye döndüğünde, birine, genellikle ona kötü rapor hazırlayan bir stajyer ya da memura, veya raporunda davayla ilgili önemli bir noktayı atlayan bir polise, veya kendi bildiği gibi davranmaya karar vermişken yoluna çıkmaya cüret eden herhangi birine saldırmak üzere olduğunda takındığı bir yüz ifadesiydi bu. "Ne zamandan beri yürümüyor 'bu', senin için?" "Bir süredir. Sanki ayrı yönlere gidiyormuşuz gibi geliyor bana." Steffi gülümseyip omuzlarını silkti. "Son zamanlarda ikimiz de işlere daldık, ama bu kolayca halledilebilir. Gemiyi kurtarmak için yeterince ortak yanımız var..." Hammond başını iki yana sallıyordu. "Sadece ayrı yönler değil, Steffi. Birbirine zıt yönler." "Biraz daha açık olur musun?" "Tamam." Kızın sesindeki ifade kendisinin onun kadar zeki olmadığını ima etse de Hammond sakin bir şekilde konuşmasını sürdürdü. "Ben bir gün evlenmek istiyorum. Çocuklarım olsun istiyorum. Oysa sen birçok kereler bana açık açık aile kurma fikrinin sana ilginç gelmediğini söyledin." "Senin bunu ilginç bulmana şaşırdım doğrusu." Hammond çarpık bir şekilde gülümsedi. "Aslına bakarsan ben de şaşırıyorum." "Masum bir çocuğa senin babanın sana yaptığı gibi bir babalık yapmak istemediğini söylemiştin." "Yapmayacağım da," dedi Hammond, sertçe. "Bu fikre yeni mi kapıldın?" "Yeni denebilir ama bir anda olmadı. Đlişkimiz bir süre için mükemmel gitti, ama sonra..." "Eskidi mi?" "Hayır." "Ne oldu peki? Artık heyecan mı vermiyor? Vilayet Savcılık Ofısi'nin bir numarasıyla yatmak cazibesini mi yitirdi? Steffi MundelIMn gizli aşığı olmak artık seni heyecanlandırmıyor mu?" Hammond başını kaldırıp iki yana salladı. "Lütfen böyle yapma, Steffi." "Bir şey yapmıyorum," diye karşılık verdi Steffi. Sesi giderek tizleşiyordu. "Bu konuşma senin fikrindi." Kara gözleri kısılmıştı. "Kaç erkeğin beni becermek istediğini biliyor musun?" "Evet," dedi Hammond, sesini Steffı'nin öfkeli düzeyine yükselterek. "Senin hakkında soyunma odalarında yapılan dedikoduları biliyorum." "Yatağımdaki esrarengiz adamın kim olduğuna ilişkin bahisler bir zamanlar hoşuna gidiyordu. Oysa o sendin. Buna birlikte gülerdik." "Galiba eğlenceli olmaktan çıktı." Buna verecek cevap bulamayan Steffi öfke içinde bir şey söylemeden öylece kaldı. Hammond sakin bir sesle devam etti. "Her neyse, bu hafta sonu ilişkimizi tekrar değerlendirmek için uzaklaştım buradan..." "Bundan, önce bana söz etmeden mi? Giderken beni de davet etmek ve bunu birlikte değerlendirmemiz hiç aklına gelmedi mi?" "Gerek görmedim." "Yani, değerlendirmek için ormandaki kıymetli kulübene gitmeden önce kararını vermiştin, öyle mi?" diye tısladı Steffi. "Hayır, Steffi. Karar vermemiştim. Ama oradayken her açıdan baktım ve hep aynı sonuca ulaştım." "Yani beni defetmek istedin." "Yok..." "Defetmek değil mi? Sen olsan hangi sözcüğü kullanırdın?" "Đşte ben de tamı tamına böyle bir olay çıkmasından çekiniyor-dum," diye dayanamayıp bağırdı Hammond, Steffı'nin sesini bastırarak. "Çünkü senin tartışma çıkaracağını biliyordum. Sanki mahkemede jüriye karşı davanı savunuyormuş gibi ölümüne mücadele vereceğini biliyordum. Sırf tartışma çıkarmak için söyleLLL diğim her şeyi çürütmeye çalışacak, bir adım bile geri atmayacaktın çünkü senin için lanet olası her şey dönüp dolaşıp bir iddialaşmaya geliyor. Bu bir çekişme değil, Steffı. Bir duruşma da değil. Bu bizim yaşamlarımız." "Aman Tanrım, beni melodramdan kurtar."


Hammond burnundan soluyarak güldü. "Tam üstüne bastın. Benim bir parça melodrama ihtiyacım var. Bizim ilişkimiz tümüyle melodramdan yoksundu. Melodram insana özgü bir şeydir. O..." "Hammond, neden bahsediyorsun sen?" "Hayattaki her şeyi bir raporda özetleyemezsin. Tüm yanıtları bir hukuk kitabında bulamazsın." Düşüncelerini ifade etmeyi be- ceremediği için kendine kızan Hammond ikinci salvoya geçmeden önce içinden bir küfür savurdu. "Sen çok zekisin ama duracağın yeri bilmiyorsun. Sürekli tartışma, sürekli alt etme çabası. Durmaksızın. Senin sözlüğünde paydos diye bir kelime yok." "Kelime oyununu bağışla ama benimle birlikte olmanın senin için bir tür duruşmaya dönüştüğünü bilmiyordum." "Bak," dedi Hammond, ters bir ifadeyle. "Eğer sen mağdur numarası yapmaktan vazgeçersen ben de melodramdan vazgeçerim. Öfkelisin ama incinmedin." "Ne olup ne olmadığımı söylemeyi keser misin? Ne hissettiğimi bilmiyorsun." "Hissettiğin şeyin aşk olmadığını biliyorum. Sen bana aşık değilsin. Öyle değil mi? Eğer şu anda bir seçim yapman gerekseydi, hangisini seçerdin: Kariyerini mi? Yoksa beni mi?" "Ne?" diye bağırdı Steffi. "Böylesine gülünç ve çocukça bir ültimatom verebileceğine inanamıyorum.' Bir seçim yapmam' mı? Bu ne biçim bir cinsiyet ayrımcılığı? Niçin bir seçim yapayım ki? Senin seçim yapmana gerek var mı? Niçin benim için de hem sen hem mesleğim olmayasınız?" "Olabilir. Ama bunun yürümesi için bir parça fedakârlık yapmaya razı iki insana gereksinim var. Birbirlerini çok seven, ilişkilerine sadık ve birbirlerinin mutluluğunu isteyen iki insana. Oysa bizim yaptığımız şey..." diye devam etti Hammond, eliyle üst kattaki yatak odasını işaret ederek, "aşk değil. Bir tür rahatlama." "Ama birbirimizi rahatlatmak konusunda çok başarılıyız." "Bunu yadsımıyorum. Ama hiçbir zaman eğlenceden öteye gidemediği gibi başka bir şey olduğunu düşünmek de bence saçma." Nefes almak için durdu. Steffı ise öfkeyle yüzüne bakmaya devam ediyordu. Hammond masaya doğru yürüdü, birasını aldı ve büyük bir yudum içti. Ardından Steffi'ye baktı. "Aynı fikirde değilmişsin gibi yapma. Aynı fikirde olduğunu biliyorum." "Çok iyi anlaşıyoruz." "Öyleydik. Öyleyiz. Çok iyi vakit geçirdik. Bu duruma gelme-si kimsenin suçu değil. Haklı yada haksız yok. Tek sorun ikimizin farklı gelecekler beklemesi." Steffı bunu bir süre düşündü. "Ne istediğimi hiçbir zaman gizlemedim, Hammond. Eğer sıcak bir yuva isteseydim evde kalır, babamın sözünü dinler, lise biter bitmez - hatta belki bitmeden-evlenir ve aynı kız kardeşlerim gibi çoluk çocuğa karışırdım. Hem de bu şekilde kardeşlerimin laf sokuşturmasıyla babamın vaazlarından kurtulmuş olurdum. Bulunduğum yere ulaşmak için bunca mücadele vermemiş olurdum. Ama önümde hâlâ uzun bir yol var. Önceliklerimin ne olduğunu başından beri biliyordun." "Bunun için seni takdir ediyorum. Umarım kendin için belirlediğin tüm hedeflere bir gün ulaşırsın. Bunu çok içtenlikle söylüyorum. Demek istediğim şu ki kişisel hedeflerin başka hiçbir şeye izin vermiyor. Benim bir hayat arkadaşından beklediğim şeylerle uyuşmuyorlar." "Sen tam bir ev kadını istiyorsun." "Hiç de değil," diye cevap verdi Hammond, gülerek ve başını iki yana sallayarak. Bir süre boş gözlerle etrafına baktıktan sonra, "Ne istediğimden emin değilim," dedi. "Sadece beni istemediğinden eminsin." Hammond bir kez daha Steffı'nin incinmekten ziyade öfkelendiğini fark etti. Ne de olsa hiçbir kadın reddedilmekten hoşlanmazdı. Ona, ilişkilerini kibarca sona erdirecek kadar saygı duyuyordu. "Sorun sende değil, Steffı. Bende. Ben en azından birkaç konuda uzlaşabileceğim biriyle birlikte olmak istiyorum." "Ben asla uzlaşmam." Hammond yumuşak bir ses tonuyla, "Çaptan düşmüşsün," dedi. "Ekmeğime yağ sürüyorsun." "Hayır, bilerek yaptım."


"Sağ ol." Bakışıp gülümsediler, çünkü fiziksel çekimin dışında birbirlerinin keskin zekâsını hep takdir ederlerdi. "Çok zekisin, Ham-UA mond," dedi Steffı. "Akıllı insanlara hep hayranlık duymuşumdur. Senin de çok keskin bir zekân var. Gerektiğinde katı olmayı, gerektiğinde adileşmeyi biliyorsun. O zaman da beni acayip tahrik ediyorsun. Tartışılmaz bir şekilde yakışıklısın." "Dur lütfen, yüzüm kızarıyor." "Utangaç olma. Yürekleri titrettiğini, hormon seviyelerini yükselttiğini sen de biliyorsun." "Sağ ol." "YataOkta çok verici ve düşüncelisin. Hiçbir zaman verdiğinden daha fazlasını almaya kalkışmıyorsun. Kısaca bir erkekte olmasını istediğim her şey sende var." Hammond elini kalbinin üzerine koydu. "Benim de senin takdir ettiğim yönlerini sıralamam çok daha uzun sürer." "Bunları bana iltifat edesin diye söylemedim. Bu tür kadınca şeytanlıkları Davee Pettijohn gibilere bırakıyorum." Hammond güldü. "Söylemek istediğim..." Steffı derin bir nefes aldı. "Sanırım bu biçimiyle devam etmeyi düşünmezsin..." Hammond başını kesin bir ifadeyle sallayarak onu susturdu. "Bu ikimiz için de iyi olmaz." "B planı yok mu?" "Bana kalırsa ilişkiyi tümüyle bitirmek en iyisi; sence de öyle değil mi?" Steffi acı acı gülümsedi. "Benim fikrimi almak için biraz geç kalmadın mı, Hammond? Ama eğer hissettiğin gerçekten buysa bana acıdığın için benimle yatmanı istemem." Hammond bir kahkaha attı. "Sen acınacak son insansın." Steffı biraz yatışmış gibi, "Biliyor musun? Beni arayacaksın," dedi. "Çok arayacağım." Steffı dilini üst dudağına doğru kıvırarak bluzunu açtı. Göğüs uçlarının sertleşmiş olduğunu görmek Hammond'u şaşırtmamıştı. Steffı'yi en çok tahrik eden şey tartışmaydı. Hiçbir şey bir kavgadan daha fazla onu uyaramazdı. Bugüne kadar yaşadıkları en şiddetli sevişmeler öyle ya da böyle bir tartışmanın ardından gelmişti. Bu şekilde her türlü kavgadan eninde sonunda galip çıkmayı garantiye aldığını düşündü Hammond. Orgazmı onun zaferi oluyordu. Her şey bir yana, yalnızca bu gerçek bile verdiği kararın ne denli doğru olduğunun bir göstergesiydi. Steffı muzipçe gülümsedi. "Son bir kereye ne dersin? Eski günlerin hatırına. Yoksa başından daha yeni attığın bir kadını be-cermeyecek kadar ilkeli ve dürüst biri misin?" "Pek romantik bir giriş sayılmaz, Steffı." "Ne o? Şimdi de melodram ve romantizm mi istiyorsun? Sana neler oldu Hammond?" Onu arzuladığından değil ama onunla yatmanın bir önceki gecenin o belirgin ve acı tatlı hatırasının bulanıklaşmasına yardım edeceğinden içinden bir ses Steffı'nin teklifini kabul etmesini söylüyordu. Şu anda bir başka kadınla olmak hissettiği o güçlü yitirme duygusunu hafifletebilirdi. Tam bunu düşünürken telefonu çaldı. Steffı bluzunu kapatıp düğmelerini iliklerken keyifsizce güldü. "Seni şanslı piç. Talih yüzüne gülmeye devam ediyor, Hammond. Zil sesi seni kurtardı." Topuklarının üzerinde geri döndü ve eşyalarını toplamak üzere oturma odasının yolunu tuttu. Hammond telefonu açtı. "Alo?" 111 "Ben Monroe." Aslında Vilayet Savcısı Monroe Mason'un kendini tanıtmasına gerek yoktu. Sesi tek bir perdeden çıkardı ve bu perde de ortalığı çınlatmaya yeterdi. Adamın ses telleri sanki gömme bir megafon taşıyor gibiydi. Hammond aceleyle telefonun sesini ayarladı. "Monroe, neler oluyor? Charleston dışında bir gece geçiriyorum ve ortalık birbirine giriyor." "Demek duydun?"


"Steffi söyledi." "Anladığım kadarıyla Steffi çoktan işe karışmış." Hammond oturma odasına doğru bir göz attı. Steffi bir yandan ayakkabılarını giyerken bir yandan da bluzunu eteğinin içine sı-, kıstırmakla meşguldü. Hammond kapıya arkasını döndü ve sesini alçalttı. "Bu davayı aldığını düşünüyor." "Onun almasını istiyor musun?" Hammond gömleğinin sırtına yapıştığını hissetti. Terlemeye ne zaman başlamıştı? Alnını sıvazladığında orasının da ıslak olduğunu fark etti. Bu alışılmamış terlemenin bir nedeni vardı: Dün öğleden sonra Lute Pettijohn'la adamın Charles Towne Plaza'da-ki süitinde buluşmuştu. Monroe Mason'un bunu öğrenmesi gerekiyordu. Şimdi ona söylemenin tam sırasıydı. Ama bunu sorun etmenin ne anlamı vardı ki? Pettijohn'un öldürülmesiyle bir ilgisi yoktu. Buluşmaları kısa sürmüştü. Tahmini ölüm saatinden önce gerçekleşmişti. Kısa süre önce, ama yine de... Bundan Mason'a söz etmenin bir gereği olmadığını düşündü; aynı, ona cinayetle ilgili o şaşırtıcı haberi verdiğinde Steffi'ye söylemeye gerek duymadığı gibi. Bu raslantıyı öğrenmelerinden kazanacağı hiçbir şey yoktu ama kaybedeceği çok şey olabilirdi. Gömleğinin koluyla alnını silerek, "Bu davayı istiyorum" dedi. Patronu kıkırdadı. "Tamam, aldın bile, evlat." "•Teşekkür ederim." "Bana teşekkür etme. Daha sen istemeden önce dava senindi zaten." "Güven oyuna minnettarım." "Yağcılığı bırak, Hammond. Bu karara ben tek başıma varmadım. Davayı aldın çünkü dul bayan Pettijohn dün gece saat ondan beri her saat başı bana telefon edip durdu." "Niçin?" "Kocasının katilini mahkemeye çıkaracak kişinin sen olmanı rica etti -hadi istedi diyelim." "Ona müteşekkirim..." "Bok yemeyi bırak, Hammond. Bir kilometre öteden kokusunu alabiliyorum. Allah kahretsin, artık öyle yaşlandım ki galiba uyduruyorum. Nerede kalmıştım?" "Dulda." "A, evet. Lute öldü ama iş ağırlık koymaya gelince galiba Davee onun bıraktığı yerden devam edecek. Bu, kentte gürültü çıkartabilir. Onun için bizim ofisi dertten ve baskıdan kurtarmak için seni atamayı kabul ettim." Bu dava kariyeri üzerinde başka hiçbir davanın olamayacağı kadar etkili olabilirdi. Önemli bir cinayet kurbanı. Medyanın yoğun ilgisi. Hırslı savcıların ağızlarını sulandıracak her türlü unsur vardı bu davada. Tabii ki Mason, Davee'nin müdahalesi olmaksızın bu davayı ona vermiş olsa kendini daha iyi hissederdi ama böylesine ufak bir ayrıntının üzerinde duracak değildi. Nasıl olmuşsa olmuştu ama artık iş onundu. Bunu istiyordu, buna ihtiyacı vardı ve bu iş için kesinlikle en uygun insandı. Daha önce beş cinayet davasına katılmış ve sanığın ceza pazarlığına girdiği biri dışında hepsinde mahkumiyet kararı çıkarmıştı. Savcılık mesleğini seçtiği günden bu yana kendini bu ölçekli bir davaya hazırlıyordu. Đştahı ve galip çıkmak için gerekli olan teknik bilgisi vardı. Lute Pettijohn cinayeti davası kariyerini tam hedeflediği noktaya, Vilayet Savcılık Ofisi'ne doğru fırlatabilecekti. 111 u& Davayı aldığı, amirinin güvenini kazandığı ve dul bayan Petti-john'un desteğini elde ettiğine göre PettijohnMa buluşmasından Mason'a söz edip etmemeyi bir kez daha düşündü. Bu düzeydeki bir projeye en ufak bir dezavantajı olmaksızın girmek istiyordu. Bunun gibi önemsiz bir ayrıntı eğer vaktinden geç ortaya çıkarsa kritik olabilir, ona zarar verebilirdi. "Monroe?" "Bana teşekkür etme, evlat. Önünde uzun uykusuz geceler var." "Mücadeleyi severim. Söylemek istediğim başka bir şey var. Ben..." "Ne?" Kısa bir tereddütün ardından, "Hiç. Hiçbir şey, Monroe," dedi. "Bir an önce işe başlamak için sabırsızlanıyorum."


"Đyi, güzel," dedi Monroe. Ardından bir sonraki konuya atladı. "Rory Smilovv'la birlikte çalışacaksın. Bu bir sorun olur mu?" "Hayır." "Yalancı." "Laf ebeliğine gerek yok. Tek istediğim bizim ofisle eşgüdüm içinde çalışacağının garantisi." "Hemen bir girişimde bulundu zaten." "Bu da ne demek oluyor?" "Bugün öğleden sonra Şerif Crane'den bir telefon geldi. Smi-low davayı StefFı Mundell'in alması için lobi yapmış. Ama ben Crane'e Davee'nin isteğini söyledim." "Eee?" Monroe kıkırdadı. Politika konusunda hukukta olduğundan çok daha başarılıydı. Hammond yerel yönetimle çalışmanın gerektirdiği siyaset oyunlarından nefret ederdi ama bu, işlerinin bir parçasıydı ve Monroe politikaya bayılırdı. "Polis şefimiz de Davee'-den paparayı yemiş zaten. Katili Smilow'un bulmasını senin de onu kodese tıkmanı istediğini söylemiş. Đşte böyle hallettik işi." Hammond, aynı dişçinin elinde uyuşturucu iğneyle üzerine doğru gelip küçücük bir sızlama hissedeceğini söylerken yaptığı gibi kendini geri çekti. "Bu iş bitinceye kadar Smilow'la aranızdaki anlaşmazlıkları bir yana bırakacaksınız. Anladın mı?" "Đkimiz de profesyoneliz." Konu Rory Smilow olduğunda, herhangi bir vaatte bulunmak istemiyordu ama bir ateşkes anlaşması basit bir ödündü. Ardından Mason ikinci koşulunu söyledi. "Steffi'yi de hakem olarak görevlendiriyorum." "Ne?" Hammond hiddetini gizlemeye ve sesini yükseltnıeme-ye çalışarak, "Bu çok boktan bir pazarlık, Monroe," dedi. "Benim bir gözlemciye ihtiyacım yok." "Bu bir tür alışveriş, Hammond; ister al, ister alma." Hammond, Steffı'nin içeride cep telefonuyla konuştuğunu duyabiliyordu. "Ona bu düzenlemeden söz ettin mi?" diye sordu. "Yarın sabah. Anlaştık mı, evlat?" "Anlaştık." Buna rağmen, Mason bir kez daha bağırarak tekrar etti. "Steffı sana yardım edecek ve Smilow'la aranızda tampon görevi görecek. Đnşallah Lute'un katili yargılanıp mahkum edilmeden önce birbirinizi öldürmenize engel olabilir." 120. a 'I2UI2CU lum Ciğerleri patlamak üzereydi, adaleleri yanıyordu. Eklemleri durması için ona yalvarıyordu. Ama kadın yavaşlamak yerine hızını artırdı. Hiç koşmadığı kadar, sağlıklı olamayacak kadar hızlı koşuyordu. Panayırda aldığı birkaç yüz kaloriyi yakması gerekiyordu. Bir de kurtulmak istediği suçlu bir vicdanı. Gözlerine giren ter görüşünü bulanıklaştırıyor, gözlerinin yanmasına neden oluyordu. Yüksek sesle ve hızlı hızlı nefes alıyordu. Ağzı kurumuştu. Kalbi hızlı adımlarıyla uyum içerisinde atıyordu. Bir adım daha atamayacağını düşünürken inatla devam ediyordu. Önceki en yüksek hızını ve dayanma seviyesini kesinlikle aşmıştı. Yine de dün gece yaptığından kaçmasına imkân yoktu. Vücut egzersizleri içerisinde en sevdiği şey koşmaktı. Haftada birkaç defa koşardı. Sık sık, para toplamak için yapılan yarışlara katılırdı. Göğüs kanseri araştırmalarına para toplamak için bir yarış düzenlenmesine yardımcı olmuştu. Ama bu akşam başkalarını düşündüğü veya formda kalmasını sağlayacağı ya da bir iş gününün sonundaki gerilimi üzerinden atmak için koşmuyordu. Bu akşamki koşunun amacı bir tür kendini falakaya yatırmaktı. Tabii ki bugünkü fiziksel çabanın dünkü günahlarının kefareti olacağını varsaymak çok mantıklı değildi. Kefaret ancak içtenlikle ve gerçekten vicdan azabı çekenler için geçerliydi. Karşılaşmalarının tesadüf değil, ama hesaplı olmasından pişmanlık duysa da, adamın sandığı gibi öylesine bir karşılaşma


olmasa da, vicdanının sesi iş sevişme noktasına gelmeden durması için onu uyarmışsa da olayın ulaştığı boyuttan pişman değildi. Onunla geçirdiği geceden bir an bile pişmanlık duymamıştı. "Solunuzdayım." Diğer koşucunun geçmesi için kibarca sağa çekildi. Battery'de-ki yaya trafiği bu akşam bayağı yoğundu. Burası koşmak, paten yapmak ya da tembel tembel dolaşmak isteyenler için çok popüler bir gezinti yeriydi. Ashley ve Cooper ırmaklarının birbirleriyle birleşip Atlantik'e boşaldıkları yarımadanın tarihsel öneme sahip bu uç noktası Charleston'u ziyaret eden her turistin gezi programında yer alırdı. White Point Gardens ve deniz setini içeren Battery, Charles-ton'un tümü gibi savaşların, felaketlerin ve iklimin yara izlerini taşırdı. Bir zamanlar halka açık idamlara sahne olan, sonraları stratejik bir savunma karakolu olarak görev yapan Battery'nin bugünkü ana işlevi insanlara manzara ve keyif sunmaktı. Sokağın karşısındaki parkın içinde sıralanan yaşlı ve gururlu meşe ağaçları yıllar boyu korkunç fırtınalara, hatta Hugo Kasır-gası'na bile meydan okumuşlar; şimdi de anıtlara, Güney Ordu-su'nun toplarına ve pusette bebeklerini gezdiren çiftlere gölge yapıyorlardı. Bunaltıcı sıcak ve nemde en ufak bir değişiklik yoktu ama hiç olmazsa Charleston LimaiM'yla uzaktaki Fort Sumter'a bakan setin üstünde, hafta sonu tatilinin bitimini simgeleyen o güzel alacakaranlığın son kalıntılarına tanık olmak için dışarı çıkan insanlara huzur veren hafif bir meltem esiyordu. 121 Kadın dönme zamanının geldiğine karar verip hızını daha ölçülü bir seviyeye düşürdü. Geldiği yoldan geri dönerken kaldırıma her basışında baldırlarından ve kalçalarından beline doğru bir acı yükseliyorsa da, dayanabileceği bir acıydı bu. Ciğerleri hâlâ çalışıyordu ama kaslarındaki yanma hissi biraz olsun hafiflemişti. Bununla birlikte vicdanı onu rahatsız etmeye devam ediyordu. Adamı ve birlikte geçirdikleri geceyi düşündükçe gün boyu krizler geçirmişti. O anları zihninden atmaya, düşünmemeye çalışmıştı; çünkü hatırlamak, kurbanının malını mülkünü işgal etmek-?? le kalmayıp onun en özel eşyalarını bile kirleten bir saldırgan gibi, işlediği günahın yoğunluğunu arttırıyor gibiydi. Ama artık düşünmeden edemiyordu. Koşu bitince anıların beynine üşüşmesine izin verdi. O zaman da panayırda paylaştıkları yiyeceklerin lezzetini tekrar aldı, adamın yaptığı aptalca esprileri anımsadığında gülümsedi, kulağında nefesini, teninde dolaşan parmak uçlarını hayal etti. Adam öylesine derin bir uykuya dalmıştı ki o, yataktan dışarı süzülüp yarı karanlık odada giyinirken uyanmamıştı bile. Yatak odasının kapısında bir an durup ona bakmıştı. Sırt üstü yatıyordu. Çarşaf beline dolanmış, bir bacağı dışarı çıkmıştı. Harikulade elleri vardı. Güçlü ve erkeksi görünümlerine karşın bakımlıydılar. Biri gevşekçe çarşafı tutuyordu. Diğeri ise yastığın üstündeydi. Parmakları hafifçe avucunun içine doğru kıvrıl-mıştı; oysa daha birkaç dakika önce saçlarının arasındaydılar. Göğsünün huzur içinde inip kalktığını gördüğünde, içinde bir anda onu uyandırıp her şeyi itiraf etme isteği belirmiş ve bir süre kendiyle mücadele etmişti. Acaba anlar mıydı? Dürüst davrandığı için ona teşekkür eder miydi? Belki de hiçbir önemi olmadığını söyler, onu yanına çeker ve tekrar öpmeye başlardı. Ne yaptığını itiraf etse onun hakkında daha mı iyi şeyler düşünürdü, daha mı kötü? Uyanıp da gittiğini fark ettiğinde aklından ne geçirmişti acaba? Hiç kuşkusuz ilk anda soyulduğunu düşünüp paniğe kapılmış olmalıydı. Herhalde yataktan fırladığı gibi cüzdanı yerinde duruyor mu diye masanın üstüne bakmıştı. Hiçbirinin eksik olmadığından emin olmak için kredi kartlarını bir poker eli gibi açmış olabilir miydi? Bütün nakit parasının yerli yerinde durduğunu görünce şaşırmış mıydı acaba? Birdenbire büyük ölçüde rahatlamış mıydı? Rahatladıktan sonra ortadan kaybolmasına şaşırmış mıydı? Yoksa kızmış mıydı? Herhalde kızmıştı. Gizlice sıvışmış olmasını bir hakaret olarak almış olmalıydı. Olmasını hiç istemediği şey ise adamın uyanıp da onun gittiğini fark ettiğinde yalnızca omuzlarını silkip, sonra arkasını dönüp tekrar uykuya dalmış olmasıydı. Bu, acı ama kuvvetli bir olasılıktı. Bu fikir kadını, adamın bugün onu hiç


aklına getirip getirmediği düşüncesine yöneltti. Acaba o da kendisi gibi tüm geceyi, dans pistinde bakışlarının birbirine kilitlendiği andan son saniyeye kadar geçen süreyi, zihninde canlandırmış mıydı? Adamın dudakları yüzüne öpücükler kondurdu. "Ne kadar güzel bir duygu, " diye fısıldadı. "Güzel bir duygu olmak zorunda, öyle değil mi? " "Evet. Ama böylesine değil. Bu denli güzel olmamalı. " "Çok... " "Ne? " Başını yana eğip gözlerinin içine baktı. "Sanki daha iyi gibi. " "Yani hareketsiz durmak mı? " Kadın bacaklarını adamın kalçalarına dolayıp ona sımsıkı yapıştı. "Böyle işte. Seni içimde hissetmek... " "Hımm. " Adam başını boynuna gömdü. Ama bir süre sonra homurdandı. "Affedersin. Hareket etmeden duramıyorum. " Kadın da kalçalarını kaldırıp, "Ben de, " diye fısıldadı. Birden tökezlerim korkusuyla koşmayı kesti, eğilip ellerini 12Â dizlerine koydu ve yetersiz boğucu havayı içine çekmeye başladı. Gözlerini kırpıştırarak içlerine giren tuzlu teri dışarı atmaya çalıştı. Sonra da elinin tersiyle gözlerini kurulamayı denedi ama ellerinin de sırılsıklam olduğunu fark etti. Düşünmekten vazgeçmeliydi. Birlikte geçirdikleri gece kendisi için son derece romantik olsa da adam için, söylediği tüm o şiirsel sözlere karşın, büyük olasılıkla sıradan bir akşam olmaktan öteye geçmemişti. Bunun öyle ya da böyle bir önemi olmadığını hatırlattı kendi kendine. Onun hakkında ne düşündüğünün, ya da onu düşünüp düşünmediğinin hiçbir önemi yoktu. Birbirlerini bir daha hiç gör-meyebilirlerdi. Bir süre sonra nefesi normale döndü, kalp atışları yavaşladı ve setin merdivenlerinden aşağı doğru koşmaya başladı. Onu bir daha kesinlikle göremeyeceği düşüncesi enerjisini, o bitkin düşürücü koşudan çok daha fazla tüketiyordu. Battery'den yalnızca birkaç blok ötede oturuyordu ama bu mesafe ona koştuğu tüm mesafeden daha uzun geldi. Girişteki demir kapının kilidini açarken hâlâ aynı kötümser düşüncelere dalmıştı. Kulakları tırmalayan bir korna sesi birden onu kendine getirdi. Başını çevirdiğinde üstü açık bir Mercedes-'in lastikleri gıcırdayarak kaldırım kenarında fren yapıp durduğunu gördü. Arabanın şoförü güneş gözlüklerini indirip çerçevenin üstünden ona doğru baktı. "Đyi akşamlar," diye ağır ağır konuştu Bobb-y Trimble. "'Gün boyu sana telefon edip durdum; az daha kayıp ilanı verecektim." "Burada ne işin var?" Bobby'nin imalı gülümsemesi her tarafının karıncalanmasına neden oldu. "Evimden git ve beni yalnız bırak." "Beni sinirlendirmek iyi bir fikir olmaz. Özellikle de şu anda. Bütün gün neredeydin?" I Kadın cevap vermek istemedi. Bobby, onun inatçılığından hoşlanmış gibi sırıttı. "Boş ver. Bin arabaya." Koltuğun üstüne eğilip yan kapıyı açtı. Kapı savrulunca kadın bacağına çarpmasın diye bir adım geri sıçramak zorunda kaldı. "Eğer seninle bir yere gideceğimi sanıyorsan aptalın tekisin." Bobby kontak anahtarına uzandı. "Pekâlâ, o zaman ben sana geliyorum." "Hayır!" Bobby kıkırdadı. "Böyle diyeceğini biliyordum." Yanındaki koltuğa eliyle vurarak, "O küçük tatlı poponu koy bakalım şuraya," dedi. "Hemen şimdi." 121 Bobby'nin kolayca pes edip gitmeyeceğini biliyordu. Er ya da geç böyle bir durumla yüz yüze gelecekti; o yüzden bir an önce atlatmakta yarar vardı. Arabaya bindi ve öfkeyle kapıyı çarptı. Hammond, Lute Pettijohn'un dul eşine taziyetlerini bildirmeyi ertelememeye karar verdi. Mason'la yaptığı konuşmayı bitirip de Steffi'yi uğurladıktan sonra duş


alıp üstünü değişti. Birkaç dakika içinde arabasına binmiş, Pettijohn malikânesine doğru yola koyulmuştu. Kapı ziline cevap verilmesini beklerken Battery'de Pazar akşamının keyfini çıkarmakta olan insanlara takıldı gözü. Ön planda kendisi duruyor olmasına rağmen caddenin karşısındaki parkta iki turist Pettijohnlar'ın malikânesinin resmini çekiyordu. Her zamanki koşan, yürüyen insanlar set boyunca hareket eden siluetler gibi görünüyordu. Onu içeri Sarah Birch aldı. Kâhya kadın beklemesini söyleyip geldiğini haber vermeye gitti. Kısa süre sonra geri döndü ve, "Miss Davee yukarı gelmenizi söylüyor, Mr. Cross," dedi. Đri yapılı kadın onu merdivenlerden yukarı götürdü, galeriden, sonra geniş bir koridordan ve nihayet devasa bir yatak odasından geçirip Hammond'un benzerini hiç görmediği bir banyoya soktu. Lekeli bir cam kubbenin altında bir voleybol takımını alacak büyüklükte gömme bir jakuzi vardı. Jakuzinin içi su doluydu ama fıskiyeler çalışmıyordu. Her biri bir yemek tabağı büyüklüğündeki krem rengi manolya çiçekleri durgun suyun üstünde yüzüyordu. Metrekarelerce ayna, banyonun her yanına serpiştirilmiş duran süslü şamdanlarda titreşen kokulu mumların görüntüsünü yansıtıyordu. Bir köşede, üzerine süs yastıkları konmuş ipek arkalıklı bir koltuk duruyordu. Kristal lambalar tezgâhın üstüne dizilmiş krem kavanozları ve parfüm şişeleriyle uyum içerisindeydi. Hammond, evin dekorasyonu için Lute'un ne harcadığı konu- sunda yapılan tahminlere ilişkin dedikoduların hiç de abartılı olmadığını şimdi daha iyi anlıyordu. Değişik toplantılar için eve birçok defa girdiyse de ilk kez üst kata çıkıyordu. Evin şatafatı hakkında söylentiler duymuştu, ama bunca para harcanmış olmasını beklemiyordu. Tabii iri kıyım bir masörü, çıplak yatmakta ve keyifli bir şekilde mırıldanmakta olan taze dulun üst arka bacaklarını ovarken bulmayı da beklemiyordu. "Sence bir sakıncası yok, değil mi, Hammond?" diye sordu Davee. Aynı anda masör kadının üstüne bir çarşaf örttü. Şimdi yalnızca omuzları ve adamın masaj yapmakta olduğu bacağı açıkta kalmıştı. Hammond kadının uzattığı eli tuttu ve sıktı. "Sence bir sakıncası yoksa bence de yok." Davee hınzırca gülümsedi. "Sen beni iyi bilirsin zaten. Bir dirhem alçakgönüllülük yoktur bende. Annesini bile zıvanadan çıkartmış olan çatlağım biriyim ben. Hoş, o zaten zıvanadan çıkmıştı ya." Masör kalçasını ovmaya başlayınca çenesini, kavuşturduğu ellerine dayadı ve içini çekti. "Doksan dakikalık seansın tam or-tasındayız ve öylesine harika ki Sandro'dan bırakmasını isteye-medim." "Seni suçlamıyorum. Ama, yine de komik." "Komik olan ne?" "Lute da dün otelde masaj yaptırmış." "Kendini öldürttükten önce mi sonra mı?" Hammond kaşlarını çatınca bir kahkaha attı. "Şaka yapıyorum. Neden kendine biraz şampanya koymuyorsun?" Tembel bir el hareketiyle makyaj masasının üstünde durmakta olan gümüş şarap soğutucusunu işaret etti. Şişenin mantarı açılmıştı ama soğutucunun yanında kullanılmamış fazladan bir şampanya bardağı daha duruyordu. Bir an için Hammond'un aklından Davee'nin onu beklemekte olduğu geçti. Mide bulandırıcı bir düşünceydi bu. "Sağol, ama içmesem daha iyi." "Allah aşkına," dedi Davee, sabırsız bir ifadeyle. "Eski kafalılıktan vazgeç. Biz seninle hiç bir zaman resmi olmadık. Şimdi neden olacağız ki? Üstelik bana kalırsa, insanın kocası o hilkat garibesi otelindeki süitinde geberip gittiğinde içilecek en iyi içki şampanyadır. Kendine koyarken bir tane de bana doldur." Davee'nin şampanya kadehi masaj masasının yanında yerde duruyordu. Onunla tartışmanın beyhude olduğunu bilen Hammond kadının bardağını doldurdu; sonra da yarım bardak kendine koydu. Đçkisini uzattığında Davee kadehleri tokuşturdu. "Şerefe. Cenaze törenlerinin ve diğer eğlencelerin şerefine." "Tam olarak senin duygularını paylaştığımı söyleyemem," dedi Hammond, bir yudum içtikten sonra. Davee, şampanyanın tadını daha iyi almak için dilini dudaklarında gezdirdi. "Haklı olabilirsin. Belki de şampanya yalnızca düğünlerde içilmeli."


Bakışlarını ona doğru çevirdiğinde Hammond yüzüne sıcak bastığını hissetti. Davee, tam olarak aklından geçenleri anlamış olacak ki güldü. Tıpkı, yıllar öncesinde bir temmuz gecesi ortak bir arkadaşlarının düğününde güldüğü gibi gülmüştü. Düğünün yapıldığı gelin evi gardenyalarla, leylaklarla, şakayıklarla ve çeşitli kokulu çiçek121 ĐM lerle süslenmişti. Çiçeklerin baş döndürücü kokusu her yanı kaplıyordu ve bu koku, smokininin içinde biraz olsun serinlemek için devirdiği şampanya gibi sarhoş ediciydi. Sanki yetenekli bir acente tarafından bulunmuş gibi sekiz nedimenin hepsi de birbirinden güzel sarışınlardı. Geniş dekolteli uçuk pembe uzun tuvaleti içindeki Davee ise herkesten çok daha göz kamaştırıcıydı. "Tam yemelik görünüyorsun," demişti Hammond, nikâhtan hemen önce küçük kilisenin önünde. "Ya da belki içmelik. Tek eksiğin başının üstünde kâğıttan şemsiye." "Bu elbisenin tam anlamıyla berbat bir şey olması için bir kâğıttan şemsiye eksik zaten." "Beğenmiyor musun?" diye sormuştu, onu kışkırtmak için. Davee de parmağıyla ona vurmuştu. Đlerleyen saatlerde, canlı bir danstan sonra pistten indiklerinde Davee, "Bu tuvalet gerçek gibi durmadığı bir yana, bugüne kadar üstüme giydiğim lanet olası en sıcak elbise," demişti. "Çıkar o zaman." Burtonlar ve Crosslar dost olduklarında Davee'yle Hammond daha doğmamıştı. Bu nedenle, Hammond'un ilk Noel partisi ve deniz kenarındaki piknik anıları Davee'yi de içeriyordu. Büyükler partiye devam ederken çocuklar üst kata postalandıklarında Davee'yle birlikte onlara bakma şanssızlığına sahip olan bakıcılarla oyunlar oynarlardı. Đlk sigaralarını beraber içmişlerdi. Davee âdet görmeye başla-| dığında bu sırrı biraz da üstünlük taslayarak ilk kez Hammond'î vermişti. Đlk kez sarhoş olduğunda Hammond'un arabasına kus-muştu. Bekaretini ilk kaybettiğinde eve döner dönmez Hammond'u çağırmış ve ona başından geçenlerin ayrıntılı bir dökümünü yap| mıştı. Duydukları terbiyesiz kelimeleri birbirleriyle paylaştıkları çocukluk ve büyüme çağı günlerinden bu yana aralarında hep argo konuşurlardı. Bunun bir nedeni, bu şekilde konuşmayı eğlenceli bulmalarıydı. Hem bir zararı da yoktu. Đkisi de boşboğazlık yapmaz ya da alınmazdı. Gençlik yaşlarına geldikçe şakaları giderek daha fazla seksle ilgili olmaya başlamış, ama yine anlamsız, dolayısıyla da tehlikesiz olmaya devam etmişti. Ama o temmuz düğününden önceki günlerde ikisi de kendi üniversitelerindeydi Hammond, Clemson'da, Davee ise Vander-bilt'te- ve uzun süredir birbirlerini görmemişlerdi. Şampanyadan biraz sarhoş olmuşlar, kendilerini ortamın romantik havasına kaptırmışlardı. O yüzden de Hammond o ahlaksız teklifi yaptığında Davee buğulu gözlerle yüzüne bakmış ve, "Belki de çıkarırım," diye cevap vermişti. Đnsanlar düğün pastasının kesilmesini izlemek için toplandıklarında Hammond barlardan birinden bir şişe şampanya çalmış ve Davee'nin elinden tutmuştu. Gizlice düğünde olduğunu bildiklerinden komşunun bahçesine girmişlerdi. Đki evin çimleri birbirinden, sanki Hammond ve Davee'nin arayıp da bulamadıkları mahremiyeti sağlamak içinmiş gibi yıllardır bakılıp büyütülen yüksek ve sık bir çitle ayrılmıştı. Hammond şişeyi açtığında şampanyanın mantarı bir top gibi patlamıştı. O zaman ikisini de bir gülme krizi tutmuştu. Hammond birer bardak şampanya doldurmuştu ve bir dikişte içmişlerdi. Ardından bir tane daha. Üçüncüyü içerlerken Davee ondan tuvaletinin arkasındaki düğmeleri açmasını istemişti. Ardından önce elbisesini, sonra askısız sutyenini, jartiyerini ve nihayet çoraplarını çıkarmıştı. Parmaklarını külotunun lastiğine taktığında bir an tereddüt etmiş, ama Hammond, çocukluklarından kalan bir nakaratı tekrarlayarak, "Hadi yap da görelim, Davee," diye fısıldamıştı. Davee bu tür meydan okumalardan hiçbir zaman kaçmazdı. O gece de istisna olmamıştı.


Davee külotunu çıkarmış, Hammond'un onu doya doya seyretmesine izin verdikten sonra da geri geri havuzun merdivenlerinden inip soğuk suya bırakmıştı kendini. Hammond da düğme129. Uû lerini sağa sola saçarak, giydiği sürenin onda biri gibi bir süre içinde smokinini çıkarıp atmıştı. Düğmeleri bir daha gören olmamıştı -en azından kendisi bir daha görmemişti. Havuzun kenarında durduğu sırada Davee'nin gözleri şaşkınlık ve beğeniyle fal taşı gibi açılmıştı. "Hammond, tatlım, doktor-culuk oynadığımız günlerden bu yana bayağı bir gelişmişsin." Hammond da suya dalmıştı. Küçüklüklerinde, ağızlarını açmanın ya da dillerini birbirine değdirmenin "çok ayıp" olacağı konusunda hemfikir olarak deneme mahiyetindeki birkaç öpüşme dışında birbirlerini hiç öpmemiş-lerdi. O gece de öpüşmemişlerdi. Çünkü zamanları yoktu. Yakalanma riski heyecanlarını öylesine artırmıştı ki aşk oyunlarına yer kalmamıştı. Davee'nin yanına ulaştığında onu kendine doğru çekmiş ve içine girmişti. Çok kaygandı. Çabucak oluvermişti. Bütün olay sırasında hep gülmüşlerdi. O geceden sonra Hammond onu birkaç yıl boyunca görmemişti. Görüştüklerinde ise havuz kaçamağı hiç olmamış gibi davranmış, Davee de aynısını yapmıştı. Herhalde ikisi de o tek cinsel deneyimin yaşam boyu sürecek bir arkadaşlığı tehlikeye atmasını istememişti. Şu ana kadar da bundan hiç söz etmemişlerdi. Hammond o gece elbiselerini tekrar nasıl giydiklerini ya da düğün davetlilerine nasıl bir açıklama yaptıklarını, hatta açıklama yapma durumunda kalıp kalmadıklarını bile hatırlamıyordu. Ama Davee'nin -pervasız ve şehvetli, baştan çıkarıcı ve seksi-gülüşünü sanki dünmüş gibi hatırlıyordu. Gülmesi değişmemişti. Ama, "Çocukken çok eğlenirdik, değil mi?" dediğinde gülümsemesi neredeyse hüzünlüydü. "Evet, öyle." Ardından bakışlarını kadehindeki baloncuklara çevirdi, içkisini içmeden önce bir süre onları seyretti. "Ne yazık ki büyümek zorundaydık ve hayat berbatlaşmaya başladı." Kolunu kayıtsızca masanın yan tarafına salladı. Hammond, yere düşüp de paramparça olmadan elindeki kadehi aldı. "Lute'a üzüldüm, Davee. Gelme sebebim bu; olanların çok korkunç olduğunu düşünüyorum. Bunu bilmeni istedim. Eminim annem-babam da seni arayacaklar ya da yarın ziyaretine geleceklerdir." "Yaa, acımı paylaşmak isteyenler yarın burada resmi geçit yapacaklardır. Bugün kimseyi istemedim ama yarın gelecekleri defedemem. Ellerinde tavuk tencereleri ve salata tabaklarıyla benim olanları nasıl karşıladığımı görmek için buraya doluşacaklardır." "Nasıl karşıladın?" Hammond'un ses tonundaki hafif değişikliği sezen Davee yana döndü, çarşafı önüne çekti ve çıplak bacaklarını masadan aşağıya sallayarak oturdu. "Bu soruyu arkadaşım olarak mı soruyorsun, yoksa Vilayet Savcılık Ofısi'nin muhtemel varisi olarak mı?" "Bu konuyu tartışabilirim, ama senin arkadaşın olarak buradayım. Bunu sana söylememe gerek bile yok." Davee derin bir nefes aldı. "Matem kıyafetleri, küller, deli gömlekleri bekleme. Đncilde yazanlardan hiç birini umma. Filmlerde Kızılderili kadınların yaptıkları gibi parmağımı filan kesecek değilim. Hayır, uygun biçimde davranacağım. Allah Lute'dan razı olsun, dedikodular, benim neler hissettiğimi belli etmeme gerek bırakmayacak biçimde onları meşgul edecektir." "Nasıl yani?" Davee, sosyeteye tanıtıldığı baloda reverans yaptığı gece güldüğü gibi zekice güldü. "Orospu çocuğu geberdiği için çok seviniyorum." Bu sözler üzerine bir şeyler söylemesi için bal rengi gözleriyle Hammond'a meydan okuyordu adeta. Bir cevap alamayınca gülmekle yetindi ve omuzunun üstünden masörle konuşmaya başladı. "Sandro, iyi çocuk ol da boynumla omuzlarımı ov, lütfen."


Davee oturur pozisyona geçtiğinden bu yana masör arkasını aynalı duvara vermiş, kollarını geniş göğsünde kavuşturmuş, öyIII UI lece duruyordu. Yakışıklı ve kaslı biriydi. Jöleye buladığı düz siyah saçlarını arkaya doğru taramıştı. Gözleri olgun zeytin gibi kapkaraydı. Davee'nin arkasına geçip ellerini çıplak omuzlarına koyarken o ateşli, Akdenizli gözlerini sanki rakibini tartıyormuş gibi Ham-mond'a dikti. Verdiği hizmetin masajın ötesine geçtiği apaçıktı. Hammond'un içinden adama gevşemesini, Davee'yle yalnızca eski arkadaş olduklarını, kıskanmasına gerek olmadığını söylemek geçti. Aynı anda, gelenekleri bu kadar hafife alıp da masörüyle iş pişirmek için hiç de uygun bir zaman olmadığı konusunda Dave-e'yi uyarmak geçti aklından. Hiç olmazsa hayatında bir kez aklı başında davranabilirdi. Hammond'un tahmini tutmazsa ve Stef-fı'nin yorumları göz önüne alınsa Davee'nin adı herhalde Rory Smilovv'un şüpheliler listesinin en tepesine otururdu. Yaptığı her şey inceden inceye elekten geçirilirdi. "Açık sözlülüğüne hayranım, Davee, ama..." "Neden numara yapayım ki? Sen Lute'u sever miydin?" "Hiç sevmezdim," diye cevap verdi Hammond, dürüstçe ve bir an bile tereddüt etmeden. "Dolandırıcının, düzenbazın tekiydi. Acımasız bir fırsatçıydı. Karşı koyamayan herkese zarar verir, zarar veremediklerini de kullanırdı." "Sen de benim kadar açık sözlüsün, Hammond. Çoğu insan aynı duyguları paylaşır. Onu aşağı gören tek kişi ben değilim." "Değilsin ama sen onun dul eşisin." "Onun dul eşiyim," diye tekrar etti Davee, ekşi bir yüz ifadesiyle. "Birçok şey olabilirim, ama ikiyüzlü değilim. Aşağılık herif için yas tutmayacağım." "Davee, böyle konuştuğunu yanlış insanlar duyarsa, başına bela açılabilir." "Rory Smilovv'la geçen gece buraya getirdiği o kaltak gibileri mi?" "Aynen öyle." "Şu Steffi denen kadın seninle çalışıyor, değil mi?" Hammond başını evet anlamında sallayınca, "Berbat biri olduğunu düşünüyorum," dedi. Hammond gülümsedi. "Steffi'yi pek az insan sever. Çok hırslı biridir. Đnsanların canını sıkar ama asla umursamaz. Kişilik yarışması kazanmak gibi bir niyeti yok." "Đyi, kaybeder zaten." "Aslında yakından tanışan sempatik biridir." "Tanımasam daha iyi." "Nereden geldiğini anlayabilmen lazım." "Kuzeyden bir yerden." Hammond bir kahkaha attı. "Yöreyi kastetmiyordum, Davee. Geldiği yoldan söz ediyorum. Mesleğinde hayal kırıklıkları yaşamış. Geçmişteki başarısızlıkları telafi etmek için bazen biraz aşırı gidiyor." "Eğer onu savunmayı kesmezsen, haberin olsun, kendimi kaybedebilirim." Kolunu başının arkasına götürerek Sandro zorluk çekmesin diye saçlarını geriye doğru itti. Koltukaltı ve göğsünün bir kısmının göründüğü pozu gerçekten çok tahrik ediciydi. Hammond, Davee'nin bunun farkında olduğunu düşündü. Acaba aklını karıştırmak için bilerek mi yapıyordu? "Cinayet konusunda gerçekten benden şüpheleneceklerini mi düşünüyorsun?" diye sordu Davee. "Büyük bir paraya konacaksın şimdi." Kadın, "Bu doğru," diye itiraf etti, düşünceli bir şekilde. "Tabii bir başka şey de herkesin, merhum kocamın hayattaki asıl amacının elinden geldiğince arkadaşlarımın çoğuyla yatmak olduğunu biliyor olması. "Onların peşinde koşmasının nedeni genel olarak Charleston-un en çekici kadınları olmaları mıydı, yoksa benim arkadaşım oldukları için mi gözüne en çekici onlar görünüyordu? Bilmiyorum. Herhalde ikincisi olsa gerek, çünkü Georgia Arendale'in i poposu bir savaş gemisi kadar kocamandır ama bu Lute'u, onu Kiavvah'a günübirliğine plaja götürmekten alıkoymadı. Đddiaya girerini kadın feci şekilde


yanmıştır, çünkü selülitlerini yok etmek için koca bir tüp Coppertone sürmek zorunda kalmıştır. "Emily Southerland'in ise onca estetik ameliyatına karşın berbat bir cildi vardır, ama Lute yine de kadının verdiği Yeni Yıl Partisi'nde, onu evinin alt katındaki o pis tuvalette becerdi. Bu arada, klozetin üstündeki kürkün sahte olduğunu da söylemeliyim." Davee'nin komik olmak gibi bir niyeti olmamasına rağmen Hammond güldü. "Tabii sen de evlilik yeminlerine tümüyle sadık kaldın." ¦^" "Tabii ki." Üstündeki çarşafı birkaç santim kaydırarak yalanının altını çizmek istermiş gibi kirpiklerini kırpıştırdı. "Sizinki cennetten çıkma bir evlilik değildi, Davee." "Lute'u sevdiğimi hiçbir zaman iddia etmedim. Aslına bakarsan, o da bunu biliyordu. Ama bu, onun için bir sorun değildi, çünkü o da beni sevmiyordu. Yine de evliliğimiz amacına hizmet ediyordu. Charleston'da Davee Burton'u becerecek kadar büyük testisleri olan tek adam oydu. Buna karşılık ben de..." Acı çeker-miş gibi bir an durakladı. "Benim de onunla evlenmek için gerekçem vardı, ama bu gerekçe mutluluk peşinde olmam değildi." Kolunu indirip saçlarını salladı. Sandro şimdi de belkemiğini ovmaya başlamıştı. "Ürküyor gibi bir halin var, Hammond. Neler oluyor?" "Söylediğin her şey cinayet sebebi gibi görünüyor." Davee alaycı bir ifadeyle gülümsedi. "Eğer Lute'u öldürecek olsaydım bu şekilde yapmazdım. Sıcak bir cumartesi öğleden sonrasında, ortalığın terden yapış yapış Yanki turistlerle kaynadığı bir sırada, pis beyazlar gibi elimde bir silahla şehre koşup da onu sırtından vurmazdım." "Polisin de bu şekilde düşünmesini istemiş olabilirsin." "Ters psikoloji, öyle mi? O kadar akıllı değilim, Hammond." Hammond, Yok, çok akıllısın, dercesine yüzüne baktı. "Tamam," dedi Davee. Adamın yüzündeki ifadeyi doğru yorumlamış gibiydi. "Öyleyim. Ama bir de bayağı bir uğraşmış olmam gerekir; oysa hiç kimse, nedeni her ne olursa olsun, beni rahatımı kaçırmakla, başıma iç açmakla suçlayamaz. Hiçbir konuda bu kadar hırs yapmam." "Sana inanıyorum," dedi Hammond, içinden gelerek. "Ama geçmişte, savunmanın sanığın tembelliği üzerine kurulduğu bir örneği hiç hatırlamıyorum." "Savunmanın mı? Gerçekten savunmaya ihtiyacım olacağını mı düşünüyorsun? Dedektif Smilovv ciddi ciddi beni şüpheli olarak görür mü? Bu çok aptalca!" diye bağırdı kadın. "Onun Lute'u öldürmek için benden fazla nedeni vardı. Smilow kız kardeşinin başına gelenlerden ötürü Lute^u hiçbir zaman affetmedi." Hammond kaşlarını çattı. "Hatırlıyor musun? Smilovv'un kızkardeşi Margaret, Lute'un ilk karısıydı. Herhalde kadın, teşhis konmamış bir manik-depre-sifti ama Lute' la evlenmesi onun için tam bir felaket oldu. Sonunda bir gün uçurumun kenarına geldi ve öğle yemeği yerine bir şişe hap yedi. Đntiharından sonra Smilow Margaret'i ihmal ettiği, onun özel ihtiyaçlarına karşı duyarlı davranmadığı, duygularını istismar ettiği için Lute'u suçladı. Cenaze töreninde birbirlerine çok ağır sözler söylediler ve büyük bir skandal oldu. Hatırlamıyor musun?" "Sen söyleyince hatırladım." "Smilow o günden bu yana Lute'dan nefret eder. O yüzden onun için canımı sıkmayacağım," dedi. Sonra da Sandro'nun yardımıyla bacaklarının pozisyonunu değiştirdi. "Eğer beni Lute'u öldürmekle itham ederse, ben de onu kaç kez ölümle tehdit ettiğini söylerim." "Bunu görmek için üste para verirdim," dedi Hammond. Davee, Hammond'un gülümsemesine karşılık vererek, "Şampanyanı bitirmişsin. Daha ister misin?" diye sordu. "Hayır, sağ ol." "Ben biraz daha içeceğim." Hammond bardağını doldururken Davee, "Monroe Mason seninle temasa geçti mi?" diye sordu. "Katili ele geçirdiklerinde davayı sen yürüteceksin, değil mi?" "Program öyle. Beni önerdiğin için teşekkürler." Davee, Hammond'un uzattığı bardaktan bir yudum aldı. "Başka her ne olursam olayım, Hammond, ben sadık bir dostum. Bundan asla kuşku duyma." Hammond, Davee'nin bunu söylememiş olmasını isterdi. Vilayet Savcısı Mason adamlarına emekli olmak istediğini söylemişti. Savcı Yardımcısı Wallis ölümcül hastaydı. O yüzden kasım ayındaki seçimlerde aday olması söz konusu değildi.


Üçüncü sırada ise Hammond vardı. Halefi olmak için Mason'un desteğini alacağı kesindi. Ama Davee'nin onun gıyabında Mason'la konuşması Ham-mond'u rahatsız etmişti. Davee'nin onu tavsiye etmiş olmasını takdir etmekle birlikte, hakkında kocasının öldürülmesiyle ilgili olarak dava açılması durumunda bu, ileride, bir çıkar çatışmasına dönüşebilirdi. "Davee, bunu sana sormak benim görevim... Cinayet saatiyle ilgili bahanen ne kadar sağlam?" "Zırh gibi diyebilirim." "Đyi." Davee başını arkaya doğru atarak güldü. "Hammond, tatlım, gerçekten çok sevimlisin! Beni cinayetle itham etmek zorunda kalmaktan korkuyorsun, öyle değil mi?" Masaj masasından aşağı kaydı ve bir ucu arkasında sürüklenen çarşafı önünde tutarak Hammond'a doğru ilerledi. Sonra da parmak uçlarında yükselip yanağından öptü. "Endişelenme. Eğer Lute'u öldürecek olsaydım, sırtından vurmazdım. Ne zevki olurdu ki bunun? Tetiği çekerken adi herifin gözlerinin içine bakmak isterdim." "Bu da tembellikten daha iyi bir savunma değil, Davee." "Savunmaya ihtiyacım olmayacak. Lute'u öldürmedim, yemin ederim." Elini kalbinin üstüne koydu. "Ben hiç kimseyi öldüre-mem." Böylesine içten gelerek inkâr ediyor olması Hammond'u rahatlatmıştı. Ama sonra Davee, "Şu hapishane üniformaları da pek rüküş," diyerek her şeyi berbat etti. Sandro'nun masajının ardından, orgazmın keyfine varmak dışında pek katkıda bulunması gerekmeyen sevişmeden sonra, Davee tatmin olmuş ve gevşemiş bir şekilde gözlerini kapatıp sırt üstü uzandı. Adamın cinsel organının inmemiş sertliğini bacağında hissetmeye devam ediyor ama buna aldırış etmiyordu. Sandro diliyle hafif hafif göğüs uçlarını yalıyordu. "Tuhaf," diye mırıldandı genç adam, aksanlı bir Đngilizceyle. "Ne?" "Arkadaşın serzenişlerde bulundu ama kocanı öldürüp öldürmediğini hiç sormadı." Davee adamı eliyle iterek, "Sen ne demek istiyorsun?" diye sordu. Sandro omuz silkti. "Arkadaşın olduğu için bunu senin yaptığından emin olmak istemiyor." Davee gözlerini Sandro'nun omzunun üstünden boş bir noktaya doğru çevirdi ve istem dışı olarak düşüncelerini yüksek sesle dile getirdi. "Ya da belki benim yapmadığımdan zaten emin." UZ Un JO/r/hcı Ujölüzn Hammond, Pettıjohnlar'ın malikânesinden ayrılırken Davee' yi sanık sandalyesinde sorguya çekmek zorunda kalmamak için iki nedenden ötürü Allah'a dua etti. Đlk neden Davee'yle arkadaş olmalarıydı. Onu severdi. Fazilet abidesi sayılmasa da öyleymiş gibi yapmadığı için Hammond ona saygı duyardı. Đkiyüzlü olmadığını iddia ederken boşuna söylemiyordu bunu. Onun hakkında çirkin dedikodular yapan bir sürü kadın tanırdı, ama hiçbiri de ondan daha ahlâklı değildi. Aralarındaki fark onların günahlarını gizlice işliyor olmalarıydı. Davee ise göstere göstere günah işlerdi. Kendini beğenmiş ve egoist olduğu iddia edilirdi ve gerçekten de öyleydi. Ama bu, kendisinin bilerek yarattığı bir görüntüydü. Kasten onu eleştirenlerin, davranışlarından nefret etmesini sağlardı. Hiç kimse de eleştirdikleri kişinin gerçek Davee olmadığının farkına varmazdı. Kişiliğinin güzel yanlarını ise saklı tutardı. Hammond yaptığı maskaralıkların, çocukluğunda çok acı çekmiş olmasına rağmen incitilmeye karşı bir tür kendini koruma mekanizması olduğunu düşünürdü. Đnsanların onu reddetmesine fırsat vermeden o, insanları geri çevirirdi. Maxine Burton iğrenç bir anneydi. Davee'yle kız kardeşleri anne ilgisi ve sevgisinden yoksun büyümüşlerdi. Kadın çocuklarının sevgisini ve bağlılığını kazanmak için hiçbir şey yapmamıştı. Buna rağmen Davee büyük bir sadakatle, yatırıldığı huzurevinde her hafta ziyaret etmişti annesini.


Yalnızca annesinin bakım masraflarını üstlenmek ve ona göz kulak olmakla kalmamış, olağan ziyaretleri sırasında Maxine'in özel ihtiyaçlarıyla ilgilenerek kendisi bizzat annesinin bakımıyla uğraşmıştı. Herhalde bunu bilen tek kişi Hammond'du ve Sarah Birch söylememiş olsa onun da bilmesine imkân yoktu. Dava sırasında Davee'yi sorgulamak istememesinin ikinci nedeni ise, Davee'nin çok inandırıcı bir şekilde yalan söyleyebiliyor olmasıydı. Onu dinlemek öylesine keyif vericiydi ki, insan bir süre sonra doğruyu söyleyip söylemediğine aldırmazdı. Jüri üyeleri onun gibileri eğlenceli bulurdu. Tanıklık etmek için çağırılacak olsa mahkemeye iki dirhem bir çekirdek gelirdi. Yalnızca dış görünüşü bile jürinin dikkatini çekmeye yeterdi. Diğer tanıkları dinlerken uyuklayabilirler ama Davee'nin dudaklarından bal dökülürken onu can kulağıyla dinlerlerdi. Đfade verirken Lute'u öldürmediğini ama öldüğü için de üzül-mediğini, kocasının ona hiç sadık kalmadığını ve onu defalarca aldattığını, Lııte'un ahlâksız ve merhametsiz biri olduğunu ve ölmeyi hak ettiğini söylese, her iki cinsten jüri üyeleri de herhalde ona hak verirdi. Orospu çocuğunun, karakteri ve yaptığı kötülüklerle öldürülmeyi hak ettiğine onları inandırırdı. Yok hayır, Davee'yi kocasını öldürdüğü iddiasıyla yargılamak istemezdi. Ama buna mecbur kalırsa da yapardı. Bu davanın ona verilmesi kariyerinde olabilecek en iyi şeydi. Đnşallah Smilovv'un ekibi ona yeterince bilgi sağlar, sanık suçunu itiraf etmez ve dava jüri önüne gelirdi. Bu, diş geçirebileceği bir davaydı. Tabii ki zor olacaktı. Tü131 140 müyle bu davaya odaklanması gerekecekti. Ama aynı zamanda kendini kanıtlaması için de bir fırsat demekti. Kasım ayındaki Vilayet Savcılığı seçimine girmeye kesin niyetliydi. Kazanmak istiyordu. Ama daha çekici olduğu veya daha iyi bir aileden geldiği veya diğer aday ya da adaylardan daha zengin olduğu için kazanmak istemiyordu. O koltuğu hak etmek istiyordu. Lute Pettijohn cinayeti gibi bir dava insanın karşısına ancak kırk yılın başında çıkardı. O yüzden buna çok ihtiyacı vardı. O yüzden Monroe Mason'a Lute Pettijohn'la buluşmasından söz etmemişti. Bu davayı almak zorundaydı ve duruşmaya giden yolda önüne hiçbir engel çıkmasını istemiyordu. Kasım ayı öncesinde sahne ışıklarına çıkmasını sağlayacak harika bir fırsattı bu dava. Babasından öcünü almak için de mükemmel bir fırsattı. Hepsinden çok daha zorlayıcı bir nedendi bu. Yıllar önce Ham-mond mesleki bir karar vermiş ve avukatlıktan savcılığa geçmişti. Preston Cross bağırıp çağırarak bu karara karşı çıkmış, kazanç olanakları arasındaki farkları sayıp dökmüş ve devlet memurluğu maaşına razı geldiği için Hammond'u aptal olmakla suçlamıştı. Ama kısa bir süre önce Hammond, babasının asıl dert ettiği şeyin bir savcının gelir düzeyi olmadığını öğrenmişti. Bu değişiklik onları zıt kamplara koymuştu. Preston bazı kirli arazi işlerinde Lute Pettijohn'la ortak olduğundan kendi oğlunun, hakkında yasal takibat yapmasından korkmuştu. Hammond bunu daha yeni keşfetmişti ve bu olay midesini bulandırmıştı. Babasıyla aralarında tatsız bir tartışma geçmiş ve bu, aralarındaki nefrete yeni bir boyut eklemişti. Ama şu an için bu konuyu düşünemiyordu. Aklına babası geldiğinde zihinsel olarak bir çıkmaza sürükleniyordu. Aralarındaki ilişkiyi mercek altına almak zaman israfı anlamı taşıyor, onu yiyip bitiriyor ve sonuçta bir işe yaramıyordu. Tümden bir uzlaşmaya varmak için pek umutlu değildi. Şimdilik bu sorunu rafa kaldırmıştı ve önceliği haline gelen konuya, yani davaya odaklanmıştı. Stefff yle ayrılmalarının zamanlaması ise bir rastlantı olmuştu. Onu mutsuz eden ve konsantrasyonunu engelleyecek bir yükü sırtından atmıştı. Đkinci pilot koltuğuna onun oturduğunu öğrendiğinde Steffi sorun çıkarabilirdi, ama gerekirse onun hırçınlığıy-la da baş edebilirdi. Hammond Cross için bugün yeni bir başlangıçtı. Aslında her şey önceki gece başlamıştı.


Pettijohn malikânesinden çıkışta tek eliyle direksiyonu tutarken tek eliyle de göğüs cebine daha önce tıkıştırdığı kâğıdı çıkardı ve üzerinde yazılı adrese bir daha göz attı. Steffi nefes nefese hastane odasına daldı. "Elimden geldiğince çabuk geldim. Bir şey kaçırdım mı?" Smilow, Hammond'un evinden çıkmasından az önce cep telefonuyla ona ulaşmıştı. Söz verdiği gibi, doktor hastalarının sorguya çekilmesi için izin verir vermez onu telefonla aramıştı. Genç kız, "Orada olmak istiyorum, Smilovv," demişti telefonda. "Seni bekleyemem. Eğer acele etmezsem doktor vazgeçebilir." "Tamam, ama yavaş git. Ben de yola çıkıyorum." Hammond'un oturduğu ev hastaneden uzak değildi. Yine de Steffi yol boyu her türlü hız sınırını aştı. Gıda zehirlenmesi geçiren hastaların Pettijohn'un otelindeki süitin yakınlarında birini görüp görmediklerini öğrenmeyi çok istiyordu. Apar topar gelişinin ardından bir an kapıda durdu, sonra seramik kaplı zeminde yürüyerek hasta yatağının yanına geldi. Yatakta yatmakta olan elli yaşlarındaki adamın yüzü ekmek hamuru ren-gindeydi ve içeri çökmüş gözlerinin etrafında siyah halkalar oluşmuştu. Sağ koluna bir serum takılıydı. Başucundaki komodinin üstünde bir sürgü ve böbrek biçiminde bir tas duruyordu. Steffı'nin adamın karısı olduğuna hükmettiği bir kadın yatağın yanındaki bir sandalyeye çökmüştü. Kadın hasta gibi görünmüyordu; yalnızca bitkindi. Üzerinde hâlâ şehir turu yaparken 1A1 giydiği giysiler, spor ayakkabıları, şort ve göğsünde yaldızlı harflerle Güneyde Yetişen Kızlar yazılı bir tişört vardı. Yatağın yanında dikilmekte olan Smilow onları tanıştırdı. "Mr. ve Mrs. Daniels, Steffı Mundell. Ms. Mundell savcılıktan. Bu soruşturmayla yakından ilgileniyor." "Merhaba, Mr. Daniels." "Merhaba." "Daha iyi misiniz?" "Ölmek için dua etmeyi bıraktım." "Sanırım bu iyileşme anlamı taşıyor." Steffı, adamın karısına doğru döndü. "Siz hastalanmadınız mı, Mrs. Daniels?" "Ben dişi yengeç çorbası içtim," diye cevap verdi kadın, zoraki bir gülümsemeyle. "En son Danielslarla konuşuyorum," dedi Smilow. "Diğerleri yardımcı olamadılar." "Onlar olabilecek mi?" "Mr. Daniels'in olma ihtimali var." Bundan hiç de mutlu görünmemekle birlikte yataktaki adam, "Birini görmüş olabilirim," diye homurdandı. Sabırsızlığını bastırmakta zorluk çeken Steffı kesin konuşması için adamı sıkıştırdı. "Birini ya görmüşsünüzdür ya görmemiş-sinizdir." Mrs. Daniels ayağa fırladı. "Kocam çok yorgun. Bu iş yarına bekleyemez mi? Bir gece daha dinlense?" Steffi hemen hatasını farketti ve hız kesti. "Özür dilerim. Böyle atak davrandığım için beni affedin. Galiba sorguladığım insanlardan kötü huylar kaptım. Katillerle, hırsızlarla, tecavüzcülerle, müzmin suçlularla uğraşmaya alışkınım; sizin gibi tatlı insanlarla değil. Vergilerini ödeyen, yasalara saygılı, Allah korkusu olan insanlarla çok sık karşılaşmıyorum." Bu konuşmanın ardından Smilovv'a bakmaya cesaret edemedi çünkü yüz ifadesindeki istihzayı tahmin edebiliyordu. Mrs. Daniels alt dudağını kemirerek kocasına doğru baktı. ''Karar senin, tatlım. Kendini devam edebilecek gibi hissediyor musun?" Steffı karşısındakileri tartmış ve derhal kendi IQ düzeyi ile onlarınkinin yanşamayacağına karar vermişti. Kararsızlıklarından yararlanıp manevrasını sürdürdü. "Tabii ki sorularımıza yanıt vermek için yarını beklemek istiyorsanız, bunda bir sorun yok, Mr. Daniels. Ama lütfen bizim konumumuzu da anlayın. Toplumumuzun önde gelen isimlerinden biri soğukkanlılıkla öldürüldü. Hiçbir tahrik unsuru olmaksızın sırtından vuruldu. Ya da şu ana kadar böyle bir unsurun varlığını tespit edemedik." Bu söylediklerini sindirmelerine izin verdikten


sonra devam etti. "Bu acımasız katili adam bir kez daha saldırmadan önce yakalamayı umuyoruz." "O zaman size yardımcı olamam." Mr. Daniels'in bu beklenmedik çıkışı karşısında hepsinin ağzı açık kaldı. Kendine ilk gelen Smilovv oldu. "Yardım edemeyeceğinizi nerden biliyorsunuz?" "Çünkü Ms. Mundell katilin bir adam olduğundan söz etti; oysa benim gördüğüm şahıs bir kadındı." Steffi'yle Smilovv bakıştılar. "Adam sözcüğünü genel anlamda söylemiştim," diye açıklamada bulundu Steffı. "Peki, tamam, gördüğüm bir kadındı," dedi Daniels, arkasındaki yastığa yaslanarak. "Hoş, bir katile de benzemiyordu." "Şu konuyu biraz ayrıntılandırabilir misiniz?" diye sordu Steffı. "Nasıl biri olduğunu mu öğrenmek istiyorsunuz?" "En baştan başlayıp her şeyi anlatın," diye önerdi Smilovv. "Biz -yani, koro ekibi- öğle yemeğinden hemen sonra otelden ayrıldık. Tura başlayalı bir saat olmuştu ki benim midem bulanmaya başladı. Đlk başta bunun sıcaktan olduğunu sandım. Ama yanımızdaki çocuklardan bir kaçının da midesi bozulunca başka bir şeyler olduğundan kuşkulanmaya başladım. Hızla kötüleştiğimi hissediyordum. Sonunda eşime otele geri döneceğimi, bir mide ilacı filan alıp onlara sonra katılacağımı söyledim." 141 Mrs. Daniels tüm bu sözleri başını ciddi bir ifadeyle sallayarak onayladı. "Geri dönünceye kadar neredeyse şey yapacaktım... çok kötü olacaktım. Vaktinde odama yetişemeyeceğimden korkmaya başlamıştım." "Kadını ne zaman gördünüz?" diye sordu Steffı. Adamın bir an önce sadede gelmesini diliyordu. "Odamıza geldiğimde." "Odanız beşinci kattaydı, değil mi?" diye sordu Smilovv. "Beş yüz altı numara," dedi Daniels. "'Koridorun öbür ucunda birini fark ettim ve o yana baktım. Kadın bir başka kapının önünde duruyordu." "Ne yapıyordu?" diye sordu Smilow. "Hiçbir şey. Sadece kapının karşısında duruyordu; sanki kapıyı vurmuş da açılmasını bekler gibi." "Kadınla aranızdaki mesafe ne kadardı?" "Hımm, çok uzak değildi. Ama yakın da sayılmazdı. Zaten bunu çok düşünmedim. Etrafta ikinizden başkası yokken bir yabancıyla göz göze geldiğinizde kendinizi nasıl müşkül durumda hissettiğinizi iyi bilirsiniz. Çok soğuk ya da çok samimi görünmek istemezsiniz. Bugünlerde insanlara karşı dikkatli olmak gerekiyor." "Onunla konuştunuz mu?" "Yoo, hayır, öyle bir şey olmadı. Yalnızca o tarafa baktım. Doğrusunu söylemek gerekirse bir an önce kendimi banyoya atmaktan başka bir şey düşünmüyordum." "Ama kadını iyice gördünüz." "Pek iyi sayılmaz." "Yaşını tahmin edebilecek kadar iyi gördünüz mü?" "Yaşlı sayılmazdı. Ama genç kız da değildi. Hemen hemen sizin yaşınızdaydı," dedi Steffı'ye. "Beyaz mıydı?" "Evet." "Uzun muydu, kısa mıydı?" Daniels acı içinde karnının alt kısmını ovaladı. "Ne oldu, tatlım?" dedi karısı. Endişe içinde tası kaptığı gibi kocasının çenesinin altına sıkıştırdı. Adam tası eliyle itti. "Yalnızca hafif bir kramp girdi." "Bir Sprite ister misin?" "Bir yudum." Mrs. Daniels kapaklı kutuyu dudaklarına yaklaştırdı ve adam eğik duran kamıştan birkaç yudum içti. Đçmesi bitince tekrar Smilovv'a döndü. "Ne sormuştunuz... ha, evet, boyunu." Başını iki yana salladı. "Fark etmedim. Çok uzun ya da çok kısa değildi. Sanırım orta boyluydu." "Saç rengi nasıldı? Sarışın mıydı?" diye sordu Steffi. "Sayılmaz." "Sayılmaz mı?" diye tekrar etti Smilow.


"Çok sarışın değildi. Yani Marilyn Monroe tipinde biri gibi görünmedi gözüme. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Ama saçları koyu renk de değildi. Đkisi arası." "Mr. Daniels, vücut yapısını tarif edebilir misiniz bize?" "Yani şişman filan mıydı diye soruyorsunuz?" "Şişman mıydı?" "Hayır." "Zayıf mıydı?" "Evet. Zayıfçaydı. Yani zayıf sayılırdı diyebilirim. Çok dikkat etmedim aslında. Koridorda pis bir kaza olmaması için kendimi tutmaya çabalıyordum." "Sanırım size söyleyebilecekleri bu kadar," dedi Mrs. Daniels. "Eğer aklınıza soracak başka bir şey gelirse yarın sabah uğrayabilirsiniz." "Son bir soru daha, lütfen," dedi Smilow. "O kadının Lute Pettijohn'un odasına girdiğini gördünüz mü?" "Hayır. Elimden geldiğince çabuk bir şekilde şu kredi kartına benzeyen zımbırtıyla kapımı açtım ve içeri girdim." Uzamış sakallarını sıvazladı. "'O konuya ilişkin olarak, kadının önünde durduğu kapının öldürülen adama ait olup olmadığını bilmiyorum. 146 Koridor boyunca bizim odanın ilerisindeki herhangi bir başka oda da olabilirdi." "Süit odaydı. Kapısı biraz içerlek," dedi Steffı. "Diğerlerinden farklı. Eğer size Mr. Pettijohn'un süitini göstersek kadının önünde durduğu odanın o olup olmadığını söyleyebilir misiniz?" "Emin değilim. Demin de söylediğim gibi sadece koridora doğru bir baktım'. Aklımda kalan tek şey bir kadının bir kapının önünde kapının açılmasını bekliyor gibi duruyor olması. Hepsi bu." "Odadan dışarı çıkmadığından emin misiniz?" "Hayır, emin değilim." Daniels giderek sızlanmaya başlıyordu. "Ama ben bu izlenimi edinmedim. Kadının halinde anormal bir durum yoktu. Doğrusu eğer sizler gelip de sormasaydınız onu bir daha aklıma bile getirmezdim. Bana dün öğleden sonra koridorda birini görüp görmediğimi sordunuz; ben de o kadını görmüştüm..." Mrs. Daniels tekrar araya girdi. Steffı'yle Smilow rahatsız ettikleri için özür dilediler, verdiği bilgi için Mr. Daniels'e teşekkür ettiler, geçmiş olsun dediler ve çıktılar. Koridora çıktıklarında Smilow'un yüzü asılmıştı. "Harika. Çok uzakta olmayan ama pek de yakın sayılmayan, Pettijohn'un süitinin önünde durup durmadığı belli olmayan bir kadını gördüğünü söyleyen bir tanığımız oldu. Kadın yaşlı değildi ama genç de sayılmazdı. Orta boyluydu. Yani ne sarışın ne esmer, zayıfça." "Ben de hayal kırıklığına uğradım ama şaşırmadım," dedi Steffı. "O sırada neyle meşgul olduğunu düşünürsen pek bir şeyler hatırlayabileceğim sanmıyordum." "Allah kahretsin," diye küfürü bastı Smilow. "Aynen öyle." Sonra birbirlerine baktılar ve gülmeye başladılar. Daha gülmeleri sona ermemişti ki Mrs. Daniels odadan dışarı çıktı. "Sonunda beni otele geri dönmeye ikna etti. Ambulans bizi buraya getirdiğinden beri otele gitmedim. Aşağı mı iniyorsunuz?" diye kibarca sordu asansör geldiğinde. "Biraz sonra," dedi Steffi. "Dedektif Smilow'la konuşmamız gereken bir başka mesele var." "Esrarı çözmeniz için iyi şanslar dilerim." Đşbirliği ve yardım etme isteği için ona teşekkür ettiler; sonra Steffi, Smilovv'u bekleme odasına doğru sürükledi. Şu anda odada kimse yoktu. Karşılıklı koltuklara yerleştiklerinde Smilow damdan düşer gibi Pettijohn davasına Hammond Cross'un bakacağını söyledi. "Mason davayı altın çocuğuna verdi." Steffi, hayal kırıklığını veya öfkesini gizlemek için herhangi bir çaba göstermeden bunu ne zaman öğrendiğini sordu. "Bu akşamüstü. Senin adına kampanya yaptığım için Şerif Crane arayıp söyledi." "Sağ ol. Çok işime yaradı," dedi Steffı, buruk bir ifadeyle. "Bu gelişmeden beni ne zaman haberdar etmeyi düşünüyorlardı acaba?" "Sanırım yarın."


O söyleyinceye kadar Hammond, Pettijohn cinayetini duymamıştı. Kendisi Hammond'un evinden çıkmadan önce telefonla arayan Mason olmalıydı. Đlişkilerini sona erdirdikten daha birkaç dakika sonra Hammond'un onu bir de iş hayatında yenilgiye uğratmış olması can sıkıntısını ikiye katlıyordu. "Davee Pettijohn ipleri ele almış olmalı," dedi Smilovv. "Aynen söz verdiği gibi." "Hiçbir zaman ikinci en iyiye razı gelmeyeceğini söylemişti. Görünüşe bakılırsa senin öyle olduğunu düşünüyor." "Öyle değil. Yani tam olarak öyle değil. Bir kadın yerine bir erkeğin onun adına çalışmasını tercih ediyor." "Đyi noktaya parmak bastın. Kimyaları uyuşuyor. Hem, Dave-e'nin ailesiyle Crosslar yıllardır dosttur." "Ne bildiğin önemli değil, kimi tanıdığın önemli." Đkisi de bir süre susup düşündüler. Sonunda Steffı ayağa kalktı ve ağır görünüşlü çantasının sapını omzuna taktı. "Artık işim kalmadığına göre..." 1A1 Smilow eliyle oturmasını işaret etti. "Mason sana bir kemik attı. Sabahleyin sana resmen bildirdiğinde şaşırmış gibi yap." "Nasıl bir kemik?" "Hammond'a asistanlık yapacaksın." "Hiç şaşırmadım. Böyle bir dava iki iyi kafa gerektirir." Smilovv'un, ağzındaki baklanın tümünü çıkarmadığını hissetmiş olacak ki kaşlarını havaya kaldırarak, "Başka?" diye. sordu. "Ayrıca aramızda bariyer oluşturmak ve iletişimi dostane tutmak da senin sorumluluğunda. Bir sorun çıkarsa kan dökülmesini sen önleyeceksin." "Mason şerife böyle mi söylemiş?" "Ben kendi yorumumu katıyorum." Smilow tatsız bir şekilde gülümsedi. "Ama canını çok sıkma. Đşlerin kan dökmeye varacağını sanmıyorum." "Ben o kadar emin değilim. Siz ikinizin ölümcül bir savaşın eşiğine kadar geldiğinize daha önce tanık oldum. Bunun nedeni ne?" "Birbirimizi görmekten nefret ediyoruz." "Bu kadarını ben de biliyorum, Smilow. Bu noktaya gelmenize sebep olan şey ne?" "Uzun hikâye." "Başka sefer mi anlatacaksın?" "Kim bilir." Ona anlatmak istememesi Steffı'yi hayal kırıklığına uğratmıştı. Hammond'la aralarındaki o ölümüne düşmanlığa neyin sebep olduğunu öğrenmek isterdi. Tabii kişilik olarak çok farklı tiplerdi. Smilovv'un soğuk tavırları insanlara itici gelirdi ve eğer Steffi yanılmıyorsa bu, doğuştan gelen bir şeydi. Hammond ise kariz-matikti. Onunla yakın arkadaş olmak hak edilerek kazanılacak bir şeydi ama en azından samimi bir insandı ve araya mesafe koymazdı. Smilovv ise zor beğenen bir tipti ve giyimine aşırı özen gösterirdi; oysa Hammond'un çekiciliği doğaldı ve özel bir çaba sarf etmesini gerektirmezdi. Smilow üniversitede sınavlarda en yüksek notu alan ve çan eğrisini alt üst eden tek öğrenci olmalıydı. Hammond'un da notları mükemmeldi ama o aynı zamanda herkesin sevdiği bir öğrenci lideri ve yıldız bir atletti. Đkisi de hayatta çok şeyi başarmıştı ama birinin başarıları büyük zorlukları gerektirirken diğeri bunları kolayca elde etmişti. Steffi kendini daha çok Smilovv'a benzetirdi. Smilovv'un Hammond'a duyduğu öfkeyi, Hammond'un kendi üstünlüklerine karşı olan yaklaşımıyla daha da şiddetlenen o öfkeyi anlayabiliyor-du. Hammond üstün yönlerini fazla ortaya çıkarmak istemezdi. Dahası onları yok sayardı. Mal varlığını bir kenara itmişti ve kazancıyla yaşıyordu. Güzel bir evde oturuyordu ama aslında gücü çok daha iyisine yeterdi. Tek lüksü kotrası ve kulübesiydi ama bunları da asla reklam etmezdi. Sahip olduğu ayrıcalıklar konusunda böbürlense ondan nefret etmek çok daha kolay olurdu. Bir işe yarayacağından değil ama, yine de Smilow'la Hammond arasındaki antipatinin kaynağını öğrenmek ilginç olurdu. Đkisi de hukuğun aynı dalındaydı, ikisi de ortak bir amaç için çalışıyordu, ama buna rağmen birbirlerinden, ıslah


olmaz suçlulardan nefret ettiklerinden çok daha fazla nefret ediyormuş gibi görünüyorlardı. "Zor olmalı," dedi Smilovv, Steffı'yi daldığı hayallerden uyandırarak. "Ne?" "Mesleki anlamda sürekli olarak Hammond'la yarışmak, ama geceleri de onunla yatmak. Ya da aranızdaki rekabet mi ilişkinizi o denli heyecan verici hale getiriyor?" Steffi belki de ilk defa bu kadar hazırlıksız yakalanmıştı. Hiçbir şey söyleyemeden büyük bir şaşkınlıkla Smilovv'un yüzüne baktı. "Nerden bildiğimi mi düşünüyorsun?" Gülümsemesi öylesine soğuktu ki Steffi sırtının ürperdiğini hissetti. "Birtüreliminasyon süreci izledim. Adalet sarayında oraya oturduğuyla övünmeyen tek 149 150 kişi Hammond'du." Bakışlarını Steffi'nin kucağına doğru yöneltti. "Đkiyle ikiyi topladım; senin şaşkınlığın da tahminimi doğruladı." Smilow'un kendini beğenmiş hali dayanılır gibi değildi ama Steffı öfkeli ya da bozulmuş gibi görünmek istemedi, çünkü bu, karşısındakinin daha da keyiflendirirdi. Onun yerine ifadesiz bir suratla ve soğuk bir sesle, "Neden benim aşk hayatımla bu kadar ilgilisin, Smilow?" diye sordu. "Kıskanıyor musun?" Smilow bir kahkaha attı. "Flört etmek sana yakışmıyor, Steffı." "Cehennemin dibine git." Smilovv bozuntuya vermeden devam etti. "Tümdengelim yapmak benim işim. Đyi yaptığım bir iş üstelik." "Bu ilginç bilgi kırıntısıyla ne yapmayı düşünüyorsun?" "Hiçbir şey," dedi Smilovv, önemsemiyormuş gibi omuzlarını silkerek. "Yalnızca altın çocuğun mesleki etik kurallarını çiğnemiş olması beni eğlendiriyor. Zırhı biraz olsun kirlenmeye mi başlıyor?" "Đnsanın meslektaşıyla yatması idam cezası gerektirecek bir suç değildir. Bilemedin eline iki tokat atarsın." "Doğru. Ama Hammond Cross için bu ölümcül bir günah. Yoksa neden gizli tutsun ki?" "Zevklenmeyi kesebilirsin. Artık gizli tutacak bir şey kalmadı. Đlişkimiz sona erdi. Sahiden," dedi Steffı, Smilovv'un kuşkulu gözlerle baktığını fark edince. "Ne zamandan beri?" Steffı kolundaki saate baktı. "Đki saat on sekiz dakika öncesi itibariyle." "Gerçekten mi? Mason ona davayı vermeden önce mi, sonra mı?" "Đki olayın birbiriyle hiçbir ilgisi yok," dedi Steffı, hırçın bir ifadeyle. Smilovv'un ince dudaklarının bir köşesi gülümser gibi hafifçe büküldü. "Bundan emin misin?" "Evet. Siz de gerçeği bilebilirsiniz, dedektif, tüm gerçeği, yalnızca gerçeği. Hammond beni başından attı. Düpedüz. Tartışma bitmiştir." "Niçin?" "Bildiğin 'zıt yönlere gidiyoruz' diskurunu dinledim. Tabii bunun anlamı 'oraya gittim, şunu şunu yaptım, artık yeni bir tatil yeri denemeye hazırım' demek oluyor." "Hımm. Ziyaret etmeyi planladığı bir sayfiye yeri olup olmadığını biliyor musun?" "Hayır. Üstelik kadınlar böyle şeyleri hissederler." "Erkekler de." Ses tonu söylediği sözcükten çok daha fazlasını ima ediyordu. ^ Steffı dikkatle yüzüne baktı. "Sahi mi, Rory? Yoksa Buz Adam da bir zamanlar â-ş-ı-k mıydı?" "Affedersiniz?" Konuşuncaya kadar hemşirenin yanlarına yaklaştığını fark etmemişlerdi. "Hastam..." Başpatmağıyla omuzunun üstünden Mr. Daniels'in odasını işaret etti. "Sizin gidip gitmediğinizi öğrenmek istedi. Burada olduğunuzu söyleyince de size işinize yarayabilecek bir şey hatırladığını söylememi istedi." Hemşire daha sözlerini bitirmeden ikisi birden ayağa fırlamıştı bile. On SJIîinci CEöfüm


Hammond, Davee'ye gitmek için evden çıkmadan önce karaladığı ve cebine tıkıştırdığı adrese bir göz attı. Dr. Ladd'in cevap servisinin Charleston'daki bir santral olup olmadığını kesin olarak bilemediğinden, parmağını Sarı Sayfalar'-daki hekimler listesinin üzerinde gezdirmiş ve sonunda ismi Dr. A.E. Ladd olan birini bulmuştu. Bulduğu ismin aradığı kişiye ait olduğunu hemen anlamıştı çünkü mesai saatleri dışındaki telefonlar için verilen numara o sabah kulübesinden çevirdiğinin aynısıydı. Dr. Ladd önceki geceyi birlikte geçirdiği kadınla arasındaki tek bağlantıydı. Tabii ki adamla konuşması söz konusu değildi. Ham-mond'un kısa vadeli amacı adamın muayenehanesinin yerini tespit etmek ve eğer imkân bulursa bir şeyler öğrenebilmekti. Adama nasıl yaklaşacağını daha sonra düşünürdü. Zihni Steffi'den ayrılmasıyla, Davee'yle yaptığı rahatsız edici konuşmayla, Pettijohn cinayeti ve yol açacağı sorunlarla meşgul olmakla birlikte, panayır yerinden izlemeye koyulduğu ve bir benzin istasyonunda öptüğü kadının düşüncesi onu rahat bırakmıyordu. Bu düşünceyi kafasından atmak için çaba sarf etmesi boşunay-dı. Hammond Cross yanıtlanmamış soruları kabul edemezdi. Çocukken bile basmakalıp cevaplardan tatmin olmazdı. Merakını giderecek bir yanıt alıncaya kadar anne-babasının başının etini yerdi. Büyüdüğünde de bu karakterini değiştirmemişti. Yalnızca genel konularla yetinmeyip özele inmek iş hayatında ona yarar sağlamıştı. Gerçeğe ulaşıncaya kadar eşelemeye devam eder, bu huyu bazen meslektaşlarını çileden çıkarırdı. Bu inatçılığı kimi zaman kendini bile kızdırırdı. Kim olduğunu ve birlikte geçirdikleri o inanılmaz gecenin sonunda neden kulübeden ve dolayısıyla da hayatından çekip gittiğini öğreninceye kadar kadınfkafasından çıkaramayacaktı. Her ne kadar çocukça, dokunaklı ve umutsuzca da olsa Dr. Ladd'in yerini keşfetmek onu bulmak uğruna giriştiği bir denemeydi. Özellikle de onun Mrs. Ladd olup olmadığını öğrenmek istiyordu. Eğer öyleyse, her şey orada biterdi. Ama değilse... Bu 'değilse'ler üzerinde fazla kafa yormamaya karar verdi. Charleston'da doğup büyüdüğü için adresin ne civarda olduğunu biliyordu. Dr. Ladd'in muayenehanesinin bulunduğu sokak Davee'nin evinden yalnızca birkaç blok ötedeydi. Birkaç dakika içerisinde oraya ulaştı. Dar ve kısa sokaktaki binalar sarmaşıklar ve tarihle sarmalanmıştı. Kentin iş merkezinden ancak yürüme mesafesinde olan, buna karşın sanki başka bir dünyaya aitmiş izlenimini veren sokaklardan biriydi bu. Broad Street ile Battery arasında kalan bu bölgedeki yapıların çoğu taşıdıkları tarihi izlerle gururlanırdı. Bazı evlerin kapı numaraları Vı ile biterdi; bu, at arabalarının çekildiği ya da bağımsız mutfak olarak kullanılan müştemilatların zaman içinde ayrı bir konuta dönüştürüldüğü anlamını taşırdı. Buradaki evlere aşırı bir rağbet vardı. Pahalı bir semtti burası. Broad'un güneyinde yaşayanlara kısaca O.Ç. denirdi. Doktorun muayenehanesinin daha çok evlerin bulunduğu bir 151 semtte olması Hammond'u şaşırtmamıştı. Ticaretle uğraşmayan birçok iş sahibi eski evleri iş yerine dönüştürmüştü ve Charles-ton'un asırlardır süren geleneğine uygun olarak üst katları kullanıyordu. Hammond arabasını daha genişçe bir caddeyç bıraktı ve parke taşı sokağa yayan girdi. Hava kararmıştı. Hafta sonu tatili sona ermiş, insanlar evlerine çekilmişti. Sokaktaki tek yaya oydu. Sokak gölgeli ve sakindi ama genelde canayakın ve konuksever bir hali vardı. Açık panjurlardan görünen ışıklı odalar adeta insanı içeri davet ediyordu. Hiç istisnasız evlerin tümü zengin görünümlü ve bakımlıydı. Görünüşe bakılırsa Dr. Ladd'in işleri iyi olmalıydı. Akşamın çökmesiyle hava öylesine ağırlaşmıştı ki insan kendini adeta pamuklu bir battaniyeye sarınmış olarak kapalı bir yerde kalmış gibi hissediyordu. Birkaç dakika içinde Hammond'un gömleği sırtına yapıştı. Kısa bir yürüyüş bile insanın çaptan düşmesine neden oluyordu, hele bir de gerginse. Hammond kendini derin derin nefes almak zorunda hissediyor, egzotik çiçeklerin rayihasını, birkaç blok ötedeki denizden gelen o keskin tuz kokusunu içine çekiyordu. Pazar akşam yemeği için yakılan mangalda kalan kömürlerin kokusunu


duyuyordu. Birden aklına sabah kulübede yediği kekten başka ağzına bir şey koymadığı geldi ve iştahının kabarmaya başladığını hissetti. Biraz olsun yürümek ona doktorla ne şekilde temas kuracağını düşünmesi için fırsat vermişti. Doğrudan kapıya gidip zili çalsa ne olurdu? Eğer Dr. Ladd açacak olursa yanlış adres aldığını, aslında başka birisini aradığını söyler, özür dileyip oradan uzaklaşırdı. Eğer kadın açacak olursa... O zaman ne yapardı? Bir bakıma o can sıkıcı sorunun yanıtını almış olurdu. Dönüp gider, bir daha hiç arkasına bakmaz, normal hayatına devam ederdi. Tüm bu olasılıklar kadının Dr. Ladd'in karısı olduğu varsayımına dayanıyordu. Adama gizli gizli telefon ettiğine ve yakalandığı zaman suçlu gibi davrandığına bakılırsa bu, Hammond için en mantıklı açıklamaydı. Sağlık abidesi gibi göründüğü ve hiçbir hastalık emaresi taşımadığına göre Hammond'un aklına doktorun bir hastası olabileceği düşüncesi hiç gelmemişti. Daha doğrusu adresteki numaranın önüne gelinceye kadar. Demir parmaklıkla çevrili küçük avluda üzerinde bitişik harflerle doktorun adının yazılı olduğu sade, beyaz, tahta bir levha duruyordu. Levhada Dr. A.E. Ladd'in bir psikolog olduğu yazlıydı. Kadın bir hasta olabilir miydi? Eğer öyleyse, sevgilisinin yatağından çıktıktan birkaç dakika sonra psikologuna danışıyor olması insanın biraz keyfini kaçırıyordu. Bugünlerde neredeyse herkesin bir psikologu olduğunu düşünerek kendini teselli etti. Psikologlar birer dert ortağı'olarak insanların eşlerinin, yaşlı akrabalarının ya da rahiplerin yerini almıştı. Öyle arkadaşları vardı ki yalnızca çağdaş yaşamın getirdiği o stresten kurtulmak için bile olsa haftada bir terapistlerinden randevu alıyorlardı. Bir psikologa görünmek insanın alnına kara leke sürmeyeceği gibi hiç de utanılacak bir şey sayılmazdı. Aslında kendini büyük ölçüde rahatlamış hissediyordu. Dr. Ladd'in bir hastasıyla yatmış olmak kabul edilebilir bir şeydi. Asıl kabul edilemez olan Dr. Ladd'in karısıyla yatmaktı. Ama bu küçük umut ışığının üstüne birden bir gölge düştü. Eğer kadın doktorun hastasıysa o zaman ne olacaktı? Kim olduğunu öğrenmesine imkân kalmazdı. Dr. Ladd hastalanyla ilgili bilgi vermeye yanaşmazdı. Hammond savcı kimliğini kullanacak kadar küçülse bile, doktor büyük olasılıkla mesleki ayrıcalığına sarılacak, mahkemeden kâğıt getirmediği sürece dosyalarını göstermeyi reddedecekti. Zaten Hammond'un da işi bu raddeye getirmesi söz konusu olamazdı. Meslek normları buna izin vermezdi. Üstelik adını bile bilmediği biri hakkında nasıl bilgi isteyebilirdi? Hammond karşı kaldırımda durmuş, bir yandan bu ikilemi kafasında evirip çeviriyor, bir yandan da Dr. Ladd'in muayenehanesinin bulunduğu o harikulade tuğla binayı inceliyordu. Bina eşi az bulunan bir mimari stilin arkada birçok odası olmasına karşın tek oda genişliğinde olduğu için 'tek odalı ev' denilen türün- örneğiydi. Ev iki katlıydı ve her iki katta da önden arkaya kadar uzanan geniş birer taraça, birer veranda vardı. Süslü dış kapının arkasındaki yürüme yolu avlunun sağ tarafını izleyerek Charleston yeşili -içine bir damla yeşil katılmış siyah- boyanmış ön kapıya kadar uzanıyordu. Kapının ortasında pirinç bir tokmak duruyordu ve kapı tek odalı evlerin çoğunda olduğu gibi içeriye değil ama öndeki taraçaya doğru açılıyordu. Evin ön yüzünün büyük bir bölümü inatçı bir sarmaşıkla örtülmüştü ama dört yüksek pencereyi çevreleyen kısımda sarmaşık büyük bir özenle budanmıştı. Her bir pencerenin altındaki saksılıklardan aşk merdivenleri ve kına çiçekleri fışkırıyordu. Işıkların hepsi kapalıydı. Hammond binaya yakından bakmak amacıyla karşıdan karşıya geçmek için tam kaldırımdan aşağı iniyordu ki arkasındaki evin kapısı açıldı ve kocaman, gribeyaz bir çoban köpeği sahibini peşinden sürükleyerek dışarı çıktı. "Winthrop, dur!" Ama Winthrop'un tutulur gibi bir hali yoktu. Bir an önce dışarı çıkmak istediği her halinden belliydi. Kayışını çekiştirerek bahçe kapısına kadar geldi, sonra


da arka ayakları üzerine kalkarak kendini kapıya doğru fırlattı. Hammond içgüdüsel olarak birkaç adım geri attı. Köpeğin sahibi Hammond'un bu tepkisine gülerek bahçe kapısını açtı ve Winthrop yıldırım hızıyla dışarı fırladı. "Özür dilerim. Umarım sizi korkutmamıştır. Isırmaz ama fırsatını bulsa öl-dürünceye kadar yalayabilir." Hammond gülümsedi. "Önemli değil." Winthorp ona aldırış bile etmeden bir bacağını kaldırmış, çitin direklerinden birinin dibine çişini yapmakla meşguldü. Hammond adamın gözüne zararsız ama yolunu kaybetmiş biri gibi görünmüş olmalı ki adam, "Size yardım edebilir miyim?" diye sordu. "Iıı, aslına bakarsanız Dr. Ladd'in muayenehanesini bulmaya çalışıyordum." "Buldunuz işte." Genç adam çenesiyle sokağın karşı tarafındaki binayı işaret etti. "Evet, evet." Adam bu defa soru sorar gibi kibarca yüzüne baktı. "Iıı, ben bir şeyler satıyorum," diye kekeledi Hammond. "Tıbbi cihazlar. O tür şeyler. Kapıdaki tabelada muayenehanenin saat kaçta açıldığı yazılı değil." "Galiba onda açılıyor. Teyit etmek için Alex'i arayabilirsiniz." "Alex'i mi?" "Dr. Ladd yani." "A, evet. Tabi. Aramam gerekirdi, ama... bilirsiniz işte... düşündüm ki..., her neyse, tamam." Winthorp bir kamelyanın dibini koklamaya başlamıştı. "Sağ olun. Kendine iyi bak, Winthorp." Hammond, içinden adamın, bu kekeme salakla sık sık televizyonda muhabirlerin sorularını yanıtlayan savcı yardımcısı arasında bir bağ kurmaması için dua ederek bol tüylü köpeğin başını okşadı, sonra da kaldırım boyunca geldiği istikamete doğru yürümeye koyuldu. "Aslına bakarsanız Bayan Ladd de az önce çıkmıştı." Hammond birden geri döndü. "Bayan mı?" Odasına geri gelip yatağın iki tarafına oturduklarında, Mr. Daniels, Smilovv'la Steffi'nin gözlerinin içine bakamıyordu. Adam, Smilow'a on beş dakika öncesine göre daha tedirgin göründü, ama Smilovv bunun nedeninin midesindeki rahatsızlık olduğunu sanmıyordu. Daha ziyade vicdan azabından kaynaklanıyor gibi bir hali vardı. "Hemşire, soruşturmayla ilgili olarak işimize yarayabilecek bir şeyler hatırladığınızı söyledi." ÜZ "Belki." Daniels'in ürkek bakışları Smilovv'la Steffı arasında mekik dokuyordu. "Yani şöyle. Sapıttığımdan bu yana...." "Sapıtmak mı?" Daniels araya giren Steffı'nin yüzüne baktı. "Evliliğimi kastediyorum." "Birisiyle ilişkiniz mi oldu?" Đnsanları bombok bir duruma düşürmek istiyorsan bu işi Steffı'ye bırak, diye düşündü Smilow. Kızın sözlüğünde "yol yordam bilmek" diye bir kavrama yer yoktu. Mr. Daniels perişan bir halde kekelemeye başladı. . .„ "Evet. Yani, uı...çalıştığım yerdeki bir kadınla bir şeyler olduydu. Biz... anlarsınız işte." Huzursuz bir şekilde sıska vücudunun sert şilte üzerinde konumunu değiştirdi. "Ama uzun sürmedi. Yaptığım hatanın farkına vardım. Đnsanın ne olduğunu anlamadan kalkıştığı işlerden biriydi. Derken bir sabah uyandım ve kendi kendime 'ne halt etmeye bu işi yapıyorsun?' diye sordum. Karımı seviyorum." Smilovv da aynı Steffı gibi Daniels'in uzun itirafları karşısında sabırsızlanmaya başlamıştı. Adamın bir an önce sadede gelmesini istiyordu. Buna rağmen, Daniels'e hikâyesini anlatmak için zaman tanımaları gerektiğini hatırlatmak istercesine Steffı'ye bir uyarı bakışı fırlattı. "Bunu size anlatmamın sebebi... O, yani karım, bir kadınla fazla ilgilenirsem hemen kızmaya başlıyor. Onu suçlamıyorum tabii," dedi aceleyle. "Şüphelenmekte haklı. Zamparalık yaparak ona bu hakkı ben verdim. "Ama ufacık bir şey -başka bir kadına söylediğim nazik bir sözcük- bile onu çileden çıkarıyor. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Hemen ağlamaya başlıyor.


Bana yetmediğini söylüyor. Đhtiyaçlarımı karşılayamadığını söylüyor." Yorgun gözlerle Smi-lovv'a baktı. "Kadınların nasıl olduklarını bilirsiniz." Smilovv, adamın cinsiyet ayrımı gözeten nutkuna müdahale ederek içinde bulundukları durumu tehlikeye sokmaması için Stef-fi'yi bir kez daha bakışlarıyla uyardı. "O kadını size tüm ayrıntılarıyla anlatmadım çünkü karımın tedirgin olmasını istemiyordum. Son zamanlarda aramız oldukça düzeldi. Hatta buraya gelirken hayatımızı renklendirsin diye yanına bazı seks oyuncakları bile aldı. Bu geziyi ikinci bir balayı gibi görüyor. Bir kilise korosu otobüsünün içindeyken çok fazla yapacak bir şey olmuyor ama geceleri odamızda yalnız kaldığımızda... ufff." Onlara bakarak sırıttı, ama sonra gülümsemesi, sanki biri lastik maskenin tıpasını çekmiş gibi birden sönüverdi. "Ama eğer karım bir başka kadının şekline şemailine dikkat ettiğimi düşünürse içimde hâlâ başka kadınların peşinde koşma isteği olduğunu sanabilir. Ben de ortada fol yok yumurta yokken bedel ödemek zorunda kalırım." "Bunu anlıyoruz." Steffi elini adamın koluna koydu. Smilovv, Steffı'nin bu ender görülen merhamet gösterisinin hiç de samimi olmadığını düşündü içinden. "Mr. Daniels, yani siz şimdi otel koridorunda gördüğünüz kadını daha ayrıntılı olarak tarif edebileceğinizi mi söylüyorsunuz?" Adam, Smilovv'a baktı. "Söylediklerimi yazabilecek misiniz?" Eskimiş tişörtü kadının başından yavaş yavaş çıkardı. Daha önce karanlıkta ona dokunmuştu. Onun için nasıl bir şey olduğunu biliyordu ama elleriyle dokunduğu şeyin nasıl olduğunu gözleriyle de görmek istiyordu. Hayal kırıklığına uğramamıştı. Kadın çok güzeldi. Ellerinin onun göğüslerinde dolaştığını görmek, onların, okşamalarına verdiği tepkiyi izlemek, dudaklarının üstünde gezdirdiğinde çıkardığı zevk iniltilerini duymak hoşuna gitmişti. "Zevk alıyor musun? " "Evet. " Göğüs ucunu ağzına alıp emmeye başladı. Kadın elleriyle başını kavradı ve hafifçe inledi. "Acıtıyor muyum? " diye sordu. "Hayır. " Ama yine de dikkatli davranıyordu. Solgun teninin üstündeki yanık izlerini görünce dikkati daha da arttı. Parmağını yanık lekesinin üzerinde gezdirdi. "Fark etmemişim. " Kadın da aynı noktaya baktı, sonra adamın parmaklarını dudağına götürüp öptü. "Ben de. " "Affedersin." "Önemli değil. " "Ama eğer canınıyaktıysam... " "Yakmadın. Yakmazsın. " Kadın ellerini ensesine doladı ve başını yukarı çekmeye çalıştı. Ama adam direndi. "Sence'bir sakıncası var mı?..." Başıyla yatağı işaret etti. "Yok. " Çarşafları düzeltmekle filan uğraşmadan yan yana yattılar. Adam kadının üzerine doğru eğildi ve onu öylesine ihtirasla öptü ki kadının vücudu onunkine dokunmak için yatakta yukarı doğru kıvrıldı. Adamın elleri göğüslerine dokunurcasına geçti; kaburgalarına, oradan da dümdüz karnına indi. "Tanrım. Kendine bir bak. Çok güzelsin. " Elini bacak arasına soktu, küçük tepeciği ovucunun içine aldı ve parmaklarını daha aşağılara götürmeye başladı. Taa içine kadar. Yumuşaklığı hissediyordu artık. "Sen çoktan... " "Evet. " "Çoktatlı. Çok..." "Ohhh... " diye inledi kadın. "Islaksın. " Adam üstüne çıkıp onu bir daha öptü. Yumuşacık, seksi bir öpüşmeydi bu. Kadın hafif bir çığlık atıp parmaklarına boşalın-caya kadar devam etti. Birkaç saniye sonra kadın gözlerini açtı ve adamın ona bakıp gülümsediğini gördü. "Affedersin, affedersin. "


"Neyi affedeceğim? " diye sordu adam. Hafif hafif gülüyor ve terli alnını öpüyordu. "Yani, şey... sen... " Dudakları neredeyse birbirine değiyordu. Adam yavaşça fısıldadı. "Affedecek bir şey yok. " Kadın cinsel organını uzandığında bir an şaşkınlık içinde derin bir nefes aldı. Bir yandan itiraz ediyor, kendini karşılık vermek zorunda hissetmemesini, bundan daha fazla sertleşmesinin herhalde imkânsız olduğunu söylüyordu. Ama kadının dokunuşlar tyla aldığı o müthiş zevkle hafif hafif inlemeye başladı. Ne yaptığının pek de farkında olmadan eliyle kadının elini tuttu ve onu hızlandırdı. Kadın burnunu boynuna sürttü. Bir yandan göğsündeki kılları öperken bir yandan da ufak ufak ısırıyordu. Farkına varmadan — ya da belki farkında olarakdikleşmiş göğüs ucunu adamınkine sürttü. Bu çok tahrik edici, çok erotik bir hareketti. Adam neredeyse boşalmak üzere olduğunu hissetti. Elini çekince kadın doğruldu ve onu çılgınca çenesinden, yanağından, dudaklarından öpmeye başladı. Bir yandan da, "Bırak sana dokunayım, " diye fısıldıyordu. Ama artık çok geçti. Adam döndü ve kadının içine girdi. Geri çekildi. Tekrar girdi. Derine. Çok daha derine. Sonra, alnını kadının alnına dayadı, dişlerim sıktı, gözlerini sımsıkı yumdu ve önceki tüm cinsel deneyimlerini üst üste koysa alamayacağı bir zevkle... "Hayır, bırak ben sana dokunayım. " ... boşaldı. Çalan telefon Hammond'u buğulu anılarından bir anda kopardı. Sertleştiğini ve ter içinde kaldığını fark edip utandı. Dalıp gitmesinin üzerinden ne kadar zaman geçmişti? Ön paneldeki saate bir göz attı. Aşağı yukarı yirmi dakika. Telefon üçüncü kez çaldı. Apar topar kulağına götürdü. "Efendim?" "Hangi cehennemdesin?" Sinirli bir şekilde, "Biliyor musun, Steffi?" dedi. "Yeni bir şey bulsan iyi olacak. Bugün bu iki oluyor, bunu bana sorduğun, hem de aynı ses tonuyla." "Affedersin ama bir saattir seni evden arayıp mesaj bırakıp duruyorum. Sonunda cebini denemeye karar verdim. Arabanda mısın?" "Evet." "Dışarı mı çıktın?" "Doğru bildin." "Yaa. Bu gece dışarı çıkacağını düşünmemiştim." Niçin ve nereye gittiğini anlatmasını ister gibi bir hali vardı ama Hammond artık ona hesap vermek zorunda değildi. Tam ilişkile- rini sona erdirdikleri gece dışarı çıkacak kadar keyifli olması kızın gururunu incitmiş olmalıydı. Tabii bir de Hammond'un karanlık bir sokakta, duyduğu cinsel arzuyla kan ter içinde, bir sapık gibi, Dr. A.E. Ladd' in bir gece önce aynı saatlerde yanında çırılçıplak uzanmış yatan ve ona gözlerinin fırtına bulutları renginde olduğunu fark edip etmediğini soran kadın olup olmadığını anlamak için dikilip durmakta olduğunu bilse iyiden iyiye incinirdi. Bir an Hammond'un içinde bunları Steffı'ye anlatmak için hınzırca bir dürtü belirdi. Ama tabii ki hiçbir şey söylemedi. Gömleğinin koluyla yüzünü sildi. "Ne var?" "Önce, neden bana Mason'un Pettijohn davasını sana verdiğini söylemedin?" "Bunu söylemek benim görevim değildi." "Bu çok boktan bir gerekçe, Hammond." "Sağolasın, Rory Smilow," diye mırıldandı Hammond. "Dost olarak söyledi bana." "Sen bunu kıçıma anlat. Benim dostum olmadığı için söyledi sana. Şimdi bana ne olup bittiğini söyleyecek misin?" "Đkinci keman olduğumu bilmeden," dedi Steffı, tatlı tatlı, "Roger Hastanesinde Smilovv'la buluştum ve şansımız yaver gitti." "Nasıl yani?" "Şu gıdadan zehirlenenlerden biri var ya." "Eee?" Arabasını park ettiği sokağın karşı ucunda bir araba farı belirince Hammond motoru çalıştırdı. "Hammond, orada mısın?" diye sordu Steffı sabırsız bir şekilde. "Beni dinliyor musun? Telefonu kapıyorsun gibi geldi." "Seni duyabiliyorum. Sen anlat. Gıdadan zehirlenenlerden biri var ya diyordun."


"Adam Pettijohn'un odasının önünde bir kadın görmüş. Aslına bakarsan odanın Pettijohn'unki olduğuna yemin edecek durumda değil, ama geri kalan her şey yerli yerine oturacak olursa, bu kolaylıkla bertaraf edilebilecek bir teknik ayrıntı gibi gözüküyor." Araba Dr.Ladd'in muayenehanesinin önünde durdu. Bir adamla açık bir arabayla gitti, demişti Winthorp'un sahibi. "Yaşadığı bir aşk macerası konusunda uzun uzun kem küm ettikten sonra..." diyordu Steffı. Hammond iyice yavaşlayarak yanına yanaştığında arabanın üstünün açık olduğunu fark etti. "Tekrar düşündüm de aşk macerasını boş ver," dedi Steffı. "Konuyla hiçbir ilgisi yok. Bana inan. Her neyse, aslında Mr. Daniels kadına ilk başta bizi ve karısını inandırdığından çok daha fazla dikkat etmiş." Açık arabanın farlarından saçılan ışık Hammond'un gözlerini öylesine almıştı ki arkasında ne olduğunu göremiyordu. Ama arabayla yan yana gelince tam zamanında başını çevirdi ve içindekileri görebildi. Direksiyonda bir adam oturuyordu. Yanında ise bir kadın vardı. Onunki. Hiç kuşkusuz. "Sonunda Mr. Daniels kadının yaklaşık kilosunu, boyunu, saç rengini, vs hatırladığını itiraf etti." Hammond, Steffı'nin söylediklerini duymuyordu artık. Arabanın yanından geçtiğinde yan aynadan arkaya baktı ve adamın uza1Â1 164 nıp eliyle kadını ensesinden kavradığını ve başını kendine doğru çektiğini gördü. Gaz pedalını kökledi ve arabanın tekerleklerinden cayırtılar çıkartarak son sürat köşeyi döndü. Tabii ki bu çok çocukça ve kıskançlık dürtüsünün neden olduğu bir tepkiydi ama o an içinden öyle gelmişti. Sanki bir yerlere vurmak istiyordu. Bir an Steffı'ye o lanet olası çenesini kapamasını söylemek geçti içinden. "Nasıl biliyorsan öyle yap, Steffi," dedi, kızın cümlesini yarıda keserek. Steffi şaşkın bir şekilde hızlı bir nefes aldı. "Neyi öyle yapayım?" Bunun yanıtını Hammond da bilmiyordu. Yarım yamalak dinlemekte olduğunu itiraf etmek istemiyordu. Steffi olası bir tanıktan, Pettijohn'un odasının önünde birini gördüğünü ve gördüğü kişinin neredeyse kesin bir tanımını yapabileceğini söyleyen bir adamdan söz ediyordu. Steffi kadının taslak resmini çizebilecek bir ressamdan da bahsetmişti galiba. Ama bunu Hammond tam açık arabanın yanından geçerken söylediğinden laflan o sırada kafasına hücum eden kanın içine karışıp gitmişti. Steffi'nin söylediklerinin ana fikri hafızasına yer etmişti ama geri dönüp de açık arabadaki piçin boğazına sarılmak için hissettiği o vahşi, ilkel dürtü ayrıntıların çoğunu gölgede bırakmıştı. Kesin olan bir şey vardı: Ya duruma hakim olup kendini gösterecek ya da patlayacaktı. Şimdi. Derhal. Hammond Cross'un hâlâ kontrolü altında tuttuğu şeyler olduğunu göstermenin zamanı gelmişti. "Sabah ilk iş ressamın gelmesini istiyorum." "Vakit çok geç oldu, Hammond." Saatin kaç olduğunun o da farkındaydı. Saatlerdir cehennem gibi bir arabanın içinde oturuyor ve seks fantezileri kuruyordu. Tüm bu çektiği sıkıntıların karşılığında gördüğü şey ise Dr. Ladd'\Q erkek arkadaşı olmuştu. "Saatin kaç olduğunu biliyorum." I "Demek istediğim, bu saatte birini bular miyim..." "Adamın oda numarası kaç?" "Mr. Daniels'in mi? lıı..." "Adamla ben kendim konuşmak istiyorum." "Buna hiç gerek yok. Smilow'la ben adamı uzun uzadıya sorguladık. Üstelik galiba yarın taburcu olacak." "Q zaman sabah erkene ayarlasan iyi olur. Yedi buçuğa. Polis ressamının da o sırada orada olmasını sağla." iPazariesi


ön O/güncü CBöfüm Hammond ertesi sabah saat yedi buçukta, elinde çantası ve Post and Courier gazetesiyle hastanenin kapısından girdi. Doğru danışmaya gitti ve bir gece önce Steffi'den öğrenemediği oda numarasını sordu. Sonra bir makineden kendine plastik bardakla bir kahve aldı. Kravat takmıştı ama meteorolojinin sıcak bir gün olacağı yönündeki tahminine saygı gösterip ceketini arabada bırakmış, gömleğinin kollarını sıvamış, yaka düğmesini açmıştı. Azimli bir görünüşü vardı ve yüzü bir fırtına bulutu gibi kapkaraydı. Yukarı çıktığında Steffi sayesinde herkesin toplanmış olduğunu gördü. Steffi'nin kendisi, Rory Smilovv, polis üniforması üstünden dökülen derbeder görünüşlü bir kadın ve hasta yatağında bir adam. Steffi'nin gözleri sanki iyi uyuyamamış gibi şişti. Fısıltıyla yürütülen selamlaşma faslından sonra, "Hammond, Onbaşı Mary Endicott'u hatırlarsın," dedi Steffi. "Onunla daha önce de çalışmıştık." Hammond, ressam kadınla el sıkışmak için çantasını ve gazetesini bir sandalyenin üstüne bıraktı. "Onbaşı Endicott." "Mr. Cross." Sonra Steffı onu Macon, Georgia'dan kentlerini ziyaret etmek için gelmiş olan Mr. Daniels'le tanıştırdı. Adam kahvaltı tepsisin-deki hafif yiyecekleri kemirmekle meşguldü. "Charleston gezinizin pek de iyi geçmiyor olmasına üzüldüm, Mr. Daniels. Kendinizi daha iyi hissediyor musunuz?" "Buradan çıkacak kadar. Eğer mümkünse bu işin karım beni almaya gelmeden önce bitmesini istiyorum." "Ne kadar çabuk bitireceğimiz sizin vereceğiniz tanımın ne kadar kesin olacağına bağlı. Onbaşı Endicott mükemmeldir, ama siz ne kadar iyi bir tanım verirseniz o da o kadar iyi çizer." Daniels kaygılı bir ifadeyle baktı. "Mahkemede de tanıklık etmek durumunda kalacak mıyım? Yani eğer o kadını yakalarsanız ve adamı öldürenin o olduğu ortaya çıkarsa, mahkemede onu göstermek zorunda kalır mıyım?" "Bu mümkün," dedi Hammond. Adam mutsuz bir şekilde içini çekti. "Peki, işler o noktaya gelirse vatandaşlık görevimi yerine getiririm." Filozofça bir edayla omuzlarını silkti. "O halde işe koyulalım." "Öncelikle, hikâyenizi dinlemek istiyorum, Mr. Daniels," dedi Hammond. "Bize birkaç defa anlattı zaten," dedi Smilow. "Doğrusu çok fazla bir şey yok." Yarım yamalak bir günaydından bu yana Smilow güneşlenen bir kertenkele gibi sessiz ve hareketsiz kalmıştı. Smilovv genelde uyuşuk bir görüntüye sahipti ama bu hali Hammond'da, saldırmak için sürekli fırsat kollayarak yatıp beklemekte olan bir sürüngen izlenimi uyandırırdı. Hammond, onu bir yılana benzetmesinin yalnızca adama karşı duyduğu o bitip tükenmek bilmeyen nefretin bir sonucu olduğunu itiraf etti kendi kendine. Tabii bir de yılanlara haksızlık etmemek vardı. Smilow'un gri takımı tam üstüne göreydi ve pırıl pırıl ütülenmişti. Beyaz gömleği üstünde madeni bir paranın sıçrayabileceği kadar gergin görünüyor, kravatı ise boynunda sımsıkı duruyordu. Saçının tek bir teli bile dağınık değildi. Bakışları canlı ve tetikteydi. Yatakta dönüp durarak geçirdiği o zor geceden sonra Hammond, Smilow'un bu iki dirhem bir çekirdek görüntüsü ve sakin tavırları karşısında biraz bozulmuş gibiydi. "Tabii ki bu senin davan," dedi kibarca. "Senin soruşturman." "Evet, öyle." "Ama nezaketen..." "Önce bana danışmadan bu toplantıyı düzenleyerek sen bana nezaket göstermedin. Benim soruşturmam olduğunu söylüyorsun ama görünüşte seninmiş gibi davranıyorsun. Her zamanki gibi, yaptıkların sözlerinle çelişiyor, Hammond." Kendini zaten yeterince acımasız hissettiğin bir sabahta kavga çıkarma işini Smilow'a bırak! "Bak, Pettijohn'un öldürüldüğü gün şehir dışındaydım. Onun için arayı kapamaya çabalıyorum. Gazete haberlerini okudum ama elindeki ipuçlarını medyayla paylaşmadığını bilirim. Tek istediğim ayrıntıları öğrenmek." "Zamanı gelince öğrenirsin." "Şimdinin nesi var?" "Tamam çocuklar, bu kadar yeter!" diye ikisinin arasına girdi Steffi. "Bu toplantıyı kimin ayarladığının aslında hiçbir önemi yok, öyle değil mi? Doğrusunu söylemek gerekirse, Hammond, akşam Onbaşı Endicott'a ulaştığımda


Smilow onu zaten aramıştı." Anne kılıklı, eti butu dolgun kadın başını sallayarak bu sözü onayladı. "O yüzden teknik bakımdan fikir önce Smilow'un aklına gelmiş. Böyle de olması gerekir çünkü bize devredinceye kadar bu bebek onun bebeği. Doğru değil mi? "Sana gelince Smilow, eğer Hammond da ressamı akıl ettiyse bu yalnızca büyük beyinlerin aynı şekilde düşündükleri anlamına gelir ki bu vakada tüm büyük beyinlerin bir arada bulunması şart. O yüzden hemen başlayalım ve bu insanları gereğinden fazla meşgul etmeyelim. Mr. Daniels'in acelesi var; bizim de yapacak 11L bir sürü başka işimiz var. Kendi adıma, ben anlattıklarını bir kez daha dinlemek istemezdim." Smilovv ters bir ifadeyle başını yarım sallayarak istemeden de olsa sesini kesti. Daniels cumartesi öğleden sonra başından geçenleri bir kez daha anlattı. Bitirince Hammond başka kimseyi görmediğinden emin olup olmadığını sordu. "Yani beşinci kata çıktığımda mı? Hayır, efendim." "Emin misiniz?" "Etrafta yalnızca o hanımla ben vardık. Ama asansörden çıktıktan sonra koridorda, hımm... yirmi, otuz saniyeden daha fazla kalmış olamam." "Asansörde sizden başka kimse var mıydı?" "Hayır, efendim." "Teşekkürler, Mr. Daniels. Benim için baştan anlattığınız için size müteşekkirim." Hammond, Smilow'un yüzündeki 'ben sana zaten söylemiştim' ifadesini görmezden gelerek Mr. Daniels'i Mary Endicott'a devretti. Smilow birkaç telefon görüşmesi yapmak zorunda olduğunu söyleyerek izin istedi. Steffı ressam kadının arkasında dikilip Daniels'e sorduğu soruları izlemeye başladı. Hammond da artık buz olmuş kahvesini alıp pencerenin kenarına gitti ve kendi ruh haliyle hiç de uyuşmayan güneşli günü seyretmeye koyuldu. Bir süre sonra Steffı yavaşça yanına sokuldu. "Bugün felaket sessizsin." "Gece bir türlü uyuyamadım." "Bunun özel bir nedeni var mı?" Kızın sorusunun altında yatan imayı sezinlediğinden başını çevirip yüzüne baktı. "Sadece uykusuzluk." "Çok zalimsin, Hammond." "Nasıl yani?" "Hiç olmazsa dün gece küfelik olup benden ayrılma kararını bir kez daha gözden geçirebilirdin." Hammond gülümsedi ama ses tonu ciddiydi. "Bu, bizim için alınabilecek tek karardı, Steffi. Bunu sen de benim kadar iyi biliyorsun." "Özellikle de Mason'un kararının ışığında." "O, Mason'un kararıydı, benim değil." "Ama benim bu davayı almak için hiçbir mücadele şansım olmadı. Mason seni kayırıyor ve bunu saklamıyor. Hep de kayıracak. Sen de bunu benim kadar iyi biliyorsun." "Bu işe önce ben girdim, Steffı. Bu bir kıdem meselesi." "Evet, öyle." Sesindeki tuhaf ton sözleriyle çelişiyordu. Hammond yanıt verme fırsatı bulamadan Smilow geri döndü. "Bu çok ilginç. Adamlarımdan birini Pettijohn'un evinin çevresine, acaba Lute'un bir satıcıyla ya da komşularından biriyle kavga ettiğini duyan biri var mı öğrensin diye göndermiştim. Orası çıkmaz sokak." "Umarım bir ama vardır," dedi Steffi. Smilovv başını salladı. "Ama cumartesi öğleden sonra Sarah Birch süpermarketteymiş. Kasaptan pazar akşam yemeğinde pişirmek için pirzola istemiş. Adam meşgul olduğundan hazırlaması biraz zaman almış. O da beklemek yerine diğer alışverişlerini yapmış. Dükkân kalabalıkmış. Kasap, yanına tekrar bir saat sonra geldiğini söylemiş. Bu da demektir ki tüm öğleden sonra Mrs. Pettijohn'la evde olduğunu söylerken yalan atmış." "Eğer süpermarkete gitmek gibi önemsiz bir konuda bile yalan atabiliyorsa, bu, çok daha büyük yalanlar söyleyebileceği anlamı taşır."


"Ama bu yalan o kadar da önemsiz değil," dedi Smilow. "Zamanlama uyuyor. Kasap pirzolaları Sarah Birch'e nöbeti bitmeden hemen önce, saat altı buçuk gibi verdiğini söylemiş." "Yani, saat yaklaşık beşten altı buçuğa kadar marketteymiş," diye aklından geçenleri yüksek sesle ifade etti Steffi. "Pettijohn'un vurulduğu saatler. Süpermarket de otelden yalnızca iki blok ötede! Allah kahretsin! Bu kadar basit olabilir mi?" "Hayır," dedi Smilow, istemeye istemeye. "Mr. Daniels otel 121 i koridorunda gördüğü kadının beyaz olduğunu söylemişti. Oysa Sarah Birch beyaz değil." "Ama Davee'yi koruyor olabilir." "Daniels'in gördüğü kadın sarışın da değilmiş," diye hatırlattı Smilow. "Neresinden bakarsan bak Davee Pettijohn sarışın." "Dalga mı geçiyorsun? Kadın, Clairol kraliçesi." Davee'nin sadık kâhyasının onun için yalan söylüyor olması Hammond'u şaşırtmamıştı. Ama Steffı'nin yaptığı haince değerlendirme karşısında afallamış ve çocukluk arkadaşının, iddia ettiği şekilde zırh gibi sağlam bir bahanesinin olmayıp ciddi ciddi bir şüpheli gibi algılanıyor olması onu huzursuz etmişti. "Davee, Lute'u öldürmüş olamaz." Diğer ikisi ona doğru döndüler. "Hangi gerekçeyle yapsın ki bunu?" "Kıskançlık ve para." Aynı fikirde olmadığını belirtmek için başını iki yana salladı. "Onun da kendi sevgilileri var, Steffi. Neden Lute'un aşıklarını kıskansın ki? Ayrıca kendine ait parası da var. Herhalde Lute'dan daha fazla." "Her neyse, daha onu listenin dışına çıkarmaya hazır değilim." Diğer ikisini tahminleriyle baş başa bırakan Hammond yatağa doğru yürüdü. Yüzlerce değişik göz şeklinin resmedildiği bir eskiz kitabı Daniels'in dizlerinde duruyordu. Hammond, Endicott-'un çizdiği taslağa bir göz attı ama kadın daha yüz biçimini doğru oturtmaya çalışıyordu. "Galiba şurası biraz daha ince olacak," dedi Daniels, kendi yanağını işaret ederek. Ressam önerilen düzeltmeyi yaptı. "Evet, şimdi daha iyi oldu." Kaşlara, gözlere geldiklerinde Hammond tekrar Steffi'yle Smilovv'un yanına gitti. "Eski iş ortaklarından ne haber?" diye sordu dedektife. "Tabii ki onlar da sorgulanıyor," diye cevap verdi Smilow, soğuk bir kibarlıkla. "Yani, içlerinde hapiste olmak gibi bir bahanesi olmayanlar." Federal yargının yetki alanına girmeyen durumlarda Hammond o beyaz yakalı canileri demir parmaklıkların arkasına göndermeyi başarmıştı. Lute Pettijohn sıkça yasaların kenarından köşesinden dolaşmış, çoğu zaman suç çizgisine kıl payı yaklaşmıştı. Çizgiyle flört etmiş ama hiçbir zaman da öbür tarafına geçmemişti. "Pettijohn'un son girişimlerinden biri de bir adayla ilgiliydi," dedi Smilow. "Bilmediğimiz bir şey söyle." Steffi'nin ses tonunda dalga geçer gibi bir ifade vardı. "Ama bu farklı. Speckle Adası sahilden bir buçuk mil kadar uzaklıkta ve bugüne kadar gelişmenin dışında kalmış birkaç adadan biri." 111 "Tabii bu da Pettijohn'un aletinin kalkmasına neden olmuştur," dedi Steffi. Smilow başını salladı. "Çarkları çevirmeye başlamış. Ortaklık belgelerinin hiçbirinde adı geçmiyor. En azından bizim bulabildiğimiz belgelerde geçmiyor. Ama her şeyi araştırdığımızdan emin olabilirsiniz." Hanımond'a doğru bakarak, "En ince ayrıntısıyla," diye ekledi. Hammond'un kalbi kurşundan bir gülle gibi göğsüne saplandı. Smilovv'un, Petttijohn'un Speckle Adası'yla ilgili söylediklerinin hiç biri bilmediği şeyler değildi. Aslında daha fazlasını, bilmek istediğinden çok daha fazlasını biliyordu. Yaklaşık altı ay önce Güney Carolina savcılığı ondan Pettijohn'un adayı yerleşime açma pjanı hakkında gizli bir soruşturma yürütmesini istemişti. Bulduğu şeyler dehşet vericiydi ama hiçbiri yatırımcılar listesinde kendi babasının adını görmesinden daha dehşet verici olamazdı. Tabii eğer varsa,


Specle Adası'nın Pettijohn cinayetiyle ne tür bir ilgisi olduğunu öğreninceye kadar bu bilgiyi gizli tutacaktı. Aynı Smilow'un ona kaba bir şekilde söylediği gibi o da bu gibi ayrıntıları dedektife ancak zamanı geldiğinde verecekti. "Ona diş bileyen eski ortaklarından biri öldürmüş olabilir Lute'u," dedi Steffi. 116. "Bu mümkün," diye cevap verdi Smilovv. "Yalnız asıl sorun Lute'un aralarında her düzeyden devlet memurunun da bulunduğu bir nüfuz çevresi içinde hareket ediyor olmasıydı. Arkadaşlarının hemen hepsi öyle ya da böyle gücü ellerinde tutan insanlardı. Bu, benim hareket serbestimi kısıtlıyor.ama yine de sağı solu eşelememe engel olmuyor." Smilow sağı solu eşelediğine göre Hammond, Preston Cross-'un isminin, çıkartılmayı bekleyen bir gömü gibi orada öylece durmakta olduğunu görebiliyordu. Babasının Pettijohn'la ortaklığının ortaya çıkması artık sadece bir zaman meselesiydi. Hammond kendisini bu kadar zor bir duruma düşürdüğü için içinden babasına küfür etti. Yakında göreviyle aile bağlan arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktı. En azından Preston'un kirli işleri Petijohn davasını kaybetmesine mal olabilirdi. Eğer işler bu raddeye gelirse babasını asla affetmeyecekti. Tekrar yatağa doğru bir göz attı. Ressam ilerliyordu. "Saçları. Kısa mıydı, uzun muydu?" "Şuraya geliyordu," dedi Daniels, omuz başını göstererek. "Kâkülü var mıydı?" "Alnında mı? Hayır." "Saçları düz müydü, kıvırcık mı?" "Galiba kıvırcık gibiydi. Dalgalı." Göstermek için bir kez daha ellerini kullandı. "O halde toplamamıştı, öyle mi?" "Evet, galiba. Saç modelleri konusunda pek fazla bilgi sahibi değilim." "Şu dergiyi bir karıştırın bakalım, onun saç şekline benzeyen bir tane bulabilecek misiniz?" Daniels kaşlarını çatıp endişeli bir ifadeyle saate bir göz attı, ama ardından kendisine söyleneni yaptı ve hoşnutsuz bir şekilde saç modası dergisinin sayfalarını çevirmeye koyuldu. "Saçları ne renkti?" diye sordu ressam. "Kızıl gibiydi." "Kızıl saçlı mıydı?" Daniels'in sözleri Hammond'un ilgisi çekmişti. Sanki adamla kadın el ele bir ip üstünde çalışıyorlar ve geri dönüşü olmayan bir şekilde onu kendilerine doğru çekiyorlardı. "Havuç gibi değildi yani." "Koyu kızıl mıydı?" "Yok. Daha ziyade kahve diyebilirim, ama içinde bolca kızıl tonları vardı." "Kumral mı?" "Tamam işte," dedi adam, parmaklarını şaklatarak. "Bir şey dendiğini biliyordum ama aklıma gelmediydi bir türlü. Kumral." Hammond kahvesinden bir yudum aldı ama sanki kahvenin tadı birden acılaşmıştı. Yükseklik-korkusu olan birinin Büyük Kanyon-'un kenarına yaklaşırken hissettiği o çekingenlikle yatağa doğru yanaştı. Onbaşı Endicott kalemiyle bloknotunun üzerine bir şeyler çi-ziktirdi. Karalamalar, karalamalar, karalamalar. "Bu nasıl?" diye sordu, yaptıklarını Daniels'e göstererek. "Çok iyi. Yalnız, saçları biraz yüzüne de geliyordu." Hammond birkaç adım daha attı. "Böyle mi?" Daniels, Endicott'a saç modelinin tam bu şekilde olduğunu söyledi. "Güzel. O halde geriye bir tek ağzı kalıyor," dedi onbaşı. Dergiyi bir kenara koyup eskiz kitabının bir başka bölümünü açtı. "Ağzıyla ilgili karakteristik bir özellik hatırlıyor musunuz, Mr. Daniels?" "Ruj sürmüştü," diye geveledi adam, yüzlerce ağız şeklini incelerken. "Yani dudaklarına dikkat ettiniz, öyle mi?"


Adam başını kaldırıp kapıya doğru huzursuz bir bakış fırlattı. Sanki Mrs. Daniels'in orada dikilip onu dinliyor olmasından korkuyor gibi bir hali vardı. "Ağzı daha çok şuna benziyordu." Standart eskizlerden birini işaret etti. "Yalnızca alt dudağı biraz daha dolgundu." Endicott kitaptaki çizime bir göz attı, sonra bir benzerini kendi taslağına çizdi. Daniels onu seyretti; sonra da, "'Bana baktığı sırada sanki gü-lümsemişti," diye ekledi. "Dişlerini gördünüz mü?" "Hayır. Kibar bir gülümsemeydi. Bilirsiniz işte, insanların asansörde filan karşılaştıklarında yaptıkları gibi." Bakışların bir dans pistinde karşıdan karşıya kesiştiği gibi. Hammond, Endicott'un çizdiği resme bakacak cesareti kendine bulamıyordu, ama hafızasının ta derinine kazınmış olan o büyüleyici, dudakları kapalı gülümseme zihninde canlanıyordu. "Buna mı benziyordu?" Daha iyi görebilsin diye Endicott bloknotu Daniels'e doğru çevirdi. "Aman Tanrım," dedi adam, dehşet içinde. "Bu o." Küçücük bir bakış Hammond'un da gerçekten o olduğunu anlamasına yetmişti. Kadın oydu. Smilow'la Steffı kendi konuşmalarına dalmışlardı. Daniels'in hafif bağırtısını duyunca onlar da yatağın kenarına koştular. Hammond, Steffı'nin onu dirsekleyip önüne geçmesine ses çıkarmadı çünkü daha fazlasını görmeye ihtiyacı kalmamıştı. "Tam aynısı değil," dedi Daniels, "ama oldukça benziyor." "Ayırt edici bir yara, bir iz filan var mıydı?" Çil. "Leke gibi bir şey vardı galiba," dedi Daniels. "Çirkin değildi. Daha çok çil gibiydi. Gözünün altında." "Hatırlıyor musunuz..." diye söze başladı Steffi. "Hangi gözüydü?" diye onun cümlesini tamamladı Smilovv. Sağ. "Iıı, düşüneyim bakalım, onunla karşı karşıya duruyordum... o zaman... ııı... sol gözü olmalı. Hayır, durun, sağ gözü. Kesinlikle sağ gözü," dedi Daniels. Bu ölçüde yardımcı olmaktan ve bu ayrıntıyı verebilmekten mutlu görünüyordu. "Gözlerinin rengini görebilecek kadar yakın mıydınız?" "Yok. Korkarım hayır." Yeşil, içlerinde kahverengi benekler. Birbirlerinden ayrık. Siyah kirpikler. "Boyu ne kadardı, Mr. Daniels?" Bir yetmiş. "Sizden uzundu," dedi adam, Steffı'ye cevap olarak. "Ama Mr. Smilovv'dan da bayağı bir kısaydı." "Ben bir seksenim," dedi Smilovv. "O halde yaklaşık bir yetmiş gibi miydi?" diye sordu Steffi, kafasında bir hesap yaparak. "O civarda diyebilirim." "Kilosu ne kadardı?" Elli-elli beş. "Fazla değildi." "Altmış," diye bir tahminde bulundu Smilovv. "Galiba o kadar yoktu." "Üzerinde ne olduğunu hatırlıyor musunuz?" diye sordu Steffı. "Pantolon mu vardı, şort mu, yoksa elbise mi?" Etek. "Ya şort ya da etek. Bunu iyi biliyorum çünkü bacaklarını gördüm." Daniels hafifçe kıvrandı. "Üstünde bluz vardı. Ama rengini filan hatırlamıyorum." Beyaz etek. Kahverengi örgü bluz ve aynı renk hırka. Kahverengi deri sandaletler. Çorapsız. Önden iliklenen bej rengi dantel sutyen. Aynı renk külot. Endicott eşyalarını toplayıp ağzına kadar dolu çantasına tıkıştırmaya başladı. Smilovv çizdiği taslağı aldı; sonra da Mr. Daniels'in elini sıktı. "Eğer sizinle temasa geçmek istersek Macon'da-ki telefon numaranızı aldık. Umarız bu kadarı yeterli olur. Çok teşekkürler."


"Ben de teşekkür ederim," dedi Steffı. Sonra da adama gülümseyip Smilovv'un peşi sıra kapıya doğru yöneldi. Konuşamayacak halde olan Hammond ise Mr. Daniels'e ba113. 180 şıyla hoşça kalın demekle yetindi. Koridora çıkınca Smilow'la Steffı ressam kadına ağız dolusu teşekkür ettiler. Ardından onbaşı asansöre bindi. Onlar ise kalıp taslağı incelemeye ve birbirlerini kutlamaya başladılar. "Demek esrarlı kadın bu," dedi Smilow. "Pek de bir katile benzemiyor, öyle değil mi?" "Katiller neye benzer?" "Đyi noktaya parmak bastın, Steffı." Kız bir kahkaha attı. "Mr. Daniels'in kadını bize anlatırken karısının ortalıkta olmasını neden istemediğini şimdi daha iyi anlıyorum. Bağırsaklarını bozmuş bile olsa bana kalırsa için için kadını arzulamış olmalı. Baksanıza, en ince ayrıntıyı bile hatırlıyor, sağ gözünün altındaki çil lekesine kadar." "Đtiraf etmelisin ki kadının hatırlanacak bir yüzü var." "Ama iş suçlu olup olmamasına gelince bunun hiçbir önemi yok. Güzel kadınlar da aynı çirkin kadınlar gibi hırsa kapılıp cinayet işleyebilirler. Haksız mıyım, Hammond?" Steffı ona doğru döndü. "Heeey, neyin var senin?" Hissettiği kadar berbat görünüyor olmalıydı. "Kahve kötüy-müş," dedi, elinde sımsıkı tuttuğu boş plastik bardağı ezip bükerken. "Evet, Smilovv, git onu yakala." Steffı tırnağıyla resme vurdu. "Artık yüzünü biliyoruz." "Adını da bilsek iyi olurdu." Dr. Alex Ladd. ön oördüncü Adliye binasının geçici merkezi Kuzey Charleston'daydı. Sanayi mahallesinde yer alan bina iki katlıydı ve hiçbir çekiciliği yoktu. En yakın komşuları bir bakkalla bir pastaneydi. Bu ücra yer şehir merkezindeki eski, görkemli binanın restorasyonu tamamlanıncaya kadar kullanılacaktı. Hugo Kasırgası binayı tamamen tehlikeli ve kullanılamaz hale getirdiğinde, zaten bu konu gündemdeydi. Ama kasırga taşınmayı zorunlu kılmıştı. Adliye, şehir merkezinden arabayla on dakika mesafedeydi. Hammond bu sabahki yolcuğunu bir daha hiç hatırlamayacaktı. Arabasını park edip içeri girdi. Girişteki metal dedektörü çalıştıran nöbetçinin selamına bir robot gibi cevap verdi. Sola dönüp Vilayet Savcılık Ofisi'ne girdi ve hiç yavaşlamadan danışma masasının yanından geçti. Kaba bir ifadeyle masada oturan kıza telefon bağlamamasını söyledi. "Size bir telefon..." "Đşlerle daha sonra ilgileneceğim." Odasının kapısını büyük bir gürültüyle çarptı. Ceketini ve çantasını masasının üzerinde onu bekleyen evrakların üstüne fırlatısı tıktan sonra kendini yüksek arkalıklı deri koltuğa attı ve avuçlarını gözlerine bastırdı. Olacak şey değildi. Rüya görüyor olmalıydı. Az sonra hayret ve dehşet içinde, hızlı hızlı nefes alarak, terden sırılsıklam olmuş çarşaflarının arasında uyanacaktı. Etrafında her gün gördüğü şeyleri görünce kendine gelecek, derin bir uykuya dalmış olduğunu ve bu kâbusun gerçek olmadığını anlayıp bir anda rahatlayıvere-cekti. Ama kâbus gerçekti. Hayal görmüyor, o kâbusu yaşıyordu. Görünüşte imkânsız bile olsa, ressam Dr. Alex Ladd'in resmini çizmişti. Bir cinayet mahallinde göründükten yalnızca birkaç saat sonra onun yatağını paylaşan Dr. Ladd'in resmini. Tesadüf olabilir miydi bu? Pek ihtimal dahilinde değildi. Lute Pettijohn'la bir bağlantısı olmalıydı. Hammond bu bağlantının ne olduğunu öğrenmeyi isteyip istemediğinden emin değildi. Daha doğrusu öğrenmek istemediğinden kesinlikle emindi. Ellerini yüzü boyunca aşağı doğru indirdi, sonra dirseklerini masaya dayayıp boşluğa baktı ve beynindeki karmakarışık düşünceleri bir düzene sokmaya çabaladı.


Her şeyden önce, hiç kuşkusuz, Onbaşı Endicott cumartesi gecesi yattığı kadının yüzünü çizmişti. Onu daha dün gece görmemiş bile olsa yüzünü bu kadar çabuk unutması pek mümkün değildi. Daha ilk gördüğü anda dikkatini çekmişti. Cumartesi gecesinin ilerleyen saatlerini ve pazar sabahının ilk dakikalarını onu inceleyerek, okşayarak, öperek, ona hayran hayran bakarak geçirmişti. "Bu nasıl oldu? " Sağ gözünün altındaki bir noktaya dokundu. "Lekeyi mi söylüyorsun? " "Güzellik işareti gibi. " "Sağ ol. " "Bir şey değil. " "Çocukken ondan nefret ederdim. Đtiraf edeyim ki şimdi bayılıyorum. " "Bunu anlayabiliyorum. Ben de ona bayılabilirim. " Lekeyi bir kez öptü, sonra hafifçe dilinin ucunu değdirerek bir kez daha öptü. "Hıtnm. Çok yazık. " "Yazık olan ne? " "Başka lekem olmaması." Onun yüzünü yakından görmüştü. Ressamın çizdiği eskiz ise iki boyutlu ve siyahbeyazdı. Bu kısıtlama altında resmin, o yüzün arkasındaki kadının ruhunu yakalaması pek olası değildi, ama benzerlik öylesine belirgindi ki cinayet kurbanının kapısının önünde görülen kişinin Dr. Ladd olduğuna hiç şüphe yoktu. Üstelik kısa bir süre sonra savcılık ofisinden birinin, kendisi de o öğleden sonra Pettijohn'un yanında olan Hammond Cross adlı birinin yoluna çıkıvermişti. "Tanrım." Parmaklarını saçlarının arasına sokup başını iki elinin arasında aldı. Üstüne çöken şüphe ve umutsuzluk duygusunun altında adeta ezilmiş gibiydi. Ne halt edecekti? Her şeyden önce, şu an yapmak üzere olduğu gibi, kendini bir çöküntüye kaptırmayacaktı. Ofisten gizlice sıvışmak, Charleston'-dan ayrılmak, eyaletten uzaklaşmak, kaçıp saklanmak, volkanın patlamasını uzaktan seyretmek, böylece kaçınılmaz olarak peşinden gelecek o yakıcı lavlardan kendini kurtarmak kim bilir ne kadar güzel olurdu. Ama onun mayası çok daha sertti, çünkü dünyaya dizginlenmesi zor bir sorumluluk duygusuyla gelmişti ve annesiyle babası bu özelliğinin gelişimine her geçen gün daha da katkıda bulunmuştu. Nasıl bir gün kanatlarının çıkacağını hayal edemiyorsa bu duygudan kaçmayı düşünmesine de imkân yoktu. O nedenle hiçbir şekilde tartışma götürmeyen ikinci bir konuyla yüzleşmeye zorladı kendini: Kadının ona adını söylememiş olması. Oysa oynadıkları aşk oyununun bir parçası sanmıştı bunu. Ona adını sormayı akıl edinceye kadar panayır yerinde bir saatten fazla vakit geçirmişlerdi. O zaman buna çok gülmüşlerdi çünkü iki insanın karşılaştıklarında yaptıkları bu en doğal şey, birbirlerinin isimlerini öğrenme faslı onların aklına bunca zaman sonra gelmişti. ĐSĐ "Đsimlerin pek de bir önemi yok, öyle değil mi? Hele bu kadar hoş bir karşılaşmadan sonra. " Adam aynı fikirdeydi. "Öyle, bir ismin ne önemi var ki? " Sonra da Romeo ve Juliet 'den hatırladığı bir deyişe atıfta bulunmuştu. "Bu iyi işte! Hiç bir yere kaydetmeyi düşündün mü peki? " "Aslına bakarsan düşündüm, ama satacağını sanmam. " O andan sonra bu espri aralarında sürekli tekrar edilegelmişti. O adını sormuş, kadın ise söylememekte ısrar etmişti. Bir ahmak gibi bunun bir fantezi, isimsiz bir yabancıyla oynanan bir seks oyunu olduğunu düşünmüştü. Đsimlerin konmamış olması olayın çekiciliğini artırmış, yaşadıkları maceranın, büyünün ayrılmaz bir parçası olmuştu. Bunda bir şey görmemişti. Asıl can sıkıcı olan ise tüm bu süre zarfında büyük.bir olasılıkla Alex Ladd'in onun ismini biliyor olmasıydı. Onların karşılaşması tesadüf değildi. Kadının dans yerine hemen onun peşi sıra gelmesi rastlantı olamazdı. Karşılaşmaları önceden planlanmıştı. Gecenin geri kalanı ise ya onu zor duruma sokmak ya da onu veya savcılık ofisini tümüyle saf dışı bırakmak için ayarlanmıştı. Bunun ne mertebede olacağını zaman gösterecekti. Ama en ufak mertebe bile onun filizlenmekte olan kariyeri için son derece tehlikeli olabilirdi. Küçücük bir skandal haberi dev bir kaya gibi önünü kesebilirdi. Oysa bu boyutta bir skandal


onun Monroe Mason'un yerine geçme ve Charleston'un en tepedeki hukuk adamı olma umutlarını tümüyle yok etmese bile büyük ölçüde zarara uğ atırdı. Masasının üstüne doğru eğilerek bir kez daha yüzünü ellerinin arasına aldı. Gerçek olamayacak kadar güzel. Basmakalıp ama anlamlı bir özdeyiş. Hukuk fakültesindeyken arkadaşlarıyla birlikte kısa adı Boydbşy, açılımı ise "Bedava öğle yemeği diye bir şey yoktur" olan bir bara giderlerdi. Hayatı boyunca hiç karşılaşmadığı kadar çekici bir kadınla geçirdiği o fantezi gece boynuna bağlanan bir iple bitmekle kalmamış, aynı zamanda o ipin sonunda onun asılacağı bir ilmiğe dönüşme tehlikesi belirmişti. Özenle hazırlanan o tuzağın farkına varmamakla ne büyük bir aptallık etmişti. Ama ne tuhaftır ki onu tuzağa düşüren insanı ya da -eğer kadın Pettijohn'un yardakçısıysa- insanları suçladığından daha çok bu denli acemice davrandığı için kendini suçluyordu. Đki gözü de açık halde tarihin o en eski kapanına kendi ayaklarıyla girmişti. Bir erkeği saf dışı bırakmanın en güvenli yoluydu seks. Tarih, bu yöntemin ne ölçüde yerinde, güvenilir ve etkili olduğuyla ilgili sayısız örnekle doluydu. Kendisinin bu kadar saf olduğunu hiçbir zaman düşünmemişti ama belli ki öyleydi. Saflık bağışlanabilirdi. Ama adalete engel olmanın bağışlanabilir bir tarafı yoktu. Peki o zaman neden Steffi'yle Smilovv'a hemen eskizdeki kadını tanıdığını itiraf etmemişti ki? Çünkü tamamen suçsuz olabilirdi. Belki de şu Daniels denen adam yanılıyordu. Gerçekten de Alex Ladd'i otelde gördüyse bunun zamanlaması çok önemliydi. Hammond adeta dakikası dakikasına kadının panayıra geldiği saati hatırlıyordu. Oraya kadar kat etmesi gereken mesafeyi ve trafik sıkışıklığını da göz önüne aldığında otelden kaçta ayrılmış olması gerekirdi? Kafasından hızlı bir hesap yaptı. Diyelim, saat beş buçuktan sonra. Eğer adli tabip ölüm saatinin bundan daha sonra olduğunu söylerse onun katil olması mümkün değildi. Đyi fikir yürütüyorsun, Hammond. Kafan çalışmaya başladı bakıyorum. Muhteşem bir mantık. Ama işin aslı, eskizdeki kadının Alex Ladd olduğunu söylemek o sırada aklına hiç gelmemişti. Daha çizime baktığı, kim olduğunu su götürmez bir biçimde anladığı ve yüreğinin durduğu o anda adını açık etmeyeceğini de yine su götürmez bir şekilde anlamıştı. Ressamın çizdiği taslağı görüp yastığındaki yüzü hatırladığında seçeneklerini ölçüp biçmemiş, sessiz kalmanın artılarını eksile131 rini tartmamıştı. Dudakları kendiliğinden mühürlenmişti. En azından şimdilik onun kimliğini gizli tutacaktı. Bu şekilde şu ana dek savunuculuğunu yaptığı tüm etik kurallarını da bilerek çiğnemiş olacaktı. Sessiz kalması, uyacağına yemin ettiği yasaları kasten çiğnemesi, bir cinayet soruşturmasını bilerek engellemeye çalışması anlamına geliyordu. Bunun sonuçlarının ne olacağını ise tahmin bile edemiyordu. Ama ne olursa olsun onu Smilow'la Steffı'nin eline teslim etmeyecekti. Ofis kapısı, hızla vurulduğundan bir milisaniye sonra açıldı. Rahatsız edilmemesi için özellikle uyarmışken içeri girmeye kal- kıstığı için sekreterini tam haşlamaya hazırlanıyordu ki sözleri ağzında kalıverdi. "Günaydın, Hammond." Allah kahretsin. Bir bu eksikti. Babasıyla her karşılaşmasında olduğu gibi Hammond adeta uçuş öncesi telaşına kapıldı. Nasıl görünüyordu? Tüm sistemler ve parçalar ideal çalışma koşullarında mıydı? Acil önlem alınması gereken herhangi bir arıza mevcut muydu? Yoklamayı atlatabilmiş miydi? Đnşallah bu sabah babası onu çok dikkatle incele-mezdi. "Merhaba, baba." Ayağa kalktı ve resmi bir şekilde babasıyla el sıkıştı. Eski günlerde Preston Cross onu kucaklamış olsa bile, o zamanlar çok küçük olduğu için bunu hatırlamıyordu. Babasının ceketini alıp duvardaki bir askıya astı, çantasını yere koydu ve babasını sıkışık odadaki tek boş sandalyeye oturttu. Preston Cross oğluna göre çok daha kısa boylu ve tıknazdı. Ama görüntüsündeki bu zaaf kalabalık içinde olsun, teke tek olsun, insanlar üzerinde uyandırdığı etkiyi azaltmazdı. Sağlıklı bir görünüme sahip olan cildi tenis, golf, yelken


gibi açık hava sporları sayesinde hep güneş yanığı olurdu. Elli yaşına geldiğinde, saçlarının bütün telleri sanki bir emir almışçasına hep birlikte ağarmıştı. Đstediği saygıyı görmesini sağlayan bir aksesuar gibi taşırdı onları. Tek bir gün bile hastalanmamıştı ve sağlık bozukluğunu bir zayıflık işareti olarak algıladığından hasta insanlardan nefret ederdi. Yaklaşık on yıl önce sigarayı bırakmıştı ama puro içmeye devam ediyordu. Günde en az üç bardak burbon içerdi. Akşam yemeklerinde şarap içmemeyi dine karşı bir saygısızlık sayardı. Yatmadan hemen önce ise mutlaka bir kadeh konyak içerdi. Bu zaaflara karşın yine de çok sağlıklıydı. Altmış beş yaşında olmasına karşın kendisinin yarı yaşındaki birçok insandan daha güçlü ve daha formdaydı. Ama ona bu güçlü havayı veren yalnızca o etkileyici fiziksel görünümü değildi. Aynı zamanda çok dinamik bir kişiliği vardı. Sahip olduğu görünümü bir silah olarak kullanırdı. Genelde özgüveni tam olan er-keklerin gözlerini korkuturdu. Kadınlar ise ona hayrandı. Gerek mesleki yaşamında, gerekse de özel hayatında kimse onu eleştirmeye ya da onunla zıtlaşmaya kalkmazdı. Otuz yıl kadar önce bir sürü küçük tıbbi sigorta şirketini tek bir şirket altında birleştirmişti. Bugün ise şirketin tüm eyalette yirmi bir şubesi vardı. Kendisi resmen yarı emekliydi. Bununla birlikte hâlâ şirketin yönetim kurulu başkanıydı ve bu yalnızca isimde kalan bir şey de değildi. Kalem fiyatına kadar hâlâ her şeyi kontrolü altında tutardı. Gözünden hiçbir şey kaçmazdı. Birçok yönetim kurulunun ve komitenin üyesiydi. O ve Mrs. Cross tüm önemli davetlerin listesinde yer alırlardı. Birleşik Dev-letler'in güneydoğusundaki bütün önemli insanları tanırdı. Preston Cross'un bağlantıları mükemmeldi. Hammond babasını sevmeyi, ona hayran olmayı, saygı duymayı arzulayadursun, Preston'un Allah vergisi yeteneklerini Allah'ın hoşlanmadığı işleri yapmak için sonuna dek kullandığını da bilirdi. Preston habersiz ziyaretine, "Duyar duymaz geldim," diyerek başladı. Bu sözler daha çok bir taziyet mesajının girizgâhı gibiydi. Hammond sırtının ürperdiğini hissetti. Nasıl olur da babası Alex 188 Ladd'le olan kaçamağından bu kadar çabuk haberdar olabilirdi? ' "Ne duydun?" "Lute Pettijohn'un cinayet davasına senin bakacağını." Hâmmond rahatladığını belli etmemeye çalıştı. "'Doğru." "Böyle güzel haberleri doğrudan senden duymak çok daha iyi olurdu, Hammond." "Kasten yapmadım, baba. Mason'la daha dün gece konuştum." Babası Hammond'un açıklamasına aldırış etmeksizin devam etti. "Oysa ben haberi bu sabah Mason'la kahvaltı eden bir arkadaştan aldım. Daha sonra kulüpte de öylesine tekrar ettiğinde doğal olarak benim bildiğimi varsaymış. Bilmiyor olmaktan utanç duydum." "Cumartesi kulübeme gitmiştim. Pettijohn'un öldürüldüğünü dün akşam döndüğümde öğrendim. O andan itibaren de her şey öyle hızlı gelişti ki bir türlü kendimi toparlayamadım." Daha hafif bir şekilde ifade edemezdi herhalde. Preston bıçak gibi ütülü pantolonunun üstündeki görünmez bir ipliği eliyle silkeledi. "Eminim bunun senin için ne denli inanılmaz bir fırsat olduğunu takdir ediyorsundur." "Evet, efendim." "Duruşma çok ses getirecektir." "Bunun farkındayım." "Burtu iyi kullanmalısın, Hammond." Preston, günahkârların üstüne ateşler yağdıran bir din adamının heyecanıyla elini kaldırdı ve sanki bir avuç radyo dalgasını yakalarcasına yumruğunu sıktı. "Medyayı kullan. Đsminin her gün çıkmasını sağla. Seçmenler senin kim olduğunu öğrensinler. Kendi kendinin tanıtımı. Đşte anahtar kelime bu." "Asıl anahtar kelime davanın sonunda bir mahkumiyet kararı çıkartmak," diye karşılık verdi Hammond. "Đnşallah mahkemedeki performansım yeterli olur da medya yutturmacasına gerek kalmaz." Preston Cross aynı fikirde değilmiş gibi sabırsız bir ifadeyle elini salladı. "Đnsanlar senin davayı nasıl ele aldığınla ilgilenmez, Hammond. Katilin ömür boyu hapis cezası almasını ya da idam edilmesini ya da beraat etmesini kim takar?"


"Ben takarım," dedi Hammond hararetle. "Toplumun da takması gerekir." "Belki bir zamanlar savcıların nasıl performans gösterdiklerine bakılırdı. Ama şimdi halk televizyondaki performanslarıyla ilgileniyor." Preston bir kahkaha attı. "Bir kamuoyu yoklaması yapılacak olsa, insanların bir vilayet savcının ne iş yaptığı sorusuna doğru cevap verip veremeyeceklerinden emin değilim." "Ama o aynı insanlar suç istatistikleri karşısında çılgına dönü.„. yorlar." "Bu iyi işte. Bundan yararlan," diye bağırdı Preston. "Güzel bir konuşma yaparsan insanlar sakinleşir." Sandalyesinde daha bir rahat oturdu. "Gazetecilerle arkadaş gibi konuş, Hammond ve onlarla ilişkileri iyi götür. Her istediklerinde onlara bir demeç ver. Zırva bile olsa küçücük bir şeyin ne kadar işe yaradığını göreceksin. Sana arka çıkmaya başlayacaklar." Durup göz kırptı. "Önce kendini seçtir, sonra yüreğinin peşinden gidebilirsin." "Ya seçilemezsem ne olur?" "Seni ne durdurabilir ki?" "Speckle Adası." Hammond bir el bombası fırlatmıştı ama Preston gözünü bile kırpmadı. "O da nedir?" Hammond hissettiği tiksintiyi saklamaya gerek bile duymadı. "Çok iyisin, baba. Çok çok iyisin. Đstediğin kadar inkâr edebilirsin ama ben yalan söylediğini biliyorum." "Benimle konuşurken ağzından çıkanı kulağın duysun, Hammond." "Ağzımdan çıkanı kulağım mı duysun?" Hammond öfkeyle yerinden fırladı ve ellerini cebine soktu. "Ben artık çocuk değilim, Peder Bey. Vilayet savaşıyım. Sen de bir düzenbazsın." Bir anda Preston'un yüzündeki kılcal damarlara kan hücum etti. "Tamam, çok zekisin. Ne bildiğini sanıyorsun?" ''Eğer Dedektif Smilovv ya da başka biri adının Speckle Adası projesine karıştığını öğrenirse, bunun sana iyi bir cezaya, belki de hapse girmene mal olacağını, benim de meslek hayatımın sonunu getireceğini biliyorum. Tabii kendi babamı yargılamak durumunda kalmazsam. Nereden bakarsan bak, Pettijohn'la olan ortaklığın beni çok zor duruma soktu." "Sakin ol, Hammond. Endişelenmeni gerektirecek bir şey yok. Ben Speckle Adası işinin dışındayım." Hammond ona inanıp inanmayacağını bilmiyordu. Babasının yüzünde taviz vermeyen, sakin bir ifade vardı ve hiçbir sahtekârlık belirtisi okunmuyordu. Bu konuda gerçekten çok yetenekliydi. "Ne zamandan beri?" diye sordu. "Haftalar öncesinden." "Pettijohn bunu bilmiyordu." "Tabii ki biliyordu. Ayrılmamla ilgili olarak benimle konuşmaya çalıştı. Ama ben çıktım ve paramı da geri aldım. O da bok gibi kaldı." Hammond yüzünün utançtan kızarmaya başladığını hissetti. Cumartesi öğleden sonra Pettijohn, Preston'un Speckle Adası işine boğazına kadar girdiğini söylemişti. Ona, üzerlerinde babasının imzasının kolaylıkla tanınabileceği imzalı belgeler göstermişti. Pettijohn onunla oyun oynamış olabilir miydi? "Birinizden biriniz yalan söylüyor." "Ne zaman Lute'la sırlarınızı paylaştınız?" diye sordu Preston. Hammond bu soruyu duymazlıktan geldi. "Ortaklıktan ayrıldığında, hisseni kâr karşılığı mı sattın?" "Aksini yapsaydım iyi bir iş olmazdı. Đhaleye girmek ve benim payımın karşılığını ödemek isteyen bir başka alıcı vardı." Acı kahve Hammond'un midesinde çalkalanıyordu. "Şu an için ayrılmış olup olmamanın bir önemi yok. Bu projeye girdiğine göre bulaşmışsın demektir. Dolayısıyla, ben de bulaşmış sayılırım." "Bu işi çok büyütüyorsun, Hammond." "Eğer insanlar bunu öğrenirse..." "Öğrenmezler." "Öğrenebilirler." Preston omuzlarını silkti. "O zaman ben de gerçeği söylerim." "Hangi gerçeği?" "Lute'un orada ne yaptığından haberim olmadığı gerçeğini. Bunu anlayınca, onaylamadığımı ve ayrıldığımı." "Hesabını iyi yapmışsın."


"Öyle, yaptım. Hep yaparım zaten." Hammond gözlerini dikip babasına baktı. Preston -kelimenin tam anlamıyla- kanıt göstermesi için ona meydan okuyordu adeta. Ama Hammond bunun b^oşa çaba olacağının farkındaydı. Büyük bir olasılıkla Pettijohn da Preston'un işini sağlam kazığa bağladığını biliyordu. Hammond'u kullanmak için Preston'un Speckle Adası projesiyle olan geçici bağlantısından faydalanmak istemişti. "Sana nasihatim, Hammond," diyordu Preston, "tüm bunlardan yararlı bir ders çıkarman. Kendine emin bir çıkış kapısı bıraktığın sürece hemen her durumdan yakayı sıyırtabilirsin." "Tek oğluna vereceğin öğüt bu mu? Dürüstlüğü bilmem ne yap!" "Kuralları ben koymadım," diye bağırdı babası. "Sen de onlardan hoşlanmayabilirsin." Koltuğunda öne doğru eğildi ve işaret parmağıyla havayı keserek tane tane konuşmaya başladı. "Ama kurallara uymak zorundasın, yoksa beş para etmez heriflerin ayaklarının altında ezilir gidersin." Bu sahne hiç de yabancı değildi. Daha önce de binlerce kez oynamışlardı. Hammond babasının yanılmazlığını sorgulayacak, kimi ilkelerini tartışma konusu yapacak kadar büyüdüğünde birbirleriyle ters düştükleri kısa sürede belli olmuştu. Kumun üzerine bir çizgi çekilmişti. Bunlar ikisinin de kazanamayacağı türden tartışmalardı çünkü ikisi de geriye bir adım bile atmaya yanaşmazdı. 12L 1 Babasının, Pettijohn'un bugüne kadar çevirdiği en kirli dolaplardan biriyle olan bağlantısının yazılı kanıtını gördüğünde Ham-mond onunla aralarında ne büyük görüş farkları olduğunu daha iyi anlamıştı. Bir an için bile Preston'un o adada neler döndüğünden haberi olmadığına inanmamıştı. Ayrılma kararı verdiğinde de vicdanının bunda herhangi bir katkısı yoktu. Yalnızca yaptığı yatırımın kâr getirmesi için bir fırsat doğmasını beklemişti. Hammond aralarındaki uçurumun giderek açıldığını görüyor ve kapatmanın bir yolunun bulunmadığını fark ediyordu. "Beş dakika sonra bir toplantım var," diye yalan attı, masanın etrafından dönerek. "Anneme selam söyle. Bugün bir ara onu ara- maya çalışırım." "Birkaç arkadaşıyla bugün öğleden sonra Davee'ye gidecek." "Eminim Davee buna sevinecektir," dedi Hammond. Bir yandan da Davee'nin, başsağlığı dilemekten çok merak nedeniyle eve üşüşecek insanlarla ilgili söylediklerini düşünüyordu. Preston tam kapıdan çıkarken geri döndü. "Sen avukatlık firmasından ayrıldığında neler hissettiğimi hiçbir zaman gizlemedim." "Hayır, efendim, gizlemediniz. Bunun yanlış bir karar olduğunu düşündüğünüzü yeterince belli ettiniz," dedi Hammond, soğuk bir ifadeyle. "Ama ben kararımda ısrarlıyım. Buradaki işimi seviyorum. Üstelik bu işi iyi yapıyorum." "Hocan Monroe Mason olunca iyi iş çıkardın. Gerçekten çok iyi." "Sağ ol." Bu iltifat bile Hammond'u yumuşatmaya yetmemişti çünkü artık babasının görüşlerine değer vermiyordu. Ayrıca, Preston'un övgüleri hiçbir zaman tek gelmezdi. "Tüm bu AA 'lar çok güzel duruyor, Hammond. Ama kimyadan aldığın şu BB kabul edilir gibi değil. " "Bu üçlüde yaptığın atışlar sayesinde oyun kazanıldı. Ama fark yapamamış olmanız çok kötü. Yoksa müthiş olacaktı!" "Hukuk fakültesinde ikinci mi oldun? Bu harika, oğlum. Ama tabii birinci olmak kadar iyi değil. " Çocukluğundan beri bu hiç değişmemişti. Bu sabah da babası yine geleneği bozmuyordu. "Şimdi önünde verdiğin kararı anlamlı kılmak için bir şans var, Hammond. Çok prestijli bir avukatlık bürosunun ortağı olma fırsatını teptin ve devlet memuriyetine girdin. Eğer kendin patron olsaydın çok daha iyi olurdu." Sahte bir sevgi gösterisiyle elini bir çimento çuvalı gibi Hammond'un omzuna koydu. Az önceki tartışmalarını çoktan unutmuş ya da aldırmamaya karar vermiş gibiydi. "Bu dava kendini kanıtlaman için bir fırsat, oğlum. Pettijohn cinayeti savcılık ofisine girebilmen için açık bir davetiye." "Ya senin yaptıkların bu şansı kaçırmama sebep olursa, ne olacak, Peder Bey?"


Preston belirgin bir sabırsızlıkla, "Böyle bir şey olmayacak," dedi. "Ama olursa, benim yükselmemle ilgili beslediğin hırsı da düşünürsek, bu, kaderin çok zalim bir cilvesi olur, öyle değil mi?" Dr. Ladd pazartesileri hasta bakmazdı. O günü büro işleri ve özel işleriyle uğraşmaya ayırırdı. Ama bugün özel bir pazartesiydi. Bugün Bobby Trimble'a borcunu ödeyecek ve inşallah bir ömür boyu onu başından defedecekti. Önceki gece yaptıkları pazarlık bu şekildeydi. Ona istediğini verecek, o da ortadan kaybolacaktı. Bununla birlikte deneyimleri ona Bobby'nin verdiği sözlerin hiçbir anlamının olmadığını göstermişti. Muayenehanesinin kapısını açarken acaba gelecekte kaç kez daha kasasından nakit para çekmek zorunda kalacağını düşündü. Hayatının geri kalanı boyunca mı? Bu çok iç karartıcı ama aynı zamanda mantıklı bir olasılıktı. Bobby onu bir kere bulduğuna göre rahat bırakması pek mümkün gibi görünmüyordu. Đyi döşenmiş muayenehanesi ona, eğer Bobby onu ele verirse neleri yitireceğini hatırlattı. Hastalarının rahatını ön planda tuttuğundan gösterişsiz ama pahalı mobilyalar seçmişti. Evin diğer odaları gibi burası da birkaç antika parçanın ilavesiyle geleneksel tarzın bir karışımı olarak döşenmişti. Yerdeki Şark halısı ayak seslerini engelliyordu. Alt kattaki üstü kapalı verandaya ve onun ilerisindeki duvarla çevrili bahçeye bakan pencerelerden içeri güneş ışığı giriyordu. Bahçe dört mevsim boyunca hep bakımlıydı. Charleston'un yarı tropik ikliminde serpilip büyüyen bitkiler ve çiçekler göğe yükseliyordu. Nemin de katkısıyla ekili tarhların içinde bir renk cümbüşü yaratıyorlardı. Yeni restore edilmiş ve her türlü konfora sahip böyle bir ev bulması şans olmuştu. Birkaç ufak tefek rötuşla binayı kendine ait bir yer haline getirmişti. Öndeki köşe oda bir zamanlar tek evin misafir odası olarak hizmet görmüştü. Eskiden yemek odası olarak kullanılan bitişik oda ise şimdi onun oturma odasıydı. Misafir ağırlamak söz konusu olduğunda konuklarını dışarı götürürdü. Evdeyken yemeklerini birinci katta arka tarafta bulunan mutfakta yerdi. Üst katta iki geniş yatak odası vardı. Evin tüm odaları iki gölgeli verandadan birine açılırdı. Bahçeyi çevreleyen yasemin kaplı duvar ise mahremiyetini sağlardı. Alex duvara gömülü kasayı gizleyen çerçeveli resmi yana itti. Becerikli bir şekilde şifreyi girdi, kilidin çalıştığını duyunca da kolu aşağı indirip ağır kapağı açtı. Kasanın içine değerlerine göre gruplanıp bantlanmış deste deste nakit para vardı. Đlk yıllarda yoksulluğu, hatta açlığı tattığından elinin altında hep nakit para tutardı. Bu, çocukça ve mantıksız bir alışkanlıktı ama nereden kaynaklandığını düşündüğünde kendini hoş görüyordu. Parayı faiz getirmeden bir kasada tutmanın ekonomik anlamda bir mantığı yoktu. Ama acil bir durum çıktığında orada, elinin altında olduğunu bilmek ona bir tür güven hissi veriyordu. Aynı şu anda olduğu gibi. Anlaştıkları miktarı saydı ve parayı fermuarlı bir çantaya koydu. Taşıdığı anlamdan ötürü olsa gerek çanta inanılmaz derecede ağır göründü gözüne. Bobby Trimble'a duyduğu nefret öylesine şiddetliydi ki bu, onu korkutuyordu. Ona vereceği parada gözü yoktu. Onu bir daha görmemesini sağlayacak olsa çok daha fazlasını bile verebilirdi. Verdiği paraya acımıyor ama Bobby'nin kendine kurduğu hayatın içine bir davetsiz misafir olarak girmiş olmasına yanıyordu. Đki hafta önce sanki bir anda yoktan varolmuştu. Kendini bekleyenlerden habersiz olarak çalan kapıyı pür neşe açmış ve eşikte onu görmüştü. Bir an için onu tanımamıştı. Değişim hayret vericiydi. Cafcaflı eski elbiselerin yerini cafcaflı, pahalı son moda giysiler almıştı. Şakaklarına düşen kırlar başka bir erkekte olsa onu farklı kılabilirdi. Ama sanki gençlik serseriliği olgunlaşıp kusursuz bir fenalığa dönüşmüş gibi Bobby'nin daha meymenetsiz bir görüntü almasını sağlamıştı. Ama o alaylı gülümsemesi hiç değişmemişti. Yıllardır hafızasından atmak için çabaladığı muzaffer, sinsi, imalı bir gülümsemeydi o. Sayısız terapi seansı ve akıttığı gözyaşı selleri ondan kurtulmasını sağlamayınca defolup gitmesi için Tanrı'ya yalvarmıştı. Şimdilerde, seyrek de olsa, kötü bir rüya sırasında tekrar


su yüzüne çıkar, o zamanlarda da kan ter içinde ve korkudan titreyerek uyanırdı. Çünkü o gülümseme Bobby'nin onun üzerinde kurduğu hakimiyetin bir göstergesiydi. "Bobby." Sesi aynı bir matem çanı boğuk çıkmıştı. Durup dururken bir kez daha ortaya çıkması ancak bir felaket habercisi olabilirdi, özellikle de görünümündeki değişikliklerin temsil ettiği tehlikeyi daha bir belirginleştirdiği düşünüldüğünde. "Beni gördüğüne memnun olmuş gibi durmuyorsun." "Beni nasıl buldun?" "Pek kolay olmadı." Sesi de değişmişti. Genizden gelmeyen, daha yumuşak, daha rafine bir sesle konuşuyordu. "Bilmesem bunca yıldır benden saklandığını düşünürdüm. Aslına bakarsan kapına gelmeme büyük bir şans neden oldu. Kaderin bir cilvesi." Ona inanıp inanmayacağını bilmiyordu. Kader ona bu zalim oyunu oynamış olabilirdi. Öte yandan Bobby becerikli biriydi. Bıkıp usanmadan yıllardır onun izini sürüyor olabilirdi. Her neyse, bunun hiçbir önemi yoktu. Şu anda karşısındaydı ve o en kötü anılarını, en karanlık rüyalarını zihninde gömdüğü derinliklerden çıkartıyordu. "Seninle hiçbir şey yapmak istemiyorum." Ellerini kalbinin üstüne koyup sanki söyledikleri onu yaralamış gibi bir tavır takınmıştı. "Birbirimiz için bunca anlam taşıyor olmamıza rağmen mi?" "Birbirimiz için bunca anlam taşıyor olmamızdan." Alex'i çocukluğuna göre daha kontrollü, kendinden daha emin görmek Bobby'yi öfkelendirmişti. "Gerçekten geçmiş deneyimlerimizi karşılaştırmaya mı başlamak istiyorsun? Kimin başına ne geldi diye sidik yarışı mı yapmak istiyorsun? Hatırla, tek ben..." "Ne istiyorsun? Paradan başka. Para istediğini biliyorum." "Hemen sonuca varma, Dr. Ladd. Hayatta başarılı olan tek kişi sen değilsin. Son görüşmemizden bu yana ben de zenginleştim." Gece kulübündeki işinden söz edip böbürlenmişti. Cock'n-'Bull'da geçirdiği şaşaalı günlerle ilgili anlattıklarına bir süre katlandıktan sonra Alex, "On beş dakika sonra bir hastam gelecek," demişti. Bu tekrar buluşmanın bir an önce sona ereceğini umuyordu. Oysa Bobby bombayı patlatmak üzereydi. Aynı koz asını oynar gibi büyük bir gururla onu Charleston'a getiren projeyi açıklamıştı. En ufak bir tereddüde yer vermeyecek şekilde kararlı görünüyordu. Bakışlarında deli gibi bir ifade vardı. Alex de bunu söylemişti. "Dikkatli ol, Alex," demişti Bobby, insanın kanını donduran bir yumuşaklıkla. "Artık eskisi gibi iyi biri değilim. Ayrıca çok daha akıllıyım." Alex korkmamaya çalışarak, "O zaman bana ihtiyacın yok," demişti. Ama Bobby'nin planı onu da içeriyordu. "Aslına bakarsan bu işin başarısının anahtarı sensin." Ondan ne yapmasını istediğini söylediğinde Alex, "Sen hayal görüyor olmalısın, Bobby," demişti. "Sana vakit ayıracağımı sanıyorsan çok kötü yanılıyorsun. Defol git ve geri gelme." Ama Bobby geri gelmişti. Ertesi gün. Ondan bir gün sonra. Bir hafta boyunca ısrarını sürdürmüş, saat başı kapısını çalmış, hasta görüşmelerini yarıda kesmiş, telesekreterine tehdit dozu giderek artan mesajlar bırakmıştı. Hep olduğu biçimde bir asalak gibi hayatına yapışmıştı. Sonunda Alex onunla buluşmaya razı olmuştu. Ama tam pes ettiğini düşünürken ortaklığı kabul etmediğini duyunca Bobby'-nin keyfi bir anda büyük bir hiddete dönüşmüştü. "Üzerine biraz cila çekmiş olabilirsin, Bobby. Biraz kibarlaşmış olabilirsin. Ama aslında değişmemişsin. Üç kuruş para için sokaklarda sürttüğün günlerden hiç farkın yok. Đnce yaldızın yüzeyini hafifçe kazı, altındaki pislik aynı." Gerçeği duymaktan deliye dönen Bobby, Alex'in duvara asılı diplomalarından birini kaptığı gibi yere fırlatmış; çerçeve paramparça olurken cam da kırılmıştı. "Dinle beni," demişti, Alex'in çok daha iyi hatırladığı bir ses tonuyla. "Bir kez daha düşünsen ve bana bu küçük iyiliği yapsan, iyi olur. Yoksa hayatının içine bir güzel ederim. Bir güzel."


O zaman Alex onun artık eskisi gibi bir sokak serserisi olmadığını fark etmişti. Yalnızca zarar vermekle kalmayıp hayatını bile mahvedebilirdi. O yüzden bu gülünç planda üstüne düşen küçük rolü oynamaya razı olmuştu. Çünkü bir yandan da planı çökertecek bir yol gelmişti aklına. Ama Bobby'nin diğer tüm planları gibi işler ters gitmişti. Felaket ters. 198 Kendi planını uygulamaya koyamamıştı. Şimdi de Bobby'yle olan ilişkisini kesmesi zorunlu hale gelmişti. Konu istediği parayı ödemekse, yaptıkları anlaşma ortaya çıkarsa yitireceklerinin büyüklüğü karşısında bu yalnızca ufacık bir fedakârlıktı. Verdiği kararın doğruluğundan emin bir şekilde kasayı kapadı, resmi tekrar eski yerine çekti ve kapıyı kilitleyip muayenehaneden çıktı. Aynı anda kapının zili çaldı. Bobby tam vaktinde gelmişti. Fermuarlı çantayı holdeki masanın üstünde duran vazonun arkasına sakladı, verandaya çıktı ve kapıyı açtı. Ama eşikte duran Bobby değildi. Solgun bakışlı, gülümseme-yen, ince dudaklı bir adamın iki yanında iki üniformalı polis duruyordu. Neden geldiklerini bildiğinden Alex'in kalbi küt küt atmaya başladı. Bir kez daha yaşamı bir kaosa sürüklenmek üzereydi. Sıkıntısını gizlemek için hoş bir şekilde gülümsedi. "Size yardım edebilir miyim?" "Siz Dr. Ladd misiniz?" "Evet." "Ben Charleston Emniyeti Cinayet Masası dedektiflerinden Rory Smilovv. Sizinle Lute Pettijohn cinayetiyle ilgili olarak konuşmak istiyorum." "Lute Pettijohn mu? Bilmem..." "Öldürüldüğü gün öğleden sonra oteldeki odasının kapısında görülmüşsünüz, Dr. Ladd. O yüzden lütfen neden bahsettiğimi bilmediğinizi öne sürerek benim zamanımı almayın." Alex'le Dedektif Smilow birbirlerini tartarak bakıştılar. Sonunda pes eden Alex oldu. Kenara çekildi. "Đçeri gelin." "Aslında ben sizin bizimle geleceğinizi umuyordum." Alex, ağzı kupkuru olmasına rağmen yutkundu. "Avukatımı aramak isterdim." "Buna gerek yok. Bu bir tutuklama değil." Alex karşısında ifadesiz bir yüzle durmakta olan polislere dik dik baktı. Smilow'un dudakları alaycı bir gülümsemeyle kıvrıldı. "Yanınızda bir avukat olmaksızın sorgulanmayı gönül rızasıyla kabul etmeniz herhangi kötü bir şey yapmadığınıza beni çok daha fazla inandıracaktır." "Buna bir an için bile inanmam, Dedektif Smilow." Alex bir puan kazanmıştı. Açık sözlülüğü Smilow'u şaşırtmışa benziyordu. "Avukatıma haber verir vermez sizinle gelmekten büyük mutluluk duyacağım." 799 200 On CBeşinci J3öfüm Rory Smilovv masasının köşesine oturdu. Onun masası Emniyet Müdürlüğü'ndeki diğer masalar gibi darmadağınık değildi. Dosyalar ve evraklar gayet düzgün bir şekilde dizilmişti. Daha bu sabah cilaladığı bağcıktı ayakkabıları lambanın ışığını yansıtıyordu. Elbisesinin ceketi üzerindeydi. Alex Ladd usturuplu bir biçimde bacak bacak üstüne atmış, ellerini kucağında kenetlenmiş oturuyordu. Smilovv, en azından görüntü itibariyle bir cinayet masası dedektifinin odasına uygun düşmeyen biri olarak Alex'in oldukça sakin göründüğünü düşündü. Yarım saattir avukatının gelmesini bekliyorlardı. Avukat Alex'-le burada buluşmak üzere anlaşmıştı. Kadın uzayıp giden bu sessizlikten ve Smilovv'un onu büyük bir dikkatle süzüyor olmasından huzursuzluk duysa bile bunu belli etmiyordu. Sinirli ya da korkııyormuş gibi bir hali yoktu; yalnızca bu sıkıntılı durumu gönülsüzce de olsa hoşgörüyle karşılıyormuş gibi duruyordu. Avukat Frank Perkins yüzünde mahcup bir ifadeyle, yanakları al al, apar topar geldi. Ayağındaki mokasenler dışında, üstünde golf kıyafeti vardı. "Affedersin, Alex. Mesajını aldığımda tam onuncu delikteydim. Mümkün olduğunca çabuk geldim. Neler oluyor, Smilovv?"


Perkins'in mükemmel bir şöhreti ve harika bir sicili vardı. Bunun ötesinde, sarsılmaz bir dürüstlüğe sahip son derece saygın bir insan olarak bilinirdi. Smilovv avukatın geçmişte Alex Ladd'e hangi kapsamda yardımı dokunmuş olabileceğini merak ettiğinden ilk olarak bunu sordu. "Yersiz bir soru," diye cevap verdi Perkins, "ama eğer Alex-'in bir itirazı yoksa cevaplamamda bir sakınca yok." "Lütfen," dedi Alex. "Şu ana kadar birbirimizin dostuyduk. Birkaç yıl önce eşim Maggie'yle birlikte Spolet© Komitesi'nde çalışırlarken tanışmıştık," diye açıkladı Perkins, Charleston'un meşhur sanat festivaline atıfta bulunarak. "O halde, bildiğiniz kadarıyla, Dr. Ladd daha önce hiçbir soruşturma geçirmedi, öyle mi?" "Sadede gelin, Smilovv." Perkins'in ses tonu savcıların neden onu mahkeme salonunda zor bir rakip olarak gördüklerini açıkça kanıtlıyordu. "Dr. Ladd'i Lute Pettijohn cinayetiyle ilgili olarak sorgulamak istiyorum." Perkins'in ağzı şaşkınlıkla açıldı. Sanki fıkranın son cümlesini bekliyor gibi ağzı açık onlara bakıyordu. "Şaka yapıyor olmalısınız." "Ne yazık ki hayır, şaka yapmıyor," dedi Alex. "Geldiğin için sağ ol, Frank. Golf oyununu yarıda kestiğim için üzgünüm. Kazanıyor muydun bari?" "Ya, evet, evet," diye yanıt verdi Perkins, dalgın bir ifadeyle. Hâlâ Smilovv'un söylediklerini sindirmeye çalışıyor gibiydi. "O zaman iki misli üzüldüm." Sonra da Smilovv'a bakarak, "Bütün bunlar çok gülünç," dedi Alex. "Zaman kaybı. Bir an evvel bitirmek ve buradan çıkıp gitmek istiyorum." 2ÛL 201 Sanki devam etmesine müsaade veriyormuş gibi bir havayla | Smilovv'a dönüp başını salladı. Smilow masasına yaslandı, önündeki teybin düğmesine bastı, sonra da isimlerini, saati ve tarihi söyledi. "Dr. Ladd, East Park Street'teki bir otopark görevlisi polis ressamının çizdiği eskize bakarak sizi teşhis etti. Otoparkın otomatik bilet sistemi olmadığı için gelen her arabanın plakasını ve giriş saatini yazarak kaydını tutuyormuş." Ama Smilovv için işin kötü yanı otoparkta arabaların çıkış saatlerinin kaydının tutulmamasıydı. Ücret giriş saatine göre hesaplanıyordu. Đki saatin altındaki park süreleri için ücret beş dolardı. Đlave para ancak ilk yüz yirmi dakikalık süreden sonra işlemeye başlıyordu. Alınan ücret kaydediliyordu ama çıkış saati belli olmuyordu. "Sizi aracınızın plakasından bulduk. Cumartesi öğleden sonra arabanızı o otoparka yaklaşık iki saatliğine bırakmışsınız." Gayet dikkatli bir şekilde dinlemekte olan Perkins bir kahkaha attı. "Yani korkunç keşfiniz bu, öyle mi? Bu davada kaydettiğiniz en büyük ilerleme bu mu?" "Bu daha başlangıç." "Oldukça yavaş bir başlangıç. Otopark hikâyesi nasıl olup da Dr. Ladd'i cinayetle ilişkili hale getiriyor?" "Bahşiş vermiştim..." Perkins dikkatli olması için elini kaldırdıysa da Alex indirmesini işaret etti. "Tamam, Frank. Otoparktaki çocuğa bozuğum olmadığı için on dolar vermiştim. Bu da beş dolar bahşiş anlamına geliyor. Eminim beni bu yüzden hatırlamış ve ressama tanımımı vermiştir." "Sizin tanımınızı bize otoparktaki çocuk vermedi," dedi Smi-low. "Bilgiyi Georgia, Macon'dan gelen Mr. Daniels'dan aldık. Charles Towne Plaza'daki odası, Lute Pettijohn'un cumartesi öğleden sonra kısa bir süre için kullandığı süitle aynı koridorday-mış. Onu tanıyor muydunuz?" "Cevap vermek zorunda değilsin, Alex," dedi avukat. "Aslına bakarsan, baş başa konuşma fırsatını elde edinceye kadar sana hiçbir şey söylememeni öneririm." "Tamam, tamam," dedi AIex, bu sefer hafifçe gülümseyerek. Sonra Smilovv'a dönerek, "Georgia, Macon'dan gelen Mr. Daniels diye birini hiç duymadım." Yalnızca soğukkanlı değil, aynı zamanda çok da zeki, diye düşündü Smilow. "Ben Mr. Pettijohn'dan söz ediyordum. Onu tanıyor muydunuz?" "Charleston'daki herkes Lute Pettijohn'un adını duymuştur," dedi Alex. "Đsmi sürekli gazetelerde çıkardı."


"Öldürüldüğünü Biliyorsunuz." "Tabii." "Televizyonda mı gördünüz?" "Hafta sonunun bir bölümünü şehir dışında geçirdim. Ama döndüğümde haberlerde duydum." "Pettijohn'u şahsen tanımaz mıydınız?" "Hayır." "O halde neden öldürüldüğü saatlerde odasının kapısının önünde dikilmiş duruyordunuz?" "Durmuyordum." "Alex, lütfen, başka bir şey söyleme." Elini Alex'in dirseğinin altına koyup kapıyı işaret etti. "Biz gidiyoruz." "Bu doğru olmaz." "Dedektif, asıl doğru olmayan sizsiniz. Dr. Ladd'e bir özür borçlusunuz." "Eğer bu saçmalığı bir an önce sona erdirecekse sorulara yanıt vermekte bir sakınca görmüyorum," dedi Alex. Perkins uzunca bir süre ona baktı. Aynı fikirde olmadığı belliydi, ama başını Smilow'a doğru çevirdi. "Bu iş daha fazla uzamadan müvekkilemle görüşme konusunda ısrarcıyım." "Peki. Sizi kısa bir süre yalnız bırakacağım." 201 "Kısa süreceğinden emin olabilirsiniz. Bu arada çıkmadan mikrofonu da kapatın lütfen." "Đnan bana, Frank, bu işin kitabına uygun gitmesini istiyorum. Bir ayrıntı yüzünden katilin serbest kalmasını ben de istemem." Smilovv gözlerini Alex:e dikerek teybi kapattı ve onu avukatıyla yalnız bırakarak dışarı çıktı. "Buna inanabiliyor musun?" Steffı Mundell dışarıda, dar koridorda durmuş, çift taraflı aynadan Smilovv'un odasını gözetlemekteydi. "Ressam tam isabet ettirmiş. Neye benziyor kadın?" "Senin başka işin yok mu, Steffı? Sizin gibi savcı yardımcılarının işlerinin başlarından aşkın olduğunu ve doğru dürüst de para kazanamadıklarını sanırdım. En azından herkesi buna inandırabilirsiniz." "Mason'un onayıyla iş yükümü hafiflettim; o yüzden bu davaya konsantre olabilirim. Her ne şekilde olursa olsun Hammond'a yardımcı olmamı istiyor." "Harika çocuk nerelerde peki?" Alex Ladd'in Frank Perkins-'in sorularından biri karşısında hızla başını sallamasını izliyordu. "Bürosunda sipere yatmış vaziyette. Bu sabah hastaneden ayrıldığımızdan bu yana görmedim. Bir şüpheliyle konuşmak için buraya geleceğiz diye mesaj bıraktım. Bu arada sen de kadını yakalayarak iyi iş çıkardın." "Çocuk oyuncağıydı. Hammond bize katılacak mı?" "Senin için önemli mi?" Smilovv omuzlarını silkti. "Tepkisini görmek isterdim." "Dr. Ladd'e karşı mı?" "Aziz Hammond'un güzel bir kadın için idam cezası isteyip isteyemeyeceğini görmek ilginç olurdu." Steffı irkilerek tepki verdi. "Güzel olduğunu mu düşünüyorsun?" Smilovv cevap veremeden Frank Perkins kapıyı açtı ve Steffı'-ye kısa bir selam verdikten sonra içeri girmelerini işaret etti. Bobby Trimble kalp atışını kontrol altında tutabilmek için derin bir nefes aldı. Alex'i kapıda polislerle konuşurken gördüğü andan itibaren kalbi deli gibi çarpmaya başlamıştı. Bu kötüydü. Çok kötü. Polisler Petijohn'la ilgili planını öğrenmiş olabilirler miydi? Kendini kurtarıp onu okkanın altına göndermek amacıyla polisleri Alex aramış olabilir miydi? Elinden geldiğince kayıtsız görünmeye çalışarak evinin önünden yürüyüp geçmişti. Ama gözünün ucuyla gördükleri -iki üniformalı, bir sivil giyimli polisle ondan tiksindiğini saklamaya gerek duymayan kinci bir kadın- telaşlanmasına yetip de artmıştı. Tam bir felaket habercisi yani. Ama tek bir olumlu işaret vardı. Alex parmağıyla onu göster2Q1 nıemişti. Onu işaret edip de, "Yakalayın şunu!" diye bağırmamış-tı. Ama Bobby bunun ne


anlama geldiğinden ya da onu ne durumda bıraktığından emin değildi. Belki o sırada oradan geçmekte olduğunu görmemişti, hepsi o kadar. Bir sonraki hamlesini düşüne düşüne arabasını amaçsız bir şekilde Charleston'un gündüz trafiğinde şehir merkezine doğru sürmüştü. Bir önceki gece işi başardığını düşünmüştü. Bayağı bir kol bükerek. Alex ona istediği parayı vermeye razı olmuştu. "Eğer fikrimi çalabileceğim ve kendi çıkarına kullanabileceğini düşünüyorsan, sıra başka şeye gelir, küçük hanım!" Heyecanlandığında eski aksanı geri gelirdi. O kaba saba tıslamadan nefret ettiğinden ses tonunu ayarlamak için durmuştu. "Benimle ikili oynamaya sakın kalkma, Alex," demişti, çok daha yumuşak ama aynı derecede tehditkâr bir ses tonuyla. "Bu para bana ait ve ben onu istiyorum." Alex'in de tarzı değişmişti. Daha iyi konuşuyordu. Daha iyi giyiniyordu. Daha iyi yaşıyordu. Ama bütün o her şeyi bilir havalarına rağmen aslında değişmemişti. Bobby'den daha fazla değişmemişti. Nasıl Alex onun gerçek yüzünü tanıyorsa o da onunkini biliyordu. Alex onun dünkü çocuk olduğunu sanmıyordu herhalde. Neler olup bittiğinin farkındaydı Bobby. Alex aklından geçenleri fark etmiş olmalı ki onu kandırmaya çalışıyordu. 206 Onu böyle düşünmekle suçlayınca da, "Sana son kez söylüyorum, Bobby," demişti. "Sana verecek param yok. Beni rahat bırak!" "Bu şekilde kurtulacağını sanıyorsan aldanıyorsun, Alex. Buraya geliş amacıma ulaşıncaya kadar hayatından çıkıp gitmeyeceğim. Eğer ortadan kaybolmamı istiyorsan paramı ver." Alex'in bezgin iç çekişi sallanan bir beyaz bayrak kadar iyi olmuştu. "Yarın öğlen evime gel." Sonuçta öğlen evine gelmişti ama işler umduğu gibi gitmemişti. Alex'in yanında polisler vardı. Kendisi hakkında da çoktan bir tutuklama emri çıkmış olabilirdi. Hoş, belki de çıkmamıştır, diye kendini sakin olmaya zorladı. Eğer Alex polisle birlikte ona bir tuzak kuruyor olsa, neden polis arabası ortalık yere park etmiş olsundu ki? Üstelik kendini ele vermeden ona nasıl ihanet edebilirdi? Her durumda, en akıllıca olanı neler olup bittiğini kesin olarak öğreninceye kadar ortalıktan kaybolmaktı. Can sıkıcı bir durum. Kırmızı ışıkta durduğunda ellerini direksiyonun üzerinde kavuşturdu ve yakın geleceğini düşünmeye koyuldu. Gözlerinin ucuyla baktığında bir başka üstü açık arabanın kendi arabasının hizasına gelip durduğunu fark etti. Başını çevirdi. Ona bakmakta olan iki yüz yarı yarıya sarı camlı güneş gözlüklerinin arkasına saklanmıştı. Kızlar genç ve çekici görünüyorlardı. Gülümsemeleri şuh ve davetkârdı. Sıcak bir yaz öğleden sonrasında macera peşinde koşan zengin çocuğu, şımarık kızlardı bunlar. Daha doğrusu av peşinde koşan. Işık yeşil yanınca arabaları tekerleklerinden bir cayırtı kopararak ileri fırladı. Bir sonraki köşeden sağa döndüler. Bobby de şerit değiştirip peşlerinden döndü. Çıplak omuzlarının üstünden arkaya bakmakta olan kızlar onları izlediğinin farkındaydılar. Bobby güldüklerini gördü. Üstü açık BMW lüks bir lokantanın park yerine daldı. Bobby de peşlerinden geldi. Lokantanın girişine doğru ilerlemelerini izledi. Kalçalarını ve güneşten yanmış, uzun bacaklarını cömertçe ortaya çıkaran kısacık şortlar giymişlerdi. Askılı bluzları hayal kurmaya pek de yer bırakmıyordu. Kızların yürüyüşleri, kıkırdamaları, fingirdemeleri Bobby'ye en iyi yaptığı şeyi hatırlatıyordu adeta. O da onların arkasından kalabalık restorana girdi. Kızlar bahçede bir tentenin altına oturmuşlar, garsona içki ısmarlamakla meşguldüler. Garson kız uzaklaştığında Bobby masalarındaki boş bir sandalyeye çöktü. Boyalı dudakları son derece düzgün, bembeyaz dişlerini çevreliyor, kulaklarındaki elmas küpeler pırıl pırıl parlıyordu. Pahalı 2Q1 bir parfüm kokusu ortalığı kaplıyordu. "Ben polis yardımcısıyım," dedi Bobby, seksi bir sesle ve sözcükleri uzatarak. "Siz genç hanımlar, içki içecek kadar büyük müsünüz?" Kızlar kıkırdadı. "Bizim için endişelenmeyin, memur bey" "Ergenlik yaşımızı çoktan geçtik."


"Ne için ergenlik?" diye sordu Bobby. "Biz tatildeyiz; onun için hemen her şeye açığız." "Evet, her şeye." Bobby kızlara bakıp fesat bir ifadeyle gülümsedi. "Doğru mu bu söylediğiniz? Halbuki ben sizi seyahat eden misyonerler sanmıştım." Bu sözler üzerine kızlar bir kez kıkırdadı. Garson elinde iki içkiyle geri geldi. Bobby sandalyesinde arkaya doğru kaykıldı. "Ne içiyoruz, hanımlar?" Tam on ikiden vurmuştu. Gözü pek sekreter sonunda Hammond'un ofisindeki görünmez bariyeri kırdı. "Şu resmi çizilen şüpheli mi? Dr. Alex Ladd diye biriymiş. Şu anda Dedektif Smilovv'un odasında sorguya çekiyorlar." 2M Hammond avuç içlerinin soğuk soğuk terlediğini hissetti. "Onu tutuklamış mı?" "Ms. MundelPin dediğine göre kendi isteğiyle gelmiş. Ama yanında avukatı da varmış. Oraya gidecek misiniz ya da ne yapacaksınız?" "Belki daha sonra giderim." Sekreter odadan çıktı. Hammond adeta aldığı haberin yankılanmalarının saldırısı altında hissediyordu kendini. Smilovv'un sorgu taktikleri Rahibe Theresa'yı bile itirafa sürükleyebilirdi. Alex Ladd'in nasıl tepki vereceğini bilmesine ise imkân yoktu. Düşmanca bir tavır mı sergileyecekti, yoksa yardımcı mı olacaktı? Đtiraf edeceği bir şeyler var mıydı? Hammond'u tekrar gördüğünde ne kadarını söyleyecekti? Peki kendisi ne kadarından söz edecekti? Kendini riske atmamak için, kaçınılmaz olan o yüz yüze karşılaşmayı mümkün olduğunca ertelemek istiyordu. Alex Ladd hakkında daha çok şey öğreninceye, Pettijohn'la olan ilişkisinin türünü ve boyutunu anlayıncaya kadar bu davadan uzak durması onun için daha iyi olacaktı. Normalde bu yapılabilir bir şeydi. Nadir durumlar dışında, dedektifler resmen bir suç isnat edecek kadar delil toplayıncaya ya da Hammond davayı jüri karşısına çıkarıncaya kadar savcılık doğrudan soruşturmayla ilgilenmezdi. Đncelik sözcüğünün anlamını bilmeyen Steffı'nin aksine Hammond işi üstleneceği zaman gelinceye kadar emniyet teşkilatını kendi başına bırakırdı. Ama bu dava o nadir durumlardan biriydi. Başka hiçbir gerekçe olmasa bile sırf politik nedenlerle bu soruşturmaya karışması gerekiyordu. Kimisi Pettijohn'un tescilli düşmanı, kimisi de işbirlikçisi olan üst düzey bürokratlar bu cinayeti politik platforma çekmek için uğraşıyorlardı. Medya aracılığıyla katilin bir an önce tutuklanması ve yargılanması gerektiğini dile getiriyorlardı. Bu sabahki gazetede kamuoyunun hassasiyetinin üzerine körükle giden bir makalede hiç kimsenin, görünürde yanına yaklaşılması bile zor olan Lute Pettijohn gibi bir insanın bile şiddetin pençesinden kurtulamadığından söz edilerek bu acı gerçeğe karşı kalk borusu çalınıyordu. Öğlen haberlerinde bir muhabir sokaktaki insanlara bir anket uygulamış ve onlara Pettijohn'un katilinin yakalanıp adil bir şekilde yargılanacağına inanıp inanmadıklarını sormuştu. Dava, babasının çok arzuladığı o medya çılgınlığını yaratmaya başlamıştı. Hammond'un arzusu ise savaş alanına mümkün olduğunca geç girmekti. Bu amaçla bir yarım saati daha kendine iş yaratarak geçirdi. Monroe Mason öğle yemeğinden döner dönmez damladı. "Duy-duğuma göre Smilow bir şüpheliyi yakalamış bile." Gür sesi bir tenis topu gibi Hammond'un odasının duvarlarından yansıdı. "Haberler çabuk duyuluyor." "Demek doğru, öyle mi?" "Ben de az önce bir mesaj aldım." "Kısaca özetle." Hammond Daniels'dan ve çizilen taslak resimden söz etti. "Üzerinde Endicott'un çizdiği eskiz ve yazılı bir tanım olan bir el ilanı Charles Towne Plaza'nın bulunduğu bölgede dağıtılmış. Otoparka bakan çocuk Dr. Ladd'i tanımış." "Anladığım kadarıyla kadın ünlü bir psikolog." "Rivayete bakılırsa öyle." "Adını hiç duymuş muydun?" "Hayır."


"Ben de. Herhalde karım tanıyordur. O herkesi tanır. Sence Pettijohn, hastalarından biri midir?" "Şu aşamada, Monroe, ben de senin bildiğinden fazlasını bilmiyorum." "Bak bakalım, neler bulabileceksin." "Dava ilerledikçe seni bilgilendiririm." "Hayır, ben bu öğleden sonrayı kastettim. Hemen şimdi." 21ü "Şimdi mi? Smilow bizim işine burnumuzu sokmamızdan hoşlanmaz," diye itiraz etti Hammond. "Özellikle de benim işine burnumu sokmamdan nefret eder. Steffı zaten orada. Bir de ben gidersem iyiden iyiye küplere biner. Sanki onu kontrol ediyormuşuz gibi bir görüntü veririz." "Eğer hiddetlenmeye kalkarsa Steffı onu yumuşatır. Kapımı aşındıran bütün o gazetecilere söyleyecek bir halt bulmam gerekiyor." "Dr. Ladd'in şüpheli olduğu henüz kayıtlara geçemez, Mon-roe. Şüpheli olup olmadığını bilmiyoruz. Tanrı aşkına, kadın yalnızca sorgulanıyor." "Ama yanında Frank Perkins'i getirecek kadar da endişeli." "Avukatı Frank miymiş?" Hammond, Perkins'i iyi tanırdı ve ona saygı duyardı. Mahkemede Frank'e karşı dava yürütmek hep çok heyecan verici olurdu. Alex kendine daha becerikli bir avukat bulamazdı. "Aklı başında her insan sorgulanmak için polis merkezine çağrıldığında yanında avukatını götürür." Mason'un geri adım atmaya niyeti yoktu. "Kadının bu işle ilgisini öğrenmek istiyorum." Ortalığı inleterek Allahaısmarladık dedikten sonra da Hammond'u çaresizlik içinde bırakıp odadan çıktı. Polis merkezine geldiğinde Hammond ikinci kata çıktı ve Cinayet Masası dedektiflerinin bulunduğu bölmeyi ayıran kilitli çift kapının üstündeki zile bastı. Bir kadın polis kapıları açtı. Neden geldiğini bildiği için de, "Orada, Smilovv'un odasındalar," dedi. "Neden sorgu odasında değiller?" "Galiba orası meşgul. Ayrıca, Ms. Mundell camdan izlemek istedi." Hammond, Alex' in o ter ve bayat kahve kokan penceresiz hücrede sorgulanmadığına neredeyse sevinmişti. Onu, sapıkların, tecavüzcülerin, hırsızların, kadın satıcılarının, katillerin o zorlu sorgulamanın yarattığı baskıyla paramparça oldukları odanın içinde hayal edemiyordu. Köşeyi dönüp cinayet masası dedektiflerinin odalarının yer aldığı kısa koridora girdi. O gelinceye kadar her şeyin bitmiş ve Alex'in evine dönmüş olacağını ummuştu. Ama şansı yoktu. Stef-fi'yle Smilovv, kurbanlarının son bir kez daha nefes almasını beklemekte olan akbabalar gibi aynalı camdan içeriyi gözetliyorlardı. Steffi'nin, "Yalan söylüyor," dediğini duydu. "Yalan söylediği kesin," dedi Smilovv. "Sadece hangi söylediğinin yalan olduğunu bilmiyorum." Konuşmaya başlayınca kadar Hammond'un farkına varmamışlardı. "Neler oluyor?" Steffi başını çevirip şaşkınlık içerisinde yüzüne baktı. "Neyse ki hemencecik geldin. Mesajımı almadın mı?" "Đşten kurtulamadım. Yalan söylediğini nereden çıkardınız?" Henüz içeriye bakacak kadar cesaretini toplayamadığından başıyla küçük pencereyi işaret etti. "Normalde suçsuz bir insan sinirli ve alıngan davranır," dedi Smilovv. "Ama bizim bayan doktorumuz neredeyse gözünü bile kırpmıyor," dedi Steffı. "Ne kekeliyor, ne durup boğazını temizliyor. Kılını bile kıpırdatmıyor. Her bir soruya doğrudan cevap veriyor." "Frank'in onun cevap vermesine müsaade etmesine şaşırdım," dedi Hammond. "Frank cevap vermesini istemiyor ama kadın ısrar ediyor. Kendince bir şeyler düşünüyor." Hammond sonunda Smilovv'un düşünceli bakışlarını takip ederek başını çevirdi. Yalnızca profilinin bir bölümünü görebiliyordu ama bu bile üzerinde derin bir etki yaratmaya yetti. Aklına gelen ilk şey kadının yanağına düşen saç tellerini geriye itmek oldu. Đkinci olarak da aklından onu yakalayıp öfkeyle sarsmak ve ne halt karıştırdığını ve neden kendisini bu işe alet ettiğini sormak geçti. "Hakkında ne biliyoruz?" diye sordu. Elindeki uzun listeyi okurken Smilovv bile etkilenmiş görünü212


yordu. "Psychology Today'de yayımlanan iki makalesi dışında, özellikle de panik ataklarla ilgili çalışmasını anlatması için sık sık konferans vermeye çağrılıyor. Bu konunun uzmanı olduğunu herkes kabul ediyor. Birkaç ay önce pencerenin pervazından bir adamı kurtarmış." "Bunu hatırlıyorum," dedi Hammond. "Gazetelerde çıkmış. Adamın eşi kocasının hayatını Dr. Ladd'e borçlu olduğunu söylemiş." Smilovv not defterine bakarak, "Özel hayatı kendine ait," diye ekledi. "Tek bildiğimiz bekâr olduğu ve çocuğunun olmadığı. Frank çok kızgın. Yanlış insanı yakaladığımızı söylüyor." "Başka ne diyecekti ki?" diye araya girdi Steffı, yüzünde küçümser bir ifadeyle. Hammond duygularını belli etmemeye çalışarak, "Başarılı bir kadına benziyor," dedi. "A, evet, çok başarılı," dedi Steffı. "Üstelik buz gibi. Onunla konuştuğunda ne demek istediğimizi anlayacaksın. Öylesine soğuk ki sanki damarlarında kan akmıyor gibi." Ne kadar az şey biliyorsun, Steffı. "Đkinci raund için hazır mıyız?" Steffi'yle Smilow kapıya doğru yürüdüler. Hammond ayak sürüyordu. "Benim de gelmemi istiyor musunuz?" Şaşkınlık içinde başlarını çevirdiler. "Katile ilk darbeyi vurmak için can attığını sanıyordum," dedi Steffı. "Katil mi, değil mi? Göreceğiz bakalım," dedi Hammond ters ters. "Ama asıl mesele bu değil. Sen de burada olduğuna göre sayıca Smilovv'u geçiyoruz. Onu gözlediğimizi düşünmesini istemem." "Doğrudan bana hitap edebilirsin," dedi Smilovv. "Pekâlâ," dedi Hammond, dedektife bakarak. "Buraya gelmek benim fikrim değildi, Mason istedi." "Barış içinde birlikte çalışma teranesini ben de şerif Crane'den dinledim. Eğer sen bana tahammül edebilirsen ben de sana tahammül edebilirim." "Anlaştık." Steffi derin bir nefes aldı. "O halde sidik yarışının ilk raundu sona erdi. Şimdi lütfen işe koyulabilir miyiz?" Smilovv geçmeleri için kapıyı açtı. Hammond yana çekilip Stef-fi'ye yol verdi. Arkadan da Smilovv girdi ve kapıyı kapadı. Küçücük odaya bir sürü insan tıkılmıştı. Smilovv'un, Hammond'u sıkıştırarak yanından geçip masasına gitmesi için ancak yer vardı. "Đçmek için bir şey istemediğinizden emin misiniz, Dr. Ladd?" "Hayır, teşekkür ederim, dedektif." Sesini duymak Hammond'a ona dokunmak kadar heyecan ve-rici gelmişti. Sanki kulağında nefesini hissediyor gibiydi. Kalbi göğsünün içinde tekdüze bir şekilde küt küt atıyor, nefes almakta zorluk çekiyordu. Üstelik, Allah kahretsin, ona dokunamıyordu bile. Smilovv laf olsun diye onları tanıştırdı. "Dr. Ladd, bu bey Savcı Başyardımcısı Hammond Cross. Mr. Cross, Dr. Alex Ladd." Alex başını çevirdi. Hammond nefesini tuttu. HA On Jtftmcı 35ö!üm Savcı Başyardımcısı Cross size cumartesi akşamı nerede olduğumu ve ne yaptığımı söyleyebilir, değil mi Savcı Başyardımcısı Cross? " "Cumartesi kimseyi öldürmedim, ama öldürmüş de olsaydım bu nefsi müdafaa olurdu. Anlıyor musunuz, Dedektif Smilow? Savcı Yardımcısı Cross beni kandırıp ormandaki kulübesine götürdü ve orada bana defalarca tecavüz etti." "Savcı Yardımcısı Cross, sizi tekrar görmek ne güzel. Ne kadar oldu görüşmeyeli? Haa, hatırladım. Geçen cumartesi gecesi deli gibi sevişirken görüşmüştük. " Alex Ladd bunların hiç birini demediği gibi Hammond'un, söyleyeceğini düşündüğü diğer korkunç şeyleri de söylemedi. Bağırıp çağırmadı, arkadaşlarının içinde onu ele vermedi, manalı manalı göz kırpmadı ya da onu tanıdığına ilişkin hiçbir belirti göstermedi. Ama Alex başını ona doğru çevirdiğinde ve gözleri birbirine kenetlendiğinde Hammond'un etrafındaki her şey yok oldu ve


yalnızca ona odaklandı. Bakışmaları belki bir, iki saniye sürdü ama sonsuza kadar sürse bu denli güçlü ve anlamlı olamazdı. Hammond'un içinden her anlamda, Bana ne yaptın? diye sormak geçti. Cumartesi gecesi sanki yıldırım çarpmışa dönmüştü. Onu bir kez daha, parlak fluoresan ışıkların altında ve çok daha az romantik bir ortamda görmenin yaratacağı etkinin daha hafif olacağını düşünmüş, hatta böyle ummuştu. Ama tam tersi olmuştu. Ona ulaşma isteği bir tür fiziksel acı gibiydi. Tüm bunlar kafasından bir göz kırpma süresinden daha kısa zamanda geçti. Sesinin kendini ele vermeyeceğini umut ederek, "Dr. Ladd," dedi. "Nasılsınız?" Sonra da başını çevirdi. Bu sıradan tanışma faslı, Hammond'un küçücük de olsa beslemekte olduğu umutlarını hepten kırmıştı. Cumartesi geceki karşılaşmanın tümüyle tesadüf olması, Alex'in onu hiç tanımıyor olması artık mümkün değildi. Eğer öyle olsa o yeşil gözleri kocaman açılır ve kendini tutamayıp, "Aaa, merhaba! Sizi burada göreceğimi ummuyordum," gibisinden bir şeyler söylerdi. Ama Alex hiçbir şaşkınlık belirtisi göstermemişti. Selam vermek için başını çevirdiğinde kiminle konuşmakta olduğunu çok iyi biliyordu. Aslında belli ki o da aynı Hammond gibi kendini bu karşılaşma anına önceden hazırlamıştı. Hatta ilgisiz görünme çabasını biraz fazla ileri götürmüş ve hiç de nazik davrapmayıp başını hemencecik çevirmişti. Artık bu konuda hiçbir tereddüt yoktu. Rastlaşmaları bir planın sonucuydu ve şimdilik belirgin olmayan bir takım nedenlerden ötürü birlikte geçirdikleri zaman ikisini de töhmet altında bırakacak gibiydi. Đlk sözü Frank Perkins aldı. "Hammond, bu iş müvekkilem için tümüyle bir zaman kaybı." "Bu fazlasıyla mümkün, Frank, ama kararı ben kendim vermek 211 isterim. Anladığım kadarıyla Dedektif Smilow, Dr. Ladd'in söyleyeceklerini benim de duymam gerektiğini düşünüyor." Avukat, Alex'in fikrini sordu. "Devam etmeyi istiyor musun, Alex?" "Bir an önce eve dönmemi sağlayacaksa evet." "Göreceğiz bakalım." Bu yorum Steffı'den gelmişti. Hammond'un içinden kızı tokatlamak geçti. Sorucevap işini Smilovv'a bırakıp Alex'in profilini rahatlıkla görebilecek bir şekilde kapalı kapıya yaslandı. Smilow teybi yeniden çalıştırdı ve mevcutlara Hammond'un ismini de ekledi. "Lute Pettijohn'u tanır mıydınız, Dr. Ladd?" Alex sanki bu soruyu daha önce binlerce defa cevaplamış gibi içini çekti. "Hayır, Dedektif, tanımazdım." "Cumartesi öğleden sonra şehirde ne yapıyordunuz?" "Zaten şehirde yaşadığımı söyleyebilirim ama sorunuza cevap olarak, vitrin bakmaya çıkmıştım." "Bir şey satın aldınız mı?" "Hayır." "Herhangi bir mağazaya girdiniz mi?" "Hayır." "Bir mağazaya girip, sizin alışveriş amacıyla orada olduğunuza tanıklık edecek bir dükkân sahibiyle filan sohbet etmediniz mi?" "Ne yazık ki hayır. Đlgimi çeken bir şey görmedim." "Yalnızca arabanızı park edip öylesine dolaştınız mı?" "Evet." "Yürüyüş yapmak için hava çok sıcak değil miydi?" "Benim için değildi. Sıcağı severim." Gözleri bir an için Hammond'a takıldı ama genç adamın hatıralarının canlanması için bu bakışa ihtiyacı yoktu. "Güneş ballığına göre, artık o kadar sıcak değil. " Kadın ona bakarak gülümsedi. Dönmekte olan atlıkarıncadan yayılan ışıklar gözlerinden yansıyordu. "Aslına bakarsan, sıcağı severim. " Hammond gözlerini kırpıştırıp bakışlarını tekrar Smilovv'a odakladı. "Charles Tovvne Plaza'ya girdiniz mi?"


"Evet. Saat beş civarında. Đçecek bir şey almak için. Eminim Mr. Daniels beni orada görmüştür. Yalnızca o sırada, orada görmüş olabilir çünkü hiçbir zaman beşinci kata çıkıp Mr. Pettijohn'un oda kapısının önünde durmadım." "Mr. Daniels bize sizin saat beş sularında tam olarak öyle yaptığınızı anlattı ama." "Yanılıyor olmalı." "Barda içki mi içtiniz?" "Evet, lobinin orada. Şekersiz buzlu çay içtim." Steffi, Hammond'a doğru eğilip, "Garson kız bunu doğruluyor," diye fısıldadı. "Ama bu yalnızca iki kişinin onu otelde gördüğü anlamına geliyor." Hammond başını salladı ama bir yorumda bulunmadı çünkü Smilovv bir başka soru soruyordu ve Alex'in vereceği cevap ilgisini çekiyordu. "Đçkinizi bitirdikten sonra ne yaptınız?" "Arabamı bıraktığım otoparka doğru yürüdüm." "Saat kaçtı?" "Beş çeyrek gibi. Beş buçuktan daha fazla değildi." Hammond yüreğinin ferahladığını hissetti. John Madison'un ilk tahminlerine göre cinayet bu saatten daha sonra işlenmişti. Demek ki sessiz kalmakla iyi etmişti. Hemen hemen. Ama tümüyle masumsa, gıda zehirlenmesi geçirmekte olan bir adamın hatasının kurbanıysa o zaman Hammond içeri girdiğinde neden hiçbir tepki göstermemişti? Niçin sanki hiç karşılaşmamışlar gibi yapmıştı? Hammond'un rastlaşmalarını gizli tutmak için kendince nedenleri vardı. Belli ki Alex için de aynı şey geçerliydi. "Otopark bekçisine on dolar verdim, çünkü yanımda başka bozuk para yoktu," diyordu şimdi de. "Çok cömert bir bahşiş bu." 211 "Üste para istemenin yakışıksız olacağını düşündüm. Otopark doluydu, o da oldukça meşguldü, ama çok iyi ve kibar davrandı." "Arabanızı aldıktan sonra ne yaptınız?" "Charleston'dan ayrıldım." "Nereye gittiniz peki?" "Hilton Head Adası'na." Hammond herkesin duyacağı şekilde yutkundu. Demek ki doğrular buraya kadardı. Niçin yalan söylüyordu ki? Onu korumak için mi? Ya da kendini korumak için mi? "Hilton Head." "Evet." "Yol boyunca bir yerde durdunuz mu?" "Benzin almak için durdum." Bir an için gözlerini yere eğdi ama bunu Hammond'dan başka kimse fark etmedi. Genç adamın kalbi yine hızla çarpmaya başlamıştı. O öpücük. Yaşamı boyunca hatırlayacağı o öpücük. Bugüne kadar hiçbiri o kadar güzel, o kadar doğru, ya da Allah kahretsin, o kadar yanlış olmamıştı. O öpücük eninde sonunda hayatını değiştirebilir, meslek yaşamını mahvedebilir, onu mahkûm ettirebilirdi. "Hangi benzinci olduğunu hatırlıyor musunuz?" "Hayır." "Texaco muydu? Exxon mu?" Alex omuzlarını silkip başını iki yana salladı. "Yeri neresiydi?" "Otoyol üstünde bir yerlerdeydi," dedi sabırsız bir ifadeyle. "Bir kasabanın içinde filan değildi. Şelf servis. Sonra da camekâ-ndan içeri para ödemeli. Bu tür benzincilerden otoyolda düzinelerce var. Kasadaki adam televizyonda bir güreş müsabakası izliyordu. Tek hatırladığım bu." "Kredi kartıyla mı ödediniz?" "Nakit." "Anlıyorum. Büyük para mı verdiniz?" Hammond tuzağı fark etmiş, Alex'in de fark etmesi için dua ı i ediyordu. Çoğu şelf servis benzinciler ve büfeler, özellikle de hava karardıktan sonra, yirmilikten büyük banknot kabul etmezlerdi.


"Yirmi dolar verdim, Mr. Smilow," dedi Alex, utangaç bir gülümsemeyle. "Yirmi dolarlık benzin aldım. Üste para almadım." "Çok soğukkanlı, çok." Steffı fısıldar gibi konuşmuştu ama Alex onu duydu. Onların tarafına doğru bir bakış fırlattı. Gözleri önce Steffı'ye, sonra Ham-mond'a takıldı. Genç adam bir anda yüzünü ellerinin arasına aldığı ve dudaklarını kendi dudaklarına doğru çektiği o anı hatırladı. "Hayır deme. Hayır deme. " Smilow'un bir sonraki sorusu Alex' in dikkatini tekrar ona çekti. Hammond nefesini tutmakta olduğunu belli etmeden ciğerlerin-deki havayı boşalttı. "Hilton Head'e saat kaçta vardınız?" "O günün güzelliği oradaydı. Hiçbir plan yapmamıştım. Belirli bir programım yoktu. Saatime bakmıyordum. Direk bir yoldan gitmediğim için de saat tam olarak kaçta oraya ulaştığımı hatırlamıyorum." "Yaklaşık olarak." "Yaklaşık olarak... saat dokuzda." Saat yaklaşık dokuzda koçanından mısır yemekle meşguldüler. Erimiş tereyağından dudakları pırıl pırıl olmuştu. Her taraflarının berbat olması karşısında gülmüşler ve kibarlıktan vazgeçmeye karar verip hiç utanmadan parmaklarını yalamışlardı. "Hilton Head'de ne yaptınız?" "Ada boyunca Harbour Town'a kadar arabayla gittim. Sağda solda yürüdüm, açık hava barlarından gelen müziğin keyfini çıkardım. Büyük meşe ağacının altında çocuklar için konser veren genç adamı dinledim. Esas olarak marinada ve rıhtımda yürüyüş yaptım." "Kimseyle konuştunuz mu?" "Hayır." "Bir restorana girdiniz mi?" "Hayır." "Aç değil miydiniz?" "Anlaşılan değilmişim." "Bu gülünç!" diye itiraz etti Frank Perkins. "Dr. Ladd cumartesi günü otelde olduğunu kabul ediyor ama yüzlerce başka insan da oradaydı. Kendisi çok çekici bir hanım. Bir erkeğin ki Mr. Daniels da bir istisna oluşturmuyor, kalabalık içinde dahi onu fark etmiş olması gayet mümkün." Hammond'un gözü hâlâ Alex'in üzerindeydi; onun için de kadının bakışları ona doğru kaydığında dans pistindeki o ilk bakışmaları geldi hatırına. Birden yüreğinde bir sızı hissetti. 22ü Perkins itirazını sürdürüyordu. "Alex, Pettijohn'un odasının yanına yaklaşmadığını söylüyor. Onun orada olduğunu kanıtlayacak hiçbir deliliniz yok. Elinizde bir şey olmadığı için boşa kürek çekiyorsunuz. Makul bir şüpheli bulma becerinizi takdir ediyorsam da müvekkilemin bundan zarar görmesine izin verecek değilim." "Yalnızca birkaç sorum daha olacak, Frank," dedi Smilow. "Anlayış göster lütfen." "Kısa tutmaya çalış," dedi avukat, tersçe. Smilovv bakışlarında sert bir ifadeyle gözlerini psikologa dikti. "Dr. Ladd'in geceyi nerede geçirdiğini öğrenmek isterim." "Evde." Cevap Smilovv'u şaşırtmışa benziyordu. "Kendi evinizde mi?" "Hilton Head'de yer ayırtmadığım için kendime kızdım. Oraya gittiğimde aklıma geceyi orada geçirmek geldi. Đyi de olurdu ama birçok yere baktım, hepsi doluydu. O yüzden de Charleston'a geri döndüm ve kendi yatağımda uyudum." "Tek başınıza mı?" "Hava karardıktan sonra araba kullanmaktan korkmam." "Tek başınıza mı uyudunuz, Dr. Ladd?" Kadın soğuk bir ifadeyle Smilow'un yüzüne baktı. "Cehenneme kadar yolu olduğunu söyle ona, Alex" dedi Frank Perkins. "Sen söylemezsen ben söyleyeceğim." Smilow'un dudakları sanki gülümsemek istermiş gibi hafifçe yukarı kıvrıldı. "Harbour Tovvn'dayken kimseyle konuşmadınız mı?"


"Sanat galerilerinden birine şöyle bir baktım ama kimseyle konuşmadım. Bir de fener kulesinin altından bir külah dondurma aldım; ama yürüyüş yeri olduğu için dükkândakiler çok meşguldü. Bana dondurmayı veren kızı tam olarak seçemedim bile. O kadar çok müşterisi vardı ki onun da beni hatırlayacağından ciddi kuşkum var." "Yani orada olduğunuzu destekleyecek hiç kimse yok, öyle mi?" "Galiba yok." "Oradan arabayla evinize geldiniz. Hiçbir yerde durmadan mı?" "Evet." "Saat kaçta evdeydiniz?" "Sabahın ilk saatleriydi. Tam hatırlamıyorum. Çok yorulmuştum ve uykum gelmişti." "Gösterebileceğim tüm anlayışı gösterdim." Frank Perkins ne onun ne de Smilovv'un itiraz edemeyecekleri bir şekilde kibarca Alex'in oturduğu sandalyeden kalkmasına yardımcı oldu. "Dr. Ladd bütün bunlardan dolayı bir özür hak ediyor. Ayrıca bu işle ilgili olarak medyaya onun adını fısıldayacak olursan yalnızca çözülmemiş bir cinayetle uğraşmakla kalmaz bir de hakkında açılacak davayla neye uğradığını şaşırırsın." Alex'i kapıya doğru götürdü. Ama daha diğerleri yol vermek için yana çekilemeden bir başka dedektif kapıyı açtı. Adamın havaya kaldırdığı elinde bir dosya vardı. "Hazır olur olmaz getirmemi söylemiştiniz." "Teşekkür ederim," dedi Smilow, dosyayı alarak. "Nasıl gitti?" "Madison kılı kırk yardı. Gecikmeden dolayı özür diliyor." "En ince ayrıntısına kadar yaptıysa sorun değil." "Her şey burada." 221 221 Adam dışarı çıktı. "Bu dedektif otopsiyi izledi," diye açıklamada bulundu Smilovv. "Bu da Madison'un raporu." Smilow zarfın içindekileri çıkartırken Steffı de onun yanına gitti. Birlikte rapora bir göz attılar. Smilovv başını kaldırmadan, "Dr. Ladd, bir silahınız var mı?" diye sordu. "Birçok şey silah olarak kullanılabilir, öyle değil mi?" "Sorma sebebim..." dedi Smilow, Alex'e bakmak için başını kaldırarak, "tam düşündüğümüz gibi olması. Lute Petijohn başına aldığı darbeden dolayı ölmemiş. Ölüm nedeni vurulmuş olması." "Pettijohn vuruldu mu?" "Bence samimiydi." Steffı az önce masaya getirilmiş olan içkinin içine limon sıktı. "Hadi, Hammond. Bırak saçmalamayı." "Đlk ve tek olarak heyecanlandığı ve doğal davrandığı andı," diye ısrar etti Hammond. "Bence şaşkınlığı gerçekti. Şu ana kadar Pettijohn'un nasıl öldüğünü bile bilmiyordu." "Lute'un beyin kanaması geçirmiş olduğunu okuduğumda çok şaşırdım." Otopsiden çıkan en şaşırtıcı sonuç bu olmuştu. Lute Pettijohn beyin kanaması geçirmişti. Ölümü bu yüzden olmamıştı ama John Madison düşmesine ve dolayısıyla başındaki yaraya neden olacak kadar şiddetli bir kanama olduğu sonucuna varmıştı. Ayrıca, Pettijohn ölmemiş olsa felçli kalabileceğini yazmıştı raporunda. Frank Perkins, Alex'i Smilow'un odasından çıkardıktan sonra raporu tüm ayrıntısıyla okumuşlar ve giderek karmaşıklaşan bu esrarlı cinayete yeni bir bilgi daha eklemişlerdi. "Beyin kanamasına belirli bir olayın mı neden olduğunu düşünüyorsunuz?" diye sordu Steffı. "Yoksa kendinin de bilmediği bir hastalığı mı vardı?" "Mevcut bir hastalıktan ötürü ilaç kullanıp kullanmadığını öğrenmemiz gerekecek," dedi Smilovv, sodasının altına peçete koyarken. "Aslında pek de bir önemi yok. Ölümüne neden olan şey beyin kanaması değil, kurşunlar." "Alex Ladd bunu bilmiyordu," diye bir kez daha fikrini söyledi Hammond. "Bizden duyuncaya kadar bilmiyordu." Steffi düşünceli bir biçimde cin toniğinden bir yudum aldı, sonra da başını sertçe iki yana sallayıp bilmiş bir ifadeyle Ham-mond'a gülümsedi. "Hiç de


değil. Şaşırmış gibi yaptı. Kadınlar rol yapmada ustadırlar çünkü hiç durmadan orgazm olmuş gibi yaparlar." Bu sözler Hammond'u aşağılamaya yönelikti. Genç adam üstüne almadı, ama kızmıştı. "Penis için yanıp tutuşan kadınlar öyle yapar." „ "Ah, taşı gediğine koydun, Hammond," dedi Steffı, bardağını yapmacık bir şekilde havaya kaldırarak. "Biraz daha pratik yapsan tam bir serseri olabilirsin." Bu atışmayı kâh birine kâh diğerine bakarak izlemekte olan Smilow, "Bana acı veriyor olsa da Hammond'la aynı fikirdeyim," dedi. "Sen de mi benim penis için yanıp tutuştuğumu düşünüyorsun?" Smilow gülümsemedi bile. "Ladd'in şaşkınlığının sahici olduğu konusunda onunla aynı fikirdeyim." "Hammond'la bir konuda aynı kanıdasın, öyle mi? Aynı masada oturuyor olmanız kadar hayret verici bir şey bu," dedi Steffi. Charles Tovvne Plaza'nın lobi barı ucuz içki saati dolayısıyla ağzına kadar doluydu. Polis merkezinden oldukça uzak olmasına rağmen, Alex'in sorgusunu tartışmak için otelin uygun bir buluşma yeri olduğunu düşünmüşlerdi. Otelde kalsalar da kalmasalar da turistler lobiyi çevreleyen dükkânlarda alışveriş yapıyorlar, görkemli merdivenin, avizenin, birbirlerinin resmini çekiyorlardı. Otelin bornozunu giymiş, başlarına havlu sarmış, çıplak ayak221 lı iki kadın fotoğraflarının çekilmesinden son dakikada kurtulunca kıkırdadılar. Hammond'un boş bakışlarını izleyen Steffı, "Gü-zelleşeceğim diye ortalıkta bu şekilde dolaşmak çok gülünç," dedi. "Pettijohn'un da burada böyle bornozla salına salına dolaşırken nasıl göründüğünü düşünebiliyor musunuz?" ¦'Hıı?" "Nerelerdesin, Hammond? Daldın da midye mi çıkartıyorsun?" diye sordu Steffı, alınmış gibi. "Affedersin. Düşünüyordum." Bornozlu kadınları fark etmemişti bile. Smilovv'un odasından çıktığından bu yana hemen hemen hiçbir şeyi fark etmemişti. Alex- 'i düşünüyordu. Alex Ladd'i ve Pettijohn'un nasıl öldüğünü öğrendiğinde verdiği tepkiyi. Gerçekten şaşırmış gibi davranmış, bu da Hammond'un umutlanmasına neden olmuştu. Belki de Mr. Daniels'in onu otelde görmüş, ama yer ve saati konusunda yanılmış olabileceğini söylerken doğru söylemişti. Srrîilovv'la ittifak yapabileceğini ümit ederek öne doğru eğildi ve kollarını masanın kenarına dayadı. "Benimle aynı kanıda olduğunu söyledin. Nasıl yani? Sen nasıl yorumluyorsun?" "Bence şaşırmış gibi yapıp bunu gerçekmiş gibi gösterecek kadar zeki bir kadın o. Tabii gerekçesi nedir? Bunu bilmiyorum. Şimdilik. Ama beni verdiği tepkiden çok anlattığı hikâye ilgilendirdi." "Seni dinliyoruz," dedi Steffı. "Eğer Pettijohn'u temizlemiş olsaydı hemen otelden çıkıp kendine bir görgü tanığı aramaz mıydı?" Hammond, kayıtsız görünmek için büyük bir çaba sarf ederek viski bardağına doğru uzandı. "Đlginç bir yaklaşım. Biraz daha açıklar mısın?" "Ölüm saatini hayret verici bir kesinlikle belirleyebiliyorlar. Aslına bakarsan, neredeyse dakika mertebesinde." "Beş kırk beşle altı arası," dedi Hammond. Otopsi raporunda bunu görünce büyük ölçüde rahatlamıştı. Alex'in katil olma olasılığı pek yoktu çünkü aynı anda iki yerde birden olamazdı. "Dr. Ladd en geç saat beş buçukta otelden ayrıldığını söyledi." "Arada çok az zaman var," dedi Smi!ow. "Senin gibi iyi bir savcı hata payını da hesaba katarak zaman meselesini deşebilir. Ama arabasını otoparktan saat tam olarak kaçta çıkardığını bilmediğimizi de düşünürsek Frank Perkins bu zaman meselesini sakız gibi çiğner ve jürinin kafasında şüphe oluşturur. Fakat gerçekten bir işe yaraması için..." "Nereye varmak istediğini anlıyorum..." diye araya girdi Stef-fi. "Dr. Ladd'in mükemmel bir şeyi olması lazım..." "Görgü tanığı."


Steffı'yle Smilovv birbirleriyle konuşurlarken Hammond bir içki daha aldı. Viski boğazını yakıyordu. "Mantıklı," dedi, boğuk bir sesle. Smilovv kaşlarını çattı. "Anlattığı hikâyeyle ilgili sorunum bir görgü tanığının olmaması. Hilton Head'e gittiğini ve bu dediğini destekleyecek hiç kimseyle konuşmadığını söylüyor." "Kafam karıştı," dedi Steffi. "Bir görgü tanığı olmadığı için suçsuz olduğunu mu düşünüyorsun?" Dedektif ona doğru baktı. "Tam olarak değil. Ama önümüze bir görgü tanığı koymadan nereye kadar gitmeyi bekliyor acaba? Merak ediyorum." "Her ihtimale karşı yedekte birini mi tutuyor?" "Öyle bir şey olabilir." En fazla çekindiği konuda, hiçbir şey bilmeden yaptıkları bu konuşmayı dinlemekte olan Hammond da tartışmaya katıldı. "Yedek bir görgü tanığı olduğunu nereden çıkardın?" "Kafiye yapmaya mı çalışıyorsun?" diye sordu Steffi. "Hayır," diye cevap verdi Hammond. Smilow'un ne düşündüğünü bir an önce öğrenmek istediği için öfkelenmişti. "Ne diyordun?" 221 "Baştan beri söylediğimi söylüyordum," dedi Smilovv. "Kadın son derece sakin. Kapıyı açıp da beni ve iki polisi karşısında gördüğü andan Frank' le birlikte yarım saat önce odamdan çıktığı ana kadar hiç istifini bozmadı. Dolayısıyla tümüyle masum olamaz. "Suçsuz insanlar suçsuz olduklarına seni ikna etmek için bekleyemezler," diye devam etti. "Sinirli bir şekilde konuşup dururlar. Anlattıkları hikâyeyi her defasında şişirir, allayıp pullarlar. Öğrenmek istediğinden daha fazlasını söylerler. Usta yalancılar ise yalnızca ana noktalara temas ederler ve içlerinde en sakin olanlar onlardır." "Mantıklı bir teori," dedi Hammond. "Ama tümüyle de sağlam sayılmaz. Bir psikolog olarak Dr. Ladd ortalama bir insana göre sinirlerine daha fazla hakim olamaz mı? Hastalarını tedavi ederken şok edici şeyler duyuyordur. Tepkilerini kontrol altında tutmayı biliyor olamaz mı?" "Mümkündür," dedi Smilovv. Hammond dedektifin gülümsemesinden hoşlanmamıştı. Zaten birkaç saniye sonra da Smilovv-'un neden bu kadar keyifli olduğunu öğrendi. "Ama Dr. Laddyalan söylüyor. Bunu somut olarak biliyorum." Steffı öylesine heyecanla öne doğru eğildi ki az kalsın içkisini deviriyordu. "Nasıl somut olarak?" Smilovv eğilip çantasından bir gazete çıkardı. "Bu sabahki haberlerde bu konuyu atlamış olmalı." Gazetedeki haberi kırmızı kalemle yuvarlak içine almıştı. Uzun bir yazı değildi ama Hammond için korkunç bir dört paragraftı. "Harbour Tovvn boşaltıldı," diye okudu Steffı. Smilovv kısa bir özet yaptı. "Geçen cumartesi akşamı limanda demirli yatlardan birinde yangın çıkmış. Rüzgâr da varmış. Mari-na çevresindeki ağaçlara ve tentelere kıvılcım sıçramış. Güvenlik önlemi olarak itfaiye herkesi bölgeden uzaklaştırmış. Diğer yatlarla çevredeki evler bile boşaltılmış. "Çok fazla zarar vermeden yangın söndürülmüş. Ama orası bölgedeki en lüks yerleşim yeri. O yüzden itfaiyeciler risk almak istememişler. Lighthouse Road'u giriş yönünde trafiğe kapamışlar ve tüm bölgede kuş uçurtmamışlar. Kısacası Harbour Tovvn birkaç saat boyunca kapalı kalmış." "Kaçla kaç arası?" "Saat dokuzdan sonra. Gece yarısından sonra izin çıkınca da restoranlar ve barlar yeniden açmaya gerek duymamışlar. Pazar sabahına kadar da kapalı kalmışlar." "Orada değilmiş," diye fısıldadı Steffı. "Olsaydı bundan söz ederdi." "Đyi iş." Steffı bardağını Smilovv'a doğru kaldırdı. "Bana kalırsa kadeh kaldırmak için henüz erken," dedi Hammond, öfkeli bir şekilde. "Belki de mantıklı bir açıklaması vardır." "Belki de Papa protestandır." Hammond, Steffi'nin soğuk esprisini duymazdan geldi. "Smilovv, peki sorgu sırasında neden bunu Dr. Ladd'e söylemedin?"


"Hikâyesini nereye kadar götüreceğini görmek istedim." "Đpini kendini asmasına yetecek kadar bol bırakıyorsun." "Şüpheli de yardım ettiğinde işim daha kolaylaşıyor." Hammond değişik bir şey bulabilmek için zihnini zorladı. "Tamam, peki, diyelim ki Harbour Tovvn'da değildi. Bu neyi kanıtlar? Özel hayatını açık etmek istemiyor olması dışında hiçbir şeyi. Nerede olduğunun bilinmesini istemiyor." "Ya da kiminle olduğunun." Steffı'ye soğuk bir bakış fırlattıktan sonra Smilovv'la konuşmaya devam etti. "Hâlâ ona karşı elinde bir şey yok. Pettijohn'un odasında ya da yakınında olduğuna ilişkin hiçbir şey yok. Silahı olup olmadığını sorduğunda hayır dedi." "Tabii ki öyle diyecekti," diye itiraz etti Steffı. "Üstelik elimizde Daniels'in ifadesi var." Ama Hammond itirazını henüz bitirmemişti. "Madison'un raporuna göre Pettijohn'un vücudundan çıkarılan kurşunlar 38 ka-librelikmiş. Her evde bulunan tabancadan çıkan her evde bulunan kurşunlar. Yalnızca bu şehirde bile yüzlerce bu tip tabanca vardır. Hatta senin kanıt deponda bile, Smilovv." 221 22K "Ne demek istiyorsun?" diye sordu Steffi. "Silahı katilde bulamazsak izini sürmek neredeyse imkânsız demek istiyor," dedi Smilow, Hammond'un düşünce çizgisini takip ederek. "Daniels'e gelince," diye devam etti Hammond, hazır şansı yaver giderken, "Frank Perkins onu tanık sandalyesinde lime lime eder." "Bu konuda da herhalde haklısın," dedi Smilow. "O halde geriye ne kalıyor?" diye sordu Hammond. "Hiçbir şey." "GCPD'ye cinayet mahallinden toplanan delillerin analizini yaptırıyorum." "Columbia'ya elden mi gönderdin?" "Tabii ki." Güney Carolina Polis Departmanı eyalet merkezindeydi. Toplanan deliller torbalanır, etiketlenir ve başlarına bir şey gelmesin diye genellikle bir görevli tarafından elden GCPD'ye teslim edilirdi. "Bakalım ne çıkacak," dedi Smilovv, her zamanki soğukkanlı-lığıyla. Onun bu tavrı Hammond'un heyecanlı halini daha belirgini eştiriyordu. "Odada fazla bir şey yoktu, ama birkaç parçacık, bir iki saç teli ile birkaç lif bulabildik. Đnşallah bir şeyler..." "Đnşallah mı?" diye sordu Hammond, alaycı bir ses tonuyla. "Đnşallaha maşallaha mı kaldın? Bir katili yakalamak için bundan daha iyisini yapmalısın, Smilow." "Benim için endişelenme," dedi Smilovv. Giderek o da Hammond gibi aksileşmeye başlamıştı. "Sen kendi işine bak, ben de kendiminkine." "Elimde, önümdekiler dışında bir şey olmadan büyük jürinin karşısına çıkmak istemiyorum." "Elinle önündekini bulabileceğinden emin değilim. Ama ben Alex Ladd'le Pettijohn arasındaki ilişkiyi bulacağım." "Bulamazsan da," dedi Hammond, sesini yükselterek, "nasıl olsa bir şey icat edersin." Smilovv yerinden öylesine hızla kalktı iskemlesinin ayaklan gıcırdadı. Aynı şekilde Hammond da yerinden fırladı. Steffi de yerinden kalktı. "Beyler," dedi alçak sesle. "Herkes bize bakıyor." Hammond gerçekten de bardaki herkesin dikkatini çektiklerini fark etti. Etraftaki insanlar sohbeti kesmiş, onlara bakıyordu. "Gitmem gerek." Đçkisinin parasını karşılamak için masanın üzerine bir beş dolarlık attı. "Yarın görüşürüz." Arkasını dönüp de kalabalığın arasından çıkışa doğru yürümeye başlayıncaya kadar bakışlarını Smilow'dan ayırmadı. Steffi'nin Smilow'a bir içki daha ısmarlamasını ve az sonra döneceğini söylediğini işitti. Sonra kız ardından geldi. Onunla konuşmak istemiyordu ama dışarı çıktıklarında Steffi kolundan tutup onu kenara çekti. "Bir dost ister misin?" "Hayır," dedi Hammond, niyetlendiğinden daha sert bir sesle. Sonra ellerini saçlarının arasına sokup derin bir nefes aldı ve yavaş yavaş geri saldı.


"Affedersin, Steffi. Her zamanki pazartesilerden birini yaşadım. Sabah sabah babam geldi. Bu dava tam bir bela olacak. Smilovv da alçağın teki." "Canını sıkan şeyin bu olduğundan emin misin?" Hammond elini indirip dikkatle Steffi'nin yüzüne baktı. Kendini ele vermiş olabileceğinden korkmuştu bir an için, ama kızın gözlerinde kuşkulu ya da suçlayıcı bir ifade yoktu. Berrak, yumuşak ve davetkâr bakışlardı bunlar. Hammond gevşedi. "Evet, eminim." "Belki şeydir diye düşündüm..." Durup hafifçe omuzlarını silk-ti. "Belki ilişkimizi sona erdirmeyi kararlaştırmadan önce keşke oturup konıışsaydık diye düşünmüşsündür." Eliyle gömleğine dokundu. "Eğer biraz rahatlamak istiyorsan, bir zamanlar çok işe yarayan bir şeyi hatırlıyorum." 221 2IÜ "Ben de hatırlıyorum." Bu şekilde Steffı'nin egosunu tatmin edeceğini düşünerek kibarca gülümsedi. Ama bir yandan da göm-leğindeki elini tuttu, hafifçe sıktı ve iterek bıraktı. "En iyisi sen içeri dön. Smilovv içkinle birlikte seni bekliyor." "Cehenneme kadar yolu var." "Bu konuda herhalde hayal kırıklığına uğramayacaksındır. Yarın görüşürüz." Dönüp yürümeye başladı ama Steffı arkasından seslendi. "Ham-mond?" Tekrar yüzünü döndüğünde, "Onun hakkında ne düşündün?" diye sordu Steffı. "Kim, Dr. Ladd mi?" Düşünüyormuş gibi kaşlarını çattı. "Düzgün konuşuyor. Baskı altında soğukkanlılığını koruyabiliyor. Ama Smilow'un aksine ben henüz..." "O kadını kastettim. Onun hakkında ne düşündün?" "Düşünecek ne var ki?" diye işi şakaya vurdu, zoraki bir kahkahayla. "Đnsan bakmaya doyamıyor; üstelik çok da zeki." Sonra da neşeli bir şekilde elini sallayıp arkasını döndü. Yalan konusunda Alex Ladd kadar usta olmadığından en güvenilir yol gerçeği söylemekti. On ydefinci CBöfi um 231 Amerika'nın en seçkin yüksek öğretim kurumlarından biri olan The Citadel, Shady Rest Lounge'dan yalnızca birkaç blok ötedeydi. Yakın olmaları dışında ise askeri akademiyle bar her açıdan birbirlerinden dünyalar kadar farklıydılar. Kapısında bir nöbetçinin beklediği, tertemiz bahçeleriyle ünlü akademinin aksine Shady Rest'in ön cephe görüntüsüyle övünebilecek bir hali yoktu. Bir zamanlar pencerelerin bulunduğu yerlere şimdi briket yamanmış, girişteki metal kapının üstüne barbarın teki müstehcen yazılar kazımıştı. Daha sonra yazı düşük kaliteli, ince bir boyayla kapatılmak istenmiş ancak, ne yazık ki, ne orijinal renk tutturulabilmiş ne de kazıntı doldurulabilmişti. Sonuçta herhalde yazı kendi haline bırakılsa bu kadar dikkat çekmezdi. Binanın ne tür bir yer olduğunu gösteren tek işaret kapının üstünde neon ışıklarıyla yazılmış ismiydi. Neonlar kulakları rahatsız edecek ölçüde cızırdıyor ve gelişigüzel bir şekilde yanıp sönüyordu. Mağrur komşusuna ve tüm kendi eksikliklerine karşın Shady Rest Lounge fakirliğin ve her türlü suçun kol gezdiği, pencerele221 rin demir parmaklıklarla örtüldüğü, en ufak zenginlik işaretinin hedef haline geldiği çevresiyle tam bir uyum içerisindeydi. Hammond kendini koruma düşüncesiyle takım elbisesini değiştirmiş, üstüne bir tişörtle kot pantolon, başına beyzbol şapkası, ayaklarına da spor ayakkabıları geçirmişti. Giydiklerinin tamamı yıllar... hatta on yıllar öncesinden kalmaydı. Ama sadece kıyafet değiştirmek yeterli değildi. Kentin bu bölgesinde hayatta kalabilmek için farklı bir tavır takınmak da gerekliydi. Onun için de harap kapıyı açıp içeri girerken çıkmakta olan iki adama kibarca durup yol vermedi. Aksine, yeterince kaba görünmeye çalışarak ama tabii ki kesinlikle yenik çıkacağı bir sürtüşmeye mahal verecek kadar da saldırganlaşmadan adamları omuz-ladı ve kendine ve annesine edilen birer küfürle kurtuldu.


Bara girdiğinde bir süre gözleri karanlığa alışmakta zorlandı. Shady Rest'de karanlık pazarlıklar yapılırdı. Buraya daha önce hiç gelmemişti ama içeri girer girmez nasıl bir yer olduğunu anladı. Her şehirde bu tür yerler bulunurdu. Charleston da bir istisna oluşturmuyordu. Huzuru kaçmıştı ve diğer müşterilerden biri onun Vilayet Savcılığı'nı temsil ettiğini keşfederse burada uzun süre kalamayacağını hissediyordu. Gözleri karanlığa alışıp da yönünü bulduğunda aradığı kişiyi gördü. Kadın barın bir ucunda oturuyor ve somurtkan bir ifadeyle önündeki uzun içki bardağına bakıyordu. Hammond kendini süzmekte olan insanların dikkatli, düşmanca bakışlarına aldırış etmeksizin kadına doğru ilerledi. Loretta Boothe'un saçları onu son gördüğünden bu yana daha da ağarmıştı ve uzun zamandır şampuan yüzü görmemiş gibi bir hali vardı. Kadın makyaj yapmaya çalışmıştı ama ya becereme-mişti ya da makyajı en az iki, üç günlüktü. Sürdüğü maskara yanaklarına akmış, göz kalemi ise etrafa sıvaşmıştı. Ruj ağzının çevresindeki kırışıklıklara dolmuş, ama dudaklarının üstünden tamamen silinmişti. Yanaklarından biri sürdüğü allıktan pespembe dururken diğeri solgun ve renksiz görünüyordu. Kadının yüzü tam anlamıyla acınacak haldeydi. "j'Selam, Loretta." Kadın başını çevirdi ve sulanmış gözlerini ona dikti. Başındaki beyzbol şapkasına rağmen Hammond'u tanıdı. Onu görmekten mutlu olduğu her halinden anlaşılıyordu. Gülümseyince sarkık göz kapakları kırıştı, acilen bir dişçiye görünmesi gereken ön alt dişi ortaya çıktı. "Allaha şükür, Hammond." Sanki başkalarını da bekliyormuş gibi uzaklara doğru baktı. "Dünyada böylesi bir batakhanede görmeyi umduğum son kişi sensin. Bu gece gecekondu turuna mı çıktın?" "Seni görmeye geldim." "Aynen," dedi kadın, keyifsiz bir kahkaha atarak. "Benimle konuştuğunu sanmıyordum." "Konuşmuyordum." "Kızmakta tümüyle haklıydın." "Hâlâ da öyleyim." "O halde neden bağışlamaya karar verdin?" "Acil bir durum çıktı." Neredeyse boşalmış bardağına baktı. "Sana bir içki ısmarlayayım mı?" "Bugüne kadar geri çevirdiğimi hiç gördün mü?" Sakin bir köşeyi tercih eden Hammond kadının oturduğu bar taburesinden kalkmasına kibarca yardımcı oldu. Eğer elini uzatmamış olsa ayağa kalktığında Loretta'nın dizleri tutmayabilirdi. Belli ki barda bıraktığı içki o gece içtiği ne ilk ne de ikinci bardaktı. Kadın onun yanı sıra sendeleyerek yürürken Hammond kendi kendine büyük bir ihtimalle bu yaptığından ileride pişman olacağını itiraf etti. Ama kadına da söylediği gibi ortada acil bir durum vardı. Loretta'yı bir köşeye oturttuktan sonra bara geri dönüp biri sek, diğeri su ve buzlu iki Jack Daniel's ısmarladı. Geri döndüğünde sek olanı Loretta'ya uzattı. 211 2U "Sağlığına." Kadın kadehi kaldırdı, sonra da büyük bir yudum aldı. Ardından içkinin verdiği kuvvetle Hammond'a döndü. "Đyi görünüyorsun." "Sağ ol." "Doğru söylüyorum. Tabii hep iyi görünüyordun ama artık giderek kendini bulmaya başlamışsın. Vücudun gelişmiş. Nasıl oluyor da siz erkekler yaşlandıkça daha güzel görünürken biz kadınlar hemencecik göbekleniyoruz?" Hammond gülümsedi. Keşke o da ona iltifat edebilseydi. Lo-retta en fazla elli yaşında olmalıydı ama çok daha yaşlı duruyordu. "Babandan daha yakışıklısın," dedi kadın. "Oysa ben hep Preston Cross'un çok yakışıklı olduğunu düşünürdüm." "Tekrar sağ ol." "Onunla yaşadığın sorunun bir kısmı..." "Onunla bir sorunum yok."


Hammond'un inkârına aldırmıyormuş gibi kaşlarını çattı. "Onunla yaşadığın sorunun bir kısmı seni kıskanıyor olmasından kaynaklanıyor." Hammond dudaklarını büktü. "Ama bu gerçek," dedi Loretta, sarhoşların ve bilge insanların o üstünlük taslayan edasıyla. "Baban bir gün onu geçeceğinden korkuyor. Sen onun başardıklarından fazlasını başarabilirsin. Ondan daha güçlü olabilirsin. Daha fazla saygı görebilirsin. O da buna dayanamaz." Hammond kendi içkisine baktı. Canı içmek istemiyordu. Birkaç saat önce Steffı ve Smilovv'la içtiği içkiden bu yana midesi kötü durumdaydı. Belki de midesinin bozulmasına neden olan şey onu buraya getiren konuydu. Her durumda viski hiç de cazip görünmüyordu. "Buraya babam hakkında konuşmaya gelmedim, Loretta." "Tamam, tamam. Acil bir durum var." Đçkisinden bir yudum daha aldı. "Beni nasıl buldun?" "Bana verdiğin son numaradan aradım." "Şimdi orada kızım yaşıyor." "Orası senin dairen." "Ama aylardır kirayı Bev ödüyor. Eğer kendimi toplamazsam beni kapının önüne koyacağını söyledi." Omuzlarını kaldırdı. "Đşte böyle." Hammond birden Loretta'nın neden o kadar perişan ve pis göründüğünü anladı. Bu da mide bulantısını artırdı. "Şimdi nerede oturuyorsun, Loretta?" "Benim için endişelenme. Ben kendime bakabilirim." Hammond gururunu daha da fazla kırmamak için sokaklarda mı yatıp kalktığını, yoksa düşkünler yurdunda mı kaldığını sormadı. "Bev'le konuştuğumda burayı mesken tutmaya başladığını söyledi." "Bev acil serviste hemşire," diye böbürlendi Loretta. "Harika. Đyi becermiş." "Bana rağmen." Bu konunun tartışılacak yanı yoktu; o yüzden de Hammond bir şey söylemedi. Onun adına utanıyor, kendini müşkül bir durumda hissediyordu. Gözlerini masanın üstündeki plak seçiciye bantla yapıştırılmış duran ve üzerinde el yazısıyla BOZUK yazan kâğıt parçasına dikti. Kâğıdın uzun süredir orada olduğu anlaşılıyordu. Hem kâğıt hem de seloteyp eskilikten sararmışlardı. Barın uzak köşesindeki müzik dolabı, sanki Shady Rest'in içini saran umutsuzluğa yenik düşmüş gibi öylece sessiz ve hüzünlü duruyordu. "Onunla gurur duyuyorum," dedi Loretta. Hâlâ kızından söz ediyordu. "Öyle olmalısın." "Ama o beni görmeye tahammül edemiyor." "Sanmam." "Hayır, benden nefret ediyor. Onu ayıpladığımı da söyleyemem. Onu hayal kırıklığına uğrattım, Hammond." Vicdan azabı ve umutsuzluktan gözleri yaşarmıştı. "Herkesi hayal kırıklığına uğrattım. Özellikle de seni." 2M. "Sonunda adamı yakaladık, Loretta. Şeyden üç ay sonra..." "Ben her şeyi berbat ettikten sonra." Bu gerçeğin de tartışılabilir yanı yoktu. Loretta Boothe alkole olan tutkunluğu iyice artıp da kovuluncaya kadar Charleston Emniyet Teşkilatında (CET) çalışmıştı. Giderek artan bu bağımlılığı ilk başlarda kocasının ölümüne verilmişti. Kullandığı motosiklet köprü ayağına bindirmiş ve adam aniden ve çok kötü bir şekilde ölmüştü. Ölümü kayıtlara kaza olarak geçmiş fakat Loretta başı dumanlıyken Hammond'la yaptığı özel bir konuşmada kuruntularından söz etmişti. Kocası onunla yaşamak yerine intiharı seçmiş olabilir miydi? Bu soru aklından hiç çıkmıyordu. Aynı dönemlerde giderek CET'den uzaklaşmaya başlamıştı. Belki de bu uzaklaşma gittikçe bozulan özel yaşantısının bir sonucuydu. Sebep ne olursa olsun, işinde sorunlar yaşamaya başlamış ve sonunda kendini kapının önünde bulmuştu. Özel dedektif lisansına sahip olduğundan bir süre düzenli bir şekilde çalışmıştı. Hammond onu hep sevmişti. Hukuk fakültesinden çiçeği burnunda bir mezun olarak o saygın firmada çalışmaya başladığında ona "savcı bey" diye hitap eden ilk kişi Loretta olmuştu. Bu belki küçük bir şeydi ama Hammond kendine duyduğu güvenin artmasını sağlayan bu düşünceli sözü hiçbir zaman unutmamıştı.


Vilayet Savcılığı'na geçtiğinde, elemanları içerisinde araştırmacılar olsa da kendi adına araştırma yürütmek üzere sık sık Lo-retta'yı kullanmıştı. Güvenilirliği riskli olduğu zamanlarda bile bir tür sadakat ve acıma duygusuyla ondan yararlanmayı sürdürmüştü. Derken Loretta muhteşem bir şekilde her şeyi yüzüne gözüne bulaştırmış ve çöküşü feci olmuştu. Söz konusu davadaki sanık annesini bijon anahtarıyla öldüresiye dövmüş olan öfkeli ve ıslah olmaz bir gençti. Toplum için bir tehdit oluşturuyordu ve uzun süreliğine hapse atılamadığı takdirde tehdit oluşturmaya devam edecekti. Hapis kararı çıkarttırabilmek için Hammond'un şiddetle olayı görmüş olan sanığın kuzeninin tanıklığına ihtiyacı vardı. Oysa adam aileden birine karşı tanıklık yapmak istemiyor, ayrıca sanıktan ve intikamından korkuyordu. Celp kâğıdı çıkartmasına rağmen kuzen şehir dışına kaçmıştı. Memphis'de diğer akrabalarının yanında saklandığına ilişkin söylentiler vardı. Savcılıktaki araştırmacılar diğer davalarla ilgilendiklerinden Hammond, Loretta'yı devreye sokmuştu. Masraflarını karşılamak için avans vermiş ve kuzenin izini bulması için onu Memphis'e göndermişti. Ama yalnızca tanık ortadan kaybolmakla kalmamış, Loretta da sırra kadem basmıştı. Hammond daha sonra onun, verdiği avansı içkiye yatırdığını öğrenmişti. Hammond'un haline pek de anlayış göstermeyen dava hakimi erteleme talebini reddetmiş ve elinde ne varsa, onunla devam etmesini istemişti. Hammond'un elinde ise dayak yemiş olan annenin tanıklığından başka bir şey yoktu. Şiddet düşkünü oğlunun intikamından korkan anne de tanık sandalyesine oturduğunda ifadesini değiştirmiş ve vücudundaki yaraların arka balkonda düşmesinden kaynaklandığını söylemişti. Jüri beraat karan vermişti. Üç ay sonra genç adam aynı şekilde bu sefer de komşusuna saldırmıştı. Adamcağız ölmemiş ama beyninde ciddi ve düzelmesi imkânsız bir hasar meydana gelmişti. Suçlu bu defa mahkûm olmuş ve uzun bir hapis cezasına çarptırılmıştı. Ama davayı Steffi Mundell yürütmüştü. Aradan bunca zaman geçmesine karşın Hammond, özellikle de hiç kimsenin ona iş vermediği bir dönemde Loretta'nın güvenine ihanet etmesini hâlâ affedememişti. Ona en çok ihtiyacı olduğu bir dönemde Hammond'u yüzüstü bırakmış ve mahkemede kendini aptal gibi hissetmesine neden olmuştu. Üstelik bu davranışı bir adamın feci şekilde dövülmesine ve yaşamının geri kalanını fiziksel ve zihinsel olarak kusurlu geçirmesine yol açmıştı. Đçmediği zamanlarda Loretta Boothe yaptığı işte en iyisiydi. Bir tazının içgüdülerine ve malumat toplama konusunda esrarengiz bir beceriye sahipti. Sanki nereye gideceği ve kimi sorgulayacağına 211 ilişkin bir tür altıncı hissi vardı. Đnsan olarak o kadar kırılgan bir görüntüye sahipti ki, diğer insanlar onu çok zararsız ve güven veren biri olarak görürdü. O yüzden kalkanlarını indirir ve onunla açık açık konuşurlardı. Ayrıca hangi bilginin işe yarayacağını, hangisinin yaramayacağını da çok iyi ayırt edebilirdi. Tüm bu becerilerine karşın bu geceki halini görünce Hammond onu bir kez daha tutmanın ne ölçüde akıllıca olduğunu kendi kendine sordu. Ancak çok çaresiz biri, güvenilmezliğini daha önce de kanıtlamış kronik bir ayyaştan medet umabilirdi. Ama sonra Alex Ladd'i düşündü ve kendisinin o denli çaresiz olduğunu fark etti. "Senin için bir iş var, Loretta." "Bu da ne demek oluyor? Bugün 1 Nisan mı?" "Hayır ama galiba ben sana iş verecek kadar delinin tekiyim." Loretta'nın yüzü heyecandan gerildi. "En iyisi sen şimdi çek git, Hammond. Geçen sefer yaptığımı telafi etmek için bana vereceğin şansın üstüne atlarım, ama bir kez daha bana bel bağladığına göre sen çılgın olmalısın." Hammond acı acı gülümsedi. "Eh, bana daha önce de çılgın demişlerdi." Loretta'nın gözlerine yaşlar doldu ama boğazını temizleyip omuzlarını dikleştirdi. "Ne... aklında ne var?" "Lute Pettijohn'a olanları duymuşsundur." Loretta'nın çenesi aşağı sarktı. "Bu kadar önemli bir konuda mı çalışmamı istiyorsun benden?"


"Dolaylı olarak." Rahatsız bir şekilde oturduğu tahta sırada konum değiştirdi. "Senden yapmanı istediğim şey resmi bir şey değil. Tümüyle gizli. Seninle benim aramda. Başka hiç kimse bilmemeli. Tamam mı?" "Ben beceriksizin biriyim, Hammond. Bunu kanıtladım. Ama seni hep çok sevdim. Sana hayranım. Sen iyi bir insansın ve dostum olduğunu düşünmek gururumu okşuyor. Đnsanlar benimle konuşmaktan kaçınmak için başlarını çevirirlerken sen bana iyi davrandın. Seni yüzüstü bırakmış olabilirim, belki yine bırakacağım, ama bana olan güvenini boşa çıkartmam için dilimi kesmeleri gerekir." "Buna inanıyorum." Gözlerinin ta içine baktı. "Ne kadar sarhoşsun?" "Bayağı bir içtim ama bu konuştuklarımızı yarın hatırlarım." "Peki." Durup derin bir nefes aldı. "Ne öğrenebilirsen öğrenmeni istiyorum, şeyle ilgili olarak... Yazayım mı?" "Sana geri dönmesini ister miydin?" Bir an için düşündü. "Hayır." "O halde yazma. Elle tutulamadığı sürece delil olmaz." "Delil mi? Dur bakalım, Loretta," dedi, iki elini birden havaya kaldırarak. "Senden yapmanı istediğim şey tümüyle gizli. Ahlâk kurallarını zorluyor biraz ama yasadışı değil. Sadece bir şüpheli için hayatı kolaylaştırmak istiyorum." Loretta başını yana eğerek merakla yüzüne baktı. "Belki de sandığımdan daha sarhoşum. Şey mi demek istedin..." "Ne dediğimi duydun." "Pettijohn davasında bir şüpheliye bir şans mı tanımak istiyorsun?" "Bir bakıma." "Niçin?" "Sana bunu açıklayabileceğim kadar sarhoş değilsin." Loretta göğsünden gelen bir hırıltıyla kahkaha attı. "Pekâlâ," dedi; ama hâlâ tatmin olmuş gibi görünmüyordu. "Şüpheli kim?" "Dr. Alex Ladd." "Adam Charleston'da mı?" "O bir kadın." Loretta birkaç kez gözlerini kırpıştırdı; sonra da uzun bir süre sert sert yüzüne baktı. "Bir kadın." Hammond, Loretta'nın kaşlarını kaldırarak sorduğu aşikâr soruyu anlamamazlıktan geldi. "Burada, Charleston'da psikolog. Onun hakkında bulabileceğin her şeyi bul. Geçmişi, ailesi, gittiği 239 1 okullar, her şey. Her şey. Ama özellikle de Lute Pettijohn'la aralarında olabilecek herhangi bir bağ." "Yani sevgilisi filan gibi mi?" "Evet," diye kekeledi. "Onun gibi." "Pettijohn davasına Steffi Mundell'in bakacağı izlenimini almıştım." "Nereden çıkardın bunu?" O zaman Loretta ona Pettijohn'ıın öldürüldüğü gece hastanenin acil servisinde Steffi'yle Rory Smilovv'u gördüğünden söz etti. "Bev'i görmeye gitmiştim. Aslında ondan para tırtıklamak için oradaydım. Her neyse, sıska Steffi'yle suratsız Smilow Nazi subayları gibi birden içeri daldılar. Ne işlerine yaradıysa. O doktor parçası onlara kafa tuttu. Adama bir türlü söz geçiremediler. Benim de yüreğimin yağlan eridi." Durup kıkırdadı, sonra tekrar o melankolik havaya bürünüp Hammond'a baktı. "Hâlâ onunla yatıyor musun?" Hammond şaşkınlığını gizleyemedi ama yine de Steffi'yle olan gizli ilişkisini nasıl olup da bildiğini sormadı. Bunu biliyor olması yaptığı işte ne denli iyi olduğunu açıkça gösteriyordu. "Hayır." Loretta, Hammond'un gerçeği söylediğinden emin olmak istermişçesine bir süre yüzüne baktı. "Đyi. Çünkü yattığın biri hakkında kötü şeyler söylemekten nefret ederim." "Steffi'yi sevmiyor musun?" "Aynı zehirli yılanları sevmediğim gibi." "O kadar kötü biri değil."


"Hayır, çok daha kötü. Tam bir engerek. Charleston'a ilk geldiği günden beri sende gözü var. Yalnızca pantolonunun içine girmek değil, aynı zamanda onu giymek de istiyor." "Bir kez daha aynı iş için yarışıyor olmamızdan söz ediyorsan, bunun farkındayım." "Ama şunu düşündün mü? Steffi senin aletini kendini savcılık ofisine yükseltecek bir kaldıraç olarak kullanıyor olabilir." I "Benimle yalnızca mesleğinde ilerlemek için yattığını mı söylemek istiyorsun? Hey, çok sağ ol, Loretta. Gururumu okşadın." Kadın gözlerini sağa sola oynattı. "Bu olasılığın senin gözünden kaçmış olabileceğinden korkmuştum. Erkekler çoğunlukla cinsel organlarını güzel kadınları büyülemek için kullandıkları bir sihirli değnek olarak görürler. Đşte o yüzden kalkmış bir aletten çok kolay yararlanılır." Birden Hammond'un aklına Alex Ladd geldi. Eğer Loretta geçen cumartesi gecesi ne kadar safça davrandığı bilse herhalde onu bir güzel pataklardı. Loretta konuşmayı sürdürüyordu. "Ulaşmak istediği yere götüreceğini bilse Steffi Mundell bir rotweiler'la bile yatar." 2AL "Biraz daha hoşgörülü ol. Tamam, hırslı biri. Ama hayatta her yere tırnaklarıyla kazıyarak gelmiş. Đnsanların değerini sahip oldukları erkeklik hormonunu ölçerek belirleyen zorba bir babası varmış. Steffi'den beklenen de evin erkeklerine, önce erkek kardeşleriyle babasına, sonra da kocasına yemek pişirmek, onlar için evi temizlemek, onlara bakmakmış. Softa Yunan Ortodoks ailesi. O ise softa olmamakla kalmamış aynı zamanda dinsiz olmuş, hâlâ da öyle. Üniversitedeyken, sonra hukuk fakültesinde okurken hiçbir yardım ya da destek görmemiş. Sınıf birincisi olarak mezun olduğunda ise babası, "Belki artık bu saçmalıktan vazgeçersin de evlenirsin," gibisinden bir şeyler söylemiş. "Lütfen, kalbim kan ağlıyor," dedi Loretta, alaycı bir ifadeyle. "Bak, baş belası biri olabilir. Ama kötü yanlarını bastıran iyi yönleri de var. Ben artık büyük bir çocuğum. Steffı'nin ne olduğunu biliyorum." Kadın, "Evet, eh...," diye mırıldandı, ikna olmamış gibi, "sonra bir de Smilow var." Eli viski bardağına doğru gitti ama Hammond masanın öbür ucundan uzanıp bardağı kibarca elinden aldı. "Bir tek bunu bitiremez miyim?" diye dil dökmeye çalıştı Loretta. "Yazık olacak; iyi viskiydi." "Şu andan itibaren içkiyi bırakıyorsun. Günde iki yüz dolar ve içki perhizi. Bu anlaşmanın hükümleri böyle." "Çok sıkı pazarlık yapıyorsun, Savcı Cross." "Ayrıca masraflarını karşılayacağım ve iş bittiğinde yüklü bir ikramiye alacaksın." "Ücretten söz etmiyordum. Bu çok cömertçe. Hak ettiğimden bile daha fazla." Elinin tersiyle ağzını sildi. "Beni asıl tereddüte düşüren içki içmeme hükmü." "Kural böyle, Loretta. Eğer tek bir kadeh içersen ve ben bunu öğrenirsem anlaşma geçersiz olur." Kadın, "Peki, anladım," dedi sinirli bir şekilde. "Dişimi sıkmak zorundayım, hepsi bu. Bev'e borçlarımı ödemek için paraya ihtiyacım var. Yoksa o hükümleri alıp uygun bir yerine koymanı isterdim senden." Bundan daha ileri gitmeyeceğini bildiği için Hammond gülümsedi. Tekrar çalışacak olmak Loretta'yı heyecanlandırmıştı. "Smi-low hakkında ne söylüyordun?" "Orospu çocuğu," diyerek dudaklarını büktü Loretta. "Kovulmama o neden oldu. Bana imkânsız bir görev verdi. Smilovv'un söylediği sürede Dick Tracy bile o işin altından kalkamazdı. Ben beceremeyince de içki içmem suç oldu, onun verdiği o imkânsız süre değil. "Şefe gidip beni araştırma bölümünden uzaklaştırmanın yeterli olmadığını söyledi. Atılmamı istedi, nokta. Benim bütün bölüm için bir yüz karası, bir felaket, bir yük olduğumu söyledi. Beni kovmazlarsa istifa edeceğini söyleyerek tehdit etti onları. Böyle bir ültimatomdan sonra sence baştakiler kimi seçeceklerdi? Küçük bir alkol problemi olan bir kadın dedektifi mi, yoksa cinayet masası müfettişlerinin şahını mı?" Aslında Smilovv'un dediklerinin tümü doğruydu ve Loretta'-nın alkol problemi pek de "küçük" sayılmazdı. Smilovv yalnızca amirlerine yapmaları gerekeni, ama


cinsiyet ayırımı davasından ya da benzeri can sıkıcı şeylerden korktukları için yapmaktan çekindikleri şeyi söylemişti. Loretta için talihsiz de olsa Smilow'un ültimatomu belki bir felaketi önlemişti. Kovulmasından önceki birkaç ay boyunca Loretta sürekli sarhoş gezmişti. Yanında silah taşıması, tecavüz, cinayet gibi suçlar hakkında araştırma yapması zor ve tehlikeliydi. Ama Hammond onun içini dökmek istemesini anlayışla karşılıyordu. "Smilow'un zaaflara karşı pek hoşgörüsü yoktur." "Ama kendisinin de zaafları var." "Ne gibi?" "Kız kardeşine olan sevgisi ve Lute Pettijohn'a karşı duyduğu nefret." Davee'nin bir önceki gece kısaca özetlediği hikâyeyi hatırlayan Hammond, "Bu konuda ne biliyorsun?" diye sordu. "Herkesin bildiğini. Margaret Smilow hastaydı. Çift kişilikliydi, sanırım. Smilovv da kardeşine göz kulak olan ağabey rolündey-di. Lute Pettijohn'a aşık olduğunda Rory en baştan bu fikre karşı çıktı. Belki kardeşinin yeni koruyucusunu kıskanıyordu, belki de herkesin gözü körken o, Pettijohn'un gerçek yüzünü fark edebilmişti. Sebep ne olursa olsun, Rory bu evliliğe onay vermedi." "Anladığım kadarıyla çok şiddetli kavgalar olmuş." Loretta burnundan soluyordu. "Bir gece Rory'yle birlikte bir bakkal dükkanındaki silahlı soygunu ve cinayeti araştırıyorduk. Acilen kız kardeşini araması için bir mesaj geldi. Margaret sinir krizi geçiriyor ve hemen gelmesi için ona yalvarıyordu. Rory öylesine altüst olmuştu ki cinayet mahallini yedek ekibe bıraktık ve ben onu kız kardeşinin evine götürdüm. "Hammond," dedi Loretta, inanmıyormuş gibi başını iki yana sallayarak, "biz oraya gidinceye kadar kadın evin altını üstüne getirmişti. Hugo kasırgası bile o kadar zarar vermemiştir. Kırılmamış tek bir cam parçası yoktu. Parçalanmamış tek bir yastık kalmamıştı. Đçi boşaltılmamış tek bir çekmece bırakmamıştı. Evde adım atacak yer yoktu. "Anladığım kadarıyla Pettijohn'un bir sevgilisi olduğunu öğrenmişti. Eve gittiğimizde Margaret'i banyoda elinde bir jiletle bulduk. Bileğini keserek kendini öldüreceğini söylüyordu. Smi241 244 low tatlı dille elindeki jileti almayı başardı. Sonra da doktoruna telefon etti. Neyse iyi bir adammış da hemen gelip ilaç verdi. Ardından Smilow benden onu Pettijohn'un garsoniyerine götürmemi istedi. "Uzun lafın kısası... içeri daldı ve kızı Lute'un yüzünün üstüne oturmuş haldeyken buldu. Ben aralarına girene kadar birbirlerine birkaç yumruk attılar. Smilovv'u güç kullanarak durdurmak zorunda kaldım çünkü söylediklerimin hiç birini duymuyordu. Buna içtenlikle inanıyorum ki eğer ben orada olup da onunla bo-ğuşmasaydım o gece Pettijohn'u öldürebilirdi. Hayatımda hiçbir adamı -ya da kadını- bu kadar öfkeli görmemiştim." Loretta gözlerini kıstı, sonra da uzun, pis tırnağıyla formika masanın üzerine vurdu. "Đnanıyorum ki ben ölünceye kadar da Smilovv bunu unutmayacak ve benden hep nefret edecek. Herkes onun kansız yüzünü görüyor. Duyguları olmayan biri diye geçiniyor. Soğuk. Hissiz. Ama ben onun herkes gibi insan olan yüzünü gördüm. Herkesten çok daha insan yüzünü. Kontrolünü kaybetti. Ona bunu hatırlattığım için de beni etrafında görmeye tahammül edemedi." Haınmond kadının açık sözlülüğünü sorgulamaya kalkışmadı. Tüm hatalarına karşın Loretta'nın yalan söylediğine ya da bir hikâyeyi allayıp pulladığına hiç tanık olmamıştı. "Bana neden bunları anlattın?" "Yalnızca değişik olasılıkları ortaya atmak için". "Olasılıklar mü Pettijohn'u Smilovv'un mu öldürdüğünü düşünüyorsun?" "Tek söylediğim öldürmüş olabileceği. Eline fırsat geçti mi? Bilmiyorum ama kesinlikle öldürmek için bir sebebi vardı. Mar-garet'in intiharından ötürü Lute'u asla affetmedi. Üstelik bunlar yaşlı bir ayyaşın kuruntuları değil. Arkadaşın Steffı de aynı şeyleri düşünüyor. O gece hastanede bundan söz ettiğini duydum. Smilovv'un Pettijohn'un ölmesinden ne kadar mutlu olacağını söylüyordu." "Smilow ne cevap verdi?"


"Đtiraf etmedi ama inkâr da etmedi." Kıkırdadı. "En azından uzun uzun inkâr etmedi. Hatırladığım kadarıyla rolleri değiştirip o da Steffı'ye yüklendi." "Steffı'ye mi?" "Mason emekli olduğunda onun yerine geçebilmesi için belki de Pettijohn'un ona yardım etmiş olabileceğini iddia etti." Hammond bir kahkaha attı. "Smilow kötü bir gece geçirmiş olmalı. Lute birine bir iyilik yapıyorsa onu niye öldürsünler ki?" "Steffı de aynen bu şekilde cevap verdi ve konuşma orada bitti. Hem zaten Smilovv onu kışkırtmak için konuşuyordu çünkü Stef-fi, dünyayı Pettijohn'dan kurtaran kişinin Davee olduğu kanısındaydı." "Onun ilk şüphelendiği kişi Davee'ydi. Ama şimdi elinde bir başkası var." "Şu Dr. Ladd mi?" Hammond evet anlamında başını sallayarak içinde avansın bulunduğu zarfı uzattı. "Eğer bunu içkiye yatırırsan..." "Yatırmayacağım. Yemin ederim." "Alex Ladd hakkında ne bulabilirsen bul. Eline bir şey geçer geçmez de bana haber ver." "Đleri gittiğimi düşünebilirsin ama..." "Eminim öyledir." Loretta ona aldırış etmeksizin devam etti. "Tutuklandı mı?" "Henüz hayır." "Ama anlaşılan sen Smilov/la ekibinin yanlış yolda olduklarını düşünüyorsun." "Emin değilim." Daniels'in öyküsünden başlayıp, Alex'in Pettijohn'u tanımadığını bile söyleyip her şeyi inkâr etmesine kadar o günün olaylarının bir özetini yaptı. "Herhangi bir bağlantı bulamadılar. Bir savcı olarak konuşursam eli çok güçlü değil." "Başkası adına konuşursan?" "Başkası diye bir şey yok." 241 246 "Hıh." Loretta inanmış gibi yüzüne bakıyordu ama üstelemedi. "Her neyse. Eğer Pettijohn'u öldürmediyse o Dr. Ladd'in Allah yardımcısı olsun." "Eğer öldürdüyse Allah yardımcısı olsun demek istemiyor musun?" "Hayır, ne demek istiyorsam onu söyledim." "Anlamadım," dedi Hammond, şaşkın bir ifadeyle. "Eğer Dr. Ladd orada idiyse ve onu öldürmediyse tanık olmuş olabilir." "Tanık mı? Bunu bize söylemez miydi?" "Korktuysa söylemez." "Cinayetle suçlanmaktan daha fazla korkulacak ne olabilir ki?" "Katil," diye cevap verdi Loretta. ön öeÂizinci loölüzn 2âl Alex yol boyunca gözünü yan aynadan ayırmadan araba sürdü. Bunlar paranoya belirtisiydi ama tüm bir günü bir cinayetle ilgili olarak sorgulamayla geçirdikten sonra buna hakkı vardı. Üstelik odada Hammond Cross varken. Üstelik yalan söylediğini biliyorken. Tabii o da hiçbir şey söylemeyerek yalan söylemiş sayılırdı. Ama neden? Merak mı? Belki de cumartesi gecesi nerede olduğuna dair yalanları nereye kadar götürebileceğini görmek istemişti. Ama Hilton Head'le ilgili hayali öyküsünü bitirdiğinde kesinlikle bir yalancı olduğunu söyleyecek diye beklemişti. Ama söylememişti. Kendi ismini koruyor olmalıydı. Meslektaşı Ms. Mundell ile ürkütücü Dedektif Smilovv'un, Pettijohn davasında ellerindeki tek şüpheliyle tam cinayetin işlendiği gece yatmış olduğunu öğrenmelerini istememişti. En azından bugünlük karşılaşmalarını gizli tutmayı onu bir şüpheli olarak ilan etmeye yeğlemişti. Ama bu durum değişebilirdi. Dolayısıyla tehlikedeydi. Ham-mond'un bu oyunu sonlandırma konusundaki niyetini öğrenince248.


ye kadar kendini suçlanmaya karşi korumak için mümkün olan her şeyi yapmak zorundaydı. Đş bu noktaya gelmeyebilirdi ama eğer gelirse hazırlıklı olmalıydı. Gideceği yere ulaştığında üstü kapalı giriş kapısını ve kapı görevlilerini boş verip arabasını otoparka çekti. Bobby bir üst sınıfa terfi etmişti. Onu tanıdığında Bobby serseri yataklarının yabancısı değildi. Şimdi ise şehir merkezinin yakınında zincir otellerden birinde kalıyordu. Alex önceden arayıp gelmekte olduğunu haber vermemişti. Onu şaşırtarak hiç kuşkusuz tatsız geçecek bir karşılaşmada küçük de olsa bir avantaj elde etmek istiyordu. Asansörde gözlerini kapayıp başını omuzlarının üstünde çevirdi. Yorgun düşmüş ve müthiş korkmuştu. Keşke zamanı geri dön-dürebilse ve Bobby Trimble'in onsuz geçen yirmi özgür yıldan sonra hayatına yeniden girdiği o günün tarihini baştan yazabilseydi. Keşke o günü ve onu izleyen günleri hayatından silebilseydi. Ama bu Hammond Cross'la geçirdiği geceyi de silmesi anlamına gelirdi. Yaşamında mutluluğu çok fazla tatmamıştı. Çocukken bile. Özellikle de çocukken. Noel'in takvimdeki diğer günlerden bir farkı yoktu. Hiçbir zaman bir doğum günü pastası, bir Paskalya sepeti ya da bir Hallovveen kostümü olmamıştı. Ancak genç bir kız olduğunda, yalnızca dergi ve televizyonlardaki değil, ama sıradan insanların da tatil kutlamaları yaptıklarını öğrenmişti. Đlk yetişkinlik yılları geçmişin hasarlarını yok etmek ve yeni bir kişilik yaratmakla geçmişti. Büyük bir açgözlülükle o güne kadar ondan esirgenen her şeyi elde etmeye çabalamıştı. Üniversitedeyken derslerine öyle büyük bir gayretle sarılmıştı ki flört etmeye pek az zaman bulabilmişti. Çalışmaya başladığında ise tüm enerjisini işine hasretmişti. Gönüllü olarak yaptığı hayır işlerinde uygun erkeklerle karşılaşmıştı. Kimileriyle arkadaşlık kurmuştu ama bu ilişkilerde romantizm hiçbir zaman önemli bir unsur haline gelmemişti ve bu onun kendi tercihi olmuştu. Đşindeki başarısıyla mutlu olmaya, sorunlu insanlara problemlerini çözmelerinde ve kendi değerlerini anlamada yardımcı olmaktan kaynaklanan tatminle yetinmeye çalışmıştı. Gerçek mutluluklar, o gece Hammond'la tattığı türden, insanın başını döndüren, insanı coşturan zevkler ondan uzak kalmıştı. Varlığından bile habersiz olduğu bir yabancıdan öteye geçemediklerinden insanı bağımlı hale getiren güçlerinin ya da olası tehlikelerinin farkına varamamıştı.. Şimdi kendi kendine şu soruyu soruyordu: Mutluluğun bedeli hep böyle yüksek miydi? Asansörün kapısı açıldığında bir müzik sesi duydu ve bunun büyük olasılıkla Bobby'nin odasından geldiğini düşündü. Haklıydı. Kapıya yaklaştı, kapıyı vurdu, bir süre bekledi, sonra bir kez daha, bu defa daha sert bir şekilde vurdu. Müzik kesildi. "Kim o?" "Bobby, seni görmem lazım." Birkaç saniye sonra kapı açıldı. Adam beline sardığı bir havlu dışında çırılçıplaktı. "Eğer aynasızları getirdiysen, Allah yardımcım olsun, seni..." "Saçmalama. Đstediğim en son şey polislerin seninle işbirliği yaptığımı öğrenmeleri." Bobby gözleriyle koridoru taradı. Sonunda yalnız geldiğine emin olunca, "Bunu duyduğuma sevindim, Alex," dedi. "Bugün bir ara yine benimle ikili oynadığını düşünmüştüm." "Ben..." Bobby'nin arkasındaki hareketliliği fark edince dikkatini oraya verdi. Önce bir kız, ardından bir başka kız ortaya çıktı. Bobby başını çevirip arkaya baktı; kızları görünce gülümsedi ve onları kendine doğru çekip bellerine sarıldı. Kızlar bilemedin on sekiz yaşında duruyordu. Biri tanga giymişti ve üstü çıplaktı. Diğeri ise Alex'in yataktan çıkarıldığını düşündüğü bir çarşafa sarınmıştı. "Alex, bunlar..." "Dert değil," diye sözünü kesti. "Seninle konuşmam gerek." Sabırsız bir ifadeyle yüzüne baktı. 249 "Peki." Đçini çekti. "Ama sürekli çalışıp da oyuna fırsat bulamayanlar için ne derler? Bilirsin."


Bobby, Alex'le birkaç dakika yalnız kalmak istediğini söyleyerek kızların popolarına birer şamar indirip onları kışkışladı. "Halledecek bir işimiz var. Esas parti sonra başlayacak. Tamam mı? Şimdi gidin bakalım." Kızlar mızmızlanarak fazla bekletmemesi için uyardılar. Bobby kapıyı çekip koridora çıktı. "Uyuşturucu aldın, değil mi?" diye sordu Alex. "Almaya hakkım yok mu? Bugün seni görmeye geldiğimde . aklımda kapında polisleri bulmak yoktu." "Uyuşturucuyu nereden satın aldın?" "Satın almama gerek yok. Dostlarımı nasıl seçeceğimi bilirim ben." "Kurbanlarını." Bobby üstüne alınmamış gibi sırıttı. "Bu kızlar tedarikliydi. Đyi mal. Sende neden biraz bulunmuyor?" Uzanıp Alex'in omzunu hafifçe sıktı. "Çok gerginsin, Alex. Sen de biraz kendine gelmek ister misin?" Alex koluna vurdu. "Sen bilirsin," dedi Bobby, yüzünde dostça bir ifadeyle omuzlarını silkerek. "Param nerede?" "Yanımda değil." Gülümsemesi bir anda kesildi. "Benimle dalga mı geçiyorsun?" "Evimde polisleri gördün, Bobby. Sana parayı nasıl getirebilirdim? Buraya benim yanıma yaklaşmaman için seni uyarmaya geldim. Seni görmek istemiyorum. Evimin önünden arabayla geçmeni istemiyorum. Seni tanımak istemiyorum." "Dur bir dakika bakalım. Anlaşmıştık, hatırlıyor musun?" Elini göğsüne doğru salladı. "Seninle bir anlaşma yaptık." "Anlaşma bitti. Koşullar değişti. Beni Lute Pettijohn cinayetiyle ilgili sorguladılar." "Bu benim hatam değil, Alex. Đşleri berbat ettiğin için beni suçlayamazsın." "Sana dün gece söyledim..." "Bana ne söylediğini biliyorum. Ama bu demek değildir ki inandım." Bobby'yle tartışmanın bir anlamı yoktu. Dün ona inanmamıştı; bugün de inanmayacaktı. Tek istediği ondan bir an önce kurtulmaktı. "Anlaştığımız gibi sana yüz bin doları vereceğim." "Bu gece." Alex başını iki yana salladı. "Birkaç hafta içinde. Bu işler biter bitmez. Polis beni bu kadar yakından izlerken şimdi vermek çok aptalca olur." Bobby ellerini sıska kalçalarına koydu ve yüzü Alex'in yüzü hizasına gelinceye kadar belini büküp öne doğru eğildi. "Seni dikkatli olman konusunda uyarmıştım. Öyle değil mi?" "Evet, uyarmıştın." "Peki seni nasıl buldular?" Bir aile otelinin koridorunda dikilip çıplak bir adamla polis soruşturmasından bahsetmeye niyeti yoktu. Üstelik polisin onu Pettijohn'la nasıl ilişkilendirdiği Bobby'nin umurunda bile değildi. Onun umurunda olan tek bir şey vardı. "Paranı alacaksın," dedi. "Buluşmamızın güvenli olacağını hissettiğimde seninle temasa geçeceğim. O zamana kadar benden uzak dur. Durmazsan kendi kendini ayağından vurmuş olursun." Görünüşe bakılırsa Bobby'nin kafası giderek yerine geliyordu, çünkü yüzündeki o sakin, sempatik ifadenin yerini kavgacı bir ifade almıştı. "Benim gerçekten kalın kafalı biri olduğumu düşünmüş olmalısın. Yalnızca öyle istediğin için beni başından savabi-leceğine gerçekten inanıyor musun, Alex?" Burnunun dibinde parmaklarını şaklattı. "Bir kez daha düşün. O paradan payıma düşeni alıncaya kadar senin gölgen olacağım. Bana borçlusun." m "Bobby," dedi Alex, sakin bir sesle, "eğer borcumu tekrar ödemem söz konusu olsaydı seni öldürmem gerekirdi." "Tehdit, öyle mi?" dedi Bobby, gayet yumuşak bir sesle. "Hiç sanmıyorum." Sonra onu şaşırtmak için işaret parmağıyla sertçe göğsüne bastırdı. Alex birkaç adım geriledi. "Beni tehdit edecek konumda değilsin. En çok kaybedecek olan sensin. Bunu unutma. Şimdi son kez söylüyorum. O parayı getir." "Getiremeyeceğimi anlamıyor musun? En azından şimdilik."


"Ne demezsin! Senin kafan karmaşık konularda iyi çalışır. Bir yolunu bulacak kadar zekisindir." Gözlerini iyice kıstı. "O parayı bana getireceksin. Ancak o zaman ortadan kaybolurum." Alex'in içinde bir nefret dalgası kabardı. "Đçerideki kızlar sabah uyandıklarında mücevherlerinin ve paralarının gitmiş olacağının farkındalar mı?" "Karşılığında istediklerini alacaklar ama." Gözünü kırptı. "Belki de fazlasını." Alex midesinin bulandığını hissederek arkasını döndü ve asansöre doğru yürümeye başladı. "Sana haber verinceye kadar benden uzak dur." Bobby yumuşak bir sesle arkasından seslendi. "Gölgen olacağım, Alex. Etrafına iyi bak. Beni göreceksin." Hammond başucu lambasını yakınca pastel çizgili duvarlar sıcak bir kızıllığa büründü. Etrafına bakındığında Lute'un hakkını teslim etti -Charles Towne Plaza için iyi bir dekoratör tutmuş ve hiçbir lüksten kaçınmamıştı. En azından süit odalar için bu böyleydi. Oda oldukça geniş ve kullanım açısından son derece rahattı. Tahta bir dolabın kapılarının arkasında yetmiş ekran bir televizyon duruyordu. Otellerdeki standart boyun üstündeki televizyonun bir de videosu vardı. Dolabın içinde ayrıca bir CD çalar, bir dizi CD, son haftanın TV Rehberi ve televizyonun uzaktan kumandası duruyordu. Başka da bir şey yoktu. Hammond banyoya girdi. Havlular, oda hizmetçisi onları süslü askılarına astığından bu yana ellenmemiş gibi duruyordu. Mermer kaplı masanın üstündeki gümüş sepetin içinde şampuan şişeleri ve diğer temizlik malzemeleri, minik bir dikiş seti, ayakkabı cilalamak için bir bez ve bir duş bonesi vardı. Işığı söndürüp yatak odasına geri döndü. Yerdeki pelüş halı ayak seslerinin duyulmasını engelliyordu. Salondakine ek olarak yatak odasında da bir mini bar vardı. Polis çoktan içindekilerin dökümünü yapmıştı. Yine de eline bir mendil sarıp buzdolabının kapısını açtı. Dolaptaki yiyecek-içeceklerin listesiyle içerdekileri hızla karşılaştırdığında hiçbir şeyin eksik olmadığı ortaya çıktı. Kapıyı kapadığında dolabın motoru uğuldayarak çalışmaya başladı. Bir ses duymak hoşuna gitmişti. Muhteşem dekoruna ve çok sayıdaki lüksüne karşın oda şu an için bir cinayet sahnesiydi ve ürkütücü sessizliği sanki her taraftan üstüne geliyor gibiydi. Shady Rest Lounge'dan eve gitmek ve bu korkunç pazartesiye artık bir son vermek niyetiyle çıkmıştı. Ama bir şeyler onu buraya çekmişti. Bu dürtünün nedenini tahmin etmek pek zor değildi. Loretta'nın son söyledikleri kafasında yer etmişti bir kere ve gidecek gibi görünmüyordu. Alex Ladd cumartesi günü buraya gelmiş miydi acaba? Hayatını tehlikeye atacağı için söylemek istemediği bir şeye tanıklık etmiş olabilir miydi? Her iki ihtimal de pek keyif vermese de onun katil olmasından ziyade bu fikre inanmayı isterdi. Buraya bilinçaltında daha önce gözden kaçmış olan bir şeyi, Alex Ladd"i temize çıkaracak ve belki de başka birini işaret edecek bir şeyi bulma umuduyla gelmişti. Tümüyle mantık dışı olarak, son derece zeki ve ölçüsüz bir yalancı olduğunu kanıtlayan bir kadını korumak zorunda hissediyordu kendini. Tabii cumartesi günü Lute'la buluştuğu ve birbirlerine öfkeli sözler söyledikleri bu odaya geri dönmek hiç de kolay olmamıştı. Oturma odasının ötesine geçmemiş, aslında eşiği bile pek aşmamıştı. Kapının ağzından söyleyeceklerini söylemişti. Lute divanda oturduğu yerde, büyük bir keyifle içkisini yudumlayarak jüri soruşturması açması halinde kendi babasını da kovuşturmaya hazırlıklı olması konusunda uyarmıştı onu. "Tabii," diye de eklemişti, gülümseyerek, "tüm bu tatsızlıklardan kaçınmanın bir yolu var. Eğer bu yolu benimsersen herkes istediğini alır ve mutlu bir şekilde evine döner." Önerisi Hammond'un ruhunu şeytana satmasına eşdeğerdi. Tabii ki teklifi reddetmişti. Pettijohn'un bundan pek hoşlanmadığını söylemeye ise gerek yoktu. Hammond o anı bir kez daha yaşamanın verdiği sıkıntıyla gard-roba doğru ilerledi. Yatak odasında incelemediği bir tek orası kalmıştı. Yüksek, aynalı kayar kapıların arkasında boş bir kasa ve boş askılar vardı. Kabarık tüylü beyaz bir bornoz, kuşağı hâlâ bağlı duruyordu. Bornozla takım oldukları anlaşılan banyo terlikleri naylon torbalarından çıkarılmamıştı. Hiçbir şeye el sürülmemiş gibiydi.


Kapıları çekip kapattı ve aynı anda aynaya yansıyan silueti fark etti. "Bir şey mi arıyorsun?" Hammond bulunduğu yerde geri döndü. "Başka birinin daha burada olduğunu bilmiyordum." "Belli oluyor," dedi Smilovv. "Sanki vurulmuş gibi zıpladın." Omzunun üstünden oturma odasındaki halının üstünde duran kan lekelerine bir bakış fırlatarak, "Sözcük seçimi için beni bağışla," diye ekledi. "Hadi canım," dedi Hammond. Gizli gizli etrafı karıştırırken yakalanmış olmanın verdiği sıkıntıyı saklamak için alaycı bir tavır takınmayı yeğlemişti. "Hiçbir zaman kullandığın sözcükleri seçmeyi bilemezsin zaten." "Öyle. Bilemem. Eee, ne halt ediyorsun burada?" "Sana ne?" diye karşılık verdi Hammond, aynı öfkeli ses tonuyla. "Đnsanların içeri girmesini önlemek için kapıya bant takıldı." "Kovuşturacağım bir cinayetin işlendiği yeri görmeye hakkım var." "Ama protokol, benim ofisimi haberdar edip yanına birini almanı gerektirirdi." "Protokolü biliyorum." "O halde?" "Dışarıdaydım," dedi Hammond, tersçe. Smilow haklıydı ama onun karşısında konumunu yitirmek istemiyordu. "Geç olmuştu. Yanımda bir de polis sürüklemek istemedim. Bir şeye el sürmedim zaten." Hâlâ elinde tutmakta olduğu mendili salladı. "Bir şey almadım. Ayrıca, senin burada işini bitirdiğini düşündüm." ... "Bitirdim." "O halde sen burada ne yapıyorsun? Delil mi arıyorsun? Yoksa sahte deliller mi bırakıyorsun?" Đki adam birbirlerine dik dik baktılar. Sinirlerini ilk dizginleyen Smilovv oldu. "Otopside ortaya çıkan bazı şeyleri düşünmeye geldim buraya." Đstemese de bu, Hammond'un ilgisini çekmişti. "Ne gibi?" Smilovv oturma odasına doğru yöneldi. Hammond da peşinden gitti. Dedektif halının üstündeki kan lekesinin yanında durdu. "Kurşun yaralan. Dokularda oluşan tahribattan ötürü mermilerin izlediği yolu tespit etmek zor ama Madison'un tahmini silahın namlusunun yukarıdan aşağıya doğru, yerden yaklaşık otuz-kırk santim yükseklikten doğrultulduğu şeklinde." "Katilin ıskalama şansı yoktu yani." "Iskalamamaya dikkat etmiş." "Ama Lute'un kriz geçirdiğini bilmeden gelmiş." "Ne olursa olsun, onu öldürmeye gelmiş." "Yakın mesafeden." "Bu da Pettijohn'un katilini tanıdığını gösteriyor." Bir süre halıdaki iğrenç kan izini seyrettiler. "Canımı sıkan bir şey vardı," dedi Hammond, bir müddet sonra. "Ne olduğunu şim2Sâ di anladım. Silah sesi. Birini bir .38'likle kimse duymadan nasıl öldürebilirsin?" "Yalnızca birkaç müşteri odasındaymış. Yatak açma servisi saat altıdan önce başlamıyormuş. Oda hizmetçileri henüz koridorda değillermiş. Katil bir tür susturucu kullanmış olabilir. Hoş, Madi-son çevrede veya yaralarda böyle bir şey kullanıldığına ilişkin bir kalıntı bulamadı. Benim tahminim Pettijohn'un ses geçirmez odalar yaptığı yönündeki böbürlenmesi son teknoloji videolu güvenlik sistemi gibi sahte değildi." "Benim aklıma da başka bir şey geldi." Smilovv yüzüne bakıp devam etmesini ister gibi bir hareket yaptı. "Onu her kim öl-dürdüyse yalnızca Lute'u iyi tanımakla kalmayan biri; aynı zamanda oteli de iyi biliyormuş. Sanki katil Pettijohn'un her yaptığını öğrenmiş. Sanki kafasını ona takmış." Büyük bir dikkatle Smilovv'un soğuk gözlerine baktı. "Nereye varmaya çalıştığımı anlıyor musun?" Smilovv kışkırtmaya gelmemek için bir süre hiçbir şey söylemeden durdu, soıtra da başıyla odanın kapısını işaret etti. "Siz önden buyurun, Savcı Bey." Safı ön doJeuzuncu 229. lum


Lute Pettıjohn vasiyetinde yakılmasını şart koşmuştu. Dr. Madison pazartesi öğleden sonra serbest bırakır bırakmaz, cenaze törenin yapılacağı yere nakledildi. Bu arada Davee gereken düzenlemeleri yapmış ve bürokratik işlemleri yerine getirmişti. Krematoryuma teslimi öncesinde cenazeyi görmeyi ise istememişti. Salı sabahı için bir anma töreni düzenlenmişti. Kimileri bunu, özellikle de Pettijohn'un ölüm koşulları göz önüne alındığında, fazlasıyla erken bulmuştu. Bununla birlikte, uygunsuz davranışlarına alışık oldukları için hiç kimse Davee'nin yerleşik geleneklerle böylesine dalga geçiyor olmasına da şaşırmamıştı. O sabah güneş puslu ve sıcak bir güne doğmuştu. Saat on olduğunda St. Philip'sEpiscopal Kilisesi ağzına kadar dolmuştu bile. Bütün şöhretler ve adı kötüye çıkmış olanlar, ayrıca Güney Caro-lina'nın saygıdeğer senatörü ve Beaufort'da yaşayan bir film yıldızı da dahil olmak üzere, şöhretli ve kötü şöhretli kişileri aptal aptal seyretmek üzere gelenler de oradaydı. Kimileri Pettijohn'u hayatında hiç görmemişti ama kendileri26Û ni önemli bir insanın cenaze törenine katılacak kadar önemli varsaydıklarından gelmişlerdi. Hemen hemen hiç istisnasız, katılanların tümü merhumu hayattayken yeren insanlardı. Yine de kilisede sıraya geçip başlarını iki yana sallayarak trajik ve zamansız ölümü için üzüntülerini ifade ettiler. Kilisenin mihrabı gönderilen yüzlerce çiçeği neredeyse alamayacaktı. Saat tam onda Davee dostlarının kollarında ön sıraya geldi. Boynundan hiç çıkarmadığı inci gerdanlık dışında tepeden tırnağa siyahlar içindeydi. Saçını arkada sade bir biçimde at kuyruğu yapmış, başına yüzünü büyük ölçüde kapatan geniş kenarlı hasır bir şapka takmıştı. Tören boyunca kalın, kara gözlüklerini gözünden hiç çıkarmadı. "Gözlerini ağlamaktan şiştiği için mi gizliyor? Yoksa şişme-diği için mi?" Steffı Mundell, Smilow'un hemen yanında oturuyordu. Sorduğu bu soru üzerine Smilow kaşlarını çattı. Başını yana eğmiş, görünürde açılış duasını dinliyor gibiydi. "Affedersin," diye fısıldadı genç kadın. "Dindar olduğunu bilmiyordum." Hiçbir dini inancı olmayan Steffı, törenin geri kalan kısmında saygıyla sessizliğini korudu. Öbür dünya, içinde yaşadığı dünya kadar ilgisini çekmiyordu. Đhtiraslarının bu dünya üzerinde gerçekleşmesini arzu ediyordu. Onun için başarının anlamı kutsal bir tacın üstündeki yıldızlar değildi. O yüzden de, okunan ilahilere ve düzülen methiyelere kulaklarını tıkayıp, o bir saati bu olayın kendini ilgilendiren yönleri, özellikle de onları nasıl kendi lehine kullanabileceği üzerinde kafa yormakla geçirdi. Dava Hammond'a verilmişti, ama önceki akşam Savcı Mason'u arayan o olmuştu, Hammond değil. Akşam yemeğini böldüğü için savcıdan özür dilemişti ama Alex Ladd'in cumartesi gecesi nerede olduğuna ilişkin söylediği yalanlardan söz edince adam onu haberdar ettiği için teşekkür etmişti. Bu telefon konuşmasının ona olumlu puan kazandırmış olmasından memnundu. Hatta bir adım daha öteye geçmiş ve patronuna Hammond'un bu olayı çok da önemsemediğini ima ederek, bu haberi ona ... eli değdiğinde... herhalde daha sonra bir ara vereceğini söylemişti. Nihayet vaiz hiç bitmeyecekmiş gibi görünen övgü konuşmasını bitirdi ve tören sona erdi. Ayağa kalktıklarında Steffi, "Çok hoş, değil mi?" dedi. Taziyetlerini bildirmek için etrafına toplanan insanlar içinde Davee bir tek Hammond'a ayrı muamele yapmış, onu sıcak bir biçimde kucaklamıştı. Hammond da onu yanağından öpmüştü. "Eski aile dostları onlar," dedi Smilow. "Ne kadar iyi dostlar?" "Neden sordun?" "Hammond, Davee'nin suçlu olabileceğini kabul etmeye yanaşmıyor da..." Mr. ve Mrs. Preston Cross'un da Davee'ye sarılmasını izlediler. Steffı, Hammond'un anne-babasını bundan önce bir defa, bir golf turnuvasında görmüştü. Hammond onu sevgilisi olarak değil iş arkadaşı olarak tanıştırmıştı. Steffi, Preston'un güçlü, insanların gözünü korkutan karakterine hayran kalmıştı. Hammond'un annesi Amelia Cross ise kocasının tam zıddı, herhalde hayatı boyunca


bir kez bile kendi fikrini söylememiş olan, ufak tefek, tatlı bir güneyli hanımefendiydi. Büyük olasılıkla hayatında hiçbir zaman kendi fikri de olmamıştı zaten. "Biliyor musun?" dedi Smilow. "Kendi ailesinden burada hiç kimse olmadığı için Cross'lar Davee'nin ailesi sayılırlar." "Anlıyorum." Kalabalık yüzünden dışarı çıkmaları birkaç dakika aldı. "Da-vee'den ne istiyorsun?" diye sordu Smilow, arabasına doğru yürürlerken. "Artık şüpheliler listende olmadığına göre." "Kim söyledi bunu?" Steffi yan kapıyı açıp arabaya bindi. Smilow direksiyona geçti. "Tercihinin Alex Ladd olduğunu sanmıştım." 2âL I "Öyle. Ama şen dulu da dışlamıyorum. Klimayı açar mısın, lütfen?" dedi, eliyle yüzünü yelpazeleyerek. "Kâhya kadının söylediği yalanı Davee'nin yüzüne vurdun mu?" "Adamlarımdan biri söyledi. Anlaşılan Sarah Birch'ün o gün markete gitmiş olması akıllarından tamamen çıkmış." Steffı abartılı bir içtenlikle, "Yaa, eminim doğrudur," dedi. Birkaç blok gitmişlerdi ki Smilow gayet sakin bir sesle Stef-fı'yi şaşırtan bir şey söyledi. "Bir insan saçı bulduk." "Otel odasında mı?" "Pettijohn'un ceketinin kolunda." Genç kadına bir bakış fırlattı ve yüzündeki ifadeyi görünce bir kahkaha attı. "Çok heyecanlan- ma. Koluna mobilyalardan geçmiş olabilir. Odada daha önce kalan herhangi birine, bir kat hizmetlisine, oda servisinde çalışan bir garsona ait olabilir. Herhangi bir kimseye." "Ama eğer Alex Ladd'in saçina uyuyorsa..." "Bakıyorum ona geri döndün." "Eğer onun saçına uyuyorsa..." "Henüz uyup uymadığını bilmiyoruz." "Ama yalan söylediğini biliyoruz!" diye bağırdı Steffi. "Bunun düzinelerce sebebi olabilir." "Şimdi sen de Hammond gibi konuşmaya başladın." "Amatör dedektif." Smilow önceki gece otel odasında Hammond'la karşılaşmasını anlatırken Steffı dikkatle dinledi. "Orada ne işi varmış?" "Etrafa bakınıyormuş." "Neye?" "Sanırım her şeye. Sinsi sinsi, gözümden bir şeyler kaçırmış olabileceğimi ima etti." "Senin ne işin vardı peki?" Smilow kuzu gibi bir ifadeyle, "Gözümden bir şeyler kaçırmış olabilirim," dedi. "'Erkeklik hormonu!" diye dalga geçti Steffı. "Şu normalde aklı başında olan insanları ne hale sokuyor!" Bir an durduktan sonra, "Örneğin, Alex Ladd hakkındaki kanaatini nasıl etkiliyor?" diye ekledi. "Bu da ne demek?" "Eğer Alex Ladd upuzun bir özgeçmişi olan tanınmış bir doktor olmasaydı, o denli eğitimli, çekici, düzgün konuşan, öylesine ölçülü biri değil de saçı başı bir tarafta, göğüslerinde dövme olan kaba saba bir kız olsaydı, siz ikiniz ona biraz daha baskı yapmak için bu kadar çekingen davranır mıydınız?" "Bu soruya cevap vermeye tenezzül bile etmeyeceğim." "Öyleyse neden bu kadar yumuşak gidiyorsunuz?" "Çünkü yalnızca Hilton Head Adası'na gitmesi konusunda yalan söylemiş olmasına dayanarak onu tutuklayamam. Elimde daha fazla bir şeyler olması gerekiyor, Steffi, sen de bunu biliyorsun. Özellikle de o odada olduğunu kanıtlamalıyım. Bunun için de sağlam delile ihtiyacım var." "Tabanca gibi." "O konuda çalışıyorum." Smilow'un profilini dikkatle incelemekte olan Steffı'nin yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. "Söylesene Smilow, neler oluyor? Sanki dilinin altında bir şeyler var gibi." "Herkes öğrendiği zaman sen de son gelişmelerden haberdar olacaksın." "Ne zaman olacak bu?" "Bu öğleden sonra. Yeniden sorgulamak için Dr. Ladd'i davet ettim. Avukatının karşı görüş bildirmesine rağmen kabul etti."


"Tabii özenle hazırlanmış bir kapana kısılacağının farkında değil." Steffı'nin neşesi yerine gelmişti. "O anda yüzünün alacağı hali görmek için sabırsızlanıyorum." Aynı Hammond gibi kadının yüzünde de tam bir şaşkınlık ifadesi vardı. Oluşma biçimi tümüyle çılgıncaydı. Hammond, Steffı, Smilow ve Frank Perkins, Smilow'un ofisi261 264 nin önünde toplanmış, Alex'in gelmesini bekliyorlardı. Steffı komiser yardımcısının masasının üstünde bir dosya unuttuğundan şikayet etti. Kapalı yer fobisi olan Hammond aşağı inip dosyayı getirmeyi önerdi. Đkinci kattaki Cinayet Masası'ndan çıkıp asansöre doğru yürüdü. Asansörün kapısı açıldı. Đçeride bir tek Alex vardı. Belli ki Smilow'un odasına çıkıyordu. Bir an şaşkın şaşkın birbirlerinin yüzüne baktılar. Sonra Hammond içeri girdi ve aşağı inmek için düğmeye bastı. Kapılar kapandı ve küçücük kabinin içinde başbaşa kaldılar. Hammond parfümünün kokusunu duyuyordu. Bir anda her şeyini -saçını, yüzünü, görünüşünü- kafasına not etti. Dağınık saçları, hafif makyajı, derli toplu yüzü, üstündeki iş kıyafetine kadınsı bir hava katıyordu. Kolsuz bir ceket giymişti. Teni pürüzsüz ve yumuşak görünüyordu. Gerçekten de teni pürüzsüz ve yumuşaktı. Kolları. Göğüsleri. Dizlerinin arkası. Her yeri. AlexMn gözleri de boş durmuyor, aynı benzin istasyonunda onu öpmeden hemen öncesinde olduğu gibi yüzünün her bir hattını dikkatle inceliyordu. Kendini tümüyle bakışlarının odaklandığı noktaya veriyor olması seksi görünüşünü artırıyordu. Ona öylesine dikkatle bakıyordu ki Hammond bir an için yüzünün dünyadaki en çarpıcı yüz olduğunu düşündü. Söze ilk Hammond girdi. "Cumartesi gecesi..." "Lütfen bana sorma..." "Nerede olduğun konusunda neden yalan söyledin?" "Gerçeği söylememi mi tercih ederdin?" "Gerçek nedir? O adam seni Lute Pettijohn'un odasının önünde gördü mü?" "Bunu seninle tartışamam." "Allah kahretsin!" Asansörün kapısı birinci katta açıldı. Bekleyen kimse yoktu. Hammond dışarı çıktı ama bir yandan da eliyle kapanmaması için kapıyı tuttu. "Çavuş, Ms. Mundell burada bir dosya bıraktı mı?" "Dosya mı? Ben bir şey görmedim, Mr. Cross," diye seslendi adam. "Eğer bulursam yukarı gönderirim." "Sağ ol." Hammond tekrar asansöre girdi ve yukarı katın düğmesine bastı. Kapılar kapandı. "Allah kahretsin," diye tekrarladı, sertçe fısıldayarak. "Şurada birkaç değerli saniyemiz var. Konuşmak istediğin konu bu mu?" "Hayır. Kahretsin, hayır." Bir adım attı ve hafifçe mırıldandı. "Seninle olmak istiyorum." Alex elini boğazına götürdü. "Nefes alamıyorum." "Đkinci kez boşaldığında da bunu söylemiştin. Yoksa üçüncü müydü?" "Dur. Lütfen dur." "Đşte bunu söylememiştin. O lanet olası gece boyunca hiç söylememiştin. Eee, neden kaçtın benden?" , "Seninle birlikte olduğum konusunda yalan söylememle aynı gerekçe yüzünden." "Pettijohn mu? Onu öldürmediğini biliyorum. Zamanlama uymuyor. Ama bir biçimde suçlusun." "O sabah seni terk etmek zorundaydım. Şimdi de gizli gizli konuşurken yakalanmamalıyız." "Bir biçimde bulaşmamış olsaydın," dedi Hammond, bir adım daha atarak, "neden o gece kendine bir görgü tanığı bulmak için benimle yatasın ki?" Alex'in gözlerinde öfke kıvılcımları çaktı. Tam karşılık vermek için dudaklarını aralıyordu ki asansör durdu. Kapılar açıldı ve karşılarında asansörü beklemekte olan Steffi Mundell'i buldular. "Aaa," diye hafifçe bağırdı Steffı, ikisini birlikte görünce. Gözlerini önce Alex'e sonra da Hammond'a çevirdi. "Iıı, ben de aşağıya seni almaya geliyordum.


Dosyayı buldum," dedi. Dalgın bir ifadeyle elini havaya kaldırarak Hammond'u alması için yanlışlıkla aşağıya gönderdiği dosyayı gösterdi. "Affedersin." 261 266 "Önemli değil." "Pardon," dedi Alex, dışarı çıkabilmek için ikisinin arasından geçerken. "Mr. Perkins az önce geldi, Dr. Ladd," dedi Steffı, Alex yanından geçerken. Alex, Steffi'nin verdiği bilgiye ağırbaşlı bir ifadeyle teşekkür etti, sonra da çift kapıya doğru yürümeye devam etti. "Siz ikiniz nerede karşılaştınız?" Steffi'nin sorusu Hammond'u öfkelendirmişti ama belli etmemeye çalıştı. "Aşağıda asansörü bekliyordu," diye yalan attı. "Yaa. Neyse, herkes burada olduğuna göre artık başlayabiliriz." "Onları birkaç dakika oyala. Tuvalete gitmem gerek." Hammond tuvalete girdiğinde boş olduğunu görünce sevindi. Lavabonun başına geçip öne doğru eğildi ve yüzüne soğuk su çarptı; sonra da serin fayansa kollarıyla sarılıp başını aşağı sarkıttı ve yüzündeki suyun lavaboya akmasını sağladı. Birkaç kez derin nefes aldı ve her defasında alçak sesle küfürler savurarak nefesini geri verdi. Birkaç dakika istemişti ama kendine gelmesi daha uzun zaman alacağa benziyordu. Aslında belki de göğsünü sıkıştıran ve nefes alıp vermesini zorlaştıran o sımsıkı suçluluk kemerinden kendini hiçbir zaman kurtaramayacaktı. Ne yapacaktı? Geçen hafta bu zamanlar bu kadının adını bile duymamıştı. Oysa şimdi Alex Ladd dev bir anafor gibi onu içine çekip boğmakla tehdit ediyordu. Hiçbir çıkış yolu göremiyordu. Sadece bir tek kötü iş yapmakla da kalmamıştı; üstünü örtmeye kalkışmıştı ve bunu sürdürüyordu. Onun resmini ilk gördüğünde her şeyi itiraf etmiş olsa kendini kurtarabilirdi. "Smilow, Steffı, buna inanamayacaksınız! Cumartesi gecesini ben bu kadınla geçirdim. Şimdi siz onun beni yatağa atmadan önce Lute Pettijohn -u geberttiğini mi söylüyorsunuz? " Suçlu olduğunu en baştan kabul etmiş olsa belki de fırtınanın önüne geçebilirdi. Ne de olsa, onu kulübesine götürdüğünde, bir cinayete karışmış olduğunu bilemezdi. Özenle planlanmış bir baştan çıkarma operasyonun masum kurbanı olmuştu. Tamamen yabancı biriyle yattığı için alay konusu olabilirdi. Düşüncesizliğinden ötürü eleştirilebilirdi. Babası tarafından tam bir ahmak olmakla suçlanabilirdi. Tanımadığı bir kadınla cinsel ilişkiye girmemesi gerektiğini ona öğretememiş miydi? Ahlâksız bir kadının eline düşen genç bir adamın başına gelebilecek belalar konusunda onu uyarmamış mıydı? Bu durum o, ailesi ve savcılık ofisi için utanç verici olabilirdi. Đnsanlar dedikodusunu yapabilir, bayağı esprilerin hedef tahtası haline gelebilirdi ama yine de bunlarla baş edebilirdi. Ama iş işten geçmişti. Onun kim olduğunu söylememiş, Hil-ton Head'e yapmadığı bir yolculuktan söz ettiğinde yalanını yüzüne vurmamıştı. Orada öylece durmuş ve görev anlayışla içindeki tutkuyu terazinin kefelerine koymuştu. Sonunda kazanan tutku olmuştu. Aynen Pettijohn'la cumartesi öğleden sonraki buluşmasını Monroe Mason'a söylemediği gibi, bir cinayet davasında anahtar rol oynayabilecek bir bilgiyi bilinçli ve kasıtlı olarak gizlemişti. Herhangi bir savcının kara kitabına göre bu davranışının affedilir tarafı yoktu. Đşin daha da kötüsü, eline, verdiği bu kararları bir kez daha düşünme fırsatı geçmiş olmasına rağmen aynı yanlış tercihleri yapmaktan korkuyordu. Smilovv oturması için bir sandalye çekti, ama Alex'in bu kibarlık gösterisine pek inanmadığı belli oluyordu. Dedektif rahat olup olmadığını, içmek için bir şeyler isteyip istemediğini sordu. "Mr. Smilow, lütfen misafirliğe gelmişim gibi davranmaktan vazgeçin. Burada bulunmamın tek nedeni sizin rica etmiş olmanız ve benim de bu ricaya karşılık vermemin vatandaşlık görevim olduğunu düşünmem." 2M "Çok güzel." "Eğlenmeyi bir yana bırakalım da işimize bakalım, olur mu?" dedi Frank Perkins.


"Tamam." Smilow bir önceki gün olduğu gibi yine masanın köşesindeki yerini aldı. Yüzüne bakmak için Alex başını kaldırmak zorunda olduğundan bu konum ona önceden düşünülmüş, belirgin bir avantaj sağlıyordu. Arkasındaki kapı açıldığında Alex, Hammond'un içeri girdiğini anladı. Hammond'dan yayılan canlılık bir biçimde havayı etkilemişti. Genç kadın onunla yalnız kaldığı andan bu yana hâlâ kendini toplayamamıştı. Asansörde çok kısa bir süre kalmışlardı ama o anın etkisi çok derin olmuştu. Fiziksel ve dışarıdan anlaşılabilir bir tepki vermiş olmalıydı çünkü Frank Perkins'in yanına geldiğinde adam yanaklarının kızarmış olduğunu söyleyip kendini iyi hissedip hissetmediğini sormuştu. O da kabahati dışarıdaki sıcağa yüklemişti. Ama kızarmasına ve vücudunun özel bölgelerindeki karıncalanmaya neden olan şey havanın sıcaklığı değildi. Bu cinsel ve duygusal heyecanlar, Hammond'u haksız yere böyle bir ikilemle karşı karşıya bırakmış olmanın verdiği suçluluk duygusuyla birleşiyordu. Bile bile adamın başına iş açmıştı. Đlk başlarda vicdanının sesini dinliyordu. Ama yalnızca ilk başlarda. Sonraları biyoloji her şeye hakim olmuştu. Şimdi de Hammond odaya girdiğinde biyolojinin gücünü hissediyordu üstünde. Steffı Mundell bir şeylerden kuşkulanır korkusuyla, içindeki dönüp ona bakma dürtüsünü frenledi. Kız onları asansörde birlikte gördüğünde son derece meraklı gözlerle bakmıştı. AIex çıkarken elinden geldiğince istifini bozmamaya çalışmış ama koridorda yürürken Steffı'nin bakışlarını kızgın bir demir gibi omuzlarının arasında hissetmişti. Eğer Hammond'la birlikte istemeden verdikleri sinyalleri alan biri varsa bu Steffı'den başkası olmazdı. Bunun nedeni yalnızca Steffi'nin zeki biri olması değildi; fakat kadınlar genellikle romantik frekansları erkeklere göre daha iyi algılardı. Smilovv teybi çalıştırıp günün tarihini, saati ve hazır bulunanların isimlerini sayınca Alex daldığı düşüncelerden uyandı. Ardından Smilovv ona bir gazeteden kesilmiş bir kupürü uzattı. "Bunu okumanızı istiyorum, Dr. Ladd." Alex meraklı bakışlarla kısa başlığa bir göz attı. Korkunç bir gaf yaptığını ve bunun pahalıya patlayacağını anlaması için daha fazla okumasına gerek yoktu. "Niçin yüksek sesle okumuyorsunuz?" diye öneride bulundu Smilovv. "Mr. Perkins'in de duymasını isterdim." Dedektifin onu utandırmak istediğini bildiğinden, onlara tam o sırada orada olduğunu söylediği saatlerde Hilton Head'de Har-bour Town'un kapatıldığı ve boşaltıldığına ilişkin haberi duygusuz ve ifadesiz bir sesle okudu. Bitirince uzun ve sıkıntılı bir sessizlik oldu. Sonunda Perkins çok alçak bir sesle kupürü görmek istediğini söyledi. Alex kupürü uzattı, ama itham edici bakışları karşısında boyun eğiyor gibi görünmemek için gözlerini Smilovv'dan da ayırmadı. "Eee?" "Ne var, dedektif?" "Bize yalan söylediniz, öyle değil mi, Dr. Ladd?" "Cevap vermek zorunda değilsin," dedi Frank Perkins. "Cumartesi öğleden sonra ve akşam neredeydiniz?" "Cevap verme, Alex," diye bir kez daha uyarıda bulundu avukat. "Ama cevap vermek istiyorum, Frank." "Bir şey söylememen konusunda ısrar ediyorum." "Cevap vermemde bir sakınca yok." Avukatın uyarısına aldırış etmeksizin, "Hilton Head'e gitmeyi tasarlamıştım," dedi. "Ama son dakikada fikrimi değiştirdim." "Niçin?" "Kapris. Onun yerine Beaufort'da bir panayıra gittim." 269 22Û "Panayıra mı?" "Karnaval vardı. Bunu kolaylıkla kontrol edebilirsiniz, Mr. Smilovv. Duyurulduğuna eminim. Büyük bir şeydi. Charleston'-dan ayrıldıktan sonra oraya gittim." "Bunu doğrulayacak kimse var mı?" "Sanmam. Orada yüzlerce insan vardı. Beni hatırlayacak birinin çıkma olasılığı düşük." "Aynı Hilton Head'deki dondurma satıcısı gibi yani."


Smilovv da aynı Alex gibi Steffı MundeH'in bu müdahalesinden hoşlanmamıştı. Đkisi birden kıza öfkeli bir bakış fırlattılar. "Eğer panayırın ilanlarını görmüşseniz bunu da uyduruyor olabilirsiniz, değil mi?" diye devam etti Smilovv. "Galiba öyle ama uydurmuyorum." "Daha önce bir yalanınızı yakaladığımıza göre buna neden inanalım ki?" "Nerede olduğumun hiçbir önemi yok. Size söylediğim gibi Lute Pettijohn'u tanımıyordum bile. Cinayetiyle ilgili de hiçbir şey bilmiyorum." "Ne şekilde öldürüldüğünü bile bilmiyordu," diye araya girdi Frank Perkins. "Evet, Pettijohn'un vurulduğunu öğrendiğinde müvekkilenizin hayretini hepimiz hatırlıyoruz." Alex, Smilovv'un alaycı bakışları karşısında öfkelense de sakin olmaya devam etti. "Charleston'dan tamamen Hilton Head'e gitme niyetiyle çıktım. Panayıra geldiğimde ise birdenbire kararımı değiştirip orada kaldım." "Madem bu kadar masumca bir hareketti, neden yalan söylediniz?" Önce kendimi korumak için. Sonra da Hammond Cross 'u korumak için. Đstedikleri gerçekse işte gerçek buydu. Aslında Hammond Cross'un gerçeği söyleme zorunluluğu ona göre çok daha bağlayıcıydı, ama genç adam sessiz kalmayı sürdürmüştü. Bir önceki akşam Bobby'yle buluşmanın verdiği huzursuzlukla geceyi başına açılan belayı düşünerek geçirmişti. Acı içinde uzun uzun düşündükten sonra da eğer Bobby'yi uzakta tutmayı başarabilirse emniyette olacağı sonucuna varmıştı. Kendisiyle Pettijohn arasında bir bağlantı kurulması mümkün değildi. Hammond masum olduğuna inandığı sürece cumartesi gecesi nerede olduğu ikisinin arasında bir sır olarak kalacaktı, çünkü Hammond bunun konuyla ilgisi olmadığını düşünecekti. Ama eğer suçlu olduğuna ikna olursa, o zaman bir savcı olarak üstüne düşen yükümlülüğü yerine getirecekti... Bunu düşünmek bile istememişti. Şimdilik Smilow'la işbirliği yapmayı sürdürecek ve dedektifin onun bu işe karıştığını düşünmekten vazgeçip soruşturmayı başka yöne kaydırması için bekleyecekti. "Yalan söylemem çok aptalcaydı, Mr. Smilovv," dedi. "Sanırım Hilton Head'e gitmiş olmak bir panayıra uğramaktan daha inandırıcı olur gibi geldi." "Neden bizi inandırma ihtiyacı hissettiniz?" Frank Perkins elini kaldırdı, fakat AIex, "Çünkü polis tarafından sorguya çekilmeye alışık değilim," dedi. "Sinirim bozulmuştu." "Beni bağışlayın, Dr. Ladd," dedi Smilovv, küçümseyen bir ifadeyle. "Ama siz bugüne kadar sorguladığım en sakin insansınız. Hepimiz bunu konuştuk. Ms. Mundell, Mr. Cross ve ben cinayet iddiasıyla sorgulanan biri için son derece sakin olduğunuz konusunda hemfikiriz." Alex, Smilovv'un bunu bir hakaret olarak mı, yoksa bir iltifat olarak mı söylediğinden emin olmadığından herhangi bir şey söylemedi. Onun hakkında konuşmuş olduklarını öğrenmekten huzursuz olmuştu. Acaba Hammond, hakkında neler söylemişti? Aslında eline bayağı bir koz vermişti, öyle değil mi? "Sahtekârın birisin, biliyor musun? " "Anlamadım. " Kadın darı imiş gibi yapıp iki eliyle adamın 221 221 saçlarına yapıştı ve başını kaldırmaya çalıştı. Ama adamın pes etmeye niyeti yoktu. "Sakin, soğukkanlı, aklı başında bir kadın gibi görünüyorsun. " Çenesindeki sakallar göbeğine sürünüyordu. "Seni askerlerin elinden kurtardığımda böyle düşünmüştüm. Soğukkanlı bir fıstık demiştim." Kadın bir kahkaha attı. "Sahtekâr mı, fıstık mı, acaba hangisi daha kötü? Emin değilim. " "Ama yatakta, " diye devam etti adam, ne konuşma isteğinden ne de niyetinden vazgeçmemiş gibi, "hiç de sakin değilsin. " "Sertleşmiş... " "Kesinlikle öyle, " diye inledi adam. "Ama biraz bekleyebilir. " "...şeyken insanın sakinliğini koruması... " "Neyken? " "Şeyken... " Ardından adamın dili diline dokundu ve sakinliğinden eser kalmadı.


"Panayıra yalnız mı gittiniz?" "Ne?" Bir an orgazmın yansımasıyla yüksek sesle içini çektiğini sanıp müthiş bir korkuya kapıldı. Daha da korkuncu istemeden başını çevirmiş ve Hammond'a bakmaya başlamıştı. Sanki aklından geçenleri biliyormuş gibi onun da gözleri parlıyor, şaka-ğındaki bir damar kabarmış, atıyordu. Alex tekrar başını hızla Smilovv'a doğru çevirdi. Dedektif sorusunu tekrarladı. "Panayıra yalnız mı gittiniz?" "Evet. Evet, yalnız gittim. Öyle." "Gece boyunca da yalnız mı kaldınız?" Smilovv'un soğuk bakışları karşısında yalan söylemek pek kolay değildi. "Evet." "Orada bir arkadaşınızla filan karşılaşmadınız mı? Kimseye rastlamadınız mı?" "Dediğim gibi, Mr. Smilow, yalnızdım." Smilovv nefes almak için bir an durdu. "Saat kaçta ayrıldınız? Yalnız olarak." "Eğlence yerleri kapanmaya başladığı sırada. Saat tam olarak kaçtı? Hatırlamıyorum." "Oradan nereye gittiniz?" Frank Perkins, "Konu dışı," dedi. "Tüm bu sorgulama son derece yakışıksız ve konuyla ilgisiz. Hiçbir temele dayanmadığı için de Alex'in nerede olduğunun ya da yalnız olup olmadığının hiçbir önemi yok. Cumartesi akşamı nerede olduğunun hesabını o da sizin kadar vermek zorunda değil, çünkü henüz onun Pettijohn'un süitinde olduğunu kanıtlayamadınız. Size söylemişti, onu tanımı-yormuş bile. "Alex gibi mükemmel bir üne ve toplumda böylesine bir konuma sahip birinin sorgulanmaya kalkışılması tam bir rezalet. Macon'dan gelen biri midesi ağzına geldiği bir sırada onu gördüğünü iddia ediyor. Gerçekten de o adamın güvenilir bir tanık olduğuna inanıyor musun, Smilovv? Eğer inanıyorsan, kendi sorgulama standartlarını düşürmüşsün demektir. Her durumda müvek-kileme yeterince rahatsızlık verdin." Avukat ayağa kalkması için Alex'e işaret etti. "Güzel bir konuşmaydı, Frank, ama daha burada işimiz bitmedi. Adamlarım Dr. Ladd'in cinayetin işlendiği silahla ilgili de yalan söylediğini tespit ettiler." Frank Perkins canı sıkkın bir şekilde geri adım atmak zorunda kaldı, ama bir yandan da meraklanmıştı. "Hadi hayırlısı." "Hayırlı, hayırlı." Smilovv tekrar Alex'e döndü. "Dr. Ladd, dün bize bir silahınızın olmadığını söylemiştiniz." "Yok." Smilow bir dosyadan bir kayıt formu çıkardı. Alex formu tanımıştı. Şöyle bir göz attıktan sonra incelemesi için Frank'a uzattı. "Kendimi korumak için bir tabanca satın almıştım. Tarihinden de görebileceğiniz gibi yıllar öncesindeydi. Artık bende değil." "Ne oldu?" "Alex?" Frank Perkins bakışlarında bir soru işaretiyle öne doğru eğildi. 21A "Her şey yolunda," diye avukatını temin etti Alex. "Birkaç basit ders dışında hiç kullanmadım. Arabamın ön koltuğunun altındaki bir kılıfta sakladım ve aklıma bile pek gelmedi. Arabayı yeni modeliyle değiştirdiğimde orada unutmuşum. "Tabancanın hâlâ koltuğun altında olduğunu haftalar sonra hatırladım. Galeriye telefon edip sahibine olanı biteni anlattım. Adam sağa sola soracağını söyledi. Ama herkes tabancayı hiç görmediğini iddia etmiş. Bana kalırsa arabayı temizleyen biri, belki de benden sonra satın alan adam silahı bulmuş, kimseye bir şey söylememiş ve tabancaya el koymuştur." "Lute Pettijohn'u öldüren kalibrede kurşun atan bir silahmış." "Evet, 38'likti. Ama pek kolleksiyonluk sayılmazdı, Mr. Smi-low." Alex'in artık onunla özdeşleştirdiği o soğuk tebessümüyle gülümsedi Smilow. "Anladım." Sonra endişelenmiş gibi alnını sıvazladı. "Ama elimizde bir tabancanız olduğuna ilişkin bir kanıt ve onu kaybetmenizle ilgili ispat edilmesi imkânsız bir hikâye var. Mr. Pettijohn'un öldüğü sırada otelde görüldünüz. O geceyi nerede geçirdiğiniz konusunda yalanınızı yakaladık. Siz de bir görgü tanığı gösteremediniz." Omuzlarını kaldırdı. "Bir de benim bakış açımdan bakın. Tüm bu raslantısal unsurlar üst üste biniyor ve bir anlam ifade ediyor." "Ne anlamı?" "Katil olduğunuz anlamı."


Alex itiraz etmek için ağzını açtı ama dehşet içinde sesinin çıkmadığını fark etti. Onun yerine Frank Perkins konuştu. "Onu göz altına almaya hazır mısın, Smilow?" Smilovv uzun bir süre Alex'e baktı. "Henüz hayır." "O zaman biz gidiyoruz." Avukat bu defa itiraza mahal vermedi. Alex'in de itiraz edecek hali kalmamıştı. Bunu belli etmemeye çalışsa da gerçekten korkmuştu. Đşinin önemli bir bölümü akıllarından geçeni kestirebilmek amacıyla hastalarının yüz ifadelerini okumak ve vücut dillerini yorumlamaktı. Çoğu zaman söyledikleriyle akıllarından geçenler birbirinden farklı olurdu. Nasıl durdukları, oturdukları ya da sık sık kıpırdadıkları sözel ifadeleriyle çelişirdi. Konuştukları zaman da ifade biçimleri ve vurgulamaları sözcüklerin kendilerinden çok daha fazla şey anlatırdı. Şimdi de bu uzmanlığını Smilow'a uyguladı. Adamın yüzü adeta mermerden yontulmuş gibiydi. Diplomatik olmaya çalışıp başını bile eğmeksizin gözlerinin ta içine bakmış ve onu cinayet işlemekle suçlamıştı. Yalnızca yaptığı işe mutlak bir güveni olan bir insan böylesine kararlı ve duygusuz olabilirdi. Öte yandan Steffı Mundell havaya zıplayıp ellerini çırpmaya hazır gibi duruyordu. Đnsanların düşüncelerini okuma konusundaki deneyimine dayanarak Alex, polisin, durumun tümüyle kendi lehlerine olduğunu düşündüğünü kesinlikle söyleyebilirdi. Ama onların tepkileri Hammond Cross'unki kadar önemli değildi onun için. Yarı korku, yarı umut dolu bir şekilde başını kapıya doğru çevirip ona baktı. Hammond bir omuzunu kapıya dayamış, ayaklarını çapraz yapmış, kollarını göğüs hizasında kavuşturmuştu. Đki kaşından daha düz olanı sanki çatılmış gibi hafifçe aşağı kıvrılmıştı. Deneyimsiz biri son derece rahat, hatta umursamaz olduğunu sanabilirdi. Ama Alex, genç adamın duygularının bu dış yüzeyin hemen altında kaynamakta olduğunu fark edebiliyordu. Görünmek istediği gibi sakin filan değildi. Kısık gözleri, sıkılı dişleri hissettiklerini ölesiye ele veriyordu. Kollarını kavuşturmuş, ayaklarını çapraz yapmış olması sakin olduğu anlamına gelmiyordu. Tam tersine ayakta kalabilmesini sağlıyordu bunlar. 21Â CBöfüzn Bir "geri zekâlı" rolü için her yönetmenin hayalindeki tipti adam. Öncelikle ismi buna çok uygundu: Harvey Knuckle* . Adını duyunca insanlar gülmeye başlardı. Knuckle kafa. Bugün öğlen yemeğinde ne var, Harvey, Knuckle sandviç mi? Hadi Knuckle patlatalım. Önceleri sınıf, sonraları iş arkadaşları bu tür bir sürü espri uydururlar ve gerçekten de çok acımasız olabilirlerdi. Đsminin yanı sıra Harvey Knuckle'in tipi de rol için çok uygundu. Her yönüyle, kalın camlı gözlükleri, soluk benzi, sıskalığı ve kronik burun akıntısıyla cuk oturuyor denilebilirdi. Sürekli papyonla gezer, Charleston'da hava soğuduğunda tüvit ceketinin altına V-yakalı, baklava desenli süveterler giyerdi. Yazın ise bunların yerini kısa kollu gömlek ve çizgili takım elbise alırdı. Bu kusurlarını örten tek özelliği ise -ki bu da komik bir biçimde tiplemesine uygundu- bir bilgisayar dehası olmasıydı. Belediyenin önünde onunla her şekilde dalga geçen aynı insanlar, bilgisayarları su koyuverdiğinde bir anda ocağına düşerlerdi. Herkesin bildiği bir nakarat vardı: "Knuckle7! ara. Onu buraya getir." *Knuckle Đngilizcede parmağın eklem yeri, oynak yeri anlamına gelmektedir. Salı akşamı, ıslak şemsiyesini sallayarak ve sigara dumanından oluşan sis bulutundan kendini korumak için gözlerini kısmış bir şekilde Shady Rest Lounge'un kapısından içeri girdi. Harvey'nin yolunu gözlemekte olan Loretta Boothe'un yüreğinde bir sempati kıvılcımı çaktı. Adam sevimsiz herifin tekiydi ama Shady Rest'e hiç uymadığı da belliydi. Loretta'nın kendisine doğru geldiğini fark edince az da olsa rahatladı. "Adresi yanlış yazdığımı sanmıştım. Ne korkunç bir yer burası böyle. Đsmi bile mezarlık ismine benziyor." "Geldiğin için sağ ol, Harvey. Seni gördüğüme sevindim." Adamın az daha kaçıp gitmeye niyetlendiğini fark eden Loretta onu kolundan yakaladığı gibi bir köşeye sürükledi. "Büroma hoş geldin."


Harvey gerginliğini üstünden atamamış bir halde şemsiyesini masanın altına dayadı, ceketinin yakasını düzeltti ve gözlüklerini uzun, ince burnundan yukarı doğru itti. Gözleri barın dumanlı havasına alıştığından, diğer müşterilere daha dikkatlice baktı ve bir anda titredi. "Buraya yalnız gelmeye korkmuyor musun? Müşterilerin hepsi süprüntü." "Harvey, ben de müşteriyim." Adam söylediğinden utanmış olacak ki kekeleyerek özür diledi. Loretta bir kahkaha attı. "Kırılmadım. Rahat ol. Senin bir içkiye ihtiyacın var." Eliyle barmene işaret etti. Harvey narin ellerini masanın üstünde birleştirdi. "Đyi olur, sağ ol. Küçük bir şey. Uzun süre kalamayacağım. Sigara dumanı alerji yapıyor." Loretta, Harvey'e viski, kendine de maden suyu söyledi. Harvey'nin şaşırdığını görünce de, "Đçkiyi bıraktım," diye ekledi. "Sahiden mi? Senin şey olduğunu duymuştum... Yani tam tersini duymuştum." "Yeni bıraktım." "Eh, senin için iyi olmuş." 211 "Çok iyi değil, Harvey. Birden bırakmış olmak insanı çok kötü yapıyor ve ben de bu durumdan nefret ediyorum." Açık sözlülüğü Harvey'i güldürdü. "Eskiden de düşündüğünü söylerdin, Loretta. Hiç değişmemişsin. Görmeyeli seni özlemişim. Sen de Emniyet'i özlüyor musun?" "Bazen. Ama insanları değil, işi özlüyorum." "Hâlâ özel dedektiflik yapıyor musun?" "Evet, tek başıma çalışıyorum." Bir an tereddüt etti. "O yüzden seni arayıp buluşmak istedim." Harvey içini çekti. "Bunu anlamıştım. Kendi kendime, 'Harvey oğlum,' dedim, "bu daveti kabul ettiğine pişman olacaksın'." "Ama merakını yenemedin, öyle değil mi?" diye takıldı Loretta. "Merakın ve benim ne kadar zeki olduğumu hatırlaman yüzünden geldin." "Loretta, lütfen benden senin için bir iyilik yapmamı isteme." "Harvey, lütfen ikiyüzlülüğü bırak." Harvey resmen devlet memuruydu ama bilgisayara erişimi sayesinde şehir ve devlet kayıtlarına rahatlıkla girebiliyordu. Parmaklarının ucunda öyle çok bilgi vardı ki iş arkadaşlarının maaşlarını ya da bunun gibi şeyleri öğrenmek isteyenler sık sık kapısını çalar, isteklerinin yerine gelmesi için ne gerekiyorsa ödemeye hazır olduklarını söylerlerdi. Ama Harvey ahlâka aykırı ya da yasa dışı herhangi bir şeye alet olmak istemezdi. Kendilerine bir iyilik yapması için dil dökenleri reddederken bazen sinir bozucu derecede anlayışsız olabilirdi. O yüzden de Loretta'nın lafını sakınmadan konuşması onu şok etmişti. Gözlüklerinin kalın camlarının arkasından hızlı hızlı gözlerini kırpıştırdı. "Sen herkesin öyle olduğuna inanmasını istediğin iyi kalpli küçük çocuk değilsin." "O küçücük dikkatsizliği hatırlatman hiç de kibar bir davranış değil." "O benim bildiğim tek dikkatsizliğin," dedi Loretta, içgüdüsünii dinleyerek. "Noel partisinde canını sıkan şu herifin fişini senin çektiğini düşünüyorum hâlâ. Hadi, Harvey, itiraf et. Adamın bütün bilgisayar programlarını çarşaf edip intikamını almadın mı?" Harvey dudaklarını büzdü. "Boş ver." Loretta kıkırdadı. "Đtiraf etmeye yanaşmadığın için seni suçlamıyorum; ama merak etme, sırrını kimseye söylemem. Aslına bakarsan zayıflık göstermen hoşuma gidiyor. Zaafları olan insanlara kendimi daha yakın hissediyorum." Parmağını ona doğru salladı. "Ara sıra kurallara karşı gelmenin verdiği heyecanı seviyorsun. Sen de bu şekilde mastürbasyon yapıyorsun." "Ne kadar korkunç bir terminoloji! Üstelik gerçek de değil." 221 Herkese ağzına alkol koymadığını söylemesine rağmen içkisini bir yudumda bitirdi ve Loretta bir tane daha ısmarlayınca itiraz etmedi. Loretta polis olarak çalıştığı günlerde bir gece fazla mesaiye kaldığında Harvey Knuckle'ı amirinin odasında bir yandan kişisel mali dosyalarını karıştırırken bir yandan da gizli gizli şişeden konyak yudumlarken yakalamıştı. Bir başkası için yapmayacağına yemin ettiği şeyi kendisi için yaparken suçüstü yakalanınca küçük adam yerin dibine geçmişti. Gülmemek için kendini zor tutan


Loretta boşboğazlık etmeye niyeti olmadığı konusunda onu temin etmiş ve define avcılığında iyi şanslar dilemişti. Kendine bir iyilik yapması için ona yanaştığı bir sonraki seferde Harvey hiç tereddütsüz kabul etmişti. O geceden sonra bir bilgiye ihtiyacı olduğunda Harvey'e başvurmuştu. O da hiçbir zaman elini boş çıkarmamıştı. Loretta o gün bu gündür bu değerli bilgi kaynağını sızdırmayı sürdürmüştü. "Sana güvenebileceğimi biliyorum, Harvey." "Söz vermiyorum," dedi adam, kırıtarak. "Artık Emniyet'te çalışmıyorsun. Bu da işleri büyük ölçüde değiştiriyor." "Ama bu çok önemli." Oturduğu bankın üstünde öne doğru kaydı ve bir sır verir gibi fısıldadı. "Pettijohn cinayeti üzerinde çalışıyorum." Harvey ağzı bir karış açık bir şekilde dalgın dalgın, masaya içkisini bırakan barmene teşekkür etti, sonra da aceleyle bir yudum aldı. "Ne dedin?" "Bu çok gizli. Hiç kimseye bu konuda tek kelime etmemelisin." "Sır tuttuğumu bilirsin," diye fısıldadı Harvey. "Kimin için çalışıyorsun?" "Bunu söyleyemem." "Henüz birini tutuklamadılar, değil mi? Yakında tutuklayacaklar mı?" "Üzgünüm, Harvey. Bu konuyu konuşamam. Yoksa müşteri- min güvenini kötüye kullanmış olurum." "Gizliliğin sebebini gayet iyi anlıyorum. Gerçekten." Harvey hayal kırıklığına uğramış gibi görünmüyordu. Entrika, içindeki doymak bilmez macera ateşini tutuşturmuştu. Bir ölçüde de olsa bir sırra ortak edilmek çoğunlukla dışında tutulduğu o dar çevreye girmesine olanak sağlıyordu. Loretta onu bu şekilde kandırıyor olmaktan ötürü vicdan azabı çekiyor olsa da Hammond'u mutlu etmek ve geçmişteki hatasını telafi etmek için elinden gelen her şeyi yapmak istiyordu. "Đstediğim şey Dr. Alex Ladd diye biri hakkında ne bulabilir-sen onu bulman. Dr. Alex E. Ladd. Elimde sosyal güvenlik numarası, ehliyet numarası filan da var. Kadın Charleston'da çalışan bir psikiyatrist." "Psikiyatrist mi? Pettijohn'la bağlantısı o nedenle mi?" "Sana söyleyemem." "Loretta," diye sızlandı adam. "Çünkü ben de bilmiyorum. Yemin ederim. Şu ana kadar öğrendiklerim hep sıradan şeyler. Vergi iade miktarları, banka kayıtları, kredi kartları. Hiç birinde de bir anormallik yok. Oturduğu ev kendine ait; büyük borçlan yok. Kimse onu mahkemeye vermemiş. Bir trafik cezası bile almamış. Üniversite ve lisansüstü not belgeleri son derece etkileyici. Mükemmel bir öğrenciymiş. Mezun olunca bir çok hastaneden iş teklifi almış. Ama o kendi başına çalışmayı tercih etmiş." "Muayenehane mi açmış? Paralıymış herhalde." "Onu evlat edinen insanlardan mirasa konmuş. Dr. Marion Ladd, Nashville'de pratisyen doktor olarak görev yapıyormuş. Eşi Cynthia öğretmenmiş ama daha sonra ev kadını olmuş. Başka çocukları yokmuş. Đkisi birlikte bundan birkaç yıl önce Utah'a kayak yapmaya giderlerken bir uçak kazasında ölmüşler." "Kazada şüpheli bir durum var mıymış?" Loretta maden suyundan bir yudum alarak gülümsemesini gizledi. Harvey giderek kendini kaptırmaya başlamıştı. "Hayır." "Hımm. Bana öyle geliyor ki sen bayağı bir bilgi toplamışsın." Loretta başını iki yana salladı. "Önceki yaşamıyla ilgili hiçbir şey bilmiyorum. Ladd'ler onu on beş yaşındayken evlat edinmişler." "O kadar büyük müymüş?" "Garip ama sanki yaşamı o anda başlamış. Nasıl evlat edinil-diği ve öncesindeki hayatı tam bir kara delik. Herhangi bir malumat toplamaya imkân vermiyor. Ben de içine nüfuz etme şansını bulamadım." "Hıh," dedi Harvey, içkisinden aceleyle bir yudum daha alarak. "Özel bir liseye gitmiş. Orada konuştuklarımın hepsi -ki komuta zincirini takip ederek gittim- kibar insanlardı ama ağızları sıkıydı. Mezun olduğu yıla ait mezuniyet yıllığını göndermeye bile söz vermediler. Ladd'lerin özel hayatını korumaya pek meraklıydılar; onlardan söz etmeye dahi yanaşmadılar.


"Onların hakkında okuduklarıma göre son derece saygın ve mükemmel insanlarmış. Cynthia Ladd emekli olmadan önce Yılın Öğretmeni seçilmiş. Dr. Ladd'in hastaları o ölünce çok ağlamışlar. Adam kilisede çalışırmış. Kadın... Her neyse, ne demek istediğimi anladın. Hiçbir skandala karışmadıkları gibi böyle bir şeyin yanından bile geçmemişler." 2M. 231 "Öyleyse ben ne yapabilirim?" "Çocuk suçlularla ilgili kayıtlara gir." Harvey bir kez daha tiyatrovari bir havayla homurdandı. "Bunu söylemenden korkuyordum." "Büyük olasılıkla orada da bir şey yoktur. Sadece bir göz atmanı istiyorum." "Sadece bir göz atmam bile kovulmama neden olabilir. Char-leston Emniyeti'ni bilirsin," diye sızlandı. "O kayıtları kutsal emanetmiş gibi saklarlar. Onlara ulaşmak kolay değildir." "Ama bir dâhi yakalanmaz. Üstelik Tennessee kayıtlarını istiyorum." "Unut bunu!" "Başaracağını biliyorum," dedi Loretta. Sonra da masanın üstünden uzanıp eliyle eline vurdu. "Eğer Çocuk Esirgeme ne yaptığımı öğrenirse başıma büyük iş açılır." "Sana güvenim tam, Harvey." Harvey kötü kötü dudaklarını ısırıyordu ama Loretta heyecanlandığını fark edebiliyordu. "Denemeyi kabul ediyorum, hepsi bu kadar. Ayrıca bu kadar nazik bir iş aceleye gelmez." "Anlıyorum. Acele etme. Ama çabuk ol." Maden suyunu bir dikişte içti, sonra da hafifçe geğirdi. "Bu arada, Harvey, o işle meşgul olurken..." Adam yüzünü ekşitti. "A-ha." "Benim için de bir şeye bakmanı istiyorum." "Ben Smilovv." "Bağırman gerek," dedi Steffi. "Cepten konuşuyorum." "Ben de. Biraz önce laboratuvardan bir çocuk aradı." "Haberler iyi mi?" "Dr. Ladd dışında herkes için iyi." "Ne? Ne? Çabuk söyle." "Dr. Madison'un Pettijohn'un üstünde bulduğu şu ne olduğu anlaşılmayan zerreciği hatırlıyor musun?" "Bana söz etmiştin." "Karanfil." "Baharat mı?" "En son ne zaman karanfil tanesi gördün?" "Paskalyada. Annemim yaptığı jambonda." "Ben dün sabah Alex Ladd'in evine gittiğimde gördüm. Girişteki masanın üstünde içinde taze portakallar duran kristal bir kâse vardı. Portakalların üstüne karanfiller saplanmıştı." "Onu yakaladık." "Henüz hayır ama gittikçe yaklaşıyoruz." "Saç telinden ne haSer?" "Pettijohn'a ait değilmiş. Ama elimizde karşılaştırabileceğimiz bir başka saç teli yok." "Şimdilik." Smilovv bir kahkaha attı. "Rahat uyu, Steffi." "Bekle bir dakika. Bu haberi vermek için Hammond'u arayacak mısın?" "Ya sen?" Steffi bir an durakladıktan sonra, "Yarın görüşürüz," dedi. Hammond ciddi ciddi telefona cevap vermemeyi düşündü. Telesekreterin devreye girmesine saniyeler kalmıştı ki fikrini değiştirdi. Hemen akabinde de buna pişman oldu. "Telefonu açmayacağını düşünmeye başlamıştım." Babasının ses tonu bu basit cümleyi bile bir azar haline sokuyordu. "Duştaydım," diye yalan attı Hammond. "Ne oldu?"


"Şu anda arabayla eve dönüyorum. Anneni briçe bıraktım. Bu yağmurda araba kullanmasını istemedim." Anne-babasının oldukça eski moda bir evlilikleri vardı. Geleneksel ve net bir şekilde tanımlı rollere sahiptiler ve asla çizgileri aşmazlardı. Tüm önemli kararlan babası tek başına alırdı. AmeI lia Cross'un ise hiçbir zaman bu düzeni sorgulamak aklına gelmezdi. Hammond annesinin böylesine modası geçmiş bir sisteme körü körüne bağlı kalmasını anlayamıyordu ama kadıncağız halinden memnun görünüyordu. O da ilişkilerindeki bu haksızlıktan söz edip babasını kızdırmak ya da annesini üzmek istemezdi. Ayrıca bu konudaki kanaatinin bir önemi de yoktu. Bu düzen kırk yılı aşkın bir süredir çalışıyordu. "Pettijohn davası nasıl gidiyor?" "Đyi," diye cevap verdi Hammond. Preston güldü. "Biraz daha açar miydin?" "Neden?" "Merak ettim. Bu akşam yağmur başlamadan önce senin patronunla golf oynadık. Smilovv'un bir kadın şüpheliyi iki defa sorguladığını, senin her ikisinde de orada olduğunu söyledi." Babası yalnızca öylesine bir meraka kapılmamıştı. Aynı zamanda oğlunun işi başarıyla yürütüp yürümediğini de öğrenmek istiyordu. "Bu konuyu cep telefonundan konuşmak istemiyorum." "Saçmalama. Ne olup bittiğini öğrenmek istiyorum." Hammond çok fazla savunmada kalıyor gibi görünmemeye çalışarak Alex'in sorgusunun ana hatlarını nakletti. "Avukatı..." "Frank Perkins. Đyi adamdır." Preston ayrıntılardan haberdardı. Hammond gizliliği ihlal etmediğini biliyordu çünkü zaten ihlal edilmişti. Preston'un Mon-roe Mason'la arkadaşlığı ta hazırlık okulu yıllarına dayanıyordu. Eğer bir de bugün golf oynadılarsa Mason tüm ayrıntıları ifşa etmiş olmalıydı. Dolayısıyla geriye Hammond'un anlatacağı pek bir şey kalmamıştı. "Perkins elimizde kadının aleyhinde hiçbir şey olmadığını düşünüyor." "Sen ne düşünüyorsun?" Hammond kullandığı sözcükleri özenle seçti. Ama yine de ağzından çıkanların ne zaman geri dönüp de yakasına yapışacağını -ya da onu tuzağa düşüreceğinibilmiyordu. Alex'in aksine o kusursuz bir yalancı değildi. Yalan söyleme alışkanlığı olmadığı gibi küçücük bir yalandan bile nefret ederdi. Oysa bildiklerini gizleyerek kendi siciline iki adet kuyruklu yalan işlemişti bile. Babasına çok daha kolay yalan atabildiğini fark etti. "Birkaç konuda yalan söylediği anlaşıldı ama iş Frank'in hünerli ellerine teslim edildiğinde herhalde pek önemli olmaz." "Niçin?" "Çünkü bizim taraf kadını cinayetle ilişkilendirecek kesin delil bulma konusunda başarısız oldu." "Mason o gece nerede olduğu konusunda yalan attığını söyledi." "Mason hiçbir şeyi eksik bırakmamış, değil mi?" dedi Hammond, ağzının içinde geveleyerek. "Ne dedin?" "Hiçbir şey." "Gizleyecek bir şeyi olmasa neden yalan söylesin ki?" AIex'i koruma dürtüsüyle giderek hırçınlaşmaya başlayan Hammond, "Belki de o gece gizli bir randevusu vardı ve birlikte olduğu adamı korumak için yalan söyledi," dedi. "Belki de. Her durumda yalan söylemiş. Smilow peşindeymiş. Onu sevmediğini biliyorum ama sen de kabul etmelisin ki adam mükemmel bir dedektif." "Buna itiraz edemem." "Hukuk fakültesi mezunu, biliyorsun." Hammond bunun, babasının yüzüne hızlıca vurduğu yumruğa benzer sözlerinden bir başkası olduğunu anlamakta gecikmedi. Amacı dikkatini hemen peşi sıra gelecek olan sağ aparkütten başka yöne çekmekti. "Umarım hiçbir zaman emniyet teşkilatından ayrılıp da savcılık ofisine geçmeye karar vermez. Kendini kapının önünde bulabilirsin, evlat."


Hammond zihninde çakan iki sözcüğü söylememek için dişlerini sıktı. "Annene dedim ki..." "Bu işi annemle de mi konuştun?" "Neden konuşmayayım?" "Çünkü... çünkü bu haksızlık." "Kimin için?" "Olayla ilgili herkes için. Polis, savcılık, şüpheli. Ya kadın masumsa ne olacak, baba? Yok yere ismi ayaklar altına alınmış olacak." "Neden bu kadar tedirginsin, Hammond?" "Đnşallah annem briç kulübündekilere bütün bunları ballandıra ballandıra anlatmaz." "Aşırı tepki gösteriyorsun." Belki de öyleydi, ama bu telefon konuşması uzadıkça giderek daha fazla öfkelenmeye başlıyordu. Bunun başlıca nedeni de babasının onu attığı her adımda gözlüyor olmasını istememesiydi. Bu boyuttaki bir cinayet davası bir savcının tüm yaşamını yiyip bitirebilirdi. Saatler günlere, günler haftalara, bazen aylara uzardı. Bununla baş edebilirdi. Bununla baş etmekten hoşlanabil irdi. Ama her günün sonunda eleştirilmeyi hoş göremezdi. Giderek demoralize olabilir, atacağı her bir adımı iki kere düşünmek zorunda kalabilirdi. "Baba, ben ne yaptığımı biliyorum." "Sana kimse sormadı ki..." "Saçma. Mason'la her konuşmandan ve ondan rapor istemenden sonra benim yeteneğimi sorgulamaya başlıyorsun. Eğer yaptığım işten memnun olmasaydı bu davada beni görevlendirmezdi. Ya da en azından yerine benim geçmem için çabalamazdı." "Dediklerinin hepsi doğru," dedi Preston, insanın kanını oynatan bir sakinlikle. "Ben de o yüzden bu şansı elinden kaçırma-yasın diye bunca endişeleniyorum ya." "Neden elimden kaçırabileceğimi düşünüyorsun ki?" "Anladığım kadarıyla şüpheli güzel bir kadınmış." Hammond bunun geleceğini öngörememişti. Gerçek bir aparküt olsa şu anda nakavt vaziyette minderde yatıyor olurdu. Ama yine de darbenin etkisiyle sersemlemişti. Babası her defasında neresine vurursa en fazla ses getireceğini iyi biliyordu. "Bu, bugüne kadar bana söylediğin en onur kırıcı şey." "Bak, Hammond, ben..." "Hayır, sen bak. Ben işimi yapacağım. Eğer gerekirse idam cezası talep edeceğim." "Edecek misin?" "Kesinlikle. Aynen, eğer yürüttüğüm soruşturma gerektirirse seni de suçlayacağım gibi." Preston kısa bir duraklamadan sonra hafifçe, "Bana blöf yapma, Hammond," dedi. "Đstersen görmeyi dene? baba." "Yap o zaman. Ama önce nedenlerini iyi gözden geçir." "Ne demek istiyorsun?" "Demek istiyorum ki elinde yeterli kanıt olduğundan emin ol; garezinden yapıyor olma. Yalnızca sana sert davrandığım için öfkelenip ikimize de hem zaman hem enerji kaybettirecek, ikimizi de utandıracak işlere kalkışma. Ben hiçbir zaman hüküm giymem. Benim canımı yakmaya kalkışırsan da canı yanan sen olursun." Hammond'un parmakları telefonun ahizesini sımsıkı tutmaktan bembeyaz olmuş, ağrımaya başlamıştı. "Telefon kesiliyor. Hoşça kal." Alex yağmura boş verip biraz koşmak için dışarı çıkmaya karar verdi. Sağanağın altında bacakları sabit bir hızla hareket ediyordu. Hayatının geri kalan kısım bir kaosun içine yuvarlanmışken egzersizlerini aksatmadan yürütmesi zorunlu gibi olmuştu. Ayrıca randevularını değiştirdiği hastalarını akşam saatlerinde gördükten sonra zihnini boşaltmak için de iyi bir fırsattı bu.. Kafasını rahatlatmasına ve özgürce düşünmesine imkân sağlıyordu. Hastaları konusunda endişe duyuyordu. Cinayetle suçlanırsa 281 ve bu, insanlar tarafından duyulursa onlara ne olurdu? Onun hakkında ne düşünürlerdi? Onunla ilgili kanaatleri değişir miydi? Tabii ki değişirdi. Bir


cinayet davasına karışmış olmasını görmezden gelmelerini ummak hiç de gerçekçi değildi. Belki de göz altına alınması durumunda tedavilerinin kesintiye uğramaması için yarından tezi yok, onlara geçici terapistler bulsa iyi olurdu. Öte yandan, hastalarına başka doktor bulmak onun sorunu da olmayabilirdi. Belki de psikologlarının cinayetle suçlandığını öğrendiklerinde akın akın ondan kaçarlardı. Evinden bir buçuk blok kadar ötede kaldırımın kenarına park etmiş bir arabanın yanından geçerken camlarının buğulu olduğunu fark etti. Demek ki içinde biri vardı. Cam silecekleri çalışmıyor ve farları kapalı olmasına karşın motoru rölantide çalışıyordu. Yirmi metre kadar daha koştuktan sonra dönüp arkasına baktı. Araba farlarını yakmış, yan sokağa sapıyordu. Herhalde bir şey değildir, dedi kendi kendine. Giderek paranoyak olmaya başlıyordu. Ama kuruntu etmeye devam ediyordu. Acaba biri onu izliyor muydu! Örneğin polis. Smilovv izlenmesi için emir vermiş olabilirdi. Belki de standart prosedür böyleydi. Ya da "parasını" alıp da kaçmasın diye belki Bobby onu gözetliyordu. Az önce gördüğü araba onun üstü açık arabası değildi ama beceriklilik konusunda Bobby' nin üstüne de yoktu. Bir olasılık daha vardı. Çok daha tehlikeli bir olasılık. Aklına bile getirmek istemediği ama böyle yapmanın aptallık ve saflık olacağı bir olasılık. LutePettijohn'un katilinin ilgisini çekmiş olabileceğini o da düşünmüştü. Eğer cinayet yerinde görüldüğü du-yulduysa katil cinayete tanık olduğundan korkmuş olabilirdi. Bu düşünce titremesine neden oldu. Bunun tek sebebi bir katilden korkması değildi. Şu an için hayatı kontrolden çıkmıştı zaten. En çok da bundan korkuyordu -kontrolünü kaybetmekten. Ölümün kendisinden çok daha gerçek bir ölümdü bu. Kendi seçimlerini yapamadan, özgür iradesi olmadan yaşamak ölmekten çok daha kötü olabilirdi. Yirmi yıl öncesinde yaşamının yönetimini bir daha asla bir başkasına bırakmamaya karar vermişti. Elini kolunu bağlayan zincirlerden sonunda kurtulduğuna, kendi kaderini kendi çizeceğine ikna olması onca zaman almıştı. Derken Bobby tekrar ortaya çıkmış ve her şey değişmişti. Şimdi sanki etrafındaki herkesin onun hayatı hakkında bir söz söyleme hakkı varmış gibi geliyor ve bu konuda bir şey yapmak için kendini çok güçsüz hissediyordu. Yarım saat koştuktan sonra kendini tekrar eve attı. Yan kapıdan çamaşırhaneye giripüstündeki ıslak eşofmanları çıkardı, sonra da bir havluya sarınıp evde dolaşmaya başladı. Yetişkin hale geldiğinden bu yana yalnız yaşamıştı, o yüzden evde tek başına olmaktan hiç korkmazdı. Yapayalnız olmak, evine zorla girecek birinin oluşturduğu tehlikeye göre onun için çok daha ürkütücüydü. Kendini hırsızlara karşı koruma ihtiyacı duymuyordu, ama iyi arkadaşların bile bir ailenin eksikliğini gideremediği o bayram günlerinde hissettiği boşluk giderek onu duygusuz hale getirmişti. Yalnızlık öyle bir şeydi ki soğuk bir gecede ateşin karşısında oturmanın keyfini bile çıkaramıyordu. Gecenin bir yarısında sıçrayarak uyandığında bunun nedeni duyduğunu sandığı sesler değil, ama yalnızlığın o fazlasıyla gerçek sessizliği oluyordu. Tek başına yaşamanın yarattığı yegâne korku hayatının geri kalanını da tek başına geçirmek zorunda kalmaktı. Oysa bu gece alt kattaki ışıkları açıp da merdivenlerden yukarı doğru çıkarken kendini biraz tedirgin hissetmişti. Basamaklar ağırlığının altında çıtırdıyordu. Yaşlanmış tahtaların protestolarına alışkındı. Normalde ona arkadaşlık eden bu seslerin bu gece uğursuz bir hali vardı. Đkinci kata ulaştığında dönüp loş merdivene baktı. Alt kattaki hol ve odalar, koşmaya giderken bıraktığı gibi boş ve sakindi. 2X9 290 Yatak odasına doğru yürürken bu gerginliği yağmura bağladı. Günlerce süren boğucu sıcaklardan sonra yağmur bir ferahlama sağlamıştı ama o da ipin ucunu kaçırmıştı. Sağanak halinde pencere camlarını dövüyor, çatıya vuruyordu. Saçaklardan aşağı damlıyor, oluklardan dışarı taşıyordu.


Đkinci kattaki veranda kapısını açıp dışarı çıktı ve bir gardenya saksısını saçağın altına çekti. Aşağıda, etrafı duvarla çevrili bahçenin ortasındaki beton çeşmenin içi suyla dolup taşmıştı. Çiçeklerin taç yaprakları dökülmüş, geride kalan saplar ise çıplak ve perişan bir hal almıştı. Đçeri girip kapıyı kilitledi, sonra da pencere pencere dolaşıp kepenkleri kapadı. Yağmur her insanı huzursuz edecek şekilde yağıyordu. Battery bu gece tümüyle ıssızdı. Her zamanki yürüyüş yapan insanlar, bisikletliler, köpeklerini gezdirenler olmayınca kendini tek başına ve korunmasız hissetmişti. White Point Gardens'daki dev ağaçlar bu akşam gözüne daha bir büyük ve tehditkâr görünmüştü; oysa alçak, kalın dalları ona her zaman koruyucu gibi gelirdi. Banyoya girince havluyu pirinç kola taktı; sonra da musluğu açmak için küvete doğru eğildi. Sıcak suyun borulardan musluğa ulaşması zaman aldığından bu süreyi dişini fırçalayarak geçirdi. Lavabodan doğrulduğunda ecza dolabının aynasında bir yansıma gördü ve hızla arkaya döndü. Gördüğü şey kapının arkasındaki çengele takılı duran kendi bornozuydu. Dizlerinin bağı çözülmüş bir halde ayak yıkama musluğuna dayanıp bu saçmalığı kesmesini emretti kendi kendine. Bugüne kadar gölgelerden korktuğu hiç olmamıştı. Ona neler oluyordu? Bütün bunların nedeni Bobby'ydi. Allah kahretsin. Allah onu kahretsinl Aptalca gelse de, hastalarına önerdiği biçimde kendisinin de biraz olsun zayıflık göstermesine izin verdi. Özenle oluşturduğu dünyası paramparçajplmaya başladığında insanın birkaç doğal tepki vermeye, kızmaya, hatta öfkeden kudurmaya ve de kesinlikle bir çocuk gibi korkmaya hakkı vardı. Aklına çocukken duyduğu korkular geldi. Masallardaki ejderhalar Bobby Trimble'in yanında bir hiç kalırdı. O, insanların hayatını mahvetme konusunda çok becerikliydi. Bir zamanlar onun-kini de mahvetmesine ramak kalmıştı ve şimdi onu bir kez daha mahvetmekle tehdit ediyordu. O yüzden şimdi ondan eskiden korktuğundan daha fazla korkuyordu. O yüzden bornoz gördüğünde yerinden sıçrıyor, yalan söylüyor ve Hammond Cross gibi düzgün bir adamı böylesine çirkin bir işe karıştırmak gibi sorumsuzca şeyler yapıyordu. Ama sadece ilk başta, Hammond. Sadece başlangıçta. Küvete girip pefdeyi çekti. Uzun bir süre başı önde öylece duşun altında durup buhar döne döne etrafını sararken sıcak suyun başında çıkardığı tamtam seslerini dinledi. Geceyi Harbour Town'da geçirdiğini söylemek öylesine güvenli bir yalan gibi gözükmüştü ki gözüne. Charleston'dan makul bir uzaklıkta, insanların onu gördüklerini hatırlamamalarının akla yakın olduğu bir yer gibi gelmişti orası. Lanet olası şans! Tabancayla ilgili olarak söyledikleri doğruydu, ama artık bu hikâyeye inanmaları ihtimali de zayıftı. Bir kez yalanı ortaya çıktıktan sonra söylediği her şey gerçek değil gibi gelecekti. Steffı Mundell onun suçlu olmasını istiyordu. Daha tanıştıkları anda onun bütün kadınlardan nefret ettiğini anlamıştı Alex. Araştırmaları sırasında Mundell gibi kişiliklerle karşılaşmıştı. Hırslı, zeki ve aşırı derecede mücadeleci biriydi. Steffı gibiler nadiren mutlu olurlardı çünkü hiçbir zaman doyuma ulaşamazlardı; başkalarından değil, özellikle kendilerinden. Beklentileri asla yerine gelmezdi, çünkü çıta sürekli yükselirdi. O yüzden de hiç tatmin olmazlardı. Steffi Mundell aşırı derecede ve kendine zarar verecek ölçüde başarıya odaklanmış biriydi. Rory Smilow'un iç yüzünü okumak ise daha zordu. Soğuk biriydi ve hiç kuşku yok ki zalim de olabilirdi. Ama Alex, onun içinde 221 221 sürekli mücadele ettiği bir ikinci kişiliğin varlığını sezmişti. Adam bir an için bile iç huzuruna kavuşamıyordu. Bundan çıkış yolu olarak da, aynı kendisi gibi mutsuz olmaları için diğer insanlara işkence yapmayı görüyordu. Bu mutsuzluk duygusu onu korumasız hale getiriyor, ama bu duyguya karşı onu örneğin cinayet şüphelileri gibi- düşmanlarına karşı tehlikeli kılan bir intikam hissiyle ölesiye savaşıyordu. Đkisi arasında en çok hangisinden korkması gerektiğine karar vermesi zordu.


Tabii bir de Hammond vardı. Diğerleri onun bir katil olduğunu düşünüyorlardı. Hammond'un onun hakkındaki kanaati çok daha kötü olmalıydı. Ama kafasını ona çok fazla takmaması gerekiyordu, yoksa umutsuzluktan ve pişmanlıktan kımıldayamaz hale gelebilirdi. Başka bir zamanda ve yerde karşılaşsalar ne olacağını düşünüp de hayıflanmak için ayıracağı ne fazladan vakti ne de enerjisi vardı. Eğer bir erkeğin bundan sonra ona dokunma -beynine ve yüreğine, benliğinde Alex Ladd'in gerçekten yaşadığı o noktaya-şansı olacaksa, bu erkek ancak o olabilirdi. Kendi kendini mahkum ettiği kimsesizliği, yalnızlığı yok etmeye, yüreğindeki boşluğu doldurmaya, sessizliği dindirmeye, yaşamını paylaşmaya izin vereceği tek kişi yalnızca o olabilirdi. Ama romantik kavramlar onun için şu anda bir lükstü. Önceliği bu beladan işine, ismine ve yaşamına bir zarar gelmeden kurtulmak olmalıydı. Bir banyo süngerine kokulu şampuan sıktı ve oluşan köpüğü cömertçe kullandı. Bacaklarını traş etti. Saçını şampuanladı. Sabunu akıtmak için uzun bir süre çalkalandı. Sıcak suyun kuruntularını olmasa da kaslarını gevşetmesi sağladı. Sonunda muslukları kapadı, biriken suyu elleriyle boşalttı, sonra da hızla perdeyi çekti. Hayatında hiç çığlık atmamıştı ama bu defa attı. !j3ı'm'ncı CBöf üzn Bobby yeniden paraya konmuştu. AIex'den henüz parasını alamamış olmasını geçici bir aksilik olarak görüyordu. Nasıl olsa eninde sonunda verecekti. Yoksa çok fazla şeyi riske atmış olurdu. Ama bu arada parasız kalmamıştı. Geceyi birlikte geçirdiği iki kız sayesinde şimdi birkaç yüz dolar daha zengindi. Kızlar yatakta horlarken eşyalarını toplamış ve sıvışmıştı. Bu deneyimden iyi bir ders çıkarmaları gerekiyordu. Bir an için kendini başkalarını düşünüyor gibi hissetti. Konduğu ödülle karşılaştırıldığında kalacak başka bir yer bulmak onun için çok küçük bir sorundu. Şehrin karşı yakasında, nehre bakan bir otel odasına yerleşir yerleşmez ilk iş olarak oda servisini arayıp kendine yumurta, jambon, yulaf gevreği ve ilave bir porsiyon patates kızartmasından oluşan müthiş bir kahvaltı ısmarladı. Aslında patates kızartmasını pek sevmezdi ama kendini çok iyi hissettiği için ısmarlamıştı. Gündeminde sırada bir alışveriş seferi vardı. Yeni bir takım elbise savurganlık sayılmazdı. Đş için gereken bir harcamaydı. Gelir 221 2Sâ vergisi ödüyor olsa gardrobundakileri vergi indiriminde gösterebilirdi. Yaptığı işte insanın şık görünmesi gerekiyordu. Öğleden sonranın geri kalanını otelin havuzunda, bronzlaşa-rak geçirmişti. Şimdi de, lacivert ipek gömleğinin üstüne giydiği krem rengi keten takımıyla onu getiren taksi şoförünün kuvvetle önerdiği barın kapısından içeri giriyordu. "Hareketli bir yer biliyor musun?" "Hareketli mi?" Taksi şoförü aynadan Bobby'nin yüzüne bakıp kelimeleri yaya yaya, "Canın bacak arası istiyor, öyle mi, ahbap?" demişti. Bobby gururu okşanmış bir şekilde cevap olarak gülümsemiş-ti. "Tam yerini biliyorum." Bardan içeri girdiği anda şoförün işi bildiğini fark etti. Avantanın en âlâsını bulabileceği bir yerdi burası. Müzik kulakları sağır edercesine çalıyor, ışıklar bir yanıp bir sönüyordu. Pisttekiler kan ter içinde dans ediyor, garson kızlar umutsuzca eğlenmeye çalışan insanların ısmarladıkları içkileri getirebilmek için koşturup duruyordu. Etraf tek başına gelen kadınla doluydu. Tam hedef. Đki kadeh bol sulu içkiyi yuvarladıktan sonra hedefe doğru harekete geçti. Kadın bir masada yalnız başına oturuyordu. Kimse onu dansa kaldırmamıştı. Önünden her geçene gülümsediğine bakılırsa utangaç ama buna karşılık dikkat çekmek isteyen ve birisiyle konuşmaya ihtiyacı olan birine benziyordu. Daha da iyisi, birkaç defa Bobby'ye doğru bakmış, o da fark etmemiş gibi yapmıştı. Sonrasında ise müşfik bir gülümseme lütfetmişti. O zaman kadın huzursuz olmuş gibi başını çevirdi. Elini boğazına götürdü ve bluzunun yakasındaki gümüş boncukla oynamaya başladı. "Tombala," dedi Bobby kendi kendine, barmenle hesabını gördükten sonra.


Arkadan yaklaştığı için, "Affedersiniz. Burada oturan kimse var mı?" diye soruncaya kadar kadın onu fark etmedi. Hızla başını geriye doğru çevirdi. Memnuniyeti gözlerinin açılmasından belli olunca fingirdek bir tavır takınarak bunu gizlemeye çalıştı. "Artık var." Bobby gülümseyerek küçük masaya oturdu. Otururken de kasten bacaklarıyla kadının bacaklarına çarptı, sonra da aceleyle özür diledi. Ona içki ısmarlayıp ısmarlayamayacağını sorduğundan kadın bunun çok nazik bir davranış olduğunu söyledi. Kadının ismi Ellen Rogers'di. Indiana'lıydı ve ilk kez gerçek Güney'e geliyordu. Sıcağı dışında beğenmişti ama sıcağın bile kendine has bir çekiciliği vardı. Yemekler olağanüstüydü. Char-leston'a geldiğinden *bu yana iki buçuk kilo almış olduğundan yakındı. Rahat rahat on kilo verebilecek de olsa Bobby sahte bir kibarlıkla, "Kilonuzu hiç göstermiyorsunuz," dedi. "Yani, vücudunuz harikulade." Kadın ellerini çırparak itiraz etti. "Đşte çok hareket ediyorum." "Aerobik hocası mısınız? Antrenör müsünüz?" "Ben mi? Aman Tanrım! Hayır. Ortaokul hocasıyım. Dilbilgisi ve okuma derslerine giriyorum. Herhalde koridorlarda bir aşağı bir yukarı, günde on kilometre yürüyorumdur." Bobby'nin Güneyli olduğunu tahmin ettiğini söyledi. Sözcükleri uzatmasından ve melodik konuşma biçiminden anlamıştı bunu. Güneyliler öylesine dost canlısıydılar ki... Bobby gülümseyerek ona doğru eğildi. "Elimizden geleni yapıyoruz, hanımefendi." Bunu kanıtlamak için kadını dansa kaldırdı. Birkaç şarkı boyunca dönüp durduktan sonra DJ yavaş bir parça çalmaya başladı. Bobby terli olduğu için özür dileyerek kadını kendini doğru çekti. O da sakıncası olmadığını söyledi. Erkekler terlerdi. Dans bittiğinde eli kadının poposunda dolaşmaya başlamıştı. Miss Ellen Rogers'in ise Bobby'nin aletinin kalkmış olduğundan en ufak bir kuşkusu yoktu. 231 Onu bıraktığında kadının yanakları al al olmuştu ve sarhoş gibi bir hali vardı. "Şey... özür dilerim," diye kekeledi Bobby. "Bu... Tanrım... çok utanç verici. Bir kadına dokunmayalı... Eğer sizi yalnız bırakmamı istiyorsanız, ben..." "Özür dilemenize gerek yok," dedi Miss Rogers, kibarca. "Bu çok doğal. Kendinizi kontrol edemediniz." "Evet, hanımefendi, edemedim. Size öyle sıkı sıkı sarılmışken kendime hakim olamadım." Kadın onu elinden tuttu ve masaya doğru götürdü. Bu defa içkileri o ısmarladı. Kadehlerini yarılamışlardı ki Bobby ona eşin- den söz etmeye başladı. "Kanserden öldü. Đki sene önce ekim ayında." Kadının gözleri yaşardı. "Yaa, sizin için korkunç olmalı." Daha yeni yeni dışarı çıkmaya ve hayatın keyfini çıkarmaya başladığını söyledi kadına. "Đlk başlarda çocuğumuzun olmamasının iyi bir şey olduğunu düşünüyordum. Şimdi keşke olsaydı diyorum. Biliyor musunuz? Hayatta tek başına kalmak çok sıkıcı oluyor. Allah kimseyi yalnız bırakmasın. Đnsanın doğasına aykırı bu." Kadın masanın altından elini uzattı ve Bobby'nin bacağına dostça vurdu. Sonra da eli orada kaldı. Tanrım, harikayım}, diye düşündü Bobby. Duş perdesinin arkasında Hammond duruyordu. "Az kalsın korkudan ölecektim," diye nefes nefese söylendi Alex. "Burada işin ne? Đçeri nasıl girdin? Ne kadardır buradasın?" "Sen de beni korkuttun." "Ben mi? Nasıl?" "Neden yalan söylediğini anladım. Pettijohn'un katilinden korkuyorsun." "Evet, tehlikede olabileceğim benim de aklıma geldi." "Seni uyarmak istedim ve telefona güvenemedim." Alex yatak odasına doğru baktı. "Dinleniyor mu?" "Smilovv'dan her şey beklenir. Mahkeme kararı olmadan bile yapabilir." "Beni izlettirdiğini sanıyorum." "Eğer öyleyse benim haberim yok. Her neyse, arka duvarına tırmandım. Evinde görünmem uygun düşmez, öyle değil mi? Beş dakikadır mutfak kapısına vurup duruyorum. Üst katın ışıklarının açık olduğunu gördüm, ama kapıyı açmayınca az


kalsın aklımı oynatıyordum. Belki de çok geç kaldığımı, korkunç bir şey olduğunu sandım..." Birden durdu. "Sen titriyorsun." "Üşüdüm." Hammond uzanıp bir havlu aldı, Alex'in omuzuna koydu, önünü kapadı ama elinden de bırakmadı. "Đzlendiğini nereden çıkardın?" "Koşarken şüphe çekici bir araba gördüm. Motoru çalışıyordu. Farları kapalıydı." "Bu gece koşmaya mı çıktın? Bu havada. Yalnız başına." "Her zaman yalnızım. Ama hep dikkatli olurum." Hammond hafifçe gülümsedi. "Seni korkuttuğum için özür dilerim." "Senden önce de gergindim." "Ön kapına gelip de zilini çalamazdım, öyle değil mi?" "Sanırım hayır." "Beni içeri alır miydin?" Alex önce, "Bilmiyorum," dedi, sonra, alçak sesle ekledi: "Evet." Hammond bakışlarını aşağı indirdi. Tam boğazının çukur yerinde bir su damlası pırıl pırıl parlıyordu. Sıkı sıkı tuttuğu havluyu bırakıp bir adım geri attı. Yiğitlik madalyası hak edecek türden bir hareketti bu. "Konuşmamız lazım," dedi, boğuk bir sesle. "Şimdi çıkarım." Hammond bir robot gibi yürüyerek yatak odasına geçti. Gözleri bir şey görmüyor ama her yerde'Alex'in damgasını fark edi291 yordu. Odadaki her eşya onun bir yansımasıydı adeta. Yanına geldiğinde üstünde eski moda, süssüz, önden kapanan, beli kuşaklı, kurşundan yapılmışçasına arkasını göstermeyen, bununla birlikte altında çıplak ve ıslak olduğu için felaket seksi görünen bir bornoz vardı. "Elin kanıyor." Hammond başparmağındaki kesiğe baktı. O ana kadar farkına bile varmamıştı. "Kilidini kırarken yapmış olmalıyım." "Bant ister misin?" "Bir şeyim yok." Genç adamın istediği son şey konuşmaktı. Ona dokunmak için yanıp tutuşuyordu. Bornozu açmak, yüzünü vücudunun yumuşaklığına gömmek, teninin tadını almak, kokusunu içine çekmek istiyordu. Bütün vücudunun arzuyla titrediğini hissediyor ama teslim olmamak için direniyordu. Geçen cumartesi gecesi olanlardan sorumlu tutulamazdı. Ama sonrasındaki her şeyden sorumluydu. "Adımı hep biliyordun, öyle değil mi? Kim olduğumu biliyordun." "Evet." Yavaşça başını salladı. Bildiği ama kabullenmek istemediği gerçeği hazmetmeye çalışıyordu. "Bu konuşmayı sürdürmek istemiyorum." "Çünkü..." "Çünkü bana yalan söyleyeceğini biliyorum. Bu da beni kızdıracak. Sana kızmak istemiyorum." "Ben de bana kızmanı istemiyorum. O yüzden belki de konuş-masak daha iyi." "Senden duymak istediğim bir şey var. Yalan bile olsa." "Ne?" "Cumartesi gecesi... daha öncesinde hiç böyle bir şey yaşamadığını duymak istiyorum." Alex hafifçe başını yana eğdi. "Yalnızca tutku değil," diye ekledi. "Şey... hepsi." Alex yutkundu. Az önce gördüğü su damlası yerinden oynadı ve bornozun yakasından içeri doğru süzüldü. Heyecandan kadının sesi boğuklaşmıştı. "Daha öncesinde böyle bir şey hiç yaşamamıştım." Duymayı umduğu şey buydu ama yine de yüzünün ifadesi daha hüzünlü bir hal aldı. "Đstesek de istemesek de konuşmalıyız." "Konuşmak zorunda değiliz." "Hayır, zorundayız. Yaklaşık aynı saatte dans çadırına gelmemiz tesadüf değildi, değil mi?" Bir an için tereddüt etti, sonra da hayır anlamında başını iki yana salladı. "Allah aşkına nasıl oldu da oraya gideceğimi bildin? Ben kendim bile bilmiyordum?"


"Lütfen bana başka soru sorma." "O öğleden sonra Lute Pettijohn'la miydin?" "Seninle bu konuyu konuşamam." "Allah kahretsin, bana cevap ver." "Veremem." "Bu çok basit bir soru." Alex zoraki bir şekilde gülerek başını iki yana salladı. "Hiç de basit değil." "O halde açıklama yaparak cevap ver." "O zaman kendimi savunmasız bir hale düşürürüm." " 'Savunmasız' sözcüğünü senin kullanıyor olman çok tuhaf; oysa açık denizde fırtınaya tutulan benim." "Cinayetle suçlanan sen değilsin ama." "Hayır ama, herhalde benim de gayet müşkül bir durumda olduğumu kabul edersin. Kentimizin en tanınmış kişisinin, en iyi arkadaşımın kocasının cinayetini soruşturuyorum." "En iyi arkadaşın mı?" "Davee Burton, Lute Pettijohn'un dul eşi. Hayatımız boyunca arkadaş olduk. Benim bu davaya atanmam için kulis yaptı. Bir sürü insan bana bel bağlamış durumda, hayal kırıklığına uğratmamam 299 300 gereken bir sürü insan. Eğer biri bu gece burada olduğumu anlarsa ismimim, mesleğimin, geleceğimin ne olacağını düşünebiliyor musun?" "Ben de bu yüzden pazar sabahı seni terk ettim." Huzursuz bir şekilde yatak odasını arşınlamaya başladı. "Kimliğimin ortaya çıkmasını istemedim. Aynen şimdi olduğu gibi senin zor durumda kalmanı istemedim." "Düşünceli, dikkatli hareket etmek için pazar sabahı çok geçti. Eğer benim için o kadar endişeleniyorsan daha ilk anda beni ayartmamal ıyd in." Alex dönüp inanmayan gözlerle yüzüne baktı. "Affedersin ama senin hafızana bir şey olmuş. Sen beni ayarttın." Hammond, "Evet, öyle," diye homurdandı. "Kim gitmeye çalıştı? Đki defa. Đki defa gitmeye kalktım ama her seferinde arkamdan gelip seninle daha kalmam için bana yal-vardın. Panayır yerinden ayrıldıktan sonra kim kimi takip etti? Kim durup..." "Tamam," dedi Hammond, elleriyle havayı kesiyor gibi bir hareket yaparak. "Ama asıl o elde edilmesi zor numarası insanları baştan çıkarıyor. Kadınlar da bunu yaratılıştan beri biliyorlar. Sen de ne yaptığının farkındaydın." Alex, "Evet, öyleydim," diye cevap verdi, giderek yükselen bir sesle. Sonra ellerini beline koydu ve yaşlı gözlerle yüzüne baktı. "Evet, ne yaptığımı biliyordum. Tamamen haklısın. Đlk başta şey istedim... Seninle bağlantı kurmak istedim." "Niçin?" "Bir tür güvenlik sigortası." "Bir başka deyişle, kendine görgü tanığı bulmak için." Alex gözlerini öne eğdi. "Senden hoşlanacağımı bilmiyordum," dedi alçak sesle. "Aramızdaki kimyayı hesaba katmamıştım. Seni kullanıyor olmaktan dolayı kendimi kötü hissetmeye başladım. O yüzden de senden uzaklaşmaya çalıştım. Benimle -kısa da olsa-bir ilgin olduğu için başının derde girmesini istemedim. "Ama sen peşimden geldin. Beni öptün. Ondan sonra..." Başını kaldırıp tekrar gözlerine baktı. "O öpüşmeden sonra başlangıçtaki, seninle buluşma gerekçem önemini yitirdi. O anda sadece seninle olmak istedim." Eliyle yanaklarındaki gözyaşlarını sildi. "Gerçek bu. Đster inan, ister inanma." "Neden bir görgü tanığına ihtiyacın vardı?" "Pettijohn'u benim öldürmediğimi biliyorsun. Asansörde öyle söylemiştin." "Doğru. Tekrar ediyorum, neden bir görgü tanığına ihtiyaç duydun?" "Bunu sorma, lütfen." "Söyle bana." "Söyleyemem." "Neden?"


"Çünkü şey sanmanı istemem..." Durup derin bir nefes aldı. "Söyleyemem, hepsi bu." "O adamla ilgili bir şey mi?" Bu soru karşısında afallamıştı. Çabuk çabuk gözlerini kırpıştırdı. "Hangi adam?" "Pazar gecesi seni buraya kadar izledim. Seni üstü açık bir Mersedes'te bir adamla birlikte gördüm, yatağımdan çıktığından yaklaşık on iki saat sonra." "Yaa. Pazar gecesi mi? O... eski bir arkadaşımdı. Üniversiteden. Đş için Charleston'a gelmiş. Arayıp beni dışarıda bir yerde içki içmeye davet etti." "Yalan söylüyorsun." "Neden bana inanmıyorsun?" "Çünkü işimin bir bölümü yalanlan ve yalancıları ortaya çıkarmak ve sen de şimdi yalan söylüyorsun!" Alex'in bedeni dikleşirken ellerini göğsünde kavuşturdu. "Artık buna bir son vermenin zamanı geldi. Şimdi. Bu gece. Bu artık imkânsız bir hal aldı. Senin mesleğin tehlikede. Ben de onu mahORHAN K€MAL Đt HAU KÜTÜPHANESĐ ĐÛ2 vetmenin sorumluluğunu almak istemiyorum. Ayrıca yalancı olduğumu düşünen biriyle olmak da istemiyorum." "O... adam... kimdi?" "Senin arkadaşların Steffi'yle Smilow beni cinayetten mahkûm etmek için yanıp tutuşurken benim arkadaşlarımın kim olduğunun ne önemi var?" "En basit soruyu bile cevaplamaktan kaçınırsan sana inanmıyor olmamın şaşırtıcı bir yanı kalır mı?" Alex, "Bunlar basit sorular değil," diye bağırdı. "Ne kadar zor oldukları konusunda hiçbir fikrin yok. Unutmak istediğim, unutmaya çalıştığım ama peşimi bırakmayan şeyleri eşeliyorlar..." Gereğinden çok konuşmak üzere olduğunu fark edip durdu. "Bana güvenemezsin. O yüzden de bir an önce buradan gitmeli ve geri dönmemelisin. Asla." "Pekâlâ." "Yataktayken..." "Muhteşemdi." "Ama bana güvenmiyorsan..." "Güveniyorum." "O halde..." "Pettijohn'la yattın mı?" Alex'in yüz hatları gerildi. "Ne?" "Birbirinizin sevgilisi miydiniz?" Hammond ona doğru yürüdü ve sırtını duvara dayadı. Aslında kafasını kurcalayan şey buydu. Onu bu şekilde, mesleğini ve daha önce önemli saydığı her şeyi pervasızca bir yana atarak, sanki tüm mantığını yitirmiş gibi abuk subuk konuşmaya, saçmalamaya iten bu düşünceydi. Bu soruya yanıt alma arzusu öylesine emrediciydi ki o tedbirli, dikkatli, kontrollü Hammond Cross bir çılgın gibi ağzına geleni söylüyordu. "Lute Pettijohn'un sevgilisi oldun mu?" "Hayır!" Alex bağırırken sesi giderek kısıldı ve boğuk bir fısıltıya dönüştü. "Yemin ederim." "Onu öldürdün mü?" Elleriyle omuzlarına bastırıp başını yüi.)..-' züne birkaç santim kalıncaya kadar eğdi. "Bana bu konudaki gerçeği söylersen diğer tüm yalanlarını affedeceğim. Lute Pettijohn'u öldürdün mü?" Alex başını iki yana salladı. "Hayır. Öldürmedim." Hammond genç kadının arkasındaki duvarı yumrukladı; sonra da ellerini orada tuttu. Başını Alex'in yanakları hizasına kadar eğdi. Nefes alıp verirken çıkardığı ses pencereleri kamçılamakta olan yağmurun sesini bastırıyordu. "Sana inanmak istiyorum." "Buna inanabilirsin." Alex başını çevirdi ve onayandan bakarak konuşmasını sürdürdü. "Bana başka bir şey sorma çünkü artık başka bir şey söyleyemem." "Niçin? Bana nedenini söyle." "Çünkü yanıtlar benim için çok acı verici." "Acı verici mi? Nasıl?" "Bana acı çektirme, lütfen. Yoksa kalbimi kırarsın."


"Söylediğin yalanlarla sen de benim kalbimi kırıyorsun." "Senden rica ediyorum, eğer beni biraz olsun sayıyorsan, seni hayal kırıklığına uğratmama neden olacak bir şey isteme benden. Seni hiç görmemeyi tercih ederim eğer..." "Ne? Söyle bana." Alex başını hızla iki yana salladı. Hammond daha fazla baskı yapmanın bir işe yaramayacağını fark etmişti. Özel sorunu her ne ise, Pettijohn davasıyla ilgili olmadığı sürece, mahremiyetine saygı göstermek zorundaydı. "Hepsi bu kadar değil," diye devam etti Alex. "Patlaması an meselesi olan bir krizde karşıt taraflarda yer alacağız." "Yani her şey dönüp dolaşıp cinayete geliyor," dedi Hammond, üzüntülü bir şekilde. "Birlikteliğimizin her şeyi alt üst edeceğini biliyordum ama yine de bunu yaptım. Olmasını istedim. Benzincide bile sana hayır diyebilirdim. Demedim." Hammond başını kaldırdı ve onu daha iyi görebilmek için yana 201 304 eğdi. "Şimdi her şeyi bildiğine göre, aynı şeyi bir kez daha yapacak olsaydın..." "Ama bu haksızlık." "Tekrar yapar miydin?" Alex yanıt olarak yüzüne uzun uzun baktı. Bir damla gözyaşı yanağından aşağıya doğru indi. "Tanrı yardımcım olsun, ben de yapardım," diye inledi Ham-mond. Bir yürek atışı sonrasında ona sarılmış, dudaklarından öpmeye başlamıştı. Saçlarındaki sular gömleğine damlıyordu. Genç kadının dudakları ılık, dili yumuşacık, ağzı bal gibiydi. Sonunda ayrıldıklarında ilk kez olarak birbirlerinin adlarını söylediler, güldüler, ardından öncesine göre çok daha büyük bir tutkuyla öpüştüler. Hammond genç kadının belindeki kuşağı çözdü, ellerini bornozun içine sokup vücuduna, karnının o pürüzsüz tenine dokundu. Parmak uçları bacak arasındaki tümseğe temas ettiğinde Alex hafif hafif inlemeye başladı. Hammond damarlarındaki kanın aynı yağmurun çatıyı dövmesi gibi kulak zarlarını dövdüğünü hissetti. Sanki başka her şeyi bastırıyordu kulaklarındaki uğultu. Mantığının ve vicdanının ihtiyatlı mırıltılarının ise bu cümbüş karşısında en ufak bir şansı yoktu. Hammond genç kadını kucağına alıp yatağa taşıdı. Sonra delice bir sabırsızlıkla kendi üstündekileri çıkardı. Alex'in üstüne çıktığında arzu ve umutsuzlukla içini çekti. Genç kadın bacaklarını açtı ve Hammond bir sonraki soluğunda onun ılıklığıyla sarmalandığını hissetti. Daha derinine girerken alçak sesle küfür etti. Sesi heyecandan çatallaşmıştı. "Bir görgü tanığına ihtiyacım olduğu için seninle yatmadım, Hammond." Hammond ellerini genç kadının başının iki yanına koyarak yüzüne baktı ve ileri geri hareket etmeye başladı. "Neden yattın o zaman?" Alex hareketlerine karşılık vermek için belini havaya kaldırdı. "Bunun için." Genç adam yüzünü kadının boynuna gömdü. Aldığı haz inanılır gibi değildi. Cinsel organından karnına doğru akıyor, oradan göğsüne yayılıyor, kollarının, bacaklarının karıncalanmasına neden oluyordu. Onun içinde olmanın tadını alabilmek için bilincini tümüyle boşaltmıştı. Çabuk boşalmak üzere olduğunu fark edince hareket etmeyi kesti ve aceleyle fısıldadı. "Hemen gelmek istemiyorum. Sensiz olmaz." "Dokun bana." Hammond elini birleştikleri noktaya götürdü. Alex göğsünü Hammond'un dudaklarına uzattı. O da dilini göğüs ucunda dolaştırmaya başladı. Genç kadından hıçkırığa benzer bir ses çıktı. Birlikte orgazm oldular. Birlikte yorganın içine girdiler. Hammond onu kendine doğru çekip göbeğini göbeğine yasladı. Tam o sırada prezervatif kullanmadığı geldi aklına. Ama bir şekilde çok da önemsemedi. Kendini yemenin ne faydası vardı? Đş işten geçmişti nasıl olsa. Yalnızca ona dokunmak istiyordu. Onun kokusunu almak. Yanında olmak ve vücudunun sıcaklığını paylaşmak.


Kolunun üstünde duran başını seyrediyor olmaktan mutluydu. Gözleri kapalı olduğu için bir an uyuduğunu sandı ama sonra dudaklarının bir gülümsemeyle kıvrıldığını fark etti. Göz kapaklarını öptü. "Ne geçiyor aklından?" Genç kadın hafifçe güldü ve gözlerini açıp ona baktı. Tırnağını Hammond'un dudaklarının tüm çevresinde dolaştırdı. "Giyinip kuşanıp seninle buluşmaya çıkmak nasıl olur diye düşünüyordum. Akşam yemeğine. Sinemaya. Herkes görsün diye halkın arasına." "Belki. Bir gün." "Belki," diye fısıldadı Alex. Ses tonu genç adamınkinden daha iyimser değildi. 306 "Yanımda senle Charleston'da dolaşmayı, seni bütün arkadaşlarıma göstermeyi isterdim." "Sahiden mi?" "Şaşırmış gibisin." "Evet, biraz. Gizli kapaklı bir ilişki için..." "Bu öyle bir şey değil, Alex." "Değil mi?" "Hayır." "Ben nispeten yeni sayılırım, ama burada işlerin nasıl olduğunu öğrendim?" "Hangi işlerin?" "Sosyal ortamların." "O pisliklere aldırdığım yok." "Ama Charleston'luların çoğu aldırıyor. Ben soylu değilim. Oysa senin ailen bu kavramın mucidi." "Hayal ürünü de olsa ünlü bir Charleston'lunun dediği gibi 'Açıkçası, azizim, umurumda bile değil.' Ama umurumda olsaydı bile seni şehirdeki diğer tüm kadınlara tercih ederdim. Seni diğer tüm kadınlara tercih ettim." "Steffı MundelPe de." Genç adamın yüzündeki ifadeyi görünce bir kahkaha attı. "Yüzünün halini görmelisin." "Nasıl bildin?" "Kadınlık içgüdüsü. Daha gördüğüm anda ondan hoşlanmadım. Aslında bu duygu karşılıklıydı ve benim bir şüpheli, onun ise bir savcı olmasıyla da ilgili değildi. Bundan çok daha basitti. Bugün bizi birlikte asansörde yakaladığında anladım. Sevgilisiniz, değil mi?" " 'Sevgiliydik' desek daha anlamlı olacak. Yaklaşık bir yıl sürdü." "Ayrılalı ne kadar oldu?" "Đki gün." Bu kez şaşırma sırası ona gelmişti. "Pazar günü mü?" Ham-mond başını salladı. "Cumartesi yüzünden mi?" "Hayır. Aslında benim için çoktan bitmişti. Ama seninle birlikte olduktan sonra, bir çift olarak Steffı'yle kayıp bir vaka olduğumuzu kesinlikle anladım." Parmaklarını saçlarının arasında gezdirdi. "Yalancılık huyuna rağmen sen hayatımda gördüğüm en çekici kadınsın. Her yönden. Fiziksel olmanın ötesinde." Alex keyifli bir şekilde gülümsedi. "Örneğin?" "Çok zekisin." "Hayvanlara ve yaşlılara karşı nazik..." "Çok komiksin." "Soğukkanlı. Çoğu zaman." "Kanaatkar, cesur, dürüst ve saygılısın." "Bir şekilde senin izci olduğunu biliyordum." "Yavrukurt. Nerede»kalmıştım? Göğüslerin harika." "Hani fiziksel olmayan yönlerimden söz edecektin?" Hammond saçmalamayı kesip genç kadını anlamlı bir şekilde öptü. Sonunda geri çekildiğinde Alex'in yüzündeki tedirgin ifade telaşlanmasına neden oldu. "Ne var?" "Dikkatli ol, Hammond." "Kimse burada olduğumu bilmeyecek." Alex başını iki yana salladı. "Onu demek istemedim." "Ne o zaman?" "Beni yargılamak zorunda kalabilirsin. Lütfen daha öncesinde beni kendine âşık etmemeye çalış."


ĐÛZ ?¦ !7Jîînci CBöfüzn 111 "Uğradığın için sağ ol." Vilayet Savcısı Monroe Mason, oturması için Steffi'ye işaret etti."Yalnızca bir dakikam var. Aklından ne geçiyor?" "Pettijohn davası." "Ben de öyle tahmin etmiştim. Özel bir şey mi var?" Steffı'nin tereddütlü görünüşü önceden planlanmış ve prova edilmişti. Sanki pek rahat değilmiş gibi, "Önemsiz iç sorunlarla başınızı ağrıtıyor olmaktan hiç hoşlanmıyorum," dedi. "Hammond'la Dedektif Smilow arasında bir şey mi oldu? Birer profesyonel gibi davranacaklarına kabadayılar gibi birbirlerini mi yiyorlar?" "Birkaç ağız dalaşı, her iki taraftan da birkaç salvo atışı oldu. Bununla başa çıkabilirim. Asıl sorun başka." Mason masasının üstündeki saate bir göz attı. "Beni bağışlaman lazım, Steffı. On dakika sonra bir toplantım var." "Konu Hammond'un davranış biçimi," diye yumurtladı Stef-fi. Mason kaşlarını çattı. "Davranış biçimi mi? Hangi konuda?" 112 "Şey gibi davranıyor... bilmiyorum..." Sanki uygun sözcüğü arıyormuş gibi bir şeyler geveledi; sonunda bulmuşçasına "Đlgisiz," diye ekledi. Mason sandalyesinde arkaya kaykıldı ve sivri parmaklarının üstünden bir süre Steffı'yi süzdü. "Buna inanamıyorum. Bu dava Hammond'un geleceği için'biçilmiş kaftan." "Ben de öyle düşünmüştüm," diye bağırdı Steffı. "Normalde üstüne atlaması gerekirdi. Davayı bir an önce büyük jüri önüne getirebilsin diye delil toplaması için Smilovv'un ensesinde boza pişiriyor olmalıydı. Duruşmaya hazırlanmak için can atmalıydı. Bu davada onun ağzının suyunu akıttıracak her tülü malzeme mevcut. "O yüzden de hiçbir şey anlamıyorum ya. Cinayetin çözülmesini hiç önemsemiyormuş gibi görünüyor. Smilovv'dan duyduğum her şeyi ona aktarıyorum. Hangi ipuçlarının ümitvar, hangilerinin işe yaramaz olduğu konusunda onu sürekli bilgilendiriyorum. Ama Hammond'un tepkisi hiç değişmiyor. Hep aynı derecede ilgisiz davranıyor." Mason düşünceli bir şekilde yanağını kaşıdı. "Sence bunun sebebi nedir?" "Hiçbir anlam veremiyorum," dedi Steffı, yüzünde gayet uygun dozda karıştırılmış bir sıkıntı ve şaşkınlık ifadesiyle. "Zaten bu yüzden size geldim. Akıl almak için. Bu davada ben yardımcı pilotum ve sınırlarımı aşmak istemiyorum. Lütfen bu işi nasıl halledeceğimi söyleyin bana." Monroe Mason yakında yetmişinci yaş gününü kutlayacaktı. Devlet dairesinde çalışıyor olmanın çilesi onu yormuştu. Son birkaç yıldır sorumluluklarının büyük bir kısmını genç ve hırslı yardımcılarına devretmişti. Gerektiğinde onlara öğütler verir ama çoğu zaman kendi kafalarına göre davranmaları konusunda onları serbest bırakırdı. Şimdi de bir an önce emekli olup, işin politik konularıyla bile ilgisini kesip canının istediği gibi golf oynamayı ve balık tutmayı düşlüyordu. IŞn Ama yirmi dört yıldır başsavcılık yapıyor olması da tesadüf değildi. Bu göreve geldiğinde nasıl zeki bir insansa bugün da aynı derecede zekiydi. Đçgüdüleri her zamanki gibi güçlüydü. Karşısındakinin en ufak samimiyetsiz davranışını hemen anlardı. Steffi de bu konuşmayı planlarken patronunun içgüdülerine güvenmişti. "Hammond'un neden keyifsiz olduğunu bilmediğine emin misin?" diye sordu Mason. O gür sesinin yerini boğuk bir hırıltı almıştı. Steffı sahte bir tedirginlikle dişiyle alt dudağını ısırdı. "Kendi kendimi köşeye sıkıştırdım, değil mi?" "Đş arkadaşın hakkında kötü şeyler söylemek istemiyorsun." "Onun gibi bir şey." *


"Đçinde bulunduğun durumun zorluğunu takdir ediyorum. Ham-mond'a olan bağlılığına da hayranım. Ama bu dava duygusallığa yer bırakmayacak kadar önemli. Eğer Hammond işini kaytarıyor-sa..." "Oh hayır, bunu kastetmedim," dedi Steffı aceleyle. "O hiçbir zaman sorumluluktan kaçmaz. Yalnızca bana öyle geliyor ki pek iki eliyle de sarılmıyor. Kendini bu işe vermiyor gibi." "Niçin olduğunu biliyor musun?" "Konuyu her açtığımda sanki nasırına basmışım gibi tepki gösteriyor. Çok alıngan ve bir tuhaf." Sanki konuyu kafasında evirip çeviriyormuş gibi bir an için durdu. "Ama canını neyin sıktığını tahmin etmemi isterseniz..." "Đsterim." Bir süre dikkatle düşünüyormuş gibi yapıp sonunda konuşmaya başladı. "Şu aşamada bir kadından kuşkulanıyoruz. Alex Ladd zeki ve başarılı bir kadın. Oldukça zarif ve düzgün konuşan biri. Hatta kimileri onu çekici bile bulabilir." Mason dayanamayıp güldü. "Hammond'un ona abayı yaktığını mı düşünüyorsun?" Steffı de onunla birlikte güldü. "Tabii ki hayır." 111 111 "Ama şüphelinin cinsiyetinin Hammond'un yaklaşımını etkilediğini söylüyorsun." "Bunun bir olasılık olduğunu söylüyorum. Ama bu çok garip bir durum. Siz Hammond'u benden daha iyi tanırsınız. Doğduğu günden beri onu tanıyorsunuz. Nasıl yetiştirildiğini biliyorsunuz." "Geleneksel değerlerin çok önemsendiği bir evde büyüdü." "Ve de net olarak tanımlanmış rollerin," diye ekledi Steffı. "O doğma büyüme Charleston'lu ve tam bir güneyli. Nane şerbetiyle ve şövalyelik duygularıyla büyütülmüş." Mason bir süre bu sözleri düşündü. "Đş Dr. Ladd gibi bir kadına idam cezası talep etmeye gelirse duygusallaşabilir diye korkuyorsun." "Benimki sadece bir tahmin." Sanki omuzundan büyük bir yükü atmışçasına bakışlarını öne eğdi. Bir yandan da gizli gizli patronunun düşünceli bir şekilde dudağını kemirmesini seyrediyordu. Uzunca bir süre geçti. Teorisi ve onu isteksizce dile getiriş biçimi mükemmeldi. Hammond'un bir gece önce cinayet mahalline gittiğinden söz etmemişti. Mason bunu olumlu bir gösterge olarak algılayabilirdi. Steffı'nin kendisi ise bunu nasıl algılaması gerektiği konusunda emin değildi. GenellikleHammond kendisi karışmaz, dedektiflerin işlerini yapmalarına izin verirdi; o yüzden bu ani dönüş ona tuhaf gelmişti. Bunu düşünmesi gerekiyordu ama daha sonra. Şimdilik Mason'un vereceği cevabı merakla bekliyordu. Şu aşamada daha fazla bir şey söylemeye gerek yoktu; onun için de sessizce oturup Mason'a düşünüp taşınması için yeterli zamanı vermeye karar verdi. "Seninle aynı kanıda değilim." "Ne?" Başını öyle hızla kaldırdı ki tuhaf bir ses çıktı. Meramını çok başarılı bir şekilde anlattığından o kadar emindi ki Mason'un aynı fikirde olmadığını söylemesini hiç ummuyordu. "Hammond'un yetiştirilme biçimiyle ilgili söylediklerinin hepsi doğru. Cross'lar bu çocuğa çok iyi bir terbiye verdiler. Verdikleri bu terbiyenin içinde kadınlara-tüm kadınlara- karşı, belki de zırhlı şövalyelerin zamanlarından kalma bir davranış etiği olduğuna da eminim. Ama anne-babası, özellikle de Preston, ona hiç sarsılmaz bir sorumluluk duygusu da aşıladı ve ben bunun, diğerine baskın çıkacağına inanıyorum." "O zaman bu can sıkıntısını nasıl açıklıyorsunuz?" Mason omuzlarını silkti. "Diğer davalar. Dopdolu bir mahkeme takvimi. Diş ağrısı. Özel yaşamındaki bir şey. Dalgınlığını açıklayacak yüzlerce gerekçe bulunabilir. Ama daha cinayet işle-neli yalnızca birkaç gün oldu. Soruşturma henüz başlangıç safhasında. Smilow tutuklama kararı çıkartmasına yetecek kadar delil toplayamadığını itiraf ediyor." Gülümsedi ve sesi yeniden gürleş- ĐÜ ti. "Smilovv, Dr. Ladd'i -ya" da her kimi olursa- bu cinayetle itham ettiğinde Hammond'un elinde sopa sahaya fırlayacağına ve eğer onu iyi tanıyorsam harika bir vuruş yapacağına eminim."


Steffı'nin içinden dişlerini gıcırdatmak geçiyorsa da rahatlamış gibi içini çekti. "Bu şekilde düşünüyor olmanıza çok memnun oldum. Aslında bu konuyu size açmayı pek de istemiyordum." "Ben bunun için buradayım." Kızın gitmesini istermiş gibi ayağa kalktı ve askıdan ceketini aldı. Steffı ofis kapısına kadar onun peşinden yürüdü ve konuşmaya devam etti. Duymasını istediği başka şeyler de vardı. "Hammond'un performansından hoşnut kalmayıp da davayı bir başkasına vereceğinizden korktum. O zaman ben de bırakırdım. Halbuki bunu hiç istemiyorum çünkü davayı çok heyecan verici buluyorum. Polisin bir şüpheli bulmasını dört gözle bekliyorum. Duruşmaya kadar nasıl sabredeceğim? Bilmiyorum." Steffı'nin heyecanı Mason'u eğlendirmiş olacak ki bir kahkaha attı. "O zaman Smilovv'un bu sabah neyin peşinde olduğunu duyduğunda çok mutlu olacaksın." "Vaktim dolmak üzere..." Alex'in konferansını dinlemek üzere salonu tıklım tıkış doldurmuş olan tıp öğrencilerinden bir itiraz homurtusu yükseldi. "Sağ olun," dedi Alex gülümseyerek. "'Đlginize teşekkür ederim. Ayrılmadan önce panik atak şikâyeti olan bir hastanın, hastalık hastası olarak görülmemesinin ne denli önemli olduğunu bir kez daha belirtmek isterim. Ne yazık ki bu çok sık olur. Aile fertleri -belki de anlaşılır nedenlerle- hastanın kronik şikayetlerine karşı hoşgörüsüz davranırlar. "Belirtiler bazen çok tuhaf olduğundan gülünç gelir ve çoğunlukla hayal ürünü olduklarına inanılır. O yüzden, hasta tedavi görüyor ve akut anksiyeteyle başa çıkmanın yollarını öğreniyor olsa bile ailesi de bu olayla nasıl baş edileceği konusunda eğitilmelidir. "Şimdi artık sizi gerçekten bırakmam gerekiyor; yoksa diğer hocalarınız başımın etini yerler. Đlginize bir kez daha teşekkür ederim." Öğrenciler coşkulu bir şekilde alkışladıktan sonra dışarı çıkmaya başladılar. Birçoğu yanına gelip bir şeyler sordu, elini sıktı ve konuşmasının ne denli ilginç ve öğretici olduğunu söyledi. Hatta içlerinden biri Alex'in yazmış olduğu bir makalenin fotokopisini uzattı ve imzalamasını istedi. Onu davet eden kişi son öğrenci çıkıncaya kadar yanına gelmedi. Dr. Douglas Mann, Güney Carolina Tıp Üniversitesi'nde öğretim üyesiydi. Alex'le tıp fakükesindeyken tanışmışlar ve o zamandan beri dostluklarını sürdürmüşlerdi. Doug sırık gibi uzun boyu, bilardo topu kadar düzgün ve dazlak kafalı biriydi. Mükemmel bir basketbol oyuncusuydu ve Alex'le hiçbir zaman paylaşmadığı nedenlerle müzmin bir bekârdı. "Belki de seni sevenler derneği kursam iyi olacak," dedi yanına geldiğinde. "Neyse ki ilgilerini çekebildim." "Dalga mı geçiyorsun? Söylediğin her kelimeyi can kulağıyla dinlediler. Senin sayende bir kahraman oldum," dedi, ağzı kulaklarında gülümseyerek. "Ünlü dostlara sahip olmak hoşuma gidiyor." Alex, uygunsuz olduğunu düşündüğü bu iltifat karşısında güldü. "Çok usluydular. Đyi bir dinleyici kitlesi yani. Biz de onların yaşındayken bu kadar parlak mıydık?" "Kim bilir? Biz taşlaşmıştık." "Ben taşlaşmıştım." "Ya, öyle." Doug kemikli omuzlarını silkti. "Doğru, hiç de eğlenceli değildin. Hep ders, hep ders. Oyuna hiç zamanın yoktu." "Affedersiniz, Dr. Ladd?" Alex başını çevirdiğinde Bobby Trimble'Ia burun buruna geldi. Bir anda yüreğinin ağzına geldiğini hissetti. Bobby elini tutup hararetle sıktı. "Ben Dr. Robert Trimble. Montgomery, Alabama'dan*. Burada, Charleston'da tatildeyim ama bu sabah konferansınızın duyurusunu görünce gelip sizinle tanışmak istedim." Alex'in şaşkınlığının farkında olmayan Doug kendini tanıtıp Bobby'nin elini sıktı. "Konferanslarımızda meslektaşlarımızın her zaman başımızın üstünde yeri vardır." "Sağ olun." Bobby tekrar Alex'e dönüp, "Özellikle anksiete konusundaki çalışmalarınız çok ilgimi çekiyor," dedi. "Neden özellikle bu sendroma


odaklandığınızı merak ediyorum. Kendi yaşam deneyiminizle ilgili olabilir mi?" Göz kırptı. "Eski günahların sizi tekrar yakalayacaklarından korkuyor olabilir misiniz?" "Beni bağışlayın, Dr. Trimble," dedi Alex, buz gibi bir sesle. "Hastalarımla randevum var." "Sizi meşgul ettiğim için özür dilerim. Çok memnun oldum." Alex hızla dönüp çıkışa doğru yürümeye başladı. Doug, Bobb-y'ye alelacele hoşça kal diye mırıldandıktan sonra Alex'e yetişmek için peşinden seyirtti. "Fazla ateşli bir hayran. Đyi misin?" "Tabii ki," diye cevap verdi Alex, neşeli bir ifadeyle. Ama aslında iyi değildi. Hiç iyi değildi. Bobby'nin bu umulmadık hareketinin anlamı her istediği zaman hayatına girebileceğini gös112 termekti. Rahatlıkla. Eğer aklına koyduysa hayatında nüfuz edemeyeceği hiçbir alan yoktu. "Alex?" Doug geç de olsa kahvaltıya kalıp kalmayacağını sordu. "Teşekkür kabilinden yapabileceğim tek şey sana bir tabak karides ve yulaf ezmesi ısmarlamak olabilir." "Kulağa harika geliyor, Doug, ama geri çevirmek zorundayım." Yaşamı ona bağlı olsa bile bir lokma bir şey yiyecek hali yoktu. Güvenilir bölge diye addettiği bir yerde Bobby'yi görmek onu müthiş ölçüde sarsmış ve huzursuz etmişti. Bobby'nin niyeti de mutlaka buydu. "On beş dakika sonra bir hastayla randevum var. Şimdi çıkarsam ancak yetişirim." "Gidelim o zaman." Doug sabahleyin onu arabayla alıp üniversiteye getirmek konusunda ısrarcı olmuştu çünkü dağınık kampusun park olanakları pek iyi değildi. Şehre dönerlerken Alex'e bir kez daha teşekkür etti. "Teşekküre gerek yok. Ben çok keyif aldım." Bobby her şeyi mahvedinceye kadar, diye geçirdi aklından. "Eğer sen de benden bir şey istersen her zaman hazırım," dedi Doug, içtenlikle. "Bunu hatırlayacağım." Alex tedirginliğini belli etmemek için sohbeti koyulaştırmama-ya çalışıyordu. Ortak dostları ve iş arkadaşları hakkında biraz dedikodu yaptılar. Alex, Doug'ın üzerinde çalıştığı AĐDS ile ilgili makaleyi sordu. O da ona hayatında yeni ve heyecan verici bir şeyler olup olmadığını sordu. Söylese herhalde inanmazdı. Veya belki de inanırdı, diye kendi kendini düzeltti, oturduğu sokağa girdiklerinde. "Bu da neyin nesi?" diye bağırdı Doug. "Evine hırsız girmiş olmalı." Ama Alex, korku içinde, kapının önünde park etmiş duran polis arabasının hırsızlıkla ilgili olmadığını hemen anlamıştı. Đki üniformalı polis nöbetçi gibi kapının iki yanını tutmuştu. Sivil giyimli bir adam ön camdan içeri bakıyordu. Smilovv da belli ki randevusuna erken gelen hastasıyla konuşuyordu. Doug arabasını park etti ve tam inmeye hazırlanıyordu ki Alex engel oldu. "Sen bu işe karışma, Doug." "Hangi işe? Neler olup bitiyor, Allah aşkına?" "Sana sonra anlatırım." "Ama..." "Lütfen. Seni ararım." Doug'ın kolunu sıktı, sonra da çabucak arabadan indi ve bahçe kapısından içeri girip yoldan eve doğru yürümeye başladı. Kapısının önünde sahnelenen oyun gelen geçenlerin dikkatini çekmiş olmalıydı ki insanlar toplanmış seyrediyordu. Bir turist, ilgi çekici ^* hiçbir yanı olmamasına rağmen evinin resmini çekiyordu. Bu sokak, yürüme turlarının hepsinde yer alırdı. Mimari açıdan birbirlerine benzer bile olsalar sokaktaki evler tarihsel açıdan ayırt edici bir özelliğe sahip olmakla övünürlerdi. Bu sabah Alex'in evini diğerlerinden ayrıştıran özellik ise kapısının önünde park etmiş duran polis arabasıydı. "Dr. Ladd!" Hastası ona doğru seyirtti. "Neler oluyor? Tam ben geldiğimde polisler de geldi." Alex telaş içerisindeki kadının omzunun üstünden Smilovv'a bir bakış fırlattı. "Çok üzgünüm, Evelyn, ama sana başka bir zamana randevu vereceğim." Kolunu kadının omzuna koyarak onu döndürdü ve arabasına kadar götürdü. Evelyn'i her şeyin yolunda olduğuna ve mümkün olan en kısa zaman sonra tekrar randevu vereceğine inandırmak birkaç dakikasını aldı.


"Đyi misin?" diye sordu Alex, müşfik bir sesle. "Siz iyi misiniz, Dr. Ladd?" "Đyiyim. Söz, bugün sana telefon edeceğim. Canını sıkma." AIex kadının arabası uzaklaşıncaya kadar bekledikten sonra geri döndü. Bu defa, bahçe yolundan yürürken Smilow'u gördü. "Burada ne halt ediyorsunuz? Bir hastam vardı ve..." 32Û "Elirrfde arama emri var." Smilow ceketinin göğüs cebinden belgeyi çıkardı. Alex kapının önünde bir aşağı bir yukarı dolaşmakta olan diğer üç polise bir bakış fırlattıktan sonra tekrar Smilow'a döndü. "Son hastamı saat üçte kabul ediyorum. O zamana kadar bekleyemez misiniz?" "Korkarım hayır." "Frank Perkins'i arayacağım." "Nasıl isterseniz. Ama içeri girmek için onun iznine ihtiyacımız yok. Aslında sizinkine bile yok." Daha başka bir şey söylemeden adamlarına içeri girmeleri için işaret etti. Belki de Alex'in en aşağılayıcı bulduğu şey, sanki o ve evi dokunulmaması gereken pisliklermiş gibi adamların içeri girmeden önce ellerine plastik eldiven takmaları oldu. Önce bir çığlık attı. Uyanıp da kendini yalnız bir kadının -en azından Indianapo-lis'in banliyösünde oturan ortaokul öğretmeni yalnız bir kadının-hayal edebileceği en korkunç kâbusun içinde bulunca Ellen Ro-gers yatağın içinde oturdu, çarşafı boğazına kadar çekti ve hıçkıra hıçktra ağladı. Akşamdan kalma. Çırılçıplak. Tecavüze uğramış. Terk edilmiş. Bir gece önce yaşadıklarını aklına getirdiğinde ilk başta fantezilerinden birinin gerçekleştiğini, iyi görünüşlü bir yabancının onu bardaki çok daha genç, güzel, incecik kızlara tercih ettiğini sanmıştı. Đlk adım adamdan gelmişti. Dans etmek ve içki ısmarlamak için onu seçmişti adam. Bir anda karşılıklı bir çekim oluşmuştu, aynen eninde sonunda böyle bir şeyin onun da başına geleceğini düşlediği gibi. Üstelik adamın aptal ya da yüzeysel bir hali de yoktu. Hatta biryaşamöyküsü bile vardı. Âşık olmuş, sonra da aşkını yitirince yüreği dağlanmıştı. Eşini çılgınca sevmişti. Hastalandığında ise ölüme yenik düşünceye kadar kendini onun bakımına adamıştı. Bir yandan işe gidip gelirken bir yandan da tüm yemek, temizlik ve çamaşır işini üstlenmişti. En nahoşları da dahil olmak üzere karısının pek çok özel işini görmüştü. Kadının dışarı çıkabildiği ender durumlarda makyajını bile yapmıştı. Böyle bir fedakârlık! Aşk işte bunun içindi. Tanımaya değer biriydi adam. Ellen'in yıllardır yüreğinde biriktirdiği ve umutsuzca paylaşmayı arzuladığı tüm o sevgiye değer biriydi. Üstelik adam mükemmel bir sevgili olmuştu. Geçmiş deneyimi yaşça kendinden büyük bir kuzeninin onu zorla öpmesiyle, bir zamanlar yavuklusunun onu bırakıp gitmeden önce arabasında pek de bir şeye benzemeyen iki cinsel ilişki arasında ona aşktan söz etrftiş olmasıyla ve evli bir öğretmenle yaşadığı heyecan verici, ancak adam başka bir okula naklolduğu için sonu gelmeyen flörtle sınırlı olmasına karşın, Eddie'nin-adam adının Eddie olduğunu söylemişti- yatakta harika olduğunu fark etmişti. Adam ona yalnızca, bodrum katında üstleri etiketli kutularda sakladığı romanlarda okuduğu şeyleri yapmıştı. Öyle tutkulu bir şekilde sevişmişti ki onunla yorgunluktan baygın düşmüştü. Ama şimdi romantizmin o pembe ışıltısı hiç tanımadığın biriyle yaşadığın o tek gecelik maceraların karanlık dehşeti içinde sönük-leşip gidiyordu. Hamilelik. (Hey, kırklarındaki kadınlar bile hamile kalabilirdi.) Cinsel yollardan bulaşan hastalıklar. AĐDS. Bu sonuçlardan bir teki bile bir gün evlenebilme hayallerinin suya düşmesi demekti. Evlilik töreninde çekilmiş bir resme sahip olma umudu, geçen her yılla birlikte zayıflıyordu ama dün geceki düşüncesizliği bunu gerçekten umutsuz bir düş haline getirmişti. Artık onu hangi erkek isterdi ki? Düzgün biri istemezdi. Artık bir geçmişi olduğuna göre kimse istemezdi. Durumu bundan daha kötü olamazdı. Ama olmuştu işte.


Üstelik bir de soyulmuştu. Đ21 122 Sonunda yataktan kalkıp da uğradığı zararı görmek için banyoya gittiğinde bunun farkına vardı. El çantasının gece bıraktığı yerde olmadığını gördü. Nereye koyduğunu gayet iyi hatırlıyordu. Bu unutulacak gibi değildi çünkü hayatında ilk kez bir erkek arkasından şeyini ona sürterek geliyordu. Sonra ona sarılmış ve elini elbisesinin içine sokup göğüslerini okşamaya başlamıştı. O anda dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetmiş ve çantasını sandalyenin üstüne bırakmıştı. Bundan emindi. Buna rağmen bir yandan yanınıza seyahat çeki almadan çıkmayın diye bas bas bağıran televizyon reklamlarına kulak asmadığı için kendini paylayıp dururken bir yandan da odayı çılgın gibi aradı. Sebebi kendini böylesine acımasızca suçlaması mıydı, yoksa o tatlı dilli Eddie'nin yalanlarına nasıl çabucak inandığını hatırlaması mıydı, bilmiyordu ama Ellen Rogers birden boş yere çantasını aramayı bıraktı ve otel odasının tam ortasında durduğu yerde kalakaldı. Hâlâ anadan doğma bir halde, ellerini kalçalarına koydu, o terbiyeli halini bir yana bıraktı ve bir denizci gibi küfrü bastı. Artık kendine acımaktan vazgeçmişti. Artık fena halde öfkeliydi. Q/çüncü Cfööfüm Hammond adliye binasına geldiğinde vakit neredeyse öğlen olmuştu. Sekreterin yanından geçerken kızdan bir fincan kahve getirmesini istedi. Odasında girdiğinde ise Steffi'nin beklemekte olduğunu görünce bütün keyfi kaçtı. Steffi yüzüne bir kez baktıktan sonra canını daha da sıkacak bir şey söyledi. "Gecen kötü müydü?" Şafak sökmek üzereyken eve dönmüştü. Uykuya daldığında ise birkaç saat aralıksız uyumuştu. Uyandığında komodinin üzerindeki saate bakmış ve kaç olduğunu fark ettiğinde içinden lanet okumuştu. O yüzden de güne ne kadar geç başladığını bir de Stef-fi'nin hatırlatması hoşuna gitmemişti. "Baş parmağına ne oldu?" Kesiği kapatmak için iki tane bant yapıştırması gerekmişti. "Traş olurken kestim." "Parmaklarında sakal mı çıkıyor?" "Neler oluyor, Steffi?" "Smilow yeni bir kanıt buldu ve saç tellerini karşılaştırmak üzere laboratuvara gönderdi." 121 Hammond içindeki tepkiyi dışarı yansıtmamak için sakin bir şekilde her zamanki işlerini yapmaya koyuldu. Ceketini çıkardı, askıya taktı, masanın üstündeki mektup ve telefon mesajlarını karıştırmaya başladı. Mesajlardan birini okuyormuş gibi yapıp dalgın bir edayla, "Hangi davadan söz ediyorsun?" diye sordu. Steffı fena halde şaşırmış bir vaziyette kollarını göğsünde kavuşturdu. "Lute Pettijohn cinayeti, Hammond." Hammond masasına geçip oturdu. Kahvesini getiren sekreter kıza teşekkür etti. "Sen de ister misin, Steffı?" "Hayır, sağ ol." Odadan çıkan sekreterin arkasından kapıyı hiç de kibar olmayan bir şekilde kapadı. "Yerine kurulduğuna ve kah- ven de geldiğine göre belki artık şu son gelişmeleri konuşabiliriz, öyle değil mi?" "Smilow, Pettijohn'un odasında bir saç teli bulmuş, öyle mi?" "Doğru." "Şimdi de onu bir başkasıyla mı karşılaştırıyor?" "Evet, bu sabahki arama sırasında Alex Ladd'in saç fırçasından aldığı kılla karşılaştırıyor." Hammond şaşalamıştı. "Hangi arama?" "Bu sabah ilk iş olarak bir arama emri çıkarttı. Sonra da gidip Alex Ladd'in evini aradılar." "Arama emri çıkartacağını dahi bilmiyordum. Senin haberin var mıydı?" "Az öncesine kadar yoktu."


"Neden beni aramadın?" "Bir şey buluncaya kadar gerek görmedim." "Bu benim davam, Steffı." "Đyi de hiç öyleymiş gibi davranmıyorsun," dedi Steffı, sesini yükselterek. "Nasıl davranıyorum?" "Sen düşün. Başlangıç olarak kendi kendine işe neden bu kadar geç geldiğini sorabilirsin. Bana kızma çünkü işler yürümeye başladığında sen burada değildin." Masanın üstünden birbirlerine baktılar. Steffi'nin Smilow'la oluşturduğu dar çembere giremiyor olmak Hammond'u kızdırıyordu. Bu davada sanki elbirliği etmiş gibi çalışıyorlardı. Ama itiraf etmekten nefret etse de Steffi'nin söylediklerinde gerçek payı vardı. Kendine ve içinde bulunduğu duruma kızıyor ve acısını Steffi'den çıkarıyordu. "Başka bir şey var mı?" diye sordu, daha kibar bir sesle. "Karanfilleri de buldu." "Karanfil mi? Sen neden bahsediyorsun, Allah aşkına?" "Pettijohn'un ceketinin kolundan alınan küçük parçacığı hatırlıyor musun?" "Hayal meyal." Steffı o parçanın bir karanfil tanesi olduğunun belirlendiğini ve Alex Ladd'in evinin girişinde üstüne karanfil saplanmış portakallarla dolu bir kâse bulunduğunu söyledi. "Eve doğal bir koku veriyormuş. Ayrıca evindeki kasada bir tomar para bulmuşlar. Binlerce dolar." "Bunu neyi kanıtlıyor?" "Şu anda neyi kanıtladığını bilmiyorum, Hammond. Ama sen de kabul etmelisin ki birinin bu kadar nakit parayı evdeki kasada saklaması oldukça alışılmamış ve şüpheli bir durum." Hammond bir elin boğazını sıktığını hissediyordu. "Tabancadan ne haber?" "Ne yazık ki onu bulamadılar." O sırada telefon çaldı. Sekreter hatta Dedektif Smilovv'un olduğunu söyledi. "Herhalde beni arıyordur," dedi Steffi, ahizeye uzanarak. "Senin yanında olacağımı söylemiştim." Bir süre konuşmadan dinledi, sonra bileğindeki saate baktı ve neşeli bir sesle, "Geliyoruz," dedi. "Nereye geliyoruz?" diye sordu Hammond, kız telefonu kapadığında. "Sanırım Dr. Ladd başının nasıl bir belada olduğunun farkındadır. Yeniden sorgulanmak için geliyormuş," Masasının üstünün el sürülmemiş yazılar, raporlar, notlar ve cevaplanmamış mesajlarla dolu olmasına rağmen Hammond, kendi yerine Stefff yi göndermeyi aklından bile geçirmedi. Asla duymak istemeyeceği şeyler bile olsa Alex'in neler anlatacağını işitmek için orada olması gerekiyordu. Yaşadığı kâbus, dehşetini her geçen dakika daha da artırarak sürüyordu. Smilovv'u durdurmak imkânsız gibiydi. Hoş, adamı işini yapıyor ve iyi de yapıyor diye kınamak anlamsızdı. Alex'e gelince... Allah kahretsin, Alex hakkında ne düşüneceğini bilmi- yordu. Onunla yatarak bile bile onu bu işe karıştırdığını kabul etmişti ama sebebini söylemeyi reddetmişti. Pettijohn'la ve/veya cinayetle bir ilgisi olması dışında bunun başka bir nedeni olabilir miydi ki? Binadan çıktıklarında Hammond bilinmeyenin verdiği o dehşet duygusuyla sanki bataklık kumunda yürüyormuş gibi ayaklarını sürüyordu. Güneş tepede ortalığı kasıp kavurmakla meşguldü. Hava oldukça ağır ve sakindi. Stefff nin arabasındaki klima bile insanı serinletmeye yetmiyordu. Emniyet binasının merdivenlerinden çıkarlarken Hammond'un sırtından ter damlıyordu. Bu defa asansörle yukarı Stefff yle birlikte çıktı. Steffi, Smilow'un kapısına bir kez vurduktan sonra içeri daldı ve hemen söze girdi. "Bir şey kaçırdık mı?" Onlar gelmeden önce sorguya başlamış olan Smilovv teybin mikrofonuna doğru konuşmaya devam etti. "Savcı Yardımcıları Mundell ve Cross bize katıldı." Sonra da günün tarihini ve saati söyledi. Alex, Stefff nin arkasından içeri giren Hammond'a doğru dönüp baktı. Sabahın erken saatlerinde Allahaısmarladık öpücüğü vermek için yatağın kenarına eğildiğinde elleriyle ensesine sarılmış ve başını kaldırıp onu doyasıya, uzun uzun öpmüştü. Öpüşmeleri sonunda bittiğinde ve Hammond üzülerek gitmek zorunda


olduğunu söylediğinde ise başı yastıkta, uykulu gözleri, şiş göz kapaklan ve yüzünde seksi bir ifadeyle ona gülümsemişti. Şu anda ise gözlerinde aynı Hammond'un hissettiğine benzeyen bir korku ifadesi vardı. Formaliteler sona erince Frank Perkins söz aldı. "Başlamadan önce, Smilow, müvekkilem önceki bazı ifadelerini düzeltmek istiyor." Steffi yılışık yılışık sırıttı. Smilow herhangi bir tepki göstermeden devam etmesi için AIex'e başıyla işaret etti. Alex'in monoton sesi sabırsız sessizliği bastırdı. "Pettijohn'un odasında bulunmam konusunda size daha önce yalan söyledim. Geçen cumartesi öğleden sonra oradaydım. Kapıyı açmasını bek^21 lerken, aynen size söylediği gibi Macon'dan gelen o adamı kendi odasına girerken gördüm." "Neden yalan söylediniz?" "Hastalarımdan birini korumak için." Steffi inanmıyormuş gibi homurdandı ama Smilow sert bir bakışla onu susturdu. "Lütfen devam edin, Dr. Ladd." "Bir hastam adına Mr. Pettijohn'u görmeye gitmiştim." "Niçin?" "Sözlü bir mesaj iletmek için. Bundan daha fazlasını söyleyemem." "Meslek ayrıcalığı son derece uygun bir zırh." Alex hafifçe başını sallayarak aynı fikirde olduğunu belirtti. "Her neyse, orada olma sebebim buydu." "Neden bunu bize daha önce söylemediniz?" "Hastamın adını söylemem konusunda beni sıkıştırmanızdan çekindim. O kişinin çıkarları benimkilerden önce geliyordu." "Şu ana kadar." "Durum tehlikeli olmaya başladı. Tahminimden çok daha fazla. Hastamın iyiliği için gizli tutmayı umduğum şeyi söylemek zorunda kaldım." "Hastalarınız için hep bu kadar ileri gider misiniz? Yani mesaj iletmek filan gibi." "Normalde hayır. Ama Mr. Pettijohn'la yüz yüze bir konuşma yapmak bu hastamı çok olumsuz etkileyebilecekti. Sonuçta küçük bir iyilikti bu." "Yani Mr. Pettijohn'u gördünüz, öyle mi?" Alex evet anlamında başını salladı. "Odasında ne kadar kaldınız?" "Birkaç dakika." "Beş dakikadan az mı? On dakikadan çok mu?" "Beş dakikadan az." "Bir otel odası bu tür bir buluşma için tuhaf bir mekân değil "Ben de öyle düşünmüştüm ama Mr. Pettijohn'un isteği üzerine orada buluştuk. Otelin kendisi için daha uygun olacağını, çünkü benden sonra bir başkasıyla daha görüşeceğini söylemişti." "Kiminle?" "Bilemiyorum. Her neyse, oraya gitmekte bir sakınca görmedim, çünkü size söylediğim gibi o gün başka bir işim yoktu. Kimseye randevu vermemiştim. Charles Tovvne civarında biraz vitrin baktım, sonra da şehirden ayrıldım." "Panayıra gittiniz." "Doğru. Söylediklerimin geri kalanı hâlâ geçerli." "Hangi versiyonu?" Steffı'nin ukalalığına Frank Perkins kaşlarını çatarak karşılık verdi. "Alaycılığa gerek yok, Ms. Mundell. Dr. Ladd'in Pettijohn'la yaptığı kısa görüşmeden söz etmekten kaçınma nedeni sanırım artık açık hale geldi. Bir hastasının özel yaşamını korumaya çalışıyordu." "Çok asil bir davranış." Avukatın Steffı'ye bir kez daha çıkışmasına fırsat kalmadan Smilovv devam etti. "Mr. Pettijohn nasıl görünüyordu, Dr. Ladd?" "Ne gibi?" "Hali nasıldı?" "Onu tanımadığım için o gün öğleden sonra nasıl bir ruh haline sahip olduğu konusunda bir karşılaştırma yapamayacağım."


"Yani, neşeli miydi, yoksa keyifsiz miydi? Mutlu gibi mi görünüyordu, yoksa üzgün müydü? Rahat bir hali mi vardı, endişeli gibi miydi?" "Hiç biri." "Đlettiğiniz mesajın özü neydi?" "Size söyleyemem." "Can sıkıcı bir şey miydi?" "Onu kızdırıp kızdırmadığını mı soruyorsunuz?" "Kızdırdı mı?" "Kızdırdıysa bile belli etmedi." "Beyin kanaması geçirmesine neden olacak şekilde canını sıkmış olabilir mi?" "Hayır. Hiç ilgisi yok." "Endişeli gibi bir hali var mıydı?" Alex bu soru karşısında gülünmsedi. "Mr. Pettijohn benim gözüme kolay kolay endişelenecek biri gibi gözükmedi. Onun hakkında okuduklarımdan çıkarttığım hiç de sıkılgan biri olmadıği-" "Size dostça mı davrandı?" "Kibarca. Dostça diyecek kadar ileri gitmek istemiyorum. Birbirimizi ilk kez görüyorduk." "Kibarca." Smilovv bir süre bu fikri kafasında evirip çevirdi. "Ev sahibi gibi mi davrandı? Yani, örneğin, oturmanızı söyledi mi?" "Evet ama ben ayakta durdum." "Neden?" "Çünkü uzun süre kalmayacağımı biliyordum, o yüzden otur-maktansa ayakta durmayı tercih ettim." "Size içki ikram etti mi?" "Hayır." "Sevişme teklif etti mi?" Odadaki herkes bu öngörülmeyen soruya bir tepki gösterdi ama hiç birinin tepkisi Hammond'unki kadar olmadı. Adeta dayanmakta olduğu duvar onu ısırmışcasına yerinden fırladı. "Bu ne demek?" diye bağırdı. "Bu da nereden çıkıyor?" Smilow mikrofonun düğmesini kapattı, sonra da Hammond'a doğru döndü. "Karışma. Bu benim sorgum." "Soru çok yersizdi ve sen de bunu gayet iyi biliyorsun." "Ben de kesinlikle aynı fikirdeyim," dedi Frank Perkins. Öfkesinin Hammond'unkinden aşağı kalır yanı yoktu. "Yaptığınız araştırma Pettijohn'un o öğleden sonra cinsel ilişkiye girmediğini göstermişti." "Otel odasındaki yatakta girmemiş. Ama bu başka türlü cinsel aktiviteleri dışlamıyor. Örneğin oral seks." "Smilow..." "Mr. Pettijohn'a oral seks yaptınız mı, Dr. Ladd? Ya da o size yaptı mı?" Hammond bir hamlede odanın ortasına gelip Smilow'u sertçe itti. "Seni orospu çocuğu." "Çek o lanet olası ellerini üstümden," dedi Smilovv, o da Hatn-mond'u iterek. "Hammond! Smilow!" Steffı iki erkeğin arasına girmeye çalıştıysa da bu gayretinin karşılığını bir kenara fırlatılmakla aldı. Frank Perkins de kendini kaybetmişti. "Büyük terbiyesizlik." "Bu çok adiceydi, Smilovv," diye bağırdı Hammond. "Hiç bu kadar alçalmamıştın. Böyle rasgele atışlar yapacaksan bari biraz cesur ol da teybi açık bırak." "Senden nasıl sorgulama yapacağım konusunda ders alacak değilim." "Bu bir sorgulama değil. Đnsanların haysiyetiyle oynuyorsun. Ve de ortada hiçbir mantıklı gerekçe yokken." "O bir şüpheli, Hammond," diye lafa karıştı Steffi. "Ama bir seks skandalından ötürü değil," diye karşılık verdi Hammond. "Saç telinden ne haber, Smilovv?" diye sordu Steffı. "O konuya geliyordum." Hammond'la birbirlerine sahiplerinin kayışla tuttukları iki pitbul gibi bakmaya devam ediyorlardı. Kendini ilk toparlayan Smilovv oldu. Saçını düzeltip gömleğinin kollarını çekti. Masasının başına dönüp teybi çalıştırdı. "Dr. Ladd, otel odasında bir saç teli bulduk. Columbia'daki laboratuvardan az önce gelen bilgi söz konusu telin sizin saç fırçanızdan alınanlarla aynı olduğu yönünde."


"Bundan ne çıkar, Dedektif?" Alex artık pasif davranmaktan vazgeçmiş gibi görünüyordu. Yanakları al al olmuş, yeşil gözleri öfke saçıyordu. "Otele gittiğimi itiraf ettim ve size gerçeği daha önce neden söylemediğimi açıkladım. Saçımdan bir tel düşmüş. Bu son derece doğal bir şey. O odada bulduğunuz tek saç telinin benimki olmadığından da eminim." "Haklısınız." "Ama siz hakaret etmek için bir tek beni seçtiniz." Hammond içinden Bravo, Alex diye bağırmak istedi. Đnfial duymakta yerden göğe kadar haklıydı. Smilovv o soruyu gayet hesaplı bir biçimde, bir tuzağa düşürebilir miyim diye, Alex'i sarsmak, dikkatini saptırmak, konsantrasyonunu bozmak için sormuştu. Profesyonellerin kullandığı eski bir numaraydı bu ve çoğu zaman da işe yarardı. Ama bu defa yaramamıştı. Smilovv, Alex'in aklını karıştırmayı beceremediği gibi onu iyiden iyiye kızdırmıştı. "Nasıl olup da bir karanfil tanesinin Mr. Pettijohn'un ceketinin koluna düştüğünü açıklayabilir misiniz?" Alex'in yüzündeki öfkeli ifade biraz gevşedi, sonra birden gülmeye başladı. "Mr. Smilovv, karanfil dünyadaki bir çok mutfakta bulunabilir. Siz neden benim karanfilimi ayrı tutuyorsunuz ki? Eminin Charles Towne Plaza'nın mutfağında da bir dolu vardır. Belki de Mr. Pettijohn kendi evinin mutfağından alıp otele getirmiştir." Frank Perkins gülümsedi. Hammond savunma avukatının akUl lından neler geçtiğini biliyordu. Mahkeme sırasında o da aynı taktiği izleyecek ve sonunda jüri üyeleri iddia makamının o karanfilin Dr. Ladd'in karanfili olduğu savına popolarıyla gülmeye başlayacaktı. "Sanırım yenilgiyi kabul etme zamanın geldi, Smilovv," dedi Perkins. "Dr. Ladd benim tavsiyelerimi de dinlemeyip sizinle tümüyle işbirliği yaptı. Bunun karşılığında hem o hem de randevu saatleri kayan hastaları büyük ölçüde mağdur oldular. Evinin altı üstüne getirildi. Bu da yetmiyormuş gibi bağışlanamaz bir biçimde hakarete uğradı. Ona çok fazla özür borçlusunuz." Smilow avukatın dediklerini duyduysa bile bir belirti göster- medi. Billur bakışlarını Alex'in yüzünden ayırmıyordu. "Kasanızda bulduğumuz parayı öğrenmek istiyorum." "Nesini öğreneceksiniz?" "Onu nereden buldunuz?" "Cevap vermek zorunda değilsin, Alex." Alex avukatının tavsiyesini duymazdan geldi. "Vergi iadelerimi incele, Smilow." "Đnceledik." O zaman daha ne soruyorsun? dercesine kaşlarını havaya kaldırdı. "Paranızı duvardaki bir kasada saklamak yerine faiz veren bir bankaya yatırmak finansal açıdan daha mantıklı olmaz mıydı?" "Alex'in parasının ve onu nasıl işlettiğinin bu konuyla hiçbir ilgisi yok," dedi Perkins. "Göreceğiz bakalım." Smilow avukatın bir kez daha itiraz etmesine fırsat bırakmadan işaret parmağını havaya kaldırdı. "Son bir şey daha, Frank; ondan sonra işim bitecek." "Hiçbir yere varamıyorsun ki." "Evinize ne zaman zorla girildi, Dr. Ladd?" Hammond sıradaki sorunun bu olacağını kesinlikle tahmin etmemişti. Alex de tahmin etmemiş olacak ki bu sefer oldukça belirgin ve kendini ele verecek şekilde tepki verdi. "Mutfak kapısını mı kastettiniz?" Smilow dikkatle yüzüne bakarak, "Evet, verandanın dışındaki kapı," dedi. "Tam olarak hatırlamıyorum. Galiba birkaç ay önceydi." "Soyulmuş muydunuz?" "Hayır, sanırım komşu çocukların yaramazlığıydı." "Hımm. Peki, teşekkürler." Teybi kapattı. Alex ayağa kalkarken Perkins sandalyesini tuttu. "Bu sandalye hızla eskimeye başladı, Smilow." "Özür dilemeyeceğim, Frank. Çözmem gereken bir cinayet var."


"Yanlış değirmene saldırıyorsun. Gerçek suçlu izini kaybetti-rirken sen Dr. Ladd'i taciz ediyorsun." Frank genç kadını kapıya doğru götürdü. Hammond bakmamaya çalışsa da gözlerini ayırmayı başaramadı. Kendisine baktığını hissetmiş olmalı ki yanından geçerken o da ona baktı. Sonuçta tam birbirlerine bakıyorlardı ki Smilow, "Erkek arkadaşınız kim?" diye sordu. Alex hızla dedektife doğru döndü. "Erkek arkadaşım mı?" "Sevgiliniz." Olta bu sefer işe yaradı. Alex bir an için özdenetimini yitirdi. Her zamanki dikkatini göstermediği gibi avukatının konuşmaması yönündeki uyarısına da kulak asmadı. Refleksle cevap verdi. "Bir sevgilim yok." "O zaman çamaşır sepetinde bulduğumuz ve üzerlerinde kan ve meni lekeleri olan çarşafları nasıl açıklıyorsunuz?" "Hastasını koruma hikâyesi tümüyle uydurmaydı," diye kıkırdadı Steffı. "Benim önerim hiç vakit geçirmeden onu cinayet iddiasıyla tutuklaman." Frank Perkins müvekkileşini öfkeyle dışarı çıkarttıktan sonra o, Smilow ve Hammond odada kalmışlardı. Ama iki erkek de Stef-fı'nin söylediklerini dinler gibi görünmüyor, ölümüne bir dövüşe Uâ. hazırlanan gladyatörler gibi birbirlerini süzüyorlardı. Hayatta kalan dövüşü kazanacaktı. Đlk atak Hammond'dan geldi. "Nereden çıkarıyorsun böyle şeyleri..." "Taktiklerim hakkında ne düşündüğün umurumda bile değil. Bildiğim gibi yapacağım." "Bu işten sıyırtmasını mı istiyorsun?" diye bağırdı Hammond. "Özel hayatıyla ilgili bu zırvaları gündeme getirmeye devam edersen Frank Perkins üstüne atlayacaktır. Çamaşır sepetindeki çarşaf, ha? Aman Tanrım!" dedi, küçümser bir edayla. "Elbiseyi de unutma," diye araya girdi Steffi. Onun da en eğlenceli bulduğu taraf buydu. "Hanımefendi üstünde elbisesiyle ..." Hammond gözlerinden ateşler saçarak başını Steffi'ye doğru çevirdi ama Smilow dikkatini başka bir yöne çekti. "Erkek arkadaşı konusunda neden yalan söyledi?" "Nereden bileyim ki?" diye bağırdı Hammond. "Sen nereden biliyorsun? Şu an için kimseyle ilişkisi olmadığını söyledi. Bence bu kadarı yeterli." "Biraz zor," diye atıldı Steffi. "Meni lekeleri..." "Geçen hafta sonu Pettijohn'la görüşmüş olmasıyla hiçbir ilgisi yok!" "Belki de yoktur," dedi Steffi, aksi bir ifadeyle. "Belki de dediği gibi tüylerini alırken bacağını kesmiştir. Tamam, bu kanı açıklayabilir, ama yine de kan testi yapılmalı. Fakat sperm spermdir. Eğer bir biçimde Pettijohn'la ilgisi olmasa niçin erkek arkadaşı konusunda yalan söylesin ki?" "Yüzlerce sebebi olabilir." "Söyle birini." Hammond yüzünü Steffi'nin yüzüne yaklaştırdı. "Peki, işte bir sebep. Kiminle yattığı seni hiç mi hiç ilgilendirmez." Boynundaki damarlar şişmişti. Yüzü kıpkırmızı olmuş, alnındaki bir toplardamar atmaya başlamıştı. Steffi daha önce polislere, yargıçlara, jüri üyelerine, ona, kendisine kızdığını görmüştü. Ama hiçbir zaman bu denli öfkelendiğine tanık olmamıştı. Kafasında soru işaretleri oluşuyor, yalnız kaldığı bir zamanda bunları etraflıca düşünmeyi planlıyordu. Şimdilik sadece, "Neden bu kadar bozulduğunu anlamıyorum," demekle yetindi. "Çünkü neler yapabileceğini biliyorum." Eliyle Smilovv'u işaret etti. "Kendini haklı çıkarmak için delil uyduruyor." "Bu delilleri yasal bir arama sırasında ele geçirdik," dedi Smi-low, sözcükleri dişleri arasında uzatarak. Hammond kişner gibi güldü. "O çarşafların üstüne sen kendin otuz bir çektiysen hiç şaşırmam." Smilovv bir an Hammond'a vuracakmış gibi baktı. Son bir gayretle, öfkeden adeta yapışık gibi duran burun deliklerinden nefes aldı. Steffi araya girmenin en akıllıca şey olduğunu düşündü. "Sizce Alex Ladd gibi bir küçük hanım ne sıklıkta çamaşır yıkar?"


"En azından üç dört günde bir," dedi Smilow, sertçe. Öfkeli bakışları hâlâ Hammond'un suratına dikiliydi. "Buna inanamıyorum." Hammond sanki tartışmanın dışında kalmak istermişçesine gerileyip duvara yaslandı. "Bu da demektir ki Alex Ladd son birkaç gün içinde biriyle seks yaptı ve bu konuda yalan söyledi," dedi Steffi. "Sevgilisi olup olmadığını sorduğunda adamın kimliğini açık etmek istemediğini söyleyebilir veya aşk hayatının cinayet soruşturmasıyla ne ilgisi olduğunu sorabilir ya da canınız cehenneme diyebilirdi. Ama onun yerine beti benzi soldu, yalan söyledi, yalanı ortaya çıkınca da 'Yani demek istedim ki şu an için birisiyle bir ilişkim yok' diye tevil etmeye çalıştı." Đki erkek de dinliyor ya da dinler görünüyordu. Ama ikisi de bir yorumda bulunmayınca Steffi devam etti. "Kelime oyunu olabilir. Belki de politikacılar gibi davranıyordur. Ne tam olarak yalan söylüyor ne de tam olarak gerçeği yansıtıyordu!". Belki sürekli bir sevgilisi yoktur da öylesine ara sıra, zevk için seksten hoşlanıyordur." Smi!ow kaşlarını çattı. "Ben aynı fikirde değilim. Ecza dolabında doğum kontrol hapı bulamadık. Diyafram ya da prezervatif de yoktu. Öyle ya da böyle sürekli bir cinsel aktiviteyi gösteren hiçbir iz bulamadık. O yüzden çamaşır sepetinde o şeyleri bulduğumuzda gerçekten çok şaşırdım." "\ma aklına sekse ilgili bir çağrışım gelmiş olmalı, Smilow. Yoksa Pettijohn'la seks yapıp yapmadığını sorarak nereye varmaya çalışıyordun ki?" "Özel bir yere değil," diye itiraf etti. "Ondan ziyade Lute'la ilgiliydi bu konu." "Kadıncağızı tuzağa düşürmek için yapılmış adice bir denemeydi." Steffı, Hammond'un kinayeli yorumunu duymazlıktan geldi. "Yani otel odasında dizlerinin üzerine çöktüğüne ve Petijohn'un... ağzına aldığına gerçekten inanmıyorsun, öyle mi?" Smilovv sırıttı. "Belki de Lute o yüzden beyin kanaması geçirmiştir." Hammond bir roket gibi duvardan odanın ortasına doğru fırladı. "Bu toplantının tüm kapsamı Dr. Ladd'in seks hayatını konuşmak mı olacak? Eğer öyle olacaksa benim yapacak ciddi işlerim var." Smilow başıyla kapıyı işaret etti. "Gitmek istiyorsan gidebilirsin." "Konuşacak başka ne var?" "Arka kapısındaki zorlama." "Onu açıkladı." Hammond'un kalın kafalılığı giderek Steffi'nin sabrını taşırı-yordu. "O açıklamaya inanmadın, öyle değil mi? O konuda da yalan söylediği çok belliydi. Aynen sürekli, her konuda yalan söylediği gibi. Senin neyin var? Normalde yalanın kokusunu bir kilometre öteden alırdın." "Kapının aylar önce zorlanmış olduğunu iddia ediyor," dedi Smilovv. "Ama kapının tahtasındaki çentikler daha yeniydi. Kilitter de öyle. Tüm bunların eve yakın zamanda girildiğini göstermesinin yanı sıra Dr. Ladd'in ne kadar titiz ve evinin ne kadar bakımlı olduğunu da göz önüne alırsak kapıyı aylarca tamir ettirmemiş olması mümkün değil." "Yine de bir varsayım," dedi Hammond. "Hepsi varsayım. Tümü." "Ama varsayım diye gözardı etmek hiç de akıllıca olmaz," dedi Steffi. "Đlgisiz, bir dayanağı olmayan tahminlerden bir deste yapıp da onları gerçek diye almak da pek akıllıca değil." "Bazıları gerçek ama." "Neden onun suçlu olmasını bu kadar çok istiyorsun ki?" "Sen neden onun suçkı olmamasını bu kadar çok istiyorsun?" Steffi'nin bu sorusunu izleyen sessizlik öylesine ani ve gerilim yüklüydü ki kapının vurulması bir top patlaması gibi geldi. Monroe Mason kapıyı açtı ve başını içeri uzattı. "Dr. Ladd'in yeniden sorgulandığını duydum. Nasıl gidiyor diye görmeye geldim. Galiba pek iyi gitmiyor. Güvenlik kapısından geçtiğim andan itibaren bağırtılarınızı duymaya başladım." Üçü birden hoş geldiniz gibisinden bir şeyler mırıldandı, sonra yaklaşık yarım dakika kimse bir şey söylemedi.


Sonunda Mason, Steffı'ye döndü. "Sen sürekli konuşurdun. Şimdi ne oldu? Dilini kedi mi yuttu? Ne konuşuyordunuz da araya girdim?" Steffı, Mason'a dönmeden önce bir Hammond'a, bir de Smi-lovv'a baktı. "Dr. Ladd'in evindeki aramada ilgi çekici bir şeyler bulundu. Hammond'la ben onların cinayetle ilgisini değerlendiriyorduk. Smilovv bulunanların Dr. Ladd'in aleyhine kanıt oluşturduğu kanısında ki ben de onunla aynı fikirde gibiyim." Mason başını Hammond'a doğru çevirdi. "Belli ki sen onlarla aynı kanıda değilsin." "Bana kalırsa sıfıra sıfır, elde var sıfır. Zevkten dört köşe oluyorlar ama iş davayı büyük jüriye götürmeye gelince cesaret edemiyorlar." ÜZ Steffi birden önündeki birkaç dakikanın kendi geleceği için büyük önem taşıdığını fark etti. Hammond, Monroe Mason'un sevgili oğluydu. Daha bu sabah Hammond'un görünüşte davayla ilgilenmediği konusundaki kaygılarını dile getirdiğinde Mason hemen onu savunmaya geçmişti. O yüzden Mason'un sevgili halefinin zıddına gitmek akıllıca olmayabilirdi. Öte yandan sırf Hammond alınganlık gösteriyor diye de dört dörtlük bir şüphelinin elden uçup gitmesine izin veremezdi. Eğer oyunu iyi oynarsa Mason varisinin daha. önce farkına varmadığı bir zaafının farkına varabilirdi. Güçlü olması gereken bir savcının etkinliğini azaltacak bir karakter zafiyetini keşfedebilirdi. "Bana kalırsa Dr. Ladd'le ilgili bulduklarımız onu tutuklamamızı zorunlu hale getiriyor," diye fikrini belirtti Steffi. "Ne beklediğimizi anlamıyorum." "Kanıt," dedi Hammond, soğuk bir sesle. "Sence iyi bir kavram mı bu?" "Elimizde kanıt var." "Đkinci dereceden, sudan kanıtlar. Güney Carolina eyaletindeki en kötü avukat bile bizim kanıt diye topladığımız şeyleri kolayca çürütür. En kötüsü olmak bir yana, Frank Perkins en iyi avukattır. Elimde bir saç teli, bir de yemek sosuyla gidersem büyük jürinin dava açılmasını kabul edeceğini bile sanmıyorum." "Ne sosu?" diye sordu Mason. "Karanfil sos değil, baharat," dedi Steffi, öfkeyle. "Her neyse," diye bağırdı Hammond. "Hammond haklı." Smilovv'un alçak sesle söyledikleri biranda herkesi susturdu. Steffi, Smilow'un Hammond'la aynı fikirde olduğuna inanamıyordu. Hammond da en az onun kadar şaşırmış görünüyordu. Smilovv'un söyleyecekleri Mason'un ilgisini çekmiş gibiydi. "Hammond'a katılıyor musun?" "Tümüyle değil. Bana kalırsa Dr. Ladd bu işe karışmış. Ama ne şekilde ve hangi boyutta? Bunu henüz bilmiyorum. Cumartesi günü Pettijohn'la oteldeymiş. Đçimdeki bir ses oraya iyi bir amaçla gitmediğini söylüyor. Yoksa neden gizlemek için yalan üstüne yalan söylesin ki? Ama yasal bakış açısından Hammond haklı. Silahı bulamadık. Ayrıca şey de yok..." "Cinayet gerekçesi," diye tamamladı Hammond. "Aynen öyle." Smilow acı acı gülümsedi. "Pettijohn'la bir samimiyeti yoksa Charleston'daki diğer tüm erkeklerle de yatsa gerçekte hiçbir önemi yok. Görünürde hiçbir gerekçe olmadan birinin evine zorla girmesiyle neden ilgileniyoruz ki? Evinden yürüme mesafesinde bir çok banka varken binlerce doları bir kasaya istiflemek tuhaf ama yasa dışı değil. "Karakterinden sezebildiğim kadarıyla Dr. Ladd'in, o hastası onun tek tanığı olsa bile, bif hastasının güvenini boşa çıkarmak-tansa idama mahkûm olmayı kabul edeceğine inanıyorum. Yoksa bir hastası adına Pettijohn'a mesaj ilettiğine filan inanıyor değilim. Panayıra gittiğine ilişkin hikâyeye ve diğer zırvalara inanmadığım gibi." Sonra üstüne basa basa ekledi: "Ama işin aslı şu ki, onun Lute Pettijohn'u öldürmesi için bir gerekçe bulamadım. Aralarında ne özel yaşamlarında ne de meslekleriyle ilgili bir bağ bile kuramadım. Pettijohn onun hastasıysa adına tek bir çek bile yazmamış. Eğer kadın onun projelerinden birine yatırım yaptıysa hiçbir yerde bir kayıt yok. Birlikte bir akşam yemeğinde göründüklerini bile tespit edemedim. "Dr. Ladd'in geldiği yer olan Tennessee'ye birini gönderdim, sağı solu araştırsın diye, ama şu ana dek okul kayıtları dışında pek bir şey çıkmadı


ortaya. Pettijohn, Tennessee eyaletine gitmişse bile arkasında hiçbir iz bırakmamış." "Yani," dedi Mason, "ya kadın gerçeği söylüyor ya da izlerini örtmeyi iyi biliyor." "Ben ikincisinin doğru olduğu kanısındayım," dedi dedektif. "Bir şeyleri gizliyor. Ama ne olduğunu daha bilmiyorum." "Ama buseydin..." dedi Steffi. 340 "Bilmiyor." "Elinde bir gerekçe olsaydı..." ^Ama yok." "Sen sus, Hammond, bırak da konuşayım," diye çıkıştı Steffi. "Lütfen." Genç adam sözü ona bıraktığını anlatmak istermiş gibi elini kaldırdı. Steffi, Smilow'a döndü. "Bir bağlantı kurabilsen, bir gerekçe bulabilsen eldeki kanıtlarla harekete geçer miydin?" Smilow başını kaldırıp Hammond'a baktı. "Bu ona bağlı." Hammond sert bir ifadeyle Smilow'a baktı, sonra başını Stef-fı'ye doğru çevirdi. Ardından vereceği cevabı merakla beklemekte olan Mason'adöndü. Sonunda,"Evet,"dedi."Eldekidelillerle harekete geçerdim. Ama cinayet gerekçesinin çok kuvvetli olması gerekir." ^örcfüncü CBöfüzn "Biliyor musun, Davee, bu hiç de uygun kaçmadı." "Haklısın." Davee Pettijohn, elindeki boş kadehi garsonun getirdiği dolu kadehle değiştirirken zevkten adeta bir kedi gibi mırıldanıyordu. "Sana daha önce de söylediğim gibi, Hammond, ben ikiyüzlü olmayı reddediyorum." "Kocanın cenazesi daha dün kalktı." "Tanrım, bunu hatırlatma. Ne kadar sinir bozucu, kasvetli bir şeydi. Senin de deli gibi canın sıkılmadı mı?" Hammond elinden olmadan gülümsedi ve özel ısmarladığı içkisini getiren garsona teşekkür etti. "Yıllarca bundan söz edecekler." "Amacım da buydu zaten, sevgilim," dedi Davee. "Bu küçük partiyi o orospuları deli etmek için düzenledim; zaten ne yaparsam yapayım hakkımda dedikodu çıkarmaya devam ediyorlar. Ben de elimden geleni yapmaya karar verdim." Partinin küçük olduğunu söylemek aslında pek de mümkün değildi. Pettijohn malikânesinin alt katı, genç dulun kocasının cenaze töreninden bir gün sonra parti verip vermemesini ıımursa3AL mazcasına en gösterişli kıyafetlerini giyip gelmiş dostlar, ahbaplar ve beleşçilerle dolup taşıyordu. Şu anki görüntüsüyle buraya bir ölü evi demeye imkân yoktu. Tümüyle münasebetsiz ve zamanı yanlış ayarlanmış bir içki alemiydi bu. Ama tabii asıl amaç da buydu. "Lute görse çok öfkelenirdi herhalde. Kalbi tutardı." "Tuttu zaten," dedi Hammond. "Ya, evet, az kalsın unutuyordum." "Beyin kanaması geçireceğine dair bir belirti var mıydı?" "Tansiyonu çok yüksekti." "Đlaç kullanmıyor muydu?" "Kullanması gerekiyordu. Ama aleti kalkmamaya başlayınca bıraktı." "Sen de bunu biliyordun, öyle mi?" Davee bir kahkaha attı. "Ne düşünüyorsun, Hammond? Onun beyin kanaması geçirmesine benim sebep olduğumu mu? Bak, bu kendi inatçılığı, kendi hatası yüzünden oldu. Contayı sıkıştırmakla gevşek bırakmak arasında tercih yapmak zorunda kalırsam gevşek bırakmayı yeğlerim demişti." "Ölümüne beyin kanaması neden olmadı, Davee." "Hayır. Piç kurusunu vurdular. Sırtından. Vuranın şerefine." Kadehini kaldırdı. Hammond buna içemedi. Davee'nin içebiliyor olması da onu rahatsız ediyordu. Dikkatini yeniden partiye verdi. Şu anda durmakta oldukları ikinci kattaki holden aşağıdaki cümbüşü mükemmel bir şekilde izleyebiliyorlardı. "Cumhuriyetçilerden kimseyi görmüyorum."


"Davetli değiller." Kadın yüzünde hınzır bir gülümsemeyle içkisinden bir yudum aldı. "Yaptığımız kötülüğü, işlediğimiz günahı ballandıra ballandıra anlatma zevkini neden ellerinden alayım ki?" Parti, insanlara yeterince dedikodu malzemesi verecek gibiydi. Orkestranın hoparlörleri sonuna kadar açılmıştı. Dışarıdan getirilmiş olan yiyecekler herkese yetip de artacak kadardı. Đçki ise yiyecekten bile çoktu. Đsteyenler için uyuşturucu bile vardı. Hammond az önce hapse düşmekten defalarca kurtulmuş olan meşhur bir uyuşturucu satıcını görmüştü. Gözüne cinsel tercihini daha yeni açık etmiş olan bir yazar takıldı. Romanları en çok satanlar listesinin başlarında yer alan adam, kendince verdiği bu özgür kararı kutlamak ister gibi herkesin içinde sevgilisiyle alenen iş pişiriyordu. Hemen yanı başlarındaki enfes görünüşlü genç kadın olmasa hiç utanmadan sergiledikleri bu davranış belki insanların ilgisini çekebilirdi. Fakat kadının çevresi, yeni silikon taktırdığı göğüslerini ellemek ve test etmek için sıraya girmiş olan açgözlü hayranlarıyla dolup taşmıştı. "Onlara bayağı bir para ödedi," dedi Davee, yüzünde hain bir ifadeyle. "Ucuzcu bir estetik cerrahı tanıyor musun?" "Hayır ama daha iyisini yapacak birini tanıyorum." Hammond göz ucuyla yüzüne bakınca seksi bir ifadeyle, genizden gelen bir kahkaha attı. "Hayır, sevgilim. Benimkilerin hepsi bana ait. Ama onunla yattım. Âşık olarak iğrenç herifin teki ama iş mesleğine gelince tam bir mükemmelliyetçi." Hammond yüzüne şöyle bir baktı. "Geldiğimden beri sana bir şey sormak istiyorum." "Ne?" "Göbek dansına tekrar başladın mı?" "Harika bir şey, değil mi?" Davee kollarını açıp giysisini göstermek için ekseni etrafında dönmeye başladı. Üzerinde kırmızı saf ipekten dar bir pantolon ve ancak göğüslerini kapatan bir bluz vardı. Pantolon karnında tehlikeli denecek ölçüde alçak duruyordu. Beline ince bir altın zincir sarmış, kollarına da en az birer düzine bilezik takmıştı. Dönmeyi bırakınca sendeledi ve kötü bir şekilde Hammond'a çarpıp sürtündü. Genç adam bir kahkaha attı. "Harika." Davee kollarını indirdi ve kaşlarını çatarak yüzüne baktı. "Böy344 le düşünüyor olmanın bana bir faydası yok. Hammond, biz neden sevgili değiliz?" "Sıraya geçmem gerekir de ondan." "Hadi oradan." Hammond güldü ama Davee'nin yüzü daha da asıldı. "Kendi partimde bile bir arkadaşım yokken nasıl bu kadar alçakça bir şey söyleyebiliyorsun?" "Masörün nerede?" "Sandro mu? Ona yol verdim." "Pazardan sonra mı? Ne çabuk!" "Bir konuda karar verdim mi nasıl olduğumu bilirsin." "Yanlış yerini mi ovuyordu?" Hammond'un yaptığı pis şakaya alaycı bir tonla, "Ha-ha," diyerek cevap verdi. "Nazik bir konuya mı parmak bastım?" "Tanrım, hayır. Nabzı yüreğinde değil aletinde atıyordu. Penisi beyninden daha büyüktü." "Her kadının hayalindeki erkek olmalı." "Bir süre için belki. Ama sonunda sıkıldım." "Hayatta en nefret ettiğin şey de sıkılmaktır." "Çok doğru." Aşağıdaki kalabalığa bakarak içini çekti. "Đşte böyle." Uzanıp Hammond'un elini tuttu. "Benimle gel. Sana bir şey göstermek istiyorum." Onu aşağıya, oradan da yatak odasına götürdü. Kapı kapanınca müzik sesi kesildi ve ikisi birden derin bir oh çektiler. Davee kapıya yaslandı ve gözlerini kapadı. "Bu kadarı yeter. Başım felaket ağrımaya başlamıştı." "Kendi partini terk edemezsin, Davee." "Bu insanların çoğu beni tanımaz bile. Yalnızca bir parti arıyorlardı ve işte buldular. Aralarında olmamın hiçbir önemi yok. Ayrıca şu anda hepsi körkütük sarhoş olmakla meşgul." Odada dolaşmaya başlayıp önce yüksek topuklu sandaletlerini çıkardı, sonra da içkisini şezlongun yanındaki sehpanın üstüne koydu. "Bir tane daha ister misin?"


"Hayır, sağ ol." Hammond'un elindeki bardağı alıp kendi bardağının yanına koydu. Bir sonraki hareketi ise genç adamın fena halde şaşırmasına neden oldu. Uzanıp ellerini tuttu ve onları çıplak karnına koydu. Sonra da parmak uçlarında yükselip onu öptü. Daha az abartılı ama çok daha manidar bir şekilde bir kez daha karnına çarpıp sürtündü. Hammond ani bir hareketle başını yukarı kaldırıp geriye çekti. "Ne yapıyorsun?" "Sormak zorunda mısın?" Kollarını boynuna dolayıp bir kez daha öpmeye çalıştı ama genç adam karşılık vermeyince yüzünde belirgin bir hayal kırıklığı ifaMâ desiyle yeniden topuklarının üstüne bastı. "Đstemedin mi?" "Hayır, Davee." "Sırf eğlencesine de istemiyor musun? Eski bir arkadaşını be-cermeyeceksen kimi becereceksin ki?" "Kimi becerebilirsen." Davee sırıttı ve tekrar dudaklarına yumulmaya çalıştı, ama Hamond başını yana eğdi. "Artık çocuk değiliz, Davee. Deneme yaşını geçtik." Kadın, "Güzel olacak ama," diye söz verdi, baştan çıkarıcı bir ifadeyle. "Đlkinden çok daha güzel olacak." "Bundan hiç kuşkum yok." Gülümseyerek sevecen bir şekilde belini sıktı, sonra da ellerini yana indirdi. "Ama yapamam." "Yapmayacağım mı demek istiyorsun?" "Yapmayacağım demek istiyorum." Davee, "Aman Tanrım," diye homurdandı. Kollarını indirirken ellerini göğsünden kemerine kadar gezdirdi, sonra o da onu bıraktı. "Bana öyle olmadığını söyle." "Ne olmadığımı?" "Ona aşık olmadığını." Az kalsın kalbi duracaktı. "Nerden keşfettin?" "Yapma, Hammond. Aylardır eve iş götürdüğünüz söylentileri ayyuka çıktı." 346 Hammondr, "Steffı!" diye bağırdı, fena halde rahatlamış bir şekilde. "Sen Steffi'den söz ediyorsun." Davee tereddütle başını kaldırdı. "Başka kimden söz edebilirdim ki?" Steffi'yle olan ilişkisini itiraf etmek, sorusuna yanıt vermekten daha az zararlıydı. "Steffi'yle bir ilişkim oldu ama artık bitti." "Yemin et." Kuşkuyla gözlerini kıstı. "Đzci yemini." "Bunu duyduğuma ne kadar sevindiğimi anlatamam. Pazar gecesi Ms. MundelPi çekiştirmen için sana bol bol fırsat verdim. Ama sen oralı olmayınca söylentilerin doğru olduğunu düşündüm. Çok şaşırdım. Yani seni çeken neydi, Hammond? Tipsizin, bayağının teki; üstelik iddiaya girerim kış günü beyaz ayakkabı giyiyordun" Hammond bir kahkaha attı. "Seni numaracı. Đnsanların kuralları takmayan biri olduğuna inanmasını istiyorsun ama hiç de öyle değilsin." Davee kibirli bir hava takındı. "Bazı şeyler vardır ki yapılmaz." "Beyaz ayakkabı da kesinlikle giyilmez, öyle mi?" "Ama başka biriyle ilişkin var, değil mi?" diye sordu birdenbire. "Sakın 'kim, benim mi?' numarası yapmaya kalkma çünkü haklı olduğumu biliyorum." Genç adam ne kabul etti ne de inkâr etti. Davee öfkeli bir şekilde yumruklarını kalçalarına dayadı. "Seni zorladım. Sana koşulsuz bir ilişki, kafamıza estikçe seks önerdim ama sen beni geri çevirdin. O yüzden ya sen homoseksüel oldun ya bir başka kadına tutuldun ya da ben bütün cinsel cazibemi kaybettim. O zaman belki bu gece kendimi öldürürüm. Şimdi söyle bakalım hangisi?" "Peki öyleyse, ben homoseksüel olmadım; sen de cinsel cazibeni kaybetmedin." Davee atmayı hak ettiği zafer nidalarından hiç birini atmadı. "Ne 'Bunu anlamıştım!' dedi, ne de 'Beni kandıramazsın, Hammond Cross!" diye bağırdı. Hiç birini yapmadı. Onun yerine genç adamın ciddi görünümüne benzer biçimde tepki vererek sakin bir şekilde, "Ben de öyle düşünmüştüm," dedi. "Onunla ne zaman tanıştın?" "Yakında."


"Gönül mü eğlendiriyorsun? Yoksa özel biri mi?" Hammond yalan söyleyip söylememe konusunda tereddüt geçirerek bir süre kadının yüzüne baktı. Steffı'yle olan ilişkisinden önce birçok kadınla çıkmıştı ama hiçbiri uzun süreli olmamıştı. Charleston'da ona paralı bir aileden gelen ve umut vaat eden uygun bir bekâr gözüyle bakarlardı. Çok sayıda evlenmemiş kadın açık açık onunla çıkmayı isterdi. Olası kayınvalideler onun harika bir av olduğunu düşünürdü. Annesi arkadaşlarının kızları ve yeğenlerini onunla tanıştırmak için sürekli fırsatlar yaratırdı. "Mükemmel bir aileden gelen çok güzel bir kız." "Ailesi Georgia'lı. Kereste işiyle uğraşıyorlar. Yoksa araba lastiği miydi? Öyle bir şey işte." "Çok değerli bir kız. Eminim bir çok ortak yönünüz vardır." Kısa bir cevap büyük olasılıkla Davee'yi bu seferki ilişkinin de bunlardan farksız olmadığına ikna ederdi. Ama Davee onun en eski arkadaşıydı ve artık yalanlardan ve yalan söylemekten gına gelmişti. Şezlongun kenarına ilişti ve ellerini açtığı bacaklarının arasında birbirine kenetledi. Omuzları hafifçe öne doğru düştü. "Tanrım," dedi Davee, içkisini alırken. "Bu kadar kötü mü?" "Gönül eğlendirmiyorum. Diğerine gelince, özel biri olup olmadığına, bilmiyorum." "Karar vermek için çok mu erken?" "Çok karmaşık." "Evli mi?" "Hayır." ""Neden karmaşık o zaman?" "Karmaşıktan da öte. Đmkânsız." "Hiçbir şey anlamıyorum." "Sana anlatamam, Davee." Sesi istemediği kadar sert çıkmıştı. Ama sesinin tonundan Davee konunun ne denli hassas olduğunu fark etmiş olmalıydı. Her durumda, üstüne gitmekten vazgeçti. "Peki. Ama bir dosta ihtiyaç duyarsan..." "Sağ ol." Uzanıp elini tuttu, bilezikleri geri itti ve bileğinin içini öptü. Sonra dalgın dalgın parmağını bileziklerden birinin oymaları arasında gezdirirken, "Beni ne ele verdi?" diye sordu. "Davranış biçimin." Elini bıraktı. "Nasıl davrandım ki?" "Zorla hadım edilecekler kuyruğa girmiş de sıradaki senmiş-sin gibi." Odanın öbür ucundaki içki arabasına doğru gidip kendine yeni bir içki aldı. "Seni dün cenazede gördüğüm anda bir şeylerin ters gittiğini anladım. Mesleki açıdan biraz da benim sayemde- işler mükemmel olmalıydı. O yüzden bir kalp ağrısı çektiğini düşündüm." "Kendimi bu kadar kolay ele veriyor olmak canımı sıkıyor." "Rahat ol. Herhalde başka hiç kimse fark etmemiştir. Seni iyi tanıyor olmam bir yana, belirtileri de iyi bilirim. Böylesine bir mutsuzluk emaresinin tek bir nedeni olabilir: a-ş-k." Hammond kaşlarını kaldırdı. "Đnanamıyorum." "Hımm." "Bana hiç söz etmedin." "Çok kötü bir şekilde sona erdi. O yaz düğünde karşılaştığımızda daha yeni yeni kendime geliyordum. Bir düğün..." diye homurdandı. "Kendimi iyice berbat hissetmem için daha uygun bir ortam olamazdı. O yüzden zaten bütün evlilik törenlerinde şahane bir fahişe gibi davranıyorum. O yüzden bu gece bir arkadaşa ihtiyaç duydum. Çok yakın bir arkadaşa," dedi, hafif bir gülümsemeyle. Hammond da gülümsedi. "Yüzme havuzundaki o küçük kaçamak kendime güvenimi geri getirmişti." "Faydam dokunduğu için sevindim." "Gerçekten de dokundu." Hammond'un yüzündeki gülümseme yavaş yavaş kayboldu. "Hiç tahmin etmezdim, Davee. Çok iyi gizlemişsin. Neler olmuştu?" "Üniversitede tanıştık. Bir vaizin oğluydu. Buna inanabiliyor musun? Ben ve bir vaizin oğlu. Tam bir beyefendiydi. Yakışıklı. Duygulu. Bana bir sürtük gibi


davranmadı ve belki inanmazsın ama ben de ona karşı bir sürtük gibi davranmadım." Đçkisini bitirip bir tane daha aldı. "Ama daha önce öyleydim. Onunla tanışıncaya kadar kampusta her önüme gelenle yatmıştım, yurtların bir ucundan girip öğrenci derneğinin öbür ucundan çıkmıştım. Hatta hocalardan biriyle bile ilişkim olmuştu. "Ama neyse ki o mucizevi bir şekilde benim bu ünümden habersizdi. Eski partnerlerimden bazıları ona söylemenin müthiş bir şaka olacağını düşünmüşler." Pencereye doğru gidip pancurların arasından dışarı baktı. "Mükemmel bir öğrenciydi. Sınıf birincisiydi. Çok düzgün biriydi. Eğlenceden çok hoşlanmazdı. Tüm bu sebeplerden ötürü pek sevilmezdi. Diğer çocuklar onu aşağılamaktan zevk alır, onlardan üstün olduğu için bunu bir tür ceza olarak görürlerdi. O yüzden tek bir ayrıntıyı bile atlamadılar. Hatta ellerinde ikramiyelerden birinin ben olduğum bir partide çekilmiş resimlerim bile vardı. "Bütün o anlatılanlardan sonra benimle yüzleşmeye geldiğinde hakkımdaki gerçeği öğrenmiş olmasından ötürü yıkılmıştım. Beni affetmesi, anlamaya çalışması, onunla tanıştıktan sonra değiştiğime inanması için ona yalvardım. Ama o dinlemek bile istemedi." Öne doğru eğilip alnını kepenge yasladı. "Aynı gece bana nispet olsun diye bir başka kızla yattı. Kız da hamile kaldı." Öylesine hareketsiz duruyordu ki kolundaki bilezikler bile tın-gırdamıyordu. "Ahlaki ve dini açıdan kürtaj söz konusu değildi. Zaten doğru olan dışında bir şey yapmak onun aklına bile gelmezdi. 349 O yüzden de kızla evlendi. Sana çok tuhaf gelebilir, Hammond, ama o zaman ona daha fazla aşık oldum. Onun çocuğuna sahip olmayı çok isterdim." Hammond genç kadın sözlerini bitirinceye, yeniden hareket edinceye kadar bekledi. Sonunda Davee kadehini dudaklarına götürdü. "Onun izini sürdün mü?" "Evet." "Hâlâ evli mi?" "Hayır." "Hiç görüyor musun?" Başını pencereden içeri doğru çevirdi ve ona baktı. "Dün gördüm. Lute'un cenaze töreninde. Arkaya doğru bir yerde, Steffi Mundell'in yanında oturuyordu. Hâlâ pek sevilen biri değil." Tüm ipuçlarını bir araya getirdiğinde Hammond'un ağzı bir karış açıldı. Dudakları sessizce ismi telaffuz etti. "Rory Smilow mu?" Davee acı acı gülümsedi. "Zevkler tartışılmaz, değil mi?" Hammond elini saçlarına götürdü. "Lute'dan neden bu kadar nefret ettiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Önce kız kardeşi. Sonra sen." "Aslına bakarsan sıra ters. Lute, Margaret'le yıllar sonra evlendi. Rory'nin Charleston'a gelip Emniyet Müdürlüğü'ndeki işi kabul ettiği günleri hatırlıyorum. Gazetelerde okumuştum. O sırada onunla konuşmak istemiştim ama gururum buna izin vermemişti. "Evlendiği kadın ölü bir bebek doğurmuş ve kendisi de doğum sırasında ölmüştü." Kaderin bu tuhaf cilvesini düşünmek için bir süre durdu. "Anne-babası da ölmüş olduğundan Margaret'in sorumluluğu ona kalmıştı. Onu da beraberinde buraya getirdi. Kız adliyeye sekreter olarak girdi. Tapu kayıtlarıyla filan uğraşıyordu. Lute'la da orada tanıştı. Aralarındaki aşk, kızın ona bir iyilik yapmasından sonra gelişmişse, hiç şaşmam. Herhalde arazi sınırlarında filan bir tahrifat yapmıştır." "Ben de şaşmam," dedi Hammond. "Evliliklerinin bir kâbus olduğunu duymuştum." "Margaret duygusal açıdan aşırı hassas biriydi. Lute gibi aşağılık birinin dengi olmadığı kesindi." Đçkisini bitirdi. "Fırsat buldukça, kendimi iyi ve yeterince sarhoş hissettiğimde, gururumu hiçe sayıp, raslantı gibi yaparak ama aslında bilerek Rory'nin yoluna çıktım. Her seferinde sanki birbirimizi hiç tanımıyormuşuz gibi öyle yüzüme baktı. Bu çok acı verdi, Hammond. Aynı zamanda çok da öfkelendim. "O yüzden de Margaret'in intiharından sonra Lute'un peşine düştüm ve benimle evleninceye kadarda peşini bırakmadım. Rory benim kalbimi kırmıştı. Onun için ben de hayatta en nefret ettiği adamla evlenerek onun kajbini kırmaya çalıştım."


Pişman bir ifadeyle, "Đntikam dönüp dolaşıp sonunda tekmeyi intikamcının kıçına yapıştırıyor, öyle değil mi?" diye ekledi. "Üzüldüm, Davee." "Ya, üzülme," dedi kadın, Hammond'un sahte olduğunu bildiği neşeli bir ifadeyle. "Mihrap hâlâ yerinde duruyor," dedi, kadehini havaya kaldırarak, "Bu Davee'nin güzelliğini bozamadı. Hâlâ eskisi kadar güzel. Onun için de iyi genlerin alkol şeytanının kötü etkilerini defedeceğine güveniyorum. Çok param var. Lute'un vasiyetnamesi açıklandığında daha da çok olacak. Hazır aklıma gelmişken..." Antika bir yazı masasının yanına gitti ve küçük bir çekmeceyi açtı. "Hatıralara dalınca az kalsın unutuyordum. Bunu Lute'un masasındaki kâğıtları karıştırırken bulmuştum. Kendi el yazısıyla yazmış." Kenarı yapışkanlı açık yeşil bir not kâğıdı uzattı. "Üstündeki tarih geçen cumartesiye ait, öyle değil mi?" Yazıyı görünce bir an için Hammond'un gözleri kararır gibi oldu. "Lute senin adını, bir de saat beş yazmış. Bir randevuya benziyor. Eminim kimsenin bilmesini istemediğin bir şeydir." Hammond yüzüne baktı. "Düşündüğün gibi değil." ORHAN KEMAL ĐL HALK KÜTÜPHANESĐ Davee bir kahkaha attı. "Hammond, tatlım, selülit giderici kremlere inandığım kadar bile senin cinayet işleyebileceğine inanmam. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum. Yalnızca sende kalması gerektiğini düşündüm." Hammond küçük kâğıdın üstündeki ikinci nota baktı. "Bir başka saat daha yazmış. Altı. Đsim yok. Bir fikrin var mı?" "Hiçbir fikrim yok. Resmi program defterinde cumartesi öğleden sonrası için hiçbir randevu görünmüyor, ne seninle, ne de bir başkasıyla." Belli ki Lute o akşamüstü, onunla olan randevusundan sonra, başka biriyle buluşmayı planlamıştı. Acaba kiminle? diye geçti aklından. Düşünceli bir şekilde kâğıdı katlayıp cebine koydu. "Đşin doğrusu bunu Smilow'a vermen gerekirdi." "Benim ne zaman doğru bir iş yaptığımı gördün ki?" Muzip gülümsemesi yerini düşünceli bir ifadeye bıraktı. "Rory'ye acı çektirmenin boşa zaman harcamak olduğunu zor da olsa öğrendim. Onun incitilebileceğine inanmıyorum." Sonra gülümsemesi tümüyle kayboldu. "Ama ona herhangi bir iyilik yapmak zorunda da hissetmiyorum kendimi." CBeşinci CBöfüm Dün gece burada benimleydi." Ellen Rogers müzikten sesini duyurmak için bağırmak zorunda kaldı. "Saatlerce şu masada oturduk ve kaç kere içki ısmarladık. Hatırlamanız lazım." Saçını at kuyruğu yapmış ve kaşına gümüş bir halka takmış olan yakışıklı barmen yüzüne sanki unutulması çok kolay biriymiş gibi bir ifadeyle baktı. "Her gece bir sürü insan görüyorum. Hepsinin yüzünü hatırlamam imkânsız. Bir şekilde kafamda birbirlerine karışıyorlar, anlıyor musunuz?" Dar siyah elbiseli, uzun bacaklı bir sarışın yandaki taburenin üstünde kıvrılıp bükülüyordu. Barmen, Ellen'in üstünden uzanıp sarışının sigarasını yaktı. "Ne alıyorsunuz?" "Neyiniz güzel?" Adam kollarını bara dayayıp kıza doğru eğildi. "Sizin ne istediğinize bağlı." "Özür dilerim," diye araya girdi Ellen. Barmenin yeniden dikkatini çekmek üzere omzuna vurmak için eğilmek zorunda kalmıştı. "Dün gece birlikte olduğum adam geri gelirse bana telefon edin. Tamam mı?" I Bir işe yarayacağından pek ümidi olmasa da barmene bir kâğıt parçası uzattı. "Đşte kaldığım otelin telefon numarası." 'Tamam." Adam telefon numarasını cebine koydu. Ellen büyük olasılıkla birkaç gün sonra kuru temizlemecinin notu orada bulacağını biliyordu. Bara bir savaşçının gurur dolu, kararlı adımlarıyla girmişti. Bir görevi yerine getirmekte olan bir kadındı o şimdi. Bu sabah ilk şoku atlatıp da kendine gelmeye vakit bulduğunda yalancı orospu çocuğunun izini sürmeye ve onu polise teslim etmeye karar vermişti. Hava kararınca da, eğer onu bulup ortaya çıkarmanın yolu buysa, Charleston'daki gece kulüplerini tek tek dolaşmak niyetiyle yola koyulmuştu. Adam işini büyük


bir ustalıkla görüyordu. Halini tavrını düşündüğünde ilk kurbanı olamayacağına karar vermişti. Tabii sonuncusu da olmayacaktı. Dün geceki başarının verdiği sarhoşluk ve kendine güvenle bu gece yine av peşine düşmesi olasıydı. Ama şu anda bardan çıkarken coşkusunun büyük ölçüde kaybolduğunu hissediyordu. Yalnızca adının Eddie olduğunu bildiği -ki o da herhalde takma ismiydi- bir yalancıyı, bir hırsızı bulmak için Charleston kazan o kepçe dolaşmanın ne denli büyük çılgınlık olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. Bu yolculuk için yeni aldığı rugan ayakkabılar parmaklarını vurduğundan topallayarak yürümeye başlamıştı. Karnı acıkmıştı ama gün boyunca her yemek yemeye kalkıştığında önceki geceki alkol tüketimi ve bu sabahki kendinden iğrenmenin getirdiği bir mide bulantısı hissetmişti. Tabii iyi bir restoranda yemek yiyecek kadar param da yok, diye acı acı hatırlattı kendine. Hırsızlığı kredi kartı kuruluşlarına haber vermişti ama yeni kartların eline geçmesi daha günler alırdı. Neyse ki bir ceketin cebine birkaç kuruş para sıkıştırdığını hatırlamıştı. Tabii bu, Eddie'nin çaldığının yanında devede kulak kalırdı ama biraz tutumlu davranırsa onu eve kadar götürebilirdi. O yüzden neden masraf etmeyi kesip de eve dönmüyordu ki? Charleston'un onun için hiçbir tadı kalmamıştı. Kentin romantik çekiciliğini daha da artıran o bunaltıcı sıcak artık sinirini bozuyor, başını ağrıtıyordu. Başta planladığı kadar uzun kalsa şehir turlarına ve diğer eğlencelere verecek parası olmayacaktı. Daha az gece kalmak daha düşük otel faturası anlamına gelecekti. Sağ duyusu ona yarın Đndianapolis'e dönmesi gerektiğini söylüyordu. Hava yollan biletinin tarihini değiştirdiği için ek bir para isterdi ama buna değerdi. Küçük, güvenlikli evinde, iki kedisi ve tanıdık eşyalarıyla, yeni dönem başlayıncaya kadar yaralarını sarabilirdi. Eninde sonunda da iş ve günlük hayatın gailesi bu tatsız olayı hafızasından tümüyle silip atardı. Her durumda Eddie'yi aramak uğruna Charleston'un altını üstüne getirmek bir zaman ve enerji kaybıydı. Diğer yandan, kendisi o rahatsız, ayaklarını nasır yapan rugan ayakkabıların üstünde topallayıp dururken, Eddie belki şu anda bile bir başka yalnız kadına aynı numarayı çekmekle meşguldü. O da yarın sabah cüzdanını ve kendine olan saygısını yitirmiş bir biçimde uykusundan uyanacaktı. Kimsenin de bundan haberi olmayacaktı çünkü kurban durumu yetkililere bildiremeyecek kadar utanç içinde hissedecekti kendini. Zaten o yüzden Eddie bu işi böylesine büyük bir cüretle yapabiliyordu, çünkü paçayı kurtaracağını biliyordu. Ama bu defa paçasını kurtaramayacaktı. "Uğraşırsam kurtaramayacak," dedi Ellen Rogers yüksek sesle. Eski azmine yeniden kavuşmuş bir şekilde bir sonraki bardan içeri girdi. Hammond, Loretta'nın oturmakta olduğu bölmeden içeri süzüldü. "Benim için bir şeyler var mı?" "Ne o, selam sabah yok mu?" "Bugün espriye karnım tok." "Bok gibi görünüyorsun." "Senin de espriye karnın tok gibi." Hammond keyifsiz bir şekilde gülümsedi. "Aslına bakarsan bugün ikinci defa biri bana ne kadar berbat göründüğümü söylüyor. Günüm gerçekten de çok berbat başladı bugün." "Sorun ne?" "O kadar vaktin yoktur. Benim de vaktim oldukça kısıtlı. Onun için bana söyleyeceğin bir şey var mı, yok mu?" "Seni ben çağırdım, öyle değil mi?" diye aynı sertlikle cevap verdi Loretta. Hammond, alındığı için onu suçlamıyordu. Çok kaba davranmıştı. Davee'ye yaptığı ziyaret keyfini iyiden iyiye kaçırmıştı. Arabasına binip de cep telefonuna bırakılan mesajları kontrol ettiğinde Loretta'nın bir an önce Slıady Rest Lounge'a gelmesini söyleyen sesini duyduğunda bile fazla mutlu olmamıştı. Loretta'yla buluşmak, artık bir nokta koymaya hazırlandığı günü biraz daha uzatmak demek oluyordu. Bir yandan da, yaptığı sondajın sonucunu almaya can atıyordu. Başını iki yana salladı ve derin derin içini çekerek özür diledi. "Moralim çok bozuk, Loretta, ama acısını senden çıkartmamalıy-dım." "Bir içkiye ihtiyacın var." "Senin için her şeyin çözümü o."


"Her şeyin değil. Aslında hiçbir şeyin. Ama moral bozukluğuna iyi gelebilir." Hammond için bir viskiyle su ısmarladı. Bir dakika sonra, Hammond elindeki içkisinden bir yudum alıyordu. "Đyi görünüyorsun." Loretta maden suyunu içerken bir kahkaha attı. "Belki kadehin altından yansıyan görüntüm öyledir." Pazartesi gecesinden bu yana gözle görülür biçimde düzelmişti. Kendine çeki düzen vermiş, üstüne temiz, ütü I ü bir şeyler giymişti. Yaptığı düzgün makyaj yüz hatlarını yumuşatmıştı. Gözleri parlak ve berrak görünüyordu. Hammond'un yaptığı iltifata gülüp geçse de bundan memnun olduğu her halinden belliydi. "Kendime biraz çeki düzen verdim, hepsi bu." "Saçını boyatmışsın?" "Bev'in fikriydi." "Đyi fikir." "Sağ ol." Bilinçsizce elini kaldırdı ve pat pat saçlarına vurdu. "Bir iş aldığımı duyunca çok mutlu oldu. Geçici bir şey olduğunu söyledim ama neyse, yine de memnun oldu. Đçki bırakma seanslarını aksatmamam koşuluyla dairesine geri taşınmama da izin verdi. O da aynı senin gibi, koşul koymaya çok meraklı." "Nasıl gidiyor peki?" "Sabahlan nöbet geliyor ama baş edebiliyorum." "Bu iyi, Loretta. Gerçekten çok iyi," dedi Hammond, içinden gelerek. Artık bu konuyu kapayıp asıl buluşma gerekçelerini konuşma vaktinin geldiğini belirtmek istermiş gibi bir an için sustu. "Ne buldun?" Loretta göz kırptı. "Bir cevher. Herhalde yakında beni savcılıkta işe alırsın. Belki de çocuklarının annesi olmamı istersin." "Haberler o kadar mı iyi?" Hammond içkisini bir kenara bıraktı. Davee'nin partisinde iç-tiğiyle karışması iyi olmamıştı. Ayrıca, az sonra alacağı haberin keyfini kaçıracağını hissediyor, o yüzden de kafasının yerinde olmasını istiyordu. "Đsimsiz kalmasını istediğim bir köstebeğim var, tam bir bilgisayar kurdu..." "Knııckle." "Onu tanıyor musun?" "Harvey benim de köstebeğimdir. Aslında herkesin köstebeğidir." "Benimle dalga mı geçiyorsun?" diye sordu Loretta. Şaşırmış, hatta biraz bozulmuş ve öfkelenmişti. "Onu kandırdın, ha?" "Lanet olsun!" dedi Loretta, masaya bir yumruk atarak. "O kendini beğenmiş küçük üçkâğıtçının kolunu büküp de onu dürüst olmayan bir işe zorladığım için kendimi suçlu hissetmeme neden olmasına inanamıyorum." "Harvey ahlâksızın biridir. O yüzden doğrudan ona gitmedim zaten. Hiç güvenilmez biridir." Harvey'in Alex'in kayıtlarını deşmesi Hammond'u kaygılandırmıyordu. Loretta'nın bir kez söz verdi mi dilini kesseler güvenine ihanet etmeyeceğinden emindi. Ama bir başkasının daha Knuckle'ı aynı amaçla zorlayıp zorlamadığını merak ediyordu. "Onunla konuştuğunda Harvey dava hakkında bir şeyler biliyor gibi miydi?" "Öyle gözükmedi. Ama şimdi emin değilim; aslında kendi içgüdülerimden de kuşkulanmaya başladım. Neden sordun?" Hammond bir omuzunu havaya kaldırdı. "Yalnızca başka birinin daha Dr. Ladd'in geçmişini araştırmasını isteyip istemediğini merak ettim." "Örneğin Steffı Mundell'in mi?" "Ya da Smilow'un." "Eğer Harvey herkesin köstebeğiyse sanırım bu da bir olasılıktır. Ama, dürüst olmak gerekirse, onu bu soruşturmaya dahil ediyor olmama hem şaşırdı hem de mutlu oldu." Hammond başını sallayarak Loretta'nın sağ elinin altında durmakta olan A-4 büyüklüğündeki zarfı gösterdi. "Haberini duyalım bakalım." Loretta zarfı açıp içinden bir dizi katlanmış kâğıt çıkardı.. Hammond uzaktan bunların yazıcıdan çıkmış notlar olduğunu fark etmişti. Loretta kâğıtlarda yazılanların üzerinden defalarca gittiğinden neredeyse hepsini ezberlemişti. O


yüzden yalnızca bazı özel tarihleri hatırlamak için onlara göz atma ihtiyacı duydu. "Çok etkileyici," diye mırıldandı Hammond, kadın Alex Ladd'in okul başarılarını sayıp dökdüğünde. Aslında bunların çoğunu biliyordu zaten. Ancak hissettiği rahatlama fazla uzun sürmedi. "Bekle bakalım. Daha asıl güzel konuya gelmedim." "Gerçekten güzel mi yoksa kötü bir şey mi?" "Tennessee'deki kayıtları o denli etkileyici değil." "Neler olmuş orada?" "Neler olmamış ki?" Sonra Loretta ona Harvey Knuckle'ın kolay kolay kimsenin ulaşamayacağı çocuk kayıtlarından bulup çıkarttıklarını anlattı. Kadın bitirdiğinde yarım saat geçmişti ve Hammond keşke bu akşam viski içmemiş olsaydım diye düşünmeye başlamıştı. Şimdi Alex'in dün gece onu hayal kırıklığına uğratmayla ilgili olarak söylediklerini, yapacağı açıklamaların acı verecek olmasını daha iyi anlıyordu. Onunla paylaşmak istememesinin nedenini artık biliyordu. Loretta kâğıtları zarfa geri yerleştirdi ve zafer dolu bir edayla zarfı ona uzattı. "Onunla Pettijohn arasında bir bağlantı kuramadım. Đşin bu kısmı esrarını koruyor." "Şey diye düşünüyorum... düşünmüştüm," diye düzeltti sonra, "Lute'la bir bağlantısı olmayacak kadar kibar biri olduğunu. Belli ki yanılmışım." Zarfı ve içindeki suç dosyalarını ceketinin iç göğüs cebine yerleştirdi. Canının sıkılmış olduğu Loretta'nın gözünden kaçmamıştı. "Pek heyecanlanmış gibi görünmüyorsun." "Bundan daha ayrıntılı bir dosya hazırlayamazdın. Bu kadar iyi çalıştığın ve ortaya böyle bir şey çıkarttığın için kendinle gurur duymalısın. Geçmişteki hatalarını fazlasıyla affettirdin. Sağ ol." Gitmek üzere yerinden kalktı, fakat Loretta masanın üzerinden uzanıp elini tuttu. "Senin neyin var, Hammond?" "Ne demek istediğini anlamıyorum." "Havalara uçacağını sanmıştım." "Çok iyi şeyler bulmuşsun, hiçbir sorun yok." "Üstelik yalnızca iki günümü aldı." "Benim de bir şikâyetim yok zaten." "Kesinlikle üzerine gidebileceğin bir şeyler oldu, öyle değil mi?" "Kesinlikle." 360 "O halde neden bu kadar surat asıyorsun?" "Sanırım zorda kaldım." "Neden?" "Bundan," diye eliyle ceketinin göğüs cebi hizasına vurdu. "Bu benim insan karakterinden hiç de anlamadığımı gösteriyor. Đçtenlikle söylemeliyim ki onun böyle bir şey yapabilecek biri olduğunu hiç düşünmemiştim..." Sesi giderek zayıfladı ve aklından geçenlerin hepsini söyleyemedi. "Alex Ladd'i mi kastediyorsun?" Hammond evet anlamında başını salladı. "Masum olduğunu mu düşünüyorsun? Smilovv'un yanlış kişinin peşine düştüğünü mü sanıyorsun? Kadının bir görgü tanığı var mı?" "Pek yok. Beaufort'da bir panayıra gittiğini söylüyor ama onu orada gördüğünü söyleyen kimse yok." Sanki şimdi daha rahat yalan söylüyor gibiydi; hatta en güvendiği dostlarına bile. "Her neyse, zaten bu bilginin ışığında doğruluğu kanıtlanamayan bir bahane çok soyut kalıyor." "Ben..." "Affedersin, Loretta. Daha önce de söylediğim gibi bugün çok zor bir gündü ve ben gerçekten çok bitkinim." Gülümsemeye çalıştı ama beceremediğinin farkındaydı. Barın o kasvetli havası onu boğuyordu. Duman gözüne daha kesif gözüküyor, umutsuzluğun kokusu her yanını sarıyordu. Başı zonk-luyor, midesine kramplar giriyordu. Çok fazla şey görür korkusuyla gözlerini Loretta'nın bıçak gibi keskin bakışlarından kaçı-rıyordu. "Ücretini yarın gönderirim." "Bakabileceğim her taşın altına baktım, Hammond." "Harika bir iş çıkardın."


"Ama sen daha fazlasını bekliyordun." Aslında hiçbir şey beklememişti ama böyle bir şey ummadığı da kesindi. "Yok, yok. Bu bilgiyle davayı yürütebilirim." Hammond'a yaranmak için acınacak derecede yanıp tutuşan Loretta genç adamın elini daha sıkı kavradı. "Đstersen bir şeyler daha bulmaya çalışabilirim." "Önce şunu sindirmem için bana biraz zaman ver. Yeterli olacağına eminim. Eğer olmazsa seni ararım." Biraz daha temiz hava alamazsa ölecekti. Elini Loretta'nın ıslak avucundan kurtardı, ona tekrar içkiye başlamamasını söyledikten sonra iyi iş çıkardığı için bir kez daha teşekkür etti ve omuzu-nun üstünden alelacele bir hoşça kal dedikten sonra hızla oradan uzaklaştı. Dışarıdaki hava ne temiz ne de insanı canlandıracak cinstendi. Aşırı durgun ve ağır bir hava vardı Shady Rest'in dışında. Đçine çektiğinde sanki ciğerleri pamukla dolmuş gibi oluyordu. Güneşin batışından bu yana saatler geçmiş olmasına rağmen kaldırımdan fışkırmakta olan sıcak, ayakkabılarının tabanından geçip ayaklarını yakıyordu. Vücudu yapış yapış olmuştu. Tıpkı çocukken hastalandığı zamanlardaki gibi. Ateşlendiğinde annesi terden ıslanmış pijamalarını çıkartır, yatak çarşafını değiştirir ve terlemenin iyiye işaret olduğunu söyleyerek onu teskin ederdi. Terlemesi iyileşmekte olduğu anlamına gelirdi. Ama o kendini hiç de rahat hissetmezdi. Ateşin kuruluğunu vücudundaki o iğrenç ıslaklığa tercih ederdi. Kaldırım, kapı kapı dolaşan ama aslında gidecek bir yeri olmayan insanlarla dolup taşıyordu. Hepsi de yapacak eğlenceli bir şey arıyordu. Bunların arasında tavernalardan birinde sarhoş olmak, ihtiyaç duydukları bir şey çalmak, sırf zevkine bir yerleri kırıp dökmek ya da birinden kanlı bir intikam almak gibi şeyler vardı. Normalde Hammond bu çevrenin oraya ait olmayan biri için taşıdığı olası tehlikelere karşı uyanık olurdu. Hem zenciler hem de beyazlar ona belirgin bir önyargı ve yoğun bir nefretle, küçümseyerek bakıyorlardı. Hammond kesinlikle 'yok'ların bölgesinde 'var ı temsil ediyordu ve bu yüzden de insanların öfkesini üzerine çekiyordu. Başka bir zaman olsa arabasına doğru giderken tek gözüyle arkasına bakar, arabasını büyük olasılıkla çizilmiş bulmayı MI beklerdi. Oysa bu gece kafası öylesine meşguldü ki ona fırlatılan düşmanca bakışların farkına bile varmıyor, varsa da aldırış etmiyordu. Loretta'nın Alex'le ilgili raporu onu müthiş bir moralsizlik batağına sürüklemişti. Raporda yer alan Alex'i suçlayıcı ifadeler karşısında adeta aptallaşmış, duygusal yönden büyük bir yara almıştı. Raporun tümü öylesine korkunçtu ki, değişik yönlerini birbirinden ayırt etmekte zorlanıyordu. Smilovv, Alex'in hikâyesini öğrendiğinde-ki dedektiflerinden birinin bulup ortaya çıkarması yalnıza bir zaman meselesiydi-herhalde zevkten dört köşe olacaktı. Steffi de bir şişe şampanya patlatırdı mutlaka. Ama kendisi ve Alex için, mesleki ve kişisel açıdan, bu bir felaket olacaktı. Her şeyin ortaya çıkması aynı başının üstünde, her an kopacak gibi duran bir iplik parçasıyla asılmış kurşun bir gülleyi andırıyordu. Acaba ne zaman düşecekti? Bu gece ? Yarın? Öbür gün? Bu gerilime ne kadar dayanabilirdi? Kendi vicdanıyla daha ne kadar mücadele edebilirdi? Lute'un ölüm saati Alex'in cinayeti işlemiş olma olasılığını ortadan kaldırıyordu ama bir biçimde bu olaya bulaşmış olmalıydı. Öylesine kasvetli, öylesine insanın kafasını meşgul eden düşüncelerdi ki bunlar, adeta zihnini tümden bloke etmişlerdi. Nerede olduğunun bile farkında değildi. Aklından barodan ihraç edileceği geçiyor, ama hayâtının bütünüyle paramparça olacağını düşünmüyordu. Arabasını park ettiği sokağa gelince uzaktan kumandanın düğmesine bastı ve güvende olup olmadığını anlamak için etrafına bir göz bile atmadan şoför kapısını açtı. Tam arkasında ani bir hareket olunca şaşırmasına rağmen hemen tepki verdi. Hayal meyal bir şekilde geri döndü, kendini korumak ve savunmak için kolunu havaya kaldırdı. Alex'e bir yumruk indirmek üzereydi ki kolunun hareketini güçlükle durdurdu. "Aman Tanrım!" Bir refleksle çevresine göz attığında ilk kez


™ olarak o karanlık, tehditkâr ortamın farkına vardı. "Böyle bir yerde işin ne?" "O kadını takip ettim." "Hangi kadını?" Yeşil gözlerde kıvılcımlar çakıyordu. "Kim olduğunu sanıyorsun, Hammond? Beni izlemesi için tuttuğun kadını." "Allah kahretsin!" "Benim hislerime de tercüman oldun," dedi Alex, öfkeli bir şekilde. "Aynı turistin bir gün içinde iki defa oturduğum sokağa gelip de evimin resimlerini çekmesinin tuhaf olduğunu düşündüm. Önce bu sabah, ardından Smilow'un akıncıları gittikten hemen sonra. Öğleden sonrakio aşağılayıcı sorgulamadan sonra eve dönerken süpermarkete uğradım. Kadın yine oradaydı ve karpuzlara bakıyor gibi yapıyordu. Sonunda izlenmekte olduğum kafama dank etti." "Đzlenme değil." "Doğru. Đzlenme profesyonellik içerir. Oysa bu ikinci sınıf, yüreksiz, adi bir gözetleme." "Sonunda onu atlattım, oyununu bozdum ve ben onu izlemeye başladım. Đlk başta bu işin arkasında Dedektif Smilovv'un olduğunu düşünmüştüm. Kadınla buluşmaya senin geldiğini görünce yaşadığım şaşkınlığı düşünebiliyor musun?" "Beni Smilow'la aynı kefeye koyma." "Yaa, sen Mr. Smilow'dan daha aşağılıksın," dedi Alex. Giderek daha fazla heyecanlandığından sesi çatallaşmaya başlamıştı. "Sen içten pazarlıklı birisin. Çok daha sinsisin. Önce benimle yatıyorsun." "Düşündüğün gibi değil." "Sahiden mi? Nasıl peki? Yanlış olan ne? Polis mi o kadın?" "Özel dedektif." "Daha da kötü. Beni gizlice takip etmesi için ona para verdin." 364 "Tamam, beni suçüstü yakaladın," dedi Hammond. Onun öfkesi de giderek artıyordu. "Siz çok zeki bir kadınsınız, Dr. Ladd." "Đkiniz bir olup hakkımda güzel güzel konuştunuz mu?" "Konuştuklarımızın güzel bir tarafı yoktu ama senin hakkında öğrendikleri oldukça ilginç şeyler. Özellikle de Tennessee'deki kayıtlar." Alex gözlerini kapadı ve hafifçe sendeler gibi oldu. Ama kendine çabuk geldi, gözlerini tekrar açtı ve Hammond'a cehenneme gitmesini söyledi. Topuklarının üstünde döndü ama Hammond kolundan tuttuğu gibi onu tekrar kendine doğru çevirdi. "Seninle ilgili buldukları benim hatam değil, Alex. Onu tuttuğumda ikimize birden iyilik yaptığımı düşünüyordum." "Allah aşkına nasıl?" "Bir aptal gibi onun senin suçsuzluğunu kanıtlayacak bir şeyler bulacağını ummuştum. Ama bu, senin poliste her ağzını açışında yalan söylemeye, kendini durmadan köşeye sıkıştırmaya başlamandan önceydi." "Onlara doğruyu söylememi mi tercih ederdin?" Asansörde tesadüfen karşılaştıklarında da aynı soruyu sormuş ve Hammond bir cevap verememişti. Ama o günden bu yana üzerinde uzun uzun düşünmüştü. "Cumartesi gecesini birlikte geçirmiş olmamızın bir önemi yok." "O zaman neden onlara söylemedin? Tam anlamıyla kirli çamaşırlarımla ilgili o aşağılayıcı sorgulamadan geçerken neden öylece dikilip durdun? Niçin onlara her şeyi söylemedin, dün gece evime kimin zorla girdiğini, çarşaflarımı kimin leke yaptığını?" "Çünkü konuyla hiçbir ilgisi yok." Alex neşesiz bir şekilde güldü. "Siz hayal görüyorsunuz, Savcı Cross. Ne kadar zeki olursanız olun bunun konuyla ilgisiz olduğuna kimseyi inandıramazsınız. Hazır laf açılmışken, kanın nasıl olduğunu açıkladım. Ama meninin tek bir açıklaması olabilir. Eğer prezervatif kullansaydın meni olmazdı." "Düşünemedim." Başını yüzüne doğru eğerek öfkeli bir şekilde fısıldadı. "Sen de düşünemedin." Alex başını çevirince bu raundu kazandığını anladı. "Üstelik, birinin diğeriyle hiçbir ilgisi yok." Genç kadın tekrar yüzüne baktı. "Mantığını izlemekte zorlanıyorum."


"Bizim birlikte olmamızın bu davaya hiçbir etkisi yok." Eğer onu ikna edebilirse bir başkasını da ikna edebilirdi. Hatta kendisi bile belki buna inanabilirdi. "Bu konuyu düşünüp duruyorum. Geçen cumartesi, Charleston'dan ayrılmadan önce Pettijohn'u öldürmüş olabilirsin." Alex derin bir nefes aldı ve sanki karnına bir ağrı saplanmış gibi kollarını midesinin üzerinde kavuşturdu. "Bunu mu düşünüyordun? Ölüm saatinin tutmadığını kendin söylemiştin." "Çünkü öyle olmasını istemiyordum." "Şimdi istiyor musun?" "Onu öldürdün, sonra da kendine bir görgü tanığı bulmak için karşılaşmamızı ayarladın." "Sana dün gece söyledim, Pettijohn'u ben öldürmedim." "Tamam, tamam. Aynı onunla yatmadığın gibi." Alex bir kez daha gitmek için arkasını döndü. Hammond yeniden kolunu uzattı. Ama bu defa Alex daha kuvvetle mücadele etmeye başladı. "Allah seni kahretsin! Bırak beni!" Hammond genç kadını kendine doğru çevirdi ve arabanın açık kapısının arasına sıkıştırdı. Alex kaçmak için ya onun etrafından dolaşmak ya da üstünden geçmek zorundaydı. Hammond ise söyleyeceklerini duymasını istiyordu. "Bunu düşünmek istemiyorum, Alex." "Yaa, ne kadar iyi, sağ ol. Benim bir orospu ve katil olduğumu düşünmek istememene sevindim." "Peki başka ne düşünebilirim?" "Ne düşünürsen düşün ama beni rahat bırak." "Anlattıkların inanma sınırlarımı zorlasa da, senin hakkında hep itö 366 iyi şeyler düşünmeye çalıştım. Bu geceye kadar." Cebindeki zarfı görebilmesi için ceketinin önünü sonuna kadar açtı. Alex birden mücadele etmeyi bıraktı. Bakışları bir an için zarfa takıldı ve dudakları pişmanlığa benzer bir ifadeyle kıvrıldı. Ama başını kaldırdığında gözlerinde yine meydan okuyan ve gururlu bir bakış vardı. "Yazılanlar ilginç mi?" "Kötü. Çok kötü. Seni mıhlamak için ihtiyaç duydukları cephane var bunun içinde." "O zaman neden burada durup benimle konuşuyorsun ki?" "Smilow bunu görünce göbek atacaktır." "Hadi ara onu. Đşin içyüzünü anlat ona. Đstediğini elde ettin." "Sana açıklama yapman için bir fırsat veriyorum." "Açıklanacak bir şey olduğunu sanmıyorum; her şey ortada." "Yani burada yazılanları doğru olarak kabul etmem mi gerekiyor?" "Ne edersen et; umurumda değil." "Peki o zaman. Ben bunlardan tek bir sonuç çıkarıyorum." Vücudunun alt kısmını Alex'e yasladı. "O da senin bu işleri iyi biliyor olman, bebeğim." Alex bir anda sükunetini ve gururunu bir yana koydu. Đki eliyle birden tüm gücüyle genç adamı göğsünden itti. "Benden uzak dur." Ama Hammond pes etmedi. "Tüm bunlar bana geçen cumartesinin basit bir baştan çıkarma olmadığını gösteriyor." "Ben seni baştan çıkarmadım." "Allah kahretsin, bunu daha önce de konuştuk. Korkunç bir cinayete karıştın ve bile bile benim de başımı belaya soktun. Niçin, Alex? Bir savcı olarak beni bir çıkmazın içine soktun. Bu işin içine karıştırdın -bu iş her ne boksa." " 'Bu iş' diye bir şey yok. Hiç olmadı. Lute Pettijohn ölünceye kadar." "O da işin içinde miydi?" "Beni dinlemiyor musun?" diye bağırdı. "Bu oyunun hedefi ben miydim? Öldürüldüğünde benim mahvolmamı mı planlıyordu?" "Bilmiyorum. Öldürülmesinin benimle hiçbir ilgisi yok." "Keşke buna inanabilsem. Seninle karşılaşmamız rastlantı değildi, Alex. Bu kadarını itiraf etmiştin." Genç kadın yanından geçip gitmek istediyse de Hammond yolunu kesip ellerini omuzlarına koydu. "Ben gerçeği öğreninceye kadar bir yere gitmiyorsun. O panayırda olacağımı nereden bildin?" Alex başını iki yana salladı.


"Nereden bildin?" Genç kadın inatla sessiz kalmayı sürdürüyordu. "Söyle bana, Alex. Oraya gideceğimi nereden bildin? Bilemezdin. Bunun bir tek yolu var, o da eğer..." Birden sustu. Gözlerini gözlerine dikti ve omuzlarını daha sıkı kavradı. Alex de ona anlamlı bir şekilde bakıyordu. "Beni oraya kadar takip ettin," dedi alçak sesle. Alex hiç bitmeyecekmiş gibi uzun bir süre tereddüt ettikten sonra başını yavaşça evet anlamında salladı. "Öyle. Seni Charles Tovvne Plaza'dan itibaren takip ettim." iâZ lÂuıncı iJjölüm "Baştan beri orada olduğumu biliyordun, öyle mi?" "Evet!" "Pettijohn'la olduğumu?" "Evet, öyle." "Ve hiçbir şey söylemedin. Neden?" "Eğer şimdi söylersem bana inanmazsın." Gözlerini doğrudan Hammond'un ceketine dikerek, sanki kumaşın arasından göğüs cebindeki zarfı görüyormuş gibi öylece baktı. Öfkeliydi. Ama aynı zamanda kederli bir hali vardı. "O çirkin bir rapor ama hiçbir zaman gerçekte olduğu kadar çirkin olamaz. Hayal bile edemezsin." Gözlerini kaldırıp tekrar genç adamın gözlerine baktı. "Đnsanlar beni böyle rezil bir rapordan ötürü yargılayacaklar, yoksa şimdi ne olduğumdan değil." "Ben öyle..." "Sen de öyle yaptın," dedi, öfkeyle. "Bakışlarından ve o pis imalarından anlıyorum bunu. O azametli koltuğunda oturup da başkalarını yargılamak kolay, öyle değil mi? Asil, zengin bir aileden gelen siz Bay Cross, siz hiç günler boyu aç kaldınız mı? Yakıt parası ödenmediği için soğuktan titrediniz mi? Evde yıkanacak sabun olmadığından pis pis dolaştınız mı?" Hammond onu tutmayı denediyse de Alex genç adamın kolunu itti. "Hayır, bana acıma. Bazen buna memnun oluyorum çünkü o sayede güçlü biri oldum. O sayede neysem o oldum, insanlara yardım edebildim. Çünkü bana söyledikleri hiçbir şey beni şaşırtmıyor. Đnsanları ve onların anormalliklerini olduğu gibi kabul edebiliyorum, çünkü başkasının yaşadıklarını yaşamadıysan onların davranışlarını yargılama hakkına sahip olamazsın. "Açlığın, aşağılanmanın ne olduğunu tatmadan, yaptığın işten dolayı kendinden nefret etmeden... kendinin bir pislik olduğunu, herhangi bir insanın sevgisine, bir erkeğin sevgisine layık olduğunu düşünmeden..." * Durup derin bir nefes aldı. Göğsü inip inip kalkıyordu. Sonra burnunu çekti ve yanaklarından süzülen yaşlara meydan okumak istermiş gibi başını arkaya attı. "Sana iyi okumalar, Hammond." Eliyle Hammond'u itti ve ağır ağır yürüyerek sokağın köşesini döndü. Genç adam öylece uzaklaşmasını izledi. Şimdi ne söylerse söylesin Alex'in öfkesini dindiremeyeceğinin farkındaydı. Đçinden bir küfür sallayıp dirseğini arabanın üstüne koydu ve başını elinin üstüne dayadı. Ama bu konumda ancak birkaç saniye kalabildi. Duyduğu boğuk çığlık başını kaldırıp çevirmesine neden oldu. Alex sokağa doğru geri koşuyordu. Peşinde de onu kovalamakta olan bir adam vardı. "Elinde bıçak var!" diye bağırdı genç kadın. Saldırgan Alex'i saçlarından yakalayıp bir anda durdurdu. Kolunu kaldırdığında Hammond çeliğin parıltısını fark etti. Bir an bile düşünmeden saldırganın üstüne atladı, omuzuyla göğüs kafesine vurunca adamın dengesi bozuldu. Adam düşmemek için Alex'i bıraktı. Genç kadın uzaklaştı. Hammond onun bir an için bile olsa tehlike bölgesinden uzaklaştığını hayal meyal fark etmişti ki gözüne yatay olarak karnına doğru 369 âlü


gelmekte olan gümüş rengi bir parıltı çarptı. Ani bir refleksle koluyla karnını korudu. Sustalı bıçak kolunu dirseğinden bilek kemiğine kadar yardı. Silahı olmadığı için bıçak dövüşünü kaybetmesi kaçınılmazdı. Bildiği tek savunma yöntemini ragbi oynarken öğrenmişti. Babasını memnun etmek için ölümüne mücadele ederdi. Şimdi de içgüdüsel olarak o taktiğe sarıldı. Eğer becerebilir ve hakemden kart görmezse etkili bir yöntem olduğunu biliyordu. Sanki boğazına kafa atacakmış gibi başını ileri doğru salladı ama adama dokunmadan hemen önce durdu. Umduğu gibi saldırgan başını havaya doğru kaldırınca açıkta kalan boğazına koluyla tüm gücüyle vurdu. Hammond bunun adamın canını felaket acıtacağını ve çok değerli birkaç saniye için onu etkisiz hale getireceğini biliyordu. "Arabaya bin!" diye Alex'e bağırdı. Ardından adamın kasığına doğru bir tekme salladı fakat ıska-layıpbacağına vurdu. Attığı tekme saldırgana fazla zarar vermese de ona arabaya koşabilmek için birkaç saniye daha kazandırmıştı. Sağa sola hareket ederek adamın havada salladığı sustalıya hedef olmamaya çalışarak arabaya kadar koştu. Alex açık olan şoför kapısından arabaya binmiş ve iki koltuk arasındaki konsolun üstüne tırmanmıştı. Hammond da adeta ön koltuğa yığıldı ve konsola sırtını dayayarak topuğuyla adamın midesine vurdu. Saldırgan geriye doğru sendelediyse de bıçağı bir kez daha savurmayı başardı. Hammond pantolonun kumaşının parçalandığını duydu. Kapı kolunu tuttuğu gibi kapıyı çekti ve kilitledi. Dengesini hemen yeniden bulmuş olan adam bir yandan kapıyı, pencereyi yumrukluyor, bir yandan da ağza alınmayacak küfürler savurarak onları öldüreceğini söylüyordu. Sağ eli kandan kaygan hale gelmiş olmasına rağmen Hammond anahtarı kontağa sokup arabayı çalıştırmayı başardı. Otomatik vitesi ileri konuma geçirdi ve tüm gücüyle gaza bastı. Sokağı bir ok gibi katedip caddeye çıktılar ve yavaşladılar. "Hammond, sen yaralısın!" "Senin bir şeyin var mı?" Gözlerini yoldan ayırıp uzun bir süre Alex'e baktı. Yan koltukta dizlerinin üstünde oturmakta olan genç Đcadın uzanıp Hammond'un kolunu muayene etti. "Ben iyiyim. Ama sen değilsin." Ceketinin sağ kolundan arta kalanlar kana bulanmıştı. Elinden direksiyona damlayan kan onu da tutulamayacak kadar kaygan-laştırdığından arabayı mecburen sol eliyle kullanıyordu. Ama bu onun hızını kesmiyordu. Bir kırmızı ışıkta durmadan geçti. "Başka arkadaşları da olmalı. Bizi soyup arabayı çalacaklar. Bir an önce bu bölgeden çıkmamız lazım." "Herhangi bir şey çalmaya uğraşmıyordu," dedi Alex, dikkat çekici bir sakinlikle. "O benim peşimdeydi. Bana ismimle hitap etti." Hammond ağzı bir karış açık ona baktı. Araba bir an için yoldan çıkar gibi oldu. Az kalsın bir telefon direğine çarpacaklardı. "Hammond!" diye bağırdı Alex. Genç adam arabaya yeniden hakim olunca da, "Doğru acil servise," diye devam etti. "Dikişe ihtiyacın var." Hammond direksiyonu uzunca bir süre elinden bırakıp sol kolunu alnına götürdü. Alnı terden sırılsıklam olmuştu. Yüzünden, saçlarının arasından ter fışkırıyor, kaburgalarından akıp kasıklarında birikiyordu. Adrenalin salgılanması sona erdiğinden olup bitenin ve neler olabileceğinin şokunu daha iyi hissedebiliyordu. O ve Alex hâlâ hayatta oldukları için çok şanslıydılar. Aman Tanrım, Alex öldürülebilirdi. Genç kadının ölümle burun buruna gelmiş olduğunu düşünmek içini ürpertiyor, gücünün daha da zayıflamasına neden oluyordu. Geldikleri ilk büyük kavşakta kırmızı ışıkta durmak zorunda kaldı. Adeta beyninin içine üşüşmüş olan binlerce arının çıkardığı vızıltıyı kafasından atmak istermiş gibi derin derin nefes aldı. "Bacağın da kanıyor ama beni asıl kolun endişelendiriyor," dedi Alex. "Adalen kesilmiş olabilir mi?" 321 122 Yeşil ışık yandı. Hammond gaza öylesine sert bastı ki araba padoktan çıkan bir koşu atı gibi ileri fırladı ve bir iki saniye içinde levhada yazılı hız sınırını aştı. Genç adam birkaç blok ötedeki hastane binalarını görebiliyordu. "Hammond, iyi misin?"


Alex'in sesi uzaklardan bir yerlerden geliyor gibiydi. "Đyiyim." "Kullanmaya devam edebilecek misin?" "Hu." "Ben aynı fikirde değilim. Dur burada. Bırak ben kullanayım." Genç adam iyi olduğunu söylemeye çalışsa da sözcükleri birbirinden ayırmayı beceremediğinden ağzından karmakarışık, anlaşılmaz bir şeyler döküldü. "Hammond? Hammond? Buradan sapmalısın. Acil servis..." "Hayır." "Çok kan kaybediyorsun." "Sen doktorsun." Allahım, dili ağırlaşmıştı. "Senin ihtiyacın olan türden değil ama," diye bağırdı Alex. "Senin hastaneye ihtiyacın var. Tetanos aşısına. Hatta belki kana." Genç adam başını iki yana sallayarak, "Benim eve gidelim," diye mırıldandı. "Lütfen mantıklı ol." "Seninle ikimiz..." Alex'e doğru döndü ve başını iki yana salladı. "Başımıza bela aldık." Alex bir süre kararsız kaldıysa da sonunda belli ki o da aynı sonuca vardı. Uzanıp Hammond'un kanından kayganlaşmış olan direksiyonu tuttu. "Peki ama arabayı ben kullanacağım." Alex arabayı kaldırıma yanaştırıp durdurmayı başardı. Hammond'la yer değiştirmeleri hiç de kolay değildi. Canını yakmadan ama mümkün olduğunca çabuk bir şekilde bunu yapmak zorundaydı. Arabadan indi, yan kapıyı açtı ve genç adamın dışarı çıkmasına yardımcı oldu. Hammond ayakta zor duruyordu. Alex onu yan koltuğa yerleştirdi ve emniyet kemerini bağladı. Genç adam koltuğa oturur oturmaz başını arkaya dayadı ve gözlerini kapadı. Alex onun bayılmasına izin veremezdi. "Hammond, nerede oturuyorsun?" Cep telefonunu kapıp bir numara çevirmeye başladı. "Hammond!" Genç adam mırıldanarak bir adres söyledi. "Marinayı geç. Tanı..." Çenesiyle gideceği yönü işaret etti. Neyse ki Alex o caddeyi biliyordu. Yalnızca birkaç blok ötedeydi. Üç dakika içinde orada olabilirdi. Bir başka sorun da Dr. Douglas Mann'i muayene için eve gelmeye ikna etmekti. Mucize eseri olarak âdâmın telefon numarasını hatırlıyordu. Doug ikinci çalışta telefonu açtı. "Doug, ben Alex. Allaha şükür seni bulabildim." Bir yandan arabayı sürerken.bir yandan da durumu anlattı ama bunun gelişigüzel bir saldırı olmadığından söz etmedi. "Bana kalırsa hastaneye gitmesi lazım." "Doug. Lütfen. Bir iyilik yap." Doug istemeye istemeye adresi sordu. Alex adresi verirken Hammond'un oturduğu caddeye de girmişti. "Biz şimdi geldik. Sen de mümkün olduğunca çabuk gel." Hammond'un garaj kapısını açan uzaktan kumanda arabanın güneşliğine takılıydı. Alex garajın kapısını açtı ve içeri girip de motoru susturur susturmaz tekrar kapadı. Dışarı çıkıp koşarak arabanın çevresinden döndü. Hammond'un gözleri hâlâ kapalıydı. Yüzü solmuştu. Ayağa kaldırmaya çalıştığında acıyla homurdandı. "Kolay olmayacak ama seni içeri sokmam lazım. Bacaklarını dışarı çıkartabilir misin?" Genç adam sanki bir ton ağırlındaymış gibi hareket etti ama sonunda başardı. Alex elleriyle koltuk altlarından tuttu. "Ayağa kalk, sevgilim, ve bana yaslan." Öyle yaptı. Fakat sağ kolu acıyınca bağırdı. "Affedersin," dedi Alex, ciddi bir ifadeyle. 121 Sanki yüz kiloluk bir kuklayı taşıyor gibiydi. Hammond koordinasyonunu tümüyle yitirmişti. Ama Alex'in talimatlarına uydu ve genç kadın onu arabadan çıkartıp ayağa kaldırmayı başardrQna destek olarak sallana sallana arka kapıya kadar götürdü. "Kapı kilitli mi? Alarmı kapatmak gerekli mi?" Hammond başını iki yana salladı. Alex onu mutfağa soktu. "En yakın banyo nerede?" Genç adam sol eliyle işaret etti. Mutfakla oturma odasını bağlayan kısa koridorda küçük bir banyo vardı. Alex onu bir dolabın üstüne oturttu ve elektrik düğmesini çevirdi. Đlk kez olarak yaralarını ışık altında görüyordu. "Aman Allahım." "Ben iyiyim." "Hayır, iyi değilsin."


Kolunun derisi tamamen soyulmuştu. Kesiğin ne kadar derin olduğunu anlamak zordu çünkü her tarafından kan sızıyordu. Alex hemen işe koyuldu. Önce Hammond'un ceketini çıkardı, sonra da gömleğinin kolunu omuz dikişine kadar yırttı. Duvardaki süslü çubuklara asılı havluları koparırcasına alıp sıkıca kolunu sardı. Bu şekilde kompres yapıp kanamayı kesmeyi umuyordu. Önünde diz çöküp pantolonunun paçasını da yırtmaya çalıştı ama kumaş dayanıklı çıktığından vazgeçip sabırsız bir şekilde pantolonunu dizlerine kadar indirdi. Đnciğindeki kesik kolundaki kadar derin olmamakla birlikte bacağı da kan içindeydi. Kanın çoğunu çorabı emmişti. Boş çamaşır sepetini başaşağı edip bacağını üstüne koydu ve aynı koluna yaptığı gibi inciğini de havluyla sardı. Sonra ayağa kalktı, kanlı elleriyle saçını arkaya itti ve kolundaki saate baktı. "Nerede kaldı? Şimdiye kadar gelmiş olmalıydı." Hammond uzanıp elini tuttu. "Alex?" Genç kadın kendini yemeyi bırakıp ona baktı. "O adam seni öldürebilirdi," dedi Hammond, boğuk bir sesle. "Ama öldürmedi. Ben buradayım." Elini sıktı. "Neden onlara söylemedin?" "Pettijohn'la olduğunu mu?" Hammond evet anlamında başını salladı. "Çünkü beni ilk sorguladıklarında onu senin öldürdüğünü düşünüyordum." Genç adamın yüzü iyice sarardı. "Ne düşünüyordun?" "Şimdi açıklayamam, Hammond. Çok karışık. Şu halinle söylediklerimi ileride hatırlayıp hatırlamayacağından bile emin değilim. Yalnızca şu kadarını söyleyeyim: Đlk başta kendimi korumak için yalan söyledim. Ama Pettijohn'un tabancayla vurularak öldürüldüğünü öğrenince, yalan söylemeye devam ettim, çünkü..." Hammond gözlerini kırpıştırarak soru soran bir ifadeyle yüzüne baktı. "Seni korumak istedim." Kapı çaldı. Alex elini geri çekti. "Doktor geldi." Hammond şaşkın bir şekilde uyandı. Dudaklarında Alex'in adı vardı. Ona söylemesi gereken, acilen konuşmaları gereken bir şey vardı. "Alex." Sesinin bir karganınki gibi çıktığını duyunca telaşlandı. Ayağa kalkmak için hareketlendi. Kolundaki sertliği hissedince olanları hatırladı. Gözlerini açtı. Kendi yatağında yatıyordu. Koridordan sökülüp getirilen ve yatak odasının duvarındaki bir duya takılan küçük bir gece lambasından sızan ışık dışında oda karanlıktı. "Buradayım." Alex başucunda belirdi, üzerine doğru eğildi ve elini omzuna koydu. Hammond uyurken o da duş almış ve saçını yıkamıştı. Artık her tarafı kan içinde değildi ve üstüne Hammond'un en eski ve en yumuşak tişörtlerinden birini geçirmişti. Kulübede olduğu gibi. "Đstersen bir ağrı kesici daha alma vaktin geldi." "Đyiyim." "Biraz su ister miydin?" Genç adam istemediğini söyledi. "O zaman uyu tekrar." Alex çıplak göğsünün üstündeki çarşafı düzeltti. Uzaklaşmaya kalkıştığında ise Hammond eliyle elini kavradı ve göğsüne bastırdı. "Saat kaç?" ''Đkiyi biraz geçiyor. Birkaç saattir uyuyorsun." "Doktor kimdi?" "Bir arkadaşım. Đyi bir arkadaşım. Ona güvenebiliriz." "Emin misin?" "Birbirimize mesleki açıdan karşılıklı olarak iyilik yaptık diyelim. Şiddetle seni acil servise götürmemi önerdi ama ben bas-ĐM kın çıktım." "Ne dedin?" "Suç duyurusu filan gibi saçmalıklarla uğraşmak istemediğini söyledim." "Buna inandı mı?" "Hayır, çünkü bu sabah evimde Smilow'u ve çetesini görmüştü. Bir şeylerin yanlış gittiğinin farkında. Ama ona tartışma fırsatı vermedim. Eğer durumun çok ciddi


olsaydı, sen ne dersen de, hastaneye gitmen konusunda ben ısrarcı olurdum. Ama yaralarını temizlediğinde onları tedavi edebileceğine ikna oldum. Aslını istersen belki de burada hastaneye göre çok daha iyi bakıldın. Ayrıca çok daha hızlı müdahale edildi." "Adamcağızı hayal meyal hatırlıyorum." "Sana uyuşturucu bir iğne yaptı; o yüzden bir şey hatırlamıyor olmana pek şaşırmadım. Ciddi bir travma geçirdin. Bu da seni çok bitkin düşürdü. Ayrıca kan kaybı da gücünü zayıflattı." Gülümseyerek alnını okşadı. "Seni merdivenlerden yukarı çıkartmak için bayağı bir uğraştık. Keşke videoya çekebilseydik. America 's Fıın-rıiest'e* gönderebilirdik." "Kolum bende kalacak mı?" Ç.N.: * Amerika'da insanların çektikleri gülünç videoları toplayan ve yayınlayan bir kuruluş. Alex espriyi sürdürerek ciddi bir edayla cevap verdi. "Alıp götürmek istedi ama ben vermedim. Kolunu korumak içim vücudumu siper ettim." "Teşekkürler." "Bir şey değil. Doğruyu söylemek gerekirse yara fazla derin değilmiş. Derinin birkaç katı kesilmiş ama Allaha şükür ki adalene ya da sinirlerine bir şey olmamış. Bacağına dikiş bile gerekmedi. Doktor birkaç güne kadar kendi kendine kapanacağını söyledi. Sana bir tetanos aşısıyla bir de kocaman bir antibiyotik iğnesi yaptı. Popon birkaç gün acıyacaktır. Ayrıca giderken antibiyotik haplarıyla ağrı kesici bıraktı. Dört saatte bir alabilirsin." Sargı bezleriyle sarılı sağ kolu bir yastığın üstünde duruyordu. "Kolum kurşun gibi ama acımıyor." "Lokal anestezi yaptı. Etkisi geçince ağrımaya başlar. Yarın iyi ki ağrı kesici bırakmış diyeceksin. Gelecek hafta dikişlerini aldı-rabilirsin. O zamana kadar mümkün olduğunca havada ve boynuna asılı tutmalısın. Bir de su değdirmemeye çalış." "Her tarafım kan içindeydi." "Seni yatakta yıkadım." "Bunu kaçırdığıma üzüldüm işte." Sırıttı ama gözlerini açık tutmak için bayağı bir uğraş vermesi gerekiyordu. "Ayrıca arabanla banyoyu da temizledim. Hiçbir yerde leke kalmadı." "Sen bir iyilik meleğisin." "Sadece bir noktaya kadar. Şimdi de aşağı inip havlularını yıkayacağım." "Boş ver, at gitsin." "Ben de böyle söyleyeceğini tahmin ettiğim için attım zaten. Ayrıca burada, senin yanında kalmayı tercih ederim." Parmaklarını şefkatle saçlarının arasında gezdirdi. Hammond daha rahat bir pozisyonda yatabilmek için hafifçe yana kaydı. Ama bu kadarcık hareket bile canının acımasına neden oldu. 177 "Sana bir hap daha vereceğim." Genç adam bu kez itiraz etmedi. Neredeyse tekrar uykuya dalmak üzereydi ki Alex ağzına tableti yerleştirdi, kolunu başının arkasına geçirdi ve onu hafifçe doğrulttu. Su bardağını dudaklarına doğru eğdi. Hammond hapı yuttu. Alex başını tekrar yastığa yerleştirirken ona karşı koydu ve burnunu genç kadının göğüslerine sürttü. Tişörtün yumuşak dokusunun altında sert ve davetkâr bir halleri vardı. Dudaklarıyla göğüs uçlarından birini kavradı. "Uykuya ihtiyacın var," dedi Alex. Bir yandan da yavaş yavaş eliyle tuttuğu başını yastığın üzerine koyuyordu. Hammond itiraz edercesine içini çekti ama gözleri kendiliğinden kapandı. Alnında genç kadının hafif öpücüğünü ve hemen ardından başka bir şey daha hissetti. Gözlerini yeniden açtığında Alex'in gözyaşlarını gördü. Hatta ona bakarken bir damla gözyaşı yüzüne damladı. "O Allanın cezası rapor yüzünden mi ağlıyorsun?" diye sordu, büyük bir pişmanlıkla. "Benim gösterdiğim tepki yüzünden mi? Allahım, Alex, çok üzgünüm." Gerçekten de üzgündü. Her şey için. Çocukluğunda, gençliğinde yaşadığı o dehşet verici şeyler ve kendi gösterdiği o yobazca tepki için. "Çok adice davrandım sana karşı."


Alex başını iki yana salladı. "Hayatımı kurtardın. Benim yüzümden yaralandın. Eğer orada olmasaydım..." "Şişşt." Hammond sol elini uzatıp Alex'in yanağına dokundu. Genç kadın elini tuttuğu gibi göğsüne bastırdı ve eğilip defalarca parmaklarının eklem yerlerinin üstünden öptü. "Çok korktum, Hammond." Dudakları eline doğru kaydı. Avu-cunun dışını gözyaşlarından sırılsıklam olmuş yanağına dayadı. "Benim yüzümden öyle acı çektin ki... Acı çekmeye de devam edeceksin." Hammond uyanık kalmak için savaş veriyordu çünkü bu çok önemliydi. "Alex... seni seviyorum." Genç kadın adeta eli yanmış gibi Hammond'un elini bırakıverdi. "Ne?" "Seviyorum..." "Hayır, sevmiyorsun, Hammond," diye hafifçe, ama kararlı bir ses tonuyla bağırdı. "Bunu söyleme. Beni tanımıyorsun bile." "Seni tanıyorum." Birkaç saniyeliğine gözlerini yumdu ve söylemek istediğini söyleyebilmek için güç toplamaya çalıştı. "Daha o anda sana aşık oldum..." Seninle karşılaştığım gece aşık oldum sana. Dans pistinin karşısından seni gördüğümde seni hemen tanıdım. Zihninden bu sözler geçti ama onları gerçekten söyleyip söyleyemediğinden emin değildi. Gözlerini açıp Alex'in yüzüne baktı ve hüzünlü bir şekilde gülümsedi. "Neden her şey böylesine berbat oldu ki?" Alex dudağının köşesine kadar gelen bir gözyaşı damlasını yaladı. Konuşmak için ağzını açtığında ise uygun sözcükleri bulamadı. Hayatında ilk kez aşık olması Hammond için ne kadar şaşırtıcıysa Alex için de durum aynı olmalıydı. Genç adam eliyle sol tarafında yatağa vurdu. Alex hayır anlamında başını iki yana salladı. "Canını acıtabilirim." "Gel yat." Genç kadın en fazla bir saniye tereddüt ettikten sonra yatağın etrafından dolaştı ve yanına uzandı. Elini göğsünün üstüne koymak dışında ona dokunmadı. "Daha yaklaşamam, yoksa bacağına çarparım." Hammond'un söylemek istediği, konuşmaları gereken daha çok şey vardı ama ilaç giderek etkisini gösteriyordu. Alex'in yanında yatıyor olması bir tür teselliydi. Bunun tadını çıkarmak istedi. Ama istemi dışında kendinden geçti. Bir süre sonra uyandı. Daha doğrusu tam olarak uyanmasa da hafifçe kendine geldi. Bütünüyle uyanmak istemiyordu. Bir acısı I yoktu. Aslında kendini harika hissediyordu. Şu ağrı kesiciler gerçekten çok iyiydi. Yanında yatmakta olan Alex kıpırdandı. Genç kadının kalkıp oturduğunu hissetti. "Hammond, uyandın mı?" "Hm." "Bir şey ister misin?" Genç adamın mırıldanmasından hayır dediğini sanmış olacak ki tekrar yanına uzandı. Fakat bir süre sonra Hammond kendisinin bile anlayamadığı bir şeyler daha geveledi. "Pardon?" Alexyeniden başını kaldırdı. En azından Hammond öyle sandı. Gözlerini hâlâ açmamıştı. "Hammond?" Endişeli bir şekilde elini göğsüne koydu. "Canın acıyor mu? Biraz su ister misin?" Hammond eliyle elini tutarak çarşafın altına götürdü. Sonra da en müstehcen rüyalardan çok daha güzel, yarı uykuda yarı uyanık bir düşün içine yuvarlandı. Aynı erotik bir fantezideki gibi kendi katkısına ihtiyaç yoktu. Yapması gereken tek şey kontrolü Alex'e vermek ve vücudundaki duyumun tadını çıkarmaktı. Bırak kendini. Akıntıya kapıl. Duygu dalgalarının arasında başıboş sürüklen. Ağır ağır zevkin doruklarına yükseliyordu. Herhangi bir programları, herhangi bir zaman sınırlaması yoktu. Aceleleri olmadığı gibi birbirlerini suçlamaları da söz konusu değildi. Yaşadıkları düşün sonuçları yoktu. Hammond, Alex'in konum değiştirdiğini fark ettiyse de o ilk, hafif öpücükler erkekliğini sarmalayan o ıslak sıcaklığa hazırlamaya yetmedi onu. Genç kadının ağzının içinde olmanın verdiği zevk başka hiçbir şeye benzemiyordu. Nefesini tuttu ve aldığı hazla doyuma ulaşmayı bekledi. Tüm vücudu, aynı ılık bir küvete girmiş gibi, seksin verdiği bitkinlikle yatağa gömüldü.


Đçgüdüsel bir hareketle elini oynattı. Uzattı. Aradı. Buldu. O yumuşaklığı. O ipeksiliği. Gizemli derinliği. Evrenin merkezini. Erkeğin Yürek Çarpıntısını. Yaşamın Yolunu. Parmaklarını yavaş yavaş oynattıkça genç kadın zevkten aşağı yukarı hareket etmeye başladı. Baş parmağının dokunuşu Alex'in inlemesine neden oluyor, ses çıkaramadığı için de ağzındaki titreşimler genç adama geri dönüyordu. Bu yaşanan rüya, bu kendinden geçiş öylesine hoştu ki yavaş yavaş, vücudu dalgalana dalgalana, adeta eriyip yok olurcasına orgazm olduktan sonra bile uyanmak için bir çaba sarf etmedi. Bilincinin derinliklerinde bir yerlerde tatsız, tehditkâr bir şeyler kıpırdansa da onlara gözlerini yumdu. En azından şimdilik. En azından bu gecelik. Yarına kadar. Hammond için ertesi gün üç saat sonra duyduğu "Aman Tanrım!" feryadıyla başladı.* I irini ^edinci CBöfüzn Steffı bir yandan koşarak yukarı çıkarken bir yandan da bağırmaya devam ediyordu. Sonunda yatak odasından içeri daldığında Hammond'u yatakta dimdik vaziyette, başı ellerinin arasında, sanki kalp krizi geçirmesine ramak kalmış gibi bir halde buldu. "Öldürüldüğünü sandım. Kan içindeki havluları görünce..." "Allah iyiliğini versin, Steffı. Az kalsın yüreğime iniyordu." "Senin mi? Asıl benim yüreğime iniyordu. Đyi misin?" Hammond, sanki bir şey arıyormuş gibi sıkıntılı bir şekilde etrafına baktı. "Saat kaç? Burada ne işin var? Đçeri nasıl girdin?" "Hâlâ anahtarım var. Hem bunu boş ver. Sana ne oldu?" "Iıı..." Sanki ilk kez görüyormuş gibi elindeki sargıya baktı. "Dün gece, ııı, saldırıya uğradım." Eliyle şifoniyeri gösterdi. "Bana bir külot çıkartır mısın?" "Saldırıya mı uğradın? Nerede?" Külotları üstten ikinci çekmecede dururdu. Bir tane çıkarıp verdi. Hammond bacaklarını yataktan aşağı sarkıttı. "Bacağından da yaralanmışsın." "Evet, ama kolum kadar kötü değil." Belini büküp külotu bacağına geçirdi sonra da baldırlarına doğru yukarı çekti. Ayağa kalkmadan önce manalı bir şekilde Steffi'ye baktı. "Allah aşkına, Hammond, daha önce de görmüştüm." Çarşafı hızla çekip ayağa kalktı, külotunu giydi, sonra da komodinin üzerinde duran su şişesine uzanıp kana kana su içti. "Neler olduğunu bana söyleyecek misin, söylemeyecek misin?" "Dediğim gibi..." "Saldırıya uğradın. Orasını anladım. Koluna ne oldu?" "Kesildi. Bacağım da" "Aman Allahım, ölebilirmişsin! Nerede oldu?" Hammond nerede olduğunu söylediğinde, "Şaşılacak bir durum yok," dedi Stef-386 fi. "Öyle bir yerde ne işin vardı?" "Loretta Boothe'u hatırlıyor musun?" "Ayyaş Loretta mı?" Genç adam kaşlarını çattı ama evet anlamında başını salladı. "Đçkiyi bırakmış ve yeniden özel dedektiflik yapmak istiyor. Takıldığı barlardan birinde benimle buluşmak istedi. Tam arabama geri dönüyordum ki adamın biri üstüme saldırdı. Karşı koydum. Elindeki sustalıyla rasgele vurmaya başladı. Bir süre boğuştuktan sonra arabaya ulaşmayı başardım. Eve dönüp doktor çağırdım. Koluma dikiş attı." "Polise haber verdin mi?" "Sorguya çekilmek istemedim. Ama görünüşe bakılırsa kurtu-lamadım galiba." "Neden hastaneye gitmedin?" "Aynı sebeple." Topallaya topallaya banyonun yolunu tuttu. Vücudunun ağırlığını sol bacağına veriyordu. "Pek kötü değildi." "Pek kötü değilmiş! Hammond, alt katta bir çöp kutusu dolusu kanlı havlu duruyor." "Görünüşe bakma. Đki ağrı kesiciyle geceyi geçirdim. Đzin verir misin?" Steffı peşi sıra banyoya girmişti. O dışarı çıkınca arkasından kapıyı kapadı. Steffı kapalı kapının ardından, "Daha önce çişini yaparken de görmüştüm," diye bağırdı. Sonra da gidip birkaç saniye önce Hammond'un oturmakta olduğu yatağa oturdu. Komodinin üstünde su şişesiyle bardağın dışında bir sargı beziyle bir ilaç kutusu duruyordu. Đlaç eczane numunesiydi ve üzerinde doktorun ismi yazmıyordu. Hammond banyodan çıktı, sekerek yanına geldi, eliyle onu itti, sonra da yorganı çarşafın üstüne çekti.


"Ne zamandan beri bu kadar titiz olmaya başladın?" diye sordu Steffı. "Sen ne zamandan beri bu kadar her şeye burnunu sokmaya başladın?" "Biraz olsun burnumu sokmaya hakkım yok mu sence? Hammond, geldiğimde ilk gördüğüm şey bir torba dolusu kanlı havlu oldu. Belki aşırı heyecanlı olduğumu söyleyebilirsin ama aklıma ilk gelen şey iş arkadaşımın -sana karşı hâlâ bir şeyler hissediyor olmama rağmen eski sevgilim demiyorum- baltalı bir katilin saldırısına kurban gittiği oldu." Hammond şüpheci bir ifadeyle bir kaşını havaya kaldırdı. "Kim böyle bir şey yaptıktan sonra ortalığı temizler ki?" "O tiplerin bazılarının saplantıları oluyor. Ama sen anlamamakta ısrar ediyorsun." "Hayır, etmiyorum, Steffı. Benim iyi olup olmadığım konusunda meraklandın. Eğer tersi bir durum olsaydı benim de tepkim aynı olurdu. Ama gördüğün gibi hâlâ nefes alıp veriyorum. Yara bere içindeyim, her tarafım çürük çarık dolu ama nefes alıyorum. Sıcak bir duş alırsam, arkasından da bir-iki fincan daha sıcak bir kahve içersem hiçbir şeyim kalmaz." "Gitmemi mi söylemek istiyorsun?" "Đşte şimdi anlamaya başladın." Steffı bakışlarını sağ kolundaki sargıya çevirdi. "Doktor kimdi?" "Tanımazsın. Üniversiteden arkadaşım. Bana bir iyilik borcu vardı." "Adı ne?" 387 "Ne önemi var ki? Sen tanımazsın." "Hımm." "Ne olduT "Hiiiç." "Sor ne soracaksan." "Neden rapor tutturmadın?" "Uğraştığıma değmezdi. Nasıl olsa adam bir şeyimi almadı." "Ama öldürücü bir silahla saldırmış." Hammond canı fena halde sıkılmışcasına, sanki bir ahmakla konuşur gibi, "Rapor etmek bir işe yaramazdı," dedi. "Adamı teşhis edemezdim. Doğrusunu istersen hâlâ zenci miydi, beyaz mıy-ĐM di, Đspanyol asıllı mıydı, boyu uzun muydu, kısa mıydı, şişman mıydı, zayıf mıydı, kel miydi, değil miydi, bilmiyorum. Her şey öylesine göz açıp kapayıncaya kadar oldu ki tek görebildiğim şey üstüme salladığı o sustalı bıçak oldu. Tek hatırlayabildiğim şey bu; zaten o yüzden de arkama bile bakmadan kaçtım. "Olanı biteni polise anlatmak zaman kaybı olurdu çünkü tek yapacakları bir dosya açmak olacaktı; hepsi o kadar. Uğraşacakları daha önemli şeyler var; aslına bakarsan, benim de." Yüzünü ekşiterek sağ kolunu sol koluyla destekledi. "Şimdi lütfen beni yalnız bıraksan da bir duş alıp giyinsem." "Yardıma ihtiyacın var mı?" "Sağ ol, kendim hallederim." "Neden bugün izin almıyorsun? Öğlen gibi gelir, sana yiyecek bir şeyler hazırlarım. Şu herifin söylediklerini de anlatırım." Hammond tişörtlerinin durduğu çekmeceyi çekti. Steffi, evdeyken giymekten hoşlandığı neredeyse hepsi lime lime olmuş tişört kolleksiyonuyla eskiden beri dalga geçerdi. Yığının en üstünde duran bir tanesini aldı. En sevdiklerinden biri olmalı, diye düşündü Steffi, çünkü genç adam tişörtü gülümseyerek havaya kaldırmış, burnuna götürüp koklamaya başlamıştı. "Hangi herifin?" "Sana söylemedim!" Eliyle alnına vurdu. "Seni bu halde görünce buraya neden geldiğimi unuttum. Đşe giderken yolda Smi-low cep telefonumdan aradı. Hapishanede bir adam varmış." 1 1 Hammond'un tişörte gösterdiği ilgi şimdi Steffı'ye odaklanmıştı ama bir yandan da hâlâ tişörtle oynamayı sürdürüyordu. Dalgın bir ifadeyle, "Hapishanede bir sürü adam var," dedi. "Ama içlerinden yalnızca biri Alex Ladd'in kardeşi olduğunu iddia ediyor." Hammond birden döndü. Yüzü kireç gibi olmuştu. Steffi bunun birden canının yanmasından kaynaklandığını sandı. Hızla •dönerken, yaralı sağ dirseğini açık durmakta olan çekmecenin kenarına çarpmıştı. Dengesini kurmak için sol kolunu yana açtı. "Hâlâ bugün işe gitmeyi düşünüyorsan bence delirmişsin, Hammond. Şu haline bak. Ayakta zor duruyorsun, yüzün çarşaf gibi bembeyaz. Kolun..." "Lanet olası kolumu unut gitsin."


"Bana bağırma." "Sen de bana annelik taslamayı bırak." "Yaralısın." "Ben iyiyim. Şu adamdan söz et." "Adı Bobby Turnbull. Yok, değil. Onun gibi bir şey işte." "Niçin hapisteymiş?" "Smilovv başka bir şey söylemeden telefonu kapatıp doğru buraya geldim." "Ne yapmış..." "Hammond, Allah aşkına! Sorguya başlama. Tek bildiğim şey Bobby Trimble denen adamın -hah, tamam, adı Bobby Trimble-dün gece tutuklandığı ve sonra da cep telefonundan Alex Ladd'i aradığı. Kadın evde değilmiş. Cezaevindeki polislerden biri zekice davranıp isme dikkat etmiş, kadının Pettijohn cinayetiyle bağlantısı olduğunu bildiğinden Smilow'a haber vermiş." Hammond tişörtü geri koydu, sonra da hızla çekmeceyi kapattı. "Düşündüm de, gitmesen daha iyi. Kolum askıdayken araba kullanmak zor olacak; o yüzden seninle geleyim. Beş dakika beklersen." 389 Hammond hazırlanırken Steffı de alt kata inip gecikme sebebini haber vermek için Smilow' a telefon etti. "Saldırıya mı uğramış?" "Kendisi öyle diyor." Smilow kısa bir süre durakladıktan sonra, "Doğru söyleyip söylemediği konusunda kuşkulanman için bir gerekçen var mı?" diye sordu. "Pek yok. Yalnızca..." Düşünceli bir şekilde, önünde içi kanlı havlularla dolu kocaman bir sepetin durduğu bayan tuvaletinin kapısına doğru baktı. "Yalnızca bizim Bay Suç ve Ceza'nın bıçaklı bir saldırıyı önemsememesi biraz tuhaf geliyor, o kadar. Yaraları- nın hafif olduğunu söylüyor ama sanki bir ayıyla on beş raundluk maç yapmış gibi bir hali var." "Belki de düşüncesizce davrandığı için utanıyordun" "Belki. Her neyse, on beş dakika içinde orada oluruz." Smilovv'a Hammond'un hastaneye gitmeme nedeni olarak gösterdiği hiç de inandırıcı olmayan bahaneden söz etmemişti. "Üniversiteden arkadaşı" doktor açık seçik bir yalandı. Hammond hiçbir zaman yalan atmayı beceremezdi. Alex Ladd'den yalan söyleme dersleri alsa iyi olurdu. Kadının o konudaki becerisine hayran gibiydi sanki. Steffı'nin düşünceleri bir anda oldukları yerde kalakaldılar. Bir yandan boş gözlerle etrafına bakarken bir yandan da kafasına üşüşen ve zihninden bir yıldırım gibi ışık hızıyla geçen, akla gelmesi imkânsız düşüncelere kaptırdı kendini. Bu düşünceleri yakalamak kuyruklu yıldızları yakalamaktan daha zordu. Hammond basamakları tek tek inerek aşağı geldi. Steffı sokak kapısında onunla buluştu. Ama daha önce çöp sepetindeki kanlı havlulardan birini kaptığı gibi omuzundaki çantanın içine tıkıştırıvermişti. Bobby Trimble korkudan üç buçuk atıyordu. Ama korkusunu belli etmemek için de elinden geleni yapıyordu. Allahın belası aynasızlar. Bütün bunlar başına o şişko, rüküş, hizmetçi kılıklı öğretmen yüzünden gelmişti. Bu kadar saf biri yüzünden bu hale düşmüş olmak gururunu çok fazla incitiyordu. Kadını ayartmak çocuk oyuncağından farksız olmuştu. Sonrasındaki ilişki öylesine sıkıcı ve sıradan gelmişti ki uyanık kalmak için ciddi uğraş vermişti. Uyuyup kalmamak için tek yapabildiği kendiyle mücadele etmek olmuştu. O rüküş karının kelimenin tam anlamıyla bir intikam meleği haline dönüşebileceğini kim tahmin edebilirdi ki? Önceki gece, kulakları ve elleri her biri çakıl taşı büyüklüğünde elmaslarla dolu Denver'li bir dulla tam işi pişirmek üzereydi. Uzun sürecek lüks bir yaşamı birlikte sırtlayacaklardı. Kadın he-mencecik seksi bir mizah anlayışına ve maceracı bir ruha sahip olduğunu göstermişti; zaten Bobby'nin de istediği buydu. Tam elini eteğinin içine sokmuş, hiçbir anatomik ayrıntıyı atlamadan aletinin nasıl sertleştiğini anlatmaya başlamıştı ki iki aynasız koltuk altlarından tuttukları gibi onu gece kulübünden dışarı sürüklemişlerdi. Dışarı çıktıklarında bacaklarını ayırıp polis arabasının kaputunun üstüne yaslamışlar, üstünü aradıktan sonra adi bir suçlu gibi ellerine kelepçe geçirip ona haklarını okumuşlardı. Göz ucuyla baktığında, az ötede, elindeki bir çift rugan ayakkabıya sımsıkı sarılmış duran Đndiana'lı lise öğretmenini görmüştü.


"Allahın belası orospu," diye homurdandı Bobby. Aynı anda bulunduğu odanın kapısı ardına kadar açıldı. "Ne oldu, Bobby? Bir şey mi söyledin?" Adamı bir yerlerden tanıyor gibiydi ama nereden olduğunu tam olarak çıkartamamıştı. Uzun boylu biri değildi ama içeri doğru ilerlediğinde öyle bir izlenim verdi. Üstündeki yelekli takım elbisenin kaliteli bir şey olduğunu bir bakışta anladı Bobby. Sürdüğü traş losyonu da pahalı kokuyordu. Adam Bobby'nin avukatıyla el sıkıştı. Bobby'yi savunmak için tayin edilen ve ismi aynı ketçap markası gibi Heinz olan avukat ĐSĐ daha ziyade kayıp bir vakayı andırıyordu. Şu ana kadar Bobby'ye verdiği tek öğüt, ne olup bittiğini anlayıncaya kadar gagasını sıkı tutması olmuştu. Sonra da bir köşede küçük bir masanın başına oturmuş ve eliyle kibarca ağzını kapayarak hiç durmadan esnemiş-ti. Ama az önce gelen adam içeri girdiğinde birden ayağa fırlamış ve dikkatli gözlerle ona bakmaya başlamıştı. Adam bir sandalye çekip Bobby'nin karşısına oturdu ve kendini Dedektif Rory Smilow olarak tanıttı. Tatlı dilli orospu çocuğunun yüzündeki gülümsemeye karnı toktu Bobby'nin. "Size hayatı kolaylaştırmak için buradayım," diye söze başladı adam. Bobby'nin bu söze de kanacağı yoktu. "Sahiden mi? O halde hikâyeyi bir de benim ağzımdan dinleyerek başlayabilirsiniz. O orospu yalan söylüyor." "Onu iğfal etmediniz mi?" Bobby'nin yüz hatları gevşedi ama poposunda bir sıkışma hissetti. "Đğfal mi?" "Mr. Smilow, müvekkilim ve ben bunun bir cüzdan çalma davası olduğunu sanıyorduk. Miss Rogers'in şikayetinde iğfalden söz edilmiyordu," dedi Heinz, sinirli bir şekilde. "Miss Rogers bundan bir bayan polis memuruna söz etmiş," diye açıkladı Smilovv. "Başına gelenlerin ayrıntılarını erkek polislere anlatmaktan utanmış." "Eğer tecavüze uğradığını iddia ediyorsa o zaman müvekkilimle tekrar konuşmam gerekir." Đlk şoku üzerinden atmış olan Bobby avukatına küçümser bir bakış fırlattı. "Konuşacak bir şey yok. Ona tecavüz etmedim. Yaptığımız her şey iki tarafın da rızasıyla oldu." Smilovv elindeki dosyayı açtı ve içindekilere bir göz gezdirdi. "Onu bir gece kulübünden almışsınız. Miss Rogers'in söylediğine göre ona sürekli içki içirmişsiniz ve kasten onu sarhoş etmişsiniz." "Birkaç kadeh bir şey içtik. Evet, doğru, biraz çakırkeyif olmuştu. Ama kesinlikle ona zorla içki içirmedim." "Onunla birlikte oteline kadar gitmişsiniz ve orada seks yapmışsınız." Başını kaldırıp Bobby'ye baktı. "Bu doğru mu?" Bobby adamın bakışlarındaki sessiz meydan okumaya karşı koyamadı. "Evet, doğru. Ama her anından müthiş bir zevk aldı." Heinz huzursuz bir şekilde boğazını temizledi. "Mr. Trimble, başka bir şey söylememenizi tavsiye ediyorum. Söylediğiniz her şey aleyhinizde kullanılabilir. Bunu unutmayın." "Melankolik bir orospunun beni tecavüzle suçlamasına izin verip de kendimi savunmayacağımı mı düşünüyorsunuz?" "Duruşmalar bu iş içindir." "Duruşmayı da, seni de bilmem ne yapayım." Bobby tekrar Smilovv'a döndü. "O karı tavşan dişleriyle yalan söylüyor." "Alkolün etkisindeyken onunla seks yapmadınız mı?" "Tabii ki yaptık. Ama onun cesaretlendirmesiyle." Smilovv canı sıkılmış gibi içini çekti ve kaşını sıvazladı. "Size inanıyorum, Mr. Trimble, gerçekten. Ama yasalar çerçevesinde bakıldığında tehlikeli bir ip üstünde yürüyorsunuz. Kanunlar değişti. Tanımlar çok daha belirgin hale geldi. Tecavüz kurbanlarına yapılan kötü muamele karşısında giderek artan kamu bilinci nedeniyle savcılar ve hakimler ödün vermez oldular. Bir tecavüzcüyü salıvermenin sorumluluğunu almayı istemiyorlar..." "Hayatımda hiçbir zaman bir kadına tecavüz etme durumunda kalmadım," diye bağırdı Bobby. "Aslına bakarsanız, hep tersi oldu."


"Anlıyorum," diye cevap verdi Smilovv, sakin bir ifadeyle. "Ama eğer Miss Rogers ona içirdiğiniz içkinin etkisiyle kendinde olmadığını iddia edecek olursa, yasal ve teknik açıdan, iyi bir savcı bunu bir tecavüz davası haline getirebilir." Bobby kollarını göğsünde kavuşturdu. Bu şekilde yaparak duruma aldırmıyormuş gibi bir tavır sergilese de aslında kendini paniğin eşiğinde hissediyordu. Daha on sekiz yaşındayken hapse mahkum olmuştu ve hapishaneden hiç hoşlanmamıştı. Hem de hiç. Bir daha hapse girmeyeceğine kendi kendine yemin etmişti. KoĐS1 394 nuşursa korkusu sesine yansır diye ağzını açıp da bir şey söylemedi. "Göz altına alındığınızda üzerinizde uyuşturucu bulunmuş," diye devam etti Smilovv. "Bir iki sigara. Adı her neyse o karıya vermedim ama." Smilow sertçe yüzüne baktı. "Vermediniz mi?" "Ona verip de iyi malı ziyan edecek halim yoktu. Zaten elde etmesi zor biri değildi." "Yine de bir sorun var. Sizce jüri kime inanır? Onun gibi tatlı bir hanıma mı? Sizin gibi feleğin çemberinden geçmiş bir çapkına mı?" Bobby kafasında uygun bir cevap oluştururken kapı açıldı ve içeri bir kadın girdi. Ufak tefek, kısa siyah saçlı, parlak, kara gözleri olan bir kadındı gelen. Güzel bacaklı. Küçük sivri göğüslü. Ama Bobby'nin pek az gördüğü cinsten tam bir baş belası. "Umarım pislik torbası itiraf etmemiştir," dedi kadın. Smilow, Vilayet Savcılık Ofisinden Stefanie Mundell diye tanıştırdı onu. Heinz'in yüzü sararmıştı ve kasılarak yutkunmaya başlamıştı. Avukatın bu orospuyu görür görmez titremeye başlaması ve kusacak gibi olması hiç de iyiye işaret değildi. Smilovv oturması için bir sandalye çektiyse de kadın ayakta durmayı tercih ettiğini söyledi. "Uzun kalmayacağım. Yalnızca Mr. Trimble'in tecavüz davalarının uzmanlık alanım olduğunu ve ilk kez tecavüze yeltenenlerin hadım edilmelerini savunduğumu bilmesini istedim. Đlaçla filan da değil." Avuçlarını masaya dayadı ve Bobby'yle burun buruna gelinceye kadar eğildi. "Zavallı Ellen Rogers'a yaptıklarından sonra testislerini kıyma kütüğünün üstünde görmek için sabırsızlanıyorum." "Ona tecavüz etmedim." Bobby'nin samimi inkârı Ms. Mundell'i etkilemişe benzemiyordu. Sırıtarak, "Mahkemede görüşürüz, Bobby," dedi. Sonra da arkasını döndü ve kapıyı vurup dışarı çıktı. Smilow bir yandan çenesini sıvazlıyor, bir yandan da kederli bir şekilde başını iki yana sallıyordu. "Senin için üzülüyorum, Bobby. Eğer davayı Steffi Mundell alırsa başın dertte demektir." "Belki Mr. Trimble ceza indirimi almak için suçunu itiraf etmeyi düşünebilir." Bobby bu fikri ortaya atmış olan Heinz'a doğru döndü. "Sana soran oldu mu? Hiçbir şekilde itiraf etmiyorum, anladın mı?" "Ama hırsızlık..." "Baylar," dedi Smilovv, araya girerek. "Birden aklıma geldi. Madem Ms. Mundell bu işe karıştı belki başka bir yol bulabiliriz." Bobby yapmacık bir sakinlikle, "Ne geçiyor aklından?" diye sordu. "Ms. Mundell, Pettijohn cinayetine bakıyor." Kırmızı alarm! Bobby birden Smilow'u daha önce nerede gördüğünü hatırladı. Pettijohn'un öldürüldüğü gece televizyonda. Soruşturmayı yürüten cinayet masası dedektifiydi o. Bobby sandalyesinde arkasına yaslandı ve üstüne, mısır tarlasındaki köylü gibi, birdenbire ter basmamış gibi yapmaya çalıştı. "Pettijohn cinayeti mi?" Smilow uzun uzun, sert sert yüzüne baktı. Bakışları adeta Bobby'nin gözlerini delip geçiyor gibiydi. Sonra içini çekti ve dosyayı kapadı. "Birbirimize yardım edeceğimizi sanmıştım, Bobby. Ama sen dilsizi oynamayı sürdürerek seni Ms. Mundell'in eline teslim etmekten başka seçenek bırakmıyorsuabana." Ardından sandalyesini geriye itti ve başka tek kelime etmeden odadan çıkıp kapıyı sıkı sıkı kapadı. Bobby, Heinz'e bakıp omuzlarını havaya kaldırdı. "Ben ne yaptım ki?"


"Rory Smilovv'u aptal yerine koymaya kalktın. Kötü fikir." öeÂızJncı Jüö/üm Smilovv'la Steffı, Bobby Trimble'i ketenpereye getirmeyi iyi becerdikleri için son yarım saattir birbirlerinin sırtına vuruyorlardı. Birbirlerini bu kadar tebrik etmeleri ise Hammond'un kaldırabileceği şey değildi. "Düşünüp taşınması için ona bir saatten fazla zaman verdim," dedi Smilow, en azından onuncu defa olarak. "Söylemiştin." "Daha biz odaya girer girmez," diye lafa karıştı Steffı, "ötmeye başladı." "Kötü polis rolünü iyi oynamış olmalısın." "Ben de öyle düşünüyorum," diye böbürlendi Steffı. "Bobby tecavüzle suçlanacağına inanmıştı." Aslında Ellen Rogers hiçbir zaman tecavüz suçlamasında bulunmamıştı. Tam tersine, kredi kartlarının ve parasının çalınmış olmasının kendi suçu olduğunu söylemişti. Tek istediği başka kadınların başına böylesi aşağılayıcı bir şeyin gelmemesi için Bobby Trimble'in yakalandığını ve bu işleri yapmasının engellendiğini görmekti. Bir an önce Indianapolis'e dönmek için hazırlıklarını tamamlamış ama mahkeme olacaksa gelip Bobby Trimble aleyhine tanıklık yapmak istediğini de açıkça belirtmişti. Sonra da Charles-ton Emniyet Müdürlüğü'ne nasıl bir hediye verdiğinden tümüyle habersiz olarak şehirden ayrılmıştı. "Teyptekileri duyduğunda Alex Ladd'in yüzünün alacağı şekli görmek için sabırsızlanıyorum. Hammond, kulaklarına inanamayacaksın," diye ballandıra ballandıra anlatmaya başladı Steffı. "Cinayet gerekçesi arıyordun. Đşte buldun. Tam on ikiden." Hammond midesinin bulanmasını engellemek için ağzından nefes aldı. Alex'in üvey kardeşinin göz altında olduğunu öğrendiğinden beri midesi bulanıyordu. Steffi'yle Smilovv lanet olası teyp kayıtlarıyla öylesine gururlanıyorlardı ki Hammond'a bir an önce dinletmek için ağızlarının suyu akıyordu. Oysa o içinde ne olduğunu gayet iyi biliyordu. Önceki gece Loretta Boothe'un anlattığı hikâyeyi dinlemişti. Çıplak gerçekler Alex'in hiç de hoş olmayan bir resmini çizmişlerdi. Bobby Trimble hikâyeyi kendi amaçlan doğrultusunda allayıp pulladığında tam bir karakter cinayeti olacaktı. Steffı'nin de dediği gibi eksik olan gerekçe bulunmuştu. Tam on ikiden. Hammond, Smilovv'un adamlarının Loretta kadar gayretli ve becerikli olamayacaklarını ummuş, Alex'in Pettijohn'lanetürbir bağlantısı olduğunu buluncaya, ona Lute'la buluşma gerekçesini anlatıncaya kadar davayı belirsiz bir süre için sürüncemede bırakabileceğini düşünmüştü. Sonra da birlikte Smilow'a her şeyi itiraf etmeyi planlamıştı. Aslında Pettijohn' la buluştuğunu Smilovv'a hemen söylemesi gerekiyordu. Ama konu çok nazik olduğundan mümkünse kimsenin öğrenmesini istememişti. Alex'e de geçmişinden Smilow'a söz etmesini önerecekti. Böylece Smilovv kendi kendine ortaya çıkarma şansını yakalayamayacak ve Pettijohn davasıyla ilgili kendince bir takım sonuçlara varamayacaktı. Ama ne yazık ki bu fırsat elinden kaçmıştı. Neyse ki Steffı 398 evinden içeri daldığında Alex çoktan gitmişti. Yatakta birlikte yakalanmadıkları için kendini şanslı sayıyordu. Yoksa Smilovv'a itirafta bulunduklarında, bunu ayrı ayrı yapsalar bile, inandırıcılıkları kaybolurdu. Şimdi de bu çıkmıştı. Bobby Trimble olabilecek en kötü zamanda gökten zembille inmişti. Alex'in hazırlanan tuzaktan en ufak bir haberi yoktu. Hammond ise onu uyaracak durumda değildi. Bir cep telefonu çaldı. Üçü birden kendi telefonlarına baktılar. "Benimki," dedi Hammond. Smilovv masanın üstündeki telefonu Hammond'a doğru itti. Hammond ekranın üstündeki numaraya baktı. "Sağ ol, kendi cebimden konuşurum." Diğerlerinden özür dileyerek odadan dışarı, bir nebze olsun rahat konuşabileceği koridora çıktı. "Loretta, ne var?" "Dün gece kötü bitti."


"Ne demek istiyorsun?" "Çok fazla hayal kırıklığına uğramış olarak ayrıldın." "Dert etme." "Ediyorum. Senin için bir şey yapmak istedim. Bu sabah kent kayıtlarının tutulduğu yere gittim ve Harvey'i bir makinadan ballı çörek alırken yakaladım." "Sadece bir dakikam var, Loretta." "Tamam, bitiriyorum. Bir başkasının daha Pettijohn davası hakkında bilgi almak için ona baskı yapıp yapmadığını sordum." "Özellikle Alex Ladd'in mi?" "Hayır. Bakalım oltaya takılacak mı diye öylesine bir yem attım ortaya." "Eee?" "Her tarafından soğuk terler boşandı. Neredeyse dizlerinin titrediğini görebiliyordum." "Kim bilgi istemiş ondan?" "Geri zekâlı herif söylemeye yanaşmadı." "Loretta..." "Her şeyi denedim, Hammond. Đnan bana. Onu ifşa etmekle, canını yakmakla, işkenceyle tehdit ettim. Dil döktüm, pazarlık ettim, kandırmaya çalıştım. Đçebildiği kadar içki, uyuşturucu, canının çektiği fahişeyle seks teklif ettim. Hiç biri bir işe yaramadı. Her kim ona yaklaştıysa gözünü fena korkutmuş. Dili tutulmuş gibiydi, tek kelime etmedi." "Tamam, sağ ol." Arkasından birinin geldiğini duyunca dönüp omzunun üstünden baktı. Frank Perkins, Alex Ladd'e eşlik ediyordu. "Benden yapmamı istediğin başka bir şey var mı?" diye sordu Loretta. "Şimdilik yok. Sağ ol. Kapatmam gerek." Telefonu kapattı ve döndü. Perkins'le Alex de tam o sırada Smilovv'un kapısına ulaşmışlardı. Hammond'u görünce avukatın gözleri fal taşı gibi açıldı. "Ne oldu sana?" "Saldırıya uğradım." "Aman Allahım. Basit bir saldırıdan fazlası gibi görünüyor." "Düzeleceğim." Bakışlarını Alex'e çevirdi. "Đyi bakıldım." Göz göze gelmek için saniyenin binde birinden fazla zamanları yoktu. Hammond bir uyarı sinyali göndermek istediyse de avukat Alex'i ofisten içeri soktu. "Eee, bu sefer ne var, dedektif?" "Müvekkilenizin duymasını istediğimiz bir teyp kaydı var." "Ne kaydı?" "Bu sabah hapishanedeki bir adamla yaptığımız bir sorgunun kaydı. Bana inanın, adamın söyledikleri Pettijohn davasıyla ilgili." Perkins odadaki tek sandalyeyi Alex'e uzattı. Diğerleri küçük odanın etrafında ayakta durdular. Smilow, Hammond için de bir iskemle getirtmeyi önerdi ama genç adam bunu kabul etmedi. Alex otururken ona doğru sorgu dolu, kaçamak bir bakış fırlattıysa da Hammond'un onu başına geleceklere hazırlamasına imkân yoktu. 399 m Smilow, Alex ve avukatına Ellen Rogers'in başına gelenleri özetledi. "Çok şanslıydık, çünkü Ms. Rogers utangaç biri çıkmadı. Adamı kendi başına takip etmiş ve onu polise ihbar etmiş." "Anlayamadığım şey..." "Adamın adı Bobby Trimble." Hammond dikkatle Alex'in yüzüne bakıyordu. Daha Smilow konuşmaya başladığında genç kadın arkasından neler geleceğini anlamıştı. Gözlerini bir an için kapamış ve güç toplamak için derin bir nefes almıştı. Fakat Smilovv, Trimble'in adını söylediğinde hiçbir tepki vermedi. "Mr. Trimble'i tanıyorsunuz, öyle değil mi, Dr. Ladd?" dedi Smilovv. "Müvekkilemle konuşmak istiyorum," dedi Frank Perkins. "Her şey yolunda, Frank," dedi Alex, hafif bir sesle. "Ne yazık ki, Bobby Trimble'i tanıdığımı inkâr edemem." Perkins başka bir şey söyleyemeden, Smilovv, "Teyp her şeyi açıkça ortaya koyuyor, Frank," dedi. Sonra da cihazın üstündeki düğmeye bastı. Smilovv'un sesi sorgulama sırasında hazır bulunanların isimlerini saydı. Ardından zaman, yer, tarih ve Trimble'in ifadesini hangi koşullar altında


verdiği sayıldı. Bobby, Miss Ellen Rogers'i nasıl baştan çıkardığını itiraf etmiş. Sonra da affedileceği garantisi olmasa bile, Vilayet Savcılık Ofısi'nden Stefanie Mundell'in Lute Pettijohn cinayetine ilişkin gönüllü olarak bilgi verecekleri kollayacağına dair kendisine teminat verilmişti. Bunlardan sonra, Smilovv ilk sorusunu sordu. "Bobby... sana Bobby diyebilir miyim? " "Đsmimden utanmam. " "Bobby, Dr. Ladd'i tanıyor musun?" "Alex benim üvey kardeşimdir. Annelerimiz aynı, babalarımız farklı. Hoş, ikisini de tanımayız ya. " "Trimble annenizin soyadı mıydı? " "Evet. " "Siz ve üvey kardeşiniz birlikte, aynı evde mi büyüdünüz? " "Oraya ev derseniz öyle. Pek ev sayılmazdı ya. Annemiz bir Martha Stewart* değildi, ama insanları eğlendirmesini bilirdi. " "Ne tür bir eğlendirme? " "Erkekler, Dedektif Smilow. Evde her saat erkekler olurdu. O sırada Alex 'le ben dışarı atılırdık. Dışarıda hava sıcaksa bir türlü, soğuksa başka türlü. Karnımız açsa, yapacak bir şey yok. Bazen Dairy Queen 'de çalışan yaşlı zenci kadını bize bir hambur-ger vermesi için kandırırdık. Beni pek sevmezdi ama Alex 'e düşkündü. Ama patronu ortahktaysa, unut gitsin. Aç kalırdık. " "Anneniz hâlâ hayatta mı? " "Kim bilir? Kimin umurunda? Ben., m... on dört yaşındayken çekip gitti. Herhalde Alex de on ikisindeydi. Adamın birine tutulmuştu, herif Reno 'ya gidince o da peşinden gitti. Adamı bulup bulamadığını bile bilmiyorum. Onu son görüşümüz o oldu. " "Ondan sonra Çocuk Esirgeme Kurumu sizinle ilgilenmedi mi? " "Bir araba işgüzar bürokratın ensemde boza pişirmesini görmektense bir an önce hapse girmeyi tercih ederdim. O yüzden Alex 'e annemizin bizi terk ettiğinden kimseye bahsetmemesini söyledim. Sanki gitmemiş gibi yaptık. Her şey yolundaymış gibi okula gidip geldik. Aslına bakarsan iz"... kıkırdadı... ' 'yolundaydı da. Annemizin bir kere bile olsun okula uğradığını sanmıyorum. Onun için OAB** demek, orospuluk, adilik ve becerilmek demekti. " "Bunlara gerek yok, " dedi Smilow, sert bir sesle. "Affedersiniz, hanımefendi. Saygısızlık etmek istemedim. " Hammond, Bobby'nin Steffı'den özür dilediğini varsaydı. Ç.N.: *Ev ve bahçe düzenlemesi, moda v.b konularda A.B.D.'de bir çok kez ödüller almış, iki kez A.B.D.'nin en güçlü elli kadını arasında gösterilmiş bir yazar ve televizyon programcısı **Okul Aile Birliği ORHAN KEMAL . tU HALK KÜTÜPHANESĐ Özürü samimi gibiydi. Alex de aynı fikirde olmalıydı. Genç kadın teybe tiksintiyle bakıyordu. "Komşular annenizin ortalıkta olmadığının farkına varmadılar mı? " diye sordu Smilow. "Alex 'le ben uzun süredir kendi başımızın çaresine bakıyorduk; onun için Alex 'in çamaşırlarını otomatik makineye götürmesine ya da benim acayip işler aramama alışıktılar. " "Kendine ve kardeşine bakmak için acayip işler mi yaptın? " Bobby boğazını temizledi. "Bir süre için." Bir an durdu. "Devam etmeden önce şunu söyleyeyim... hem böylece birbirimizi daha iyi anlarız... olup bitenlerden ötürü topluma olan borçlarımı çok-402 tan ödedim. Bu yüzden başıma tekrar iş açılmayacak, değil mi? Bütün bunlar yıllar önce olup bitti. Tennessee 'de. Burası Güney Carolina. Bu eyalette özgür ve sabıkasızım. " "Bize Pettijohn cinayetiyle ilgili bildiklerini söyle, Bobby, sonra da buradan elini kolunu sallayarak çık git. " "Anlaştık. " Alex o ana kadar yerinden hiç kıpırdamamıştı. Birden Perkins'e doğru döndü. "Bunları dinlememiz gerekli mi?"


Avukat, Alex'le görüşmek için Smilow'dan teybi durdurmasını istedi. Smilow bu isteğe kibarca uydu. Perkins genç kadına fısıltıyla bir soru sordu. O da alçak sesle yanıt verdi. Yaklaşık bir dakika boyunca alçak sesle konuştular. Ardından Perkins, "Bu adamın ifadesini ciddiye alamazsınız," dedi. "Kendisine isnat edilen suçlardan yakasını kurtarmak için pazarlık yapıyor. Belli ki size duymak istediklerinizi söylemiş." "Eğer yalan atıyorsa, söylediklerinin Dr. Ladd için bir önemi yoktur, öyle değil mi?" dedi Smilovv. "Onun için utanç verici şeyler söylerse önemi olur." "Utanılacak bir şeyler varsa özür dilerim. Ama Dr. Ladd'in hakkında söylenenleri duymak isteyeceğini sanıyorum. Tabii her an araya girip eğer varsa itirazını söyleyebilir." Perkins, Alex'e doğru döndü. "Karar senin." Alex başını hafifçe salladı. 1 "Pekâlâ, Smilovv," dedi avukat. "Ama bütün bunlar çok ucuz bir tiyatro oyunu, sen de bunu biliyorsun." Perkins'in serzenişinin pek etkisi olmamış olacak ki Smilovv teybi yeniden çalıştırarak Trimble'in kendini ve kardeşini nasıl geçindirdiğine ilişkin soruyu tekrarladığı yerden itibaren devam etti. "Bir süre idare ettik; ben sağda solda bir şeyler yaptım, " diye cevap verdi Trimble. "Ama sofraya bir şeyler koymak, Alex 'i çıplak bırakmamak için kıçımı yırtıyordum. Alex giderek gelişiyordu. Bilirsiniz işte, bütün genç kızlar gibi. Serpiliyordu. " Trimble 'in sesi bir sır verirmiş gibi değişti. "Zaten o fikir ilk olarak aklıma onun nasıl gelişip büyüdüğünü görünce geldi. " "Hangi fikir? " "Anlatacağım. " Smilow 'un sabırsızlığına kızmış gibiydi. "Arkadaşlarımın bebek kardeşime nasıl baktıklarını fark ettim. Demek istediğim, bambaşka gözlerle. Hakkında söyledikleri birkaç şeye kulak misafiri oldum. Đşte o sırada aklıma bir fikir geldi. " Hammond sol dirseğini askıda tuttuğu elinin üstüne dayadı ve sol eliyle de ağzını kapattı. Kulaklarını tıkamak ister gibiydi. Đçinden teybi duvara fırlatmak geçiyordu. Ağzı kulaklarında, Alex'e bakmakta olan Steffı'ye yaratana sığınıp bir tane vurmak istiyordu. Dinlemekten başka yapabileceği bir şey yoktu; aynen Alex gibi. Trimble'in konuşma tarzı ve sözdizimindeki fark çok belliydi. Geçmişinden söz ettikçe giderek gençlik günlerindeki konuşma tarzına bürünmeye başlamıştı. Gittikçe daha bayağılaşıyor, kaba-laşıyor, çirkinleşiyordu. "Đlk seferi tesadüftü. Demek istediğim, ben planlamamış tim. Alex 'le ben o arkadaşımla birlikteydik. Arkadaşım altı kutu bira çalmıştı ve o ter kedilmiş garajda buluşmuştuk. Jose, Alex 'e sataşmaya başladı ve... " Oturduğu sandalyede konum değiştirmiş olacak -ki bir gıcırtı duyuldu. "Sonunda Alex 'e bluzunu yukarı kaldırıp sutyenini ona göstermeye cesaret edemeyeceğini söyledi. 403 404 "Alex de ona bunu kesinlikle yapmayacağını söyledi. Ama aslında niyeti başkaydı. Kıkırdıyor, oynaşıyordu. Đnanmayacaksınız ama sonunda Jose 'nin dediğini yaptı. Ben de ona, madem kardeşimin memelerini -pardon, göğüslerini- gördün sen de karşılığında fazla biraları bana ver, dedim. Ama Jose bunu yapmayacağını, çünkü bir tek sutyenini gördüğünü söyledi. Ama bir dahaki sefere... " Hammond sol elini uzattı ve teybi durdurdu. "Hepimiz arkasından neler geleceğini anladık, Smilow. Üvey kardeşi Dr. Ladd-'i istismar etmiş. Onun bu işe kendi isteğiyle katılıp katılmadığı ise soru işareti. Ama her durumda, bunlar geçmişte kalmış şeyler." "O kadar da eski değil." "Yirmi, yirmi beş yıl! Allah aşkına bütün bunların Lute Petti-john'la ne ilgisi var?" "Oraya geliyoruz," dedi Steffı. "Her şey birbirine bağlı."


"Sizler burada kalıp bu saçmalığı dinleyebilirsiniz," dedi Frank Perkins. O da ayağa kalktı. "Ama ben müvekkilemin bunu dinlemek zorunda kalmasına izin vermeyeceğim." "Korkarım Dr. Ladd'in gitmesine müsaade edemeyeceğim," dedi Smilow. "Onu resmen suçlamayı mı düşünüyorsun?" diye sordu Perkins. Ardından da alaycı bir ifadeyle, "Son on yıl içinde işlediği bir suçla," diye ekledi. Smilöw ona doğrudan bir cevap vermekten kaçındı. "Teybin geri kalanını duymak istemiyorsan, Mr. Cross, hepsini dinleyin-ceye kadar yan odada bekleyebilirsin." "Pekâlâ." "Hayır," dedi Alex, alçak sesle, fakat kararlı bir ifadeyle. Tüm gözler ona doğru çevrildi. "Bobby Trimble pisliğin biridir. Son yirmi yılda biraz cilalanmış ama hâlâ ayak takımı. Söylediği her şeyi dinlemek istiyorum. Benimle ilgili söylediklerini duymaya hakkım var. Sesini işitmek iğrenç bile olsa, bunu dinlemem gerek, Frank." "Şu ana dek anlattıkları içinde inkâr ettiğiniz bir şey var mı?" diye sordu Steffi. "Buna cevap vermek zorunda değilsin, Alex." Genç kadın avukatının öğütüne kulak asmaksızın Steffı'nin meraklı gözlerinin ta içine baktı. "Bütün bunlar çok uzun zaman önce oldu, Ms. Mundell. O sıralar çocuktum." "Sorumluluk yaşını geçmiştiniz." "Tek seçeneğimin çok daha kötüsünü yapmak olduğu bir dönemde kötü bir şeyler yaptım. Anılar bazen tatsız olabilir. Ama ben yıllar önce onları zihnimden attım ve yaşamıma devam ettim. Kendime yeni bir hayat kujdum." "Çok güzel bir cevap, Dr. Ladd," dedi Steffı. "Ama bir bakıma da tam tersi. Şu ana kadar söylediği hiçbir şeyi inkâr etmiyorsunuz." Eğer tam o sırada Frank Perkins araya girip de Alex'i başka bir şey söylememesi için uyarmasa aynı şeyi Hammond yapacaktı. Alex bu defa avukatının nasihatini dinledi. Perkins, tüm bunlardan iğreniyormuş gibi, "Şu işi bir an önce bitirelim," dedi. Smilovv teybi yeniden çalıştırdı. Hammond, güya sol bacağındaki acıyı biraz olsun hafifletmek ister gibi, ağırlığını bir bacağından diğerine verdi. Aslında kendini Alex'i elinden kaptığı gibi buradan çıkarmak gibi aptalca bir şey yapmaktan alıkoymaya çalışıyordu. Önceki geceki olay Alex'in korunmaya ihtiyacı olduğunu kanıtlamıştı. Onu kendisi koruyabilirdi. Üstüne çevrilecek topların, tüfeklerin canı cehenneme! Herşeyi söylemeye, açıklamaya hazır hissediyordu kendini. Neredeyse. Şu anda bu belirteç olağanüstü bir niteleme anlamı taşıyordu. Hikâyenin en berbat kısmına daha sıra gelmemişti ve asıl o kısım mevcut durumla son derece rahatsız edici bir benzerlik gösteriyordu. Loretta'nın raporuna göre, hırsızlık suçundan aldığı 4Q5 406 hapis cezası ve peşinde bir tefeciyle Florida'dan kaçtıktan sonra Bobby Trimble ortalıktan kaybolmuştu. Üvey kardeşinin bir biçimde karıştığı bir cinayetten birkaç gün öncesinde burada, Char-leston'da tekrar ortaya çıkması lanet olası, tatsız bir tesadüftü. Bu tesadüfün Smilovv'la Steffı'nin kuşkularını artıracağı kesindi. Her ne kadar Alex'in Pettijohn'u öldürüp o saatte panayır yerine gelmesinin fiilen imkânsız olduğunu bilse de yine de Ham-mond'un keyfini kaçıran bir takım tutarsızlıklar, yanıtı olmayan sorular vardı. Özellikle de o berbat geçmişinin ışığında. Hiç tartışmasız biri onu susturulması gereken bir tehdit olarak görüyordu. Ama nasıl bir tehdit oluşturuyordu ki? Bir şeye tanık mı olmuştu? Ya da sonradan cesaretini yitiren bir suç ortağı mıydı? Alex'in tümüyle suçlu -ya da tümüyle masum- olduğunu kesinkes anlayıncaya kadar savcılıkla hamilik arasında sıkışıp kalmış hissediyordu kendini. Teypte Smilovv, Trimble'a arkadaşlarından para sızdırmak için tasarladıkları dalavereyi soruyordu. "Şöyle yürüyordu. Birini seçiyor ve onaAlex 'den söz etmeye, onun nasıl serpildiğini anlatmaya başlıyordum. Yeni alet edevatı denemeye can attığı, çok


azdığı filan gibi şeyler söylüyordum. Adamın önüne biraz yem atıyor, Alex 'i hayal etmesini, değişik olasılıkları düşünmesini sağlıyordum. Bu bazen birkaç gün sürüyor, bazen de bir işe yaraması yalnızca birkaç saatimi alıyordu. Anlaşmayı ne zaman yapacağım konusunda bir tür beceriye, bir tür altıncı hisse sahiptim. Fiyatımızı söylüyordum. Biliyor musunuz? O enayiler bir kere bile ücret konusunda pazarlık yapmaya kalkmadılar, " dedi, gülerek. "Zamanı ve yeri belirliyordum. Onlar bana parayı veriyordu; ondan sonra da sıra Alex'in işini yapmasına geliyordu. " "Ne işi? " "Onları... anlayın işte... zor durumda bırakacak bir şeyler. " "Yani cinsel anlamda uyarmak gibi mi? " "Çok güzel ifade ettiniz. Tam böyle zevkten dört köşe uyarıldıklarında ben içeri, dalıyordum ve tüm paralarını istiyordum, yoksa... " "Yoksa?" "Rüştünü ispat etmemiş birine sarkıntılık yapmakla ilgili ya-salardanfılan söz ediyordum. Direnmeye ya da bizi polise gitmekle tehdit etmeye kalkıştığında ise senin sözüne karşı bizim sözümüz, on iki yaşındaki bir bakireye kim inanmaz ki, diyordum. O zaman seslerini kesiyorlardı. O sayede bu işi uzun süre devam ettirebildik. Hiç biri arkadaşlarının önünde aptal yerine düşmek istemiyordu; o yüzden de hiç biri tongaya bastığı itiraf etmedi. " "Üvey kardeşiniz bu işe kendi isteğiyle mi iştirak ediyordu? " "Ne sanıyorsunuz? Onu zorladığımı mı? Her kadın vücudunu göstermekten hoşlanır. Size saygısızlık etmek istemiyorum, Ms. Mundell. Ama bahse girerim ki bunu açıkça söylemese bile Mr. Smilow da benimle aynı fikirdedir. Bütün kadınların içinde teşhircilik vardır. Erkeklerin buna bayıldığını bilirler. Bizi bu şekilde ağlarına düşürmekten büyük zevk alırlar. " "Bu psikolojik analiz için teşekkür ederiz. " Steffı Mundell 'in alaycı ses tonu Bobby 'yi etkilememiş gibiydi. "Kuralları ben koymadım, Ms. Mundell. Ben sadece olanı söylüyorum, siz de bunu biliyorsunuz. " Smilow sorguya kaldığı yerden devam etti. "Enayi bulamadığınız olmadı mı?" "Đşi başka mahallelere de genişlettik. Alex öyle tecrübesiz, öyle masum görünüyordu ki her bir salak kendini ilk sanıyordu. O yüzden bu numaranın yaşlı adamlarla da çalışacağını biliyordum. " "Bana bundan söz et. " "Alex mükemmel bir yemdi. Onları nasıl oltaya getireceğini de iyi biliyordu. Onun uzmanlığı buydu. Masumu ve ürkeği oynuyordu. Genellikle biz erkekler utangaç kadınlara dayanamayız. Bu rolüAlex gibi oynayan birini ise ne ondan önce, ne de daha sonra gördüm. " 407 408 Hammond gömleğinin koluyla alnındaki terleri sildi, sonra da başını duvara dayayarak gözlerini yumdu. Durdurmak için teybin düğmesine basıldığını işitti. "Đyi misin?" Smilow'un bu soruyu kendisine yönelttiğini anlayınca gözlerini açtı. Alex dışında herkes ona bakıyordu. Genç kadın başını öne eğmiş, bakışlarını kucağında kenetlediği ellerine odaklamış-tı. "Tabii. Neden sordun?" "Yüzün çok soluk, Hammond. Neden bir sandalye getirmemize izin vermedin ki?" "Size kendi sandalyemi vereyim, Mr. Cross." Alex ayağa kalktı ve ona doğru bir adım attı. "Hayır," dedi Hammond, kaba bir ifadeyle. "Đyiyim ben." "Đçmek için bir şey ister miydin?" "Sağol, Steffı. Gerçekten iyiyim." Alex hâlâ ayakta duruyor ve hâlâ ona bakıyordu. Genç kadının onun hiç de iyi olmadığını bildiğinden emindi Hammond. Doğruyu söylemek gerekirse hayatı boyunca kendini hiç bu kadar berbat hissetmemişti. "Daha ne kadar kaldı?" diye sordu. "Fazla değil," diye cevap verdi Smilow. "Dr. Ladd?" Alex tekar yerine oturdu ve Smilow yeniden teybi çalıştırdı. Cihazın çıkardığı hafif vızıltı ve Bobby'nin şirin görünme gayretiyle, işlerini nasıl otel lobilerinden ve barlardan ayarladıkları yaşlı zenginlere genişlettiklerini


anlatan sesi dışında odada çıt çıkmıyordu. Temelde Bobby, Alex'in pezevenkliğini yapıyordu. Đşler yolundaydı. "Onları oraya götürdüğümüzde cüzdanlarını aşırıyordum. Bizim mahalledeki çocukların cüzdanlarına göre çok daha kabarıktı bunlar. Çok daha kabarık. " "Đyi bir ikili oluşturduğunuz anlaşılıyor. " "Öyleydik. En iyisi. " Bobby 'nin ses tonunda bir nostalji seziliyordu. "Derken o herif bizi mahvetti. " "Onu öldürmeye kalkmışsın, Bobby. " "Kendimi korumaya çalışıyordum. O orospu çocuğu elinde bıçakla peşimden geldi. " "Onun parasını çalıyordun. O da kendi malını koruyordu. " "Ben de kendimi. Dövüşürken bıçağın yön değiştirip de herifin göbeğine girmesi benim hatam değildi. " "Hakim senin hatan olduğunu düşünmüş. " "O lanet olası hakim beni deliğe tıktı. " "Neyse ki adam ölmemiş. Eğer ölseydi senin için çok daha kötü olurdu. " Hammond hikâyenin geri kalanını Loretta'dan dinlemişti.T-rimble hapse girmişti. Alex'in cezası tecil edilmiş ancak zorunlu olarak danışman gözetiminde kalması ve bir aileye evlatlık olarak verilmesi kararlaştırılmıştı. Đşte o zaman Ladd'lerin yanına yerleştirilmişti. Karı koca onu çok sevmişlerdi. Hayatında ilk kez olarak iyi muamele görmüş, sevgiyi tatmış ve sağlıklı ilişkilerin nasıl yürüyebileceğine birinci elden tanık olmuştu. Onların bakımı ve olumlu etkileriyle serpilip gelişmişti. Onu resmen evlat edinmişler ve kendi soyadlarını vermişlerdi. Bu iş Dr. ve Mrs. Ladd'in sayesinde mi, yoksa Alex-'in içinde bu özellikler olduğu için mi böyle olmuştu, bilinemez ama, neticesinde yaşamında tam yüz seksen derecelik bir dönüş gerçekleşmişti. Bobby Trimble da üvey kardeşinin talihine imrendiğini itiraf ediyordu. "Ben hapse girdim, amaAlex burnu bile kanamadan yakasını sıyırdı. Bu hiç de adil değildi. O heriflere vücudunu teşhir eden ben değildim. " "Tekyaptığı şey bu muydu? Vücudunu mu teşhir ediyordu? " "Haydi canım, siz ne sanıyorsunuz? " diye soruya soruyla cevap verdi Bobby, küçümser bir ses ifadesiyle. "Đlk başlarda evet. Ama ya sonra? Sonrasında düpedüz orospuluğa başladı. Buna bayılıyordu. Bazı kadınlar bu iş için yaratılmıştır. Alex de onlar409 dan biriydi. Zaten o yüzden şu psikoloji işini filan yaparken de onun özlemini çekiyor. " "Ne kastediyorsun, Bobby? " "Pettijohn 'u kastediyorum. Orospuluğu özlemediyse, neden tekrar Pettijohn 'la iş tutmaya kalkışsın ki? " Alex ayağa fırlayıp bağırmaya başladı. "Yalan söylüyor!" 410 yirmi \&oÂuzuncu "Hiç böyle saçma bir şey duymadım," dedi Frank Perkins. Avukat ayağa kalkması için Alex'e işaret yaptı. "Bobby Trimble yalancı, ahlâksız hırsızın teki. Gençliğinde üvey kardeşinden yararlanmış, şimdi de tecavüz suçundan sıyrılmak için onu kullanıyor. Ayrıca tecavüz suçlamasının da adamın ağzından laf almak için senin tarafından uydurulduğunu sanıyorum. Bu tür numaralar sana bile yakışmıyor, Smilow. Müvekkilemi evine götürüyorum." "Lütfen buradan ayrılmayın," dedi Smilow. Perkins öfkelenmişti. "Dr. Ladd'i şimdi suçlayacak mısın?" Smilow soru sorar gibi Steffi'yle Hammond'a baktı. Ama her ikisi de bir şey söylemeyince, "Tartışmamız gereken birkaç konu kaldı," dedi. "Lütfen dışarıda bekleyin." Hammond korkağı oynamayı tercih ederek, Alex avukatının kolunda odadan dışarı çıkarken dönüp bir kez bile bakmadı. Yüzündeki ifade içinde bulundukları tehlikeli durumu daha da vahim hale getirebilirdi. Kesin olan bir şey vardı ki Alex'in karşısındaki fişler giderek yükseliyordu. Bobby'yle eskiden suçortaklığı yap411 mış olmaları, üstelik bu suçun öyle önemsiz bir şey olmaması hiç de iyiye alamet değildi. Bir tıp mucizesi gerçekleşmemiş olsa bıçaklanan adam ölebilirdi.


Uzun yıllar ayrı kaldıktan sonra, Lute Pettijohn öldürülmeden yalnızca birkaç hafta önce ikisi tekrar bir araya gelmişlerdi. Genç Alex kurbanlarını yolmak için Trimble'in olta yemi olmuştu. Şimdi de evinde içi nakit dolu bir kasası vardı. Bütün bunları birleştirdiğinde sonuç hiç de parlak durmuyordu. Hammond'un içtiği ağrı kesici saatler önce etkisini yitirmişti. Zihnini açık tutmak için de yenisini almamıştı. Sıkıntısı aşikar olmalıydı ki Perkins, Alex'i dışarı çıkarır çıkarmaz Steffi ona doğru döndü. "Yıkılacakmış gibi görünüyorsun. Ağrın mı var?" "Dayanabiliyorum." "Sana bir şey getireyim." "Đyiyim." Aslında iyi değildi. Smilow'un, Bobby Trimble'in ifadesine sarılmasından ödü patlıyor, bunun Alex'in aleyhine ne anlama geleceğini iyi biliyordu. Ama sözü dedektife bırakmaktan ve onun bildiklerini özetlemesini dinlemekten başka bir çaresi yoktu. "Nasıl olduğunu anlatayım. Geçen ilkbahar, Bobby Trimble kasabanın birinde bir bar kavgasına karışmış. Sonunda üstte kalmayı becermiş. Pettijohn'un yetenek avcılarından biri arbedeye tanık olmuş ve Trimble'a bir fedaiye ihtiyaç duydukları Speckle Adası işi için önermiş." "Arazilerini satmak istemeyen mal sahiplerinin sıkıştırmak için." "Doğru, Steffi. Pettijohn tüm adayı satın almaya çalışıyordu ama hiç ummadığı bir dirençle karşılaştı. Arsa sahiplerine bu arazi eskiden köle olan dedelerinden kalmıştı. Onlara da eski sahiplerinden devrolmuştu. Nesiller boyu o araziyi işlemişlerdi. Tek bildikleri şey oydu. Atalarından kalan mirastı. Onlar için paradan daha önemliydi.. Đşte Lute'un kavrayamadığı şey de buydu. Her neyse, adalarının iskâna açılmasını istemiyorlardı." I "Belki de Pettijohn adayı iskâna açmayacaktı," diye kendi kanaatini belirtti Steffi. "Herhalde yalnızca adayı ele geçirmek istiyordu. Birkaç yıl içinde arsa fiyatları yükselecek; o da vazgeçip iyi bir kârla satacaktı." Başını Hammond'a çevirdi. "Senin eklemek istediğin bir şey var mı?" "Siz ikiniz gayet güzel anlatıyorsunuz. Şu ana kadar katılmadığım bir şey yok. Trimble gibi bir hamamböceği, yaşamlarını sürdürmek için rahat bırakılmaktan başka bir istekleri olmayan çalışkan insanlara zor kullanmaktan kaçınmamıştır. Herhalde kullandığı taktikler söylediklerinden çok daha kötüydü." "Öyleymiş," dedi Smilow. "Adamlarım evlerin yakıldığından, insanların dövüldüğünden ve buna benzer Ku Klux Klan türü eylemlerden söz ettiler. Bu "eylemleri düzenleyen haydutları Trimble organize ediyormuş." "Tanrım," dedi Hammond, tiksintiyle. Kendi babasının böyle vahşiliklere bulaşmış olmasını aklı almıyordu. Preston, Pettijohn'un yarattığı terörden habersiz olduğunu iddia etmişti. Öğrendiğinde hisselerini satmıştı. Hammond bunun doğru olması için dua ediyordu. Yeniden Bobby Trimble'i kastederek, alaycı bir ifadeyle, "Demek bizim güvenilir karakter tanığımız bu adam, öyle mi?" diye sordu. Steffi bu yorumu duymazlıktan gelerek, "Trimble yanlış bir yol tuttuğunun farkına vardığını ve Pettijohn'un kirli işlerini yapmayı reddettiğini iddia ediyor. Daha kuvvetli ihtimal sıkılmış olması. Adada fazla bir eğlence yok. Striptiz harındaki teşrifatçılık işinden sonra pek heyecan verici gelmemiş olsa gerek." "Lute cimri herifin tekiydi," dedi Smilow. "Trimble'a fazla para vermemiştir. Tabii Speckle'de Bobby'nin şık elbiselerini giyeceği fazla yer de yoktu." Steffi el yazısıyla tuttuğu notlarına atıfta bulundu. "Ada halkının inatçı olduğundan söz etmemiş miydi? Belki de kol bükmekte çok da başarılı olamadı. Pettijohn performansından memnun kalmamış ve onu kovmakla tehdit etmiş olabilir." âli 414 "Her durumda Trimble, yasaları çiğneyen ve tesadüfen bol parası olan bir patronun yanında çalışan mutsuz bir işçiydi." "Bir başka deyişle, haracını alması kaçınılmazdı." "Aynen öyle. Şantaj planı ekonomik açıdan oldukça anlamlıydı," dedi Smilow, alaylı bir gülümsemeyle. "Trimble, Pettijohn'u


Speckle'de olanları açıklamakla tehdit ederek çok daha fazla para kazanabilecekken boş yere eşek gibi çalıştığının farkına vardı." "Pettijohn'un Bobby'ye o insanların canını yakması için emir verdiğine inanıyor musun? Onları dövmesi, yangın çıkarması için. Yoksa Bobby şişiriyor mu?" "Bir kısmının abartı olduğundan eminim," dedi Smilow. "Ama eğer bana Lute'un böyle pis işler yapıp yapamayacağını sorarsan, cevabım evet olur. Đstediğini elde etmek için her yolu denerdi o." "Her ne yaptıysa kötü bir şeyler olmalı çünkü sesini kesmesi için Bobby'ye yüz bin dolar ödemeyi kabul etmiş." Smilow hikâyeye kaldığı yerden devam etti. "Ama Bobby kendisinin 'dünkü çocuk' olmadığını söylüyor. Lute istekleri karşısında çarçabuk teslim olmuş. BQbby de onun alelacele kabul etmesine pek inanamamış. Parayı almak riskli gelmiş. Bobby bile bir tuzağa düşebileceğini akıl edecek kadar zeki biri." "Đşte o zaman sahneye kız kardeşi çıkrriış." "Üvey kardeşi," diye düzeltti Hammond. "Üstelik 'sahneye çıkmamış'." "Peki, Bobby onu arayıp bulmuş ve işe almış." "Bir şans eseri olarak bulmuş onu. Post ve Courier'de resmini görmüş." Hiç şüphesiz Alex, Worldfest'e, her Kasım Charleston'da düzenlenen on günlük film festivaline gönüllü olarak yazıldığı günü lanetle anıyordu. Zararsız bir gazete yazısı ve yanındaki toplu fotoğraf onu intikam meleğinin önüne atmıştı. Teypte Trimble, "Alex 'in resmini gazetede gördüğümde gözlerime inanamadım, " demişti. "Kendi adını değiştirmediğini anlayıncaya kadar isimleri iki kez okudum. Telefon rehberinden adresini buldum, evini gözetledim ve Dr. Ladd'in uzun zamandır haber alamadığım üvey kardeşim olduğundan emin oldum. " "O yazıyı görünceye kadar Dr. Ladd'in Charleston'da yaşadığını bile bilmiyormuş," dedi Hammond. "Yeni kimliğiyle yıllar boyu saklandıktan sonra, onu görmekten pek mutlu olmamıştır." "Ya da öyle söylüyor," dedi Steffi. "Eğer Bobby senin kardeşin olsaydı hayatına yeniden girmesi seni mutlu eder miydi?" "Belki. Eğer geçmişte iyi bir ikili oluşturduysak." "Sen o ikili masalını kıçıma anlat. Kızın cinselliğini düşünülebilecek en pis biçimde kullanmış, Steffi." "Onun masum olduğuna mı inanıyorsun?" "Evet, öyle." "Hammond, o bir fahişeymiş." "On /Â7 yaşındaymış!" "Tamam o zaman, küçük bir fahişeymiş." "Değilmiş." "Para karşılığı insanların cinsel isteklerini yerine getirmiş. Fahişeliğin tanımı bu değil mi?" "Çocuklar." Smilow'un serzenişi ağız dalaşlarına son verdi. Sonra dava dosyasından bir tomar yazılı kâğıt çıkarıp Hammond-'a uzattı. "Büyük jüriye götürmek için ihtiyacın olan her şey burada. Gelecek perşembe toplanıyorlar." "Ne zaman toplandıklarını biliyorum," diye karşılık verdi Hammond. "Bekleyen başka davalarım var. Bu iş bir ay bekleyemez mi? Bir dahaki toplantıya kadar. Aceleye ne gerek var?" "Bunu mu soruyorsun?" dedi Smilow, alaycı bir ifadeyle. "Sana bu davanın önemini hatırlatmama gerek var mı?" "Asıl önemli olan büyük jürinin karşısına çıkmadan önce her şeyi dört dörtlük hale getirdiğimizden emin olmamız." Bir başka gerekçeye sarıldı. "Trimble'la bal börek bir anlaşma yaptın. Basit bir cüzdan hırsızlığı. En fazla bir gece hapis. Herhalde şimdi kı-çıyla gülüyordun" 411 416 "Nereye varmak istiyorsun?" "Lute Pettijohn'uTrimble öldürmüş olabilir; kardeşini de günah keçisi olarak kullanıyor belki..."


Smilow bir an bunu düşündü, sonra başını iki yana salladı. "Bobby'nin cinayet mahallinde olduğuna dair bir delil yok; oysa Alex Ladd, Pettijohn'un odasında görüldü. Daniels ifadesinde tahmini ölüm saatinde onun orada olduğunu söyledi." "Perkins zaman meselesini kolaylıkla çürütebilir. Üstelik silahı da bulamadın." "Eğer silahı bulmuş olsaydık onu bugün resmen suçlardım," dedi Smilow. "Aslında büyük jüriye Charleston'un etrafının suyla çevrili olduğunu söyle. Silahı cumartesi gecesi bir ara bir yere atmış olabilir." "Aynı fikirdeyim," dedi Steffı. "Kıyamete kadar arayıp yine de tabancayı bulamayabiliriz. Aslında ona ihtiyacın yok, Ham-mond," dedi kendinden emin bir şekilde. Hammond elini yüzüne sürttüğünde o sabah traş olmaya vakit bulamadığını fark etti ilk defa. "Jüriye cinayet gerekçesini yutturmam pek kolay olmayacak." "Bu iş çocuk oyuncağı," dedi Steffı. "Elinde geçmişiyle ilgili olarak Trimble'in verdiği ifade olacak." "Sen hayal kuruyorsun, Steffı," dedi Hammond. "O işler bundan yirmi yıl önce olmuş. Ama dün bile olsa Frank asla o konunun duruşmaya getirilmesine izin vermez. Gençlik kayıtlarının davayla bir ilgisi olmadığını söyler; adil davranan herhangi bir yargıç da o kayıtların kabul edilemeyeceğine karar verir. Jüri bu pisliği hiçbir zaman duymaz. Eğer ben bir takım yasal numaralarla kabul edilebilir hale getirsem bile kendim kullanır mıyım? Bundan emin değilim. Ters etki yaratıp aleyhimize bile çalışabilir." Smilow gözlerini kısıp Hammond'a baktı. "Bay Savcı, galiba siz yanlış tarafı temsil ediyorsunuz. Bu davanın önüne her türlü engeli çıkarıyorsunuz, öyle değil mi?" 1 "Ben mahkemede neler olacağını biliyorum, Smilovv. Yalnızca gerçekçi davranıyorum." "Ya da korkak. Belki de Steffi, Mason'a senin cesaretini yitirdiğin uyarısında bulunsa iyi olur." Hammond dilinin ucuna gelen sözleri zorlukla içinde tuttu. Smilow onu bilerek tahrik ediyordu. Öfkelenirse ona tam olarak istediği kozu vermiş olurdu. O yüzden en alçak sesiyle konuştu. "Bir fikrim var. Neden bir mahkumiyet kararı çıkartmak için bütün yasal yollardan vazgeçmiyorsun ki? Dur bakalım, hangi bel altı yöntemlerini kullanabilirsin? Ben biliyorum." Parmaklarını şaklattı. "Aklamaya yönelik delilleri gizleyebilirsin. Evet, bunu yapabilirsin. Üstelik bu ilk de olmaz, öyle değil mi?" Snıilow'un sinek kaydı tıraş ettiği çenesi öfkeden gerildi. "Sen neden söz ediyorsun?" diye sordu Steffı. "Ona sor," dedi Hammond, bakışlarını Smilovv'dan ayırmadan. "Ona Barlovv davasını sor." "Eğer daha önce sopa yememiş olsaydın..." "Bu seni durdurmasın, Smilow." "Arkadaşlar, bu saçmalığa bir son verin," dedi Steffı, sabırsız bir şekilde. "Zaten başımızda yeterince dert var; bir de siz başlamayın." Hammond'a doğru döndü. "Ladd'in gençlik kayıtlarının bizim aleyhimize çalışmasıyla ilgili ne söylüyordun?" Hammond'un gözlerini Smilovv'dan ayırıp Steffı'ye çevirmesi birkaç saniyesini aldı. "Dr. Ladd, Trimble'in söylediklerini dinlerken ondan ne kadar nefret ettiğini görmen için yüzüne bakman yeterliydi. Jüri de onu izleyecek." "Ama belki senin kadar dikkatle izlemez." Eğer vücuduna sıcak bir maşa saplasa herhalde o kadar sert bir tepki vermezdi. "Sen ne halt diyorsun?" "Hiçbir şey." "Bir şey söyledin," diye ısrar etti, öfkeyle. "Yalnızca bir gözlem, Hammond," dedi Steffı, insanı çıldırtan bir sakinlikle. "Bugün gözlerini Dr. Ladd'den alamıyordun." 411 "Kıskandın mı, Steffı?" "Onu mu? Hadi canım sende." "O halde iğneleyici sözlerini kendine sakla." Bu yolda fazla ileri gitmemesi için kendini uyardı, yoksa güvenli bir şekilde geri gelemeyebilirdi.


Bıraktıkları yerden mevzuya geri döndü. "Trimble tam bir çamur. Seni bile kızdırmış ki sen kolay kolay kızmazsın. Verdiği ifade kadın jüri üyelerini iğrendirecek." "Neyi nasıl söyleyeceği konusunda onu çalıştırırız." "Hiç Frank Perkins'i sorgu sırasında gördünüz mü? Trimble'i pohpohlayıp şövenist teorilerinden birini anlatmasını sağlayacak. Trimble kendini fazla beğendiğinden tuzağı fark edemeyecek. Nutuk atmaya başlayacak; bu da bizim sonumuz olacak. Dr. Ladd-'in onun gibi bir herifle iş birliği yaptığını jüriye satmakta bayağı zorlanacağım. Ayrıca her türlü iddiasına varım, Frank mahkemeye bir araba karakter tanığı getirecektir." Steffi bir süre bunu düşündü. "Tamam, sırf fikir yürütmek için diyelim ki kadın kar gibi tertemiz. Peki o zaman, üvey kardeşi şantaj planıyla ortaya çıktığında neden hemen onu yetkililere ihbar etmedi ki?" "Çağrışım," diye cevap verdi Hammond. "Mesleğini ve ismini korumak istedi. Geçmişteki tüm o pisliklerin yeniden gün ışığına çıkmasını arzu etmedi." "Belki, ama yine de blöfünü görebilir ve onu polisleri peşine salmakla tehdit edebilirdi. Veya pes edip de çekip gidinceye kadar dediklerini duymazdan gelebilirdi." "Her nedense Trimble'in duymazdan gelinecek kadar uysal biri olduğunu sanmıyorum. Büyük olasılıkla peşini bırakmaz, onu hastalarına, arkadaşlarına, etrafa rezil edeceğini söyleyerek tehdit ederdi. Bunlar da boş tehdit olmazdı. Đnsanlar genellikle başkaları hakkında en kötü şeylere inanmaya hazırdır. Hastaları ona sorunlarını açıyorlar. Bobby'nin anlattıklarını duyduklarında bu güveni sürdürürler miydi sanıyorsun? Ciddi zarar verebilirdi ve Dr. Ladd de bunu biliyordu. "Mesleki açıdan kendine bir isim yapmış. Akut anksiete rahatsızlıkları konusunda uzmanlaşmış. Đnsanlar tarafından sevilip sayılıyor. Çocukluğundan bu yana Allah bilir kaç kere kafasındaki karmaşaları atmak ve hayatını sil baştan kurmak için uğraş verdikten sonra onu korumak için her şeyi göze alırdı." "Đşte aradığımız kanıt!" diye heyecanla bağırdı Steffi. "Tam üstüne bastın, Hammond. Bobby planını uygulamada yardımcı olmazsa onu teşhir etmekle tehdit etti. Dr. Ladd de ondan kurtulmak için gidip parasını almayı kabul etti. Otel odasında bir şeyler ters gitti ve onun da Pettijohn'u öldürmekten başka çaresi kalmadı." Hammond geç de olsa seçtiği sözcüklerin ne kadar yanlış ol-duğunu fark etmişti. Steffi haklıydı. Kanıtı ortaya çıkarmıştı. "Olabilir," diye mırıldandı. "Lute Pettijohn'un odasına başka ne sebeple gitmiş olabilir ki? Zaten kendisi de bir sebep göstermedi." Sorun da buradaydı işte. Hammond topu istediği kadar çevirebilirdi ama ayakları ne kadar usta olursa olsun dönüp dolaşıp geleceği yer hep aynıydı. Eğer Alex her yönden, tümüyle masumsa neden o öğleden sonra Pettijohn'u görmeye gitmişti ki? Smilovv kapıya doğru yöneldi. "Perkins'e büyük jürinin karşısına gelecek perşembe çıkacağımızı söyleyeceğim." "Neden onu hemen tutuklamıyorsun ki?" diye sordu Steffı. Alex'in bir iki saatliğine bile olsa hapse girmesi düşüncesi Hammond'u hasta ediyordu ama daha fazla itiraz etmenin yersiz olacağını düşünüp ağzını açmadı. Allaha şükür itirazı onun yerine Smilovv yaptı. "Çünkü Perkins faullu oynadığımızı iddia edip hapse göndermeden önce onu suçlamamız için bizi zorlayacaktır. Üstelik birkaç saat içinde kefaletle serbest kalmasını da sağlayacaktır." "Smilow haklı, Steffi," dedi Hammond. Sanki idam cezası affedilmiş bir mahkum gibi hissediyordu kendini. "Suçlanacaksa bu işi büyük jürinin yapmasını tercih ederim." 420 Smilow odasını onlara terk edip dışarı çıktı. Steffı sempatik bir ifadeyle Hammond'a baktı. "Üstesinden gelebilecek gibi misin? Sen kabul etmek istesen de istemesen de durumun parlak görünmüyor. Önümüzdeki birkaç gün içinde ağrılar başlayınca kendini daha kötü hissedeceksin. Ben sorumluluğu seve seve alabilirim."


Görünüşte bu öneri ilgili bir meslektaşın diğerine bir iyilik yapması gibi algılanabilirdi ama Hammond bu jestin tamamen samimi olduğundan emin değildi. Steffı bu davayı istemiş, Hammond alınca da herhalde içerlemişti. Bunun ötesinde yaptığı öneri özenle hazırlanmış bir tuzak da olabilirdi. Bakışlarını Alex'ten alamadığı imasından sonra Hammond gözlerini açık tutmaya başlamıştı. Steffı onun Alex'ten hoşlandığını düşünüyorsa bir atmaca gibi onu izleyecek demekti. Söylediği ve yaptığı her şeyi kuşku süzgecinden geçirecekti. Hele bir de kuşkusunun ötesinde ondan hoşlandığını keşfederse bu hem kendisi hem de Alex için felaket olurdu. O yüzden Steffi'nin şüphesini artıracak bir şey yapmamalıydı. Öte yandan Steffi'nin önerisi tümüyle bir çıkar gözetmeksizin yapılmış olabilir, duyduğu endişe içten olabilirdi. Đlişkilerini sona erdirdiği için ona kızmakta ve üzülmekte yerden göğe kadar haklıydı ama bunun iş ilişkilerini etkilemesine izin vermemişti. Gizli amaçları olan biri varsa o da kendisiydi. Canı sıkkın bir şekilde kızın nazik önerisini geri çevirdi. "Çok sağ ol ama düzelmek için önümde bir hafta var. Gelecek perşembeye kadar normale döneceğime ve tekrar eski canlılığıma kavuşacağıma eminim." "Eğer fikrini değiştirirsen..." Os uzuncu (um 411 Frank Perkins öfkeyle, "Basın dışarıda mı?" diye sordu; buna inanamıyordu. "Bana da öyle söylediler," dedi Smilow, kibarca. "Seni uyarmam gerektiğini düşündüm." "Basına kim sızdırdı?" "Bilmiyorum." Avukat homurdandı. "Eminim bilmiyorsundur." Arkasını döndü ve Alex'in koluna girerek genç kadını asansöre doğru götürdü. Steffı, Smilow'un yanına kadar sokulup, "Perşembeye kadar bekleyemeyeceğim," diye fısıldadı. "Kolay olmayacak." Smilow'un moralsiz ses tonu şaşırtmış olacak ki Steffı dedektifin yüzüne baktı. "Ne o? Hammond'un kötümserliği sana da mı bulaştı? Dedektiflerine puro ısmarladığını sanıyordum." Genç adam, "Hammond'un söylediklerinde haklı olduğu noktalar var," dedi düşünceli bir şekilde. "Đlkin, büyük jüriyi Alex Ladd'in suçlanabilir olduğu konusunda ikna etmesi gerekiyor. Suçlama kararı çıkarsa bu defa jüriye onun kuşkuya yol açmaya422 cak bir şekilde suçlu olduğunu kanıtlaması gerekecek. Elimizdeki delil ikinci dereceden, Steffı. Trimble kendi ifadesini yine kendisi çürütüyor. O yüzden savcıya aslında pek bir şey kalmıyor." "Duruşma başlamadan başka deliller de buluruz." "Eğer başka delil varsa tabii." "Olmak zorunda." "Eğer cinayeti o işlemediyse olmak zorunda değil." Steffı dik dik yüzüne baktıysa da Smilovv fark etmemiş gibi yapıp arkasını döndü. "Yapacak bir sürü işim var." Smilow'un söylediklerinden hayal kırıklığına uğramış olan Steffı koridorda gezinmeye başladı. Az sonra Hammond erkekler tuvaletinden dışarı çıktı. Birlikte asansöre bindiler. "Dışarıda gazeteciler varmış." "Duydum." "Hazır mısın?" diye sordu Steffı, yaralı kolunun omuzuna hafifçe vurarak. Zemin katta, cam kapının arkasında, giriş basamaklarında beklemekte olan gazeteci sürüsünü görebiliyorlardı. "Hazır olup olmamamın bir önemi yok. Bu benim görevim." Sonrasında Steffı, Hammond'un bu işin altından başarıyla kalktığını itiraf etmek durumunda kalacaktı. Yaralarını önemsiz gibi göstermeye çalışsa da gazetecilere, savaşa gitmek üzere yola çıkan yaralı ama gözü pek, cesur bir asker gibi görünmeyi başarmıştı.


Kuzey Charleston'daki adliye binasına dönerlerken arabada fazla konuşmadılar. Adliyeye girdiklerinde Hammond izin isteyip ofisine girdi ve kapıyı arkasından kapadı. Steffı düşüncelere dalmış bir şekilde yürürken karanlık bir köşederkçıkan Monroe Ma-son'un kelimenin tam anlamıyla üstüne çıktı. Adamın kolunda bir smokin asılıydı. "Patron erken kaçıyor," diye takıldı Steffi. Mason kaşlarını çattı. "Eşim bu gece için o can sıkıcı hayır kurumu toplantılarından birine gitme sözü vermiş. Katılan herkesin bir ödül aldığı akşam yemeklerinden biri işte. Zaten burada kimsenin bana ihtiyacı yok ki. Benim yardımım olmadan da gayet iyi iş çıkarıyorsunuz. Dr. Ladd'in üvey kardeşi, Hammond'a eksik kalan halkayı da sağlamış görünüyor, değil mi? Artık cinayet gerekçesini de buldu. Üstelik sağlam bir gerekçe." "Trimble'in ifadesi her şeyi değiştirdi." "Paramı bizim takıma yatırabilirim." "Sağ olun." "Şimdi, bu kadar güzel söz yeter," dedi Mason, keyifle gülümseyerek. "Đçgüdülerin ne diyor, Steffı? Neler bulabildiniz?" Steffı, Smilovv'un endişelerini hatırlayıp, "Daha sağlam delillere ihtiyacımız var," dedi. "Sağlam delillere ihtiyacı olmayan bir savcı tanıyor musun? Suçluyu elinde dumanı tüten tabancayla yakaladığımız pek ender oluyor. Bazen -aslında çoğu zaman- elimizde çok az şey varken ya da hiçbir şey yokken duruşmaya çıkıyoruz. Hammond büyük jüriden suçlama kararı çıkartacaktır. Duruşma sonunda da mahkumiyet kararı. Yetenekleri konusunda en ufak bir endişem yok." Gülümsemek yüz kaslarına acı verse de Steffı yine de gülümsedi. "Benim de yok. Tabii eğer başı dönmemişse." Mason kol saatine baktı. "Yola koyulmam gerek. Şu maymun kıyafetini giymeden önce antrenörümle buluşup hızlı bir idman yapacağım; bir de masaj yaptıracağım. Kokteyl saat beşte. Mrs. Mason geç kalmamam için yemin'verdi." "Đyi eğlenceler." Mason kaşlarını çattı. "Dalga geçiyorsun, değil mi?" "Evet, efendim, dalga geçiyorum." Steffı bir kahkaha atıp patronuna keyifli bir akşam diledi. Mason koridorun sonuna ulaşmıştı ki durup geri döndü. "Steffi?" Steffı'nin arkası dönüktü, o yüzden Mason kızın yüzüne yayılan zafer dolu gülümsemeyi göremedi. Yüzünü çevirmeden önce gülümsemeyi kesti. "Buyurun?" "Az önce ne demek istedin?" 421 "Anlamadım." "Hammond'un başının dönmesiyle ilgiti." "Yaa." Güldü. "Şaka ediyordum. Önemli bir şey yok." Mason geri dönüp yanına kadar geldi. "Đkinci defadır Hammond'un Dr. Ladd'e vurulduğunu ima ediyorsun. Bunun önemsiz olduğu kanısında değilim. Şaka konusu olduğunu da düşünmüyorum." Steffı avurdunu ısırdı. "Eğer onu iyi tanımasaydım..." dedi, duraksayarak. Ardından kesin bir ifadeyle başını iki yana salladı. "Ama tanıyorum. Hepimiz tanıyoruz. Hammond asla tarafsızlığını yitirmez." 42A "Đmkân yok." "Tabii ki yok." "Peki o zaman... iyi akşamlar." Vilayet savcısı bir kez daha arkasını döndü ve koridor boyunca yürümeye başladı. Adam gözden kaybolur kaybolmaz Steffr bir koşu kendi ofisine girdi. Tohumu hafta başında ekmişti. Bugün de suyunu vermişti. "Görelim bakalım zihni ne kadar verimli," dedi kendi kendine. Sonra da masasının başına geçip kendisini bekleyen telefon mesajlarını karıştırmaya başladı. Beklediği mesaj henüz gelmemişti. Öfkeli bir şekilde telefonu çevirdi. "Laboratuvar. Ben Anderson." "Ben Steffı Mundell." "Evet?"


Jim Anderson hastanenin laboratuvarında çalışıyordu ve geçinmesi oldukça zor biriydi. Daha önce bir çok kez çatıştıklarından Steffı adamın bu tutumunu iyi bilirdi. Ondan hızlı ve kesin davranmasını istemişti ama görünüşte Jim'in bunu becermesi imkânsızdı. "Testleri yaptın mı?" "Size bitirir bitirmez telefon edeceğimi söylemiştim." "Daha bitilmedin mi?" "Telefon ettim mi?" Jim özür dilemek ya da bir açıklamada bulunmak nezaketini bile göstermedi. "Çok önemli bir dava için bu testin sonucuna ihtiyacım var," dedi Steffı. "Çok kritik. Belki de sabahleyin bunu yeterince açık anlatamadım." "Yeterince açık anlattınız. Ben de açıkça hastane için çalıştığımı söyledim, emniyet müdürlüğü veya savcılık için değil. Önümde sizinkinden önce yapmam gereken bir sürü başka işim var." "Hiçbir şey bunun kadar acil olamaz." "Sıraya girin, Ms. Mundell. Burada işler böyle." "Bak, DNA testine ihtiyacım yok. Ya da HIV. Şimdilik ekstra bir şey istemiyorum. Yalnızca kan grubu." "Anlıyorum." "Öğrenmek istediğim tek şey o havludaki kanın Smilow'un sana birkaç gün önce gönderdiği çarşaftaki kanla aynı olup olmadığı." "Đlk söylediğinizde de bunu anlamıştım." "Peki o zaman, bu iş ne kadar zor olabilir ki?" dedi, sesini yükselterek. "Tek yapman gereken şey mikroskopla ya da öyle bir şeyle bakmak değil mi?" "Sonucu aldığımda size haber veririm." Anderson telefonu yüzüne kapadı. "Orospu çocuğu," diye tısladı Steffi, kendi ahizesini tüm gücüyle telefona çarparken. Beceriksizlik kadar onu çileden çıkaran başka bir şey yoktu; hele bir de bu beceriksizlik haksız bir küstahlıkla birleşirse. Allah kahretsin! O kan testine ihtiyacı vardı. Đçine bir şeyler doğuyordu ve önsezilerinde yanıldığı pek ender olurdu. Sabah bu fikir aklına geldiği andan bu yana kafasını sürekli meşgul etmiş ve giderek bir saplantıya dönüşmüştü. Đmkânsız gibi görünse de tuhaf bir şekilde Alex Ladd'le Hammond arasında bir şeyler olduğuna inanıyor ve bu "şeyin" seksle ilgili olduğunu düşünüyordu. Ya da en azından duygusallıkla. Bu düşüncesini Smilow'a açmaya cesaret edememişti. Büyük olasılıkla Smilovv saçma bir fikir diye kabul etmeye yanaşmaz, o 421 da en iyisinden aptalın biri, en kötüsünden ise kıskanç bir eski sevgili durumuna düşerdi. Tutup bu teorisini dedektiflerine anlatır; Steffı de onların gözünde maskara olurdu. Kadınların yüksek mevkilere gelmesini kabul etmekte zorlanan dedektif Mike Collins ve diğerleri onu bir daha asla ciddiye almazlardı. Söylediği veya yaptığı her şey alay konusu olur, kaale bile alınmazdı. Bu ise hoş görülemez bir durumdu. Kafalı, belalı bir savcı olarak kazandığı ünü öylesine büyük zorluklarla elde etmişti ki ateş olmayan yerde duman tüttüğünü söyleyerek kadınca bir gülünçlükle bunu tehlikeye atamazdı. Öte yandan Smilow'un, önsezisine inanması da aynı derecede kötüydü. Fikri kaptığı gibi peşinden giderdi. Steffi'nin aksine onun elinde dedektiflik yapacak her türlü kaynak ve insan gücü vardı. Jim Anderson gibi heriflere kıçlarını kaldırmalarını söylediğinde laboratuvar teknisyeni ne kadar yükseğe diye sorardı. Smilow şu kan testinin sonucunu birkaç saniye içinde elde ederdi. Örnekler birbirini tuttuğunda ise Hammond'la şüpheli arasındaki bağı kurmuş olmanın kredisini Smilow alırdı. Ama eğer o haklıysa, bu şerefi ne Smilow'la ne de bir başkasıyla paylaşmak isterdi. Bütün kredi kendinin olmalıydı. Eğer Hammond bir cinayet soruşturmasını engellemekten ötürü itibar kaybedecekse -hukuk mesleğinden bile ihraç edilmesini isterdi aslında- bunu ortaya çıkaracak kişi olmak istiyordu. Tek başına. Artık ikinci kemanlık devri bitecek, Steffi Mundell'e bundan böyle grup projeler verilmeyecekti. Çok teşekkürler. Hammond'un üstünde durduğu kaideden tepe taklak aşağı yuvarlandığını görmek acayip eğlenceli olacaktı. Hele bir de onu tepe taklak düşüren kişi olmak.


Hammond'un bugün Trimble'in ses kaydını dinlerken takındığı tutum kuşkularını güçlendirmişti. Aynı kıskanç bir aşık gibi tepki göstermişti Hammond. Belli ki Alex Ladd'i üvey kardeşinin istismarının bir kurbanı gibi görüyordu. Her fırsatta onu savunmaya çalışmış, masum olduğunu kanıtlayacak bakış açıları bulmak için uğraşmıştı. Başkalarını şüphelinin suçlu olduğuna ikna etme durumunda olan bir savcı için hiç de iyi bir düşünce tarzı değildi bu. Belki de yalnızca genç bir kızın yitirilen masumiyeti için üzüntü duyuyordu. Ya da tüm güvenilirliğini ve saygınlığını elinden kaçıracak olan bir iş kadınına karşı sempati besliyordu. Ama sebebi her neyse, işin içinde bir iş vardı. Kesinlikle. "Bundan eminim," diye fısıldadı Steffı, öfkeyle. Doğuştan gelen son derece keskin bir algılama yeteneğine sahipti. Yalanın kokusunu alır, savcılıkta kimsenin akıl bile edemediği dürtüleri keşfedip bulurdu. Bu yeteneği bugün çok işine yaramıştı. Hammond'la Alex Ladd'i yanyana gördüğünde de içgü-düleri birden canlanmış ve sirenler gürültüyle çalmaya başlamıştı. Ama bu kadar emin olmasının altında yatan tek şey savcılık içgüdüleri değildi. Aynı zamanda kadınlık içgüdülerinin de bunda payı vardı. Đkisinin birbirlerine nasıl baktıklarını gördüğünde işaretler göze batacak derecede belirgin hale gelmişti. Göz göze gelmemeye çalışsalar da birbirlerinin gözlerine baktıklarında aralarındaki sessiz anlaşma neredeyse duyulabilir bir hal alıyordu. Trimble geçmişinin o en sapık ayrıntılarını anlatırken Alex Ladd tam anlamıyla yıkılmıştı. Yaptığı sözlü itirazların tümünü Hammond'a yöneltmişti. Şaşırtıcı ölçüde işine konsantre olma ve odaklanma becerisine sahip biri olarak ünlenen Hammond ise yerinde durmakta zorlanmıştı. Kıpır kıpır kıpırdanmış, ellerini koyacak yer bulamamıştı. Sanki kaşıyamadığı bir sivilcesi varmış gibi davranmıştı. Steffi bu belirtileri iyi tanırdı. Đlişkileri ilk başladığında da Hammond bu şekilde hareket etmişti. Bir iş arkadaşıyla yatıyor olmak onu huzursuz ederdi. Bunun uygunsuz bir şey olduğu düşünüp kaygılanırdı. Steffi de onunla dalga geçer, birlikte insan içine çıktıklarında gerginliğini üstünden atmazsa hali tavrının onları ele vereceğini söylerdi. 42S. Ama onu kıskanmıyorum, dedi Steffı kendi kendine. Onu kıskanmadığım gibi kesinlikle o kadını da kıskanmıyorum. Kesinlikle. Đlk bakışta klasik küçümsenen kadın gibi görülebilirdi. Ama onu bu işin peşine düşmeye zorlayan şey kıskançlık değildi. Kıskançlıktan çok daha büyük bir şeydi. Çok daha önemli. Geleceği buna bağlıydı. Önsezisinde yanıldığı ortaya çıksa bile bir cevap buluncaya kadar eşelemeye devam edecekti. Bir gün, Dr. Ladd hapiste çü-rürken, bir zamanlar kapıldığı bu aptalca fikirden Hammond'a söz edebilirdi. Herhalde buna kahkahalarla gülerlerdi. Ya da belki Hammond Cross'un ününe onanamaz derecede zarar verecek ve vilayet savcısı olma şansını tümüyle yok edecek rezilane bir sır keşfederdi. Hele öyle bir şey olursa, bilin bakalım o koltuğa kim otururdu? Charleston Emniyet Örgütü'nün en iyi dedektifi Lute Petti-john'u Alex Ladd'in öldürdüğünü iddia etmeye hazırdı. Eyalet adına bunu mahkemeye sunmak ve kanıtlamak da Hammond'un göreviydi. Ama eyalet adına yapacağı şey âşık olduğu kadının aleyhine bir durumdu. Üstelik kendisi bu davanın önemli bir tanığıydı. Đşte bunlar suçlamayı çürütmek istemesi için en önemli iki itici gücü oluşturuyordu. Ama çok daha önemli, çok daha güçlü ve acil olan bir başka sebep daha vardı. Alex'in hayatı tehlikedeydi. Basın bir gün önce evinin arandığı haberini bir yerden duymuştu. Dün gece biri hayatına kastetmişti. Bu bir rastlantı olamazdı. O adam Alex'i susturmak için tutulmuş olmalıydı. Đlk teşebbüs başarısızlığa uğradığına göre bir ikincisi kaçınılmazdı. Smilow ve ekibi tüm dikkatlerini Alex'e odaklamışlar, başka uygun bir şüpheli ya da şüpheliler bulma işini ona bırakmışlardı. O da bu amaçla Smilow'un verdiği dava dosyasını kaptığı gibi ofisine hapsolmuştu. Zihinsel olarak davayla olan bağlantısını


koparmakla başladı işe. Kendi kişisel ilgisini bir yana bırakıp yalnızca yasal konulara odaklandı ve olaya sırf bu açıdan yaklaştı. Kim Lute Pettijohn'un ölmesini istemiş olabilirdi? Đş hayatındaki rakipleri mi? Muhakkak. Ama Smilow'un dosyalarına göre sorgulanan herkesin sağlam görgü tanıkları vardı. Kendi babasının bile. Pres^on'un bahanesinin doğruluğunu Hammond kendisi kontrol etmişti. Davee mi? Hiç kuşkusuz. Ama onu öldürdüyse bunu gizlemeyeceğinden emindi. Bunu bir başarı olarak görürdü, çünkü onun tarzı böyleydi. Konsantre olabilme ve sezgi yeteneklerine güvenerek dava dosyasının içindeki tüm verileri bir düzene sokup beynine kazıdı. Bu malumata, kendisinin bilgi sahibi olduğu ama Smilow'un bilmediği olguları da ekledi: 1. Cinayetten az önce Hammond'un kendisi Lute Pettijohn'la beraber olmuştu. 2. Davee'nin ona verdiği el yazısı not Lute'un Cumartesi öğleden sonrası için programına aldığı tek ziyaretçinin Hammond olmadığını gösteriyordu. 3. Lute Pettijohn hakkında Vilayet Savcılığı tarafından gizli bir soruşturma yürütülüyordu. Bu olguların hiçbiri tek başına bir anlam taşımıyordu. Ama bir araya geldiklerinde bir savcı olarak merakını uyandırdılar ve onu sorular sormaya yönelttiler... Üstelik Alex'in masum olduğunu kanıtlamak amacıyla da değil. Onunla aralarında duygusal bir bağ olmasa da masum bir insanı yanlışlıkla mahkûm ettirmeyi asla istemezdi. Asıl şüpheli kim olursa olsun bu sorular araştırmanın sürdürülmesini gerektiriyordu. Zihninde kimsenin bilmediği bu olguları da tutarak cinayetle ilgili yaptığı tüm konuşmaları bir kez daha hatırladı. Smilovv'la, Steffi'yle, babasıyla, Monroe Mason'la, Loretta'yla. Alex'i denk430 lemden çıkardı ve sanki o hiç var olmamış gibi, sanki olay esrarını koruyormuş gibi düşünmeye başladı. Bu ona her soruyu, her beyanı, öylesine söylenmiş her sözü başka bir açıdan görme imkânı sağladı. Tuhaf bir şekilde kendi ettiği laflardan biri takıldı aklına ve tembel tembel akıp giden düşüncelerden bir anda çekip çıkardı onu. "Her evde bulunan tabancadan çıkan her evde bulunan kurşunlar. Yalnızca bu şehirde bile yüzlerce bu 38 'lik tabancadan vardır. Hatta senin kanıt deponda bile, Smilow. " Birdenbire içinin enerjiyle ve son birkaç gün içindeki mantık dışı davranışlarını haklı çıkaracak ateşli bir kararlılıkla dolduğunu hissetti. Her şey -kariyeri, yaşamı, kendi zihin sağlığı- Alex'i temize çıkarmasına ve kendisinin haklı olduğunu kanıtlamasına bağlıydı. Masasındaki saate bir göz attı. Eğer elini çabuk tutarsa bu öğleden sonra kendi araştırmasına başlayacak zamanı bulabilirdi. Alelacele dosyayı toplayıp çantasına tıkdığı gibi odasından dışarı fırladı. Binanın ana girişinden çıkıp da yüksek fırın sıcaklığına adımını attığı sırada kendi ismini işitti. "Hammond." Yalnızca tek bir kişinin sesi böylesine emredici olabilirdi. Hammond arkasını dönmeden içinden homurdandı. "Merhaba, Baba." "Odana dönüp biraz konuşabilir miyiz?" "Gördüğün gibi dışarı çıkıyorum ve mesai saati bitmeden önce şehre ulaşmak için acelem var. Pettijohn davası perşembe günü büyük jürinin karşısına çıkacak." "Ben de seninle bu konuyu konuşmak istiyordum zaten." Preston Cross hiçbir zaman 'hayır'dan anlamazdı. Hammond-"u kolundan tutup binanın düz cephesinin dibindeki ufacık bir gölgenin altına götürdü. "Koluna ne oldu?" "Şimdi anlatacak kadar zamanım yok," dedi Hammond, sabırsız bir şekilde. "Bekleyemeyecek kadar acil olan ne?" "Monroe Mason az önce spora giderken yoldan cep telefonundan aradı beni. Oldukça endişeli bir hali vardı." "Sorun ne?" "Eğer Monroe'nun tahmini doğruysa bunun sonuçlarını düşünmek bile istemiyorum." "Hangi tahmini?" "Seninle şu Dr. Ladd arasında uygunsuz bir ilişki olduğunu düşünüyor."


Şu Dr. Ladd. Babası biri hakkında küçümseyici bir şeyler söylerken isimlerinin önüne hep o sıfatı koyardı. Kişiliksizleştirme o insan hakkındaki kanaatinin ne denli kötü olduğunu ince bir şekilde ifade etme yoluydu. Hammond kaçamak bir ifadeyle, "Biliyor musun?" dedi, "Monroe Mason'un her defasında benden bir şikâyeti olduğunda seni arıyor olması giderek kanıma dokunmaya başlıyor. Neden gelip doğrudan benimle konuşmuyor ki?" "Çünkü onunla eski dostuz. Eğer oğlumun geleceğini tehlikeye attığını görüyorsa gelip beni uyaracak kadar bana saygı göstermesi normal. Benim müdahale edeceğimi umduğundan eminim." "Sen de bundan fazlasıyla mutlu oluyorsundur." "Bu konuda yerden göğe kadar haklısın!" Babasının yüzü saç diplerine kadar kıpkırmızı olmuştu. Dudaklarının kenarından salya akıyordu. Kontrolünü ender olarak kaybeder, her ne şekilde olursa olsun duygusal bir feveranı kadınlara ve çocuklara özgü bir zayıflık olarak nitelerdi. Pantolonunun arka cebinden Đrlanda keteninden yapılmış kare biçiminde, düzgün bir mendil çıkarttı ve ter basan alnını kuruladı. Ardından daha sakin bir sesle, "Monroe'nun düşüncesinin tamamen yersiz olduğu konusunda ikna et beni." "Bu fikre nereden kapılmış?" "Öncelikle, senin davaya gayet laubali bir şekilde yaklaşmandan." "Bence uygun bir sözcük seçmemiş. Bu iş için kıçımı yırtıyorum. Tamam, biraz ihtiyatlı davrandım..." m il ¦ âli âli "Hatalı bir şekilde." "Bu senin fikrin." "Görünüşe bakılırsa aynı zamanda Mason'un da fikri." "O zaman kıçıma tekmeyi yapıştırmak onun işi, senin değil." "Đşin başından beri ayak sürüyormuşsun. Patronun ve ben bunun sebebini öğrenmek istiyoruz. O kadın mı seni böyle ürkek hale getirdi? Ona karşı bir şeyler mi hissetmeye başladın?" Hammond gözlerini babasının gözlerine dikti, fakat inatla bir şey söylemedi. Preston Cross'un yüz hatları öfkeden sertleşti. "Tanrı aşkına, Hammond. Buna inanamıyorum. Aklını mı kaçırdın?" "Hayır." "Bir kadın uğruna mı bütün hayallerinden vazgeçiyorsun?" "Kendi hayallerini mi kastediyorsun?" "Buraya kadar geldikten sonra nasıl bu şekilde davranabilirsin?" "Davranmak mı?" Hammond alaycı bir kahkaha attı. "Senin hiç sıkılman yok mu? Bana davranış dersi veriyorsun. Senin davranışlarına ne demeli, Peder Bey? Benim önüme'ne tür bir ahlâk ölçüsünü örnek olarak koydun ki? Belki ben de senin ölçülerini almışımdır. Ama herhalde insanların evlerini yakmayı kabullenemezdim." Babasının çabuk çabuk gözlerini kırpıştırmasından bam teline t bastığını anladı Hammond. "Sen Klan'dan mısın?" "Hayır! Kesinlikle hayır." "Ama olan bitenleri biliyordun, değil mi? Speckle Adası'nda neler döndüğünden haberin vardı. Dahası, onay bile verdin." "Ben çıktım o işten." "Tam olarak değil. Lute çıktı. Kendini öldürttü, o yüzden de paçayı kurtardı. Ama sen hâlâ tehlikedesin. Çok dikkatsiz davranıyorsun, baba. Đsmin tüm belgelerde yer alıyor." "Speckle Adası'nda olup bitenleri tazmin ettim." Ah, işte yine o meşhur aparküt. Hammond her zamanki gibi yumruğun yaklaştığını fark etmemişti. "Dün Speckle Adası'na gittim," dedi Preston, sakin bir ifadeyle. "Lute'un uyguladığı o korkunç terörün kurbanlarıyla buluştum, neler yaptığını öğrendiğimde nasıl yerin dibine geçtiğimi anlattım onlara, hemencecik ortaklıktan ayrıldığımı söyledim. Mallarına mülklerine yapılan zararı karşılamak için her aileye bin dolar verdim, kalpten özürlerimi ilettim, kiliselerine yüklü


bir bağış yaptım. Ayrıca okulları için bir burs fonu oluşturdum." Durdu ve sempatik bir ifadeyle gülümsedi. "Şimdi bu insanca davranışın ışığında gerçekten bana karşı bir suçlama yapılabileceğine inanıyor musun? Đstersen dene oğlum, dene de nasıl çuvalladığını gör." Hammond başının döndüğünü ve midesinin bulandığını hissetti ama buna sebep havanın sıcaklığı ya da vücudundaki yaralar değildi. "Onları satın aldın." Yine o neşeli gülümseme. "Kara parayla." Hammond hayatı boyunca birini bu kadar yumruklamayı istediğini hatırlamıyordu. Kan revan içinde kalıncaya kadar, onları bundan böyle insanları küçümseyen o sırıtış için kullanamasın diye yumruğuyla babasının dudaklarını ezip parçalamak istiyordu. Đçindeki tepkiye gem vurarak sesini alçalttı ve yüzünü babasınmkine yaklaştırdı. "Kendine fazla güvenme, Peder Bey. Bu işi örtbas etmek sana kara parandan çok daha fazlasına mal olacak. Henüz kendini ökseden kurtaramadın. Sen namussuz orospu çocuğunun tekisin. Namussuzluğun tanımı senin için yapılmış. Onun için de bana davranış dersleri vermeye kalkma. Bir daha asla." Bunları söyledikten sonra arkasını döndü ve otoparka doğru yöneldi. Preston sol kolundan tuttuğu gibi onu sertçe geri çevirdi. "Biliyor musun? Đnşallah o kızla olan ilişkin ortaya çıkar. Đnşallah birisi, onun bacakları arasındayken resmini çekmiştir. Đnşallah gazetelere basar, televizyonda gösterirler. Başına bu belayı açtığın için çok mutluyum. Seni zaten bu paklar, iki yüzlü, küçük adam. 411 Sen ve o kendini beğenmiş, iyilik kumkuması, izci kılıklı davranışların yıllardır midemi bulandırdınız," dedi, küçümser bir ifadeyle. Sonra da işaret parmağıyla sert bir şekilde Hammond'un göğsüne vurdu. "Sen de herkes kadar namussuzsun. Tek farkla ki, şu ana kadar sınanmamıştın. Peki seni o düz ve dar yoldan çıkaran şey açgözlülük mü oldu? Hayır. Đktidar hırsı mı? Hayır." Kıs kıs güldü. "Bir bacak arası uğruna yoldan çıktın sen. Bana kalırsa esas utanılacak şey de bu. Hiç olmazsa elde edilmesi çok daha zor olan bir şey uğruna namussuzluk yapabilirdin." Đki erkek birbirlerinin yüzüne baktılar. Aralarındaki düşmanlık yıllardır kalın kin tabakaları altında kaynaya kaynaya sonunda fokurdamaya, yüzeyine kabarcıklar çıkarmaya başlamıştı. Ham-mond ne söylerse söylesin babasının o sağlam iradesini kırama-yacağını biliyordu. Sonra birdenbire bunu hiç de önemsemediğini fark etti. Sevmediği bir adama karşı kendini ve Alex'i savunmasının ne anlamı vardı ki? Preston'un nasıl biri olduğunu biliyor ve onu sevmiyordu. Babasının onun hakkındaki ya da başka konulardaki düşüncelerinin artık bir önemi yoktu çünkü o düşünceler onura, haysiyete dayanmıyordu. Hammond arkasını döndü ve yürüyüp gitti. Smilovv, Charles Towne Plaza'da ayakkabı boyacılarından biri boşalsın diye yarım saat kadar beklemek zorunda kaldı. "Boyası hâlâ iyi, Mr. Smilovv." "O halde yalnızca cilala, Smitty." Yaşlı adam Atlanta Braves'in ani çöküşünden söz etmeye başladı. Smilow sözünü kesti. "Smitty, Mr. Pettijohn'un öldürüldüğü gün bu kadını otelde gördün mü?" Adama Alex Ladd'in gazetenin öğleden sonraki baskısında çıkan fotoğrafını gösterdi. Yüz hatları daha iyi ortaya çıksın diye resmi büyüttiirmüştü. "Evet, efendim, gördüm. Az önce televizyonda da gördüm. Hepiniz Mr. Pettijohn'u onun öldürdüğünü mü düşünüyorsunuz?" "Büyük jürinin gelecek hafta onu suçlayıp suçlamayacak olması elimizdeki kanıtların sağlamlığına bağlı. Onu gördüğünde yanında biri var mıydı?" "Hayır, efendim." "Peki bu adamı hiç gördün mü?" Bu sefer de Bobby Trimble'in poliste çekilmiş resmini gösterdi. "Yalnızca televizyonda gördüm. Hikâyesini ve buna benzer bir resmini." "Otelde görmedin mi?" "Hayır, efendim." "Emin misin?" "Beni tanırsınız, Mr. Smilow. Bir gördüğüm yüzü bir daha unutmam."


Dedektif fotoğrafı göğüs cebine koyarken dalgın bir ifadeyle başını salladı. "Onu gördüğünde Dr. Ladd'in öfkeli ya da endişeli bir hali var mıydı?" "Özellikle hayır; ama o kadar uzun süre incelemedim. Đçeri girer girmez dikkatimi çekmişti çünkü saçları çok güzeldi, anlıyor musunuz? Đhtiyarlasam da hâlâ güzel kızlara bakmayı severim." "Buraya güzel kızlar çok geliyordur." Adam, "Çirkinler de çok geliyor," dedi, gülerek. "Her neyse, o kız yalnız başınaydı ve aklı kendi işindeydi. Lobiden geçip doğru asansöre gitti. Kısa bir süre sonra da geri döndü. Şu karşıdaki bara girdi. Az sonra onu yine asansörlere doğru giderken gördüm." "Dur, bir dakika." Smilow ayakkabılarını cilalamakta olan adama doğru eğildi. "Đki kere mi yukarı çıktığını söylüyorsun?" "Sanırım." "Đlk seferinde yukarıda ne kadar kaldı?" "Belki beş dakika." "Ya ikinci çıkışında?" 411 4M "Bilemeyeceğim. Aşağı indiğini görmedim." Smilow'un pabuçlarını son bir kez fırçaladı. Dedektif ayağa kalktı ve Smitty'nin ceketini de fırçalaması için kollarını iki yana açtı. "Smitty, benim o gün ayakkabılarımı boyattığımı kimseye söyledin mi?" "Kimse bilmiyor, Mr. Smilow." "Bu aramızda kalsın, tamam mı?" Yüzünü adama dönüp yüklüce bir bahşiş verdi. "Tabii ki, Mr. Smilow. Tabii ki. O konuda üzgünüm." "Hangi konuda?" "O hanım konusunda. Onun aşağı indiğini görmediğim için üzgünüm." "Eminim, çok meşguldün." Boyacı gülümsedi. "Evet, efendim. Geçen cumartesi burası Merkez Garı gibiydi. Sürekli birileri gelip gitti." Başını kaşıdı. "Tuhaf, değil mi? Aynı gün hepinizin burada olması." "Hepimiz mi?" "Siz, doktor hanım, savcı yardımcısı." Smilow'un beyni az önce harekete geçmiş çelik bir kapan gibi çalışmaya başladı. "Savcı yardımcısı mı?" "Savcılıktan olan. Hani televizyona çıkmıştı." U/uz Ujırinci Ujölüzn 431 Hammond, koridorda Harvey Knuckle'ın işten çıkmasını bekliyordu. Bilgisayar kurdu saat tam beşte odasından çıktı, kapısını özenle kilitledi, arkasını döndü ve Hammond'la burun buruna geldi. "Selam, Harvey." "Mr. Cross!" diye bağırdı Harvey, oda kapısına doğru gerileyerek. "Burada ne işiniz var?" "Bildiğini sanıyorum." Knuckle'in Adem elması sıska boynunda önce yukarı kalktı, sonra tekrar aşağı indi. Duyulur bir şekilde yutkundu adam. "Özür dilerim, ama en ufak bir fikrim yok." "Loretta Boothe'a yalan söyledin," dedi Hammond, boş atıp dolu tutmaya çalışarak. "Öyle değil mi?" Harvey suçluluk duygusundan kaynaklanan sinirliliğini alınganlık göstererek gizlemeye çalıştı. "Neden söz ettiğinizi bilmiyorum." "Bilgisayar hırsızlığından beş, on yıldan söz ediyorum, Harvey." "Ha?" "Hiç zorlanmadan senin hakkında bir sürü suçlama yapabilirim. Tabii şu anda benimle işbirliği yapmazsan. Dr. Alex Ladd'le ilgili bilgi toplamanı kim istedi senden?" "Pardon?" Hammond adeta bakışlarıyla adamı arkasındaki oda kapısına çiviledi. "Tamam. Peki. Git kendine iyi bir avukat bul." Arkasını döndü. "Loretta istedi," dedi Harvey, aceleyle. Hammond geri döndü. "Başka kim?"


"Hiç kimse." "Harvey?" 4M "Hiçkimsel" "Peki." Harvey rahatlamış bir şekilde diliyle dudaklarını ıslattı ama Hammond'un sorusunu duyduğunda yüzündeki soluk gülümseme bir anda kayboldu. "Ya Pettijohn?" "Bilmiyorum..." "Bana öğrenmek istediklerimi söyle, Harvey." "Size hep yardım etmek isterim, Mr. Cross, bunu bilirsiniz. Ama bu defa neden söz ettiğinizi bilmiyorum." "Kayıtlar, Harvey," dedi Hammond. Sabrı giderek tükeniyordu. "Kim senden Pettijohn'un kayıtlarını araştırmanı istedi? Satış belgeleri. Tapular. Ortaklık senetleri, bunun gibi şeyler." "Siz istediniz," diye ciyakladı Harvey. "Ben yasal yollardan istedim. Başka kimin Pettijohn'un işleriyle ilgilendiğini öğrenmek istiyorum. Kim senden gizlice onun kayıtlarına girmeni istedi?" "Bunu nereden ..." Hammond bir adım daha yaklaştı ve sesini alçalttı. "Her kimse bilgi almak için sana gelmiş olmalı. O yüzden de bir şey bilmiyor gibi yaparak zaman kazanmaya çalışıp o sahte, masum yüz ifadenle beni kandınnaya kalkışma; yoksa öfkelenebilirim. Senin gibi birine hapis zor gelir, biliyor musun?" Yaptığı tehdidin iyice anlaşılması için bir süre durdu. "Şimdi söyle bakalım, kimdi o?" "Đ-iki farklı kişi. Tabii, farklı zamanlarda." "Yeni mi?" Harvey başını öyle hızlı salladı ki dişleri birbirine çarptı. "Son birkaç ay içinde ya da öyle bir şey işte." "Kimdi o iki kişi?" "De-dedektifSmilow." Hammond'un yüz ifadesinde hiç bir değişiklik olmamıştı. "Diğeri kimdi?" "Bilmeniz gerekir, Mr. Cross. Kadın sizin adınıza sorduğunu söylemişti." Eski bir haber tiryakisi olan Loretta Boothe bir kanaldan diğe-rine geçerek akşam haberlerini izliyor, Alex Ladd'le ilgili farklı kanallarda anlatılan hikâyeleri birbiriyle karşılaştırıyordu. Hammond'u televizyon kameraları karşısında kolu askıda, berbat bir halde görmek onu üzmüştü. Nasıl yaralanmıştı acaba? Ne zaman olmuştu? Oysa daha dün gece görmüştü onu. Haberlerin bitip de Çarkıfeleksin başladığı sırada kızı Bev işe gitmek üzere giyinmiş olarak oturma odasından çıktı. "Öğlen yemeği için makarna pişirmiştim, anne. Daha dolapta duruyor. Akşam onu yiyebilirsin. Yanına salata da yap." "Sağ ol, tatlım. Daha acıkmadım. Belki sonra yerim." Bev sokak kapısında bir an tereddüt geçirdi. "Đyi misin?" Loretta kızının bakışlarındaki ihtiyatlı endişeyi fark etti. Aralarındaki uyum daha henüz geçiciydi. Her ikisi de bu kez umarsızca işlerin iyi gitmesini istiyordu. Her ikisi de iyi gitmemesinden korkuyordu. O kadar çok sözler verilip sonra da tutulmamıştı ki Loretta'nın son tövbelerine ikisi de güvenemiyordu. Her şey onun içkiye yeniden başlamamasına bağlıydı. Yapması gereken tek şey buydu. Ama bu kolay değildi. "Đyiyim." Güven verici bir şekilde gülümsedi. "Üzerinde çalıştığım şu davayı hatırlıyor musun? Gelecek hafta büyük jüriye çıkaracaklar." 440 "Senin sağladığın bilgi üzerine mi?" "Kısmen." "Vay canına. Bu harika, anne. Hâlâ eskisi kadar hünerlisin." Bev'in iltifatı hoşuna gitmişti. "Sağ ol. Ama sanırım bu yeniden işsiz kaldığım anlamına geliyor." "Bu başarıdan sonra eminim yeni işler alırsın." Bev kapıyı açtı. "Sana iyi akşamlar. Sabaha görüşürüz." Bev çıktıktan'sonra Loretta yapacak daha iyi bir işi olmadıkından Çarkıfelek"i seyretmeye devam etti. Apartman dairesi bu gece gözüne çok daha kasvetli görünüyordu, oysa odalar dünden ya da bir önceki günden daha küçük değildi. Duyduğu huzursuzluk çevresinden kaynaklanmıyor, içinden geliyordu.


Dışarı çıkmayı düşündü, ama bu riskliydi. Arkadaşlarının hepsi ayyaştı çünkü. Bildiği yerlerin tümünde insan şeytana uyup bir kadeh bir şey içebilirdi. Hatta içkiye yeniden başlayabilir ve Ham-mond'un onu Pettijohn cinayetini araştırmak için tuttuğu günün bir öncesine geri dönebilirdi. Đçinden bu işin bitmemesini istiyordu. Yalnızca parası için değil. Her ne kadar Bev ikisini de geçindirecek kadar bir maaş alıyorsa da Loretta'nın kendisi de evin bütçesine katkıda bulunmayı arzu ediyordu. Bu, kendine saygısı açısından iyi olurdu; üstelik kendi parasını kazanmanın verdiği bağımsızlığa ihtiyacı vardı. Hem çalıştığı sürece susuzluğunu fark etmeyecekti. Aylaklık, uzak durması gereken büyük bir tehlikeydi. Yapacak işe yarar bir şey bulamamak sahip olamadığı şeyleri elde etmek için yanıp tutuşmasına neden oluyordu. Boş zaman bulduğunda, hayatının ne denli önemsiz olduğunu, ölümüne içki içmenin aslında hiç bir öneminin olmadığını, işleri kendisi ve çevresindekiler için nasıl kolaylaştıracağını düşünmeye başlıyordu. Çok tehlikeli bir düşünce akışıydı bu. Aslında düşünürse Hammond ona artık hizmetine ihtiyacı ol-j madiğini net olarak söylememişti. Dr. Alex Ladd'le ilgili haberi 1 verdiğinde Hammond sanki poposu tutuşmuş gibi bardan dışarı fırlamıştı. O sırada canı sıkılmış gibi gözükse de ona verdiği bilgiyi kullanmadan edememişti. Şimdi de bunun karşılığını alıyor olmalıydı, çünkü cinayet davasını büyük jürinin önüne götürmeye hazırlanıyordu. Bugün gidip Harvey Knuckle'i görmesi muhtemelen lüzumsuz olmuştu. Harvey'nin bu sabah ona yalan söylediği gibi bir hisse kapıldığını anlattığında Hammond acelesi var gibi yapmış ve ilgilenmemişti. Canı cehenneme! T.aş,atıp da kolu yorulmamıştı ki. Vücudundaki onca yara bereye rağmen Emniyet Müdürlüğünün merdivenlerinde televizyoncularla konuşurken Hammond'un sesi güçlü ve ikna edici çıkmıştı. Bobby Trimble'in ortaya çıkmasının davanın dönüm noktası olduğunu anlatmıştı. "Verdiği ifadeye dayanarak Dr. Ladd için suçlama kararı çıkacağına inanıyorum." Diğer taraftan, Loretta'nın yalnızca ismen bildiği, Dr. Ladd'in avukatı basına yaptığı açıklamada, bunun Charleston Emniyeti'-nin ve Savcı Başyardımcısı Cross'un bugüne kadar yaptıkları en vahim hata olduğunu iddia etmişti. Tüm gerçekler ortaya çıktığında Dr. Ladd'in aklanacağından ve sözde yetkililerin ondan halkın huzurunda özür dileyeceklerinden emin olduğunu söylemişti. Daha şimdiden hakaret davası açmaya hazırlanıyordu. Loretta duyar duymaz avukat lisanını tanımıştı, ama Frank Perkins özellikle ateşli konuşuyordu. Ya gerçekten mükemmel bir hatipti ya da müvekkilesinin suçsuzluğuna sahiden inanıyordu. Belki de Hammond yanlış bir şüpheli bulmuştu. Eğer öyleyse, kariyerinin en önemli davasında kendini aptalın biri durumuna düşürecek demekti. Alex Ladd'in cinayet saatinde başka yerde olduğuna ilişkin kanıtlanamamış ifadesinden şöyle bir söz etmiş fakat ayrıntıya girmemişti. Bir şey vardı... Neydi? "Küçük Bo'nun Seks Şovu," dedi Loretta, mekanik bir şekilde. Çarkıfelek'teki bulmacayı daha k, n ve v harfleri çıkmadan çözmeyi başarmıştı. 441 442 Beaufort'un dış mahallelerindeki panayır. Đşte bu. Ayağa fırladığı gibi mutfağa koştu. Bev yeniden kazanım için özenle paketleyip yollamadan önce gazeteleri mutfakta saklardı. Neyse ki toplama günü yarındı; o yüzden bir haftalık gazete duruyordu. Loretta cumartesi günkü gazeteyi buluncaya kadar yığını karıştırdı. Eğlence bölümünü açtı ve aradığını bulmak için hızla sayfaları çevirmeye başladı. Çeyrek sayfalık ilanda panayırın zamanı, yeri, oraya nasıl gidileceğine dair bilgi, giriş ücretleri, eğlenceler, her şey vardı. Hatta... "Ağustos ayı boyunca her perşembe, cuma ve cumartesi akşamı," diye yüksek sesle okudu Loretta. Birkaç dakika sonra arabasına binmiş şehir dışına, Beaufort'a doğru yola koyulmuştu bile. Aslında oraya gittiğinde ne yapacağını da bilmiyordu. Herhalde


ayakları nereye götürürse oraya gidecekti. Ama şans eseri ya da büyük bir mucize eseri Alex Ladd-'in iddiasını çürütecek bir şey bulabilirse Hammond sonsuza kadar ona minnettar kalırdı. Ya da psikologun iddiası doğru çıkarsa en azından önceden uyarılmış olur, mahkemede tatsız bir sürprizle karşı karşıya kalmazdı. Her durumda ona borçlu olurdu. Tam fırsat. Loretta'ya resmen söylemediği sürece iş anlaşmaları hâlâ geçerli sayılırdı. Eğer bir şey bulabilirse Hammond sonsuza kadar ona minnettar kalır ve onsuz ne yapacağını düşünmeye başlardı. Hatta belki ona Vilayet Savcılığı'nda bir iş verilmesini bile önerirdi. Hiç bir şey olmasa bile, insiyatifı eline alıp da okyanus dolusu alkolün bile körleştiremediği jilet keskinliğindeki içgüdülerini kullandığı için onu takdir ederdi. Kim bilir onunla ne kadar gurur duyardı! "Çavuş Basset?" Üniformalı memur okumakta olduğu gazetenin yanından ba-"1 şını eğHi. Masasının öbür tarafında Hammond'un durduğunu görünce birden ayağa fırladı. "Merhaba. Đşte istediğiniz çıktı burada," Charleston Emniyeti'nin kanıt deposu Çavuş Glenn Basset'in çöplüğüydü. Kısa boylu, tombul, fazla dikkat çekmemeye çalışan biriydi Çavuş Basset. Kalın bıyığı saçsız başını dengeliyordu adeta. Kavgacı bir yapısı olmadığından iyi bir devriye olamamış ama şu anda yapmakta olduğu masa başı işine çok uygun düşmüştü. Kibar, nazik, herkesle dost olan, kimseye düşmanlık beslemeyen, yaptığı işten asla şikâyet etmeyen, rütbesinden memnun bir insandı. Hammond önceden arayıp ne istediğini söylemiş, Çavuş Basset de bunu büyük bir memnuniyetle yerine getirmişti. "Bana yeterince zaman vermediniz ama geçen ayın kayıtlarını çıkartıp bir kopyasını almak çok vakit gerektirmedi. Daha da eskiye gidebilirdim..." "Şimdilik gerek yok." Hammond tanıdık bir isim bulurum umuduyla kâğıdı gözleriyle taradı. Ama bulamadı. "Bir dakikan var mı, Çavuş?" Hammond'un onunla özel konuşmak istediğini fark eden Çavuş, yandaki masada çalışmakta olan memura döndü. "Diane, bir dakika işlere göz kulak olur musun?" Kız gözlerini bilgisayar ekranından ayırmadan, "Keyfine bak," dedi. Đri yarı çavuş Hammond'u personelin molalarda kullandığı küçük bir odaya götürdü. Kahve ikram etmek istediyse de Hammond her tarafı is içinde kalmış demlikteki yapış yapış kahveyi görünce teşekkür edip almadı. "Bu çok nazik bir konu, Çavuş Basset," diye başladı söze. "Bunu sormak zorunda kaldığım için üzgünüm." Çavuş soru soran gözlerle Hammond'a baktı. "Neyi sormak zorunda kaldığınız için?" "Bir görevlinin sizin bilginiz olmadan depodan bir silahı... eee... ödünç alması olasılığı -yani olasılığı değil de, imkânı diyelim-olabilir mi acaba?" 443 "Hayır, efendim." "Mümkün değil mi?" "Çok sıkı kayıt tutarım, efendim." "Evet, anlıyorum," dedi Hammond. Sonra bilgisayar çıktısına bir kez daha hızla göz attı. Basset giderek sinirleniyordu. "Bunu niçin sordunuz?" "Yalnızca bir fikir," dedi Hammond. Canı sıkılmış gibiydi. "Lute Pettijohn'u vuran silahı bulamadım." "Sırtından 38'lik iki mermiyle vurulmuştu, değil mi?" "Doğru." "Burada 38'lik mermi atan yüzlerce tabanca var." "Sorunumu anlıyorsun." "Mr. Cross, ben işimi çok sıkı tutarım ve bundan gurur duyarım. Sicilim..." "Mükemmeldir. Bunu biliyorum, Çavuş. Senin yardakçılık yaptığını ima etmiyorum. Dediğim gibi, çok nazik bir konu olduğundan sormak bile istemedim. Tek merak ettiğim şey bir görevlinin bir silahı dışarı çıkarmak için bir bahane uydurup uyduramayacağıydı."


Basset düşünceli bir şekilde kulak memesini çekiştirdi. "Herhalde yapabilirdi, ama yine de imza atması gerekirdi." Koskocaman bir hiç. "Rahatsız ettiğim için özür dilerim. Sağ ol." Hammond kayıtları beraberinde götürdü, ama bulmayı umduğu değerli ipucunu içlerinde bulabileceğini pek sanmıyordu. Har-vey Knuckle' i çaresiz bırakmış, bilgisayar kurdu da hem Smilow-'un hem de Steffı'nin Pettijohn hakkında bilgi elde etmek için onu zorladıklarını itiraf etmişti. Ama bu neyi kanıtlıyordu ki? Onların da aynı kendisi gibi Lute'un hak ettiği cezayı görmesiyle ilgilendiklerini mi? Pek de önemli bir keşif sayılmazdı bu. Hatta sürpriz bile sayılmazdı. Alex'in masum olmasını öyle çok arzu ediyordu ki her önüne gelene, hatta bugünlerde kendisine göre yasalara ve düzene çok daha fazla arka çıkmakta olan iş arkadaşlarına bile suç atfetmek istiyordu. Morali bozuk bir şekilde kendini eve attı, doğru oturma odasının yolunu tuttu ve televizyonu açtı. Zümrüt yeşili lensleri olan sunucu kadın günün haberini daha yeni veriyordu. Bir mazoşist gibi izlemeye başladı. Kolundaki askı dışında bandajları giysilerinin içinde kalmıştı ama kamera ışıkları altında beti benzi sararmış, bitkin görünüyor; bir günlük sakalı daha bir koyu renk duruyordu. Yaraları sorulduğunda saldırının önemsiz olduğunu söylemiş ve asıl konuya dönmek istediğinden söz etmişti. Politik davranarak Charleston Emniyeti'nin mükemmel bir iş çıkardığından bahsetmişti. Alex Ladd'le ilgili özel soruları savuşturmuş, yalnızca Trimble'in ifadesinin soruşturmada bir dönüm noktası oluşturduğunu, kanıtlarının sağlam olduğunu, suçlama kararı çıkmasına kesin gözüyle baktığını söylemişti. Sol omuz başında durup ona destek olan Steffı başını sallamış ve aynı fikirde olduğunu gösterir gibi gülümsemişti. Kızın iyi görüntü verdiğini fark etti birden. Kara gözleri kamera ışıklarında pırıl pırıldı. Neşesi her halinden belli oluyordu. Basın mensupları Smilovv'un da başına üşüşmüş, ona da yayınlarda eşit zaman ayırmışlardı. Steffi'nin aksine Smilow kendinden beklenmeyecek derecede ölçülü davranmıştı. Fazla sivri olmayan diplomatik bir dil kullanmış, üç aşağı beş yukarı Ham-mond'un söylediklerini tekrarlamıştı. Alex'in Bobby Trimble'la olan bağlantısını yuvarlak laflarla geçiştirmiş, yalnızca verdiği ifadenin Dr. Ladd hakkındaki iddiayı bütünleyici olduğunu söylemişti. Alex'in Lute Pettijohn'la ilişkisinin boyutu hakkında ise bilgi vermekten kaçınmıştı. Alex'in geçmişinden söz etmemişti, ama Hammond bunun hesaplı olduğunu düşünmüştü. Smilovv jüriyi etkilememek ve Frank Perkins'in eline mahkemeyi değiştirmek ya da duruşmayı geçersiz kılmak için -tabii duruşma olacaksa- koz vermemek için böyle yapmış olmalıydı. 445 446 Kameralar Frank Perkins'i Alex'i dışarı çıkarırken yakalamışlardı. Adamın yüzünde kaya gibi sert bir ifade vardı. Hammond için en zor olan bu kısmı izlemek olmuştu, çünkü Charleston'un yakın geçmişindeki en meşhur cinayet davasında sahne ışıkları altındaki bir numaralı şüpheli olmanın bir insan için ne denli küçük düşürücü olabileceğini gayet iyi anlıyordu. Alex'ten otuz beş yaşında, mükemmel referansları olan saygıdeğer bir psikolog olarak söz edilmişti. Mesleki başarılarının yanı sıra kent sorunlarına yaptığı katkılar ve bir çok hayır kuruma yaptığı yardımlar da ön plana çıkarılmıştı. Görüşlerine başvurulan komşuları ve iş arkadaşları şok geçirdiklerini, bunun onur kırıcı bir şey olduğunu söylemişler, cinayete karıştığı iddiasını "gülünç", "saçma" ve benzeri eşanlamlı sıfatlarla nitelendirmişlerdi. Yapay yeşil gözlü spiker başka bir habere atlayınca Hammond televizyonu kapadı, üst kata çıktı ve kendine sıcak bir banyo hazırladı. Sağ kolunu küvetin yanından dışarı sarkıtıp suyun içine gömüldü. Banyo vücudundaki ağrılara iyi gelmiş, ancak sersemlemesine ve kendini zayıf hissetmesine neden olmuştu. Karnının acıktığını fark edince tekrar alt kata indi ve kendine çırpılmış yumurta hazırlamaya başladı. Sol elle iş yapmak zor oluyordu. Üstüne üstlük içinde kötü bir şeyler olacak gibi bir his vardı ve bu da iş yapmasını zorlaştırı-yordu. Gelecekte bugünleri


hatırladığında pis şakaların konusu olmak istemiyordu. Đnsanların, "Hammond Cross'u hatırlıyor musunuz? Şu gelecek vaat eden genç savcıyı. Đki bacağın arasına takıldı ve yok olup gitti," demesini istemiyordu. Üstelik söyleyecekleri de buydu. Ya da bunun gibi şeyler. Đş arkadaşları ve tanıdıkları soyunma odalarında ıslak havlula-_ rın, terli çorapların arasından, ya da herkesin gittiği bir sağlık merkezinde ellerinde viski bardaklarıyla, eğlendiklerini saklamaya bile lüzum görmeden başlarını iki yana sallayıp birbirlerine Hammond'un başına gelenleri anlatacaklardı. Aptalın biri olduğunu söyleyecekler, Alex'e de onu bu hale getiren seks düşkünü bir kadın olarak bakacaklardı. Haksızlıklarından ötürü o hayali dedikodulara kılıcını çekip saldırmak geçiyordu içinden. Alex ve ilişkileri hakkında söyledikleri o adi sözlerden ötürü o insanları sopalamak istiyordu. Oysa hiç de düşündükleri gibi değildi. Aşık olmuştu. Önceki gece aldığı hapın etkisiyle öylesine uyuşmuştu ki Alex'e asıl gerçeğin bu olduğunu, en baştan beri bunun böyle olduğunu söylemeyi hatırlayamamıştı. Onunla karşılaşalı daha bir hafta -daha bir hafta bile- olmamıştı ama hayatında hiçbir şeyden bundan emin olduğu kadar emin değildi. Bugüne kadar hiçbir kadın onu böylesine çekmemişti. Hiç kimseye karşı böylesine beyinsel, ruhsal ve duygusal bir bağlanma hissetmemişti. O aptal panayırda, daha sonra da kulübesindeki yatakta saatlerce konuşmuşlardı. Müzikten. Yemekten. Kitaplardan. Seyahatten ve zaman bulurlarsa gitmek istedikleri yerlerden. Sinemadan. Spordan, zayıflama kürlerinden. Eski Güney'den. Yeni Güney'-den. Televizyon dizilerinden. Anlamlı şeylerden. Anlamsız şeylerden. Kendileri hariç hemen her konuda bitmek bilmeyen sohbetler. Hammond ona kendi yaşamı hakkında esasa yönelik hiçbir şey söylememişti. O da şimdiki ya da geçmiş hayatıyla ilgili herhangi bir bilgi vermemişti. Bir zamanlar bir fahişe miydi? Yoksa hâlâ öyle miydi? Eğer öyleyse onu sevmeye başladığı kadar hızlı bir şekilde onu sevmekten vazgeçer miydi? Vazgeçebileceğini sanmıyordu. Belki de netice itibariyle çılgının tekiydi. Ama çılgınlık yanlış yapmanın mazereti olamazdı. O ve suçlu vicdanı birbirleriyle geçinemeyen oda arkadaşları gibiydiler. Kendisiyle barışık yaşamak giderek daha zorlaşıyordu. Babasının hangi konuda olursa olsun söylediklerine değer vermekten nefret etse de Preston bugün gözlerinin açılmasını sağlamış, onu yüz yüze gelmekten kaçındığı bir şeyle yüz yüze gelmeye zorlamıştı. Hammond 447 Cross da herkes gibi namussuz biriydi. Babasından daha namuslu değildi. Ne bu düşünceyi ne de çırpılmış yumurtaları yutamayacağını anlayınca yumurtayı çöpe döktü. Canı içki istediyse de alkolün başındaki süregelen sersemliği daha da artıracağını ve kendisini daha kötü hissetmesine yol açacağını düşündü. Kolunun artık zonklamasını istemiyordu. Kendisi için planladığı o parlak geleceği tehdit eden şu lanet olası karmaşaya bir çözüm bulmak istiyordu. En çok da Alex'in güvende olmasını istiyordu. Güvende. Güvenli bir kasa. Alex'in evindeki içi para dolu kasa. Gardrobun içindeki kasa. Gardrop. Kasa. Askılar. Bornoz. Banyo terlikleri. Hâlâ naylon torbasında duran terlikler. Hammond sanki elektrik çarpmış gibi havaya fırladı sonra kendini sakinleşmeye; enine boyuna düşünmeye zorlayarak tümüyle hareketsiz kaldı. Yavaş yavaş. Acele etme. Ama bir kaç dakika boyunca tüm makul açılardan baktığında hiçbir açık bulamadı. Her şey yerli yerine oturuyordu. Sonuç onu mutlu etmediyse de bunu düşünecek durumda değildi. Harekete geçmek zorundaydı. Oturduğu sandalyeden fırlayıp en yakındaki telsiz telefonu kaptı. Santral memurundan numarayı aldıktan sonra tuşlara bastı. "Charles Towne Plaza. Nereye bağlamamı istersiniz?" "Sağlık merkezi, lütfen." "Özür dilerim, efendim. Sağlık merkezi akşamları kapanır. Eğer bir randevu istiyorsanız..."


Santral memurunun sözünü kesip kendini tanıttı ve kiminle konuşmak istediğini söyledi. "Onunla hemen görüşmek istiyorum. Siz onu bulmaya çalışırken beni de oda servisine bağlayın." Loretta'nın panayıra gelmenin kötü bir fikir olduğuna karar vermesi uzun sürmedi. Arabasını toz toprak içindeki bir otluğa bırakıp yolun geri kalan kısmını yürüyerek geçirdiği on beş dakikanın sonunda bir domuz gibi ter içinde kalmıştı. Her taraf çocuk kaynıyordu -sanki keyfini kaçırmak için tüm kalabalığın içinden bir tek onu seçmiş gibi davranan gürültücü, yılışık çocuklar. Çalışanların hepsi asık suratlıydı. Aslında onları bu aksi davranışlarından ötürü suç-lamryordu. Böylesine bir sıcakta kim çalışırdı ki? ™* Güzel, loş, serin bir barda olmak için ruhunu satabilirdi. Küflü tütünle biranın o leş gibi kokularını, ortalığa sinmiş olan pamuk helvayla sığır gübresi kokularına tercih ederdi. Onu burada tutan tek şey aklından hiç çıkarmadığı, Hammond'a biraz olsun bir iyilik yapmak düşüncesiydi. Ona borçluydu bunu. Yalnızca bir zamanlar yüzüne gözüne bulaştırdığı işin karşılığı olarak değil, fakat başka kimsenin yanına uğramadığı bir zamanda ona bir fırsat daha verdiği için. Đçki perhizi uzun sürmeyebilirdi. Ama şimdilik içmiyordu, bir işi vardı ve kızı yüzüne nefret etmeden bakabiliyordu. Tüm bu iyiliklerden ötürü Hammond Cross'a teşekkür etmesi gerekiyordu. Büyük bir azimle ayaklarını sürüye sürüye bir eğlenceden diğerine dolaşmaya başladı. "Hatırlayabileceğinizi düşünmüştüm..." "Aklını mı oynattın, hanım? Buraya binlerce kişi geliyor. Karının tekini hatırlamamı nasıl beklersin?" Adamın tükürdüğü tütün suyu omuzunu sıyırıp geçti. "Zaman ayırdığın için sağ ol ve Allah belanı versin." "Ya, ya. Çek arabanı şimdi. Sırayı işgal ediyorsun." Alex Ladd'in fotoğrafını sergi sahiplerine, oyuncakları çalış450 tiranlara, yiyecek satıcılarına her gösterdiğinde aldığı cevap aynı temanın değişik bir çeşitiemesiydi. Ya bu sonuncusu kimi kaba davranıyorlar ya da dikkatlerini ona veremeyecek kadar bitkin oluyorlardı. Sorularına aldığı mutat cevap bir baş sallamasıyla kısa bir "Üzgünüm"dü. Güneş batıp da sivrisinekler güruh halinde ortaya çıktıktan sonra da soru sormayı sürdürdü. Saatler sonrasında, çektiği ıstırabın karşısında elde ettiği tek şey nemden dolayı yastık büyüklüğünde şişmiş bir çift ayaktı. Sandaletlerinin bantlarına dayanan şiş ayaklarına baktığında panayırda çirkinler gösterisi yapılmıyor olmasının utanç verici bir durum olduğunu düşündü. "Bu bebeklerin beni seçmeleri gerekirdi," diye mırıldandı kendi kendine. Sonunda yaptığı işin bir delilik olduğunu, Dr. Ladd'in panayıra gitmiştim demekle büyük olasılıkla en başta yalan söylediğini ve geçen cumartesi burada olup da aynı zamanda onu gördüğünü hatırlayan birine rastlama olasılığının neredeyse sıfır olduğunu kabullenmek zorunda kaldı. Koluna konan bir sivrisineği bir vuruşta ezdi. Ama kolu balon gibi şişmişti ve dışarı bir damla kan çıkmıştı. "Hiç olmazsa bir kilo vermişimdir." Artık o zaman zararın neresinden dönse kâr olduğunu düşünüp Charleston'a geri dönmeye karar verdi. Ayaklarını buz gibi su dolu bir leğene daldırmanın hayallerini kuruyordu ki koni biçimindeki tavanından Noel ışıklarının sallandığı dans çadırını gördü. Đçeride pejmürde kılıklı bir orkestra bir şeyler çalıyordu. Kemancı gösteriş yapmak için olsa gerek sakalını örmüştü. Dans edenler bir taraftan ellerindeki broşürlerle yelpazelenirken, bir yandan da orkestranın yeniden başlamasını beklerken gülüp sohbet ediyorlardı. Bekârlar pistin çevresinde pusuya yatmış, ne çok istekli ne de umutsuz görünmeye çalışarak rakiplerini kolluyor, önlerine çıkacak fırsatı bekliyorlardı. Loretta kalabalığın içinde çok sayıda askeri personel olduğunu fark etti. Sinek kaydı tıraş olmuş, saçlarını sıfır numaraya vurdurmuş, tıraş losyonuna bulanmış genç erler bir yandan kızları keserken, bir yandan da biralarını yuvarlıyorlardı.


Şimdi bir bardak bira ne kadar iyi gelirdi. Tek bir bardak. Ne zararı olabilirdi ki? Hele bir alkol müptelasına. Yalnızca şekerli bir meşrubatın gideremeyeceği o korkunç susuzluğu dindirmek için. Üstelik hazır buradayken sağa sola Dr. Ladd'in resmini de gösterebilirdi. Belki de kalabalıktan biri onu geçen hafta sonundan hatırlardı. Askerler çekici kadınları hiçbir zaman gözden ka-çırmazlardı. Belki de içlerinden biri Alex Ladd'i gözüne kestirmişti. Loretta, asıl amacının bira içmek olmadığını kendi kendine tekrarlayarak, şişmiş ayaklarını kesen bantların acısını hissetmemek için basamakları,seke seke çıkarak çadıra girdi. ORHAN KEMAt ĐL HALK KÜTÜPHANESĐ 451 ö/ l/jölüm uz Frank Perkıns kapıyı açtığında yüzündeki hoş geldin gülümsemesi, sanki bir fıkranın sonu hiç de beklendiği şekilde bitmemiş gibi bir anda soluverdi. "Hammond..." "Đçeri girebilir miyim?" Frank kelimeleri özenle seçerek, "Bu pek hoş kaçmayacak," dedi. "Konuşmamız lazım." "Mesai saatimde konuşabilirdik." "Bu işin beklemeye tahammülü yok, Frank. Yarına kadar bile. Şimdi görmen gerekiyor." Hammond göğüs cebinden bir zarf çıkartıp avukata uzattı. Frank zarfı alıp içine bir göz attı. Zarfın içinde bir dolarlık bir banknot duruyordu. "Bu da neyin..." "Seni avukatım olarak tutuyorum, Frank. Zarfın içindeki de avansın." "Sen ne dolaplar çeviriyorsun?" "Lute Pettijohn'un öldürüldüğü gece Alex'leydim. Geceyi birlikte yatakta'geçirdik. Şimdi içeri girebilir miyim?" Bu sözler, tahmin edilebileceği gibi, Frank Perkins'in dilinin tutulmasına neden olmuştu. Hammond avukatın bu bir anlık şaşkınlığından yararlanıp yanında geçtiği gibi içeri daldı. Frank şehir dışındaki konforlu evinin kapısını kapadı. Kendini çabuk toplamış olacak ki Hammond'un ağzını açmasına fırsat vermeden saldırıya geçti. "Kaç tane etik kuralını birden çiğnediğinin farkında mısın sen? Beni faka bastırıp benim kaç tanesini çiğnememe neden olduğunun?" "Haklısın." Hammond bir doları geri aldı. "Sen benim avukatım olamazsın. Çıkar çatışması var. Ama avansı daha geri almamışken sana bir sır verdim ve meslek onurun gereği bunu kimseye söylememek zorundasın." "Seni orospu çocuğu," dedi Frank, öfkeyle. "Neyin peşinde olduğunu bilmiyorum, ama-bir an önce evimden çekip gitmeni istiyorum. Hemen şimdi!" "Sana ne söylediğimi duymadın mı? O geceyi Alex'le geçirdiğimi..." Frank'in arkasındaki kemerin altının bağırtı çağırtının sebebini merak edip ne olduğunu görmeye gelen insanlarla dolduğunu fark edince birden sustu. Aralarında gözüne çarpan tek yüz ise Alex'inki oldu. Hammond'un bakışlarını takip eden Frank, "Maggie, Hammond Cross'u hatırlıyor musun?" diye mırıldandı. "Tabii ki," dedi Frank'in eşi. "Merhaba, Hammond." "Maggie. Böyle paldır küldür geldiğim için özür dilerim. Umarım bir şeyi yarıda kesmemişimdir." "Aslına bakarsan, yemek yiyorduk," dedi Frank. Frank'in dokuz yaşındaki ikiz oğullarından birinin ağzının kenarında spagetti sosuna benzeyen bir leke vardı. Maggie, konfederasyon döneminden kalma zarif bir Güneyli hanımefendiydi. Evinin kapısında gelişen bu acayip durum onu etkilememiş gibiydi. "Biz de sofraya daha yeni oturmuştuk, Hammond. Lütfen sen de bize katıl." Hammond önce Frank'e, sonra da Alex'e baktı. "Hayır, çok 411 454 naziksiniz ama teşekkür ederim. Yalnızca bir kaç dakika Frank'le konuşmak istedim."


"Seni tekrar gördüğüme sevindim. Çocuklar." Maggie Perkins ikizleri omuzlarından tutarak döndürdü ve geldikleri yere, resmî bir yemek olmadığı için muhtemelen mutfağa doğru götürdü. "Burada olduğunu bilmiyordum," dedi Hammond, Alex'e. "Frank nezaket gösterip beni ailesiyle birlikte yemeğe davet etti." "Büyük incelik. Herhalde gündüzden sonra yalnız kalmayı göze alamadın." "Evet." "Burada olman iyi oldu. Senin de söyleyeceklerimi duymanı isterim." Frank sonunda söze karıştı. "Nasıl olsa sonunda barodan ihraç edileceğime göre bari gidip de kendime bir içki alayım. Sizler de ister misiniz?" Eliyle peşinden gelmeleri için işaret etti ve onları evin arka bölümündeki çalışma odasına götürdü. Ahşap kaplı duvarlarda gruplar halinde asılı duran plaketler ve çerçeveli diplomalar Frank Perkins'in kişi olarak ve mesleki açıdan ne denli onurlu bir insan olduğuna tanıklık ediyorlardı. Hammond' la Alex içki istemediler, fakat Frank kendine sek bir viski koydu ve heybetli çalışma masasının arkasına geçti. Alex alçak bir deri sandalyeye, Hammond'da bir koltuğa oturdu. Avukat bakışlarını bir süre ikisi arasında gezdirdikten sonra sonunda müvekkilesinde karar kıldı. "Bu doğru mu? Saygıdeğer savcı yardımcımızla yattın mı?" > "Bunun bir alemi yok..." "Hammond," diye kaba bir şekilde sözünü kesti Frank, "beni terbiye edecek sen değilsin. Ya da bu konuda bana karşı çıkacak. Aslında kıçına tekmeyi yapıştırmah, sonra da itirafını Monroe Mason'la paylaşmalıydım. Tabii henüz öğrenmediyse." "Hayır." "Hâlâ evimde olmanın tek nedeni müvekkilemin mahremiyetine olan saygım yüzünden. Tüm gerçekleri öğreninceye kadar onu sıkıntıya sokacak acele bir şey yapmak istemiyorum. Zaten bu komedi yüzünden yeterince sıkıntıya girdi." "Hammond'a kızma, Frank," dedi Alex. Sesinde Hammond-'un daha önce hiç duymadığı dürüst bir bıkkınlık vardı. Ya da belki bir tür kabullenme. Hatta belki de sırlarının sonunda açığa çıkmasından kaynaklanan bir rahatlama. "Bu, onun olduğu kadar benim de hatam. Onu tanıdığımı sana en başta söylemeliydim." "Samimi olarak mı?" "Evet." 451 "Bunu ne kadar sürdürecektin? Seni suçlamasına, hapse tıkmasına, duruşmaya çıkarmasına, mahkum ettirmesine, idama göndermesine izin mi verecektin?" "Bilmiyorum!" Alex birden ayağa fırladı, onlara arkasını döndü ve dirseklerini beline dayadı. Bir an kendini toparladıktan sonra tekrar yüzünü döndü. "Daha doğrusu asıl suçlanacak kişi benim, Hammond değil. O beni tanımıyordu, ama ben onu tanıyordum ve takip ettim. Kasten. Karşılaşmamızın bir rastlantı gibi görünmesini sağladım, ama hiç de öyle değildi. Aramızda olup bitenlerin hiçbiri tesadüf değildi." "Bu tasarımlanmış karşılaşma ne zaman gerçekleşti?" "Geçen cumartesi akşamı. Hava kararırken. Đlk tanışmadan sonra geceyi benimle geçirsin diye Hammond'u baştan çıkarmak için bildiğim bütün kadınlık cazibemi kullandım. Her ne yaptıysam," dedi, giderek boğuklaşan bir sesle, "işe yaradı." Bakışlarını Hammond'a çevirdi. "Çünkü o da elinden geleni yaptı." Frank bir dikişte içkisini bitirince gözlerine yaşlar hücum etti ve öksürmeye başladı. Elini ağzına kapayıp boğazını temizledikten sonra bütün bunların nerede olduğunu sordu. Alex dans çadırındaki karşılaşmalarından kulübede geçirdikleri geceye kadar tüm olaylar zincirini anlattı. "Ertesi sabah güneş doğmadan sıvıştım. Onu bir daha görmeyeceğimi sanıyordum." i Frank başını iki yana salladı. Kafası ya bir anda içtiği içkiden ya da bir düzene sokmakta zorlandığı bu çelişkili gerçeklerden ötürü serseme dönmüş gibiydi. "Anlayamıyorum. Onunla yattın... ama şey değildi... yani sen..." "Ben onun hayat sigortasıydım," dedi Hammond. Her şeyi Alex'in planladığını, karşılaşmalarının kader ya da romantik bir tesadüf olmadığını itiraf ettiğini kendi ağzından duymak ona hâlâ zor geliyordu. Ama artık bunları geride bırakmak zorundaydı. Đçinde bulunduğu koşullar onu çok daha önemli konulara odaklanmaya


zorluyordu. "Alex kendine bir görgü tanığı bulma ihtiyacındaydı .., ve o görgü tanığı bendim. Aslına bakarsanız mükemmel bir görgü tanığıydım. Çünkü kendimi bulaştırmadan onu ele veremezdim." Frank büyük bir şaşkınlıkla yüzüne baktı. "Biraz daha açar mısın?" "Alex beni Lute Pettijohn'la buluştuğum Charles Towne Pla-za'dan panayır yerine kadar takip etmiş." Frank gözlerini kırpıştırarak bir süre Hammond'a baktı, sonra onay almak ister gibi bakışlarını Alex'e çevirdi. Genç kadın hafifçe başını salladı. Frank ayağa kalkıp kendine bir bardak daha içki koydu. Hammond bunu fırsat bilip Alex'e baktı. Genç kadının gözleri ıslaktı ama ağlamıyordu. Ona sarılmak geçti içinden. Tüm gerçekler dökülünceye kadar onu tutup sarsmak istedi. Belki de hayır. Belki de üvey kardeş Bobby'ye para ödeyen abaza oğlanlar veya pis ihtiyarlar gibi aptalın teki olduğunu bilmek istemiyordu. Eğer açıkça itiraf ettiği gibi ona aşıksa bunu da geride bırakmalıydı. Frank sandalyesine geri döndü. Doldurduğu bardağı masanın üstünde çevirmeye başladı. "Đlk kim anlatacak?" "Cumartesi öğleden sonra Lute Pettijohn'la randevum vardı," diye söze başladı Hammond. "O çağırmıştı. Ben gitmek istemedim ama buluşmamız için ısrar etti. Benim yaranma olacağını söyledi." "Amacı neydi?" "Vilayet Savcısı onun hakkında soruşturma yapmakla görevlendirmişti beni. Pettijohn'un kulağına kar suyu kaçmıştı." "Nasıl?" "Buna sonra geleceğim. Şimdilik onun hakkındaki bulgularımı büyük jüri önüne çıkarmak üzere olduğumu söylemem yeterli." "Herhalde Pettijohn pazarlık yapmak istemiştir." "Doğru." "Karşılığında ne önerdi?" "Savcıya dava açılmasına gerek olmadığını söylersem ve Lute işine her zamanki gibi devam ederse beni Monroe Mason'un koltuğu için destekleyeceğine, kampanyama da yüklü bir bağış yapacağına söz verdi. Koltuğa oturmayı başarırsam da ikimizin çıkarına bir işbirliğini sürdürebileceğimizi ima etti. Đyi bir anlaşma yapacak, böylece o yasalara karşı gelmeye devam edecek, ben de başımı öte tarafa çevirecektim." "Önerisini geri çevirmiş olmalısın." "Üstüne bastın. O da o zaman ağır silahlan devreye soktu. Speckle Adası projesindeki ortaklarından biri benim kendi babam-mış. Lute bunu kanıtlayan belgeleri gösterdi." "Nerede şimdi o belgeler?" "Çıkarken yanımda götürdüm." "Belgeler geçerli mi?" "Korkarım öyle." Frank aptal değildi. Neler olacağını tahmin etmişti. "Lute'la ilgili araştırmana devam edecek olsan kendi babana da suç isnat etmek zorunda kalacaktın." "Evet, Lute'un uyarısının altında bu yatıyordu." Alex'in yüzünde merhamet hissi belirmişti. Frank alçak sesle, "Üzüldüm, Hammond," dedi. 458 Genç adam Frank'in samimi olduğunu biliyordu ama bunu bir kenara bıraktı. "Lute'a cehennemin dibine gitmesini, işimi yapmaya devam edeceğimi söyledim. Arkamı döndüğümde sövüp saymaya, tehditler savurmaya başlamıştı. Bu öfke nöbeti geçirdiği beyin kanamasına neden olmuş olabilir. Bilmiyorum. Hiç arkama dönüp bakmadım. Yanında beş dakikadan fazla kalmadım. En fazla beş dakika." "O sırada saat kaçtı?" "Randevumuz saat beşteydi." "Alex'i gördün mü?" Đkisi aynı anda başlarını iki yana salladılar. "Panayıra gidinceye kadar görmedim. Pettijohn'a öylesine kızmıştım ki otelden çıktığımda burnumdan soluyordum. Hiç bir şeye dikkat etmedim."


Durup nefes aldı. "Geceyi kulübemde geçirmeye niyetliydim. Anlık bir dürtüyle bir süre için panayırda durmaya karar verdim. Alex'i dans çadırında gördüm ve..." Bakışlarını Frank'ten genç kadına çevirdi. Alex oturduğu alçak sandalyede onu büyük bir dikkatle dinliyordu. "Öyle başladı işte." Oda öylesine sessizleşmişti ki Frank'in masasındaki saatin tik takları adeta ortalığı çınlatıyordu. Bir süre sonra avukat konuşmaya başladı. "Buraya gelip bunları bana anlatmakla eline ne geçeceğini sandın?" "Vicdanım rahatsız etmeye başlamıştı." "Đyi ama ben rahip değilim," dedi Frank, ters ters. "Hayır, değilsin." "Üstelik bu davada karşıt taraflardayız." "Bunun da farkındayım." "O zaman ilk soruma geri dönüyorum: Niçin buraya geldin?" "Çünkü Lute Pettijohn'u kimin öldürdüğünü biliyorum," dedi Hammond. II O/uz Q/çüncü CBöfüm Davee istemeye istemeye telefona cevap verdi. "Davee, benim kim olduğumu biliyorsun." Bu bir soru değildi. Genç kadın, yapacak daha iyi bir şey bulamadığından yatak odasındaki şezlonga uzanmış, buzlu votka içiyor ve klasik filmlerin gösterildiği bir kanalda siyah beyaz bir Joan Crawford filmi izliyordu. Arayanın sesinden acelesi olduğu belliydi. Şezlongta aniden doğrulunca birden başı döndü. Televizyonun sesini kıstı. "Ne..." "Bir şey söyleme. Benimle buluşabilir misin?" Şezlongun yanındaki antika çay masasının üzerindeki saate baktı. "Şimdi mi?" Çılgın gençlik yıllarında gece yarısı gelen bir telefon macera ifade ederdi. O zamanlar evden gizlice kaçıp erkek arkadaşıyla ya da bir grup kızla buluşur, birlikte sabaha kadar yasak geziler yapar, plajda çıplak denize girer, bira içer veya esrar çekerlerdi. Bu kaçamaklar her defasında anne-babasının çıkardığı patırtıyla sona ererdi. Yakalanmak ve ceza almak eğlencenin bir parçası olurdu. 459 460 Lute'la evlendikten sonra bile sıkça sonu gece yarısı gezmele-riyle biten tek taraflı telefon konuşmaları yapmıştı. Ama bunların hiçbiri evde bir tatsızlık çıkmasına neden olmamıştı. Ya Lute onun gezip tozmasına tümüyle kayıtsızdı veya o da kendi hayatını yaşıyordu. O yüzden de kaçamaklar eskisi kadar eğlenceli olmamıştı. Bu defakinin de eğlenceli olacağını sanmıyordu ama merakı uyanmıştı. "Ne oluyor?" "Telefonda söyleyemem, ama önemli. Rivers Avenue'daki McDonald's'ı biliyor musun?" "Bulabilirim." "Dorchester kavşağında. Ne kadar çabuk gelebilirsen o kadar iyi." "Ama..." Davee bir süre elindeki kapalı telsiz telefona baktı, sonra telefonu şezlonga atıp ayağa kalktı. Hafifçe sağa sola sallandı, sonra dengesini kurmak için elini masaya dayadı. Dengesi yavaş yavaş yerine gelirken zihni de çalışmaya başladı. Çılgınlıktı bu. Çok içmişti. Araba kullanmaması gerekiyordu. Hem, kendini ne sanıyordu ki onu gecenin bir yarısı McDonald's-'a çağırıyordu? Üstelik hiçbir açıklama da yapmadan. Lütfen ya da teşekkür ederim bile demeye tenezzül etmeden. Hayır diyebileceğini hiç düşünmeden. Madem o kadar önemliydi kendisi neden gelmiyordu ki? Konu her neyse, mutlaka Lute'un öldürülmesiyle ilgisi olmalıydı. Kesinlikle gerekmediği sürece bu işe bulaşmak istemediğini açık açık söylememiş miydi? Her şeye rağmen banyoya gitti, yüzüne soğuk çarptı, ağzını çalkaladı. Geceliğini çıkardı, sonra iç çamaşırıyla uğraşmadan beyaz bir pantolonla vücudunu sımsıkı sarıp hayale pay bırakmayan -ona da bu gerekliydi zaten- yine beyaz, sentetik bir tişört giydi. Ayakkabılarla da uğraşmadı. Saçı başı darmadağınıktı. Biri onları gözetleyecek olsa tek başına kılığı kıyafeti şüphe çekmeye yeterdi. Tabii


bunu umursadığı bile yoktu ama ötekinin pervasızlığı da hiç karakterine uymuyordu. Sarah Birch mutfağın arkasındaki kendi bölmesinde televizyon seyretmekle meşguldü. "Dışarı çıkıyorum," diye ona bilgi verdi Davee. "Gecenin bu saatinde mi?" "Canım dondurmp çekti." "Buzluk dondurma dolu." "Ama benim istediğim çeşit yok." Sadık kâhya, Davee'nin ne zaman yalan söylediğini gayet iyi bilirdi ama hiçbir zaman bunu yüzüne vurmazdı. Davee'nin ona tapmasının nedenlerinden biri de buydu zaten. "Dikkatli olurum. Birazdan dönerim." "Biri sonra bana bir şey soracak olursa...?" "Saat dokuzda kafayı vurup yattım." Sarah'nın bütün sırlarını sakladığını iyi bildiğinden garaja gidip BMW'sine bindi. Evlerin bulunduğu sokaklar karanlık ve uykuluydu. Otoyolla dükkânların bulunduğu caddelerde de trafik azdı. Kendi doğal eğilimine olduğu kadar arabanınkine de aykırı olsa da hız sınırlarını aşmadı. Đki kere alkollü araba kullanmaktan mahkemeye çıkmış, ama Lute'a iyilik borcu olan bir hakim sayesinde paçayı kurtarmıştı. Üçüncüsü şansını fazla zorlamak olurdu. McDonald's Las Vegas kumarhaneleri gibi ışıl ısıldı. Bu kadar geç bir saatte bile otoparkta bir düzine araba vardı. Gençler içeride masaların etrafında kümelenmiş oturuyorlardı. Davee parkın uzak köşesindeki gölgeli bir yere arabasını park etti, yan aynayı indirdi, sonra da motoru kapadı. Tam önünde McDonald's'in otoparkıyla iş yapmayı beceremeyen bir diğer fast food restoran arasında çit görevi gören eğri büğrü bir çalılık vardı. Bina ahşap kaplıydı. Tam arkasındaki, arabalı müşterilerin kullandıkları sipariş şeridi bomboş duruyordu. Her iki yanı ise tümüyle karanlıktı. Daha ortada yoktu; bu da keyfinin kaçmasına neden oldu. Acele olduğunu söyleyince -harika bir içki kadehi de dahil- her şeyi bı461 462 rakmış ve koşa koşa gelmişti. Güneşliği indirdi, ışıklı aynanın kapağını kaldırdı ve yüzüne gözüne baktı. Aynı anda arabanın yan kapısı açıldı ve adam içeri girdi. "Đyi görünüyorsun, Davee. Hep öylesin zaten." Rory Smilow tavan ışığını söndürmek için kapıyı alelacele çekti. Sonra direksiyonun üstünden elini uzatıp diğer ışığı da söndürmek için aynanın kapağını kapadı. Yaptığı iltifat Davee'nin vücuduna aynı ılık, pahalı bir konyak gibi yayılmıştı ama genç kadın onun üzerinde yarattığı uyuşturucu etkiyi belli etmemeye çalışıyordu. O yüzden de ters ters konuştu. "Dedektiflik nasıl gidiyor, Rory? Bugünlerde ipucu bulmakta zorluk mu çekiyorsun?" "Tam tersi. Çok fazla ipucu var. Ama hiçbiri bir sonuca gitmiyor." Davee'nin sözleri şaka amaçlıydı ama Smilow tabii ki ciddiye almıştı. Moral bozucu bir şekilde, aynı kocasının öldüğünü haber vermeye geldiği geceki gibi hemen işten söz etmeye başlamıştı. O zaman da tam protokola uygun davranmıştı. Profesyonelce. Nazik. Mesafeli. Bin yıl geçse Steffi Mundell onların bir zamanlar birbirlerine aşık olduklarını, sevişirlerken Smilovv'un duşunun cam kapısını kırdıklarını, parkta piknik yaparlarken Rory'nin bir ağaca dayandığını, Davee'nin de onun sırtına bindiğini, cuma günü dersler bittikten Pazartesi sabahı yeniden başlayıncaya kadar tüm bir hafta sonunu yalnızca fıstık ezmesi ve seksle idare ederek geçirdiklerini tahmin edemezdi. Lute'un öldüğü günkü tavrı bir zamanlar kapıldıkları o romantik çılgınlığa hiç de ihanet etmemişti. Genç kadın her bakışıyla onu bir lokmada yutmak isterken Smilow'un öylesine mesafeli davranması Davee'nin kalbini kırmıştı. Kendini bu denli kontrol altında tutabiliyor olması gerçekten takdire değerdi. Ya da acımaya. Böylesi yalnız ve kuru bir yaşamın sonunda tutkuya yer kalmıyordu anlaşılan.


Genç kadın yüreğini körleştirmeye çalışarak, "Đstersen bir anlık mantık hatası diyebilirsin ama işte buradayım. Şimdi, ne istiyorsun?" "Lute'un öldürülmesiyle ilgili olarak sana birkaç soru sormak istiyorum." "Dosyayı kapadığınızı sanmıştım. Haberlerde şeyi gördüm..." "Öyle, öyle... Hammond gelecek hafta büyük jüriye çıkaracak." "O halde sorun ne?" "Bugünden önce, haberleri dinlemeden, hiç Dr.Alex Ladd diye birini işitmiş miydin?" "Hayır ama Lute'un bir sürü sevgilisi vardı. Çoğunu tanırdım ama eminim, hepsini değil." "Onun Lute'un sevgilisi olduğunu sanmıyorum." "Gerçekten mi?" Davee, Smilow'a doğru dönüp bacağını koltuğun üstüne çekti, topuğunu poposunun altına alarak çenesini dizine dayadı. Oldukça tahrik edici, bir hanımefendiye hiç de yakışmayan bir pozdu bu. Smilovv'un bakışları bir süre için aşağıya takıldı, sonra gözlerini tekrar yüzüne çevirdi. "Sorularına yanıt bulmak için bana geliyorsan, Smilovv, gerçekten çok çaresizsin demektir." "Sen benim son umudumsun." "O zaman senin için çok kötü demektir, çünkü bildiğim her şeyi anlattım." "Bundan ciddi kuşku duyuyorum, Davee." "Alex midir nedir o kadınla ilgili yalan söylemiyorum. Onu hiçbir zaman..." "Konu bu değil," dedi, sabırsız bir şekilde başını iki yana sallayarak. "Başka... başka bir şey." "Yanlış insanın peşine düştüğünüzü mü sanıyorsun?" Smilovv cevap vermedi, fakat yüz hatları gerilmişti. "Ya, demek mesele bu, öyle mi? Senin için de belirsizlik ölümden daha beter bir son, değil mi? Buz gibi bir yüreği ve çelik gibi ılUp 463 464 bir iradesi olan adam." Gülümsedi. "Seni hayal kırıklığına uğratmaktan nefret ediyorum, sevgilim, ama bu küçük baş başa sohbet ikimiz için de bir zaman kaybı oldu. Lute'u kimin öldürdüğünü bilmiyorum. Yemin ederim." "O gün onunla konuşmuş muydun?" "O sabah evden çıkarken bana golf oynayacağını söylemişti. Daha sonra sen ve o Mundell fahişesi öldüğünü haber vermek için uğradığınızda aklıma geldi. Belli ki bana söylediği son sözler de yalanmış. Bu da üç aşağı beş yukarı evliliğimizin bir özeti işte. O felaket bir koca, şöyle böyle bir sevgili ve iğrenç bir yaratıktı. Dürüst olmam gerekirse, onu kimin öldürdüğü umurumda bile değil." "Senin evdeki kadının yalan söylediğini anladık." "Beni korumak içindir." "Eğer masumsan, neden korunmaya ihtiyacın olsun ki?" "Đyi nokta. Ama o cumartesi öğleden sonrasını Broad Street'te çıplak ata binerek geçirdiğimi söylesem de Sarah bunu sorgusuz sualsiz kabul ederdi. Bunu biliyorsun." "Bütün gün başın ağrıdığı için yatakta değil miydin?" Davee bir kahkaha attı ve parmaklarını saçlarının arasında gezdirip dağınık duran birkaç buklesini taradı. "Lafın gelişi öyle söyledim. Bütün gün yatakta masörümle birlikteydim. Sonunda başım ağrımadı ama popom fena halde acıdı. Sarah doğruyu söyleyip de adımı lekelemek istememiş olacak." Sesindeki alaycı ton Smilow'un gözünden kaçmamıştı. Başını öte tarafa çevirip ön camdan dışarı, karmakarışık duran çalılığa doğru baktı. Çenesi gerilmişti. Davee bunun iyiye mi yoksa kötüye mi işaret olduğuna karar veremedi. "Hâlâ şüpheliler arasında mıyım, Rory?" "Hayır. Lute'u sen öldürmüş olamazsın." "Bu kanıya nereden vardın?" Tekrar gözlerinin içine baktı. "Çünkü onunla evli olarak bana işkence çektirmekten zevk alıyordun." ^ Demek ki Lute'la neden evlendiğini biliyordu. Bunun farkına varmış, dahası, üzülmüştü. Görünüşteki bütün o kayıtsızlığına karşın demek ki damarlarında kan vardı ve en azından o kanın bir kısmı kıskançlıktan hararetlenmişti. Kalbi heyecandan çarpmaya başlamıştı ama yüz ifadesine hakim oldu ve sesini yükseltmemeye çalıştı. "Eee, başka...?"


"Başka. Kendini ortaya atmak istemezdin. Cinayetten paçayı sıyıracağına göre de neden canını sikasın ki?" "Bir başka deyişle, mahkûm edilemeyecek kadar zenginim," dedi Davee. "Aynen öyle." "Ayrıca boşanma davası cinayet davasına göre çok daha zahmetsiz." "Senin durumunda, herhalde boşanma daha zahmetli olurdu." Davee kendinden memnun bir ifadeyle, "Üstelik, Hammond'a dediğim gibi, hapishane üniformaları..." dedi. "Hammond'la ne zaman konuştun?" diye sordu Smilovv, sözünü yarıda keserek. "Sık sık konuşuruz. Biz eski arkadaşız." "Bunun fazlasıyla farkındayım. Öldürüldüğü gün Lute'la olduğunu biliyor muydun? Hemen hemen cinayet saatinde." Keyfi kaçan Davee hemen kendini geri çekti. Acaba Rory ona çektirdiği işkenceyi ödetmek için daha ne kadar ileri gidecekti? Dava delillerini gizlediği için mahkemeye engel çıkarmaktan onu suçlayacak mıydı? Lute'un cumartesi günkü randevularını kaydettiği not kâğıdını Hammond'a teslim etmişti. Bu bilgi tümüyle önemsiz olabilirdi. Veya belki de Rory'nin cinayetin esrarını çözebilmesi ona bağlıydı. Her neyse, notun davanın seyrine etkisini ortaya çıkarmak dedektifin göreviydi, yoksa ölenin geride bıraktığı dul eşinin değil. Hammond'un Lute'la olan randevusunun cinayetle bir ilgisi varsa bile bu, onun başını derde sokardı. Kâğıttaki ikinci not daha sonraki bir başka randevuya işaret ediyor bile olsa bu ikinci ran465 466 devu hiç bir zaman gerçekleşmemişti. Zaten kiminle olduğu yazılı değildi; üstelik o zamana kadar Lute çoktan ölmüştü. Davee suçüstü yakalanmanın verdiği telaşla eski bir arkadaşa sadakatsizlik yapmanın verdiği sıkıntı arasında sıkışıp kalmıştı. "Sana bunu Hammond mu söyledi?" "Otelde görülmüş." Davee güldü ama pek inandırıcı değildi. "Demek öyle? Otelde görüldüğü için mi Lute'la birlikte olduğu varsayımında bulunuyorsun? Belki de bir tatile ihtiyacın var, Rory. Zekân gerilemiş." "Hakaret mi ediyorsun, Davee?" "Vardığın sonuç ikimizin zekâsına da hakaret sayılır. Đki insan yaklaşık aynı saatlerde herkesin gittiği bir yerdeymişler. Bunun bağlantılı olduğunu düşünmene sebep ne?" "Çünkü geçen cumartesi öğleden sonrası için otelden onca söz etmemize karşın Hammond bir kere bile ağzını açıp da orada olduğunu söylemedi." "Neden söylesin ki? Bir rastlantıyı büyütmenin ne anlamı var ki?" "Eğer rastlantıysa söz etmemesi için bir gerekçe olamazdı." "Belki de bir hafta sonu randevusuna gitmişti. Belki restorandaki yengeç güvecini seviyordu. Belki sıcaktan bunalmamak için lobide saç tıraşı olmuştur. Orada bulunmasının binlerce nedeni olabilir." Smilovv aradaki konsolun üzerinden Davee'ye doğru eğildi. Yıllardır ona bu kadar yaklaşmamıştı. "Eğer Hammond, Lute'la görüştüyse bunu bilmek istiyorum." "Görüşüp görüşmediğini bilmiyorum," diye kesip attı Davee. Bu kadarı doğruydu. Tek yaptığı Hammond'a Lute'un notunu vermek olmuştu. Randevunun gerçekleşip gerçekleşmediğini ne o sormuş ne de Hammond söylemişti. "Böyle bir görüşmenin konusu ne olabilirdi?" "Nerden bilebilirim?" "Lute, Hammond'la seni birlikte mi yakalamıştı?" "Ne?" diye bağırdı Davee, kısa bir kahkaha atarak. "Đyi saatte olsunlar, Rory, sen bu gece kafayı iyice bozmuşsun. Bunu nereden çıkardın?" Smilovv sertçe yüzüne baktı. Ne demek istediğini anlamamaya imkân yoktu. Onu tekrar görmenin yarattığı o minicik, kırılgan mutluluk köpüğüne iğneyi saplamıştı. "Yaa," dedi Davee. Gülümsemesi yerini kederli bir ifadeye bırakmıştı. "Eh, haklısın tabii. Ne de olsa çapkınlık yapmayacak biri sayılmam. Ama Hammond Cross'un evli bir adamın karısıyla yatacağına gerçekten inanıyor musun?"


Kısa, gergin bir sessizliğin ardından, "Görüşmeleri için başka ne sebep olabilirdi ki?" diye sordu Smilovv. "Görüşüp görüşmediklerini bilmiyoruz ki." "Hammond otelde başkasını görüp görmediğinden bahsetti mi?" "Eğer otele gittiyse her gün oraya girip çıkan kan ter içindeki insan güruhundan başka bir şey görmediğinden eminim." "Özel birini görmüş olamaz mı?" "Hayır, Rory!" diye bağırdı Davee, öfkeyle. "Dedim sana, bana bir şey söylemedi." "Hammond'un bir şeyi var." "Hammond'un mu? Nasıl yani?" "Bilmiyorum, ama canım sıkılıyor. O eski tuttuğunu koparan hali yok." "Âşık da ondan." Smilow sanki hiç beklenmedik ani bir yumruk yemiş gibi çenesini geri çekti. "Âşık mı? Steffı'ye mi?" "Allah korusun," diye cevap verdi Davee, hafifçe ürpererek. "Onunla olan ilişkisinin boyutunu sormaktan çekiniyordum, ama sorduğumda bittiğini söyledi. Ben de inandım. Âşık olduğu kadın itici Ms. Mundell değil." "Kim o zaman?" "Söylemek istemedi. Aslında pek de mutlu görünmüyordu. Yalnızca karmaşık değil, aynı zamanda imkânsız olduğunu söyledi. Yok hayır, kadın evli değilmiş. Onu da sordum." 46H Rory hafifçe başını öne eğdi. Davee'nin ona söylediklerini sindirmeye çalışırken gözlerini genç kadının çıplak ayak parmaklarına dikmiş, öyle duruyordu. Davee ona bakmak için yanıp tutuştuğu o bir kaç dakikayı bulmuştu. Düzgün alnı, çatık kaşları, sert çene yapısı, bükülebildiğini bildiği bükülmez ağzı. O doyumsuz ve yumuşak dudaklarını dudaklarında, vücudunda hissetmişti bir zamanlar. "Âşık olmak insanı çok kötü etkiler," dedi yumuşak bir sesle. Smilovv başını kaldırdı. "Ne?" "Aşk." Ağır, uzun dakikalar boyunca birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. "Đnsana başka zaman yapmayı düşünemeyeceğin şeyleri yaptırır. Nefret ettiğin bir adamla evlenmek gibi." "Ya da onu öldürmek gibi." Hızla soluk alınca vücudunu saran incecik kumaşın altında göğüsleri titredi. "Beni onu öldürecek kadar sevmeni isterdim." Ellerini yüzüne koydu, başparmaklarını sırayla dudaklarında gezdirdi. "Beni seviyor musun, Rory?" diye fısıldadı. "Beni o kadar seviyor musun? Lütfen sevdiğini söyle." Sanki kalp ağrısı ve özlemle geçirdiği yıllara yaymak istercesine konsolun üzerinden eğildi ve onu öptü. Dudaklarının ilk dokunuşu çakmak taşına sürtülen kibrit kadar tahripkârdı. Smilovv-'un tepkisi de bir patlamayı andırıyordu. Vahşi bir istek ve büyük bir açlıkla genç kadının dudaklarını adeta parçalarcasına öptü. Ama birden başladığı gibi bitti. Uzanıp yüzündeki ellerini tuttu, geri itti ve arabanın kapısını açtı. "Rory?" diye bağırdı Davee, ona doğru uzanarak. "Hoşça kal, Davee." "Rory?" Ama Smilovv çalıların oluşturduğu çitin yanından geçip karanlıkta gözden kayboldu. McDonald's kapanmış, herkes gitmişti. Işıklar sönmüştü. Ortalık karanlıktı ve Davee yapayalnızdı. Acı içindeki hıçkırıklarını kimse duymadı. U/t/z \Dorauncu L/jöfüm 469 "Lute'u kimin öldürdüğünü biliyorum." Hammond'un söylediklerinin şokuyla Alex'le Frank Perkins'in adeta dilleri tutulmuştu. Ama bu fazla uzun sürmedi ve hep bir ağızdan genç adamı soru yağmuruna tutmaya başladılar. Öncelikle Frank Perkins, Hammond'un neden polis merkezinde değil de onun çalışma odasında olduğunu öğrenmek istiyordu. "Bunu daha sonra söylerim," dedi Hammond. "Devam etmeden önce Alex'in anlatacaklarını duymak istiyorum." Ona doğru dönüp eğildi. "Gerçeği, AIex. Tümünü. Her şeyi. Bu gece. Şimdi."


"Ben..." Alex konuşamadan Frank elini havaya kaldırdı. "Hammond, benim aptalın teki olduğumu düşünüyor olmalısın. Müvekkilemin sana tek bir kelime bile söylemesine izin vermeyeceğim. Beni zorladığın bu kötü niyetli toplantının bir parçası haline gelmeyeceğim. Son derece sorumsuzca davrandın ve bence iyi bir cezayı hak ettin; üstelik bu hiç de profesyonelce..." "Tamam, Frank, sen bir rahip değilsin, unutma," dedi Ham470 mond. "Benim ilkokul öğretmenim ya da babam da değilsin. Alex de ben de bu işi nasıl yüzümüze gözümüze bulaştırdığımızı itiraf ettik." "Harika ama bir işe yaramıyor," dedi Frank, alayla. "Bu işin sonu hepimiz için felaket olacak." "Senin için neden felaket olsun ki?" diye sordu Alex. "Alex, daha beş dakika önce, Hammond'un seninle yatması için elinden ne geldiyse yaptığını itiraf ettin. Kendini savunmak için o geceyi Hammond'la geçirdiğini söyleyebilirsin. Ama Bobby Trimble'in anlattıklarından sonra geçmişinin ışığında sence bu ifade ne kadar etkili olur dersin?" "Bobby'nin söylediklerini nasıl aleyhime kullanabilirler ki? Onlar geçmişte kaldı. Ben artık o kız değilim. Ben benim." Bakışlarını Hammond'a çevirdi. "Evet, Bobby'nin ifadesindeki her bir çirkin ayrıntı doğru. Tek bir istisnayla. Bana bakmalarına izin vermenin ötesine asla geçmedim." Başını kuvvetle iki yana salladı. "Asla. Daha iyi bir yaşam umudum belki bir gün gerçekleşir diye kendime ait, küçük bir yanımı korudum. Hiç bir zaman aşmayacağım bir çizgi vardı. Tanrıya şükür ki içimde bir kendini koruma içgüdüsü varmış. "Bobby beni en rezil biçimde kullandı. Ama benim de ona alet olmamdan dolayı kendimi suçlamaktan vazgeçmem yıllarımı aldı. Uzun süre aslında kötü biri olduğumu düşündüm. Ama sonra insanlara danıştıkça ve kendim öğrendikçe bunun klasik bir vaka olduğunu fark ettim: Kötü şeylerden kendisinin sorumlu olduğunu sanan istismara uğramış çocuk psikolojisi." Kaderin cilvesi karşısında gülümsedi. "Đlk vakalarımdan biri bendim. Kendimi tedavi etmek zorundaydım. Kendimi sevmeyi ve diğer insanların sevgisine layık olabileceğimi öğrenmek zorundaydım. Ladd'ler çok yardımcı oldular. Bana miras olarak karşılıksız bir sevgi bıraktılar. Anladım ki onlar gibi iyi ve düzgün insanlar beni sevebildilerse ben de geçmişimi gömüp, en azından kendimi olduğum gibi kabul edebilirdim. "Ama bu süregelen bir tedaviydi. Bazen kendimi kaybediyorum. Hâlâ bile acaba yapabileceğim bir şeyler var mıydı diye kendi kendime soruyorum. Bobby'ye karşı çıkıp ayak direyebilir miydim acaba? Aynı annem gibi beni terk etmesinden, yapayalnız kalmaktan öylesine korkuyordum ki... Hayatımı sürdürmemi o sağlıyordu. Her şey için ona bağlıydım." "O zamanlar çocuktun," dedi Frank, nazikçe. Alex evet anlamında başını salladı. "O zamanlar öyleydim, Frank. Ama Hammond'un yoluna çıktığım gece değildim." Genç adama döndü ve yalvarır gibi, "Lütfen sana verdiğim zarar için beni affet," dedi. "Olanlardan sonra çok korkmuştum. Lute Petti-john'u ben öldürmedim ama öldürmekle suçlanmaktan korktum. Çocukluğumda yaptıklarımdan ötürü suçlu görüleceğimden korktum. Pettijohn'un odasına gittim..." "Alex, seni bir kez daha bir şey söylememen için uyarıyorum." "Hayır, Frank. Hammond haklı. Anlatacaklarımı dinlemeniz gerek. Hammond'un dinlemesi gerek." Avukat hâlâ kaşını gözünü oynatıyordu ama Alex bu sessiz uyarıya kulak asmadı. "Đzin verirseniz birkaç hafta öncesine gitmek istiyorum." Bobby'nin yaşamına beklenmedik ve hiç de hoş olmayan bir şekilde yeniden girmesinden, Lute Pettijohn'a yapmayı planladığı şantajdan bahsetti. "Bobby'yi fazla büyük oynadığı konusunda uyardım. Bir an önce Charleston'u terk edip bu gülünç planı unutmasını söyledim. "Ama sonuna kadar gitmekte kararlıydı; aynı şekilde ona yardım etmem konusunda da kararlıydı. Eğer etmezsem geçmişimi ortaya dökmekle tehdit etti beni. Bunu itiraf etmeye utanıyorum ama ondan korkuyordum. Eğer yirmi beş yıl önceki o ağzı


kalabalık, küstah, kafasız Bobby olsaydı tehditlerine güler geçer ve hemen polise haber verirdim. "Ama biraz adabı muaşeret öğrenmişti; en azından biraz daha sosyalleşmiş, kibarlık taslar olmuştu. Bu yeni haliyle hayatıma çok daha kolay girebilir ve onu içerden çürütebilirdi. Mesela bir kon421 ferans sırasında yanıma geldi ve kendini ziyaretçi bir psikolog olarak tanıttı. Yanımdaki arkadaşım gerçek olup olmadığını sorgulamadı bile. "Her neyse, ilk başta blöfünü gördüm ve beni rahat bırakmasını söyledim. Sanırım çaresiz kaldı. Sonunda ne yapıp edip Lute Pettijohn'la temas kurdu. Ona söyledikleri etkili olmalı ki Petti-john, Bobby'nin çenesini tutması karşılığında yüz bin dolar ödemeyi kabul etmiş." "Lute Pettijohn'u tanıyan hiç kimse buna inanmaz, Alex," dedi Hammond, alçak sesle. "Ben de aynı fikirdeyim," diye ekledi Frank. "Ben de inanmadım," dedi Alex. "Görünüşe bakılırsa Bobby de tümüyle ikna olmamıştı ki yeniden bana geldi ve benim Pettijohn'la buluşup parayı almam konusunda ısrar etti. Ben de kabul ettim." "Tanrı aşkına, neden?" diye sordu Frank. "Çünkü bunun Bobby'den kurtulmak için iyi bir fırsat olacağını düşündüm. Düşüncem Pettijohn'la buluşmak ama parayı almak yerine ona durumu açıklayıp Bobby'nin şantajını polise bildirmesini söylemekti." "Neden polise sen kendin gitmedin?" "Şimdi düşünüyorum da, herhalde en iyisi o olurdu." Đçini çekti. "Ama Bobby'yle yaptığım işbirliğinden korktum. Florida'daki bir tefeciden nasıl kurtulduğunu ballandıra ballandıra anlatmıştı. Ondan uzak kalmayı istemem için sayısız sebep vardı." "Sonuçta randevu saatinde Charles Tovvne Plaza'ya gittin." "Evet." "Pettijohn'u telefonla arayamaz miydin?" "Keşke öyle yapsaydım, Frank. Ama onunla şahsen görüşmemin daha güçlü bir etki yaratacağını düşündüm." "Oraya gittiğinde neler oldu?" "Çok kibar davrandı. Ben durumu anlattığımda nazikçe dinledi." Sandalyenin kenarına oturdu ve eliyle alnına vurdu. "Sonra?" "Sonra bana güldü," dedi titrek bir sesle. "Daha bana kapıyı açtığı anda bir şeylerin ters gittiğini anlamış olmalıydım. Bobb-y'yi bekliyor olmasına rağmen beni gördüğüne şaşırmamış gibiydi. Ama bunu çok geç fark ettim." "Bobby'nin değil de senin geldiğini biliyordu ve anlattıklarınla dalga geçti." "Evet," dedi üzgün bir şekilde. "Bobby benden önce aramış ve Pettijohn'a benim geleceğimi söylemişti. Ayrıca ortağıma ihanet edebileceğim konusunda onu uyarmış, büyük olasılıkla acıklı bir hikâye uyduracağımı, bu şekilde kendimi ona açındıracağımı, sonra da onu benimle yatmaya ikna edip ardından şantaj olarak Bobby'nin istediğinden çok daha fazlasını isteyeceğimi söylemişti." "O orospu çocuğunun bu kadar yetenekli olduğunu sanmazdım," diye öfkeyle homurdandı Hammond. "Trimble hiç o kadar zeki görünmüyordu." "Zeki değildir," dedi Alex. "Yalnızca kurnazdır. Akıllı olmaktan çok yüzsüzdür. Onu tehlikeli yapan da budur. Eline fırsat geçtiğinde akıllı bir insanın almayı dahi düşünemeyeceği riskleri alabilir. Ayrıca ilk darbeyi indirmenin avantajını da iyi bilir. "Ne söylediysen! Pettijohn'u içinde seks ve şantaj olan büyük, çapraşık bir entrikanın bir parçası olmadığıma inandıramadım. Bana fırsatı kaçırmamamı söyledi. Madem orada birlikteydik, madem onunla yatmayı kafama koymuştum... Nereye varmak istediğimi anlayabiliyor musunuz?" "O sana saldırdı mı?" diye tahminde bulundu Frank. "Karşı koydum, tabii ki. Koluna vurdum. Eminim karanfil parçası o sırada ceketinin koluna düşmüştür. O sabah portakalların üstüne karanfil saplamıştım. Küçük bir parçası bir yerime takılmış olacak. Her neyse onu geri çevirdim. O da öfkelendi, tehditler savurmaya başladı. Özellikle de Savcılıktan biriyle, Hammond Cross'la randevusu olduğunu söyledi." Genç adama baktı.


411 "Bobby'yle birlikte çevirdiğimiz dümenin senin ilgini çekeceğini söyledi." Bir süre durup tekrar devam etti. "Panikledim. Büyük bir özenle kurduğum yaşantımın yeniden parçalanmakta olduğunu sandım. Bana onca güvenen Ladd'leri rezil edecektim. Güvenilirliğimin üstüne şüphe düşecek, bütün çabalarım bir anda uçup gidi verecekti. Đtimatlarını kazandığım hastalar kendilerini ihanete uğramış hissedeceklerdi. "O yüzden kaçtım. Asansörde kendime hakim olamıyor, tir tir titriyordum. Lobiye indiğimde bara gidip oturacak bir yer aradım, çünkü dizlerimin bağı çözülmüş gibiydi. 41A "Ama paniğim hafifleyince gösterdiğim tepkinin ne kadar mantıksız olduğunu fark ettim. Bir kaç saniye içinde Bobby'nin hayatımı kontrol altında tuttuğu günlere geri dönmüştüm. Barda aklım başıma geldi. Olup bitenler yıllar öncesinde kalmıştı. Toplumun saygıdeğer bir üyesiydim. Çalıştığım alanda beğeniliyordum. Korkacak neyim vardı ki? Yanlış hiçbir şey yapmamıştım. Eğer doğru insanı, üvey kardeşimin beni bir kez daha kullandığına ikna edebilirsem, herhalde ondan sonsuza kadar kurtulabilirdim. Kendimi inandırmak için daha iyi birini bulabilir miydim..." "Savcı yardımcısı Hammond Cross'dan başka." "Doğru." Frank'e bakarak başını salladı. "O yüzden beşinci kata tekrar çıktım. Odaya ulaştığımda kapı aralıktı. Kulağımı dayadım ama herhangi bir konuşma duymadım. Kapıyı itip içeri baktım. Pettijohn kahve masasının yanında yüzükoyun yerde yatıyordu." "Öldüğünü anladın mı?" "Ölmemişti ki," dedi. Đki erkek de aynı tepkiyi gösterdiler: şaşkınlık. "Ona dokunmak istemedim ama yine de dokundum. Nabzı atıyordu ama kendinde değildi. Onunla o durumda yakalanmak istemedim; hele ki eski suç ortağım ona şantaj yaparken. O yüzden bir kez daha kaçarak çıktım odadan. Bu sefer merdivenlerden aşağı indim. Birbirimizi kıl payı kaçırmış olmalıyız," dedi Hammond'a. "Lobiye vardığımda senin ön kapıdan otelden çıktığını gördüm." "Beni nasıl tanıdın?" "Televizyonda görmüştüm. Çok tedirgin görünüyordun. Sandım ki..." "Pettijohn'a saldırdım." "Saldırdın değil de yumruk attığını filan düşündüm. Senin randevun da benimki gibi geçtiyse böyle bir şeyi hak etmiş olmalıydı. Seni işte bu yüzden izledim. Eğer daha sonra Pettijohn, Bobb-y'den ve benden şikâyetçi olursa, herhangi bir şeyle suçlanırsam, kendisi de Pettijohn'la dalaşmış olan Savcı Yardımcısı'ndan daha iyi bir görgü tanığını nereden bulabilirdim ki?" Başını eğip ellerine baktı. "Cumartesi akşamı birçok defa yapmakta olduğum şeyden suçluluk hissettim ve senden ayrılmaya çalıştım." Hammond'a bir ba"kış fırlattı. Genç adam da suçlu suçlu sanki bir cehennem zebanisi gibi kendini süzmekte olan Frank'e baktı. "Pazar sabah olduğunda çok utanıyordum ve Hammond daha uyanmadan evden çıktım," dedi avukatına. "Aynı akşam Bobby parayı almaya geldi -tabii para mara yoktu ortada. Ama o beni tek 'tanığımızı' öldürdüğüm için kutladı. Acayip şaşırmıştım." "O ana kadar Pettijohn'un öldüğünü bilmiyor muydun?" "Hayır. Eve dönerken arabada radyoyu açmamış, CD dinlemiştim. Eve gelince de televizyonu açmadım. Kafam... çok meşguldü." Kısa, gergin bir sessizliğin ardından, "Her neyse, Pettijohn'un öldürüldüğünü duyunca en kötü ihtimal geldi aklıma," diye devam etti. "Onu benim öldürdüğümü sandın," dedi Hammond. "Yani eninde sonunda ben ona saldırdığım için öldüğünü düşündün." "Doğru. Üstelik buna inanmayı sürdürdüm, ta ki..." "Ta ki vurularak öldürüldüğünü duyana kadar," dedi Hammond. "Ölüm sebebini öğrendiğinde o yüzden o kadar şaşırdın." Alex başını salladı. "Siz ikiniz mücadele etmediniz mi?" "Hayır, ben yalnızca kapıyı vurup çıktım." "O zaman yere düşmesine geçirdiği beyin kanaması neden oldu." 411 476


"Ben de öyle tahmin ediyorum," dedi Hammond. "Kendini kaybetmesine beyin kanaması neden oldu. Masanın üstüne düştü; alnı da o zaman yarıldı.'" "Ben onu görmedim tabii. Durumunun ne kadar kötü olduğunu anlayamadım. Hayatım boyunca o sırada bir şey yapmadığım için vicdan azabı çekeceğim," dedi, samimi bir pişmanlıkla. "Eğer hemen yardım çağırmış olsaydım herhalde hayatını kurtarırdım." "Onun yerine senin peşinden başka biri geldi; orada yattığını görünce de vurdu." "Maalesef doğru, Frank," dedi Alex. "Zaten kısmen bu yüzden görgü tanığımı kullanmadım." "Ben de o yüzden bu gece buraya geldim," dedi Hammond. Avukat şaşkın şaşkın bir Hammond'a, bir Alex'e baktı. "Anlayamadım." Açıklamayı Alex yaptı. "Smilovv'un detaycılığı ve şimdi de medya sayesinde cumartesi öğleden sonra Pettijohn'un odasında olduğumu herkes öğrendi. Ama onu benim vurmadığımı kesinkes bilen tek kişi aslında onu öldüren şahıs." "Ve o şahıs geçen gece Alex'i öldürtmeye kalkıştı." Hammond'un o geceki karşılaşmalarıyla ilgili anlattıklarını dinlerken Frank'in kulaklarına inanamıyormuş gibi ağzı bir karış açıldı. "Adamın hedefi Alex'ti. Alelade bir saldırı değildi." "Onun Pettijohn'un katili olduğunu nasıl anladın?" Hammond başını iki yana salladı. "O sadece bir kiralık katildi; üstelik pek becerikli de sayılmazdı. Ama Lute'un katili becerikli." "Esrarı gerçekten çözdüğünü mü düşünüyorsun?" diye sordu Frank. "Sıkı durun," dedi Hammond. Çeyrek saat boyunca hiç ara vermeden konuştu. Frank'in adeta şok geçirmesine karşın Alex hiç de şaşırmış gibi gözükmemiş-ti. Bitirdiğinde Frank uzun bir nefes verdi. "Otel personeliyle konuştun mu?" "Buraya gelmeden konuştum. Onların ifadesi de teorimi doğruluyor." "Makul gözüküyor, Hammond. Ama, Tanrım, daha zor olamazdı, öyle değil mi?" "Hayır, olamazdı," diye itiraf etti Hammond. "Elinde testereyle dala tırmanacaksın." "Biliyorum." "Buradan nereye gideceksin?" "Her şeyden önce iyice emin olmam gerekiyor." Hammond, Alex'e döndü. "Pettijohn benden başka birisiyle daha randevusu olduğunu söylemiş miydi? Saat altıda bir başka görüşmesi olduğunu biliyorum. Yalnızca kiminle olduğunu bilmiyorum." "Hayır. Sadece seninle buluşacağından söz etti bana." "Odasına giderken koridorda ya da asansörde kimseyi gördün mü?" "Macon'lu adam dışında hayır. Zaten beni de o ele verdi." "Merdivenlerden inerken de kimseyi görmedin mi?" "Hayır." Genç adam yüzüne sertçe bakınca, "Hammond, benim için mesleğini tehlikeye atıyorsun," diye ekledi. "Artık sana yalan söylemem." "Ben sana inanıyorum ama katilimiz inanmayabilir. Eğer insanlar senin bir şey gördüğüne inanırlarsa gerçekten görüp görmediğinin bir önemi kalmaz." "Alex hâlâ katil için bir tehdit oluşturuyor." "Bu da kabul edilebilir bir durum değil. Cinayet mahallinde tek bir iz bile kalmadığını unutmayın. Katil hiçbir şeyi atlamayan biri." "O halde önerin ne?" diye sordu Frank. "Alex'in peşine yirmi dört saat koruma mı takalım?" "Hayır," dedi genç kadın, sert bir sesle. "Ben de onu tercih ederdim," dedi Hammond. "Ama istemeye istemeye de olsa Alex'e katılıyorum. Her şeyden önce böyle bir 411 âlâ şeye dayanamayacağını bilecek kadar iyi tanıyorum onu. O yüzden bunu tartışmak zaman kaybı olur. Đkincisi, koruma ya da onun gibi alışılmamış bir şeyin tehlike sinyalinden farkı olmaz." "Ne kadar zamana ihtiyacın var, Hammond?" "Keşke bilebilsem." "Bu belirsizlik sinirimi bozuyor," dedi Frank. "Sen delil toplarken Alex tehlikede olacak. Bunu başkalarına da açmalı..."


"Yaa," dedi Hammond. Frank'in aklından geçenleri okumuştu. "Kime açayım? Şu aşamada kime güveneyim? Şu an için bu iddiaların hepsi kof gibi duruyor. Hele bir de Alex'le sevgili olduğumuzu öğrenirlerse..." "Sevgili mi? Cumartesi gecesinden sonra da birlikte oldunuz mu?" Yüz ifadeleri onları ele vermiş olmalıydı. "Boş verin," diye homurdandı Frank. "Bilmek istemiyorum." "Dediğim gibi," diye devam etti Hammond, "bu işi tek başıma yapmak zorundayım ve elimden geldiğince hızlı bir şekilde." Sonra da onlara planını anlattı. Bitirdiğinde ilk olarak Frank'e döndü. "Đznin var mı?" Avukat cevabını vermeden önce uzun bir süre kafasında tarttı. "Đnsanların ismimi dürüstlükle birlikte anmalarını isterim. Ne de olsa hep bunun için çalıştım. Hayatımda ilk defa ahlâk kurallarının dışına çıkıyorum. Eğer bu işin sonu felaket olursa, eğer yanı-hyorsan, şunu bil ki sadece senin o mükemmel sicilini bozmakla ya da sana tekdir filan verdirmekle kalmam. Boğazını sıkarım, Hammond. Eminim bunu farkındasındır." "Farkındayım." "Ayrıca bu planın yürüyeceğine en ufak bir şans bile vermiyorum." "Neden?" "Çünkü yürümesi için Steffı MundelPe güvenmek zorundasın." "Korkarım bu zorunlu bir bela." "Ben de olsam aynı sözcüğü kullanırdım." Tam o sırada Hammond'un çağrı cihazı öttü. Ekrandaki numaraya bir göz attı. "Tanımıyorum." Çağrı cihazına boş verip Frank'e başka sorusu olup olmadığını sordu. "Sen ciddi misin?" diye sordu avukat, alaycı bir şekilde. Hammond sırıttı. "Neşelen. Bir azizken bir günahkâr gibi asılmak ister miydin?" "Hiç asılmamayı tercih ederim." Hammond gülümsedi, ama sonra başını öbür tarafa çevirip Alex'e yöneldi. "Sen ne düşünüyorsun?" "Ben ne yapabilirim?" "Sen mi?" "Yardım etmek istiyorum." "Kesinlikle olmaz," diye karşılık verdi Hammond sert bir sesle. "Bütün bunlara ben sebep oldum." "Sen onunla buluşsaydın da buluşmasaydın da Pettijohn geçen cumartesi öldürülecekti. Anlattığım gibi, bunun seninle hiçbir alakası yoktu." "Yine de öyle hiçbir şey yapmadan duramam." "Tamı tamına öyle yapacaksın. Seninle ittifak içinde olduğumuzu belli edemeyiz." "Hammond haklı, Alex," dedi Frank. "Bu işi içerden götürmek zorunda." Alex endişeli gözlerle, "Hammond, başka bir yolu yok mu?" diye sordu. "Đşini kaybedebilirsin." "Sen de hayatını kaybedebilirsin. Bu da işimden çok daha önemli." Alex'in eline uzandı. O da onun elini tutup sıktı. Uzun bir süre hiç konuşmadan birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. Sessizlik giderek çekilmez bir hal alıyordu. Frank kibarca boğazını temizledi. "Alex, sen bu gece burada kalacaksın. Tartışma istemiyorum." "Kabul," dedi Hammond. 479 480 "Sen de evine gideceksin." Bu acımasız emir Hammond'a yöneltilmişti. "Đstemeden de olsa buna da kabul." "Misafir odası hazır, Alex. Merdiven başından soldaki ikinci oda." "Sağ ol, Frank." "Vakit geç oldu ve benim düşünmem gereken bir sürü şey var." Frank çalışma odasının kapısına doğru yöneldi; sonra da durup onlara baktı. Bir şeyler söylemek istedi, vazgeçti, sonunda dayanamayıp, "Geçen cCumartesi gecesinin tüm bunlara değip değme-diğini soracaktım," dedi. "Ama cevabınız aşikar. Đyi geceler."


Yalnız kaldıklarında sessizlik daha da çekilmez bir hal aldı. Yine Frank'in masasındaki saatin tik takları duyuluyordu. Aralarında bir gerginlik vardı ve bunun tek sebebi yalnızca ertesi gün neler olabileceği değildi. Đlk konuşan Hammond oldu. "Hiçbir önemi yok, Alex." Neden söz ettiğini sormasına gerek bile yoktu. "Tabii ki önemi var, Hammond." Genç adam elini uzattı fakat o yana çekildi, sonra ayağa kalktı ve odanın öbür ucundaki, rafları hukuk kitaplarıyla dolu kitaplığın önüne gitti. "Birbirimizi kandırmayalım." "Nasıl yani?" "Bu hikâyenin sonu mutlu bitmez. Bitemez." "Neden ki?" "Saf olma." "Trimble pisliğin teki. Hepsi geçmişte kaldı. Dün gece seni sevdiğimi söylerken ben bunların hepsini biliyordum." Gülümsedi. "Fikrimi de değiştirmedim." "Aşk hikâyemiz benim sana oynadığım pis bir oyunla başladı." "Pis bir oyun mu? Geçen cumartesi gecesini hiç de öyle hatırlamıyorum." "Baştan beri sana yalan söyledim. Bu hep aklının bir köşesinde kalacak, Hammond. Bana hiçbir zaman tamamen güvenemeyeceksin. Sürekli olarak her yaptığımın anlamını kestirmeye çalışan, her söylediğimin gerçekliğini tartan biriyle birlikte olmak istemiyorum." "Yapmam, merak etme." Alex gülümsedi, ama yüzünde hüzünlü bir ifade vardı. "O zaman insan olamazsın ki. Ben insanların duygularını, davranırlarını araştırdım. Hayatımızdaki olayların süregelen etkilerini, başkalarının bazen isteyerek, bazen de istemeyerek sebep olduğu hasarları iyi bilirim. Bu tür hasarların sonuçlarını hastalarımla yaptığım günlük görüşmelerde çok gördüm. Ben de benzer acılar çektim. Duygusal sağlığıma kavuşmam yıllarımı aldı, Hammond. Bobby'nin etkisinden kurtulmak için çok fazla çabaladım. Ama kurtuldum. Tanrı'nın da yardımıyla kurtuldum. O yüzden de seni sevebiliyorum, aynı..." "Demek öyle. Demek beni seviyorsun, öyle mi?" Alex bilinçsizce elini kaldırdı ve kendi göğsüne dokundu. "Öylesine acıyor ki." Hammond'un çağrı cihazı bir kez daha öttü. Yavaşça küfür ederek cihazı kapattı. Aralarındaki mesafe artmış gibiydi ve bu gece onu kapatmanın uygun olmayacağının farkındaydı genç adam. "Seni öpmek istiyorum." Alex olur anlamında başını salladı. "Seni öpersem bu sefer seninle sevişmek de isterim." Genç kadın bir kez daha başını salladı. Uzun uzun, anlamlı bir şekilde bakıştılar. "Seninle sevişmek hoşuma gidiyor," dedi Hammond. Alex'in göğsü hafif hafif inip kalkıyordu. "Gitmen gerek." "Evet," dedi genç adam, boğuk bir sesle. "Bildiğin gibi, yarın sabah çok erken kalkmam gerekiyor." Kaşlarını çattı. "Bu işin sonu ne olacak? Bilmiyorum, Alex. Seni arar, gelişmelerden haberdar ederim. Sen iyi olacak mısın?" "Olacağım." Đçini rahatlatmak için gülümsedi. 481 Hammond yavaş yavaş odadan çıkmaya hazırlandı. "Đyi uykular." "Đyi geceler, Hammond." "Allah kahretsin!" Loretta Boothe kumbaralı telefona sanki onu çaldırmak ister gibi baktı. Đki kere Hammond'u aramış ama ne evden ne de cepten ulaşabilmişti. Telefon da inatla sessiz kalmayı sürdürüyordu. Kol saatine bir göz attı. Neredeyse iki oluyordu. Hangi cehennemde olabilirdi ki? Altmış saniye daha bekledi; sonra telefona bir jeton daha atıp ev numarasını çevirdi. "Dinle, bok herif, neden gecenin bir yarısında senin kıçını kurtarmak için koşuşturuyorum? Bilmiyorum ama son defa söylüyorum, bu Allanın belası panayırdan yanımda bir görgü tanığıyla çıktım. Lütfen acele tarafından ne yapmam gerektiğini söyle. Herif huzursuzlanıyor, ben de giderek çekiciliğimi yitiriyorum." "Ms. Boothe?" Telefonu kapadı ve onun arabasında av tüfeği talimi yapmakta olan adama, "Geliyorum!" diye seslendi.


Adam ilk başta cinayetten ve Alex'in tutuklanmasıyla ilgili haberlerden söz etmek konusunda istekli davranmıştı. Ama sonra Loretta görgü tanığı olarak ifadesine başvurulabileceğini söylediğinde hızla tornistan etmişti. Bu işe karışmak istemediğini söylemişti. Đyi bir yurttaş olmayı istiyordu tabii, ama... Saatlerce dil döküp bütün ikna yeteneğini kullandıktan sonra sonunda işbirliği yapmaya ikna etmişti onu. Ama verdiği söze güvenemiyordu. Her an fikrini değiştirebilir ve kaçıp gidebilirdi; ya da hafızası durur, geçen cumartesiyle ilgili bütün hatırladıklarını unutabilirdi. "Ms. Boothe?" Loretta orta parmağıyla telefona vurup arabaya döndü. "Bana Loretta demeni söylemedim mi sana? Bir bira daha ister misin?" "Biraz düşündüm de..." Yüzünde bir kararsızlık ifadesi oluşmuştu. "Bu işe bulaşmak isteyip istemediğimi bilmiyorum. Yanılmış olabilirim. Ona çok da iyi bakmamıştım." Loretta bir kez daha içini rahatlattı. Bir yandan da, Ne cehennemde bu Hammond? diye düşünüyordu. 481 U/uz Jöeşincı Loöfüm 431 Steffı ofisinin kapısını açıp da karşısında elini havaya kaldırmış kapıya vurmaya hazırlanan Hammond'u görünce olduğu yerde kalakaldı. "Bir dakikan var mı?" "Aslına bakarsan, yok. Şimdi..." "Ne yapacaksan, bekleyebilir. Bu çok önemli." Kızı odasına geri soktu ve kapıyı kapattı. "Neler oluyor?" "Otur." Steffı meraklanmıştı ama yine de dediğini yaptı. O oturuncaya kadar Hammond odayı bir aşağı bir yukarı arşınlamaya başlamıştı. Önceki güne göre daha iyi görünmüyordu. Kolu hâlâ askıdaydı. Saçları yaprak kurutucusuyla* kurutulmuş gibi duruyordu. Tıraş olurken çenesini kesmişti. Kabuk tutmuş kan lekesi Steffı' ye birkaç dakika önce laboratuvardan gelen raporu anımsattı. "Çok bitkin görünüyorsun. Bu sabah ne kadar kahve içtin?" diye sordu. Ç.N.: * Japon mühendisler tarafından 1970'lerde icat edilen ve A.B.D.'de oldukça yaygın kullanılan bir bahçe cihazı 4H8 "Hiç içmedim." "Sahiden mi? Damardan kafein almış gibi bir halin var." Hammond birden yürümeyi kesti ve masanın tam karşısında durdu. "Steffı, seninle aramızda özel bir ilişki var, öyle değil mi?" "Affedersin?" "Đş arkadaşı olmamızın ötesinde demek istiyorum. Birlikte olduğumuz zamanlarda sana sırlarımı verirdim. Geçmişteki o samimiyetimiz ilişkimizi başka bir düzleme taşıyor. Haksız mıyım?" Bir an dikkatle yüzüne baktı, sonra küfrü bastı ve boş yere saçını düzeltmeye çalıştı. "Tanrım, bu çok zor bir durum." "Hammond, neler oluyor?" "Sana bunu söylemeden önce bir anlaşmazlığı ortadan kaldırmam gerekiyor." "Ben o konuyu kapattım, Hammond. Tamam mı? Öyle birini istemediğimi..." "Konu o değil. Bizimle ilgili değil yani. Harvey Knuckle." Steffı'nin masasının üstüne adeta koca bir kaya düşmüştü. Şaşkınlığını gizlemek istediyse de yüzündeki perişan ifadenin onu fena halde ele verdiğinin farkındaydı. Hammond'un delici bakışları karşısında inkâr etmenin beyhude olacağı kesindi. "Tamam, demek öğrendin. Pettijohn hakkında gizlice bilgi toplamak için kullandım onu." "Niçin?" Steffı bir süre elindeki ataşla oynadı; bir yandan da kafasında ataşla Hammond'u doğramanın ne kadar mantıklı bir hareket olacağını tartıyordu. Sonunda, "Birkaç ay önce Pettijohn benimle temasa geçti," dedi. "Đlk başta masum gibi duruyordu. Sonunda ağzındaki baklayı çıkardı. Ben başsavcı olursam bunun ikimiz için de ne kadar iyi olacağını düşündüğünü söyledi. Bunu sağlayacağına da söz verdi."


"Neyin karşılığında?" "Gözlerimi, kulaklarımı açık tutup, ilginç bir şey olduğunda ona haber vermem karşılığında. Yaptığı işlerle ilgili gizli bir soruşturma filan gibi." "Sen ne cevap verdin?" "Korkarım pek kadınca bir cevap vermedim. Teklifini geri çevirdim ama neyi gizlediğini, neyin peşinde olduğunu merak ettim. Charleston'daki en büyük dolandırıcının foyasını ortaya çıkarmak Steffi Mundell için büyük bir başarı olmaz mıydı? O yüzden Harvey'i aradım." Atası S şeklinde büktü. "Đstediğim bilgiyi aldım ve..." "Ortaklık senetlerinde babamın adını gördün." "Evet, Hammond," diye cevap verdi, yüzünde ciddi bir ifadeyle. "Bundan da kimseye.bahsetmedin." "Bu onun suçuydu, senin değil. Ucu sana dokunmadan Preston cezalandırılamazdı. Bunun da olmasını istemedim. Mason'un yerine geçmek isteyeceğimi biliyorsun. Bunu hiçbir zaman gizlemedim." "Ama bunun Pettijohn'la yatağa girmek anlamına geldiğini söylememiştin." Steffi ürperdi. "Đnşallah bunu gerçek anlamında söylememiş-sindir." "Hayır. Gerçeği söylediğin için teşekkürler." "Doğrusunu istersen, ortaya çıktığına memnun oldum. Đçimde ukde kalmıştı." Atası elinden bıraktı. "Şimdi ne var?" Hammond tam karşısına oturdu, dengesini sağladı, sonra da öne doğru eğildi. "Sana söyleyeceklerim kesinlikle aramızda kalmalı," dedi alçak ve ciddi bir sesle. "Sana güvenebilir miyim?" "Sormana bile gerek yok." "Pekâlâ." Derin bir nefes aldı. "Lute Pettijohn'u Alex Ladd öldürmedi." Bu muydu büyük açıklama? O kadar girizgâh yaptıktan sonra ilişkisiyle ilgili olarak yürek yakan bir itiraf, belki de bağışlanmak için ciddi bir özür bekliyordu. Oysa ağzından çıka çıka gizli aşkı490 nın masumiyeti için acıklı bir yakarıştan başka bir şey çıkmamıştı. Steffı öfkelenmişti ama kendini zorlayarak sahtebir kaygısızlıkla sandalyesinde arkasına yaslandı. "Daha dün davayı büyük jürinin önüne çıkarmak için yanıp tutuşuyordun. Neden böyle birden fikir değiştirdin?" "Birden olmadı; üstelik hiçbir zaman yanıp tutuşmuyordum. Hep yanlış birinden şüphelendiğimizi düşündüm. Birbiriyle uyuşmayan bir sürü faktör vardı." "Trimble..." "Trimble pezevengin teki." "Kadın da onun orospusuymuş," diye karşılık verdi Steffı. "Belli ki hâlâ öyle." "Tekrar aynı noktaya dönmeyelim, tamam mı?" "Kabul. Bu kanıtı çok çiğnedik. Đnşallah sen daha iyisini bul-muşsundur." "Lute'u Smilow öldürdü." Steffı'nin ağzı istem dışı açıldı. Bu defa, duyduklarına gerçekten inanamıyordu. "Bu bir şaka mı?" "Hayır." "Hammond, Allah aşkına..." "Bir dakika dinle," dedi, eliyle havayı döverek. "Yalnızca dinle, sonra itirazın olursa ben de seni dinlerim." "Boşuna çeneni yorma. Benim aynı fikirde olmayacağıma inanabilirsin." "Lütfen." Geçen cumartesi akşamı Smilovv'a muzip muzip kayınbiraderini öldürüp öldürmediğini sorduğunda-bu kötü bir şaka olsa da-aslında şaka yapmak istemişti. O soruyu, Smilow'u kışkırtmak için sırf hainliğinden sormuştu. Ama Hammond oldukça ciddi duruyordu. Belli ki Smilovv'u muhtemel bir şüpheli olarak görüyordu. "Peki," dedi, abartılı bir omuz silkmesiyle. "Anlat bakalım." "Bir düşün bak. Cinayet mahallinde tek bir iz bile yoktu. Smilow'un kendisi bile hiçbir şeye el sürülmemiş olduğundan söz etmişti. Hayatını cinayetlerin peşinden delil toplamakla geçiren bir dedektiften daha iyi kim bilebilir, iz bırakmamayı?" "Đyi bir noktaya parmak bastın, Hammond, ama bence biraz abartıyorsun."


Yeni sevgilisini korumak için abartıyordu. Alex Ladd uğruna bu kadar ileri gidiyor olması fazla küstahlıktı. Đlkokul çocuğu gibi samimiyetten, ona sırlarını açmaktan söz etmeler, anlaşmazlıkları ortadan kaldırmalar, ilişkilerinin ne denli özel ve yüce olduğundan bahsetmeler, hepsi birer saçmalıktı. Sevgilisini kısıldığı kapandan kurtarmak için onu kullanmaya çalışıyordu. Uygunsuz ilişkisinden haberdar olduğunu ona söylemek isterdi ama bu, düşüncesiz ve aptalca bir hareket olurdu. Karşısında küçük düştüğünü görmek keyif verici olsa da böyle yapmakla uzun dönemdeki avantajını yitirirdi. Gizli ilişkisini biliyor olmak onun için bir kozdu. Bu kozu oynamak için acele ederse etkinliğini yitirebilirdi. Üstelik, bu arada, konuşmaya devam ettikçe sonrasında ona karşı kullanabileceği yeni kozlar veriyordu eline. Farkında olmadan vilayet savcılığı koltuğunu ona hediye paketi içinde sunuyordu. Yüz ifadesinden bir şeyler belli etmemek için kendini bayağı bir kontrol altında tutması gerekiyordu. "Đnşallah bu kuşkunu yalnızca delil bulunamamasına dayandır-mıyorsundur," dedi. "Smilow, Pettijohn'dan nefret ederdi." "Birçok kişi için geçerli bu." "Ama hiç kimse Smilovv kadar nefret etmezdi. Birçok kere, Margaret'e çektirdikleri için Lute'u öldüreceğine bir ant içmediği kalmıştı. Sözüne güvendiğim insanlardan duydum, bir defasında Lute'a saldırmış ve eğer tutmasalarmış adamı oracıkta öldüre-cekmiş." "Hangi boşboğaz söyledi bunu sana?" Steffı'nin eğleniyor olmasına aldırmadan, "Şimdilik bunu elimden geldiğince gizli tutuyorum," dedi, soğuk bir sesle. 491 "Hammond, Smiiovv'la olan kişisel çekişmenin mantığını perdelemediğinden emin misin?" "Doğru, onu sevmem. Ama hiçbir zaman onu ölümle tehdit etmedim. Onun Lute Pettijohn'u öldürmekle tehdit ettiği gibi." "Kızgınlık anında mı? Öfkeden kudurduğu bir sırada mı? Hadi, Hammond. Kimse bu tür ölüm tehditlerini ciddiye almaz." "Smilow sık sık Charles Towne Plaza'nın barına içki içmeye gider." "Yüzlerce insan da gider. Bu iş için biz de gittik." "Ayakkabılarını orada boyatır." "Yaa, ayakkabılarını orada boyatır!" diye bağırdı, masasının 421 kenarına vurarak. "Đşte bu, dumanı tüten bir silahtan farksız!" "Söylediklerine alınmamaya kararlıyım, Steffı. Çünkü bir sonraki konu silah." "Cinayet silahı mı?" "Smilovv'un elinin altında bir sürü tabanca var. Herhalde yarısının kaydı yoktur ve izi bulunamaz." Steffi'nin gerçekten önemsediği ilk konu bu oldu. Yüzündeki alaycı gülümseme ağır ağır kayboldu. Koltuğunda dikleşti. "Şeydeki silahlardan mı söz ediyorsun...?" "Kanıt deposundaki. Uyuşturucu baskınlarında ele geçirilenler. Tutuklamalarda el konulanlar. Duruşma tarihini ya da atılmayı veya satılmayı beklerken depoda duranlar." "Depoda sürekli nöbet değişimi kaydı tutarlar." "Smilovv bir yolunu bulmuştur. Silahlardan birini kullanmış, sonra da yerine koymuştur. Belki de kullandıktan sonra kaldırıp atmıştır. Eksikliği nasıl olsa hiçbir zaman fark edilmez. Ya da henüz depoya teslim edilmemiş bir tanesini kullanmıştır. Düzinelerce yolu var bunun." "Ne demek istediğini anlıyorum," dedi Steffi, düşünceli bir şekilde. Sonra da başını iki yana salladı. "Ama bana yine de abartıyorsun gibi geliyor, Hammond. Nasıl Alex Ladd'in Petijohn'u vurduğunu kanıtlayacak silahı bulamadıysak, bunu Smi!ow'un yaptığını gösterecek bir silah da yok ortalıkta." Hammond içini çekti, yere baktı, sonra bakışlarını tekrar Stef-fı'ye çevirdi. "Bir şey daha var. Bir başka cinayet gerekçesi. Belki de kız kardeşinin intiharının öcünü almaktan çok daha zorlayıcı bir gerekçe." "Eee?"


"Bunu söyleyemem." "Neyi? Niçin söyfeyemezsin?" "Çünkü bir başkasının özel hayatına tecavüz etmiş olurum." "Daha beş dakika öncesinde, aramızdaki yüce ilişki ve karşılıklı güvenle ilgili o süslü konuşmayı yapan sen değil miydin?" "Sana güvenmediğimden değil, Steffı. Ama bir başkası daha güveniyor bana. O kişinin güvenini boşa çıkaramam. Bu bilgi dava için önemli bir unsur haline gelmedikçe kimseye açıklayamam." "Dava mı?" diye tekrarladı, küçümser bir ifadeyle. "Dava mava yok." "Bence var." "Bu işin peşine düşecek misin gerçekten?" "Kolay olmayacağını biliyorum. Smilow'u Charleston Emni-yeti'nde çok sevmezler ama korkar ve sayarlar. Hiç kuşkusuz biraz dirençle karşılaşacağım." " 'Direnç' kelimesi biraz hafif kaçtı, Hammond. Onlardan biri hakkında araştırma yapmaya başladığın anda hiçbir polis seninle işbirliğine yanaşmaz." "Engellerin farkındayım. Bunun bana neye mal olacağını da biliyorum. Ama peşini bırakmamaya da kararlıyım. Sanırım bu da sana haklı olduğuma ne kadar kesinlikle inandığımı gösterir." Ya da yeni sevgiline ne kadar abayı yaktığını, diye düşündü Steffı. "Peki Alex Ladd'e ve onun aleyhinde hazırladığımız iddiaya ne olacak? Onu öylesine bir tarafa atamazsın ya da yok edemezsin." "Hayır. Öyle yapacak olursam Smilow bir bit yeniği olduğunu sezer. O yüzden iddiayı sürdüreceğim. Ama büyük jüri onu suçla-sa bile aleyhindeki bir davayı kazanamayız. Kazanamayız," dedi inatla, itiraz etmeye hazırlandığını görünce. "Trimble sırnaşık düzenbazın teki. Jüri onun o ucuz cilasının altındaki gerçek yüzünü görecektir. Verdiği ifadenin kendini kurtarmak için olduğunu düşünecektir ve haklı da olacaktır. Söylediklerinin bir kısmı gerçek olsa bile ona inanmayacaktır. Üstelik Dr. Ladd cinayeti kendisinin işlemediğini ısrarla kaç defa söyledi." "Tabii ki öyle söyleyecekti. Bütün katiller aynı şeyi yapar." "Ama o farklı," diye mırıldandı Hammond. Psikologla olan ilişkisini bilmesine rağmen Steffı, Hammond-'un onu korumak ve savunmak için gösterdiği sarsılmaz kararlılıktan ötürü telaşa kapılmıştı. Hayal kırıklığını gizlemeye gerek *** bile duymadan bir süre yüzüne baktı. "Hepsi bu mu? Söyleyeceğin her şeyi söyledin mi?" "Doğrusunu istersen hayır. Dün gece bazı şeyleri gözden geçirdim ama henüz kanıtlar somut değil." "Ne gibi şeyleri?" "Bundan şimdi söz etmek istemiyorum, Steffı. Haklı olduğumdan emin olana dek. Bu çok nazik bir durum." Kız, "Eminim çok naziktir," dedi, öfkeyle. "Madem her şeyi anlatmayacaktın, neden bazı şeyleri anlattın? Benden ne istiyorsun?" Davee Pettijohn'un o sabah gelmesini umduğu son kişi onu dul bıraktığından kuşkulanılan kadındı. "Beni kabul ettiğiniz için teşekkürler." Saralı Birch, Alex Ladd'i Davee'nin kahve içmekte olduğu gündelik oturma odasına götürmüştü. Kâhya kadın adını söylememiş olsaydı bile Davee onu tanırdı. Resmi sabah gazetesinin ön sayfasında çıkmıştı. Davee de Smilovv'la yaptığı can sıkıcı, gizli görüşmeden önce akşam haberlerinde görmüştü onu. "Sizi kabul etmemin nedeni kibarlıktan çok merak, Dr. Ladd," dedi dürüstçe. "Oturun lütfen. Kahve ister miydiniz?" "Lütfen." Sarah Birch'ün ikinci bir fincan getirmesini beklerken iki kadın sessizce oturup birbirlerini süzdüler. Davee televizyon kameralarının ve gazete fotoğraflarının Alex Ladd'e haksızlık yaptıklarına hükmetti. Kâhya kadına kahve için teşekkür edip bir yudum aldıktan sonra, "Kocanızı geçen cumartesi öğleden sonra oteldeki odasında gördüm," dedi Alex. Eliyle gazetenin sabah baskısının sağa sola saçılmış sayfalarını işaret etti. "Üstü kapalı bir şekilde benim Mr. Pettijohn'la özel bir ilişkim olduğunu imâ etmişler." Davee acı bir şekilde gülümsedi. "Ne de olsa ününün sürdürülmesi lazım."


"Ama ben öyle bir üne sahip değilim. Bu imânın kesinlikle bir dayanağı yok. Hoş, eğer üvey kardeşim aleyhime ifade verecek olursa herhalde yalan söylediğimi düşüneceksiniz." "Onun hakkında yazılanları da okudum. Belli ki Bobby Trimble tam bir baş belası." "Ona iltifat ediyorsunuz." Davee bir kahkaha attı ama Alex'in yüz ifadesini gördüğünde bu konunun onun için hiç de eğlenceli olmadığını fark etti. "Kötü bir çocukluk mu geçirdiniz?" "Atlattım." Davee başını salladı. "Sanırım, hepimiz çocukluk döneminden yara izleri taşıyoruz." "Bazı yara izleri diğerlerine göre daha belirgin oluyor," dedi Alex, aynı fikirde olduğunu göstermek için. "Yaptığım işte, insanların bunları gizleme konusunda ne kadar zeki olabileceklerini öğrendim. Hatta kendilerinden bile." Davee onu bir süre daha süzdü. "Beklediğim gibi biri değilsiniz. Haberlerde hakkınızda söylenenlerden sizin daha... kaba biri olduğunuzu düşünmüştüm. Daha sert. Daha sinsi. Hatta ahlâksız." Tekrar bir kahkaha attı. "Daha çok benim gibi biri olduğunuzu sanmıştım." "Benim de kusurlarım var. Hem de bir sürü. Ama kocanızı 495 hayatımda bir defa gördüğüme yemin ederim. O da geçen cumartesiydi. Anlaşılan öldürülmeden az önce. Ama onu ben öldürmedim ve o otel odasına onunla yatmak için gitmedim. Bunu bilmeniz benim için çok önemli." "Size inanmak istiyorum," dedi Davee. "Her şeyden önce buraya gelip bana bunu söylemek size bir şey kazandırmaz. Ayrıca, sizi kırmak istemem ama, benim rahmetlinin tipi değilsiniz." Alex gülümsedi. Bir yandan da merakı uyanmıştı. "Neden onun tipi değilim?" "Görüntü olarak sınıfı geçerdiniz. Buna da kırılmayın lütfen -Lute nefes alıp veren her kadını becerebilirdi. Kim bilir? Bazen 4Sâ bu gerekli bile olmayabilirdi. "Ama birlikte olduğu kadınların ondan korkmasından hoşlanırdı. Boyun eğen ve aptal kadınları severdi. Belki bir tek orgazm dışında ağzını açmayan. Siz ona çekici gelmezdiniz çünkü kendinize çok fazla güveniyorsunuz ve zekisiniz." Gümüş bir kaptan kahve fincanını bir kez daha doldurdu. Ardından içine iki tane küp şeker atınca kahve hafifçe etrafa sıçradı. "Bilginiz olsun, Dr. Ladd, sizi Lute'u öldürmekle suçlayan kimileri bunu yaptığınıza aslında inanmıyorlar." Alex şaşırmış bir şekilde, "Yoksa Hammond'la mı konuştunuz?" diye kaçırdı ağzından. "Hayır. Öyle değil..." Cümlenin ortasında birden beyninde bir şimşek çaktı. "Hammond mu? Cinayet davanızı soruşturan adamdan ilk adıyla mı söz ediyorsunuz?" Bocaladığı her halinden belli olan Alex, fincanını kahve masasına bıraktı. "Umarım buraya gelmemi yanlış anlamadınız, Mrs. Pettijohn. Beni görmeyi kabul edeceğinizden emin bile değildim. Her şey için çok..." Davee bu gevezeliği, uzanıp elini Alex'in koluna koyarak kesti. Bir süre bir şey söylemeyince Alex başını kaldırdı ve sessiz bir vakarla Davee'ye baktı. Aralarında farklı bir düzeyde bir iletişim kurulmuş, savunma kalkanları indirilmişti. Đki kadın görüyor, anlıyor ve kabul ediyorlardı. Davee, Alex'in gözlerinin ta içine bakarak, yumuşak bir sesle, "Yalnızca karmaşık olmayıp aynı zamanda imkânsız olan sensin," dedi. Alex konuşmak için ağzını açtıysa da Davee ona mani oldu. "Hayır, bana anlatma. Yoksa sürükleyici bir romanın son sayfasını okumaya benzer. Đkiniz nasıl olup da başınıza bu belayı açtınız, bilmiyorum. Umarım son derece sefih ve leziz koşullarda olmuştur. Hammond bunu hak edecek biridir." Sonra kederli bir şekilde gülümsedi. "Zavallı Hammond. Onun için korkunç bir ikilem olmalı bu durum." "Hem de nasıl." "Benim yapabileceğim bir şey var mı?" "Yakın bir zamanda dosta ihtiyacı olabilir. Onun yanında olun." "Öyleyim." "O da öyle diyor." Alex çantasının sapını omzuna taktı. "Gitmem gerek."


Davee kâhyayı çağırmayıp Alex'i ön kapıya kadar kendisi geçirdi. "Evimle ilgili fikrinizi söylemediniz," dedi giriş holünden geçerlerken. "Çoğu insan ilk geldiklerinde hep bundan bahseder. Siz ne düşünüyorsunuz?" Alex hızlıca etrafına baktı. "Dürüst olmamı ister misiniz?" "Soruyu ben sordum." "Bazı çok hoş şeyler var. Ama benim zevkime göre biraz fazla abartılı." "Şaka mı ediyorsunuz?" diye kıkırdadı Davee. "Haddinden fazla gösterişli. Artık Lute öldüğüne göre tekrar dekore edebilirim." Đki kadın birbirlerine bakarak gülümsediler. Başka bir kadına yakınlık duymak Davee için ender görülen bir şeydi. Kendine özgü dobralığıyla, "Lute'la yatıp yatmamış olman umurumda değil," dedi. "Senden hoşlandım, Alex." "Ben de senden." 421 498. Alex bahçe yolunu yarılamıştı ki Davee arkasından seslendi. "Lute'la öldürülmeden az önce beraberdin, değil mi?" "Evet, doğru." "Hımm. Katil bir şeyler sakladığını düşünebilir. Gördüğün ya da duyduğun bir şeyi. Var mı öyle bir şey?" diye sordu damdan düşer gibi. "Bu konuyu polise bıraksak daha iyi olmaz mı?" Yürümeye devam edip bahçe kapısından dışarı çıktı. Davee de kapıyı kapayıp geri döndü. Sarah Birch peşi sıra gelmişti. "Ne oldu, bebeğim?" Uzanıp eliyle Davee'nin alnındaki endişe kırışıklıklarını düzeltti. "Bir şey yok, Sarah," diye mırıldandı dalgın bir şekilde. "Bir şey yok." O/uz Cflf/mcı lum 499 O sabah erkenden, ofise gidip Steffi'yle konuşmadan önce Hammond çağrı cihazını kontrol etmiş ve tek bir mesaja cevap vermişti. "Loretta, ben Hammond. Mesajını ancak bu sabah aldım. Dün gece seni kızdırdığım için özür dilerim. Yanlış numara zannettim. Bak, yaptıklarını takdir ediyorum. Ama gerçek şu ki, panayırda konuştuğun o adamı getirmeni istemiyorum, en azından şu an için. Kendimce sebeplerim var, bana inan. Bunları sana ileride açıklarım. Şimdilik onu bir köşede tut. Eğer ihtiyacım olursa sana haber veririm. Aksi takdirde, yalnızca... sanırım şey yapabilirsin... demek istediğim, başka bir iş almakta özgürsün. Eğer sana yeniden gereksinim duyarsam temasa geçerim. Tekrar sağ ol. Sen en iyisisin. Hoşça kal. Ha, bu arada, dünkü ve dün geceki masraflarını karşılamak için sana bir çek göndereceğim. Đstediğimden çok daha fazlasını yaptın. Tekrar hoşça kal. " Bev Boothe mesajı iki kere dinledi, sonra da parmaklarıyla hafif hafif tuşlara vurarak telefona baktı. Bir yandan da mesajı ne yapacağını düşünüyordu -saklasın mı silsin mi? Mr. Cross'a bu mesajla ne yapması gerektiğini söylemek istese de, bu anatomik olarak imkânsızdı. Yorgun ve canı sıkkındı. Gece birisi hastane personeline ait otoparka park ettiği arabasına vurmuştu. On iki saat nöbet tuttuğu her gecenin sabahında belinde hafif bir ağrı hissediyordu. Ama hepsinden çok yatağı boş ve hiç bozulmamış olan annesi hakkında endişeleniyordu. Acaba geceyi nerede geçirmişti ve şimdi neredeydi? Dün akşam hastaneye gitmek için evden çıktığında Loretta'nın durgun ve kafasının bir şeyle meşgul göründüğünü hatırladı. Bu mesaj en azından gecenin bir bölümünü dışarıda savcılığın pis işlerini yaparak geçirdiğini gösteriyordu. Adi herif annesinin gayretlerini pek de takdir ediyor gibi durmuyordu. Bev öfkeyle üç tuşuna basıp mesajı sildi. Beş dakika sonra, tam duştan çıkarken annesinin seslendiğini duydu. "Bev, eve döndüğümü bilmeni istedim." Bev bir havlu kapıp üstüne doladı. Koridorda ıslak izler bırakarak annesinin yatak odasına gitti. Loretta yatağın kenarına oturmuş, şişmiş ayaklarında kıpkırmızı kesikler açmış olan sandallarını gevşetiyordu.


"Anne, seni merak ettim," diye bağırdı Bev. Annesinin beti benzi atmış, saçı başı darmadağın olmasına rağmen içki içmediği belliydi. Bev fazla şaşırmış ya da rahatlamış görünmemeye çalıştı. "Neredeydin?" "Uzun hikâye. Đkimiz de biraz kendimize gelinceye kadar bekleyebilir. Çok bitkin düştüm. Eve geldiğinde tele sekretere baktın mı? Mesaj var mıydı?" Bev yarım saniye tereddüt etti. "Hayır, anne. Yoktu." "Buna inanamıyorum," diye mırıldandı Loretta, elbisesini çıkarırken. "Ben kıçımı yırtıyorum, Hammond ise kaybolma numarası çekiyor." Đç çamaşırları kalıncaya kadar soyunduktan sonra yatak örtüsünü açıp yatağa uzandı. Başı yastığa dokunduğunda neredeyse uyumuştu bile. Bev de kendi odasına döndü, üzerine bir gecelik giydi, çalar saati kurdu, klimanın termostatını daha düşük bir dereceye ayarladı ve yatağına yattı. Loretta bu defa eve içki içmeden dönmüştü. Ama ya gelecek sefer ne olacaktı? Yeniden başlamamak için öylesine çaba sarf ediyordu ki... Sürekli desteğe ve cesaretlendirmeye ihtiyacı vardı. Kendini yararlı ve üretken hissetmek istiyordu. Bev'in uykuya dalmadan önceki son düşüncesi eğer Mr. Hammond Cross annesini, kadıncağızın bugünkü ve gelecekteki mutluluğu için umutsuzca sarıldığı işten atacaksa bunu öyle iğrenç mesajlarla değil de gelip yüzüne söyleyerek yapması oldu. SÛL "Bu da ne?" Rory Smilow, Steffı'nin üstü darmaduman masasına fırlatıp attığı sarı zarfa baktı. Hammond odasından çıkar çıkmaz Steffi soluğu polis merkezinde almış, dedektifi Cinayet Masası Soruşturma Bölümüne ait kocaman odada bulmuştu. Smilovv'u son gelişmeden haberdar etmekten en ufak bir pişmanlık hissetmiyordu. Eski sevgilisine bağlılık duymak aklının köşesinden bile geçmemişti. Ettiği gizlilik yemini de onu yolundan alıkoymayacaktı. Artık dönüşü olmayan bir yola girmişti. "Bir laboratuvar raporu." Zarfı geri alıp sanki yüreğinin üstünde taşımak ister gibi göğsüne bastırdı. "Ofisinde konuşabilir miyiz?" Smilow ayağa kalktı ve başını sallayarak ofisini işaret etti. Masaların oluşturduğu labirentin arasından yollarını bulmaya çalışırlarken Dedektif Mike Collins tekdüze bir sesle Steffı'ye selam verdi. "Günaydın, Miss Mundell." "Cehenneme git, Collins." Yükselen kahkahalara ve ıslıklara aldırmadan Smilow'un önü sıra kısa koridordan dedektifin bürosuna doğru yürümeye devam etti. Kapı arkalarından kapandığında Smilow neler olduğunu sordu. "Alex'in çarşafındaki kan lekelerini hatırlıyor musun?" OBMAN KEMAL ĐL HALK KÜTÜPHANESĐ 1 501 "'Tıraş olurken bacağını kesmişti." "Hayır, kesmemiş. Ya da belki kesti ama çarşaftaki kan ona ait değil. Kanın testini yaptırttım ve bir başka örnekle karşılaştırdım. Birbirlerine uydular." "Bu diğer örnek kimin kanıydı?" "Hammond'un." Tanıştıklarından bu yana ilk kez Smilovv duyduklarına bu kadar hazırlıksız yakalanmıştı. Adeta dili tutulmuş gibiydi. "Saldırıya uğradığı gece," diye açıkladı Steffî, ''kan kaybetmiş. Sanırım bayağı da fazla. Trimble'ın hapiste olduğunu söylemek için ertesi sabah erkenden evine gitmiştim. Tuhaf bir şekilde davranıyordu. Bu tuhaflığını geçirdiği zor geceye ve aldığı ilaçlara bağladım. "Ama bunun ötesinde bir şeyler vardı. Utanç verici bir sırrı saklamak için yalan söylediği hissine kapıldım. Her neyse, evden çıkmadan önce ani bir dürtüyle banyodaki kanlı havlulardan birini gizlice aldım." "Seni bunu yapmaya iten şey neydi? Sonra da Ladd'in çarşa-fındaki kanla karşılaştırmaya?" "Onun yanındayken gösterdiği davranışlar!" diye bağırdı hafifçe, kollarını iki yana açarak. "Onu bir lokmada yutmamak için büyük çaba sarf ediyor olması. Sen de farkına varmış olmalısın, Smilovv. Farkında olduğunu biliyorum."


Smilow elini ensesinde gezdirdi, sonra da Steffı'nin hiç beklemediği bir şey söyledi. "Tanrım, çok utanıyorum." "Utanıyor musun?" "Bu sonuca ben kendim de varmalıydım. Çok daha önce. Haklısın, aralarında bir şey olduğunu hissetmiştim. Yalnızca ne olduğunu tahmin edemiyordum. Akla gelmeyecek bir şey olduğu için cinsel bir çekim olabileceğini hiç düşünmedim bile." "Bunun için kendini yemene gerek yok, Smilow. Kadınların bu konulardaki içgüdüleri daha güçlüdür." "Üstelik senin bana göre başka bir avantajın daha vardı." "Nedir o?" "Ben Hammond'la hiç yatmadım." Alaycı bir şekilde gülümsedi ama Steffı'nin bunu komik bulduğu pek söylenemezdi. "Neyse, o zaman kimin neyi hissettiğinin ya da aralarında ne olduğunu kimin önce anladığının bir önemi yok. Đşin aslı şu ki kadının birinci derecede şüpheli olduğu bir soruşturmaya daha atanmadan önce Hammond, Alex Ladd'le yatağa girmeye başlamış." Sanki bir kafatası ya da bir başka savaş ganimetiymiş gibi zarfı havaya kaldırdı. "Biz de bunu kanıtlayabiliriz." "Yasa dışı yollardan elde edilmiş kanıtla." "Ayrıntıyı boş ver," dedi, omuzlarını silkerek. "Şimdi asıl resme bakalım. Hammond boğazına kadar boka batmış durumda. Alex'in evinin arka kapısının zorlanarak açılmasıyla ilgili söylediği o uyduruk yalanı hatırlıyor musun? Tahminimce o işi Hammond yaptı. Evine zorla girdi..." "Ne amaçla? Gümüşleri çalmak için mi?" Smilow'un konuyu bu kadar hafife alıyor olması karşısında kaşlarını çattı. "Daha önceden tanışıyorlardı. Alex'den şüphele-nilmeye başlanmadan önce. Đkisi de birbirlerini tanımıyormuş gibi yaptılar. Notlarını karşılaştırmak için bir araya gelmeleri gerekiyordu, onun için de Hammond onu görmeye gitti... Dur bakalım, bu iş salı gecesi olmuş olmalı, Alex'in bir sürü yalanını yakaladığımızdan hemen sonra. "Ön kapıya gidip zilini çalamazdı; o yüzden eve gizlice girdi. Kilidi açmaya çalışırken de parmağını kesti. Çarşaftaki kan o nedenleydi. Ertesi gün başparmağının sarılı olduğunu hatırlıyorum. "Saldırıya uğradığı gece de Alex'in onunla olduğunu sanıyorum. Yaralarını tedavi eden doktoru sorduğumda, neden acile gitmedin dediğimde kaçamak cevaplar vermiş, ilgisiz açıklamalarda bulunmuştu." Dedektif hâlâ kuşkuyla yüzüne bakmaya devam ediyordu. "Onu iyi tanırım, Smilow," dedi, ısrarla. "Bir anlamda onunla 201 504 birlikte yaşadım. Huyunu bilirim. Düzgün biridir ama sonunda o da bir erkek. Hizaya gelmek zorunda kalıncaya kadar işleri oluruna bırakır, ya da hizmetçi kadının haftada bir gelip evini derleyip toplamasını bekler. Saldırıya uğradığı gecenin sabahında, kendini bok gibi hissederken, kafasına en çok neyi taktığını biliyor musun? Yatağını toplamayı. Nedenini şimdi anlıyorum. Yanında başka birinin yattığını fark etmemi istemedi." "Bilmiyorum, Steffi," dedi Smilow. Alnı hâlâ şüpheyle kırış-mıştı. "Şu izci müsveddesinin burnunun sürtülmesini ne kadar çok istesem de Hammond Cross'un böyle bir saçmalık yapabileceğine inanamıyorum. Bundan ona söz ettin mi?" "Hayır ama onu biraz iğneledim. Đnceden inceye. Dalga geçerek. Bu sabah laboratuvar raporu elime geçinceye kadar bir önseziden ibaretti." "Kan grubunun aynı olması kesin bir anlam ifade etmez." "Đş kesin kanıt bulmaya gelirse DNA testi de yaptırırız." "Eğer sen haklıysan -ki haklı olabileceğini kabul ediyorum-bu, dün Bobby Trimble'in ifadesine gösterdiği tepkiyi de açıklıyor." "Hammond, Alex Ladd'in bir fahişe olduğunu duymak istemedi." "Bir zamanlar öyleymiş." "Fiil zamanını daha sonra tartışabiliriz. Her halükârda, o yüzden Trimble'in ifadesini kullanmamıza karşı çıktı." Smilow bir kez daha kaşlarını havaya kaldırınca, Steffi, "Ne var?" diye sordu.


"Bu konuda ben de onunla aynı fikirde gibiyim. Hammond'un öne sürdüğü şeylerin bir mantığı var. Trimble öylesine pis biri ki Dr. Ladd'e sempati duyulmasını sağlayabilir. Bir kadına bak: Saygın bir psikolog. Bir de ona bak: Kendini Tann'nın kadınlara bir armağanı olduğunu sanan uyuşturucu müptelası bir erkek fahişe. Davada lehimizden çok aleyhimize olabilir, hele bir de kadınların çoğunlukta olduğu bir jüriye çatarsak. Ortalığa hiç çıkmamış olsaydı belki daha iyi bile olurdu." "Eğer iş Hammond'a kalırsa AIex Ladd'in aleyhinde dava filan olmaz. En azından hiçbir zaman mahkemeye götürmez." "Bu tümüyle ona ait bir karar değil. Şeyi mi planlıyor..." "Cinayeti bir başkasının üstüne yıkmayı planlıyor." "NeT "Beni dinlemiyorsun, Smilow. O kadını korumak için her yolu deneyecek. Bir bakıyorsun, peşinde olduğu ipuçlarını benimle paylaşmaya yanaşmıyor; biraz sonra benimle işbirliği yapıp suçu bir başkasının sırtına yüklemek için yardımımı istiyor. Cinayet işlemek için gerekçesi ve fırsatı olan birine. Batmasından büyük zevk alacağı birine." Steffi devam etmeden önce o anın tadını çıkardı. "Bil bakalım kafasından kim geçiyor." "Hammond, sabahtan beri seni yakalamak için uğraşıyorum." "Selam, Mason." Mason'un onu aradığı mesajını almıştı ama atlatabileceğini ummuştu. Ne kadar kısa olursa olsun, görüşecek zamanı yoktu çünkü. "Bu sabah felaket meşgulüm. Aslında, şimdi de dışarı çıkmak üzereyim." "O zaman seni tutmayayım." "Teşekkürler," dedi Hammond. Sonra da çıkışa doğru yürümeye devam etti. "Sonra görüşürüz." "Unutma da akşamüstü saat beşte bir işin olmasın." Hammond durup başını çevirdi. "Ne var o saatte?" "Basın toplantısı. Bütün yerli kanallar canlı yayın yapacak." "Bugün mü? Saat beşte mi?" "Belediyede. Đstifa edeceğimi resmen açıklamaya ve yerime geçmen için seni desteklemeye karar verdim. Artık bunu ertelemenin manası yok. Zaten herkes çoktan duydu. Kasım seçimleri geldiğinde oy pusulalarında senin adın olacak." Hammond'a bakarak gülümsedi. Bir yandan da gururla topuklarının üstünde bir ileri bir geri sallanıyordu. Hammond bir anda kendini kafa üstü yere çakılmış gibi hissetti. "Ne... ne diyeceğimi bilmiyorum," diye kekeledi. 506 "Bana bir şey söylemene gerek yok," diye gürledi Mason. "Söyleyeceklerini akşamüstüne sakla." "Ama..." "Babana haber verdim. Amelia'yla birlikte gelmeyi planlıyorlar." Tanrım. "Şu Pettijohn işinin tam ortasında olduğumu biliyorsun, Mason." "Bundan daha iyi zamanlama olur mu işte? Tam halkın gözü senin üzerindeyken. Bütün Charleston'un adını öğrenmesi için bundan iyi fırsat olamaz." Mason'un sözleri yakın zamanda yaptığı bir başka konuşmayı çağrıştırıyordu. Hammond bir an gözlerini yumup başını iki yana salladı. "Bunu yapmanı babam istedi, değil mi?" Mason kıkırdadı. "Dün gece kulüpte bir kaç kadeh bir şey ısmarladı. Đkna yeteneğinin ne kadar fazla olduğunu sana söylememe gerek yok." "Hayır, söylemesen de olur," dedi Hammond, öfkeyle homurdanarak. Preston hiçbir zaman arkasına yaslanıp kâğıtların dağıtılmasını beklemez, desteyi hep kendine iyi kâğıt gelecek şekilde karıştırırdı. Speckle Adası'ndaki hayırseverliği Hammond'un elindeki silahları almış ve pratik olarak adada işlenen suçlardan sorumlu tutulmamasını garantilemişti. Ama olur a, Hammond peşini bırakmaz diye de Preston potu yükseltmiş, ortaya konan parayı artırmış, baskıyı fazlalaştırmıştı. "Dinle, Mason, kaçmam gerek. Bugün çok işim var." "Tamam. Saat beşi unutma ama." "Hayır. Unutmam." O/uz ^edinci CBöfüzn Loretta ayağını yarım saattir içinde tuttuğu soğuk suyu fışırdattı.


Bev koridor boyu bir yandan esneyip bir yandan gerinerek yanına geldi. "Anne? Kalktın mı? Fazla uyumamışsın." "Kafam çok karışık," dedi dalgın dalgın. Sonra Bev'e bakarak, "Bu sabah eve geldiğinde mesajlara baktığından emin misin?" diye sordu. "Đnşallah tele sekretere bir şey olmamıştır." "Bir şey olduğu yok, anne." Bev yüzünde suçlu bir ifadeyle annesine döndü. "Mr. Cross'dan sana bir mesaj gelmişti. Ama ben vermek istemedim." "Neden ki? Ne diyordu?" "Panayırdaki adamı unut gitsin diyordu." Loretta duyduklarına inanamamış gibi kızının yüzüne baktı. "Emin misin?" "Panayır demişti gibi geldi bana." "Hayır, adamı unut gitsin dediğinden emin misin?" "Ondan eminim. Çok öfkelendim. O kadar uğraştıktan sonra... Anne, dikkat et, suyu yere döküyorsun." SÛZ Loretta ayağa fırlamış, elleriyle sıkı sıkı kalçalarına yapışmıştı. "Delirdi mi ne, bu adam? " Bobby Trimble hapishaneye hiçbir zaman güvenmemişti. Hapishane pis kokuyordu. Hapishane kayıp vakalar içindi. Hapishane belki eski Bobby için olabilirdi ama bir kez başka biri olduktan sonra değil. Geceyi, gaz kaçırması da horlaması kadar bol olan bir sarhoşla aynı hücreyi paylaşarak geçirmişti. Çıkış işlemleri biter bitmez bu sabah erkenden salıverileceği sözü verilmişti. Dedektif Smi-low ve Savcılık Ofısi'nden gelen o orospuyla vardıkları anlaşma-5M nın bir parçasıydı bu: Yalnızca bir geceyi içeride geçirecekti. Ama sabah olmuştu ve gelen giden olmamıştı. Gelen kahvaltının kokusunu duyunca hücre arkadaşı yattığı üst ranzadan yere atladığı gibi kendini son anda odadaki açık tuvelete atmış ve beş dakika boyunca hiç durmadan küsmüştü. Midesini boşaltması sona erince de yine ranzasına tırmanmış ama bunu yaparken Bobby'ye sürtünüp üstündeki giysileri kirlettiğinden o da kusmuk kokmaya başlamıştı. Tabii ki Bobby tüm bu kötü muameleye karşı sessiz kalmıyor, yakınmalarını sık sık ve yüksek sesle dile getiriyordu. Bağırıp çağırıyor, ortalığı birbirine katıyordu ama nafile. Baktı ki olmayacak hücreyi arşınlamaya başladı. Saatler yavaş yavaş geçtikçe giderek büyük bir dehşete kapıldı. Đntikam duygusuyla birlikte bir karamsarlık kapladı içini. Galiba paçayı kurtaramayacaktı. Pettijohn öldürüldüğünden beri işler giderek boka batıyordu. Bobby'nin oyun planında bu yoktu. Aziz değildi ama bir cinayete bulaşmak da istememişti. Eğer kısıldığı kapandan kurtulmak için suçu Alex'in üstüne yıkması gerekirse -hem kim bilir, belki de suçluydu- onu da yapardı. Ama bu arada kendisi tasmasından kurtulamayacaktı. Alex'in duruşması bitinceye kadar poposu Charleston Vilayeti'ne aitti. Bu da partilere, kadınlara, uyuşturucuya, eğlenceye bir süre için elveda demekti. Üstelik umduğu gibi yüz bin dolar daha zengin de olmamıştı. Şantaj parasını hiçbir zaman alamamıştı. Alex'in parayı Petti-john'dan alıp almadığını da bir türlü öğrenememişti, ama bunun bir önemi yoktu. Sonuçta para onda değildi. Geleceği karanlık ve belirsiz görünüyordu. Kesin olan tek bir şey vardı: O da buraya tıkılı olduğu sürece hiç bir yere koşturmak zorunda kalmayacaktı. Ranzasından inip parmaklıklara dayandı. "Neden bu kadar uzadı bu iş?" Sorularına kimse aldırış etmedi. Gardiyanlar isteklerine duyarsızdılar. "Anlamıyorsunuz. Ben sıradan bir tutuklu değilim," diye ba-ğırdı, hücrenin önünden sallana sallana geçen bir gardiyana. "Benim burada olmamam gerek." "Keşke bunu her duyduğumda biri bana beş sent verseydi, Bobby." Bobby başını hızla çevirdi. Yanında bir gardiyanla birlikte gelen adam ince, yazlık bir takım elbise giymiş, kravat takmıştı. Sinek kaydı tıraş olmasına karşın, belki de sağ kolu askıda olduğu için azıcık perişan bir hali vardı. Kendini Hammond Cross olarak tanıttı. "Đsminizi duymuştum. Vilayet Savcılık Ofısi'nden, değil mi?" "Charleston Vilayeti Savcı Başyardımcısı." "Çok etkilendim," dedi Bobby, müzikal bir sesle. "Doğrusunu istersen, beni buradan çıkarmaya geldiysen Tinkerbell* bile olsan umurumda değil."


"Anlaşmanız öyleydi, değil mi?" Cross yumuşak birine benziyordu. Bobby birden doğal olarak takındığı o çok bilmiş tavrından ötürü pişman oldu. Hammond gardiyana Bobby'nin hücresinin kapısını açması için işaret etti. Ama ardından tutukluların avukatlarıyla görüşmeleri için ayrılmış bir başka odaya soktu onu. "Bunu salıverilme olarak kaÇ.N.: *Peter Pan isimli çocuk romanındaki peri kızı ĐZfi bul etmiyorum, Mr. Cross. Dün bir anlaşma yaptım. Yoksa münasip bir şekilde unuttunuz mu?" "Anlaşmadan haberim var, Bobby." "Đyi, güzel! O zaman çarkları çevirmek için ne yapacaksanız yapın." "Konuşmamız bitsin, ondan sonra." "Eğer sizinle konuşacaksam, avukat isterim." "Ben de avukat sayılırım." "Ama siz..." "Yerine otur ve çeneni kapa, Bobby." Bu Hammond Cross denen adam gücü kuvveti yerinde gibi görünse de çok iri kıyım biri değildi. Üstelik bir kolu askıdaydı. Bobby küstah bir şekilde omuzlarını silkti. "Kolu askılı bir adamdan haşin sözler." Cross'un gözlerinde aynı Smilovv'unki gibi sert ve soğuk bir kıvılcım parladı. Bobby tam olarak korkmasa bile biraz ürktüğünden oturdu. Başını kaldırıp Cross'a baktı. "Tamam, oturuyorum. Ne var?" "Seni eşek sudan gelene kadar dövmekten ne büyük keyif alacağımı tahmin edemezsin herhalde." Bobby, ağzı bir karış açık, tek kelime edemeden yüzüne baktı. Cross dudaklarını bile oynatmamıştı ve sesi oldukça yumuşaktı ama düşmanca hali Bobby'nin sırtındaki bütün tüylerin dikilmesine neden oldu. Bir de buna ek olarak Cross'un vücudundaki her bir kasın sanki derisini delip geçecekmiş gibi gerilmiş olması ürkütücüydü. "Buraya bakın, neye kızdığınızı bilmiyorum ama ben bir anlaşma yaptım." "Ben de bir başka anlaşma yaptım," dedi Cross, yumuşak bir sesle. "Speckle Adası projesindeki yatırımcılardan -daha doğrusu eski yatırımcılardan- biriyle." Durup TrimbleMn bunu sindirmesini bekledi. Bobby sandalyesinde kıvranmamak için büyük çaba gösteriyordu. "Bu kişi bağışlanmak karşılığında senin aleyhinde ifade vermek istiyor. Speckle Adası'ndaki faaliyetlerinden ötürü elimizde çarşaf gibi bir suç listesi var. Üstelik bunların dün yaptığın anlaşmayla hiçbir ilgisi yok. Herhalde tüm listeyi okusam sıkılırsın ama istersen kundakçılıkla başlayabiliriz." Bobby'nin avuç içleri terlemeye başlamıştı. Pantolon bacağına sürterek kuruladı. "Dinleyin. Kız kardeşim hakkında bilmek isteyeceğiniz her şeyi söyleyeceğim." "Bir işe yaramaz," dedi Cross, elini havada sallayarak. "Petti-john'u o öldürmedi." "Ama sizinkiler..." "O yapmadı," diye tekrarladı. Sonra hiç de dostça olmayan bir şekilde gülümsedi. "Elindeki fişler tükendi, Bobby. Artık pazarlık yapacak bir şeyin kalmadı. Uzun bir süre hapishanelerimizden birinde kalacaksın. Sonunda Güney Carolina seni misafir edip beslemekten bıkınca bu sefer de Florida'dakiler bir an önce ensene yapışmak isteyeceklerdir." "Allah kahretsin! Allah seni de kahretsin," dedi Bobby, sandalyesinden fırlayarak. "Avukatımla konuşmak istiyorum." Öne doğru iki adım atmıştı ki Cross avucunu göğüs kemiğine dayadı ve onu iskemlesine doğru öyle şiddetle itti ki kendisi de az kalsın üstüne devrilecekti. Sonra iyice Bobby'ye doğru eğildi. Trimble boynu burkuluncaya kadar başını çevirmek zorunda kaldı. "Son bir şey daha, Bobby," diye fısıldadı Cross. "Eğer bir daha Alex'in yanına yaklaşırsan boynunu kırarım. Sonra da yüzünü gözünü öyle bir dağıtırım ki bir daha kimse seni tanıyamaz. Hanımlarla bir daha yan yana gelemezsin. Sana yalnızca acıyarak ve tiksinerek bakarlar."


Bobby afallamıştı. Ama yalnızca bir kaç saniyeliğine. Sonra her şey yerli yerine oturdu -tehdit, savcının Alex'in masum olduğu konusundaki ısrarı. Gülmeye başladı. "Şimdi anlıyorum. Bebek kardeşimi görünce aletin kalkmaya başladı." 111 Neşeli bir şekilde Hammond'un göğsünü dürttü. "Haksız mıyım? Boş versene sen, haklı olduğumu biliyorum. Belirtileri fark edebilirim. Sana bir şey söyleyeyim mi, Bay Savcı Başyardımcısı, ya da kendine ne halt diyorsan. Onu her becermek istediğinde gelip beni gör. Sen nasıl istersen, arkadan mı, önden mi, yandan mı, ben ayarlarım." Sandalye yerinden fırladı, Bobby de onunla birlikte arkaya doğru uçuşa geçti. Yanağında yumruğu yediği noktadan acı fişekleri fırlıyor, sonra da kafatasının içinde infilak ediyorlardı. Piston gücünde ikinci bir yumruk indiğinde kaburgalarından bir çatırtı yükseldi. "Mr. Cross?" Bobby dışarıda bir koşuşturma ve gardiyanların bağırtılarını işitti. Sesler kulaklarına geniş ve içi boş bir karanlıktan süzülerek geliyor gibiydi. "Orada her şey yolunda mı, Mr. Cross?" "Ben iyiyim, sağ olun. Ama korkarım tutuklunun biraz yardıma ihtiyacı olacak." 0/ı/z Sekizinci CBöfüm "Bu çok ilginç." Steffı masa telefonunun ahizesini kulağıyla omuzu arasına sıkıştırmıştı. "Hammond? Neredesin?" "Şimdi hapishaneden çıktım. Bobby Trimble bir süre bizimle kalacak." "Onunla yaptığımız anlaşmaya ne oldu?" "Speckle Adası'nda işlediği suçlar anlaşmanın önüne geçti. Sana sonra anlatırım." "Tamam. Đlginç olan ne peki?" "Basset," dedi Hammond. "Glenn Basset'i hatırladın mı? Kanıt deposuna göz kulak olan çavuş." "Evet. Hayal meyal hatırlıyorum. Bıyığı mı vardı?" "Evet, o. On altı yaşındaki kızı geçen sene üstünde uyuşturucu bulundurmaktan ötürü tutuklanmış. Aslında iyi bir çocuk, ama okulda yanlış bir çevre edinmiş. Arkadaş baskısı. Tek başına..." "Anladım da bunun bizimle ilgisi ne?" "Basset fikir ve yardım almak için Smilow'a gitmiş. Smilovv da biraz nüfuzunu kullanmış." "Sonra o da ona iyilik yapmış." "Öyle tahmin ediyorum," dedi Hammond. "Yalnızca bir tahmin mi?" "Şimdilik bir dedikodu ve bir ima. Etrafı kokluyorum. Polisler arkadaşları hakkında pek konuşmak istemiyorlar. Henüz Basset'-le de görüşmedim." "Görüştüğünde ben de orada olmak isterim, Hammond. Başka ne var?" "Bir yere daha uğrayacağım, sonra da Charles Towne'a gidiyorum." "Niçin?" "Bornozları hatırlıyor musun?" "Đnsanların sağlık merkezine gidip gelirken giydikleri mi? Giyen herkesin kutup ayısına döndüğü şu beyaz, kabarık tüylü şeyler mi?" "Pettijohn'unki neredeydi?" diye sordu Hammond. "Ne? Anlaya..." "O gün yemekten sonra masaj yaptırmış. Sağlık merkezinde duş almış ama giyinmemiş. Masöre sordum. Üstünde bornozla gelmiş, sonra da bornozla çıkmış. Odasında kullanılmış bornozla banyo terliği olması lazımdı. Ama toplanan kanıtlar arasında böyle bir şey yok. Onlara ne oldu dersin?" "Đyi soru," dedi Steffı, ağır ağır. "Đşte çok daha iyi bir başka soru. Smilovv'un sağlık merkezinde düzenli olarak manikür yaptırdığını biliyor muydun? Anladın mı? Hiç kimsenin onu bornozla gördüğünde aklına bir şey gelmezdi. Gidip odaya tekrar bir göz atacağım, bakalım kaçırdığımız bir şey var mı? Seni de haberdar etmek istedim. Bu arada, bugün onu gördün mü?" "Smilovv'u mu?" Bir an bir tereddüt geçirdi; sonra da, "Hayır," dedi. "Eğer görürsen onu meşgul et ki ben de işimi yapayım."'


"Olur. Bir şey bulursan bana haber ver." "Đlk sana haber veririm." "Benimle buluştuğun için sağ ol, Hammond." Davee'nin karşısına oturdu. "Ne var? Acil olduğunu söyledin." "Bir şeyler yemek ister misin?" "Hayır, sağ ol, yiyemem. Bugün çok meşgulüm. Bir maden suyu içerim," dedi garsona. Garson siparişi yerine getirmek için uzaklaştı. Hammond eliyle yüzüne doğru gelen sigara dumanını savuşturdu. "Tekrar ne zaman başladın sigaraya?" "Bir saat önce." "Neler oluyor, Davee? Tedirgin görünüyorsun." Davee içkisinden bir yudum aldı. Hammond bunun ilk bardak olmadığını tahmin ediyordu; üstelik içtiği maden suyu da değildi. Bıraktığı mesaja cevaben onu aramış, Davee şehir merkezinde bir restoranda buluşmalarını istediğinde ise oldukça şaşırmıştı. Zaten kendisi de o tarafa gittiğinden, programı çok sıkışık olmakla birlikte bu ani daveti kabul etmişti. "Dün gece beni Rory aradı. Randevulaştık. Romantik türden bir şey değil," diye konuya açıklık getirdi. "Ne türden o halde?" "Bana seninle ve cinayet soruşturmasıyla ilgili bir sürü soru sordu." Devam etmek için garsonun Hammond'un maden suyunu masaya bırakmasını bekledi. "Senin geçen cumartesi Lute'la görüştüğünü biliyor, Hammond. Ama bunu ona ben söylemedim. Yemin ederim, söylemedim." "Sana inanıyorum." "Seni otelde gördüklerini söyledi. LuteMa buluştuğunu tahmin etmiş ama tahmin konusunda çok usta olduğunu ikimiz de iyi biliriz." "Bu zararsız bir tahmin." "Belki de değil, çünkü bilmen gereken bir şey daha var." Sigarasını ağzına götürürken eli titriyordu. Hammond sigarayı elinden alıp tablaya bastırdı. "Devam et." "Alex Ladd'le aranızda olanları biliyorum." Hammond bir an için ne demek istediğini anlamamış gibi yapmayı düşündü ama Davee'nin bunu yutacak son kişi olduğunu biliyordu. "Nasıl öğrendin?" Davee, Alex'in o sabah evine yaptığı ziyareti anlatırken sözünü kesmeden dinledi. "Nasıl, nerede, ne zaman karşılaştınız? Bu ayrıntıları bilmiyorum. Đç yüzünü öğrenmek istemedim; o da pek gönüllü davranmadı zaten. Ha, bu arada, çok sevimli biri." "Evet," dedi Hammond, kısık bir sesle. "Öyledir." "Eminim sen de bunun farkındasındır," diye devam etti, "ama bu aşk macerası çok zamansız ve çok uygunsuz." "Tümüyle farkındayım." "Charleston'da senin peşinde olan bütün kadınlar içerisinden...." "Bugün çok sıkışık bir programım var, Davee. Ders dinleyecek zamanım yok. Bu hafta Alex'e aşık olmayı planlamamıştım. Ama böyle oldu. Ha, bu arada, düşüncesiz davranışlar konusunda vaaz vermek de tam sana göre." "Ben sadece seni dikkatli olman konusunda uyarıyorum. Ben ikinizle aynı odada bile bulunmadım ama yalnızca adını söyleme biçiminden sana âşık olduğunu anladım. "Siz ikiniz birlikteyken yanınızda olan herkes aranızdaki cereyanı hisseder. Romantik konulara hiç aklı ermeyen Rory gibi biri bile. O yüzden seni aradım." Gözlerine yaşlar dolunca Hammond telaşlandı, çünkü Davee asla ağlamazdı. "Senin için korkuyorum, Hammond. Onun için de." "Niçin, Davee? Neden korkuyorsun?" "Rory'nin Lute'u öldürdüğünden ve bunun üstünü örtmek için bir başkasını daha öldürebileceğinden." Hammond uzun bir süre onun yüzüne baktı, sonra hafifçe gülümsedi. "Sağ ol, Davee." "Ne için?" "Beni düşündüğün için. Bu yüzden seni seviyorum. Alex'i düşündüğün için daha da çok seviyorum. Umarım iyi dost olursunuz." Yerinden kalktı, eğildi ve başının üstünden öptü. "Endişelenmeni gerektirecek hiçbir şey yok."


Genç kadın, "Hammond?" diye bağırdı arkasından, genç adam kapıdan dışarı çıkarken. "Üstesinden geleceğim," diye arkasını dönüp seslendi Hammond. "Söz." Restorandan çıkıp koşar adım arabasına doğru yürüdü. Otele doğru giderken Alex'in ev telefonunu çevirdi. Mutfak kapısının kilidi hâlâ kırıktı. Şimdiye kadar tamir ettirmemekle düşüncesizlik yapmıştı Alex. Adam geçen seferden, sürekli damlayan musluk hariç, mutfağın sıcak ve derli toplu bir yer olduğunu hatırlıyordu. Tam yanından geçerken telefon çalmaya başlayınca bir an ir-kildi. Alex ikinci çalışta başka bir odadan açtı telefonu. Sesi merdiven boşluğundan adamın kulağına kadar geldi. "Hammond, iyi misin?" Genç kadın, sırtı kapıya dönük, çalışma odasındaydı. Konsolun üzerinde durmakta olan karanfilli portakalların kokusunu alıyordu adam. Alex bir koltuğa oturmuş, dirseğinin dibindeki sehpanın üzerinde ise hasta dosyalarına benzer bir şeyler yığılmıştı. Dizlerinin üstünde açık bir dosyayla avuç içi büyüklüğünde bir teyp duruyordu. Yüksek pencerelerden içeri güneş ışığı giriyor, genç kadının saçları bu ışığı adeta bir mıknatıs gibi çekiyordu. "Benim için kaygılanma, ben iyiyim... Çavuş Basset'den ne haber?... Demek haklıymışsın. Bir bakıma onun için üzülüyorum. Kim bilir işbirliği yapması için ne biçim tehdit etmiştir... Olur, merak etme. Lütfen en kısa zamanda beni ara." Konuşma sona erince telsiz telefonu masaya bıraktı. Gözünün ucuyla arkasında bir şeyin hareket ettiğini görünce birden adama doğru döndü. Kucağındaki açık dosya kayıp yere düştü ve içindekiler Şark halısının üstüne saçıldı. Teyp küt diye bir ses çıkararak ayaklarının dibine düştü. Belli ki yalnız olduğunu sanıyordu. Nefes nefese bir şekilde, "Dedektif Smilow, beni korkuttunuz," dedi. Hammond yanından geçip asansöre doğru yürürken Smitty'-nin koltuğunda başka bir müşteri vardı. "Merhaba, Smitty. Dedektif Smilow'u gördün mü bugün?" "Hayır, efendim, Mr. Cross. Görmediğime eminim." Genellikle konuşkan biri olan Smitty bu defa başını bile kal- dırmadı ve istifini hiç bozmadan elindeki fırçalarla müşterisinin pabuçlarının bir birini, bir diğerini fırçalamaya devam etti. Hammond bunun üzerinde pek durmadı. Aklı fikri bir an önce beşinci kattaki süit odaya çıkmaktaydı. X harfi biçimindeki sarı bant hâlâ kapıda duruyordu. Önceki gece otel müdüründen aldığı anahtarla kapıyı açtı, bantın üstünden atlayıp içeri girdi ve kapıyı hafif aralık bıraktı. Perdeler çekili olduğundan oda loştu. Oturma odasına hızla bir göz attı. Halının üstündeki kan lekesi neredeyse siyaha dönüşmüştü. Oda servisinde çalışanlardan öğrendiği kadarıyla yeni halı ıs-marlanmıştı bile. Lekenin üstünde durup, Pettijohn'un ölümünden ötürü belki biraz üzüntü hissederim diye bekledi, ama içinde hiçbir kıpırtı hissetmedi. Hayattayken alçağın biriydi. Ölümü bile insanların yaşamlarını altüst etmişti. Hammond yatak odasına geçti ve doğru gardroba gitti. Kuşağı belinde bağlı durmakta olan bornoza baktı. Lute'un sağlık merkezine giderken giydiğinin aynısıydı. Elbiselerini odada bırakmış, sağlık merkezinde duş almış, sonra geri döndüğünde bornozunu çıkarıp elbiselerini tekrar giymişti. "Lobideki barda içki içtiğimiz o gün söz etmemiş olsaydın bu hiç aklıma gelmezdi," dedi. Döndüğünde, arkasından gizlice sokulmakta olduğunu zanneden Steffi'yle yüz yüze geldi. Aslında onu bekliyordu. "Lute'un bornozla salına salına yürürken nasıl göründüğünü düşünebiliyor musunuz diye sormuştun," diye devam etti. "Ben düşünemezdim. Düşünmemiştim. Dün geceye kadar. Ama sonra düşününce onun o gün bornozla ortalıkta dolaştığını nereden bildiğin geldi aklıma. Ardından üstünden çıkardığı bornozun ne olduğunu sordum kendi kendime." Düşünceli bir şekilde yüzüne baktı. "Sanırım odadan çıkarken sen giydin onu elbiselerinin üstüne." "Spor kıyafetimin. Aslında spor kıyafetin iyi bir fikir olacağını düşünmüştüm. Kim birini öldürmeye böyle bir şey giyerek gider ki? Ama bornoz çok daha iyi oldu." "Sonra da sağlık merkezinde bıraktın." "Pettijohn'un yukarı çıkardığı havluyla birlikte. Onu da türban gibi başıma sarmış, güneş gözlüklerimi


takmıştım. Hemen hemen tanınmaz bir haldeydim. Öte beriyi sağlık merkezine bıraktım -spor salonundan, havuzdan çıkan bir sürü insan bornozlarını, havlularını oraya getiriyordu. Kimse bana dikkat etmedi. Bir kaç kilometre koştum. Geri döndüğümde ceset çoktan bulunmuş, soruşturma başlamıştı." "Çok akıllıca." "Ben de öyle düşünmüştüm," dedi, yüzünde arsız bir gülümsemeyle. Hammond başıyla üzerine doğrulttuğu tabancayı işaret etti. "Bu o mu?" "Tabii ki değil. Aynı silahı iki kere kullanacak kadar aptal olduğumu mu sanıyorsun? Pettijohn'u vurmak için kullandığım tabancayı geri götürdüğümde bir başkasını araklamıştım. Her ihtimale karşı." "Sana söylediğim gibi, Basset ötmeye başladı. Suçlu bir vicdanı olan tövbekar biri o." "Onun sözüne karşı benim sözüm. Bu silahların benimle bağS2Û Iantısını hiçbir zaman kuramazlar. Ne ben ne de o deftere imza atmadık. Basset benim hakkımda kötü hikâyeler uydurabilir çünkü bana garezi var." "Smilow senden Basset'in kızına iyi davranmanı istemiş." "Đlk seferinde öyle yaptım. Bir kez daha karakola düşmesi benim suçum değildi. Duruşması birkaç hafta sonra olacak." "Basset'e ne söz verdin?" "Hakime öneride bulunurken merhametli olacağımı söyledim." "Yoksa?" "Yoksa tatlı Amanda cezayı yiyecek. Karar Basset'e ait." "Sıkı pazarlık yapıyorsun." "Mecbur kaldığımda." "Pettijohn'u öldürmeye de mi mecbur kalmıştın?" Steffi, "Benimle ikili oynadı!" diye bağırdı, Hammond'un daha önce hiç duymadığı tiz bir sesle; gerçekle olan bağlantısını yitirmişti. "Onun için casusluk yaptım," dedi. "Rakiplerini tuzağa düşür-sün ama kendisi yasa dışına çıkmasın diye ne tür manevralar yapması konusunda ona öğütler verdim. Preston'la ilgili bilgileri kullanarak ikinizi de mahvedeceğine dair bana sözler verdi. Seni tümden yok edecek, beni de koltuğa oturtacaktı. Ama sonra sözünü tutmadı." Bakışları sertleşmişti. "Preston'un o işe bulaşmış olmasından daha iyi bir yarar sağlayacağını düşündü: Seni kontrol altında tutabilecekti. Bunu, senin onun gibi düşünmen için bir baskı aracı olarak kullanabileceğini sandı. Harcadığım zaman ve çektiğim onca sıkıntı için bana teşekkür etti. Sonra da en iyisi varken neden ikinci en iyiyle yerineyim ki? diye sordu." "Sonuçta o gün buraya onu öldürmeye geldin." "Başka çarem kalmamıştı, Hammond. Ben oyunu kurallarına göre oynadım ama bir işe yaramadı. Đşe başladığım günden bu yana eşek gibi çalıştım, çabaladım ama işi sen alacaktın, aynı bundan önce olduğu gibi. "Pettijohn durup dururken bana bir iyilik yapmak istedi. Elime ilk defa bir fırsat geçmişti. Sonra tam tünelin ucu görünmüştü ki orospu çocuğu desteğini çekiverdi. "Daha önce de hayal kırıklıkları yaşadığım olmuştu, ama hiçbiri bu kadar koymamıştı. Onu her gördüğümde aklıma ne kadar enayi olduğum gelecekti. Herhalde beni aptal bir kadın olarak görüyordu. Böylesine safça davranmayı ve onun bana istediği gibi hükmetmesini kabul edemezdim. Hani derler ya, içimde bir şeyler parçalandı. Onun öyle çekip gitmesine izin veremezdim. "Bana haberi telefonda verdi ama ben yüz yüze görüşmemiz için ısrar ettim. Randevumuzdan birkaç dakika önce otele gittim ama onun boylu boyunca yerde yattığını görünce, aklıma ilk başta birinin beni bu zevkten mahrum ettiği geldi." "Belki de Alex." "Alex Ladd hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Şu Daniels denen adam onun eşkalini verinceye kadar -onunla hastane odasında karşı karşıya geldiğimde sırtımdan soğuk terler akmıştı. Smi-lovv'a parmağıyla beni göstereceğinden korkuyordum. Ben onu otelde görmemiştim ama onun beni görüp görmediğinden emin değildim. Her neyse, Ladd'i tarif edince talihime inanamadım. Ortada sahiden bir başka şüpheli


vardı. Daha sonra Trimble ortaya çıkınca da koruyucu meleklerin var olduğuna inanmaya başladım." Bir kahkaha attı. "Onu öldürtmeye çalıştın." "O bir hataydı. Đşi başkasına emanet etmemem gerekirdi." "Kimdi o adam?" "Birkaç ay önce adaletten paçasını sıyırmış olan biri. Fiili saldırıdan göz altına alınmıştı. Avukatı tahliye talep etti. Onun gibi birinin elimin altında bulunmasının bir gün işime yarayacağını düşündüm -belki de Pettijohn'la yaptığım işbirliğinin sonunun kötü geleceği içime doğmuştu." Omuzlarını silkti. "Her neyse, herifin tahliyesine karar verdim. Ama izini kaybetmedim. Yüz dolar karşılığında Alex'in boğazını kesmeye hazırdı. Ama ağzına yüzüne bulaştırdı. Ona avans olarak verdiğim elli doları alıp sırra kadem bastı. O gece bana rapor bile vermedi." Avucuyla alnına vurdu. "Na kadar aptalmışım. Alex Ladd'in sağ salim olduğunu öğreninceye kadar sana saldıranla benim katilin aynı kişi olduğunu bağdaştıramadım." "Cumartesi günü seni Petijohn'un odasında görmüş olmasından korkuyordun." "Bunun güçlü bir olasılık olduğunu düşündüm. Daha ilk sorgulandığı gün, bir şeyleri sakladığından ve eline uygun fırsat geçtiğinde ağzındaki baklayı çıkaracağından şüphelenmiştim. Gizle- diği sırrın sen olduğunu öğrendiğimde bayağı bir bozulduğumu itiraf etmeliyim. Onunla ne zaman karşılaştın?" Hammond cevap vermek istemedi. "Đyi, peki." Hafifçe içini çekti. "Haklısın. Sanırım bir önemi de yok; her ne kadar benim koynumdan onun koynuna o kadar çabuk atlamış olman gururumu kırmış olsa da. Tabii onun sana olan ilgisini de anlıyorum. Seninle yatmak zoraki bir görev sayılmaz. Örneğin Pettijohn yatak sohbetlerinin bilgi aktarımı için iyi bir fırsat olduğunu söylememiş olsa bile ben yine onunla yatardım." Tabancayı kaldırdı. "Başarılarına ve onları bu denli kolay elde ediyor olmana içerlemiyorum desem yalan söylemiş olursam da senden nefret etmiyorum, Hammond. Yalnızca, artık bu noktaya geldiğime göre, sen benim önümdeki son engelsin. Üzgünüm." "Steffi..." Tabancayla göğsüne ateş etti. Steffi arkasını döndü ve koşmaya başladı. Kapıyı açtı, fakat kapının arkasında, ellerinde tabancaları Dedektif Mike Collins ve üniformalı iki polis duruyordu. "Silahı bize verin, Ms. Mundell," dedi Collins. Bu defa sesinde şakadan eser yoktu. Polislerden biri öne doğru bir adım attı ve elinde sıkı sıkı tuttuğu silahı aldı. "Siz iyi misiniz?" diye sordu Collins. Steffi başını çevirip de şaşkınlıktan ağzı açık bakarken Hammond onun yüzünü seyrediyordu. Kurşun geçirmez yelek hayatını kurtarmıştı. Tabii hafta içinde aldığı yaralara ek olarak bir de göğsünde hafif bir berelenme olmuştu ama o kadarının bir önemi yoktu. "Bana oyun mu oynadın?" Collins haklarını okumakla meşguldü ama Steffı'nin tüm dikkati Hammond'un üstündeydi. "Dün gece planladım. Bu sabah daha şafak sökmeden Smilovv'-la konuştuk. Ona her şeyi anlattım. Her şeyi. Sonra da bu oyunu sahneledik. Onun aleyhinde delil toplar gibi yapıyordum ama aslında bugün hep onunla birlikte çalıştık. Đpuçlarını, seni işaret eden ipuçlarını seninle paylaşırsam endişeye kapılabileceğini o söyledi bana. Kurşun geçirmez yelek giymem de onun fikriydi. Her iki konuda iyi ki Smilow'un sözünü dinlemişim." Steffi'nin gözlerinde müthiş bir nefret vardı. Bir zamanlar onunla sevgili olduklarına inanmakta zorluk çekiyordu Hammond. Buna rağmen, "Beni rakibin olarak gördüğünü biliyordum, Steffi, ama beni öldürmek isteyeceğini düşünmemiştim," dedi, kederli bir sesle. "Beni hep küçümsedin, Hammond. Bana hiçbir zaman değer vermedin. Hiçbir zaman senin kadar zeki olduğumu düşünmedin." "Görünüşe bakılırsa, değilmişsin." "Senin Alex'le olan ilişkini bilecek kadar zekiyim," diye bağırdı. "Đnkâr etmeye filan kalkışma çünkü elimde bu hafta onun yatağında olduğuna dair kanıtım var!"


Hammond başıyla Collins'e işaret edince dedektif, Steffi'yi döndürdü ve kapıdan dışarı çıkardı. Steffi başını çevirip açık kapıdan içeri doğru haykırdı. "Seni bununla alt edeceğim, Hammond. O kadınla olan ilişkinle. Đlahi adaleti göreceksin!" 521 52A Alex'in gülmesinden kendi kendine kızdığı belli oluyordu. "Sizi bekliyordum, ama içeri girdiğinizi duymadım, Dedektif." "Kimin ya da Steffı'nin ne zaman saldırıya geçeceğini bilmiyoruz. Evin arka tarafını kontrol ettim; sonra da mutfak kapısından girdim. Kilit hâlâ tamir olmamış. Hemen tamir ettirmeliydiniz." "Bu hafta kafamda çok daha acil meseleler vardı." "Berbat bir haftaydı." "En hafifinden." Smilow yere diz çöküp etrafa dağılan kâğıtları toplamasına yardımcı oldu. Alex de hepsini dosyanın içine geri koyduğunda ona teşekkür etti. "Đstemeden konuştuklarınızı duydum," dedi Smilow. "Ham-mond size Basset'den mi söz etti?" "Evet." "Hammond'un tüm bunları düşünmüş olması çok zekice." "Ama sizin de geciktiğiniz söylenemez. Bu sabah kuşkularını sizinle paylaştığında, Steffı'nin bu işe karışmış olabileceğinin sizin de aklınızdan geçtiğini söylemişsiniz ona." "Geçmesine geçti ama arkasını getiremedim. Doğrusu Petti-john'un ölmüş olmasına öyle memnundum ki..." Gözlerinin içine baktı. "Dr. Ladd, sizin katil olabileceğinizi gerçekten hiçbir zaman düşünmedim. Sorduğum bazı sorular için özür dilerim." Alex özürü başını hafifçe sallayarak kabul etti. "Belli bir pozisyon aldıktan sonra geri adım atmamız zor oluyor. Ben olası bir şüpheliydim ve siz de haksız çıkmak istemiyordunuz." "Dahası var. Hammond'un haklı çıkmasını istemiyordum." Bir an için tuhaf bir sessizlik oldu. Smilow'un cep telefonu cıvıldayınca ikisi de bir oh çektiler. "Smilow." Dinledi. Yüzü tümüyle ifadesizdi. "Geliyorum." Telefonu kapadı. "Steffı, Hammond'u vurmuş. Ama bir şeyi yok," dedi çabucak. "Pettijohn'u öldürdüğünü itiraf ettiği konuşmasını teybe almış. Şimdi göz altında." Alex ancak baskı altında tuttuğu gerilim vücudundan akıp gidince nasıl bir tedirginlik içinde olduğunu .anladı ve kendini bir koltuğa bıraktı. "Hammond iyi miymiş?" "Gayet iyi." "Sonunda her şey bitti," dedi, alçak sesle. "Henüz değil. Yarım saat sonra bir basın toplantısı düzenleyecek. Sizi oraya götürmemi ister misiniz?" 521 226 O/ uz mzuncu (um Charleston'un geçici adliye binasında yer dar olduğundan Monroe Mason basın toplantısının şehir merkezindeki belediye binasında yapılmasını rica etmiş ve bu isteği nazikçe kabul edilmişti. Normalde cuma akşamüstü saat beşte hafta sonu telaşında olan bir sürü insan, topluma bunca zamandır büyük bir hizmet vermiş olan Monroe Mason'a saygılarından ötürü, istifasını resmen açıklayacağı bu toplantıyı izlemek için bir araya gelmişti. Duymayı bekledikleri şey Mason'un istifasıydı. Ama umduklarından fazlasını bulmuşlardı. Bir hafta bile geçmeden, Pettijohn'un ölü bulunduğu otel odasında yeni bir şeyler vuku bulduğu söylentileri yayılmışken, hafta sonu tatiline biraz gecikerek başlamak pek de büyük bir


fedakârlık sayılmazdı. Savcılığın kendi personelinden biri cinayetten tutuklanmıştı. Hammond ve Savcılık çalışanları rütbe sırasıyla Mason'un arkasından içeri girdiklerinde salon neredeyse tıklım tıkış dolmuştu. Kemoterapi yüzünden suratının rengi grileşmiş olan ve berbat gözüken Savcı Vekili Wallis bile oradaydı. Kürsüde yerlerini aldıklarında bir tek Stefanie Mundell eksikti. Đzleyici sıralarının ilkinde gazeteciler ve kameramanlar oturuyordu. Arkalarındaki üç sıra şehir, vilayet ve eyalet görevlilerine, davet edilmiş olan kilise mensuplarına ve diğer ileri gelenlere ayrılmıştı. Geri kalan koltuklar ise konuklar içindi. Konukların arasında Hammond'un anne ve babası da vardı. Genç adam başıyla hoş geldiniz işareti yapınca annesi neşeyle gülümsedi. Hammond babasına da selam verdi ama Preston'un yüz ifadesi taştan farksızdı. Hammond o sabah Preston'u aramış ve Bobby Trimble'a söz ettiği anlaşmayı önermişti. Buna göre, Preston'un Bobby'nin aleyhinde tanıklıkyapmasfdurumunda Hammond babası hakkında suç duyurusunda bulunulmamasını sağlayacaktı. Tabii ki bu, Preston'un Speckle Adası'nda olup biten terörü kabul etmesi anlamına geliyordu. Yatırım ortaklığından ayrılmasına ayrılmıştı ama kendini suçlu duruma düşmekten kurtaracak kadar çabuk değil. "Anlaşma böyle, Peder Bey. Đster kabul et, ister etme." "Bana ültimatom vermeye kalkma." "Yanlış iş yaptığını itiraf et, veya inkâr edip hapse gir," demişti Hammond, kararlı bir şekilde. "Anlaşmayı kabul et." Hammond ona düşünmesi ve avukatına danışması için yetmiş iki saat süre vermişti. Babasının anlaşma koşullarına uyacağına iddiaya girebilirdi. Bu içgüdüsü Preston'un gözlerindeki bocalamayı gördüğünde ve adam ilk tepki olarak başını öte tarafa çevirdiğinde daha da güçlenmişti. Babasının vicdan azabı çekiyor olması fazla bir iyimserlik miydi acaba? Aralarında aşmakta zorlandıkları uçurumlar olsa bile belli bir noktada uzlaşabileceklerini umut ediyordu. Ona bir gün yine baba diyebilmek istiyordu. Davee de oradaydı ve bir film yıldızını andırıyordu. Ham-mond'a bir öpücük gönderdi ama muhabirin teki burnuna bir mik521 rofon dayayıp bir yorum almak istediğinde, adama defolup gitmesini söyledi. Aynı bu sözcüklerle. Bir yandan da tatlı tatlı gülümseyerek. Smilovv yanında Alex' le içeri girdiğinde Hammond arka kapıyı seyrediyordu. Bakışları adeta yutarcasına birbirine kenetlendi. Yolda cep telefonundan konuşmuşlardı ama bu, sonunda onun kurtulduğunu kendi gözleriyle görmesiyle aynı şey değildi. Yargılanmaktan. Steffı'den. Bobby'den. Smilovv, Alex'i Frank Perkins'in yanındaki boş koltuğa götürdü. Avukat ayağa kalktı ve Alex'i kucakladı. Smilow genç kadını Perkins'e emanet edip dış koridordan kürsüye doğru geldi ve Hammond'a aşağı inmesini söyledi. Genç adam şaşkın şaşkın etrafındakilerden özür diledi ve geçici kurulmuş olan platformdan aşağı atladı. "Đyi iş basardın," dedi Smilovv. Bu iltifatın dedektifin gururuna kaça patladığını iyi bilen Hammond, "Yalnızca oraya gittim ve bana dediğini yaptım," dedi. "Eğer sen koordine etmemiş olsaydın bir işe yaramazdı." Bir an için durdu. "Peşimden gelmiş olmasına hâlâ inanamıyorum. En baştan pes edip itirafta bulunur diye bekliyordum." "O zaman onu iyi tanımamışsın demektir." "Bunu fark ettim. Ama az kalsın çok geç oluyordu. Tüm yaptıkların için teşekkürler." "Rica ederim." Smilow, Davee'ye bir bakış fırlattı ve onu kendisine bakarken yakaladı. Eğer Hammond'un gözleri yanılmadıysa dedektifin yüzü kızardı. Dikkatini çabucak yeniden Hammond'a verdi. "Bu sana." Genç adama sarı bir zarf uzattı. "Nedir bu?" "Bir laboratuvar raporu. Bu sabah Steffi verdi. Dr. Ladd'in çarşafındaki kanın sana olduğunu söylüyor." Hammond'un dudakları aralandıysa da Smilovv sert bir şekilde başını iki yana salladı. "Bir şey söyleme. Yalnızca al ve yok et. Bu


olmadığı-sürece Stef-fı'nin senin hakkındaki iddialarının bir dayanağı kalmaz. Hem, Dr. Ladd suçlu çıkmadığına göre bu sadece teknik bir ayrıntı." Hammond dış görünüşünden hiç bir şey belli etmeyen zarfa baktı. Eğer dediğini yapacak olursa Smilovv'un Vincent Anthony Barlow davasında düştüğü suçlu duruma düşecekti. Barlovv on yedi yaşındaki kız arkadaşını ve kızın karnındaki bebeği öldürmekten suçluydu ama Smilovv, Hammond'un yasa gereği mahkemeye sunmak zorunda olduğu ve adamı aklamaya yönelik bazı kanıtlarda tahrifat yapmıştı. Ancak Barlovv mahkûm olduktan sonradır ki Smilovv'un davayı çok kötü bir şekilde ele aldığını anlamıştı. Smilovv'un bu kanıtları bilerek mi ortaya çıkarmadığını hiç bir zaman kanıtlayamamış-Xv, o yüzden de görevi kötüye kullanma gerekçesiyle bir soruşturma başlatılmamıştı. Müebbet hapse mahkûm edilen Barlovv yakın zamanda temyize başvurmuştu. Genç adam, ne kadar suçlu olursa olsun, ikinci bir kez yargılanmayı hak ediyordu. Fakat Hammond, onu farkına varmadan böyle bir adli hataya sürüklediği için Stnilovv'u hiçbir zaman bağışlamamıştı. "Yavrukurt gibi davranmaktan vazgeç," dedi Smilovv, bu defa sesini yumuşatarak. "Takılacak bütün rozetleri takmadın mı?" "Ama bu yanlış bir şey." Smilovv sesini daha da alçalttı. "Birbirimizi sevmiyoruz ve ikimiz de bunun sebebini biliyoruz. Đş yapış biçimlerimiz farklı ama ikimiz de aynı tarafta çalışıyoruz. Savcılık ofisinde senin gibi sağlam birine ihtiyacım var, yoksa Mason gibi etrafa gülücükler saçan bir politikacıya değil. Uygunsuz bir ilişki yaşadın diye kimsenin umurunda bile olmadığı bir itirafta bulunmaktansa bu ülkeye başsavcı olarak çok daha iyi hizmet edersin. Bunu bir düşün, Hammond." "Hammond?" Başlayabilmeleri için kürsüye geri çağırıyorlardı. Başını çevirmeden, "Geliyorum," dedi. "Đnsan bazen daha iyi bir iş yapmak için kuralları eğip bükebi-lir,"dedi Smilovv, yüzüne sert bir ifadeyle bakarak. Çok ikna edici bir görüştü bu. Hammond zarfı aldı. Mason konuşmasının sonuna yaklaşıyordu. Gazetecilerin gözleri matlaşmış, kameramanlar kameralarını omuzlarından indirmişlerdi. Steffı'nin nasıl Hammond'u öldürmeye çalıştığını ve sonrasında tutuklandığını anlattığında büyülenmiş gibi dinlemişler fakat konuşmanın son bölümü dikkatlerinin dağılmasına neden olmuştu. "Ofisimizden birinin şu anda göz altında olması ve yakın bir zamanda ciddi bir suçla suçlanacak olması bana acı verse de, onun yakalanmasında aracı olan Savcı Başyardımcısı Hammond Cross-'dan da o derece gurur duyuyorum. Kendisi bugün olağanüstü bir cesaret örneği gösterdi. Bu onu halefim olması için destekleme sebeplerimden yalnızca bir tanesi." Salondan gök gürültüsünü andıran bir alkış yükseldi. Mason onun yeteneklerini, işine bağlılığını, dürüstlüğünü göklere çıkarırken Hammond yandan patronunun yüzüne baktı. Laboratuvar raporunun içinde olduğu zarf dizlerinin üstünde duruyordu. Hammond'un gözlerinin önüne sanki zarftan Mason'un düzdüğü methiyeleri tekzip eden kırmızı bir hale yayılıyormuş gibi geldi. "Sizi daha fazla sıkmayacağım," diye gürledi Mason, onu medyanın sevgilisi haline getiren o açık sözlü, neşeli haliyle. "Size günün kahramanını takdim etmeme izin verin." Döndü ve yanına gelmesi için Hammond'a işaret etti. Kameramanlar kameralarını tekrar omuzlarına aldılar. Gazeteciler dikildiler ve neredeyse hepsi aynı anda basmalı kalemlerini açtılar. Hammond zarfı kürsünün eğik yüzeyinin üstüne koydu. Boğazını temizledi. Mason'a söylediklerinden ve kendisine duyduğu güvenden ötürü teşekkür ettikten sonra, "Bu çok sıradışı bir hafta oldu," dedi. "Lute Pettijohn'un öldürüldüğünü öğrendiğim andan bu yana sanki çok uzun bir zaman geçmiş gibi geliyor. "Aslına bakarsanız, kendimi bir kahraman olarak görmüyorum ya da meslektaşım Steffi MundelPin cinayetle suçlanıyor olmasından zevk duymuyorum. Onun hakkındaki kanıtların sağlam olduğuna inanıyorum. Davayla yakından ilgilenmiş biri olarak..." Loretta Boothe telaşla salona daldı. Hammond'un kalbi çarpmaya başladı, sesi titredi ve sonra da tamamen kesildi. Yalnızca kapının yanında ayakta durmakta olanlar Loretta'yı ilk başta gördüler. Ama Hammond konuşmasını kesince buna kimin neden olduğunu anlamak için bütün


kafalar çevrildi. Loretta yarattığı kargaşayı hiç umursamadan, kendinden geçmiş bir şekilde adamı peşinden sürüklüyordu. Gün boyu her şey öyle hızlı gelişmişti Hammond, Loretta'yı arayıp da Alex'in artık bir şüpheli olmadığını, dolayısıyla geçen Cumartesi akşamı nerede olduğunun davayla ilgisi kalmadığını söylemek için zaman bulamamıştı. Ama işte Loretta, yanında panayırdaki iri kıyım askerlerden biriyle birlikte oradaydı. Hammond'un artık ondan kurtulmasına imkân kalmamıştı. "Bir saniye izin verin, lütfen." Kalabalıktan yükselen hayret mırıltılarına aldırış etmeden, kürsüden aşağı atladı ve salonun arkasına doğru yürüdü. Bir yandan da bir kaç dakika içerisinde mahcup olacak insanları, Mason'u, Smi-low'u, Frank Perkins'i, kendisini, Alex'i düşünüyordu. Yanından geçerken bakışlarıyla olacaklardan ötürü Alex'den sessizce özür diledi. "Benimle mi konuşmak istedin, Loretta?" Loretta öfkesini gizlemeye gerek bile duymadı. "Yaklaşık yirmi dört saattir." "Çok meşguldüm." "Ben de öyle." Kapıdan geri, dışarı çıktı ve koridorda dikilip durmakta olan birine seslendi. "Đçeri gel." Hammond sabırsızlıkla bekledi. Bir taraftan da askerin ağzı açık, yüzüne bakıp da, "Đşte o! Alex Ladd'le dans eden adam oydu," dediği zaman bunu nasıl izah edeceğini düşünüyordu. Ama kapıdan içeri acemi bir er girmedi. Onun yerine, perişan görünüşlü, utangaç, tel çerçeveli bir zenci salona adımını attı. 21L Hammond şaşkınlıktan küçük bir kahkaha attı. "Smitty?" diye bağırdı ve birden adamın soyadını bile bilmediğini fark etti. "Nasılsınız, Mr. Cross? Ona konuşmanızı kesmememiz gerektiğini söyledim ama beni dinlemedi bile." Hammond bakışlarını ayakkabı boyacısından Loretta'ya çevirdi. "Senin panayıra gittiğini sanmıştım," dediğini duydu kendinin, bir aptal gibi. "Mesajında öyle söylemiştin." "Gittim. Smitty'ye de orada rastladım. Dans çadırında tek başına oturmuş, müzik dinliyordu. Gevezelik etmeye başladık. Derken cinayet konusu açıldı. Smitty işini Charles Tovvne Plaza'ya taşımış." "Bugün onu orada gördüm." "Sizinle konuşamadığım için üzgünüm, Mr. Cross. Sanırım bir parça utanç duyuyordum." "Ne için?" "Sana Steffi MundelPin geçen cumartesi günü habire kıyafet değiştirdiğini söylemediği için," diye araya girdi Loretta. "Onu önce spor kıyafetleri içinde görmüş. Sonra bir bakmış üstünde otelin bornozu var. Arkasından tekrar spor kıyafeti. Çok tuhaf bir durum." "Bu konuyu çok düşünmemiştim, Mr. Cross, ama dün onu televizyonda görünce birden aklıma geldi." "Kimsenin başını derde sokmak istememiş, o yüzden de Smi-low'dan başka kimseye bir şey söylememiş." "Smilovv mu?" Hammond'un yanına kadar gelmiş olan dedektif Smitty'ye döndü. "Televizyonda gördüğün savcı yardımcısından bahsedince Mr. Cross'u kastettiğini sanmıştım." "Hayır, efendim, bayan savcıdan söz etmiştim," diye izahat verdi yaşlı adam. "Sizlere sorun yarattıysam özür dilerim." Hammond elini Smitty'nin omuzuna koydu. "Buraya kadar bunu söylemeye geldiğin için sağ ol. Đfadeni daha sonra alırız." Sonra da Loretta'ya dönüp, "Teşekkür ederim," dedi. Loretta kaşlarını çatıp homurdandı. "Onu benim yardımım olmadan yakaladın. Ama yine de bana bir ayak masajıyla bir içki borçlusun. Bir duble." Hammond salona geri döndü. Kameralar çalışıyordu. Kürsüye doğru yürürken ışıklar gözlerini aldı. Bir çocuk gibi zıplayabi-lirdi. Göğsünü saran gerilim kayışları bir anda çözülüvermişti. Normal bir şekilde nefes alıyordu.


Onu ve Alex'i bilen kimse yoktu. Geçen Cumartesi Alex'i ve onu birlikte gören sürpriz bir tanık çıkmayacaktı. Alex dışında. Bir de Frank Perkins. Rory Smilovv. Davee. Tabii bir de... kendisi. Kendisi biliyordu. Birden artık zıplamak istemediğini fark etti. Kürsünün arkasındaki yerine geçti. O sırada Mason gözünü kırpıp baş parmağını havaya kaldırdı. Hammond babasına baktı. Preston ilk kez olarak başını sallayarak onu yürekten onayladığını gösteriyordu. Smilovv gibi düşünebilirdi. Boş ver gitsin. Đşi kabul et. Đyi çalışırsan o yanlış davranışını mazur gösterebilirsin. Yarış çok kolaydı. Seçimleri büyük bir çoğunlukla kazanırdı. Belki karşısına rakip bile çıkmazdı. Ama bu görev ya da herhangi bir görev insanın kendine olan saygısını feda etmesine değer miydi? Bir sırrı saklamak yerine gerçeği söyleyip de seçimleri kaybetmeyi mi tercih etmeliydi? Sır ne kadar uzun saklanırsa o kadar iğrençleşirdi. Alex'le geçirdiği ilk gecenin anısının bir sır perde-siyle kirlenmesini istemiyordu. Bakışları onunkilerle buluştu ve bir anda, gözlerindeki o sevecen ifadeden, aklından tam olarak neler geçirdiğini Alex'in de bildiğini fark etti. Ne düşündüğünü bilen tek kişi oydu. Bunu neden düşündüğünü anlayabilecek tek kişi oydu. Genç kadın onu cesaretlendirmek istermiş gibi gözlerinin ta içine bakarak gülüm-süyordu. O anda onu sevebileceğini düşündüğünden çok daha fazla sevdiğini anladı. Slâ "Devam etmeden önce... yaşamı bu hafta bağışlanamaz bir şekilde altüst edilen bir kişiye seslenmek istiyorum. Dr. Alex Ladd hastalarını, zamanını ve daha da önemlisi itibarını hiçe sayarak Charleston Emniyet Teşkilatı ve benim ofisimle işbirliği yaptı. Çok büyük sıkıntılara katlandı. Kentimiz adına ondan özür diliyorum. "Ayrıca ona bir de kişisel özür borçluyum. Çünkü... onun Lute Pettijohn'u öldürmediğini baştan beri biliyordum. O gün onu gördüğünü kendisi de itiraf etti, ama ölüm saatinden çok daha önce. Onun cinayeti işlemek için bir gerekçesi olabileceğini gösteren bazı kanıtlar vardı. Ama, o alçaltıcı sorgulamalar sırasında bile ben onun Lute Pettijohn'u öldürmüş olamayacağını biliyordum. Çünkü bir görgü tanığı vardı." Kimse bilmiyor. Sadece teknik bir ayrıntı. Yavrukurt gibi davranmayı bırak. Çok daha iyi işler yapacaksın... Kimsenin umurunda bile olmaz. Hammond durdu ve bu defa içi sıkıldığından değil, tam tersine rahatladığından derin bir nefes aldı. "Onun görgü tanığı bendim." son. Kırk romanı New York Times'm 'En Çok Satanlar' listesine girmiş olan Sandra Brown, dünyadaki en sevilen aşk-gerilim romanı yazarlarındandır. Kitapları otuz dile çevrilmiş olan romancının 'Bana Çiçek Gönderme' ve 'Aşk Daima Kazanır' adlı kitapları, okuyucularımız tarafından beğenilerek okunmuştu. 'Görgü Tanığı', gizemli olay kurgusuyla ilk satırdan itibaren okuyucuyu kavrayan bir psikolojik-gerilim romanı olmakla kalmıyor, aşkla etik değerler arasındaki bir çatışmayı da çok başarılı şekilde aktarıyor. Güney Carolina'nın Charleston kasabasında, güçlü ama her türlü pisliğe bulaşmış, karanlık bir kişiliğe sahip emlak kralının otel odasında öldürülmesi herkesi sarsarken, soruşturmayı üstlenmesi istenen Hammond Cross'un Bölge Savcısı seçilme şansını artırır. Kasabada Lute Pettijohn'ı öldürmekten büyük zevk alabilecek pek çok kişi vardır. Ancak zihnini ve yüreğini altüst eden gizemli kadın bir numaralı cinayet zanlısı olarak Hammond'ın karşısına getirildiğinde, dürüstlüğüyle ünlü savcı, korkunç bir ikilemin içine düşer. Hayatında ilk kez meslek etiğinin gereğini yapmakla, aşka boyun eğmek arasında kalmıştır.


Görevini mi yapacak yoksa geleceğini tehlikeye atarak, çekici bir kadının -olası bir katilin- 'görgü tanığı' olmayı kabul mu edecektir? "Yazar okuyucuyu ilk sayfadan yakalayıp son sayfaya kadar bırakmayan, usta işi bir gerilim örgüsü örmeyi başarmış." Library Journal "Sandra Brown'ın karakterleri, olay kurgusu ve bilmecesi mükemmel." Jackson Clairon-Ledger ISBN 9 789753 316491 www.epsilonyayinevi.com online alışveriş: Sandra Brown _ Görgü Tanığı (The Alibi)

Sandra Brown - Görgü Tanığı