Issuu on Google+

R. A. Salvatore _ İblis Savaşları Serisi Cilt2 İblis Ruhu

BİRİNCİ KISIM YABANDİYAR Korkuyorum, Mather Amca, kendim için değil, dünyanın bütün iyi insanları için. Pony ve ben Barbacan 'dan güneye acıyla ağırlaşmış, ama umut dolu yüreklerle at sürdük. Avelyn, Tuntun ve Yelebekçi yaşamlarını verdiler, ama dactyli yok ederek, dünyayı karanlıktan kurtardığımıza inanıyordum. Yanılmışım. Senfoui'nin bizi güneye taşıdığı her koşar adım bizi daha konuksever topraklara götürecekti, öyle sanıyordum ve kuşkuları benimkilerden de büyük olan Pony'ye öyle diyordum. Gördüğümüz goblinleri sayamadım bile! Binlerce, Mather Amca, onbinlerce ve aralarında düzinelercefomoryau devi, yüzlerce zalim poıvrie de vardı. Dundalis yakınlarına ulaşmak Pony'le benim iki haftamızı aldı ve bir düzine savaş vermek zonında kaldık ve orada sağlamca yerleşmiş, üç kasabadan kalanları kötülüklerini yaymak için üs olarak kullanan daha fazla düşman bulduk. Belster O'Comely ve Barbacan'a gitmeden önce kurduğumuz baskın çetesi gitmiş... konuştuğumuz gibi güneye gitmiş olmaları için dua ediyorum. Ama bu toprakları saran karanlık öyle engin ki, hiçbir yerin güvenli olmayacağından korkuyorum. Korkuyorum, Mather Amca, ama sana şu anda yemin ediyonım ki, durum ne kadar kötü olursa olsun umudumu yitirmeyeceğim. Bu ne iblis dactylin, ne goblinlerin, ne de dünyadaki bütün kötülüklerin elimden alabileceği bir şey. Umut kılıç koluma güç veriyor, ki Fırtına hakkıyla savrulabilsin. Umut goblinlerin (tüm çabalarıma rağmen safları hiç de azalmış görilnmeyen canavarların) yüreklerinde kaybolan oklarımdan yirmişer yirmişer yapmaya devam etmemi sağlıyor. Umut, Mather Amca, işte sırrım bu. Düşmanlarımın sahip olmadığına inandığım bir şey. Onlar, kendilerinden sonra gelecekler için daha iyi günler getireceği umuduyla fedakarlık yapmayı anlamayacak kadar bencil. Ve böyle bir öngörü ve iyimserliğe sahip olmadıkları için, genellikle kolayca cesaretlerini yitiriyorlar ve savaştan kaçıyorlar. Umudun, kendinden önce başkalarını düşünmek için bir önşart olduğunu öğrendim. Umut besleyeceğim ve savaşmaya devam edeceğim ve her savaşla, tavrımın budalalık olmadığını hatırlayacağım. Pony taş kullanımında güçleniyor ve çağırdığı büyü güçleri gerçekten de inanılmaz. Ayıtı zamanda, kalabalıklıklarına rağmen düşmanlarımız artık eşgüdüm içinde savaşmıyor. Onları bağlayan güç, iblis dactylyok oldu ve gobliulerin goblinler-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


le savaştığına ilişkin işaretler gördüm. Karanlık günler yaşıyoruz, Mather Amca, ama bulutların aralanması hâlâ mümkün. ELBRYAN WYNDON I YENİ BİR GÜN Elbryan Wyndon tahta sandalyesini ve kıymetli aynasını aldı, küçük mağaranın ağzına gitti. Battaniyeyi kenara çektiğinde gözlerini kırpıştırdı, şafak vaktinin çoktan gelip geçmiş olduğunu görünce şaşırmıştı. Delikten dışarı tırmanmak, bir doksanlık kaslı bedeniyle Elbryan'ın cüssesinde bir adam için kolay iş gibi görünmüyordu, ama kıvrak elflerden senelerce aldığı eğitimin verdiği çeviklik sayesinde patikayı takip etmekte pek az sorun yaşadı. Yoldaşı Jilseponie'yi, Pony'yi uyanmış, çalışırken buldu. Yatakları kaldırıp rulo yapıyor, kapkacağı topluyordu. Biraz uzakta, büyük at Senfoni Elbryan'ı görünce kişnedi ve ayağını yere vurdu ve aygırın bu görüntüsü çok erkeği yerinde dondururdu. Senfoni yüksekti, ama hiç leylek gibi değildi. Güçlü, kaslı bir göğsü, o dalgalanan kasların üzerinde en ufak ışıkla parlayan simsiyah, pürüzsüz bir derisi vardı ve gözleri derin bir zeka yansıtıyordu. Atın başında, zeki gözlerinin üzerinde beyaz, elmas şeklinde bir leke vardı. Bunun ve bacaklarındaki küçük beyazlıkların dışında kusursuz, siyah deriyi lekeleyen tek şey turkuaz bir mücevherdi, atın göğsünün ortasına büyü yoluyla yerleştirilmiş olan, Senfoni'yle Elbryan arasında bağlantı sağlayan mücevher. Ama onca ihtişama rağmen korucu Senfoni'ye pek dikkat etmedi, çünkü, genellikle olduğu gibi, bakışları Pony'ye dikilmişti. Kadın Elbryan'dan birkaç ay daha küçüktü, çocukluk arkadaşı, 12 R. A. Salvatore yetişkinliğinde eşiydi. Gür, altın rengi saçları omuzlarının hemen altına kadar uzamıştı ve senelerdir ilk kez Elbryan'ın açık kahverengi saçlarından daha uzundu. Gün biraz bulutluydu, gökyüzü grileşmişti, ama bu Pony'nin iri, mavi gözlerindeki parıltıyı solduramıyordu. Kadın Elbryan'ın gücüydü, korucu bunu biliyordu, karanlık bir dünyadaki parlak noktaydı. Enerjisi sonsuz görünüyordu, gülümseme yeteneği de öyle. Hiçbir koşul onu yıldıramaz, hiçbir manzara gözünü korkutamazdı; kararlılıkla, yöntemli bir şekilde yoluna devam ederdi. "Dünyanın Sonu'nun kuzeyindeki kampı mı arıyoruz?" diye sordu kadın. Soru Elbryan'ı daldığı düşüncelerden sıyırdı. Fikri değerlendirdi. Bölge'de, eskiden Dundalis, Yaban Çayırı ve Dünyanın Sonu olan üç kasabaya yerleşmiş daha büyük kamplardan beslenen, özellikle goblin gruplarından oluşan uydu kamplar olduğunu fark etmişlerdi. Kasabalar birbirinden birer günlük yürüyüş mesafesiyle ayrıldığından, Dundalis Yaban Çayırı'nın, Yaban Çayırı Dünyanın Sonu'nun batısında yer aldığından, bu küçük kamplar bölgeyi yeniden ele geçirmek konusunda anahtar konumdaydı... Ayı-Honce'dan gelecek bir ordu Yabandiyar sınırlarına ulaşacak olursa. Elbryan ve Pony yoğun ormanlıklardaki canavarları temizleyebilirse, üç kasaba arasında pek az iletişim kalırdı. "Başlamak için başka her yer kadar iyi görünüyor," diye yanıt verdi korucu. "Başlamak mı?" diye sordu Pony inanmazlıkla, Elbryan buna bir omuz silkmeyle yanıt verdi. Gerçekte, ikisi de önlerinde daha çok, pek çok savaş olduğunu bilmelerine rağmen savaştan bıkmışlardı, t

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Mather Amca'yla konuştun mu?" diye sordu Pony, başını aynaya doğru sallayarak. Elbryan Kahin'i, birinin ölülerle konuşabildiği o gizemli elf törenini ona açıklamıştı. iblis Ruhu 13 "Onunla konuştum," diye yanıt verdi korucu, belkemiğinden bir ürperti geçerken zeytin yeşili gözleri çaktı... ondan önce ölmüş o büyük adamın hayaletini düşünürken hep olduğu gibi. "Hiç yanıt verdiği oldu mu?" Elbryan iç geçirdi, Kahin'i daha iyi nasıl açıklayabileceğini düşündü. "Ben kendimi yanıtlıyorum," diye başladı. "Mather Amca'nın. düşüncelerime rehberlik ettiğine inanıyorum, ama aslında bana yanıt vermiyor." Pony'nin baş sallaması, genç adamın ona söylemeye çalıştığı şeyi tamamen anladığını gösteriyordu. Elbryan Mather Amcasını yaşarken tanımamıştı; ailesi adamı daha Ohvan Wyndon (Mather'in kardeşi, Elbryan'ın babası) karısını ve çocuğunu vahşi Yabandiyar'a götürmeden önce kaybetmişti. Ama Elbryan gibi Mather da Touel'alfar, yani elfler tarafından alınmış, korucu olması için eğitilmişti. Şimdi, Kahin'de, Elbryan adamın imgesini, kusursuz korucu imgesini çağırıyordu ve o imgeyle konuşarak kendini kendi yüksek ideallerini sürdürmeye zorluyordu. "Sana Kahin'i öğretsem, belki Avelyn'le konuşabilirsin," dedi korucu ve bunu ilk kez önermiyordu. Günlerdir Pony'ye, belki de kaybettikleri dostlarıyla iletişim kurmaya çalışması gerektiğini ima edip duruyordu, harap Barbacan'dan güneye doğru yola çıktıktan iki gün sonra, Kahin'de Avelyn'in ruhuna ulaşmayı kendisi deneyip başarısız olduğundan beri. "Buna ihtiyacım yok," dedi Pony yumuşak sesle, sırtını dönerek ve Elbryan ilk kez kadının saçının başının ne kadar dağınık olduğunu fark etti. "Törene inanmıyorsun," diyecek oldu, suçlamaktan çok konuşmaya zorlamak için. "Ah, ama inanıyorum," diye çabucak, keskin bir sesle terslendi kadın, ama sohbetin hangi yöne döneceğinden korkarmış gibi aynı çabuklukla hızını kaybetti. "Ben... ben de aynı şeyi yaşıyor \A R. A. Salvatore olabilirim." Elbryan sakin sakin baktı ona, yanıtını düşünmesi için* zaman verdi. Saniyeler geçip dakikalara dönüşürken, "Kahin'i öğrendin mi?" diye sordu. "Hayır," diye yanıt verdi kadın, dönüp adama bakarak. "Seninkine pek benzemiyor. Ben onu aramıyorum. Daha çok, o beni arıyor." "O mu?" "Avelyn," dedi Pony inançla. "O benimle beraber, hissediyorum, bir şekilde benim bir parçam, bana rehberlik ediyor, beni güçlendiriyor." "Benim babam hakkında hissettiklerim gibi," dedi Elbryan. "Ve senin kendi baban hakkında hissettiklerin gibi. Hiç kuşkum yok, Ohvan bana..." Kadına baktığında sesi solup gitti, çünkü

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Pony daha o cümlesini bitirmeden başını iki yana sallamaya başlamıştı. "Bundan daha güçlü," diye açıkladı. "Avelyn bana taşları kullanmayı ilk öğrettiğinde çok kötü yaralanmıştı. Hematit, yani ruh taşı aracılığıyla ruhlarımız birleşti. Sonuç ikimiz için de o kadar aydınlatıcıydı ki, Avelyn o birleşmeyi takip eden haftalarda da sürdürdü bunu ve bana mücevherlerin sırlarını gösterdi. Bir kısa ay içinde, taşlara ilişkin bilgim ve yeteneklerim Aziz Saf-Abelle'deki bir keşişin beş sene eğitim gördükten sonra olacağından daha ileri gitmişti." "Ve o tinsel şekilde hâlâ seninle bağlantılı olduğuna inanıyorsun, öyle mi?" diye sordu Elbryan ve sorusunda şüphecilik yoktu. Genç korucu böyle bir olasılıktan... herhangi bir olasılıktan kuşku duymak için, büyülü ya da şeytani, çok fazla şey görmüştü. "Öyle," diye yanıt verdi Pony. "Her sabah uyandığımda taşlar hakkında biraz daha bilgim olduğunu anlıyorum. Belki de düiblis Ruhu 15 şümde görüyorum onları ve o düşlerde her taş için yeni kullanımlar, aralarında yeni kombinasyonlar görüyorum." "O zaman Avelyn değil bu, Pony," diye mantık yürüttü korucu. "Hayır, Avelyn," dedi kadın kararlılıkla. "O benimle, içimde, olduğum kişinin bir parçası." Kadın sustu ve Elbryan yanıt vermedi. İkisi sessizlik içinde durarak bu keşfi sindirdiler... o âna kadar Pony'nin kendi kendine bile itiraf etmediği bir keşifti bu. Sonra Elbryan'ın yüzüne bir gülümseme yayıldı ve bir süre sonra Pony de ona katıldı, ikisi dostlarının, Deli Rahip'in, Aziz Saf-Abelle'den kaçan keşişin hâlâ yanlarında olabileceği fikrinde teselli buldular. "Düşüncen doğruysa, işimiz kolaylaşıyor," dedi Elbryan. Gülümsemeye devam etti ve göz kırptı, sonra döndü, Senfoni'nin heybelerini takmaya gitti. Pony yanıt vermedi, aynı yöntemli tavırla kampı toplamaya başladı. Asla bir yerde bir geceden daha fazla kalmıyorlardı... Elbryan yakında goblin devriyesi olduğuna' karar verirse, yarım gece bile kalmıyorlardı. İşini ilk bitiren korucu oldu ve kadına baktı, o başını sallayarak onayladı ve genç adam kılıç kemerini çıkarıp uzaklaştı. Pony çabucak işini bitirdi, sonra sessizce adamın peşinden gitti. Kamp kurmadan hemen önce geçtikleri bir açıklığa gittiğini biliyordu ve açıklığın kuzeydoğu ucundaki yoğun çayüzümü çalılarının yeterli koruma sağlayacağını da biliyordu. Elbryan'ın öğrettiği gibi sessizce takip ederek yerine yerleşti. Korucu dansına başlamıştı bile. Sol pazısına bağlanmış yeşil bir kol bağı dışında çıplaktı ve Touel'alfar tarafından amcası Mather Wyndon'a verilmiş olan büyük kılıcı Fırtına elindeydi. Elbryan zerafetle kusursuz hareketlerini yapıyor, kasları mükemmel bir uyum içinde akıyor, bacakları dönüyor, bedeni kayıyor, hep denı6 R. A. Salvatore gede kalmasını sağlıyordu. Pony, elflerin bi'nelle dasada dediği dansın ve sevgilisinin bi-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çim mükemmelliğinin büyük güzelliği karşısında büyülenmiş şekilde izledi. Elbryan'm (hayır, Elbryan'ın değil, çünkü bu savaş halinde o Elbryan Wyndon değil, elflerin Gecekuşu dediği kişiydi) dansını gizlice izlediği her seferinde olduğu gibi, Pony gizlice gözetlediği için vicdan azabına kapılıyordu. Ama burada şehvet ya da cinsellik çağrıştıran hiçbir şey yoktu, yalnızca sevgilisinin güçlü kaslarının karşılıklı hareketlerinin güzelliğini ve zerafetini takdir ediyordu. Dansı öğrenmeyi her şeyden fazla istiyordu, kendi kılıcını zarif çemberler halinde döndürmeyi, çıplak ayaklarının altlarındaki nemli çimenlerle öylesine uyumlu olmasını, ki her otu, toprağın her hattını hissetmeyi. Pony de hafife alınacak bir savaşçı değildi, Kıyı Muhafızlarında başarıyla görev yapmıştı. Pek çok goblin, powrie, hatta devle savaşmıştı ve pek az kişi karşısında direnebilirdi. Ama Elbryan'a, Gecekuşu'na bakarken kendini yalnızca bir amatör gibi hissediyordu. O dans, bi'nelle dasada, sanatın mükemmelleşmiş haliydi ve sevgilisi bi'nelle dasada'nm mükemmelleşmiş haliydi. Korucu kılıcını savurmaya, manevralar örmeye devam etti; ayakları döndü, yana, öne, geriye adım attı, bedeni eğildi, sonra zarif bir akıcılıkla yükseldi. O günlerin geleneksel savaş biçimi buydu, ağır, keskin kenarlı kılıçların durmaksızın savrulması. Ama sonra, aniden, korucu duruşunu değiştirdi, topuklarını bir araya getirdi, ayaklarını birbiriyle dik açı yapacak şekilde yerleştirdi. Ayakucu-topuk sırasıyla ileriye adım attı ve dengesini bozmadan çöktü, dizleri ayak parmaklarının üzerinde kıvrıldı, kolunu kaldırdı, dirseğini indirdi ve arkada kalan kolu da aynı şekilde bükülmüştü, yalnız kolunun üst kısmı omzuyla aynı hizadaydı ve elini kaldırmış, serbestçe sarkıtmıştı. İlerledi, sonra kısa, iblis Ruhu 17 ölçülü, ama imkansız ölçüde hızlı ve dengeli adımlarla geriledi ve sonra aniden, böyle bir gerilemeden hemen sonra kolu uzandı ve onu da peşinde sürükler göründü. Pony gözünü açıp kapayana kadar olup bitti ve bu sabah, her darbede olduğu gibi, bu da onu sersemletti. Gecekuşu aniden ileri atılmış, Fırtına'nın ucu en az altmış santim ilerlemiş, arkada kalan kolu aşağı dönmüş, böylece tek bir uzun, dengeli çizgi oluşturmuştu. Saldırının aniliği karşısında inanmazlık içinde iri iri açılmış gözlerle bakarken, o ölümcül kılıcın sağlandığı düşmanı gözlerinin önüne getirince Pony'nin belkemiğinden aşağı bir ürperti geçti. Ve sonra korucu yine hızla ve dengeli bir biçimde geriledi (hareket boyunca savunmasında açık vermemişti) ve kılıcını savurmaya geri döndü. Pony hem takdir, hem hayal kırıklığı dolu bir iç çekişle gizlice çekildi ve kampı toplama işini bitirmeye döndü. Elbryan biraz sonra arkasından geldi. Açıkta kalan kollarında ter vardı, ama canlanmış, yolda geçecek yeni bir günün zahmetlerine hazır görünüyordu. Kısa süre sonra yola çıktılar, büyük aygır, Senfoni ikisini birden kolaylıkla taşıyordu. Elbryan atı kuzeye, üç kasabanın çizdiği çizgiden uzağa çevirdi, sonra batıya, Dünyanın Sonu'na döndüler ve öğle olmadan küçük goblin kampını buldular. Bölgeyi çabucak taradıklarında ihtiyaç duydukları bilgiyi edindiler ve Sen-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


foni'nin yükünü indirmek ve saldırıya hazırlanmak için ormanın derinliklerine çekildiler. Akşamın erken saatlerinde korucu elinde Şahinkanadı, yani elf yapımı yayla ağaçların arasında gizlice ilerliyordu. Kısa süre sonra üç goblin nöbetçisine rastladı ve genellikle olduğu gibi, dikkatsiz yaratıklar en iyi nöbet pozisyonunda değildiler. Geniş bir karaağacın çevresine toplanmışlardı, biri ağaca yaslanmış, diğeri ağacın önünde bir şeyler homurdanarak ileri geri ı8 R. A. Salvatore ad��mlıyor, üçüncüsü sırtım ağacın gövdesine vererek oturmuş, uyur görünüyordu. Korucu bu nöbetçilerden birinin yay taşıdığını görünce şaşırdı. Goblinler genelde sopa, kılıç ya da mızrakla savaşırdı ve yay görmek yakınlarda powrie olabileceğini haber verdi ona. Korucu bölgeyi sessizce dolaştı, çevrede başkalarının olmadığından emin oldu, sonra en iyi saldırı açısını buldu. Adını üst ucuna yerleştirilmiş, kiriş çekildiğinde bir şahinin uzanmış kanadının ucundaki tüylü "parmaklara" benzeyecek şekilde açılan üç tüyden alan Şahinkanadı kalktı. Elbryan nişan alırken o tüyler geniş geniş açılmıştı. Şahinkanadı tınladı; korucu hemen ikinci okunu çekti ve bıraktı. O şimdi Gecekuşu'ydu, elflerin eğittiği savaşçı ve adından bahsedilmesi bile en cesur powrielerin yüreklerini titretiyordu. İlk ok ağaca yaslanan goblini çiviledi. İkincisi, yaratık şaşkın şaşkın bağırmak için zaman bulamadan ileri geri adımlayan arkadaşını indirdi. "Dah?" diye sordu üçüncü, Gecekuşu dürtüklediğinde uykusundan uyanarak. Goblin başını kaldırdığı zaman Fırtına'nm indiğini gördü, sonra kudretli kılıç yaratığın kafasını ikiye böldü. Korucu oklarını aldı, sonra goblinin sadağından iki tane çıkardı. İyi yapılmamışlardı, düz bile sayılmazlardı, ama amacına uyardı. Yürüyerek kampın çevresinde tam bir tur attı. Nöbet bekleyen iki tane daha buldu ve aynı beceriyle onlardan da kurtuldu. Sonra araziyi daha detaylı keşfederek Pony'yle Senfoni'nin yanına döndü, saldırı planı çoktan oluşmuştu. Goblin kampı kayaların arasında, alçak bir yükseltinin üzerindeydi. Yaklaşmaya izin veren iki yer vardı.- biri güneydoğuda, omuz yüksekliğinde taş duvarların arasındaki patika boyunca yukarı tırmanıyor, sonra dokuz metrelik keskin bir inişle kampa iniyordu; diğeri tepenin batı tarafında, daha hafif eğimli bir yamaçtan yukarı tırmanmayı gerekiblis Ruhu 19 tiren, çimensiz, geniş bir patikaydı. Gecekuşu batı tarafındaki ağaç kümesinde, ok atmak için açık alan bulabileceği bir yerde pozisyon aldı, Pony ihtiyatla yamaç yüzünün tepesine yollandı. Korucu daha yüksek bir noktaya gitti, Senfoni'nin sırtından bir meşenin alçak dallarından birine tırmandı. Yine de goblin kampından daha aşağıdaydı, ama kampın yarısını görebiliyordu. Pony'nin onu bekleyeceğine güveniyordu, bu yüzden ilk hedefini seçmekte acele etmedi, bu devriye kolunun içindeki hiyerarşiyi anlamaya çalıştı. Birbirine benzeyen iki goblin grubu olmazdı,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


korucu bunu öğrenmişti, çünkü ufak tefek, sarı-yeşil yaratıklar tamamen bencildiler ve anlık arzularının tatmininden daha büyük bir amaçları yoktu. İblis dactyl bunu değiştirmişti (karanlığı bu kadar mutlak yapan unsur canavarların böyle aniden eşgüdüm içinde hareket etmeye başlamasıydı) ama artık dactyl yok olmuştu ve sefil yaratıklar hızla önceki, kaotik mizaçlarına dönüyorlardı. Bu kamp bu gerçeği açıkça yansıtıyordu. Mekan kargaşa içindeydi, itiş kakış, bağırış çağırışlar sürüyordu. "Öldürmek için güneye gidiyoruz!" diye bağırdığını duydu Gecekuşu bir yaratığın. "Ben nereye diyorsam oraya gidiyoruz!" diye yanıt verdi, özellikle sinsi görünüşlü güdük biri. Goblin standartlarına göre bile kısa, yüz yirmi santimi ancak bulan, sıska kollu, çarpık bacaklı sefilin tekiydi ve burnuyla çenesi o kadar dardı ki çirkin suratında çıkıntı yapan ok saplan gibi görünüyorlardı. Korucu kısa goblinin önünde duran daha iriyarı yaratığın öfke içinde yumruklarını sıktığını gördü, ona en yakın gruptaki üç goblinin (tiksinti içinde hepsinin yay taşımakta olduğunu fark etti) ellerini sadaklarına götürdüğünü fark etti. Gerilim sürdü, saniyeler boyunca sessiz kaldılar, patlamak üzere görünüyorlardı ve sonra başka bir şekil yükseldi, dört buçuk metre, hatta daha fazao R. A. Salvatore la boya sahip, bin kiloluk kas ve kemikten oluşan dev bir şekil. Fomoryan gerinerek üzerindeki uykuyu attı ve sallaria sallana konuşmaların sürdüğü yere yollandı. Dev yaratık tek kelime etmedi, ama sinsi goblinin tam arkasında durdu... koruması yakındayken o yaratık sıska göğsünü nasıl da şişirdi! "Güneye," dedi diğeri yine, ama sakin ve tehditkar olmayan bir tavırla. "Güneyde insan öldürmeye." "Burada kalıp nöbet tutmamız söylendi," diye ısrar etti sinsi goblin. "Neye karşı nöbet?" diye sızlandı diğeri. "Ayılara ve yabandomuzlarına karşı mı?" "Ben sıkıldım," dedi diğeri yandan ve birkaç gönülsüz kıkırdama yükseldi... sinsi goblin amansız bakışlarını şakacıya çevirdiğinde hemen ölen gülüşler. Gecekuşu'nun bakış açısına göre, her şey mükemmel biçimde şekilleniyordu, elbette fomoryan devinin ortaya çıkması dışında. İlk dürtüsü devin suratına bir ok yollamak olmuştu, ama grubun genel dinamiklerini düşünürken başka, daha mantıklı bir plan oluşmaya başladı. Tartışma devam etti, ardından sinsi goblinden yüksek sesle savurulmuş birkaç tehdit geldi. Yaratık tam arkasında duran devden cesaret alıyordu. Goblin emirlerine karşı gelen herkese korkunç ölüm şekilleri söz vererek bitirdi ve sonra sırtını dönüp uzaklaşmaya başladı. Gecekuşu goblinlerden aldığı oklardan biriyle goblini sırtından şişledi. Oka kampın kenarındaki iki okçunun arasından geçecek şekilde açı vermişti. Goblin hızla, kıvranarak ve çığlık atarak, acı verici oka ulaşmak için sırtına uzanarak yere düştü ve yakında toplananlar patladılar. Birbirlerini ittirip kaktırmaya, suçlamalar ve ölüm sözleri haykırmaya başladılar. Kafası en çok karışanlar üç okçuydu, her biri diğer ikisine baiblis Ruhu 21

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


giriyor, her biri arkadaşlarının sadaklarındaki okları sayıyordu. Biri önderlerinin sırtındaki oku kontrol etmeleri gerektiğini bağırdı, kendi oklarında özel işaretler olduğunu iddia etti. Ama öfkeli fomoryan bu tür araştırmalara sabır gösterecek durumda değildi. Dev uzun adımlarla yaklaştı ve itiraz eden okçunun suratına bir yumruk indirdi, yaratığın çimenlik yamaçtan aşağı tepetaklak yuvarlanmasına sebep oldu. Dev ikinci okçuyu yakalarken üçüncüsü koşarak kaçtı. Dev elindeki talihsiz yaratığı kaldırdı ve sıkarak canını çıkardı. Kampın geri kalanı, kaçışını suçun itirafı olarak kabul ederek üçüncü goblinin tepesine üşüştü. Kana susamış bir şekilde, zavallı yaratık kıvranmayı bıraktıktan sonra bile yumrukladılar, tekmelediler. İzlemekte olan korucu için manzara, bu sefil yaratıkların doğalarının kesinlikle değişmeyeceğinin kanıtıydı. Cinayet çabucak sona erdi, ama ittirip kaktırmalar, suçlamalar dinmedi. Ama korucu yeterince görmüştü. Kampta belki bir düzine goblin kalmıştı. Elbette önderleri sayılmazsa, ki onun bir süre herhangi bir savaşa katılması olası görünmüyordu ve elbette bir de fomoryan vardı. On üçe karşı, Senfoni de sayılırsa üç kişi. Durum korucunun hoşuna gitmişti. Ağaçtan aşağı, beklemekte olan Senfoni'nin sırtına atladı. Büyük aygır kişnedi ve hızla koşarak ağaçlığın arka tarafından çıktı. Gecekuşu'nun istediği son şey goblinleri yamaçtan aşağı, yayılabilecekleri bir yere getirmekti. Önce batıya, sonra güneye gitti, sonra doğuya döndü ve uzun, dar patikanın ucunda, pozisyon almış olan Pony'yi gördü. Birbirlerine el salladılar ve korucu yeni bir avantajlı izleme yeri aradı. Bekleme sırası şimdi ondaydı. Goblin kampı hâlâ hareket halindeydi ve suçlamalar uçuşmaya devam ediyordu. Yaratıklar önderlerini bir yabancının vurmuş olabileceğinden tamamen habersiz görünüyorlardı. Pony şiddetle saldırana kadar. 22 R. A. Salvatore Patikanın ucunda, taş duvara yaslanmış bir goblin belirdi. Metal miğferini çıkardı (kaba yaratıklar açısından bu da başka bir tuhaflıktı), saçlarını kaşıdı, miğferi yerine yerleştirdi. Bir yandan da Pony'nin görüş alanının dışında kalmış bir başkasıyla konuşmaya devam ediyordu. Pony siyah, kaba kenarlı bir taşı, bir magnetiti, ya da mıknatıs taşını önünde kaldırarak o gobline, miğferine odaklandı. Her şey bulanıklaştı ve puslandı... o tek miğfer dışında her şey, miğferin imgesi kristal berraklığında keskinleşmişti. Pony taşın içinde biriken enerjiyi, kendisinin ona verdiği enerjiyi, taşın büyülü özellikleriyle birleşen enerjiyi hissetti. O miğferin çekim gücünün gittikçe arttığını, arttığını hissetti. Taş elinden kurtulmaya çalışıyordu. Enerji zirveye ulaştığında, taş içinde kıpırdanan büyüyle patlayacak gibi geldiğinde salıverdi. Taş mesafeyi göz açıp kapayana dek aştı ve miğfere çarptı. Goblin bir takla attı ve ölü, uzandı. Arkadaşı nasıl da çığlık attı! Fomoryan devi dar patikada, tüm gücüyle koşarak ve öfkeyle böğürerek belirdiği zaman Pony şaşırmadı. Başka bir taş çıkardı, bir malaçit, bir havalanma taşı ve dev daha üç adım atamadan ayaklarının artık yere dokunmadığını fark etti. Ama yine de hare-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ket ediyordu, kendi hızı aniden ağırlıksız kalan şekli düz bir çizgi üzerinde itiyordu. Patika hafifçe kıvrıldı ve dev duvara sürtündü. Aşağı uzanmaya, tutunacak yer bulmaya çalıştı, ama çok geç hareket etmişti ve yaratık tepetaklak yuvarlanmaya, kıvrılıp bükülmeye, tutunacak yer bulmak için çılgınca uzanmaya başladı. Pony devi havada tutmak için gereken çabaya inanamıyordu ve bunu fazla sürdüremeyeceğini biliyordu. Ama sürdürmek zorunda değildi. İyice eğildi (dev ona uzanırken daha hızlı dönmeye başladı) ve yaratığın tepesinden süzülüp geçmesine izin verdi. Sonra, dev yamacın ötesine uçar uçmaz konsantrasyonunu boziblis Ruhu 23 du, taşın büyü enerjisini salıverdi ve devin düşmesine izin verdi. Diğer yana baktığı zaman patikanın uzak ucunda bir avuç ooblin gördü. Ağızları bir karış açık, ona bakıyorlardı, ama henüz yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı. Çabucak üçüncü taşı, grafiti çıkardı ve biraz daha fazla büyü enerjisi bulmak için taşın derinliklerine uzandı. Şimdiden hızla ve peş peşe daha önce yaptığından daha çok büyü yapmıştı ve şimdiki şimşek büyüsünün fazla güçlü olacağına çok inancı yoktu. O sırada goblinlerin arkasındaki tepede doğan kargaşada, feryatlar ve acı çığlıklarında, yandan fırlayan Senfoni'nin ve korucunun ölümcül yayının tınlamasının sesinde umut buldu. Ama aşkı ona yardım edebilmek için zamanında yanında olamazdı, biliyordu. Beş goblin bir çizgi halinde, dar patikada koşarak ve uluyarak atıldı. Birinin attığı ok genç kadını kılpayı ıskaladı. Pony kararlılıkla durdu. Korkularını aklından çıkardı ve grafite, yalnızca grafite odaklandı. Şimşek niyetlendiğinden daha çabuk geldi, en yakındaki goblin üç adım uzakta ve yaklaşırken hissettiği büyük aciliyet duygusundan kaynaklanmıştı. Şimşek çarparken Pony sendeledi; harcadığı enerji dayanabileceğinden fazlaydı. Dizleri titredi ve Pony içgüdüyle, sallana sallana uzaklaştı, arkasına bakarken gözlerini zar zor açabiliyordu. Şimşeğin goblinlerin gerilemesini sağladığını görünce rahatladı. Beş goblinden üçü yerdeydi, kasılarak kıvranıyorlardı. Diğer ikisi dengelerini korumak için mücadele ediyordu, kasları şiddetle titremekteydi. Tepenin üzerinde Gecekuşu son bir ok fırlattı, yakındaki goblini sıska burnundan vurdu, sonra yayı tek elinde çevirdi ve Senfoni bir başka yaratığın yanından geçerken sopa gibi savurdu. O yaratığın da işi bitince yayı bıraktı, Fırtına'yı, elf kılıcını, kıymetli gümüşsüden yapılmış, elf büyüsünün ve kılıcın kabzasına oturtulmuş mücevherin verdiği enerjiyle çıtırdayan o hafif ve güçlü kılıR. A. Salvatore cı çekti. Korucu Senfoni'yi arkasına çevirdi ve büyük aygırın bir sonraki goblini ezmesine izin verdi ve Senfoni hiç takılmadan geçerken kılıcını bir sonrakine savurdu. Bu goblinin elinde metal bir kalkan vardı ve bloke etmek için kaldırmıştı, ama Fırtına'nın kabzasmdaki topa kakılmış mücevher, beyaz ve grilerle bulutlanmış mavi taş güçle alevlendi ve kılıcın keskin kenarı kalkanı yarıp geçti, onu goblinin koluna tutturan kayışları kopardı, sonra dö-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nen metalin içinden devam ederek yaratığın yüzüne indi. Tepe temizlenmişti, görünürdeki tek goblin çimenlik yamaçtan aşağı hızla kaçıyordu. Kana susamış korucu takip etmeyi düşündü, ama arkasında Pony'nin şimşeğini, gökgürültüsü gibi bir patlama değil kıvılcımlı bir çatırtıyı ve hayatta kalmış goblinlerin inlemelerini duyunca fikrini değiştirdi. Eyerden arkaya yuvarlandı ve rahatça ayaklarının üzerine kondu. Senfoni kayarak durdu ve dönüp ona baktı. Gecekuşu da bir an durup aynısını yapmaktan alamadı kendini. Atın siyah derisi terle parlıyor, güçlü kaslarını vurguluyordu. Senfoni dikkatle yoldaşına baktı ve daha fazla savaşmaya hevesli, hazır, toynaklarıyla yeri dövdü. Korucu bakışlarını atın zeki gözlerinden göğsüne yerleştirilmiş turkuaza, Avelyn'in armağanına, Gecekuşu ile Senfoni arasındaki telepatik bağa çevirdi. Artık Elbryan ata talimat vermek için o bağı kullanıyordu. Senfoni onaylar bir kişnemeyle döndü ve koşarak uzaklaştı. Korucu dar patikada tüm gücüyle koşarak, hızla yayına uzandı. Kenara geldiğinde kayarak tek dizinin üzerine çöktü, Şahinkanadı'nı kaldırıp çekti. Artık yerde yalnızca tek goblin kalmıştı, ikisi Pony'yi takip etmeye başlamış, ikisi hâlâ dengelerini bulmaya çalışıyordu. Ok fırladı, yakında duran ikisinin arasından ve üçüncünün başının üzerinden kaydı, öndeki goblinin sırtına saplandı. Yaratık tuhaf bir şekilde sıçradı, birkaç metre uçtu ve yüzüstü iblis Ruhu 25 düştü. Koşmakta olan arkadaşı benzer bir sondan korkarak uludu ve yere daldı. Elbryan'ın. ikinci atışı en yakındaki gobünin göğsüne saplandı. Sonra korucu, elinde Fırtına'yla kalktı. Hızla aşağı indi, kılıcı biçmekten çok gobünin dengesini bozmak için düşünülmüş manevralarla ileri geri savruldu. Yaratık hızla akıp geçen kılıca ayak uydurmaya çalıştı, on vuruşluk hamle sırasında kendi kaba kılıcı Fırtına'ya birkaç kez çarpıp çınladı. Kısa süre sonra goblin yine sendeliyordu, atılan kılıca uyarak kıvrılıp bükülmeye çalışırken neredeyse kendi ayaklarına takılıp düşecekti. Fırtına sola, sonra sağa, sonra yine sağa gitti, sonra Gecekuşu sola çevirecek oldu, ama hamlenin ortasında durdu ve imzası olan o atılış geldi. Aniden, o anda, oracıktaydı, kolunu tamamen uzatmış, kılıcının ucu bir an önce olduğu yerden altmış santim daha ilerideydi ve gobünin omzuna hızla saplanmıştı. Gobünin kolu indi, kılıcı faydasızca yere düştü. Korucu bir adım yana kaydı ve şiddetle ayağa kalkmaya çalışmakta olan bir gobünin tepesine indi. Sonra yine ortaya geçti ve son gobünin merhamet dileyen haykırışlarını duymazdan gelerek kılıcını yaratığın kaburgalarına, ciğerine sapladı. Korucu patikadan aşağı baktı ve kendisi de oldukça yetenekli bir savaşçı olan Pony'nin bu sefer mücevherlerle değil kılıcıyla yaklaştığını, korunmak için yere dalan goblinin işini bitirdiğini gördü. Kadın başını kaldırıp Gecekuşu'na baktı ve başını salladı, sonra korucu irkilerek bağırır, kendini ona doğru atarken gözleri iri iri açıldı. Pony arkadan bir şeyin yaklaşmış olması korkusuyla kılıcını kaldırarak dönerken o kadının yanından geçti. Gerçekten de, dev

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dönmüştü, inatla yamaç yüzüne tırmanıyordu. Gecekuşu Fırtına'yı savurarak karşısına dikildiği zaman devin iki eli ve bir omzu kenardan yukarıdaydı. Korucu bir kolu, sonra diğerini biçti, sonra 26 R. A. Salvatore bir daha, bir daha. Bir yandan da devin onu yakalamak için boşuna yaptığı hamlelerden kaçınıyordu. Sonunda hamleleri devin savunmalarını açtı ve yaratığın kavrayışı zayıfladı. Gecekuşu sakin sakin ilerledi ve yaratığın yüzünü tekmeledi. Dev dokuz metrelik yamaca çarpa çarpa düştü. İnatla başını iki yana salladı ve bir kez daha tırmanmaya niyetlenerek dizlerinin üzerinde doğruldu. Bir an sonra Pony Elbryan'm yanındaydı. "Buna ihtiyacın olabilir," dedi ve Şahinkanadı'nı uzattı. Adamın dördüncü oku devi öldürdü, bu arada Pony patika boyunca yürüyerek kampa döndü ve yaralı goblinlerin işini bitirdi. Senfoni o sırada dönmüştü ve atın arka ayakları taze goblin kanıyla lekelenmişti. Üç arkadaş biraz sonra toplandılar. "Sıradan bir gün," dedi Pony kuru kuru, korucu başını sallamakla yetindi. Kadının sesinde moralsiz bir tını olduğunu fark etti, ne kadar rahat gitmiş olsa da savaş bir şekilde tatminkar olmamış gibi. 2 AZİZ SAF-ABELLE Meşale ışığının düşürdüğü gölgeler yüzünden kırışıkları daha derin görünüyordu. O yaşlı, yıpranmış yüzde derin yarıklar, çok şey görmüş bir adamın yüzü. Jojonah Efendi'nin tahminine göre, Aziz Saf-Abelle manastırının peder başrahibi Dalebert Markwart, Abellican Tarikatı'nda en yüksek mevkiye sahip kişi, son iki sene içinde muazzam ölçüde yaşlanmıştı. Kendisi de delikanlı sayılmayacak şişman Jojonah Markwart'ı dikkatle inceledi. İkisi büyük manastırın denize bakan duvarında durmuş, Tüm Azizler Koyu'na bakıyorlardı. Peder Başrahip'in bu tıraşsız, gözleri yuvalarında çökmüş görüntüsünü daha birkaç sene önce, Tanrı'nın 821.Senesi'nde, hepsi Yelkoparan'm, Aziz Saf-Abelle'in dört biraderini kutsal taşları toplayabilmeleri için ekvatordaki Pimaninicuit adasına götüren geminin dönüşünü beklerkenki haliyle karşılaştırdı. O umut ve sevinç günlerinden bu yana her şey çok değişmişti. Görev başarıyla sonuçlanmıştı, muazzam bir mücevher hazinesi toplanmış ve gerektiği gibi hazırlanmıştı. Ve meteor yağmurunda kaybedilen zavallı Thagraine dışındaki üç birader canlı dönmüş, ama Pellimar Birader kısa süre sonra ölmüştü. "Düşen bir taşın Avelyn'in kafasına inmemesi yazık olmuş," demişti Peder Başrahip Markwart sonraki yıllarda sık sık, çünkü Kilise tarihinde kutsal taşların hazırlayıcısı olarak büyük yer edinen Avelyn değişmiş bir adam olarak dönmüştü ve Markwart'ın 28 ( R. A. Salvatore gözünde Tarikat'a karşı olası en büyük suçu işlemişti. Avelyn mücevherlerin bazılarını alıp kaçmıştı ve kaçışı sırasında Siherton Efendi'yi, Jojonah'ın meslektaşı ve Markwart'ın dostu olan adamı öldürmüştü. Peder Başrahip hırsızlığı gözardı etmemişti. Gerçekten de, dört kişilik gruptan kalan tek kişinin, Quintall adlı gürbüz ve ka-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ba adamın eğitilmesine rehberlik etmişti. Markwart'ın katı talimatları altında Quintall Adalet Birader olmuş, adamı ya da cesedini geri getirme emirleriyle Avelyn'in peşinden gönderilmşti. Daha geçen ay Quintaü'ın başarısız olduğu ve öldüğü haberi kütüphaneye gelmişti. Yine de Markwart'ın Avelyn'in serbest kalmasına izin vermeye niyeti yoktu. De'Unnero'ya, manastırdaki en iyi savaşçı (ve Jojonah'ın fikrine göre hayattaki en vahşi insan) olan Quintall'ın yerine bir değil iki Adalet Birader eğitme görevini vermişti. Jojonah De'Unnero'dan hiç hoşlanmıyordu. Adamın mizacı Abellican Kilisesi'nin biraderlerinden biri olmak için uygun değildi ve bu yüzden henüz çok genç olan adam Siherton Efendi'nin yerine üstat atandığı zaman hiç memnun olmamıştı. Ve seçilen avcılar da Jojonah'ı rahatsız ediyordu, çünkü iki genç keşişin, Youseff ve Dandelion Biraderlerin Aziz Saf-Abelle'e sırf bu amaç için kabul edildiğinden kuşkulanıyordu. Kuşkusuz ikisi, reddedilen diğerlerinden daha nitelikli değillerdi. Ama ikisi de savaşabiliyordu. Yani başrahiplerin ve üstatların en büyük sorumluluğu olan, Tarikat'a kabul edileceklerin seçimi meselesi, Markwart'ıri kendi ününü temizleme arzusuna kurban gitmişti. Peder Başrahip o taşları geri istiyordu. Çılgınca, diye düşündü Jojonah Efendi, yaşlı Peder Başrahip'in bitkin yüzüne bakarken. Dalebert Markwart ruhu ele geçirilmiş bir adamdı artık, hırlayan, vahşi bir şeydi. Markwart başta iblis Ruhu 29 Avelyn'in yakalanmasını ve yargılanmasını istemişse de, artık yalnızca adamın ölmesini istiyordu... acıyla öldürülmesini, işkence edilmesini, parçalanmasını, yüreğinin sökülmesini ve Aziz SafAbelle'in ön kapısında kazığa çakılmasını. Markwart bugünlerde ölen Siherton'dan pek az bahsediyordu; tamamen taşlara, kıymetli taşlara odaklanmıştı ve onları geri almaya kararlıydı. Ama o anlığına, Markwart'ın saplantısından daha büyük bir gereklilik yüzünden bütün bunlar bir kenara bırakılmıştı, çünkü savaş sonunda Aziz Saf-Abelle'e ulaşmıştı. "Geldiler," dedi Peder Başrahip Markwart, limanın öte yanını işaret ederek. Jojonah alçak duvarın üzerinden eğildi, gözlerini kısarak karanlığa baktı. İşte orada, kayalık kıyının kuzey çıkıntısını dönen, suyun içinde alçakta durduğu açık olan bir geminin ışıkları görünüyordu. "Powrie fıçıteknesi," dedi Markwart tatsız tatsız, gittikçe daha fazla ışık görüş alanına girerken. "Orada bin tanesi var!" Ve kendilerine o kadar güveniyorlar ki ışıklarını söndürmeden görüş alanına girmişler, diye ekledi Jojonah sessizce. Ve sorunları bu kadar da değildi, ama üstat manastırın karşı karşıya olduğu, daha büyük olabilecek sorunlardan bahsetmeye gerek görmüyordu. "Karadan kaç tane geliyor?" diye dordu Peder Başrahip, Jojonah'in aklından geçenleri okumuş gibi. "Yirmi bin mi? Elli? Sanki tüm powrie ulusu başımıza üşüştü, sanki Yıpranmış Adalar'ın tamamı kapımızın önüne yığıldı!" Şişman Jojonah yine yanıt vermedi. Güvenilir kaynakların raporlarına göre, bir yirmilik cücelerden, zalim powrielerden engin bir ordu Aziz Saf-Abelle'den on beş kilometre uzakta kıyıya ya-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


naşmıştı. Zalim yaratıklar hiç zaman harcamadan yakındaki köyleri dümdüz etmiş, kaçamayan tüm insanları katletmişlerdi. Gözlerinin önüne getirince Jojonah'm belkemiğinden aşağı bir ürper30 R. A. Salvarore ti yayılıyordu. Özellikle işlenmiş berelerini (insan derisinden yapılan şapkalarını) öldürdükleri düşmanlarının kanına batırma uygulamaları yüzünden powrielere "kanlı bere" de denirdi. O bereler ne kadar çok kana batırılırsa, kırmızı rengi o kadar parlak olurdu, fıçı bedenli, sıska kol ve bacaklı cüceler arasında bir mevki işareti. "Taşlarımız var," dedi Jojonah. Markvvart horgörüyle baktı. "Ve sefil powrielerin saflarını zayıflatamadan çok önce büyülerimizin hepsini kullanmış oluruz. Bir de buranın güneyinde harekete geçtiği söylenen goblin ordusu var." "Kuzeyde, uzakta bir patlama olduğu raporlandı," dedi Jojonah umutla, Markwart'ın aksi ruh halini iyileştirmek için her yolu deneyerek. Peder Başrahip inkar etmedi; güvenilir kaynaklar Barbacan olarak tanınan, bu istila ordusunu toplayan iblis dactylin toprakları olduğu bilinen kuzey topraklarında muazzam bir patlama olduğunu fısıldamıştı. Ama o söylentiler savaşın dactylin kendi kapısına götürüldüğü gibi uzak bir umut verse de, şu anda Aziz SafAbelle'e karşı harekete geçen gücün karşısında pek az umut vaat ediyordu, Markwart'ın bir sonraki horgörü dolu bakışıyla vurgulanan bir gerçek. "Duvarlarımız kalın, biraderlerimiz savaş sanatları konusunda iyi eğitimli ve mancınık ekiplerimiz Corona'nın tamamında rakipsiz," diye devam etti Jojonah, her sözcükle hız kazanarak. "Ve Aziz Saf-Abelle bir kuşatmaya dayanmak için Ayı-Honce'daki tüm diğer yapılardan daha uygun," diye ekledi, Markwart'm bir sonraki kasvetli yorumunu önceden yanıtlayarak. "Besleyecek bu kadar boğaz olmasa daha uygun olacak," diye terslendi Mârkvvart ve Jojonah tokat yemiş gibi irkildi. "Keşke powrieler daha hızlı olsa!" iblis Ruhu 31 Jojonah Efendi içini çekti ve birkaç adım yana çekildi. Üstünün yorucu kötümserliğine, o son yoruma tahammül edememişti; sürü sürü Aziz Saf-Abelle'e doluşan o zavallı kaçakların hedeflendiği açıktı ve Jojonah'ın fikrine göre günahkarlığın kıyılarında dolaşıyordu. Onlar Kilfse'ycli, sözde sıradan insanın kurtuluşu. Ve Peder Başrahip, Kilise'nin ruhani lideri, hemen hemen her şeylerini kaybetmiş insanlara kucak açmaktan şikayet ediyordu. Peder Başrahip'in mülteci akınına verdiği ilk tepki kıymetli her şeyin, kitapların, altın varakların, hatta mürekkep şişelerinin kilit altına alınmasını emretmek olmuştu. "Her şeyi Avelyn başlattı," diye homurdandı Markwart. "O hırsız bizim yüreğimizi ve ruhumuzu zayıflattı ve düşmanlarımıza umut verdi!" Jojonah Peder Başrahip'in şikayetlerini duymazdan geldi. Hepsini daha önce de dinlemişti... gerçekten de, Corona'daki tüm

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


manastırlara iblis dactylin uyanmasının ve ardından bu toprakların yaşadığı tüm trajedilerin sorumlusunun Avelyn Desbris olduğu bildirilmişti. Avelyn'in rehberi ve Aziz Saf-Abelle'de geçirdiği yıllardaki baş destekçisi olan Jojonah Efendi yüreğinin içinde, tek kelimesine bile inanamıyordu. Jojonah kırk yıldır manastırda çalışmalarını sürdürüyordu ve onca süre içinde Avelyn Desbris kadar dindar tek bir adamla karşılaşmamıştı. Henüz Avelyn'in manastırdaki son eylemlerini (taşların çalınmasını ve Siherton Efendi'nin-öldürülmesini, eğer bu bir cinayetse) kabullenebilmiş olmasa da, Jojonah hikayede Peder Başrahip'in versiyonundan daha fazlası olduğunu tahmin ediyordu. Jojonah Efendi eski öğrencisiyle uzun uzun konuşmayı, adamı neyin güdülediğini, neden kaçtığını ve neden mücevherleri aldığını anlamayı her şeyden çok istiyordu. Karanlık limanda daha fazla ışık belirdi ve Jojonah'a eldeki zorlu duruma odaklanması gerektiğini hatırlattı. Avelyn başka gün 32 R. A. Salvatore ilgilenilecek bir konuydu; Aziz Saf-Abelle'e savaşın tüm öfkesi sabah ışıklarıyla gelecekti. Sonra iki keşiş, güçlerini toplamak için odalarına çekildi. "Tanrı'nın koynunda iyi uyuyun," dedi Jojonah Efendi Markwart'a, uygun ve geleneksel gece vedasıyla. Markwart elini dalgın dalgın omzunun üzerinden salladı ve alçak sesle sefil Avelyn hakkında bir şeyler homurdanarak uzaklaştı. Jojonah Efendi gittikçe büyüyen bir sorun olduğunu fark etti, Aziz Saf-Abelle'e ve Tarikat'a ancak kötülük getirebilecek bir saplantı. Ama kendi kendine, bu konuda yapabileceği pek az şey olduğunu hatırlattı ve özel odasına gitti. Gece dualarına Avelyn Desbris için pek çok cümle ekledi, adamın ruhu için umut sözleri ve af dilekleri, sonra iyi uyuyamayacağını bilerek yatağına yuvarlandı. Şatafatlı dairesine, dev manastırın zemin katında, diğerlerinden ayrılmış dört odalık daireye girerken Peder Başrahip Markwart da Avelyn hakkında sözler söylüyordu. Öfkeyle tutuşan yaşlı adam küfür ardına küfür ediyor, Avelyn'in ismini Kilise tarihindeki en büyük hainler ve sapkınların isimleri arasında tükürüyor ve kendisi Tanrı'nın yüzünü görmeye gitmeden önce adamın işkence edilerek öldürülmesini seyredeceğine ant içiyordu. Aziz Saf-Abelle'deki hükümdarlığı lekesizdi ve taş yağmurları neslinde Tarikat'ı yönetecek kadar şanlı olduğundan, toplanan muazzam taş hazinesi (Pimaninicuit'den o zaman dek alınan en büyük hazine) tarihte en çok saygı duyulan Peder Başrahipler arasında yerini sağlamlaştırmış gibiydi. Ama sonra sefil Avelyn bunu değiştirmiş, ününe kara bir leke sürmüştü: kutsal taşların bir kısmını kaybetme utancını yaşayan ilk Peder Başrahip olarak. Peder Başrahip Markwart sonunda uykuya, Tüm Azizler Koiblis Ruhu 33 yu'na giren istila filosuyla değil, bu karanlık düşüncelerle daldı. Düşleri öfkesi kadar keskindi, tanımadığı uzak topraklara dair çıplak, berrak imgeler gösteriyordu. Kalın, şişman ve perişan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


durumdaki Avelyn'i goblinlere ve powrielere emirler hırlarken gördü. Adamın tek bir kavurucu şimşekle bir devi indirdiğini gördü, bu kötücül ırka duyduğu nefretten değil, bu dev ona sorgulamadan itaat etmediği için. Arka planda meleksi bir şekil belirdi, kanatlı bir adam, büyük ve korkunç. Tanrı'nın gazabının kişileşmiş hali. O zaman Markwart anladı. Savaşın kaynağı bir iblis dactyl miydi? Hayır, bu felaket o karanlık güçten daha da büyük bir şey tarafından yaratılmıştı. Kötülüğün asıl itici kuvveti sapkın Avelyn'di! Peder Başrahip ter içinde, titreyerek yatağında doğrulup dimdik oturdu. Yalnızca bir düştü, diye hatırlattı kendi kendine. Ama o imgelerin içine gömülmüş bir parça gerçeklik yok muydu? Bitkin, yaşlı adama büyük bir vahiy gibi geldi, o güne dek çalmış bütün çanlardan daha yüksek bir uyanma çağrısı. Senelerdir tüm sorunların kaynağının Avelyn olduğunu iddia ediyordu, ama bunun çoğu yalnızca kendi hatalarını örtmek için bir savunma tekniğiydi. Bu gizli gerçeğin hep bilincindeydi... şimdiye dek. Markwart şimdi gerçekten de, tüm kuşkuların ötesinde, Avelyn olduğunu fark etmişti. Adamın kutsal olan her şeyi yok ettiğini, taşları kendi kötücül amaçları için kullanmak üzere çarpıttığını, Kilise ve tüm İnsanoğlu'nun aleyhine çalıştığını anlamıştı. Markwart, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde anlamıştı ve bu derin bilgi sayesinde, sonunda kendi suçunu tamamen gözardı edebilmişti. Yaşlı adam yataktan kalktı ve sallana sallana çalışma masasına gidip bir lamba yaktı. Bitkinlik içinde sandalyesine çöktü ve 34 R. A. Salvatore bir çekmecedeki gizli bölmede sakladığı anahtarı dalgın dalgın çıkararak başka bir çekmecedeki gizli bölmenin kilidini a*çmak için kullandrve kendi özel taş hazinesini ortaya çıkardı: yakut, grafit, malaçit, yılantaşı, kaplan pençesi, mıknatıs taşı ve aralarında en kıymetlisi, Aziz Saf-Abelle'deki en güçlü hematit, ruh taşı. Markwart ağır gri taşı sayesinde ruhunu kilometrelerce öteye yollayabilir, hatta kıtanın öte yarısındaki meslektaşlarıyla iletişim kurabilirdi. Adalet Birader'le iletişim kurmak için bu taşı kullanmıştı... Quintall taşların kullanımında usta olmadığı ve sabitfikirli eğitimi ona açılması zor bir zihinsel disiplin verdiği için kolay iş değildi bu. Markwart bu taşı Palmaris'in ötesinde, Masur Delaval'ın diğer yanındaki Amvoy'daki bir dostuyla iletişim kurmak için kullanmıştı ve o dost Adalet Birader'in başarısızlığa uğramış görevi hakkındaki gerçeği keşfetmişti. Bu kutsal taşlar ne kadar kıymetliydi (Aziz Saf-Abelle keşişleri için daha büyük hazine yoktu) ve bazılarını elinden kaçırdığını bilmek Markwart'ın tahammül edemeyeceği bir şeydi. Şimdi önündeki bir avuç taşa kendi çocuklarıymış gibi bakıyordu, sonra daha dik oturdu ve şaşkın şaşkın gözlerini kırpıştırdı. Çünkü onları şimdi öncekinden daha açık görüyordu, sanki büyük bir gerçek gözlerinin önünde sergilenmiş gibi. Her taşın içinde gömülü güçleri gördü ve sırf düşünce yoluyla, hiç çaba

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


harcamadan onlara ulaşabileceğini anladı. Ve aralarından bazıları neredeyse birbirine karışıyor gibiydi, yaşlı adam değişik taşların yeni ve daha güçlü kombinasyonlarını fark etti. Peder Başrahip arkasına yaslandı ve gözlerinden sevinç gözyaşları akarken haykırdı. Aniden, Avelyn'in karanlık kavrayışından kurtulduğuna inandı, çünkü artık kuşkunun ötesinde anlıyordu. Ve bu ilhamlarla daha büyük bir bilgi, daha derin bir anlayış gelmişti. Avelyn'in, sapkın olduğunu tahmin ettiği kişinin Kilise iblis Ruhu 35 tarihindeki en güçlü taş kullanıcısı olması Markwart'm yüreğindeki bir diken olmuştu hep. Eğer taşlar Tanrı'dan geliyorsa, bu güçlerinin bir nimet olduğu anlamına geliyordu, ama hırsız Avelyn Desbris onları kullanmak konusunda bu kadar ustayken bu nasıl gerçek olabilirdi? Avelyn'e gücü iblis dactyl vermişti! İblis dactyl Avelyn'in ellerindeki taşlan çarpıtmış, ona onları kullanması için gereken kavrayışı vermişti. Markwart taşlarını sıkı sıkı kavradı ve Tanrı'nın aynı ölçüde büyük.... hayır, daha büyük bir kavrayış göstererek dactyli yanıtladığını düşünerek yatağına döndü. Bu sefer uyuyamadı, sabahki savaşın beklentisine fazla dalmıştı. Dalebert Markwart, Peder Başrahip, Abellican Kilisesi'nin en yüksek mevkiye sahip üyesi her şeyi ters anlamıştı, iblis dactylin ruhunu muazzam ölçüde memnun eden bir düşünce. Bestesbulzibar bu aç ihtiyarla ne kolay bağ kurmuştu, Markwart'ın var saydığı gerçekleri ne kadar kolay çarpıtmıştı! Şafaktan önce Aziz Saf-Abelle'in yediyüzden fazla keşişinin hemen hemen hepsi deniz duvarında belirdi ve powrie filosunun yaklaşmasına hazırlandı. İki dikkate değer eksik olduğunu fark etti Jojonah Efendi, çünkü Youseff ve Dandelion Biraderler ortalıkta yoktu. Markwart onları, kendisinin daha önemli saydığı görev için güvenli bir yere kapatmıştı. Keşişlerin çoğu uzun korkuluklarda dizilmişti, ama diğerleri duvar tepesinin altında kalan odalardaki stratejik pozisyonlarını almışlardı. Engin powrie filosu kayalık yamaca doğru yaklaşırken iki düzine mancınık hazırlanıyordu. Daha da ölümcül olan, daha yaşlı ve daha güçlü keşişler, üstatlar, kıdemliler, yani on sene ya da daha fazla manastırda çalışmış keşişler ellerindeki taşları hazır3& R. A, Salvatore lıyorlardı ve Peder Başrahip de yeni görüşleri ve yükselmiş güçleriyle aralarındaydı. Markwart keşişlerin çoğunu yapının denize bakan tarafında tutuyordu, ama karşı duvara da, beklenen kara saldırısını gözlemek üzere yirmiden fazla birader yerleştirmesi gerekmişti. Sonra düzinelerce powrie gemisi kayalık çıkıntıyı dolanıp büyük manastırın karşısına dizilirken Aziz Saf-Abelle'in tamamı sustu ve bekledi. Gemilerin çoğu neredeyse tamamen batmış fıçılara benziyordu, ama düz, açık güvertelerine mancınıklar yerleştirilmiş gemiler de vardı. Peder Başrahip'in durduğu yerin hemen altındaki pencerelerin birinden bir mancınık ateşlendi, zift topu yükseğe, uzağa uç-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tu, ama en yakın geminin berisine düştü. "Bekleyin!" diye bağırdı Markwart öfkeyle aşağıya. "Onlara menzilimizi göstermek mi istiyorsunuz?" Jojonah Efendi elini Peder Başrahip;in omzuna koydu. "Sinirliler," dedi, erken atışı mazur göstermek için. "Aptallar!" diye terslendi Peder Başrahip ona, adamın nazik dokunuşundan çekilerek. "Mancınığı ateşleyeni bul ve yerine başkasını koy... ve onu bana getir." Jojonah itiraz edecek oldu, ama bunun boşuna olacağını çabucak anladı. Peder Başrahibi biraz daha kızdıracak olursa (ve bunu yapmadan adamla konuşmanın bile yolunu göremiyordu) Markwart'ın genç keşişe vereceği ceza daha da sert olacaktı. Her zamanki iç çekişlerinden biriyle (bugünlerde çok fazla yapıyormuş gibi göründüğü çaresiz bir ifade.) şişman üstat yanında yerini alacak bir ikinci sınıf öğrencisiyle, kusurlu mancınıkçıyı bulmak üzere uzaklaştı. Görüş alanına daha fazla powrie gemisi girdi, ama en yakındakiler mancınık ya da taş büyüsü menziline girmediler. "Kara saldırısını bekliyorlar," dedi Francis Delacourt Birader, iblis Ruhu 37 keskin dili ve daha genç öğrenciler üzerinde uyguladığı katı disiplinle tanınan bir dokuzuncu sınıf keşişi. Tavırları onu Markwart'a beğendirmişti. "Batı duvarlarından ne haber var?" diye sordu Markwart. Francis hemen iki keşişe bilgi almaya koşmalarını işaret etti. "Başta karadan daha şiddetli saldıracaklar," dedi sonra Markwart'a. "Bu sonuca varmanı sağlayan mantık?" "Deniz yamacı en az otuz metre yüksekliğinde ve o da en kısa bağlantı noktasında," diye mantık yürüttü Francis. "Teknelerdeki o powrieler, batıdan şiddetli bir saldırıyla oyalanmadığımız sürece duvarlarımıza tırmanmak için fazla fırsat bulamazlar. Karadan şiddetle saldıracaklar ve sonra, bu duvardaki sayımız azaldığı zaman filo saldıracak." "Powrie taktikleri hakkında ne biliyorsun ki?" dedi Markwart yüksek sesle, yakındaki herkesi ve bu arada dönmüş olan Jojonah Efendi'yle kusurlu mancınıkçıyı konuşmaya çekerek. Markwart Francis'in ne diyeceğini biliyordu, çünkü tüm diğer, yaşça büyük keşişler gibi o da eski povvrie saldırılarının kayıtlarını incelemişti, ama Francis'in tezinin sağgörülü bir hatırlatıcı olacağını düşünüyordu. "İkili powrie saldırısı üzerine pek az örneğimiz var," diye itiraf etti Francis. "Normalde önce deniz tarafından, inanılmaz hız ve şiddetle saldırırlar. Ama Aziz Saf-Abelle'in buna izin vermeyecek kadar zorlu olduğunu düşünüyorum ve onlar bunu biliyor. Batıdan, karadan saldırarak saflarımızı zayıflatacaklar ve sonra mancınıkları sağlam halatlarını duvarlarımızın üzerinden aşıracak." "Biz o halatların tepesinde savunmak üzere hazır beklerken kaç tanesi bu kadar yükseğe tırmanabilir ki?" diye sordu bir keşiş inatla. "Halatları keseriz ya da tırmanan powrielere ok ya da büyü fırlatırız." 38

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


R. A. Salvatore Jojonah Efendi yanıt verecek oldu, ama bu konu üzerine Francis'in söyleyeceklerini dinlemeyi tercih eden Markwarf elini kaldırarak onu durdurdu, sonra konuşması için dokuzuncu senesindeki keşişe işaret etti. "Onları hafife almayın!" diye köpürdü Francis ve Jojonah Markwart'ın haftalardır ilk kez gülümsediğini fark etti. "Daha birkaç ay önce powrieler Pireth Tulme'ye saldırdı, bizimkinden daha alçak olmayan bir yamacın üzerindeki kaleye. Daha garnizonun çoğunluğu savunmak üzere duvarlara varamadan avluya girdiler. Ve Pireth Tulme'nin görünürde savunulabilir duvarlarında yerinde bekleyenlere gelince..." Francis düşünceyi havada bıraktı. Pireth Tulme'nin seçkin Kıyı Muhafızları'ndan canlı kalan bulunamadığı herkesçe biliniyordu, bulunan kalıntıların korkunç şekilde parçalanmış olduğu da biliniyordu. "Onları hafife almayın!" diye bağırdı Francis yine, yakındaki her keşişin dikkatle dinlediğinden emin olmak için dönerek. Jojonah Efendi Francis'i yakından izliyordu. Bu adamdan hiç hoşlanmıyordu. Francis Birader'in hırsının oldukça büyük olduğu açıktı, Peder Başrahip Markwart'ın mırıldandığı her sözcüğü doğrudan Tanrı'dan geliyormuş gibi kabul etme yeteneğinin de öyle. Jojonah Francis Birader'in Markwart'a bağlılığının arkasındaki itici gücün dindarlık olduğuna inanmıyordu; daha çok pragmatik hırstı. Adamın ilgi odağı olmaktan duyduğu zevk bu inancı güçlendiriyordu. İki keşiş koşarak batı duvarından döndü, ama üstlerinde pek aciliyet duygusu yoktu. "Hiçbir şey yok," diye rapor verdi her biri. "Toplanan ordu işareti yok." "Birkaç dakika önce pek çok köylü geldi," diye ekledi biri, "Aziz Saf-Abelle köyünün batısında, batıya yönelen büyük bir powrie gücü görmüşler." iblis Ruhu 39 Jojonah ve Markwart merakla bakıştılar. "Aldatmaca," diye uyardı Francis Birader. "Batıya, bizden uzağa gidiyorlar ki karadan gelecek ani saldırıya karşı hazırlıklı olmayalım." "Yürüttüğün mantık sağlam," dedi Jojonah Efendi. "Ama aldatmacalarını, eğer bu bir aldatmacaysa, kendilerine karşı kullanamaz mıyız acaba?" "Açıkla," dedi Markwart meraklanarak. "Filo gerçekten de kara saldırısını bekliyor olabilir," dedi Jojonah. "Ve o saldırı gerçekten de gardımızı indirmemiz için geciktirilebilir. Ama limandaki powrie dostlarımız Aziz Saf-Abelle'in batı duvarlarını, ya da onların ötesindeki arazileri göremez." "Savaş seslerini duyarlar," diye mantık yürüttü bir başka keşiş. "Ya da savaş sesleri olduğunu düşündükleri gürültüleri duyarlar," diye yanıt verdi Jojonah Efendi kurnazca. "Ben hallederim!" diye bağırdı Francis Birader ve Peder Başrahip'in onaylamasını beklemeden koşarak uzaklaştı. Markwart duvar boyunca dizilmiş her iki adamdan birine görüş alanından çıkmasını emretti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Birkaç dakika sonra kargaşa başladı, "Saldırı! Saldırı!" haykırışları ve fırlatılan mermilerin hışırtıları duyuldu. Sonra muazzam bir patlama yeri sarstı ve havada bir âteş topu yükseldi, bir yakutun büyülü patlaması. "Çok gerçekçi," dedi Jojonah Efendi kuru kuru. "Ama hevesli Francis büyü enerjisini korumalı." "İkna etmesi gereken powrieler var," diye payladı Markwart keskin bir sesle. "İşte geliyorlar," diye seslendi biri, Jojonah yanıt veremeden ve gerçekten de powrie gemileri limanda kaymaya başlamıştı. Batıdaki kargaşa, haykırışlar, patlamalar devam etti, hatta heyecanlı Francis'ten bir ateş topu daha geldi. Görüntü ve seslerin mahmuz«o R. A. Salvatore ladığı powrieler hızla, fıçıtekneleri hoplayıp zıplayarak yaklaştılar. Markwart yaklaşmalarına izin verilmesi haberini yolladı, ama birden fazla mancınık toplarını zamanından önce fırlattı. Gemiler hızla yaklaşmaya devam etti ve kısa süre sonra menzile girdiler ve Peder Başrahip'in hevesli kutsamasıyla, manastırın deniz duvarındaki iki düzine mancınık, taş ve zift toplan fırlatarak yaylım ateşine başladı. Bir powrie mancınığı alevlere boğuldu; bir fıçıtekne yuvarlak tarafından darbe aldı, atılan kayanın gücü gemiyi alabora etti. Bir başka fıçıtekne pruvasından vuruldu ve ağır taş geminin önünü suyun altına çekti, kıç taraf gökyüzüne uzandı, pedallarla işletilen pervane faydasızca havada döndü. Kısa süre sonra kötü cücelerin çoğu suya düşmüş, çığlık atarak çırpınıyordu. Ama manastır duvarındaki tezahüratlar uzun sürmedi, çünkü kısa süre sonra öndeki powrie gemileri Peder Başrahip'in hemen altına, deniz duvarının dibine yanaşmışlardı. Sonra mancınıklar harekete geçti ve ucunda pek çok kancası bulunan, ağırlıklı, düğüm düğüm halatları fırlatmaya başladılar. Kancalı aletler sağanak gibi hedeflenen bölgelere indi ve keşişlerin koşturmasına sebep oldu. Kancalı uçlara pek çok keşiş yakalanmıştı, hepsi çığlıklar atarak duvarlara çekilmişti, kancalar kollarına ya da omuzlarına saplanmıştı. Yedi son sınıf öğrencisinden bir grup Jojonah'ın sağında, bir çember halinde durmuş, aynı anda büyü sözcükleri söylüyor, güçlerini birleştiriyorlardı. Altısı el ele tutuşmuş, yedincisi ortalarında, elinde bir parça grafitle duruyordu. Limanın üzerinde mavi elektrikten bir örtü çatırdadı, powrie mancınıklarının metal manivelaları üzerinde kıvılcımlandı, mavna güvertelerindeki düzinelerce powrieyi yere yıktı. Ama patlama bir saniye sürdü ve düşen powrielerin yerini almak üzere düzinelercesi koşturdu. Halatlara asıldılar, sarktılar, muazzam bir hızla, ellerini kullanarak tırmandılar. iblis Ruhu V Keşişler geleneksel yaylar ve mücevherlerle saldırdılar, şimşekler salıverdiler, parmakuçlarından halatları yakacak ateşler fışkırttılar, Başkaları ağır çekiçlerle kancalara ya da kılıçlarla halatla-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ra saldırdılar. Düzinelerce halat düştü, powrieleri denize bıraktı, ama yamacın dibine daha fazla gemi doluşurken düzinelercesi daha uçarak geldi. Karadan yaklaşan bir güce dair hâlâ hiçbir işaret olmadığından tüm keşişler deniz duvarına geldiler ve Aziz Saf-Abelle'in gücünün tamamı Tüm Azizler Koyu'na doluşmuş olan bin powrie gemisine odaklandı. Hava büyü enerjilerinin karıncalanmasıyla, yanık zift kokusuyla, donan, boğulan powrielerin çığlıklarıyla canlandı. Ve ölen keşişlerin çığlıklarıyla, çünkü halatlar çıkar çıkmaz powrie mancınık mavnaları dev sepetler dolusu çivili toplar, üzerine sayısız metal, genellikle uçları zehirli çiviler kakılmış, iki buçuk santimetre çapında tahta toplar fırlatmaya başladı. Pireth Tulme hakkındaki onca konuşmaya, daha yaşlı, daha eğitimli keşişlerin tüm uyarılarına rağmen Aziz Saf-Abelle'i savunanlar saldırının vahşiliği ve gözüpekliği karşısında gerçekten de şaşkınlık içinde kaldılar. Ve becerikliliği karşısında, çünkü powrieler dünyadaki en etkili, en disiplinli orduydu. Kara kuvvetleri ortaya çıkmış olsa, Aziz Saf-Abelle'in, Ayı-Honce'un tamamındaki en eski ve savunulabilir kalenin düşeceğinden tek bir keşiş, hatta inatçı Francis Birader bile kuşku etmiyordu. Kara gücü olmasa bile, Peder Başrahip Markwart tehlikeyi takdir ediyordu. "Sen!" diye seslendi ilk mancınığı ateşleyen keşişe. "Kendini affettirmek için şimdi bir şansın var!" Peder Başrahip'in gözüne yine girmeye hevesli genç birader Markvvart'ın yanına koştu ve uzatılan üç taşı aldı: bir malaçit, bir yakut ve bir yılantaşı. "Geminin yanına inene kadar malaçiti kullanma," diye açıkla42 R. A. Salvatore di Peder Başrahip telaşla. Amacı anladığı zaman genç peşisin gözleri iri iri açıldı. Peder Başrahip ondan yamaçtan aşağı atlamasını, powrie gemilerinin oluşturduğu özellikle büyük bir düğüme dalmasını, havalandırma taşı olan malaçiti ve ateş kalkanı olan yılantaşını harekete geçirmesini, sonra gemilerin üzerinde bir ateş topu salıvermesini istiyordu. "Yaklaşamayacak," diye itiraz edecek oldu Jojonah, ama Markwart ona öyle büyük bir şiddetle döndü ki şişman üstat hemen geriledi. Markwart bu genç keşişi göndermekte haksız, diye düşündü Jojonah içinden, çünkü üç taş kullanımı daha yaşlı ve daha deneyimli bir keşiş için daha uygundu, en azından bir onuncu sınıf öğrencisi, hatta bir üstat için. Genç adam zorlu görevi basarsa bile patlama büyük olmazdı, belki bir alev esintisi, powrieleri engelleyecek bir şey değil. "Başka seçeneğimiz yok," dedi Markwart genç keşişe. "O gemi grubunun icabına bakılmalı ve bir an önce yapılmalı, yoksa duvarlarımız kaybedilir." O konuşurken iki powrie duvarı aştı. Onuncu sınıf öğrencileri hemen üstlerine çullandı, savunma pozisyonları alamadan indirdiler onları, sonra bölgedeki halatları kestiler. Ama yine de Markwart'ın söylediklerinin abartılı olduğu açıktı. "Senin gelişini fark etmeyecekler, özellikle de kendi adamlarından biri tarafından aşağı atıldığını düşünecekleri için," diye

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


açıkladı. "Onlar gerçeği fark edene kadar onlar yanıyor, sen yükseliyor olacaksın." Keşiş taşları sıkı sıkı kavrayarak başını salladı ve duvarın üzerine sıçradı. Arkaya bir bakış fırlattı, sonra yükseğe, uzağa atladı, yamaç yüzünden aşağı düşmeye başladı. Markwart, Jojonah ve başka pek çok kişi inişini izlemek için duvara koşturdu ve malaçit o dalışı sert bir esintide süzülen bir tüyün nazik düşüşüne döiblis Ruhu 13 nüştürünce Peder Başrahip yüksek sesle küfretti... keşiş daha güverte seviyesinden metrelerce yukarıdaydı. "Aptal!" diye kükredi Markwart, powrieler adama odaklanır, mızraklar ve çekiçler fırlatır, küçük arbaletlerini kaldırırken. Genç keşiş yön değiştirip yamaçyukarı süzülmek yerine inmeye devam ederek güvenilirliğini gösterdi... ya da belki aniden dehşete düşmesi sebep olmuştu buna, ya da belki gerekli büyü bilgisine ve gücüne sahip olmaması. Bir arbalet yayı koluna saplandı; elinden bir taş düştü. "Yılantaşı!" diye haykırdı Jojonah. Genç keşiş kolunu tutarak, kıvranarak ve gittikçe şiddetlenen yaylım ateşinden kaçınmaya çalışarak yukarı süzülmeye çalışıyordu. "Hayır!" diye bağırdı Markwart ona. "Ateş topuna karşı kalkanı yok!" diye bağırdı Jojonah Peder Başrahip'e. Genç keşiş kasılmalarla sarsıldı, bir arbalet yayı, hızla, art arda bir başkası, sonra bir başkası isabet etti. Genç keşişin büyü enerjisi ve yaşam gücü bedenini terk etti ve gevşek bedeni yolun geri kalanında serbestçe düştü, bir powrie mavnasından sıçradı ve Tüm Azizler Koyu'nun karanlık sularında kayboldu. "Bana köylü konuklarımızdan birini getirin!" diye bağırdı Markwart Francis Birader'e. "Yeterince güçlü değildi," dedi Jojonah Peder Başrahip'e. "Bu bir çömezin yapacağı iş değildi. Onuncu sınıf öğrencisi bile böyle bir görevi tamamlayamayabilirdi!" "Seni gönderir ve senden kurtulduğum için memnun olurdum," diye bağırdı Markwart onun suratına ve Jojonah Efendi'yi sersemletip susturdu. "Ama sana ihtiyaç var." Francis Birader genç bir köylüyle döndü, uysal görünüşlü, yirmi yaşlarında bir adamla. "Yay kullanabilirim," dedi adam, cesur görünmeye çalışarak. "Geyik avladığım oldu..." M R. A. Salvatore "Onun yerine bunu al," dedi Peder Başrahip Markwart, adama bir yakut uzatarak. Adamın gözleri kutsal taşın görüntüsü ve pürüzsüz dokunuşu karşısında irileşti. "Yapamam..." diye kekeledi, anlamayarak. "Ama ben yapabilirim," diye hırladı Markwart ve bir taş daha uzattı, güçlü hematiti, ruh taşını. Adam boş boş ona baktı; köylünün dikkatini çekmesi gerektiğini anlayacak kadar bilgisi olan Francis Birader adamın yüzüne bir yumruk indirdi ve onu yere yıktı. Jojonah Efendi bakışlarını kaçırdı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Francis tekrar vurmaya niyetlenerek adama yaklaştı. "Oldu," diye bildirdi adam ve Francis yumruğunu çekip saygıyla adamın kalkmasına yardım etti. "Beden ele geçirme," diye tükürdü Jojonah tatsız tatsız. Markwart'ın bu pis şeyi yaptığına inanamıyordu, normalde hematitin en karanlık yanı sayılırdı bu. Tüm kurallara göre bir başkasının bedenine sahip çıkmak kaçınılacak bir eylemdi... gerçekten de, ruh yürüyüşüne çıkan keşişlerin genellikle başka koruyucu taşlar hazırlayarak korunduğu bir eylem. Ve gördüklerini düşününce, Jojonah beden ele geçirmenin, mücevher taşları kullanılarak yapılan belki de en zor işin bu kadar kolay tamamlanmasına inanamıyordu! Köylü bedenindeki Peder Başrahip sakin sakin duvara yürüdü, kenardan aşağıya bakıp en büyük powrie gemisi grubunu buldu, sonra, bir saniye bile duraksamadan, sakin sakin duvardan aşağı sıçradı. Bu sefer malaçit yoktu, çığlık yoktu, korku yoktu. Peder Başrahip otuz metreden düşerken yakuta odaklandı, taşın enerjisini zirveye getirdi ve güverteye çarpmadan hemen önce muazzam, sarsıcı bir ateş topu salıverdi. Ruhu köylünün bedenini hemen terk etti, alevlerin içinde uçtu, acıdan uzaklaştı ve deniz duvarının tepesindeki kendi bekleyen bedenine döndü. iblis Ruhu « Adam yorgun gözlerini kırpıştırarak açtı, kendi bedenine alıştı ve powrie güvertelerine yaklaşırken, ödünç aldığı bedeni büyülü ateşlerle kavururken hissettiği anlık, keskin dehşeti üzerinden atmaya çalıştı. Çevresini almış keşişlerin tamamı çılgınca tezahürat yapıyordu, ama Jojonah Efendi'nin sessizliği dikkat çekiciydi. Pek çok keşiş duvarın üzerinden yanmakta olan powrie gemilerinin oluşturduğu yığına bakarak herhangi birinin bu kadar muazzam bir ateş topu salıvermesi karşısındaki inanmazlıklarıyla övgüler yağdırıyorlardı. "Yapılması gerekiyordu,'' dedi Markwart Jojonah'a sertçe. Üstat gözlerini bile kırpmadı. "Başkaları uğruna fedakarlık yapmak Tarikat'ımızın en yüksek ilkesidir," diye hatırlattı Markwart. "Kendinden fekadarlık yapmak," diye düzeltti Jojonah. "Buradan git, mancınık ekiplerine bak," diye emir verdi tiksinti içindeki Markwart kovarcasına. Jojonah taş becerilerine çatıda hâlâ ihtiyaç olduğunu bilmesine rağmen memnunlukla itaat etti. Giderken defalarca dönüp Markwart'a baktı, çünkü diğerleri büyü gösterisi karşısında huşu içindeyken, Markwart'ı kırktan fazla senedir tanıyan Jojonah yalnızca şaşkındı ve epey kuşkulanmıştı. Tüm Azizler Koyu seviyesindeki rıhtım alanından Aziz SafAbelle'e yalnızca tek giriş vardı, ama oradaki kapılar o kadar büyüktü ki -altmış santim kalınlığında ve metal bantlarla güçlendirilmiş, arkasına bir adamın kalçası kadar kalın çivileri olan bir ızgara yerleştirilmiş, onun ardına dış kapılar kadar kalın ve sağlam, bir başka iner kalkar duvar konulmuştu- hiçbir powrie, hatta iri fonıoryan devleri bile bir hafta harcasalar aşamazlardı. Ama ancak kapıların kapalı olduğu varsayılırsa. Yamacın üzerinden kapıları görecek kadar eğilebilseler, o bü46

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


R. A. Salvatore yük kapıların açıldığını ve patlamadan kaçmayı başarıp kendilerini kayalık kıyıya çeken powrie gruplarını içeri davet ettiğini görmek ne Peder Başrahip Markwart'ı ne de Jojonah Efendi'yi şaşırtırdı. Aslında, De'Unnero Efendi yer seviyesindeki koruma görevine verilmiş on iki kişilik yedek kuvvetin başına kendisinin geçirilmesi için gönüllü olduğunda, hatta ısrar ettiğinde iki adam tam olarak bunu beklemişti. O grubun, büyük kapıların iki yanında iki dev arbalet vardı, ama menzilleri atış yarıklarının darlığı yüzünden şiddetle sınırlanmıştı ve Markwart De'Unnero'nun birkaç, genelde etkisiz ok atmakla tatmin olmayacağını çok iyi' biliyordu. Bu yüzden genç ve ateşli üstat kapıları açtırmıştı ve şimdi hemen içerideki koridorda, açıkta duruyor, çılgın gibi gülerek powrieleri içeri girmeye kışkırtıyordu. Sonuncu powrie de ızgaranın altından geçtiği zaman ızgara yankılı bir çatırtıyla indi, titreşimleri ta deniz duvarına kadar manastırın her köşesine yayıldı. Şaşıran, ama durmayan kanlı bereler daha da yüksek sesle bağırarak atıldılar. Bir düzine arbalet saflarına döndü, birkaçını indirdi, ama saldırıyı yavaşlatamadı. De'Unnero kahkahalar atarak, tek başına duruyordu, sağlam kasları derisinin altında öyle gerilmişti ki yırtıp geçecek gibi görünüyordu. Diğer keşişler, özellikle de Jojonah Efendi De'Unnero'nun kalbinin patlayıvereceğine olan inançlarını sık sık dile getirmişlerdi, çünkü genç üstat insan bedeninin sınırlarına sığmayacak kadar gergindi. Şimdi o imgeye çok uyuyordu, içsel bir enerjiyle titriyordu. Powrielerin görebildiği kadarıyla silahı yoktu, yalnızca tek bir taşı vardı, bir kaplan pençesi, pürüzsüz kahverengi, üzerinde siyah çizgiler olan bir taş. O taşın büyüsünü çağırdı ve ilk powrie yaklaşırken De'Unnero'nun kolları dönüşüme uğradı, bir kaplanın kudretli ön bacaklarının şekline büründü. iblis Ruhu 47 "Yahf diye bağırdı öndeki powrie, kendini savunmak için silahını kaldırarak. De'Unnero buna izin vermeyecek kadar hızlıydı, avlanan bir kedi gibi ileriye sıçadı, sağ kolunu povvrienin yüzüne savurdu ve hatlarını yırttı. Sonra üstat çılgına dönmüş gibi göründü, ama aslında tamamen kendine hakimdi, saldırıyı karşılamak için koridorda bir düzine başka keşişi bekliyor olmasına rağmen hiçbir powrie yanından geçemesin diye bir yandan diğerine sıçrıyordu. Taş dönüşüme uğramış elinde kalmış, derisine karışmıştı ve De'Unnero şimdi onun kavrayışında daha da derinlere dalıyordu ve dış görünümü daha fazla değişmese de, içteki kaslar bir kedinin kasları gibi olmuştu. Kaplan kolunun bir hamlesi powrie!erden birini havalandırdı; bacaklarının tek bir hareketiyle yana kaydı ve bir çekicin darbesinden kaçındı. Sonra ikinci bir kas seyirmesi, daha şaşkın cüce çekicini kaldıramadan onu geriye, saldıran powrienin önüne götürdü. Pençeler vahşetle tırmaladı ve o powrienin yüzü de kayboldu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Arkadaki powrieler şimdi geriliyordu, ama De'Unnero'nun savaş susuzluğu daha tatmin olmaktan çok uzaktı. Bacakları seyirdi, onu yedi buçuk metre ileriye fırlattı ve adam cücelerin ortasına indi. Çırpınan pençelerden, tekmeleyen ayaklardan bir hortuma dönüştü. Powrieler hafife alınacak düşman değillerdi, ama bu yaratığın karşısında dokuza bir üstün olsalar da, ona bulaşmayı hiç istemiyorlardı. Koşturarak kaçtılar. İkisi hâlâ dışarıda olan arkadaşlarına bağırarak ızgaraya döndü, başkaları savaşan De'Unnero'nun yanından sendeleyerek geçtiler, koridora girdiler ve orada ikinci bir arbalet oku yaylımına tutuldular. Bir tanesi dışında tüm keşişler arbaletlerini bıraktılar ve yakın dövüş için silahlarını çektiler, bir avuç kadarı cücelerin işlerini 48 R. A. Salvatore çıplak elleriyle bitirmek için öne atıldılar. Koridorun ucunda De'Unnero önünde kalan son*powrienin başını iri pençelerinin arasına almıştı. Pençeleri powrienin kafatasına daldı ve yaratığı, kaztüyü dolu bir çocuk oyuncağıymş gibi rahatlıkla öne arkaya savurdu. Sonra onu bir kenara fırlattı ve ızgaradaki iki tanesine yaklaşmaya başladı. Ötelerinde, bir powrie üfleme kamışını kaldırdı ve fırlattı, De'Unnero'yu karnından, kaburgalarının hemen altından vurdu. Keşiş bir kaplan gibi kükredi, oku yerinden çıkardı, onunla beraber epey et de yırttı ve kararlı ilerleyişine devam etti. Powrie bir ok daha fırlattı; ızgaradaki iki cüce çığlık atarak parmaklıkların arasından geçmeye çalıştı. Sonra iner kalkar kapı yerine düştü, kamışı kırdı ve iki powrieyi dümdüz ezdi. Üzerine kan yağarken De'Unnero kayarak durdu. Döndü ve tekrar kükredi, savaş haykırışı, askerlerin kalan cücelerin işini rahatça bitirdiğini fark edince hayal kırıklığı dolu bir feryada dönüştü. Savaş bitmişti. Vahşi üstat insan şekline geri döndü, gösterdiği fiziksel ve büyülü çabadan dolayı bitkin düşmüştü. O zaman karnında büyük bir acı, bir yanma, yayılan bir duygu hissetti ve zehirlendiğini fark etti. O zehirin, felç edici ve acı verici karışımın çoğu büyülü dönüşümlerin büyük enerjisi tarafından altedilmişti, ama kalanı keşişi öyle bir titreme krizine soktu ki adam kısa süre sonra tek dizinin üzerine çöktü. Askerleri endişe içinde çevresine doluştular. "Ârbaletin başına!" diye hırladı onlara ve De'Unnero bir kez daha tamamen insan olmuş olsa da, sesi avlanan bir kaplanın kükremesi kadar vahşiydi. Genç keşişler itaat etti ve De'Unnero Efendi sırf kararlılığının gücüyle kısa süre sonra onlara katıldı ve atışlarına yön göstermeye başladı. iblis Ruhu 49 Powrie teknelerinin büyük kısmı yanarken ve savaş dışı kalmışken, izleyen keşişler o bölgeden dağıldı ve nerede ihtiyaç duyuluyorsa, duvar savunmalarını desteklemeye koştu. O uzun, vahşi sabah boyunca pek çok powrie duvarlara tırmandı, ama hiçbiri tutunamadı ve öğlen olduğunda, hâlâ kara kuvvetinin ge-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lişine dair işaret olmadığından, artık sonucun nasıl olacağı kuşkusuzdu. Powrieler, hep yaptıkları gibi savaşmaya devam ettiler ve elliden fazla keşiş öldürülmüş, kat kat fazlası yaralanmıştı, ama powrie kayıpları sarsıcıydı, bin geminin yandan fazlası Tüm Azizler Koyu'nun dibini boylamıştı ve derin sulara kaçan yüzlercesinde yalnızca iskelet mürettebat kalmıştı. Akşam ortasında Jojonah Efendi taş kullanımında usta, daha yaşlı keşişlere katıldı ve yaralılarla ilgilendi. Genç biraderler ruh taşlarının yardımlarının ötesindekiler için gömme işlemlerini çoktan ayarlamıştı. Çatışmanın kaosu kaybolurken savaş son aşamasına, temizlik aşamasına geçmişti. Kısa süre sonra pragmatik ve etkin biraderlerin disiplini görevleri düzenledi. Ama bir şey Jojonah Efendi'ye ilgi çekici geldi. Elinde Aziz Saf-Abelle manastırının en güçlü taşını bulundurduğunu bildiği Peder Başrahip yaralıların arasında yürüyor, umut dolu sözler sunuyordu, ama hiçbiriyle ilgilenir görünmüyordu. Sarsıcı ateş topu ve Markwart'm duvar tepesinden fırlattığı başka birkaç, daha hafif patlama şimdi saatler öncesinde kalmıştı ve bu yüzden Markwart'ın hiç büyü enerjisi kalmadığı yorumları mantıklı gelmiyordu. Şişman üstat çaresizce omuzlarını silkmek ve başını sallamak dışında bir şey yapamıyordu. O sırada De'Unnero Efendi duvara vardı, yan tarafı yırtılıp açılmıştı, ama vahşi adam hemen hemen hiç aksamıyordu ve acı hissettiğine dair işaret vermiyordu. Yine de Markwart yaklaştı ve hemen ruh taşıyla yarayı kapattı. Jojonah bu ikisinin arasındaki bağın güçlü olduğunu biliyordu, Peder Baş5° R. A. Salvatore rahip ile Francis Birader arasındaki kadar güçlü. Her şeyi sindirerek, doğru düzgün, enine boyuna düşünecek zaman bulana kadar bir kenara kaldırarak sessizce işine baktı. "Kendini tehlikeye atmak konusunda ısrar ediyorsun," diye payladı Markwart De'Unnero'yu, geniş yara hematitin etkisiyle kapanırken. "Bir erkek kendi eğlencesini bulmalı," diye yanıt verdi üstat yaramaz bir sırıtışla. "Bana hep reddettiğiniz eğlenceyi." Markwart geriledi ve sertçe adama baktı, şikayeti çok iyi anlamıştı. "Eğitim nasıl gidiyor?" diye sordu keskin sesle. "Youseff umut vaat ediyor," diye itiraf etti De'Unnero. "Kurnaz . ve zafere ulaşmak için her silahı, her taktiği kullanır." "Ya Dandelion Birader?" "Kudretli bir ayı, kolu güçlü, ama aklı zayıf," dedi De'Unnero. "Eylemlerine Youseff rehberlik ettiği sürece amaçlarımıza hizmet eder." Peder Başrahip, memnun görünerek başını salladı. "Ben ikisini birden altedebilirim," dedi De'Unnero, üstünün kendinden memnun bakışını yok ederek. "Adalet Birader unvanını taşıyacaklar, ama ben ikisini birden, rahatlıkla ezebilirim. Ve ben gidip Avelyn'le taşları getirebilirim." Markwart'ın bu iddiaya karşı hazır savı yoktu. "Sen bir üstatsın ve başka görevlerin var," dedi. "Avelyn'in avlanmasından daha mı önemli?" "Aynı ölçüde önemli," dedi Markwart, sesinde nihai bir tonla. "Youseff ve Dandelion bu amaca hizmet eder. Eğer Marcalo De'Unnero Efendi onları doğru düzgün eğitirse." De'Unnero'nun yüzü fena halde kırıştı, gözleri kısıldı, Peder Başrahip'e hayali hançerler fırlattı. Sorgulanmaktan hiç hoşlanmı-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yordu. iblis Ruhu 51 Markwart bakışı tanıdı, çünkü daha önce de sık sık görmüştü. Ama De'Unnero'nun ona direnmeyeceğini biliyordu ve bu bilinirken, böyle bir yoğunluk iyi bir işe koşulabilirdi. "Bırakın ava ben çıkayım," dedi De'Unnero basitçe. "Sen avcıları eğit," diye karşılık verdi Markwart. "Bana güvenirsen, çabaların için ödül bulacaksın." Bundan sonra, Peder Başrahip yürüyüp gitti. "Bugün cesurca savaştık," dedi De'Unnero Efendi Markwart'a ve akşam duasından sonraki toplantıya katılmış diğer üstatlara. "Ama aynı zamanda talihliydik," diye hatırlattı Jojonah Efendi herkese. "Çünkü ne powrie kara kuvvetleri, ne de bölgede sık sık görülen goblin ordusu göründü." "Ben şanstan fazlası, derim," diye araya girdi Francis, böyle bir • toplantıda konuşmak adamın haddi olmasa da. Francis daha onuncu sınıf öğrencisi bile değildi ve toplantıya yalnızca Peder Başrahip'in hizmetkarı olarak katılmıştı. Yine de Markwart onu susturmak için bir şey yapmadı ve diğer üstatlar ona tahammül ettiler. "Bu düşmanlarımızdan beklenecek bir şey değildi," diye devam etti Francis. "Palmaris'in kuzeyindeki savaş hatları hakkındaki her hikaye canavar düşmanlarımızın tutarlılık içinde ve rehberlik altında savaştığına işaret ediyor ve aldatmacalarımızın başarısı o powrie gemilerinin gerçekten de kara ordusunun savaşa girmesini beklediğini gösteriyor." "O zaman düşmanın kara orduları neredeydi... nerede?" diye sordu Markwart sabırsızlıkla. "Yarın uyandığımızda bir kez daha kuşatıldığımızı mı göreceğiz?" "Filo dönmeyecek," diye karşılık verdi bir başka üstat hemen. "Ve canavarlar karadan saldırırsa, savunmalarımızın bizi denizden gelenlere karşı koruyanlardan daha zorlu olduğunu görecekler." O sözler telaffuz edilirken Jojonah tesadüfen De'Unnero'ya 52 R. A. Salvatore baktı ve adamın neredeyse vahşi gülümsemesini gördüğü zaman içi tiksinti doldu, Abellican Tarikatı'nın bir üstadına kesinlikle yakışmayan bir sırıtıştı o. "Bu gece duvarlardaki nöbetçilerin sayısını üç katma çıkarın, hem kara, hem deniz tarafında," diye karar verdi Peder Başrahip. "Çok kişi savaş yüzünden bitkin," dedi Engress Efendi, nazik bir adamdı ve Jojonah'ın dostuydu. "O zaman köylüleri kullanın," diye terslendi Markwart aniden. "Gelip yiyeceklerimizi yediler ve manastır duvarlarını ve biraderlerimizin bedenlerini kalkan olarak kullandılar. Bırakın nöbet tutarak bedelini ödesinler. Hem bu gece, hem diğer gecelerde." Engress Jojonah'a ve diğer üstatlara baktı, ama hiçbiri Markvvart'ın ses tonunu sorgulamaya cesaret edemedi. "Dediğiniz gibi yapılacak, Peder Başrahip," dedi Engress Efendi alçakgönüllülükle. Peder Başrahip sandalyesini kuvvetle arkaya itti, sandalyenin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bacakları tahta zeminde gıcırdadı. Ayağa kalktı ve elini önemsemezce salladı, sonra odadan çıkıp gitti. Toplantı sona ermişti. Markvvart'm düşüncelerine göre, önemli işlerin hepsi halledilmişti. Adam düşünceleri ve duygularıyla başbaşa kalmak istiyordu. O duyguların bazıları gerçekten de rahatsız ediciydi. Bugün bir adamı ölümüne yollamıştı, hâlâ biraz haklı gösterilmeye ihtiyaç duyan bir eylem ve savaştan sonraki şifa sürecine pek karışmadığının da farkındaydı. İçinde büyü enerjisi kalmıştı (kendini mazur göstermek için yalan söylerken bile farkındaydı bunun) ama yardım etmek içinden gelmemişti. Bir yaralı keşişin başına gitmişti, deniz duvarına yaslanarak oturmuş biri, kolu kayan bir powrie kancası yüzünden fena yaralanmıştı, ama hematitle adamı iyileştirmek için, yakın bir bağlantı gereken eylem için yaklaşırken gerilemişti, hissettiği... neydi? Tiksinti mi? Nefret mi? Markwart'ın hazır yanıtı yoktu, ama içgüdülerine tamamen güiblis Ruhu 53 yeniyordu. Tarikatta gittikçe büyüyen bir sapkınlık, bir zayıflık olduğunun farkındaydı. Avelyn (hep o pis Avelyn yüzündendi!) çürümeyi başlatmıştı ve şimdi daha önce inandığından daha yayam görünüyordu. Evet, işte buydu, Peder Başrahip anlıyordu. Gittikçe zayıflıyorlardı ve o kadar merhamet dolu olmuşlardı ki artık gerçek kötülüğü tanıyamıyor, gerektiği gibi icabına bakamıyorlardı. Jojonah ve fedakarlığı pek çok hayat kurtaran köylü için hissettiği o aptalca sempatisi gibi. Ama De'Unnero değil, diye düşündü Markwart ve gülümsemeyi başardı. Adam güçlü ve zekiydi. Belki adamın dileklerine razı olmalı, Avelyn'le mücevherlerin peşinden onu göndermeliydi; Marcalo De'Unnero işe koşulmuşken, başarı hemen hemen kesin sayılırdı. Peder Başrahip, kendi kendine üstat için başka planlan olduğunu hatırlatarak başını iki yana salladı. De'Unnero, önceli gibi yükseklere tırmanacak, diye sessizce yemin etti Peder Başrahip. De'Unnero'nun yaralarını görür görmez Markvvart onlara şifa vermeyi arzu etmişti, sanki kutsal ruh taşı onu eyleme geçmeye çağırmış, ona gerçeği göstermişti. Peder Başrahip Markwart açısından her şey güzelce düzene giriyordu. Ateş topunu mümkün kılan köylüye gerektiği gibi bir methiye düzmeyi aklına not etti, hatta belki adamın onuruna bir heykel dikilirdi. Sonra yatağa gitti. Derin derin uyudu. Ertesi gün Aziz Saf-Abelle'den izciler çıktı, araziyi taradılar ve döndükleri zaman manastır yakınlarında canavarlardan iz olmadığını raporladılar. Bir hafta içinde durum açıklığa kavuştu; powrie istila gücü gemilerine binip gitmişti... kimse nereye gittiklerini bilmiyordu. Goblin ordusu, ki bölgede gerçekten büyük bir güç var54 R. A. Salvatore di, parçalanmıştı ve çeteler gelişigüzel dolaşıyor, kasabaları yağmalıyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kralın Adamları, Ayı-Honce'un ordusu çeteleri teker teker izliyor ve yok ediyordu. Aziz Saf-Abelle'de, bu görünürde iyi haberin anlamları daha derine gidiyordu. "Düşmanımızın düzensizliğinin kaynağını aramalıyız," dedi Peder Başrahip Markwart kıdemli keşişlerine. "Barbacan'a ve bahsedilen patlamaya bakmalıyız." "İblis dactylin yok edildiğine inanıyorsunuz," diye mantık yürüttü Jojonah Efendi. "Düşmanımızın başının vurulduğuna inanıyorum," diye yanıt verdi Markwart. "Ama doğruluğundan emin olmalıyız." "Bir keşif kolu," dedi Engress Efendi basitçe. Odadan ilk çıkan Francis Birader oldu, Barbacan'a yapılacak yolculuğun detaylarını halletmeye hevesliydi, her zamanki gibi, Peder Başrahip'i memnun etmeye hevesliydi. 3 ROGER LOCKLESS "Orada, içeride," diye inledi yaşlı kadın. "Orada olduğunu biliyorum! Ah, zavallı çocuk." "Belki çoktan ölmüştür," dedi bir başkası, yaklaşık otuz kış görmüş bir adam. "En merhametlisi bu olur. Zavallı çocuk." Eski yuvalarının, Caer Tinella'nın dört yüz metre kuzeyindeki bir kayalığın üzerine çökmüş bir düzine köylü powrieleri ve goblinleri izliyordu. Günün erken saatlerinde kasabada iki de fomoryan devi görülmüştü, ama şimdi uzaktaydılar, muhtemelen mültecileri avlıyorlardı. "Oraya gitmemeliydi ve bunu ona söyledim," dedi yaşlı kadın. "Sayıları çok fazla, çok fazla." Yan tarafta Tomas Gingerwart bilgiç bilgiç gülümsedi. Bu insanlar Roger denen çocvığu anlamıyorlardı. Onlar için o Roger Billingsbury'di, kasabanın sahiplendiği yetim bir oğlan. Roger'ın annebabası öldüğü zaman, çoğu kişi onu güneye, Palmaris'e göndermeyi düşünmüştü, belki Aziz Kıymetli'nin keşişlerine. Ama birbirlerine gerçekten bağlı bir topluluk olan Caer Tinella halkı Roger'ı yanlarında tutmaya karar vermişti, acı ve hastalıklarını atlatmasına hepsi yardımcı olmuştu. Çünkü Roger zavallı, sıska bir çocuktu, bedenen, zayıf olduğu açıktı. On bir yaşındayken fiziksel gelişimi durmuş, annebabasını ve iki kız kardeşini öldüren aynı humma tarafından engellenmişti. 5& R. A. Salvatore Bu seneler önceydi, ama bu endişeli kasabalılar için hemen hemen hiç değişmemiş olan Roger aynı küçük, kayıp 'oğlandı. Tomas gerçeği biliyordu. Çocuğun adı artık Billingsbury değil Lockless'ü, Roger Lockless, gerçekten de iyi bir sebepten verilen bir unvan.1 Roger'ın açamayacağı, arasından kayamayacağı, gizlice dolanamayacağı hiçbir şey yoktu. Tomas Caer Tinella'ya bakarken kendi kendine, aslında kendisinin de biraz endişelendiğini hatırlattı. Ama yalnızca birazcık. "Bir sıra dolusu," diye güldü yaşlı kadın, ısrarla kasabaya işaret ederek. Kadının gözleri keskindi, çünkü gerçekten de bir goblin grubu kasaba meydanında ilerliyor, bir dizi sefil görünüşlü insan tutsağa eşlik ediyordu... yeterince çabuk davranmamış, ya da ormanın yeterince derinlerine saklanmamış Caer Tinella ya da komşu Aşağıdiyar halkından insanlar. Canavarlar artık kasabaları

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kamp, tutsak insanları köle olarak kullanıyorlardı. Mültecilerin hepsi, powrieler ve goblinler için artık faydalan kalmadığında o tutsakları nasıl bir kaderin bekliyor olacağını biliyordu. "Onlara bakıyor olmamalısınız," dedi bir ses ve grup hep birden dönerek iriyarı bir adamın, Belster O'Comely'nin yaklaştığını gördü. "Ve korkarım kasabalara fazla yakınız. Hepimizi yakalatacak mısınız?" En iyi çabalarına rağmen Belster, eskiden Dundalis'teki pek saygın Uluyan Shelia'yı işleten neşeli hancı sesine çok keskin bir tını kazandıramadı. Ormandiyar'daki üç kasabadan, Dundalis, Yaban Çayırı ve Dünyanın Sonu'ndan kaçanlarla birlikte güneye gelmişti. Belster'ın kuzeyden gelen yoldaşları çok daha farklı bir gruptu, Caer Tinella'dan ve Aşağıdiyar'dan ve büyük liman şehri Palmaris'e giden yol üzerindeki bir avuç başka, daha küçük köyden yeni çıkarılmış insanlara hiç benzemezlerdi. Belster'ın grubu Gecekuşu olarak bilinen gizemli korucu tarafından 1) Lockless; Kilitsiz. (ÇN.) iblis Ruhu 57 eğitilmişti ve acınası olmaktan, korkmaktan çok uzaktılar. Goblinlerden saklanıyorlardı elbette, ama koşullan lehlerine bulunca avcı oluyorlardı ve goblinler, powrieler, hatta devlerse av. "Onları kurtarmak için, söz verdiğim gibi bir teşebbüste bulunuruz," diye devam etti Belster. "Ama bu kadar çabuk değil. Ah hayır. Ölürsek arkadaşlarımıza hiç faydamız dokunmaz! Şimdi gelin." "Yapılacak hiçbir şey yok mu?" dedi yaşlı kadın öfkeyle. "Dua edin, sevgili bayan," diye yanıt verdi Belster tüm içtenliğiyle. "Hepsi için dua edin." Tomas Gingerwart başını sallayarak onayladı. Ve goblinler için de dua edin, diye sessizce ekledi, şimdiye dek Roger'ın epey eğlenmiş olduğunu düşünerek. Belster alaylı gülüşü kaçırmadı ve Tomas'la yalnız konuşmak üzere yaklaştı. "Daha fazlasını yapmamı diliyorsun," dedi şişman hancı sessizce, Tomas'ın bakışlarını yanlış yorumlayarak. "Ben de öyle, dostum. Ama sorumluluğum altında yüz elli kişi var." "Caer Tinella ve çevresinden gelenleri de sayarsan, yüz seksene yakın," diye düzeltti Tomas. "Ve savaşmaya uygun, hepsini koruyacak yalnızca otuz kişi," diye yorum yaptı Belster. "Ucunda bu kadar can varken, savaşçılarımı bir baskın için nasıl riske atarım?" "Bilgeliğinden kuşkum yok, O'Comely Efendi," dedi Tomas içtenlikle. "Zamanı geldiğinde kasabaya baskın düzenlemeye yemin ettin, ama korkarım uygun zaman bulamayacaksın. Goblinler gevşek, ama powrieler değil. Kurnaz bir topluluk, savaş için eğitilmiş. Gardlan asla düşmeyecektir." "O zaman ne yapmalıyım?" diye sordu Belster üzüntü içinde. "Görevine sadık kal," diye yanıt verdi Tomas. "Ve o görev yüz seksen kişiye karşı, şimdiden powrie eline düşmüş olanlara karşı değil." 58 R. A. Salvatore Belster uzun süre gözlerini kırpmadan adamı süzdü ve Tomas

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


iyi adamın gözlerindeki acıyı görebiliyordu. Hancı kon.iyr.icu ağından tek bir insanın bile kaymasına izin vermek istemiyordu. "Hepsini kurtaramazsın," dedi Tomas basitçe. "Ama denemeliyim." Belster sözünü bitirmeden Tomas başını iki yana salladı. "Budalaca bir oyun oynama," diye payladı onu ve Belster ilk defa Tomas'ın önceki gülüşünün küçümser olmadığını, Caer Tinella'ya gitme gönülsüzlüğüne bir tepki olmadığını fark etti. "Açık açık saldırırsan," diye devam etti Tomas, "o zaman bozguna uğramaya hazır ol, Ve korkarım powrie ve goblin dostlarımız bununla yetinmezler, hepimiz avlanıp tutsak alınana kadar ormanın tamamını ararlar... ya da çoğu yerde, faydalı olamayacak kadar yaşlı ve küçük olanların yapıldığı gibi, öldürülene kadar." "O zaman yerimizde kalmamız kararımı onaylıyorsun? Hatta geri çekilmemiz?" "Gönülsüzce," diye yanıt verdi Tomas. "Senin kadar gönülsüzce. Sen vicdan sahibi bir adamsın, Belster O'Comely ve sen ve halkın güneye geldiği için biz Caer Tinellalılar şanslıyız." Belster övgüyü kabul etti; desteğe ihtiyacı vardı. İşgal altındaki kasabaya bir bakış daha fırlatmaktan alamadı kendini, o zavallı tutsakların şimdi çekmekte oldukları işkenceyi düşünmek kalbini kırıyordu. Goblinler köleleri Caer Tinella'nın kıyısındaki karanlık ormana sürerken ilgi çekici alayı bir meraklı daha izliyordu. Roger Lockless kasabanın nasıl işlediğini başka herkesten daha iyi bilirdi. İstiladan bu yana hemen her gece Caer Tinella'ya gelmiş, gölgeden gölgeye kaymış, goblinlerin ve powrielerin bu bölge için yaptıkları planları dinlemiş, daha güneyde verilen büyük savaş hakkında konuşulanlara kulak misafiri olmuştu. Becerikli Roger iblis Ruhu 59 Lockless düşmanını başka her şeyden daha iyi tanıyordu ve nerede zayıf olduklarını da biliyordu. Her gün şafaktan önce kasabadan ayrılırken, ince bedeni genellikle yakındaki ağaçlıklarda saklanan mültecilere taşıdığı şeylerle dolu oluyordu. Ve hırsızlığını o kadar dikkatli yapıyordu ki canavarlar soyulduklarını nadiren fark ediyordu. Üç gece önceki işi şimdiye kadarki en parlak işiydi. Bir midilli çalmıştı, patron powrienin en sevdiği atını ve Roger'ın daha önceki becerikli casusluklarında keşfettiği gibi, tesadüf eseri o gece kendilerine bir atla ziyafet çeken iki goblin nöbetçiye işaret edecek şekilde götürmüştü. İki goblin ertesi sabah kasaba meydanında asılmıştı... Roger bunu da seyretmişti. Bir oğlandan daha büyük olmayan genç adam, bugünün farklı olduğunu biliyordu. Bugün goblinler tutsaklarından birini öldürmeyi düşünüyordu; şafaktan önce konuşurlarken duymuştu ve bu, gün aydınlandığında orada kalmaya teşvik etmişti onu. Goblinler Bayan Kelso'yu ağzına fazladan bir bisküvi tıkarken yakalamışlardı ve powrie patron, Kos-kosio Begulne adında son de-' rece nahoş bir adam, diğerlerine örnek olması için kadının sabahleyin öldürülmesini emretmişti. Kadın orada, zavallı tutsakların kalanıyla birlikte ağaç kesiyordu ve birkaç saatlik ömrü kaldığından habersizdi. Roger son birkaç hafta içinde pek çok vahşet izlemişti, bir goblin ya da powrienin tipini beğenmemesi dışında hiçbir geçer-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


li sebep olmadan pek çok insanın katledildiğini görmüştü. Pragmatik, genç hırsız hep başını iki yana sallamış ve başını çevirmişti. "Beni ilgilendirmez," diye hatırlatmıştı kendine sık sık. Bu farklıydı. Bayan Kelso onun dostuydu, daha küçükken, Caer Tinella sokaklarında koşturan yetim bir ufaklıkken onu sık sık doyuran sevgili bir dost. Delikanlı senelerce kadının ahırında uyu6o R. A. Salvatore muştu, çünkü kocasının onu pek sevmemesine ve hep gitmesini söylemesine rağmen Bayan Kelso adamı kenara çekmiş, arkasına bakıp Roger'a göz kırpmış, sonra ahıra doğaı başını sallamıştı. İyi bir kadındı ve Roger bugün başını iki yana sallayıp, "Beni ilgilendirmez," demeyi güç buluyordu. Ama ne yapabilirdi? O savaşçı değildi ve öyle olsaydı bile, Caer Tinella ve civarında iki fomoryan devi, yüzden fazla goblin, onların yarısı kadar powrie vardı ve o sayının muhtemelen on katı kadar canavar ormanda ve komşu köylerde dolanıyorlardı. Roger Bayan Kelso'yu şafaktan önce kasabadan çıkarmayı ummuştu, ama kadın hakkındaki korkunç planlan duyduğu zaman tutsaklar çoktan uyandırılmış, sıralanmış, ağır koruma altına alınmıştı. Her seferinde bir sorun, dedi Roger kendi kendine tekrar tekrar. Tutsaklar birbirlerine ayak bileklerinden zincirlenmişti ve aralarında bir buçuk metrelik zincir vardı. Herkes iki kişiye zincirliydi. Fazladan güvenlik sağlamak için, her tutsağın üzerindeki iki pranga birbirinin aynı değildi ve incelikle yapılmışlardı, biri sağındaki, diğeri solundaki kölenin bacağına zincirlenmişti. Roger iki kilidi açmak için bir tam dakikaya ihtiyacı olacağını hesaplıyordu ve bu da ancak Bayan Kelso ve ona bağlı olan iki kişi kıpırdamaz ve işbirliği yaparsa mümkün olacaktı. Yakında arbaletli powrieler varken bir dakika uzun bir süreydi. "Şaşırtmaca, şaşırtmaca, şaşırtmaca," diye mırıldandı genç hırsız tekrar tekrar, işgal altındaki kasabanın çevresinde gölgeden gölgeye kayarken. "Silah çağrısı olur mı? Yo yo yo. Yangın?" Roger durdu, düşüncelerini Yosi Hoosier'in ahırının dışındaki, geçen seneden kalma saman yığınının üzerinde dinlenmekte olan iki gobline odakladı. Goblinlerden birinin ağzında bir pipo vardı ve pis kokulu dumandan dev halkalar üfürüyordu. "Ah, ama ben yangına bayılırım," diye fısıldadı Roger. Sessiz\ ce, avlanan bir kedi kadar hızlı, uzaklaştı, ahırın çevresinde geniş iblis Ruhu 6ı bir çember çizdi, arkadaki kırık bir tahtadan yapının içine kaydı... son birkaç senedir sık sık yaptığı gibi. Kısa süre sonra her şeyden habersiz goblinlerin bir iki metre uzağında, saman yığınının arkasında çömelmişti. Neredeyse on dakika boyunca sabırla bekledi, ta ki pipo içen piposundaki külü döküp yeni ot doldurmaya başlayana kadar. Roger yangın çıkarmak konusunda iyiydi... sayısız yeteneklerinden bir tanesi daha. İşitilmemek için geriledi, sonra birkaç sa-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


man çöpü üzerinde çakmaktaşını çeliğe çaldı. Sonra eski yerine süründü ve samanları dikkatle, pipo içen goblinin piposunun küllerini döktüğü yerin yakınına ittirdi. Sonra, ilk duman iplikçikleri goblinlerin burunlarını gıdıklamaya başlamadan ahırdan çıktı ve uzaklaştı. Saman dev bir mum gibi alev aldı, goblinler nasıl da uludu! "Saldırı!" diye bağırdı bazıları. "Düşmanlar! Düşmanlar!" diye haykırdı diğerleri. Ama araştırmaya gittiklerinde ve arkadaşlarının çılgınca alevleri dövdüğünü gördüklerinde, ki bir tanesinin ağzında hâlâ pipo vardı, şarkılarını değiştirdiler. Odun kesmeye giden tutsakların başındaki goblinler yangınla mücadele etmeye gitmediler, ama dikkatleri Roger'ın rahatça grubun arkasına dolanıp, Bayan Kelso'nun gönülsüzce kesmekte olduğu geniş meşenin arkasında durmasına yetecek kadar dağılmıştı. Delikanlı ağacın arkasından kafasını uzattığı zaman kadın cıvıldadı, ama delikanlı onu ve yakındakileri çabucak susturdu. "Beni dikkatle dinleyin," diye fısıldadı, ağacın gövdesini yarı yarıya dolanarak. Bakışlarını Bayan Kelso'nun gözlerine diktiği sırada elleri prangalar üzerinde çalışmaya başlamıştı bile. "Şimdi kıpırdamadan dur! Seni öldürmeyi düşünüyorlar. Onları duydum." "Onu götüremezsin, yoksa hepimizi öldürürler!" diye şikayet etti bir adam. Sesi goblin nöbetçilerden bir hırlama ve "Çalışın!" emri çekecek kadar yüksekti. 62 R. A. Salvatore "Hepimizi götürmelisin," dedi bir başkası. "Bunu yapamam," diye yanıt verdi Roger. "Ama sizi öldürmeyecekler, hatta sizi suçlamayacaklar bile." "Ama..." diye başladı ilk adam, ama sonra Roger onu bir bakışla susturdu. "Onu kurtardığım zaman, prangaları şu fidana takacağım," diye açıkladı. "Uzaklaşmamız için beşe kadar sayın, sonra yapacağınız şu..." "Aptal Grimy Snorts ve o pis kokulu piposu," dedi goblin nöbetçilerden biri, kasabadaki kargaşanın sebebini anlayarak. "Çirkin Kos-kosio bu gece fazladan yiyecek vermeyecek bize." Diğeri kahkaha attı. "Belki Grimy Snorts'u yeriz!" "İblis!" diyen haykırış goblinleri hızla döndürdü. Tutsakların aletlerini yere atmış, kaçmak için çılgınca mücadele etmekte olduklarını gördüler. "Bak hele!" diye bağırdı goblinlerden biri, en yakın insana atılıp kalkanıyla vurarak. "Bak hele!" "İblis!" diye bağırdı diğer insanlar, tıpkı Roger'm söylediği gibi. "İblis dactyl!" "Kadını ağaca.çevirdi!" diye çığlık attı bir kadın. Goblin nöbetçiler merakla izlediler, hatta sersem sersem kafalarını kaşıdılar, çünkü iki tutsak sırası (ve şimdi iki tane var gibiydi) zincirlerin ucunda geriliyorlardı ve ikisi de aynı küçük, ama sağlam fidana bağlıydı. "Ağaç mı?" diye gakladı bir goblin. "Amanın," dedi diğeri. Kampın dikkati şimdi ahırda sönmekte olan yangından orman kıyısındaki şamataya çekilmişti. Pek çok goblin ve powrie, merhametsiz önderleri Kos-kosio Begulne'nin arkasından koşarak geldiler. "Ne gördün?" diye sordu powrie Bayan Kelso'nun sağına zin-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


iblis R^hu 63 cirlenmiş ve şimdi fidana en yakın duran adama. "İblis," diye kekeledi adam. "İblis mi?" diye yankıladı Kos-kosio kuşkuyla. "Peki iblis neye benziyordu?" "İri ve kara," diye kekeledi adam. "Kocaman kanatlı bir gölge. Ben... ben durup izlemedim. O... zavallı Bayan Kelso'yu ağaca çevirdi!" "Bayan Kelso?" diye tekrarladı Kos-kosio Begulne iki kez, sonra kadını ve onun için planladığı sonu hatırladı. Bestesbulzibar, iblis dactyl, karanlık ordunun efendisi geri mi dönmüştü? Bu dactylden, bir kez daha onunla, Kos-kosio ile beraber olduğu ve operasyonu izlediğine dair bir mesaj mıydı? Çetenin eski önderinin, Gothra adlı goblinin sonunu hatırladığı zaman powrienin belkemiğinden aşağı bir ürperti aktı. Bestesbulzibar tipik bir öfke krizi esnasında goblinin derisini yüzmüştü. Hem de canlı canlı, kendisi izleyip hissederken. İşte o zaman Kos-kosio başa getirilmişti ve powrie daha baştan beri bunun tehlikeli bir görev olduğunu biliyordu. Powrie önceden de orada olup olmadığını hatırlamaya çalışarak ağacı dikkatle inceledi, ama başarısız oldu. Bestesbulzibar ? gerçekten döndü mü, yoksa bu bir hile mi? diye merak etti hep kuşkucu powrie. "Bölgeyi arayın!" diye emretti Kos-kosio askerlerine ve hepsi ihtiyatla, gözleri oraya buraya kayarak yürümeye başladığında powrie daha da yüksek bağırdı ve acele etmeyen herkese ölüm vaat etti. "Sen de, insan iti," dedi Kos-kosio ağacın en yakınındaki adama. "Pis baltanı kaldır ve Bayan Kelso'yu kes!" Adamın dehşet dolu ifadesi, çirkin powrienin kare çeneli suratına bir gülümseme getirecek kadar ikna ediciydi. 6« R. A. Salvatore Roger kasabaya dönmekle riske girdiğini biliyordu, ama Bayan Kelso güven içinde Tomas ve diğerlerine giderken, eğlenceye direnememişti. İki aptal goblin tam altında merak içindeyken sırtını ağaca vererek rahatça gevşedi. O devriye biraz daha ilerlediği ve yakında başkaları kalmadığı zaman daha da yaklaştı, Bayan Kelso'yu almak için tırmandığı aynı meşeye çıktı. Sonra tatmin içinde izledi. İnsanlar işlerine dönmüşlerdi (Bayan Kelso'nun iki yanındaki iki adam şimdi birbirlerine bağlanmıştı) ve powrieler kasabaya dönmüş, insanlara gözkulak olmaları için bir avuç goblin bırakmışlardı. O endişeli sefillerden bir düzine kadarı ormanı araştırıyordu. Evet, kesinlikle harika bir durum, diye düşündü Roger, çünkü bu genç yaşma kadar hiç bu kadar eğlenmemişti. 4 CENNETİN KAPILARINDA Zarif ve güçlü Gecekuşu at dörtnala koşarken Senfoni'nin sırtından aşağı kaydı. Korucu koşarak yere indi, bir yandan Şahinkanadı'nın kirişini taktı. Bu arada atın üzerinde, arkasında otur-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


makta olan Pony ileriye atladı, dizginleri aldı ve Senfoni'nin koşusunu düz ve kontrollü tuttu, çünkü çamurlu zemin kaygandı. Atı beceriyle sola çevirdi, geniş bir tümseğin dibinden dolaştırdı. Elbryan sağa gitti. Pony ve Senfoni tümseğin yarısını dolanmadan kovaladıkları goblin üçlüsünü gördüler. İkisi çok ileride, bir ağaç kümesine dalmak için çılgınca koşuyordu, ama üçüncüsü dönmüş, tümseği zıt yönde dolanıyordu. "Hızla yaklaşıyor!" diye bağırdı Pony ve Senfoni'nin üzerinde iyice eğilip ata tümseğin çevresinde daha keskin bir açı verdi. Goblin tümseğin arkasında sendeleyerek, boğazına saplanmış oku tutarak belirdiği zaman Senfoni hız kesti. İkinci ok yaratığın göğsüne saplandı ve çamura düşmesine sebep oldu. "Ağaçlığa gittiler," dedi Pony korucuya, koşarak belirdiği zaman. "Orada saklanacaklar," diye mantık yürüttü. Korucu yavaşladı ve ağaç kümesine baktı, sonra aynı fikirde görünerek ölü goblinin başına gitti ve oklarını çıkarmaya başladı. Bu iş bittiği zaman doğruldu ve araziyi taradı. Yakışıklı yüzünden ilginç bir ifade geçti. 66 R. A. Salvatore "Ağaçlığın çevresinden dolanabiliriz," dedi Pony. "İçine girip saldırmanın en iyi yolunu buluruz." Gecekuşu dinliyor görünmüyordu. "Elbryan?" Korucu çevresine bakınmaya devam etti. Şimdi ağzı açılmış, yüzüne bir hayret ifadesi gelmişti. "Elbryan?" dedi kadın yine, daha ısrarla. "Burayı biliyorum," diye yanıt verdi adam dalgın dalgın, bakışları oradan buraya kayarak. "Batakdiyar'ı mı?" diye sordu Pony inanmazlık içinde. Bu ıssız araziye bakınırken yüzü tiksinti içinde buruştu. "Nasıl bilebilirsin ki?" "Dundalis'e dönerken buradan geçtim," diye açıkladı adam. "Elflerin yanından ayrıldığım zaman." Yakındaki dolaşık huş ağaçlarına koştu, uzun zaman önce kurduğu kampın hâlâ orada olmasını bekliyormuş gibi eğildi. "Evet," dedi heyecanla. "Sessiz bir gecede işte burada uyudum. Sinekler korkunçtu," diye ekledi gülerek. "Ya goblinler?" diye sordu Pony, uzaktaki ağaçlığa doğru başını sallayarak. "Burada birkaç goblin buldum gerçekten, ama daha doğudaydı, Batakdiyar'ın kıyılarında," diye yanıt verdi Elbryan. "Ben şu goblinlerden bahsediyorum," dedi Pony kararlılıkla, ileriye işaret ederek. Elbryan elini kayıtsızca salladı. O anda goblinler onun için önemli değildi, uzun zaman önce yolculuk ettiği yol zihninde gittikçe berraklaşırken değil. Yana koştu, Pony ile Senfoni'nin yanından geçti ve benek benek çalıların üzerinden, batıda, uzaktaki dağların kara siluetlerine uzanan kil tepeliklerine baktı. Dağların hatları alçalan güneşin altında gümüş rengiydi. "Goblinleri unut," dedi Elbryan aniden, Senfoni'nin gemini yaiblis Ruhu 67

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kalavıp atı ve binicisini uzaklaştırarak. Yönleri onları ağaç kümeinin yan tarafına, uzaktaki dağları açıkça görebilecekleri bir yere getirdi. "Onları unutmak mı?" diye yankıladı Pony. "O kabileyi otuz kilometredir kovalıyoruz, Batakdiyar'a girdik, hatta yansını aştık. Bedenimin her yanında binlerce sinek ısırığı şişiyor ve bu yerin kokusu bir sene peşimizi bırakmayacak! Ve sen onları unutuvermemi istiyorsun, öyle mi?" "Onlar önemsiz," dedi Elbryan kadına bakmadan. "Otuz kişilik gruptan kalan son iki kişi. Yirmi sekiz arkadaşları ölmüşken, daha bir süre Dünyanın Sonu'na döneceklerinden kuşkuluyum." "Goblin pisliklerini hafife alma," diye yanıt verdi Pony. "Unut onları," dedi Elbryan yine. Pony başını eğdi ve yumuşak sesle hırladı. Elbryan'ın onu daha da batıya, Ormandiyar'dan uzağa götürmesine inanamıyordu. Hem de goblin ikiliyi unutmak için. Ama ona güveniyordu ve eğer tahmini doğruysa, Batakdiyar'ın batı ucuna doğu ucundan daha yakındılar. Bu sefil, böcek dolu yerden ne kadar çabuk çıkarlarsa, o kadar sevinecekti. , Kısa bir süre, güneş uzak dağların üzerinde batmaya başlayana kadar devam ettiler, sonra Elbryan kampı kurmaya başladı. Hâlâ Batakdiyar'daydılar, hâlâ vızıldayan sineklerin saldırısına uğruyorlardı ve Pony'nin hoşnutsuzlukla fark ettiği gibi, goblinlerin içinde kaybolduğu ağaç kümesine hâlâ çok yakındılar. Bunu yoldaşına da işaret etti, ama o dinlemedi bile. "Kahin'e gitmeliyim," diye bildirdi. Pony adamın bakışlarını takip ederek geniş bir ağacın dibini gördü. Bir kök yumuşak topraktan çıkarak altında küçük bir boşluk oluşturmuştu. "Goblinler saldırmaya karar verdiğinde oturmak için iyi bir yer," diye yanıt verdi ekşi ekşi. "Yalnızca iki taneler." 68 R. A. Salvatore "Bu sefil yerde arkadaş bulacaklarından kuşku mu duyuyorsun?" diye sordu Pony. "Sessiz bir gece geçirmeyi düşünerek kamp kurabiliriz ve şafak sökmeden tüm goblin ordusunun yarısıyla savaşırken bulabiliriz kendimizi." Elbryan yanıt bulamadı. Bir süre yakındaki ağaca ve onu Kahin'e davet eden boşluğa bakarak altdudağını çiğnedi. Mather Amca'ya gitmesi gerektiğini hissediyordu, hem de bir an önce, o uzun zaman önce unutulmuş yolun imgeleri düşüncelerinden solmadan. "Git ve ne yapman gerekiyorsa yap," dedi Pony ona, adamın yüzüne çizilmiş gerçek ikilemi tanıyarak. "Ama kedi gözünü bana ver. Senfoni ve ben düşman izi aramak için keşfe çıkacağız." Elbryan halkayı başından çıkarıp kadına verirken gerçekten rahatlamıştı. Bu Avelyn Desbris'den bir armağandı ve ihtiyaç oldukça el değiştiriyordu. Zaten Kahin'de kullanamazdı onu; meditasyon için gereken ruh halini yok ederdi, çünkü halkanın ön tarafına yerleştirilmiş mücevher, bir krisoberil, daha çok kedi gözü olarak bilinen taş halkayı takana en karanlık gecede, hatta en karanlık mağarada açıkça görme yeteneği veriyordu. "Hoşgörüm için bana borçlusun," dedi Pony ona, halkayı gür, sarı saçlarının üzerine yerleştirirken. Ses sonu ve ağzının köşelerini kaldıran ani sırıtışı korucuya kadının aklında ne olduğunu an-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lattı, bir an sonra kadın üzerine atlayıp tutkuyla öptüğü zaman vurgulanan bir fikir. "Daha sonra," dedi Pony. "Goblinler ve böcekler tarafından sarılmamışken," diye onayladı Elbryan. Pony Senfoni'nin eyerine atladı. Elbryan'a göz kırparak atı çevirdi ve gittikçe kararan loşluğun içinde koşturarak uzaklaştı. Kedi gözü yerindeyken, önündeki imgeleri açıkça görebiliyordu. Elbryan derin duygularla ve saygıyla onun uzaklaşmasını izleiblis Ruhu 69 .. gu genç korucu için zorlu bir zamandı, fiziksel ve zihinsel tüm becerilerinin her gün mutlak sınavlara tabi tutulduğu bir zaman. Aldığı her karar trajediyle sonuçlanabilirdi; her hareketi düşmanlarına avantaj verebilirdi. Onca düşünceli, onca becerikli, onca eüzel Pony yanında olduğu için ne kadar memnundu. Kadın görüş alanından çıktığı zaman içini çekti, sonra eldeki ise döndü: Kahin için gerekli yeri hazırlamak ve Mather Amca'yla buluşmak. Goblinlerin kovalamacadan vazgeçmediklerini anlaması Pony'nin fazla zamanını almadı. Yaratıklar onun ve Elbryan'ın izini sürmeye başlamışlardı. Ve çember çizerek döndüğü zaman keşfettiği izler iki goblinin gerçekten de bazı dostlar bulduğunu gösteriyordu, daha fazla goblin, belki bir düzine kadar. Pony ileriye, kampın olduğu yere baktı, şimdi ancak bir buçuk kilometre uzakta olan yere. Goblinlerin yanından geçip zamanında Elbryan'a ulaşmasının zor olacağını fark etti. « "Kahin," dedi başını iki yana sallayarak ve derin derin içini çekerek. Senfoni'nden olduğu yerde kalmasını istedi, sonra malaçiti almak için kesesine uzandı. Ayaklarını üzengilerden çıkardı, düşüncelerini mücevhere yolladı, gücünü çağırdı. Sonra ağır ağır gece göğüne doğru yükselmeye başladı, karanlığın onu keskin goblin gözlerinden koruyacak kadar derinleşmiş olduğunu umdu. Daha altı metre yükselmişken yaratıkları gördü. Durduğu yerden ancak yüz metre uzaktaki bir başka ağaç kümesinin içinde, iyi gizledikleri küçük bir ateşin çevresine toplanmışlardı. Gece için yerleşmiş olmadıklarını anladı, ayaktaydılar ve heyecanlıydılar, toprağa bir şeyler çiziyor (muhtemelen yaklaşma ve arama rotaları), birbirlerini ittirerek tartışıyorlardı. Pony büyü enerjisini fazla harcamak istemiyordu, bu yüzden malaçitin havalandırma gücünü yavaş yavaş salıverdi, süzülerek

70 R. A. Salvatore Senfoni'nin tepesine indi. "Biraz eğlenmeye hazır mısın?" diye sordu ata, malaçiti kesesine koyup farklı iki taş çıkararak. Senfoni yumuşak sesle kişnedi ve Pony onun boynunu okşadı. Bu numarayı daha önce hiç denememişti, özellikle de yanında at varken, ama güven doluydu. Avelyn ona iyi öğretmişti ve mücevherler hakkında yeni bulduğu fikirlerle (şimdiye dek bildiklerinin ötesine geçen bir anlayıştı) hazır olduğuna tüm yüreğiyle inanıyordu. Senfoni'yi goblin kampına doğru yürütmeye başladı, sonra bir yılantaşı alıp büyüsünü toparladı. Diğer elinde dizginleri ve yakutu tutuyordu, belki de sahip olduğu en güçlü taşı. Pony kedi gözü sayesinde yolunu dikkatle seçebiliyordu, onu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ve Senfoni'yi hızla götürecek patikayı. Yirmi metre uzakta, Senfoni'nin toynak sesleri tartışan goblinlerin gürültüleriyle örtülürken, kadın planını turkuaz yoluyla ata aktardı, sonra güçlü aygırı dörtnala kaldırdı ve kendi düşüncelerinin yılantaşına dalmasına izin vererek kendisiyle atın çevresinde parlak beyaz bir kalkan yarattı. O ve Senfoni yapış yapış, süt beyazı bir maddeye düşmüş gibi görünüyorlardı. Pony'nin kalkanı ikisine sarması için yalnızca saniyeleri vardı, sonra dizginleri diğer eline aldı ve yakutu yükseğe kaldırarak mücevherin çevresindeki yılantaşı kalkanı kaldırdı, sonra mücevherin altında kalan elini koruyucu kabarcığa sardı. At ve binicisi gökgürültüsü gibi ortalarına dalarken goblinler uluyarak silahlarına uzandılar, dalıp yuvarlandılar. Çirkin yaratıklardan biri mızrağını kaldırmış, fırlatmaya hazırlanıyordu. Pony ona dikkat etmedi, yakutun içindeki kırmızı burgaçlardan başka hiçbir şey görmüyor, kulaklarmdaki rüzgar dışında hiçbir şey duymuyor, mücevherin kaynayan, kabaran gücü dışında hiçbir şey hissetmiyordu. Senfoni şaşmadan dümdüz goblinlerin ateşine koştu, sonra iblis Ruhu 7i kayarak durdu ve şahlandı. Goblinler bağrıştılar; bazıları saldırdı, diğerleri kaçışmaya devam etti. Ama yeterince uzağa değil. Pony yakutun yıkıcı gücünü salıverdi, elinden muazzam, sarsıcı bir ateş topu patladı, goblinleri ve ağaçları aniden alevlenen bir cehenneme boğdu. Senfoni yine şahlandı ve kişnedi, çılgınca çekiştirmeye başladı. Pony tutunarak ata rahatlatıcı sözler söyledi, ama Senfoni'nin yangının muazzam kükremesinin üzerinden kendisini duyabileceöinden, o kargaşanın içinde sakinleştirici düşüncelerini hissedeceğinden kuşkuluydu. Çevrede yuvarlanan dumanlar yüzünden Pony zar zor görebiliyordu, ama Senfoni'yi ilerlemeye teşvik etti ve yılantaşı kalkanı o kadar sağlamdı ki ne o, ne de büyük at ısıyı hissettiler. Yere düşmüş bir goblinin yanından geçtiler, atmak için mızrağını kaldıranın yanından ve Pony tiksinti içinde kararmış yaratığa, hâlâ sıkı sıkı tuttuğu kömürleşmiş mızrağa baktı. Goblinin aşırı ısınmış göğsü çatırdayarak içine çöktü. Kısa süre sonra at ve binicisi ağaç kümesinden serin geceye çıktılar ve uzaklaştılar. Bitkinlik içinde öksüren Pony koruyucu kalkanı bıraktı. "Kahin," dedi yine ve yangına bakarak yine içini çekti. O felaketten canlı goblin çıkamayacaktı, biliyordu. Kampa döndüğü zaman Elbryan kampın kıyısında durmuş, yaklaşık bir buçuk kilometre uzakta süren yangına bakarken buldu. "Senin işin," dedi, sormaktan çok. "Birinin goblinlerle ilgilenmesi gerekiyordu," diye yanıt verdi Pony, hâlâ heyecanlı siyah attan aşağı kayarak. "Ve belki ilgini çeker, sayıları artmıştı." Elbryan sevimli bir sırıtış bahşetti ona. "Ne olursa olsun halledebileceğine güveniyordum," dedi. 72 R. A. Salvatore "Sen Kahincilik oynarken mi?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Korucunun yüzündeki gülümseme kayboldu ve iğır ağır başını iki yana salladı. "Oyun değil," dedi ciddiyetle. "Bütün dünyayı kurtarabilecek bir arayış." "Bu gece çok gizemli davranıyorsun," dedi Pony. "Hakaretlerini bir dakikalığına kenara bıraksan ve sana Dundalis'ten uzak geçirdiğim zaman hakkında anlattığım hikayeleri düşünsen, anlamaya başlayabilirdin." Pony başını yana eğdi ve adama, korucuya, elflerin eğittiği korucuya baktı. "Juraviel mi?" diye sordu aniden nefes nefese, bir zamanlar bildiği bir elfe, Elbryan'ın dostu ve akıl hocası olan elfe atıfta bulunarak. "Ve ırktaşları," dedi Elbryan, çenesini batıya doğru sallayarak. "Andur'Blough Inninness'e giden yolu hatırladığıma inanıyorum." Andur'Blough Inninness, diye aklından tekrarladı Pony. "Bulut Ormanı", Touel'alfar'm, ince, kanatlı Corona elflerinin yuvası olan Caer'alfar'ın bulunduğu yer. Elbryan ona o büyülü yer hakkında pek çok hikaye anlatmıştı, ama oraya gitme yakarılarını hep, hayal kırıklığı içinde yolu hatırlamadığını, elflerin kendisinden, Gecekuşu adını verdikleri kişiden, yuvalarında eğittikleri korucudan bile sakladıklarını söyleyerek yanıtlamıştı. Eğer şimdi haklıysa, eğer gerçekten de elf yuvasına giden yolu bulabilecekse, goblin ikilisinin önemsizliği hakkında sözleri aniden daha ikna edici gelmeye başlamıştı. "Sabah yola çıkarız," diye yanıtladı Elbryan, kadının hevesli ifadesini. "Şafaktan önce." "Senfoni yüklenmiş, bekliyor olacak," diye yanıt verdi Pony, mavi gözleri heyecanla ışıldayarak. Elbryan onun elini tuttu ve paylaştıkları çadıra götürdü. "Böcekleri kovmak için bir büyün var mı?" diye sordu aniderl. iblis Ruhu 73 Pony bir süre düşündü. "Bir ateş topu kısa süre rahat vermelerini sağlayabilir," diye yanıt verdi. Elbryan doğuya, hâlâ yanmakta olan, tamamen yok olmaya vüz tutmuş ağaç kümesine baktı, sonra yüzünü buruşturarak basını iki yana salladı. Birkaç bin sineğin vereceği rahatsızlığı tercih ederdi. Gecenin kalanında onları başka goblin rahatsız etmedi, ne de Batakdiyar'ı batı sınırından terk ettikleri ikinci gün. Zemin katılaşır katılaşmaz ikisi birden Senfoni'ye bindiler ve Elbryan atı hızlı bir tempoda koşturdu. Turkuaz sayesinde telepatiyle iletişim kuran korucu Senfoni'nin hızlı koşmak istediğini, hızlı koşmak için doğduğunu anladı. Ve bu yüzden hızla ilerlediler, ancak gecenin en karanlık saatlerinde, kısa saatler için kamp kurdular ve Elbryan'ın ısrarı üzerine goblinlerden, powrielerden ve başka oyalayıcı şeylerden kaçındılar. Andur'Blough Inninness'e giden gizli yol düşüncelerinde berrakken, adamın artık tek bir amacı vardı ve Pony elfleri süren mücadelelerine dahil etme amacının bilgeliğine itiraz etmedi. Kadın için bir avantajı daha vardı. Elbryan'm korucu eğitimi aldığı günler hakkında anlattığı onca büyüleyici hikayeden sonra, elf ormanını görmeyi gerçekten istiyordu. Savaşa verdikleri arayı bir başka amaç için de kullandı. "Yeni

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kariyerine başlamaya hazır mısın?" diye sordu parlak bir sabah, Elbryan fazla uyudukları, şafaktan önce yola çıkmış olmaları gerektiği hakkında homurdanarak kampı toplarken. Korucu merakla başını yana eğdi. Pony mücevher kesesini kaldırdı ve Elbryan'ın yüz ifadesi ekşiyince kararlılıkla salladı onu. "Güçlerini gördün," diye itiraz etti. "Ben savaşçıyım, sihirbaz değil," diye yanıt verdi Elbryan. "Hele keşiş, hiç!" "Peki, ben savaşçı değil miyim?" diye sordu Pony kurnazca. T* R. A. Salvatore "Seni kaç sefer yere serdim?" Elbryan gülmekten kendini alamadı. Dundalis'teld küçüklüklerinde, goblinler gelmeden önce, o ve Pony defalarca güreşmişlerdi ve hep Pony muzaffer çıkmıştı. Bir seferinde, Elbryan saçlarından yakaladığı zaman kız yüzüne bir yumruk atarak bayıltmıştı oğlanı. Anılar, hatta bayıltıldığı zaman Elbryan'ın en parlak anılarıydı, çünkü sonra karanlık zamanlar gelmişti, ilk goblin istilası ve o ve Pony senelerce ayrı düşmüşler, her biri diğerinin öldüğünü düşünmüştü. Şimdi o Gecekuşu'ydu, dünyanın en iyi savaşçılarından biri ve kadın bir büyü kullanıcısıydı, belki de dünyanın en güçlü büyü kullanıcısı olan Avelyn Desbris tarafından kutsal mücevherlerin kullanımında eğitilmiş bir sihirbaz. "Onları öğrenmelisin," diye ısrar etti Pony. "En azından birazcık." "Sen kendi başına iyi iş çıkarıyor gibisin," diye yanıt verdi Elbryan meydan okurcasına, ama aslında içten içe güçlü mücevherleri kullanma fikri biraz ilgisini çekmişti. "Taşların bazıları bende kalırsa bir savaşçı ekibi olarak zayıflamaz mıyız?" "Duruma bağlı," diye yanıt verdi Pony. "Sen yaralanırsan, ben yaralarını onarmak için ruh taşını kullanabilirim, ama ya ben yaralanırsam? Beni kim iyileştirecek? Yoksa bir ağaca yaslanıp ölmeme izin mi vereceksin?" Bu düşüncenin yarattığı imge neredeyse Elbryan'ın dizlerinin bağını çözecekti. Onun ya da Pony'nin bu olasılığı daha önce düşünmüş olmamasına inanamıyordu... en azından bu konuda herhangi bir şey yapacak kadar düşünmüş olmamalarına. Tüm itirazları yok olmuştu, "Yola çıkmalıyız," dedi. Pony beklediği gibi itiraz edecek olduğunda elini kaldırdı. "Ama her yemekte ve her molada ders alacağım, özellikle de ruh taşı konusunda," diye açıkladı. "Yani uyanık geçen tüm saatlerimiz yolculuk etmek ve iblis Ruhu 75 öğrenmekle dolu olacak." Pony bir süre bunu düşündü ve başını sallayarak onayladı. Sonra, aniden özlem dolan bir gülümsemeyle Elbryan'a bir adım yaklaştı, parmağını gömleğinin yakasına taktı ve şehvetli dudaklarını büzdü. "Uyanık geçen her an mı?" diye sordu cilveyle. Elbryan yanıt verecek nefesi bulamadı. Bu kadında en sevdiği şey buydu; hep dengesini bozabilme yeteneği, onu şaşırtma,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


en basit cümlelerle, ince imalarla dolu hareketlerle aklını çelme yeteneği. Ne zaman ayaklarını sıkı sıkı yere bastığını düşünse, Pony ona yerin Batakdiyar'm kayan kum tabakaları gibi kararsız olduğunu hatırlatmanın bir yolunu buluyordu. Yola çıkmakta geç kalmışlardı, korucu biliyordu ve aynı zamanda şimdilik hiçbir yere gitmeyeceklerini de biliyordu. Onları en çok etkileyen dağların saf ihtişamıydı... bunu tasvir edecek başka kelime yoktu. Elbryan önde, Pony arkada, kayalık patikalarda yürüyerek yolu kontrol ettiler, izleri gözlediler. Arkada yürüyen Pony Senfoni'nin başlığını tutuyordu, ama bu iki insanla kurduğu telepatik bağ sayesinde at zaten takip ederdi. Ne Elbryan, ne Pony konuşuyordu, çünkü burada konuşma gürültüsü yersiz kaçacaktı, o sesler muhteşem bir şarkıyla yükselmediği sürece. Çevrelerinde büyük dağlar beyaz kar kaplı zirvelerini gökyüzüne dokunmak için uzatıyordu. Bulutlar, bazen tepelerinden, bazen aşağılarından süzülüyordu ve sık sık gri havanın içinde yürüyorlardı. Devamlı rüzgar esiyordu, ama bu yalnızca sesleri daha da boğmaya yarıyor, bu muhteşem yere mutlak sessizlik, mutlak dinginlik kazandırıyordu. Böylece yürüdüler ve izlediler ve do ğanın büyük gücü ve ihtişamı karşısında alçakgönüllülük hissettiler. Elbryan doğru yolda olduğunu biliyordu, hedefine yaklaştığı76 R. A. Salvatore nı hissediyordu. Öylesine güçlü, öylesine etkileyici bu yer, Andur'Blough Inninness hissi veriyordu. Bir kaya çıkıntısının çevresinde patika yukarı, sola ve aşağı, sağa çatallandı. Elbryan sola döndü ve patikaların biraz sonra birleşeceğini tahmin ederek Pony'ye sağa gitmesini işaret etti. Pony'nin haykırdığını duyduğunda hâlâ tırmanıyor, hâlâ sola dönüyordu. Patikaların arasındaki kaba zeminde koşarak indi, yoluna çıkan kayaların üzerinden bir dağ kedisinin güveniyle atladı. Touel'alfar arasında geçirdiği senelerde Gecekuşu bu tür arazilerde ne kadar sık koşmuştu! Pony'nin, yanında Senfoni'yle sakin sakin durduğunu görünce yavaşladı. Kadının yanma gidip bakışlarını dik bir iniş boyunca takip ettiği zaman anladı. Altlarında bir vadi olduğu belliydi, ama vadi kalın bir sis duvarıyla, aralıksız gri bir battaniyeyle gözlerden gizlenmişti. "Bu doğal olamaz," diye mantık yürüttü Pony. "Gördüğüm hiçbir buluta benzemiyor." "Andur'Blough Inninness," diye yanıt verdi Elbryan nefes nefese ve cümlesini bitirdiği zaman dudaklarının kenarları geniş bir gülümsemeyle kalktı. "Bulut Ormanı," diye ekledi Pony, elf sözcüklerinin sıradan tercümesini telaffuz ederek. "Her gün, bütün gün üzerinde bir bulut vardır..." diye açıklayacak oldu Elbryan. "Neşeli bir yer değil," diye sözünü kesti kadın. Elbryan ona yan yan baktı. "Ama öyle," diye yanıt verdi. "Sen öyle olmasını istiyorsan." Şimdi merakla dönüp yoldaşına bakma sırası Pony'ye gelmişti. "Açıklamaya başlayamam bile," diye kekeledi Elbryan. "Buradan, yukarıdan gri görünüyor, ama altı öyle değil, hiç değil. Battaniye yalnızca bir yanılsama, ama aynı zamanda değil de." '

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


iblis Ruh" 77 "Bu ne anlama geliyor?" Elbryan derin derin içini çekti ve farklı bir açıdan yaklaşmayı denedi. "Aşağısı gri ve melankolik, ama güzel bir şekilde," dedi. "Ama ancak sen istiyorsan. Çünkü güneş altında bir gün geçirmek isteyenler için epey güneş bulunabilir." "Gri battaniye bütün görünüyor," dedi Pony kuşkuyla. "Touel'alfar söz konusu olduğunda görünüş genellikle gerçekten uzaktır." Elflerden bahsederken Elbryan'ın sesinde beliren saygıyı kaçırmak imkansızdı ve onlardan iki tanesiyle tanıştığından, Pony bu saygıyı anlayabiliyordu... ama onlara o kadar da bayılmıyordu ve aslında onları biraz kibirli ve duyarsız buluyordu. Yine de, Elbryan'a şimdi bakarken, onun yüzünün sevinçle parladığını fark etti, onu şimdiye dek hiç bu kadar büyülenmiş ve neşeli görmemişti. Ve o büyünün kaynağının tam altlarında olduğunu biliyordu. Bunun üzerine itiraz etmeyi bıraktı, korucunun sözlerine inandı. "Şu âna kadar Caer'alfar'daki günlerimi ne kadar özlediğimin farkında değildim," dedi Elbryan sessizce. "Ya da Belli'mar Juraviel'i, hatta o senelerde hayatımı oldukça güçleştiren Tuntun'u ne kadar özlediğimi." Tuntun'dan bahsedilince Pony kasvetle başını salladı. Cesur elf kadını Elbryan'ı ve onu iblis dactylin canavarsı yaratımından, magmayla kaplı bir insan ruhundan kurtarmak için Aida'da canını vermişti. Elbryan gülerek kasvetli havayı dağıttı. "Ne oldu?" diye sordu Pony. "Süt taşları," diye yanıt verdi korucu. Pony ona merakla baktı; korucu ona elflerle geçirdiği günler hakkında epey şey anlatmıştı, ama süt taşlarından yalnızca lafı geçtiğinde bahsetmişti. Her gün, her hafta, genç Elbryan sabahla78 R. A. Salvatore rını taşlarla harcamıştı. Süngersi taşlardı, ama daha sert ve daha katıydılar. Her gün bir bataklığın içine konuluyor, oradaki sıvıyı soğuruyorlardı. Onları çıkarıp bir tekneye taşımak, sonra sıkarak kokulu suyu çıkarmak Elbryan'ın işiydi. Elfler o suyu tatlı, güçlü şaraplarını yapmak için kullanıyorlardı. "Yemeğimin sıcaklığı o taşları ne kadar hızlı sağdığıma bağlıydı," diye devam etti Elbryan. "Bir sepet toplayıp tekneye koşardım, tekrar tekrar, ta ki benden istendiği kadarını toplayana kadar. Bu arada, elfler yemeğimi sıcacık hazırlarlardı." "Ama yeterince hızlı değildin ve soğuk yemek zorunda kalırdın," diye takıldı Pony. "Başta," diye itiraf etti Elbryan bütün ciddiliğiyle. "Ama kısa süre sonra yemeğim dilimi yakacak kadar çabuk bitirebiliyordum işimi." "Ve böylece pek çok sıcak yemek yedin." Elbryan başını iki yana salladı ve özlemle gülümsedi "Hayır," diye yanıt verdi. "Çünkü Tuntun hep oradaydı, tuzaklar kuruyor, beni yavaşlatıyordu. Bazen ben daha becerikli oluyordum ve ye-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


meğimi sıcak yiyordum. Defalarca, ayaklarım görünmez elf iplerine dolanmış, çalıların içinde oturakaldım. Hem de yemeğim gözlerimin önündeyken, çorbanın dumanının kaybolmasını izleyerek." Elbryan şimdi özlemle konuşabiliyordu, geçmişi düşündüğü zaman, ToueFalfar'ın verdiği zalim derslerin büyük kıymetini bilirken, onları bilgelik olarak hatırlayabiliyordu. O taşlan sıkarken kolları ne kadar güçlenmişti! Tuntun'la uğraşırken ruhu ne kadar dayanıklı olmuştu. Şimdi hatırlayıp gülebiliyordu, ama bu davranışlar onu defalarca elfle neredeyse yumruk yumruğa getirmişti, hatta bir seferinde elf kadınla dövüşe zorlamıştı onu... fena halde yenildiği bir dövüşe. Kaba davranışlara, küçük düşmeye ve acıya rağmen Elbryan artık Tuntun'un aslında yalnızca onun iyiliğini istediğini biliyordu. Kadın onun annesi, çocuğu değildi ve o iblis Ruhu 79 manlarda dostu bile değildi. O eğitmeniydi ve yöntemleri ne kadar acı verici olursa olsun, etkililiği inkar edilemezdi. Elbryan elf kadını sever olmuştu. Ve artık Tuntun'dan geriye yalnızca anılar kalmıştı. "Mather'in kanı," dedi çarpık bir gülümsemeyle. "Ne?" "Bana hep böyle derdi," diye açıkladı Elbryan. "Ve başta hep alayla dolu olurdu. Mather'in kanı." "Ama sen ona yeterince doğru bir unvan olduğunu kanıtladın," dedi ezgili bir ses sis perdesinin içinden. İkiliden çok da uzak değildi. Elbryan o sesi tanıyordu; Pony de öyle. "Belli'mar!" diye seslendiler ikisi birden. Belli'mar Juraviel o çağrıya yanıt vererek sis battaniyesinin içinden çıktı, ince kanatları dağ yamacındaki dik inişte yolunu bulmasına yardım etti. Elfin büyük güzelliği, altın saçları, altın gözleri, köşeli hatları ve kıvrak bedeni iki insanın durup bakmalarına sebep oldu ve bu yerin ihtişamına katkıda bulundu. Elbryan ve Pony JuraviePin kısa, sıçrayan adımlarıyla, neredeyse saydam kanatlarının çırpışıyla müzik duyduklarını sandılar. Elfin hareketleri bir ahenk, mükemmel denge dansıydı, Doğa'nm kendisine bir övgü gibi. "Dostlarım," diye selamladı elf onları sıcak bir tavırla, ama sesinde aynı zamanda Elbryan'a yabancı gelen bir tını vardı. Juraviel Aida yolculuğuna onlarla birlikte, elf ırkının tek temsilcisi olarak başlamıştı, ama bir grup perişan durumdaki mülteciye yol göstermek için yolculuktan vazgeçmişti. Elbryan yanına gidip elfle el sıkıştı, ama korucunun gülümsemesi yüzünde kalmadı. Juraviel'e dostunun yazgısını anlatması gerekecekti, çünkü elfler Tuntun'un grubu takip ettiğini bilmiyordu. Korucu dönüp yoldaşına baktı, yüz ifadesi rahatsızlığını 8o R. A. Salvatore Pony'ye anlattı. "İblis dactylin altedildiğini biliyor musun?" diye sordu Pony, konuyu açmak için. Juraviel başını salladı. "Yine de dünya hâlâ tehlikeli bir yer," diye yanıt verdi. "Dactyl altedildi, ama şeytanın mirası yaşıyor, si-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


zin insan ırkınızın medeni topraklarını kasıp kavuran bir canavar ordusu şeklinde yaşıyor." "Belki bu karanlık konulardan aşağıda, vadide bahsetmeliyiz," diye araya girdi Elbryan. "Caer'alfar'ın güzel dallarının altında umut daima vardır." Yamaçtan aşağı yürüyecek oldu, ama Juraviel elini uzatıp onu durdurdu. Elfin aniden sertleşen ifadesi bu konuda tartışma kabul etmeyeceğini gösteriyordu. "Burada konuşacağız," dedi elf sessizce. Elbryan dimdik durdu ve bir süre dostunu inceleyerek beklenmedik bildirinin arkasındaki duygulan çözmeye çalıştı. Orada acı ve biraz da öfke gördü, ama daha fazlasını değil. Tüm diğer elfler gibi, Juraviel'in gözleri de o tuhaf ve çelişkili masumluk ve bilgelik, gençlik ve ihtiyarlık karışımını taşıyordu. Juraviel açık açık sunmadığı sürece Elbryan daha fazlasını öğrenemeyecekti. "Güneye dönerken pek çok goblin, powrie, hatta dev öldürdük," dedi korucu. "Ama yine de sürülerine karşı pek az ilerleme kaydetmişiz gibi görünüyor." "Dactylin altedilmesi önemsiz bir olay değildi," dedi Juraviel, gülümsemesi geri dönerek. "Üç ırkı birbirine bağlayan Bestesbulzibar'dı. Düşmanlarımız... düşmanlarınız artık o kadar örgütlü değil ve insanlar kadar birbirleriyle de savaşıyor." Elf düşmanları tamamen Elbryan'ın halkına ait saydıktan sonra Elbryan cümlenin kalanını duymamıştı bile. O zaman Touel'alfar'm savaştan çıktığını fark etti ve bu dünyanın tahammül edemeyeceği bir şeydi. "Ya eşlik ettiğin mülteciler?" diye sordu Pony. iblis R^u 8ı "Onları güven içinde Andur'Blough Inninness'e götürdüm," ^ive yanıt verdi Juraviel. "Ama karşımıza iblis dactylin kendisi çıkLeydi Dasslerond şahsen elf yuvasından çıkıp yanımda durmasa canlı kurtulamayacağımız bir karşılaşma. Güven içinde aştık ve kuşatılmış halk güven içinde güney topraklarına, ırktaşlarının vanına gönderildi." Juraviel bitirirken aklına gelen düşünceyle gülmeyi başardı. "Gerçi yeni anılarının çoğundan yoksun döndüler güneye." Elbryan, elflerin kendi üzerinde uyguladıkları, yolları unutturmak gibi bazı büyülerini yapmış olabileceklerini anlayarak başını salladı. Leydi Dasslerond ne pahasına olursa olsun vadinin yerini crizli tutmak istiyordu. Belki de Juraviel'in onun burada belirmesine kızmasının sebebi buydu; belki geri dönerek, bir elf kuralını ihlal etmişti. "Bugünlerde ne kadar güvende olunabiliyorsa o kadar güven içinde," diye yorum yaptı Pony. "Kesinlikle," dedi elf. "Ama şimdi öncekine göre daha fazla güven içinde. Elbryan ve Jilseponie'nin çabalan, atadam Yelebekçi ve Avelyn Desbris'in fedakarlıkları sayesinde." Durdu, derin bir nefes aldı, sonra Elbryan'ın gözlerine baktı. "Ve Caer'alfar'dan Tuntun'un fedakarlığı," diye bitirdi. "Biliyor muydun?" diye sordu korucu. Juraviel başını salladı. Yüzü ciddiydi. "Sayımız çok değil. Halkımız ve topluluğumuz siz insanların anlamaya bile başlayamayacağı pek çok şekilde bağlıdır. Tuntun'un ölümünü Tuntun fark ettiğinde öğrendik. Umarım cesurca ölmüştür." "ikimizi de kurtararak," dedi Elbryan çabucak. "Ve amacımızı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kurtararak. Tuntun olmasaydı Pony ve ben dactylin inine ulaşamadan ölürdük." Juraviel başını salladı. Yanıt onu tatmin etmiş gibiydi. Güzel hatlarını büyük bir huzur kapladı. "O zaman Tuntun sonsuza dek 82 R. A. Salvatore şarkılarda yaşayacak," dedi. Elbryan bu duyguyu onaylayarak başını salladı, sonra gözlerini kapatü ve elflerin vadide bir açıklıkta toplandıklarını, yıldızlı bir gökyüzü altında Tuntun'un şarkısını söylediklerini hayal etti. "Bana ölümü hakkındaki detayları anlatmalısın," dedi Juraviel. "Ama daha sonra," diye ekledi çabucak, Elbryan başlayamadan elini kaldırarak. "Korkarım şimdilik iş daha önemli. Buraya neden geldiniz?" Sorunun açıklığı, neredeyse suçlayıcı tınısı Elbryan'ın ayaklarının yere basmasına sebep oldu. Neden mi gelmişti? Bir kez yolu hatırlayınca, neden gelmeyecekti ki? Andur'Blough Inninness'e, bildiği tek yuva kabul ettiği yere hoş karşılanmayacağı fikri Elbryan'ın aklına hiç gelmemişti. "Burası senin yerin değil, Gecekuşu," diye açıkladı juraviel, dostça, hatta duygudaşlıkla konuşmaya çalışarak, ama telaffuz ettiği sözcükler bile Elbryan'ı yaralıyordu. "Hem de Leydi Dasslerond'un izni olmadan buraya onu getiriyorsun..." "İzin mi?" diye sordu korucu. "Paylaştığımız onca şeyden sonra mı? Halkına verdiğim onca şeyden sonra mı?" "Asıl biz sana verdik," diye hemen düzeltti Juraviel. Elbryan durdu ve düşündü. Gerçekten de Touel'alfar ona çok şey vermişti, bir çocukken onu yetiştirmiş, onu bir korucu olarak eğitmişlerdi. Ama cömertlik karşılıklıydı, genç korucu şimdi, ilişkilerini Juraviel'in tavandaki ciddiyetle düşünürken fark ediyordu. Elfler ona çok şey vermişti, bu kadarı doğruydu, ama o da karşılığında onlara hayatta seçeceği yolu vermişti. "Neden bana böyle davranıyorsun?" diye sordu açık açık. "Dost olduğumuzu sanıyordum. Tuntun benim için, görevim için canını verdi. O görevin başarısı insanlar kadar Touel'alfar için de faydalı olmadı mı?" Juraviel'in sert hatlarıyla abartılmış sert ifadesi biraz yumuşadı. "Fırtına'yı kullanıyorum," diye devam etti Elbryan, parlak kılıiblis R"hu 83 eiflerin gizli gümüşsüsünden dövülmüş silahı çekerek. "Ve Şa? kanadı'nı," diye ekledi, yayı omzundan çekerek. Şahinkanadı v- raeğreltiden, elflerin yetiştirdiği ve topraktan gümüşsü emen 1 itkiden yapılmıştı. "İkisi de Touel'alfar silahı," diye devam etti korucu. "Bu yayı benim için senin baban yaptı, insan dostu ve oğlunun öğrencisi için. Ve Fırtına'yı kendim hak ettim, amcam Mather'ın hayaletine başarıyla meydan okuduğum için..." Juraviel söylevi kesmek için elini kaldırdı. "Yeter," diye yalvardı. "Sözcüklerin benim açımdan doğru. Hepsi. Ama şu anın detaylarını değiştirmiyor. Neden geldin, dostum, çağrılmadan, gizli kalması gereken bu yere neden geldin?" "Bu büyük karanlık zamanında halkının benimkine yardım edip etmeyeceğini öğrenmek için geldim," diye yanıt verdi Elbryan.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Belli'mar Juraviel'in yüzünü büyük bir hüzün kapladı. "Acı çektik," diye açıkladı. "İnsanlar da öyle," diye yanıt verdi Elbryan. "Touel'alfar'dan çok daha fazla insan öldü. Andur'Blough Inninness'in bütün ciflerinden daha fazla insan öldü!" "Halkımdan çok kayıp verilmedi," diye itiraf etti Juraviel. "Ama ölüm acı çekmenin yalnızca bir şeklidir. İblis dactyl vadimize geldi. Gerçekten de, mültecileri kurtarma görevimde üzerime geldiğinde pis şeytanın karşısına Leydi Dasslerond'un dikilmesi gerekti. İblis uzaklaştırıldı, ama Bestesbulzibar, adına lanet olsun, topraklarımıza bir yara bıraktı, asla iyileşmeyecek, tüm çabalarımıza rağmen yayılmaya devam eden bir yara." Elbryan Pony'ye baktı. Kadının yüzünde ciddi bir ifade vardı. Bunun ne anlama geldiğini açıklaması gerekmiyordu. "Tüm dünyada bizim için Andur'Blough Inninness'ten başka yer yoktur," diye devam etti Juraviel kasvetle. "Ve çürüme başladı. Zamanımız geçecek, dostum ve Touel'alfar bu dünyadan gö8« R. A. Salvatore çecek, çoğu için bir çocuk masalı, bizi iyi tanıyan, Gecekuşu gibilerinin torunları için bir anı olacak." "Her zaman umut vardır," diye yanıt verdi Elbryan, boğazındaki yumrunun üzerinden. "Her zaman bir yolu vardır." "Ve biz de bir yolunu arayacağız," diye onayladı Juraviel. "ama şimdilik sınırlarımız n'Touel'alfar olan herkese kapalı. Ben çıkıp size gelmeseydim, yuvamızı perdeleyen o sise inmiş olsaydınız, sizi boğacak, dağ yamacına ölü bırakacaktı." Pony şaşkın şaşkın inledi. "Bu olamaz," dedi. "Gecekuşu'nu öldürmezdiniz." Ama Elbryan aynı fikirde değildi. Touel'alfar insanlarınkinden farklı kurallarla yaşardı, pek az insanın anlayabildiği kurallarla. Onlar için, kendi ırklarından olan herhangi biri, hatta korucu olarak eğitilmek üzere seçilmiş birkaç kişi bile aşağı sayılırdı. Touel'alfar dünyadaki en harika müttefikler olabilirdi, bir dostu kur-, tarmak için ölümüne savaşabilir, merhametleri uğruna, tıpkı Juraviel'in mülteciler konusunda yaptığı gibi her şeyi riske atabilirlerdi. Ama tehdit edildikleri zaman elfler asla eğilmezdi ve bu tehlikeli zamanlarda yabancıları topraklarından uzak tutmak için böylesine ölümcül bir tuzak kurduklarını öğrenmek Elbryan'ı hiç şaşırtmamıştı. "Ben n 'Touel'alfar mıyım?" diye sordu korucu cesaretle, Juraviel'in gözlerine bakarak. Orada acı gördü, elf dostunun içinde derin bir hayal kırıklığı. "Fark etmez," dedi Juraviel gönülsüzce. "Sis yalnızca fiziksel şekli ayırt eder. Onun için sen insansın, daha fazlası değil. Onun için sen kesinlikle n'Touel'alfarsın." Elbryan bu konuda ısrar etmek, dostunun ne hissettiğini işitmek istiyordu. Bunun zamanı olmadığına karar verdi. "Gelmek ve Pony'yi getirmek için izin istememin bir yolu olsaydı, yapardım," dedi içtenlikle. "Yolu hatırladım ve bu yüzden geldim. O kadar." iblis Buhu 85

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Turaviel tatmin olarak başını salladı, sonra aniden, sıcak bir ??Kimseme belirdi yüzünde. "Ve geldiğin için memnunum," dedi şeyle. "Seni bir kez daha görmek güzel, senin... ve senin," diekledi Pony'ye bakarak, "Aida'daki sınavlarınızdan canlı çıktığınızı bilmek güzel." "Avelyn ve Yelebekçi'yi biliyor musun?" Juraviel başını salladı. "Bilgi toplamak için yollarımız var," dedi "İki aşın meraklı insanın Andur'Blough Inninness'in korunan sınırlarına yaklaştığını böyle öğrendik. Tüm raporlar göre iki şekil Gecekuşu ve Pony, harap Barbacan'dan çıkmıştı." "Ne yazık ki Avelyn çıkamadı," dedi Elbryan hüzünle. "Yelebekçi de." "İyi adamdı Avelyn Desbris," diye onayladı Juraviel. "Ve Yelebekçi'nin vefatına bütün orman yas tutacak. Şarkısı nazik, ruhu vahşiydi. Sık sık oturup gaydasını dinlerdim, ormana çok yakışan bir ezgiydi." Bu fikirle hem Elbryan, hem Pony başlarını salladılar. Dundalis'te çocukken, daha iyi ve daha masum zamanlarda, bazen Yelebekçi'nin gaydasının ezgilerinin süzüldüğünü duyarlardı, ama o zamanlarda gaydacının kim olduğu hakkında en ufak fikirleri yoktu. İki Ormandiyar kasabasının, Dundalis ve Yaban Çayın'nın (o zamanlarda Dünyanın Sonu daha yoktu) halkları meçhul gaydacıya Orman Hayaleti derler ve ondan korkmazlardı, çünkü böylesine büyüleyici bir müzik yapan hiçbir varlığın onlara karşı tehdit olamayacağını anlarlardı. "Ama bu konu yeter," dedi Juraviel aniden, sırtındaki küçük çantayı çekerek. "Yiyecek getirdim... iyi yiyecek! Ve Questel ni'Touel." "Batak," diye tercüme etti Elbryan, çünkü Questel ni'Touel süt taşlarından süzülen suyla yapılan elf şarabıydı. Bazen batak adı altında gizli kanallardan insanlara satılırdı, şarabın ismi hem sıvı86 R. A. Salvaıore nm geldiği bataklığa, hem de insanların zihni üzerindeki etkisine atıfta bulunan bir elf şakasıydı. "Gidip kamp kuralım," dedi Juraviel. "Bu rüzgardan uzağa, yaklaşan gecenin soğuğuna karşı korunaklı bir yere. Sonra yemek yeriz ve daha rahat konuşuruz." İki dost hemen onayladı ve ikisi de önceki heyecanlarının yalnızca büyülü vadiyi aramalarından kaynaklandığını anladılar. An*j dur'Blough Inninness meselesi kararlaştırıldıktan sonra, ikisi de; gevşeyebilirdi, çünkü elf yuvası bu kadar yakınken ikisi de goblinlerden ya da powrielerden, hatta devlerin yaratacağı sorunlardan korkmuyorlardı. Yemek yemeye oturduklarında Elbryan ve Pony Juraviel'in getirdiği yiyeceğin kalitesini hiç de abartmadığını gördüler: tombul, tatlı, Caer'alfar'm nazik dallan altında şişmanlamış meyveler, bi-j razcık Questel ni'Touel ile tatlandırılmış ekmek. Juraviel yanında fazla yiyecek getirmemişti, ama son derece tatmin ediciydi ve biM kin yolcuların aylardır yedikleri en iyi yemekti gerçekten de. Şarabın da karşılaşmalarındaki rahatsızlığı gidermekte yardımı oldu, Elbryan, Pony ve elfin devam eden savaşın tehlikelerini bir süreliğine bir kenara bırakmalarına, oturup gevşemelerine, dün*| yanın goblinler, powrieler ve devlerle dolu olduğunu unutmalarına izin verdi. Eskilerden, Elbryan'ın elf vadisindeki eğitiminden, Pony'nin Palmaris'teki yaşamından, Ayı-Honce Kralı'nın ordusunda görev yaptığı zamanlardan bahsettiler. Gevezeliklerini tasasız tuttular, daha çok eğlendirici anıları anlattılar ve Juraviel'in hika-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yelerinin çoğu Tuntun'la ilgiliydi. "Evet, onun için planladığım şarkı için epey materyal bulacağım," dedi elf sessizce. "Kışkırtıcı bir savaş şarkısı mı?" diye sordu Elbryan. "Yoksa nazik ruhu için bir şarkı mı?" Tuntun'un nazik bir ruh olarak tarif edilmesi Juraviel'in bir. iblis Huhu 87 hkaha patlatmasına sebep oldu. "Ah, Tuntun!" diye haykırdı A amatik bir tavırla, ayağa fırlayıp kollarını gökyüzüne açarak ve doğaçlama bir şarkıya başladı: Ah, nazik elf, ne şiirler yazdın sen Kendini tasvir etmek için? Gecekuşu 'nun bekleyen kulaklarına hangi sözlerfışkırdı dudaklarından? Ama kafasını tekneye soktuğun için, kuşkuluydu işittiği! Bunu duyan Pony kahkahalarla ulumaya başladı, ama Elbryan pis pis dostuna baktı. "Seni rahatsız eden nedir, dostum?" diye sordu Juraviel. "Doğru hatırlıyorsam kafamı tekneye sokan Tuntun değil Belli'mar Juraviel'di," diye yanıt verdi korucu sertçe. Elf omuzlarını silkti ve gülümsedi. "Korkarım yeni bir şarkı yazmam gerekecek," dedi sakin sakin. Elbryan yüzündeki ciddiyeti koruyamadı ve o da kahkahalara boğuldu. Batak destekli neşeleri dakikalarca sürdü, sonunda sessiz kıkırdamalarla ve gülüşlerle soldu. Ardından basit, düşünceli sessizlik geldi. Üçü oturuyor, hiçbiri ilk konuşan olmak için bir şey yapmıyordu. Sonunda Juraviel gidip küçük ateşin başında, Elbryan'in karşısında kendini yere attı. "Gündeydoğuya gitmelisiniz," dedi. "Dundalis ile Palmaris arasında kalan kasabalara. En çok orada ihtiyaç var size, en çok orada faydanız dokunur." "Savaş hattı orası mı?" diye sordu Pony. "Savaş hatlarından biri," diye yanıt verdi Juraviel. "Çok daha doğuda, kıyı boyunca ve yukarıdaki kuzeyde, soğuk Alpinador R. A. Salvatore topraklarında, kudretli Andacanavar'ın korucu olarak elflerin bahşettiği bayrağı taşıdığı yerde daha büyük çatışmalar var. Ama korkarım Elbryan ve Pony oradaki büyük savaşlarda ancak küçük roller oynayabilir, ama yakındaki bölgelerde siz ikiniz durumu insanlar lehine çevirebilirsiniz." "Andur'Blough Inninness sınırlarına yakın bölgelerde," dedi Elbryan kurnazca, elfin amaçlarından kuşkulanarak. "Biz goblin ve powrie saldırılarından korkmuyoruz," diye yanıt verdi Juraviel çabucak. "Sınırlarımız o düşmanlara karşı güvenli. Daha derin kötülük, iblis dactylin lekesi..." Durdu, sesi solup gitti, karanlık düşüncelerin havada asılı kalmasına izin verdi. "Ama siz ikiniz o kasabalara gitmelisiniz," dedi sonunda. "O insanlar için, Dundalis, Yaban Çayırı ve Dünyanın Sonu halkları için yaptıklarınızı yapın, ki bölgenin tamamı kısa süre sonra iblis dactylin mirasından temizlensin." Elbryan Pony'ye baktı, sonra ikisi birden elfe başlarını salladılar. Elbryan ufak tefek dostunu dikkatle inceledi, bütün bunların

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ne kadar önemli olduğuna ilişkin ipucu aradı. Juraviel'i iyi tanıyordu ve pek çok şeyin elfin söylediği gibi taşa yazılmış olmadığını hissediyordu. "Siz ikiniz resmi olarak evlendiniz mi?" diye sordu Juraviel aniden, Elbryan'ı hazırlıksız yakalayarak. Pony ve Elbryan bakıştılar. "Yüreklerimizde," diye açıkladı korucu. "Ne zaman, ne fırsat oldu," dedi Pony ve sonra derin derin iç çekerek ekledi, "Avelyn'den töreni yapmasını istemeliydik. Böyle bir iş için ondan uygunu olabilir miydi?" "Yüreklerinizde evliyseniz, o zaman evlisinizdir," diye karar verdi Juraviel. "Ama bir tören olmalı, açık açık dosta ve kandaşa yapılan resmi bir bildiri. Bu yasal bir zorunluluktan fazlasıdır, bir kutlamadan fazlasıdır. Açık açık yapılmış bir sadakat, ölümsüz aşk iblis R"hu 89 hldirisidir, tüm dünyaya, bu geçici bedenden daha yüksek bir basit şehvetten daha derin bir aşk olduğunun ilanıdır." şey > "Bir gün," diye söz verdi Elbryan Pony'ye, sevebileceğine 'nandığı tek kadına bakarak ve Juraviel'in söylediği her sözcüğü anlayarak. "İki tören!" diye karar verdi Juraviel. "Biri insan dostlarınız için, diğeri Touel'alfar için." "TouePalfar'ın neden umrunda olsun ki?" dedi Elbryan, sesinde bir öfke tınısıyla. Bu iki arkadaşını da şaşırttı. "Neden olmasın ki?" diye yanıt verdi Juraviel. "Çünkü Touel'alfar yalnızca TouePalfar'ın işleriyle ilgilenir," diye mantık yürüttü Elbryan. Juraviel itiraz edecek oldu, ama bunun onu götüreceği tuzağı gördü ve kahkaha atmakla yetindi. "Senin umurunda," dedi Elbryan. "Elbette," diye kabul etti Juraviel. "Ve Elbryan ile Jilseponie Aida yolculuğundan canlı döndüğü ve birbirlerini bulduğu için hem ben, hem Caer'alfar'ın tüm elfleri memnun. Bizim için, sizin aşkınız karanlık bir dünyada parlayan ışık gibi." "Ben de işte böyle anladım," dedi Elbryan. "Neyi anladın?" diye sordu Juraviel ve Pony birlikte. "Benim... bizim," diye düzeltti, Pony'yi de dahil ederek, "n'Touel'alfar olmadığımızı. Belli'mar Juraviel'in gözlerinde değil." Elf derin derin, abartılı bir tavırla içini çekti. "İtiraf ediyorum," dedi. "Teslim oluyorum." "Ve bir şeyi daha anladım," dedi Elbryan, ağzı kulaklarında. "Peki o ne?" diye sordu Juraviel, sahte kayıtsızlık dolu bir sesle. "Bilge Gecekuşu başka neler biliyor?" "Biz güneydoğuya giderken Belli'mar Juraviel'in bize eşlik edeceğini," diye yanıt verdi Elbryan. Juraviel'in gözleri iri iri açıldı. "Bunu hiç düşünmemiştim!" 90 R. A. Salvatore "O zaman düşün," dedi Elbryan, "çünkü ilk ışıklarla üçümüz i

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


birden yola çıkıyoruz." Sonra ateşten geriye yuvarlanarak şiltesine büzüldü. "Artık uyumalıyız," dedi Pony'ye. "Ve dostumuz vadisine geri dönüp Leydi Dasslerond'a bir süre buralarda olmayacağını haber vermeli." Şarap ve yolculuktan bitkin düşmüş, yemekle tatmin olmuş Pony battaniyelerine sığınmaya dünden razıydı. Juraviel tek söz söylemedi ve bir süre kıpırdamadı. Önünde Elbryan ve Pony derin, tatmin dolu bir uykunun düzenliliğiyle nefes alıyorlardı ve arkasında Senfoni sessiz gecenin içinde sessizce kişniyordu. Sonra elf gitti, sessizce karanlığa karıştı, düşünceler içinde, leydisine koştu. Ne kadar sessiz olsa da ayrılışı, uykusu rahatsız edici düşlerle dolan Pony'yi uyandırdı. Üzerinde Elbryan'ın güçlü kolunun ağırlığını hissetti, kendisininkine yaslanmış bedeninin sıcaklığını hissetti. O kolların arasındayken tüm dünya sıcak ve mutlu bir yer olmalıydı. Ama değildi. Uzun süre uyanık kaldı ve sonra, sinirliliğini hissetmiş gibi Elbryan da uyandı. "Seni rahatsız eden ne?" diye sordu yumuşak sesle, daha yakına sokulup kadının ensesini öperek. Pony katılaştı ve korucu bunu hissetti. Geriledi ve doğrulup oturdu ve Pony yıldızlı gökyüzünün önünde onun karanlık siluetini görebiliyordu. "Yalnızca rahatlatmak istedim," diye özür diledi. "Biliyorum," diye yanıt verdi kadın. "O zaman neden kızdın?" diye sordu. Pony bir süre bunu düşündü. "Kızgın değilim," diye karar verdi. "Yalnızca korkuyorum." Şimdi durup düşünme sırası korucuya gelmişti. Pony'nin yaiblis Ruhu 9i nda uzandı, sırtüstü yattı ve yıldızlara baktı. Pony'nin korktuğuhiç görmemişti (en azından evlerinin yağmalandığı günden bu vana) ve kadının korkularının powrie ya da devler, hatta iblis dactylden kaynaklanmadığından emindi. Ona dokunduğu zamanki gerginliğini düşündü. Ona kızgın değildi, biliyordu, ama... "Juraviel evilikten bahsettiği zaman sessiz kaldın," dedi. "Senin söylemediğin pek az şey kalmıştı," diye yanıt verdi Pony, dönüp Elbryan'la yüzleşerek. "Yüreklerimiz ve aklımızdakiler aynı." "Ama?" Kadının yüzü bulutlandı. "Hamile kalmaktan korkuyorsun," diye tahmin yürüttü Elbryan ve Pony'nin yüzü şaşkın bir ifadeye büründü. "Nasıl anladın?" "Yüreklerimizdekilerin aynı olduğunu söyledin," diye yanıt verdi korucu hafifçe gülerek. Pony içini çekti ve kolunu Elbryan'ın göğsüne dolayarak yumuşakça yanağından öptü. "Biz birlikteyken, tüm dünya harikaymış gibi hissediyorum," dedi. "Dundalis'teki kaybı, Avelyn, Yelebekçi ve Tuntun'un kaybını unutuyorum. Dünya o kadar korkunç ve karanlık görünmüyor ve tüm canavarlar kaçıyor." "Ama şimdi, burada hamile kalırsan," dedi Elbryan, "o canavarlar yine çok gerçek olur." "Bir görevimiz var," dedi Pony. "Touel'alfar'ın sana, Avelyn'in

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bana verdiği yeteneklerle, insanlar için izleyiciden fazlası olmalıyız. Hamile kalırsam nasıl savaşmaya devam edebilirim? Hem, böyle zamanlarda çocuğumuz nasıl bir hayat yaşar?" "Sen yanımda olmazsan ben nasıl savaşabilirim?" diye sordu Elbryan, parmakuçlarını kadının yüzünde dolaştırarak. "Seni reddetmek istemiyorum," dedi Pony. "Asla." "O zaman sormayacağım," diye yanıt verdi Elbryan içtenlikle. 92 R. A. Salvatore "Ama her ay, hamile kalma olasılığının düşük olduğu zamanlar olduğunu söylemiştin." "Olasılığı düşük mü?" diye yankıladı Pony kuşkuyla. "Ne kadar olasılık kabul edilebilir?" Elbryan biraz düşündü. "Hiç," diye karar verdi. "Bedeli çok yüksek. Şimdi, buracıkta bir anlaşma yapacağız. Önce eldeki işi bitirelim ve dünya yoluna konduğu zaman, dikkatimizi ihtiyaçlarımıza ve ailemize çevirelim." Öylesine basitçe, bunun geçici bir şey olduğu, dünyanın gerçekten de düzene konacağı konusunda öylesine iyimserlikle söylemişti ki, Pony'nin endişeli yüzüne bir gülümseme yayıldı. Kadın ona daha da yanaştı, Elbryan'a sarıldı, yüreğinin içinde onun anlaşmaya sadık kalacağını, aşk yapmak için doğru zamanı bekleyeceklerini biliyordu. Gecenin kalanı boyunca ikisi de rahat uyudu. Pony uyandığı zaman Juraviel küçük kampa dönmüştü ve eşyaları toplanmış, Senfoni'ye yüklenmişti. Güneş doğmuştu, ama doğu göğünde hâlâ alçakta duruyordu. "Yola çıkmış olmalıydık," dedi Pony uykulu uykulu, esneyip gerinerek. "Bu gece uyumanıza izin verdim," diye yanıt verdi Juraviel, "çünkü yakın zamanda bir fırsat daha bulabileceğinizden kuşkuluyum." Pony hâlâ tatmin içinde uyumakta olan Elbryan'a baktı. Artık, diğer zevkler gibi uzun, dinlendirici uykular da nadir olacaktı. Ama yalnızca kısa bir süre, diye hatırlattı kendi kendine kararlılıkla. J 5 GERÇEĞİ ARAMAK Barbacan'ı saran dağlık halka Aziz Saf-Abelle'den tam bin dokuz yüz kilometre uzaktaydı, o da kuş uçuşuyla. Bir yolcunun bir yol bulacak kadar şanslı olduğu yerlerden, yollardan gidilirse mesafe iki bin altı yüz kilometreye daha yakındı, geleneksel bir kervanın aşması için on iki hafta gereken bir yol... o da, kervan tahmin edilemeyen sorunlarla karşılaşmaz, dinlenmek için tek gün bile durmazsa. Gerçekte, böyle bir yolculuk planlayan bir tüccar üç ayını ayırır, atlarını defalarca yenileyecek kadar altın taşırdı. Ve gerçekte, bu tehlikeli zamanlarda, goblin ve powrie güçleri AyıHonce'un normalde ehli bölgelerinde bile başıboş dolanırken, hiçbir tüccar, hatta ünlü, seçkin Tekyürek Tugayı'nın askerleri bile böyle bir teşebbüste bulunmazdı. Ama Aziz Saf-Abelle'in keşişleri ne tüccar, ne askerdiler ve yolculukta epey zaman kazandıracak, onları potansiyel düşmanlarının gözlerinden koruyacak büyülere sahiptiler. Ve goblinler ya da başka canavarlarca keşfedilecek olurlarsa, o büyüler onları gerçekten de zorlu bir kuvvet kılardı. Böyle bir yolculuk yüzyıllar önce manastırda planlanmıştı bile. Aziz Saf-Abelle'in keşişleri Ayı-Honce'un ilk haritacılarıydı, hatta Ormandiyar'ı, kuzeydeki

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Behren'i, güneydeki Alpinador'u ve Yabandiyar'ın batı uzantılarını da onlar haritaya dökmüştü. Uzun zaman önce geçmiş o günlerde yolculuk defterleri yolculuk rehberlerine dönüştürülmüş, 94 R. A. Salvatore gereken erzak detaylanmış, büyü taşlan ve en kısa yollar önerilmisti. O rehberler sonra düzenli olarak güncellenmiştt ve bu yüzden Francis Birader'in powrie saldırısının püskürtülmesinden sonraki en büyük işi doğru rehber kitapları bulmak, önerilen erzak rakamlarını yirmi beş kişilik bir gruba uyarlamaktı. Peder Başrahip Markwart'ın bu yolculuk için belirlediği birader sayısı buydu. İkinci gün, akşam duasından sonra Francis Birader Peder Başrahip'e ve diğer üstatlara listelerinin tamamlandığını, rotanın doğrulandığını raporladı. Artık tek yapılması gereken erzakları toplamak (Francis'in Peder Başrahip'i iki saat içinde halledilebileceği konusunda temin ettiği bir iş) ve yolculuğa çıkacak keşişleri belirlemekti. "Ekibe şahsen önderlik edeceğim," dedi Peder Başrahip onlara, Francis ve üstatlardan inlemeler çekerek. Yalnızca baştan beri bundan kuşkulanan Jojonah Efendi sessiz kalmıştı. Markwart'ın saplantılı olduğunu anlıyordu Jojonah ve böyle bir durumda, verdiği kararlar son derece kusurluydu. "Ama Peder Başrahip," diye itiraz etti diğer üstatlardan biri, "bu hiç görülmemiş bir şey. Siz Aziz Saf-Abelle'in ve tüm Abelli- | can Kilisesi'nin önderisiniz. Böylesine tehlikeli bir yolculukta güvenliğinizi riske atmanız..." "Kral'ın kendisini göndersek daha az riske girmiş oluruz!" diye itiraz etti bir başka üstat. Peder Başrahip Markwart elini kaldırarak adamları susturdu. "Bunu enine boyuna düşündüm," diye yanıt verdi. "Benim gitmem en uygunu... kötülüğün en büyük gücüne karşı savaş vermek üzere iyiliğin en büyük gücü." "Ama kuşkusuz kendi bedeninizde değil," dedi Jojonah Efendi. O da aynı konuda epey düşünmüştü. "Ekibin ilerleyişi konusundaki araştırmalarınız için uygun bir taşıyıcı olarak Francis Birader'i önerebilir miyim?" iblis R"hu 95 Markwart uzun uzun, dikkatle Jojonah'a baktı. Peder Başra, . ,:n j,u son derece mantıklı öneri karşısında hazırlıksız yakalan, gj aç!ktı. Ruh taşı aracılığıyla gerçekleştirilen, iki beden arasındaki telepatik bağantı sayesinde, fiziksel mesafenin pek az anlamı olurdu. Peder Başrahip yolculuğa çıkabilir ya da manastırın rahatını terk etmeden şahsen (ruhu ile) ilerleyişini kontrol edebilirdi. "Böyle bir pozisyondan şeref duyardın, değil mi, Francis Birader?" diye devam etti Jojonah Efendi. Francis Birader'in gözleri kurnaz üstada hançerler fırlattı. Elbette böyle bir pozisyondan "şeref" falan duymazdı, hem kendisi hem de Jojonah bunu çok iyi biliyordu. Beden ele geçirme gerçekten de korkunç bir şeydi ve hiç arzu edilecek gibi değildi. Daha da kötüsü, yolculuk için seçilmesi durumunda, Francis Markwaıt için sadece bir taşıyıcı olmanın kendi rolünü dikkate değer ölçüde önemsizleştireceğini biliyordu. Hem, kendisi orada bile olmayacakken, Markwart bedenini kullanırken ruhu ve irade-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


si boşluğa fırlatılacakken nasıl önderlik konumuna yerleştirilebilirdi? Francis Birader bakışlarını Jojonah Efendi'den Peder Başrahip'e, sonra hazır bulunan diğer yedi üstada çevirdi. Hepsi beklenti içinde onu izliyordu. Böyle bir öneriyi nasıl reddedebilirdi? Öfkeli bakışları Jojonah'a döndü. Genç keşiş sıktığı dişlerin ardından, "Elbette bu herhangi bir biraderin bekleyebileceği ya da arzu edebileceği en yüksek şeref," derken gözlerini kırpmadan üstada baktı. "Tamam o zaman," dedi muzaffer Jojonah ellerini çırparak. Tek bir hamlede Markwart'ın kervana önderlik etmesini engellemiş, o aşırı hırslı Francis Birader'i onun yerine koymuştu. Jojonah Markwart'ı herhangi bir tehlikeden korumak istediği için değildi; tam tersine. Yalnızca, yplculuk başarılı geçerse Markwart'ın sebep olacağı kötülükleri engellemek istiyordu. Birden fazla spekülas96 R. A. Salvatore yon kuzeydeki yıkım sahnesine Avelyn Desbris'i yerleştiriyordu ve Jojonah Markwart'ın orada keşfedilecek gerçekleri Avelyn'e duyduğu nefrete uyduracak birkaç hesaplı hikayeyle örtmesinden korkuyordu. Markwart Barbacan'a ulaşan kervanı kontrolü altında tutarsa, o zaman orada neler olduğunu Markwart belirleyecekti. "Ama korkarım o zaman benim çalışmalarım boşa gidecek," diye ekledi Francis Birader aniden, Peder Başrahip Markwart konuşacak olduğunda. Tüm gözler genç biradere döndü. "Yolculuğu ben planladım," diye açıkladı Francis... doğaçlama, diye fark etti Jojonah ve diğer üstatlar. "Seçilecek yolları ve'j her durakta kalması gereken erzakı ben biliyorum. Aynı zamanda, taşlar konusunda bilgili ve deneyimliyim, rehber kitapların önerdiği üç haftalık programa uyacaksak, gerekli bir özellik." "On iki gün," dedi Peder Başrahip, herkesin bakışlarını üzerine çekerek. Francis Birader inanmazlık içinde inledi. "Programımız on iki gün," diye açıkladı Peder Başrahip. "Ama..." diye karşılık verecek oldu Francis Birader, ama yaşlı adamın ses tonu tartışmaya pek az yer bırakmıştı, öfkeli bakışlarıysa hiç. Genç keşiş bilgece sustu. "Ve Jojonah Efendi haklı ve önerisi bilgece bulunup kabul edilmiştir," diye devam etti Markwart. "Bu yüzden ben gitmeyeceğim, ekibi Francis Birader'in gönüllü gözleri aracılığıyla düzenli olarak kontrol edeceğim." Jojonah bu bildiriden memnun olmuştu; inatçı Markwart'ın daha fazla direneceğinden korkmuştu. Taşıyıcı olarak Francis önerisinin kabul edilmesine şaşırmamıştı ama. Hırslı birader yaşlı Peder Başrahip'in Aziz Saf-Abelle'de güvendiği birkaç kişiden biriydi. Avelyn Desbris mücevherlerle kaçtığından beri adam gittikçe daha paranoyak oluyordu. "Ben şahsen, en azından fiziksel olarak ekibe önderlik etmeiblis R^hu 97 eöime göre," diye devam etti Markwart, "siz üstatlardan biri ?tmeli" Bakışları odada dolaştı, bir an hevesli De'Unnero'ya takıldı, sonra Jojonah'ta karar kıldı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Şişman, yaşlı üstat o bakışlara inanmazlık dolu bir ifadeyle karşılık verdi. Kuşkusuz Markwart beni seçmez, diye dua etti. Aziz Saf-Abelle'deki en yaşlı üstatlardan biriydi ve o uzun, zorlu vola fiziksel olarak en hazırlıksız olanıydı. Ama Markwart gerilemedi. "Mantıklı seçim Aziz Saf-Abelle'in kıdemli üstadı Jojonah Efendi," dedi yüksek sesle. "Ve yardımcısı olarak bir kıdemli keşiş seçilecek. Ardından Francis Birader gelecek. Ayrıca arabalarla ve atlarla ilgilenmek üzere yirmiiki kişi daha." Markwart ve diğer üstatlar hangi genç ve güçlü biraderlerin yola en çok uygun olduğunu tartışmaya başlarken Jojonah uzun uzun, dikkatle Peder Başrahip'e baktı. Seçim sürecinde Jojonah öneride bulunmadı, izleyerek, düşünerek, adamdan nefret ederek oturmakla yetindi. Markwart onu pratik bir sebepten seçmemişti, biliyordu. Yaşlı adam tarafından Avelyn'le dostluğu ve akıl hocalığı için, manastırın toplum içindeki rolünden mücevherlerin gerçek değeri hakkındaki felsefi tartışmalara, inançlarının gerçek anlamına kadar her konuda Markwart'ın pek çok kararına itiraz ettiği için cezalandırılıyordu. Markwart birden fazla kez Jojonah'a karşı hoşnutsuzluğunu dile getirmiş, hatta bir kez, onun deyişiyle, "Jojonah'ın gittikçe sapkınlaşan düşünce tarzı"nı tartışmak için bir Başrahipler Kurulu toplamakla tehdit etmişti. Jojonah böyle bir toplantının yapılmasını ummuştu neredeyse, Çünkü Abellican Kilisesi 'nin diğer başrahiplerinin olayları kendisinin açısından göreceğine inanıyordu. Blöfü gördü, Markwart'ın da muhtemelen aynı yargıdan korktuğunu anladı. Son birkaç sene içinde Markwart bilinçli olarak Aziz Saf-Abelle'in diğer manastırlarla ilişkisini azaltmıştı ve yaşlı Peder Başrahip'in istediği son 98 R. A. Salvatore şey Kilise'nin kalanına karşı felsefi konularda bir kavga çıkarmaktı. » Buna rağmen Jojonah Efendi Markwart'ın onu cezalandırmak için bir yol bulacağından korkuyordu ve sonunda bulmuş gibi görünüyordu. Oniki günde bin dokuz yüz kilometre. Ve o zamanın çoğu kuşkusuz powrie, goblin ve dev saldırılarından kaçınmakla geçecekti. Ve sonra ekip, kitaplara bakılırsa iklim koşullarının işkence olduğu, suyun bir yaz gecesi bile donabildiği, engin düşman sürülerinin ortasında, hatta belki iblis dactylin yakınındaki Barbacan'ın konuksevmez topraklarında, arkada bırakılmış bilmeceleri çözmeye çalışarak haftalar, belki aylar harcayacaktı. Şeytanın gerçekten yok edilip edilmediğini de bilmiyorlardı. Bütün bunlar spekülasyondu. Hırslı Francis Birader bu yolculuğu yapmayı çılgınca istiyordu (ama bedenini kendi ruhu kullanırken) ama altmış yaşını aşmış, güç, ihtişam ve macera arayışında olmayan Jojonah Efendi için bu gerçekten de bir ceza, hatta büyük olasılıkla bir ölüm fermanıydı. Ama tartışma olmayacaktı. Yirmi iki kişi, fiziksel ve büyüsel güçleri temelinde çabucak seçildi. Çoğu beşinci, altıncı sınıf öğrencilerdi, fiziksel yaşamlarının zirvesinde adamlar. Aralarına bir onuncu, bir de onikinci sınıf öğrencisi dahil edilmişti. "Ya senin seçeceğin yardımcı?" diye sordu Jojonah. Üstat seçeneklerini uzun uzun düşündü. Tamamen bencil bir bakış açısından, açık seçim Braumin Herde Birader olurdu, yakın bir dost ve sırdaş. Ama Jojonah daha geniş açıdan düşünmeliydi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Eğer bu kervan felakete uğrarsa, ki bu çok gerçekçi bir olasılıktı, Markwart tamamen rakipsiz kalırdı. Engress Birader dışındaki üstatlar, adamın güç ve servet tuzaklarına Peder Başrahip'e itiraz bile etmeyecek kadar çok dolanmıştı ve büyük öğrenciler, hatta dokuzuncu sınıf öğrencileri Francis Birader gibi aşırı hırslıydı. Bir tanesi dışında, diye düşündü Jojonah. iblis B"hu 99 «Kıdemli keşiş mi olmalı?" diye sordu. "Başka bir üstadı ayıramam," diye yanıt verdi Peder Başrahip kwart çabucak. Şaşkınlık ve biraz da öfke dolu sesi Jojonah'a, in Braumin Herde'yi seçeceğini beklediğini ve umduğunu anlattı. "Ben Francis Birader'in sınıfından birini düşünüyordum," dedi jojonah Efendi. "Bir başka dokuzuncu sınıf öğrencisi mi?" diye sordu Markwart kuşkuyla. "Ama yirmi iki kişilik gruba büyük sınıflardan iki kişi seçtik," diye işaret etti Engress Efendi. "Zaten en baştaki üçüncü kişi olarak bir dokuzuncu sınıf öğrencisini seçtiğimiz gerçeğini hoş karşılamayacaklar." "Ama söz konusu dokuzuncu sınıf öğrencisi Peder Başrahip'in taşıyıcısı olarak görev yapacağı için kabul edecekler," diye araya girdi bir başka üstat çabucak ve saygıyla, Markwart'a başını eğerek. Jojonah Efendi gidip adamı yumruklama dürtüsüyle mücadele etti. "Ama ikinci kişi olarak da bir dokuzuncu sınıf öğrencisini atamak," diye devam etti Engress Efendi. Amacı tartışmak değildi, çünkü mizacı bu değildi, yalnızca ortamda gerekli olan ayrılıkçı görüşü seslendiriyordu. Markwart üçüncü olarak Francis'i seçme kararını savunan üstada baktı ve hafifçe başını salladı. Jojonah yaşlı adamın bunu yaptığının farkında bile olmadığından emindi ve bu gelecek kararın ne olacağı konusunda ipucu verdi ona. "Kimin ismini vermeyi düşünmüştün?" diye sordu Peder Başrahip Markwart. Jojonah Efendi yansızca omuz silkti. Yolculuk söz konusu olduğunda tartışmalı bir mesele olacağını fark etti, çünkü Markwart ıoo R. A. Salvatore ikinci kişi olarak hiçbir dokuzuncu sınıf öğrencisinin seçilmeyeceğine çoktan karar vermişti. Peder Başrahip'in şimdi yalnızca yem atmakta olduğunu, Aziz Saf-Abelle'deki astları arasındaki potansiyel sorun çıkarıcıları, Jojonah Efendi'nin küçük çetesindeki diğer komplocuları öğrenmeye çalıştığını fark etti. "Bana Braumin Herde Birader'in eşlik edeceğini ummuştum," dedi Jojonah kayıtsızca. "Dostumdur ve himayem altında sayarımı onu." Peder Başrahip'in yüzü şaşkınlıkla buruştu, güvenli yüz ifadesi kayboldu. "O zaman ne..." diye soracak oldu üstatlardan biri.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Herde Birader benim sınıfımdan değil," diye sözünü kesti Francis Birader. "O bir kıdemli." Jojonah becerebildiği en şaşkın ifadeyi takındı. "Öyle mi?" Bir sürü üstat aynı anda konuşmaya başladı, çoğu şişman ari kadaşlarının göbeğinden başka yerlerinin de yumuşuyor olabileceğine dair korkularını dile getiriyordu. "Herde'yi mi istiyordun?" dedi Peder Başrahip Markwart yüksek sesle, şamatayı sakinleştirerek. Jojonah sırıttı ve uysal uysal başını salladı. "Demek kıdemli keşiş," diye yanıt verdi üstat, utanmış gibi yaparak. "Yıllar ne çabuk geçiyor ve hepsi sanki birbirine karışıyor." Masanın çevresindeki baş sallamalar ve gülüşler Jojonah'a sı-d kısık durumdan kurtulmayı başardığını anlattı. Yine de hem ken-l dişinin, hem de Herde Birader'in birlikte Aziz Saf-Abelle'den çola uzaklara, ölümcül tehlikenin bu kadar yakınına gidiyor oldukları gerçeği onu heyecanlandırmıyordu. Braumin Herde Birader kısa, siyah, kıvırcık saçlı, güçlü hatlara sahip yakışıklı bir adamdı. Kara, delici gözleri, ne kadar sık tıraş olursa olsun hep sakallarla gölgelenen bir yüzü vardı. Uzun iblis Ruhu 101 vlu delildi, ama omuzları geniş, duruşu dikti ve ona sağlam bir "rünüş veriyordu. Otuzlarının başındaydı, hayatının üçte birinden fazlasını Aziz Saf-Abelle'de geçirmişti ve ilk aşkı Tanrı oldu5u için bölgedeki pek çok kadın bu kararına ve adanmışlığına yazıklanıyordu. Adam manastırın üst katındaki koridorda iki yanına bakındı, sonra odaya gerileyip kapıyı yavaşça arkasından kapattı. "Bu yolculuğa benim çıkmam gerek," dedi gür, yankılı sesiyle, dönüp Jojonah Efendi'yle yüzleşerek. "Çalışmakla geçen seneler bana Barbacan'a gidecek kervanda bir yer kazandırdı:' "Benim yanımda mı, Markwart'ın yanında mı?" diye yanıt verdi Jojonah Efendi. "İkinci kişiyi seçme hakkı sana verildi, hem de benden sonraki diğerleri seçildikten ve bana yer verilmedikten sonra," diye yanıt verdi Braumin Herde çabucak. "Ve sen beni seçtin, ama başka birini seçmeyi düşündüğünü biliyorum." Jojonah şaşkın şaşkın ona baktı. "Hikayeyi duydum. Kıdemli olduğumu unutmuş olamazsın, çünkü şeref belgesini bana kendin verdin," diye mantık yürüttü Braumin. "Viscenti Birader'i seçmeyi düşünmüştün." Jojonah, toplantı hakkında bu kadar detayın yayılmış olmasına şaşarak topuklarının üzerinde arkaya sallandı. Braumin Herde'nin yüzünü dikkatle inceledi ve adamın yüzünde hiç bu kadar büyük bir acı ve öfke görmemişti. Braumin Herde kuvvetli ve fiziksel olarak etkileyici bir adamdı, tamamen kıl ve kastan oluşuyordu ve dev gibi, köşeli bir çenesi vardı. Geniş göğsü bir V çizerek dar beline iniyordu, adamda yumuşak hiçbir nokta yoktu; taştan yontulmuş gibi görünüyordu ve Aziz Saf-Abelle'de saf güç konusunda onunla yarışabilecek pek az kişi vardı. Ama Jojonah trendi adamı, içsel benliğini, merhametli yüreğini iyi tanıyordu ve adamın bir savaşçı olmadığını anlıyordu. Onca gücüne rağmen I 102 R. A. Salvatorg Braumin Birader savaş sanatları eğitiminde hiç de olağanüstü ol-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mamıştı, adamda büyük potansiyel gören De'Unnero Efendi'yi sık sık hayal kırıklığına uğratmış bir gerçek. De'Unnero dehşet içinde, Braumin Birader'in nazik bir ruha sahip olduğunu görmüştü ve Jojonah şu anda adamın öfkeyle hareket edeceğinden korkmuyordu. "îlk seçimim sen olurdun," diye yanıt verdi üstat dürüstçe. "Ama senin ismini vermenin sonuçlarını düşünmem gerekti. Barbacan'a giden yol tehlike dolu ve oraya ulaştığımızda... ulaşırsak, neler bulacağımız hakkında en ufak fikrimiz yok." Braumin derin derin iç çekti ve omuzları biraz çöktü. "Ben korkmuyorum," diye yanıt verdi. "Ama ben korkuyorum," dedi Jojonah. "Biz, ikimizin inandıkları Yabandiyar yolunda bizimle ölmemeli." Braumin Herde'nin hayal kırıklığı mantığın ve Jojonah'ın açık endişesinin karşısında direnemedi. "Viscenti Birader ve diğerlerinin anladığından emin olmalıyız," diye onayladı. Jojonah başını salladı ve ikisi uzun süre sessiz kaldı. Her biri girdikleri tehlikeli yolu düşünüyordu. Peder Başrahip Markwart yüreklerinde sakladıklarının düzeyini öğrenirse, Aziz Saf-Abelle'deki herkesten öte bu ikisinin önderliğini kusurlu bulduklarını, hatta Abellican Kilisesi'nin seçtiği yolu sorgulamaya başladıklarını fark ederse, hiç tereddüt etmeden onları sapkın olarak damgalar ve halk önünde işkenceyle öldürtürdü... Abellican Kilisesi'nin sık sık zalimleşen tarihinde görülmemiş şey değildi bu. "Ya Avelyn Birader'se?" diye sordu Braumin Herde sonunda. "Ya onu orada canlı bulursak?" Jojonah Efendi çaresizce güldü. "Kuşkusuz, aldığımız emirler onu zincirler içinde geri götürmemizi söylüyor," diye yanıt verdi. "Peder Başrahip Avelyn'in yaşamasına tahammül edemez, korkarım ve Avelyn'in aldığı mücevherler Aziz Saf-Abelle'e iade edileiblis R"hu 103 ne kadar rahat etmeyecek." "Peki onu geri getirecek miyiz?" Yine aynı çaresiz gülüş. "İstesek de Avelyn Birader'i tutsak alabileceğimizden kuşkuluyum," diye yanıt verdi Jojonah. "Sen Avelyn Birader'i taşlarla çalışırken izleme zevkini hiç yaşamadın. Gerçekten de kuzeydeki patlamaya onun sebep olduğunu öğrenirsek, eğer Avelyn dactyli yok etmişse ve hâlâ hayattaysa, ona karşı savaşmaya çalışacak bizlere acımalısın." "Yirmi beş keşiş mi?" diye sordu Braumin Herde kuşkuyla. "Avelyn Birader'i asla hafife alma," diye yanıt verdi üstat kısaca "ama her durumda, iş buna gelmeyecek," diye çabucak ekledi. "Avelyn Birader'i gerçekten bulabilmemiz için dua ediyorum; ah, onu bir kez daha görmeyi ne kadar isterdim!" "Çatışma yaratır," diye mantık yürüttü Herde Birader. "Avelyn Birader hayattaysa, o zaman taraf tutmalıyız, ya onun tarafını, ya da Peder Başrahip'in tarafını." Jojonah Efendi genç dostunun sözlerindeki gerçekliği fark ederek gözlerini kapattı. Jojonah, Herde ve daha az ölçüde de olsa Aziz Saf-Abelle'deki başka pek çok kişi Markwart'ın önderliğinden memnun değildi, ama Peder Başrahip tarafından açıkça sapkın ilan edilmiş ve sene bitmeden toplanacak olan Başrahipler Kurulu tarafından büyük olasılıkla sapkın olduğu kararlaştırılacak Avelyn'in tarafını tutacak olurlarsa, birden karşılarında bütün Kilise'yi bulabilirlerdi. Konumunun haklılığına inanan Jojonah ülkü-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


süne başka pek çok keşişin (Aziz Saf-Abelle'de, Palmaris'teki Aziz Kıymetli'de ve tüm diğer manastırlarda) katılacağından kuşku duymuyordu, ama Kilise'yi bölmeyi gerçekten istiyor muydu? Savaş başlatmak istiyor muydu? Ama, gerçekten de Avelyn Birader'i canlı bulurlarsa, vicdanı ona karşı mücadele etmesine, hatta ona karşı başkalarının eylemlerine sırtını dönmesine izin verecek miydi? Avelyn Birader sapK>< R. A. Salvatore kın değildi, Jojonah biliyordu... aslında, tam tersi. Avelyn'in Peder Başrahip'e ve Kilise'nin tamamına karşı işlediği suç onlara ayna tutmak, eylemlerinin inançlarının gerçek kuralları karşısında nasıl göründüğünü yansıtmaktı. Ve biraderler o aynadaki imgeyi sevmemişti, hele Markwart hiç. Hiç. "Barbacan'dakinin Avelyn Birader olduğuna inanıyorum," dedi Jojonah güvenle. "İblis dactyle yalnızca o karşı çıkabilirdi. Ama hangisi hayatta kaldı, ya da hayatta kalan oldu mu, daha öğrenilmesi gerek." "Dactylin artık var olmadığına dair kanıtlarımız var," diye yanıt verdi Braumin Herde. "Canavar ordusu düzenlerini ve tutarlılıklarını kaybetti. Tüm raporlar powrieler ve goblinlerin artık yakın müttefikler olmadıklarını söylüyor. Duvarlarımıza düzenledikleri saldırıda düzensizliklerini kendimiz gördük." "O zaman belki dactyl kötü yaralanmıştır ve bizim gidip işi bitirmemiz gerekiyordur," dedi Jojonah. "Ya da belki iblis yok edilmiştir ve Avelyn Birader'i buluruz,") dedi Braumin Herde sertçe. "Dactyl öldüyse ve Barbacan'daki iş böylece bittiyse Avelyn Birader'in o lanetli yerden uzun zaman önce ayrılmış olması da-fj ha olası." "Öyle umalım," dedi Braumin Herde. "Henüz Peder Başrahip'e karşı harekete geçmeye hazır değiliz." Son cümle Jojonah'ı hazırlıksız yakaladı ve duraksamasına se-^ bep oldu. O ve Herde Peder Başrahip'e karsı harekete geçme ko-!j nusunu hiç konuşmamışlardı. Tüm sohbetleri Kilise'nin nasıl davranması gerektiği konusundaki inançlarına sıkı sıkı bağlı kalacakları ve örnek yaşamlar sürme ve kurulda seslendirme yoluyla o inançları başkalarına aktaracakları üzerineydi. Ama Markwart'a ya da Kilise'ye "karşı harekete geçme" üzerine hiçbir resmi planı tartışmamışlar, hatta ima bile etmemişlerdi. iblis B"hu 105 Sözel olmayan işaretleri yakalayan Braumin Herde, kendi atılnhğı yüzünden utanarak biraz geriledi. j0jonah bir kez daha gülerek falsoyu geçiştirdi. Genç olduğu amanları hatırlıyordu, çok daha genç, dünyayı değiştirebileceğine inanan Herde gibi bir delifişek olduğu zamanları. Yaşlılığın bildiği ya da belki yorgunluğu ona aksini öğretmişti. Jojonah Efendi dünyayı, hatta Kilise'yi bile değiştirmek istemiyordu, yalnızca bu iki yerdeki kendine ait köşeleri değiştirmek istiyordu. Markwart'ın dilediğini yapmasına, Kilise'nin diğerlerinin karar verdiği yoldan gitmesine izin verecekti. Ama kendi yüreğine sadık kalacak, on seneler önce Aziz Saf-Abelle'deki yeminleri, din-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


darlık, saygınlık ve fakirlik düsturlarını takip etmeye devam edecekti. Gerçeği Braumin Herde ve Viscenti Marlboro gibi dinlemeye gönüllü genç keşişler arasında yayacaktı, ama Abellican Kilisesi'nin bölündüğünü görmeyi ne planlıyordu, ne diliyordu. Korkusu buydu. Ve bu yüzden Jojonah Efendi, o nazik adam, Avelyn Desbris'in gerçek dostu, Avelyn'in ölmüş olduğunu umuyordu. "Sabah yola çıkacağız," dedi Jojonah. "Viscenti Birader'e git ve üçümüzün tartıştığı konuları hatırlat. Ondan iyi ve sıkı çalışmasını, gerçeğe bağlı kalmasını iste. Hem inananlara, hem inanmayanlara hayırseverlik sunmasını, hem dostların, hem düşmanın ruhunda ve bedenindeki yaralara şifa vermesini iste. Adaletsizlik ve aşırılığa karşı sesini yükseltmesini, ama o sesi şefkatle yumuşatmasını iste. Sonunda iyilik kazanacak, kılıçlarıyla değil sözlerindeki gerçeklikle, ama o zafer belki de yüzyıllar sonra gelecek." Braumin Herde bir süre bu sözlerdeki bilgeliği düşündü, sonra saygıyla eğilerek koridora döndü. "Ve kendini yol için iyi hazırla," diye ekledi Jojonah Efendi, o kapıyı açmadan. "Francis Birader Peder Başrahip adına konuşuyor ve grubumuzdaki diğer yirmi iki kişinin sadakatlerinden kuşıo6 R. A. Salvatore ku duyma. Mizacını dizginle, kardeşim, yoksa daha medeni top.;! raklardan ayrılmadan sorun buluruz." Braumin Herde yine saygıyla eğildi ve doğrulurken başını sallayarak akıl hocasını sözlerine itaat edeceği konusunda temin etti.'j Jojonah Efendi bir an bile kuşku etmemişti, çünkü hem bir delifişek, hem de nazik biri olan Herde disiplinli bir adamdı. Bra-| umin Birader'in doğru şeyi yapacağını biliyordu, kendisi de öyle yapacaktı, ama Jojonah Avelyn Desbris Birader'i canlı ve yolda! bulurlarsa doğru şeyin ne olacağından korkuyordu. "Neden şüphelendiğimi, ne beklediğimi biliyorsun," dedi Peder Başrahip Markwart keskin bir sesle. "Gönüllü bir taşıyıcıyım, Peder Başrahip," dedi Francis Birader, bakışlarını indirerek. "Her dilediğinizde bedenime girebileceksiniz." "Sanki beni durdurabilecekmişsin gibi," diye böbürlendi yaşlı Başrahip. Sözleri boştu, Markwart biliyordu, çünkü taşlar hakkındaki yeni kavrayışına rağmen beden ele geçirme zor bir işti, hedef büyü konusunda eğitimli bir adam olduğunda daha da güç. "Ama bu ondan da fazlası," diye devam etti. "Bu yolculuğun gerçek amacını anlıyor musun?" "Dactylin yok edilip edilmediğini öğrenmek," diye yanıt verdi genç keşiş tereddüt etmeden. "Ya da bir iblis dactylin hiç var olup olmadığını görmek." "Elbette vardı," diye terslendi sabırsız Markwart. "Ama konu bu değil. Barbacan'a iblisin yazgısını öğrenmeye gidiyorsunuz, bu doğru, ama daha da önemlisi, Avelyn Desbris'in nerede olduğunu öğrenmeye gidiyorsunuz." Francis Birader'in yüzü şaşkınlıkla çarpıldı. Kilise'nin Avelyn'i aradığını biliyordu, kuzeydeki ünlü patlamaya Avelyn'in karışmış olduğundan kuşkulanıldığını biliyordu, ama Peder Başrahip'in iblis Ruhu 107

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Avelyn'in nerede olduğu konusunu iblis dactylin yazgısından daha önemli sayacağını hiç hayal etmemişti. "İblis dactyl binlerce kişinin yaşamını tehdit ediyor," diye kabullendi Peder Başrahip. "İblisin ortaya çıkmasının sebep olduğu acılar gerçekten dehşet verici ve üzücü. Ama iblis dactyl daha önce de ortaya çıktı ve yine ortaya çıkacak; İnsanoğlu'nun kaderi acı döngüsüdür. Ama Avelyn Birader'in oluşturduğu tehdit daha sinsi ve potansiyel olarak daha uzun ömürlü ve daha yıkıcı. Eylemleri ve baştan çıkarıcı sapkınca görüşleri sevgili Abellican Kilise'mizin temellerini tehdit ediyor." Francis yine de kuşkulu görünüyordu. "Kaçarkenki eylemlerine ilişkin raporlarına bakarak, Avelyn sapkınlığını güzel sözler ve görünürde hayırseverce eylemlerle maskeliyor," diye devam etti Markwart, kızgınlık içinde sesini yükselterek. "Kadim geleneklerin önemini reddediyor, hem de o geleneklerin değerini anlamadan. Ve özellikle de, Kilise ayakta kalacaksa, o geleneklerin mutlak gerekliliğini anlamadan." "Afedersiniz, Peder Başrahip," dedi Francis Birader sessizce, "ama Avelyn'in geleneklere çok bağlı olduğunu sanıyordum... bazılarına göre aşırı bağlı. Hatalarının aksi yönde olduğunu, modası geçmiş törenlere öyle bağlı olduğunu ki, çağımız Kilise'sinin gerçekliklerini göremediğini sanıyordum." Markwart kemikli parmağını salladı ve bu mantık tuzağından kurtulmak için başka yol bulmaya çalışarak, dudağını çiğneyerek sırtını döndü. "Bu doğru," diye kabul etti, sonra hırsla dönerek Francis'i bir adım gerilemeye zorladı. "Bazı konularda, Avelyn öyle adanmış görünüyordu ki neredeyse insanlığını yitirmişti. Kendi annesi öldüğü zaman hiç aldırmadığını, tek damla gözyaşı dökmediğini biliyor musun?" Francis'in gözleri irileşti. "Bu doğru," diye devam etti Markwart. "Yeminlerine öyle büıo8 R. A. Salvatore yük bir saplantıyla bağlanmıştı ki kendi annesinin vefatı onun için önemsiz bir konuydu. Ama eylemlerinin gerçek ruhanilikten kaynaklandığını düşünme yanılgısına düşme. Hayır, hayır, onlar hıra ürünüydüler. Siherton Efendi'yi öldürdüğü ve mücevherleri alıp] kaçtığı zaman bu kanıtlandı. Avelyn tüm Tarikat için tehlikeli VM ilk önceliğimiz iblis dactyl değil Avelyn." Francis Birader bir süre düşündü, sonra başını salladı, "Anlıyorum, Peder Başrahip." "Gerçekten mi?" diye yanıt verdi Markwart. Ses tonu Francis'in kendinden kuşku etmesine sebep oldu. "Avelyn Desbris'le karşı-j laşırsan ne yapman gerektiğini anlıyor musun?" "Yirmi beş kişiyiz..." diye başladı Francis. "O yirmi beş kişinin desteğine güvenme," diye uyardı Markwart. Bu da Francis Birader'i duraksattı. "Yine de," dedi tereddütle, sonunda, "Avelyn'i ele geçirmeye, onu ve mücevherleri Aziz Saf-| Abelle'e geri getirmeye yetecek kadar varız." "Hayır." Markwart'ın yanıtındaki sadelik Francis'i yine geriletti. "Ama..." "Avelyn Desbris'le karşılaşırsan," diye açıkladı Markwart sertçe, "kokusunu bile alacak olursan, bana çalınanları ve Avelyn'in nerede öldüğü haberini getireceksin. Mümkünse kellesini de ge-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tirebilirsin." Francis Birader omuzlarını kaldırdı. O nazik bir adam değildi ve gönüllü olarak karıştığı kavgalar olmasa muhtemelen sınıfındaki konumu daha yüksek olurdu. Yine de, Aziz Saf-Abelle'in pe-4 der başrahibinden böyle bir emir beklemezdi hiç. Ama Francis hırslı ve körlemesine sadık bir keşişti ve emirlere itaat ederken vicdanının yoluna çıkmasına izin verecek biri değildi. "Bunda başarısız olmayacağım," dedi. "Jojonah Efendi ve ben..." "Jojonah'a karşı dikkatli ol," diye sözünü kesti Markwart. "Braiblis Ruh" 109 . Herde Birader'e karşı da. Barbacan'a yapılacak yolculukta iblis dactylden kurtulunması konusunda ilk ve ikinci yetkili 1 rak onlar hizmet ediyor. Avelyn Desbris söz konusu olduğunca e&er Avelyn Desbris söz konusuysa, Peder Başrahip adına Francis Birader konuşur ve Peder Başrahip'in sözü sorgulanamaz kuraldır." Francis Birader yerlere kadar eğildi ve Peder Başrahip'in elini kovarcasına salladığını görünce dönüp odadan çıktı. Francis Birader beklenti doluydu. Olasılıklarla doluydu. Braumin Birader kadim yapının üst katlarında ilerlerken gece derindi. Görevi yaşamsal öneme sahip olsa da (Viscenti Birader'e özel odalarında gelişini beklemesi haberini çoktan göndermişti) dolaylı bir yol seçti, manastırın deniz duvarı boyunca uzanan, Tüm Azizler Koyu'na bakan koridorunda uzun uzun yürüdü. Yapının dış duvarlarında ve çok aşağıdaki birkaç rıhtımda hiç meşale yanmazken, Braumin gece göğüne ait son derece olağanüstü bir manzarayla karşı karşıyaydı. Mirianic'in karanlık sularının üzerinde milyonlarca, milyonlarca yıldız ışıldıyordu. Yüksek, dar pencerelerin birinden dışarı bakarken geç doğduğunu düşündü, çünkü Pimaninicuit'e, Aziz Saf-Abelle keşişlerinin kıyılarında kutsal taşları topladığı o ekvator adasına yapılan yolculuğu kaçırmıştı. Bu yolculuklar altı nesilde bir, 173 senede bir yapılıyordu. Braumin Herde'nin böyle bir yolculuğun detaylarını bile bilmiyor olması gerekirdi, çünkü o henüz bir üstat değildi, ama Jojonah ona son yolculuğun hikayesini, Avelyn, Thagraine, Pellimar ve Quintall Biraderler'in Yelkoparan isimli, kiralanmış bir geminin güvertesinde nasıl adaya gittiklerini anlatmıştı. Jojonah Efendi'nin Braumin'e anlattıklarına göre, Avelyn Birader'i Abellican Kilisesı'yle asıl çatışmaya götüren olay, görevini tamamlayan Yelkoparan'in Aziz Saf-Abelle'den uzaklaşırken keşişler tarafından yok no R. A. Salvatore edilmesiydi. Şimdi dışarı bakarken, genç keşiş o sahneyi, yelken açmış tek bir gemiye yöneltilmiş onca gücü, büyük arbaletleri ve mancınıkları, muazzam halka taşı enerjilerini hayal etmeye çalıştı. Powrie istilası sırasında Braumin Aziz Saf-Abelle'in öfkesine tanık olmuştu; o gücün tek bir gemiye ve bir şeyden kuşkulanmayan | mürettebatına yöneltildiğini düşündüğü zaman ürperiyordu. Ne kadar vahim bir gece olmalı, diye düşündü adam. Avelyn yıkımı öğrenmese, Peder Başrahip Markwart'ın sadık ve adanmış hizmetkarı olarak mı kalırdı acaba? Ve eğer, tahmin ettikleri gibi, Avelyn Birader kuzey topraklarında, Ormandiyar'da ve Barbacan'a kadar uzanan topraklardaki büyük olaylarda önemli bir rol

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


oynamışsa, Avelyn gerçekten de manastırda kalmış olsaydı dünya hâlâ nasıl bir karanlığın pençesinde olurdu? Braumin Herde parmaklarını sıkı sıkı kıvrılmış siyah saçlarının içinden geçirdi. Her şeyin bir amacı var, derdi annesi ona sık sık. Her şey bir amaç için olur. Avelyn Desbris Birader'in durumunda, bu sözler çok doğru geliyordu. Pencereden uzaklaştı ve kendi yoluna gitti. Koridor boyunca sessizce, ama hızla ilerledi. Keşişlerin çoğu şimdi uyuyordu... genç keşişler için zorunluluk, daha büyükler için bir tavsiyeydi, ama ilgilenilecek, eski metinleri kopyalamak, ya da (diye düşündü Braumin gülerek) Peder Başrahip'e karşı komplo kurmak gibi daha önemli işleri varsa dokuzuncu ve onuncu sınıf öğrencileri kendi uyku saatlerine karar verebiliyorlardı. Braumin de bir an önce yatağına girmek istiyordu; şafaktan önce kalkacaktı ve kısa süre sonra da yola düşecekti, uzun ve tehlikeli bir yola. Viscenti Marlboro'nun kapısının altında solgun bir ışık çizgisi gördüğünde başını salladı. Kapıyı hafifçe çaldı; yakındaki odalardan kimseyi uyandırmak istemiyordu, bu adamın kapısındaki varlığına dikkat çekmek de istemiyordu. Kapı açıldı; Braumin içeri kaydı. iblis Ruhu Viscenti Marlboro Birader, hızla o yana, bu yana dönen, yıpyüzünde hep birkaç günlük sakal olan sıska, kısa biri olan A m kapıyı dostunun arkasından çabucak kapattı. Ellerini birbirine sürterek, diye fark etti Braumin. Viscenti BiHer tanıştığı belki de en sinirli adamdı. Hep ellerini ovuşturubirinin tokat atmasını beklermiş gibi hep başını eğiyordu. "İkiniz de gideceksiniz ve ikiniz de öleceksiniz," dedi Viscenti aniden keskin bir sesle. Sesindeki ciyaklama bir insandan çok bir gelinciğe ya da sincaba yakışır gibiydi. "Gideceğiz, evet," diye kabul etti Braumin. "Ama en fazla bir, iki aylığına." "Peder Başrahip'in istediği olursa, dönmeyeceksiniz," dedi Viscenti ve başını eğdi, hızla döndü ve Peder Başrahip Markwart'tan açık açık bahsetmek korumalarından bir sürüyü kapısına getirecekmiş gibi kendi büzülmüş dudaklarına parmağını götürdü. Braumin Herde eğlendiğini saklamaya bile çalışmadı. "Peder Başrahip bize karşı açık açık harekete geçmek isteseydi, bunu uzun zaman önce yapardı," dedi. "Hiyerarşi bizden korkmuyor." "Avelyn'den korkuyorlardı," diye işaret etti Viscenti. "Avelyn'den nefret ediyorlardı, çünkü o taşları çaldı," diye düzeltti Braumin. "Siherton Efendi'yi öldürmesinden bahsetmiyorum bile. Peder Başrahip taşları alması yüzünden Avelyn'i küçümsüyordu. Avelyn Markwart'ın ününü de yok etti. Eğer Peder Başrahip Markwart taşlar geri alınmadan bu dünyadan göçerse, onun yönetimi gelecekteki Abellican keşişleri tarafında bir başarısızlık dönemi olarak görülecek. Adamın korktuğu bu, Avelyn Birader'i getireceği bir devrim değil." Elbette Viscenti Birader bütün bunları daha önce de dinlemişti ve ellerini teslimiyet içinde havaya fırlattı ve ayak sürüyerek °dayı aşıp masasının başına oturdu. Ama benim ve Jojonah Efendi'nin karşı karşıya kalacağı tehıi2 R. A. Salvatore likeyi küçük göstermeyeceğim," dedi Braumin Herde ona, Viscenti'nin yatağının, küçük ve önemsiz bir yatağın kenarına oturarak. "Ne de, her durumda, senin omuzlarına yüklenecek sorumluluğu hafife almalıyız, dostum."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Viscenti saf dehşetle baktı. "Müttefiklerin var," diye hatırlattı Braumin Herde. Viscenti iç geçirdi. "Bir avuç birinci ve ikinci sınıf çömez." "Büyüyüp dokuzuncu ve onuncu sınıf öğrenciler olacak kişi-1 ler," diye yanıt verdi Braumin sertçe. "Eğer yeterince bilge olursan sen üstat mevkine ulaşırken kıdemli öğrenciler olacak kişiler." "Peder Başrahip Markwart'ın himayesinde," diye karşılık verdi Viscenti Birader istihzayla, "ki o da sen ve Jojonah Efencli'yle dostluk kurduğumu biliyor." "Mevkiye Peder Başrahip karar vermiyor," diye yanıt verdi.| Braumin Birader. "Tek başına değil. Senin, en azından üstatlığa terfin, çalışmalarına sadık kaldığın sürece şimdiden kesinleşmiş bir karar. Peder Başrahip buna karşı çıkacak olursa her manastırdan ve Aziz Saf-Abelle'in pek çok üstadından fısıldaşmalar davet etmiş olur. Hayır, sana bu konumu reddedemez." "Ama atamalara o karar veriyor," diye itiraz etti Viscenti Birader. "Beni Entel'in sıcak kumlarındaki Aziz Rontelmore'a gönderebilir, ya da daha da kötüsü, beni Körfez'in ortasındaki ıssız Pireth Dancard'ın Kıyı Muhafızlarına papaz olarak atayabilir!" Braumin Herde gözünü bile kırpmadı, bu tür olasılıkların önemi yokmuş gibi omuzlarını silkmekle yetindi. "Ve orada inançla-^ rina sıkı sıkı sarılacaksın," dedi sessizce. "Orada, Abellican Kilisesi için beslediğin umutları yüreğinde canlı tutacaksın." Viscenti ellerini yine ovuşturdu, ayağa kalktı ve odayı adımlamaya başladı. Dostunun yanıtıyla tatmin olmalıydı, biliyordu,,; çünkü kaderlere karar vermek kendilerine düşmezdi. Şimdi değil. Ama yine de, Viscenti'ye aniden bütün dünya kendisinin ayak uyiblis R"hu "3 ayacağı kadar hızlı hareket etmeye başlamış gibi geliyordu, ki olaylar bir sonraki hareketini düşünmesine izin vermeden onU sürükleyip götürüyormuş gibi. "Siz dönmezseniz ne yapacağım?" diye sordu tüm ciddiliğiyle. "Yüreğindeki gerçeği koruyacaksın," diye yanıt verdi Braumin Birader tereddüt etmeden. "İlkelerimizi paylaşan genç keşişlerle konuşmaya, Tarikat'ta yükseldikçe tanıyacakları uyum göstermeleri baskısıyla zihinlerinde mücadele etmeye devam edeceksin, jojonah Efendi'nin bizden istediği tek şey hep bu oldu; Avelyn Biraderin bizden isteyeceği tek şey bu olurdu." Viscenti Birader adımlamayı bıraktı ve uzun uzun, dikkatle Braumin Herde'ye baktı. Adam haklı, diye düşünüyordu bütün CTÜveniyle, çünkü Braumin Herde Birader gibi, Jojonah Efendi ve pek çok başka genç keşiş gibi, o da Avelyn'in ruhunun içinde olduğuna inanıyordu. "Dindarlık, saygınlık, fakirlik," diye tekrarladı Braumin Herde, Abellican yeminlerini. Viscenti Birader ona bakıp başını salladığı zaman, Avelyn'in çalışmaları ışığında Jojonah Efendi'nin gizlice eklediği düsturu söyledi: "Hayırseverlik." Altı arabalık kervan Aziz Saf-Abelle'in kapılarından çıkarken hiçbir kutlama, hiçbir genel bildiri yapılmadı. O arabaların dördü beşer keşiş taşıyordu. Erzak dolu bir diğerinde yalnızca iki sürücü vardı. İkinci sıradakinde de yalnızca iki keşiş vardı ve Jojonah Efendi, haritalar ve yolculuk defterlerini taşıyordu. Dördüncü arabanın arkasındaki dört keşiş, ki Braumin Herde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ve bir başka kıdemli öğrenci de aralarındaydı, devamlı mücevherlerle, daha çok kuartzla çalışıyorlardı. Bir başka kıdemli öğrencinin elinde bir de hematit vardı. Kuartzı, uzak görüş taşını kervanın çevresindeki araziyi keşfetmek için kullanıyorlardı ve kuşkulu görünen en ufak şey görürlerse, kıdemli öğrenci hematiti kul114 R. A. Salvatore lanarak durumu daha iyi değerlendirmek için ruhunu bölgeye gönderecekti. Bu üç kişi kervanın gözleri ve kulaklanydı, arabaları sorundan uzak tutacak rehberler ve bunda başarısız olurlarsa, keşişler kesinlikle savaş göreceklerdi, belki de Ayı-Honce'un sözde medeni topraklarından bile çıkmadan önce. Sabah boyunca yolculuk ettiler, Amvoy'a, büyük Masur Delaval'ın kıyısında, Palmaris'in karşısındaki küçük limana giden kuzeybatı yolunu kullandılar. Normalde böyle büyük bir kervan güneybatıya, Ursal'a gider ve büyük ırmağın üzerindeki köprüleri kullanırdı, çünkü onları bir seferde Palmaris'e götürecek kadar büyük sal yoktu. Ama keşişlerin kendi yöntemleri vardı; Barbacan'a giden yolları olabildiğince düz olacaktı ve büyü taşlarıyla, epey şey mümkündü. Araba başına iki tane olan atlar kısa süre sonra yoruldu, bazıları öyle kuvvetle nefes alıyordu ki ölmek üzere gibi görünüyor-, lardı, çünkü her biri sürücülerin hayvanla iletişim kurmasını, zihinsel emirlerle onu sınırlarının ötesinde zorlamasını sağlayan bü«| yülü turkuaz kakmalı bir mücevher taşıyordu. İlk molalarını öği len verdiler, belirlenmiş bir randevu noktasında, yolun yanında bir tarlada. Keşişlerin yarısı hemen tekerlekler ve arabalarla ilgilenmeye, düzeltmeye, sıkmaya başladılar. Diğerleri çabucak yedmek hazırladılar. Keşif taşlarını kullanan üç kişi iletişim kurmak için gözlerini uzağa gönderdiler. Kilise bu yolculuk gibi görevler için hazırlıklıydı, çünkü Ayı-Honce'un bütün yollan boyunca müt-: tefikler vardı, küçük cemaatlerin papazları, misyonerler ve ben-j zerleri. Önceki gün, Aziz Saf-Abelle'in üstatlarından pek çok kişi, Francis Birader'in sağladığı haritaları ve yolculuk kütüklerini kullanarak, hematit aracılığıyla bu stratejik noktalara yerleştirilmiş müttefiklerle iletişim kurmuş, onlara görevlerini bildirmişti. Öğlen mola verdikten bir saat sonra tarlaya yeni atlar getirildi. Jojonah Efendi atları getiren rahibi tanıdı, Aziz Saf-Abelle'de »5 iblis R"h" ... j geçirdikten sonra dünyaya çıkmış bir adam. Jojonah ara"rtüsünün kanatlarının altından onu izledi ve adamı selamlak için dışarı çıkmadı, çünkü tanışıklık sorulara yol açardı, bilirin ne bu rahibin sormaya, ne de Jojonah'ın yanıtlamaya hakkl olan sorular. Rahip kendisi ve beş yardımcısının atları değiştokuş etmesi ? in oereken birkaç dakikadan fazla kalmayarak güvenilirliğini için o gösterdi. Kısa süre sonra atlar bağlanmış, erzaklar yeniden paketlenmiş, kervan yola çıkmış, hızla kilometreleri katediyordu. Akşam ortasında yoldan ayrıldılar, daha kuzeye döndüler ve kısa süre sonra, şaşırtıcı bir şekilde, büyük Masur Delaval görüş alanına girdi. Yüz on kilometreden fazla mesafeyi arkalarında bırakmışlardı. Güneyde Amvoy vardı ve otuz iki kilometrelik suyun karşısında, görüş

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


alanının dışında Palmaris şehri, tüm Ayı-Honce'daki en büyük ikinci şehir. "Yemeklerinizi iyi yiyin ve gücünüzü toplayın," dedi Jojonah Efendi herkese. Keşişler anladı; büyük olasılıkla bu yolculuklarının en zor ve en yorucu kısmı olacaktı, en azından Ormandiyar geride bırakılana kadar. Bir saat geçti ve Francis Birader'in detaylı programı yalnızca bu kadarlık dinlenmeye izin verdiği halde Jojonah Efendi yolçıkacaklarına ilişkin işaret vermedi. Francis Birader arabasına geldi. "Zamanı geldi," dedi genç keŞİŞ sessizce, ama kararlılıkla. "Bir saat daha," diye karşılık verdi Jojonah Efendi. Francis Birader başını iki yana salladı ve bir parşömeni açacak °ldu. Jojonah onu durdurdu. "Ne dediğini biliyorum," diye temin etti üstat onu. "O zaman biliyorsunuz ki..." O suyun ortasına gelirsek ve içimizden biri zayıflarsa, bir ara1)6 R. A. Salvitore bayı, hatta belki bütün arabaları kaybedeceğimizi biliyorum," diye sözünü kesti Jojonah. "Kehribar o kadar yorucu değil," diye itiraz etti Francis Birader. "Suyun üzerinde yürüyecek biri için değil," diye kabul etti Jojonah. "Ama böyle bir yükü taşımak?" "Yirmi beş kişiyiz." "Ve ırmağın batı kıyısından çıkarken yirmi beş kişi kalacak," dedi Jojonah sertçe. Francis Birader alçak sesle hırladı ve topuklarının üzerinde dönerek uzaklaşmaya başladı. "Gece ilerlemeye devam ederiz," dedi Jojonah ona, "yolu aydınlatmak için elmasları kullanırız ve burada dinlenerek kaybettiğimiz zamanı telafi ederiz." "Ve işaret ateşi yakmış gibi dikkat çekeriz, öyle mi?" diye sordu Francis ekşi ekşi. "Belki," diye yanıt verdi Jojonah. "Ama benim hesabıma göre, bitkin biraderlerle Masur Delaval'ı geçmeye çalışmaktan daha dü-| şük bir risk." Francis Birader gözlerini kıstı, çenesini çıkardı, sonra dönüp köpürerek uzaklaştı, arabanın arkasındaki basamakları çıkmakta olan Braumin Herde Birader'i yere yıkacaktı neredeyse. "Onun programına göre hareket etmiyoruz," diye açıkladı Jojonah kuru kuru, dostu içeri girdiği zaman. "Peder Başrahip'e raporlayacak, elbette," dedi Braumin Birader. "Sanki Peder Başrahip Markvvart yanıbaşımızda," dedi Jojonah içini çekerek. "Olanca zevkiyle." Ama kaş çatışı bir gülümsemeyle eridi ve sonra Braumin Herde gülünce bu da bir kahkahaya dönüştü. Arabanın dışında Francis Birader hepsini duydu. iblis Ruhu "7 » Bir saat sonra, ırmak kıyısında uygun bir iniş yeri bulunduksonra, güneş batı gökyüzünde alçalırken tekrar harekete geç1 r Şimdi Jojonah Efendi, en deneyimli ve büyülü taşlar konu-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nda en güçlü kişi önde gidiyordu, yanında iki birinci sınıf çöez önde tek bir sürücü vardı. Yirmi beş keşişten araba sürücüleri ve kuartzla çalışan biri dışındaki on sekiz kişi altı araba arasında paylaştırılmıştı. Üçer kişi bir parça büyülü kehribar çevresinde el ele tutuşmuş, büyü sözleri söylüyordu. Güçlerini birleştirdiler, enerjilerini taşa gönderdiler, büyülü özelliklerini çağırdılar. Kehribar suyun üzerinde yürümek için kullanılan taştı ve arabalar teker teker karadan ırmağa yuvarlanırken batmadı, atların toynakları ve tekerleklerin dipleri sıvı yüzeyinde yalnızca sığ izler yarattılar. On sekiz keşiş derin transa geçti; sürücüler çok çalışıyor, akıntıya karşı atlarını çevirip duruyorlardı. Ama yolculuğun bu kısmı kolay çıktı. İlerlemeleri çok rahat oldu, arabalar, atlar ve keşişler için hoş bir ara gibi. İki saatten az zaman sonra Jojonah'ın sürücüsü ilerideki yolu aydınlatmak için elmaslar kullanarak batı kıyısında pürüzsüz ve rahat bir eğim buldu ve arabaları kuru zemine çıkardı. Sonra üstadına bilgi vermeye gitti ve Jojonah transtan çıkarak dışarıda uzun uzun yürüdü ve diğer beş arabanın teker teker kıyıya çıkmasını izledi. Güneyde, birkaç kilometre uzakta Palmaris'in ışıkları görülebiliyordu; kuzey ve batıda yalnızca gecenin karanlığı vardı. "Gece sürüşünde daha yakın gideceğiz," dedi Jojonah Efendi onlara, "bir arabanın arkasıyla bir sonrakinin atları arasında bir at boyundan fazla mesafe olmayacak. Turkuaz kullanırken kolaydan ahn, dinlenin ve son öğününüzü arabada yeyin. Gece epey yolculuk edeceğiz, atlar kaldırabildiği sürece, ama rahat bir hız tutturacağız. Kamp kurmadan önce arkamızda otuz kilometre bırakıı8 R. A. Salvator6 mış olmak istiyorum." Sonra, Francis Birader dışında gruptaki herkesi Serbest bıraktı. "Bir sonraki at değişimi ne zaman?" diye sordu genç keşişe. "Akşamın geç saatlerinde," diye yanıt verdi Francis. "Araba çe. kecek durumda olan altı tanesine karşılık on iki yeni at alabiliriz." "Nasıl olması gerekiyorsa öyle olacak," dedi Jojonah Efendi ve zavallı hayvanları bu kadar çok çalıştırdığı için gerçekten üzülerek arabasına yöneldi. 6 HAFİFE ALINMIŞ Gecenin bu saatinde Caer Tinella'nın eteklerinde powrie nöbetçi bulmanın merak uyandırıcı olduğunu düşündü. Genelde cüceler ve goblinler günbatımından kısa süre sonra kasabanın içine dönerdi. Özellikle kasaba güvene alınmışken goblinler kötülükleri için gecenin örtüsünü tercih ediyor olsa da, normalde bu hareketli zamanı kumar oynamak, içmek ve kavga çıkana kadar birbirlerini ittirip kaktırmak için kullanırlardı. Ama bu Bayan Kelso'nun sözde ağaca döndürülmesinden önceydi, canavarların tanrı figürlerine, iblis dactyle atfettikleri bir eylem. Bu yüzden artık daha dikkatli olmaya kararlı görünüyorlardı, dactylin işlerini denetlemek için şahsen görünmesi olasılığına karşılık.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Roger gülümsedi; küçük oyununun bu sefiller için bu kadar sorun yaratmasından memnundu. Nöbetçilere gelince, o kadar da endişelenmiyordu. Buraya Caer Tinella'ya girmek için gelmişti, bu yüzden powrieler onu durdurmak için ne denerlerse denesinler Caer Tinella'ya girecekti. Ah evet, nöbetçilerin onu yavaşlatacağının farkındaydı, ama öngördükleri bir şekilde değil. iki powrie sakin sakin duruyorlardı, birinin elleri ceplerindeydi, diğeri uzun saplı bir pipoyu çekiyordu. Roger ikisinin şapkasının loş ışıkta bile kıpkırmızı parladığını fark etti. Bunların deneyimli askerler olduklarını anladı. Powrie berelerini, deriden, ge120 R. A. Salvatore nellikle de insan derisinden yaptıkları şapkalarını düşmanlarımı kanlarına batırma uygulamaları yüzünden "kanlı bere" olarak arıu lirdi. Bereler kan rengini korumaları için özel yağlara batırılırdı vç her yeni kurbanın kanı berelerin rengini daha da parlatırdı. Bö^ lece, bir powrienin konumu şapkasının rengine bakarak anlaşılabilirdi. Roger manzara karşısında ve parlak berelerin ne anlama geldiğini düşününce tiksindi, ama duraksamadı, tam tersine, bu ikilinin berelerini kanla daha sık ıslatmış olduklarını fark etmek daha da kararlılık kazanmasını sağladı. Onun düşüncesine göre bu küçük eylem öldürülenlerin intikamını, en azından birazcık alacaktı. Powrielerin arasında alçak bir ateş yanıyordu ve üç buçuk metre öteye yarım daire şeklinde üç meşale yerleştirmişler, yalnızca yakındaki kasabaya giden kısa yolu açıkta bırakmışlardı. Roger ayın önünden kayan bir bulut kadar sessizce o yarım dairenin ötesine kaydı. Çemberin yanından geçtiği zaman kasaba ona açık kaldı, ama o döndü, cüce ikilisinin arkasına gitti, birkaç metre uzaktaki çalı çitin arkasına kaydı. Orada birkaç dakika bekleyerek powrielerin gardlarını indirdiklerinden, yakında başka kimse olmadığından emin oldu. Sonra avına doğru karnının üzerinde sürünerek çalıların kenarından kaydı. "Birkaç fırt benim de hoşuma gider," dedi cücelerden biri ve bir elini ceketinin cebinden çıkardı. Elinde kendi piposu vardı. Cücenin eli çıkarken Roger'ın parmakları içeri kaydı. "Ot versene," dedi cüce, pipoyu arkadaşına uzatarak. Diğer powrie pipoyu aldı, bir paket pipo otunu kaldırdı. Bu sırada ilk powrie elini cebine daldırdı... Roger'ın eli Yıpranmış Adalar'da kullanılan tuhaf, sekiz kenarlı iki altın parayla çıkarken. Cüce piposunu aldığı zaman Roger geniş geniş gülümsedi... diğer eliyle almıştı, böylece ikinci cebini de açmıştı. iblis R"hu "Fmin misin?" diye sordu Belster O'Comely onuncu kez. "Onları kendim gördüm," diye yanıt verdi adam, Jansen Brid"Daha bir saat olmadı." "in mı? "Her biri bir adamı yiyebilir ve karnında karısı için yer kalır," djye yanıt verdi Jansen. Belster oturduğu ağaç gövdesinden doğruldu ve mülteci çetesi için üs kamp görevi gören küçük açıklığın güney kıyısına yürüdü. "Kasabaya kaç kişi gitti?" diye sordu Jansen. "Yalnızca Roger Lockless," diye yanıt verdi Belster. "Her gece gidiyor," dedi Jansen biraz küçümseme dolu bir sesle. Jansen Belster'm grubuyla kuzeyden gelmişti ve Roger

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Lockless'e bayıldığı söylenemezdi. "Evet ve bu sayede daha iyi yemek yiyoruz!" diye terslendi Belster, dönüp adama bakarak. O zaman Jansen'ın ses tonunun Roger'a yöneltilmiş öfkeden çok hayal kırıklığından kaynaklandığını gördü ve bu yüzden nazik Belster işi oluruna bıraktı. "Yanlarından görülmeden geçebilecek biri varsa, bu Roger Lockless'tir," diye devam etti Belster, Jansen kadar kendi kendine de. "Biz de öyle umuyoruz," dedi Jansen. "Ama öğrenmek için bekleyemeyiz. Cücelerle aramıza sekiz kilometre koyalım derim, en azından bu yeni gelenlerin ne kadar tehlikeli olduğunu öğrenene kadar." Belster düşünceyi bir süre düşündü, sonra başını sallayarak onayladı. "Git Tomas Gingenvart'a söyle," diye talimat verdi. "Bu gece yola çıkmamızı onaylıyorsa, grubumuz yürümeye hazır olacak." Jansen Bridges başını salladı ve açıklıktan ayrılarak Belster'ı düşünceleriyle başbaşa bıraktı. 122 R. A. Salvato, Bütün bunlardan bıkmaya başladığını fark etti Belster. Ormanda saklanmaktan bıkmıştı, powrielerden bıkmıştı. Annebabasıy]a güneyden, Ursal yakınlarından göçtüğünden beri Palmaris'te, beş yaşından beri yuvam dediği bir kasabada başarılı bir meyhaneciydi. Otuz seneden fazla zaman Masur Delaval kıyısındaki o zengin şehirde yaşamış, ilk önce bir inşaatçı olan babası ile, sonra kendi yarattığı meyhanede çalışmıştı. Sonra annesi huzur içinde ölmüştü ve bir seneden az zaman sonra babasını da kaybetmişti. İşte ozaman Belster babasının bıraktığı borçlan öğrenmişti, bütün ağırlığıyla adamın tek oğlunun omuzlarına yüklenen bir miras. Belster meyhaneyi kaybetmişti ve yine de öyle borçluydu ki ya on sene boyunca kontrat karşılığı alacaklılar için çalışacak, ya da gidip benzer bir süre boyunca bir Palmaris hapishanesinde çürüyecekti. Belster kendine üçüncü bir seçenek yarattı, kalan birkaç parça eşyasını topladı ve yabanıl kuzeye, Ormandiyar'a, Dundalis adı verilen, seneler önce goblin akınlarında yok edilen bir kasabanın yıkıntıları üzerinde yeniden inşa edilen kasabaya kaçtı. Dundalis'te Belster O'Comely yeni bir meyhane, Uluyan Sheila'yı açarak bir yuva ve meslek bulmuştu. Fazla müşteri yoktu. Ormandiyar çok nüfus barındırmıyordu ve oradan geçen tüccaijj kervanlarından başka konuk olmuyordu. Ama Yabandiyar kasabasının kendi kendine yeterli yaşamı içinde adamın fazla paraya ihtiyacı yoktu. Ama sonra goblinler geri dönmüştü ve yanlarında powrie ve dev orduları vardı. Ve böylece Belster bir kez daha kaçak olmuştu ve bu sefer ucunda çok daha yüksek bir bedel vardı. Karanlık ormana, Caer Tinella'nm olduğu yere baktı. Kasaba görülemeyecek kadar uzaktaydı ve pek çok tepeyle ağacın arkasındaydı. Kaçak çete Roger Lockless'i kaybetmeye tahammül edemezdi, Belster biliyordu. Genç adam kuşatılmış mülteciler için bir iblis R"hLl P olmuştu, bir tür önder, ama nadiren aralarında oluyordu efsane ^ larından biriyle daha da nadiren konuşuyordu. Roger zaval-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ravan Kelso'yu kurtardığından beri o statü, eğer bu mümkündaha da yükselmişti. Eğer Roger yakalanmış ve öldürülmüşse, morallere vuracağı darbe gerçekten de ağır olacaktı. "HİÇ tahmin eder miydin?" dedi biri. Belster döndü ve Reston Meadowsün, Dundalisli kaçaklardan birinin tam arkasında durduğunu gördü. "Roger kasabada," dedi Belster. "lansen de öyle dedi," diye yanıt verdi Reston sertçe. "Ve bize yeni gelenleri de söyledi. Korkarım Roger'ın ününü fazlasıyla haklı çıkarması gerekecek." "Tomas bu konuda konuştu mu?" Reston başını salladı. "Bir saat içinde yola çıkacağız." Belster kalın çenesini ovaladı. "En iyi izcilerinden iki kişi al ve Caer Tinella'ya git," dedi. "Roger Lockless'in başına ne geldiğini öğrenmeye çalış." "Onu kurtarmak için üçümüzün kasabaya girebileceğini mi düşünüyorsun?" diye sordu Reston inanmazlık içinde. Belster duyguyu anladı: kampta pek az kişi Kos-kosio Begulne ve zorlu powrielerle karşı karşıya gelmek isterdi. "Yalnızca başına gelenleri öğren, onu kurtarmaya çalışma," diye açıkladı şişman adam. "Roger ele geçirilip öldürülmüşse, yokluğu hakkında daha uygun bir hikaye uydurmamız gerekecek." Reston merakla başını yana eğdi. "Onlar için," diye bitirdi Belster, çenesiyle kampa doğru işaret ederek. "Gecekuşu, Pony ve Avelyn Barbacan'a gittiği zaman bu bizi yıkmadı, ama onlar öldürülmüş olsaydı yüreklerimiz ne kadar ağır olurdu?" Reston anladı. "Roger'a ihtiyaçları var," dedi. "Roger'ın özgürlükleri için çalıştığına inanmaya ihtiyaçları R. A. Salvatoı var," diye yanıt verdi Belster. Adam yine başını salladı ve iki uygun keşif arkadaşı bulmak, üzere uzaklaştı ve Belster'ı bir kez daha ormana bakmak üzere yalnız bıraktı. Evet, Belster O'Comely bütün bunlardan bıkmıştı özellikle de sorumluluktan. Yüz seksen çocuğun babası gibi his-ı sediyordu ve sinirlerini hep ayakta tutan özellikle bir risk sever vardı. Belster o tek sorun yaratıcının güven içinde dönmesini içten-, likle umuyordu. Ganimetlerini güvene alan Roger gizlice uzaklaşmaya başladı. Ama çalılara döndüğünde kangal yapılmış bir halat buldu, köleler tarafından kütük çekmek için kullanılan bir halat. Roger direnemedi. Halatın ortasını sağlam bir ağaç gövdesine doladı, sonra her şeyden habersiz pipo içen iki powrienin yanına dönerken iki ucu yanından götürdü. Kısa süre sonra ormana dönmüştü. Ayrılırken bu yönden gelip ikiliyi korkutmaya karar vermişti. Eğer, povvrielerde hep oldu-, ğu gibi, bu arada fazla hareket etmemişlerse, başlarının belaya girdiğini göreceklerdi ve yaratıklar kovalamacaya katıldığı vs ayaklarına bağladığı halkalar gerildiği ve dümdüz yere düştükleri zaman Roger biraz eğlenecekti. Hatta yanlarına dönebilir, onlar kendilerini halattan kurtaramadan kıymetli berelerinden birini kapabilirdi. Roger düşünceleri başka zamana sakladı; kasaba şimdi açıkça görüş alanındaydı, sessiz ve karanlık. İki goblin dolanıyordu, ama genelde kumar için kullanılan merkezi bina bile bu gece sessiz-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


di. Roger bir kez daha dactyl hakkındaki aldatmacasını ve Bayan Kelso'yu düşündü. Affetmez efendilerinin buralarda olduğunu düşünen canavarlar en iyi tavırlarını takınmışlardı. Bu tetiktelik düşünülünce, Roger Bayan Kelso'nun ortadan >25 iblis R^-1 , „, hakkında başka bir açıklama kullanmış olduğunu diIçayboii"'1 , ecekü neredeyse. "Bu konuda endişelenmek için çok geç," dedi genç adam ken, ncjjne ve kasabaya girdi. Bu gece dikkatli olacaktı; her zavaptı^ı gibi bina bina gezerek yankesicilik yapmak (ve o ka, Ja kıymetli olmayan eşyalarını başka canavarların ceplerine , vmaı< ve kavga başlatıp başlatamadığına bakmak) yerine doğudan kilere gitti. İyi bir yemek yemeyi ve ormanda saklanan insanlara biraz yiyecek götürmeyi düşünüyordu. Kiler kapısı kilitlenmişti, halka tutamaçlarına ağır zincirler dolanmış, ağır bir asma kilitle bağlanmıştı. Bunu nereden buldular? diye merak etti Roger, çenesini ve yanaklarını ovarak çevresine bakınarak. Ve neden zahmet ettiler? Roger sıkkın sıkkın içini çekerek kulağının arkasından küçük bir kürdan çıkardı ve asma kilidin deliğine soktu, yaptığı işi daha iyi duyabilmek için eğildi. İki dönüş ve iki tıkırtı sonra kilit açıldı. Roger kilidi kaldırıp yerinden kurtardı ve zinciri çözmeye başladı, ama sonra durdu ve eylemlerini düşündü. Şimdi düşününce, o kadar da aç hissetmiyordu. Çevresine bakındı, sessizliği fark etti, kasabanın ne ölçüde tetikte olduğunu ölçmeye çalıştı. Belki bu gece biraz eğlenebilirdi. Sonra dönüp dosüarı için yiyecek toparlayabilirdi. Kilidi ve zinciri aldı ve kapıyı kapalı bıraktı. İki adım atmadan talihin yanında olduğunu fark etti. Arkasından alçak bir hırlama duymuştu. Kapıya koşturdu, eğildi ve kulağını ahşaba dayadı. Hırlamalar kapının arkasından geliyordu ve sonra Roger'ın göz açıp kapayana kadar dimdik doğrulmasına sebep olan yüksek ve öfkeli bir havlama geldi. Genç adam hızla uzaklaştı, bir başka binanın arkasına kaydı. Zinciri ve kilidi geçitte bulduğu gevşek bir tahtanın arkasına tıktı 126 R. A. Salvatore (kaçarken fazla gürültü yaparlardı), sonra rahatça ve sessizce İM manarak çatıya çıktı. Bir powrie her adımında küfrederek kiler kapısının önündeki açıklığı aştı. "Bah, neden uluyorsunuz?" diye homurdandı taşa sürtünen taş gibi sesiyle. Powrie kapıya uzandı, ama bir şeyin eksik olduğunu fark ederek durup kafasını kaşıdı. "Lanet," diye mırıldandı Roger, powrienin geldiği yoldan k şarak döndüğünü gördüğü zaman. Roger'ın normal taktikleri ye' rinden kıpırdamamasını söylerdi, ama ensesindeki tüyler diken diken olmuştu, içgüdüleri hızla uzaklaşmasını söylüyordu. Binanın uzak ucundan indi, sonra karanlığın içine koştu. Arkasından, kasabanın her yerinde meşaleler art arda yandı, şamata yükseldi, "Hırsız!" haykırışları gecenin içinde yankılandı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Roger çatıdan çatıya geçti, bir duvardan inip diğerine tırmandı, sonra parmaklıklı bir çitten aşıp kasabanın kuzeybatı ucundaki ağıla girdi. Genç adam iyice eğilerek ineklerin arasından yürüdü, onları rahatsız etmemeye, onlara yalnızca nazikçe dokunmaya, alçak sesle fısıldayarak sessiz kalmaları için teşvik etmeye çalıştı. Olaysız çıkabilirdi; dinlenen inekler ondan fazla rahatsız olmamıştı. Yalnız, hepsi inek değildi. Roger uyanan goblinler ve powrieler için bu kadar endişeleniyor olmasa, bunun Rosin Delaval'ın çiftliği olduğunu fark eder, Rosin'in bir boğası olduğunu hatırlardı, tüm Caer Tinella'daki en sert mizaçlı hayvan. Rosin normalde boğasını ineklerden ayırırdı, çünkü zorba hayvan sık sık onlara zarar verirdi ve adamın gidip süt sağmasını güçleştirirdi. Ama povvrieler hayvanları ayırmıyor, sığırların yaralanmasıyla eğleniyorlardı. Süt sağmak ya da kesilecek inek çıkarmak için giren, astları olan goblinlerin komiklikleri de epey eğlendiriyordu onları. Önünden çok omzunun üzerinden arkaya bakan Roger inek I27 iblis Ruh" 1 rinin oluşturduğu labirentte yürürken nazikçe bir hayvanı ittirdi, sonra bir başkasını yumuşakça dürtükledi. Bu hayAe dikerlerinden daha sağlam geldiğini hemen fark etti. vanın eıc o Hayvan çekilmeye daha az gönülsüzdü. Roser yeniden ittirecek oldu, ama yerinde dondu ve hayvana bakmak için yavaşça kafasını çevirdi. Bo&a bin kiloluk ağırlığının tamamıyla yarı uykudaydı. Hayvanı bundan yarım kat daha ağır olduğunu düşünen Roger ağır aSır sessizce geriledi. Bir ineğe çarptı ve hayvan inleyerek şikayet etti. Bo&a burnundan nefes verdi, dev, boynuzlu kafası döndü. Rocer fırladı, dönen boğanın hemen arkasına gitti, sonra yine dönerek arkasında kaldı. Hayvanı döne döne sersemletmekle ilgili kısa süreli bir fantazi kurdu. Gerçekten de kısa sürmüştü, çünkü hızla hareket etmesine ve yere sağlam basmasına karşın boğa ona dönüyor, o ölümcül boynuzlar mesafeyi kapatıyordu. Roger açık görünen tek yolu seçti: boğanın sırtına sıçradı. Mantıksal olarak, çığlık atmaması gerektiğini biliyordu, ama yine de atıyordu. Boğa sıçradı, kişnedi, toynakları büyük bir öfkeiçinde yeri dövdü. Hayvan döndü, sıçradı, kafasını eğdi ve keskin bir dönüş yaparak Roger'ı omzunun üzerinden fırlatacak oldu. Boğa ağılın uzak ucuna yaklaşırken delikanlı bir şekilde tutunmayı başardı. Çitin ötesinde yalnızca karanlık orman vardı. Roger bunun iyi bir şey olduğunu fark etti, çünkü diğer yönde goblinler ve powrieler ortaya dökülmüş, ağıla işaret ederek bağrışıyorlardı. Boğa kısa bir mesafe için hızla koştu, sonra kayarak durdu ve hızla sağa, sonra sola döndü. Roger yine tatlı canını kurtarmak lcm tutundu, hatta boğanın boynuzlarından birini yakaladı. İkincı dönüşte boğa dengesini yitirdi ve hızlı düşünen Roger şansını Sordu. Bir bacağını altına aldı ve bütün gücüyle boynuzu çekerek boğanın başını daha da çevirdi. 128 R. A. Salvatoı Boğa devrildi ve Roger sıçradı, sendeleyerek yere düştü, son-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ra tüm gücüyle koşmaya başladı. Kıvranan boğa daha" ayağa kallç. mayı başaramadan çite ulaştı ve göz açıp kapayana kadar üzerin, den aştı. Boğa çitin kenarına koştu. Kasabaya kadar uzanan çitlerin iUİ yanında koşturan goblink ri görmesine rağmen Roger, "O şişko boynunu kırabilirdim," diye şişinecek kadar oyalandı. Boğanın burnunun önünde parmaklarını şıklatarak bitirdi sözlerini. Boğa kişnedi ve yeri dövdü, sonra başını eğdi. Roger'ın ağzı açık kaldı. "Ama sen beni anlayamazsın ki," diye itiraz etti. Bu konu tartışmalıydı; boğa çite saldırdı. Roger ormana kaçtı. Boğa vurmaya, tekmelemeye, parmaklıkları kırmaya, kütükleri havaya fırlatmaya başladı. Sonra kurtuldu, ağılın hemen arkasındaki küçük açıklığa fırladı. O sırada goblinler de oraya yaklaşıyordu ve aniden boğa Roger'ın lehine çalışmaya başladı. "AiyeeeeP diye ciyakladı goblinlerden biri. Donuk zekalı arkadaşları arasında hızlı düşünür sayılan goblin en yakındaki arkadaşını yakaladı ve zavallı aptalı boğanın önüne attı. O goblin de kısa süre sonra havaya fırlatıldı, iki tam takla attı, sonra hızla yere çakıldı. İnlememeye, boğanın dikkatini çekecek herhangi bir şey yapmamaya çalışarak sürünmeye başladı, çünkü öfkeli hayvan kaçan goblinlerin kalanını kovalamaktaydı. Fazla uzakta olmayan bir ağacın üzerinde Roger içten bir eğlenti içinde izliyordu. Ama boğa boynuzunu koşturan bir goblinin bacağının arkasına taktığı zaman gülüşleri duygudaş bir inlemeye dönüştü. Boynuz yaratığın dizkapağının içinden çıktı. Boğa kafasını arkaya attı ve goblini de beraber fırlattı. Goblin çığlık atıp çırpınarak boğanın dev ensesine düştü. Boğa çılgınca sıçrayarak koşmaya devam etti. Goblin silkelenip duruyordu, sonunda dizi iblis R"hu 129 boynuzdan kurtuldu ve goblin düştü. Ama boğanın damla İŞİ bitmemişti. Hayvan toprak kaldırarak döndü, gobrtılarak Î iın ha on •ürünüp kurtulamadan onu ezdi. Roger ağaçta dalın ucuna, gövdeden uzağa yürüdü ve bir başka ,n dalma atlayarak kuzeye, kampın bulunduğu yöne ilerledi. "Başka gece," diye söz verdi kendi kendine, zincirle kilidi halavarak. O nesnelerle powrieler için biraz sorun yaratabileceğii düşünüyordu. Kilere girememiş olmasına ve boğayla karşılaşmasına rağmen her daim iyimser Roger gecenin başarılı geçtiği fikrindeydi. Ağaçtan hafif bir yürek ve dans eden ayaklarla inerek ilk iki powrienin olduğu yere yürümeye başladı. Onları uzaktan sordu, yere oturmuş, ayak bileklerini halattan kurtarmaya çalışıyorlardı. Kasabadaki şamata onları harekete geçirmişti ve halata takılmışlardı. Roger bunu kaçırdığı için üzüldü. Yerde yatan iki pipoyu görünce, kurbanlarının homurdandığı küfürleri duyunca biraz tatmin hissetti. Bu yüreğini daha da hafifletti, ormanın derinliklerine ilerlerken yüzüne yaramaz bir sırıüş yayıldı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ama sonra havlamaları duydu. "Ne?" diye sordu genç adam duraksayarak. Tuhaf sesi dinledi. Av köpekleri hakkında hiç deneyimi yoktu ve iz aradıklarını, onun izini aradıklarını anlamamıştı. Ama devam eden sesten yaklaştıklarını anladı ve bu yüzden diğer ağaçların uzağındaki yüksek, geniş bir meşeye tırmanarak karanlığın içini gözetledi. Çok güneyde meşalelerin parıltısını gördü. "İnatçı," diye mırıldandı başını iki yana sallayarak. Canavarların onu ormanda asla bulamayacağına güveni tamdı. Ağaçtan inecek oldu, ama hırıltılar yaklaşınca hemen geri döndü. Alçak bir daldan dört şekli görebiliyordu. Roger daha önce de köpek görmüştü... Rosin Delaval sürüsünü idare etmek için •Kİ tane besliyordu. Ama onlar küçük ve dost canlısı köpeklerdi, 13° R. A. Salvatoı hep kuyruklarını sallarlar, onunla ve başka herkesle oynamaktan hep mutluluk duyarlardı. Bu köpekler Roger'a tamamen farklı bir tür gibi geldi. Havlamalarındaki tını dost canhsı değil tehditkardı derin ve yankılı, kabuslara yakışır bir şey. Karanlıkta fazla detay göremiyordu, ama havlamaların sesinden ve siyah siluetlerden bu köpeklerin Rosin'inkilerden çok daha iri olduğunu anladı. "Bunları nereden buldular?" diye mırıldandı genç hırsız, çünkü köpekler gerçekten de Caer Tinella için yeniydi. Hayvanlardan uzaklaşıp ağaçtan inmenin yolunu arayarak bakındı. Ağaçtan inmenin yenmek anlamına geleceğini hemen kavradı. Şansına güvenmek zorundaydı ve köpeklerin onu gözden yitirince ilgilerini de yitireceğini umarak meşenin en yüksek dallarına tırmandı. Bu hayvanların nasıl eğitildiğini bilmiyordu. Av köpekleri ağacın dibinden ayrılmadılar, koklamaya, tırmalamaya, sonra havlamaya devam ettiler. Biri ağacın kabuğunu tırmalayarak yükseğe sıçrayıp duruyordu. Roger endişe içinde güneye baktı, meşalelerin şamatayı takip ederek gittikçe yaklaştığını gördü. Köpekleri susturmak ya da buradan uzaklaşmanın bir yolunu bulmak zorundaydı. Nereden başlayacağını bilemiyordu. Yalnızca tek silah taşıyordu, küçük bir bıçak, savaşmaktan çok kilit açmaya yarayan bir şey ve yanında kocaman bir kılıç olsaydı bile o köpeklerle yüzleşme düşüncesi onu korkutuyordu. Kafasını kaşıdı, çevresine bakındı. Neden diğerlerinden o kadar uzak olan bu ağacı seçmişti ki? Çünkü düşmanlarını anlamamıştı. "Onları hafife aldım," diye payladı Roger kendini, powrieler meşenin altındaki açıklığa girerken. Birkaç dakika sonra ağaç zalim cücelerle çevrildi. Gülümseyen Kos-kosio Begulne de aralarındaydı. Roger powrie önderin arkadaşlarının köpekleri edindiği için onu kutladığını duydu... Craggoth köpekleri, diyorlardı onlara. iblis '3' Ruhu O zaman Roger yenildiğini anladı. . madem," diye bağırdı Kos-kosio Begulne ağaca. "Evet, se? ivorvız, bu yüzden in aşağı, yoksa andım olsun lanet ağacı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


, yakıp kül ederim! Ve sonra senden kalanları köpeklerime yediririm," diye ekledi pis pis. Roeer hırslı Kos-kosio'nun şaka yapmadığını biliyordu. Pes ,. ornuzlarını silkerek ağacın en alçak dalına, powrie önderin açıkça görebileceği bir yere indi. "Aşağı!" diye emretti Kos-kosio. Sesi sert ve korkutucuydu. Roger kuşkuyla çılgına dönmüş köpeklere baktı. "Craggoth köpeklerimi beğendin mi?" diye sordu powrie. "Senin gibi sıçanları yakalamak için Juliantheler'de yetiştiririz onları." Kos-kosio Begulne diğerlerine işaret etti ve adamları çabucak köpeklerin başına gidip boğma zincirler takarak hayvanları kenara çektiler... köpeklerin ne kadar heyecanlı olduklarına bakarak, önemsiz bir başarı değildi. Roger o zaman, meşale ışığı altında köpeklere iyi bir baktı ve düşündüğü gibi, bu hayvanların Rosin'in köpeklerine hiç benzemediğini gördü. Bu köpeklerin başları ve göğüsleri dev gibiydi, büyük, kaslı bedenleri vardı, ince bacaklar üzerinde yüksektiler, kısa kahverengi-siyah kürkleri, orman gecesinin içinde, cehennem alevleri gibi kıpkırmızı parlayan gözleri vardı. O anda tamamen kontrol altına alınmış gibiydiler, ama yine de Roger kendini hareket etmeye ikna edemiyordu. "Aşağı!" dedi Kos-kosio Begulne yine. "Son kez söylüyorum." Roger hafifçe powrie önderinin önündeki yere indi. "Roger Billingsbury hizmetinizdedir, iyi cüce," dedi eğilerek. "Roger Lockless diyorlar ona," diye araya girdi bir başka powrie. Roger başını salladı ve bunu bir kompliman kabul ederek gülümsedi. Kos-kosio Begulne ağır bir yumrukla onu yere indirdi. 7 UZUN SAVAŞ GECESİ 9 Şimdiye dek yolculukları şaşırtıcı ölçüde olaysız geçmişti. Batakdiyar'ın güney ucunda bir goblin çetesiyle karşılaştılar, ama grubu her zamanki etkinlikleriyle yok ettiler... Juraviel'in yayının üç atışı, Pony'den bir şimşek ve Elbryan'la Senfoni'nin sonu gelen ana gruptan kaçmayı başarmış iki tanesini ezmesi. Daha sonra bölgeyi araştırırken, ikisi de uzman izciler olan korucu ve elf yakınlarda daha büyük bir grup olduğuna dair işaret görmediler ve böylece o an için çatışmalar sona erdi. Hep vahşi Batakdiyar'ı çok arkada bırakıp Ormandiyar'ın hemen güneyindeki Ayı-Honce krallığına girdiklerinde her şey daha da sessizleşti. Ayı-Honce'un kuzeybatı köşesinde fazla nüfus yoktu ve aslında yol adı verilebilecek tek bir yol vardı ve o da Yabandiyar'ın içinden geçip Palmaris'le Yaban Çayırı'nı bağlayan anayolla birleşiyordu. Görünüşe göre goblinler ve powrieler yaı kın bölgede yeterince eğlence bulamamıştı, çünkü çevrede canavar olduğuna ilişkin hiç işaret yoktu. Ama üçlü kısa süre sonra daha da güneye, daha kalabalık bölgelere inmişti ve çalı çitler ve taş duvarlarla çevrili ekilmiş tarlaların arasından, değişik yollardan kendi yollarını seçerek ileriyorlardı. Ve o yolların hepsinde bir sürü iz vardı, powrie, goblin ve dev izleri ve bir de yüklü arabaların, powrie savaş makinelerinin açtığı derin oyuklar. '33 iblis R"hu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


" divar," dedi Pony, kısa bir tepenin arkasında, uzakta ı hir duman bulutuna işaret ederek. Bu bölgeden yalnızviikselen uu . ez oeçmişti, ama o kısa geçişlere rağmen buraları yoldaş, daha iyi tanıyordu. İstilacı canavar ordusu Ormandi'daki üç kasabaya ilk geldiğinde, Aşağıdiyar'ı ve komşu köyleklaşan tehlikeye dair uyarmak için güneye inen kişi Pony olmuştu. "Canavarlar tarafından istila edilmiş," diye mantık yürüttü korucu çünkü yollardaki iz sayısına bakarak, kasabada insan kalmış olması olası gelmiyordu. Ve duman yağmalanan bir yerden yükselecek, yanan binalara işaret eden öfkeli, yoğun kara dumanlar değil, ocakların basit, gri tutamlarıydı. "Ve büyük olasılıkla yakındaki kasabayı da aynı durumda bulacağız," dedi Belli'mar Juraviel. "Düşmanlarımız sağlamca yerleşmiş ve kalmaya kararlı görünüyor." "Caer Tinella," dedi Pony biraz düşündükten sonra. "Bir sonraki kasaba Caer Tinella." Konuşurken geriye, kuzeye baktı, çünkü grup Palmaris'le Yaban Çayırı arasında uzanan tek anayoldan sapmıştı. Ormanda ilerliyorlardı ve batıdan, Caer Tinella'nın aşağısından gelmişlerdi. Caer Tinella Ayı-Honce'un en kuzeyindeki düzenli kasabaydı ve bu yüzden Ormandiyar'daki üç kasabaya en yakın olanıydı. "Ya Caer Tinella'nın ötesinde?" diye sordu Elbryan. "Eve dönüş yolu," diye yanıt verdi Pony. "O zaman kuzeye yönelmeliyiz," dedi korucu. "Caer Tinella'nın çevresinden dolanıp ne bulacağımıza bakmalıyız. Sonra Aşağıdiyar'a inip savaşa katılırız." "Muhtemelen o tepenin ötesinde savaşın seni beklediğini göreceksin," dedi Juraviel. "ilk işimiz, hâlâ bu bölgedelerse, kaçakları bulmak," diye yanıt verdi Elbryan ve bu duyguları ilk defa dile getirmiyordu. Yüksek 134

R. A. Salvat0re sesle söylemiyordu, ama Belster O'Comely ile Dundalis halkını bu bölgede çalışan direniş grupları arasında bulmayı umuyordu. Korucu Pony'ye baktı, güzel yüzündeki gülümsemeyi gördü ve kadının, sesindeki aciliyet duygusunun arkasındaki mantığı bildiğini anladı. Aynı zamanda, aynı fikirde olduğunu anladı. Bir kez daha güvenilir müttefikler arasında olmak iyi gelecekti. Elbryan'm isteği üzerine Pony arkasına, Senfoni'nin geniş sırtına tırmandı. "Kasaba yol üzerinde mi?" diye sordu Belli'mar Juraviel. I "İkisi de," diye yanıt verdi Pony. "Aşağıdiyar güneyde, Caer Tinella kuzeyde, birkaç kilometre uzakta." "Ama Caer Tinella'nın uzağından dolanıp batıya gideceğiz," diye açıkladı Elbryan. "Daha kuzeyde kamp kurmuş direniş grupları olması mümkün. Orada tarlalar ve yollar daha az ve orman daha yoğun." "Siz batıya gidin," diye kabul etti Juraviel, kuzey yolunu süzerek. "Ben Caer Tinella'ya yaklaşıp düşmanımızın gücünü tartıp/ tartamayacağıma bakacağım." Ufak tefek arkadaşı için korkan Elbryan itiraz edecek oldu, ama TouePalfar'ın gizli hareket etme yeteneğini düşünerek ken* dini durdurdu. Belli'mar Juraviel en tetikte geyiğe arkadan yakla-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şıp, daha hayvan onun orada olduğunu fark etmeden sağrısını iki kez okşayabilirdi. Köşeli yüzündeki kurnaz ifadeye bakarak, Juraviel'in zaten itiraz dinlemeyeceğini anladı, elf Elbryan ve Pony'ye altın gözünü kırparak, "Ve düşmanımızın zayıflıklarını," diye eklediği zamaıl) doğrulanan bir gözlem. Sonra elf kayboldu, gölgelerin arasında bir gölge olarak kayıp gitti. "Ben ne bilmek istiyorsam anlatacaksın," dedi Kos-kosio Begulne. "35 iblis Buhu slkı bağlarının izin verdiğince dik oturdu ve yüzüne sevimliMr gülümseme oturttu. tf s-kosio Begulne'nin başı hızla öne fırladı, powrienin ke... jn, Roger'ın burnuna indi ve delikanlıyı geriye devirdi. Roaer tükürerek yuvarlanmaya çalıştı, ama ipler kollarını san1 enin sırtında tutuyordu ve dönemiyordu. Aniden yanında iki wrie belirdi ve onu kabaca doğrulttu. "Ah anlatacaksın," diye bildirdi Kos-kosio Begulne. Powrie kötü kötü gülümsedi ve boğum boğum ellerinden birini kaldırarak parmaklarını şıklattı. Ses zavallı Roger'ı sarstı; küçük odanın kapısı açılır, bir başka powrie içeri girerken inlemekten başka bir şey gelmedi elinden. İçeri giren powrienin elindeki kısa tasmanın ucunda Roger'ın gördüğü en büyük, en korkunç köpek vardı. Köpek, powrienin güçlü çekişine direnerek ona doğru atılmaya çalıştı. Korkunç dişlerini çıkardı, hırladı, güçlü çenelerini kapattı. "Craggoth köpekleri çok yiyor," dedi Kos-kosio Begulne sırıtarak. "Şimdi, evlat, anlatacak bir şeylerin var mı?" Roger derin nefesler alarak sakinleşmeye, paniğe kapılmamaya çalıştı. Powrieler mülteci kampının yerini öğrenmeye çalışıyordu, Roger'ın ne işkence çekerse çeksin açıklamamaya kararlı olduğu bir şey. "Fazla uzun," dedi Kos-kosio Begulne, parmaklarını yine şıklatarak. Powrie tasmayı bıraktı ve Craggoth köpeği fırlayarak Roger'ın gırtlağına atıldı. Roger kendini geriye attı, ama köpek takip etti, dişleri adamın yanağını çizdi, çene çizgisi üzerine kapandı. "Hayvanın onu öldürmesine daha izin vermeyin," diye talimat verdi Kos-kosio Begulne diğerlerine. "Yalnızca fena yaralasın. Bizimle konuşacak, hiç kuşkunuz olmasın." İlgilenilecek başka konular olduğundan, powrie önderi odadan ayrıldı, ama manzara136 R. A. Salvat0re dan zevk aldığı açıktı. Zavallı Roger için bütün dünya kapanan çeneler ve kan oldu Belster O'Comely yaklaşan meşaleleri Dundalis'ten ayrıldı5ın. dan beri tanıdığı en büyük korkuyla izledi. Geri dönen izcilere göre povvrieler Roger'ı ele geçirmişti ve şimdi ormanda böylesine büyük bir canavar ordusunun belirmesi ve hatasızca kuzeye ilerlemesi, şişman adamın Roger'ın onları ele vermeye zorlandığına inanmasına sebep oluyordu. Belki Roger'ın gece eğlencelerini horgörme konusunda Jansen Bridges haklıydı. İçinde pek çok yaşlı ve çocuk olan iki yüz kişilik kaçak grubunu böyle bir güçten uzaklaştırmanın yolu olmadığını biliyordu!

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Belster ve bu yüzden o ve arkadaşlarının tek bir seçeneği vardı: becerebilenler gidip ormanda powrielerle savaşacak, savaşamayanlar uzaklaşırken vurkaç taktikleriyle onları oyalayacaktı. Belster bu fikirden büyük heyecan duymuyordu, Tomas'la kaçak grubunun diğer önderleri de öyle. Düzenli ve hazırlıklı bir canavar grubuna saldırmak pahalıya malolacaktı ve muhtemelen bölgedeki direnişin sonu demek olacaktı. Belster bu gece hayJH ta kalacak insanların çok daha güneye gitmesi ve Palmaris'e ulaş-1 mak için canavar hatlarının çevresinden dolaşmaya çalışmak gibi tehlikeli bir manevra denemesi gerekeceğini tahmin ediyordu. Son iki hafta boyunca Belster ve Tomas defalarca bu seçeneği düşünmüştü ve her seferinde fazla tehlikeli bularak vazgeçmişlerdi. Palmaris güçleri henüz canavarlara yeterince baskı uygulamıyorlardi; canavar hatları fazla yoğun ve fazla iyi yerleşmişti. Yine de hancı baştan beri durumun buna geleceğini tahmin ediyordu ve aslında o ve diğer savaşçılar için birincil görevin savaşmayanları savaş hattından uzaklaştırmak olduğunu biliyordu. Palmaris'e kaçmak tehlikeli olacaktı, ama yaz sonsuza dek sür" mezdi ve yaşlıların ve çocukların çoğu ormanın soğuk geceleriniblis Ruhu 137 den canh çıkamazdı 1 ter derin ve çaresiz bir iç çekişle bütün bu düşünceleri akuzaklaştırdı. Eldeki işe, yaklaşan savaşı idare etme işine laşması gerekiyordu. Okçuları ilerleyen canavar ordusunun doğusuna ve batısına gitmişti bile. "Do&u kanadı saldırmaya hazır," dedi Tomas Gingerwart, hancıya yaklaşarak. "Şiddetle saldırıp hızla çekilecekler," dedi Belster. "Ve canavarlar doğuya döner dönmez batı kanadı şiddetle saldırıp hızla çekilecek," diye yanıt verdi Tomas. Belster başını salladı. "Ve sonra bizim sıramız gelecek, Tomas, en kritik olanı. Düşmanımızın gücünü hemen değerlendirmeli ve tam cephe saldırı için yeterince zayıf ve düzensiz olup olmadıklarını belirlemeliyiz. Eğer öyleyse, savaşçılarımızı doğrudan üstlerine yollarız ve bir kurdun çenesi gibi kapanmaları için doğuyla batıya işaret yollarız." "Ve değilse," diye sözünü kesti Tomas, çünkü bütün bunları daha önce de dinlemişti, "batıdakiler ormana kaçacak, doğudakiler şiddetle Kos-kosio Begulne'nin dönen hattının arkasına saldıracak." "Bu arada sen, ben ve arkadaşlarımız diğerlerine gidip uzun güney yolculuğuna başlayacağız," diye bitirdi Belster. Sönük sesi bu fikirden hiç hoşlanmadığını gösteriyordu. "Hemen başlamak mı istersin?" diye sordu Tomas, biraz şaşırarak. Ormandaki iş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın gecenin sona ermesini ve plan yapmak için gün ışığını bekleyeceklerini düşünmüştü. "Eğer güneye gitmeyi düşünüyorsak ve bu güç tepemize binerse başka seçeneğimiz yok, canavarlar okçularımızla meşgulden gitmek en iyisi," diye karar verdi Belster. "O zaman onlara haber ulaştırmamız gerek," diye yanıt verdi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


,38 R- A. Salva,, Tomas. "Sonunda safları bozduklarında, bizi nerede bulacakların bilmeliler." Belster bir an bunu düşündü, sonra ciddi bir ifadeyle başm iki yana salladı. "Korkarlarsa doğrudan güneye dönerler, kovala, nırlar ve böylece bizim peşimize de takılmalarına sebep olurlar" dedi. "Saldırı başarısız olursa ormana kaçmaları talimatını aldılar zaten. Nereye gitmeyi seçerlerse seçsinler, oradan yollarını bulacaklardır." Bunlar gerçekten de Belster'ın söylediği en zor sözlerdi. Mantığın doğru olduğunu biliyordu, ama yine de yoldaşlarını terk ediyor gibi hissediyordu. Tomas'ın ilk tepkisi hemen itiraz etmek oldu, ama Belster'ın acılı ifadesini görerek ve bu yüzden daha geniş açıdan düşünmek için biraz bekleyerek hemen sustu. Karara katılmak zorunda olduğunu gördü, okçular için durum ne kadar güçleşirse güçleşsin, Belster'ın çekilen grubu için daha da zor olacağını anladı, çünkü raporlara bakılırsa canavarlarla daha da dolu kilometrelerce araziden geçeceklerdi. O sırada güneyden bir adam koşarak yaklaştı. "Powrielerin ve goblinlerin yanında dört dev var," diye rapor verdi. "Arnesun Deresi'ni henüz geçtiler." Belster gözlerini kapattı, gerçekten de bitkin hissediyordu. Dört dev ve her biri savaşçılarının yarısını dümdüz edebilirdi.- Daha da kötüsü, devler ok sağanaklarına dev kayalar ve ağaç gövdesi büyüklüğünde mızraklar fırlatarak karşılık verebiliyordu. "Planı değiştirecek miyiz?" diye sordu Tomas. Belster artık çok geç olduğunu biliyordu. "Hayır," dedi kasvetle. "Doğu kanadını harekete geçir. Tanrı yanlarında olsun." Tomas izciye başını salladı; adam koşarak uzaklaştı ve haberi iletti. On dakika sonra güneydeki orman çığlıklar, kükremeler, fırlayan okların sesi ve devlerin fırlattığı kayaların gümbürtüsüyle patladı. * * * iblis Baha 139 wrieler, goblinler ve devler," dedi Juraviel Elbryan ve , raer Tinella'nın kuzeybatısında onlara yetiştiği zaman. pony y ' »Amaçlılıkla kuzeye 8ider görünen büyük bir güç." Flbrvan ve Pony endişe içinde bakıştılar; o amacın ne olduğukolayca tahmin edebiliyorlardı. "Yanımıza gel," dedi Elbryan, elini elfe uzatarak. "Senfoni üzerine üç kişi mi?" diye sordu Juraviel kuşkuyla. "O h ıkınabilecek en iyi at, bundan kuşkum yok, ama üç kişi çok fazla." "O zaman koş, dostum," dedi Elbryan elfe. "Savaşta kendine bir yer bul." Juraviel göz açıp kapayana kadar kayboldu, ormanda koşmaya başladı. "Ve başını eğmeyi unutma!" diye arkasından seslendi Elbryan. "Sen de, Gecekuşu!" diye yanıt verdi elf uzaktan. Korucu Pony'ye döndü ve savaş öncesi bakışıyla baktı, kadının artık çok iyi bildiği, mutlak kararlılık dolu bakışla. "Sen ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


taşların hazır mısınız?" "Daima," diye yanıt verdi Pony sertçe, adamdaki değişime şaşarak. Birkaç saniye içinde Elbryan'dan Gecekuşu'na dönüşmüştü. "Sen hematit hakkında öğrettiklerimi hatırla yeter." Korucu dönerken güldü ve büyük aygırı tekmeleyip dörtnala kaldırdı. Pony bir elmas çıkarmış, yolu aydınlatmak için büyüsünü çağırıyordu. At sürerlerken kedi gözü halkasını kafasından çıkarıp yoldaşına taktı. Sonra elmasın ışığının sönmesine izin verdi. Gecekuşu Senfoni'ye yol gösterecekti ve büyülü turkuazın kurduğu telepatik bağlantı sayesinde at onun gözleriyle görüyormuş gibi olacaktı. Ama o rehberlik varken bile korucu yolu zorlu buldu, gür çalılıklar, sıkı ağaçlıklarla doluydu ve patikalar onu hep doğrudan kuzeye değil batıya götürüyor gibiydi. Bu yüzden savaşı ilk duyan, atlılardan daha düz bir yönde ilerleyen (çevik elf için u,o R. A. Salvat, ağaçlar engel değildi) Juraviel oldu. Kısa süre sonra canavarlar gördü. Hızla soldan sağa, doğuya koşuyorlardı ve Dirilerini kovalar gibi görünüyorlardı. "Devler," dedi elf sertçe, dev şekillere işaret ederek. O izler, ken devlerden biri dolaşık ağaçların arasından, dalları kırarak a&tr bir taş fırlattı. O ağaçtan bir adam yuvarlandı. Goblinler ve taşı fırlatan dev ona yöneldi, diğer canavarlar kovalamacaya devam etti. Juraviel Gecekuşu ve Pony'nin geleceğini umarak çevresine bakındı. Yalnız başına böylesine büyük bir güç karşısında ne yapabilirdi? Asil elf düşünceleri aklından uzaklaştırdı. Ne yapabiliyorsa, deneyebilirdi; bir adam öldürülürken durup izleyemezdi. Bir ağaca tırmandı ve sağlam bir dalda koştu. Düşen adam hâlâ hayattaydı, başı sallanıyor, dudaklarından inlemeler kaçıyordu. Elinde çivili sopa tutan bir goblin yaklaştı. Juraviel'in ilk oku yaratığın böbreğine saplandı. "Amanın!" diye uludu goblin. "Vuruldum!" Juraviel'in ikinci oku boğazına saplandı ve goblin guruldayarak, boşuna ölümcül yarayı kavrayarak devrildi. Ama elf devin taktiğini gördükten sonra izlemek için durmamıştı. Gerçekten de ağır bir taş gelip ağaca, Juraviel'in biraz öncei durduğu yere çarptı. Elf bir başka ağacın diğer yanından yüksek sesle kıkırdadı... devler bundan nefret ederdi. "Ah, iri ve aptal olmak işe yaramıyor!" diye şakıdı Juraviel ve devin suratının ortasına bir ok yollayarak sözlerini vurguladı. Ama böylesine mükemmel bir atışın bile pek az fiziksel etkisi oldu, dev minik oku ısırıcı bir böcekten başka bir şey değilmiş gibi savurdu. Ama duygusal sonuçlan Juraviel'in pek hoşuna gitti. Dev kükredi, körlemesine saldırdı, goblinlere takip etmelerini iblis R"hu w »derek ağaçları yıka döke atıldı ÜS: sıçrıyo:

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


pmredereK *B<»V"- /süre sonra elf koşuyor, yüksek dalların arasında hafifçe Kısa takipçilerini teşvik etmek için sık durarak bir hakaret sava da fırsat bulduğunda bir ok fırlatıyordu. Devi öldürevuruyor, y sinden, hatta bir goblin indirmek için açık menzil bulabile&i den kuşkuluydu, ama devi ve yarım düzine goblini peşine , savaş meydanından uzaklaştırmanın gerçek bir katkı olduğunu düşünüyordu. Bir süre sonra elfin keskin kulakları bir kez daha savaş gürültüleri yakaladı, ama artık savaş çok kuzeyde kalmıştı, ya da en azından o ve takipçileri çok güneydeydiler, adamın düştüğü yerden çok Caer Tinella'ya yakındılar. Juraviel gerekirse onları tüm gece, Caer Tinella'nın da ötesine, ta Aşağıdiyar'a kadar koşturmayı düşünüyordu. "Ah, aferin," diye tebrik etti Elbryan ikinci insan okçusu grubunun doğuya, canavar ordusunun arkasına geçtiğini görünce. Pony merakla ona baktı. "Bu taktiği biliyorum," diye açıkladı korucu. "Düşmanın kafasını karıştırmaya çalışarak iki yandan saldırıyorlar." Komcunun yüzünde bir gülümseme genişledi. "Ben de biliyorum," diye onayladı Pony, ruh halini yakalayarak. "Hatta o da biliyor..." "Belster O'Comely," diye mantık yürüttü korucu. "Öyle umalım." "Ve nerede faydalı olacağımıza bakalım," diye ekledi Pony, Senfoni'nin böğrünü tekmeleyerek. Büyük aygır atıldı, patika boyunca gökgürültüsü gibi koştu, Belster'ın ordusunun ikinci dalgasına yaklaştı. Elbryan Senfoni'yi rakip güçlerin güneyine götürmeye dikkat etti... bir canavar grubu, Elbryan ve Pony'nin ancak tahmin edebileceği bir sebepten, güneye doğru uzaklaşmıştı. Atı yoK2 R. A. Salv4tor6 ğun bir çam dizisinin sağladığı korumanın arkasına çeken korucu attan aşağı kaydı ve dizginleri Pony'ye verdi. "Güvende kal," diye fısıldadı, uzanıp kadının eline dokunarak Şaşkınlık içinde, Pony'nin küçük elması ona uzattığını gördü. "Çok dikkat çekmeden kullanamam," diye açıkladı kadın. "Ama fazla yaklaşırlarsa..." diye itiraz edecek oldu Elbryan. "Batakdiyar'daki ağaçlığı hatırlıyor musun?" diye yanıt verdi Pony sakin sakin. "O zaman da yakındılar." O kırım imgesi korucunun endişelerini yatıştırdı. Canavarlar Pony'ye yaklaşacak olursa, kadına değil onlara acımak gerekirdi. "Sen elması al ve benim için hedefleri işaretle," dedi kadın. "Hematiti kullanabiliyorsan, elması da kullanabilirsin. Her taşın büyüsünü aynı süreçle ara. Powrie çetesini aydınlat, sonra hemen kaç." Elbryan kadının elini sıkı sıkı kavradı, onu yanına çekti ve parmakuçlarında yükselerek öptü. "Şans için," dedi ve uzaklaşmaya başladı. "Daha sonrası için," diye yanıt verdi Pony çarpık bir gülümseme ile, Elbryan görüş alanından çıkarken. Ama sözleri söylediği anda anlaşmalarını hatırladı ve kızgınlıkla içini çekti. Bu savaş fazla uzamıştı. Elbryan da aynı fikirdeydi. Kedi gözü sayesinde korucu gece-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nin içinde iyi görüyordu. Yine de Pony'nin yanıtı kulaklarına ulaştığında neredeyse bir kütüğe takılıp düşecekti. Derin bir nefes aldı ve kadının yorumunun yarattığı imgeleri bir kenara bırakmaya, kendini şu âna, eldeki işe odaklamaya çalıştı. Sonra çatışma seslerini onu eylem noktasına götürecek rehber olarak kullanarak koşmaya başladı. Damarlarında adrenalin akıyordu; o transa benzer duruma kavuştu, savaşçı kavramının cisimleşmiş haline, bi'nelle dasada'da, sabah yaptığı kılıç dansında bulduğu mükemmel dengeye ve bileylenmiş duyulara kavuştu. iblis Ruhu • di Gecekuşu'ydu, elflerin eğittiği savaşçı. Adımları bile -i ti sanki, hafifledi, çevikleşti. cı'ıre sonra insan ve canavar savaşçıların hareketlerini göK.ısa suı k kadar yaklaşmıştı. Kendi kendine, mücevheri kullanan H'sinin aksine onların çok ileriyi göremediğini, powrielerin ve ... ıerjn meşale ışıklarının küçük halkası dışında kalan her karşı tamamen kör olduklarını hatırlatmak zorunda kalıyor, ye meşale taşımayanlar içinde, karanlık ormanda savaşmak rl'smanları görmekten çok el yordamıyla bulmaya dayanıyordu. Korucu durumu tartarak izledi, her şeydeki saçmalığa gülmemek için kendini tutması gerekti. İnsanlar ve powrieler üç metre uzaktan, birbirlerini hiç fark etmeden geçip gidiyordu. Korucu savaştaki yerini bulmanın zamanının geldiğini anladı. Bir ağacın dibine büzülmüş, batıya, son saldırının geldiği yöne bakmakta olan iki goblin gördü. İkiliyi açıkça gördü, ama ışık kaynağı olmadığı için onlar korucuyu göremiyordu. Gecekuşu sessizce, hızla onlara doğru koştu, sonra yaklaştı, yaklaştı ve ortalarına atladı. Kudretli Fırtına sola, sonra sağa savruldu, sonra Gecekuşu yine sola döndü ve kılıcını bütün gücüyle, bütün ağırlığıyla saplayarak ilk goblini şişledi. Kılıcı kurtararak diğer yöne döndü ve ilk goblini dizlerinin üzerine çökmüş buldu. İlk darbeyle düşmüş, karnını tutuyordu. Fırtına kuvvetle, güvenle savruldu ve yaratığın çirkin kafasını uçurdu. Gecekuşu koşmaya devam etti, açık çimenliklerden geçti, zaman zaman çevresinde oynanan sahneyi daha iyi görmek için ağaçlara tırmandı. Hep Pony'nin nerede bekliyor olması gerektiğmi, kadının ne yardımda bulunabileceğini bilmeye çalışıyordu. Çamlığın dallarının altında, Senfoni'nin sırtında sessizce oturmakta olan endişeli Pony'ye saniyeler uzun dakikalar gibi geliyorl« R. A. Se|VâtQre du. Sık sık yakında hareket görüyor ya da işitiyordu, ama bir jn san mı, powrie mi, yoksa savaşın kargaşasından ürkmüş bir geyik mi olduğunu anlayamıyordu. Bir yandan da parmaklarını seçtiği taşlara sürtüyordu: grafit ve magnetit, güçlü yakut, koruyucu yılantaşı ve malaçit. "Acele et, Elbryan," diye fısıldadı, çatışmaya katılmak, ilk darbeleri indirip bu, her zamanki sinirliliğinden kurtulmak için can atarak. Savaşlar onun için hep böyle başlıyordu (elbette beklenmedik bir biçimde gelenler dışında), midedeki çalkalanma, ter damlacıkları, bir beklenti karıncalanması. Bir darbeyle sinirliliğin,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


den kurtulacaktı, biliyordu, amaçlılık ve adrenalin bedeninde kabaracaktı. Yakında bir kargaşa duydu ve bir şekil, dev bir siluet seçti. 0 dev yaratığın kimliğini ayırt etmek için Pony'nin elmas ışığına ihtiyacı yoktu. Grafit, şimşek taşı sahneye çıktı. Pony onu bir kol boyu uzakta tutarak enerjilerini topladı. Biraz daha duraksayarak gücünün yükselmesine izin verdi, devin ve bir avuç müttefikinin ince ağaçlardan kısa bir inişin ötesindeki sırtta pozisyon almasına izin verdi. Yine bekledi... şimşeğinin çok yaratık öldüreceğinden kuşkuluydu, devi yok etmeyeceğindense emin. Büyüyü salıverirse ko*| numu açığa çıkardı ve o zaman gerçekten de kendisini çatışmanın ortasında bulurdu. Belki daha iyi bir fırsat bulurdu. Ama sonra dev kükredi ve batıya, bir grup insanın hızla yaklaşmakta olduğu yere kocaman bir taş fırlattı ve mesele kararlaştırıldı. Goblinler ve powrieler, bu küçük grubu pusuya düşürdüklerini ve çabucak altedeceklerini düşünerek sevinçle uludular. Sonra darbe geldi, ani, sarsıcı, kör edici bir beyaz enerji dalgası. Pek çok goblin ve iki powrie uçarak yere düştü; dev öyle kuvvetle arkaya savruldu ki sendelerken küçük bir ağacı kökledi. Ve Pony'ye göre en önemlisi, insan grubu canavarların farkıiblis R«hu K5 tek parlak anda o bölgeye çökmüş olan düşmanlarına vardı, o > mn güc«nü g°r U' Pony'nin yeri de belli olmuştu. Onunla canavarlar arasın• küçük vadi ateşlerle pırıldamaya başladı, şimşeğin yardığı ı mumlar gibi alev aldı. Yaralanmış olmaktan çok kızmış dev yeni bir kaya çıkarmak için çantasına uzanarak doğrudan üzerine geldi. Pony bir şimşek daha salıvermeyi düşündü, ama grafit özellikl bitkin düşürücü bir taştı ve bu sefer daha fazla odaklanması geğirtisini biliyordu. Taşlan karıştırdı; devin kolunun yükseldiğini eördü ve atışının hedefi bulmaması için dua etti. Bir ışık daha belirdi, parlak ve beyaz, elmasın parlaklığı ve dev ile müttefiklerini arkadan aydınlattı. Yalnızca bir, iki saniye sürdü ve Pony'nin düşmanını açıkça görmesini sağladı, bir an için devin dikkatini çekti. Pony'nin ihtiyacı da o kadardı. Magnetit, mıknatıs taşı çıktı. Kadın taşın büyüsüne odaklandı, onun manyetik enerjisinin içinden gördü, çekimi, herhangi bir şeye çekimi gördü. Powrie kılıçlarını, bir cücenin kemer tokasını "gördü." Elmas ışığı altında devin imgesi aklına geldi, özellikle de kaldırdığı kollan, kayayı tutan büyük elleri. Dev metal bantlı eldivenler giyiyordu. Pony çabucak magnetit enerjisine odaklandı, o tek dev eldiven dışındaki bütün metal etkilerini bloke etti. Taşın gücünü patlama düzeyine getirdi ve Elbryan'm ölümcül oklarının hızının ve gücünün kat kat fazlasıyla salıverdi. Dev arkasındaki ışık çakmasını görmezden geldi ve görünmeyen ışık yayıcının olduğu yöne atmayı düşünerek kayayı yine başının üzerine kaldırdı. Ama aniden sağ bileği kavurucu bir acıyla Patladı ve tüm gücünü kaybetti ve kaya elinden düşerek tek omzuna çarptı, sonra zararsızca yere yuvarlandı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ı<6 R. A. Salvit, Dev omzundaki bereyi neredeyse hiç hissetmedi, çünkü bile ği ve eli tamamen parçalanmıştı, metal eldiveninden kalan birka0 parça eline batmıştı. İki parmak deri parçalarının ucunda gevşeu çe sallanıyordu; bir başka parmak tamamen yok olmuştu. Dev birkaç uzun adım geriledi. Şaşkınlık ve acı içinde körleş. misti. O zaman yeni bir şimşek çarptı ve canavarı daha geriye sürükledi. Dev inleyerek yere düştü. Baygınlığın sınırında, kalan birkaç yoldaşının seslerini duydu, hepsi karanlık geceye kaçıyordu. Pony Senfoni'yi çamların arasından çıkardı ve vadiye yürüttü dolaşık dalların içinden kendine bir yol buldu. Atını sürerken H lıcını çekti ve kıvranan devin başına geldiğinde direniş bulmadı. Onu çabucak öldürdü. Pony'nin yeteneklerine, yargısına güvenen Gecekuşu elmas ışığıyla hedefi işaretledikten sonra yerinde kalmadı. Bir kez daha karanlığa gömülerek, canavar ve insan hatlarının içinden kuzeye yollandı. Eğreltiotları arasında sürünen bir insan grubu buldu ve tepelerindeki alçak bir dalda zalim mızraklar tutan iki goblin atış yapacak açıklık arayarak eğreltiotu yatağına bakıyordu. Şahinkanadı kalktı ve bir saniye sonra goblinlerden biri bütün ağırlığıyla daldan düştü. "Ha?" dedi arkadaşı, diğerinin biraz önce durduğu yere dönüp, neden aşağı atladığını anlamaya çalışarak. Korucunun ikinci atışı yaratığın şakağına saplandı ve o da düştü ve yere varmadan öldü. Eğreltiotlarının içindeki adamlar, aralarına neyin düştüğünü bilemeyerek kaçıştılar. Gecekuşu hızla hareket ederek mesafeyi kapattı. Yaklaştığını 147 iblis Rut"» bir adam yayını kaldırdı, hazırladı. "Ne?" diye sordu inan, :cjnde ve sonra korucu yanından geçerken bir fısıltıyla ekj^i, "Gecekuşu." uoeni takip edin," diye talimat verdi korucu. "Karanlık engel değil; ben size yol gösteririm." "Bu Gecekuşu," diye ısrar etti bir başka adam. "Kim?" diye sordu bir başkası. "Bir dost," diye açıkladı ilki çabucak ve beş erkek ve üç kadından oluşan küçük grup korucunun peşine düştü. Kısa süre sonra korucu karanlıkta çökmüş, bekleyen yeni bir müttefik grubu buldu ve kendi grubunu o tarafa yöneltti. Aniden erubu yirmi kişiye yükselmişti ve onları düşman bulmaya götürdü. Karanlık ormanda gece savaşmanın gerçeklerini ve kedi gözünün ona ve grubuna sağladığı büyük avantajı biliyordu. Grubun çevresindeki savaş çabucak küçük çığlık ve kızgın küfür ceplerine dönüştü, oklar körlemesine karanlığa fırlatılıyor, rakipler istemeden birbirlerine çarpıyor, hatta aynı taraftan olanlar birbirlerine rastlayıp müttefik olduklarını anlayacak kadar duraksamadan saldırıya geçiyorlardı. Uzakta, geride bir yerde bir haykırış duyul-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


du, bir powrienin gıcırtılı sesi ve ardından muazzam bir patlama geldi. Gecekuşu bir başka talihsiz düşmanın Pony'ye rastladığını anladı. Dudağını ısırdı ve oraya koşup aşkının ne durumda olduğunu kontrol etme dürtüsüne direndi. Ona güvenmek zorunda olduğunu hatırlattı kendi kendine tekrar tekrar, onun gece ya da gündüz nasıl savaşılacağını bildiğini, kılıç ustalığına ek olarak mücadelesine tek başına yardım edebilecek kadar büyü gücü taşıdığını düşündü. Karşı yönde, uzakta bir başka çatışma patladı, bir grup goblin insan safından kalanların kuzey ucuna tesadüf etti. Bu sefer sonuçlar daha az belirliydi, inanlardan ve goblinlerden kaynaklanan ı«8 R. A. Salvat, öfke ve acı çığlıkları havayı yardı. Çatışma daha fazla savaşçı çek ti, ormanın tamamı kargaşaya boğulana, canavarlar ve insanlar oraya buraya koşturmaya başlayana kadar yayıldı. Korucu grubunu savunma pozisyonuna geçirdi, sonra bir tur atmaya çıktı. Yakına gelen bütün insanlar çağrıldı, grubun sayısı kısa sürede otu. zu aştı. Ne zaman düşman yaklaşsa, Gecekuşu çevrelerinden dolanıyor, okçuların aniden, ölümcül oklarını yağdırması için elmas ışığını yakıyordu. Yakın bölge sonunda canavarlardan temizlenmiş göründüğünde Gecekuşu grubunu yine harekete geçirdi, birbirlerine dokunarak rehberlik edebilmeleri için insanları sıkı sıralar halinde dizdi. Ormanın derinliklerinde, pek çok yerde meşaleler yandı, karanlıkta birilerinden diğerlerine bağırışlar yöneltildi ve grubun çaJ tışmaya girişebileceği açık savaş hatları yoktu. Ama korucunun yanındakiler sakinliklerini ve yöntemli arayışlarını sürdürdüler, sı* ki ve düzenli sıralarını korudular, yorulmak bilmez Gecekuşu devamlı çevrelerinde çemberler çizerek onlara yol gösterdi. Korucu birden fazla kez çalılarda hareket eden düşmanlar gördü, ama güçlerini açığa çıkarmak istemeyerek onları sessiz tuttu. Zamanı gelmemişti. Kısa süre sonra çatışma sesleri solup gitti, geriye yalnızca karanlık olduğu kadar sessiz orman gecesi kaldı. Uzakta bir meşale canlandı; Gecekuşu powrieler olduğunu anladı, görünüşe göre kendini beğenmiş cüceler savaşın bittiğinden emin olmuşlardı. En yakın askerine gitti ve adamdan saldırı zamanının yaklaştığını diğerlerine iletmesini istedi. Sonra grubu bir kez daha savunma pozisyonuna sokarak tek başına ilerledi. Powrie taktiklerini bilen korucu meşale taşıyanların formasyonun çekirdeğini oluşturacaklarını, güçlerinin kalanının bir tekerleğin çubukları gibi çevrelerine dizeceklerini tahmin it,ıi5 R"hu , borucu o çubuklardan birinin ucunu bulduğunda me. sığı hâlâ altmış metre ötedeydi. İki goblin huş ağaçlarının ŞS rduğu küçük bir kümenin yanında çökmüşlerdi. kuşu büyük beceriyle arkalarına dolandı ve her şeyden rsiz ikiliye arkadan yaklaştı. Okçuları goblinleri vurabilsin diİmas ışığmı yakmayı düşündü, ama kendisi saldırmayı tercih derek bu taktikten vazgeçti. Ağır ağır, yalnız başına ilerledi. Elini solundaki goblinin ağzına kapattı; kılıcını sağındaki goblinin ciğerlerine sapladı. Fırtma'nın ölen goblinle birlikte düşmesine izin verdi ve boş eliyle diğer yaratığın saçlarını kavrayarak sol elini yaratığın çenesine götürdü. Goblin bağıramadan iki kolunu bedeni boyunca çapraz, soldan sağa ve sağdan sola götür-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dü, sonra şiddetle zıt yöne çekti. Goblin ciyaklayacak fırsatı bulamadı ve duyulan tek ses kırılan boyun kemiğinin çatırtısıydı... kuru dala basmış bir ayak da olabilirdi. Korucu Fırtına'yı aldı ve daha derine, merkezin daha yakınına giderek düşman formasyonunu inceledi. Tam da tahmin ettiği gibiydi. Olabildiğince gerçeğe yakın bir sayı tahmini yaparak, sessizce bekleyen grubunun yanına döndü. "Çevrede canavarlar var," diye açıkladı. "O meşale ışığının altında üç powrie." "O zaman onları bize göster de bu gecelik işimiz bitsin," dedi hevesli bir savaşçı ve sözleri defalarca yankılandı. "Bu bir tuzak," dedi korucu, "karanlıkta daha fazla powrie ve goblin bekliyor ve ağaçların arkasında iki dev var." "Ne yapıyoruz?" diye sordu bir adam. Sesi şimdi daha farklıydı, daha alçakgönüllü. Korucu adamlarına baktı ve yüzüne çarpık bir gülümseme yayıldı. Düşmanın sayıca üstün olduğunu düşünüyorlardı... ifadelerinden bu kadarı belliydi. Ama Barbacan'dan buraya kadar cana'5° R- A. Silv4t0r6 varlarla savaşa savaşa gelmiş olan Gecekuşu öyle olmadığını bili yordu. "İlk önce devleri öldürüyoaız," dedi. Belster ve Tomas uzaktaki tepeden izliyor, dinliyordu. Hann ellerini endişe içinde tekrar tekrar ovuşturuyor, orada neler olduğunu tahmin etmeye çalışıyordu. Güçlerini geri mi çekmeliydi? Bastırmalı mıydı? Yapabilir miydi? Planlar yapılırken çok mantıklı gelmişti, çolç kolay gerçekleştirilebilir ve gerekirse vazgeçilebilirdi. Ama savaş gerçekte hiç böyle gitmezdi, özellikle de karanlık ve kafa karıştırıcı gecenin içinde. Yanında Tomas Gingenvart da aynı ölçüde zor bir ikilemle mücadele ediyordu. Zorlu bir adamdı o, savaşla sertleşmişti, ama canavarlara karşı duyduğu bunca nefrete rağmen Tomas uzamış bir çatışmayı sürdürmenin budalalık olduğunu biliyordu. Ama o da neler olduğuna dair açık bir fikir edinemiyordu. Zaman zaman çığlıklar duyuyor (insanlardan çok canavarların sesleri) ve alevlenen ışıkları görüyordu. Parlak ve ani iki ışık çakması onun ve Belster'ın dikkatini çekmişti, çünkü bunlar meşale ateşi değildi. Belster büyü şimşeğini pekala tanımıştı. Sorun şuydu ki, ne Belster ne de Tomas'ın büyüyü hangi tarafın kullandığına dair fikri vardı. Küçük gaıplannda mücevher yoktu ve olsa da nasıl kullanacaklarını bilemezlerdi, ama aynı şekilde, powrieler, goblinler ve devlerin büyü kullandığını da görmemişlerdi. "Bir an önce karar vermeliyiz," dedi Tomas. Sesi kızgın çıkıyordu. "Jansen Bridges birazdan döner," diye yanıt verdi Belster. "Büyüyü kimin salıverdiğini öğrenmeliyiz." "Uzun süredir görmedik," dedi Tomas. "Boşuna konuşuyor olabiliriz, büyü tükenmiş ya da kullanan ölmüş olabilir."

15' iblis Bahu «Ama kim?" ?? ik olasılıkla Roger Lockless," diye yanıt verdi Tomas. „Hep oynayacak bir oyunu vardır." er'ın elinin altında biraz büyüsünün olması fikri hancı için

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


. ımasa da, Belster o kadar emin değildi. Roger hakkındaki eler abartılmış olabilirdi, ama kahramanlıkları gerçekten de şaşırtıcıydı"Onları geri çağır," diye karar verdi Tomas sonra, "işaret ışıklann) yak ve habercileri gönder. Savaş sona erdi." "Ama Jansen..." "Bekleyecek zaman yok," diye sözünü kesti Tomas kararlılıkla. "Onları geri çağır." Belster omuzlarını silkti, karşı çıkması için sebep yoktu, ama o ya da Tomas geri çekilme işaretini veremeden tepenin kenarından koşarak bir adam geldi. "Gecekuşu!" diye bağırdı ikisine. "Gecekuşu ve Avelyn Desbris!" Belster adamı karşılamak için aşağı koştu. "Emin misin?" "Gecekuşu'nu kendim gördüm," diye yanıt verdi Jansen, nefeslenmek için oflayıp poflayarak. "O olmalı, başka kimse o zerafetle hareket edemez. Onun bir goblini öldürmesini gördüm, ah, hem de ne güzellikle. Kılıcı sağa, sola." Konuşurken hareketi taklit ederek kollarını salladı. "Kimden bahsediyor?" diye sordu Tomas, gelip onlara katılarak. "Korucudan," diye yanıt verdi Belster. "Ya Avelyn?" diye sordu Jansen'a. "Avelyn'le konuştun mu?" "O olmalı," diye yanıt verdi Jansen. "Çakan şimşekler, dağılan powrieler, devrilen devler. Bize geri döndüler!" "Çok şey varsayıyorsun," diye araya girdi pragmatik Tomas, sonra Belster ekledi. "Bu adamın gözlemlerinin doğruya işaret et152 R. A. Salv4t Orç tiğini umacağız? Yamlmışsa..." "O zaman yine de müttefik bulmuşuz gibi görünüyor, güçlfl müttefikler," diye yanıt verdi Belster. "Ama gerçekten de meşale leri yakalım. Yeniden toplanalım ve ne kadar güçlenmişiz, bakalım." Belster hevesle tepeden aşağı indi. İçten içe, Dundalis'telri eski yoldaşlarının gerçekten de ülkülerine yardım etmek için dön. müş olduklarını umuyordu. İfadeleri karışıktı, kimi hevesle, kimi tereddütle başlarını sallıyor, diğerleri kuşkuyla arkadaşlarına bakıyordu. "Meşale ışığı powrie savunma pozisyonunun çekirdeğini işaretliyor," diye çabucak açıkladı Gecekuşu. "Yeterince sessiz ve akıllı davranırsak yol açık. Şiddetle ve güvenle saldırmalıyız vâ çevremizden gelebilecek saldırılara karşı hazırlıklı olmalıyız." "Çekirdek mi?" diye yankıladı bir adam kuşkuyla. "Powrie savunma halkasının merkezi," diye açıkladı korucu. "Geniş bir çeperin ortasındaki küçük grup." "Oraya, tam ortaya saldırırsak kuşatılırız," diye yanıt verdi adam ve başka pek çok kişi homurdanarak onayladı. "Merkeze yeterince kuvvetle saldırırsak ve devleri öldürürsek, diğerleri, özellikle de goblinler bize saldırmaya cesaret edemez," diye karşı çıktı korucu güvenle. "Meşaleler yem olabilir," diye itiraz etti adam sesini yükselterek. Korucu ve başka pek çok kişi sesini kısmasını işaret etmek zorunda kaldı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


- "Meşaleler gerçekten de düşmanları içeri getirmek için," diye kabul etti Gecekuşu. "Ama o düşmanların daha çemberin kenarında tanınıp altedilmesi düşünülüyor. Daha fazla gecikmeden harekete geçersek yol merkeze kadar açık; düşmanlarımız o kadar güçlü bir saldırı beklemiyor olacaklar." Adam yine itiraz edecek oldu, ama korucuya duydukları gü'53 iblis R"hu ^i&erleri o başlayamadan susturdular onu. ven artan cngC11 "<; sizce üçer üçer dizilerek gidin," dedi Gecekuşu. "Sonra ? çevresinde sıkı bir halka oluşturun ve destek kuvvet gefnerkezın v jemeden öldürün." Yine de bazıları kuşkuyla bakışıyordu. "Avlardır powrielerle savaşıyorum ve bunlar kesinlikle powrie taktikleri," dedi Gecekuşu. Güven dolu sesi yakındakilerin cesaretini artırdı ve onlar da dönüp arkalarındakilere başlarını salladılar. Grup Gecekuşu'nun önderliğinde hemen yola çıktı. Korucu iki goblini öldürdüğü yere gitti ve cesetleri bıraktığı gibi bulunca rahatladı. Bölgede başka yeni iz yoktu. Düşmanların sayısı fazla delildi ve savunma halkasının çubuklarında pek az kişi olduğunu tahmin ediyordu, çünkü powrielerin kendi meşalelerini rehber olarak kullanarak sağını, solunu araştırdığı zaman başka canavar göremedi. Gecekuşu gücünü doğrudan içeri soktu, sonra powrielerden yalnızca dokuz metre uzakta yaydı... ve devlerden, diye fark etti, çünkü iki dev hâlâ yerlerindeydi, bedenlerini bir meşenin arkasına vererek meşalelerin aydınlığından saklanmak için ağacın geniş gövdesini kullanıyorlardı. Korucu sessizce ilerledi. Grubu boyunca yürüyerek herkese hazır olmalarını işaret etti ve elması sıkı sıkı yumruğunda tuttu. Solda, üç goblinin uzağında alçak, kalın bir dal buldu. Yavaş yavaş oraya gitti, hışırdamaması için ağırlığını yavaşça üzerine verdi, sonra katı dalın üzerinde dikkatle yürüyerek gövdeye yaklaştı. Devlerin yakınına. Gecekuşu taşa yoğunlaştı, enerjisini yükseltti, ama henüz salıvermedi. Enerji arttı, arttı... elinin tamamı taşın gücüyle karıncalanmaya, 154 R- A. Salvit, güç adeta salıverilmek için yalvarmaya başladı. Gecekuşu dal boyunca koştu; powrieler sesi duyunca başlar, m kaldırdılar. Ve sonra onlar ve devler bakışlarını kaçırdılar, ani ışık patla, ması ile, gündüzden de parlak beyaz ışıkla körleşmişlerdi. Gecekuşu sersemlemiş powrielerin üzerinde fırladı ve başı kendisininkiyle aynı hizada olan devin üzerine atıldı. Fazla darbe fırsatı bulamayacağını biliyordu; Fırtına'yı iki eliyle kavradı ve koşarak yaklaştı, durup hızının ve gücünün her zerresini o tek aşağı darbeye verdi. Kılıç arkasında parlak elmas ışıltısında zar zor seçilen beyaz bir ışık izi bırakarak devin alnına indi, kemiği yardı, beyni parçaladı ve dev uluyarak başını kavradı ve geriye devrildi. Diğer dev atıldı, ama bir ok yağmuruyla karşılandı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Gecekuşu yön değiştirerek ağaca tırmandı. Powrieler ve goblinler haykırdılar ve kaçıştılar; okçular oklarını daha yakındaki hedeflere yöneltmek zorunda kaldılar. Kalan dev ilk salvoyu silkeledi ve yerden sökmeyi, korucuyu, kardeşine ölümcül bir yara veren pis sıçanı ezmeyi düşünerek ağacı kavradı. Öfke ve acı içinde kükreyerek başını kaldırdı ve sonra tuhaf görünüşlü yayına ok yerleştirmiş olan korucunun onu izlediğini görerek sustu. Gecekuşu Şahinkanadı'nı sonuna dek çekmişti. Kasları gergin, kollan yaya kilitlenmiş, bacakları dala ve gövdeye dolanmış, dev tam altına gelene kadar bekledi ve dev başını kaldırıp ona baktı. Sonra korucu okunu salıverdi, ok canavarın yüzüne saplandı, derine gömüldü ve kayboldu. Devin uzattığı kolu çılgınca, çaresizce savruldu ve sonra dizlerinin üzerine çöktü, kardeşinin yanına yığıldı, kardeşi toprağın üzerinde kıvranırken öldü. Gecekuşu izlemiyordu, bu alçak pozisyonda tehlikeye açık oliblis R"hu 155 fark ederek tırmanmaya başlamıştı. Sonra, daha yüksek . , mücadeleyi izledi, dikkatle nişan alarak yerdeki yolin göremeyeceği kadar iyi gizlenmiş iki canavarı indirdi, klanın!" diye seslendi korucu ve bir an sonra elmas ışığını ... yp bölgeyi karanlığa terk etti. Geriye yerde, ölüm çırpınışları içinde tek bir meşale kalmıştı. Cecekuşu gözlerini kapattı, sonra yavaşça açarak yeni ışığa 1 smalarına izin verdi, kedi gözünün bir kez daha kontrolü ele İmasına izin verdi. Canavarların henüz yenilmiş olmadıklarını fark etti hemen, çünkü pek çok grup toparlanıyor, inatla, daha cok güneyden, yaklaşıyorlardı. Bir karar vermek zorundaydı, hem de bir an önce. Sürpriz avantajı sona ermişti ve düşman otuz kişilik küçük ekibine karşı epey kalabalıktı. "Kuzeye gidin," diye seslendi, sesini olabildiğince alçak tutarak. "Ne pahasına olursa olsun bölünmeyin. Becerebildiğimce çabuk yanınıza geleceğim." Askerleri çalıların içinde uzaklaşırken korucu dikkatini güneye, sayısız canavar grubuna çevirdi. Onları oyalamanın, belki de güneye doğru uzun ve dolambaçlı bir kovalamacaya zorlamanın yolunu düşündü. Ama sonra canavar hatlarının arkasına baktı ve at üzerindeki bir kadının mavi mavi parlayan şeklini gördü. "Koşun!" diye bağırdı korucu insanlara. "Canınızı seviyorsanız koşun!" Ve Gecekuşu çılgınca ağaca tırmanmaya başladı, ama korktuğu bir powrie arbaleti değildi. Pony çalılardan geçmek için Senfoni'nin üstün duyularına güvenerek atı ilerlemeye teşvik etti. İki şaşkın powrienin yanından geçti (yaratıklar uluyarak kovalamaya başladılar) ve yılantaşı kalkanını güçlendirdi. Hepsi çevresine doluşmuştu, koşturuyor, vahşi bir sevinç içinde bağrışıyorlardı. I5& R. A. Salva„ Ve sonra, bir powrie gözü açılıp kapanana kadar, hepsi yan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yordu, ağaçlar da öyle. Pony yol göstermesi için ışığı kullanarak yangının içinden geçti, koruyucu kalkanı yerinde tutmak için zorlandı. Ateşlerin W yısındaki dev bir meşeye yaklaştığı zaman inanmazlık içinde gö?. lerini kırpıştırdı, çünkü Gecekuşu çılgınca daldan dala atlıyordu Pony Senfoni'yi en alçaktaki dalın altına götürdü ve koaicu tam önünde yere inip hemen birkaç başıboş alevi boğmak için yere yuvarlandı. Ayağa kalktı ve uzaklaştı. "Beni uyarabilirdin!" diye terslendi, deri ceketinden dumanlar tüterek. "Gece sıcak," dedi Pony kıkırdayarak. Senfoni'yi adama yaklaştırdı, yandan eğildi ve elini uzattı. Korucu eli yakaladı (parmakları dokunur dokunmaz kalkana dahil oldu), arkasına tırmandı ve kovalayacak canavar olmadığından emin, uzaklaştılar. "Nerede patladığına dikkat etmen gerek," diye payladı kadını korucu. "Nereye saklandığına dikkat etmen gerek," diye karşılık verdi Pony. "Mücevherlerden başka seçenekler de var," diye itiraz etti korucu. "O zaman bana bi'nelle dasadayı öğret," dedi kadın duraksamadan. Korucu, Pony söz konusu olduğunda son sözü söylemeyi asla başaramayacağını bilerek sustu. 8 VİCDAN İŞE KARIŞINCA Aşa&ıdiyar'ın birkaç kilometre doğusundaki bir çimenlikte, Aziz Saf-Abelle'den çıkan kervan son kez at değiştirdi. Yeni hayvanları getiren Rahip Pembleton kervanın önderleri tarafından pek hoş karşılanmayan haberler de getirdi. "O zaman daha da doğuya gitmeliyiz," dedi Braumin Herde Birader, bir sürü canavarın üstlerine atılmasını beklermiş gibi kuzeybatıya bakarak. Francis Birader tehlikeli gözlerle Braumin'e baktı, genç ve hırslı keşiş programındaki en ufak değişikliği kendine yapılmış bir hakaret olarak kabul ediyordu. "Sakin ol, Francis Birader," dedi Jojonah Efendi, sinirli adamın dudağını çiğnediğini görünce. "İyi Rahip Pembleton'ı duydun. Aşağıdiyar ile Yabandiyar arasında kalan her yer düşmanlarımızla dolu." "Onlardan saklanabiliriz," diye itiraz etti Francis Birader. "Büyüsel bedeli ne olur?" diye sordu Jojonah Efendi. "Ya ne kadar gecikiriz?" Jojonah içini çekti ve Francis hırlayarak hızla döndü. Bu, en azından şimdilik konunun kararlaştırılmasını sağladı. Jojonah Rahip Pembleton'a, gür siyah sakallan ve çalı gibi kaşları olan geniş, yuvarlak adama döndü. "Lütfen anlat bize, iyi embleton," dedi adama. "Bölgeyi bizden daha iyi tanıyorsun." Nereye gidiyorsunuz?" diye sordu rahip. ,58 R. A. S4|ViIOrç "Bunu söyleyemem," diye yanıt verdi Jojonah Efendi. "Orma diyar'dan geçip kuzeye gitmemiz gerektiğini bilmen yeterli." Rahip çalı gibi çenesine elini sürttü. "Sizi kuzeye götürecek Ki yol var, ama başta planladığınız gibi batı topraklarından değil do ğu kısımlardan ve Ormandiyar'dan geçiyor. Az kullanılsa da ;vbir yoldur." "Peki oradaki powrieler ve goblinlerden ne haber var?" diye sordu Braumin Herde.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Rahip omuzlarını silkti. "Haber yok," diye itiraf etti. "Canavarlar kuzeybatıdan gelmiş, Ormandiyar'ı ve Dundalis, Yaban Çaym ve Dünyanın Sonu kasabalarını süpürmüş gibiler. Oradan güneye uzanmışlar, ama duyduğum kadarıyla doğuya yönelmemişler. "Mantıklı bir seçim gibi görünüyor," diye ekledi rahip umutla "çünkü doğuda canavarları eğlendirecek pek az şey var. Hiç kasaba yok ve pek az ev var, o da varsa." Genç bir keşiş o sırada gruba katıldı. Rulo yapılmış parşömenlerle dolu bir çanta taşıyordu. Parşömenlerin ucu deri çantadan görünüyordu. Francis Birader hemen araya girmek için atıldı ve çantayı çekip aldı. "Teşekkür ederim, Dellman Birader," dedi Jojonah Efendi sakin sakin genç keşişe. Ürkmüş genç adama diğerlerinin yanına gitmesi için nazik bir işaret yaptı. Francis Birader muhtelif ruloları karıştırdı, sonunda bir tanesini seçip çıkardı. Dikkatle açtı, Jojonah Efendi, Braumin Birader ve Rahip Pembleton çevresine toplanırken bir ağaç kütüğünün üzerine yaydı. "Yolumuz Yaban Çayırı'nın içinden geçiyordu," dedi Francis Birader, parmağıyla haritada bir çizgiyi izleyerek. "O zaman her adımınızda çatışmaya hazır olun," diye yanıt verdi Rahip Pembleton içtenlikle. "Tüm raporlara göre Yaban Çayırı artık bir powrie karakolu. Bir sürü dev de var." Iblü 159 Ruhu

doöu yolu nerede?" diye sordu Jojonah Efendi. • haritaya yaklaştı, kısa süre inceledi, sonra parmağını ... konumlarının doğusuna götürdü, sonra Ormandiyar'ın *' ndan geçen ve Alpinador'un güneyine inen bir çizgide A Hı "Elbette, Ormandiyar'dan çıkmadan batıya dönüp üç kabanın kuzeyinden dolanabilirsiniz." "Arazi nasıl?" diye sordu Jojonah Efendi. "Hiç o taraflara gittin mi?" "Bir kez," diye yanıt verdi rahip. "Goblin saldırısından sonra n mdalis'i ilk inşa ettiklerinde... bu seneler önceydi, elbette. Teneler üzerinde, tamamen orman kaplıdır. Adını buradan alır." "Orman kaplı ve bu yüzden araba yolculuğuna elverişli değil," diye araya girdi Braumin Birader. "O kadar kötü değil," diye yanıt verdi rahip. "Eski bir ormandır, büyük ve karanlık ağaçlar vardır, ama fazla çalı bulunmaz. Elbette rengeyiği yosunu dışında; ona epey rastlayacaksınız." "Rengeyiği yosunu mu?" Tüm gözler soruyu sorana, Francis Birader'e döndü. Adamın ismi tanımaması diğer keşişleri şaşırtmıştı. Francis Jojonah'ın meraklı bakışlarına dümdüz karşılık verdi, genç adam gözlerini tehditkar bir tavırla kıstı. "Defterlerin hiçbiri bundan bahsetmiyordu," diye yanıt verdi üstadın telaffuz edilmemiş sorusuna. "Beyaz, alçak bir çalı," diye açıkladı Rahip Pembleton. "Atlarınız geçmekte sorun yaşamaz, ama tekerleklerinizi yakalayabilir. Bunun dışında, orman çalı yetişmesine izin vermeyecek kadar karanlıktır. Nereye dönerseniz dönün geçersiniz." "ilk planlanan yoldan geçeriz," diye yanıt verdi Francis Bira-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


der sertçe. 'Affına sığınırım, iyi kardeşim," dedi Rahip Pembleton zarif bir e§"me üe. "Geçemeyeceğinizi hiç söylemedim. Yalnızca sizi uyarmak..." Ve bunun için gerçekten minnettarız," dedi Jojonah Efendi ı6o R- A. Salvat( adama, ama konuşurken Francis'e bakıyordu. "Şimdi senin SÖZÜ ne güvenerek soruyorum. Bu toprakları tanıyan sensin. Sen olsan hangi yolu seçerdin?" Pembleton seçenekleri düşünerek gür sakalını kaşıdı. "Doğuy, giderdim," dedi. "Ve sonra kuzeye, doğrudan Alpinador'a. Pek a* nüfus barındırır, ama yol boyunca yaşayan barbarların yeterince candan olduğunu göreceksiniz. Yine de fazla yardım etmezler." Jojonah Efendi başını salladı; Francis Birader itiraz edecek oldu "Gidip şimdi sürücülerle konuşur musun? Böylece bu doğu yoluna girerken onlara yol gösterebilirsin," dedi Jojonah rahibe. "Bir an önce yola koyulmalıyız." Rahip yine eğildi ve arkasına baka baka uzaklaştı. "Peder Başrahip..." diye başladı Francis Birader. "Burada değil," diye sözünü kesti Jojonah Efendi hemen. "Ve burada olsaydı, bu yeni yolu kabul ederdi. Gururunu dizginle, kardeşim. Senin eğitimine ve konumuna sahip birine yakışmıyor." Francis Birader itiraz edecek oldu, ama sözcükler ağzından çıkamadan mutlak öfkesi içinde boğuldu. Hızla parşömenleri topladı, kabaca yuvarlarken pek çok yerde kırıştırdı (diğerleri onuü| haritalara böyle davrandığını ilk kez görüyordu) ve fırtına gibi uzaklaştı. "Peder Başrahip'le iletişim kurmaya gidiyor," diye tahmin yürüttü Braumin Birader. Jojonah Efendi düşünceye güldü, doğru seçim yaptığına güveniyordu ve Francis'in öfkesi ve yaralanmış gururu yüzünden olumsuzlukları göremeyecek kadar körleşmiş olduğunu düşünüyordu. Kısa süre sonra kervan yola çıktı ve olaysızca doğu yolunda ilerlemeye başladı. Francis Birader bütün gün arabanın arkasından çıkmadı, ama onunla giden keşişler kısa süre sonra arabadan inip ondan uzaklaştılar. Anlatılanlara göre surat asıyordu.

ı6ı ps RuhU durumlarda Peder Başrahip Markwart'a güvenilebilir," idadi Jojonah Efendi Braumin Birader'e, kurnazca göz kırdiye nsl P keşiş geniş geniş gülümsedi; hırslı Francis'e haddinin ?ıd'rilmesi adamı hep heyecanlandırıyordu. Rahip Pembleton'un söylediği gibi, yol rahat ve açıktı. Kuartzhöleeyi tarayan keşişler hiç canavar aktivitesi raporlamadılar, Inızca vahşi ormanlar vardı. Jojonah Efendi istikrarlı ve rahat bir h 7 belirledi. Bu atları sınırlarının ötesinde zorlamaya cesaret edemezdi, çünkü ta Barbacan'a gidip dönene ve kısa süre önce geride bıraktıkları yerde Peder Pembleton'la buluşup adamın ellerine bıraktıkları atlarla değiştirene kadar yeni at bulamayacaklardı. Elbette, Pembleton'm küçük köyünün takip eden birkaç hafta boyunca hayatta kalacağı varsayılırsa. Yalnızca birkaç on kilomet-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


re ötede canavarlar olduğu raporları düşünülünce, öyle olması için dua etmekten başka bir şey gelmiyordu keşişlerin elinden. Gecenin geç saatlerine kadar yolculuk ettiler, hatta Jojonah Efendi yollarını aydınlatmak için epey elmas ışığı kullanmaya cesaret etti. Yolun hemen üzerinde kamp kurdular, savunma sağlaması için arabaları çember halinde dizdiler. Kıymetli atlara büyük ilgi gösterildi, toynakları temizlendi ve nalları dikkatle incelendi. Hayvanlar kurulandı ve yakındaki bir çimenlikte otlamaya bırakıldı. Araba halkasına konulanlardan daha fazla nöbetçi atların başına kondu. Ertesi gün de yolculuk rahat geçti, ama yeni yolları daha uzun sürecekti ve atları zorlamadan programa uymanın yolu yoktu. Francis Birader Jojonah Efendi'nin arabasının peşinden koştu ve tam da bunu anlatmak için içeri tırmandı. 'Ya onları devam edemeyecek hale gelene kadar zorlarsak?" djye itiraz etti üstat. Bir yol var," dedi Francis Birader sakin sakin. ı6z R. A. Salvât, Jojonah Efendi onun neden bahsettiğini biliyordu: eski deft» lerde, Francis bir formüle rastlamıştı, bir hayvanın gücünü alıp ^ başkasına vermek için kullanılan bir büyülü taş kombinasyonu Jojonah Efendi bu işlemi kesinlikle barbarca buluyordu ve konu. yu tartışmak için bile sebep bulmayacaklarını umuyordu. Ya da en azından, kervanı programa göre ilerletmeyi, böylece Francis'j reddetme imkanı bulabilmeyi umuyordu, çünkü o hevesli ve hırslı biraderin, sırf yolculuk güncesine bir dipnot eklemek için bile olsa, bu yeni büyü kombinasyonunu denemeyi kesinlikle isteyeceğini biliyordu. Şimdi, yolun uzayacağı gerçeğiyle karşı karşıya kalmışken, üstat Braumin Birader'e baktı; keşiş omuzlarını silkmekle yetindi, çünkü onun da işe yarar bir yanıtı yoktu. Sonunda Jojonah pes ederek ellerini havaya savurdu. "Sen hallet," dedi Francis Birader'e. Keşiş gülümsemesini saklayamayarak başını salladı ve gitti. Keşişler Francis Birader'in emri altında turkuaz ve hematiti kullanarak bir saat içinde ilk birkaç geyiği arabaların yanına getirdiler. Talihsiz yaban hayvanları atların arkasına bağlandı ve bir kez daha bir hematit ve turkuaz birleşimi, bu sefer onların yaşam gücünü emip güçlerini atlara aktarmak için kullanıldı. Kısa süre sonra geyikler arkada bırakıldı. İkisi ölmüş, üçü ayakta duramayacak kadar bitkin düşmüştü. Jojonah Efendi içten bir duygudaşlıkla arkasına baktı. Kendi kendine görevlerinin acW liyetini hatırlatmak zorunda kalıyordu. Yanıtlar bulunamazsa vm canavarlar geri çevrilemezse daha çok, pek çok hayvan ve insan acı çekecekti. Yine de yoldaki bitkin hayvanları görmek onu muazzam ölçüde üzüyordu. Abellican Tarikatı böyle karanlık şeyler yapmamalı, diye düşündü. Daha fazla geyik getirildi, hatta bir noktada iri bir ayı bulundu. Telepatik etki altında olduğu için yaratık tehdit oluşturmuyor.63 iblis R"hu n enerjileri devamlı yenilenen adar güneş batmadan .. metreden fazla mesafe katettiler ve yine kervan gecenin 1°* aatierine dek ilerlemeye devam etti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


h n hayatı bol ve ortada canavarlar yokken, ne Jojonah, ne ncis, yolun uzamasına rağmen iki gün içinde programı yakalayabüeceklerinden kuşku etmiyordu. "Yalnızca goblinler!" diye bildirdi bir adam. Bira kupasını memasaya öyle kuvvetle vurdu ki metal sap kırıldı ve altın rengi vıyı saçtı. Adam dev gibi ve güçlüydü, kaslı kollan ve göğsü, gür sacları ve sakalı vardı. Tol Hengorlu bu otuz yetişkinin arasında hiç de sıradışı durmuyordu. Zorlu bir halktı bu, güney Alpinador'un zorlu ikliminde geçen bir yaşamdan sonra hepsi uzun boylu ve güçlüydü. "En az yüz goblin," diye araya girdi bir adam. "Elbette bir iki dev de vardır." "Ve o aptal, küçük cüce şeyler," diye ekledi bir diğeri. "Yaşlı bir itin kıçı kadar çirkin, ama haşlanmış çizme kadar sert!" "Bah! Ama biz onları ezeceğiz, her birini!" diye söz verdi ilk adam, her sözcükle hırlayarak. Kasabanın meyhanesinin kapısı açıldı ve tüm gözler döndü, içeri giren adam Alpinador standartlarına göre bile uzundu. Altmıştan fazla kış görmüştü, ama yirmilik bir delikanlı kadar dik duruyordu ve kaslarında, duruşunda hiç gevşeklik yoktu. Kasabada ve Alpinador'un her yerinde adama "peri büyüsü"nün dokunduğu fısıldanıyordu ve bir anlamda doğruydu da. Saçları uzun ve sanydı, omuzlarının altına kadar uzanıyordu ve yüzünü iyi biçimendirilmiş altın rengi bir sakal süslüyor, kuzey gökleri kadar ma1 ve kıvılcımlı gözlerini vurguluyordu. O anda, tüm böbürlenmeer o büyük adama saygıyla sona erdi. Onları gördün mü?" diye sordu bir adam. Bu adamı, Andacaı6z R. A. Salvatı Jojonah Efendi onun neden bahsettiğini biliyordu: eski defter_ lerde, Francis bir formüle rastlamıştı, bir hayvanın güoünü alıp hjr başkasına vermek için kullanılan bir büyülü taş kombinasyonu Jojonah Efendi bu işlemi kesinlikle barbarca buluyordu ve konu. yu tartışmak için bile sebep bulmayacaklarını umuyordu. Ya da en azından, kervanı programa göre ilerletmeyi, böylece Francis'i reddetme imkanı bulabilmeyi umuyordu, çünkü o hevesli ve hırslı biraderin, sırf yolculuk güncesine bir dipnot eklemek için bile olsa, bu yeni büyü kombinasyonunu denemeyi kesinlikle isteyeceğini biliyordu. Şimdi, yolun uzayacağı gerçeğiyle karşı karşıya kalmışken, üstat Braumin Birader'e baktı; keşiş omuzlarını silkmekle yetindi, çünkü onun da işe yarar bir yanıtı yoktu. Sonunda Jojonah pes ederek ellerini havaya savurdu. "Sen hallet," dedi Francis Birader'e. Keşiş gülümsemesini saklayamayarak başını salladı ve gitti. Keşişler Francis Birader'in emri altında turkuaz ve hematiti kullanarak bir saat içinde ilk birkaç geyiği arabaların yanma getirdiler. Talihsiz yaban hayvanları atların arkasına bağlandı ve bir kez daha bir hematit ve turkuaz birleşimi, bu sefer onların yaşam gücünü emip güçlerini atlara aktarmak için kullanıldı. Kısa süre sonra geyikler arkada bırakıldı. İkisi ölmüş, üçü ayakta duramayacak kadar bitkin düşmüştü. Jojonah Efendi içten bir duygudaşlıkla arkasına baktı. Kendi kendine görevlerinin aciliyetini hatırlatmak zorunda kalıyordu. Yanıtlar bulunamazsa v^{ canavarlar geri çevrilemezse daha çok, pek çok hayvan ve insan acı çekecekti. Yine de yoldaki bitkin hayvanları görmek onu muazzam ölçü-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


de üzüyordu. Abellican Tarikatı böyle karanlık şeyler yapmamalı, diye düşündü. Daha fazla geyik getirildi, hatta bir noktada iri bir ayı bulundu. Telepatik etki altında olduğu için yaratık tehdit oluşturmuyoriblis R"hu 163 duyiiZ geç Tikenen enerjileri devamlı yenilenen atlar güneş batmadan , j]ornetreden fazla mesafe katettiler ve yine kervan gecenin saatlerine dek ilerlemeye devam etti. Yaban hayatı bol ve ortada canavarlar yokken, ne Jojonah, ne Francis, yolun uzamasına rağmen iki gün içinde programı yauyabileceklerinden kuşku etmiyordu. "Yalnızca goblinler!" diye bildirdi bir adam. Bira kupasını memasaya öyle kuvvetle vurdu ki metal sap kırıldı ve altın rengi sıvıyı saçtı. Adam dev gibi ve güçlüydü, kaslı kolları ve göğsü, gür saçları ve sakalı vardı. Tol Hengorlu bu otuz yetişkinin arasında hiç de sıradışı durmuyordu. Zorlu bir halktı bu, güney Alpinador'un zorlu ikliminde geçen bir yaşamdan sonra hepsi uzun boylu ve güçlüydü. "En az yüz goblin," diye araya girdi bir adam. "Elbette bir iki dev de vardır." "Ve o aptal, küçük cüce şeyler," diye ekledi bir diğeri. "Yaşlı bir itin kıçı kadar çirkin, ama haşlanmış çizme kadar sert!" "Bah! Ama biz onları ezeceğiz, her birini!" diye söz verdi ilk adam, her sözcükle hırlayarak. Kasabanın meyhanesinin kapısı açıldı ve tüm gözler döndü, içeri giren adam Alpinador standartlarına göre bile uzundu. Altmıştan fazla kış görmüştü, ama yirmilik bir delikanlı kadar dik duruyordu ve kaslarında, duruşunda hiç gevşeklik yoktu. Kasabada ve Alpinador'un her yerinde adama "peri büyüsü"nün dokunduğu fısıldanıyordu ve bir anlamda doğruydu da. Saçları uzun ve sarıydı, omuzlarının altına kadar uzanıyordu ve yüzünü iyi biçimlendirilmiş altın rengi bir sakal süslüyor, kuzey gökleri kadar mavi ve kıvılcımlı gözlerini vurguluyordu. O anda, tüm böbürlenmeer o büyük adama saygıyla sona erdi. Onları gördün mü?" diye sordu bir adam. Bu adamı, Andacaı6<, R. A. Salvat, navar isimli korucuyu tanıyanların gözünde son derece aptaıCa bir soru. Adam uzun masaya yaklaştı ve başını salladı, sonra muazzam kılıcını omzunun üzerinden çekti ve kan lekeli kılıcı masaya ya. tirdi. "Ama bize eğlence kaldı mı?" dedi adam bir kahkaha patlatarak. Oradaki herkes kahkahaya katıldı. Bir kişi dışında. "Çok fazla eğlence," dedi Andacanavar sertçe ve oda sessizleşti. "Yalnızca goblin bunlar!" dedi birasını döken adam kararlılıkla. "Goblinler, devler ve powrieler," diye düzeltti korucu. "Kaç dev?" diye seslendi biri büyük masanın uzak ucundan. "Yedi tane," diye yanıt verdi korucu, parlak kılıcını gözlerinin önünde kaldırarak. "Artık beş kaldı."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bah, o kadar da çok değil," dedi iki adam aynı anda. "Çok fazla," dedi Andacanavar yine, ısrarla. "Küçük müttefikleri savaşçılarımızı oyalarken beş dev Tol Hengor'u yok edecek." Endişeli bakışlar öfkeli bakışlarla karşılaştı, gururlu kuzeyliler nasıl karşılık vereceklerini bilemediler. Andacanavar'a büyük saygı duyarlardı... şimdiye dek onları hiç şaşırtmamıştı. Son birkaç ay içinde, deniz ve kara yoluyla gelen istilacılar yüzünden, Alpinador'daki bütün kasabalar fena halde baskı görmüş, çoğu ele geçirilmişti. Ama yorulmak bilmez Andacanavar her neredeyse, güçler daha eşit oluyordu ve Alpinadorlular iyi iş çıkarıyordu. "O zaman ne yapacağız?" diye sordu Bruinhelde adlı ayı gibi bir adam, Tol Hengor'un şefi, masanın üzerinden eğilip korucunun gözlerine bakarak. Çadırın yanında hizmet etmek üzere bekleyen kadına işaret etti, kadın bir bez parçası alıp büyük korucuya yaklaştı. "Halkını batıya götüreceksin," dedi Andacanavar, kılıcını kadına uzatarak. Kadın saygıyla kılıcı temizlemeye başladı. iblis R"hü 165 "Ve kadınlar ve çocuklar gibi ormanda saklanacağız, öyle mi?" kükredi bira döken, yerinden fırlayarak. Çok fazla içmişti, esiz ayaklar üzerinde sallandı ve yanındaki adam hemen onu yerine ittirdi. "Ren devlere saldırmaya devam edeceğim," diye açıkladı rııcu. "Onları altedebilirsem ya da kaçırabilirsem, sen ve savaşların kalana saldırıp Tol Hengor'u geri alabilirsiniz." "Ben evimi bırakmak istemiyorum," diye yanıt verdi BruinhelHe ve sonra durdu. Tüm oda sustu. Bruinhelde önderdi, savaşta kazanılmış bir unvan ve Andacanavar ne derse desin kabile onun sözlerini takip ederdi. "Ama sana güveniyorum, dostum," diye ekledi ve uzanıp elini korucunun omzuna koydu. "Kuvvetle ve hızla saldır. Bu pis yaratıklar Tol Hengor'a ayak basmasa daha iyiydi. Ve eğer basarlarsa, onların hemen çıkmasını dilerim. Bu yaşta açık havada yaşamak hoşuma gitmeyecek." Sonuncusunu göz kırparak söyledi, çünkü Andacanavar'dan on beş yaş küçüktü ve gezgin korucunun ormanın derinliklerinde yaşadığı biliniyordu. Korucu şefe başım salladı, sonra hepsi toplandı. Adam bez parçasını kadından aldı ve kılıcındaki dev kanını silmeyi bitirdi, sonra parıltısını herkes görsün diye kaldırdı. Bir elf kılıcıydı bu, adı Buzkıran'dı, gümüşsüden yapılmış en büyük nesne. Buzkıran çentilmiyor, körelmiyordu ve Andacanavar'ın güçlü ellerinde, tek bir darbeyle küçük ağaçları kesebiliyordu. Korucu kılıcı omzunun üzerindeki kına soktu, Bruinhelde'ye başını salladı ve gitti. Jojonah Efendi ve Braumin Herde yüksek sırtın kenarında durdular ve geniş, sığ vadiye oturan taş evleriyle küçük köye baktılar. "Düşündüğümüzden daha kuzeye geldik," diye tahmin yürüttü keşiş. Alpinador köyü," diye onayladı Jojonah, "ya Ormandiyar'ı aşlK ya da bu barbarlar kabul edilmiş güney sınırlarının ötesine ı66 R. A. Salvat, yerleşmiş." "Ben ilki derim," diye yanıt verdi Braumin Birader. "Sekstam

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kullanımında yetenekli olan Baijuis Birader de aynı fikirde." "Vahşi hayvanlar üzerinde kullanılan büyü, ne kadar ahlaksız, ca olursa olsun etkili," dedi üstat kuru kum. Braumin Birader yan yan baktı, yoldaşını inceledi. O da masum vahşi hayvanların yaşam gücünü emmekten hoşnut değildi ama Jojonah kadar rahatsız olmuş görünmüyordu. "İnatçı Francis bile uzun yolu seçerek kaybettiğimiz zamanı telafi ettiğimizi kabul ediyor," diye devam etti Jojonah Efendi, "Gerçi Peder Başrahip Markwart doğu yolunu seçmemizi onaylayınca bize karşı pek az savı kalmıştı." "Muhalefet ederken Francis Birader'in ne desteğe, ne mantığa ihtiyacı oluyor," diye yorum yaptı Braumin, üstünden onaylayan bir gülüş çekerek. "Şimdi yeni yolumuzu planlıyor. Hem de, tuhaftır ama, ilk yolu planlarkenki harareti ile." "O kadar da tuhaf değil," diye yanıt verdi Jojonah Efendi, iki genç keşişin yaklaştığını fark edince sesini alçaltıp fısıldayarak. "Francis Birader Peder Başrahip'i etkilemek için her şeyi yapar." Braumin Birader kıkırdadı, ama dönüp yeni gelenlere bakarken gülümsemesini yüzünden sildi ve ciddileşti. "Sözünüzü kestiğimiz için bizi affedin, Jojonah Efendi," dedi biri, Dellman Birader. İki genç keşiş tekrar tekrar eğilmeye başladı. "Evet evet," dedi üstat sabırsızca, çünkü Jojonah bir şeylerin •fena halde yanlış gittiğini anlamıştı. "Ne oldu?" "Bir grup canavar," diye açıkladı Dellman Birader. "Batıda, bu köye doğru ilerliyorlar." "Francis Birader onlardan kolayca kaçınabileceğimiz konusunda ısrar ediyor," diye araya girdi diğer keşiş. "Bunu yapabiliriz de, ama o zaman o köylüleri katledilmeye bırakacak mıyız?" Jojonah Efendi Braumin'e döndü. Keşiş, hareketin kendisi ona iblis **u 167 ?k acı veriyormuş gibi, başını iki yana sallıyordu. "Peder rahip Markwart'ın talimatları son derece açık ve ihlal edileJJ » dedi kıdemli öğrenci rahatsız bir tavırla. "Dost ya da düşhiç kimseyle karşı karşıya gelmeyeceğiz, en azından Barban'daki görevimizi tamamlayana kadar." jojonah köye, tembel tembel bacalardan yükselen gri duman tutamlarına baktı. O bulutların kısa süre sonra ne kadar karanlık olaca&ını hayal etti: yanan evlerden yükselen kara dumanlar; insanlar, çocuklar kaçışırken, dehşet ve acı içinde çığlık atarken. Ve sonra korkunç şekilde ölürken. "Yüreğinde ne var, Dellman Birader?" diye sordu üstat beklenmedik şekilde. "Ben Peder Başrahip Markwart'a sadığım," diye yanıt verdi genç keşiş tereddüt etmeden, omuzlarını kararlılıkla gererek. "Karar sana ait olsaydı ne yapardın, diye sormadım," diye açıkladı Jojonah Efendi. "Yalnızca yüreğindekinin ne olduğunu sordum. Böyle bir durumla karşı karşıya kaldıklarında Aziz SafAbelle'in keşişleri ne yapmalı?" Dellman köy halkının yanında savaşa katılmak lehine yanıt verecek oldu, ama kafası karışarak durdu. Sonra farklı bir tarafa yöneldi, daha büyük hedeften, tüm dünyanın iyiliğinden bahsederek yeniden başladı. Ama sonra yine durdu ve kızgınlık içinde homurdandı. "Abellican Kilisesi'nin kendilerini savunamayanları savunmak gibi eski bir geleneği vardır," diye araya girdi diğer genç keşiş.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


'Bizim kendi bölgemizde, tehlikeli zamanlarda, karşımızdaki powrie istilası da olsa yaklaşan bir fırtına da, kasabalıları sık sık manastırımızın güvenliğine kabul etmişizdir." "Ama ya dünyanın iyiliği?" diye sordu Jojonah Efendi, genç ke?İŞ fazla hızlanamadan durdurarak. Yanıt gelmeyince Jojonah farklı bir yön denedi. "Orada kaç ki168 R. A. Salvat0l şi olduğunu tahmin ediyorsunuz?" diye sordu. "Otuz," diye yanıt verdi Braumin Birader. "Belki elli kadar vardır." "Peki elli can bu çok önemli görevi başaramamamıza değer mi? Karışırsak alacağımız bir risk bu." Yine sessizlik oldu, iki genç keşiş bakıştılar, her biri doğru yanıtı diğerinin aramasını diledi. "Bu konuda Peder Başrahip Markwart'm duruşunu biliyoruz," dedi Braumin Birader. "Peder Başrahip o köylülerin potansiyel bedele değmeyeceği konusunda ısrar eder," dedi Jojonah Efendi açıkça. "Ve haklılığını kuvvetle savunur." "Ve biz Peder Başrahip Markwart'a sadığız," dedi Dellman Birader, bu basit gerçek tartışmayı sona erdirirmiş gibi. Ama Jojonah Efendi onu o kadar kolay bırakmayacaktı, Dellman ve diğerlerinin kararın sorumluluğunu başkalarına terk etmelerine izin vermeyecekti; Abellican Tarikatı'nın özüne ve Markwart'la çatışmasının yüreğine indiğine inandığı bir karardı bu. "Biz Kilise'nin ilkelerine sadığız," diye düzeltti. "Kişilere değil." "Peder Başrahip o ilkeleri temsil ediyor," diye itiraz etti Dellman Birader. "Biz de öyle umuyoruz," diye yanıt verdi üstat. Braumin Herde'ye bir bakış daha fırlattı. Adamın Jojonah'ın sorgulamasından rahatsız olduğu açıktı. "Ne diyorsun, Braumin Birader?" diye sordu üstat açık açık. "On seneden fazla zamandır Kilise'nin hizmetindesin; Abellican Tarikatı'nın ilkeleri hakkındaki çalışmaların şimdi hangi yolu seçmemizi söylüyor? O ilkelere göre, elli can, yüz can daha büyük bir iyilik uğruna feda edilebilir mi?" Braumin doğruldu, Jojonah Efendi'nin onu konuya çekmesine, yüreğindekileri açık açık söylemeye davet etmesine içtenlikle iblis R"hu 169 ,<;n Düşünceleri Aziz Saf-Abelle'deki powrie savasına, Peşaşırrn * A Rasrahip'in bedenini ele geçirdiği köylüye ve sonra ölüme atasına gitti- Daha büyük bir iyilik için (eylem sırasında pek çok je yok edilmişti), ama yine de Braumin'in ağzında pis bir tat yüre recinde soğuk bir karanlık bırakmıştı. "Edilebilir mi?" diye ısrar etti Jojonah. "Edilebilir," diye yanıt verdi Braumin içtenlikle. "Bir canı riske atmaya değer. Önümüzde bu kadar önemli bir görev varken, tehlike aramak için yolumuzdan sapmamalıyız, ama Tanrı onları önümüze çıkarmayı seçerse, işe karışmak kutsal bir zorunluluk olur." Sözler karşısında şaşıran iki genç keşiş aynı anda inledi, ama aynı zamanda rahatlamışlardı... Jojonah Efendi'nin özellikle genç

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Dellman Birader'in yüzünde kolayca okuyabildiği bir ifade. "Ya siz ikiniz?" diye sordu Jojonah onlara, "siz seçimimiz hakkında ne diyorsunuz?" "Biz köyü kurtarmak isteriz," diye yanıt verdi Dellman Birader. "Ya da en azından yaklaşan istilacılar hakkında uyarmayı." Diğer keşiş başını sallayarak onayladı. Jojonah riskleri tartarak düşüncelere daldı. "Bölgede başka canavar var mı?" diye sordu. İki genç keşiş merakla bakıştılar, sonra omuzlarını silktiler. "Gelenler ne kadar güçlü?" diye devam etti Jojonah Efendi. Yine yanıt gelmedi. "Bunlar bir an önce yanıtını bulmamız gereken sorular," dedi Jojonah Efendi. "Aksi halde Peder Başrahip Markwart'ın emrine itaat edip yolumuza devam etmemiz ve köylüleri kendi kaderleriyle başbaşa bırakmamız gerekir. Gidin madem," dedi ikisine, başıboş köpeklermiş gibi elleriyle kovalayarak. "Gidin kuartz taşlarınızı alın. Bana yanıtlar bulun ve bir an önce yapın bunu." Genç keşişler hemen eğildiler, döndüler ve hızla uzaklaştılar. 170

R. A. Sa|Vât( "Büyük risk alıyorsun," dedi Braumin Birader, ikili gider o\, mez. "Ve bu görevimizden çok sana yönelik bir risk." "Bunu görmezden gelirsem ruhum nasıl bir risk almış olacak?" diye sordu Jojonah, geçici olarak Braumin Birader'i susturan bir savla. "Yine de," dedi genç keşiş sonunda, "eğer Peder Başrahip.,« "Peder Başrahip burada değil," diye hatırlattı Jojonah Efendi "Ama Francis Birader bu canavarlara karşı köye yardım etmeyi planladığını öğrenirse olacak." "Francis Biraderle ben ilgilenirim," diye temin etti onu Jojonah Efendi. "Gerçekten de Francis'in bedenine girerse, Peder Başrahip'le de." Ses tonu tartışmanın sona erdiğini söylüyordu ve Jojonah kararlılıkla önünde yürürken Braumin Herde hakh korkularına rağmen gülümsüyordu. Üstadının, akıl hocasının ayaklandığını anlıyordu Braumin. Bazen, yüreği yeterince yüksek sesle seslenirken, insanın topuklarını yere gömmesi gerekirdi. Gece karanlıktı; dolunay erken doğmuştu, ama kalın, tehditkar fırtına bulutları tarafından örtülmüştü. Tol Hengor'a yaklaşan canavar ordusu düşünülünce, uygun bir geceydi. Neredeyse ikiyüz kişilik vahşi çete iki köyü dümdüz etmişti bile ve sıradakinin daha zorlu çıkacağına inanmak için sebep yoktu. Her zamanki yarım daire şeklinde savaş formasyonları içinde vadinin batı ucuna geldiler. Goblinler önde kalkan çeper oluşturuyordu ve her iki tanesinden biri meşale taşıyordu. Powrieler ve devler ortada toplanmış, kanatları desteklemeye ya da ileri atılmaya hazır bekliyorlardı. İki sırt arasındaki alçak, daha zor savunulur zeminde yürüyor olmalarına rağmen pusudan korkmuyorlardı. Alpinador insanları genelde ok kullanmazdı ve bu köyün savaşçıları uzak dövüş sanatını mükemmelleştirmiş olsadı bile, sayıları (izciler üç düzineden fazla olmadıklarını söylüyordu) fazla sorun yaratacak kaiblis Buhü 71 cok değildi. Ek olarak, pek çok oka dayanabilen devler kanat Isınlarına yıkıcı taş yaylımıyla karşılık verebilir, pusuyu kurann aleyhine çevirebilirdi. Hayır, powrie önderleri Alpinador innlarının yakın dövüşte tehlikeli olduklarını, yüz yüze dövüşte

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hüvük güçle savaştıklarını biliyorlardı. Ama vur-kaç taktiğinde iyi de&illerdi- Ve bu yüzden canavarlar çeteyi daha küçük, daha daöınık gruplara bölüp sırtların daha kaba zemininde yürüme riskine girmektense, bu formasyonu tercih etmişlerdi. Böylece powrieler büyük bir güvenle birleşik güçlerini geniş vadide yürüttüler. Hepsi insan kanı tatmak için kaşınıyordu, tüm powrieler berelerinin kırmızı rengini parlatmak istiyordu. Aziz Saf-Abelle keşişleri şeklinde karşılarına çıkan gücü kavrayamazlardı. Vadinin iki yanında bir düzine keşiş hazır, bekliyordu. Kuzey duvanndakilerin başında Francis Birader vardı, güneydekilerin başında Braumin Birader. Jojonah Efendi Braumin'in grubunun gerisinde oturuyor, bir hematiti, o en kullanışlı ve çok yönlü taşı yüreğine bastırıyordu. Büyüye ilk dalan o oldu, ruhunu bedensel bağlardan kurtardı ve gece havasında süzülmeye başladı. İlk görevi yeterince kolaydı. Görünmez ruhunu irade gücüyle hızla vadinin batı ucuna götürdü, yaklaşan gücü karşıladı, güçlerini ve formasyonlarını inceledi. Ruhu geldiği yoldan döndü, ilk önce kuzey sırtına ve Francis Birader'e gitti, sonra Braumin Birader'e gidip iki gruba edindiği bilgiyi aktardı. Sonra, Jojonah Efendi bir düşünceyle yine yaklaşan canavarlara gitti. Şimdi üstadın zor işi başlıyordu; canavar gücüne sızmak. Görünmez ve sessiz bir biçimde öndeki gobiin sırasının yanından merkezdeki gruba kaydı, bir powrie bedenine yaklaştı, ama bilgece düşündü. Eski metinler powrielerin büyüye, özellikle de beden ele geçirmeye karşı çok dirençli olduklarını söylerdi. Zorlu, Zeki ve güçlü iradelere sahip yaratıklardı. Yine de Jojonah Efendi bir gobiin bedenine girmek istemiyor72 R. A. Salvator, du. Bir goblinin bedeninde epey kötülük yapabilirdi elbette, ama önemli ölçüde değil. Goblinler hep tahmin edilemez ve hain olurlardı, bu yüzden bir tanesi aniden grubun aleyhine dönse bile* powrieler ve devler çok şaşırmazdı ve kırılgan goblin bedeni, değil bir dev, zorlu powrielerden birine bile fazla zarar veremezdi. Bu, tamamen bilinmeyen topraklara girmek üzere olan Jojonah Efendi'ye tek bir seçenek bırakıyordu. Bir devin bedenini ele geçirmek konusunda hiçbir şey okumamıştı ve devler hakkında pek az bilgisi vardı. Tek bildiği kötü huyları olduğu ve savaşta muazzam olduklarıydı. Ruhu ihtiyatla bir fomoryan grubunun arkasına gitti. Özellikle biri, gerçekten de kocaman olanı grubun idarecisi gibi görünüyordu ve diğerlerine zorbalık ediyor, hızlı hareket etmeye zorluyordu. Jojonah bu teşebbüste kullanabileceği değişik taktikleri düşündü ve diğer devlerden birinin daha iyi bir hedef olabileceğine karar verdi. Grupta hiçbir dev, hatta görünürdeki önderleri bile fazla zeki görünmüyordu, ama tam aksi izlenimini veren bir yaratık vardı. İri, sallana sallana yürüyen, kafasını sallayan ve kendi kulaklarının çıkardığı sese kıkırdayan bir dev. Jojonah'm ruhu canavarın bilinçaltına girdi. Dah? diye sordu devin iradesi. Bana şeklini ver! diye emretti Jojonah telepatiyle. Dah? Bedenini diye emretti keşişin iradesi. Onu bana ver! Çık dışarı! "Hayır!" diye kükredi dehşete düşmüş dev yüksek sesle ve iradesi Jojonah'ınkine saldırarak keşişi kovmaya çalıştı. Kim olduğumu biliyor musun? dedi Jojonah, arkadaşları bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şeyin yolunda gitmediğini anlayamadan devi sakinleştirmeye çalışarak. Anlasaydın, seni aptal, beni reddetmezdin! Dah? Ben senin tamınım, diye ısrar etti Jojonah'm ruhu. Ben Besiblis R"hu 73 i ulzibar'ım, iblis dactyl, insanları katletmenize yardım etmeye ı Hm Taşıyıcım olarak senin bedenini seçtiğim için şeref duyö dun mu? Dah? diye sordu devin ruhu yine, ama bu seferki telepatik soru epey farklı bir tını taşıyordu. Çık dışarı, dedi Jojonah, zayıflığı hissederek, yoksa başka taşıyıcı bulurum ve onu kullanarak seni tamamen yok ederim! "Evet, evet, efendim," diye yüksek sesle kekeledi dev. Sessizlik! diye emretti Jojonah. "Evet, evet, efendim," diye tekrarladı dev, daha da yüksek sesle. Kısmen yerleşmiş olan Jojonah sözcükleri devin kulaklarından duyabiliyordu. Diğer devlerin bunun çevresine toplanıp sorular sorduğunu duydu. Dev önder çok konuşan, kafası karışmış devi ittirdiğinde dokunduğu kendi omzuymuş gibi hissetti. Onun gerçekten de iblis dactyl olduğuna ikna olan, hedeflediği dev itaat etmek için çılgınca uğraşıyordu, ama kendi bedeninden nasıl çıkacağı hakkında pek az fikri vardı. Jojonah hızlı çalışması gerektiğini biliyordu, çünkü taşıyıcı gönüllü olsa bile beden ele geçirmek kolay iş değildi. Hematitin derinliklerine daldı, büyüsünü kullanarak-devin beynine, son sinapsma kadar her açıdan sızmaya çalıştı. Devin benliği içgüdüyle geriledi ve mücadele etti, ama devin bilinçli iradesi arkasındayken, pek az gücü vardı. En iri dev yeni bedenini yere yıktığı zaman Jojonah darbeyi epey kuvvetle hissetti. "Çeneni kapa!" diye emretti iri dev. "Dah, evet, efendim," diye yanıt verdi Jojonah. Gerçekten de, konuşmaya ve yerden kalkmaya çalışırken ağır çeneler ve ağır bacaklar keşişe güç bir deneyim yaşatıyordu. iri dev ona bir daha vurdu ve Jojonah başını uysal uysal eğdi. Sessiz olurum," dedi yumuşak sesle. Bu önderi şimdilik sakinleştirmiş göründü ve grup formasyon174 R- A- Salvatore daki yerlerine döndü. Bu arada aralarına fazladan bir ruh katıldığından habersizdiler. Vadinin iki yanındaki bir düzine keşiş el ele dizilmişti ve her gruptaki dördüncü ve beşinci keşişin elinde bir grafit vardı. Francis Birader, Jojonah'ın adamın öfkesini yatıştırmak için tanıdığı imtiyazla, küçük bir elmas tutuyordu. Francis iki grubun rehberiydi, zamanı seçecek kişi. Keşişlerin kuvvetle ve hata yapmadan saldırması gerekiyordu; canavarların karşı saldırısı onlar için çok şeye maolabilirdi. Francis yarım çemberin önündeki goblinlerin geçmesine izin verdi. Zaferin anahtarının powrieleri çabucak yok etmek ve devleri cesaretlerini kırmaya yetecek kadar yaralamak olduğu konusunda anlaşmışlardı. Önderlerin işi bitirilince, korkak goblinlerin savaşmaya razı olmayacaklarını düşünmüşlerdi. Sırasında gözleri açık olan yalnızca Francis'ti, geri kalanlar iki grafitin büyüsüne dalmışlardı. Francis goblinlerin yirmi metre öte-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


den geçişini izledi. Devlerin yüksek siluetlerini seçebiliyordu. Derin bir nefes aldı ve elmasın gücünü çağırarak karşıda bekleyen Braumin Birader'e kısa bir mesaj çaktı. "Şimdi, kardeşlerim," diye fısıldadı Francis. "Zamanı geldi." Ve sonra Francis de ortak büyüye daldı, enerjisini sıra aracılığıyla grafitlere gönderdi. Braumin Birader'in kendi grubuna söylediği sözler de hemen hemen aynıydı. Bir saniye sonra Francis'in sırasındaki dördüncü keşişin elinden bir şimşek patladı, ardından karşıdan bir patlama geldi, sonra Francis'in sırasındaki onuncu keşişten, sonra bir daha karşıdan. Şimşekler ileri geri aktılar, sıradaki her keşiş enerjisini birleşik güce akıttı. Genç keşişlerin çoğu taşları kendi başlarına kullanamazlardı, ama Francis, Braumin ve daha büyük öğrencilerle kurdukiblis R"hu 75 'hinsel bağ sayesinde enerjileri kullanılabiliyordu. Vadinin tamamı gümbürtülerle sarsıldı; her kavurucu çakma ede koşturan daha az canavar sergiliyordu. Düşman formasyonunun ortasında, powrieler kaçıştılar ve tektekrar yere fırlatıldılar, sendelediler ve sarsıldılar. En büyük , jgfler olan devler daha da fazla darbe aldılar, ama onlar saldıçok daha iyi direniyordu ve ilk salvo tamamlandığı zaman bes devin dördü hâlâ ayaktaydı ve yalnızca biri devrilmişti... o da büvülü şimşekler yüzünden değil, düşen bir ağaç yüzünden. Dev grubundaki en iri olanı sıkışmış, çığlık atan arkadaşını aörmezden gelerek kuzey yamacına işaret etti ve taş yağdırmalarını emretti. Ama yanındaki dev iri bir kayayı kaldırıp kafasına indirdiği zaman niyeti ve yüz ifadesi çabucak değişti. Jojonah Efendi bedenini ele geçirdiği devin ruhunun aniden itiraz etmeye başladığını hissetti. Onu öldüreyim, biz önder oluruz! diye doğaçlama yanıt buldu ve bu aptal devi epey sakinleşirdi. Yine de, devin arka planda kalma ve dactylin bedenini kontrol etmesine izin verme çabalarına rağmen, bedeni nasıl salıvereceğini bilemiyordu. Bu yüzden, Jojonah kollarına dev önderine tekrar tekrar vurmasını emrederken ve sonunda sersemlemiş yaratığı yere yıkarken dev daha da yüksek sesle kıkırdıyordu. Kalan iki dev uluyarak onu engellemeye çalıştılar. Jojonah kayayı göğsüne dayadı, sonra en yakındaki saldırgana fırlatarak devi sendeletti. Ama diğeri uçarak kollarını ona doladı ve ikili kalan birkaç powrieyi ezerek yere yıkıldılar. Hey, diye bedeni ele geçirilmiş devin ruhu itiraz etti ve Jojonah o aptal yaratığın sonunda olan biteni anlamaya başladığını hissetti. Hey! Devin iradesi bedenini geri almak için yeniden çabalamaya aŞladı ve Jojonah'a saldırdı. Ve ikinci şimşek yağmuru başladı. Jojonah devin bedenini ayağa kalkmaya ve kavurucu şimşek,76 R. A. Salvit0re lerin önüne çıkmaya zorladı. Sonra, yakıcı enerji patlamaların göğsünde hissedince perişan olmuş bedeni haklı sahibine bırab ve ruhu kaçarak boş havada durup sahneyi izledi. Kafasından kan akmakta olan en iri dev bir şekilde, sallanarak ayağa kalkmayı başarmıştı... ama sonra bir şimşek daha yedi, son, ra bir tane daha. Dev yine yere yuvarlandı, tüm gücü ve direnci

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yok olmuştu ve ölümün onu ele geçirmesini bekledi. Şimşekler akmaya devam etti, ama keşişler büyü enerjilerini tüketmek üzere olduklarından her biri bir öncekinden daha zayıf, ti. Buna karşın ciddi bir karşı saldırı olmayacağını fark etti Jojonah Efendi, çünkü canavar gücünden geriye kalan yalnızca goblinlerin yarısından azı, bir düzine powrie ve tek bir devdi ve hepsi fena halde korkmuş, paralanmış ve savaşa devam etmeyi bile düşünemeyecek kadar şaşırmıştı. Dağınık meşaleler batıya, vadide geldikleri yöne kaçtıklarını gösterdi. Geri çekilirken canavarlar bir başka sessiz gözlemcinin önünden geçtiler, formasyonun arkasından sessizce saldırmayı düşünerek yaklaşmış bir adam. Farkında olmadan korucuya fazla yaklaşan herkes o dev kılıcın ucunda ölüm bulurdu. Ve Andacanavar devlerden birinin canlı olduğunu görünce, aksayan yaratığa yaklaştı ve dev daha adamın orada olduğunu fark edemeden yere yıkan bir dizi vahşi darbe indirdi. Sonunda vadi sessizleştiği zaman, Francis Birader keşişlerini sessizce karşıya, arkadaşlarına katılmaya götürdü. Sonra grubun tamamı güney sırtına, arabaların ve Jojonah Efendi'nin yanına döndü. Orada çabucak kervanlarını toparladılar ve başka canavarlar ya da Alpinadorlular tarafından keşfedilmeyi istemeyerek yola koyuldular. Andacanavar bütün bunları bir umut ve şaşkınlık kargaşası içinde izledi. 9 HOŞ KARŞILANAN ESKİ DOSTLAR "Demek doğru!" diye haykırdı şişman adam, Elbryan ile Pony'nin dönen okçularla birlikte kampa yürüdüğünü görünce. "Belster, eski dostum," diye karşılık verdi korucu. "İyi olduğunu görmek ne kadar güzel." "Gerçekten de iyi!" diye bildirdi Belster. "Gerçi son zamanlarda tayın azaldı ya!" Konuşurken geniş karnını okşadı. "Sen bunu halledersin, kuşkusuz." Yorum üzerine hem Pony, hem Elbryan güldü... Belster O'Comely'nin öncelikleri asla değişmezdi! "Peki diğer dostum nerede?" diye sordu Belster. "İştahı benimkiyle boy ölçüşen?" Elbryan'ın yüzünden bir bulut geçti. Daha da üzüntülü görünen Pony'ye döndü. "Ama ormandan gelen raporlar taş büyüsünden bahsediyordu," diye itiraz etti Belster. "Yalnızca Deli Rahip'in fırlatabileceği büyüler. Bana bu gece öldüğünü söylemeyin! Ah, ne trajedi!" "Avelyn bu yaşamdan göçüp gitti," diye yanıt verdi Elbryan kasvetle. "Ama bu gece değil. Aida'da, iblis dactyli yok ederken öldü." "Ama ormandan gelen raporlar..." diye kekeledi Belster, korucunun sözlerine mantıkla karşı çıkmaya çalışır gibi. "Savaş hakkındaki raporlar doğruydu, ama Pony'den bahsedi178 R. A. Salvat, yordu," diye açıkladı Elbryan, kolunu kadının omuzlarına koya rak. "Taşları o kuvvetle kullanan oydu." Aşkına döndü ve öbti elini kaldırıp gür, altın rengi saçlarını okşadı. "Avelyn ona iyi 5ğ_ retti." "Öyle görünüyor," dedi Belster. Korucu kendini kadından uzaklaştırdı ve gözlerini Belster'a dikerek kararlı bir poz takındı. "Ve Pony Avelyn'in bitirdiği işi de-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


vam ettirmeye hazır," diye bildirdi. "Dumanlı Aida'nın derinliklerinde, Avelyn iblis dactyli öldürdü ve düşmanlarımızı birbirine bağlayan gücü yok ederek bu savaşın yönünü değiştirdi. Şimdi işi bitirmek, topraklarımızı o kötü yaratıklardan temizlemek bizim ellerimizde." Çevresindeki herkese, korucu konuşurken biraz daha uzamış gibi geldi ve Belster O'Comely bilgiç bilgiç gülümsedi. Elbryan'ın cazibesi buydu, Gecekuşu'nun gizemi. Belster korucunun onlara ilham vererek savaşta yeni düzeylere çıkartacağını, tek bir kararlı, odaklanmış güç olarak hepsine rehberlik edeceğini, düşman saflarındaki her zayıflığa kuvvetle saldıracağını biliyordu. Avelyn hakkındaki habere rağmen, kayıp Roger Lockless hakkında gittikçe büyüyen korkularına rağmen, Belster'a o gece dünya biraz daha aydınlık geldi. Kazandıkları zaferi değerlendirince etkilendiler. Orman ölü goblinlerin, powrielerin, pek çok devin leşleriyle doluydu. Altı adam yaralanmıştı ve birinin yarası ağırdı. Üçü kayıptı, öldükleri tahmin ediliyordu. Yaralıların en kötü durumda olanını taşıyanlar adamın geceyi çıkartamayacağını düşünüyordu... gerçekten de, ailesine veda edebilmesi ve doğru düzgün gömülebilmesi için getirmişlerdi. Pony hematitle adamın başına gitti, saaderce yorulmak bilmeden çalıştı, kendi enerjisinin her zerresini feda etti. "Onu kurtaracak," diye bildirdi Belster Elbryan'a kısa süre iblis IW« 179 ve Tomas Gingerwart korucuyu Senfoni'yle ilgilenir, atı 1' .r, rovnaklarını temizlerken bulunca. "Kurtaracak," diye ladı eski hancı tekrar tekrar, kendi kendini de ikna etmeye çalışarak. "Shamus Tucker iyi bir adamdır," diye ekledi Tomas. "Böyle bir sonu hak etmiyor." Konuştuğu süre boyunca Tomas'ın ona suçlarcasına baktığını f rk etti Elbryan. Elbryan'a, Pony'nin yaralı adamla yaptığı iş Tomas açısından bir tür sınavmış gibi geldi. "Pony ne mümkünse yapacak," diye yanıt verdi korucu basitce "Taşlar konusunda güçlüdür, neredeyse Avelyn kadar güçlü, ama korkarım enerjisinin çoğunu savaşta kullandı ve Shamus Tucker'a verecek fazla gücü kalmadı. Senfoni'yle işim bittiği zaman gidip yardım edip edemeyeceğime bakacağım." "İlk önce atınla mı ilgileniyorsun?" Tomas Gingerwart'ın sesindeki açık suçlamayı kaçırmak imkansızdı. "Pony bana ne dediyse onu yapıyorum," diye yanıt verdi korucu sakin sakin. "Şifa sürecini yalnız başlatmak istedi, çünkü yalnızken daha derin yoğunlaşabiliyor ve böylece yaralı adamla daha yakın bir bağ kuruyor. Onun yargısına güveniyorum ve sen de öyle yapmalısın." Tomas başını eğip adama baktı, sonra hafifçe, pek de ikna edici olmayan bir tavırla başını salladı. Endişe içindeki Belster boğazını temizledi ve inatçı arkadaşını dürttü. "Minnettar olmadığımızı düşünme..." diye özür dileyecek oldu Elbrya n a. Korucunun kahkahası adamı susturdu ve adam şaşakaldı. Öfkelendiği açıkça belli olan, alay edildiğini düşünen Tomas'a baktı. "Kaç zamandır böyle yaşıyoruz?" diye sordu Elbryan Belster'a. armanda savaşarak ve kaçarak kaç ay geçirdik?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Çok fazla," diye yanıt verdi Belster. ı8o R- A- Salvit0re "Gerçekten de," dedi korucu. "Ve o süre içinde çok şeyi anla dım. Neden güvensiz olduğunu anlıyorum, Gingerwart Efendi I dedi sözünü sakınmadan. Senfoni'den dönüp adamın önünde durdu. "Pony ve ben gelmeden önce bu grubun tartışmasız ön. derlerinden biriydin." "Daha önemli olanları göremeyeceğimi mi ima ediyorsun?" di. ye sordu Tomas. "Kendi güç hırsımı diğerlerinin iyiliğinin üzerinde göreceğimi mi..." "Ben gerçeği söylüyorum," diye sözünü kesti Elbryan. "O kadar." Tomas bu bildiriyle neredeyse boğulacaktı. "Şimdi korkuyorsun ve korkmalısın da," diye devam etti korucu, atına dönerek. "Ve ne zaman senin gibi büyük sorumluluk üstlenmiş biri değişiklik sezse, bu daha iyi yönde bir değişiklik gibi bile görünse, ihtiyatlı olmalı. Bedeli çok yüksek." Belster Tomas'ın nasıl değiştiğini izlerken gülümsemesini saklayamadı. Korucunun basit mantığı, içtenliği ve açık tavırları gerçekten de güven vericiydi. Tomas'ın heyecanı artık zirvesini aşmıştı ve adam gözle görülür bir biçimde gevşiyordu. "Ama şunu anla," diye devam etti Elbryan, "ben ve Pony senin düşmanların değiliz. Rakibin bile değiliz. Elimizden geldiği yerde yardım edeceğiz. Senin gibi, bizim hedefimiz de bu toprakları dactylin kötü hizmetkarlarından temizlemek. Tıpkı dünyayı iblisin kendisinden kurtardığımız gibi." Tomas, kafası karışmış görünse de, yatışarak başını salladı. "Adam yaşayacak mı?" diye sordu Belster. "Pony umutlu," diye yanıt verdi korucu. "Hematitle yaptığı iş mucize sınırlarına varıyor." "Umalım da öyle olsun," diye ekledi Tomas içtenlikle. Korucu Senfoni'nin bakımını bitirdi, sonra Pony'yi ve yaralı adamı aradı. Onları bir tentenin altında buldu. Adam rahat rahat

iblis R"hu 181 nrdu nefesleri düzenli ve güçlüydü. Pony de adamın üzerinvkuya dalmıştı. Bir elinde hâlâ ruh taşını tutuyordu. Elbryan atiti alıp Shamus Tucker üzerinde şifa uygulamayı düşündü, fikrini değiştirdi. En iyi tedavinin uyku olacağını düşündü. Korucu Pony'yi biraz oynatarak rahat ettirmeye çalıştı, sonra nlarından ayrıldı. Yatağını orada kurmayı düşünerek Senfo•>njn yanına döndü ve Belli'mar Juraviel'i orada, kendisini beklerken bulunca rahatladı. "Küçük grubu Caer Tinella'ya götürdüm," diye açıkladı elf sert bir sesle "ve orada kovalamacaya katılmak üzere hazır bekleyen yüz powrie, aynı sayıda goblin ve daha da fazla sayıda dev buldum." "Daha fazla dev mi?" diye yankıladı korucu inanmazlık içinde, çünkü devlerin bir avuçtan fazla sayılarda toplanması sıradan değildi. Öyle bir gücün yıkım potansiyelini düşünmek Elbryan'ın nefesini kesti. "Palmaris'e yürümeyi planladıklarını mı düşünüyor-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sun?" diye sordu. Juraviel başını iki yana salladı. "Kasabaları daha küçük geziler için üs olarak kullanıyor olmaları daha olası," dedi. "Ama Caer Tinella'yı dikkatle izlemeliyiz. Oradaki önder çok ünlenmiş görünen bir powrie; devler bile önünde eğiliyor ve kasabanın gölgelerinde saklandığım onca zaman içinde aleyhine söylenmiş tek söz duymadım, hatta ormandaki felakete ilişkin raporlar gelmeye başladığı zaman bile." "Demek onları fazla yaralayamamışız," diye yorum yaptı korucu. "Onları yaraladık," diye yanıt verdi Juraviel, "ve bu onları daha da kızdırmış olabilir. Güney yönünü izlemeliyiz, hem de dikkatle izlemeliyiz. Dostlarını bulmak için gelecek bir sonraki güç y&ıcı olacak, eminim." Elbryan, ağaçlan söke söke gelen bir canavar ordusu görmeW bekliyormuş gibi, içgüdüyle güneye baktı. ı8z Sâlv*tOr6 "Bir konu daha var," diye devam etti Juraviel, "powrielerin Pı geçirdiği özel bir tutsak hakkında." "Powrielerin pek çok kasabadan pek çok tutsak aldığım an] yorum," diye yanıt verdi Elbryan. "Bu farklı olabilir," diye açıkladı Juraviel. "Bu ormandaki dostla nnı biliyor; gerçekten de, aralarında büyük saygı görüyor, tıpkı se nin Dundalis ve diğer Ormandiyar halkları arasında gördüğün gibi" Açıklığın kenarında, bir çam ağacının kalın dallarının koruması altında, Belster O'Comely korucuyu dikkatle izledi. Yanındaki Tomas daha canlıydı ve ancak şişman hancının daimi dürtüklemesi adamın ikisini birden ele vermesini engelliyordu. Elbryan kendi kendine konuşuyor gibi görünüyordu, ama Belster sebebini bildiğini tahmin ediyordu. Korucu bir ağacın içine, görünürde boş bir dala bakıyordu ve sözleri seçecek kadar yaklaşamamış olsalar da, sohbet ediyor gibiydi. "Arkadaşın biraz kaçık herhalde," diye fısıldadı Tomas Belster'ın kulağına. Belster kararlılıkla başını iki yana salladı. "Keşke tüm dünya böyle kaçık olsa," diye yanıt verdi. Fazla yüksek sesle. Elbryan döndü ve başını eğdi ve oyunun sona erdiğini anlayan Belster Tomas'ı çamın arkasından çıkardı. "Alı, Elbryan," dedi şişman adam. "İşte buradasın. Her yerde seni arıyorduk." "Bulmak o kadar da zor değil," diye yanıt verdi korucu ifadesiz bir sesle, kuşkuyla. "Pony'ye gittim... arkadaşınız dinleniyor ve yaşayacak gibi görünüyor. Sonra buraya, Senfoni'ye döndüm." "Senfoni'ye ve..." diye ısrar etti Belster, ağaca doğru başını sallayarak. Korucu sakin sakin durdu ve yanıt vermedi. Belster elfı ye başka pek çok Touel'alfar'ı kuzeyde Elbryan'la savaşırken görmüştü, iblis R"hu 183 Tomas'm Juraviel'e nasıl tepki vereceğini bilemiyordu. "Hadi ama," diye devam etti Belster. "Elbryan'ı iyi tanırım ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yapayalnız durup kendi kendine konuşmasını beklemem." Renimle Kahin'de oturmalısın, diye düşündü korucu ve hafifçe güldü. "Tahminimde yanılmıyorsam bir dost getirmişsin," dedi Bels"Özel yetenekleri ben ve arkadaşlarım için iyi haber olan bir dost." Elbryan iki adama ağacın yanında kendisine katılmasını işaret etti ve imayı anlayan Belli'mar Juraviel daldan aşağı atladı, korucu dostunun yanına yumuşak iniş yapmak için neredeyse saydam kanatlarını çırparak indi. Tomas Gingenvart yerinden sıçrarken neredeyse çizmelerinden oluyordu. "Bu tuhaf dünyanın büyük karanlık delikleri adına, bu da ne?" diye böğürdü. "Bu bir elf," diye açıkladı Belster sakin sakin. "Touel'alfar," diye ekledi Elbryan. "Belli'mar Juraivel, hizmetinizde," dedi elf, Tomas'ın karşısında yerlere kadar eğilerek. İri yarı adam aptal aptal başını salladı. Başıyla beraber dudakları da sallanıyordu. "Hadi ama," dedi Belster ona. "Sana Dundalis'te bizimle beraber elflerin de savaştığını anlatmıştım. Sana mancınık kervanını, Avelyn Birader'in neredeyse kendini patlatmasını, ağaçlardan düşmanları yaralayan elfleri anlatmıştım." "Ben... ben... ben düşünmemiştim..." diye kekeledi Tomas. Elbryan tipik reaksiyon karşısında sıkılmış görünen Juraviel'e baktı. Tomas derin derin içini çekerek sakinleşmeyi başardı. "Juraviel Caer Tinella'ya gitti..." diye açıklamaya başladı Elbryan. 'Gitmese de ben gitmesini rica ederdim," diye endişe içinde 1Ö4 R. A. Salvat, sözünü kesti Belster. "İçimizden biri için korkuyoruz, adı Roger Lockless. Bu gece kasabaya gitti, canavarlar peşimize* düşmeden kısa süre önce." "Bize doğru yürümeye başlamaları ya onu arama amaçlıydı, ya da onu ele geçirmişler gibi," diye ekledi Tomas. "İkincisi," diye bildirdi Elbryan. "Juraviel sizin Roger Lockless'j görmüş." "Canlı mı?" diye sordu iki adam birlikte. "Sesleri içten bir endişeyi yansıtıyordu. "Oldukça," diye yanıtladı elf. "Yaralanmış, ama çok kötü değil. Fazla yaklaşamadım; powrieler onu sıkı ve dikkatli gözetim altında bulunduruyor." "Roger geldikleri günden beri başlarına bela oldu," diye açıkladı Tomas. Sonra Belster Roger'ın maceralarını, hırsızlığını, arkada bıraktığı alaycı şakaları, gece baskınları için genelde suçu goblinlerin üzerine yıkmasını ve Bayan Kelso'yu kurtarmasını anlattı. "Roger Lockless'in yerini almayı düşünüyorsan," dedi Tomas Gingerwart kasvetle, "dolduracak geniş bir yer bulacaksın." "Yerini almak mı?" diye itiraz etti korucu. "Ölmüş gibi konuşuyorsun." "Kos-kosio Begulne'nin pençelerine geçmişken, ölmüşten farkı yok," diye yanıt verdi Tomas. Elbryan Jureviel'e baktı, ikisi çarpık gülümsemelerle bakıştılar. "Göreceğiz," dedi korucu. Umutları yükselen Belster neredeyse sevinçle hoplayıp zıpla-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


maya başlayacaktı. Ertesi sabah uyandığında Elbryan Pony'yi kalkmış, onu bekler bulunca şaşırdı. Doğu göğü şafağın ışıklarıyla yeni aydınlanmaya başlamıştı. iblis R"hu 185 ıara harcadığın enerjiden sonra günü uyuyarak geçirece-ini sanırdım," dedi korucu. -Tok önemli bir gün olmasa yapardım," diye yanıt verdi Pony. Fibrvan şaşkın şaşkın baktı, ama Pony'nin duruşuna, kalçasın, . jy^ç kemerine bakarken bu yalnızca bir an sürdü. "Kılıç danöğrenmek istiyorsun," diye tahmin yürüttü. "Senin de kabul ettiğin gibi," dedi Pony. Korucunun hevessizliği açıkça belliydi. "İlgilenilmesi gereken bir sürü mesele var," dedi. "Bu halk için önemli biri olan Roger Lockless Caer Tinella'da tutsak edilmiş ve grubu gözden geçirip kim savaşabilir, kim savaşamaz, görmemiz gerek." "Demek bu sabah kendi kılıç dansını yapmayı da düşünmüyorsun, öyle mi?" diye sordu Pony. Korucu kadının mantıkla onu yakaladığını anladı. "Juraviel nerede?" "Ben uyandığımda gitmişti," diye yanıt verdi Pony. "Ama zaten her sabah gitmiyor mu?" "Büyük olasılıkla kendi kılıç dansına," dedi korucu. "Ve bölgede keşif yapmaya. Touel'alfar'dan çok kişi günün bu zamanına, şafak öncesini tercih eder." "Ben de öyle," dedi Pony. "Bi'nelle dasada için güzel bir zaman." Elbryan kadının ısrarı karşısında direnemedi. "Gel madem," dedi. "Başlayacak bir yer bulalım." Onu karanlık ormanın içinden geçirdi, zeminin düz ve çalısız olduğu küçük bir sığlık buldular. "Dövüşmeni gördüm," dedi kadına, "ama stilini incelemek için fırsat ya da sebep bulamamıştım. Birkaç basit saldırı ve savunma hareketi yeterli olur." Kadına göstermesi için açıklığa gelmesini işaret etti. Pony onu merakla süzdü. "Giysilerimizi çıkaracak mıyız?" di•** R- A. Sâlvat0r6 sözünü kesti Belster. "İçimizden biri için korkuyoruz, adı Roger Lockless. Bu gece kasabaya gitti, canavarlar peşimize'düşmeden kısa süre önce." "Bize doğru yürümeye başlamaları ya onu arama amaçlıydı, ya da onu ele geçirmişler gibi," diye ekledi Tomas. "İkincisi," diye bildirdi Elbryan. "Juraviel sizin Roger Lockless'i görmüş." "Canlı mı?" diye sordu iki adam birlikte. "Sesleri içten bir endişeyi yansıtıyordu. "Oldukça," diye yanıtladı elf. "Yaralanmış, ama çok kötü değil. Fazla yaklaşamadım; powrieler onu sıkı ve dikkatli gözetim altında bulunduruyor." "Roger geldikleri günden beri başlarına bela oldu," diye açıkladı Tomas. Sonra Belster Roger'ın maceralarını, hırsızlığım, arkada bırak-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tığı alaycı şakaları, gece baskınları için genelde suçu goblinlerin üzerine yıkmasını ve Bayan Kelso'yu kurtarmasını anlattı. "Roger Lockless'in yerini almayı düşünüyorsan," dedi Tomas Gingervvart kasvetle, "dolduracak geniş bir yer bulacaksın." "Yerini almak mı?" diye itiraz etti korucu. "Ölmüş gibi konuşuyorsun." "Kos-kosio Begulne'nin pençelerine geçmişken, ölmüşten farkı yok," diye yanıt verdi Tomas. Elbryan Jureviel'e baktı, ikisi çarpık gülümsemelerle bakıştılar. "Göreceğiz," dedi korucu. Umutları yükselen Belster neredeyse sevinçle hoplayıp zıplamaya başlayacaktı. Ertesi sabah uyandığında Elbryan Pony'yi kalkmış, onu bekler bulunca şaşırdı. Doğu göğü şafağın ışıklarıyla yeni aydınlanmaya başlamıştı. iblis R"hu 185 "Taşlara harcadığın enerjiden sonra günü uyuyarak geçirecei sanırdım," dedi korucu. "Cok önemli bir gün olmasa yapardım," diye yanıt verdi Pony. Elbryan şaşkın şaşkın baktı, ama Pony'nin duruşuna, kalçasın, ki kılıç kemerine bakarken bu yalnızca bir an sürdü. "Kılıç danını öğrenmek istiyorsun," diye tahmin yürüttü. "Senin de kabul ettiğin gibi," dedi Pony. Korucunun hevessizliği açıkça belliydi. "İlgilenilmesi gereken bir sürü mesele var," dedi. "Bu halk için önemli biri olan Roger Lockless Caer Tinella'da tutsak edilmiş ve grubu gözden geçirip kim savaşabilir, kim savaşamaz, görmemiz gerek." "Demek bu sabah kendi kılıç dansını yapmayı da düşünmüyorsun, öyle mi?" diye sordu Pony. Korucu kadının mantıkla onu yakaladığını anladı. "Juraviel nerede?" "Ben uyandığımda gitmişti," diye yanıt verdi Pony. "Ama zaten her sabah gitmiyor mu?" "Büyük olasılıkla kendi kılıç dansına," dedi korucu. "Ve bölgede keşif yapmaya. Touel'alfar'dan çok kişi günün bu zamanına, şafak öncesini tercih eder." "Ben de öyle," dedi Pony. "Bi'nelle dasada için güzel bir zaman." Elbryan kadının ısrarı karşısında direnemedi. "Gel madem," dedi. "Başlayacak bir yer bulalım." Onu karanlık ormanın içinden geçirdi, zeminin düz ve çalısız olduğu küçük bir sığlık buldular. "Dövüşmeni gördüm," dedi kadına, "ama stilini incelemek için fırsat ya da sebep bulamamıştım. Birkaç basit saldırı ve savunma hareketi yeterli olur." Kadına göstermesi için açıklığa gelmesini işaret etti. Pony onu merakla süzdü. "Giysilerimizi çıkaracak mıyız?" di\6t, A- Salvat0l sözünü kesti Belster. "İçimizden biri için korkuyoruz, adı R0g Lockless. Bu gece kasabaya gitti, canavarlar peşimize düşmede

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kısa süre önce." "Bize doğru yürümeye başlamaları ya onu arama amaçlıya v da onu ele geçirmişler gibi," diye ekledi Tomas. "İkincisi," diye bildirdi Elbryan. "Juraviel sizin Roger Lockless'i görmüş." "Canlı mı?" diye sordu iki adam birlikte.'Sesleri içten bir endişeyi yansıtıyordu. "Oldukça," diye yamtiadı elf. "Yaralanmış, ama çok kötü değil. Fazla yaklaşamadım; powrieler onu sıkı ve dikkatli gözetim altında bulunduruyor." "Roger geldikleri günden beri başlarına bela oldu," diye açıkladı Tomas. Sonra Belster Roger'ın maceralarını, hırsızlığını, arkada bıraktığı alaycı şakaları, gece baskınları için genelde suçu goblinlerin üzerine yıkmasını ve Bayan Kelso'yu kurtarmasını anlattı. "Roger Lockless'in yerini almayı düşünüyorsan," dedi Tomas Gingenvart kasvetle, "dolduracak geniş bir yer bulacaksın." "Yerini almak mı?" diye itiraz etti korucu. "Ölmüş gibi konuşuyorsun." "Kos-kosio Begulne'nin pençelerine geçmişken, ölmüşten farkı yok," diye yanıt verdi Tomas. Elbryan Jureviel'e baktı, ikisi çarpık gülümsemelerle bakıştılar. "Göreceğiz," dedi korucu. Umutları yükselen Belster neredeyse sevinçle hoplayıp zıplamaya başlayacaktı. Ertesi sabah uyandığında Elbryan Pony'yi kalkmış, onu bekler bulunca şaşırdı. Doğu göğü şafağın ışıklarıyla yeni aydınlanmaya başlamıştı. iblis ^ ,85 |ara harcadığın enerjiden sonra günü uyuyarak geçireceği sanırım," dedi korucu. ^ "fok önemli bir gün olmasa yapardım," diye yanıt verdi Pony. cibryan şaşkın şaşkın baktı, ama Pony'nin duruşuna, kalçasınla kılıç kemerine bakarken bu yalnızca bir an sürdü. "Kılıç danöğrenmek istiyorsun," diye tahmin yürüttü. "Senin de kabul ettiğin gibi," dedi Pony. Korucunun hevessizliği açıkça belliydi. "İlgilenilmesi gereken bir sürü mesele var," dedi. "Bu halk için önemli biri olan Roger Lockless Caer Tinella'da tutsak edilmiş ve grubu gözden geçirip kim savaşabilir, kim savaşamaz, görmemiz gerek." "Demek bu sabah kendi kılıç dansını yapmayı da düşünmüyorsun, öyle mi?" diye sordu Pony. Korucu kadının mantıkla onu yakaladığını anladı. "Juraviel nerede?" "Ben uyandığımda gitmişti," diye yanıt verdi Pony. "Ama zaten her sabah gitmiyor mu?" "Büyük olasılıkla kendi kılıç dansına," dedi korucu. "Ve bölgede keşif yapmaya. Touel'alfar'dan çok kişi günün bu zamanına, şafak öncesini tercih eder." "Ben de öyle," dedi Pony. "Bi'nelle dasada için güzel bir zaman." Elbryan kadının ısrarı karşısında direnemedi. "Gel madem," dedi. "Başlayacak bir yer bulalım." Onu karanlık ormanın içinden geçirdi, zeminin düz ve çalısız

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olduğu küçük bir sığlık buldular. "Dövüşmeni gördüm," dedi kadına, "ama stilini incelemek için fırsat ya da sebep bulamamıştım. Birkaç basit saldırı ve savunma hareketi yeterli olur." Kadına göstermesi için açıklığa gelmesini işaret etti. Pony onu merakla süzdü. "Giysilerimizi çıkaracak mıyız?" diı86 ? A' s»lv*0r, ye sordu nazlı nazlı. Elbryan kızgınlıkla içini çekti. "Bana sataşmayı sürdürecek m' sin?" diye sordu savunmasızca. "Sataşmak mı?" diye sordu Pony masum masum. "Senin kıl, dansı yapmanı izledim, ve..." "Buraya öğrenmek için mi geldik, yoksa oynamak için m» dedi korucu kararlılıkla. "Sataşmıyordum," diye terslendi Pony aynı ölçüde kararlı bir sesle. "Yalnızca bu savaş uzadıkça ilgini ayakta tutmaya kararlıyım." Sonra açıklığa girdi, kılıcını çekti ve çömeldi. Ama sonra omzu yakalandı, çevrildi ve son derece ciddi bir ifadeyle gözlerine bakmakta olan Elbryan'ı buldu karşısında. "Uzak durmak benim seçimim değildi," dedi adam sessizce, ciddiyetle. "Senin de değildi. Koşulların zorunlu kıldığı bir karardı. Tahammül ettiğim, ama zevk almadığım bir karar. Hiç zevk almadığım. İlgimi ayakta tutmak konusunda endişelenmene gerek yok, aşkım. Yüreğim tamamen senin, yalnızca senin." Eğildi ve yumuşak şekilde öptü onu, ama bunun daha derin, daha tutkulu bir şeye dönüşmesine izin vermedi. "Zamanımız olacak," diye söz verdi Pony, kucaklaşırlarken. "Tüm dünyanın daha iyi şartlara kavuşması için hareket etmemiz gerekmeyen bir yer ve zaman, senin ve benim için. Senin Gecekuşu değil Elbryan Wyndon olacağın, aşkımızın bize güven içinde çocuk getirebileceği bir zaman." Uzun süre birbirlerine bakarak, birbirlerinin varlığından zevk alarak ve teselli bularak durdular. Sonunda güneşin ucu doğuda belirdi ve transı bozdu. "Göster bana," dedi korucu, gerileyerek. Pony yine çömeldi, sakinleşmek, kendini zihinsel olarak hazırlamak için uzun zaman harcadı, sonra kılıcını havada ustaca harekeüerle savurarak bir saldırı ve savunma silsilesine başladıiblis R"hu ,8/ ordusunda bu manevraları mükemmelleştirmek için seneh rcamıştı ve kılıç oyunu oldukça etkileyiciydi. Ama çok bilinen bir şeydi, Elbryan biliyordu, ülkedeki sıradan stiliydi, goblinler ve povvrieler tarafından taklit edilen bir .. trer darbeyi ağırlığıyla desteklerken, öne atılır, sonra kendini vunmak için gerilerken Pony'nin kalçaları tekrar tekrar döndü. Bitirdiği zaman döndü. Yüzü gösterdiği çabayla kıpkırmızı kesilmişti ve gururla gülümsüyordu. Elbryan Fırtına'yı çekerek yanma yürüdü. "Şu dala vur," dedi ona bir metre uzaktaki alçak bir dalı işaret ederek. Pony hazırlandı, sonra ileri adım attı, bir, iki, kılıcı kalktı, ge-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


riledi ve sonra öne atıldı. Fırtına yanından geçip dala saplanınca hamlesinin ortasında durdu. Elbryan daha hareket etmeye başlamadan tam bir adım atmıştı, ama korucu onu geçip rahatça hedefe ulaşmıştı. "Atılma," diye açıkladı adam duruşunu bozmadan. Bedeni tamamen uzanmış, sağ kolunu dümdüz uzatmış, sol kolu arkada kalan omzundan aşağı dönmüştü. Aniden geriledi, bir saniye içinde savunma pozisyonu aldı. "Savurma ve saplama hareketlerin mükemmel, ama atılmayı da eklemelisin, hiçbir powrienin, hiçbir rakibin beklemeyeceği ve savıışturamayacağı o ani, hızlı saplama hareketini." Karşılık olarak Pony korucunun duruşunu taklit etti, dizleri ayaklarının üzerinde, bacakları birbirine dik açı oluşturacak şekilde açılmış, mükemmel bir denge kurdu. Aniden sağ bacağıyla öne adım attı, sol kolu indi, sağ kolu uzandı ve Elbryan'ın hareketini hemen hemen aynı şekilde taklit etti. Korucu şaşkınlığını ve onayını saklamayı denemedi bile. "Beni inceliyordun," dedi. "Daima," diye yanıt verdi Pony, savunma pozisyonuna dönerek. ı88 R- A- Salvatorç "Ve neredeyse doğru yapıyordun," dedi Elbryan, kadının apaçık gururunu yok ederek. "Neredeyse mi?" "Yolu bedenin gösterdi," diye açıkladı korucu. "Ama seni öne çekmesi gereken kılıcın." Pony kuşku içinde kılıcına baktı. "Anlamıyorum." "Anlayacaksın," dedi Elbryan sırıtarak. "Şimdi gel. Bi'nelle dasada'yı doğru düzgün yapabileceğimiz daha iyi bir yer bulalım." Kısa sürede öyle bir açıklık buldular. Elbryan hazırlanmak için yana gitti, soyunurken Pony'ye yalnız kalma fırsatı verdi. Sonra silahlarıyla açıklıkta buluştular, korucu dansa önderlik etti, Pony her hareketini taklit etmeye başladı. Bir süre Elbryan kadını izledi, hareketlerinin akıcılığını ve zerafetini ölçtü, dansı ne kadar kolay taklit edebildiğine şaştı. Sonra kendi trans haline, kendi dansına daldı, bi'nelle dasada'nın dansının şarkısının bedeninde akmasına izin verdi. Kısa süre için Pony yetişmeye çalıştı, ama bir süre sonra, kasların birbirine karşı çalışmasının, devamlı kaymasının ama dengelerinin asla bozulmamasının güzelliği karşısında hayranlık duyarak izliyordu. Korucu bitirdiği zaman terle kaplanmıştı. Pony de öyle ve hafif rüzgar derilerini gıdıklıyordu. Uzun süre birbirlerine bakarak durdular ve ikisine de, biraz önce sevişmekten daha sığ olmayan bir yakınlık düzeyine erişmişler gibi geldi. Elbryan uzandı ve sevecenlikle Pony'nin yanağını okşadı. "Her sabah," dedi. "Ama Belli'mar Juraviel'in haberinin olmamasına özen göster." "Tepkisinden mi korkuyorsun?" "Onaylayacağından emin değilim," diye itiraf etti korucu. "Bu Touel'alfar'ın en yüksek ayinlerinden biri ve paylaşma hakkı yalnızca onlara ait." iblis R"hu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


189 viel senin n'Touel'alfar olmadığını itiraf etti," diye hatırlattı Pony„cuHuluk duymuyorum," diye yanıt verdi korucu, biraz ikna j- ; hir tavırla. "Sana öğreteceğim... yalnızca kararın yalnızca baedicı vıı na ait sayılmasını diliyorum." "Juraviel'i korumak için," diye tahmin yürüttü Pony. "Git, giyin." dedi Elbryan gülümseyerek. "Korkarım uzun ve zahmetli bir gün bizi bekliyor." Pony açıklığın yanındaki çalılara döndü. Tamamen bitkin düşmüş olmasına rağmen o sabahın çalışmalarından tatmin olmuştu. Bunca hafta boyunca kılıç dansına başlamayı arzu etmişti ve şimdi onunla ilk deneyimini tamamlamışken, kesinlikle hayal kırıklığı hissetmiyordu. Bir şekilde kılıç dansı büyülü taşlara ilişkin eğitimi gibi gelmişti, bir büyüme, onu potansiyelini gerçekleştirmeye yaklaştıran, onu Tanrı'sına yaklaştıran bir armağan.

İKİNCİ KISIM HİYERARŞİ Bir kez daha, Mather Amca, çaresiz bir dnnima itilen insanların diıci karsısında hayrete düştüm. Dunda/is'te olduğu gibi, burada da saasrnaya ve ölmeye hazır bir grup buldum... erkekler ve kadınlar, hatta c çocuklar ve günlerini eskiden yaşadıkları maceraları anlatarak geçirmesi gereken yaşlılar. Korkunç acılar çekildiğini gördüm, ama henüz nek az şikayet duydum... yiyecek eksikliğinden guruldayan mideler dışında. Ve sıradan acılarla birlikte gerçekten yürek ısıtan ve ilham veren bir özgecilik geliyor. Aslında kendilerine ait olmayan bir savaşta yaşamlarını veren Paulson, Cric ve Sincap'in yaptığını, kesinlikle başka bir yol seçmiş olabilecek cesur Yelebekçi'nin yaptığını, şimdi Belsteı; Tomas, Roger Lockless ve diğerleri yapıyor. Ama korkulanın da var, daha çok ben ve bu grubun önderleri arasında çıkabilecek kasıtsız rekabet hakkında. Büyük zaferimizden sonra savaşçıları ormanda kamplarına götürdüğüm zaman, benim gelişimden sonra orman grubunun önderlerinden biri gibi davranan, belki de aralarında en güçlü ses olan Tomas Gingerıvart ile aramızda gerçek bir gerilini hissettim. Sakin bir sohbet potansiyel kötü hisleri hemen tedavi etti, çünkü Tomas geçen seneler ve yaşadığı deneyimlerle olgunlaşmış. Onun ve benim aynı hedef için (sorumluluğu altındaki insanların çıkarı) savaştığımızdan emin olduğu anda rekabet yok oldu. Ama daha karşılaşmadığım, grubun bir başka üyesi olan, Roger adlı atılgan bir gençle aynısı olmayacak korkanın. Belster'm sözlerine bakılır-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sa, Roger genç ve gururlu ve kaçaklar arasındaki konumu konusunda "Bp güvensiz, hatta Belster'le kuzeyden gelenleri potansiyel rakip olarak gorıiyor. Pony ve benimle karşılaşınca ne düşünecek? Bize duyulan saygıyı gördüğünde ne düşünecek, özellikle de bizi kuzeyden tanıyan ya da ananda önderliğimiz altında savaşan insanlann beslediği saygıyı görünce? ^ İKİNCİ KISIM HİYERARŞİ gir kez daha, Mather Amca, çaresiz bir duruma itilen insanların dinci karşısında hayrete düştüm. Duudalis'te olduğu gibi, burada da sataşmaya ve ölmeye hazır bir grup buldum... erkekler ve kadınlar, hatta oenç çocuklar ve günlerini eskiden yaşadıktan maceraları anlatarak geçirmesi gereken yaşlılar. Korkunç acılar çekildiğini gördüm, ama henüz Dek az şikayet duydum... yiyecek eksikliğinden guruldayan mideler dışında. Ve sıradan acılarla birlikte gerçekten yürek ısıtan ve ilham veren bir özgecilik geliyor. Aslında kendilerine ait olmayan bir savaşta yaşamlarını veren Paulson, Cric ve Sincap'ın yaptığını, kesinlikle başka bir yol seçmiş olabilecek cesur Yelebekçi'nin yaptığını, şimdi Belster, Tomas, Roger Lockless ve diğerleri yapıyor. Ama korkularım da var, daha çok ben ve bu grubun önderleri arasında çıkabilecek kasıtsız rekabet hakkında. Büyük zaferimizden sonra savaşçıları ormanda kamplarına götürdüğüm zaman, benim gelişimden sonra orman grubunun önderlerinden biri gibi davranan, belki de aralarında en güçlü ses olan Tomas Gingerırart ile aramızda gerçek bir gerilim hissettim. Sakin bir sohbet potansiyel kötü hisleri hemen tedavi etti, çünkü Tomas geçen seneler ve yaşadığı deneyimlerle olgunlaşmış. Onun ve benim aynı hedef için (sorumluluğu altındaki insanların çıkarı) savaştığımızdan emin olduğu anda rekabet yok oldu. Ama daha karşılaşmadığım, grubun bir başka üyesi olan, Roger adlı atılgan bir gençle aynısı olmayacak korkarım. Belster'ın sözlerine bakılırs®, Roger genç ve gururlu ve kaçaklar arasındaki konumu konusunda "eP güvensiz, hatta Belster'le kuzeyden gelenleri potansiyel rakip olarak gortiyor. Pony ve benimle karşılaşınca ne düşünecek? Bize duyulan say«'.Vi gördüğünde ne düşünecek, özellikle de bizi kuzeyden tanıyan ya da nnanda önderliğimiz altında savaşan insanların beslediği saygıyı gö-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rünce? 192 R- A- Sa|Vatl Gerçekte, Mather Amca, bıı yerinden yurdundan edilmiş insanları beni kahraman sayması bana ironik geliyor. Çünkü yüzlerine, her bi ? nin yüzüne baktığım zaman hayatları boyunca belki de ilk defa sınan„ erkeklerin ve kadınların yüzlerine baktığım zaman gerçek kahramanı fc görüyorum. Çünkü eğitimin niteliği, silahların niteliğiyle yargılanamayacak bir şey bu, Mather Amca. Sırf Tonel'alfar tarafından eğitildim ve yanımda güçlü silahlar taşıyorum diye, kendini tehlikeyle çocukları arasına atan kadından, topluluğunu korumak için saban demirini kılıçla değiştir^, çiftçiden daha kahraman sayılır mıyım? Sırf savaşta kazanma şansını daha fazla diye kahraman sayılır mıyım? Sanmıyorum, çünkü kahramanlık yüreğin gücüyle ölçülür, kol gü. cüyle değil. Bilinçli kararların, özgeciliğin, gönüllülüğün, çabaların sayesinde seni takip edenlerin daha iyi dununda olacağını bilerek her şey. den fedakarlık etmenin sonucu. Kahramanlık nihai toplumsallık eylemi, bana göre, insanın kendi ölümlü bedeninden daha büyük bir şeye ait olma duygusu. Köklerini inançta bulan bir şey: Tanrı'da, ya da sırf her birey diğerlerini önemserse, iyi insanların tamamının daha güçlü olacağı inancında. Benim için inanılmaz bir şey bu, bu direnç, bu içsel güç, bu insan ruhu. Ve ona hayranlık duyarken, bu savaşı kaybedemeyeceğimizi, sonunda, ogüu bin sene sonra gelse bile, muzaffer olacağımızı fark ediyorum. Çünkü bizi öldûremezler, Mather Amca. Direnci öldûremezler. İçsel gücü öldûremezler. İnsan ruhunu öldûremezler. Erkeklerin ve kadınların, bu tür mücadeleler için çok genç olan çocukların, bu tür savaşlar için çok yaşlı olan ihtiyarlatın yüzlerine bakıyorum ve bunun doğru olduğunu anlıyorum. ELBRYAN WYNDON ıo EN KUTSAL MEKAN Vadideki savaştan sonraki gün arazi daha da güçleşti. Jojonah Efendi yoldaşlarının morallerini yüksek tutmaya çalışıyor, onlara yaptıkları iyilikleri, işe karışarak engelledikleri acıları hatırlatıyordu. Ama keşişlerin hepsi gece gösterdikleri çabalardan yorulmuştu, özellikle de daha fazla büyü kullanmaktan ve zorlu arazi düşünülünce, bugün büyünün epey yardımı dokunurdu. Ama ne Jojonah, ne de Francis Birader'in vazgeçmeyeceği tek

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şey keşif için kullandıkları kuartz taşlarıydı. Ne kadar bitkin olurlarsa olsunlar keşişler gardlarını indirme riskine giremezlerdi, bu vahşi bölgede değil. Jojonah Efendi yolculuğu erkenden, daha güneş batmadan sona erdirdi ve biraderlerine uzun uzun, iyi uyumalarını, ertesi gün yola daha hevesli koyulabilmek için güçlerini toplamalarını söyledi. "Gücümüzü çok daha çabuk toparlayabilirdik," dedi Francis Birader efendisine her zamanki gibi anlamlı anlamlı, yaşlı adamı gözaltında tutar gibi yanma dikilerek, "eğer bize ait olmayan bir 'Şe karışmasaydık." "Canavar gücünün altedilmesi işinden diğer biraderler kadar Zevk aldın gibi geldi bana," diye karşılık verdi üstat. "Eylemlerimizin bilgeliğinden nasıl kuşku duyabilirsin?" 'Tanrı'mın düşmanlarını yok etmekten aldığım zevki inkar et?fieyeceğim," diye karşılık verdi Francis Birader. 191 R' A' Sa,vâtor6 Bu kibirli bildiri Jojonah'm kaşlarının kalkmasına sebep 0U "Ama," diye devam etti Francis Birader, şişman keşiş yanıt ve remeden, "Peder Başrahip Markwart'm emirlerini de biliyorum» "Ve önemli olan tek şey bu, öyle mi?" "Evet." Jojonah Efendi içten içe biraderin kör inancına homurdandı bugünlerde Abellican Tarikatı'nda çok öne çıkan bir kusur, kendisinin de seneler boyunca sahip olduğu bir kusur. Aziz Saf-Abelle'deki tüm diğer üstatlar ve kıdemli keşişler gibi Jojonah Efendi de biraderleri Pimaninicuit'e götürmek üzere kiralanan geminin Tüm Azizler Koyu'ndan çıkmasına asla izin verilmeyeceğini ve geminin güvertesindeki herkesin öldürüleceğini biliyordu. Tüm diğerleri gibi (Avelyn Desbris dışında) Jojonah da bu kötü sonucu iki kötülükten önemsiz olanı olarak kabullenmişti, çünkü keşişler Pimaninicuit'in nerede olduğunu bilen herhangi birinin çekip gitmesine izin veremezdi. Benzer şekilde, Jojonah Pellimar Birader'in adaya yaptığı yolculukta aldığı yaranın iltihaplanıp ölmesine izin verildiğini biliyordu (ama daha yaşlı keşişlerin bir ruh taşıyla sıkı çalışması onu kurtarabilirdi) çünkü adam bu çok önemli yolculuk hakkında çenesini tutamamıştı. Ama yine, o zamanlar, Pellimar'ın ölümü Jojonah'a iki kötülükten daha önemsiz olanı gibi gelmişti. Kendi kararlan hakkında düşünen Jojonah Efendi, artık fanatik Francis Birader'i fazla suçlayamıyordu. "Dün gece pek çok aile kurtardık," diye hatırlattı. "Ve bunun için üzülemem. Görevimizden fedakarlık etmedik." "Afedersiniz, Jojonah Efendi," diye seslendi biri arabanın yanından. İki adam döndüğü zaman aralarında Dellman Birader'in de olduğu üç genç keşişin ihtiyatla yaklaşmakta olduğunu gördüler. "Bölgede bir varlık sezdim," diye açıkladı Dellman Birader. iblis R"hu 195 blin değil, kesinlikle canavar değil," diye çabucak ekledi 1 çis ani ve çılgın tepkiyi görünce. "Her hareketimizi izleeenÇ Ke* ?' ven bir adam."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ionah Efendi yerine oturdu. Pek endişeli değildi, daha çok, Ha haberi ileten genç adamı incelemekle ilgileniyordu. DellBirader son zamanlarda faydalı olmak için her zamankinden f la caba gösteriyor, kervandaki diğerlerinden daha fazla çalışırdu Onda, genç adamın gözlerinde, idealist tavrında gördüğü potansiyel Jojonah'ın hoşuna gidiyordu. "Bir adam mı?" diye yankıladı Francis Birader, Jojonah Efendi'nin yanıt vermediğini görünce. "Kilise'den mi? Palmaris'ten mi? Köyden mi?" diye terslendi sabırsızlıkla. Francis de son zamanlardaki Dellman'ın çalışkanlığını fark etmişti, ama genç keşişi neyin südülediğinden emin olamıyordu. "Kim ve nereden gelmiş?" "Alpinadorlu olduğu açık," diye yanıt verdi Dellman Birader. "Dev gibi bir adam. Uzun, sarı saçları var." "Kuşkusuz köyden," dedi Francis Birader, yarı yarıya üstadına yönelterek. "Belki de fazla erken konuştunuz, Jojonah Efendi," diye ekledi sertçe. "Bir adam," diye itiraz etti yaşlı keşiş. "Yalnızca bir adam. Muhtemelen kim olduğumuzu ve neden köyünü kurtardığımızı öğrenmeye çalışıyor. Onu uzaklaştıracağız ve halletmiş olacağız." "Ya bir öncelse?" dedi Francis Birader. "Zayıflıklarımızı öğrenmek için gönderilmiş bir casussa? Hiçbir Alpinadorlu asla kendini Abellican Kilisesi'nin müttefiki saymamıştır. Fuldebarrow'daki trajediyi hatırlatmama gerek var mı?" "Hiçbir şey hatırlatmana gerek yok," diye yanıt verdi Jojonah Erendi sertçe, ama Francis Birader'in anlatmaya çalıştıklarını anlamıştı. Fuldebarrow bir Alpinador kasabasıydı, önceki gece kurtardlklanndan daha büyük ve Kilise, Palmaris'teki Aziz Kıymetli Manastırı oraya misyonerler yerleştirmeye çalışmıştı. Bir sene boyun196 A- Salv„^ ca her şey iyi gitmişti, ama sonra, anlaşıldığı kadarıyla, Abellic misyonerleri Alpinador barbarlarını kızdıracak bir şey söylemiş v v ya da yapmışlardı, muhtemelen kuzey halklarının tanrı figürü haı. kında bir hakaret. Keşişler hiç bulunamamıştı... en azından fiziu sel olarak. Aziz Kıymetli araştırmalarına yardım etmeleri için Azb Saf-Abelle'e başvurmuştu ve büyü yeteneklerini, ruh taşlarını kullanarak ölülerin ruhlarını bulan büyük manastırın üstatları misyonerlerin merhametsizce öldürüldüğünü öğrenmişti. Ama o olay yüz sene önce olmuştu ve kafir bölgelere misyo. ner göndermek zaten her zaman tehlikeliydi. "Bu casustan kurtulalım," dedi Francis Birader, ayağa kalkarak. "Ben..." "Sen hiçbir şey yapmayacaksın," diye araya girdi Jojonah Efendi. Francis Birader tokatlanmış gibi sırtını dikleştirdi. "Köydeki savaştan önce Peder Başrahip Markwart1a iletişim kuramamış olmam ilgi çekici," dedi. Jojonah'a fırlattığı kurnaz bakışlara bakarak, ne ima etmeye çalıştığı açıktı. "Hematit söz konusu olduğunda mesafenin mesele olmaması gerekir." "Belki de taşlar konusunda inandığın kadar güçlü değilsindir," dedi Jojonah Efendi kuru kuru. Ama iki adam da bunun doğru olmadığını biliyordu. İkisi de küçük ama etkili bir güneştaşı, eksibüyü taşı bulunduran Jojonah Efendi'nin Francis Biraderin Alpinador köyünü canavarlardan kurtarma girişimine karşı çıkmak

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


için Peder Başrahip'ten yardım isteme teşebbüsünü engellediğini biliyordu. "O zaman bu baş belası gölgeye karşı ne yapacağız?" diye sordu Francis. "Gerçekten de, ne?" diyebildi Jojonah Efendi yalnızca. "Bizi biliyor ve bu yüzden tehdit oluşturuyor," diye ısrar etti Francis Birader. "Eğer inandığımız gibi bir casussa, muhtemelen iblis R"hu 197 büvük bir kuvvet gönderecek ve şimdi yaşamasına izin bize K31* , cömertliğimizin bedelini canlarıyla ödemek zorunda kaygj-meK» , düzinelerce insan düşünülünce o kadar da merhametli bir r,ihi görünmüyor." Francis Birader durdu. Jojonah bu fikri karar g^1 » ., , , öuna çok memnun oldu; adamın yaşamasına izm vermenin daha iyi olacağına şimdi ikna olmuştu. Ama Francis Birader için geçici bir düşünceydi. "Ya da casus A eilse bile," diye devam etti ateşli keşiş, "yine de bir tehdit. Dilim kj powrieler tarafından ele geçirildi. Sahte merhamet umutları içinde, canavarlara bizim hakkımızda bilgi vereceğinden kuşku edebilir misiniz?" Jojonah Efendi, gittikçe hararetlenen konuşmalar karşısında şaşkın ifadeler taşıyan üç genç keşişe baktı. "Belki artık bizi yalnız bıraksanız iyi olacak," dedi üstat onlara, "ve sen, Dellman Birader, iyi iş basardın. Mücevherlere dönün, bu sefer ruh taşına, ki davetsiz konuğumuzu daha yakından izleyebilesiniz." "Davetsiz ve istenmeyen," dedi Francis Birader alçak sesle, üç genç keşiş uzaklaşırken ve Francis ile Jojonah'ın yanına gelmekte olan Braumin Herde'nin yanından geçerken. "Bu Alpinadorluyu hafife almayın," dedi Braumin Birader yaklaşırken. "Ruh taşı olmasa her hareketimizi izlediğini asla öğrenemezdik. Biz konuşurken kampımızdan elli metre uzakta bile de"Casuslar taktik konusunda deneyimlidir," dedi Francis Birader ve Jojonah ile Braumin'den ekşi bakışlar çekti. "Sen ne düşünüyorsun?" diye sordu Jojonah Efendi Braumin'e. "Köyden olduğunu tahmin ediyorum," diye yanıt verdi adam, ama bu fikre biraderimden daha az kötücül bir değer veriyorum." Görevimiz gardımızı indirmemize izin vermeyecek kadar önemli," diye itiraz etti Francis. 198 ;' A' Sil^t0re "Gerçekten de öyle," diye kabul etti Jojonah Efendi. Doğrul Braumin Birader'e baktı. "Adamın bedenine hakim ol," diye e retti. "Onu gitmesi gerektiğine ikna et, ya da bu başarısız olurs gücünü bedeni buradan çok uzağa yürütmek için kullan. Bırak f-' ziksel bilincini Ormandiyar'ın derinliklerinde kazansın ve yat. zamanda dönemeyecek kadar bitkin düşmüş olsun." Braumin Birader eğildi ve uzaklaşmaya başladı. Beden ele oe. cirme fikri onu sevindirmemişti, ama Francis Birader'in dediği o), madiği için memnun olmuştu. Bunca kilometreyi, bir insanın ci-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nayetinde rol oynamak için gelmemişti. Braumin Birader ilk önce Dellman'a gitti ve adamdan kuartz aktivitesine son verecekleri haberini iletmesini ve ruh taşıyla yaptıkları araştırmadan vagzeçmelerini istedi... çevrede bir başka bedensiz ruh dolanmazken de beden ele geçirme yeterince zorlu bir işti! Sonra Braumin arabasına gitti ve hazırlandı. Andacanavar çalıların arasında çökmüştü. Yakındaki keşişlerin göremeyeceği kadar iyi gizlenmiş olduğundan emindi. En azından görsel olarak, çünkü korucunun, Touel'alfar'ın kullandıkları dışında büyüyle deneyimi yoktu ve halka taşlarının potansiyelini bilmiyordu. Ama Andacanavar çevresine karşı duyarlıydı, hem de son derece duyarlı ve gerçekten de çevresinde bir varlık hissetti, dokunulamaz bir varlık, izleniyor olduğu duygusu. Braumin Birader'in ruhu korucunun hemen yanına gittiği ve adamın içine girmeye çalıştığı zaman o duygu ne kadar da güçlendi! Andacanavar çevresine bakındı, gözleri her gölgeyi, olası her saklanma yerini taradı. Yalnız olmadığını biliyordu, ama fiziksel duyuları ona bir şey gösteremiyordu. Hiçbir şey. iblis R^hu 199 . , güçlendi; sağduyusuna rağmen korucu neredeyse bağıNeredeyse patlayacak olması onu şaşırttı ve bir başka İra denin di. la saldırdığı gibi dehşet verici ve kaçılmaz bir sonuca varAndacanavar Touel'alfar'ın genel toplantılarına, tüm elf toplunun tek bir ahenk içinde birleştiği toplantılara katılmıştı. O gü1 bir şeydi, zihinsel bir paylaşım, neredeyse mahrem bir deneyim. Ama bu... Korucu yine haykıracak oldu; ama kendini engelledi, saldıranın muhtemelen bağırıp yerini belli etmesini istediğini düşündü. Korucu elle dokunulur, ayırt edilir bir şey arayarak içini araştırdı. Ortak elf şarkısını, bir olmuş yüz sesi, ahenk içinde birleşmiş yüz ruhu hatırladı. Ama bu... Bu tecavüzdü. Korucu yumuşak sesle hırlayarak, aklına gelen tek şekilde mücadele ederek yere çöktü. Keskin öfkeden bir duvar, kıpkırmızı bir engel koyarak her tür eylemi reddetti. Andacanavar iradesine tamamen, her seviyede hakimdi. Caer'alfar'daki eğitim yıllarında kullanılan bi'nette dasada'mn, kılıç dansının disiplinini kullandı. Ve o katı kararlılığın, o büyük irade gücünün içinde, korucu tinsel düşmanım ayırt etti, saldırgan iradenin yerini belirledi. Andacanavar'ın zihninde bir resim oluştu, kendi düşünce sürecinin resmi ve o haritanın üzerinde ne zaman bir şey hareket etse, zihinsel olarak bir düşman işareti koydu. Düşman, Braumin Biraderin iradesi kısa süre sonra adama kendini gösterdi ve sonra aniden o ve keşiş eşit zemindeydiler, açık bir irade, savaşında, hazırlıksız yakalama avantajı olmadan. Disiplinli ve taşlar konusunda eğitimli Braumin Birader iyi savaşıyordu, ama korucu çok daha güçlüydü ve keşiş kısa süre sonra kovalandı ve gerilemeye başladı. Bu tuhaf deneyim, bu bilinmeyen büyü Andacanavar'ı gerçek-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


200 A' S*'vi!ore ten korkutmuştu, ama her zamanki cesareti ile, bu fırsatın geçm sine izin vermedi. Bir kanal hissetti, ayrılan ruhun bıraktığı bir vol ve düşüncelerini onunla gönderdi, bedeninden serbest süzülme lerine izin verdi. Kısa süre sonra keşişlerin kampındaydı ve sonra arabalardan birinin içinde. Saldırının kaynağı orada oturuyordu, bir adam, otuz kadar kış görmüş bir keşiş, bağdaş kurmuş, meditasyona dalmıştı Andacanavar tereddüt etmeden zihinsel yolda devam etti, nıhu keşişin bedeninin içine kadar takip etti ve savaşı yeniden başlattı. Şimdi savaş alanı daha güçtü, düşmanı için daha tanıdık bir yer, ama korucu iradesini odaklayarak bastırdı. Tek bir düşünce onu yavaşlattı ve o da geçici olarak: eğer bedeninden ayrılırsa kendini yeni saldırılara açık bırakmış olur muydu? Korucunun bilmek için yolu yoktu ve tereddütü neredeyse mücadelesini sona erdiriyordu. Ama sonra, Alpinador'un affetmez topraklarında onu bunca sene, bunca tehlike içinde hayatta tutan aynı kararlılığı kullanarak on kat kuvvetle bastırdı, keşişin zihnine girdi, keşişi bulabildiği her yerden kovdu, ittirdi, ittirdi, her yolu, her köşeyi, her umudu ve korkuyu ele geçirdi. Hoş bir duygu değildi, çok tuhaf ve yersizdi ve asil korucu için açıkça yanlıştı. Kendi ruhunu koruduğu düşüncesine ya da ona diğer Alpinadorlulara karşı görevini hatırlatan fikirlere karşın, Andacanavar vicdan azabını tam olarak susturamıyordu. Sebep ne olursa olsun bir başkasının bedenini ele geçirmek korucunun doğruluk ve yanlışlık inançlarını derinden yaralıyordu. Ama direndi ve tanımadığı elinde tuttuğu küçük, pürüzsüz gri taştan biraz teselli buldu. Kanalın bu taş olduğunu fark etti, ruhlar arasında bir yol ve o dindeyken, hem fiziksel hem de tinsel olarak kendi bedenine giden yolun başkalarına kapandığından 201 Ibı,s R"hu 1 1 , Kendini yeni bedenine alıştırarak arabanın arkasına rnin cu ..,1 A\ kampı gözetledi, dikkatle geçen konuşmaları dinledi. • P nrada kaldı, diğer keşişler tarafından selamlandı ve kargif sure uı erdi ve korucu elflerin ona Ayı-Honce'un dilini öğretme' hmet etmelerine gerçekten memnun oldu! Sonra, güven karak arabadan çıkmaya cesaret etti, yabancıların arasında açık açık yürüdü. Mevkisini anlamakta güçlük yaşamadı; bu grupta, hiyerarşi yadayalı görünüyordu ve Andacanavar bir adamın yaşını tahmin etmekte daima iyi olmuştu. Bu izlenimler ve diğerlerinin saygılı selamları sayesinde, keşişler arasında yüksek mevkiye sahip birinin bedeninde olduğuna olan inancı doğrulandı. "Jojonah Efendi sizinle konuşmak istiyor," dedi genç bir adam ve sonra bir başkası doğruladı, ama elbette Andacanavar'ın bu gizemli Jojonah Efendi'nin kim olduğunu bilmesinin yolu yoktu. Bu yüzden kampta dolaşarak bulabildiği bilgileri toparlamaya devam etti. Kısa süre sonra takip edildiğini fark etti... bedensel bir varlık

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tarafından değil, yerinden ettiği ruh tarafından. Bedensiz ruh tekrar tekrar içeri girmeye çalıştı, ama Andacanavar saldırıları püskürtse de, bitkin düşmekte olduğunu ve fazla dayanamayacağını anladı. Çok daha yaşlı bir adam gördü ve onun grubun önderi olduğunu tahmin etti, belki de diğerlerinin bahsettiği kişi. Adamın yanında, öfkeli bir ifadeye sahip olan ve bedenini ele geçirdiği keşişle aynı yaşlarda görünen biri duruyordu. "Şimdiden bitirdin mi?" diye sordu Jojonah Efendi, yanına gelerek. "Evet, Jojonah Efendi," diye yanıt verdi adam saygıyla, ses tonunun ve adamın kimliği hakkındaki tahmininin doğm çıkmasını umarak. 'Casustan kurtulduk mu?" diye sordu diğer keşiş keskin bir sesle. *'0re R. A. Sâ|v, Andacanavar aksi adamın suratını yumruklama dürtüsüne <t rendi. Keşişe uzun uzun, sert sert baktı ve ikilinin daha fazla ki gi vermesini umarak soruyu bilinçli olarak duymazdan geldi. "Braumin Birader?" dedi Jojonah Efendi. "Alpinadorlu * mi?" "Ne yapmamı dilerdin?" diye sordu Andacanavar sertçe, sinin, ni ikiliden genç olana yönelterek, çünkü bu adam ve diğerinin iyi anlaşmadığı onun için açıktı. "Benim ne dilediğimin önemi yok," diye yanıt verdi Francis Birader, Jojonah Efendi'ye yan yan, anlamlı bir bakış fırlatarak. "Alpinadorluyu uzağa yürütecek zamanın olmadığına göre gitmeye ikna ettiğini varsayıyorum," dedi Jojonah Efendi sakin sakin. "Belki onu buraya davet etmeliydik," diye karşılık vermeye cüret etti Andacanavar. "Kuşkusuz araziyi tanıyordur ve bize daha iyi rehberlik edebilir." Korucu konuşurken yan yan Francis Birader'i süzdü ve orada şekillenmekte olan kuşkuyu fark etti, çünkü adamın yüzünde büyük bir şaşkınlık, hatta dehşet ifadesi vardı. "Bunu düşündüm," diye itiraf etti Jojonah Efendi, öfkeli yoldaşının gittikçe artan heyecanını söndürerek. "Ama Peder Başrahip'in emirlerine bağlı kalmalıyız." Francis Birader iç çekti. "Onu çağırsak sorular sorardı," diye devam etti Jojonah Efendi, Francis'i tamamen görmezden gelerek. Andacanavar yaşlı keşişin bu genç adamın münasebetsizliklerine epey alışık olduğunu anladı. "Yanıtlarını veremeyeceğimiz somlar," diye devam etti Jojonah. "Alpinador'dan hemen geçeriz ve yolculuğumuza kuzeylileri karıştırmamamız daha iyi olur. Kiliseyle barbarlar arasındaki eski yaraları açmamak daha iyi." Andacanavar ısrar etmedi, ama bu güçlü grubun Alpinador iblis R"hu 203 j düşmanca sebeplerden kuzey topraklarına gelmemiş açısın0 larını öğrenmek gerçekten içini rahatlatmıştı. ureri dön ve keşif yapan dostumuza bir bak," diye talimat verionah Efendi ve "adamın önerini takip edip etmediğini gör."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Ben yaparım," diye sözünü kesti Francis Birader. Korucu bilgece ilk tepkisini kendine sakladı, çünkü o yanıt f 7la keskin ve ısrarlı, hatta ümitsiz olurdu. Bugün bir ruhla daha savaşmayı arzu etmiyordu. "Bana verilen görevi tamamlayabilirim, Efendim," dedi adama. Diğer keşişin ifadesi korucuya pot kırdığını gösterdi; o unvanın yalnızca yaşlı adama ait olduğunu fark etmişti. Francis Biraderin yüz ifadesi öfkeden kuşkuya, sonra inanmazlığa dönüştü, sözlerini kısarak keşişin bedenindeki korucuya dik dik bakıyordu. Andacanavar hatasını çabucak yaşlı adama, gerçek efendiye dönerek örtmeye çalıştı, ama Jojonah'ın yüzünde de benzer bir kuşku gördü. "Lütfen bana taşı ver, kardeşim," dedi Jojonah Efendi. Andacanavar bunun sonuçlarını düşünerek tereddüt etti. O taş olmadan kendi bedenine dönebilir miydi? Efendi onu kullanarak aldatmacasını keşfedebilir miydi? Korucunun ani tereddüdünü sezmiş gibi, bedeninden kovulmuş ruh bir kez daha saldırmak için bu fırsatı kullandı. Korucu gitme zamanının geldiğini anladı. Jojonah Efendi ve Francis Birader, gözleri kırpışır, dizleri boşanırken Braumin Birader'in bedenini yakalamak için öne atıldılar. Francis Birader hemen hematite uzanarak adamın elinden kopardı. Ama Andacanavar'ın ruhu korucunun bedenini bulup içeri girmekte güçlük yaşamadı. Hemen kalkıp harekete geçti, ama diğer yandan o meraklı tinsel gözlerden nasıl saklanabileceğini merak ediyordu. 204 R' A' Sâ'vâ,0re Kampta, Braumin Birader kendini topladı, sonra ellerini dbı rine dayayıp eğilerek nefeslendi. "Ne oldu?" diye sordu Jojonah Efendi. "Eğitimli bile olmayan birine karşı nasıl başarısız oldun..." Aye soracak oldu Francis Birader, ama Jojonah dik dik bakarak sö zünü kesti. "Güçlü," dedi Braumin Birader kesik kesik nefes alarak, "o adam, o Alpinadorlu güçlü bir iradeye ve hızlı düşünme yeteneğine sahip." "Bunu söylemen şarttı," dedi Francis Birader kuru kuru. "Ruh taşıyla kendin git de bak," diye terslendi Braumin Birader ona. "Biraz alçakgönüllülük bulmak iyi gelir." "Yeter!" dedi Jojonah Efendi. Diğerlerinin toplanmaya başladığını fark edince sesini alçaktı. "Ne öğrendin?" diye sordu Braumin'e. Genç keşiş omuzlarını silkti. "Korkarım o benden öğrendi, ben ondan değil." "Harika," dedi Francis alayla. "Ne öğrendi?" diye soru Jojonah Efendi. Braumin Birader yine omuzlarını silkmekten başka bir şey yapamadı. "Atları hazırlayın," diye talimat verdi Jojonah Efendi. "Buradan uzaklaşmalıyız." "Ben casusu bulurum," dedi Francis Birader. "Onu birlikte ararız," diye düzeltti Jojonah Efendi. "Bu adam Braumin Birader'i altettiyse, senin onunla başedebileceğini dü-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şünme bile." Francis Birader köpürerek bir yanıt bulmaya çalıştı. Gidecekmiş gibi döndü. "Aramaya katılacak mısın?" diye sordu Jojonah Efendi sözünü sakınmadan. iblis R"hu 205 aerek olduğunu sanmıyorum," dedi yankılı bir ses ve ? 1 rin hepsi hep birden dönüp dev Alpinadorlunun güven A kampa yürüdüğünü, araba halkasını nöbet tutan keşişlere ya 5üe zahmet etmeden aştığını gördüler. "Bugün şu ruh1 düellolardan daha fazlasını yapma havasında değilim. Açık Cık konuşalım, insanlar olarak." loionah Efendi inanmazlık içinde Francis Biraderle bakıştı, a Braumin Birader'e, korucuyla gerçek iletişim kurmuş tek kiive döndüğü zaman onun şaşırmadığını gördü. Pek memnun olmuş da görünmüyordu. "O şerefli biri," dedi Jojonah Efendi güvenle. "Onaylar mısın?" Braumin Birader yanıt veremeyecek kadar meşguldü. Alpinadorluyla gözgöze kilitlenmişti ve ikisi ilkel bir nefretle bakışıyorlardı. Mahrem bir şekilde savaşmışlar, birbirlerini yalın halde görmüşlerdi. Andacanavar için bu adam ona tecavüz etmeye çalışmıştı; Braumin Birader için bu adam kendinden o kadar kişisel bir biçimde güçlü çıkmıştı ki, utanç getirmişti. Bu yüzden durup birbirlerine baktılar ve çevrelerindeki diğerleri, hatta Francis Birader ihtiyacı sezerek anın sürmesine izin verdiler. Sonra Braumin Birader içsel kargaşasını aştı ve kendi kendine adamın kendini savunduğunu hatırlattı. Yavaş yavaş keşişin görünüşü yumuşadı ve hafifçe başını salladı. "Seni ikna teşebbüsüm en güvenli yol gibi görünmüştü," diye özür diledi. "En çok da senin için." "Bir dev sürüsünü benim üzerimde denediğin şeyden daha az tehditkar bulurum," diye yanıt verdi Andacanavar, ama o da başını salladı ve affettiğini belirtir bir işaret yaptı, sonra dikkatini Jo)onah Efendi'ye çevirdi. "Adım Andacanavar," dedi. "Ve ayaklarınızın altındaki benim topraklarım. Unvanım çoktur, ama kendi amaçlarım için, beni Al2o6 A- s*lv*,0| pinador'un koruyucusu olarak düşünebilirsiniz." "Kibirli bir unvan," diye yorum yaptı Francis Birader. Korucu yoruma aldırmadı. Bedenini çalmaya çalışan kişi ol masına rağmen diğer genç keşişten hoşlanmasını, adama bu k0, nuşandan kesinlikle daha fazla saygı duymasını ilginç buldu "Ben casus değilim," diye başladı, "çünkü amaçlarımda kötücül hiçbir şey yoktu. Vadiden çıkarken sizi takip ettim, çünkü gücünüzü gördüm ve bu topraklarda serbestçe yürümenize izin veremezdim. Gösterdiğiniz gibi bir güç halkım üzerine felaket yağdırabilir." "Biz Alpinadorün düşmanları değiliz," diye yanıt verdi Jojonah Efendi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Ben de bunu öğrendim," dedi Andacanavar. "Ve bu yüzden açık açık geldim, kampınıza bir dost, belki bir müttefik olarak, silahım sırtımda geldim." "Biz yardım istemedik," dedi Francis Birader sert bir sesle, Jojonah Efendi'den sert bakışlar çekerek. "Ben Jojonah Efendi," diye araya girdi yaşlı keşiş çabucak, baş belası Francis'in çenesini kapatmak için, "Aziz Saf-Abelle'den." "Evini biliyorum," dedi korucu. "Hikayelere bakılırsa büyük bir kale." "Hikayeler yalan söylemiyor," dedi Francis Birader sertçe. "Ve burada bulunan herkes savaş sanatları konusunda iyi eğitimlidir." "Dediğin gibi olsun," diye kabullendi korucu, dikkatini çok daha mantıklı bir adama benzeyen Jojonah Efendi'ye çevirerek. "Onun bedenini kullanarak yanınıza geldiğimi biliyorsunuz," dedi. "Ve bunu yaparken, topraklarımdan geçip gitmeyi planladığınızı öğrendim. Bu konuda size yardım edebilirim. Kimse yolu Andacanavar'dan daha iyi bilemez." "Alçakgönüllü Andacanavar mı?" diye yorum yaptı Francis Birader. "Bu da unvanlarından biri mi?" iblis R"hu 207 taretlerinde biraz serbest davrandığını biliyorsun," diye rdi korucu. "Belki dikkatli olmalısın, yoksa o dudaklar koyanıt ve carılabilir" jrvle bir tehdide tahammül edemeyecek kadar kibirli biri Francis Birader bakışlarını sertleştirdi ve öne doğru cesur bir adım attı. Kesişler bağıracak zaman bulamadan, korucu patlarcasına hakete geçti- Kemerindeki küçük baltayı çıkardı, sonra elinin alndan fırlatabilmek için yana atıldı. Balta dönerek şaşkın Francis Birader'in bacaklarının arasından uçtu ve yoluna devam ederek altı metre uzaktaki bir arabanın yanına saplandı. Sersemlemiş keşiş ve tüm keşişler baltaya bakmak için döndü, sonra Andacanavar'a baktı. Hepsinde aynı büyük saygı ifadesi vardı. "Biraz daha yükseğe fırlatabilirdim," dedi korucu göz kırparak. "Ve o zaman sesin biraz daha tiz çıkmaya başlardı." Francis Birader kendini öfke ve korkuyla titremekten alıkoymayı başardı. Ama yüzü bembeyaz kesilerek gerçek duygularını ele vermişti. "Gerile, Francis Birader," diye payladı onu Jojonah Efendi, kararlı bir sesle. Francis yaşlı adama baktı, Andacanavar'ın çarpık sırıtışına öfkeli bakışlarla karşılık verdi. Sonra önceki yerine geriledi ve kızgınmış gibi bakmaya başladı, ama aslında (ve herkes bunu biliyordu) Jojonah Efendi araya girdiği için memnun olmuştu. "Görüyorsun, ben de sizin savaş sanadarı dediğiniz eğitimden waz aldım," dedi korucu. "Ama becerilerimi powrieler, goblinler ve benzerleri için saklamayı umuyorum. Kilise'niz ve halkım dost değil ve şu anda bunu değiştirmek için sebep göremiyorum, ama düşmanlarınız powrieyse, o zaman Andacanavar müttefikleriniz basındadır. Yardımımı isterseniz, bilin ki sizi topraklarımdan en 208

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Silv4t0| güvenli ve en hızlı yoldan geçirebilirim. Yardımımı istemiyor nız, şimdi söyleyin, gideyim." Braumin Birader'e yan yan baktı v bitirirken güldü. "Ve kendi kendime epey uzağa yürüyebilecek mi, sizin yardımınıza ihtiyacım olmadığını bilin." Genç keşiş kıpkırmızı kesildi. Jojonah iki yoldaşına baktı ve tahmin edileceği gibi, iki farj,| mesaj aldı. Bunun tamamen kendine kalan bir karar olduğunu hı lerek iriyarı yabancıya döndü. "Hedefimizi söylemeye iznim yo^ » dedi. "Kim soruyor ki?" diye yanıt verdi Andacanavar sırıtarak. "Ku_ zeybatıya gidiyorsunuz ve topraklarımdan çıkmayı planlıyorsunuz. Bu yönü koaımayı düşünüyorsanız, size en hızlı ve en kolay yolu gösterebilirim." "Ya o yönü korumayı düşünmüyorsak?" diye araya girdi Francis Birader. Konuşurken dik dik Jojonah Efendi'ye baktı ve yabancı hakkındaki fikirlerini açıkça belli etti. "Ah, ama düşünüyorsunuz," diye yanıt verdi korucu, sırıtmaya devam ederek. "Benim tahminime göre Barbacan'a, Aida Dağı'na gidiyorsunuz." Korucunun önündeki son derece disiplinli üç keşiş adamın açık tahmini hakkında hiçbir işaret vermedi, ama genç keşişlerin ağızları bir karış açık ifadeleri Andacanavar'in tahminlerini kesinlikle doğruladı. "Bu yalnızca bir tahmin mi?" diye sordu Jojonah Efendi sakin sakin, adamın bunu Braumin Birader'in bedenindeyken öğrendiğini düşünerek. Andacanavar'ın aniden tehlikeli biri haline geldiğini fark etti yaşlı keşiş ve yazıklandı, çünkü Francis Birader'in dilediğini yapıp bu asil adamı öldürmesine izin vermek zorunda kalacağından korkuyordu. "Yalnızca tahmin?" "Mantık yürüttüm," diye açıkladı Andacanavar. "Anayurdunuza saldıran canavarlara arkadan saldırmayı düşünseydiniz, bu çoK U «uhu 209 , ,zeydoğuya geldiğiniz anlamına gelirdi. Alpinador'a ayak dan önce batıya dönmeliydiniz. Ama büyüleriniz rehberlik , böyle bir hata yapmazdınız. Ve bu yüzden Barbacan'a "niz benim için çok açık. Oradaki patlama ve bir haftadan I zaman oraları kaplayan büyük gri duman bulutu hakkında . • eCiinmek istiyorsunuz. Benim topraklanma bile bir miktar kül yağdı-" loionah'ın korkuları meraka dönüşmüştü. "Demek gerçekten Ae bir patlama oldu?" diye sordu açık açık, çok fazla bilgi vermekten korktuğu halde. Yanındaki Francis Birader neredeyse boğulacaktı. "Alı, ben üzerinde bulunduğum sürece dünyada görülen en büyük patlama!" diye doğruladı korucu. "Yüzlerce kilometre uzakta olmama rağmen ayaklarımın altındaki yerin sarsıldığını hissettim. Ve bir bulut dağı yükseldi, gökyüzüne uçan tüm bir dağın döküntüsü." Jojonah Efendi bilgiyi sindirdi, sonra kendini gerçekten korkunç bir ikilemin içinde buldu. Peder Başrahip Markwart'ın bu konudaki emirleri oldukça açıktı, ama Jojonah yüreğinin içinde bu adamın düşman olmadığını, gerçekten de büyük yardımı do-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kunabileceğini biliyordu. Üstat grubundaki herkese baktı (tüm keşişler toplanmıştı), sonunda bakışlarını, elbette en büyük sorunu yaratacak olan Francis Birader'e kaydırdı. "Yüreğini gördüm," diye araya girdi Braumin Birader uzun, rahatsız bir sessizlikten sonra. "Hem de hiç hoşuma gitmeyecek kadar," diye yorum yaptı korucu kuru kuru. Benim de," diye yanıt verdi keşiş, zayıfça gülümsemeyi başararak. Jojonah'a döndü ve adam hakkındaki içsel kargaşasını, mantıksız olduğunu bildiği çatışmayı bir kenara bırakarak, "Bırakln bizi Alpinador'dan geçirsin," dedi. 2,0 R' A- Salvât0re "Çok şey biliyor!" diye itiraz etti Francis Birader. "Bizim bildiğimizden daha fazla!" diye aynı şekilde karşıl,u verdi Braumin Birader. "Peder Başrahip..." diye başladı Francis Birader tehditkar hj sesle. "Peder Başrahip bunu öngöremezdi," diye çabucak sözünü kesti Braumin Birader. "Andacanavar iyi bir adam, güçlü bir müttefik ve yolu bilen biri. Bu zorlu arazide bizim kolayca kaybedebileceğimiz bir yol," diye ekledi, herkesin duyabilmesi için yüksek sesle konuşarak. "Bir dağ geçidinde tek yanlış dönüş bizi altedebilir, ya da geldiğimiz yoldan geri dönerek bir hafta kaybetmemize sebep olabilir." Francis Birader karşılık verecek oldu, ama Jojonah Efendi elini kaldırarak yeterince dinlediğini belli etti. Gerçekten de çok yaşlı hisseden keşiş elini yüzünden geçirdi, sonra iki yoldaşına ve korucuya baktı. "Bizimle yemek ye, Alpinadorlu Andacanavar," dedi adama. "Hedefimizi doğrulamayacağım, ama sana gerçekten de bu topraklardan kuzeybatı yönünde çıkmamız gerektiğini söyleyeceğim. Hem de bir an önce." "Bir haftalık hızlı yolculuk," dedi korucu. Büyüleriyle bu zamanı yarı yarıya azaltabileceklerini bildiği halde Jojonah Efendi başını salladı. Ertesi gün öğle vakti Jojonah Efendi artık Andacanavar'ın kervana yol göstermesine izin vermesinin akıllıca olup olmadığı hakkında kuşku beslemiyordu. Yol hâlâ zorluydu, batı Alpinador talihsiz bir yerdi, kırık taşlar ve çentik çentik 'dağlarla kaplı bir ülke, ama korucu yolunu iyi biliyordu, her patikayı, her engeli biliyordu. Uzun bir moladan sonra keşişler yollarını büyüyle rahatlattılar, havalandırıcı malaçitle arabaları hafiflettiler, şimşeklerle iblis R"hu , . Çöküntüleri temizlediler ve elbette vahşi hayvanlar çağırL,ya devam ettiler. t P numarayı yakalamak Andacanavar'ın biraz zamanını aldı. keşjşlerm avlanmak için ne hile kullandıklarını merak etti, kervan iki geyiği bitkinlikten ölmek üzere yola bıraktığı zakorucu gerçekten allak bullak oldu... ve hiç mutlu değildi. reyiklerin başına gitti ve hayvanları inceledi. "Buna ne diyorsunuz?" diye sordu Braumin Birader'e, keşiş Jo• nah'ın talimatı üzerine meraklı korucuya katıldığı zaman. "Vahşi hayvanların enerjisini kullanıyoruz," diye açıkladı keşiş dürüstlükle. "Atlarımız için yem gibi." "Ve sonra onları ölmeye bırakıyorsunuz, öyle mi?," diye sordu korucu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Braumin Birader savunmasızca omuzlarını silkti. "Ne yapabiliriz ki?" Korucu öfkesini yatıştırmaya çalışarak derin derin içini çekti. Kemerinin arkasından iri, kalın bir bıçak çekti ve iki geyiği hızla ve yöntemlilikle kesti, sonra toprağa diz çöküp ruhlarına dua etti. "Onu sen al," dedi Braumin Birader'e, daha iri olan hayvanı toynaklarından yakalayıp omuzlarına alırken. ikisi kısa sürede arabalara yetişti, Andacanavar geyikleri Jojonah'ın atlarının hemen önüne bıraktı. Üstat durmalarını emretti ve adamın yanma gitti. "Yaşam enerjilerini alıp onları ölmeye mi bırakıyorsunuz?" diye suçladı korucu. "Nahoş bir gereklilik," diye itiraf etti Jojonah Efendi. "O kadar da gerekli değil," diye karşılık verdi korucu. "Onları öldürecekseniz bedenlerini kullanın, tamamını, aksi halde hayvanlara hakaret etmiş olursunuz." Biz avcı değiliz," diye yanıt verdi Jojonah Efendi. Francis Birader yanlarına gelince yan yan ona baktı. "Onları nasıl yüzüp temizleyeceğinizi gösteririni," dedi And canavar. "Bunun için zamanımız yok!" diye itiraz etti Francis Birader Jojonah ne diyeceğini bilemeyerek dudağını ısırdı. Francis" paylamak istiyordu (bu çok kıymetli rehberi kaybetmeye taham mül edemezlerdi) ama zararın çoktan verilmiş olduğundan korku yordu. "Ya yapacak zamanı bulursunuz, ya da hayvanlarımdan daha fazlasını öldüremezsiniz," diye yanıt verdi korucu. "Bunlar senin hayvanların mı?" diye sordu Francis Birader kuşkuyla. "Benim topraklarım üzerindesiniz, bu kadarını söylemiştim,'' diye yanıt verdi korucu. "Ve hayvanların da koruyucusuyum." Jojonah'la yüzleşmek üzere döndü. "Şimdi, avlanmanızı engellemeyeceğim; bunu kendim de yaptım. Ama hayvanları alacaksanız, yolda ölüme bırakamazsınız. Bu bir hakaret ve her tür terbiye ölçütü açısından, zalimce." "Bir barbardan zalimlik hakkında ders dinliyoruz," dedi Francis Birader iç çekerek. "Derse ihtiyacın varsa, bulabildiğin zaman dinle," diye yanıt verdi Andacanavar hemen. "Yiyeceğe ya da deriye ihtiyacımız yok," dedi Jojonah Efendi sakin sakin. "Ama enerji atlarımız için yaşamsal öneme sahip. Bu adar bizi hedefimize götürüp geri getiremezse, kısılı kalırız." "Peki hayvanlardan yaşamalarına izin vermeyecek kadar çok almanız gerekli mi?" diye sordu korucu. "Ne zaman duracağımızı nereden bileceğiz?" "Diyelim ki adamlarınıza bunu gösterdim?" Jojonah geniş geniş gülümsedi. Masum hayvanları öldürmekten zaten hiç hoşlanmamıştı. "Dostum, Andacanavar," dedi, "bize iblis Bah" 213 vi nasıl tamamlayacağımızı söyleyebilirsen, son derece tonettar olurum." , • j-gjç bir ölü hayvan bırakmadan bu yaşamsal öneme sa11-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"p k çok geyik de °yle." diye yanıt verdi korucu. "Ve şimdi, 1^ öldürdüklerinize gelince, bilin ki bu gece iyi yemek yiyeniz ve daha da kuzeye çıktığımızda derileri kullanmanın you da bulacaksınız, çünkü yaz ortasında bile gece rüzgarı orada oldukça soğuk eser." Sonra Andacanavar keşişlere geyikleri nasıl yüzüp temizleyeceklerini gösterdi. Kısa süre sonra kervan bir kez daha hareket etmişti ve daha fazla geyik getirilmişti. Keşişler enerji transferi yaparken korucu her hayvanı dikkatle izledi ve hayvanın rahatsız olmaya başladığını görür görmez süreci durdurdu ve sonra bitkin, ama oldukça canlı hayvanın ormana kaçmasına izin verildi. Yalnızca Francis Birader itiraz işaretleri veriyordu ve Jojonah Efendi ve Braumin Birader'e, asıksuratlı Francis Birader bile nahoş uygulamadan vazgeçildiği için rahatlamış gibi geldi. "Doğru yaparsan, güzel bir numara," dedi Andacanavar Jojonah Efendi'ye, arabalar ilerlerken. "Ama bir iki mus getirseniz daha da güzel olurdu. Bu atlarınızı gerçekten koştururdu!" "Mus mu?" "İri geyik," diye açıkladı korucu çarpık bir gülümsemeyle. "Birkaç iri geyik getirdik..." diyecek oldu Jojonah Efendi, ama Andacanavar sözünü kesti. "Daha da büyük," dedi ve arabadan aşağı atlayıp çalılıkların İÇİnde kayboldu. "Oldukça hareketli bir yaşlı adam," diye yorum yaptı Braumin Birader. Korucu bir saat kadar sonra arabalara döndü. "Ruh yürüyüşü yaPan dostlarınıza gidip şu tarafa bakmasını söyleyin," dedi, yon batısındaki küçük, sığ bir vadiye işaret ederek. "İri ve kara bir 214 R- A- Salvet0| şey aramalarını söyleyin. Boynuzlarının genişliği iki adam h^ olan bir şey." Jojonah ve Braumin kuşkuyla baktılar. "Siz söyleyin," diye ısrar etti Andacanavar. "O zaman yau söyleyip söylemediğimi görürsünüz." Kısa süre sonra, dev bir erkek mus ruh taşlarının kontrolü altında patikaya gelince iki keşiş kuşkuları için sessizce özür diledi. Yorgun mus yolun kenarında bırakıldığı zaman atlar nasıl da koştular! Gündüz uzun uzun, hızla arabalarını sürüyorlardı ve geceleri tüm keşişler ateşlerinin çevresinde toplanıp korucunun kuzey hakkındaki hikayelerini dinliyorlardı. Andacanavar'ın neşeli tavırları ve heyecanlı hikayeleri tüm keşişlerin, hatta Francis Birader'in bile yüreklerini kazanmıştı. Adam artık şikayet etmek için Peder Başrahip'le iletişim kurma tehditlerini sürdürmüyordu. Ve birlikte yolculuk ettikleri dördüncü gün, kamp kurduklarında korucu artık ayrılacağını söylediğinde, kervanın üzerine kasvetli bir hava çöktü. "Bah, o kadar da ümitsiz olmamalısınız," dedi Andacanavar onlara. "Size yolu göstereceğim, Barba..." Durdu ve çarpık bir sırıtışla kendine hakim oldu. "Yani, gideceğiniz yer orasıysa," diye ekledi sinsi sindi. "Doğrulayamam," diye araya girdi Jojonah Efendi, ama o da sırıtıyordu. Artık Andacanavar'a tamamen güveniyordu, adamın yüreğini görmüştü ve benzer inançlara sahip olduğunu biliyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Elbette adam keşişlerin nereye gideceğini biliyordu... Yabandiyar'ın bu kadar kuzeyinde başka nereye gidilirdi ki? "Düz ve emin bir yol," diye devam etti korucu, "ve yolu tıkayan powrie ya da dev bulamazsanız, kısa sürede oraya varırsınız. "Haritalarımıza bakılırsa, hedefimiz Alpinador'un batı sınırıniblis R"hu 215 tlornetrelerce uzakta," dedi Francis Birader. Artık korucuyla urken daha saygılı bir ses tonu kullanıyordu. "Korkarım önümüzde uzun bir yol var." Andacanavar elini uzattı ve Francis Birader parşömeni, yakın ... njn haritasını uzattı. Korucu incelerken tek kaşını kaldırdı, •nkü oldukça detaylı ve doğru bir haritaydı. "Haritalarınız doğruyu söylüyor," diye kabul etti Andacanavar. "Ama evvelsi gece kamp kurmadan önce batı sınırını arkamızda bıraktık. Bu yüzden cesaretlenin, dostlarım, çünkü varmanıza az kaldı. ?• gerçi iblisin kuluçkaya yattığı yere gidiyor olsam ben cesaret bulamazdım ya!" Sonra bir parmağının ucunu ısırdı ve kanıyla haritanın üzerinde bir çizgi çizdi, Barbacan'a giden bir yol ve şimdiki konumlarını işaretleyen bir X'le bitirdi. Haritayı Francis'e geri uzattı ve son bir kez eğildikten sonra Andacanavar yanlarından ayrıldı, kahkahalar atarak çalıların içinde koştu. "Boyu olmasa elf olduğunu düşüneceğim," dedi Braumin Birader. "Elf denen bir yaratık varsa." Andacanavar'ın şimdiki konumları hakkındaki son sözleri keşişlerin mükemmel rehberlerini kaybetmelerinden kaynaklanan üzüntülerini yok etmişti. Akşam yemeklerini yediler (yine harika bir geyik etiydi), akşam dualarını ettiler ve iyi uyudular, sonra şafak sökmeden, endişe içinde, bir kez daha yola koyuldular. Arazi hâlâ zorluydu... daha az dağlık, ama daha yoğun ormanlık. Yine de, harita üzerindeki kanı rehber olarak kullanan keşişler kısa süre sonra dar bir patika değil, geniş ve açık bir yol buldular. Tüm arabalar orada durdu ve kervanın önderleri araştırmaya gitti. "Bu kısım güneye yürüyen canavar ordusu tarafından kullanılmıŞ," diye tahmin yürüttü Jojonah Efendi. 'O zaman onu geriye doğru takip etmek bizi canavar ordusu216 S*lvit0re nun kaynağına götürür," dedi Braumin Birader. "Tehlikeli bir yol," dedi Francis Birader, çevresine bakırıar u "Açıkta kaldık." "Ama kuşkusuz hızlı bir yol," diye yanıt verdi Braumin Bir der. Jojonah Efendi kısa bir süre düşündü, daha çok neden Anda canavar'ın onları bu yola getirdiğini anlamaya çalıştı. "Ruh izciler uzaklara kadar gitsinler," diye emir verdi. "Hem arabalar, hem de atlar düzgün bir yolda rahatlayabilirler." Francis Birader her kuartzı, her hematiti kullandı, doğrudan düşman kampına gidiyor olmaktan korkarak keşişleri uzaklara gönderdi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


İki gün sonra hâlâ tek bir canavara rastlamamışlardı, ama yüz elli kilometreden fazla yolu arkada bırakmışlardı. Şimdi önlerinde Barbacan'ı çevreleyen yüksek dağlan görüyorlardı ve tüm keşişler arabaları o engellerden geçirmekte korkunç zorluklar yaşayacaklarından korkuyorlardı. Ama yol dağların dibine kadar devam etti, sonra dağlara tırmandı, geniş bir geçitten geçti. Orada kamp kurmak oldukça rahatsız ediciydi, ama yine onlara meydan okuyacak canavar çıkmadı ve kuartz taşı kullanan keşişler de çevrede vahşi yaratık olmadığını gördüler. Toprak tuhaf şekilde ölü görünüyordu ve tuhaf ölçüde sessiz. Ertesi gün, sabah ortasında dağların sonunu gördüler, ötedeki manzara yalnızca tek bir sırtla tıkanıyordu. Jojonah Efendi durmalarını emretti, sonra Braumin ve Francis Biraderlere yanına gelmelerini işaret etti. "Oraya Rıhlarımızla gitmeliyiz," dedi Francis Birader. İyi ve tedbirli bir öneriydi, ama Jojonah Efendi yine de başını iki yana salladı. İleride yatanların inanılmaz ölçüde önemli olduğunu hissediyordu ve fiziksel olarak, hem ruh, hem bedenle görülmesi gerektiği fikrindeydi. İkiliyi yanına çağırdı, diğer kıdemli iblis R"hu 27 ?1 den onlara katılmalarını istedi ve tırmanmaya başladı. °£ keşişler biraz arkadan grubu izledi. • nah Efendi son engeli aşıp Barbacan'ın yüreği olan geniş ? gördüğü zaman morali hem çöktü, hem yükseldi. Keşişler rayja sersemleyerek, birbirlerinin hareketlerinin bile farkınolmadan yayıldılar, çünkü önlerinde uzanan yıkım mutlaktı. . zamanlar bir ormanın durduğu yerde şimdi kömürleşmiş kültlerin saçıldığı gri kül dolu bir alan uzanıyordu. Vadinin tamamamı gri ve çıplaktı ve havada pis bir sülfür kokusu asılıydı. Hepsine dünyanın sonuna tanık olmuşlar, ya da Kilise'nin cehennem olarak tasvir ettiği yeri zamanından önce görmüşler gibi geldi. Sırta tırmanan herkesten daha çok sarsılan genç keşişler ümitsizlik içinde haykırdılar. Ama o ilk ümitsizlik ânı sert bir kabullenişe dönüştü, farklı ve daha olumlu düşünceler akıllarına doluştu. Bu patlamadan herhangi bir şey canlı kurtulmuş olabilir miydi? Belki kuşkulan, umutlan, "kellesi uçurulmuş" canavar ordusu tahminleri doğruydu, çünkü eğer, inanıldığı gibi, iblis dactyl Barbacan'a yuvası demişse, eğer patlama sırasında iblis dactyl buradaysa, o zaman iblis dactyl kesinlikle yok edilmişti. Francis Birader bile uzun, çok uzun zaman konuşamayacak kadar sersemlemişti. Sonunda Jojonah Efendi'nin yanına gitti. "Bu yıkım sahnesini iblis dactylin yok edildiğine dair kanıt olarak kabul edebilir miyiz?" diye sordu üstadı. Francis kül dolu çanağa baktı. Patlamanın kaynağını bulmak Zor değildi: kül tarlasının ortasında tek başına duran, düz tepeli bir dağ, üzerinde hâlâ ince bir duman tütüyordu. "Bunun doğal bir olay olduğunu sanmıyorum," dedi Francis. "Daha önce de yanardağlar patladı," diye karşı çıktı Jojonah Efendi. "Ama bu kritik zamanda mı?" diye sordu Francis Birader kuşkuyla. "Tam da ihtiyacımız olduğu anda, tam da düşman önd nin olduğu yerde bir yanardağın patladığını ummaya cesaret ed

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bilir miyiz?" "İlahi müdahaleden kuşku mu ediyorsun?" diye sordu Jojon y, Efendi. Sesi ciddiydi, ama onun da büyük kuşkuları vardı. Ta • kat'da, her olayda Tanrı'nın başparmağının göklerden inip j™ se'nin rakiplerini ezmesini bekleyen fanatikler vardı; powrie istilası sırasında Aziz Saf-Abelle'in deniz duvarında durup Tanrı'ya tekrar tekrar seslenen, o cezalandırıcı başparmağı çağıran gene keşişin hikayesini duymuştu. Jojonah Efendi de Tanrı'nın gücüne inanırdı, ama bunu iyiliğin gücüne dair bir benzetme olarak düşünürdü. Her mücadelede, sonunda iyiliğin kazanacağına inanırdı, çünkü doğası gereği iyilik kötülükten daha kuvvetliydi. Francis'in de bu konu üzerinde benzer duyguları olduğunu tahmin ediyordu, çünkü kusurlarına rağmen adam bir düşünürdü, biraz entelektüeldi ve hep inancını mantıkla süslerdi. Francis şimdi ona yan yan bakıyordu. "Tanrı bizim tarafımızdaydı," dedi. "Yüreklerimizde ve silahlarımıza rehberlik eden güçteydi ve kesinlikle düşmanlarımızı ezen büyüdeydi. Ama bu..." dedi, harap olmuş vadiyi tararken kollarını dramatik bir şekilde açarak. "Bu Tanrı'nın işi olabilir, ama kutsal bir adaman eli tarafından gerçekleştirildi, ya da iblis dactylin toprak büyüsüne aşırı uzanmasının sonucuydu." "Büyük olasılıkla ikincisi," diye yanıt verdi Jojonah Efendi, ama farklı umutlar besliyordu, Avelyn Birader'in bunda rol oynamış olduğunu umuyordu. Gelip ikiliye katılan Braumin Birader son yorumlan duydu ve uzun uzun, dikkatle Francis Birader'e baktı. Adamın tepkisi onu şaşırtmıştı. Şaşkın ifadesini Jojonah Efendi'ye çevirdi ve üstü gülümseyip başını sallamakla yetindi, çünkü o pek şaşırmamıştı. Jojonah Efendi o anda Francis Birader'i kurtaracak niletikleri keşfetiblis R"hu 2ig adamda hoşuna gidecek bir şeyler olabileceğini anlamış111 • üre sessiz kalarak Francis Birader'in farklı bir yöne döndürüp döndürülemeyeceğini merak etti. "Rurada her ne olmuşsa, o dağdan gelmiş," diye mantık yü.. prancis Birader. "Aida Dağı isimli yerden." Diğer ikisi ona merakla baktı. ..Ajpinadorlu ona bu ismi veriyordu," diye açıkladı Francis BiAer "Ve gerçekten de isim incelediğim eski haritalarda gördüklerime uyuyor. Aida, halka içindeki yalnız dağ, iblisin ini." "Oraya ulaşmak kolay olmayacak," dedi Braumin Birader. "Aksini umabilir miydik?" diye sordu Francis Birader gülerek. İki adam yine bakışıp omuzlarını silkmekle yetindiler. Bu patlamanın dünyayı iblis dactylden kurtarmış olabileceğini düşünüyorlardı ve belki Francis Birader'i de birkaç içsel iblisten kurtarmıştı. Ama Francis'in iyi ruh halini bir nimet kabul ederek üzerinde durmadılar. Devam etmesini ummaktan başka bir şey gelmiyordu ellerinden. Kül tarlalarındaki yolculuk korktukları kadar güç çıkmadı, çünkü gri madde yer yer kalın tabakalar halinde yerleşmiş olsa da, pek çok başka yerde rüzgarla temizlenmişti. Dağa yaklaşırken öndeki sürücü korkunç bir keşif yaptı. Feryadı keşişlerin koşarak oraya gitmesine sebep oldu ve dolambaçlı yolun kenarında uzanan, külle kaplanmış pek çok beden buldular.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Powrieler," dedi Braumin Birader, gidip incelediği zaman. "ve bir goblin." "Ve şu da... bir devmiş," dedi bir başka keşiş, yoldaki kül yığınlarından çıkan dev bir bacağa işaret ederek. "Demek düşmanlarımız buradaymış," dedi Jojonah Efendi. "Buradaydı," diye vurguladı Francis Birader. R' A- S^vât0re Dağın dibine doğru devam ettiler ve arabaları halka halincı dizdiler. Jojonah Efendi grubun yansına kamp kurmasını, diş yarışma bölgeyi taramaya, özellikle de dağa tırmanmanın ya d girmenin bir yolunu bulmak için çalışmaya başlamalarını emretti O gece bir grup keşiş ellerinde meşaleler ve tek bir elmasla, dolanarak Aida'nın içlerine uzanan bir mağaraya girdiler. Bir saatten az zaman sonra, tünelin tıkalı olduğu ve yolun katı bir taş duvarla son bulduğu haberiyle döndüler. "Kuşkusuz patlamadan önce daha ileri gidiyordu," dedi Dellman Birader Jojonah Efendi'ye. "Bütün tünellerin böyle çökmemiş olduğunu umalım," diye yanıt verdi Jojonah, umutlu konuşmaya çalışarak. Ama yıkılmış Aida'ya bakarken, keşişin iyimserliğini gemlemesi gerekiyordu. Dellman Birader ekibini ikinci bir tünele götürdü ve o da aniden sona erdiği zaman keşiş yılmayarak bir üçüncüye girdi. "Umut vaat ediyor," diye yorum yaptı Braumin Birader Jojonah'a, Dellman üçüncü kez yola çıktığı zaman. "Yürekli," diye onayladı Jojonah Efendi. "Ve inançlı," dedi diğeri. "Büyük inanç, aksi halde görevlerine böyle kararlılıkla sarılmaz." "Francis Birader'den daha kararlı olan var mı?" diye hatırlattı Jojonah Efendi. İki adam bazı parşömenleri işaretleyerek Barbacan'daki küçük değişiklikleri not alan Francis'e baktılar. "Francis Birader de inançlı," diye karar verdi Braumin Birader. "Yalnızca yanlış yolu takip ediyor, ama belki daha doğru bir yol bulur; şerefli Alpinadorluyla geçirdiği zaman ona yaramış gibi." Jojonah Efendi yanıt vermedi, Francis'e bakarak oturmakla yetindi. Gerçekten de Alpinadorlunun neşeli mizacı adama da bulaşmış gibiydi, ama Jojonah henüz Francis'in döneceğine güvenmiyordu. iblis R"hü «Dağın yüreğine açılan tünel bulamazsak nereyi arayacağız?" ordu Braumin Birader. "Ve düz zirvesi bilgi sağlamazsa?" «O zaman hematitle ararız," diye yanıt verdi üstat. "İlk önce bunu yapacağımızı düşünmüştüm." îoionah başını salladı, bu yorumu beklemişti, çünkü o da başAida'nm ilk incelemesinin ruh taşı kullanan keşişler tarafından kolayca yapılabileceğini düşünmüştü. Braumin'in Andacanavar'la sadığı deneyimi düşünerek fikrini ve planını değiştirmişti. Jojonah iblis dactylin ruhunun buralarda oyalanıyor olmayacağından emin olamıyordu ve büyü sahibi olmayan Alpinadorlu ortalarına dalmak için böyle tinsel bir bağlantıyı kullanabiliyorsa, iblis dactyl neler yapabilirdi? "Zekalarımızı ve bedenlerimizi kullanalım," diye yanıt verdi yaşlı keşiş Braumin'e. "Bu yeterli olmazsa, ruh taşlarımızı kullanırız." Jojonah Efendi'ye tamamen güvenen genç adam bununla yetindi. "Francis Birader Peder Başrahip'le ne zaman iletişim kura-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


cak?" diye sordu. "Sabaha kadar beklemesini istedim," dedi Jojonah Efendi. "Bu Tanrı'nın terk ettiği yerde kanal açmanın güvenli olacağını sanmıyorum." Bu Braumin Birader'e çok şey anlatıyordu, özellikle de Francis'in iyi ruh hali hakkında ve konuyu kapattı. Jojonah'ın geniş omzuna elini koydu, sonra yürüyüp gitti, çünkü daha yapılacak Çok iş vardı. Uç saat sonra kamptaki keşişler Dellman Birader ve onunla giden grup için endişelenmeye başladılar. Dört saat tamamlanınca Jojonah Efendi hematitleri kullanıma sokmanın zamanının geldiğini düşünmeye başladı. Pes edip bunu yapmaya hazırlanırken Kampın batısında keşif yapan keşişler meşale ışığı gördüklerini bağırdılar. A'

S^<0re Jojonah Efendi de kısa süre sonra gördü ışığı, Aida'nm etekl rindeki tünelden çıkan ve tüm gücüyle kampa koşan tek W adam. "Dellman Birader," dedi Braumin Jojonah'a, adam yaklaşırken Adam hâlâ yamaçtan aşağı olanca gücüyle koşuyordu, birkaç ke? dengesini kaybedip tepeüstü düşecek oldu. "Toplanın ve düşmanlara karşı hazırlanın!" diye seslendi jojonah Efendi. Keşişler önceden çalıştıkları şekilde toplandılar ve taşları doğru kullanıcılara geçirdiler. Diğerleri silahlarını kuşandılar ya da atları güvene almaya gittiler. Dellman Birader nefes nefese kampa daldı ve soluklandı. "Diğerleri nerede?" diye sordu Jojonah Efendi hemen. "Hâlâ... içeride," diye yanıt verdi Dellman. "Canlı mı?" Genç keşiş doğruldu, başını arkaya atıp derin derin nefes alarak sakinleşti. Yeniden Jojonah'a baktığı zaman üstadın korkulan hiç azalmamıştı. "Canlı, evet," dedi sakin sakin. "Moloz yığınları yine kaymazsa orada tehlike yok." "O zaman sen neden dışarıdasın?" diye sordu Jojonah. "Ve neden bu kadar heyecanlısın?" "Bir şey bulduk... birini," diye yanıt verdi Dellman Birader. "Bir adam, ya da yarım insan, yarım at." "Bir atadam mı?" diye sordu Braumin Birader. Dellman omuzlarını sikti, terimi daha önce hiç duymamıştı. "Bir atadamda bir adamın bedeni, omuzları, kolları ve kafası vardır," diye açıkladı Francis Birader. "Ama belden aşağı dört bacaklı bir at bedeni taşır." "Bir atadam," diye onayladı Dellman Birader. "Dağ tepesine indiğinde mağaradaymış. Tonlarca, tonlarca taş." "Kazıp çıkardınız mı?" diye sordu Jojonah Efendi. iblis ^ 223 eden başlayacağımızı bilemedik," diye yanıt verdi Dellan Birader. «7avallı yaratık," dedi Braumin Birader. «O zaman bırakın, mezarında kalsın," dedi Francis Birader du7İıkla, eski Francis gibi konuşarak. Ne Braumin, ne de Jojo1 bunu kaçırdı ve birbirlerine pes etmiş gibi bakarak omuzla-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rlnı silkıüer. "Ama Francis Birader," diye itiraz etti Dellman Birader, "ölü değil ki!" "Ama dedin ki..." diye başladı Jojonah Efendi. "Tonlarca," diye bitirdi Dellman Birader onun yerine. "Ah, ölmüş olmalıydı. Öyle olmalıydı! O yıkımdan hiçbir şey canlı kurtulamaz. Ve onun da kesinlikle ölmüş olması gerekir gibi görünüyor, tamamen solmuş ve kırılmış. Ama yaratık canlı. Gözlerini açtı ve onu öldürmem için yalvardı!" Üç keşiş ağızlan bir karış açık, bakakaldılar. Çevrelerindeki genç adamlar heyecanla fısıldaşıyordu. "Öldürdün mü?" diye sordu Jojonah Efendi sonunda. "Yapamadım," diye yanıt verdi Dellman Birader, bu düşünceyle dehşete düşmüş gibi görünerek. "Acısı çok büyük olmalı, hiç kuşkum yok, ama hayatına son veremedim." "Tanrı bize tahammül edemeyeceğimizden fazlasını vermez," diye alıntı yaptı Francis Birader. Jojonah Efendi yan yan, ekşi ekşi bakü ona. Zaman zaman o eski dize Kilise önderlerinin sıradan insanlar üzerinde, aynı önderler lüks içinde yaşarken yoksulluk içinde yuvarlanan köylüler üzerinde kullandığı bir bahaneden başka bir şey değilmiş gibi gelirdi. Ama bu başka zamana ait bir tartışmaydı, Jojonah bunu fark etti ve bu yüzden yorum yapmadı. "İyi iş basardın ve doğrusunu yaptın," dedi Dellman'a. "Diğerleri bu atadamın yanında mı?" 224 R' A- S^vit0re "Yelebekçi," diye yanıt verdi Dellman Birader. "Ne?" "Yelebekçi," diye tekrarladı keşiş. "Bu onun... yaratığın ad Diğerlerini yanında bıraktım, ellerinden geldiğince rahat ettirme ye çalışıyorlar." "Gidip ne yapabileceğimize bakalım," dedi Jojonah Efendi Braumin Birader'e talimat verdi, "Yedekler dışındaki tüm taşlan yanımıza alacağız. Francis Birader," diye seslendi, herkesin duyabilmesi için yüksek sesle, "sen arabaların savunmasından sorumlu olacaksın." Ekşi ekşi bakma sırası şimdi Francis'e gelmişti, ama Jojonah Efendi ona dikkat etmiyordu, çoktan Dellman Birader'e geldiSj yoldan dönmesini işaret ediyordu. Bu Yelebekçi denen yaratığı bu bir şekilde ölümsüz görünen yaratığı görmeye gidiyorlardı. Yol uzun değildi ve Dellman hızlı ilerliyordu, bu yüzden diğer meşaleleri gördüklerinde Jojonah oflayıp pofluyordu. Jojonah saygıyla genç keşişlerin yanından geçti, sonra çarpılmış, zayıflamış bedenin önünde diz çöktü. "Ölmüş olmalıydın," dedi Jojonah Efendi sıradan bir şey söylermiş gibi, dehşetini ve tiksintisini başarıyla saklayarak. Yaratığın yalnızca insan bedeni ve at bedeninin ön kısmı açıktaydı, kalanı alçak koridordan çıkan ve yıkılmış dağa saplanan dev bir kaya parçasının altına gömülmüş, ezilmişti. Yaratık tuhaf şekilde, kendi üzerine bükülmüştü ve yüzü alt kısmını ezen taşa bakıyordu. Bir zamanlar güçlü kaslarla boğum boğum görünen kollan şimdi solmuş ve gevşemişti, sanki atadamın bedeni besin eksikliğinden

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kendi kendini tüketiyordu. Jojonah Efendi iyice yaklaştı ve göbeğinin izin verdiğince eğildi, inceledi ve duygudaşlık hissetti. "Ah, ama kesinlikle ölmüşüm gibi hissediyorum," diye yanıt verdi Yelebekçi. Acısı normalde yankılı olan, ama şimdi titrek Çi' kan sesine açıkça yansıyordu. "Ya da en azından, o tarafa gidi' iblis ^ 225 wm oibi. Acımı asla bilemezsin." Başını çevirip yeni gelev0rmuşum o & vrnayı başardı ve manzara karşısında başını merakla eğerek . -iyi vakmdan inceledi, sonra acıyla güldü. "Ne görüyorsun?" diye sordu üstat. "Bir oğlun var mı?" diye sordu Yelebekçi. jojonah Efendi omzunun üzerinden Braumin Birader'e baktı, dam çaresizce ellerini açtı. Bu yaratığın, böyle bir zamanda ve hu koşullar altında neden böyle bir soru sorduğu anlayışının ötesindeydi. "Hayır," diye yanıt verdi Jojonah Efendi basitçe. "Kızım da yok. Yüreğimi Tanrı'ya verdim, bir kadına değil." Atadam güldü. "Ah, ama neler kaçırmışsın," dedi Yelebekçi kurnaz bir göz kırpma ile. "Neden bunu sordun?" diye sordu Jojonah Efendi, çünkü aniden bunun yalnızca tesadüf olup olmadığını merak etmişti. "Bana tanıdığım birini hatırlatıyorsun," diye yanıt verdi Yelebekçi, sesi eski dostu hakkındaki sevgi dolu anılarını yansıtarak. "Bir keşiş mi?" diye ısrar etti Jojonah, daha büyük heyecanla. "Kendi kabul ettiği unvanla, deli rahip," diye yanıt verdi atadam. "İçkiye biraz fazla düşkündü, ama iyi bir adamdı... ya da bu lanetli yerden çıkmanın bir yolunu bulmuşsa, iyi bir adam." "Peki adını biliyor muydun?" diye sordu Jojonah Efendi. "Kendi kardeşimdi," diye devam etti atadam, diğerlerinden çok kendi kendine konuşarak ve uzak bir yerdeymiş gibi, ya da belki sayıkhyormuş gibi görünerek. "Kanıyla olmasa bile yaptıklarıyla." "Adı?" diye tekrarladı Braumin Birader yüksek sesle, yaklaşıp lelebekçi'nin yüzüne doğru eğilerek. Avelyn," diye yanıt verdi atadam sakin sakin. "Avelyn Desbhs. Mükemmel bir insan." 'Ne pahasına olursa olsun kurtarılmalı," dedi bir ses arkaların226 A' Sal^0r6 dan. Tüm keşişler döndü ve Francis Birader'i gördü. Elinde bir mas parlıyordu ve gruplarının en arkasında duruyordu. "Kampı koruman emredildi sana," dedi Jojonah Efendi adam "Ben Jojonah Efendi'den emir almam," dedi Francis ve j0:0 nah o zaman Peder Başrahip Markwart'ın Francis'in bedenini el geçirip yanlarına geldiğini fark etti. "Onu bu yerden çıkarmalıya» diye devam etti, dev kayaya bakarak. "Dağı kaldıracak kadar iri değilsin," dedi Yelebekçi kuru kuru. "Ben de dostlarım kaçarken kaldırabilecek kadar iri değildim" "Dostun Avelyn mi?" diye sordu Markwart sabırsızca. "Diğer dostlarım," diye yanıt verdi atadam. "Bilmiyorum..."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Durdu ve yüzünü buruşturdu, çünkü adama bakmak için döndüğünde kayanın biraz oynamasına sebep olmvıştu "Hayır, bunu kaldıramazsınız," diye inledi. "Göreceğiz," dedi Peder Başrahip. "Neden hâlâ hayattasın?" "Bilmiyorum." "Ölümsüz bir yaraük değilsen elbette," diye devam etti Markwart, alaylı ve suçlar bir sesle. Diğerlerinin yanından geçip Jojonah'ın yanında diz çöktü. "İlginç bir düşünce," diye yanıt verdi Yelebekçi. "Hep biraz dikbaşlı olduğum söylenirdi. Belki ölmeyi reddetmişimdir." Markwart hiç eğlenmiyordu. "Ama babam öldü," diye devam etti atadam. "Annem de, seneler önce. Tepesine yıldırım düştü... işte bu ölmenin tuhaf bir yolu! Bu yüzden, hayır, ölümsüz olduğumu hiç sanmıyorum." "Ölümsüz bir ruh bedenine girmemişse," diye ısrar etti Markwart. "Tüm ruhlar ölümsüz değil midir?" diye araya girmeye cesaret etti Jojonah Efendi. Markwart'ın öfkeli bakışları tartışmayı başlamadan bitirdi. "Bazı ruhlar," dedi sakin sakin, Yelebekçi'ye bakarak, ama sözlerini iblis R"hu 227 , , yönelterek, "fiziksel geçiş yapabilir ve ölmüş olsa bile [Tbedeni canlı tutabilir.» genimde kendi ruhumdan başka bir şey yok, belki biraz tak vardır," diye temin etti onu atadam gergin bir gülümsegöz kırpmayla. "Ve yanınızda varsa biraz batak acımı azaltabilir-" Markwart'ın yüzündeki ifade hiç değişmedi. "Neden ölmediğimi bilmiyorum," diye ciddi ciddi açıkladı YeI bekçi- "Kaya bacaklarımı bükerek aşağı kaydığı zaman öldüğümü sandım. Ve guruldayan midem bir haftadır ölmemi söylüyor, bu kadarı kesin." O sırada Peder Başrahip Markwart dinlemiyordu bile. Eline bir başka taş almıştı, küçük, ama etkili bir lal taşı, ince büyü izlerini keşfetmeye yarayan taş ve onu kullanarak kısılı kalmış yaratığı inceliyordu. Yanıtını hemen buldu. "Üzerinde büyü var," diye bildirdi Yelebekçi'ye. "O, bir de şans," dedi Jojonah Efendi. "Kötü şans," diye yorum yaptı atadam. "Büyü," dedi Peder Başrahip yine, daha büyük kuvvetle. "Sağ kolunda." Yelebekçi'nin başını çevirip sağ koluna bakması için büyük çaba harcaması gerekti. "Ah, lanetli dactyl ve tüm kızkardeşleri adına," diye homurdandı kırmızı kol bandını, Elbryan'ın oraya bağladığı kumaş parçasını görünce. "Korucu bana iyilik yaptığını sandı. İki ay acı çektim, iki ay açlık çektim ve lanet şey ölmeme '2in vermedi!" "O nedir?" diye sordu Jojonah Efendi. "Elflerin şifa kumaşı," diye yanıt verdi Yelebekçi. "Lanet dağ beni yaraladıkça o lanet şey yaralarımı tedavi ediyor anlaşılan! Ve Vyecek ve su eksikliği beni öldüremiyor!" 'Elf mi?" diye inledi Braumin Birader, orada hazır bulunan ^ RA S^N

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


herkesin tepkilerini yansıtarak. Yelebekçi ifadelerini gördü ve sırmalarına şaşırdı. "Elflere inanmadığınızı söylemiyorsunuz, değil mi?" dedi. "M damlara da inanmıyorsunuzdur herhalde? Ya powrieler ya da uiki dev?" "Yeter," dedi Peder Başrahip Markwart ona. "Ne demek ist diğini anladık. Ama bu zamana kadar bir elfle, ya da atadarn] karşılaşmadık." "O zaman artık dünyanız daha iyi bir yer oldu," dedi Yelebek çi, bir kez daha göz kırparak, ama ifadesi bir yüz buruşturmayla sona erdi. Markwart ayağa kalktı ve diğerlerine de kendisini takip ederek atadamdan uzaklaşmalarını işaret etti. "Onu oradan çıkarmak kolay olmayacak," dedi Yelebekçi'nin işitme sınırından çıktıkları zaman. "Ben olsam imkansız derdim," dedi Braumin Birader. "Malaçiti kullanarak taşı havalandırabiliriz," dedi Jojonah Efendi. "Ama öyle bir engeli kaldırmak için hepimiz güçlerimizi birleştirsek de yeterli olmaz, korkarım." "Taşı gerçekten kaldırabilirsek, basıncın azalması yüzünden atadamın elf kol bandının engelleyemeyeceği ve bizim çabalarımızla telafi edemeyeceğimiz kadar çok kan kaybetmesinden korkuyorum," dedi Peder Başrahip. "Ama yine de denemeliyiz," dedi Braumin Birader. "Elbette," diye onayladı Markwart. "Çok kıymetli bir tutsak, büyük bir bilgi kaynağı o. Yalnızca burada olan bitenler hakkında değil, Avelyn Biraderin yazgısı konusunda da. Ölmesine izin veremeyiz." "Ben daha çok merhametten bahsediyordum," diye eklemeye cesaret etti Braumin. "Biliyorum," diye yanıt verdi Markwart duraksamadan. "Ama 229 ibüs R"hu ..yeneceksin. °v a peder Başrahip fırtına gibi uzaklaştı ve diğerlerine de taeleri için işaret etti. Braumin Birader ile Jojonah Efendi ekiz ' bakıştılar, ama fazla seçenekleri yoktu. Reden sahiplenme deneyiminden bitkin düşen ve dinlenme'htivaç duyan Markwart'ın emirleri üzerine ertesi günün geç ilerine kadar, hepsi dinlenip zihinsel olarak hazırlanmadan rtarma çalışmalarına başlamadılar. O zaman Markwart yine F ancis Birader'in bedenine girdi ve elinde tuttuğu malaçit ve hematitle alayın başına geçti. Yerleştikleri zaman, kendi elinde de bir hematatit tutan Jojonah Efendi dışında, kervandaki tüm keşişler ruh taşının derinliklerinde birleştiler, sonra birleşmiş enerjilerini malaçite gönderdiler ve o enerji zirvesine ulaştığında Peder Başrahip Markwart enerjiyi salıvererek Bardwarden'ın üzerindeki kaya parçasına yöneltti. Jojonah Efendi ancak o zaman Markwart'ın ne kadar büyük bir riske girdiğini fark etti... kervandaki keşişler için, kendi bedeni için değil, çünkü o güven içinde Aziz Saf-Abelle'deydi. Ani basınç azalmasıyla kaya parçası inlerken pek çok küçük taş ve toz bulutları koridora yağdı ve Jojonah tünelin tamamen yıkılmasından korkmaya başladı. Tüneli desteklemek için günler harcama-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ları gerektiğini fark etti, ama bu hazırlık eksikliği Peder Başrahip'in Avelyn Desbris'i ne kadar çılgınca aradığını daha da vurgulamıştı. Keşişler direndiler ve kaya yine kaydı. Yelebekçi haykırdı ve kasılmaya başladı, ama Jojonah hızla yanına gitti, kollarını atadamm geniş omuzlarının altına kaydırdı ve tüm gücüyle çekti. Dehşet içinde, dev atadamı kıpırdatamadığını gördü. Bu zayıf halinde bile Yelebekçi iki yüz kilodan fazla çekiyordu. Jojonah mh taşına dalarak, planladıkları gibi atadamın yaralarıyla ilgilenmek yerine diğer keşişlerin düşüncelerine müdahale etti ve dev 23° R' A' S^,.or, yaratığı çekebilmesi için enerjilerinin bir kısmını atadarna akı malarını diledi. O zaman iş güçleşti ve Jojonah kayanın yine aşağı yuvarlan cağından korktu, ama artık taşlar üzerinde büyük gücü o] Markwart keşişleri yöneterek havalandırma gücünün bir kısmın atadarna aktardı. Jojonah onu çekip kurtardı, sonra hematite dalarak hararetle atadanım yaralarıyla ilgilenmeye başladı. Markwart ve diğerleri onu ve Yelebekçi'yi yakalayıp diğer yana sürüklerken, güvensiz tünelden çıkarırken hareketin farkında bile değildi. Ve sonra Jojonah Efendi yaratığı kurtarma çabalarında yalnız olmadığını hissetti, çünkü Markwart'un ruhu ve Braumin Birader ve başka pek çok kişi ona katılmış, Yelebekçi'nin yaralarına bakıyordu. Beş saatten fazla zaman sonra Jojonah Efendi Aida'nın hemen dışında, yerde yatıyordu. Tamamen bitkin düşmüştü. Braumin Birader de yanındaydı. Orada uyudular ve ancak ertesi sabah, geç saatlerde uyandılar. Francis Birader (gerçekten de Francis'ti) tepelerine dikilmişti. "Atadam nerede?" diye sordu Jojonah Efendi. "Dinleniyor ve umabileceğimizden daha rahat," diye yanıt verdi Francis Birader. "Onu besledik... başta çekinerek, ama sonra kilolarca et yedi, geyik eti stokumuzun yarısını ve fıçı fıçı su içti. O kol bandının büyüsü gerçekten büyük olmalı, çünkü şimdiden daha sağlam görünüyor." Jojonah içtenlikle rahatlayarak başını salladı. "Ve dağa çıkan bir yol da bulduk," diye ekledi Francis Birader. "Hâlâ gerek var mı?" "Küller arasında ne bulduğumuz ilginizi çekecek," dedi Francis Birader sertçe. iblis *** 231 ? nah bir sonraki sorusunu kendine sakladı, bunun yerine orl^mı tarttı. Francis'in kaydetmiş gibi göründüğü ilerleme durup aL"" ,. tamamen silinmişti... belki Peder Başrahip Markwart'ın zi. Mrafından. Adamın yüzündeki ifade yine soğuktu; gözlerinyaretı wl A ki kahkaha kaybolmuştu. Tamamen işle ilgileniyordu. "Korkarım dinlenmem gerekiyor," dedi Jojonah Efendi sonun, «Bugün Yelebekçi'yle konuşurum; Aida'ya yarın tırmanırız." "Zaman yok," diye yanıt verdi Francis Birader. "Ve Aziz Saf-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Abelle'e dönene kadar kimse atadamla konuşmayacak." Jojonah Efendi o emrin nereden geldiğini sormadı bile. Ve Francis Birader'in ruh halindeki değişimi açıkça anladı. Harap Barbacan'ı ilk gördüklerinde Francis yıkımın ya kutsal bir adamın işi, ya da iblis dactylin büyüsünü aşırı kullanmasından kaynaklandığını söylemişti. Şimdi Avelyn Birader gerçekten de işe karışmış gibi görünüyordu ve Jojonah Efendi Peder Başrahip'in Francis'e Avelyn Birader'in hiç de kutsal bir adam olmadığını söylediğinden bir an için bile kuşku etmiyordu. "Dağa bugün çıkacağız," diye devam etti Francis Birader. "Siz yapamayacaksanız, yerinize Braumin Birader gider. Görev bittiği zaman yola koyulacağız." "Biz inemeden hava kararır," dedi Braumin Birader. "Aziz Saf-Abelle'e ulaşana kadar gece gündüz yolculuk edeceğiz," diye yanıt verdi Francis Birader. Bu Jojonah Efendi'ye çok aptalca geldi. Yanıtlar buradaydı elbette, ya da belki yakındaydı. Aziz Saf-Abelle'e kadar onca yolu gitmek mantıklı gelmiyordu... elbette Peder Başrahip Markwart'ın kendisine karşı duyduğu derin güvensizlik hesaba katılmazsa. Bir tanık keşfedilmesi her şeyi değiştirmişti ve Markwart bu hassas durumu onun kontrolüne almasına izin vermeyecekti. Jojonah BraUmin'e baktı, iki adam da Peder Başrahip'e, Kilise'nin kendisine karşı çıkma zamanının gelip gelmediğini merak ediyordu. 232 R- A s.ivWor, Jojonah Efendi başını hafifçe iki yana salladı. Kazanarnazlarr1 Arabalara geri döndüğü zaman Yelebekçi'yi zincire vurulmı görünce şaşırmadı, ama elbette acı duydu. Yine de atadarnın v nilenen enerjisi onu şaşırttı ve umut verdi. "En azından gaydamı verebilirdiniz," diye yalvardı atadam. Jojonah Efendi Yelebekçi'nin özlem dolu bakışlarını izleyerek yakındaki arabanın sürücü koltuğunda duran tozlu gaydayı buldu. Bir şey diyecek oldu, ama Francis Birader sözünü kesti. "Yiyecek alacak, şifa görecek ve başka hiçbir şey verilmeyecek," dedi keşiş. "Ve tamamen iyileşir iyileşmez kol bandı çıkarılacak." "Ah, ama siz hepiniz bir araya gelseniz de Avelyn toplamınızdan daha iyi bir adamdı," dedi Yelebekçi ve gözlerini kapatıp alçak sesle bir ezgi mırıldanmaya başladı, bir kez durup yan yan baktı ve "hırsızlar," diye mırıldandı. Bu süre boyunca Francis Birader'i izleyen Jojonah Efendi gidip gaydayı aldı ve atadama uzattı. Yelebekçi saygıyla baktı ona, başını salladı, sonra büyüleyici bir müzik çalmaya başladı. İnatçı Francis dışında bütün keşişler dikkatle dinlediler. Jojonah Efendi bir şekilde o akşam Francis ile altı keşişi takip ederek Aida'ya tırmanacak gücü buldu. Dağın tepesi artık geniş, siyah bir tastı, ama küller ve eriyik taşlar keşişlerin fazla güçlük çekmeden üzerinde yürüyebileceği kadar sertleşmişti. Francis Birader onları doğrudan belirdiği noktaya götürdü: siyah zeminden çıkan taşlaşmış bir kol, parmakları bir şey tutuyormuş gibi bükülmüştü. Jojonah Efendi eğilip kolu ve eli inceledi. Onları tanıyordu! Bir şekilde, bunun kim olduğunu biliyordu. Bir şekilde bu mekanın iyiliğini, huzur ve tanrısal güç halesini hissedebiliyordu. "Avelyn Birader," diye inledi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


iblis R"hu 233 kalarında, Francis dışındaki herkes neredeyse yere devrileni«Bu sizin tahmininiz," diye yanıt verdi Francis Birader. "AnlaAvelyn dactylle müttefik olmuş ve iblis yok edilirken o da sılan ölmüş" Bu açık yalan Jojonah Efendi'yi boğdu. Doğrulup hızla Fran. gjrader'e döndü. Neredeyse adama vuracaktı. Ama Jojonah kendisine hakim oldu. Peder Başrahip Markwart'ın Avelyn'e karşı yalan kampanyasında ısrarcı olacağını fark etti çünkü Avelyn'in dactyli yok ederken hayatını verdiğini öğrenilirse, ki Jojonah bunun doğru olduğunu biliyordu, o zaman Markwart'ın pek çok iddiası ve Kilise'deki konumu tehlikeye düşerdi. İşte bu yüzden güven içinde Aziz Saf-Abelle'e, Markwart'ın kontrolü altına dönene kadar atadamla konuşmak yasaklanmıştı. Jojonah Efendi kendini sakinleşmeye zorladı. Bu savaş daha yeni başlıyordu; açık savaşa girişmenin zamanı değildi. "Elinde ne vardı sizce?" diye sordu Francis Birader. Jojonah kola baktı ve omuzlarını silkti. "Bu adamda biraz büyü var," dedi Francis Birader. "Belki iki taş... cesedi çıkardığımız zaman öğreneceğiz... ama Avelyn'in çaldığı hazine kadar güçlü değil." Cesedi çıkarmak. Fikir Jojonah'a yanlış olduğunu haykırıyordu. Burası kutsal bir mabet olmalıydı, inancın yenilendiği ve karakter bulunduğu bir yer. Francis'e bağırmak, böylesine günahkarca bir düşünceyi ağzına aldığı için yumruklamak istiyordu. Ama bir kez daha kendine bunun savaş açma zamanı olmadığını hatırlattı, bu şekilde değil. "Kolun çevresindeki taş katı," dedi. "Patlatmak kolay olmayacak." "Grafitimiz var," diye hatırlattı Francis Birader. "Ve bedenin altında bir çatiak ya da uçurum varsa, böyle şid23< R' A- S^vat0re detli bir iş altımızdaki bütün taşları çökertebilir." Francis Birader'in yüzünden panik dolu bir ifade geçti, "o , man ne öneriyorsunuz?" diye sordu keskin bir sesle. "Hematit ve lal taşıyla ara," diye yanıt verdi Jojonah Efendi "Adamın üzerinde taş olup olmadığını ve varsa ne olduğunu be lirlemek zor iş olmamalı. Kolun çevresindeki çatlağa parlak elmas ışığı tut, sonra bırak ruhun oraya girsin." Peder Başrahip Markwart'ın bu potansiyel mabedi yok etmek için daha önemli sebepleri olduğunu bilmeyen Francis Birader birkaç dakika düşündü, sonra kabul etti. Aynı zamanda, Jojonah Efendi'nin ruhunun da ona eşlik etmesine izin vermeyi de kabul etti, çünkü Peder Başrahip yakın zamanda bedenine giremeyecek kadar yorulmuştu ve Avelyn Birader'i tanıyabilecek tek kişi Jojonah'dı; Francis adamı yalnızca iki kez görmüştü, çünkü Avelyn manastırdan Francis'in girmesinden kısa süre sonra ayrılmıştı. Kısa süre sonra kimliği belirlediler. Aynı zamanda adamın yakınında tek bir taş, bir güneştaşı olduğunu gördüler, ama Jojonah Efendi bir başka taştan kalan büyü izlerini de ayırt etti, dev ametistin izleri. Üstat ametistten Francis'e bahsetmedi ve genç keşişi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Aziz Saf-Abelle'de bol olan basit bir güneştaşı için bedeni yerinden çıkarma zahmetine ve riskine girmenin, zaman kaybetmenin anlamsız olduğuna ikna etti. Sonra, Francis önderliğinde Avelyn'in yanından ayrıldılar. Gitmek için son dönen Jojonah Efendi oldu, durup manzaraya baktı, kendi inancı üzerine düşündü ve farkında olmadan ona bu kadar çok şey öğreten genç keşişi hatırladı. Kampa döndüklerinde Jojonah Braumin Birader'in eline bir elmas sıkıştırdı, yönü tarif etti ve gidip kutsal yeri görmesini istedi. "Sen dönene kadar Francis Birader'i oyalarım," dedi. Tam olarak anlayamayan, ama Jojonah'ın sesinden yolculuiblis R"hu 235 •nemini kavrayan Braumin Birader başını salladı ve gitmek fçin döndü. * "Ve Braumin Birader," dedi üstat, adamı döndürerek. "Dellgirader'i de yanma al. Bu adamı ve bu yeri o da görmeli." Yola hemen çıkamayacaklarını, çünkü bir şekilde bir arabanın kerinin kırıldığını öğrenince Francis Birader kötü bir ruh haline girdi. Yine de şafak sökmeden hareket ettiler. Zinde görünen (ama Francis henüz kol bandını çıkarmaya cesaret edemiyordu) atadam gaydasını çalarak Francis Birader'in arabasının arkasından koşturuyordu. Arabaya zincirlerle bağlanmıştı ve pek çok keşiş dikkatle onu gözlüyordu. Ne Braumin Birader, ne Jojonah Efendi, ne de Dellman Birader o gece ve ertesi gün tek kelime etti. Sesleri hayatlarının kalanı boyunca taşıyacakları bir imge, amaçlan ve inançları hakkında derin düşüncelerle kesilmişti. II ROGER LOCKLESS, SANIRIM Roger acı içinde irkilerek dişlerinin arasına sıkıştırdığı odun parçasını ısırdı. Gömleğinin kollarından birini yırtmış, bacağına, dizinin hemen altına sıkı sıkı bağlamıştı ve ikinci bir odun parçasının çevresinde düğümlemişti. Şimdi o odunu döndürerek turnikeyi sıkıştırıyordu. Birden fazla kez bayılacak gibi oldu, bilincini yitirdi, yine kazandı. Şimdi bayılırsa kuşkusuz kanamadan öleceğini hatırlattı kendine, çünkü Craggoth köpeğinin ısırığı derindi ve kan fışkırırcasma akıyordu. Sonunda, kan merhamet edip kesildi ve Roger üşüyerek, yapış yapış hissederek, deli gibi terleyerek hücresinin toprak duvarına yaslandı. Burayı iyi biliyordu, köy merkezindeki bir patates kileri ve buradan tek çıkış yolu olduğunu da biliyordu: sarsak tahta merdivenin tepesindeki bir kapak. Roger şimdi ona, aradan sızan zayıf gün ışığı çizgilerine bakıyordu. Akşamın geç saatleri olduğunu fark etti ve ışık gittiği zaman, gecenin örtüsü altında kaçması gerektiğini düşündü. Bu fikrin saçmalığını hemen fark etti. Bu gece hiçbir yere gitmiyordu, kendini duvardan uzaklaştıracak gücü bile bulamıyordu. Her şeyin boşunalığına gülerek yere yığıldı ve sonra bütün gece uyudu. Zindanının kapısı çarpılarak açılmasa ve şafağın ışıkları içeri dolmasa daha saatler boyunca uyurdu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


iblis R"hl 237 Roger inleyerek doğrulmaya çalıştı. Merdivenin tepesinde bir powrie belirdi, sonra biri daha girdi, • /at Kos-kosio Begulne. Önündeki cüce doğrudan Roger'a yöİdi ve onu ayağa kaldırıp hızla duvara çarptı. Roaer sallandı, ama dengesini sağlamayı başardı. Düşecek olcücenin onu bir kez daha kaldıracağını, muhtemelen daha da kaba davranacağını fark etmişti. "Büyüyü kim kullanıyor?" diye sordu Kos-kosio Begulne. Roger'ın yanına gidip yırtık, kanlı gömleğinin önünü kavrayarak onu aşa5ı çekti. Delikanlının yüzü cücenin köselemsi, kırışık, etkileyici yüzünden iki santim uzaktaydı, öyle yakındı ki Kos-kosio'nun pis nefesi sıcak sıcak Roger'ın yüzüne' esiyordu. "Büyü mü?" diye yanıt verdi Roger. "Köpekleri getirin!" diye bağırdı Kos-kosio Begulne. Roger havlama sesleriyle yeniden inledi. "Büyüyü kim kullanıyor?" diye sordu powrie önderi. "Kaç kişi ve kaç taş?" "Taş mı?" diye yankıladı Roger. "Ben taş falan bilmiyorum, büyü de bilmiyorum." Yukarıdan bir havlama daha geldi. "Yemin ederim," diye ekledi Roger çılgın bir sesle. "Yalan söyleyip sana bir isim verebilirdim, herhangi bir isim ve siz o kişiyi bulup konuşana kadar bilemezdiniz. Elbette bulabilirseniz. Ama ben büyü falan bilmiyorum. Hem de hiç!" Kos-kosio Begulne Roger'ı bir süre daha yakında tuttu. Cüce alçak sesle hırlıyordu... ve Roger vahşi powrienin burnunu ısırıp koparacağından korktu. Ama sonra Kos-kosio onu hızla duvara ittirdi ve merdivene döndü. Roger'ın savunmasındaki basit mantıktan ikna olmuştu. "Onu bağlayın!" diye havladı diğer powrieye. 'Boğa düğümü. Konuğumuzun rahat etmesini isteriz." Roger Kos-kosio Begulne'nin aklında ne olduğundan emin 238 S4|Vit0| değildi, ama diğer powrienin sırıtmasından, kötü yüreklilikle vinmesinden, pek de umut vaat eden bir şey olmadığını anlaH Cüce ince, kaba kenarlı bir ip çıkardı ve ona yaklaştı. Roger yere yığıldı. Cüce delikanlıyı tekmeleyerek dönmesin' sağladı, sonra kollarını kabaca arkasına çekti. "Hayır, lanet köpekleri götür," diye emretti Kos-kosio Begulne, patates kilerinin tepesine gelmiş, kısa bir tasmanın ucunda bir Craggoth köpeği getirmiş bir başka povvrieye. "O yalnızca zayıf bir insan ve daha fazla acıyı kaldırmaz." Kos-kosio alçak tutamaçlarda tünediği yerden aşağı baktı ve Roger'ın öfkeli bakışlarıyla karşılaştı. "Ölmesine izin vermeden önce bununla biraz daha eğleneceğim." "Aman ne şanslıyım," diye mırıldandı Roger alçak sesle ve bu ona halatlı cüceden daha da sert bir çekiştirme kazandı. Kos-kosio Begulne'nin "boğma düğümü" dediği şeytani bir halat bükme yöntemi çıktı. Roger'ın kolları sıkı sıkı arkasından bağlanmış, kolları dirseklerinden, neredeyse ensesine dokunacak şekilde bükülmüştü. Sonra halat omuzlarının üzerinden ve bedeninin önünden geçirilmiş, acı verecek şekilde bacarakasına dolan-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mış, sonra yukarı çekilip Roger'ın boğazına bağlanmıştı. Öylesine uzmanlıkla ve öylesine sıkı sıkı bağlanmıştı ki kollarını azıcık oynatsa bile bacakarası acı dalgalarına boğuluyordu, ama aynı zamanda nefesini de kesiyordu. "Eh, insan kilit açıcısı, bakalım bunu açabiliyor musun." Powrie kahkaha attı, duvardaki yerine bir meşale oturttu, yaktı ve merdivenin tepesine tırmanıp yoldaşlarına seslendi. "Kos-kosio bunun kaçmasını istemiyor!" "Çifte kilit mi?" diye sordu yukarıdaki cücelerden biri. "Çifte kilit," diye merdivendeki onayladı. "Ve sonra lanet köpeği tepesine oturtun! Ve güneş fazla alçalmadan gelip yerimi alacak birini ayarlayın. Bu pis kokulu insanı beklerken akşam yemeiblis R"hu 239 i kaçırmak istemiyorum. £ „r)ırcj1rlanmayı kes," diye yanıt verdi diğer cüce ve ağır kapankılı bir gümlemeyle kapattı. Zincirler ve kilitler kapıdaki 1 rine yerleştirilirken Roger dikkatle dinledi. Merdivenden jnen p0wrieyi inceledi. Bir hata, diye sessizce payladı genç adam Kos-kosio Begul, j gunun silah taşımasına izin verdin. Powrie doğrudan Roger'a yaklaştı. "Kıpırdamadan yat," diye emretti ve sonra vurgulamak için Roger'ın kaburgalarını tekmeledi. Roger kıvrandı... ve bu nefesini daha da kesti. Cüce kahkaha atarak karşıya gitti ve yanan meşalenin altına oturdu. Kötü yaratık kızıl beresini çıkardı, tek parmağında çevirerek Roger'ın açıkça görmesine izin verdi. Kısa süre sonra onun kanının da rengi canlandıracağına söz verir gibiydi. Sonra powrie boğum boğum ellerini başının arkasına götürdü ve duvara yaslanıp gözlerini kapattı. Roger çevresini inceleyerek uzun zaman harcadı. Mide bulantısı ve acıyla mücadele etü, sonra halatlardan kurtulmanın bir yolunu bulmaya çalıştı. Bunun kolay kısım olacağına karar verdi, çünkü serbest kalsa bile, cücenin silahını alıp yaratığı öldürse bile, nereye gidecekti ki? Kiler kapağı kilitlenmiş ve zincirlenmişti ve üzerinde neyin beklediğinin hatırlatılmasına ihtiyacı yoktu. Önünde bekleyen iş gerçekten de yılgınlık vericiydi, ama Roger sakinleşip yoğunlaşmaya, her şeyi birer adıma bölmeye çalıştı. Akşamın geç saatlerinde powrie nöbetçiler değişti. Yenisi Roger'ı yedirdi ve içirdi bu arada neredeyse onu boğuyordu ve sonra önceki nöbetçinin yerine oturdu. Bir saat sonra bu da tatmin içinde horluyordu. Kos-kosio Begulne'nin konuğu olarak bir gece daha geçirme240 R- A. Sa|V4tl meye kararlı olan Roger eylem zamanının geldiğine karar veM' Her seferinde tek adım, diye hatırlattı kendi kendine, omzvm, sert duvara yaslarken. Doğru açıyı vermesi gerekiyordu, böylece işin çoğunu gücü değil ağırlığı yapacaktı. Yaratığın derin uyudu, ğundan emin olmak için powrie gardiyanına bir bakış fırlattıktan sonra gözlerini kapattı ve cesaretini topladı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Sonra aniden, kuvvetle duvara daldı, omzunun önünü vurdu ve sarsıntı kolunu geriye zorladı. Sonra Roger'ın kasları ve ağınV ğı birlikte çalışarak onu ileriye sürükledi. Omzu yerinden çıkarken yüksek bir tıkırtı duydu ve bedeninden acı dalgaları geçti. Neredeyse yere yıkılacaktı, ama acıyı duymazdan gelmeye çalıştı. Kolu bu şekilde çarpılmışken halat omzunun üzerinden geçecek kadar gevşemişti. Birkaç saniye sonra halattan kurtulmuş, yerde yatıyor, nefes almaya çalışıyordu. Biraz dinlendikten sonra işe geri döndü, omzunu diğer yöne ittirerek yerine oturttu... hırsızın seneler içinde mükemmelleştirdiği küçük, faydalı bir numara. Bir kez daha, acı dalgalarının geçmesi için biraz zaman harcadı ve sonra halatı toplayıp uyuyan powrieye yaklaştı. "Hey," diye itiraz etti cüce birkaç dakika sonra, uykulu gözlerini açıp Roger'ı önünde, cücenin kısa kılıcını tutar görünce. "Peki onunla ne yapmayı düşünüyorsun?" diye sordu powrie, ayağa kalkıp çizmesinden bir hançer çıkararak. Hem cüce, hem de Roger, bu şekilde silahlanmışken bile insanın savaş deneyimli powrieye karşı direnemeyeceğini biliyordu. Roger sağlam bacağıyla geri geri sıçradı, uzak duvara yaslandı; powrie hırlayarak ve hançerini önünde kaldırarak atıldı. O kol yükselirken, cüce halatın bileğine dolanmış, ucunun cücenin oturduğu yerin yakınında, toprak duvardan çıkan bir köke bağlanmış olduğunu fark etti. "Ne?" dedi powrie, halka gerilir, takılır, cücenin kolunu aşağı, iblis R"hu iV Harının arasına çekip cüceye takla attırarak hızla sırtüstü düşmesine sebep olurken. Cüce daha taklasına başlarken Roger duvardan uzaklaştı ve ••zükoyun uzanmış yaratığın yanına kaydı. «Ne?" diye böğürdü cüce yine, kısa kılıcın kabzası sert kafasıinerken. Powrie kıvrandı, kolunu kurtarmaya, diğer eliyle Roer-ı yakalamaya çalıştı. Roger kabzayı tekrar tekrar indirdi, ta ki sonunda, inatçı cüce kıpırtısız kalana kadar. Sonra delikanlı acıyla ve gösterdiği çabayla yıkılacak oldu, bilinci gidip geldi. "Fazla zaman yok," diye hatırlattı kendi kendine Roger inatla, kendini ayağa kalkmaya zorlayarak. Powrie kıpırdandı; Roger bir daha, sonra bir daha vurdu. "Fazla zaman yok," dedi yine, daha ısrarla, zorlu cücenin dayanıklılığına başını sallayarak. Şimdi işler daha karmaşık oluyordu; Roger tüm senaryoyu aklından geçirdi, her engeli, onları aşmak için gerekecek her nesneyi düşünmeye çalıştı. Hançeri cücenin elinden aldı, kemeri belinden çözdü ve yaratığı halatla daha iyi bağladı. Sonra merdivene gitti ve kapağın dayanıklılığını tartmaya çalıştı. Kapağın ortasında, içeri tarafta bir destek kirişi vardı, sağlam bir kütük. Roger ilk önce buna, daha doğrusu üzerindeki tahtaya saldırdı, haladı kirişin çevresine bağlamasına yetecek genişlikte bir boşluk oydu. Sonra tahtalarla işe koyuldu, iki uçtaki destekleri yonttu. Bir noktada dikkatli Craggoth köpeğinin hırladığını duydu ve vahşi köpek yatışana kadar bir süre beklemesi gerekti. Her seferinde bir çizik, bir kırık kıymık, bir gevşetilmiş çivi. Yine Roger'ın durması gerekti, bu sefer bacağı merdivenin üze-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rinde kalamayacağı kadar zonkladığı için. Ve sonra yine beklemesı gerekti, çünkü powrie ayılıyordu ve bir kez daha kafasına vurulması gerekiyordu. Roger inatla işinin başına döndü ve sonunda ortadaki desteğin iki yanındaki tahtalar gevşedi. Zamanı gelmişti; kritik noktada acıdan bayılmayacağım Urnrı Cücenin başına gitti, daha fazla araç topladı, sonra beklen senaryoyu kafasından geçirmek için bir süre daha harcadı. sn bir kez araçlarını kontrol etti... kısa kılıç ve hançer, cücenin k mer tokasının desteği, cücenin çizmelerinin deri bağcıkları ve sn olarak pis kokulu çizmelerinden biri. Sonra derin bir nefes aldı ve merdivene döndü. Gevşek tahtaların her birini hafifçe ittirerek köpeğin nerede olabileceğini bulmaya çalıştı. Elbette, birden fazla köpek varsa, ya da yakında powrieler varsa, oyunun çabucak ve büyük olasılıkla acıyla biteceğini fark etti Roger, ama.şansını denemesi gerektiğine karar verdi. Ona göre, kaybedecek hiçbir şeyi yoktu, çünkü Kos-kosio Begulne gitmesine asla izin vermezdi ve Roger tutsaklığı hakkında hayaller beslemiyordu: powrie önderi artık faydalı olmadığına karar verir vermez, işkenceyle öldürülecekti. Halatı kirişe, sağdan sola sarmıştı bile, ama sonra köpeğin sol tarafta olduğunu fark edince yön değiştirdi. Merdivenden indi, baygın powrieyi merdivenin dibine, sol tarafa yerleştirdi. Merdivendeki kapağın altına gitti ve ellerini sinirli sinirli ovuşturarak kendi kendine tekrar tekrar, zamanlamanın mükemmel olması gerektiğini hatırlattı. Oyduğu tahtanın kıymıklarını kullanarak ilmeği sağ taraftaki tahtanın hemen altına yerleştirdi. Sonra çizmeyi bir eline aldı, diğerini sıkıca sağ tahtaya, ilmeğin içine dayadı. Son bir kez derin nefes aldıktan sonra hızla ittirdi ve tahtayı kısmen yerinden oynattı; köpeği tamamen uyandıracak ve saldırmasına yetecek açıklığı verecek kadar. Ve köpek gerçekten de saldırdı, çeneleri Roger'ın suratına uzattığı çizmenin üzerinde kapandı. Köpek yakalar yakalamaz Roger çizmenin diğer ucunu iki eliyle tutarak merdivenden atlaiblis R"ha 2« . tçl köpeği açıklıktan içeri, ilmeğe girmeye zorladı. ' T ızak mükemmel çalıştı, düşen köpeğin çevresinde gerildi, • 5in boynuna ve bir omzuna dolandı. Birlikte yuvarlandılar r jçin çok acılı bir yuvarlanmaydı!) ve köpek halatın sonu ıene kadar düştü. Aniden çekilen halat diğer uçtaki powrieyi Hzleri üzerine kaldırdı ve köpeği havada asılı bıraktı. Arka ayaklarından biri yere sürtünüyordu. Craggoth köpeği çizmeyi hırsla ısırarak başını şiddetle bir yandan diğerine sallıyordu. Asılı olduğunun farkında değil gibiydi. Roger bir saniye içinde yanında bitti, fırsatı kullanarak deri ayakkabı bağını hayvanın kapalı çenelerinin çevresine defalarca doladı, sonra bağladı. "Şimdi havla bakalım," diye sataştı ona, sonra köpeğin burnuna fiske attı. Son kez powrieyi kontrol ettikten ve ne olur ne olmaz diye kafasına bir darbe daha indirdikten sonra zahmetle merdiveni tırmandı. Dışarıda her şey sessizdi, ama bacağındaki acı düşülünce, Ro-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ger kapakta açtığı dar açıklıktan dışarı kayabileceğini pek düşünmüyordu. Ama yine de ellerini dışarı çıkardı ve zincirleri yoklayarak iki asma kilidi buldu. Kendi akıllılığından hep memnun kalan Roger gülümseyerek powrienin kemer tokasındaki dar pimi çıkardı ve işe koyuldu. Gecekuşu işaret ıslığını bekledi, sonra hızla, sessizce küçük dostunun tünediği ağaca tırmandı. Bu avantajlı noktadan Caer Tinella'nın çoğunu görebiliyordu ve Juraviel'in kasabada bulunan canavar sayısı hakkındaki tahmini korucuya pek muhafazakar geldi. "Onu nerede tuttukları hakkında bir fikrin var mı?" diye sordu. "Onların delikanlıdan bahsettiklerini duydum, dedim, kendim görmedim," diye yanıt verdi elf. "Herhangi bir binada olabilir, ya 2« A- Salv4t0re da, dün gecenin olayları düşünülünce, ölmüş olabilir." Gecekuşu itiraz etmek istedi, ama dilini tuttu, çünkü Juravieı> karşı çıkmasının mantıklı olmayacağını anlamıştı. Tüm bir o,geçmişti (o ve elf güpegündüz Caer Tinella'ya gelme riskine »jrp mezlerdi) ve Kos-kosio Begulne'ye ormandaki felaketin detayla rını inceleme ve suçu kıymetli tutsaklarına atması için epey zaman vermişti. "Hemen gelmeliydik," diye devam etti Juraviel. "Çatışma biter bitmez, daha önümüzde iki, üç saat karanlık varken." "Pony yaralılarla ilgilenmek zorundaydı," diye yanıt verdi korucu. "Zaten burada değil ki," diye hatırlattı elf. Gecekuşu onun da geleceğini ummuştu, ama fazla büyü kullandığı için Pony hâlâ bitkindi. O sabahki kılıç danslarından sonra, günün büyük kısmını uyuyarak geçirmişti ve büyük olasılıkla bu gece de derin derin uyuyacaktı. "Ama bu burada," diye yanıt verdi koaıcu, hematiti kaldırarak. "Roger Lockless'in ihtiyacı olabilir." "Büyük olasılıkla Roger Lockless'in gömülmeye ihtiyacı var," dedi elf kuru kuru. Korucu istihzadan memnun kalmamıştı, ama yine hiçbir şey söylemedi, yalnızca ileriye işaret ederek Juraviel'e yol göstermesini söyledi. Elf bir anda yok oldu ve birkaç saniye sonra yeni bir ıslık korucuyu daha da yakma çağırdı. Bir sonraki pozisyonlarını bir süre korudular. Büyük bir powrie ve dev grubu kasabadan çıkarak, kuzeyden çok batıya yöneldiler. "Kasabada ne kadar azı kalırsa, o kadar şansımız olur," dedi Juraviel. Şimdi çok yakında oldukları için minik bir fısıltıyla konuşuyordu. Korucu başını salladı ve Juraviel'e ilerlemesini işaret etti. Bir iblis Bul* 245 ki sıçrayış onları bir ağılın çitine getirdi; bir sonraki kasabakuzeydoğu sınırındaki bir ahırın yanına. Şimdi, yayları ellerinbirlikte hareket ediyorlardı. Ahırın içinden gelen sesleri duyA klarında yerlerinde dondular. Birkaç goblin işlerden şikayet Hivordu, biri kırık bir zincir hakkında homurdanıyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"İçeride olabilir," dedi Juraviel yumuşak sesle. Korucu akıllılığıyla ünlü bir powrie önderin böylesine kıymetli bir tutsağı kasabanın kenarına yerleştirecek aptallığı etmeyeceğini düşünüyordu, ama zaten Caer Tinella'dan çıkan açık bir yol bırakmak istiyordu ve bu yüzden kirişini hafifçe çekti ve ahıra do&ru başını salladı. Juraviel yana doğru başı çekti ve ön köşeye geldi. İneklere saman balyaları atmaya yarayan, korucunun baş seviyesinde iki kapıdan geçtiler, ama dışında tutamaç yoktu ve bu yüzden kapıya dikkat etmediler... en azından iki kapı dışa savrulana, biri Gecekuşu'nun omuzlarına çarpana ve onu gerilemeye zorlayana, diğeri Juraviel'in başının üzerinden geçene kadar. Kapıları açan zavallı goblin kanatlardan birini bloke eden bir insan olduğunu fark etmemişti, hatta dışarıda birinin olduğunu bile fark etmemişti, ta ki eğilip kapının altından dönen Juraviel yayını kaldırıp yaratığın gözlerinin arasına bir ok yollayana kadar. Elf kanatlarını çırparak içeri sıçradı. Hızla ölmekte olan goblini lime lime gömleğinin önünden yakaladı ve yerine oturttu. Gecekuşu inledi, homurdandı ve sonunda kapının çevresinden dolanmayı başardı. Juraviel'in parmağını çılgınca büzdüğü dudaklarına götürdüğünü ve içeriyi işaret ettiğini gördü. Korucu sakinliğini korudu ve açıklığın kenarına yaklaşıp içeriyi süzdü. Bir blok, palanga ve bir zincirle çalışan bir goblin daha gördü. Başkaları da olabilirdi, ahırın içi bölmeler ve balyalarla, bir araba ve pek çok başka nesneyle öyle doluydu ki, korucu emin olamıyordu. Şahinkanadı'nı duvara yaslayarak Fırtına'yı çek246 Salv4»0r6 ti ve goblinin yanına tırmandı, sonra pencerenin içindeki basam ğa çıktı. Avlanan bir kedi kadar sessiz, blok ve palangayla çalış gobline arkadan dikkatle yaklaştı. "Yardıma ihtiyacın var mı?" diye sordu. Goblin gözlerini iri iri açarak döndü. Fırtına yaratığı doğradı. Ama gerçekten de ahırda bir goblin daha vardı ve hızla yakındaki bir bölmeden çıkarak korucunun yanından geçmeye çalıştı Bir ok saplandığında irkildi ve sendeledi, sonra yine sendeledi dizlerinin üzerine çökecek oldu ve Gecekuşu'nun yetişmesine yetecek kadar yavaşladı. Güçlü korucu yaratığın kafasını yakaladı elini ağzına kapattı ve yere çekti. "Tutsak nerede?" diye fısıldadı kulağına. Goblin kıvrandı ve haykırmaya çalıştı, ama Gecekuşu daha sıkı kavradı, başını ileri geri iteledi. Sonra Juraviel yanlarında bitti, eff yayını goblinin kafasına tuttu, ok yaratığın alnına dayandı. Goblin epey sakinleşti. "Bağırırsan ölürsün," diye söz verdi korucu ve elini çekti. "Canımızı yakıyor! Canımızı yakıyor!" diye inledi goblin ve iki arkadaş onu suçlayamazdı, çünkü JuraviePin oklarından biri omzuna, diğeri kalçasına saplanmıştı. Korucu yine de elini bir kez daha yaratığın ağzına kapattı. "Tutsak," dedi yine, elini çekerek. "Tutsak nerede?" "Kos-kosio Begulne'nin pek çok tutsağı vardır," diye karşılık verdi goblin. "Yeni tutsak," diye 'açıkladı korucu. "Kos-kosio Begulne'nin en çok nefret ettiği."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Pis elfin pis oku!" "Söyle bana," diye hırladı korucu, "yoksa arkadaşım bir ok daha yollayacak!" "Toprağın içinde," diye ciyakladı goblin. "Toprağın içindeki iblis R"hu 247 «römüldü mü?" diye sordu korucu endişe içinde. "Kos-kosio Begulne onu öldürdü mü?" "Gömülmedi," diye yanıt verdi goblin. "Daha ölmedi. Delikteki odada." Korucu Juraviel'e baktı. "Yiyecek saklamak için," diye açıklaA korucu, bilmeceyi çözerek. "Ben küçükken Dundalis'te de aynısını yapardık." "Patates kileri," diye onayladı elf ve ikisi tutsaklarına döndü. "Bu delik nerede?" diye sordu Gecekuşu, goblini sarsarak. Goblin başını iki yana salladı; korucu daha sıkı kavradı. "Söyleyeceksin..." diye başladı Gecekuşu, ama ahırın ön kapısının yanındaki küçük pencereden dışarı, kasabaya bakan Juraviel sözünü kesti. "Zaman dar," dedi elf. "Powrieler harekete geçti." "Son şansın," dedi Gecekuşu gobline. "Delik nerede?" Ama goblin Kos-kosio Begulne'den, bu ikisinin yapabileceği her şeyden daha fazla korkuyordu. Kıvrandı, bağırmaya çalıştı ve korucu elini ağzına kapattığında hemen ısırdı, kurtulmak için çılgınca çabaladı. Ama korucunun güçlü ellerinden kurtulamazdı, bu yüzden yine ısırmaya çalıştı ve sesi ne kadar boğuk çıkarsa çıksın yine bağırmaya kalktı. Juraviel'in hançer büyüklüğündeki kılıcının iyi hedeflenmiş bir darbesi buna son verdi; yaratık yere yığıldı ve öldü. "Peki şimdi Roger Lockless'i nasıl bulacağız?" diye sordu Gecekuşu. "Bilse bile goblin bize söylemezdi," diye yanıt verdi elf. "Bilgi verir vermez onu öldüreceğimi biliyordu." Korucu merak içinde arkadaşına baktı. "Peki karşılığında canını bağışlamayı önerseydik?" "O zaman yalan söylemiş olurduk," diye yanıt verdi Juraviel 2«8 R. A. Salvat, ifadesizce. "Goblinler söz konusu olduğunda bana merhametten bahsetme, Gecekuşu. Hiçbir goblinin yaşamasına izin veremem Sen de öyle yapmalısın. Dundalis katliamını, o zamandan bu ya. na gerçekleşen dehşetleri yaşadın." Gecekuşu ölü gobline baktı. Kötü ırk hakkında Juraviel haklıydı, elbette, ama goblini tutsak aldıkları ve bilgi istedikleri anda bu bir şeyleri değiştirmişti sanki. Goblinler korkunç yaratıklardı kötü ve merhametsizdiler. Yok etmek için yaşarlardı ve dövüşü kazanacaklarını düşünürlerse, insanlara görür görmez saldırırlardı... özellikle de çocuklara. Korucu onları öldürürken hiç vicdan azabı duymuyordu, ama bu gobline bilgi verirse öldürülmeyeceği konusunda söz verseydi... Kafa karıştırıcı bir düşünceydi, ama başka zamanı beklemesi gerektiğini fark etti korucu, kapının yanındaki pencereye gidip dışarı baktığında. Juraviel yalan söylememişti; powrieler ve başka canavarlardan oluşan büyük bir grup kasabanın içinden geçip kuzey yönüne gidiyorlardı. Korucu birini aradıkları izlenimine kapıl-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dı. "Ne yapıyorsun?" diye sordu elfe, dönüp Juraviel'i ahırda koşturarak meşaleleri ve dayanaklarını toplar görünce. Juraviel yanıt vermeye zahmet etmedi. Halat kullanarak dayanakları bir tahtaya bağladı, sonra tahtayı ön pencereyle aynı hizadaki bir kirişe koydu, meşaleleri gevşekçe kalın bir saman battaniyesinin üzerine yerleştirdi. "Çıkış yolu için bir oyalamaca," diye tahmin yürüttü korucu. "Bu taraftan çıkmamız gerekirse," diye ekledi elf. Gecekuşu başını sallamakta yetindi ve arkadaşına güvenerek ısrar etmedi. Birkaç dakika sonra yola koyuldular, ahıra girerken kullandıkları aynı saman penceresinden çıktılar, kapıları arkalarından dikkatle kapattılar. Binanın ön köşesine yaklaşıp arkasından gözetlediler. Çevrede pek çok düşman vardı, daha çok powiblis Ruhu 249 ? ier ve onların çoğu yanan meşaleler taşıyordu. "Çok umut vaat eden bir durum değil," dedi korucu, ama kabanın ortasına gitmek için bir yol da görüyordu. Bu sefer, kedi özünü kullanarak o yol gösterdi. Bir başka binanın yanına gittiler sonra o binayla bir başkası arasındaki dar geçitten geçtiler. Bir sonraki köşeyi dönünce bir powrieye rastladılar. Fırtına omuza doğru açıyla savruldu ve yaratığın boynunu derinlemesine kesti; Juraviel'in kılıcı en alttaki kaburganın altına saplandı, sonra yaratığın nefesini kesmek için yukarı döndü. Yine de, birlikte yaptıkları mükemmel saldırıya rağmen, cüce ölürken boğuk bir çığlık atmayı başardı. Ses üzerine iki arkadaş endişeyle bakıştılar. "Yürü, çabuk ol," dedi elf dostuna. Korucu hızla, önünden çok yere bakarak, bir patates kilerine işaret edecek kapağı arayarak yürüdü. Juraviel yanında koşturuyor, yakındaki canavarları gözlemeye çalışıyordu. Tepelerinde bir ses duyduklarında, normalde tetikte olacak olan Gecekuşu bu yüzden şaşırdı. "Bir şey mi arıyorsunuz?" diye sordu ses kayıtsızca. Korucunun gözleri ve kılıcı hemen yükseldi, ama konuşanın powrie, goblin ya da dev değil, bir arka kapının üzerindeki dar çıkıntıya yaslanmış sıska ve kısa bir adam olduğunu fark edince darbesini durdurdu. Korucu şekli hemen taradı, bacağındaki yarayı, yüzündeki yara kabuklarını ve bereleri, açıkta kalan tek kolu fark etti. Ama acı çektiği açıkça belli olmasına, çıkıntıya tehlikeli bir biçimde tünemiş olmasına rağmen adam rahatça, kayıtsızca, bir güven ve kolaylık havasında duruyordu. Bu bilmecenin ancak iki yanıtı olabilirdi ve korucuya herhangi bir insanın powrielerle müttefik olması imkansız geldi. "Roger Lockless, sanırım," dedi Gecekuşu sessizce. "Görüyorum ki ünüm epey yayılmış," diye yanıt verdi adam. 250 R. A. Salva,0| "Harekete geçmeliyiz," diye yorum yaptı endişe içindeki Juraviel, gölgelerden çıkarak. Elfi gören Roger'ın gözleri iri iri açıldı ağzı açık kaldı, dengesini yitirdi ve çıkıntıdan yuvarlandı. Hızla yere düşecekken korucu altına koşup yakaladı ve ayağa kaldırdı "O da ne?" diye inledi Roger. "Yanıtlar bekleyecek," diye yanıt verdi korucu sertçe. "Çabuk olmalıyız," diye açıkladı Juraviel. "Canavar halkası

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çevremizde daralıyor. Kapı kapı arıyorlar." "Beni yakalayamazlardı," dedi Roger olanca güveniyle. "Pek çok powrie," dedi elf, "geceyi gündüz gibi aydınlatan meşaleleri ile." "Beni yakalayamazlardı," dedi Roger yine. "Çatılara bakacak devleri de var," diye ekledi Juraviel. "Beni yakalayamazlardı," diye tekrarladı sarsılmaz hırsız üçüncü kez, parmaklarını havada şıklatarak. Gece havası bir havlamayla yarıldı. "Ve köpekleri var," dedi korucu. "Ah, şu," dedi Roger, hızla sönerek. "Beni bu lanetli yerden götürün." Üçü geçitte yola koyuldu, ama Roger'ın hızlı hareket edemediği, ayakta zor durduğu hemen belli oldu. Gecekuşu hemen yanına gitti, adamın kolunu güçlü omuzlarına doladı. "Bana bir baston bulun," diye yalvardı Roger. Korucu, bastonun fazla faydası olmayacağını fark ederek başını iki yana salladı. Aniden eğildi, Roger'ın kolunu omuzlarına çekti ve onu sırtına alıp kaldırdı. "Yol göster," dedi Juraviel'e. "Tüm hızınla." Elf bir köşeye koşturdu, ötesini gözetledi, sonra hemen koşarak bir sonraki binaya atıldı, sonra bir sonrakine. Bir bağırış duydular, bir devin yankılı sesini ve canavarın onlar hakkında bağırdığından emin olmasalar da Juraviel ve sonra hemen yanında biiblis R"hu 251 korucu olanca güçleriyle koşmaya başladılar. Elf koşarken yabir ok taktı ve ahıra yaklaşırken yavaşlayarak nişan aldı, yerrirdi^i gevşek tahtayı kuvvetle vurdu ve yanan meşaleleri sarı yatağına düşürdü. Üçü daha ahırın ön köşesini dolanmadan ? erideki ışık dramatik şekilde arttı. Onlar diğer yandan çıkıp ağıl n Çİü boyunca koşmaya başlamadan alevler ön pencereden patladı ve çatıdaki çatlaklardan çıkmaya başladı. A&1İ1 geçtiler ve kısa sürede ormana daldılar, şimdi korucu öndeydi ve sırtına asılı adama rağmen tüm gücüyle koşuyordu. Caer Tinella'daki kargaşayı, çevrede koşturarak emirler yağdıran, ço°u su için bağıran, diğerleri kaçan insanı kovalamalarını söyleyen powrieleri, goblinleri ve devleri duyabiliyorlardı. Ve sonra, daha anlamlı bir ses duydular, peşlerine düşen pek çok köpeğin ulumasını. "Sen doğrudan diğerlerine koş," diye talimat verdi Juraviel. "Ben bu başbelası köpeklerden kurtulacağım." "Kolay iş değil," diye inledi Roger, hoplayıp zıplarken. "Kanatları olmayan biri için değil," diye yanıt verdi elf göz kırparak, ama Roger'ın dengesi fark etmesini engelleyecek kadar bozuktu. Sonra Juraviel döndü ve korucu koşmaya devam etti, orman gecesinin içinde kayboldu. Elf biraz bekledi, arkadaşının kaçışını ve yaklaşan köpeklerin seslerini dinledi. Çevresindeki çalılar göreceli olarak az, yüksek, geniş bir meşe buldu. Çevresinde koşarak kokuyu güçlendirdi, sonra kanatlarını kullanarak en alçaktaki dalına tırmandı ve tırmanırken ağacın kabuğunda kokusunu bırakmaya dikkat etti. Sonra yeni bir dala tırmandı, sonra daha yükseğe ve öndeki köpek ağacın dibine ulaştığında yüksekliğin yarısını tırmanmıştı. Köpek kokladı, inledi, sonra ön pençelerini ağacın gövdesine dayayarak doğruldu ve heyecanla uludu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Juraviel köpeğe seslendi, sataştı ve sonra köpeğin tam yanına, 1 252 R. A. Salvjt, yere bir ok sapladı. Sese daha fazla köpek geldi, koklayarak ağacın çevresinde dolandılar. Elf daha da yükseğe, ağacın tepesine, onun ince bedenini bile zor taşıyan dallara tırmandı. Bir an durup manzaraya, önünde uzanan karanlık ağaç tepelerine baktı. Ve sonra, o köpeklerin kokusunu taşıyan ağaca ulumaya devam edeceklerinden emin, kanatlarının onu bir sonraki ağaca taşımasına izin verdi, bir elf için uzun bir uçuş. Yine de, yeni tüneğine konar konmaz, durup dinlenemeyeceğini bilen Juraviel sıradaki bir sonraki ağaca, sonra bir sonrakine uçtu, ta ki köpeklerin sesleri çok arkasında kalana kadar. Sonra kanatlarını dinlendirmek için indi ve hafif ayaklar üzerinde orman gecesinde koştu. Daha sonra, insan kampının kıyısında, Juraviel Elbryan ile Roger'ın güvenle gelmiş olduklarını gördü. Saatin geç olmasına rağmen ikilinin çevresine pek çok kişi toplanmıştı ve kurtarma hikayesini dinliyorlardı... ya da Roger'ın hikayesine bakılırsa, kaçışın hikayesini. İyi tamamlanmış bir işin tatminiyle, Juraviel ormanın içlerine, bir çam ağacının kalın ve yumuşak dallarına gitti ve geceyi geçirmek için yerleşti. Şafaktan önce uyandığında, Elbryan ve Pony'nin uyanmış, kamptan uzaklaşmış olduklarını görünce şaşırdı. Elf, âşıkların yalnız geçirecekleri biraz zamana ihtiyaçları olduğunu düşünerek gülümsedi. Aslında pek yanılmıyordu, çünlü Elbryan ve Pony gerçekten de o sabah pek samimiydiler... ama Juraviel'in hayal ettiği biçimde değil. Gizli bir açıklıkta, bi'nelle dasada yapıyorlardı. O sabah ve takip eden her sabah, her dans etttiklerinde Pony Gecekuşu'nun hareketlerini biraz daha uzun takip etti. Mükemmel hale gelmesi için, o da gelirse, daha pek çok sene geçmesi gerekeceğini biliyordu Pony, ama cesaret kazanıyordu, çünkü her iblis R"hu 253 • sün biraz daha gelişme getiriyordu... her gün atılması biraz A ha hızlı, biraz daha uzağa oluyordu, hedeflemesi biraz daha doğru oluyordu. Günler geçtikçe, korucu dansta bir değişim fark etti, ince, ama kesin bir değişim. Başta Pony'ye ders vermenin Touel'alfar'ın özel ma5anını çarpıttığından endişeleniyordu, ama sonra o değişikijöin nahoş değil harika bir şey olduğunu fark etti. Çünkü her gün 0 ve yoldaşı birbirlerine biraz daha uyum kazanıyorlar, her biri di&erinin hareketlerini seziyor, her hamleyi doğru hamleyle desteklemeyi ve tamamlamayı öğreniyorlardı. Dansları, yüreklerini, ruhlarını ve daha da önemlisi, güvenlerini paylaşmaları gerçekten de güzeldi. 12 BEKLENMEDİK KONUKLAR Bu olamaz! Hiç mantıklı gelmiyor, deyip duruyordu Palrnaris'teki Aziz Kıymetli Manastırı'nın Başrahibi Dobrinion Calislas kendi kendine, son derece güvenilir keşişlerin ona getirdiği, Abellican Kilisesi'nin önderi Peder Başrahip Dalebert Markwart'ın onu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kendi manastırının şapelinde beklediği haberine rağmen kendini ikna etmeye çalışarak. "Markwart Palmaris'e gelemeyecek kadar yaşlı," dedi Başrahip Dobrinion yüksek sesle, ama duyabilecek kadar yakında kimse yoktu. Özel odalarından dönerek alçalan merdivenden takılarak inerken cüppesini düzeltmeye çalışıyordu. "Ve kuşkusuz bu ziyareti çok önceden haber verirdi. Bu tür adamlar kırsal bölgelerde gelişigüzel yolculuk etmezler! "Ve bu tür adamlar haber vermeden gelmemeliler!" diye ekledi Dobrinion. Peder Başrahip Markwart'ın hayranlarından değildi; ikisi seneler önce, Aziz Kıymetli'nin eski keşişlerinden birinin aziz mertebesine yükseltilmesi üzerine anlaşmazlığa düşmüştü. Aziz Saf-Abelle'den sonra, tarikattaki ikinci en eski manastır olmasına rağmen Aziz Kıymetli hiç aziz çıkaramamıştı, Başrahip Dobrinion ün düzeltmek için çok çalıştığı bir kusur... ve Peder Başrahip Markwart'ın, Allabarnet Birader'in adının telaffuz edildiği andan beri karşı çıktığı bir konu. Çılgın düşünceyi bitirirken Dobrinion'un sesi yükseldi, başraiblis Ruhu 255 1 o aynı anda şapelin ağır kapısını açıyordu. Yuvarlak yanakları . zarmıştı, çünkü önünde duran adamın, Peder Başrahip Dalebert Markwart'ın onu duyduğundan korkuyordu. Ve gerçekten de Markwart olduğunu fark etti, Başrahip Dobrinion, kuşkuya yer bırakmadan. Adamla daha önce bir düzineden fazla kez karşılaşmıştı ve onu on senedir görmemiş olmasına ra&men şimdi tanımıştı. Bir anlam çıkarmaya çalışarak Markwart'ın grubunu süzdü. Şapelde yalnızca üç keşiş vardı ve bir tanesi Aziz Kıymetli'dendi. Genç olan diğer ikisi, biri ince ve sinirli diğeri fıçı göğüslü ve güçlü olduğu açık iki adam, Peder Başrahip'in yanında benzer pozlarda duruyorlardı: kollan önlerinde kavuşturulmuş, birer elleri diğerinin bileğini tutuyor. Bir savunma duruşu olduğunu fark etti Dobrinion ve ona, ikisinin eşlikçiden çok koruma olarak geldiğini düşündürdü. Peder Başrahip'in yolculuğa çıktığı diğer seferlerde, Markwart da olsa seleflerinden biri de, eşlikçi grubu dev gibi olurdu, en az elli keşişten oluşurdu ve çoğu üstatlar, hatta başrahipler olurdu. Bu ikisinin ne üstat, ne de başrahip olduğunu biliyordu Dobrinion, çünkü daha kıdemli öğrenci olmaları için gereken senelerin yarısını bile tamamlamış olacak kadar yaşlı değillerdi. "Peder Başrahip," dedi ciddiyetle, saygıyla eğilerek. "Selamlar, Başrahip Dobrinion," diye yanıt verdi Peder Başrahip Markvvart burandan gelen sesiyle. "Mükemmel manastırınıza davetsiz gelmemizi affedin." "Yok canım," diyebildi kekeleyen, şaşkın başrahip ancak. "Gerekli oldu," diye devam etti Markwart. "Bu zamanlarda... eh, topraklarımızda bir düşman ordusu yürürken sık sık doğaçlama hareket etmemiz gerektiğini anlarsınız." "Kesinlikle," dedi Dobrinion ve son derece aptalca konuştuğunu düşünerek kendini çimdiklemek istedi. "Burada bir kervanla buluşacağım," diye açıkladı Peder Basra256 R- A. Salvatoı hip, "çok az zaman olduğu için Aziz Saf-Abelle'e dönerken yolundan çevirdiğim bir kervan." Aziz Saf-Abelle'den bir kervan, bu kadar uzakta, ha? diye dü-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şündü Dobrinion. Ve ben bu konuda hiçbir şey bilmiyorum! "Başında Jojonah Efendi var," dedi Peder Başrahip Markwart "Jojonah'ı hatırlarsınız; siz ve o birlikte eğitim gördünüz." "Sanırım benden iki, üç yaş küçüktü," diye yanıt verdi Başrahip Dobrinion. Jojonah ile Kilise toplantılarında sık sık karşılaşmıştı, hatta bir kez, bir gece adamla ve Siherton adında şahin gibi bir üstatla epey içki içmişti. "Bu kervanda başka üstat var mı?" diye sordu. "Belki Siherton?" "Siherton Efendi öldü," dedi Peder Başrahip Markwart sakin sakin. "Öldürüldü." "Povvrieler mi?" diye sormaya cesaret etti Dobrinion, ama Markwart'm ses tonu, adamın detay vermek istemediğini anlatıyordu. "Hayır," dedi Peder Başrahip kısaca. "Ama o nahoş olaydan bu kadar bahsetmek yeter; uzun zaman önce oldu. Kervandaki tek üstat Jojonah, ama yanında üç kıdemli öğrenci var. Yirmi beş kişiler ve yanlarında son derece sıradışı bir tutsak getiriyorlar. Sizden istediğim mahremiyet, hem kendim, hem Aziz Saf-Abelle'den gelen kardeşlerim ve en önemlisi tutsak için gizlilik." "Elimden geleni yaparım..." diye başladı Başrahip Dobrinion. "Yapacağınızdan eminim," diye sözünü kesti Markwart. "Güvenilir astlarınızdan biri bu ikisine..." İki yanındaki genç keşişlere işaret etti. "...kalacağımız yerleri göstersin. Burada fazla kalmayız herhalde. En fazla bir hafta, tahmin ederim." Yüzü ciddileşti ve alçak, hatta tehditkar bir sesle konuşarak Dobrinion'a yaklaştı. "İşimize karışılmayacağım temin edeceksiniz." Başrahip Dobrinion topuklarının üzerinde sallanarak yaşlı iblis R"hü 257 jarnı izledi. Bütün bunlar onu şaşırtmıştı. Aziz Saf-Abelle'in Dobrinion'un bilgisi ve onayı olmadan bu bölgede iş yapması Ki,. adabına aykırıydı. Bu gizemli görev de neydi ve neden ona u:\oi verilmemişti? Ya bu tutsak? Peder Başrahip hematit kullanarak onunla daha önce iletişime geçebilirdi kuşkusuz. Başrahip Dobrinion öfkesini bastırmayı başardı. Hem, bu Peder Başrahip'ti ve Ayı-Honce ümitsiz bir savaş veriyordu. "Emredildiği gibi yapacağız/' diye temin etti üstünü, başını saygıyla eğerek. "Aziz Kıymetli emirlerinize amadedir." "Kaldığım süre boyunca sizin odalarınızı kullanacağım," dedi Peder Başrahip Markwart. "Astlarım sizin eşyalarınızın başka odalara taşımasına yardım edecek." Dobrinion tokatlanmış gibi hissetti. Otuz yıldır Aziz Kıymetli'nin başrahibiydi ve bu hiç de hafife alınacak bir pozisyon değildi. Aziz Kıymetli, Aziz Saf-Abelle ve Ursal'daki Aziz Honce'dan sonra, Abellican Kilisesi'nin üçüncü en büyük manastırıydı. Ve Palmaris gerçek medeni toprakların sınırında olduğundan, belki de cemaati üzerinde daha etkili bir manastır yoktu. Otuz yıllık hükümdarlığı boyunca Başrahip Dobrinion genellikle rahat bırakılmıştı... Aziz Saf-Abelle Halka Taşlan ve genel Kilise doktriniyle fazla meşguldü ve Aziz Honce Kral'ın politikalarına fazla karışmıştı. Bu yüzden, Başrahip Dobrinion'un Ayı-Honce'un güç konusunda, geniş kuzey topraklarındaki tek gerçek rakibi Palmarisli Baron Rochefort Bildeborough'du ve o adam da önceli gibi,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Dobrinion'un yakın dostu olmasının yanısıra, sessiz ve mütevazı biriydi. Kişisel lüksleri sağlandığı sürece Rochefort Bildeborough kolayca yatıştırılabilen bir adamdı. Palmaris'e gelen bu savaş konusunda bile, şehrin savunulması işini şehir muhafızlarının kumandanına teslim etmiş, adama Başrahip Dobrinion'a rapor vermesini emretmişti ve kendini kale-sarayı Chasewind Malikanesi nde güvene almıştı. 258 R. A. Salvatorç Bu yüzden, Başrahip Dobrinion böyle amirane tavırlarla konuşulmaya alışık değildi. Ama bir kez daha Abellican hiyerarşisin, deki yerini hatırladı, zirvesine Peder Başrahip'i koyan bir piramit "Emrettiğiniz gibi," diye yanıt verdi alçakgönüllülükle, son bir kez eğilip uzaklaşmaya başlayarak. "Ve belki Allabamet Birader meselesini tartışacak zaman da buluruz," dedi Peder Başrahip, Başrahip Dobrinion kapıyı kapatmadan hemen önce. Dobrinion, önüne bir lokma, işbirliğine bağlı bir havuç parçası fırlatılmış olduğunu fark ederek durdu. İlk düşüncesi o havucu Peder Başrahip'e geri fırlatmak oldu, ama hemen bu fikri kafasından uzaklaştırdı. Başrahip Dobrinion yaşlı bir adamdı ve Markwart'dan daha yaşlı olmasa da, adamın kendisinden daha uzun yaşayacağından korkuyordu. Kendi tahminine göre, hayatında başarması gereken tek şey olarak, Aziz Kıymetli'nin keşişlerinden olan Allabamet Birader'in aziz ilan edilmesi kalmıştı ve bu iş Peder Başrahip Markwart'ın yardımı olmadan kolay olmayacak, hatta belki imkansız olacaktı. "Aziz Kıymetli mi?" diye Braumin Birader'in inanmazlık dolu sesi Jojonah Efendi'nin duygularını yankıladı, Francis Birader yeni hedeflerini bildirdiği zaman. "Peder Başrahip atadamla konuşmadan önce daha fazla zaman kaybetmek istemiyor," diye devam etti Francis Birader. "Bizimle Palmaris'te buluşacak. Aslında, benimle iletişim kurduğunda çoktan oraya doğru yola çıkmıştı ve şimdiye dek çoktan Aziz Kıymetli'ye yerleşmiş olduğunu tahmin ediyorum." "Bundan emin misin?" diye sordu Jojonah Efendi sakin sakin. "Sana bu değişimi haber veren gerçekten Peder Başrahip Markwart mıydı?" "Zihnime bir şekilde başkalarının girdiğini mi ima ediyorsuiblis R"hu 259 uZ?" diye terslendi genç keşiş. "İblisin inine girdiğimizi biliyorum," diye açıkladı Jojonah Ffendi, sesi suçlarmış gibi çıkmasın diye özen göstererek. Gerçekn de Peder Başrahip Markwart yeni emirlerle Francis Birader'e elmişse» Jojonah ve tüm diğerlerinin itaat etmekten başka seçeneği y°ktu"Peder Başrahip'ti," dedi Francis Birader kararlılıkla. "Onunla bir kez daha iletişim kurmam sizi yatıştırır mıydı? Belki ona bedenimi ödünç vermeliyim ve size şahsen söylemesini sağlamalıyım." "Yeterli, kardeşim," dedi Jojonah Efendi, elini pes etmiş gibi sallayarak. "Yargını sorgulamıyorum; yalnızca emin olmanın ted-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


birlice olacağını düşündüm." "Ben eminim." "Öyle dedin," diye yanıt verdi Jojonah Efendi. "Ve bu yüzden hedefimiz Aziz Kıymetli olacak. Yolumuzu belirledin mi?" "Haritalarla çalışmalarını söylediğim keşişler var," diye yanıt verdi Francis Birader. "Manastır çok uzak değil ve Ormandiyar'ı aştıktan sonra yolumuz oldukça rahat." "Canavarlarla dolu bir yol," diye araya girdi Braumin Birader kuru kuru. "Bu bölgeden gelen raporlar bol bol çatışmadan bahsediyordu." "Onların bize saldıramayacağı kadar hızla ve sessizlik içinde hareket edeceğiz," dedi Francis Birader. Jojonah Efendi başını sallamakla yetindi. Peder Başrahip onları Palmaris'te istiyorsa, ne engel olursa olsun Palmaris'e gideceklerdi. Ama Jojonah için en büyük engel onlan yolun sonunda, Dalebert Markwart'ın kişiliğinde bekliyordu. Francis Birader her zamanki etkinliğiyle planları tamamladı, kervan rotasını düzeltti ve tekerlekler dönmeye başladı. İki günde Ormandiyar kasabalarını arkalarında bıraktılar ve yolda gerçekten de canavar bulsalar da, yaratıklar geçişlerini ya hiç fark et26o R' A' Sal^t. medi, ya da hızla ilerleyen alaya yetişmelerine izin vermeyeCeu kadar geç fark etti. "Bir keşiş kervanı," dedi Roger Lockless. Genç adam kendini iyi hissediyordu, çünkü Pony köpek ısırıkları ve başka yaralan için hematiti derinlemesine kullanmıştı. Ama delikanlı kadına teşekkür bile etmemiş, iki saatlik tedaviden sonra homurdanmakla yetinmiş ve yürüyüp gitmişti. Ne Pony, ne de Elbryan o olaydan sonraki dört gün boyunca, şimdiye dek Roger'ı görmemişti. "Keşişleri tanırım ve eminim!" Elbryan ve Pony sert sert bakıştılar, ikisi de Avelyn Birader'in bu işle bir ilgisi olabileceğini, bu keşişlerin şimdi kendi ellerinde olan taşları arıyor olabileceğini düşünüyordu. "Çok, çok hızlı hareket ediyorlar," diye devam etti Roger, içtenlikle etkilenmiş bir biçimde. Bölgede olduklarından Kos-kosio Begulne'nin bile haberi olduğundan kuşkuluyum... ya da, powrie geçişlerini öğrenmişse, bu konuda bir şey yapmasına izin vermeyecek kadar uzaklaşmışlardı. Şimdiye dek Palmaris'e giden yolu yarılamışlardır." Elbryan bunu sorgulayacak oldu, çünkü Roger bu kervanı daha iki saat önce görmüştü. Ama korucu düşüncesini kendine sakladı, çünkü hız konusundaki tahmini doğru olsa da, olmasa da, Roger'ın söylediği şeye inandığını biliyordu. "Bunu daha önce öğrenmememiz yazık olmuş," diye araya girdi Belster O'Comely. "Bu Tanrı'nın adamları bize ne yardımlar verebilirdi? Ne teselli verebilirlerdi! En azından, aramızda en aciz olanları güneydeki daha güvenli topraklara götürebilirlerdi." "Ben bu kadar dikkatli olmasaydım haberiniz bile olmazdı, diye yanıt verdi Roger öfkeyle, kendini savunurcasına, Belster'ın yorumunu keşif becerilerine hakaret kabul ederek. "Nasıl oldu da büytik Gecekuşu onları hiç fark etmedi? Ya da büyük bir sihirbaz iblis R"hu 261 lcjuğunu iddia eden kadın?" "Yeter, Roger," dedi Elbryan ona. "Belster bir gerçeğe yazıkla-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


vordu, suçlamıyordu. Böylesine güçlü müttefiklerden yardım lamamamız gerçekten yazık, çünkü eğer söylediğin kadar hızlı hareket ediyorlarsa... ki ettiklerinden kuşkum yok," diye ekledi bucak, Roger'ın yüzünün ekşidiğini görerek, "büyü konusunda da güçlü olmalılar." Ama korucu yalnızca yarı yarıya ciddiydi, çünkü aciz üyelerini Palmaris'e gönderme fikri hoşuna gidecekse de bu keşişlerin gerçekten müttefikleri olacağından o kadar emin delildi... en azından kendisi ve Pony için. "İnanamayacağınız kadar hızlı hareket ediyorlardı," diye yanıt verdi Roger. "Gerçek hızlarını tarif bile edemem. Atlarının bacakları bulanık görünüyordu; arabanın arkasındaki bir binici o kadar hızlıydı ki gözlerime at ve insan birleşimi gibi geldi." Bu Dundalis bölgesinden gelen herkesin kulaklarını dikmesine sebep oldu, Orman Hayaleti'ni bilen, Yelebekçi'nin yanında savaşan ve büyüleyici gaydasında teselli bulan herkes. Ama Elbryan ve Pony düşünce üzerine başlarını iki yana sallayarak canlanan ifadelerini soldurdular. Yelebekçi'nin sonunu görmüşlerdi, öyle olduğuna inanıyorlardı. "Bu kervanın ilerlemeye devam ettiğinden emin misin?" diye sordu korucu Roger'a. "Şimdiye dek Palmaris'e giden yolu yarılamışlardır," diye yanıt verdi adam. "O zaman bizi ilgilendirmez," dedi Elbryan, ama sessizce keşişlere karşı dikkatli olmaya yemin etti. Eğer bu kervan Avelyn ve taşları aramak için kuzeye geldiyse ve eğer büyü kullanarak bazı yanıtlar elde ettiyse, o ve Pony şimdiden kanun kaçağı sayılıyor olabilirdi. Kervan Aziz Kıymetli'ye şatafatlı karşılamalar, hatta farkına va262 Sal^.0re aldıklarını belli eden hiçbir şey olmadan vardı; onları karşıla™ u üzere Başrahip Dobrinion bile çıkmamıştı. Bu Peder Başraly Markwart'ın dileğiydi. İki korumasıyla birlikte, Aziz Saf-Abe] le'den gelen biraderlerini manastırın arka kapısında karşılamışa Jojonah Efendi Markwart'm yolculuk arkadaşlarını görünce şa şırmadı. Youseff ve Dandelion Biraderler, merhum Quintall Birader'in yerini almak üzere Adalet Birader olarak eğitiliyorlardı. ]0. jonah Aziz Saf-Abelle'deki genç öğrenciler arasında en az bu ikisini severdi. Üçüncü sınıf öğrencisi olan Youseff Birader Yournaneff den, Avelyn'in köyünden gelmişti, ama benzerlik burada sona eriyordu. Ufak tefek, ince bir adamdı, eğitim alanındaki, ne kadar aldatıcı ve nahoş olursa olsun her avantajı bulan vahşi bir savaşçıydı. Arkadaşı Dandelion Birader daha iki senedir manastırdaydı ve fiziksel olarak ufak tefek adamın zıddıydı, her bir kolu etli bir kalça kalınlığında, ayı gibi bir adamdı. Boks maçlarında sık sık Dandelion Birader'in dizginlenmesi gerekmişti, çünkü bir kez avantaj elde edince rakibini yaralayana kadar devam ederdi. Manastırdaki sağduyu günlerinde, böyle bir eylem öğrencinin kovulmasına sebep olurdu, ama bu karanlık zamanlarda Markwart Jojonah'ın Dandelion Birader hakkındaki şikayetlerini sık sık duymazdan gelmiş, Jojonah'ı vahşi adam için uygun bir yer bulacağı konusunda temin etmişti. Jojonah Birader sık sık Dandelion'un ya da Youseff in manastırın eleme sürecinden nasıl geçtiklerini merak etmişti. Her sınıf için bin, iki bin öğrenciden yirmi beş kişi seçilirdi ve Jojonah o yüzlerce aday içinde mizaç, zeka ve dindarlık konusunda daha

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


uygun pek çok kişi olduğundan emindi. Ama bu iki keşiş Peder Başrahip tarafından bizzat desteklenmişti. "Sevdiğim bir dostumun oğlu," demişti Markwart Dandelion için. Jojonah Efendi öyle olmadığını biliyordu. Dandelion Birader eşsiz fiziksel üstünlükleri için getirilmişti, başka sebepten iblis R"hu 263 *1

Ouintall'ın yerine Markwart'm seçtiği kişiydi, Peder Başra,. revresindeki kişisel korumalardan biri. hipın * Youseffe gelince, Markwart Avelyn'in kaybından sonra Yoneff in Aziz Saf-Abelle'de temsil edilmediğini söylemişti, mastır küçük kasabayı sıkı sıkı kontrol etmeyi sürdürmeyi istiyorsa düzeltilmesi gereken bir durum. Jojonah Efendi'nin elinden başını iki yana sallayıp içini çekmekten başka bir şey gelmiyordu; her şey kontrolünden çıkıyordu. Kervan avluya alındı, bütün keşişlere odaları gösterildi ve Aziz Kıymetli'deki biraderlerden uygun şekilde ayrıldı. Jojonah Efendi kendini büyük yapının uzak bir köşesindeki sessiz bir odada, gruptaki herkesten, özellikle de Braumin Biraderden ayrı buldu. Braumin manastırın diğer yanına yerleştirilmişti. Jojonah'ın en yakınında Francis vardı... ona gözkulak olması için, üstat biliyordu. Yine de, o gece Jojonah sessizce kaçmayı ve triforyumda, manastırın büyük şapelinin zemininin altı metre üzerindeki süslü çıkıntıda Braumin Biraderle buluşmayı başardı. "Sanırım alttaki zindanlarda," dedi Jojonah Efendi, ellerini buradaki tüm keşişlerin Elmaçekirdeği Birader dediği Allabarnet Biraderin heykelinin detayları üzerinde gezdirerek. Jojonah bu esere adanan sevgiyi hissedebiliyordu ve bilinçaltında bunun Tanrı'nm işi olduğunu anlıyordu. "Kuşkusuz zincirler içinde," diye onayladı Braumin Birader. "Kahraman atadama kötü davranılırsa Peder Başrahip'in omuzlarına büyük günah biner." Jojonah elini sallayarak adamı susturdu. Durum ne kadar kötü olursa olsun Peder Başrahip'in aleyhine konuşurken yakalanma riskine giremezlerdi. "Araştırdın mı?" diye sordu Braumin Birader. "Peder Başrahip artık bana pek az şey anlatıyor," diye yanıt 264 A- S*lva,0re verdi Jojonah. "Eylemlerim açıkça ona karşı olmasa da yüreoj de ne olduğunu biliyor. Onunla sabah, ilk ışıklarda görüşme için randevu verdi." "Yelebekçi hakkında konuşmak için mi?" Jojonah başını iki yana salladı. "O konunun atlanacağından eminim," dedi. "Sanırım gidişim hakkında konuşacağız, çünkü Peder Başrahip benim kervandan önce yola çıkacağımı ima etti." Braumin Birader Jojonah Efendi'nin sesindeki dehşeti yakaladı ve düşünceleri hemen Markvvart'ın tehlikeli uşaklarına gitti. Peder Başrahip Jojonah'ı yolda öldürtebilir miydi? Düşünce Braumin'in duyarlılıklarını boğdu, son derece saçma göründü. Ama

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ne kadar uğraşırsa uğraşsın düşünceden kurtul amıyordu. Ne de yüksek sesle ifade edebiliyordu, çünkü Jojonah'ın durumun farkında olduğu açıktı. "Benim ne yapmamı istersin?" diye sordu Braumin Birader. Jojonah Efendi güldü ve teslim olmuş gibi ellerini kaldırdı. "Yoldan ayrılma, dostum," diye yanıt verdi. "Yüreğinde samimi ol. Önümüzde başka pek az yol görünüyor. Tarikat'ımızın yönüne katılmıyorum, ama Peder Başrahip yalnız değil. Tam tersine, şimdiki yolu takip edenler Kilise'nin yoldan çıktığına inanan bizlerden çok daha fazla." "Sayımız çoğalacak," dedi Braumin Birader kararlılıkla ve harap Aida Dağı'nın zirvesinde bulduğu görüntünün ışığında, söylediklerine gerçekten inanıyordu. O görüntü, erimiş kayalardan çıkan Avelyn'in kolu ve eli, tüm sözleri, Avelyn hakkındaki tüm hikayeleri, Kilise'nin yoldan çıktığına dair tüm imaları Braumin için birbirine bağlamıştı. Avelyn'in mezarını gördüğü zaman yaşamının ne yön alacağını anlamıştı ve o yön büyük olasılıkla onu Kilise'nin önderleriyle çatışmaya götürecekti... Braumin Birader'in vermeye hazır olduğu bir savaş. Omuzlarını kararlılıkla dikleştirerek bütün güveniyle, "Çünkü bizim yolumuz en ilahi olanı," diye bitirdi. iblis ^ 265 onah Efendi bu cümledeki basit mantığa itiraz edemezdi. nda iyilik ve gerçek üstün gelecekti... buna inanmak zorun, çünkü inancının en temel öğretisi buydu. Ama Abellican ırl'sesi'ni doğru yola döndürmek için kaç yüzyıl gerekecekti ve • diki yol ne kadar acı yaratacaktı? "Yüreğinde samimi ol," dedi Braumin'e yine. "İnancımızı ses-zce yay, Peder Başrahip ya da diğerlerinin aleyhine konuşma, Avelyn ve benzer yüreklere ve cömert ruhlara sahip olanların lehine konuş." "Atadam tutsakken bunu ötesine gidebilir," diye mantık yürüttü Braumin Birader. "Peder Başrahip ona açık açık karşı çıkmanız ya da sonsuza dek sessiz kalmamız için elimizi zorlayabilir." "Sessizliğin dereceleri vardır, kardeşim," diye yanıt verdi Jojonah Efendi. "Şimdi odana dön ve benim için korkma. Ben huzur içindeyim." Braumin Birader bu sevgili adama, akıl hocasına uzun uzun baktı, sonra eğildi, hatta Jojonah'ın elini alıp öptü, sonra döndü ve gitti. Jojonah o sessiz triforyumda, eski azizlerin heykellerine ve yüzden fazla sene önce, yerleşimciler bolluk bulsun diye elma ağaçları ekerek her yerde gezen Aziz Kıymetli'den Allabarnet Birader'in yeni heykeline bakarak bir saat daha harcadı. Allabarnet'in aziz ilan edilmesi süreci Başrahip Dobrinion tarafından destekleniyordu, adam ölmeden önce bu sürecin tamamlandığını görmeyi gerçekten istiyordu. Jojonah Efendi iyi Allabarnet hakkındaki hikayeleri iyi biliyordu ve adamın gerçekten aziz ilan edilmeye layık olduğunu düşünüyordu. Ama Kilise'nin içinde bulunduğu koşullar düşülünce, o cömertlik ve fedakarlık hikayeleri muhtemelen adamın aleyhine olacaktı. 266 R'

A'

Salvat0re

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Jojonah Efendi'nin Yelebekçi'nin durumu hakkında korkuia tamamen haklıydı, çünkü atadam Aziz Kıymetli'nin alt katlardak' mezar odalarına götürülmüştü ve orada, karanlık ve nem içinde prangalarla duvara bağlanmıştı. Yıkılan dağda yaşadığı korkıinr deneyim yüzünden hâlâ sersem olan, daha hızlı koşması için ona büyü yapan keşişler eşliğinde güneye yaptığı yolculuk yüzünden bitkin düşen Yelebekçi fiziksel olarak direnecek durumda değildi Zihinsel olarak da; Peder Başrahip Markwart elinde hematitle ilk gece yanına geldiğinde Yelebekçi bitkinlik içinde ve hazırlıksız yakalandı. Peder Başrahip Yelebekçi'ye tek kelime etmeden ruh taşının derinliklerine gömüldü, zihnini fiziksel bağlarından kurtardı ve atadamın düşüncelerini istila etti. Bu çok kişisel saldırıyı hissettiğinde Yelebekçi'nin gözleri iri iri açıldı. Zincirlerle mücadele etti, ama kıramadı. Zihinsel olarak mücadele etti... ya da en azından etmeye çalıştı, çünkü nereden başlayacağını bile bilemiyordu. Markwart, bu sefil, yaşlı insan zihinde, anılarını karıştırıyordu. "Bana Avelyn'i anlat," dedi Peder Başrahip yüksek sesle ve Yelebekçi'nin yanıt vermeye niyeti olmasa da Avelyn'den bahsedilmesi adam hakkında imgeler çağırdı, Aida'ya yaptıkları yolculuğu, Pony ve Elbryan'ı, Belli'mar Juraviel'i ve Tuntun'u, Senfoni'yi ve Dundalis çevresindeki canavarlarla savaşan herkesi hatırladı. Yelebekçi düşüncelerini engellemeyi ve kontrol etmeyi ancak yavaş yavaş keşfetti ve o zamana kadar Peder Başrahip çok şey öğrenmişti. Avelyn ölmüştü ve taşlar gitmişti, ama bu diğer iki kişi, bu Elbryan ile Pony Aida'daki yıkımdan uzaklaşmıştı, ya da en azından atadamın canlı canlı kısılı kaldığı tünelden çıkmıştı. Sorgulama devam ederken Markwart bu ikisine odaklandı ve Dundalis adlı küçük bir Ormandiyar kasabasından geldiklerini, ama ömürlerinin çoğunu Dundalis'ten uzakta geçirdiklerini öğrendi. iblis R"hu 267 pony, Jilseponie Ault Palmaris'te yaşamıştı. "Sen sefilin tekisin!" diye köpürdü Yelebekçi, sonunda zihinsel bağlantı kırıldığı zaman. "Bilgiyi kolay yoldan verebilirdin," diye yanıt verdi Peder Başrahip"Sana mı?" dedi atadam. "Ah, ama Avelyn senin hakkında haklıymış, senin o pis Kilise'n hakkında, değil mi?" "Bu kadın, Jilseponie Palmaris'te nerede yaşıyordu?" "Kendinize Tanrı'nın adamları diyorsunuz, ama hiçbir iyi Tanrı işlerinizi onaylamazdı," diye devam etti Yelebekçi. "Benden çaldın, seni hırsız sefil ve bunu ödediğini göreceğim." "Peki bu küçük yaratıklar?" diye sakin sakin sordu Peder Başrahip Markwart. "Touel'alfar?" Yelebekçi adama tükürdü. Markwart bir başka taşı, bir grafiti kaldırdı ve perişan atadamı bir elektrik patlamasıyla taş duvara çarptı. "Kolay yollar var, bir de zor yollar var," dedi Peder Başrahip sakin sakin. "Sen bana hangi yolu açarsan, oradan yürüyeceğim." Mezar odalarının ana kısmına açılan alçak, açık kemere yöneldi. "Benimle yine konuşacaksın," diye tehdit savurdu. Bu tehdidin sınırlarının hem Markwart, hem de Yelebekçi farkındaydı. Atadam güçlü bir iradeye sahipti ve bir daha hazırlıksız yakalan-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mayacaktı ve Markwart zihnine kolay kolay giremeyecekti. Ama Yelebekçi şimdiden arkadaşları hakkında çok fazla bilgi verdiğinden korkuyordu. "Bunun önemini anlayamazsın bile!" diye kükredi Peder Başrahip Dobrinion'a ertesi sabah, iki adam Dobrinion'un çalışma odasında yalnız kaldığı zaman... Dobrinion'un geniş meşe masasının arkasında Peder Başrahip oturuyordu. "Palmaris büyük bir şehir," dedi Başrahip Dobrinion sakin sa268 R. A. Salvat, kin, adamı yatıştırmaya çalışarak. Markwart ona fazla şey anlatına, mıştı, yalnızca yirmi yaşlarında olabilecek, Pony ya da Jilseponie adıyla bilinen genç bir kadın hakkında bilgiye ihtiyacı olduğunu söylemişti. "Pony adlı hiç kimseyi tanımıyorum... yalnız bu lakabı kazanan bir seyis var." "O zaman Jilseponie?" Başrahip Dobrinion çaresizce omuzlarını silkti. "Kuzeyden geldi," diye ısrar etti Peder Başrahip Markwart, potansiyel olarak tehlikeli bulduğu Dobrinion'a bu kadarını bile açıklamak istemediği halde. "Bir öksüz." Bu Başrahip'e bir şeyler hatırlattı. "Neye benzediğini söyleyebilir misiniz?" diye sordu, bir şeyler biliyor olabileceğini belli etmemeye çalışarak. Markwart kadını tarif etti, Yelebekçi istemeden ona çok net bir resim vermişti, gür, altın rengi saçlar, mavi gözler, kalın dudaklar. "Ne oldu?" diye sordu Markvvart, Dobrinion'un tombul yüzünde bir tanıdıklık çaktığını görünce. "Belki de hiçbir şey," diye itiraf etti başrahip. "Bir kız vardı... Jill, diyorlardı ona... kuzeyden gelmiş, bir goblin saldırısında öksüz kalmış. Ama bu on sene, belki daha fazla zaman önceydi." "Ne oldu ona?" "Onu Palmaris Baronu'nun yeğeni olan Connor Bildeborough'la evlendirdim," dedi Başrahip Dobrinion. "Ama evlilik tamamlanmadı ve reddettiği için kızın yasaları ihlal ettiği ilan edildi. Sözleşmeyle Kral'ın Adamları'na bağlandı," dedi Dobrinion, bunun işin sonu olacağını düşünerek, umarak, çünkü Peder Başrahip'in eylemleri, adamın çılgınca, sır dolu tavrı hiç hoşuna gitmiyordu. Peder Başrahip sırtını döndü ve elini sivri çenesine sürttü, ancak o zaman günlerdir tıraş olmadığını fark etti. Kadın orduya kaiblis Buhu 269 Imısti--- t"-1 c'a atac'amın anılarına uyuyordu. parçalar birbirine uyuyordu. Tartışma sona erdiğinde başrahibin çalışma odasında Dobrinideğil Markwart kaldı. Onu görmek için sırada Francis Birader bekliyordu ve Peder Başrahip'in keşişlere verdiği emirler basit ve anlamlıydı: herkesi, hatta Başrahip Dobrinion'u atadamdan uzak tutun ve Yelebekçi'yi bitkin tutun. Günün ilerleyen saatlerinde, sorgulamayı sürdürmek üzere zindanda görüşeceklerdi. Francis çıktı ve Jojonah Efendi girdi. "Atadama karşı davranışlarınızı konuşmalıyız," dedi adam, üstünü resmi bir biçimde selamlayı bile ihmal ederek.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Peder Başrahip Markvvart iç geçirdi. "Atadam seni ilgilendirmez," diye yanıt verdi kayıtsızca. "Anlaşıldığı kadarıyla Yelebekçi bir kahraman," demeye cesaret etti Jojonah Efendi. "Avelyn Desbris'le birlikte o da dactylin yok edilmesinde rol oynamış." "Yanlış anlamışsın," diye terslendi Peder Başrahip, öfkesini sesine yansıtmamak için çabalayarak. "Avelyn dactyle gitti, bu kadarı doğru ve Yelebekçi, şu ikisi, Elbryan ile Pony de ona eşlik etti. Ama oraya savaşmaya değil, ittifak kurmaya gittiler." "Yıkılan dağ da bunu gösteriyor," dedi Jojonah Efendi alayla. Markvvart yine iç çekti. "Büyü ve mantık sınırlarını aştılar," diye bildirdi. "Avelyn'in Aziz Saf-Abelle'den çaldığı kristal ametiste uzandılar ve onunla iblis dactylin şeytani güçleri birleşince, kendilerini yok ettiler." Jojonah Efendi yalanı gördü. Avelyn'i, belki de Aziz Saf-Abelle'deki herkesten daha iyi tanıyordu, Avelyn'in asla kötülüğün tarafına geçmeyeceğini biliyordu. Atıp tutan Peder Başrahip'e karşı bu mesajı nasıl aktarabilirdi, bilmiyordu. "Senin için bir görevim var," dedi Markwart. "Aziz Saf-Abelle'e diğerlerinden önce döneceğimi ima etmişti27° R' A- Salvlt0re niz," diye yanıt verdi Jojonah Efendi. Adam bitirmeden Markwart başını iki yana sallıyordu. "Bizde önce yola çıkacaksın," dedi, "ama Aziz Saf-Abelle'i bizden öne göreceğinden kuşkuluyum. Hayır, sen güneye gidiyorsun, Tjr. sal'daki Aziz Honce'a." Jojonah Efendi yanıt veremeyecek kadar şaşırmıştı. "Aziz Kıymetli'den Allabarnet'in aziz mertebesine çıkarılması konusunu tartışmak üzere Başrahip Je'hovvith'le görüşeceksin" dedi Peder Başrahip. Jojonah Efendi'nin yüz ifadesi tamamen inanmazlık doluydu Peder Başrahip Markwart sürecin en önde gelen muhalifiydionun itirazları olmasa Allabarnet çoktan aziz ilan edilmişti! Bu dönüş neden? diye merak etti üstat ve Markwart'ın Dobrinion'la bağlarını güçlendirmeye çalıştığını, onun işine karışmasını engellediğini düşündü. "Bu zor zamanlarda yeni bir aziz tam da Kilise'nin kitleleri yeniden canlandırmak için ihtiyaç duyduğu şey olabilir," diye devam etti Peder Başrahip. Jojonah Efendi böyle bir sürecin nasıl önlerindeki son derece gerçek meselelerden, devam eden savaştan daha önemli olabileceğini sormak istedi. Neden bu mesajı Ursal'a daha düşük seviyeden bir keşişin taşımadığını sormak istedi. Markwart'ın neden bu konudaki fikrini değiştirdiğini sormak istedi. Ama bütün bu soruların katı bir duvara çarptığını anladı Jojonah. Peder Başrahip Markwart kendi planlarını izliyordu, Avelyn'in çaldığı taşları geri almak ve ne pahasına olursa olsun kaçak keşişin itibarını yok etmekle ilgili olanları. Şimdi adama bakarken, Markwart sarmallar çizerek alçalıyor, alçalıyor, derin karanlıklara gömülüyor gibi geldi, çünkü Peder Başrahip söylediği her sözle Tanrı'nın yolundan daha da uzaklaşıyordu. "Gidip eşyalarımı toplayayım," dedi Jojonah Efendi. iblis R"hu 271

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


„j0plandı bile," diye yanıt verdi Peder Başrahip Markwart, J m gitmek için dönerken. "Manastırın arka kapısında seni bekliyorlar." «O zaman gidip..." "Doğrudan arka kapıya gideceksin," dedi Peder Başrahip sakin sakin. "Tüm hazırlıklar yapıldı, tüm erzaklar toplandı." "Büyü taşları?" "Dostum," dedi Markwart, ayağa kalkıp masanın yanından dolaşarak, "medeni topraklarda yolculuk edeceksin. Büyülü yardımlara ihtiyacın olmayacak." Jojonah Efendi hayatının dönüm noktasında olduğunu hissetti. Büyünün yardımı olmadan ta Ursal'a kadar gitmek, hem de aziz ilan etme sürecinin kağıt işleri yüzünden çok karmaşıklaşabilecek bir görev için gitmek, ona büyük ihtiyaç duyan Aziz SafAbelle'den bir sene, hatta daha fazla zaman uzak tutacaktı. Ama başka tek seçeneği Markwart'a şimdi, burada karşı çıkmaktı, belki de bunu bir gösteri haline getirmek, adamın inançlarını sorgulamak, Avelyn Desbris Birader'in Aida'ya iblis dactylle birlikte çalışmaya gittiğini kanıtlamasını talep etmek. Jojonah Efendi müttefiklerinin gerçekten de pek az olduğunu fark etti. Braumin Birader arkasında dururdu, hatta belki genç Dellman da. Ama ya Başrahip Dobrinion ve Aziz Kıymetli'nin yüz elli keşişi? Hayır, Markwart bu konuda onu altetmişti, Jojonah bunu anlıyordu. Aziz Kıymetli için çok önemli ve değerli bir konuyu tartışmaya gidiyordu, aralarından birinin aziz mertebesine yükselmesini. Dobrinion Markwart'a karşı çıkmazdı, şimdi değil. Jojonah Efendi bu kırışık, yaşlı adama, artık düşmanı olan bu eski akıl hocasına uzun uzun baktı. Ama yanıtları ve seçeneği yoktu... ya da belki bunun yalnızca cesaret eksikliği olduğundan korkuyordu. O anda ne kadar da yaşlı hissediyordu, eylem gün272 A- S*'v4.ore lerinden ne kadar uzak! Manastırın arka kapısına gitti, sonra Palmaris yollarında yi dü, çünkü Markwart bir eşek ya da araba bile vermemişti ve ney kapısından çıktı. 13 YENİ DÜŞMAN Mülteci grubunun içinde geçirdiği onuncu gün, akşamın geç saatlerinde, Elbryan bir haftadır ilk kez Kahin'i aradı. Keşiş kervanının geçişi sinirlerini bozmuştu, ama o sabah öğrendiği yeni bir detay da öyle: Kos-kosio Begulne'nin on beş eski tutsağıyla mülteci kampına yürüyen Roger Lockless. Keşiflerinde tutsakların Caer Tinella'dan Aşağıdiyar'a götürüldüğünü öğrenen genç adam bu fırsatı kullanarak daha az koaınan kasabaya girmiş ve adamları çıkarmıştı. Yine de, powrie önderinin tutsakları daha zayıf bir yere götürme hatasına rağmen, ormanda Roger neredeyse felaketle karşılaşacaktı, çünkü tutsakların yanında bir başka Craggoth köpeği kalmıştı ve peşindeydi ve ancak Juraviel'in gelişi Roger ve kaçan tutsakların güven içinde uzaklaşmasını sağlamıştı. Bu, heyecanlı ve coşkulu bir mülteci kalabalığına önceki gecenin olaylarını anlatırken Roger'ın rahatlıkla atladığı bir detaydı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Korucu burada yeni bir sorun görüyordu, daha derin ve yıkıcı olma potansiyeli bulunan bir sorun ve bu yüzden düşüncelerini düzenlemek için Mather Amcasına gitti. Korktuğum gibi oldu, Mather Amca, diye başladı, hemen hemen karanlık loşluğun içinde, aynada imge belirdiği zaman. Ro8?r Lockless'le rekabetimiz felakete gidiyor. Daha bu sabah kampa on beş kişinin başında girdi, dün gece kurtardığı poıvrie tut274 A'

S*lvât0rs

saklanyla birlikte. Elbette onları görünce hepimiz sevindik n^. ' u<Hcı daha sonra onlarla konuşunca, Roger'ın ne kadar büyük bir w kegirdiğini, tutsakları kurtarmaya çalışarak kendi canını ve ba kalarımnkini ne kadar büyük bir tehlikeye attığını anladım Çünkü hepimiz poıvrielerin bütün tutsaklarını kurtarmak istesek de, şu anda böylesine çılgınca bireyleme ihtiyaç yoktu. Tutsaklar yeterince güvende görünüyordu, en azından şimdilik ve yalnızca kaçışlarını değil, Kos-kosio Begulne'yle kötü çetesinin düşüşünü de sağlayacak daha geniş kapsamlı bir plan yapabilirdik. Ama dün gece Roger'ı kasabaya neyin götürdüğünü biliyorum, Pony de biliyor. Hatalı düşüncelerine göre. halkı arasındaki mevkisini kaybetti. Eskiden onu dinlerlerken, şimdi beni dinlediklerini görüyor. Korucu durdu ve Rogerin ilk döndüğü zamanki görüşmeyi düşündü. Adamın şişinmesini, konuşurken göğsünü şişirmesini, cesur çabalarını anlatırken özellikle Pony'ye nasıl baktığını düşündü. "Pony," dedi Elbryan derin derin içini çekerek. Aynaya baktı, kenarlarındaki hayalet imgesini gördü. Pony, diye tekrarladı. Roger ondan hoşlanıyor. Ya da belki onun tepkilerini kendi kıymetinin en büyük göstergesi sayıyor. Herkesin çok iyi bildiği gibi Pony benim ortağım ve eğer onun onayını kazanabilirse, belki herkesin onu benim üstümde göreceğine inanıyor. Roger'ın Pony'ye karşı duygularını fark edince, korucu durumun kısa sürede ne kadar tehlikeli olabileceğini gördü. Roger, açık yetenekleri ile, gruplarına çok değerli bir ekleme olabilirdi, ama toyluğu yüzünden hepsini felakete de sürükleyebilirdi. "O ve ben savaşacağız," dedi Elbryan alçak sesle. "Korkarım buna gelecek." Korucu kısa süre sonra odadan çıktı ve gecenin çöktüğünü, kampın ateşlerinin biraz ötede yandığını gördü. Hemen kampa gitti ve yaklaşırken yüksek sesler duydu. iblis R"hu 275 "Onlara saldırmalıyız," diyordu Tomas Gingerwart hararetle. etle! Onları topraklarımızdan çıkarmalı, dağdaki karanlık yüklerine sürmeliyiz." Elbryan ateşin aydınlığına girdiğinde Tomas'ın sözlerinin avla sallanan başlarla karşılandığını gördü. Tomas'ın yanında turan Pony'nin yüzünde rahatsız bir ifade olduğunu gördü. Sonra tüm konuşmalar korucuya gösterilen saygıyla kesildi, tüm közler, yargısını beklermiş gibi ona döndü. Elbryan ve Tomas °öz göze gelir gelmez ikisi de tartışmanın karşı taraflarında olacaklarını anladılar.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Tutsakları yok," dedi Tomas. "Saldırma zamanı geldi." Elbryan uzun süre sustu, adamın duygularını gerçekten anlıyordu, kendi duygularını hatırlıyordu, Dundalis yakıp kül edildiği zaman o çılgın intikam arzusunu hatırlıyordu. "Anlıyorum..." diyecek oldu. "O zaman savaşçıları hizaya sok," diye hırladı Tomas ona ve yanıtı grup içinde defalarca yankılandı. "Ama korkarım düşmanlarımızın gücünü hafife alıyorsunuz," diye devam etti korucu sakin sakin. "Böyle bir saldırıda kaçımız, kaç dostumuz ölür?" "Buna değer," diye bağırdı bir adam, "Caer Tinella kurtulacaksa değer!" "Ve Aşağıdiyar!" diye haykırdı bir başkası, daha güneydeki yerleşim biriminden gelen bir kadın. "Ya kurtulmazsa?" diye sakin sakin sordu korucu. "Ya, korktuğumuz gibi, püskürtülürsek, savaş meydanında katledilirsek?" "Savaşamayanlara ne olacak?" diye ekledi Pony ve bu basit mantık, o büyük sorumluluğun hatırlatılması pek çok itirazı engelledi. Yine de tartışma sürdü ve anlaşmayla değil yorgunluktan sona erdi. Ama Elbryan ve onun tarafının küçük bir zafer kazandı276 Sa|vat0, ğı söylenebilirdi, çünkü henüz bir savaş planı yapılmaya başla mamıştı. Hepsinin heyecanlı olduğunu fark etti korucu, üç ye • güçlü müttefikin gelişi, orman savaşındaki zafer, Roger Lock less'in sağ salim dönmesi, Roger'ın Kos-kosio'nun kalan tutsakh rını kurtarması yüzünden insanlar evlerini geri almayı ve Caer îj nella'yla Aşağıdiyar'a gelen katil hırsızları cezalandırmayı düşünebiliyordu. Belki, her şey bir kez daha sakinleştiği zaman duyou_ ların yerini mantık alırdı. Pony bu mantığı anlıyor ve ona katılıyordu, bu yüzden dahasonra, o ve Elbryan kampın biraz güneyindeki çamlıkta Juraviel'le buluştukları zaman, korucu, "Düşmana kuvvetle saldırma zamanı geldi," deyince şaşırdı. "Daha biraz önce buna karşı çıkıyordun," diye terslendi kadın. "Düşmanlarımız yaralı ve düzensiz," diye devam etti Elbryan, "ve şu anda düzenlenecek şiddetli bir saldırı onları kaçırtabilir." "Belki," dedi Juraviel sertçe. "Ve bize pek çok savaşçıya malolabilir." "Tüm varoluşumuz bir risk," diye yanıt verdi korucu. "Belki savaşamayacak kadar aciz olanları güneye, Palmaris'e göndermeli, sonra Caer Tinella ve Aşağıdiyar'a saldırmayı planlamalıyız," dedi elf. "Güney şehirlerinde müttefik bile bulabiliriz." "Güney şehirlerinde müttefiklerimiz var," dedi Elbryan. "Ama onlar kendi sınırları için endişeleniyorlar ve haklılar. Hayır, Koskosio Begulne şimdi kuvvetle saldırırsak ve kasabalardan sürersek..." "Onları kendi elimizde tutabilmek için mi?" diye araya girdi elf alayla, çünkü bu perişan grubun bir yeri elinde tutması bile gülünç bir düşünceydi. Elbryan başını eğdi ve derin derin içini çekti. Juraviel'in burada önemli bir muhalefet rolü oynadığını biliyordu, onun cesaretini kırmak için değil, fikirlerini düzenlemesine ve incelikli noktaiblis R"hu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


277

karmasına yardımcı olmak için, ama Touel'alfarla konuş1 ve onların dünyaya pragmatik, ama çekik gözlü bakışları ? ?• vıvı insan gözleriyle görenler için biraz cesaret kırıcıydı. Ju• ] jomas ve diğerlerinin ne kadar kızgın olduğunu anlamıyor,

Q kızgınlığın ne kadar tehlikeli olabileceğini arılamıyordu. "Kos-kosio Begulne ile powrielerini iki kasabadan çıkarabilirek " diye başladı korucu yavaşça, kararlılıkla, "mütteliklerinin copunun tehlikeli povvrieleri terk etmesi mümkün, hatta kesin. Belki savaştan tamamen vazgeçerler. Ne goblinler ne de devler powrielere bayılmıyor (cücelerden en az insanlardan nefret ettikleri kadar çok nefret ediyorlar) ve bence onları tek bir güç olarak bağlayan tek şey powrie önderinin gücü. Ve devlerle goblinlerin geçmişte ittifak kurduğu bilinse de, aralarında büyük sevgi olduğu görülmedi. Devlerin zaman zaman goblin yedikleri söylenir. Bu yüzden bu povvrie önderinin, bu bağlayıcı gücün itibarını zedeleyelim ve neler olacağına bakalım." Şimdi içini çekme sırası Juraviel'e gelmişti. "Hep olası en büyük avantaja bakıyorsun," dedi sessizce, pes etmiş gibi bir sesle "Hep kendini ve çevrendekileri sınırlarına dek zorluyorsun." Elbryan incinerek, merak içinde elfe baktı. Juraviel'in onu bu şekilde eleştirmesine şaşırmıştı. "Elbette," diye devam etti elf, başını kaldırarak ve köşeli yüzüne çarpık bir gülümseme yayılarak, "Touel'alfar sana tam olarak bunu yapmayı öğretti!" "O zaman anlaştık mı?" diye sordu Elbryan hevesle. "Ben bunu söylemedim," diye yanıt verdi Juraviel. Elbryan sinirle hırladı. "Onlara saldırmazsak, sahip olduğumuz avantajdan faydalanmazsak (ki bunun gelip geçici bir şey olduğunu göreceğiz bana göre) o zaman muhtemelen kendimizi zorlukla kurtulduğumuz aynı çaresiz durumda bulacağız. Kos-kosio Begulne güçlerini toplayacak, artıracak ve bize saldıracak, ormanda 278 Salv4t0l savaşmaya zorlayacak ve eninde sonunda o savaşlardan biri al himize dönecek. Powrie önderinin ormandaki yenilgisi ve tutsak larmı kaybetmesi yüzünden çok kızgın olduğu kuşkusuz." "Gecekuşu'nun bölgesine geldiğinden şüpheleniyor bile ola bilir," diye ekledi Pony, elf ve korucudan meraklı bakışlar çeke rek. "Ben ismi hatırlıyorum ve durup düşünürsen sen de hatırlarsın," diye açıkladı Pony. "Kos-kosio Begulne bizi Dundalis'ten hatırlıyor." Juraviel canavarların bir kez Gecekuşu'na kurduğu pusuyu hatırlayarak başını salladı. Korucuyu ormandan çıkarmak için çok sevdiği bir çamlık vadiyi yok etmişlerdi. Ama o pusu canavarlarının aleyhine sonuçlanmıştı, korucuyla kurnaz ve güçlü dostlarına karşı düzenledikleri her tuzak gibi. "Roger'ın bahsettiği keşiş kervanı bir şeyden kaçıyor bile olabilir," diye devam etti Elbryan. "Geçici avantajımızı kullanarak kasabaların çevresinden dolanıp güneye kaçabiliriz," dedi Juraviel. Bu fikir üzerine Pony ile

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Elbryan arasında geçen, neredeyse dehşet dolu bakışmayı gözden kaçırmadı. "Başka ne var?" diye sordu elf açık açık. "Güçlü büyülerine rağmen keşişleri bu şekilde kaçıran bir güç büyük bir güç olmalı," diye araya girdi Pony, ama sezgileri kuvvetli elfi ikna edemedi. "Keşişler gibi güneye kaçmamız için daha fazla sebep," diye ısrar etti Juraviel. Yine arkadaşlarının bakışmasını fark etti. "Başka ne var?" diye sordu yine. "Keşişlerin geçişinde daha fazlası var. Seni çok iyi tanıyorum, Gecekuşu." Elbryan bunu kabul ederek güldü. "Pony ve ben bölgede kalamayız," diye itiraf etti. "Güneye gitmeyi de göze alamayız." "Avelyn Birader'in taşları," dedi Juraviel. it,!* R"hu 279 "Roger'ın bahsettiği keşişler bizi arıyor olabilir," dedi Pony. da en azından bendeki taşları arıyor olabilirler. Adalet BiraA r Avelyn'i ararken, bu taşı kullandı," diye açıkladı, kesesinden rnızı bir lal taşı çıkarıp Juraviel'in görebilmesi için kaldırarak. "Ru taş büyü kullanımını seziyor, Avelyn'in büyü güçleri Adalet Birader'i ona çekti." "Ve senin büyü kullanmanın keşişlerin peşine takılmasını sağladığını düşünüyorsun," diye mantık yürüttü Juraviel. Pony başını salladı. "Bu mümkün ve risk almamızı engelleyecek kadar önemli." "Avelyn Biraderin ölmeden önceki son eylemi kutsal taşları bize emanet etmekti," diye araya girdi Elbryan kararlılıkla. "Bu konuda onu hayal kırıklığına uğratmayacağız." "O zaman belki artık üçümüz yola koyulmalıyız," dedi Juraviel. "Bu taşlar önderliğini yaptığımız mültecilerden daha mı önemli?" Elbryan Pony'ye baktı, ama kadının verecek yanıtı yoktu. "Tarihsel açıdan bakınca, olabilir," dedi korucu. Çalılardan gelen bir hışırtı, bir homurtu, öfkeli bir ses hepsini ayağa kaldırdı. Juraviel hızlı hareket etti, yayını kaldırarak bitkilerin arasında kayboldu ve biraz sonra, yanında öfkeli Roger Lockless'le birlikte geri döndü. "Kaya parçalarını önderliğini yaptığınızı söylediğiniz insanlardan daha önemli sayıyorsunuz!" diye köpürdü genç adam. Konuşurken Juraviel'den uzaklaştı, ufak tefek yaratığın yakınında rahat hissetmediği açıktı. "Ondan korkmana gerek yok," dedi Pony kuru kuru, onu Kos-kosio Begulne'nin zalim ellerinden kurtaran iki kişiden birinin yanında bu kadar ürkek davranmasını saçma bularak. Genç adamın Juraviel'i kabullenmekte tereddüt etmesinin korkudan başka sebepleri olduğunu fark etmişti. "Belli'mar Juraviel, hatta tüm Touel'alfar müttefikimiz." 280 A' S»lv.,0| "Böylece bu sözcüğe nasıl bir anlam yüklediğini de öğrenny oldum," diye terslendi Roger kadına. Pony karşılık verecek oldu, ama Elbryan kadının önüne adı attı. "Açıklamakta olduğum gibi," dedi duygusuzca, sert sert gen

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


adama bakarak, "bu taşlar insanlar kadar ..." "Daha önemli dedin," diye sözünü kesti Roger. "Onların önemini hafife alma!" diye bağırdı Elbryan delikanlının yüzüne. Sonra korucu Juraviel'in onaylamaz ifadesini gördü ve kendini sakinleşmeye zorladı. "Taşlar içlerindeki güçten çok daha fazlasını temsil ediyor," diye devam etti, kontrollü ve sakin bir sesle. "Benim hayatımdan, Pony'nin, senin, grubumuzdaki bütün insanların hayatından daha önemli olabilirler." "Bunlar senin aptalca düşüncelerin..." diye bağırarak karşılık verecek oldu Roger, ama Elbryan elini kaldırarak sözünü kesti. Hareketi o kadar çabuk ve kuvvetliydi ki genç adamın cümlesi şaşkın bir homurtu olarak sona erdi. "Her neyse," diye devam etti korucu sakin sakin, "bütün bunları, hem de gerçekten inanarak söyledikten sonra, durumu bulduğum şekilde bırakamam. Bu insanları güven içinde güney topraklarına götürmeliyim, ya da en azından oraya giden yolun açık olacağından emin olmalıyım." "Önder olarak kendini öne sürüyorsun," diye suçladı Roger. "Bu yüzden sen Kos-kosio Begulne'ye saldırmak, hem de kuvvetle saldırmak istiyorsun," diye tahmin yürüttü Juraviel, Roger'ın itirazındaki önemsiz dönüşü duymazdan gelerek. "İki kasabaya kuvvetle saldırırsak ve ormana dağılmalarını sağlarsak, bu grubun tamamı, onlara rehberlik edecek Gecekuşu olmadan göreceli güvenlik içinde güneye kaçabilir." "Çünkü Gecekuşu'nun oraya gitmesi akıllıca olmaz," dedi Pony. "Ama," diye ekledi, doğrudan sevgilisine bakarak, "biraz önce bu seçeneğe karşı çıktın." iblis Rahu 281 'Tıktım," diye onayladı Elbryan. "Ve tüm savaşçıları, hatta yala büyük kısmını kasabalara götürecek bir savaşa hâlâ karşıyjm" pony onun neden bahsettiğini soracak oldu, ama sonra anlaj gibryan Roger'ı kurtarmak için Caer Tinella'ya gireli çok olmamıştı ve şimdi en güçlü dostları yamndayken geri dönüp güç dengesini değiştirmeyi düşünüyordu. Juraviel de anlayarak başını salladı. "Bu gece Caer Tinella'ya gidip bilgi toplarım," diye onayladı. "Ben gidebilirim," dedi Roger. "Juraviel bu iş için daha uygun," diye hemen karşılık verdi Elbryan. "Daha iki gece Caer Tinella'da olduğumu unuttun mu?" diye itiraz etti Roger. "Ve tutsaklarla geri döndüğümü?" Delikanlının birinci tekil şahısı nasıl vurguladığını fark ederek diğer üçü dikkatle onu izledi. "Tutsaklar hâlâ orada olsaydı, kasabaya saldırmayı düşünemezdiniz bile!" diye bitirdi Roger. Elbryan bunu kabul ederek başını salladı. Roger'ın eylemi gerçekten de ortamı olası bir saldırıya hazırlamıştı. Ama yine de, özellikle kurtulan tutsaklarla konuştuktan ve karanlık ormandaki çılgın kaçışı dinledikten sonra, Elbryan hâlâ iş için Belli'mar Juraviel'in daha uygun olduğunu düşünüyordu. Juraviel ona en azından o tek köpeğin hâlâ hayatta olduğunu söylemişti ve o yaratık takip etseydi ne Roger, ne de tutsaklar geri dönebilirdi. "Benim seçimim Juraviel," dedi korucu sakin sakin. Pony genç adamın yüzündeki ifadeyi fark etti ve Elbryan'ın

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Roger'ın konumunu biraz daha düşürdüğünü ve şişkin gururunu incittiğini fark etti. "Köpekler izini koklarken sen ağaç tepesinden ağaç tepesine uçabilir misin?" diye sordu Elbryan kabaca, Roger itiraz edemeden. 282 R A <:,ı Roger alt dudağını çiğnedi; hem Elbryan, hem de Pony n korucuya saldıracağını düşündü. Ama o ayağını yere vurm u yetindi ve dönüp gidecek oldu. "Dur!" diye bağırdı Pony ve diğer üçünü şaşırttı. Roger'ı ani maya başlıyordu ve ondan hoşlanmıyor olmasa da, onun kend' ne faydası olmayacak kadar genç, kibirli ve kendi önemiyle dol olduğunu fark etmişti. Roger iri iri açılmış gözlerle, öfkeyle köpürerek hızla döndü Pony delikanlının görmemesi için dikkatle saklayarak bir mücevher çıkardı ve önüne dikildi. "Kulak misafiri oldukların kişiseldi," diye açıkladı. "Şimdi de bana emir vermeye mi kalkıyorsun?" diye sordu Roger inanamayarak. "Demek şimdi de kraliçem oldum, ha? Diz cokeyim mi?" "Bu yaşta, bu deneyimsizlikle bile, dostu düşmandan ayırabilecek kadar bilge olmalıydın," diye payladı onu. Devam etmek, Roger'ın ilişkileriyle ilgili kusurlarını açığa vurmak istiyordu, ama bu tür derslerin tam olarak takdir edilmesi için açıklanması değil öğrenilmesi gerektiğini fark etti. "Ama bunu yapamadığını, bir sebepten dostun olmadığımıza karar verdiğini görüyorum. Öyle olsun." Kadın kesesine uzandı ve Roger bir adım geriledi. Ama yeterince uzağa değil, çünkü Pony'nin eli hızla çıktı ve sarı renkli bir otla Roger'ın alnına bir X işareti çizdi. Sonra mücevher tutan elini delikanlının önünde kaldırdı ve kadim bir ilahiye çok benzeyen bir dizi cümle söyledi. "Bana ne yaptın?" diye sordu Roger. Gerilerken düşmekten zor kurtuldu. "Bize ihanet etmediğin sürece hiçbir şey," diye yanıt verdi Pony sakin sakin. Roger'ın yüzü şaşkınlıkla buruştu. "Sana hiçbir şey borçlu değilim," dedi. iblis f^hu 283 »oen de sana hiçbir şey borçlu değilim," diye yanıt verdi Pony "Böylece ilişkimizi bir kez daha eşitledim. Kulak misafiri ken seni ilgilendirmeyen şeyler duydun ve bu yüzden, onlaınUtmak senin sorumluluğun." £0ger'ın, başını iki yana sallamaktan başka verecek yanıtı yoktu. "Ya da en azından bu konuda sessiz kalmak," diye devam etti Pony. "Ama bunu yapamazsan, son derece nahoş sonuçlarla karşılaşacaksın." "Sen neden bahsediyorsun?" diye sordu Roger ve Pony kötü kötü gülümsediği zaman, genç adam arkasındaki Elbryan'a hitap etti, "Bana ne yaptı?" diye sordu. Elbryan gerçekten bilmiyordu, bu yüzden omuz silkmesi içtendi. "Söyle bana!" diye bağırdı Roger Pony'nin yüzüne.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Roger Pony'ye uzanırken Elbryan gözlerini kapattı. Aşkının bu aptal küçük adamı yere sermesini bekliyordu. Ama Roger hareketini devam ettirmedi ve kızgınlık içinde yumruklarını sıkarak Pony'nin önünde durmakla yetindi. "Üzerine lanet, koydum," dedi Pony sessizce. "Ama şartlı bir lanet." "Ne demek istiyorsun?" diye sordu Roger, öfkeli sesinde bir korku tınısıyla. "Demek istediğim şu: doğru şeyi yapıp bilmemen gereken konuda sessiz kalırsan, hiçbir kötülükle karşılaşmayacaksın," diye sakin sakin açıkladı kadın. Aniden yüzündeki ifade değişti, karanlık ve kötücül oldu ve Roger'la arasındaki mesafeyi kapatarak ayaklarının ucunda yükseldi, küçük adamın tepesine dikildi. "Bize ihanet edersen," diye uyardı Elbryan'ın ensesindeki tüyleri diken diken eden ve Roger'ı ürperten bir sesle, "sana yaptığım büyü beynini eritecek ve kulaklarından akmasını sağlayacak." 284 A' S^t0rç Roger'ın gözleri irileşti. Büyü hakkında pek az bilgisi varH ama gördüğü gösteri kadının tehditlerini gerçekleştireceğine ina masını sağlayacak kadar etkileyiciydi kesinlikle. Geri geri serıd ledi, düşecek oldu, sonra döndü ve kaçtı. "Pony!" diye payladı Elbryan. "Nasıl böyle bir şey..." "Alnını karahindibayla işaretlemek dışında hiçbir şey yapmadım," diye yanıt verdi kadın. "Çocukken oynadığımız düğünçiçeği oyununda çenene de aynısını yapmıştım." "O zaman..." Elbryan durdu ve güldü, arkadaşına şaşmıştı. "Bu gerçekten gerekli miydi?" diye sordu Belli'mar Juraviel kuru kuru. Karşılık olarak başını sallarken Pony'nin yüzündeki ifade son derece ciddiydi. "Bize ihanet ederdi," diye açıkladı. "Ve Abellican Kilisesi'nin gözünde ikimizin kanun kaçağı olduğunu diğerlerinin bilmesini istemiyorum." "Peki sırrımız bu kadar korkunç mu?" diye araya girdi Elbryan. "Bu insanlara güvenmeyi uzun zaman önce öğrendim." "Tol Yuganick gibi mi?" diye terslendi Pony, Aida yolculuğundan önce ona, Elbryan'a ve tüm Dundalis halkına ihanet eden adama atıfta bulunarak. Elbryan'ın buna verecek yanıtı yoktu, ama sinikliğinin sevgilisini incittiğini fark ederek devam etti. "Belster, Tomas ve diğerlerine ben de güveniyorum," diye itiraf etti "ama Roger hikayeyi kendi konumunu güçlendirecek şekilde anlatabilirdi ve korkarım bu bizi nahoş bir ışık altında sunardı. İnsanlar güven içinde Palmaris'e vardığı zamana kadar ne hikayeler uydurulabilirdi, kim bilir?" Roger Lockless'i anlamaya başlayan Elbryan buna itiraz edemezdi. "İyi iş basardın," diye karar verdi Juraviel. "Böyle bir riski alamayacak kadar kritik bir zamandayız. Genç Roger doğru yolu görmekte güçlük çekmiş olabilir, ama ona oldukça açık bir yol ibüs R^hl 285 eti çizdin bence."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Flbryan İÇ çekti. "Ve ben de hayatım boyunca ahlakın bir şe, vicdana bağlı olduğunu düşünüp durdum." gilcie «Öyle de," diye yanıt verdi Pony. ideal durumda," diye ekledi Juraviel. "Ama korkunun gücü.. hafife alma. Sizin kendi Kilise'niz alev alev kükürt içinde gebir ölüm sonrası fikrini kullanarak cemaatini binden fazla seneclir hizada tutuyor." "Benim Kilise'm değil," diye yanıt verdi Elbryan. "Avelyn'in desteklediği Kilise değil." "Hayır, mücevherleri geri almak kadar radikal fikirlerini de susturmak için kaçak keşişi kovalayan Kilise," diye yanıt verdi Juraviel duraksamadan. Elbryan Pony'ye baktı ve onun elfin her sözcüğünü onaylayarak başını salladığını gördü. Buna itiraz edemedi ve güldü. "Pony ve beni kovalayan Kilise," dedi. "Gelen keşişler güneye gidiyordu... hem de hızla, dedi Roger," diye araya girdi Pony. "Lal taşını kullandım, ama bölgede büyü izi bulamadım, bu yüzden Roger'm hızlan hakkındaki tahmininin doğru olduğunu düşünüyorum." "Umarım Palmaris'i de geçip gitmişlerdir," diye ekledi Elbryan. "Ama her durumda, buradaki zamanımız sınırlı. Ondan en iyi şekilde yararlanmayı umuyorum." "Caer Tinella ve Aşağıdiyar," dedi Belli'mar Juraviel. Başını sallar ve yanıt verirken Elbryanin yüzü son derece ciddi, hatta kasvediydi. "Akşam karanlığında seninle burada buluşuruz, belki şafaktan önce saldırıya geçmek üzere." "Dilediğin gibi olsun, dostum," dedi elf. "O zaman ben gidip kasabalarda keşif yapayım. Saldırıyı hazırla... ve Roger Lockless'le uzlaş, en azından birazcık. Belster O'Comely'nin anlattıklarına bakılırsa bu insanlar için büyük şeyler yapmış ve gururunun onu en286 Silv4t0| gellemesine izin vermezse önünde büyük şeyler beklediğin; Hsunuyorum." "Biz Roger'ın icabına bakarız," diye yanıt verdi Pony. "Yol tabelasını açıkça boya," dedi Juraviel kahkaha atarak v parmaklarını şıklatarak ve sonra gitti, çalıların arasında öyle ku sursuzca kayboldu ki Pony gözlerinin onu aldatıp aldatmadıoln merak ederek gözlerini kırpıştırdı ve ovaladı. Ama Touel'alfar'a daha alışık ve orman içinde nasıl davranıldığı konusunda daha bilgili olan Elbryan şaşırmamıştı. "Bu o," diye ısrar etti Kos-kosio Begulne. "O piçin âdetlerini biliyorum!" Maiyer Dek, biraz olsun önem taşıyan bir şeyden bahsederken hep yaptığı gibi sözleri uzun uzun düşündü. Dev fomoryan, ırkı içinde oldukça etkileyici biriydi, hem fiziksel, hem zihinsel olarak. Powrie meslektaşı kadar zeki, eskiden goblinlere hükmeden Gothra kadar bilge olmasa da, Maiyer Dek kusurlarını biliyordu ve bu yüzden acele etmeden her şeyi yavaş yavaş ve dikkatle inceledi. Devin sessizliği sinirli Kos-kosio Begulne'nin zaten kötü olan ruh halini hiç iyileştirmedi. Powrie büyük ahırda, bir eliyle burnunu karıştırarak, diğerini tekrar tekrar kalçasına vurarak ileri geri yürüyordu. "Gecekuşu gibi başka insanlar olabilir," dedi dev.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kos-kosio Begulne bu fikre güldü. "Öyle olsaydı, bu zamana kadar tekmelene tekmelene Aida'ya kadar kovalanırdık!" "O zaman başkası," diye yanıt verdi dev. "Umarım değildir," diye yanıt verdi powrie. "Ve sanmıyorum. Bu o. Piçin kokusunu alabiliyorum. Ziyaretimize gelen Gecekuşu, hiç kuşkun olmasın. Tutsaklarını bana veriyor musun, vermiyor musun?" iblis R"hu 287 'ver Dek yine uzun uzun düşünmeye başladı. O ve ona esnen diğer üç dev güneyden daha yeni dönmüşlerdi. Orada, ris'in hemen batısında Kralın Adamları'na karşı büyük bir vermişlerdi. Savaşta pek çok dev ve çok daha fazla insan -1 üstü ve Maiyer Dek'le hayatta kalan yandaşları bir grup adatutsak almıştı. "Yaya yemek," diyordu dev önderi onlara ve çekten jg tutsak aldıkları kırk adamdan on tanesi zalim fomorvanlar Caer Tinella'ya gelene kadar yenmişti. Şimdi Kos-kosio Begıılne kalan otuz insanı Gecekuşu için yem olarak kullanmak o üzere istiyordu ve aslında Maiyer Dek insan etine o kadar da bayılmıyordu. Ama dev yine de o ve diğer önderlerin Gecekuşu denen bu adamı yemlediği son seferde, çamlık vadideki felaketle sonuçlanan savaşı hatırlıyordu. Kos-kosio Begulne gerçekten onu buraya getirmek istiyor muydu? "Onları bana vermelisin," dedi Kos-kosio Begulne aniden. "Gecekuşu meselesini şimdi, güçlerin yarısı bizi terk etmeden halletmeliyiz. Goblinler şimdiden eve dönmek konusunda söylenmeye başladı ve benimkiler de Yıpranmış Adalar'ı özlüyor." "O zaman hepimiz gideriz," diye yanıt verdi dev. Zaten AyıHonce'a gelmek konusunda hiç hevesli olmamıştı. Dactyl uyanmadan önce, Maiyer Dek Barbacan'ın kuzeyindeki dağlarda, seksen devden oluşan bir kabilede rahat rahat yaşıyordu, emrine amade yirmi dişiyle birlikte. Ve çevrede avlanmak ve doğru düzgün yemek yemek için bol bol goblin de vardı. "Daha değil," diye terslendi powrie keskin bir sesle "Lanet Gecekuşu yarattığı sorunların bedelini ödemeden olmaz." "Sen Ulg Tik'narn'ı sevmezdin bile," dedi dev, her zamanki arayı vermeden. "Konu o değil!" diye sertçe yanıt verdi Kos-kosio Begulne. "O bir powrie önderiydi ve iyi bir önderdi! Gecekuşu onu öldürdü, °u yüzden ben de Gecekuşu'nu öldüreceğim." 288 R' A ^lvst0re "Sonra gidecek miyiz?" "Sonra gideceğiz," diye onayladı powrie. "Ve insan toprakla nı geçince, ben ve halkım goblin pislikleri midenize gitmekte korumayacağız." Maiyer Dek'in duymak istediği tek şey buydu. Juraviel kasabalardan dönene kadar Elbryan ve Pony insanları saldırıyı geciktirmeye ikna etmişti... ormandaki savaşta elde ettikleri başarı, Roger'm ve diğer tutsakların dönüşünden sonra kolay iş değildi. İnsanların hepsi bu macerayı bitirmek ve rahat bir ortak salonda oturup ateşin yanında hikayelerini abartmak için can atıyordu ve Caer Tinella ve Aşağıdiyar'dan geçmek kısa süre sonra Palmaris'in güvenliğinde olacakları anlamına geliyorsa, savaşa dünden hazırdılar.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Elbryan çamlığa döndüğünde Pony hâlâ yanlarındaydı, Caer Tinella ile Aşağıdiyar saldırılarının başlaması olasılığına karşı detayları belirliyordu. Korucu Juraviel'in ağaçtan indiğini görür görmez yolunda gitmeyen bir şey olduğunu anladı. "Tahkimat yapmışlar," diye tahmin yürüttü korucu. "Kesinlikle," diye yanıt verdi Juraviel başını sallayarak. "Kasabanın kıyısında, kuzey, güneybatı ve güneydoğuda üç yeni gözlem kulesi var. Tüm mekanın çevresine çabucak barikat dikmişler, fıçılar, koparılmış duvarlar, bulabilecekleri her şeyle oluşturdukları bir engel. İnsan boyunda ve yeterince sağlam görünüyor, ama fazla kalın değil." "Bir saldırıyı yavaşlatmaya yeter," dedi korucu. "Belki biraz," diye itiraf etti Juraviel, ama o da tahkimat karşısında endişelenmiş ya da etkilenmiş değildi. "Yine de, yeni gelen müttefiklerle, tahkimat yapma ihtiyacı hissedeceklerinden kuşku ederdim." iblis R"h' 289 ellj bir powrie grubu mu?" diye sordu Elbryan. ??Devler," diye yanıt verdi Juraviel. "O iri ve çirkin yaratıkların A-, gördüğüm en iri ve en çirkin dev de yanlarında. Adı Ma3r3sın ^ Dek ve powrieler bile, bizzat Kos-kosio Begulne bile ona bü'.., çaygı gösteriyor. Korkarım özel bir zırh kullanıyor, hatta beliz büyülü» çünkü neredeyse içsel bir ateşle yanıyor gibi." Elbryan başını salladı; benzer zırhlar takmış devlerle savaşmışve Maiyer Dek adını Ormandiyar'dan hatırlıyordu. Zırhtaki toprak büyüsüydü, iblis dactyl tarafından seçkin askerleri için dövülmüştü. "Bu insanların Caer Tinella'ya saldırmasına izin veremeyiz," diye devam etti elf. "Gecenin karanlığında kasabanın dışından geçebiliriz, ya da garnizonu zorlu görünmeyen Aşağıdiyar'a saldırabiliriz. Ama hepsi eğitimsiz savaşçılar olan bu insanları devlerle, özellikle de bu canavarla savaşmaya göndermek budalalık olur. Senin kendi savaş planların bile büyük risk içeriyor." Elbryan'ın bu basit mantığa itirazı yoktu. Mutlak felaket olasılığını anlayacak kadar çok devle savaşmıştı. "Kasabaların çevresinden dolanıp kaçarsak, büyük olasılıkla izimizi bulurlar," dedi. "Onlardan önce Palmaris'e ulaşmayı başaramayız." "Daha uzaktan geçsek?" diye sordu elf, ama korucuyu ikna etmenin kolay olmayacağını tahmin ediyordu. "Onları gönderebiliriz," diye yanıt verdi Elbryan çekinerek. "Ama sen yine de kasabaya gidip savaşını vermek istiyorsun," diye mantık yürüttü Juraviel. "Eğer bu dev, Maiyer Dek söylediğin kadar güçlü ve saygı duyulan biriyse, belki o ve ben konuşmalıyız," dedi korucu. "Konuşmak mı?" diye yankıladı Juraviel kuşkuyla. "Silahlarla," diye açıkladı Elbryan. "Maiyer Dek ve Kos-kosio Begulne, ikisi de öldürülürse düşmanlarımıza ne kadar büyük bir darbe olur sence?" 29° R- A- S»lv1IOre "Gerçekten de büyük," diye itiraf etti elf. "Bu ikisinin on ı SUÇKJ

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


önderliği olmasa devleri ve goblinleri, hatta powrieleri bir araH tutan ne olurdu, bilmiyorum. Ama yine de, iyi düşün, dostum Dev ve powrie önderlerine ulaşmak bile kolay iş olmayacak v bunu basarsan bile, bir şekilde hizmetkarları çevrelerine doluşma dan onlarla savaşmanın yolunu bulsan bile, gücünü aştıklarını g0 rebilirsin. Kendi sorunu ters çevir: Onlara önderlik edecek Gecekuşu olmasa mülteciler ne yapardı?" "Son zamanlara kadar, onlara önderlik edecek Gecekuşu olmadan pekala yapabiliyorlardı," diye hatırlattı korucu. "Ve Juraviel'leri de var." "Bu onun işi değil!" "İnsanların yardımına gelmeyi seçti," diye yanıt verdi Elbryan çarpık bir sırıtış ile. "Himayesi altındakini, Gecekuşu'nu takip etmeyi seçti. Genç adamın aptallık etmediğinden emin olmak için," diye düzeltti elf, geniş geniş gülümseyerek; ve Elbryan gülümsemeye bakarak Juraviel'in yanında olduğunu anladı. "Eğitimine çok fazla sene harcadım... ve bir elf kılıcıyla babamın yaptığı yayı taşıyorsun. Öldürülmene izin veremem." "Bazıları aptalca der, diğerleri cesurca," dedi korucu. "Ya da belki aynı kişidir onlar," dedi Juraviel. Elbryan elfin omzuna bir şaplak attı ve Pony çamlıktan geçip onlara katıldığında hâlâ kahkahalarla gülüyorlardı. "Demek kasabalardan gelen haber iyi," dedi. "Hayır," dedi Elbryan ve Juraviel aynı anda. Neşeli tavırlarını düşünen Pony şaşkın şaşkın topuklarının üzerinde sallandı. "Yalnızca Elbryan'ın planlarının budalalılığını tartışıyorduk," diye açıkladı Juraviel. "Düşman kampının ortasına dalacak ve iki önderi de öldürecek, ama biri bir powrie, yaşayan en zorlu ve iblis R^u 291 varatık ve diğeri iri ve kudretli bir dev." in ^* «Ve bunu gülünç buluyorsun, öyle mi?" diye sordu Pony Elbryan'a. "Elbette." Kadın başını salladı. Yaşamlarındaki stresin sonunda yoldaşıetkilemeye mi başladığını ciddi ciddi merak ediyordu. "Öylesine dalmayacağım," diye düzeltti korucu, gözlerini elfe dikerek. "Bir gölge kadar sessiz, ölüm kadar davetsiz, gizlice gireceğim." "Ve bir odun parçası kadar ölü," diye bitirdi Juraviel ve ikisi yine gülmeye başladı. Gülüşmelerinde bir parça gerçeklik olduğunu anlayan Pony memnun kalmamıştı. "Bu kadar aptallık yeter," diye payladı onları. "Endişe içinde ileri geri adımlayan, bu gece ölüp ölmeyeceklerini merak eden ve kararını bekleyen yüz savaşçın var." "Ve benim kararım, ki bu karar üzerinde ısrar edeceğim, yerlerinde kalmaları," dedi Elbryan ciddi bir sesle. "Dinleyeceklerinden emin değilim," diye itiraf etti Pony, çünkü korucunun uzak olduğu sürede, konuşmalar yine hararet kazanmıştı ve canavarları çok uzaklara sürmekten bahsediliyordu. "Kasabalara saldıramayız," diye açıkladı korucu, "çünkü powrieler daha fazla dev müttefik buldular ve aralarında dactylin top-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rak büyüsüyle yaptığı zırhı kullanan biri var." Pony derin derin iç çekti ve insanların dinleyeceğini umdu. O zırhı Barbacan'daki savaştan hatırlıyordu ve bu yeni müttefike saldıran herkesin çabucak öleceğini anlıyordu. Elbryan'a baktı ve yüzündeki tehlikeli ifadeyi tanıdı. "Savaşmadan önce bir iki gün beklemeleri gerektiğini açıklamamız yeterli, ta ki yeni düşmanlarımızın gücünü tartana kadar," dedi Elbryan. "Ama sen yine de oraya gidip savaşmak istiyorsun, hem de bu 292 R' A' S^vit0| gece," diye bildirdi Pony. "Bu devi ve Kos-kosio Begulne'yi yok etmenin bir yolunu K labilmeyi diliyorum," dedi Elbryan. "Düşmanlarımıza büyük w darbe olurdu ve kalan canavarları dağıtıp bu insanları Palmaris' götürmemize yardım edecek kadar çok kargaşa yaratırdı." "O zaman bu işi nasıl yapacağımızı bulalım," dedi Pony sakin sakin, Juraviel'in önüne gidip eğilerek. Bir sopa aldı, elfe verdi ve önündeki çam iğnelerini temizledi. "Başlangıç olarak, bir harita" diye talimat verdi. Juraviel Elbryan'a baktı, kasabadaki yeni canavarlar düşünülünce, normalde korucudan daha muhafazakar olan Pony'nin bu kadar kolay kabul etmesine şaşırmışlardı. Ve Juraviel aynı zamanda, olaylardaki bu değişimin Elbryan'ın düşüncelerini değiştirip değiştirmediğini merak ediyordu. Adam sevgilisini bu tehlikeli görevte dahil etmeyi hâlâ istiyor muydu? Korucu sert bir ifade ile, o telaffuz edilmeyen soruya yanıt olarak başını salladı. O ve Pony birlikte o kadar çok şey yaşamışlardı ki, kadını bu önemli savaşa dahil etmemeyi düşünemezdi bile. Juraviel'i dahil etmemeye kararlıydı (bir elfin küçük silahları devlere karşı fazla etkili olmazdı) ama baştan beri saldırıyı Pony'yle birlikte yapmayı düşünmüştü. O sırada gün ışığı hızla soluyordu, bu yüzden Pony elmasını çıkardı ve küçük bir ışık küresi yaktı. Kısa süre sonra Juraviel Caer Tinella'nm haritasını çizmişti. "Kos-kosio Begulne'nin nerede olacağından emin olamam," dedi elf. "Ama bir devi barındıracak kadar büyük yalnızca üç bina var." Her birini haritada gösterdi. "Ahırlar," eledi. "Ve dev önderinin kullanması en olası olanı bu." Sopa kasabanın merkezine yakın geniş bir yapıyı gösterdi. "Anlayabildiğim kadarıyla düzenli savunmaları yok," diye devam etti elf. "Barikatlar ve birkaç nöbetçi dışında." İblis Buhu 293 «Normalde powrieler hazırlıklıdır," dedi Pony. "Büyük olasılıkla, savunmaları gizlenmiştir." "Ama bu grup son zamanlarda sorun yaşamadı," diye yanıt verdi Juraviel. "Ormandaki savaş dışında," dedi Elbryan. "Ve tutsakların kaçırılması dışında," diye ekledi Pony. "Ama kasabaya gerçek bir saldırı düzenlenmedi," dedi elf. "Ve saldırmayı düşüneceklerin açıkça görebileceği fomoryanlar varken bir saldırı bekleyeceklerinden kuşkuluyum."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Ama Roger dilediği zaman kasabaya girme ve ellerinden kaçma becerisini gösterdi. Önderler ve özellikle Kos-kosio Begulne'nin çevresinde sıkı koruma olabilir," diye tahmin yürüttü Pony. "Ve ben de tam olarak oraya gitmeyi düşünüyorum," diye ekledi Elbryan. "Kolay iş değil," dedi Juraviel. "Hiç olmadı," diye yanıt verdi korucu. "Ama sen yine de gitmeyi düşünüyorsun," diye yorum yaptı elf. Elbryan Pony'ye baktı. "Bu gece," dedi. "İlk önce Belster ile Tomas Gingenvart'u bulacağım ve planlarımızı, Pony ve ben basarsak da, başarmasak da ne yapacaklarını anlatacağım." "Ya benim rolüm?" diye sordu elf. "Sen Belster'le irtibatımı sağlayacaksın," dedi Elbryan. "Savaşın sonucunu çabucak öğrenirsin kuşkusuz ve Belster ne kadar çabuk haber alırsa, o kadar iyi tepki verir." Juraviel uzun uzun, dikkatle Elbryan'a, Touel'alfafdan Gecekuşu unvanını kazanan adama baktı. Elf kuşkulu Tuntun'un o anda yanında olduğunu, Elbryan Wyndon, kadının sık sık alayla "Mather'in kanı" dediği adam hakkındaki ilk değerlendirmesinde yanıldığını içtenlikle itiraf ettiğini hissetti. Tuntun Elbryan'ın korucu olabileceğine hiç inanmamıştı, onu aptal ve beceriksiz bulmuş294 A' S*lvât0re tu. Ama yanıldığını anlamıştı, öyle ki genç adamı kurtarmak i I gönüllü olarak canını vermişti... ve elfler insanlara karşı pek * geçi davranmazdı! Ve şimdi burada olsa, Elbryan'ın bu inanılma ölçüde tehlikeli savaşa nasıl sakin kararlılıkla ve içten görev duv gusuyla yaklaştığına tanık olsa, ona bir kez daha "Mather'in kanı" derdi, Juraviel biliyordu, ama bu sefer içten bir sevgiyle. "Senin bu savaştaki rolün yalnızca taşlarla ilgili olacak," dedi Elbryan Pony'ye, yavaş yavaş Caer Tinella'ya giderlerken. Belster ve Tomas daha fazla bilgi toplanması için savaşın ertelenmesini kabul etmişti, ama korucunun kendi savaşını vereceğinden habersizdiler. Pony kuşkuyla süzdü onu. "Sıkı çalışıyorum," diye yanıt verdi. "Ve iyi çalışıyorsun." "Ama sen kılıçla savaşabileceğime güvenmiyorsun, öyle mi?" O daha sözünü bitiremeden Elbryan başını iki yana sallıyordu. "Dövüş stilleri arasında kaldın," diye açıkladı. "Kafan bir sonraki doğru hareketi söylüyor, ama bedenin hâlâ önceki tarza eğitimli. Atılacak mısın, savuracak mısın? Ve karar vermen için gereken saniye içinde, bir düşman silahı seni bulabilir." Pony mantıklı bir yanıt bulmaya çalışarak dudağını ısırdı. Artık kılıç dansını oldukça iyi yapabiliyordu, ama gerçek bir savaştan daha yavaş harekeüerle yapıyordu onu. Her dersin sonunda, Elbryan süreci hızlandırdığı zaman, ayak uyduramıyor, korucunun tabiriyle düşünceleriyle kas hafızası arasında kalıyordu. "Yakında," diye söz verdi Elbryan. "Ama o zamana kadar yalnızca taşlar konusunda etkili ol." Pony itiraz etmedi. İkili Caer Tinella'ya kuzeydoğudan bakan tepenin üzerinde Juraviel'le karşılaştı, o yüksek nokta tüm kasabayı görüyordu. Tıpkı Juraviel'in anlattığı gibi görünüyordu, yeni barikat merkezi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


iblis R"hü 295 ilan sarıyordu, ama üçü bakışlarının ta diğer tarafta, güneydoköşesinde yanan dev ateşe saplandığını gördü. »Ben araştırayım," diye gönüllü oldu elf. £lbryan başını salladı ve Pony'ye baktı. "Onları ruh taşıyla KU1 " dedi kadına, sonra Juraviel'e hitaben ekledi. "Kos-kosio Beaıılne ve Maiyer Dek ahırdaysa, Pony ve ben oraya gideceğiz. Sen kasabadaki ilerleyişimizi izle, sonra Senfoni'yi almak üzere buraya dön, çünkü sanırım atı arkada bırakacağım. Ve sonra bekleyip izlemen gerekecek." "Siz bekleyin," diye düzeltti Juraviel ve ses tonu itiraz kabul etmeyeceğini gösteriyordu. "O ateş hiç de sıradan değil; siz kasabaya girmeden ne anlama geldiğini görsem iyi olur." "Bu ikisine karşı yalnızca tek şans bulabiliriz," dedi Pony Elbryan'a, Juraviel'in sözlerine başını sallayarak onaylarken. "Zamanlamamızın doğru olduğundan emin olalım." "O zaman çabuk olun," dedi hevesli Elbryan ikisine. Juraviel yanıt veremeden, gecenin sessizliği kasabadan yükselen seslenişle bozuldu. "Alevlere bir tane daha!" diye kükredi bir dev sesi. "İzliyor musun, Gecekuşu? Senin yüzünden ölen insanları görüyor musun?" Üçü uzaklara baktı, alevlere odaklandı. Üç şeklin siluetlerini gördüler, iki powrie ve bir insan gibi görünüyorlardı ve adam ateşe atılırken dehşet içinde izlediler. Adamın acı dolu çığlıkları havayı yardı. Elbryan öfkeyle hırladı, uzandı ve Pony'yi attan aşağı aldı ve aynı akıcı hareket içinde yayını kavradı. "Hayır, korucu!" dedi Juraviel ona. "İstedikleri tam olarak bu!" "İstediklerini sandıkları," diye terslendi korucu. "Oklarınla bana yol göster, doğrudan duvara!" Topuklarını Senfoni'nin böğrüne hızla vurdu ve büyük aygır sıçradı, gökgürültüsü gibi tepeden 296 R- A'

S^v„0re

aşağı koştu ve kasabaya doğru atıldı. Juraviel yan koşarak v uçarak peşine düştü ve Pony mücevher değiştirdi, hematitini t sesine kaldırdı. Gecekuşu dörtnala ağaçların arasından fırladı ve Şahinkana dı'nı kaldırıp hazırlayarak duvarın önündeki küçük açıklığı astı İlk oku habersiz bir goblinin kafasının yanına saplandı ve yaratığı aşağı devirdi. İkincisi, bir mızrak atmak üzere kolunu kaldıran bir başka goblinin göğsüne saplandı. Ama hazırlıksız yakalama fırsatını kaybetmişti ve duvar şimdi düşmanlarıyla, goblinler ve povvrielerle kaynıyordu. Korucu kükreyerek, farklı bir yol düşünemeyecek kadar öfkeli ve çılgına dönmüş, Senfoni'nin boynunda eğilerek atı mahmuzladı. Sonra at ve binicisi sendeledi, yanıbaşlarında bir yıldırım patlarken Senfoni neredeyse yere yıkılıyordu. Yıldırım barikata çarptı, tahtayı kıymık kıymık parçaladı, goblinleri ve powrieleri çevreye saçtı. Korucu ve atı, fazla hız kaybetmeden, hemen kendilerine geldiler. Büyük aygır tekrar dörtnala kalkarak, toprak sıçratarak bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


seksen yüksekliğindeki engelin üzerinden sıçradı, ölü ve sersemlemiş canavarların üzerinden süzüldü ve yere inip koşmaya devam etti. Atını keskin bir açıyla döndürür, iki binanın arasına atılırken oklar vızıldayarak korucunun yanından geçti. Hızla bir başka köşeyi döndü, önüne daha fazla düşmanın dikildiğini gördü. Bir geçitten geçerek kasaba meydanına daldı, ama oradan da gerisingeri döndü, çünkü mekan powrie kaynıyordu. Bir başka geçide girdi. Gecekuşu alçak bir çatıya yaklaşırken Şahinkandı'nı omzuna astı, Fırtına'yı çıkardı ve ayağa kalktı, denge sağlamak için bacaklarını açarak büktü. Atın göğsüne gömülü turkuaz taş aracılığıyla Senfoni'yle iletişim kurdu ve atın koşmaya devam ederek sağdaki binaya yanaşmasını istedi. Gecekuşu yaklaştığı sırada bir goblin kalkıyordu. Fırtına'nın iblis R"hu 297 uPSj yaratığın kafasını neredeyse kopartacaktı ve korucu çabu, ijjjcj çekip kurtardı, sonra uzatarak ikinci bir goblinin çenesinin altına sapladı. Gecekuşu tekrar oturdu, Fırtına'yı kalçasıyla eyerin arasına kaydırdı ve tekrar yayını hazırlayıp atını sürerken bir ok fırlattı. Yoluna bir powrie atladı ve soldaki çatıda bir başkası vardı. Gecekuşu yüksekteki hedefe odaklandı, yaratık mızrağını fırlatırken okunu göğsüne sapladı. Senfoni yerdeki powrienin icabına baktı cüceyi ezdi, sendeledi, ama dengesini korudu. Gecekuşu yayını savurup iyi nişanlanmış mızrağı kısmen saptırdı ve bu savunma hareketi kesinlikle hayatını kurtardı, ama mızrak yine de omzunu sıyırarak geçti. Gömleği yırtıldı, mızrak kumaşa takıldı ve Gecekuşu hırlayarak uzandı ve atmayı düşünerek çekip kurtardı. Bunun yerine kargı gibi kolunun altına sıkıştırdı ve açık bir kapıya yaklaştı. Onu karşılamak üzere bir powrie dışarı fırlıyordu. Powrie kalkanını kaldırdı, ama yeterince çabuk değil ve mızrağın ucu yukarıdan kayarak çığlık atan cücenin ağzına isabet etti, dişlerini kırdı, daha derine battı, kafasının arkasından çıktı ve kapının çerçevesine saplandı. Gecekuşu silahı bıraktı, hatta geri dönüp çıkardığı işi kontrol edecek zamanı bile bulamadı. Ayakta kalan powrie seyirerek ölüyordu. Gecekuşu kasabanın kuzeydoğu köşesine yönelerek hızla bir köşeyi döndü, sonra bir başkasını. Yeni bir köşeyi dönünce başının belaya girdiğini gördü, çünkü orada, önündeki yolu iki dev tıkamıştı, tek bir okun deviremeyeceği ve Senfoni'nin ezemeyeceği devler. Juraviel yıkılmış barikata ulaştığında canavarlar yoktu, çünkü korucunun saldırısından ve Pony'nin patlamasından canlı kuttu298 R' A- Salvi!0re lan birkaç yaratık Caer Tinella sokaklarına dağılmış, hızla kr,c Senfoni'yi kovalıyordu. Kanatlarını çırparak duvarı aştı ve bu nolr tada yanyana durduğu binalardan birinin çatısına çıktı. Yolun ka şısında bir goblin durmuş, hoplayıp zıplayarak yerdeki arkadaşla rina hızla koşturan binicinin nerede olduğunu bağırıyordu. Juraviel elinde yayıyla beş adım yakınma yanaştı. Atışma daha iyi açı vermek için tek dizinin üzerine çöktü ve oku goblinin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ense köküne saplandı. Yaratık çatının kenarından devrildi ve hızla sırtüstü düştü. Sokağa indiğinde ölmüştü. Arkadan gelen bir hareket elfin, fırlatmaya hazır bir okla hızla dönmesine sebep oldu. Atışını erteledi ve iyi ki öyle yapmıştı çünkü çatının kenarında beliren şekil bir goblin ya da powrie değildi, ince yapılı, çeviklikle tırmanan bir insana aitti. "Sen burada ne yapıyorsun?" diye fısıldadı elf, Roger gelip yanında diz çökerken. "Benim de sana sormam gereken bir soru," diye yanıt verdi genç adam. Bakışları tutsak dizisine yöneldi. "Otuz kişi olmalı," dedi ve hemen çatının güneydoğu köşesine gitti. Juraviel onun gitmesine izin verdi ve takip etmedi. Canavarlara saldıracak daha fazla açı, daha fazla kargaşaya sebep olurdu ve aptal Gecekuşu'nun buradan canlı çıkmasına izin verecek tek şey o kargaşa olabilirdi. Elf kanatlarını çırparak bir başka çatıya uçtu, kasabanın daha içlerine, daha kuzeye ve orada daha fazla fırsat buldu. Oklarını fırlattı, bir, iki, üç, powrie ve devleri vurdu, sonra diğer yanda bir powrie daha, hiçbirini öldürmedi (son oku cüceyi fena yaralamıştı) ama öfke çığlıkları getirerek, en azından bu yakındaki grupların dikkatlerini dostundan uzaklaştırdı. Juraviel gecenin karanlığında sıçradı, uçuşuna hafif bir eğim vererek bir başka binanın üzerine kondu. Sonra çatının uzak ucuna koştu, habersiz bir gobline bir ok yolladı, sonra bir başka biiblis R"hu 299 „ merkezdeki geniş ahıra süzüldü. naya> Arkasında çığlık atan ve uluyan ve artık korucunun kasabaya İniz çeldiğini düşünmeyen canavarlar bırakıyordu. At keskin bir açıyla dönerken toynakları toprak havalandırdı. Korucu devlerin sağ yanından geçmeye çalışıyordu. En yakındaki dev sopasını kaldırdı, ama korucu daha hızlıydı, Fırtına'yı eline aldı ve savurarak devin kaldırdığı kolunu, tam dirseğin altından kesti. Dev acıyla kükredi ve saldırıyı yarım bıraktı ve böylece Gecekuşu'yla atı geçip kurtulmuş göründü. Ama sonra bir başka dev çıkıp yolu tıkadı ve ileride yol daha da dardı ve korucuya kaçacak yer bırakmıyordu. Fırtına'yı kucağına bıraktı ve Şahinkanadı'nı aldı, göz açıp kapayana kadar bir ok taktı ve kaldırdı. Tek atış hakkı vardı. Mükemmel olmak zorundaydı. Yalnızca dört buçuk metre uzaktan atılan ok devin sağ gözüne saplandı ve yaratık nasıl da çığlık attı! Yüzünü tutarak yarı yarıya döndü, bağırdı, feryat etti. "Koşmaya devam et!" diye emretti Gecekuşu ata. Fırtına'yı kaldırdı; korucu güçlü aygırın bedenine sardığı bacaklarını sıktı ve Senfoni Gecekuşu'nun komutlarını anlayarak, durumun çaresizliğini anlayarak itaat etti ve hiç yavaşlamadan tüm hızıyla deve Çarptı. Korucu aynı anda kılıcını hızla devrilen devin boynuna savurdu. Canavar düştü ve sersemlemiş Senfoni dengesini sağladı, başka iki dev yaklaşırken atı çevirmek için hızla dizginleri çekti. "Şunu dövüşten uzak tut," dedi korucu Senfoni'ye ve sonra kı-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lıcını yere atıp yayını çıkardı, atın sırtından yuvarlanarak daldı, inerken okunu taktı ve yuvarlanarak ayağa kalkarken bıraktı. Ok 300 Sâ|^ore devin omzuna saplandı, ama dev hiç fark etmiş görünmedi Korucu kasabanın diğer yanındaki zavallı tutsakları hatırlan powrie ateşlerinde canlı canlı kızaran adamlar ve o sahnelerde 'V ke buldu ve öfkesinden güç aldı. Fırttna'ya uzandı ve onun se siz çağrısını duyan büyülü kılıç eline uçup içsel bir güçle alevlen di. Kılıcın görüntüsün�� fark edemeyecek kadar odaklanmış olan Gecekuşu dümdüz ileri atıldı. Saldırısı devleri şaşırttı ve bu korucunun tek dizinin üzerine dalmasına, bir devin yana savurduğu sopanın altından eğilmesine yetti. Kılıcını savurdu, devin diz kapağını ezdi ve yaratık yarayı kavramak için içgüdüyle bacağını kaldırırken korucu öne koşarak vurmak için ilkinin çevresinden dolanan ikinci devin elinden kurtuldu. Gecekuşu döndü, vurdu, sonra bir daha vurdu, devin kalçalarına iki kılıç darbesi indirdi. Yaratık döndü ve tek elinde tuttuğu sopasını çılgınca savurdu. Boş elini bir yaralı omzuna, bir dizine, bir kalçasına götürüyordu. Sopa çevik korucuyu vurmaya yaklaşmadı bile. Adam çömelerek sopanın başının üzerinden geçmesine izin verdi, sonra hızla doğruldu, eli kovaladı, kılıcını savurdu ve bir kez daha, devi bileğinden yaraladı. Dev uludu; sopa elinden uçtu. Ama bu hareket Gecekuşu'nun ikinci devin karşısında kötü durumda kalmasına sebep olmuştu ve devin savrulan sopasından tamamen kaçınamadı. Sopa omzuna çarptı ve adamı savurdu. Korucu havada dönerek defalarca takla attı, sonra yere inerken sarsıntının bir kısmını emmeyi umarak bir takla daha attı. Yuvarlanarak doğruldu ve rakibini inceledi. Bu gerçekten de gördüğü en çirkin devdi. Bir dudağı yırtılmıştı ve alnının yarısını ikiye koparılmış kanlı bir goblin dövmesi süslüyordu. Bir kulağı eksikti ve diğerinde geniş, altın bir kulak şapkası vardı. Yaratık iblis R^u 30i • j<ötü sırıtarak yaralı arkadaşına baktı, dev hâlâ savaşabilece- • işaret edince başını salladı. Çirkin yaratık ağır ağır yaklaştı. ° iki dev, elflerin eğittiği korucu için bile çok fazlaydı. Ama en azından iki tane kalacaklarını fark etti Gecekuşu, Sen, nj.ye baktığı zaman. Yerdeki dev kalkmaya çalışıyordu, ama at tekrar tekrar tepesinde şahlanarak ön toynaklarını kafasına indiriyordu. Tek gözü körleşmiş dev çaresizce uzandı, sonra Senfoni dönerken yine kalkmaya çalıştı. Ama at yalnızca yaratığa bir tekme daha atmak için pozisyon alıyordu ve Senfoni iki ön bacağını savurur, hızla devin suratına indirirken o daha yarı yarıya bile doğrulmamıştı. Dev dümdüz yattı, kaldı. Sonra at yine tepesine dikildi, ön bacakları düzenli bir şekilde dövmeye başladı. Gecekuşu son hareketi görmedi, yakındaki devin aniden yağ-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dırmaya başladığı darbelerden, eğilip kurtulunamayacak, tepeden aşağı inen sopalardan kaçmakla meşguldü. Muazzam darbelerle yer sarsılıyordu. Diğer dev sopasını aldı, ama arkadaşına katılmak için acele etmiyor gibiydi. Gecekuşu yine de her yönden yaklaşan canavarları duydu ve zamanının daraldığını anladı. Bu sırada Pony boş durmuyordu. Yıldırımı barikatı salladıktan ve Elbryan, sonra Juraviel için (kadın bilmese de Roger Lockless için de) yolu açtıktan sonra kuzeye dönerek yamaçtan aşağı koşmuştu. Korucunun kasabadaki hareketlerini izlemeye, bağrışan canavarları ve Fırtına çalışırken çınlayan gümüşsüyü takip etmeye çalışıyordu ve sevgilisinin de kuzey tarafa yöneldiğinden emindi. 3Q2 R. A. Silvato, Pony'nin ilerleyişi kısa koşulara dönüştü, bir saklanma yerin. » den diğerine kaydı, kasabaya bakarak biraz bilgi edinmeye çalış, ti. İki devin kafasını gördü, biri aniden sarsıldı ve acıyla bağırdı ve Pony Gecekuşu'nun devlerle savaştığını anladı. Üçüncü devin kafası ve omuzlan belirip alçak binaların tepesinde dikildiği zaman, Pony sevgilisinin başının belada olduğunu anladı. Kadın taş kesesini karıştırarak işe yarayacak bir şey bulmaya çalıştı. Yakutun bir faydası olmazdı, çünkü Elbryan'ın yanına gidecek zamanı yoktu. Grafiti kullanarak çatıların üzerinden bir şimşek savurabilirdi, ama bunun sevgilisine de zarar vereceğinden korkuyordu, özellikle de yakın dövüşüyorsa. "Malaçit," diye karar verdi kadın, yeşil, halkalı taşı çıkararak. Devlerden birini havalandırır, yükseltir, durumu biraz eşitlerdi. Ama taşı çıkarırken bir başkasını, mıknatıs taşını gördü ve bunun daha akıllıca olacağını düşündü. Pony elini kaldırdı ve nişan aldı, mücevherin büyüsünün içinden bakışlarını odakladı, silahını fırlatabileceği metalik bir hedef aradı.. Ama hiçbir şey yok gibiydi; devlerin zırhları yoktu ve tahta sopalar kullanıyorlardı! Pony hırladı ve daha dikkatli baktı ve yine hiçbir şey bulamadı. Tam fikrini değiştirip malaçite dönecekken (bir başka devin devrildiğini görünce sevindi) sonunda kalan devin kafasının yanından, kulağının yakınından hafif bir çekilme hissetti. Gecekuşu ileriye ve yana sıçrayarak bir aşağı darbeden daha kurtuldu. Fırtına savruldu, aniden atıldı, ama dev kocaman bedenini çoktan çevirmiş, bacaklarını ve bedenini uzanamayacağı bir yere çekmişti. Bu devin becerikli olduğunu fark etti korucu. Endişeyle yana baktı ve diğer devin izlemekte olduğunu fark etti. iblis R"hu 303 Sonra o ve çirkin dev ikinci bir saldırı ve savunma hamlesine ladı, yine b'r sonuî çıkmadı, ama bu sefer Gecekuşu küçük darbe indirebilmişti. Dev yine de ulumakla yetindi (acıyla de-1 kahkahayla) ve arkadaşı cesaretlenmiş ve katılmaya hazır göründü. «Argh, gel buraya!" diye böğürdü çirkin dev, ama sözler aniden kesildi, devin kafası aniden yana döndü. Canavarın kafası he-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


men geri çevrildi, ama gözleri artık korucuyu görmüyordu ve karanlıkla perdelenmişti. Dev düşerken kendini korumaya çalışmadan yüzüstü yere devrildi. Kulak şapkasının eksik olduğunu fark etti Gecekuşu. Hayır, eksik değil, içeri itilmiş, devin kafatasına, beynine saplanmış! Korucu hiç zaman kaybetmeden son deve döndü ve zaferle kükredi ve fomoryan kendi ayaklarına dolaşarak düştü ve kaçmaya çalışırken köşeyi dönen bir powrieyi ezdi. Korucu bu gizemi açıkça anlamıştı. Gizemin kaynağı olduğunu bildiği Pony'ye küçük bir teşekkür etti, sonra Fırtma'yla devin kafasını ikiye böldü ve kanlar içindeki magnetiti çıkardı. "Senfoni!" diye bağırdı ve yayını almaya koştu. Büyük at kişneyerek döndü, yalnızca yerdeki devin suratına bir çifte atmak için duraksadı. Senfoni koşturarak Gecekuşu'na yaklaştı ve korucu sıçrayıp eyere çıktı, Fırtına'yı kalçasının altına kaydırdı ve Şahinkanadı'nı tek bir akıcı hareketle hazır etti. Devin ezdiği ve hâlâ inatla ayağa kalkmaya çalışan powrieyi vurdu, sonra ne olur ne olmaz diye talihsiz cüceyi Senfoni'yle ezdi, arkasındaki açıklığa çıktı, sonra hızla bir başka geçide döndü ve kovalamaca yine başladı. Korucunun aksine Roger Lockless dikkat çekmemek için elinden geleni yapıyordu. Binalar yakındayken çevik hırsız dikkatle Çatıdan çatıya geçti, ya da yakın değilken bir binanın yanından 304 R. A. Salvat0re inip diğerinin yanından tırmandı. İki kez istemeden kendini Ki düşmanla aynı çatıda buldu, ama ikisinde de sakinliğini korudu bir gölge kadar sessizce, fark edilmeden kayıp gitti, çünkü o düşman, goblin de olsa powrie de, korucunun geçişinin yarattığı kargaşaya bakıyordu. Ateş Rogera rehberlik ederek delikanlıyı Caer Tinella'nın için_ den geçirdi, ta ki sonunda perişan durumdaki tutsakların en fazla altı metre ötesindeki bir çatıya tüneyene kadar. Otuz adam ayak bileklerinden birbirlerine zincirlenmiş, büyük bir ümitsizlik içinde yerde oturuyorlardı. Çevrede daha pek çok canavar vardı ve özellikle ikisi, Roger'ın gördüğü en büyük devle endişe içindeki Kos-kosio Begulne dikkatini çekti... ve çevredeki tüm diğer canavarların dikkatleri de onların üzerinde gibiydi. "Sonumuz geldi!" diye feryat etti powrie. "Gecekuşu geldi ve dünya lanetli bir yer oldu!" Dev iri başını iki yana salladı ve sakin sakin powrieye sessiz olmasını söyledi. "Onu buraya getirmek isteyen sen değil miydin?" "Sen bilmiyorsun!" diye terslendi powrie. "O vadide bizi öldürürken, o savaşın ortasında bulunmadın sen." "Keşke öldürseydi," dedi dev kuru kuru. Bu Roger'ı duraksattı. Zeki bir dev, ha? Düşüncenin kendisi belkemiğinden aşağı bir ürperti geçmesine sebep oluyordu; devlerin tek zayıflığı iki kulaklarının arasındakiydi. Genç adam omuzlarını silkerek, ateşin ışığına karşı gölgelerle korunarak binanın arkasından yere kaydı, sonra ayak uçlarına basa basa insan tutsaklarına gitti, iki çok şaşkın ve fena dayak yemiş adamın arkasına kayıp oturdu. Adamlar sessiz kalmayı başardılar ve Roger maymuncuğunu eline alarak prangalar üzerinde çalışmaya başladı. "Sonumuz geldi diyorum!" diye feryat etti powrie. "İkimizin de!" iblis R"hu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


305 "Yarı yarıya haklısın," dedi dev sessizce. Maiyer Dek ani bir eketle Kos-kosio'yu havaya kaldırdı ve kıvranan powrieyi ateıttı Cüce haykırdı ve alevlerden çıktı, ama alevler inatla onu kio ederek giysilerine, saçlarına tutundular, etini yemeye devam ttilei" cücenin ölen Ulg Tik'narn'dan aldığı büyülü zırh bile Koskosio Begulne'yi korkunç bir ölümden kurtaramazdı. O sırada tüm canavarlar kargaşa içindeydi, bazıları tutsakların öldürülmesi için bağırıyor, diğerleri (hepsi powrieydi) devlere karşı isyan çığlıkları atıyordu. Ve her şeyin ortasında, Roger Lockless sakin sakin işine bakıyor, sıra boyunca adam adam ilerleyerek prangaları açıyor, adamlara özgür kalana kadar sakin olmalarını söylüyordu. "Beni dinleyin!" diye kükredi Maiyer Dek ve yüz metre dahilindeki hiç kimsenin o gürleyen, yankılı sesi duymaması imkansızdı. "Bu yalnızca bir insan, bir zayıf insan. Bana Gecekuşu'nun kellesini getirene Kral'ın altınlarından yüz parça ve on tutsak!" Bu canavarları hizaya soktu, hepsi hoplayıp zıplamaya, heyecanla bağırmaya başladı, çoğu savaş bulmaya koşturdu. Roger Lockless kısa bir an için bu canavarların Elbryan'ı yakalayıp öldürdüğünü hayal etti. Genç adam alçak bir hırlamayla bu tür şeyleri düşünebildiği için kendini payladı ve buradaki işini bitirebilmesi için yarattığı oyalamaca için sessizce korucuya teşekkür etti. Ve bir sonraki prangayı açarken, Roger Lockless Elbryan'ın güvenle kaçabilmesi için dua etti. "Yanındayım, Gecekuşu," dedi bir ses yukarıdan, korucu bir binanın çevresinde döner, canavarlar hemen arkasından kovalarken. Sesi memnunlukla karşıladı. Bir elf yayının tınlamasını, sonra kanat çırpışlarını duydu ve bir an sonra Belli'mar Juraviel elinde yayıyla arkasında, Senfoni'nin sırtındaydı. "Sen öndekileri vur, ben yanları ve arkayı halledeyim," dedi 3°4 R- A. Salvat, inip diğerinin yanından tırmandı. İki kez istemeden kendini W düşmanla aynı çatıda buldu, ama ikisinde de sakinliğini korııdı bir gölge kadar sessizce, fark edilmeden kayıp gitti, çünkü o dus man, goblin de olsa powrie de, korucunun geçişinin yarattığı kar gaşaya bakıyordu. Ateş Roger'a rehberlik ederek delikanlıyı Caer Tinella'nın içinden geçirdi, ta ki sonunda perişan durumdaki tutsakların en fazla altı metre ötesindeki bir çatıya tüneyene kadar. Otuz adam ayak bileklerinden birbirlerine zincirlenmiş, büyük bir ümitsizlik içinde yerde oturuyorlardı. Çevrede daha pek çok canavar vardı ve özellikle ikisi, Roger'ın gördüğü en büyük devle endişe içindeki Kos-kosio Begulne dikkatini çekti... ve çevredeki tüm diğer canavarların dikkatleri de onların üzerinde gibiydi. "Sonumuz geldi!" diye feryat etti powrie. "Gecekuşu geldi ve dünya lanetli bir yer oldu!" Dev iri başını iki yana salladı ve sakin sakin povvrieye sessiz olmasını söyledi. "Onu buraya getirmek isteyen sen değil miydin?" "Sen bilmiyorsun!" diye terslendi powrie. "O vadide bizi öldürürken, o savaşın ortasında bulunmadın sen." "Keşke öldürseydi," dedi dev kuru kuru. Bu Roger'ı duraksattı. Zeki bir dev, ha? Düşüncenin kendisi belkemiğinden aşağı bir ürperti geçmesine sebep oluyordu; devlerin tek zayıflığı iki kulaklarının arasındakiydi. Genç adam omuzlarını silkerek, ateşin ışığına karşı gölgelerle

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


korunarak binanın arkasından yere kaydı, sonra ayak uçlarına basa basa insan tutsaklarına gitti, iki çok şaşkın ve fena dayak yemiş adamın arkasına kayıp oturdu. Adamlar sessiz kalmayı başardılar ve Roger maymuncuğunu eline alarak prangalar üzerinde çalışmaya başladı. "Sonumuz geldi diyorum!" diye feryat etti powrie. "İkimizin de!" iblis Ruh" 3°5 "Yarı yarıya haklısın," dedi dev sessizce. Maiyer Dek ani bir ketle Kos-kosio'yu havaya kaldırdı ve kıvranan powrieyi atettl cüce haykırdı ve alevlerden çıktı, ama alevler inatla onu kip ederek giysilerine, saçlarına futundular, etini yemeye devam rtiler; cücenin ölen Ulg Tik'narn'dan aldığı büyülü zırh bile Kosijosio Begulne'yi korkunç bir ölümden kurtaramazdı. O sırada tüm canavarlar kargaşa içindeydi, bazıları tutsakların öldürülmesi için bağırıyor, diğerleri (hepsi powrieydi) devlere karşı isyan çığlıkları atıyordu. Ve her şeyin ortasında, Roger Lockless sakin sakin işine bakıyor, sıra boyunca adam adam ilerleyerek prangaları açıyor, adamlara özgür kalana kadar sakin olmalarını söylüyordu. "Beni dinleyin!" diye kükredi Maiyer Dek ve yüz metre dahilindeki hiç kimsenin o gürleyen, yankılı sesi duymaması imkansızdı. "Bu yalnızca bir insan, bir zayıf insan. Bana Gecekuşu'nun kellesini getirene Kral'ın altınlarından yüz parça ve on tutsak!" Bu canavarları hizaya soktu, hepsi hoplayıp zıplamaya, heyecanla bağırmaya başladı, çoğu savaş bulmaya koşturdu. Roger Lockless kısa bir an için bu canavarların Elbryan'ı yakalayıp öldürdüğünü hayal etti. Genç adam alçak bir hırlamayla bu tür şeyleri düşünebildiği için kendini payladı ve buradaki işini bitirebilmesi için yarattığı oyalamaca için sessizce korucuya teşekkür etti. Ve bir sonraki prangayı açarken, Roger Lockless Elbryan'ın güvenle kaçabilmesi için dua etti. "Yanındayım, Gecekuşu," dedi bir ses yukarıdan, korucu bir binanın çevresinde döner, canavarlar hemen arkasından kovalarken. Sesi memnunlukla karşıladı. Bir elf yayının tınlamasını, sonra kanat çırpışlarını duydu ve bir an sonra Belli'mar Juraviel elinde yayıyla arkasında, Senfoni'nin sırtındaydı. "Sen öndekileri vur, ben yanları ve arkayı halledeyim," dedi 3o6 R. A. Saivat, elf, cümlesini bitirirken bir ok daha yollayarak. Oku hedefini bul du, bir devin yüzüne saplandı, ama dev kükredi ve önemsiz dar beyi yana süpürdü. "Ama korkarım tek bir devi öldürmeye çalışırken oklarım tükenecek!" diye ekledi Juraviel. Zaten fazla fark etmezdi, çünkü arkadaki canavarların hiçbiri Senfoni'nin hızlı koşusuna yetişemezdi. Aygır başını eğerek, burun delikleri kabararak, toprağı altüst ederek koşuyordu ve ata turkuaz aracılığıyla bağlı olan korucunun onu yönetmek için ellerini kullanmasına gerek kalmıyordu. Önlerine çıkan ya da yollarını kesecekmiş gibi duran canavarlar Gecekuşu'nun muazzam yayının şimşekleriyle ve Senfoni'nin ezici toynaklarıyla karşılaşıyorlardı ve yoldaşlar koşmaya devam ettiler, kısa süre sonra barikatın hemen içinde, Caer Tinella'mn batı tarafı boyunca uzanan bir yola geldiler. Senfoni kayarak durdu ve koaıcu bunu tüm yüreğiyle onayla-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dı. "Onlara ulaşamayacağız," dedi Juraviel, korucunun arkasından ateşe bakarak. Önlerindeki yolda düzinelerce canavar vardı. Gecekuşu hırladı ve atın böğrünü tekmeleyecek oldu. "Hayır!" diye payladı onu Juraviel. "Koşun muhteşem ve cesurcaydı, ama devam etmek saf aptallık. Gecekuşu'nun gözlerinin önünde doğrandığını görürlerse o adamlarda ne kadar umut kalır? Duvardan aşalım, derim! Tek yol bu!" Gecekuşu önündeki manzarayı inceledi, arkadan ve doğudan yaklaşan canavarları duydu. İtiraz edemezdi ve bu yüzden dizginleri sıkı sıkı kavradı, atın başını batıya, barikata ve ötesindeki açık geceye çevirdi. Karanlığın içinde, duvardan yalnızca bir, iki metre uzakta, Pony şaşkınlık içinde durmuş, çaresizce yapacak bir şey arıyordu. Korucunun nerede olduğunu tam olarak bilemiyordu, ama kasaiblis R"hl 307 hanın bu tarafına geldiğinden oldukça emindi ve kuartz ya'da hematitle bulmaya çalışmak için zamanı yoktu. Bu yüzden, bir şimşek ya da başka bir büyük büyülü saldırı yollama riskine de giremiyordu. Ama bu? Elinde bir elmas tutuyordu, bir ışık ve sıcaklık kaynağı. Bu mücevherin büyüsünde hassas bir denge olduğunu biliyordu Pony, çünkü derinliklerinde ışık ve karanlık mutlak değerler deşildi, daha çok birbirlerinin tonlarıydı. Bu yüzden bir elmas bir parıltı ya da sessiz bir ışıltı getirebilirdi. Ama dengeyi zıt yöne çevirirse ne olur, diye merak etti Pony. "Deney yapmak için harika bir zaman," diye fısıldadı alayla, ama daha düşünceyi bitirmeden taşın büyüsüne dalıyor, o dengeyi buluyor, onu bir örgü şişinin tepesine tünemiş yuvarlak bir tabak gibi hayal ediyordu. O tabağın yakındaki kenarını yukarı çevirirse, ışık getirecekti. Bunun yerine, o aşağı çevirdi. Büyük ateş loşlaştı; tüm meşaleler titredi ve soldu, sonunda hepsi minik ışık noktacıkları oldu. Gecekuşu başta bir rüzgar geçtiğini düşündü... esintiyi hissetmediğine göre, başının üzerinden geçtiğini tahmin etti. Ama mantıklı gelmiyordu, çünkü hangi rüzgar o kadar büyük bir ateşi altedebilirdi ki? Sonra karanlık oldu, yalnızca karanlık ve başı hâlâ batı duvarına dönük olan Senfoni üzerinden sıçrayacağı barikatı göremeyerek duraksadı. "Jilseponie ve taşları," diye tahmin yürüttü Juraviel, ama elf aksinden korkuyordu, bu karanlığın iblis dactylin işi olduğundan korkuyordu. Juraviel iblisle bir kez karşılaşmıştı, bazı mültecileri Andur'Blough Inninness'in güvenliğine götürmek üzere korucunun grubundan ayrıldıktan hemen sonra. Ama buna pek benze308 K A' S^vat0rç miyordu; dactylin karanlığı gözler için ışık yoksunluğundan çok yüreği kaplayan bir ümitsizlik dalgasıydı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Kör oldular," diye yanıt verdi Gecekuşu, yoldaki canavarların çılgınca harekederini fark ederek. Artık onu göremediklerini fark etti, ayaklarının altındaki toprağı, önlerindeki duvarları görerniyorlardı. "Ben de öyle," diye yanıt verdi Juraviel hemen ve bu korucuyu duraksattı. Pony'nin büyüyü düşmanlarını kör etmek için yaptığını ummuştu gerçekten, ama o zaman neden Juraviel de etkileniyordu ve neden kendisi hâlâ görebiliyordu? "Kedi gözü," diye mantık yürüttü, kafasındaki mücevheri yoklayarak. Yanıt bu olmalıydı, ama hangisi olursa olsun, Gecekuşu olaylardaki bu dönüşün boşa harcanmasına izin vermeyecekti. Atıyla iletişim kurdu, Senfoni'ye yine yola dönmesini, ateşe ve tutsaklara yönelmesini söyledi, sonra daha önce sık sık yaptığı gibi turkuazla ata yol gösterdi ve Senfoni'nin kendi gözleriyle "görmesine" izin verdi. "Sıkı tutun," dedi Gecekuşu elfe ve Juraviel seve seve itaat etti, çünkü zaten yayını kullanamazdı. Yoldan aşağı atıldılar, Gecekuşu Senfoni'yi koşturan goblinlerin ve powrielerin çevresinden dolaştırmaya, binaların çevresinde el yordamıyla yürüyen devlerden uzak tutmaya çalıştı. Aniden, önceden uyarı almaksızın büyülü bölgenin karanlığından çıktılar ve kendilerini ateşin önünde buldular. Canavar sürüsünün çoğu arkalarında kalmıştı, ama muazzam Maiyer Dek önlerindeydi, dev ateşin yanında durmuş, kocaman bir kılıcı bir elinde rahat rahat sallıyordu. Gecekuşu devin arkasına bakmayı başardı ve tutsak dizisinin uzak ucunda, hararetle prangalar üzerinde çalışan Roger'ı gördü. "Bunu çok uzun süredir bekliyorum," dedi dev sessizce. "Ben de öyle," diye yanıt verdi korucu sertçe, bu cesaret gösiblis Buhu 309 isiyle devin ve yakınındaki canavarların dikkatini üzerinde tutmaya ihtiyaç duyarak. "Ben de öyle!" diye bir bağırış geldi korucunun arkasından ve r ıraviel yana eğilerek Maiyer Dek'in suratına bir ok yolladı. Dev kaçtı, ama aslında buna gerek yoktu, çünkü JuraviePin oku doğrudan hedefine gitse de, son anda saparak zararsızca yana uçtu. "İmkansız!" dedi elf. Gecekuşu yumuşak sesle homurdandı; anlamıştı, bunu daha önce görmüştü. Ormanda Ulg Tik'narn'la savaşırken, anlamadığı bir sebepten okları ve darbeleri powrieye isabet etmemişti. Anlaşılan Maiyer Dek'de de benzer bir zırh vardı. Ve dev çıplak olsaydı bile, yalnızca ellerini kullanarak epey güçlük yaratırdı, Gecekuşu kuşkuya yer bırakmayacak şekilde biliyordu. "Gel hadi, Gecekuşu!" diye kükredi dev ve başını arkaya atarak alaylı kahkahalara boğuldu. Ama eğlentisi arkadaşlarının alarm vermesiyle aniden sona erdi. Kalan tutsaklar, aralarında Roger'la sıçrayıp dağılıyor, bazıları durup yakındaki düşmanlarını prangaya vuruyor ve silahlarını kapıyor, diğerleri bütün güçleriyle koşuyor ya da en yakm engele tırmanıyordu. "Bu nasıl bir hile?" diye kükredi dev, çevresine bakınarak. "Onları unutun!" diye uludu, korucuya işaret ederek. "Bunun dışında hepsini unutun! Bu Gecekuşu! Kellesini uçuracağım!" Gecekuşu Senfoni'yi tekmeleyerek dörtnala kaldırdı... Maiyer

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Dek'e doğru değil, çünkü korucu o anda deve bulaşmanın akıllıca olacağını düşünmüyordu, bölgenin çevresinden dolanacak bir yol seçti, Juraviel'in yayı bir kez daha işe koyulurken Senfoni canavarları ezdi, korucu Fırtına'yı savurdu. Durum daha fazla kargaşa istiyordu ve iki biniciyle muazzam aygırları bu talebe mükemmel şekilde karşılık verdi. îio R- A' s*lva.ore Bir powrie çekici altında düşen bir adamı, sonra bir devin s pasıyla ezilen bir diğerini gördüğünde Gecekuşu irkildi. Ama eh ha fazlası serbestçe koşuyordu, daha fazlası duvarı aşmış, orrna nın korumasına koşuyordu. Gecekuşu ateşin tam karşısındaki duvarın üzerinde Roger'ı gördü. Adam gülümsedi, selam verdi, sonra gitti. Yoldaki karanlık büyü yok oldu. Gecekuşu Senfoni'yi döndürerek atıldı, en yakındaki şaşkın canavarları dağıttı. Sonra atını keskin bir açıyla doğuya, kasabanın ortasına çevirdi ve dikkatleri üzerine çevirerek kaçan tutsakların içinde bulunduğu tehlikeyi biraz azaltmaya çalıştı. Tekrar tekrar döndüler, Senfoni hep kovalamacanın bir adım önünde kalıyordu... öfke içindeki Maiyer Dek de kovalayanlar arasındaydı. Juraviel alaycı bir şarkı söylemeye başladı, her dizesi iyi hedeflenmiş bir ok atışıyla biten bir şarkı. Epey zaman sonra, Senfoni derin derin nefes alırken ve çevrelerindeki canavar çemberi daralırken, korucu akıllılık ederek oyunun sona erdiğine karar verdi. Atı en yakın barikata, doğu duvarına çevirdi ve duvarı aşarak geceye karıştılar. Gecekuşu güneydoğuya gitmeyi, uzun süre sonra mülteci kampına dönmeyi düşündü. Tutsakları uzaklaştırmak için Roger ve Pony'ye güvenmek zorundaydı. Ama Maiyer Dek'in kocaman şeklinin güney duvarının üzerinden aştığını ve ormana koştuğunu görünce planları değişti. Belki de devle dövüşme zamanı gelmişti. "Onları yanıltmalıyız," dedi Juraviel, Senfoni'nin sırtından havalanıp yakın bir dala uçarak. "Sen kafalarını karıştır," diye yanıt verdi Gecekuşu. "benim güneyde acil işim var." "Dev mi?" diye sordu Juraviel inanmazlık içinde. "Üzerinde büyü var!" iblis R"hu 3» "T)aha önce de büyü gördüm," diye yanıt verdi Gecekuşu. "Ve nasıl altedeceğimi biliyorum. Benimle savaşmak istiyor ve bu yüzden savaşacak!" Turaviel itiraz etmedi ve korucu Senfoni'yi tekmeleyerek dörtnala kaldırdı. Kovalamaca düzenli değildi, yalnızca koşturan canavarlardan oluşan bir güruhtu ve bir yöne gitmek kadar çemberler çizerek de koşuyorlardı. Kısa süre sonra çoğu kovalamacadan tamamen vazgeçti, kimi kovaladıklarından emin değildiler ve kendilerini Gecekuşu'yla başbaşa bulmak istemiyorlardı. Ama inatçı Maiyer Dek dönmedi, gelip kendisiyle yüzleşmesi için korucuya seslenerek ilerlemeye devam etti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Gecekuşu o çağrıları izleyerek sorun yaşamadan deve yaklaşıyordu ve canavarlarının kalanının ortalarda görünmediğini, dev önderinin öfkesi içinde yapayalnız kaldığını fark edince memnun oldu. Korucu ilk önce Pony'yi aramasının daha iyi olup olmayacağını merak etti. "Güneştaşı," diye mırıldandı, Avelyn'in Kos-kosio Begulne'nin büyülü savunmalarını nasıl indirdiğini hatırlayarak. Aynı zamanda onun ve Pony'nin Avelyn'in hazinesinde öyle bir taş bulamadıklarını, güneştaşının Aida yok olurken kaybolduğunu hatırladı. Korucu kılıcını kabzasına kakılmış mücevhere baktı. Taş aslında pek çok taş çeşidinden büyüyle imal edilmişti ve aralarında güneştaşı da vardı. İleride fomoryan devi, son çalı ve çam sıralarının arasından bir çimenliğe çıkarak görüş alanına girdi. "Benim için çalış, Fırtına," diye fısıldadı korucu ve Senfoni'yi bölgeye getirerek devin yarısını aştığı çimenliğin karşı yanındaki ağaçların arasından çıktı. Maiyer Dek adamın onunla açık açık yüzleşmeye cesaret etmesine şaşırarak olduğu yerde durdu. 3'2 A' S*>vat0re "Buraya benim peşimden geldin," diye açıkladı korucu sak' sakin. "Ve beni buldun. Bitirelim şu işi." "Senin işin bitti!" diye gürledi dev. Maiyer Dek kuşkuyla çev resine bakındı. "Yalnızım," diye temin etti korucu onu. "En azından, bildi5jm kadarıyla. Sen beni takip etmeye çalışıyordun, ama ben seni izledim." Sonra Senfoni'ye telepatiyle talimat verdi ve güneştaşı başarısız olursa atın yanına gelmeye hazır olmasını istedi. Sonra elinde Fırtına'yla eyerden aşağı kaydı ve ağır ağır fomoryana doğru yürümeye başladı. Maiyer Dek'in sırıtışı her adımla daha da genişledi. Dev kasabada sorun çıkacağını tahmin ediyordu (powrie önderini ateşe atmıştı) ama elinde Gecekuşu'nun kellesiyle geri dönerse devler, goblinler, hatta inatçı powrieler önünde eğilmez miydi! Ve Maiyer Dek'in fikrine göre, kaybetmesi imkansızdı. İblis dactylin armağanı olan çivili kol koruyucularını kullanıyordu ve onların büyüsü sayesinde hiçbir silah ona vuramazdı. Bu yüzden, Gecekuşu son dört buçuk metreyi koşarak aştığı, dengeli bir biçimde sektiği ve hızla atılarak kılıcını karnına sapladığı zaman devin şaşkınlığı büyük oldu. Fırtına parlayarak giysileri, deri kuşağı yardı, kılıcını yarısına kadar Maiyer Dek'in karnına gömdü. Gecekuşu kılıcı hemen çekti ve savurarak Maiyer Dek'in diz kapağını yardı. Sonra, devin bacağı açılırken, korucu ağaca benzeyen bacakların arasından koştu, sonra yuvarlanarak Maiyer Dek'in dev kılıcından kurtuldu. Yarı dönerek bacaklarını altına aldı ve doğruldu, sonra dev dönmeye çalışırken geri sıçradı ve bir darbe daha indirdi, bu yenisi devin diz arkası kirişlerine gömüldü. Sonra yine devin arkasındaki açıklığa koştu ve topuklarının üzerinde dönerek Maiyer Dekle yüzleşti. iblis R^hu 313

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Devin kafası karışmıştı ve acı içindeydi, iri ellerinden biriyle kanayan karnını tutuyordu. "İblis zırhının saldırılarımı altedeceğine inanıyordun," dedi korucu. "Ve bu yüzden Bestesbulzibar'ın armağanı aleyhine çalıştı, Maiyer Dek, çünkü benim büyüm, iyicil Tanrı'nın büyüsü çok daha güçlü!" Maiyer Dek karşılık olarak kükredi ve atıldı. Gecekuşu, saldırıyı bloke etmeyi düşünürmüş gibi kılıcını kaldırarak ileriye sıçradı. Maiyer Dek'in büyük gücünü kılıç darbesiyle durdurmayı umamazdı ve bunu biliyordu, bu yüzden son anda yana sıçradı, sonra kılıcın çizdiği yayın arkasından yine yaklaştı ve yine devin yaralı karnına vurdu. Maiyer Dek kılıcının büyük kabzasını hızla geri getirerek saldırıyı kısmen savuşturdu ve sonra akıcı bir hareketle kılıcı tutan kolunu açtı, kabzayı eğilen Gecekuşu'nun zaten berelenmiş olan omzuna indirdi ve onu yere yuvarladı. Korucu mükemmel bir denge içinde doğruldu, ama aslında sağ omzu ağır darbeyle zonkluyordu ve buradaki küçük avantajı fark eden Maiyer Dek hızla takip etti, ama bu sefer kılıcı hazırdı ve çılgınca savrulmuyordu. Dev kılıcını yavaşça savurarak korucunun savunmasını kontrol etti. Fırtına kuvvetle dev kılıca çarptı, sonra bir kez daha ve onu yana açılmaya zorladı. "Sıska kılıcını iyi kullanıyorsun," diye yorum yaptı dev. "Senin karnına saplanmadığı sürece,"diye yanıt verdi korucu. Tahmin edilebileceği gibi, Maiyer Dek öfkeyle saldırdı, kılıcı korucunun kafasını omuzlarından ayıracak yükseklikte savruldu. Ama Gecekuşu artık ayakta değildi, dizlerinin üzerine çökmüştü ve sonra kılıç tepesinden geçtiği zaman doğruldu. Fırtına sola, sağa, sola gitti, sonra dümdüz uzandı, bir daha, sonra üçüncü kez yine devin karnına doğru. 3'< R' A' S»lva.ore Korucu çılgınca yere daldı, dev hamlesini aniden çevirmişti v \ bu sefer kılıç o kadar alçaktı ki Gecekuşu'nun dümdüz yere uzan ması gerekti. Maiyer Dek dev çizmeli ayağını kaldırarak ileri atıldı ve Gecekuşu'nu ezip toprağa karıştırmayı düşünerek ayağını indirdi. Korucu yuvarlandı, sonra dev ayağını yere vurmaya devam ederken bir daha yuvarlandı. Sonra bir üçüncü kez ve son dönüşünde tek bacağını altına aldı. Maiyer Dek ayağını kaldırır ve yine dönerken korucu ayağa fırladı, Fırtma'nın kabzasını iki eliyle kavradı, göğsüne dayadı ve ayak aşağı inmeye başlamadan kuvvetle Maiyer Dek'in tabanına sapladı. Kılıç deriyi kağıtmış gibi yırttı ve ete, kemiğe gömüldü. Maiyer Dek ayağını çekmeye çalıştı, ama korucu takip ederek kılıcı ittirmeye devam etti. Maiyer Dek arkaya devrilip muazzam bir sarsıntıyla çarptığı zaman toprak sallandı. Dev o zaman korucunun kalçasına sıçradığını ve göğsünden yukarı koştuğunu hissetti. Boş eliyle uzanmaya çalıştı, ama Fırtına savrularak bir parmağı ele bağlandığı yerden kesti ve diğerlerini yardı. Gecekuşu devin koca göğsüne atladı, sonra ileriye sıçradı ve devin omzunun hemen üzerine inerek Fırtına'yı Maiyer Dek'in boynunun yanına indirdi. Sonra yine sıçradı, geriye yuvarlandı,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ayağa kalktı ve Maiyer Dek'in yana dönerek savurduğu büyük kılıçtan zor kaçınarak devden uzaklaştı. Dev sendeleyerek ayağa kalktığında Gecekuşu altı metre uzaktaydı. Korucu Maiyer Dek'in boynunun yanından fışkıran kanı fark etti ve sonucun belirlendiğini anladı. "Ah, ama bunun hesabını vereceksin, küçük sıçan!" diye tükürdü Maiyer Dek. "Seni ikiye biçeceğim! Seni..." Dev durdu ve yaralı elini boynuna götürdü, sonra eli yüzünün önüne getirdi, büyük kan lekesine inanmazlık içinde baktı. Maiyer Dek sersem iblis R"hu 315 bakışlarını korucuya çevirdi, onun Senfoni'ye bindiğini, kılıcını kınına soktuğunu gördü. "Sen öldün, Maiyer Dek," diye bildirdi Gecekuşu. "Seni kurtacak tek şey iyi Tanrı'nm büyüsü ve korkarım o bunca korkunç ıc işlemiş sana pek az merhamet gösterecek." Gecekuşu atını çevirdi ve topukladı. jylaiyer Dek takip etmeye çalıştı, ama durdu, yine elini kaldırdı ve o zaman kanın boynundan fışkırdığını fark ederek yarayı sıkı sıkı kavradı, akışı durdurmaya, sonra Caer Tinella'ya koşmaya çalıştı. Daha çimenlikten çıkmadan bedenini kaplayan soğuğu hissetti, ölümün dokunuşunu hissetti, gözlerinin önünde büyüyen karanlığı gördü. DOĞRU VE YANLIŞ "Ah, ama affınıza sığınırım, efendim," diye kekeledi kadın. "Zavallı yaşlı Pettibwa'dan ne istediğinizi anlayamıyorum." Peder Başrahip Markwart kadını kuşkuyla süzdü, onun göründüğü kadar aptal olmadığını anlamıştı. Mantıklıydı elbette, çünkü kadının korktuğu açıktı. O, kocası Graevis ve oğulları Grady Kardeşlik Yolu'ndan, Palmaris'in fakir mahallelerin deki küçük hanlarından çekilip çıkarılmıştı. Peder Başrahip kaba yöntemleri hakkında Youseff ve Dandelion Biraderler ile bir konuşmayı aklına yazdı. İnce ikna yöntemleri yerine kaba kuvvet ve tehdit kullanarak bu üçünü gardlarını almaya zorlamışlardı ve şimdi bilgi almak gerçekten de güç oluyordu. Aslında, tutuklama işlemine gözkulak olmak için kendisi gelmeseydi, Markwart iki aşırı kaba hizmetkarının üçünü ciddi bir biçimde yaralayacağını, hatta oğulu, Grady'yi öldüreceğini düşünüyordu. "Sakin olun, Madam Chilichunk," dedi Markwart, sahte bir sırıtma ile. "Aramızdan birini arıyoruz, o kadar ve kızınızla beraber olduğunu düşünmek için sebebimiz var." "Kedi mi?" diye sordu kadın aniden, hevesle ve Markwart kadının bam teline dokunduğunu anladı, ama bu ":Kedi"nin kim olabileceği hakkında en ufak fikri yoktu. "Kızınız," dedi yine. "Evlat edindiğiniz, Ormandiyar'da öksüz iblis R"hu 317 kalan-" "Kedi," dedi Pettibwa içtenlikle. "Sokak Kedisi, biz ona öyle ferdik, biliyor musunuz?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bu adı bilmiyorum," diye itiraf etti Peder Başrahip. "O zaman Jilly," diye açıkladı kadın. "Gerçek adı bu, en azından adının bir kısmı. Ah, ama Jilly'mi bir daha görmeyi gerçekten çok isterdim!" Jilly. Markwart ismi aklında dolaştırdı. Jilly... Jilseponie... Pony. Evet, diye karar verdi. Uyuyordu. "Bize yardım ederseniz," dedi hoş bir tavırla, "gerçekten de onu bir daha görebilirsiniz. Onun hayatta ve iyi olduğuna inanmak için her sebebimiz var." "Ve Kralın Adamları'nın yanında," diye ekledi kadın. Markwart hayal kırıklığını başarıyla sakladı. Pettibwa ve ailesi o eski haberden ötesini bilmiyorsa, fazla faydalan dokunmayacaktı. "Ama diğer rahibe de söyledim, kızımı nereye gönderdiklerini bilmiyorum," diye devam etti Pettibwa. "Diğer rahip mi?" diye tekrarladı Peder Başrahip. Adalet Birader bu kadını sorguladı mı? diye merak etti ve bunu umdu, çünkü durum buysa, demek Quintall Avelyn ile Chilichunklar arasındaki bağlantıyı keşfetmişti. "Bir keşiş mi demek istiyorsunuz? Aziz Kıymetli'den mi?" "Hayır, Aziz Kıymetli'dekilerin çoğunu tanıyorum... Jilly'm bizzat Başrahip Dobrinion tarafından evlendirilmişti, biliyor musunuz," dedi Pettibvva gururla. "Hayır, bu sizinkiler gibi daha koyu kahverengi cüppe giyiyordu ve aksanı doğu yörelerininki gibiydi. Aziz Saf-Abelle'den geldiğini söylediniz ve onun da aynı yerden olduğunu tahmin ediyorum." Peder Başrahip Markwart hiçbir şeyi belli etmeden bu adamın kimliğini nasıl öğreneceğini düşünüyordu (Quintall olduğunu 318 R' A' S^,0re

tahmin ediyordu.) ki geveze Pettibwa sözlerine devam etti. "Ah ve kocaman, şişman bir adamdı, öyleydi gerçekten!" d di. "Aziz Saf-Abelle'de onları iyi besliyorsunuz herhalde, arrıa si kendiniz biraz daha şişmanlasanız iyi olurdu, eğer söylememe al dırmazsanız!" Bir an Peder Başrahip Markwart'ın kafası karıştı, çünkü % Adalet Birader'in güçlü kaslarının üzerinde tek gram yağ yoktu Ama sonra, aniden anladı ve heyecanını saklayamadı. "Avelyn Birader mi?" dedi nefes nefese. "Aziz Saf-Abelle'den Avelyn Desbris Birader sizinle konuşmaya mı geldi?" "Avelyn," diye yankıladı Pettibwa, ismi dilinin üzerinde yuvarlayarak. "Evet efendim, bu kulağa doğru geliyor. Avelyn Birader gelip Jilly'mi sordu." "Ve o sizin yamnızdaydı, öyle mi?" "Ah, hayır. Orduya gireli çok olmuştu," diye açıkladı Pettibwa. "Ama adam onu aramıyordu; nereden geldiğini, nasıl olup da benimle ve Graevis'le yaşadığını soruyordu. Ah, ne kadar iyi ve neşeli bir adamdı!" "Ve siz de ona anlattınız, öyle mi?" "Ah, elbette," dedi Pettibwa. "Ben Kilise'yi kızdıracak biri değilim." "Bu düşünceyi yüreğinize yakın tutun," dedi Peder Başrahip kuru kuru. Her şeyin yerli yerine oturmaya başladığını fark etti. Avelyn bu kadınla, Pony ya da Jilly ile, powrie istilasından sonra

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Pireth Tulme'nin dışında karşılaşmıştı ve birlikte Palmaris'ten geçip kuzeye gitmişlerdi. Orada atadamla tanışmışlardı. Kadının Aida'daki patlamadan canlı kurtulduğuna inanıyordu Markwart ve bu diğer gizemli adam, Yelebekçi'nin istemeden tarifini verdiği Gecekuşu da öyle ve şimdi mücevherler onlardaydı. Onları bulmanın kolay olmayacağı açıktı, ama belki Markwart Pony ile Gecekuşu'nu ona getirecek bir yol bulurdu... iblis Ruhu 319 "Size güzel, şişmanlatan bir yahni yapabilirim," diyordu PettibPeder Başrahip sohbete geri döndüğü zaman. Elbette hep bu Y şeylerle ilgileniyor, diye düşündü Markwart, kadının tombul bedenine bakarak. "Ben de sizden tam olarak bunu isteyebilirim," diye yanıt verdi . "Ama şimdi değil." "Ah hayır, olamaz," diye onayladı Pettibwa. "Ama bu gece Yol'a gelin, ya da ne zaman fırsatınız olursa ve sizi bir güzel besleyeyim." "Korkarım bugün Yol'a dönmeyeceksiniz," dedi Markwart, Başrahip Dobrinion'un dev masasının arkasındaki koltuğundan kalkıp geniş odanın yanındaki gölgelerin içinde bekleyen Dandelion Birader'e işaret ederek. "Ya da yakın bir zamanda." "Ama..." "Kilise'yi kızdırmak istemediğinizi söylemiştiniz," diye sözünü kesti Markwart. "Sözünüzü tutun, Madam Pettibwa Chilichunk. İşimiz son derece acil... açması hanınızın sağlığından daha acil." "Acınası mı?" diye yankıladı Pettibwa, gittikçe endişelenerek ve kızarak. "Dandelion Birader size eşlik..." "Hiç sanmıyorum," diye terslendi kadın. "Ben Kilise düşmanı değilim, Peder Başrahip, ama bir hayatım ve ailem var." Peder Başrahip Markvvart yanıt vermeye zahmet etmedi, aslında kadından oldukça sıkılmıştı ve epey hayal kırıklığına uğramıştı, çünkü kadın yalnızca kendisinin zaten bildiği şeyleri doğrulamıştı. Dandelion Birader'e yine işaret etti ve adam Pettibwa'nın yanma gelip kalın dirseğini yakaladı. "Ah, ama bırak beni!" diye bağırdı kadın ona, kolunu çekerek. Dandelion Markwart'a baktı ve yaşlı keşiş başını salladı. Dandelion kadını yine, daha büyük kuvvetle yakaladı. Pettibwa kolunu çekmeye çalıştı, ama iri adamın kavrayışı demir gibiydi. 32o

R. A. Salvatl "Anlayın, Madam Chilichunk," dedi Peder Başrahip Markwa son derece ciddi bir sesle ve kırışık, yaşlı yüzünü kadına yaklaş tirdi, "ne yöntem kullanması gerekirse gereksin, Dandelion Biraderle gideceksiniz." "Bir de kendisinize dindar adamlar diyorsunuz, öyle mi?" diye yanıt verdi Pettibvva, ama öfkesi yok olmuştu, yerine basit korku gelmişti. Kolunu bir daha kurtarmaya çalıştı ve Dandelion Birader yumruğunu sıkıp alnına vurarak kadını sersemletti. Sonra keşiş elini Pettibwa'nın elinin üzerine kapattı, kavrayışı altında parmaklarını büktü ve ittirerek parmaklarını elinin arkasına doğru katladı. Kadın acı dalgalarına boğuldu, bacaklarındaki güç kayboldu. Dandelion Birader serbest kolunu kadının omzunun altına taktı ve rahatça kendine yaslayarak ayakta tuttu, kadının parmakları

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


üzerindeki baskıyı attığı her adımda korudu. Markwart kadının acısına aldırmadan masasının arkasına geçmişti. İkili odadan çıkarken Başrahip Dobrinion girdi. Hiç de memnun görünmüyordu. "Cemaatime böyle mi davranıyorsunuz?" diye sordu Markwart'a. "Kilise işbirliği yapmayanlara böyle davranıyor," diye yanıt verdi Peder Başrahip serinkanlılıkla. "Yapmayanlara mı?" diye yankıladı Dobrinion kuşkuyla. "Yoksa yapamayanlar mı? Chilichunk ailesi dürüst ve saygın insanlar olarak bilinir. Araştırmanıza yardımcı olamıyorlarsa..." "Benim araştırmam mı?" diye kükredi Peder Başrahip yanıt olarak, ayağa fırlayıp elini masaya indirerek. "Bunun yalnızca benim araştırmam olduğuna mı inanıyorsunuz? Bütün bunların ne anlama geldiğini anlayamıyor musunuz?" Markwart köpürürken Başrahip Dobrinion elini havada sallaiblis f^u 321 k vaşlı adamı sakinleştirmeye çalıştı. Ama o tenezzülkar harepeder Başrahip'in öfkesini daha da kabarttı. "Sapkın Avelyn'i bulduk," diye hırladı Markwart. "Evet, onu lduk, hak ettiği gibi Aida Dağı'nın yıkımı sırasında ölmüş. Bel, . müttefiki, iblis dactyl aleyhine dönmüştür, ya da belki yalnızca kıymetini ve gücünü gözünde büyütmüştür; kibir hep adamın kusurlarından biri oldu!" Başrahip Dobrinion yanıt veremezdi, bilgi ve Peder Başrahip'in o bilgiyi verirken sesinde işitilen büyük öfke karşısında o kadar sersemlemişti. "Ve o kadın," diye devam etti Markwart, sıska parmağını Petübwa ve Dandelion'un çıktığı kapıya uzatarak, "ve onun sefil ailesi taşlarımızın nerede olduğu konusunda yanıtlar saklıyor olabilir. Bizim taşlarımız! Aziz Saf-Abelle'e Tanrı'nın lütfü olan ve hırsız, katil Avelyn Desbris, ismine lanet olsun, tarafından çalınan taşlar! Hem de nasıl bir hazine, Başrahip Dobrinion! O taşlar Kilise'nin düşmanlarının ellerine düşerse, daha da büyük ölçekte bir savaşla karşı karşıya kalırız, hiç kuşkunuz olmasın!" Dobrinion Peder Başrahip'in bu konuyu abarttığını tahmin ediyordu. Taşlarla ilgili olarak Jojonah Efendi'yle konuşmuştu ve Jojonah Markwart kadar endişeli değildi. Ama Dobrinion da bu dünyada kalan günleri hızla geçen yaşlı bir adamdı ve şöhret ve mirasın önemini anlıyordu. O daha Aziz Kıymetli'yi yönetirken Allabarnet Birader'in aziz ilan edildiğini görmeyi bu yüzden bu kadar istiyordu ve Markwart'ın taşları geri almasının gerektiğini bu yüzden kabullenebiliyordu. Fırsat bulsa bunu söyleyecekti de, ama Peder Başrahip hızını almış, Kilise ilkelerini sayıyor, öylesine iyi bir adam olan Siherton Efendi'nin Avelyn tarafından öldürüldüğünü anlatıyor, bu hain kadınla mücevher hazinesine ulaşmak için tek ipucunun Chilichunklar olabileceği hakkında atıp tutuyordu. 322 A' S*'vit0re "Bu konudaki arzumu hafife almayın," diye bitirdi Markwan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sesini tehditkar bir tonda alçaltarak. "Herhangi bir şekilde ban' engel olmaya kalkarsanız, bin kat fazlasını ödersiniz." Dobrinion'un yüzü inanmazlıkla buruştu; kendi Tarikatı'ndan biri tarafından tehdit edilmeye alışık değildi. "Bildiğiniz gibi, Jojonah Efendi Allabarnet Biraderin aziz ilan edilmesi davasını savunmak için Aziz Honce'a gidiyor," dedi Peder Başrahip Markwart sakin sakin. "Onu hemen, şu anda geri çağırıp süreci tamamen sona erdirebilirim." Dobrinion ayaklarını sıkı sıkı yere bastı ve omuzlarını gerdi. Onun hesabına göre, yaşlı Peder Başrahip biraz önce son derece elle tutulur bir sınırı aşmıştı! "Siz Abellican Tarikatı'nın önderisiniz," diye kabullendi Dobrinion, "ve bu yüzden ellerinizde büyük bir güç tutuyorsunuz. Ama aziz ilan etme süreci daha da önemlidir ve başrahipleri ilgilendiren bir meseledir, yalnızca Aziz SafAbelle'in peder başrahibini değil." Adam daha sözlerini bitirmeden Markwart kahkahalar atmaya başlamıştı. "Ama Allabarnet Birader hakkında anlatabileceğim hikayeler," dedi kötü kötü gülerek. "Aziz Saf-Abelle'in mezar odalarından çıkarılan, uzun zaman önce unutulmuş hikayeler. Adamın doğu topraklarında yaptığı yolculuğun günceleri, şehvet, kadın düşkünlüğü, sarhoşluk, hatta adi hırsızlık dolu hikayeler." "İmkansız!" diye haykırdı Dobrinion. "Oldukça mümkün," diye yanıt verdi Markwart sertçe, tereddüt etmeden. "Onları imal etmek ve gerçekmiş gibi görünmesini sağlamak." "Bu yalanlar zamanın sınavına direnemez," diye karşılık verdi Dobrinion. "Denizlerin Aziz Gvvendolyn'i hakkında da benzer yalanlar söylenmişti, ama aziz ilan etme sürecini altedemediler!" "İki yüz sene ertelediler," diye kabaca hatırlattı Markwart. "Hayır, belki yalanlar zamanın sınavına direnemez, ama, dostum, seiblis R"hu 323 • kemiklerin de direnemezler." Dobrinion durduğu yerde çöktü, dayak yemiş gibi hissediyordu. "Bilgi toplamayı düşünüyorum," dedi Markwart sakinlik için, "Hangi yöntem gerekirse gereksin. Şu andan itibaren Graevis, Pettibwa ve Grady Chilichunk Kilise ve Tanrı'ya karşı ihanetten şüpheli sayılacaklar. Ve belki, komploya ortak olup olmadığını anlamak için bu Connor Bildeborough'la da konuşurum." Dobrinion karşılık verecek oldu, ama düşüncelerini kendine saklamaya karar verdi. Connor Bildeborough Palmaris Baronu'nun, oldukça güçlü ve etkili bir adamın sevdiği bir yeğeniydi, aslında bir oğul ve vâris muamelesi görüyordu. Ama Peder Başrahip Markwart bunu kendi öğrenebilir, diye karar verdi Dobrinion. İhtiyar sefil bu arada son derece güçlü bir düşman edinebilirdi. "Dilediğiniz gibi olsun, Peder Başrahip," diye yanıt verdi Aziz Kıymetli'nin başrahibi yalnızca ve sertçe eğildi, topuklarının üzerinde döndü ve odadan çıktı. Kapı Dobrinion'un arkasından kapanırken Markwart adama haddini bildirdiğini düşünerek horgörüyle burnunu çekti. Dainsey Aucomb gökyüzündeki en parlak ışık değildi, atılgan delikanlı biliyordu, ama gözlem yeteneği yeterince kuvvetliydi. Ve dahası, Connor Bildeborough sık sık onun donuk zekasını kendi çıkarına kullanabilmişti. Baron'un yeğeni o gece, daha önce sık sık yaptığı gibi Yol'a gelmişti... ama, aslında, Connor'ın

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Jill'le evliliği geçersiz ilan edildikten sonra Connor ile Pettibwa Chilichunk'ın ilişkisi epey gerginleşmişti. Yine de, Grady Chilichunk bu asil adama dost demekten memnundu ve Graevis evliliğin başarısızlığı için adamı suçlayamıyordu; JiU adamın kocalık haklarını reddetmişti. Ve bu ; tizden Connor Kardeşlik Yolu'na gitmeye devam etmişti, çünkü o konumda bir adam Palmaris'teki en seçkin meyha3W R. A. Salvit0rç nelerde memnunlukla karşılanacak olsa da, Connor o yerlerd yalnızca asil bir adamdı. Kardeşlik Yolu'nun sıradan güruhu ara sında, her açıdan önemli, her açıdan üstün hissediyordu. O gece meyhanenin kapalı olduğunu gördüğünde, tüm diğer müşteriler gibi şaşırdı. Yalnızca ikinci kattaki iki konuk odasında mutfakta ve binanın arkasındaki küçük odada, bir zamanlar JiH'e ait olan, ama şimdi Dainsey'in kullandığı odada ışık vardı. Connor kapıyı hafifçe vurarak yumuşak sesle kadına seslendi "Lütfen gel de yanıt ver, Dainsey," dedi kadına. Yanıt gelmedi. "Dainsey Aucomb," dedi Connor daha yüksek sesle. "Sokakta sabırsızlanan bir sürü müşteri var. Buna tahammül edemeyiz, değil mi?" "Dainsey burada değil," dedi kadının sesi, ama sesini değiştirmeyi pek becerememişti. Connor o seste işittiği korku tınısına şaşırarak topuklarının üzerinde sallandı. Burada neler oluyordu? "Dainsey, ben Connor... Bildeborough Efendi, Baron'un yeğeni," dedi ısrarla. "Kapının arkasında olduğunu ve her sözümü duyduğunu biliyorum ve benimle konuşmanı talep ediyorum!" Yanıt gelmedi, yalnızca hafif hıçkırıklar duyuldu. Connor heyecanlandı, korktu. Çok tuhaf, belki de çok korkunç bir şey olmuştu. "Dainsey!" "Ah, yalvarırım gidin, Bay Bildeborough," diye yalvardı kadın. "Ben hiçbir şey yapmadım ve efendi ile hanım Kilise'yi bu kadar kızdıracak ne yaptı, bilmiyorum. Benim kapımda günah yok ve yatağımda benden başka kimse yatmadı... ee, siz dışında, hem de yalnızca iki... üç kez." Connor bütün bunları sindirmeye çalıştı. Kilise'ye karşı suçlar? Chilichunklar mı? "İmkansız," dedi yüksek sesle, sonra kapıya vurmak için elini kaldırdı. Ama kendini durdurdu ve ne yapacaiblis R"hu 325 düşündü. Dainsey korkmuştu ve anlaşılan hakkı da vardı, pöer kadını daha fazla korkutursa, ondan daha fazla bilgi alabileceğini sanmıyordu. "Dainsey," dedi yumuşak, rahatlatıcı bir sesle. "Beni tanırsın, Chilichunkların dostu olduğumu bilirsin." "Hanım sizden pek iyi bahsetmiyor," diye yanıt verdi Dainsey açıksözlülükle. "O hikayeyi biliyorsun," dedi Connor, sesindeki sakinliği korumaya çalışarak. "Ve bana kızdığı için Pettibwa'yı suçlamadığımı da biliyorsun. Yine de hâlâ Yol'a geliyorum, hâlâ burayı yuvam sayıyorum. Ben Chilichunkların düşmanı değilim, Dainsey, senin de." "Siz öyle diyorsunuz." "İstesem içeri girebilirdim, bir düşün," dedi Connor kabaca.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Yanımda yarım garnizon asker olabilirdi ve o kapı seni koruyamazdı." "Dainsey burada değil," dedi kadın. "Ben onun kız kardeşiyim ve ne dediğinizi anlamıyorum." Connor homurdandı ve alnını kapıya vurdu. "Pekala o zaman," dedi bir an sonra. "Gidiyorum ve şu, yolun aşağısındaki keşişler gelmeden sen de gitmelisin." Connor kapının hemen önünde ayaklarını teker teker kaldırıp çizmelerini tahtaya vurmaya başladı ve uzaklaşıyormuş izlenimi versin diye her adımda daha da yumuşattı. Tahmin ettiği gibi, birkaç saniye sonra kapı aralandı ve genç adam çabucak aralığa ayağını soktu, omzunu tahtaya yasladı ve hızla ittirdi. Dainsey enerji dolu bir kızdı ve ağır tepsiler taşımaktan güçlenmişti ve iyi mücadele etti, ama sonunda adam zorla odaya girdi ve kapıyı arkasından çabucak kapattı. "Ah, ama bağırırım!" diye uyardı korkmuş kadın, sehpasının yanından geçerken bir kızartma tavası kapıp gerileyerek ve bu 326 R- A. SalVat0re arada yere yağlı yumurtalar saçarak. "Uzak durun!" diye uyarcj tavayı sallayarak. "Dainsey, sana ne oldu?" diye sordu Connor, bir adım ilerle yerek. Tava sallanmaya başlayınca hemen geriledi ve ellerini açarak kaldırdı. "Chilichunklar nerede? Bana söylemelisin." "Zaten biliyorsunuz!" diye suçladı kadın. "Kesin bu işte amcanızın parmağı vardır!" "Hangi işte?" diye sordu Connor. "Tutuklama işinde!" diye bağırdı Dainsey, yumuşak yanaklarından gözyaşları akarken akarak. "Tutuklama mı?" diye yankıladı Connor. "Tutuklandılar mı? Şehir muhafızları tarafından mı?" "Hayır," diye açıkladı Dainsey. "Keşişler tarafından." Connor bu bilgi karşısında o kadar şaşırmıştı ki konuşmakta güçlük çekiyordu. "Tutuklandılar mı?" diye sordu yine. "Bundan emin misin? Önemsiz bir iş için eşlikçilerle Aziz Kıymetliye gitmiş olmasınlar?" "Grady Efendi, o itiraz etmeye çalıştı," dedi Dainsey. "Sizin dostunuz olduğunu falan söyledi, ama bu onları güldürdü ve Grady Efendi kılıcını çekmeye kalkınca keşişlerden biri, sıska bir adamdı ama çok hızlıydı, işte o adam hızla vurdu ve Grady'yi yere yıktı. Ve sonra yaşlı olanı koşarak girdi ve kriz geçiriyor gibiydi..." "Başrahip Dobrinion mu?" "Hayır, ondan bir inek ömrü kadar daha yaşlıydı," dedi Dainsey. "Yaşlı, sıska, kırışık, ama Dobrinion gibi bir cüppe giymişti, ama daha süslüydü. Ama, güzel şeydi şu cüppe, yaşlı ve kırışık bir adamın üzerinde olsa da, hatta yüzündeki çirkin ifadeye rağmen..." "Dainsey," dedi Connor aniden ve kararlılıkla, kadını konuya döndürmeye çalışarak. iblis Buhu 327 "O, yaşlı adam, sıska adama bir sürü bağırdı, ama sonra Grady ptendi'ye baktı ve bir daha öyle aptalca bir şey yaparsa iki koluda koparttıracağını söyledi," diye devam etti Dainsey. "Ve ben Ap ona inandım, Grady Efendi de! Bembeyaz oldu ve her yeri tit-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


remeye başladı." Connor gidip yatağın üzerine oturdu, fena halde sersemlemiştj ve anlamaya çalışıyordu. İki sene önce, son derece şişman bir keşiş, Aziz Kıymetli'den değil Aziz Saf-Abelle'den olduğunu duyduğu adam gelip Pettibwa ile konuştuğunda o da Yol'daydı. O görüşme yeterince sakin gitmişti, ama adam Jill'den bahsetmiş, normalde neşeli biri olan kadını altüst etmişti. Yine de, o seferde keşiş yeterince nazik ve lütufkardı. "Neden geldiklerini söylediler mi?" diye sordu Connor kadına. "Chilichunkların neyle suçlandığını söylediler mi? Bana söylemelisin, yalvarırım." "Efendiyle hanımın kızlarını sordular, o kadar," diye yanıt verdi Dainsey. "Başta benim o olduğumu söylediler ve sonra iki genç keşiş beni yakalamaya kalktı. Ama yaşlı olanı ben olmadığımı söyledi, efendiyle hanım da öyle dedi." Connor çenesini eline dayadı ve boşu boşuna her şeyi sindirmeye çalıştı. Jill? Jill'i mi arıyorlardı? Ama neden? "Sonra efendiyle hanımın onu sakladığını söylediler ve her yeri aradılar, her yeri karıştırdılar," diye devam etti Dainsey. "Ve sonra o üçünü götürdüler." Connor Bildeborough güçlü bir adamdı. Arkadaşlarından ve sırdaşlarından oluşan ağ bütün şehri kaplıyor, saraydan manastıra, oradan en ünlü genelev (ve bu yüzden aynı zamanda en güçlü evlerden biri) olan Battlebrov/ Evi'ne uzanıyordu. O ağı harekete geçirme zamanının geldiğini anladı, bazı yanıtlar elde etme zamanı. Kilise Jill'le ilgili bir konuda Chilichunkların peşine böyle kuvvetle düşmüşse, o zaman Connor da kendini şüphe altında bula328 Şantöre bilirdi. Hem, tehlikeli zamanlarda yaşıyorlardı ve otuz senesi hükümdar sınıfın huzurunda yaşayan Connor entrika oyunlarm, ne kadar tehlikeli olabileceğini çok iyi biliyordu. "Sen burada kal, Dainsey," diye karar verdi. "Ve o kapıyı ka palı tut ve benden başka kimseye açma." "Ama sizin geldiğinizi nasıl anlayacağım?" "Gizli bir sözcüğümüz olacak," dedi Connor gizemli bir tavırla ve bunun Dainsey'nin dikkatini çektiğini gördü. Kadının yüzü düşünceyle canlandı, kızartma tavası sehpanın üzerine geri döndü ve kadın yatağa gidip adamın yanına oturdu. "Uuu, ama bu çok heyecan verici," dedi mutlu mutlu. "Hangi sözcük olacak?" Connor birazcık düşündü. "Amanın," dedi kötü kötü gülümseyerek. Dainsey'nin yanakları kıpkırmızı oldu. "Bunu hatırlarsın, değil mi?" Dainsey kıkırdadı ve daha fena kızardı. O sözcüğü daha önce de duymuştu, onun ve Connor'in odada yalnız kaldığı zamanlarda tekrar tekrar söylediği bilinirdi. Connor kızın çenesinin altını gıdıkladı, sonra kalkıp kapıya yöneldi. "Başka kimseyle konuşma," dedi 'çıkarken. "Ve eğer Chilichunklar dönerse..." "Ah, ama onları içeri alırım!" diye araya girdi Dainsey. "Evet, al," dedi Connor kuru kuru. "Ve sonra Grady'ye beni bulmasını söyle. Bunu hatırlayabilirsin, değil mi?" Dainsey hevesle başını salladı. "Amanın," dedi Connor göz kırparak, giderken.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Dainsey uzun süre yatağın üzerinde oturup kıkırdadı. "Bunun oyun olduğunu mu sanıyorsun?" diye çığlık attı Markwart, yüzünü zavallı Grady Chilichunk'a yaklaştırarak. Yaşlı adamın kanlı gözleri Grady'ninkileri deliyordu adeta. iblis Ruhu 329 Grady bileklerinden duvara zincirlenmişti, kelepçeler o kadar iksekteydi ki devamlı ayakuçlannın üzerinde durması gerekiyordu. Ve Aziz Kıymetli'nin bodaımu sıcaktı, yüksek tavanlı, küçük odada bir ateş çukuru ve körük vardı. "Ondan hiç hoşlanmamıştım," diye kekeledi tutsak yanıt olarak, her sözcükle ter ve tükürük saçarak. "Ben kızkardeş istememiştim!" "O zaman bana nerede olduğunu söyle!" diye kükredi Markwart. "Bilsem söylerdim," diye itiraz etti Grady, daha kontrollü, ama hiç de sakin olmayan bir sesle. "Bana inanmalısınız!" Peder Başrahip Markwart onunla zindanlara gelen iki keşişe, Francis ve Dandelion Biraderlere döndü. İri ve şiddet dolu genç keşiş başlıklı bir cüppe giymişti, bu karanlık olay için uygun bir giysi. "Ona inanıyor musun?" diye sordu Markwart Francis'e. "İçten görünüyor," diye dürüstlükle yanıt verdi Francis Birader. Bakış açısının önyargılı olduğunu biliyordu, çünkü bu sorgulamayı daha fazla görmek istemiyordu, tanık olduğu kesinlikle en zalim sorguydu. Grady'ye inanıyordu ve Markwart'ın da inanacağını umuyordu. Grady'nin yüzü biraz canlandı, ağzının köşelerine küçük bir gülümseme geldi. "Görünüyor mu?" diye ısrar etti Markwart, inanamazmış gibi. "Sevgili Francis Birader, bu kadar önemli bir konuda, gerçeğin görünümünün yeterli olacağına mı inanıyorsun?" "Elbette hayır, Peder Başrahip," diye yanıt verdi Francis Birader pes etmiş gibi içini çekerek. Peder Başrahip Markwart Grady'ye döndü. "Nerede o?" diye sordu sakin sakin. Adam bilmediği yanıtı ararken sızlandı. 330 R. A. Sa|vail Markwart başlıklı Dandelion'a başını salladı. "Emin olrrıalıy12 » dedi ve sonra peşinde Francis Biraderle geriledi. Dandelion Birader bir anda Grady'nin önünde bitti, dev yumruğu adamın çıplak kaburgalarına indi. "Lütfen," diye kekeledi Grady ve sonra bir yumruk daha yedi, bir tane daha, bir daha ta ki sözleri anlaşılmaz inlemeler halinde çıkmaya başlayana kadar "Ve işin bittiği zaman," dedi Peder Başrahip Markwart Dandelion'a, "üst katlardaki bir ocağa çık ve bir ocak süngüsü al, sonra bir süre bu odadaki ateşte tut. Bu adamın içtenliğini smamalıyız ve ona Kilise'ye itaat konusunda bir ders vermeliyiz." "Hayır!" diye itiraz edecek oldu Grady, ama nefesi ağır bir yumrukla kesildi. Markwart arkasına bakmadan odadan çıktı. Francis Birader takip etmeden önce bir an döndü ve manzaraya baktı. Bu odada bir ders verilen tek kişi Grady Chilichunk değildi. Yeni bir yumruk açması bir inleme kopardı ve Francis hızla çı-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


karak Markwart!a yetişmek için koşturdu. "O zavallı aptal üzerinde gerçekten sıcak süngü kullanmayacaksınız, değil mi?" diye sordu. Markwart'ın bakışları yüzündeki kanın çekilmesine sebep oldu. "Neyin gerekli olduğuna karar verirsem onu yapacağım," dedi sakin sakin. "Gel, koridorun aşağısmdaki yaşlı adam kırılmak üzere, sanırım. Belki ruh taşıyla bir kez daha düşüncelerine girebiliriz." Markwart durup genç keşişin yüzündeki ifadeyi inceledi, oraya yazılmış kuşkuları fark etti. "İş ne zaman nahoşlaşsa, tek yapman gereken daha büyük iyiliği düşünmek," dedi sessizce. "Ama eğer gerçeği söylüyorlarsa..." diye itiraz etmeye cesaret etti Francis. "Yazık, o zaman," diye kabul etti Markwart. "Ama yalan söylüyorlarsa ve biz daha derinlemesine araştırmazsak olacağı kadar iblis R"hu 331 , 5jj Daha büyük gerçeklik, Francis Birader. Daha büyük iyilik." Yine de Francis gördüğü manzarayı içine sindirmekte güçlük rekiyordu. Ama hiçbir şey söylemedi ve ruh taşını çıkarıp görevbilirlikle üstünü takip ederek sıradaki hücreye gitti. Bir saat kadar zaman sonra, Grady ve Graevis için acı dolu bir saatten sonra, Francis ve Markwart manastırın şapeline giden dar taş merdivene açılan ağır kapıdan çıktılar. Üst. basamakta onları bekleyen Başrahip Dobrinion'la karşılaştılar. "Orada, aşağıda neler olduğunu söylemenizi talep ediyorum," diye köpürdü başrahip. "Onlar benim kullarım ve Kilise'ye sadıklar." "Sadık mı?" diye tükürdü ona Markwart. "Kaçakları barındırıyorlar." "Bilselerdi..." "Biliyorlar!" diye bağırdı Markwart adamın suratına "Ve mutla^ ka bana söyleyecekler!" Sesindeki büyük derinlik, büyük vahşilik Dobrinion'un birkaç adım gerilemesine sebep oldu. Durup, uzun uzun Markwart'a baktı, adamı anlamaya, bütün bunların ne kadar ileri gittiğini bulmaya çalıştı. "Peder Başrahip," dedi sessizce sonunda, kendi taşkın öfkesini kontrol altına aldığı zaman, "arayışınızın öneminden kuşkum yok, ama boş boş oturup sizin..." "Benim Aziz Kıymetli'den sevgili Allabarnet'in aziz ilan etme sürecini başlatmamı izlemeyecek misiniz?" diye bitirdi Markwart. Dobrinion yine sustu, düşünceleri hızla akıyordu. Hayır, diye karar verdi, Peder Başrahip'in bu konuyu kendisine karşı kullanmasına izin vermeyecekti, bu kadar önemli bir konuda değil. "Allabarnet Birader bunu hak ediyor..." diye itiraz edecek oldu. "Sanki bunun önemi varmış gibi," diye tükürdü Markwart. "Bunu hak eden kaç yüz kişi var, Başrahip Dobrinion? Ama yalnızca birkaç seçilmiş kişi aday statüsüne ulaşmayı başarıyor." 332 R. A. SalVat0re Dobrinion her sözcüğe meydan okuyarak başını iki yana sal ladı. "Hayır," dedi. "Hayır. Allabarnet Biraderle ilgili kararınızı Al_ labarnet Birader'in işleri ve yaşamına dayanarak verin, Aziz Kıymetli'nin şimdiki başrahibinin bu terör seferberliğine katılıp katıl, mamasına dayanarak değil! Bunlar iyi insanlar, hem yüreklerinde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hem yaptıkları işlerde." "Sen ne bilirsin ki?" diye patladı Markwart. "Kilise'nin düşmanları Aziz Kıymetli'yi tepene yıktığı zaman, ya da Kilise'nin içindeki çürüme kutsal saydığın duvarların içinde seni yere yıktığı zaman, ya da Palmaris sokaklarında goblinler özgürce yürürken, o zaman Başrahip Dobrinion Peder Başrahip Markwart'ın meseleleri adil, demirden bir yumrukla idare etmiş olmasını dilemeyecek mi? Çalınmış taş hazinesinin ne anlama geldiğini anlayabiliyor musun? Onların düşmanlarımıza verebileceği gücü anlayabiliyor musun?" Peder Başrahip başını iki yana salladı ve tiksinti içinde elini adama salladı. "Seni eğitmeye çalışmaktan sıkılmaya başlıyorum, aptal Başrahip Dobrinion," dedi. "Bunun yerine seni uyarayım. Bu konu senin karışamayacağın kadar önemli. Eylemlerine dikkat çekilecek." Başrahip omuzlarını dikleştirdi ve doğrudan yaşlı adamın gözlerine baktı. Gerçekten de, Markwart'ın potansiyel tehlikeler hakkındaki iddiaları güvenini biraz sarsmıştı, ama yine de yüreği Chilichunkların ve atadamın sorgusunun doğru olmadığını söylüyordu ona. Ama Markwart'a karşı öne sürebileceği savı yoktu. Abellican Kilisesi'nin hiyerarşisi, basit bir başrahip olarak, kendi manastırının çatısı altında bile olsa ciddi ciddi Peder Başrahip'in otoritesini sorgulamasına izin vermiyordu. Sertçe eğildi, sonra dönüp uzaklaştı. "Aziz Kıymetli'de Dobrinion'dan sonra kim geliyor?" diye sordu Peder Başrahip Markwart Francis Birader'e, diğer adam gider gitmez. "Başrahiplik unvanı için mi?" dedi Francis ve sonra Markwart iblis R"hu 333 khndakinin bu olduğunu doğrulayınca, Francis başını iki yana «Uadı ve omuzlarını silkti. "Önemli biri kesinlikle yok," dedi. "Şu anda Aziz Kıymetli'nin hizmetinde bir üstat bile yok." Markwart'ın yüzü merakla buruştu. "İki üstatları vardı," diye açıkladı Francis Birader. "Biri kuzeydeki savaş meydanında öldürülmüş; diğeri birkaç ay önce kızıl hummadan ölmüş." "İlginç bir boşluk," dedi Peder Başrahip Markwart. "Aslında, Aziz Kıymetli'de böyle bir terfiye hazır kimse yok," diye devam etti Francis Birader. Peder Başrahip düşünceyle kötü kötü gülümsedi. Aziz SafAbelle'de böyle bir konum için hazır bir üstat vardı, eli kendisininkinden daha yumuşak olmayan bir adam. "Bu yüzden unvanını elinden almak daha da zor olacak," dedi Francis Birader, Markwart'ın düşüncelerinin nereye gittiğini gördüğünü sanarak. "Ne?" diye sordu Markwart inanmazlıkla, fikir aklından hiç geçmemiş gibi. "Aziz Kıymetli'de bir halef yokken Başrahipler Kurulu Başrahip Dobrinion'u manastırından etmez," diye tahmin yürüttü Francis Birader. "Aziz Saf-Abelle'de başrahip rolünü üstlenmeye hazır bir sürü üstat var," diye yanıt verdi Peder Başrahip Markwart. "Aziz Honce'da da." "Ama tarih manastır içinde başrahip unvanını alacak bir başkası yokken Kurul'un asla bir başrahibi görevinden almayacağını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gösteriyor," diye itiraz etti Francis Birader. Aziz Argraine'de toplanan Onikinci Kurul tam da böyle bir kararla karşı karşıya kalmıştı, Üstelik Başrahip Dobrinion'dan daha korkunç suçlar işlemiş bir başrahibe karşı. "Evet evet, konu hakkındaki fikirlerinden şüphem yok," diye 334 R. A. Salvat, sözünü kesti Peder Başrahip Markwart, biraz sabırsızlıkla. Basr hip Dobrinion'un gittiği yöne baktı ve yüzünde hâlâ aynı gülüm seme vardı. "Yazık," diye mırıldandı.. Sonra uzaklaştı, ama zindanda olduğu gibi Francis Birader takip etmeden önce bir anlığına durdu, biraz daha dikkatli düşününce, Peder Başrahip Markwart'ın bu tür düşünceler beslemesine şaşmıştı. Bir başrahibin suçlanması hiç de hafife alınacak bir konu değildi! Kilise'nin bin senelik tarihi içinde yalnızca yarım düzine kez denenmişti ve iki tanesinde söz konusu başrahip ciddi suçlar işlemişti, biri bir dizi tecavüzden ve Aziz Gwendolyn'in kadın başrahibine saldırıdan suçluydu, diğeri cinayetten. Dahası, diğer dört suçlama Abellican Tarikatı'nın ilk günlerinde, başrahip unvanının genellikle satıldığı ya da siyasi çıkarlar sonucu verildiği zamanlarda yapılmıştı. Francis Birader sinirlerini yatıştırmak için derin derin nefes aldı ve görevbilirlikle üstünü takip etti. Kendi kendine Kilise'nin, hatta tüm krallığın savaşta olduğunu ve gerçekten de ümitsiz zamanlarda yaşadıklarını hatırlattı. Braumin Herde Birader iyi bir ruh halinde değildi. Alt katlara inmesine izin verilmese de, manastırın zindanlarında neler olup bittiğini biliyordu. Ve daha da kötüsü, Peder Başrahip'e karşı çıkacak olursa, artık duruşunda yalnız olacağını biliyordu. Jojonah Efendi gideli çok olmuştu, yaşlı akıl hocasının tahmin ettiği gibi alınıp götürülmüştü. Peder Başrahip Markvvart düşmanlarını tanıyordu ve üste çıkmıştı, asla vazgeçmeyeceği bir konum. Bu yüzden Braumin Birader, herhangi bir tartışmayı raporlamak için Markwart'a koşacaklarından korkarak kendi manastırının keşişlerinden kaçınarak zamanını Aziz Kıymetli'deki biraderlerle geçiriyordu. Onların Aziz Saf-Abelle'in ciddi öğrencilerinden daha neşeli bir grup olduklarını keşfetti. Hem de haftalardır kuiblis R"hu 335 deki savaş gürültülerini dinliyor olmalarına rağmen. Yine de, , sey düşünülünce, Aziz Kıymetli daha canlı bir yerdi. Belki hayüzünden, diye düşündü Braumin Birader, çünkü Palmaris geelde Tüm Azizler Koyu'ndan daha güneşli bir yerdi, ya da belki Aziz Kıymetli büyük Aziz Saf-Abelle'den daha yüksek bir yere inşa edildiğinden, daha fazla penceresi, daha esintili balkonları olduğundan. Ya da belki bu keşişlerin daha az yalıtılmış, büyük bir şehrin ortasında olmasından. Ya da belki, diye düşündü Braumin Birader (ve en olası açıklamanın bu olduğunu düşünüyordu) Aziz Kıymetli'nin Aziz SafAbelle'den daha hafif yürekli olması ilgili başrahiplerin ruh hallerini yansıtıyordu. Anlatılanlara göre Dobrinion Calislas gülümsemeye alışık bir adamdı; gürültülü kahkahası Palmaris'te tanınıyordu, şarap sevgisi de öyle (bazıları elf batağı, diyordu) ve paradan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kaçınılmamış büyük düğünlere katılma sevgisi de. Peder Başrahip Markwart fazla gülümsemezdi, Braumin biliyordu ve gülümsediği zamanlarda da gözdesi olmayanlar huzursuz olurdu. O akşam, geç saatlerde Braumin Başrahip Dobrinion'un özel odalarının kapısının önündeki halı kaplı koridorda duruyordu. Kapıyı çalmak için elini defalarca kaldırmıştı, ama sonra sessizce yanına indirmişti. Adamla şimdi konuşmaya giderse, Başrahip Dobrinion'a Markwart'la ilgili korkularını ve Peder Başrahip'e karşı kurulan sessiz ittifakı anlatırsa nasıl bir riske girmiş olacağını biliyordu Braumin. Diğer yandan, Braumin bu konuda pek az seçeneği olduğunu hissediyordu. Jojonah Efendi gitmişken ve o uzun yol onu daha pek çok sene Braumin'in hayatının dışında tutacakken, Braumin Peder Başrahip Markwart'ın kararlarına karşı hareket etmekte güçsüz kalacaktı, özellikle de baştan Jojonah'ı uzağa gönderen karara karşı. Kendisi de Peder Başrahip'e karşı zor zamanlar yaşayan Başrahip Dobrinion'un desteğini kazanmak 336 R. A. Salva,0re iki adamın ellerini büyük ölçüde güçlendirirdi. Ama diğer yandan, Braumin Herde Başrahip Dobriniorı'u özellikle de politikalarını pek de iyi tanımadığını itiraf etmeliydi Belki de Başrahip Dobrinion ve Peder Başrahip Markwart, taşlar, ele geçirmenin zaferini paylaşamadıkları için tutsakları kimin kontrol edeceği hakkında didişip duruyorlardı. Ya da belki Başrahip Dobrinion'un itirazları, Markwart'ın Aziz Kıymetli'ye gelip gücünü ele geçirmesinden doğan basit öfkeden kaynaklanıyordu. Braumin Birader o koridorda durarak ve ne yapacağını düşünerek yarım saat harcadı. Sonunda Jojonah Efendi'nin bilgece sözleri karar vermesini sağladı. "Haberi sessizce yay," demişti sevgili akıl hocası, "Peder Başrahip'e ya da başkalarına karşı çıkma, Avelyn ve benzer yüreklere sahip olanları destekle." Sabır, diye karar verdi Braumin Birader. Bu İnsanoğlu'nun uzun savaşıydı, biliyordu, iyi ile kötü arasındaki içsel savaş ve onun tarafı, gerçek iyiliğin ve dindarlığın savaşı sonunda kazanacaktı. Buna inanmak zorundaydı. Şimdi perişan ve çok yalnız hissediyordu, ama yüreğindeki gerçeğin yüküydü bu ve bu tehlikeli zamanda Başrahip Dobrinion'a gitmek doğaı yol olmayacaktı. İlerideki haftalarda, Braumin Herde Birader, Başrahip Dobrinion'un kapısından uzaklaştığı bu âna pişmanlıkla bakacaktı. »5 GURUR "Maiyer Dek ve powrie, Kos-kosio," dedi Pony, Caer Tinella'daki sonuçtan duyduğu memnunlukla. O, Elbryan, Tomas Gingenvart ve Belster O'Comely mülteci kampındaki ateşin çevresinde oturmuş, bu geceki saldırının canavarlar üzerindeki etkisini tam olarak ölçmeye çalışan Roger Lockless'la diğer izcilerin dönmesini bekliyorlardı. Haberlerin iyi olacağını düşünüyordu hepsi. İki öndere ek olarak başka pek çok canavar öldürülmüştü, ama dev önderiyle powrie önderi düşünüldüğünde onlar, hatta üç dev fazla önemli değildi... özellikle de Kos-kosio'yu öldürenin Maiyer Dek olduğu düşünülünce. Hem de bir sürü powrie müttefikinin önünde! İblis dactylin gelişinden önce devler ve powrieler nadiren ittifak kurarlardı, aslında birbirlerinden, insanlardan nefret ettikleri kadar çok nefret ediyorlardı. Bestesbulzibar o kan davası-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nı durdurmuştu ve iblisin yok edilmesinden sonra ittifak yalnızca gereklilikten devam etmişti, çünkü iki ordu da insan topraklarının derinliklerindeydi. Ama gergin bir ittifaktı, kan davasına dönüşmek için bahane bekleyen bir ittifak. "Maiyer Dek'i bize katılmaya ikna etsek bile bize bu kadar yardımı dokunmazdı," dedi Elbryan gülerek. "Powrie önderini ateşe attığını gördüğümde umutlarım yükseldi." "Ve Maiyer Dek ile üç dev arkadaşı ölmüşken," diye ekledi 338 R. A. Sa|Vit0re Pony, "devlere kızan powrielerin üstünlüğü ele geçirmesini bek leyebiliriz." "Yalnız goblinler kötü cücelerden çok devlere yakın," diye be lirtti Tomas Gingerwart. "Devler onları yese bile!" "Bu doğru," diye kabul etti Elbryan. "Belki bu durumda taraflar eşit sayılır, çünkü Caer Tinella sefil goblinlerle doluydu. Ama safları arasında bir an önce çok cazip birisini bulamazlarsa, kasabadaki savaşın baştan başlayacağını tahmin ediyorum." "Birbirlerini son adamına kadar öldüreceklerini umalım," dedi Belster O'Comely, bira kupasını kaldırarak (Roger Lockless'e borçlu oldukları bir lüks). Sonra muazzam bir yudumda kupayı boşalttı. "Sonuç olarak onlar zayıfladı ve bizim gücümüz savaşmaya hazır yirmi kişi arttı," diye araya girdi Tomas. "Diğerlerinin kasabaları geçip güneye gitmesine yardım etmeye hazır yirmi kişi," diye düzeltti Elbryan. "Biz, hepimiz yeterince savaş gördük." "Palmaris'e!" diye kükredi Belster ve yüksek bir geğirtiyle bitirdi. Tomas Gingerwart memnun kalmamıştı. "Bir ay önce, hatta bir hafta önce, hatta iki gün önce bu beni tatmin ederdi," dedi. "Ama Caer Tinella bizim yuvamız ve düşmanlarımız gerçekten zayıfladıysa, kasabayı tekrar ele geçirmenin zamanı gelmiş olabilir. Plan buydu, değil mi? Düşmanlarımızı tartana kadar bekleyip saldıracaktık." Elbryan ve Pony endişe içinde bakıştılar, sonra bakışlarını kararlı adama çevirdiler. Arzularını gerçekten anlıyorlardı. "Bu daha sonra yapılması gereken bir tartışma," dedi korucu sakin sakin. "Canavarların Caer Tinella'ya ne kadar kararlılıkla yerleştiklerini bilmiyoruz." Tomas içini çekti. "Sen içeri girdin," dedi. "Tüm savaşçılarımız iblis R"hu 339 tunda savaşıyor olsaydı saldırı ne kadar daha yıkıcı olurdu?" «jki taraf için de yıkıcı, korkarım," diye yanıt verdi Pony. "Onları hazırlıksız yakalamamız sayesinde canavarları yaraladık ve tutsakları kurtardık. Maiyer Dek daha büyük bir gücün yaklaştığın, aörseydi tutsakların hepsinin öldürülmesini emredebilirdi ve Caer Tinella'nın savunması çok daha inatçı olabilirdi." Tomas olumsuz fikirleri duymak istemeyerek iç geçirdi. Ona göre, eğer Elbryan ve Pony, küçük, görünmeyen dostları Juraviel ve Roger Lockless böyle bir sonuç elde edebiliyorsa, o ve savaşçıları işi bitirebilirdi. Elbryan ve Pony yeniden bakıştılar ve sessizce burada bırakmaya karar verdiler. Tomas'ın duygularını anlıyorlardı, yuvasını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kaybetmediğine inanması gerektiğini biliyorlardı ve kasabanın çevresinden dolaşıp güneye kaçmak daha akıllıca görünürse adamın dinleyecek kadar sağduyu göstereceğine güveniyorlardı. Gittikçe artan gerginlikten korkan Belster O'Comely tartışmayı başka bir yöne çekti, topraklarındaki canavar ordusunun yazgısını merak etti. "Eğer biz burada onlara böyle kuvvetle saldırıyorsak, o zaman bana öyle geliyor ki başkaları da indiriyor onları," dedi. "Ho, iddiaya girerim gelecek bahara Dundalis'teki Uluyan Sheila'da olacağım!" diye bitirdi, sonra kupasını doldurup yine başına dikti. "Bu mümkün," dedi korucu içtenlikle. İyimserliği Pony'yi şaşırttı. "Canavar ordusu dağılırsa, Kral, Ormandiyar'm hemen ele geçirilmesini ister." "Ve Sheila yine ulur!" diye kükredi Belster. Bu sarhoş durumda, hayatını Palmaris'in güvenliğinde, sessizce yaşama kararını unutmuştu. Heyecanı kamp ateşine başkalarını da getirdi. Çoğunun elinde yiyecekler ve içecekler vardı. O zaman sohbet daha da neşelendi, canavar istilasından önce, daha mutlu zamanlara ait anıların anlatılmasına döndü ve cid3«o Silv«0re diyet içinde önemli haberlerin beklenmesi, bir tür zafer kutlam sına dönüştü. Elbryan ve Pony pek az konuşuyor, geride durun sık sık bakışarak ve başlarını sallayarak diğerlerinin gevezelikler' ni dinlemeyi tercih ediyorlardı. Şafakta, çamların arasındaki ci menlikte Juraviel'le buluşmaya sözleşmişlerdi ve elfin söyleyeceklerini dinledikten sonra, düşmanlarının iki kasabadaki güçlerini anladıktan sonra kararlarını verebilirlerdi. Gece derinleşti, ateşler alçaldı ve insanların çoğu yatmaya gitti. Sonunda, şafaktan bir saat önce, izciler neşeli Roger Lockless önderliğinde döndü. "Tüm devler gitmiş," diye bildirdi genç adam. "Hepsi! Povvrieler tarafından sürülmüş... ve karşı koymamışlar bile!" "Zaten buraya gelmek istemiyorlardı," diye tahmin yürüttü Pony. "Yabandiyar'ın dik yamaçlarındaki deliklerini tercih ediyorlar." Tomas Gingenvart zaferle bağırdı. "Ya goblinler?" diye, sordu Elbryan sakinlik içinde, kutlamayı başlamadan durdurarak. Roger'm heyecanının baskın çıkmasını ve Tomas'la diğer mültecileri mutlak yıkıma götürmesini istemiyordu. Devler olmasa bile, kalan povvrieler de çok güçlü olacaktı. "Bir savaş çıktı ve bazıları öldürüldü," diye yanıt verdi Roger, hiç duraksamadan. "Diğerleri ormana dağıldı." "Ama diğerleri povvrielerle kaldı," diye tahmin yürüttü Elbryan. "Evet, ama..." "Ve pek az powrie öldürüldü, değil mi?" diye ısrar etti koaıcu. "Kalan goblinler ilk savaş işaretiyle kaçarlar," dedi Roger güvenle. "Yalnızca kanlı berelerden korktukları için kalıyorlar." "Sırf korku yüzünden savaş kazanan ordular vardır," dedi Pony kuru kuru. iblis Buh" 341

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Roger öfkeyle baktı ona. "Öldürülmeye hazırlar," dedi ifadesizce. "Öyle bir iddiada bulunmaktan çok uzağız," diye çabucak yaverdi korucu, konuşurken elini kaldırıp Tomas Gingercvart'ın konuşmasını engelleyerek. Elbryan ayağa kalkıp Roger'ın önünde Hurdu. "Sorumluluklarımız böyle çabucak yargıya varmamıza izin vermeyecek kadar büyük." "Sen yalnız başına Caer Tinella'ya girerken verdiğin gibi mi?" diye tükürdü genç adam. "Ben gerekli olduğunu düşündüğüm şeyi yaptım," diye yanıt verdi Elbryan sessizce, sakinlik içinde. Pek çok bakışın kendisiyle Roger'ın üzerine dikildiğini biliyordu ve aralarında çıkacak anlaşmazlığın büyük huzursuzluk yaratacağı kesindi. Bu insanlar ona güveniyor, Roger Lockless'i seviyordu ve sürgün günlerinde delikanlı gerçekten de onlar için çok şey yapmıştı. Ama şimdi yanılıyorsa, insanları zafere götürme arzusu mantığına üstün geliyorsa, önceki başarılarının tamamı boşuna olurdu, çünkü o zaman mültecilerin çoğu büyük olasılıkla ölürdü. "Otuz tutsak askeri kurtarırken benim yaptığım gibi!" dedi Roger kuvvetle, yüksek sesle. "Kendi başına mı?" diye araya girdi Pony. Elbryan elini kaldırarak Pony'yi susturdu, çevresindeki herkesi susturdu. "Kasabalara saldırma ya da çevrelerinden dolaşma kararını vermek için çok erken," diye bildirdi. "Gün ışığı geldiğinde daha fazlasını, çok daha fazlasını öğreneceğiz." Tartışmanın sona erdiğini düşünen, uman korucu döndü ve uzaklaşmaya başladı. "Biz Caer Tinella'yı geri alacağız," diye bildirdi Roger Lockless ve pek çok ses onaylayarak yükseldi. "Aşağıdiyar'ı da," diye devam etti genç adam. "Ve kasabalar bir kez daha bizim elimizde olduğunda, Palmaris'e haber göndereceğiz ve Kral'ın ordusu konumumuzu güçlendirecek." "Kralın Adamları bu kadar kuzeye gelmez," diye itiraz etti 3«2 Si|vato, Pony. "ya da en azından, tüm varoluşunuzu dayandırabilece&jnbir şey değil. Henüz değil. Palmaris henüz istila tehdidi altından ken değil." "Sen nereden bilebilirsin ki?" diye sordu Roger sertçe. "Kralın Adamları'nda hizmet ettim," diye itiraf etti Pony. "K;ra_ İm Adamları'nda ve Kıyı Muhafızlarında. Önceliklerini biliyorum ve sizi temin ederim, Palmaris'in, Ayı-Honce'un ikinci şehri ve Masur Delaval'a açılan kapı olan yerin değeriyle karşılaştırılınca Caer Tinella ve Aşağıdiyar öncelikler arasında bile sayılmaz. Palmaris düşerse, Kral'ın Ursal'daki tahtına giden yol açık kalır." Bu Rogerın iddialarını biraz söndürdü. Birkaç dakika kıpırdandı, ters bir cevap aradı, ama o cevabını veremeden Tomas Gingerwart araya girdi. "Hepimiz yorgunuz," dedi adam yüksek sesle, yakındaki herkesin dikkatini çekerek. "İyi haberlerin kötü haberler kadar yorucu olabileceği ve ikisinin de bir haftalık sıkı çalışma kadar yorucu olduğu söylenir." "Ah, bu doğru," diye onayladı Belster O'Comely. "Artık neşemiz yerine geldi ve düşüncelerimiz umut dolu," diye devam etti'Tomas. "Ama korucu ve Jilseponie haklı. Karar verme zamanı bu değil." "Düşmanlarımız düzensiz ve kararsız," diye itiraz etti Roger. "En azından bir gün daha öyle kalacaklar," diye yanıt verdi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Tomas. "Zaten kasabalara gün ışığında saldırmayacağız, bu yüzden artık gidip dinlenelim. Belki sabahleyin her şeyi daha açık görebiliriz." Elbryan Tomas'la gözgöze geldi ve başını salladı. Adam mantıklılıkla durumu kontrol altına aldığı için gerçekten minnettardı. Sonra Pony'ye işaret etti ve ikisi yürüyüp gittiler, çamlara ve çimenliğe, rakipleri hakkında daha açık bir resme yöneldiler. Roger Lockless kısa bir süre için kampta bekledi, sonra, kimse ona dikkat etmezken gizlice korucuyla kadının arkasından, iblis R"hu 313 . jj izcilerinin geleceğini bildiği yere doğru uzaklaştı. glbryan ve Pony'ye çamlarla çevrili bir çimenlikte yetişti ve kıpkırmızı kesilerek ne yapması gerektiğini düşündü. Adam ve kadın kucaklaşmış, tutkuyla öpüşüyordu. İkisi ayrıldığı zaman Roaer rahat bir nefes aldı. Duygularını biraz daha yakından ve biraz daha dürüstlükle inceleyebilseydi, Roger öpüşmenin onu normalden fazla rahatsız ettiğini, yalnızca bu özel ânı değil, bu güzel kadınla ilgili özel bir ânı izlemek istemediğini fark ederdi. Ama Roger yeni gelen bu iki kişi söz konusu olduğunda böyle bir bakışı başaramıyordu, henüz değil ve bu yüzden, kucaklaşmanın sona erdiğini gördüğünde, daha da yaklaştı ve yakındaki çamın dallarından ezgili bir ses geldiğini duyduğunda hiç şaşırmadı. "Bu gece talih bizim yanımızdaydı," dedi Juraviel. "Çünkü devler gitti, hepsi ve epey goblin de. Daha iyi tek senaryo devlerle powrieler arasında açık çatışma olabilirdi." "Ama bu olmadı," diye yanıt verdi Elbryan. "Bu yüzden, powrie gücünün hâlâ kuvvetli olduğunu varsaymamız gerekir." "Gerçekten de kuvvetli," diye doğruladı Juraviel. "Gerçi önderleri kızartıldı!" "İnsanlar Caer Tinella'ya saldırmak ve evlerini geri almak istiyorlar," diye araya girdi Pony. "Bu doğru, değil mi, Roger Lockless?" diye ekledi Elbryan, genç adamın yakınlarda olduğunu fark ederek. Roger daha da alçaldı, yüzünü otların arasına gömdü. "Bu delikanlının gizli gizli gözetlemesinden gerçekten bıkmaya başlıyorum," diye yorum yaptı Juraviel, kanatları yardımıyla yere inerek. "Eh, dışarı çık madem," dedi Pony. "Ne diyeceğimizi duymak istediysen, en azından sohbete katıl." Roger kendine tekrar tekrar bu üçünün kendisini görmelerinin 344 R- A. Salvat, yolu olmadığını söyledi. Elbryan ile Pony'nin, onları takip ettiğin• bilmelerinin yolu yoktu kuşkusuz. "O zaman yüzünü çimenlerin içinden çıkarma," dedi Elbryan gülerek. "Ben saldırıya karşıyım," dedi Juraviel'e. "Ve iyi sebeplerin var," diye yanıt verdi elf. "Savaş berabere bitseydi bile böyle bir darbe indirmeyi düşünebilirdik. Ama Caer Tinella'nın kalan powrieyle birkaç goblin için geçici bir evden başka bir şey olduğundan kuşkuluyum. Eşgüdümlü bir canavar gücü için bir malzeme üssü olmadığı kesin. Saldırmakla kazanıla-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


cak hiçbir şey göremiyorum. Kasabayı geri alıp elde tutma düşüncesi şu anda tamamen budalalık. Ve kaybedecek çok şey var. C er Tinella'da kalan gücü hafife almayalım." "Bence kasabanın çevresinden dolanıp güneye kaçmak dan akıllıca," diye ekledi Elbryan. "Güneye giden yolun Palmaris'e kadar açık olması mümkün, diye yanıt verdi Juraviel. "Ama ne süreyle öyle kalır, bilemiy rum." "Kasabalıları evlerini terk etmeye ikna etmek kolay olmaya cak," dedi Pony. "Ama başaracağız," diye onu temin etti Elbryan. Adam konu surken doğrudan Roger Lockless'e bakıyordu. Bu cümlenin sonunda delikanlıyı saklandığı yerden çıkaracağını düşünüyordu. "Belki siz kendi evinizi sevmiyordunuz!" dedi genç adam, ayağa fırlayıp korucuyla yüzleşmek üzere fırtına gibi çimenliğe gelerek. "Ama biz Caer Tinella'ya sadığız!" "Ve bu yüzden Caer Tinella'ya geri döneceksiniz," dedi Elbryan sakin sakin. "Bu savaş fazla sürmez ve Palmaris çevresindeki bölge güvene kavuşur kavuşmaz Kral'ın ordusun kuzeye göndereceğini düşünüyorum." "Peki ne bulacaklar orada?" dedi Roger, kendisinden epey iri olan Elbryan'in önünde dikilerek. "Evlerimizin yanık iskeletlerini mi?" iblis Ruh" 3A5 "Yeniden inşa edin," diye sakinlik içinde yanıt verdi Elbryan. Roger bu fikre alayla güldü. "Bizim kendi yuvamız, Dundalis seneler önce yağmalandı," ? JJ pony. "Sonra Belster ve arkadaşları tarafından yeniden inşa edildi- Ve şimdi yine yağmalandı." "Ve yeniden inşa edilecek," dedi Elbryan kararlılıkla. "Evler yeniden yapılabilir; insanlar sonsuza dek kaybedilir." "Ben ailemi böyle bir saldırıda kaybettim," dedi Pony, nazikçe genç adamın dirseğini tutarak. "Ben de," diye ekledi Elbryan. "Ve tüm dostlarımızı." Pony'ye bakarken Roger'ın gözleri biraz yumuşadı, ama sonra çekildi, gözleri öfke doldu. "Bana acından bahsetme," diye terslendi. "Ben aileni ve dostlarını kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Ve artık korkmuyorum. Cüceler Caer Tinella'da, evimde ve bu yüzden oraya gidip onlardan kurtulacağım, her birinden! Siz bunu geciktirdiniz, ama saldırımızın başarısından sonra artık durduramazsınız. İnsanlar beni takip edecek, Gecekuşu," dedi, parmağını kendi göğsüne yaslayarak. "Sen kendini önder sanıyorsun, ama son saldırıda tutsakları kurtaran Roger Lockless'ti, sen değil, baştan beri insanları besleyen, onları aptal Koskosio Begulne'nin koca burnunun dibinden çalıp götüren Roger Lockless'ti. Ben!" diye bağırdı, yine parmağını göğsüne götürerek. "Ve sen onları Caer Tinella'dan uzaklaştıramayacaksın. Beni takip edecekler." "Ve sonlarına gidecekler," dedi korucu ifadesizce. "Bu Caer Tinella hakkında mı, Roger;yoksa kimin önder olduğu hakkında mı?" Roger elini önemsemezce ona doğru salladı. "Daha işimiz bitmedi Gecekuşu," dedi, elf unvanını horgörüyle tükürerek ve dönüp çimenlikte yürüdü. Pony öfkeyle gerilmiş bir yüzle takip edecek oldu, ama Elbr-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


346 R. A. Sa|Vat0rç yan onu durdurmak için kolunu kaldırdı. "Daha genç ve kafas karışık," dedi korucu. "İnsanlar arasında bir yer edindiğini düşü nüyordu ve sonra biz geldik." "Asla resmi olarak grubun önderi olmadı," dedi Juraviel. "Q daha çok Tomas Gingenvart ve Belster O'Comely'ye düşen bir iş, ti. Roger daha çok grubun sınırlarının dışında çalışıyordu. Senin gelişin bu rolü etkilememiş olmalı." "Ona göre, grubun kahramanıydı," dedi Pony. "Hâlâ öyle," diye düzeltti Elbryan. "Kabul," dedi Juraviel. "Ama başkaları için yer olduğunu anlamıyor." "Roger Lockless!" diye seslendi Elbryan yüksek sesle. Çimenliğin uzak ucundaki Roger olduğu yerde durdu ve döndü. "Bu iş hemen, burada halledilmeli," diye seslendi korucu. "Tüm insanların iyiliği adına." Ama sözleri kararlılıkla telaffuz etmesine rağmen, yüz ifadesi endişesini belli ediyordu. "Kılıcını. Juraviel'e ver," dedi Pony'ye, bitkin bitkin içini çekerek. Kadın talebi ve sevgilisinin yüzündeki ifadeyi düşündü. "Zamanı değil," diye yanıt verdi. "Olmak zorunda," dedi korucu. "Kılıcını Juraviel'e ver." Durdu ve bakışlarını Pony'den yaklaşmakta olan Roger'a çevirdi, Roger'ı neyin güdül ediğini daha derinlemesine anlamaya çalıştı. "Ve buradan git," diye ekledi Pony'ye hitaben. "Buna tanık olmamalısın. Onun hatırı için." Pony bakışlarını Elbryan'dan ayırmadan küçük kılıcını kınından çıkardı ve elfe uzattı. "Onu incitirsen..." diye uyardı ve dönüp çamların arasına yürüdü. Pony bir tehdidi yarım bıraktığı zaman endişelenecek kadar akıllıydı Elbryan. "Dikkatli ol," diye uyardı Juraviel. "Adamın vakarını tamamen yok edersen kötü sonuçları olabilir." iblis R"hu 347

"Umarım buna gelmez," dedi Elbryan içtenlikle. "Çünkü ben , s0nuçlanndan korkuyorum. Ama aramızdaki bu bölünme de«n edemez. Böylesine ümitsiz bir durumdaki insanların benimle Roger arasında bir seçim yapması istenemez." "Roger'ın seni dinleyeceğini mi düşünüyorsun?" "Roger'a kendimi dinleteceğim," diye temin etti Elbryan onu. "İnce bir çizgide yürüyorsun, Gecekuşu," dedi elf. "Sen ve Tuntun'un bana çok iyi gösterdiğiniz bir çizgi," diye yanıt verdi korucu. Juraviel bunu kabul ederek başını salladı. "O başlatsın," diye tavsiye etti elf. "Öyle olacaksa." Elbryan başını salladı ve sonra Roger her zamanki cesaretiyle meydan okurcasına gelip önünde durunca sırtını dikleştirdi. "Bu didişmeden sıkılmaya başlıyorum, grubun önderliği üzerinde hak iddia eden Roger Lockless," diye seslendi Elbryan. "Caer Tinella'ya yapılan son saldırıda birlikte pekala çalışabileceğimizi gösterdik." "Benim önceliğimin insanların daha iyi duruma gelmesi olduğunu, ama seninkinin öyle olmadığını gösterdik," diye yanıt verdi genç adam.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Elbryan arkasındaki kızgınlığı fark ederek hakaretin üzerinde durmadı. "Kasabada ikimiz de kıymetli işlevler üstlendik," dedi sessizce, sakinlik içinde. "Sen tutsakları kurtardın ve bunun için, ben dahil herkes minnettar. Ve ben Maiyer Dek'i altettim ve bu düşmanlarımızın kolay kolay atlatamayacağı bir darbe." "Ama sen orada olmasan ben işimi çok daha kolay tamamlayabilirdim!" dedi genç adam suçlarcasına. "Ama bana gelmemi bile önerdin mi? Yeteneklerime en çok ihtiyaç duyulan yerde, büyük Gecekuşu bu görevle ilgilenip ilgilenmeyeceğimi sordu mu?" "Tutsakları olduğunu bilmiyordum bile," diye yanıt verdi korucu dürüstlükle. "Aksi halde planım çok daha farklı olurdu." 348

R. A. Sa[vat0r6 "Senin planın," diye tükürdü Roger. "Sen geldiğinden be ı planlarından başka hiçbir şey duymadım!" "Ve durumumuz daha iyi değil mi?" Roger yine, bu sefer Elbryan'ın ayaklarına tükürdü. "Sana ihtiyacım yok, Gecekuşu," diye alay etti. "Keşke sen ve o tuhaf, küçük dostun ormanda kaybolsa." "Ama Jilseponie değil," diye araya girdi Juraviel. Roger'm yüzü kızardı. "O da!" dedi ikna edici olmayan bir tavırla. Elbryan bu hassas konudan uzaklaşılması gerektiğini fark etti. "Ama biz gitmiyoruz," dedi. "İnsanlar güven içinde Palmaris'e ulaşana ya da ordu kuzeye yürüyüp kasabaları ele geçirene kadar değil. Ben senin hayatındaki gerçeklerden biriyim, Roger Lockless. Ve önderlik konumuna, kuzey topraklarındaki çalışmalarım ve deneyimlerin sonucunda kendi kazandığım bir konuma getirildiysem, bil ki senin aptalca kibirinin hatırı için bu konumdan vazgeçmeyeceğim." Roger vuracakmış gibi ilerledi, ama öfkesine hakim oldu. Yine de yüzü gittikçe kızarıyordu. "Benim sorumluluğum sana değil onlara karşı," diye sakinlik içinde açıkladı Elbryan. "Bu grupta sana bir yer var, çok değerli bir yer." "Uşağın olarak mı?" "Ama şunu bil ki," diye devam etti korucu, aptalca yorumu duymazdan gelerek, "şu zamanda Caer Tinella'ya saldırma fikrine karşı mücadele edeceğim. İnsanlar için en doğrusu bölgeden kaçmak ve bu kararımı desteklemeni bekliyorum ve talep ediyorum." Roger adamı süzdü, korucunun ona doğrudan emir vermeye cesaret etmesine şaşırdığı açıktı. "Senden daha azını kabul etmeyeceğim, Roger Lockless." "Beni tehdit mi ediyorsun? Tıpkı Po... Jilseponie ve aptalca laiblis R"hu 349 neti gibi?" "Sana gerçeği söylüyorum, o kadar," diye yanıt verdi Elbryan. «Bu Ç°k önemli..." Korucu cümlesini bitiremeden Roger patlarcasına harekete 2eçti ve çenesine bir yumruk attı. Hiç şaşırmayan Elbryan elini yüzünün önüne kaldırdı ve hafifçe yana kaydırdı, Roger'ın yumrusunun hedefini şaşmasına yetecek kadar. Sonra korucunun açık eli öne fırladı, Roger'ın yüzüne tokat attı ve geri geri sendelemesine sebep oldu. Roger bir hançer çıkardı ve ilerleyecek oldu, ama Fırtına'nın

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


öfkeli parıltısıyla karşı karşıya kalınca kayarak durdu. "Aramızda bir dövüş anlamsız olur," dedi korucu. "Hiç öldürmediğini kendin itiraf ettin, ama, ne yazık ki, ben uzun, çok uzun zamandır kılıcımla yaşıyorum." Bundan sonra sakin sakin Fırtına'yı kınına, soktu. "Dövüşebilirim!" diye bağırdı Roger ona. "Bundan kuşkum yok," diye yanıt verdi Elbryan. "Ama gerçek yeteneğin başka alanda, izcilikte, düşmanımıza zekanla engel olmakta." "Görünüşe göre önemli kararlarda güvenmediğin bir zeka!" Elbryan başını iki yana salladı. "Bu bir savaş, hırsızlık değil." "Ve ben sıradan bir hırsızdan daha önemli değilim, öyle mi?" "Şu anda şımarık bir çocuk gibi davranıyorsun," dedi korucu. "Bana saldınrsan, beni öldürürsen, ya da ben seni öldürürsem, onlara önderlik etmemiz için bize güvenen insanlar için bedeli ne olur?" "Seni öldürmek istemiyorum," diye bildirdi Roger. "Yalnızca yaralamak istiyorum!" Ve hançerini uzatarak yaklaştı. Elbryan'ın sol eli alttan savrulup hançeri tokatladı ve Roger'ın kolunu yakaladı. Genç adam tepki veremeden korucu boş elini önüne savurdu ve sol eliyle Roger'ın kolunu zıt yöne çekti. Roger 350 "

A'

S^.ore

elinde bir acı hissetti ve sonra aniden serbest kaldı. Hemen deno sini sağladı ve karşı darbe vurmaya çalıştı, ama elinde artık hanc olmadığını, hançerin Elbryan'ın sağ elinde durduğunu fark etti Korucunun sol eli uzandı ve Roger'ı art arda üç kez tokatladı "Bir daha denemek ister misin?" diye sordu Elbryan, hançeri çe virip kabzayı Roger'ın çevik eline uzatarak. "Vakar," diye fısıldadı Juraviel korucunun arkasından. Aşırıya gidiyor, genç adama hakaret ediyor olabileceğini fark eden Elbryan arkaya uzandı ve Pony'nin kılıcını Juraviel'den aldı sonra dönüp Roger'ın ayaklarının dibine sapladı. "Buna devam etmek istiyorsan, gerçek bir silah al," dedi. Roger kılıca uzandı, sonra duraksadı ve bakışlarını kaldırıp korucuyla gözgöze geldi. "Dövüşebilirim," dedi "Ama bunlar senin silahların, benim değil. Bana Pony'nin sıradan ve küçük kılıcını sunuyorsun, ama sen büyülü bir kılıç kullanıyorsun..." O itirazını bitiremeden Elbryan tek bir akıcı hareketle Fırüna'yı çekip Pony'nin kılıcının yanına sapladı, sonra diğer kılıcı eline aldı. "Bu iş şimdi, burada bitecek," dedi ifadesiz bir sesle "savaşmadan bitmeliydi, ama gereken buysa... "Silahı al, Roger Lockless," dedi Elbryan. "Ya da alma. Ama her durumda, bil ki Caer Tinella konusunda benim kararım geçerli olacak. Ve o karar kasabanın ve Aşağıdiyar'ın çevresinden dolaşmak ve bu insanları Palmaris'in güvenliğine kavuşturmak." Roger korucunun ilk cümlesinden ötesini dinlememişti. Bu Caer Tinella hakkında değildi, bu gurur hakkındaydı. Roger'ın hak ettiğini düşündüğü önderlik konumu hakkındaydı ve bir kadın hakkında... Roger o konuya girmeyi istemeyerek düşünce dizisini durdurdu. Elbryan'a kısa bir bakış fırlattı, sonra elini Fırtma'nın işlemeli kabzasına, mavi deri kaplı gümüşsü kabzaya götürdü. Bunun erkekliğe

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


geçiş hakkında olduğuna karar verdi, cesareti ya da korkusu hakiblis R"hl 35' i kontrol sahibi olmak ya da kontrol altında bulunmak hakkınj ve Elbryan'ın değil kendi korkaklığının kontrolüydü bu. gjlıcı yerden çekti ve Fırtına elinde, dengeli bir duruşla geriledi. "İlk kan mı?" diye sordu. "Biri pes edene kadar," diye açıkladı Juraviel, Roger'ı şaşkınlık içinde bırakarak. Normal kurallara, kılıç oyunu adabına göre ilk kan böyle bir meydan okumaya son verirdi, ama bu sefer Juraviel Roger Lockless'in kıymetli bir ders öğrenmesini istiyordu. Elbryan sakinlik içinde olduğu yerde durdu; Roger'ın yüz ifadesine bakarak ilk saldıranın sabırsız genç adam olacağını, hem de kuvvetle saldıracağını tahmin etti. Tahmin ettiği gibi, Roger atıldı, kayarak durdu ve Fırtınayı geniş bir yay çizerek savurdu. Elbryan kendi kılıcını bedenine çapraz, aşağı eğimli olarak uzattı. Fırtına temas ettiğinde korucu beceriyle kılıcı "yakaladı" ve darbenin sarsıntısını emmesi için kolunu biraz çekti. Aksi halde Fırtına'nın kendi kılıcını ikiye böleceğinden korkuyordu! Sonra korucu rahatça kılıcını yukarı çevirdi ve ilerlerken Roger'ın saldırısının zararsızca yukarıdan geçmesi için elini kaldırdı. Elbryan o sırada ileri adım atıp kısa bir darbeyle dövüşü sona erdirebilirdi. Tam da bu hareketi yapacak oldu, ama JuraviePin uyarısını hatırlayarak geriledi. Roger dövüşü çoktan kaybettiğini fark etmeden yaklaştı. Bu sefer genç adamın kılıç hareketleri aldatıcıydı, Fırtına Elbryan'a yüksekten, sonra alçaktan, sonra yine alçaktan yaklaştı. Yüksek bir yanıltmacadan sonra, üçüncü kez alçaldı. Elbryan ilk saldırıdan kaçınmak için yalnızca başını oynattı ve sonraki iki hamleyi karşılamak için kılıca iki kez vurdu, sonra sonuncusuna karşı sıçradı. Korucu karşı atağa geçerek, hafif sıçrayışından sonra yere konar konmaz aniden ilerledi ve kılıcını geniş bir yay çizerek savurdu ve genç adama Fırtına'yı uzatıp savuşturması için fırsat verdi. 352 R. A. Sâ|Vât0re Elbryan şiddetle, son derece abartılı ve açık hareketlerle fa vüşüyordu ve çevik Roger her saldırıya kolaylıkla karşılık veriy0r du. Hatta iki seferinde karşı atağa geçmeyi bile başardı, ilki Elbryan'ı şaşırttı ve neredeyse savunmasını aşıp geçecekti. Ama korucu hemen kendine geldi, boş eliyle Fırtına'nın düz yanına vurdu ama bu arada elinin yan tarafını hafifçe çentmeyi başardı. "İlk kan deseydik ben kazanmıştım," diye böbürlendi Roger. Korucu gururunu bastırdı ve hakareti duymazdan geldi. Bu tür sataşma oyunlarına girişmek için ne zamanı, ne arzusu vardı, çünkü bu özel dövüşe odaklanması gerekiyordu. Kazanması ya da kaybetmesi değil, bu arada kendisinin ya da Roger'ın yaralanmasını önlemesi gerekiyordu. Elbryan bunu çok iyi ayarlamalıydı. Bir karşılaşma daha oldu, iki adam kılıçlarını önlerindeki havada defalarca çarpıştırdılar, birbirlerinin darbelerini karşıladılar ve Roger yavaş yavaş avantaj kazanıyor, korucu düzenli olarak geriliyordu. Kazandığı avantajdan cesaret bulan Roger daha da kuvvetle bastırdı, Fırtma'yı büyük darbelerle savurarak istemeden savunmasını açıyordu. Elbryan o açıklıklardan faydalanmadı, yalnızca gerilemeye devam etti. Bu arada biraz çökerek ufak tefek adamın tepesinde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yükselmesine izin veriyordu. Roger tatminle havladı ve Fırtma'yı aşağı, çapraz savurarak hızla yaklaştı. Korucu yükselerek kılıcını sol eline aldı ve kuvvetle savuşturdu, sonra göz açıp kapayana kadar kılıcını Roger'ın duran kılıcının üzerinden geçirdi, sonra ucunu alta sokarak kılıçları öyle kuvvetle savurdu ki Fırtına Roger'ın elinden uçtu. Elbryan kendi kılıcını da salıverdi. Genç adam kılıca doğru daldı; Elbryan hemen önünden dalarak tam bir takla attı, inerken döndü ve doğruldu. Roger kılıcına uzanırken sağ kolu dirsekten bükülerek arkaya çekildi. Elbryan'ın iblis Baha 353 a kolu altına dalmıştı. Genç adam boş eliyle tepki veremeden cibryan'ın sol eli koltuk altına kaydı, sonra yükselip Roger'ın enesine dolandı. Korucu aynı anda bir bacağını Roger'ın arkasına ttl ve yana, dizinin üzerine itti. Hızla düştüler. Elbryan Roger'ın tepesindeydi ve genç adamın kolu çaresizce sırtına mıhlanmıştı. "Teslim ol," dedi korucu. "Adil değil," diye şikayet etti Roger. Elbryan doğruldu, Roger'ı da kendisiyle beraber ayağa kaldırdı, sonra bıraktı ve ileriye ittirdi. Roger hemen Fırtına'ya doğru atıldı. Elbryan sessizce kılıcı çağıracak oldu ve öyle yapsa kılıç uçarak eline gelirdi, ama vazgeçerek Roger'ın kılıcı almasına, sonra dönüp onunla yüzleşmesine izin verdi. "Adil değil," dedi Roger yine nefes nefese. "Bu bir kılıç dövüşü, güreş değil." "Yalnızca kılıç oyununun devamıydı," diye yanıt verdi Elbryan. "Kılıçla şişlenmeyi tercih mi ederdin?" "Yapamazdın!" diye itiraz etti Roger. "Savuşturman ikimizin de silahlarına maloldu!" Elbryan Juraviel'e döndü ve elfin gerçek durumu fark ettiğini, adaletle kazandığını gördü. Ama elf, "Delikanlı haklı," dedi ve Roger'ın dersini almadığını gören Elbryan anladı ve onayladı. "Yani dövüş sona ermedi." "Git, kılıcını al," dedi Roger Elbryan'a. "Gerek yok," diye araya girdi Juraviel ve ses tonu Elbryan'ın hoşuna gitmeyecek kadar neşeliydi. "Kılıçlarınızı düşürdünüz ve ilk alan sen oldun. Avantajı kullan, genç Roger!" Elbryan dik dik Juraviel'e baktı, elfin belki de durumu fazla zorladığını düşündü. Roger üç adım attı, kılıcını Elbryan'ın yüzüne uzattı. "Teslim ol," dedi genç adam, geniş geniş gülümseyerek. "Avantajlı olduğun için mi?" diye yanıt verdi Elbryan. "Hançer354 R. A.

'Ore Salvaı le olduğu gibi mi?" Bu acı hatırlatma Roger'ın ileriye sıçramasına sebep oldu, am

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


korucu da yana sıçradı, Roger'ın yanından geçti, döndü ve gen adam daha yön değiştirip yetişemeden kılıcıyla ayağa kalktı. Ama Roger kendi hatasının verdiği kızgınlıkla, kılıcını çılgmCa savurarak atıldı. Metal defalarca metale çarptı, Elbryan her darbeyi düzgünce karşıladı. Hızla yorulan Roger korucunun numaralarından birini denedi Fırtına'yı sol eline aldı ve içeri savurdu. Elbryan'ın elinin tersine savuşturmasıyla neredeyse tam bir dönüş yaptıracaktı ona ve Roger kendine geldiği zaman Fırtına'yı savunma pozisyonunda önüne kaldırdı ve korucunun orada olmadığını gördü. Ve sonra kılıcın ucunu ensesinde hissetti. "Teslim ol," dedi Elbryan. Roger bir hareket düşünerek gerildi, ama Elbryan kılıcın ucunu biraz daha bastırdı ve bu tür düşüncelere son verdi. Roger Fırtına'yı yere fırlattı ve uzaklaşarak öfkeli bakışlarını korucuya çevirdi. Elbryan aniden kahkaha atmaya başlayınca daha da kararan bakışlar. "İyi dövüştün!" diye tebrik etti korucu. "Kılıç konusunda bu kadar güçlü olacağını düşünmemiştim. Anlaşılan pek çok yeteneği olan bir adamsın, Roger Lockless." "Beni kolayca yendin," diye tükürdü genç adam. Elbryan'ın gülümsemesi kaybolmadı. "İnandığın kadar kolay olmayabilir," dedi ve Juraviel'e baktı. "Gölge dalışı," diye açıkladı. "Kesinlikle," diye yanıt verdi elf, korucunun atfından işaret alarak ve Elbryan'ın eskrim alanında Tallareyish Issinshine tarafından böyle bir harekede altedildiğini hatırlayarak. "Üç seferin ancak ikisinde işe yarayan bir harekettir," diye devam etti Juraviel Roger'a hitaben. "Ya da en azından, üç teşebbüsün ikisinde, mutiblis R"hu 355 lak felaket getirmez." Juraviel yine Elbryan'a döndü. "Biz elflerin en yüksek seviyeı rde eğittiği senin, Gecekuşu, bir çocuğa karşı yenilmemek için böylesine çaresiz bir manevrayı denediğini görmek yaşlı kalbimi memnun etmiyor!" diye payladı. Elbryan ve elf, iyi iş çıkardıklarını, kasabalar hakkındaki meselenin ve önderlik sorununun halledildiğini düşünerek Roger'a baktılar. Roger öfkeyle birkaç saniye önce korucuya, sonra elfe baktı, sonra Elbryan'm ayaklarının dibindeki yere tükürdü, döndü ve fırtına gibi uzaklaştı Elbryan derin derin içini çekti. "İkna etmesi kolay biri değil," dedi. "Belki de aldatmacanı benim kadar rahat görmüştür," diye tahmin yürüttü Juraviel. "Hangi aldatmaca?" "Onu dilediğin an, dilediğin şekilde yenebilirdin," dedi elf açık açık. "Üç seferin ikisi," diye düzeltti korucu. "Belki Tallareyish'le dövüşürken," diye çabucak yanıt verdi Juraviel. "Ama o durumda, Tallareyish'in manevrası tamamen ümitsizlikten kaynaklanmıştı, çünkü senin üste çıktığın açıktı." "Ya bu sefer?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bu sefer gölge dalışı yalnızca Roger'ın vakarını kurtarmak için düşünülmüş bir taktikti, etkili olacağını düşünmediğim bir taktik." "Ama..." diye itiraz edecek oldu Elbryan, çünkü Juraviel dövüş başlamadan hemen önce kendisi istemişti bunu. "Yalnızca verdiğin 'dersin' Roger'da sahte bir beceri hissi uyandırmamasına dikkat et," diye uyardı elf. "Bir powrieyle karşı karşıya kalırsa, canlı çıkması pek olası değil." âtorç 356 R

A. Salv.

Elbryan bunu kabul etti ve Roger'ın gittiği yöne baktı. Ama K sorunlarının en küçüğü gibi görünüyordu, çünkü Roger'ın tavrı bakarak, insanları iki işgal altındaki kasabanın çevresinden doh maya ikna etmesi kolay olmayacak gibiydi. "Git, Pony'ye kılıcını ver," dedi Juraviel. Düşünceleri o anda, Roger'la arasındaki ilişkiyi nasıl düzelteceğini bulmaya çalışan Elbryan yanıt bile vermedi, yalnızca Fırtı. na'yı alıp kınına soktu ve gecenin içinde kayboldu. "Ben de gidip Roger Lockless'la bir sohbet edeyim," diye bitirdi Juraviel alçak sesle, korucu uzaklaşırken. Elf Roger'ı kısa sürede yakaladı. Geniş, yaygın dallı bir karaağacın altındaki kök saçılı açıklıktaydı. "Görgü kuralları ve basit terbiye kazananı kutlamanı talep ederdi," dedi Juraviel, genç adamın hemen üstündeki bir dala konarak. "Defol, elf," diye yanıt verdi Roger. Juraviel genç adamın hemen önüne atladı. "Defol mu?" diye yankıladı inanmazlıkla. "Hemen!" "Tehditlerini kendine sakla, Roger Lockless," diye yanıt verdi elf sakin sakin. "Nasıl dövüştüğünü gördüm ve hiç etkilenmedim." "Harika Gecekuşu'nun hızını kestim." "Seni dilediği an yenebilirdi," diye sözünü kesti elf. "Bunu biliyorsun." Roger doğruldu ve insan standartlarına göre uzun boylu olmasa da, yine de elfe tepeden bakıyordu. "Gecekuşu yaşayan en güçlü insanlardan," diye devam etti elf. "Ve Touel'alfar tarafından eğitilmiş biri olarak, kılıcını en hızlı kullananlardan. O tam bir savaşçıdır ve istese senin kılıcını senin suratına saplardı. Ya da kolunu yakalayıp demir pençesinde ezerdi." iblis Ruh" 357 "Uşağı elf öyle diyor!" diye bağırdı Roger. juraviel yorumun saçmalığıyla alay etti. "İlk dövüşünü unuttun mu?" Roger'ın yüzü merakla çarpıldı. "Gecekuşu'na hançerle saldırdığında ne oldu?" diye sordu elf. «Bu yeterli kanıt değil mi?" Fena kızan Roger Juraviel'e bir yumruk salladı. Elf darbenin önünde geriledi, Roger'm bileğini kavradı, sonra genç adamın ar-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kasına dolandı, kolunu arkasına büktü ve boş eliyle saçlarından yakaladı. Kolunu ve saçlarını çekip Roger'ı döndürdü ve yüzünü karaağacın gövdesine vurdu. "Ben Gecekuşu değilim," diye uyardı Juraviel. 'Ben insan değilim ve aptallara pek az merhamet beslerim!" Bundan sonra Juraviel Roger'ı ağaca bir daha çarptı, sonra adamı döndürüp elinin tersiyle attığı bir tokatla yere oturttu. "Gerçeği biliyorsun, Roger Lockless," diye payladı onu. "Gecekuşu'nun bu konularda senden üstün olduğunu ve yolumuz hakkındaki yargılarına itaat edilmesi gerektiğini biliyorsun. Ama kendi aptal kibirinle gözlerin öyle kör olmuş ki bunu itiraf etmektense kendi halkının sonunu hazırlıyorsun!" "Kibir mi?" diye bağırdı Roger. "Caer Tinella'ya gidip insanları kurtaran Roger Lockless değil miydi..." "Peki Roger Lockless Caer Tinella'ya neden gitti?" diye sözünü kesti Juraviel. "İki seferde de. Zavallı tutsakların hatırına mı, yoksa bu yeni kahramanın sahne çalacağından korktuğu için mi?" Roger bir yanıt kekelemeye çalıştı, ama Juraviel dinlemiyordu. ''Seni dilediği an, dilediği şekilde yenebilirdi," dedi elf yine ve sonra döndü, yürüyüp gitti. Perişan durumdaki Roger'ı karaağacın altında oturur bıraktı. ı6 PEDER BAŞKEŞİŞ'İ MEMNUN EDECEK ŞEKİLDE "Başrahip Dobrinion gittikçe huzursuzlanıyor," dedi Francis Birader Peder Başrahip Markwart'a. Genç keşiş heyecanlıydı; ağzından çıkan her sözcük gergindi, çünkü onları telaffuz ederken, Francis Birader korku ve dehşet arasında kalıyordu. Elbette Başrahip Dobrinion huzursuz olur, diye düşündü, çünkü bu kutsal mekanın zindanlarında başrahibin kullan işkence görüyor! "Belki söylemek bana düşmez," diye devam etti Francis, sık sık durarak ve duygularını belli etmeyen Markwart'ın tepkisini ölçmeye çalışarak, "ama korkarım..." "Aziz Kıymetli'nin ülkümüze dostça yaklaşmadığından mı," diye bitirdi Peder Başrahip onun yerine. "Beni affedin," dedi Francis Birader alçakgönüllülükle. "Affetmek mi?" diye yankıladı Markwart inanmazlık içinde. "Algılama gücünün yüksek olmasını mı affedeceğim? İhtiyatlılığını mı? Savaştayız, benim genç aptalım. Bunu daha fark etmedin mi?" "Elbette, Peder Başrahip," dedi Francis, başını eğerek. "Powrieler ve goblinler..." "Unut onları!" diye sözünü kesti Markwart. "Ve devleri, iblis dactyli de unut. Bu savaş basit canavarları ilgilendiren her konuiblis R"hu 359 dan daha tehlikeli bir hale geldi." Francis Birader başını kaldırdı ve uzun uzun, dikkatle MarkWart'a baktı. "Bu Abellican Kilisesi'nin yüreği için yapılan bir savaş," diye devam etti Markwart. "Bunu sana tekrar tekrar açıkladım, ama hâlâ anlamıyorsun. Bu savaş binlerce yıldır süregelen geleneklerle aaspetme fikirleri, iyi ve kötünün doğasıyla ilgili önemsiz çağdaş inançlar arasında." "Bunlar zamansız kavramlar değil midir?" diye sormaya cesa-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ret etti kafası çok karışan Francis Birader. "Elbette," diye yanıt verdi Markwart sevimli bir gülüşle. "Ama aralarında Jojonah Efendi'nin de bulunduğu bazıları bu terimleri kendi algılarına uyacak şekilde yeniden tanımlayabileceklerini düşünüyorlar." "Ya Başrahip Dobrinion?" "Başrahip Dobrinion'u sen bana anlat," dedi Markwart. Francis Birader durdu, bunun ne anlama geleceğini düşündü. Peder Başrahip'in Dobrinion'u hangi gözle gördüğünden pek emin değildi, ya da başka herhangi birini. Markwart Aziz SafAbelle'de De'Unnero Efendi'yle sık sık, şiddetle tartışırdı, ama anlaşmazlıklarına rağmen, De'Unnero'nun Francis'e ek olarak Peder Başrahip'in en yakın danışmanı olduğu sır değildi. "Sapkın Avelyn Birader her soruyu çözümlerdi," diye yorum yaptı Peder Başrahip Markwart. "Yüreğinde ne olduğunu sormakla yetinmezdi ve korkarım düşüşüne sebep olan da buydu." "Başrahip Dobrinion bizimle savaşacak," dedi Francis Birader. "Ona güvenmiyorum ve onun iyi ve kötü tanımlarının Jojonah Efendi'ninkilere sizinkinden... bizimkinden daha yakın olduğunu düşünüyorum." "Güçlü sözler," dedi Markwart sinsice. Francis Birader soldu. 36o A. Sa|Vat0| "Ama tamaman haksız sayılmaz," diye devam etti Markwart v Francis daha rahat nefes aldı. "Başrahip Dobrinion hep bir idealist olmuştur, o idealler pragmatizmin yüzünde patladığı zaman bile Allabarnet Birader'in aziz ilan edilmesini istemesinin onu hizaya sokmamı sağlayacağını düşünmüştüm, ama anlaşılan inandı5ım, dan daha büyük bir zayıflığın pençesinde." "Bizimle savaşacak," dedi Francis Birader daha büyük kararlılıkla. "Biz konuşurken, Başrahip Dobrinion Chilichunkların serbest bırakılması için başvuruda bulunuyor," dedi Markwart. "Palmaris Baronu'na, hatta Kral'a gidecek ve elbette diğer başrahiplere." "Onları tutmaya hakkımız var mı?" diye sormaya cesaret etti Francis Birader. "Abellican Tarikatı üç insanın yazgısından daha önemli mi?" diye sertçe yanıt verdi adam. "Evet, Peder Başrahip," diye yanıt verdi Francis Birader, başını bir kez daha eğerek. Markwart bu şekilde ortaya koyduğu zaman, Francis'in tutsaklara nasıl davranıldığı konusundaki kişisel duygularını bir kenara koyması daha kolay oluyordu. Gerçekten de burada çok risk vardı, aptalca merhametinin yoluna çıkmasına izin veremeyeceği kadar çok. "Peki, o zaman ne yapacağız?" diye sordu Peder Başrahip, Francis Birader yaşlı adamın kararını çoktan verdiğini açıkça görebiliyordu. Francis Birader yine duraksayarak sorunu düşündü. "Bir Başrahipler Kurulu," diye başladı, Kilise hiyerarşisinin toplanmasına atıfta bulunarak. Peder Başrahip Başrahip Dobrinion'dan kurtulmak istiyorsa gerekli bir süreçti. "Gerçekten de böyle bir toplantı olacak," diye yanıt verdi Markwart. "Ama Calember'ın ortasına kadar değil." Francis Birader sözleri düşündü. Calember onbirinci aydı, da-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


iblis Ruhu 361 , dörtten fazla ay uzakta. "O zaman hemen Aziz Kıymetli'den vrllrnalıyız," diye mantık yürüttü sonunda, Peder Başrahip'in kendisine gösterdiği sabrın hızla tükenmekte olduğunu hissederek ve bu konuda haklıydı. "Tutsaklarımızı Aziz Saf-Abelle'e götürmeliyiz. Orada onlara nasıl davranıldığı konusunda Başrahip pobrinion'un söz hakkı olmaz." "İyi söyledin," diye tebrik etti Markwart onu. "Gerçekten de, varın Aziz Kıymetli'den gitmeliyiz, atadamla Chilichunkları da götürmeliyiz. Gerekli ayarlamaları yap ve yolumuzu planla." "Düz bir yol," diye temin etti onu Francis Birader. "Ve herkese gideceğimizi ilan et," diye devam etti Peder Başrahip. "Ve Connor Bildeborough'nun da yakalanmasını sağla, çünkü bu çok çabuk yayılacak bir haberdir." Francis Birader'in yüzünde kuşkulu bir ifade vardı. "Bu tahtın sorun çıkarmasına davetiye olur." "Ve öyle olursa, onu bırakırız," diye yanıt verdi Markwart. "Bu olana kadar, dedikodular aradığımız kadının kulaklarına ulaşabilir." "Ama Bildeborough'ya aldırmayabilir," diye tahinim yürüttü Francis Birader. "Birlikteliklerinin kısa ve nahoş olduğu söyleniyor." "Ama Chilichunklar için gelecek," dedi Markwart. "Ve o çirkin yarım at yaratığa gelince. Bildeborough Efendi'nin tutuklanması ancak diğer tutsaklarımız hakkındaki haberin yayılmasını sağlar." Francis Birader bir an mantık yürütmeyi değerlendirdi, sonra başını salladı. "Ya Başrahip Dobrinion?" diye sordu. "Senin düşündüğünden daha küçük bir diken," diye yanıt verdi Markwart çabucak ve Francis'e adamın aklında Aziz Kıymetli'nin saygıdeğer başrahibi için başka planlar varmış gibi geldi. Connor Bildeborough küçük odayı adımlıyordu... Palmaris'in 362 . R. A. Salvatore aşağı bölgesinde, kiralanmış bir daireydi. Adam asil kana sahip olsa da, rıhtımların ve kaba meyhanelerin heyecanını tercih ediyordu. Amcasının sarayında bulduğu tek macera zaman zaman düzenlenen tilki avlarıydı ve bunları aptalca buluyordu, ona göre spor bile sayılmayacak, ego şişiren bir egzersiz. Hayır, kıvrak zekalı, hızlı kılıçlı Connor bir meyhanede iyi bir dövüşü ya da karanlık bir sokakta soyguncu müsveddeleriyle takışmayı tercih ediyordu. Aynı sebepten, Palmaris'in kuzeyindeki tarlalarda epey zaman geçiriyor, orada bulunan canavarlarla çatışmalara girerek savaşçı olarak ün kazanmaya çalışıyordu. Amcası savaşın başında ona muazzam bir armağan vermişti, benzersiz bir işçiliğe sahip ince bir kılıç. Keskin kenarı ne olduğu belirsiz gümüşsü bir metalle parlıyordu ve altın sepet örmeli kabzasına kakılmış sayısız minik, büyülü magnetit sayesinde silah savuşturmada harika oluyor, rakibin kılıcını çekiyordu. Adı Savunucu'ydu ve Connor amcasının böyle bir kılıcı nereden bulmuş olabileceğini bilemiyordu. Kılıç hakkında pek çok söylenti vardı ve hiçbiri de doğrulanamıyordu. Çoğu, kılıcın Ayı-Honce'un ilk kralının demirhanelerinde dövüldüğü konusunda hemfikirdi... bazıları Yıpranmış Adalar'daki ırktaşlarını terk eden kurnaz bir powrie tarafından dövüldüğünü söylüyordu. Başka hikayeler yaratımına gizemli Touel'alfar'ın yardım ettiğini iddia ediyordu ve diğerleri iki ırkın da rol oynadığını, o günün en iyi insan silah imalatçıları tarafından yapıldığını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


söylüyordu. Kılıcın kaynağı hakkındaki gerçek ne olursa olsun, Connor artık elinde son derece sıradışı bir silah olduğunu biliyordu. Savunucu elindeyken, daha bir hafta önce Kralın Adamları'ndan bir birliği güçlü devlerden bir sürünün üzerine yürütmüştü ve savaş felaketle sonuçlansa da (devlerle savaşırken beklenir bir şeydi bu) Connor oldukça iyi iş başarmış, hatta kılıcıyla iki dev öldürmüştü. Kuzeyde nasıl bir ihtişam bulmuştu! iblis Buhu 363 Ama şimdi, bu odada, iyi dostu Başrahip Dobrinion'la beraberken, dikkatini şehrine çevirmesi gerektiğini anlıyordu. "Konu Jill hakkında," diye ısrar etti başrahip. "Peder Başrahip Markwart Aziz Saf-Abelle'den çalınan mücevherlerin kadının elinde olduğuna inanıyor." Jill. İsim Connor'a darbe indirmiş, anılarını canlandırmış, duysıılandırmıştı. Aylarca flört etmişti onunla, harika aylar boyunca, ama evlilikleri birkaç saat içinde dağılmıştı. Jill evliliğin verdiği hakları reddettiğinde, Connor onun ölümünü isteyebilirdi. Ama elbette bunu yapamazdı, çünkü bu uçuk, ama sorunlu kadını gerçekten sevmişti. Sözleşmeyle KraPın ordusuna bağlanması kararıyla yetinmişti ve JiUy Palmaris'ten ayrıldığında kalbi nasıl da kırılmıştı! "Çok, çok uzaklarda olduğunu duymuştum," dedi genç asil ciddiyetle. "Pireth Tulme'de, ya da Pireth Dancard'da, Kıyı Muhafızları'nda görev yapıyormuş." "Olabilir de," diye kabul etti Başrahip Dobrinion. "Kim bilebilir ki? Peder Başrahip onu arıyor ve kuzeye, Dundalis'e gittiğine inanıyor. Hatta kutsal taşları çalan, Aziz Saf-Abelle'den Avelyn'le birlikte daha da kuzeye." "Sen bu adamı tanıyor musun?" diye sordu Connor aniden, yine Pettibwa Chilichunk'u ziyaret eden bu ilk keşişi merak ederek. "Hiç tanışmadım," diye yanıt verdi Başrahip Dobrinion. "Tarifi var mı?" diye ısrar etti Connor. "İri yarı bir adam, iri kemikli ve aynı zamanda iri göbekli olduğuna inanıyorlar," diye yanıt verdi başrahip. "Jojonah Efendi öyle dedi." Connor bilgiyi sindirerek başını salladı. Pettibwa'yı ziyaret eden keşiş gerçekten de iriyarı, iri kemikli ve iri göbekliydi. Jill bu adamın yanında Palmaris'e dönmüş olabilir miydi? Jilly, onun JiUy'si bu kadar yakına gelmiş ve o hiç fark etmemiş olabilir miydi? 364 R. A. Salvit0re "Kadının başı dertte, Connor, büyük dertte," dedi Başrahj Dobrinion ciddiyetle. "Ve onun hakkında, nerede olabileceöi v, da taşların gerçekten onda olup olmadığı konusunda herhangi bir şey biliyorsan, Peder Başrahip seni de arayacak. Ve sorgulama teknikleri hiç hoş değil." "Jill hakkında nasıl herhangi bir şey bilebilirim ki?" diye yana verdi Connor inanmazlık içinde "Onu en son mahkemesinde görmüştüm, Kralîn ordusuna katılmak üzere gönderildiği zaman." Sözler doğruydu Cjill'i en son evliliklerinin geçersiz kılındığı ve sözleşmesinin yapıldığı zaman görmüştü) ama Connor son zamanlarda kuzeyde savaşmak ve çoğu kişinin savaşın son günleri olarak gördüğü bu zamanlarda ünlenmek üzere sık sık Palma-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ris'ten çıkmıştı. Kuzeyde, uzakta çalışan bir çete hakkında hikayeler duymuştu, Caer Tinella ve Aşağıdiyar kasabalarının yakınlarında savaşan, canavarları perişan etmek için özel taktikler ve büyü kullanan bir çete. Jill ile Avelyn adındaki keşiş, çalıntı mücevherleri ile, o büyünün kaynağı olabilir miydi? Elbette, Connor şüphelerini kendine saklamayı düşünüyordu, Başrahip Dobrinion'a bile söylemeyecekti. "Peder Başrahip onu bulmaya kararlı," dedi Dobrinion. "Jill kendi başına daha fazla bela açmışsa, durumu düzeltmek için benim yapabileceğim pek az şey var," diye yanıt verdi Connor. "Ama bir zamanlar kadınla evlenmiş olman yüzünden sen de karıştın," diye uyardı Dobrinion. "Saçma," dedi Connor, ama daha sözcüğü söylerken odanın kapısı çarpılarak açıldı ve dört keşiş, Youseff, Dandelion ve Francis Biraderler ile bizzat Peder Başrahip içeri girdi. Dandelion doğrudan Connor'ın üzerine gitti; adam ince kılıcını çekecek oldu, ama onun kendiliğinden kından çıktığını gördü. Connor kabzaya uzandı, ama kavradığı zaman kolunun yükseğe çekildiğini gördü ve bir an sonra ayakuçlarında yükselmişti ve iblis R^u 365 nca gücüne ve ağırlığına rağmen kılıcı indirip savunma pozisyonuna getiremiyordu. Dandelion ona kısa, keskin bir darbe indirdi, sonra elini kılıcın kabzasından kopardı ve sıkı sıkı sarıldı. Kılıç ağırlıksızca süzülüp gitti ve Connor dördüncü keşişin, Francis Birader'in yeşil halkalı bir mücevher kullandığını fark edene kadar neler olduğunu anlamadı. "Direnmeyin, Bay Connor Bildeborough," diye emir verdi Peder Başrahip. "Sizinle konuşmak istiyoruz, o kadar. Muazzam önem taşıyan bir konuda, amcanızın mülkünün güvenliği konusunda." Connor içgüdüyle ona dolanan kollardan kurtulmaya çalıştı, ama boşuna çabaladığını gördü, çünkü Dandelion ona açık vermeyecek kadar güçlü ve becerikliydi. Dahası, diğer genç keşiş, Youseff elinde küçük ve ağır bir sopayla hazır bekliyordu. "Amcam bunu duyacak," diye uyardı Markwart'ı Connor. "Amcanız kararıma katılacak," diye yanıt verdi Peder Başrahip güvenle. İki uşağına başını salladı ve Connor'ı sürükleyerek götürdüler. "Tehlikeli zeminde yürüyorsunuz," diye uyardı Başrahip Dobrinion. "Baron Rochefort Bildeborough'nun gücü hafife alınmamalıdır." "Sizi temin ederim, içimizden biri gerçekten tehlikeli zeminde yürüyor," diye sakin sakin yanıt verdi Peder Başrahip. "Connor Bildeborough'yu aradığımızı biliyordunuz," diye suçladı Francis Birader, gidip havadaki kılıcı alarak "Ama yine de onu uyarmaya geldiniz, değil mi?" "Onu bulmaya geldim," diye düzeltti başrahip. "Gelip sizinle konuşması gerektiği, sahip olduğu herhangi bir bilginin (ki hiç yok, sizi temin ederim) savaşı kazanmak konusunda önemli olabileceğini söylemek için." 366

R. A. Salvat0rç Peder Başrahip Markwart, Dobrinion'un gönülsüz itirazı bn yunca iğneleyici bir tavırla güldü. "Sözler çok güzel şeyler," diVe

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yorum yaptı Dobrinion bitirdiği zaman. "Onları gerçeği söylemek için, değil ama asıl niyetimizi saklamak için kullanıyoruz." "Benden şüphe mi ediyorsunuz?" diye sordu Dobrinion. "Bu konudaki konumunuzu bana açıkça anlattınız," diye yamr verdi Markwart. "Connor Bildeborough'yu neden aramaya geldiğinizi biliyorum. Neyi başarmayı dilediğinizi biliyorum. Aynı zamanda, sizin ve benim hedeflerimizin aynı olmadığını da biliyorum." Başrahip Dobrinion karşılık olarak pofladı ve meydan okurcasına ikilinin yanından geçti. "Baron'a bilgi verilmeli," diye açıkladı, kapıya giderek. Francis Birader adamın kolunu kabaca yakaladı ve başrahip genç adamın yüzsüz davranışına inanamayarak, öfkeyle baktı. Francis o bakışlara katil bakışlarıyla karşılık verdi ve bir an için Dobrinion biraderin ona vuracağını sandı. Peder Başrahip Markwart'ın bir hareketi gerilimi yok etti ve Francis başrahibi bıraktı, ama gözlerini ayırmadı. "Nasıl bir tavırla anlattığınız çok önemli," dedi Markwart Dobrinion'a. "Lütfen Baron'a yeğeninin herhangi bir suçla ya da günahla itham edilmediğini, yalnızca bu çok önemli konuda sorularımıza yanıt vermeye gönüllü olduğunu açıklayın." Başrahip Dobrinion fırtına gibi çıktı. "Baron'a verdiği rapor pek iltifatkar olmayacak," diye yorum yaptı Francis Birader, Youseff ile Dandelion Connor'ı sürükleyerek götürürken. "Öyle," diye onayladı Peder Başrahip. "Baron Bildeborough zorlu bir rakip çıkabilir," diye ısrar etti Francis Birader. Markwart yine fazla endişeli görünmedi. "Ne olacağını göreiblis R"h" 367 »iz " diye yanıt verdi. "Rochefort Bildeborough'ya bilgi verilene kadar, biz Connor'ın neler bildiğini öğrenmiş olacağız ve tutuklanmasının duyulması bile bizim varlığımız ve diğer tutsaklarımın kimliklerinin bilinmesini sağlayacak. Bundan sonra, bu adamın benim için pek az önemi var." Sonra uzaklaşmaya başladı ve Francis Birader, bu görüşmenin sonuçlarını, Markwart ile Dobrinion arasındaki gerginliği ve bu rekabetin Aziz Kıymetli'nin başrahibi için ne sonuçlar doğurabileceğini düşünmek için duraksadıktan sonra, takip etmek için döndü. "Palmaris sokaklarında savaşacak mıyız?" diye köpürdü hayal kırıklığı içindeki Francis Birader Başrahip Dobrinion'a. Daha Connor Bildeborough'yu sorgulamaya yeni başlamışlardı (nazik ve dostça yöntemler kullanıyorlardı) ki Aziz Kıymetli'nin kapılarına bir grup asker gelmiş, adamın serbest bırakılmasını talep etmişlerdi. "Sana Baron Bildeborough'nun yeğeninin tuutklanmasının önemsiz bir konu olmadığını söylemiştim," diye karşılık verdi başrahip. "Amcasının güçle tepki vereceğine neden inanmadınız?" "Yeter, yeter, ikiniz de," diye payladı onları Peder Başrahip Markwart. "Bana Baron Bildeborough'nun temsilcisini gönderin ki bu konuyu halledelim." Hem Dobrinion, hem de Francis Birader kapıya yöneldi, sonra birbirlerine dik dik bakarak durdular. "Ve siz, Başrahip Dobrinion," diye devam etti Peder Başrahip, adamın dikkatini çekerek ve Francis'e gidip işi yapmasını işaret ede-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rek. "Atadam konusunda size ihtiyaç var. Sizinle konuşmak istiyor." "Benim yerim burası, Peder Başrahip," diye yanıt verdi Dobrinion. "Sizin yeriniz benim gerekli gördüğüm yer," dedi yaşlı adam. 'Şu acınası yaratığın yanına gidin." 368 A-

S*lvatore

Başrahip Dobrinion sert sert Markwart'a baktı. Hiç memnu olmamıştı. Yelebekçi'yle konuşmak konusunda çekincesi yoktu ama atadamın hücresi çok aşağılardaydı, belki manastırda, şimH' bulunduğu yerden en uzak noktada ve oraya inip dönene kadar Yelebekçi'yle konuşması birkaç sözcükten ibaret olsa da, Bildeborough'nun adamlarıyla yapılacak görüşme çoktan bitmiş olurdu Ama denileni yaptı, üstüne eğildi ve fırtına gibi çıktı. Bir an sonra Francis Birader içeri girdi. "Youseff Birader temsilciyi hemen getirecek," dedi. "Ve sen de hemen Connor Bildeborough'ya gideceksin," dedi Peder Başrahip Markwart, Francis'e gri bir ruh taşı fırlatarak. "Ya da Connor'ın yakınma, ama görülebileceğin bir yere değil. Ona ilk önce ruhunla git ve nazik ol. Bak bakalım zihninde ne sırlar varmış. Sonra onu bana getir. Ben Baron'un askerlerini olabildiğince oyalarım, ama Connor'ı almadan gitmezler." Francis Birader eğildi ve bir başka adam içeri dalarken çıktı. "Başrahip Dobrinion nerede?" diye sordu kaba asker, Youseff Birader'i itip Peder Başrahip Markvvart'ın önünde durarak. Kaslı bir adamdı, Bildeoborough Evi'nin kartal armasını taşıyan, pul gibi dizilmiş deri zırhı giymişti. Bu arma metal kalkanına da işlenmişti ve kulaklarının üzerine kadar çekilmiş, sıkı sıkı oturan bir şey olan parlak miğferinin sorgucuna da. Gözlerinin arasından burnuna tek bir şerit iniyordu. "Ve sen?" diye sordu Markwart. "Baron Bildeborough'nun temsilcisiyim," dedi adam azametle. "Yeğeninin serbest bırakılmasını sağlamak için geldim." "Genç Connor tutuklanmış gibi konuşuyorsun," diye yorum yaptı Markwart kayıtsızca. Kaslı asker topuklarının üzerinde sallandı. Markwart'ın sesindeki işbirliği taraftan tını adamı hazırlıksız yakalamıştı. "Baron'un yeğeni yalnızca önceki evliliği hakkında bazı soruiblis Ruh! 369 yanıtlaması için Aziz Kıymetli'ye davet edildi," diye devam et• Markwart. "Elbette dilediği an gitmekte özgürdür; adam devlere ya da Kilise'ye karşı hiçbir suç işlemedi." "Ama bize denilenler..." "Yanılmışlar, anlaşılan," dedi Peder Başrahip Markwart gülerek. "Lütfen, otur, biraz şarap al... Başrahip Dobrinion'un özel mahzeninden güzel batak. Connor Efendi'yi getirmesi için bir adamımı gönderdim bile. Birkaç dakika sonra bize katılırlar." Asker nasıl tepki vereceğini bilemeden merakla bakındı. Elliden fazla silahlı ve zırhlı adamla gelmişti. Connor Bildeborough'yu bu tutsaklıktan kurtarmak için gerekirse savaşmaya hazırdılar. "Otur," dedi Peder Başrahip Markwart yine.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Asker bir sehpanın yanından sandalye çekti, bu arada Markwart odanın yanındaki dolaptan bir şişe batak aldı. "Biz düşman değiliz," dedi Peder Başrahip, yine masum bir sesle. "Kilise ve Kral müttefiktir ve nesillerdir öyle olmuştur. Aziz Kıymetli'nin kapılarına bu şekilde silahlı gelme düşüncesizliğini yapmanıza şaştım." Şişenin tıpasını açtı ve askerin kadehini cömertçe doldurdu, sonra kendisine birazcık aldı. "Genç Connor'm söz konusu olduğu yerde Baron Bildeborough hiçbir çabadan kaçınmaz," diye yanıt verdi asker, bir yudum alarak ve güçlü şarabı yutarken defalarca gözlerini kırpıştırarak. "Yine de buraya savaş için geldiniz," diye devam etti Peder Başrahip. "Benim kim olduğumu biliyor musun?" Adam bir yııdum daha aldı (bu sefer daha iri bir yudum) sonra kırışık, yaşlı adamı süzdü. "Bir başka başrahip," diye yanıt verdi. "Başka bir manastırdan, Aziz Saf-Abelle ya da öyle bir yerden." "Aziz Saf-Abelle," diye doğruladı Markwart. "Tüm Abellican Kilisesi'nin ana manastırı." Asker kadehini boşalttı ve şişeye uzandı, ama yüzü dramatik 370 A' S*'va.ore şekilde değişen Markwart şişeyi çekti. "Kilise'nin üyelerinden K' risin, değil mi?" diye sordu keskin bir sesle. Asker birkaç kez gözlerini kırpıştırdı, sonra başını salladı. "O zaman şu anda Abellican Tarikatı'nın peder başrahibinin karşısında olduğunu fark etmiş olmalıydın!" diye bağırdı Markwart adama. "Parmaklarımı bir kez şıklatarak aforoz edilmeni sağlayabilirdim! Kral'ına tek bir sözcük söyleyerek kanun dışı Uaj, edilmeni sağlayabilirdim!" "Hangi suç için?" diye itiraz etti adam. "Dilediğim suç için!" diye bağırdı Markwart ona. O sırada Francis Birader odaya girdi, Connor Bildeborough da tam arkasındaydı. Asil adam biraz tedirgin görünüyordu, ama fiziksel zarar görmemişti. "Connor Efendi!" dedi asker. Öyle çabuk kalktı ki arkasındaki sandalye devrildi. Peder Başrahip de kalktı ve masanın çevresinden dolanarak gelip gözü korkan askerin tam önünde durdu. "Sana söylediklerimi unutma," dedi yaşlı rahip adama. "Tek bir söz bile." "Şimdi de amcamın askerlerini mi tehdit ediyorsunuz?" dedi Connor Bildeborough. Varlığı ve sesindeki kuvvet askerin kararlılığını artırdı, adam sırtını dikleştirdi ve Peder Başrahip Markwart'ın gözlerine baktı. "Tehdit mi?" diye yankıladı Markwart ve aynı kahkaha yine geldi, ama bu sefer kötücül bir tınısı vardı. "Ben tehdit etmiyorum, genç aptal Connor. Ama sanırım bu meselelerin anlayışınızın ötesinde olduğunu bilmek sizin için faydalı olurdu, amcanız için faydalı olurdu, amcanızın askerleri için de. Ve müdahale. "Sizin gibi dikbaşlı, öylesine büyük bir gururla dolu genç bir adamın kendi öneminin ötesine bakıp şimdiki durumun ciddiyetini kavramayı başaramamasına şaşırmadım," diye devam etti Markwart. "Ama Palmaris Baronu'nun Abellican Tarikatı'nm öniblis R"hu 371

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ıtrine karşı bir alay asker gönderme aptallığını yapmasına şaşırdım-" «O önderlerin doğru olmayan ve tehlikeli bir şekilde davrandı ğmı düşündü," diye bildirdi Connor, kendini savunurcasına kousrnamak için çaba göstererek. Hem, o yanlış bir şey yapmamışamcası da öyle. Bütün bunlarda bir suç varsa, önünde duran yaşlı adam tarafından işlenmişti. "O düşündü... sen düşündün," dedi Markwart önemsemezce. "Anlaşılan hepiniz kendi yargılarınıza varıyorsunuz ve Tanrı size özel bir görme yeteneği vermiş gibi o düşüncelerle hareket ediyorsunuz." "Gelip beni yakaladığınızı inkar mı ediyorsunuz?" diye sordu Connor inanmazlık içinde. "Gerçekten de yakalandınız," diye yanıt verdi Markwart. "Peki size kötü davranıldı mı, Bay Bildeborough? İşkence gördünüz mü?" Asker göğsünü çıkardı ve çenesini sıktı. "Hayır," diye itiraf etti Connor ve kaslı adam gevşedi. "Ama ya Chilichunklar?" diye sordu. "Onları tutukladığınızı ve hiç de iyi davranmadığınızı inkar mı ediyorsunuz?" "Etmiyorum," diye yanıt verdi Markwart. "Kendi eylemleri sonucunda Kilise'nin düşmanları oldular." "Saçmalık!" "Göreceğiz," diye yanıt verdi Peder Başrahip. "Onları Palmaris'ten götürmeyi planlıyorsunuz," diye suçladı Connor. Yanıt gelmedi. "Buna izin vermeyeceğim!" "Bu tür konularda karar hakkınız mı var?" diye sordu Peder Başrahip alayla. "Amcam adına konuşuyorum." "Ne kadar iddialı," dedi Markwart gülerek. "Söyleyin bana, 372 A' Salvat0re Connor Efendi, Palmaris sokaklarında savaşacak mıyız, Kilise il Baron'un arasının açıldığını tüm şehrin öğrenmesine izin mi ver ceğiz?" Connor karşılık vermeden önce duraksadı, bunun felakete va rabileceğini fark etti. Amcasına büyük saygı duyulurdu, ama Palmaris'teki ve Ayı-Honce'un diğer şehirlerindeki sıradan insanların çoğu Kilise'nin gazabından gerçekten korkuyordu. Ama yine de burada Chilichunkların yazgısı söz konusuydu ve Connor için hiç de önemsenmeyecek bir mesele değildi. "Eğer gerekli olan buysa," dedi sertçe. Markwart kahkahalarla gülmeye devam etti, sinirli titremesi ellerinin geniş cüppesinin kuşağındaki keseye kaymasını ve bir mıknatıs taşı çıkarmasını gizledi. Elini kaldırdı ve bir saniye sonra magnetit fırlayıp askerin miğferinin burun koruyucusuna çarptı. Kaslı adam bağırdı, yüzünü kavradı. Burun deliklerinden kan serbestçe akıyordu ve acı dalgalarına boğulmuştu. Adam tek dizinin üzerine çöktü. Aynı anda Youseff Birader öne fırladı, elini bir bıçak gibi katılaştırarak hiçbir şeyden kuşkulanmayan Connor Bildeborough'nun böbreğine sapladı ve onu da dizlerinin üzerine çökertti. "Bedenini ele geçir," dedi Peder Başrahip Markwart Francis Birader'e. "Onun ağzını kullanarak askerlere geçmemize izin verme-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lerini söyle." Youseffe döndü. "Tutsaklar nakledilmeye hazır mı?" "Dandelion Birader kervanı yükletti. Arka avluda hazır bekliyor," diye yanıt verdi Youseff. "Ama Başrahip Dobrinion zindanlara gitmeden önce avlunun çevresine nöbetçi koydurdu." "Bizimle savaşmayacaklardır," diye temin etti Markwart onu. Peder Başrahip mıknatıs taşını alırken asker inledi ve kalkmaya çalıştı. Ama dikkatli bir bekçi köpeği gibi izleyen Youseff adamın yanında bitti, adamın yüzüne bir dizi şiddetli yumruk indirerek onu yere yıktı. iblis R"hu 373 Markwart durup Connor'a bakan, ama eyleme geçmeyen p ancis Birader'e baktı. "Francis Birader," dedi Peder Başrahip sertçe'Düşüncelerine girdim," dedi Francis Birader. "Ve değerli olabilecek bazı şeyler öğrendim." "Ama..." diye konuşmaya teşvik etti Markwart onu, sesindeki tereddüdü tanıyarak. "Ama yalnızca hazırlıksız yakalandığında," diye itiraf etti Francis Birader. "Ve yalnızca bir anlığına. Güçlü bir iradesi var ve nasıl bir saldırıya maruz kaldığını bilmediği halde beni kovaladı." Peder Başrahip Markwart başını salladı, sonra sersem Connor'a yaklaştı. Vahşi bir yumrukla Connor'ın kafasını yana fırlattı ve adamı yere yıktı. "Şimdi bedenini ele geçir," dedi Peder Başrahip sabırsızlıkla. "Çok zor olmamalı!" "Ama o bu durumdayken hiçbir şey öğrenemem," diye itiraz etti Francis Birader. Bu doğruydu; baygın ya da sersemlemiş bir adam daha kolay ele geçirilebilirdi, ama yalnızca bedensel olarak, anılar ve arzular görülmeden. Bilinç geri döndüğünde, kontrol için verilen savaş baştan başlardı. "Bu adamın zihninden daha fazla bilgi almaya ihtiyacımız yok," dedi Markwart. "Yalnızca bedenine ve zihnine ihtiyacımız var." "Kötü işler," diye fısıldadı Braumin Birader Dellman Birader'in kulağına, ikisi ciddiyet içinde Aziz Kıymetli'nin avlusunda, Aziz Saf-Abelle'den kardeşlerinin arasında dururken. Dört tutsak yakındaydı. Braumin Birader aniden arabaların hazırlanmasının emredilmesine şaşırmamıştı, çünkü Peder Başrahip ile uşağı Francis'in Başrahip Dobrinion'la ilişkilerini yakından izliyordu ve Aziz Kıymetli'de onlara gösterilen misafirperverlik gittikçe azalıyordu. Ama keşişi şaşırtan manastır kapılarında silahlı askerler gör374 ' A' Sâ|va,0re mek oldu, onları ve özellikle tutsaklarını kontrol altına almak ü? re gönderilmiş askerler. Keşişler arasında yeni bir tutsak, asil W adam getirildiği fısıldanıyordu, ama Markwart, Francis Birader v Peder Başrahip'in iki özel koruması dışında kimsenin adama yaW laşmasına izin verilmiyordu. Yine de, askerlerin görünüşüne ve tavırlarına bakarak, Peder Başrahip'in burada haddini aşmış olabileceğini anlamak güç değildi. "Neden geldiler?" diye fısıldayarak yanıt verdi Dellman Birader. "Bilmiyorum," dedi Braumin, bu umut vaat eden genç keşişj

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


entrikanın içine fazla çekmek istemediği için. Braumin Birader o ve diğer keşişlerin yola çıkacağından korkuyordu ve eğer askerler onları durdurmaya kalkarsa, Palmaris şehrin şimdiye dek görmediği büyülü bir yıkım görecekti. Ne yapmalıyım? diye merak etti nazik Braumin Birader. Peder Başrahip Markwart askerlerle savaşmalarını emrederse, ne yapmalıydı? "Huzursuz görünüyorsun, kardeşim," dedi Dellman. "Bu askerlerin bize saldıracağından mı korkuyorsun?" "Tam tersi," diye yanıt verdi Braumin Birader çileden çıkmışçasına. Hırladı ve elini arabaya vurdu. Jojonah Efendi'nin burada olup ona yol göstermesini ne kadar isterdi! "Kardeşim," dedi Dellman, onu sakinleştirmek için elini Braumin'in omzuna koyarak. Braumin dönüp genç keşişle yüzleşti, omuzlarını yakaladı ve gözlerini gözlerine dikti. "Gelecek olayları dikkatle izle, Dellman Birader," dedi adama. Dellman şaşkın şaşkın baktı ona. Braumin Herde içini çekti ve döndü. Bu genç adamın karşısında Peder Başrahip'i açık açık suçlayamazdı. Henüz değil. Elinde daha fazla kanıt olmadan değil. Böyle bir suçlama, Dellman'ın iblis R^hu 375 kutsal sandığı şeylerin çoğunun yalan olduğunu söylemek adamı yıkabilir ya da teselli bulmak için koşa koşa Peder Başrahip Markwart'a gitmesine sebep olabilirdi. O zaman Braumin Herde'nin yüreğinden geçenler öğrenilirdi ve Jojonah Efendi gibi o da çabucak etkisiz hale getirilirdi. Keşiş o zaman emir gelirse ne yapacağını anladı. Kardeşleriyle birlikte savaşırdı, ya da en azından savaşıyormuş gibi yapardı. Yüreğinden geçenleri açığa vuramazdı, henüz değil. "Beni affet, Jojonah Efendi," diye mırıldandı alçak sesle ve sonra bir dürtüyle ekledi, "Beni affet, Avelyn Birader." Kısa süre sonra Baron Bildeborough'nun sert yüzlü askerleri kurtarmaya geldikleri adamın emirleriyle kenara çekildi ve Aziz Saf-Abelle kervanı manastırın arka kapısından çıktı. Bağlanmış ve ağızları tıkanmış üç Chilichunk arabalardan birinin arkasına konmuştu ve Youseff Birader tehlikeli bir tavırla başlarında nöbet tutuyordu. Dandelion Birader perişan haldeki Yelebekçi'nin sırtında oturuyordu. Atadamın insan bedeni battaniyelerle kaplanmıştı. Keşiş Yelebekçi'yi önündeki arabanın arkasına, yakına bağlanmıştı ve zalim Dandelion atadamı iyice öne eğilmeye zorlamıştı, öyle ki insan bedeni öndeki arabanın içindeydi. Peder Başrahip Markwart ve Francis Birader de benzer şekilde gözlerden gizlenmişti. Kilise önderi sıradan askerler tarafından rahatsız edilmek istemiyordu ve Francis Birader Connor'ın bedenine hakim olma çabası içindeydi. Kervan güvenle uzaklaştıktan sonra, şehrin doğru rıhtım bölgesinde istikrarlı bir hızda ilerleyip sonra kuzeye döndüğünde Francis Connor'ın bedeninden çıkıp kontrolü bıraktı ve adam Markwart'm yumruğu yüzünden hâlâ sersem, yere yığıldı. Kervan doğu kapısını değil kuzey kapısını kullanarak şehirden çıkarken direnişle karşılaşmadı. Sonra Markwart onları he376

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


A-

Silva,0re

men doğuya çevirdi ve kısa süre sonra Baron Bildeborough'nu hükümranlık alanından çıktılar. Keşişler yine havalandırma gucv; ne sahip malaçiti kullanarak Masur Delaval'm güçlü akıntılarının üzerinden geçtiler ve iyi korunan sallarda sorunla karşılaşmaktan kaçındılar. Aşağı zindanlara gidip Yelebekçi'nin Markwart'ın adamları tarafından bir saat önce götürüldüğünü anladığı anda Başrahip Dobrinion yukarıda sorun çıkacağını anladı. İlk dürtüsü nöbetçilere bağırarak taş merdivenleri tırmanmak oldu. Ama pragmatik Dobrinion hemen sakinleşti ve yavaşladı. Ne yapabilirim? diye sordu kendi kendine dürüstlükle. Kervan ayrılmadan avluya çıkmayı basarsa bile, Markwart'm adamlarına karşı savaşacak mıydı? "Evet, başrahibim!" dedi bağırdı genç bir keşiş hevesle kayarak yaşlı, yorgun başrahibin önünde dururken. Daha çocukluktan yeni çıkmış ve Dobrinion'un Aziz Kıymetli'ye yeni geldiğini hatırladığı biriydi. "Siz emrederseniz." Dobrinion bu genç adamı dumanlar tüttüren bir kabuk, büyülü bir ateş topunun arkada bıraktığı kömürleşmiş ceset olarak hayal etti. Markwart'ın bu tür taşlar taşıdığını biliyordu. Francis Birader de öyle. Ve o iki genç adam, Youseff ve Dandelion eğitimli katillerdi, ya da, Kilise'nin bu tür adamlara verdiği isimle, Adalet Biraderler. Yukarı çıkarsa ve Markwart'ın adamlarının gitmesine izin vermeyi reddederse Dobrinion'un keşişlerinden kaç düzinesi katledilirdi? Ve Aziz Saf-Abelle keşişlerini durdurmayı basarsa bile, sonra ne yapacaktı? Dalebert Markwart Abellican Tarikatı'nın peder başrahibiydi. "Bu boş hücreleri korumaya gerek yok," dedi Dobrinion genç adama sessizce. "Git, biraz dinlen." iblis Ruh" 377 "Ben yorgun değilim," diye yanıt verdi keşiş, geniş ve masum bir aülümseme ile. "O zaman benim için dinlen," dedi Dobrinion bütün ciddiliği ?ıe ve taş merdivenlerdeki uzun ve ağır yürüyüşüne başladı. ?7 YUKARIDAN GELEN EMİRLER Elbryan uzun bir nefes verdi ve çaresizce Pony'ye baktı. Juraviel'in de onu izlediğini biliyordu, ama elf insan grubunun önderlerinin toplandığı ateşin aydınlığından uzak duruyordu. "Caer Tinella ile Aşağıdiyar bir kez güvene alınınca," dedi Tomas Gingerwart, kararlı korucuyu yatıştırmaya çalışarak, "sizin önderliğinizde güneye gideceğiz, en azından geride kalıp evlerimizi savunacak durumda olmayanlar." Elbryan adamı omuzlar��ndan yakalayıp sarsmak istiyordu, iki kasaba ele geçirilse bile savunmak üzere ayakta kalan pek az kişi olacağını suratına haykırmak istiyordu. Tömas ve tüm diğerlerine, kasabalara saldırır ve başarısız olurlarsa ve powrieler onları takip ederse, büyük olasılıkla her şeyi kaybedeceklerini hatırlatmak istiyordu: tüm savaşçılar, tüm ihtiyarlar ve tüm çocuklar. Ama korucu sessizliğini korudu; bu savı tekrar tekrar öne sürmüştü, aklına gelen her şekilde söylemişti ve her seferinde, bir kulaklarından girip ötekinden çıkmıştı. Bu güçsüzlük Elbryan için ne

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kadar acıydı, kendi yuvasına ve kendi ailesine olanların burada tekrarlanmaması için yaptığı onca şeyin aptalca bir kibir yüzünden boşa çıkacağını düşünmek. Evlerini kurtarmak istediklerini iddia ediyorlardı, ama bir mekanda güvenlik yoksa, oraya nasıl ev denebilirdi ki? Bu sefer kızgınlığı yanında oturan adamın gözünden kaçmaiblis R^a 379 , «ona karşı çıkmayacak mısın?" diye sordu Belster O'Comely. Korucu eski dostuna baktı ve ellerini havaya fırlatmakla yetindi. "O zaman savaşımıza katılacaksın," diye tahmin yürüttü Toj^as ve bu fikir toplananları neşelendirdi. "Hayır," dedi Pony sertçe, beklenmedik bir biçimde. Tüm gözler, hatta Elbryan'ınkiler ona döndü. "Ben gitmiyorum," dedi kadın kararlılıkla. Şaşkın inlemeler öfkeli fısıltılara dönüştü. "Hiçbir savaştan kaçmadım, bunu biliyorsunuz," diye devam etti Pony, kollarını kararlılıkla kavuşturarak. "Ama gidip iki kasaba için savaşmayı kabul etmek doğru yolu takip ettiğiniz inancını güçlendirecek. Ve doğru yolu takip etmiyorsunuz. Ben bunu biliyorum, Gecekuşu da biliyor. Günlerdir duymazdan geldiğiniz aynı savları öne sürmeyeceğim, ama katliam için sıraya da girmeyeceğim. Budalalığınızda size şans diliyorum, ama ben acizlerle kalacağım, powrieler Caer Tinella'dan ormana akın eder, avlanırken ve sürülerine karşı duracak kimse kalmamışken ben onları bir şekilde güvenliğe kavuşturmaya çalışacağım." Elbryan'a, Pony biraz abartıyormuş gibi geldi, ama güçlü sözleri pek çok fısıldaşmaya yol açtı, bazıları öfkeliydi, ama diğerleri saldırı konusunda kuşkuluydu. Korucu saldırıya katılmayı düşünmüştü ve Pony'nin kasabanın dışında durup yıkıcı büyü saldırılarıyla destek olacağını düşünmüştü. Kadının katılmama kararlılığı (ve bunun blöf olmadığını biliyordu) onu şaşırtmışa. Ama takip eden birkaç saniye içinde düşündü ve kadının ne anlatmaya çalıştığını anladı. "Ben de size katılmayacağım," dedi korucu, daha fazla öfkeli ve şaşkın yorum çekerek. "Bu yola razı olamam, Gingenvart Efendi. Ben Jilseponie'yle acizlerin yanında kalacağım ve eğer powrieler çıkarsa ben, biz, onları uzak tutmak ve acizleri güvenliğe kavuşturmak için elimizden geleni yapacağız." 380 A- Salvat0l Tomas Gingenvart Belster O'Comely'ye bakarken titriyordu v yüzünde suçlar bir ifade vardı. "Ne olur tekrar düşün," dedi Belster Elbryan'a. "Ben de bu sa vaştan bıktım, dostum ve powrielerin çevresinden dolanıp Palrrıa ris'e gitmeyi tercih ederim. Ama karar adil oylamayla verildi. Savaşçılar evlerini geri almaya çalışacak ve biz de müttefikleri olarak savaşlarına yardım etme sorumluluğuna sahibiz." "Budalalık olsa bile mi?" diye sordu Pony. "Bunu kim söyleyebilir ki?" diye yanıt verdi Belster. "Pek çok kişi kasabalara sizin kendi saldırınızın budalalık olduğunu düşündü, ama çok daha iyi sonuçlandı." Elbryan ve Pony bakıştılar, korucu kararlı kadından güç aldı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Pony kararını vermişti ve değiştirmeyecekti ve bu yüzden Elbryan da kararından vazgeçmedi. "Buna katılamam," dedi sakinlik içinde. "Caer Tinella'ya girdiğimde eylemlerim savaşamayanlara tehlike getirmedi." Belster Tomas'a baktı. Adam böyle basit bir mantığa karşı sav bulamayarak omuzlarını silkti. O sırada Roger Lockless perişan halde kampa girdi. Uzun uzun Elbryan'a baktı ve korucu dahil orada bulunan herkes delikanlının bu ânı kullanarak Elbryan'a korkak ya da hain diyeceğini düşündü. "Gecekuşu haklı," dedi genç adam aniden. Sersemlemiş Elbryan ile Pony'nin yanından geçip toplananlara hitap etti. "Caer Tinella'dan şimdi döndüm," dedi yüksek sesle. "Saldıramayız." "Roger..." diye itiraz edecek oldu Tomas. "Powrieler destek kuvvet almış," diye devam etti Roger. "Sayıları bizim iki, belki üç katımız ve güçlü, savunulabilir pozisyonlar almışlar. Aynı zamanda, duvarların arkasına gizledikleri, büyük mızraklar atabilen aletleri var. Saldırırsak, Gecekuşu ve Pony bize katılsa bile katlediliriz." iblis R^u 381 Kötü haber toplananları bir süre susturdu, sonra fısıldaşmalar tekrar başladı, ama bunlar ne heyecanlı, ne kızgındı, daha çok korku dolu fısıltılardı. Yavaş yavaş her erkeğin, her kadının bakışları Tomas Gingenvart'a döndü. "İzcilerimiz böyle bir şeyden bahsetmedi," dedi adam Roger'a. "Benden önce izcilerin kasabaya girdi mi?" diye yanıt verdi Roger. Tomas yardım arayarak Belster'a ve diğer önderlere baktı, ama hepsi çaresizce başlarını iki yana sallamakla yetindiler. "Savaşmaya karar verirseniz ben de Gecekuşu ve Pony'yle arkada kalacağım," diye bitirdi Roger, gerileyip korucunun yanında durarak. Bu Tomas için, gururlu ve inatçı insanların hepsi için yeterliydi. "Bizi Palmaris'e götür," dedi Tomas gönülsüzce Elbryan'a. "İlk ışıklarda kampı topluyoruz," diye yanıt verdi korucu, sonra Roger'a bakarak, insanlar dağılırken başını sallayarak onayladığını belirtti. Roger bir baş sallama ya da gülümsemeyle yanıt vermedi; yapması gerekeni yapmıştı, o kadar. Korucuyla gözgöze gelmeden, Elbryan ya da Pony'ye tek kelime etmeden yürüyüp gitti. Kısa süre sonra Elbryan ile Pony ateşin başında yalnız kalmıştı ve Juraviel arkalarındaki ağaçtan inip aralarına katıldı. "Ona ne dedin?" diye sordu korucu, elfin sürprizlerle dolu Roger Lockless'le yalnız görüştüğünü tahmin ederek. "Sen kendi gururunla kör olduğun zaman yalağın başında sana söylediğim şeylerin aynısını," diye yanıt verdi Juraviel sinsi bir bakışla. Elbryan kıpkırmızı kesildi ve bakışlarını Pony ve elften kaçırdı. O utanç verici ânı çok iyi hatırlıyordu. Tuntun'la dövüşmüştü (planlı bir boks maçı değil, gerçek bir dövüş) dişi elfi hile yapmakla ve onu yemeğini soğuk yemeye mahkum etmekle suçla382

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


R' A' S^vit0re mıştı. Tuntun onu altetmişti, ama öfke ve kibirle kör olmuş EJK yan yenilgiyi hazmedememiş, aptalca sözler ve boş tehditler sa vurmuştu. Belli'mar Juraviel, akıl hocası, o sıralarda Andur'Blough Innin, ness'te dost diyebileceği tek kişi onu dövmüş, defalarca yalaktaki soğuk suya batırmıştı. "Acı verici bir ders," dedi Juraviel sonunda. "Ama bunca senedir unutmadığın bir ders." Elbryan bunun doğruluğunu inkar edemezdi. "Bu genç Roger umut vaat ediyor," diye devam etti elf. "Haklı olduğunu bilmesine rağmen, yanına gelip seni desteklemesi onun için kolay iş değildi." "Olgunlaşıyor," diye onayladı Pony. Juraviel başını salladı. "Ben bu gece yolumuzu keşfetmeye başlayacağım," dedi. "Powrielerin uzağından geçeceğiz," dedi Pony. Elf yine başını salladı. "Son bir soru," diye yalvardı Elbryan, her daim sakıngan Juraviel ağaçlara yürümeye başlarken. Elf dönüp ona baktı. "Powrieler gerçekten destek kuvvet aldı mı?" "Seçimin açısından fark eder miydi?" diye sordu elf. "Hayır." Juraviel gülümsedi. "Bildiğim kadarıyla (ve bu konuda o bilgi büyük, kuşkusuz) Roger Lockless bu gece Caer Tinella'nın yakınına bile gitmedi." Korucu da bundan şüphelenmişti ve bu doğrulama Roger'ın seçimine daha da büyük hayranlık duymasına sebep oldu. Takip edildiklerine dair işaret yoktu; Peder Başrahip Markwart'ın tahmin ettiği gibi, Baron Bildeborough, Başrahip Dobrinion ve Palmaris'in tamamı Aziz Saf-Abelle keşişlerinden kurtulduiblis Buh" 383 - için memnundu. O gece Masur Delaval'ın karşısında kamp . ırcjular. Palmaris'in ışıklarını uzaktan açıkça görüyorlardı. Francis Biraderle konuştuktan ve adamın Connor Bildeboro,ah'nun düşüncelerine girdiği kısa zamanda öğrendiklerini dinledikten sonra Peder Başrahip uzun süre yalnız başına, ileri geri adımlayarak gittikçe artan endişesini kontrol altına almaya çalıştı. Altı metre uzakta, araba halkasının içinde, ateş alevlerle yanıyor, keşişler mutlu mutlu eve dönmekten bahsediyordu. Peder Başrahip bütün bunları kafasından attı, bu tür önemsiz konular için zamanı yoktu. Connor Bildeborough kadını aradıklarını biliyordu ve dahası, kadının Palmaris'in savaş meydanından çok uzakta olmayan bir yerde büyülü taşlan kullandığını düşünüyordu. Francis Connor'ın düşüncelerine girdiği o kısa anda Caer Tinella ismini yakalamıştı ve haritalarına baktığı zaman bunun Ormandiyar yolunda bir kasaba olduğunu görmüştü, Francis'le kervanın çılgınca Palmaris'e koşarken içinden geçtikleri bir kasaba. Hedef yakındaydı, çok yakında, Avelyn Desbris'in yarattığı sorunların sonu ve Peder Başrahip Dalebert Markwart'ın Abellican Kilisesi tarihine temiz bir isimle geçmesi. Youseff ve Dandelion görevi tamamlayıp taşları geri alacaktı ve sonra Markwart'ın yapması gereken tek şey sapkın Avelyn'in ismini lanetlemekti. Ai-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


da'daki patlamanın bedeni yok etmesi gibi, o da efsaneyi yok edecekti. Sonra her şey yoluna girecek, önceden olduğu gibi olacaktı. "Ya da olacak mı acaba?" diye sordu Peder Başrahip yüksek sesle kendi kendine. Derin derin iç çekti ve yolculuğun önüne serdiği potansiyel sorunları düşündü. Jojonah müttefiki değildi ve büyük olasılıkla ona karşı çıkacaktı, hatta belki ölü Avelyn hakkında herkesin önünde olumlu konuşacak kadar ileri gidecekti! Ve Başrahip Dobrinion artık bu konuda tarafsız değildi. Aziz Kıymetli'nin başrahibi Chilichunklarm tutuklanmasına ve Aziz Saf38i, ? A' salvât0] Abelle keşişlerinin kendine karşı tavırlarına kesinlikle çok kızm ti. Özellikle de ikincisi, diye düşündü Peder Başrahip, başrahib; işkence gören kullarından çok kendi incinen gururu için endişe lendiğini düşünerek. Ya yeğeni uğruna Kilise'yle savaşmaya hazır olan Baron Bildeborough? Sorunları kafasında evirdi, çevirdi, her biri Markwart'a büzülmüş, kara birer yaratık gibi göründü ve her biri, her düşünüşünde büyüdü, yükseldi, ta ki çepeçevre karanlık duvarlarla sarılana ve onu boğacakmış, gömecekmiş gibi görünene kadar! Yaşlı adam ayağını yere vurdu ve haykırışını boğdu. Bütün dünya, Kilise'nin tamamı aleyhine mi dönecekti? Gerçeği anlamakta yalnız mıydı? O pis Jojonah ve o aptal Dobrinion ne tür komplolar kuruyordu? Kötü Avelyn Desbris'in başlattığı çürümeden bahsetmiyordu bile! Markwart'ın düşünceleri döndü, o kara duvarlarda delik aradı, karanlıkla mücadele etmenin bir yolunu aradı. Jojonah'ı Ursal yolundan geri çağırmak, Aziz Saf-Abelle'e getirtmek, orada adamın her hareketini izlemeliydi. Evet, bu gerekliydi. Ve Youseff ile Dandelion'un hemen yola çıkarmalı, Avelyn'in hazinesi meselesini halletmeli, mücevherleri Aziz Saf-Abelle'deki doğru yerlerine getirtmeliydi. Evet, bu tedbirlice olurdu. Ve Connor ile Dobrinion sorun olacaktı. İkna edilmeliydiler, ya da... Peder Başrahip araba halkasının dışındaki açıklıkta yerinde kalakaldı ve nefeslerini düzenlemeye çalıştı. Şimdi yüreği yine güçlüydü, mücadele etme, arzu edilen sonuca ulaşmak için ne gerekirse yapma kararlılığı geri dönmüştü. Yavaş yavaş gözlerini açmayı başardı ve sonra gergin yumruklarını açtı. "Peder Başrahip?" Ses arkasından gelmişti, tanıdık bir ses, bir düşman değil. iblis R"hu 385 nöndü ve Francis Birader'in endişeyle ona bakmakta olduğunu gördü. "Peder Başrahip?" dedi adam yine. "Git, Youseff ve Dandelion Biraderlere yanıma gelmesini söyle " diye emir verdi yaşlı adam. "Ve sonra araba halkasındaki konuşmalara katıl. Kardeşlerimizin ruh halini bilmelisin." "Peki, Peder Başrahip," diye yanıt verdi Francis. "Ama burada yalnız durmamalısınız, canavarlar..."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Hemen!" diye hırladı Markwart. Francis Birader bir arabanın arkasında kayboldu ve halkanın içine girdi. Bir an sonra biri iri, diğeri kıvrak, iki şekil belirdi, sessizce gelip üstatlarının önünde eğildiler. "Eğitiminizi kullanma zamanınız geldi," dedi Markwart onlara. "Artık unvanınız Adalet Birader, her birinizin, bileceğiniz tek isim, birbirinize hitap edeceğiniz tek isim. Bu konunun aciliyetini kavrayamazsınız; Kilise'nin kaderi önümüzdeki birkaç gündeki eylemlerinize bağlı. "Francis Birader çalman mücevherlerin Jilseponie Ault adındaki kadının ellerinde olduğuna inanıyor. Dostları kadına Jill ya da Pony de diyor olabilir," diye devam etti yaşlı adam. "Ve Palmaris'in kuzeyinde, Ormandiyar yolu üzerindeki Caer Tinella çevresindeki bölgede olduğuna inanıyoruz." "Hemen gidiyoruz," diye yanıt verdi Youseff. "Sabah gideceksiniz," diye düzeltti Peder Başrahip Markwart. "Kılık değiştirecek, keşiş gibi görünmeyeceksiniz. Salla ırmağın karşısına geçeceksiniz, sonra Palmaris'e gireceksiniz. Kuzey yolculuğu için bir gün bekleyeceksiniz." "Peki, Peder Başrahip," dedi ikili aynı anda, yaşlı adam duraksadığında. "Ya da beş gün," diye devam etti Markwart, "eğer bu kadar gerekirse. Bakın, Palmaris'te bir somnumuz var, ortadan kaldır386 ;' A- Salv«0| manız gereken bir sorun." Markwart yine, yolunu düşünerek duraksadı. Belki ikiliyi a malıydı. Biri bu konuda başarısız olursa, diğeri yine de taşları al bilirdi. Belki Palmaris'i geçip mücevherlere yoğunlaşmahydı v sonra, o konu halledildiği zaman, ikiliyi tekrar gönderebilirdi Hayır, diye düşündü. O zamana kadar kendisine karşı düzen lenen komplo yerleşmiş olurdu, belki sorun çıkaracağını tahmin ediyorlardı. Daha da kötüsü, Connor kadını tanıyordu, belki onu keşişlerden önce bulurdu. "Connor Bildeborough," dedi aniden. "Benim için, Kilise için bir sorun halini aldı. Kendi kişisel çıkarı için mücevherleri istiyor " diye yalan söyledi. "Sorun ortadan kaldırılacak," dedi Youseff Birader. "İz bırakmayın." Uzun bir sessizlikten sonra iki adam eğildi, dönüp uzaklaşmaya başladılar. Markwart son sözlerini düşünürken o hareketi fark etmedi bile. İz bırakmayın. Şüphe dolu Başrahip Dobrinion Palmaris'teyken bu mümkün olur muydu? Dobrinion aptal değildi, sahip olduğu birkaç taş konusunda zayıf da değildi, ki aralarından biri ruh taşıydı. Adam dünyadan uçup gitmeden Connor'ın ruhunu bile bulabilir, ondan gerçeği öğrenebilirdi. Ama Dobrinion yalnızdı, yalıtılmıştı. Aziz Kıymetli'de başka önemli keşiş yoktu, böylesine zor bir işte hematiti kullanabilecek başkası da yoktu. "Adalet Biraderler," dedi Markwart. İki adam hızla döndü, koşarak gelip üstlerinin önünde durdular.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Sorun Connor Bildeborough'dan daha derine gidiyor, çünkü taşları yıkıcı bir şekilde kullanabilecek bir başkasıyla ittifak haliniblis Ruh" 387 Ae " dedi Markwart. "Eğer mücevherler bu adamın eline geçerse, Kilise önderliğine soyunur ve Aziz Saf-Abelle'in başına geçer." Hepsi saçmalıkü elbette, ama zihinleri De'Unnero Efendi'nin uzmanca çalışması sonucunda çarpılmış iki adam sözlerini dikkatle dinledi. "Bu bana çok acı veriyor," diye yalan söyledi Peder Başrahip. "Ama başka seçeneğim yok. Palmaris'te iki adam öldürmeksiniz, diğeri Dobrinion Calislas, Aziz Kıymetli'nin başrahibi." Youseff Biraderin tetikte yüzünden ufacık bir şaşkınlık geçti, ama Dandelion Birader emri, Markwart akşam yemeği artıklarını atmasını söylemiş gibi rahatlıkla kabullendi. "Kaza gibi görünmeli," diye devam etti Markwart. "Ya da belki canavar düşmanlarımızın işi gibi. Hata yapma hakkınız yok. Anlıyor musunuz?" "Evet, Peder Başrahip," diye yanıt verdi Dandelion Birader hemen. Markwart, yüzünde kötücül bir gülümseme beliren Youseff e baktı. Adam başını salladı ve Markwart onun durumdan büyük zevk aldığını düşündü. "Ödülünüz Aziz Saf-Abelle'de sizi bekliyor," diye bitirdi Markwart. "Ödülümüz, Peder Başrahip, hizmetin kendisi, eylemin kendisi," diye bildirdi Youseff Birader. Şimdi Peder Başrahip Markwart da kötü kötü gülümsüyordu. Ve kendini çok daha iyi hissediyordu. Aniden, önceki düşüncelerinde olduğu gibi, her şeyi açıkça görebiliyormuş gibi geldi, sanki daha derin bir konsantrasyon düzeyi bulmuştu ve bu sayede tüm diğer endişeleri bir kenara bırakabilir, tüm oyalamacaları görmezden gelebilir, sorunları mantıkla ve ileri görüşlülükle çözebilirdi. Jojonah Efendi'yi geri çağırma kararını yeniden düşündü. Bırak adam ölene kadar Ursal'da kalsın, diye düşündü, Dobrinion'un 388 R- A- sâiv4t0re desteği olmadan Jojonah Efendi gerçek bir tehdit olamazdı. Evet, Adalet Biraderler'in işi yolunda giderse, iki potansiyel sorunun ortadan kaldırılması ve taşların geri getirilmesiyle mesele halledilir, Abellican Tarikatı tarihindeki yeri sağlama alınmış olurdu. Şimdi Peder Başrahip yine heyecanlanmıştı. Bu gece uyuyamayacağını biliyordu ve dikkatini dağıtacak bir şey bulmalıydı en çok istediği hedefe ulaşmak için çalıştığına inanmasını sa5la. yacak bir şey. Francis Birader'e gitti, adamdan Grady Chilicluınk'ı almasını ve araba halkasının dışına getirmesini istedi. Francis itiraz eden Grady'yi sürükleyerek geldiğinde, Markwart takip etmesini işaret etti ve ikisini halkanın uzağına götürdü. "Güvenli mı?" diye sormaya cesaret etti Francis Birader. "Youseff ve Dandelion Biraderler her hareketi izliyorlar," diye yalan söyledi Markwart, çünkü canavarlar hakkında endişelenmiyordu, çevrede pek az canavar olduğunu bir şekilde hissediyor-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


du. Biraz önce gelen ilhamlar gibi, burada tehlike olmadığını bir şekilde biliyordu. En azından kendisi için. Zavallı Grady Chilichunk aynısını iddia edemezdi. "Seneler boyunca senin kız kardeşin oldu," dedi Markwart adama. "Benim seçimim ya da kan bağı sonucu değil," diye yanıt verdi Grady, her sözcüğü tiksintiyle tükürerek. "Ama koşullar gereği ve bu da aynı ölçüde lanetleyicidir," dedi Markwart. Grady güldü ve döndü, ama Francis bir anda yanında bitti, adamın başını zorla Markwart'a döndürdü. "Tövbekar değilsin," dedi Markwart. Grady yine başını çevirmeye çalıştı ve bu sefer Francis zorla başını çevirmekle yetinmedi, şiddetle dizlerinin arkasını tekmeledi ve adamı Peder Başrahip'in önünde diz çökmeye zorladı. Genç iblis R"hu 389 VPSİŞ Grady'nin hemen arkasında kalarak adamı o pozisyonda ıttu, saçlarından yakaladı ve gözlerini yaşlı adamdan kaçırmasın diye kafasını çevirdi. "Ben suç işlemedim!" diye itiraz etti Grady. "Annemle babam ja öyle. Günahkar olan sizlersiniz!" Grady Chilichunk hiç cesur bir adam olmamıştı. O hep lüksün peşinden gitmiş, hayaü daha kolay olsun diye yüksek konumdaki adamların, özellikle de Connor Bildeborough'nun gönüllü uşaklığını yapmıştı. Görevbilir bir o&ul da olmamış, annebabasına ve meyhanelerine senelerce sırtını dönmüştü... ona sağladığı paralar dışında. Ama şimdi, zalim ve oüçlü keşişlerin yanında, savunmasız ve ümitsizken Grady'de bir şey değişmiş, bir sorumluluk hissi duymuştu. O sırada kendi rahatını hiç önemsemiyordu, daha çok ebeveynlerinin, annesinin böyle kötü muamele görmesine odaklanıyordu. Tüm dünya delirmiş gibi geliyordu ve Grady bir şekilde bütün bu sızlanmaların, yalvarmaların, işbirliği yapmalarının kendisini ve ebeveynlerini sorunlardan kurtarmayacağını anlamıştı. Ümitsizlikle öfke gelmişti ve o öfke Grady'yi eyleme geçirdi... bu korkak adam için nadir bir şey. Markwart'a tükürdü, Peder Başrahip'in yüzüne isabet etti. Markwart aldırmadan kahkaha atmakla yetindi, ama bu sıradan köylünün Peder Başrahip'e böyle bir şey yapabilmesi karşısında dehşete düşen Francis dirseğini Grady'nin kafasının yanına indirdi. Adam inledi ve yuvarlandı ve Francis tepesine dikilerek şiddetle yine kafasından tekmeledi, sonra üzerine çökerek adamı karın üstü çevirdi ve kollarını acı verecek şekilde arkaya çekti. Grady hiçbir şey söylemedi, itiraz bile edemeyecek kadar sersemlemişti. "Yeter, Francis Birader," dedi Markwart sakin sakin, elini havada sallayarak. "Eylemleri bu adamın sırtını Abellican Kilisesi'ne ve dünyadaki bütün iyiliklere döndüğünü kanıtlamaktan başka işe yaramıyor." 390 R- A-

Silv4t0re

Grady yine Francis Birader'in altında gevşekçe yatmakla yumuşak sesle inlemekle yetindi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Eh, bu gece bu adamdan önemli bir şey öğrenemeyeceğiz „: bi görünüyor," diye yorum yaptı Markwart. "Üzgünüm, Peder Başrahip," dedi Francis korku içinde, ama Markwart şikayet etmiyordu. Harekete geçirdiği olaylar düşünülünce, Peder Başrahip herhangi bir şeyin moralini bozmasına izin vermeyecek kadar iyi hissediyordu. "Onu geri götür ve yatır," dedi Markwart. Francis Birader Grady'yi ayağa kaldırdı ve uzaklaşmaya başladı, ama sonra Markwart'ın takip etmediğini fark ederek durdu. "Ben gecenin huzurunun zevkini çıkaracağım," diye açıkladı Peder Başrahip. "Yalnız başınıza mı?" diye sordu Francis. "Burada mı?" "Git," dedi Markwart ona. "Burada tehlike yok." Francis emre itaat etmekten başka seçeneği olmadığını anladı. Sık sık arkasına bakarak, yavaşça uzaklaştı ve her seferinde Peder Başrahip'in sakin sakin, korkmadan durduğunu gördü. Çünkü Peder Başrahip Markvvart gerçekten de güvende olduğundan emindi, çünkü o bilmese de, yalnız değildi. Bestesbulzibar'ın ruhu yanındaydı, bu karanlık gece yaptığı seçimlerden zevk alıyor, o kararlara rehberlik ediyordu. Çok daha sonra, Markwart tatmin içinde uyudu, öyle ki Francis şafakta onu uyandırmaya geldiğinde keşişe gitmesini ve diğerlerinin de uyumasına izin vermesini söyledi. Markvvart saatler sonra uyandı, kampı hareket halinde buldu. Çok endişeli bir Francis Birader her birinde birer Chilichunk bulunan üç araba arasında ileri geri yürüyordu. "Uyanmıyor," diye açıkladı Markwart'a, adam gelip sorunun ne olduğuna baktığı zaman. "Kim?" iblis M* 391 "Oğul, Grady," dedi Francis, başını iki yana sallayarak. Adabulunduğu arabaya, doğru işaret etti. Markwart içeri girdi, sonra ciddi bir suratla çıktı. "Onu yolun kenarına göm," dedi Peder Başrahip. "Sığ bir mear kutsal olmayan bir yer." Ve sıradışı bir şey olmamış gibi, bu da sıradan bir emirmiş gibi Francis'in yanından yürüyüp geçti. Birkaç adım ötede durdu ve Francis'e döndü. "Ve diğer tutsakların özellikle de tehlikeli atadanım öğrenmeyeceğinden emin ol," dedi. "Ve Francis Birader, kervan ayrıldıktan sonra onu kendin göm." Francis'in yüzünde panik dolu bir ifade belirdi, Markwart buna güldü ve yürüyüp gitti, biraderi vicdan azabıyla başbaşa bıraktı. Francis'in düşünceleri dönüp duruyordu. Bir adam öldürmüştü! Önceki gece Grady'ye çok hızlı vurmuş, çok hızlı tekmelemiş olmalıydı. Nasıl böyle bir şey yapabildiğini, ya da neyi farklı yapabileceğini merak ederek olayları kafasından tekrar tekrar geçirdi. Bu sırada, yüksek sesle haykırmamak için kendini zor tutuyordu. Gözleri bir oraya, bir buraya kayıyor, titriyordu. Peder Başrahip'in tekrar yanına geldiğini gördüğünde alnında ter vardı. "Huzur içinde ol, kardeşim," dedi Markwart. "Talihsiz bir kazaydı." "Onu öldürdüm," diye inledi Francis yanıt olarak. "Peder başrahibini savundun," diye yanıt verdi Markwart. "Aziz Saf-Abelle'de günahından arındırma törenini ben yapacağım, ama seni temin ederim, tövbekarlık duaların hafif olacak."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Markwart sırıttığını saklamaya çalışarak adamın yanından ayrıldı. Francis Birader o kadar kolay sakinleşemiyordu. Markwart'ın savlarının mantığını anlayabiliyordu... adam Abellican Kilisesi'nin peder başrahibinin yüzüne tükürmüştü. Ama Francis bunun gerçekten talihsiz bir kaza olduğunu mantıksal olarak söyleyebilse 392 R- A. Sal vaton de, eylemlerini haklı gösterebilse de, yüreğini buna inandıra

üstün yordu. Altındaki zemin yok olmuştu, tüm diğer insanlardan olduğu inancını kaybetmişti. Francis daha önce de hatalar ya mıştı elbette ve bunu biliyordu, ama bu kadar aşırısını de&il Yt samında, tek gerçek insanın kendisi olduğunu, başka herkesin başka her şeyin yalnızca bilinç rüyasının bir parçası olduğunu hayal ettiği zamanları hatırlıyordu. Şimdi, aniden, diğer insanlar gibi bir insan olduğunu hissediyordu, çok büyük bir senaryoda çok küçük bir oyuncu. Sabahın ilerleyen saatlerinde, kervan uzaklaşırken, Francis Birader Grady Chilichunk'ın solgun yüzüne toprak attı. Yüreğinin kararmış bir köşesinde, lanetli bir varlık olduğunu biliyordu. O zaman o yürek ve ruh bilinçaltında Peder Başrahip'e koştu, çünkü o adamın gözlerinde hiçbir suç, hiçbir günah işlenmemişti. O adamın dünya görüşüne göre Francis Birader yanılsamalarına tutunabilirdi. UÇUNCU KISIM İÇİMDEKİ İBLİS Adalet Birader'in ölmesini istedim. Bu gerçek adı değildi elbette. Gerçek adı Quiutall'di; soyadı mı, yoksa ilk adı mıydı bilmiyorum, hatta başka adı var mıydı, bunu da bilmiyorum. Yalnızca Quintall. Onu öldürdüğümü düşünmüyorum, Mather Amca... en azından o daha insanken öldürmedim. Bence onun insan bedeni taşıdığı o tuhaf broş yüzünden öldü, Avelyıı 'in o kötücül iblisle arasında büyülü bir bağ olduğunu keş/ettiği broş yüzünden. Yine de adam için, benim de önemli bir rol oynadığım ölümü için ağladım. Avelyıı ve Pony'yi, kendimi savunmak için eyleme geçtim ve aynı dununda kalsam aynı tepkiyi vereceğimden, vicdanımın itiraz çığlıklarını dinlemeden Adalet Birader'e karşı mücadele edeceğimden kuşkum yok. Yine de, adam için, ölümü için, kaybedilen, boşa harcanan, kötü bir yola saptırılan potansiyel için ağladım. Şimdi düşündüğümde, bu gerçek bir hüzün, gerçek bir kayıp, çünkü her birimizin içinde bir umut mumu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yanıyor, bir fedakarlık ve cemiyet ışığı, dünyanın daha iyi bir dununa gelmesi için büyük şeyler yapma potansiyeli. Her birimizin, her erkeğin ve her kadının içinde büyüklük olasılığı yatıyor. Avelyn'in manastırının önderleri, onu Adalet Birader denen bu canavara dönüştürmek için Quintall denen adama ne korkunç bir şey yaptılar. Quintall'ın ölümünden sonra, ilk defa, ellerimde kan varmış gibi hissetimi. İnsanlarla yaptığım başka tek savaş üç tuzakçıya karşıydı ve onlara merhamet gösterdim... ve merhametimin karşılığını ödediler! Ama Quintall için merhamet yoktu; okumdan ve kendi düşüşünden kurtulsa da olmazdı, iblis dactyl ve büyülü broş ruhunu maddesel bedeninden çalmasa bile olmazdı. Ölümünden başka hiçbir şey Adalet Birader'i Avelyn'i öldürme görevinden vazgeçiremezdi. Amacı başka her şeyi yok 394 R'

A-

S*lva,0re

etmişti, adamın özgür iradesini çarpıtan, tamamen yok eden, QuintalV kendi vicdanını yok eden ve yüreğini karartan uzun ve zahmetli bir sf reç sonucunda her düşüncesine dağlanmıştı. Belki iblis dactyl onu bu yüzden buldu, bu yüzden kucakladı. Ne yazık, Mather Amca. Nasıl bir potansiyel boşa harcandı. Korucu olarak yaşadığım yıllarda, hatta Dundalis'teki savaştan önce, pek çok yaratık öldürdüm... goblinler, pouTieleı; devler. Ama onlar için gözyaşı dökmüyorum. Bu gerçeği, Quintall'ın ölümü karşısında hissettiklerimin ışığında uzun uzun, dikkatle düşündüm. Onun için döktüğüm gözyaşları kendi ırkımı tüm diğerlerinin üzerine yüceltmekten başka bir şey değil miydi ve eğer öyleyse, bu en kötü kibir türü değil mi? Hayır ve bunu kendime güvenerek söylüyorum, çünkü zalim kader kılıcımı Touel'alfardan birine karşı kaldırmama sebep olursa ağlanın kuşkusuz. Kuşkusuz bir elfin ölümünü bir insanın ölümü kadar acı ve trajik bulurum. O zaman fark ne? Vicdan meselesine geliyor, sanırım, çünkü insanlarda olduğu gibi, Touel'alfar'da da iyi yolu seçme yeteneği, hatta eğilimi var. Goblinlerde böyle değil ve kötü pourrielerde hiç değil. Devler hakkında o kadar emin değilim... belki savaşçıl eylemlerinin getireceği acılan anlayamayacak kadar aptallardır yalnızca. Her dununda, gözyaşı dökmeyeceğim ve Fırtıua'nın darbesine ya da Şahinkanadı'nm ısınğına kurban düşen bu canavarlar için vicdan azabı duymayacağım. Kendi kötülükleriyle ölümlerini çağmyorlar. Onlar dactyliu yaratıkları, bedenleşmiş kötülük, sırf eğlence için insanları (ve sık sık birbirlerini) öldüriiyorlar. Bu tanışmayı Pony'yle yaptım ve ilginç bir senaryo öne sürdü. Bv goblin bebeği insanlar arasında, ya da AndurBlough Inninness 'in güzel-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


liği içinde, Touel'alfar'ın arasında yetiştirilse, acaba vahşi ırktaşları kadar kötü olur mu? Bu varhklann kötülüğü içsel bir karanlık mı, içlerine işlemiş ve kalıcı mı, yoksa yalnızca yetiştirilmelerinden mi kaynaklanıyor? Dostum, senin dostun Belli'mar furaviel ona yanıtını verdi, çünkü halkı uzun zaman önce gerçekten de bir goblin çocuğunu büyülü topraklanna almışlar ve ırktaşlanymış gibi yetiştinnişler. Olgunlaşırken, goblin uzak dağlann karanlık deliklerinde yetiştirilen ırktaşlanndan daha az Ibüs R"hu 395 • ve nefret dolu, daha az tehlikeli değilmiş. Her daim meraklı elfler seyi bir poıvrie çocuğuyla da denemişler ve sonuçlar daha da korkunç olmuşnu yüzden goblinler, poıvrieler ve devler için ağlamayacağım, Mather Amca dactylin yaratıkları için gözyaşı dökmeyeceğim. Ama kötü yola düsen Quintall için ağlıyorum. Kaybedilen potansiyel için, onu karanlığa iten tek korkunç seçim için ağlıyorum. Ve sanırım, Mather Amca, Quintall için, zalim kaderin beni öldürmeye zorlayacağı herhangi bir insan ya da elf için ağlarken, kendi insanlığımı koruyorum. Bu savaş yarası, korkarım, en kalıcı olacak olanı. ELBRYAN WYNDON

ı8 KİLİSENİN DÜŞMANLARI Taşıdıkları tek büyü mücevher kullanımını sezmek için bir lal taşıyla eksi büyü taşı olan güneştaşıydı. Aslında, ikisi de mücevherler konusunda pek yetenekli değildi, Aziz Saf-Abelle'de geçirdikleri kısa senelerin çoğunu şiddetli fiziksel eğitimler ve Adalet Birader unvanını kullanmak için gerekli olan zihinsel zayıflatmayla geçirmişlerdi. O sabah kervan doğuya gitmişti, ama iki keşiş sıradan köylüler gibi görünmek için cüppelerini çıkararak güneye, Palmaris salına yönelmişlerdi ve Masur Delaval üzerinde her gün yapılan üç seferden ilkini şafakta yakalamışlardı. Akşam ortası geldiğinde şehirdeydiler ve hiç zaman kaybetmeden kuzey taraftan, kapıdan değil duvardan şehirden çıkmışlardı. Güneş batı ufkunda alçaldığında Youseff ve Dandelion ilk avlarını görmüştü, Palmaris'in on altı kilometre kadar uzağında, kayalıkların arasında kamp kurmuş, üç powrie ve bir goblinden oluşan dört canavarlık bir çete. Keşişler goblinin köle olduğunu hemen anlamışlardı, çünkü işin çoğunu o yapıyordu ve ne zaman hareketleri yavaşlayacak olsa powrielerden biri kafasının arkasına sert bir tokat atarak hızlanmasını sağlıyordu. Daha da önemlisi, goblinin ayak bileğine bağlanmış bir halat vardı, bir tasma. Youseff Dandelion'a döndü ve başını salladı; bundan faydalanabileceklerdi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


398 A' S4lva,0l Güneş ufkun altına kayarken goblin, halatın diğer vcund tutup takip eden bir powrieyle birlikte kamptan çıktı. Orrnand goblin ateş için odun toplamaya başladı, bu arada powrie sessi ce yakında duruyordu. Youseff ve Dandelion, uzayan göloeı kadar sessiz, pozisyon aldılar. İnce keşiş bir ağaca tırmandı irDandelion gövdeden gövdeye kayarak povvrieye yaklaştı. "Yah, acele et, seni aptal şey!" diye payladı goblini powrie yaprak ve toprak tekmeleyerek. "Arkadaşlarım tavşanın tamamını yiyecek ve bana kemirecek kemiklerden başkası kalmayacak!" Gerçekten zavallı bir yaratık olan goblin kısa bir bakış fırlattı sonra bir odun parçası daha aldı. "Lütfen, efendim," diye sızlandı. "Kollarım doldu ve sırtım öyle ağrıyor ki!" "Yah, kapa çeneni!" diye hırladı powrie. "Taşıyabileceğin kadar topladın sanıyorsun, ama bu gece yetmez. Ta buraya kadar gene gelmemi mi istiyorsun? Derin kıpkırmızı olana kadar kırbaçlarım seni, seni pis kokulu sefil!" Youseff povvrienin hemen yanında yere inerek yaratığı şaşırttı ve yaratık daha şaşkın şaşkın bakarken kafasına ağır bir torba geçirdi. Bir an sonra Dandelion hızla koşarak cüceye arkadan çarptı, ayı gibi kucaklayarak onu da kaldırdı ve yüzüstü en yakın ağaca çarptı. Zorlu powrie yine de mücadele etti ve Dandelion'un gırtlağına bir dirsek attı. İri keşiş fark etmedi bile, daha da fazla bastırmakla yetindi ve sonra, arkadaşının yaklaştığını görünce kolunu powrienin kolunun altına geçirdi, kolu kaldırdı ve kaburgaları açığa çıkardı. Youseffin hançeri mükemmel bir nişanlamayla gelerek iki kaburganın arasından geçip inatçı cücenin yüreğine saplandı. Kıvranan povvrieyi sıkı sıkı tutan Dandelion bir elini kurtarmayı başardı ve yaranın üzerine kapattı. Yaratığın çok fazla kan dökmesini istemiyordu. iblis R^ 399 Burada değil. Bu arada Youseff gobline döndü. "Özgürlük," diye fısıldadı heyecanla, elini sallayarak yaratığa kaçmasını işaret ederek. Çığlık atmak üzere olan goblin merakla insana, sonra bir kucak dolusu oduna baktı. Heyecanla titreyerek odunları yere attı, halatı ayak bileğinden çıkardı ve kararmakta olan ormana koştu. "Öldü mü?" diye sordu Youseff, Dandelion gevşek powrieyi yere bırakırken. İri adam başını salladı, sonra yaranın üzerindeki bağlan sıkılaştırdı. İkili Palmaris'e döndüklerinde kan dökülmemiş olması şarttı, özellikle de Aziz Kıymetli'ye girerlerken. Youseff powrienin silahını, kolu kadar uzun ve kalın zalim görünüşlü, testere dişli, çengelli kılıcı aldı ve Dandelion cüceyi kalın, astarlı bir çuvala koydu. Diğer powrielerin pusuyu haber almadıklarından emin olmak için çevreye bakındıktan sonra koşarak güneye doğru yola çıktılar. Yük güçlü Dandelion'a ağırlık bile yapmıyordu. "Connor Bildeborough için de goblini alsak iyi olmaz mıydı?" diye sordu Dandelion şehir duvarının yakınında yavaşlarken.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Youseff bir an soruyu düşündü. Aptal arkadaşının bunu şimdi, gobline kaçmasını söyledikten bir saat sonra söylüyor olduğu gerçeğine gülmemeye çalışıyordu. "Yalnızca bir tanesine ihtiyacımız var," diye temin etti onu Youseff. Peder Başrahip ihtiyaçları Youseff Birader'e açıkça anlatmıştı. Başrahip Dobrinion'a yapılan bir suikast ya basit bir kaza olarak görünecek, ya da şüpheleri Markwart'tan çok uzak bir yöne çekecekti; Aziz Saf-Abelle herhangi bir açıdan bağlantılı görünürse, Kilise için sonuçları çok ciddi olabilirdi. Ama Connor Bildeborough konusunda böyle bir sorun yoktu. Eğer amcası, Palmaris Baronu Connor'ın ölümünde Kilise'nin parmağı olduğunu düşünürse, manastırlar arasındaki rekabeti bilmediğinden büyük olasılıkla Aziz Saf-Abelle kadar Aziz Kıymetli'yi de suçlayabilirdi ve dikkatini Tüm Azizler Koyu'ndaki /;oo A' Sa'va,0re manastıra çevirse bile, yapabileceği pek az şey olurdu. Yetenekli katillerin şehir duvarından ve bitkin nöbetçi]e ' dikkatinden kaçması için hiç çaba gerekmedi. Savaş meyda uzağa sürülmüştü ve keşişlerin karşılaştığı gibi çeteler hâlâ var ol sa da, şehre yerleşen garnizon tarafından pek ciddiye alınmıyor lardı... son günlerde Ursal'dan gelmiş bir tugayla güçlendirilmiş bir garnizon. Sonra Dandelion ve Youseff yine kahverengi cüppelerini giy. diler, başlarını alçakgönüllülükle eğdiler ve ciddiyet içinde sokaklarda yürüdüler. Bir kez, dilenen bir adam tarafından rahatsız edildiler ve adam onları rahat bırakmayı reddedince, hatta bir gümüş para vermezlerse olacaklar hakkında tehdit edince, Dandelion Birader sakin sakin adamı bir sokak duvarına fırlattı. Akşam duası zamanını epey geçmişti ve Aziz Kıymetli sessiz ve karanlıktı, ama keşişler Tarikatlarına mensup adamların uyuşuk şehir nöbetçilerinden daha tetikte olacağını düşünerek bunda pek fazla teselli bulmadılar. Ama yine, Peder Başrahip onları gerektiği gibi hazırlamıştı. Manastırın güney duvarında, duvarın aslında ana binanın bir parçası olduğu yerde, pencere ya da görünür kapı yoktu. Aslında, manastır mutfağında çalışanların günlük yemeklerin artıklarını çıkarmak için kullandıkları, dikkatle gizlenmiş tek bir kapı vardı. Youseff Birader lal taşını çıkararak gizli kapıyı buldu, çünkü kapı büyüyle gizlenmiş olmaya ek olarak, dışarıdan açılmaya karşı büyüyle kilitlenmişti. Kapı aynı zamanda geleneksel bir kilitle de kilitlenmişti (ya da öyle olmalıydı) ama Aziz Saf-Abelle keşişleri Aziz Kıymetli'den ayrılmadan önce Youseff Birader, görünürde erzak almak için mutfağa inmiş, kapının kilidini bozmuştu. Anlaşılan Peder Başrahip'in Aziz Kıymetli'ye girmek için sessiz bir yol gerekebileceğini fark etttiğini düşündü Youseff ve üstadının ileri görüşlülüğünden iblis R"hu 401 içtenlikle etkilendi. Youseff güneştaşını kullanarak zayıf büyü kilidini yok etti ve , pjyj dikkatle ittirdi. İçerideki tek insan, buharlar saçan suyla dolu bir lavabonun başında, şarkı söyleyerek tencere ovan bir kadındı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Youseff bir anda kadının arkasında bitti. Durdu, tasasız şarkıyı dinledi, o canlı ezginin kötücül ironisinden zevk aldı. Kadın onun varlığını sezerek şarkı söylemeyi bıraktı. Youseff bir an için kadının korkusunun keyfini çıkardı, sonra onu saçlarından yakaladı ve yüzünü suya batırdı. Kadın mücadele etti, kıvrandı, ama etkili katile karşı faydası olmadı. Kadın yere yığılırken Youseff gülümsedi. Tutkusuz bir katil olması gerekiyordu, Peder Başrahip'in iradesi için mekanik bir alet, ama aslında keşiş öldürmekten zevk aldığını anlıyordu, kurbanın korkusundan zevk alıyordu, mutlak güçten zevk alıyordu. Ölü genç kadına tepeden bakarak, bir sefer daha yapabilmeyi diledi, ön oyunların, ölüme varan dehşetin tadını bir kez daha çıkarabilmeyi diledi. İşkenceyle karşılaştırıldığı zaman ölüm son derece tatsız ve kolay bir şeydi. Aziz Kıymetli o gece sessizdi. Sanki Peder Başrahip'in ziyaretinin güçlüklerinden sonra tüm mekan, hatta manastırın kendisi gevşemişti. Youseff ile Dandelion, Adalet Biraderler koridorlarda yürüdüler. Güçlü Dandelion çuval içindeki powrieyi bir omzunun üzerinde taşıyordu. Başrahip Dobrinion'un odasına gidene kadar yalnızca bir keşiş gördüler ve adam onları görmedi. Youseff kapının önünde tek dizinin üzerine çöktü ve küçük bir bıçağı eline aldı. Zayıf kilidi kolaylıkla açabilirdi, ama o yine de kilidin çevresindeki ahşabı kazıdı ve çizdi, yontarak inceltti, kapı zorlanmış gibi görünmesini sağladı. Sonra içeri girdiler ve ilkinden daha az sağlam ve kilitlenme402 Sa|Vit0j miş bir kapıdan geçip Dobrinion'un yatak odasına geldiler Başrahip irkilerek uyandı. Çığlık atmaya başladı, ama ikili bakınca, yüzünden birkaç santim uzakta sataşır gibi sallanan ao testere kenarlı kılıcı, odanın tek penceresinden dökülen yumuşak ay ışığı altında parlayan metali görünce tuhaf şekilde sessizlesti "Senin için geleceğimizi biliyordun," diye sataştı Youseff. Dobrinion başını iki yana salladı. "Peder Başrahip'le konuşabilirim," diye yalvardı. "Yalnızca bir yanlış anlaşma bu." Youseff parmağını dudaklarına götürdü ve arkasından kötü kötü gülümsedi, ama Dobrinion devam etti. "Chilichunklar suçlu... bu çok açık," dedi başrahip ve sözleri söylerken onlardan nefret etti, korkaklığı için kendinden nefret etti. O zaman Başrahip Dobrinion büyük bir savaş verdi, vicdanı en temel hayatta kalma içgüdüleriyle yarışıyordu. Youseff ve Dandelion işkenceyi izlediler. Kaynağını anlamıyorlardı, ama Youseff kesinlikle zevk alıyordu. Sonra Dobrinion sakinleşti ve doğrudan Youseffin yüzüne baktı. Aniden korkusunu kaybetmiş gibiydi. "Sizin Markvvart kötü bir adam," dedi. "Asla Abellican Kilisesi'nin gerçek Peder Başrahibi olmadı. Şu anda, Tarikat'ımızın ciddi yemini adına, dindarlık, saygınlık ve fakirlik adına sizi bu kötü yoldan dönmeye çağırıyorum, bir kez daha ışık bulmak..." Cümlesi bir gurultuyla sona erdi, çünkü bu tür vicdan gıdıklayan yakanları bile duyamayacak kadar kendini kaptırmış olan Youseff kılıcın testere kenarı ile başrahibin boğazını kesmiş, iyice açmıştı. Sonra ikili powrienin başına gittiler ve çuvalı yere koydular. Dandelion çuvalı açtı, yaranın çevresindeki kabukları temizledi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Youseff başrahibin odasını araştırdı. Sonunda mektup açacağı olarak kullanılan küçük bir bıçak buldu. Keskin ucu kendi hançerleri kadar geniş değildi, ama hançer powrienin ölümcül yarasına uydu. iblis R"ha 403 "Onu yataktan çıkar," dedi Youseff Dandelion'a. İri yarı adam nobrinion'u masasına doğru sürüklerken Youseff yanında yürüverek Dobrinion'un cesedinde birkaç küçük yara açtı ve başrahip miicadele etmiş gibi gösterdi. Sonra iki katil, sessiz ölüm gibi, Aziz Kıymetli'den kara geceye akan iki gölge gibi çıktılar. Ertesi sabah başrahibin öldürüldüğü haberi şehirde duyuldu. Çılgın feryatlar tahkimat yapılmış duvarlar boyunca yayıldı, gözleri yaşlı askerler bir powrienin yanlarından geçmesine izin verdikleri için kendilerini suçladılar. Kıyamet fısıltıları meyhaneden meyhaneye, sokak köşesinden sokak köşesine atladı, her biri söylentileri daha da süsleyerek yeniden anlattı. Kötü şöhretli genelevde, Battlebrow Evi'ndeki bir yatakta uyanan Connor Bildeborough hikayeyi duydu. Söylenenlere göre bir powrie ordusu Palmaris çevresine yerleşmişti, şehre saldırıp yaslı halkını katletmeyi planlıyorlardı. Connor yarı çıplak evden çıktı, yürürken giyindi, bir araba durdurdu, sürücüden onu hemen Chasewind Malikanesi'ne, amcasının evine götürmesini istedi. Kapılar kapalıydı; atlar kayarak dururken silahlarını çekmiş bir düzine asker arabayı çevreledi ve hem Connor, hem de zavallı, korkmuş sürücü üstlerinde pek çok okçunun gözlerini hisettiler. Nöbetçiler Connor'ı tanıyarak gevşedi ve asil adamın inmesine yardım ettiler, sonra son derece kararlı seslerle sürücünün hemen uzaklaşmasını emrettiler. "Amcam iyi mi?" diye sordu Connor çılgınca, nöbetçiler eşliğinde kapıdan geçerken. "Sinirleri bozuldu, Connor Efendi," diye yanıt verdi bir adam. "Bir powrienin savunma hatlarımızı rahatça aşıp Başrahip Dobrinion'u öldürebildiğini düşünmek! Hem de manastırdaki sorunlarİ.O/, ? A- Salvat0l dan hemen sonra gelmesi! Ah, ne karanlık günler yaşıyoruz!" Connor yanıt vermedi, ama adamın sözlerini, arkalarındaki te laffuz edilmemiş, muhtemelen fark edilmemiş anlamlan dikkatle dinledi. Sonra hızla malikaneye yürüdü, iyi korunan koridorlardan geçti ve amcasının görüşme odasına girdi. Uygun şekilde, Baron Rochefort Bildeborough'nun masasının arkasında nöbet tutan asker kaslı bir adamdı. Yüzü ağır bandajlar altındaydı ve burnu bizzat Peder Başrahip Dalebert Markwart tarafından büyülü bir saldırıyla kırılmıştı. "Amcamın geldiğimden haberi var mı?" diye sordu Connor adama. "Birazdan bize katılır," diye yanıt verdi nöbetçi. Sözleri peltek telaffuz ediyordu, çünkü büyü saldırısında ağzı da yaralanmıştı. O konuşmayı bitirirken Connor'ın amcası yan kapıdan içeri girdi. Yeğenine bakarken yüzü canlandı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Tanrı'ya şükürler olsun sağ salim geldin," dedi adam cömertçe. Connor eskiden beri Rochefort Bildeborough'nun en sevdiği akrabası olmuştu ve adamın kendi çocuğu olmadığından, Palmaris'te herkes unvanı Connor'ın miras alacağına inanırdı. "Gelmemeli miydim?" diye sordu Connor her zamanki kayıtsız tavrıyla. "İçeri girip Başrahip Dobrinion'u öldürdüler," diye yanıt verdi Rochefort, masanın arkasında, Connor'ın karşısında oturarak. Bu basit eylem için amcasının harcadığı çaba Connor'ın gözünden kaçmadı. Rochefort aşırı kiloluydu ve şiddetli eklem ağrıları çekiyordu. Önceki yaza kadar adam her gün, hava yağmurlu da olsa güneşli de, tarlalarda at binmeye çıkardı, ama bu sene yalnızca birkaç kez çıkmıştı, üstelik asla iki gün üstüste değil. Rochefort'un gözleri de aniden yaşlanmış gibi görünüyordu. Renkleri öteden beri griydi, ama şimdi donuklaşmıştı. Connor prestij ve onunla gelen ayrıcalıkların anlamını kavraiblis Buhu 405 cak yaşa geldiğinden beri Palmaris Baronu unvanını arzu etmişti ama şimdi, o an yaklaşıyormuş gibi görünürken bekleyebileceğini hissediyordu... hem de senelerce. Sevgili amcası, ona baba gibi davranan adam hayatta ve sağlıklı kaldığı sürece şimdiki konumunu korumayı tercih ederdi. "Canavarlar beni arayacaklarını nereden bilecekler ki?" diye yanıt verdi Connor sakin sakin. "Başrahip düşmanlarımız için açık bir hedef, ama ben?" "Başrahip ve Baron," diye hatırlattı Rochefort. "Ve bütün önlemleri aldığını görmekten gerçekten çok memnun oldum," dedi Connor çabucak. "Sen bir hedef olabilirsin, ama ben değil. Düşmanlarımız açısından ben sıradan bir meyhane avcısından başkası değilim." Rochefort başını salladı ve Connor'ın mantığıyla rahatlamış göründü. Koruyucu bir baba gibi, Connor için hissettiği korkunun yarısını kendisi için hissetmiyordu. Ama Connor kendi sözlerine inanmıyordu. Bu gergin zamanda, o korkunç Peder Başrahip'in gidişinden kısa bir süre sonra Aziz Kıymetli'ye bir powrienin sızması ona aşırı münasip gelmişti ve amcasının en önde gelen koruyucusunun harap yüzüne bakmak huzursuzluğunu daha da artırıyordu. "Chasewind Malikanesi'nde kalmanı istiyorum," dedi Rochefort. Connor başını iki yana salladı. "Şehirde işim var, Amca," diye yanıt verdi. "Ve aylardır powrielerle savaşıyorum. Benim için korkma." Sözlerini bitirirken rahat rahat kınında duran Savunucuyu okşadı. Rochefort uzun uzun, dikkatle güvenli genç adama baktı. Connor'da sevdiği buydu işte, kendine güveni ve kasılması. Gençliğinde o da Connor'a çok benziyordu, meyhane meyhane, genelev genelev gezer, yaşamı dolu dolu yaşar, her ânı hayatın, 406 Sâ|vit0re tehlikenin sınırlarına dek yaşardı. Ne kadar ironik, diye düşün çünkü şimdi, yaşlanırken, önünde çok daha az zevk, çok daha

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


heyecan, daha az yaşam varken, yaşamını korumak için ç0k <-> ha fazla çaba harcıyordu. Rochefort'un gençliğine bu kadar ço' benzeyen Connor, kaybedecek çok şeyi olmasına rağmen potan siyel tehlikeleri pek az düşünüyor, ölümsüz ve zarar görmez his sediyordu. Baron kahkaha attı ve Connor'ın Chasewind Malikanesi'nd kalmasını emretme fikrini kafasından çıkardı, çünkü bunun cani delikanlıda sevdiği her şeyi yok edeceğini anladı. "Askerlerimdebirini yanına al," diye önerdi karşılık olarak. Connor yine kararlılıkla başını iki yana salladı. "Bu ancak po tansiyel hedef olarak işaretler beni," dedi. "Şehri tanıyorum, amca. Nerede bilgi toplayacağımı ve nerede saklanabileceğimi bili yorum." "Çık dışarı! Çık dışarı!" diye haykırdı Baron pes ederek ve kah kaha atarak. "Ama yanında kendi canının sorumluluğundan dah fazlasını taşıdığını bil." Otururken gösterdiğinden çok daha az ça ba göstererek kalktı ve masanın çevresinden dolanıp Connor'ı omzuna birkaç sert şaplak attı, sonra iri elini içtenlikle yeğeninin ensesine koydu. "Yanında yüreğimi taşıyorsun, oğlum," dedi ciddiyetle. "Dobrinion'u buldukları gibi seni de bulurlarsa, o zaman bil ki kırık bir kalple öleceğim." Connor ona, her sözcüğüne inanıyordu. Adama sarıldı, sırtını okşadı, sonra güvenle odadan çıktı. "Kısa süre sonra baronun olacak o," dedi Rochefort askere. Adam keskin bir selam verdi ve başını salladı. Seçimi onayladığı açıktı. "Aç şunu." "Ama Bildeborough Efendi, ölüyü uykusunda rahatsız etmek iblis R^hu W ? in sebep göremiyorum," diye yanıt verdi keşiş. "Tabut en yükPk mevkiye sahip keşiş olan Talumus Birader tarafından kutsandı ve..." "Aç şunu," diye tekrarladı Connor, sert bakışlarını genç adama dikerek. Genç keşiş yine tereddüt etti. "Amcamı getirmeli miyim?" Keşiş dudağını ısırdı, ama tehdide teslim oldu ve tahta kapağı kavramak için eğildi. Kararlı görünen Connor'a bir bakış fırlattıktan sonra kapağı yana kaydırdı. Kadın oracıkta yatıyordu, yüzü ölümün tebeşir mavisi rengine boyanmıştı. Keşiş dehşet içinde, Connor'ın uzanıp kadının omzunu kavradığını, cesedi kaldırıp çevirdiğini gördü. Adam pis kokuya aldırmadan iyice eğilip kadını dikkatle inceledi. "Yara var mı?" diye sordu. "Yalnızca boğulmuş," diye yanıt verdi keşiş. "Lavaboda. Su sıcakmış. Yüzü başta kırmızıydı, ama artık tüm kanı, tüm canı çekildi." Connor bedeni nazikçe eski yerine yerleştirdi ve geri çekilip keşişe tabutu kapatabileceğini işaret etti. Elini ağzına götürdü, başparmak tırnağını dişlerinin arasında dolaştırarak bir anlam çıkarmaya çalıştı. Kapılarında belirdiği zaman Aziz Kıymetli keşişleri çok yardımcı olmuştu. Hepsi korkmuş ve şaşkındı, biliyordu ve Baron Bildeborough'nun bu önemli temsilcisinin varlığı sakinleşmelerine yardımcı olmuştu. Connor Başrahip Dobrinion'un odasında pek az ipucu bula-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bilmişti. İki ceset de hâlâ oradaydı, başrahibinki temizlenmiş ve elleri kavuşturularak dikkatle yatağa yerleştirilmişti. Powrieninki keşişlerin bulduğu yerde yatıyordu. İki cesedin kanı, temizleme teşebbüslerine rağmen hâlâ odanın her yerini lekeliyordu. Connor odadaki değişikliklere itiraz ettiğinde keşişler, kendi yorum«o8 ;' A' S^vat0re ladıkları şekliyle mücadeleyi tüm detaylarıyla tasvir etmek \A büyük çaba harcamışlardı: başrahip başta, defalarca yaralanrrust muhtemelen yatakta uyurken hazırlıksız yakalanmıştı. Yaralardan biri ölümcüldü, boğazda bir yarık, ama yine de cesur Dobrinion odayı aşarak küçük bıçağını almayı başarmıştı. Başrahipleri intikamını alabildiği için Aziz Kıymetli keşişleri ne kadar da gurur duyuyordu! Zorlu powrielerle savaşmış olan Connor'a göre, fırlatılan tek bir hançerin bir powrieyi böyle mükemmel bir şekilde öldürebilmesi, hatta Dobrinion'un gırtlağındaki bu kesikle masasına ulaşabilmiş olması kesinlikle imkansızdı. Ama senaryo inanılmayacak ölçüde olanaksız değildi, bu yüzden düşüncelerini kendine sakladı, tarifleri yorumsuz bir baş sallama ve cesur Dobrinion'u öven tek bir sözcükle kabul etti. Daha sonra, powrienin nasıl içeri girmiş olabileceğini araştırırken Connor ikinci kurbanı öğrendi, mutfakta pusuya düşürülmüş ve boğulmuş zavallı kızı. Keşişler için powrienin içeri nasıl girdiği hâlâ bir sırdı, çünkü kapı dışarıdan açılmaması için büyüyle kilitlenmişti ve manastırın tuğla duvarı üzerinde görünmez olduğu için pek az bilinen bir kapıydı. Bulabildikleri tek açıklama aptal kızın powrieyle birlik olduğu, ya da daha büyük olasılıkla powrie tarafından kandırıldığı ve cüceyi içeri bıraktığıydı. Biraz zorlama görünmekle birlikte bu da Connor'a kabul edilebilir göründü, ama şimdi, hiç yara almamış kıza bakarken, genç asilin korkuları ve şüpheleri epey yükselmişti. Yine de keşişlere hiçbir şey söylemedi, manastırda yetke sahibi tek adamın rehberliği olmadan kendi başlarına idare edemeyeceklerini anladı. "Zavallı kız," diye mırıldandı, keşiş eşliğinde manastırın mahzenlerinden çıkarken. Chilichunkların tutsak edildiği yerden yalnızca iki merdiven yukarıda, diye hatırlatıp duruyordu Connor kendi kendine. iblis Buhu 409

"Amcanız manastırı başka saldırılara karşı korumamız için biyardım edecek mi?" diye sordu şapelde bekleyen keşişlerden biriConnor bir parşömen ve tüy kalem istedi, sonra bu yardımı talep eden bir mektup yazdı. "Bunu Chasewind Malikanesi'ne götürün/' diye talimat verdi. "Elbette Bildeborough ailesi Aziz Kıymetlenin güvenliğini sağlamak için elinden gelen her şeyi yapacaktır." Sonra keşişlere veda etti ve Palmaris sokaklarına, fısıltıların ve söylentilerin yerine, aradığı yanıtları gerçekten bulabileceği yere çıktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Akşam boyunca sorular ve imgeler peşini bırakmadı. Neden powrieler Başrahip Dobrinion'un peşine düşecekti ki? Adam savaşa fazla karışmamıştı bile. Kuzeydeki çatışmalara Aziz Kıymetli'den yalnızca bir avuç keşiş katılmıştı ve onlar da savaşın gidişini belirleyecek adamlar olmamıştı. Bu ve Aziz Kıymetli'nin savaşta daha çok şifa verici rolünü üstlendiği düşünülünce, Dobrinion'un eylemlerinin powrieleri böyle dramatik bir eyleme sürüklemesi olası görünmüyordu. Connor'ın düşünebildiği tek açıklama, kuzeyden geldiği söylenen Aziz Saf-Abelle keşişlerinin canavarlarla çatışmış, belki pek çoğunu yok etmiş ve böylece, istemeden başrahibi suikastçilerin hedefi olarak belirlemiş olmalarıydı. Ama Markwart'la yaşadığı deneyimlerden sonra, Connor bu olası senaryoya inanmıyordu. Ne zaman bir kanıtı ya da mantıklı gelen bir sonucu düşünse, "aşırı münasip" sözleri kafasında yankılanıyordu. O gece Connor Kardeşlik Yolu'na gitti. Önceki gece Dainsey Aucomb'u meyhaneyi yeniden açmaya ikna etmişti ve kadına, meyhaneleri çalıştırılmazsa Palmaris'e döndüklerinde Chilichunkların gerçekten parasız kalacaklarını söylemişti. Mekan tıka basa VO A- ^Ivatore doluydu, tüm yerliler Başrahip Dobrinion'la Keleigh Leigh'e bn ğulan zavallı bulaşıkçı kıza olanlar hakkında dedikodu yapry0r du. Tartışma boyunca Connor sessiz kaldı, konuşmaktan çok din lemekle ilgilendi, önemli ve geçerli bilgi sahibi olabilecek birilerini bulmaya çalıştı... bu söylenti denizinde hiç kolay iş de&ildi Öne çıkmamak için çaba harcamasına rağmen sık sık yanına birileri yanaşıyordu. Sıradan insanlar asil birinin kendilerinden daha fazla bilgisi olabileceğini düşünüyordu. Onlar sorularını sorarken Connor gülümseyip başını iki yana sallamakla yetiniyordu. "Yalnızca Yol'a girdiğimden beri duyduklarımı biliyorum," diye yanıt veriyordu. O ilerleme kaydedemeden gece ilerledi; Connor hayal kırıklığı içinde sırtını duvara verdi ve gözlerini kapattı. Ancak bir adamın "yeni gelenlerden" bahsetmesi onu harekete geçirdi. Daha önce Yol'da görünmeyen insanlar için kullanılan bir laftı bu. Gözlerini odaklaması, bakışlarını kalabalığın içinden kapıya yöneltmesi ve biri iri, diğer ufak tefek ve zayıf, ama eğitimli bir savaşçının mükemmel dengesi ve mutlak tetikteliğiyle yürüyen iki adamı görmesi için birkaç saniye gerekti. Connor'ın gözleri irileşti. Bu adamları tanıyordu ve şimdi üstlerinde olan köylü giysilerinin uygun olmadığını biliyordu. Cüppeleri neredeydi? Youseff i görmek bile Connor'ın böbreğinin ağrımasına sebep oluyordu ve bu ikisiyle yaptığı son görüşmeyi düşünerek, kalabalığa daha fazla karışmayı uygun buldu. İlk önce Dainsey'ye işaret ederek tezgahın arkasına, karşısına çağırdı. "Bak bakalım ne istiyorlarmış," dedi kadına, iki yeni geleni işaret ederek. "Ve onlara bir haftadır Yol'a uğramadığımı söyle." Dainsey başını salladı ve diğer yöne gitti. Connor arka duvara doğru çekildi. Adamlar tahmin edilebileceği gibi hizmetkar kadına yaklaşırken Daînsey'le iki yeni gelen arasındaki konuşmalaiblis R^u duyacak kadar yakın kalmaya çalıştı, ama kalabalık meyhane-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


in gürültüsü dinlemeyi güçleştiriyordu. Ta ki Dainsey (harika Dainsey!) anlamlı anlamlı sesini yükselip "Neden, bir haftadır uğramadı!" diyene kadar. Connor'ın kuşkuları doğrulanmıştı, keşişler onu arıyordu... ve nedenini rahatlıkla tahmin edebiliyordu. Ve artık neden Keleigh Leign'in boğazının kesilmediğini, neden hiçbir powrienin kadının kanıyla beresini ıslatmadığını biliyordu. Connor'ın zalim kanlı bereler hakkında duyduğu her şey, hiçbir powrienin bu fırsattan vazgeçemeyeceğini söylüyordu. Dönüp gizlice Dainsey'e baktı ve kadın gözucuyla bakışlarına karşılık verirken "fark etmeden" diğer eliyle bluzunun önünü açarak yakındaki bütün erkeklerin, bu arada keşişlerin de dikkatini çekti. İyi kız, diye düşündü Connor ve bu oyalamacayı kullanarak kapıya doğru ilerledi. Yol o kadar kalabalıktı ki altı metre gitmesi bir dakikadan fazla sürdü, ama sonra Palmaris'in tuz kokan havasına çıktı. Yukarıda gökyüzü berrak ve temizdi. Dönüp meyhaneye baktı ve biri kapıya ulaşmaya çalışıyormuş gibi kalabalığın sallandığını gördü. Connor kimin dışarı çıktığını görmek için beklemedi; eğer keşişler Dainsey'nin hareketinin oyalamaca olduğunu fark ederlerse, sonra nereye dönmeleri gerektiğini anlarlardı. Asil adam Yol'un köşesine koştu, sonra köşeyi döndü, durup kapıya baktı. Gerçekten de Youseff ve Dandelion sokağa fırladı. Connor geçitte ilerledi. Düşünceleri karmakarışıktı. Zaman harcamadan olukları kullanarak çatıya tırmandı, sonra karnının üzerinde uzandı. İki keşiş hemen peşinden köşeyi dönünce başını iki yana salladı. Dönüp sessizce süründü. Burada, gökyüzü bu kadar yakın görünürken, şehrin ışıkları altında uzanırken Connor eskileri hatırlamaktan kendini alamadı. Burası Jill'in özel yeriydi, düşünceleriyle başbaşa kalmak için, kiR. A. Silva,, rılgan zihninin hatırlayamayacağı kadar acı olayları aramak icin gelirdi buraya. Metalik bir sürtünme sesi Jill hakkındaki düşüncelerini yok etti; keşişlerden biri, büyük olasılıkla Youseff tırmanmaya başlamıştı Connor bir anda uzaklaştı, uzak uçtaki geçidin üzerinden yan binaya atladı, tepesinden aştı ve aşağı kaydı, döndü, çatının kenarını yakaladı ve kendini sokağa bıraktı. Korku içinde, Jill'i, küçük dünyasına gelen bu deliliği düşünerek koştu. Başrahip Dobrinion ölmüştü. Ölmüş! Ve bunu powrieler yapmamıştı. Hayır, bu ikisi yapmıştı, Peder Başrahip Dalebert Markwart'ın, Abellican Kilisesinin önderinin uşakları. Markwart Dobrinion'u, başrahibin direnişi yüzünden öldürtmüştü ve şimdi katillerini Connor'ın peşine takmıştı. Bu mantık silsilesinin muazzamlığı sonunda bir darbe gibi indi ve neredeyse onu yere yıkacaktı. Ne yapacağını düşündü... Chasewind Malikanesi'nin korumasını aramalı mıydı? Connor amcasını işe karıştırmaktan korkarak bunu aklından çıkardı. Markwart Dobrinion'a ulaşmışsa, herhangi biri, hatta Palmaris Baronu güvende olabilir miydi? Bunların güçlü düşmanlar olduğunu anlıyordu Connor; Ayı-Honce Kralı'nın bütün alayları aleyhine dönse bile, Abellican Kilisesi'nin keşişlerinden daha tehlikeli düşmanlar olmazlardı. Gerçekten de, pek çok standarda göre, ki o gizemli ve pek az bilinen büyü güçleri aralarında en küçüğü sayılmazdı, Peder Başrahip Kral'dan daha güçlü bir adamdı. Bütün bunların kapsamı, Peder Başrahip'in Dobrinion'un öldürülmesini emretmesi (emretmişti!) asil adamın hassas noktaları-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


na dokundu, Palmaris gecesinde ortadan kaybolurken düşüncelerini allak bullak etti. Ama yine de, Connor saklanacak yerlerinin tükeneceğini biliyordu. Bu ikisi ve eğer şehirde başkaları varsa diğerleri, profesiblis R"hl

4>3 önel katillerdi. Onu bulup öldüreceklerdi. Connor'ın yanıtlara ihtiyacı vardı ve onları nerede bulabileceğini bildiğini düşünüyordu. Dahası, burada bir kişi daha tehlikedeydi, Markwart'ın gazabının gerçek hedefi. O zaman Chasewind Malikanesi'ne döndü, dış kapıdan geçip avluya girdi, ama ana binaya değil ahırlara döndü. Orada çabucak Boztaş'ı, amcasının en sevdiği av atını eyerledi. Kaslı, ince uzun bacaklı, sarımsı kahverengi, yüzünde ve bacaklarında beyazlıklar olan, uzun sarı yeleli aüzel bir attı. Hevesli Boztaş altındayken, daha geceyarısını geçmeden Palmaris'in kuzey kapısından çıktı. w

• • ?9 YÖN DEGI Yolculuk rahat geçti... ya da geçmeliydi, çünkü Palmaris'in güneyinde, Masur Delaval'ın batı kıyısında uzanan yol dünyadaki en iyi yoldu. Ve Jojonah'ın daha ilk günde bulduğu kervan iki gün iki gece durmadan ilerledi. Ama Jojonah Efendi yolculuktan keyif almıyordu. Yaşlı kemikleri çok fena ağrıyordu ve Palmaris'in üç yüz kilometre kadar güneyinde hastalandı, korkunç kramplar ve mide bulantısı çekmeye başladı. Alçak bir ateş durmaksızın terlemesine sebep oluyordu. Kötü yemek, diye tahmin ediyordu ve bütün ciddiliğiyle bu yolculuğun ve hastalığın sonunu getirmemesini diliyordu. Ölmeden önce yapmak istediği daha çok şey vardı ve Ursal ile Palmaris arasındaki yolun yarısında yapayalnız ölmek hiç de çekici gelmiyordu. Bu yüzden, yaşlı üstat her zamanki gibi duygularına teslim olmadan, sağlam asasına yaslanarak, göbeğinin bu kadar büyümesine izin verdiği için kendi kendini paylayarak kasabadan kasabaya ağır ağır yürüdü. "Dindarlık, saygınlık, fakirlik," dedi alayla, çünkü kendini hiç saygın hissetmiyordu ve bu fakirlik yeminini biraz aşırıya götürdüğünü hissediyordu. Dindarlığa gelince... Jojonah bu sözcüğün artık ne anlama geldiğinden emin değildi. Körlemesine Peder Başrahip Markwart'ı takip etmek anlamına mı geliyordu? Yoksa yüreğini takip etmesi, Avelyn'in örnek olma yoluyla ona verdiği anlayışı kullanma anlamına mı? iblis R"hu VS İkincisi, diye karar verdi, ama gerçekte bu pek az çözüm getiriyordu, çünkü Jojonah dünyada gerçek bir fark yaratmak için hangi yolu seçmesi gerektiğinden emin değildi. Büyük olasılıkla Kilise'deki mevkisi düşürülecek, hatta belki aforoz edilecek, belki bir sapkın olarak yakılacaktı... uzun tarihi boyunca Kilise sapkın ilan ettiklerinin tepesine defalarca kuzgun gibi çullanmış, bu tür adamları işkenceyle öldürmüştü. Korkunç bir önsezi gibi ge-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


len bu düşünce üzerine Jojonah'ın belkemiğinden bir ürperti geçti. Evet, Peder Başrahip Markwart son zamanlarda kötü bir ruh hali içindeydi ve biri Avelyn Desbris'in ismini telaffuz ederse çok daha kötü oluyordu! Böylece üstat, Ursal'a giden uzun yolda yeni bir düşman buldu: ümitsizlik. Ama bir ayağını diğerinin önüne koyarak yürümeye devam etti. Altıncı gün uyandığında gökyüzünün kara bulutlarla kaplandığını gördü ve sabah ortasında serin bir yağmur başladı. Jojonah başta bulutlar gökyüzünü kapladığı için memnun olmuştu, çünkü önceki gün çok sıcaktı. Ama ilk damlalar düşmeye başladığında, soğuk su ateşli derisine dokunduğunda gerçekten de çok sefil hissetti, hatta önceki gece uyuduğu kasabaya dönmeyi düşündü. Ama yön değiştirmedi, su birikintileriyle dolu yolda bata çıka ilerlemeye devam etti. Dikkatini içine, Avelyn'e ve Markwart'a, Kilise'nin ilerlediği yöne ve o karanlık yolu değiştirmek için kendisinin ne yapabileceğine çevirmişti. Dakikalar ilerleyip bir saat, sonra iki saat olduğunda üstat o kadar derin düşüncelere dalmıştı ki hızla arkadan yaklaşan arabayı duymadı. "Yoldan çekil!" diye bağırdı sürücü, sertçe dizginleri çekip sonra yana doğru asılarak. Araba yön değiştirdi, Jojonah'a çarpmaktan kılpayı kurtuldu ve adam şaşkınlık ve dehşet içinde çamurlu yere yuvarlanırken üzerine sular sıçrattı. Araba yan tarafa giderek çamura saplandı... ve çılgına dönmüş sürücü arabayı kontrol altına almak için çabalarken onu devril4i6 R- A. Sa|vatl mekten yalnızca canlı bir varlık gibi tekerlere yapışmış olan mur kurtardı. Sonunda atlar yavaşladı ve tekerler kayarak durd Sürücü hemen aşağı atladı, çamura saplanmış arabasına bir bak fırlattı, sonra hızla yola, Jojonah'ın oturduğu yere gitti. "Afedersin," diye kekeledi keşiş, yirmi yaşlarında yakışıklı bir adam olan sürücü sular sıçrata sıçrata yaklaşırken. "Yağmur yüzünden geldiğini duymadım." "Özre gerek yok," dedi adam hoş bir tavırla, Jojonah'ın aya&a kalkmasına ve ıslak cüppelerindeki çamurun bir kısmını silkelemesine yardım ederek. "Palmaris'ten çıktığımdan beri bundan korkuyordum zaten." "Palmaris," diye yankıladı Jojonah. "Ben de o mükemmel kasabadan geldim." Keşiş "mükemmel" sözcüğü üzerine adamın yüzünün ekşidiğini fark etti ve konuşmayıp dinlemenin daha tedbirlice olacağını düşünerek sustu. "Eh, ben de hızla oradan geliyorum," diye yanıt verdi adam. Sonra çaresizce arabasına baktı ve ümitsizlik içinde, "Ya da geliyordum," diye ekledi. "Korkarım arabayı çamurdan çıkarmamız kolay olmayacak," diye onayladı Jojonah. Adam başını salladı. "Ama yardım edecek köylüler bulurum," dedi. "Beş kilometre geride bir kasaba var." "Köylüler yardımsever," dedi Jojonah umutla. "Belki de sana eşlik etmeliyim; hem, Kilise'nin bir rahibine yardımcı olmaktan memnun olurlar ve dün gece bana çok iyi davrandılar. Geceyi orada geçirdim. Ve sonra, arabanı kurtardıktan sonra, belki beni de alırsın. Ursal'a gidiyorum ve korkarım önümde uzun bir yol var ve bedenim yolculuğu pek iyi karşılamıyor." "Ben de Ursal'a gidiyorum," dedi adam. "Ve mesajım konusunda da yardımcı olabilirsin, çünkü senin kendi Kilise'ni ilgilen-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


diriyor." iblis R"hu w gu yorum üzerine Jojonah'ın kulakları dikildi ve tek kaşını kaldırdı- "Öyle mi?" dedi. "Gerçekten de hüzünlü bir gün," diye devam etti adam. "Öyle hüzünlü ki Başrahip Dobrinion'un ölümünü görüyor." Jojonah'ın gözleri irileşti, sendeledi, düşmemek için adamın kolunu tuttu. "Dobrinion mu? Nasıl?" "Powrie," diye yanıt verdi adam. "Küçük şeytani sıçan. Gizlice kiliseye girmiş ve onu öldürmüş." Jojonah bilgiyi hazmedemiyordu. Zihni dönmeye başladı, ama çok hasta ve çok şaşkındı. Yine plop diye çamurlu yere oturdu ve yüzünü ellerine eğerek ağlamaya başladı. Başrahip Dobrinion için mi, kendisi için mi, yoksa sevgili Kilise'si için mi ağladığından emin değildi. Sürücü teselli edercesine elini omzuna koydu. Birlikte kasabaya döndüler, adam, köylüler arabasını çamurdan çıkarmayı basarsa bile orada kalacağına söz verdi. "Ve sen de Ursal'a kadar benimle geleceksin," dedi umutlu bir gülümsemeyle. "Seni sıcak tutmak için battaniye alırız, Peder ve iyi yiyecek, yol için bir sürü iyi yiyecek." Küçük kasabadaki ailelerden biri Jojonah ve sürücüyü geceyi geçirmeleri için evlerine aldı ve sıcak bir yatak verdi. Keşiş erken yattı, ama hemen uyuyamadı, çünkü evde bir kalabalık toplanıyor, sürücünün Başrahip Dobrinion'un ölümü hakkındaki üzücü hikayesini dinlemeye geliyorlardı. Jojonah sessizce uzandı ve uzun süre onları dinledi, sonra sonunda, titreyerek ve terleyerek uykuya daldı. Youseff ve Dandelion geri dönüş yolculuğuna katılmadı. Jojonah Efendi irkilerek uyandı. Ev sessizdi ve dışarıdaki alçak bulutlar yüzünden karanlıktı. Jojonah gözlerini kısarak çevresine bakındı. "Kim var orada?" diye sordu. Youseff ve Dandelion geri dönüş yolculuğuna katılmadı! diye duydu yine, daha vurgulu bir şekilde. <ı8 A-

Sa'va,0re

Hayır, duymadım, diye düşündü Jojonah, çünkü çatıya düs ağır yağmur damlaları dışında ses yoktu. Sözcükleri zihninde hi sediyordu ve onları oraya koyan adamı tanıdı. "Braumin Birader?" diye sordu. Korkarım Peder Başrahip onları senin peşine taktı, dedi dü şünceler. Kaç, dostum, akü hocam. Çok uzakta değilsen Palrnaris'e, Başrahip Dobrinion'un manastırına kaç ve Youseff veDandelion Biraderlerin Aziz Kıymetli'ye girmesine izin verme. İletişim zayıftı... Jojonah için anlaşılır bir şeydi, çünkü Braumin hematit konusunda pek deneyimli değildi ve büyük olasılıkla adam taşı ideal koşullar altında kullanmıyordu. Neredesiniz? diye sordu. Aziz Saf-Abelle'de mi? Lütfen, Jojonah Efendi! Sesimi duymak zorundasın. Youseff ve Dandelion geri dönüş yolculuğuna katılmadı! İletişim zayıflıyordu... Braumin'in yorulmaya başladığını fark etti Jojonah. Sonra, aniden tamamen kesildi ve Jojonah belki de

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Markwart ya da Francis'in Braumin'i yakaladığından korktu. Eğer gerçekten Braumin'se, diye hatırlattı kendi kendine. Ateşinden kaynaklanan bir sayıklama değilse. "Bilmiyorlar," diye fısıldadı Jojonah, çünkü Braumin'in mesajının Dobrinion'dan bahsetmediğini ancak şimdi fark ediyordu. Gösterdiği çabayla inleyerek yataktan çıktı ve sessizce evde ilerledi. Evin salon zeminine yığılmış battaniyelerin üzerinde uyuyan hanımını fena korkuttu. Kadının onun için kendi yatağından vazgeçtiğini fark etti ve onu rahatsız etmeyi gerçekten istemiyordu. Ama bazı şeyler bekleyemezdi. "Sürücü?" diye sordu. "Evde mi, yoksa bir başka ailenin yanında mı kalıyor?" "Ah, hayır," dedi kadın elinden geldiğince hoş bir tavırla. "Odada, benim oğlanlarla uyuyor. Dedikleri gibi, bir halının içindeki böcek kadar rahat." iblis R"hu 419 "Onu getir," dedi Jojonah. "Hemen." "Peki, Peder, sen nasıl istersen," diye yanıt verdi kadın. Battajyelerinden sıyrıldı ve odadan yarı yürüyerek, yarı sürünerek çıktı. Birkaç dakika sonra, uykulu sürücüyle geri döndü. "Uyuyor olmalıydın," dedi adam. "Geç saatlere kadar uyanık kalmak ateşine hiç iyi gelmez." "Bir soru," dedi Jojonah, adamı susturmak ve dinlediğinden emin olmak için elini sallayarak. "Başrahip Dobrinion öldürüldüğünde, Aziz Saf-Abelle kervanı neredeydi?" Adam anlamamış gibi başını yana eğdi. "Manastırımdan gelen keşişlerin Aziz Kıymetli'yi ziyaret ettiğini biliyorsun," diye ısrar etti Jojonah. "Ah, getirdikleri sorunlara bakılırsa ziyaretten de fazlası," dedi adam iç çekerek. "Kesinlikle," diye onayladı Jojonah. "Ama powrie Başrahip Dobrinion'u öldürdüğü zaman neredeydiler?" "Gitmişlerdi." "Şehirden de mi?" "Bazıları kuzeyden diyor, ama ben ırmağı geçtiklerini duydum. Hem de salla değil," diye yanıt verdi sürücü. "Başrahip powrieye kurban gittiğinde bir buçuk gün uzaktaydılar." Jojonah Efendi topuklarının üzerinde sallanarak çenesini sıvazladı. Sürücü detaylar anlatmaya başladı, ama keşiş yeterince dinlemişti ve elini kaldırarak onu susturdu. "Yatağınıza dönün," dedi adamla kadına. "Ben de öyle yapacağım." Karanlık odasında yalnız kaldığında Jojonah Efendi hemen uykuya dalmadı. Tam tersine. Artık Braumin'le kurduğu iletişimin bir düş ya da hayal olmadığına ikna olmuş olan Jojonah'ın düşünecek çok şeyi vardı. Youseff ve Dandelion peşine düşmüştü. Markwart hedefine çok yakındı, ya da ruhunu iblise satmış adam katilleri daha fazla geciktiremeyecek kadar yakın olduklarını dü420 L

A'

S»'v4.0r,

sunuyordu. Hayır, Palmaris'in kuzeyine gideceklerdi, güneye H ğil, taşların peşinde savaş meydanına gideceklerdi. Ama anlaşılan yolda kısa bir mola vermişlerdi, Markwart'

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Palmaris'teki sorununu çözmeye yetecek kadar. Jojonah Efendi odanın penceresine koştu, kepenkleri açtı ve dışarıdaki çimenliğe kustu. Peder Başrahip'in bir başka başrahibin öldürülmesini emrettiği düşüncesi midesini bulandırmıştı! Bu akıl almaz bir şeydi! Ama, Jojonah'ın öğrendiği her detay kaçınılmaz bir biçimde o yöne yöneltiyordu onu. Acaba kendi yargılarıyla o detayları gölgeliyor muydu? Youseff ve Dandelion geri dönüş yolculuğuna kattlmadt! Ve Braumin Birader'in, Başrahip Dobrinion'un zamansız bir ölümle karşı karşıya kaldığına dair en ufak fikri yoktu. Jojonah Efendi gerçekten yanıldığını umuyordu. Korkularının ve ateşin tetiklediği sayıklamalarının başıboş kaldığını, Kilise'sinin önderinin böyle bir şey yapmadığını umuyordu. Her durumda, artık önünde tek yol varmış gibi görünüyordu, güneye değil kuzeye, Aziz Saf-Abelle'e. Sonunda, iki yüz kişi de harekete geçti, önce batıya, sonra güneye dönerek hâlâ powrielerin elinde olan iki kasabanın çevresinden dolandılar. Yürüyüşe Elbryan önderlik ediyor, keşif kollarını kervanın epey ilerisinde tutuyor, en iyi kırk savaşçısını bir arada bekletiyordu. Perişan kervanın ancak yarısı zorunlu kalırsa savaşacak durumdaydı, diğer yarısı ya fazla yaşlı, ya fazla genç ya da fazla hastaydı. Ama grubun genel sağlık durumu, daha çok Pony'yle kıymetli ruh taşının yorulmak bilmez çabalan sayesinde iyiydi. İki kasabadan direnişle karşılaşmadılar ve beşinci günün akşamı solmaya başbdığında Palmaris'e giden yolu neredeyse yarılamışlardı. iblis R"hu 421 «?Çiftlik ve bir ahır," dedi Roger Lockless, dönüp Elbryan'la göüsmeye geldiğinde. "Yalnızca bir buçuk kilometre uzakta. Kuyu 5lam ve tavuk sesleri duydum." Yakındaki pek çok kişi taze yumurtaları düşünerek inledi, dudaklarını şapırdattı, iştahlı sesler çıkardı. "Ama kimse yok muydu?" diye sordu korucu kuşkuyla. "Dışarıda yoktu," diye yanıt verdi Roger ve daha fazlasını öğrenemediği için utanmış göründü. "Ama sizden çok uzakta değildim," diye açıkladı telaşla. "Fazla oyalanırsam yapıların görüş alanına gireceğinizden ve içeride canavar varsa, sizi göreceklerinden korktum." Elbryan başını salladı ve gülümsedi. "İyi iş çıkardın," dedi. "Pony ve ben gidip ne öğrenilebiliyorsa öğrenirken sen grubu burada tut." Roger başını salladı ve Pony'nin Senfoni'nin sırtına, korucunun arkasına tırmanmasına yardım etti. "Çevreyi, özellikle de kuzey tarafı güçlendir," dedi Elbryan genç adama. "Ve Juraviel'i bul. Ona bizi nerede bulacağını söyle." Roger emirleri başını sallayarak kabul etti. Senfoni'nin sağrısına bir şaplak attı ve at sıçrayarak koşmaya başladı. Roger onların gidişini izlemedi bile, çoktan kervandaki insanlara savunma pozisyonu almalarını söylemeye gitmişti. Korucu binaları rahatça buldu ve sonra Pony işe koyuldu. Ruh taşını kullanarak ilk önce ahıra, sonra çiftlik evine ruh yürüyüşü yaptı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Evde powrieler var," dedi "Üç tane, ama biri arka odada ama uyanık değiller." Elbryan gözlerini kapattı, gözle görünür bir şekilde elf

kendi bedenine döndüğü zaman. uyuyor. Ahırda da goblinler var, derin bir sükunet aradı, neredeyse eğitimli kişiliğine dönüştü. Ahırın so-

422 A' S^,0re kındaki küçük ağaçlığa işaret etti, sonra Senfoni'den aşağı V ve Pony'nin de aynısını yapmasına yardım etti. Atın yanında rılan ikili ihtiyatla ağaçlığın gölgelerine ilerlediler ve sonra k cu yalnız başına devam ederek kesilmiş ağaç gövdelerine bir yalağına, onu saklayacak herhangi bir şeye kaydı. Kısa süred çiftlik evine vardı, sırtını bir pencerenin yanında duvara yaslava rak Şahinkanadı'nı kaldırdı. Çevreye bakındı, sonra Pony'nin tarafına bakıp başını salladı ve yayına bir ok taktı. Aniden döndü, okunu bıraktı, her şeyden habersiz, sobanın başında yemek pişiren powrieyi kafasının arkasından vurdu Okun hızıyla yaratığın kafası öne düştü ve yüzü kızartma tavasında cızırdayan yağa eğildi. "Ne yapıyorsun?" diye uludu cücenin arkadaşı, sobaya koşarak. Ama cüce titreyen ok sapını fark edince kayarak durdu. Döndüğü zaman hazır bekleyen Gecekuşu ve Fırtına'yla karşılaştı. Powrie silahına uzanırken kudretli kılıç aşağı indi. Kolu bedeninden kurtulurken uluyan cüce ileri atılıp korucuya çarpmayı denedi. Fırtma'nın bir darbesi yaratığın yüreğini deldi, atılan korucu kılıcı kabzasına kadar sapladı. İki vahşi kasılmadan sonra ölü powrie yere kaydı. "Yah, beni uyandırdın!" diye bir kükreme geldi yatak odasından. Gecekuşu gülümsedi, bir dakika bekledi ve sessizce kapıya doğru kaydı. Birkaç dakika daha durdu, cücenin yeniden yerine yerleştiğinden emin oldu, sonra yavaşça kapıyı ittirip açtı. Powrie sırtını ona vermiş, yatakta yatıyordu. Korucu kısa süre sonra evden çıktı ve elini çabucak Pony'ye doğru salladı. Şahinkanadı'nı aldı ve ihtiyatla ahıra ilerlemeye başladı. Bir kapısı aralanmış, yere sarkan halatıyla samanlığın buiblis Ruhu «3 i ınduğu üst kat dikkate değerdi. Korucu çevresine bakındı, Pony'nin yeni bir konum aldığını Bördü. Kadın yeni yerinden hem ana kapıyı, hem de samanlığı görebiliyordu. Korucu böylesine becerikli bir yoldaşı olmasının gerçekten bir nimet olduğunu biliyordu. Başı belaya girecek olsa, pony hep orada olacaktı. Ve şimdi ikisi de planı anlamıştı. Pony doğrudan ahıra saldırabilirdi elbette. Yılantaşını ve yakutu kullanarak mekanı patlatabilirdi, ama böyle bir ateşin dumanı iyi olmazdı. Bunu yapmak yerine kadın magnetit ve grafiti eline alarak, Gecekuşu'nun yedeği olarak yerinde kaldı. Ve korucu kadının bu pozisyonu kabullenmesi için gereken disiplini hafife almıyordu. Her sabah yanında kılıç dansını yapıyor-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


du ve kılıcı gerçekten muhteşem hareket etmeye başlamıştı. Kadın savaşmak, Elbryan'ın yanında durmak, şimdi gerçekten dans etmek istiyordu. Ama Pony gerçekten disiplinli ve sabırlıydı. Korucu onu yeni tekniklerini kullanma fırsatını bulabileceği konusunda temin etmişti... ikisi de artık neredeyse hazır olduğunu biliyordu. Ama henüz değil. Gecekuşu samanlığa çıkan halatı sınadı, sonra ihtiyatla, sessizlik içinde tırmanmaya başladı. Kapının hemen altında durdu, dinledi, samanlık katına göz attı, sonra Pony'nin görmesi için bir parmağını havada salladı. Kapı hizasına tırmandı, bir ayağını aralığa dayadı, ama halata tutunmaya devam etti. Hızlı hareket etmesi gerektiğini ve silah çekecek zaman bulamayacağını fark etti. Korucu yine derin, sakinleştirici bir nefes aldı, odağını ve gerekli sükuneti buldu. Sonra ayağını kapının dibine taktı ve çekip açtı, kendini samanlığa, içeride kayıtsızca nöbet tutan şaşkın gobline doğru fırlattı. Goblin haykırdı, korucu güçlü elini ağzına kapatınca sesi he42< Salvat0re men boğuldu. Korucu diğer elini goblinin silahlı eline doladı r cekuşu elini yaratığın yüzüne kapattı, kuvvetle bastırdı, sonra W ieğini döndürerek goblini dizleri üzerine çökertti. Aşağıdan gelen feryat zamanının tükendiğini anlattı. Gecekuşu ani bir çekişle goblini ayağa kaldırdı, sonra bükün fırlattı, yaratığı açık kapıdan üç metre aşağıdaki yere düşmeye bıraktı. Yaratık hızla düştü ve inledi, sonra kalkıp seslenmeye çalıştı. Son anda sakin duran, elini uzatmış olan Pony'yi gördü. Sapan taşından defalarca hızlı uçan bir mıknatıs taşı yaratının boynundaki metal tılsımı, canını bağışlaması için boşuna yalvaran bir kadından çalman mücevheri delip geçti. Ahırın içinde Gecekuşu Şahinkanadryla işe koyuldu, samanlığa tırmanmaya çalışan goblinleri merdivenden fırlattı. Bir an sonra korucu şaşkınlık içinde yalnız olmadığını, ikinci bir okçunun ona katıldığını gördü. "Roger planlarını anlattı," dedi Belli'mar Juraviel. "İyi başlangıç!" diye ekledi, görüş alanına girme aptallığını yapan bir gobline bir ok sallayarak. Merdivenden tırmanmanın yolu olmadığını fark eden goblinler ana kapıya yöneldiler, kapıyı ittirip gün ışığına koşturdular. Bir şimşek çoğunu yere serdi. Sonra elf samanlık kapısında tepelerine dikildi ve koşmaya devam edenlere ok yağdırdı. Korucu arkadaşına katılmadı, farklı bir tarafa yöneldi, merdivenden aşağı kaydı. Yuvarlanarak yere indi, bir yaratığın fırlattığı mızraktan kaçındı ve dönerek Şahinkanadı'yla bir ok fırlattı, goblini suratından vurdu, sonra kapıya koşarken ikinci yaratığı indirdi. Sonra her şey, en azından içeride sessizleşti, ama Gecekuşu yalnız olmadığını sezdi. Yayınıyere bıraktı ve kılıcını çekerek yavaş yavaş, sessizce hareket etmeye başladı. Dışarıda haykırışlar azaldı. Gecekuşu bir saman balyasına geliblis M« 425

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


,. sırtını ona verdi ve dikkatle dinledi. Nefes sesleri. Aniden balyayı dolandı, darbesini yalnızca hedefin talihsiz bir tutsak değil bir goblin olduğunu görecek kadar bekletti, sonra yaratı5"1 çirkin kafasını tek bir darbeyle omuzlarından ayırdı. Sonra aün ışığına çıktı, Pony ile Juraviel'in Senfoni'yi ahıra doğru yürüttüklerini gördü. İşleri bitmişti. Elf Elbryan'la kalarak yeni çevrelerini güvene alırken Pony aygırla dörtnala grubu toplamaya gitti. "Şimdi geri dönemem," diye yanıt verdi sürücü, Jojonah ertesi sabah planlarını ona anlattığı zaman. "Sana yardım etmeyi çok isterdim. Ama işim..." "Önemli. Kesinlikle," diye bitirdi Jojonah onun yerine, adamı affederek. "En iyi yol gemileri kullanmak olur," diye devam etti sürücü. "Çoğu yaz sezonu için kuzeye, açık denizlere gider. Ben de gemiyle gelirdim, ama bu zamanlarda güneye giden pek az gemi bulunur." Jojonah Efendi sakallı çenesini sıvazladı. Parası yoktu, ama belki bir yolunu bulabilirdi. "O zaman en yakın liman?" dedi sürücüye. "Güneybatıda," diye yanıt verdi adam. "Adı Bristole. Tekne onarmak ve erzak sağlamak için kurulan bir kasaba. Yolumdan çok uzak değil." "Çok memnun olurdum," diye yanıt verdi keşiş. Böylece, iyi köylülerin karşılıksız sağladığı sağlam bir kahvaltıdan sonra yine yola koyuldular. Ancak araba yolda ilerlemeye başladığı zaman Jojonah Efendi fiziksel olarak ne kadar iyi hissettiğini fark etti. Sarsıntılı yolculuğa rağmen kahvaltısı yerli yerinde duruyordu. Sanki önceki gece aldığı haber, olayların hayal etti426 Sa|vat0| ğinden çok daha karanlık olduğu bilgisi kırılgan bedenine o vermişti. Şimdi zayıf olamazdı. Bristole Jojonah'ın gördüğü en ufak kasabaydı ve keşişe tuh f şekilde dengesiz geldi. Rıhtım bölgesi büyüktü, on büyük oernbarındıracak uzun iskeleleri vardı. Ama bunun dışında aralarında iki küçük depo bulunan birkaç binadan fazlası yoktu. Araba ev kümesinin arasında durana kadar Jojonah anlamadı. Nehir aşağı ya da yukarı giden gemilerin bu noktada erza&a ihtiyacı olmazdı, çünkü Palmaris'ten Ursal'a giden yol uzun değildi. Ama gemiciler biraz rahatlamak isteyebilirdi ve bu yüzden gemiler farklı türden bir ihtiyaç için burada duruyorlardı. Bir arada duran yedi binadan ikisi meyhane, ikisi genelevdi. Jojonah kısa bir dua etti, ama fazla endişelenmedi. O her şeyi kolayca kabullenen bir adamdı, etin zayıflıklarını affetmeye daima hazırdı. Hem, önemli olan ruhun güçlü olmasıydı. Bu iyi adama emekleri karşılığında sözlerden daha fazlasını verebilmiş olmayı dileyerek cömert sürücüye veda etti ve sonra eldeki işe döndü. Rıhtımda üç gemi vardı; bir başkası güneyden yaklaşıyordu. Keşiş ırmak kıyısına indi, sandaletleri geniş iskelede şapırdadı. "Selam, iyi insanlar," diye seslendi en yakındaki gemiye yaklaşınca. Küpeştede, göremediği bir sorun üzerinde çekiçleriyle çalışan iki adam gördü. Jojonah bu geminin kıçını kıyıya uzattığını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gördü, bu tuhaftı ve kısa süre sonra yola çıkacağının işareti olduğunu umdu. "Selam, iyi insanlar!" diye bağırdı daha yüksek sesle, dikkatlerini çekmek için kollarını sallayarak. Çekiçler durdu ve kahverengi, kırışık derisi olan, dişsiz, ihtiyar bir deniz kurdu dönüp keşişe baktı. "Sana da, Peder," dedi. "Kuzeye mi gideceksiniz?" diye sordu Jojonah Efendi. "Palmaris'e, belki?" iblis Ruh" «27 "Palmaris'e ve Körfez'e," diye yanıt verdi adam. "Ama yakın 7arnanda değil. Tutmayan bir çapa zincirimiz var; zincir bozulpuf" Jojonah geminin neden rıhtıma ters yanaştığını anladı. Çevresine bakındı, kasabaya baktı, bu geminin yola çıkmasını sağlayacak bir çözüm aradı. Liman adı verilecek herhangi bir yer gerekli ekipmanı barındırırdı. Aziz Saf-Abelle'in küçük rıhtımı bile zincir ve çapa gibi gereçler bulundururdu. Ama Bristole gemilerin onarıldığı bir kasaba değildi, daha çok "mürettebatın onarıldığı" bir yerdi. "Ursal'dan gelen yeni bir gemi var," diye devam etti yaşlı denizci. "İki gün içinde burada olur. Gemi yolculuğuna mı çıkacaksın?" "Evet, ama bekleyemem." "Eh, biz seni götürürüz. Kral'ın altınlarından beş parça yeter," dedi yaşlı adam. "Adil bir fiyat, Peder." "Gerçekten öyle, ama korkarım ödeyecek altınım yok," diye yanıt verdi Jojonah. "Bekleyecek zamanım da yok." "İki gün de mi?" diye direndi deniz kurdu. "Harcayabileceğimden iki gün fazla," diye yanıt verdi Jojonah. "Affına sığınırım, Peder," dedi bir başka ses, yandaki geniş ve sağlam gemiden. "Biz bugün kuzeye yelken açıyoruz." Jojonah Efendi arızalı gemideki iki adama elini salladı ve şimdi konuşanı daha iyi görmek için geminin çevresinden dolandı. Adam uzun boylu, ince ve kara deriliydi... güneşten değil kalıtımından. Adam Behrenliydi ve deri rengine bakılırsa büyük olasılıkla güney Behren'den, Kemer ve Toka'nın çok çok güneylerinden. "Korkarım verecek altınım yok," diye yanıt verdi Jojonah. Kara adam inci gibi dişlerini göstererek gülümsedi. "Ama Peder," dedi, "neden altına ihtiyacın olsun ki?" «28 A- Salva,0re "O zaman yolculuğum karşılığında çalışırım," diye öneride K lundu Jojonah. "İyi bir dua gemimdeki herkese iyi gelir, Peder," diye yanr verdi Behrenli adam. "Korkarım burada durduktan sonra daha da fazla. Güverteye çıkın, lütfen. Günün ilerleyen saatlerine kadar yola çıkmayacaktık, ama dışarıda yalnızca bir adamım var ve o da kolayca geri getirilebilir. Aceleniz varsa, bizim de acelemiz var demektir." "Çok cömertsiniz, sevgili bayım..." "Adım Al'u'met," diye yanıt verdi adam. "Saudi Jacintha adlı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


iyi geminin Kaptanı Al'u'met." Bu ilginç isim karşısında Jojonah başını yana eğdi. "Çöl Mücevheri anlamına gelir," diye açıkladı Al'u'met. "Dalgalara değil çöl tepelerinde koşturan adara binmemi dileyen babamın küçük bir şakası." "Benim babam da dua etmemi değil bira servisi yapmamı istiyordu," diye gülerek yanıt verdi Jojonah. Ursal'a giden bir geminin başında kara derili bir Behrenli görmek onu epey şaşırtmıştı ve adamın Abellican Tarikatı'na bu kadar saygı göstermesi daha fazla şaşırtmıştı. Jojonah'ın Kilise'si güney krallığında çok öne çıkmıyordu; gerçekten de, çölün tahammülsüz rahiplerine (Behren dilinde yatol deniyordu) ilahiyat konusundaki görüşlerini dayatmaya çalıştıkları için misyonerler katledilmişti. Kaptan Al'u'met Jojonah'ın iskele tahtasında attığı son adıma yardım etti, sonra mürettebatından iki adamı gidip eksik denizciyi bulmaları için yolladı. "Güverteye taşınacak çantalarınız var mı?" diye sordu Jojonah'a. "Yalnızca taşıdıklarım," diye yanıt verdi keşiş. "Peki ne kadar kuzeye gideceksiniz?" "Palmaris'e," diye yanıt verdi Jojonah. "Aslında ırmağın karşısına; ama sala binebilirim. Son derece acil bir konuda Aziz Safiblis R"hu «9 Abelle'de bekleniyorum." "Tüm Azizler Koyu'nun önünden geçebiliriz," dedi Kaptan Aj'u'met. "Aırıa denizden giderseniz bir hafta kaybedersiniz." "O zaman Palmaris olsun," dedi keşiş. "Tam da bizim gideceğimiz yer," diye yanıt verdi Kaptan Aİ'u'met ve gülümsemeye devam ederek kıç güvertesine giden kamara kapısına işaret etti. "İki odam var," dedi. "Herhalde birini bir, iki gün için sizinle paylaşabilirim." "Abellican mısınız?" Al'u'met'in sırıtışı genişledi. "Üç senedir," dedi. "Sizin Tanrı'nızı Denizin Aziz Gwendolyn'inde buldum ve Al'u'met'in bulduğu en iyi avdı." "Ama babanız için bir başka hayal kırıklığı," diye tahmin yürüttü Jojonah. Aİ'u'met parmağını büzdüğü dudaklarına götürdü. "Bu tür şeyleri bilmesi gerekmiyor, Peder," dedi sinsi sinsi. "Mirianic'te fırtınalar şiddetli eser ve dalgalar ön küpeştede iki adam boyunca kırılırken, ben kendi Tanrı'mı seçerim. Dahası," diye ekledi göz kırparak, "sizin topraklarınızın Tann'sıyla benimki o kadar da farklı değil, biliyor musunuz? Bir cüppe değişimi bir rahibi yatol yapabilir." "O zaman din değiştirmeniz daha çok rahatlık içindi," diye takıldı Jojonah. Aİ'u'met omuzlarını silkti. "Kendi Tanrı'mı seçerim." Jojonah başını salladı ve geniş gülümsemeye karşılık verdi, sonra ağır ağır kaptan kamarasına yollandı. "Kamarot odanızı gösterir," diye seslendi Aİ'u'met arkasından. Jojonah kapıyı açtığında kamarot odaya sığınmış, zar atıyordu. On yaşından büyük göstermeyen oğlan çılgınca koşturarak zarlarını topladı. Fena halde suçlu görünüyordu, görevlerinden başka bir şeyle uğraşırken yakalanmıştı, keşiş biliyordu. 43°

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


R- A- S4lv4t0re "Dostumuzun yerleşmesini sağla, Matthew," diye seslennKaptan Al'u'met. "İhtiyaçlarını karşıla." Jojonah ve Matthew durup birbirlerine baktılar, birbirlerin' tarttılar. Matthew'un giysileri, bir gemide çalışan çoğu kişide olduğu gibi lime limeydi. Ama iyi bir kesime sahiptiler, keşişin karşılaştığı çoğu gemiciden daha iyi. Ve oğlan çoğu kamarottan daha temizdi, güneşle sararmış saçları düzgünce kesilmiş, rengi altın rengine dönüşmüştü. Ama tek bir dikkate değer kusuru vardı kolundaki kara leke. Jojonah yarayı tanıdı ve oğlanın hissetmiş olması gereken acıyı hayal etti. Leke gemilerde bulunan üç "ilaç" sıvısının birinden kalmıştı... rom, katran ve sidik. Rom eninde sonunda yiyeceklere sızan kurtları öldürmek, bozuk yiyeceklerin bırakacağı etkiyi yok etmek, uzun, boş saatleri unutmak için kullanılırdı. Sidik yıkanmak, giysiler ve saçlar için kullanılırdı ve ne kadar iğrenç gelse de, katran kullanımı yanında hiçbir şey değildi. Katran yırtılan deriyi yamamak için kullanılırdı. Anlaşılan Matthew kolunu kesmişti ve denizciler yarayı kapatmak için katran kullanmıştı. "İzin verir misin?" diye sordu Jojonah sessizce, kola uzanarak. Matthew duraksadı, ama itaatsizlik etmeye cesaret edemeyerek ihtiyatla incelenmesi için kolunu uzattı. İyi iş, diye fark etti keşiş. Katran deriyle hemyüz olacak şekilde döşenmişti, mükemmel bir kara leke. "Canın acıyor mu?" diye sordu Jojonah. Matthew başını şiddetle iki yana salladı. "O konuşmaz," dedi Kaptan Al'u'met. Adam dikkati başka yerde olan keşişin arkasına kadar gelmişti. "Senin işin mi?" diye sordu Jojonah, kola işaret ederek. "Benim değil, Cody Bellaway'in," diye yanıt verdi Al'u'met. "Rıhtımdan uzakken şifacı görevi görür." Jojonah Efendi başını salladı ve konunun kapanmasına izin iblis R"hu «31 pnji... en azından görünüşte, çünkü Matthew'un kararmış koklun imgesi aklından kolay kolay silinmeyecekti. Aziz Saf-Abelle'de kaç hematit kilit altına alınmıştı? Beş yüz mü? Bin mi? Sayı büyüktü, Jojonah biliyordu, çünkü genç bir keşişken o taşın envanterini çıkarmıştı, yıllar içinde Pimaninicuit'den getirilen taşlar arasında sayısı en fazla olanıydı. O ruh taşlarının çoğu Barbacan'a siden kervanın yanına aldığmdan çok daha az güce sahipti, ama o yine de her gemiye bir tane verilse ve gemideki bir, iki adama şifa güçlerini nasıl çağıracakları öğretilse ne kadar faydası olacağını merak ediyordu. Matthew'un yarası büyüktü kuşkusuz, ama Jojonah katranla değil büyüyle kolaylıkla kapatabilirdi. Pek az çabayla büyük acılardan kaçınılabilirdi. Bu düşünceler üstadın daha büyük ölçeklerde merak etmesine sebep oldu. Neden tüm topluluklara, ya da en azından krallığın her bölgesindeki bir topluluğa birer hematit verilip, seçilen şifacılara kullanımı öğretilmiyordu ki? Böyle bir şeyi Avelyn'le hiç tartışmamıştı, elbette, ama bir şekilde Jojonah Efendi, seçme hakkı olsa Avelyn Desbris'in tereddüt etmeden küçük hematitleri halka dağıtacağını, Aziz Saf-Abelle'in büyü hazinesini herkesin iyiliği için açacağını, ya da en azın-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dan küçük hematitlerin çoğunu, beden ele geçirme gibi şeytani işler için, herhangi bir kötü amaç için kullanılamayacak kadar küçük olan taşları dağıtacağını biliyordu. Evet, Jojonah biliyordu, fırsat verilse Avelyn böyle yapardı, ama elbette Peder Başrahip Markwart ona bu fırsatı asla vermezdi! Jojonah Matthew'un sarı saçlarını okşadı ve çocuğa odasını göstermesini işaret etti. Al'u'met gemicilerine gemiyi yola çıkmak üzere hazırlamalarını seslenerek yanlarından ayrıldı. Saudi Jacintha kısa süre sonra Bristole'den uzaklaştı. Yelkenleri rüzgarla dolmuş, gemiyi güçlü akıntılara karşı taşıyordu. Al'u'met geldiğinde hızlı yolculuk edeceklerine dair temin etti ke«o Silv4t0l "Dostumuzun yerleşmesini sağla, Matthew," diye sesle Kaptan Al'u'met. "İhtiyaçlarını karşıla." Jojonah ve Matthew durup birbirlerine baktılar, birbirleri ı tarttılar. Matthew'un giysileri, bir gemide çalışan çoğu kişide ol duğu gibi lime limeydi. Ama iyi bir kesime sahiptiler, keşişin karşılaştığı çoğu gemiciden daha iyi. Ve oğlan çoğu kamarottan daha temizdi, güneşle sararmış saçları düzgünce kesilmiş, rengi altın rengine dönüşmüştü. Ama tek bir dikkate değer kuşum vardı kolundaki kara leke. Jojonah yarayı tanıdı ve oğlanın hissetmiş olması gereken acıyı hayal etti. Leke gemilerde bulunan üç "ilaç" sıvısının birinden kalmıştı... rom, katran ve sidik. Rom eninde sonunda yiyeceklere sızan kurtları öldürmek, bozuk yiyeceklerin bırakacağı etkiyi yok etmek, uzun, boş saatleri unutmak için kullanılırdı. Sidik yıkanmak, giysiler ve saçlar için kullanılırdı ve ne kadar iğrenç gelse de, katran kullanımı yanında hiçbir şey değildi. Katran yırtılan deriyi yamamak için kullanılırdı. Anlaşılan Matthew kolunu kesmişti ve denizciler yarayı kapatmak için katran kullanmıştı. "İzin verir misin?" diye sordu Jojonah sessizce, kola uzanarak. Matthevv duraksadı, ama itaatsizlik etmeye cesaret edemeyerek ihtiyatla incelenmesi için kolunu uzattı. İyi iş, diye fark etti keşiş. Katran deriyle hemyüz olacak şekilde döşenmişti, mükemmel bir kara leke. "Canın acıyor mu?" diye sordu Jojonah. Matthew başını şiddetle iki yana salladı. "O konuşmaz," dedi Kaptan Al'u'met. Adam dikkati başka yerde olan keşişin arkasına kadar gelmişti. "Senin işin mi?" diye sordu Jojonah, kola işaret ederek. "Benim değil, Cody Bellaway'in," diye yanıt verdi Al'u'met. "Rıhtımdan uzakken şifacı görevi görür." Jojonah Efendi başını salladı ve konunun kapanmasına izin iblis Ruhu «l verdi.?• en azından görünüşte, çünkü Matthew'un kararmış kolunun imgesi aklından kolay kolay silinmeyecekti. Aziz Saf-Abelıe'de kaç hematit kilit altına alınmıştı? Beş yüz mü? Bin mi? Sayı büyüktü, Jojonah biliyordu, çünkü genç bir keşişken o taşın envanterini çıkarmıştı, yıllar içinde Pimaninicuit'den getirilen taşlar arasında sayısı en fazla olanıydı. O ruh taşlarının çoğu Barbacan'a giden kervanın yanına aldığından çok daha az güce sahipti, ama

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yine de her gemiye bir tane verilse ve gemideki bir, iki adama şifa güçlerini nasıl çağıracakları öğretilse ne kadar faydası olacağını merak ediyordu. Matthew'un yarası büyüktü kuşkusuz, ama Jojonah katranla değil büyüyle kolaylıkla kapatabilirdi. Pek az çabayla büyük acılardan kaçınılabilirdi. Bu düşünceler üstadın daha büyük ölçeklerde merak etmesine sebep oldu. Neden tüm topluluklara, ya da en azından krallığın her bölgesindeki bir topluluğa birer hematit verilip, seçilen şifacılara kullanımı öğretilmiyordu ki? Böyle bir şeyi Avelyn'le hiç tartışmamıştı, elbette, ama bir şekilde Jojonah Efendi, seçme hakkı olsa Avelyn Desbris'in tereddüt etmeden küçük hematitleri halka dağıtacağını, Aziz Saf-Abelle'in büyü hazinesini herkesin iyiliği için açacağını, ya da en azından küçük hematitlerin çoğunu, beden ele geçirme gibi şeytani işler için, herhangi bir kötü amaç için kullanılamayacak kadar küçük olan taşları dağıtacağını biliyordu. Evet, Jojonah biliyordu, fırsat verilse Avelyn böyle yapardı, ama elbette Peder Başrahip Markwart ona bu fırsatı asla vermezdi! Jojonah Matthew'un sarı saçlarını okşadı ve çocuğa odasını göstermesini işaret etti. Al'u'met gemicilerine gemiyi yola çıkmak üzere hazırlamalarını seslenerek yanlarından ayrıldı. SaudiJacintha kısa süre sonra Bristole'den uzaklaştı. Yelkenleri rüzgarla dolmuş, gemiyi güçlü akıntılara karşı taşıyordu. Al'u'met geldiğinde hızlı yolculuk edeceklerine dair temin etti ke«2 R

A' Si'v4t0re

şişi, çünkü güney rüzgarları yüksekti, fırtına işareti yoktu ve M sur Delaval genişlediğinde, suyun çekişi de zayıflamıştı. Keşiş günün çoğunu kamarasında uyuyarak, ihtiyaç duyacaS nı bildiği gücü toplayarak geçirdi. Kısa süre için kalktı ve dostça bir baş sallamayla Matthew'u onunla zar atmaya ikna etti, görevlerine kısa bir mola verirse kaptanın aldırmayacağı konusunda onu temin etti. Zar atarak geçirdikleri bir saat içinde Jojonah oğlanın konuşabilmesini, hatta kahkaha atabilmesini diledi. Çocuğun nereden geldiğini ve bu küçük yaşta kendini nasıl gemide bulduğunu ö&renmek istiyordu. Büyük olasılıkla, fakirlikten muzdarip annebabası onu satmıştı, keşiş biliyordu ve bu düşünceyle irkildi. Çoğu gemi kamarotlarını böyle ediniyordu, ama Jojonah oğlanı satın alanın Al'u'met olmadığını umuyordu. Kaptan dindar biri olduğunu iddia ediyordu ve Tanrı'nın adamları böyle şeyler yapmazdı. Gece hafif bir yağmur yağdı, ama SaudiJacinthdnm ilerlemesini hiçbir şey engellemedi. Mürettebat eğitimliydi ve büyük ırmaktaki her dönüşü biliyordu. Gemi suları yara yara ilerliyordu ve pruvasından saçılan sular ay ışığı altında beyaz beyaz köpürüyordu. O gece, yağmur durduktan sonra Jojonah Efendi yüreğinde oluşan gerçekleri o pruvada kabullenmeyi başardı. Karanlıkta, pruvanın şapırtısı, kıyıdaki hayvanların vraklamaları, yelkenlerde çırpınan rüzgarla başbaşa iken, Jojonah Efendi önündeki yolun gittikçe berraklaştığını gördü. Avelyn yanında süzülüyormuş, ona sözde Abellican Tarikatı'na rehberlik eden üç yemini hatırlatıyormuş gibi geldi. Yalnızca boş sözleri değil, arkalarındaki anlamı. Gece boyunca uyanık kaldı ve uykulu Matthew'u gidip ona güzel bir yemek getirmeye ikna ettikten sonra, şafak sökmeden yattı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Akşam yemeği zamanında yine kalktı, kaptan Al'u'met'le yeiblis Ruhu «3 mek yedi. Adam ona ertesi sabah erkenden hedeflerine ulaşacaklarını bildirdi. "Bu gece uyanık kalmayı istemezsiniz," dedi kaptan gülümseyerek. "Sabah karada olacaksınız ve uyuyakalırsanız fazla uzağa aidemezsiniz, sanırım." Yine de, o akşam geç saatlerde Kaptan Al'u'met Jojonah'ı yine ön küpeştede karanlığa, kendi yüreğine bakarken buldu. "Bir düşünürsünüz," dedi kaptan, keşişe yaklaşırken. "Hoşuma gitti." "Sırf burada yalnız durduğuma bakarak anlayabiliyor musunuz?" diye yanıt verdi Jojonah. "Hiçbir şey düşünmüyor olabilirim." "Ön küpeştede değil," dedi Kaptan Al'u'met, öne eğilmiş keşişin hemen yanma yerleşerek. "Buranın verdiği ilhamı ben de bilirim." "Matthevv'u nereden buldunuz?" diye sordu Jojonah aniden. Sözcükler ağzından düşünmeden çıkmıştı. Al'u'met soruya şaşırarak yan yan ona baktı. Sonra bakışlarını pruvadan fışkıran sulara çevirdi ve gülümsedi. "Kilise'nize bağlı olan benim onu annebabasından satın aldığımı düşünmek istemiyorsunuz," diye tahmin yürüttü algı gücü yüksek adam. "Ama aldım," diye ekledi, sırtını dikleştirerek ve doğrudan keşişe bakarak. , Jojonah Efendi bakışlara karşılık vermedi. "Aziz Gwendolyn'in yakınında yaşayan ve Abellican biraderlerinizin önlerine atmaya tenezzül ettikleri artıklarla hayatta kalan dilencilerdi," diye devam etti kaptan, gittikçe derinleşen ve ciddileşen bir sesle. Jojonah döndü ve sert sert adama baktı. "Ama katılmayı seçtiğiniz Kilise bu Kilise," dedi. "Bu, Kilise doktrinini idare eden herkesle hemfikir olduğum «W R' A Salva,0l anlamına gelmez," diye sakin sakin yanıt verdi Al'u'met. "M hew'a gelince, onu satın aldım, hem de iyi bir fiyata, çünkü o kendi oğlum gibi kabul ettim. Hep rıhtımlardaydı... ya da en azn dan hınçlı babasından kaçabildiği zaman oradaydı. O sırada Matt hew daha yedinci doğum gününü görmemiş olmasına ra&me onu sebepsiz yere dövüyordu. Bu yüzden onu satın aldım, dürüs bir iş öğretmek için gemime getirdim." "Zor bir yaşam," dedi Jojonah, ama sesindeki tüm düşmanlf ve suçlama tınısı kaybolmuştu. "Gerçekten de öyle," diye onayladı iriyarı Behrenli. "Bazıları nın sevdiği, diğerlerinin nefret ettiği bir yaşam. Matthew anlaya cak kadar büyüdüğü zaman kendi kararını verecek. Eğer beni gibi denizi severse, bir gemide kalmaktan başka seçeneği olma yacak... ve benimle kalacağını umuyorum. Korkarım Saudi Ja cintha benden uzun yaşayacak ve işlerimi Matthew'un devam et tirmesi iyi olur." Al'u'met keşişe döndü ve Jojonah doğrudan ona bakana ka dar sustu "Ve dalgaların kokusunu ve yuvarlanmasını sevmezs gitmekte özgür olacak," dedi adam içtenlikle. "Ve nerede yaşama yi seçerse seçsin, iyi bir başlangıç yapmasını sağlayacağım. B

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


konuda size söz veririm, Aziz Saf-Abelle'den Jojonah Efendi." Jojonah ona inandı ve gülümsemesi içtendi. O zamanların ka ba denizcileri arasında Kaptan Al'u'met kesinlikle öne çıkıyordu İkisi bakışlarını suya çevirdiler ve bir süre, pruvadan sıçraya sular ve rüzgar dışında sessizlik içinde durdular. "Başrahip Dobrinion'u tanırdım," dedi Kaptan Al'u'met sonunda. "İyi bir adamdı." Jojonah merakla ona baktı. "Yoldaşınız, araba sürücüsü, siz binecek gemi ararken Bristole'de trajik haberi yaymış," diye açıkladı kaptan. "Dobrinion gerçekten iyi bir adamdı," diye yanıt verdi Jojoiblis R"h' «5 nah- "^e öldürülmesi Kilise'm için büyük bir kayıp oldu." "Bütün dünya için büyük bir kayıp," diye onayladı Al'u'met. "Onu nereden tanırdınız?" "Pek çok Kilise önderi tanırım, çünkü hareketli işim yüzünden pek çok değişik şapele giderim ve Aziz Kıymetli de aralarında." "Hiç Aziz Saf-Abelle'e geldiniz mi?" diye sordu Jojonah, ama Al'u'met'in geldiğini sanmıyordu, çünkü bu adamı hatırlayacağına inanıyordu. "Bir kez yanaştık," diye yanıt verdi Kaptan. "Ama hava dönüyordu ve gidecek çok yolumuz vardı, bu yüzden rıhtımdan çıkmadık. Hem, Aziz Gwendolyn o kadar uzakta değildi." Jojonah gülümsedi. "Ama sizin Peder Başrahip'le tanıştım," diye devam etti Kaptan. "Yalnızca bir kez. 819 veya 820'ydi; seneler gelip geçerken birbirine karışıyor gibi. Peder Başrahip Markwart bir kere açık deniz gemisi istediği haberini yaydı. Ben aslında bir ırmak gemisi işletmiyorum, görüyorsunuz, ama geçen sene zarar gördük (powrie fıçıteknesi, sefil cüceler her yere yayılmış gibiydi!) ve bu bahar limandan çıkmakta geç kaldık." "Peder Başrahip'in çağrısına yanıt verdiniz," diye hatırlattı Jojonah. "Evet, ama gemim seçilmedi," diye yanıt verdi Al'u'met kayıtsızca. "Aslında, sanırım derimin rengiyle ilgili bir şey. Peder Başrahip'in Behrenli bir denizciye güvendiğini sanmıyorum, özellikle de o sırada Kilise'niz tarafından vaftiz edilmemiş birine." Jojonah başını sallayarak onayladı; Pimaninicuit yolculuğu için Markwart'ın güneyli birini kabul etmesi imkansızdı. Keşiş, yolculuğun dikkatle planlanmış bir katliamla sona erdiğini hatırlayınca düşünceyi ironik buldu, hatta gülünç. "Kaptan Adjonas ve Yelkoparan daha iyi bir seçimdi," diye itiraf etti Al'u'met. "Ben daha kürek çekmeyi öğrenmeden o açık «6 R- A- S^vât0l Mirianic'te yolculuk ediyordu." "Adjonas'ı tanır mıydınız?" diye sordu Jojonah. " Yelkoparcııt sonunu biliyor musunuz?" "Kayıptan Kırık Kıyı'daki her denizcinin haberi var," diye ya nıt verdi Kaptan Al'u'met. "Tüm Azizler Koyu'nun hemen dışmda olmuş, diyorlar. Biraz zorlu sular, kuşkusuz, ama Adjonas gibi de-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nizde yıllanmış bir adamın resiflerin bu kadar yakınına sokulmuş olmasına şaştım." Jojonah başını sallamakla yetindi; korkunç gerçeği açıklamak bu adama Adjonas'la mürettebatının Tüm Azizler Koyu'nun korunaklı sularında, Al'u'met'in özgürce katıldığı dinin kutsal adamları tarafından katlediğini söylemek içinden gelmedi. Şimdi o zamana dönüp bakınca, Jojonah Efendi plana, bu korkunç geleneğe razı olduğuna inanamıyordu. Kilise'nin ısrar ettiği gibi, hep bu şekilde mi olmuştu? "İyi bir gemi ve mürettebattı," diye bitirdi Al'u'met saygıyla. Jojonah başını sallayarak onayladı, ama aslında denizcileri pek az tanıyordu. Kaptan Adjonas ve Bunkus Smealy ile, hiç hoşlanmadığı bir adamla yalnızca bir kez karşılaşmıştı. "Gidip uyuyun, Peder," dedi Kaptan Al'u'met. "Önünüzde yürümekle geçecek zorlu bir gün var." Jojonah da sohbeti kesmek için iyi bir zaman olduğunu düşünüyordu. Al'u'met bilmeden ona düşünecek çok şey vermiş, anıları geri getirmiş, onlara farklı bir ışık tutmuştu. Bu Kilise doktrinini idare eden herkesle hemfikir olduğum anlamına gelmez, demişti Al'u'met, hayal kırıklığı yaşayan üstada gerçekten çok isabetli gelen sözlerle. Jojonah o gece iyi uyudu, Palmaris'e ilk geldiği, tüm dünyanın tepetaklak olduğu günden beri uyuduklarından daha iyi. Onu güneşle birlikte rıhtım ışıkları hakkında bir bağırış uyandırdı ve Jojonah birkaç eşyasını toparlayıp, Palmaris'in uzun iskelelerini iblis Ruhu «7 cröreceğini düşünerek güverteye koştu. Tek gördüğü ağır, gri bir battaniye gibi sis tabakasıydı. Tüm mürettebat üst güvertedeydi, çoğu küpeştede uzun lambalar tutarak, dikkatle loşluğun içine bakarak duruyordu. Rıhtımı, ya da başka gemileri arıyorlar, diye düşündü Jojonah ve belkemiği boyunca bir ürperti geçti. Ama Kaptan Al'u'met'i görünce sakinleşti, uzun boylu adam sakin sakin, hiç de sıradışı bir durum yokmuş cribi duruyordu. Jojonah gidip ona katıldı. "Rıhtım ışıkları dendiğini sandım," dedi keşiş, "ama bu siste ışık görüldüğünden kuşkuluyum." "Gördük," diye temin etti onu Al'u'met gülümseyerek. "Yakındayız ve her geçen saniye daha da yaklaşıyoruz." Jojonah kaptanın bakışlarını takip ederek ön küpeştenin ötesindeki loşluğu inceledi. Ne olduğunu seçemediği bir şey yersiz geliyordu, sanki içsel yön duygusu çarpılmış gibi. Uzun süre sessizce durdu ve anlamaya çalıştı, geminin önündeki grilikte daha açık renk bir leke olan güneşin konumunu fark etti. "Doğuya gidiyoruz," dedi aniden, Al'u'met'e dönerek. "Ama Palmaris batı kıyısında." "Kalabalık salda harcayacağınız saatlerden tasarruf etmenizi sağlamak istedim," diye açıkladı Al'u'met. "Ama bu siste salı işletmiyor bile olabilirler." "Kaptan, bunu yapmanız gerekmezdi..." "Sorun değil, dostum," diye yanıt verdi Al'u'met. "Zaten sis çekilene kadar Palmaris'e girmemize izin verilmezdi, bu yüzden demir atmak yerine Amvoy'a, daha küçük ve daha az kuralı olan bir limana döndük." "Kara ileride," diye seslendi biri yukarıdan.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Amvoy'un uzun rıhtımı!" diye onayladı bir başka denizci. Jojonah Al'u'met'e baktı. Adam göz kırpıp gülümsemekle yetindi. Kısa süre sonra SaudiJacintha rahatça kayarak Amvoy'un tek «8 A' S*lvât0re uzun rıhtımına yanaştı, yetenekli denizciler gemiyi uzmanlıkla v rine bağladı. "İyi dileklerim sizinle, Aziz Saf-Abelle'den Jojonah Efendi" d di Al'u'met içtenlikle, keşişi iskele tahtasına götürürken. "Umarım iyi Başrahip Dobrinion'un kaybı hepimize güç verir." Jojonah'ın elini sıktı ve keşiş gitmek üzere döndü. İskele tahtasının ucunda durdu. Tedbirle savaşan vicdan arasında kalmıştı. "Kaptan Al'u'met," dedi aniden, arkasına dönerek. Çevredeki diğer keşişlerin her sözcüğünü dinlediğini fark etti, ama bu onu engellemedi. "Gelecek aylarda Avelyn Desbris hakkında hikayeler duyacaksınız. Eskiden Aziz Saf-Abelle'den olan Avelyn Birader." "Bu ismi bilmiyorum," diye yanıt verdi Kaptan AJ'u'met. "Ama öğreneceksiniz," diye temin etti onu Jojonah Efendi. "Adam hakkında, ona hırsız, katil, sapkın diyen korkunç hikayeler duyacaksınız. Adının cehennemin ateşlerine atıldığını duyacaksınız." Jojonah susar, yutkunurken Kaptan Al'u'met yanıt vermedi. "Size bütün içtenliğimle şunu söylemek istiyorum," diye devam etti keşiş, burada çok hassas bir çizgide yürüdüğünü hissederek. Yine durdu, yutkundu. "Hikayeler doğru değil, ya da en azından anlatılma tarzları Avelyn Birader'in eylemleri aleyhine çarpıtılmış olacak. Sizi temin ederim, Avelyn Birader hep Tanrı'nın ilham verdiği vicdanıyla hareket ediyordu." Mürettebattan çok kişi, sözcüklerin onlar için pek az anlam taşıdığını düşünerek omuzlarını silktiler, ama Kaptan Al'u'met keşişin sesindeki ciddiyeti fark etti ve bunun adam için bir dönüm noktası olduğunu anladı. Jojonah'ın ses tonuna bakarak, Al'u'met tanımadığı bu keşiş hakkındaki hikayelerin onu ve Abellican Kilisesi'yle ilişkili herkesi gerçekten etkileyebileceğini anladı. Güiblis R"hu «9 lümsemeden başını salladı. "Abellican Kilisesi Avelyn Desbris'den daha iyi bir adam yetiştjrmemiştir," dedi Jojonah kararlılıkla ve dönüp SaudiJacintha'yı terk etti. Girdiği riski anlıyordu, büyük olasılıkla, Saudi Jacintha'mn bir gün Aziz Saf-Abelle'e gideceğini ve Kaptan Al'u'met'in, ya da daha büyük olasılıkla kulak misafiri olan mürettebattan birinin belki Peder Başrahip Markwart'la şahsen konuşacağını tahmin ediyordu. Ama bir sebepten, Jojonah hikayeyi değiştirmek ya da geri almak için teşebbüste bulunmadı. İşte, açık açık söylemişti. Olması gerektiği gibi. Yine de, Amvoy'a girerken kendi sözleri onu takip etti ve içini kuşkularla doldurdu. Doğuya giden bir arabaya bindi ve sürücü Kilise'nin adamlarından olsa da ve Kaptan Al'u'met kadar dost canlısı ve cömert biri olsa da, üç gün sonra Aziz SafrAbelle'in kapılarından birkaç kilometre uzakta ayrılırlarken Jojonah Efendi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Avelyn hakkındaki hikayesini anlatmadı. Manastırı görebileceği bir yere gelene kadar üstadın kuşkuları kaybolmadı. Aziz Saf-Abelle her açıdan etkileyici bir yerdi, duvarları eski ve güçlüydü, dağlık kıyının kalıcı bir parçasıydı. Ne zaman buradan manastıra baksa, Jojonah Kilise'nin uzun, çok uzun tarihini, Markwart'tan önceki gelenekleri, hatta ondan önceki bir düzine peder başrahibi hatırlıyordu. Jojonah'a yine Avelyn'in ruhu yakınında, içindeymiş gibi geldi ve Tarikat'ın geçmişini araştırma, yüzyıllar önce işlerin nasıl olduğunu öğrenme arzusu hissetti. Çünkü Jojonah Efendi Kilise'nin şimdiki haliyle baskın bir din olabileceğine inanamıyordu. Bugünlerde insanlar Kilise'ye ebeveynlerinden aldıkları miras yüzünden geliyorlardı; ebeveynleri, onlardan önce büyükanne ve babaları, onlardan önce büyük, büyük anne ve babalan "inanan" olduğu için inanıyorlardı. Pek az kişinin Al'u'met gibi olduğunu anlıyordu, dine yeni dönmüş insanlar, aldıkları miras yüzünden değil yürekleriyle inananlar. «o R. A. Salvitore Başlangıçta böyle olamayacağını tahmin ediyordu Jojonah Böylesine büyük ve etkileyici Aziz Saf-Abelle, bugünün Kilise'*' nin öğretilerine yürekleriyle katılan birkaç kişiyle inşa edilernezd' Bu görüşle cesaretlenen Jojonah Efendi Aziz Saf-Abelle'in, hayatının üçte ikisinden fazla zamandır yuvam dediği yerin, artık ona yalnızca bir yüzmüş gibi gelen yerin sağlam kapılarına yaklaştı. Henüz manastırın gerçekliğini anlamıyordu, ama Avelyn'in ruhu ona rehberlik ederken, öğrenmeye kararlıydı. 20 YEMİ TAKİP EDERKEN Connor Bildeborough tanıdık ve şimdiye dek güvenli olan Palmaris sınırlarından çıkarken hiç endişeli hissetmiyordu. Son aylarda defalarca açık kuzey topraklarına çıkmıştı ve hâlâ orada bulunan büyük canavar sayılarının yaratacağı sorunlardan kaçırabileceğinden emindi. Tehlikeli, kaya fırlatma yetenekleriyle devler artık pek az görülüyordu ve goblinlerle powrieler ata binmezdi ve Boztaş'a asla yetişemezdi. O gece, şehrin elli kilometre kadar kuzeyinde kamp kurduğunda bile asil adam fazla endişeli değildi. Nasıl saklanacağını biliyordu ve mevsim yaz olduğundan ateşe ihtiyacı yoktu. Çalılık bir ladinin dalları altına uzandı. Atı yakında yumuşak sesle kişniyordu. Ertesi gün ve gece de aynı geçti. Connor izlediği yöne paralel uzanan tek gerçek yoldan kaçınıyordu, ama nereye gittiğini biliyordu ve hızla yol alacak kadar düz ve açık zemin bulabiliyordu. Üçüncü gün, Palmaris'in yüz elliden fazla kilometre uzağında, bir çiftlik evinin ve ahırın yıkıntılarına rastladı ve bölgedeki ayak izleri deneyimli avcıya tam olarak neler olduğunu anlattı; en az yirmi bireylik bir goblin grubu son birkaç gün içinde buraya gelmişti. Yağmur yağmasından ve izlerin kaybolmasından (gökyüzü ağırdı) korkan Connor hemen atına atladı ve izleri rahatça takip etti. Saldıran grubu o akşamın geç saatlerinde, hafif bir yağmur «2

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


R A" Sâlva,0re yağmaya başlamışken buldu. Connor grubun yalnızca gobli den oluştuğunu görerek memnun oldu, ama sayıları tahmir en az iki katıydı ve savaş için giyinmiş, bir miktar disiplinle | yorlardı. Asil adam yönlerini düşündü, kuzey-kuzeybatı arasınd ilerliyorlardı ve onları takip etmenin tedbirlice olacağına kara verdi. Tahminleri ve söylentiler doğruysa, bu aptal goblinler on\ savaşçı çetesine ve bu bölgede çalışan, büyülü mücevherleri kul lanan kişiye götürebilirdi. Gürültücü goblinlerden sekiz yüz metre uzakta dinlendi. Bi noktada, gecenin geç saatlerinde, kampa yaklaşmaya cesaret et ti... ve normalde aylak tipler olan yaratıkların gösterdiği profesyo nellik karşısında bir kez daha etkilendi. Yine de Connor değişi' sohbetlerden birkaç cümle yakalayacak kadar yaklaşmayı başar di, daha çok şikayetler vardı ve devlerin çoğunun evlerine dön düğünü doğruluyordu ve powrieler kendi işleriyle goblinler içi endişelenemeyecek kadar meşguldü. Sonra, iki goblin hedeflerini tartışırken Connor daha büyük il giyle dinledi. Biri kuzeye, iki kasabadaki kampa gitmek istiyordu.. Caer Tinella ve Aşağıdiyar'dan bahsettiklerini fark etti Connor. İLArghr diye payladı onu diğeri. "Kos-kosio'nun ölüp gittiği biliyorsun, Maiyer Dek de öyle! Orada o Gecekuşu ve katillerin den başka kimse yok! Kasabalar kaybedildi sayılır, seni aptal v her gün üstlerine ateş toplan yağıyor!" Connor'ın yüzüne bir gülümseme yayıldı. Birkaç saat uyuma için kendi kampına ve atma döndü, ama şafaktan önce kalkıp ha zırlandı. Ne olur ne olmaz diye, onlarla birlikte batıya gitmeyi dü şünerek yine goblin grubunu takip etti. Sonra dönüp Caer Tinel la ve Aşağıdiyar yakınlarındaki bölgeyi araştırırdı. Yağmur yine başladı ve bugün daha şiddetliydi, ama Connor aldırmadı bile. iblis R"hu «3 Binalara sığınarak dinlendiler, kuyuyu kullandılar ve gerçekten de taze yumurtalarla taze süt buldular. Aynı zamanda, ahırda bir araba ve onu çekecek bir öküz buldular. Biley taşlarında hançerlerini bileylediler. Tomas bir devin karnına saplamak için çok uyoun göründüğünü söylediği bir yaba buldu. Ahırın her köşesini araştıran Roger ince, ama sağlam bir halat, sorun yaşamadan taşıyabileceği kadar küçük bir makara sistemi buldu. Bunları, arabayı çamurdan kurtarmak dışında ne için kullanabileceği hakkında en ufak fikri yoktu, ama yine de yanına aldı. Ve böylece mülteciler aynı gece, geç saatlerde çiftlik evinden ayrıldılar. Dinlenmiş, güvenliğe kaçışlarının son aşamasına hazırdılar. Her zamanki gibi Roger ve Juraviel öndeki yerlerini aldılar, elf çeviklikle ağaçların alçak dallarına tırmanıyor, yorulmak bilmez Roger geniş bir yay üzerinde koşuyor, her daim tetikte, tehlike işareti arıyordu. "Bugün iyi iş basardın," dedi Juraviel beklenmedik bir biçimde, Roger'ı hazırlıksız yakalayarak. Genç adam başını kaldırıp merakla elfe baktı. Juraviel'in Roger'ı dövmesinden bu yana, ortak keşif rotaları hakkındaki planları dışında, ikisi fazla konuşmamıştı. "Çiftliği ve ahırı gördükten sonra, Gecekuşu'nun sana verdiği

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


konumu sorgulamadan kabul ettin," diye açıkladı elf. "Başka ne yapacaktım ki?" "İtiraz edebilirdin," diye yanıt verdi elf. "Gerçekten de, benim ilk tanıdığım Roger Lockless kervanın yanında kalmayı yeteneklerine hakaret olarak kabul ederdi, homurdanır, şikayet eder, ne söylenirse söylensin yine de koşa koşa çiftliğe giderdi. Aslında, benim ilk tanıdığım Roger Lockless haberle Gecekuşu ve diğerlerine gelmezdi. İlk önce goblinler ve powrielerle kendisi eğlenmeyi tercih ederdi." w Selvatore Roger bir an sözleri düşündü ve bu değerlendirmeye katılm masının imkansız olduğunu gördü. Çiftlik evini ilk gördüoü man içgüdüleri onu daha iyi görebileceği bir yere gitmeye ve bel ki biraz eğlenmeye zorlamıştı. Ama bu yol Roger'a çok tehlikeli gelmişti, kendisi için değil, çok da arkada olmayan diğerleri için Yakalanmasa bile (ki içeride ne çeşit canavar olursa olsun yakalanması olası görünmüyordu) yerinde gizlenip bekleyebilirdi ve böylece kervan zamanında uyarılmamış olur ve savaşılması (hem de uygunsuz koşullarda) gerekirdi. "Anlıyorsun, elbette," diye devam etti elf. "Ne yaptığımı biliyorum," diye ters ters yanıt verdi Roger. "İyi iş çıkardığını da biliyorsun," dedi Juraviel ve sonra sinsi bir gülümsemeyle ekledi, "Çabuk öğreniyorsun." Roger gözlerini kısarak öfkeyle elfe baktı; "dersin" hatırlatılmasına kesinlikle ihtiyacı yoktu. Ama Juraviel'in devam eden gülümsemesi onu altetti ve gururunu uygun yerine koydu. Roger o zaman onun ve elfin ortak bir anlayışa vardıklarını anladı. Ders kalıcı olmuştu, itiraf etmek zorundaydı. Bu durumda başarısızlığın bedeli kendi yaşamından büyüktü ve bu yüzden kendisinden daha deneyimli olan kişinin talimatlarını kabul etmişti. Öfkeli bakışlarından vazgeçti, hatta başını sallayıp sırıtmayı başardı. Juraviel aniden kulaklarını dikti, gözleri yana kaydı. "Biri yaklaşıyor," dedi ve sonra gözden kayboldu. Bir ağacın arkasına o kadar çabuk kaymıştı ki Roger defalarca gözlerini kırpıştırdı. Sonra genç adam da hızlı hareket ederek saklandı. Kısa süre sonra yaklaşanı gördü ve gevşedi, keşfe çıkmış, gruptan bir kadındı. Ağacın arkasından çıktığında Roger kadını öyle şaşırttı ki kadın neredeyse hançerini onun göğsüne saplayacaktı. "Bir şey sinirlerini bozmuş," dedi Roger. "Bir düşman grubu," diye yanıt verdi kadın. "Batıya gidiyorlar, iblis F^hu «5 bizim güneyimizde." "Sayıları ne kadar?" "Oldukça az, belki kırk kadar," diye yanıt verdi kadın. "Ne tür düşmanlar?" diye bir soru geldi yukarıdaki ağaçlardan. Kadın Gecekuşu'nun her daim sakıngan dostunu göremeyeceğini bile bile başını yukarı kaldırdı. Keşif izcilerinden pek azı Juraviel'i görmüştü, ama zaman zaman ezgili sesini duyuyorlardı. "Goblinler," diye yanıt verdi. "Yalnızca goblinler." "O zaman sen kendi yerine dön," dedi elf ona. "Senden son-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ra geleni bul, o da sonrakini bulsun ve tüm izciler haberi çabucak iletsin." Kadın başını salladı ve hızla uzaklaştı. "Geçip gitmelerine izin verebilirdin," dedi Roger, Juraviel alçak bir dala inip görüş alanına girerken. Elf ona değil uzaklara bakıyordu. "Git, Gecekuşu'na bir sürprize hazırlanmasını söyle," dedi Roger'a. "Gecekuşu'nun kendi sözleri, saldırmayacağımızı söylüyor," diye itiraz etti Roger. "Yalnızca goblinler," diye yanıt verdi Juraviel. "Ve daha büyük bir grubun parçasıysalar, iki yanımızı alıyor olabilirler ve böylece bir an önce altedilmeleri gerekir. Gecekuşu'na saldırmamız konusunda ısrar ettiğimi söyle." Roger elfi uzun uzun, dikkatle süzdü ve bir an Juraviel delikanlının emri reddedeceğini düşündü. Roger da tam olarak bunu düşünüyordu. Ama genç adam bu yanıttan vazgeçerek başını salladı ve koşarak uzaklaştı. "Roger," diye seslendi Juraviel, onu beş adım gitmeden durdurarak. Delikanlı dönüp elfe baktı. "Gecekuşu'na bunun senin planın olduğunu söyle," dedi. "Ve benim tamamen onayladığımı. Ona, goblinlere hızla ve şiddetle saldırmamız gerektiğine inandığını söyle. Plan sana ait." «6 A. Sa|Vat0| "Bu yalan olur," diye itiraz etti Roger. "Öyle mi?" diye sordu elf. "Goblinleri ilk duyduğunda, ilk düşü cen saldırmamız gerektiği olmadı mı? Böyle söylemeni tek encrelıe yen koaıcunun sözlerine itaatsizlik etmek istememen değil miydi?" Genç adam dudaklarını büzerek sözleri, basit doğruluklarını düşündü. "İtiraz etmek kötü değildir," diye açıkladı Juraviel. "Bu konulardaki fikrinin değerli olduğunu tekrar tekrar kanıtladın ve Gecekuşu bunu anlıyor, Pony anlıyor, ben de anlıyorum." Roger yine döndü ve hızla uzaklaştı, bu sefer adımları dikkate değer ölçüde daha hafifti. "Bebeğim!" diye feryat etti kadın. "Ah, ona zarar vermeyin, yalvarırım!" "Dah?" diye sordu bir goblin önderine, beklenmedik ses üzerine kafasını kaşıyarak. Bu çete Batakdiyar'dan gelmişti ve bu yörelerin ortak dili konusunda pek bilgili değildiler. Powrielerle ilişkileri sonucunda, cümlelerin genel anlamını anlayacak kadar sözcük öğrenmişlerdi. Goblin önder grubundakilerin sinirli sinirli ayak sürüdüklerini gördü. Kana açtılar, ama gerçek bir savaşa katılacak ruh hali içinde değildiler ve şimdi ellerine kolay bir av geçmiş gibi görünüyordu. Bulutlar sonunda aralanmıştı ve geceyi parlak bir dolunay aydınlatıyordu. "Lütfen," diye devam etti görünmeyen kadın. "Hepsi daha çocuk." Goblinler daha fazla dayanamazdı. Daha önderleri emir vermeden fırlayıp ormana daldılar, her biri ilk öldüren olmak istiyordu. Gölgelerden, ama daha yakından bir feryat geldi. Goblinler kör saldırılarına devam ettiler, çalıları ezerek, köklere takılarak, ama yine dengelerini bularak koştular. Sonunda hepsi arkasına

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


İblis Ruhu / W kayalar yığılmış, solda çamlarla, sağda aynı ölçüde yoğun meşe ve akçaağaçlarla çevrili küçük bir açıklığa geldiler. O çamların arkasından bir yerlerden kadının sesi yükseldi, ama şarkı söylerken o kadar çılgına dönmüş gelmiyordu: Goblinler, goblinler, hızlı koşun, Yetiştirin ozanlara şarkılarını. Çünkü siz budalaca oynamaya geldiniz Ve bugün gelen her goblin ölecek! "Dalı?" diye sordu goblin yine önderine. Ahenkli ve berrak, bir başka ses, bir elf sesi, meşenin gölgelerinin içinde bir yerden doğaçlama ezgiyi aldı. Okla ölüyor, kılıçla ölüyor, Örülen büyüyle bedel ödeniyor. Çünkü siz bu topraklarda yürürken Pis ellerinizde can veren her insan için, İntikam alacağız, geceyi arındıracağız, Ki şafak ışıkla parlasın. Başkaları da şarkı söylemeye başlarken şaşkın canavarlar daha fazla dize duydu ve bazı dizeler, özellikle de goblinlere hakaret içerenler kahkahalarla sona erdi. Sonunda yankılı, güçlü bir ses katıldı, sakin ve ölümcül ölçüde ciddi bir tonda şarkı söylemeye başladı ve tüm orman sözleri dinlemek için sustu: Kendi kötülüğünüzle getirdiğiniz bu ani, Ve ellerimde ve gücümde bulacaksınız sonunuzu, Merhamet dilenmeyin, çünkü karar verildi, Son adamınıza kadar doğrayacağız sizi. «8 R- A-

Salvat,

Bitirirken adam parlak siyah aygırı üzerinde kayaların arkas daki gölgelerden goblinlerin açıkça görebileceği bir yere çıktı "Gecekuşu," diye fısıldadı birden fazla yaratık ve hepsi o za man, her birinin sonunun gerçekten geldiğini anladı. 'Teslim olman için sana bir şans verirdim," dedi korucu ool> Ünlere. "Ama korkarım sizi koyacak yerimiz yok. Zaten pis kokulu goblinler gibilerine güvenmem de." Goblin önderi silahını sıkı sıkı tutarak cesaretle öne çıktı. "Sen bu sefil grubun önderi misin?" diye sordu korucu. Yanıt gelmedi. "Küstah!" diye bağırdı Gecekuşu ve parmağını goblinin miğferli kafasına uzattı. "Öl!" diye emretti. Keskin ses bütün goblinleri yerinde sıçrattı ve sonra onlar inanmazlık içinde seyrederken önderlerinin kafası şiddetle yana döndü ve mevkisini herkese zorbalık ederek kazanmış olan bu güçlü goblin ölüp düşüverdi! "Evet, şimdi önder kim?" diye sordu korucu uğursuz bir sesle. Goblinler çılgına döndü, her yöne dağıldılar, çoğu dönüp geldikleri yoldan kaçmaya çalıştı. Ama o alaycı şarkı sırasında Gecekuşu'nun grubu boş durmamıştı ve şimdi ormanda, canavarların arkasında güçlü bir okçu birliği bekliyordu. Goblinler ağaçlara dönerken bir ok yağmuruyla karşı karşıya kaldılar ve sonra, baş-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ka bir yöne koşturmaya başladıklarında çamların arasından bir şimşek cızırdayarak uçtu, hepsini kör etti ve çoğunu öldürdü. Gecekuşu üstlerine geldi, savaşçıları üstlerine geldi, şaşkın ve düzensiz çeteye saldırdılar. Ve elinde Savunucu'yla Connor Bildeborough da geldi. Asil adam yeterince görmüş ve duymuştu ve Jilly'nin ismi dudaklarında, dörtnala koşarak savaşa katıldı. iblis R"hu 449 Gecekuşu en çok ihtiyaç duyulduğu yerde, her yerde gibiydi, aoblinler avantaj kazanmış gibi göründüğü zaman savaşçılarına cesaret veriyordu. Belli'mar Juraviel meşe ağaçlarının arasından, büyük bir nişancılık ve göz keskinliği ile, küçük oklarını goblinlerin üzerine yağdırıyor, hatta yakın dövüşe karışmış bile olsa bir sürü canavarı yaralıyordu. Elfin karşısında Pony büyüsünü bekletiyor, gücünü koruyordu. Kısa süre sonra şifa veren ruh taşını kullanması gerekeceğini düşünüyor, bundan korkuyordu. Açıklığa yaklaşana kadar Connor gerçekten etkilenmişti. Bu hiç de hırpani bir çete değildi! Şimşek, oklar, pusunun mükemmel zamanlaması... Kral'ın askerleri de bu kadar eğitimli olsa, bu savaşın uzun zaman önce sona ereceğini düşünerek yazıklandı! Açıklığa geldiğinde Jilly'sini bulmayı ummuştu, ama kadın buralarda değildi ve Connor gidip onu arayamazdı. Şimdi kılıcına ihtiyaç vardı ve bu yüzden Boztaş'ı tekmeleyerek kısa bir mesafe koşturdu, geçerken bir goblini doğradı, sonra bir adamı yere yıkan ikincisini ezdi. At sendeledi ve Connor eyerinden uçarak hızla yere düştü. Ama fark etmezdi, çünkü kötü yaralanmış değildi ve kılıcı elinde, hemen doğruldu. Ama şans asil adamdan yana değildi, çünkü pek çok goblin kaçış yeri olarak bu noktayı seçmişti ve şimdi ormanla aralarında yalnızca Connor duruyordu. Adam kılıcını kaldırdı ve cesaretle savunma posizyonu aldı, düşüncelerini magnetitlere gönderdi, çekim büyülerini harekete geçirdi. Bir goblin kılıcı savruldu, ama Savunucu rahatlıkla yoluna çıktı ve kılıç kılıca çarptı. Goblin silahını çekmeye çalıştığında, kılıcın bir şekilde asil adamın kılıcına yapıştığını gördü. Connor Savunucu'yu beceriyle döndürüp savurarak magnetit 45° R' A' Salv„0re büyüsünü salıverdi ve goblinin kılıcı uçtu. Ama Connor henüz kurtulmamıştı, çünkü diğer goblinler yak laşıyordu ve pek çoğu metal silahlar değil kalın, tahta sopalar ta şıyordu. Connor'ın arkasından küçük bir ok süzülerek bir goblinin gözüne saplandı. O okun kaynağını seçmek için dönemeden aygırın üzerindeki savaşçı yanında bitti, muhteşem kılıcı kendi büyülü ışığıyla parlıyordu. Goblinler "Gecekuşu!" ve "Sonumuz geldi!" diye bağırarak gerisingeri döndüler ve kırk gobline karşı kılıç savuran iki adamdan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kaçtıklarına aldırıyor gibi görünmediler. Birkaç dakika içinde her şey olup bitti ve yaralılar (çok değildiler, yalnızca bir, ikisi ciddi şekilde yaralanmış görünüyordu) çabucak kuzeye, çam ağaçlarının arasına götürüldü. Connor atına gidip bacaklarını dikkatle inceledi ve güzelim Boztaş'ın ciddi yara almamış olduğunu görünce rahat bir nefes aldı. "Sen kimsin?" diye sordu aygır üzerindeki adam yaklaşarak. Sesi tehditkar değildi, şüpheli bile değildi. Connor başını kaldırdığı zaman savaşçıların çoğunun çevresine toplanmış, merakla onu süzmekte olduğunu gördü. "Bizi affet, ama daha kalabalık toprakların bu kadar kuzeyinde fazla müttefik görmedik," diye ekledi korucu sakin sakin. "Ben Palmaris'ten gelen bir dostum," diye yanıt verdi Connor. "Goblin avlamaya geldim." "Yalnız mı?" "Yalnız at sürmenin avantajları vardır," diye yanıt verdi Connor. "O zaman selamlar ve hoşgeldin," dedi Elbryan, Senfoni'den aşağı kayıp, adamın tam karşısına gelerek. Connor'ın elini tutup sıktı. "Yiyecek ve içeceğimiz var, ama fazla durmayacağız. Yolumuz bizi Palmaris'e götürüyor ve gece saatlerini çıkarımıza kullanmayı düşünüyoruz." iblis fiuhu «' "Öyle görünüyor," dedi Connor kuru kuru, ölü goblinlere bakarak. "Dilersen bize katılabilirsin," dedi Elbryan. "Aslında, bunu bir onur ve büyük bir iyilik sayarız." "O kadar da başarılı savaşmadım," diye yorum yaptı Connor. "Gecekuşu denilen kişiyle karşılaştırılınca değil," diye ekledi, korucuya gülümseyerek. Elbryan karşılık olarak gülümsemekle yetindi ve uzaklaşmaya başladı. Connor yanında yürüdü. Korucu ilk öldürdüğü, çetenin önderi olan gobline gitti ve iyice eğilerek yaratığın eğilmiş ve yırtılmış miğferini yana çekti. "Şehir ne kadar uzakta?" diye sordu genç ve ince yapılı bir adam. "Üç gün," diye yanıt verdi Connor. "Sizi yavaşlatacak kişiler varsa dört." "O zaman dört," diye yanıt verdi Roger. Connor bakışlarını ondan korucuya çevirdiği zaman iri adamın goblinin ezilmiş kafasından bir mücevher çıkardığını gördü. "Demek büyü kullanan sensin," dedi asil adam. "Ben değil," diye yanıt verdi Elbryan. "Taşları küçük ölçüde kuUanabiliyomm, ama gerçek kullanıcılarının yanında oldukça önemsiz kalıyor." "Bir kadın mı?" diye sordu Connor nefes nefese. Elbryan döndü ve doğruldu, Connor'la yüzleşti ve Connor sorusunun hassas bir noktaya temas ettiğini, bu adamı bir tehdit kadar huzursuz ettiğini anladı. Ne kadar hevesli olursa olsun, Connor konuyu şimdilik kapatacak kadar akıllıydı; bu insanlar, en azmdan büyü kullanıcısı Kilise'nin gözlerinde kanun kaçaklarıydı ve bunu biliyor olabilirdi, çok fazla soru soran birinden kuşkulanabilirlerdi. "Kadının şarkısını duydum," diye devam etti Connor, gerçek <52

R- A- Salv410re

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


niyetini saklayarak. "Ben asil biriyim ve daha önce de büyü OÖ düm, ama böylesine muhteşem bir gösteriye tanık olmamıştım" Elbryan yanıt vermedi, ama yüzü biraz yumuşadı. Çevresine bakındı, mültecilerin henüz ölmemiş goblinlerin acılarına son verdiklerini, sonra ölü canavarlar arasında dolaşarak bulabildikleri erzakları toplamaya başladıklarını gördü. "Gel," dedi yabancıya "İnsanları yürüyüşe hazırlamalıyım." Peşinde Roger ile, Connor'ı ormana, çalıların o kadar yoğun olmadığı bir bölgeye götürdü. Pek çok ateş yanıyor, işlerinin peşinde dolaşan insanlara yol gösteriyordu; ve böyle bir ateşin yanında Connor kadını gördü. Jilly, yaralılar üzerinde çalışıyordu. Jilly'si, Palmaris'te, savaştan önce, bunca acıdan önce olduğu kadar güzel... hatta daha güzel! Sarı saçları şimdi omuzlarına geliyordu ve o kadar gürdü ki içlerinde kaybolabileceğini hissediyordu. Loş ateş ışığında bile gözleri mavi mavi parlıyor, kıvılcımlanıyordu. Connor'ın yakışıklı yüzündeki kan çekildi ve adam Elbryan'dan ayrılarak sersem sersem kadına doğru yürümeye başladı. Korucu bir anda ona yetişti, kolunu yakaladı. "Yaralandın mı?" diye sordu Elbryan. "Onu tanıyorum," diye yanıt verdi Connor nefes nefese. "Onu tanıyorum." "Pony'yi mi?" "Jilly'yi." Korucu yine de adamı sıkı sıkı yerinde tutmaya devam etti, onu döndürdü ve süzdü. Elbryan Pony'nin Palmaris'te bir asille evlendiğini ve evliliğinin felakete varan sonuçlarla bittiğini biliyordu. "Adın, bayım," diye sordu korucu. Adam sırtını dikleştirdi. "Chasewind Malikanesi'nden Connor Bildeborough," diye yanıt verdi cesaretle. Elbryan nasıl tepki vereceğini bilemedi. İçinde bir parça adaiblis R^u «3 mln yüzünü yumruklamak, yere sermek istiyordu... Pony'yi incittiği için mi? Hayır, sebep bu değildi, korucunun itiraf etmesi gerekirdi, açık açık olmasa da kendi kendine. Connor'ı sırf kıskançla yüzünden yumruklamak istiyordu, en azından bir süreliğine bu adam Pony'nin yüreğine girdiği için. Kadın Connor'ı şimdi onu sevdiği gibi sevmemiş olabilirdi, onunla ilişkiye bile girmemişti, ama Connor Bildeborough'yu çok önemsemiş, hatta onunla evlenmişti! Korucu kısa bir an için gözlerini kapattı, odağını ve sükunetini buldu. Adamı döverse Pony'nin ne hissedeceğini düşünmek zorundaydı, Connor Bildeborough'yu gördüğü zaman ne hissedeceğini düşünmek zorundaydı. "Yaralılarla işi bitene kadar beklemek daha iyi olacak," dedi sakin sakin. "Onu görmeliyim, onunla konuşmalıyım," diye kekeledi Connor. "Onun yanında goblinlerle savaşanların aleyhine olur," dedi korucu kararlılıkla. "Dikkatini dağıtırsın, Bildeborough Efendi ve taşlarla çalışmak mutlak konsantrasyon gerektirir." Connor yine kadına baktı, hatta o tarafa doğru bir adım attı, ama korucu onu hemen geri çekti ve gücü adamı korkuttu. Connor yine dönüp Elbryan'la yüzleşti ve Jilly'nin yanma şimdi gidemeyeceğini, bu adamın gerekirse onu sürükleyerek uzaklaştıracağını anladı. "Bir saat içinde biter," dedi Elbryan ona. "Sonra onu görebilirsin."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Connor konuşurken korucunun yüzünü inceledi ve ancak o zaman bu adamla bir zamanlar karısı olan kadın arasında dostluktan öte bir şeyler olduğunu fark etti. Bu yeni gözlemin ışığı altında Elbryan'ı inceledi, yumruk yumruğa gelmeleri olasılığına karşılık korucuyu tarttı. Olasılıklar hiç hoşuna gitmedi. 454 R' A- Salva,ore Bu yüzden korucu harekete geçme hazırlıkları yaparken ada mı takip etti. Connor sık sık JilPe bakıyordu, Gecekuşu da öyle ve ikisi de benzer şeyler düşündüklerinden kuşku duymuyordu. Sonunda Connor korucudan uzaklaştı ve kampın uzak ucuna giderek Jill'le arasına olabildiğince çok mesafe ve insan koydu. Onu görmek, bir kez daha yakınında olduğunu bilmek sonunda bunun ne anlama geldiğini kavramaya başlamasını sağlamıştı; o hoş anılardan tek korkunç geceye gitti, düğün gecelerine, gönülsüz gelinine neredeyse tecavüz edeceği geceye. Ve sonra evliliğin geçersiz kılınması için gereken parayı ödemiş ve kendisini reddettiği için kadının suçlanmasını sağlamıştı. Suçlama kadını ailesinden koparmış, Kral'ın ordusuna katılmaya zorlamıştı. Beni bir kez daha gördüğü zaman ne hissedecek? diye merak etti ve endişelendi, çünkü Connor kadının kendi özlem dolu gülümsemesine karşılık vereceğini sanmıyordu. Yola çıktıktan yarım saat sonra, Connor nihayet cesaretini topladı ve atını kadının yanına sürdü. Pony Senfoniye binmişti ve korucu yanında yürüyordu. Onun gelişini ilk Elbryan gördü. Başını kaldırıp Pony'ye baktı, gözgöze geldiler. "Seni desteklemek üzere yanındayım," dedi. "Neye ihtiyacın olursa olsun, bu sizi yalnız bırakmam gerektiği anlamına bile gelse." Pony anlamadan, merakla onu süzdü, sonra toynak seslerini duydu. Savaşta aralarına bir yabancının katıldığını biliyordu, Palmaris'ten bir asil, ama Palmaris büyük bir şehirdi ve bu adamın o olabileceğini hiç düşünmemişti... Connor. Adamı görünce Pony neredeyse Senfoni'den aşağı yuvarlanacakti; kolları ve bacakları zayıfladı, midesi çalkalandı. Hatırladığı acıların kara kanatlan çevresinde çırpındı, onu boğmakla tehdit ettiler. Bu hayatının hatırlamak istemediği bir kısmıydı, unutulmaiblis R^hu «5 s) daha iyi olacak anılar. Acıdan sonra hayatta kalmıştı, hatta acıyla olgunlaşmıştı, ama onu yeniden yaşamak istemiyordu, özellikle de şimdi, gelecek bu kadar belirsizken ve tehlikelerle doluyken değil. Yine de o imgelerden kaçınamıyordu. Bir hayvan gibi yakalanmış, giysileri parçalanmış, kolları ve bacakları tutulmuştu. Ve sonra, ona âşık olduğunu söyleyen bu adam işini halledemeyince, kovulmuş, yatak odasından sürüklenerek çıkarılmıştı. Bu bile yeterli olmamıştı, çünkü sonra Connor, bu adam, bakımlı binek atının üzerinde harika görünen, kılıç kemerinde mücevherler taşıyan, en iyi kumaştan giysiler giyen bu beyefendi görünüşlü adam iki hizmetkar kadına ona zevk vermek üzere yanına gelmelerini emretmiş, zalimce son dikeni yüreğinin tam ortasına saplamıştı. Ve işte buradaydı, yanıbaşmda, atının üzerinde ve yakışıklı olduğu inkar edilemez yüzüne bir gülümseme yayılıyordu. "Jilly,"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dedi, heyecan dolu bir sesle.

21 AZİZ MERE-ABELLE'İN DERİNLİKLERİNDE "Kanun kaçağı üvey kızın için sevgili kocanın işkence görmesine izin mi vereceksin?" diye sordu. Peder Başrahip Markwart zavallı kadına. Pettibwa Chilichunk sefil durumdaydı. Gözleri kara-mavi halkalarla çevriliydi ve derisi sarkıyor gibi görünüyordu, çünkü Grady yolda öldüğünden beri günlerdir birkaç saatten fazla uyumamıştı. Petübwa senelerdir şişmandı, ama hep kilolarını zerafetle, hafif adımlarla taşımıştı. Ama artık değil. Tamamen bitkin düşüp yere yığıldığı zamanlarda bile sonunda korkunç kabuslarla ya da her tür kabustan daha kötü görünen bu adamlar tarafından uyandırılıyordu. "İlk önce burnunu keseceğiz," diye devam etti Peder Başrahip Markwart. "Tam buradan," diye ekledi, parmağını bir burun deliğinin kıyısı boyunca gezdirerek. "Gerçekten de korkunç görünür ve zavallı Graevis'in sonsuza dek dışlanmasını sağlar." "Kendinize Tanrı'nm adamları diyorsunuz, neden böyle bir şey yapıyorsunuz!" diye haykırdı Pettibwa. Yaşlı adamın yalan söylemediğini, tam da söylediği gibi yapacağını biliyordu. Onu daha birkaç dakika önce yan odada duymuştu. Aziz Saf-Abelle'in güney mahzenlerinde, eskiden depo olan, ama şimdi iki Chilichunk ile Yelebekçi'yi barındırmak üzere değiştirilen yerde tutuluiblis R^hu 457 yorlardı. Markwart ilk önce Graevis'e gitmişti ve Pettibwa acı dolu çığlıkları toprak duvardan açıkça duymuştu. Şimdi kadın feryat ediyor, tekrar tekrar Abellican Tarikatı'nın simgesi olan her daim yeşil yaprak işaretini yapıyordu. Markwart etkilenmemiş, pişman olmamıştı. Aniden, kuvvetle yaklaştı, alaylı alaylı sırıtan yüzünü Pettibwa'nın yüzüne yaklaştırdı. "Neden, diye soruyorsun!" diye kükredi. "Kızın yüzünden, seni aptal kadın! Senin sevgili Jilly'nin sapkın Avelyn'le kurduğu şer ittifak dünyanın sonunu getirebileceği için!" "Jilly iyi bir kızdır," diye bağırdı Pettibwa ona. "O asla böyle bir şey..." "Ama yaptı!" diye sözünü kesti Markwart, her sözcükle hırlayarak. "Mücevherleri çaldı ve ben onları geri getirmek için ne gerekirse yapacağım... zavallı Graevis! Sonra Pettibwa sakatlanmış, dışlanmış kocasına bakabilir ve onu bu duruma kendi aptallığının mahkum ettiğini bilebilir. Tıpkı oğlunu mahkum ettiği gibi!" "Onu sen öldürdün!" diye haykırdı Pettibwa, gözyaşları yanaklarından akarak. "Oğlumu öldürdün!" Markwart'ın yüzü buz gibi oldu ve onun taş suratı kadını dondurdu sanki, bakışlarını adammkine kenetledi. "Seni temin ederim," dedi Peder Başrahip ifadesiz bir sesle, "kocan, sonra sen Grady'ye imreneceksiniz." Kadın feryat etti ve geriledi... Francis Birader arkasından destek olmasa yere düşecekti. "Ah, zavallı Pettibvva'dan ne istiyorsun, Peder," diye haykırdı. "Sana anlatacağım. Sana anlatacağım!" Aptal Graevis'in burnunu kesmeyi gerçekten istiyordu, ama yine de Peder Başrahip'in yüzüne kötücül bir gülümseme yayıldı. Aziz Saf-Abelle nöbetçilerle sıkı koaıma altına alınmıştı. Genç keşişler arbaletleri ile, birkaç daha yaşlı öğrenci güçlü mücevherlerle, grafit ya da yakutla silahlanmış, duvarın her kısmında dev-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


«8 A- s*lvai0re riye geziyordu. Herkes tarafından tanınan ve çoğu tarafından sp vilen Jojonah manastıra girmekte hiç sorun yaşamadı. Geliş haberi ondan önce gitmişti ve ana salona girer girmez çok ekşi yüzlü Francis Birader tarafından karşılandı. O salonda başka pek çok keşiş de vardı ve Jojonah'ın neden döndüğünü merak ediyorlardı. "Peder Başrahip sizinle konuşacak," dedi genç keşiş sertçe seyirciye oynarmış gibi çevresine bakınarak ve onlara hangisinin kendisinin mi yoksa Jojonah'ın mı Markwart tarafından daha çok sevildiğini göstererek. "Üstlerine göstermen gereken saygıyı unutmuş görünüyorsun," diye yanıt verdi Jojonah Efendi hiç gerilemeden. Francis iç çekerek yanıt verecek oldu, ama Jojonah sözünü kesti. "Seni uyarıyorum, Francis Birader," dedi ciddiyetle. "Hastayım ve uzun yoldan geldim, uzun zamandır yaşam yolundayım. Kendini Peder Başrahip Markwart'ın evlat edindiği oğlu sandığını bilyorum, ama senden daha yüksek mevkiye ulaşmış olanlara karşı, çalışmayla geçen seneler ve basit yaşın getirdiği bilgelikle saygını hak edenlere karşı bu tavrı göstermeye devam edersen, seni Başrahipler Kurulu'nun önüne çıkarırım. Peder Başrahip Markwart seni orada korur belki, ama büyük utanç duyar ve intikamını senden alır." Salona ölüm sessizliği çöktü ve Jojonah Efendi sersemlemiş Francis Birader'i ittirip geçerek salondan çıktı. Markwart'm odasına gitmek için eşlikçiye ihtiyacı yoktu. Francis Birader uzun süre durdu, salondaki diğer keşişleri, aniden tepeden bakmaya başlayan ifadelerini inceledi. Tehditkar bir bakışla karşılık verdi, ama Jojonah Efendi en azından şimdilik bu köpeğin havlamasındaki tehdidi yok etmişti. Francis, astlarının bakışlarını üzerinde hissederek fırtına gibi salondan çıktı. iblis Ruhu 459 Jojonah Efendi kapıyı doğru düzgün çalmadan Peder Başrahip'in odasına girdi, kilitsiz kapıyı ittirdi ve yaşlı adamın masasının önüne dikildi. "Seni önemli bir mesele üzerine yolladım," diye bildirdi Peder Başrahip. "Kuşkusuz Ursal'daki görevini tamamlayıp aramıza dönmüş olamazsın." "Ursal'a gitmedim bile," diye itiraf etti Jojonah Efendi. "Çünkü yolda hastalandım." "O kadar da hasta görünmüyorsun," dedi Markwart ve sesi hiç de nazik değildi. "Yolda Palmaris'teki trajedinin haberini taşıyan bir adamla karşılaştım," dedi Jojonah Efendi. Konuşurken Markwartı dikkatle inceleyerek Peder Başrahip'in farkında olmadan Başrahip Dobrinion'un ölümünün o kadar da beklenmedik olmadığına dair ipucu verip vermeyeceğini görmeye çalıştı. Ama yaşlı adam buna izin vermeyecek kadar sinsiydi. "Pek de

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


trajedi sayılmaz," diye yanıt verdi. "Baron meselesi iyi bir şekilde halledildi, yeğeni yanına döndü." Jojonah Efendi'nin yüzüne bilgiç bir sırıtış yerleşti. "Ben Başrahip Dobrinion'un ölümünden bahsediyordum," dedi. Markwart'ın gözleri irileşti ve sandalyesinde öne eğildi. "Dobrinion mu?" "Demek haber Aziz Saf-Abelle'e ulaşmamış," dedi Jojonah, bu açık blöfe ayak uydurarak. "Dönmem iyi olmuş." Francis Birader odaya daldı. "Evet, Peder Başrahip," diye devam etti Jojonah, genç adamı görmezden gelerek. "Powrieler, ya da en azından tek bir powrie Aziz Saf-Abelle Kıymetli'ye girmiş ve Başrahip Dobrinion'u öldürmüş." Arkasında Francis Birader inledi ve Jojonah Efendi haberin genç adam için gerçekten sürpriz olduğunu düşündü. "Duyar duymaz Aziz Saf-Abelle'e döndüm, elbette," diye devam etti. "Bu «6o A- s*IV4tore şekilde hazırlıksız yakalanmamız uygun olmaz; düşmanlarımı-, avlarını dikkatle seçmiş gibi görünüyor ve eğer Başrahip Dobrini on hedef olmuşsa, Abellican Kilisesi'nin Peder Başrahibi de.. " "Yeter," diye sözünü kesti Markwart, başını kollarına koyarak Markwart neler olduğunu anladı, her zaman akıllı biri olan Jojonah'ın sahte şaşkınlığını aleyhine kullandığını, bu şekilde Aziz Saf-Abelle'e dönüşünü sorgulanamaz bir biçimde haklı çıkardığını anladı. "Aramıza dönmen iyi oldu," dedi Markwart bir an sonra, adama bakarak. "Ve Başrahip Dobrinion'un zamansız ölümü gerçekten de bir trajedi. Ama senin buradaki işin bitti, bu yüzden yine yola çıkmak üzere hazırlanmalısın." "Fiziksel durumum Ursal yolculuğunu yapmaya müsait değil," diye yanıt verdi Jojonah. Markwart onu kuşkuyla süzdü. "Allabarnet Birader'in azizliğini savunan en önemli kişinin vefatı düşünülünce, sağduyulu bir hareket olacağını da sanmıyorum. Dobrinion'un desteği olmadan süreç senelerce ertelenir." "Ben sana Aziz Honce'a gitmeni emrediyorsam, Aziz Honce'a gideceksin," diye yanıt verdi Markwart, sinirini belli etmeye başlayarak. Jojonah Efendi yine gerilemedi. "Elbette, Peder Başrahip," diye yanıt verdi. "Ve Abellican Tarikatı'nın kurallarına göre, hasta bir üstadı krallığın diğer ucuna göndermek için haklı bir sebep gösterebilirseniz, gönüllü olarak gideceğim. Ama şu anda bunun için haklı sebep yok. Sizi powrielerin yarattığı potansiyel tehlikeye karşı uyarmak üzere zamanında dönebildiğime memnun olun." Jojonah aniden topuklarının üzerinde döndü ve alaylı yüzünü Francis Birader'e yaklaştırdı. "Kenara çekil, kardeşim," dedi uğursuz bir sesle. Francis onun arkasına, Peder Başrahip Markwart'a baktı. iblis Ruhu «6» "Bu genç keşiş tehlikeli bir biçimde Başrahipler Kurulu önünde yargılanmaya yürüyor," dedi Jojonah sakin sakin. Arkasında, Peder Başrahip Markwart Francis Birader'e üstadın önünden çekilmesini işaret etti. Jojonah gittikten sonra, Markwart kızgın genç keşişe kapının yakınına gitmesini işaret etti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Onun tekrar yola düşmesini sağlamalıydınız," diye itiraz ettti Francis Birader hemen. "Senin rahatın için mi?" diye sordu Markwart alayla. "Ben Abellican Tarikatı'nın en büyük diktatörü değilim, yalnızca belirli kurallar çerçevesinde çalışmak zorunda olan atanmış önderiyim. Bir üstadın, özellikle de hasta bir üstadın yola çıkmasını emredemem." "Daha önce yaptınız ama," diye araya girmeye cesaret etti genç keşiş. "Haklı sebeplerle," diye açıkladı Markwart, yerinden kalkıp masanın çevresinden dolanarak. "Aziz ilan etme süreci çok gerçekti, ama Jojonah Efendi sürecin en büyük destekçisinin Dobrinion olduğunu söylerken haklıydı." "Peki Başrahip Dobrinion'un öldüğü doğru mu?" Markwart genç adama ekşi ekşi baktı. "Öyle görünüyor," diye yanıt verdi. "Ve bu yüzden, Jojonah Efendi Aziz Saf-Abelle'e dönmekte haklı ve bu zamanda tekrar yola çıkmayı reddetmekte de haklı." "O kadar da hasta görünmüyordu," diye yorum yaptı Francis Birader. Markwart onu dinlemiyordu. İşler umduğu gibi gitmemişti; başrahibin ölüm haberini aldığı zaman Jojonah'ın Aziz Ursal'a iyice yerleşmiş olmasını istemişti. Sonra Başrahip Je'howith'e üstadı kendi üstatlarından biri gibi kullanması, Jojonah'a Aziz Honce'da geçici bir görev vermesi için haber gönderecekti... Markwart'ın şişman üstat ölene kadar sürmesini sağlayacağı geçici bir görev. 462 Salv*tor6 Yine de, bu senaryo da ona o kadar korkunç gelmedi. Jojon k ayağındaki diken gibiydi, her geçen gün daha da keskinlese uzayan bir diken, ama en azından Jojonah buradayken, gözün ?•' üzerinden ayırmazdı. Dahası, Markwart'ın kızması güçtü. Youseff ve Dandelion görevlerinin en azından bir kısmını, hem de Palmaris'teki en tehlikeli kısmını tamamlamıştı. Jojonah'ın kendi sözlerine bakarak, bir powrie suçlanmıştı. Tehlikeli bir düşman elenmişti ve Markwart'rn işe karıştığı hakkında diğerinin kanıtı yoktu. Peder Başrahip'in artık ihtiyaç duyduğu tek şey çalınan taşların geri getirilmesi ve konumunun güvene alınmasıydı. Gerekirse Jojonah'ın işini görebilir, adamı ezebilirdi. "Adalet Biraderler'le iletişim kurmaya çalışacağım," diye öneride bulundu Francis. "Nasıl ilerlediklerini takip etmeliyiz." "Hayır!" dedi Markwart aniden, keskin bir sesle. "Çalınan taşları taşıyan hırsız ihtiyatlı davranıyorsa, böyle bir iletişim sezilebilir," diye yalan söyledi, Francis Birader'in sorgu dolu bakışlarını fark ederek. Aslında, Markwart ruh taşını kendisi kullanıp Youseff ve Dandelion'la konuşmayı düşünüyordu; Francis Birader dahil başka herhangi birinin onlarla iletişim kurmasını, belki Palmaris'te yaptıklarını öğrenmesini istemiyordu. "Jojonah Efendi'ye her zaman göz kulak ol," diye talimat verdi Francis'e. "Ve Braumin Herde'ye de dikkat et. Boş zamanlarında kimlerle konuştuklarını bilmek istiyorum, tam bir liste getir." Francis Birader anladığını belli etmek için başını sallamadan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


önce uzun süre duraksadı. Çevresinde bir sürü şeyin olup bitmekte olduğunu fark etmişti, hakkında pek az bilgi sahibi olduğu şeyler. Ama yine, her zamanki gibi, eline Peder Başrahip'i etkileme fırsatı geçtiğini gördü, kişisel büyümeye giden yolu gördü ve başarısız olmamayı kafasına koydu. * * * jblis Ruhu 463 Haber Peder Başrahip Markwart için Youseff Birader'in korkman kadar rahatsız edici değildi. Connor Bildeborough kaçmıştı ve bulunamıyordu. Yeraltına, şehrin derinliklerine inmişti, belki de kuzeye gitmişti. Mücevherlerin peşine düşün, diye telepatiyle talimat verdi Markwart genç keşişe ve bundan sonra Jill, Jilly, Pony ve Sokak Kedisi adlarıyla bilinen kadının net bir resmini gönderdi. O sabah Pettibwa epey yardımsever davranmıştı. Baron'unyeğenini unutun. Youseff anladığı yanıtını verir vermez bitkin Peder Başrahip iletişimi kesti, ruhunun kendi bedenine dönmesine izin verdi. Ama başka bir şey vardı... Bir başka varlık olduğundan korkuyordu Markvvart, Avelyn'in koruması altında olan kişinin ruh taşının büyüsünü sezmesi hakkında Francis Birader'e söylediği yalanda inandığından daha fazla gerçeklik olduğunu düşündü. Ama hemen gevşedi, çünkü bu varlığın kendi bilinçaltının bir başka parçası olduğunu fark etti. Keşişler geleneksel olarak ruh taşlarını en derin meditasyon ve içe bakış şekilleri için kullanırdı, ama o zamanlarda bunu nadiren yaparlardı ve Markwart'a, farkında olmadan o yola girmiş gibi geldi. Bu yüzden en derinlerdeki duygularını açığa çıkardığını düşünerek, belki de bu durumda ihtiyaç duyduğu saf berraklık anlarını bulabileceğini düşünerek o hedefe giden yolu takip etti. Düşüncelerinde Jojonah Efendi'yle daha genç bir keşiş olan Braumin Herde Birader'i ona karşı komplo kurarken gördü. Elbette bu Markvvart'ı şaşırtmadı; biraz önce Francis Birader'i onlara göz kulak olmaya göndermemiş miydi? Ama sonra sahneye bir başka şey geldi: elinde bir avuç taş tutarak bir kapıya yürüyen Jojonah Efendi, Markwart'ın tanıdığı bir kapıya, Markwart'ın kendi kapısına. Ve üstadın elinde... bir grafit vardı. (,(><, R- A- Salvi,0re Jojonah kapıyı tekmeleyerek açtı ve sessizce sandalyesini oturan Peder Başrahip'e muazzam bir enerji şimşeği gönderdi Markwart ani akışı, yakıcılığı, şimşeği, yüreğinin çırpınmasını, ya samının akıp gitmesini hissetti... Markwart'ın hayali gerçeklikten ayırması, bunun gerçekte olan bir olay değil yalnızca içe bakış olduğunu fark etmesi içi birkaç acı dolu saniye geçmesi gerekti. Bu aydınlanma anında önce Jojonahla kötü suç ortaklarının ne kadar tehlikeli olabilece ğini hiç hayal etmemişti! Evet, onları yakından izleyecek, gerekirse onlara karşı zalim ce ve kararlı bir şekilde harekete geçecekti. Ama güçlenecekler, dedi içsel sesi ona. Savaş biterken, büyü" zafer elde edilirken, Aida Dağı'ndaki hâlâ az bilinen savaş fısıl danmaya, sonra açık açık anlatılmaya başlanacaktı ve Jojonah'ı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dürtüklemesi sayesinde Avelyn Desbris bir kahraman kabul edi lecekti. Markwart bu olasılığa tahammül edemezdi. O hırsızın, katilin anısına karşı hızla harekete geçmesi gerektiğini anladı Avelyn hakkında öyle karanlık bir portre çizecekti ki (onun ibli dactylle işbirliği yaptığını söyleyen bir portre.) fısıltılar Aida'dak düşmanlar arasında talihli bir çatışmadan bahsedecekti, bir kahra manın eylemlerinden değil. Evet, Avelyn'in itibarını tamamen yok etmeli, insanların dü şüncelerinde ve Kilise tarihlerinde o sapkını uygun yerine koyma lıydı. Markwart aniden transtan çıkarak ruh taşını ne kadar sıkı kav radığını, kırışık, yaşlı parmak boğumlarının gerginlikle beyazladı ğını fark etti. Böyle yüksek bir konsantrasyon düzeyine çıkabilmesinin akıllılığını gösterdiğini düşünerek gülümsedi, sonra taşı masasındaki gizli çekmeceye koydu. Kendini çok daha iyi hissediyordu, baş belası Connor'ın kurtulmayı başarmasına hiç aldırış etmiyordu... iblis Ruhu «65 zaten adamın bir zararı dokunmazdı. Dobrinion, Palmaris'teki asıl tehdit halledilmişti ve Markwart artık Jojonah'la suç ortaklarının gerçek mizaçlarını anla'mıştı. Adalet Biraderler taşlan getirir getirmez kendi konumu güvene alınmış olacaktı. Ve böyle güçlü bir konumda, Jojonah'ın getirebileceği her tür sorunla kolaylıkla baş edebileceğini biliyordu Markwart. Evet, diye karar verdi, Jojonah'a karşı önleyici darbeyi kısa süre sonra indirecekti. Eski dostu ve Tarikat'm korunması konusunda kendisi kadar adanmış biri olan je'howith'le konuşacaktı ve Aziz Honce'un başrahibinin etkisi sayesinde, diye düşündü Markwart, Kral'ın yardımını alacaktı. Kesilen bağlantının diğer ucunda, Bestesbulzibar'ın, iblis dactylin ruhu tatmin olmuştu. İnsan ırkının sözde ruhani önderi artık avucundaydı, Bestesbulzibar'ın zihnine beslediği yönergeleri kendi düşünceleri ve inançlanymış gibi kabul ediyordu. İblis Aida'daki yenilgi hakkında, maddesel bedenini kaybetmesi hakkında hâlâ kızgındı. Henüz o bedeni nasıl yenileyeceğini ya da nasıl geri alacağını bulamamıştı. Ama iblisin en büyük düşmanı olan Abellican Kilisesi'nin peder başrahibiyle oynadığı bu kukla oyununu oldukça hoş buluyordu, Bestesbulzibar'ın yenilgisini unutmasını sağlayan bir oyalamaca. Neredeyse unutmasını. "Neden buradayız?" diye sordu Braumin Birader, endişe içinde meşalesinin düşürdüğü titreşen gölgelere bakarak. Tozlu, kadim yazmalarla dolu kitaplık sıraları iki adamı sarıyordu ve tavan da üstlerine üstlerine geliyormuş gibi görünüyordu, çünkü çok alçak ve çok kalındı. "Çünkü aradığım yanıtları burada bulabilirim," diye sakinlik içinde yanıt verdi Jojonah Efendi, tepesine yığılmış tonlarca taşın farkında değilmiş gibi. O ve Braumin Birader Aziz Saf-Abelle'in 466 A- s*lvat0re alt kütüphanesindeydi, manastırın en eski kısmında, sonra ins edilen katların altına gömülmüş, neredeyse Tüm Azizler Ko yu'nun sularıyla aynı düzeydeydiler. Aslında, manastırın eski günlerinde, bu kısımdan kayalık kumsala bir çıkış vardı, bir tünelle

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


De'Unnero Efendi'nin savunduğu ızgaraya açılan bir çıkış, ama manastır yukarı, dağın yamaçlarına taşındığında o kadim geçit kapatılmıştı. "Başrahip Dobrinion ölmüşken ve aziz ilan etme süreci ertelenmişken, Peder Başrahip'in beni Aziz Saf-Abelle'den uzaklaştırmak için bahanesi kalmadı," diye açıkladı Jojonah. "Ama istediği olursa beni oldukça meşgul tutacak ve kuşkusuz Francis Birader ya da bir başkası her hareketimi dikkatle gözleyecek." "Francis Birader buraya gelmeye pek hevesli olmaz," dedi Braumin Birader. "Ah, ama olur," diye yanıt verdi Jojonah Efendi. "Aslında, yeni geldi. Bu kadim odalarda Aida yolculuğumuza rehberlik edecek haritalar ve metinler buldu. O haritaların bazıları, dostum, Aziz Kıymetli'den Allabarnet Birader tarafından çizilmişti.&q