Issuu on Google+


Paul Doherty - Ra nin Maskesi RANIN MASKESİ / Paul Dohcrly Orijinal adı: The Mask of Ra P.C. Doherty îlk basımı 1 998 yılında İngilizce olarak 11 e a d I i n e IJook Publishing tarafından yapılmıştır. Türkçe yayın hakları © Rem/i kitabevi, 1999. Yayın hakları. Akçalı Telif Hakları Ajansı aracılığıyla satın alınmıştır. İsbn 975-14-0712-5 birinci basım: 1999 Remzi Kitabevi AŞ., Selvili Mescit Sok. 3, Cagaloglu .14440, İstanbul. Tel <2 12)51 3 9 4 2 4-25,5 1 39474-75. Faks (2 12) 5229055 VVHB: http://www.remzi.com.tr E-POSTA: post Remzi.com.tr Remzi Kitabevi A.Ş. tesislerinde basılmıştır. Yazmayı benim kadar seven küçük düşünür, Chingfortlu Charlotte Anne Spencer'ın (23.1.86-16.10.97) anısına... ilk Eski Mısır hanedanı yaklaşık M.ö. 3100'de kuruldu. Bu tarihle Yeni Krallık'ın ortaya çıkışı (M.ö. 1550) arasında geçen sürede Mısır'da birçok köklü değişimler oldu ki bunlar, piramitlerin inşası, Nil boyunca kentlerin kurulması, Yukarı ve Aşağj Mısır'ın birleşmesi, Güneş Tanrı Ra dininin yayılması, OsiriAeMsis kültünün gelişmesidir. Mısır, yabancı saldırılara ve özellikle de krallığı zalimce yakıp yıkan Asyalı akıncılar Hiksoslara karşı direnmek zorunda kaldı. Bu romanın başladığı tarih olan M.ö. 1479'da Mısır barışa kavuşmuş ve Firavun II. Tutmes yönetiminde birleşmişti, yeni ve parlak bir dönem başlıyordu. Firavunlar başkentlerini Teb'e taşımıştı; ölülerin piramitlere gömülmesine son verilmişti. Nil'in batı kıyısında Njekropolis geliştirilirken, krallık mezarlığı olarak da Krallar Vadisi, serilmişti. Anlatımı kolaylaştırmak açısındaıA-kentler vb. için eski Mısır adları yerine, örneğin Teb ve Memfis gibi Batı kullanımlarına yer verdim. Bir yer adı olan Sakkara, Memfis ve Gize çevresindeki tüm piramit kompleksini tanımlamak için kullanılmıştır. Kraliçe -Firavun için de kısaldı kullandım: yani Haçepsut yerine Hatu-su. II. Tutmes M.ö. 1479'da öldü ve bir karmaşa döneminden sonra Hatuşo daha sonraki yirmi iki yıl boyunca hüküm sürdü. Bu dönemdAlısir güçlü bir imparatorluk ve dünyanın en zengin devleti Mısır dîni ve özellikle de Osiris tapınımı gelişiyordu, Osiris, kardeşi Set tarafından öldürülmüş, fakat oğulları Horus'u doğu-ivgili karısı Isis tarafından diriltilmişti. Bu dinsel ayinler, mısır'daki Güneş Tanrı tapınımları ve onların, tapınmada bir birlik sağlama istekleriyle bir arada düşünülmelidir. Mısırlılar tüm canlı ve hareketli şeylere karşı korku ve saygı duyarlardı: hayvanlar, bitkiler, dere ve nehirler hep kutsal sayılır ve hükümdar Fira-vun da tüm bu tanrısal güçlerin vücut bulduğu kutsal bir kişi olarak kabul edilir, ona tapılırdı. M.ö. 1479'a gelindiğinde Mısır uygarlığı din, dinsel ayinler, mimari, giyim, eğitim ve rahat bir yaşam gibi hemen her alanda gelişmişti. Askerler, rahipler ve kâtipler bu uygarlığın ileri gelenleriydi ve bunların farklılıkları ve ayrıcalıkları onları tanımlayan simgelerle ifade edilirdi, örneğin Firavun 'Altın Şahin'; hazine 'Gümüş Evi'; savaş zamanı 'Sırtlan Mevsimi'; bir kraliyet sarayı 'Milyon Yıl Evi' olarak adlandırılırdı. Nefes kesici, göz kamaştırıcı uygarlıklarına karşın Mısırlılar, hem ülkeleri içinde hem de dışında vahşi ve kan dökücü bir politika uygularlardı. Kraliyet tahtı her zaman için entrikaların, kıskançlıkların ve müthiş bir rekabetin merkeziydi, işte genç Hatusu, M.ö. 1479'da böyle bir politik ortamda ortaya çıktı. Burada ayrıca, St James's Meydanfndaki Londra Kütüphane-si'ne de takdirlerimi sunarım. Orası gerçek bir bilgi hazinesi; hiç kuşkusuz dünyanın en iyi ve dost kütüphanelerinden biri! Bu kütüphanenin mükemmel dizilmiş eski ve modern kitaplarına ve ayrıca uzman destek veren kadrosuna çok şey borçluyum. Paul Doherty


Duat: Büyük yılan Apep'in gizlendiği Mısır'ın yeraltı dünyası. GİRİŞ Athor ayında, su bitkileri mevsiminde, Ra'nın sevgili Firavunu II. Tutmes'in egemenliğinin on üçüncü yılında, Tutmes'in tek karısı ve aynı zamanda üvey kız kardeşi Hatusu, Teb'deki sarayıA büyük bir şölen verdi. Ziyafet ve eğlenceler gece geç vakitle re kadar sürdü. Hatusu misafirlerinin şarabın etkisiyle sızacal da donuk gözlerle çıplak kızların danslarını izleyecel lemeye başladı. Kızlar müziğin ritmine göre tempo elle-rindeki ve el, ayak bileklerindeki içi boş boncukların sesine uyarak, yılan gibi kıvrılıyor, dans ediyor, kaskatı duran parfüme bulanmış perukları, beyaza bulanmış yüzleri sürmeyle çevrelenmiş kocaman gözleriyle durmadan dönüyorlardıA Hatusu ziyafet salonundan ayrılıp mermer döşemeli koridora çıktı; her iki yanda kırmızı, ma ille süslenmiş olan duvarlar su mermerinden yapılmışla ndillerle aydınlatılmış-tı. Duvarlardaki zafer manzarala tu cşnlsmdı ve ona babasının saltanat yıllarını anımsattı, ubyeliler, Libyalılar, Mitanniler ve denizden gelen saldırganlar canlanıp kımıldadılar; yere diz çöküp boyunlarını eğerek, âsâsı ve topuzu ile onların önüne dikilen muzaffer Firavun tarafından öldürülmeyi beklediler. adımlarla yoluna devam etti. Köşelerde ya da ında duran beyaz eteklikli, altın sırmalı kemerli, lahları meşale ışığında parlayan kraliyet muhafız-den geçti. Muhafızlar, bir ellerinde mızrak, diğerinde kırmızı renklere boyanmış kalkanlarıyla heykel gibi du-ruyorlardı. Hatusu arada bir durup şenliğin sesini dinliyordu. Sesler, sarayın derinliklerine, yeraltı dünyasının tanrısı köpek-başlı Set'in özel tapınağına doğru ilerledikçe hafifliyordu. Hatusu tapınağın kapısını açıp içeri girdi. Altın işlemeli sandaletlerini çıkardı, ağzı-nı temizlemek için bir çimdik karbonat tuzu aldı ve duaya başlamadan önce ağız ve burnunu temizlemek için bir kancaya takılı buhurdanlıktan yayılan kutsal tütsü dumanını içine çekti. Meşaleler söndürülmüştü, ama mermer vazolardan yayılan ışık duvarlardaki eşsiz mozayiği aydınlatıyordu ve mozayiğin üstünde, kenarları altın çerçeveli gümüş kavunlar vardı, bunlar, bir tanrıçayı kovalarken spermini etrafa saçan Set'in tohumlarından yetişmişti. Hatusu, üzerinde Set'in heykeli olan kutsal dolabın önündeki mindere diz çöktü; etrafta, kollan ibis ve ibeks biçiminde yapılmış vazolardan tatlı bir tütsü kokusu geliyordu. Hatusu, ufak tefek ve narin vücuduna şeffaf beyaz bir giysi giymişti. Başında, arkasından üç örgü sarkan kalın, siyah bir peruk vardı. Alnında, araları kırmızı çizgilerle süslenmiş altın ve gümüşten yapılmış bir başlık görülüyordu; kulaklarından, üzerlerine değerli taşlar yerleştirilmiş yılan biçimli altın küpeler sarkıyordu; el ve ayak bileklerine altın bilezikler takmıştı; mücevherlerle bezenmiş kalın bir gerdanlık yumuşak boynunu çevreliyordu. Hatusu tören elbisesi içinde güçlü görünüyordu, ama içten içe müthiş korkuyordu, dehşet içindeydi. Rahipler tarafından kapatılıp kilitlenmiş olan dolaba baktı, kollarını uzatıp ellerini açtı ve başını öne eğip duaya başladı. Karanlık tanrısı Set onu bu dertlerden kurtarmalıydı! Üvey ağabeyi ve kocası II. Tutmes, birkaç gün sonra, Nil Deltası'nda korsanlara karşı giriştiği savaştan galip olarak Teb'e dönecekti. O zaman ne olacaktı? Hatusu mesajı dikkatle okumuştu. Gecenin geç bir saatinde buraya gelmeli ve olacaklar hakkında daha fazla bilgi almalıydı. Bunu kimseye söylememişti; bu, kimseyle paylaşılamayacak kadar korkunç bir sırdı. Akbaba tacını giymiş Firavun Kraliçe olmasına rağmen, sonunda kendi sarayının koridorlarından bir fare gibi gizlice geçip buraya gelmişti işte. Hatusu öfkeyle titredi. Firavun'un sevgili eşi Hatu-su'yu kendi tapınağına kadar çağıracak kadar küstah biri nasıl olabilirdi? Kutsal dolabın iki yanında duran siyah granit tanrı heykellerine, Horusve Osiris'e baktı. Şimdiye kadar her şey yolunda gitmişti! Tutmes'in cariyeleri vardı. Evet, bunların birinden bir oğlu olmuş ve kocası onu vâris tayin etmişti, ama Hatusu onun kraliçesiydi. Sevişme konusunda büyük bir ustaydı ve Tutmes'i, örümceğin bir sineği düşürdüğü gibi, ağına düşürmüştü. Firavun ondan öylesine zevk duyuyordu ki, ufkun ötesine geçtiğini ve tanrıların yanında olduğunu söylemişti! Hatusu hamile kalmak için dua etmişti. Aşk tanrıçası Hat-hor'a ve Horus'la Osiris'in ana tanrıçası İsis'e değerli şeyler armağan etmişti. Belki hâlâ çocuğu olabilirdi! Tutmes, savaşırken ona kendi mührüyle damgalanmış mektuplar göndermişti. Kara ve deniz zaferlerini anlatmadan önce


ona, bıktırıcı ve sevecen sözcüklerle teşekkürlerini bildirmişti. Ona ayrıca, Sakkara'da Büyük Piramit'e yaptığı ziyarette büyük bir sır öğrendiğini ve geriye dönünce, açıklamalarıyla Mısır'ı ayağa kaldıracağını söylemişti. Hatusu topukları üstüne oturdu. Bu büyük sır neydi acaba? Tutmes, tanrılar ve özellikle de AmonRa ile konuşurken, rahiplerin 'ilahi trans' dedikleri bir nöbet geçiriyordu. Piramitlerin soğuk karanlığında böyle bir şey mi olmuştu acaba? Hatusu ellerini birbirine kenetleyip başını eğdi; gözleri birden, kutsal dolap Naos'un altından görünen parşömen tomarına takıldı. Asaletini unutup ileriye atıldı ve onu aldı. Papirüsü açtı ve lambaların ışığında yeşil ve kırmızıyla yazılmış hiyeroglifi inceledi. Bu yazılar Teb'de yaşayan binlerce kâtipten biri tarafından yazılmış olmalıydı. Mesajda yazılı olan şeyler ve bildirilen tehlike, Firavun'un Kraliçesini bir çocuk gibi titretti ve parfümlü vücudu ter içinde kaldı. Kırmızı tuğlalı Teb'in üstüne gece çöküyordu. Ay, Gökkuşağı Ülkesi'nin güneyinden Büyük Deniz'e doğru bir yılan gibi kıvrılarak akan Nil'in üstünde yükselip parıldamaya başladı. Kayıktaki nöbetçiler karanlık gökyüzüne bakıp bekliyordu. Emir verilmiş, alçak ve uzun tekne iskeleden ayrılıp Teb'in batısındaki ölüler Kenti'ne, Nekropolis'e doğru süzülmeye başlamıştı. Ellerinde uzun sopalar olan iki adamdan biri başta, diğeri kıçta duruyor ve tekneyi sazlıkların arasında sessizce yönetiyorlardı. Teknenin ortasındaki arkadaşları siyahlar giyinmişler ve yüzlerini çöl insanları gibi gizleyerek büyücünün etrafına toplanmışlardı. Kadının, görmez gibi bakan gözleri, deli yüzüne benzer yüzünü çevreleyen karmakarışık, kır saçları vardı. Bu korkunç kadın, içi insan kanı doldurulup ağzı sıkıca kapatılmış bir toprak kavanozu, bir annenin çocuğunu tuttuğu gibi büyük bir dikkat ve ihtimamla tutuyordu. Adlarını, kötü ölülerin ruhlarını yuttukları için, 'yutucu' denen iğrenç yaratıklardan almış olan bu katiller, yani Amemetler gecenin sesini dinleyip nehri gözetliyordu. Kurbağa sesleri ve böcek vızıltılarını dinliyorlardı ama, bu sığ sularda aniden ortaya çıkıp insanın kafasını koparabilen timsahlara karşı da dikkatliydiler. Tekne sanki bir havuzdaki yaprak gibi ilerliyordu ve bir süre sonra batı kıyısında bir çalılığa yaklaştı. Çalıların üstünden ölüler Kenti'nin ürkütücü silueti görülebiliyordu: kerpiç evler, küçük tapınaklar, mumyalama odaları, atölyeler ve ölüleri ebedi yolculuklarına hazırlayan uzmanların yerleri vardı burada. Tekne papirüslerin arasına, kıyıya doğru süzüldü. Bir süre sonra teknenin burnu simsiyah, yumuşak çamura gömüldü. Amemetlerin şefi kamasını çekip çamura atladı. Birden bir ses duydu ve hemen çömelip çevresine bakındı, ilerde, sazların arasında, hızla Nekropolis'ten çıkıp, onları bekleyen bir tekneye doğru giden adamlar vardı. Alaycı bir ses tonuyla, "Burada yalnız değiliz," diye fısıldadı. Kara şekiller gözden kayboldu. "Mezar soyguncuları!" diye mırıldandı ve parmaklarını şaklattı. Arkadaşları büyücünün kollarından tutup, nehrin kıyısına çıkararak onun yanına geldiler. Avlanan panterler gibi çok yavaş ve sessiz hareket edip, ölüler Kenti yanındaki dik, tozlu yoldan tepenin yamacına tırmandılar. Firavunlar ve ailelerinin dinlenme yeri olan Krallar Vadisi altlarında uzanıyordu. Şef durakladı; ay pırıl pırıldı, ama arada bir bulutlar gelip onu örtüyordu. Nöbetçilerin meşalelerine baktı ve gece rüzgârıyla kulaklarına ara sıra gelen bir emir haykırışını dinledi, ama bunları umursamıyordu. Firavun yoktu, nöbetçiler gevşemişti, neden olmasındı? Teb tüccarlarının mezarlarında hırsızlar için yeterli mal vardı. Sadece bir ahmak kraliyet mezarlarına el uzatabilirdi. Amemet şefi planını iyi yapmıştı. II. Tut-mes'in mezarı hâlâ inşa halindeydi, hazırlanıyordu, içinde hazine filan yoktu, o halde bir mezar hırsızı oraya neden gitsindi ki? Ayrıca mezar orada, Vadi'ye giden kraliyet yolu ortasında her şeyden uzak bir yerdeydi. Muhafızlar sadece okçulardan oluşuyordu ve onlarda büyük olasılıkla şimdiye kadar, pazardan gizlice alıp getirdikleri ucuz bira ve şarapları içip sarhoş olmuştu. Amemetlerin şefi adamlarının önüne geçip, arazinin girinti-çıkıntılarından yararlanarak ilerlemeye başladı. Yaşlı büyücü itiraz etti. "Kollarım bacaklarım ağrıyor! Ayaklarım acıyor!" diye sızıldandı. Amemet şefi geriye gelip yüzünü onunkine yaklaştırdı.


"Sana iyi para verildi Ana. Biraz sonra oradayız. Ne yapacaksan yaparsın sonra yine nehrin karşı kıyısına geçeriz: kızarmış kaz eti, şarapların en güzelini yiyip içecek ve Teb'de kendine genç bir sevgili satın alabilecek kadar zengin olacaksın!" Şefin adamları güldü. Büyücü onların anlamadığı bir dille bir şeyler homurdandı, sert, buz gibi sesi adamların kanını dondurdu ve bu büyücünün gücü hakkında anlatılanları hatırlayıp ürperdi-ler. Hayaletleri uyandıran ve ölüm meleğini kurbanları üstüne bir şahin gibi gönderen bu cadı değil miydi? Şef onların ruh halini anladı. "Hadi yürüyün!" diye seslendi. Grup yola devam etti. Tepenin hafif meyilli yamacına vardılar ve başlarını kaldırıp henüz tamamlanmamış Tutmes mezarının sütunlu kapısına baktılar. Şef, adamlarından ikisini seçti ve üçü birlikte yılan gibi karınları üstünde sürünerek yukarıya tırmandı. Tepeye varınca durdular. Yukarda üç nöbetçi vardı, sütunlara yaslanmış, bronz miğferlerini çıkarmış ve silahlarını da bir yana koymuşlardı. Adamlar sohbet ediyordu, ayaklarının dibinde boş bira testileri duruyordu. Katillerin şefi geriye dönüp işaret verdi. Diğerleri de büyücüyü orada bırakıp yukarıya tırmandılar. Bir torba açıldı ve yaylarla oklar dağıtıldı. Katillerden üçü diz çöktü. Diğerlerinden daha uyanık olan bir nöbetçi bir ses duydu ve duvardaki meşaleyi kapıp ileriye koştu. Boğazına saplanan okla ilk ölen o oldu. Diğer iki nöbetçi de fırladı ama meşale ışığında açık hedefoldu. Okların vızıltısı tekrar duyuldu, iki nöbetçi de bacaklarını sallayıp kan kusarak öldü. Katiller ileriye atıldı. Mezarın kapısında durdular. Ahlaktan hiç nasibini almamış olan ve aynı zamanda rahiplerin vaaz ve öğütlerine inanmayan bu adamlar yine de korkuyordu. Ne de olsa burası, Firavun Tutmes'in öldükten sonra gömülüp ebediyete intikal edeceği kutsal bir yerdi, ruhu ufukların ötesindeki tanrılara katılmak için giderken Ka'sı, yani ikinci ruhu değişime uğrayacaktı. Şefleri, "Hadi yürüyün!" diye uyardı onları. Şef ileriye atıldı, karanlık, kasvetli koridorlardan geçip bir köşeyi döndü; nerdeyse gözlerinden uyku akan genç bir subaya çarpacaktı. Katil hançerini çekti, adamın midesine saplayıp onu oracıkta öldürdü. Sonra pelerinin altından demir bir çubuk çıkarıp kurbanının beynini parçaladı. Biraz daha ilerledi ama başka kimseyi göremeyince geriye, kapıya döndü. "Büyücüyü getirin!" Bir süre sonra büyücü kadın, elinde fırçası ve boyasıyla, yani içi insan kanı dolu toprak kavanozuyla geldi ve mezarın kapısına, Firavun'u hem şimdi ve hem de ölümünden sonra lanetleyen sihirli sözcükleri yazdı. Katillerin şefi, kadının becerikli elleriyle yaptığı işaretlere şaşkın şaşkın bakıyordu. Gözleri görmeyen bu kadının böyle güzel şekiller çizerek lanetler yağdırmasına, kötü ruhların gücünü kullanabilmesine hayret ediyordu. Kadının, işini bitirmesini beklerken onların arkasındaki gerçeği düşündü. Kendisini ve grubunu bu tür işler için sık sık tutarlardı, ama bir Firavun mezarına lanetli yazılar yazmak? Onun adını lekeleyip iftira atmak? Hatta belki onun batıya seyahatini engellemek? Bunun nedeni ne olabilirdi ki? Böyle bir nefret ve kötülüğe neden olan şey neydi? Amemet şefi kendisini ve büyücüyü tutan kişiyi tanımıyordu. Mesaj her zamanki yolla gelmiş, o da kurallara uyup zamanı, yeri ve görevi kabul ettiğini bildirmişti. Gidip öldürdükleri askerlerin cesetlerine baktı; geriye döndüğünde büyücü işini bitirmişti. Kadın o garip işaretlerin altına çö-melip ellerini kaldırmış, yabancı bir dilde dua ediyordu. Amemet şefi adamlarının konuşmalarını hatırladı, onların söylediğine göre kadın büyücü Mısırlı değildi, tılsımları ve muskalarıyla Fenike kıyılarından gelmişti. Kadının duası bitti ve ayağa kalktı. Kadın, "işimiz bitti," diye fısıldadı. "Gerçekten de bitti Ana!" Amemet şefi kadının arkasına geçti, birden onu saçlarından yakalayıp başını arkaya eğdi ve boğazını kesti. Maât: Eski Mısır'ın doğruluk ve adalet tanrıçası, ölüleri yargılayan kurulun başkanı sayılan bu tanrıça başında bir devekuşu tüyü olan genç bir kadın şeklinde gösterilir. Amon-Ra'nın sevgili Firavunu Horus'un yeryüzündeki sureti, Kara Ülke'nin Hükümdarı, Yukarı ye Aşağı Mısır'ın Kralı Tut-mes, altın işlemeli tahtında arkasına yaslandı ve saltanat kayığının yanı


açık kabininden dışarıya baktı. Gözlerini kapadı ve gülümsedi. Evine dönüyordu! Nehrin kıvrımını döndükleri zaman Teb'i tüm ihtişamıyla göreceklerdi. Nehrin doğu yakasında kentin surları, sütunları, tapınak kapıları ve batı yakasında ise Nekropolis'in balpeteği gibi işlenmiş tepeleri vardı. Tekne rota değiştirirken biraz sallanınca Tutmes altın sandaletli ayaklarını iki yana açtı; büyük yelken birden şişip sonra tekrar eski halini alırken, teknenin bağıran şahin başı şeklindeki pruvası suları sessizce yarıyordu. Birden bağırışlar duyuldu. Yelken indirildi ve üstleri çıplak kü-rekçiler, kıç taraftaki tayfanın emirlerine uyup küreklerin üstüne eğildiler. Gemiyi yöneten dümenci, Firavunları için yumuşak bir ses tonuyla ilahi okumaya başladı: 'Düşmanlarım parçaladı, göklerin efendisi o. Düşmanı silip süpürdü, adı büyük olan o! Sağlık ve yıllar sadece zaferleri getirecek! O bir allın şahin! Kralların kralı o! Tanrıların sevgili Firavunu!' İlahi şimdi, teknenin başında kum sığlıkları gözetleyen askerler ve tayfalar tarafından söylenmeye başlamıştı. Kürekler inip kalkıyor, güneş, nehirden fışkıran suları parlatıyordu. Mavi savaş tacı altındaki yüzü sakin olan Tutmes, teknenin kıçında duran askerlerine baktı: Veziri Rahimere, krallık savcısı Set-hos, generali Omendap ve başkâtibi Bayletos, Teb'e öncü olarak gitmişlerdi. Yanında sadece muhafızların yüzbaşısı Meneloto kalmıştı. Subaylarıyla oturup Teb'e dönüşleri ve kendilerini bekle-yen ağır görevler konusunda konuşmaya başladı. Hava çok sıcaktı, güneş, Firavun'un üstündeki işlemeli tenteye rağmen yakıcıydı ve başının üstünde sallanan büyük, parfümlü devekuşu tüyleri, güzel kokulu hafif bir esinti sağlıyordu. Tutmes, adamlarının zafer yorumlarını dinliyordu ama bunlar aslında neye yarardı ki? Umurunda mıydı sanki? Sakkara'daki Büyük Piramit'i ziyaret etmişti. Kutsal taştaki sırları okumuştu. Bazı esrarlı şeylere rastlamıştı. Bunlar, sadece ona seslenen Tanrı'nın sözleri değil miydi? Bu gizemler ona, kutsal ve seçilmiş olduğu için açıklanmamış mıydı? "Kolların bacakların altın, ellerin lacivert taşı!" Firavun'un solunda çömelmiş olan saray ozanı tayfa ve kürekçilerin söylediklerini tekrarlıyordu. "Yüzün ne güzel ey Firavun! Gücün ne kadar muazzam! Barışta ne kadar adil! Savaşta ne kadar muhteşem!" Bu şatafatlı sözlerin muhatabı gözlerini kırptı. Bu kadar dalkavukluk nedendi? Ya da Nil'de yol alırken, onun önünden ve arkasından giden savaş kadırgalarının ambarlarındaki hazinelerin ne önemi vardı? Bu tür zenginlikler geçiciydi. Firavun başını salladı. Nehrin her iki yakasında, Teb'e yaptığı kutsal seyahat sırasında Firavun'u korumak ve ona refakat etmek için ilerleyen savaş arabalarıyla rengârenk sancaklara baktı. Böyle bir güç yanıltıcı, göz boyayıcıydı! Savaş silahlan, Horus, Apis, Isis ve Anubis olarak tanrıların adlarıyla adlandırılan savaş alayları, bunlar gökyüzünün altında sadece tozdan ibaretti. Tutmes sırların sırrını biliyordu. Bu konuda bazı şeyleri sevgili ve asil karısı Hatusu'ya yazmıştı ve döndüğü zaman ona ne bulduğunu söyleyecekti. Karısı gibi, Firavun'un sırlarının muhafızı, 'Kral'ın gözleri ve kulakları' olan dostu başrahip Sethos da ona inanacaktı. Tutmes firavunluk nişanını, asasını ve silahını yere bırakıp içini çekti. Boynuna asılı parlak süse dokundu ve bacaklarını oynattı, bunları yaparken altın kaplama parçalı etekliği şıngırdıyordu. "Susadım!" ipek kabin duvarının diğer yanındaki sakisi hemen fildişi kadehini kaldırdı, tatlı şaraptan bir yudum alıp tattı ve sonra kadehi efendisine uzattı. Tutmes içti ve kadehi geri verdi. O sırada baş taraftaki gözlemci bağırdı ve Tutmes sağ tarafına baktı. Nehir kıv-rımını dönüyorlardı, Teb yakındı! Tekne kıyıya biraz daha yaklaştı. Sazların arasında sesten ürken suaygırları kendilerini sulara atıp kaz sürülerini havalandırdılar, kazlar papirüs bataklıkları üstünde uçmaya başladı. Sağ kıyıdaki savaş arabaları artık net olarak görülmüyordu. Kentin dışında toplanmış olan diğer birliklere katılmak üzere hazırlığa başlamış olmalıydılar. Tutmes büyük bir zevkle içini çekti. Artık evindeydi! Kraliçesi Hatusu onu bekliyor olmalıydı. Teb'de dinlenebilirdi. Bir grup genç kadın, Amon-Ra tapınağının önündeki sırın gölgesine sığınmış duruyordu. Siyah ve kıvırcık, parla! lar omuzlarına dökülüyordu; pilili, yarı şeffaf giysileri, boyı rından gümüşi sandaletli ayaklarına kadar uzanıyordu. El ve Ayak tırnakları kınalıydı. Ellerinde sistra denen, ağaç saplı metal çemberden oluşan bir tür çalgı vardı. BunlA- sallandığı zaman tuhaf bir şangırtı


çıkarıyordu. Şimdi sessizdiler. Ama bir süre sonra şangırdamaya başlayacak, tanrılarının dö nüşünü kutlayacaklardı. Bu kızlar Amon-Ra rahibeleriydi ve Firavundun kraliçesi Hatusu'nun etrafında toplanmışlardı. Kraliçe de ince ve zarif, beyaz bir giysi giymişti. Başında, Mısır Kraliçesi'nin, özerinde akbaba simgesi olan altın tacı, ellerinde âsâye kraliçelik' sembolü vardı. Hatusu rahibelerin kıkırdadığını duydu Ama sürmeli gözlerini oynatmadı. Bir heykel gibi kımıldamadan duruyor, aşağıda, güneş altında kocasının dönüşünü bekleyen başları kazınmış, beyaz giysili rahiplere bakıyordu. Hafifbir esinti sıcağı biraz azalttı ve etraftaki sütunlara asılmış bayrak ve flamaları dalgalandırdı. Hatusu rahiplerin başı üzerinden ileriye bakınca ikinci avluda rütbe ve pozisyonlarına görd(sıraya girmiş yetkili ve yöneticileri gördü. Sıraların düzenini, ellerinde asaları olan subaylar sağlıyordu. Bu avlunun öte-sinde kente uzanan Kutsal Yol vardı ve vatandaşlar, her iki yanında siyah granitten yapılmış insan başlı, aslan gövdeli devâsâ hey-irin yer aldığı Sfenksler Bulvarı'nda dizilmiş bekliyordu. Hatusu o sırada hafif meltemle kulaklarına gelen borazan seslerini duydu. Zırhların parıltısını ve Kutsal Yol'da ilerleyen birlikleri gördü. Bunlar şatafatlı boynuz miğferleriyle, Sudan ve Şardana'dan getirilmiş zenci, Mısır kraliyet muhafızlarıydı. Tutmes evi-ne dönüyordu! Hatusu sevinçli olmalıydı ama korkuyordu. Parşömen tomardaki yazıyı dikkatle incelemişti ve bunu yazan esrarengiz kişinin, bu sırrı, üvey kardeşi ve kocası olan Firavun'la paylaşmaya cesaret edip edemeyeceğini düşünüyordu. Hatusu başını kaldırdı. Muazzam korolar Firavun'u öven ilahilere başlamıştı. O. yumruğunu ileriye uzam! Kolunun gücüyle düşmanlarını dağım.' Tüm dünya her köşesiyle onun buyruğunda! Düşmanlarını üzüm gibi ezer ayakları altında! ihtişamı içinde muhteşemdir o!' Birdenbire yükselen zafer çığlıkları koronun ilahi sesini bastırdı. Firavun Kutsal Yol'a varmıştı. Bir süre sonra tapınakta olacaktı, tç avlularda üst düzey yetkililer ve maskeli rahipler, fısıldaşmayı kesip ürkek tavırlarla beklemeye başladılar. Firavun zafer kazanmış olarak dönüyordu, Amon-Ra, Kral'ı zaferle taçlandırmıştı, ama bir de durumun saptanması söz konusuydu. Kitaplar açılacak, hesaplar incelenecek, yargıçlar ve kâtipler huzura çağırılacaktı. Hatusu, kendisini arkadan yelpazeleyen rahibelerle birlikte merdivenin en üst basamağına çıktı. Şimdi hepsi, tapınağın iç avlularını gizleyen büyük bronz kapılara bakıyordu. Firavun'a uzun bir ömür, mutluluk ve sağlık dileyen haykırışlar duyuluyordu. Birden çalan bir trompet herkesi susturdu. Haberci bağırmaya başladı: "Zaferlerle dönen muhteşem efendimiz!" Büyük bronz kapılar açıldı ve beyaz giysili rahiplerden, büyük tüylü miğferleriyle altın sarısı mızrak uçlarını havaya kaldırmış krallık muhafız birliği subaylarından oluşan tören alayı içeri girdi. Hatusu kocasının konsey üyelerine baktı. Tören alayı durdu. Yine trompetler çalmaya başladı ve Firavun içeriye girdi. Bayrak ve flamaları önden giden Tutmes, on iki asilin omuzlarında taşınan altın ve gümüş süslemeli bir tahtırevandaydı. Tahtırevan durdu ve herkes yerlere kapandı. Yine borular çaldı. Rahibeler Hatusu'nun yanından geçip merdivenden aşağıya inerken sistra çalıp hoş geldin ilahisi söylemeye başladılar ve Hatusu da zarif bir hareketle ayağa kalktı. Tahtırevan yere indirildi, yetkililer Tut-mes'in etrafına koşuşturdu ve onun tahtırevandan inmesine yardım etti. Tutmes giysisini düzeltip basamakları çıkmaya hazırlanırken rahipler onu sarıp korumaya aldılar. Hatusu, elleri önünde kenetlenmiş olarak dizleri üstünde çöktü. Ağır ağır basamakları çıkan kocasının gölgesine baktı. Gözlerini kapadı. Duyması gereken sevinci içinde duysaydı ne olurdu yani! Kocasına Ahket'in yani Nil nehrinin yükselmesinin, uzun bir süredir ne denli bereket getirdiğini söyleyebilseydi! illerin valileri Nomaklardan gelen raporların sadece iyi haberler verdiğini anlatabilseydi... Hatusu gözlerini açtığında gölge onun üzerindeydi. Başını eğdi, ama kocasının eli onu çenesinin altından tutup kaldırdı ve o da yukarıya baktı. Tutmes gülümsedi; ama tören makyajının altında yüzü solgun ve yorgun görünüyordu. Gözlerinin etrafındaki siyah sürme bitkinliğini daha da belirginleştiriyordu. Kraliçe'nin aklına vahşice düşünceler geldi. Tanrıların sevgili Firavunu düşmanlarını hezimete uğratan kocası buradaydı, ama sanki ölüm nehrini geçmiş ve tozdan başka bir şey bulamamış gibi görünüyordu. Tut-mes başını hafifçe eğdi, gözleri zevkle kırışmıştı.


Dudaklarını sessizce oynatıp, "özledim seni! Seni seviyorum!" diye fısıldadı ve avucunu açıp, gümüş bir zincir ucundaki, kıymetli taşlarla süslenmiş altın bir lotus çiçeğini gösterdi. Sonra kolyeyi Hatusu'nun boynuna taktı ve onu tutup kaldırdı. Firavun ve Kraliçesi dönüp ellerini ileriye doğru uzatarak kalabalığın haykırışlarına karşılık verdiler. Trompetler, ziller çaldı, göğe geniş tütsü dumanları yayıldı, havada tatlı kokular duyuldu ve herkesin ruhu temizlendi. Firavun konuşmazdı: onun ağzı çok kutsal, sözcükleri çok kıymetliydi. Ama tanrılarla konuşacaktı kuşkusuz. Yine bir trompet sesi duyuldu. Kraliyet muhafızları koşup bir geçit oluşturdular. O sırada, tüm silahları ve giysilerinin üst kısımları alınmış, siyah saçlı esirler göründü, Firavun'un bu bakır tenli savaş esirlerinin elleri başlarının üstünde bağlanmıştı. Merdivenin dibinde diz çöktürül-düler. Hatusu gözlerini kapadı. Ne olacağını biliyordu. Firavun elleriyle bir kesme işareti yaptı. Krallık cellatları ileriye çıktı. Elleri ve ağızları bağlı olan esirler, boğazlan kesilirken seslerini bile çıkaramadı. Kan içindeki cesetleri Mısır'ın tanrıları ve kudretli Firavun'un önünde, açık alanda yayılıp kaldı. Tutmes, "Bu iş de bitti," diye fısıldadı. Hatusu gözlerini açtı, ama aşağıya bakamadı. Havada farklı bir koku vardı şimdi, ölümün acı ve kanın kekremsi kokuşuydu bu. Kocasının oyalanmadan tapınağa girip büyük Amon-Ra heykeline gitmesini ve tütsü serpmesini umuyordu. Tutmes'in tapınağa yöneldiğini görünce rahatladı ve kalabalığın bağırışları kulaklarında çınlarken, sıra sütunların arasından, mermer zeminde yürüyüp içeriye girdiler. Muhteşem Amon-Ra heykeli bir süre sonra önlerinde yükseldi. Firavun durdu ve heykelin önündeki büyük vazodaki titreşen alevlere baktı. O sırada elinde altın bir kâseyle bir rahip yanlarına geldi. Gözleri yerde, kâseyi ve gümüş kaşığı Fira-vun'a doğru tuttu. Tutmes duraladı. Hatusu bir şeyler bekler gibi ona baktı. Ne oluyor? diye düşündü. Kocası kuzeyde büyük zaferler kazanmıştı ve şimdi de ataları gibi şükranlarını sunması gerekiyordu. Yoksa biliyor muydu? Kuzeydeki kampına birini gönderip ona bir şeyler mi fısıldamışlardı? Tutmes içini çekti, ilerledi ve tütsüyü serpti. Hatusu onun bir adım arkasından yürüyüp, altın yaldızlı kenarlı, kırmızı minderlere diz çökmesini bekledi ama, Tut-mes bunu yapmadı. Orada durdu ve tanrının siyah granit yüzüne baktı kaldı. Sonra kollarını açıp, dua edecekmiş gibi avuçlarını yana doğru çevirdi, ama hemen indirdi, çok yorulmuş gibiydi. Hatusu, "Efendim, majesteleri!" diye fısıldadı. "Bir şey mi var?" Tutmes tekrar avluya doğru bakıyordu. Bağırışlar kesilmişti. Sevinç çığlıkları, yerini hoşnutsuzluk mırıltılarına, öfkeli bir protestoya bırakmıştı. Bir rahip acele adımlarla yürüyüp yanlarına geldi ve önlerinde diz çöktü. Tutmes, "Ne oluyor?" diye sordu. "Bir felaket alâmeti efendimiz. Avluda bir güvercin uçtu." "Ee?" "Yaralıydı efendimiz, gökyüzünden yere düşmeden önce yere kanlarını akıttı!" Tutmes sallandı, çenesi titremeye başladı, yana kaydı, eli boğazına gitti. Başı arkaya eğildi ve iki katlı kırmızı, beyaz renkli tacı düştü. Hatusu bir çığlık attı ve yere düşmek üzere olan Tutmes'i tuttu, kocası, kollarında kıvranırken onun korkulu titremelerini kontrol etmeye çalıştı. Onu yavaşça yere uzattı, Tutmes'in vücudu kaskatı kesilmiş, gözleri yuvalarında içeriye doğru kaymıştı. Kırmızı boyalı dudaklarının kenarından salyalar akmaya başladı. Hatusu, "Sevgilim!" diye fısıldadı. Tutmes karısının kollarında gevşedi, sonra başını kaldırıp gözlerini açtı. "O sadece bir maske!" diye mırıldandı. Hatusu onun fısıltılarını duyabilmek için ona doğru eğildi ama Ra'nın sevgili Firavunu Tutmes, son bir kez titredi ve öldü. Mechir ayında, "ekim mevsimi'nde, Firavun II. Tutmes'in ölümünden sonra ilan edilen resmi matem süresinin bitimiyle beraber, Teb'in başyargıcı Amerotke, Doğruluk ve Adalet Tanrıçası Maât'ın tapınağındaki iki Hakikat Salonu'nda hükmünü veriyordu. Amerotke, akasya ağacından yapılmış alçak, minderli bir sandalyede oturuyordu. Minder kutsal kumaştan yapılmıştı ve üzerinde, tanrıça Maât'ın mucizelerini anlatan hiyeroglif yazılar vardı. Salonu çevreleyen duvarlarda kırk iki


cinin kabartmaları görülüyordu. Yılan, şahin, akbaba ve koç başlı garip yaratıklardı bunlar. Hepsinde bir hançer vardı. Altlarında lakapları parlak kırmızı toprak boyasıyla yazılmıştı: 'kan boyacısı', 'gölgeler yiyicisi', 'çarpık baş', 'alevin gözü', "kemik kırıcı', "alevin nefesi', 'ateş bacağı', beyaz diş'. Bu yaratıklar tanrıların evlerinde yaşar, ilahi adaletin kutsal terazisinde tartılıp suçlu bulunan ruhları yutmaya hazır beklerdi. Amerotke'nin önündeki sedir ağacından yapılmış masalarda Mısır yasaları ve Firavun'un hükümleri yer alıyordu. Arkasında ise, hayat ya da ebedi ölüm terazilerini tutan tanrı Osiris ve her zaman gözeten Horus'un siyah granit heykelleri duruyordu. Salonda parlak renklerle boyanmış sütunlar vardı ve Amerot-ke, yandaki aralıktan, sütunlar arasından, istediği takdirde Ma-ât'ın bahçesini görebiliyordu: bahçede yemyeşil çimlerin üstünde, ağaçların gölgelerinde dolaşan tanrıçalar, süslü havuzlara dökülen fıskiyeler çevresinde uçuşan rengârenk kuşlar vardı. Ama Amerot-ke bağdaş kurup oturdu ve yerde, önünde duran papirüs parşömenine baktı. Mahkemenin diğer üyeleri sessizlik içinde bekleşi-yordu. Salonun bir yanında, beyaz giysili, başlan kazınmış kâtipler vardı, küçük masaları üstüne eğilmişlerdi. Masalarda yazı ta-kımları duruyordu: kırmızı ve siyah mürekkep şişeleri, su kapları, uçları sivriltilip kalem yapılmış içi boş kamışlar, fırçalar, sünger taşları, zamk şişeleri ve papirüs kesmeye yarayan keskin bıçaklar. Kâtiplerin en genci olan Prenhoe, bir şeyler bekler gibi yargıca baktı. Amerotke akrabasıydı ve Prenhoe onu hem kıskanıyor, hem de ona hayranlık duyuyordu. Amerotke otuz beş yaşındayken, İki Hakikat Salonu'nda başyargıçlığa yükselmişti. Sarayda doğup büyümüş çok zeki bir adam olan Amerotke, adil ve dürüst bir yargıç olarak ün yapmıştı. Yaşından genç gösteriyordu. Başı kazınmıştı ama bir tutam parlak siyah saçı, altın sarısı ve kırmızı renklerle örülüp sağ kulağının üstüne sarkıtılmıştı. Adaleli, kıvrak ve atletik bir vücudu vardı ve kırmızı kenarlı beyaz giysisi ona çok yakışmıştı. Prenhoe ise kendini pek rahat hissetmiyordu. Giysisini çıkarıp kutsal havuza giderek yıkanmak, üzerindeki terleri atmak istiyordu. Neyse ki davanın sonu yaklaşıyordu. Amerotke, Prenhoe'yu, bunun kara bir gün olacağı konusunda uyarmıştı, ölüm kararı hem burda hem de başka yerlerde ilan edilecekti. Amerotke minderin üstünde kıpırdandı. Işık, göğsünde duran, boynuna altın zincirle asılı altın Maât madalyonunu parlattı. Amerotke madalyona dokundu ve önünde diz çökmüş olan suçluya öfkeli gözlerle baktı. Sonra gözlerini sağ tarafa, birbirlerine sarılıp gözyaşları içinde bekleyen orta yaşlı çifte çevirdi. Daha ilerde, iki sütun arasında bir araya toplanmış tanıklar duruyordu. Amerotke içini çekti, incelemek istermiş gibi, sütunların tepesine koyu kırmızı, lotus çiçeği biçimindeki sütun başlıklarına baktı. Her şey hazırdı. Holün sonunda, hakikat kapısının hemen arkasında deri eteklikleri ve bronz miğferleriyle, ellerinde mızrak ve kalkanları, polisler bekliyordu. Polislerin şefi olan tıknaz, kel adam. başyargıcın uzaktan kuzeniydi. Amerotke elini kaldırdı. "Söylenecek başka bir şey var mı?" Başkâtip masasına eğilerek, "Başka bir şey yok efendim," diye cevap verdi, "ifadeler dinlendi. Tanıklar incelendi. Herkes yeminini etti." Amerotke, kâtiplerine baktı ve, "içinizde, Maât'ın huzurunda, ölüm cezası verilmemesi gerektiğini ve bunun nedenini söyleyecek biri var mı acaba?" diye sordu. Kâtiplerin hiçbiri ağzını açmadı. Bazıları başlarını iki yana salladı. Prenhoe hepsinden şiddetli sallamıştı tabii. Akrabası onun gözlerine baktı ve hafifçe gülümsedi. Amerotke ellerini, iki yanında kapalı duran kutuların üstüne koydu. Çınar ve akasya ağacından yapılmış üzeri gümüş çizgilerle sırlanmış olan bu kutuların içinde Maât'ın kutsal kalıntıları vardı. Karar verilmek üzereydi. Amerotke suçluya doğru eğildi ve ona bakarak, "Bathret!" dedi. "Başını kaldır!" Suçlu emre uydu. "Şimdi kararımı veriyorum. Burada, Mısır tanrılarının huzurunda. Thot ve Maât şahidimdir ki, sen aşağılık, kötü bir adamsın. Herkesin gözünde iğrenç, nefret uyandıran bir şey yaptın. Tanrıların burunlarına leş gibi kokular saldın! Nekropolis'te, ölüler Ken-ti'nde çalıştın. Görevin, ölenlerin vücutlarını hazırlamak, onların Ka'larının tanrısal yargılama yerine gitmesi için gerekli ruh temizliği ayinlerinde yardımcı olmaktı. Sana çok güvenilerek verilmişti bu görev. Ama sen bu


güveni istismar ettin, kötüye kullandın." Ame-rotke, sağ tarafında ağlamakta olan erkek ve kadını gösterdi. "Onların tek kızları hummadan öldü. Cenaze sana verildi. Sen bunu istismar ettin, zavallı kızın vücudunu kendi zevkin için kullandın. Aynı meslekte çalışan arkadaşların seni bu genç kadının cesediyle sevişirken yakaladı, iğrenç, kâfirce bir davranış! Seni Firavun'un adaletine teslim ederek... " - Amerotke bir an susup mumyacılar grubuna baktı - ".. .adaletin hükmünden ancak kurtuldu bunlar!" dedi. Amerotke ellerini çırparken yüzükleri ışıkta parladı. "Şimdi kararı söylüyorum. Sen kentin güneyindeki Kırmızı Topraklar'a götürüleceksin. Yanında sadece bu mahkemenin gardiyanları olacak. Bir mezar kazılacak. Oraya konacak ve canlı olarak gömüleceksin!" Amerotke ellerini tekrar şaklattı. "Hüküm kayda geçsin ve gereği hemen yapılsın!" Debelenip, bağırıp çağıran tutukluyu polisler yakalayıp ite kaka îki Hakikat Salonu'ndan çıkardı. Amerotke elinin bir işaretiyle mumyadan ve üzgün ana babayı yanına çağırdı. Adamlar yargıçtan çok korkmuşlardı, yüzleri sapsarıydı, verilen karar onları dehşete düşürmüştü. Dizleri üzerine çöküp ellerini ileriye uzattılar. Kafası kazınmış liderleri, tombul çenesi titreyerek, "Merhamet efendimiz!" diye yalvardı. "Merhametinize ve affınıza sığınıyoruz!" Amerotke, sakin bir sesle, "O sizin aranızdan çıktı," dedi. "Bu bir suçtur ve telafi edilmesi gerekir." Adam, "Telafi edilecektir efendimiz," diye inledi. "En yüksek ayarda altın ve gümüşle edilecektir." Amerotke öfkeli gözlerle ona baktı. Yargıcın büyük siyah gözleri sanki adamın ruhuna işlemişti. Mumyacıların şefi, "Dahası davar," diye inledi. Amerotke ona bakarken göğsündeki Maât madalyonuyla oynadı. Diğer bir mumvacı, "Daha başka ne yapabiliriz?" diye sordu. Amerotke'nin gözleri yön değiştirdi. Mumyacıların başı, "Çok daha fazlası da var," diye konuştu. Başyargıcın gözlerindeki hoşnutsuzluk ifadesini hemen fark etmişti. "Bir mezar inşa edeceğiz," diye devam etti. "Galerileri, özel tapınakları, odaları ve depoları olan bir mezar yaparız bu acı çekmiş aile için." Amerotke kurbanın ebeveynine baktı; aynı anda da mumyacı-ların bazılarının şikâyet homurtularını duydu, bazıları buna razı değil gibiydi. Amerotke, "Bir itiraz mı var?" diye sordu. "İçinizde Kırmızı Topraklar'a giden arkadaşınıza katılmak isteyen var mı?" Mumyacılardan biri, "Hayır efendimiz," diye konuştu. Bakışlarını hiç kaçırmadı, dürüst bir adam gibi konuşuyordu. "Onun yaptığı iğrenç bir şeydi. Sizden kendimiz için merhamet istemiyorum, ama sıcak toprağın altına hapsedilmek? Toprağın insanın ağzına, gözlerine dolması? ölüm çölünde yolculuğa çıkacak ruhunuz için sırtlanların ilahisini dinleyip çürüyerek ölmek?" Amerotke, "Merhamet mi istiyorsun?" diye sordu. "Evet efendimiz, önünüzde tozlar içinde saygıyla eğilirim, o adam benim kuzenimdir." Amerotke acılı anne babaya baktı. Sonra, "Kızınıza yapılan hakaretin intikamını hiçbir şey alamaz," dedi. "Fakat yapılan teklifi kabul ediyor musunuz?" Erkek, koluyla karısının omuzlarını sardı ve ikisi de baş salladı. "Ona merhamet gösterilmesini istiyor musunuz peki?" Adam, "Kızımızın ruhu için ölümü yeterli olur efendimiz," diye cevap verdi. Amerotke, kâtiplerin arkasında duran kuryelerden birine işaret edip, "O halde bu kayda geçsin," dedi. "Suçluyu alacaklara mahkeme kararını söyleyin, bu imansıza gömülmeden önce zehir verilebilir." Kurye acele adımlarla çıktı. Amerotke ayağa kalktı, mahkemenin sona erdiği anlamına geliyordu bu. "Mahkeme kararı açıklandı," dedi. "Bu mesele bitmiştir." Mumyacılar, kendilerinin de bir cezaya çarptırılmamasına sevinip, eğilerek mahkemeyi selamladılar ve geri geri çekildiler. Amerotke kurbanın anne ve babasının ellerini tuttu ve adamlar istenileni yapmadığı takdirde gelip kendisine haber vermelerini söyledi. Sonra da tanrıça Maât duaları için hazırlanmış küçük, özel tapınağına çekildi. Kutsal kâsenin önünde diz çöküp titreyen alevlere tütsü püskürttü ve düşüncelerini topladı. Meseleyi hallettiğine memnun olmuştu. Mumvacı suçu tek başına işlemiş ve adalet yerini bulmuştu. Olay Teb'de skandal yaratmış ve ayrıca


mumyacılar loncası da bundan zarar görmüştü, bu nedenle verdiği karar her şeyi dengeleyecekti. Gözlerini kapadı ve dua etmeye başladı. Başka meseleler de vardı tabii. O sırada arkasında ayak sesleri duydu. "Efendimiz... gitmeliyiz!" Amerotke içini çekti ve ayağa kalktı. Tapınak polislerinin şefi kapı eşiğinde duruyordu, bir elinde resmi âsâsı vardı, diğeriyle de kılıcının kabzasını tutmuştu. Amerotke gülümsemesini gizledi. Mahkemedeki hava ne kadar sıcak ve rutubetli olursa olsun, Asu-ral, yine de tunç göğüslüğünü, deri etekliğini ve şu anda kolunun altında tuttuğu tüylü miğferini giymekte ısrarlıydı. Fakat ne kadar huysuz, telaşçı ve tartışmacı olsa da, şef asla satın alınamaz, rüşvet kabul etmezdi. Asural, "Fazla zamanımız kalmadı," dedi ve sırıttı, yüzündeki yağ tabakası gözlerini saklıyordu. "Verdiğiniz kararı alkışlıyorum. Bu, nehrin karşı tarafındaki o serseriler için unutamayacakları bir ders olacaktır." Başyargıcın koridora çıkması için kenara çekildi ama sonra hemen dirseğinden tuttu onu. Amerotke gülümsedi. Asural, baş-yargıçla sadece iş arkadaşı değil, çok samimi dost olduğunu etrafa göstermekten büyük zevk alırdı. Asural, "Diğer meselede de ilerleme kaydetmek isterdim," diye söylendi. Amerotke, "Yine hırsızlık mı var?" diye sordu. Polis şefi başını salladı ve, "Çok akıllıca, çok zekice," diye cevap verdi. "Mezarlar daima mühürlenir. Ama ne zaman yeni bir cenaze için açılsa mutlaka bir şeyin çalınmış olduğu görülüyor. Bunları şeytanların yaptığı söyleniyor, çünkü bir insan etiyle kemiğiyle bu kerpiç-tuğla duvarları nasıl geçebilir?" Amerotke, "Peki bu şeytanlar neleri alıyormuş?" diye sordu. "Gerdanlıklar, heykelcikler, yüzükler, küçük kutular, çanak çömlek." "Ama alınan büyük parçalar yok, değil mi?" Polis şefi başını iki yana salladı ve, "Hayır," dedi. "Demek ki bizim şeytanlar yükte hafif, pahada ağır şeyleri götürüyor. Büyük ve ağır bir şey almıyorlar, öyle mi?" Polis şefi, Amerotke'nin yüzüne baktı, acaba gülümseyecek miydi? Yargıç, "Bunu yapanların şeytanlar olduğunu sanmıyorum," dedi. "Çok zeki ve kurnaz bir hırsız olmalı." Durdu ve sonra, "Prenhoe!" diye seslendi. Dava bittiği için arkadaşlarıyla çene çalan kâtip ayağa fırladı. Elbisesindeki mürekkep lekesini saklayarak ilerledi. "Evet, Amerotke... yani şey, efendimiz." "Bizden merhamet isteyen şu mumyacıyı ara, adını öğren, bize yardım edebilir. Bu mezar hırsızlıklarına çare bulmak için her şeyden önce hangi mezarda neler olduğunu bilmemiz gerekir. Nekropolis'te birinin bize yardımcı olması gerekiyor." "Evet efendimiz, peki ya diğer dava?... " Prenhoe umutla bekledi. Amoretke, "Her şey tamam," diye cevap verdi. "Ama keşke bu davaya bakmak zorunda olmasaydım." Bunu söyledikten sonra Maât heykeline baktı. Firavun Tutmes üç ay önce zaferler kazanıp dönmüş ve Amon-Ra heykeli önünde birden oluvermişti, ölümü sarayda ve kentte korku ve şaşkınlık yaratmıştı, insanlar fısıldaşmaya başlamış, söylentiler yaygınlaşmıştı. Firavun'la aynı adı taşıyan oğlu henüz yedi yaşında bir çocuktu ve dul eşi kraliçe Hatusu da devlet yönetimi konusunda tecrübesizdi. Taht ve yönetimin Büyük Vezir Rahimere'ye geçeceği konusunda söylentiler vardı. Firavun'un ani ölümü konusunda bir araştırma, soruşturma yapılması gerekiyordu tabii. Bir kraliyet doktoru çağırılmış ve doktor, cesedin topuklarında yılan ısırığı bulmuştu. O zaman herkes, Firavun'un, Kutsal Yol'da tahtırevanla gelirken ne kadar solgun ve bitkin göründüğünü hatırlamıştı. Firavun'un kutsal ayakları sade ce, saltanat kayığındaki tahtından indiğinde basmıştı yere. Biraz araştırma yapılınca kraliyet kürsüsü altında kıvrılmış bir yılan bulunmuştu. Bir kötü niyet görülmüyordu ama, suçlu bulunan kişi, Firavun'un muhafızlarının başındaki yüzbaşı Meneloto olmuştu. Adam görevini ihmal etmekle suçlanmış ve iki Hakikat Salonu'nda Amerotke tarafından yargılanmasına karar verilmişti.


Amerotke, düşüncelerinden sıyrılıp. "Saat kaç?" diye sordu. Prenhoe, salonun uzak köşesindeki küçük, süslü havuzun üstündeki su saatine giderek baktı. Sonra, "On birinci saat!" diye seslendi. "Üç saatimiz var!" Polis şefi, "Şu diğer mesele de var," diye ısrar etti. Kâtiplerin mırıltıları arttı. Amerotke başını çevirip bakınca, iki garip adamın uzun adımlarla salona girdiğini gördü. Adamlar kırmızı ve altın sarısı etekler giymişti, çıplak göğüslerinde çapraz olarak takılmış siyah parlak çivili kayışlar vardı; yüzlerinde Anu-bis çakal maskesi görülüyordu ve ellerinde gümüş uçlu devlet memuru asaları tutuyorlardı. Amerotke göğsündeki Maât madalyonuna dokundu ve cesaret için dua etti. Başcelladın iki temsilcisi eğilerek selam verdi. "Her şey hazır." Maskenin arkasındaki ses derin bir boşluktan geliyor gibi boğuktu. Diğeri de, "Ceza infaz edilecektir!" diye tamamladı. Amerotke, "Biliyorum, biliyorum," dedi. "Ve ben de buna tanıklık etmeliyim." Eliyle bir işaret yaptı. "O halde yapalım şunu!" RM3 Osiris ve isis'in oğlu olan horus, genellikle bir şahin ya da şahin yüzlü genç bir adam şeklinde gösterilir. 2 Amerotke, yanına Prenhoe ve Asural'ı da alıp, başcelladın yardımcılarını izleyerek tapınaktan çıktı. Küçük bir avludan geçerek, Maât tapınağının altındaki zindanlar labirentine, Karanlıklar Evi'ne indiler. Amerotke, merdivenin dibinde ellerini kaldırdı ve dilsiz uşağın, üzerlerine kutsal su dökmesine izin verdi. Başyargıç daha sonra Maât madalyonun yüzünü içeriye, göğsüne çevirdi, sanki tanrıçanın, olacakları görmemesini istiyor gibiydi. Uzun bir koridordan aşağıya doğru yürüdüler, simsiyah taşlar, duvarlardaki oyuklara yerleştirilmiş gazyağı lambaları ışığında parlıyordu. Amerotke bu ölüm odasına ne zaman girse korkudan ürperirdi. Mahkeme kararına göre, eğer bir suçlu zehirlenerek ölüm cezasına çarptırılmışsa, erkek ya da kadın, bu suçlu kendi evine götürülür, ya da isterse zehri mahkemede içebilirdi. Ama bu dava farklıydı. Bu davada hükümlü, karısını ve onun âşığını öldürmüş, evden çıkarken de yağ kandillerini devirip yüksek rütbeli bir Mısır ordusu subayının zengin döşeli evini ve onunla beraber çevredeki başka binalarla kendi uşak dairesini de yakmıştı. Yanan evlerden, iki cinayet kurbanından başka yedi yanık ceset daha çıkarılmıştı. Amerotke bunu hatırlamak zorundaydı. Bir ceset zarar görmüşse cenaze töreni yapılamıyordu. Bu ölenlerin Ka'ları yaşam ötesine kabul edilmezdi: bu sadece bir cinayet değil, aynı zamanda kutsal şeylere kâfirce bir saygısızlıktı. iki cellat yardımcısı, güçlendirilmiş Lübnan ağacından yapılıp bakır bantlarla desteklenmiş kapının iki yanında durdu, içerisi karanlıktı ve sadece duvarlardaki birkaç oyuğa yerleştirilmiş meşalelerle aydınlatılmıştı. Şardana birliğinden iki paralı asker kılıcını çekmiş bir köşede duruyordu. Odanın diğer köşesindeki saz yatakta uzanmış bir adam vardı. Hemen hemen tamamen çıplak olan vücudu meşale ışığında parlıyordu; üzerinde sadece kirli bir peştamal ve ayaklarında papirüs sandaletler görülüyordu. Kenarları altın sırmalı pilili eteğiyle başcellat yatağın yanında duruyordu. Yüzünde her zaman olduğu gibi, deriden yapılmış, siyaha boyanmış, kulakları, burnu ve ağzı da altın sarısına batırılmış çakal maskesi vardı. Amerotke, "Ben geldim," dedi. "Sen Amerotke'sin." Celladın maskesi sesini boğuyor ve daha korkunç bir hale getiriyordu. "Maât tapınağının iki Hakikat Salo-nu'nun başyargıcı." Cellat, iki ağzı da keskin olan idam baltasını gösterdi. "Burada infazı görmek için bulunuyorsun. Biz şimdi kutsal başrahip Sethos'u bekliyoruz." Amerotke eğilip selam verdi. Ayinin usulünü biliyordu. Set-hos, Firavun'un gözü, kulağı, saray savcısı ve Amon'un bir rahibiydi. Cezaların infazını ve Firavun'un adaletinin yerine getirildiğini görmek onun göreviydi. Amerotke onunla sık sık ters düşerdi ama ikisi arasında yine de yakın bir dostluk bağı vardı.


Sethos bir yargıç ve aynı zamanda rahipti ve Amerotke gibi o da tanrının evinin bir çocuğuydu. Uzak ufuklara doğru yola çıkmadan önce Mısır'ın düşmanlarını sınırların dışına atmış olan saygın, akıllı ve kurnaz Firavun I. Tutmes'in sarayında yetişmişti. Amerotke suçluya bakmamaya çalıştı. Adam Amerotke'nin gözlerindeki merhamet ışığını fark ederse, diğerleri gibi hemen onun önünde diz çöküp hayatı için yalvarmaya başlayabilirdi. Hüküm verilmişti ve idam cezasını sadece, yedi yaşındaki bir çocuk olan Firavun iptal edebilirdi. Aslında, fısıltılara göre ortada Firavun yoktu. II. Tutmes'in ani ölümü sarayı karıştırmıştı ve Teb'de dedikodudan geçilmiyordu. Amerotke dışarda, koridorda ayak sesleri duydu ve hafifçe döndü. Sethos gelip onun yanında durdu. Başı kazınmış ve yağlanmıştı, üzerinde pilili beyaz bir uzun giysi vardı ve ayaklarında-ki palmiye yapraklı sandaletlerinin kenarları altın sarısıydı. Boynunda, zümrüt ve mor taşlan ışıkta parlayan bir kolye vardı. Omuzlarından aşağıya sarkan, leopar derisinden yapılmış bir baş-rahip pelerini giymişti. Bir kulağından sarkan gümüş küpe her hareketinde sallanıp parlıyordu. Saray başcelladı onu normal ayin kurallarına göre selamladı. Sethos da eğildi ve ona karşılık verdi. "Karanlıklar Evi'ne geldim!" Sethos'un sesi gür ve güçlüydü. "Horus'un gözü, iki Ülke'nin Kralı, Osiris'in kutsadığı, Amon-Ra' nın sevgili Firavunu'nun adaletinin yerine getirilişini görmeye geldim." Döndü ve sempatik bir gülümsemeyle Amerotke'ye baktı. Baş-yargıç sadece dudaklarını kıstı, gizli bir işaretti bu, çünkü ikisi de bu tür olayları sevmez, zevk almazdı. Sethos, "infaz yapılsın," dedi. "Tanıklar huzurunda yapılsın!" Saray başcelladı baltasını aldı ve mahkûmun omuzlarına dokundu. "Söyleyeceğin bir şey var mı?" "Evet." Mahkûm ayağa kalktı. Amerofke onun el ve ayak bileklerindeki zincirleri yeni görüyordu. Adam ileriye doğru atılınca maskeli cellatlar da onunla birlikte harekete geçti ve köşedeki askerler de, mahkûmun bir şey yapmasından korkup davrandılar. Mahkûmun zayıfyüzünde çarpık bir gülümseme belirdi. Adam. "Saldıracak değilim." diyerek Amerotke'ye doğru eğildi. "Yargıç efendimiz, adaletin dağıtıcısı." Mahkûmun gözleri Ame-rotke'nin gözlerine bakıyordu. "Kanıtları iyice incelediniz mi?" Amerotke, "Yargılamaya sunulan her şey dikkate alındı," diye cevap verdi. "Sen, Teb'in kuzeyinde, çölde bulunan birliğine katıldığını iddia ettin. Söylediğine göre, akşamın serinliğinden yararlanmak için evini akşamüzeri terk etmişsin. Savaş arabanı kullanan arabacın da bunu yemin ederek doğruladı." Amerotke, yü-züğündeki Maât simgesini ovaladı. "Fakat, gecenin bir vaktinde evine giren kişi, komşuların ifadesine göre ev kör karanlık olduğu halde nereye gideceğini biliyormuş. Bunu ancak, evin içini iyi bilen bir kişi, yani sen yapabilirsin. Ayrıca, sadece bodrumda kandil yağı ve dolaplarda kuru papirüs kamışları bulunduğunu bilen biri böyle korkunç bir yangın çıkarabilir." Sethos, "Arabacın yalan söyledi," diye ekledi. "Ve şimdi Kırmızı Topraklar'da, cezaevi kampında, ömrünün sonuna kadar orada kalıp yalanını düşünecek, ama sadakatini de takdir etmek gerekir." Amerotke, "Sen suçlusun," diye devam etti. "Tanrılara da yalan söyleyecek misin? Ruhun pek yakında terazide Maât'ın hakikat tüyüyle tartılacaktır." Mahkûm içini çekti ve, "Karımı öldürdüm ama onu hayatımdan çok severdim," diye itiraf etti. "Bir kadının gözlerine bakmanın, onun dudaklarından, sizi sevdiğini söylemesini duymanın, ama kalbinizde de bunun yalan olduğunu bilmenin ne demek olduğunu bilirsiniz efendilerim, değil mi?" "Ne yapacağım?" Cellat yumuşak bir sesle, "Sadece içeceksin tabii." diye cevap verdi. "Ya sonra?" Mahkûmun sesinde korku seziliyordu. "Bütün şarabı içtikten sonra bacakların zayıflayıncaya kadar yürü, sonra da git yatağına uzan." Mahkûm sakin bir tavırla kâseyi aldı gözleri Amerotke'ye kilitlenmişti. Kâseyi sessizce kaldırdı, başını arkaya attı ve zehirli şarabı içti. Amerotke ürpertisini bastırdı. Hep aynı şey olurdu. Mahkûmların çoğu sanki transtaymış'teibi, karanlığa sığınıp içerlerdi şarabı, içinden, celladın, işini iyi yapmış, şaraba, adamın acısını uzatmayacak şekilde boîca zehir koymuş olması için dua etti. Sonra yere baktı. Söylendiğine göre,


bu mahkûm subay gibi adamlar, hayatın endişelerinden kurtulduktan sonra gizli gerçekleri görebilirdi. amerotke'nin gözlerinde bir şey mi görmüştü acaba? Onu mahkûm eden yargıcın, aynı zamanda, güzel karısının başka bir ivdiği konusunda kuşkuları olduğunu biliyor muydu? Amerotke, sevgili Firavunu'na karşı görevini ihmalle suçlanan, karısının sevgilisi muhafız komutanı Meneloto'nun yargılamasını adilce yapabilecek miydi? Sethos boğazını temizleyince Amerotke düşüncelerinden sıyrıldı. Firavun'un gözü kulağı, üzerindeki gerginliği atmak ister gibi bacaklarını açtı. Mahkûm aşağı yukarı gidip geliyor, zincirleri de, onu karanlıklara götüren bir rahibin zili gibi sakırdıyordu. Cellat, "infaz yerine getirilmeli," diye homurdandı. Mahkûm döndü. "O halde kâseyi bana verin." Cellat, ağzı altınla kaplanmış yeşiltaş kâseyi alıp ona verdi Adam bir süre sonra, "Yoruldum!" diye inledi. "Ayaklarımı hissedemiyorum artık!" Cellat onun sandaletlerini çıkarıp ayak parmaklarını sıktı. Sonra aynı şeyi bacaklarına ve kalçalarına yaptı. Mahkûm, "Soğuk ve katı," diye fısıldadı, "ölüm suyu vücudumda yavaş yavaş yükseliyor. Borçlarımın ödenmesine dikkat edin." Amerotke, "Bu yapılacaktır," diye cevap verdi. Mahkemenin yaptığı işlerden biri de mahkûmun mallarına, para ve mülklerine el koymaktı. Bunlarla ölümün ardından yapılan hak talepleri karşılanır; kalanlar Firavun'un hazine dairesi olan Gümüş Ev'e devredilirdi. Adam yatağın üzerinde kıvranmaya başladı, vücudu gerildi ve sonra hareketsiz kaldı. Cellat elini onun boynuna bastırdı. "Nabzı durdu," dedi. Amerotke içini çekti. Sethos, "Firavun'un adaleti yerini buldu," diye konuştu. Eğilip selam verdi ve Amerotke arkasında olduğu halde ölüm evinden çıkıp koridordan geçerek, Asural ve Prenhoe'nun beklediği yere doğru yürüdü. Sethos, Amerotke'nin el bileğini, ancak merdiveni çıkıp küçük ön avluya geçtiklerinde tuttu. "Ee, Bayan Norfret nasıl?" "Çok iyi." Sethos, bir şiirden satırlar okuyup, "Karadır bukleleri, gecenin karanlığı kadar kara." dedi. "Saçmdaki lüleler .şarap üzümleri gibi siyah." Amerotke, "Her zamanki gibi güzel," diyerek güldü, meslektaşı ve arkadaşının keskin gözlerinin, yüzündeki incinme ifadesini görmemesini umdu. "Sen de o da, Meneloto'nun arkadaşı mıydınız?" "Efendi Sethos, her zamanki gibi hemen konuya girdin. Me-neloto bir zamanlar benim misafirim olmuştu. Bugün, biraz sonra onu yargılayacağım." "Sunduğum kanıtlara bakıp okudun mu?" Sethos elindeki küçük yelpazeyi kaldırıp sallayarak yüzünü serinletti, gözleri Amerotke'deydi. Biliyor mu acaba? diye düşündü Amerotke. Firavun'un gözü ve kulağı yatak odası sırlarını bile öğrenebiliyor muydu? Ya da aşk sorunlarını? Sethos omzunun üstünden Asural ve Prenhoe'ya baktı ve sonra konuşmaları su şırıltısından duyulmasın diye Amerotke'yi alıp küçük çeşmenin yanına götürdü. Amerotke, "Onlar güvenilir insanlardır," dedi. "Eminim öyledirler. Meneloto'nun yargılanması konusunda kuşkuların, sıkıntıların var mı? Yani daha dikkatli olması gerekirdi!" Amerotke, "Bu öğleden sonra kanıtları gözden geçireceğiz," diye cevap verdi. "Tanıkların ifadelerini dinleyeceğiz ve ondan sonra da Sethos efendimiz, kararımı vereceğim." Başsavcı güldü. Ona itaat ediyormuş gibi ellerini önünde kavuşturdu ve alay eder gibi eğildi. "Sitemi hak ettim. Bayan Norfret'e saygılarımla."


Sethos, Amon için bir ilahi mırıldanarak oradan uzaklaştı. Amerotke, 'çok kurnaz bir adam, tam bir tilki,' diye düşündü. Sethos, Firavun'un en yakın dostlarındandı. Amon-Ra ayinlerinde başrahipti ve daha önce de Ana Kraliçe'nin vaizliğini yapmıştı. Acaba Sethos, ihmaliyle arkadaşının ölümüne neden olan adamdan intikam almak mı istiyordu? Sırlar Evi'nin üyelerinden biri olan Sethos, Meneloto'yu mahkûm ettirmek için elinden geleni yapmıştı. Amerotke parıldayan suya baktı. Ama bunu yapan Sethos muydu? Duyduğuna göre, saray başsavcısı aslında suçlama konusunda isteksizdi ama saraydan biri onu zorlamıştı. "infaz iyi geçti mi efendim?" Asural ve Prenhoe yaklaştılar. Amerotke, "ölüm hiçbir zaman iyi geçmez," diye cevap verdi. "Ama infaz yerine getirildi ve adamın ruhu şimdi adalet yolunda, ara odada. Ruhu tartılırken Horus'un her şeyi gören gözleri gerçekleri görsün." Asural, "Peki ya şimdi ne yapıyoruz?" diye sordu. Amerotke şakacıktan onun midesini dürttü. "Duruşmaya daha iki saat var. Sen, polis şefim, aç ve susamış-sındır. Asural'ın başına hafifçe vurdu. "Berbere de gitmelisin. Hayatımda seninki kadar çabuk uzayan saç görmedim." Asural, "Sıcaktan oluyor," diye mırıldandı. "Ama evet, bir çınarın altında oturup bir dostla bira içmek iyi olacak." Polis şefi bunu söylerken yan gözle Prenhoe'ya baktı. Amerotke, "içmek ve geçen kızları seyretmek," diyerek espri yaptı. "Prenhoe, bugünkü davanın kanıtları tamam mı? Bir gözden geçir, eksiğimiz kalmasın." Kâtip bunu yapacağını söyledi. "O halde bir süre benden ayrılabilirsin." Amerotke uzaklaşan iki yardımcısının arkasından baktı ve sonra gözlerini mavi gökyüzüne kaldırdı. Onlarla gitmek isterdi. Çarşı pazarda dolaşıp günlük yaşamın patırtısı içinde vakit geçirmek fena olmazdı herhalde. Ama üstü başı kirlenmişti. Boynundaki madalyonu eski haline getirdi. O sırada tapınaktan bir boru sesi duyuldu, ibadete çağrıydı bu. Amerotke, madalyon üstündeki güzel Maât tanrıça kabartmasına baktı, onun lüleli saçlarını, çekik gözlerini, yakarış için birleşmiş ellerini ve yarı şeffaf giysi içindeki güzel vücudunu hayranlıkla seyretti. İçini çekti. Tanrıça tasvirine ne zaman baksa karısını hatırlıyordu ama bu da onu rahatsız ediyordu. Amerotke tapınak duvarındaki vahşi yüzlü cüce resmine baktı. Tanrı Bes'in resmiydi bu, avlu duvarına, yılan ve akrepleri kovmak için yapılmıştı. Amerotke, müteşekkir olduğunu göstermek için onun dudaklarına dokundu. Sonra da, "Sana teşekkür ederim," diye mırıldandı. "Bana uşağımı hatırlattığın için!" Amerotke her zaman, evdeki cüce uşağı Şufoy'un, efendisini Hakikat tapınağı önünde beklerken nasıl vakit geçirdiğini merak eder, görmek isterdi. Yapacağı bir iş bulduğu için sevinmişti. Boş avluları geçti. Nil sularını tapınağa getirmek için kazılan kanal üstündeki süslü, küçük köprünün üzerinden yürüdü. Duvarı izleyip, akasya ve çınar ağaçlarının altından yoluna devam etti, küçük bir yan kapıdan çıktı ve yemek ve sebze kokuları dolu dar bir yoldan yürümeye başladı. Yol onu, Maât tapınağı önündeki sütunlara ve onların önündeki geniş meydana çıkarmıştı. Etraf kalabalıktı: güneydeki Birinci Çavlan'dan gelen ziyaretçiler, Libyalılar, çöl insanları, taşradan gelen köylüler, çeşitli kışlalardan gelmiş asker-ler ve Teb'in değişik ırktan insanları her yanı doldurmuştu. Bunlar ya yakınlardaki çarşı pazarlarda alışveriş için ya da tapınağın muazzam ve renkli kapılarından geçip kurban ayini yapmak için geliyordu. Amerotke, büyük meydanın kenarına gidinceye kadar tanınmaması için dua etti. Palmiye ve akasya ağaçları, öğle güneşinin sıcağından 'insanları koruyacak gölgeleri sağlıyordu; berberler, seyyar esnaf, meyve ve ekmek satıcıları bu kalabalık yerde iş yapmak için Maât tapınağındaki Gümüş Evi'ne yüklü vergiler ödüyorlardı. Amerotke kendi kendine, "Yiyecekler nerdeyse Şufoy orda-dır!" dedi. Gerçekten de cüce Şufoy, muazzam kalabalıktan biraz uzakta, bir akasya ağacının altına oturmuş, güneş şemsiyesinin sapını da toprağa saplamıştı ve meşguldü, önüne açtığı küçük bir halının üstünde bir sürü turkuaz renkli nazarlık vardı.


Cüce, derin, çıngırak gibi sesiyle, "Yaklaş ve al bunlardan!" diye bağırıyordu. "Adalet tanrıçasına saygı göstermek için o kutsal yere giden ziyaretçiler! Birkaç bakır metelikle bir Maât nazarlığı alabilirsiniz, bunlar kutsal efendim, muhterem efendimiz, iki Hakikat Salonu başyargıcı Amerotke tarafından kutsanmıştır!" Amerotke biraz uzakta durmaya dikkat etti. Şufoy başını biraz çevirince Amerotke onun burnu kesilmiş korkunç yaralı yüzünü gördü. Şufoy, yargılanıp, ceza olarak burunları kesilen suçlulardan biriydi. Bu tür insanlar Teb'in güneyinde kendilerine ayrılmış bir köyde yaşardı. Şufoy'un yargılanması sırasında ise büyük bir adli hata olmuştu. Temyiz talebi Amerotke'nin mahkemesine getirilmiş ve o da bunu kabul etmişti. Firavun'un affi çıkmış ama ceza da infaz edilmişti. Menonyalı eski bir deri işçisi olan Şufoy, Amerotke'nin evine bir uşak, bir şemsiye taşıyıcısı olarak alınmıştı ama, Amerotke sevsin sevmesin, o, efendisini istismar ediyordu. Amerotke gülümsedi ve döndü. Şimdi en azından Şufoy'un yeni zenginliğinin kaynağını öğrenmişti; yaptığı iş zararsızdı tabii, ama onun bu nazarlıkları nerden aldığını da merak ediyordu. Kalabalığın arasına karışıp tapınak sütunlarına doğru yürümeye başladı. Büyük kapının iki yanında tanrıça Maât'ın dev boyutlu resimleri vardı. Amerotke, "Adın hep saygıyla anılsın!" diye fısıldadı. Büyük kapının solundaki resimde Maât pilili bir keten giysi giymişti, topukları üzerinde arkaya yaslanmış ve kollarını kavuşturmuştu. Başında, adalet ve doğruluk sembolleri olan iki büyük devekuşu tüyü vardı. Kapının sağına ise ölüler Kitabı'ndan bir sahne resmedilmişti: tanrılar Toth ve Horus, ölülerin ruhlarını tartıyorlardı. Terazinin bir kefesine konan ölünün kalbi, diğer kefeye konan adalet dirhemiyle tartılıyordu. Maât da hangi kefenin ağır basacağını görmek için bekliyordu. Adalet kefesi ağır basarsa ölü tanrıların evine kabul ediliyor, tanrısal zevklere ulaşıyordu. Diğer kefe ağır basarsa, şu 'yutucu' denen garip yaratıklar ölünün ruhunu paramparça etmek için bekliyordu. Maât tapınağı, Teb sakinleri ve başka yerlerden gelenler için gözde bir tapınaktı. Etrafta bir sürü yabancı dil ve lehçe duyuluyordu. Süslü perukları, dantelli, pilili giysileri içinde kocalarıyla birlikte gelen zengin aile kadınlarıyla, beyaz giysili ve altın sarısı sandaletleriyle gelmiş tüccarlar ve üst düzey yetkililer burada, Delta'dan gelen ziyaretçiler, sanatçılar ve işçilerle omuz om uzaydı. Havada çeşitli kokular vardı. Mür, tütsü ve zenginlerin süründüğü vücut yağlarının kokuları, esnaf ve sanatçıların ince giysilerinden geçip vücutlarına sinmiş kızartma yağı ya da çiftçi ve köylülerden yayılan toprak kokuları birbirine karışmıştı. Sıcağa karşı biraz serinlik için güneş şemsiyeleri kullanılıyor, yelpazeler ve güzel kokulu tüyler sallanıyordu. Amerotke başını önüne eğip tapınak ziyaretçilerinin arasına karıştı. Etrafftakiler ve özellikle de kendi mahkemesinin kâtipleri tarafından tanınmak istemiyordu. Ana kapıya giden ziyaretçiler yolunda, Dromos'ta yürüyorlardı. Yolun her iki yanında insan, boğa ya da koç başlı ve aslan vücutlu sfenksler dizilmişti. Amerotke, keten giysilerini kucaklarında geçici masa gibi kullanan kâtiplerin toplandığı kapıdan geçti. Bunlar kalem ve papirüs parçalarıyla dilekçe yazmak için müşteri bekliyordu, fakirlerin dava dilekçelerini yazıyor ve dilekçe sahipleri de bunları tapınakta rahiplere veriyordu. Tapınak sadece ibadet yeri değildi. Sütunlu büyük holden çıkıldığında küçük mahkemeler vardı ki burada bulunan küçük rütbeli yargıçlar önemsiz davalara bakıyordu. Bu mahkemelerden birinin biraz ilerisinde iki komşu arasında müthiş bir kavga çıkmıştı. Bunlardan biri, bir kadın, Nil nehrine yüzmeye gittiğinde diğerinin, elbisesinin altına mumdan bir timsah koyduğunu iddia ediyordu: bu bir tür kötü büyüydü ve sazlıklardan çıkacak gerçek timsahların onu parçalamasını isteme anlamına geliyordu. Diğe-riyse şişman bir balıkçı kadındı ve bağırarak, mumdan timsah yapmayı bile bilmediğini, adalet tanrıçasının kendine tanıklık yapacağını söylüyordu! Söylediğine göre, komşusu gibi kötü bir kadını öldürmek için bir alay timsah gerekirdi! Onların yan tarafında bir kâtip, bir bakır işçisinin dilekçesini yazıyordu, adam şikâyetini bağırarak anlatıyordu. Çocuğunun diş ağrısını geçirmesi için bir doktora güzel bronz bilezikler vermişti. Doktor denen adam, bir fareyi kaynatıp kemiklerini bir torbaya koyarak çocuğun yanağına yerleştirmişti. Çocuğun diş ağrısı geçmediği gibi, zavallı yavrucak yatağında dönüp kıvranırken torbadaki kemikler yanağını yaralamıştı.


Amerotke bu tür şikâyet ve davaları dinlemekten zevk alırdı: yargılamalar, kanıtların incelenmesi, hükümlerin verilmesi, olay ne kadar küçük olursa olsun hoşuna giderdi. Maât işini yapmış, adalet yerini bulmuş oluyordu. Ellerine baktı. Belki de parlak renkli sütunların yansıttığı ışığın etkisiydi ama, parmakları kırmızıya boyanmıştı sanki. O gün tanıklık ettiği idam infazını hatırladı. Altın renkli plakalarla kaplı, kaideleri, parlak renklerle boyanmış ve lotus çiçeği başlıklı sütunlarla desteklenmiş tavanın altında koşar adım ilerledi. Tavanı yıldız resimleriyle bezenmiş, döşemesi, yürürken insana su üstünde yürüyormuş hissi verecek şekilde boyanmış bu yerin güzelliği Amerotke'yi her zaman hayran bırakmıştı. Bir yan kapıdan çıktı ve doktorların, astrologların, arşivcilerin ve bilim adamlarının çalıştığı akademiye, diğer adıyla Yaşam Evi'ne giden yolda yürüdü. Çeşitli ağaçları ve gölgeli yolları olan parktan geçti. Bir süre sonra kutsal havuza vardı, bu havuz, Maât tapınağında görevli yargıçlar ve rahibelere tahsis edilmiş ve tanrıçaya ithafolunmuş küçük. Kırmızı Tapınak'ın önündeydi. Tapınağın havuza bakan kapısı üstünde Ra'nın, altın kayı-ğıyla cennette yol alırken görülen bir resmi vardı. Amerotke durdu ve küçük rütbeli rahibin yaklaşmasını bekledi. "Efendimiz Amerotke!" "Kendimi temizlemek istiyorum." "Günah mı işlediniz?" Kurallara göre sorulması gereken bir soruydu bu. Amerotke, aynı kurala uyarak, "Herkes günah işler," diye cevap verdi. "Ama ben hakikatlerin içine girmek istiyorum; ağzımı ve kalbimi temizlemeliyim." Rahip, ibis kuşları su içtiği için temizlenen kutsal havuzu gösterdi. Sonra da, "Tanrıça bekliyor!" diye mırıldandı. Amerotke giysisini, yüzüklerini ve kolyesini çıkardı, sonra bel kuşağını çözdü ve her şeyi rahibe uzattı, o da bunları bazalt taşından yapılmış bir taburenin üstüne koydu. Amerotke basamakları inip suya girdi. Havuzun zemini yeşil çini döşenmişti ve kaynaktan fışkıran sular güneşte parlıyordu. Derin bir nefes alıp gözlerini kapadı. Burnuna, mutfaklar ve aşevlerinden yayılan yemek ve tapınak arkasındaki kurban yerinden çıkan kekremsi kan kokusu geliyordu. Biraz bekleyip yine nefes aldı. Bu kez hava tertemizdi. Rahip, onun uzanan avucuna altın bir kaptan birkaç parça doğal karbonat tuzu serpti. Amerotke tuzu suda ıslatıp avuçlarını birbirine sürdü ve yüzünü yıkadı. Sonra kendini suya bıraktı ve ağır ağır yüzmeye başladı. Biraz sonra gözlerini açtı ve kendisini bekleyen davada ihtiyacı olan zihin açıklığını, uyum duygusunu sağlayan ve üzerindeki kirliliği gideren suyun serinli-ğiyle neşelendi. Döndü ve bir balık gibi geriye, merdivene doğru yüzdü. Sudan çıkınca üzerindeki suları atıp rahibin uzattığı havluya sarınarak kurulandı. Giyindikten sonra, içine mür karıştırılmış bir kadeh şarap içti ve Maât'ın küçük Kırmızı Tapınağı'na girdi. İçerisi loştu, duvarlardaki raflara konmuş su mermeri kâselerden yayılan ışıkla aydınlatılmıştı. Amerotke içeriye girince, bir rahip elinde bir tütsü tabağıyla koşturup geldi. Tütsü dumanı koyu ve keskindi. Yaşlı rahip bunu Amerotke'nin önünde tutup geri geri gitmeye başladı ve Amerotke de onu izledi. Rahip, Naos denen kutsal dolabın önünde durdu, tütsü tabağını yere koydu ve dolabı açtı. Amerotke, Maât'ın altın ve gümüşten yapılmış heykeline bakıp secdeye kapandı, sonra başını kaldırdı. Heykelin yüzüne baktı ve nefesini tuttu: şu simsiyah, parlak saçlar, güzel uzun yüz, dolgun dudaklar ve çekik, sürmeli gözler. Tanrıçanın konuşacağından emin gibiydi. Bu güzel dudaklar kımıldar gibiydi ama bu Maât değil, karısı Norfret'ti. Güzel, serin, sakin. Amerotke başını eğdi ve sonra doğrulup topukları üstüne oturdu. "Gerçeğe imanın var mı Amerotke?" Yaşlı rahip kenara çö-melmiş ve ayin sorularına başlamıştı. "Yemin ettim. Doğruluğa ve adalete sadık kaldım." "Kimin adaleti?" "Kutsal Firavun'un adaleti." "Firavuna uzun bir ömür, sağlık ve mutluluk." Fakat yaşlı rahibin sesi titriyordu. Amerotke onun tereddüdünü sezdi. Gerçekten de Firavun kimdi? diye düşündü. Küçük çocuk III. Tutmes mi? ölen Firavun'un karısı Hatusu mu? Yoksa tüm güç. Vezir ve Büyük Başbakan Rahimere'nin ellerinde miydi?


Rahip bu kez, sohbet eder bir ses tonuyla, "Eğer doğruluktan ayrılmıyorsan neden kendini ibişlerin su içtiği havuzda temizliyorsun?" diye sordu. Amerotke, "ölümü seyrettim," diye cevap verdi. "Kalbim ağır, zihnim bulanık." "Yaptığın işten dolayı mı? Yoksa yapacağından mı?" Tedirgin edici bir soruydu bu. Amerotke üçüncü kez secdeye vardı o anda. Yaşlı rahip içini çekti, ayağa kalktı ve Naos'un kapağını kapadı. Amerotke yarı karanlıkta kalktı, sırtını asla kutsal dolaba dönmedi, bu sırada rahip, ayin kurallarına göre, Amerotke'nin ziyaretine ait tüm izleri ortadan kaldırmak için yerleri tüylerle süpürüyordu. Dışarıya çıktıklarında yaşlı rahip ellerini birleştirdi ve eğilerek onu selamladı. "Akıl ve bilgelik için mi dua ettin Amerotke?" Başyargıç, kutsal havuzun başına gelmiş olan diğer rahiplerin konuşmalarını duymaması için biraz daha yürüdü. Bir ılgın ağacinin gölgesine sığındı; yaşlı rahip onu izlerken sandaletlerinin sesi duyuluyordu. Rahip, "Bugün iki Hakikat Salonu'nda olacakları duyduk," diye başladı konuşmaya. "Bana güvenmiyor musun Amerotke?" "Tiya!" Amerotke eğilip hafifçe onun alnından öptü. "Sen ilahi bir rahipsin. Her gün Kırmızı Tapınak'ta tanrıçanın önünde diz çöküyorsun." Birden güldü. "Ama sen yine de herkesin işine burnunu sokan bir adamsın, havuzun suyu üstünde hoplayıp zıplayan şu minik sinekler gibisin." Rahip, alaycı bir ses tonuyla, "Ya da o sinekleri avlayan bir balık gibi," diye karşılık verdi. Yaşlanmış gözleriyle genç yargıca baktı. "Sen bir saray çocuğusun Amerotke. Ünlü bir askersin. Yargıç olarak müthiş bir şöhretin var. Güzel bir eşe ve iki küçük oğula sahipsin." Amerotke'nin göğsüne dokundu. "Ama hiçbir zaman huzur içinde değilsin, öyle değil mi? Tanrılara gerçekten inanıyor musun Amerotke? Duyduğum doğru mu? Çarşı gevezelikleri, tapınak fısıltıları?" Amerotke başını çevirip uzaklara baktı. Sonra hafifbir sesle, "Kutsal Firavun'a inanıyorum," diye cevap verdi. "Tanrı Amon-Ra onda vücut buluyor ve Maât da onun kızı. Maât'ın doğruluğu ve adaleti." Tiya, "Yaşam Evi'ne giden biri için iyi bir yanıt," diye konuştu. "Ama gerçeğin içinde mi yaşıyorsun Amerotke? Yoksa yine, karının seni sevmediğini düşünüp karabasanlar görüyor musun? Karının, bugün yargılanmak üzere karşına çıkarılacak olan yakışıklı muhafız birliği yüzbaşısıyla bir zamanlar yattığını düşünüyor musun hâlâ?" Rahip ona biraz daha yaklaştı ve üst dudağındaki teri sildi. Sonra sakin bir tavırla, "Tepemizde bulutlar var." dedi. "Teb'de Ra'nın sevgili Firavunu'nun etkisi hâlâ hissediliyor. Ama kutsal Firavun öldü. Etkisi de bir süre sonra kumlarla örtülecek. Kılıç zamanı! Pek yakında 'sırtlan mevsimi' de başlayacaktır Amerotke! Adımlarına dikkat et!" Set: Kızıl saçlı yıkım tanrısı. Genellikle köpek yüzlü bir adam şeklinde göster ilir. 3 Tapınak avlusunun sessizliği, koç boynuzundan yapılmış boruların çalınmasıyla bozulurken, Amerotke de lacivert taşlarıyla süslü yargıç koltuğuna oturdu. Koltuğun deri arkalığının kenarları altın kaplamaydı ve ayakları, çömelmiş aslanlar şeklinde yapılmıştı. Yargıcın önünde, Firavun'un yasaları kitabı duruyordu. Kâtipler, sağ tarafına küçük bir Maât heykeli koymuştu. Biraz sonra boru sesleri kesildi. Dava artık başlamak üzereydi. Amerotke, siyah deri kaplı bir koltukta oturan Sethos'a şöyle bir baktı. Firavun'un gözü ve kulağı, saldırmaya hazırlanan bir yılan gibi dikkatle izliyordu etrafı. Kâtiplerde hiçbir yorgunluk belirtisi görülmüyordu. Yere bağdaş kurup oturmuş, papirüs kâğıtları, kalem ve mürekkepleri hazır, bekliyorlardı. Prenhoe onun gözlerine baktı ama Amerotke akrabasının hafif gülümsemesini görmezden gelip ciddi bir yüzle oturmaya devam etti. önündeki davayla ilgili gerginliği gösterecek hiçbir hareket yapmamalı, hiçbir söz söylememeliydi. Asural ve polisler arkada tanıkları hazırlıyordu. Bir boru sesi daha duyuldu; Horus alayından saray muhafızları, bir zamanlar kendi yüzbaşıları olan Meneloto'yu iki Hakikat Salonu'na getirdiler. Eski yüzbaşı uzun boylu, ince yapılıydı ve hafifçe kasılarak yürüyordu. Hafif kancalı burnu, yüzüne biraz da küstahça bir ifade veriyordu. Tam ileriye doğru bakıyordu ve tedirgin olduğunu gösteren tek işaret, arada bir alt dudağını yalamasıydı. Sanık, Set-hos'un hizasına gelince durdu, eğildi ve


sonra yere çömelip bağ daş kurarak oturdu, elleri dizlerinin üstündeydi. Doğruca Ame-rotke'ye baktı. Yargıç da ona baktı, gözlerini aradı, o yara izi olan asker yüzünde alaycı bir ifade olup olmadığını anlamak ister gibiydi. "Yargıç efendimiz." Sethos'un sesi öylesine keskindi ki, Amerotke nerdeyse yerinden sıçrayacaktı. Rahatsızlığını göstermemek için yüzükleriyle oynadı. Amerotke, sakin bir sesle, "Buyrun, sizi dinliyorum," dedi. Sethos, hafifçe Meneloto'nun tarafına dönüp, "Yargıç efendi miz," diye tekrarladı. "Kutsal ev tarafından açılmış olan bu dava, uzak ufka göç etmiş ve şimdi cennette babasıyla birlikte olan sevgili Firavunumuz, Majesteleri II. Tutmes, Amon-Ra'nın sevgili oğlu, Horus'un vücut bulduğu, iki Ülke Kralı'nın ölümüyle ilgilidir." Amerotke ve kâtipler başlarını eğip Firavun için kısa bir dua mırıldandılar. Sethos, "Amon-Ra bize hayat veriyor!" diye devam etti. "Ye onun, oğlunu çağırması ilahi bir meseledir. Hepimiz tanrıların el-lerindeyiz. Ama onların da bizim elimizde olduğunu biliyoruz." Amerotke gözlerini kırptı. Sethos'un kurnazca söylenmiş sözlerine hayrandı. Tam bir tilki! diye düşündü. Herhangi bir savunmada II. Tutmes'un ani ölümünün kutsal bir istek olduğu ileri sürülebilirdi, ama saray savcısı şimdi kurnazca önlemini almıştı. "Hepimizin Amon-Ra'nın oğluna karşı görevlerimiz var. Kanıtları incelediniz mi?" Amerotke başını salladı. "Yüzbaşı Meneloto'nun görevi, Firavun'un ve onun gemisi Ra'nm Ihtişamı'nın güvenliğini sağlamaktı. Ama Athor ayında, 'su bitkileri mevsimi'nde, Ra'nın sevgili Firavunu... " Amerotke, "Teşekkür ederim," diyerek onun sözünü kesti, "ölen Firavun'un kutsal kişiliğini hepimiz biliyoruz. Bu nedenle bu dava süresince tanrımızdan sadece 'Firavun' diye söz edilecektir. Böylece sözü kısa kesip zaman kazanmış olacağız. Burada teoloji tartışması için bulunmuyoruz." Amerotke durdu ve sonra sesini yükselterek devam etti, "Burada bulunmamızın nedeni hakikati ortaya çıkarmaktır. II. Tutmes'in ölümü iki Ülke Krallığı için üzücü bir darbe olmuştur. Matem çığlıkları Delta'dan, Birinci Çavlan'ın ötesindeki Kara Topraklar'a kadar her yerde duyuldu." Sethos, "Ve düşmanlarımız seviniyor," diyerek araya girdi. Kâtiplerden bir hoşnutsuzluk fısıltısı duyuldu. Sethos başını eğdi; Amon-Ra'nın başrahiplerinden biri, Firavun'un yakın dostu ve gözü kulağı olmasına rağmen başyargıcın sözünü kesemezdi. Amerotke göğsündeki Maât madalyonuna dokundu ve sağ elini kaldırdı. Sakin bir sesle, "Biz gerçeği bulmak için buradayız," dedi. "Sınırlarımızın korunması işi Savaş Evi'nin sorumluluğudur. Devam edin." Sethos ellerini ovuşturdu. Sonra başını kaldırıp yıldızlarla süslü tavana baktı. Sonra da, "Bu durumda," diye devam etti. "Hakikat şöyledir. Saltanat kayığı Ra'ntn ihtişamı Teb limanında iskeleye bağlıdır. Kutsal Firavun tahtından inip, kabininden çıkarak tahtırevanına biniyor ve kente doğru yola çıkıyor. Onun yüzünü görebilen şanslı insanlar, Firavun'un ne kadar hasta, yorgun ve devlet işlerinin yükü altında ezilmiş olduğunu görüyor. Ama aslında, kutsal ayağı Ra'nın ihtişamının kabin zeminine bastığı anda bir yılan tarafından ışınlıyor. Firavun Amon-Ra tapınağına geldiğinde, zehir vücudunda dolaşmaya başlamıştır bile. Düşüyor ve ölüyor." Amerotke, "Peki, saltanat teknesi Teb'e gelmeden önce nereye yanaştı?" diye sordu. "Daha önce, Firavun Sakkara'da piramidi ziyaret ett iğinde kıyıya yanaştı. Birkaç kez de nehrin ortasında demir atıp durdu." Amerotke gözlerini Meneloto'ya dikti. "Sen kutsal Firavun'un muhafızlarının yüzbaşısıydın, değilmi?" "Tabii." "Ve Ra'nın Ihtişamının güvenliğinden sorumluydun?" "Evet, tabii." Amerotke, subayın cevaplarındaki küstah tavrı görmezliğe geldi. "Peki Firavun'un kamarasında engerek yılanı ya da akrep olup olmadığına baktın mı?" Sanık kızgın bir ifadeyle, "Hem insan hem de tozda sürünenleri aradım," diye cevap verdi. Kâtiplerden biri kıkırdadı. Amerotke öfkeli gözlerle o yana baktı.


"Yüzbaşı Meneloto, size karşı yapılan suçlamaların ciddiyetini biliyor musunuz?" "Biliyorum efendim." 'Efendim' sözcüğü isteksizce söylenmişti. "Ayrıca, iyi silahlanmış ve saldıran bir düşmana karşı durmanın ne kadar tehlikeli olduğunu da biliyorum. Ben suçsuzum. Saltanat teknesi Sakkara'da ve kıyıdan her ayrılışında baştan kıça kadar aranmıştır. Hiçbir yılan görülmedi." Sethos, "O halde efendim." diye araya girdi. "Muhafız yüzbaşısı, Firavun'un ölümünden sonra ne bulduğunu söyler mi acaba?" Meneloto, öfkeli bir sesle, "Kendin söyle," dedi. "Her şeyi biliyor gibi görünüyorsun!" Sethos, Amerotke'ye döndü ve, "Efendim," dedi. "ilk tanığımızı çağırıyorum." Duruşma devam etti. Her iki taraf da tanıklarını çağırdı; Me-neloto, sadık, görevinin bilincinde bir subay olduğunu ve saltanat teknesinde Firavun'un kamarasını çok iyi aradığını ve her türlü tehlikeyi önlediğini yeminler ederek söyledi. Sethos ise sakin ve soğukkanlı dinledi ve çağırdığı tanıklar, Meneloto'nun arama yapmadığını ifade etti. Hepsi birden ön tarafa getirildi, ellerini Maât heykelciğinin üstüne koyup yemin etmeleri istendi. Amerotke'in kuşkuları arttıkça başka tanıklar da çağrılıyordu. Burada yanlış olan bir şey var gibiydi. O, Meneloto'nun görevini tam olarak yaptığına inanıyordu. Fakat, teknede arama yapan muhafızlar, tahtın altında kıvrılmış bir yılan bulmuştu. Yılan öldürülmüş ve ilaçlanmış leşi de mahkemeye getirilmişti. Cansız ve acınacak halde görünüyordu ama, Firavun'un ölümüne neden olmuş ve Mısır'ın doğusundan batısına, Delta'dan Kara Toprak-lar'a kadar dalgalanmalar yaratmıştı. "Efendim?" Amerotke başını kaldırdı. Sethos garip bir ifadeyle ona bakıyordu. "Efendim, bir şey mi var? Kanıtlar size yeterli gelmedi mi yoksa?" Amerotke çenesini avucuna aldı ve hafifçe gülümsedi. Gözlerini avluya çevirdi; güneşin aydınlığı zayıflıyordu ve hafif bir meltem çıkmıştı. Ağır bir tonla, "Yeterli olmasını bir yana bırakın, kafam daha da karıştı saygıdeğer Sethos," dedi. Amerotke bunu söyledikten sonra Meneloto'nun yüzündeki ifadenin ilk kez değiştiğini gördü. Umut muydu bu? Yoksa şaşkınlık mı? Meneloto gerçekten de onun, mahkemenin kutsal mührünü, aleyhine getirilen tüm suçlamaları onaylayarak mı kullanacağını düşünüyordu acaba? Amerotke, "Kafam iyice karıştı," diye devam etti. "Neden olduğunu göstereyim sizlere." Sol elini kaldırdı. "Yüzbaşı Menelo-to'nun tanıkları, onun son derece profesyonel ve görevinin bilincinde bir subay olduğunu ve Sakkara'dan ayrılmadan önce teknenin baştan sona her yerini iyice aradığını söyledi. Hiçbir şey bulunmamış." Amerotke şimdi de sağ elini kaldırdı. "Diğer yandan, saygıdeğer Sethos uzman tanıklar getirdi ve bunlar da, sevgili Fi-ravun'un ölümünden sonra teknede yüzbaşının yanında arama yapıldığını ve bir yılanın bulunup öldürüldüğünü söylediler. Saygıdeğer Sethos... Emin misiniz? Firavun'un ölümüne bu yılanın neden olduğuna kesin olarak inanıyor musunuz?" Sethos soğukkanlı bir tavırla ona baktı. "Ve bu yılan neden başkasını değil de Firavun'u ısırdı?" Sethos ellerini kaldırdı. "Efendim," diye konuştu. "Saltanat kamarası direkler üstüne gerilmiş en pahalı ketenden yapılmıştır ve kutsal Firavun'un dışarısını görebilmesi için yanları ve ön tarafı açıktır." "Ee?" "Kral tahtı ve ayak taburesi, yükseltilmiş içi boş bir platform üzerindeymiş ve yılanın da orada saklandığı sanılıyor. Saltanat teknesinin iskeleye yanaşması ve Firavun'un da tahtırevana binmek üzere kürsü yanında durması yılanı rahatsız etmiş olmalı. Isırdı ve sonra da aramada bulunduğu karanlığa çekildi." "O halde Firavun neden hemen oraya yığılmadı?" Sethos eğilip selam verdi. "Efendim, yeni tanığım kafanızdaki karışıklığı giderecektir: bu tanık. Kutsal Ev'in doktoru Peay'dır."


Amerotke başını salladı. "Peay'ı tanırım. Firavun'un, karısının ve diğer bazı üst düzey kişilerin doktorudur." Gülümsedi. "Uzman ve bilgili bir adamdır." Mahkeme mübaşirleri Peay'ı getirdi. Amerotke bu ufak tefek, koyu esmer adamın ününü duymuştu, dedikodudan hoşlanan, sanat eserleri koleksiyoncusu olan, zenginliğini göstermek için parmaklarına bir sürü yüzük ve boynuna kıymetli kolyeler takan, gösteriş meraklısı biriydi. Amerotke, onun, bu kadar çok mücevherin ağırlığına nasıl dayandığını merak ediyordu. Doktor eğilip mahkemeyi selamladı, elini kutsal heykelciğin üstüne koyup yeminini etti ve sonra hiç acele etmeden Amerotke'nin sağındaki minderlerden birine oturdu. Amerotke, "Neden çağırıldığınızı biliyor musunuz, beyefendi?" dedi. Peay, sert ve gırtlaktan gelen bir sesle, "Kutsal Firavun'u ben muayene ettim," dedi. Zenginliğine ve eğitimine rağmen bir taşralı olmaktan utanıyormuş gibiydi. Keten giysisinin kollarını yukarıya çekti ve kendisine gülecek ya da onunla alay edecek insanlara meydan okurmuş gibi etrafına bakındı. Amerotke, "Firavun'un öldüğü akşam Amon-Ra tapınağına çağırıldınız, değil mi?" diye sordu. "Evet, ayin kurallarına göre güneş batınımdan hemen sonra." "Ve kutsal Firavun'un uzak ufuklara yapacağı yolculuk için hazırlıklara başladınız, öyle mi?" "Evet. Aynı zamanda ölüm nedenini de araştırdım." Amerotke hemen, "Neden?" diye sordu. Peay arkaya doğru kaykılıp şaşkın gözlerle ona baktı. Sonra, "Firavun yere yığılmıştı," dedi. "Tanrılara özgü bir hastalığı vardı onun, saralıydı." Doktor kekeliyordu. "Sara nöbet lerinin sonucu olan derin bir uykuya dalmış, yani bayılmış olabilirdi diye düşündüm." Amerotke, "Ama durum öyle değil miydi?" diye sordu. Peay başını iki yana salladı. "Firavun'un ruhu yola çıkmıştı. Boynunda ve bileklerinde nabız atmıyordu. Meraklanmıştım, çünkü ölüm çok aniydi. Firavun'un sandaletlerini çıkardım ve topuğunun tam üstünde engerek yılanının ısırdığı noktayı gördüm. Yılan dişlerini iyice batırmış ve orası mosmor olmuştu." Amerotke, "Hangi ayaktaydı?" diye sordu. "Sol ayakta." Amerotke kolunu sandalyeye dayadı. "Peki böyle bir yılan ısırması ölümcül olabilir mi?" "Gayet tabii, testere pullu engerek en zehirli yılandır, yapılacak pek bir şey yoktur." "Söyler misiniz bana, Firavun saltanat teknesinden ayrılırken ısırıldıysa neden o anda bunu söylemedi?" "Ah!" Peay öne arkaya sallandı. Nerede olduğunu hatırlama-saydı, Yaşam Evi'nde bilim adamlarına hitap eder gibi parmağını başyargıca sallayabilirdi. "Efendim, iki şeyi dikkate almanız gerekir. Sevgili Firavun kente girmek üzereydi. O bir asker, bir savaşçıydı, düşman karşısında zaferler kazanmıştı. Rahatsız olsa bile bunu saklayacaktı tabii." Amerotke, "Sizinle aynı fikirdeyim," dedi. Peay, "ikincisi," diye devam etti. "Yılan ısırığı o kadar büyük bir acı vermemiş de olabilir. Yılan tarafından ısırılmış pek çok adam tanırım ki, zehir kalplerine doğru giderken hiçbir şey olmamış gibi işlerine devam etmişlerdir." "Zehirin yayılması ne kadar sürer peki?" Peay bu soruya cevap vermek yerine, sadece gözlerini kırpıştırdı. Amerotke, "ilk söylediğinizi kabul ediyorum," dedi. "Ama Fi-ravun'un hiç kuşkusuz çok daha önce yere yığılmış olması gerekirdi, değil mi?" Peay, "Şey, bu bazı şartlara bağlı," diye kekeledi. "Hangi şartlara?" "Bu kişiden kişiye değişir." Peay yüzünün terini sildi. "Yani insanın fiziksel yapısına, vücut yapısına bağlıdır. Firavun'un tapınağa gidinceye kadar hareket etmediğini hatırlayın efendim. Bir insan zehirlenince bir sürü hareket yaptırılır ve zehirlenen kişi vücudunu ne kadar hareket ettirirse, zehir de o kadar hızlı etkiler."


Amerotke o sabah infaz edilen subayı hatırladı. Eliyle bir işaret yapıp, doktorun dediğini kabul ettiğini belirtti. "Peki, yılan ısırığı konusunda emin misiniz?" Peay o zaman, Firavun'un naaşım cenaze töreni için giydiren ve cenazeyi Nil'in karşı kıyısına, ölüler Kenti'ne götüren başka tanıklar çağırdı. Hepsi güvenilir işçilerdi ve yemin edip, neler gördüklerini ve yılan ısırığının belirgin olduğunu söylediler. Amerotke, "ifadeler, bu yılanın Ra'nın Ihtişamı adlı saltanat teknesinde bulunduğunu gösteriyor," diye özetledi. "Bu tür yılanları pek iyi tanımadığım halde, insan, bu yılanın tekneye Nil yolculuğu sırasında, gemi nehrin ortasında demirliyken değil de, Sakkara'da iskeleye yanaştığında geldiğini söyleyebilir. Onu kimsenin görmemiş olması garip gelebilir tabii, ama bu tür yılanlar karanlık köşelere gizlenir ve sadece rahatsız edildiklerinde ortaya çıkarlar. Teb'de de muhakkak böyle oldu: kutsal Firavun'un şansı yoktu; yılan onu ısırdı, kendisi acısını sakladı ama, Amon-Ra tapınağına girince hemen düştü ve öldü." Amerotke, Meneloto'ya baktı. "Bu ifadelere karşı gösterecek kanıtlarınız var mı?" Firavun muhafızlarının yüzbaşısı başını kaldırdı. Amerotke onun hafifçe gülümsediğini fark etti ve Sethos'un bir hata yapıp tuzağa düştüğünü anladı. Karısıyla Senet oyunu oynamalarına benziyordu bu: Norfret ifadesiz bir yüzle oynar ama aniden saldırır, oyunu kapatır ve kazanırdı, o zaman gözleri güler, dudakları kısılırdı. Amerotke gözlerini kırpıştırdı. Şu anda onu düşünmemeliydi. "Söylenenlere karşı bir diyeceğiniz var mı?" diye tekrar sordu. "Var efendim." Bu cevap duruşma salonunda mırıldanmalara neden oldu. Amerotke elini kaldırdı. "Rahip Labda'yı çağırmak istiyorum." Sethos, "O da kim?" diye atıldı. "Ben rahip Labda'yı çağırmak istiyorum." Meneloto mahkeme kurallarına uygun davranıyordu. Amerotke hole doğru bağırdı. "Bu tanığı getirin!" Asural, topallayarak yürüyen sıska bir ihtiyarı getirirken kalabalık ikiye ayrıldı, adamın kol ve bacakları sopa gibiydi, yaşlı teni sararmıştı. Başı ve yüzü gerektiği gibi tıraş edilmemişti ve bu da birkaç kişinin kıkırdamasına neden oldu. Polis şefi adamı mindere oturtup Amerotke'ye göz kırptı ama yargıç ciddiyetini hiç bozmadı. Başyargıç, yaşlı adamın rahatsızlığının farkındaydı. Adam, eklemlerinin her hareketinde irkiliyor ve dişsiz ağzı acıyla geriliyordu. Üzerine yemin etmesi gereken Maât heykelciğini görünce kuş pençesine benzeyen elini ileri doğru uzattı. Amerotke, "Buna gerek yok beyefendi," dedi. "Ona dokunma-sanız da olur. Sizin yerinize vekiliniz olarak ben dokunurum ona." "Bana şeref verdiniz ve merhamet gösterdiniz." Yumuşak ve uykulu gözlerle Amerotke'ye bakan yaşlı adamın sesi şaşırtıcı derecede güçlüydü. "Eliniz Maât heykeline dokunurken gerçeği söyleyeceğime yemin ederim saygıdeğer Amerotke. Bu vücuttaki hapisliğim yakında sona erecek ve ben de ebedi yolculuk için hazırlanıyorum." Amerotke, "Adınız nedir?" diye sordu. "Adım Labda, yılan tanrıçası Meretseger'in rahibiyim." Sethos, bu yaşlı rahibin neden çağırıldığını anlayınca şaşkın şaşkın bakakaldı. Nekropolis'teki ölü işçileri Meretseger'e saygı gösterirdi. Amerotke adama herhangi bir merhamet duymadan, acımadan sordu. "Neden çağırıldınız buraya peki?" "Bildiğiniz gibi efendimiz, yılan tanrıçasına tapınma, Nil kıyılarındaki ve Teb çevresindeki tepe ve vadilerdeki çeşitli yılanların incelenmesi anlamına gelir." Sethos, "Ee ne var bunda?" diye atıldı yine. Yaşlı rahip başını çevirip ona bakmadı bile. "Yani efendimiz, şunu açıkça söyleyebilirim ki, testere pullu engerek yılanının ısırığı en öldürücü ısırıktır. Doğru, bir doktor zehirin, kurbanın hareket hızına göre etki yaptığını söyleyebilir; bu


özellikle, bu yılanın ısırdığı hayvanlar için doğrudur. Bu hayvanlar korku içinde koşup kaçmaya çalışır ama uzağa gidemezler. Ne kadar çok hareket ederlerse o kadar çabuk ölürler." Amerotke tanığı susturmak istedi ama vazgeçti, elleri kalçalarında oturup dinledi. Yaşlı rahip, "Eğer," diye devam etti. "Sevgili Firavunumuz, Nil üzerindeki teknesinden ayrılır ken ısınlmış olsaydı, kentin kapılarına kadar asla gelemezdi. Bu uzun bir yol. Babası kutsal Arnon Ra'nın tapınağına girmeden çok önce düşüp ölürdü." Sethos, "Bunu nerden biliyorsun sen?" diye sordu. Labda, "Biliyorum çünkü bu bir gerçektir," diye cevap verdi. "Neden yalan söyleyeyim ki? Yaşlı bir adamım, ayrıca yemin ettim. Yılanlar hakkında bilmediğim yoktur." Amerotke duruşma salonunu gözden geçirdi. Yaşlı adamın sesi yüksek ve güçlü çıkıyordu. Kâtipler bile yazmayı bırakmış Lab-da'ya bakıyordu. Eğer doğruyu söylüyorsa ve kutsal Firavun, Ra'nın Ihtişamı'ndan ayrılırken ısırılmadıysa, o zaman ne müştü? Amerotke, "Tahtırevan aranmış mıydı?" diye sordu. Tutmes kente gelirken tahtırevandaki tahtta oturuyordu, o aı nmış mıydı acaba?" Sethos, "Bunu dikkatle araştırdım, diye cevap Verdi. "Bir engerek yılanı oraya saklanamaz. Orada olsaydı görülür ve dehşet yaratırdı. Ayrıca, siz sormadan söyle saygıdeğer Amerotke, aynı şey Amon-Ra tapınağı için de geçerli. Kutsal Firavun tahtırevanı merdivenin dibinde terk basamakları çıktı. Fira-vun'un karısı sevgili HaAus divanin üst kısmında rahip ve rahibelerle birlikte onu bekliyordu Hiçbir yılan görülmedi ya da bulunmadı." Amerotke bu andan nefret ediyordu. Sanki orada bulunanlar onun bir oyun, bir büyü yapmasını ve iki zıt hakikati uzlaştırmasını bekliyordu. Meneloto, sert bir sesle, "Efendimiz," diye konuştu. "Labda gerçeği söyledî. Bu nedenle, tanrıça Maât huzurunda beni suçlayanların, bir yalancı olduğumu kanıtlamalarını istiyor, meydan okuyorum "Nasıl?" diye sordu, hücrelerde bir sürü hüküm giymiş suçlu, mahkûm var. Bun-lar ya asılarak, ya da zehirle ölüme mahkûm olmuş suçlulardır. Bunlardan birini bırakın Nil sahiline gitsin ve orada bir yılan tarafından isirilsin, hem de topuğundan. Onu taşıyarak kentten ge-çirsinler. Saygıdeğer Amerotke, tanrıça adına yemin ederim ki eğer bu adam yaşarsa suçlu olduğumu kabul edeceğim. Bu suçlamaya o zaman asla itiraz etmeyeceğim. Ama adam ölürse efendimiz yargıç, o zaman da sizden bu suçlamayı kaldırmanızı talep edeceğim." Meneloto, Firavun'un gözü ve kulağı olan adama baktı. "Saygıdeğer Sethos'un, benim kötülüğümü isteyenlerin sözcüsü olduğunu biliyorum ama meydan okumamı kabul etmelidir. Amon- Ra'ya, hayatını kendiminkinden üstün tuttuğum sevgili Firavunumuzun kutsal Ka'sına yalvarıyorum, bunu teste tabi tutun!" Amerotke elleriyle yüzünü kapadı, yargıcın bir karar aşamasında olduğunu gösteren işaretti bu. Meneloto'nun meydan okuyuşunu kabul edecek miydi acaba? Amerotke, adam tanrılara yalvardı, bırak tanrılar karar versin, diye düşündü. Sonra ellerini yüzünden çekti. Yumuşak bir sesle, "Saygıdeğer Sethos," dedi. "Ne diyorsunuz?" Labda, "Başka şeyler de var," diye atıldı. "Yüzbaşı Meneloto çok acele konuştu." Amerotke, "Nasıl yani?" diye sordu. Yaşlı rahip damarlı elini sallayıp, "Biz sadece zaman ve yerlerden söz ediyoruz, saygıdeğer Amerotke," diye devam etti. "Ama sormak istiyorum efendim, burada hiç zehirli bir yılan ya da engerek tarafından sokulmuş birini gören kimse var mı acaba? Bazı yılanların ısırığı arı sokması gibidir." Engerek yılanının kurumuş ölüsünü gösterdi. "Ama bunun ısırığı farklıdır. Gerçek bir felakettir." Amerotke ifadesiz bir yüzle oturuyordu. Meneloto'nun savunmasında bu konunun ne zaman açılacağını merak edip duruyordu. Yılanlar konusunda pek bir şey bilmezdi ama, Firavun'un savaş arabaları birliğinde görevliyken bir atın böyle zehirli bir yılan tarafından ısırıldığını ve hayvanın nasıl kıvrandığını dehşet içinde görmüştü. "Devam edin," dedi. "Tanrıça Meretseger şahidim olsun ki doğruyu söylüyorum. Saygıdeğer Sethos da bunu mutlaka bilecektir, eğer kutsal Firavun böyle bir engerek yılanı tarafından ısırılmış olsaydı, duyduğu acıyla korkunç şekilde kıvranırdı."


Sethos birden telaşlandı ve sert bir sesle, "Ama kıvrandı zaten," diye atıldı. "Sevgili karısı Hatusu, onun Amon-Ra tapınağında kıvrandığını söyledi." Yaşlı rahip şaşkınlığını gizlemeye çalıştı.Sonra, "Ama o zaman çok geç olmuştu," diye itiraz etti. "Bu kıvranmanın çok daha önce olması gerekirdi!" Menoloto, "Ben tanrılara başvurdum," diyerek araya girdi. "Onların adaletine sığındım." Amerotke kâtiplerine döndü, ama hepsi başlarını öne eğmişti. Loş duruşma salonuna baktı. Düşünmesi, ifadeleri değerlendirmesi gerekiyordu. "Duruşmaya ara veriyorum," dedi. "Yarın sabah belirtilen saatte başlayacak. Kararımı vereceğim. Yüzbaşı Meneloto, sanırım siz ev hapsindesiniz, öyle mi?" Subay şaşkın ve rahatlamış gibiydi, başını salladı. "O halde oraya geri götürülecek ve yarın sabah kararım için mahkemeye getirileceksiniz." Amerotke bunu söyledikten sonra göğsündeki madalyonun yüzünü yine içeriye çevirdi, tanrıça artık mahkemeye bakmıyordu. Sonra ellerini yavaşça çırptı. "Kararım budur!" Mahkeme salonu ayaklandı. Yaşlı rahip minderinden kalktı, kâtipler ve tanıklardan mırıltılar yükseldi. Amerotke yerinde kaldı. Sethos ancak, Meneloto'nun salondan çıkarılmasından sonra kalkıp onun yanına geldi, yargıcın karşısına çömeldi. Amerotke, alaycı bir ses tonuyla, "Bir şey mi istiyorsun Fira-vun'un gözü, kulağı?" diye sordu. "Kararımı duydun. Duruşma yarın sabaha ertelendi!" Sethos yasa kitabını gösterdi. "Yasalarda, Firavun savcısının, sanığın suçu sabit olduğu takdirde nasıl bir ceza vereceğini yargıca sormasını engelleyen hiçbir şey yok." "Herhalde bu adamın idamını istemiyorsun, değil mi? Bu mahkeme buna izin vermeyecektir. Belki bir rütbe indirimi, para cezası filan gibi bir ceza verilebilir, öyle değil mi?" Sethos sert bir sesle, "Sürgün," dedi. "Batıdaki Kırmızı Top-raklar'da bir vahaya sürgün!" Şaşkın bir ifadeyle Amerotke'nin yüzüne baktı, "Ben de emir altındayım," diye açıkladı. "Hanedan mensupları onun idamını istedi. Onların öfkelerini yatıştırdım, yumuşattım." "Göreceğiz." Amerotke, kabalık yaptığını bildiği halde, oturduğu yerden kalkıp sırtını Sethos'a döndü ve iki Hakikat Salonu'nun küçük tapınağına girdi. Uzandı ve, içinde hakikatin sembolünün resmi bulunan büyük, tepesi halkalı haça dokundu. Kapının bulunduğu duvarda Firavun Tutmes'in Mısır'ın düşmanlarını yargılarken yapılmış bir resmi vardı, Firavun'un kolu havada, topuzlu âsâsı bir Kuşi esirinin kafasına inmek üzereydi. Ressam, Firavun'un yüzünü çok güzel çizmişti: ince, sivri yüzündeki daima çatık kaş, hiddetli bakış iyice belirgindi. Amerotke eğilip onu selamladı. Firavun'un Ka'sı bu tapınağa gelmiş miydi acaba? Davayı izlemiş miydi. Amerotke kapıyı kapadı ve karmaşık kilidin tahta dili yerine otursun diye anahtarı çevirdi. Madalyonlu kolyesini ve diğer rütbe işaretlerini çıkardı ve sedef kakmalı kutuya koydu. Sonra, âdet olduğu üzere heykelin önüne çömeldi. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Sethos'u suçlamıyordu, Fi-ravun'un gözü, kulağı olan bu adam, mahkemede hiç de rahat görünmemişti. Bu davada yalanlar, çelişkiler vardı. Firavun Ra'nın ihtişamında yılan tarafından ısırılmış olsaydı, kıvranması gerekirdi. Amon-Ra tapınağına kadar gitmesi olanaksızdı. O halde Meneloto neden suçlanıyordu? Yoksa o bir günah keçisi miydi? Ya da başka bir şey mi? Karanlık ve gizemli bir şey? Kutsal Firavun saltanat teknesinden ayrılırken ısırılmadıysa ne olmuştu? Amerotke söylentileri hatırladı. Firavun'un mezarı karıştırılmamış mıydı? Henüz bitmemiş mezarın bazı yerlerine insan kanıyla, lanetler ve beddualar yazılmamış mıydı? Yaralı ve kanları yere akan güvercin uçmamış mıydı? Bu güvercin yere düşmüştü sonra. Bu bir kaza mı, yoksa bir rastlantı mıydı sadece? Ama mezarın karıştırıldığını gözardı edemezdi kimse. Ne de olsa Firavun, Del-ta'daki zaferle sonuçlanan savaşlarından dönmüştü, Nil'in karşı sahilinde, ölüler Kenti'nde bir grup iğrenç insan korkunç bir suç işlemişti. Firavun'un muhafızlarını öldürmüş ve mezara bir şeyler yapmışlardı. Neden? Mezar hırsızlığı bölgede yoğundu, ama bu tür iğrenç şeyler her zaman duyulmazdı.


Amerotke parmağındaki yüzükle oynadı. Kutsal Firavun neR MS 66 PAUL DOHERTY den lanetlenmişti peki? Acaba ölümü bir tür infaz mıydı? Eğer öyleyse, bu bir cinayetti. Peki ama, mezara yapılan bu saldırıdan neden söz edilmemişti mahkemede? Evet, bunu yarın soracaktı ama dikkatli olması gerekiyordu: bunu başkalarıyla tartışmamalıydı; Firavun'un cinayete kurban gittiği hakkındaki en küçük bir ima bile Teb'i karıştırırdı. Eğer bunu kanıtlayamazsa, saraydan gelen bir emirle yerinden olan ilk yargıç olmayacaktı tabii. Başını duvara dayadı ve onun serinliğini hissetti. Birinin kapıyı vurduğunu duydu ama aldırmadı. Bu akşam evine gidip sakin bir gece geçirmek istiyordu. Bugün duyduğu ve gördüğü şeyleri düşünmeliydi. Sethos sadece bir kuklaydı ama ona bu konuda baskı yapan kimdi acaba? Tutmes'in vârisi sadece ufak bir oğlan çocuğuydu. Acaba baskı yapan, Firavun'un karısı Hatusu muydu? Yoksa Büyük Vezir Rahimere, ya da Firavun'un, Meneloto'yu kıskanan komutanı General Omendap mıydı? Veya Gümüş Evi'nin şeytan gibi kurnaz başkâtibi Bayletos olabilir miydi? Amerotke bir zamanlar Teb'in üstündeki kumtaşı kayalıklarda oynarken bir gün uzun, karanlık bir mağaraya girdiğini hatırladı. Şimdi de aynı şeyi hissediyor ve karanlık köşelerde ne gibi dehşet verici olayların beklediğini düşünüyordu. Hathor: Mısır aşk tanrıçası. 4 Kapı ısrarla tekrar vuruldu. Amerotke kalktı ve kapıyı açtı. Asural içeriye süzüldü, suratı kül rengiydi, her zaman neşeyle kırışan gözleri sağa sola bakmıyordu. Miğferini çıkarıp bir yana koydu ve parmağıyla kılıç kemerine dokundu, sonra, çakal başı şeklinde yapılmış kılıç kabzasıyla oynadı. Odada sanki başkaları da varmış gibi, "Amerotke," diye fısıldadı ve parmağıyla onun omzuna dokundu. "Orada neler söylendiğinin farkında mısın?" "Tanık ifadelerini dinledim." "Saygıdeğer yargıç, benimle oyun oynama." Asural bir kubbeye benzeyen başındaki terleri sildi ve elini eteğinde kuruladı. "Kafam seninki kadar çalışmıyor olabilir. Ben bir askerim, basit ve dürüst bir adam." Amerotke, "Kendilerine basit ve dürüst diyenlerden hep çekinirim," diye konuştu. "Benimle samimi asker oyunu oynamayı bırak, Asural. Sen zeki, kurnaz bir adamsın, vücudun iri ama zihnin çeviktir." Asural'ın koluna hafifçe vurdu. "Sen bir tilkisin Asural. Ama beni kandıramazsın. Ancak iyi bir polissin, dürüstsün, rüşvet almazsın. Hepsinden önemlisi, seni sever ve sana saygı duyarım." Asural içini çekti ve omuzları düştü. Amerotke, "Onun için," diye devam etti. "Buraya gelip de beni olduğumdan daha fazla tedirgin etmeye çalışma sakın. Orada neler söylendiğini biliyorum tabii. Kutsal Firavun'un o yılan tarafından öldürülmediğini ben de biliyorum sen de biliyorsun. Ama nasıl ve neden böyle esrarlı bir biçimde öldü? Bu bir sır işte. Mahkemenin gücünün nerede bittiğine ve saray erkânının dolambaçlı yollarının nerede başladığına karar vermeliyim." Asural başının yan tarafını kaşıyarak, "Ayrıca şu mezar hırsızları var," dedi. "Başka bir hırsızlık haberi daha geldi. Yaşlı ve soylu bir kadının mezarı. Mısır'a yerleşmiş bir Hitit generalinin karı-sıymış. Aile, ölüler Kenti üstündeki kayalıklarda bulunan mezara gitmiş. Sahte kapıya dokunulmamış, gizli giriş bulunamamış. Mezara girildiğine dair bir iz yokmuş, ama mezar kapısı eşiğine bırakılmış olan nazarlıklar, kolyeler ve küçük kaplar alınmış. Yakında şikâyete başlarlar. Milyon Yıl Evî'ne dilekçe verecekler, kendilerine bir günah keçisi arayacaklar ve bu da ben olacağım." Amerotke, "Bu da bana, bu akşam çocuklarıma anlatacağım bir hikâyeyi anımsattı," dedi. Asural inledi ve başka tarafa baktı.


Amerotke nazik bir sesle sözünü sürdürdü, "Bu işler bittiğinde seninle birlikte şu taş duvarların içinden geçen mezar hırsızlarının peşine düşeceğiz. Peki, Meneloto aleyhine olan kanıtlar için ne diyorsun?" "Senin de söylediğin gibi, Firavun'un gözü, kulağı ne kanıt gösterdiyse Meneloto da başka kanıtlar koydu ortaya, iki oyuncunun da birbirinin elini kolunu bağladığı bir Senet oyununa benziyordu bu." "Ya tanıklara ne diyorsun?" diye sordu. "Mesela Peay?" "Rezil biri. Gününü karanlık köşelerde yaşayan bir adam." Asural başını iki yana salladı. "Peay rıhtımdaki fahişelerle düşüp kalkıyor. Ayrıca güzel oğlan popolarına da düşkün. Çeşitli kaplardan, kimisi temiz, kimisi kirli kadehlerden içiyor." "Ama iyi bir doktor, değil mi?" "Zengin bir adam, yalan söyleyeceğini sanmam." Asural hafifçe gülümsedi, "iki Hakikat Salonu'nda yalancı tanıklık yapmak! Peay hiç kuşkusuz Sinai altın madenlerinde yıllarca çalışmak istemez." "Ya Labda?" "O adam Krallar Vadisi'nde bir mağarada yaşıyor. Tanrıça Meretseger'in küçük tapınağının muhafızı. Dürüst bir adam." Asural birden sustu. Avludaki ağaçlardan bir baykuş sesi duyuldu, uzun ve hüzünlü bir sesti bu.Amerotke, "Artık gidelim," dedi. "Tapınak ve ofisim kapalı ve güvende olmalı." Elini kapı mandalına attı. "Dikkatli olmalısın." Amerotke döndü. "Ne demek istiyorsun?" Asural, "Bana masum rolü yapma," diyerek gülümsedi. "Bütün Teb karmaşa içinde. Osiris ve Isis alayları kent dışında kamp kurdu. Güneyden beş tane savaş arabalı alay geldi. Şimdi ekim zamanı olabilir ama aynı zamanda sırtlanlar zamanı da." "Hadi Asural, sen tapınak polisi şefisin, bulmaca soran biri da kâhin değilsin. Müthiş uyarılarını ve meşum kehanetleriı le bakalım." Asural, "Söylenecek çok şey var," diye koı deki astrologlar gökyüzünden bir yıldız kaydığın ın karşı kıyısında, cadde ve sokaklarda ölüleri tığı ıjörülmüş. Firavun'un vârisi sadece küçük bir oğlanAo ele geçirmek isteyenler var. Yani, en azından o büyüyene! :e kadar." Amerotke, "Ben bir yargıcım," diye hatırlattı Sadece Fi-ravun'un adaletini dağıtırım." Sonra kapıyı açtı ve dışarıya akikat Salonu'na yü-rüdü. Salonun ilerisindeki avlu şimdi bomboştu. Kutsal tapınak kapanmış, önüne çiçekler konmuştu. Yaşlı ve temiz rahipler kapılara tütsü serpmişti. Kâtipler yasa kitaplarını, minder ve sandalyeleri kaldırmıştı. Salon boştu. Amerotke salonun, bu haliyle daha da muhteşem göründüğünü düşünürdü hep. Tapınağın önünde diz çöküp ellerini uzatarak kısa bir şükran duası mırıldandı ve Tapınaktan çıktı. Tapınağın cilalı kapıları muhafızlar ;ıfıp kapanırdı. Amerotke sütunlu holden geçti ve eşelen koca sütunların arasından yürüdü. Sfenks da boşalmıştı. Serin bir esinti çıkmıştı ve batan 'ışıkları kırmızıya boyanmış sfenkslere sanki hayat veriyordu Bir grup genç rahip, boynuzlarına bez şeritler bağlanmış koca öküzleri, sabah yapılacak kurban ayini için mezbahalardan birine götürüyordu. Birkaç yorgun ziyaretçi, yaya yolu sonundaki cüce tanrı Bes'in anıtı etrafından toplanmıştı. Yüzünü ekşitmiş cüce tanrı heykelinin altında kutsal hiyeroglif yazısı görülüyordu. Heykel bir fıskiyenin altındaydı ve onu yıkayan sular granit bir havu-za dökülüyordu. Ziyaretçiler, engerek ve akrep sokmasına karşı koruyucu olduğu söylenen bu sudan deri tulumlara dolduruyor-du. Amerotke onların yanından hızla geçti. Şimdi tapınağın büyük ön avlusundaydı. Durdu. Acaba hemen eve gitmeli miydi? Yoksa kentin kuzeyine çıkıp, ölmüş ebeveynine dua etmesi için para verdiği, Amon-Ra tapınağının cenaze rahibini görmesi daha mı iyi olacaktı? Birden içini çekti: kutsal Firavun'un öldüğü yer orasıydı. Onu görenler belki de oraya resmi görevle geldiğini düşünebilirdi. "Amerotke, efendimiz?"


Dönüp baktı. "Ah, sen misin Prenhoe?" Genç kâtip ayaklarını sürükleyerek onun yanına geldi. Ayağındaki sandaletin deri şeritlerinden biri kopmuştu. Amerotke, "Dava konusunda konuşmak istemiyorum," diyerek onu uyardı. Prenhoe hayal kırıklığını gizledi. "Zamanı gelince bir yargıç olarak atanmam için akrabam olarak beni destekler misin?" "Tabii desteklerim. Sen Kâtipler Okulu'nun bir üyesisin. O okulun sınavlarını verip geçtin." "Güzel." Prenhoe'nun ince yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Sonra gözlerini kırpıştırdı ve, "Bugün güzel bir gün," dedi. "Dün gece bir rüya gördüm." Amerotke, "Prenhoe," diye tekrar uyardı onu. "Şimdi senin rüyalarını dinleyecek zamanım yok, aslında uykuya hazırlanma zamanı geliyor." Uzanıp onun bileğini tuttu. "Hadi, evine git artık!" Akrabası sesini çıkarmadan ayrılıp gitti. Amerotke, o gün Şu-foy'u nazarlık satarken gördüğü palmiye ağaçlarına doğru yürüdü. Cüce, bir ağaca yaslanmış, uyuyup kalmıştı, efendisinin bastonu ve güneş şemsiyesi yanında duruyordu ve kucağında da bir bira kupası vardı. Nazarlıklar ya da Şufoy'un kazandığı paralar ortada görünmüyordu. Amerotke çömeldi ve ağzını cücenin kulağına yaklaştırdı. Sonra yüksek sesle, Şufoy'un atasözlerinden birini söyledi, "Sadece gece saatlerinde uyu. Ra, günü yönetirken, onu yaşamak için kullan; ışığı mutluluk, sağlık ve başarı için kullan." Şufoy birden zıplayıp uyandı. "Oh efendimiz! Tahminimden de geç kaldınız." Hemen ayağa fırladı ve bira kupasını da, taşıdığı küçük torbaya atıverdi. Sonra, baş tarafı ibis kuşu şeklinde yapılmış olan beyaz bastonu Amerotke'ye uzattı. Yelpazeyi açmaya çalıştı ama Amerotke onun başını okşadı. "Ne kadar içtin sen?" diye sorup güldü. "Güneş artık batıyor, yelpazeye gerek yok." Şufoy yüzünü buruşturdu ve dönerek, yüksek sesle, "iki Hakikat Salonu başyargıcı efendi Amerotke'ye yol açın!" diye bağırdı. "Sevgili Fira vun'un kutsal memuru! Adaletin kâtibi! Kutsal rahip! Ra'nın dokunup kutsadığı insan geliyor!" Amerotke cücenin omzunu yakaladı ve, "Kapa çeneni!" dedi. Bu oyunu her akşam oynuyorlardı. "Fakat efendimiz," Şufoy'un yaralı yüzünde bir tilki gülümsemesi belirdi. "Ben sizin mütevazı hizmetkârınızım. Görevim sizi övmek, böylece herkes sizin kim olduğunuzu bilsin." Amerotke, "Ben bir yargıcım," diye konuştu. "Hem de yorgun bir yargıç! istediğim en son şey, senin pazarın ortasında böyle ba-ğırmandır, Şufoy," Şufoy incinmiş gibi görünmeye çalıştı. Bu uzun boylu, tarafsız yargıcı, sert görünen adamı, bu şaşırtıcı rahibi seviyordu, ona bağlıydı; Şufoy onun, biraz fazla ciddi olmasına karşın nazik, hassas bir adam olduğunu biliyordu. Oyun oynargibi, "Ben görevimi yapıyorum," diye sızlandı. "Ben de kendiminkini." Her zamanki konuşmalarıydı bunlar. ön avludan ayrılıp çarşıya geldiler. Şufoy, güneş şemsiyesine bir âsâymış gibi yaslandı ve, "Peki ama efendim, sizin gerçek göreviniz nedir?" diye sordu. "Görmek, dinlemek, yargıya varmak." Amerotke ciddi görünüyordu, ilerde, süslü püslü giyinmiş, bileğinde altın nazarlıklar ve kulaklarında küpeler olan bir adamı gösterdi: adam, bir palmiye ağacının altında, kır saçlı bir kadının acı Nubye birası sattığı tezgâhın yanında oturuyordu. Amerotke, "Şimdi şu adama bak," dedi. "Şuna iyi bak, Şufoy. Bu adam nedir dersin?" Cüce, "Bir Suriyeli?" dedi. "Bir tüccar?" "Ve bir ağacın altına oturmuş bira içiyor, öyle mi?" Şufoy tekrar baktı. Amerotke, "Onun kim olduğunu sana söyleyeyim," diye devam etti. "Yüzü güneşte iyice yanmış, demek ki açık havada çalışıyor. Ayaklarında sandalet yok, çıplak ayaklı ama ayakları nasırlı olmasına karşın, iyi giyindiği için bir dilenci olamaz. Kuşağına taktığı hançer kıvrık ve Mısır yapımı değil. Sert toprakta sırtını ağaca dayayıp oturmuş ama çok rahat görünüyor. Bahse girerim


ki o adam Fenikeli bir gemici, malını Nil'den getirip burada sattı ve tayfalarına da bu gece kenti gezsinler diye izin verdi." Şufoy, "Nesine?" diye sordu. Amerotke, ifadesiz bir yüzle, "Bir gümüş meteliğine," dedi. "Git ona sor bakalım." Cüce sallanarak yürüdü. Yabancı onu şöyle baştan aşağı bir süzdü, ama sorularına cevap verdi. Sonra dönüp Amerotke'ye gülümsedi ve bir şeyler daha söyledi. Şufoy öfkeyle geri geldi. Çenesini göğsüne değdirip kalın kaşlarının altından Amerot-ke'ye bakarak, "Söylediğiniz doğru," dedi. "Fenikeli bir gemiciy-miş. Burada iki gün kalacakmış ve size selamlarını gönderdi. Saygıdeğer Amerotke'yi tanıyor." Yargıç bir kahkaha attı ve yürüdü. Şufoy onun arkasından yürüyerek, "Beni aldattınız!" diye homurdandı. "Size gümüş metelik borcum falan yok!" "Tabii ki yok. Yani benim mütevazı uşağım böyle bir bahse nasıl girebilir ki? Sana iyi para veriyorum, ama sen tüccar değilsin, değil mi Şufoy? Bir şeyler satmıyor, ticaret yapmıyorsun, değil mi ya?" Şufoy gözlerini kırpıştırıp uzaklara baktı. "Karnım acıktı," diye söylendi. "Midem kazınıyor. Midemin böyle, sizin yaklaştığınızı haber veriyormuş gibi guruldaması için sizden neden para istemiyorum bilmem? Belki de böyle yapmam gerekir. Midemin guruldamasını duyanlar, "Hey, Amerotke'nin açlıktan kıvranan zavallı uşağı Şufoy geliyor işte, başyargıç da yakınlarda olmalı!' diyorlar." Yargıç, "Sen çok iyi yemek yiyorsun," dedi ve cücenin kel kafasını okşadı. "Aslında seni kurbanlık olarak besliyorum ben." Amerotke bazalt döşeli yolda yürümeye devam etti. Şufoy da arkasından geliyordu ama efendisi onunla alay ettiği için kızmış gibiydi. Kendi kendine atasözleri söylüyordu: "Boş mideler dolarken, gülenler ağlayacak, ağlayanlar ise gülecek!" Amerotke çarşıdan geçti, burası hâlâ kalabalıktı. Berberler, ağaçların altına koydukları sandalyelere oturttukları müşterilerinin başlarını, kıvrık usturalarıyla, nehrin aşındırdığı çakıl taşları gibi kazıyıp pırıl pırıl yapıyordu. Ucuz biraları içip sarhoş olmuş gemiciler, geceyi neşeli geçirmek için genelev arıyordu. Polisler de ellerinde kısa ve kalın sopaları, bir olay çıkmaması için onları izliyordu. Pazar, tüm küçük meydanları ve dar sokakları kaplamıştı. Amerotke bir gerginlik hissetmiyordu. Dükkânlar açıktı. Taze etlerini günün başlangıcında satıp bitirmiş olan kasaplar, ellerinde kalmış, bozulmaya yüz tutmuş etleri satmaya çalışıyordu. Diğer satıcıların tenteleri ise hâlâ açıktı. Pis bir grup insan, bir evin arkasındaki fırında, kızgın kumlarda pişirilen ekmeklerden almak için bekleşiyordu. Bir başka tezgâhta soğan tohumlan satılıyor ve satıcı, bunların yılan deliklerini kapadığını bağırarak söylüyordu. Tezgâhlarda başka mallar da satılıyordu: fareleri kovan ceylan pisliği, bal peteklerinin yanında fırça olarak kullanılan zürafa kuyrukları ve tatlandırıcı olarak kullanılan kimyon tohumları bunlardan birkaçıydı. Kalabalık, hareketli ve gürültücüydü. Çocuklar bağırarak koşuşturup oynuyor, borular çalıp sokağa çıkma yasağı başlamadan önce kente varmaya çalışan, mal yüklü öküz arabalarının önüne geçip onları engelliyorlardı, iki eşek arasına seîlye gibi kurdukları tezgâhlarda mallarını satmaya çalışan satıcılar, sinekleri kovup müşteri çağırıyor, bağırıp duruyorlardı. Başka kentlerden gelmiş iki vali, yani Nomak da Gümüş Evi'ne gitmeye çalışıyordu. Fakat kalabalık, onların önlerinde giden, biri yabani tavşanlı, diğeri de çift şahinli sancaklarını umursamıyordu bile. insanlar, sınır kenti Siena'dan gelmiş olan masalcı adamla daha çok ilgileniyordu. Bu ufak tefek, buruşuk yüzlü yaşlı adam, iki maymunu eğitip ellerine birer meşale vermişti ve maymunlar onun iki yanında meşale tutarken o da çevresine toplananlara, uzak ve insanların ancak hayallerinde yaşattıkları diyarlar hakkında, denizaşırı ülkelerle ilgili hikâyeler anlatıyordu. Adamın rakibi, birkaç adım ötede dans eden bir kadın akrobattı, o da kastanyetleri ve vücudunun her yanında çalan zillerle etrafına seyirci toplamaya çalışıyordu. Bir genç kız davul, bir diğeri de flüt çalarken kadın kıvrak hareketlerle dans ediyordu. Çok geçmeden


kadının çevresine toplanan erkekler yere oturup ellerini çırpmaya başladı. Masalcı adam müşteri kaçıracağından korkarak, daha heyecanlı ve hayali hikâyeler anlatmaya başladı. Amerotke güldü ve yoluna devam etti. Bir ara dönüp arkasına baktı, Şufoy'un üzgün ve kızgın bir halde kendisini izlediğini sanıyordu ama cüce kaybolmuştu. Amerotke sabırlı olmaya çalıştı. Bileğine bir kelepçe takıp, bir ev maymunu gibi yürütmekle tehdit etmişti onu. Şufo y her zaman böyle bir yerlere takılıp ortadan kayboluyordu. Amerotke onun için korkuyordu; burunsuz suratı ve cüce vücuduyla esir tüccarlarının ilgisini çekebilir, onu kolayca kaçırıp bir tekneye atarak garip şeylere meraklı zengin birine satabilirlerdi. Amerotke, iki Hakikat Salonu'nda bu tür davalar görmüştü. Geriye döndü ve bastonuyla kendisine yol açıp kalabalık arasında ilerledi. "Şufoy!" diye bağırdı. "Şufoy, nerdesin?" Bir süre sonra, küçük adamı, bir demirhindi ağacı çevresine toplanmış kalabalığın ön sırasında gördü. Ağacın bir dalından sarkan bir tabelada uzman bir doktoru, bir 'anüs uzmanını öven sözcükler okunuyordu. Amerotke kendi kendine söylenerek kalabalığı yardı ve öne geçti. Doktor, hastasını bir hasıra yatırıp bacaklarını ayırmış, fıs-tül tedavisine başlamak üzereydi. Amerotke gözlerini kapadı. Şufoy'un insan vücuduna karşı olan büyük ilgisini hiç anlayamamıştı. Cüceyi omzundan yakaladı. "Bayan Norfret bizi bekliyor." "Tamam." Şufoy, hastasının üzerine eğilen doktora son bir kez baktı ve, "Evet," dedi. "Bekliyordur." Efendisini izleyip kalabalığın arasından sıyrıldı ve tekrar yola çıkıp kentin sütunlu ve yüksek kuleli kapılarına doğru yürümeye başladılar. Amerotke o akşam ilk kez farkı görüyordu. Kent nöbetçileri kimin gelip geçtiğine ya da kapıların ne zaman kapandığına pek aldırmaz, kumar oyunlarıyla daha çok ilgilenirdi. Şimdi ise Amon taaruz alayından bir birlik nöbetteydi, kalın kösele baldır ve göğüs zırhları, yere saplanmış mızrakların ucuna bağlı meşalelerin ışığında parlıyordu. Subaylar dışarıya çıkan herkesi gözetliyordu. Bunlardan biri Amerotke'yi tanıdı ve hafifçe eğilip selamladıktan sonra başyargıcın sorunsuz geçmesi için eliyle işaret etti. Amerotke ve Şufoy kapıdan geçip bazalt döşeli yola çıktılar. Sağda Nil nehri ve yelkenli tekneler görünüyordu, papirüs kamışlarının arasında çocuklar oynuyordu. Sol tarafta, kenti dolduran köylülerin kerpiç evleri vardı. Bunlar kentin içinde ev satın alacak ya da yaptıracak parayı bulamadıkları için surların dışında, nehirden çıkardıkları çamurla kulübelerini inşa ediyordu: bu basit, tek katlı evler sadece taş ocaklarında ya da kentte çalışan işçileri değil, aynı zamanda kanun kaçaklarını da barındırıyordu. Kendi aralarında eğleniyorlar; evlerinin önlerine oturup sohbet ediyor, oynayan çocukları seyrediyorlardı. Havada tuzlu balık, ucuz bira ve bu insanların kendi pişirdikleri sert ekmeğin kokuları vardı. Amerot-ke geçerken birkaçı ayağa kalkıp meraklı gözlerle ona baktı. Baş-yargıç, adının söylendiğini duydu. Adamlar daha sonra oturdu. Bir süre sonra Murdarlar Köyü'nden çıktı, önlerinde dik bir yokuş vardı. Amerotke yokuşun yamacında durup serin rüzgârda biraz dinlendi ve serinledi. Nehrin karşı kıyısında, atölyeleri ve cenaze evleriyle ölüler Kenti görülüyordu. O anda kayalıkların ötesindeki kendi anne babasının mezarlarını hatırladı ve kendi kendine, orayı mümkün olan en kısa zamanda ziyaret etmeye söz verdi. Her şeyin yolunda olup olmadığını kontrol etmeli, tuttuğu rahibin oraya gidip, girişe yiyecek bırakıp bırakmadığını ve her gün dua edip etmediğini anlamalıydı. Hırsızları da düşündü. Mezar hırsızının çok akıllı olması gerekiyordu. Hırsızların çoğu doğruca kapıdan içeriye giriyor ama kısa bir süre sonra diğerlerinin kuşkusunu uyandırıyordu. Sonuçta hep yakalanıyor ve ağır cezalar yiyorlardı. Fakat Asural'ın anlattığı hırsızlar farklıydı: bunlar mezarlara bir gölge gibi girip çıkıyordu. Yargıç, bu hırsızların, sarayında büyüdüğü I. Tutmes'in mezarını bulup bulmadıklarını merak ediyordu. Hikâyeleri hatırlayınca titredi. Tutmes bir sürü mahkûm ve köleyi ıssız bir vadiye götürüp mezarını gizlice yaptırmış, girişini de çok akıllıca bir şekilde gözlerden uzak tutmuş, saklamıştı. İşçiler daha sonra, bu sırrı kimseye söylememeleri için vahşice öldürülmüştü. Bu ölülerin ruhlarının, yani Ka'larının


geceleri Nil'i geçip, daha önce sevdikleri ve terk ettikleri insanların yaşadığı evleri ziyaret ettikleri doğru muydu acaba? Amerotke bunu hep merak ediyordu. "Efendim, acelemiz var sanıyordum. Hem şu askerleri gördünüz mü?" Şufoy, doktorun yanından alındığı için efendisine küstüğünü unutmuştu bile. Amerotke, "Hangi askerleri?" diye sordu. "Kent kapılarındaki askerler. Savaş Evi'nin, yakında Barış Evi'nin yerini alacağı doğru mu efendim?" Amerotke, "Kutsal Firavun uzak ufuklara gitti," diye cevap verdi. "Oğlu III. Tutmes onun vârisi, ülkeyi kimin yöneteceği konusunda biraz gerginlik olabilir tabii, ama sonunda her şey yoluna girecektir." Amoretke kendinden emin görünmeye çalışıyordu ama, yüzünü başka yana çevirdiği halde, Şufoy, efendisinin, kendini rahatlatmak istediğini biliyordu. Cüce, ağaç altında oturup nazarlık satarken kulağına gelen konuşmaları, söylentileri duymuştu. Genç Firavun'un çevresindeki konsey üyeleri bölünmüştü. Bir lider çıkıp yönetime el koyacaktı ama kim olacaktı bu? Büyük Vezir Ra-himere mi? Firavun'un ordularının komutanı General Omendap mı? Yoksa Gümüş Evi'nden Bayletos mu? özellikle Firavun'un üvey kardeşi ve karısı Hatusu başta olmak üzere başka isimler de söyleniyordu. Ticaretle uğraşanlar endişeliydi ve bu endişelerini yüksek sesle dile getiriyorlardı. Savaş arabalı birlikler ve piyade taburları sınırlardan çekilmişti. Bu durumda ne olacak? diye soruyorlardı. Çöllerde yaşayanlar, Libyalılar, Nubyeliler ticaretlerine engel mi olacaklardı? Askeri birlikler Teb'e çekilirse, korsanlar tekrar Nil'de saldırılara başlar mıydı? "Sanırım çok dikkatli olmalısınız." Şufoy efendisine yanaştı ve güneş şemsiyesini diğer eline alıp onun eline yapıştı. "Kararınızı duydum, insanlar Firavun'un bir engerek yılanı tarafından ısırıl-dıktan sonra nasıl olup da Amon-Ra tapınağına gidinceye kadar ölmediğini konuşuyor." Amerotke gülerek, "Peki insanlar ne diyor?" diye sordu. "Tanrıların adaleti yerine getireceğini." Amerotke içini çekip, "O halde göreceğiz," dedi. "Ama şu anda Şufoy, yorgunum ve acıktım." Yola devam edip diğer saray gibi köşklerin yüksek duvarlarının önünden geçtiler, hepsinin büyük, ahşap kapıları gece için kapanmış, kilitlenmişti. Nil'e yakın olan bu güzel ve sulak bölgede her gün yeni köşkler, evler inşa ediliyordu, çoğunun bahçelerinde kuyu vardı ve nehirden kanallarla su getirmek de kolaydı. Bir süre sonra Amerotke'nin evine vardılar. Şufoy, büyük ahşap kapının üstüne açılmış küçük kapıyı çaldı. "Açın kapıyı!" diye bağırdı. "Saygıdeğer Amerotke'ye yol verin." Kapı hemen açıldı ve Amerotke içeriye girdi. Günün bu saatini çok severdi. Kapı, arkasından kapanınca kendisini sanki başka bir dünyadaymış gibi hissetti. Burası onun kendi cennetiydi, büyük bahçeleri, asmaları, arı kovanları, çiçekleri ve ağaçları vardı. Kapıcı, Şufoy'a bir şeyler homurdanıyordu. Amerotke etrafına bakındı, her şey yolunda görünüyordu. Yağla doldurulmuş mermer kandiller yakılmış ve taş kaidelerine yerleştirilmişti, içi çiniyle döşeli göle ve bahçeler tanrısı Khem heykeline bakan, çatısı küçük bir piramidi andıran yaz evine dönüp bir göz attı. Üç katlı büyük evi çevreleyen ağaçların altından yürüyüp merdiveni çıktı, renkli sütunların arasından geçip, pembe tavanında büyük sedir ağacı kirişler bulunan hole girdi. Kırmızı duvarların alt ve üst kısımlarında çiçekli duvar süsleri vardı. Havada tatlı bir mürve günlük kokusu duyuluyordu. Uşaklar Amerotke'nin yıkanması için bir leğen ve bir testi su getirdi. Bir tabureye oturup sandaletlerini ayaklarından çıkardı. Ayaklarını leğende yıkayıp keten havluyla kurularken, iki oğlunun üst kattan gelen gülüş ve bağırışlarını duyuyordu. Şufoy, ağzını ve dişlerini temizlemesi için ona bir kadeh beyaz şarap getirdi. Amerotke bir ses duyup başını kaldırdı ve merdivenden inmiş olan Norfret'i gördü. Onun güzelliğine hayrandı, şaşkındı. Maât heykeline ne kadar da benziyordu karısı: çekik gözleri pırıl pırıldı, etrafındaki sürmeyle daha da güzel görünüyorlardı, kırmızıya boyanmış dolgun dudakları harikaydı. Karısı pilili ve püsküllü bir elbise giymişti ve önündeki nakış işlemeli şal da ön tarafta


kıymetli taşlarla tutturulmuştu. Gümüş renkli kayışları olan sandaletleriyle yürürken döşemede hafıfbir ses çıkarıyordu. Altın rengi meçi olan örülmüş ve yağlanmış yeni bir peruk takmıştı. Boynundaki mavi ve sarı taşlı kolye, yağ kandillerinin ışığında parlıyordu. Suriyeli hizmetçiler arkasından koşturuyordu. Amerotke, bunlardan biri olan Vaela ile göz göze geldi, kız başını başka yana çevirdi; bu kızın ateşli bakışları Amerotke'yi hep huzursuz ediyordu. Kız arsız ya da yüzsüz biri değildi ama arada bir Amerotke'ye bakıp onu inceler gibi süzüyordu. Norfret ayak uçlarına kalkıp kocasını önce yanaklarından, sonra da dudaklarından öptü. Vücudunu onunkine sıkıca yasladı. "Seni daha erken bekliyordum, ne oldu?" Amerotke karısının başı üzerinden hizmetçilere baktı. Norfret döndü ve parmaklarını şaklattı. Hizmetçiler dağılıp gitmiş, fakat Şufoy orada kalmıştı. Norfret kocasını alıp muazzam ziyafet salonuna götürdü, burada sütunlar hafif yeşile boyanmıştı, alt ve üst kısımları sarı lotus çiçekleriyle süslenmişti. Küçük, cilalı masalara ekmek ve meyveler konmuştu. Karşı duvara gömülü büyük şarap fıçılarından hoş kokular yayılıyordu. Mobilya olarak, en kaliteli çınar ve sedir ağaçlarından yapılmış, fildişi ve gümüş kakma başlıklı divanlar, sedirler ve ustaca işlenerek yapılmış sandıklar ve koltuklar görülüyordu. Duvarlarda renkli halılar vardı ve cilalı döşeme yine renkli yün halılarla kaplanmıştı. Kapılar onların arkasından kapandı. Norfret kocasını bir kez daha dudaklarından öptü ve elinden tutup masalardan birinin yanındaki koltuğa götürdü. Sonra ona bir kadeh hafif bir şarap ikram etti. Norfret, "Ne oldu?" diye sordu. "Bazı söylentiler duydum..." Amerotke şarap kadehine baktı, öğrenmeyi çok mu istiyor? diye düşündü. Bu onun için çok mu önemliydi? "Meneloto masum," dedi. "Firavun'un nasıl öldüğünü sadece tanrılar bilir." Şarabından bir yudum aldı ve Norfret'in aceleci iç çekişini görmezden geldi. Karısı rahatlamış mıydı? "Meneloto iyi görünüyordu," diyerek kadehini kaldırdı ve karısına gülümsedi. "Kendini iyi idare ediyor. Bir aslan gibi yürekliydi. Ama o hep böyledir, değil mi?" Norfret sessizce gülümsedi. Amerotke kendini çimdiklemek istiyordu. Karısı rahatsız ya da endişeli görünmüyordu. Birden, ne kadar aptal olduğunu düşündü Amerotke. önündeki dava, Teb'de en çok konuşulan konulardan biriydi. Karısı neden bununla ilgilenmesindi ki? Onun Meneloto ile ilişkisi bulunduğuna dair hiçbir kanıt yoktu, sadece dedikodulara dayanıyordu bu. Onunla görüşmüş olsa bile sevişmiş ya da yatmış olmaları gerekmezdi. "Baba! Baba!" Kapı yumruklandı ve sonra birden açıldı. Amerotke'nin iki küçük oğlu Ahmase ve Curfay, üzerlerinde sadece peştamalları, arkalarında da Habeş maymunu taklidi yapan Şufoy olduğu halde içeriye daldılar. Amerotke onların lülelerini çekeledi ve, "Yemeğinizi yediniz mi?" diye sordu. Aralarında gerçekten iki yaş var mıydı bunların? Ahmase, kardeşinden birkaç santim daha uzun olmasa, aralarındaki yaş farkını söylemek çok güç olurdu. Norfret, "Yukarda yiyeceğiz," dedi. "Meltemle biraz serinleriz." Göz kamaştırıcı bir gülümsemeyle Şufoy'a baktı. "Sen de bize katılabilirsin!" Üst kata, hizmetçilerin kızarmış kaz eti, küçük kaplar içinde bal ve sebze tabakları hazırladıkları yere çıktılar. Yağ kandilleri yakılmıştı. Efendilerinin sevdiği yüksek arkalıklı koltuk, balkona açılan kapının yakınına konmuştu. Gökyüzü öylesine açık. yıldızlar öyle parlaktı ki, Amerotke uzanıp onlara dokunabileceğini hissetti. Çocuklar konuşup duruyordu. Norfret, Şufoy'un hemen yakınına oturdu. Amerotke onların ilişkisini anlayamıyordu. Şu-foy'un, karısını pazar hikâyeleri, tüccar ve satıcıların hileleri ve oyunlarıyla eğlendirip güldürdüğünü biliyordu. Yemeklerini yedikten sonra, Ahmase, "Bize hikâye anlat," dedi. "Baba, bize hikâye sözü vermiştin." "Ah, evet." Şufoy da bir zamanlar burnunun bulunduğu çirkin boşluğu ovalayıp parıldayan gözlerle, "Evet, söz verdiniz," diye tekrarladı, "iyi bir hikâyenin kokusunu hemen alırım." Çocuklar ve Norfret güldüler.


Amerotke, "Bir zamanlar bir Firavun varmış" diye başladı. "Bu firavun kendine, çok güvenli hazine dairesi yaptırmış. Binanın kapıları gizliymiş ve sadece kendisi açabilirmiş; gizli girişleri ya da gizli pencereleri yokmuş. Firavun mimarı zehirleyip öldürmüş ve zavallı dul karısının ve iki oğlunun kötü durumlarına da aldırmamış." Curfay, "Hangi firavunmuş bu?" diye sordu. Beş yaşındaki Curfay hep soru sorardı. Amerotke, "Çok uzun zaman önceymiş bu," diye cevap verdi. "Her neyse, mimar öldükten sonra firavun tüm altın ve gümüşlerini yeni hazine binasına taşımış. Fakat hazinenin taşınmasından sonraki sabah, altın ve gümüşlerin bir kısmının kaybolduğunu fark etmiş." Ahmase, "Kapı da açılmamış, öyle mi?" diye sordu. "Kapılar kapalı ve mühürlüymüş. Söyledim size: ne gizli geçit, ne de pencere varmış." "Ee, sonra ne olmuş?" "Firavun danışmanlarıyla görüşmüş." Amerotke gülümsedi. "Hadi bakalım hikâyeye yarın akşam devam edeceğiz. Şimdi yatma zamanı." Şufoy, çocukları aldı ve dışarıya çıkardı. Amerotke gecenin karanlığında Nil nehrine doğru baktı ve iki Hakikat Salonu'nda verdiği kararın sarayda nasıl karşılanmış olabileceğini düşündü. Neftis: 'Ev Genellikle genç gösterilen hanımefendisi". bir kadın şeklinde bir tanrıça. 5 Şimdi uzak ufuklara gitmiş olan büyük tanrı II. Tutmes'in karısı Hatusu, Nil kenarındaki liman yakınlarında bulunan ve Milyon Yıl Evi denen sarayda, saray erkânı arasındaki yerini almıştı. Masadaki sandalyesine oturdu ve hızla çevresine bakındı. Burası, tüm güçlerin kaynağı olan taht odasıydı. Kolları sfenks şeklinde oyulmuş, üzerinde Horus'un altın sarısı bir resmi yer alan tenteyle örtülü olan büyük koltuk, yani Firavun'un tahtı boştu. Altın yaldızlı kumaşla süslü ve üzerinde Mısır'ın düşmanlarının isimlerini yazılı olan ayak taburesi terk edilmiş gibi bir yanda duruyordu. Hatusu, tahtın, saldıran aslanlar şeklinde oyulmuş ayaklarına baktı ve dudağını ısırdı. Bu taht onun olmalıydı! Mısır'ın düşmanlarına korku salan ve kırmızı taşlı gözleri olan pırıl pırıl bir kobra yılanı, yani Uraeus'la çevrelenmiş olan, Mısır'ın kırmızı ve beyaz çift tacı, bu büyük koltuğun hemen yanındaki özel kaidesi üstünde duruyordu. Bunun yanındaki sedef kaplı masada da Fi-ravun'un sembolü, nişanları, orak şekilli kılıcı, kırbacı, âsâsı ve onların yanında da Firavun'un savaş tacı görülüyordu. Basit, beyaz ve dar bir elbise giymiş olan Hatusu, boynuna taşlı bir kolye takmıştı ve duygularını gizlemeye çalışıyordu. Mısır Kraliçesi'nin tacı olan akbabalı tacı giyme hakkı hâlâ onundu. Fakat, taçların muhafızı ve Vezir Rahimere'nin adamı olan şu hamur suratlı yaratık ona, bunun mümkün olmadığını söylemişti. Diğerleri de ondan yana çıkıyordu. Mücevherlerin koruyucusu, saray yelpazecisi, saray merhemlerinin idarecisi, kısacası herkes, gerçek Firavun'un Hatusu'nun üvey oğlu Tutmes olduğunu ve Naip olarak kimin seçileceğine saray erkânının karar vereceğini söylüyordu. Saray taç muhafızı aptal aptal sırıtıp ona, "Kaç yaşındasın?" diye sormuştu. Hatusu da ters bir tavırla, "Yaşımı biliyorsun," demişti. "Daha on dokuz olmadı." Sonra boğazını göstermiş ve, "Ama bende tanrının işareti var," diye eklemişti. "Ben kutsal Firavun Tutmes'in kızı ve onun tanrı oğlunun da karışıyım." Taçların muhafızı dönüp arkaya bakmıştı ama, Hatusu onun, diğer dalkavuklara dudaklarını oynatıp, "Gerçekten de öyle misin?" dediğini, diğerlerinin ellerini yüzlerine kapatıp kıkırdamalarından anlamıştı. Hatusu, çevresine bakınıp, benim nerede olmamı istediğinizi biliyorum, diye düşündü. Haremde inzivaya çekilmemi, diğer kadınlar gibi bolca bal, ekmek yiyip şarap içmemi, bol bol et yiyip bir bira fıçısı gibi şişmanlamamı istiyorsunuz hepiniz. Bu adamların içinde kime güvenebilirdi? Şimdiye kadar burada yaşamasının nedeni babası ve kocasıydı. Soğukkanlı olmalı, sakin sakin düşünmeliydi. Salonun diğer ucunda Büyük Vezir Rahimere oturuyordu, sıska yüzünde gözlerinin altı torbalanmıştı. O kanca burun da hilekâr karakterine çok uygundu doğrusu! Rahimere, kazınmış başı ve dindar insanların bakışlarıyla Hatusu'ya her zaman önemsiz bir rahibi hatırlatırdı. Sinsi,


kurnaz bir adamdı! Gümüş Evi'nin kâtiplerini kontrolüne almıştı ve istediği zaman altın, gümüş ve mücevher sandıklarına ulaşabiliyordu. Hatusu her insanın bir fiyatı olduğunu kısa zamanda öğrenmişti. Acaba Rahimere herkesi satın almış mıydı? Parfümlü yelpazelerini ya da sertleştirilmiş devekuşu tüylerini yüzlerinin önünde sallayıp duran tüm şu saray yetkililerini? Yelpazeler onların yüzünü saklarken etrafa güzel kokular yayılıyordu. Hatusu hiçbirine güvenemi-yordu! Bunlar su gibiydi, meyil ne tarafaysa o yana giderlerdi. Peki, ya şu da ha ilerdekiler? Hatusu da parfümlü yelpazesini salladı. Onlar farklıydı: örneğin ordu komutanı Omendap. O adam kendisine her zaman nazik gözlerle bakardı, aslında onun beyniyle değil de göğüsleri ve boynuyla ilgilenirdi daha çok. Vücuduyla, onu satın alabilir miydi acaba? Ya diğer askerler? Amon, Osiris, Horus, Ra ve Isis alaylarının komutanları da vardı. Beyaz keten elbiseler giyip ellerine rütbe sembolü olarak gümüş baltalar almış bu askerler hiç de rahat görünmüyordu. Babası ona ne demişti? "Askerler altın ve gümüşle çok nadiren satın alınabilir Hatusu. Onlar daima Firavun ve hanedan soyu için savaşacaktır." Hatusu huzursuzdu. Sol tarafına baktı. Uzun boylu, başı kazınmış bir genç adam ona bakıyordu. Başına sıkı bir başlık geçirmişti, tombul yanaklı kırışık yüzünde garip bir ifade vardı, dudakları dolgundu. Beyaz giysisinin yakası biraz kirlenmiş gibiydi. Elindeki sinekliği yanağına vuruyordu ama gözleri Hatusu'daydı. Genç kadın bu şehvetli bakışlara gülümsemek isterdi doğrusu. Genç adam tüm protokol ve saygıyı unutmuş, onu gözleriyle soyuyordu. Bir ara dilini çıkarıp dudaklarının kenarını yaladı. Bakışlarının yakalanmasından hiç de rahatsız olmuş görünmüyor, yüzündeki ifadeyi ve gözlerinin yönünü değiştirmiyordu. Yerinde duramaz gibiydi; herkes yerine oturup, kâtipler belgeleri önlerine çıkarırken o, bakışlarını hiç değiştirmedi. Hatusu, işte ruhuyla vücuduyla satın alabileceğim bir erkek, diye düşündü, ama kimdi bu? Döndü ve sağında duran Amon-Ra tapınağı kıdemli rahiplerinden birine: "Şu endişeli gibi görünen genç adam kim?" diye sordu. Rahip, "Senenmut," diye homurdandı. "Sonradan görme, birden bire zengin olmuş bir türedi." "Ah evet!" Hatusu döndü ve yan gözle bakıp hafifçe gülümsedi. Senenmut! Bu adı duymuştu. Sıfırdan varolmuş bir adamdı. Cesur bir savaşçı, olağanüstü bir askerdi. Ordudan ayrıldıktan sonra saraya alınmış ve kısa zamanda yükselip, Firavun'un anıtlar ve tapınaklardan sorumlu bir idarecisi olmuştu. Hatusu bu adı unutmamalıydı! Genç kadın bir öksürük duydu ve dönünce Sethos'un, yanlarına geldiğini gördü. Adam gülümsüyordu ve bir ara göz kırptı. Hatusu rahatlayıp gülümsedi. Bir dost yüzü görmek iyiydi. Set hos'la birbirlerini yıllardır tanırlardı. Bu güçlü, zengin asilin, yüksek rütbeli rahibin, saray savcısının ve Firavun'un gözü, kulağı olan adamın desteğine ihtiyacı vardı. Sethos, ölen kocasının en yakın dostlarından biriydi. Sözü saray çevrelerinde geçerdi. Hatu-su, derin bir nefes aldı ve kendine çeki düzen verirken burun delikleri kabardı, öfkeye kapılmamalı, düşmanlarına zayıf görün-memeliydi. Gün gelecek onun önüne kapanacak, ayakları altındaki toprağı öpeceklerdi! Gözlerini kaparken, o zamana kadar önünde başka tehlikeler olduğunu düşündü. Birkaç kez daha Set'in küçük tapınağına çağırılmış ve her seferinde onun için bırakılan tehdit ve şantaj dolu mektupları almıştı. Eğer yazılanlar açıklanırsa, Rahimere biraz daha yaklaşacak ve bir timsah gibi saldıracaktı ve o zaman öyle şeyler olacaktı ki, Harem'deki inzivayı arayacaktı. "Herkes bilmelidir ki!" Hatusu birden irkildi ve başını kaldırıp baktı. Sedir ağacı kapılar kapanmıştı, önlerinde nöbetçiler duruyordu, kâtipler gitmişti. Yağ kandilleri parlıyordu; konsey toplantısı başlamıştı. Bir rahip ayağa kalkıp boş tahta döndü. Tutmes yaşıyor olsaydı orada oturacaktı tabii, ama vârisi şimdi, Firavun'un özel dairesi olan Sevgi Evi'nde uyuyordu. Rahip ellerini ileriye uzatıp, "Hepimiz seni selamlıyoruz!" diye seslendi. "Yukarı ve Aşağı Mısır'ın Kralı, gerçekleri konuşan, Ra'nın sevdiği insan, altın Horus, taçların sahibi, Kobra'nın efendisi! Mısır'ı kanatlarıyla koruyan büyük gümüş şahin!" Rahip, savaşa gitmek bir yana, kılıç tutamayacak kadar küçük olan bir çocuktan söz etmesine rağmen devam ediyordu. "Sefil Etiyopyalılara karşı güçlü boğa! Atının nallarıyla Libyalıları çiğneyen insan!"


Zafer ve şükran söylemi bir süre böyle devam etti. Hatusu esneme arzusunu bastırdı. Sonunda rahip nutkunu bitirip çekildi. Rahimere ellerini çırptı ve öne eğildi, gözlerinde herkese hoş geldin der gibi bir gülümseme vardı. "Saray mensupları olarak yapılacak işimiz var, bu konsey toplantısı başlamıştır." Sağında duran başkâtibi Bayletos'a baktı, "önümüzdeki meseleler gizlidir." Hatusu kendini duruma alıştırmaya çalıştı, önce ülkedeki tarım üretiminden, dışardan gelen elçilerden, Gümüş Evi'ndeki altın ve gümüş stoklarından ve Firavun'un kız kardeşlerinin sağlık durumlarından söz edildi. Hatusu başını ancak, Senenmut'un kraliyet mezarları konusundaki kısa ve açık raporunu duyunca kaldırdı. Genç adamın sesi yumuşak ve temizdi. Rahimere'ye değil, masaya bakıyordu. Hatusu ellerini zevkle ovuşturdu. Göğsünün derinliklerinde hissediyordu onun sesini. İşte, Büyük Vezir'in satın alamadığı adamlardan biri duruyordu karşısında. Firavun'un ölümünden beri sesi çıkmayan ve garip bir sessizliğe gömülen Omendap, sınırlarda, Nil boyunda ve Birinci Çavlan yakınlarındaki askeri birlikler konusunda kısa ve acıklı bir rapor verdi. Kısa cümlelerle konuşuyordu. Hatusu'nun midesi sızlıyordu sanki. Omendap korkunç bir tablo çizmişti. Casuslar ve keşif birlikleri, Mısır sınırlarında hareketler olduğunu bildiriyordu. Kırmızı Topraklar'da, Mısır'ın doğu ve batısındaki uçsuz bucaksız boş arazilerde Libyalılar askeri yığınak yapıyor olabilirdi. Güneydoğuda çöl bedevilerinden alınan ve keşif birliklerinin verdiği haberlere göre, Etiyopya kabileleri Firavun'un ölümünü duymuş, herkes birbirine artık Mısır sınır ve gümrük karakollarına aldırılmaması gerektiğini söylemeye başlamıştı. Sınır ötesinde yaşayanlar, Firavun öldüğüne göre, bundan sonra vergi ödemeye gerek olmadığı kararına varmışlardı. Öte yandan Sina'dan Kenan'a uzanan Horus yolunun ötesinde, Mısır'ın büyük rakibi Mitanniler olanları gözleyip bekliyordu. Omendap, "Şu an en önemli olan şey bu konseyin hemen Fi-ravun'a vekâlet edecek bir Naip atamasıdır," deyip bitirdi konuşmasını. Horus alayı kumandanı Ipuver, yumruğunu masaya vurup, "Bırakın gideyim!" diye bağırdı. "Düşmanımızı seçelim! Onları yakalayıp Teb'e getirelim ve herkese uyarı olsun diye başlarını kesip vücutlarını duvarlara asalım!" Omendap, "Kime saldıracağız?" diye sordu. "Libyalılara mı? Yanlış hiçbir şey yapmadılar. Nubyeliler? Belki kötülük düşünüyorlardır ama sesleri çıkmıyor. Tüm düşmanlarımızın birleşip bize karşı bir koalisyon gücü oluşturmadığını da biliyor muyuz? Bizim bir çıkış yapmamızı beklemediklerinden emin miyiz? Böyle bir hareketi hem zayıflık işareti, hem de bir savaş nedeni olarak görebilirler." Onun bu sözleri herkesin tüylerini ürpertti. Ipuver oturduğu yerde huzursuzca kıpırdadı. Omendap amansızca devam etti, "Önümüzde önemli iki mesele var. Firavun'un ölümünde bir sır var ve bunu açığa çıkarmalıyız, ikincisi, bir Naip atanmalı." Başını kaldırıp karşı taraftaki Sethos'a baktı. Saray savcısı da hemen Hatusu'ya baktı ve o da sempatik bir tavırla gülümsedi. Rahimere, Hatusu'ya baktı, gözlerinde kötülük parlıyordu. "Pekâlâ, Yüzbaşı Meneloto'nun davası nasıl gidiyor bakalım?" Sethos kısaca, "Orada bir şey yok," diye cevap verdi. "Burada bulunan herkes, İki Hakikat Salonu'nda neler olduğunu biliyor. Başyargıç Amerotke olayı aydınlatacağına daha fazla mesele çıkardı. Davayı yarın sabaha erteledi." Sethos mahkemede olanları kısaca anlatırken Hatusu kımıldamadan dinledi. Krallık savcısı ona bakmıyordu ve Hatusu masanın kenarını tuttu. Sethos'un konuşmasından sonra derin bir sessizlik oldu. Hatusu, Rahimere şimdi saldıracaktır, diye düşündü. Başvezir sinek kovucuyu aldı ve hafifçe yanağına vurmaya başladı. "Bu akıllıca bir karar mıydı?" diye sorup pis pis sırıttı. Gümüş Evi'nin başkâtibi ve vezirin dalkavuğu Bayletos da, "Bu akıllıca bir karar mıydı?" diye tekrarladı. Rahimere'nin çarpık suratında bir gülümseme belirdi ve yılan gözüne benzeyen gözleri Hatusu'ya döndü.


Başvezir, "Kutsal Firavun uzak ufka gitti," diye konuştu. "Gidişi bizleri acıya, kedere boğdu. Teb halkı kendini tozla örtüyor, başının üstüne küller serpiyor. Feryatlar, figanlar kuzeyde Del-ta'dan, güneyde Birinci Çavlan'ın güneyine kadar her yerde duyuluyor. Ama o gitti! Onun gidişini araştırıp da ne yapacağız? Bir engerek yılanı topuğunu ısırdı. Bu da tanrıların bir isteğiydi!" Hatusu sesini çıkarmadı. Ne yapması gerektiği konusunda kendisine verilen talimatı onlara söyleyemezdi. O şantaj mektuplarını yazan kişi, Firavun'un ölümünün nasıl görülmesi gerektiğini de belirtiyordu. Kocasının büyük Amon-Ra heykeli önünde düşüp öldüğü o korkunç sabahı unutamazdı. Cesedin yandaki küçük tapınağa götürülüşünü nasıl unutabilirdi? Orada yas tutarken, kendisine bir kâtip eliyle yazıldığı belli olan bir mektup daha bulmuştu. Mektupta, olacaklar sert bir dille anlatılmıştı, itaat etmekten başka şansı var mıydı? Hatusu'nun tüyleri diken diken oldu. O şantajı yapan kişi buradakilerden biri olmalıydı. Rahime-re'nin kendisi olabilir miydi acaba? Mutlaka saraydakilerden bi-riydi. Hatusu kendisinin meydana çıkarabileceğini düşünmüştü. Mektuplar kocasının gelişinden önce ortaya çıkmaya başlamamıştı. Saray mensuplarının çoğu da, Firavun'un varışından önce gönderilmişti Teb'e. "Hanımefendi?" Hatusu başını kaldırdı. Alnında biriken terlerin orada olmamasını isterdi, ama elini kaldırıp alnını silemedi. "özür dilerim saygıdeğer Vezir, ölen kocamın tatlı anılarına daldım!" Hatusu, bazı kumandanların anlayışla baş salladığını görünce sevindi, hepsinin yüzlerinde bir hoşnutsuzluk ifadesi vardı. Rahi-mere acaba ölçüyü biraz kaçırmamış mıydı? Ne de olsa karşılarındaki kişi acı çeken, yaslı bir duldu. Kocası kutsal Firavun esrarengiz bir şekilde ölmüştü! Hatusu'nun bu esrarengiz ölüm karşısında bir soruşturma açtırmaya hakkı vardı tabii. Rahimere, "Hanımefendi," diye tekrarladı. Alaycı bir tonla konuşurken gözleri hep böyle, yılan gözü gibi parlardı. "Bu meseleyi çarşı pazar dedikodusu haline getirmeye gerek var mı?. Saygıdeğer Sethos, kraliyet savcısı olarak bu davayı almakta tereddüt ettiğiniz doğru, değil mi? Siz de Kraliçe'ye aynı şeyi önermediniz mi?" O sırada Senenmut, sağ elini kaldırıp, "Saygıdeğer Vezir," diye konuştu. "Eğer saygıdeğer hanımefendi Hatusu, yani majesteleri," - 'son sözcüğü' vurgulayarak söyledi - "meselenin araştırılmasını istiyorsa bırakın araştırılsın. Burada kimse buna karşı bir şey söylemiyor, kimse itiraz etmedi. Saygıdeğer Amerotke dürüst bir insan olarak tanınır. Firavun'un ölümünde esrarengiz şeyler var ve bunun araştırılması gerekir." Sethos, "Aynı kanaatteyim," diyerek araya girdi. "Majest elerine, bu meseleyi bir devlet meselesi olarak görmemelerini tavsiye ettim. Fakat hiç kuşkusuz adalet isteyen bir Kraliçe olarak... " Bu sözler onay mırıldanmalarına neden oldu. Hatusu rahatladı. Ama Rahimere işin ucunu bırakmayacağa benziyordu. Hatu-su, 'adam bir çakal gibi,' diye düşündü. 'Naipliği istiyor ve bu konseyi kontrol altına almaya kararlı. Benim boş kafalı, beceriksiz bir kadın olduğumu kanıtlamayı kafaya koymuş. Beni Harem'e kapatmak istiyor. Genç Tutmes'i omzundan yakalayıp kendisini Firavun'un Naip'i ilan edecek.' Harem'de parasız, güçsüz, etkisiz ne kadar dayanabilirdi ki? Rahimere, özel kâğıtları ve belgeleri koyduğu kenarları gümüş süslü deri çantasını açarken, tüm konsey üyeleri de aynı şeyi yapRahimere, "Omendap'ın sınırlarımız konusunda söylediklerini duydum," diye konuştu. "Casuslarımızdan gelen raporları da biliyorum. Bu toplantı zaten bu konuyla ilgili olarak yapılıyor. Bununla beraber haberler daha da kötü. Bendeki belge... gülümsedi ve bir belge çıkardı - "...bendeki belge, Libya ve fein ya prenslerinin Mısır'a karşı bir ittifak düşündüklerini belirtiyor. Senenmut, biraz da küstahça bir ses tonuyla araya girdi. Fa-kat saygıdeğer Vezir, sanırım biraz önce saygıdeğcr Asahos'un, iki Hakikat Salonu'nda saygıdeğer Amerotke 'nin baktığı davayla ilgili raporunu tartışıyorduk." Hatusu yan gözle ona baktı. Sethos başını öne eğmiş sırıtıyordu. Bazı generaller elleriyle yüzlerini kapamıştı. Rahimere kötü niyetli, saldırgan biriydi. Hiçbir izin istemeden bir konudan diğerine aniden geçip kraljget savcısına büyük bir hakarette bulunmuştu. Rahimere'nin yüzü öfkeden kıpkırmızı oldu. Derin nefesler aldı ve eliyle işaret edip aynı konuya


dönebileceklerini belirtti, "özür dilerim saygı değer Sethos, o konuda tavsiyeniz neydi?" Sethos havasını bulmuş gibiydi. "Bırakalım adalet yerini bul-muştu. "Bırakalım saygıdeğer Amerotke kararını beklemek zorundayız." Bunu söyledikten sonra önündeki küçük masanın üzerinde açtı. Duvardaki resimde mavi, yeşil ve altın sarısı renklerle Mısır denizaşırı bir ülke ordusuna karşı kazandığı zaferin gö-ri vardı. "Ayrıca, saygıdeğer Amerotke'nin de kraliyet ca-tısına katılmasını teklif edebilir miyim acaba? Bildiğiniz gibi o dürüst ve zeki bir adamdır. Belki de bazı sorulan, Hakikat Salonu yerine, burada sormasını tercih edebiliriz, üstelik... " Sethos bir an susup zekice ekledi - "önümüzdeki aylarda onun tavsiyelerine ve zekâsına ihtiyacımız olabilir." Rahimere, "Talebiniz yerine getirilebilir," diyerek onun sözünü kesti. "Vakit geç oldu." önündeki parşömene dokundu. "Bir süre ara verip sonra da eldeki meseleyi tartışırız. Güneye, Birinci Çavlan'a doğru bir ordu göndermeliyiz." Omendap, "Neden?" diye sordu. Rahimere, "Çünkü saldırı oradan gelecek," diye devam etti. "Başkomutana hangi birliklerin verileceğini, maiyetine saray mensuplarından kimlerin gireceğini saptamalıyız." Yan gözle Hatusu'ya Şöyle bir baktı. "Firavun'un ordularına kimin liderlik yapacağını belirlemeliyiz." Büyük Vezir sinekliğini yere bıraktı. "Biraz şarap getirdim, Moretia'nın en iyisi. Biraz bundan içelim, sonra konuşmalarımıza devam ederiz." Toplantıya ara verildi ve herkes önündeki papirüs parşömenlerini toplayıp sandalyesinin arkasında duran küçük deri çantalara koydu. Hatusu eliyle önündeki masayı parlattı. Parmaklarındaki kırmızı kına, yağ kandilleri ve meşalelerin ışığında parlıyordu. Tırnakları öyle kırmızı ve ıslak görünüyordu ki, sanki parmaklarını kana batırmış gibiydi. Birden, 'gerekirse bunu da yaparım,', diye düşündü. Bana bir ev kedisi gibi davranıyorlar, ama pençelerim var ve onları kullanacağım. Rahimere'nin neyi önereceğini biliyordu. Omendap ve diğer bazı generalleri Teb dışına çıkaracak, taarruz alaylarını güneye gönderecekti. Hatusu'nun da onlarla birlikte gitmesini tavsiye edecekti, çünkü bu bir gelenekti. Firavun bir çocuktu ve o gidemeyeceğine göre, tanrı Tutmes'in dul eşi neden gitmeyecekti? Askerler bunu isteyecekti. Kendi büyükannesi de Libyalılara karşı yapılan sefere gitmemiş miydi? Hatusu yoldan çekilince de Rahi-mere istediği planları gerçekleştirecekti. Hatusu, parmaklarıyla masada tempo tutarken, 'işin kötüsü, ya ordu mağlup olursa?' diye düşündü. Teb'e, boş bir eve geri dönebilir miydi? Daha da kötüsü, bir odaya hapsedilebilirdi de. Kafası durmadan çalışıyordu, itiraz edemezdi. Rahimere'ye gitmesini söyleyemezdi, o Büyük Vezir'di. Görevi burada kalmak ve hükümetin yularını elinde tutmaktı. "Majesteleri?" Hatusu başını kaldırıp baktı. Toplantıya katılanlar ayağa kalkmıştı. İki kâtiple konuşan Sethos, garip bir ifadeyle ona bakıyordu. Kâtipler ve hizmetkârların girmesi için kapılar ardına kadar açılmıştı. Hatusu sol tarafına baktı. Senenmut, elinde iki dolu kadeh, yanında duruyordu. "Majesteleri, hâlâ kederli misiniz?" Hatusu kadehi ondan aldı. "Majesteleri hâlâ kederli," diye cevap verdi ama gözleriyle Se-nenmut'a gülümsedi. "Desteğin için teşekkür ederim." Senenmut, sesini biraz daha yükseltip, "Kendinizi iyi hisset miyorsanız majesteleri," diye devam etti, "yerinizde olsam biraz gece havası alırdım, sizi serinletip kendinize getirecektir." Hatusu, kadehi iki avucuna sıkıştırıp onun arkasından balkona çıktı. Havada aşağıdaki çiçeklerin kokusu vardı. Kokular ona utangaç kocasının acı tatlı anılarını geri getirdi. Karısını alıp bahçede yürümekten, onunla herhangi bir projeyi ya da dinsel konuları tartışmaktan ne kadar hoşlanırdı. Evet, Tutmes daima tanrıları, onların âlemlerini, güçlerini düşünürdü. Onu hep yarım kulakla dinlerdi, ama ya Senenmut? Bu adamı dikkatle izlemeliydi. Senenmut, "Yumuşak, sakin bir gece," diye başladı söze. "Tanrıça Hathor'a adanmış bir gece bu." Hatusu, başını çevirmeden, "Aşk tanrıçası," dedi. "Ama ona karşı yeterince sadık olduğumu söyleyemem." Yan gözle ve şeytanca bir ifadeyle ona baktı. "En azından şimdilik."


"Bu da akıllıca bir davranış hanımefendi. Şimdi 'sırtlan mevsimi', çekirge yılı." Senenmut hızlı konuşuyordu. "Sınırların ötesinde, Kırmızı Topraklar'da Mısır'ın düşmanları hazırlanıyor. Sizin kendi evinizde kıvrılıp bekleyen yılanlar daha da tehlikeli." Hatusu hemen onun yüzüne baktı. Olanlar konusunda bildikleri mi vardı acaba? Şantajcı kişi Senenmut olabilir miydi? Buz gibi bir sesle, "Yılanlardan söz ediyorsun," dedi. "Bu yalan değil ekselansları." Senenmut ona hitap şeklini hemen değiştirdi, yükseltti. Sonra kısık bir sesle, "Ekselansları," diye devam etti. "Bana güvenmelisiniz." "Neden?" "Çünkü güvenebileceğiniz başka kimse yok." "Rahimere sana rüşvet mi verdi?" "Vermeye çalıştı." "Peki neden reddettin?" "Üç nedenle, hanımefendi. Birincisi, onu sevmiyorum, ikincisi, sizden hoşlanıyorum. Üçüncüsü de, rüşvet yeterince büyük de-gildi." Hatusu gülmeye başladı. "O zaman söyle bana doğrusunu," dedi. Şarap kadehini bir elinden diğerine aktardı ve parmakları onunkine değdi. "Sana nasıl rüşvet verebilirim ben?" "Hiçbir şey istemem şimdi hanımefendi. Ama eğer başarılı olursam, her şeyi isterim." Hatusu, oyun oynar gibi, "Her şeyi mi?" diye sordu. Sonra yarı kapalı gözlerle ona gülümsedi. Birden heyecanlanmıştı. Yanında, onu isteyen bir erkek vardı, onu umutsuzca istiyordu ve bunun için her riski göze almaya hazırdı. "O halde söyle bana bakalım, benim akıllı idarecim, Rahimere ne önerecek sana göre?" "Güneye bir ordu gönderilmesini tavsiye edecek. Ordunun komutanı da Omendap olacak." "Sakkara'da kocamla beraber miydin sen?" Senenmut başını iki yana salladı. "Bir kraliyet işleri idarecisinin orduda ne işi var?" "Ama sen bir zamanlar askerdin. Sanırım bir savaş arabaları birliği komutanı, bir yüzbaşıydın, değil mi?" Hatusu, bir güreşçi üzerine bahse girmeden önce onu inceleyen bir kadın gibi, onu tepeden tırnağa gözden geçirdi. "Bileklerin ve bacakların güçlü, göğsün geniş ve hiçbir şeyden korkmuyorsun." Senenmut, kuru bir sesle, "Ben Firavun'un işleriyle ilgilenen bir yöneticiyim," diye devam etti. "Söylediğim gibi, Rahimere orduyu güneye göndermek ve sizin de onlarla gitmenizi isteyecektir. "Ben bunu zaten tahmin etmiştim." "Bunu reddetmemelisiniz." Senenmut ona biraz daha yaklaştı ve önemsiz bir şeyden söz ediyormuş gibi onun başının üstünden ileriye baktı. "Orduyla birlikte gidin," diye ısrar etti. "Orada güvende olursunuz. Eğer Teb'de kalırsanız ölürsünüz. Ben de sizinle geleceğim." "Ya başarılı olamazsam?" "Ben de sizinle birlikte batarım." Hatusu bu kez, "Ya kazanırsam?" diyerek güldü. "O zaman hanımefendi, ben de her şeyi kazanacağım." "Yani o zamana kadar bekleyecek misin?" Senenmut'un gözleri neşeyle kırıştı. "Hanımefendi, bu size bağlı. Ama tavsiyemi dinleyin. Yapabilirseniz, bu meseleyi, halletmesi için saygıdeğer Amerotke'nin önüne götürün. Gömün, unutun onu." Gözlerinde anlaşılmaz bir ifade belirdi. "Bu işi neden karıştırdığınızı zaten sadece tanrılar bilir!" Senenmut konuşmasına devam edecekti ama kâtipler gelip toplantının başlayacağını söylediler, içeriye girdiler ve kapılar kapandı. Hatusu birden korktu. Bir yağ kandili duvardaki kovuğundan düşmüş ve küçük bir karmaşaya ve sinirli gülüşmelere neden olmuştu. Yerdeki halılardan birinin bir köşesi alev aldı ama çabuk davranan bir hizmetkâr onu ayağıyla basarak hemen söndürdü. Yağ kandili tekrar yerine kondu. Kutsal Firavun için bir ilahi söylendi. Ayini yöneten rahipler henüz çıkmıştı ki, yürek parçalayıcı bir çığlık duyuldu. Hatusu aniden dönüp baktı. Komutan Ipuver ayağa kalkmış, korkulu gözlerle kendi koluna bakıyordu, önündeki masa üzerinde duran çantası açılmıştı ve kâğıtları dışarıya dökülüyordu. Hatusu, papirüs kâğıtlarının arasında kıvrılmış duran engerek yılanını görünce şoke oldu.


General Omendap hançerini çekip yılana saldırdı ama vuramadı. Yılan tekrar saldırdı ve bu kez Ipuver'in kalçasını ısırdı. Omendap ayakta, hançeriyle yılanı öldürmeye çalışıyordu. Konsey salonunda büyük bir gürültü vardı, her şey karmakarışıktı. Kapılar ardına kadar açıldı ve askerler içeriye doldu, ipuver yere düşmüştü. Alayındaki askerler onun etrafını sarmıştı. Omendap sonunda yılanı öldürdü, hançerinin ucuyla onu pencereden dışarıya fırlattı. Zehrin kanında yayılmasıyla acılar içinde kıvranmaya başlamış olan Ipuver'i çaresizlik içinde seyrediyorlardı. Bir süre sonra adam acı acı bağırdı, son kez kıvrandı, başı yana düştü, gözleri donuklaştı ve ağzından salyalar aktı.Omendap, "Onu dışarıya götürün," diye emretti, "ölüm haberine gelince, o işi bana bırakın." Hatusu âdeta taş kesilmiş, yerinde oturup kalmıştı. Ipuver'in ani ölümü, ona yine kocasının Amon-Ra heykeli önündeki korkunç kıvranışlarını hatırlattı. Rahiplerin, onun cesedini küçük tapınağa götürüşlerini ve ondan sonraki olayları hatırladı. Rahimere odanın düzene sokulmasını istedi ve herkes tekrar yerine oturdu. Kimse sesini çıkarmıyor, herkes yavaş hareket ediyordu; pelerinler, çantalar ve diğer eşyalar hançer uçlarıyla, bastonlar ya da sinek kovucularla dikkatle aranmaktaydı. Bayletos, "Korkunç bir kaza," diye söylendi. Senenmut onunla alay eder gibi, "Kaza mı?" dedi. "Saygıdeğer efendiler ve Hatusu hanımefendimiz, yoksa sizler de bunun bir kaza olduğunu mu düşünüyorsunuz? Komutan îpuver çantasına bir yılan mı koymuştu sizce? Eğer bunu yaptıysa, yılan toplantının başında neredeydi peki?" Sethos, "îpuver öldürüldü," dedi. "O yılanı oraya birisi koydu, öldüren ve tekrar öldüren bir katil var! Uzak ufuklara giden sadece kutsal Firavun olmayacak!" "Aynı fikirdeyim." Rahimere'nin sert gözleri Hatusu'ya döndü. "Burada bir cinayet işlendi ve bu caniyi yakalayıp gerekli cezayı vermeyi hakikatler tanrısı Thot'a bırakıyorum." Durup düşündü. "Erkek ya da kadın, kimse bu cani, cezasını çekmeli!" Wadjet:

Muhafız tanrıça. Genellikle bir kobra yılanı şeklinde gösterilir.

Amemetler, yani katiller ya da yutucular, bomboş ve gözlerden uzak bir yer olan, Hathor tapınağı yakınlarındaki küçük palmiye korusunda çember yapıp oturmuştu. Şefleri, akşam serinliğinde küçük bir ateş yakacak kadar kendinden emindi. Şehir sessizliğe gömülmüştü. Sadece, bir nöbetçi ya da muhafızın zayıf sesi gece rüzgârıyla kulaklarına gelebiliyordu. Arada bir, nehirden su aygırlarının homurtuları ya da papirüs çalılıklarından aniden havalanan kuş sürülerinin kanat sesleri geliyordu. Havada, Nil'de çürüyen bitkilerin keskin ve kekremsi kokusu vardı. Nehrin suları çekiliyor, güneşte kuruyan büyük ve verimli çamur alanlar ortaya çıkıyordu. Bu alanlar önce güneşte kuruyor, sonra geceleyin daha da katılaşıyor ve kendine has garip bir koku yayıyordu. Amemet-ler güvendeydi. Şefleri ne yapacaklarını ayrıntılarıyla anlatmıştı onlara. Iş tehlikeli değildi, sadece birkaç muhafızı öldürüp Yüzbaşı Meneloto'yu kaçıracak ve ortadan kaldıracaklardı. Amemetler birbirlerine hikâye anlatıp vakit geçirmeye çalışırken, içlerinden biri, grubun maskotu ve şans kedisi olan iri, boynuz gibi kulakları olan yarı vahşi kediyi getirdi ortaya. Birisi de bir akrep yakalamış, sert bir papirüs parçasına hapsetmişti. Küçük bir ateş çemberi hazırlanıp akrep ateşin ortasına kondu ve kedi de yere bırakıldı. Bahisler tamamlandı ve Amemetlerden biri saymaya başladı. Bahisler, kedinin akrebi ne kadar zamanda öldüreceği konusundaydı. öldürmek üzere eğitilmiş kedi hızlı hareket ediyor ve avını bir an önce öldürüp kendisine ödül olarak verilecek eti yemek istiyordu. Küçük ateş çemberinden dikkatle uzak durup akrebin yan tarafına vurdu, onu döndürüp pençesiyle zehirli kuyruğunu koparıp attı ve gerisini ağzına alıp çiğneyerek yuttu. Bahisçilerin çoğu içini çekti. Kedi bahisçilerin çoğunun tahmininden hızlı davranmış ve bahsi sadece birkaç kişi kazana-bilmişti. Diğerleri zararlarını gelecek sefere çıkarmayı umut ederek çekildi. Amemet şefi, "Gerçek bir katil bu kedi," dedi.


Kediyi alıp kucağına bastırdı ve gökyüzüne baktı. Emirlerini almıştı. Yine son defa olduğu gibi sessiz ve gizlice gelmişlerdi. Altın para peşin ödenmişti; bunu isteyen kimse, zengin bir Mısırlı olmalıydı. Yumuşak bir sesle, "Vakit geldi, evet, geldi," dedi. Kediyi yardımcısına verdi. Ateş hemen söndürüldü. Amemet-ler siyah pelerinlerine sarınıp, çöl serserileri gibi yüzlerini gizlediler. Hançerlerini çekip, maskotları olan kedi gibi sessizce kente açılan boşluğu geçip dar bir sokağa girdiler. Meneloto'nun evi, etrafı duvarla çevrili bir bahçe içinde iki katlı küçük bir evdi. öndeki nöbetçi içtiği ucuz birayla sızıp kalmıştı. Boğazını bir kulağından ötekine kadar hemen kesip onu öldürdüler. Arka kapıdaki nöbetçi daha uyanıktı. Fakat Amemetler onun üstüne atılıp, bağırmasını engelleyerek bıçaklamaya başladılar ve zavallı adam bir süre debelendikten sonra öldü. Ellerinde nöbetçilerin kanları olan katiller duvarı aşıp birer gölge gibi, ay ışığıyla aydınlanmış bahçeye sızdılar, iki nöbetçi daha öldürüldü. Yan kapıdaki mühür kırıldı, kilit açıldı. Gözleri uykulu bir subay bir köşeyi döner dönmez fırlatılan oklarla karşılaştı ve hemen öldü. Amemet şefi ileriye atıldı. Adamları evin içine dağılmış, çalınacak bir şeyler aramaya başlamıştı. Birkaç dakika sonra Menelo-to, uyku sersemi bir halde giydirilip merdivenden aşağıya indirildi ve bahçeye çıkarıldı. Gece havası uykusunu açmış, onu kendine getirmişti; etrafında gölge gibi adamlar vardı. Meneloto eline tutuşturulan pelerini aldı ve etrafına bakındı; köşedeki payanda çürümüştü. Oraya varabilirse duvardan atlayıp kaçabilir, yakındaki dar sokaklarda saklanabilirdi. Bir ses, "Bizimle geleceksin," dedi. "Nereye?" "Güvenli bir yere!" Meneloto öldürüleceğini anladı; pelerini omuzlarına atacak-mış gibi savurdu ve adamların üstüne attı. Aynı anda da, kendisini tutmak isteyen ellerden kurtulup koşmaya başladı. Duvara birkaç saniyede vardı ve ilk oklar başının üzerinden vızıldayıp geçerken tırmanıp diğer tarafa atlayıverdi. Amerotke, iki Hakikat Salonu'ndaki yargıç koltuğunda oturuyordu ve duyduğuna inanamıyormuş gibi Sethos'a baktı. "Yüzbaşı Meneloto kaçmış mı?" "öyle görünüyor." Kraliyet savcısı ellerini iki yana açtı. "Hiç kuşkusuz ona yardım edenler var. Nöbetçiler öldürülmüş." Amerotke başını eğip yere baktı. Kâtipler ve tanıklardan yükselen mırıltıları duymazdan geldi, herkes şaşkındı. Teb'de yaşam, Nil'e benziyor, diye düşündü. Dönüyor ve değişiyordu. Bu sabah, arkasından gelen Şufoy'un yüksek sesle yaptığı şikâyetleri dinleyip yürürken bile değişikliği fark etmişti. Havada bir gerginlik vardı. Kapıdaki nöbetçiler iki katına çıkarılmıştı. Çarşı pazarda ticaret eskisi gibi canlı değildi, insanlar meyhanelerde toplanıyordu. Şufoy söylentileri ona aktarmıştı: Horus alayının sevilen ve hırslı komutanı Ipuver, Milyon Yıl Evi'nde yapılan bir saray komitesi toplantısında bir zehirli yılan tarafından ısırılmıştı. Halka, bunun bir kaza olduğu açıklanmıştı, ama insanlar kendi aralarında bunun bir cinayet olduğunu söylüyor ve Firavun'un ölümüyle bağlantı kuruyordu. Amerotke, Meneloto'nun kaçmasıyla bir yandan rahatlamıştı ama, bir yandan da zamanını boşuna harcadığı ve adalet engellendiği için kızıyordu. O kararını vermişti, mantıklı olarak kabul edilebilecek tek karardı bu. Kutsal Firavun bir engerek yılanı tarafından ısırılıp öldürülmüş olabilirdi ama bu yılan, kurumuş leşi önüne getirilen yılan değildi. Her nasıl olmuşsa, bir şekilde bir başka yılan tarafından ısırılmıştı. Amerotke dişlerini sıktı. Eğer gerçek buysa, bu olay kaza mıydı, yoksa bir cinayet mi? Başkâtip Khemut, "Bu dava kapanmalı," dedi. "Saygıdeğer Amerotke, sanık ortada yok ve bu durumda bir karar verilemez." Amerotke, Maât madalyonuna dokundu, öfkesi kabarıyordu. Burası tanrıların aracısı olan Firavun'un adaletinin dağıtıldığı bir yerdi, saray mensuplarının anlaşmazlıklarının çözümleneceği yer değildi. öfkeli bir sesle, "Kararı erteleyebiliriz," diye konuştu. "Ama


ben, iki Hakikat Salonu başyargıcı olarak bu davayla ilgili bir yorum yapabilirim. Burada beni çok ilgilendiren bazı meseleler var." Duruşma salonunda derin bir sessizlik vardı. Amerotke ellerini dizlerine koydu. Başını dik tutup karşı duvardaki bir sembole, her şeyi gören Horus'un gözlerine baktı. "Her şeyden önce," diye konuştu, "Kutsal Firavun henüz Nil üzerinde teknesinde olduğu sırada, mezarına yapılan o kâfirce ve korkunç saldırının, onun ölümüyle ilgili olmadığına inanmakta güçlük çekiyorum." Birinin iç çekişi duyuldu ve heyecanlı hareketler görüldü. "ikincisi," diye devam etti. "Firavun'un ölümüne Ra'nın ihtişamında bulunan o yılanın neden olduğuna da inanmıyorum. Üçüncüsü, Firavun'un gözü ve kulağının ifadelerindeki, ayrıca şimdi kaçmış olan Meneloto'nun ifadelerindeki fikirleri de kabul ediyorum. Her ikisi de gördükleri gibi, gerçekleri söyledi. Bununla beraber, kutsal Firavun'un ölümünde kara bir gizem var." Sethos onun sözünü kesmek ister gibi ileriye çıktı ama Ame-rotke elinin bir hareketiyle onu durdurdu. "Hüküm verilmeyecek. Dava ertelenmiştir." Amerotke yargıç koltuğundan kalkmadı. Sethos sinirli bir ifadeyle içini çekti ve ayağa fırladı, önce yargıca, sonra kutsal heykele eğilip selam verdi ve iki Hakikat Salonu'ndan sessizce çıkıp gitti. Amerotke parmaklarını şaklattı ve mahkemenin, diğer davalara bakacağını belirtti. Sethos onu bir kenara çekip söyledikleri konusunda tartışmayı çok isterdi kuşkusuz, ama Amerotke saray entrikalarının içine çekilmek istemiyordu. Amerotke ayrıca Komutan Ipuver'in ölümü konusunda da fikrini açıklamak isterdi ama düşünmüş ve bundan vazgeçmişti. Kutsal Firavun'un öldürüldüğüne ve Komutan Ipuver'in ölümünün de bununla bağlantılı olduğuna inanıyordu. Peki ama Meneloto'yu kim kaçırmıştı? Saray mensupları mı yapmıştı bunu? Birisi bu can sıkıcı davanın sona erdirilmesi ve meselenin bir kenara itilip unutulması için mi bu emri vermişti? Yoksa Meneloto, adaletin yerini bulamayacağına inanıp, arkadaşlarıyla anlaşarak mı kaçmıştı? Amerotke, Prenhoe'un getirdiği bir kadeh sulandırılmış şarabı aldı. Bir yudum alıp geri verdi ve sonra, hâlâ huzursuz ve kıpır kıpır görünen kâtiplere baktı. "Mahkeme devam ediyor," dedi. "Bir sonraki davayı getirin." Kâtipler o sabahı hiç unutmayacaktı. Başyargıç Amerotke kararlarını hızlı ve acımasızca vermişti. Çocuğunu öldüren kadın, çocuğun ölüsüyle pazar yerinde yedi gün herkesin gözü önünde oturmaya mahkûm edildi. Hathor tapınağının kutsal havuzuna işeyen, aşk tanrıçasına hakaret eden beş sarhoş, Karanlıklar Evi'ne götürülüp soyularak kamçılanma cezasına çarptırıldı. Bozuk et satıp müşterilerinden ikisinin ölümüne neden olan kasap, ağır para cezasıyla birlikte, kentin çarşılarında bir yıl bir gün süreyle ticaret yapamama cezası yedi. öğle olduğunda Amerotke, kutsal Firavun'un adaletini yeterince uyguladığını düşündü. Duruşmalara son verildi. Gergin ve öfkeli bir halde yerinden kalkan Ame-rotke yandaki küçük tapınağa gitti. Boynundaki Maât madalyonunu çıkardı ama birden, karanlıklar içinden birinin çıkmasıyla irkildi. Adam bir rahip gibi giyinmişti. Amerotke onun güçlü bileklerine ve küstahça yana yatmış başına baktı. Döndü ve, "Buraya giremezsin," dedi. "Hadi canım, saygıdeğer Amerotke, hafızan zayıfladı mı yoksa?" Amerotke dikkatle baktı ve gülümsedi. "Biraz kilo almışsın galiba saygıdeğer Senenmut, ama şu gözler ve ses. Onları nasıl unuturum?" Birbirlerinin bileklerini tutup samimiyetle selamlaştılar. Amerotke, "Ama yine de hatırlatayım, burası benim özel tapınağım," dedi. Senenmut, "Ben de onun için buraya geldim zaten," dedi. "Saygıdeğer Amerotke, sana kutsal Firavun'un dul eşi ve ekselansları Hatusu'nun selamını getirdim." "Majesteleri Hatusu'nun kim olduğunu biliyorum." Senenmut küçük bir papirüs tomarını onun eline tutuşturdu. Amerotke onu açtı ve alt tarafındaki mührü öptü. Davet kısa ve özlüydü. 'Saygıdeğer Amerotke ve Bayan Norfret bu akşam kraliyet


sarayında verilecek ziyafete davetlidir ve saygıdeğer Amerotke orada, saray mensupluğuna terfi edişinin belirtileri olan yüzük ve mühürü alacaktır.' Amerotke başını kaldırdı ve, "Şaşırtıcı ve şeref verici bir şey," dedi ama Senenmut gitmişti bile. Amerotke, yanında karısı Norfret olduğu halde arabasıyla Nil kıyısındaki Milyon Yıl Evi'ne giderken güneş batıya doğru alçalıyor ve kente gönderdiği ışıklar giderek azalıyordu. Norfret kocasına verilen bu şereften dolayı gururlu ve sevinçliydi. Kocasının eline yapışıp, "Istesen de istemesen de bunu kabul etmelisin Amerotke," dedi. "Artık saray politikalarına karışacaksın sen de." Amerotke kısaca, "Benim ağzımı kapatmaya çalışıyorlar," dedi. "Beni satın almaya uğraşıyorlar. Komutan Ipuver'in ani ölümü ve Meneloto'nun kaçışı, bir gün için yeterli sorundu zaten." "Bunların seninle hiçbir ilgisi yok. Meneloto yetenekli bir askerdi. Kaçmış ve kendisini koruyabilir." Amerotke bir hayret, korku ya da dehşet ifadesi görmek için onun yüzüne bakmış, ama Norfret ona buz gibi bakışlarla karşılık vermişti. Sonra da, "Hakikati biliyorsun," demişti. "Tanrılar hakikati biliyor. Eğer biz hakikati biliyorsak, Amerotke, başkalarının söylediklerini neden dikkate alalım ki?" Karısı sonuçta, her zaman olduğu gibi istediğini elde etmişti. Amerotke karısının tutkularından gurur duyuyor, zevk alıyordu. Norfret, saray davetlerine, ziyaretlere gitmekten, oralarda dedikodu dinlemekten zevk aldığını kabul ediyordu. Amerotke onu alnından öpmüştü. Onun ellerini tutmuş ve, "Bana güzel bir gölgeyi hatırlatıyorsun," demişti. Karısı, "Gölge mi?" diyerek gülmüş, sonra da kollarını onun boynuna dolayıp ayaklarının ucuna kalkarak onu burnundan öpmüştü. "Bu davetlere gitmeyi seviyorsun ama görünmekten hoşlanmıyorsun. Sadece oturup konuşulanları dinlemekten ve etrafı gözetlemekten zevk alıyorsun sen." "Seni de böyle buldum ya." "Evet, beni de böyle buldun. Hatırlıyorsun, değil mi? Bütün gece birbirimizi gözetledik durduk o davette." Norfret gülüp onun yanından kaçarken, omzunun üzerinden ona, en güzel giysisini giymesini söylemişti. Amerotke, atların dizginlerini bileklerine sarıp yan gözle karısına baktı. Kendisi, pilili yeni bir giysi giymiş, görev işareti olan yüzüğünü takmıştı ama her zamanki gibi, peruk takmayı istememişti. Savaş arabaları birliğinde görevliyken. Kırmızı Toprak-lar'da devriye gezerken bile modayı takip etmek isteyen züppe subayların askerler arasında nasıl alay konusu olduğunu çok iyi hatırlıyordu. Ama Norfret, her zaman olduğu gibi, gece kadar güzeldi. Kusursuz bir keten elbise giymiş, altın sarısı ve gümüş beyazı meçlerle süslü, uzun ve siyah bir peruk takmıştı. Kulaklarında çok güzel ametist küpeler, boynunda harika bir kolye vardı. Eğilmiş, bir eliyle güneş şemsiyesi, diğerinde bastonuyla ağır ağır giden arabayı izleyen Şufoy'la konuşuyordu. Norfret, "Sen de arabaya binebilirsin Şufoy," diyerek eğleniyordu onunla. "Burada yeterince yer var." Arabanın ahşap kenarına dokundu. "Bu bir savaş arabası değil, onun için atlar kusursuz bir şekilde hadım ediliyor." Cüce, "Arabaları sevmem," dedi. "Davetleri, ziyaretleri de sevmem. İnsanlar suratıma bakıyor ve 'Burnun nereye gitti?' gibi saçma sorular soruyor. Ben de onlara, 'Hadi işine, serseri,' diyorum." Norfret güldü ve döndü. Amerotke dizginleri sıkıca tuttu. Atlarının kabarıp inen kırmızı yelelerine baktı ve sonra etrafı gözden geçirdi. Nil sahili ve iskeleler günün her saatinde hareketliydi. Bira büfeleri açıktı. Daracık sokaklar, bira kupaları ellerinde genelev arayan askerler ve gemicilerle doluydu, bunlar gelip geçen kızlara bakıyor ve birbirlerine şakacıktan küfrediyorlardı. Arada bir Norfret'e bakanlar da çıkıyordu tabii ama, Amerotke ve onlara refakat eden iki askeri görünce hemen başlarını çevirip daha kolay bir av arıyorlardı.


Bir ara önlerine, "akrepli adam" denen ve sihirbaz olduğunu söyleyen adamlardan biri çıktı ve onlara nazarlık, muska ve kötü büyüye karşı sihirli değnekler satmak istedi. Ama bir maymun gibi uyanık ve çevik olan Şufoy onu hemen oradan defetti. Bir süre sonra saraya giden yola vardılar. Gelip gidenleri görmek için toplanmış halkı, Isis alayından okçular ve piyadeler geride tutmaya çalışıyordu. Amerotke dizginleri biraz salladı ve atlar hızlandı. Sarayın, gölgeli yolları, süslü havuzları ve evcil ceylan ve kuzuların otladığı geniş çayırlarıyla bir cenneti andıran bahçesine girdiler. Muhafızlar onlara yol gösterdi. Amerotke, Norfret'i arabadan indirdi ve sonra da seyislere, atları çözüp kurulamaları ve besledikten sonra da ahıra götürmeleri talimatını verdi. Yol göstericilerin refakatinde ana kapıdan girip, Fira-vun'un savaş zaferlerini gösteren duvar resimlerinin önünden geçtiler ve sonra, sütunlu holde yürüdüler, genç Firavun'un özel dairesi olan Sevgi Evi'nin önünde askerler nöbetteydi. Nihayet şölen salonuna vardılar, sütunları kırmızıya boyalı muazzam bir salondu burası ve sütun başları altın rengi lotus tomurcuğu şeklindeydi. Saf su mermerinden yapılmış ve çeşitli renklere boyanmış kandiller, duvarlardaki freskleri hafifçe aydınlatıyordu; duvar süsleri, ağaçlar, harika renkli kuşlar, çiçekler ve kelebekler şeklindeydi ve hepsi de usta ellerden çıkmış, harika renklerle bezenmişti. Onların üstünde, salonda bulunanlar için sağlık, iyi yaşam ve mutluluk vaat eden hiyeroglif yazıları ile donatılmış kirişler görülüyordu. Amerotke çevresine, gruplar oluşturmuş çıplak omuzlu kadınlara, esmer ve koca peruklu erkeklere baktı. Birkaçını tanımıştı: Sethos, Rahimere ve General Omendap oradaydı. Onunla göz göze gelince başlarının hafif bir işaretiyle selam vermiş ve tekrar yanlarındaki dostlarına dönmüşlerdi. Sadece bellerinde incecik kumaştan birer örtü bulunan ve hemen hemen çıplak olan kızlar, davetlilerin çevresinde dolanıp duruyor, herkese birer lotus çiçe-ğiyle beraber, tepsiler içinde hazırlanmış nefis küçük mezeler ve taşlarla süslü kadehlerle şarap ya da bira ikram ediyorlardı. Norf-ret bu kadehlerden birini aldı ve tanıdığı biriyle konuşmak için uzaklaştı. Amerotke kapının yakınında kaldı. Bir süre sonra sesler kesildi ve karşı tarafta açılan kapılardan Hatusu girdi. Amerotke, Hatusu'nun, kocasının ölümünden sonraki yas sürecinde ne kadar değişmiş olduğunu görüp şaşırdı. Ona hep gölgelerin kadını olarak bakmıştı ama Hatusu şimdi ellerini önünde kenetlenmiş, büyük bir kibirle yürüyordu, hemen hemen tamamen şeffaf bir giysi içinde muhteşem bir güzellikti. Uzun, yağlı peruğu pırıl pı-rıldı ve alnında, üstünde akbaba tanrıça olan küçük bir taçla tutturulmuştu ki bunun anlamı, herkese onun hâlâ Mısır kraliçesi olduğunu göstermekti. Boynundaki gümüş madalyonda da aynı simge vardı, bileklerinde ise dilini çıkarmış kobralarla süslü kalın altın bilezikler görülüyordu. El ve ayak tırnakları kınayla kıpkırmızı yapılmış, çekik gözleri, sürülen çarpıcı yeşil-mavi sürmeyle daha da büyütülmüş, uzatılmıştı. Hatusu, Amerotke'yle göz göze geldi ve gülümsedi. Birkaç davetli ona doğru yürüdü ama o eliyle onları nazikçe savuşturdu ve Amerotke'nin yanına geldi. Çıplak olan sol omzunda, öç alma tanrıçası, aslan tanrıça Sekmet'in bir dövmesi vardı. Amerotke, bir prenses gibi giyinmiş ama, insanı bir savaşçı gibi uyarıyor, diye düşündü. Hatusu onun önünde durdu ve elini uzattı. Amerot ke, saygı işareti olarak bir dizinin üstüne çökmeyi düşünüyordu ama Hatusu başını iki yana salladı, gözlerinde yaramaz kızların cin gibi bakışları vardı, gözlerinin içi gülümsüyordu. Hatusu alçak, hatta derin bir sesle, "Saygıdeğer Amerotke," dedi. "Babamın sarayından ayrılalı kaç yıl oldu? On, on iki?" "Sanırım on iki yıl hanımefendi." "O halde tekrar hoş geldin." Amerotke omzunun üzerinden şöyle etrafa bir göz attı. Diğer yetkililer, komutanlar ve kâtipler birbirleriyle sohbete dalmış gibi görünüyordu ama, hepsi de onlara bakıyordu. Salonun diğer ucunda, bir sütunun önünde, Sethos, Norfret'in elini tutmuş ona bir şeyler anlatıyor, belki de bir espri yapıyordu. Norfret başını geriye attı ve kahkahası salonda duyuldu. Hatusu, "Gelişinizi gördüm," diye devam etti. "Bayan Norfret yine her zamanki gibi çok güzel." Amerotke, "Güzeller hep birbirini gözetler zaten," dedi. Hatusu içini çekti. Kırmızı dudakları gerilirken, Amerotke,


"acaba benimle eğleniyor mu?' diye düşündü. Hatusu flört eder gibi başını eğdi. "Bir türlü saray mensubu olamayacaksın Amerotke. insanı överken bunu belli ediyorsun." Amerotke, "Ben bir yargıcım," diye cevap verdi. "Benim için övgü zor." "Sen hep böyleydin Amerotke." Hatusu yumuşak gözlerle ona baktı. "Bayan Norfret'e hâlâ çılgınca âşık mısın? Burada durmuş kimseyle ilgilenmiyor, sadece herkese öylesine bakıyordun." Yüzünü eliyle gizleyip güldü. "Ah, Senenmut gelmiş." Kraliyet işleri yöneticisi yanlarına geldi. Amerotke onun, Ha-tusu'nun yanında âdeta bir hanedan akrabası, saraydan bir prens gibi durduğunu ve hiç yabancılık çekmediğini görünce şaşırdı. Onun uzattığı eli kuvvetlice sıktı. Senenmut, "özür dilerim," dedi. "Bu sabah uzun kalamadım. Reddedebileceğini düşündüm, bu da herkes için çok sıkıcı olurdu tabii." Bunu söyledikten sonra küçük, süslü bir deri kese çıkardı. Ha-tusu keseyi açıp içindeki altın yüzüğü avucuna aldı, sonra Ame-rotke'nin elini alıp yüzüğü taktı. Amerotke yüzüğe baktı. Geniş altın yüzüğün üzerinde, bütün dünyaya, artık onun da 'Fira-vun'un dostlarından biri', bir saray mensubu ve Firavun'a danışmanlık yapan konseyde bir sandalye sahibi olduğunu belirten hiyeroglif yazılar vardı. Hatusu, soğuk ve sert bir ifadeyle bakıp, "Bu bir rüşvet değil," dedi. "Sana ihtiyacım var Amerotke. Senin düşünce gücüne, iyi öğütlerine ihtiyacım var. Açık söyleyeyim, sağduyuna da tabii." Amerotke ona neden diye sormak istedi ama, hizmetçiler ziyafet masalarının çevresine minderleri yerleştirmeye başlamıştı bile. Hatusu, Amerotke'nin eline hafifçe dokundu ve uzaklaştı. Köle kızlardan biri gelip Amerotke'nin boynuna çiçeklerden yapılmış bir kolye geçirdi. Bir diğeri ona kokulu bir küçük kalıp verdi. Amerotke bunu almadı, ama başlarında peruk olanlar küçük kalıbı alıp tepelerine yerleştirdiler. Bir süre sonra hava ısınacak ve küçük bir sabuna benzer bu kalıplar eriyip onların başında güzel kokular yayacaktı. Âdet olduğu üzere erkekler salonun bir yanında, kadınlar diğer yanında oturuyordu. Ziyafet başlayınca şarap kadehleri sunulmaya başladı. Kızarmış sığır, piliç, kaz, kara güvercin etleri ve çeşitli şekillerde kesilmiş değişik tür ekmekler masalara getirildi. Metal ayaklara takılı şarap sürahilerinin üstünde yılları yazıyordu ve hizmetçiler, mücevherli bronz kadehlerin boş kalmamasına dikkat ediyordu. Peçeteler ve parmak yıkama kâseleri getirildi. Amerotke'nin yanına General Omendap oturdu. Parmaklarını kâseye sokup dönerek Amerotke'ye göz kırptı. "Saray çevresine hoşgeldin," diye mırıldandı. Amerotke gülümsedi. Generale birkaç yerde rastlamıştı, iyi, dürüst, güçlü bir adam olduğunu biliyordu, keskin zekâsı ve anlayış yeteneğini gizleyen babacan, sevecen bir hali ve tombul bir yüzü vardı. Omendap cesur bir askerdi ve boynunda, savaşta gösterdiği kahramanlıklar için Firavun'un verdiği 'altın lotus'u taşıyordu. Omendap ona doğru biraz eğildi. "Zavallı Meneloto hakkındaki kararını hepimiz duyduk," dedi ve hizmetçiler duyuyor mu diye etrafına bakındı. "Sen haklısın. Bu dava hiç açılmamalıydı." Amerotke, "O halde neden açıldı?" diye sordu. "Saray çevresinde tartışıldı mı bu?" "Tanrı'nın karısı ısrar etti!" Omendap döndü ve salonun diğer yanında, diğer kadınlardan biraz yüksekte, taht gibi bir tabureye oturmuş olan Hatusu'ya baktı. "Onun daha mantıklı olduğunu sanırdım. Her neyse, sen de yakında saray siyasetini anlayacaksın. Burada temel olarak iki hizip vardır." Şarap kadehini aldı ve bir yudum şarabı höpürdeterek içti. "Rahimere," dedi ve biraz ilerde, mücevherleriyle oturmuş başkâtip Bayletos'la konuşan Vezir'i çenesiyle gösterdi, "Kral Naibi olmak istiyor, Hatusu da tabii." "Kim kazanacak peki?" "Büyük olasılıkla Rahimere. Hazineyi, adaleti ve Amon-Ra tapınağını o kontrol ediyor." "Ya Kraliçe Hatusu?" "Onu destekleyen üç kişi var. Sethos, Senenmut ve şimdi de saygıdeğer Amerotke." "Ben hiçbir hizbe dahil değilim." "öyle mi?" Omendap sırıttı. "Onun davetini kabul ettin ve yüzüğü aldın. Artık hepimiz dansın içindeyiz." Amerotke, kadehiyle komutanı işaret edip, "Peki ya sen?" dedi.


"Biz henüz kararımızı vermedik. Biz askeriz, emir alırız. Çarşıdaki dedikoduları duyduk. Firavun ölüp kutsal batıya gitti, vârisi ise bir çocuk, konsey bölünmüş durumda. Çakallar bekçi köpeğinin gittiğini düşünüyor ve tavuk kümesine saldırabilirler." "Peki sen kimi destekleyeceksin?" Omendap minderini ona biraz daha yaklaştırdı. "Ben Kraliçe Hatusu'ya sempati besliyorum. Onda Tutmes'in kanı var ve Rahimere'i sevmiyorum. Ama biz askerleri bilirsin, ilk kuralımız, kaybedeceğini bildiğin muharebeye asla girme, öyleyse içelim." Kadehini Amerotke'ninkiyle tokuşturdu. "İçelim ve daha iyi günler için dua ede lim." Amerotke yemeğine döndü. Norfret'in nerede oturduğunu görmeye çalışırken, bir kurye, üzerinde bakır bantlar olan küçük bir sandıkla içeriye girdi. Şölen salonunun kapısında diz çöktü ve görülmeyi bekledi. Rahimere'nin arkasında duran uşağı, adama gelmesini işaret etti. Rahimere başını kaldırıp baktı. "Nedir bu?" "Bir armağan efendimiz. Amonhotep'den." Büyük Vezir dudak büktü. Amonhotep ölü ruhlarına dua okuyan bir rahipti, ama aynı zamanda, ölen II. Tutmes'in de saray rahibiydi. "Amonhotep burada olmalı. Horus tapınağının bir rahibi olarak saray mensuplarının arasına katılmak onun görevi." Rahimere güç göstermeye çalışıyordu ve ziyafet salonu susmuştu. Bu tür bir şölene davet edilmek bir saray eniri sayılırdı ve sadece hastalık ya da ciddi bir felaket burada bulunmayı önleyebilirdi. Amerotke şaşırmıştı. Amonhotep'le birçok kez karşılaşmıştı: her zaman meşgul, azametli, gururlu ve kendi önemini bilen ufak tefek bir adamdı. Onun böyle bir davete gelmemesi normal değildi. Başkâtip, "Belki de bir özür armağanıdır," diye espri yaptı. "Bu toplantımıza katılamadığı için özür dilemek istemiş olabilir." Rahimere omuzlarını silkti ve kuryeye yaklaşmasını işaret etti. Amerotke omzunun üstünden baktı. Hatusu'nun yüzü sapsarı olmuştu, gözlerinde öfke parıltıları vardı. Armağan aslında ona verilmeliydi. Burada evsahibesi, bu sarayın hanımefendisi oydu, fakat Rahimere herkesin içinde güç gösterisi yapıyor, dizginlerin kendi elinde olduğunu belirtmeye çalışıyordu. Kurye sandığı ona doğru getirdi. Kurye, "Bu sandık siyahlar giyinmiş bir adam tarafından bırakıldı efendimiz," dedi. Amerotke, yemeğe çalıştığı kaz etini tabağına bıraktı. Siyah giysi ona bazı şeyler hatırlatmıştı. Mahkemeye gelen raporlardan katilleri, yutucu da denen caniler grubunu öğrenmişti. Ağır suç davalarında bazen bu kana susamış canilerden söz edilmişti, bunlar bir vahşi kedi tanrıçası olan Mafdet'e tapıyor ve baştan ayağa kadar siyahlar giyiniyorlardı. Rahimere, biraz sinirli bir tavırla ellerini çırptı ve, "Armağanı kabul ediyorum," dedi. "Açın sandığı!" Mühür kırıldı ve kapak açıldı. Amerotke masa arkadaşına bir şey söylemek için dönerken acı çığlığı duydu. Uşaklardan biri armağanı sandıktan çıkarmış, rüyadaymış gibi havaya kaldırmıştı. Boyundan hâlâ kan damlıyordu. Davetliler korkudan açılmış gözlerle rahip Amonhotep'in kesik başına bakıp kaldı. Şölen bir kaos içinde sona erdi. iki kadın bayıldı. Bazı erkek davetliler ağızlarını elleriyle kapatıp kusmak ve midelerini teı lemek için tuvaletlere koştu. Kesik baş sandığa kondu, mı onu getireni bulmak için gönderildi, ama adam çoktantojitmis Hatusu, Senenmut ve Sethos'un yardımıyla ortalığı sakinleştirmeye çalışıyordu. Hatusu ellerini çırparak, "Efendiler!" diye seslendi: "Efendiler ve asil bayanlar, artık bıAşöleni devam ettirmenin anlamı yok. Eğlence sona ermiştir. Saray mensupları sütunlu salonda toplanacaktır!" Hizmetçiler gelip tabakları ve şarap sürahilerini toplamaya başladı. Konsey üyesi olmayanlar, kötü gözlere karşı olan özel işareti yapıp hemen orada ayrılmak için sabırsızlanıyorlardı. Ame-rotke, Şufoy'u buldurup, ondan, Norfret'i eve götürmesini istedi. Omendap nazik bir tavırla, onların refaketine iki asker vereceğini söyledi.


Karısı gidince Amerotke tekrar şölen salonuna döndü. Kanlı sandık, kapağı açık olarak hâlâ yerde duruyordu. Amerotke çöme-lip baktı: korkunç yüz de ona bakıyordu, gözler yuvalarında dönmüş, dili dışarıya sarkmıştı. Kesik boyna baktı, temiz ve hatasız kesilmiş derisinin şişliğini ve solgunluğunu dikkatle inceledi, " Ne arıyorsun?" unda Senenmut, diğerinde Sethos olan Hatusu ona bakıyordu. Hanımefendimiz, Amonhotep'in başı, öldükten sonra kesilmiş olabilir. Kesik çok temiz, tam bir profesyonel işi. Bunu getiren adam siyah giyimliymiş. Bu iş, profesyonel katiller olan Ame-met grubunun işidir." "Peki ama Amonhotep'i neden öldürsünler ki?" Senenmut çömeldi ve meraklı gözlerle kesik başa baktı. "Gevezelik yapan bu ağız artık sustu," dedi. "Ve şu kibirli gözler artık beni baştan aşağıya süzemeyecek." Amerotke başını kaldırıp Firavun Kraliçe'nin bu yeni sağ kolu olan adama baktı, ölen rahibi sevmediği belliydi. Hatusu sanda-letli ayağını kaldırdı ve sandığın kapağını kapattı. "Sütunlu salona götürülsün!" diye emretti. Konsey salonu hazırlanmış, küçük masalar ve sandalyeler oval şekilde sıralanmıştı. Rahimere gelmiş ve başkanlık koltuğuna oturmuştu bile. Onu destekleyen rahip ve kâtipler iki yanına dizildi. Hatusu bir önceki akşam oturduğu yere ve Senenmut'la Set-hos da onun iki yanına oturdu. Amerotke kapıya yakın bir yere gidip orada bir yer buldu. Rahat değildi ve keşke burada olmasaydım, diye düşünüyordu. Şölenin başlangıcında içilen şaraplara ve neşeli havaya rağmen şimdi burada sıkıntılı bir atmosfer vardı. Salonda kaynaşan kıskançlık ve nefret duyguları âdeta gözle görülebilecek kadar belirgindi. Rahipler hemen genç Firavun'un yüzünü tanrı Horus'un yüzüne benzeten bir ilahiye başladılar. Saçları gökyüzü kadar yumuşaktı; sol gözü sabah, sağ gözü de akşam güneşiydi. Ra'nın ihtişamı onun vücudunu doldurmuş ve Mısır halkı için ışık ve sıcaklık getirmişti. Fakat rahipler çıkınca bu ışık ve sıcaklıktan da eser kalmadı. Hatusu inisiyatifi hemen aldı. Tahta benzeyen koltuğunda emreder bir tavırla otururken, "Saygıdeğer efendiler," diye söze başladı. Rahimere onun sözünü kesmek istedi ama o, hemen elini kaldırdı. "Saygıdeğer Vezir, burası kraliyet sarayı: Milyon Yıl Evi. Muhteşem Firavunumuz Sevgi Evi'nde. Ben onun üvey annesiyim. Evet, şimdi önümüzde ne var bir bakalım. Kocam, bir yılan tarafından ısırılıp Amon-Ra heykeli önünde yere düştü. General Ipu-ver bu salonda yine bir yılan ısırmasıyla öldü. Şimdi de, şölen sırasında birisi bize, Amonhotep'in kesik başını gönderdi, belki de bir uyarı olarak, değil mi?" Gümüş Evi'nin başkanı, "Yani üç kişi öldü mü demek istiyorsunuz?" diye inledi. Senenmut, "Hayır," diyerek araya girdi. "Üç kişi öldürüldü." "öldürüldü mü?" Rahimere başını yana eğdi. "Yani siz şimdi kutsal batıya giden kutsal Firavun'un ölümünün kaza olmadığını mı söylemek istiyorsunuz?" Hatusu, "General Ipuver'in ölümü kesinlikle kaza değildi," diye söylendi. "Ve Amonhotep de herhalde merdivenlerden aşağı düşüp ölmedi." Rahimere, "Saygıdeğer Amerotke," diyerek onun tarafına konuştu. "Verdiğiniz kararı hepimiz duyduk." Bir sürü yüzük taktığı parmaklarını açtı. "En azından kendi düşüncenize göre, kutsal Firavun'un, Ra'nın Ihtişamı'ndaki yılan tarafından öldürülmediğini söylediniz. Ve hepimiz kutsal Firavun'un tapınağa bir tahtırevanla gittiğini, orada saygıdeğer eşi tarafından karşılandığını biliyoruz." Birisi derin bir nefes aldı. Senenmut ayağa fırlayacaktı ama Hatusu bileğinden tutup onu engelledi. Amerotke hemen, "Ben kutsal Firavun'un öldürüldüğünü söylemedim," diye cevap verdi, "önümdeki davanın konusu bu değildi ve verdiğim karar sadece Firavun'u öldüren yılanın, saltanat teknesinde bulunan yılan olmadığı yönündeydi."


Rahimere'nin kâtiplerinden biri, "Fakat aynı zamanda, Fira-vun'un mezarına tecavüz edildiğini söylemişsiniz," dedi. Amerotke, "Bunu bütün Teb halkı biliyor," diye cevap verdi. "Kutsal Firavun'a kâfirce kin güden birileri olduğundan söz ettim ve benim her türlü tahmin yürütme hakkım vardır." Sethos, "Ya Komutan Ipuver?" diye sordu. "Onun ölümü hakkındaki tahmininiz ne?" Amerotke, bir kâtibin sandalyesi arkasında asılı duran yazı malzemesi çantasını gö sterdi. "Aldığım haberlere göre o gün saray mensupları burada toplanmışlar, öyle mi?" Rahimere kısaca, "Bu doğru," diye cevap verdi. Amerotke, "Ve Ipuver toplantıya bazı kâğıtlar getirmiş, öyle mi?" diye devam etti. Omendap atıldı. "Evet, getirdi." "Ve daha sonra konsey toplantısına ara verildi?" Sethos, "Evet," dedi. "Kâğıtlarımızı toplayıp çantalarımıza koyduk. Ne demek istiyorsun Amerotke, yani biz hepimiz burada dolanıp dururken birisi bir yılan alıp o çantaya mı koydu?" Onun bu sözlerine birkaç kâtip kıkırdadı. Rahiplerden biri, "Belki de yılan sürünerek kendiliğinden çantaya girmiştir, olamaz mı yani?" diyerek sözde espri yaptı. Amerotke hemen, "Belki de uçarak girmiştir!" diye karşılık verdi. Gülüşmelere aldırmadı. "Açıklaması son derece mantıklı. Bir konsey odasına ya da bir tapınağa bir yılan girse hemen görülürdü. Firavun tahtırevanında bir yılan olsa o da hemen fark edilebilirdi. Aynı şekilde, AmonRa tapınağı merdivenlerinde ya da girişinde görülecek bir yılan hemen öldürülecekti." Rahimere, "Ama Firavun yine de bir yılan tarafından öldürüldü," dedi. "Bunu kabul ediyorum. Ama ne zaman, nasıl ve neden? Bunlar tam anlamıyla bir sır. Size soruyorum." Amerotke yutkundu, "içinizde, etrafında kalabalık bir insan topluluğu bulunurken bir yılan tarafından ısırıhp ölen birini ve bu yılanın yakalanmadığını gören ya da duyan var mı acaba?" Toplantıya katılanlardan, ona hak veren mırıltılar duyuldu. Amerotke ısrarla, "işte işin sırrı burada," diye devam etti. "Aynı şey General Ipuver için de geçerli. O, elini bu çantaya sokmadan önce, onu ısıran yılanı gören var mı içinizde? Herhangi bir rahip, kâtip, saray mensuplarından herhangi biri gördü mü? Saygıdeğer Vezir, izin verir misiniz?" Rahimere başını salladı. Amerotke kalktı ve toplantı salonunda dolaşmaya başladı. Birkaç kişinin sandalyesinin arkasında asılı duran bazı çantaları alıp değiştirdi ve sonra Sethos'a işaret etti. "Efendim, siz Firavun'un gözü ve kulağısınız. Birkaç kişinin çantasını değiştirip başka yerlere koydum. Sizin gibi keskin gözlü biri bana, hangi çantanın kime ait olduğunu söyleyebilir mi acaba?" Hatusu gülümsedi. Senenmut masanın üstüne hafifçe vurdu. Amerotke yerine dönerken, "Ipuver'in öldüğü akşam," diye devam etti. "Toplantı sona erdiğinde, kızıl saçlı yıkım tanrısı Set'in takipçilerinden biri olan katil, yılanı bir çanta içinde salona getirdi. Saygıdeğer efendiler, Majesteleri Hatusu, çarşıya gidin ve insanları şaşırtıp birkaç bakır para kazanmaya çalışan akrepçiler-le, yılancılarla konuşun. Bir yılan çantada ya da sepette taşınabilir. Hafif hareketler yılanı yumuşatır, sakinleştirir. Yılan çanta ya da sepette kıvrılıp kalır. Kısa zaman önce beslendiyse daha da pasif olur." Omendap hemen atıldı. "Tabii Ipuver elini çantaya sokuncaya kadar sakindi." Amerotke, "Böyle ani bir hareket uyuyan yılanı öfkelendirir," diye sürdürdü konuşmasını. "Saldırır, yine saldırır. Ama çantalardan birinin yerinin değiştirildiğini gören oldu mu? Belki de sandalyeler değiştirildi, olamaz mı yani? içinizde, yılanın gerçekten de Ipuver'in çantasından çıktığını tespit eden var mı acaba?" Sethos, "Hayır, hayır görmedik," dedi. Sonra Omendap'a döndü. "Sen cesedi ölüler Kenti'ne gönderdin." Omendap da heyecanla, "Ipuver'in kâğıtlarını da aldım," dedi. Yüzü sıkıntıdan kızarmıştı. "Ama o anda neyin ne olduğunu bilmiyordum tabii." Senenmut alaycı bir ses tonuyla, "Tabii bilmiyordunuz," dedi.


Komutanlarının desteğine sahip olan Omendap hemen itiraz etmeye kalktı. Ama askerlerin Hatusu'ya desteğini kaybetmek istemeyen Sethos yumuşak bir sesle araya girdi. "Saygıdeğer Amerotke, yılanları iyi tanıyor gibisiniz." Rahimere de kindar bir ifadeyle, "Cinayetleri de," diye ekledi. Amerotke, "Efendiler," diye cevap verdi. "Yılan ısırığıyla ölüm konusu Teb'de herkesin ağzında. Ben duyduklarımı değerlendiriyorum. Şimdi söylediğim şeyler gerçek olmayabilir ama kendine göre bir mantığı var." Hatusu, "Saygıdeğer Amerotke, çantaların değiştirildiği konusunda haklıysanız, bundan nasıl bir sonuç çıkarıyorsunuz?" "O zaman hanımefendi, katil bu odadadır, diyorum. Bunu hepiniz biliyorsunuz. Bu, burada görevli olan bir asker ya da hizmetkâr değildi. Çanta buraya dışardan getirildi ve Ipuver'in sandalyesinin arkasına asılıncaya kadar tutuldu." Rahimere, "Devam edin!" diye emretti. "Katil saray mensuplarından biri olmalı." Amerotke parma-ğındaki Maât yüzüğüyle oynadı; dudaklarına ve kalbine, kutsal hakikat ve akıl fırçasıyla dokunması için içinden dua etti. "Bundan sonraki soru 'neden' olmalı bence." O sırada kapıya öfkeyle vurulması üzerine sustu. Deri eteklik-li, melez bir Nubyeli olan muhafız yüzbaşısı içeriye girdi. Çıplak göğsüne çapraz asılmış kılıç kayışı üzerinde Osiris alayının amblemi vardı. Hatusu ve Rahimere'ye hiç bakmadı ve eğilerek General Omendap'ı selamladı. "Emirleriniz yerine getirildi efendim?" "Ee, ne oldu?" "Eski tapınak tarafına, nehir kıyısına arama timleri gönderdim. Amonhotep'in kafasız vücudu sazlıklar arasında yüzer bulundu. Ceset çıplaktı, üzerinde sadece peştamalı ve kimliğini gösteren bir kolluk vardı." Omendap, "Başka bir şey var mı?" diye sordu. "Evet efendim. Askerlerden biri, bir süre Yaşam Evi'nde eğitim görmüş bir doktordu. Şey, ceset şişmiş ve rengini yitirmişti." Bayletos, "Timsahlar onu nasıl olmuş da parçalamamış, hayret!" dedi. Yüzbaşı, "Amonhotep'in ayağında beş, altı tane yılan ısırığı vardı," diye açıkladı. Rahimere, "Cesedi ve kesik başı nehrin karşı tarafına, Nekro-polis'e götürsünler," diye emretti. "Amonhotep kendine bir mezar hazırlıyordu, ölüler Kenti yöneticisine söyleyin, Amonhotep için iyi bir cenaze töreni yapılsın, masraflar Gümüş Evi tarafından ödenecektir." Yüzbaşı çekildi. Rahiplerden biri, "Çekirge mevsimi," diye mırıldandı, "ölüm ve yıkım. Yok edici Sekmet şimdi iki Ülke krallığında dolaşıyor, içerde kaos, dışarda tehditler." Bu sözleri doğruluyormuş gibi güneş ışığı birden zayıfladı ve bulutlar güneşi örttü. Amerotke, acaba bu rahip gerçeği mi söylüyor? diye düşünmekten alamadı kendini. O anda, büyükannesinin anlattığı hikâyeleri hatırladı. Bir hikâyeye göre, Amon-Ra her gün altın arabasıyla gökyüzünü bir uçtan öteki uca kadar katederdi. Geceleri de, düşmanı korkunç yılan tanrısı Apep'in kendisini yok etmek için beklediği yeraltı dünyasına, Duat'a girerdi. Şimdi de böyle bir şeyler mi oluyordu acaba? Teb krallarının, Hiksosları ülkeden atmak için mücadele ettikleri o kâbus yıllarında olduğu gibi, bu yılanlı katiller de iki Ülke'yi bir kan gölüne çevirip tahrip mi edeceklerdi? Hatusu, "Amonhotep için hepimiz çok üzüldük tabii," dedi. "Ama saygıdeğer Amerotke, sözünüzü bitirmediniz?" Amerotke, önündeki masayı biraz itti ve, "Evet, bitirmedim," diye cevap verdi. "Üç ölü var ve bunlardan ikisi kesin olarak cinayete kurban gitti. Hepsi de yılan ısırmasıyla öldü. Bunu kimin ve ne amaçla yaptığını bilmiyoruz. Bu durumda kurbanlara dönüp, birbirleriyle ne gibi ortak yanlan olduğunu düşünmeliyiz." Bayletos, "Bunu zaten biliyoruz," diye homurdandı.


Elindeki sinekliği, Amerotke'nin sözleri saçmavmış ve insanları sinirlendiriyormuş gibi hafifçe salladı. Bayletos, bu imalı sözüyle, belki de Büyük Vezir'in desteğini almayı düşünmüştü, ama hayal kırıklığına uğradı. Rahimere gözlerini Amerotke'ye dikmiş, onu dinliyordu. Rahimere, "Kutsal Firavun da dahil olmak üzere ölenlerin üçünün de saray mensubu olduğunu hepimiz biliyoruz," diye konuştu. "Başka ne var?" "Bu ölümler ve Firavun'un mezarına yapılan saldırı bir noktada birleşiyor. Kutsal Firavun'un, Delta'daki deniz korsanlarına karşı kazandığı zaferlerden sonra dönüşü. Büyük Deniz'e yolculuğu muhteşemdi ve zaferle sonuçlandı. Söyler misiniz bana, Ipuver onunla beraber miydi?" Salondakilerin hepsi birden evet diyerek baş salladı. "Ya Amonhotep?" "Nereye varmak istiyorsun Amerotke?" Yargıç suratını astı. "Firavun'un Delta'dan Teb'e olan yolculuğunda olağandışı bir şey oldu mu?" "Nasıl bir şey?" "Bir terslik, bir uğursuzluk alâmeti? Kutsal Firavun Teb'e gelince neler yapacağı konusunda konuştu mu, düşüncelerini söyledi mi? Ya da... " - Amerotke bir an susup Hatusu'ya baktı -"onun yokluğunda burada, Teb'de bir şeyler oldu mu? Ben sadece tahmin yapmaya çalışıyorum. Herhangi bir şey olduğuna dair elimde en küçük bir kanıt yok." Salonda mırıltılar duyuldu. Senenmut eğilip Sethos'a bir şeyler fısıldadı ve o da başını iki yana salladı. Amerotke, Hatusu'ya baktı. Kraliçe büyük bir ilgi ve hatta korkuyla, âdeta rüyadaymış gibi onu dinliyordu arada bir dudaklarını kımıldatıyor, gözlerini kırpıyordu. O anda, kendi saray yaşantısını ve, Firavun'un karısı hakkında duyduğu dedikoduları hatırladı. Saraydan birisi bir zaman onu, "Daha çok, bir periye benzer güzellikte," diye tanımlamıştı. Amerotke, Hatusu'nun, üvey ağabeyi ve kocası II. Tutmes'i çok geçmeden kontrolü altına aldığı dedikoduları hatırladı. Aslında kurallar Hatusu'nun Tutmes'le birlikte Deltaya gitmesini gerektiriyordu, ama Firavun karısına güvenip onu Teb'i ve hükümeti denetlemesi için geride bırakmıştı. Şimdi her şeyin sorumlusu Hatusu muydu? O ve şu kurnaz Senenmut? Yönetimi ele geçirmek için ince oyunlara girişmiş olabilir miydi Kraliçe? Teb'i, tüm krallığı ve sınırlar ötesi ülkeleri ele geçirmek için? "Olağandışı hiçbir şey hatırlamıyorum." Rahimere sesleri susturmak için ellerini ileriye uzattı. "Kutsal Firavun Nil'de Ra'nın Ihtişamı'yla seyahat etti. Sakkara'da durup piramidi ve atalarının tapınak mezarlarını ziyaret etti. Tanrılara armağanlar verdi, esir prenslerden bazılarını kurban etti ve tekrar yola çıktı." Amerotke, "Davranışlarında hiçbir değişiklik olmamış mıydı peki?" diye sordu. Rahimere, kibirli bir tavırla, "Kutsal Firavun başkalarına pek açılmazdı," dedi. "Gevezelik edip dedikodu yapacak bir insan değildi. Yüzü solgundu ve bazen hasta gibiydi. Keyifsiz olduğunu söylerdi ama ciddi bir hastalığı da yoktu. Arada sırada tanrılarla temas edip transa girer, hayallere dalardı." Amerotke, "Saygıdeğer hanımefendi," dedi ve Hatusu'ya bakıp, "Ekselansları," diyerek onun unvanını iyice belirtti. "Kocanız mektuplarında size bir şeyler yazdı mı?" Hatusu, "Ra'nın kendisine gülümsediğinden söz ederdi," diye cevap verdi. "Zaferler kazandığını, düşmanlarını ayakları altında ezdiğini ve karısını, ailesini özlediğini yazardı." Amerotke başını hafifçe eğdi. Hatusu ona hiçbir şey söylememiş, ama saray mensuplarına, Firavun'la ne kadar yakın olduğunu hatırlatmıştı. Omendap, "Sessiz bir insandı," diyerek araya girdi. "Yolculuğu sırasında hastalanıp yatağa düşmemişti ama sessiz ve içine kapanıktı." Görevinin simgesi olan gümüş baltayı kaldırdı. "Ama düşünüyorum da, bir şey olmuştu. Hatırlarsanız Ranın ihtişamı Teb'e doğru yola çıkınca Firavun'un yanından ayrılmıştık." Rahipleri ve kâtipleri gösterdi. "Çoğunuz, ben, ekselansları Vezir ve saygıdeğer Sethos gibi, onu karşılama hazırlıkları için Teb'e önden gönderildik. Ben, Firavun'un


tanrılara kurban verdiğini hatırlamıyorum. Aklımda kaldığı kadarıyla, karaya çıktığı gün bazı kraliyet muhafızları da aynı şeyden söz etmişti." Bayletos'un yanında oturan bir Amon rahibi elini kaldırıp, "Ama bu saçmalık!" dedi. Rahimere, başını sallayıp ona konuşma izni verdi. "Sakkara'dan sonra kutsal Firavun'a ben de refakat ettim. Evet, kurban sunmadı ama, diğer yandan, Teb'e varıncaya kadar da saltanat teknesinden ayrılmadı." Omendap, "Yani hiçbir tapınağı, hiçbir kutsal yeri ziyaret etmedi mi Firavun?" diye sordu. Rahip, "Hayır," diye cevap verdi. "Teknede, kraliyet kamarasında kaldı, sadece birkaç kez dua etmek için dışarıya çıktı. Muhafızlara sorun. Sık sık teknenin kıç tarafına gitti, oraya hasırlar, minderler koydurttu ve geceleyin orada bağdaş kurup oturararak, ellerini açtı ve yıldızlara baktı." Rahip sustu ve sırıttı. "Kutsal Firavun Teb'e dönerken zaten sürekli dua ediyordu. Saygıdeğer Amerotke'nin ne ima etmeye çalıştığını bilemiyorum. Ben kraliyet rahiplerinden biriyim. Kutsal Firavun'un, kentinden ve sarayından uzaktayken geçirdiği günlerde hiçbir uğursuz davranış görmedim." Rahimere müdahale etmek üzereydi ama Hatusu birden ayağa kalktı. Senenmut ve Sethos da onu izlediler. Amerotke de onlar gibi yapmak zorunda kaldı kuşkusuz. Hatusu sessizce durdu. Firavun'un konuşmadan önce yaptığı gibi o da kollarını göğsünde kavuşturdu. Bu, salondakilere bir tür meydan okumaydı. Hatusu onlara, Firavun'un dul eşi olduğunu, kraliyet ailesinden geldiğini hatırlatıyordu: protokole göre hepsi de onunla birlikte ayağa kalkmak zorundaydı. Rahimere, onun bu meydan okuyuşuna al-dırmıyormuş gibi yerinden kımıldamadı. Fakat Omendap, güldü ve komutanlarına bakıp göz kırpınca hepsi ayağa kalktı. Kâtipler ve rahipler onları izledi. Rahimere'nin başka seçeneği kalmamıştı. Asasını aldı ve ağır ağır kalktı. Yüzünden pek bir şey belli olmuyordu ama gözlerinde kindar parıltılar vardı. Hatusu kollarını indirip, "Kutsal Firavun hakkında bu söylenenler beni yeniden üzdü," diye konuştu. "Konsey toplantısı sona ermiştir, ama bizim arzumuz, Komutan tpuver ve rahip Amonhotep'in ölümlerinin İki Hakikat Salonu başyargıcı saygıdeğer Amerotke tarafından araştırılmasıdır." Sürmeli gözleri çok güzel bakıyor, gözkapaklarını kırpıştırıyordu. "Başyargıç araştırma sonuçlarını doğrudan bana bildirecektir. Ben ve yakın danışmanlarım şimdi onunla birlikte benim özel dairemde toplanacağız." Rahimere, "Ya diğer konular?" diyerek araya girdi. "Hangi diğer konular? Yarın sabaha kadar bekleyemeyecek hiçbir mesele yok Büyük Vezir. General Omendap, alaylar Teb dışında mı?" General, "Isis, Osiris, Horus ve Amon-Ra alayları kent dışında," dedi. "Set ve Anubis alayları ise güneydeki bir vahada açık ordugâhta bekliyor." Omendap gümüş baltasının sapıyla oynadı. "Teb kentinde polis görevi yapan paralı askerler, Büyük Vezir Ra-himere'nin emrinde." Durdu ve kurnazca bir tavırla devam etti. "Sanıyorum bunların kampları Amon-Ra tapınağı ve Gümüş Evi yakınındaki çayırlarda ve alanlarda bulunuyor." Rahimere hemen araya girdi. "Evet oradalar ve bu güç günlerde kenti korumak için orada bulunuyorlar." Hatusu dudaklarını büktü ve başını salladı. "Hepimizin korunması için, öyle değil mi Büyük Vezir?" "Evet hanımefendimiz, her şeyin ve hepimizin korunması için." Saray mensupları huzursuz gibiydi, herkes üstünü başını düzeltir, ya da masasını toplar gibi yapmaya çalışıyordu. Ama hepsi de Mısır ordusunun kentin etrafında bulunduğunu biliyordu. Kılıçlar çekilmişti. Bu kılıçların kullanılması, saray mensuplarının bölünmesi, kent, krallık ve imparatorluğun bir iç savaşa girmesi artık an meselesiydi. Bayletos, şişman, yağlı suratında hafif bir gülümsemeyle, "Yeni Firavun'un birliklere gösterilmesi için kentte bir tören yapılması çok iyi olurdu herhalde," diye konuştu. "Amon rahipleri ve maaşlı askerler törenin güvenliğini sağlayabilirdi."


Hatusu da gülümsedi, ama üst dudağı, hırlamaya hazırlanan bir köpeğinki gibi kıvnlmıştı. Kalbindeki fırtınayı sakinleştirmeye çalışarak Rahimere ve Bayletos'a baktı. Sizin ne istediğinizi biliyorum. diye düşündü: çocuk Firavun saraydan çıkınca paralı askerlerin ve Amon rahiplerinin onu hemen kaçırıp başka bir yere götürmesi. Biraz düşündü ve, "Kutsal Firavun bu teklifinizi düşünecektir," dedi. "Ama o henüz çok genç ve kentte de hastalıklar var. Sanırım şimdilik Sevgi Evi'nde kalması daha uygun olur. Fakat ben yine de tavsiyenizi dikkate alacağım başkâtip. Güç günler yaşadığımızı tanrılar biliyor. General Omendap, saray arazisine bir tugay yerleştirmenizi istiyorum: subaylar doğrudan benimle muhatap olacaklar." Omendap inatçı bir tavırla, reddedecekmiş gibi baktı. Hatusu parmaklarını şaklattı ve Senenmut masanın arkasından fırlayıp generalin yanına gitti ve ona bir papirüs tomarı uzattı. Omendap tomarı açtı, kraliyet mührünü gördü ve öptü. Hatusu, tatlı bir sesle, "Bu benim isteğim değil," dedi. "Kutsal Firavun istiyor bunu. Bu onun arzusudur, emridir." Omendap eğildi ve, "Kutsal Firavun'un emri yerine getirilecektir," dedi. "Tabii ben de askerlerimin sağlıklarının yerinde olup olmadığını görmek için her gün sarayı ziyaret edeceğim." "Buraya her zaman gelebilirsiniz tabii." Hatusu gülümsedi. "Efendiler," dedi ve Senenmut'la Sethos arkasında olduğu halde salondan çıktı. Konsey toplantısı hemen dağıldı. Amerotke, Rahimere'nin etrafına toplanan insanların mırıldanıp fısıldaşmalarına dikkat etti. Omendap onlara yanaşmamıştı ama, komutanlarından ikisi hemen Bayletos'la fısıldaşmaya başlamıştı. Amerotke, iç savaş olabilir, diye düşündü. Hatusu ve Rahime-re birbirlerinden nefret ediyordu. Birinin ölmesi gerekiyordu. Askerler savaşırsa nelerin olacağını biliyordu. Rıhtım yakınlarında yaşayan kalabalıklar hemen ayaklanırdı. Norfret ve çocukları kaçırmam gerekecek, diye düşündü. Onları kuzeyde, Mem-fıs'teki tapınakların güvenli ortamına gönderecekti. Kılıçlar çekildikten sonra Teb'de adalet diye bir şey kalmayacaktı. "Saygıdeğer Amerotke?" Başını kaldırıp baktı. Saray uşaklarından biri kapıda durmuş ona seslenerek içeriye davet ediyordu. Amerotke bu saygısızlığa sırtını çevirebilirdi tabii, ama Rahimere ve diğerleri ona bakıyordu, bir karar vermesi gerekiyordu. Buradan çekip giderse her iki hizbin de düşmanı olacaktı. Salonda kalırsa Hatusu onu saf dışı edecek, onun yanına giderse de Rahimere onun, Hatusu tarafını tuttuğunu anlayacaktı. Omendap'a baktı. General gözleriyle ona, kapıyı gösterdi, oraya gitmesini tavsiye ediyordu. Amerotke sandalyesini itip kalktı, uşağı izleyip dışarıya çıktı. Neit: Avlanma ve savaşla ilgili eski bir tanrıça. 8 Amerotke uşağı bir koridor boyunca izledi. Duvarlarda Mısır'ın düşmanları yendiğini gösteren büyük freskler vardı. Maviye ve sarıya boyalı savaş arabaları, yerlere yığılmış Nubyelileri, Libyalıları ve Punt Ülkesi savaşçılarını çiğniyordu. Asyalılar, Fira-vun'un ihtişamına ve Mısır ordusunun gücüne dehşet içinde bakıyordu. Resimlerin kenarında övgü sözleri vardı. 'O kolunu uzattı. O, Horus'un altın şahini, düşmanlarının üstüne çullandı. Onların boyunlarını kırdı. Kafalarını ezdi. Onların altın ve hazineleri aldı. Adıyla dünyayı titretti." Amerotke, 'bu sözcükler Mısır'ın geçmişte kalan ihtişamından söz eden bir mezar taşı yazısı gibi,' diye düşündü. Ülkede bir çocuk firavun vardı, saray mensupları bölünmüştü ve Teb'i yönetenler arasında ölümcül bir nefret duygusu ortaya çıkmıştı. Uşak hızlı adımlarla onun önünden yürüdü sonra sağa döndü. Kapıdaki nöbetçiler tören üniforması giymişti; üzerlerinde bronz göğüslük, meşin etek, başlarında da kırmızı ve beyaz çizgili sert şapkalar vardı. Bir muhafız alayının askerleri de kılıç ve kalkanları ellerinde, bekliyordu. Uşak, askerlerden birine bir şeyler fısıldayınca bronz kapılar hemen açıldı ve Amerotke, Hatusu'nun özel dairesine girdi, burası serindi ve iyi aydınlatılmıştı. Duvarlardaki pastel boyalar, dışardaki savaş


sahnelerinden sonra insanı rahatlatıyordu. Salondaki çelenkler ve saksı içindeki çiçeklerden havaya güzel çiçek kokularıyla birlikte tarçın ve günlük kokuları yayılıyordu. Salon altın ve gümüş heykelciklerle süslenmişti, etrafta abanoz ağacı ve fildişi süslü, cilalı sandalyeler, tabureler vardı. Uşak onu bir giriş odasında bırakıp küçük bir yan kapıdan çıkarak kayboldu. Amerotke, Nil üzerinde ağ atarak balık tutan balıkçıları ve gür perukları ve çıplak kıvrak vücutlarıyla dans eden kızları gösteren resimleri seyrederek rahatlamaya çalıştı. Kızlar değişen ışıkta sanki canlıymış gibi görünüyor, ellerini kaldırmış çırparak, hiç bitmeyen danslarını yapıyorlardı. "Efendimiz." Uşak âdeta emreder gibi ona işaret ediyordu. Amerotke onu izleyip başka bir odaya geçti ve şaşkınlığını bastırmaya çalıştı. Burası küçük bir salondu ve duvar resimleri görünmüyordu, çünkü altın yaldızlı tentenin altındaki tahta benzer koltuğun iki yanında sadece iki kandil vardı. Hatusu koltukta oturmuş, elleriyle de, hırlayan leoparlar şeklinde oyulmuş koltuk kollarına yapışmıştı. Ayakları bir ayak taburesi üzerine uzatılmıştı ve taburenin altın sarısı kumaşında, yeraltı dünyasının korkunç şeytanlarından birini yenip onun üstüne oturmuş tanrıça Maât'ın resmi vardı. Se-nenmut ve Sethos da Hatusu'nun iki yanında oturuyordu. Amerotke, Hatusu'nun bu odayı kendi gücünü göstermek için seçtiğinden emindi. Hatusu mavi tacını ya da çifte tacını giyip eline asasını ve işaretini alsa, tam bir Firavun'a benzeyecekti. Yüzü değişmişti, artık yumuşak ve sevgi dolu değildi, öfkeyle dişlerini sıkmıştı, gözleri parlıyordu. Amerotke, Sethos'a baktı ve sonra diz çöktü. Ona hak ettiğinden fazla saygı göstermiyordu, ama Omen-dap'ın uyarısı da aklındaydı. Hatusu, Naip olacağını açıkça gösteriyordu. Acaba Firavun olmak da istiyor mu? diye düşündü. Amerotke, "Ekselansları," diye konuştu. "Beni buraya emretmiştiniz." "Eğer isterseniz, saygıdeğer Amerotke, gidebilirsiniz!" Hatusu'nun sesi gergin ve keskindi. Amerotke içini çekip ayağa kalktı ve kollarını göğsünde kavuşturdu. Sethos şimdi ihtiyatlı bir ifadeyle bakıyordu. Başını görülmesi zor bir şekilde, çok hafif iki yana salladı, Amerotke'ye, sözlerine dikkat etmesini anlatmak istiyordu. Amerotke içinde bir isyan dalgasının kabardığını hissetti. "Ben iki Hakikat Salonu'nun başyargıcıyım," dedi. "Fira-vun'un adaletini temsil ediyorum." "Her zaman bir direk gibi bükülmez olmuşsundur." Hatusu şimdi öne eğilmiş, gülümsüyordu. "Hatırlar mısın Amerotke? Bir zamanlar "b... bi... bit... ' diye konuşurdun." Mimikleriyle onu taklit etti. "Arada bir kekelerdin. Hatırlıyor musun bunu?" "Benimle alay ettiğinizi hatırlıyorum ekselansları. Bunu nasıl unutabilirim? Siz ve o kediniz, griydi, değil mi? Yumuşak gözleri ama sivri pençeleri vardı. Bazen kediyle sahibini ayırmak güç olurdu hatta." Sethos derin bir iç çekti, ama Hatusu onu şaşırttı. Gözlerinde hınzırca, muzip bir gülümseme belirdi. "Sen hep açık konuşurdun Amerotke. Kekelemenin üstesinden geldin, kendini tedavi ettin ama hâlâ o sır vermeyen yüzün hiç değişmedi. Bayan Norfret'e olan tutkun ve doğru olanı yapma konusundaki kararlılığın hep aynı. Bunlardan hiç sıkılmaz mısın?" "Ekselansları, ben babanızın sarayında yetiştim, sıkılsam da bunu gizleyecek iyi huylara sahibim." Amerotke öfkesinin kabardığını hissediyordu. Nefesini güçlükle kontrol edebiliyordu. Buradan gitmek, buna bir son vermek istiyordu. Ama aynı zamanda da çocukça bir şeyler h issediyordu; kızgın mıydı, yoksa korkuyor muydu? Senenmut, "Bazıları sizin küstah olduğunuzu söylüyor," dedi. Yan oturmuş ve bir kolunu tahta dayamıştı. Koltuğun kolunu öylesine zevkle okşuyordu ki, Amerotke, Hatusu'nun bu yeni adamının, o koltuğa kendisinin oturmak isteyip istemediğini düşündü. Amerotke, onun söylediğini anlamamış gibi başını hafifçe yana yatırıp, "Efendim, anlayamadım?" dedi. Kraliyet işleri yöneticisi elini çekti ve parmaklarını kalçasına vurmaya başladı. "Saygıdeğer Amerotke," diye tekrarladı. "Bazıları sizin küstah olduğunuzu söylüyor." "O halde efendim, pek çok insan da sizinle pek çok ortak yanımız olduğunu söyleyecektir."


Hatusu güldü ve ayağa kalktı. Gidip Amerotke'ye yaslandı ve yüzünü kaldırıp ona baktı. Amerotke, loş ışıkta, sanki yıllarca geriye gitmiş ve genç bir erkek olarak Firavun'un sarayında afacan bir kız tarafından alaya alınmış gibi hissetti. Hatusu vücudunu ona yaslayınca, onun tatlı, pahalı parfümünü ve giysisiyle vücudundan yayılan başdöndürücü kokusunu duydu. Hatusu onu yanağından öptü ve sonra bütün ihtişamıyla tahtına dönüp dudaklarında alıngan bir ifadeyle yerine oturdu. "Ne istiyorsun Amerotke?" "Rahat bırakılmak!" "Hayır, başyargıç olarak ne istiyorsun yani?" "Firavun için uzun ömür, sağlık ve mutluluk. Ev içinde barış, huzur." Sethos, "Amerotke," dedi. "Bize aptal, erdemli adam numarası yapıp durma. Açık konuşalım, çizgi çekildi. Hangi taraftasın?" Amerotke kaşlarını kaldırdı. "Beyefendi, korkarım ki çizgi çekilmeden önce neredeysem yine orada duruyorunAm Senenmut atıldı. "Sen bir yalancısın!" a Amerotke bir adım ilerledi ve Senenmut ellerini kaldırdı. "özür dilerim. Bu sözümü geri alıyorum. Pek cok şey olabilirsin ama yalancı değilsin Amerotke. Aslında* eğer aptal değilsen, sanırım dürüst bir adamsın." Sinsi sinsi güldü. "Biraz erdemli ve daha ziyade eğilmez. Ama ülkede iç savaş çıkarsa ne yapacaksın?" Amerotke, "Firavun'u düşmanlarınîfckarşı destekleyeceğim." Hatusu, yüksek ve tjg bir sesle, Aeki Firavun'un düşmanları kim?" diye sordu. Kolunu uzattı ve elini içti. Amerotke onun avucunda çocuk Firavun'un mührünü gördü, mühür üzerinde bilgelik tanrısı Thot'un resmi, Firavun'un krallık adı ve Mısır'ın çifte tacını gösteren hiyeroglifler görülüyordu. yasalar ne diyor?" diye sordu. "Mısır'ın mührü kimin elindeyse, Amon-Ra'nın yolu onu gösterir," diye cevap verdi. mühür bende," dedi. "Konseydeki o aptallar üvey benden nefret ettiğini ve beni istemediğini sanıyor. O nefret etmiyor!" Benden ne istiyorsunuz ekselansları?" Sethos'u gösterdi. "Fira-vun'un gözü ve kulağı orada oturuyor. Eğer düşmanları ortaya çıkarmak... " "Ah, demek mesele bu!" Hatusu gülümsedi. "Seni buraya Fi-ravun'un köpeği olman, dişlerini gösterip havlaman için mi çağırdım sanıyorsun?" Sesi önemsiz bir şeyden bahseder gibiydi. "Ben sadece bu ölümlerin araştırılmasını istiyorum." lerotke eğildi ve mührü öptü. "Neden?" "Çünkü katil bu odada bulunanlardan herhangi birini de hedef olarak seçmiş olabilir." Amerotke, kasıtlı olarak tekrar, "Neden?" diye sordu. Sethos, "Firavun hâlâ bir çocuk," diyerek araya girdi. "Saray mensupları arasında, Mısır tahtını kontrol etmek için kan denizinde yüzmeyi düşünen biri vardır belki." Amerotke, "Sanmıyorum," diye cevap verdi. "Ekselansları, sanıyorum ki bu ölümler kocanızın ölümüyle bir yerde bağlantılı. İlk ölen oydu. Onun Teb'e dönüşünden sonra diğer ölümler de onunkini izledi." Hatusu, "Peki ama neden?" diye sordu. Amerotke daha önce gösterdiği düşmanca tutuma pişman olmuştu. Hatusu şaşkın ve korku dolu görünüyordu. Amerotke, 'bu kadın bir şeyler biliyor galiba,' diye düşündü. Senenmut, "Fakat ya katili kapana kıstırırsan?" dedi. "Katili kıstırıp yakalayabilirsek o zaman bu işi kimin yaptığını ve amacının ne olduğunu anlayacağız demektir. Ama bu zor bir iş. Kutsal Firavun'un ölümüyle başlarsak. Yüzbaşı Meneloto'nun suçsuz olduğunu söylerim." Hatusu, "Benim senden istediğim bu görevi kabul ediyor musun?" diye ısrarla sordu. "Ediyorum." "Bilgileri doğrudan bana getireceksin, tamam mı?"


"Nasıl isterseniz ekselansları. Ama şunu da söyleyeyim ki, bu görevi alıyorsam sorgulamaya sizinle başlamam gerekir." Hatusu birden arkasına yaslandı. "Fakat... " Kekelemesi gerçekti. Sonra kendiyle eğleniyormuş gibi gülümsedi. "Ben hiçbir şey bilmiyorum. Kutsal Firavun'u Amon-Ra tapınağının merdiveninde karşıladım, içeriye girdik. Birden düştü ve kollarımda öldü." "Ve hiçbir şey söylemedi." Hatusu başını iki yana salladı. "Hiçbir şey söylemedi." Amerotke, 'yalan söylüyor,' diye düşündü. Senenmut'a baktı ve onun neler bildiğini merak etti. Senenmut, "Ben de tapınağın dışındaki kalabalığın arkasın-daydım," diye konuştu. "Firavun maiyetinin bir üyesi değildim." Sethos, "Beıı daha bile uzaktım," diye espri yaptı. "Kentte, rıhtımdaki kalabalıkları yönetiyordum." Amerotke, "Kutsal Firavun öğle vakti öldü," diye devam etti. "Hanımefendi, daha sonra ne oldu?" "Kutsal Firavun'un altın vücudu yakındaki tapınağa götürüldü. Bir doktor çağırıldı." Amerotke, "Hangi doktor?" diye sordu. "Peay mıydı?" "Hayır, hayır. Yaşam Evi'nden yaşlı bir adamdı. Firavun'un boynundan nabzına ve kalp atışlarına baktı ve ağzına ayna tuttu. Sonra da ruhun gittiğini söyledi." "Sonra ne oldu?" "Dışarda müthiş bir kaos ve korku yaşanıyordu." Hatusu omuzlarını silkti. "Mahkûmlar infaz edilmişti. Avluda bazı işaretler görüldü... havadan güvercinler düşmüştü." "Ah, evet, bunu duymuştum. Peki, nasıl olmuştu bu?" Hatusu yüzünü buruşturdu. "Bazı insanlar bunun uğursuzluk olduğunu söyledi. Bazıları da kuşları avcıların yaraladığını. Söylediklerine göre, kentin üzerinden uçup gelmişler ama sarayın yüksek duvarlarını aşamamışlardı." "Araştırma yapıldı mı? Avcılar için? Çok kuş var mıydı?" Hatusu başını iki yana salladı. "Bilmiyorum. Ben kocamın ölüsüyle akşama kadar tapınakta, cenaze evinde kaldım. Onun öldüğüne inanamıyordum. Uzak ufka gideceği fikrini kabul edemiyordum. Sanırım korkunç bir hataydı bu." "Ama oraya, sizi görmeye gelenler oldu, değil mi?" "Birkaç kişi geldi. Rahimere, General Omendap ve saray mensuplarından birkaçı daha. Bana sorular sordular ama şimdi onları unuttum." Amerotke başını salladı. Hatusu'nun söyledikleri saray proto-koluyla ilgiliydi. Bir Firavun ölmüştü, kraliçesi tek başına yas tutmalıydı. Mumyalama işlemi ve cenazeyi kraliyet töreni için hazırlama çalışmaları hava kararmadan başlamazdı. "Sonra da Peay mı çağrıldı?" Hatusu, "Ben cesedi soydum," diye cevap verdi. "Kutsal Fira-vun'un tacı başından düşmüştü ama onu cenaze evine getirmemişlerdi. Eteğini, deri zırhlarını, madalyonunu ve sandaletlerini çıkarıp oııu bir keten örtüye sardım. Hava karardıktan sonra Pe-ay ve mumyacılar gelip onu aldı." "Yılan ısırığı o zaman mı görüldü?" "Evet, Firavun'un sol bacağında, topuğun biraz üstündeydi." "Onu ilk gören kim oldu?" "Peay. Firavun'un bayılmış olabileceği gibi saçma bir fikre kapılmıştı." Hatusu parmaklarındaki yılan şekilli yüzüklerin ışıktaki parıltısına baktı. "Gerisini biliyorsunuz. Sethos'u çağırdım. O da saltanat teknesine askerler gönderdi. Yılan tahtın altında bulundu. Küçücüktü ama korkunç bir kaos yarattı." "Peki Meneloto neden suçlandı?" Hatusu, "Saygıdeğer Sethos bu suçlamaya itiraz etti," diye cevap verdi. "Ama ben çılgın gibiydim, çok öfkeliydim. Firavun'un ölümüne Meneloto'nun dikkatsizliği neden oldu diye düşünüyordum ve hâlâ da öyle düşünüyorum." Senenmut, "Ben de Sethos'la aynı düşüncedeydim," diye homurdandı. "Ama o sırada benim fikrimi soran olmadı tabii."


Hatusu'nun eli koltuğun kolundan aşağıya kaydı ve elinin tersiyle Senenmut'un dizine hafifçe dokundu. Hatusu, "Meneloto ev hapsine alındı ve dava sizin mahkemenize verildi," diye devam etti. Amerotke, "Meneloto için arama yapılıyor mu?" diye sordu. "Arama ekipleri çıkarıldı ama bildiğimiz kadarıyla çöl bedevilerine ya da mağaralarda yaşayan münzevilere katılmış olabilir, yani Kırmızı Topraklar'a gitmiştir." Sethos kalkıp bir tabure getirdi ve Amerotke'ye oturmasını işaret etti. Amerot ke oturdu, pek rahat değildi ama içinden de seviniyordu. 'Ben kanıtları değerlendirip esrarengiz şeyleri çözmede ustayım,' diye düşündü. 'Ama söylenenlerin ne kadarı doğru acaba? Bir ipucu yakalarsam bu beni nereye kadar götürecek?' Senenmut, "Meneloto bir tutam kum sadece," diye söylendi. "Saygıdeğer Amerotke, biraz şarap ister misiniz?" Yargıç başını iki yana salladı. "Ziyafette yeterince içtim." Sethos, "Amerotke, konsey toplantısında Firavun'un Sakkara piramidi ziyaretinin anlamlı olduğunu söyledin," dedi. "Bunu, kafadan atmadığından eminim." "Hayır, kafadan atmadım. Meneloto'nun yargılanmasından önce kanıtları gözden geçirip ifadeleri okuduğumu biliyorsun. Fi-ravun'un Delta'daki zaferlerinden sonra olağanüstü hiçbir şey olmamış. Benim dikkatimi çeken şey, Meneloto'nun yazılı ifadesinde belirttiği bir şey oldu. Firavun'un, zaferlerinden sonra çok neşeli olduğunu ama Sakkara'dan sonra sessiz bir adam olup içine kapandığını söylüyordu. Konsey toplantısında da söz edildi bundan." Sethos, "Doğru," diyerek onu onayladı. "Ama, Firavun, Ra'nın îhtişamı'na geri döndükten sonra ben ve bazı kişiler önden Teb'e gönderildik." Amoretke, "Hanımefendi, ekselansları," diyerek g��lümsedi. "Kutsal Firavun Sakkara'da neden durdu? Kuşkusuz sadece piramit görmek için değil." Hatusu, "Son zaferinden hemen sonra bana yazdığı bir mektupta, özel bir mektup aldığından söz ediyordu," dedi. "Mektup, Sakkara'daki tapınak mezarların baş sorumlusu ve rahibi olan Neroupe'dan gelmiş; Neroupe babamın en sadık adamlarından biriydi." Amerotke, "Onu tanıyorum," diye konuştu. "Bir bilim adamı. Mısır'ın tarihini yazıyordu. Onunla bir defa Maât tapınağı Işık Salonu'nda karşılaştım." Hatusu, "Neroupe hastalanmış," diye devam etti. "Çok yaşlı bir adamdı. Firavun, Sakkara'daki tapınak mezarlara varıncaya kadar dayanamamış, ölmüş." "Peki orada neler olmuş?" Sethos, "Saltanat teknesi kıyıya yanaşmıştı," diyerek araya girdi. "General Omendap bunun ayrıntılarını anlatabilir. Kutsal Firavun da karaya çıktı ve gitti." "Sen de onunla gittin mi?" "Hayır, ben teknede Vezirle, Bayletos ve diğerleriyle birlikte kaldım. Kutsal Firavun bana hep, etrafındaki yetkilileri gözden kaçırmamamı söylerdi." "Sonra?" "Kutsal Firavun yalnız gitti. Yoo, hayır." Hatusu parmağını kaldırdı. "Yanında Ipuver, Amonhotep ve birkaç da asker vardı, hepsi hepsi beş kişi kadar işte. Bunlar Sakkara'da üç gün kaldılar." "Ya Meneloto?" Sethos suratını astı. "Evet, Meneloto da gitmişti onlarla. Fira-vun'u korumak onun göreviydi tabii. Anladığım kadarıyla pek bir şey olmadı. Kutsal Firavun, Neroupe'un evinde kaldı, atalarının mezarlarını, tapınaklarını ziyaret etti. Sonra da saltanat teknesine döndü." Amerotke, "Neler olduğu konusunda kimseyle konuştu mu?" Sethos başını iki yana salladı. "Ertesi gün ben başka bir tekneyle Teb'e gönderildim. Ekselansları Kraliçe'ye ve ailenin diğer bireylerine mektuplar getirdim. Ben ve benimle beraber gelenler kutsal Firavun'un Teb'e dönüş hazırlıklarını yapacaktık." Amerotke kollarını kavuşturdu. Mısır'ın gücü ve ihtişamının belirtileri olarak yüzlerce yıl önce inşa edilmiş olan büyük mezar ve mozoleleriyle Sakkara'yı hatırlıyordu. Şimdi, kraliyet sarayı Teb'e taşındıktan sonra Sakkara, Nil'in yeşil tarlalarıyla Kırmızı Topraklar'ın yakıcı kumları arasına


sıkışmış ıssız, harap bir yer olarak kalmıştı. Kendisiyle gurur duyuyordu, çünkü doğru düşünmüştü: Tutmes, Amonhotep ve Ipuver mezarları birlikte ziyaret etmişti. Üçü ölmüş, Meneloto da suçlanarak kaçmıştı. Yoksa o da mı öldürülmüştü? Peki ama tüm bunların arkasında kim vardı? Rahimere ve adamları mı? Yoksa Hatusu ve Senenmut mu? Senenmut Hatusu'nun sevgilisi miydi? ilişkileri acaba, Firavun uzaklarda Mısır'ın düşmanlarıyla savaşırken mi başlamıştı. "Hanımefendi?" Hatusu, Senenmut'a bir şeyler fısıldıyordu ve birden döndü. "Evet saygıdeğer Amerotke. Uykuya daldınız sanmıştım." "Kutsal Firavun size bazı şeyler yazdı mı? Ya da Amon-Ra tapınağında yalnız kaldığınız birkaç dakika içinde kendisini rahatsız eden bir şeyden söz etti mi?" Hatusu, "O Sakkara'dan ayrıldıktan sonra bir mektup aldım," dedi. "Bana zaferlerinden söz ediyordu. Bana ve oğluna mesajları vardı. Teb'e dönmek için sabırsızlandığını yazıyordu." Yalanlarını gizlemek için pozisyonunu hiç bozmadı. "Başka bir şey yoktu." Senenmut birden, sert bir sesle, "Ee, ne oluyor saygıdeğer Amerotke," diye atıldı. "Sizden, tüm bu ölüm olaylarını araştırmanızı istiyoruz. Ipuver'in nasıl öldüğünü siz de bizim gibi biliyorsunuz. Adam elini bir çantaya sokuyor ve bir yılan tarafından ışınlıyor. Yılanın oraya nasıl girdiğini bilmiyoruz. Amonhotep olayı." Ellerini iki yana açtı. "Bunu çözmek size düşüyor tabii. Gereğini yapabilmeniz için size tarafımızdan yetki verilmiştir." 'Biz* diye konuşurken, Senenmut sanki Hatusu'nun başveziri, devletin en büyük bakanıvmış gibi konuşuyor diye düşündü. Ha-tusu'ya baktı, ama onun bakışları da soğuktu. Amerotke, 'sen yaramaz, fettan bir kızsın ve ben de haddimi bilmeyerek seni yanlış değerlendirdim,' diye düşündü. 'Sen düşündüğümden daha hile-kâr ve tehlikelisin. Bana söylemediğin şeyler var. Aslında araştırma yapmamı istemiyorsun. Bu sadece bir gösteriş, halk önünde bir jest. Gerçek oyun burada, sarayda oynanacak. Gücü bir kez eline aldın mı, ne umurunda? Kavbetsen de mesele değil.' "Çekilebilirsin, iznimiz çıkmıştır." Amerotke kalkıp eğildi ve Hatusu'nun odasından çıkıp şimdi boş olan sütunlu salona girdi. Minderler ve sandalyeler gerilere itilmişti, kadeh ve tabaklar hâlâ masaların üzerinde duruyordu. Balkona baktı ve gece karanlığının çöktüğünü gördü. Dışardan zırhlı nöbetçilerin şakırtısı geliyordu. Norfret'in evde olmasını umut ediyordu ama onun yanına gidip gitmeme konusunda tereddütlüydü. Amonhotep'in kesik başını hatırladı ve tabii zavallı Şufoy da büyük kapıların önünde bir yerde onu bekliyor olmalıydı. "Saygıdeğer Amoretke." Yargıç birden irkildi ve baktı. Omendap sütunlardan birinin arkasındaki gölgede duruyordu. Amerotke, eğilip alaycı bir sesle, "Orada, karanlık köşelerde ne arıyorsunuz saygıdeğer General?" dedi. "Beni mi bekliyorsunuz. Yoksa tek başınıza konuşabilmek için Kraliçe Hatusu'yu mu?" Omendap, gümüş baltasını sinirli hareketlerle bir elinden diğerine geçirip duruyordu. Amerotke'nin dirseğinden tuttu ve onu yavaşça kapıya doğru itti. "Hangi gruba katılacağına karar verdin mi, saygıdeğer Amerotke?" "Hayır. Burada bulunma amacım senin yüksek rütbeli subaylarından biri de dahil olmak üzere bazı ölümleri araştırmak." Omendap kapıda durdu, sonra, "Burada güvendeyiz," diye fısıldadı. Parmağıyla kapıya vurdu. "Kapının tahtaları kalın, balkon ve bahçedeki casuslardan da uzaktayız." "Bana ne söyleyeceksin?" "Kutsal Firavun'un Sakkara gezisi hakkında bazı şeyler. Oraya yaklaşık üç gün için gitti. Bunu biliyorsun değil mi? Evet... " durdu ve sonra, "Dönüşünde Ipuver'e, neler olduğunu sordum," diye devam etti. "Bana Firavun'un gece dışarıya çıktığından başka bir şey söylemedi. Ipuver orada kalmış, Firavun'la beraber sadece Meneloto ve Amonhotep gitmiş." "Firavun'un dönüşünden sonra Meneloto ya da Ipuver'in davranışları değişmiş mi?" Omendap başını iki yana salladı. "Seninle erkek erkeğe konuşuyorum Amerotke. Kutsal Firavun hastaydı, rüyalar, hayaller görüyordu. Ben bir askerim. Ben onun düşmanlarıyla savaşırım. O, ne


isterse onu yapar. Eğer geceleri yıldızlara dua etmek ya da kurban vermek için dışarıya çıkarsa bu onun bileceği iş." "Peki ama Ipuver neden öldü?" "Bilmiyorum. Zaten bunun için geldim buraya. Benim subaylarımdan biriydi, aslan gibi cesur, sadık ve iyi bir insandı." Omen-dap'ın gözleri doldu. "O elinde kılıcıyla ölmeliydi, bir konsey salonunda yaşlı bir kadın gibi yılan tarafından ısırılarak değil!" Amerotke, bir ihanet dedikodusu içine girmekten çekinerek, "Bana bütün söyleyeceğin bu kadar mı?" diye sordu. "Hayır, sana iki şey söylemek için geldim." Omendap dudaklarını ısırdı. "Daha doğrusu üç şey." öylesine yaklaşmıştı ki, Amerotke, onun nefesindeki bira kokusunu aldı. "Bunu yapmadan önce şunu da belirteyim ki, saygıdeğer Amerotke, sadakatim ve subaylarımın sadakati de bölünmüş durumda. Ama İpuver'i kimin öldürdüğünü öğrendiğimizde kararımızı vereceğiz. Eğer kan dökülmesi gerekirse," baltasıyla Amerotke'nin göğsüne dokundu, "ne yüksek düzeyde yetkili olmak, ne de ziyafetlerde hoş sohbetlerde bulunmak kurtaracaktır insanları." Amerotke soğukkanlı olmaya çalışarak, "Bana önce iki şey söyleyeceğini belirttin, sonra bunu üçe çıkardın," dedi. "Saygıdeğer General işim var." "Seni tehdit etmeyi hiç düşünmedim." "Bunu ben de hiç düşünmedim. Peki şu üç şey?" "Birincisi, Sakkara ziyaretinden sonra Ipuver değişmedi, ama Amonhotep değişti. Saray mensuplarının toplantılarına pek seyrek gelmeye başladı. Geldiğinde de kirli ve perişan görünüyordu. Hatta bir seferinde onun sarhoş olduğunu sandım. İkincisi, Ipu-ver'in bana gösterdiği bir şey." Omendap, kemerinden sarkan küçük meşin keseyi açtı. İçinden küçük, kırmızı bir heykelciği çıkardı ve Amerotke'ye uzattı. Yargıç onu alıp kandilin ışığında inceledi. Boyu ancak bir parmak kadardı. Bir insan figürüydü, elleri arkadan kırmızı iple bağlanmıştı ve kilden yapılmış ayak bileklerinde de aynı ipten vardı, bir esir heykelciğiydi bu. Amerotke, "Savaş tanrısı Montu'nun kırmızı kurdeleleri," dedi. Omendap, "Evet, doğru," diyerek başını salladı. "Rahipler esirlerin el ve ayaklarını idamdan önce nasıl bağlarsa, öyle bağlanmış." "Bu bir büyü. Bir akrepçi ya da muskacının marifeti." Omendap, "Bu bir işaret, bir belirti," diye açıkladı. "Kızıl saçlı yıkım tanrısı Set'ten bir uyarı. Sadece bir kil parçası değil bu. Büyük olasılıkla bir mezardan alınmış çamur, kadın aybaşı kanı ve sinek pisliğiyle karıştırılmış bir malzemeyle yapılmış. Cinlere sunulmuş bir adak." "Bu Ipuver'e mi verilmiş?" "Hayır ama onun gibi bir şey!" Omendap heykelciği ondan hızla çekip aldı. "Söylemek istediğim üçüncü şey! Bu akşam saraya geldiğimde bu berbat şey elime tutuşturuldu!" "Neden gönderildiğini biliyor musun peki?" "Hayır." Omendap heykelciği yerine koydu. "Onu kutsal bir ateşte yok etmem gerekiyor, iyilik için bunu yapmalıyım." Güçlükle yutkundu. "Mısır kadar eski bir lanet bu, ölüm meleğinin daveti!" Isis: Mısır'ın en önemli tanrıçası. Genellikle taht olarak bir hiyeroglif üzerine oturmuş genç bir kadın şeklinde gösterilir. Amerotke, Omendap'ın yanından ayrıldı, salonu terk edip sarayın önündeki büyük avluya çıktı. Her tarafta özel zırhlarıyla paralı askerler dolaşıyordu. Boynuzlu miğferleriyle ince uzun yüzlü Şardanalar; sırtlarında yuvarlak kalkanları, çizgili şapkalarıyla Dakkariler; koyu esmer tenleri mavi dövmelerle dolu, küpe ve kolyeleri meşale ışıklarında parlayan, uzun pelerinleri ve işlemeli kernerleriyle Radular; kısa, boynuz yaylarıyla silahlanmış, başlıklı Şi-riler ve tüylü başlıkları ve leopar derisi etekleriyle simsiyah görünen Nubyeliler heryere yayılmıştı. Silahlarını yere bırakmış, direkler altında ya da duvar diplerinde toplanmışlardı. Amerotke yanlarından geçerken ters ters bakıyorlardı ama o nazikçe gülümsedi ve yoluna devam etti. Askerler onun madalyonunu ve mühürlü yüzüğünü görünce istemeyerek de olsa kenara çekiliyorlardı.


Gerginlik iyice belliydi. Ordu birlikleri Omendap'ın emrin-deydi ve onun emriyle hemen yürüyüşe geçebilirlerdi. Bu paralı askerlerse Rahimere'nin emrindeydi ve o da bu askerleri yavaş yavaş saraya yaklaştırıyordu. Muvazzaf birlikler tahta sadıktı, ama muhafız alaylarını ve savaş arabası birliklerini oluşturan bu paralı askerler tahtı korumak için parmağını bile kıpırdatmazdı. Amerotke kapılara yaklaştı ve arkasına baktı. Rahimere saldırıya geçerse saray hemen ele geçirilir ve isyan yayılırdı. Fakirler hemen kıyı bölgesindeki kulübelerinden fırlardı. O zaman ne yapacaktı? Yasaları kimse dinlemeyecek ve isyancılar kent dışındaki villalara, konaklara saldıracaktı. O zaman hiçbir yer güvende olmayacaktı. Amerotke Memfis'teki dostlarını, hatta Nil'in aşağı-sındaki garnizon komutanlarını düşündü; planını yapmalıydı. Saraydan ayrıldı ve kalabalığın arasına karıştı. Direklere bağlanmış meşaleler, ortalığı aydınlatıyor, mavi-siyah gece semasında gümüş bir sini gibi parlayan mehtabın ışığını artırıyordu. Burada-ki kalabalık içinde herhangi bir gerginlik hissetmedi, insanlar güzel havadan yararlanıp alışveriş yapıyorlardı, önlerinde Amon-Ra bayrağı bulunan bir grup beyaz giysili rahip geçip gitti. Bazı paralı askerler de onları koruyordu. Bir süre sonra Amerotke durdu ve bir cenaze alayının geçmesini bekledi. Evdeki kedisi ölen bir aile, âdet olduğu üzere kaşlarını kazımış ve mumyalanmış hayvan ölüsünü, bir sandık içinde, Nil boyunca aşağıya, Bubastis'teki kediler mezarlığına götürüyordu. Aile profesyonel matemciler kiralamıştı, bunlar başları üzerinden kül serpiyor ve cenaze sahiplerinin önünden yürüyüp etrafı toza buluyordu. Yasçılar hiç durmadan feryat ederek tanrılara dua ediyor, kedinin ruhunun batıya gidip sonuçta cennete vararak, orada sahipleriyle buluşmasını temenni ediyorlardı. Amerotke etrafına bakınıp Şufoy'u aradı. Bir zeytin ağacı altına toplanmış bir grup köle dikkatini çekti: sahipleri tarafından kısa bir süre önce satın alındığı belli olan kölelerin alnına kızgın demirle işaret koyuyor ve açık yanıkların üzerine de siyah bir toz sürülüyordu. Köleler acıyla bağırıyordu. Sahipleri onların çığlıklarına aldırmıyordu tabii; kara toz, yara izinin kaybolmamasını sağlayacak ve köleler ömür boyu onun malı olarak kalacaktı. Amerotke başını çevirdi, bu tür görüntülerden nefret ediyordu. Zavallı Şufoy'un kesik suratını her gördüğünde, bütün bunlara hiç gerek olmadığını düşünüyordu. Bir grup fahişe salınarak geçti, yanaklarına allık sürmüş, gözlerini siyah ve yeşil sürmeyle iyice parlatmışlardı, insana hayal edecek hiçbir şey bırakmayan incecik beyaz elbiseler giymişlerdi ve örgülü, parlak perukları insanı tahrik edercesine dalgalanıyordu. İçlerinden biri Amerotke'nin gözlerine baktı ve durdu. Elleriyle açık saçık bir işaret yapıp onu çağırdı ama Amerotke başını iki yana salladı. Fahişeler onu kolayca bırakmayacaklardı belki ama, kazınmış başlarını hasır şapkalar altına gizlemiş, belki de rahip olan bir grup genç adam, birden onların başına toplandı ve onlarla sohbete başladı. Fahişeler neşeli çığlıklar atıp dönerek, bir eğlence evinde geçirilecek güzel bir gece için pazarlığa başladılar. Büyük çarşı tüccarlar, seyyar satıcılar, gemiciler, hesap denetimi için gelmiş Nomak yetkilileriyle doluydu. Bir ızgara et tezgâhı kurulmuştu. Avcılardan satın alınmış taze ceylan ve keçi etleri kesilip temizlenmiş ve kıpkırmızı bir ateş üzerinde kızartılıyordu. Bu kızaran et kok ulan, tuvaletlerin, hiç yıkanmaksızın pislik içinde dilenen dilencilerin kötü kokularını örtüyordu. Bir tapınağın Şarkı Evi'nden gelen ilahiciler, Amerotke'nin hiç duymadığı bir tanrı için ilahiler mırıldanarak geçip gittiler. O sırada bir yılan oynatıcı-sıyla bir kuşçunun tartışması onların ilahisini bastırmıştı. Kavganın nedeni bir yılandı; kimse görmeden sepetinden çıkan bir yılan, kuş kafeslerinden birine tırmanıp bir kuşu öldürüp yutmuştu, iki adam birbirini itmeye başladı. Adamlardan biri diğerini itince o da gerileyip ilahicilerden birine çarptı; çarşı polisi sopalarını sallayıp gelmeseydi hiç kuşkusuz korkunç bir kavga başlayacaktı. Amerotke içinden söylenip Şufoy'u aramaya devam etti. Eğlenenler hiç kuşkusuz sarhoştu. Anısını tazelemek istedikleri eski bir dostlarının mumya sandukasını taşıyarak evden eve dolaşıyorlardı. Amerotke'yi görüp onu da eğlencelerine katmak istediler ama yargıç onları görmezden geldi. Ama içlerinden biri saldır-ganlaştı ve yumruklarını sıkıp, ağzından salyalar akarak ve sendeleyerek Amerotke'ye doğru yürüdü. O sırada, Amerotke'nin mühür yüzüğünü biraz önce görmüş olan bir polis yetişti ve adamı iterek arkadaşlarının yanına gönderdi.


Adamı gruba kattıktan sonra tekrar Amerotke'nin yanına gelen polis, sopasını çıplak bacaklarına hafifçe vurup, "Size yardım edebilir miyim, efendim?" dedi. Sonra gözlerini kısıp dikkatle ona baktı. "Siz saygıdeğer Amoretke değil misiniz? iki Hakikat Salonu başyargıcı?" Başını eğip onu selamladı. "Burada durmayın efendim, bu gece, şenlik gecesi." Amoretke'nin yüzündeki şaşkın ifadeye baktı, sonra, "Tanrı Osiris bayramı var bu gece," diye açıkladı. Amerotke içini çekti ve, "Evet, evet," diyerek özür diledi. "Unuttum. Ben şeyi..." Durdu, sonra devam etti. "Uşağımı arıyorum. O bir cücedir. Adı Şufoy. Yaralı bir yüzü vardır. Yani... " Genç polis güldü ve, "Burnu yok," dedi. "Nazarlık mı satar?" Pazarın uzak bir köşesini gösterdi. "Şurada, iyi de iş yapıyor!" Amerotke ona teşekkür etti ve kalabalığın arasından kendine yol açıp ilerledi. Çarşının bu tarafı daha fazla ağaçlıydı: birkaç akasya, birkaç zeytin ağacı vardı ama çoğu palmiye ağacıydı. Bu ağaçların dalları, gündüz sıcağında gölgeleriyle insanları rahat ettiriyor, geceleri de altlan toplantı yeri olarak kullanılıyordu. Şu-foy bu ağaçlardan birinin altındaydı, önüne de bir pelerin açmıştı. Küçük adam bir fıçının üstüne çıkmış, ayakta duruyor, büyük bir akrepçi olduğunu, aynı zamanda cinlere, cadılara, düşmanların ve rakiplerin yaptığı büyülere karşı etkili nazarlıklar satıcısı olduğunu bağırarak ilan ediyordu. Amerotke şaşkınlık içinde ona baktı. Şufoy'un tezgâhı mal doluydu. Cüce tanrı Bes'in heykelcikleri, kabartma uğurlu böcek şekilleri, Horus'un gözü gibi, sihirli hiyeroglif yazılarla kaplanmış muskalar, tepesinde tahta haçlar olan Ank'lar, her duayı dinlediğini gösteren kulakları olan tanrıça Tavaret'in minik heykelciklerini satıyordu. Şufoy bunları havaya kaldırıp, ağzı açık, onu dinleyen kalabalığa haykırıyordu. Cüce, o güçlü sesiyle, "Kara Toprakları, Kırmızı Toprakları dolaştım ben!" diye bağırıyordu. "Sizlere şans, talih getirdim! Muskalar, nazarlıklar. Kutsal kutular, heykelcikler, hepsi de şans getiren ve şeytanlara karşı koruma sağlayan muskalar, nazarlıklar, heykeller bunlar. Bende kutsal mum da var." Çömeldi ve o çirkin yüzünde bir gülümseme belirdi. Ağzını hayretle açmış kendisini dinleyen köylüye, "Bunu gece yatarken kulağına koy," dedi. "Şeytanın, kulağına boşalmasını engeller." Tekrar doğrulup ayağa kalktı ve, "Bunların hepsi," diye devam etti. "Sizleri Sekmet'in oklarından, Thot'un mızrağından, îsis'in lanetinden, Osiris'in getireceği körlükten ya da Anubis'in getireceği delilikten koruyacaktır!" Amerotke biraz daha yaklaştı ve, "Peki ama bunlar seni de şarlatan oyunlarından ve yalanlarından koruyacak mı?" diye bağırdı. Şufoy'daki değişiklik görülmeye değerdi doğrusu. Hemen varilin üstünden atlayıp, hızla tezgâhını toparlayarak geniş battaniye içine paket yaptı ve kalabalığı dağıttı. Sonra da varilin üstüne oturdu ve mahzun gözlerle efendisine baktı. "Sizin eve gittiğinizi sanıyordum," diye inledi. "Arabanıza binip zavallı Şufoy'u buralarda bıraktınız sandım, insan çalışmalı, boş durmamalı, sabahtan akşama kadar çalışıp, alnının teriyle ekmeğini kazanmalı." Her zamanki hu ağız kalabalığından sonra içini çekti. "Yüzüm solgun, midem boş. Kesemde birkaç kuruş ve bir sürü toz var." Amerotke onun karşısında çömelip, "Kapa çeneni," dedi. "Şu-foy, benim evimde özel odan var. Kâtipler gibi yiyip içiyorsun. Güzel giysilere sahipsin." Cücenin eski püskü pelerinini aldı. "Ama hâlâ çöl bedevisi bir Suriyeli gibi giyinmekte ısrar ediyorsun." Amerotke'yi dinleyen Şufoy'un gözleri parladı. Amerotke, "Nedir bu saçmalıklar," diyerek uydurma nazarlıkların paketine dokundu. "Sen bir büyücü, bir akrepçi değilsin ki!" Şufoy birden başını yana yatırdı ve masum gözlerle efendisine bakıp, "Konsey toplantısı nasıl gitti?" diye sordu. Amerotke, öfkeli bir sesle, "Konuyu değiştirme şimdi," dedi. "Bu saçmalıkları nerden buldun? Onları nerede saklıyorsun? Kazandığın paraları nereye koyuyorsun?" Şufoy, ileri geri sallanarak, "Dün gece bir rüya gördüm," dedi. "Rüyamda bir suaygırı yakalamış, yemek için kesip temizliyordum. Bunun anlamı, siz ve ben saraylarda yiyeceğiz demektir. Rüyamda daha sonra da kız kardeşimle seviştiğimi gördüm."


Amerotke, "Senin kız kardeşin yok," diye kesti onun sözünü. "Evet ama, şayet olsaydı rüyamdaki kız gibi olurdu; bu da zengin olacağım demektir. Rüyamda daha sonra da, sizin penisinizin büyüdüğünü ve size bir altın yay verildiğini gördüm efendim: bu da demektir ki, mal ve mülkünüz artacak ve daha yükseklere çıkacaksınız." Amerotke birden ayağa kalkıp, Şufoy'u da kaldırırken, "Pren-hoe!" diye söylendi. "Sen ilk kez rüyalardan söz ediyorsun. Pren-hoe'yla konuştun, değil mi? Torbanı da orada, onun evinde saklıyorsun. Kazancı da paylaşıyorsunuz. Seni neden yakalayamadığımı hep düşünüyordum. Çünkü Prenhoe eve gittiği zaman benim geldiğimi sana söylüyor ve sen de bunları saklıyorsun, ya da o alıp gidiyor." Şufoy düzensiz sakalını kaşıdı. "Bu iyi bir ticaret efendim. Kimseye zararımız dokunmuyor ve zaten kötü günlerde yaşıyoruz." Amerotke, "Ne demek istiyorsun sen?" diye sordu. "Burnum yok ama, kulaklarım, gözlerim ve biryılan gibi kıvrak beynim var, efendim. Bütün kent konuşuyor. Savaş yaklaşıyor, değil mi?" Bir şeyler bekliyormuş gibi yukarlara baktı. "Fakat kalbim vahşice çarpıyor; bela buralara yaklaşıyor ve her taraf kan olacak. ölüler nehre gömülecek." Şufoy durdu ve sonra dolgun sesiyle devam etti. "Timsahlar da karınlarını tıka basa doyuracaklar." Amerotke sert bir sesle, "İçki mi içtin sen?" diye sordu. "Birazcık bira efendim." Amerotke içini çekti. "Ben mallarına bakarım. Hemen git ve rahip Amonhotep'in nerede oturduğunu öğren bana." Şufoy daha fazla azar işitmemek için hemen koşarak uzaklaştı. Bir süre sonra geldi, torbasını alıp omzuna attı. "Benimle gelin efendim." Cüce, Amerotke'yi alıp pazar yerinden çıkardı ve dolambaçlı sokaklardan geçirdi. Sokakların iki yanında da işçi ve köylülerin kerpiç evleri dizilmiş, kapılar pencereler açıktı, erkek kadın ve çocuklar dışarda, yemek pişirilen ateşlerin başına toplanmıştı. Ame-rotke geçerken ufak tefek süs eşyası satma umuduyla hepsi ayaklanıyordu. Şufoy, çevreleri kalabalıklaşınca Amerotke'nin kim olduğunu söylüyor ve adamlar hemen kayboluyordu. Bir süre sonra bir meydandan geçip, daracık, karanlık bir ara sokağa girdiler. Burada evler daha büyük ve güzeldi, yüksek duvarları ve bronz tokmaklı kapıları vardı. Şufoy, bunlardan birinin önünde durdu ve kapıyı çaldı. Amerotke geriye çekilip duvarın üzerinden içeriye baktı. Üç katlı evin pencere kanatları kapalıydı ve içerde ışık yoktu. içerden ağlamaklı bir kadın sesi, "Kim o?" diye seslendi. Şufoy, "Efendimiz Amerotke, İki Hakikat Salonu başyargıcı! Kutsal Firavun'un dostu!" diye bağırdı. "Aç kapıyı!" Çift bahçe kapısı hemen açıldı. Kirli yüzü gözyaşlarıyla ıslak, elinde mermer bir çanak içinde bir yağ kandili taşıyan yaşlı bir kadın onlara merakla baktı. "Sizde hiç ölüye saygı yok mu?" diye inledi. "Efendim öldü! iğrenç bir şekilde öldürüldü!" "Biz de bunun için geldik, zaten." Amerotke, Şufoy'un itmesiyle bahçeye girdi. Kadını hafifçe dirseğinden tuttu ve akasya ağaçlarının arasından eve doğru götürdü. Etrafa çiçek kokularıyla birlikte, şarap presinden gelen tatlı koku, taze pişmiş ekmek, meyve ve yemek kokuları yayılmıştı. "Efendin zengin bir adam mıydı?" Yaşlı kadın titreyerek, "Amon-Ra tapınağında bir rahipti," diye cevap verdi. "Kutsal Firavun'un da şahsi vaiziydi." Yaşlarını sildi ama boyalı yüzü biraz daha kirlendi. Amerotke, "Ne oldu?" diye sordu. içeriye, hole girdiler. Yeni boyanmış duvar ve sütunlarda av sahneleri ve tanrıların yaşamları resmedilmişti ama yerler yıkan-mamıştı. Hava rutubet ve ekşi kokuyordu. Köşedeki saksı bitkileri kuruyup solmuş, yaprakları sarı-kara bir renge bürünmüştü. Bir sandalye üzerindeki bir tabak yemeğin üstünde sinekler uçuşj du. Pencere kanatları kapalıydı ve yağ kandilleri etrafındı


yan sivrisinek sesleri sinir bozuyor, kimsesizlik, umutsuzlul gusunu artırıyordu. Sanki Amonhotep öleceğini bilij tamamen kendi haline bırakmış gibi bir havjAvarc "Efendinin sağlığı iyi miydi?" Yaşlı kadın başını iki yana salladı ve' "Hayır," cevap verdi. Sonra omuzlarındaki süslü atkıyı yere bıraktı. Üstünde eski püskü bir keten elbise vardı ve pörsümüş göğüslerinin bir kısmı ve kupkuru boynu görünüyordu. "Hayattan kopmuştu. Sesi kederliydi. Odasından çıkmıyordu. Bazen yiyip içiyordu. Doğrusu iyi içiyordu! Onu uyardım, bunun yanlış olduğunu, boş mideye şarap içmemesini söyledim, ama hiç dışarıya çıkmıyor saray ve tapınaklara gitmiyordu. Ziyaretçisi de kalmamıştı." Amerotke bir ara, mutfaktan gelen ekşimsi sebze kokularına burnunu tıkadı. Kadın, "Ortalığı temizlememe de izin vermiyordu," diye inledi. "Hizmetkârları, köleleri göndermişti. Dans edip onu eğlendirdim buradan." omzunun üzerinden bakıp, "Ya ölümü nasıl oldu?" diye sordu. Şufoy eve girmemişti. Onun, karanlık bahçede yara-mazlıklar yapmamasını umut etti. Ladin, "Bir haberci geldi," diye cevap verdi. "Adamın halini iç sevmemiştim. Zaten kendisini pek göremedim, şu çöl haydutları gibi siyahlar giyinmişti. Efendime bir mesaj getirdiğini söyledi. Bana verdi ve adam hemen ortadan kayboldu." Amerotke, "Ne zaman oldu bu?" diye sordu. "Bugün, daha erken saatlerde. Onu 'kusursuz insan'ın odasına götürdüm." Yaşlı kadın kıdemli rahipler için söylenen bir tanımı kullanmıştı. "Mesajı açtı ve hemen huzursuzlandı. Eliyle gitmemi söyledi. Kendi kendine mırıldanıyordu, zaten huysuz ve hırçındı. Bana birkaç kez bir şeyler fırlatmıştı. Kutsal Firavun'un ölümünden sonra inzivaya çekildi." Başını yukarı kaldırdı. "Siz saygıdeğer Amoretke'siniz, değil mi, şu yargıç? Buraya araştırma için mi geldiniz?" Amerotke başını salladı ve, "Peki, efendinin davranışlarındaki değişikliğin nedenini biliyor musun?" diye sordu. "önce bunun, Firavun'un ölümüyle ilgili olduğunu sandım, ama benimle hiç konuşmazdı. Kimseyle konuşmuyordu zaten. Gelin, göstereyim." Kadın onu alıp karanlık evin içinden geçirerek havuzlu bir avluya çıkardı, hava burada çiçek kokusuyla çok daha temiz ve güzeldi. Sonra bir koridordan yürüdüler, kadın elinde bir kandille gölge gibi önden gidiyordu. Bir süre sonra durdular ve Amerotke, önünde durdukları kapının, kendi evindeki gibi küçük bir tapınağın kapısı olduğunu anladı. Tapınağın içi de evin içi gibi pisti. Duvarlarda, rahiplerinin dualarını kabul etmek için kollarını açmış Amon-Ra resimleri vardı. Onun yanında, armağan dolu bir tabağı taşıyan şahin başlı Horus resmi görülüyordu. Dua kürsüsü olarak kullanılan dolabın, yani Naos'un kapağı açık duruyordu; içindeki küçük heykel acınacak haldeydi ve heykelin dibindeki tabakta bulunan sunular, günlerden beri oradavmış gibi görünüyordu. Yerdeki kumlar karıştırılmıştı, tütsü kabı buz gibiydi ve içindeki mum sertleşmiş, kararmıştı. Rahibin temizlenmek için kullandığı kutsal su kabı yere düşüp çatlamıştı. Başka zaman olsa, Amerotke bu tapınağa bir saldırı olduğunu düşünebilirdi. Loş ışıkta görülenlerden anlaşıldığına göre, Amonhotep tanrılarını ya terk etmişti, ya da onların kendisini terk ettiğini sanıyordu. Yaşlı kadın kapıya dönmüş, gecenin karanlığına bakıyordu. Amerotke onun yanına gitti. "Amonhotep sana hiçbir şey söylemedi mi?" "Hayır efendim, hiçbir şey söylemedi. Çok az yiyor, çok şarap içiyordu; bazen uyurdu ama genellikle odasında oturup bir şeyler mırıldanırdı." Amerotke, toplantı sırasında Rahimere'ye getirilen kesik başı hatırladı. Baştaki saçlar kazınmamış, yanaklar ve çenede sakal uzamıştı. Amonhotep, rahiplerin ilk görevi olan şeyi de ne zamandır yapmamış, kendisini temizlememişti. "Ama o mesajı okudu, değil mi?" diye ısrarla sordu. Yaşlı kadın yine o titrek sesiyle, "Okudu," diye cevap verdi. "Sonra gitti ve mesajı yağ kandillerinden birinin içine attı, bunu gözlerimle gördüm. Akşama doğru da pelerinini ve bastonunu alıp gitti, tek kelime de etmedi." Amerotke, "Odasını görmek istiyorum," dedi.


Kadın onu tekrar eve soktu ve üst kata çıkardı. Amonhotep'in dairesi çok pisti ve leş gibi kokuyordu, adam sanki tuvalete bile gitmemiş, köşelere işemişti. Yatak odasında yemek artıkları vardı, iki farenin, minderli bir tabure üzerinden fırlayıp kaçtığını gören Amoretke yüzünü buruşturdu. Yaşlı kadının birkaç kandil daha yakması için bekledi. Amonhotep zirvedeki günlerinde hiç kuşkusuz lüks bir hayat yaşamıştı. Çınar ağacından yapılmış yatağın başucu altın yaldızla süslenmişti. Koltuk, sandalye ve tabureler fildişi ve sedef işli kumaşlarla kaplıydı. Masa ve raflarda altın ve gümüş fincan ve kadehler duruyordu. Yerde ve duvarda saf yün halılar görülüyordu. Amerotke küçük bir sandığı açınca içinde Sina madenlerinden getirilmiş turkuazve kıymetli taşlar gördü. Bir diğer sandıkta da altın ve gümüş paralar, bilezikler, kıymetli taşlarla süslü madalyon ve kolyeler vardı. Yaşlı kadın o ağlamaklı sesiyle, "Bunlar onun için anlamsızdı," diye konuştu. "Hiç bakmazdı bunlara. Eskiden bahçedeki Temizlik Gölü'ne giderdi. Günde üç kez yıkanırdı. Ama ölümünden önceki son günlerinde giysisini bile değiştirmez oldu." Amerotke bir papirüs tomarı alıp bağını açtı. Her rahibin bildiği, dikkatle okuduğu ölüler Kitabı'nın güzel bir kopyasıydı bu. Bir ruhun, Osiris ve diğer tanrılar tarafından yargılanmak üzere çıktığı yolculuk sırasında, yeraltı odalarından geçerken ihtiyacı olan dualar ve hazırlıklar anlatılırdı bu kitapta. Tanrıların dili olan güzel bir hiyeroglif yazısıyla, 'Medu Netfer'le yazılmıştı. Amonhotep hiç kuşkusuz bir kamış kalem almış ve kırmızı ve yeşil mürekkep serpip sembolleri ve güzel resimleri bozmuştu. Bazı sayfaların kenarlarına da bir ve on rakamlarını karalamıştı. Amerotke papirüs tomarını yatağın üstüne attı ve pencereye gitti. Dikkatle adım atıyor, yere bakıyordu, çünkü yemek artıkları bırakılmış böyle bir odada yılanlar ve diğer tehlikeler bulunabilirdi. Pencereden dışarıya gecenin karanlığına bakarken, 'bu değişimin sebebi ne olabilirdi?' diye düşündü. Amonhotep aklını mı oynatmıştı acaba? Durum onu gösteriyordu. Ama zengin ve hırslı bir rahip neden aklını oynatırdı? En basit ayinleri, tanrıları ve tapınak görevlerini nasıl olur da ihmal ederdi? Bunun nedeni Fira-vun'un ölümü olabilir miydi? Yoksa başka bir neden mi vardı? Firavun Sakkara'dan gelirken meydana gelen bir olay mı neden olmuştu buna? Omzunun üzerinden bakınca, yaşlı kadının, kenarı mücevherlerle süslü bir altın tabağı almış, içindeki yiyecekleri yüzünü buruşturarak didikledigini gördü. "Peki, bu değişiklik Teb'e dönüşünden sonra mı oldu?" "Evet. Nedenini de bilmiyorum." Kadın burnunu çekti. "Sadece koyun eti ve soğan yiyordu, biliyor musunuz?" "Ama bu rahiplere yasaktır. Onları kirletir, saflıklarını alır." "Bunu Amonhotep'e söyledim ama bana sadece güldü. Midesini koyun eti ve soğanla doldurmak istediğini, başka bir şey yemeyeceğini söyledi." Gözyaşlarıyla kirlenmiş yüzünü kaldırdı. "O neden öldü efendim?" Durup düşündü ve sonra, "Çok böbürlenen bir adamdı," diye devam etti. "Ama istediği zaman nazik de oluyordu. Bana armağanlar getirmişti." Amerotke, "Misafiri oluyor muydu?" diye sordu. "Sadece biri. Hayır, hayır." Elindeki tabağı bıraktı ve, "Nerede o?" diyerek karanlık bir köşeye gitti. "Bu sabah erkenden. Ben çok az uyurum ve güneşin doğuşunu izlemeye bayılırım. Tanrı Ra'nın, teknesine binip gökyüzünde yolculuğa çıkmasını görmek muhteşem bir şey." Amerotke, "Bir şey mi buldun?" diyerek onun sözünü kesti. "Evet. Kapıya gittim ve açıp, bırakılmış bir şeyler olup olmadığına baktım: yani taze yemek, gıda maddeleri ve özellikle de şarap. Efendim kadehinin her zaman dolu olmasını isterdi. Orada kırmızı sicimle bağlanmış küçük bir paket buldum." Karanlıkta bir şeyler ararken, sesi boşluktan geliyormuş gibiydi. "Onu efendime götürdüm ve o da paketi açtı. işte burada!" Geldi ve elleri ayaklan kırmızı iple bağlı mum figürü Amerot-ke'nin eline bıraktı. Amoretke, "Bunun ne olduğunu bilmiyor musun?" diye sordu. Yaşlı kadın loş ışıkta gözlerini kıstı. "Bir oyuncak bebek. Bir çocuk oyuncağı işte." Amoretke heykelciği masanın üzerine bıraktı.


"Evet," diyerek içini çekti. "Bir oyuncak." Elini yaşlı kadının omzuna koydu ve sakin bir tavırla, "Ama sen yine de onu yak," dedi. "Bu odayı temizle ve bunu da yakıp at!" Aşağıya indi ve bahçeye çıktı. Şufoy bahçe kapısının yanında çömelmiş, bohçasını da kucağına almıştı. Cüce, "Sabırla beklemek insanın kalbini temizliyor," dedi. Amerotke, "iyi bir uykuyla da temizlenir kalp," diye karşılık verdi. "Gel bakalım Şufoy." Uşak kapıyı açtı ve onu izledi, başı önündeydi. Olanlar nedeniyle sıkıntılıydı ve efendisinin bunu anlamasını istemiyordu. Bahçeyi araştırıp alıp götürebileceği bir şey olup olmadığına bakmak istemişti. Kapıya vurulduğunu duymuş ve mallarını orada bıraktığı için telaşla geriye dönmüştü. Kapının diğer tarafındaki adam siyahlar giyinmişti. Şufoy kapıyı açar açmaz onun eline beze sarılı küçük bir paket bırakıvermişti. Adam paketi ona verirken, "Bu senin efendin için!" diye tısla-mıştı. Sonra adam kaybolmuştu. Meraklı Şufoy, paketin kırmızı ipini çözmüş ve içindeki heykelciğe korkuyla bakmıştı, elleri ayakları, kurban edilmeye götürülen bir esir gibi bağlanmıştı heykelciğin. Şufoy bunun bir tehdit olduğunu hemen anlamıştı: tanrı Şefin bir uyarışıydı bu. Efendisinin ortadan kaldırılacağı bildiriliyordu! Şufoy heykelciği yere atıp ayaklarının altında ezerek parçalamıştı. Atasözleri Kitabı'nda, 'Merak açıklanamaz,' ve 'Bir uşağın görevi, efendisinin kalp uyumunu bozmak değildir,' diyordu. Kendini tanrı Set'e adamış olan katil, Krallar Vadisi'nin bir ucundaki büyük mağarada yere bağdaş kurarak oturmuş, gecenin karanlığında toz toprak dolu vadiye tepeden bakıyordu. Burası eski bir mağaraydı ve duvarlarında garip işaretler vardı. Eskiden, yılan tanrıçası Meretseger'in tapınağı olarak bilinen bu yer şimdi boştu. Amerotke'nin önünde tanıklık yapmış olan yaşlı rahip, boğazı kesilmiş, kafası koparılmış bir köşede yatıyordu, zayıf, tozlu cesedi bir kan gölü içindeydi. Katil, tezekleri yığıp bir ateş yakmıştı. Ateşi söndürmemeliydi, çünkü kayaların ötesinde büyük Kırmızı Topraklar uzanıyordu ve orası, gecenin sessizliğinde ulumaları, sesleri duyulan aslanların, çakalların ve koca sırtlanların yurduydu. Adam yanında duran mızrağına, yay ve ok sadağına baktı. Ateş, sırtlanları uzakta tutardı ama oklar da gecenin bu doymak bilmez katillerine karşı ekstra bir koruma demekti. Katil ateşe biraz daha yaklaştı ve mağaranın ağzından görünen yıldızlara baktı. Bir parça kavun ısırdı ve cesede baktı. O, kurbanını vermişti, önce Horus için kutsal olan bir balıkçıl ve şimdi de bir rahip. Katil gözlerini kapadı ve derin bir nefes aldı. Yeraltının garip yaratıklarına içinden seslendi: mezbahadaki kan içiciye; gölgelerin yutucusuna, kemik kırıcıya, kan emiciye, savaş ilancısına dua etti. Aslan tanrıça Sekmet'e, karanlık, ölüm ve yıkım tanrısı Set'e, dualarını duyması ve cinlerini onun yardımına göndermesi için yalvardı. Yaşlı rahibin cesedinin biraz ilerisinde iki tane de Habeş maymunu ölüsü duruyordu, onlar da katil tarafından gölgelerdeki canavarlar için kurban edilmişti. Bu yıl sona ermeden önce ölmesi gereken düşmanlarının adlarını saydı ve yeraltı dünyası tanrılarının ölüm listesine bunların da konması için dua etti. Bunu yapmak zorundaydı. Eğer yapmazsa Mısır kurtulamayacak, tanrılar korunamayacaktı. Küçük bir kargaşa çıksa ne olurdu yani? Ama, acımasız olduğu kadar kurnaz da olmalıydı, özellikle de Amerot-ke'ye karşı! Ani bir yılan ısırması ona uygun olmazdı. Katil etrafına bakıp öldürdüklerine göz gezdirdi ve şükran için başınj eğdi. O sırada sırtlanların çığlıkları duyuldu. Bu, onun dualarına verilen bir cevaptı, dürüst ve meraklı, çok soru soran iki Hakikat Salonu başyargıcının nasıl ortadan kaldırılacağını bildiriyordu. Osiris: Mısır'ın baştanrısı; İsis'in kocası, ölmüş ama karısı tarafından yeniden hayata kavuşturulmuştur; vücudunu sıkıca saran beyaz giysisi ve ellerinde kancalı âsâsı ve harman döveni şeklindeki silahıyla bir erkek şeklinde gösterilir. 10 Hatusu döndü ve özel dairesindeki yatak odasında etrafına bakındı. Kandillerin alevleri gölgeleri oynatıyor ve sanki duvar resimleri canlanıyordu. Devekuşu tüyünden yapılmış yelpazesini alıp hafifçe salladı ve onun güzel kokulu esintisini yüzünde ve boynunda hissetti. Abanoz ağacı işlemeli yatağının çarşaflan ve örtüleri karmakarışık ve ter lekesi içindeydi, örtüleri tekmeleyip attı ve uzun


bacaklarını yataktan aşağıya sarkıttı. Altın kadehi ve mavi porselen şarap sürahisini geriye itti. Altın iplikle dikilmiş tunikler, üzerinde binlerce minik gül bulunan elbiseler yere saçılmıştı. Birden, kavanoz içindeki kokulu merhemi gördü. Kavanozun kenarına altın yaldızla yazılmış yazıyı görünce gülümsedi: 'Teb'in sevgilisi, bir milyon yıl yaşa! Yüzün kuzeye dönsün, gözlerin aşkla dolsun." Mücevherler ve süslü taşlarla tutturulmuş olan peruğunu çıkardı. Omzunun üzerinden, yatağın üzerine serilmiş uyuyan Se-nenmut'a baktı, güçlü, adaleli vücudu ter içindeydi. Gerçekten güçlü bir aşk boğası olduğunu kanıtlamıştı. Altın kadehlerden şarap içmişler, Hatusu, Firavun karısının giysilerini giyip, mücevherlerini takarak onun için dans etmişti. Daha sonra Senenmut ona zalimce, sert hareketlerle sahip olmuştu. Hatusu'yu önce eğmiş, sonra yere yayarak üstüne kapanmıştı. Hatusu yatakta yuvarlandı ve parmağının ucuyla Senenmut'un burnuna hafifçe dokundu. Senenmut onu seviyor muydu acaba? Bunun için mi onunla tekrar tekrar sevişmişti? Yoksa Hatusu bir hanedan prensesi, Firavun karısı olduğu için mi sahip olmuştu ona, böyle yaparak Mısır topraklarını ve yönetimini ele geçirmek mi istiyordu? Ona güvenebilir miydi? Yoksa şantaj yapan kişi o muydu? Tehditler, uyarılar yapıp, yapması gereken şeyleri bildiren o küçük papirüs rulolarını bırakan o muydu acaba? Eğer öyleyse... Hatusu onun üzerine biraz daha eğildi ve parmaklarını Senenmut'un boğazında gezdirdi. Bu adam ona ihanet ederse, onun için dans eder, leziz yemekler ve en iyi şaraplarla karnını doyurur, onun altında bir kedi gibi kıvranır ve sonra da uyuduğu zaman boğazını kesiverird i. Hatusu bu dramatik düşüncesine gülümsedi. Kutsal Firavun'un Delta'dan dönüşünde idam edilen esirleri düşündü. O zaman bayılacak gibi olmuştu. Ama şimdi kendisine ait olanı almak için kan denizinde bile yürürdü. Rahimere'nin, Omen-dap'ın ve diğerlerinin kafalarını kestirip Kafatası Evi'ne koyduracaktı. Hatusu yatakta sırtüstü yatıp tavandaki yıldız süslerine baktı. Kendisinde oluşan bu değişikliğin nedeni neydi? Karşı karşıya olduğu tehdit miydi? Yalnız kalmak mıydı? Hareme kapatılıp inzivaya zorlanma düşüncesi mi? Şişmanlayıp, yıllarını resim ya da elişi yaparak, aynı zamanda saray dedikodularını dinleyerek geçirme korkusu mu? Yoksa başka bir şey miydi? Kadın vücuduna girmiş bir erkek miydi o? Tutmes'le evlenmeden önce çok samimi dost olduğu, yakınlaştığı köle kızı düşündü. Yoksa gerçekten kendisinin Mısır olduğuna mı inanıyordu? Babası ona bu adı takmıştı. Şu sert, eski savaşçı onu kollarına alıp iyice sıkmalı ve ona, benim küçük Mısır'ım diye hitap etmeliydi. Hatusu'ya, "Çünkü sen Mısır'ın ihtişamını, güzelliğini ve büyüklüğünü temsil ediyorsun!" demeliydi. Elindeki devekuşu yelpazesini salladı. Ama her şey geçmişte kalmıştı. Babası, kocası, hepsi batıya gitmiş ve o yalnız başına yaşamak zorunda bırakılmıştı. Peki, şu tehditler neyin nesiydi? Şu şantajcı kimdi? Tüm tanrılar aşkına, annesinin ateşler içinde ölüm döşeğinde yatarken Hatusu'nun kulağına fısıldadığı sırrı nasıl öğrenmişti bu şantajcı? Neden şimdi tehdit ediliyordu? Tehditler, Tutmes'in Teb'e dönmesinden hemen sonra başlamıştı. Şantajcı acaba onu ve onunla beraber Mısır'ı mı kontrol etmek istiyordu? Yoksa amacı, onu daha çok köşeye kıstırıp elini kolunu bağlamak mıydı? Rahimere'nin, Bayletos'un ve tapınaklarının gizli odalarında toplanıp bir sürü hainlik tasarlayan şu güler yüzlü rahiplerin işi miydi bu acaba ? Omendap'ın emrindeki askerlerin bir oyunu olabilir miydi? Kutsal Firavun askerlere karşı her zaman zayıf olmuştu. Ya şimdi ne olacaktı? Hatusu sarayları, Ra-himere de tapınakları kontrol ediyordu, ama askerler de yerlerinden kımıldamıyordu. Hatusu yelpazeyi bıraktı. Simsiyah bulutların Teb'in üstüne toplandığı ve şu ani, şiddetli yağmurların başladığı korkunç fırtınalardan birini beklemek gibi bir şeydi bu. Senenmut ona neler olduğunu anlatmıştı. Casusların ve keşif timlerinin raporlarına göre Libyalı süvariler daha önceleri hiç gelmedikleri kadar doğuda, Kırmızı Topraklar'da görülmüştü. Kus genel valisi Nubyelilerin artık haraç ve vergi vermediğinden, Birinci Cavlan ötesindeki kale ve müstahkem mevkilerin boşaltılmasından şikâyetçiydi. Devriyeler tuzağa düşürülüyordu ama daha kötüsü de olabilirdi. Senenmut, casusların ve keşif timlerinin kuzeyden geri dönmediğini söylemişti. Mısır'ın karşı


karşıya olduğu tehlikeleri ona açık açık anlatmıştı. Etiyopyalılar, Libyalılar ve Nubyeliler, yağ kandilinin çevresinde uçuşan sinekler gibi can sıkıyordu. Asyalı büyük güç Mitan-ni ise Kenan'ın zengin topraklarının ihtişamını yaşıyordu. Eğer batıya doğru ilerler, Sina'ya bir ordu gönderirlerse Mısır'ın altın, gümüş, turkuaz ve diğer kıymetli taşlarını sağlayan madenleri ele geçirebilirlerdi. Hızlı hareket ederlerse Delta'ya varabilir ve sonra da kuzey kentlerini zaptedebilirlerdi. Sonra ne olurdu? Senenmut, üzerinde kabaca bir harita çizdiği papirüsü açmıştı. "Rahimere bir ordunun kuzeye ya da güneye gönderilmesini isteyecek. Bu ordunun komutanı hiç kuşkusuz Omendap olacaktır, ama o senin de gitmeni isteyecektir." Hatusu, "Ee, o zaman ne olacak?" diye sormuştu. Senenmut, "Sen ne düşünüyorsun?" diyerek sırıtmıştı. "Yenileceğiz! Ya Mitanni'nin esiri olacak ya da sopa yemiş bir köpek gibi başım öne eğik, Teb'e döneceğim." Senenmut, "Dişi köpek!" diye şaka yaptı. "Sopa yemiş bir dişi köpek gibi erkek köpek sürüsü önüne atılabilirsin tabii." Hatusu, "Peki, ben burada yokken neler olacak?" diye sormuş"Sen gidince onun paralı askerleri saraya gittikçe yaklaşacak. Ona bağlı olan yetkililer bir sürü bahane bulup üvey oğlunu sık sık ziyaret edecektir." Hatusu içini çekti ve yatağın üzerinde diğer yana döndü. Cinayetler bunun için mi işleniyordu? Ama bunun mantıklı bir yanı yoktu, tpuver iyi bir komutandı ama yeri değiştirilebilirdi. Yaşarken önemli bir adam olan Amonhotep'in arkasından kim yas tutacaktı? Amerotke'yi düşündü. Ona güvenebilir miydi acaba? Ha-tusu gözlerini kapadı. Kocasının cesedinin yanına diz çöküp de kırmızı iple bağlı o tomar halindeki mesajı bulduğu o korkunç akşamdan birine söz etmeliydi. Kendisini kurtarmalıydı! Birine güvenmesi gerekiyordu. Eğildi ve Senenmut'un yüzüne üfledi. Amerotke güneş doğmadan çok önce uyanmış ve Norfret'i de uyandırmıştı. Karısı kendi odasından çıkıp, uykulu gözlerle ve aklında bir sürü soru olduğu halde onun yanına gelmişti. Amerotke onu kollarına alıp yumuşak vücudunu hissetmiş, onun o kendine özel kokusunu içine çekmişti. Karısı ona, bir önceki akşam neler olduğunu sormuş, o da ona ne yapmayı düşündüğünü anlatmıştı. Fakat Norfret, gülerek geri çekilmişti. "Gördüğüm en kötü yalancısın sen, Amerotke! Mesele ciddi, değil mi? Kılıçlar çekilecek, savaş zamanı geliyor, öyle değil mi? Sen de bu işe karışacaksın tabii." Amerotke başını salladı. O zaman karısı ona yaklaştı ve yalvaran gözlerle bakıp, "Beni gönderme," dedi. "Beni buradan uzaklara gönderme Amerotke." Amerotke gülümsedi ve, "Benim minik vahşi kedim," diye konuştu. "Peki ama çocuklar ne olacak? Halk isyan ederse Teb'i kan gölüne çevirecektir." "Birlikler kent içinde mi?" "Askerler emirle hareket eder, ama böyle bir durumda emir verecek kimse de kalmayabilir. Ayrıca askerler de isyana katılabilir." Karısının ellerini tuttu. "Bana söz vermeni istiyorum, işler kötüye giderse Şufoy'un dediğini yapacaksın." Norfret, "Şufoy mu?" diyerek şaşkın şaşkın baktı. Amerotke, "Şufoy bir taşın bile kanını çıkarabilir," diye konuştu. "Geçemeyeceği delik de yoktur. Böyle durumlarda bir alay askere bedeldir o. Seni buradan alıp güvenli bir yere götürecektir." Norfret ona söz verdi ve odasına döndü. Amerotke çalışma odasına gitti ve oradan da evin terasına çıkıp güneşin doğuşunu izledi. Ellerini ve yüzünü suyla, ağzını ve dudaklarını da tuzla temizlemişti. Güneş yükselirken diz çöktü, ellerini uzatıp gözlerini kapadı ve ailesinin korunması ve kendisine de akıl verilmesi için dua etti. Sonra sola, kuzeye döndü ve serin meltemi, Amon'un nefesini hissetti. Aşağıya indi ve ortalıkta koşuşturan çocuklarının yanına gitti, hizmetçiler, oyunlarından önce onları yedirip içirmeye çalışıyordu. Amerotke onların sorularına dalgın yanıtlar verip evin üst katındaki çalışma odasına çıktı. Güneş yükselmiş ve onun doğuşunu kutlayan borazanların sesleri, güneş ışınlarıyla parlayan dikilitaşların altın yaldızlarından yansımıştı. Amerotke masasına oturup Maât tapınağının hesapları


üzerinde çalışmaya başladı: satın alınan malzeme, ekilen çiçekler, Punt bölgesinde satılan tütsülerden onun payına düşen kazanç gibi hesaplardı bunlar. Şufoy çocuklarla beraber bahçeye çıkıp onları kovalayarak oynamaya başlamıştı ama arada bir durup ciddi bir tavırla, onlardan kendisine daha saygılı davranmalarını da istiyordu. Amerotke uşağının nazarlık, muska gibi şeyler satıp ticaret yapmasına karışmamaya karar vermişti. Ona engel olmasının imkânsız olduğunu biliyordu ve zaten Şufoy, onu dinler görünürken bile kafası tamamen başka yerde olan bir adamdı. Bir ara onun, iki afacan çocuğa, "Körle alay etmeyin, cücenin sakalına gülmeyin," diye bağırdığını duydu. "Tanrı'nın sakatladığı insanla eğlenmeyin sakın!" Amerotke kendi kendine, 'Senin hiçbir şeyin yok,' diye söylendi. Norfret gelip bir süre onun yanında kaldı. Büyük oğullarının Yaşam Evi'ne gönderilip kâtiplik eğitimi alması konusunu konuştular. Ama Norfret, kocasının çok meşgul olduğunu görünce onu alnından öptü ve aşağıya indi. Bir süre sonra Prenhoe geldi ve önceden uyarıldığı için, pişman olmuş bir tavırla Şufoy'un suç ortağı olduğunu itiraf etti. "Rüyalarla çok ilgileniyoruz," diye yakındı. "Ayrıca nazarlık ve muska satışları da çok az olan kâtiplik maaşıma bir katkı sağlıyor tabii." Amerotke, "Sen iyi maaş alıyorsun Prenhoe," dedi. Küçük bir sandık açtı ve ona bir meşin kese attı. Sonra gülümseyerek, "Bu senin," dedi. "Sen çok iyi bir kâtipsin Prenhoe. Zeki ve çalışkansın. Elinin parşömen üzerindeki hareketlerine bakıp beğeniyorum. Mahkeme özetlerin, okuduklarımın en iyileri." Prenhoe'nun yüzünde bir mutluluk gülümsemesi parladı. "Bugünün iyi geçeceğini anlamıştım zaten. Dün gece rüyamda timsah eti yediğimi gördüm... " Amerotke, "Tamam, tamam," diyerek onun sözünü kesti. "Ama senin rüyan hiç olmazsa Şufoy'unkinden çok daha iyi. O rüyasında kendini kız kardeşiyle sevişirken görmüş." "Ama onun kız kardeşi yok ki!", Amerotke suratını asıp, "Biliyorum," dedi. "Şimdi dinle beni Prenhoe, Meneloto davasının raporunu yaz ve mümkün olduğunca çabuk getir bana." Ondan sonraki ziyaretçi üzüntülü Asural'dı. Meşin etekliği, zırhlı göğüslüğü ve kolunun altında tuttuğu o komik miğferiyle bir savaş tanrısı gibi girdi eve. Amerotke, çocukların, yanında bulunmadığına şükretti, yoksa Asural yine kılıcını çeker ve kim bilir kaçıncı kez, tek koluyla bir Libyalı şampiyonla nasıl dövüştüğünü anlatırdı. Tapınak polisinin şefi bir tabureye oturdu ve kendisine ikram edilen bir bardak birayı alarak teşekkür etti. Başyargıç, "Yine hırsızlık mı var?" diye sordu. "Evet. Heykelcikler, küçük objeler. Bilirsin işte. Parfüm kavanozları, iğne kutuları, küçük kaplar ve plakalar." Amerotke, çocuklarına anlattığı hikâyeyi hatırladı. "Ve kapıları zorlayan olmamıştı, değil mi?" "Kapılara zaten hiç dokunulmuyor. Hırsızlıklar hep, mezar başka bir cenaze için açıldığında ortaya çıkıyor. Mezarda gizli geçit ya da tünel yok, sadece çok küçük hava delikleri var." Asural oturduğu yerde hafifçe kımıldadı. "Oh, unutmadan şunu vereyim, ayrılmadan önce tapınağın yeni ve genç rahiplerinden biri, bunun sana verilmek üzere bırakıldığını söyledi." Bir tomar uzattı ve Amerotke onu açtı. "Bu Labda'dan geliyor!" diye şaşkın bir ifadeyle söylendi. Başını kaldırıp baktı ve, "Beni görmek istiyor," diye devam etti. "Akşanı karanlığı basmadan önce Krallar Vadisi'ndeki yılanlar tanrıçası tapınağında görmek istiyor beni. Bana gelemediği için ona hoşgörü göstermemi istediğini yazmış." Asural, "Orası ıssız bir yerdir," dedi. "Çölün kenarında; dikkatli olmalısın. Seni neden görmek istiyormuş peki?" Amerotke, bir kâtibin profesyonel elinden çıkmış el yazısına baktı. "Kutsal Firavun'un ölümüyle ilgili bir şey öğrendiğini yazıyor."


Asural, "Oh, ben de seni kutlamak için gelmiştim buraya," diyerek güldü. "Saray mensuplarına katıldığın için kutlarım " Amerotke, "Başka ne var?" diye sordu. "Korktuğumuz başımıza geliyor." "Asural, neden söz ediyorsun sen?" "Memfıs ve kuzeyindeki kentlerden kaçıp kentimize sığınanlar var. Bunlar sadece dedikodu ama, duyduğuma göre Vezir'in adamları onları kentten atmış ve Sina'yı -geçen büyük bir ordu Delta'yı istila ediyormuş." Amerotke buz gibi oldu. Çocukluğunda Hiksos adını duymuştu, bunlar arabayla gelen vahşi savaşçılardı, Mısır'a saldırmışlar, açlık, savaş, salgın hastalıklar ve felaket getirmişlerdi. Babası bunların zulmünden fısıltıyla söz ederdi ve Amerotke, karşılarındaki tehlikeyi idrak edecek kadar askeri strateji bilgisine sahipti. Düşman ordusu Deltayı ve sonra da kuzey kentlerini istila ederse Mısır'ı ikiye bölebilirdi. "Bunlar hep söylenti olabilir," diye ona itiraz etti. "Hiç sanmıyorum. Kente gitmelisin Amerotke. Git ve gerçekten neler olduğunu gör!" Amerotke, "Bunun için zamanım olacak," diye cevap verdi. "Sığınmacıların gelmesi sürerse Sırlar Evi işe el koyacaktır. Gizli polis, saray mensupları arasında anlaşmazlık varken panik yaşanmasını istemez tabii!" Asural'ın gözlerindeki canlanmayı görünce söylediğine pişman oldu. Polis şefi, "Demek ikilik var ha?" diye fısıldadı. "Anlatılanlar doğru, öyle mi?" Amerotke, "Sen şimdi tapınağa, iki Hakikat Salonu'na git," dedi. "Nöbetçileri iki katına çıkar ve kapıları kilitlet. Mahkeme birkaç gün çalışmayacak, acele bakılacak bir davamız yok." Asural ayağa kalktı. "Meneloto'dan bir haber var mı?" Polis şefi kapıda durdu ve başını iki yana salladı. "Tütsü dumanı gibi," diyerek gülümsedi. "Ortada kalan bir koku var ama Meneloto ortalarda görünmüyor ve sesi de çıkmıyor. Amerotke, Asural'ın merdivenden inen ayak seslerini dinledi. Midesi âdeta kasılmış, paniğe kapılmış gibiydi ama korkuya yer vermemeliydi. İşine bakmalıydı. Yeni kesilmiş bir papirüs levhası çekti ve onu önüne yaydı. Fırçaların, mürekkeplerin ve kalemlerin muhafaza edildiği kutuyu açıp bir kamış kalem çıkardı, kırmızı mürekkebe batırdı ve Kâtipler Evi'nde öğrendiği gibi hızlı bir elle sağdan sola yazmaya başladı. Süslü havuzun başında toplanmış olan ibibik kuşlarını ürküterek çınar ve demirhindi ağaçları altında bağırışarak oynayan çocuklarının seslerine kulak tıkadı. Yazının giriş bölümünü bitirdikten sonra küçük bir bıçak alıp bir başka kamışın ucunu sivriltti. Tüm bunlardan ne anlam çıkarabilecekti ki? Mistik ve epilepsi hastası kutsal Firavun II. Tutmes için bir işaret yaptı. Cesur bir general ve zeki bir strateji uzmanıydı o. Kuzeye yürümüş ve Mısır'ın düşmanlarına diz çöktürmüştü. Her şey iyi, yolunda gitmişti. Büyük rütbeli subayları yanındaydı, üvey kız kardeşi ve karısı Hatusu ise sara yda kalmış ve Teb'i yönetmişti. Amerotke bir piramit çizdi. Kutsal Firavun daha sonra güneye dönmüştü. Sakkara'da mola vermiş ve çoktan ölmüş atalarının mezarlarını, mozolelerini ve piramitleri ziyaret etmişti. Tutmes saltanat teknesinden, yanında Komutan Ipuver, Yüzbaşı Meneloto ve rahip Amonhotep'le birlikte ayrılmıştı. Piramitleri geceleyin, gizlice ziyaret etmişti. Amerotke 'neden?' sözcüğünü yazdı ve sonra başını kaldırıp pencereden giren güneş ışığına baktı. 'Neden?' diye mırıldandı. Acaba şu yaşlı rahip Neroupe'dan bir mesaj aldığı için mi böyle davranmıştı? Yazmaya devam etti. O mesajda ne yazılıydı acaba? Neden bu kadar önemliydi. Firavun orada bir şey mi bulmuştu? Amonhotep'le bir sır mı paylaşmıştı? Bir iman meselesi miydi bu? Tutmes her zaman dindar bir adam olmuştu. Dualarına ve ibadetine devam etmişti ama, bunu yalnız başına yapıyor, tapınaklara gitmiyordu, diğer yandan Amonhotep tüm yaşama gücünü ve tanrılara olan inancını yitirmiş gibiydi. Amonhotep neden bir ve on rakamlarını yazmıştı? Amerotke öğrendiklerini hatırladı; bu rakamlar Tanrı'nın özü ve tüm varlıkların zirvesini belirten kutsal rakamlardı.


Sonra şu cinayetler. Kutsal Firavun nasıl ölmüştü? Bir yılan tarafından ısırıldığı kesindi. Ama ölümün gerçek nedeni bu muydu? Tüm kanıtlar gerçek nedenin bu olmadığını gösteriyordu. Sonra, yılan neden kullanılmıştı acaba? Amerotke hiyeroglifle bir yılan şekli çizdi. Katilin kullandığı silahın, dinsel ayinlerle bir ilişkisi mi vardı? Acaba bu yılan, sürekli olarak tanrı Amon-Ra'ya ve ışık güçlerine karşı mücadele eden kaosun ve ebedi gecelerin efendisi Apep'i, o büyük yeraltı canavarını mı temsil ediyordu? Yılan yoksa. Firavun miğferindeki küçük taçta bulunan ve Mısır'ın tüm düşmanlarına karşı direnişini gösteren tüküren kobranın, Uraeus'un mu temsilcisiydi? Yoksa sadece cinayetlerde kullanılan ucuz bir silah mıydı? Katil hiç kuşkusuz, yılanlar konusunda çok şey biliyordu. Amerotke pazarlardaki yılancıları görmüştü, yılanlara uygun şekilde davranıldığı takdirde, bu tehlikeli hayvanlar sahiplerine hiçbir şey yapmıyordu. Amerotke suratını buruşturdu ve gülümsedi. Ipuver bir anlamda kolay bir kurbandı. Kalabalık bir konsey toplantısında, daha doğrusu toplantı arasında birisi kolayca çantaları değiştirivermişti. Bir engerek yılanına el yaklaştırmak ölüm demekti. Peki, ya zavallı Amonhotep? Tanıdığı, güvendiği biriyle buluşmaya gitmiş olmalıydı. Şişman ve yaşlı rahip de kolay bir kurbandı tabii. Nil kenarındaki terk edilmiş bir tapınağa çekilmiş, öldürülüp, kesik başı, parayla tutulmuş bir cani tarafından Rahime-re'ye gönderilmişti. Canilerin siyah giyimli olduklarından başka da bilgi yoktu. Amerotke kalemini bıraktı. 'Amemetler!' diye söylendi. Kil heykelcikleri onlar mı gönderiyordu acaba? Bu da oyunun bir parçası mıydı, kurbanlarına korku salmak için mi yapıyorlardı gözleri kapanıyor-du sarsarak uyandırdı. bunu? Amerotke her zaman, bu canilerin bir gün yakalanıp yargılanmak üzere önüne getirileceğini hayal ediyordu. Onları yargılamaktan büyük zevk alacaktı. Onlara sorular sorup suçlarının nedenlerini öğrenmek iyi olacaktı Ama bunu yapabilmek, güneş ışınlarını yakalamak ya da AmonRa'nın kutsal nefesini hissetmek kadar güçtü. Tekrar yazmaya başladı. Yoksa bunları yapan Hatusu muydu? Ya da adamı Senenmut? Yoksa etrafındaki yardakçılarıyla birlikte Rahimere mi? Peki, amaçları neydi? intikam mı? Bir sırrın gizlenmesi mi? Yoksa sadece karmaşa yaratmak mı? Amerotke içini çekti ve parşömeni ileriye itti. Sinir bozucu bir görevdi bu. fcimse hakikati söyleyemeyecekti. Kutsal Firavun'un karısı bir şeyler biliyor gibiydi ama kendisine saklıyordu. Amerotke, işlenen bu cinayetler konusunda kamu karşısında bir yatıştırıcı, bir tampon olarak kullanılıyordu. Kalktı ve gerindi. Akşa mak üzereydi. Bahçede sesler kesilmişti. Gidip yatağıniAuza düşünmeye başladı. Norfret'in kendisini çağırdığını duydu. Bir süre sonra Şufoy gelip önce ona bakıp sırıtıyordu. "Büyük adam olmanın s arı ha, efendim?" Amerotke kalktı ve aya rını yere uzattı. Şufoy'un uzattığı soğuk bira bardağını aldı aki taze ekmekle, kızarmış kaz eti parçalarını gördü. Şufoy efendisine dikkatle bakıp, "Bahçeye inip bize katılmalısınız efendim," dedi. "Güneş alçalmaya başladı, çınar ağaçlarının altı seı ılandırıcı." itmem gerekiyor," dedi. Masaya gidip tabağı aileden?" diye sordu. leTotke, " Çünkü gitmem gerekiyor," diye kaçamak bir yanıt 'Saray görevlerinden biri işte." Şufoy, "Asural'a rastladım," dedi. "Onun için beni tüm kalbinizle dinlemenizi tavsiye ederim, efendim. Söyleyeceklerim size yararlı olacak." Amerotke, "Kalbim senin öğütlerini dinlemekten bıktı," diyerek ona takıldı. Şufoy da, "Siz de çamura gömülüp güneşte dinlenirken ağızlarını açan timsahların ağzına girip dişleri arasındaki parçaları alan kuşlara benziyorsunuz." Şufoy ona biraz daha yaklaştı. "Bazen timsah ağzını kapayıverir ve bu kez kuşun kendisi bir lokma olur." Amerotke, konuşmayı kısa kesmek ister gibi, "Peki kim bu timsah!" diye sordu. Şufoy, "Milyon Yıl Evi'ne gidin," diye cevap verdi. "Orada kan içmek için bekleyen bir sürü timsah var." Amerotke güldü ve tabağındaki yemeğini bitirdi.


"Timsahlar hakkında bir hikâye daha vardı Şufoy. Timsah yine öyle çamura yatıp ağzını açtığında, bazen bir firavun faresi ağzına girip midesine iner ve sonra da oradan çıkmak için timsahın midesini kemirerek onu öldürürmüş." "Nasıl bir fareymiş bu?" Amerotke gülerek elini ağzını yıkamaya gitti ve sonra giyindi. Bir sandıktan kalın bir asker pelerini aldı, bronz tokalı savaş kemerini taktı ve kılıcıyla hançerini soktu. "Bayan Norfret'e söyle, döneceğim. Onu rahatsız etme sakın." Bunu söyledikten sonra, Şufoy'un uyarıcı bakışlarına aldırmadan ve yine yapacağı uyarıları beklemeden aşağıya indi. Aşağıda, bahçeden gelen güzel çiçek kokularını içine çekip etrafına bakındı, Norfret çocuklara yazı yazmasını öğretiyordu. Şu anda burada kalmayı isterdim, diye düşündü. Fakat yaşlı rahip önemli şeyler söyleyebilirdi. Bir araba almayı düşündü ama bunu yaparsa Norfret ve çocukları heyecanlandıra-bilirve ayrıca bir sürü soruya muhatap olabilirdi. Bir yan kapıdan sessizce çıktı. Yol tenhaydı. Karşıdan gelen bir grup genç rahip gördü, beraberlerinde, çiçek ve çelenklerle süslenmiş bir öküz tarafından çekilen bir araba vardı. Yanlarından geçerken birden eğilip arabanın içine baktı ve Şufoy'la Prenhoe yanında olmadığı için Maât'a dua etti. Araba kemik doluydu ve bu da bir uğursuzluk işaretiydi; rahipler kemikleri kurban yerinden almış, gömmek için çöle götürüyorlardı. Amerotke bir süre sonra surlardan geçip kentin içine girdi ve esnaf, işçi ve köylülerin kerpiç evlerinin arasından geçip rıhtıma doğru yürüdü. Asural'ın söz ettiği gerginlik yoktu kentte. Pazarda dükkân ve tezgâhlar her zamanki gibi doluydu. Esnafın sineklere karşı tezgâhlarına serptiği doğal sodyum karbonat kokusu havaya yayılmıştı. Bir seyyar satıcı aniden Amerotke'nin eline yapıştı. Adam, "Kedi yağı satıyorum!" dedi. "Bunu evinin kapı ve pencerelerine sür ve tüm farelerden kurtul!" Amerotke sert bir sesle, "Farelerden, sıçanlardan korkmam!" dedi. Satıcının elini silkip attı ve rıhtıma doğru yoluna devam etti. Güneş batmak üzereydi. Bir tezgâhın önünde durdu ve su kabı olarak kullanılan bir su kabağı alıp omzuna astı. Evden aceleyle çıkmıştı ama şimdi Krallar Vadisi'ne daha önceki gidişlerini hatırlıyordu; orada sıcak hava ve toz insanın boğazını kurutuyordu. Bir süre sonra, papirüs sopalarıyla eskrim yaparak oynayan çocukların yanından geçti. Bir kısmı da samanla karıştırıp evlerinin damında kurutmak üzere hayvan pisliği topluyordu, bunları kışın da yakıt olarak kullanıyorlardı. Aşk tanrıçası Hathor'un hizmetinde olan bir grup kız, yani Hesetler, şarkılar söyleyerek büyük bir kalabalık toplamış ve yolu kapatmıştı. Amerotke durup onları izledi. Kızların başında, üstünde rengârenk meçler olan, parlak ve erkekleri tahrik eden uzun peruklar vardı. Boyunlarında lotus çiçeği tomurcukları asılıydı ve aynı renkte olan küpeleri onların her hareketinde parlıyordu. Vücutları, kalın keten kumaştan yapılmış kısa etek dışında çıplaktı ve kızlar ellerini çırparak cilveli, baştan çıkaran hareketlerle dans ederken bu etekler de oynuyordu. 'Seninle nehre inmek Ne güzel şey sevgilim Senin gözlerinin önünde yüzmemi isteyeceğin anı bekliyorum. Suya batıp çıkacak. Kırmızı balık tutacağım. Parmaklarım arasında mutlu olacak balık. Göğüslerim arasında mutlu olacak. Gel benimle sevgilim.' Bu tahrik edici dans ve şarkılar gemicileri onlara doğru çekiyor ve onlar da sözlü sataşmalarla kızlara yaklaşıp, şarkıcılara refakat eden müzisyenlerin kaba ama erotik hareketlerle, aşk sahneleri göstererek dağıttıkları papirüs parçalarını heyecanla kapıyorlardı. Panter postu giymiş bir grup


Nubyeli de tempolu flüt müziğine kapılıp Heset kızlarına katıldı. O sırada çarşı polisi geldi ve meydana gelen karmaşada Amerotke kalabalığın çevresinden dolanıp, gemi, tekne ve kayıkların bulunduğu rıhtımdan geçen yoldan yürümüye başladı. Tüccarlar, gemiciler, pezevenkler, fahişeler ve her türlü insan meyhanelere toplanmış dedikodu yapıyor, bir şeyler alıp satıyor ve en azından ticaretin son birkaç saatinden yararlanmak istiyordu, ama Amerotke bunların hiçbirine aldırmadan yoluna devam etti, rıhtımı, iskeleleri ve ambarları geçip bir süre sonra büyük papirüs sazlığına giden çamurlu bir yola geldi. Biraz durup karşı taraftaki Nekropolis'e baktı, buranın üstünden, Krallar Vadisi'ni çevreleyen garip renklere bürünmüş granit ve kireçtaşı kayalıkları görünüyordu. Gözlerini kapadı ve Maât yüzüğüyle oynadı. Tehlikeyi hissedebiliyordu; yılan rahibinde değerli bilgiler olmalıydı ve oraya gitmek zorundaydı, ama yine de sağ salim geriye dönebilmek için Maât'a dua etmekten alamadı kendini. Meretseger: Nekropolis ve Krallar Vadisi içinde ve çevresinde tapınakları olan yılan tanrıçası. Amerotke nehrin kıyısında bir süre daha yürüdü. Arada bir kuşlar havalanıyor ve her türlü teknenin bulunduğu nehrin üzerinde uçuyordu. Birden sık kamışların arasından gelen bir haykırış duydu, cıyaklamaya benzer bir sesti bu. Birkaç avcı bir domuzu sopalarla döverken, birkaçı da uçlarında domuz eti parçalan olan büyük kancaları nehre atıyordu; kanlı et parçası ve domuzun çığlıklarının timsahları çekeceğini ve en azından bir timsahı kıyıya çekip öldürebileceklerini düşünüyorlardı. Bellerinde sadece peştamal olan birkaç kişi de kıyıda mızrak ve sopalarla bekliyordu, içlerinden biri Amerotke'ye baktı. "Bize katılsana," diye seslendi. "Çok eğleniyoruz." Amerotke başını iki yana salladı ve yürüdü. Bir süre sonra kimsenin bulunmadığı bir rıhtıma geldi ve nehir boyunca yürüdü. Kenarda durdu ve kabaran sulara baktı. Buralarda her zaman timsah tehlikesi vardı ve dikkatsiz ziyaretçileri aniden avladıkları da görülmemiş bir olay değildi. Asural, birçok sarhoşun nehre düşüp timsahlar tarafından yendiğine inanıyordu ve timsahların insan etinden hoşlandığı, bilinen bir şeydi. Ame rotke Nil'in iki kıyısı arasında insan da taşıyan küçük bir balıkçı teknesinin dikkatini çekinceye dek kıyıda bekledi. Amerotke hemen tekneye atladı. Teknedeki mürettebat ona pek aldırış etmedi. Ondan geçiş ücretini alıp kendi aralarında gevezeliğe başladılar ve tekneyi Amerotke'nin direktifine göre nehrin karşı tarafında, Nekropolis'in kıyısındaki küçük bir iskeleye çevirdiler. Amerotke kalabalık sokaklara, evlere, dükkânlara ve onların üstünden de, güneşin batışıyla birlikte kırmızıya boyanan kayalara baktı. Burası batının tepesiydi ve sessizliğin sevgilisi yılan tanrıça Meretseger'e verilmişti. Amerotke, bu kayaların hüzünlü bir bekçi gibi beklediği vadiyle ilgili uyarıyı hatırladı. 'Batı tepesinin tanrıçasına çok dikkat et. Birden ve uyarı yapmadan saldırır!' Amerotke bu can sıkıcı düşüncelerden sıyrılmak için Norfret ve iki oğlunun neler yapmakta olduğunuı düşünmeye başladı, öylesine sessizdi ki, teknedeki adamlar onu uyuyor sandı ve kıyıya yanaşınca dizini dürttüler. Amerotke onlara teşekkür etti ve küçük iskeleye atladı. Nekropolis'in içinden geçerken büyük Osiris heykelinin önünde durdu. Batıdakilerin en başta gelen tanrısıydı ve herkesin önüne gideceği ölüm tanrısı Osiris. Amerotke, annesinin, babasının ve akrabalarının mezarlarını ziyaret etmek için Nekropolis'e sık sık gelirdi ama, her seferinde de tüyleri ürperirdi. Bu daracık sokakların birbirine bitişik evlerinde mum yapımcıları, tabutçu-lar, ressamlar ve cenaze levazımatçılan yaşıyordu. Amerotke açık kapılardan içeriye baktığında pek çoğunda duvarlara dayanmış süslü, boyalı tabutlar görüyordu: bunlar müşterilerine, alıp evlerinde inceleyebilmeleri için minyatür mumya tabutları bile veriyordu. Bunların yanında, cesetlerin mezar için hazırlandığı mumyalama odaları bulunuyordu. Havada keskin bir doğal sodyum karbonat ve tuz kokusu vardı; mumyacılar işe başlamadan önce cesetleri bunların içinde olduğu kazana daldırıyordu. Bu kokulara karışan başka kokular da vardı: cesedin içinden çıkarılan bağırsakların ve iç uzuvların kokuları; ceset temizlendikten sonra içine doldurulan palmiye şarabının kokusu, dövülmüş bazı kokulu maddelerin, mür ve kasis karışımının kokusu duyuluyordu. Çalışmaların çoğu zenginler için yapılıyordu kuşkusuz. Fakirlerin cesetleri öylece kancalara asılı duruyordu. Amerotke, yaslı cenaze sahiplerine verilmeden önce sodyum karbonat kazanına atılmak için sıra bekleyen morarmış cesetlere baktı.


Dükkânların ve evlerin ötesinde kireçtaşı granit içine petek şeklinde kazılmış mezarlar görülüyordu. Amerotke, bir cenaze alayının geçtiğini görüp durdu. Törene katılanların önündeki rahip Osiris'e ilahi söylüyor, onun arkasından gelen hizmetkârlar da mermer kavanozlar içinde yiyecek, taze yağ ve uzun, süslü sandıklar içinde ölüye ait eşyalar, silahlar ve giysileri taşıyordu. Ce-naze alayının ortasında, iki kişi tarafından çekilen bir kızak vardı, üzeri kapalıydı. Cesedin içinden çıkarılan bağırsak ve iç uzuvları, kızaktaki kapalı kavanozlara, mumyalanıp konmuştu. Kızağın arkasında da başka bir rahip yine bir ilahi mırıldanıyordu: 'Ey büyük tanrı Osiris, ey batının efendisi, sana geliyoruz. Bu adamın ağzından kötü laf çıkmadı. Yalan söylemedi. Onu da, seni sevip sana tapanların arasına kabul et. Sana selamlar olsun, ey kutsal baba Osiris! Ey nefes tanrısı! Ey ebedi saraylar efendisi! Bu adamın Ka'sının da senin saraylarında kalmasına izin ver!' Aynı sözler, tenteli bir divan üzerine konmuş, oymalı, süslü mumya tabutuna refakat eden diğer rahipler tarafından da tekrarlanıyordu. Onların arkasından da aile bireyleri ve dostlarla, parayla tutulan ve saçlarını başlarını yolup ağlayarak gelen ve arada bir yerden toprak alıp üstlerine atan profesyonel ağlayıcı kadınlar geliyordu. Cenaze alayı geçip gitti. Amerofke yoluna devam etmek üzereydi ki, doktor Peay'in bir evden telaşla çıktığını gördü, adamın omzunda zenginlerin beslediği şu küçük şımarık maymunlardan biri vardı. Doktor acele adımlarla ve gizemli bir tavırla yürüyordu. Amerotke onun burada ne aradığını merak etti, Nekropolis'te ne işi olabilirdi ki? Dönerken birisine çarptı. Gerileyip bakınca karşısında duran adamın, İki Hakikat Salonu'ndaki davada akrabası lehine tanıklık eden mumyacı olduğunu gördü. Adam sıkılmıştı, özür diledi ve başını eğip çekildi. Amerotke, "Merhaba, tanrı seni korusun!" diyerek selamladı onu. "Tanrı sizi de korusun saygıdeğer Amerotke. ölüler Kenti'nde ne işiniz var?" Amerotke, "Yargıçlar ve aileleri de sonunda buraya geliyor işte," diye cevap verdi. Adam, "Aileniz nereye gömülü?" diye sordu. Amerotke, kasabanın diğer ucunu gösterdi. Mumyacı, "Ben sizi götürürüm oraya," dedi. "Bu ölüler Kenti size uygun bir yer değildir." Amerotke bir açık kapıdan içeriye baktı. Mumyacı işçiler, bellerinde birer peştamal, vücutları ter içinde, bir ölü üzerinde çalışı-yordu. Çekiç sesleri ve uzaklaşan cenaze alayının feryatlarını dinlerken burnuna keskin kokular geldi. Amerotke buraya daha önce hiç yalnız başına gelmemişti, yanında her zaman aileden birkaç kişi, hizmetkârlar, muhafızlar ya da resmi memurlar bulunurdu. Mumyacı, "Yürürken dikkatli olmalısınız," dedi. Amerotke, "Ben dikkatli yürürüm," diye cevap verdi. Yoluna devam etmek istedi ama adam çekilmedi. Amerotke elini kılıcına atınca adam başını eğdi ve elini kaldırıp kavga etmek istemediğini gösteren bir barış işareti yaptı. "Akrabama gösterdiğiniz merhamet için size teşekkür ederim efendim." "Evet ona büyük merhamet gösterdik. Akrabanın işlediği suç korkunç, iğrenç ve kâfîrceydi çünkü." "Sizin için hep dua ediyorum saygıdeğer Amerotke." Yargıç, adamın çıplak omzuna hafifçe vurdu ve, "O halde şimdi de et o duanı," diyerek yürüdü. Amerotke bir süre sonra Nekropolis'ten çıkmış, iki yanı sert çalılarla kaplı tozlu bir yolda yürümeye başlamıştı. Nekropolis'in kokuları ve gürültüsü azalmış, yerini çölün sıcak ve kumlu esintisi almıştı. Nihayet kayaları dolanıp geride bıraktı ve kuru vadiyi izleyip Krallar Vadisi'ne giden daracık ve yılan gibi kıvrılan yolda yürümeye başladı. İki yandaki sivri kayalar batan güneşin solgun ışıklarında kapkara ve korkunç görünüyordu. Amerotke bir ses duydu ve durdu. Kayanın biraz yukarısında bir paçavra yığınının hareket ettiğini görüp kılıcını çekti ve taşlı yamacı tırmanmaya başladı. Oraya yaşlı bir kadın bırakılmıştı. Kadının kırışık, sapsarı bir yüzü ve ince, kır saçları vardı. Amerotke onun boğazından çıkan ölüm hırıltısına benzeyen sesi fark etti ve ölgün gözlerine baktı. Kadını hafifçe sarstı; kadının gözkapakları titredi ve damarlı el, yüzünü güneşten saklamak ister gibi havaya kalktı. Amerot-ke onu yavaşça, dikkatle yerinden kaldırdı. Kadın bir tüy kadar hafifti. Onu kenara çekip sırtını kayalığa dayadı. Yaşlı kadının dudaklarından birtakım mırıltılar çıkıyordu ama Amerotke onun ne dediğini anlayamadı. Yaşlanınca iyice işe yaramaz olan bir


boğazı daha doyurmak istemeyen fakir bir ailenin onu ölmesi için buraya getirip bıraktığı anlaşılıyordu. "Nerelisin sen?" Yaşlı kadın konuşmak istedi ama yapamayınca başını iki yana salladı, nefesi hırıltı halinde çıkıyordu. Amerotke su kabağını alıp onun ağzına dayadı. Kadın sudan biraz içti ve sonra biraz avucu-na döküp alnını ve yanaklarını ıslattı. Gözkapakları titreyip açıldı. Gözlerinde katarak d enen perde vardı ama Amerotke'nin şeklini seçebiliyordu. "Ben ölüyorum." Amerotke onun elini tuttu ve sıktı. "Seni geriye götürebilirim," dedi. Yaşlı kadın gülmek istedi ama başı önüne düştü. Biraz daha su alıp ensesini ıslattı, bu onu canlandırmış gibiydi, sonra başını kaldırdı. "Sen burada kalmayacak mısın?" diye fısıldadı. "Kalıp dua etmeyecek misin?" Amerotke vadinin derinliklerine baktı. Yoluna devam etmesi gerekiyordu. Kadını geriye götürebilirdi ama nereye bırakacaktı? Kadının teni şimdiden kurumuş, buz gibi olmuştu, boğazından sadece hırıltılar yükseliyordu, içi su dolu kabağı tekrar ona uzattı. "Seninle kalacağım." "Gözlerimi kapayıp dua edecek misin?" Amerotke bunları yapacağını söyledi ve gölgeler uzar, yaşlı kadın da gittikçe ölüme yaklaşırken beklemeye başladı. Arada bir su verip, mümkün olduğunca rahatlatmaya çalıştı kadını. Son çabuk geldi. Zavallı kadın içtiği suyun bir kısmını öksürerek dışarıya çıkardı, sıska vücudu titremeye başladı ve sonunda başı yana düştü. Amerotke gözlerini kapadı ve kuzeye dönüp, bu kadının Ka'sının, yani ruhunun ebedi ülkede kabul edilmesi için Amon-Ra'nın özel merhametini diledi, dua etti. ölünün yüzünü eski bir pelerinle örttü ve bir süre kalıp onun üzerine kaya parçaları yerleştirerek bir mezar yaptı; gece karanlığı çöküyordu ve çölden gelen sıcak esintiyle birlikte leş yiyen hayvanların, çakalların, aslanların ve sırtlanların sesleri duyuluyordu. Amerotke en azından bir saat kaybettiğini tahmin etti ve acele adımlarla yola düştü. Vadide ilerledikçe sessizlik daha da artıyor ve ürkütücü bir ortam ortaya çıkıyordu. Kayalara yaslanmış çalı-lar insanın gözüne saldırmaya hazır kukuletalı adamlar gibi görünüyordu. Hava soğumaya başlamıştı. Mavi-siyah gökyüzünde yıldızlar sayısız bir ışık kümesi olarak ortaya çıkmıştı. Gölgeler uzuyor ve birbirine karışıyordu. Amerotke buranın tekinsiz bir yer olduğunu hatırladı. Bu vadinin bir yerinde Firavun I. Tutmes'in gizli mezarı bulunuyordu. Kraliyet mezar yapımcısı ve mimar ineni, 'Gözün görmediğini, kulağın işitmediğini, dil de söyleyemez,' diyerek, mezarın yerinin kimse tarafından bilinmediğini belirtmişti. Başka bir deyişle, ölüler konuşamaz demek istiyordu. Mezarın yapımında çalışan yüzlerce mahkûm ve savaş esiri daha sonra öldürülmüştü. Bu adamların Ka'ları hâlâ buralarda dolaşık yor muydu acaba? Yol bir süre sonra döndü. Amerotke vadinin sonunda, dimdik kayaların üstünde büyük mağarayı, tanrıça MerA.tseger'in tapınağını görebiliyordu. Bir süre sonra ilerde bir yerlerde bîr alevin parıltısını gördü; karanlıklar içinde ileriya-jbakınca,gelmesi için kendisine işaret eden bir gölge fark Yargıç adımlarını açıp yukarıya tırmanmaya başladı, vücudu ter içinde kalmıştı. Kayalığın yüzüne kabaca basamaklar açılmıştı ama bunlar tortulu şist ve kumdan oluştuğu için kolayca parçalanıyordu. Amerotke başını kaldırıp yukarıya baktı ama mağaranın ağzı şimdi dik kayalık nedeniyle görünmüyordu. Nihayet tepeye varabildi. Burada sanki dev bir el gelmiş ve kayaların içine şaşırtıcı bir oyuk açmıştı. Amerotke nefeslenmek için durdu ve etrafına bakındı. Ateş artık yanmıyordu ve etrafta da kimse yoktu. Mağaranın girişi üstünde, boş bakan çekik gözlü tanrıçanın bir heykeli vardı ve saçları da birbirine dolanmış yılanlardan oluşmuştu. Amerotke. " Geldim!" diye seslendi. Arkasına baktı, bir ses du-far/Abi olduğuna emindi. "Geldim!" diye tekrarladı. "Ben Ame-rotCTAiki Hakikat Salonu başyargıcı, buradayım!" Yukardaki kayalıklardan sırtlanların o insanı ürperten sesleri geliyordu. Amerotke kılıcını çekti ve önündeki dağ yarığının üzerinde tahtalardan oluşturulmuş köprüyü geçti. Mağaranın ağzından


içeriye girdi ve yere bakınca, karanlıkların içinden gelen kanı gördü. Kılıcının kabzasını sıkarak ilerledi. İki yağ kandili metal tabaklar içinde hafifçe yanıyordu. Ateş, üzerine su atılarak söndürülmüştü. Kan kokusu ve çürümüşlük her yanı sarmıştı. Amerot-ke elini ağzına götürdü. Bir ses duyup mağaranın ağzına hızla döndü ama gördüğü şey ürkütücüydü; dağ yarığı üzerine köprü görevi için uzatılmış olan tahtalar karşı tarafa çekilmişti. Umutsuzluk içinde bağırdı. Kendine o kadar güveniyordu ki, tuzağa düşürülebileceği aklına bile gelmemişti! Geriye dönüp yağ kandilini aldı ve mağaranın içersinde ilerlemeye başladı. Biraz sonra önüne çıkan korkunç manzara karşısında durala-dı. Yaşlı rahip yerde yatıyordu ve boğazı öylesine kesilmişti ki, başını sadece birkaç parça et tutuyordu, sıska vücudu da kara bir kan gölü ortasındaydı. Onun arkasında da kokmuş iki maymun leşi görülüyordu. Mağaranın içinde rüzgâr esiyor ve kokuyu götürüyordu ama, Amerotke içerdeki tuzağın havasını hissediyordu. Duvarlarda kanla yazılmış semboller vardı. Tanrıçanın taş heykeli yıkılmıştı. Her şey alt üst edilmiş, kutsal eşyalar tahrip edilmişti. Amerotke mağaranın ağzına gitti ve gözlerini kapayıp biraz rahatlamaya çalıştı. Mağara bir kayalığın yan tarafındaydı. Çıkıntıya basarak oyuklardan yararlanıp yukardaki kayaya tırmanabilir, vadinin kenarına varıp Teb'e giden yolu bulabilir miydi acaba? Dışarıya çıktı, ellerini dik kayanın üstünde gezdirip basacak bir yer aradı ve bir süre sonra daha önce de kullanılmış daracık, eski bir yolu fark etti; kayanın üstüne çıkıyordu burası. Yağ kandilini yere bıraktı, kılıcını kınına soktu ve zorlukla tırmanmaya başladı. Birden, hafif, derin bir hırıltı duydu sessizlikte ve aşağı doğru kaydı; elleri ve dizleri çizilmişti. Yukarda kayalığın tepesinde siyah bir şekil belirdi, kehribar gözleri karanlıkta parlıyordu. Gece havasında hafifbir çürük kokusu vardı. Henüz tam ortaya çıkmayan ama korkutucu bir görüntüsü olan şekil kımıldamamıştı. O derin hırıltı tekrar duyuldu ve bu hırıltıyı başkaları başkaları izledi. Amerotke kılıcını çekti ve şekil kımıldadı, başı şimdi kalkmıştı. Amerotke şimdi, mavi-siyah gökyüzü altında büyük bir sırtlanın uzun kulaklarını, çirkin başını ve boynunu çevreleyen yelesini görebiliyordu, çölün kenarlarında avlanıp leş yiyen o korkunç, iğrenç hayvanlardan biriydi işte. Amerotke geriledi. Sırtlan, tüm korkunçluğuna karşın tereddüt içindeydi. Sırtlanlar normal olarak silahlı insana saldırmazdı. Ama gecenin karanlığında onları çeken ve çürümüş etlerle kan kokusu yayan bir ortam vardı yakınlarda. Bir süre sonra onun zayıf olduğunu hissedip saldırabi-lirlerdi. Amerotke tüccar ve satıcılardan, sırtlanların saldırdığı yaralı insanların hikâyelerini duymuştu, yaralardan yayılan kan kokusu bu hayvanları hemen çekiyordu. Yukardaki şekil hareket etti, karnı yere yakındı. Sürünün lideri öne doğru eğildi. Amerotke bağırıp bronz kılıcını kayaya vurdu. Sırtlanlar biraz geriledi. Amerotke dik yoldan inip mağaraya döndü, yağ kandili cılız yanıyordu. Lambayı aldı ve parmaklarının yanmasına aldırmadan bir ateş yakmaya çalıştı, dışarıdaki canavarlara karşı tek savunması olacaktı bu. Nemli ağaç dallarının yanması çok güçtü ve bir süre boşuna uğraştı. Sonra bir hırıltı duydu ve başını kaldırıp baktı. Mağaranın ağzında kurta benzer bir hayvan duruyordu. Amerotke çok zayıf ışıkta bile bu korkunç şeytanın şeklini seçebiliyordu. Bu normal bir sırtlan değildi - sürü lideriydi, büyük olasılıkla tam gelişmiş bir belaydı, uzun tüyleri çirkin başını sarıyordu, ağzını açmıştı ve gözleri kor gibi parlıyordu. Amerotke bağırdı ve çığlık attı. Yağ kandilini alıp mağaranın ağzına fırlatınca canavar kayboldu. Onların hırlamalarını duyuyordu, sürü çılgınlaşıyordu. Ter içinde kılıcını ve hançerini çıkardı. Çok geçmeden saldırırlardı. Ateş bile onları durduramazdı. Koşarak dar boğazı aşabilirdi belki, ama bundan vazgeçti. Uçurum boşluğu fazla genişti ve sırtlanlar hızlı koşan bir ceylanı bile yakaladıklarına göre onu kaçırmazlardı. Amerotke gözlerini kapadı ve Maât'a dua etti. "Kimseye kötülük yapmadım," diye fısıldadı. "Senin önünde kurban kesmedim mi? Hep doğruluk yolunda kalmadım mı?" Hırlama tekrar duyulurken sırtlan yine mağara ağzında göründü, arkasında bir tane daha vardı. Amerotke o anda karanlıkta bir alev parıltısı gördü, mağara ağzının üst kısmında kayaya bir şey


çarptı ve ardından bağırışmalar, haykırışlar duyuldu. Başka alevli oklar da geldi. Sırtlanlar korkup kaçtı. "Efendim! Efendim!" "Şufoy!" Amerotke birden koşmak istedi ama hemen dışardaki köprünün yerinde olmadığını hatırladı; sırtını mağaranın duvarına verip dikkatle ilerledi. Karanlıkta etrafa bakındı. Elinde meşale olan birisi hareket halindeydi. "Efendim, gelin! Gelin!" Amerotke, "Tahtalar yerinde değil!" diye bağırdı. Gölge kayboldu. Bir yayın kiriş sesini duydu ve iki alevli ok sırtlanlara doğru atıldı. Uşağının kendi kendine bir şeyler söylendiğini duydu. "Efendim, tanrı aşkına siz de bana yardımcı olun!" Amerotke kaya çıkıntısının kenarına gitti. Soğuk gece havası terli vücudunu ürpertti ve titredi. Sağ tarafına baktı. Sırtlanlardan eser kalmamıştı. Şufoy, "Gittiler!" diye seslendi. "Fakat geri gelebilirler efendim. Hemen tahtaları koyayım." "Düzgün koymaya dikkat et." Amerotke yere çömelip elleriyle önündeki taşı toprağı yokladı. Titremesine engel olamıyor, kendini toplayamıyordu. Şufoy'un karşıya fırlattığı meşale yere düşüp bir an söner gibi oldu ama sonra birden cızırdadı ve ucundaki katran daha da parlak olarak yanmaya başladı. Amerotke kendini toparlayıp sakinleşti ve ışıkta, tahtaların uçlarından yakalayıp, onları düzgün bir şekilde yerleştirdi. Az sonra karşıya geçmiş ve Şufoy'un yanına çömelmişti. Mide bulantısı ve boğazındaki yanmayla mücadele ederken, Şu-foy da onun sırtına bir pelerin attı. Amerotke, "Benim burada olduğumu nasıl bildin?" diye soluk soluğa sordu. Şufoy doğruyu söyleyip, "Bilmiyordum," diye cevap verdi. "Fakat efendim burada konuşamayız. Hemen gitmeliyiz." Amerotke kalkıp gitmeye hazırlandı ama Şufoy'un ısrarı üzerine ona yardım etti ve tahtaları tekrar kendi taraflarına çektiler. Şufoy, "Sırtlan kurnaz bir hayvandır," dedi. "Biz de karanlıklara yem olan iki talihsiz insan olabilirdik, iyisiniz değil mi? Koşabilir misiniz?" Amerotke başını salladı. Nefesini ayarlayarak, "Bir şartım var," diye devam etti. "Vecizeler, benzeştirmeler yok, tamam mı Şufoy?" Şufoy, "Bir insanın kaderi, bir insanın kaderidir," diye cevap verdi. Amerotke, "Sırtlanların sesini arayacağımı düşünmemiştim!" diyerek güldü. Uşağı kolunu onun beline doladı ve ikisi beraberce kayalığın dibine doğru dikkatle ve ağır adımlarla inmeye başladılar. Vadiyi geride bıraktıklarında Amerotke kendini yorgun ve hasta hissediyordu. Kafasının içinde birbirine geçmiş korkunç görüntüler vardı: kan gölündeki cesetler, ağızları açılmış maymun ö lüleri, acı, kekremsi kokular ve karanlıkta gizlenmiş ölüm. Nekropolis'ten geçip nehir kıyısına vardılar ve Şufoy bir yolunu bulup karşı kıyıya geçmek için küçük bir tekne kiraladı. Ame-rotke iskelede gururunu bir yana bırakıp yere oturdu, dizlerini kaldırıp kollarını kavuşturdu ve gözlerini kapadı. Titremesi hâlâ geçmemişti. "Sıcak bir yemeğe ihtiyacınız var sizin." Bu cümle bardağı taşıran damla oldu. Amerotke öğürmeye ve kusmaya başladı. Şufoy onu çekip ayağa kaldırdı ve gece açık meyhanelerden birinin yakınındaki palmiye ağacının altına götürdü. Taburelerden birini çekip Amerotke'yi oturttu ve meyhaneciye de meraklanmamasını, para ödeyeceklerini söyledi. Sonra da Amerotke'ye bir kadeh sert beyaz şarap içirdi. "Biraz uykunuz gelebilir ama kendinizi daha iyi hissedeceksiniz. Amerotke şaraptan koca bir yudum aldı. Etrafta, fahişelerle konuşup gülüşen gemiciler, pezevenkler, seyyar satıcılar, nöbetleri bitmiş polisler ve gece görevlerine giden liman memurları görülüyordu. Amerotke ayağa fırlayıp, gördüğü korkunç şeyleri haykırarak anlatmak istiyordu.


"Bu halde eve gidemem," dedi. "Norfret beni böyle görürse çıldırır." Şufoy sakin bir tavırla, "Biraz burada bekleriz," diye konuştu. "Biraz şarap ve yiyecek bir şeyler alır mısınız efendim?" Amerotke, "Nereye gittiğimi nasıl bildin?" diye sordu. Şufoy'un da solgun, bitkin olduğunu görebiliyordu. Uzandı ve cücenin yanağını okşadı. Hafif bir sesle, "Sen bir uşak değilsin artık Şufoy," dedi. "özgür ve zenginsin. Benim arkadaşımsın, en güzel giysileri giyip şeref mevkiinde oturacaksın." Şufoy, "Hayır," dedi. "Teşekkür ederim. Bir insanın kaderi, bir insanın kaderidir. Tanrılar size boş bir sepet vermişse, o hafiftir ve kolay taşınır." Başını eğdi ve devam etti. "Şükür ki gece karanlığında sırtlanlar tarafından saldırıya uğrayan iki Hakikat Salonu yargıcı değilim. Efendim, bu yaptığınız aptalca bir şeydi." "Biliyorum." Amerotke sırtını ağaca dayadı ve ensesindeki teri sildi. "Ben bir yargıcım Şufoy. Birinin, Firavun'un adaletine karşı çıkabileceğini hiç düşünmedim. Bu gece bana kibrimi kıracak bir ders verdiler. Ben de birçok eksiği olan bir insanım ve benim yaşamım da diğerlerininkinden farklı değil. Rüzgârda bir alev." Parmaklarını şaklattı. "Şöyle sönüveren bir alev!" Şufoy, "Nereye gittiğinizi merak ediyordum," diye konuştu. "Onun için her zamanki gibi kâğıtlarınızı karıştırdım. Yılan rahibinin mektubunu buldum ve arkanızdan geldim." Amerotke onun yüzüne bakıp, "Yay ve oklar nerede?" diye sordu. Şufoy, "Krallar Vadisi'nde bıraktım," diyerek güldü. "Pren-hoe'nun evine gittim ve onları aldım. Kendisi yoktu. Yoksa o da benimle gelirdi tabii. Her neyse, onun yayını ve sadağını aldım. Nil'i geçip Nekropolis'e ulaştım ve mahkemedeki şu mumyacıya rastladım, bana sizi gördüğünü söyledi. Böylece sizin arkanızdan gittim ve o yaşlı kadına yardım etmek için durduğunuz yerde gördüm sizi. Elbiseniz bir kayaya takılıp yırtılmıştı. Acele ettim, etraf zifiri karanlıktı. Nereye gittiğinizi göremedim ve yanınıza nasıl geleceğimi bilemiyordum ama birden bağırışlarınızı duydum. Elinizdeki yağ kandilinin ateşini gördüm. Burnum yok ama iki sağlam gözüm ve kulaklarım var. Nekropolis'ten ayrılmadan önce bir zift meşalesi satın aldım." Gülümsedi ve omuzlarını silkti. "Yani çaldım. Gerisini biliyorsunuz. Kayaları tırmandım ve oraya çıktım." Amerotke, "Alevli ok atmakta bu kadar usta olduğunu bilmiyordum," dedi. Şufoy göğsünü kabartıp, "Bir zamanlar okçuydum," diye konuştu. "Yolculuklarımda öğrendiğim şey, hiçbir hayvanın ateşe karşı koyamadığı. Bir kılıç, bir hançer de bazen işe yarar ama ateş? inanın efendim, çölde ve gecenin karanlığında ateş gerçekten tanrıların insanlara bir armağanı. Şimdi siz söyleyin efendim, oraya neden gittiniz?" Şufoy, Amerotke'nin bardağını doldurdu ve onun, Menelo-to'nun İki Hakikat Salonu'ndaki yargılanmasından itibaren olanları anlatmasını dinledi. Konseydeki rekabeti, Hatusu ile görüşmesini ve Ipuver ile Amonhotep'in ölümlerini bir bir anlattı Amerotke. Şufoy bir gece önce eline verilen o mum heykelciği hatırladı ama bundan söz etmemeye karar verdi. Efendisi aptalca davranmıştı ama o da aynı şeyi yapmıştı. Amerotke'yi uyarmalı, o mum heykelciği gösterip onu tehlikelere karşı uyarmalıydı. Cüce, bir daha böyle bir hata yapmayacağına dair kendi kendine söz verdi. Amerotke sözünü bitirince, "öyle anlaşılıyor ki katil bu gece size de saldırdı," dedi. Amerotke, "Peki ama neden bu şekilde?" diye sordu. "Neden zehirli bir içecek ya da yılanla değil de bu şekilde yaptı bunu?" "Diğerleri de benzer şekilde öldü. Amonhotep Nil kenarında tehna bir yere çağırıldı ve kafası kesildi. Size şunu söyleyebilirim efendim, katil en azından yarı yarıya başarılıydı. Şu yaşlı yılan rahibi Labda'nın garip bir nedenle ölmesi gerekiyordu. Katil onu susturmak istedi. Nedenini sadece tanrılar bilir. Ama siz farklısınız. Siz Sakkara'da kutsal Firavun'la birlikte değildiniz. Siz cezalandırılmayacak, sadece ortadan kaldırılacaktınız. Eğer o mektubu bulmasaydım, o mağarada bulunan kanlı parçaların size ait olduğunun anlaşılması haftalar, aylar alabilir, belki de hiç anlaşılmazdı. Katil sizin sadece ortadan kalkmanızı, kaybolmanızı istedi. O sırtlanlar oraya kasten çekilmiş, iştahları bilenmişti. Ateş azalınca yaklaştılar. Bu da talihsiz bir rastlantı olarak değerlendirilecekti." Amerotke şarabını bitirip bardağı bıraktı. Kasabanın içinden bağırışlar geliyordu.


Karanlık gökyüzüne bakıp hafifçe sallanarak ayağa kalktı ve, "Yine bir şeyler oluyor galiba!" dedi. Bir yerde yangın mı çıkmıştı acaba? Şufoy onun bileğini yakaladı. "Ben arkanızdan gelirken Teb'e bir savaş arabası birliği geldi efendim, yani birlikten arta kalanlar. Hayvanlar şişmişti, araba sürücüleri kan ter içindeydi, toza bulanmışlardı. Kuzeyde korkunç şeyler olduğuna dair söylentiler, fısıltılar duydum." Amerotke gürültüye doğru yürüdü ve Şufoy da onu izledi. Rıhtımdan ayrılıp dar ve dolambaçlı sokaklardan geçerek bir tapınağın önündeki meydana geldiler, insanlar koşuşturup üç genç subayın çevresinde toplanıyordu. Amerotke işaretlerini görünce onların Isis alayından olduğunu anladı. Kalabalığı yarıp yaklaştı ve subaylardan birinin kolunu yakaladı. Amerotke'nin üstü başı perişan, giysileri kan içindeydi. Genç subay onu bir yana itebilirdi ama Amerotke hemen yüzüğünü gösterdi. "Ben iki Hakikat Salonu başyargıcı Amerotke'yim! Ne oluyor?" Genç subay onu alıp kalabalıktan çıkardı ve duvarındaki oyukta meşale yanan bir dükkânın yanına götürdü. Amerotke'nin yüzüne baktı ve yüzüğü tekrar görmek istedi. "Sayın başyargıcım, saygıdeğer Amerotke." Subay eğilip selamladı onu. "Bırak şimdi bunu da, ne olduğunu söyle bana." Subay, "Sarayda size ihtiyaçları olacaktır," diye cevap verdi. "Ben ve arkadaşlarım alayımıza katılacağız. Mitanni ve büyük bir ordu Sina'yı geçti. Mısır büyük bir tehlikeyle karşı karşıya." Montu: Şahin tanrı. Genellikle, üzerinde iki tüy olan bir güneş diski giyen şahin başh bir adam şeklinde gösterilir. Mısır'ın savaş tanrısıdır. 12 Mısır ordusunun Osiris, Isis, Horus ve Amon- Ra adlı dört büyük alayı Nil'in doğu kıyısından kuzeye doğru ilerliyordu. Her alayın kendi gümüş sembolü ve sancakları vardı ama bunlar şimdi yürüyen askerlerin ayaklarından yükselen bir toz bulutu içinde görünmüyordu. Ordu iki haftadır hızlı yürüyüşle ilerliyordu; kâtipler ilerlemeyi, her birinin uzunluğu on kilometre olan iterlerle işaretliyordu. Yiyecek içecek dikkatle korunuyor ve her ilere eşit ölçüde kullanılıyordu. Ama askerler hem yorgun ve hem de açtı. Sol taraflarında, Nil'in sularında seyreden, pruvaları süslü ve kükreyen hayvanlar şeklinde oyulmuş donanma savaş gemilerine kıskanarak bakıyorlardı. Gemilerdeki denizciler, bronz zırhları güneşte parlayarak savaşa hazır vaziyette bekliyordu. Kürekçiler, aralarında dolaşan idareci ve subayların verdikleri emirlere göre küreklere asılıyordu. Rüzgâr kesilmişti ve savaş gemilerinin alaylarla birlikte ilerlemesi gerekiyordu; çünkü ambarlarında gıda maddeleri, su, silah ve malzeme vardı. Savaş gemileri ayrıca alayların sol kanadını da savunuyordu. Mitanni savaşçıları kurnaz askerlerdi, istihbarat toplamak güçtü ve Mitanni güçleri Nil'i geçmiş, onları arkadan vurma hazırlığında olabilirdi. Daha da kötüsü, alınan yetersiz haberlere göre, kuzeydeki gemiler Mitanni güçlerinin eline geçmiş olabilirdi, düşman belki de onları mahvetmek için Nil'den güneye doğru geliyordu. Ama ordunun morali her şeye rağmen iyiydi. Nil'in sularında, görmedikleri düşmana meydan okuyan kürekçilerin şarkı sesleri geliyordu: 'Nehirden yukarı zaferle gideriz! ülkemizde ki düşmanı yerle bir ederiz! Selam sana ey büyük Montu, ey kudretli savaş tanrısı! Selam sana Sekme t. Mısır'ın düşmanlarının büyük korkusu! Kamplarını yakarak, cesetlerini soyarak geri döneceğiz! Yüce Montu ya selam edeceğiz.' Şarkı sesi alçalıp yükseliyordu. Birliğinin sağında yürüyen Amerotke de kıskanç gözlerle baktı suya. Su kabağı matarasını dudaklarına götürüp bir yudum su içti ve sonra, sırtındaki çantadan küçük bir kutu çıkarıp gözlerinin çevresine biraz daha sürme çekti; rüzgâr ve toza karşı bir korumaydı bu. Kutuyu tekrar sırt çantasına koydu ve yorgun adımlarla yoluna devam etti. Kırmızı şeritle çevrelenmiş beyaz subay şapkası onu güneşten biraz koruyordu, ama boğazı kupkuruydu,


bacakları uyuşmuş gibiydi ve ayaklan acıyordu, dinlenmeye ihtiyacı vardı. Ne var ki yüksek rütbeli bir subaydı ve kendini kontrol etmeliydi. Adamları onun durumuna bakıyordu. Şu anda bile, askere yeni alınan her şeyden şikâyet eden bazı Neferu askerlerinin, subayları olan bu asil adamda zayıflık ya da yumuşama işaretleri görebilmek için onu gözetlediklerinden emindi. Askerlerden biri, "Ne zaman dinleneceğiz efendim?" diye seslendi. Amerotke de bağırarak, "Hava kararınca!" diye cevap verdi. "Yürüyün arkadaşlar! Bacaklarınız güçlenir. Teb'e döndüğünüz zaman kadınlar bacaklarınızı görüp arkanızdan ıslık çalacak." Birisi, "Bacaklarımın dışında hoşlanacakları bir şey de var!" diye bağırdı. "Yakında bir kadın bulamazsam iki değil üç ayakla yürüyeceğim!" Bu müstehcen espri ağızdan ağıza dolaştı ve herkes kahkahayla gülmeye başladı. Amerotke daha canlı yürümeye başladı. Başının üstünde akbabalar, koca kanatlarını açmış uçuyordu; askerler onlara 'Firavun'un tavukları' adını takmıştı. Yiyecek bir şeyler bulma umuduyla birlikleri izliyorlardı, ama askerlerin aldırdığı yoktu. Leş yiyen hayvanlar oldukları halde askerler onlara bir uğur işareti olarak bakıyordu. Amerotke gözlerini güneşten koruyarak sağ tarafa baktı; sayısı binlerce olan ve her alaya beş yüz tane tahsis edilen savaş arabaları büyük bir gürültüyle, toz toprak içinde ilerliyordu. Onların arasında iki yüz elli kişilik kendi birliği de vardı, çünkü Amortke de bir pedjet, bir savaş arabası birliği komutanıydı ve birliklerine de 'Ho-rus'un Tazıları' lakabı verilmişti. Kendi savaş arabası, skedjesi, yani sürücüsü tarafından götürülüyordu. Onunla gitmesi daha kolay olacaktı kuşkusuz ama, bunu yaptığı takdirde hem yürüyüş kolu hızını yavaşlatır hem de atlar daha çok yorulurdu. Savaş arabaları yaldızlarla süslü, bronzdan bir hasır gibi örülmüş hafif araçlardı ama hem sürücüyü, hem de yaylarla okların konduğu sadakları ve mızrakları taşıyordu. Yerinde duramayan Kenan atlarının, ani bir saldır�� olasılığına karşı mümkün olduğunca canlı kalmaları gerekiyordu. Daha kuzeydeve doğuda, çöl sakinlerinden toplanmış paralı askerlerin oluşturduğu keşif timleri vardı. Başkomutan Omendap bunlara pek güvenmiyordu. Ani saldırı karşısında en güvenli olan birlikler, savaş arabaları birlikleriydi. Bunlar Mitanni kuvvetlerine karşı sağ kanatta bir bronz ve at gövdesi duvarı oluşturuyordu. Amerotke gökyüzüne baktı. Teb'de vakit öğleyi biraz geçmiş olmalıydı, iki haftadan fazla bir süredir yürüyorlardı. Abidos ve Memfıs'i geçmişlerdi ve Nil'i izlemeyi sürdürüyorlardı; keşiftimlerinin raporlarına göre kuzeydoğuda bir yerlerde yığma yapan Mitanni güçlerini arıyorlardı. Söylentilere göre kutsal Amon-Ra tapınakları yağma edilmiş, yakılıp yıkılmıştı ve Mitanni kuvvetleri şimdi dinlenmiş olarak Mısır ordusunu bekliyordu. Mısır ordusu yenildikten sonra zengin, verimli Nil vadisi savunmasız kalacak ve Mitanni de istediğini kolayca alacaktı. Omendap, düşmana sürpriz baskın yapacaklarını söylüyor ve Amoretke de onun haklı çıkmasını umuyordu. Omendap, geceleri yaptıkları toplantılarda, Mitanni'nin, böyle büyük bir ordunun Muharebe Evi kâtipleri tarafından bu kadar kısa bir sürede hazırlanmış olabileceğine asla ihtimal vermeyeceklerini söylüyordu. Hem Muharebe ve hem de Savaş Evi kâtipleri gece gündüz durmadan çalışmış ve gerekli tüm silahları, teçhizatı, arabaları, yük eşeklerini ve bütün savaş malzemesini sağlamıştı. Mitanni kuv-vetlerine sürpriz saldırı yapabildikleri takdirde her şeyi kendi lehlerine çevirebilirlerdi. Teb'e onlar ayrılmadan önce gelen istihbarat Evi casusları, büyük bir düşman ordusunun Sina'yı geçtiğini ama kraliyet yolu olan Horus Yolu'ndan ve onu savunan küçük Mısır birliğinden uzak durduğunu bildirmişti. Mitanniler gizlice ilerlemişti ve şimdi hem yolu ve hem de içinde altın, gümüş ve turkuaz madenleri olan çölü kontrol altında tutuyordu. Yürüyüş kolunun başında bulunan borucular, askerlerin moralini yükseltmek ve onları canlandırmak için arada bir boru çalıyordu. Alaylar bağırıp çağırarak ve birbirleri ile alay eden alaylı şarkılar söyleyerek büyük gürültü koparıyordu. Her alayın, 'Nubye'nin Bağıran Boğası', ya da 'Firavun'un öfkeli Panteri' gibi lakapları vardı. Her birifik lakabı yük bir titizlikle koruyor ve uzun yürüyüşler sırasında bi rine takılmadan da duramıyorlardı. Atları içinde kalkış keşif timleri sık sık öndeki subaylara gidip bilgi veriyordu Amerotke bunlardan birine bakarken, Şufoy'un Kral ile o gece kendisini nasil


kurtardığını hatırladı. O gece evin yarı yolun çiler Amerofke'ye, kendi gerektiğini söylemişlerdi, Amerotke de sararmış rardı ki, saraydan gelen haberle Hürlikfir Milyon Yıl Evi'ne gelmesi uîöv eve gidip Norfret'e haber veril-miş ve saray mensuplarını karmaşa içinde bulmuştu. Kıskançlıklar ve bölünmeler artık su yüzüne ıharebe ve Savaş Evleri kâtipleri birbirleriyle kavga ediyordu ama, sonra da iki tarafbir araya gelip İstihbarat Evi yet-ildıîryor, bu korkunç tehlikeyi onlara haber vermekte için onlara bağırıyorlardı. Konsey üyeleri de onlardan aşağı kalmıyordu kuşkusuz. Hatusu, Sethos ve Sene nmut a tahimere'yi suçlarken, Vezir, Bayletos ve rahiplerin destele suçu onların üstüne atmaya çalışıyordu. Bayletos, "Eğer herkes yerini bilip, Teb hükümetinin birliğini sağlasaydı, hazırlıksız yakalanmazdık," diye söylenmişti. "Alaylar da hemen gönderilebilirdi." Senenmut, "Saçmalık!" diye bağırmıştı. "Ekselansları Firavun soyundandır. Eğer siz onun zamanını hiç ilgisi olmayan konularla harcamış olmasaydınız!... " Sonunda Omendap dayanamamış ve karşı karşıya bulundukları büyük tehdidi hatırlatıp, savaş tutkunu kralları Tuşratta komutasındaki Mitanni kuvvetlerinin oluşturduğu korkunç tehlikeyi gözler önüne serivermişti. "Kuzeyde sadece birkaç birliğimiz var," dedi. "Mitanni Sina'yı geçti. Büyük olasılıkla kentleri köyleri yakmış, garnizonları ayaklandırmış olabilirler. Delta'ya saldırmayacak ya da güneye yürümeyeceklerdir, bekleyip ne olacağını görmek isteyeceklerinden eminim." Hatusu, "Neden beklesinler ki?" diye sordu. Omendap acı bir ses tonuyla, "Buradaki tümenlerimizi bili-yorlardır," diye cevap verdi. "Hatta belki şu korkunç ölümleri, cinayetleri de öğrenmişlerdir. Kuzeye derme çatma bir kuvvet göndereceğimizi ve o orduyu hemen safdışı bırakıp güneye ilerlemeyi umut ediyorlardır." Omendap hafifçe gülümsedi. "Büyük bir avantajımız var. Kutsal Firavun'un ölümünden sonra Teb'de meydana gelen hassas atmosfer nedeniyle dört alayımız yürüyüşe hazır olarak kent dışında bekliyordu. Beşinci alay Anubis de arkamızdan gelebilir. Saldırmak, hatta vakit geçirmeden saldırmak zorundayız. Ordu şafakla beraber yürümeye başlamalı." Onun bu sözleri yeniden gürültüye neden oldu ama Omendap sakin bir tavırla nedenlerini açıkladı. Rahimere, Hatusu'ya yan gözle bakıp, "Orduya General Omen-dap komuta edecek tabii," dedi. "Fakat ekselansları da orduyla birlikte olmalı. Saygıdeğer Senenmut'un söylediği gibi kendileri Firavun soyundandır ve askerler onu yanlarında isteyecektir." Hatusu buna itiraz edecekti ama Senenmut onun kulağına bir şeyler fısıldadı. Sethos da tavsiyesini mırıldandı. Ama Rahimere akıllılık etmişti. Ordu başarılı olamayacaktı; Mitanni ganimetlerini toplayıp bir sürü esir alarak dönüp sınırı yeniden geçebilirdi. Ya da Hatusu başarısızlığa uğrayabilirdi. Her iki halde de Teb'e sürünerek dönecek olan Hatusu, Rahimere'nin tapınaklar ve saraylar üzerindeki kontrolünün güçlendiğini ve küçük Firavun'un da onun kanatları altına girdiğini görecekti. Hatusu orduyla gitmeyi kabul etmişti ama, Firavun'un savaşlarda giydiği savaş tacını, mavi miğferi de alacaktı, bunda ısrarlıydı. "Onu alacağım," diye konuştu. "Böylece askerler, Firavun'un ruhunun kendileriyle birlikte yürüdüğünü bilecektir." Rahimere başını eğmişti. Vezir, "Danışmanlarınızı da beraber götürün," dedi. "Saygıdeğer Amerotke, siz bir savaş arabası komutanı değil miydiniz? Ge-nerel Omendap, tüm tecrübeli komutanlarınıza ihtiyacınız olacaktır." Amerotke, hiç düşünmeden ve suratı öfkeyle kızarmış olarak, "Gideceğim," dedi. "Benim yokluğumda da İki Hakikat Salonu kapalı kalacaktır." Rahimere sadece gözlerini kırpıştırdı ve başka tarafa baktı. Amerotke onun kararlı olduğunu anlamıştı. Ne kadar tarafsız görünmeye çabalasa da, o anda taht benzeri koltuğunu geriye iten Hatusu'dan yana tavır koyduğu belli olmuştu. Toplantı sona ermişti. Amerotke hemen evine gitmiş ve olanları anlatmıştı. Norfret dudağını ısırmıştı, yüzü sapsarıydı. Kendine hâkim olmaya çalışıyordu ama Amerotke onun gözlerindeki kaygı ifadesini görmüştü. Kolunu onun beline doladı. "Merak etme güvende olacağım," diyerek onu inandırmaya çalıştı. "Teb'e zaferle döneceğiz."


Sadece birkaç dakika baş başa kalabildiler. Çocuklar koşarak gelmiş ve bir sürü soruyla onu bunaltmışlardı. Amerotke onlara da güvence verdi. Prenhoe ve Asural çağırıldı. Amerotke onlara, tapınağın sıkı korunması için ve Norfret'le çocukların güvenliği açısından da Şufoy'a yardım edilmesi için sıkı talimatlar verdi. Şufoy, "Sizinle gelemez miyim?" diye sormuştu. "Sizinle ilgilenecek birinin olması gerekiyor." Amerotke çömeldi ve küçük adamın ellerini tuttu. "Hayır Şufoy, inan bana. Burada kalmalısın. Norfret ve iki çocuğumun korunmasıyla sen ilgileneceksin. İşler kötüye giderse ve bunu öğrenirsen ailemi koru. Bana bu konuda söz verirsen daha rahat giderim." Şufoy ona hak vermişti. Amerotke kısa bir süre sonra evinden ayrılıp, kampını toplayarak yürüyüş kolu haline geçen birliğine katılmıştı. Amerotke bağırışlar duydu ve hayallerinden sıyrıldı. Kolun ilerisine baktı. Hatusu savaş arabasında, tozu dumana katarak gidiyordu. Askerler silahlarını sallıyor, savaş arabaları yavaşlıyordu ve Hatusu askerlerin alkışlarından memnundu. Savaş arabasının büyük tekerlekleri ani dönüş ve manevralara imkân veriyordu, ön tarafta, üzerinde Hatusu'nun amblemi akbaba tanr ıça resmi bulunan büyük sancak vardı. Arabanın yan taraflarında mavi-altın sarısı boyalı sadaklar ve içinde büyük bir yay ve mızraklar vardı. İki siyah at, Firavun ahırlarının en iyi hayvanlarıydı. Sırtlarına beyaz keten örtüler yerleştirilmişti ve kulaklarının arasına sokulmuş devekuşu tüyleri her hareketlerinde dans edercesine oynuyorlardı. Amerotke bu atları tanıdı, bunlar Hathor'un ihtişamı ve Anubis'in Gücü isimli adardı, dört alay içindeki en hızlı hayvanlardı. Arabanın sürücüsü, meşin şeritlerle süslenmiş beyaz bir etek giymiş olan Senenmut'tu. Çıplak göğsünde, bronz işlemeli bir savaş kemeri asılıydı. Onun yanında duran Hatusu, saçlarını arkaya, bir file içine toplamıştı. Üzerinde, dizlerinin altına inen keten bir giysiye küçük bronz plakaların tutturulmasıyla meydana gelen bir vücut zırhı vardı. Arabanın etrafında, Hatusu'ya koruma görevi yapan başka savaş arabaları koşturuyordu. Arabaların arasında değişik alaylardan seçilmiş tam teçhizath Naktuaalar koşuyordu. Kırmızı beyaz başlık giymiş olan bu seçkin askerler gerçekten de güçlü savaşçılardı. Yuvarlak, bronzlu kalkanlar, kılıç ve hançerler taşıyorlardı, vücutları, kasıklarındaki geniş oval koruyucular da dahil olmak üzere keten astarlı zırhla kaplıydı. Kraliyet arabası yaklaştı ve durdu. Hatusu yan açıklıktan eğildi. Amerotke şu anda onun, saray giysileri içinde olduğundan da daha güzel olduğunu düşündü. Canlı ve enerjikti, gözlerinde ve yüzünde, Mısır'ın büyük ordusunun gücünü ve zaferini kutlar gibi bir sevinç ifadesi vardı. "Bacakların yoruldu mu Amerotke?" "Teb'deki durumlarından biraz daha sertler ekselansları." Hatusu bir kahkaha attı ve arabadan inmeden önce Senen-mut'un terli kolunu tutup sıktı. Yürüyen askerler, komutanlarına doğru hafifbir çalımla yürüyen Hatusu'ya hayranlık dolu gözlerle baktılar, öylesine zarif ve kendinden emindi ki; sıcağa rağmen yüzünde hiç ter yoktu. Hatusu geldi ve Amerofke'ye bir şarap tulumu uzattı. "Sadece bir yudum iç," diye uyardı, "insanın diline tat, kalbine ferahlık veriyor." Amerotke onun dediğini yaptı. Hatusu şarap tulumunu geri alırken, "Bir şey belli etme sakın," diye mırıldandı. "Ama Mitanni tahminimizden daha yakın. Bu gece Selina'daki vaha yakınlarında kamp kuracağız, hayvanlar için ot, askerler için de su ve serinlik var. Yarın ne olacak göreceğiz bakalım." Bunları söyledikten sonra gitti ve tekrar arabasına bindi. Se-nenmut hafifçe eğilip selam verdi ve arabayla yanındaki refakatçiler yürüyüş kolunun arka tarafına doğru gittiler. Amerotke onların arkasından baktı. Teknik olarak, komutan Hatusu değil, Omendap'tı ve savaş mareşali asasını o taşıyordu. Akerler başlangıçta Hatusu'ya sadece bir sembol olarak bakmıştı. Hatta ona, 'askerlerin maskotu' diyerek alay bile etmişlerdi ama, Teb'den ayrılışlarından bu yana Hatusu'nun etkisi ve gücü artmıştı. Genç kadın hiçbir zayıflık belirtisi göstermemiş, kimseden destek istememişti. Bir asker kızı olduğunu ve sert kamp hayatına alışık olduğunu açıkça göstermişti. Sürekli hareket halindeydi, askerlerle konuşup onlara adlarını soruyor ve bir daha da


unutmuyordu. Bir keresinde, muhafızlardan biri, iri yarı, şişman bir asker, Hatusu'nun göğüsleri konusunda konuşmuş, onların ince zırh altında ne kadar serbest durduklarını söylemişti. Hatusu bunu duymuş ama askeri dövüp cezalandırmak yerine, ona şu cevabı vermişti. "Sizinle konuşmak istememin bir nedeni de, içten içe sizi kıskanıyor olmam," demişti, adamların göğüslerini işaret ederek. "Eğer benim de sizlerinki kadar koca memelerim olsaydı zırh takmazdım!" Bu sözler askerlerin çok hoşuna gitmiş ve onları kahkahalarla güldürmüştü. Onlardan biriydi, protokol istemeyen ve onların sorunlarını paylaşan bir askerdi. Ordunun gece kamplarında Ha-tusu ve Senenmut değişik taburları ziyaret ediyordu. Hatusu nereye gitse aynı şekilde konuşuyordu: Mısır'ın düşmanlarını bulacak, boyunlarını kıracak, kafalarını ezecek ve unutamayacakları bir ders vereceklerdi. Ülkelerine dönebilmeyi başaracak Mitanni askerleri oraya topallaya topallaya ulaşacak ve oraya vardıklarında Firavun'un korkunç öfkesinden ve intikamından söz edeceklerdi. Hatusu savaş konseyinde etkisini gittikçe artan bir şekilde gösteriyordu; onun zekâsına güvenen ve ona boyun eğen Omendap, görüşlerine her zaman saygı gösteriyordu. Hatusu, ordunun bir arada kalması konusunda ısrarlıydı. Nil'in kıyısında kalmalı ve Mitanni'yi, kendi seçtikleri yerde savaşa zorlamalıydılar. Amerot-ke, içinden, Hatusu'nun mantığının etkili olmasını diliyordu. "Başına güneş mi geçti?" Amerotke irkildi ve başını kaldırıp bakınca, atının üstünde çok rahat olan Sethos'u gördü. Kralın gözü, kulağı olan adam sıcaktan ve tozdan hiç rahatsız olmuyor gibiydi. Amerotke gülümsedi. "Araban yok mu saygıdeğer Sethos?" Kraliyet savcısı çok iyi bir süvari olarak tanınırdı, araba yerine çıplak at sırtını yeğleyen birkaç asil Mısırlı'dan biriydi. Sethos askerlere baktı. "Hatusu yine inatçılık ediyor," diye mırıldandı. Amerotke onun atının dizginini yakaladı ve baktığı yere baktı. "Bir sürprizden söz etti." Sethos, "Galiba hepimiz şaşıracağız," dedi. Eğildi ve Amerot-ke'nin omzuna hafifçe vurdu. "Mitanni çok daha yakında. Belki de birkaç gün içinde bu mesele halledilmiş olacak." Durdu ve sonra, "Ya diğer mesele?" diye devam etti. "Kutsal Firavun'un ölümü, Amonhotep'in öldürülmesi?" "O konu beklemek zorunda. Dediğin gibi saygıdeğer Sethos, belki de bir hafta sonra hiçbir şeyi umursamaz olacağız." Sethos, atının yelesini okşarken, "Sakkara'yı geçerken piramitleri gördün mü?" diye sordu. Amerotke başını salladı. Sethos, "Bana her şeyi yeniden hatırlattı," diye devam etti. "Kutsal Fira vun'un ziyareti, döndükten ve Amon-Ra heykeli önünde öldükten sonra olanlar. Eh, ne yapalım!" Dizginleri topladı. "Bu gece birlikte bir kadeh şarap içelim Amerotke, tamam mı: Bunu söyledikten sonra Amerotke'nin cevabını bile beklemeden atını sürdü ve kraliyet kortejinin arkasından gitti. Akşama doğru, vahaya vardılar. Çavuşlar ve onbaşılar askerlere siperler kazdırıp bunları da piyadelerin kalkanlarıyla takviye ettirdiler. Başlangıçta bir karmaşa hüküm sürdü. Atların yerleştirilip bağlanması, su tulumlarının doldurulması, tuvalet çukurlarının kazılması gerekiyordu. Her birliğe geniş konaklama alanının bir köşesi verilmişti. Kraliyet köşesi olarak ayrılan yer de, yine siper çukurları ve alaylardan seçilmiş askerlerle savunuluyordu. Burada Hatusu, Omendap ve diğer genarallerin çadırları vardı ve hepsi de rahiplerin hazırladığı Amon-Ra tapınma yeri etrafında toplanmıştı; burada yakılan tütsülerden yayılan tatlı kokular kampın her yerinden duyuluyordu. Amerotke, karmaşanın bu kadar çabuk sona ermesine ve düzenin sağlanmasına şaşırmıştı. Savaş arabası birlikleri dışarda kalmış, düşmanın sürpriz bir saldırısına karşı savunma hattı oluşturmuşlardı. Levazım askerleri kısa sürede, Nil'den açılan sulama kanalları ve kaynaklardan su kaplarını doldurmuştu. Kamp ateşleri yakıldı, karavana dağıtıldı; birkaç levazımcı ordu ihtiyaçlarının sağlanması için yakın köylere gitti.


Amerotke'nin küçük çadırı da kraliyet mensuplarına ayrılan yerin içindeydi. Çadır, yere çakılan birkaç kazık ve onu gece soğuğundan koruyacak şekilde gerilmiş bir örtüden oluşmuştu. O da herkes gibi yere bağdaş kurup oturdu ve karavanadan dağıtılan yemekten alıp yedi. Sonra çadırına çekildi, yıkanıp üstünü değiştirdi ve getirdiği küçük Maât heykeli önünde diz çöktü. Bir süre sonra karanlığın çökmesiyle beraber kampta gürültüler kesildi ve sadece silahçıların sesleri, atların kişnemeleri, subayların bağırışları ve kamp ateşlerinin çevresindeki mırıltılar duyulmaya başladı. Amerotke yağ kandilini söndürdü ve kraliyet mensuplarına ayrılan bölümden dışarıya çıktı. Gidip kendi savaş arabası birliğini ziyaret etti. Nöbetçi subayı ona atların iyice beslenip sulandığını, kurulandığını ve her an için savaşa hazır olduklarını bildirdi. Amerotke daha sonra bir palmiye ağacı altına çömeldi. Biraz ilerde bir doktor, uzun ve yorucu yürüyüş sırasında ayakları ve bacakları hafif yaralanmış askerlerin yaralarını temizleyip tedavi ediyor, onlara küçük kavanozlar içinde merhem dağıtıyordu. Karanlıkta, yakınlarda bir yerde birisi tlüt çalmaya başladı. Bir süre sonra askerleri izleyen asalaklar sardı etrafı: fahişeler, tamirciler, seyyar satıcılar dolaşmaya başladı etraflarında. Bazıları Teb'den beri peşlerinden geliyordu, bazıları da yolda onlara katılmıştı. Uzun boru sesleri gecenin vaktini bildirdi. Her birlik sabah kurbanı için gerekli hazırlığını yapıyordu. Kampa girip çıkan gölgeler görülüyordu - erkek ya da kadın âşıklar, birbirlerine sarılıp günün yorgunluğunu ve yarın karşılaşabilecekleri tehditleri unutabilecekleri tenha yerler arıyordu. Kampta dolaşan haberciler yeni emir ve talimatları bildiriyordu, keşif timleri gelip gidiyor, arabalar hazırlanıyordu. Amerotke, Teb'de neler olduğunu merak ediyordu. Norfret ve çocuklar güvende miydi acaba? Şufoy onun talimatlarını yerine getirmiş miydi? Karargâhtan bir subay geldi ve General Omendap'ın, selamlarını gönderdiğini ve savaş konseyinde bulunan subayların toplanmasını istediğini bildirdi. Amerotke içini çekti ve ayağa kalktı. Kampın içinden geçip Omendap'ın çadırına gitti, içerde savaş konseyi mensupları kamp taburelerine oturmuştu ve önlerinde küçük masalar vardı. Hatusu, generalle Se-nenmut arasında her zamanki gibi tüm canlılığıyla oturuyordu. Toplantıya katılanlar, Sethos, Savaş Evi'nin yetkilileri ile paralı askerler ve kraliyet alaylarının komutanlarıydı. Savaş Evi kâtipleri, üzerlerinde levazım, su hesaplan ve yürüyüş hattı hesapları bulunan papirüs tomarları dağıttı. Konuşmalar düzensizdi. Kâtipler çıktıktan sonra Hatusu, Omendap'ın gümüş baltasını alıp masaya vurdu. "Mitanni sandığımızdan çok daha yakınımızda," dedi. Sethos, "Bu durumda denize doğru yürüyüşe devam edemeyiz," diye ekledi. Omendap, "Biz bunu beklemiyorduk!" diye sızıldandı. "Tuş-ratta bir firavun faresi kadar kurnaz ve kıvrak. Biz baskın grupları, veya askerlerimize arabalı saldırılar bekliyorduk. Hiçbir şey olmadı. Gönderdiğimiz keşif timleri geri dönemedi. Biri döndü ve sadece çölde yaşayanlardan bir grup gördüğünü, Mitanni'ye rastlamadığını söyledi. Kuzeydoğuda bir yerlerde binlerce savaş arabası, piyade askeri ve okçulardan oluşan büyük bir ordu olduğu söyleniyor." Amerotke tüylerinin ürperdiğini, ensesinin buz gibi olduğunu hissetti. Omendap'ın söylediğini anlıyordu. Bu küçük bir baskın gücü değildi, Mitanni tüm gücüyle toplanıp gelmişti buralara. Mısır ordusuyla savaşıp eski hesaplan kapatmak istiyorlardı. Alay komutanlarından biri, "O halde ne yapacağız?" diye sordu. Senenmut, "işte bu iyi bir soru," diyerek güldü. "Dört alayımız var. Yirmi bin askerimiz, artı, iki ya da üç bin kadar da paralı asker var ama bunlardan bazılarına güvenilmez. Bu yirmi binden beş bini savaş arabalı asker." Masa üstündeki papirüs tomarının yerini değiştirdi ve elleriyle yüzünü sildi. Amerotke onun rahat olmadığını anlamıştı. "Mitanni kuvvetleri bizim iki katımız olabilir." Sethos, "iki katı mı?" diyerek araya girdi. "Gelen bilgiler yetersiz olduğuna göre, üç ya da bir dört katımız da olabilirler, değil mi?" Senenmut ona baktı kaldı.


Hatusu, "Haklı olabilirsin," diye konuştu. "Tuşratta ve Mitan-ni, Firavun yönetiminden hoşlanmayan paralı askerleri kendi tarafına çekmiş olabilir. Kuzeye ilerlemeye devam edersek Büyük Deniz'e varacağız ve o zaman da geriye dönmekten başka çaremiz kalmayacak. Nil'den ayrılıp kuzeydoğuya yönelirsek Kırmızı Top-raklar'a gireriz ki orada da yiyecek içecek sıkıntısı vardır. Aylarca aptallar gibi dolaşıp durabiliriz. Tuşratta bize saldırabilir, ya da daha kötüsü, etrafımızdan geçip gidebilir." Amerotke, "Ve bizler kuzeydeyken Tuşratta da Teb'e yürüyor olabilir," diye bitirdi cümleyi. Hatusu, "Yakın olduklarını biliyoruz," diye devam etti. "Keşif timlerimiz hiç kuşkusuz öldürüldü." "Ya da düşmana katıldı." Hatusu konuşmasını sürdürdü. "Yarın sabah üç savaş arabası birliği göndereceğiz. Bunlar gidebildikleri kadar gidecek ve bir ka-vis çizerek geri dönecek. Daha da önemlisi... " masanın diğer ucundaki Amerotke'yi gösterdi - "Anubis alayı bize hâlâ yetişemedi. Dört bin asker ve beş yüz araba daha var yani. Siz saygıdeğer Amerotke, geriye gidip o alayın komutanına acele etmesini söylemelisiniz." Sethos, başını hafifçe eğip, "Bunu yapmak söylendiği kadar kolay değil," dedi. Kimse ona itiraz etmedi ama çadırdakilerin hepsi de söylenmemiş tehdidi biliyordu. Anubis alayının komutanı Nebanum, Rahimere'nin adamlarından biriydi, onun sadakatine ve desteğine güvenilmezdi. O da ordunun arkasından Teb'den ayrılmıştı ama onların iki ya da üç gün gerisinde kalmakta ısrar ediyordu. Hatusu ayağa kalktı. Omendap'a gümüş baltasını uzatırken, "Daha fazla bilgi alıncaya kadar ordu burada kalacak." dedi. "Hafifçe eğildi. "Efendiler, size iyi geceler dilerim." Amerotke diğerleriyle kalıp sorunlarla ilgili tartışmalara katıldı ve Sethos'un, 'Biz kendi kuyruklarını kovalayan köpeklere benziyoruz,' sözünü beğendi. Sonra çadırına dönüp yağ kandilini yaktı ve kamp yatağına uzanıp gecenin karanlığına baktı. Geriye, Nebanum'a gittiğinde ne olacaktı acaba? Komutan daha hızlı ilerlemeyi reddederse ne yapabilirdi? Yatağa iyice uzanıp yattı, üzerine pelerinini örttü, gözlerini kapadı ve Maât'a dua etti. Kampın başka bir köşesinde, saray mensuplarının kaldığı yerin oldukça uzağında, Amemet lideri de kendi korkunç tanrısına dua ediyordu. Çetenin adamları etrafına toplanmış, silahlarını yanlarına koymuşlardı. Amemet şefi Mitanni'yi ya da savaşın kay-bedilebileceği olasılığını umursamıyordu kuşkusuz. Bir ordunun peşinden ilk gidişi değildi bu. Orduların gittiği yerlerde yağma, talan ve hırsızlık kolay olurdu, işler ters gider de herhangi bir tehlike belirirse, bu caniler grubu hemen gecenin karanlığında ortadan kolayca kaybolabilirdi. Evet, küçük altın ve gümüş kutusunu, minik inci kesesini ve onunla birlikte gelen komisyonu kabul etmişti. Kraliyet ordusunu izleyecek ve belirli bir zamanda da, yapacağı işle ilgili talimatını alacaktı. Amemet şefi içini çekti. Yolculuk şimdjyâfckadar rahat ve olaysız geçmişti. Adamları köylerde hırsızlık yapmış, askerleri dolandırmış ve hiçbir fırsatı kaçırmamıştı. Ya söylentiler doğruysa ve Mitanni yakınsa? Amemlt şefi yıldızlanybaktı ve gözlerini kapadı, öyle bir şey olursa hiç beklemez, karanlıklara karışırdı. Uzanıp yatarken, 'ne de olsa sadeceAkendine verilen malzemeyle çalışan usta bir işçiyim ben,' diye döşündü. Anubis: ölüler tanrısı. Çakal başlı bir adam şeklinde gösterilir.

"Amerotke! Amoretke! Uyan!" Senenmut gelmiş, onun omzunu sarsıyordu. "Sessiz ol," dedi Senenmut. "Beni izle!" Amerotke pelerinini kaptı, sandaletlerini ayaklarına geçirdi ve Hatusu'nun güvenilir adamını izleyip çadırdan çıktı. Gece havası sert ve soğuktu. Kampta herkes uyuyordu ve sadece nöbetçilerin birbirlerine seslenmeleri ve atların kişnemeleri duyuluyordu. Kamp ateşleri sönmüş, ortalık kapkaranlık olmuştu. Amerotke, Senenmut'u izleyip Omendap'ın çadırına girdi, Hatusu ve Sethos, palmiye yaprağı yatağın yanında duruyordu. Omendap yan yatmıştı, battaniyeler itilmişti; kamp


yatağının yanındaki küçük masanın üstünde duran bardak düşmüştü. Bir doktor Omendap'a bir şeyler içirmeye çalışıyordu. General inledi ve sırtüstü döndü, suratı sapsarı ve ter içindeydi. Hatusu fısıldayarak, "Ne yapıyorsun?" diye sordu. "Efendim ona adamotu, pireotu ve biraz da afyon ve sülfür veriyorum. Midesinin temizlenmesi gerekiyor." Doktor işine devam etti. Omendap birden döndü ve doktorun tuttuğu tasın içine kustu. Generale tekrar tekrar ilaç verildi ve o da tekrar tekrar kustu. Doktor ona arada sırada su da içiriyord u. Senenmut küçük bir şarap şişesi aldı ve Amerotke'ye uzattı. "Charu bu." Amerotke şişenin ağzındaki yazıyı okudu. Şişe Omendap'ın kendi mahzeninden çıkmıştı ve üzerindeki tarihe göre beş yıl önce şişelenmişti şarap. Keskin kokuyu duydu. Hatusu, "Zehirlenmiş!" diye fısıldadı. "Kendi mahzeninden almış bunu. Diğerlerine de baktık. Bazıları iyi, bazıları da bozuk." Hatusu aşağı yukarı dolaşırken parmağındaki yüzüklerle oynuyordu. Üzerine sade, beyaz bir sabahlık giymiş, ayaklarındaki sandaletleri bağlamamıştı bile. Korkmuş küçük bir kız gibi Ame-rotke'ye baktı. Amerotke, "Burada mı yapılmış?" diye sordu. Senenmut, "Burada ya da Teb'de," diye cevap verdi. "General şaraplarını kendi mahzeninden almış. Ama onların arasına zehirlenmiş şarap karıştırmak güç değil tabii. Belki de şişe üstündeki yazılarla oynanmış, etiket değiştirilmiş belki de açılıp yeniden kapatılmıştır. Omendap çok yorgundu, bunlara bakmamıştır bile. Şaraba zehir bu gece de konmuş olabilir, dün ya da bir hafta önce de. Bütün mesele Omendap'ın hangi şişeyi alacağına bağlıydı." Hatusu, "Yaşayacak mı?" diye sordu. Doktor, Omendap'ın ağzını açarak, "Bilemiyorum efendim," dedi. "General güçlü, kuvvetli bir adam." Amerotke, "Generalin zehirlendiğini nasıl fark ettiniz?" "Casuslarımız bir Mitanni devriyesi yakalayıp getirdiler. Adam hâlâ atların arkasında. Kampı ayağa kaldırmak istemedim. Omendap'a haber vermeye geldiğimde onu kıvranırken, ayılıp bayılırken gördüm. Kraliçe Hatusu ve saygıdeğer Sethos'u uyandırdım ve dokto r getirdim." Hatusu, kesin bir tavırla, "Yapabileceğimiz her şeyi yaptık," dedi ve doktorun omzundan tutup, "Bu konu gizli kalacak, anlaşıldı mı?" diye konuştu. Adamın omzunu biraz daha sıktı. "Yoksa başın omuzlarından ayrılır, bundan emin olabilirsin." Zayıf yüzlü yaşlı doktor korkuyla ona baktı. "Sizi anlıyorum ekselansları. Omendap'ın hastalığı kampta duyulacak olursa... " Hatusu parmaklarını şaklattı. "Senenmut! Şu senin muhafız askerlerinden birkaçına emir ver, hemen gelip burada nöbete kalsınlar. Kimseyi, tekrar ediyorum, kimseyi içeri almasınlar. Doktor, eğer Omendap ölürse sen de ölürsün. Yaşarsa da kullandığın kupayı altınla dolduracağım." Hatusu'nun arkasından dışarıya çıkıp onun çadırına gittiler. Amerotke çadırın basitliğine şaşırmıştı: içerde basit bir asker yatağı, birkaç değerli sandık, üzerinde şarap kadehleri ve bir de su sürahisi bulunan küçük bir masa vardı. Giysiler yere atılmıştı. Hatusu'nun vücut zırhı ve Mısır'ın mavi savaş tacı bir sehpanın üzerindeydi ve sehpa ayağının dibinde de bir yuvarlak kalkanla, kıvrık kılıç ve hançerin takılı olduğu bir savaş kemeri görülüyordu. Hatusu bir tabureye oturdu ve yüzünü ellerinin arasına aldı. Diğerleri de hiç konuşmadan onun etrafına çömelip bağdaş kurarak yere oturdu. Hatusu, "Bunun planlı yapıldığı ortada!" diye tısladı. "Omen-dap'ın ölmesi gerekiyordu. Teb'e geri döndüğümde o Rahimere denen adamın hayalarını koparıp ağzına verecek, sonra da kafasını uçuracağım!" Sustu ve ağzının köşesindeki tükürüğü sildi; yüzü bembeyaz ve bitkindi, gözleri iri iri açılmıştı. "Onların hepsini teker teker halledeceğim. Teb'in duvarlarına çivileyeceğim o adamları! Rahimere ve çetesinin istediği, Hatusu ve ordusunun çöllerde ölmesiydi!" Amerotke, "Saygıdeğer hanımefendi, Omendap'ın ölmesini isteyen kişinin Rahimere olup olmadığından emin değiliz, bunu bilmiyoruz," diye uyardı.


Hatusu, başını iki yana sallayıp mimikleriyle beraber, "Bilmiyoruz," diye konuştu. "Bilmiyoruz. Şimdi ne yapacaksın Amerot-ke? Sarayda toplantı mı yapacaksın? Kanıtları mı din leyip inceleyeceksin?" Amerotke ayağa kalkmak istedi ama Senenmut onu bileğinden tuttu. "Efendim, Amerotke sadece bir uyarı yapıyordu. Katil başkası da olabilir. Henüz kimseyi suçlayamayız. Tanrı Amon-Ra hakikati biliyor. Adalet yerini bulacaktır." Hatusu, "Tanrılar yok," dedi. "Burada sadece kum, rüzgâr ve yakıcı bir sıcaklık var." öyle hırslı, öylesine sert konuşuyordu ki, Amerotke onun sesindeki nefret ifadesinden korktu. Bu kadının inandığı bir şey var mıydı? Hatusu, tek tanrısı yakıcı hırs olacak kadar değişmiş miydi? Sadece ülkeyi yönetme arzusuyla mı yanıyordu? Hatusu doğruldu ve derin bir nefes aldı. "Senenmut, söyle Mitanni'yi getirsinler!" Danışman kayboldu. Kısa bir süre sonra nöbetçiler üstü başı kan ve yara içinde bir adamı getirdiler, siyah deri zırhı yırtılıp kesilmiş, sakalına ve bıyığına bulaşan kan kurumuştu. Bir gözü kapalıydı ve onu yakalayanlar, kulaklarındaki küpeleri koparıp almıştı. Esir kendini Hatusu'nun ayaklarının dibine attı. Amerotke hayatında ilk kez bir Mitanni savaşçısı görüyordu: adam kısa boylu, tıknazdı, ön taraftaki saçları kazınmış, arkadaki uzun, sık ve yağlı saçları omuzlarına dökülmüştü. Su için yalvardı. Senenmut onun yanına çömeldi ve bir su bardağını dudaklarına uzattı. Adam kana kana içti suyu. Senenmut ona, "öleceksin," dedi. "Şimdi karar ver, çabuk mu ölmek istersin, yoksa dışardaki sıcakta kazığa bağlanıp çakallar ve sırtlanlar tarafından parçalanarak mı?" Adamın nefesi kesildi ve topukları üstüne oturdu. Sethos, "Dilimizi biliyor mu peki bu adam?" diye sordu. Senenmut bu defa sert ve gırtlaktan gelen bir sesle tekrar konuştu. Mitanni döndü, dudakları kıvrıldı, şişmiş diliyle ağzının kenarındaki çürükleri yaladı. Senenmut onunla konuşmayı sürdürdü ve sonra Hatusu'ya baktı. "Ona hayatını bağışlayacağımızı söyledim." Hatusu, "İstersen Teb tahtını ikram et, umurumda değil!" dedi. Sorgulama devam ediyordu. Senenmut'un yüzü iyice sararmış, rengi griye dönüşmüştü. Güçlükle yutkunuyordu; Mitanni onun sinirlendiğini görünce gülmeye başladı ve Senenmut da kendini kaybedip onun yüzüne okkalı bir tokat indirdi. Sonra da nöbetçilere baktı. "Çıkarın şunu kamptan dışarı! Kesin kellesini namussuzun!" Mitanni ayağa kaldırıldı ve sürüklenerek dışarıya çıkarıldı. Se-nenmut arkalarından gitti ve çadırın kapısının örtüsünü kapadı. Sonra dönüp, Hatusu'nun çevresindeki yarım daireye katıldı. "Mitanni bir vahayı ve kuzeydoğudaki kalelerimizden birini ele geçirmiş. Savaş arabası birlikleri yaklaşıyormuş buraya. Madenleri talan etmiş ve ele geçirdikleri değerli şeyleri kullanıp çölde yaşayanları rüşvet vererek elde etmişler, bizim keşif ekipleri bunun için geri dönmemiş. Aldığımız istihbarat yanlış. Tuşratta sadece bir günlük mesafedeymiş. Ordusu en azından bizim iki katımızmış. Çok iyi silahlanmış ve donatılmış, en azından altı bin ağır savaş arabası varmış. Eğer bunlar saldırıya geçerse kampımızı mahvederler efendim." Senenmut ellerini iki yana açtı. Hatusu ellerini dizlerine koydu ve, "Peki ama saldıracaklar mı?" diye sordu. Amerotke'ye, tanrıça Maât'ı hatırlatıyordu: tüm heyecanı kaybolmuştu, yüzü yarı şeffafgibiydi, sakinleşmişti. Başını kaldırıp onların başları üzerinden ileriye baktı. Senenmut, "Fazla gizlenemezler," diye devam etti. "Yiyecek içecekleri azalmıştır. Eğer saldıracaklarsa bunu en kısa zamanda yapmaları gerekir. Bizi savaşa zorlamak ve tamamen temizlemek istiyorlar." Hatusu'nun başı önüne düştü. Sessizce oturuyordu. Amerotke kamptan bağırışlar ve at kişnemeleri duydu. "O Mitanni'ye hayatını bağışlayacağını söylemiştin." Senenmut omuzlarını silkti. "Saygıdeğer Amerotke, onun hayatını kısa bir süre için bağışladım, zaten ölümü de çabuk olacaktır. Eğer yaşarsa üstlerine bizim ne kadar zayıf olduğumuzu


anlatabilir, ya da daha kötüsü, bizim askerlere Mitanni'nin ne kadar güçlü olduğunu söyleyebilir. Bir sürü sivil insan da orduyu takip ediyor, her zamanki olay bu. Bunlar her zaman neler olacağını öğrenir, önce onlar kaçacak, arkasından da Neferu'lar gidecektir. Birkaç gün içinde kuvvetlerimiz yarıya inecektir." Hatusu sert bir sesle, "Yakında saldırıya geçerler," dedi. "Saygıdeğer Amerotke, sen küçük bir savaş arabası birliği al. Nil'i izleyip aşağıya in ve Nebanum'a, Anubis alayını hızlı yürüyüş le buraya getirmesini söyle, bu bir emirdir de. Saygıdeğer Senenmut, ben de komutayı Omendap'tan alacağım. Hastalığını gizlemeliyiz. Birliklerin cesaretini yitirmemesini istiyorum. Savaş arabası birlikleri bir mil kuzeye çıkacak ve burada sadece küçük bir birlik kalacak." Ayağa kalktı ve ellerini çırptı. "Bir saat sonra da şafak sökecek Amerotke." Masaya gidip kendi mühürlerinden birini aldı ve Amerotke'nin eline tutuşturdu. "Eğer Nebanum emrime karşı gelirse öldür onu!" Ellerini tekrar çırptı. "Hadi, fazla vaktimiz yok!" Amerotke kısa bir süre sonra, yanında arabacısı olduğu halde küçük araba birliğiyle kamptan ayrıldı. Bir gün önce geldikleri tozlu yoldan aşağıya doğru gitmeye başladılar, hava yavaşça aydınlanır ve güneşin ilk ışınları görünürken, etrafta garip bir şeyin varlığı fark ediliyordu. Nil, sulak yeşil kıyılarıyla güneşte parlıyordu; timsah ya da suaygırı sürüleri tarafından korkutulan kuşlar birden havalandı. Sol taraflarında çöl, güneşin ışınlarını karşılıyormuş gibi altın sarısı ve kırmızıya boyanmıştı. Sabah serinliği kaybolmuştu. Çiy hemen buharlaşmış ve güneş, parlak ve muhteşem bir ateş topu gibi yükselmeye başlamıştı. Amerotke'nin talimatıyla arabalar birbirine yakın gidiyor, üçerli gruplar halinde ilerliyorlardı. Bir grup önde gidiyordu. Bir diğer grup da ani bir saldırıya karşı önlem olarak sol kanatta yer almıştı. Güneş iyice yükseldikten sonra atlar dörtnala koşmaya başladı, arabalar sarsılıp sallanıyordu. öğle vakti durdular ve nehrin kenarındaki palmiye ağaçlarının altına sığınarak korkunç sıcaktan korundular. Atlara yem ve su verildi, askerler de yemeklerini yiyip su içtiler. Amerotke gibi askerler de muharebeye hazır olmak için bronz zırhlarını takmış, meşin şeritlerle kaplı keten etek ve sıkı sandaletler giymişlerdi. Sürücülerin enselerinde koruyucu plakalar ve keten astarlı bronz yakalıklar vardı. Hafıfarabalarında yay, ok sadağı ve mızrak bulunuyordu. Askerler onun emirlerini aynen yerine getiriyordu. Amerotke onları kendi birliğinden seçmişti ve o istese Teb'e bile dönebilirlerdi. Ne var ki Amerotke onların huzursuzluğunu hissediyordu. Bir yanlarında sessizce, ağır ağır tembel akan Nil, diğer yanda da yine sessiz ve onları gözetler gibi duran çöl vardı. Amerotke söylentilerin duyulup duyulmadığını merak ediyordu. Askerler acaba muazzam bir Mitanni ordusunun onlara yaklaştığını biliyor muydu? Anubis alayını çağırmak için geriye gittiklerine göre bir şeylerin olduğundan kuşkulanmış olabilirlerdi. Amerotke kalkıp nehir yamacını tırmandı ve sıcaktan korunmaya çalışarak çöle baktı. Isı nedeniyle havada parıltılı dalgalanmalar oluyor, yere gömülü kayaların üst kısımları şekil değiştirir gibi görünüyordu: 'orada koca bir ordu kendisini göstermeden yürüyebilir,' diye düşündü. Adamlarını kaldırdı. "Hadi, gitmeliyiz!" Atlar yeniden arabalara bağlandı. Amerotke'nin içinde sanki gözetleniyorlarmış gibi bir his vardı, huzursuzdu. Dinlenmiş ve karınları doymuş atlar hızlarını artırıp eşkin yürüyüşe geçti, at horultuları, nal sesleri, tekerlek takırtıları ve sürücülerin bağırışları sessizlikte çınlıyordu. M2S Akşam karanlığında Anubis kampına vardılar. Amerotke askerlerine dışarda kalıp yanlarında kalan yiyecek ve içeceklerle karınlarını doyurmalarını söyledi. Sonra, kendisini karşılayan bir subayla birlikte kampa girdi. Anubis alayı iyi organize olmuş, siperlerini kurallara göre kazmıştı. Kampın tam ortasında tanrıya dua için bir tapınma yeri kurulmuştu ama ortada, Amerotke'nin beklediği gibi heyecanlı bir hareket görülmüyordu. Nebanum. uykulu gözlerle ve omuzlarına bir keten örtü atmış olarak geldik Amerotke kendini tanıtırken, komutan gözlerini açıp se lamladi devle ona bakarak saçsız başını kaşıdı ve esnedi, sonra yanındaki rahibe dönüp bira bardağını doldurmasını istedi ondan. Neba-num bir yudum bira alıp ağzını çalkaladı ve sonra da yere tükürdü, nerdeyse Amerotke'nin ayağını ıslatıyordu


"Demek Omendap seni gönderdi Amerotke'nin omzu üzerinden tapınağın önünde duran askerlere baktı "Sanırım acele etmemi söyleyen emri getirdin. Fakat ben ancak kendi istediğim şekilde ve atımın hızına göre ilerlerim tekrar esnedi. Amerotke gülümsedi ve ona biraz yaklaştı. "Efendim," diyerek Hatusu'nun verdiği mührü ona gösterdi. "Beni General Omendap değil, ekselansları gönderdi." Nebanum zorlukla gülümsedi ve protokol uyarınca eğilip mührü hafifçe öptü. Amerotke "Aldığım emir gayet basit," diye devam etti. "Buraya Firavunu hatırlatıp onun gücünü vurgulamak için geldim." Alaycı bir sesle, "Uzun ömür, sağlık ve mutluluk," diye mırıldandı "Bir saat içinde yola çıkmalısınız," diye emretti. Kı-zarak, yanındaki subayı da aynı şeyi yaptı. "Aksi takdirde öldürüp komutayı alacağım! Firavun'un kutsal arzusu bu!" Nebanum'daki değişiklik görülmeye değerdi. Amerotke, Ha-tusu ve Senenmut un yanıldığını anladı. Onlar bu sıkıntılı komutana biraz yumuşak davranmışlar, o da zamanla küstahlaşıp şımarmıştı, ama her subay gibi Firavun'un otoritesi karşısında soru sormadan itaat etmek zorundaydı. Kamp bir saat içinde uyanıp toparlanmaya başladı, yük arabaları aceleyle yüklendi, savaş arabaları hazırlandı ve güneş daha tam olarak doğmadan Anubis alayı hızlı yürüyüşle yola çıktı. Ter içindeki silahlı askerlerin oluşturduğu yürüyüş kolları, boru ve davulların eşliğinde hızlı adımlarla kuzeye doğru yürümeye başladı. Amerotke birliğine, arkadan gelmelerini emretti. Hava yavaş yavaş aydınlanıyordu ama, askerlerin ayaklarından ve araba tekerleklerinden yükselen tozlar nedeniyle sağda ya da solda hiçbir şey görünmüyordu. Başlangıçta alayda bir huzursuzluk vardı; askerler verilen yemeklerin azlığından ve aceleyle yola çıkmaktan şikâyet ediyor, homurdanıyordu. Ama bir süre sonra hepsi sakinleşti. Rahiplerin söylediği savaş ilahilerine askerler de katılmaya başladı. Sabahın ilerlemesiyle birlikte sıcak da arttı, kolların, bacakların ağrısı ve her şeyi yutan tozlar derin bir sessizlik getirmişti ve bu sessizlik, sadece savaş arabalarının tekerlekleri ve yürüyen binlerce ayaktan çıkan seslerle bozuluyordu. Arada bir durup kısa molalar veriyorlardı. Herkese su dağıtılıyor ve yürüyüş tekrar başlıyordu. Amerotke, akşama doğru Hatusu'nun kampına yaklaştıklarını anladı. Tozlu ova bitmiş, yeşil çalılıklar ve ağaçlar görünmeye başlamıştı. Kuru sıcak azalmıştı; ama Amerotke birden bağırışlar, haykırışlar duydu. Bazı keşif arabaları yürüyüş koluna doğru geliyordu. Amerotke sürü cüsüne daha hızlı gitmesini söyledi ve aynı anda sağ taraftan gök gürültüsü gibi korkunç bir ses duyuldu. Arabasını hızlandırıp yürüyüş kolunun başında giden Nebanum ve diğer subaylara yetişti. Onlar da gürültüyü duymuş, doğudan yükselen toz bulutuna bakıyordu; keşif arabaları geriye kaçıyordu. Bunlardan biri onların yanına varınca durdu, sürücü yaralıydı, omzunda saplanmış bir ok duruyordu. Yanındaki arkadaşı yere atlayınca, onun da miğferinin parçalandığını, yayının kırıldığını gördüler. Asker kırık yayı yere attı ve Nebanum'un önünde diz çöktü. "Mitanni geliyor efendim! Binlerce savaş arabası var!" Fakat Nebanum onu dinlemiyordu. Donup kalmıştı ve gözlerini çölden ayıramıyordu. Amerotke, "Kutsal şeyler adına!" diye bağırdı. "Askerlerine emir ver, savaş durumu alsınlar!" Alayın alt taraflarında karmaşa vardı. Eski askerler kalkanlarını sıyırıp bazı birlikleri bir araya toplamaya çalışıyordu, fakat yeniler panik içindeydi, toz bulutu, korkunç gürültü ve kendi arabalarının ortadan kaybolması onları müthiş korkutmuştu. Sıraları bozup öne doğru geliyor, subayların bağırışlarını umursamı-yorlardı. öne ilerleyen adamların oluşturduğu küçük dalgalar yavaş yavaş büyüdü. Amerotke başını çevirip, toz bulutunun içinden çıkıp gelen savaş arabalarına dehşet içinde baktı. Mitanni savaşçıları sıralar halinde, atlarını dörtnala koşturup, arabalarını zıplatarak geliyordu. Yakın sıralar halinde saldırıyorlardı, önlerinde sancak ve flamaları dalgalanıyordu. Anubis alayı paniğe kapılmıştı, müthiş bir karmaşa hüküm sürüyordu. Mısır savaş arabaları düşmanla karşılaşmak için ileri fırladı. Piyadenin bir kısmı bir


savunma hattı oluşturdu. Paniğe kapılmamış birkaç kararlı subay hemen birliğinin başına geçti. Fakat Nebanum, arabasına atlayıp sürücüsüne bağırdı ve atlar dörtnala koşup, saldıranların aksi yönüne kaçmaya başladı. Amerotke ona lanet etti. Hatusu'nun kampı yakındaydı. Anu-bis alayı dağılıp kaçarsa, Mitanni savaşçıları da onları takip ederek kampa girecekti. Bağırıp işaretler yaparak kendi birliğine seslendi. Birkaç araba yanına geldi ama diğerleri ortalıkta yoktu. Mi-tanni kuvvetleri şimdi daha da yakındaydı, atların başları ileriye uzanmış, savaş tüyleri dalgalanıyor, güneş de arabaların bronz parçaları üstünde parlıyordu. Amerotke, siyah pullu zırhları, kaba ve büyük miğferleri görebiliyordu. Oklar havada uçuşuyordu. Askerler düşmeye başladı ve sonra Mitanni savaşçıları, kıyıya vuran dalgalar gibi Anubis alayının parçalanmış saflarına saldırdı. Alayın ön kısmı kurutulmuştu ama Amerotke, gerideki safların sırayla yıkıldığını, saldıran atlara çarpıp yana fırladığını ve çivili tekerleklerin altında ezildiklerini görüyordu. Birkaç cesur asker arabalara atlayıp düşmanı alaşağı etmek istedi ama başaramadı, kılıç ya da mızrak darbeleriyle yere düşürülüp öldürüldü. Mitanni arabaları Mısır arabalarından daha ağırdı, tekerlekleri tam ortadaydı ve dingilleri de sürücü, mızrakçı ve okçuyu rahatça taşıyacak şekilde güçlendirilmişti. Saldırı bir çocuk oyununu andırıyor, Mısır askerleri top önünde yıkılan kukalar gibi devrilip kalı yordu, Anubis alayının sağ kanadı, sağdan soldan çılgınca ölüm savuran mız-raklar karşısında yıkıldı. Mitanni savaşçıları atlarını, sırtları köpü-rünceye kadar kamçılayıp, çöken Mısır saflarına bir kılıç gibi dalıyordu. Disiplin yok olmuştu. Kalkanlar, kılıçlar oklar ve yaylar bir kenara atılmıştı. Panik tüm düzeni mahvetmişti. Arada bir, bir Mitanni arabası devriliyor, üç kişilik ekibi yerlere seriliyordu. Mısır askerleri bunların başına üşüşüp sopalarla vurarak parçalamak istiyor, fakat diğerleri yardıma yetişiyordu. Yürüyüş kolunun üst kısmına ulaşmak isteyen piyade askerinin sayısı gittikçe artıyordu, ilk dalga olarak gelen Mitanni arabaları şimdi ve yeniden savaş alanına giriyordu. Gökyüzü tozdan görünmez olmuştu, aşağıdaki kan kokusu, dehşet ve gürültünün Kafi akbabalar havada dolanıp duruyordu. Amerotke'nin subaylarından biri kosup arabanın parmaklığına yapıştı. "Efendim! Efendim, orduya haber vermeliyiz, onları uyarmalıyız!" Amerotke başını salladı. Gözlerini kapat ve uzun, dikdörtgen Mısır kampını düşündü. En uzun köşede saray mensupları bulunuyordu. Ana girişe boşverip kanadı boyunca gitmeli ve Hatusu'yla Senenmut' ler olduğunu anlatmalıydı. Sürücüsüne işaret etti. Adam rah erin bir nefes aldı ve dizginlere ya-pişti. Amerotke'nin a eriye fırladı; gürültü ve karmaşadan rahatsız olup ürkmüş atlar bu ölüm alanından kaçmaya zaten hazırdı. Birkaç dakika sonra dörtnala gidiyorlardı. Amerotke suru ne tarafa gideceğini bağırarak söyledi ve bunu, tekerlek leri arasında birkaç kez tekrarladı. Geriye dönüp baktı. Anubis alayı şimdi yoğun bir toz bulutu-kaybolmuştu. Askerlerden bazıları kaçıyor, bazı savaşcilar da onlara katılıyordu. Mitanni askerleri kaçan asker ve lan görmüş ve birkaç arabayı onların peşinden göndermişti, Amerotke'nin sürücüsü bağırınca, Amerotke sağına baktı ve birkaç Mitanni arabasının kendilerine doğru geldiğini gördü, onları yakalamak, kaçmalarını engellemek istiyorlardı. Amerotke yayını aldı, ayaklarını ayırıp arabanın kenarına yaslanarak uzun oklardan birini yaya yerleştirdi. Atların tökezlenmemesi ya da tekerleklerin bir yere çarpmaması için dua etti. Arabadan düşerse yaralanır, en azından sersemlerdi ve Mitannilerin esir almadığını biliyordu. Sürücü şimdi atlara bağırıyordu. Mısır arabaları daha hafif, atları daha hızlıydı ama Amerotke'nin atları bir önceki gün acele bir yolculuk yapmış ve sonra da zorunlu yürüyüşe katılmıştı. Sağdaki at ayağını sürçmeye başlamıştı işte. Araba, dengesi bozulmuş gibi sarsılıyor, sallanıyordu. Amerotke sağına baktı. Mi-tanni hatlarından çıkıyorlardı. Fakat bir düşman arabası, sürücüsü daha akıllı olmalı ki, bir kavis yapmış, Amerotke'nin önünü kesmeye çalışıyordu. Etrafındaki dünya şimdi buydu işte: koşturan atlar, savaş arabalarının gürültüsü, altlarından geçip giden kayalık arazi, sıcak tozlar ve gemlerini çeken atlarıyla üzerlerine gelen şu siyah ve altın yaldızlı savaş arabası. Amerotke o anda, birliğinden bir arabanın, onu savunmak için sağına doğru geldiğini gördü. Sürücü onları görmüştü ve Amerot-ke bu cesur subay için tanrılara şükranını bildirdi. Mitanni yaklaşırken


Mısır subayı yayını hazırladı. Amerotke sürücüsünün, atlara ok atması için ona bağırdığını duydu. Mısır subayı okunu fırlattı ve sonra Amerotke'nin de ok atabilmesi için arabasını biraz geride bıraktı. Amerotke sürücünün biraz gerisindeydi ve dengesini bulmakta güçlük çekiyordu. Derin bir nefes aldı; adamlara ok atmak nafile olacaktı, üçünü de öldüremezdi ya, zaten ikisinde kalkan vardı. Okunu fırlattı, önce ıska geçtiğini, vuramadığını sandı, ama Mitanni atlarından biri sendelemişti. Savaş arabası sallandı, devrildi ve kayalık araziye çarpıp parçalandı. Amerotke kurtulmuştu. Atları sanki yeniden güçlenmişti ve ileriye bakınca, tozların arasında Hatusu'nun kampının siper kazıklarını gördü. Hatusu kampta bir siperin üzerine çıkmıştı. Subayları gibi o da toz bulutunu merak etmişti. Birkaç parmak uzandı ve ona, tozların arasında parlayan bronz zırh ve silahlan gösterdi. Senenmut onun kulağına eğilip, "Savaş arabaları geliyor!" diye fısıldadı. "Düşman birlikleri yaklaşıyor!" Hatusu'nun yüreği ağzına gelmişti. Her şey burada bitecek miydi? Buralarda, kuzey çöllerinde? Bir zamanlar en pahalı parfüm ve kremlerle ovulan vücudu, parçalanması için çakallar ve sırtlanların önüne mi atılacaktı? Ka'sının istenen yere gitmesi için gereken mumyalama ve dinsel ayinleri ona yapmayacaklar mıydı? Amon-Ra adaletini gösterip onu cezalandırıyor muydu? Midesi kasıldı, bacakları titremeye başladı ve her tarafı ter içinde kaldı. Etrafındaki subaylar bağırıp çağırıyordu. Savaş arabaları şimdi tozların arasından çıkmaya başlamıştı. Gözleri keskin olanlar, bunların Mısır arabası olduğunu ve kaçtığını söyledi. Senenmut, kısık bir sesle, "Aşağıya inin," diye sesledi. "Siz bir tanrı değilsiniz ekselansları." Hatusu, çevresindeki asker ve subayların durumunu görünce paniğe kapıldı ve Senenmut'un bileğine yapıştı. "Neler oluyor? Neler oluyor?" Senenmut onu çekip aşağıya indirdi. Hatusu'nun onu izleyip kampa geri dönmekten, başka çaresi kalmamıştı. Senenmut, "Çadırına git hemen," diyerek onu itti. "Git ve silahlan!" Hatusu'nun itirazına fırsat vermeyen Senenmut subaylara bağırarak ileriye atıldı. Hatusu'nun etrafındaki tüm Mısırlılar ellerine geçen silaha sarılıyordu. Savaş arabası timleri hemen koşup atları arabalarına bağlamaya başlamıştı. Borular çalmaya başladı. Subaylar beyaz asalarını çekip savaşa hazırlandılar. Senenmut burada fazla bir şey yapamayacağını anlamıştı. Silahlı askerler saray mensuplarının bulunduğu bölgeyi sarmış savunmaya geçmişti. Miğferlerin başlarına geçiren paralı askerler girişi tuttular. Senen-mut onların arasından geçip hızlı adımlarla yürüdü. Hatusu çadırında silahlanıyordu. Giysisini yere atmış, boynundan baldırına kadar her yanını koruyan özel zırhlı giysiyi başından geçirmek üzereydi. Yüzü sapsarı kesilmişti. Senenmut ona yardım edip sandaletlerini giydirdi. Hatusu savaş kemerini başından geçirdi ve Senenmut'un onu durdurmasına fırsat vermeden Mısır Firavunlarının mavi savaş miğferini alıp başına giydi. Kampın diğer ucundan, saldırıya geçen Mitanni savaş arabalarının gürültüsü geliyordu. Bir subay koşarak geldi ve olanları anlattı. Subay nefes nefese, "Anubis alayı pusuya düşmüş!" dedi. "Mi-tanni ordusu onları sarmış ve kampa doğru sürüyor!" Hatusu gözlerini kapadı. Senenmut ona bazı öğütlerde bulunuyordu ama Hatusu onun söylediklerini anlamıyordu. Saray bahçelerinde babasıyla dolaşan genç kız oluvermişti sanki. Babası elinde bir değnekle yere şekiller çiziyor, ona zaferlerini anlatıyordu. "Ekselansları!" Hatusu birden gözlerini açtı. Amerotke çadırın kapısında duruyordu, yüzü ve vücut zırhı toz toprak içindeydi, yanaklarında ve omuzlarında kesikler vardı. Arkasında kendi birliğinden birkaç asker duruyordu. Hatusu eliyle ona gelmesini işaret etti. Sonra hiç düşünmeden bir şarap kadehi aldı ve onun eline tutuşturdu Hatusu, "Neler olduğunu biliyorum!" dedi. üzerinde papirüs parçaları bulunan yazı masasını gösterdi:


"Anlat bana Amerotke, umudumuz ne kadar?" Amerotke şaraptan bir yudum aldı ve sonra bir kamış kalem alıp kırmızı mürekkebe batırdı. Titremesi hâlâ devam Ediyordu, kendini kontrol edemiyordu. Gözleri yaşardı, midesi bulanıyor gibiydi, sanki çok içmişti ve kusmak, istiyordu. Senenmut onun tir tir titreyen eline baktı. "Geçer bu," diyerek onu sakinleştirmeye çalıştı. "Geçecek, Amoretke!" Yargıç gözlerini ovaladı. KampfoAan kapılarından birine ulaşınca, nöbetçilere bağırıp siperleri atlayarak kraliyet çadırına gelmişti. Keşke Şufoy burada olsaydı, diye düşündü, onun komik küfürleri ne kadar iyi gelirdnşimdi. "Durumu anlat! " Hatusu'nun sesi sert ve kabaydı. Amerotke bîr dikdörtgen çizdi. "Burası kamp," diye konuştu. Dikdörtgenin alt kısmına bir hat çizip, "Burası da kraliyet bölümü." Sonra dikdörtgenin tepesini göstereA. "Ana giriş burası, tamam mı? Anubis alayı dağıldı, iyi görmemiş ve komutası da kötü. Panik içindeler ve şimdi de kampa girmeye hazırlanıyorlar." Sol taraftan aşağıya, ana giri-şe doğru eğik bir ok çizdi. "Mitanni şurada. Bir devriye bölüğü ya birkaç bölük filan değil, arka arkaya saflar halinde gelen piyadelerle desteklenen muazzam bir savaş arabaları kuvveti olarak geliyorlar. Kampa girmeye çalışıyorlar." Hatusu, "Eğer girerlerse, suyun en zayıfyeri bulması gibi, onlar da, en kolay yolu bulacaklardır," diye konuştu. "Siperlere değil, ana girişe saldıracaklardır. Orayı zorlayıp gireceklerdir. Birlikleri bizim çadırlarımız ve arabalarımız arasında dağılacaktır." Dikdörtgenin tabanını gösterdi. "Bizim ana savaş arabası kuvvetlerimiz burada!" Parmağını biraz sağa doğru çekip bir vahanın kenarını gösterdi. "Geriye kalan savaş arabalarımız da burada. Saygıdeğer Senenmut, sen hemen oraya gidip bu birliklerin komutasını alacaksın." "Ya siz ekselansları?" Hatusu, Amoretke'nin elindeki kamış kalemi alıp kraliyet bölümünden dikdörtgen boyunca ana kapıya bir ok çizdi. "Mitanni arabaları ağırdır. Atları yorgun olacak. Askerler yağma, talan için dağılacaktır." Durdu ve bir subay çağırdı. "Sen Isis alayı komutanı Harmosie'sin, değil mi?" "Evet ekselansları." Hatusu muazzam kampın bazı yerlerinden gelen bağırışları ve silah şakırtılarını duyuyordu ama, sesinin titremesine izin vermedi. "Sen şimdi kamp komutanısın." "Ya saygıdeğer Omendap?" "Onun hâlâ ateşi var. Şimdi beni dinle, sana bir emir veriyorum. askerlerini satlar halinde hazırlayıp kraliyet bölümünün hemen arka tarafında bir savunma duvarı oluşturacaksın. Mitan-ni'yi tutman gerekiyor. Sakın ilerleme, tekrar ediyorum, savaş arabalarımız saldırıya geçmeden sakın ilerleme!" Savaş konseyi dağıldı ve Senenmut hemen görevi başına koştu. Hatusu kararlı görünüyordu, başka emirler de verdi ve sonra da oyun oynuyormuş gibi Amerotke'nin omzuna hafifçe vurdu. "Gel bakalım saygıdeğer yargıç. Şimdi de düşmana gereken adaleti verelim!" Amoretke yorgun gözlerle ona baktı, "öldürme zamanı mı?" Hatusu, sakin bir tavırla, "Evet Amerotke," diye cevap verdi. "Gücü elde etmek için öldürmek gerekir! Gücü elinde tutmak istiyorsan öldürmelisin! Gücünü artırmak için öldürmen gerekir! Eğer tanrısal bir soydan geliyorsan bu senin kaderin: seçim hakkın yoktur!" Re ya da Ra: Yeniden doğan "kendini yenileyen ebedi ruh

14 Hatusu, onun ve Amerotke'nin yanındaki subaylar, komutanların emirlerine göre kampın diğer ucunda toplanan savaş arabaları birliklerine katıldılar. Savaş arabaları uzun bir sıra halinde dizilmişti, atlar kişneyip zıplayarak yerlerinde duramıyor, savaş süsleri dalgalanırken, sürücüler araba ve dizginleri kontrol ediyor, arabanın ikinci kişisi olan savaşçılar da oklarını, yaylarını ve mızraklarını hazırlıyordu. Akşam güneşi bronz araba süsleri üzerine vuruyor, mızrakların sivri uçları pırıl pırıl parlıyordu. Arabaların ileri geri oynamasıyla tekerlekler gıcırdıyordu? Subaylar


koşuşturup duruyor, durmadan emirleıAyağdırıyordu. Kamptaki kaosu görmezden geliyorlardı, onlar%adece kutsal Hatusu'nun izinden gitmek durumundaydılar. AL an birlikler bir kavis çizerek Mitanni'nin kanat ve arka taraf rına saldıracaklardı, Senenmut da kuşatmayı tamamJamarefciçın diğer yandan destek kuvveti getirecekti. Piyadaıvermutta leri kamp içinde düşmanı tutacaktı. Bövlece Mitanni birlik ini bir daire içine alıp kuşatacak ve yenecekler >asitti ve emirler birkaç kez tek-rarlanıyordu. Amoretke arabasına atladı. Sürücü atları değiştirmişti. Komu-lümsedi. ılara sürpriz yapacağız efendim!" Amoretke Ona ıJevap vermek üzereydi ki saflardan ani bir tak cseldi. Hatusu arabasına atlayıp yanına da koru-ıış, savaş arabası birliklerinin yanından hızla geçiyor-mda mavi renkli savaş miğferi vardı ve bronz zırhı güneşte trı! |»irildi. Bir elinde mızrak vardı ve diğeriyle de arabanın parlaklığına tutunmuştu. Konuşmuyor, sadece varlığıyla, olanlara karşı askerlerine moral vermek ister gibi onlara bakıyordu. Zaman az olmasına karşın savaş arabaları hattının sonuna kadar git-ti ve geriye döndü. Amerotke gülümsedi. Hatusu doğuştan bir aktristti; savaş arabasında, mızrağını kaldırmış hareketsiz duruyordu, savaş tanrısı Montu sanki bu kadında canlanmış gibiydi. Araba birden durdu ve döndü. Hatusu mızrağını indirdi. Araba ağır ağır ilerlemeye başladı. Arkasından, âdeta bir ölüm ilahisi gibi, arabaların gıcırtıları ve askerlerin mırıltıları yükseliyordu. Tüm gözler, arabanın önünde dalgalanan Amon-Ra sancağının yanında duran bu ufak tefek kadındaydı. Sürücü, Senenmut'un teğmenlerinden biriydi. Birden döndü ve bir yumruğunu kaldırdı. "Kutsal Hatusu'ya uzun ömür, sağlık ve mutluluk!" Bu sözlere muazzam bir uğultu cevap verdi. Hatusu'nun arabası biraz daha hızlandı. Askerlerin arasında bulunan bir rahip, bir savaş ilahisi söylemeye başladı. "Hatusu, Sekmet gibi mahvedici!" "Hatusu!" Uğultu tekrar yükseldi. "Hatusu! Anubis'in kılıcı!" "Hatusu!" Uğultu âdeta kulakları sağır edecek kadar yüksekti. "Hatusu, Osiris'in mızrağı!" "Hatusu!" Şimdi binlerce ağız aynı şeyleri tekrarlıyordu. "Hatusu! Fatih!" "Hatusu! Montu'nun kızı!" "Hatusu! Tanrı'nın altın bedeni!" Savaş arabaları şimdi hızla ilerliyordu. Amerotke bu söylemlerin kendiliğinden mi oluştuğunu yoksa önceden mi ayarlandığını merak ediyordu, ama şimdi bunu düşünecek zaman yoktu. Hatu su'nun arabası arazide bir kuş gibi sekerek gidiyordu. Onun arkasında da yüzlerce savaş arabasının gürültüsü vardı. Toprak, at nalları, dizginlerin şakırtısı ve metal sesleri altında inliyordu. Ha tusu'nun arkasından giden komutanlar durmadan birliklere yön veriyordu. Arabalar hattı dönüşte biraz yavaşladı, fakat sağ uç şimdi bir kavis yaparak daha hızlanmıştı. Kampın ana girişi dışında süren savaşın sesi, serin akşam esintisiyle kulaklarına kadar geliyordu ama önlerinde muazzam bir toz bulutundan başka bir şey görünmüyordu. Amerotke yayını çıkarıp hazırladı ve ayaklarını açıp dengesini buldu. Savaş arabaları şimdi iyice hızlanmıştı. Atlar, sürücülerinin komutuyla, hiçbir şeyden habersiz Mitanni askerlerinin üstüne, sanki onları yutacakmış gibi koşuyordu. Muharebenin uğultusu ve öldürme tutkusu saldırıyı daha da aman-sızlaştırmıştı. Beyaz toz bulutuna yaklaştılar ve sonra da içine dalıp, havada uçuşan oklar gibi Mitanni saflarına saldırdılar. Sözlerle tanımlanamayacak bir kaos yaşanıyordu savaş alanında, insanlar ve atlar yerlere serilmişti. Mısır piyade askerleri orada burada saflar halinde savaşıyordu ama Mitanni askerlerinin bir kısmı bunlar tarafından kampa doğru sürülmüştü. Mısır savaş arabalarının aniden ortaya çıkışı düşmanı iyice şaşırttı. Mitanni askerlerinin bir kısmı, atları yorgun olduğundan yağmaya kalkmıştı ve o kargaşa içinde, ağır olan arabalarını döndüremiyorlar-dı. Amerotke kendisine bağıran sesleri duyabiliyordu. Birkaç ok attı ve sonra da kılıcıyla gürzünü aldı. önüne çıkan yüzlere, ellere ve vücutlara kılıç ve sopasıyla darbeler indirip onları kanlar içinde yere


seriyordu, kendisi ve sürücüsü ve düşman askerlerinin kanlarıyla kıpkırmızı olmuş ve arabanın döşemesi de küçük bir kan gölüne dönmüştü. Etraf birbirleriyle göğüs gögüse savaşan askerlerle doluydu. Zırhlar, sancaklar, miğfer ve yüzler toz toprak içinde kaldığından dostla düşmanı ayırmak çok zordu. Amerotke başını kaldırıp baktı. Hatusu düşman hatlarının içine girmişti ve mızrağı durmadan inip kalkıyordu. Bir grup muhafız askeri onun çevresini sarmış, düşman hatları içine iyice dalan kraliçelerini koruyor, Mitanni askerlerini ve savaş arabalarındaki savaşçıları yerlere seriyorlardı. Başlangıçta bu korkunç, kanlı bir muharebeydi: insanlar bağırıp çağırıyor, çığlıklar atıyordu; düşman askerleri atlarını çevirmeye, kendi arabalarını savaşa sokmaya çalışıyordu. Fakat bir süre sonra Amerotke bir değişiklik fark eder gibi oldu. Kampta bulunan ve onların geldiğini duyan Mısır piyade birlikleri şimdi Mi-tanni kuvvetlerini geriye doğru sürüyordu. Amerotke uzaktan gelen boru sesleri ve korkunç bağırışlar duydu. Senenmut'un pek fazla olmayan savaş arabası birlikleri Mitanni'nin uzak kanadına saldırmıştı. Muharebe bir katliama dönüştü. Mitanni güçleri at nalı şeklinde saldıran Mısırlıların ortasında kalmıştı. Bazı düşman arabaları aradan sıyrılıp kaçmaya çalıştı ve başardı da, ama Hatu-su'nun subaylarından bir kısmı birliklerini onların peşine taktı. Amerotke'nin kollan ağırlaştı, gözleri yanıyordu ve ağzı öylesine toz dolmuştu ki boğulacağını sandı. Kimse kimseye acımıyor, affetmiyordu. Muhafız askerleri şimdi, silahlarını atıp teslim olmaya çalışan düşman askerlerinin boğazını kesiveriyordu. Bu sert, zalim savaşçılardan bazıları, yere düşen düşman askerlerinin ırzına bile geçiyordu. Amerotke arabasının parmaklığına yapıştı. "Bu iş bitti!" diye bağırdı. "Her şey bitti, tamamdır! Bu artık bir savaş değil, burası bir savaş alanı değil, bir mezbaha artık!" Sürücüsü şaşkın gözlerle ona baktı. Amerotke, "Çekilelim!" diye haykırdı. "Savaşı kazandık!" Sürücü isteksiz bir tavırla atları döndürdü ve düşen düşman askerlerinin peşini bırakmayan Mısır askerlerinin arasından kendisine bir yol bulmaya çalıştı. Bir süre sonra katliam alanından uzaklaştılar. Kayalık çöl arazisi batan güneşin ışıklarında bir kan gölüne dönüşmüştü. Bazı yerlerde iki üç ceset üst üste yatıyordu. Yaralılar inleyip sızlıyor, atlar da parçalanan arabalardan kurtulup kaçmak için çırpınıyordu. Ordunun peşinden gelmiş olan kamp soyguncuları hemen savaş alanına dalmış, cesetleri soymaya, yaralı düşman askerlerinin boğazlarını kesmeye başlamıştı. Amerotke, kampın hemen dışında bulunan yeşil bir vahayı gösterdi. Bazı yaralı Mısır askerleri, doktorlar tarafından tedavi edilmek üzere oraya götürülmüştü bile. Küçük gölün yakınında, bir gölgelikte arabadan atlayan Amerotke âdeta bir uyurgezer gibi ilerledi. Adamlar inliyor, kendilerini sıcaktan, tozdan ve acıdan kurtarmak için su, afyonlu ilaç ya da benzeri şeyler için yalvarı-yordu. Amerotke bunlara aldırmıyordu. Zırhını çıkarıp yere yüzükoyun uzandı, suratını suya gömdü, başını ensesini yıkadı ve bir köpek gibi dilini suya sokup içti. Yerinden kımıldayamıyordu; tüm istediği, gözlerini ve kulaklarını kapayarak biraz uyuyabil-mekti. Birden, yan tarafında bir adamın durduğunu fark etti; üzerinde, ucuz köseleden bir vücut zırhı olan, uzun saçlı bir paralı askerdi bu. "Büyük zafer, değil mi efendi Amerotke?" Yargıç döndü. Adamın yüzü daha da yanmıştı, karmakarışık bıyığı, sakalı vardı ama Amerotke yine de o gözleri tanıdı ve Me-neloto'nun uzanan eline sarılıp kuvvetle sıktı. Ertesi sabah, Mısır birliklerinin sıkı saflar halinde dizilebilmesi için siper kazıkları söküldü. Geceleyin, tahtalar ve düşman arabalarının parçalarından yararlanılarak büyük bir platform hazırk mıştı. Plaftormun ortasına da, Mitannilerden ele geçirilen kj lar kullanılarak büyük bir çadır kuruldu. Senenmut çadi nında duruyordu. Savaşın büyük kahramanlarındaı ediliyor ve askerler kendisine sevgi gösterilerinde bulun ordu; o da gerçek bir aktör gibi üstünü başını temizlemiş etekliği, bronz göğüs zırhıyla, bir elinde miğferi de kınındaki kıvrık kılıcının kabzasını tutmuş öyle Savaşta kah-ramanlık gösteren subay ve askerlere seref madalyası takma görevi ona verilmişti. Arada bir dönüp ön sırada duran Amerotke'ye bakıyordu. Gözlerinde bir gülümseme vardı,


Yargıcın muharebe alanından çekilme sırasında bir yorum ya-pılmamış ve dün akşam da Hatusu. Amoretke'nin çadırına şarap göndermişti, ön sıradaki Amerotke'nin iki yanında büyük komutanlarıyla, Mısır'ın değişik alay ve tanrılarının sembol ve flamalarını taşıyan kıdemli rahipler duruyordu. Bir gece önce hiç kimse uyumamıştı. Mitanni karargâhı talan edilmiş v u'nun ezici zaferini kutlamak için gerekenler ya-pılmıştı. kaçmıştı ama Mitanni kuvvetlerinin bazı ko mutanları dışında aceleyle inşa edilmiş, kazıklarla çevril-ip konmuştu. Piyadeler, arabalı savaşçılar, muhafız-askerler dahil herkesin gözü şimdi, platform üzerine uş olan altın yaldızlı çadırdaydı. Amerotke neler olabilece-ahmin ediyordu. Senenmut kolunu kaldırınca borular çalmaya başladı. Daha sonra kampın çevresindeki diğer boruların da sesleri duyuldu. Platformun yanındaki beyaz giysili rahiplerin taşıdığı tütsü kaplarından yükselen hoş kokular her tarafa yayıldı. Büyük ziller çalındı ve Senenmut dönerek eliyle bir işaret yaptı, iki rahip koştu ve çadırın altın yaldızlı perdelerini yukarıya kaldırıp açtı. Hatusu, kıymetli kumaşlardan yapılmış muhteşem bir giysi giymiş ve ayaklarını bir tabureye uzatmış olarak Horus tahtında oturuyordu. Başında, kenarı gümüş kobrayla süslü mavi renkli savaş tacı vardı. Omuzunda, Firavun'un muhteşem ceketi Nenes vardı. Belinden aşağısı beyaz bir ketenle örtülüydü. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Bir elinde kancalı âsâsı, diğerinde Mısır'ın sembolü vardı ve kucağında da firavunların orak şekilli kutsal kılıcı duruyordu. Yelpazeciler onun çevresini sardı ve sallanan büyük devekuşu tüylü yelpazelerden havaya güzel kokular yayıldı. Amerotke, Hatusu'nun, kısa bir süre önce savaşın korkunç ifadesiyle sertleşmiş ama şimdi çok güzel görünen yüzüne baktı. Firavunların kullandığı ve şimdi de onun çenesi altına bağlanmış takma sakala şaşırmıştı. Satlar halinde dizilmiş olan askerler, şaşkın gözlerle kraliçeye bakıyor ve olacakları merak içinde bekliyordu. Hatusu bir heykel gibi hareketsiz oturuyor ve askerlerin başları üzerinden uzaklara bakıyordu. Senenmut, kampın her yerinden duyulabilecek kadar gür olan sesiyle, "İşte mükemmel tanrı!" diye bağırdı. "Tanrınızın altın bedenine bakın! Yaşayan tanrının altın tahtına bakın! F iravununuza, Hatusu'ya, Makaat-Ra'ya bakın: kutsal olanın ruhunun gerçeği bu! Amon'un sevgili kızı, AmonRa'nın kutsal izniyle ve Kraliçe Ahmose'nin rahminde varolmuş kişi!" Senenmut, bunları söyledikten sonra herkesin hazmetmesi için durdu. Bunları söylerken Hatusu'nun sadece Firavunluğunu ilan etmiyor, aynı zamanda kutsal kökenini de belirtiyordu. "Yukarı ve Aşağı Mısır'ın Kralı olan Firavununuza bakın!" diye devam etti. "Altın Horus'un, tacın, akbaba ve yılanın efendisi! Amon-Ra'nın en sevdiği, kalıcı ihtişamın Kralı!" Yine sustu. Havada gergin bir sessizlik vardı. Mısır tarihinde daha önce hiçbir kadın kancalı âsâyı ve sembolü tutmamış, ve Tanrı'nın çocuğu, kral ve dokuz yayın sahibi ilan edilmemişti. "Hatusu!" Bunu Amerotke'nin arkasında duran biri bağırdı ve hemen tüm ordu tarafından aynı şey tekrarlandı. "Hatusu! Hatusu! Hatusu!" Askerler mızraklarını kalkanlara vurmaya başladı ve gürültü gittikçe arttı. Sevinç bağırışları sanki dünyanın öbür ucuna, uzak ufukların ötesine, tanrıların saraylarına gitmesi isteniyormuş gibi yayıldı. Saflar geriledi ve Amerotke de herkesle birlikte yere kapandı, tüm ordu alnını yere dayamış, Hatusu'ya olan sadakatini gösteriyordu. Amerotke kendi kendine gülümsedi: Hatusu hem savaşın ve hem de barışın galibiydi. Borular çaldı ve herkes ayağa kalktı. Senenmut beş esir düşman komutanını çadırın önüne getirdi, adamların elleri arkadan bağlıydı. Adamlara zorla diz çöktü-rüldü. Hatusu kalktı ve rahiplerden birinin uzattığı tören gürzünü aldı, iki askerin sıkıca tuttuğu her bir esirin teker teker saçlarından tuttu ve gürzü adamların başlarına indirdi. Amerotke gözlerini kapadı. Esirlerin inilti ve bağırışlarını duydu, korkunç çatırtı kulaklarına geldi ve gözlerini tekrar açtığında, sadece bellerinde peştamalla getirilen adamların bir kan gölü içinde uzandıklarını gördü. Hatusu tekrar övgüler içinde yerine dönerken, Senenmut onun, askerlerini çok sevdiğinden söz etti. Başka ödüller vaat edildi. Düşmandan alınan ganimetler dağıtılacak, Teb sokaklarında zafer


törenleri yapılacak ve kraliyetin gücü gösterilecekti. Ne-banum sürüklenerek Hatusu'nun önüne getirildi. Senenmııt'un konuşması bu kez kısa sürdü. Gözden düşen komutan kamptan dışarıya çıkarılacak ve her alaydan seçilen askerler tarafından taşlanarak öldürülecekti. Hatusu, bu idam kararından sonra yerine oturdu. Tahtın etrafındaki altın yaldızlı örtüler, çadır kapıları gibi kapandı ve tanrının altın bedenini günahkâr bakışlardan gizledi. Amerotke başını kaldırıp büyük piramide baktı ve mükemmel bir biçimde gökyüzüne doğru yükselen kireçtaşı basamaklarını hayretle seyretti. Piramidin cilalı tepesi, yükselen güneşin ışınlarını, alevi yakalayan bir yağ kandili fitiline benziyordu. Karanlık ve etkileyici piramit ona çocukluğunu hatırlatmıştı; babası, eski Mısır'ın ihtişamını göstermek için onu buraya getirmişti. Bu piramitlerin eski Mısırlılar tarafından neden inşa edildiğini kesin olarak bilen yoktu. Amerotke babasının hikâyesini hatırladı: sözde bu piramitler, Zep Tepi denen ve tanrıların gökyüzünden inip de insanların arasında dolaştığı ilk zamanların tanrılarıyla bağlantılıydı. O zaman dünya barış içinde yaşıyordu. O zaman Nil dar ve yeşil bir hat değil, dünyanın yüzünü örten sulak, bereketli bir vadiydi. Aslan, insanın dostu, panter bir ev hayvanıydı. Bir rahip olan babasında bu tür çok hikâye vardı ve yine söylediğine göre, piramitler, tanrılara tırmanmak için inşa edilmişti. Amerotke nehre, imparatorluk donanması gemilerinin yanaştığı kıyıya doğru baktı. Hatusu ve konseyi şimdi, galip ordudan önce Teb'e varmak için acele ediyordu. Sethos'un söylediğine göre, Hatusu Teb'deki muhaliflerine ve soylulara adaletin ne olduğunu gösterecekti. Askerler artık onu bir tanrı, kutsal bir kişilik, Kral ve Firavun olarak görüyordu ve onun sözü artık yasaydı. Se-nenmut bile şimdi ona karşı daha dikkatliydi ve suikast girişiminden kurtulan ama bu konuda hiçbir şey söylemeyen Omendap her konuda onunla aynı fikirdeydi. Hatusu fiziksel olarak değişmemişti. Gözleri hâlâ gülerken kırışıyordu. Erkeklerle flört edercesine konuşuyordu ama, onun bu davranışları aslında birer silahtı. Keten bir giysi içinde bile gücünü etrafına yayabiliyordu. Maymun iştahlıydı, sanki erkeklerin kalplerini, ruhlarını incelemiş ve onların nasıl çalıştığını öğrenmiş gibi davranıyordu. Birkaç saniye içinde, baştan çıkaran bir kadın olmaktan çıkıp huysuz biri olabiliyordu. Başını önüne eğer, dudaklarını sıkar ve kaşlarının altından bakarsa karşısındakini ürpertirdi; Hatusu asla itiraz istemezdi. Kancalı âsâ ve sembolü taşıyordu. Bütün Mısır, tüm dokuz yay halkları onun önünde titremeliydi. Amerotke'yle sadece bir kez sert konuşmuştu ama o da tüm diğerleri çadırdan çıktıktan sonraydı, ayağa kalkmış ve Ame-rotke'nin bileğini yakalamıştı. "Yaptıkların için sana hiçbir ödül verilmedi Amerotke." Amerotke ona baktı ama sesini çıkarmadı. Hatusu, "Peki ama hiç ödül istemiyor musun?" diyerek güldü, onunla oyun oynar gibiydi. Sonra elini Amerotke'nin omzuna koydu. "Senin ödülün işte bu Amerotke, Sen benim arkadaşım-sın. Firavun'un sevgili dostusun." Amerotke, herhangi bir Firavun'un verebileceği bu üstün paye karşısında eğilip onu selamladı; bir insanın 'Kral'ın arkadaşı' olarak tanınması, onun için yaşam boyu koruma, geçmişte yaptıkları ve gelecekte yapabileceği hatalar için bir af anlamına gelirdi. Fakat hiç istemediği halde o beceriksizce cevabı hemen verdi. "Ekselansları," diye konuştu. "Ruhum, kalbim sizindir; ama her ikisi de her zaman için hakikatin peşinde olacak, hakikat için çalışacaktır." Hatusu gülümsedi ve onun elini tutup öptü. "Zaten bunun için arkadaşımsın Amerotke." Hatusu askerlere nasıl intikam aldığını da göstermişti, num atılan taşlarla ölmüştü. Daha sonra başka esirler del edildi. Mitanni karargâhı yağma edilip yerle bir edildi madenlerin yeniden ele geçirilmesi, karargâhın yeni organizasyonu ve Kenan Ülkesi'ne korku ve dehşet salacak saldırıların Yapılması için Sina'ya savaş arabası birlikleri gönderildi. Hattusu o asilere iyi bir ders verin demisti "Adımın dün-yanin öbür ucunda duyulmasini saglayin Mısır'ın güçlü olduğunu gösterin!" Düşman ölüleri toplandı, binlercesi ölmüstü güneşin altında


göz alabildiğine ceset yatıyordu Hattusu tüm düşman askerlerinin penislerinin kesilip sepetlerde toplanmasını emretmişti. "Onları Rahimere'ye "O ve Teb halkı zaferi-mizin büyüklüğünü öğrensin Kimse itiraz etmedi tabii. Sağ elin kesilmesi olağan bir olaydı ama Hattusu'nun bu dehşet verici armağanı, onun erbaşını nasıl kontrol altına alabildiğini çok net olarak gösteriyordu ölen düşman askerlerinin erkeklik organlarının ke-silmesi. Rahimere ve adamlarına, başlarına neler gelebileceğini de hatirlatabilecek korkunç bir uyarı oluyordu. Muhafız askerleri bu pe-nis görevini hiç şikâyet etmeden yerine getirdi. Hatusu on-lara gökyüzüne tırmanıp güneşi getirmelerini söylese bunu bile yapmaya kalkacaklardı. Hatusu onların sadece Firavunları değil, aynı zamanda tanrıçalarıydı, güzel, ama korkunç, kana susamış bir kadındı. Amerotke içini çekti. Donanma Sakkara'da durmuş ve Hatusu burada, bölge Nomaklarından gelen yetkilileri, komutanları kabul ederek toplantılar yapmıştı. Onların armağanlarını kabul edip itaatkârlıklarını gördü, kendi gücünü ve otoritesini ilan etti. Piramitleri ziyaret fikri Meneloto'dan gelmişti. Savaş alanını terk edeli dört gün olmuştu ama gökyüzü hâlâ yakılan cesetlerin dumanlarıyla simsiyahtı. Meneloto, Amerotke'yi hep geceleri ziyaret ediyordu. Karanlık bir köşeye çömelip oturur ve Amemet-ler'den kaçıp Kırmızı Topraklar'a nasıl gittiğini ve orada bir grup paralı askere nasıl rastladığını anlatıyordu. Bu grup, daha sonra, kuzeye yürüyen orduya katılmıştı. Meneloto ona, "Sana güveniyorum Amerotke," demişti. "İki Hakikat Salonu'ndaki kararın doğru ve mantıklıydı. Ama ben yine de, kaçıp uzaklara, vahşi bölgelere gittiğimde düşündüm. Her şey, Firavun'un Sakkara'daki piramidi ziyaretiyle başladı. Onun, gizli kapılardan girişiyle yani." Amerotke, "Gizli kapılar mı?" diye sordu. Meneloto, "O zaman bunu hiç düşünmemiştim," diye itiraf etti. "Piramitlerin içinde bir sürü koridor ve gizli geçitler olduğunu biliriz. Firavun'un içerde bir tapınağı ziyaret ettiğini, hatta gizli bir hazine bulmuş olabileceğini düşünmüştüm. Ben bir askerim Amerotke, verilen emirlere uyarım." Amerotke, "Oraya sık sık gitti mi?" diye sordu. "Üç ya da dört kez. Ipuver ve birkaç asker bizi Keops piramidine götürdü. Onlar dışarda bekledi. Merdivenden çıkıp kuzey yüzünde küçük bir kapıdan içeriye girdik ve sonra da gizli bir geçitten geçtik. Kutsal Firavun ve Amonhotep daha ileriye giderken ben orada nöbet tuttum." "Peki şimdi ne yapacağız?" "Oraya gitmeliyiz. Oraya dönmemiz gerekiyor! Tüm bunların altında neyin yattığını bulmalıyız." "Peki ama ben ne yapabilirim ki?" Meneloto, "Sende kraliyetin mührü var," dedi. "Kutsal izne sahipsin. Kimse sana soru soramaz. Sonra sen benim davamın yargıcısın. Hepsi bu da değil tabii. Başka bir şey daha var." "Nedir o?" "Orduyu izleyen siviller arasında Amemetler de var. Bundan eminim. Ordunun peşinden gelen diğer çakallar gibi muharebede onlar da birkaç adamını kaybetmiş olabilir tabii, ama pek çok şey yağma edip kazandıklarını biliyorum." "Yani buraya talan için mi geldiler?" "Hayır. Buraya başka bir nedenle gelmiş olduklarından eminim." Amerotke, piramidi çevreleyen duvardan uzaklaştı ve kayalık araziye baktı. Keşke Şufoy da burada olsaydı, diye düşündü. Kamptan ayrıldığından beri içinde garip bir korku hissi vardı. Acaba hayal mi kuruyordu, yoksa gerçekten izleniyor muydu? Yoksa onu korkutan sadece bu kutsal yer miydi? Gizemli şekiller, piramitler, anıt mezarlar, mastabalar, dolambaçlı yollar ve uzaklarda, parlak, düşünceye dalmış gibi, görmez gözlerle çöl kumlarının üzerinden bakan Sfenks'in tozlu yüzü onu ürpertiyordu. Bu yerde insanın içini karartan, insanı tehdit eden bir şeyler var gibiydi. "Sağlık ve mutluluk!" Amerotke birden geriye döndü. Meneloto, loş ışıkta bir gölge gibi duruyordu. Duvarın dibinden, bir kedi sessizliğiyle, âdeta sürünerek gelmişti. Amerotke onun uzanan elini sıktı. Meneloto omzunun üstünden geriye baktı. "Ne var?"


Meneloto, "Huzursuzum," diye itiraf etti. Başıyla işaret edip, "Bekçi rahipler ucuz bira içip sızmışlar," diye devam etti. "Sanki birisi bizi izliyormuş gibi bir his var içimde. Gölgeler... " Biraz daha yaklaşınca Amerotke onun nefesinin şarap ve soğan korktuğunu anladı. "Hayaletlere inanır mısın Amerotke? ölülerin gölgelerinin yaşadığına ve onların da varlıkları olduğuna inanır mısın?" Amerotke parmağının ucuyla başının yan tarafına dokundu. "Burada yeterince hayalet var zaten." Dönmek istedi ama Mene-loto onu kolundan yakalayıp durdurdu. "Karın, bayan Norfret iyi mi?" Amerotke, "iyi," diye cevap verdi. Bir şey daha söyleyecekti ama Meneloto onu önledi. "Kalbini okuyabiliyorum Amerotke, Teb'in yarısının da okuduğuna eminim. Sen Norfret'le nişanlıyken ben toy, tecrübesiz bir subaydım. Onunla flört ettim." Amerotke soğuk bir tavırla, "Ee, sonra?" diye sordu. Meneloto, "Benden hoşlanmıştı," diye devam etti. "Benden çok hoşlandı ama kalbi ve bedeni sana ait Amerotke." Birkaç adım attı ve omzunun üzerinden, "Sen hakikate tapıyorsun," diye ekledi. "Bunu da böylece kabul etmelisin işte." Piramit kompleksine girip daracık, dolambaçlı ve çamurlu koridorlarda yürümeye başladılar. Bir nöbetçi rahip uyandı, itiraz edip onları engellemek istedi ama titreyen meşale ışığında kraliyet mührünü görünce yaşlı adamın sözleri dudaklarında donu] O sırada bir kadın sesi duyuldu ama rahip bağırıp onu ve sonra kendi kendine bir şeyler mırıldanarak onlaA pı yanına kadar götürdü. Oraya geldiklerinde, "Neden şimdi?" sabah olacak!" Amerotke de, "Neden şimdi olmasın?" diye terslendi. Birden uzanıp rahibin elindeki meşaleyi ve kuzey yüzün-deki giriş kapısına çıkan kaba basamakları tırmanmaya başladı. Rahip de onu izledi. Kapı içeriye doğru oyuktu, içerisi küf kokuyordu ve karanlıktı. Uçları katranlı birkaç meşale daha yakıldı. Rahip girişte çömeldi. "Ben burada bekleyeceğim." Sesi sinirliydi. Amerotke ve Meneloto, ellerine birer meşale alıp piramide girdiler, içerdeki hava sıcak ve bunaltıcıydı. Sessizliğin içinde bir korku ve dehşet havası vardı, sanki ölüler toplanıyor ve onları görmeyen gözlerle izliyordu. Ana koridorda bir süre yürüdüler ve sonunda sola dönüp birkaç basamak aşağıya indiler. buralara yüzyıllardır giren çıkan belli değil," derken sesi granit kayalarda yankilaniyordu Amerotke, "Dışarıya çıkış yolunu nasıl bulacağız?" diye sordu, Meneloto, "Kutsal Firavun da aynı endişeye düşmüştü," diye cevap verdi. Amerofke'yi duvara götürdü ve meşalesini kaldırdı. "Oklu işaretleri görüyorsun, değil mi?" Amerotke ilk bakışta göremedi ama dikkat edince fark etti. İşaretler yaprak ya da ok başı şeklindeydi ve geldikleri yönü gösteriyordu. Meneloto yürümeye devam etti. "işte bir işaret daha. Piramidin her yerinde var bunlar. Bunu Meneloto ıit kayalardan yansıyordu. "Mezar soyguncuları, hırtlarda hiçbir şey bırakmamışlar." yaptıran Keops sadece bir Firavun değil, aynı zamanda bir büyü-cüymüş. Piramit içinde koridorlar ve geçitlerden oluşan bir labirent var. Bazı koridorlar hiçbir yere açılmıyor. Bazıları da insanı alıp yoruluncaya kadar aynı yerde dolaştırıyor. Onun için oklu işaretlere bakacaksın. Duvarda bunlardan varsa geriye gidiyorsun demektir." Piramidin içine doğru ilerlediler. Amerotke içindeki korku ve panik duygusunu kontrol etmekte güçlük çekiyordu. Duvarlar birbirine yaklaşıyor gibi oluyor, bazı yerlerde tavan alçaldığından çö melmek zorunda kalıyorlardı. Amerotke'ye göre, burası artık eski bir anıt mezar olmaktan çıkmış, yaşayan, onları gözetleyen ve onları sıkıştırıp nefeslerini kesmeyi düşünen bir şey olmuştu. Şükür ki Meneloto yolu biliyordu. Arada sırada duruyor ve duvardaki ok işaretlerini kontrol ediyordu. Bazı yerlerde, piramide girmiş başkalarının işaretlerine rastlıyorlardı. Bir köşede kıvrılıp kalmış bir iskelet gördüler, parmakları arasında sapından kırılmış bir hançer tutuyordu. Tüyler ürpertici birkaç ceset kalıntısı daha gördüler.


Meneloto, "Hırsızlar hâlâ buralarda şanslarını deniyor," diye fısıldadı. "Ve tabii bunun bedelini de ödüyorlar." Amerotke bir şey söyleyecekti ki, arkalarındaki koridorda yankılanan bir ses duydu. "Neydi bu?" Döndü ve baktı. Meneloto da hançerini çekmişti. Amerotke, "Birisinin bağırdığına eminim," dedi ve Menelo-to'ya baktı, "izleniyor muyuz yoksa?" Meneloto kumlu zemini gösterdi ve meşalelerinden düşen küllerin izini işaret etti. "Yoksa rahip peşimizden mi geliyor? Ama gel, burada bekleyemeyiz." Hızlı adımlarla oradan uzaklaştılar. Bir koridorun sonunda Meneloto durdu ve rahatlamış gibi içini çekti. Duvara yaklaştı ve elini taşlardan bazılarına bastırdı. Amerotke meşalesini indirdi ve duvarın dibinde, ayağını sürüyerek yürüyen birinin izlerini gördü. Birden bir ses duydu ve başını kaldırıp baktı. Taşlar oynamıştı. Gizli bir kapı yağlı menteşeler üzerinde geriye doğru açıldı, içeriye dolan soğuk bir hava akımı meşale alevini dalgalandırdı. Meneloto, "Bu tahtadan yapılmış," diye açıkladı. "Tahtayı, kaya gibi görünsün diye boyamışlar." Meşalelerden birini söndürdü ve menteşelerden birinin altına büyük bir dikkatle sıkıştırdı. Sonra, "Dışardan açılabiliyor," diye konuştu. "Ama içerden açılır mı pek emin değilim. Ben işte burada nöbet tutmuştum. Kutsal Firavun ve Amonhotep daha ileriye gitti." Amerotke onun arkasından girdi. Koridor birden dik bir yokuş halini aldı ve dengelerini bulmak için koşar gibi yürümek zorunda kaldılar. Koridorun sonunda kare şeklinde bir oda, kayalık bir zemin ve granit duvarlardan başka bir şey yoktu. Amerotke, "Hiçbir şey yok burada," dedi. Fakat Meneloto çalışmaya başlamıştı bile, duvarları inceliyor, parmaklarıyla yokluyordu. Amerotke bir köşede bir kum yığını gördü, kumların tepesi sanki elle düzeltilmişti. Oraya gitti ve kumlan kazmaya başladı. Meneloto da hemen onun yanına geldi, iri taşlardan birinin üstünde bir demir halka buldular. Ter içinde ve söylenerek halkayı çektiler ve taşı kenara doğru ittiler. Meneloto meşaleyi aşağıya uzatınca, karanlığın içine doğru inen eski, çentikli basamaklar gördüler. Hemen inmeye başladılar. Meşale ışığı bir süre işe yaradı ama daha sonra her taraf karanlık oldu. Meneloto, "Burası Duat'tan bir odaya benziyor," diye söylendi. "Hani şu yeraltı dünyasının korkunç odaları var ya." ilerledi ama birden bir küfür savurdu. Amerotke onun yanına gitti. Meşalelerini ileriye uzattılar ve gözleri, oynayan gölgelere alıştı. Meşaleler birden alevlenip parlayınca Amerotke Irkı İdi. önlerinde uzun, kemerli bir oda vardı. Her iki yanda da büyük, ahşap sütunlar görülüyordu. Meneloto bunlardan birine doğru yürüdü. Amerotke meşalesini yukarıya kaldırınca tavanda çatlaklar gördü. "Herhalde tavan çökmek üzereydi," dedi. "Tavanın çökmeme-si için bu sütunları dikmişler." O sırada Meneloto, "Işık tanrısı aşkına!" diye söylendi. ileriye doğru yürüdü. Amerotke onu izledi; ilk bakışta, tavandan bir sürü paçavra sarktığını sandı, ama dikkat edince bunların birer deri şerit olduğunu anladı, uçlarında da ilmikler vardı. Ilmiklerin birçoğunda çürümüş iskeletler, bazılarında sadece kurukafalar, göğüs kafesleri ve omurga kemiği sallanıyordu. Birkaçı boştu, bunlarda asılı olan kemikler yere düşmüş, toza toprağa karışmıştı. ölü Firavun'un bu korkunç hatıralarını geride bırakıp ilerlediler. Oda şimdi daha da büyümüş gibiydi ve tavanın her noktası bu deri kayışlar ve dehşet verici yükleriyle doluydu. Onlar yürürken tavandan tozlar dökülüyordu. Amerotke, düşünceli bir ifadeyle, "Burasını Keops inşa etmiş olmalı," diye konuştu. "Piramidinin altına gizli bir labirent koymuş. Fazla derin kazınca mühendisleri de burasını şu sütunlarla desteklemiş. Daha sonra da neler olduğunu kimse öğrenmesin diye, sırlarının ölümlü bekçilerini, yani köleleri burada asmış." Sözleri karanlık boşlukta yankılanıyordu. Amerotke korkusunu kontrol edemiyordu bir türlü. Etrafı ölülerle doluydu, onların ortasında kalmıştı. Asılı insanlar ordusuydu bu. Bunlar acaba şimdi burasını koruyan şeytanlar mıydı? Keops'un bu kadar büyük bir gizlilikle saklamak istediği şey neydi? Toprağın derinliklerine gömülen ve ölümlerle mühürlenen bu özel şey ne olabilirdi ki?


Etrafı, burada çalışmış olanların bıraktıklarıyla doluydu; giysi parçaları, kırık çanak çömlekler, aletler, parçalanmış tabaklar her yana saçılmıştı. Yürümeye devam ettiler. Her iki yanda da büyük ahşap sütunlar uzanıyor ve tavandan da o korkunç deri kayışlar sarkıyordu. Ayaklarının altında insan kemikleri kırılıyor, sandaletleriyle insan tozu kaldırıyorlardı. En sonunda dip duvara vardılar. Amerotke bu duvara kazılmış yazıya baktı. Meşalesini kaldırdı. Hiyeroglifler eski dönemlere aitti ama Amerotke bunları Yaşam Evi'nde öğrenmişti. Birkaç cümleyi okuyabiliyordu: 'Keops, ışık tanrısının sevdiği insan, Firavun, Kral, büyücü, bu duvarın ötesine zamanın sırrını sakladı: insan ve tanrının barış ve uyum içinde yaşadığı zamanın kayıtları bunlar.' Amerotke bunları, Meneloto'nun da duyması için yüksek sesle okudu. Sonra, 'ilk zaman,' diye devam etti. "Baştanrının yaratıcısı olan ışığın, göklerden temsilcilerini dünyaya gönderdiği Zep Tepi zamanı." Amerotke durdu. Birden, sanki yere bir silah düşmüş gibi, bu ölüm odasının iç inde tiz bir boru sesi gibi yankılanan bir ses duyuldu. Meneloto, "Orada kal," diye fısıldadı. "Bak bakalım ne bulacaksın." Amerotke hızlı okumaya devam etti ve çözemediği hiyeroglifleri atladı. Tutmes'in neden değiştiğini şimdi anlıyordu. Bu duvarın ötesinde, tanrılardan değil, sadece bir tek tanrıdan, çok güçlü, yaratıcı bir ışık varlığından söz eden yazılar vardı. Tanrı bir zamanlar insanların arasına karışmış, onlarla birlikte yürümüştü; mesajlarını yıldızlardan, uzak ufkun ötesinden göndermişti. O zaman bolluk zamanıydı, tüm yaratıklar uyum içinde yaşıyordu ama daha sonra insanoğlu ayaklanmış ve şimdi Osiris ve Horus gibi adlar verdikleri ve yıldızlardan gelmiş bu temsilcileri öldürmüştü. Amerotke gizli kapıyı görebilmek için yerini biraz değiştirdi. Ayağı bir şeye takıldı ve eğilip onu aldı. Kertikli ve kararmış bir metal parçasıydı bu ama Amerotke şimdiye kadar, bu kadar sert bir metal görmemişti. Bronz değildi ama yine insan eliyle yapılmış bir metal parçasıydı. Onu duvara vurdu. Duvardaki kaya kırılmış ama metale bir şey olmamıştı. Bu ani hareket tavandan tozların yağmasına neden oldu. O anda bir ses duydu ve Menelo-to koşarak geri geldi. "Bizi izlemişler," diye fısıldadı. Amerotke, "Kim?" diye sordu. Meneloto onun kolunu yakaladı. "Bunu sadece ışık tanrıları bilir. Acele etmeliyiz!" Amerotke, Amemetleri hatırladı. Duvar yazısına son bir kez baktı ve sonra bir eline meşaleyi, diğerine de metal parçasını alıp ölüm odasında Meneloto'yu izledi. Meneloto birden durup onu itti, merdiveni geçip karanlık bir köşeye sığındılar. Onlar meşalelerini tozların içine atıp söndürürken Amemetler de birer hayalet gibi odaya süzüldü. Amerotke gözlerini kapadı. Meneloto karşı duvardaki bir oyuğa meşalelerden birini bıraktığı için Amerotke Maât'a dua etti, çünkü Amemetler ışığa doğru yönelmişti. Adamlar sekiz dokuz kişiydi ve çöl serserileri gibi baştan aşağı siyahlar giyinmişlerdi. Hepsinde birer meşale ve kdıç vardı. Onlar da ölüm odasındaki manzarayı görünce birden korkuyla durakladılar. Birbirleriyle bir şeyler fısıldaşıyorlardı. Bazıları ilerlemek istemiyor, korkuyordu ama şefleri ilerdeki ışığı gösterip onları kılıcının ucuyla itti. Meneloto, "Tamam, bırak gitsinler!" diye fısıldadı. Amerotke de yine fısıltıyla, "Ama şu duvarın arkasını görmeliyiz!" dedi. Meneloto başını iki yana salladı. Amemetler şimdi ileriye, iyice karanlığa doğru ilerliyordu. Amerotke o anda kaçmaktan başka çareleri olmadığını anlamıştı. Loş ışıkta eski muhafız birliği yüzbaşısını izleyip merdivene atıldı. Merdiveni yarılamışlardı ki, bir elinde meşale, diğerinde kılıç olan siyahlı bir adamın tepede, son basamakta durduğunu gördüler. Adam bağırarak kılıcını uzattı ve onlara doğru fırladı. Meneloto ondan kaçınmak istedi ama adamın kılıcı göğsüne saplanmıştı. Meneloto geriye doğru düşerken katile yapıştı ve onu da kendisiyle beraber sürükleyip Amerotke'ye çarptı. Üçü birden aşağıya yuvarlandı. Amemet onlardan önce kalkmıştı ama karanlıkta meşalesini düşürmüştü. Amerotke elindeki metal parçasını ona fırlattı ve adam gerileyip sütunlardan birine çarptı. Bir çarpma sesi duyuldu. Amemet ahşap sütuna yapışınca yukarda bir çatlama oldu, sütun kaydı ve tavandan bir sürü taş toprak yağmaya başladı. Herdeki Amemetler koşarak geri geldi ama sütunun yıkılması tüm


çatıyı etkilemişti. Tavanın diğer bölümleri de çatlayıp yıkılmaya başladı, havadan taş toprak yağıyordu. Amerotke yere düşen meşaleyi kaptı ve merdivenin dibinde yatan Meneloto'nun yanına koştu. Arkadaşını sırtüstü çevirdi. Kılıç tam kalbine girmiş ve başını da merdivenin keskin kenarına çarpmıştı, her yer kan içindeydi. Amerotke onun kalbini dinledi ama hiçbir şey duyamadı. Bir toz bulutu öksürmesine neden oldu. Salonun diğer ucundan Amemetlerin bağırışları, çığlıkları duyuluyordu. Amerotke elini Meneloto'nun yüzüne koyup çabucak bir dua etti ve sonra merdivene atıldı. Yukardaki oda boştu. İçerde sadece bir duvar oyuğuna konmuş bir meşale yanıyordu. Taş 240 PAUL DOHERTY kapağın üstündeki halkayı tutup, taşı çekip iterek kapatmaya çalışırken merdivenden yukarıya yükselen toz bulutu onu tekrar ök-sürttü. Sonunda taş kapağı kapatmayı başardı ve aşağıdan gelen sesler kesildi. Sonra meşaleyi aldı ve piramidin kuzey yüzündeki kapıya doğru, duvardaki işaretleri izleyerek hızlı adımlarla yürümeye başladı. Atum: Aton; Güneş tanrı, Tanrı'nın yaratıcısı: Mısır'ın en eski tanrılarından b iri. 15 Amerotke yastığını itti ve yatağın üzerine dümdüz Diğer kolunu yavaşça çekti. Norfret kıpırdandı. Uykusuı şeyler mırıldanıp gülümserken o güzel, sürmeli gözh pakları oynadı, parfüm kokulu vücudu hafifçe döndü. Amerotke uzandığı yerden onun nefes alıp vermesini dinl&liA Sonra karşı duvardaki resme takıldı gözleri: iki leopar pazar yerinde çocuklar gibi top oynarken, bir yabanî tavşan A onlara hakemlik yapıyordu. Amerotke gözlerini kapadı. Sakkara'daki piramidin içinden, o korkunç yerden kurtulalı iki hafta olmuştu. Donanmaya vardıktan sonra üstünü başını ve yaralarım temizlemiş ve temiz bir giysi giymişti. Her zaman uyanık olan Sethos bir şeyler olduğunu hemen anlamıştı. Saltanat gerilisinin kıç tarafında edilen sabah kahvaltısı sırasında hep Amerptk«('ye bakmıştı, gözlerinde sorular vardı. Ama Amerotke başını iki yana sallamış ve konuşmayı reddetmişti. Olanlardan kimseye bahsetmemeye kararlıydı. Kraliyet donanması Teb'e varmış ve büyük bir coşku ve sevinç gösterilerivje : karşılanmıştı. Rıhtım tıklım tıklım doluydu ve Sfenksler Bulvarı da vatandaşlar ve başka yerlerden gelen ziyaretçilerle dolmuştu. giysileri içindeki Hatusu bir tahtırevan üstünde kente ıalk, "Uzun ömür, sağlık ve mutluluk!" diye havkırıyorRahipler, 'Ellerini ileriye doğru uzattı! Düşmanı parçaladı, yok etti." diye ilahi okuyordu. 'Dünya enine boyuna. Doğulu ve batılı senin kulundur! Tüm ülkeleri ezip geçtin, kalbin mutludur! Amon'un güzelliği senin yüzünde! Uorus'un ihtişamı altın bedeninde! Ateşin kalbi! Işığın ışığı! Amon-Ra 'nın ihtişamı T Yedek kuvvetlerdeki simsiyah zenciler halkın geride tutulması için kraliyet muhafızlarına yardımcı olurken Hatusu da amansız bakışlarla etrafını süzüyordu. Büyük devekuşu tüyleri kutsal varlığın çevresine güzel kokular yayıyordu. Hatusu hareketsiz oturmuş, ayaklarını da Mitanni Kralı'nın taçlı miğferi üstüne koymuştu, altın yaldızlı sandaletleri pırıl pırıldı. Geçit töreni devam ediyor, birlikler Teb'in süslenmiş sokaklarından geçiyordu. Amerotke, Hatusu'nun önünde yürüyordu; Hatusu'nun arkasında ise Amerofke'nin savaş arabası birliği geliyordu, uzun, parlak dizginleri ve zafer süsleriyle süslenmiş atlarıyla muhteşem bir manzaraydı bu ve arabalar ganimet doluydu. Onların arkasında da toz toprak içinde, bitkin bir halde, ayaklarını sürüyerek gelen savaş esirleri vardı. Tapınağın büyük bronz kapıları açılmıştı. Rahibeler ellerindeki sistralarını sallayıp yeni Firavun'u karşılamaya gelmişti. Tahtırevanın çevresi tütsüler, kutsal sular ve en güzel çiçeklerden yapılmış çelenklerle doluydu. Hatusu merdivenden çıkıp Amon-Ra'ya tütsü yakmış ve sonra birkaç esir daha kurban etmişti.


Amerotke saray çevresinden kurtulduğu için mutluydu. Norf-ret, oğullan, Asural, Prenhoe ve Şufoy onu iki Hakikat Salonu yakınındaki küçük tapınağında bekliyordu. Sevinç dolu bir eve dönüştü bu. Daha sonra bunu kutlama geceleri, ziyafetler izledi. Amerotke'nin midesi uzun süredir asker yemeğine alışmış oldu-ğunan bunları pek kolay hazmedememişti tabii. Norfret müthiş arzuluydu ve o güzel vücuduyla onun altında her gece kıvranıp Amerotke'yi iyice yormuştu. Amerotke sanki bir rüya âleminde yaşıyordu. Vücudu hâlâ seferin acılarını taşıyordu. Rüyalarında Mitanni kuvvetlerinin saldırısını, muharebenin kaosunu, piramidin altındaki asılmış insanlar odasını ve piramidin girişine yakın bir köşede bulduğu başı kesik rahibi görüyordu. Amerotke yavaşça döndü. Meneloto ölüp kendisi kaçarak kurtulduğu için suçluluk duygusu içindeydi. Ama o ne yapabilirdi ki? Şufoy ona, kendisinin yokluğu sırasında olanları anlatmıştı. Ama Amerotke onu pek dikkatle dinlememişti, çünkü hiçbir şeyi umursamıyordu, evine dönmüştü işte. Tüm korkular arkada kalmıştı. Tüm Teb halkı Hatusu'nun tahta çıkışını konuşuyordu. Zaten taç giymemiş olan çocuk Firavun nazikçe bir kenara itilmiş ve prens unvanını alarak saraydaki özel dairesinde oyunlarıyla baş başa bırakılmıştı. Amerotke entrikalardan uzak duruyordu. Aklı hep, piramidin altındaki o odanın duvarında gördüğü yazıdaydı. Tutmes'in ne bulduğunu, Amonhotep'in inancını neden yitirdiğini artık biliyordu. Bu doğruydu, tanrılar yoktu. Mısır rahipleri halkı daracık koridorlara sokup gerçeklerden uzaklaştırıyordu. Amerotke o mesajı fazla şaşırtıcı bulmamıştı. Zaten kendisi de Teb tapınağının gösterişli ayinlerini tuhaf ve gereksiz bulmuyor muydu?,Bir kedi ya da timsaha tapınmanın normal olmadığını her zaman düşünmüş, bunlardan kuşku duymuştu. Onun Maât'a saygısı başka bir şeydi. Heykel ve tapınak bir yana, hakikat ortadaydı; ona saygı duyulmalı ve onun peşinden gidilmeliydi. Oraya geri dönüp dönmemeyi düşündü, ama tavanın yıkılışını hatırladı. Gözlerini kapadı. O da artık Amemetler için bir mezar olmuştu. Orasını onların ruhu koruyacaktı. Meneloto için kurban vermeliydi, ama kime? Mısır'ın taş tanrılarına mı verecekti bu kurbanı? Dışarda, koridorda bir ses duyup üzerindeki örtüyü açtı. Üzerine bir şey alıp, sandaletlerini ayaklarına geçirdi, ellerini ve yüzünü kokulu suyla yıkadı ve aşağıya indi. Hizmetçiler daha kalkmamıştı. Güneş henüz doğmamıştı ve ilk ışıklar kentten bu yana doğru yayılıyordu. Esintinin hâlâ serin olduğu bahçeye çıktı. Şu-foy biraz ilerde, bir çınar ağacının altında oturuyordu. Amerotke sandaletlerini çıkardı ve sessizce ona yaklaştı. Cüce onu duyup hemen döndü ve eliyle, önündeki bir örtü üzerinde duran kıymetli objeleri kapatmak istedi. Amerotke çömeldi. "Bunlar nereden geldi Şufoy?" Cüce hiç düşünmeden, "Satın aldım," diye cevap verdi, "insan ekmeğini kazanmak için sabahtan akşama kadar ticaret yapmak zorunda." Amerotke, kuru bir sesle, "Bundan eminim," dedi. Şufoy kıpırdanıp ona biraz daha yaklaştı ve fıldır fıldır, parlak gözleriyle efendisine baktı. "Döndüğünüzden beri değiştiniz efendim." "Bazı şeyler gördüm: korkunç şeyler!" Şufoy başını salladı. "Bunlar unutulur efendim. Sonunda her şey ölür." Amerotke değerli objeleri karıştırdı. "Zengin bir adam oluyorsun sen." "Ordu Teb'den ayrıldıktan sonra herkes paniğe kapıldı efendim, insanlar her şeylerini satmaya başladı." Amerotke küçük bir altın kadeh gördü, elini uzatıp aldı. Kadehin kenarında Osiris'in, bir ruhu tartarken resmi vardı ve Maât da onun yanına diz çökmüştü. Resmin altında, Hatusu'nun babası Firavun I. Tutmes'in saltanat sürdüğü tarihler yazılıydı; kutsal mührün yanında da kadehin uzun zaman önce ölmüş olan sahibinin, bir Gümüş Evi kâtibinin adı görülüyordu. Amerotke iyice meraklanıp, "Bunu nerden aldın?" diye sordu. Şufoy tedirgin olmuşa benziyordu. "Onu kente götürüp satacaktım, efendim." Amerotke, "Bu bir cenaze töreni kadehi," diye konuştu, "özel olarak bu kâtip için yapılmış ve mezara konacak bir parça şarap alacak kadar da küçük." Birden uzandı ve Şufoy'u omuzundan yakaladı.


"Efendim, çocuklarınızın hayatı üstüne yemin ederim, onu Teb'de bir tüccardan satın aldım! Bu tür kadehler ve kıymetli tabak çanak satıyordu. Fiyatı da çok uygundu, dayanamayıp aldım." Amerotke, "Bu çalınmış bir mal," diye konuştu. "Bunu sen de biliyorsun Şufoy. Bu kadeh bir mezardan alınmış!" örtüyü dört ucundan tutup, Şufoy'un inleyip sızlamalarına aldırmadan topladı. Sonra, "Kente git hemen," diye emretti, "iki Hakikat Salonu'na git ve Asural'la onun iriyan, kuvvetli birkaç adamını al. Sonra da satıcıların yanına git, ne yaparsan yap, ama ben, bunları satıcılara satan adamın adını istiyorum. Şufoy, bu kadeh babamın mezarından da çalınmış olabilirdi. Senin olan senindir, ama büyük akrepçi Şufoy'un mezar hırsızlarıyla işbirliği yaptığı duyulursa neler olur, düşünebiliyor musun?" Şufoy kısa bir süre sonra bir kılıç alıp, torbasını sırtlayarak evden ayrıldı, giderken kendi kendine mırıldanıyor ve bildiği tüm deyimleri tekrarlıyordu. Amerotke onu yakaladığı için mutluydu, artık daha dikkatli ve uyanık olacaktı. Yıkanıp giyindi, biraz meyve yedi ve ziyaretçisi öğleden biraz önce geldiğinde bahçedeydi. Sethos çimenlerin üstünden yürüyüp yaklaştı: Nil seferi boyunca pek değişmemiş gibiydi. Muharebeye katılmış ve Hatu-su'nun güvenini kazanmıştı ama Senenmut'a karşı öfkesi artıyordu. Bir bahçe sandalyesine oturdu. Amerotke'ye, "Uzun ömür, sağlık ve mutluluk dilerim sana!" dedi. Amerotke bir bardağa bira doldurup ona getirdi. Sethos biradan bir yudum aldı, kenarında balıkçıl kuşları bulunan süslü havuza hayran gözlerle baktı. "Çalkantılı günler yaşıyoruz saygıdeğer Amerotke, değil mi?" Kemerinin arasından çıkardığı lotus çiçeğini parmaklan arasında çevirdi. "Ekselansları bu sabah bana bunu verdi. Bir iyi niyet gösterisi." Çiçeği kokladı ve sonra yanındaki sehpaya bıraktı. "Saray mensupları toplantısın a katılmadın, değil mi?" Durdu ve asmaların arasında dolaşan bahçıvanlara baktı. Amerotke, "Hâlâ yorgunum," dedi. Sethos, "Rahimere, Bayletos ve diğerleri tutuklandı," diye konuştu, "Benim polislerimden birkaçı onları dün gece saraydan kaçarken yakaladı." "Hangi suçlamayla?" "Vatana ihanet." "Bunun kanıtı yok." Sethos sırıttı, zeki, iyice kazınmış yüzünde kırışıklıklar belirdi, gizli bir şakayı karşısındakiyle paylaşıyor gibiydi. "iki Hakikat Salonu'nda senin önüne gelip yargılanacaklar." "O zaman kanıt yetersizliğinden onları serbest bırakırım." "Sen bir taş kafasın Amerofke!" "Yoldan çıkmamış, ya da dürüst olmakla aynı şey mi bu? Ekselansları Hatusu, Rahimere'ye karşı bir vatan hainliği kanıtı olmadığını biliyor. Kaç kişi tutuklandı?" "Galiba on kişi kadar. Kutsal Firavun..." Sethos bu sözcüğün altını çizerek devam etti. "Kutsal Firavun, onların vatan haini olarak suçlanmaması halinde, hiç kuşkusuz II. Tutmes'in, Ipuver ve rahip Amonhotep'in ölümlerinden sorumlu olarak suçlanabilece-ğine inanıyor. Şimdi de kanıtları değerlendirmek için seni bekliyor saygıdeğer Amerotke." Amerotke, "Elimizde ne kanıt var ki?" diye sordu. "Evet, kocası bir yılan tarafından ısırılıp öldü ama yılan onu nerede ve ne zaman ısırdı?" Sustu ve omuzlarını silkti. "Bunu bilmiyoruz. Evet, birisi de İpuver'in torbasına yılan koydu ama bunu saray mensuplarından herhangi biri de yapmış olabilir. Amonhotep'e gelince, o da ölümünden önce hiç kuşkusuz saraydan birisiyle görüştü." Bir an durdu ve sonra, "General Omendap nasıl?" diye sordu. "Hızla iyileşiyor. Zehirli şarap şişesinin Teb'de ya da kampta diğer şişeler arasına konulmuş olabileceğine inanıyor. O da bunu Ra-himere'nin yapmış olduğunu düşünüyor. Eğer ölseydi kraliyet ordusunda karışıklık çıkacak ve ordu geri çekilmek zorunda kalacak"Ama bu olmadı, öyle değil mi?" Amerotke kalktı ve kendi bira bardağını doldurdu. Sethos'a bir tabak içinde ekmek ve peynir ikram etti, ama o istemedi.


Sethos ona biraz daha yaklaşıp eğildi ve, "Pekâlâ saygıdeğer yargıç, bu ölümleri Hat usu ya da Veziri Senenmut, yalnız ya da birlikte planladılarsa ne olacak?" diye fısıldadı. "O kadının ne kadar acımasız olduğunu gördün. Askerler ona hayran. Onu Sek-met ve Montu'nun bir birleşimi gibi görüyorlar." "Saygıdeğer Sethos, sen bir Amon-Ra rahibisin: hem saray rahibi ve hem de kraliyet savaşısın. Sen de acımasızsın ama bu seni bir cani yapıyor mu? Bir şey daha var. Unuttuğumuz bir şey. Ma-jestelerinin bize söylemediği bir şey. Tutmes'in, Teb'e döndüğü zamanki ruh halini anlıyorum."Sethos, merakla, "Ne demek istiyorsun?" diye sordu. "Bazı şeyleri net olmasa da görmeye başlıyor gibiyim. Aslında katili yakalamamız isteniyorsa Majestelerinin daha dürüst ve doğrucu olması gerekiyor. Sadece beni bir ulak gibi gönderip taş toprak arasında araştırma yaptırmakla gerçek ortaya çıkmaz." Amerotke, Şufoy'un bahçeye girip yaklaştığını görül Arkasından da Asural, Prenhoe ve bir tapınak polisi tiı du. Şufoy, Sethos'u eğilerek selamladı. Amerotke, "Adamın adını öğrendiniz Şufoy küçük bir papirüs parçasını Amerotke onu açtı ve gülümsedi. ~ "Saygıdeğer Sethos," diyerek ayağa kalktı. ASanırım benimle gelsen iyi olacak. Bunu çok ilginç bulacağına eminim," dedi ve sonra "Peay," diye mırıldandı ve sustu. Nekropolis'te maymununu omuzuna oturtmuş telaşla koşuşturan kibirli doktoru hatırladı. Aklına bir şey geldi. "Efendim!" "Ne var?" Prenhoe elinde bir tomarla yaklaştı. "Dün gece bir rüya gördüm efendim, sanırını siz... " Amerotke, "Şimdi olmaz," diyerek onun sözünü kesti. "Asu-ral, adamların hazır mı?" Tapınak polisi şefi başını salladı. O halde doktorumuzu bir ziyaret edelim bakalım." ,Nil'e açılan sulama kanallarından birinin kenarında inşa edilmis güzel evinin küçük bahçesinde dinleniyordu. Asural hiçbir merasime gerek görmeden bahçe kapısını tekkeyle açtı, kapıcıyı kenara itti ve sütunlu girişe doğru yürüdü, Amerotke, Sethos ve diğerleri de onu izliyordu. Tir tir titreyen doktor onları görkemli evinin salonuna davet etti. Peay'ın özel odasına giden koridorun zemini kokulu sedir ağacıyla kaplanmıştı. Peay onları divanlara oturttu ve kendisi de yüksek arkalı sandalyesine oturup üstünü düzeltti.iddialı bir tavırla, "Beni memnun ettiniz," dedi. O sırada maymunu, sanki çağırılmış gibi, elinde Peay'ın büyük olasılıkla bahçede kullanmış olduğu gümüş kaplama kadehle, bahçe penceresinde göründü. Amerotke, "Hah, işte suç ortağın da geliyor," dedi. Peay'ın suratı sapsarı kesildi. "Ne demek istiyorsunuz ?" diye kekeledi. Maymun sahibinin kucağına atladı ve kadehi doktorun kısa, tombul parmakları arasına uzattı. Amerotke, "Sen bir mezar hırsızısın, değil mi?" diye devam etti. "Doktor olduğu için de, Teb'de ölen tüm güçlü ve zengin insanları tanıyorsun. Hatta cenaze törenlerine davet ediliyor, mezar başındaki yasçıların arasına katılıyorsun. Birkaç hafta sonra küçük arkadaşınla oraya dönüyor ve onu hava deliklerinden içeriye salıyorsun. Onu, küçük ve kıymetli eşyayı alacak şekilde eğitmişsin: kadeh, yüzük, porselen vazo, çanak çömlek, kolye gibi ne bulursa kapıyor ve girdiği yoldan dönüp onları sana getiriyor." Peay ağzını açmış dinliyordu. Gözlerinde müthiş bir korku ve dehşet ifadesi vardı. Amerotke acımasızca devam etti. "Seni, çok iyi tanındığın yerde, Nekropolis'te gördüm. Hırsızlıklarla gelirini artırıyorsun. Son karışıklık günlerinde Teb'e gidip çaldıklarından bir kısmını pazar yerinde satmayı düşündün ve benim uşağım da bunlardan bir kısmını satın aldı." Peay yerinden kalkmaya yeltendi ama Amerotke onu itip yerine oturttu. "Bir mezar soyguncusuna ne yapmamız gerekir acaba saygıdeğer Sethos, ne dersin? Onu çarmıha gerelim mi? Asalım mı? Kırmızı Topraklar'da canlı olarak gömelim mi? Yoksa izin verelim de ölüm Evi'nde zehir mi alsın?" Peay dizüstü çöktü, ellerini kenetledi ve durdu, tombul yanakları gözyaşlarıyla ıslanmıştı. "Lütfen!" diye yalvardı. "Merhamet edin efendilerim!" Amerotke ve Sethos kaşlarını kaldırıp birbirlerine baktılar.


Amerotke, "Evet, merhamet dilenebilirsin," diye devam etti. "Çünkü biz merhametliyizdir. O uyanık beynin şimdi, acaba saygıdeğer Amerotke beni neden kendisi gelip de tutuklamak istedi? diye soruyordur. Acaba neden gecenin bir saatinde Asural'ı gönderip de seni tutuklatmadım? Evet, merhamet için bir şansın var. Pilini pırtını toplayıp bir arabaya koyarak Teb'den gidebilirsin. Bu ev ve içindekilere devlet tarafından el konmuştur, evin gelirleri Amon-Ra tapınağındaki Yaşam Evi'ne gidecektir." Peay ağlamaklı bir sesle, "Ey büyük efendimiz!" diye inledi. Amerotke, "Ama bir şartım var," diye devam etti. "Kutsal Tut-mes'i muayene etmiştin sen. Bir yılan tarafından ısırılmış mıydı gerçekten?" "Evet efendim." Amerotke heyecanlandı. Uzandı ve adamın omuzunu yakaladı. "Gerçek mi bu, doğru söyle?" "Evet ve hayır. Efendim, topuğunun üstünde yılanın ısırık yeri vardı. Ama... " "Ama ne?" "Ayak şişmişti, kuşkum o ki... " Peay'ın sesi zayıfladı. Sonra, "Korkuyorum," diye inledi. Amerotke, "Kırmızı Topraklar'da kızgın kumlara gömülmek daha da korkutucu değil mi sence?" diye ona baktı. Peay tombul yanaklarını ovuşturup, "Orada yılan ısırığı vardı," dedi. "Ama zehir hareket etmemişti. Kutsal Firavun'da hastalıktan öldüğünü gösteren tüm belirtiler vardı." "Ne demek istiyorsun sen?" Peay başını kaldırdı. "Efendim, söylediğim doğrudur. Bana sorarsanız kutsal Firavun öldükten sonra yılan tarafından ısırıl-mıştı." Sethos ve Amerotke, Nil kıyısındaki büyük rıhtım yakınında bulunan ve Hatusu'nun kendine ayırdığı Milyon Yıl Evi'nin merdivenine tırmandılar. Ressamlar sütunlara ve yolun iki yanındaki yüksek duvarlara Hatusu'nun kuzeydeki büyük zaferini gösteren dramatik sahneler resmediyordu. Duvarcı ustaları emrindeki esirler tekerlekler üzerine konmuş muazzam granit blokları taşıyordu. Sethos, "Kutsal Firavun, zaferini ya da ihtişamını unutmamamız için elinden geleni yapıyor," diye konuştu. "Kapının iki yanı-na iki tane taş abide dikilecek. Bu taş abidelerin üstüne de onun doğumu ve büyük zaferleri işlenecek. Bunların tepeleri altınla kaplanacak ve böylece halk da Amon-Ra'nın onu çok sevdiğini bilecek." Amerotke ağzını tozlardan korumak için eliyle örttü ve sonra da başparmağının ucunu dudağının kenarına sürdü. Asural ve Prenhoe'ya, Peay'ın gece olmadan Teb'den çıkarılması talimatını vermişti. Fakat hâlâ öfkeliydi. Tutmes yılan ısırdığında ölüyse Majesteleri Hatusu bunu bilmeliydi, ama böyle bir koni yu Onun yanında nasıl açabilirdi ki? Bu savaşçı kraliçeye bum lirdi? Birden Sethos'un kolunu yakaladı. "Ben yalnız gideceğim." Sethos itiraz etmedi. Amerotke, "Yalnız gidiyorum," dîye tekrarladı. Kraliyet muhafızları yüzbaşısı HmCTofke'yi hemen tanıdı ve yerlere kadar eğilip selamladıktan sonra mermer koridorlardan geçirip, Hatusu'nun kendi zevki için ayırdığı küçük bahçeye götürdü. Yemyeşil çimenlerle kaplı vGgûzel kokulu çiçekler, altları gölgeli ağaçlar, çiçek tarhlanyla dolu olan bahçenin tam ortasında cilalı mermerden yapılmış süslü bir havuz vardı ve içindeki su öylesine berraktı ki, Amerotke yüzen parlak renkli balıkları rahatça görebiliyordu. Rengârenk tüyleri olan kuşlar çimenlerin üzerinde Ağaç dallarına asılmış altın ve gümüş kafesler için-jlar bu cennet gibi bahçede ötüp duruyordu, ıt ve Hatusu, havuzun kenarında baş başa vermiş, ço ilüşerek balık yakalamaya çalışıyor, eğleniyorlardı. İHİat'JSy fea('tı ve gülümsedi. Üzerinde basit ve şeffafbir keten giysi İşına kısa, parlak bir peruk geçirmiş, gözlerine sürme çekmişti, ayakları çıplaktı. Senenmut kısa, beyaz bir etek giymişti ve vücudunun üst kısmı, Hatusu'nun sıçrattığı sularla parlıyordu.


Hatusu, "Amerotke!" diyerek ayağa fırladı. Havuzun kenarından koşarak dolandı ve yargıcın elini tuttu. "Küstünüz mü bize? Neden saray toplantısına gelmediniz?" Parmaklarının ucuna kalkmış, cin gibi gözlerle ona bakıyordu. "Beni artık sevmiyor musunuz yoksa?" Amerotke, "Peay'ı görmeye gittim," diye cevap verdi. "Kutsal Firavun, kocanız ve üvey ağabeyiniz yılan ısırdığında zaten ölüydü, değil mi?" Hatusu birden onun elini bıraktı ve geriye sıçradı. "Renkli balıkları sever misin Amerotke? Gel! Çıkar sandaletlerini." "Ayaklarım kirli." Hatusu'nun davranışı Amerotke'nin kafasını karıştırmıştı. Hatusu'nun omuzları üzerinden, asık suratla gözlerini kendisine dikmiş olan Senenmut'a baktı. Hatusu, "Ondan endişelenme," diye fısıldadı. Sonra ellerini kenetledi ve, "Biz tek vücut, tek ruh, tek kalp ve tek kafayız," dedi. Amerotke onun gözlerindeki tutkuyu görebiliyordu. "Benden, gerçeği bulup ortaya çıkarmamı istediniz," diye devam etti. "Ama siz bana güvenmezseniz bunu ortaya çıkaramam ekselansları." Hatusu çömeldi ve Amerotke'nin sandaletlerinin bağlarını çözdü. "Gel, ayaklarını yıka." Amerotke biraz sıkılmıştı. Havuzun kenarına oturup ayaklarını serin suya daldırdı, Hatusu sağında, Senenmut ise solundaydı. Hatusu ayaklarını suya vurup duruyordu. Amerotke bunu gerçek dışı buluyordu. Bu kadın bir dişi aslandı, ülkede ve ülke dışında düşmanlarına boyun eğdirmiş, onları cezalandırmıştı. Şimdi de burada küçük bir kız gibi oturmuş, hikâye anlatmaya çalışıyordu. Hatusu, "Tutmes'i sevdim," diye başladı. "Nazik, zayıfve hastaydı ama iyi kalpliydi. Sara hastasıydı ve hayaller gördüğünü söylerdi. Bazen Mısır'da bu kadar çok tanrı olduğuna şaşırır, bir timsaha tapılmasına inanamaz ve tanrı Amon-Ra'nın neden aptal bir koç başıyla resmedildiğini merak ederdi. Bilgelere sorular sorardı. Dinsiz değildi ama başka bir şey arıyordu." Durdu ve içini çekti. "Kuzeye, deniz korsanlarına karşı sefere çıktı. O sırada, Sakkara yakınındaki bir piramidin muhafızı olan Neroupe'den bir mektup aldı. Tutmes hiç kuşkusuz dönüşte oraya gitti. Neroupe ölmüştü ama, yüzlerce yıl önce yaşamış olan büyük Firavun Ke-ops'un kayıp kütüphanesine giden bazı tünellerin gizli plan ve talimatlarını da Tutmes'e bırakmıştı." Hatusu sustu ve yanağındaki terleri sildi. "Piramidi ziyaret ettikten sonra bana yazdı. Mektubu attım ama zaten birkaç satır bir şeydi. Teb'e dönüp tapınaklardaki sahte putların yerine geçecek tek Tanrı konusunda emirler yayınlayacağını yazmıştı." Yine durdu ve omuzlarını silkti. "Tutmes'in bu gizemli tavrına fazla aldırmadım." Derin bir nefes aldı ve ayaklarını suyun içinde oynattı. "Ama dönüşünü sabırsızlıkla bekliyordum. Subaylarından bir kısmı onun Teb'e dönüş hazırlıkları için önceden gelmişti." Tekrar durdu. Senenmut, "Söyleyin ona," dedi. "Şu şantaj mektuplarını söyleyin ona." Hatusu hemen, "Beklerken," diye devam etti, "mektuplar almaya başladım. Küçük papirüs tomarlarına yazılmış, kâtip elinden çıkmış gibi görünen mektuplardı bunlar." Başını iki yana salladı. "Bana şantaj yapıyorlardı." Hatusu döndü ve parmağını dudağına bastırdı; kıpkırmızı tırnağı tenine iyice batmıştı. "Sana anlatacaklarımı kimse duymamalı, Amerotke. Çocukken annem Ahmose beni bir gün bir kenara çekti ve odasını ziyaret eden tanrı Amon-Ra tarafından hamile bırakıldığını ve benim de böylece kutsal bir çocuk olarak doğduğumu söyledi." Peruğunun kenarına dokundu ve bir kısmını sıkıp içindeki kokulu yağı çıkardı. "Tabii o zaman çocuktum, annem tanrılarla öylesine iç içeydi ki, bunun bir masal olduğunu sandım. Bu şantaj mektupları bu konuyu ele almıştı. Annemin, babama ihanet ettiğini ve Amon-Ra tapınağından bir rahiple yattığını yazıyordu. Ben Firavun soyundan değil, evlilik dışı doğmuş bir piç, bir günahkârdım. Mektuplarda, ya söylenenleri yapar, ya da sonuçlarına katlanırsın şeklinde emirler vardı. Seçim hakkım yoktu. Şantajcı, hikâyesini kanıtlayabileceğini de yazıyordu." Amerotke havuzun karşı tarafına baktı. Siyah kuyruklu bir ibibik kuşu, sapsarı bir kanaryayı ürkütüp kaçırmış, yerden bir şeyler yiyordu. Mitanni zaferinden sonra Senenmut'un askerler önünde yaptığı konuşmayı hatırladı.


"Bunları sen de biliyor musun?" Senenmut, "Evet," diye cevap verdi. "Ben de bunun üstüne gitmeye karar verdim. Eğer kutsal Hatusu, kutsal bir çocuk olarak doğmuşsa bunu neden gizli tutacaktık? Neden dünyaya ilan etmeyecektik? Gülümsedi. '"Görüldüğü gibi bu plan işe yaradı. Teb'e döndüğümüzden bu yana Majesteleri başka mektup almadı." Hatusu, "Ben intikam istiyorum," diye atıldı. Yüzü değişmiş, gözleri büyümüş, çıkık elmacık kemikleri üstünde teni gerilmişti. "Bu şantajcının bir haça ellerinden asılmasını istiyorum! Vücudu köpeklere verilsin ki, Ka'sı asla uzak ufka varamasm." Bunu söylerken tırnaklarını Amerotke'nin bacağına batırdı. Amerotke, "Peki ya kutsal Tutmes," diye sordu. "O bir sara nöbeti sırasında öldü. Amon-Ra heykeli önünde korkunç bir nöbet geçirdi. Heyecan ona çok fazla gelmişti. Yere düştü ve sadece, 'Hatusu, o sadece bir maske,' diyebildi. Kısa bir süre sonra da öldü. Naaşım kraliyet yas odasına taşıttım, orada onunla baş başa kaldım. Daha sonra saray mensupları geldi ve nasıl ve neden bilmiyorum ama, birden acıktım. Yiyecek bir şeyler bulmak için döndüğümde kapının iç tarafında küçük siyah bir torba gördüm. İçinde bir not vardı ve tehditler açıktı. Söyleneni aynen yapmalıydım. Kapının yanında bir de tepsi vardı, üzerinde yiyecek bir şeyler bulunuyordu." İçini çekti. "Torbada bir çatal vardı ve fildişinden yapılmış çatalın uçları zehirliydi." Amerotke, "Yani çatal bir yılanın dişlerini andırıyordu, öyle mi?" dedi. Hatusu başını salladı, "iki uçlu ve zehirli çatalı ölmüş olan kocamın topuğuna batırmam isteniyordu. Söyleneni yaptım. Şöyle bakan biri bunun bir yılanın dişleriyle yapıldığını sanacaktı. Teni rengini kaybetti, zehir derine işlemişti. Sonra o çatalı ve mektubu yaktım." Ellerini salladı. "O zaman bile bir şeylerin yolunda gitmeyeceğini anlamıştım. Kocamın kan dolaşımı durmuştu, zehir olduğu yerde kaldı, ama ne yapabilirdim? Kocam Teb'e dönmeden önce, şantajcının onunla konuşup beni mahvetmesinden korkuyordum. Çünkü ona bir erkek çocuk verememiştim. Ama Tutmes öldükten sonra işim daha da zorlaştı. Rahimere ve yan-daşlarıyla mücadele etmek zorundaydım. Şantajcı bana yazdıklarını Teb'e yayarsa ne kadar dayanabilirdim ki?" Amerotke, "Ya Meneloto?" diye sordu. "Kocam öldükten iki gün sonra bir mektup daha aldım, mana kadar, kocamın mezarına tecavüz edildiğini ve tolo'yu suçlamam ve Sakkara konusunda hiçbir şey söylememem isteniyordu." "Peki ya diğer ölümler?" Senenmut araya girdi ve, "Onlar Hakkında bir şey bilmiyoruz," dedi. Hatusu, "Ne yapabilirdim ki?" diveAdevam etti. "Annem ve babam konusunda tehcAt ediliyordum. Rahimere'ye karşı durmam gerekiyordu. Bir savaş kaybetmem için kuzeye gönderildim ama tanrılar beni korudu:" Başını kaldırdı. "Annem doğruyu söylemişti. Ben kutsal bir çocuk olarak doğdum. Ben Amon-Ra'nın sevdiği biriyim!" Amerotke. "Pekî suçlular kim?" diye sordu. "Rahimere. Sethos'da bazı kanıtlar var ama yetersiz. O adam Omendap'ı öldürmek istemiş ve Ipuver'i de öldürmüş olabilir." Döndü ve gülümsedi. "Ama artık buna ihtiyacımız kalmadı." Yüzünü biraz daha yaklaştırdı, nefesi güzel kokuyordu. "Mitan-ni'nin kayıtlarını inceledik. Rahimere, Kral Tuşratta ile gizlice temas halindeymiş. O halde git bunu ona söyle Amerotke! Söyle ona her şeyi itiraf etsin. Nasıl olsa ölecek ama kutsanmış olanların yanına gidecek yolu hâlâ seçebilir!" düğünde meydana gelen uğursuz olayları öğrenmişi hakkım yoktu. Saltanat teknesinde bir yılan buluruı Maât: Adalet ve doğruluk tanrıçası.

16 Amerotke, Maât tapınağı altındaki ölüler Evi'nin karanlık geçidine girdi. Yüzleri maskeli nöbetçiler cızırdayarak yanan zittli meşalelerin arasında duruyordu. Bir zindancı kalın kalası kaldırıp kapıyı açtı. Rahimere'nin hücresi küçüktü, beyaz badanalı duvarın üst kısmındaki küçük pencereden biraz hava ve ışık giriyordu içeriye. Eski vezir tanınmaz haldeydi. Yanaklarında çürükler vardı, yüzü


solmuş, sakalları iyice uzamıştı ama gözlerinde hâlâ kötülük parıltıları görülüyordu. Yeşil hasırlı yatağından kalkmaya gerek görmedi ve biraz doğruldu, kirli peştamalı iyice beline çekti. "Benimle alay etmeye mi geldin?" "Soru sormaya geldim." "Ne sorusu?" "Ipuver'in, Amonhotep'in ölümü, General Omendap'a yapılan suikast girişimi ve Kraliçeye'ye gönderilen şantaj mektupları." Amerotke o anda dilini ısırmayı yeğlerdi herhalde. Rahimere bacaklarını kıvırdı. "Şantaj mı? Kutsal Firavun'amı? Amerotke, âdeta kekeleyerek, "Ve de cinayetler," dedi. Hatusu ve Senenmut'la görüşmesinden sonra canı sıkılmıştı ve hâlâ sinirliydi. "Ben hiçbir cinayet işlemedim, ipuver'in ölümü mü?" Rahi-mere ellerini oynattı. "Ipuver'i neden öldüreyim ki?" öne doğru eğildi. "Ipuver genç kızlardan hoşlanırdı. Ona bir oda dolusu kız vereceğimi söyledim, ama bu şantaj konusunu bilemem. " Amerotke boşuna zaman harcadığını anlamıştı. Durdu ve kapıya döndü. Rahimere, "Benim aleyhime hiçbir kanıt bulamazsınız!" diye bağırdı. "Eğer o kahpe beni öldürmek istiyorsa köpeklerini göndermek zorunda kalacaktır!" Amerotke kapıda durdu ve, "Buna gerek kalmayacak," dedi. "Senin Mitanni Kralı'na yazdığın mektupları buldular. Vatan hainliğinin cezasını biliyorsun, değil mi?" Amerotke kapıyı arkasından çarparak kapadı ve maskeli nöbetçileri sıyırarak hızlı adımlarla koridorda ilerledi. Bu yer ölüm kokuyordu. Dışarıya çıkıp düşünmek, bu ölümlerin, cinayetlerin ve şantaj konusunun gizli kalacağına dair Hatusu'ya hitaben bir konuşma hazırlamak zorundaydı. İki Hakikat Salonu'na gitti ama orası bomboştu. Mahkeme en azından beş gün daha kapalı kalacaktı ve Amerotke, son olaylar nedeniyle, yargılanma için bekleyen dava sayısının iyice kabardığına emindi. Sütunlardan birine dayandı ve yargıç koltuğuna, küçük, cilalı masaya ve kâtiplerin minderlerine baktı. Dışardaki avludan mırıltılar, kâtiplerin gevezelikleri ve çocuk bağırışları geliyordu. Amerotke ağır adımlarla ilerledi ve duvardaki fresklere baktı. Saçlarında bir devekuşu tüyü takılı olan tanrıça Maât, elinde terazi tutan tanrı Osiris'in karşısında, topukları üstünde oturuyordu. Amerotke, 'Maât burada nasıl bir adalet dağıtabilir?' diye düşündü. Bu meseleyi nasıl çözebilir? Döndü ve kendi küçük tapınağına gitti. Küçük tapınağın içinde bir Maât heykeli duruyordu. Döşemeye yeni kum serilmiş, birisi ve büyük olasılıkla Prenhoe, kutsal su ve tütsü kaplarını doldurmuştu. Bazı yerlere küçük tarçın ve buhar çanakları da yerleştirilmişti. Küçük tapınak temiz görünüyor, güzel kokuyordu; tapınağın önüne yeni minderler de konmuştu. Amerotke ona yol göstermesi için Maât'a diz çöküp dua etmeyi düşündü ama ellerini ve ağzını yıkamadığını hatırladı. Yoksa o da Amonhotep gibi mi oluyordu? Kafasının içinde bir sürü net görüntü vardı. Kamp dışındaki o ölüm karmaşası; bağıran, kıvranan ve debelenen insanlar; savaş arabalarının tekerleklerinden damlayan kanlar; düşüp ölenleri çiğ neyip geçen atlar. Merhamet dileyenlerin feryatları. Genç Mitanni asillerine, yüzlerini parçalamadan önce tecavüz eden, ırzlarına geçen muhafız askerleri. Parıldayan muhteşem Hatusu, merdivenin dibine düşüp ölen Me-neloto, Amemetler, etrafında gölgeler gibi dönüyordu. Ya şu Ke-ops'un korkunç kemerli odası? Amerotke açık tapınağa baktı. Her şey sahte miydi yani? Dinleyebileceği kimse yok muydu? O sırada bir gölge geldi ve onun yanına diz çöktü. Amerotke dönüp omzunun üzerinden baktı. "Dün gece bir rüya gördüm efendim. Rüyamda bir palmiye ağacında oturuyordum, ama ağaç birden çınara dönüştü. Siz de ağacın dallan altında giysilerinizi parçalıyordunuz." Prenhoe'nun yüzü öylesine gergindi ve elindeki papirüs tomarlarını öyle sıkıca tutmuştu ki, Amerotke ona sert bir cevap vermeyi daha doğru buldu. "Peki anlamı neymiş bunun bakalım?" "Anlamı şu; benim için iyi şeyler olacak. Ve siz dertlimi kötülüklerden kurtulacaksınız. Efendim ben iyi bir kâtibim" ama "Terfi zamanın yaklaştı."


Prenhoe, "Efendim, ben iyi bir kâtibi tekrarladı. "Mahkemede söylenenleri inanarak kayda aliyorum Sustu ve Amerotke'nin gözlerindeki öfke parıltısını görünce hemen devam etti. "Siz burada yokken meslektaslarimla görüştüm, onlara da-nistim ve elini salladı. Prenhoe, "Şufoy söyledi bana," diyerek gevezeliğini sürdürdü. "Şufoy bana, sizin şu kanıt vor'en yaşlı yılan rahibine yaptığınız ziyareti anlattı. Sizi nasıl kurtardığını da tabii." Amerotke, "Bunu sakın bayan Norfret'e söyleme!" diye sertçe uyardı o idim, söylemem, ama sanırım şunu okumalısınız." içinde elindeki papirüs tomarını açtı. "Bunlar yaşlı .»dikleri. Garip değil mi bu?" rotke eğildi ve loş ışıkta papirüse yakından baktı, layır, hayır, şurada." Prenhoe parmağıyla bir noktayı göste-rordu. Amerotke yazıyı okudu. Gözlerini kırpıştırdı ve tüm protokol kurallarını unutup iyice eğildi. "Ben... ben... " Kekeledi ve başını kaldırıp baktı. "Bu da ne demek yeğenim?" Prenhoe heyecanla yutkundu. 'Ben mezarlara, Nekropolis'e gittim." Sonsuzluk Evi'nin etrafını dolaştım ve rahibin sözünü ettiği kişinin anne babasının mezarlarını ziyaret ettim. Annesi, tanrıça Meretseger'in hizmetinde olan bir rahibeymiş.' Amerotke, nefesi kesilmiş gibi, "Yılan tanrıçası!" diye mırıldandı. 'Hakikat böyle miydi acaba?' diye düşündü. Aklı ve ruhu yakabildi gizli bir ateş mi vardı? Birden dönüp Prenhoe'nun yüzünü ellerinin arasına aldı ve onu alnından öptü. Genç kâtibin yüzü utançtan kızanvermişti. "Sen benim akrabamsın Prenhoe, benim arkadaşımsın. Senin keşfettiğini ben atladım, bulamadım. Senin gördüğünü ben göremedim ve bundan sonraki davalarda sen benim gözlerim ve kulaklarım olacaksın. Bana sorarsan istediğin kadar rüya görebilirsin. Şimdi senden şunu yapmanı istiyorum... " Amerotke günün büyük bir kısmını iki Hakikat Salonu yakınında geçirdi, ibibiklerin su içtiği göle gidip vücudunu ve yüzünü yıkadı. Kendisini temizledi. Sonra küçük tapınağının arkasındaki küçük odaya gidip temiz giysiler giydi. Ağzını da tuzla çalkalayıp temizledi ve tanrıçanın önünde tütsü püskürttü. Sonra diz çöküp alnını yere dayadı. "Günah işledim!" diye itiraf etti. "Kuşku duydum! Ama kalbim temiz ve senin yüzüne bakmak istiyorum. Hakikatler içinde yürümeme yardım et, hakikatleri korumamı sağla!" öylesine heyecanlıydı ki, yemek yemeyi bile unutmuştu, ama güneş batmak üzereyken tapınağın dışına çıktı ve genç rahiplerden birinin odun kömürü üzerinde kızartıp sattığı kaz etinden bir parça satın aldı. Yere oturup eti yedi ve biraz da şarap içti. Avlunun karşı tarafında Asural, tapınak polislerinin bazılarını toplamıştı. Prenhoe oradaydı ve o gitmeden biraz önce de Şufoy geldi. Amerotke onlara orada beklemelerini söyledi ve kuşkulandırmayacak şekilde Asural'dan bir bıçak alıp giysisinin altına saklayarak tekrar küçük tapınağına döndü. Sırtını duvara verip oturdu. Naos'un kapıları kapalıydı. Su mermerinden yapılmış kandilleri de yaktı, yani Sethos geldiğinde her şey hazırdı. Amerotke ona karşısındaki minderi gösterdi. "Saygıdeğer Sethos, geldiğine sevindim." Kraliyet savcısı bağdaş kurup yere oturdu, yüzünde merak ettiğini gösteren ve maskeyi andıran bir ifade vardı, gözleri dikkatle bakıyordu. Elindeki küçük yazı çantasını yanına bıraktı. "Majesteleri ne söyledi?" "Rahimere vatana ihanetten yargılanacakmış." "Cinayetten değil mi yani?" "Hayır saygıdeğer Sethos. Cinayetten yargılanacak olan sensin!" Sethos doğruldu, yüzünde garip bir gülümseme belirmişti. "Amerofke, Amerotke, başına güneş mi geçti senin. Savî caklığı... " Amerotke ona tapınağı gösterdi. "Tanrıça seni gözetliyor SeF-hos. Hakikatin kendisi olan o tanrıça senin kalbindeki karanlığı da biliyor. Sethos, kraliyet savcısı, Kral'ın gözü kulağı. Sakka-ra'daki o piramidin altında, o karanlık odalarda gördüklerini, öğrendiklerini kendisine anlatan kutsal Firavun un. Tutmes'in yakın dostu." Sethos yerinden kımıldamamıştı bile.


Amerotke, "Sethos, yüksek rütbeli Amon-Ra rahibi," diye devam etti. "Saray rahibi, eskiden Kraliçe Ahmose'nin günah çıkarı-cılığını yapmış bir din adamı, Vani kutsal Hatusu'nun annesinin en yakınındaki biri. Ne oldu Sethos? Tutmes'in anlattıkları seni çok mu korkuttu? Yani Mısır tanrılarının sadece taştan putlar olduğu gibi şeyler, ha? Teb'e geri gelip adalet dağıtmak, tapınakları tahrip etmek, yeni bir düzen kurup, bir zamanlar, yani ilk zamanda olduğu gibi insanların içine karışmış bir tek Tanrı'ya sadık olmak, inanmak gibi şeyler seni çok mu korkuttu? Hakikat aynası kırılıp da elimizde sadece parçalar kalmadan önce olanlar mı ürküttü seni?" Amerotke sustu ve öne doğru eğildi. "İtiraz etmiyor musun?" {ethos, "iyi bir hikâye her zaman dinlenir," dedi. ıtmes sana her şeyi anlattı. Sen, Sethos, Firavun'un gelişini carlamak, onun dağıtacağı adaletin planlarını yapmak için önceden Teb'e gönderildin. Ama ruhun karmaşa içindeydi. Bunlar olursa tapınakların, rahip zenginliklerine el koymanın, hazinelere sahip olmanın sonu gelecekti. Kim bilir nasıl öfkelenip neler düşündün? Belki onu dinler göründün, söylediklerini kabul ettin ama içinden de intikam planlan yaptın. Düşündün ve bir şeyler tasarladın." Amerotke bir an durdu ve sonra devam etti. "Sen kraliyet savaşısın. Teb kentinin tüm pisliklerini biliyorsun. Şu Amemetler denen katil güruhunu tuttun. Kentte karmaşa çıkarmak istiyordun. Onlara çok para verip Nekropolis'e gitmelerini ve Firavun'un mezarını karıştırmalarını söyledin, ama bunu sadece öfkeni tatmin için yaptın. Kafanın içi tümüyle kötülük doluydu. Tutmes'i kontrol edemiyordun onun tarihe geçecek bir inatçılığı vardı. Zaten çocukluğundan beri Teb tapınakları ve rahipler konusunda kuşkuları vardı. Hatusu farklıydı. O gençti, kolay inanıyordu, hassastı. Ve kocasına da bir erkek vâris verememişti." Sethos derin bir nefes aldı, burun delikleri kabarmıştı. "Tutmes'i kontrol edemeyince Hatusu'ya döndün ve o da ne yapacağını bilemeyen, endişeli bir kadın olarak senin tuzağına düşüverdi." Sethos, "Daha neler anlatacaksın bakalım?" diyerek onun sözünü kesti. "Kutsal Tutmes'i Amon-Ra tapınağında öldürdüğümü mü söyleyeceksin şimdi de yoksa?" Amerotke, "Oh, hayır, sen tapınakta değildin," diye cevap verdi. "Sen rıhtımdaydın." "Ne yani, saltanat teknesine yılan mı koyuyordum?" "Oh, hayır, o daha sonra oldu. Sen bir Amon-Ra rahibisin. Tapınaktaki beyaz güvercinlerden bazılarını alıp başka bir yere götürdün, sonra da vücutlarında yaralar açıp salıverdin. Güvercinler tabii ki yaralı olsun olmasın eski yuvalarına döner. Kaç taneydi Sethos? Altı ya da yedi mi? Bazıları geriye uçarken yolda öldü, bazıları da tapınak yakınlarında yere düştü ve bazı insanların üzerinde kan lekesi bıraktı. Firavun'un dönüşünde bir uğursuzluktu bu! Bunu yapmakla ne planlıyordun peki? Daha sonra bu meşum olayları artıracak miydin? Tutmes'i korkutmak ya da insanları ona karşı kışkırtmak mı istiyordun?" Amerotke ellerini açtı ve parmaklarına baktı. "Firavun'u kontrolün altına almak istiyordun. Amacın, onun Sakkara'da edindiği fikirleri kafasından silip atmaktı. Onu uğursuz olaylarla korkutup sonra da Kraliçe Ha-tusu kanalıyla kontrolüne alacaktın." Sethos sert bir sesle, "Tutmes öldü!" dedi. Amerotke, "Sen de bunu tanrıların sana bir işareti olarak gör-müşsündür kuşkusuz," diye cevap verdi. "Dualarının kabul edildiğini sandın, değil mi? Tutmes, kafası yeni fikirler ve planlarla doluyken, Amon-Ra heykeli önünde düşüp ölüyor. Artık yaralı güvercinlere, mezar hırsızlarına ihtiyacın kalmamıştı. Tutmes gitmişti ve sen de Kraliçe Hatusu üzerindeki kontrolünü güçlendirmeliydin. Firavun'un ölümünü de ilahi adaletin tecellisi olarak gösterecektin tabii: yılan sokmasıyla ölüm bir Duat sembolüydü, yeraltının karanlığı." Sethos kaşlarını kaldırıp, "Nasıl yani?" diye sordu. "Sen yüksek rütbeli bir Amon-Ra rahibisin. Kral'ın gözü kulağısın. İstediğin yere gidip gelirsin ve kimse de sana soru soramaz. Yas odasına uçları zehirli çatalı bıraktın ve Hatusu'yu da bunu kocasının ayağına batırmaya zorladın. Bir ara da engerek yılanını saltanat teknesine bırakıverdin. Başka planların da vardı, değil mi? Amacın ortalığı karıştırıp kargaşa yaratmak, kavga çıkarmaktı; böylece Tutmes'in planlan duyulmuş olsa bile unutulacaktı. Tabii bu arada bazı kişilerin de ortadan


kaldırılması gerekiyordu, yani Firavun'a Sakkara piramidi ziyaretinde refakat etmiş olan Meneloto, Ipuver ve Amonhotep gibi insanlar. Firavun kalbini sana açtığına göre onlara da açmış olabilirdi. Onların da susturulması zorunluydu senin için. Hatusu'ya o tehdit mektuplarını yazıp Meneloto'yu suçlamasını sağladın. Ipuver'i konsey toplantısında öldürdün ve zavallı Amonhotep de saygıdeğer Sethos'un bir davetine giderken temizlendi. Adamı Nil kıyısında ıssız bir yere çağırdın. Onu kendin mi öldürdün? Yoksa Amemetler orada mı bekliyordu? Onlara, rahibi öldürüp başını keserek o akşamki ziyafete göndermeleri emrini verdin. Böylece daha büyük bir karmaşa çıkarmayı mı umuyordun?" Sethos, "Güzel bir hikâye," dedi. "Peki ama bütün bunları neden yapayım?" "Tapınaklarda tapınmayı korumak için. Ortalığı karıştırıp Tutmes'in hayallerini ve onunla beraber olanları unutturmak için. Herhalde bu iş için tanrıların seni seçtiğini düşünüyordun. Hatusu ve Rahimere arasındaki rekabet de senin için bulunmayacak bir fırsattı." "Bunun için yılan mı gerekiyordu peki?" "Ah! Zavallı Meneloto'nun davasını hatırlıyor musun? Savunması sırasında tanık olarak yaşlı yılan rahibi Labda'yı çağırdı. Adam zehirli ya da zehirsiz yılanlardan söz ederken bir ara, seninle ilgili şaşırtıcı bir şey de söyledi. Engerek yılanlarının zehirinden söz ederken, 'Saygıdeğer Sethos da bunu bilir!' dedi. O zaman buna kimse dikkat etmedi ama sen ettin. Labda, orada bir gerçeği ortaya koyuyor, babanın bir Amon-Ra rahibi olmasına kargın, annenin, yılan tanrıçası Meretseger'in hizmetinde bir rahi duğunu söylemek istiyordu. Annenin, çölde ve Nil'in sularında bolca bulunan engerek yılanları konusunda yanilgısı vardı muhakkak. Annenin Nekropolis'teki mezarı gösteriyor zaten. Araştırma için Prenhoe'yu rava gönderdim. Bana yaşlı rahibin sözlerini hatırlatan da o oldu. n'boe bir hayal adamı olabilir ama aynı zamanda da çok zeki gözlemci bir gençtir. Annenin ve babanın mezarını buldum Onun dışında annenin bir resmi varmış." Sethos gözlerini kırpıştırdı ve başka yana çevirdi, "Onu iyi hatırlıyorsun, kıyafeti içinde, elinde bir yılan, saçları yüzünün yan tarafina düşen genç bir oğlan çocu-ğuna yılanın nasıl tutulacağı! retiyordu, işte o çocuk sensin, yılanlarla nasıl oynanacağını. l onlara karşı nasıl davranılacağını iyi bilen birisin." Amlerot"k' e durdu ve yerine biraz daha yerleşti. "Bir engerek yılanı buldun ve onu saltanat teknesine koydun, bu arada 'ya verdiğin çatal da yılan rahipleri tarafından sık bir alet!" Sethos şimdi hızlı nefes almaya başlamıştı, başı arkaya gitmiş, kapanmıştı. erotke, "Yılanlara nasıl davranılacağını bilirsen o hayvan-tenlikesizdir," diye devam etti. "Sen bir yılanı konsey odasına yazı çantası içine gizleyip getirdin. Karnı tok ve torba şeklindeki çantanın karanlık ortamında uyuşmuş gibi olan yılan orada rahatça kalabilirdi. Toplantıya ara verildiğinde hemen çantaları değiştirdin. Zavallı Ipuver elini çantaya sokunca yılan hemen saldırdı tabii. Omendap konusuna gelince, şarabın içinde acaba yılan zehiri mi vardı? Zehirli şarapları onun şişeleri arasına Teb'den ayrılmadan önce mi, yoksa kuzeye doğru yürüyüş sırasında mı koydun?" Sethos öfkeyle, "Kanıt göster!" diye hırladı. "Kanıt göstermek zorundasın!" Amerotke, "Karmaşa sırasında her şeyin gözden kaçacağını sandın," diye cevap verdi. "Ama benim hakikate doğru yaklaştığımı da tahmin ediyor, bundan kuşkulanıyordun. Ayrıca, yaşlı Lab-da'nın da ne kadar tehlikeli olduğunu anlamıştın. Adam senin aileni, eğitimini hatırlıyordu. Onu susturmak zorunda olduğunu biliyordun. Onu, tapınağına gidip orada öldürdün ve sonra da beni oraya çektin. Köprü tahtalarını kaldırdın. Sırtlanlardan arta kalan parçalarımın bulunması aylar sürecekti. Bu da Teb'de akılları karıştıran ve yeni söylentilere yol açan bir sır olacaktı tabii." Amerotke susup derin bir nefes aldı ve yine konuştu. "Menelo-to'yu yok etmek istediğin gibi ben de ortadan kaybolacaktım. Amemetler onu Kırmızı Topraklar'a götürüp öldürecek ve cesedini de saklayacaklardı. Bütün Teb de onu kaçak bir suçlu olarak tanıyacaktı. Karmaşa üstüne karmaşa! O ölüm habercisi mum bebekleri Amemet lideri mi gönderdi? Meneloto'nun kaçmış olduğunu sana söyledi mi acaba?" Sethos'un dudakları kıvrıldı, âdeta hırlayacak gibi bakıyordu.


Amerotke, "Kraliyet savcısı olarak o caniler çetesiyle nasıl iletişim kuracağını çok iyi biliyordun kuşkusuz," diye devam etti. "Orduyu izleyip zamanı geldiğinde bana, Omendap'a ya da Hatu-su'ya saldırmaları için onlara iyi para vermiştin." Sustu ve ellerini kenetledi. Sakin bir tavırla, "Büyük gizemi biliyorum," diye sürdürdü konuşmasını. "Sakkara'daki yazıları okudum." Sustu ve gözlerini Sethos'un yüzüne dikti. "Beni ve Meneloto'yu izlediler. İstediğim tüm kanıtları verdiler bana. Birini yakaladık." Sethos, "Hepsi öldü!" diye homurdandı. Sonra da yaptığı korkunç hatayı anlayıp gözlerini kapadı. Amerotke, "Sen de mi gittin oraya?" diye sordu. "Gizli geçitten sen de geçtin mi yani?" Sethos başını öne eğdi ve sesini çıkarmadı. Amerotke, "Kanıtlara bir bak beyefendi," diye ısrar etti. "Kraliyet savcısı olarak muhakkak ki Amemetler konusunda bilgin vardı. Kutsal Firavun'un en yakın dostu, sırdaşıydın. Daha yeni, acemi bir rahipken bile Ana Kraliçe Ahmose'nin din danışmanı oldun. Onun, Hatusu'nun düşünceleri konusundaki hayalperest fikirlerini biliyordun. Firavun Teb'e döndüğünde sen rıhtımdaydın. Yaşlı rahip ailenle ilgili açıklamaları yaptığında saraydaydın. Yılanları iyi tanıyorsun, tpuver öldüğünde oradaydın. Amonho-tep baskı altında ve bitkin olmasına rağmen sana güveniyor ve davetlerine geliyordu. General Omendap'a kolayca yaklaşabiliyordun. Onun eşyalarının yakınında görünmen kuşku uyandırmazdı. Şu anda seni yargılamıyorum tabii, ama eğer İki Hakikat Salonu'nda olsaydık hiç kuşkun olmasın seni bu sorulara cevap vermen için zorlar, sıkıştırırdım." Sethos yüzünü ovdu ve hafifçe gülümsedi. Ağır bir ses tonuyla ve yavaşça, "Sonunda," diye konuştu. "Sonunda zafer benim oldu Amerotke. Tanrıların benden istediğini yerine getirdim. Tutmes, Sakkara'da bulduğu her şeyi anlattı bana." Ellerini iki yana açtı. "Ne yapabilirdim? O hayalperestin Teb'e dönmesine izin mi verecektim yani? Yüzyıllardan beri varolan tapınakları yıkmasına, hazineyi yağmalamasına, rahipleri kovmasına göz mü yumacaktım? Yeni bir oyuncak bulmuş bir çocuğa benziyordu! Sanki ben de havalara zıplayıp sevinecekmişim gibi her şeyi bana anlattı!" Durdu ve başını iki yana salladı. "Ben hemen Teb'e döndüm. Tanrılardan yardım istedim. Oh, mezarının karıştırılması, yaralı güvercinler gibi olaylar sadece panik yaratmak içindi tabii, ama Tutmes düşüp ölünce, tanrıların dualarımı kabul ettiğini anladım. Hatusu'yu kontrol edebilirdim, ya da öyle sanıyordum. Hepimizi yanılttı, değil mi Amerotke? Kocası ve babasının toplamından daha erkek çıktı. Ama evet, karmaşa yaratmak istedim. Tutmes'in tüm fikirlerini ve Tanrı tarafından verilen ilhamlarını ortadan kaldırmak istedim. Meneloto'nun davasının daha büyük kuşkular, belirsizlikler yaratacağını sanıyordum. Ayrıca neler bildiğini, mahkemede neleri açıklayacağını merak ediyordum. Ama tabii yargıç makamında saygıdeğer Amerot-ke vardı. Bir hata yaptığımı biliyordum. Meneloto ölmeliydi ama kaçtı. Ya diğerleri?" Durdu ve omuzlarını silkti. "Amonhotep'in susturulması gerekiyordu ve kutsal Tutmes'in, Ipuver ya da Ge-neral Omendap'a neler söylediğini bilmiyordum. Hatusu ve Rahimere arasındaki rekabeti kızıştırırsam, ölen Firavun'un çılgınca fikirlerinin unutulacağını sanıyordum." Durdu ve ellerini gerdi. "Tutmes ölmüştü ama, onun bildiklerini başka kimler biliyordu? Hatusu? Rahimere? Omendap? Meneloto? Amonhotep? Yeni Fi-ravun'un tahta çıkması barışçıl, yumuşak bir şekilde olsa bile daha sonra çılgınca fikirlerin ortaya çıkmayacağına dair kim garranttii verebilirdi ki? Anlamıyor musun, başka şansım, seçeneğim y Tutmes ya da onun ikna ettiği kişiler Mısır dinine karşı bi nya geçecekti. Amemetler ve Krallar Vadisi olayı için ama başka çarem yoktu." Başını ileriye uzattı ve iyice açfar lerle baktı. "Beni tanrılar yönlendiriyordu Amerotke! Set ruhuma hükmediyordu. Amon-Ra'nın isteklerine ' Amerotke, "Sen öleceksin," diye söyledi "Hepimiz öleceğiz, Amerotke. Gölgeler her gün biraz daha uzuyor, biraz daha yaklaşıyor. Sadece bu iyilik istiyorum. Kırmızı Topraklar'a gömülmek ya da çıplak Vücudumla sütunlara asılmak istemiyorum. İnsanların benimle alay-etmesine dayanamam. Neden bu şekilde davrandığımı başkalarının bilmesini istemem. Bırak Sakkara'da kumlar uçuşsun ve Keops piramidi gizemini muhafaza etsin." Durup dudaklarını yaladı. "Biraz şarap istiyorum, sadece biraz."


Amerotke kalktı ve görevli rahibin tanrıça için yemek ve içecek bıraktığı yere gitti. Bir toprak kadeh alıp yarıya kadar doldurdu. Bir ses duyup başını çevirdi ve Sethos'un, başını arkaya atmış, çantasından çıkardığı küçük bir kavanozun içindekini sonuna kadar içtiğini gördü. Sethos kabı boşalttı ve sonra yere bıraktı.zehiri," dedi. "Kalbi durduran ve kanı donduran bir ze-hir Uykusu gelmiş bir çocuk gibi yere uzandı ve başını da çantasına koydu. Sonra elini uzattı. "Yalnız olmaz Amerotke." Yargıç onun yanına diz çöktü. Daha şimdiden soğumaya başlayan ve nemli olan Sethos'un elini tuttu, ama adam hâlâ güçlü sıkabiliyordu. 270 PAUL DOHERTY Sethos, "Benim için dua et," diye fısıldadı, "izin ver de cenazemi uygun biçimde gömsünler. Bırak da Ka'm Osiris'in huzuruna çıksın ve yaptıklarımın hesabını orada vereyim." Bir süre hareketsiz yattı, sonra vücudu kıvranmaya başladı ve ağzından köpükler geldi. Gözkapakları titredi ve başı yana düştü. Amerotke onun elini bıraktı. Kısa bir dua ettikten sonra küçük tapınağın kapalı kapısına, tütsü kâselerine, kutsal kap kaçağa baktı. Başını öne eğdi. " Sonuçta," diye dua etti. " Sadece hakikatler kalıyor geride!" YAZARIN NOTU Bu roman Hatusu'nun tahta çıktığı M. ö. 1479 yılındaki siy olayları yansıtıyor. Kocası esrarengiz bir biçimde öldü ve karış ancak müthiş bir iktidar mücadelesinden sonra ülkeye h du. Bu mücadelede ona destek olan ve gücünü payl Senenmut sıfırdan o noktaya çıkan bir adamdı. Meza ze kadar gelmiştir. 353 Numara olarak bilinir ve de Hatusu'nun sevgili bakanının bir de resmi vardir Senenmut'un sevgili oldukları konusunda kusku yoktur Aslinda onların samimi ilişkilerini gösteren grafık cizimi resimleride vardir Hatusu güçlü bir hükümdardı esimlerinde genellikle bir savaşçı olarak resmedilmişti ardan anlaşıldığına göre ordunun başında savalara da Piramitler ve Sfenksimin gizJuf ehiller, zindanlar, tapınaklar ve kütüphaneler üstüne inşa eıdHmiş olmaları olasılığı Mısır bilimciler arasında her zaman tartışma konusu olmuştur. Bu kitapta, 'Asılmışlar Salonu" bölümünnde anlatılan sahne, Otto Neubet'in ilginç Tutankhamon çalışmasında geçmektedir. Aslında hem bilimsel veAİıem de dinsel açıdan pek çok bilgi, Bauvey ve Hancock gibi uzman eski Mısır bilimciler tarafından ortaya çıkarılmıştır. 1997 Ağust»>su'nda Sunday Times gazetesi, Keops'un kayıp kü-lSnelerine hâlâ girilebileceğini yazmıştır. Isa zamanında Mısır teolojisi iyice dejenere olmuş, hay-ve böceklere tapınan insanlar çoğalmış ve bu durum, za-lanın Romalı şairi Juvernal tarafından hicvedilmiştir. Bununla beraber, başlangıçta Mısırlılar dinsel birlik aramışlardır. Tek Tanrı fikri, seven Ana-Baba figürü Mısır tarihinde büyük rol oynar. Burada, Mısır'ın büyük Yahudi lideri Hz. Musa'nın ülkesi olduğunu unutmamalıyız, bu romanın kapsadığı dönemden sadeceyüz otuz yıl sonra Firavun Akhenaton Tek Tanrı fikrini ortaya koyup Teb'deki tapınakları kapatma politikası nedeniyle Mısır'ı iç savaşın eşiğine getirmiştir. Her konuda bu heyecan verici, parlak ve entrikalarla dolu uygarlığa sadık kalmaya çalıştım. Eski Mısır'ın çekiciliğini, büyüsünü anlamak kolaydır: bu ülke egzotik ve gizemlidir. Evet, bu uygarlığın üç bin beş yüz yıldan fazla bir zaman önce yaşadığı bir gerçektir, ama öyle zamanlar olur ki, onların mektup ve şiirlerini okuduğunuz zaman, sizinle yüzyıllar ötesinden konuşan bu insanlarla aranızda bir yakınlaşma doğar gibi olur; bunu hissedersiniz. Paul Doherty ----------------------- ALAMUT



Paul Doherty - RA'nın Maskesi