Page 1

Mozart-Prag Yolunda DÜNYA KLASĐKLERĐ DĐZĐSĐ: 30 MOZART PRAG YOLUNDA Bu kitabın hazırlanmasında Mozart Prag Yolunda'nın MEB Alman Klasikleri dizisinde yayınlanan ilk baskısı temel alınmış ve çeviri dili günümüz Türkçesine uyarlanmıştır. Yayına hazırlayan : Egemen Berköz Dizgi : Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. Baskı : Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti. Ocak 1999 EDUARD MÖRIKE MOZART PRAG YOLUNDA Çevirenler : Erol Güney - Orhan Veli Kanık - Oğuz Peltek C Cumhuriyetimizin 75. yılı coşkusuyla... Hümanizma ruhunu anlama ve duymada ilk aşama, insan varlığının en somut anlatımı olan sanat yapıtlarının benimsenmesidir. Sanat dalları içinde edebiyat, bu anlatımın düşünce öğeleri en zengin olanıdır. Bunun içindir ki bir ulusun, diğer ulusların edebiyatlarını kendi dilinde, daha doğrusu kendi düşüncesinde yinelemesi; zekâ ve anlama gücünü o yapıtlar oranında artırması, canlandırması ve yeniden yaratması demektir. Đşte çeviri etkinliğini, biz, bu bakımdan önemli ve uygarlık davamız için etkili saymaktayız. Zekâsının her yüzünü bu türlü yapıtların her türlüsüne döndürebilmiş uluslarda düşüncenin en silinmez aracı olan yazı ve onun mimarisi demek olan edebiyatın, bütün kitlenin ruhuna kadar işleyen ve sinen bir etkisi vardır. Bu etkinin birey ve toplum üzerinde aynı olması, zamanda ve mekânda bütün sınırları delip aşacak bir sağlamlık ve yaygınlığı gösterir. Hangi ulusun kitaplığı bu yönde zenginse o ulus, uygarlık dünyasında daha yüksek bir düşünce düzeyinde demektir. Bu bakımdan çeviri etkinliğini sistemli ve dikkatli bir biçimde yönetmek, onun genişlemesine, ilerlemesine hizmet etmektir. Bu yolda bilgi ve emeklerini esirgemeyen Türk aydınlarıa şükran duyuyorum. Onların çabalarıyla beş yıl içinde, hiç değilse, devlet eliyle yüz ciltlik, özel girişimlerin çabası ve yine devletin yardımıyla, onun dört beş katı büyük olmak üzere zengin bir çeviri kitaplığımız olacaktır. Özellikle Türk dilinin bu emeklerden elde edeceği büyük yararı düşünüp de şimdiden çeviri etkinliğine yakın ilgi ve sevgi duymamak, hiçbir Türk okurunun elinde değildir. 23 Haziran 1941. Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel SUNUŞ Cumhuriyet'le başlayan Türk Aydınlanma Devrimi'nde, dünya klasiklerinin Hasan Âli Yücel öncülüğünde dilimize çevrilmesinin, kuşkusuz önemli payı vardır. Cumhuriyet gazetesi olarak, Cumhuriyetimizin 75. yılında, bu etkinliği yineleyerek, Türk okuruna bir "Aydınlanma Kitaplığı" kazandırmak istedik. Bu çerçevede, 1940'lı yıllardan başlayarak Milli Eğitim Bakanlığı'nca yayınlanan dünya klasiklerini okurlarımıza sunmaya başladık. Büyük ilgi gören bu etkinliği Milli Eğitim Bakanlığı'nca yayınlanmamış -ancak Aydınlanma Devrimi yarıda kalmasaydı yayınlanacağına kesinlikle inandığımızdünya klasiklerini de katarak sürdürüyoruz. Cumhuriyet GĐRĐŞ Gottfried Keller bir yazısında Eduard Mörike'nin kişiliğini: "Horatius'un (1) ve Şıvab'lı (2) kibar bir hanımın oğlu" sözleriyle tanımlamıştır. - Gerçekten de bu ozanın özelliği bundan daha iyi belirtilemezdi. O, dünyada klasikle doğal gizemli arasında yurdunu bulmuştu; titreşim ve bislerden fırsat buldukça hastalıklıya kadar giden bir ince duyuş. Đşte onun liriğinin ve öykülerinin olgunlaştığı besi toprağı buydu. Sonuçta, onun yarattığı yapıtlarda, kendisini bizzat doğanın bir parçası gibi gösteren şaşmaz bir hava vardı. Herhalde böylesine ince dokunmuş bir sanat yaratılışının dış dünyada güçlüklerle karşılaşmış olmasına şaşmamalı. Çok doğal olarak, Mörike'nin bir kentli olarak geçirdiği yaşam bir başarı olmaktan çok uzaktır. Eduard Mörike 8 Eylül 1804'te Stuttgart yakınlarındaki Ludwigsburg'da bir hekimin oğlu olarak dünyaya geldi. Sayfa 1


Mozart-Prag Yolunda 1822 - 1826 arasında Tübingen vakfında dinbilim okudu. Şiirlerinin Peregrinası ve usta işi romanı Maler Nolten'deki Elisabethi olan Maria Mayer'le karşılaşması bu öğrencilik dönemine raslar. Mörike, bu karşılaşmadan derin bir biçimde etkilenmişti. Sonra yaklaşık sekiz yılını Şıvab köylerinde papaz yardımcılığı yaparak geçirdi, sonunda 1834'te Cleversulzbach'da papaz oldu. Fakat, hiç sevmediği bu görevden bıkarak daha 1843 yılında emekliye ayrıldı. Mergentheim'da birkaç yıl boş oturduktan sonra 1851'de Stuttgart'ta Katharin vakfında, ancak pek az zamanını dolduran bir edebiyat öğretmenliği görevi aldı, arkasından evlendi. 1866'da bu işini de bıraktı. Evliliği pek mutlu değildi, sonunda eşlerin ayrılmasıyla bitti. Mörike ömrünün son yıllarını Lorch ve Nürtingen'de darlık içinde geçirdi ve en sonunda yine Stuttgart'a döndü. Ölüm döşeğinde karısıyla barıştığı halde 4 Haziran 1875'te yaşama gözlerini yanında kimse olmaksızın kapamıştır. Mörike'nin değeri ancak ölümünden sonra anlaşıldı; özellikle Schumann, Robert Franz, Brahms ve Hugo Wolf'un seslendirdiği şiirleri onu halka maletti. Yaşamda olduğu sırada değerini bilenler yalnızca onun genişçe dost çevresi olmuştu. Bu çevrede David Friedrich Straus, Friedrich Theodor Vischer, Wilhelm Waiblinger, Theodor Storm, Moritz von Schwind ve Paul Heyse gibi ülkesinin en seçkin insanları vardı. Bu kişilerle olan dostluğu ve mektuplaşmaları Mörike'nin yaşadığı yaşama pek az ışık tutar - o yaşam ki, görünüşe bakılırsa, pek dar bir çevre içinde geçmiştir. Mörike, birkaç kısa yolculuğun dışında Şıvab ülkesinden hiç ayrılmamıştır; ancak o zaten büyük bir çevreye gereksinim duymadı, çünkü kendi içinde zengin bir dünya taşıyordu, bu dünya en çok onun şiirlerinde temiz ve açık bir biçimlenmeye ulaşmıştır. Goethe'den sonra en büyük lirik ozan olduğu yolundaki ününü bu içten ve derin ruh zenginliği sayesinde kazanmıştır. Şiirlerinin sevimliliği, sessiz karamsarlığı ve şakacı rahatlığı kitaplarında da yer alır. "Mozart Prag Yolunda" Alman kısa romanlarının en güzellerinden biri ve belki de en güzelidir. Onda kendini gösteren ve neşeyle yakın ölüm arasında dolaşan duygu durumu, Mozart'ın kişiliğini birçok büyük biyografilerden daha iyi yansıtır. "Stuttgart Cücesi" ise Alman edebiyatının en yetkin sanatsal masallarından biridir. Masal havası burada Şıvab-halk biçemiyle aynı düzeyde ve katıksız bir özelliktedir; o derecede ki belli bir önyargısı olmayan bir okuyucu burada çok eski bir halk söylencesinden doğmuş bir masal karşısında bulunduğunu sanır. Ölümünden sonra Mörike'nin yapıtları bütün halk çevrelerinde hemen uzun süreli bir iz yarattı: bu izde onu seven dostlarının da büyük bir çaba payı vardır. Friedrich Theodor Vischer, Mörike'nin mezarı başında, bu ozanın kişiliği hakkında derin bir anlayışı tanımlamak bakımından erişilemeyecek sözler söylemesini bilmiştir: "Evet, hepsinin nedeni sevgiydi: Her yabancı duruma yürekten girebilmesi, insanların nedenliği, yaşamı ve acıları, ne varsa hepsine ve her birine, hatta dilsiz hayvanların zavallı karanlık ruhuna da işleyebilmesi hep sevgidendi. O, her duyguyu anlıyor, düşünceleri daha dudaklara varmadan keşfediyordu. Bu anlatış gücü, bu ayrıntılara kadar gidiş, bölümlere ayırma, verme ve iletme yeteneği ve ayrıca onun, incitecek kadar bir keskinliğe gitmeksizin, insanlığın zayıf yönlerine öylesine yumuşak ve candan gülerek, serbest ve neşeli bir betimlemeyle budalalığın anlamsızlığını açığa vuran ince zekası ve taşkın mizahı; işte bütün bunlar hep birlikte bir bütün yarattılar. Bu toplam, çevresindeki tüm ruhları, karşılıklı ilişkilerin alışveriş seli içine daldırır ve oradan hiç kimse erince kavuşmuş, yüreği ferahlamış olmadan ve kendini gençleşmiş duyumsamadan çıkmazdı. Gerhard Hermann BĐR YOLCULUĞUN ÖYKÜSÜ MOZART

PRAG YOLUNDA

Mozart, Prag'da Don Juan operasını sahneye koymak için, 1787 yılının güzünde karısıyla birlikte yola çıktı. Keyifleri yerinde olan karı koca, yolculuklarının üçüncü günü, 14 Eylül sabahı saat on bire doğru, Viyana'dan kuzey yönünde ancak otuz saatlik bir yol almışlardı ve şimdi Mannhardsberg Dağı'nın arkasındaki Schrems kasabasının yanından geçen Alman Thaya Irmağı'nın öte yakasında bir yere ulaşmışlardı. Burada o güzelim Moravya Sıradağları artık neredeyse tümüyle aşılmış sayılabilirdi. Barones von T. bir kadın dostuna şöyle yazıyor: "Üç posta atı koşulmuş sarı-kırmızı renkteki şatafatlı araba, Mozart ailesiyle olan ilişkilerinde ve Mozart'a yaptığı dostça hizmetlerde anlaşılan eskiden beri hep pek candan Sayfa 2


Mozart-Prag Yolunda davranmış olan, Volksrett adında yaşlı bir general karısının malıydı." Söz konusu arabanın bu pek kesin olmayan tanımını, o zamanın zevkini bilen bir kişisi bir iki sözle şöyle tamamlayabilir: "Sarı-kırmızı arabanın her iki yanına, kapı üzerine, doğal renkleriyle çiçek demetleri resmedilmişti, kenarları altın yaldızlı dar çıtalarla süslüydü, ama boyasında asla bugünkü Viyana tezgâhlarından çıkma cilanın ayna parlaklığı yoktu. Alt yanı çok zarif bir kıvrıntıyla içeriye alınmış olmasına karşın, arabanın sandığı yanlarda dışa taşmış çirkin bir şişkinlik yapmıyordu. Bir de bunlara, yüksek bir tavanla o sırada arkaya doğru çekilmiş kaskatı deri perdeleri de katmak yerinde olur." Ayrıca, yolcuların giyimi üzerine de şunlar söylenebilir: Bayan Konstanze sandığına yerleştirmiş olduğu yepyeni resmi takımları korumak amacıyla kocasına gösterişsiz bir giysi giydirmişti; Mozart'ın üzerinde biraz soluk renkteki işlemeli ceketle hep giydiği, bir sıra iri düğmeli palto vardı. Bu düğmelerin üstlerini kaplayan yıldız biçimindeki dokunun aralıklarından kırmızı altın sarısı renkler parlıyordu. Bunlara bir de ayağındaki siyah ipekten külot pantolonla çoraplarını ve ayakkabılarının altın yaldızlı tokalarını katabiliriz. Mozart, mevsimin şiddetli sıcağı yüzünden sırtındakileri yarım saatten beri çıkarıp atmış, arabada gömlekle ve başı açık oturuyor, keyifli keyifli gevezelik ediyordu. Bayan Mozart'ın üzerindeyse beyaz çizgili açık mavi renkte, rahatça bir giysi vardı; yukarıya doğru yarım kaldırılmış olan güzel saçlarının açık kestane rengindeki dolgun lüleleri omuzlarına ve ensesine serpilmişti; bunlar kadıncağızın yaşamı boyunca hiçbir zaman pudra yüzü görmemişlerdi. Oysa kocasının bir örgü içine toplanmış gür saçları, bugün biraz daha özensiz olmakla birlikte, her zaman pudralanırdı. Hafif çıkışlı bir bayır üzerinde verimli tarlalar arasından ve bunları ara sıra kesen genişçe koruluklar içinden geçerek yavaş yavaş yükselmişler ve şimdi ormanın kıyısına ulaşmışlardır. Mozart; "Yalnızca bugün değil, dün de, önceki gün de ne kadar çok ormandan geçtik" dedi, "O sırada içlerine dalmayı istemek şöyle dursun, hemen hiç bir şey düşünmedim. Şimdi ama, sevgili çocuk, bir kerecik olsun inelim de orada gölgelikte şu çok güzel görünen mavi çiçeklerden toplayalım. Arabacı dostum, senin hayvanların da biraz dinlensinler." Đkisi birden ayağa kalkarken üstadı tartışmaya düşüren küçük bir kaza oldu. Pahalı lavanta kolonyası dolu bir şişeciğin kapağı, onun dikkatsizliği yüzünden açılmış, içindeki sıvı, kimse farkında olmadan, giysilerinin ve döşemenin üstüne dökülmüştü. Karısı: "Deminden beri öyle kuvvetli kokuyordu ki böyle bir şey olacağını düşünmeliydim! Ah, ne yazık! Halis Rosée d'Aurore (3) dolu şişenin hepsi döküldü; onu canım gibi saklıyordum" diye dövünmeye başladı. Kocası yatıştırmak istedi: "A divane, düşün bir kez! Bu kaza sayesinde senin Tanrılara layık kokulu ispirton biraz işe yaradı. Önce bir fırın içinde oturuyorduk ve tüm yelpazelenmelerin işe yaramıyordu, fakat şimdi arabanın hemen her yanı birden serinledi; sense bunu dantelalı göğüslüğüme serptiğim birkaç damladan biliyordun; sanki yeniden canlanmıştık ve kesimevi arabalarına bindirilmiş koyunlar gibi başlarımızı bir yana sarkıtacağımıza neşe içinde konuşmamızı sürdürdük; hem bu hayırlı olay bütün yol boyunca bizi serinletip duracak. Ama şimdi artık gel de bir kez olsun iki Viyanalı burnu çabucak şu yeşil yabanlığa sokalım." Yolun kıyısındaki hendeği kol kola aştılar ve çam ağaçlarının gölgelikleri içine daldılar. Çevre biraz sonra bir hayli karardı. Yalnızca, arada sırada bir ışın demetinin kadife gibi yumuşak yosun zemin üzerinde aydınlık bir leke yaratmak üzere karanlığı sıyırıp geçtiği görülüyordu. Dışardaki cehennem sıcağına karşılık buradaki ferahlatıcı serinliğin ansızın yarattığı değişiklik, eğer eşi onu düşünmemiş olsaydı, kaygısız adam için tehlikeli olabilirdi. Kadıncağız yanında getirdiği ceketi zorla onun sırtına geçirdi. Mozart, yüce ağaç gövdelerine bakarak: "Tanrım, bu ne şahane güzellik!" diye bağırdı, "sanki bir tapınak içindeyiz; hiç orman içine girmemiş gibi şimdi ilk defadır ki bütün bir ağaç sürüsünün böyle sıra sıra dizilişinin ne demek olduğunu anlıyorum! Bunları bir insan eli dikmemiş, hepsi kendiliğinden buraya konmuş ve yalnızca birlikte yaşamanın ve birlikte gelişmenin zevki için böyle yan yana sıralanmış duruyorlar. Düşün bir kez, ben genç yaşımda Avrupa'nın yarısını dolaşmışım, yaratanın en yetkin, en güzel yapıtı olan Alpleri ve denizi görmüşüm; şimdi de Bohemya sınırındaki basit bir çam ormanında, Tanrı'nın budalası, hayran hayran durmuş, böyle bir şeyin var olabileceğine şaşmaktayım. Sizin perileriniz, Faunelarınız (4) ve benzerleri gibi değil, (5) bir sahne ormanı da değil, hayır, yerden bitmiş ve yerin yaşlığıyla güneşin ısılı ışığı sayesinde büyümüş! Burası, o alınlarında dallı budaklı harika boynuzlar taşıyan geyiklerin, o maskara sincapların, çalı horozlarının ve ala kargaların yurdudur". - Yere eğildi, bir mantar kopardı, tepeliğinin güzel kızıl rengini, Sayfa 3


Mozart-Prag Yolunda eteklerindeki ince beyaz pulları hayran hayran seyretti, mantara birkaç çam iğnesi batırmadan duramadı. Karısı: "Seni gören, bu tür az raslanır şeylerin pekâlâ yetiştiği Prater'in (6) içine yirmi adımcık olsun atmamışsın sanacak" dedi. Mozart: "Prater de neymiş, canım? Bu kelimeyi burada nasıl ağzına alabiliyorsun? Orada bir sürü araba, kılıçlar, fistanlar, yelpazeler ve çalgıdan, dünyanın gürültüsünden başka bir şey görüp duyabilir misin? Hatta oradaki ağaçlar da her yanı sarmışlar ama, ne diyeyim - yerlere serpilen kayın ve meşe kozalaklarını, daha çok, aralarına karışan sayısız eski şişe mantarıyla kardeş çocukları sanırsın. Tüm koruluk iki saatlik uzaklığa kadar hep garson ve yemek kokar." Karısı: "Bu nasıl söz?" diye bağırdı, "Prater'de piliç kızartması yemekten başka bir zevk tanımamış olan bir adam ancak böyle konuşur." Karı koca yeniden arabaya yerleştiler; yol bir aralık düz gittikten sonra yavaş yavaş yokuş aşağıya çevrilerek önlerinde sevimli bir görünümün uzak dağlara doğru yayıldığı görülünce bir süre susmuş olan üstadımız yeniden söze başladı: "Yeryüzü gerçekten güzel, insan bu dünyadan hiç ayrılmak istemezse, ayıplamamalı. Tanrı'ya şükür kendimi her zamankinden daha canlı, daha iyi duyumsuyorum, bundan sonra artık binlerce işi keyifle ele alabilirim; şu yeni yapıtım bir kez tamamlanıp sahneye konursa arkasından bütün işler birbiri ardınca sıraya girebilir. Doğanın henüz hiç tanımadığım, görülmeye değer harika yapıtları, bilgiler, sanatlar ve yararlı çalışmalar gibi dış dünyada ve yurdumuzda neler var, neler! Şu kömür için hazırlanmış odun yığınının yanında duran kapkara kömürcü çırağı birçok şeyde sana bütün incelikleriyle ancak benim kadar bilgi verebilir, çünkü benim de içimde orada burada rasladığım şeylere, yakın ilgi alanıma girmedikleri halde, yine meraklı bir göz atma isteği yaşıyor." Karısı: "Senin 25 yılına ait eski bir takvimin vardı ya, işte o bu günlerde elime geçti" diye konuyu değiştirdi, "arkasına üç dört not karalamışsın. Birincisinde: ekim ayı ortasında imparatorluk dökümhanesinde büyük aslanlar dökülecek diyorsun; ikincisinde de, altı iki kez çizilmiş olarak: Profesör Gatner ziyaret edilecek diye yazılı. Kim bu adam?" "Ha evet, bildim! Gözlemevindeki sevimli yaşlı adam, beni zaman zaman oraya çağırır. Çoktandır, seninle birlikte ayı ve üzerindeki çukurları seyretmek istiyordum. Onların şimdi yukarıda çok güçlü, büyük bir dürbünleri var; bununla o çok büyük yuvarlağın yüzünden elle tutulurcasına aydınlık ve belirli olarak dağları, koyakları, yarları ve güneşin raslamadığı yanından da dağların gölgelerini görmeli. Đki yıldan beri hep oraya gitmeyi düşünüyor, fakat ne yazık ve ne rezalet ki bir türlü fırsat bulamıyorum." Karısı: "Ay elimizden kaçmıyor ya! Elbet bir fırsat buluruz" dedi. Mozart bir duraklamadan sonra konuşmayı sürdürdü: "Ama hepsi de böyle olmuyor mu? Ne ayıp! Haydi Tanrı'ya ve insanlara karşı borçlu olduklarımızdan söz etmeyelim, fakat her gün ayağımıza kadar gelen bunca gerçek zevk, küçük masum sevinçler arasında elimizden kaçırdığımız, ertelediğimiz veya askıda bıraktıklarımızı anımsamak bile bana yasak." Bayan Mozart kocasını, ayaklanmaya hep hazır olan duygularının gittikçe artan bir şiddetle yöneldiği bu konudan hiçbir biçimde başka yana çeviremeyeceğini anlamıştı. Zaten pek çevirmek de istemiyordu. Çünkü ne yapsa bu bakımlardan ona ancak bütün kalbiyle hak vermekten başka bir şey de düşünemiyordu. Bu sırada Mozart gittikçe yükselen bir ateşle konuşmayı sürdürüyordu: "Sanki çocuklarımla bir saatçik olsun eğlendiğim oldu mu? Bütün bu şeyler bende ne kadar yarım, ne kadar uçucu oluyor! Oğlanları bir kez at gibi dizlerimin üstüne bindirdim ya da onlarla iki dakikacık evin içinde koşuşturdum mu? Eh, tamam! Hemen arkasından yere indirmeli! Hep birlikte kırlarda bir gün geçirmiş olduğumuzu, Paskalya'da ya da Pantekot (7) bayramında bir bahçede ya da korulukta, çayırda ve yalnız kendi aramızda, çocuklarla gülüşe oynaşa ve çiçek toplayarak, bizim de bir defacık olsun yeniden çocuk olabildiğimizi anımsamıyorum. Yaşam her yoldan yürüyor, koşuyor, uçup gidiyor - Ulu Tanrım! Đnsan düşündükçe korkudan soğuk terler döküyor." Bu yakınmalardan sonra hiç beklenmediği halde ikisi arasında tam bir yakınlık ve sevgi dolu çok ciddi bir dertleşmedir başladı. Biz bunu ayrıntılarıyla aktarmıyoruz; bunun yerine yarı, konuyu açıkça ve doğrudan doğruya belirten ve yarı da, konuşmanın asıl amacı olan arka planı ortaya koyan nedenlere genel bir göz atmayla yetiniyoruz. Burada her şeyden önce öyle acı bir düşünce var ki ; dünyanın bütün çekici yanları ve duyan bir ruhun erişebileceği büyük yücelikler için inanılmaz derecede duygulu olan bu ateşli insanın, pek kısa ömrü süresince o kadar çok şey görmüş ve yaşamış, o kadar da yaratmış olduğu halde, yine de yaşamı boyunca sürekli ve kendini tümüyle doyuran bir gönül rahatlığından hep yoksun kalmış Sayfa 4


Mozart-Prag Yolunda olmasıdır. Bu durumun nedenlerini, asıl gerektiği gibi, derinlerde aramak istemeyenler bunu onun değişmezcesine kökleşmiş görünen zayıf ruhluluğuna bağlayabilirler, ama biz bunu, herhalde biraz da haklı olarak, Mozart'a olan hayranlığımızın özünü oluşturan her şeyle ilgili görmek isteriz. Adamcağızın gereksinimleri çok çeşitliydi, hele hoş sohbet dostlara karşı eğilimi ölçüsüz derecede büyüktü. Kentin en kibar ailelerince karşılaştırılmaz bir değer sayılır ve aranır, çağrıldığı şölen, toplantı ve eğlencelerin hemen hepsine koşar, arada gitmediği pek az olurdu. Buna karşılık, fırsat düştükçe de kendisine yakın çevreler içinde üstüne düşen konukseverliği yeteri kadar göstermekten geri kalmaz, hele pazar akşamları kendi evinde, çoktanberi adet haline gelmiş olan, müzik âlemlerini ve haftada iki üç defa birkaç dost ve tanıdıkla birlikte gene kendi evinde oldukça zengin bir sofra çevresinde içten ve etiketsiz bir öğle yemeği yeme fırsatını hiç kaçırmak istemezdi. Bazı zamanlarda da, sokakta yakaladığı âşık, sanatsever, şarkıcı ve ozan soyundan birbirine hiç uymayan değerlerde konukları hiç haber vermeden eve getirir, karısını korku ve telaş içinde bırakırdı. Bütün becerisi de hep canlı görünen bir neşeyle, başlıca özelliği yakası açık öyküler uydurmak ve nükte savurmaktan ibaret olan boşta gezer otlakçıyı da, olgun bir sanat uzmanı veya yetkin bir çalgı üstadı kadar hoş karşılamasıydı. Bu sırada Mozart, dinlenmesinin en büyük bölümünü yuvasının dışında arardı. Ona yemekten sonra hemen her gün kahvede bilardo oynarken ve gene birçok akşamlar bir otelin salonunda otururken raslanırdı. Topluluk durumunda arabayla veya atla kırlarda gezmeyi sever, çok iyi dans eden bir adam olarak balolara, kapalı âlemlere gider ve yılda birkaç kez halk bayramlarına ve özellikle palyaço maskesi takıp Brigitte'in açıkta yapılan kilise törenine (8) katılmaktan büyük zevk duyardı. Bazan karmakarışık ve çılgınca, bazan da daha dingin bir hava içinde geçen bu eğlencelere, müthiş bir güç harcadıktan sonra düşülen sürekli kafa yorgunluğunu gidermek ve ona gereken dinlenmeyi sağlamak için atılıyordu; nitekim bütün bunlar, bu dinlenmenin yanı sıra, ilerde zamanı gelince yararlanmasını bileceği o ince duyguları ve uçucu anıları da kazandırma da kusur etmezlerdi. Bu duygu ve anılar, ona dehanın, oyununu farkına vardırmadan oynamakta olduğu büyülü yollardan gelirdi. Ama, ne yazık ki, böyle saatlerde ele geçen mutlu anları hep sonuna kadar tatma hırsı yüzünden başka bir şey düşünülmüyor, ne aklın, ne görevin, ne de kendini korumanın ve aile bağının gerektirdiği sağduyu umursanmıyordu. O, çalışmada olduğu gibi eğlenmede de ölçü ve sınır tanımazdı; gecenin bir bölümünü her zaman beste yapmakla geçirirdi, sonra sabahleyin erken saatlerden başlayarak çoğu zaman uzun bir süre yatakta çalışır, elindekini tamamlardı. Sonunda saat ondan sonra evden alınarak yaya veya araba ile derslerini vermeye giderdi ki bu işinin öğleden sonra da birkaç saat kadar uzaması hemen hemen âdet olmuştu. Bir defasında, hayranlarından birine şöyle yazıyor: "Đşimizde herhalde fazla didiniyoruz ve çok zaman sabrımızı tüketmemek için kendimizi güç tutuyoruz. Đyi tanınmış bir çembalist ve müzik öğretim üstadı olarak üzerimize on iki öğrenci almışken durmadan bir yenisi çıkıyor ve her seferinde talerini (9) ödedikçe, ne mal olduğuna bakmadan onu da yükleniyoruz. Şeytana uyarak hiç ama hiç de bir art niyeti olmadan general bass (10) ya da kontrapunkt (11) öğrenmeye heves eden istihkâm bölüğünden herhangi bir palabıyık Macar da kabulümüzdür. Bir kez zili çalmadan girdiğim için beni berber Coquerel usta gibi kıpkırmızı bir suratla karşılayan küstahların küstahı kontesçik de..." Mozart, çeşitli görevlerinden; akademiden, provalardan ve benzerlerinden iyice yorulmuş bir durumda temiz havaya çıkmak gereksinimi duyduğunda uyuşmuş sinirlerini çok defa ancak yeni bir heyecanla diriltebilirdi. Sağlığı alttan alta kemiriliyordu ve bu onda, zaman zaman yineleyen bir kötümserlik havasının doğmasına değilse bile, herhalde beslenmesine bir neden oluşturuyordu; böylece erken bir ölüm sezisi onu önüne geçilmez bir biçimde sarmış ve hele son zamanlarda aklından bir an bile çıkmaz olmuştu. Her türlü ve renkten tasayı, bu arada pişmanlık duygusu da eksik olmamak üzere, her bir zevkin acı bir çeşnisi olarak kendisinin bir kısmeti gibi kabul etmeye alışmıştı. Ama biliyoruz ki, bu acılar da sonunda durulup saflaşarak derin bir kaynakta toplanacak ve bu kaynak yüzlerce altın oluktan fışkırıp, melodilerinin çeşitliliği için ardı arkası kesilmeksizin insan yüreğinin bütün dertlerini ve mutluluklarını dışarıya akıtacaktır. Bu arada açık bir biçimde göze çarpan da Mozart'ın yaşama biçiminin evlilik çevresindeki kötü etkisiydi. Akılsızca ve düşüncesizce yürütülen bir tutumsuzluğun sızıları hemen hazırdı. Hele gönlünün en güzel davranışlarından birine çok bağlı görünüyordu. Gereksinimi olan biri ondan biraz ödünç para almak ya da onun kefilliğini dilemek istese, bunu, Mozart'ın önceden uzunboylu rehin ya da başka bir güvence aramayacağını bilerek istemiş olacağını kabul Sayfa 5


Mozart-Prag Yolunda edebiliriz; gerçekten de onda bu gibi akıllılıklar bir çocuktan daha az aranabilirdi. Ona kalsa elindekini hemen bağışlar ve bunu hep özellikle kendisinde fazla fazla bulunduğuna inandığı zamanlar sevinç dolu bir cömertlikle yapardı. Bu biçimde bir har vurup harman savurmanın her zamanki ev harcamalarıyla birleşince eriştiği para tutarı şüphesiz ki gelirleriyle hiçbir biçimde orantılı olamazdı. Tiyatro ve konserlerden, yayınevlerinden ve öğrencilerinden aldıkları paralar imparatordan aldığı aylıkla birlikte, halkın o yıllarda Mozart'ın müziğine karşı henüz kesin bir anlayış göstermekten çok uzak olması dolayısıyla, gereksinimlerine o oranda yetmeyen bir toplama varıyordu. Müziğindeki büyük güzellik, doygunluk ve derinlik o zamana kadar beğenilegelen, kavranması kolay çeşniye karşı genel olarak garipsenmişti. Gerçi Viyanalılar "Belmonts und Konstanze"ye -bu yapıtın halka yatkın yanları dolayısıyla- bir zamanlar bir türlü doyamamışlardı; fakat buna karşılık birkaç yıl sonra Figaro'nun Düğünü operası, hiç şüphesiz yalnızca tiyatro müdürünün çevirdiği dolaplar yüzünden değil, sevimli, fakat ölçüsüz derecede aşağı nitelikteki "Cosa Rara"nın yarışması karşısında hiç beklenmedik, acıklı bir başarısızlığa uğradı. Nitekim gene Figaro'yu, aynı etki altında bulunmayan olgun Praglıların büyük bir hayranlıkla karşılamaları üzerine, üstadımız bundan duyduğu şükran dolu coşkuyla arkasından yaratacağı ilk operayı Prag için yazmayı kararlaştırdı. Mozart zamanın uygunsuzluğuna ve düşmanlarının yaptıklarına aldırmayıp biraz daha önlemli ve akıllı davransaydı, sanatından gene çok büyük kazançlar sağlayabilirdi; fakat o, büyük kitlenin yeni yapıtını alkış tufanına boğmasına karşın bu girişiminden de tam yararlanamadı. Her şey bir araya toplandı ve talihi, yaratılışı ve kendi yanlışları hep birleşip o eşsiz adamın daha da gelişmesine fırsat bırakmadılar. Bir ev kadınının, görevini bildiği sürece böyle koşullar altında ne kadar güç bir duruma düşeceğini kavramamız kolaydır. Karısı Konstanze, kendisi gibi, bir müzik adamının kızı olarak tam bir sanat ruhu taşıyan, yaşama canlısı bir genç kadın olduğu halde, bereket versin baba evinden yoksulluk nedir bildiği için, yıkımı daha kaynağındayken önlemek, birçok yanlış işi durdurmak ve büyük ölçüdeki kayıpları küçük ölçüde artırmalarla kapatmak yolunda bütün iyi niyetliliğini gösterdi. Ancak, özellikle sonuncu çaba bakımından gereken ustalık ve deneyimden galiba yoksundu. Paralar onun elindeydi ve hesapları o tutuyordu; her istek, her borç anımsatması, kısaca can sıkıcı ne varsa hepsi tümüyle ona yöneltiliyordu. Böylece zaman zaman sıkıntının boğazına kadar dayandığını duyuyordu, oysa çoğu zaman bu umarsızlık, bu darlık ve bu sıkıcı utanç durumuna, herkesin önünde rezil olmak korkusuna ayrıca bir de kocasının kötümserliği katılmaktaydı. Mozart, bir umutsuzluk durumunda günlerce hiçbir şey yapmaksızın ve hiçbir avutmaya kulak asmaksızın karısının yanında durmadan iç çekerek ve yakınarak yahut bir köşede suskun, içine kapanmış oturur, sonsuz bir vida gibi işleyen hazin ölüm düşünceleriyle durmadan oyulurdu. Bununla birlikte, kadıncağız cesaretini ancak pek seyrek olarak yitiriyor, açık görüşü sayesinde, birkaç zaman için bile olsa, çok defa çare ve yardım bulmayı beceriyordu; ama gene de, aslında düzelen ya pek az, ya da hiçbir şeydi. Onun, gerçek veya şaka yoluyla, yalvararak ve okşayarak bir gün için çayını karısının yanı başında içmesini, akşam yemeğini evinde ailecek yemesini ve sonra da artık sokağa çıkmamasını sağlayabilse, acaba bu başarısıyla eline ne geçirmiş olurdu. Mozart, bir kerecik karısının gözyaşlarına dayanamayıp ani bir şaşkınlık ve üzüntü içinde bu kötü alışkanlığına yürekten ilenerek kendinden istenenin daha fazlasını yapmaya söz verse bile boşunaydı, çünkü farkında olmaksızın gene eski gidişine yönelmekte gecikmezdi. Đnsan, başka türlü davranmanın onun elinde olmadığı ve bizim anladığımız biçimde herkese uygun ve bugünkünden tümüyle başka bir yaşam biçimine zorlanması durumunda, bu harika varlığın tehlikeye düşürüleceği kanısına yer vermek zorunda kalıyordu. Bununla birlikte karısı, işlerin dışardan gelecek bir etkiyle yine iyiliğe doğru çevrilebilmesi umudunu elden bırakmıyordu; nitekim bunun özellikle, ekonomik durumlarında köklü bir düzelmeyle olabileceğine inanıyordu ki bu kocasının durmadan artan ünü karşısında artık pek gecikemezdi. Konstanze, onun bu yönden, bazan uzaktan uzağa, bazan da pek yakından duyumsadığı baskı bir hafiflese diye düşünüyordu; böylece gücünün ve zamanının hemen yarısını yalnızca para kazanmak uğrunda harcamak zorunluluğundan kurtulup kendini asıl işine tümüyle verebilecekti ve sonunda artık peşinden koşmayacağı için oransız derecede rahat bir vicdanla korkmayarak tadacağı zevk yaşamı da onun vücut ve ruhu için yeniden yararlı hale gelecek ve işte o zaman bütün durumu hemen hafifleyecek, daha doğal, daha dingin olacaktı. Hatta bu durumda onun Viyana'ya olan aşırı bağlılığı da yenilebilecekti. Böylece Konstanze, bir kez nasılsa, kendilerine hiç de yarar getirmediği inancına vardığı bu kentten başka bir yere taşınmanın Sayfa 6


Mozart-Prag Yolunda bile mümkün olacağını düşünüyordu. Bayan Mozart, bu düşüncelerinin ve isteklerinin gerçekleşmesine doğru ilk yardımı, şimdi yaptıkları yolculuğun temel nedeni olan yeni operanın başarı kazanmasından beklemişti. Besteleme işi yarıyı bir hayli aşmış bulunuyordu. Bu olağanüstü yapıtın oluşumuna tanık oldukları için onun niteliği ve yapacağı etki üzerine bir düşünce edinmiş olması gereken sırdaşlar ve bu konuda yorumda bulunma yetkisine sahip dostlar her yerde bu yapıttan söz ederek, bizzat rakiplerin de birçoğunu susturacak bir biçimde ağızbirliği yapmışlardı. Don Juan'ın yarım yıl bile geçmeden bir ucundan öbürüne Almanya'nın bütün müzik dünyasını sarsarak şaşkına çevireceğini ve onu bir atılışta zaptedeceğini söylüyorlardı. Buna karşılık müziğin o günkü durumunu göz önüne alarak kesin ve çabuk bir başarıyı pek ummayan başka kişilerden gelen dost sözleriyse daha sakınmalı, daha çekingen olmuştu. Nitekim bu adamların sağlam temelleri olan kuşkularına üstat da gizliden gizliye katılmaktaydı. Kadınların hep kendi duygularına uyarak bir kez candan karar verdikten ve buna ek olarak da ayrıca son derece haklı bir dileğin büyüsüne kapıldıktan sonra artık şuradan buradan gelecek duraksar düşüncelere erkeklerden daha az pabuç bıraktıkları bir gerçektir. Đşte böyle, Konstanze de yürekten inancına tüm gücüyle bağlı kalmış ve tam da şimdi, arabada giderlerken, bu inancını savunmak için yeni bir fırsat ele geçirmişti. Bu savunmasını, kendi şen ve parlak biçemiyle bir kat daha akıcı bir biçimde yapmaya koyuldu, zira, Mozart'ın keyfi, daha önceki, aslında hiçbir sonuca bağlanamayan ve bu yüzden de pek doyurucu olmaksızın son bulan konuşma sırasında bir hayli kaçmıştı. Konstanze kocasına hemen hemen hep aynı kalan bir şakraklıkla uzun boylu anlatıyor: Praglı yapımcıyla partitür (12) için kararlaştırdıkları satış ücreti olan yüz dükayı (13) eve döndükten sonra en gerekli şeylere ve benzeri şeylere nasıl harcamayı düşündüğünü ve böylece parasının düzenlediği yeni program sayesinde, gelecek kış süresince ilkyaza kadar nasıl yeteceğini umduğunu bir bir sıralıyordu. "Senin Bay Bondini operadan kendine de pay ayıracak, inan bana! Eğer o, senin hep övdüğünün yarısı kadar onurlu bir adamsa, tiyatroların bu ana yazı için birbiri arkasından ödeyecekleri paradan sana da dolgunca bir yüzde bırakır; eğer o bunu yapmazsa, gene Tanrı'ya şükür, bizim için görünürde daha başka umutlar da yok değil, hem de bin kat daha sağlamından! Aklıma bin türlü şey geliyor." "Çıkar baklayı ağzından!" "Geçenlerde bir kuş bana haber getirdi, Prusya Kralı bir orkestra şefi arıyormuş." "Oo!" "Hatta bir müzik işleri genel direktörü, diyecektim. Bırak da biraz düş kurayım, bu illet bana anamdan kaldı." "Haydi öyleyse! Ne kadar yüksekten atarsan o kadar iyi!" "Bildiğin gibi değil, bunların hepsi doğru. - Her şeyden önce şunu bilesin ki bir yıl sonra tam bu vakit..." "Papa, Grete ile evlenmek isteyecek, öyle mi?" "Sus, şakanın sırası değil! Söylediğim gibi, gelecek yıl Sankt Aegidi'de (14) Viyana'da imparatorluğun Wolf Mozart adındaki başbestecisini artık arasınlar da bulsunlar." "Hay Allah! Bunu da nerden çıkardın?" "Eski dostlarımızın bizim üzerimize ne konuştukları ve hakkımızda neler öğrenmiş oldukları hep bana malum oluyor." "Ne gibi?" " Örneğin, günün birinde sabah dokuzdan sonra bizim düşlem gücü zengin eski dostumuz bayan Volkstett, o kendine özgü ateşli ziyaret telaşıyla, yelkenleri açmış Kohlmarket alanından koşup geliyor. Üç aydır burada yokmuş, Saksonya'daki kayınbiraderini ziyaret için yapmayı düşündüğü ve tanıştığımız zamandan beri hemen her gün sözünü ettiğimiz büyük yolculuğu en sonunda başarmış; dün gece eve dönmüş ve şimdi yüreği dopdolu -bir yandan yolculuk sarhoşluğu ve dostluk sabırsızlığı, öte yandan çok çekici haberlerin baskısıyla kabına sığmaz bir durumda- hemen doğru albayın hanımına koşuyor, merdivenleri çıkıyor, kapıyı vuruyor ve giriniz denmesini beklemiyor! O andaki haykırışmayı ve iki yanın şaşkınlığını artık sen gözünün önüne getir! - Bunun üzerine önce birkaç derin soluk aldıktan sonra: "Çok sevgili bayan Albay (15)", diye söze başlıyor, "size bir araba dolusu selam getirdim; bilin bakayım kimden? Ben doğru Stendal üzerinden gelmiyorum, sola doğru Brandenburg'a küçük bir sıçrama yaptık." - "Bu nasıl oldu? Demek, Berlin'e gittiniz, Mozartları gördünüz mü?" - "Cennette tam on gün!" - "Oo, sevgili, tatlı, biricik bayan General, (16) söyleyin, anlatın! Sayın dostlarımız ne âlemdedirler? Đlk günlerdeki gibi hâlâ oradan hoşnutlar mı? Bu bir masal, inanılmayacak bir şey gibi geliyor bana. Bugün bile, hatta şimdi Sayfa 7


Mozart-Prag Yolunda daha da arttı; çünkü siz onun yanından geliyorsunuz. Mozart bir Berlinli oldu ha! Bari oraya alıştı mı? Sağlık durumu nasıl?" - "Onun mu? Bir görmelisiniz! Kral onu bu yaz Karlsbad'a gönderdi. Sözde onun candan sevgilisi olacak Đmparator Jozef'in aklına böyle bir şey ne zaman gelmişti, ha? Söyleyin! Benim oraya varışımda karı koca henüz yeni dönmüşlerdi. Mozart dört bir yanına sağlık ve canlılık saçıyor, toplanmış, semirmiş, cıva gibi kaynıyor; mutluluk ve erinç hemen gözlerinden okunuyor." Bundan sonra öykücümüz, oynadığı rol gereği, bu yeni durumu en parlak renkleriyle çizmeye başladı ve anlatışlarıyla: Onun Unter - den - Linden Caddesi'ndeki evinden, bahçesinden ve yazlığından tutarak sanatını kamunun yararına serdiği parlak temsillerine ve piyanoda kraliçeye eşlik ettiği saray toplantılarına kadar her şeyi öyle güzel anlattı ki sanki hepsi düpedüz bugünün birer gerçeği oluvermişti. Bütün bu sözleri ve en güzel öyküleri işte böyle dağarcığından ortaya döküveriyordu. Görünüşe bakılırsa, Volkstett, gerçekten de oranın saray çevresinde, Potsdamm'da ve Sanssouci'de buradaki Schönbrunn sarayından ve imparatorluk şatosundan daha çok tanınıyor gibiydi. Söz arasında kahramanımızın kişiliğini Prusya'daki sağlığa uygun yaşam biçimi üzerinde gelişmiş birtakım yepyeni aile babası nitelikleriyle süslemek şakacılığından da geri kalmadı. Aynı Volkstett, bu koşullar altında şaşılacak bir olay olarak ve birbirine karşıt iki ucun birçok kez nasıl bir araya geldiğini göstermek üzere, şimdi Mozart'ta adamakıllı bir hesaplılığın başladığını ve bunun onu son derece sevimlileştirdiğini de fark etmesin mi? "Evet", diyor Volkstett, "Düşününüz! Bir kez üç bin taler değişmez geliri var, bu da niçin? Haftada bir kez bir oda konserini ve iki defa da büyük operayı yönettiği için! Ah, bayan Albay bir gün ben onu, o bizim sevgili, minicik, değerli insanımızı, kendisinin yetiştirdiği ve onu tapınırcasına seven o yetkin orkestrasının başında gördüm. Biz Frau Mozart'la, büyüklerinkinin biraz yan tarafına düşen locasında yan yana oturuyorduk. Programda da ne vardı, biliyor musunuz? Alın işte, bunu sizin için getirdim - içinde benim ve Mozartların tarafından küçük bir yolculuk armağanı var - Bakın buraya, okuyun şunu, arşın boyunda harflerle basılmış. - AmanTanrım, bu ne? Tarar! - Evet dostum; görün, insanın başından neler geçiyor! Đki yıl önce Mozart Don Juan'ı yazdığı vakit, o ilençli, zehirli yılan, irin karası Salieri de yapıtının Paris'te kazandığı başarıyı bu sefer kendi özel çevresinde de ele geçirmek niyetiyle, bizim saf yürekli, çulluk delisi ve her defasında Cosa Rara'dan hoşlanmış olan halkımız bir kez de bir tür çaylak görsün diye el altından hazırlanıyor ve yardakçılarıyla birlikte Don Juan'ı da güzelce yolarak önce Figaro'da yaptıkları gibi ne tam ölü, ne de tam diri bir halde sahneye çıkarmak için aralarında fiskoslar ve incelemeler yapıyordu. - Tanrım tanık, o zaman o rezil yapıt oynanırsa, bana dünyaları verseler gitmem diye ant içmiştim! Sözümde de durdum. Herkes -siz de bayan Albay- koşa koşa gittiniz, ben sobamın başında oturdum, kedimi kucağıma aldım ve Kaldauschemi (17) yedim; sonraki gösterilerde de böyle oldu. Fakat bu kez, düşününüz ki Tarar Berlin operasında! Bir düşmanının yapıtı olarak Mozart tarafından yönetiliyor! - O, hemen daha ilk anda -"kesinlikle gelip görmelisiniz"- diye bağırdı, "hatta yalnızca benim, küçük Apsalom'un (18) bir kılına bile dokundurmadığımı Viyanalılara anlatabilmeniz için de olsa gelmelisiniz. Onun bizzat burada olmasını çok isterdim, o haset kumkuması herif, benim, hep olduğum gibi kalabilmem için, bir başkasının yapıtını berbat etmek gereği duymadığımı görmeliydi." Mozart, avazı çıktığı kadar: "Brava; bravissima!" diye bağırıp karısını kulaklarından yakalayarak öptü, bağrına bastı, gıdıkladı, öyle ki, özlenen bir geleceğin alaca sabun köpükleriyle kurulan ve ne yazık ki, hatta daha ufak bir ölçüde bile olsa hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan bu düşlem oyunu en sonunda neşe taşkınlığı, gürültü ve kahkahalar içine gömüldü. Bu sırada artık çoktan ovaya inmiş bulunuyorlar ve daha önce, tepedeyken farkına vardıkları bir köye yaklaşıyorlardı. Köyün hemen arkasındaki sevimli ovada Kont von Schinzberg'in oturmakta olduğu çağdaş yapılı ufak bir şato göründü. Bu köyde yemek yenecek, dinlenilecek ve öğle vakti geçirilecekti. Önünde durdukları kasaba oteli köyün ta dibinde tek başına duruyor ve önünden geçen yola yanlamasına açılan kavaklı bir yol altı yüz adım atmadan kontun bahçesine ulaşıyordu. Mozart, arabadan indikten sonra, her zaman yaptığı gibi, yemeğin ısmarlanması işini karısına bıraktı, kendisi için de alt kattaki odaya bir bardak şarap ısmarladı. Karısı da her şeyden önce bir bardak soğuk suyla bir saatçik kadar uyku çekebileceği sessiz bir köşe istemişti. Kadını üst kata çıkardılar, kocası da tümüyle canlı, kendi kendine bir şarkı mırıldanarak ve ıslık çalarak eşinin arkasından yukarıya geldi. Temiz badana edilmiş ve acele havalanmış olan odada başka eşyalar arasında kibar yerlerden geldiği belli mobilyalar görülüyordu. Bunlar hiç kuşkusuz, eskiden kontluğun salonlarındayken buralara göç etmiş Sayfa 8


Mozart-Prag Yolunda olacaklardı. Hafif yapılı, temiz bir yatağın dört yanındaki cilalı ince sütunların taşıdığı ve üzerine bir gök resmi yapılmış tavandan, eski ipekli perdeler yerine, şimdi adi bezden perdeler sarkıyordu. Konstanze yatmaya hazırlandı ve onu tam zamanında uyandıracağına söz veren kocasının arkasından kapısını sürmeledi. Mozart konuşacak birini bulmak umuduyla otelin barına girdi. Fakat burada hancıdan başka kimse yoktu. Onun şarabı gibi lafları da müşterisini hoşnut etmeyince Mozart da, sofra hazır oluncaya kadar şatonun bahçesine doğru bir yürüyüş yapmak isteğini açıkladı ve hancıdan, bahçeye girişin kibar yabancılara açık olduğunu, zaten efendilerin de bugün arabayla bir yere gitmiş olduklarını öğrendi. Yürümeye başladı, çok geçmeden kısacık yol bitivermiş, Mozart parmaklıklı bahçe kapısına varmıştı. Oradan, yüksekçe bir eski ıhlamur yolunu yavaş yavaş adımladı. Bunun bitiminde, sol kolda ve biraz ötede şatonun önyüzü birdenbire karşısına çıktı. Bu Đtalyan biçeminde açık renkli bir yapıydı; önünde çift yanlı geniş merdivenleri vardı; kara taşla örtülü ve saçak kıyıları parmaklıklı damını, tanrıları ve tanrıçaları temsil eden yontular süslüyordu. Üstadımız, çiçekleri hâlâ canlı duran iki büyük göbek arasından parkın ağaçlı bölümlerine doğru yürüdü, birkaç koyu renkli güzel fıstık çamı öbeğine dokundu ve adımlarını, birçok kıvrıntı yapan dar yollara yöneltti, sonra güçlü bir su şırıltısına yönelerek yavaş adımlarla yeniden açıklığa çıktı ve kendini hemen bir fıskiyeli havuzun önünde buldu. Hoş görünüşlü geniş oval havuzun çevresi, büyük saksılar içinde özenle yetiştirilmiş ve aralarında bir defne veya oleander denilen bir süs fidanı bulunan turunçgillerle sarılmıştı. Bu topluluğun dört bir yanını dolaşan yumuşak kumlu bir yol, parmaklıklı küçük bir kameriyeye açılıyordu. Burası çok hoş bir dinlenme yeriydi ve Mozart, önünde küçük bir masa duran sıranın, giriş yerine yakın olan yanına çöküverdi. Kulağını keyiflice, su şıkırtısının geldiği yana vermiş, gözü de orta boyda bir turunç ağacına takılmıştı. Sıradan dışarıya alınmış olan ve kendisine pek yakın bir yerde duran bu ağaç en güzel meyvelerle yüklü bulunuyordu. Bu güney temsilcisi, dostumuza birdenbire çocukluk zamanının sevimli bir anısını anımsattı. Düşüncelere dalmış, gülümseyerek elini en yakın meyveye doğru uzattı. Sanki onun nefis yuvarlaklığını ve taze serinliğini avucunun boşluğu içinde duymak istiyordu. Fakat, gözünün önünde yeniden canlanan o gençlik sahnesiyle, dolaylı olarak, çoktan beri aklından silinmiş bir melodiyi anımsamaya başlamıştı ve düşlemini onun belirsiz izleri üzerinde bir süre gezdirdi. O sırada parlamaya başlayan gözleri bir süre kararsızca oraya buraya çevrildi. Mozart'ı bir düşünce almıştı ve hemen bunu izlemeye koyuldu. Ne yaptığını bilmeden ikinci kez turunca dokunmuştu ki dalından kopan meyve elinde kaldı. Ne yaptığının farkında mıydı, yoksa değil miydi, bilemeyiz. O, sanatçıya özgü bir dalgınlıkla güzel kokulu meyveyi farkında olmaksızın burnunun altında durmadan bir yandan öbürüne çevirirken işitilmeyen bir melodiyle dudaklarını kımıldattığı görülüyor, onu bir başından, bir ortasından yineleyip duruyordu. En sonunda bu dalgınlık o kadar ileri gidecekti ki, içgüdüsüne uyarak ceketinin yan cebinden üzeri mineli bir tabaka çıkaracak, içinden aldığı bir ufak çakıyla elindeki yuvarlak sarı nesneyi yukarıdan aşağıya yaracaktı. Onu bu sırada herhalde belirli belirsiz bir susuzluk duygusu gütmüş olmalıydı; ama bir kez uyanmış olan duyuları yalnızca nefis kokunun zevkine varmakla yetindiler. Dakikalarca meyvanın iki kesik yüzüne baktı, sonra onları yavaşca birleştirdi, çok yavaş hareketlerle gene ayırdı ve yeniden birleştirdi. O sırada yakınında ayak sesleri duydu, kendisini bir korku aldı; nerede bulunduğunun ve ne yaptığının birdenbire farkına varmıştı. Bir an turuncu saklamak istedi, fakat gururundan mı, yoksa bu işte çok geç kaldığı için mi, hemen kendini tuttu. Uşak giysisi giymiş, geniş omuzlu bir adam, şatonun bahçıvanı, karşısına dikilmişti. Bu adam son şüpheli davranışı görmüş ve şaşkınlık içinde birkaç saniye ses çıkarmamıştı. Mozart da onun gibi dili tutulmuş, oturduğu yere sanki çivilenmişti; yarı güler bir tavırla, ama belirli derecede kızarmış bir durumda mavi gözlerini az çok kurularak ve yüksekten adamın suratına dikti. Sonra, elindeki görünürde sapasağlam duran turuncu -üçüncü bir kişi için son derecede gülünç bir davranış olarak- cesaretle meydan okuyan bir edayla önündeki masanın ortasına bıraktı. Bu kez bahçıvan, karşısındaki yabancının pek gözüne kestiremediği giyimini bir süzdükten sonra öfkesini bastırmaya çalışarak: "Bağışlayın" diye söze başladı, "bilmiyorum, burada kiminle..." "Viyana'dan orkestra şefi Mozart". "Hiç kuşkusuz, şatoda sizi tanıyorlar, değil mi?" "Ben buranın yabancısıyım ve yolcuyum. Kont evdeler mi?" "Hayır". Sayfa 9


Mozart-Prag Yolunda "Sayın eşi?" "Đşleri var, görüşebilmeniz pek güç." Mozart ayağa kalktı ve gitmeye hazırlandı. "Đzninizle bayım, burada ne hakla bu biçimde meyvelere el uzatıyorsunuz?" Mozart: "Ne!" diye bağırdı, el uzatmak mı? Vay canına, benim bunu çalıp yemek istediğimi mi sandınız? "Bayım, ben ne gördümse ona inanırım. Meyveler sayılıdır, ben bunlardan sorumluyum. Bu ağacı kont bir tören için hazırlamıştı, birazdan buradan alıp götüreceklerdi. Bu işi efendilerime haber vermeden ve siz de kendiniz bu işin nasıl olduğunun hesabını vermeden buradan bir yere gidemezsiniz." "Bunun içinse peki. O zamana kadar burada bekleyeceğim. Bundan emin olun." Bahçıvan çekine çekine çevresine bakındı ve Mozart sorunun belki yalnızca bir bahşişe dayandığı düşüncesiyle elini cebine uzattı, fakat üzerinde ufak bir para bile yoktu. Biraz sonra gerçekten iki bahçıvan yamağı geldi, ağacı bir teskere üstüne koyup götürdüler. Arada üstadımız evrak cüzdanını çıkarıp içinden beyaz bir kâğıt almış ve bahçıvanın bir adım bile oradan uzaklaşmadığına bakarak kurşun kalemle şu satırları yazmaya başlamıştı: "Çok Sayın Hanımefendi! Burada ben zavallısı, bir zamanlar elmayı tattıktan sonraki Adem babamız gibi sizin cennetinizde oturuyorum. Felaket nasılsa bir kez oldu ve ben bu suçu saf yürekli bir Havva'nın üzerine atacak durumda da değilim; çünkü o, tam şu anda köy otelinde bir cennet yatağının Graziaları (19) ve Amorettaları (20) ile oynaş durumunda masum bir uykunun sefasını sürmektedir. Emrediniz, huzurunuzda, bana da anlaşılmaz görünen suçum üzerine kendim hesap vereyim. Yürekten gelen bir utançla ve, Yüksek saygılarımla. En aşağı hizmetkârınız Prag Yolunda: W. A. Mozart Bu mektupçuğu, oldukça acemi bir elle katladıktan sonra hâlâ orada dikilip duran bahçıvana gereken talimatla birlikte verdi. Hınzır adam, şatonun arka tarafından avluya bir arabanın girdiğini işitince oradan hemen ayrılmak istemedi. Gelen Konttu ve birlikte yakın bir çiftlikten yeğenini ve onun zengin bir genç baron olan nişanlısını getiriyordu. Baronun annesi yıllardan beri evden dışarı çıkmadığı için nişan töreni onun yanında yapılmıştı. Şimdi de bu töreni burada birkaç akrabayla birlikte neşeli bir eğlence izleyecekti. Çünkü, Eugenie evin öz kızı gibiydi ve burasını çocukluğundan beri ikinci bir yuva sayıyordu. Kontes, bir teğmen olan oğlu Max ile birlikte bazı hazırlıklarda bulunmak üzere daha önce eve gelmişti. Bu sırada şatoda bütün sofalarda ve merdivenlerde her şey hareket durumunda olduğundan bahçıvan elindeki pusulayı çok güçlükle sonunda Kont'un hanımına verebilmiş, fakat o da bunu hemen açmayarak mektubu getirenin söylediklerine de pek kulak vermeden telaşla iş peşinde koşmayı sürdürmüştü. Adamcağız orada bekleyip durdu, ama kontes geri gelmedi. Birçok hizmetçi, bekçi, oda hizmetçisi, uşak hep koşa koşa önünden geçtiler. Efendisini sordu, giyiniyor dediler. Bunun üzerine Kont Max'ı aradı ve onu odasında buldu, ama o da baronla bir iş üzerine konuşma durumunda olduğu için, kendisine gizliden bir haber sunmak yahut bir şey sormak istediğini kaygılı biçimde anlatmaya uğraşan bahçıvanın lafını "Hele sen git, ben şimdi gelirim!" diyerek ağzına tıkayıverdi. Gene uzunca bir süre ayakta bekledi. Sonunda babayla oğlu, aynı zamanda odalarından dışarı çıktılar ve acıklı haberi aldılar. Đyi yürekli, fakat biraz dikbaşlı şişman adam; "Bu düpedüz alçakça bir davranış" diye bağırdı, "akıl alacak gibi değil! Viyanalı çalgıcı mı dediniz? Mutlaka lokma peşinde koşan ve ne bulursa cebine atan aç serserinin biri olacak." "Özür dilerim, efendim. Fakat özellikle böylesine benzemiyor. Bana kafadan tam değil gibi geldi, hem çok da gururlu. Adı Mozart imiş. Aşağıda haber bekliyor. Franz'a, yol üzerinde dursun ve onu gözden kaçırmasın, diye tenbih ettim." "Đş olup bittikten sonra neye yarar, bu boyu devrilesice budalayı hapse attırsam da yaptığı zarar artık yerine gelemez. Size bin kez söyledim, dış kapıyı her zaman kapalı tutacaksınız diye. Zamanında önlem almış olsaydınız, bu olay herhalde önlenirdi!". Bu sırada Kontes, sonunda açıp okuduğu kağıdı elinde tutarak, oraya açılan bir odadan, sevinç dolu bir heyecan içinde hızla içeri girdi ve: "Biliyor musunuz aşağıda kim var?" diye bağırdı. "Tanrı aşkına mektubu okuyun! -Viyana'dan Mozart, besteci Mozart! Hemen gidip onu yukarıya buyur etmeli. Artık gitmiş olmasından korkuyorum! Vah vah, şimdi benim hakkımda, kimbilir ne düşünecek! Siz, Velten! (21) Bari ona karşı nazik davrandınız mı? Hem ne olmuş ki!" Ünlü bir adamı konuk etme haberinin kendisinin bütün kızgınlığını hemen yatıştırmasına olanak olmayan Kont: "Ne olacak!" diye araya girdi, "Kaçık adam, Eugenie için ayırdığım fidanın dokuz portakalından birini koparmış! Ah, seni Tanrı'nın belası herif seni! Bu yaptığınla eğlencemizin bütün özü yok oldu. Max Sayfa 10


Mozart-Prag Yolunda da hazırladığı şiiri artık kendine saklasın". Karısı sözüne önem vererek; "Oo, hayır, hayır", dedi, "eksilenin yerini doldurmak kolay, o işi bana bırakın! Şimdi ikiniz de gidin, bu hatırlı adamı elinizden geldiği kadar dostluk ve nezaketle yatıştırıp karşılayın. Eğer onu herhangi bir biçimde tutabilirsek, bugün yola çıkmasın. Hem artık onunla bahçede raslaşmayın, otelde arayın ve karısıyla birlikte buraya getirin! Hiçbir raslantı bize, Eugenie için böyle bir günde bundan daha büyük bir armağan, hiç beklenmedik böyle güzel bir sevinç sağlayamazdı." Max: "Kuşkusuz" diye destekledi, "Benim de ilk önce düşündüğüm bu oldu. Haydi çabuk baba, geliyor musunuz?" ve ikisi de merdivene koşarken sözünü tamamladı: "Şiir için hiç merak etmeyin! Dokuzuncu Musa'nın (22) da eli böğründe kalmayacak; tersine, ben bu durumdan ayrıca yararlanacağım da." - "Yapamazsın!!", "Bundan tümüyle eminim." - "Peki öyleyse, ama seni bu sözünle bağlıyorum.Öyleyse şu çatlak kafaya akla gelen bütün saygıları gösterelim." Şato içinde bunlar olurken öte yanda bizim sözde tutuklumuz bu işin neye varacağını hiç düşünmeksizin bir hayli zaman yazı yazmakla uğraştı. Bununla birlikte bu arada kimsecikler gözükmeyince o da tedirgin olmaya ve ileri geri dolaşmaya başladı; o sırada otelden gelen ivedi bir haberden yemeğin çoktandır hazırlanmış olduğunu ve arabacı acele ettiği için çabuk gitmesi gerektiğini öğrendi. Bu nedenle eşyasını toplayarak daha fazla beklemeden gitmek isterken kameriyenin önünde iki kişi göründü. Kont onu, çevreyi çınlatan gür sesiyle, eski bir tanıdığıymış gibi coşkuyla selamladı; ona asla özür dileme fırsatı vermeksizin, hiç olmazsa o günün öğle ve akşamı şatoda aile çevresinde onu ve karısını ağırlamak istediğini söyledi. "Siz bize, sevgili üstadım, o kadar yakınsınız ki, Mozart adının daha çok hayranlıkla ve daha sık olarak anıldığı başka bir yeri pek gösteremeyeceğinizi herhalde söyleyebilirim. Yeğenim Eugenie şarkı söyler ve çalar. Hemen hemen tüm gününü kuyruklu piyanosunun başında geçirir, yapıtlarınızı ezbere bilir ve bütün dileği sizi, geçen kış konserlerinizin birindeki raslayışından biraz daha yakın olarak bir kez daha görebilmektir. Biz yakında birkaç hafta için Viyana'ya gideceğimizden akrabaları, size çokça raslanır bir yer olduğu için onu Prens Gallizin'in evine davet ettirmeye söz vermişlerdi. Ama şimdi siz Prag'a gidiyorsunuz, hemen dönmeyeceksiniz ve Tanrı bilir, acaba dönüş yolunuz sizi yine buralara yöneltir mi? Bugünü ve yarını kendinize dinlenme günü olarak ayırın! Arabanızı hemen geldiği yere gönderelim ve sizin buradan ileriye yollanmanız kaygısını bana bırakın." Böyle durumlarda dostluk veya eğlence hatırı için kolayca, istenenden on kat fazla özveride bulunmaya alışık olan bestecimiz çok düşünmedi; bu yarım günü onlara bağışlamayı sevinerek kabul etti. Fakat buna karşılık, ertesi gün erkenden yola devam edilmeliydi. Kont Max, gidip Frau Mozart'ı alma ve otelde gereken bütün işleri düzenleme zevkinin kendisine bırakılmasını rica etti ve giderken de bir arabanın hemen arkasından otele gönderilmesini istedi. Bu arada belirtelim ki; bu genç adam ana-babasından aldığı özelliklerini, güzel sanatlara karşı olan vergi ve sevgisiyle birleştirmiş, askerliğe bir eğilimi olmadığı halde bir subay olarak bilgisi ve güzel huyuyla çevresinde sivrilmesini bilmişti. Fransız edebiyatını biliyordu ve Alman şiirinin soylu kesimde pek az tutulduğu böyle bir çağda, kendi ana dilinde Hagedorn ve Götz gibi ozanların yapıtlarında raslanan iyi örneklere uygun şiirler yazıyordu. Bunları yaratmada gösterdiği olağanüstü ustalıkla alkış ve sevgi toplamıştı. Bugün de onun için, daha önce öğrendiğimiz bu vergisini değerlendirecek sevinçli bir fırsat çıkmış bulunuyordu. Kont Max, Frau Mozart'ı, kurulmuş bir sofrada kendisine önceden doldurulmuş bir tabak çorba başında, otelcinin kızıyla yarenlik ederken buldu. Kadıncağız bu gibi program dışı durumlara ve kocasının beklenmedik aşırı davranışlarına alışık olmasa, genç subayın ortaya çıkışını ve böyle bir görev yüklenişini kendisine karşı biraz teklifsizce bir davranış sayabilirdi. Açığa vurmaktan hiç de çekinmediği bir neşeyle hemen gereğini düşündü ve bütün yapılacak işleri vakit geçirmeden ustalıkla bizzat konuşup düzenledi, araba boşaltıldı ve hakkı ödenerek arabacıya yol verildi; sonra süslenmek için pek büyük bir titizlik göstermeksizin hazırlandı, onu almaya gelen delikanlıyla birlikte arabaya bindi ve kocasının ne garip bir biçimde kendisini davet ettirdiğinden tümüyle habersiz, keyifli keyifli şatoya doğru yola çıktı. Bu arada kocası şatoda artık tümüyle rahatlamış ve hoş bir söyleşiye dalmış bulunuyordu. Çok geçmeden Eugenie'yi ve nişanlısını da tanıdı. Taptaze, son derecede çekici ve candan, sarışın bir kız olan Eugenie narin vücuduna, pahalı dantelalarla süslenmiş kızıl renkte parlak ipekten bir tören giysisi giymiş ve başına, alın hizasına kadar, gerçek incilerle bezenmiş beyaz bir şerit geçirmişti. Ondan ancak birkaç yaş büyük olan Baron da yumuşak huylu ve açık Sayfa 11


Mozart-Prag Yolunda yürekli, her bakımdan Eugenie'ye eş değerde bir adama benziyordu. Sözü ilk başta, tümüyle candan, latife ve öykülerle bolca çeşnilenmiş konuşma biçemi ve gür sesiyle, evin iyi yürekli, hoşsohbet efendisi açmıştı. Yolcumuza hiç de sakınmadığı serinletici içkiler sunuldu. Birisi kuyruklu piyanoyu açtı. Üstünde Figaro'nun Düğünü operasının notaları açık duruyordu ve küçük hanım Baron'un eşliğiyle, Susanna'nın bahçe sahnesindeki şarkısını söylemeye hazırlandı; hani şu tatlı coşkunun ruhunu, bir sel akışı içinde, yaz akşamlarının güzel kokulu havası gibi soluduğumuz aryayı. Yanaklarındaki hafif pembelik, bir an için kaybolarak sapsarı kesildi, ama dudaklarından fırlayan ilk sesle birlikte, göğsünü sıkmış olan bütün bukağılar çözülüverdi. Gülerek, tiz ses üzerinde güvenle tutundu. Yaşamının belki tüm günleri içinde kendi türünde biricik olan bu anı yaşıyor olma duygusu ona biraz heyecan vermişti. Mozart'ın şaşkınlık içinde kaldığı belliydi. Kız şarkısını bitirince ona doğru giderek yürekten gelen açık bir anlatımla söze başladı: "Sevgili çocuk, burada, hemen herkese ferahlık vermekle kendi kendini en iyi biçimde öven sevimli güneşle karşı karşıya gibiyiz. Đnsan bu övgüye başka ne katabilir! Böyle bir şarkı söyleyiş karşısında ruh, banyosunu alan bir çocuğa benziyor: gülen, şaşan, dünyada bundan daha güzel bir şey bilmeyen bir çocuğa. Bundan başka, inanınız bana, Viyana'da kendimizi, bu kadar sıcak ve açık, hiçbir dizgin vurulmadan bu kadar eksiksiz olarak duymak her zaman kısmet olmaz bizlere.' Bunları söyleyerek kızı elinden yakaladı ve candan öptü. Adamın nezaketi ve iyiliği ve bu oranda, onun yeteneğini övme yolunda söylediği sözler Eugenie'yi, kendini tutamayacak derecede ve neredeyse hafifçe bir baygınlık geçirtecek kadar heyecanlandırmış ve gözleri bir anda yaşla dolacak gibi olmuştu. Bu sırada bayan Mozart içeri girdi ve hemen arkasından, zaten beklenmekte olan yeni konuklar göründü: Bunlar Kont ailesine çok yakın akraba olan ve yakında oturan bir Baron çift ve kızları Franziska idi. Bu kız, çocukluğundan beri Eugenie'ye hep ve her yerde büyük bir dostlukla bağlıydı. Herkes birbiriyle selamlaştı, sarılıştı, nişanlılar kutlandı ve gelenlerle iki Viyanalı konuk da tanıştırıldı. Mozart piyanonun başına geçti. Kendi bestelerinden birini, Eugenie'nin de o sıralarda öğrenmeye çalıştığı bir konser parçasını çaldı. Burada olduğu gibi, küçük bir çevrede, aile ocağının içten duvarları arasında, büyük bir sanatçının kişiliği ve dehasıyla doğrudan doğruya ilişkinin verdiği sonsuz bir haz içinde dinlenen konser, doğaldır ki insanda, konser salonları gibi benzer yerdekilerden tümüyle başka bir etki yapar. Saf güzelliği parlak bir biçimde açıklayan parçalardan biriydi bu. Bu, geçici bir hevesle kendiliğinden zarafetin hizmetine giriveren, ama burada da en çok, dilediği gibi oynaşan biçimlere bürünüp bir sürü göz kamaştırıcı ışıklar arasına gizlenerek anlamını bulan bir güzellik, tüm bunlara karşın yine de her davranışında soyluluğunu açığa vuran bir şeydi; törenlere özgü nefis bir anlatımı ısrarla kullanan pırıl pırıl bir şey. Kontes, aralarında belki Eugenie de olmak üzere, dinleyenlerin çoğunun, bu büyüleyici çalış sırasında çok gergin bir dikkat ve tam bir tören sessizliği içinde olmalarına karşın, yine de gözle kulak arasında, çok farklı düşüncelere yer verdiklerini sezmişti. Gerçekten kendisi de görüyordu ki, besteciyi süzerken onun dümdüz vücuduna, adeta kaskatı duruşuna, saf çehresine, küçük ellerinin yuvarlak hareketlerine, hiçbir art niyet gözetmeden bakarken, bu harika adam hakkında çeşitli yönlerden üşüşen binlerce düşüncenin akınına uğramak pek kolay değildir. Mozart piyanodan kalktıktan sonra Kont, bayan Mozart'a dönerek: "Ünlü bir sanatçı karşısında" dedi, "eğer bir bilirkişi beğenisi belirtmek gerekirse, her babayiğitin harcı olmayan böyle bir işin hakkından ancak krallar ve imparatorlar gelir ve böyle bir şeyi onlar ne kadar kolaylıkla yaparlar! Onların ağzında her şey adeta tek ve olağanüstü oluverir. Böyle bir söz söylemek sizin ne haddinize! Örneğin, kocanızın oturduğu şu sandalyenin tam arkasında durup parlak bir düşlemin son akortları çalınırken bu alçak gönüllü, klasik adamın omuzuna vurarak: "Sen ne yaman herifmişsin be Mozart!" gibi bir laf deyiverirler ve bunu da ne kadar kolaylıkla söylerler. Bu söz, o ağızdan çıkar çıkmaz hemen bir yaylım ateşi gibi bütün salonu dolaşır. (Bakın, ona ne dedi? O yaman bir herifmiş!) ve orada yay çeken, öttüren ve besteleyen kim varsa hepsi, bu sözler karşısında kendinden geçer. Kısacası, büyük bir kişilik, kimsenin öykünemeyeceği, alışılmış şahane bir biçemdir. Ben bu yüzden Joseflere ve Friedrichlere eskidenberi imrenmişimdir. Ama bu imrenmem hiçbir zaman şimdiki kadar büyük olmamıştır. Çünkü şu anda söylemem gereken birkaç anlamlı sözün kırıntılarını bile, raslantıyla da olsa, ceplerimde aramanın sıkıntısı içindeyim." Sayfa 12


Mozart-Prag Yolunda Şakacı adamın bu sözleri söyleyiş biçimi etkisini göstermekte gecikmedi ve kahkahalara neden oldu. Fakat şimdi de ev hanımının çağrısı üzerine oradakiler, iyice süslenmiş yuvarlak bir yemek salonuna geçtiler. Oraya her giren, törenlere özgü çiçek kokuları ve iştah açıcı serin bir havayla karşılandı. Hepsi, uygun bir biçimde ayrılmış olan yerlerine oturdular. Böylece seçkin konuğun yeri de iki nişanlının tam karşısına düşüyordu. Bir yanında yaşlı ufak tefek bir hanım, Franziska'nın evlenmemiş bir teyzesi oturuyor, öbür yanında da, zekâsı ve neşesiyle ona kendisini özellikle beğendirmekte gecikmeyen genç ve şirin yeğen bulunuyordu. Bayan Konstanze ise evin efendisiyle, kendisini buraya getiren, sevimli teğmenin arasına düşmüştü. Geri kalanlar da, on bir kişinin yapabileceği kadar değişik biçimde sofrada yer aldılar. Masanın bir başı boş bırakılmıştı. Burada, üstü insan resimleriyle bezenmiş, iki büyük porselen başlık yükseliyordu; aralarında, üstlerine meyveler ve çiçekler yığılmış geniş kaseler vardı. Salonun duvarlarında zengin işlenmiş girlantlar (23) asılıydı. Odada bulunan ne varsa ve birbiri arkasına getirilen her şey, çok geniş tutulmuş bir şölenin habercisi gibiydiler. Bir kısmı masanın üstünde, tabaklarla kaselerin arasında, öbür kısmı da ayaklı servis masacıkları üzerinde duran, en koyu kırmızısından sarımtrak beyazına kadar çeşitli içkiler sofradakilere pırıl pırıl göz kırpıyorlardı. Keyifli köpükleriyle, açık renkli içkiler, âdet olduğu üzere şölenin ikinci yarısını süsleyecektiler. Önce bir süre, oradakilerden çoğunun hep birden aynı canlılıkla katıldıkları her daldan konuşmalar oldu. Yalnızca Kont, daha başından beri sözü birkaç kez uzaktan uzağa dolaştırmış, sonra konuşmayı yavaş yavaş, amaçlı bir biçimde Mozart'ın bahçe olayına getirmeye çalışmıştı. Böylece oradakilerden bir takımı, için için gülüyor, öbürleri de onun ne demek istediğini anlamak için boş yere kafa yoruyorlardı. Bunu gören dostumuz sonunda olayı anlatma gereğini duydu. "Tanrı için" diye söze başladı, "bu soylu aileyle tanışmak onurunun bana gerçekten ne biçimde kısmet olduğunu açıklamak istiyorum. Bu işte ben kendime en yakışacak rolü oynamış değilim. Đşte bu yüzdendir ki benim burada, sizlerle zevk içinde yiyip içecek yerde, kontluk şatosunun tutsaklara ayrılmış ıssız bir köşesinde boş bir mideyle oturup duvarlardaki örümcek ağlarını seyretmeme kıl payı kalmıştı." Sözün burasında bayan Mozart: "Tamam" dedi, "bakalım şimdi neler duyacağız?" Mozart, köy otelinde karısından nasıl ayrıldığından başlayarak parka doğru gezintisini, kameriyede başına gelen talihsizliği, bahçıvanla yaptığı çekişmeyi, ayrıntılarıyla anlatmaya başladı; kısaca, bizim bütün bildiklerimizi, tam bir açıklıkla, kendisini büyük bir zevkle dinleyenlerin önüne serdi. Kahkahaların sonu gelmeyecek gibiydi. Hatta aslında çekingen huylu olan Eugenie bile kendini tutamadı, öykü onu da adamakıllı sarmıştı. Mozart sözünü sürdürdü: "Bir atasözü: Gülü seven dikenine de katlanmalı der. Şimdi göreceksiniz, bu işte benim de küçük bir çıkarım var. Fakat her şeyden önce bir yaşlı çocuğun nasıl olup da kendini bu kadar unutabildiğinin öyküsünü dinleyin. Aslında bütün bunlara neden bir gençlik anısıdır. 1770 yılı ilkyazında on üç yaşında bir çocukken babamla Đtalya'ya gitmiştim. Roma'dan Napoli'ye geçtik. Konservatuvarda iki, başka yerlerde de birçok kez çaldım. Soylular çevresiyle din adamları bize bir hayli hoş zaman geçirttiler. Müzik bilgisiyle öğünen ve ayrıca sarayda da saygınlığı olan bir manastır başkeşişi bize özellikle yakınlık göstermişti. Bu adam, Napoli'den ayrılmamızdan bir gün önce bizi bazı baylarla birlikte, Kralın Villa Reale denen bir bahçesine götürdü. Burası çok güzel bir caddeye bakıyor ve tam deniz kıyısında bulunuyordu. Sicilyalı bir oyuncu topluluğu orada gösteriler yapıyordu. Bunlar kendilerine birçok addan başka "Figli di Nettuno - Neptunus'un Çocukları" da diyorlardı. Biz birçok kibar izleyiciyle birlikte üstü çadır gibi alçakça örtülmüş ve duvarının dibinde dalgacıkların şıpırdadığı alçak bir setteki uzun sıralara oturmuştuk. Çok sevimli genç Kraliçe Karoline de, yanında iki prenses olduğu halde, bizim aramızda yer almıştı. Deniz, çok renkli çizgileriyle, güneşli mavi gökyüzünü güzel bir biçimde yansıtıyordu. Vezüv tam karşımızdaydı. Sol yanımızda, hafif kıvrıntılarıyla şirin bir kıyının pırıltıları görünüyordu. Oyunların ilk bölümü bitmişti. Bunlar, suda yüzen bir tür salın tahta döşemesi üzerinde oynanmıştı. Öyle pek olağanüstülükleri de yoktu. Buna karşılık, asıl güzel olan ikinci bölümse bir sürü gemicilik, yüzücülük ve dalgıçlık sahneleriyle doluydu. Bunların hepsi belleğime tüm ayrıntılarıyla her zaman taptaze kalacak biçimde yerleştiler. Karşıt yönlerden gelen, hafif yapılı, iki güzel kayık, bize doğru yaklaştılar. Bunlar sanki bir eğlence gezisine çıkmışlardı. Biraz büyücek olanının güvertesi yarımdı. Bundan başka kürekçi peykelerinin yanı başında ince bir direkle bir de yelkeni bulunuyordu; gövdesi çok güzel boyanmıştı, baş yanı da altın yaldızlıydı. Pek hafif giyinmiş ve görünüşe göre kolları, göğüsleri ve bacakları Sayfa 13


Mozart-Prag Yolunda herhalde çıplak, levent vücutlu beş delikanlıdan birkaçı kürek çekiyor, geri kalanı da aynı sayıdaki sevgilileri, zarif kızlarla eğleniyorlardı. Bunlar arasında güvertenin ortasında oturmuş çiçekten çelenkler ören kız, güzelliği, vücutça daha gelişmiş olması ve süsüyle dikkati çekiyordu. Güneşten korumak için üstüne bir tente germişlerdi; öbürleri ona hizmet için koşuşuyorlar, yerde duran bir sepetten aldıkları çiçekleri ona uzatıyorlardı; onun ayak ucunda oturan ve flüt çalan bir kız da ötekilerin şarkılarına ince seslerle eşlik ediyordu. O harika güzel kızın yanında bir de koruyucusu bir erkek vardı; yalnızca, bu çift birbiriyle pek ilgilenmiyor gibiydi. Oğlan, bana biraz da kabaca görünmüştü. Daha basit yapıda olan öteki kayık diğerine yaklaşmıştı. Bunun içinde yalnızca delikanlılar gördük. Đlk kayıktaki oğlanlar parlak kırmızı giyimde iken, ikincidekiler deniz yeşili renkte giyinmişlerdi. Bunlar öbür yandaki sevimli kızları görünce durakladılar ve onlara selam işaretleri yaparak tanışmak ve görüşmek istediklerini belli ettiler. Kızların en çapkını göğsünden bir gül çıkardı ve bu tür bir armağandan hoşlanıp hoşlanmayacaklarını sorar gibi onu hovardaca yukarı kaldırdı. Buna beri yandaki delikanlıların hepsi birden hiç de yanlış anlaşılmayacak bir biçimde karşılık verdiler. Kırmızılar bu duruma kızgın ve kırgın bakakaldılar ve bu sırada kızların birçoğunun bu zavallı delikanlılara, açlık ve susuzluklarını giderecek bir şeyler atmaya kalkmalarına da engel olamadılar. Yerde bir sepet dolusu portakal duruyordu; galiba bunlar portakala benzeyen sarı toplardan başka bir şey değildi. Şimdi rıhtımın üzerinde yer alan bir çalgıcı takımının yardımıyla insanı büyüleyici bir oyundur başladı. Genç kızlardan biri ilk önce bir iki portakal aldı ve usta bir elle karşıdakilere atarak başlangıcı yaptı. Aynı ustalıkla yakalanan portakallar hemen geri atıldı; oyun böylece portakalların gidip gelmesiyle sürüyor, araya gittikçe daha çok kızın katılmasıyla havada durmadan hızlanan bir tempo içinde düzinelerce turunçgilin ileri geri uçtuğu görülüyordu. Ortada oturan güzel kız, iskemlesinden son derece imrenerek seyrettiği bu savaşa hiç katılmadı. Her iki yanın çevikliğine hayran olmaktan kendimizi alamıyorduk. Kayıklar aralarında hemen hemen otuz adımlık bir ara olduğu halde birbirinin çevresinde döndüler. Bu sırada bazen tümüyle yan yana geliyor, bazen de birbirlerine yan durumda yalnızca burunlarının yarısını gösteriyorlardı. Havada sürekli olarak uçuşan belki yirmi dört kadar top vardı, ama insan bu karışıklıkta daha çok top gördüğünü sanıyordu. Ara sıra adamakıllı bir yaylım ateşidir başlıyor, toplar çok kez daha yukarılara fırlayıp havada yüksek eğriler çizerek yine aşağıya iniyordu; hemen hiçbiri hedefini şaşmamıştı, hepsi de sanki çekici bir gücün etkisi altında doğruca açık avuçlara düşüyordu. Gözler bu kadar hoş oyalanırken bu sırada çalınan melodiler de kulakları o kadar sevimli bir biçimde okşuyordu; Sicilya havaları, danslar, saltareller (24), küçük şiirler, kısaca bir sürü eğlence buketi, girlandlar (25) gibi birbirine ekleniyordu. Prenseslerin küçüğü, yaşı benimkine yakın, sevimli, saf bir yavrucak, başını zarif bir biçimde kaldırıp eğerek tempo tutuyordu; onun gülümseyişini ve uzun kirpiklerini hâlâ unutamıyorum. Benim durumumla başkaca bir ilgisi olmamakla birlikte, şimdi öykümün sonunu da anlatmama izin verin. Đnsanın bundan daha güzel bir şey düşünebilmesi pek kolay olmasa gerek. Savaş sonuna yaklaşırken atışlar artık seyrekleşmeye ve kızlar da yakaladıkları altın topları, yani portakalları, birer birer sepete geri atmaya başlamışlardı. Đşte o sırada diğer kayıktaki oğlanlardan biri, yine bir oyun yaparak, eline yeşil sicimle örülmüş genişçe bir ağ aldı, bir süre suyun dibinde tuttu ve sonra yukarı çekti. Ağın içinde mavi, yeşil, altın sarısı renklerde büyük bir balığın ışıldadığı görülüyordu; herkes şaşkınlık içindeydi. Yakında duranlar onu yakalamak için ivedi suya atladılar, fakat balık, gerçekten canlıymış gibi ellerinden kayıyor, yine suya sıçrıyordu. Bu, herhalde kırmızıları aşka getirip kayıklarından dışarıya çekmek için önceden düşünülmüş bir savaş hilesiydi. Öyle de oldu. Delikanlılar kendilerini bu mucizenin büyüsüne kaptırdılar ve balığın bir türlü derinlere dalmak istemeyip su yüzünde oyunu sürdürdüğünü görünce artık daha fazla çekinmeyerek hepsi birden suya atladılar. Yeşiller de öyle yapmışlardı. Böylece güzel vücutlu on iki usta yüzücü, kaçan balığı yakalama çabasına düştü. Halbuki o, dalgacıkların üstünde hokkabazlıklar yapıyor, bazen dakikalarca suyun içinde kayboluyor, sonra da bir şurada, bir burada birisinin bacakları arasından ya da öbürünün çenesiyle göğsü aralığından kayıp gene suyun yüzüne çıkıyordu. Sonunda kırmızıların, avları peşinde pek hırslı göründükleri bir anda, öbür takımdakiler kendileri için çok uygun bir fırsat doğduğunu anladılar; tümüyle kızlara kalmış olan yabancı kayığa doğru hemen yıldırım hızıyla saldırdılar ve kızların bağırışları arasında içine atladılar. Aralarında en yakışıklı görünen ve Merkür (26) gibi boylu boslu olanı, sevinç içinde doğruca o güzel kıza koştu ve onu kucaklayarak öptü. Öbür kızların bağırışlarına hiçbir biçimde katılmamış olan bu kız da kollarını aynı Sayfa 14


Mozart-Prag Yolunda ateşli davranışla, çok iyi tanıdığı gencin boynuna doladı. Aldatılan takım gerçi aceleyle kayığa doğru yüzdü ama kürek ve silah yardımıyla kayıktan uzaklaştırıldılar. Onların kızgınlıktan köpürmeleri artık hiçbir işe yaramıyordu. Kızların korku içinde bağırmaları ve birkaçının öfkeyle karşı koyuşlarının yararı olmamıştı. Yalvarmalar, yakınmalar, genel bir telaş, su şıpırtıları ve o sırada birdenbire havasını değiştiren çalgı sesleri arasında hemen işitilmez olmuştu. Sahne her türlü tanımın üstünde güzeldi ve seyirciler sevinç ve alkışlarını coşkun bir biçimde göstermekten kendilerini alamamışlardı. O zamana kadar gevşekçe askıda duran yelken tam bu sırada birden açılıverdi: arkasından gümüş kanatlı, al yanaklı bir çocuk yayı, okları ve yay kılıfıyla ortaya çıktı. Çocuk bu sevimli görünüşüyle direğin üzerinde serbestçe duruyordu. Kürekler artık tümüyle harekete geçmiş ve yelken şişmişti. Ancak, aşk tanrısının orada bulunuşu ve gemiyi bir an önce yüzdürmek için hızla ileri atılışı bu yelken-kürek çabalarından daha etkili oldu. Onları solukları kesilinceye dek kovalamaya çalışan yüzücüler en sonunda bütün umutlarını yitirdiler. Aralarından biri sonunda altın yaldızlı balığı yakalamayı başardı. Onu eliyle başının üst yanında yüksekte tutmaya çalıştığı görülüyordu, ama ne çare ki delikanlıların artık güçleri tükenmişti. Đster istemez diğerlerinin bıraktığı kayığa sığınmak zorunda kaldılar. O sırada yeşiller ağaçlık küçük bir yarımadaya ulaşmışlar ve orada hiç beklenmedik, içinde silahlı arkadaşlarının gizlenmiş olduğu bir gemi bulmuşlardı. Öteki kayıktaki küçük topluluğa gelince onlar, durumun böyle korkulu bir hal alması karşısında beyaz bayrak çekerek dostça anlaşmak istediklerini bildirdiler. Karşı yönden gelen aynı anlamdaki bir işaretle yürekleri ferahlamıştı. Kayıklarını kıyıya yanaştırdılar. Çok geçmedi, kendi isteğiyle geride kalan birinden başka bütün diğer şirin kızların eski sevgilileriyle birlikte güle oynaya kayıklarına bindikleri görüldü. Böylece komedya sona ermiş bulunuyordu." Öykünün burasında söze bir an için ara verilmişti. Bundan yararlanarak herkes, oraya kadar dinledikleri üzerine övücü görüşler ileri sürmeye başladı. Bu sırada Eugenie de, gözleri parlayarak, Baronun kulağına: "Bana öyle geliyor ki" diye fısıldadı, "biz burada başından sonuna kadar bir senfoni tablosu izledik. Mozart ruhunu, bütün neşesiyle yaşadık ve onun tam bir örneğini gördük. Söylediğim doğru değil mi? Burada Figaro'nun bütün sevimliliği duyumsanmıyor mu?" Güvey de besteciye Eugenie'nin duygularını açmak üzere iken Mozart yine anlatmaya başladı. "Ben Đtalya'yı göreli şimdi on yedi yıl oldu. Kim bu ülkeyi ve hele Napoli'yi, benim gibi henüz yarı çocuk denecek bir yaşta görmüşse, onu artık tüm yaşamı boyunca anımsamadan edemez. Fakat koyda (27) yaşadığım o son güzel akşam, anılarımda hiçbir zaman, bugün bahçenizde olduğu kadar canlı bir biçimde uyanmamıştı. Gözlerimi kapadığımda, kafamdaki unutkanlığın son sisleri de silinmiş, o cennet gibi yerler yeniden tümüyle belirmiş, açık ve net bir durumda önüme serilivermişti. Deniz ve kıyı, dağ ve kent, kıyı boyundaki alaca insan kalabalığı ve sonra o şaşılacak derecede güzel top oyunu, hepsi yeniden canlanmıştı. O anda orada çalınanları duyar gibi oldum. Neşeli melodilerden oluşan bir gül demeti, kendi malım ve yabancılarınki karışık olarak, durmadan birbirini kovalayan değişik havalar halinde, hep içimden geçip gittiler. Bu arada bir de dans havası yükselmişti. Bunun benim için tümüyle yeni, altı-sekizlik bir temposu vardı. Kendi kendime, bak hele, dedim, şu seslere bak! Bu bana son derece şeytancasına şirin bir şey gibi gelmişti. Daha yakından bakınca, hay Allah! diye söylendim. Bu, düpedüz Mazetto (28), bu da Zerlina (29)! O sırada, kendisinin ne demek istediğini hemen anlamış olan karısına bakarak güldü. Sözlerini sürdürerek: "Đşin açıkçası şu: Benim birinci perdemde küçük ve kolay bir parça henüz yazılmamış bulunuyordu. Burada bir köy düğünündeki Duetto (30) ve Koro (31) vardı. Đki ay önce, sıraya uymak için bu bölümü ele aldığım zaman bir çırpıda, asıl aradığım biçimi bir türlü bulamamıştım. Bu çocukça, yalın bir hava olmalıydı, her yana neşe saçacak, kızın göğsüne tüy gibi bir kordelayla iğnelemeye değer taze bir çiçek demeti gibi bir hava. Bana böyle bir şey gerekliydi. Đnsanın, ufak bir şeyi bile zorla yaratmaya çalışmaması gerek. Zaten, böyle küçük şeyler çok kez kendiliğinden doğar. Onun için bu yeri olduğu gibi bıraktım. Daha büyük çalışmaların peşinde bu parçayı hemen hemen düşünmez olmuştum. Bugün arabada, köye girmeden kısa bir süre önce, parçanın sözleri şöyle uçar gibi yine aklıma geldi; fakat beste için kafamda gene bir şey doğmadı. O sırada başka bir şey oldu mu, pek anımsamıyorum. Ama tam bir saat sonra havuzun yanındaki kameriyede, başka hiçbir zaman ve hiçbir biçimde daha iyisini ve daha uygununu bulamayacağım bir motifi yakalayıverdim. Đnsan, arada sırada yapıtı üzerinde çalışırken birtakım hoş, özel durumlarla karşılaşır, ama böyle bir raslayış bana daha hiç nasip olmamıştı. Çünkü bir melodinin metne, Sayfa 15


Mozart-Prag Yolunda daha elimi bile uzatmadan, tam da vücuduna göre biçilmiş bir kaftan gibi uyuvermesine ben şimdiye dek raslamadım. Doğal olarak bu fırsattan yararlanmayacak kadar ilerlemiş değildim. Kuş, yumurtadan kafasını daha henüz çıkarmıştı ki hemen onu kabuğundan kurtarıp dışarıya alıverdim. Bunu yaparken Zerlina'nın dansı canlı canlı gözlerimin önündeydi; buna aynı zamanda Napoli koyunun sevimli görünümü de güzel bir biçimde karışıyordu. Gelinle güveyin değişen seslerini, köy kızlarının ve oğlanların korolarını işitiyor gibiydim." Söz buraya gelince Mozart türkünün başını keyifli keyifli söylemeye başladı: Giovinette, che fate all'amore, che fate all'amore, Non lasciate, che passi l'età, che passi l'età, che passi l'età! Se nel seno vi bulica il core, vi bulica il core, Il remedio vedete lo qua! La La La! La La La! Che piacer, che piacer, che sarà! Ah La La Ah La La..... Sevişin genç kızlar, sevişin! Sevişin, sevişin, genç kızlar! Bırakmayın geçsin gençlik çağınız, geçsin gençlik çağınız, geçsin gençlik çağınız! Göğsünüzden fırlayacak gibi çarpıyorsa yüreğiniz, Aşktadır ilacı, aşkta! La la la! La la la! Ne büyük hazdır o, ne büyük haz verecek size! Ah la la! Ah la la..... Đşte bu arada da ellerim o büyük felaketi beceriverdi. Meğer Nemesis (*), çalıların arkasından beni gözetlemiyormuymuş; kordonlu mavi ceket giymiş korkunç bir adam kılığında hemen karşıma dikilivermişti. Eğer o zaman, Vezüv gerçekten canlanıp deniz kıyısındaki o tanrısal akşamda seyircileri, oyuncuları ve Napoli Krallığı'nın bütün görkemini birdenbire kapkara bir lav yağmuruna tutsa ve hepsini küllerin altına gömseydi, Tanrı bilir ki, böyle bir yıkım bana, Nemesis'e raslamamdan daha beklenmedik ve daha korkunç gelmeyecekti.. Ah o şeytan ah! Hiç kimse beni bu kadar kolay kızdırmamıştır. Sanki tunçtan dökülmüş, bir bakıma acımasız Roma Đmparatoru Tiberius'u andıran bir surat! O gittikten sonra; uşağı böyleyse, kimbilir efendisi nasıldır, diye düşündüm. Ama doğrusunu isterseniz, ben bu işte biraz da hanımların korumasını hesaba katmıştım ve bu, pek de yersiz değildi. Çünkü şu cımbız, benim sevgili karıcığım, meraklı huycağızına uymuş, oteldeki şişman kadından benim önümde, şatodaki efendilerin ve hanımların bütün özelliklerini öğrenmeye kalkışmıştı. Đşte ben de orada hepsini duymuştum." Tam bu sırada bayan Mozart, artık onun sözünü kesmeden yapamadı ve bu söylediklerinin tümüyle tersine, hancı kadını asıl sorguya çekenin kocası olduğunu, lafın üstüne basa basa, doğruladı. Bunun üzerine karı koca arasında, birçok konuğun gülmelerine yol açan, neşeli bir tartışma oldu. Mozart: "Nasıl isterseniz, öyle olsun!" diyerek konuşmayı sürdürdü, "Sözün kısası, o sırada, Kont'un babalık ettiği ve bir melek gibi şarkı söyleyen, çok iyi huylu, şimdi de gelin durumunda bir sevimli hanım kızın da bulunduğu şöyle hafifçe kulağıma çalındı. O vakit kendi kendime: Hay Allah razı olsun, dedim, bu seni düştüğün güç durumdan kurtarabilir. Hemen şuraya oturur, olabildiği kadar şarkıcığını dizersin, yaptığın budalalığı dosdoğru anlatırsın, bundan, güzel bir eğlence de doğar. Düşündüğüm gibi de yaptım. Hem yeteri kadar vaktim vardı, hem de yeşil çizgili temiz bir tabaka kâğıdım da hazırdı ve işte meyvesi: Liebe Schwestern, zur Liebe geboren, Nützt der Jugend schön blühende Zeit! Haengt ihr's Köpfchen is Sehnsucht verloren, Amor ist euch zu belfen bereit, Tralala! Welch Vergnügen erwartet euch da!.. Sevmek için doğmuş sevgili kızkardeşler, Gençliğin güzel çağından yararlanın! Özlemle kendinizi yitirip umutsuzluğa düşerseniz, Aşk Tanrısı size yardıma hazırdır. Trallala! Ne sevinçler bekliyor sizi orada!.. Sayfa 16


Mozart-Prag Yolunda "Şimdi ben bunu şu güzel ellere teslim ediyorum. Eğer öylece kabul ederseniz, işte size, hiç yoktan içime doğan, bir düğün şarkısı!" Bu sözler üzerine, temizce yazılmış olan nota yaprağını masanın üst yanından Eugenie'ye uzattı; yalnızca amcanın eli genç kızınkinden önce davranarak kâğıdı kaptı ve: "Biraz sabret, yavrum." dedi. Bir işaret üzerine salondaki kuyruklu piyanonun kapağı ardına kadar açıldı, birkaç uşak, olaylara neden olan turunç ağacını, hiç gürültü etmeden dikkatle salona taşıdılar ve masanın yanında alçak bir iskemlecik üzerine yerleştirdiler; aynı zamanda sağına ve soluna birer ince mersin fidanı koydular. Portakal ağacının gövdesine iliştirilmiş bir yazı ağacın gelinin olduğunu bildiriyordu. Önüne de, yosunlu saksı toprağı üzerine, üstü bir peçeteyle örtülmüş porselen bir tabak koydular. Peçete kaldırılınca tabağın içinde kesilmiş bir portakalın parçaları görüldü. Amca, bu parçaların yanı başına, kurnaz bir bakışla biraz önce Mozart'tan kapmış olduğu elyazısını koydu. Bunun üzerine her yandan sonu gelmeyen sevinç gösterileri yükseldi. Kontes: "Sanırsam", diye söze başladı, "Eugenie'nin, önüne konan şeyin aslında ne olduğundan henüz hiç haberi yok. Eski sevgilisini yeniden büyümüş haliyle ve üzerindeki meyveleriyle hiç tanımıyor!" Genç kız şaşırmıştı, gördüğüne inanamaz bir durumda gözünü bir ağaca, bir amcasına çeviriyor ve: "Bu olanaksız" diyordu. "Hayır, onun artık kurtulmasının mümkün olmadığını çok iyi biliyorum." Amcası: "Öyleyse", dedi, "Sana onun yerine herhangi bir benzerini seçip getirdiklerini mi sanıyorsun? Gerçi bu kolay bir şey olurdu, ama iş böyle değil. Buraya bak! Ben de tiyatrolarda gördüğümüz gibi, ölü sanılan oğlun ya da kardeşin benlerinden ve eski yara izlerinden tanınması yöntemine başvurayım. Bak, şu çıkıntıya! - Đşte burada ayrık yerinin üstündeki çizgiye dikkat et, sen bunları yüzlerce kez görmüş olacaksın. Şimdi söyle, bu ağaç o mu? Yoksa değil mi? Kız artık inanmamazlık edemezdi; onun bu gerçek karşısında şaşakalışı, duygulanışı ve sevinişi her türlü tanımın üstünde oldu. Ailenin, yüzyılı aşan bir zaman önce yaşayan ve olağanüstü denecek kadar eksiksiz olan bir kadınla ilgili anısıyla bu ağacın bir bağlantısı vardı. Onun için burada kısaca anmayı yerinde görüyoruz. Amcanın Viyana Bakanlar Kurulu'nda diplomatik hizmetleriyle ün salan, birbiri arkasına iki hükümdarın aynı derecede güvenini kazanan ve bundan onur duyan bir büyükbabası vardı. Bu büyükbaba Renate Leonore gibi, her bakımdan eksiksiz bir kadının kocası olduğu için kendi evinde de daha az talihli değildi. Kadının uzun süreler Fransa'da bulunuşu, onun birçok kez On beşinci Louise'nin görkemli saray çevresine girmesine ve orada, o olağanüstü çağın ileri gelen adamları ve kadınlarıyla ilişki kurmasına yol açmıştı. Onun, bu düşünsel yönden zengin yaşamın durmadan değişen sahnelerine özgürce katıldığı sürece ne sözlerinde, ne de davranışlarında kendi öz Alman ahlak bütünlüğünü ve geleneklerini zedeleyen hiçbir aykırı davranışı görülmemiştir. Kontes'in bu üstünlükleri, hâlâ var olan resmindeki güçlü yüz anlatımında da, yanılmaya olanak vermeyecek biçimde belirmektedir. Bu düşünüş biçimi yüzündendir ki sözü geçen toplulukta kendine özgü saf düşünceleriyle çok kez çocukça bir çatışmaya girerdi. Geride bıraktığı mektuplarda, bu eşsiz kadının, ister din konusunda, ister yazında, politikada veya herhangi konuşulan bir konuda kendi sağlam inançlarını ve düşüncelerini nasıl büyük bir güçle savunduğunu görüyoruz. Bu mektuplarda onun ne kadar doğrulukla ve yürekten gelen bir hazır cevaplılıkla toplumun zayıf yanlarını didiklemesini bildiğini belirten yerlere raslarız ve gene bu yazılarda onun toplum içinde bıktırıcı hiçbir iz bırakmamış olduğunu gösteren birçok ipuçlarıyla karşılaşırız. Bunun için o, örneğin en ince düşünce kaynaşmalarının gerçek yuvası olan Ninon gibi birinin evinde raslanabilecek bütün kişilere karşı duyduğu canlı ilgiyi de, o zamanın en soylu kadınlarından biri olan Madam - de Sévigné (32) ile kurduğu iyi bir dostluk ağıyla pekâlâ bağdaştırmasını bilmiş, bu değişik ilişkilerini uygun bir biçimde düzenlemişti. Şair Chapelles onun üzerine bazı taşlamalar düzmüş ve bunları kendi eliyle çizdiği, kıyısı gümüş çiçeklerle süslü kâğıtlara yazarak ona sunmuştu. Bundan başka, Markiz - de Sévigné'nin ve kızının bu onurlu dostları Avusturyalı Kontes'e yazdığı mektuplar da önemliydi. Bütün bunlar, büyükannenin ölümünden sonra, abanoz ağacından yapılmış küçük dolabında bulundu. Bir gün Trianon'da verilen bir şölende Kontes'e şato bahçesinin avlusunda üzeri çiçekli bir portakal dalını veren de bizzat Markiz - de - Sévigné olmuştu. Kontes bunu hemen bir saksıya dikmiş ve güzelce kök salan fidanı sonra Almanya'ya getirmişti. Fidan tam 25 yıl süreyle onun gözleri önünde yavaş yavaş gelişti, sonra çocukları ve torunları tarafından iyi bir bakım gördü. Böylece bu ağaç, kendi özel değerinden başka, neredeyse tanrısal sayılan bir çağın zarif anısının Sayfa 17


Mozart-Prag Yolunda simgesi olarak da bir değer taşıyordu. Biz hiç kuşkusuz bunun, bugün gerçekten övünülecek bir yanını pek göremeyiz ve hatta onu şimdiden, yıkım dolu bir geleceğin, bu masum öykümüzün geçtiği zamandan artık pek uzak olmayan başlangıcının bir habercisi olarak görürüz. Eugenie, saygıdeğer ninenin mirasına büyük sevgi gösterdi, bu nedenle amcası da ağacın bir gün ona verilmesi gerekeceğini söyler dururdu. Fakat geçen yılın ilkyazında ağacın solmaya başlaması, yapraklarının sararması ve birçok dalının kuruması, o yılı burada geçirmemiş olan genç kız için son derece acı bir haber oldu. Bahçıvan da bu çürümenin asıl nedenini bir türlü anlayamamış ve buna karşı bir çare de bulamamıştı. Bunun için ağaca, daha üç katı yaşaması gerektiği halde, artık ölmüş gözüyle bakıyordu. Buna karşı Kont, bu işten anlayan bir komşusunun öğütlerine uydu. Ağacı köylülerin çok kez yaptıkları gibi, ayrı bir yerde gayet garip ve bilinmeyen bir yöntemle bizzat kendisi gizli bakıma aldı. Sonra da sevgili yeğeninin önüne bir gün, eski değerli ağacını, yeniden canlanmış ve verimine kavuşmuş bir durumda koyuverecek, böylece onu, hiç beklemediği bir sevince kavuşturmak umudu tümüyle gerçekleşmiş olacaktı. Kont, sabırsızlığını yenmeye çalışıyordu. Birkaçının son zamanlarda olgunluğun son derecesine ulaştığını gördüğü meyvelerin biraz daha dayanıp dayanmayacağı onu bir hayli kaygılandırmaya başlamıştı. Ama gene sevinçli olayı bugünkü törene kadar birkaç hafta daha geciktirmeyi başardı. Durum böyleyken, bu iyi yürekli adamın, şimdi böyle bir sevincin bir yabancı tarafından son dakikada berbat edilmiş olmasını nasıl bir duyguyla karşılayacağını düşünmek ve üzerinde herhangi bir söz söylemek artık fazla olur. Teğmen Max, Eugenie'ye hazırladığı şiir armağanını törenle sunmak için, daha yemeğe oturmadan önce, temize çekmeye ve belki biraz da fazla ciddi bir tutumda olan dizeleri, sonunu değiştirerek duruma daha uygun bir biçime sokmaya fırsat bulmuştu. O da yerinden kalkıp kâğıdını çıkardı ve yeğenine yönelerek okumaya başladı. Bu şiirde kısaca şu denmek isteniyordu: Hesperidelerin (33) çok övülen ve pek eskiden Anatoprak tarafından batıda bir adada, Juno'nun (34) bahçesinde yetiştirilen ünlü bir ağaçları vardı. Bu ağaç Juno'ya bir düğün armağanı olarak verilmiş ve üç güzel sesli su perisi tarafından korunmuştu. Bu ünlü ağaçtan gelme bir fidan da aynı yazgıya ulaşmayı hep ister dururdu. Zaten güzel bir geline aynı ağaç türünden bir armağan verme geleneği çoktandır insanlarca da benimsenmiş olduğu için bu isteğinin er geç gerçekleşeceğini umuyordu. Uzun bir süre boşuna bekledikten sonra sonunda kendisiyle ilgilenecek genç kız karşısına çıkmıştı. Kız, fidanı sevdi ve sık sık yanına gelip ona baktı. Fakat kaynak başında fidana komşuluk eden Musaların, başı havadaki taflanı (35), sanatçı güzel kızın kalbini ve aklını, erkeklerin aşkı için, çelmek istediğini söylüyor ve fidanı böylece korkutarak onun kıskançlık duygularını ayaklandırıyordu. Mersin ağacı onu yatıştırmaya boşuna çalışıyor, kendini örnek göstererek dayanmasını öğütlüyordu; ama son zamanlarda sevgili hanımının uzun bir süre ortadan yok oluşu fidanın üzüntüsünü artırmış ve onu, kısa bir sararıp solmayla ölümün kucağına doğru sürüklemişti. Ama şu var ki yaz mevsimi uzaktaki her şeyi nasıl geri getirirse, bu arada sevgili kızı da yüreği mutlu ve ilgi dolu, yine geri getirdi. Köy, saray ve bahçe, hepsi genç kızı binlerce sevinç gösterisiyle karşıladılar. Güller, laleler renkleri daha da canlanmış olarak ona utana utana baktılar. Bütün fidancıklar ve ağaçlar ona mutluluk diliyordu. Ancak sevgili kız bir tanesi için, en soylu olanı için, çok geç gelmişti. Sevgili ağacının tepesini tümüyle solmuş buldu. Parmaklarıyla cansız gövdeyi ve dallarının çıtırdayan uçlarını yokladı. Zavallı, sevgili bakıcısını artık hiç görmüyor ve tanımıyordu. Kızcağız nasıl ağladı; gözyaşları yakınmalar arasında nasıl sel gibi aktı. Apollo uzaktan kızın sesini duymuştu, oraya koştu ve onun dövünüşlerini duyguyla dinledi. Her derdi iyi eden elleriyle dokununca ağaç sarsıldı, kurumuş özsuyu kabuğunun altında birden yükseliverdi ve hemen taze yaprakların fışkırdığı, beyaz çiçeklerin, gözleri doyuran bir bereket içinde orasını burasını kapladığı görüldü. Evet, zaten tanrıların gücü nelere yetişmez ki! Yuvarlak güzel meyveler başgösterdi, sayıları da Musa kardeşler gibi üç kez üç oldu. Büyüdüler, çok büyüdüler, ilk yetişme zamanındaki yeşil renkleri herkesin gözü önünde olgunluğun altın rengine çevrildi. Şiir en sonunda "Apollo" diyor ve şöyle bitiyor: Phöbüs überzaehlt die Stücke, Weidet selbsten sich daran, Ja, es faengt im Augenblicke Ihm der Mund zu waessern an. Sayfa 18


Mozart-Prag Yolunda Laechelnd nimmt der Gott der Töne Von der saftigsten besitz, "Lass uns teilen, holde Schöne, Und für Amorn - diesen Schnitz!" Apollo tanelerin sayısını fazla bulur, Kendisine de bu pek yarar, Öyle ki onun hemen o anda Ağzı sulanmaya başlar. Güzel seslerin tanrısı Meyvelerin en özlüsünü "Gel paylaşalım, uysal Bu da aşk tanrısı için

güler seçer, güzel, olsun!" der.

Şair heyecanla alkışlandı ve şiirin duygu bakımından gerçekten zengin olan asıl bölümündeki etkinin sondaki bu zorlu değiştirmeyle hemen hemen kaldırılmış olması hoşgörüldü. Ruhundaki taşkın şakacılığı bazen ev sahibi tarafından, bazen de Mozart tarafından birkaç nedenle harekete getirilmiş olan Franziska o sırada bir şey anımsamış gibi yerinden fırlayıp gitti ve büyük çapta, boz renkte, bakır basma (36) bir resimle geri geldi. Şatonun uzak bir odasında çerçeveli ve camlı olarak asılı duran bu resim aslında kimsenin dikkatini çekmiyordu. Franziska resmi masanın ucuna dik olarak yerleştirdi. "Öyleyse hep duyduğum bir şey gerçek olmalı" diye bağırdı, "Güneşin altında yeni bir şey doğmaz derler. Bu resimde dünyanın eski altın çağından bir sahne görünüyor, işte biz hepimiz bu sahneyi şimdi burada yaşamadık mı? Bu durumda Apollo'nun kendini tanıyacağını umarım." Max bir zafer sesiyle: "Harika!" dedi, "Đşte güzel Tanrı'yı burada tam da düşünceli düşünceli kutsal kaynağa doğru eğilirken görüyoruz. Hem bu da yetmiyormuş gibi, şuraya bakın, çitlerin arkasından yaşlı bir Satyr (37) de onu gözetlemekte. Şu anda Apollo'nun, çocukluğunda yaşlı Şiron'un (38) kitarayla (39) kendisine öğretmiş olduğu halde çoktan unuttuğu bir Arkadya (30) dansını anımsamaya çalıştığına insanın ant içesi geliyor. Bu sırada Mozart'ın arkasında durmakta olan Franziska: "Evet, evet!" diye alkışladı, "Ta kendisi, hiç başka bir şey değil!" ve sözüne sürdürerek, "Tanrı'nın üstüne doğru eğilmiş şu meyve yüklü dalın da farkında mısınız?" "Çok doğru! Bu, ona adanmış olan zeytin ağacıdır." "Hayır, hiç de öyle değil! Bunlar en güzel portakallar! Tanrı da şimdi birini, dalgınlıkla koparmak üzere." Mozart: "Daha doğrusu" diye, bağırdı, "O şimdi bu şakacı ağzı binlerce öpücükle kapatmak üzere", bir yandan bunu söylüyor, öte yandan da kızı kolundan yakalamış, dudaklarını kendisine uzatmadan elinden kurtulamayacağına ant içiyordu. Bunun üzerine kız da fazla direnmeden bu isteği yerine getirdi. Bunun üzerine Kontes: "Max", dedi, "Bu resmin altında ne yazılı, bize anlat". "Bunlar Horatius'un (41) ünlü bir "od"undan dizelerdir. Berlinli ozan Ramler geçenlerde bu parçayı erişilmez Almancasıyla bize çevirmişti. Bunda görkemli bir duygu gizlidir. Özellikle şu bölümü ne kadar güzel: ".....hier, der auf der Schulter Keinen untaetigen Bogen führet. Der seines Delos grünenden Mutterhain Uund Pataras beschatteten Strand bewohnet, Der seines Hauptes goldne Locken In die kastalischen Fluten tauchet. Đşte, burada, omzu üstünde Boş durmayan bir yay taşıyan adam! Delos'unun (42) yeşil, ana koruluğunda Ve Patra'nın (43) gölgeli kıyısında yaşayan adam! Başının altın sarısı lülelerini Kastal'ın (44) dalgacıklarına batıran adam! Kont: "Güzel, gerçekten güzel" dedi, "Yalnızca bazı yerlerini aydınlatmak gerek. Örneğin: Boş durmayan yayını taşıdığına göre hiç kuşku yok, onun her zaman en başarılı kemancılardan biri olduğu anlamı çıkıyor. Ama asıl söylemek istediğim Sayfa 19


Mozart-Prag Yolunda şu: Sevgili Mozart, siz iki ince duygulu insan yüreğinin arasını bozuyorsunuz." "Hiç öyle bir şey yaptığımı sanmıyorum. Ne yapmışım?" "Eugenie arkadaşını kıskandı ve bunda her bakımdan haklı." "Ha, evet! Siz benim zayıf yanımın iyi farkına varmışsınız, ama bakalım buna güvey ne der?" "Artık bir iki defacığa göz yummalı." "Öyleyse, biz de bir fırsatını yakalamaya çalışırız. Öte yandan, hiç korkunuz olmasın, sayın Baron! Tanrı bana kendi yüzünü ve kendi uzun sarı saçlarını ödünç olarak vermediği sürece hiçbir tehlike yok. Ben oysa onun bu iyiliği yapmasını çok isterdim! Buna karşılık ona, üzerindeki en güzel türden kordelacığıyla birlikte, besteci Mozart'ın perukasını verirdim." Bu söze Franziska güldü: "Ama o vakit de Apollo bu yeni Fransız saç süsünü bundan böyle Kastal pınarına nasıl batırabileceğini düşünsün dursun" dedi. Topluluğun neşeli ve taşkın havası bu ve buna benzer birçok şakayla arttıkça arttı. Erkekler şarabın etkisini yavaş yavaş duymaya başladılar. Bu arada birçok defa da sağlığa içildi. Sıra Mozart'a gelince, gelenek üzere şiir durumunda konuşmaya başladı. Teğmen ona eşlik etmeye çalışıyor, baba da ondan aşağıya kalmak istemiyordu. Nitekim bu işi de birkaç kez şaşılacak derecede güzel başardı. Ne var ki böyle şeyleri bir öykü içinde anlatabilmek için, gerektiği gibi not etmek kolay olmuyor. Aslında bunlar pek yinelenemezler de. Çünkü onları söylendiği yerde o kadar hoş etkili yapan şey, uygun genel hava ve söyleyen kişinin söz ve bakışlarındaki güldürücü canlılık artık kalmamıştır. Bu arada yaşlı hanım teyze de üstat onuruna kadeh kaldırdı ve bu vesileyle Mozart'a daha bir sıra ölmez güzel şey söyleme fırsatını verdi. Bu içme çağrısına karşı Mozart: "Pek güzel, ben bu işte varım" diyerek bardağını tüm gücüyle tokuşturdu. Bunun üzerine Kont, yüksek ve güvenli bir sesle, kendi içinden doğan bir şiiri okumaya başladı: Mögen ihn die Götter staerken Zu den angenehmen werken. Max (sözü alarak): Wovon der da Ponte (45) weder Noch der grosse Schikaneder Mozart: Noch bei Gott der Komponist 's mindest weiss zu dieser Frist! Kont: Alle, alle soll sie jener Hauptspitzbub' von Đtaliener Noch erleben, wünsch'ich sebr, Unser Signor Bonboniere! Max: Gut, ich geb'ihm bumdert jahre Mozart: Wenn ihn nicht samt seiner WareÜçü birden, yüksek perdeden: Noch der Teufel bolt vorber, Unsern Monsieur Bonbonière. Anlamı: Kont: Tanrılar ona güç versin Yeni hoş yapıtlara ersin. Max: Bu konuda ne da Ponte Ne de büyük Schikaneder (46) Mozart: Hatta, Tanrı için, besteci de En ufak bilgiden yoksun şu anda! Sayfa 20


Mozart-Prag Yolunda Kont: Ben çok isterdim, her şeyi, her şeyi Bu Đtalyan haylazının görmesini. Yaşasın bunları teker teker Bizim Sinyor Bonboniyer (47). Max: Güzel, yüz yıl veririm ona ben, Mozart: Ne var ki hem malını, hem kendini, Üçü birden, yüksek perdeden: Şeytana, önce, kaptırmazsa eğer, Bizim Sinyor Bonboniyer. Kont'un taşkın bir şarkı söyleme isteğiyle hiç yoktan doğan bu üçlü ezgi, son dört dizesi yinelenerek, özel deyimiyle, sınırlanmış bir kanona (48) dönüşüverdi. Bu sırada yaşlı kız teyze de, artık neredeyse kalmamış soprano sesini (49) her biçimde süsleyerek uygunca araya katıldı. Böylece hem mizah anlayışına, hem de özgüvene sahip olduğunu gösterdi. Ezgi bittikten sonra Mozart bu şarkıyı, oradakiler için, ilk sanatın kurallarına uygun bir biçimde işlemeye söz verdi. Viyana'ya dönünce de bu sözünü yerine getirmeyi unutmadı. Eugenie bu arada Tiberius'un (50) kameriyesinden gelen pırlantısını (51) sessiz sessiz bellemeye çalışmış ve bellemişti de. Şimdi hepsi birden bestecinin bu "duetto"sunu Eugenie'nin sesinden dinlemek istiyorlardı. Amca da kendi sesinin değerini bu vesileyle koro içinde gösterme fırsatını bulacağına sevindi. Hepsi yerlerinden kalktılar ve büyük odadaki piyanonun yanına koştular. Bu nefis parça, müziğiyle herkeste ne kadar hoş bir duygu yarattıysa, sözleriyle de oradakilerin neşesini hemen yükseltmekte gecikmedi. Öyle ki müzik artık, ana konu olarak istekleri doyurmamaya başladı; dostumuz birdenbire piyanonun başından kalktı, Franziska'ya koşarak dansa ilk işareti vermiş oldu. Bir yandan Max hemen kemanına sarılmış ve müziği sürdürme çabasına düşmüştü. Ev sahibi de bayan Mozart'ı dansa kaldırmakta gecikmedi. Uşaklar alanı genişletmek için, ağır olmayan bütün eşyayı çabucak uzaklaştırdılar. Birbiri arkasından herkes sıraya girmek zorunda kalmıştı. Bu arada bayan teyze de, hanımlara karşı özellikle nazik davranan teğmenin kendisini bir "menuetto"ya kaldırmasından çok hoşnut oldu. Böylece kendisine tam bir gençleşme fırsatı verilmişti. Sonunda Mozart gelinle kapanış dansını yaptı ve kendisine sağlanmış olan hakkı, onun güzel dudaklarından eksiksiz bir biçimde almasını bildi. Artık akşam olmuştu, güneş batmak üzereydi. Şimdi de açık havaya çıkmak hoş olacaktı. Bu nedenle Kontes, hanımlara bahçeye çıkıp biraz dinlenmeyi önerdi. Buna karşılık, Kont da beyleri bilardo odasına çağırdı. Çünkü bilindiği gibi, Mozart bu oyundan hoşlanıyordu. Böylece baylar iki partiye bölünerek oyuna daldılar. Ama biz kendi adımıza hanımları izleyelim. Bayanlar anayol üzerinde bir aşağı bir yukarı birkaç kez gidip geldikten sonra yüksekçe bir bağın yarı yarıya kuşattığı yuvarlak bir tepeciğe tırmandılar. Oradan geniş ovayı, köyü ve şoseyi gördüler. Olası güz güneşinin kıpkırmızı son ışınları bağ kütüklerinin arasından sızıyordu. Kontes: "Burada ne kadar biz bizeyiz, değil mi?" dedi, "acaba Bayan Mozart bize biraz kendinden ve kocasından söz etmez mi?" Meğer Konstanze buna pek hazırmış, hepsi onun çevresinde bir halka oluşturmak üzere ileri sürdükleri iskemlelerine rahatça yerleştiler. Konstanze: "Ben" dedi "Size herhalde bilmeniz gereken bir olayı elimden geldiği kadar anlatmaya çalışacağım.Çünkü, bunun şimdilik içimde sakladığım küçük bir şakayla ilişiği var. Ben gelinimiz Bayan Kontes'e bu günün sevinçli bir anısı olarak özel nitelikte bir düğün armağanı sunmayı aklıma koymuştum. Bu armağanın lüks ve modayla pek ilgisi yok, bunun olsa olsa oluş tarihi bakımından bir değeri var." Franziska Eugenie'ye: "Bu şey ne olabilir?" diye sordu, "en azından belki de ünlü bir adamın mürekkep hokkasıdır." Konstanze: "Yorumunuz pek boş değil" dedi, "onu bir saate kalmaz görürsünüz, yolculuk bavulumuzda saklı duruyor. Şimdi anlatmaya başlıyorum ve izninize sığınarak biraz dolambaçlı bir yoldan gideceğim. Mozart'ın sağlık durumu, bir önceki kış gittikçe artan sinirliliği ve sık sık bozulan keyfiyle çok sarsılmıştı. Buna yoğun bir yaşam biçimi de karışınca durumu beni yavaş yavaş korkutmaya başladı. Bir topluluk içindeyken yerine göre keyifli, hatta çok kez pek de doğal sayılmayacak kadar aşırı keyifli görünürdü. Sayfa 21


Mozart-Prag Yolunda Ama eve gelince çoğu zaman kederli ve somurtuk olur, durmadan içini çeker, yakınırdı. Doktor ona perhizle birlikte Pyrmont (52) kürü ve kent dışı gezinti önerdi; fakat hastamız bu güzel öğütlere pek kulak asmadı. Kaplıca kürü ona uygunsuz, vakit öldürücü ve günlük çalışmalarına tümüyle aykırı göründü. Bunun üzerine doktor onun içinde yaşadığı cehennemi biraz daha kızdırdı; ona, insan, kanın yapısı, içindeki yuvarlar, soluk alma ve Phlogiston (53) üzerine birçok şey anlattı. Kısacası, birçok işitilmemiş şeyden oluşan uzun bir söylev verdi. Yemek, içmek, sindirmek denince gerçekte ne denmek istendiğini öğretti. Bütün bunlar Mozart'ın o zamana dek, tıpkı beş yaşındaki oğlu gibi, tümüyle bilgisiz bulunduğu şeylerdi. Bu ders gerçekten de fark edilir bir etki yarattı. Daha doktor gideli yarım saat olmamıştı ki kocamı odasında düşünceli bir durumda, eski öteberinin konduğu bir dolapta bulduğu bir bastonu sevinçle incelerken gördüm. Onun bu bastonu anımsayacağını hiç sanmazdım. Lapislazuliden (54) yapılmış yüksek bir başlığı olan bu güzel kamış baston babamdan kalmıştı. Mozart'ınsa şimdiye kadar baston taşıdığı görülmemişti, buna güleceğim tuttu. Bana "görüyorsun ya!" diye seslendi, "ben kürüme gereken gereçleri sağlama almaya uğraşıyorum, şifalı sudan içeceğim, her gün açık havada yürüyüşümü yapacağım, bunu yaparken de şu bastonu kullanacağım. Bu vesileyle aklıma çeşitli düşünceler geldi. Hepsi kerli ferli kimseler olan bazı adamların bastonsuz yapamamaları hiç de nedensiz olmamalı, diye düşündüm. Komşumuz Kommerzienrat (55) akrabasını ziyaret için hiçbir zaman bastonsuz sokağa çıkmaz, bu, kesinlikle yanında olacak. Meslek adamları ve memurlar, yazmanlar, bakkallar ve müşteriler pazar günleri aileleriyle kent dışına gezintiye çıktıkları zaman her biri, işlerine çok yarayan kullanışlı bastonlarını yanlarına alırlar. Benim bu konuda en çok gözüme çarpan bir şey varsa, o da, saygın kent halkının vaazdan veya işbaşından bir çeyrek saat önce Stephan alanının ötesinde berisinde bölük bölük dolaşıp kendi sessiz alçakgönüllülüklerinden, çalışmalarından, titizliklerinden, ağırbaşlı davranışlardan ve sevinçlerinden söz ederken her birinin değneklerine, iyi bir destek olarak dayanıp asıldıklarıdır. Kısacası, aslında biraz zevksiz bulduğum bu atalardan kalma gelenekte bir uğur, özel bir ferahlatma gücü olsa gerek. Sen ister inan, ister inanma, ben şimdi bu iyi arkadaşla, ilk kez sağlık belasına, köprü üzerinden koşu yoluna doğru gezintiye çıkmak için son derece sabırsızlanıyorum. Birbirimizle bir parça tanıştık sayılır ve aramızdaki bağlantının artık her zaman için sürüp gideceğini umuyorum. Bu bağlantı kısa süreli oldu. Đkisinin birlikte üçüncü kez sokağa çıkışlarında kocamın yol arkadaşı artık birlikte dönmemişti. Bir başkası bulundu ve bu, daha uzun bir süre için efendisine bağlı kaldı. Her ne olursa olsun, ben Mozart'ın üç hafta süreyle doktorun buyruklarını yerine getirmek konusunda gösterdiği dayanma gücünü bu baston sevgisine bağlamıştım. Hem bunun iyi sonuçları da gecikmedi. Biz onu hiçbir zaman bu kadar dinç, bu kadar keyifli ve durulmuş görmemiştik. Ama ne yazık ki arası çok geçmeden gene huzursuzluklar kendini göstermeye başladı ve bana bir hayli sıkıntı çektirdi. O sıralardaydı ki, yüklü bir günün zorlu çalışmasından yorgun düşmesine karşın birkaç meraklı yolcunun hatırı için müzikli bir akşam çağrısına gitmesi gerekti. Bana, kutsal olan her şey ve azizler aşkına yalnızca bir saat için diye söz vermişti. Ama onun âdetidir, bir kez piyanonun başına yerleşip de kendini müziğin ateşine kaptırdı mı, insanlara karşı olan yumuşak yürekliliğini kötüye kullanacak fırsat doğmuş olur. Çünkü artık o, sanki yerden altı mil uzaklaşmış, çan seslerini işitmeyecek kadar yükseklere çıkmış bir Mongolfiye balonu içindeki adam gibidir. Ben uşağı iki kez oraya gönderdim; boşuna, adamcağız efendisinin yanına bile yaklaşamamış. Ancak sabahın üçünde efendimiz sonunda eve dönebildi. Ben de bütün gün ona küskün durmaya karar verdim." Bayan Mozart öykünün burasında bazı yerleri sessizlikle geçiştirmeyi uygun bulmuştu. Sözü geçen akşam eğlencesine, bayan Konstanze'nin pek haklı olarak içerlemekte olduğu Sinyora Malerbi adındaki genç şarkıcının da katılmasının pek olasılık dışı olmadığını söylemek gerek. Bu Romalı kadın Mozart'ın çabalarıyla operaya alınmıştı ve hiç kuşkusuz üstadın onunla bu biçimde ilgilinmesinde kadının cilveli davranışlarının payı az olmamıştı. Hatta, bazı kimseler kadının Mozart'ı birkaç ay süresince tümüyle etkisi altına alarak kendine delicesine âşık ettiğini bile söylerler. Acaba bu tümüyle gerçek mi, yoksa biraz şişirme mi, bilemeyiz, ama, kesin olan bir şey varsa, o kadının sonradan koruyucusuna karşı küstahça ve iyilik bilmezlikle davranması, hatta onu alaya alacak kadar ileri gitmesidir. Bir gün onun, gözde bir âşıkına, Mozart'tan uluorta "un piccolo grifo raso" (kılları traş edilmiş küçük bir domuz burnu) diye söz etmesi bu kadının özyapısına tümüyle uygun bir davranış olmuştur. Doğrusu bu ya, bu Circe (56) türü buluşun, ne de olsa biraz gerçeğe uyması (57) nedeniyle, etkisi de olmamış değildi. Sayfa 22


Mozart-Prag Yolunda Şarkıcı kadının nasılsa katılmamış olduğu o akşamki topluluktan ayrılıp eve dönerken bir dostu, şarabın verdiği gevşeklikle, üstada bu düşmanca sözü iletme boşboğazlığında bulundu. Mozart buna çok üzüldü. Çünkü bu, kayırdığı kadının gerçekten tümüyle kalpsiz olduğuna ilk açık kanıttı. Bundan duyduğu derin gönül kırıklığıyla karısının yatakta gösterdiği soğuk karşılamanın o anda farkında olmadı. Karşılaştığı aşağılamayı karısına bir solukta anlattı. Onun bu dosdoğruluğu, kendi ayıbını bir dereceye kadar bildiğine yorulabilir. Bu davranışıyla karısının acıma duygusunu uyandırır gibi olduysa da Konstanze kendini tutmaya çaba gösterdi. O, kolay kolay yüz bulmamalıydı. Mozart, öğleden sonra ağır bir uykudan uyandığı vakit, karısıyla iki çocuğunu evde bulamadı. Yalnızca ona özel olmak üzere tertemiz bir sofra hazırlanmış duruyordu. Mozart'ın, kendisiyle sevgili can yoldaşı arasında her şeyin güzel bir anlaşma içinde ve neşeli geçmemesinden duyduğu üzüntü her zaman büyük olurdu; böyle bir üzüntü duymadığı anlar hemen hiç yok denecek kadar azdı. Ama bir de şimdi o zavallı karısının içini kaç günden beri başka bir kaygının kemirmekte olduğunu bilseydi, kimbilir, ne kadar çok üzülürdü! Bu, gerçekten bütün sıkıntıların en kötüsüydü. Kadıncağız, eskiden beri yaptığı gibi, kocasını korumak için ona açılmaktan yapabildiği kadar çekiniyordu. Elindeki nakit para hemen hemen bitmek üzereydi ve yakın bir gelirden de hiçbir umudu yoktu. Oysa, evdeki bu darlığın hiç farkında olmayan Mozart da, adına, o çaresiz ve umutsuz durumla oldukça benzerliği olan başka bir konu yüzünden çok sıkılmıştı. Bu nedenle ağzına bir lokma koymuyor ve bir yerde duramıyordu. O gün de, sırf kendini evin boğucu havasından dışarıya atmak için hemen acele giyindi. Bir kâğıt üzerine Đtalyanca birkaç satır karalayıp karısına bıraktı. Bunda şunları yazıyordu: "Sen beni temizce hizaya getirdin, ben bunu hak ettim. Fakat gel! Yine iyilik sende kalsın, sana yalvarırım, ben eve gelinceye kadar yine keyifli ol. Ben şimdi öyle bir durumdayım ki bir Kartaeuser ya da bir Trappiste (58) olmayı diliyorum, adeta böğürerek yalvaran bir öküz gibiyim diyorum sana." Arkasından hemen şapkasını giydi, fakat bastonunu birlikte almadı, bunun zamanı geçmişti. Biz bu noktaya kadar bayan Konstanze'nin yerine konuştuk, bu biçimde pekâlâ biraz daha ileri gidebiliriz. Mozart, Schranne (59) yakınındaki evinden çıkarak Zeughaus'a (60) doğru sağa saptı, yavaş yürüyordu. Çünkü sıcak bir yaz gününün öğle sonrasıydı ve hava da kapalıydı. Düşünceli düşünceli ayak sürüyerek Hof denen yerden ve daha ilerde papazevi yanındaki "zu unserer lieben Frau" (61) lokalinin önünden Schottentor'a (62) doğru ilerledi. Oradan yana saparak sol yanda Mölkerbastei'a (63) tırmandı. Böylece o sırada kente doğru inmekte olan birçok tanıdığa raslamaktan ve onlar tarafından lafa tutulmaktan kaçınmış oldu. Burada, topların arasında sessizce aşağı yukarı gidip gelen bir nöbetçi er tarafından hiç de rahatsız edilmediği halde, eşsiz görünümden kısa bir süre yararlandı. Bu manzara korunağın önündeki yeşil düzlüğe, Kahlenberg'e (64) doğru yayılan çevre köylere ve güneyde Steier Alplerine kadar uzanıp gidiyordu. Doğanın güzel erinci onun iç durumuna aykırı geliyordu. Derin bir iç çekişten sonra yine yürümeye başladı ve kale duvarları dışındaki açık araziden geçti. Sonra Alser banliyösünden geçerek kesin bir hedefi olmaksızın yürümeyi sürdürdü. Waehringer Sokağı'nın sonunda, içinde kegel yeri (565) olan bir birahane vardır. Bunun sahibi, bir urgancı ustası, yolları o yana düşen kentlilerle komşuları tarafından gerek mallarının temizliği, gerekse içkilerinin niteliğiyle çok iyi bilinirdi. Đçerden gülle yuvarlama sesleri geliyordu. En çok on iki kişi kadar olan diğer müşterilerin oturduğu yer sessizdi. Bu iddiasız ve sade insanlar arasında kendini biraz unutma isteği, bestecimizin adımlarını, o pek farkına varmadan, içeriye yöneltti. Ağaçların gölgesi altına konmuş olan bir masada Viyana'nın kuyucu başustasıyla sıradan iki yabancı adam oturuyorlardı. O da yanlarına oturdu. Bir maşrapa bira getirtti ve kendini onların günlük konuşmalarına kaptırdı. Bir aralık çevrede biraz dolaştı, biraz da kegel oyununu seyretti. Yapının yanı başında, oyun oynanan yerin de bitişiğinde, urgancının o sırada açık duran satış yeri bulunuyordu. Burası malla tıka basa doldurulmuş dar bir dükkândı. Đçinde işliğin mallarından başka ağaçtan çeşitli mutfak, kiler ve tarım araçları vardı. Đç yağı, araba yağı, ayrıca bir miktar tohumluk, dill (66) ve kimyon, satılacak mallar arasındaydı; bunların hepsi öteye beriye sıkıştırılmıştı. Hem garson olarak birahane müşterilerine hizmet eden, hem de ayrıca dükkâna bakmaya çalışan bir genç kız, o sırada çocuğunu elinden tutmuş, bir şeyler satın almak için dükkâna giren bir köylüye koştu. Bir meyve ölçeği, bir fırça ve bir kamçı almak isteyen adam birçok aracın arasından birini ayırıp inceliyor, beğenmeyip bırakıyor, bir ikincisini, bir üçüncüsünü yakalıyor, sonra gene kararsızlık içinde ilk ele aldığına dönüyordu. Đş bir türlü tamamlanamıyordu. Kızcağız birahane müşterilerine de hizmet etmek için birkaç Sayfa 23


Mozart-Prag Yolunda kez oradan ayrılmak zorunda kaldı. Sonra yine geri dönmüş, köylüye seçimini kolaylaştırmak ve malı beğendirmek için, fazla gevezeliğe de kaçmadan, yorulmak bilmez diller dökmüştü. Mozart, kegel yerinin yanında bir sıra üzerine oturmuş, bütün bunları hoşlanarak seyretmiş ve hepsini işitmişti. Kızın iyi ve anlayışlı davranışı, güler yüzündeki ciddi ve dingin hali Mozart'ın pek hoşuna gitti, ama köylü onun daha çok ilgisini çekmişti. Sonunda beğendiğini alan ve hoşnut olarak oradan ayrılan köylü, onu bir hayli düşündürdü. Kendini tümüyle onun yerine koydu. Onun böyle ufak bir işi ne kadar önemle ele aldığını, fiyatları nasıl vicdanlıca ölçüp biçtiğini, büyük bir titizlikle, birkaç kuruşluk farklar üzerinde ileri geri tartıştığını, kendi duyguları içinde canlandırdı. Şimdi bu adamın, evine gidince, yaptığı alışverişten dolayı karısına övüneceğini düşündü. Çocukları da, torba açılıncaya kadar, acaba içinde ne var diye bakınıp duracaklardı. Herhalde kadın da ona yiyecek bir şeyler, bir bardak meyve suyu getirmek için koşacaktı, kendi eliyle sıktığı bu taze meyve suyunu kocası, kimbilir, ne büyük bir iştahla içecekti. Kim, böyle başkalarına gereksinim duymadan, bağımsız ve yalnızca tümüyle doğaya yönelmiş bir adamdan daha mutlu olabilirdi. Büyük zorluklarla da kazansa, yalnızca bu kazancın bereketiyle geçinen bir kimse gene de ne kadar mutlu olmalıydı. Ama, benim de alnıma, kendi sanatımla, başka bir çalışma biçimi yazılmış; ben de bunu iyi yürütebildiğim sürece dünyada başka hiçbir şeyle değişmem; ama, bu durumumla ben neden başka koşullar, şu masum ve yalın yaşamın tümüyle tersi olan koşullar içinde yaşamak zorunda kalıyorum? Eğer senin de ufak bir tarlan, bir köy kıyısında, güzel bir yerde, küçücük bir evin olsaydı, doğrusu yeniden canlanırdın! Sabahları notaların üzerinde tüm çabanla çalışır, sonra geri kalan bütün zamanını, ailenle birlikte geçirirdin. Ağaç diker, tarlana bakar, güzün çocuklarınla elmaları ve armutları devşirirdin. Arada sırada, gösteri olsun diye, kente doğru bir gezinti yapar ya da zaman zaman dostlarından birini veya bir kaçını evine çağırırdın. Bu ne hoş bir yaşam olurdu! Ama, dur bakalım, sonunda kimse ne olacağını bilmez ki! Dükkânın önüne kadar gitti, kızla konuştu. Onun sattığı eşyayı daha yakından inceledi. Bunların bir çoğunun, düşünden geçen yaşamla doğrudan doğruya ilişkisi vardı. Temizlikleri, açık renkleri, düzgünlükleri, hatta bazı tahta işlerinin özel kokuları onu iyiden iyiye çekmişti. O anda birdenbire karısı için, onu hoşnut edeceğini ve işine yarayacağını düşündüğü birkaç şey satın almak aklına geldi. Gözü her şeyden önce bahçe takımlarına ilişti. Çünkü Konstanze tam bir yıl önce kendisinin önerisiyle Kaertnertor denilen kent kapısı önünde bir toprak parçası kiralamış ve oraya biraz sebze dikmişti. Bu nedenle şimdi ona ilk olarak bir büyük yeni tırmıkla bir de onun küçüğünü, küreğiyle birlikte, satın almak çok yerinde göründü. Sonra başka eşyaya gelince, pek iştah verici görünümüyle yüzüne gülmekte olan bir tereyağ fıçısını almaktan, biraz düşündükten sonra, istemeyerek vazgeçti. Bu seçiş onun ekonomik düşüncesinin de parlaklığına bir onur payı katacaktı, ama gözü başka bir şeye takılmıştı. Bu, güzel biçimlenmiş bir kulpu, ayrıca kapağı olan ve ancak özel fırsatlarda kullanılabilecek özel yüksek bir kaptı. Đki tür ağaçtan yapılmıştı. Biri açık, ötekisi koyu renkli dar çubukların birbiri arkasına sıralanmasıyla oluşturulmuş olan bu kabın alt yanı üstünden daha genişti; içi de iyice katranlanmıştı. Mutfakta karıştırıcı olarak kullanılacak tahta kaşıkların, oluklu tahtaların ve et tahtalarının bir sürü çeşidi vardı. Her boyda tabaklar, duvara asılmak için sade yapılı tuz kapları da, bunların hepsi gözüne kesin olarak gerekli göründüler. En sonunda kaba yapılı bir baston gördü. Tutamağı, tepeleri yuvarlak pirinç çivilerle kakılmış bir deriyle güzelce kaplanmıştı. Garip alıcısının buna da gönlü yatmak üzere olduğunu gören satıcı kız: "Bu, beylerin taşıyabileceği bir şey değil", diye anımsattı. Mozart: "Hakkın var, kızım", böylesini, sanırım, yola çıkan kasaplar kullanır, bunu bırakalım, istemiyorum, buna karşılık, seçtiğimiz bütün eşyayı bu gün ya da yarın eve getirirsin." Bunu söylerken kendi adını ve sokağını da bildirdi. Sonra bardakta kalan birasını bitirmek için masanın başına döndü, orada üç müşteriden yalnızca biri, tenekeci ustası kalmıştı. Adam: "Bugün garson kızın uğurlu bir günü", dedi. "Yeğeni ona her halde satış tutarından gulden (67) başına bir şeyler bırakır". Bu söz üzerine Mozart, yaptığı alışverişten bir kat daha hoşnut oldu. Fakat arası çok geçmeden bu kıza olan ilgisi daha da artacaktı; çünkü genç kız yeniden yakına geldiği zaman adam ona seslendi "Đşler nasıl gidiyor? Greszenz, çilingir ne âlemde? Yakında artık kendi demirini eğelemeye başlamayacak mı?" Kız: "Ah, ne diyorsun?" diye yanıt verdi, "onun kendi demiri, galiba hâlå maden yatağında, en dipte duruyor, daha olmamışa benziyor." Sayfa 24


Mozart-Prag Yolunda Tenekeci: "Bu kız aptalın biridir" dedi, "üvey babasına uzun süre hizmet etti ve hastalığında ona baktı. Adam ölünce, kızın bütün malını yiyip tüketmiş olduğu ortaya çıkmasın mı! O zamandan beri kızcağız akrabalarının yanında çalışıyor. Dükkânda olsun, birahanede olsun, her şey o; bütün işler ve çocukların bakımı hep onun sırtında. Đyi huylu bir kalfayla tanışmış, onunla olanak olsa evlenecek, ama arada bir engel var". "Nasıl bir engel? Galiba oğlanın da parası yok demek istiyorsun". "Yok, ikisi de biraz para biriktirmişler, fakat bu yetmiyor. Şimdi pek yakın bir zamanda şuralarda bir evin yarı payı, işyeriyle birlikte, artırma yoluyla satılacak. Urgancı istese, bu yeri satın almak için eksik kalan parayı onlara kolayca ödünç verebilir; ama ne var ki kızın buradan ayrılıp gitmesine, pek doğal olarak, gönlü razı değil. Onun belediyede ve esnaf gediğinde iyi dostları var, bu yüzden kalfa da türlü türlü güçlüklerle karşılaşıyor." Mozart: "Lanet olsun!" diye bağırarak yerinden fırladı, öyle ki öbürü korkuyla kendilerini bir duyan var mı diye çevresine bakındı", burada haksızlığa karşı bir çift söz söyleyecek, bu efendilere yumruğunu gösterecek kimse yok mu? Sizi gidi alçaklar! hele durun, elbet sizi de saçlarınızdan bir yakalayan bulunur." Tenekeci ateş üstüne oturmuş gibiydi. Söylediğini, beceriksizce yumuşatmaya çalıştı, hatta hemen tümüyle geri aldı. Ama Mozart artık onu dinlemiyordu: "Utanın, şimdi de saçmalıyorsunuz! Siz namussuzlar, bir hakkı savunmak gerektiği zaman hep böyle yaparsınız!" Bunun üzerine bu zavallı korkak adama selam vermeden arkasını döndü. Yeni müşterilerine hizmet için koşuşturmakta olan garson kıza da, yanından geçerken, "Yarın vaktinde gel, sevgiline de benden selam söyle; işinizin iyi gideceğini umarım", sözlerini mırıldandı. Kızcağız şaşa kalmıştı. Ona teşekkür etmek için vakti olmadığı gibi bunu yapacak durumda da değildi. Bu sahne Mozart'ın kanını az çok kızdırdığı için alışık olduğundan daha hızlı adımlarla, önce geldiği yoldan korunağın önündeki açıklığa kadar yürüdü. Oradan sonra yavaşlayarak sapa yollardan geniş bir halka çizdi ve kale duvarlarının çevresinden dolandı.Kafası hep zavallı iki sevdalının davasıyla uğraşıyordu. Derin derin düşünüyor, aklından bu sorunda herhangi bir yoldan yararları dokunabilecek olan bir sürü tanıdıklarını ve kendisini sayanları geçiriyordu. Bu işte herhangi bir biçimde harekete geçmeden önce kızdan daha ayrıntılı bilgi alması gerektiğini düşündü ve onun kendisine gelmesini beklemeye karar verdi. Şimdi artık bütün kalbi ve bütün düşüncesi evdeki karısındaydı, öyle ki ayakları sabırsızlığına karşılık veremez olmuştu. Đçten gelme bir güvenle karısından dostça, hatta güleryüzlü bir karşılama, daha eşik üstünde öpücüklerle dolu bir sarmaş dolaş bekliyordu. Özleminin baskısı altında Kaertnertor'a girerken adımlarını bir kat daha hızlandırdı. Oradan daha henüz ayrılmışken postacı ona seslendi ve eline küçük, fakat önemli bir paket tutuşturdu. Mozart, üzerindeki yazıdan paketin titiz ve dürüst sahibini o anda tanımıştı. Postacıya makbuz vermek için birlikte en yakın bir dükkâna girdiler. Sonra yine sokağa çıkınca eve kadar dayanamadı, paketin mührünü söktü; yarı yürür, yarı durur durumda içindeki mektubu adeta yutar gibi okudu. Bayan Mozart öyküsünün bu yerinde hanımlara: "Ben dikiş masamın başında oturuyordum" diyerek konuşmayı sürdürdü, "kocamın merdivenden yukarıya çıktığını ve hizmetçiye beni sorduğunu işittim. Onu beklerken adımlarının ve sesinin daha canlı, daha keyifli olduğunun farkına varmıştım. Bu durumu, gerçekten hoşuma gitmişti. Önce kendi odasına gitti, ama sonra hemen yanıma gelerek: 'iyi akşamlar' dedi. Ben yüzüne bakmadan alçak sesle karşılık verdim. Odayı birkaç kez sessizce bir uçtan öbürüne adımladıktan sonra zorla esner gibi yaparak, şimdiye kadar hiçbir zaman aklına gelmemiş bir davranışla, kapı arkasındaki sinek telini eline aldı ve 'bu sinekler de buraya yine nereden geliyorlar' diye mırıldanarak oraya buraya bütün gücüyle vurmaya başladı. Bu, benim onun yanında hiçbir zaman yapmamam gereken dayanılmaz bir gürültüydü. Kendi kendime "Hımm" dedim, insan kendi yapınca, hele erkeklerde, tümüyle başka oluyor! Hem bu odada o kadar çok sinek bulunduğunun hiç de farkında olmamıştım. Onun bu garip davranışı beni doğrusu çok kızdırmıştı. O: 'Bir vuruşta altı tane' diye bağırdı, 'görmek istiyor musun?' Hiç yanıt vermedim. O vakit dikiş yastığı üzerine bir şeyler koydu ve ben de gözümü işimden ayırmaksızın görmek zorunda kaldım. Bu, bir küçük altın kümesinden başka bir şey değildi; orada insanın iki parmağı arasında tutabileceği kadar Duka (568) duruyordu. O, arkamda soytarılığını sürdürdü, orada burada birkaç vuruş daha yaparken kendi kendine söyleniyordu: 'Uğursuz, bir şeye yaramaz, utanmaz yaratıklar! Bunların dünyada ne işleri var, sanki? - Pat! - Herhalde insan onları öldürsün, diye. - çat! - pat! - Bu işi az çok becerdiğimi söyleyebilirim. - Doğa bilgisi bu yaratıkların şaşılacak derecede çoğalma gücünden söz eder. - Çat! - Pat! - Ama benim evimde her defasında hemen yok edilirler. Sizi gidi alçaklar! Kökü kuruyasıcalar! - Đşte burada gene bir vuruşta yirmisi yok oldu. Bunları ister misin?' - Bunu Sayfa 25


Mozart-Prag Yolunda söyleyerek yanıma geldi ve önceki yaptığını yineledi. O ana kadar gülmemek için kendimi güç tutuyordum, daha çok dayanamadım, kahkahayı bastım. Hemen boynuma atıldı, ikimiz de kıkırdamakta ve gülmekte birbirimizle yarış ediyorduk. O, geri kalan paraları da elindeki yuvarlak paketten dökerken "Ama bu altınlar sana nereden geliyor?" diye sordum. - "Prens Esterhazy'den! Haydn'ın aracılığıyla! Şu mektubu bir oku". - Okudum: "Eisenstadt (69) ......, aziz dostum! Yardımsever Haşmetli Efendimiz tarafından size ilişikteki altmış dukayı sunmakla görevlendirilmiş olmak benim için büyük bir zevktir. Sizin dörtlü bestenizi son kez yine çaldık ve Haşmetli Efendimiz bundan o kadar duygulandılar ve hoşnut kaldılar ki bu derecesini üç ay önceki ilk çalışımızda pek görmemiştik. Prens bana şunu belirtti, (söylediklerini aynen yazmalıyım): Mozart size bu yapıtını bir sunu olarak gönderdiğinde, bunu yalnızca size karşı bir saygı gösterisi olarak yormuştum. Bununla birlikte ben şimdi bu davranışta aynı zamanda kendim için de bir saygı gösterisi sezersem, onun düşüncesine herhalde aykırı davranmış olmam. Kendisine onun dehasını hemen sizinkiyle bir tuttuğumu söyleyin ve bu dünyada Tanrı'dan bundan fazlasını isteyemez - Ben de bunu doğruluyor ve amin diyorum. Nasıl, hoşnut musunuz?" "Eklenti; sevgili hanımınızın kulağına fısıldıyorum: Lütfen, teşekkürün geç kalmamasını sağlayın. En iyisi, şahsen yapılsın. Biz böylesine bir esintiyi güzelce sürdürmeliyiz." Mozart, birbiri ardına yineleyerek: "Sen, ey, melek adam! Ey göklere layık ruh!" diye bağırdı. Bu anda onu en çok sevindiren şeyin ne olduğunu kestirmek çok zordu, acaba mektuba mı, yoksa Prensin alkışına mı, yoksa altınlara mı sevinmişti, bunu söyleyebilmek pek güçtü. Bana gelince, açıkca itiraf edeyim ki, en sonuncusu o sırada bana pek uygun düşmüştü. Biz o akşamı çok neşeli geçirdik. Bu serüven üzerine o gün kent banliyösü yönünden hiçbir ses çıkmadı, ertesi gün de gene hiç; böylece aradan bütün bir hafta geçti, Greszenz adında kimse görünmedi. Kocam da bir iş seli içinde konuyu hemen hemen unutmuştu. Bir cumartesi günüydü, konuklarımız vardı. Yüzbaşı Wesselt, Kont Hardegg ve başkaları müzik yapıyorlardı. Bir duraklama sırasında ben dışarıya çağırıldım, korktuğum başıma gelmişti. Hemen içeri girip sordum: "Alser banliyösünde bir sürü tahta eşya ısmarlamış mıydın?" - "Hay Allah iyiliğini versin! Evet! Orada bir kız olacak, bırak, hemen içeri gelsin!" Böylece kız, kolunda dolu bir sepet olduğu halde, elindeki tırmık ve kürekle birlikte, gayet sevimli bir edayla odaya girdi. Bu kadar geciktiğinden dolayı özür diledi. Sokağın adını unutmuşlar, ancak bugün sorup öğrenmişler. Mozart eşyayı birbiri arkasına teslim aldı ve yaptığı işten son derecede hoşnut, hepsini hemen bana uzattı. Ben candan teşekkürle bunları teker teker beğenmiş göründüm, yararlı buldum ve övdüm. Yalnızca onun neden bahçe takımı satın aldığına şaştım. - "Pek doğal olarak" dedi, "senin Viyana'daki yerin için". - "Hay Tanrım! Biz onu elden çıkaralı çok oldu; su sorunu bize hep zarar veriyor ve buna karşılık hemen hiçbir şey elde edemiyorduk. Ben sana bunu söylemiştim, sen de hiç karşı çıkmadın". - "Ne? Öyleyse bizim bu ilkyazda yediğimiz kuşkonmazlar?" - "Hepsi çarşıdan satın alınmıştı". - "Bak hele şuna! Bunu bilseydim! Ben onları sana sırf nezaket olsun diye övmüştüm, çünkü bahçıvanlık çabalarına doğrusu acıyordum. Tıpkı kamış gibiydiler." Bu şaka, orada hazır bulunan beyleri çok eğlendirdi. Ben de fazla eşyayı anı olarak alıkoymak zorunda kaldım. Mozart şimdi de kıza evlenme işinin ne olduğunu sordu. Gerek onun için, gerekse sevgilisi için yapılacak girişimin yumuşaklıkla, sessizce ve hiç kimseyi yakınmak zorunda bırakmasızın yürütülebilmesi için onun orada her şeyi açıkca söylemesini istedi. Bunun üzerine kız da alçaktan alarak ve başkalarını koruyarak o kadar dikkatle konuştu ki bütün dinleyenleri kendi davası için tümüyle kazandı ve sonunda oradan en sağlam sözlerle ayrıldı. Yüzbaşı: "Bu insanlara yardım etmek gerek" diyordu, "esnaf loncasındaki oyunlar, konunun en önemsiz yanı. Ben orada bu işi hemen düzene sokacak birini tanıyorum. Asıl iş, ev için ve evin döşenme giderleriyle diğer şeyler için gereken para yardımını bulmakta. Ne dersiniz? Dostlar için, Trattner salonunda, giriş parası isteğe bağlı bir konser ilan edelim mi?" -Bu düşünce çok beğenildi. Beylerden biri tuz kabını eline alarak şöyle dedi: "Đçimizden biri önsöz olarak işin nasıl olduğunu anlatan güzel bir konuşma yapsın, bay Mozart'ın yaptığı alışverişi anlatsın, onun insansever amacını açıklasın. O sırada bu nefis kap da yardım kutusu olarak bir masa üzerine konsun. Đki tırmığı da süs olarak kabın arkasına, sağa ve sola çaprazlamasına kavuşacak biçimde yerleştirmeli". Gerçi bu söyledikleri yapılmadı. Fakat buna karşılık konser verildi; yeteri kadar gelir sağlandı. Bunu başka türlü yardımlar da izledi: öyle ki, sevindirilen çiftin eline gereksindiklerinden fazlası geçmişti. Diğer engeller de çabucak ortadan kaldırıldı. Prag'daki Duschekler, oraya gittikçe hep yanlarında konuk kaldığımız en içten dostlarımızdır. Onlar bu öyküyü öğrenince, Sayfa 26


Mozart-Prag Yolunda çok candan ve hoş bir hanım olan Bayan Duschek merak etmiş, satın aldığımız öteberiden bir kaçına sahip olmak isteğinde bulunmuştu. Bunun için ben de en uygun bulduklarımı ona ayırdım ve bu yolculuk dolayısıyla bu sefer yanıma aldım. Öte yandan, biz şimdi hiç beklenmedik yeni bir çift sevgili sanat arkadaşıyla karşılaştık. Onlar da pek yakında kendilerine bir ev açacaklar. Mozart'ın seçtiği sade ev aletlerinden birini hiç şüphesiz yadırgamayacaklarını umarak, bu çifte sunmak istiyorum, bunun için getirdiklerimi ikiye bölmek niyetindeyim. Böylece onların, ustalıkla delinmiş bir çukulata köpürteciyle, üzerinde çok emek bulunan ve sanatçı tarafından dışına zevkli bir lale kondurularak biraz da pahalılaştırılmış olan bir tuz kutusu arasında seçim yapmalarını rica edeceğim. Bana sorarsanız, ben kesinlikle bu kutuyu salık veririm. Çünkü, bildiğime göre soylu tuz, evciliğin ve ikramın simgesidir. Biz de buna, onlar için bütün iyi dileklerimizi katmak istiyoruz." Bayan Mozart'ın söylevi burada bitmişti. Artık hanımların bunlara nasıl teşekkür ettiklerini ve hepsini ne kadar zevkle dinleyip övdüklerini kolayca kestirebilirsiniz. Hemen biraz sonra, eşya yukarıda erkeklere gösterildiği ve böylece Mozart'ın aile reisliği anlayışındaki sadelik örneği açıkca göz önüne serildiği vakit neşe ve alkış çığlıkları yinelendi. Bunun üzerine amca da, eşyanın bugünkü sahibine ve onun ilerdeki ardıllarına, gümüşlerin bulunduğu dolapta bir yer göstereceğine söz verdi. Bu yer, Floransalı ustanın o ünlü sanat yapıtına Ambrase (70) koleksiyonunda ayrılmış olandan daha aşağı bir yer olmayacaktı. Saat sekize yaklaşmıştı; çay içildi. Hemen arkasından müzik üstadımıza, öğleyin verdiği bir söz anımsatıldı. Üstad, bu sözüyle, kendisinin yolculuk sandığında kilit altında duran, fakat çok şükür ki, pek derinlerde olmayan "Hollenbrand"ını (71) bu topluluğa tanıtacağına söz vermişti. Hiç nazlanmadı. Yapıtın öykü kısmının anlatılması çok vakit almadı. Nota defteri açıldı. Fortepiyano'nun mumları çoktan yakılmıştı. Burada okuyucularımızın, bir pencere önünden geçerken kulağımıza yine ancak bu pencereden gelebilecek bir melodi parçasının bizi nasıl birdenbire sarıp oracığa mıhladığını anımsamalarını dileriz. Tiyatroda orkestranın akort denetimi sırasında perde önünde beklerken ne kadar tatlı bir heyecan geçiririz, değil mi? Đşte bunları düşünerek okuyucularımızın bizi bu anlarda yakalayan özel duyguların hiç olmazsa birazını olsun duyumsamalarını dileriz. Hiç insan bu anlarda böyle duygulara yakalanmaz mı? Adı ister Macbeth, isterse Oidipus veya buna benzer başka bir tragedya olsun, herhangi yüce bir sanat yapıtının başlamak üzere bulunduğu bir anda, insan sonsuz güzelliğin humması içinde yüzmez mi? Bu hummalı duruma buradakinden daha çok ya da aynı derecede, başka nerede raslanabilir? Đnsan bu anı hem ister, hem de aynı zamanda kendi sıradan benliğinden dışarıya sürüklenmekten korkar. Sonsuzluğun kendisini etkilediğini duyar, bir yandan göğsü daralırken, sonsuzluğun onu açarak ruhu kendine çekmek istediğini, onu baskısı altına aldığını duyumsar. Buna, yüce sanat önünde duyulan derin saygı da katılır. Beklenmedik tanrısal bir olayı tadabilmek, onu kendi yakınıymış gibi içine alabilmek, bir tür duygulanmaya yol açar; bu duygu bir gurur, belki bizim duyabileceğimiz en mutlu ve saf bir gururdur. Oysa bizim, bugün artık çocukluğumuzdan başlayarak tümüyle bildiğimiz bu yapıtı, şimdi ilk kez tanıyacak olan bu topluluk, o anda elbette ki bizim koşullarımızdan son derece farklı bir durumda bulunuyordu. Bu koşullar yapıtın, bizzat yaratıcısı tarafından şahsen aktarılacak olmasının vereceği, kıskanılacak mutluluk bir yana, hiç de bizim koşullarımız denli uygun değildi. Çünkü yapıtın yalnızca bir parçasının saf ve tam olarak kavranması, aslında kimse için mümkün olamazdı. Hatta bir parçası değil de bütünü çalınabilseydi bile, bu, gene birçok bakımdan mümkün olmayacaktı. Mozart, sonuna kadar işlenmiş numaralardan on sekizinin (72) yarısını bile yorumlamadı. (Oysa bu öykümüze kaynak olan bildiride bu diziden yalnızca son parçanın, Sextett'in (73) adı üzerinde durulmuştur). Mozart bunların çoğunu da yalnızca serbest birer özet durumunda ve arada sırada, uygun düşen yerlerde ezgi durumunda verdi. Bunun gibi, karısından, kendisinin de yalnızca iki arya söylemiş olduğunu öğreniyoruz. Onun, sevimli olmaktan çok güçlü bir sesi olduğu sanılıyor; buna göre, bu söylediklerinin daha çok Donna Anna'nın: "Du kennst den Verraeter - Sen haini tanıyorsun" aryasıyla Zerlina'nın iki ezgisinden biri olduğunu düşünebiliriz. Aslına bakacak olursak, burada asıl dinleyenler, ruhları, anlayış yetenekleri ve zevkleri bakımından, yalnızca Eugenie ile nişanlısıydı. Onların arasında da diğerine oranla daha büyük dikkatle dinleyen kızdan başkası değildi. Zaten üstat da içinden, herhalde bunun en çok böyle olmasını istemiş olsa gerek. Đkisi de odanın ta dibinde oturmuşlardı. Kız, bir taşbebek gibi kımıltısız, adeta konunun içinde erimiş gibiydi, o kadar ki, diğer kişilerin, ilgilerini ucuza belli Sayfa 27


Mozart-Prag Yolunda ettikleri, ya da iç-duygularını, istemleri dışında bir hayranlık ünlemiyle boşaltmaya fırsat buldukları kısa aralarda dahi, Eugenie, nişanlısının kendisine söylediği sözlere her defasında ancak yarım bir karşılık verebiliyordu. Mozart, piyanosunu, fazlasıyla güzel bir kısım olan Sextett'le bitirdikten sonra yavaş yavaş konuşmaya geçildi. Baron, bazı düşüncelerini bildirmeye yeltendi ve üstat bunları ilgiyle ve hoşlanarak karşılıyor göründü. Operanın tamamlanması ve şimdilik kasım başı için kararlaştırılan ilk sahneye konması işi üzerinde konuşuluyordu. O sırada birinin, yapıtın sonundaki belirli bölümlerin daha bir dev çalışmasına gereksinim gösterdiğini belirtmesi üzerine üstat, karşılık olarak, çekingen bir tavırla şöyle bir gülümsedi. Bunun üzerine Konstanze, Kontes'e dönerek: "Onun bu sözü duyması iyi oldu" dedi, "daha bazı hazırlıkları var ki benden bile gizli tutuyor." Bunu işiten Mozart karısına: "Sen bunu ortaya atmakla hiç doğru yapmadın, sevgilim" dedi., "Ya şimdi de ben gene piyanoya oturmaya heveslenirsem? Bak! Kaşınmaya başladım bile." Kont, neşeyle yerinden sıçrayarak: "Leporello" diye bağırdı ve bir uşağa işaret ederek: "Şarap, şarap! Sillery şarabı, üç şişe!" Bunun üzerine karısı yalvardı: "Ah, ne olur yapmayın? Bunun zamanı artık geçti! -Bakın, bizimkinin son şarabı hâlâ içilmemiş, bardağında duruyor".. "Ona afiyet olsun - ve herkese de kendininki!" Konstanze saate bakarak: "Tanrım, ben ne yaptım!" diye dövünmeye başladı, "saat nerdeyse on bire geliyor, yarın da erkenden yola çıkmamız gerek. Bu nasıl olacak?" "Bu hiç olmayacak, aziz bayan, olması mümkün değil". Mozart gene söze karıştı. "Bazen bir iş, şaşılacak bir biçimde duruma uyuveriyor. Benim cımbızım, şimdi dinleyeceği parçanın özellikle gecenin böyle bir saatinde ve üstelik, bu geceki gibi bir yolculuğa hazırlanmış olduğum bir anda oluştuğunu öğrenince acaba ne diyecek?" "Sahi mi? Ne zaman?Kesin üç hafta önce Eisenstadt'a gitmek istediğin zaman!" "Tam üstüne bastın. Bu iş de şöyle olmuştu; Ben Richterlerin yemeğinden gece saat onda eve dönmüştüm. Sen artık derin uykudaydın. Ben, söz verdiğim gibi, ertesi gün evden vaktinde çıkıp arabaya binmek için hemen yatağa girmek istiyordum. Bu aralık Veit, her zamanki gibi, yazı masasının üstündeki mumları yakmıştı, ben de o sırada ne yaptığımın farkında olmaksızın geceliğimi giymiştim. Đşte o anda, son kez hazırlığımı bir daha çabucak gözden geçirmek aklımdan geçti. Fakat, ah, ne talihsizlik! Kadınların o can sıkan tümüyle vakitsiz işgüzarlıkları yok mu! Meğer sen eşyalarımı toplamış, notaları da bavula koymuşsun. Gerçi sen haklıydın, çünkü onları yanıma alacaktım: Prens benden bu opusun da provasını istemişti. - Aradım, taradım, söylendim, kızdım, boşuna! O sırada gözüm mühürlü bir zarfa ilişti: Abbete'den geliyordu; üzerindeki adres de o iğrenç kancalı yazısıyla yazılmıştı - evet, gerçekten de ondandı. - bana kendi metninin henüz işlenmemiş olan bölümünü göndermişti, bense bunun bir aydan önce geleceğini sanmıyordum. Hemen bütün hırsımla oturup okudum ve doğrusu bayıldım. Bu baykuş, benim istediğimi ne de güzel anlamış, her şey pek daha yalın, daha yoğun ve aynı zamanda daha zengin olmuştu. Gerek kilise avlusu sahnesi, gerekse son sahne, kahramanımın yok oluşuna kadar, hepsi her bakımdan çok başarılıydı. (Ey, yetkin ozan, diye düşündüm, senin göklerle cehennemi bir ikinci kez önüme getirmen teşekkürsüz kalmamalı). Beste yaparken bir şeyi, ne kadar çekici de olsa, öne almak hiç huyum değildir; bu, sonradan cezasını pek ağır biçimde çektiren kötü bir davranıştır. Ama bunun da özel durumları var. Nitekim kısaca; valinin süvari yontusu yanında görünüş sahnesiyle öldürülenin mezarından işitilen ve gece hayranının kahkahalarının birdenbire dehşet içinde kesilmesine neden olan tehdit, o sırada kafamın içine doğuvermişti. Bir akort alıp denedim, doğru kapı çalmışım; arkasında, son sahnede boşanacak olan, bütün bir dehşet seli birbiri ardına sıraya girmiş bulunuyordu. Böylece ilk kez bir adagio (74) ortaya çıktı: d-moll (75), yalnızca dört takt. Bundan sonra beşli bir ikinci kısım daha. - Bunun, en güçlü borazanların sese eşlik etmesiyle tiyatroda beklenmedik bir etki yaratacağını göz önüne getirdim. Şimdilik burada yapabildiğim kadarını dinleyin." Yanında duran ayaklı ve kollu şamdanları söndürdü. Odanın ölüm sessizliği içinde o korkunç "Dein Lachen endet vor der Morgenröte - Senin gülüşün sabahın ilk kızıllığı önünde son bulur" ilahisinin söylendiği işitildi. Gümüş borulardan çıkan sesler, sanki uzak yıldızlar ülkesinden geliyor gibiydi; gecenin koyu mavi göğünden aşağıya süzülerek, buz gibi soğuk, insanın ruhunu ve iliğini delip geçen sesler. Don Juan'ın "Wer ist hiers Antwort! - Burada kim var? yanıt ver!" sorusu işitildi. O vakit ses gene önceki gibi tek perdeden yükselerek, haylaz gence, ölüleri rahat bırakmasını buyurdu. Sayfa 28


Mozart-Prag Yolunda Bu dolgun sesler havada son dalgasına kadar gürledikten sonra Mozart yine söze başladı: "Şimdi artık, pekâlâ anlaşılacağı gibi, benim için durmak olamazdı. Gölün buzu herhangi bir kıyıda kırılır da nasıl arkasından hemen bütün göl yüzeyi sesler vermeye başlar ve bunlar en derin yerlere kadar yayılır giderse, işte ben de, hiç kafamı yormadan, ipucunu, aynı biçimde aşağıda, Don Juan'ın gece sofrasında, Donna Elvira'nın gene oradan çekildiği ve hayaletin, çağrıya uyarak, göründüğü bir sırada yine yakaladım. Bunu da dinleyin!" Bunun üzerine o tüyler ürperten uzun diyalog başladı. Bunu duyan, kendine egemen bir adam da olsa, insanın düş gücünün en son sınırlarına kadar, hatta onların da ötesine sürüklenir. Biz orada, duyguların üst yanına aşan şeyler görür ve işitiriz ve varlığımızın kendi göğsümüz içinde bir uçtan öbürüne atılıp durduğunu duyumsarız. Hayaletin, artık insan dillerine yabancılaşmış olan ölmez organı, bir daha konuşmaya davrandı. Şimdi yarı görünür bir duruma geçmişti. Đlk, korkunç selam verişinden ve kendisine sunulan dünya yiyeceğini, dudak bükerek, geri çevirişinden sonra sesinin tonları işitilmeye başlandı. Bu ses, havayla örülmüş skalanın basamakları (76) üzerinde garip ve tüyler ürpertici bir biçimde düzensizce aşağı yukarı inip çıkıyordu. Hayalet hemen bir cezanın kabulünü istiyordu. Çünkü onun zamanı pek kısa, gideceği yolsa uzak, çok uzaktı! Bunun üzerine Don Juan, tanrısal düzene, görülmemiş bir inatla, kafa tutmaya başladı. Cehennem güçlerinin gittikçe artan baskısına karşın çaresiz bir durumda güreşiyor, kıvranıyor ve her davranışında tam bir yüce anlatımı asla yitirmeksizin en sonunda yere yıkılıyor. Burada kimin yüreği ve tüm organları aynı zamanda hem haz, hem de dehşet içinde titremezdi? Bu öyle bir duyguydu ki, bunu insan ancak engellenemez bir doğa gücünün heybetli görünümünü, ya da devasa bir geminin yanışını seyrederken duyabilir. Biz istemeye istemeye neredeyse büyüklük budalasının yanını tutuyor, onun kendi kendini yok edişini izlerken çektiği acıyı, diş gıcırdatarak paylaşıyoruz. Besteci amacına ulaşmıştı. Kimse genel sessizliği bozmaya cesaret edemedi ve herkes bir süre öyle kaldı. Sonunda Kontes, derinden derine bir soluk daha aldıktan sonra: "Rica ederim" diye söze başladı, "rica ederim, o gece kalemi elinizden ne durumda bıraktığınızı kavrayabilmemize yardım edecek bir bilgi verin!" Mozart, sanki tatlı bir düşten uyanmış gibi, hoş bir biçimde ona baktı, biraz düşündükten sonra yarı Kontes'e, yarı karısına yönelerek konuştu: "Evet, evet! sonunda başım adamakıllı dönüyordu. Ben bu umut kırıcı Dibattimentoyu (77) ruhların korosuna kadar, açık pencere önünde, sürekli bir ateş içinde yazıp bitirmiştim. Kısa bir duraklamadan sonra sandalyemdem ayağa kalktım, niyetim odana gelmek ve seninle, heyecanım yatışıncaya dek, biraz gevezelik etmekti. Fakat o sırada aklımı çelen bir düşünce beni odanın ortasında durdurdu". (Bu noktada iki saniye kadar yere baktı, sesinin bundan sonraki tonunda pek az duyumsanabilecek bir heyecan belirtisi var gibiydi); kendi kendime dedim ki: "eğer sen daha bu gece ölüp gidiversen ve Partirurunu (78) bu noktada bırakmak zorunda kalmış olsan; acaba mezarında rahat edebilir misin?" Gözlerim elimdeki mumun fitiline ve eriyip akan yağın yaptığı kümelere takıldı. Bu düşünceler karşısında içimde bir sızının bir an için tüm vücudumu dolaştığını duyumsadım. Sonra, yine düşünmeye başladım: "ölümümden kısa ya da uzun bir süre sonra bir başkası, belki de Latinlerden biri, operayı bitirmekle görevlendirilebilir. Bu adam önsözden on yedinci numaraya dek, ancak biri dışında, her şeyi hazır bulacak. Hepsi hep tertemiz ve yan yana duran, hepsi sağlam ve olgun olan meyveleri, uzamış bir çimen içine serpiştirilmiş ve kolay toplanabilir bir durumda hazır bulacak. Fakat o burada son sahnenin ortasında biraz ürkecek ve bunun üzerine hiç ummadığı halde asıl işe yarayacak kaya parçasını şimdilik bir yana bırakılmış bulunca, buna içinden herhalde biraz da gülecek! Belki de benim onurumla oynamak hevesine bile kapılacak, ama bu yüzden belasını da bulacak. Çünkü böyle bir durumda nasıl olsa, benim damgamı tanıyacak ve benim olanı namusluca savunmasını bilecek birçok iyi dost ortaya çıkacaktır. - Bundan sonra gittim, gözlerimi göğe kaldırarak tanrıya teşekkür ettim. Sonra sevgili karıcığım, sana da teşekkür ettim. Senin bu kadar uzun bir süre derin derin uyuman ve beni bir kerecik olsun çağırmaman için her iki eliyle alnının üzerine bastırmış olan meleğe de teşekkür ettim. Arkasından odana geldiğim ve bana saatin kaç olduğunu sorduğunda, seni o anda, yaşından birkaç saat eksilterek düpedüz aldattım. Çünkü saat bir hayli geçmiş, dörde yaklaşmıştı. Şimdi artık beni neden saat altıda kuş tüyleri arasından bir türlü ayıramadığını ve bu yüzden arabacıyı evine geri gönderip ertesi gün çağırmak zorunda kaldığını anladın mı?" Bayan Konstanze: "Kuşkusuz" dedi, "yalnız, kurnaz adam, bizim de işi çakmayacak kadar budala olduğumuzu sakın sanma! Gerçekten, bu güzel hamleni benden, Sayfa 29


Mozart-Prag Yolunda özellikle bu nedenden ötürü, hiç de gizlemek zorunda değildin." "Aslında neden de bu değildi". "Onu da biliyorum - Sen bu hazineciğinin şimdilik duyurulmasını istemiyordun". Đyi yürekli ev sahibi! "Şükür ki" diye bağırdı, "biz yarın bir Viyanalı arabacının soylu kalbini kırmak zorunda olmayacağız, nasıl olsa bay Mozart uyanamayacak. Arabacıya: Hans, atları çöz, geriye götür buyruğu her zaman acı gelir". Bu, dolaylı olarak belirtilen ve öbürlerinin de candan katıldıkları, daha çok kalma dileği, yolcuların çok yerinde bazı karşı nedenler ileri sürmelerine yol açtı. Bununla birlikte, çok erken yola çıkılmaması ve birlikte güle oynaya kahvaltı yapılması üzerinde kolayca anlaşmaya varıldı. Daha bir süre, öbek öbek ayakta durularak gevezelik edildi. Mozart birini arıyordu, görünüşe bakılırsa aradığı gelindi. Fakat o, tam o sırada orada bulunmadığı için, Mozart da ona hazırladığı soruyu, safça hemen yanı başında duran Franziska'ya yöneltti: "Bütün olarak bizim Don Juan hakkında ne düşünüyorsunuz? Ona ne gibi bir iyi yorumda bulunabilirsiniz?" Kız gülerek: "Yeğenim adına elimden geldiği kadar iyi yanıt vermek isterim. Benim kendime göre olan sıradan anlayışımsa şu; eğer Don Juan bütün dünyanın başını döndürmezse, aziz Tanrı da müzik kutusunu güzelce kapar - bunu belirsiz bir süre için yapar ve böylece insanlara anlatmak ister ki..." Burada amca sözü daha da düzeltmek için araya karıştı: "Ve böylece" dedi, "insanların eline gaydayı verir ve heriflerin yüreklerini odunlaştırır. Sonra artık varsınlar, Baal'e (79) tapıp dursunlar?" Mozart gülerek: "Tanrı korusun" dedi, "Ya şu altmış yetmiş yıl içinde, ben çoktan gitmiş olduğumda, bazı yalancı peygamberler türerse!" O sırada Eugenie, baronla ve Max'la birlikte oraya geldi. Konuşmalar, kimse farkında olmaksızın, yeniden canlanmıştı, bir kez daha ciddi ve önemli bir gidiş aldı. Öyle ki bestecimiz, herkes daha dağılmadan, kendi umutlarını okşayan birçok dikkate değer söz dinleyerek sevinç duydu. Ancak gece yarısından sonra dağıldılar. O zamana kadar kimse, ne kadar yorgun olduğunun farkına varmamıştı. Ertesi gün (hava güzellikte, bir gün öncekinden aşağıya kalmıyordu), saat onda şirin bir yolculuk arabasının, Viyanalı konukların eşyaları içine yerleştirilmiş olduğu halde, şato avlusunda durduğu görüldü. Kont, atların ahırdan çıkarılmasından kısa bir süre önce Mozart'la birlikte arabanın yanına geldi ve ona arabayı nasıl bulduğunu sordu. "Çok iyi, son derece rahat görünüyor". "Peki, öyleyse, beni sevindirin ve onu benden bir anı olarak alıkoyun". "Nasıl? Bu, ciddi mi?" "Başka nasıl olabilir?" "Hey kutsal Sixtus ve Calixtus (80) - Karısının öbür bayanlarla birlikte dışarıyı seyrettikleri pencereye doğru başını kaldırarak: "Konstanze, bana bak!" diye seslendi, "Bu araba benim oluyormuş! Sen de bundan sonra hep kendi arabana binecekmişsin!" Mozart gülümsemekte olan bağışcıyı kucakladı, yeni malını seyretti, dört bir yanını dolaştı. Kapısını açıp içeriye girdi ve oradan bağırdı: "Bana Şövalye Gluck (81) kadar kibar ve onun kadar zenginmişim gibi geliyor. Viyana'da herkesin gözü faltaşı gibi açılacak." - Kontes "Đnşallah", dedi "Prag dönüşünde arabanızı her yanı çelenklerle donanmış olarak görürüz!" Sonunda, bu son neşeli sahnenin arkasından, bu çok övülen araba, dostlarıyla esenleşen Viyanalı çifti içine alarak, gerçekten hareket etti ve hızlı bir tırısla şoseye doğru yollandı. Kont arabanın Wittingau'ya kadar kendi atlarıyla gitmesini sağladı, oradan sonrası için posta beygirleri koşulacaktı. Eğer iyi ve kusursuz insanlar, varlıklarıyla evimizi geçici olarak ruhlarının taze havasıyla şenlendirirler, varlığımıza yeni bir hareket ve heyecan vererek konukseverliğin mutluluğunu büyük ölçüde tatmamıza aracı olurlarsa, gidişleri de her zaman, geriye sıkıcı bir duraksama bırakır. Bu, hiç olmazsa o gün için bize yalnız kaldığımızı duyumsatır. Ama bu duraksama bizim şatoda olmadı. Gerçi, Franziska'nın annesi ve babasıyla yaşlı teyzesi hemen gitmişlerdi, ama o, güvey ve Max daha bir süre orada kalmışlardı. Geçirilen paha biçilmez saatleri herkesten daha derin bir biçimde duyduğu için bu öykümüzde hep ön planda söz konusu ettiğimiz Eugenie'ye gelince; insan onun hiçbir eksiklik duymamış, kendinden hiçbir şey vermemiş ve üzülmemiş olması gerektiğini sanır. Çünkü Eugenie'ye gerçekten sevdiği kocasından gelen ve şimdi de artık resmen tanınmış olan saf mutluluk duygusunun ona başka her şeyi unutturması gerekirdi, hiç olmazsa yüreğini harekete geçirebilecek olan en soylu ve en güzel şeylerin ister istemez duyduğu derin mutlulukla tek bir varlık olarak kaynaması doğaldı. Aslında bu, böyle de olacaktı; eğer Eugenie dün ve bugün yalnızca Mozart'ın varlığını ve şimdi de anısının saf zevkini tatmakla kalsaydı, bundan başka zaten Sayfa 30


Mozart-Prag Yolunda ne olabilirdi? Ama ne var ki, daha o akşam, karısının onun hakkında anlattıklarını dinlerken bile, sevimli varlığını belleğinde zevkle canlandırdığı bu adam için kalbini gizli bir korku sarmıştı. Bu uğursuz önduygu onda, Mozart'ın piyano çaldığı sürece, tüm o anlatılamaz tatlı heyecan içinde ve müziğinin bütün o büyü dolu ürpertisi arasında, bilinçaltında hep sürdü durdu. En sonunda Mozart'ın bir nedenle de kendinden aynı yönde söz etmiş olması kızcağızı adam akıllı şaşırttı ve sarstı. Bu adam nefsini, hızla ve durup dinlenmeksizin, kendi öz ateşi içinde yiyip bitirecek; varlığı, içinden fışkıran taşkın sele gerçekten dayanamayacak ve bunun için de bu yeryüzünde ancak uçucu bir görünüşten ileri gidemeyecekti. Eugenie'nin artık bundan kuşkusu kalmamıştı. O akşam yatağa yattıktan sonra, Don Juan müziği kafasında karma karışık bir biçimde yankılanıp dururken bu düşünce de, birçok başka düşünce arasında, yüreciğini sürekli baskı altında tutmuştu. Ancak sabaha doğruydu ki yorgunluktan uykuya dalabildi. Üç hanım şimdi, işlerini yanlarına almış, bahçede oturuyorlar, erkekler de onlarla sohbet ediyorlardı. Söz, çok doğal olarak, ilk önce yalnızca Mozart üzerinde döndü. Bu sırada Eugenie de korktuklarını saklamadı. Baron ona tümüyle hak verirken öbürleri aynı kaygıyı birazcık bile olsun paylaşmadılar. Đnsan iyi bir zamanda ve insanlık bakımından tümüyle saf ve mutlu duygular içindeyken kendisiyle doğrudan doğruya bir bağlantısı olmayan her türlü sıkıcı düşünceyi bütün gücüyle çürütmek ister. Özellikle amca en akla yakın, en sevindirici karşı kanıtlar öne sürdü; Eugenie bunları o kadar büyük bir zevkle dinledi ki en sonunda fazla kötümserlik ettiğine neredeyse gerçekten inanacağı geldi. Birkaç dakika sonra Eugenie, biraz önce silip süpürülmüş ve yeniden düzene konmuş olan büyük odadan geçerken, yeşil mostralı perdelerin içeriye sızmasına izin verdiği çok hafif bir akşam ışığında, üzgün üzgün piyanonun önünde durdu. Birkaç saat önce burada kimin oturmuş olduğunu ancak bir düşmüş gibi düşünebiliyordu. Onun en son dokunduğu tuşlara düşünceli bir halde uzun uzun baktı; sonra piyanonun ön kapağını indirerek, başka bir elin pek yakında açmasını kıskanırcasına önlemek için anahtarı çekti aldı. Oradan uzaklaşırken bir iki şarkı defterini rasgele yerlerine koydu; o sırada eski bir yaprak yere düşmüştü. Bu, bir Bohemya halk türküsünün kopyasıydı. Bu türküyü eskiden hem Franziska, hem de kendisi birkaç kez söylemişlerdi. Đstemeden üzerine bastığı yaprağı eğilip yerden kaldırdı. Đnsanın bulunduğu böyle bir ruh durumu içinde en doğal bir olay hemen kolayca bir keramet işareti oluverir. Bunun ne anlama gelebileceğini anlamak istedi. Türkünün sözleri onu öylesine etkiledi ki bu yalın dizeleri bir kez daha okurken gözlerinden sıcak yaşlar boşandı. Ein Taennlein grünet wo, Wer weiss im Walde; Ein Rosenstrauch, wer sagt, Đn welchem Garten? Sie sind erlesen schon, Denk'es, o Seele! Auf einem Grab zu wurzeln Und zu wachsen. Zwei schwarze Rösslein welden Auf der Wiese, Sie kehren beim zur Stadt Đn munteren Sprüngen. Sie werden schrittweis geben Mit deiner Leiche, Vielleicht, vielleicht noch eh' An ihren Hufen Dass Eisen los wird, Das ich blitzen sebe. Türkçesi: Küçük bir çam yeşerir, Sayfa 31


Mozart-Prag Yolunda Ormanda, kimbilir nerde? Bir gül fidanı da, kim söyleyebilir, Hangi bahçede? Ey ruh! Düşün ki Onlar çoktan seçilmiş, Kök salmak ve büyümek için Bir mezarın üstünde. Đki kara tay Otluyor çayırda. Kente, evlerine dönüyorlar, Sıçraya oynaya. Uygun adım yürüyecekler Cenazenle, Belki, belki daha da önce, Ayaklarından Kıvılcım saçan nallar Düşmeden önce. C Aydınlanma Kitaplığı DÜNYA KLASĐKLERĐ DĐZĐSĐ Yayınlanan Kitaplar: 1- Sokrates'in Savunması (Platon) 2- Devlet Adamı (Platon) 3- Candide (Voltaire) 4- Atinalıların Devleti (Aristoteles) 5- Top Oynayan Kedi Mağazası (Balzac) 6- Devlet I-II (Platon) 7- Devlet III-IV (Platon) 8- Yüzbaşının Kızı (Puşkin) 9- Philebos (Platon) 10- Đtalya Hikâyeleri I (Stendhal) 11- Đtalya Hikâyeleri II (Stendhal) 12- Yaşlılık/Dostluk (Cicero) 13- Masallar (Aisopos) 14- Pazartesi Öyküleri I (Alphonse Daudet) 15- Pazartesi Öyküleri II (Alphonse Daudet) 16- Rönesans (Jules Michelet) 17- Dr. Jekyll ve Mr. Hyde (Robert L. Stevenson) 18- Alice Harikalar Ülkesinde (Lewis Carroll) 19- Yöntem Üzerine Konuşma (Descartes) 20- Gılgamış Destanı 21- Martı/Vişne Bahçesi (Çehov) 22- Gulliver Cüceler Ülkesinde(Jonathan Swift) 23- Totem ve Tabu I (Sigmund Freud) 24- Totem ve Tabu II (Sigmund Freud) 25- Değişen Kafalar (Thomas Mann) 26- Çin Öyküleri (Anonim) 27- Gulliver Devler Ülkesinde (Jonathan Swift) 28- Şiirler (Safo) 29- Üç Öykü (Gogol) Okurlarımız, eksik kitaplarını Cumhuriyet Kitap Kulübü'nden sağlayabilirler.

C Aydınlanma Kitaplığı Sayfa 32


Mozart-Prag Yolunda DÜNYA KLASĐKLERĐ DĐZĐSĐ Çıkacak Kitaplar: c Masallar I (Jacob ve Wilhelm Grimm) c Şeytanlı Göl (George Sand) c Çocukluk (Lev Tolstoy) c Tefeci Gobseck/Üç Öykü (Balzac) c Masallar II (Jacob ve Wilhelm Grimm) c Michael Kohlhaas (Kleist) c Yıkıntılar I (Volney) c Yıkıntılar II (Volney) c Pierre ile Jean (Maupassant) c Paul ile Virginie (Bernardin de Saint-Pierre) c Genç Werther'in Acıları (Goethe) c Metafizik Üzerine Konuşma (Leibniz) c Gülme (Bergson) c Ivan Ivanoviç ile Ivan Nikiforoviç'in Öyküsü (Gogol) c Yalnız Gezerin Hayalleri (Rousseau) c Yeraltından Notlar (Dostoyevski) c Yasaların Ruhu (Montesquieu) c Aktörlük Hakkında Aykırı Düşünceler (Diderot) c Pal Sokağının Çocukları (Ferenc Molnar) c Bilge Nathan (Lessing) c Felsefenin Đlkeleri (Descartes) c Tours Papazı (Balzac) c Yeni Atlantis (Bacon)

Sayfa 33

Mozart - Prag Yolunda  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you