Page 1

Margaret Weis Ve Tracy Hickman _ Kahinin Gülü Cilt2 Gecenin Paladini 1. Pagrah Çölü Sularin dünyasının yaratılışına ilişkin teoriler, onun dönmesini sağlayan tanrılarla aynı sayıdaydı. Hırsızlar Tanrısı Benario'nun yandaşlarının, tanrılarının bu dünyayı gökkubbeye yeni bir mücevher olarak koymak üzere olan Sul'den çaldığı konusunda sabit fikirleri vardı. Uevin'in inananları, Sul'ü çap pergeli ve T cetveli taşıyan ve boş zamanlarında onikigen tabiatını düşünen bir zanaatkar olarak tanımlıyorlardı. Quar, Sul'ün, dünyayı, bir topak balçıktan biçimlendirip, güneşte pişirdikten sonra, gözyaşlarıyla yıkadığını düşünüyordu. Akhran ise yandaşlarına bir şey söylememişti bile. Gezgin Tanrı, dünyanın nasıl yaratıldığıyla hiç mi hiç ilgilenmiyordu. Var olması onun için yeterliydi. Sonuç olarak, her şeyhin büyük büyük büyükbabadan, büyük büyük babaya; büyük büyük babadan, büyük babaya; büyük babadan, babaya; babadan da oğula geçmiş bir inanışı vardı. Bütün şeyhlere göre kendi yaratılış efsaneleri doğnı, diğerlerinin tümü saçmalıktı ve bu, üzerine sayısız tartışmada kan dökülmüş bir konuydu. Khandar'ın, ileri düşünceleriyle ünlenmiş Hükümdar Divanı'nda, bilge kadın ve erkekler, değişik teorileri inceleyerek uzun saatler harcamışlar ve bir o kadar uzun saatin sonunda da, Quar'ınkilerin, şüphesiz en bilimsel öğretiler olduğu sonuMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN cuna varmışlardı. Kürdin Denizi fenomenini -dört tarafı çölle çevrili olduğu halde, tuzlu su balıklarıyla dolu bir deniz- tatmin edici bir şekilde açıklayabilen tek teori, kesinlikle onunkiydi. Karalarla çevrili olan Kürdin Denizi'ni dolduran başka şeyler de vardı; Khandar Divanı'nda güvenli ve rahat bir yaşam süren, bilgili bay ve bayanların sadece rüyalarında ve ateşler içinde sayıklarken görebileceği, karanlık ve gizemli şeyler. Bu karanlık yaratıklardan biri de -fakat şüphe yok ki en karanlık olanı değil— Quar'm yardakçısı Kaug'tu. Deniz kenarında duran üç figür, bu konu üzerinde yoğunlaşmışlardı. Bunlar insan değillerdi; şimdiye kadar hiç bir insanoğlu, kumulları denizi çevreleyen Güneşin Örsü'nü geçememişti. Bu üçü ölümsüzdüler, lakin tanrı değildiler. Hem tanrılara hem de insanlara hizmet eden ölümsüzlerdendiler. "Bana yaşadığı yerin orada olduğunu mu söylüyorsun?" dedi suya ve arkadaşına derin bir tiksintiyle bakan cin. Kürdin Denizi'nin rengi, çölün göz alıcı çıplaklığıyla, daha canlı ve şiddetli bir hal alan koyu kobalt mavişiydi. Ufukta bir duman bulutu gibi görünen şey, süt mavisi gökyüzü üzerinde beyaz bir lekeydi. "Evet," diyerek karşılık verdi daha genç olan cin. "Ve o kadar şaşırmış görünme, Sond. Sana gelmeden önce söylemişt..." "Bana Kürdin Denizi üzerinde demiştin, Pukah! Kürdin Denizi'nin dibinde olduğu hakkında hiç bir şey söylemedin!" "Eğer Kaug gemiciliğe başlamadıysa nasıl Kürdin Denizi'nin üzerinde yaşayabilir?" "Denizin ortasında bir ada olduğunu biliyorsun." "Galoş mu?" Pukah'ın gözleri iyice açıldı. "Galoş hakkında duyduğum şeylere bakılırsa, Kaug bile o lanetli kaya parçasmıo

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


GECENİN PALADİNİ da yaşamaya cesaret edemez." "Hah!" dedi Sond küçümser bir tavırla. "Meddahın hikayelerini kımıza boğulmuş bir mideyle dinlediğin belli oluyor." "Bu doğru değil. Ben çok seyahat ederim. Bundan önceki efendim..." "Hırsız ve yalancıydı!" "Onu dikkate alma Asrial, benim büyüleyici meleğim," dedi Pukah, Sond'a arkasını dönüp, onları merakla izleyen, beyazlara sarılı, gümüş saçlı kadına dönerek. "Eski efendim sadece o dine bağlı yetiştirildiği için Benario'nun yandaşlarından biriydi. Ne yapabilirdi ki? Ailesini üzmek istememişti." "Dürüst bir yaşam sürerek," diye araya girdi, Sond. "O aslında bir sanatçıydı. Hayvanlarla arası o kadar iyiydi ki..." "Yılan oynatıcısı. Bu, insanların evlerine girmek için kullandığı bir bahaneydi." "O dini bütün biri değildi. Benario onu hiç bir zaman kutsamadı." "İşte bu doğru. Eli para kavanozunun içindeyken yakalandı." "Onu yanlış anladılar!" diye bağırdı Pukah. Sond, altın bileziklerle bezeli kollarını çıplak göğsünde kavuştururken "Onunla işleri bittiğinde, anlayıştan çok daha fazlasını kaybetmişti," dedi. Pukah, belinde sarılı yeşil kuşağından hançerini çekerek, kendisinden iri cinin etrafında bir kez döndü. "Sen ve ben asırlardır arkadaşız, Sond, fakat beni sevdiğim meleğin önünde küçük düşürmene izin vermeyeceğim." "Benim bildiğim kadarıyla biz ikimiz hiçbir zaman arkadaş olmadık," diye kükredi Sond kendi hançerini çekerken. Metal, ıı MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN parlak güneş ışığında ışıldıyordu, birbirlerinin etrafında dönmeye başladılar. "Eğer gerçekleri duymak seni rahatsız ediyorsa..." "Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz?" diye sordu melek. "Neden burada olduğumuzu unuttunuz mu? Nedima'na ne oldu?" dedi, Sond'a bakarak "Dün akşam şu şeytan tarafından rehin alındığı için onun acımasız kaderine gözyaşları döküyordun." "İblis," diyerek düzeltti Sond. "O kaba dilinizde ne deniyorsa işte," dedi Asrial sinirle. "Onun için hayatını verebileceğini söylüyordun tabii ölümsüz olduğunu göz önüne alırsak, bu pek de büyük bir fedakarlık sayılmaz. Onu bulabilmek için haftalar boyu, bitkin halde, yeri göğü araştırdık ve sen şimdi denize girmeyi tartışma konusu yapıyorsun!" "Ben çöle aitim," diyerek itiraz etti, Sond, sessiz ama öfke dolu. "Sudan hoşlanmıyorum. Soğuk, ıslak ve yapışkan." "Aslında sen hiç bir şey hissedemezsin! Bizler ölümsüzüz." Asrial mavi gözlerinin ucuyla Pukah'a soğuk bir bakış attı. "Biz aşk, tensel duygular ve diğer insan zayıflıklarını aşmış bulunuyoruz!" "Aşkı aşmak mı?" Kıskançlıkla bağırdı Pukah. "Eğer gözlerin yoksa, deli efendin için akıttığın gözyaşları nereden geliyordu? Eğer ellerin yoksa, neden onun başını ve bildiğim kadarıyla başka yerlerini de sevgiyle okşuyorsun!"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Göz yaşlanma gelirsek herkes bu atasözünü bilir; Yağmur damlaları tanrıların insanoğlunun budalalıkları için döktüğü..." "O zaman Akhran Hazretleri, kum gözlerle dolaşıyor olmalı," diyerek araya girdi Pukah, gülerek. Asrial, duymazlıktan geldi onu. "Ve senin 'korumam' altında olan kişiyle ilgili, cinsel imalarına gelince; Mathew ne be12 GECENİN PALADİNİ nim efendim, ne de deli. Beyanatın çok saçma fakat insanların arasında, kendini onların hissettiklerini hissedebileceğine inandıracak kadar uzun süre yaşamış birinden ne bekliyonım ki..." "Sessiz ol!" dedi Sond sarıklı kafasını birden yana yatırırken. "Ne var?" "Şışşt!" Cin ısrarla tısladı. Uzağa, boşluğa doğru baktı dalgın gözlerle. "Efendim," diye mırıldandı. "Beni çağırıyor." "Hepsi bu mu?" dedi Pukah gözlerini havaya kaldırarak. "Seni daha önce de çağırdı. Bırak da Macit sarığını bu sabah da kendi bağlasın." "Hayır. Bu ondan daha acil. Sanırım gitmeliyim." "Yapma, Sond. Macit gitmen için sana izin verdi. Yüzmek istemediğini biliyorum ama bu çok gülünç." "Hayır sorun bu değil. Birşeyler ters gidiyor. Ayrıldığımızdan beri yolunda gitmeyen birşeyler var." "Hıh! Eğer bir sorun olsaydı Khardan beni çağırıyor olurdu. Bensiz hiç bir şey yapamaz." Genç cin aşırı derecede çalışmış bir insan gibi içini çekti. "Bir dakika bile rahat bırakmıyor beni. Aslında bana onu bırakmamam için yalvardı fakat ben ona Akhran Hazretleri'nin dileklerinin bir insanınkilerden daha önemli olduğunu söyledim; bu kişi efendim bile olsa." "Peki senin efendin seni çağırıyor mu?" diyerek sabırsızca sordu Sond. "Hayır. Yani görüyorsun ki..." "Ben bir palavracı ve soytarıdan başka hiç bir şey görmüyorum..." Sond birden sustu. "Bu çok garip," dedi biraz duraksadıktan sonra "Macit'in çağrısı durdu." "İşte sana söylemiştim! Yaşlı moruk pantolonunu kendi ba13 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN sına giydi." "Bundan hiç hoşlanmadım," diye mırıldandı Sond,elini göğsünün üzerine koyarak. "Kendimi garip hissediyorum; boş ve sığ." "Ne demek istiyor?" dedi Asrial Pukah'a sokularak. Cinin eline sıkıca sarıldı. "Berbat görünüyor, Pukah!" "Biliyorum tatlım. Kadınların onda ne bulduğunu hiç anlayamadım zaten!" dedi Pukah. Tuttuğu minik beyaz ele bakıp onu alaylı bir şekilde sıktı. "Bunu hissedememen çok acı..." Asrial kızgınlıkla elini çekti. Ak kanatlannı açtı ve kaftanının eteklerini toparlayarak denizin koyu mavi sularında yavaşça ilerlemeye başladı. Pukah onun hemen ardından, pervasızca denize atladı. Sıçrattığı suyla melek sırılsıklam olmuş ve bir sürü küçük balık da paniğe kapılmıştı. "Geliyor musun?" diye bağırdı. "Size yetişirim," dedi Sond yavaşça. Yüzünü batıya çevirmiş, ufku gözden geçiriyordu. Ne sav-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rulan kumlardan başka bir şey görünüyordu, ne de kumulların rüzgarla ebedi danslarını ederken söyledikleri ürkütücü şarkıdan başka bir şey duyuluyordu. Kafasını sallayarak geriye döndü ve yavaşça Kürdin Denizi'ne girdi. 14

Kürdin Denizi giderek derinleşirken, Asrial, Promenthas'ın açık, mavi göklerinde salmıyormuşçasına, umarsız ve ilgisiz görünmeye çalışıyordu. Oysa içinde büyüyen dehşetin kurbanıydı. Koruyucu melek daha önce hiç bu kadar korkutucu bir yerde bulunmamıştı. İlahi bedenine ürpertiler veren, soğuk veya ıslaklık değil, karanlıktı. İnsanların yanında Pukah veya Sond kadar uzun süre bulunmadığı için bu duyguları daha önce hiç yaşamamıştı. Gece, yeryüzünü, bir meleğin kanatlarının gölgesi gibi kaplar ama bu gölgeden başka bir şey değildir. Gece, nesneleri görüşümüzden saklar ve ölümlüleri korkutan da karanlık değil onun arkasına saklanan bilinmeyendir. Yeryüzündeki gece sadece görmeyi etkiler. Ölümlüler bununla savaşmayı öğrenmişlerdir. Bir mum yakmak karanlığı savuşturmak için yeterlidir. Yukarılardaki gece duymamızı engellemez; hayvanların homurtusu, ağaçların hışırtısı, kuşların uykulu mırıltısı, belki de karanlıkta günışığından daha kolay sezilir çünkü gece duyulardan birini köreltirken diğerini adeta keskinleştirir. Lakin sudaki karanlık başkadır. Denizin karanlığı ölümlünün gözleri önüne düşen bir gölge değildir. Denizin karanlığı bir varoluştur. Ağırlığı, biçimi ve cismi vardır. Ciğerlerdeki neMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN fesi tüketir. Sudaki gece sonsuzdur. Güneş ışıklan onu delemez. Hiçbir mum onu aydınlatamaz. Sudaki gece canlıdır. Yaratıklar karanlıkta mesken tutarlar; ölümlüler de onların bölgesinde davetsiz misafirlerdir. Sudaki gece suskundur. Karanlığın sessizliği, ağırlığı ve canlılığı Asrial'ı baskı altına almıştı. Nefes almaya ihtiyacı olmadığı halde ışık için kendini boğuluyormuş gibi hissetti. Ölümsüz gözleri görebildiği halde umutsuzca dua etti. Bir çok kez kendini Sond ve Pukah gibi yüzmeye çalışırken buldu. Asrial, suyu ne Sond gibi düzgün güçlü kulaçlarla yarabiliyor ne de Pukah gibi balık misali, dala çıka ilerleyebiliyordu. O daha çok kollarıyla suyu iterek kendine bir yol açmaya çalışıyormuş gibiydi. "Her an daha da insanlaşıyorsun," diyerek alaycı bir yorum yaptı Pukah yanında inip çıkarken. "Eğer bu berbat yerden korktuğumu ve buradan gitmek için can attığımı söylemeye çalışıyorsan çok haklısın." Perişan bir halde cevap verdi Asrial. Yüzünü örten gümüş saçı çekerek, dehşetle etrafına bakındı. "Astafas'm mekanı şüphesiz burası olmalı!" "Asta kim?" "Yüce Mücevherde Promenthas'ın karşısında oturan Tanrı. O acımasız ve zalimdir. Acı ve ızdıraptan zevk alır. Karanlık ve berbat bir dünyayı yönetir. Ona beslenmesi için insan ruhları getiren şeytanlar hizmet eder." "Bu Kavıg'a çok benziyor, tek fark Kaug'un daha katı şeyler yemesi. Ama sen titriyorsun. Pukah sen bir domuzsun, bir keçisin." Nefes nefese homurdandı. "Onu buraya getirmeme-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


liydin." Meleğe sarılmak istedi fakat kanatları yolunu kesti. Eğer kolunu kanatlarının başladığı yere koysa onu boğmaya 16 GECENİN PALADİNİ çalışıyormuş gibi görünecekti. Kolunu kanatların altından uzattığında da tüylerine takıldı. Sonunda öfkelenip vazgeçti ve meleğin eline hafifçe vurmakla yetindi. "Seni yüzeye geri götüreyim. Sond Kaug'la başa çıkabilir" dedi. "Hayır!" diye bağırdı korkmuş görünen Asrial. "Ben iyiyim. Gerçekten. Şikayet etmem doğru değildi." Gümüşi saçını ve ak kaftanını düzeltip, sakin görünmeye çalışırken karanlığın içinden aniden bir dokunaç fırladı ve beline dolandı. Pukah ileri atıldı. "Bir mürekkep balığı. Hadi uzaklaş bakalım buradan. Hiç lezzetli görünüyor muyuz? Aptal balık! Tamam, geçti birtanem! Her şey yolunda. O şey gitti." Sinirleri tamamıyla bozulan Asrial, kanatlarının içine kapanıp bir koza halini almış, hıçkırıyordu. "Sond," diye koyu karanlığın içine seslendi Pukah "Ben Asrial'ı yüzeye çıkaracağım. Sond! Sond? Kahretsin! Nereye gitti bu? Asrial, meleğim benimle gel..." "Olmaz!" AsriaFın kanatları birden açıldı. Kararlılıkla suda yüzmeye başladı. "Kalmak zorundayım. Bunu Mathew için yapmalıyım! Balık söylemişti. O benimle konuştu... Eğer ben gitmezsem... Mathew berbat bir şekilde ölecek..." "Balık mı? Ne balığı?" "Ah, Pukah!" Asrial cine korku içinde bakarak duraksadı. "Söylememem gerekiyordu!" "Ama söyledin. Dedikleri gibi 'koyun öldü'. Yasını tutacağımıza onu yiyelim. Bir balıkla mı konuştun? Nerede? Nasıl?" "Mathewün iki balığı var." "Çölün ortasında mı? Bir de onun deli olmadığını söylersin!" "Hayır! Hayır! Düşündüğün gibi değil! Bu balıklarda..." As17 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN rial ürperdi "...tuhaf olan birşeyler var. Sihirli birşeyler. Onları Mathew'a çok kötü bir adam vermişti; onu rehin olarak alan bir köle tüccarı... Zavallı rahiplerin ve Promenthas büyücüsünün katledilmesini emreden adam. "Kich şehrine geldiğinde, köle tüccarı muhafızlar tarafından, şehir surlarının dışında durdurulmuş ve bütün sihirli eşyalarını bırakıp, Quar'a feda etmesi söylenmişti. Biri dışında tüccar sahip olduğu her şeyden vazgeçmişti." "Sihirli yüzükler yutan balıklardan haberim vardı fakat sihirli balıklar?" Pukah hayli şüpheci görünüyordu. "Peki ne yapıyorlar? Yemleri mi buyuruyorlar?" "Bu çok ciddi Pukah!" dedi Asrial yavaşça. "Onlar uğruna bir yaşam kaybedildi bile. Ve benim zavallı Mathew'um..." Yüzünü elleriyle kapadı Asrial. "Pukah sen aşağılığın tekisin. Bir solucan, bir yılan bile senden daha üstün." Cin meleğe pişmanlıkla baktı. "Özür dilerim. Lütfen devam et." "O... Köle tüccarı... Mathew'u her zaman seyahat ettiği beyaz tahtırevana çağırdı. Ona üstü ve altı, pahalı altın işlemelerle süslü kristal bir küre verdi. Bu küre suyla doluydu ve içinde biri siyah biri de altın renginde olan iki balık yüzüyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Tüccar, Mathew'dan, bunları muhafızlardan saklamasını istedi. Orada durmuş olanları izleyen zavallı köle bir kız vardı. Tüccar Mathew'a eğer ona ihanet edecek olursa neler olabileceğine şahit olmasını istedi ve kızı Mathew'un gözleri önünde öldürdü!" "Bu balıklara bakması için neden Mathew'u seçti?" diye sordu Pukah. Asrial belli belirsiz kızardı. "Onu bir kadın zannetti." "Alı, evet, unutmuşum," diye mırıldandı cin. 18 GECENİN PALADINİ "Muhafızlar kervandaki kadınları -en azından onların kadınlarını- aramazlardı, böylelikle Mathew balıkları saklamayı başarabilmişti. Köle tüccan şehre ulaştıklarında balıkları ondan geri alacağını söylemişti. Fakat sonra senin efendin Mathew'u kurtardı ve onunla beraber sihirli balıkları da..." "Sihirli olduklarını nereden biliyorsun? Ne yapıyorlar?" diye sordu Pukah kuşkuyla. "Elbetteki sihirliler!" diyerek atıldı Asrial kızgın bir şekilde. "Bu dünyada hiç bir gücün kıramayacağı kristal bir kürede yaşıyorlar. Yemek yemiyorlar. Soğuktan veya sıcaktan etkilenmiyorlar..." Sesi alçalarak, "Ve biri benimle konuştu," dedi. "Bu hiçbir şey değil" dedi Pukah. "Ben de hayvanlarla konuştum. Bir keresinde eski efendim için çalışan bir yılanla aynı sepeti paylaşmıştım. Çok hoş biriydi. Aslında bu yılanın sepetiydi ama onu ikna ettikten sonra..." "Pukah! Bu çok ciddi. Balıklardan biri, altın renkli olan bana sizinle Kayıp Ölüleri aramaya çıkmamı söyledi. Balık Mathew'dan Taşıyıcı diye bahsediyordu ve sadece hayatının değil ruhunun da tehlikede olduğunu söyledi." "Tamam tatlım, bu kadar üzülme. Geri döndüğümüzde bana bu balıkları göstermelisin. Başka neler yapabiliyorlar? Ah Sond! Nerede kaldın?" Yaşlı cin bulanık suyu sağlam, güçlü kulaçlarla yararak yüzüyordu. "Bakmak için Kaug'un yaşadığı yere gittim. Görünüşe bakılırsa gitmiş. Mekan terk edilmişti." "Güzel!" Pukah memnuniyetle ellerini ovuşturdu. "Devam etmek istediğinden emin misin Asrial? Evet mi? Aslında senin bizimle gelmen iyi olacak güzel melek, çünkü ne ben ne de Sond yaratığın yuvasına izinsiz giremeyiz. Fakat sen..." "Pukah seninle konuşmam gerek," diyerek genç cini suyun 19 MARGARET WE1S & TRACY HICRMAN akıntısıyla nefes almaya çalışan yüzlerce ağız gibi açılıp kapanan, içi boş borulara benzeyen bitkilerle kaplı kaya çıkıntısının üzerine çekeledi. "Evet ne var?" "Pukah, Kaug'un yuvasına yaklaştığımda garip bir hisse kapıldım." "Akşam yemeği için pişirdiği şeylerdendir. Aynı duyguyu ben de hissettim. Sanki miden gırtlağından çıkmak istiyormuş gibi değil mi?" "Kokladığım bir şey değil!" diye kızgınlıkla cevap verdi Sond. "Hayatında sadece bir kez bir sersem gibi davranmaktan vazgeç! Şöyle bir duygu... Sanki... Sanki Kaug'un yuvasına izin olmadan girebilirmişim gibi. Aslında bana sanki içeri çekiliyormuşum gibi geldi!"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bir iblisin evinin içine çekilmek mi! Asıl sersemin kim olduğunu şimdi anlıyoruz." Pukah halinden çok memnun görünüyordu. "Bir yosunla konuşsam daha iyi olurdu!" diyen Sond, Pukah'ı kenara iterek, iblisin evine, denizin dibindeki mağaraya doğaı yüzmeye başladı. Pukah cine sert bir bakış atarak "En azından yosunlar zeka seviyene uygun bir dinleyici kitlesi oluştururdu! Hadi Asrial!" dedi ve meleği bileğinden tutarak denizin dibine doğaı çekti. Kaug'un mağarası siyah sarp kayalıklara oyulmuştu. Girişi, kasvetle efendilerinin dönüşünü bekleyen büyülenmiş deniz kestanelerinden yayılan ürkütücü bir ışıltı aydınlatıyordu. Kayalıklardan sarkan uzun, yeşile çalan kahverengi yosunlar, Asrial'a mürekkep balığının dokunaçlarını hatırlatmıştı. "Oraya tek başıma gireceğim," diye fısıldadı melek. Mathew'un içinde bulunduğu zor durumu düşünerek cesur olma20 GECENİN PALADÎNİ ya çalışıyordu. "Oraya gireceğim." Fakat yerinden kıpırdamadı. Sond, alt dudağını ısırmış, büyülenmişçesine mağaraya odaklanmıştı. "Bir kez daha düşündüm de, sanırım biz de seninle gelsek iyi olacak, Asrial" dedi Pukah masum, uysal bir sesle. "Kabul et, Pukah sen de hissediyorsun!" diye kükredi Sond. "Hayır hissetmiyorum!" diye bağırarak itiraz etti Pukah. "Sadece oraya yalnız girmesine izin vermememiz gerektiğini düşünüyorum." "Hadi oradan," dedi Sond. "Eğer kapıda parmaklık yoksa birşeylerin yanlış olduğunu bilirsin!" Cinler giriş kapısına doğru yüzdüler. Bedenleri, onlara büyük, üzgün gözlerle bakan deniz kestanelerinden yayılan gizemli, yemyeşil, titrek ışıkla parlıyordu. Asrial yavaşça arkalarından yüzüyordu. Kanatları yelpaze gibi açılıp kapanan Asrial, cinlerden biri kapının bir yanında diğeri de diğer yanında durunca, o da duraksadı. "Önden buyurun," dedi Sond. "Ve kuralları çiğnediğim için yıldırımlar tepeme düşsün. Yoo, teşekkürler!" dedi Pukah küçümseyen bir tavırla. "Bu senin fikrindi!" "Fikrimi değiştirdim!" "Durdurulmayacağımızı biliyorsun. İçeri davet ediliyoruz!" "O zaman daveti sen kabul et!" Pukah'a öfkeyle bakarak, iblisin kapısından içeri ilk adımını dikkatle attı, Sond. Pukah bir köşeye sinerek, ölümsüzler arasındaki kuralın çiğnendiğinin göstergesi olan, şimşekten çıkacak mavi ışığı, çatırtıyı ve Sond'un acı dolu yardım çığlığını beklemeye koyuldu. 21 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Hiç bir şey olmadı. Sond kolaylıkla geçti kapıdan. Pukah içinden derin bir nefes aldı. Sond'a söylediklerine rağmen, o da iblisin evine girmeleri için teşvik edildiklerini hissetmişti. Aslında bundan da güçlü bir duyguydu. Pukah sanki o ürkütücü mağaraya aitmiş gibi huzursuzluk veren bir duyguya kapılmıştı. "Bu ne saçmalık, Pukah!" dedi kendi kendine. "Sanki sen,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


balık kafaları, dekorun ayrılmaz bir parçası olan bir yere ait olabilirmişsin gibi!" Sond ona kapıda kazandığı zaferin memnuniyetiyle bakıyordu. Pukah onu yok sayarak, Asrial'ın elini tuttu. Hep beraber mağaraya girdiler. Melek cinin dibinden ayrılmıyordu. Meleğin kanatlarındaki tüyler çıplak sırtına değiyordu ve büyüyen huzursuzluk hissine rağmen, Pukah ürperdiğini hissetti ve tatlı bir sıcaklık vücuduna yayıldı. Hafif yeşile bürünmüş karanlıkta, melekle el ek dururken, acaba Asrial haklı olabilir mi, diye düşündü. Bu his insanlara daha çok benzeyebilmek için kendi kafamda yarattığım bir şey mi yoksa? Yoksa gerçekten de onun bana dokunması hoşuma mı gidiyor? Ona yaslanıp, elini bırakmadan etrafına bakman Asrial, "Biz ne arıyoruz?" diye sordu fısıldayarak. "Altın bir yumurta," diye fısıldadı Pukah. "Yumurtayı bulacağımızdan şüpheliyim," diye mırıldadı Sond mutsuz bir şekilde. "Ve bulsak bile, benim sevgili cinimi içeride bulacağımızı sanmıyorum. Hatırladınız mı? Kaug Nedima'yı ona katılmadan asla göremeyeceğim bir yere götüreceğini söylemişti.' "O zaman burada ne işimiz var?" diye sordu Pukah. "Ben nereden bileyim? Bu senin fikrindi!" 22 GECENİN PALADİNİ "Benim mi? Kaug'un Nedima'yı kaçırdığını söyleyen sendin! Şimdi ağız değiştiriyorsun." Cin derin bir nefes aldı. "Şimdi senin ağzını değiştireceğim!" dedi Sond kılıcının kınına uzanarak, "Boğazında açtığım yarıktan şarkı söyleyeceksin..." "Yeter! Yeter artık," Asrial'ın gergin sesi karanlıkta duyuldu. "Şu an burada olduğumuza göre bakmaktan zarar gelmez. Nedima'yı bulamasak bile, bu iblisin onu nereye götürdüğüne dair bir ipucu bulabiliriz." Hızla geri giderken bir süngere takılıp sendeleyen Pukah, "O haklı, burayı araştırmalıyız," dedi. "Çabuk olsak iyi olur," diyerek homurdandı Sond. "Kaug her an geri gelebilir. Ayrılalım." Cesaretini toplamak için Mathew'un adını durmadan tekrarlayan, Asrial mağaranın derinliklerine doğru sürüklendi. Pukah sağa, Sond da sola gitti. İblisin bir sandalye veya masa olarak kullandığı, belki de sadece etrafta durması hoşuna giden bir taş parçasını yuvarlayan Pukah, altından siyah ve çirkin bir şey sürünerek çıkınca yüzünü buruşturarak, "lyyh! Kaug'un hayvanlarından birini buldum" diye bağırdı. "Belki de bir kız arkadaştır." Taşı hızla yerine geri koydu ve koca burnunu bir liken yatağına sokarak yoluna devam etti. "Bence Asrial haklı, Sond. Akhran Hazretleri, kendininkiler de dahil bütün ölümsüzlerin yok olmasından Quar'ı sorumlu tutuyor. Eğer bu doğruysa, Kaug onların nerede olduğunu biliyor olmalı." "Hiç bir umut yok!" dedi Asrial ümitsizce kollarını sallayarak. "Burada taş ve yosundan başka hiç bir şey yok." Arkasını dönünce birden geri çekildi. "Bu da ne?" diyerek mağaranın iç tarafında duran, kocaman, demir bir kazanı işaret etti. 23

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Kaug'un yahni kazanı!" dedi Pukah yüzünü buruşturarak. Cin meleğin yanına gelerek "Kokuyu alıyor musun?" dedi. "Burası gerçekten de değişmiş. Buraya en son geldiğimde etrafta bir sürü eşya vardı. Şimdi ise bomboş. Alçak herif taşınmış gibi görünüyor. Bence yeteri kadar araştırdık. Sond? Sond? Neredesin!" Asrial buklelerinden biriyle oynarken "Ama birşeyler olmalı!" diye itiraz etti. "Balık sizinle gelmem gerektiğini söylemişti. Belki de Tanrınızla konuşabiliriz. Birşeyler biliyor olabilir." "Hayır, hayır." Pukah'ın bu düşünceyle bile rengi solmuştu. "Bu akıllıca olmaz. Eğer Akhran birşeyler bilseydi bizi bilgilendirirdi. Sond! Sond! Ben..." Mağaranın derinliklerinden boğuk, acı bir çığlık duyuldu. "Sul'ün gözleri! Bu da neydi?" Pukah sarığının altındaki saçlarının diken diken olduğunu hissetmişti. "Promenthas bizi korusun!" Berbat çığlık bir kez daha yükseldi ve acı bir feryattan hıçkırıklara dönüşerek son buldu. Pukah taşları devirip önünde yüzen yosun perdelerini yırtarak, "Bu Sond!" diyerek ileri atıldı. "Sond! Neredesin? Bir balığa mı bastın? Kaug'u mu gördün? Sond..." Pukah'ın sesi kesildi. Köşeyi dönünce küçük bir mağarada tek başına duran büyük cinle karşılaştı. Duvarlarda takılı duran küçük yapışkan bitkilerden yayılan hastalıklı yeşil ışık Sond'un elinde tuttuğu objeye yansıyordu. Cin korku içinde buna bakıyordu. "O nedir, dostum? Ne buldun? O şeye benziyor..." Pukah'ın nefesi kesildi. "Akhran yardımcımız olsun!" "Ne var? Sorun ne?" diye sordu Asrial, ayakuçlarında mağaraya girip Pukah'ın omuzlarının üzerinden bakarken. "Ödü24 GECENİN PALADİNİ müzü patlatarak ne yapmaya çalışıyorsun? Sadece eski bir lamba!" Sond'un yüzü bitkilerin yansımasıyla solgun bir yeşile bürünmüştü. "Sadece bir lamba mı? O benim lambam! Benim sihirli lambam!" "Nesi?" diye sordu Asrial en az Sond kadar yeşil olan Pukah'a. "Bu sadece bir lamba değil. Onun evi," dedi Pukah sıktığı dişlerinin arasından. "Şuraya bak, Pukah," dedi Sond bir fısıltıyla "Arkama, ayaklarımın yanına bak." Pukah "Benimki de mi?" dedi yavaşça ama hiç kimse bu sözleri duymadı. Sond sessizce kafasını salladı. Pukah yavaşça yere çöktü ve Sond'un arkasında duran sepete uzandı. Hint kamışından sıkıca örülmüş sepetin altı dardı; yukarı doğru bir soğan gibi şişiyordu ve üstünde tekrar toparlanıyordu. Üzerinde gösterişli bir tokmağı olan dokuma bir kapak vardı. Sevecenlikle sepeti kapatan Pukah, örülmüş sapları nazikçe okşadı. "Hiç bir şey anlamıyorum!" diye bağırdı Asrial perişan olan cinlere bakarken. "Tek gördüğüm bir lamba ve bir sepet! Neden bu kadar üzgünsünüz? Bunlar ne anlama geliyor?" "Şu anlama geliyor..." dedi mağaranın ön tarafından gelen

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


derin bir ses. "Artık onların efendisi benim!" 25 3 İblisin gölgesi, hemen ardından da devasa, ölümsüz vücudu gözüktü. Kıllı göğsünden sular akıyordu, hırçın yüzü kocaman bir gülümsemeyle ayrılmıştı. "Evlerinizi Tel Savaşı sırasında aldım. Efendilerinizin kaybettiği bir savaş hatırlarsanız. Eğer yaşlı keçi Macit hâlâ hayattaysa cinini bulamayacak." "Hâlâ hayattaysa mı? Eğer efendimi öldürdüysen Aklıran adına yemin ederim ki..." "Sond! Sond! Saçma..." Pukah içini çekti. Artık çok geçti. Öfkeyle şişen Sond üç metre yükseldi. Kafasını tavana çarparak, aşağıya bir taş yağmuru gönderdi. Acı bir gülümsemeyle Kaug'a doğru atıldı. İblis, Sond'un saldırısının aniliğine ve öfkesine hazırlıklı değildi. Cinin ağırlığı, hantal Kaug'u yere devirdi; ikisi de denize sismik dalgalar gönderen bir ağırlıkla dibe vurdular. Sallanan zeminde dengesini koruyabilmek için bulduğu bir taşa sıkı sıkı tutunan Pukah, Asrial'a dönerek ona yardım etmek istedi. Fakat arkasına döndüğünde onun gitmiş olduğunu gördü. Koca bir ayak Pukah'a doğru savruldu. Etrafında dövüşen savaşçıların yolundan çekilmek için bir kayaya tırmanan Pukah, bu konuyu şu an orada bulunanlar arasında en zeki bulGECENİN PALADİNİ duğu kişiyle, yani kendisiyle tartışmaya karar verdi. "Meleğin nereye gitmiş olabilir, Pukah?" "Promenthas'a." "Hayır, bunu yapmaz." "Haklısın Pukah," dedi Pukah kendisine "Seni bırakamayacak kadar düşkün sana." "Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?" diye sordu Pukah kendinden geçmiş bir şekilde. "Elbette!" dedi diğer Pukah. Fakat ses tonu pek ikna edici değildi. Pukah neredeyse bu konu üzerinde çalışmaya başlayacaktı ki, devam etmekte olan krizin ciddiyeti yüzünden, bunu daha sonra ele almaya karar verdi. "Bu demek oluyor ki Asrial burada ve büyük bir tehlike içerisinde. Kaug'un Promenthas'm meleklerinden birinin kirli çamaşırlarını karıştırdığını öğrendiğinde nasıl tepki göstereceğini öğrenmek istemiyorum." Pukah kızgın bir şekilde, savaşanlara baktı. Uğultular, hırıltılar ve diş gıcırtıları, sohbetine normal biçimde devam etmesini oldukça zorlaştınyordu. "A, evet!" dedi birden Pukah umut içinde. "Belki de onu görmemiştir!" "Onun sesini duydu. Sorusuna cevap verdi." "Bu doğru. Ama gitti. Belki de sadece onu kampta gözüme ilk kestirdiğimde yaptığı gibi görünmez olmuştur. Onun kendini bir iblisten saklayabilecek kadar güçlü olduğunu düşünüyor musun?" Cevap yoktu. Pukah başka bir soru denedi. "Peki yok olması işleri bizim için iyileştiriyor mu yoksa daha da mı kötü yapıyor, dostum?" "Ne fark eder ki..." diye üzgün bir cevap geldi. 27

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Olaya bu yönden bakınca, Pukah bacak bacak üstüne attı, dirseğini bacağına koydu, elini çenesine dayadı ve kaçınılmaz sonu beklemeye başladı. Son, gelmekte fazla gecikmedi. Sond'un öfkesi onu iblisle olan kavgasında beklenenden daha ileri götürmüştü. Fakat Kaug bu sürpriz atağın şokundan kurtulunca, güçlü iblisin kavgada kazanan taraf olması kolay olmuştu ve Sond'un öfkesi yumruklarla dümdüz edilmişti. Şimdi iblis cini taşıyordu ve kısa bir zaman sonra, hırpalanmış ve kanlı Sond, mağaranın kırık tavanına bacaklarından asılmış bir şekilde, aşağı sallanıyordu. Kolları ve bacaklan, dikenli yeşil sarmaşıklarla bağlı halde tavandan baş aşağı sarkan cin vazgeçmemişti fakat bu sefer bağlarıyla savaşıyordu; ne yapacağını bilemez hale gelene kadar çılgınca mücadele etmişti. "Ben olsam bunu yapmazdım, Sond," diye öğüt verdi Pukah taş sandalyesinden. "Eğer oradan kurtulmayı başarırsan kafa üstü çakılacaksın ve bence elinde kalan beyin parçacıklarına da sahip çıkmalısın." "Yardım edebilirdin, Sul'ün piçi!" Sond acıdan kıvrandı. Ağzından kan ve salyalar damlıyordu. Pukah şok olmuştu. Azarlayarak "Yeni efendimize saldırmayı aklımdan bile geçirmem," dedi. Kaug el işçiliğini hayranlıkla izlemeyi bırakıp, genç cine kuşkulu bakışlarla baktı. "Bu ne sadakat, genç Pukah. Çok duygulandım." Genç cin taştan inerek, iblisin ayaklan önünde, kafası yerleri süpürerek secde etti. Burnu yere yapışık duran Pukah, genizden gelen bir tonla "Bu ölümlülere hizmet eden ölümsüzlerin kanunudur," diye 28 GECENİN PALADİNİ buyurdu. "Ölümsüzün bağlı olduğu fiziksel objeyi her kim ele geçirirse, o andan itibaren sözü geçen ölümsüzün efendisi o olacaktır ve sadakat ve bağlılık hakkını kazanacaktır." Sond, Pukah'ın annesi ve bir teke hakkında bazı uygunsuz şeyler bağırdı. Pukah acı çekiyormuş gibi yaptı. "Bu araya girmeler sizi rahatsız ediyor olmalı, efendim. Eğer izin verirseniz..." Umarsızca elini salladı Kaug "Ne demek!" İblis aklında birşeyler varmış gibi görünüyor, gözleri devamlı mağarayı tarıyordu. Avın ne olduğunu bilen iblis avlanıyordu. Pukah dikkatini dağıtmanın en iyisi olacağını düşündü. Bir avuç yosun aldı, Sond'u sarığından tuttu ve açık yeşil bitkileri cinin sızlanıp duran ağzına tıktı. "Saldırgan çıkışları sizi daha fazla rahatsız edemeyecek, efendim." Pukah, iblisin önünde dizleri üzerine çöktü. "Demek bağlılık ve sadakat, genç Pukah," dedi Kaug çenesini kaşırken. Genç cine düşünceli bir şekilde, dikkatle bakıyordu. "O zaman sana ilk emrim bana neden burada olduğunuzu söylemen." "Buraya, efendim, bağlı olduğumuz fiziksel objeler tarafından çekildik..." Kızgınlıkla "Tabi, tabi," dedi Kaug, mağaranın etrafına yeni bir bakış atarken. "Yani buraya elinizde olmadan geldiniz. Efendine yalan söylüyorsun Pukah ve bu kurallara oldukça ay-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kırı. Cezalandırılmalısın." Ayağıyla hızla vurarak, cinin çenesinin altından tekmeledi. Pukah'ın kafası acı içinde geri savruldu ve dudağı patladı. "Gerçek şu; siz buraya Nedima'yı aramaya geldiniz. Peki ya üçüncü kişi... onun buraya geliş sebebi neydi?" 29 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Ağzındaki kanları silen Pukah "Burada sadece ikimizin olduğundan emin olabilirsiniz efendim," dedi. Kaug, onu yine yüzünden tekmeledi. "Hadi, hadi, küçük, sadık, Pukah! Bu gece evime girdiğim zaman duyduğum o cazibeli sese ait hoş vücudu nerede bulabilirim, acaba?" "İşte efendim, evinize girdiğinizde duyduğunuz seslere ait vücutları karşınızda görüyorsunuz. Tabi ki sizin zevkinize kalmış bir şey fakat ben kendi vücudumun daha hoş olduğunu düşünüyorum..." Kaug ayağını cinin böbreğine kayıtsızca geçirdi. Gerçek veya hayali olsun, acı çok şiddetliydi. Pukah bir inlemeyle iki büklüm oldu. "Ben bir ses duydum; bir kadın sesiydi, genç Pukah." "Her zaman sesimin ahenkli bir tınısı olduğu söylenmiş... Ahhh!" Kaug cinin diğer böbreğini de tekmelemişti. Tekmenin gücüyle Pukah sırtüstü yuvarlandı. Kılıcını çeken iblis, ayaklarını cinin iki tarafına koymuş, silahını vücudunun en hassas ve hayati önem taşıyan yerlerinde gezdiriyordu. "Yani kadın sesinin sana ait olduğunu söylüyorsun, genç Pukah. Eğer bana doğruyu söyleyip, bu kişinin nerede olduğunu açıklamazsan gerçekten de olacak!" Elleriyle üstünü kapayan, Pukah yalvaran gözlerini öfkeli iblise dikti. "Merhamet buyurun efendim, size yalvarıyorum! Köleniz olması gereken bir kişi tarafından kendinize yapılan, özrü olmayan bir saldırıyla, sinirleriniz bozuldu, efendim." Sond'dan susturulmuş bir çığlık geldi. "Ve bu sizin normalde mükemmel işleyen düşünce çarkınızda bir dişli attırdı -ha, ha, küçük bir şaka!- Etrafına bir bak, Yüce Kaug! En Mukaddes 30 GECENİN PALADİNt Quar'ın Kudretli Hizmetçisi, herhangi bir şey veya herhangi bir kişi, senin her şeyi gören gözünden saklanabilir mi?" Bu somya verecek hiç bir cevap bulamadı iblis. Evet derse her şeyi görme gücü olmadığını kabul etmiş olacaktı; hayır derse Pukah'ın haklı olduğunu kabul etmiş olacak ve o, Kaug, tuhaf bir ses duymamış olacaktı. İblis her gölgeyi teker teker inceleyerek, mağarada saklı bir varlığı sezmek için bütün duyularını kullanarak, etrafına delip geçen bakışlar fırlattı. Kaug sanki biri derisine bir tüyle dokunmuş gibi sinir uçlarında bir ürperti hissetti. Evinde kesinlikle birisi daha vardı; içeri izinsiz girme yeteneğine sahip biri, kendisini ondan saklayabilen biri. İnce, beyaz bir buğu tabakası görüşünü kapattı. Kaug gözlerini ovuşturdu ama bu hissi dağıtamadı. Ne yapmalıydı? Pukah'ı hadım etmeli miydi? İblis uzun uzun düşündü. Bu hafif bir eğlenceden başka bir şey kazandırmazdı. Böyle bir şiddet eylemi yaratığın korkup tamamıyla ortadan kaybolmasına sebep olabilirdi. Hayır, o bir ferahlık duygusuyla yatıştırılmalıydı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kaug, kendi kendine keneviri Pukah'a vereceğim ve boynuna takılacak ipi kendisinin örmesini izleyeceğim, dedi. Sesli olaraksa "Sen haklısın Pukah. Hayal etmiş olmalıyım," dedi. Kılıcını kınına sokarak, kibarca cinin ayağa kalkmasına yardımcı oldu. Pukah'ın omzuna bulaşan balçıkları sildi ve ilgili bir şekilde pantolonuna giren yosunları çıkardı. "Affedersin. Ben çabuk sinirlenirim. Böyle bir kusurum olduğunu kabul ediyorum. Sond'un hayatıma kastı beni alt üst etti," dedi iblis elini geniş göğsünün üzerine bastırırken. "Beni derinden yaraladı, özellikle de ikinizi kurtarmak için o kadar uğraştıktan sonra." Sond'a kızgın bir bakış fırlatırken, akıllılığından dolayı ken31 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN dini kutlayan Pukah, "Sond bir canavar!" diye haykırdı. Genç cinin keskin kulakları dikildi. "Ee, sizi kurtardım derken ne demek istiyorsunuz? Eğer bu güçsüz durumunuzda cevaplamak zahmet olmazsa pek cömert ve acı çekmiş efendim." "Yo, yo! Sadece çok yoruldum, hepsi bu. Ah bir oturabilsem..." "Emredersiniz efendim! Solgun görünüyorsunuz, hafif fıstık yeşili. Bana dayanın." Kaug iriyarı kolunu, Pukah'ın nazik omzunun üzerine koydu. Ağırlığın altında inleyerek sendeledi, genç cin. "Nereye, efendim?" diye soluk soluğa sordu. Zayıf bir el hareketiyle işaret etti Kaug: "En sevdiğim sandalyeme. Orada, yemek tenceremin yanında." Tamamıyla nefessiz kalan Pukah "Evet, efendim," dedi. İblisin gösterdiği süngere ulaştıklarında, Pukah neredeyse dizleri üzerinde yürüyordu. Kaug koltuğuna gömüldü. Pukah bir iniltiyi bastırarak, ayakları dibinde, yere çöküverdi. Onları daha iyi duyabilmek için mi yoksa şuurunu kaybettiğinden mi bilinmez, Sond sessizliğe gömülmüştü fakat o anda genç cinin umurunda değildi. "Sen Tel civarlarında geçen savaşta bulunmamıştın, öyle değil mi Genç Pukah?" dedi Kaug devasa vücudunu koltuğa yerleştirirken. Arkasına yaslandı ve ılımlı gözlerle genç cini izlemeye başladı. Pukah huzursuz bir şekilde "Şeyh Macit, Şeyh Caffar ve Şeyh Sait arasındaki savaştan mı bahsediyorsunuz?" diye sordu. "Hayır, çöldeki aşiretler arasında bir savaş olmadı." "Olmadı mı?" dedi hayretler içindeki Pukah, sonra kendisini toparladı. "Ah, tabi ki yoktu. Neden olsun ki? Ne de olsa he32 GECENİN PALADİNİ pimiz Akhran'ın ruhu altında birleşmiş kardeşleriz..." "Ben çöl kabileleriyle, Kich Amiri arasındaki savaştan bahsediyorum," diyerek devam etti Kaug. Bir an duraksadıktan sonra "Ağzın devamlı çalışıyor ama içinden kayda değer bir şey çıktığını duymadım, Genç Pukah. Yanlışlıkla bir pot kırmadım umarım." Kafasını salladı ve konuşmak için güç bulmaya çalıştı. "E... Efendim... ve..." Kaug "Eski efendin" diye düzeltti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Kesinlikle. E... Efendim," diye kekeledi Pukah "Affedin beni, asil Kaug." Secde ederek alev alev yanan yüzünü sakladı. İblis sırıttı ve konforlu, süngerimsi sandalyesine iyice yerleşti. "Savaşın sonucu merak bile edilmiyordu. Amir'in sihirli küheylanlar süren birlikleri sizin çelimsiz çöl dövüşçülerini kolaylıkla alt ettiler." "Hep... Hepsi... Öldürüldü mü?" Pukah kendini güç bela o kelimeyi söylemeye zorladı. "Öldürülmek mi? Hayır. İmam'ın amacı Quar'a mümkün olduğu kadar çok canlı insan getirmekti. Bu yüzden Amir'in emirleri öldürmek değil, tutsak almaktı. Genç kadın ve çocuklar, tek ve gerçek Tanrının yolunu öğrenmek için Kich'e getirildiler. Quar'ın hükümdarlığında kuracağımız yeni dünyamızda, işimize yaramayacakları için yaşlıları çölde bıraktık. Efendin ve sipahileri de orada bırakıldı. Yakında ailelerinden uzak, güçten düşmüş ve cesaretleri kırılmış bir şekilde bize gelip Quar'm önünde eğilecekler." Sond'dan gelen boğuk ses meydan okuma anlamına geliyordu. Kaug üzgün bir edayla büyük cine baktı. "Ah, hiç bir za33 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN man minnettar olmayı öğrenmeyecek. Sen akıllısın Pukah. Cennetin rüzgarlan yön değiştirdi. Artık çölden değil, şehirden esiyorlar. Akhran'ın zamanı yavaş yavaş azalıyor. Macit cinini yardımına çok çağırdı ama hiç bir cevap gelmedi." Parmaklarının arasından Sond'a bakan Pukah artık kurtulmaya çalışmadığını gördü. Sond'un gözlerinden yaşlar akıyor, yerdeki su birikintilerine damlıyorlardı. Pukah, gözlerini bu üzücü manzaradan çevirdi. "Şeyhin tanrısına olan inancı giderek zayıflamaya başladı. Cini, çağırdığı zaman gelmiyor. Karısı ve çocukları esir alındı. Ve en büyük oğlunun, göz nurunun, kayıp ve ölü olduğu tahmin ediliyor." Pukah acı dolu bir yüzle baktı. "Khardan, öldü mü?" "Ölmedi mi ?" Kaug, onu adeta gözleriyle bıçaklıyordu. "Siz bilmiyor musunuz?" diyerek darbeyi bertaraf etti Pukah. Hayali kılıçlar havada çarpışırken birbirlerine baktılar, arkasına yaslanan Kaug omuzlarını silkti. "Leşi bulunamadı ama bunun pek önemi yok. Bir sırtlanın midesinde olmalı; vahşi bir köpeğe yaraşan bir son." Pukah kafasını tekrar eğerek, dağılan cesaretini toplamaya çalıştı. "Bu doğru olmalı! Khardan gerçekten de ölmüş olmalı yoksa beni yardımına çağırırdı!" "Neler mırıldanıyorsun, Genç Pukah" dedi Kaug cini ayağıyla dürterek. "Ee, sizin köleniz olduğum için ne kadar şanslı olduğumu söylüyordum." "Hakikaten de bu doğru, Pukah. Amir'in adamları, sepeti yakıp, lambayı da satacaklardı, fakat ben, onların, benim gibi ölümsüz arkadaşlara ait olduğunu fark edince, ikinizi de he34 GECENİN PALADİNİ men kurtardım. Karşılığında saldırıya uğramak için," dedi Sond'a ters ters bakarak.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Onu affedin, efendim, solungaçlarıyla düşünür." Asrial nerede olabilir? diye düşündü. Kaug gibi o da mağaranın etrafına bakmıyordu. Acaba duymuş muydu? Eğer duyduysa şimdi endişeden çılgına dönmüş olmalıydı. "Acaba Merhametli Kaug bana efen... eski efendimin eşlerinin kaderinin ne olduğunu söyleyebilir mi?" diye sordu Pukah tedbiri elden bırakmadan. "Neden bilmek istiyorsun, Genç Pukah?" dedi Kaug esnerken. Yere çömelerek, keçi sütü gibi saf bir yüzle iblise bakan Pukah "Öyle bir kocanın kaybından sonra onları teselli etmek zorunda olanlara acıyorum da. Kalif karılarını derinden severdi, onlar da onu. Gidişinin ardından duydukları acıya tanık olmak zor olmalı." "Aslında, bu büyük bir tesadüf ama, Khardan'ın karılarının ikisi de kayboldu," dedi Kaug. Arkasına yaslandı ve kısık göz kapaklarıyla Pukah'a bakmaya başladı. Bu onun hayal gücü de olabilirdi ama Pukah bunun üzerine boğuk bir çığlık duyduğunu düşündü. İblisin gözleri fal taşı gibi açıldı. Etrafına bakmarak "Bu da neydi?" dedi. "Sond! Daha sessiz inlemeye çalış! Efendiyi rahatsız ediyorsun," diye emretti ayağa fırlayan Pukah. "Onunla benim ilgilenmeme izin verin Yüce İblis. Siz dinlenin." Kaug itaatkar bir tavırla arkasına yaslandı ve gözlerini kapadı. Pukah'ın yavaşça etrafında uçup kararlı bir şekilde onu izlediğini hissedebiliyordu. Sonra cinin hızla Sond'a doğru ilerleyen çıplak ayak seslerini duydu. İblis bir şey daha duymuştu: büyük üzüntü ifade eden bir inleme daha. Gözlerini bir 35 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN parça açınca çok ilginç bir manzarayla karşılaştı. Pukah ellerini koltuk altlanna sıkıştırmış, dirseklerini deliler gibi aşağı yukarı sallıyordu. Sond şaşkınlıkla ona baktı ama birden oldukça açık olduğu için ne demek istediğini anladı, ve yüksek sesle inlemeye başladı. "Bu kederli uluma da ne demek oluyor?" dedi Pukah bağırarak. "Efendimin zaten yeteri kadar derdi var. Derhal çeneni kapa!" Pukah iblise dönerek eline büyük bir taş parçası aldı. "Onu bayıltmama izin verin efendim" dedi. "Yo, buna gerek yok" dedi Ka.ug yerinde kıpırdanarak. "Ben kendim hallederim." Pukah kollarını çırpıyor. Pukah ve kanatlar mı? Patikada beklenmeyen bir dönemeç çıkmıştı ve Kaug yolu takip etmeye çalışırken kaybolduğu izlenimine varmıştı: Bir yerlere ulaştığını biliyordu ama yolunu bulmak için zamana ihtiyacı vardı. "Sond seni lambana hapsediyorum!" İblis parmaklarını şaklattı ve cinin bedeni yavaşça dağılmaya ve dumana dönüşmeye başladı. Duman havada uçuşurken, Kaug'a odaklanmış öfke dolu iki göz seçilebiliyordu. İblisin basit bir hareketiyle, lamba dumanı içine çekti. Sond gitmişti. Elleri alnında, yerlere kadar eğilerek, "Peki benim ne yapmamı dilerdiniz efendim?" diye sordu. "İkametine geri dön. Ben seni çağırana kadar da orada kal," dedi Kaug boş boş, kafasındaki düşüncelerle meşguldü. "Ben Quar'a saygı ziyaretinde bulunacağım." "İyi yolculuklar, efendim!" dedi Pukah. Eğilerek aceleyle sepetine girdi cin.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Aaaahh!" diye homurdandı Kaug ağır yükünü sandalyesinden kaldırırken. 36 GECENİN PALADİNt Taklidini yaparak "Aaaahh!" dedi. Kulakları iblisin gidişini tespit etmek için akort edilmişti. "Çıkardığı en zekice seslerden biri. Koca hödük! Pukah, dostum onu tamamıyla kandırdın. Seni lambaya hapsetmeyi unuttu ve o yokken, kayıp meleğini aramakta özgürsün." Sepetin içinde genel bir düzensizlik hakimdi; mobilyalar ters dönmüş, çanak çömlek kırılmış, yiyecekler etrafa dağılmıştı. Daha önce evini pek de düzenli olmayan bir yılanla paylaşmış olduğu için belirli bir miktar dağınıklığa alışıktı. Karmaşayı görmezlikten gelerek yatağını düzeltti ve üzerine uzanıp iblisin gerçekten gittiğinden ve bunun onu tuzağa düşürmek için hazırlanan aptalca bir numara olmadığından emin olmak için dikkatlice dinlemeye koyuldu. Sesler kesilince Pukah tam sepetinden çıkmak üzereydi ki, bir tüy yağmumyla neredeyse boğulacaktı. Gümüş renginde saçlar görüşünü engelliyordu ve ılık, yumuşak bir beden kendisini, onun kollarına attı. Ona çılgınlar gibi sarılırken "Oh, Pukah! Benim zavallı Mathew'um! Onu bulmak zorundayım! Kaçmama yardımcı olmalısın." 37 4 "Bu, Kalifleri Khardan'ın ölmediğini gösterir," diye derin derin düşündü Quar. Kaug, Tanrı'yı, keyif bahçesinde, Amir'in ordusunun güneye yapacağı saldırıyı düşünüp gezinirken buldu. Bu cihat, çok ağır bir konuydu, yapacak o kadar ç'ok şey vardı ki; havayı mükemmel tutmak ve böylelikle yağmur yüzünden yük kafilelerinin çamura batmasını engellemek; hastalığın ölümcül ellerini birliklerinden uzak tutmak; Sul'ün sihrinin atlara akmasını devam ettirmek ve daha bir sürü dert. Quar Kaug'un müdahalesine sinirlenmişti fakat iblis çok önemli olduğu konusunda ısrar edince yüce gönüllülük göstermiş ve onu dinlemeyi kabul etmişti. Tanrısıyla aynı fikirleri paylaşacak kadar aklı başında olduğunu göstermek için eğilerek, "Ben de böyle düşünüyorum, Kutsal Kişi," dedi iblis. "Cin bir köpeğin beynine sahip lakin köpek bile sahibi öldüğü zaman bunu bilir; fakat buna rağmen haberler, Khardan'ın dalkavuğuna bir sürpriz oldu." "Ve şu zevceleri hakkında söylediklerin de gerçekten gizemli" dedi Quar rasgele, beyaz, mükemmel dişlerini bir kumkuatın altın rengi kabuğuna geçirirken. "Sen bundan ne çıkarıyorsun?" İpek kaftanlarına bir parça su damladı. Tanrı keten GECENİN PALADİNİ bir peçeteyle, hafifçe dokundu lekeye. "Bu konuyu Pukah açtı Görkemli Olan. Ona neden ilgilendiğini sorduğumda Khardan'm karılannı çok sevdiğini söyleyerek yalan attı. Kalif in ilk karısından, nefret ettiğini ve ikinci karısının da bir deli olduğunu Meryem'den biliyoruz." "Yaaa." Quar tamamıyla kaftanındaki lekeyi çıkarmaya konsantre olmuş gibi görünüyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Kadınların ortadan kaybolduğunu söylediğimde de, sanki biri acı içinde kıvranıyormuş gibi, o garip sesi duydum, Yüce Tanrım. Mağaramda bir kişi daha olduğuna eminim," dedi kaşlarını çatarak Kaug. "Kanatları olan birisi..." Quar meyveden yeni bir ısırık almak üzereydi ki eli havada kaldı. "Kanatlar?" diye tekrarladı yavaşça. Kaug, Pukah'ın garip hareketlerini ve Sond'un buna tepkisini tarif etti ve "Evet Kutsal Kişi," dedi. "Promenthas!" diye mırıldandı Quar sessizce. "Melekler ve Akhran'ın cinleri beraber! Tanrılar benimle ölümsüzler düzleminde de savaşıyor demek ki!" "Ne dediniz Kutsal Kişi?" dedi Kaug yaklaşarak. Ters ters "Bu kanatlı yaratığın senin yokluğundan yararlanıp kaçmış olabileceğini söylüyordum," dedi. "Bu imkansız, Efendim. Oradan ayrılmadan önce evimi mühürledim. Zaman kaybetmeden size bu bilgiyi getirmem gerektiğini düşündüm." "Bu Khardan sizi neden bu kadar endişelendiriyor, anlamıyorum!" dedi Quar yeni bir kumkuat koparırken. "Bütün insanlarım onunla takıntılı hale geldi! İmam onun ruhunu istiyor. Amir kafasını istiyor. Meryem vücudunu istiyor. Bu kalif, basit bir insandan başka bir şey değil, bir tanrının gözleri bağlı takipçisi." 39 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Bir tehlike oluşturabilir..." "Onu bir tehlike haline getirirseniz oluşturur," diye»sert bir şekilde cevap verdi Quar. Kaug başını eğdi. "Peki cini ne yapmamı istersiniz, Efendim?" Quar nazikçe elini salladı. "Ne istersen onu yap. Onları köle olarak tut. Diğerlerini gönderdiğimiz yere gönder. Benim İçin fark etmez." "Peki ya esrarlı üçüncü kişi..." "Zamanını harcayacak daha önemli şeylerin var, güneyden gelen birlikler gibi. Yine de eğer istiyorsan, küçük gizemini çözmene izin veriyorum." "Peki ya Efendim sonuçla ilgilenir mi?" "Belki bir gün; benimle paylaşmak istediğin diğer saçmalıklardan sıkılırsam," dedi Quar. Soğuk bir baş hareketiyle iblisin varlığının daha fazla istenmediğini belirtti. İblis bir kez daha eğilerek, çiçek kokulu havada buharlaştı. Kaug gider gitmez, Quar, güçlü iblisin yanında takındığı umursamazlık edasını bıraktı. Aceleyle şatafatlı konuta girerek aşağıda, yeryüzündeki Kich şehrinde de bir kopyası bulunan tapınağa girdi. Tann eline bir tokmak aldı ve bir gonga üç kez vurdu. Gözleri ilahi coşkunlukla yanıp tutuşan, heba olmuş bir yüz göründü. "Beni mi emretmiştiniz, Quar Hazretleri?" "İmam, esir aldığımız insanlar arasında Kalifleri Khardan'la akrabalığı olan birileri olmalı." "Zannedersem var, Kutsal Kişi. Bana söylenene göre annesi ve üvey kardeşi." "Bu adam, bu Kalif hakkında bilgi istiyorum. Gereken her 40 GECENİN PALADİNİ

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yolu deneyin. Tabi bu arada birini veya her ikisini de doğru inanca çevirebilirsen çok iyi olur." "Ben bütün çöl bedevilerinin dinlerini değiştirmeyi ümit ediyorum Kutsal Kişi." "Mükemmel!" Faysal'ın yüzü yok oldu. İpek, sırma işlemeli koltuğuna oturan Quar, kumkuatlann hâlâ elinde olduğunu fark etti. Kendinden memnun bir şekilde, elini yumruk yaptı ve yavaşça sıkmaya başladı. Kabuk patladı ve su pannaklarınm arasından sızmaya başladı. Meyve tanınmayacak hale gelince, Tanrı, onu öylesine yere fırlattı. 41

5 "Kaçmalıyız! Buradan gitmeliyiz, Pukah!" Asrial aklını kaçırmış gibi bağırıyordu. "O iğrenç canavar haklı. Mathew gerçekten de yok oldu! Varlığını zihnimde aradım ama onu göremedim. Onu kapayan, benden saklayan bir karanlık var. Ona çok kötü birşeyler oldu." Kafası ne söylediğini bilemeyecek kadar kanşık ve şaşkın olan Pukah "Tamam, tamam," diye mırıldandı. Güzel yaratığın birden ortaya çıkması, ellerine sıkı sıkı tutunan yumuşak elleri, kokusu, sıcaklığı. Cinin aklı, sadece ona uzanan eli tutup, meleği yanına, yatağa çekecek kadar çalışıyordu. Dudaklarını pürüzsüz yanağa yaklaştırırken "Hadi rahatlayalım ve sakin kafayla düşünelim." Şu kanatlarla nasıl başa çıkılabilir ki? Her zaman yolu kapatıyorlardı... "Ah Pukah!" Kafasını iyice eğen Asrial berbat bir şekilde ağlıyordu. Pukah kendini bir tutam, ıslak, gümüş saçı öperken buldu. "Hepsi benim suçum. Onu bırakmamalıydım." Pukah bir kolunu beline dolayarak -kanatların altındanAsrial'ı kendine doğru çekti. Saçlarını okşayarak yana çeken Pukah, "Başka seçeneğin yoktu, benim güzel zevk-ü sefam," diye fısıldadı. Dudakları, alev alev yanan tenine yavaşça dokundu. GECENİN PALADlNl "Ya hepsi bir numaraysa!" Asrial o kadar büyük bir enerjiyle kalktı ki yataktan kanatlan Pukah'ı yere düşürdü. "Bu Astafas'ın bir oyunu olabilir, O Karanlıklar Tanrısının Mathew'un ruhunu çalmak için bir girişimi! Neden bunu daha önce düşünmedim! Ve senin efendin Khardan da Mathew'la birlikte olmalı. O da şüphesiz tehlikede. Hadi, bir an önce gidelim Pukah!" "Yapamayız," dedi yerden kalkmaya çalışan cin. "Neden?" dedi irkilen Asrial. Yatağa oturan Pukah içini çekerek "Çünkü Kaug çıkmadan önce mağarayı mühürledi," dedi. "Nereden biliyorsun?" "Git ve kendin gör. Denize tekrar girmeyi dene," diyerek omuz silkti Pukah. Asrial gözlerini kapadı, dudakları oynuyor, kanatları nazikçe sallanıyordu. Birden gözlerini açtı ve hevesle etrafına bakındı ve yüzünü hayal kınklığıyla buruşturdu. "Hâlâ buradayım!" "Sana söylemiştim," dedi Pukah arkasına yaslanırken. Yanında bir yeri, hafifçe vurarak gösterdi. "Gel sevgilim. Dinlen

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


biraz. Kaug'un ne zaman döneceğini bilemeyiz. İkimiz de burada esir kaldık, bundan en iyi şekilde yararlanmalıyız." "Bir sandalyeyi tercih ederim," dedi Asrial. Yanakları al al olan Asrial cinin evine bakmarak, bir ayağı veya tamamı kırık olmayan bir mobilya parçası aradı. "Korkarım, yatak dışında sağlam olan tek bir eşyam bile yok," dedi Pukah neşeli neşeli. Bunu Kaug'a borçluydu. "Gel Asrial seni rahatlatayım, acı dolu düşüncelerini dağıtayım, derdini unutturayım." Yanaklarındaki kırmızılık yok olan Asrial "Peki bunu nasıl 43 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN yapacaksın?" dedi soğuk bir edayla. "Eğer yanılmıyorsam beni baştan çıkarmaya... benimle sevişmeye teşebbüs ediyorsun. Bu çok gülünç! Bizim bedenlerimiz yok! Biz fiziksel zevkler hissedemeyiz!" Şişmiş dudağını göstererek "Bana bunu hissetmediğimi söyle!" dedi Pukah. "Sond'a yediği dayağı hissetmediğini söyle." Yataktan kalkarak kollan açık, meleğe yaklaştı. "Bana şu an hissettiğimi hissetmediğimi söyle; kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor, kanım alevler içinde..." Titrek bir sesle "Sond hissetmedi!" dedi Asrial, bir adım geri atarak. "Sen de hissetmiyorsun! Sadece kendini kandınyorsun..." Meleği belinden tutan Pukah, bedenini kendi bedenine bastırdı ve onu öptü. "Bana bunu hissetmediğini söyle!" Tekrar nefes alabildiği zaman, kızgın Asrial, "Hiç... hiç bir şey hissetmedim," dedi soluk soluğa. Pukah'ı itmeye çabaladı. "Ben..." Elini ağzının üzerine koyarak "Şşşş!" dedi. Melek öfkeyle, yumruklarını sıktı ve cinin göğsüne vurmaya başladı. Sonra o da sesi duydu. Gözleri korkuyla açılarak, Pukah'ın kollarında dona kaldı. "Kaug geri döndü! Gitmem gerek!" diye fısıldadı cin. Pukah o kadar çabuk yok oldu ki, desteği olmadan neredeyse yere düşüyordu. Güçsüzce yatağa çöktü; olduğu yerde titreyerek büzüldü; sepetin dışında olanları dinlemeye koyuldu. Yavaşça, farkında olmadan, sanki hâlâ devam eden hoş bir tadı hissedebiliyormuşçasına, dili, dudaklarının üzerinde gezindi. Keyifle kendinden geçerek "Efendim!" diye bağırdı Pukah. 44 GECENİN PALADİNİ "Geri döndünüz!" diyerek kendini mağaranın zeminine attı. "Kalk!" diye hırladı kendini küçülten cine ters ters bakarak. "Gözlerimin önüne perde çekemez!" Dikkatlice ayağa kalkıp, yerleri inleterek, mağarada dolaşan iblisin peşine takılan, cin, "Bunun için oldukça büyük bir perde gerekirdi, Efendim," dedi. "Khardan'dan korkuyor!" "Öyle mi, Efendim?" "Eski efendin güçlü veya kudretli olduğu için değil ama Quar onu yönetemediği ve görünüşe bakılırsa öldüremediği için." "Efendim yani eski efendim ölmedi mi?" "Bu senin veya kanatlı arkadaşın için büyük' bir sürpriz ol-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


madı, öyle değil mi, genç Pukah? Ben de böyle düşünmüştüm zaten." "Eğer Sond'un kanatlan çıkmadıysa, Efendimin kimden bahsettiği hakkında hiçbir fikrim yok." Pukah kollannı önüne uzatarak secde etti. "Efendimin mutlak sadakatimden bir şüphesi olmasın. Efendim için her şeyi yaparım. Eğer emrederseniz gidip Kalifi kendim bile ararım." Cine dikkatle bakarak "Yapar mısın, Pukah?" dedi. "Hiç bir şey beni daha mutlu edemez, Efendim." "İlk kez bana doğruyu söylediğine inanıyorum, genç Pukah," diyerek sırıttı iblis. "Evet sanırım bu teklifini kabul edeceğim sepetin cini. Kime hizmet ettiğinin farkındasın, öyle değil mi, Pukah? Cin kanunlarına göre ben, senin efendinim, sen de, benim uşağımsın. Eğer sana Khardan'ın vücudunu, bana, dört eşit parçaya bölünmüş bir şekilde getirmeni isteseydim bunu yapardın, öyle değil mi, köle?" İçten olmayan bir sesle "Elbette, Efendim," dedi Pukah. 45 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Aaa, şimdiden fikrini değiştirmeye başladığım, bundan kaçmak için bir yol aradığını görebiliyorum. İstediğin kadar düşünebilirsin Pukah. Sen su kuyusuna bağlı bir eşek gibisin. Dönüp durursun ama hiç bir yere ulaşamazsın. Sepetin bende. Senin efendin benim. Bunu veya bana itaatsizlik edecek olursan alacağın cezayı unutma." Zorlukla hakim olabildiği bir sesle "Evet, Efendim," dedi Pukah. "Ve şimdi, genç Pukah, bana olan bağlılığını kanıtlaman için, seni kayıp Khardan'ı aramaya yollamadan önce, seni bir göreve göndereceğim. Sana Sond'un lambasını belirli bir yere götürmeni emrediyorum. Onu orada bırakacaksın ve Kalif le ilgili buyruklarımı almak için bana geri döneceksin." "Bu belirli yer nerede, Efendim?" "Şimdiden vazgeçmiyorsundur umarım, genç Pukah?" "Kesinlikle hayır, Efendim. Sadece oraya gidebilmek için nereye gideceğimi bilmem gerek, seni tangırdayan ahtapot kafalı." Son kelimeleri mırıldanarak söylemişti. "Bana karşı kaba davranışlarına rağmen, Sond'un dileğini yerine getireceğim ve onu sevgili Nedima'sıyla birleştireceğim. Kayıp Ölümsüzlerin nerede olduğunu mu merak etmiştin, genç Pukah?" "En ufak bir ilgimin bile olmadığından emin olabilirsiniz, efendim..." "Sond'un lambasını al ve onunla birlikte Serinda şehrine uç. Orada, kaybolanlara ne olduğunu göreceksin." Gözleri açılan Pukah kafasını yerden kaldırarak "Serinda mı? Artık öyle bir şehir yok, Efendim. Yüzlerce yıl önce, hatırlayamadığım kadar uzun bir zaman önce, bu şehir çölün kumları altına gömüldü." 46 GECENİN PALADİNİ Kaug omuz silkti. "O zaman sana Sond'un lambasını ölü bir şehre ulaştırmam istiyorum. Şimdiden benim emirlerimi mi sorguluyorsun?" diyerek kaşlarını çattı iblis. "Hayır, efendim!" diyerek hazır ola geçti, Pukah. "Sözünü ettiğiniz kanatlar benim ayaklarımda. Şimdi evime döneyim..." "Aceleye gerek yok, Genç Pukah. Bu ilginç şehirde etrafı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


görmek için biraz zaman harcamam istiyorum. Çünkü eğer emirlerimi yerine getirmezsen, cin, sepetin kendisini Serinda pazarında bulacaksın." "Evet, Efendim. Şimdi evime girip..." "Bu kadar çabuk değil. Bunu takmaksın." İblisin elinde ucunda üç köşeli siyah bir taş olan deri bir kayış belirdi. "Dik otur." Pukah söyleneni yaptı ve iblis kayışı cinin boynuna geçirdi. Tepesi ufak bir piramit gibi sivrilen taş, Pukah'ın çıplak göğsüne güm diye çarptı. Pukah bunu kuşkuyla inceledi. "Bana bu hediyeyi vermeniz ne kadar ince bir davranış, Efendim. Sormak kabalık olmazsa bu ilginç şey nedir?" "Siyah turmalin." "Eveet, siyah turmalin, her neyse," dedi Pukah bilmiş bilmiş. "Ne dedin?" "Bana sizi hatırlatması için bunu her zaman saklayacağım efendim. Yeteri kadar çirkin." "Yüksek sesle konuşmayı öğrenmelisin, Genç Pukah." "Eğer bana ihtiyacınız yoksa, evime dönüp, bu harikulade nesneyi güvenli bir yerlere koyacağımı söylüyordum." "Yo, yo! Onu her zaman takmalısm Genç Pukah. Bu benim dileğim. Şimdi yok ol." "Evet, efendim," diyerek ayağa kalkan Pukah sepetine doğru yola koyuldu. 47 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Sen ne yaptığını zannediyorsun?" diye kükredi Kaug. Pukah durdu ve omzunun üzerinden bakarak "Evime dönüyorum Yüce Efendim." "Neden? Sana Sond'un lambasını alıp, gitmeni söylemiştim." "Ben de öyle yapacağım, Efendim" dedi sertçe "kendime çeki düzen verdikten sonra." Şalvarını göstererek "Bu kan ve salya lekeleriyle dolu. Arkadaşlarınızın önüne bu şekilde çıkmamı istemezsiniz, Efendim. Bunun size nasıl yansıyacağını düşünün," dedi. Koca bir gülümsemeyle "Gittiğin yerde hiç arkadaşım yok, Pukah," dedi. "Ve inan bana, Serinda, da, hiç kimse birkaç damla kana laf etmeyecektir." "Çok hoş bir yere benziyor," diye yorum yaptı Pukah üzgün bir şekilde. "O zaman evime değil şuradaki lambayı almaya gidiyorum, Efendim," dedi sepetinden uzaklaşan cin bağırarak. "Bu mağaranın zemini de aşırı derecede ıslak. Umarım kayıp düşmem. Ayy..." Cin sepetine çarparak, kafa üzeri, sere serpe yere uzandı. Yere düştüğünde, sepetin kapağı açıldı ve Pukah her şeyi göze alarak içine girmek için umutsuz bir çabada bulundu fakat Kaug ondan önce oraya ulaşmıştı. Kapağı yerden kaparak, sepeti çarparak kapattı, ve sıkıca orada tuttu. "Umarım bir yerin incinmemiştir, Genç Pukah?" dedi iblis ilgiyle. "Hayır, teşekkür ederim, efendim," diyerek yutkundu Pukah. "Sizin cüssenizde birinin bu kadar hızlı hareket edebilmesi hayret verici bir şey, öyle değil mi, efendim?" "Değil mi, Genç Pukah? Şimdi git buradan!" "Evet Efendim." Pukah içini çekerek uzandı ve Sond'un 48

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


GECENİN PALADİNİ lambasını yerden aldı. Yavaşça ve isteksizce, sadece sepetine bakan kederli gözleri kalana kadar havada çözülmeye başladı. Bedensiz sesi "Efendim!" diye bağırdı. "Bana sadece..." "Yok ol!" diye kükredi Kaug. Gözler yukarı yuvarlandı ve yok oldu. İblis, derhal kapağı açtı ve koca elini içeri soktu. 49

1 V Alay, İdrith şehrine doğru, düzlükleri aşarak, yavaşça yol alıyordu. Bu çok görkemli bir manzaraydı; yakınlaştığı haberi, sûk boyunca yayıldıkça, bir çok İdrith'li bakmak, çığlık atmak ve yorum yapmak için, dar sokakları tıklım tıklım doldurmuş ve şehir surlarının üzerlerine dizilmişti. Alayın en önünde iki memlûk ilerliyordu. İki devasa adam da, iki metre on beş santim boyundaydılar ve kafalarında, boylarına bir metre daha ekleyen, kırmızı ve turuncu tüylü başlıklar vardı. Altın şeritli, kısa, deri etekler ince bellerini sarıyordu. Altın boyunlukları etrafa parıltılar saçıyor, başlıklarındaki mücevherler pırıldıyordu. Göğüsleri ve bacakları çıplaktı ve bedenleri öylesine yağlanmıştı ki öğlen güneşinde göz alıyorlardı. Memlükierin her biri, elinde, daha önce İdrith'te görülmemiş cinsten, tuhaf bir arma olan sancaklar taşıyorlardı. Kan kırmızısı bir fonda, turuncu, alev gözlü, kara yılanlar parlıyordu. Bugünlerde yılanlı sancaklara oldukça sık rastlanıyordu; her şehirde, böyle bir sembolü hak edecek kadar kurnaz olduğunu düşünen, en az bir tane, küçük veya büyük hükümdar bulunuyordu. Fakat bu özel sembolde alışılmadık ve aynı zamanda da uğursuz birşeyler vardı. i 7? oû < •— N MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Bedeni üç parçaya ayrılmış olmasına rağmen, çatallı dilin ipek ağızdan titreyerek çıkan çiziminden dolayl, yılan canlıymış gibiydi. Memlüklerin arkasından, siyah deri etekleri altınla bağlı fakat sancak taşıyıcılarının süslü giyimlerinden yoksun altı tane yapılı köle geliyordu. Bu köleler, beyaz perdeleri sıkıca kapanmış, içeride kimin olduğunu göstermeyen bir tahtırevan taşıyorlardı. Siyah atlara binmiş bir kıta gûm. tahtırevanı yakından takip ediyordu. Askerlerin üniformaları gayet ağırbaşlıydı; siyah kısa ceketler ve bunlarla takım, diz boyu kırmızı çizmelere sokulmuş, siyah uçuşan pantolonlar giymişlerdi. Bütün adamlann başında koni biçiminde, siyah püsküllerle süslenmiş, kırmızı şapkalar vardı. Uzun kıvrık kılıçları, yürürken sol bacaklarına çarpıyordu. Lakin, bu ciddi alayda kalabalığın asıl ilgisini çeken, gûm-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ların arkasından gelenlerdi. Sayısız köle beyaz kumaşla kaplı üç tahtırevan taşıyorlardı. Birkaç atlı da bu tahtırevanların etrafında ilerliyordu. Bu askerlerin boynu bükük, üniformaları yırtıktı ve kafalarında da şapkalar yoktu. Bu tahtırevanları, üç adet, muhteşem süs eşyalarıyla donatılmış; turuncu ve kırmızı tüylü başlıklar, uzun ve zayıf bacaklarında sallanan siyah püsküllü saçaklar; eşya yüklü, deveye eşlik eden bir güm birliği daha takip ediyordu. İdrith şehrinin insanları, düzlükleri geçenlerin, yavaş hareketleri ve matemli çehrelerinden, bir cenaze alayı olduklarını anlamışlardı. Söz yayıldı ve görmek için daha çok insan kalabalıktan yardı. İzleyene hâlâ yaşıyor olduğunu hatırlattığı için bile olsa, hiç bir şey bir cenazeden daha fazla ilgi toplayamazdı. Şehir kapılarına bir mil kala alay durdu. Sancak taşıyıcılar, 54 GECENİN PALADİNİ barış için geldiklerinin bir göstergesi olarak, sancaklarını yere sapladılar. Köleler tahtırevanı yere koydular. Curalar atlarından indiler, develer dizleri üzerine çöktüler. Hintkamışı kaplı sedyeler büyük bir saygı merasimiyle indirildiler. Ona imrenerek bakan yüzlerce gözün farkında olan Sultan Muhafızları Komutanı, önemli biri gibi görünüyor ve aynı zamanda da öyle hissediyordu. Komutan, bir müfrezesinin, şehre girmesine izin vermeden önce yabancıları, etrafı gözden geçirmeleri için yolladı. Bağırarak, adamlarına hizayı bozmamalarını emreden komutan, İdrith'in tepesinde duran saraya bir bakış attı. Sultan görünmüyordu, ancak komutan izlediğini biliyordu. Balkonları kaplayan renkler, Sultan'ın karılarının ve cariyelerinin de alayı seyretmek için toplandıklarının bir göstergesiydi. Atının üzerinde yavaş yavaş ve büyük bir asalet içinde, sancak taşıyıcıları geçip, tahtırevana doğru ilerleyen Komutanın omurgası, demirden yapılmış olabilirdi; sırtı o kadar düz ve gergindi. Bir adam, perdelerin arasından belirmiş, komutanı karşılamak için saygıyla bekliyordu. Adamın arkasında, en az onun kadar saygılı olan şûraların lideri bekliyordu. Biraz arkasında da bir köle, onun atını tutuyordu. Komutan atından inerek dizginleri adamlarından birine verdi ve bu gizemli alayın başıyla tanışmaya gitti. Adam neredeyse baştan ayağa siyah giyinmişti. Siyah deri çizmeler, siyah şalvar, uzun kollu, uçuşan bir gömlek ve başını süsleyen siyah bir sarık. Kırmızı kuşağı ve sarığının ortasındaki kırmızı taş, kıyafetinin cenaze havasını bozmuyordu. Daha doğrusu, kırmızının taze kan rengine özgü tonu yüzünden olsa gerek bunu artırıyordu. Adamın yüzü ve elleri, sumermeri kadar beyazdı; belki de 55 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN bu yüzden, güneşte yanmamak için -İdrith, Pagrah Çölü'nün kuzeyindeydi- bu kadar önlem almıştı. Buna karşılık, bir kartalın gagasını andıran, narin burnunun üzerinden başlayan kaşları kapkaraydı. Dudakları ince ve kansızdı. Üst dudağını gölgeleyen tıraşlı bıyıkları hiç gülmeyen ağzının iki yanına kadar uzuyor, çıkık ve sert çenesini çevreleyen ince, siyah bir sakalla buluşuyordu. Siyahlı adam eğildi, beyaz zarif elini kalbinin üzerine ko-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yarak zarafetle selam verdi. Komutan kabaca karşılık verdi, o iri ve hantal bir adamdı. Kafasını kaldırarak siyahlı adamla göz göze geldi ve istemeden geri çekildi. Sanki, iki kara, donuk gözün, insanın içine işleyen bakışları demirdendi. Daima tetikte olan Komutan, boğazını temizledi ve formalitelere geçti. "Sancaklarınızı indirmenizden kötü niyetli olmadığınızı anlıyorum, Efendi. İdrith şehrine hoş geldiniz. Sultan isminizi ve meşguliyetinizi öğrenmeyi talep ediyor ki size karşı bir saygısızlıkta bulunmayalım ve bir an önce sizleri ağırlamaya başlayalım." Aynı kibarlık ve ağırbaşlılıkla cevap veren siyahlının yüzündeki ifade ciddiyetini korudu. "Benim adım Auda ibn Jad. Önceleri bir köle tüccarıydım. Şu an doğuya, anavatanım Simdari'ye doğru seyahat etmekteyim. Şehrinizde sadece ihtiyaçlarımı görüp adamlarımı dinlendirmek için, bir gün bir gece duraklamak istiyorum. Uzun ve kederli bir yolculuk oldu ve daha bitmesine çok var. Tahmin edersiniz ki Komutanım, biz bir cenaze alayıyız," dedi içini çekerek. Ne cevap vereceğini bilemeyen Komutan, tekrar boğazını temizleyerek şehrine alınmaları istenen yüzlerce silahlı adama baktı. Anlamış gibi görünen Auda bin Jad, üzgün bir gülümsemeyle "Gzîmlarım, kendi azalarıyla silahlarını bırakacaklardır 56 GECENİN PALADİNİ ve onların davranışlarından da ben sorumluyum." Auda narin eliyle Komutan'ın kolunu tutarak, askeri gönderdi ve yavaşça «Ama, adamlarıma karşı sabırlı olmalısınız. Keselerinde Kich'in altınlarını taşıyorlar; hüzünlü koşullar yüzünden harcayamadıkları altınlar. Onlar disiplinli adamlar ve mükemmel dövüşçülerdir. Lakin büyük bir şok atlattılar ve bu yüzden kederlerini şarapla boğmak veya bu şehrin bilindik diğer zevkleriyle teselli bulmak isteyeceklerdir. .Benim de İdrith'in mücevher tüccarlarıyla görülecek işlerim var," dedi gözleri develere yüklü tahta kasalara kayarken. Adamın gözlerinden, kolundaki parmaklara kadar yayılan soğuğu hisseden Komutan, bu buz gibi dokunuştan uzaklaştı. Onu kırk yıldır iyi bir asker yapan bütün içgüdüleri bu bıçak gözlü adamın şehrine girmesine izin vermemesini söylüyordu. Yine de gûmlarm kuşaklarından sarkan dolgun keseleri görebiliyordu. Surlarda duran tüccarlar adamların para keselerini göremezlerdi fakat develerin sırtlarmdaki koca kasaları ve kölelerin boyunlarındaki altınları görebiliyorlardı. Şehir kapılarından çıkarken Komutan, Zenginlik Tanrısı Kharmani'nin inananlarının hesap defterlerini çıkardıklarını, yemekhanelerin, kahvehanelerin ve han sahiplerinin ellerini ovuşturmaya başladığını görmüştü. Eğer bu kırpılmaya hazır, hayli yünlü koyun, şehir kapılarından, hem de sadece Komutan koyunun gözlerini beğenmediği için geri gönderilirse, isyan çığlıkları kulak zarını patlatırdı. Neyse ki, Komutan'ın oynayacak bir kartı daha vardı. "İdrith şehrine girmek isteyenlerin hepsi bana sadece silahlarını değil, bütün sihirli eşyalarını ve cinlerini de teslim etmeliler, Efendi. Bunlar Quar'a adanacaklar," dedi Komutan. Bu Tanrıdan geldiği için sultanın dahi kaldıramayacağı bir fermandı; zi57 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN yaretçileri caydıracağını umut ediyordu. Lakin umutları boşa

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çıktı. Auda bin Jad ciddiyetle başını salladı. "Evet Komutan bunun gibi bir emir bize Kich'de de verilmişti. Bütün cinlerimizi ve sihirli kişisel eşyalarımızı orada bırakmış bulunuyoruz. Bunu Quar gibi büyük bir Tanrının adına yapmak bize onur verdi ve gördüğünüz gibi bunun karşılığında o da bizi yolculuğumuzda ödüllendirdi." "Sizi ararsam gücenmezsiniz, değil mi, Efendi?" diye sordu Komutan. Zarif bir selamla, "Bizim saklayacak hiç bir şeyimiz yoktur, ya şeydi," dedi mütevazı ibn Jad. Tabi ki yok, diye düşündü Komutan. Buna hazırlıklıydılar. Yine de yapılması gerekenleri yapmak zorundaydı. O adamlarına aramayı başlatmalarını emrederken, Auda bin Jad da gûmlznn liderine yükleri indirmelerini buyurdu. "Bunların içinde ne var?" diye sordu sedyeleri işaret ederek. "Naaşlar, ya şeydi" diyerek cevap verdi ibn Jad alçak, saygı dolu bir tonla. "Bir cenaze alayı olduğumuzu belirtmiştim zannedersem." Komutan irkildi. Evet adam bir cenaze alayı olduklarını söylemişti ama o bunun göstermelik bir şey olduğunu zannetmiş, belki de merhum olmuş bir imamın cenazesini doğum yerine götürüyorlar diye düşünmüştü. Auda ibn Jad denen adamın yanında ceset taşıdığı hiç aklına gelmemişti. Komutan cesetlere baktı. Dışardan somurtmasına rağmen, içinde rahatlamıştı. "Cesetler mi? Kusura bakmayın, Efendi ama bunların şehre girmesine izin veremem. Hastalık tehlikesi..." 58 GECENİN PALADİNİ "Sizi temin ederim ki bu söz konusu değil. Gelin, Komutan kendiniz görün." Komutan'ın, siyahlı adamı, sedyelerin yattığı, düzlüğün kumlu topraklarına doğru takip etmekten başka bir şansı yoktu. Hayatı boyunca sayısız ceset görmesine rağmen, Komutan, sedyelere oldukça isteksiz yaklaştı. Savaş alanında parçalanmış bir cesetle yaz sıcağında beklemiş bir ceset arasında çok fark vardı. İlk sedyeye yaklaşan Komutan kendini olacaklara hazırladı. Üzerinde hiç sinek uçuşmaması tuhaftı. Komutan çürüme kokusu da almayınca, siyahlı adama şaşkınlıkla baktı. Komutan'ın düşüncelerini okuyan adam bu başarı ona ait değilmiş gibi gülümsedi. Sedyeye yaklaştığında gülüm-' semesinin yerini çok üzgün bir resmiyet aldı. Bir el hareketiyle Komutan'ı bakmaya davet etti. Bu kadar yakından bile ne çürümenin mide bulandırıcı kokusundan ne de bunu kapayabilecek bir parfümden, eser yoktu. Tiksintisi merakla kaybolan Komutan eğildi ve içeri baktı. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Elleri mükemmel bir kılıcın taşlı sapının üzerine konulmuş, huzurla yatan yirmi beş yaşlarında genç bir adam vardı. Siyah saçları ve özenle tıraş edilmiş sakallanyla yakışıklı bir adamdı. Ayakucunda büyük ihtimalle onu mağlup eden düşmana ait kırık bir kılıç yatıyordu. Parıldayan siyah bir zırh giymişti ve göğsü Auda bin Jad'ın sancaklarında görünen desenle süslenmişti. Dıştan sanki az önce uyuyakalmış gibi görünüyordu. Alnı o kadar pürüzsüz ve lekesiz, saçları o kadar siyah ve parlaktı ki komutan kendini beyaz alna dokunmaktan alıkoyamadı. Et soğuktu. Boyundaki nabız durmuştu. Göğsü de inip

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kalkmıyordu. Bir adım gerileyen Komutan siyahlı, adama şaşkınlıkla baktı. 59 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Bu adam ne zamandır ölü?" "Yaklaşık bir aydır." "Bu, bu imkansız!" "Bizim Tanrımızın rahipleri için değil, ya şeydi. Onlar vücut sıvılarını çürümenin doğal gelişimini erteleyen veya tamamıyla durduran sıvılarla değiştirmenin sırrını öğrendiler. Bu oldukça ilginç bir işlem. Beyin burundan çekilerek çıkartılıyor." Benzi atan Komutan "Yeter!" dedi elini kaldırarak. "Sizin şu Tanrınız da kimmiş?" "Beni affedin ama adını inanmayanların yanında söylememek için kutsal bir yemin ettim," dedi kibarca. "Quar'm düşmanı değildir umarım." "Yüce ve kudretli Quar'ın düşmanları olması mümkün mü?" dedi kara kaşlarını kaldırarak. Bu ifade üzerine Komutan ne diyeceğini bilemedi. Eğer bu konunun üzerine giderse, yüce ve kudretli Quar'm gerçektende korkması gereken bazı şeyler varmış gibi gözükecekti. Yine de bunu açığa çıkarmamak onu rahatsız ediyordu. Biraz daha bilgi edinmeyi umarak "Papazlanmz ölümün sonuçlarını ele geçirdiklerine göre neden kendisini yenmek için bir yol aramıyorlar?" dedi.Komutan. İbn Jad "Bunun üzerinde çalışıyorlar ya şeydi," dedi soğuk bir edayla. Komutan vazgeçti ve hayretler içerisinde sedyede yatan cesede baktı. "Bu kim ve onu neden yanınızda taşıyorsunuz?" "O benim insanlarımın kalifiydi. Ben de naaşım evine, acılar içerisindeki babasına geri götürmekle görevlendirildim. Genç adam, mükemmel bir adam olan Kich Amiri'nin yanında Pagrah Çölü'nün bedevileriyle dövüşürken öldürüldü. Onu tanır mısınız Komutan?" 60 GECENİN PALADİNİ "Evet," dedi adam kısaca. "Bana Simdari Kaliflerinden birinin evinden bu kadar uzaklarda ne diye savaştığını söyleyebilir misiniz, Efendi?" Soğuk gözlerinden fırlayan, yılların askerini bile titreten bir bakışla "Bana güvenmiyorsunuz, Komutan," dedi Auda ibn Jad aniden. Tam Komutan cevap verecekken ibn Jad ellerini şakaklarına koyarak kafasını salladı. "Lütfen beni affedin," dedi alçak sesle. "Görevinizi yapmaya çalıştığınızı biliyorum. Ben sabırsız biriyimdir. İyi bir yolculuk olmamasına rağmen bitmesini istemiyorum." İçini çekerek kollarını göğsünde kavuşturdu. "Bu haberi kralımıza vermekten korkuyorum." Cesedi işaret ederek "Bu onun tek oğluydu. Yaşlılığında güveneceği oğlu. Şimdi de makul sorunuzu cevaplayayım. Kalif Khandar daki Hükümdar Divanını ziyaret ediyordu. Amir'in namını duyan Kalifimiz, harp sanatını bir ustanın ellerinden öğrenmek için Kich'e gitti. Aşağılık bedeviler onu arkasından vurarak öldürdüler. " İbn Jad'ın hikayesi akla yakın görünüyordu. Komutan, Amir'in Pagrah Çölü'nün bedevilerine saldırdığı hakkında de-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dikodular duymuştu. Tara-kan İmparatoru'nun; bilgiye diğer bütün güçlü içkilere olduğu kadar susamış olan bir adam, uzak diyarlardan gelen, değişik tanrılara tapan ziyaretçileri teşvik ettiği biliniyordu. Evet, çok temiz ve hoş bir hikayeydi bu, çok temiz ve hoş... "Şu diğer sedyelerde ne taşıyorsunuz, Efendi?" "Ah sizi çok duygulandıracak bir manzara bu ya şeydi. Gelin." İlkinin arkasında yatan diğer iki sedyeye doğru yürürken Komutan göz ucuyla birliklerinin kervanın mallannı aramayı bitirdiklerini gördü. Yakında bir karar vermek zorunda kala61 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN çaktı. Bütün içgüdüleri, vücudundaki bütün sinir uçları onu uyarıyordu; onları uzak tut! Lakin bir nedene ihtiyacı .vardı. Başka bir asker, belki de efendisi için hayatını feda etmiş bir fedai görmeyi bekliyordu. Sedyenin içine bakan Komutan nefesini tuttu. "Kadınlar!" dedi bir sedyeden diğerine bakarken. "Kadınlar!" dedi ibn Jad paylamayla. "Tanrıçalar deseniz bile bu yetersiz kalır çünkü bu sefil ölümlüler dünyasında onlarınki gibi bir güzelliğe rastlayamazsınız. Bakın onlara Komutan. Şu an bakabilirsiniz çünkü Kalifimizin ölümünden önce onların güzelliğini görmek hayatınıza malolurdu." İkisinin yüzüne de beyaz tül peçeler örtülmüştü. Saygılı bir merasimle ibn Jad ilkinin peçesini açtı. Kadının klasik hatları vardı fakat o solgun yüzünde vahşi bir gurur ve sert bir kararlılık ifadesi vardı. Uzun siyah saçları, güneşte mavi tonlarında parlıyordu. Yaklaşan komutan, silik bir yasemin kokusu duydu. Auda bin Jad diğer kadına döndü ve Komutan, dokunuşunun daha da nazikleştiğini gördü. Yavaşça hareketsiz bedenin üzerindeki tülü açtı. Önünde yatan kadına bakan Komutan kalbinin acıma ve hayranlıkla çalkalandığını hissetti. İbn Jad doğru söylemişti. Asker daha önce hiç bu kadar güzel bir kadın görmemişti. Teni krema gibiydi. Hatları mükemmeldi. Saçları dans eden alev parçaları gibi narin omuzlarına dökülmüştü. "Kalifimin karıları" dedi bin Jad ve Komutan ilk kez sesinde acıyı hissetti. "Efendimin dönüşünü sabırsızlıkla bekledikleri saraya cansız bedeni getirilince, elbiselerini yırtarak, hıçkırıklarla ağlayarak ona doğru atıldılar. Kızıl saçlı olan, onu durduramadan, Kalif in kılıcını aldı. Onsuz yaşayamayacağını söy62 GECENİN PALADtNİ leyerek, kılıcı güzel vücuduna geçirdi ve Kalifin başucunda öldü. Kızıl saçlının Tanrımızın huzurunda Kalife daha önce ulaşmış olmasını kıskanan diğeri de arkasına sakladığı bir hançeri çıkarıp kendisini öldürdü. İkisi de vatanımdan sultanların kızları. Onları kocalannın türbesine gömülmeleri için götürüyorum." Kadınların güzelliği ve bu trajik ve romantik öyküyle başı dönen Komutan ne yapması gerektiğini düşündü. Simdari'li bir Kalifin, hem İmparator'un hem de Amir'in arkadaşının naaşının şehre girmeye hakkı vardı. Sultan, eğer Khandar Divanı'na yaptığı, yıllık ziyaretlerinden birinde İmparator tarafından bir cenaze alayını ağırlayıp ağırlamadığı sonılursa ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Sultan böyle bir alaydan haberi olmadığını söylemek zorunda kalırsa, Komutan'ı asla affetmezdi. Buna ek olarak Komutan, daima sıkıntıdan ölmek üzere olan sultanını, bu egzotik ziyaretçilerle tanışma, bu kederli, aşk, savaş ve kendini kurban etme hikayesini duymaktan alıkoyabilir miydi? Komutan'ın bütün bu parıldayan altına karşı tutacağı tek elementi saf, katı demirdi; Auda ibn Jad'a karşı duyduğu hoşnutsuzluk ve güvensizlik. Hâlâ bu konuyu düşünen Komutan yanı başında bir adamını ve gûmlann liderini buldu. "Şunlar dışında," sedyeleri göstererek "Kervanın aramasını tamamladık efendim," diyerek rapor verdi. Buna, gûmlarm lideri ufak bir çığlık atarak, tepki gösterdi. Auda ibn Jad ona kendi dillerinde çabuk ve sert bir cevap verdi. "Bu patlamayı hoş görün ya şeydi. Adamım kendini kaybetti. Bir daha olmayacak. Cesetleri aramaktan bahsediyordunuz. Lütfen devam edin." Komutan kuşkuyla "O olanlar da ne demekti, Efendi?" diye sordu. 63 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Lütfen Komutanım, önemli bir şey değildi." "Rica ediyorum." "Eğer gerçekten bilmek istiyorsanız." Utanmış görünüyordu ibn Jad. "Papazlarımız bu cesetlerin üzerine bir lanet koydu. Huzurlarını bozan biri olursa, bu insan dehşet verici bir şekilde ölecek ve Kalif ve karılarına hizmet etmesi için cennete gönderilecek. Sesini gizli bir fısıldamaya dönüştüren ibn Jad Özürlerimi kabul edin Komutan. Gûmlann lideri Kiber, çok iyi bir asker olmasına rağmen batıl inançları vardır. Onu ciddiye almayınız. Arayın cesetleri." "Yapacağım," dedi keskin bir ses tonuyla. Emri vermek için askerine dönen Komutan adamın yüzündeki donuk ifadeden ibn Jad'ın söylediklerini oldukça iyi duyduğunu anlamıştı. Komutan ağzını açtı. Asker ona yalvaran gözlerle baktı. Komutan kızgın kızgın Kalif in cesedine gitti. Cesedin üzerinde yattığı döşeği aramak için elini uzattı ve yüksek sesle "Quar beni bilinmeyen kötülüklerden korusun," dedi. Döşeğin içine, bedenlerin yarısını kaplayan tüllerin altına, hatta zırhın içine bile bir çok şey saklanmış olabilirdi. Hızlanan bir fırtınanın sesi gibi ürkütücü uğultu, Komutan'ın tüylerinin diken diken olmasına sebep oldu. İstemeden eli geri çekildi. Kısa bir süre için yukarı bakınca uğultunun gamlardan yükseldiğini gördü. Adamlar geri çekiliyor, sahiplerinin huzursuzluğunu hisseden atlar yerlerinde duramıyorlardı. Köleler bir araya toplanıp yürekler acısı bir yakarış tutturdular. Auda ibn Jad onların etrafında dönüyor ve kendi dilinde bağırıyordu. El hareketlerinden onlara iyi bir dayak atacağını söylediği anlaşılıyordu. Feryatlar sustu fakat köleler, gûralar, atlar ve develer dahil -ki pek akıllı hayvanlar değiller64 GECENİN PALADİNİ ,j Konıutan'ı cesaretini kaybetmesini sağlayan korku dolu gözlerle izliyorlardı. İbn Jad'm yüzü gergindi. Duygularını saklamaya uğraşsa da görünüşe göre o da içinde batıl inançları olan bir köylüydü. Aniden elini çekti Komutan.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Soylu ölüleri rahatsız etmeyeceğim. Sen ve adamların şehre girebilirsiniz. Fakat bunlar şehir duvarlarının dışında kalmalı. Eğer lanetlilerse, Quar'ın kutsal bölgesine iyilik getirmezler." En azından bu çıkmazı çözdüm, diye düşündü Komutan. Belki de Auda ibn Jad ve adamları buna kırılıp giderlerdi. Ama siyahlı adam gülümsüyor ve zarafetle eğiliyordu. Parmaklarını kalbi, dudakları ve alnına götürerek selam verdi. "Adamlarıma naaşları muhafaza etmeleri için emir vereceğim," dedi. Aslında birliklerine bakarken bunun gerekli olmadığını biliyordu. Lanet kelimesi veba gibi yayılacaktı. Hırsızlar tanrısı Benario'nun yandaşları, cesetlerden küpeden fazla bir şey çalamazlardı. Eli kalbinin üzerinde eğilen Auda, "Size minnettarım," dedi. Komutan beceriksizce karşılık verdi. "Umarım bu akşam, bana Sultan'ın sarayına giderken eşlik ederek beni onurlandırırsınız. Devlet işleri, Haşmetlimin dünyayı görmesini engelliyor. Bana aktardığınız hikayeler çok hoşuna gidecektir." Auda ibn Jad bu kadar ilgiyi hak etmediğini söyledi. Komutan sabırla, onu, hak ettiğine ikna etti. Auda ısrarla hak etmediğini söyledi. Makul miktarda, itiraz etmeye devam etti ve sonunda zarifçe kabul etti. İçini çekerek arkasını döndü Komutan. Bu adamı ve gwralannı şehirden uzak tutmak için geçerli hiç bir nedeni olmamasına rağmen, o elinden geleni yapmıştı. En azından dehşet verici lanetleriyle, cesetler, şehri kir65 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN letmeyecekti. Auda ibn Jad'la bizzat kendisi ilgilenecek, adamlarına da .şûralardan gözlerini ayırmamalarını tembihleyecekti. Ne de olsa otuzdan fazla değildiler. Sultanın karıları bile onların iki katıydı. İdrith'i dolduran binlerce insanın arasında, derin bir kuyuya düşmüş yağmur damlaları gibi kalacaklardı. Kendisine olayın kontrol altında olduğunu söyleyerek atına binmeye başladı. Fakat içindeki huzursuzluk diretiyordu. Ayağı üzengide, elleri dizginlerdeyken, duraksadı ve siyahlı adama son bir kez baktı. Şişkin gözkapaklannın altından, Auda ibn Jad'm gözleri, Kiber'in gözlerinin içine bakıyordu. Bu karşılıklı bakışla bir çok şey söylenmişti. Fakat belki de masum şeylerdi bunlar. Komutan öğlen güneşinin altında titredi. "Ben..." dedi sertçe, "batıl inançları olan bir köylüyüm." Atına atlayan Komutan, kapıların Auda ibn Jad için açılmasını emretmek için dört nala gitti. 66 1 V Komutan'm önceden tahmin ettiği gibi, Sultan, Auda ibn Jad'a bayılmıştı. Sultan, kanlan arasındaki en son gözdeleri ve cariyeleri saraydan aynlıp, şehir sınırlannın dışında yatan mevtalara ziyarette bulunmalıydılar. Kadınlar genç ve yakışıklı Kalif için iç geçirdiler. Auda ibn Jad hikayesini güzel anlatmıştı. Kızıl saçlı kadının kocasının üzerine düşerek öldüğü kısımlan o kadar içten anlatmıştı ki divandaki bir çok gözyaşlarla dolmuştu. Bunun hemen ardından geç saatlere kadar devam eden şatafatlı bir yemek verildi. Şarap, çoğu Komutan'ın midesine olmak üzere, su gibi aktı. Normalde Komutan pek içmezdi ama bugün ısınması gerektiğini düşünüyordu. Auda ibn Jad'da kanını don-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


duran birşeyler vardı. Fakat bunun ne olduğunu tam olarak bilemiyordu. İdrith'in dağlannda yetişmiş üzümlerden yapılan, katıksız içkiden, altıncı bardağını yudumlarken, karşısında, ipek yastıklarda bağdaş kurmuş oturan adama uzun uzun baktı. Gözlerini ibn Jad'dan alamıyordu. Kendisini, kobralann kurbanlan üzerinde kullandığı iddia edilen korkunç cazibeye kapılmış gibi hissediyordu. Başı dumanlı Komutan, sorunun Auda bin Jad'ın yüzü olduğuna karar verdi. Adamın yüzü fazla pürüzsüzdü. Üzerinde hiç MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN çizgi yoktu. Duygudan, iyi ve kötü insancıl duygulardan eser yoktu. Ağzının kenarlan, ne yukarı ne de aşağı bakıyordu. Soğuk torbalı gözler ne mutlulukta ne de kızgınlıkta kısılıyordu. İbn Jad zevk almadan yiyip içiyordu. Kızların kıvrak danslannı arzu duymadan izliyordu. Taş gibi bir yüz, diye karar verdi Komutan. Midesine bir parça soğuk kil gibi oturmaktan başka bir işe yaramayan, bir bardak şarap daha içti. En sonunda Sultan, gözdesinin yatağına gitmeye karar verdi. Misafirinden çok memnun kalan Sultan, ona kendi parmağından bir yüzük verdi. Paha biçilmez bir şey olmadığına dikkat etti, Komutan kızarmış gözleriyle. Görünüşü kendisinden daha değerli olan bir taştı. Auda ibn Jad'ın da mücevherler hakkında bilgisi olduğu yüzüğü alırken gözlerinde beliren alaylı ifadeden belliydi. Sultan'ın saraya ertesi günde gelmesi için yaptığı daveti, yolculuğunu uzatmaması gerektiğini söyleyerek geri çevirdi. Kralı oğlunun ölümünden bihaberdi. Auda ibn Jad, onun bu haberi, güvenilir bir dost yerine bir yabancıdan duymasından korkuyordu. Esneyen Sultan çok anlayışlıydı. Komutan ferahlamıştı. Sabah bu adamdan ve iyi korunmuş cesetlerinden kurtulacaklardı. Ayağa zorla kalkan Komutan, tamamıyla ayık olan ibn Jad'la sarayın dolambaçlı yollarında ilerledi. Merdivenlerden inerken sendeleyen Komutan, sarayın önündeki süs havuzuna düşmekten kıl payı kurtuldu; onu ibn Jad tutmuştu. Sonunda çeşitli kapılardan geçerek şehre vardılar. Ay ışığıyla aydınlanmış İdritlı sokaklarına geldiklerinde ibn Jad etrafına şaşkın şaşkın baktı. "Bu labirent gibi yollar kafamı kanştınyor komutan. Korkarım kaldığım çadırın yolunu unuttum. Eğer beni oraya kadar..." Kesinlikle. Bu adamdan kurtulmak için ne olsa yapardı. İbn Jad yanında Komutan, sokaklarda sallana sallana ilerledi ve bir68 GECENİN PALADİNİ den açıklanamaz bir nedenle hızı yavaşlattı. Komutanın içinde, eski askerlik içgüdüsü umutsuz bir uyan cığhğ1 att1' Komutan bunu duydu ama artık çok geçti. Arkasından bir kol onu tuttu. İnanılmaz bir güçle onu nefessiz bırakarak boynuna sanldı. Komutan korkuyla ayıldı. Kaslan gerginleşti, kolu karşı koymak için kalktı... Komutan çenesinin hemen altından giren bıçağın yakıcı acısını hissetti. Bıçağı tutan el o kadar yetenekliydi ki, Komutan geri kalanını hissetmedi. Sadece korkuyla... kızgınlıkla ürperdi. Sonra hiç bir şey. Komutan'ın cesedi sabah bulundu. İdrith şehrini, korku içinde bırakan, tüyler ürpertici buluşlardan ilkiydi. İki sokak ötede, kaldınmın kenarında, yaşlı bir adamın cesedi bulundu. Kuzeye doğru on sokak ötede, bir baba, genç bakire kızını uykusunda

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


öldürülmüş olarak bulmak için uyandı. Güçlü gürbüz bir adamın cesedi, havuzun üzerinde yüzerken bulundu. Dört çocuk annesi bir kadın dar sokakların birinde ortaya çıktı. Muhafızlar hızla surlann dışına, yabancıları sorguya çekmeye gittiler fakat Auda ibn Jad ve cenaze alayının ortadan kaybolduğunu gördüler. Gidişlerini İliç kimse duymamıştı. Güneşten kavnılmuş toprakta lıiç izleri kalmamıştı. Yüzlerce asker dört bir yana dağıldı ama ne siyahlı adam ne gûmlan ne de hasır sedyelerdeki cesetlerden hiç bir iz bulunamamıştı. Şehirde gizem derinleşti. Kurbanlar öylesine seçilmişti; yürekli bir asker, yaşlı bir dilenci, genç ve güzel bir bakire, bir anne ve eş, yapılı bir genç. Fakat ortak bir özellikleri vardı öldürülme şekilleri. Bütün kurbanların boğazı, özenle, bir kulaktan diğerine kadar kesilmişti. Ve en korkunç olanı da, hepsinin de kanlan gizemli yollarla çekilmişti. 69

QUAR'IN KİTABI I

1 Bedevileri en çok, hapishanenin gürültüsü ve pis kokusu rahatsız ediyordu. Çölün melodilerine; kumullarda esen rüzgarlara, fırtınada gerilen çadır iplerine, bekçi köpeklerinin havlamasına, günlük işlerini yapan kadınların seslerine, yeni bir av yakalayan şahinin çığlıklarına alışık olan genç adamlar, hapishanenin gürültüsüyle sanki derileri yüzülüyormuş gibi oluyorlardı. Amir'in askerleri, Tel yakınlarındaki kampa düzenlenen baskında yakalanan çöl gezginlerine kötü davranmıyorlardı. Alakası yoktu. Bedevilerin bunu bilmesine imkan olmadığı halde, onlara diğer bütün mahkumlardan daha iyi davranılıyordu. Yaralarını iyileştirmeleri için doktorlar gönderilmişti. Her gün egzersiz yapmalarına ve kısa bir süre için de olsa ailelerini görmelerine izin veriliyordu. Fakat Akar, Hrana ve Aran kabilelerinden gelen mahkumları özgürlüklerinden malınım bırakmak, Amir'in onlara yapabileceği en dayanılmaz işkenceydi. Mahkumlar ilk getirildiklerinde, hapishane avlusunda toplanmışlardı ve Amir onlara bir konuşma yapmıştı. Sihirli tahta atında oturan Amir "Sizi savaş sırasında izledim ve çok etkilendiğimi sizlerden saklamayacağım. Tüm yaşamım MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN boyunca Akhran taraftarlarının cesareti ve hünerleri hakkında efsaneler duymuştum." Bunu duyana kadar gözleri yerde, sessiz sessiz duran bedeviler, Kannadi'nin Tanrılarının adını bilmesinden hoşnut ve şaşkın, kafalarını kaldırmışlardı. Amir böyle ayrıntıları aklında tutmayı kendisine amaç edinmişti. Kendi adamlarını da,"sık sık onlara isimleriyle hitap ederek, bir başarılarını hatırlatarak şaşırtırdı. Kendisi de eski bir asker

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olan Amir, böyle şeylerin kalbe dokunduğunu ve ölümsüz bir sadakat kazandırdığını biliyordu. Derin bas sesiyle "Kendi gözlerimle görene kadar buna inanmamıştım," dedi. Burada çarpıcı bir şekilde durdu ve sözlerinin endişeyle bekleyenlerin içine yağ gibi sızmasını bekledi. "Sayıca az ve hazırlıksız olmanıza rağmen şeytanlar gibi dövüştünüz. Sizi bozguna uğratmak için kumandamdaki bütün askerleri kullanmak zorunda kaldım ve ordumun gücünün yeterli olmadığından korkmaya başlamıştım." Bu tam olarak doğru değildi; sonucun ne olacağından hiç şüphe duyulmamıştı. Amir'in güneyi ele geçirmek için oluşturduğu ordunun gücü göz önünde bulundurulursa, Kannadi sadece göstermelik bir güç uygulamıştı. Öfkeli gözlerin gururla parlamasını görmek onu on kez ödüllendirdiği için kendi lehine yalan söylemeyi karşılayabilirdi. Dramatik bir şekilde Pagrah Çölü'nü göstererek "Sizin gibi adamlar orada harcanıyor," dedi Kannadi. "Koyun çalmak yerine, ülkelerin servetini ele geçirebilirsiniz. Karanlıkta birbirinizi bıçaklamak yerine savaş alanlarında cesur düşmanlara meydan okuyabilirsiniz. Size bunu ve daha fazlasını vaat ediyorum! Benim için dövüşün ve size ayda otuz gümüş tuman ödeyeceğim. Ailelerinize şehirde bedava evler vereceğim. Kadınlarınız mallarınızı pazarlarda satabilecekler. Ve ele geçirdi74 GECENİN PALADİNİ "imiz şehirlerden elde edeceğimiz ganimetlerden adil bir pay da cabası." Bedevilerin çoğu başlarını sallayıp itiraz ediyorlardı fakat Kannadi bazılarının yere bakıp huzursuzca ayaklarım yere sürttüklerini gördü. Buradakilerin çoğu Kalifleriyle, Kich baskının da yan yana dövüşmüşlerdi. Kannadi, onlara atlarının zengin saraylara doğru dört nala koştukları, altınları, mücevherleri çaldıkları ve sultanların güzel kızlarını elde ettikleri zamanları bilerek anımsatmıştı. Amir kendisini kandırmıyordu. Şu anda yeni askerler kazanmanın mümkün olacağını sanmıyordu. Ne de olsa adamlar ailelerinin götürülmelerini daha yeni izlemişlerdi; savaşta, yanıbaşlannda, arkadaşlan ölmüştü. Fakat fırlattığı bu okun, hayal güçlerini delip, gitgide iltihaplanarak, orada saplı kalacağını biliyordu. Zohra'nm üvey kardeşi Seyih, bir adım öne çıktı. "Ben Hrana adına konuşuyorum. Biz Şeyhimizden başka hiç kimseye hizmet etmeyiz!" diye bağırdı. "Bu Akar için de geçerli," diyen bir ses ve hemen ardından da "Aran için de," diyen başka bir ses geldi. Cevap vermeden döndü Kannadi ve hapishane avlusundan dört nala uzaklaştı. Bedeviler Amir'in kızdığını zannetmişlerdi ve onun burnunu sürttürdükleri için birbirlerini tebrik ediyorlardı. O kadar huysuz ve şamatacıydılar ki muhafızlar onları hücrelerine götürmeden, en gürültücü olanı dövmeyi uygun gördüler. Oysa Kannadi kızgın değildi. Bu adamların söylediklerinin asıl anlamı onu o kadar büyük bir güçle sarsmıştı ki atından düşmemesi bir mucizeydi. Düşüncelere dalmış bir halde saraya döndü ve derhal İmam'ı çağırttı. Önceleri Sultan'm özel çalışma odası olan odada, paha bi75

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN çilemez halıların üzerine çamur ve tezek bulaştırdığının farkına varmadan bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu. "Şeyhlerini getirmek imkansız" dedi. "Sahiplerininki dışında uzatılan bütün elleri koparacak eski köpekler onlar. Fakat bu yavru enikler farklı. Onlara başkasının tuttuğu halkalardan atlamayı öğretebiliriz, özellikle kendi içlerinden birinin. Onların arasından güvendikleri ve izleyecekleri birini kandırmalıyız, Faysal. Fakat aynı zamanda tamamıyla bizim kontrolümüz altında olacak biri. Sence bu mümkün mü, İmam?" "Quar'ın yardımıyla her şey mümkündür, Efendim. Sadece mümkün değil kabildir. Kalifleri Khardan'ın bu kadar gizemli bir şekilde ortadan kaybolması çok acı," diye ekledi, yüz ifadesi hafifçe değişerek. Kannadi İmam'a keskin bir bakış attı, "O öldü." "Cesedi bulunamadı." "O öldü," dedi soğuk bir sesle. "Meryem bana savaşta ölümcül bir şekilde yaralanarak, düştüğünü söyledi. Cesedin bulunamayışına gelince, vahşi hayvanlara yem olmuştur." Kannadi kara gözlerini Faysal'a dikmişti. "İkimiz de bu bedevileri yanımızda görmek tarafımızda istiyoruz, İmam!" "Bir farklılık var Kralım," dedi Amirin meşum bakışından biraz olsun rahatsız olmayan Faysal. "Sen onların bedenlerini istiyorsun. Bense ruhlarını." Günler boyunca İmam hapishaneyi ziyaret etti. Amire belli etmese de, Kannadi'nin çok değerli bir fikri kuyruğundan yakalamış olduğunu fark etmişti. Kuyruğun ucundaki canavan yatıştırıp onların işine yaramasını sağlamak da İmam'a düşüyordu. Sonuç olarak, genç adamlarla konuşuyor, onlara ailelerinden haber getiriyor, karılarına, çocuklarına ve annelerine iyi bakıldığını temin ediyor, zor gezgin hayatıyla şehir hayatı ara76 GECENİN PALADİNİ ndaki farklılıkları sıralıyor, yerleşik şehir hayatının avantajlara övüyordu. Akıllı İmam ne Quar'dan, ne de Akhran'dan hiç bahsetmiyordu. Genç adamlann kendi sonuçlarını çıkarmalarına izin veriyordu. Dikkatini özellikle bir kişi çekmişti. Zindanın, küçük, dar ve penceresiz hücresinde, tek başına oturan, Khardan'ın üvey kardeşi Ahmet, o kadar karanlık ve kasvetli bir umutsuzluk içinde boğuluyordu ki... Hapishanedeki koku zehirliydi. Günde bir kez tutukluların, cezaevinin içinde dolaşmaya ve ihtiyaçlarını gidermeye izinleri vardı, ama hepsi buydu. Günün geri kalanında hücrenin bir köşesiyle idare etmek zorundaydılar. Her gün köleler tarafından temizlense de, havada devamlı insan dışkısı ve hastalık kokusu vardı. Ahmet yemek yiyemiyordu. Koku yiyeceklerin içine işliyordu, suyu lekeliyordu. Acı, ızdırap ve işkenceyi anlatan ses yılgınlık vericiydi. Yanındaki hücrede, Benario'nun şanssız bir takipçisi, pazar boşken, çalıntı mallarla kaçarken yakalanmıştı. Ders vermek için zavallının elleri kesilmişti. Şuurunu kaybedene ya da yaygaradan sıkılan bir gardiyan kafasına yumruğu indirene kadar acıyla inleyip, uluyordu. Diğer yanındaki hücrede, Kharmani'nin yandaşlarına borçlu bir adam, iğrenç bir öksürüğe tutulmuş sabah akşam kuru kürü öksürerek yatıyor, hapiste kapalıyken para biriktiremeye-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ceğini söyleyip, ağlayıp sızlanarak, hayatını harcıyordu. Ahmet'in karşısında saf bir izleyici kitlesine sahte yaralar yutturan bir dilenci gerçek yaralara sahip oluyordu. İki hücre aşağıda bir kadına tecavüz ettiği için Ölüm Kulesinden atılmaya mahkum olan bir adam onu duymayan Amir'e sabah akşam duvarlara vurarak, ikinci bir şans için yalvarıyordu,. 77 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN İlk zamanlar hücrelerden çıkmak onu rahatlatıyordu ama bir zaman sonra bu onun için bir işkence halini almıştı. Onu görmeye gelen, kapıdaki parmaklıkların arasından ellerini uzatan bir eşi veya ağlayan bir annesi yoktu. Macit'in bir çok karısından biri olan kendi annesi kamptaki baskında yakalanmıştı. O da bu şehirdeydi ama gelemeyecek kadar hastaydı. Ahmet bunu, ara sıra onu ziyarete gelen, Khardan'ın annesi, Badia'dan öğrenmişti. Yüzündeki karanlık, vahşi ifadeden gencin saçma birşeyler yapabileceğini düşünen Badia, aceleyle "Askerler ona zarar verecek bir şey yapmadılar," dedi onu rahatlatmak için. "Gerçekten de çok iyi ve kibardılar. Onu Komutanlarından birinin evine götürdüler ve karıları ona öz kardeşleriymişçesine iyi bakıyorlar. İmam da onu görmeye geldi ve onun için dua bile etti. Fakat kız kardeşinin doğumundan sonra eski gücünü toplayamadı Ahmet. Akhran'a güvenmeliyiz." Akhran! Tek başına ızdırap çeken Ahmet tanrının adına sövüp saymıştı. Bunu bana, insanlarıma neden yaptın? Başı ellerirıde, sıkıca kapanmış parmaklarının arasından gözyaşları sızarken, sorgulamıştı Tanrısını. Bugün benim doğum günümdü. On sekiz yaş. Benim için bir baigha düzenlenirdi. Macit; Ahmet'in babası ve Akar aşiretinin şeyhi, unutsa bile Khardan birşeyler ayarlardı. Macit büyük ihtimalle unuturdu; bir sürü oğlu vardı ve sadece en büyükleri olan Khardan'la gurur duyardı. Ahmet'in buna bir itirazı yoktu. O da Khardan'a bütün kalbi ve ruhuyla tapıyordu. Bir çok yönden Khardan'ı sert, devamlı bağıran, asabi Macit'ten daha fazla babası olarak görüyordu. Khardan bu günün küçük kardeşi için özel bir gün olmasını sağlardı. Bir hediye! Belki de Kalifin taşlarla bezeli 78 GECENİN PALADİNI uançerlerinden biri. Khardan'ın çadırında sadece ikisi için hazırlanmış bir akşam yemeği; ayağa kalkamayana kadar kımız içerler, Pukah'ın kan emici hortlaklar, leş yiyici delhamlar ve büyüleyici ve ölümcül ghaddaûaûa ilgili hikayelerini dinlerlerdi. Yan hücredeki hırsız aklını kaybetmiş gibi bağırıp çağırmaya başladı. Ahmet hıçkırdı. Yerin üzerine serilmiş hasıra yatarak yüzünü koluyla kapatarak, acı acı ağlamaya başladı. "Oğlum." Yumuşak, sempatik ses Ahmet'in kanayan ruhuna merhem gibi gelmişti, mutsuzluğuyla o kadar boğulmuştu ki anahtarın çevrilip kapının açıldığını duymamıştı. İrkilerek oturdu ve gözyaşlarını sildi. Hücresine giren İmam'ı zarif bedenine kuşkuyla bakarak, yatağı olan yerdeki kirli döşeğin üstünde büzüldü ve duvardaki bir çatlakla ilgileniyormuş gibi yaptı. "Savaşta bir yara aldığını duydum. Canın acıyor mu oğlum?" diye sordu, İmam usulca. "Doktor çağırtayım mı?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Burnunu çekerek, kaftanının koluna sildi ve yırtıcı bir bakışla tam karşısına bakmaya başladı. İmam içten içe gülmüştü. İçgüdüsel olarak tam zamanında geldiğini anlamış, Quar'a kendisini bu körpe kuzunun yanına, onu kurtlardan kurtarabilmesi için tam zamanında yolladığı için teşekkür etmişti. "Yarana bir göz atayım," dedi İmam. Oysa bu genç adamın gözlerini yaşlarla dolduranın, kafasındaki yara değil kalbindeki yara olduğunu çok iyi biliyordu. Ahmet karşı koymak için kafasını çabukça eğip kaldırdı fakat Faysal bunu görmezlikten geldi. Başlığını çıkararak, yaraya baktı. Savaş sırasında Ahmet bir kılıcın düz tarafını kafasına yemişti. Darbeyle derisi kesilmiş ve şuurunu kaybetmişti. 79 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Bir gün boyunca baş ağrısı çekmekten başka bir etkisi olmamıştı. , "İz kalacak," dedi İmam. Ahmet, birden, hırçın bir ifadeyle "Bu çok iyi olur," dedi. Birşeyler söylemesi gerekiyordu. İmam'ın ona gösterdiği ilgi ve parmaklarının nazik dokunuşu onu neredeyse tekrar ağlatacaktı. "Ağabeyimin buna benzeyen bir sürü yara izi var. Bu bir savaşçının izidir." İçten içe sevinen Faysal, "Amir gibi konuştun," dedi. Daha önce Ahmet'le bir çok kez ilgilenmişti ama o daha önce onun yüzüne bile bakmamıştı. İmam siyah saçlarını okşadı. "Bana göre bu tür izler, ilkelliğin izleridir. İnsanoğlu tamamıyla uygarlığa ulaştığında bütün savaşlar bitecek ve hepimiz barış içinde yaşayacağız," Sarığını geri vererek "Yaran temiz iyileşiyor. Lakin kafa derinde beyaz bir işaret bırakacak. Oradan saç çıkmayacak." Örtüyü parmaklan arasında sıkıyordu, Ahmet. Başına geri koymadı. "Uygar mı? Şu konuşana da bak. Bu sizin yabanilerinizin işi!" dedi kafasını göstererek. İmam sevincini hücrenin içine bakarak saklamaya çalıştı, dikkatlice. Burada konuşmak imkansızdı. Yan taraftaki kötürüm hırsız deliler gibi bağırıyordu. "Benimle dışarıda biraz dolaşır mısın, Ahmet?" "Güzel bir gün. Rüzgar doğudan esiyor." Doğu... Çöl... Ahmet gözlerini düşürdü. "İyi," dedi kısık bir sesle. Ayağa kalkarak, uzun karanlık koridorlarda Faysal'ı takip etmeye başladı. Muhafız'da onları izlemeye başladı, fakat Faysal kafasını salladı ve ince parmaklarını sallayarak gönderdi, onu. Hücrelerin önünden geçerlerken, içerdekiler, İmam'a, ellerini uzatıyorlar, onları kutsaması için yalvarıyorlar, kaftanı80 GECENİN PALADİNİ ucunu yakalayıp öpmeye çalışıyorlardı. Ahmet göz ucuyla t am'ın bunlara inanılmaz bir sabırla karşılık verdiğini gördü. Kutsal kelimeleri söylüyor, bükülmüş boyunlara dokunmak • in ellerini parmaklıkların arasına sokuyor, Quar'm adına refah ve umut dağıtıyordu. Ahmet İmam'ı ilk gördüğü zamanı hatırlamaya çalıştı. Khardan'la, Amir'e at satmak için saraya gelmişlerdi. Ahmet adamdan o zaman da korkmuştu şimdi de korkuyordu. İmam'ın müşkül bir görüntüsü yoktu. Günler ve geceler boyu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


oruç tutup dua etme sonucunda İmam o kadar ince ve narin kalmıştı ki, Ahmet onu eline alıp ikiye bölebilirdi. Korkunun kaynağı kuru ve yakışıklı surat değildi. Kaynak, kutsal şevkle yanıp tutuşan gözleriydi; sıcak demir, odunu nasıl delip geçiyorsa, insanın da içinde yanan delikler açan gözler. Güneş ışığına çıkınca, yüzünü gökyüzüne kaldırarak, ılıklığı hissetti. Derin bir nefes aldı. Hava şehir kokmasına rağmen hapishanedeki pis kokudan iyiydi. Ve İmam'ın dediği gibi rüzgar doğudan esiyordu. Ahmet çölün tarifi zor esansını duyduğuna yemin edebilirdi. Etrafına bakınca, FaysaPın, gözlerini üzerinden ayırmadığını gördü. Omuzları çöktü ve korkmuş bir cinin lambasına kaçması gibi tekrar öfkeli umursamazlığına daldı. "Annenin sağlığı giderek düzeliyor," dedi İmam. "Eğer onu rahat bıraksaydınız hastalanmazdı," dedi Ahmet suçlayarak. "Tam tersi, oğlum. O'nu Kich'e geri getirmemiz onun için iyi oldu. Doktorlarımız şüphesiz onun hayatını kurtardılar." Doğuya bakarak "O biçare yerde eriyip giderdi." Gencin yüzünde inatçı bir inanmama gören İmam konuyu değiştirdi. 81 MARGARET WEIS * TRACY HICKMAN "Neden bahsediyorduk?" diye sordu. "Yabanilerden," dedi Ahmet Küçümseyerek. "Ah evet." Faysal avludaki küçük gölgeliği göstererek "Yalnızız. Daha rahat konuşabilmek İÇİn oturalım mı?" dedi. "Cüppeni berbat edersin." "Aynen ruhumuz gibi kıyafetlerimiz de temizlenebilir. Bakıyorum da hiç kimse sana temi/ bir cüppe getirmemiş. Utanç verici bir olay bu. Amirle konuşacağım." İmam sert betona yerleşti. Hapishane duvarına yaslanmış, sanki saraydaki en konforlu divanda oturuyormuş gibi rahattı. Ahmet kıyafetlerinin içler acısı durumundan utanarak, onun yanına çömeldi. "Küçük bir kız kardeşin var," dedi İmam. Bütün şüpheleri tekrar uyanan Ahmet kaşlarını çattı ve cevap vermedi. "Onu anneni ziyarete gittiğimde görmüştüm," diye devam etti Faysal. Parlak güneş ışığıyla yıkanan, boş avluya, gözlerini kırpmadan bakıyordu. "Kardeşin çok güzel bir çocuk. Kaç yaşında? İki?" Hâlâ cevap yoktu. "Çok ilginç bir yaştır. Merakla dolu ve sınırları zorlayan bir yaştır. Tahminimce bütün küçük çocuklar gibi o da elini ateşe sokmuştur?" "Ne?" şaşkınlıkla İmam'a baktı Ahmet. "Hiç ateşe dokundu mu?" "Bilmem, dokunmuştur. Bütün çocuklar yapar bunu." "Neden?" Ahmet'in kafası karışmıştı, ı^den küçük çocuklardan bahsettiklerini merak ediyordu. Omuzlarını silkti. "Onları cezbem der. Parlak ışık, renkler, sıcaklık" 82 GECENİN PALADİNI "Bunun onlara zarar vereceğini anlamazlar mı?" "Nasıl anlasınlar, çok küçükler."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Annen küçük kardeşini elini ateşe sokacakken bulduğunda ne yaptı?" "Bilmem, vurdu herhalde." "Neden annen çocukla muhakeme etmedi? Ateşin ona zarar vereceğini söylemedi?" "İki yaşında bir çocukla muhakeme edemezsin!" "Ama çocuk eline atılan bir fiskeyi anlıyor?" "Tabi ki. Yani herhalde." "Ona acı verdiği için mi anladı?" "Evet." "Peki annen çocuğun canını acıtmaktan zevk aldı mı?" "Siz ne düşünürseniz düşünün biz barbar değiliz!" Bunun insanlarına yapılan bir hakaret olduğunu düşünen Ahmet, kızgınlıkla karşılık verdi. "Ben onu demek istemiyorum. Annen neden çocuğun canını acıtmayı seçiyor?" "Çünkü onun için endişeleniyor!" "Ele atılan tokat acıtıyor ama ateş gibi değil." "Bu aptalca bir konuşma!" morali bozuk olan Ahmet, yerden ufak çakıl taşları alıp, onları avluya fırlatmaya başladı. "Biraz sabırlı ol," diye nasihat etti İmam. "Biz ayaklarımızın altındaki yolu görürüz, yolun sonunu değil. Ama yine de yürümeye devam ederiz, yoksa hiç bir yere ulaşamayız. Yani, çocuk ateşe uzanır. Anne, çocuğun eline vurup 'hayır' der. Çocuk ateşin ona zarar vereceğini öğrenene kadar, az bir acı onu daha büyüklerinden korur. Bu doğru mu?" "Bunun gibi bir şey herhalde." Ahmet hep imamların deli olduklarını duyardı. Şimdi elinde kanıt vardı. 83 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN İmam elini uzatarak, genç adamın alnına dokundu. "Şimdi anlıyor musun?" diye sordu, parmaklarını nazikçe yaranın üzerinde gezdirirken. Tam kafasını çevirirken yarı yolda duraklayan Ahmet, hayretler içerisinde İmam'a baktı. "Neyi anladım mı?" Faysal gülümsedi. Gözleri ikindi güneşinde daha parlaktı. "Ruhani konularda, çocuk sensin. Sizin Tanrınız, sahte Tanrı Akhran, ateş; parlak renk, dans eden ışıklar. Ruhunu yakıp geriye küllerden başka hiç bir şey bırakmayacağı için O da ateş gibi tehlikeli bir Tanrı Ahmet. Amir ve ben de sizleri sonsuz zarardan korumaya çalışan ebeveynleriz, evladım. Sizinle muhakeme etmeye çalıştık fakat siz kelimelerimizi anlamadınız. İşte bu yüzden, sizi cehennem ateşinden koaımak için ileri atılıp ellerinize vurduk..." "Peki ya o biraz sert vurduklarınız ne olacak?" diye bağırdı Ahmet. "Öldürdükleriniz!" Badem gözleri Ahmet'i yakarak, "Kaybedilen yaşamlara benim kadar üzülen biri daha yoktur," dedi İmam. "Bize saldıranlar, başta inatçı ağabeyin olmak üzere, sizin insanlarınızdı. Biz kendimizi savunduk." Ayağa fırlayarak, hücresine geri dönmeye hazırlandı, Ahmet. İmam arkasından "İnan bana, Ahmet!" diye bağırdı. "Amir istese aşiretlerinizi mahvedebilirdi. Sizi tamamıyla silebilirdi. Bu çok daha kolay olurdu. Fakat bu ne onun ne de benim maksadım değildi!" "Bizi rehin aldınız!" Ahmet omzunun üzerinden bağırdı. Zarafetle ayağa kalkan İmam, genç adamın ardından yürü-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


meye başladı. Demir gibi dik bir sırta konuşuyordu. "Rehin mi? Peki sizden fidye istedik mi? Sizi köle blokları84 GECENİN PALADİNİ önderdik mi? Dövüp, işkence yaptık mı? Kadınlarınızdan . taCjZ edildi mi, birinin ırzına geçildi mi?" "Pekala, olmadı," dedi Ahmet hızını yavaşlatarak. "Ekşi sü.. uStündeki kaymak. Bizden ne istiyorsunuz?" Gençle aynı hizaya gelen İmam, ellerini iki yana açarak "Biz sizden hiç bir şey istemiyoruz. Sadece vermek istiyoruz," dedi. "Ne vereceksiniz?" "Senin sözlerinle, kaymağı paylaşmak istiyoruz." "Peki bu kaymak ne oluyor?" dedi Ahmet, küçümseyerek. "Bilgi- Anlayış. Sizi ve insanlarınızı gerçekten seven ve koruyan bir Tanrıya inanç." "Akhran insanlarını korur!" Ahmet'in ses tonu meydan okuyordu fakat bu inançlarına sıkı sıkı bağlı bir adamın meydan okuması değildi. Bu, canını acıtan ele karşılık veren çocuğun meydan okuyuşuydu. İmam elini Ahmet'in omzuna koydu, genç adamın kasıldığını hissetti. Fakat aynı zamanda bu arkadaşça dokunuşun, genç adam tarafından hoş karşılandığını hissetti. Savunmalarını daha da güçlendireceğini bildiğinden, genç adamın inanışına karşı gelen, daha fazla bir şey söylemedi. Faysal'ın planı, Ahmet'in ruhunun özenle koaınan limanına sessizce girmekti. "Seni görmek isteyen biri var Ahmet, aşiretinizin bir üyesi. Onu yarın getireyim mi?" "Ne istersen onu yap. Başka bir şansım var mı? Ne de olsa ben senin esirinim." "Biz, sizi hücrelerinizde, aynı bir annenin, bebeğini, beşiğinde tuttuğu gibi tutuyoruz: sizi kötülüklerden korumak için." Devamlı çocuklar hakkında birşeyler duymaktan veya bir çocuk gibi davranılmaktan bıkan Ahmet, sabırsız bir el hare85 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN keti yaptı. "Yarın görüşürüz o zaman?" dedi İmam. "Sen istersen" dedi Ahmet umarsızca, fakat İmam bir ziyaretçiden bahsettiği zaman yüzünün aldığı rengi, gözlerindeki pırıltıyı görmüştü. "Quar'ın huzuru bu gece seninle olsun," dedi. Ahmet başını sallayarak İmam'm arkasından baktı. Hapishanenin pisliği ve çamuruyla lekelenmiş beyaz kaftanın içinde zarifçe hareket eden ince bedeni izledi. Faysal iğrenmiş gibi görünmüyordu. Pisliği temizlemeye veya ondan uzak durmaya çalışmadı. Dilencilere, dışlananlara, hastalıklılara dokunmuştu. Onlara, içindeki Tanrıyı vermişti. Kıyafetler temizlenebilir, demişti İmam, aynı ruhumuz gibi. Quar'ın veya herhangi bir Tanrının vereceği huzur o gece Ahmet'den çok uzaktaydı. Ahmet, ertesi sabah, bu gizemli ziyaretçinin kimliğini öğrenmek için sabırsızlıkla bekledi. Annesi olmasını umut ediyordu, fakat mahkumlar ve ailelerinin, demir parmaklıklarda görüştüğü saat gelmişti ve annesi orada yoktu. Khardan'ın an-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nesi gelmişti ve İmam'ın söylediklerinin doğru olduğunu, Safiya'nm durumunun iyiye gittiğini söylemişti. Hapishaneye gelecek kadar gücü olmasa da, oğluna sevgilerini göndermişti. "İmam, annem eğer çölde kalsaydı, onun öleceğini söyledi. Bu doğru mu?" "Hayatlarımız Akhran'ın elinde," dedi Badia gözlerini kaçırarak. "O'na dua et." "Bir sorun var!" diye bağırdı Ahmet kadının elini yakalayarak. "Ne oldu? Badia, sen her zaman bana ikinci bir anne oldun. Yüzünde keder görüyorum. Sorun annem mi? Ne olduğunu söyle bana!" Elini kalbine bastırarak, "Bu senin derdin değil, Ahmet" dedi kadın umudunu yitirmiş bir sesle. "Bu benim derdim. Tanrımız bana dayanacak gücü veriyor. Elveda." Onu alnından öperek "Seni bununla ve annenin dualarıyla bırakıyorum," dedi. Ahmet'in daha fazla soru sormasını engellemek için, hızlı MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN hızlı, yakınlardaki pazarın içine karıştı. Bir zil çaldı. Annelerin, eşlerin ve çocukların veda feryatlan arasında, muhafızlar mahkumları hücrelerine geri götürdüler. Yavaşça, ayaklarını yere sürüyerek avluyu geçen Ahmet, İmam'ın bahsettiği ziyaretçi Badia olamaz, diye düşündü. Düşüncelere dalmış genç, yanından dürten dirseği hissedince irkildi. Yukarı bakınca, Hranalardan Seyih'i gördü. Seyih'in ifadesinin karanlık ve sert olduğunu görünce, kabaca "Ne istiyorsun, çoban?" dedi. "Sadece haberleri duyup duymadığını merak ettim." "Ne haberi?" Ahmet ilgisiz görünüyordu. "Kadınlarınızdan biri senden bir keçi mi doğurdu?" "Keçileri yetiştiren sen ve senin kabilen." "Hah!" diyerek uzaklaşmaya çalıştı Ahmet fakat Seyih kaftanının kolunu yakaladı. "Sizden biri, bir Akar, Tanrımız Akhran'ı reddetmiş ve buranın tanrısına geçmiş." "Sana inanmıyorum!" dedi, Seyih'e tehdit edici bakışlarla. "Ama öyle. Şuraya bak!" Seyih kapıyı gösterdi. İsteksizce kafasını çevirdi, Ahmet. İmam'ın ziyaretçisinin kimliğini, hemen orada tahmin ettiği için, ne göreceğini bakmadan biliyordu. Parmaklıklarda Macit'in en güvenilir adamlarında, biri olan Seyit, temiz, beyaz kaftanlara bürünmüş duruyordu. Seyit'in yüzünde hem sinirli hem de meydan okuyan bir ifade vardı. Yanında da İmam duruyordu. Etrafında yükselen alçak homurdanmadan, Akar kabilesinin diğer üyelerinin Seyih'in söylediklerini duyup, İmam'ın yanında dikilen Seyit'i gördüklerini anlamıştı. Nasihat almak için kalabalığa bakan Ahmet, şaşkınlıkla Akar'm tüm adamlarının ümitle ona baktığını gördü! Birden, adamların, liderlik rolünü 88 GECENİN PALADİNİ n alacağını düşündükleri geldi aklına! Ne de olsa Macit'in oğluydu... gu beklenmedik sorumlulukla kafası karışan Ahmet, "Onunla konuşup, bu hatayı düzelteceğim" gibisinden birşeyler söyleyip, kapılara doğru yürüdü. Muhafızlar, arkasından atıldılar fakat İmam'ın bir el hareketi onları diğer işlerine gönderdi. Öbür mahkumları bir araya toplayıp, İmam'ın izle-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mediğinden emin olunca, hayal Kırıklıklarını onlardan çıkararak, mahkumları hücrelerine doğru sürüklediler. Seyit'e odaklanmış, sert bir bakışla yaklaşan Ahmet, adamın kendisinden başka her yere; havaya, hapishaneye, yere, İmam'a baktığını gördü. Seyit uçuşan kaftanının ucunu, önce buruşturuyor sonra düzeltiyor, sonra tekrar buruşturup, tekrar düzeltiyordu. Kalbi kumlarda sürünerek, "Demek doğruymuş," dedi Ahmet çok alçak bir sesle. Kapıya vardı. İmam, belki de ziyaretçisinin hayatı için endişelendiğinden içeri girmemişti ve hem kendisini hem de Seyit'i dışarıda tutuyordu. Ahmet'in kötü birşeylerin meydana geleceğini haber veren bakışı, onu önceden önlem aldığına sevindirmiş olmalıydı. "Seyit," dedi Ahmet soğuk bir sesle. "Selamün aleyküm." "Sana da merhaba, Ahmet" dedi Seyit ilk kez genç adamın gözlerine bakarak. Açıkça göz göze gelmeleri hoşuna gitmemişti ki, hemen gözlerini kaçırdı. Parmaklan yine kaftanına gitti. "Seni buraya getiren nedir?" Ahmet öfkesini saklamaya çalışıyordu. Seyit neden böyle bir davranışta bulunmuştu? Daha da kötüsü neden buraya kadar gelip burunlarını çamura sürtüyordu? İmam sakin bir sesle "Seyit nasıl olduğunu görmeye ve siz89 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN lere iyi davranıldığmdan emin olmaya geldi, Ahmet." "Evet, bu yüzden geldim" dedi Seyit gülümseyerek. Adamın dişlerini boğazından aşağıya tıkmak için can atarak, "yalancı!" diye düşündü Ahmet. "Demek söyledikleri doğru, Quar'a dönmüşsün." Adamın tebessümü, hasta bir sırıtmaya dönüştü. Omuzlarını silkti ve İmam'a onaylamayarak baktı. Kaftanın kullanılmaktan kirlenen yanıyla oynamaya devam ederek, kapılara yaklaştı ve Ahmet'e de yakınlaşması için işaret etti. Bir yılana yaklaşıyormuşçasına ürperen genç adam kendisine söyleneni yaptı. İmam yakındaki sarayın güzelliğiyle büyülenmiş gibi davranıyordu. "Ne yapabilirdim, Ahmet?" diye fısıldadı Seyit, parmakları kendi elbisesini bırakıp, parmaklıkların arasından, gencinkileri tutarak. "Çölde işlerin nasıl olduğunu bilmiyorsun!" Ahmet soğukkanlılığını korumaya çalışarak, "Nasılmış bakalım?" diye sordu. Ama baştan aşağı buz kesmişti. "Açlıktan ölüyoruz, Ahmet! Askerler her şeyi yaktılar, bize, içine su koyacak, keçi derisi bile bırakmadılar! Barınacak yerimiz yok. Geceleri kumun içinde uyuyoruz. Gündüzleri palmiye ağaçlarının gölgeleri için kavga ediyoaız! Bir sürü hasta ve yaralı insan var ve onlarla ilgilenecek sadece birkaç yaşlı kadın var. Karımı, çocuklarımı götürdüler..." "Sızlanmaktan vazgeç!" diye patladı Ahmet. Elinde olmadan tiksintiyle uzaklaştı Seyit'ten. "Sadece siz acı çekmiyorsunuz! En azından siz özgürsünüz! Halimize bir bak, hayvanlardan beter durumdayız!" İmam'a bakarak sesini alçaktı. "Babamın bizi buradan çıkarmak için bir plan yaptığından eminim. Veya Khardan..." "Khardan!" dedi Seyit biraz fazla bağırarak. İkisi de, 90 GECENİN PALADİNİ

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


t am'm mce omuzlarınm gerildiğini, sarıklı kafasının hafifçe ı reket ettiğini gördüler. İmam'a arkasını dönerek, Ahmet'le vvi/ yüze geldi. Suçlulukla aşağı bakan gözler şimdi, içlerinde hor görmeyle, tam genç adamın gözlerinin içine bakıyordu, dudakları alaycı bir ifade almıştı. "Kıymetli ağabeyine ne olduğunu duymadın mı?" "Ne? Ne oldu Khardan'a?" Alımet'in neredeyse kalbi duracaktı. "Ne oldu ona?" Şimdi karşısındakinin kaftanını tutan oydu. "Ne mi oldu? Hiç! Hiç bir şey olmadı o pis korkağa!" diyerek kahkaha attı. "Buna nasıl cüret edersin!" Ahmet adamı kendisine çekerek kafasını parmaklıklara vurdu. Muhafızlardan biri, onlara doğru bir adım attı fakat bu olanları görmemiş veya duymamış olan İmam, muhafızı bir kez daha yerine geri gönderdi. "Bu doğru ve bana kötü davranman bunu değiştirmeyecek. Kalifimiz, kadın kılığına girerek, savaş alanından kaçtı!" Ahmet bir süre adama baktı, sonra birden kahkahalarla gülmeye başladı. "Hain olmakla birlikte yalancısın da! En azından daha inanılır birşeyler uydurabilirdin." Adamı bırakan Ahmet, sanki cüzamlı birine dokunmuş gibi ellerini üzerine sildi. "Evet, uydurabilirdim," dedi Seyit kızarak. "Düşün Ahmet! Eğer yalan söylüyor olsaydım daha iyi bir hikaye uyduramaz mıydım? Hem niye yalan söyleyeyim ki?" "Ona katılmam için!" Ahmet haşin bir hareketle İmam'ı gösterdi. "Ona katılıp katılmaman umurumda değil!" Seyit bocalamaya başlamıştı. Kontrolü kaybedip, amacına zarar verdiğini anlamıştı. Sahte bir saygınlık havasıyla "Buraya anlayacağınızı 91 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN umarak, sana ve diğerlerine, neden böyle bir şey yaptığırru açıklamaya geldim. Khardan hakkında söylediklerim doğru." Tam Akhran üzerine yemin ederim diyecekken, duraksadı. İmam'ın biraz ötede duran sessiz varlığı hatırlayarak, "Annemin şerefi üzerine yemin ederim," diye saçmaladı. "Çöldeki herkes doğru olduğunu biliyor." "Babam inanmaz!" "En çok baban inanıyor buna," dedi ellerini sallayarak. "İşte!" kuşağına uzanarak bir kılıç çıkardı. "Macit, bunu Khardan'm annesine vermemi söyledi ama içim elvermedi. Sen bununla istediğini yapabilirsin." Ziyaretçiyle mahkum arasındaki parlayan metali gören gardiyan, İmam'ı boş vererek, aralarına atladı. "Sizi köpekler! İkinizi de kamçılatacağım!" İmam, hızla gardiyanın önüne geçti ve narin kolunu onunla bedeviler arasına soktu. "Seni temin ederim ki önemli bir şey değil." "Önemli değil mi! Adam çocuğa bir kılıç verdi!" "Evet" diye sözünü kesti İmam. Parmaklıklardan uzanarak, Ahmet'in güçsüz elini tuttu ve kontrol için silahı aldı. "Bu bir kılıç fakat zararlı olabilir mi?" Gardiyan silaha dikkatle baktı ve hafifçe güldü. Sonra beyinlerini güneşin altında pişiren bu insanların aptallığına, kafa sallayarak oradan uzaklaştı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kılıcın bıçağı kırılmıştı. Geriye sadece sapı ve beş santim civarında metal kalmıştı. "Bunu baban baltayla kendisi yaptı," dedi Seyit, İmam tekrar arkasını dönünce. Ahmet kırık kılıcı, Khardan'ın kılıcını titreyen ellerle aldı. Acı dolu gözlerle bakıyordu ona. "Ben... ben... anlamıyorum." 92 GECENİN PALADİNİ "Baban, Khardan'ı ölü ilan etti." İçini çekti Seyit. Parmak1 klardan uzanarak Ahmet'in koluna vurdu ve onu teselli etmeye çalıştı- "Macit mahvolmuş bir adam. Artık bir liderimiz yok. Her gün, oturup, Khardan'ın yok olduğu söylenilen, doğuya bakmaktan başka bir şey yapmıyor." "Ama nereden bilebilir ki? Khardan'ı gördü mü?" "Hayır ama gören biri var: Cin Fedj." "Caffar'm hizmetkarı mı? Bir Hrana cini?" Gözyaşlarıyla pırıldayan gözlerinden ateş püskürdü. "Buna kimse inanmaz!" "Sul'ün yeminini etti, Ahmet ve hâlâ aramızda dolanıyor," dedi Seyit usulca. Genç adam bakakaldı. Konuşamıyordu, dilini yutmuş gibiydi. Boğazı kurumuştu. Sul'ün yemini bir ölümsüzün edebileceği en berbat, en bağlayıcı yemindi. Eğer şu an söyleyeceklerim doğru değilse, Akhran beni hemen şimdi alsın, konutuma kapasın ve onu Sul'ün ağzına koysun ve Sul de beni yutup, bin yıl boyunca karnında, karanlıkta tutsun. Yemin böyle bir şeydi. Ahmet, cinlerin, özellikle de Pukah'm, bir çok kez, bu yemini edeceğini söylediklerini duyar ama her seferinde vazgeçerlerdi. Bu yeminin edildiğini şimdiye kadar ilk kez duymuştu. Şaşkın, gözyaşlarıyla kör olmuş bir şekilde "Nasıl?" diye fısıldayabildi. "Fedj savaş sırasında orada değildi. Ona saldıran Sait'in cini Raja'yla dövüşüyordu. Efendisi için endişelenen Fedj, dövüşten mümkün olduğu kadar çabuk ayrıldı fakat döndüğünde savaşın bitmiş olduğunu gördü. Caffar'ı yaralılar arasında yatarken buldu. Onu güvenli bir yere götüren Fedj, kendisinin yardımına ihtiyacı olan başkaları da var mı diye bakmaya git93 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ti. Amir'in askerleri kampı yakıyordu ve her yer karmakarışıktı. Gece çökmüş, duman her yeri kaplıyordu. Fedj bir ses duydu ve üç tane kadının karmaşadan yararlanıp askerlerden kaçtığını gördü. Yardım etmek için onlara doğru uçtu Fedj. Tam onlarla konuşacakken kadınlardan birinin peçesi düştü." Ahmet'in yüzündeki kederi gören Seyit durdu ve ayaklarına bakmaya başladı. "Khardan mı?" dedi duyulmayan bir sesle. Bir kelimeden çok bir iç geçirmeye benziyordu. Seyit kafasıyla onayladı. Kınk kılıcı sıkıca tutarak, parmaklıklara yaslandı, sonra kızgınlıkla bağırdı, "İnanmıyorum!" Belki yaralıydı, şuurunu kaybetmişti ve onlar da ona yardım ediyorlardı. "O zaman neden geri gelmedi? İnsanlarının ona ihtiyacı olduğunu biliyor. Tabi ki..." "Tabi ki ne?" dedi aniden kafasını kaldıran Ahmet. "Tabi ki gerçek bir korkak değilse."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Seyit'i yakalayarak adamın yüzünü parmaklıklara vurdur. "Domuz! Asıl korkak kim? Sürünerek gelen kim? Seni, seni öldüreceğim..." İmam, Seyit'in bu kez gerçekten zor durumda olduğunu görebiliyordu. Muhafızla birlikte bedeviyi Ahmet'in boğucu tutuşundan kurtarmayı başardılar. "Kötü haberi getirenlere her zaman sanki sebebi onlarmış gibi davranılır," diye mırıldandı üstünü başını düzeltirken. "Diğerleri sana söylemeye korktular ama ben bilmen gerektiğini düşündüm." "Kötü haberleri getirenler sadece bu haberi verirken zevk alıyorlarsa öyle davranılırlar," diye karşılık verdi Ahmet. "Khardan, seni delinin önünde küçük düşürdüğünden beri ondan 94 GECENİN PALADİNİ efret ediyorsun." Son sözleri söylerken hıçkırıklan o kadar kuvvetliydi ki ne dediği anlaşılmıyordu. "Yıkıl karşımdan köDek!" Ahmet kırık kılıcı salladı. "Babam haklı! Khardan öldü!" Seyit'in yüzü kızgınlıktan bozardı. "İkinizin iyiliği için de öyle olduğunu umuyorum!" Öfkeden gözleri görmeyen Ahmet, yeniden parmaklıklara atıldı, ve sanki kılıcı ucunda bıçak varmış gibi, Seyit'e saplamaya çalıştı. Genç adamın kendisine zarar vermesinden korkan İmam, Seyit'i parmaklıklardan çekti. "Evine dön!" dedi kısık bir sesle. "Burada yapacak başka işin kalmadı." Muhafızlar avlunun diğer ucundan, koşarak geldiler. Ahmet'i iki kolundan kavradılar ve adeta güreşircesine onu kapıdan uzaklaştırdılar. Seyit İmam'a karşı çıkarak, kapıya yaklaştı. "Beni iyi dinle, Ahmet! Biz bir halk, bir millet olarak bittik. Akhran bizi terk etti. Sen ve diğerleri..." dedi hapishaneyi göstererek "...bununla yüzleşmelisiniz. Şimdi neden Quar'a döndüğümü biliyorsun. O kullarını koruyan ve ödüllendiren bir Tanrı." Ahmet, kalan son gücüyle, kırık kılıcı Seyit'e doğru salladı. "Bu kadar yeterli, dostum. Evine git!" Saygınlığının kalıntılarını toplayarak, Pazar yerine doğru yol aldı, Seyit. "Genç adamı hücresine geri götürün," diye emretti İmam. "Ona iyi davranın," diye de ekledi. Birbirlerine bakışlar atan gardiyanların, bu başkaldırı gösterisini, mahkumlarını cezalandırmak için bir mazeret olarak kullanacaklarını tahmin etmişlerdi. "Eğer üzerinde tek bir iz bile görürsem, Quar'a hesap vereceksiniz!" Gardiyanlar, mahkumu sürükleyerek götürdüler ve bir ye95 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ti. Amir'in askerleri kampı yakıyordu ve her yer karmakarışıktı. Gece çökmüş, duman her yeri kaplıyordu. Fedj bir ses duydu ve üç tane kadının karmaşadan yararlanıp askerlerden kaçtığını gördü. Yardım etmek için onlara doğru uçtu Fedj. Tam onlarla konuşacakken kadınlardan birinin peçesi düştü." Ahmet'in yüzündeki kederi gören Seyit durdu ve ayaklarına bakmaya başladı. "Khardan mı?" dedi duyulmayan bir sesle. Bir kelimeden çok bir iç geçirmeye benziyordu. Seyit kafasıyla onayladı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kınk kılıcı sıkıca tutarak, parmaklıklara yaslandı, sonra kızgınlıkla bağırdı, "İnanmıyorum!" Belki yaralıydı, şuurunu kaybetmişti ve onlar da ona yardım ediyorlardı. "O zaman neden geri gelmedi? İnsanlarının ona ihtiyacı olduğunu biliyor. Tabi ki..." "Tabi ki ne?" dedi aniden kafasını kaldıran Ahmet. "Tabi ki gerçek bir korkak değilse." Seyit'i yakalayarak adamın yüzünü parmaklıklara vurdur. "Domuz! Asıl korkak kim? Sürünerek gelen kim? Seni, seni öldüreceğim..." İmam, Seyit'in bu kez gerçekten zor durumda olduğunu görebiliyordu. Muhafızla birlikte bedeviyi Ahmet'in boğucu tutuşundan kurtarmayı başardılar. "Kötü haberi getirenlere her zaman sanki sebebi onlarmış gibi davranılır," diye mırıldandı üstünü başını düzeltirken. "Diğerleri sana söylemeye korktular ama ben bilmen gerektiğini düşündüm." "Kötü haberleri getirenler sadece bu haberi verirken zevk alıyorlarsa öyle davranılırlar," diye karşılık verdi Ahmet. "Khardan, seni delinin önünde küçük düşürdüğünden beri ondan 94 GECENİN PALADİNİ ediyorsun." Son sözleri söylerken hıçkırıkları o kadar etliydi ki ne dediği anlaşılmıyordu. "Yıkıl karşımdan köu-i" Ahmet kırık kılıcı salladı. "Babam haklı! Khardan öldü!" Seyit'in yüzü kızgınlıktan bozardı. "İkinizin iyiliği için de öyle olduğunu umuyorum!" Öfkeden gözleri görmeyen Ahmet, yeniden parmaklıklara atıldı ve sanki kılıcı ucunda bıçak varmış gibi, Seyit'e saplamaya çalıştı. Genç adamın kendisine zarar vermesinden korkan İmam, Seyit'i parmaklıklardan çekti. "Evine dön!" dedi kısık bir sesle. "Burada yapacak başka işin kalmadı." Muhafızlar avlunun diğer ucundan, koşarak geldiler. Ahmet'i iki kolundan kavradılar ve adeta güreşircesine onu kapıdan uzaklaştırdılar. Seyit İmam'a karşı çıkarak, kapıya yaklaştı. "Beni iyi dinle, Ahmet! Biz bir halk, bir millet olarak bittik. Akhran bizi terk etti. Sen ve diğerleri..." dedi hapishaneyi göstererek "...bununla yüzleşmelisiniz. Şimdi neden Quar'a döndüğümü biliyorsun. O kullarını koruyan ve ödüllendiren bir Tanrı." Ahmet, kalan son gücüyle, kırık kılıcı Seyit'e doğru salladı. "Bu kadar yeterli, dostum. Evine git!" Saygınlığının kalıntılarını toplayarak, Pazar yerine doğru yol aldı, Seyit. "Genç adamı hücresine geri götürün," diye emretti İmam. "Ona iyi davranın," diye de ekledi. Birbirlerine bakışlar atan gardiyanların, bu başkaldırı gösterisini, mahkumlarını cezalandırmak için bir mazeret olarak kullanacaklarını tahmin etmişlerdi. "Eğer üzerinde tek bir iz bile görürsem, Quar'a hesap vereceksiniz!" Gardiyanlar, mahkumu sürükleyerek götürdüler ve bir ye95 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN rini morartmadan, onu hücresine tıktılar. Fakat genci bıraktıklarında, memnuniyetle ellerini ovuşturuyorlardı ve birbirlerine

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sırıtıyorlardı. İmam'ın öğreneği çok şeyi vardı. İz bırakmayan metotlar da vardı. Karanlık ve kokuşmuş hücresinde, yediği dayaktan dolayı acı çeken bedeninden çok, acı çeken ruhu yüzünden iki büklüm yatıyordu, Ahmet. Khardan da Tanrı da ölmüştü.

3 Faysal, hapishaneden çıkmış, geçtiği yolları açan, dizlerinin üzerine çöken, kutsaması için ellerini uzatan kalabalığın içinden, yavaş yavaş yürüyordu. Yanlarından geçerken, refleks gibi, düşünmeden, parmaklarıyla alınlarına dokunuyor, kutsal duaları mırıldanıyordu. Düşüncelere dalan İmam, tapınağın, tütsü kokulu, serin karanlığı tenine vurana kadar nerede olduğunun farkında bile değildi. Öğlen güneşinden sonra burası çok rahatlatıcıydı. Tannnın, altın koç kafalı sunağının önünde, bir aşağı bir yukarı giden, Faysal, duyduklarını düşünüyordu. Ahmet'in inancının sallantıda olduğuna inanarak, Seyit'i sadece, çölde kalan insanlarının nasıl da dağınık ve kötü durumda olduğunu ve Quar'a gelenlerin de nasıl yeni bir yaşama başladığını göstermek için getirmişti hapishaneye. Tek amacı buydu. Khardan'ın haberlerini duymak, onu da, en az Alımet kadar şaşkınlığa uğratmıştı, şimdi de duyduklarının muhakemesini yapıyordu. İmam'ın, kendilerini, ona ve Quar'a adamış çok iyi ajanları vardı. İmam, Amir'in sabah kahvaltısında kaç dilim portakal yediğini, gece yatağa hangi kadınla girdiğini biliyordu. Kannadi, en iyi komutanı Kasım'a, Khardan'ın ruhunun, Quar'a gönMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN derilecek ilk ruhlardan biri olmasını emrettiğinde kısık sesle konuşmuştu; ama yeteri kadar kısık değil. İmam Tanrısının dileklerinin yerine getirilmemesine, kendisinin, kafirlerin Quar'a canlı getirilmesi konusundaki açık emirlerine karşı gelinmesine kızmıştı. Buna rağmen, öfke, Faysal'ın gözlerine delilik perdesini çekmedi. İmam, kan dökülmesinden nefret ediyordu fakat insanın inatçı doğasını da iyi tanıyordu. Quar'ın ışığını, sadece vücutlarına açılan deliklerden görebilecek olanlar olduğunu biliyordu. Kannadi yetenekli bir generaldi. Güney şehirlerini dize getirmek için ona ihtiyaçları olacaktı. Faysal, bu vahşi köpeği uysallaştırmak için ara sıra ona bir kemik atması gerektiğini biliyordu ve bu yüzden Khardan'm ölümünün kasıtlı cinayet olduğu gerçeğini görmezden gelmişti. Fakat şimdi... Khardan gerçekten de ölmüş müydü? Görünüşe bakılırsa Quar böyle düşünmüyordu. Eğer Kalif ölmediyse kaçmış mıydı? Faysal, Kalif in kadın kılığına girerek kaçtığı hikayesine hiç inanmamıştı. Peki ama o neredeydi? Bunun cevabını bir kişi verebilirdi. Tel savaşından beri oldukça garip davranan biri. İmam, küçük gümüş bir zili çalarak, cilalı mermerin üzerine, efendisinin ayaklarına kapanan yarı çıplak bir hizmetçiyi çağırdı. "Bana cariye Meryem'i getir," diye emretti Faysal. Tapınaktan çıkıp, kısa bir koridoru geçtikten sonra, ziyaretçi kabul ettiği odaya ulaştı. Tapmak gibi buranın da dış dünyayla ilişkisi kesilmiş gibiydi. Hiç penceresi yoktu ve oraya ancak uzun ve dolambaçlı koridorlardan ulaşılıyordu. Yerler si-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yah mermerdendi. Uzun mermer kolonlar, Tara-kan'ın Büyük Yaylalarından bloklar halinde gemiyle getirilmiş, oymalı fildişi kaplı tavanı destekliyorlardı. Tavanın süslemeleri, Quar'ın, 98 GECENİN PALADİNİ kullanna ihsan ettiği lütufları temsil ediyordu. Kare şeklindeki oda her köşesindeki, üç ayaklı sehpaların üzerinde duran mangallarla aydınlatılıyordu. İmam'ın misafir odası, olağanüstü tahta sandalye dışında, boş sayılırdı. Khandar'dan gönderilen bu sandalye, dayalı döşeli tapına5in tamamından daha değerliydi belki de, çünkü saksuldan oyulmuştu. Sadece doğu Pagrah Çölünün tuz emmiş topraklannda bulunan saksul ağacına, nadir rastlanan özelliklerinden dolayı saygı duyulurdu. Siyah odun inanılmaz derecede sertti fakat oyulduğunda cam gibi kırılıyordu. Bu yüzden sanatçıların olağanüstü dikkat göstermeleri gerekiyordu ve en basit işlemenin yapımı bile aylar sürüyordu. Odun ağırdı ve suda batıyordu. Yakıldığı zaman, zehirlenmeye neden olan pis kokulu gazlar çıkarırdı. Geriye kalan küller doktorlar tarafından çeşitli ilacın yapımında kullanılırdı. En ilginci de, ağaç kumun altında yetişiyordu. On beş metreye kadar yükselen yılanvari gövdesi, yerin sekiz-on santim altına gömülüydü. Süslü işlemeleri, birden fazla sanatçının, yıllarca süren titiz çalışmaları sonucunda hazırlanan saksul sandalyesinde otururken, Faysal, Meryem hakkında aldığı raporları ve kendi gözlemlerini derliyordu kafasında. Bir dilencinin topladığı altın paraları incelediği gibi o da teker teker bunları inceliyordu. Kannadi'nin askerleri, Amir'in cariye ve casusunu, bedevi kampında baygın bir şekilde yatarken bulmuşlardı. Kıyafetlerinin, eşyalarının çoğu, özellikle de sihirli araç gereçleri, alınmıştı. Amir onu sorguya çektiğinde, askerlerinden birinin onun pis kafirlerden biri olduğunu zannedip ona tecavüz etmeye çalıştığını söylemişti. Adamı tanımlayabilmişti ve adam ölümüne kırbaçlanarak cezalandırılırken, kirlenmiş masumiyetiyle izlemişti. 99 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Ne Amir, ne de Faysal ona inanmamıştı. Kannadi'nin askerleri herhangi bir kadını taciz edecek olurlarsa hadım edileceklerdi. Meryem'i kollamaları, tehlikede olduğu zaman onu bedevilerden kurtarmaları için görevlendirilmişlerdi. Adamlarından birinin Amir'in cariyesine zarar vererek hayatını tehlikeye atacağı fikri çok gülünçtü. Fakat Amir'in hiç bir kanıtı yoktu ve zavallıyı cezalandırmak zorunda kalmıştı. Kannadi hadım etme tehdidini yerine getirmedi, ama yine de ara sıra kırbaçlamak disiplini korumak için gerekliydi. Ne de olsa, asker bu olayda cezalandırılmayı hak etmiyor olsa bile, başka bir şey için şüphesiz hak etmiş olmalıydı. Konu kapanmış ve Meryem harem dairesine geri gönderilmişti. Yamina'ya göre kız endişeyle Amir'in sözünü yerine getirip onunla evlenmesini beklemişti. Faysal, iki ay önce, bunun, Meryem'in en büyük hayali olduğunu biliyordu. Kannadi'nin yatak odası büyük bir ödül değildi. Neredeyse elli yaşındaydı. Savaşçı vücudunda garip izler vardı. Elleri sert ve nasırlıydı. Nefesi, her zaman şaraptan ekşi kokardı. Bu yüzden, kadınların gözdesi olmak için yarışmalarının sebebi onunla

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


birlikte olmanın verdiği zevk değil, bu ayrımla gelecek zenginliklerin vereceği zevkti. Amir'in hareminde eşlik statüsü, sarayın güçlü büyücü kadmlan arasına katılmak demekti. Bu birleşimden doğan bütün kız ve erkekler Amir'in meşru çocuklarıydı ve bunlar divanda yüksek yerlere getirilebilir ve en önemlisi de bir gün Amir'in vârisi seçilebilirlerdi. Cariyeler, arkadaşlara kiralanabilir, hatta hediye olarak bile verilebilirdi. Fakat eşler, inzivaya çekilip, koruma altında yaşarlardı. Bu kadar izolasyon, eşlerin dünyada bir güç olmadığı anlamına gelmiyordu. Yamina, hanım sultan, bütün soylular, din 100 GECENİN PALADİNİ damlan ve halk tarafından, Kich şehrinin gerçek hükümdarı larak kabul ediliyordu. İmam, kendisi ve Yamina, politik bir tartışma yaparlarken Meryem'in onları dinlediğine bir çok kez «ahit olmuştu. Tek tutkusunun, elde edebildiği kadar çok güre sahip olmak olduğuna, şüphe yoktu. Fakat Kannadi onu hiç çağırtmadı. "Sanırım çölde geçirdiği zamanlar aklını kaybetmesine neden oldu," demişti Yamina, İmam'm Tapmaktaki özel odalarında, her zaman ayarlamayı başardığı gizli ve kişisel sohbetlerinin birinde. "Daha önceleri, Kannadi'nin gözüne girmek için mümkün olan her şeyi yapardı; güzelliğini sergileyerek, banyolarda çıplak dans eder, peçesi olmadan gezerdi..." Yamina, böyle şeyleri anlatırken hep ayrıntılara inerdi. Eli, kazara, İmam'm ince bacağına dokunur veya nazikçe kolunda gezinirdi. Yalnız başına, olağanüstü sandalyesinde otururken, Faysal, Yamina'nın sözlerinin yanı sıra, dokunuşlarını da hatırlamıştı. Öfkeyle somurttu. İmam, beraber oturdukları kanepede ondan uzağa kayınca, soğuyan bir sesle devam eden Yamina, "Geri geldiğinden beri, Âmir'in birliklerini denetlediğini bildiği sabah vakti yıkanıyor. Hadım, Kannadi'nin o gece birlikte olacağı kızı seçmeye geldiği zaman saklanıyor. Amir dansçı isterse, kendini iyi hissetmediğini söyleyerek, mazeret gösteriyor." "Bu tuhaf davranışların sebebi nedir?" diye sordu, Faysal. Amir'i ilgilendiren her şeyden haberdar olma isteği dışında, bu konuyla özellikle ilgilenmediğini hatırladı. "Aldığı riski biliyor olmalı. Şimdiden gözden düştü. Kannadi, göçebe kampında olanlar hakkında yalan söylediğine ikna olmuş durumda." Faysal'a doğru eğilerek, boğazdan gelen, kısık bir sesle "Sanırım o âşık," dedi. 101 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Göçebeye mi?" Faysal eğlenmiş görünüyordu. "At gibi kokan vahşi bir adama." "Vahşi bir adama mı? Evet!" dedi Yamina, parmaklarını İmam'm kolunda gezdirirken. Peçesi yüzünden düşmüş, eli, kurnazlıkla boynunu ve gerdanını kapayan zarımsı kumaşı çıkarmıştı ve İmam'ın, kırk yıl sonra bile, kayda değer sayılan güzelliğini görmesine izin vermişti. "Alev gözlü, vahşi bir adam, sert ve kaslı bir vücut, istediğini elde etmeye alışmış bir adam. Böyle bir adama âşık olan kadın, her şeyi göze alır!" "Ama Khardan öldü," dedi Faysal serinkanlılıkla. Ayağa kalktı ve kanepenin etrafında dolaşmaya başladı. Hüsrana uğrayarak, dudağını ısıran Yamina, ayağa kalktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Tanıdığım bazı erkekler gibi!" dedi hışımla. Peçesini örttü ve ipeklerin kızgın hışırtısıyla odayı terk etti. Faysal, Yamina'nın sözlerine pek kulak asmamıştı. Onda, dindar ruhunun sıkıntılı ve tiksindirici, mantığının da hayli tehlikeli olarak gördüğü şehvet uyandırma girişimlerinde, bunun gibi dedikoduları sık sık kullanırdı. Ancak şimdi, merak etmeye başlamıştı. "Cariye Meryem," dedi hizmetçi, onu daldığı hayallerden uyandırarak. Faysal, kafasını kaldırdı ve kapıda tereddüt içinde bekleyen, uçuk mavi kumaşlara sarılı, kıvrak ve narin figürü gördü. Mazgallardan gelen ışık, başörtüsünün altından belli belirsiz görünen altın saçlarında pırıldıyordu. Parlak mavi gözleri, İmam'ı, kendi tabiriyle neredeyse ateşli bir göz alıcılıkla izliyordu. Hizmetçiyi göndererek, Meryem'i eliyle çağırdı. "Daha yakına gel, yavrum." Babacan bir ses tonu takınmıştı. Oysa ki, kendisi kadından sadece birkaç yaş büyüktü. 102 GECENİN PALADİNİ Meryem sessizce yaklaştı. Kollarını uzatarak, önünde secde ? Aşağı bakan İmam, kızın çok korktuğunu gördü. Baştan »ı titriyordu, elbisesinin kumaşı sanki rüzgar varmış gibi .janlyordu, küpeleri ve bilezikleri endişeyle şmgırdıyordu. Faysal, memnuniyetle gülümsedi içinden, düşüncelerinin altın naraları bir torbanın içine düşüyordu. Eğilerek, elini tuttu, dizleri üzerine kaldırarak yakına çekti. "Meryem, yavrum," diye usulca başladı badem gözlerini, kızın gözlerinden ayırmayarak. "Senin iyi olmadığını söyleyen raporlar aldım. Şimdi seni görünce doğru olduklarını anladım! Ruhani hocan ve daha da önemlisi arkadaşın olarak, senin için çok endişeleniyorum." Peçesinin arkasına saklanan yüzünü göremiyordu. Fakat gözlerindeki korkunun dağılıp, kaşlannın şaşkınlıkla bir araya geldiğini görebiliyordu. Beklediği bu değildi. İmam giderek kendisinden daha emin oldu. "Ne duydunuz, İmam?" oltasını atmış, bilgi için avlanıyordu. Faysal yemi hemen yuttu. "Birilerinin seni zehirlemeye çalıştığını hayal ettiğini, yemeğini önce bir köleye tattırmadan bir şey yiyip içmeyi reddettiğini. Yastığının altında bir hançerle uyuduğunu. Çölde, bedevilerin arasında başına kötü şeyler geldiğini anlayabiliyorum ama artık güvendesin. Sana asla zarar veremezler." "Sorun bedeviler değil!" Kelimeler, Meryem onlan durduramadan ağzından fırladılar. Çok geç olduğunu ve balığın balıkçıyı yakaladığını anlayınca, ölü gibi bembeyaz oldu ve eliyle peçeli ağzını kapadı. "Korktuğun bedeviler değil," dedi Faysal mavi gözleri yaşlarla dolduran bir yumuşaklıkla. "O zaman sarayın içinden bi103 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ri olmalı." "Hayır! Hayır hiç bir şey yok! Sadece benim aptallığım! Lütfen gitmeme izin verin!" diye yalvardı Meryem, elini İmam'mkinden çekmeye çalışarak. "Kannadi mi?" diye sordu İmam. "Ona yalan söylediğin için

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olabilir mi?" Meryem boğuluyormuş gibi bir ses çıkardı. Neredeyse nefessiz kalarak, yere çöktü. "Beni öldürtecek!" diye feryat etti. "Hayır, hayır, yavrum," dedi İmam. Sandalyeden inerek, kızın yanma diz çöktü ve onu kollarının arasına alarak, yavaşça sallamaya ve yatıştırmaya başladı. Yamina orada olsaydı kıskançlıktan kıvranırdı. Faysal'ın hissettiği tek arzu, kızın kalbindeki, gizli, hayati bilgiyi çekip alma arzusuydu. Meryem'in hıçkırıklan biraz sakinleşince, İmam "Tam tersine bu olayı tamamıyla unuttu. Yalan söylediğini tabi ki biliyordu. Birden fazla adamı, Kasım'ı Khardan'la dövüşürken gördüğünü söyledi. Daha sonra Kannadi, en iyi komutanının sırtına saplanan bir bıçakla öldüğünü duyunca, bunun çok tuhaf olduğunu düşünmüştü!" Meryem kafasını sallayarak, inledi. "Sus yavrum." Kannadi, sadece sevgilini kurtarmaya çalıştığını tahmin ediyordu. Güneyde devam eden savaşla ilgili, kafasında, bir cariyenin sadakatsizliğinden daha önemli şeyler var. Mavi gözler ona peçenin üstünden baktılar. Yaşlarla pırıldıyorlardı, iri ve masumdular ve Faysal onlara hiç mi hiç kanmıyordu. Uzun kirpiklerini sallayarak "Gerçekten de böyle mi düşünüyor, İmam?" diye sordu. "Evet canım," dedi Faysal gülerek. Uzanarak, baş örtüsünden kaçan bir tutam sarı saçı geri soktu. "Onu devirmeyi planladığını bilmiyor." 104 GECENtN PALADİNİ, jyleryem nefessiz kaldı. İmam'ın kollarında kaskatı kesildi. Ona çılgınca baktı, ve birden büyüyen zenginliğine bir altın nara daha eklenmiş oldu. "Hayır" dedi yavaşça. "Bu pek doğru sayılmaz. Onu devirmeyi planlamıyordun. Hâlâ planlıyorsun!" Mavi gözlerdeki yaşlar yok oldu, kurnazca, gözü dönmüş bir hesaplamanın içinde yanıp gittiler. Gergin, sert bir sesle "Her şeyi yaparım! Benden istediğin her şeyi! Senin kölen olurum!" Yüzündeki peçeyi yırtıp attı. "Hemen şimdi al beni!" dedi vücudunu, İmammkine bastırırken. "Seninim!" "Senden hiç bir şey istemiyorum," dedi Faysal soğuk bir sesle. Kızı, mermer zemine itti. "Gerçeklerden başka hiç bir şey! Bana bildiğin her şeyi anlat. Her şeyi!" diye ekledi, son kelimeyi yavaşça ve vurgulu söyleyerek. "Ve unutma! Şimdiden bir çok şey biliyorum. Eğer başka bir yalan söylediğini anlarsam, seni Kannadi'ye teslim ederim. O zaman hikayeni İnfaz Yüksek Lorduna, daha kötü şartlar altında anlatmak zorunda kalırsın." "Sana doğruyu söyleyeceğim İmam," dedi Meryem ayağa kalkıp, Faysal'a serinkanlı bir asaletle yaklaşarak. "Sana Amir'in Quar'a ihanet ettiğini söyleyeceğim! Kutsal olana saygısızlığı yüzünden Quar'ın kendisi onun düşüşünü emretti. Ben sadece onun aciz kuluyum," diye ekledi gözlerini mütevazı bir şekilde indirerek. Faysal, Meıyem'in, bu yeni keşfettiği, dinsel harareti karşısında yüz ifadesini koaımakta zorlandı. Parmaklarını seğiren dudaklarının üzerine koydu, ve diğer eliyle konuşması için Meryem'e işaret etti. "Khardan'ı sevdiğim doğaı, İmam!" diye tutkuyla başladı Meryem. "Ve onu sevdiğim için, onu Tek ve Gerçek Tanrının 105

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN inancına getirmeyi her şeyden çok istedim. Amir'in kampa saldırmayı planladığını biliyordum ve Khardan'ın hayatı için endişelenmiştim. Yamina'nm bazı sözlerinden, Amir'in, Khardan'dan korktuğunu anladım ve bu mantıklıydı da," diye ekledi çalımla. "Çünkü o güçlü ve çetin bir savaşçı. Amir'in, Khardan'a bir suikast düzenleyeceğini talimin etmiştim." "Bu yüzden savaştan önce Khardan'a, boynuna takması için bir muska verdim. O, bunu kabilesinin, geri kafalı yaşlı kadınlarının yaptığı, bilindik, şans muskalarından zannetti." "Ama öyle değildi?" dedi Faysal amansızca. "Hayır değildi İmam," dedi Meryem gururla. "Ben yetenekli bir büyücüyüm, neredeyse Yamina kadar güçlüyüm. Sihirli kelimeleri söylediğimde, muska bedeviyi büyüledi ve onu derin bir uykuya gönderdi. Ayrıca onu her türlü yaradan koruyan bir kalkan olarak da işe yarıyor. Böyle yapmam iyi oldu..." diye ekledi sesi sertleşerek "...çünkü her şey şüphelendiğim gibi oldu. Sizin bedevilere zarar verilmemesi konusundaki açık emrinize karşı gelerek, Kannadi Khardan'ı öldürtmeye çalıştı. Kasım'ı iş üstünde yakaladım." Duraksayarak, göz ucuyla İmam'a baktı. Bu haberle öfkeden deliye dönmesini bekliyordu belki de. Fakat bundan haberi olan İmam, hiç bir şey belli etmedi ve Meryem onun nasıl tepki göstereceğini bilmeden devam etmek zorunda kaldı. "Khardan'ı, Kasım'ın atıyla oradan uzaklaştırdım. Amir onu öldürenlesin diye, onu, Kich'e, size getirmeyi planlamıştım. Laf aramızda, Khardan'ın ruhunu Quar'a döndürebileceğimizi biliyordum!" "Ruhuyla vücudu kadar ilgilenip ilgilenmediğini merak ediyorum," dedi İmam kum kuru. "Peki senin planını ne bozdu?" Meryem'in yüzü hiddetle kızardı ama kendisini kontrol et106 GECENİN PALADİNİ evi başardı ve hiç kesinti olmamış gibi hikayesini anlatmaya , varn etti. "Bize elini uzatıp, göklere çekmesi için İblis Ka.g'u bekliyordum ki, göz ucuyla deli adamın arkamdan gelip.." "Deli adam mı?" diye merakla sordu İmam. "Ne delisi?" "Sadece bir deli, İmam" dedi sabırsızca. "Khardan'm köle tüccarlarından kurtardığı bir genç. Khardan, çocuğun bir kadın olduğunu zannetti ama değildi; yüzünde veya göğsünde kıl olmayan ve kadın kıyafetlerine bürünmüş bir erkekti. Diğer bedeviler onu idam etmek istediler ama Khardan, onun deli olduğunu söyleyerek, onlara izin vermedi. Adam deniz üzerinden geldiğini ve bir büyücü olduğunu söylüyordu. Sonra da cadı kadın, Khardan'ın karısı, onun hareme alınması gerektiğini söyledi ve Khardan işte bu yüzden benimle evlenemedi!" İmam, bu kapsamlı ve tutarsız açıklamanın yarısını duymadı. "Deniz üzerinden" ve "büyücü" kelimeleri, aklına takılmıştı. Zorlu bir çabadan sonra düşüncelerini Meryem'in söylediklerine geri getirebildi. "Deli beni attan çekti ve vahşice kafama vurdu. Kendime geldiğimde beni buldukları gibi yarı çıplaktım ve ölü diye bırakılmıştım," diye tamamladı acıklı bir şekilde. "Khardan?" "Görünüşe bakılırsa gitmiş, İmam. Bilmiyorum. Saraya ge-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lene kadar uyanmadım. Ama askerleri sorguladığımda, onu görmemişlerdi." "Ve cesedi hiç bulunamadı." Derin düşüncelere daldı İmam. "Hayır, bulunamadı," diye mırıldandı Meryem, peçesini kapayıp, gözlerini indirerek. 107 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Peki ya bu deli adam, sence neden seni soymuş olabilir?" "Bu çok açık değil mi, İmam? Tabi ki beni elde etmek için." "Savaşın ortasında mı? Gerçekten de deli olmalı!" Meryem yere bakıyordu. "Sanırım, bu iğrenç eylemi sırasında durduruldu." "Hımmm." Faysal öne eğildi. "Khardan'ın savaş alanını kadın kıyafetleri içinde kaçarken görülmesi seni şaşırtır mıydı?" "Ta... Tabi ki..." diye kekeledi. "Yalan atma!" "Tamam!" diye bağırdı, küçük ayağını yere vurarak. "Bilmiyordum ama bundan şüphelenmiştim. Askerlerden kaçmanın tek yolu bu olurdu! Kampta kalan bir çok koca karı vardı. Eğer Khardan kadın kılığına girerse, gitmesine izin verebilirlerdi." "Ve Khardan hâlâ hayatta! Bunu biliyorsun ve geri dönmesini umut ediyorsun!" "Evet!" "Peki bunu nereden biliyorsun?" "Büyü, onu, kolyeyi taktığı sürece kötülüklerden koruyacak..." "Ama birileri onu çıkarmış olabilir. Belki de deli adam." Sandalyesine yaslandı Faysal, kaşlarını çatarak. "Eğer gerçekten büyücüyse..." "Saçma!" dedi Meryem heyecanla. "Sadece kadınların sihri vardır. Bunu herkes bilir!" "Yine de..." dedi Faysal. Düşünceleri içinde kaybolmuştu. Sonra silkinerek konuya geri döndü. "Yaşıyor olabilir diye tahmin yürütmüyorsun, Meryem! Onun yaşadığını biliyorsun. Nerede olduğunu biliyorsun ve bu yüzden korkuyorsun. Çünkü her an ortaya çıkıp, Amir'e meydan okuyabileceğini, onun da sepetinde bir yılan olduğundan şüphelenmesinden korkuyor108 GECENİN PALADİNİ sun." "Hayır! Yemin ederim..." Elini yakalayarak "Söyle bana Meıyem, yoksa, bu narin kekiklerden, deriyi yüzerken, İnfaz Yüksek Lorduna mı söylemeyi tercih edersin..." Meryem elini çekti. Peçesi gözyaşlan ve terle ıslanmış yüzüne yapışmıştı. "Ben... Ben kristal küreye baktım," diye mırıldandı. "Eğer... Eğer ölü olsaydı, ces... cesedini görürdüm." "Ama görmedin?" "Hayır!" "Onu canlı gördün!" "Hayır bu da değil..." "Bu kaçamak cevaplardan bıktım!" İmam'ın sesi çatırdadı. Meryem ürperdi. Kelimeler kırbaç darbeleri gibi vurmuştu. "Şimdi yalan söylemiyorum!" diye bağırdı kendini yere atıp. İmam'a yalvaran gözlerle bakıyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"O yaşıyor ama görüşümü engelleyen karanlık bir bulutla kaplı. Bu büyü olmalı herhalde. Ama daha önce hiç böyle bir büyü görmemiştim! Ne anlama geldiğini bilmiyorum!" Tapmak odasında bir sessizlik vardı. O kadar derin, kalın ve saygıdeğer bir sessizlikti ki bu Meryem, sessizliği veya badem gözleri gölgelere dalan İmam'ı rahatsız etmemek için hıçkırıklarını bastırmıştı. Sonunda İmam kendine geldi. "Haklısın. Sarayda tehlikedesin." Meryem, gözlerinde doğan kuşkulu, inanmayan ümitle baktı ona. "Daha da önemlisi, burada harcanıyorsun. Amir'e seni şehre bedevilerin arasında yaşamaya göndermesini önereceğim. 109 "1 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Zannedersem, Khardan'm annesi yakalanıp, Kich'e getirilenler arasında." • "Ama onlara ne diyeceğim?" diyerek dizlerinin üzerine çöktü Meryem. "Benim Sultan'm kızı olduğumu zannediyorlar. Amir'in beni idam etmesini beklerlerdi." "Senin gibi usta bir yalancı, kalplerini eritecek bir hikaye uydurmakta zorlanmamak," dedi Faysal. "Amir seni Ölüm Kulesinden atacaktı fakat senin cazibene karşı koyamadı. Sana onunla evlenmen için yalvardı lakin sen göçebe prensine sadık kaldın ve onu reddettin. Kannadi seni zindan'a kapattı. Seni sadece ekmek ve suyla besledi. Seni dövdü. Ama sen yine de sadık kaldın. En sonunda seni elde edemeyeceğini anlayınca seni sokaklara attı." Meryem'in dudakları açıldı, mavi gözleri pırıldadı. "Kırbaç darbeleri ve morluklar," dedi. "Muhafızlar beni öğlen vakti, etraf kalabalıkken dışarı atmalı." "Sen nasıl istersen" dedi İmam. Kızın bir an önce gidip, onu düşünceleriyle baş başa bırakması için sabırsızlanıyordu. El çırparak, hizmetçiyi çağırttı. "Harem dairesine geri dön. Hazırlıklarını yap. Amirle bu akşam konuşacağım ve onu casusumuzu bedevilerin arasına geri koymanın gerekleri konusunda ikna edeceğim." Elini salladı. "Ayağa kalk. Teşekkür etmene gerek yok. Dediğin gibi Quar'a hizmet ediyorsun. Ve Meryem..." dedi kız ayağa kalkarken. "Evet, İmam?" "Khardan'la ilgili herhangi bir şey öğrenirsen beni derhal bilgilendireceksin." Samimi olmayan bir sesle "Evet, İmam," dedi. Fazla samimiyetsizdi. "Eğer onun adını, senden önce başka birinin dilinden duyarsam, senin o dilini ağzından kopart110 GECENİN PALADİNt rım Bunu böyle bil, kızım. Anlıyor musun?" "Evet, İmam." Bütün samimiyetsizlik yok olmuştu. "Çok iyi- Çekilebilirsin. Quar seninle olsun." JQZ ve hizmetçi gidince, Faysal tekrar sandalyesine gömüldü Dirseği sandalyenin sert, işlemeli koluna dayalı, sanki boynu düşüncelerini taşıyamayacakmış gibi kafasının, eline gömülmesine izin verdi. Bedeviler... Khardan... Amir... Ahmet... Düşünceleri aklında kuyumcunun cila kabındaki taşlar gibi yuvarlanıyordu. Sadece bir tanesini işlenmemiş, sert ve rahat-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sız edici buldu. Deli adam... m

4 Hapishane muhafızları, bekçi kulübesinin yaptığı bir damlacık gölgede, kamburlaşmış olan oturuyorlardı. Sırtlarını, henüz güneşte kavrulmamış, serin duvara dayamışlardı. Neredeyse öğlen olmuştu ve gölge de giderek azalıyordu. Yakında, güneş onları, bekçi kulübesinin içine sürecekti. Bundan mümkün olduğu kadar kaçınıyorlardı. Tuğla binaya girmek, bir fırına girmekle eşdeğerdi. İçerideki sıcak çok fazla olmasına rağmen, en azından, yakıcı güneşten koruyordu. Sonunda, gölge kırıntıları, neredeyse yok olmuştu, ve muhafızlar homurdanarak ayağa kalktılar. Genç adamlardan biri, kumandanı dürttü, ve işaret etti. "Askerler." Nöbetinin, monotonluğunu bozacak herhangi bir değişikliğe minnet dolu olan kumandan, pazar yerine doğru baktı. Amir'in, rengarenk üniformalarının içinde harika görünen yığınla askeri, pazardaki, kalabalığın arasından atlarını hızlandırarak ilerliyorlardı. İnsanlar, önlerinde dağılıyorlardı. Anneler küçük çocuklarını kucaklarına alıyor, satıcılar en değerli mallarını kaldırıyorlar ve kızlarını perdeli kabinlere gönderiyorlardı. Eğer kalabalık çok yoğunsa ve atlar geçemiyorsa, askerler biniş sopalarıyla kendilerine yol açıyorlardı. Küfür eden ve GECENİN PALADİNİ ınlıkla bağıran insanlar, askerlerin arkasından gelen adamı ? dükleri zaman, korkuyla karışan bir şaşkınlıkla sus pus oluyorlardı. "Amir," diye mırıldandı kumandan. "Sanırım buraya geliyor," dedi genç muhafız. "Tüh!" yaşlı muhafız yere tükürdü, fakat gözü devamlı, pazarın içinden yol alan maiyetteydi. Bir an duraksadıktan sonra "Sanırım haklısın," dedi yavaşça. Etrafta dönerek, uykulu muhafızları ayağa kaldıran emirler yağdırmaya başladı. Kumandanın çağrısıyla avlunun öbür ucundan, tökezleyerek geldiler. "Hamd'ın derdi ne?" dedi tepki göstermeyen muhafızlardan birini gösterek. "Yine mi sarhoş? Onu bekçi kulübesine götürün! Çabuk olun! Üniformalarınıza çeki düzen verin! O ne? Kan mı? Seninki de mi? Hırsızdan bulaştığını söylersiniz. Ne? Adam iki gün önce öldü mü? Kahretsin! O zaman göz önünden çekilin! Geri kalanlar, uyanık gözükmeye çalışın, tabi bu mümkünse, sizi domuz evlatları. Hadi bakalım! Herkes yerine geri dönsün!" Kumandan, Amir'den, gevşek ve güçsüz vücudu, bekçi kulübesine sürüklenen Hamd'a kadar herkese sövüp sayarken, kırmızı gözlü adamlarını, tayin edildikleri yerlere iteklemeye başlamıştı. Yavaş gidenlere, kumandanın kalın sopasından çıkardığı küt sesler yardımcı oluyordu. At nallarının sesleri yakınlaştı. Durmadan terleyen kumandan, yutkunarak, hapishanesine son bir göz attı. En azından mahkumlar, öğlen egzersizlerinden sonra, hücrelerine geri konuldular, diye düşündü kumandan. Zindan'm karanlığında, şiş yanaklar, patlak dudaklar ve mor gözler, çok fazla belli olmu-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yordu. Hatta, üniformalardaki kan lekeleri bile. Yine de, ne 113 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN olur ne olmaz, kumandanın kör aklı, Amir'in, mahkumların özellikle de göçebelerin fiziksel işkenceye tabi tutulmaması konusundaki açık emrinin çiğnenmesine, bahaneler bulmaya çalışıyordu. Kumandan, tam büyük çaplı bir isyanın onu zor kullanmak zorunda bıraktığı yalanını uydurmuştu ki, genç muhafız düşüncelerini böldü. "Amir neden buraya geliyor? Bu bir âdet mi?" "Sul aşkına, hayır!" İkisi, kapıların önünde hazırolda bekliyorlardı. Kumandan'in yüzünde bir hoş geldiniz gülümsemesi alçı gibi durduğu için ağzının kenarıyla konuşmak zorunda kalıyordu. "Yaşlı Sultan, elinde olsaydı, buranın on metre yakınına bile gelmezdi. Ve geçmek zorunda kaldığında da, bunu perdeleri sıkıca kapanmış bir tahtırevanda yapardı, kokuyu duymamak için de burnuna bir portakal tutardı." "Sence Amir neden geliyor?" "Quar adına, ben nereden bileyim!" diye domuz gibi homurdandı kumandan, terini koluyla silerek. "Şüphesiz, şu kahrolası bedevilerle ilgili bir şeydir. Zaten, İmam da ortalarda dolanıp, her şeye burnunu sokuyor. Quar beni affetsin." Kumandan yorgun yorgun göklere baktı. "Hepsi buradan defolduğunda çok mutlu olacağım." "Peki bu ne zaman olacak?" "Dinlerini değiştirdiklerinde tabi ki." "Önce ölmeleri gerek." "Bence de," diyerek omuz silkti Kumandan. "İki türlü de fazla uzun sürmeyecek. Şışşt!" Adamlar sessizleştiler. Kumandan huzursuzca kıpırdanıyordu. Arkasını dönüp her şeyin yolunda olduğunu kontrol etmek istiyordu, fakat sinirli olduğunu da göstermek istemiyor114 GECENİN PALADÎNİ Arkalarında Hamd'ın, sarhoş sesiyle, açık saçık bir şarkı "vlerneye başladığını duyabiliyordu. Kumandan'm kanı şaklarında atmaya başlamıştı, ama sonra olgun bir karpuzun ere düşmesi gibi bir sesle, boğuk bir homurdanma duyuldu ve şarkı sona erdi. At sırtındaki askerler, kapıya geldiler. Liderlerinin buyruğuyla, hizaya geçtiler ve hazır olda oturmaya koyuldular. Sihirli atları, tekrar, yaratıldıkları ağaçlara dönüşmüşçesine, hareketsiz duruyorlardı. Lider gösterişli bir hareketle kılıcını salladı. Askerlerinin hemen arkasından gelen Kannadi, öne çıktı. Komutan'ın selamına karşılık vererek, atından indi. Hapishaneye ve avlularına bakışlar atarak, ter içindeki Kumandan'ın yanına geldi. Komutan da onu takip etti. Eski günlerde, eğer Sultan hapishaneyi ziyaret etmeyi kafasına koysaydı -ki bu aya uçmayı kafasına koyması gibi bir olasılıktı- böyle bir ziyaret, kutsal şahsını çevreleyen yüzlerce muhafız olmadan gerçekleştirilemezdi; köleler sandalyesini taşır ve bu değersiz topraklar, ipek ayakkabılarını kirletmesin diye yerlere kadife halılar sererlerdi; başka kölelerin taşıdığı tahtırevanlarda, perdelerin aralarından bakıp, peçeleriyle ağızlarını kapayan en gözde karıları olurdu; diğer başka köleler de, hapishanenin gerçek bir ziyafet yuvası olduğunu düşünen si-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nekleri uzak tutmak için, büyük tüyden yelpazeleri taşıyor olurlardı. Sultan, sıcak güneş, pis koku ve mekanın genel nahoşluğu onu tahtırevanının parfümlü, ipekli korunağına göndermeden, dört, en fazla beş dakika kalırdı orada. Amir'in, pişmiş topraklarda, uzun, maksatlı adımlarla, sakin ve soğukkanlı, burnunu bile kırıştırmadan yürüyüşünü izlerken, kumandan eski günleri yürekten özledi. 115 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Yüce Efendim!" Kumandan yakıcı sıcaklıktaki yere karın üstü yattı. Bu haysiyetsiz konumda bir kurbağaya benziyordu ve bunun zaten üzerine bakılmayacak gibi olan üniformasına da bir faydası olmamıştı. "Bu büyük bir şeref..." "Ayağa kalk!" dedi Kannadi tiksintiyle. "Bu saçmalıklara vaktim yok. Buraya mahkumlardan birini görmeye geldim." Kumandan zar zor ayağa kalktı ama yüreği yerde kalmıştı. Hangi mahkum? Fazlaca sert cezalandırılan biri olmasaydı bari. "Pis mahluklar! Kesinlikle bu ilgiyi hak etmiyorlar! Size yalvarıyorum..." "Kapıyı aç!" Kumandan'ın, boyun eğmekten başka şansı yoktu. Fakat adamın elleri o kadar çok titriyordu ki, anahtarla kapı mandalını tutturamadı ve Kannadi bir hareket yaptı. Amir'in kumandanı, anahtarları titreyen kumandandan aldı, ve kapı kulak tırmalayıcı bir gıcırdamayla açıldı. Amir kekeleyen Kumandan'ı iterek, avluya girdi. "Bedevi Ahmet'in hücresi nerede?" "Aşağı düzlükte, sol... soldan üçüncü. Fakat Lanetlilerin Evine girerek, moralinizi bozmayın, Majesteleri!" Hızla yürüyen adamın, yaklaşık altı adım arkasında paytak paytak yürüyordu. "Benim gözlerim, bu insan tortularını görmeye alışık. Kafiri, Ulu Varlığınıza, benim getirmeme izin verin, Yüce Efendim!" Kannadi duraksadı. Hapishaneye girip Ahmet'le hücresinde konuşmaya niyet etmişti. Fakat şimdi, çirkin, penceresiz binanın önünde durunca, insan süprüntüsünün ve umutsuzluğunun kokusunu alınca, belli belirsiz gelen acı ve ümitsizlik inlemelerini duyunca, savaş alanında bir kez bile solmayan ce116 GECENİN PALADİNİ alevi, titremiş ve sönmüştü. Savaşta, ölüm ve perişanlığa ktı ama insanların hayvanlar gibi kafeslere konduğu bir rdeki ölüm ve perişanlığa asla alışamayacaktı. Amir'in duraksadığmı gören kumandan "Bekçi kulübesi ünün bu saatinde oldukça konforludur, Yüce Efendim," diye önerdi. "Pekala," dedi Kannadi. Kumandan'ın ağzından kaçırdığı duyulabilen ferahlama ünlemini duymazlıktan gelmeyi tercih etti. Durduğu yerde donmuş bir şekilde Amir'e bakan genç muhafıza, "Hadi!" diye bağırdı Kumandan. "Majestelerine kulübeyi hazırla." Amir'in arkasından yaptığı telaşlı el hareketleri ve tehdit edici yüz ifadesi yüzünden, şaşkına dönmüş gence, sarhoş Hamd'ı yok etmesini söyleyen mesajı ulaştırmayı başardı. Olayı çakan genç fırladı ve Amir odanın sıcak ve nemli gölge-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sine tam zamanında girdi. Arka odaya taşınan zavallı Hamd'ın çizmelerinin topuklarını gördü ve bir sürükleme sesi duydu. Bir kapı çarpılarak kapandı. Amir'in muhafız birliğ:nin komutanı, ters çevrilmiş bir sandalyeyi alıp, kaba bir masanın yanına yerleştirdi. Fakat emir ufak binanın içinde dolanmayı tercih ediyormuş gibi görünüyordu. Kumandan nefes nefese kalmış bir şekilde kapıda belirdi. "Evet?" dedi Kannadi, adama bakarak. "Git ve mahkumu getir!" "Tabi Kralım!" Kumandan bu önemsiz konuyu tamamıyla unutmuştu. Aceleyle kayboldu. Ufak bir pencereden dışan bakan Kannadi, adamın avluda koşturduğunu gördü, baş örtüsünün kenarları, gösterdiği çabanın rüzgarında uçuşuyorlardı. Komutana bakan, Amir kaşlarını kaldırdı. Komutan sessizce 117 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN kafasını salladı. "Herkesi çıkarın" dedi, arka odayı göstererek. Komutan hemen emirleri yerine getirdi. Kannadi, Kornutan'ın tereddütlü ve isteksiz Ahmet'i, iteleyerek getirirken gördüğünde, binanın, Hamd'ın serseme çevrilmiş kanlı bedeni de dahil, bütün sakinleri çıkarılmıştı. Komutan dışarıdaki yerini aldı. Oflayıp puflayan kumandan girişte belirdi. Genç adamı kolundan çekerek onu binanın içine itti. Bedevi, serin gölgelerde, sersemlemiş, gözlerini kırpıştırarak etrafına bakıyordu. "Eğil! Amir'in önünde eğil, kafir köpek!" diye öfkeyle bağırdı Kumandan. Kannadi, güneşten kör olmuş gencin Amir'in veya herhangi başka birinin odada olduğundan haberi olmadığının farkındaydı. Fakat Ahmet Kumandan'a uymakta biraz gecikince, onu dizlerinin arkasından sertçe tekmeledi ve gencin yere çökmesine sebep oldu. Onu giysisinin arkasmdan tutarak, kafasını yere vurdu. "Köpeğin kötü davranışlarından dolayı özür dilerim, Yüce Efendim." "Çık buradan! Mahkumla yalnız konuşmak istiyorum." Kumandan, endişeli endişeli, yerde iki büklüm yatmakta olan Ahmet'e baktı ve onaylamayan bir tavırla ellerini açtı. "Kralımızın emrine karşı gelecek kadar cesur olamam, lakin bu kafirlerin vahşi hayvanlar olduklarını Majestelerine bildirmezsem, görevimi ihmal etmiş olurum." "Sen, benim, Quar'ın Seçilmiş Ordularının Generalinin, on sekiz yaşındaki bir oğlan çocuğuyla baş edemeyeceğimi mi söylüyorsun?" diye sordu Kannadi sakince. "Hayır! Hayır! Kesinlikle hayır Hünkarım!" diye kekeledi 118 GECENİN PALADİNİ mandan. O kadar çok terliyordu ki olduğu yerde eriyip bir ölcüğe dönüşecekti sanki. "O zaman git. Komutanım dışarıda görevlendirildi. Eğer kendimi tehlikede hissedersem, beni kurtarması için onu çağırabilirim." Bu konuşmadan tam olarak ne anlam çıkarması gerektiğini bilmeyen kumandan, bu bilginin onu rahatlatacağı gibi birşeyler mırıldandı. Amir, tiksintiyle, gardiyana arkasını dön-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dü ve kare şeklindeki pencereden, ihtişamlı bir özgüvenle, boşluğa baktı. Sarığının katları, yüzünü sakladığı için, Amir kafasını hafifçe çevirip arkasında neler olup bittiğini gözleyebiliyordu. Kumandan Amir'e, kısa ve ürkek bir bakış atarak, Ahmet'in tam göz kapağına vahşi bir tekme geçirdi. Karanlık yüzüyle, mahkumu tehdit ederek, yumruğunu kaldırdı ve bir dilenci maymunu gibi çabuk çabuk eğilip kalkarak ve Amir'i, İmparatoru, Quar'ı, İmam'ı, Amir'in karılarını ve düşünebildiği herkese övgüler dağıtarak çıktı. Eli, kılıcını alıp, dünyayı bu tür bir insandan kurtarmak için can atıyordu. Kannadi, komutanının sesini ve bir sızlanma duyunca, Kumandanın binadan uzaklaştırıldığını anladı. Kannadi yine de arkasını dönmedi. "Ayağa kalk!" dedi gence sert bir sesle. "Bir erkeğin yerlerde sürünmesinden nefret ederim." Ahmet, yaralı bacağı üzerinde ayağa kalkarken, hızlı bir şekilde nefes almıştı fakat bu güçsüzlük belirtisi bile genç adam tarafından bastırılmıştı. Kannadi arkasını döndüğünde genç adam, kendini toparlamış dimdik ayaktaydı ve Amir'e meydan okuyarak bakıyordu. "Otur!" dedi Kannadi. Şaşırmıştı. Sadece bir tane sandalye vardı ve sözde bir bar119 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN kafasını salladı. "Herkesi çıkarın" dedi, arka odayı göstererek. Komutan hemen emirleri yerine getirdi. Kannadi, Korrıutan'ın tereddütlü ve isteksiz Ahmet'i, iteleyerek getirirken gördüğünde, binanın, Hamd'm serseme çevrilmiş kanlı bedeni de dahil, bütün sakinleri çıkarılmıştı. Komutan dışarıdaki yerini aldı. Oflayıp pufiayan kumandan girişte belirdi. Genç adamı kolundan çekerek onu binanın içine itti. Bedevi, serin gölgelerde, sersemlemiş, gözlerini kırpıştırarak etrafına bakıyordu. "Eğil! Amir'in önünde eğil, kafir köpek!" diye öfkeyle bağırdı Kumandan. Kannadi, güneşten kör olmuş gencin Amir'in veya herhangi başka birinin odada olduğundan haberi olmadığının farkındaydı. Fakat Ahmet Kumandan'a uymakta biraz gecikince, onu dizlerinin arkasından sertçe tekmeledi ve gencin yere çökmesine sebep oldu. Onu giysisinin arkasından tutarak, kafasını yere vurdu. "Köpeğin kötü davranışlarından dolayı özür dilerim, Yüce Efendim." "Çık buradan! Mahkumla yalnız konuşmak istiyorum." Kumandan, endişeli endişeli, yerde iki büklüm yatmakta olan Ahmet'e baktı ve onaylamayan bir tavırla ellerini açtı. "Kralımızın emrine karşı gelecek kadar cesur olamam, lakin bu kafirlerin vahşi hayvanlar olduklarını Majestelerine bildirmezsem, görevimi ihmal etmiş olurum." "Sen, benim, Quar'ın Seçilmiş Ordularının Generalinin, on sekiz yaşındaki bir oğlan çocuğuyla baş edemeyeceğimi mi söylüyorsun?" diye sordu Kannadi sakince. "Hayır! Hayır! Kesinlikle hayır Hünkarım!" diye kekeledi 118 GECENİN PALADİNİ kumandan. O kadar çok terliyordu ki olduğu yerde eriyip bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


eölcüğe dönüşecekti sanki. "O zaman git. Komutanım dışarıda görevlendirildi. Eğer kendimi tehlikede hissedersem, beni kurtarması için onu çağırabilirim." Bu konuşmadan tam olarak ne anlam çıkarması gerektiğini bilmeyen kumandan, bu bilginin onu rahatlatacağı gibi birşeyler mırıldandı. Amir, tiksintiyle, gardiyana arkasını döndü ve kare şeklindeki pencereden, ihtişamlı bir özgüvenle, boşluğa baktı. Sarığının katları, yüzünü sakladığı için, Amir kafasını hafifçe çevirip arkasında neler olup bittiğini gözleyebiliyordu. Kumandan Amir'e, kısa ve ürkek bir bakış atarak, Ahmet'in tam göz kapağına vahşi bir tekme geçirdi. Karanlık yüzüyle, mahkumu tehdit ederek, yumruğunu kaldırdı ve bir dilenci maymunu gibi çabuk çabuk eğilip kalkarak ve Amir'i, İmparator'u, Quar'ı, İmam'ı, Amir'in karılarını ve düşünebildiği herkese övgüler dağıtarak çıktı. Eli, kılıcını alıp, dünyayı bu tür bir insandan kurtarmak için can atıyordu. Kannadi, komutanının sesini ve bir sızlanma duyunca, Kumandanın binadan uzaklaştınldığını anladı. Kannadi yine de arkasını dönmedi. "Ayağa kalk!" dedi gence sert bir sesle. "Bir erkeğin yerlerde sürünmesinden nefret ederim." Ahmet, yaralı bacağı üzerinde ayağa kalkarken, hızlı bir şekilde nefes almıştı fakat bu güçsüzlük belirtisi bile genç adam tarafından bastırılmıştı. Kannadi arkasını döndüğünde genç adam, kendini toparlamış dimdik ayaktaydı ve Amir'e meydan okuyarak bakıyordu. "Otur!" dedi Kannadi. Şaşırmıştı. Sadece bir tane sandalye vardı ve sözde bir bar119 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN bar olmasına rağmen, hiç kimsenin bir hükümdarın yanında oturmaması gerektiğini bildiği için, ayakta durmaya devam et_ ti. "Otur dedim," dedi Kannadi, sinirlenmişti. "Bu bir ernjr genç adam ve bu hoşuna gitse de gitmese de, onlara uymama gibi bir seçeneğin yok!" Yavaşça, ifadesiz yüzüyle sandalyeye çöktü. Canının acıdığı belli olmasın diye dişlerini sıkıyordu. "Gardiyanlar size kötü mü davranıyor?" "Hayır!" diye yalan attı. Amir, yüzündeki duygulan saklamak için, tekrar pencereye döndü. Korkudan değil, Gururdan hayır demişti. Kannadi birden, vurulduğunu kabul etmeyecek kadar gururlu olduğu için neredeyse iltihaplanan bir ok yarasından ölmek üzere olan başka bir genç adamı hatırladı. Amir boğazını temizledi ve arkasını döndü. "Bana Kralım veya Majesteleri diyeceksin" dedi. Kapıya yürüdü, sıcak güneşin altında, sabırla, at üstünde, hizada bekleyen adamlarını gördü. Adamları, yere düşünceye kadar şikayet etmeden beklerlerdi fakat atlar sihirli olmalarına rağmen sabırsızlanmaya başlamıştılar. Zihni başka bir şeyle meşgulken onları unuttuğu için kendine kızan Amir, komutanına adamları dağıtmasını ve atların sulanmasını emretti. Komutan gitti, Amir ve genç adam da yalnız kaldılar. "Ne kadar zamandır burada kapalısın?" diye sordu Kannadi, gence yukardan bakarak yanma geldi. Omuz silkerek kafasını salladı, Ahmet.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bir ay? İki? Bir yıl? Bilmiyor musun? Güzel, bu sizi alt etmeye başladığımızı gösterir." Hızla yukarı baktı, genç adam, gözleri parlıyordu. 120 GECENİN PALADİNİ istifini bozmadan devam etti Kannadi, "Evet. Bir kişinin, si aymymıŞ gibi gelene kadar, perişanlıkla geçen günlerin utsuz gecelere karıştığı durumlarda, zamanın ayrımına variçin gayretli ve iradesinin de kuvvetli olması gereklidir, v Hardır burada olan zavallıları gördün. Sadece kurtlu ekmeklerini ve kokuşmuş sularını alacakları an için yaşıyorlar. Hayvanlardan bile beterler, öyle değil mi? Çoğu konuşmayı unutuyor." Kannadi gencin gözlerinde korkunun doğduğunu gördü ve içinden memnuniyetle güldü. "Bunları biliyorum. Ben de bir süre hapiste yattım. Ulu Steplerin savaşçılarıyla dövüşüyordum. Senin yaşlarındaydım." "Hammah'ın adamları vahşi dövüşçülerdir. Kadınları yanlarında savaşır. Qûar üzerine yemin ederim ki bu doğru." Ahmet'in inanmadığını görünce, ciddi bir sesle ekledi. "Onlar büyük, iri kemikli bir ırklar; kadınlar da erkekler kadar iri. Doğumlarından itibaren hiç kesilmeyen altın saçları vardır. Hem kadınlann hem erkeklerin bellerinden aşağı sarkan örgüleri var. Savaşta eşler birlikte dövüşür; karı kocalar ve nişanlı çiftler. Erkekler sağda durarak kılıç ve mızrak kullanırlar, kadınlar da solda dururlar ve her ikisini de koruyan büyük kalkanlar taşırlar. Eğer kocası öldürülürse, kadın ya intikam alana kadar ya da kendisi de onun yanı başına düşüp ölene kadar, savaşmaya devam eder." Kannadi kafasını salladı "Ve elem, kalkan kadınını öldüren bir adamın peşini bırakmaz." Acısını unutan Ahmet, meraklı, parlak gözlerle dinliyordu. Memnun olan Kannadi bir an duraksayarak dinleyicisinin tadı^ nı çıkardı. Hikayesini kendi oğullarına da anlatmıştı ve karşılık olarak, esnemeler veya sıkılmış, uykulu bakışlar almıştı. "Ben şanslıydım," dedi çarpık bir gülümsemeyle. "Hiç kimseyi öldürmeye şansım olmamıştı. Daha ilk darbede silahımı 121 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN kaybetmiştim ve baygın düşmüştüm. Beni dağların içine oyulmuş zindanlarına attılar. İlk başlarda ben de senin gibiydim. Hayatımın sona erdiğini düşünmüştüm. Yoldaşlarımın yanında ölmediğim için kötü şansıma lanet yağdırmıştım. Fakat, Hammadiler adaletli insanlardır. Hepimize, köle olarak çalışma imkanı tanıdılar, ama ben bunun için fazla gururluydum. Kabul etmedim. Her gün bana olanlara kör, hücremde oturup, kendi perişanlığımda boğuldum. Ta ki gözlerimi açacak bir olay olana kadar." "Ne?" Ahmet düşünmeden konuşmuştu. Yüzü kızararak, dudağını ısırdı ve kafasını çevirdi. Kannadi kendi yüzünü tepkisiz ve sakin tutmaya çalışıyordu. "Hammadiler beni ilk yakaladıklarında her gün döverlerdi. Hapishane avlusunun ortasında bir direk vardı ve her gün bir adamı oraya şöyle koyup," -Kannadi gösterdi— "ellerini de yukarıya zincirlerlerdi. Sonra kıyafetlerimi çıkarıp, omuzlarıma deri bir kırbaçla vururlardı. Hâlâ izlerini taşırım." Kannadi farkında olmadan gururla konuşuyordu. O anda Ahmet'i izlemiyor, geçmişe bakıyordu. "Sonra bir gün beni dövmediler. Bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gün, bir gün daha geçti ve beni rahat bırakmaya devam ettiler. Hayatta olan yoldaşlarımı cezalandırılıyorlardı. Ama beni değil. Bir gün başka bir mahkumun neden sadece benim bu sert davranışa tabi tutulmadığımı sorduğuna kulak misafiri oldum." "Cevaplarını tahmin edebilir misin?" dikkatle Ahmet'e baktı. Genç adam kafasını salladı. "Kırbaçlanmış köpeği dövmeyiz." Bekçi kulübesinde sessizlik olmuştu. Bu olayı düşünmeyeli yıllar olduğu için, Kannadi, acıyı, utancı ve küçük düşmeyi, 122 GECENİN PALADİNİ hâlâ o ok gibi iltihaplanarak, içinde taşıdığını fark etmemişti. "Tükenmiş köpeğe vurmayız," diye tekrarladı sertçe. "O zaman kendimin aşağılık bir hayvana dönüşmesine izin verdiğimi gördüm; bir acıma objesi." "Ne yaptın?" kelimeler sıkıca kapanmış dişlerin arasından zorla çıkü. "Gittim ve köleleri oldum." "Düşmanların için mi çalıştın?" Kara gözlerinde küçümseyen bir ifadeyle baktı, Ahmet. "Kendim için çalıştım," diye cevapladı Amir. "Hapishanelerinde gururla çürüyebilirdim. İnan bana, genç adam hayatımın o evresinde ölüm en kolay yol olurdu. Ama ben bir askerdim. Kendime, teslim olduğumu değil, yakalandığımı hatırlattım. Ve iğrenç hapishanelerinde çürümek yenilgiyi kabul etmek olurdu. Bununla birlikte, Tanrının yürümemiz için seçtiği yolları asla bilemeyiz." Amir bu son sözleri söylerken, Ahmet'e kaçamak bir bakış attı, ama gencin başı önüne eğikti ve hâlâ sıkıca birbirlerine kenetlenmiş ellerine bakıyordu. "Ve sonradan gördüğümüz gibi, Quar akıllıca seçmiş. Çalışmak için, Hammadi ordusunun mükemmel generallerinden birinin çiftliğine gönderildim. Onların orduları bizimkiler gibi değil," diye devam etti, Kannadi. Pencereden dışarı bakarken, Kich'in pazar yerini değil, Ulu Steplerin uçsuz bucaksız çayırlarını görüyordu. "Ordular, kendi adamlarını alıp yetiştiren, bazı zengin ve güçlü adamların yönetimindeydi. Savaş zamanlarında, kral bu orduları ülkeyi korumaları için çağırırdı. Tabi her zaman, bir generalin daha güçlü hale gelip kral olmaya karar verme şansı var, ama bu bütün yöneticilerin alması gereken bir risk." 123 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Bu adamın çiftliğinde çalışmaya başlamıştım. Önceleri hapishanede ölmediğime üzüldüm. Sıska, bir deri bir kemik kalmıştım. Uzun hapisliğim sırasında, kaslarım körelmişti. Birden çok kez, tohumların arasına çöküp kaldım ve bir daha kalkamayacağımı düşündüm. Ama kalktım. Bazen gözetmenin kırbacı bana yardımcı oldu. Bazen kendim ayağa kalkmak için çaba gösterdim. Ve zaman geçtikçe, yeniden gücüme ve formuma kavuştum. Hayata karşı ilgim, daha da önemlisi askerliğe karşı ilgim geri döndü. Efendim, birlikleriyle antrenman yapardı ve işten kaçabildiğim her ânı onları izleyerek geçirirdim. O mükemmel bir generaldi ve ondan öğrendiğim dersler bana hayatım boyunca yardımcı oldu. Özellikle, bu insanlann

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


en yetenekli olduğu teknik olan piyade savaşını öğrendim. Zamanla benim ilgimi fark etti. Korktuğum gibi kızmak yerine, bu hoşuna gitmişti." "Beni tarlalardan aldı ve birliklerinin arasına yerleştirdi. Hayatım hiç kolay değildi, çünkü ben farklıydım, bir yabancıydım ve beni test etmek için ellerinden geleni yaptılar. Çoğu zaman, yapabildiğimin en iyisini yaptım ve zamanla onların ve generalimin saygısını kazandım. Beni kişisel muhafızlarından biri yaptı. Onun yanı başında iki yıl boyunca vuruştum." Ahmet, saf bir şaşkınlıkla bakıyordu, ama Kannadi artık onun varlığından haberdar değildi. "O mükemmel bir asker, asil ve saygıdeğer bir adamdı. Onu o zamana kadar hiç kimseyi sevmediğim kadar çok seviyordum. Savaş alanında öldü, onun intikamını aldım ve düşmanın kesik kafasını tabutunun ucuna koyma şerefi bana verildi. Yanan meşalemi, yağa bulanmış tahtaya attım ve ruhunun, hangi cennete inanıyorsa oraya çabucak ulaşmasını diledim. Sonra da orayı terk ettim." Kannadi'nin sesi yumuşacıktı. 124 GECENİN PALADİNİ Genç adam onu duymak için öne eğilmek zoaında kalmıştı. "Evime bir kez daha ulaşana kadar, aylarca yürüdüm. Muhteşem İmparatorumuz o zamanlar sadece bir kraldı. Karşısına çıktım ve kılıcımı ayaklan önüne serdim." İçini çekerek, bakışlarını pencereden çekti ve Ahmet'e döndü. "O kılıç nadir bulunan bir şeydi. Kuzeyde iki saplı geniş kılıç denirdi. İki elle kullanılır. Bana ilk verdiklerinde, yerden bile kaldıramamıştım. Eğer görmek istersen hâlâ bende." Genç adam kara gözleri, tedbirli, öfkeli, kuşkulu, ters ters baktı. "Bana neden bu masalı anlatıyorsun?" Kabaca münasip konuşma biçimini kullanmadı. Amir bunu fark etmiş olmasına rağmen onu zorlamadı. "Geldim, çünkü ziyan bana acı verir. Sana hikayemi neden anlattığıma gelince, emin değilim." Kannadi duraksadı sonra usulca devam etti. "Savaşta bir yara alırsın ve tamamıyla iyileşebilir ve seni bir daha rahatsız etmez. Ondan sonra, yıllar geçince, aynı yerden vurulmuş bir adam görürsün ve birden acı geri döner. Aynı demir, etini ilk deldiğindeki gibi keskin ve acı... Yüzüne baktığımda Ahmet, bu acıyı hissettim." Genç adamın omuzları düştü. Onu hayatta tutan gurur ve öfke, ölümcül bir yaradan akan kan gibi, damarlarından akıp gitti. Ahmet'e bakınca Kannadi, bu karanlık hayat yolunda gezinirken, yolu aydınlatan ve size bir başkasının ruhunu gösteren, nadir ışıklardan birini gördü. Belki de Khardan ve Ahmet'i, tahtının önünde birlikte dururlarken görüyordu bir kez daha. Kardeşlerden biri gururlu ve yakışıklı, diğeri de ona tam ve eksiksiz bir hayranlıkla bakıyor... Belki de İmam'ın anlattığı, Khardan'ın savaş alanından iddia edilen kaçışıydı. Belki de Amir'in içinden geliyordu; açlık içinde geçen çocukluğu 125 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ve onu bırakıp giden babasının hatırası. Her ne olursa olsun Kannadi birden Ahmet'i kendi oğullarından daha iyi tanıyordu, onu kendisini tanıdığı gibi tanıyordu. Babasının, sevgi ve gurur ışığından uzak, büyük kardeşinin gölgesinde büyümüş bir genç görüyordu. Bunun kendisini ha-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yata küstürmesine izin vermektense, Ahmet, kolayca babasına olan sevgisini, Kannadi'nin bildiği gibi buna sıcak karşılık veren ağabeyine çevirmişti. Fakat Khardan korkaklıkla olmasa da -Amir bu saçma masala inanmakta zorlanıyordu- ölerek ona ihanet etmişti. Çocuk kimsesiz kalmıştı; ağabeyi, babası, hepsi gitmişti. Yanına gelerek, elini omzuna koydu. Ahmet'in kasıldığını hissetti fakat geri çekilmemişti. "Kaç yaşındasın sen?" "On sekiz." Boğuk bir cevap geldi. "Benim... Benim doğum günümdü." Ve hiç kimse hatırlamamıştı, diye düşündü, Kannadi. "Hammadi tarafından yakalandığımda seninle aynı yaştaydım." Bu bir yalandı. Amir yirmi yaşındaydı ama bu önemli değildi. "Sen tükenmiş bir köpek misin, Alımet? Efendinin mezarı üstüne yatıp ölecek misin?" Çocuk sindi. "Yoksa kendi hayatını mı yaşayacaksın? Sana ziyanın bana acı verdiğini söylemiştim. Sen gayet hoş bir gençsin! Kendi oğullarımın senin gibi olmalarını dileyebilirim!" Sesinde bir miktar hüzün belirmişti. Kannadi sustu, duygularını kontrol etmeye çalışıyordu. Ahmet, kendi duygularıyla, bunu fark edemeyecek kadar meşguldü, fakat sonradan bunu hatırlayacaktı. "Buraya sana bir teklifte bulunmaya geldim," diye devam etti Kannadi. "Tel Savaşını seyrettim. Adamlarım iyi askerler126 GECENİN PALADİNt ama, insanlarınızı ele geçirmek için, bir tanenizle dört tadır* si uğraşmak zorunda kaldı. Bunun silahlarınızı daha iyi kul1 rıdığınız için değil ama atlarınızı daha iyi kullanabildiğiniz •cin olduğunu düşünüyorum. Quar bize sihirli hayvanlar verdi fakat, görünüşe bakılırsa, onlara savaş sanatını öğretmemiş. İnsanlarına, hapishanede mutsuz olmak yerine, özgürlüğünüzü kazanma şansı veriyorum." Ahmet'in vücudu birden dimdik oldu. Kafasını kaldırdı ve doğrudan Amir'in gözlerinin içine baktı. "Yapacağımız tek şey atları eğitmek?" "Evet." "Ordunuza katılmaya zorlanmayacağız? Savaşmaya zorlanmayacağız?" "Eğer istemezseniz, hayır." "Eğittiğimiz atlar, kendi insanlarımızla dövüşmeyecek?" "Oğlum," Kannadi bu kelimeyi farkında olmadan kullanmıştı. Ona bakan gözleri görmeden ne söylediğinin farkında değildi. "Artık sizin insanlarınız diye bir şey yok. Bunu sana, seni kandırmak veya moralini bozmak için söylemiyorum. Gerçekleri konuşuyorum. Eğer bunu benim sesimde duyamıyorsan, o zaman kendi kalbini dinle." Ahmet cevap vermedi, başı eğik, kaba masanın pürüzsüz yüzeyinde tutunacak birşeyler arayarak fakat bulamayarak, oturmaya devam etti. "Bizim Tanrımıza dönmenizi de istemiyorum," diye ekledi Amir usulca. Bununla birlikte Ahmet, kafasını kaldırdı. Hapishane duvarlarından görünmeyen çöle, doğuya doğru baktı. "Tanrı diye bir şey yok," dedi donuk bir sesle.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


127

Pagrah Çölü bedevileri, dünyanın düz olduğuna, kendilerinin de onun merkezinde olduğuna inanırlardı. Büyük ve ihtişamlı Khandar şehri, onlara göre ırak bir yıldız kadar uzaktaydı. Kuzeylerinde bir yerde parlarlardı ve ondan sonra da dünyanın köşesi gelirdi. Batıda, Kich şehri, geniş Hurn Denizi ve son olarak dünyanın köşesi. Güneyde çölün devamı, güney doğuda Bas'ın toprakları ve dünyanın köşesi. Doğuda da dünyanın tam köşesinde olan Güneşin Örsü vardı. Göçebe kavimler arasında, şehirde yaşayanların, Güneşin Örsü'nün arkasında yeralan, Kürdin Denizi adını verdikleri, başka büyük bir denizden bahsettiklerine dair bir dedikodu vardı. Bedeviler bu inanışla alay ediyorlardı; hayatlarının etrafına duvarlar ören insanlardan başka ne beklenebilirdi ki. Kürdin Denizi'nden de küçümseyerek bahsederler ve oraya cinaslı terimlerle Tara-Kan'm Sulan derlerdi. Bunun, Quar'm çılgın dervişlerinden birinin, bir nesil önce, çölün içine doğru yola çıkıp, dünyanın portakal gibi yuvarlak bir şey olduğunu saçmalamasından beri duyulan en büyük yalan olduğunu düşünüyorlardı. Ayrıca Güneşin Örsü'nde kayıp bir şehir olduğu dedikodular da vardı; kumulların altına gömülü muhteşem zenginlikGECENİN PALADİNt sahip bir şehir. Bedeviler bu fikri seviyorlardı ve Serinda leneğini canlı tutuyorlardı. Çocuklanna, insan eliyle yapılan I er şeyin gelip geçiciliğinin portresini çizmekte kullanıyorlardı. Cinler efendilerine işin gerçeğini söyleyebilirlerdi. Onlara, doğuda gerçekten bir deniz olduğunu, Güneşin Örsü'nde, bir zamanlar, bir şehir olduğunu, Khandar'ın dünyanın tepesinde ve Pagrah Çölünün de merkezinde olmadığını söyleyebilirlerdi. Ölümsüz varlıklar bunları ve bunlardan çok daha fazlasını biliyorlardı, fakat bu bilgileri efendileriyle paylaşmıyorlardı. Riayet ettikleri tek kural vardı: insanların hizmetindeyken, siz, her şeyi bilenler hiç bir şey bilmezsiniz; hiç bir şey bilmeyen onlar da her şeyi bilirler. Bedevilere haksızlık etmemek için, Kich, Khandar veya İdrith şehirlerinde yaşayan sıradan halk için de dünyanın ufak bir yer olduğu söylenebilir. Medreseler ne öğretirse öğretsin. İmam uzak diyarlardaki kafirleri, Gerçek Tanrının bilincine vardırmak hakkında vaizler verip dursun. Bakırcıya, yün örücüye, kumaş boyacısına, lamba satıcısına göre dünyanın merkezi evlerini çevreleyen dört duvardı, kalbi, yeteneğini veya mallarını sattığı pazar yeriydi, köşesi de şehir surlarıydı. Aydın bir İmparator'un yanında doğup büyümüş olan İmam, gerçekleri biliyordu. Amir de bunu biliyordu. Eğitimli bir adam olmamasına rağmen, kendi gözleriyle, o kadar çok yer görmüştü ki, dağların arkasında daha fazlası olduğuna inanıyordu. Sultan divanının, bilge alimleri, dünyanın yuvarlak olduğunu, Sardish Jardan diyarının, bir çok geniş deniz üzerinde yüzen, bir çok kara parçasından sadece biri olduğunu ve bu kara parçalarında, değişik inançları olan, çeşitli insanların; kaçınılmaz şekilde Quar'ın kollarına çekilecek insanların, ya-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


129 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN sadığını düşünüyorlardı. Bu yüzden, Faysal, Meryem'den denizaşırı yerlerden gelen deli adamın hikayesini duyunca, bunun tanrısına iletilmeye değer bir haber olduğunu düşündü. İmam, Kutsal Dinleyicisi için iki gün iki gece oruç tutarak hazırlandı. Dudakları sadece suya dokunmuştu, o da çok az miktarda. Bu tip, bedensel ve zihinsel güç gerektiren bir başarı, onu için hiç zor değildi, çünkü Faysal bedenin, ruh, tarafından terbiye edilip, kontrol altına alınabileceğini kanıtlamak için, ardı ardına aylarca ORİÇ tutmuştu. Bu kısa oruca, ruhun değersiz evini, dış etkilerden arındırmak için girişmişti. Bu süre zarfında, İmam, aklını cennetten başka yerlere çekebilecekleri için, dışardan birileriyle, özellikle de Yamina ile görüşmeyi reddetmişti. Kendi kendine koyduğu bu sınırlamayı, sadece iki kez bozmuştu. Bir keresinde Meryem'le detaylı konuşmak, bir keresinde de Seyit'i sorgulamak için. Dinleyicinin gecesi geldi. Faysal, dağ zirvelerinden getirilen karlarla buz gibi olmuş sularda yıkandı; sarayda şarapları soğutmak için kullanılan buzlar, İmam tarafından, nefsinin isteklerini kırmak için kullanılıyordu. Bundan sonra, naçiz bedenini, Tanrısına daha hoş görünmek için kokulu yağlarla mesnetti. Gece yarısı saatinde, diğer ölümlülerin, yorgun zihin ve bedenleri uykuda teselli bulurken, Faysal, belinde duran peştamalı dışında bütün kıyafetlerini çıkardı. Kutsal ateşin verdiği coşkunlukla titreyerek, iç tapınağa geçti. Dikkatlice, merasimle bakır gongu üç kez çaldı. Sonra altın koç başının önünde secde ederek beklemeye başladı. Teni heyecanla ve soğuk havayla ürperiyordu. "Beni çağırdın, rahibim, ve ben de geldim. İstediğin nedir?" Ses onu okşadı. İmam kendinden geçmişti. Bu seste kendini kaybetmek, yiyecek ve su gibi ihtiyaçları olan bu güçsüz 130 GECENİN PALADİNİ hedenden yükselip, pis alışkanlıklarından, iffetsiz şehvetlerden kutsal olmayan özlemlerinden kurtulmak istedi. Güçlükle ouar'm ona çok gençken söylediği bir şeyi kendisine hatırlattı; sadece bu değersiz vücut yoluyla ona hizmet edebilirdi. Onu kullanmalıydı ve bedeninin onu kullanmaması için aralıksız savaş vermeliydi. Bunu ve ayrıca, artık ruhunu cennete ulaşarak eıde etmek istediği huzurdan, dünyanın zorluklarına döndürmesi gerektiğini biliyordu. Bunun için, İmam gümüş bir hançer çıkardı ve bıçağı ustalıkla kaburgasına geçirdi. İmam'm vücudunda, gözlerden sakladığı, bunun gibi bir çok yara izi vardı. Kendine yönelik bu tür bir işkence, Yüksek Rahibin kendis::ı bile şok ederdi. Acı, ölümlülüğünün bilincine varmak, yağ! leninden, akan kan, Faysal'ı cennetten indirdi ve Tanrısıyl; insanlar hakkında konuşabilmesini mümkün kıldı. Elini yanına bastırarak, parmaklarından çeşme gibi akan kanı hissederek, yavaşça sunağın önünde dizlerinin üzerine çöktü. "Bedevilerle temas halindeydim, Pek Kutsal Qııar. ve çok ilginç bir şey duydum. Akhran'ın yandaşları arasında, deniz üzerinden geldiğini iddia eden ve daha da önerrısi. Sul'ün büyüsüne sahip olduğunu söyleyen bir adam yaşıyormuş." İmam'ın etrafındaki hava gerginlikle titredi. Artık yarasının

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


acısını hissetmiyordu ve bu bilginin Tanrısı tarafındın iyi karşılandığım bilmenin zevkini çıkardı. "Bilgiyi veren kimse, güvenilir mi?" "Evet, Yüce Tanrım, özellikle bu konunun pek önemli olmadığını düşündüğü için. Adam deli olarak adlandınlmış." "Onu tarif et." "Adam, on sekiz yaşlarında, alev rengi saçlan, kılsız bir yü131

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN zü ve göğsü olan bir genç. Kimliğini saklamak için, kadın kılığında dolaşıyor. Bilgi aldığım kişi onu büyü yaparken görmemiş, fakat bunu onun içinde hissetmiş, veya hissettiğini sanmış," "Bu adam nerede?" "Tuhaf olan nokta da bu, Quar Hazretleri. Adam, askerler kampa baskın yaptıklarında kaçmış. Bedevilerin en tehlikelisi olan Khardan'ı, gözetimimiz altına getirme planlarını bozdu. İkisi de garip olaylarla kayboldu. Cesetleri ne bulundu, ne de görüldü. Daha da garip olanı, yetenekli bir büyücü olan ajanım, Khardan'm hayatta olduğunu biliyor, fakat sihrini kullanıp, onu aramaya çalıştığında, mistik görüşü, aydınlatılamayan karanlık bir bulutla örtülüyor." Tann'nın sessizliği İmam'm etrafında vızıldıyordu, belki de bu sadece kulaklarında olan bir sesti. Faysal'ın gözleri karanyor, başı dönüyordu. Tanrısının onunla işi bitene kadar, bilincine sıkı sıkı tutundu. "Her zamanki gibi iyi bir iş basardın, hizmetkarım," dedi Quar sonunda. "Deniz aşırı yerlerden gelen bu adam hakkında daha fazla bir şey, duyar veya bulursan, beni hemen haberdar et." "Evet, Kutsal Kişi," diye mırıldadı Faysal feyz halinde. Karanlık birden, soğudu ve boşaldı. Tanrının, iç tapınaktaki, varlığı gitmişti. Mutluluk, İmam'm bedenini terk etmişti. Acıyla sarsıldı, yalpalayarak ayağa kalktı ve soğuk mermer yerin üzerine serili döşeğine sürüklendi. Dizleri çözüldü. Döşeğe çöktü ve titreyen elleriyle altına sakladığı yumuşak kumaşı aradı. Faysal, tükenen gücüyle, yarasının etrafını sıkıca sardı. Şuurunu kaybetti ve kanla lekelenen döşeğe düştü. Kumaş elinden düşerek, siyah, soğuk zeminde yuvarlandı. 132

6 Biz tükenmiş köpeğe vurmayız... Efendinin mezarı üzerine yatıp ölecek misin? Ahmet, karanlık hücresinde iki büklüm yatarken, Amir'in sözlerini tekrarlıyordu. Amir'in söylediği her şey doğruydu. "Ne zamandır hapisteyim? İki hafta? İki ay?" acıyla, kafasını salladı, Ahmet. "Gece mi yoksa gündüz mü?" Hiç bir fikri yoktu. "Bugün bana yemek verildi mi yoksa hatırladığım dünkü yemek mi? Artık çığlıkları duymuyorum. Artık pis kokuyu hissetmiyorum!" Korkuyla sinerek, yatağına tutundu. Adamı beş duyusundan da mahrum bırakan, eskiden duyduğu bir işkence metodunu hatırladı. Önce dokunma duyusunu almak için, eller kesiliyordu. Sonra gözler çıkarılıp, dil ağızdan koparılıp, burun kesilip, kulaklar kafadan ayrılıyordu. Bu yer onun celladıydı!

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ölüm şekli, bütün işkencelerden daha korkunçtu. Perişanlık ona bağırıyordu, ama onu duyacak kulaklarını kaybetmişti. Çok uzun zaman önce pis kokudan şikayet etmeyi bırakmıştı, şimdi pis kokunun kendisinden geldiğini biliyordu. Dehşetle, gardiyanların dayaklarından zevk almaya başladığını fark etti. Acı onu hayatta kılıyordu... Paniğe kapılarak, ayağa fırladı Ahmet ve tahta parmaklık-

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN lara vurarak, onu dışarı çıkarmaları için yalvarmaya başladı Aldığı tek cevap yan hücreden gelen küfürdü. Borçlu adam şekerlemesinden uyandırılmıştı. Gardiyanlar gelmedi. Bu tin kargaşalara alışıktılar. Kapıdan sessizce ayrılan, Ahmet yere çöktü. Yan çıldırmış halde, bir hayal gördü. Kendisini, sığ, işaretlenmemiş, kuma aceleyle kazılmış bir mezarın üzerinde yatarken gördü. Kumları uçuran, cesedi açığa çıkaracak, berbat bir rüzgar çıktı. Ahmet'in üzerinden bir tiksinme ve korku dalgası geçti. Çürüyen, kokuşan cesedi görmeye dayanamazdı. Umutsuzca, cesedin üstünü tekrar kumlarla örtmeye çalıştı. Avuçlarını dolduruyor, mezarın üzerine atıyordu. Fakat, avucunu havaya kaldırdığında, rüzgar kumları yüzüne geri gönderiyor, gözlerini yakıyor, onu boğuyordu. Çılgınlar gibi uğraştı lakin rüzgar amansızdı. Yavaşça, cesedin yüzü belirdi; ipekten, kadın peçesiyle örtülmüş, sindirilmiş bir surat... Tahta parmaklıkların açılırken çıkardıkları ses, Ahmet'i rüyasından uyandırdı. Dışarı götürülen mahkumların ayak sürtmeleri ve uzaktan gelen kadın ve çocuk çığlıkları, genç adama ziyaret zamanı olduğunu anlatmıştı. Ahmet kararını vermişti. Yavaşça ayağa kalktı. Parlak güneş ışığına çıkınca acıyla gözlerini kıstı. Görebildiği zaman parmaklıklara dayanmış kalabalığı taradı. Badia oradaydı ve onu eliyle çağırıyordu. İsteksizce avluyu geçti ve yanma geldi. Kadının gözleri endişeyle gölgelenmişti. "Annem nasıl?" diye sordu Ahmet. "Safiya iyi ve sana selamlarını gönderdi." Badia, dikkatle genç adamı inceledi. "Amir'in seni çağırttığını ve seninle yalnız konuştuğunu duyduk." 134

GECENİN PALADİNİ "Ben iyiyim. Önemli bir şey değildi," diyerek omuzlarını silkti Ahmet. "Önemli değil miydi? Amir seni öylesine çağırttı. Ahmet..." gözlerini kısarak devam etti. "...sana ordusunda bir yer önereliğini duyduk." "Dedikodu! Dedikodu!" dedi Ahmet sabırsızca, kadının dikkatli bakışlarından kaçarak. "Hepsi bu!" "Ahmet annen..." "Endişelenmemeli. Yine hastalanacak. Badia..." birden konuyu değiştirdi. "...Khardan'a olanları duydum." Kadının gözleri indi, uzun kirpikleri peçenin altın işli köşelerine dokundu. Ahmet, Badia'nın elinin, kalbine gittiğini gördü. Artık en son ziyaretinde ondan sakladığı üzüntünün ne olduğunu biliyordu. Çekinerek, "Badia, sen inanıyor..." diye soracakken, "Ha-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yır!" diye bağırdı Badia inatla. Gözlerini kaldırarak, doğrudan Ahmet'e baktı. "Bu dedikodu, bir yalan. Seyit domuzu tarafından uydurulan bir yalan. Meryem öyle söylüyor. Meryem, Seyit'in deli adam olayından beri, Khardan'dan nefret ettiğini ve onu..." "Meryem mi?" Ahmet şaşkınlıkla lafını böldü. "O yakalanmamış mıydı? Sultan'ın kızı? Amir'in, onu öldürmüş olması gerekmiyor mu?"

MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN bi estiğini, uzun kirpiklerini, yanınıza gelene kadar, mütevazı bir şekilde eğik tutup sonra aniden mavi gözleriyle kalbinize baktığını hatırladı. Khardan, o gözlerin havuzuna balıklama dalmıştı. Ahmet, katı yüzlü, gri saçlı, yara izli Kannadi'yi aym sularda yüzerken hayal etmeye çalıştı. Bu imkansız görünüyordu. Fakat Ahmet, bir adamın geceleri çadırında yaptıklannın, karanlık yorganıyla öıtüldüğünü kabul etmek zorundaydı. "Khardan'a bir büyü vermiş." Anlatmaya devam ediyordu, Badia. Ahmet, alay etti. "Kadınların büyüleri! Abdullah'ın karısı da ona bir büyü vermişti. Ondan geri kalanlarla birlikte gömüldü." Badia doğruldu şimdi Ahmet'in çenesine geliyordu. Ona uzun boylu Macit'i bir çok kez yerin dibine batıran keskin bakışıyla baktı. "Kadınların sihirleri ve aşklarıyla, bir kadın tanıdıktan sonra dalga geç, eğer cesaret edebilirsen tabi. Ama hâlâ bir oğlan çocuğuyken bunu yapma!" Yaralanarak, geri çekildi Ahmet. "Anlamıyor musun, Badia? Eğer Khardan hâlâ yaşıyorsa, o zaman Seyit'in söyledikleri doğru! Savaş alanından kaçtı; bir korkak! Şimdi de utancından ortaya çıkamıyor." Hapishane kapısından içeri kolunu uzatan Badia onu tokatladı. Kadın'ın tokadı, parmaklıklar tarafından engellendiği için, ne sertti ne de acı vericiydi. Ama Ahmet'in gözlerine acı yaşlar getirdi. "Akhran, ağabeyin hakkında böyle konuştuğun için seni affetsin!" Badia peçesinin ardından tısladı. Arkasını dönerek uzaklaştı. Ahmet parmaklıklara atıldı, onları o kadar şiddetli sallıyor136 GECENİN PALADİNİ A ki, gardiyanlar ona bir adım yaklaşmak zorunda kaldılar. «Akhran!" Haşince güldü, Ahmet. "Akhran da, babam gibi bütün gün çadırında oturup, en az oğlu kadar ölü olan bir hayat tarzının yasını tutan yaşlı bir adam! Anlamıyor musun, kadm! Akhran geçmişte kaldı! Babam geçmişte kaldı! Khardan seçmişte kaldı!" Gözlerinden oluk oluk yaşlar boşanıyordu. Ahmet parmaklıklara sıkı sıkı tutunmuş, sallıyor, bağırıyordu. "Ben, Ahmet! Gelecek benim! Evet, bu doğru! Amir'in ordusuna katılıyorum! Ben..." Bir el omzundan tutarak arkasına döndürdü onu. Ahmet, Seyih'in nefretle allak bullak olmuş yüzünü gördü. "Hain!" Ahmet, çenesine bir yumruk yedi ve parmaklıklara çarptı. Kabileden başka adamların yüzleri de üzerine çöktü.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Parlayan gözler, sıcak nefes ve acı dalgalan üzerinde yüzüyordu. Bağırsaklarına bir tekme indi. Yere düşerek, ızdırapla iki büklüm oldu. Kaftanının yakasından kabaca tutarak ayağa kaldırdılar onu. Ağzının üstüne bir darbe daha. Kasıklarında alevlenen bir ateş, bütün vücudunu yakarak yayıldı. Bir çığlık dudaklarını zorluyordu. Tekrar yerdeydi, elleriyle kafasını tutmuş, gözlerden, ellerden, ayaklardan, nefretten ve o kelimeden korunmaya çalışıyordu... "Hain!" 137

7 Kannadi gece geç bir saatte özel odasında oturuyordu. Yalnızdı. Karıları, cariyeleri, hayal kırıklığına görülmüşlerdi, çünkü o gece hiç kimseyi seçmemişti. Güneyden, kurye eliyle mektuplar gelmişti ve muhafızlarına rahatsız edilmek istemediğini söylemişti. Masasında yanan gaz lambasının ışığında, casuslarından ve ajanlarından -Bas şehirlerindeki hükümetlere yerleştirdiği, ülkeyi içten çökertecek adamlar- gelen mektupları okuyordu. Bunları dikkatle incelerken, aynı zamanda, alanlardaki kumandanlarından gelen raporlarla karşılaştırıyordu. Ara sıra memnuniyetle başını sallıyordu. Bedevilere attıkları taşlar, suda daireler oluşturmaya devam ediyordu. Kannadi bazı ajanlarına, halka, Amir'in uzun zamandan beri boğazlarına doğru nişan alınan mızraktan kurtararak onlara muazzam bir iyilik yaptığını ilan ettirmişti. Bedevilerin Bas'a yüzyıllar önce saldırmış olmaları, ve bu saldırıyı, yeni yeni oluşan şehirler, onlar ve yaşam stilleri için bir tehlike oluştururken yapmış olmaları o kadar da önemli değildi. Yapılan savaşlar o kadar yıkıcı olmuşlardı ki, efsanelerde ve şarkılarda yaşıyorlardı. Yöneticilerin tombul yanaklarındaki kanın çekilmesi için, siyah elbiseli, siyah maskeli, sipahilerden bahsetmek yeterliydi. GECENİN PALADİNİ Kadınlar, köleler, işçiler ve yabancılar dışında, mal sahibi olan halka eşit seçme hakkı veren demokratik bir hükümetle yönetilen Bas, uzun yıllardır nispeten barış içinde yaşıyordu. Şehir devletlerini kurdukları zaman, kendilerini en sevdikleri iş olan politikaya adamışlardı. Üç ilkesi; Hukuk, Sabır ve Doğruluk olan Tanrıları Uevin, yeni ve modern olan her şeyden zevk alıyor, eski ve süresi geçmiş şeylerden de nefret ediyordu. Hayata karşı, materyalist bir bakış açısı vardı. Geçerli olan, o anda, orada olandı; görülebilen ve dokunulabilen. Bas halkı hayatlarının her ânının kontrol edilmesi konusunda ısrarcıydı. Şehirlerinde o kadar çok kanun ve kural vardı ki, tek sayılı bir günde yolun yanlış tarafından -yürümek, bir ay hapse atılmaya sebep olabilirdi. Hayatlarındaki en büyük zevk, senato odalarını doldurup, anayasalarındaki cüzi noktalar üzerine okunan tiratları dinlemekti. Uevin'in yandaşlarının ikinci en büyük zevki, bu dünyadaki yaşam kalitelerini iyileştirebilmek için teknoloji harikaları yaratmaktı. Geniş sukemerleri, şehirlerini baştan aşağı dolanıyordu; ya evlerine su getiriyorlar ya da evlerinden atıkları alıyorlardı. Binaları çok büyüktü ve boş süslemeleri olmayan modern dizaynlara sahiptiler. Düşünülebilen her şekilde ve çeşitte aletlerle doluydular. Yeni tanm metotları bulmuşlardı;

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


toprağı teraslıyor, sulama yapıyorlar, toprağı dinlendirmek için ürünleri dönüşümlü ekiyorlardı. Altın ve gümüş çıkarmak için yeni yollar, hatta dedikoduya göre, yanan siyah bir taş bile bulmuşlardı. Bas halkının çoğunluğu, Uevin'e inanmasına rağmen, kendilerini aydın görüyorlardı ve farklı Tanrılara inanan insanları şehirlerine yerleşmeleri için teşvik ediyorlardı -Bunu daha çok çıkacak tartışmalar için yaptıklarına inanılıyordu. Kharmani ve 139

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Benario'nun pek çok taraftan vardı Bas'ta. Zhakrin, Mimrirı ve Quar için de tapmaklar bulunabilirdi. Bas'ta yaşam güzeldi Halk, mallarını, teknolojik aletlerini, maden cevherlerini ve metallerini ihraç ediyordu ve genellikle iyi durumdaydı. Şimdiye kadar. Uevin, ölümsüzlerinin, hem kendisine hem de kullarına en iyi şekilde hizmet etmelerini sağlamak için, diğer Tanrı ve Tanrıçaların cin ve meleklerle ilgili düşüncelerine karşı çıkmıştı. Maymun iştahlı insanların geçici heveslerine mazur kalmayan ve tamamıyla kontrol altında, modern bir sistem oluşturdu. Ölümlülerini, "alt tanrılar" olarak adlandırdı ve her birini, insan yaşamının belirli bir alanının başına koydu. Bir Savaş Tanrısı, Aşk Tanrıçası, Adalet Tanrısı, Ev ve Aile Tanrıçası, Ürün ve Ziraat Tanrıçası, Finans Tanrısı, ve benzeri tanrılar vardı. Bu alt tanrılarla insan rahip ve rahibelerinin yaşadığı ufak tapınaklar inşa edildi. İnsanlar problemleri olduğunda hangi tanrıya başvurmaları gerektiğini biliyorlardı. Uevin'in ölümsüzleri birer birer ortadan kaybolmaya başlayana kadar bu sistem çok iyi yürüyordu. İlk yok olan, Ürün ve Ziraat Tanrıçasıydı. Bir gün bir rahibesi ona bir soru sordu fakat cevap alamadı. Bir kuraklık bastırdı. Kuyular kurudu. Göllerdeki ve su birikintilerindeki sular yavaş yavaş azaldı. Ürünler, tarlalarda solarak öldüler. Uevin, Adalet Tanrısı'na kendilerini bu umutsuz durumdan kurtarmasını emretti, fakat Adalet Tanrısı ortalarda görünmüyordu. Hükümet sistemi yıkıldı. Rüşvet yaygınlaştı, halk, senatörlerine olan inancını kaybetti ve onları odalarından attı. Bu kritik anda, Uevin, Savaş Tanrısı'nı kaybetti. Askerler ya kaçtılar ya da sokaklarda isyanlar çıkararak, daha fazla maaş ve daha iyi muamele görmeyi talep ettiler. Savaş Tanrısıyla birlikte Aşk Tan140 GECENİN PALADINİ ası da gitti. Evlilikler yıkıldı, komşular birbirlerine düşman Idular, bütün aileler kavgalı gruplara bölündüler. Tam da bu kritik anda, Quar'm yandaşları seslerini yükselttiler. Kuzeye bakın, dediler. Kich şehrine bakın ve halkın ne kadar rahat yaşadığını görün. Zengin ve güçlü Khandar şehrine bakın. İmparatorunun halkına nasıl huzur ve refah getirdiğini görün. Sizi, yabani bedevilerden kurtaran, Quar'ın Amiri'ne bakın. Faydasız inanışlarınızı bırakın, çünkü Tanrınız size ihanet etti. Quar'a dönün. Uevin'in taraftarlarından çoğu tam bunu da yaptı ve Quar'da, tapınaklarına ibadet etmeye gelenlerin, bütün işlerinde kutsanmasını sağladı. Tarlalarına yağmur düştü. Çocukları kibardılar ve okulda başarılıydılar. Altın madenleri verimliydi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Makineleri çalışıyordu. Sonuç olarak senatoya seçiliyorlardı. Orduların kontrolünü ele geçirmeye başladılar. Uevin savaşmaya çalıştı, lakin ölümsüzleri olmadan halkının inancını kaybediyordu ve bu yüzden de giderek güçsüzleşiyordu. Amir, göklerdeki savaş hakkında pek bir şey bilmiyor, pek de ilgilenmiyordu. Orası İmam'ın yetki alanındaydı. Kannadi, disiplinsiz askerler tarafından öldürülen Başlı bir generalle ve Senatodan atılan bir valiyle, öğrenci isyanlarıyla ilgili raporlarla ilgileniyordu. Casusların uzun mektuplarını okurken, Kannadi, güneye gitmenin zamanının geldiğine karar verdi. Bas şehir devletleri, çürük meyveler gibi ellerine düşmeye hazırdılar. Kapının çalmasıyla, düşünceleri dağıldı. Kannadi sinirlenerek başını okuduklarından kaldırdı. "Rahatsız edilmemek için emir vermiştim." "Ben Hasid, Generalim." Kulak tırmalayıcı bir ses geldi. 141 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Beklemeden "İçeri gir," dedi Amir. Kapı açıldı. Kannadi, muhafızın arkasındaki yaşlı adamı görebiliyordu. Pis paçavralar giymiş adamın vücudu, harnup ağacı gibi boğum boğumdu. Adamın tavırlarında ve bir asker olduğunu gösteren dimdik duruşunda, asalet ve gurur vardı. Muhafız adamın geçmesi için yana çekildi ve tekrar kapıyı kapadı. Amir, kapının önünde yerini alan nöbetçinin çizmelerinin çıkardığı sesleri duydu. "Ne oldu Hasid? Genç adam..." "Sanırım, onu çağırtmaksınız, Kralım." Hasid, alışık olmadığı, kraliyet unvanını telaffuz ederken dili sürçmüştü. "Formaliteleri bırakacak kadar uzun zamandır tanıyoruz birbirimizi, dostum. Neden genç adamı şimdi çağırtmalıyım?" Kannadi, üzerinde zaman dilimleri işaretli olan ve yavaş yavaş yanarken zamanı gösteren, muma baktı. Karanlığın orta saatini geceli çok olmuştu. "Bu gece olmalı!" dedi yaşlı asker. "Ahmet için bir yarın olmayacak." "Neler oluyor?" somurtarak, mektupları masaya bıraktı ve dikkatini tamamıyla Hasid'e verdi. "Bu öğlen, genç adam kontrolünü kaybetti. Ordumuza katılma niyetini bağırarak kapıdaki kalabalığa ilan etti." "Ve?" "Bir isyan çıktı, Generalim. Bunu duymamanıza şaşırdım." "Hapishaneyi yöneten şişko sersem, bana hiç rapor vermiyor. Onu kendi hücrelerinden birine kapatmamdan korkuyor. Haklı, ama zamanı gelince. Devam et." "Gardiyanlar, diğer bedevileri, döverek hücrelerine tıktılar ve isyanı bastırdılar. Fakat, onlar bunu başarana kadar, hemşerileri, Ahmet'i neredeyse öldürmüşlerdi." Kannadi, bağırsak142 GECENİN PALADİNİ larına soğuk demir sokulmuş gibi bir korku sancısı hissetti ve ayağa kalktı. -O iyi mi?" "Bilmiyorum, efendim. Bunu öğrenemedim," diyerek kafa salladı Hasid. "Neden bana daha erken gelmedin?" Amir, yumruğunu masaya vurdu. Lambadan fışkıran gaz, mektupların üzerine sıçra-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mıştı. "Sizin için yararlı olmaya devam etsin diye, normal bir mahkum görüntüsünü bozamazdım. Gardiyanların, her gece olduğu gibi kendilerinden geçene kadar içip sarhoş olmalarını bekledim. Sanırım, genç adam hâlâ hayatta. Hücresine gittim ve nefes alışını dinledim, fakat çok hızlıydı." Kılıcını kuşanarak, kapıyı ardına kadar açtı, Kannadi. "Beş dakika içinde yirmi tane adamı, atları üzerinde, harekete hazır istiyorum," dedi nöbetçiye. Muhafız, selam vererek, asker kışlasına bakan balkona koştu. Sesi gecenin içinde çınladı ve kısa bir süre sonra, Amir, emirlerine, hızla uyulduğunun göstergesi olan, gürültü patırtıları duydu. "Burada bekle," dedi Amir, yaşlı askere. "Sana daha ihtiyacım olacak, ama o hapishanede değil." Hasid selam verdi, ama Amir odayı çoktan terk etmişti. 143

8 Ahmet uyandı ve bu sefer uyanıklığa tutunmayı başardı. Şimdiye kadar, şuuru ondan sürünerek uzaklaşmıştı; pazardaki dansçının elinden kayıp giden yılan gibi... Şimdi etrafına bakmıyordu; gerçeklerle, hayalleri bütünleştirebiliyordu. Buraya nasıl getirildiğini belli belirsiz hatırlayabiliyordu. Ancak zihninde, yumuşak mum ışıklarıyla aydınlatılmış karanlık ve bulanıklığın içinde, garip kelimeler fısıldaşan, ona ılık elleriyle dokunan, peçeli kadınlar resmediyordu. Artık sabah olmuştu. Kadınlar gitmişlerdi. Sadece, yanında ona ciddi bir yüzle bakan yaşlı bir adam vardı. Ahmet, onun ağrıyan başının bir oyunu olabileceğini düşünerek baktı ve gözlerini kırpıştırdı. Yaşlı adamı tanıyordu ama bulanık rüyalarından değil. Onu nereden hatırlıyordu... nereden... "Sen hapishanedeydin," dedi Ahmet. Kendi sesinden irkilmişti. Sesi değişik çıkmıştı, daha kalınca. "Evet." Yaşlı adamın, ciddi ifadesi değişmemişti. "Artık orada değilim, galiba?" "Hayır. Amir'in sarayındasın." Ahmet etrafına bakındı. Evet, bunu biliyordu. Yanan meşaleler ve onu döşekten kaldıran güçlü kollar vardı. Amir'in kızgınlıkla tok çıkan sesi. At sırtında bir yolculuk ve şok edici acı. GECENİN PALADİNİ Üzerinde akan ılık sular ve dövülmüş vücudunu temizleyen, İcadın elleri gibi nazik elleri olan erkek elleri. Sonra bu oda... Elleri, ipek çarşafların üzerinde gezindi. Yüksek süslü işlemeleri olan, tahta bir somyanın üzerinde duran, kalın, yumuşak döşeklerin üzerinde yatıyordu. Temiz kıyafetler giydirilmişti- Pislik vücudundan çıkarılmış, gül ve portakal çiçeklerinin tatlı esansı ve daha bir çok egzotik parfümün kokusu geliyordu. Yukarı baktığında, yatağın, uzun, tahta kolonlarından üzerine zarafetle düşen, ipek perdeler gördü. Odasının, görkemli ve güzel, fanteziden öte manzarasını görmesi için, perdeler bir köşeye çekilmişti. Başında da yaşlı ve bilge adam, kıpırdamadan oturuyordu. "Neredeyse ölecektin," dedi yaşlı adam. "Doktorlar getiril-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


di ve ellerinden gelen her şeyi yaptılar ama seni kurtaran Yamina'nın sihriydi." "Sen mahkumlardan biriydin. Neden buradasın?" "Ben hapishanedeydim," diye düzeltti yaşlı adam. "Mahkumlardan biri değildim." "Anlamadım." "Hapishaneye, Amir tarafından seni kollamak için koyuldum. Bana Hasid derler ve çok fazla yaşlanana kadar, yirmi yıl boyunca Abdül Kasım Kannadi'nin emrinde Muhafız Komutanı olarak çalıştım. İyi bir aylığa bağlandım ve bir ev verildi. Ama giderken, 'General' dedim, 'bütün savaşların trompet çalıp, bağırarak, orada burada vurup kırarak kazanıldığını zanneden genç adamlara değil de, yaşlı bir askere ihtiyaç duyacağınız bir zaman gelecek. Bazı zaferlerin, dikkat çekmeden, uzun süre bekleyerek ve çeneleri sıkı tutarak kazanılabileceği145 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ni bilen birine ihtiyacınız olacak,' dedim. Ve oldu da. Ve oldu da." Ciddi ciddi kafasını salladı. ; "Hapishaneye gönüllü olarak mı gittin?" Ahmet yatakta doğrulup, yaşlı adama şaşkınlıkla baktı. "Ama orada seni dövüyorlar!" • "Hıh!" Hasid eğlenmiş görünüyordu. "Sen ona dayak mı diyorsun? O köpeklerden mi? Annem bile beni daha kötü döverdi, çavuşumdan bahsetmiyorum bile. İşte o vvırmasını bilen bir adamdı! Bir keresinde, nöbetteyken içtiğim için, üç kaburgamı birden kırmıştı." Hayranlıkla kafasını salladı. Ayağa kalkmama yardım ederken "Bir dahaki sefere kafanı kıracağım Hasid", demişti. Ama bir dahaki sefer olmadı. Dersimi almıştım." Ahmet'in benzi soldu. Hatıralar üzerine yığılmıştı. Öfkeli, kızgın yüzler, uçuşan yumruklar ve tekmeler... "Benden nefret ediyorlar! Beni öldürmeye çalıştılar!" "Herhalde! Sen ne bekliyordun ki? Ama senin düşündüğün sebepten dolayı değil. Sen gerçekleri konuştun ve dövmeye: çalıştıkları sen değil, gerçeklerdi; Benim görmediğim pek bir şey yoktur," dedi Hasid, paçavraların altında kendini kaşıyarak. : "Onlara ne oldu?" dedi Ahmet zorlanan bir sesle. "Amir onları serbest bıraktı." "Ne?" Ahmet bakakaldı. "Özgür mü bıraktı?" "Hapishane kapılarını sonuna kadar açtı. Onları sokaklarda itler gibi sürünmeleri için bıraktı." Efendinin mezarı üzerine yatıp... ? , "Neden bunu yapıyor?" diye mırıldadı Ahmet. Çarşafları huzursuzca yana itti. "Amir zeki biri. Onlan bıraktı. Annelerini, karılarını, ailelerini burada, şehirde tutuyor. Onların yanma gelebilirler veya 146 GECENİN PALADİNİ tercih ederlerse dişsiz dişetleriyle artık onları dinlemeyen bir Tanrıya yakınıp duran birkaç yaşlı adam bulmak için kabilelerine geri dönebilirler." Ahmet, korkuyla sindi. "Onu anlıyorum!" dedi aceleyle. Etrafındaki lükse ve süse bakarak işaret etti. "Ben generalin bunu neden yaptığından bahsediyorum. Sen... bana göz kulak oluyorsun. Beni buraya getirmek. Hayatımı kurtarmak. Sadece atlan terbiye etmek için." Yüzü kuşkuyla karardı. "Buna inan-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mıyorum." "Hapishanedeyken inanıyordun." "O Sul'ün çukurunda, mantıklı geliyordu. Belki de mantıklı gelmesini istediğimdendir." Ahmet, yorganlan yana itti ve çıplak bacaklarını yatağın; ucuna uzattı. Başındaki keskin ağrıya aldırmayarak ayağa kalkmaya çalıştı. "Şimdi görüyorum. Bana yalan söylüyordu. Belki de beni kullanıyordur, rehin almıştır." Ani bir baş dönmesiyle afalladı. Duraksayarak, elini başına koydu ve kurtulmaya çalıştı. "Kıyafetlerim nerede?" dedi sersemce. "Rehin mi? Peki baban fidye olarak ne ödeyecek? Onun hiç bir şeyi kalmadı." Ahmet, oda dönmeyi durdursun.diye gözlerini kapadı. Ağzı acı bir tatla doldu; istifra etmekten korktu. Hiç bir şeyi kalmadı. Bir oğlu bile... . <, : Yüzüne soğuk su yurdu. Nefessiz kalarak gözlerini açtı ve ona bakan Hasid'i gördü. . , . ; "Neden" dedi öksürerek. "Bayılacağını zannettim." Su bardağını yakındaki bir masanın üzerine geri. koydu. "İyi misin?" , . Ahmet sadece başını sallayabildi. "O zaman giyin," dedi yaşlı asker. "Eski kıyafetlerin yakıl147 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN di. Ben üzerimdekilerden kurtulabilirsem bunlar da yakılacak." Yine kaşındı. "İşte yeni kıyafetlerin." Ahmet Sular damlayan -yüzünü kurularken, yatağının ucundaki, Amir'in giydiklerinden farkı olmayan, beyaz, pamuklu kaftanı gördü. "Sana bunu neden yaptığını kelimelerle anlatamam. Bu bir dostun güvenine ihanet etmek olur. Fakat eğer biraz yürüyebileceksen," diye devam etti, "sana sorularını yanıtlayacak bir şey gösterebilirim." Genç adama göz ucuyla bakarak "Tabi eğer Amir'in dediği kadar zekiysen," dedi. Konuşmadan, ağrıyan başını sarsmamaya özen göstererek, önce yumuşak iç çamaşırlarını sonra da kaftanı giydi. Çok uzağa yürümeleri gerekmediğini ümit etti. Sihirli iyileşmeye rağmen, bacakları yeni doğmuş bir tayınkiler gibi güçsüz ve titrekti. "Hadi ama!" Hasid, kalçalarından dürttü. "Ben bir keresinde, kırık bir bilekle beş mil yürüdüm ve bana kadın eli de değmemişti!" Acıyla dişlerini sıkarak, Macit'in çadırı kadar büyük olan odada yaşlı askeri takip etti. İncelikle karmaşık desenler dokunmuş halılar yerleri kaplıyordu, göz alıcı renkleri o kadar güzeldi ki onların üzerinde yürümek, kutsal bir şeye saygısızlık gibi geliyordu. Hoş ve nadir bulunan eşyalarla donatılmış, altın yapraklarla dekore edilmiş, cilalı, tahta mobilyalar... İpek yastıklar, genç adamı, üzerlerine çöküp kendini, işlenmiş yapraklar ve çiçekler arasında kaybetmeye çağıran, alçak kanepelerin yanlarında duruyordu. Kendini hantal ve sakar hisseden Ahmet, değerli bir vazoyu yere düşürmekten korkarak yürürken, kırık bilekle yürümenin nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalıştı. Sonunda, yaşlı adamın yalan söylediğine karar 148 GECENİN PALADİNİ verdi. Sonraları, Alımet Hasid'in iddiasının doğru olup olmadı-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ğını sorduğunda, Amir sırıtmıştı. Hasid yalan söylemişti. Beş değil, on mildi. Yaşlı asker pencereye yaklaşarak, yüzünü cama dayadı ve Ahmet'in de aynısını yapmak zorunda olduğunu gösterdi. Oda, sarayın en alt katındaydı. Pencereler, Khardan'la birlikte aylar önce kaçtıkları gür bahçeye bakıyordu. Parlak güneş ışığı gözüne bir ağrı, hatıralar da kalbine acı göndermişti. Alımet uzun süre hiç bir şey göremedi. "Eee?" Hasid onu yine dürttü. "Göremiyorum... Aslında ne görmem..." "İşte hemen önümüzdeki adam. Fıskiyenin yanındaki." Hasid'in hor görmesinden korkarak gözlerini ovuşturamayan Ahmet, gözlerini hızlı hızlı kırparak, sonunda onlardan birkaç metre ilerde duran, etrafına toplanan tavus kuşlarına yem atan adama odaklanmayı başardı. Adamın görüntüsü, Ahmet'in gözyaşlarını kurutup, hem fiziksel hem de manevi acılarını unutturacak kadar ilginçti. Adam gençti, belki yirmi beş yaşındaydı. Uzun boylu, ince, narin hatlara sahipti ve fıskiyenin mermerleri kadar beyaz bir teni vardı. İpek kumaştan, mücevherler ve altın süs eşyalarıyla pırıldayan bir sarık, başını sarıyordu. Kıyafetleri de bu kadar şatafatlıydı. Mavi, yeşil ve altın tonlarındaki ipek pantolonu, tavus kuşları arasında gezinirken hafifçe dalgalanıyordu bacaklarında. Altın bir kuşak, ince beline dolanıyor, uçları kalkık altın ayakkabılar ayaklarını şereflendiriyordu. Boynu açık, kabarık kollu gömleğin üstünde, altın kumaştan yapılmış, yeşil düğümlerle işlenmiş ve en ufak bir hareketinde sallanan ipek bir fırfırla bitirilmiş yelek vardı. Adamın sürmeli gözleri yeşile boyanmıştı. Kuşlara yem 149 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN atan parmaklan mücevherlerle bezeliydi, kulak memelerinden altınlar sarkıyordu. Ahmet nefesini tuttu. Daha önce hiç bu kadar ihtişamlı birini görmemişti. "Bu, İmparator mu?" "Ha ha!" Hasid kahkahalara boğulmuştu. Bu dışandaki adamın kafasını çevirip onlara kınayarak bakmasına sebep oldu. Ellerindeki yemleri silkeleyerek, öğrenilmiş zarafet ve incelikle fıskiyenin yanından geçip gitti, tavus kuşları da onu minik adımlarla takip ettiler. "İmparator mu!" Hasid nefes almaya çalışıyordu. "Eğer İmparator gelseydi bizim nerede olacağımızı zannediyorsun, oğlum? Büyük ihtimalle sokaklarda olurduk. Bu yer, sabah uyandığı andan, geceleyin yüzlerce yatak odasından birifıe girene kadar etrafını çevreleyen, vezirlerini, rahiplerini, danışmanlarını, yazıcılarım, kölelerini, sakilerini, ayak yıkayıcılarını, yalakalarını bırak sadece karılarına bile yetmez. İmparator!" Yaşlı asker kafası sallayarak kahkahalara boğuldu. "Kim o zaman?" Sinirli sinirli sordu Ahmet. Kafasındaki zonklama geri gelmişti. Kurnazca gözledi onu Hasid. "Sorunun cevabi: Abul Qasim Kannadi'nin en büyük oğlu." Ahmet'in ağzı açık kalmıştı. Dışarı bakarak, adamın bir orkide koparıp, sıkılgan bir edayla, yapraklarını kopararak, aylak aylak kuşlara attığını gördü. "İmparator divanında yetiştirildi ve Khandar'daki sarayda yaşıyor. Annesi Yamina, İmparator'un kız kardeşlerinden biri ve oğlunun kraliyet ailesinde büyümenin vereceği bütün olanaklardan yararlanmasını sağla-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dı. Kannadi, çocuğu çok az gördü." Hasid omuz silkti. "Belki de onun suçudur. Her zaman uzaklarda, İmparator için yfeni şehirler fethediyordu. Bir ay önce, ona savaş sanatını öğret150 GECENİN FALADİNİ rnek için oğlunu çağırdı. Onu güneye götürecekti. Oğlu babasına eşlik etmekten gurur duyacağını söyledi, fakat hayatta ata binemeyeceği, ten rengini mahvetmek istemediği için güneş altında çok fazla kalmaya cesaret edemeyeceğinden seyahat etmek için kapalı bir tahtırevana ihtiyacı olacağını ve eğer mümkünse, bayağı askerlerin arkadaşlığına dayanamayacağı için kendi dostlarından birkaç tanesini getirmeyi arzu ettiğini söyledi ve ayrıca kan görürse büyük ihtimalle bayılacağı için kendi özel doktorunu istedi." "Genç adam yarın Khandar'a dönüyor," diye ekledi kuru bir sesle. Ahmet, tamamıyla nefessiz kalmıştı. Cinine gümüş bir top getirmesini söyleyen ve kendisini pırıldayan ayı tutarken bulan adam gibi hissetti. Adamın cine dediği gibi, "Bu çok güzel ve paha biçilmez ama onunla ne yapacağımdan pek emin değilim." Bahçe, gencin gözlerinde çözüldü. Dışarısını seyrederken, süs ağaçlarını, sarkan orkideleri ve kan kırmızı gülleri görmüyordu. Çölü görüyordu. Uçsuz bucaksız ve boş gökyüzünün altındaki, uçsuz bucaksız ve boş kumullar; sonsuz rüzgarda eğilen, uzun püsküllü otlar; tuzlu su birikintilerinde yaşama tutunan çarpık çurpuk palmiyeler; adı şimdi genç adam için berbat, acı bir ironiyi temsil eden, kuruyup büzüşmüş, kokuşmuş bitki; Kahinin Gülü... "Haklıydın," dedi Hasid. "Bunun at terbiyesiyle bir alakası yok. Kannadi seni görmek istedi. Ona gidecek misin?" Ahmet, pencereye arkasını döndü. "Evet," dedi. "Gideceğim." 151

9 Tanrı Quar, Kich şehrindeki tapınağında, tütsüyle tatlandırılmış karanlıkta, eli altın koç kafası sunağının üzerinde duruyordu. Tanrının beklediği belliydi ve bunu gözle görülür derecede kötü bir ruh haliyle yapıyordu. Parmakları ara sıra, sinirli sinirli koçun kafasına vuruyordu. Bir çok kez, ufak bir gonga vurmak için tokmağını kaldırdı ama her seferinde, bir anlık bir duraksamadan sonra elini geri çekti. Quar'ın karşısında, soğuk mermere serili yer döşeğinin üstünde, Tanrının İmamı sayıklıyor, inliyor ve ateşli bir uykuyu üzerinden atmaya çalışıyordu. Kendi açtığı yara, temiz iyi1» leşmemişti, çevresindeki deri şişmişti ve ateş gibi yanıyordu, alev rengi kırmızı çizgiler etrafına yayılmıştı. Yamina, bütün divan hekimleri gibi İmamla ilgilenmek istiyordu fakat Faysal bütün yardımları geri çeviriyordu. "Bu... Tanrımla benim aramda..." demişti zorla, Yamina'nın ellerine acı dolu bir kuvvetle tutunurken. Diğer eli de, yaradan sızan, kan ve irinle ıslanmış bandajları bastırıyordu. "Ben... Onu kızdıracak... bir şey yaptım. Bu... benim cezam!" Yamina, FaysaPın bitap elini dudaklarına bastırıp, ona aklına gelen bütün tatlı sözleri söyleyerek yalvardı. Faysal, nazikçe, ama kararlılıkla, ona gitmesini söyledi. Kederle, adamın

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


GECENİN PALADİNİ söylediğini yaptı. İmam o uyurken gizlice gelip, izni olmadan büyü yoluyla onu iyileştirmeyi planlıyordu. Faysal için Yamina, saray havuzundaki su kadar berraktı. Gücünün gittikçe azaldığını ve yakında şuurunun onu terk edeceğini bilen İmam, hizmetkarına yeminlerin en ağırını ettirerek, İliç kimsenin içeri girmesine izin vermemesini emretti. Hizmetkar, iç tapınağın kapılarım kapatıp onları mühürleyecekti. Amir'in bile girmesine izin verilmeyecekti. Faysal'ın, ateş dolu, delice rüyalara dalmadan önce duyduğu tek ses, kapıların yankıyla kapanışı ve koca demir sürgünün çekilişiydi. Çılgınlığın kenarında sürüklenen İmam, Tanrının tapınağa geldiğinin bile farkında değildi. Önce Faysal, ateşli bir rüyada olmaktan korkarak, duyularından şüphe duydu. Onunla savaşan ağrılar ve yüksek ateş vücudunu tüketiyordu. Bilincine tutunmaya çabaladı ve Quar'ın gerçekten onunla olduğunun ayrımına vardı. Ruhu neşeyle dolan İmam ayağa kalkıp, Tanrıya gereken saygıyı göstermek istedi, fakat bedeni, ruhundan daha güçsüzdü ve nefes nefese kalarak, geri düştü. "Gazabınızı hak etmek için... ne yaptığımı... söyleyin... Yüce Quar." Tanrısına titrek bir el uzatarak, güçsüzce mırıldandı. Quar, acı çeken rahibine cevap vermedi. Dönüp bakmadı bile. Sunağın etrafında volta atarken, giderek artan bir asabiyetle karanlığın içine bakıyordu. Faysal'ın, sorusunu tekrarlayacak nefesi yoktu. Sadece hayranlıkla Tanrısına bakabiliyordu. Çektiği acı ve işkence bile ona bir kutsama olarak görünüyordu; ateş, bedenini ve ruhunu -işlediği günah her ne iseondan temizliyordu. O ateşte ölse bile önemi yoktu. Tanrısının önünde hastalıktan arınmış bir ruhla duracaktı. Gong, aniden üç kez çalarak dile geldi. Bir duman bulutu insan şeklini aldı ve gongun etrafında biçimlendi ve üç metre 153 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN boyundaki bir iblise dönüştü. Kocaman göbeğinin etrafı kırmızı bir kuşakla çevrelenmiş, kırmızı ipek şalvar giymiş iblis, koca ellerini alnına götürerek, selam verdi. Faysal, şaşırmadan sessizce izledi. "Eee, nerede o?" diye sordu, Quar. "Affınızı rica ediyorum, Efendi," dedi iblis, uzaklarda çakan şimşekler gibi bir sesle, "Ama onu bulamadım." "Ne?" Tanrının hiddeti, karanlığı karıştırdı. "Fazla uzağa gitmiş olamaz. Bu topraklarda bir yabancı. Hah! Onu kaybettin, Kaug!" •" '?•»?': "Evet, Efendi, onu kaybettim," dedi Kaug istifini bozmadan. "İzin verirseniz size hikayemi anlatayım." İblise arkasım dönen Tanrı sinirli bir hareket yaptı. "Önceden de tahmin ettiğiniz gibi, Kutsal Efendim, sözde deli adam, Hurn Denizi üzerinden gemiyle gelip, Bastine şehirleri yakınlarında karaya çıkan bir kafirmiş. Gelir gelmez, Promenthas'ın rahipleri ve büyücüleri..." "...benim bir grup, ateşli taraftarım tarafından karşılanıp, katledilmişler," diyerek böldü Tann, sabırsızca. "Bunların hepsini biliyorum! Benim..." "Affınızı rica ediyorum, Efendi," diye araya girdi, iblis. "Fakat görünüşe bakılırsa bizi yanıltmışlar. Kafirleri öldürenler sizin taraftarlarınız değilmiş." Tanrı, uzun süre sessiz kaldı, sonra şüpheyle, "Devam et,"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dedi. "Bir düşünün, Cennetin Efendisi, eğer inanmayanlar sizin adınıza öldürülmüş olsaydı, ruhlarının üzerinde hak talep edebilirdiniz." "Koruyucu melekler tarafından kollanıyorlardı." "Sizin de bildiğiniz gibi, daha önce Promenthas'ın melekle154 GECENİN PALADİNİ Hyle savaştım, Efendi," dedi iblis. "Evet, bu sefer, onlarla savaştın, kaybettin ve bana söylemedin," dedi Quar soğuk bir sesle. c;rti ı "Bu sefer onlarla savaşmadım. Onları görmedim bile. Meleklerle dövüşmek için çağırılmadım." Quar, hafifçe dönerek, Kaug'a kısık gözlerle baktı. "Doğruyu söylüyorsun." "Kesinlikle efendim." "O zaman bizi yüzüstü bırakan, Ölüm." "Hayır, Efendi. Promenthas'ın melekleri, mücadele etmeden gördüler vazifelerini. Ölüm'e göre, kafirler, Kötülük Tanrısı; onlar üzerinde hak iddia edemeyecek kadar zayıf bir tann adına öldürüldüler." Quar, nefesini tuttu. Semavi varlığını süsleyen deri soldu. "Zhakrin!" "Evet, Efendi. Kaçmış." ' . "Bu nasıl olabilir? O ve Evren, Khandar'daki Tapmakta tutuluyorlardı ve en güçlü iki rahibimin gözetimi altındaydılar. Hiç kimse Tanrıların orada olduğunu bilmiyordu." "Birileri biliyordu, Efendi. Her ne hal ise, ne Zhakrin, ne de Evren artık orada yoklar. Güçlü rahiplerinizden birinin, gerçekte Zhakrin'in emri altında olduğu ortaya çıktı. Bilmediğimiz bazı yollarla Tanrıları oradan kurtarıp, kaçırmayı başardı." "Onun hakkında ne biliyoruz? Nereye gitmiş?" "O'nun, Promenthas'a tapanları katleden kişiyle aynı insan olduğuna inanıyorum. Kendini köle tüccarı olarak tanıtıyor fakat gerçekte, bir Kara Paladin; Zkahrin'e gönülden bağlı bir taraftar." "İlk olarak, Ravenchai'de görüldü. Burada, yerli halkın bir kısmını yakalayıp, satmak için Kich'e getirdi. Emrinde bir güm 155 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN birliği var ve Promenthas'm rahiplerini ve büyücüsünü, öldürenler de bunlar. Fakat bir kişinin canı bağışlandı. Bir kadın olduğunu zannettiler; inanılmaz güzellikte genç bir adam. Böyle bir ganimet için yüksek bir fiyat isteyebileceğini düşünen köle tüccarı onu Kich'e getirdi. Hâlâ kadın kılığındaki genç adam, tam Khardan ve adamları şehri yıkıp dökerken, satışa sunuldu. Khardan bu güzel 'kadın'ı kurtarmayı aklına koydu." "Kafasına mı koymuş? Hah!" gürledi Quar. "Bu işte Promenthas'm parmağı var. Benimle savaşmak için Akhran'la birleşti." "Şüphesiz, Kutsal Kişi," diyerek eğildi Kaug. "Genç adam, bedevi kampına götürülmüştü. Meryem'e göre burada onu cariye olarak almak isteyen çılgına dönmüş bir adam tarafından neredeyse öldürülecekmiş. Khardan, genç adamı deli ilan ederek, hayatını kurtarmış. Meryem, Khardan'ı Kich'e getirme planlarını bozanın bu genç adam olduğuna inanıyor."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"O zaman ikisi birlikteler." "Büyük ihtimalle, Efendi." "Büyük ihtimalle!" Quar'ın öfkesi, Tapmağın duvarlarına vurdu. Ateşli hayallerinde Faysal, mermer blokların, sıcağın etkisiyle erimeye başladığını gördü. "Ben ilahiyim! Ben her şeyi görür ve her şeyi duyarım! Hiç bir ölümlü kendini benim ve hizmetkarlarımın görüşünden saklayamaz!" "Bir ölümlü değil, Tanrım," dedi Kaug sesi alçalarak. "Başka bir tanrı. Karanlık bir bulut onları benim ve büyücülerinizin görüşünden saklıyor." "Karanlık bir bulut. Yavaşça, amansızca, düşmanlarımın gücü artıyor." Quar sustu. İblisin devasa bedeni havada uçuyordu veya belki de Faysal'ın kararan gözleri, iblisin boş kumun üzerinde pırıldayan bir serap olarak görünmesine sebep oluyordu. 156 GECENtN PALADİNİ Tanrı, dikkatini ölmek üzere olan rahibine çevirdi. İpek terlikleri ses yapmadan, ipek kaftanları karanlıkta göz alıcı buz beyazlığıyla parlayarak, siyah mermerde kayarcasına Faysal'ın yatağının başına geldi. Hareket edemeyen rahip, Tanrının yüzüne, vücudundan bütün acı ve ateşi alan bir hayranlıkla bakıyordu. İmam, ruhunun, kırılgan kabuğunu geride bırakıp ayağa kalkarak, bir çocuğun annesine uzandığı gibi, Tanrıya ellerini uzattığını gördü. Hoşnut, mutlu Faysal, hayatın çekildiğini hissetti. Son nefesinde söylenmek üzere, Tanrının adı dudaklarındaydı. "Hayır!" dedi Quar birden. İki dünyanın arasında kalan ruh, şaşkınlıkla geri çekildi. Faysal'ın yanına diz çöken Tanrı, kanlı bandajları yırtıp attı ve elini yaranın üzerine koydu. Diğer eli de İmam'ın sıcak alnına dokundu. "Yaşayacaksın, benim sadık İmam'ım. Acı ve çile yatağından kalkınca seni kurtaranın ben olduğumu bileceksin. Yüzümü, sesimi ve ölümlü bedenine dokunuşumu hatırlayacaksın. Çektiğin ızdıraptan almış olacağın ders şu. "Sen insan yaşamına, çok fazla değer yükledin. Gördüğün gibi, hayat, kör bir adamı soymak kadar kolay alınabilir sizden. Asıl önemli olan insanoğlunun ruhudur ve karanlıkta tökezlemekten kurtarılmalıdır. Sahte tanrılarının gücünün de onlarla birlikte ölmesi için bana inanmayanlar ölmeliler." Faysal derin bir nefes aldı. Gözleri huzurlu bir uykuyla kapandı, ruhu isteksizce nazik bedenine geri döndü. "Uyandığında," diye devam etti Quar, "Amir'e gidip zamanın geldiğini söyleyeceksin." "Zaman mı?" diye mırıldandı Faysal. "Cihat!" diye fısıldadı Quar, rahibin yanına eğilip, siyah saçlarını okşarken. "Din değiştir veya öl!" 157 (M * < I ^ N

"Karanlıklar ve Kötülükler Tanrısı Zhakrin adına sana, em-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rediyorum; uyan!" Ses, Mathew'a uzaklardan geliyordu. Evinde, sabah erken bir saatti. Güneş panldıyor, neşeli bir kuş şarkılarıyla, yeni günü selamlıyordu. Çam ve yaş toprak kokusuyla yüklü, taze ve serin bahar meltemi, penceresinden içeri giriyordu. Annesi uzun taş merdivenlerin sonunda, oğlunu gece boyu süren orucunu bozması için çağırıyordu... "Uyan!" Öğle yemeğinden sonra, sınıftaydı. Uyuşuk ellerinin altındaki, üzerine sayısız ad ve bu dünya üzerinden göçen sayısız yüz kazınmış tahta sıra, serin ve pürüzsüzdü. Yaşlı Archmagus bir yüzyıldan beri saçmalayıp duruyordu. Sesi sineklerin vızıldaması gibiydi. Mathew, öğretmen arkasını döndüğünde sadece bir dakikalığına gözlerini kapamıştı... "Uyan!" Mathew'un bedeninden acı veren bir ürperti hissi geçiyordu. His, kesinlikle, rahatsız ediciydi ve bunu durdurmak için kaslanm oynatmaya çalıştı. Fakat, bedenine ufak ızdırap iğneleri batırarak daha kötü olmasına yol açtı. İnledi. "Kendini zorlama, Blossom. Bir saat kadar hareketsiz yat,

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN bu his geçecek." Soğuk bir şey alnına dokundu. Soğuk dokunuş ve daha da soğuk olan ses, korkunç hatıralar taşıdı aklına. Gözlerini açmaya çalıştı, göz kapakları yapışkan reçineyle kaplanmış gibiydi. Mathew, yukarı baktı, narin bir el, siyah maskeli bir yüz iki zalim ve duygusuz göz gördü. "Kıpırdamadan yat, Blossom. Hiç kıpırdamadan yat ve vücudunun eski işlevine kavuşmasına izin ver. Kalbin küt küt atıyor, tembel kan şimdi özgürce akıyor ve bedenini yakıyor, akciğerlerin içlerine hava çekiyor. Acı mı veriyor? Evet. Ama uzun zamandan beri uyuyorsun, Blossom. Çok çok uzun zamandır." İnce uzun parmaklar yanağına dokundu. "Balıklarım hâlâ sende mi, Blossom? Evet, tabi ki sende. Şehir muhafızları, ölüleri aramıyorlar, öyle değil mi?" Mathew, giydiği kadın elbiselerinin içinde saklı kristal kürenin soğukluğunu hissetti derisinde. Kürenin içi su doluydu ve içinde iki tane balık vardı; biri altın, biri siyah. Mathew'un kulaklarına, kumlan ezen çizme sesleri geldi. Bir ses, saygıyla konuştu. "Beni mi çağırdınız, Efendi." Eller ve gözler Mathew'un önünden çekildi. Genç büyücünün, görüşü bulandı. Güneş parlıyordu ama sanki onu sadece beyaz bir tülün ardından görebiliyordu. Yattığı yer sıcak ve havasızdı. Bunalmıştı ve ciğerlerini havayla doldurmak için derin bir nefes aldı. Gevşek kasları emirlerine uymayı reddetti. Girişimi daha çok bir hırıltıyla sonuçlanmıştı. Ellerindeki ve bacaklarmdaki ürperme hissi arttı, neredeyse onu deli edecekti. Buna, derin nefes alamadığı için, boğulma hissi eklendi. Acısı çok keskindi ama ufak bir inilti çıkarmaya bile cesareti yoktu. Ölümü bile o zalim gözlere tercih 162 GECENİN PALADÎNİ ediyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Blossom, kendine geliyor. Diğer ikisi ne alemde?" diye sordu soğuk ses. "Diğer kadının şuuru yerinde, Efendi. Fakat sakallı şeytan pir türlü ayılmıyor." "Hımmm. Başka bir büyü daha olma ihtimali var mı, Kiber?" "Öyle olduğuna inanıyordum, Efendi. Eğer doğru hatırlıyorsam, onu ilk yakaladığımızda büyülü olma ihtimali olduğunu söylemiştiniz." "Evet, doğru hatırlıyorsun. Ona bir göz atalım." Çizmeli ayaklar, Mathew'un sağma doğru yürüdüler. Sakallı şeytan. Diğer kadın. Khardan! Zohra! Mathew acıyla kıvrandı. Hatıralar geri geldi. Tel Savaşından kaçış! Khardan, baygın, bir büyüyle bağlanmış. Zohra ve ben ona Meryem'in, gül rengi, ipek elbisesini giydirdik. Peçe yüzünü örtüyordu. Askerler bizi durdurdu! "Kocakarıların gitmesine izin verin!" Kaçtık ve vahanın içinde, uzun otların arasında saklandık. Khardan, yaralı, büyülü; Zohra, bitkin durumda, omzumda uyuyordu. "Ben etrafı gözlerim." Ama, yorgun gözlerim kapandı. Uyuya kaldım ve bir kabusa uyandım. "Siyah saçlı bir güzellik," demişti soğuk ses. "Ve bu da ne? Blossom 'ı çalıp, beni uğraştıran, sakallı şeytan! Tanrı, bu gece bize ödüllendiriyor, Kiber!" "Evet, Efendi!" "Ve işte alev saçlı, Blossom. Görüyor musun Kiber sesimi duyunca uyandı. Korkma, Blossom. Sakın bağırma! Ağzını tı163

MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN ka Kiber! Kapat ağzını! Evet, işte böyle!" Bağlı ve çaresiz, kafamı kaldırdım ve yanan kamp ateşin, de parlayan siyah bir mücevher gördüm. "Karanlık ve Kötülük Tanrısı Zhakrin adına, hepinize emrediyorum: Uyuyun!" Ve böylece uyudular. Şimdi de uyandılar. Uyandılar... ama neye? Biraz uzaktan gelen sesleri duydu, Mathew. "Görüyor musun, Kiber? Boynunda gümüş bir tılsım asılı. Gün ışığında bile nasıl parlıyor, bir bak!" "Evet, Efendi." "Ne işe yaradığını merak ediyorum." "Kesinlikle, onu savaşta korumak için. Daha önce buna benzer şeyler görmüştüm, karıları askerlere verirler." "Fakat neden onu baygın kılsın? Neler olduğunu görmeye başlıyorum, Kiber. Bu kadınlar erkeklerine bir zarar gelmesinden korktular. Onu hem darbelerden koruyacak, hem de savaş boyunca baygın tutacak bu korumayı verdiler. Sonra onu savaş alanından uzaklaştırdılar, kadm kıyafetleri giydirdiler ve kaçtılar." "Bunlardan biri çok güçlü bir büyücü olmalı." "Blossom, bizimle beraberken sihirli yeteneklerini göstermemiş olsa da, her ikisi de olabilir. Bedeviler gözü kara ve gururlu savaşçılardır. Onun, ölümden, kadınlar tarafından kurtarıldığını bilmediğine ve uyanıp da bunu öğrenince pek mutlu olmayacağına bahse girerim." "O zaman, neden büyüyü bozalım ki, Efendi?" Mathew, Ki-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ber'in endişeli olduğunu anlamıştı. "En azından Galos'a gelene kadar, onu bu durumda bırakalım." "Hayır, onu taşımak zorunda olmasak bile, gemileri yüklerken bir sürü işimiz olacak. Ayrıca, Kiber..." Ses kumun üzerin164 GECENİN PALADİNI je kıvrılan bir yılan kadar akıcı ve kıvraktı. "Başına gelecekleri görmesini, duymasını, tatmasını ve hissetmesini istiyorum. Zehrin akıl kuyusuna, azar azar sızmasını istiyorum. Ruhu içmeye gittiğinde, kararacak ve ölecek." Kiber, o kadar emin görünmüyordu. "Sorun olacak, Efendi," dedi. "Öyle mi? Güzel. Karakterini yanlış anlamış olmak istemezdim- Kılıcını elinden al. Şimdi, büyüyü bozmak için," "Kadınlardan biri yapsın, Efendi. Büyücülüğe karışmak hiç bir zaman iyi değildir." "Mükemmel bir öneri, Kiber. Buna uyacağım. Blossom, hareket edip konuşabilecek duruma geldiği zaman, onu bu konuda sorgularız. Şimdi yük develerinden yükleri indirelim ve kıyıya dizelim. Fazla uzun kalmayacakları için, gemiler demir attığı zaman yüklemeye hazır olmalıyız. Öğlen sıcağında burada kalmak istemeyiz." "Evet, Efendi." Mathew, Kiber'in uzaklaştığını, adamlarına emirler yağdırdığını duydu. Gözlerini kapadığında, büyücü, gûmlarm renkli üniformalanm, bindikleri atları görebiliyordu. Ayaklarından zincirli, düzlüklerde sürünerek ilerleyen köleleri görebiliyordu. Beyaz perdeli tahtırevanı görebiliyordu... Beyaz perdeler! Mathew'un gözleri açıldı ve etrafına bakındı. Dehşet içinde bakakaldı. Uzaklardaki dağlara kadar uzanan dalgalı kumullarıyla, Tel'in etrafındaki çölü düşündü. Boş ve yırtıcı. Vahanın etrafında kesinlikle yaşam vardı. En azından, bedeviler onu yaşam olarak kabul ediyorlardı. İşaretlenmiş gibi görünen yapraklarıyla, sonsuz rüzgarda sallanan, uzun palmiye ağaçları... Dantel gibi ılgınlar ve seyrek yeşil bitkiler... Bütün yapraklar paha biçilmez. Suyun kıyısında büyüyen, 165 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN kahverengi, püsküllü otlar... Oynak-kollu yakan bitkiden -iyj. leştirici etkileri yüzünden bu ad verilmişti- Kahinin Gülü olarak bilinen, çirkin, sivri dikenli bitkiye kadar çeşitli kaktüs.. Yüzyıllık, yüce çınarların, çam ormanlarının ve yabani dağ çiçeklerinin diyarından gelen Mathew, çöl yaşamını bir yaşam biçimi olarak kabul etmiyordu; beş para etmez bir saçmalıktan başka bir şey olmadığını düşünüyordu. Fakat, en azından şimdi, o zamanlar yaşadığının farkına varıyordu. Şu anda ölümü izlemekteydi. Toprak ölmüştü ve ölümü işkenceli olmuştu. Dümdüz ve boş toprak kemik kadar beyazdı. Yüzeyinde koca çatlaklar oluşmuştu. Asla düşmeyecek yağmura susamış, açık ağızlar. Yattığı yerden pek uzak olmayan bir yerde, Mathew, siyah kırık bir kaya ve onun yanında da bir su havuzu görüyordu. Fakat bu bir vaha değildi. O havuzun yanında hiç bir şey büyümemişti. Üzerinde buhar yükseliyor, su kaynıyor ve kabarcıklar çıkarıyordu. Güneş, doğuda daha yeni belirmişti. Mathew, yattığı yerden, ufuktaki kırmızı alev topunun ucunu görebiliyordu. Oy-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sa, sıcaklık şimdiden yükseliyor, kavrulmuş topraktan yansıyordu. Ağzında kumlu bir tat vardı ve berbat bir susuzluk çekiyordu. Mathew, dilini dudaklarında gezdirdi. Tuz. Toprağın neden bu kadar garip, bu kadar göz alıcı bir beyazlıkta olduğunu anlamıştı. Tuzla kaplıydı. Gücü tükendi. Eli yanına düştü, perde görüşünü engelliyordu. Öğleden önce gitmek zorunda olmalan şaşırtıcı değildi. Hiç bir şeyin, öğlen güneşinde bu çölde hayatta kalması mümkün değildi. Fakat adam gemilerden bahsetmişti. Mathew, güçsüzce başını salladı. Sanrı görüyor, hayal ediyor olmalıydı. Belki de develerden bahsediyordu diye düşündü za166 GECENİN PALADİNI vıf büyücü. Onlara bazen çölün gemileri denmez miydi? Ama nereye gideceklerdi? Mathew, bu dünya cesedinde, hiç bir şey görmemişti. Ve susuzluk dayanılmaz bir hale gelmişti. Gözler zalim de olsa, su için her şeyi yapabilirdi. Kelime çatlamış dudaklarında şekillendiğinde, Mathew, kurumuş boğazından sesi çıkarmaya çalıştı. Kiber tahtırevanın perdelerini açtı. Elinde bir su matarası vardı. Mathew'a sert sert bakarken "İç!" diye emretti. Olağanüstü bir çabayla kollarını uzattı, mataranın boynundan tuttu, ılık, bayat suyu ağzına götürdü ve kana kana içti. Birazı boynuna ve yüzüne dökülerek onu serinletti. Kiber, çabucak matarayı aldı ve yok oldu. Mathew, gûmlznn tuzlu toprakları ezen ayak seslerini ve bir süre sonra, belki de Zohra'nın boğazından gelen bir mırıldanma duydu. Mathew, tekrar uzandı. Su ona güç vermişti; sanki vücuduna yayılan enerjiyi hissediyordu. Oturup, perdeleri açmayı istiyordu. Fakat böyle yaparsa, zalim gözlü adamın dikkatini çekme riski vardı. Ellerini kadın kıyafetinin kıvamlarına sokarak, içinde balıkların bulunduğu küreyi hissetti. Sıcak teninde soğuk ve pürüzsüz hissediliyordu. Birden, balıklara göz atıp iyi olup olmadıklanm görme isteğine kapıldı. Korku durdurdu onu. Köle tüccarı içeri bakabilirdi ve Mathew, sihirli küreye gereğinden fazla dikkat ediyormuş gibi görünmek istemedi. Adamın şu garip ifadeyle ne demek istediğini merak etti: "Şehir muhafızlan cesetleri aramazlar." Boğulma hissi kuvvetlendi ve dayanılmaz bir hareket etme arzusu duydu. Mathew sonunda oturdu ve ânında başı döndü. Gözlerinin önünde yıldızlar uçuşuyordu. Güçsüzce, kolunun üstüne yaslandı ve görüşü açılana ve berbat baş dönmesi ge167 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN çene kadar bekledi. Dikkatlice, perdeyi azıcık aralayarak çevresini inceledi. Tahtırevan, tuz düzlüklerin üzerinde yaklaşık bir buçuk metre yüksekliğinde ayaklıkların üzerinde duruyordu. Gözlerini köle tüccarı için açık tutarak, tahtırevanın önüne baktı ve bakakaldı. Önünde, okyanus kadar geniş olan, daha önce hiç görmediği bir renkte, koyu mavi bir su kütlesi dumyordu. Serin bir meltem, fısıltı halinde yüzünden geçti ve şükranla temiz havayı içine çekti. Köle tüccarı, yüzü suya dönük, kıyıda duruyordu. Kollannı havaya kaldırarak, yüksek bir sesle bağırdı. "Ben, Auda ibn Jad! Zhakrin adına emrediyorum! Bana gemimi gönderin!"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Demek gerçekten de gemilerden bahsediyordu! Ama bu hangi deniz olabilirdi? Hurn'a benzemiyordu. Kıyıya dalgalar vurmuyordu. Rengi, aştığı denizin yeşile çalan rengi gibi değildi. Su, köle tüccarı Auda ibn Jad'ın ayaklarına çarpıyordu hafif hafif —Adamın adının ilk kez duyuyordu. İbn Jad'ın baktığı yöne doğru dikkatle bakan Mathew, bir gölge gördüğünü zannetti; başka hiçbir şeyin olmadığı açık gökyüzünde, karanlık bir bulut. Aniden arkasını dönen köle tüccarı, Mathew'u perdelerin arasından bakarken yakaladı. "Ah, Blossom! Temiz havanın tadını mı çıkarıyorsun?" Mathew, cevap vermedi. Tek kelime bile edemedi. Buz gibi gözler, bütün zeka kıvılcımlarını koparıp almış ve korku dışında bomboş bir beyin bırakmıştı. "Gel, Blossom ayağa kalk. Kan dolaşımına yardımcı olacak. Sana ihtiyacım var." Mathew'a doğru yürüyerek narin elini uzattı ve genç büyücüyü sağ kolundan tuttu. Adamın dokunuşu da gözleri gibi 168 GECENİN PALADİNI , nuk ve duygusuzdu; Mathew sıcak güneşin altında titredi. Ayağa kalktığında, önce bayılacağını zannetti. Dizleri çö7Üİdü, gözlerinin önünde noktalar belirdi. Geri düşerek, tahtırevanın direklerinden birine sıkıca tutundu. Auda ona destek oldu. Köle tüccarı kendisine gelmesi için Mathew'a birkaç dakika verdi, sonra mahmur büyücüyü başka bir arabaya doğru çekelemeye başladı. Mathew kendisine sorulacak soruyu bildiği gibi içinde yatanı da biliyordu. Tahtırevanın perdelerini açarak, Mathew'u ileri itti. "Sakallı şeytanın boynundaki muska? Onu sen mi yaptın? Onu hazırlayan büyücü sen misin?" Yıllarca düşünüp çalışarak hayatımızı planlarız ve sonra bazen bir anda, bir kelime kaderimizi geri alınamaz şekilde değiştirir. "Evet," dedi Mathew duyulmayan bir fısıltıyla. Yalanının arkasındaki bilinçli muhakemeyi anlatamazdı. Korkuyla harekete geçirildiğini hissediyordu; bu adamın gözünde tamamıyla savunmasız ve aciz görünemezdi. Ayrıca, eğer hayır deseydi, ibn Jad'ın Zohra'yı da sorgulayacağını biliyordu ve her ikisi de inkar ederse, ikisine de inanmazdı. "Büyüyü... ben yaptım," dedi Mathew boğuk sesle. "Çok güzel bir iş, Blossom. Büyüyü nasıl bozuyorsun?" "Onu boynundan çıkararak. Hemen büyünün etkisi geçmeye başlayacak." Bu bir tahmindi ama Mathew bunun iyi bir tahmin olduğundan emindi. Genel olarak, bu tip büyüler böyle bozulurdu. Meryem'in geciktirici bir etki yaratması için bir neden yoktu. "Boz onu," diye buyurdu ibnjad. "Evet, Efendi!" diye mırıldandı, Mathew. Khardan'ın üzerine eğilerek, hafifçe parlayan gümüş mus169 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN kanın sarktığı kurdeleye uzandı titreyen ellerle. Khardan'ın giydiği alışılmadık zırh, Mathew'un dikkatini çekti. Metalden yapılmıştı; siyah ve parıltılı. Göğsüne tuhaf bir desen yerleştirilmişti. Kıvrılan vücudu bir çok parçaya bölünmüş bir yılan. Dehşet verici bir armaydı ve Mathew, eli havada, kıpırdama-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dan bakakalmıştı. Auda "Haydi!" dedi dişlerini gıcırdatarak. "Ne bekliyorsun?" Mathew irkilerek, gözlerini, acayip armadan gümüş muskaya çevirdi. Elini tılsımın altını tutarak, sanki elini yakmasını bekliyormuşçasına, büyük bir dikkatle eline aldı. Gümüş metal ılıktı -ama sadece Khardan'ın vücudundan. Muskayı tutarak kurdeleyi birden çekti. Koptu. Muska Mathew'un ellerinde bozuldu. Metalik parlama neredeyse tam o anda solmaya başladı. Khardan, homurdanarak kafasını oynattı. "Onu bana ver." Konuşmadan, muskayı ibn Jad'a verdi. Adam bunu özenle inceledi. "İnce bir işçilik." Tılsımdan Mathew'a döndü. "Onu çok umursuyor olmalısın." "Evet," dedi Mathew gözlerini indirerek. "Yazık." Mathew endişeyle kafasını kaldırdı fakat tam o anda gözüne bir şey ilişti. Zohra, zayıf adımlarla, sendeleyerek ama yine de yürümeyi başararak onlara yaklaşıyordu. Mathew çenesinin duruşunu, kara gözlerindeki ateşi gördü. Ona seslenmeye, onunla konuşmaya, uyarmaya çalıştı ama sözler boğazında takılı kaldı. Bakışlarını gören köle tüccan, o taraf doğru baktı. Denizden esen rüzgar güçlenmeye başlamıştı. Küçük dalgalar kıyıyı yıkıyorlardı. Zohra'nm arkasında ufuktaki bulutun giderek daha da karardığını ve genişlediğini gördü. 170 GECENİN PALADİNİ Rüzgar Zohra'nın peçesini açtı. Peçesini yakalayarak, burnunu ve ağzını kapattı. Auda ibn Jad'ın önünde durarak, güçlükle kendini dikleştirdi ve ona panldayan siyah gözlerle baktı. "Ben Hrana Prensesi Zohra. Nerede olduğumu veya beni neden buraya getirdiğinizi bilmiyorum, kafir iti! Ama beni geri götürmenizi buyuruyorum!" 171 mm Adamlarından birini deve sopasıyla döven Kiber'den gelen kızgın bir feryat, Auda'nın dikkatini dağıttı ve Zohra'nın emrine hemen karşılık veremedi. Kiber, develerin, yüklerinin boşaltılmasını denetliyordu. Gûmlar, liderlerinin komutlarına göre, tahta kutuları, hasır sepetleri ve diğer eşyaları deniz kıyısına indiriyorlardı. Kiber, askerine, işlemeli fildişi küpleri yanlış tuttuğu için kızmıştı. Mathew, kölelerin bunları ellemeye izinli olmadıklarını fark etmişti. Özenle seçilmiş bir çok gûm, bunları büyük bir özen ve itinayla indiriyorlar, onlara büyük bir saygı gösteriyorlardı. Gamlardan biri küpün kendi tarafını neredeyse elinden kaçıracaktı. Kiber ânında tepesine çıktı ve ibn Jad karanlık bir ifadeyle kaşlarını çattı. Mathew bu küplerin içinde ne olabileceğini merak etti; büyük ihtimalle nadir bulunan bir parfüm veya esans olmalıydı. Her ne ise, çok ağırdı. Kiber'in en güçlü gûmlarından ancak ikisi, fil dişi kulplarından tutup, deniz kıyısına kadar sürükleyebiliyordu. Küpleri taşıyan gûralar, Mathew'un sıcak güneş altında yanında durduğu Khardan'm tahtırevanına oldukça yakın geçiyorlardı. Genç sihirbaz, küpleri daha yakından incelemek istemişti, çünkü işlemelerin arasında sihirli harfler gördüğünü san-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


GECENİN PALADİNİ mıştı. Kapaklann, Khardan'ın siyah zırhındaki, parçalara aynlmlş yılan armasıyla süslenmiş olduğunu görünce, tüyleri korku ve merakla diken diken oldu. Fakat Mathew'un fildişi küpleri incelemeye, üzerinde bir dakikadan fazla durmaya zamanl yoktu. Dikkatini Zohra'ya odaklamıştı. Ona kızgınlık, hayal kırıklığı, korku ve hayranlıkla bakıyordu. O da benim gibi şaşkın ve kafası karışık olmalı, diye düşündü Mathew. Hayır, bundan fazlası olmalıydı çünkü Mathew en azından köle tüccarının kim olduğunu ve ondan ne istediğini biliyordu; balıklar, fakat artık bunlar da bütün soruları cevaplamıyorlardı. Zohra, yabancı bir yerde, büyülü bir uykudan uyanmış, Mathew'un hissettiği bütün o rahatsız duygulan yaşamıştı ve şu anda bile, ayakta kalmak için sahip olduğu her damla gücü kullandığı görülebiliyordu. Görünüşe bakılırsa nerede oldukları konusunda bir fikri yoktu -Bu Mathew'u hayal kırıklığına uğratmıştı. O'nun burayı tanımasını umut ediyordu. Bunlara rağmen zorlu Auda ibn Jad'a, emirlerini yerine getiremeyen zavallı cini Usti'ye baktığı gibi küçümseyen gözlerle bakıyordu. Auda'nın dikkati, küplerin indirilmesi işine yönelmişti. Mathew, Zohra'nın kara gözlerinin, peçesinin üstünden öfkeyle parladığını ve kara kaşlannın çatıldığını gördü. Onu durdurması gerektiğini biliyordu. Hayalinde, köle kızı, Auda'nın bıçağı kaburgasında, kumlara düşerken görmüştü. Fakat, güneşin tuzlu topraktan yansıyan keskin sıcağı, ıMathew'un gücünü emiyordu. Khardan'ın yattığı tahtırevanın direklerine tutundu ve Zohra'yı sadece ufak bir el hareketiyle uyarabildi. Zohra, onu ve sersemce başını sallayıp homurdanan, oturmak için zayıf çabalarda bulunan Khardan'ı gördü. "Sana bir soru sordum, domuz!" dedi Zohra, ayağını yere 173 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN vurarak. Mücevherleri sallanıyor, bedeni kızgınlıkla titriyordu Kafir iti! Domuz! Mathew korkuyla sindi. "Ben halkımım prensesiyim. Sen de bana öyle davranacaksın," diyerek devam etti Zohra, peçesini sıkıca yüzünde tutarak. Hızlanan rüzgar elbisesinin ipek eteklerini bacaklarına vuruyordu. "Bana nerede olduğumu söyleyeceksin ve sonra da halkıma götüreceksin." Dokuz fildişi küpün, güvenle kıyıya indirilip başlarında da dört adet gûmun beklediğini görünce, Auda ibn Jad dikkatini önünde dikilen kadına çevirdi. Torbalı gözlerinde bir neşe pırıltısı parladı. Güçsüzce, Khardan'm tahtırevanının yarattığı gölgeye çöktü Mathew. Hemen o anda, Khardan'ın gözlerinin etrafına şaşkınlıkla bakınmak için açıldığını görünce yeni bir korkuya kapıldı. Yanında bir matara duruyordu. Onu alarak Khardan'a uzattı ve ona sessiz olmasını anlatmaya çalıştı. Kalif, matarayı itti. Acıyla dişlerini sıkan Khardan, dirseğine dayanarak kalktı ve kararlı bir şekilde gözlerini Auda ibn Jad'a dikti. "Kürdin Denizi kıyısmdasımz, Prenses." "Tara-kan'ın suları mı?" diyerek keşti küçümseyerek. "Sen beni aptal mı zannettin?" "Hayır, leydim." Auda sesini saygıyla kaplamıştı. Onunla oynuyor, kendini eğlendiriyordu, çünkü başka bir eğlencesi yoktu. Köleler ve. gzîmlar develerdeki yükleri indirmeyi tamamlamışlardı. Umutsuzca, zerre kadar bile olsa küçük

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gölgelik bulmaya çalışarak, diz çökmüş develerin yanma, yere çömeldiler. Su içerek, köle ve bagajları kontrol ederek, disiplin içinde bekliyorlardı. Sıcağa alışkın görünüyorlardı. Yine de Mathew ter lekelerinin üniformalarının renklerini koyulttuğunu görebiliyordu. Onlara bakarken, denizi izleyip, suyun 174 GECENİN PALADİNİ -yerinde gittikçe büyüyen gölgeyi görünce, memnuniyet ve ahatlamayla kafa salladıklarını fark etmişti. "Herkes, Tara-Kan sularının var olmadığını bilir," dedi Zohra kesin bir kararlılıkla, önünde uzanan geniş denizi görmezlikten gelerek. O kadar sakin ve kararlı konuşmuştu ki, sanki denizin bile hatasını anlayıp, onun gözünün önünden çekilmesi gerekiyordu. "Sizi temin ederim ki hanımefendi, bu Kürdin Denizi'nin suları. Buraya, Pagrah Çölü'ndeki Tel'den İdrith'e, oradan da Ulu Steplerin en güney sınırında dolaşarak ulaştık." Zohra, Auda'ya acıyarak baktı. "Sen delisin. Böyle bir yolculuk aylar sürer!" "Sürdü zaten, hanımefendi," diye usulca cevap verdi, Auda. "Güneşe bir bakın." Zohra yukarı güneşe baktı. Khardan da aynısını yaptı. Mathew, Kalif i dikkatlice inceledi, adamın yüz ifadesinden ipuçlan çıkarmaya çalıştı. Genç sihirbaz, gökteki küreyi inceleme zahmetinde bulunmadı. Dünyanın bu garip tarafında, gündüzün gecelere, haftaların aylara nasıl dönüştüğünü yargılayamıyordu. Tel Savaşından, daha dün gece kaçmışlar gibi geliyordu. Gerçekten de aylar geçmiş miydi? Gerçekten de anayurtlarından o kadar uzakta mıydılar? Anayurdumuz! Mathew, üzüntüyle kafasını salladı. Ben ne düşünüyorum, böyle? Benim anayurdum... oradan daha da uzakta... parlayan güneşten de uzakta. Khardan'ın gözlerinin açıldığını, siyah sakalının altında teninin beyazladığını, dudaklarının ayrılıp, dilinin onları ıslatmaya çalıştığını gördü. Kalif o anda giydiği zırha bakıyordu, bunu ilk kez fark ediyordu. Titrek elleri üzerinde geziniyordu. Genç büyücü, bir şey demeden, matarayı bir kez daha uzattı. 175 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN Khardan bu sefer azıcık içti; kaşlarını çattı ve gözlerini Mathew'un anlam veremediği karanlık bir ifadeyle Auda ibn Jad'a dikti. Zohra'nm soğukkanlı tavrı da sarsılmıştı. Peçesinin üstünden Mathew'a çabucak, ürkek bir bakış fırlattı; bu pervasızca yumuşak kumların üzerine atlayıp kendisini oynayan yüzeye çekilirken bulan birinin bakışıydı. Mathew çabucak gözlerini çevirdi. Bu duaıma kendisi düşmüştü, kendisi kurtulmalıydı. Ona yardım etmek için yapabileceği veya söyleyebileceği hiç bir şey yoktu. Köle tüccarının dikkatini kendi üzerine çekmeye niyeti yoktu. Görünüşe göre, Auda ibn Jad, doğruyu söylüyordu. Onları ölü gibi gösteren bir çeşit büyünün etkisinde, gerçektende uzun bir yolculuk yapmışlardı. Şehir muhafızları, ölüleri aramıyorlar. Bu söz bir anlam kazanmaya başlamıştı. Mathew'un eli gizlice, içinde balıkların olduğu küreye gitti. İbn Jad bunları ona, Kich şehrindeki muhafızlardan saklaması için vermişti aslında.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Mathew, görünüşe bakılırsa, İdrith şehri muhafızlarını kandırmaya da alet olmuştu. İbn Jad'ın, Mathew'u öldürüp balıklan geri almak yerine, onu esir almasının sebebi bu olmalıydı. Mathew, vahanın yanında, uzun otların arasında, kendine geldiği zamanki terör ânını hatırladı. Köle tüccarını tepesinde gördüğünde, adamın onu öldüreceğini sanmıştı. Bunun yerine ibn Jad, onu derin bir uykuya gönderdi. Ama neden Khardan? Neden Zohra? Neden onları buraya kadar getirdi? Gemiler niye? Onları nereye götürüyordu? İbn Jad, onları buraya kadar getirdiğine göre, artık onları öldürmezdi. Auda'nın pürüzsüz, donuk yüzüne, kırpışmayan gözlerine; 176

GECENİN PALADİNİ be an daha da dalgalanan denize; suları kaplayan gölgeye bakan ve bu gölgenin yaklaşan, tuhaf, denizin sadece bir kısmını ayaklandıran bir fırtına olduğunu gören Mathew, o anda edecek ölümün bir kutsama olabileceğini düşündü. "Ben burayı sevmedim," dedi Zohra sakin sakin. "Ben gidiyorum." Mathew, hayretle gözlerini kaldırdı. Bir eliyle kıyafetinin eteklerini toparlayıp, diğer eliyle de peçesini tutarak, burnunu ve ağzını kapayan Zohra, Auda ibn Jad'a arkasını döndü ve çatlamış topraklarda batıya doğru yürümeye başladı. Auda ibn Jad, ilgisizce, kıyıya geldi ve dikkatle doğudan yaklaşan fırtınayı izlemeye başladı. Gzîmlar, Zohra'ya bakarak birbirlerini dürtükleyip, güneşi göstererek gülüyorlardı. Kiber, Auda ibn Jad'a birşeyler söyledi, o da göz ucuyla Zohra'ya baktı ve omuzlarını silkti. Mathew, dehşet içinde ona baktı. Çölde yaşadığı için, acımasız sıcağın derisini yakıp, kanını kaynatana, susuzluk onu deliye çevirene kadar sadece birkaç saat hayatta kalabileceğini Mathew'dan daha iyi biliyordu. Denizden esen fırtına yüzündeki ipek peçeyi yırtmıştı, uzun siyah saçları, neredeyse onu körleştirerek yüzüne dökülüyordu. Hâlâ büyünün etkileri yüzünden zayıf olan Zohra, engebeli, çatlak zeminde, sendeleyerek kaydı ve düştü. Nefesini toparlamak için bir-iki dakika duraksayarak, tekrar ayağa kalktı ve yoluna devam etti; topallayarak. Bileğini burkmuştu. Mathew, yüz metre bile gidemeyeceğini fark etti. Gûmlznn yarım yamalak duyulan sözleri, Zohra'nın yere yığılmadan önce ne kadar uzağa gidebileceği üzerine bahse girdiklerini gösteriyordu. Yapabileceği en aptalca 177

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN hareket! diye düşündü öfkeli Mathew. Neden kalbine bir bıçak saplamadı ki! Gururu o kadar mı önemliydi? Hayatından da mı? Ve bu insanlar onu deli zannediyorlardı! Ayağa kalkmaya çabalayarak, ibn Jad'a ihtiyatlı bir bakış attı, Mathew. Onun gemileri beklemeye dalmış olduğunu görünce, Zohra'nın peşinden gitmeye başladı. Hızla güçsüzleşiyordu. Topallaması artmıştı. Her hareketi ona acı veriyor ol-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


malıydı. Mathew, çabucak kadını yakaladı ve kolunu tuttu. Arkasını dönerek, onu tutanın kim olduğuna baktı ve görünce hemen geri çekildi. "Bırak beni!" diye emretti. Onun acıyla kıvranan yüzünü, şimdiden tuz yüklü havadan çatlamış ve kanayan dudaklarını, şiddetli gururunu ve kara gözlerindeki korkuyu maskeleyen azmi görünce, Mathew'un boğazına bir hıçkırık dayandı. Acıma mı, hayranlık mı yoksa çileden çıkarıcı bir öfkenin göz yaşları mı olduğundan, emin değildi Mathew. İçgüdüleri, onu kollarına alıp, umutsuzca saklamaya çalıştığı korku ve dehşetinde yalnız olmadığını göstermesini söylüyordu. Fakat, büyücü ele avuca sığmaz kadını bir kere kollarına aldı mı, onu dişleri kafasının içinde zangırdayana kadar sarsacağından emindi. "Zohra! Dur! Beni dinle!" Mathew bir kez daha ve bu sefer sıkıca elini yakaladı. Kendini kurtaramayan Zohra, hiddetle ona baktı. "Sadece olayı daha da kötüleştiriyorsun! Burada ölümünün nasıl olacağını biliyor musun?" Siyah gözler ona tereddütsüz bakmaya devam etti. Zorlukla yutkunurken, biliyor diye düşündü Mathew. "Zohra, başımıza gelecek hiçbir şey o kadar kötü olamaz. Beni bırakma! Khardan'ı bırakma! Bunu birlikte atlatmalıyız. Bu 178 GECENİN PALADtNl bizim tek şansımız!" Gözleri Mathew'dan Khardan'a kaydı. Çatlak dudaklarında bir gülümseme belirdi. Bu gülümseme hiç hoşuna gitmemişti Mathew'un. Hızlıca etrafına bakındı. Auda ibn Jad, arkasını dönmüş denize bakıyordu. Silahsız, çıplak ellerinden başka bir silahı olmayan Khardan, yattığı yerden kalkmış, köle tüccanna doğru koşuyordu. Hüsranla dişlerini gıcırdattı, kalbi korkudan duracak gibiydi. Mathew, elinden bir şey gelmeyerek, gûmlann Khardan'ı yakalayıp, Kiber'in parlak kılıcını çekerek onu ortadan ikiye bölmesini bekleyerek, izlemeye koyuldu. Fakat hiç kimse kıpırdamadı. Kimse, hâlâ arkası yaklaşan düşmanına dönük ibn Jad'a bir uyanda bile bulunmadı. Khardan elleri öne doğru uzanmış, köle tüccarına doğru atıldı. Son o kadar çabuk geldi ki Mathew tam olarak ne olduğundan emin değildi. Auda'nın hafifçe yana kaydığını gördü. Khardan, kollarını köle tüccarının boynuna dolayarak sırtına atladı. Auda, Khardan'ın kollarını tuttu ve aynı anda, Kalif i de çekerek öne eğildi. Khardan kendi vücudunun ağırlığıyla, tüccarın omuzlarının üzerinde döndü. Havada uçarak, suyun sığ yerine düştü. Oracıkta, şaşkın ve sersemlemiş gökyüzüne bakarak yattı. "Siz aklınızı mı kaçırdınız? Bütün bedeviler kendilerini ölümün kollarına atmakta bu kadar ısrarlı mı?" dedi Mathew şiddetle. "Biz korkak değiliz!" dedi Zohra kendisini güçsüzce Mathew'dan kurtarmaya çabalayarak. "Senin gibi değil! Her ne sebeple olursa olsun, biri beni esir almadan önce ölmem gerek!" "Bazen yaşamak daha çok cesaret ister!" dedi Mathew sesi 179 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN kalın ve boğuk. Zohra, ona ve giydiği kadın kıyafetlerine bak-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tı, hiç bir cevap vermedi. Auda ibn Jad emirler yağdırıyordu. Gzîralar koşarak onlara doğru geldiler. Mathew ve Zohra'yı yakalayarak, köle tüccarına getirdiler. Diğer g«ralar, Kiber'in gözetiminde, Khardan'ı denizden çıkarıyorlardı. Mathew'u yaklaşan gemilere yüklenecek olan eşyaların yanına ittiler. Zohra onun yanına düştü ve Kiber, Khardan'ı onların ayaklarının dibine bıraktı. Görünüşte, iyi olup olmadığını görmek için Khardan'ın yanma eğiliyormuş gibi yapıp aslında yüzünü saklayan Mathew, Zohra'nm ona olağandışı düşünceli gözlerle baktığını gördü. Göz göze gelmemek için kafasını çevirdi. Eğer içini görebilirse, ona utanç veren ve sözleriyle alay eden hastalıklı korkuyu görmesinden korkuyordu.

Yaraları yüzünden acı çeken Khardan, şimdilik nefes alıp, durumu gözden geçirmekle yetiniyordu. Auda ibn Jad'a yaptığı saldırı, Mathew'a göründüğü gibi, iyi düşünülmemiş ve aceleci değildi. Kalif, en disiplinli ordunun bile, liderlerinin düşmesi halinde, karışıklık ve düzensizliğe düşmesinin kaçınılmaz olduğunu biliyordu. Köle tüccarının, sadece korkuya dayalı bir yönetim sürdürme olasılığı çok yüksekti ve askerleri, kendilerini boğazlarındaki kılıçtan kurtaran adama minnettar olabilirlerdi. İbn Jad'a, kıskanç bir saygıyla bakan Khardan, o adam ben olmayacağım, en azından şimdilik, diye düşündü. Köle tüccarı, onu, çocuğuyla oynayan bir baba gibi kolaylıkla fırlatıp atmıştı! İbn Jad'ın yanında asılı, uzun kıvrık kılıcına bakarak onun da şüphesiz çok yetenekli olduğunu tahmin ediyordu. Ve Khardan, Kiber ve gûmlan izledikçe, ibn Jad'a sarsılmaz ve sapmaz bir bağlılıkla; korkudan ürememiş ve asla üreyemeyecek bir bağlılıkla hizmet ettiklerini görmüştü. Şu an ihtiyacım olan şey, cevaplar diye düşündü Khardan. Doğal olarak, bunlar, hayatını kurtardığı kızıl saçlı gençten gelecekti. Khardan, köle tüccarını Kich şehrinde, kendisine acayip kötü bir niyetle bakan, beyaz tahtırevandaki adam olarak MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN tanımıştı. Bir çok kez Khardan, geceleri terleyerek, titreyerek o donuk, duygusuz gözlerdeki; bir yılanın gözlerindeki, korkunç intikam sözünü hatırlayarak uyanmıştı. Khardan, ibn Jad'ın öfkesini anlayabiliyordu. Ne de olsa kölelerinden birini çalmıştı. Fakat Khardan o zaman, o ölümcül gözler ruhuna ilk kez saplandığı zaman, bundan daha fazlası olduğunu anlamıştı. Sanki Kalif, bu dünyada ibn Jad'a yaşaması için sebep veren tek şeyi kapıp götürmüştü. Ve Auda o bakışıyla bunu geri alacağına yemin etmişti sanki. Genç adamın adı neydi? Khardan, acı ve karışıklık sisinin içinde hatırlamaya çalıştı. Mathew. Veya onun gibi bir şey. Zohra'nın söylediğini duymuştu. Kendisine aynen genç adam gibi karılık yapamayan karısını düşünerek, Zohra'ya baktı. Zohra, Mathew'un öbür yanında oturuyordu. Khardan'a endişeli gözlerle bakan gencin tersine, onun iyiliğiyle bir nebze olsun ilgili görünmüyordu. Yüzünü göremiyordu; rüzgarda uçuşan siyah saçlar, yüzünü bir örtü gibi kapamıştı. Buruk bileğini ovuşturarak, doğrudan denize bakıyordu ve düşüncelere kapılmış gibi görünüyordu. Khardan, genç adam hakkında neler bildiğini merak etti. Sormak için çok geçti. Şiddetle, genci geçmişi hakkında, nere-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


den geldiği ve neden cinsiyetini kadın kıyafetleri altında gizlediği hakkında sorgulamadığma pişman oldu. Genç, bedevilerin kampında bulunduğu sürede onunla yirmi kelimeden fazla konuşmadığını fark etti. Alev saçlı ve bir kadınıtıki gibi nazik ve pürüzsüz bir cildi olan adama bakarken "Kim beni suçlayabilir ki?" diye düşündü. Mathew, Khardan'ın yanına eğildi ve Kalif in göğsünü sıkıştıran zırhın bağlarını gevşetmeye çalıştı beceriksizce. Kadın kılığına giren bir adam! Başka bir adamın haremine 182 GECENİN PALADİNİ I nmaya razı olan bir adam! Böyle bir rezaletle yaşamak zorunda olduğum yetmiyormuş gibi bir de onunla ilgilendiğimi gördüler! Bir oğlanla ilgilenemeyecek kadar çok şey vardı aklında; Şeyh Sait, Meryem... Khardan'm kalbi hopladı. Meryem! O tehlikedeydi! Çarpışma... şuurunu kaybetmeden önce onun yüzünü gördüğünü hatırladı. Ona ne oldu? Hepsine; halkına ne oldu? Neden buradaydı? Tekrar, güneşe baktı. Gökyüzündeki yeri en azından iki aylık bir zamanın geçtiğini gösteriyordu. İdrith'ten Kürdin Denizi'ne... Cevaplar! Cevaplara ihtiyacı vardı! Uzanarak genç adamın kolunu yakaladı. "Neler oluyor?" diye sordu usulca. İrkilen Mathew, endişeyle Khardan'a baktı, sonra kafasını sallayarak başını çevirdi. Zırhın iki parçasını birbirine bağlayan deri düğümleri çözmeye çabalıyordu. Khardan elini tutup onu engelledi. "Senin adın ne?" "Mathew," diye duyulmayan bir cevap geldi. Genç adam aşağı bakmaya devam etti. "Mat-hew" diye tekrarladı Khardan. Bu garip kelimeyi söyleyememiş, Zohra'nınkine yakın bir aksan ve tavırla söylemişti. "Mat-hew, senin yüzünden burada olduğumuz belli. Bu adam senden ne istiyor?" Mathew, başını eğdi. Alev rengi lüleler, başörtüsünden fırlayıp yüzünü kısmen kapadı. Fakat Khardan güzel yanağının kızardığını, kıvrık dudaklarının titrediğini gördü; genç adamın vermeye utandığı cevabı tahmin edebiliyordu. "Yani senin bir erkek..." duraksadı Khardan. Yanaklardaki kızıllık koyulaştı. Mathew kafasını salladı. 183 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN Khardan, genç adamın ellerinin titrediğini hissetti; dayanılmaz sıcağa karşı, parmaklan buz gibiydi. Çocuğun elini bırakan Khardan sakınarak etrafına bakındı Auda ibn Jad ve Kiber kıyıda durmuş ara sıra denize bakarak alçak sesle konuşuyorlardı. Gûmların dikkati de denizde toplanmıştı. Köleler de toplanmışlar develerin yanında, başları önlerine eğik hiçbir şeyle ilgilenmeden, oturuyorlardı. "Bu doğru değil Mathew," dedi Khardan yavaşça, bakışlarını tekrar gence çevirerek. "Seni yatağı için istemiyor. Eğer seni çalmasaydım, Kich'te satacaktı. Seni istemesinin başka bir nedeni var ve biz bu yüzden buradayız. Söyle bana." Kafasını kaldırarak Khardan'a baktı Mathew. Genç adamın gözleri kocamandı ve öylesine dehşet ve yalvarmayla doluydular ki Khardan şaşakaldı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bana sorma!" kelimeler bir solukta çıkmıştı ağzından. Khardan'ın dudakları kızgınlık ve hayal kırıklığıyla gerildi. Oğlanın korkusu bulaşıcıydı. Khardan, korkunun kanını dondurduğunu hissetti ve bu his onu sinirlendirdi. Daha önce hiç böyle bir korku hissetmemişti ve on yedi yaşından beri savaş alanlarında ölümle yüz yüzeydi. Bu, bir çocuğun karanlıktan korkması gibi bir korkuydu; mantıksız, saçma ve fazlasıyla gerçek. Mathew bağcıklarla uğraşmaktan vazgeçti; elleri çok şiddetli titriyordu. Khardan'ın ayakucunda, sıcak toprağa çömelmiş oturan Zohra'nın yanma gitmek için kalkmaya başlamıştı ki, Khardan onu yine yakaladı. Yavaşça ve isteksizce ona baktı Mathew. Gözleri dehşetten çılgına dönmüştü, Khardan'a onu bırakması için yalvanyordu. Khardan söyleyeceği sözleri yuttu. Oturmak istiyordu; ağır metal zırh sırtına batıyordu. Fakat kıpırdanmak ibn Jad'ın dik184 GECENİN PALADINİ katini çekebilirdi ve mümkün olduğu kadar uzun süre rahatız edilmeden konuşmak istiyordu. "O zaman bana Tel'de neler olduğunu anlat," dedi Khardan surat asarak. "Onu söyleyebilirsin herhalde! Nasıl oldu da bu köle tüccarının eline düştük?" Ümit ettiği gibi Zohra, bu soru üzerine kafasını onlara çevirdi. Kocasına baktı, Mathew'la göz göze geldiler ve tekrar sessizce denize bakmaya koyuldu. "Amir'in güçleri kampı bastılar. Herkes, kadınlar ve çocuklar dahil tutsak alındılar," diye cevap verdi Mathew. "O kadarını biliyorum!" diye patladı Khardan sabırsızlıkla. "Gördüm. Sonra neler olduğunu soruyorum." "Ben ve Zohra bir çadıra saklanarak kaçabildik." Konuşurken, Mathew'un gözleri Khardan'ın zırhındaki yılana takılmıştı. "Sen... dövüş sırasında düştün. Biz... seni bulduk. Amir'in adamları tutsak alıyorlardı ve seni de götürebileceklerinden korktuk, bu yüzden seni savaş alanından uzaklaştırdık..." "...Kadın kılığında..." Donuk, pürüzsüz ses sohbete katıldı. Mathew'un hikayesine dalan Khardan adamın geldiğini duymamıştı. Dönerek, Auda ibn Jad'm siyah maskeli yüzüne baktı. Adam saçmalıyordu! Khardan oturdu. Sıcak zırhın içinde pişiyordu. İbn Jad'ı görmezlikten gelerek, genç adama döndü ve hikayesine geri dönmesini bekledi. Oğlanın, ölü gibi beyazladığını ve alt dudağını ısırdığını görünce dona kaldı. Zohra'ya döndü. Zohra'mn arkası Khardan'a dönüktü fakat Khardan'ın çok iyi tanıdığı bir tavırla sırtı dimdik başı havadaydı. "Bu doğru mu?" Khardan hiddetle sordu. "Evet, bu doğru!" Zohra hızla arkasına dönerek ona baktı, saçları denizden esen rüzgarla uçuşuyordu. "Başka nasıl kaça185 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN bileceğini düşünüyordun ki? Amir'in, 'Ah, zavallı adam yaralanmış, onu götürün ve yarasına bakın' diyecek kadar yufka yürekli biri olduğunu mu zannettin? Hıh! Boğazına bir kılıç darbesi inmesi ve çakalların beynini yemesi ihtimali daha yüksek. Tabi orada ne kadar yemek bulabilirlerse." Auda ibn Jad'ın dudağında bir gülümseme belirdi. "Siz... beni rezil ettiniz!" Khardan'ın yüzü hiddetle yanıyor-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


du. Kaşlarının üzerinde boncuk boncuk terler birikmişti. Yumaıklarım sıktı ve nefes almaya çalıştı. "Şerefim lekelendi!" "Düşünebildiğimiz tek şey buydu!" dedi Mathew titrek bir sesle. Yukarı baktığında, ibn Jad'ın sürüngen gözlerinin onu ilgiyle izlediğini gördü. Khardan'ın koluna, yatıştırıcı, titrek bir dokunuş kondurdu. "Bizi kimsenin görmediğinden eminim. O kadar çok duman ve karışıklık vardı ki. Vahanın yanında, uzun otların arasına saklandık..." "Genç adam doğruyu söylüyor, göçebe," dedi ibnjad. "Seni vahada, gül rengi ipekler içinde buldum. Bana inanmıyor musun?" Köle tüccarı, Mathew'un karşısına çömelerek, nazik elleriyle çenesini tuttu. "Şu yüze bir bak, göçebe. Böyle bir güzellik yalan söyleyebilir mi? Yeşil gözlerin içine bak. Sana olan aşkı görüyor musun? Blossom bunu aşkından yaptı." İbn Jad Mathew'u kabaca bıraktı. Parmak izleri, gencin öfkeden kudurmuş yüzünde açıkça belli oluyordu. "Buna gelince." Köle tüccarı hayranlıkla, onu görmezden gelen Zohra'ya döndü. "Buna gelince, ben garazından yaptı derim." Auda ibnjad ayağa kalktı. "Nereye gittiğimiz önemli değil, Göçebe," diye ekledi rasgele. "Nereye gidiyoruz?" Sanki bir köleye akşam yemeğinde ne yiyeceklerini soruyormuşçasına küçümseyerek sordu Zohra. "Burayı; varolduğu gerçeğini kabul etmeyi reddettiğiniz su186

GECENİN PALADİNİ ları geçeceğiz, Prenses," dedi Auda ibn Jad gülümseyerek, ufak bir el hareketiyle. "Bizler, Gece Tanrısı Zhakrin'e tapanların son kalıntılarının yaşadığı Galoş hisarına gidiyoruz." "Daha önce bu Tanrıyı hiç duymadım." Zohra aynen denizi yok saydığı gibi Tanrıyı da yok saymıştı. "Çünkü, o cennetteki tahtından men edildi. Bazıları onun öldüğünü düşünüyor; bedeli ağır olan bir hata. Zhakrin yaşıyor ve bizler geri dönüşüne hazırlanmak için sarayında toplanıyoruz." "Biz mi?" dedi Zohra. Auda ibn Jad'ın sesi saygı dolu ve serinkanlı bir hal aldı. "Kara Paladinler, Kötülüğün Kutsal Savaşçıları." 187

Kara Paladinler, Zhakrin... Bu kelimeler Zohra için hiç bir anlam ifade etmiyordu. İstemediği bir yerde bulunduğu, bu adam tarafından tutsak alındığı ve kaçma girişiminin de Mathew tarafından engellenmesi dışında, hiç bir şeyin bir anlamı yoktu. Zohra, ibn Jad'ın İdrith'e, oradan da var olmayan bir denizin ötesine yolculuk etmeleri hakkındaki masallarına inanmıyordu. Tel yakındaydı. Yakında olmalıydı. Kaçmalarını önlemek için onlara yalan atıyordu ve Mathew da bu yalanı yutmuştu. Görünüşe bakılırsa Khardan da. Güneşin gökyüzündeki garip pozisyonuna gelince, bu açıklanabilirdi. Bu bir yaz güneşiydi ve o vahada gözlerini bitkinlik uykusuna kapadığında bahardı. Şu huzursuz edici gözlerden kurtulup gerçekleri öğrenebilse, bunun da açıklanabileceğini biliyordu. Yapmaları gereken burada yaşlı kadınlar gibi oturup beklemek yerine, harekete geçmek, savaşmak, birşeyler yapmaktı. Zohra yanında oturan iki adama baktı ve dudaklarını alaycı bir tavırla büktü. En azından, Khardan savaşmayı denemiş-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ti. O an, onunla gurur duymuştu. Fakat, adamın öfkesi ve kırılmış gururu, onu bir çeşit sarhoşluk haline sokmuştu. Açılıp kapanan yumruklarına bakıyor, kesik kesik nefes alıyordu. Genç büyücüye gelince, Zohra ona hor görüyle baktı. GECENİN PALADİNİ "O çoktan ne kadar değerli olduğunu gösterdi!" dedi fısıltıyla. "Keçi ölçüleriyle değerlendirilebilir!" Kendi incinmiş bileği de onun için bir dezavantajdı. Dezavantajı olabilirdi ama çaresiz değildi. Baskının başından beri bağrına sakladığı hançer hâlâ yerindeydi. Eli göğsüne gitti. Tenine değen metal sıcak ve güven vericiydi. Eğer adamın niyeti gerçekten de bir gemiye bindirmekse bu kesinlikle gerçekleşemezdi. O asla ölü bir tanrının sarayına götürülemezdi. Paladinle konuşan Mathew'un sesi, düşüncelerini dağıttı. "Yani o şekilde mi yaptınız?" Genç adam Auda ibn Jad'a korkuyla karışık bir saygıyla bakıyordu; korkudan sesi çatlak çıkıyordu. Zohra tiksintiyle gözlerini ondan ayırdı. "Büyülü uykuyu bize öyle verdiniz. Siz bir sihirbaz değilsiniz." "Hayır, Blossom." İbn Jad bu söz üzerine somurttu. "Ben gerçek bir paladinim ve gücüm Zhakrin'den gelir, Sul'den değil. Çok uzun zaman önce, gençken, Zhakrin'in gücünü keşfettim. Onu tanrım olarak kabul ettim; ona hayatımı ve ruhumu adadım. Tarikatımdaki diğerleri gibi hiç durmadan tanrımızı bu dünyaya geri getirmek için çalıştım." Zohra, "Bir rahip," diyerek dudak büktü. Ona bakan zalim, tehlikeli kısık gözleri görmemişti. "Hayır!" dedi Mathew çabucak. "Bir rahip değil, aslında savaşçı rahip. Tanrı adına..." genç adam duraksadı sonra ağır ağır "öldürebilen biri," dedi. "Evet," dedi Kara Paladin. "Zhakrin'in sunağı üzerine bir çok ruh koydum." Çizmesinin ucuyla, yanlarında duran fildişi küplerden birinin tabanındaki tuzları kazıdı. "Biz amansızca öldürürüz ama bir sebep olmadan asla. Yaşayanlar, ölülerden çok işine yaradığı için mantıksız cinayetler tanrıyı kızdırır." "O zaman bizi bu yüzden hayatta bıraktınız," dedi Mathew 189 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN yavaşça. "Tanrınıza hizmet etmemiz için. Ama nasıl?" "Hâlâ anlamadın mı, Blossom?" İbn Jad ona alaycı ve keyifli bir gülümsemeyle baktı. "Hayır mı? O zaman sizi cahil bırakmayı tercih ederim. Bilinmeyenin korkusu çok daha tüketicidir." Fırtına kötüleşiyordu. Daha önce sakin olan su, şimdi kıyıya çarpıyordu. Herkesin kıyafetleri sınlsıklam olmuştu. Güneş fırtına bulutlarının ardına saklanmış, üzerlerini karanlık bir gölgeyle örtüyordu. Kiber, birden bağırdı. Kara Paladin, dönerek denize baktı. "Ah, gemi gölündü. Demir atmasına çok az bir zaman kaldı. Bana izin vereceğinizden eminim," dedi ibn Jad eğilerek. "İlgilenmem gereken bazı konular var." Kiber'e doğru yürüdü. İkisi kısa bir konuşma yaptılar, sonra Kiber, gûmlarına yöneldi ve emirler yağdırmaya başladı. Askerler hemen harekete geçtiler; bazıları develere koştu, bir kısmı yüklerin etrafına dizildiler, diğerleri de köleleri ayaklandırdılar. Zohra, merakla denize baktı. Gemiler -suyun üzerinde yüzen ve rüzgarda onları götür-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mesi için kanatlan olan araçlar- hakkında hikayeler duymuştu. Ama daha önce hiç görmemişti. Aslında, daha önce hiç bu kadar büyük bir su kütlesi görmemişti ve gizlice bunun şaşkınlığını yaşıyordu, daha doğrusu eğer bu duygu güçsüzlüğe alamet olmasaydı yaşardı. Gemiyi inceleyen Zohra önce hayal kırıklığına uğradı. Meddah, masal anlatıcısı, bu gemilerin, suyun üzerinde zarafetle kayıp giden, beyaz kanatlı deniz kuşları gibi olduğunu söylemişti. Bu gemi, suyun yüzeyinde sürünen kocaman bir böceğe benziyordu. Her iki taraftan da ayaklara benzeyen kü190 GECENİN PALADİNÎ ekler çıkıyor, böceği rüzgarın ağzının içine doğru sürüyordu. Feri büğrü siyah kanatlar çılgınca çırpıyordu. Zohra gemiler ve gemicilik hakkında hiç bir şey bilmiyordu ama bunun nasıl yüzeyde kaldığını merak ediyordu. Yok olmasını bekliyordu. Gemi dalgalara dalıp çıkıyordu. Pruvası, cilalı metal gibi, dik ve düz bir yokuşa dalıyordu. Gözden kayboluyor ve sonsuza kadar çalkalanan suyun altında kayıplara karışacakmış gibi görünüyordu. Sonra aniden, sulu kaosun içinden, ayaklarının üzerine kalkmaya çalışan bir böcek gibi çırpınarak çıkıyordu. Zohra'nm hayal kırıklığı, huzursuzluğa dönüştü ve huzursuzluğu gemi yaklaştıkça kararıp koyulaştı. "Mat-hew," dedi usulca, genç büyücünün yanına yaklaşarak. Mathew da onun gibi gemiye odaklanmıştı. "Sen bu gemilere bindin mi?" "Evet." Sesi gergindi. "Denizin üzerinde mi gittin?" Daha önce bu hikayeye inanmamıştı. Şu anda da inandığından emin değildi ama şüphelerini gidermeye ihtiyacı vardı. Kafasını salladı. Gemiye bakan gözleri kocamandı. "Çok kırılgan görünüyor. Bu kadar darbeye nasıl dayanıyor?" "Dayanmamak." Öksürdü, boğazı kurumuştu. "O..." bir an için tereddüt etti, dudaklarını yalayarak "...o sıradan bir gemi değil, Zohra. Aynen bunun sıradan bir fırtına olmadığı gibi. Bunlar doğa üstü şeyler." Kendi dilinden bir kelime kullanmıştı ve kız ona anlamayan gözlerle baktı. Mathew doğru kelimeleri aradı. "Sihirli, büyülü." Bunun üzerine Khardan kafasını kaldırdı. Öfke bulutu Mat191 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN hew'un sözlerinin soğuk, ısıran rüzgarıyla uçup gitmişti. Kalif sallanan güvertesinde hareket eden figürler görebilecekleri kadar yakınlaşan gemiye baktı. Karmakarışık kara bulutlardan sivri uçlu bir yıldırım gemi direğine çarptı. Alevler direk boyunca dans etti, donanım alev aldı ve yandı, cırtlak renkleri sırılsıklam olmuş güverteye yansıyan ve kalkıp inen küreklerde parıldayan yelkenler alevden kumaşlara dönüştüler. Gemi bir ateş gemisiydi. Zohra nefesini tutarak, çabucak Auda ibn Jad'a baktı. Bağırmasını, kızmasını bekliyordu. Adam kıyıda voltalar atıyor ve rahatsız görünüyordu fakat gemilere attığı bakışlar dehşet değil sabırsızlık yüklüydü. Mathew elini tuttu. Tekrar denize bakarak, genç adama so-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kuldu Zohra. Alevler gemiyi tüketmiyordu! Gemi hırçın hırçın yanarak, kabarmış dalgaların üzerinde yükseliyor, hırpalayan rüzgarlarla kıyıya sürükleniyordu. Etrafında şimşekler çaktı, direğin başından siyah bir bayrak fırladı. Alevle çizilmiş, parçalara ayrılmış bir yılanın görüntüsüydü. "Bizi ona mı bindirecekler!" Zohra'nın sesi alçak ve boğuktu. "Zohra!" Mathew savunmasızca başladı, ellerini omuzlarına koydu, "Her şey yoluna girecek..." "Hayır!" dedi vahşi bir feryatla. Ayağa fırlayarak, vahşice denizden, yanan gemiden kaçmaya başladı. Korku bileğinin acısını unutturmuştu. Kaçışı herkesi hazırlıksız yakalamıştı. Kara Paladin ve önemli bir işi olmayanlar, geminin yavaşlığına kızmakla meşguldüler. Kiber'in göz ucuna dalgalanan ipekler takıldı. Bağırdı ve tutsaklarla eşyalara göz kulak olan gûmlav, hemen takibe geçtiler. Korku güç verir ama aynı zamanda azaltır da ve panik so192 GECENİN PALADİNİ ucunda da beden güçsüz kalır. Gemideki yangın sanki Zoh'nın bacağındaydi; bileği vücudunun ağırlığını daha fazla tasıvamıyordu; kaydı. Deniz kıyısından ve fırtınanın serin rüzgarlarından uzaklaşınca, tuzlu toprağın, nefesini emip boğazını parçaladığını hissetti. Kristal kumlardan yansıyan güneş gözlerinden girip, beynini yakıyordu. Arkasında hızlı nefes alıp verişleri, çizme seslerini duyabiliyordu. Kör misali sendeleyen Zohra, yere düştü. Saklı hançerin sapını tuttu ve kaba eller onu yakaladığında onlara bıçakla saldırdı. Karmakarışık olan saçları yüzünden önünü göremeyen Zohra, gûmlzrm bağrışmalarına ve soluma seslerine doğru çılgınlar gibi saldırıyordu. Bir homurtu ve acı bir küfür ona kan akıttığını söyledi ve o daha da sert dövüşmeye başladı. Soğuk ses bir emir verdi. Bileklerini tuttular, kemikleri çatırdadı, kolu acıyla yandı. Boğularak, nefes almaya çalışarak, hançeri düşürdü. Onu kollarından sıkıca tutarak, geri götürdüler. Curalardan birinin göğsündeki çizik kanıyordu. Gemi kıyıya yakın bir yerde demir atmış korkunç bir fener gibi yanıyordu suyun ortasında. Kıyıya doğm ilerleyen, alevlere karşı simsiyah görünen ufak çizmeler Zohra'nın dehşet duygularını yenilemişti. Onu tutanlarla savaşmaya çabaladı, bütün gücüyle kendini geri çekiyordu. Hayli terlemiş olan gûmlzr onu Kara Paladin'in önüne fırlattılar. Zohra gözünün önündeki saçları çekti. Güneşten bulanmış görüşü adamı görebilecek kadar açıldı. Ona serinkanlı, düşünceli bir şekilde bakıyordu. Belki de buna değip değmeyeceğini merak ediyordu. Karar verildi, ibn Jad elini kaldırdı ve vurdu. 193

5 "Ellerini ve kollarını bağlayın!" Parmaklarını ovuşturan Auda ibn Jad gözlerini, ayaklarının dibinde yatan Zohra'nın yan baygın bedeninden, g«ralarla savaşan Khardan'ın delice çabalarına çevirdi. "Eğer sorun çıkarmaya devam ederse onu da bayıltın."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Khardan!" Mathew yalvarıyordu. "Sakin ol! Yapabileceğimiz hiç bir şey yok! Karşı koymanın bir anlamı yok! Sadece hayatta kalmaya çalışmalıyız!" Yavaşça, çekinerek, Khardan'ın arkasına bükülen ve daha önce yükleri yerinde tutmak için kullanılan, örgü kenevirlerle sıkıca bağlanan kaslı koluna dokundu. Ona acı bir öfkeyle bakan Khardan, genç adamı uzaklaştırdı. Çabalamayı kesti. Mathew'un kelimelerindeki mantığı gördüğünden mi yoksa bağlı ve bitkin olduğundan mı genç büyücü bilmiyordu. Yeraltına sürülmüş bir at gibi titreyen bedeniyle Khardan, boynu bükük duruyordu. Khardan'ın en azından bir dakika için sakinleştiğini gören Mathew, Kalif in yanından aynlıp, yerde bir yığın halinde yatan Zohra'ya bakmaya gitti. Siyah saçlan, çarpan dalgalardan gelen tuzlarla parlıyordu. Mathew, tedbiri elden bırakmadan gûmlara baktı ama onu durdurma girişiminde bulunmadılar. Lakin, duygusuz zalim

GECENİN PALADİNİ «özler bakışlarını ona çevirdiler ve Mathew tereddüte düştü; kobranın büyüleyici bakışlarına kurban düşen bir kuş. Kiber birşeyler söyleyince ibn Jad dikkatini komutanına çevirdi ve Mathew iç çekerek tekrar ilerledi. "Bu ikisi başımıza bela oluyorlar," diye homurdandı gûmların başı. "Neden onları kölelerle beraber ödeme olarak bırakmıyoruz." "Zhakrin, böyle sağlıklı beden ve ruhları boşa harcadığımız için bizi affetmez. Bu kadın..." ibn Jad eğilerek Zohra'mn bir tutam siyah saçını okşadı, "...mükemmel. Onun ruhunu seviyorum. Tanrı için bir çok güçlü taraftar yetiştirecek. Belki onu kendim için alınm. Sakallı şeytana gelince..." İbn Jad dikleşerek, Khardan'a baktı. Gözleri sessizce kaslı yapısını övüyordu, "...onu neyin beklediğini biliyorsun. Zhakrin'in gözlerinde biraz çabaya değmez mi sence?" Auda ibn Jad'm ses tonu ciddiydi. Kiber, Paladinin keskin cevabı tenini kesmişçesine geri çekildi. Gûm kendini zorlayarak "Evet Efendi," diyebildi. "Karaya inen grupla ilgilenin," diye emretti ibn Jad. "Adamlann yükleme işlemleriyle ilgilensinler. Gemicilerle ben kendim ilgilenirim." Kiber, eğilerek hızla uzaklaştı. Mathew'a, Kiber'in esmer teni 'gemiciler' sözüyle solmuş ve gerilmiş gibi geldi. Zohra inledi. Mathew dikkatini ona yöneltti. "Onu uyandırıp en kısa zamanda tekneye bindirsen iyi edersin," dedi ibn Jad kayıtsızca. "Gemiciler, ücretlerini almak için gelecekler ve burada ikiniz de tehlikedesiniz." Ücret mi? Mathew Kara Paladin'in gözlerinin, perişan bir yığın halinde bir arada çömelmiş, işleri biter bitmez gûmlar tarafından elleri ve kolları bağlanmış kölelere kaydığını gördü. 195 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Acınacak kadar zayıf, bir deri bir kemik kalmış, kemikleri kırbaç izleriyle dolu derilerinin altından kemikleri gözüken köleler, korkudan çılgına dönmüş gözlerle yanan gemiye bakıyorlardı. Açıkça, ona zorla bindirilmekten korkuyorlardı. Mathew, birden kanını donduran bir önseziye kapıldı. Zavallı kölelerin korkulan yersizdi, aslında daha çok yanlış şey üzerineydi. Çabucak Zohra'nın ayağa kalkmasına yardım etti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kollarından birini Mathew'un omzuna attı, o da kolunu kızın beline sardı. Kızı yarı taşıyarak yarı sürükleyerek, gûmlann dikkatle Khardan'ı gözetlediği yere götürdü. Sersem ama kendinde olan Zohra koluyla Mathew'a iyice tutundu. Yüzünün sağ tarafı yaralı ve şişti. Patlamış dudağından kan sızıyordu. Kör edici bir baş ağrısı olmalıydı ve yaralı ayağıyla yere her basışında ufak bir acı ünlemi çıkıyordu ağzından. Fakat hiç şikayet etmiyordu ve Mathew'la aynı hızda yürümeye çalışıyordu. Mathew'un uzun adımları da giderek artan korkusundan etkilenmeye başlamıştı. Şimdi yüzü teknelere dönüktü. Gözleri merakla, bu alevden gemiyi, fırtınadan kabarmış sularda yüzdüren, o anda da ücretlerini almak için karaya gelmekte olan mürettebata gitti. Tuhaf bir halleri yok gibi görünüyordu. Disiplinli bir şekilde kürek çeken insan evlatları. Sığ suya atlayarak, teknelerini kıyıya çektiler ve onları Kiber'in kumandasına bıraktılar. Amirleri üzerine, gûmlzr derhal malları yüklemeye başladılar. Kiber, büyük, fildişi küplerin yüklenmesini, özellikle gözetip, denetledi. Görevlerini yerine getirmelerine rağmen, Mathew, Kiber de dahil, herkesin gözlerini denizcilerden uzak tuttuğunu fark etti. Hepsi genç, san saçlı, açık tenli ve düzgün hatlara sahiptiler. Kıyıya çıktıklarında, durdular ve uzun süre gümlara baktı196 GECENİN PALADİNİ lar Mavi gözlerinde, arkalarında alev alev yanan geminin turuncu yalazları yansıyordu. Kiber, onlara kısa, kötü bir bakış attı. Gözleri Auda ibn Jad'a, sonra da yeteri kadar hızlı gidemeyen adamlarına kaydı. Gûmlarma bağıran Kiber'in sesi korkudan çatlak çıkmıştı. "Sizi, Gece ve Kötülük Tanrısı Zhakrin adına selamlıyorum," diyerek seslendi Auda ibn Jad. Denizciler, isteksizce gözlerini gûralardan ayırdılar. Tek vücut olarak, deniz kıyısından biraz uzakta durmuş, onları izleyen Kara Paladin'e baktılar. Mathew nefesini tuttu, kolları boşaldı, neredeyse Zohra'yı bırakacaktı. Şaşkınlıktan hareket edemiyordu. Bütün denizciler birbirlerinin aynıydı. Aynı burun, aynı ağız, aynı kulaklar, aynı gözler. Aynı boyda ve aynı kilodaydılar. Aynı anda hareket ediyorlar, aynı şekilde yürüyorlardı. Aynı şekilde giyinmişlerdi; üzerlerine sıkıca oturan pantolonlar. Göğüsleri çıplaktı ve sudan parlıyordu. Zohra, bitkinlikle Mathew'un koluna yaslanmıştı. Yukarı bakmıyordu ve birşeyler Mathew'a, bakmayacağından emin olması gerektiğini söylüyordu. Mathew, saçında ki örtüyü çekerek, yüzünü kapattı. Denizcilerin gözleri, üzerlerinden ilikleri donduran bir rüzgar gibi geçti. Mathew hareket etmesi gerektiğini, tekrar Kiber ve gûmlarm koruması altına girmeleri için birkaç adım daha yürümesi gerektiğini biliyordu. Fakat, ayakları uyuşmuş, bedeni, aklının kabusların gizlendiği köşesinden gelen bir korkuyla felç olmuştu. "Çağnnıza cevap verdik ve emrinizi yerine getirerek gemiyi getirdik," diyerek konuştu gemicilerden biri. Hepsi de olabilirdi; elli tane ağız hareket etti ama Mathew sadece bir ses duydu. "Ödememiz nerede?" 197 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Burada," dedi Auda ibn Jad köleleri göstererek. Gemiciler baktı ve memnuniyetle onayladılar ve birden görünüşleri değişmeye başladı. Çeneleri öne doğru uzadı, dudakları geri çekildi. Parlayan dişler uzayarak, sivrildi. Gözleri alev aldı; artık geminin ateşini yansıtmıyor, doymak bilmeyen bir açlıkla yanıyordu. Sesleri homurdanmalara, elleri yırtıcı pençelere dönüştü. Gemiciler, hevesli ulumalarla hışımla ileri atıldılar. Geçerlerken yarattıkları rüzgar, Mathew'un yüzüne, sanki birileri kutsallığını kaybetmiş, kirlenmiş bir mezarın kapılarını açmış gibi, soğuk, pis bir kokuyla vurdu. Ne çeşit canavarlar olduklarını anlamak için, yaratıklann kumda bıraktıkları izlere bakmasına gerek yoktu. Ne göreceğini biliyordu; insan ayaklan yerine eşek toynakları. "GbuKar," dedi dehşetle titreyerek. Köleler, onlara doğru koşan ölümle göz gözeydiler. Haykırışları yürek parçalayıcıydı. Zohra kafasını kaldırmaya başladı fakat Mathew bunu engelledi. Ona iyice sarılarak, gözlerini kapadı ve Zohra'yı da sürükleyerek koşmaya başladı. Arkasında olanları duymamaya çalışarak, tekrar tekrar, "Sakın bakma!" diyordu soluk soluğa. Zincirlerin şıngırdaması duyuluyordu; köleler umutsuzca kaçmaya çalışıyorlardı. Hiç bir ümit olmadığının farkına vardıkları zaman kopardıkları feryatları, sonra ilk dehşet verici çığlığı duydu. Ardından başka çığlıklar ve dişlerin iğrenç koparma ve yırtma sesleri, pençelerin canlı ete batıp, parçalayarak yok etmesi... Zohra ölü gibi ağırlaşmıştı. Acıya yenilerek baygın düşmüştü. Bir adım daha atamayacak hale gelen Mathew, onu yere indirdi. Kiber, bizzat kendisi, kadını kaldırıp tekneye taşımak için koştu. Gûm gözlerini tüyler ürpertici katliamdan uzak tutuyor, adamlarına işlerini, bağırışlar ve küfürlerle yaptırıyordu. 198 GECENİN PALADİNİ "Akhran Hazretleri, bize merhamet et!" Ses Khardan'a ait olmasına rağmen, Mathew güçlükle tanıyabildi. Kalifin yüzü, kurşuni bir renk almıştı, sakalı solgun yüzünde mavi gözüküyordu. Gözleri boş boş bakıyordu, yüzü mor gölgelere bürünmüştü. Yüzünden damla damla terler akıyor, dudakları titriyordu. "İzleme!" Mathew, bu dehşet verici kırımı görmesini engellemeye çalışarak yalvarıyordu. Khardan öne doğru bir hamle yaptı. Bağlı veya değil, lanetli kölelere yardım etmek istiyordu. Mathew, omzundan yakaladı. Deliler gibi mücadele ederek kendini kurtarmaya çalıştı Khardan, fakat genç onu perişanlığın verdiği güçle sıkı sıkı tutuyordu. "GhuKarl" diyerek bağırdı Mathew. Kelimeler yanan boğazına takılmıştı. "İnsan etiyle beslenirler. Yakında bitecek! Yapabileceğin hiç bir şey yok!" Arkalarından, hâlâ canlı olan bedenleri parça parça edilen kölelerin haykırışları duyuluyordu. Feryatlar insanın içine işliyordu. "Dayanamıyorum!" dedi Khardan nefesi kesilerek. "Biliyorum!" Mathew tırnaklarını adamın etine geçirdi. "Ama yapabileceğin hiç bir şey yok! Auda ibn Jad bile onlarla zor baş ediyor. Araya girersen, hepimizi öldürürsün!" Kendini Mathew'dan kurtardı. Dengesini kaybetti, takıldı ve dizlerinin üzerine düştü. Ayağa kalkmadı. Terleyerek, titreyerek yerde çökük kaldı. Nefes alıp verişleri acılı hıçkırıklara

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dönüşmüştü. Çığlıklar birden durdu. Mathew rahatlayarak gözlerini kapadı. Yakınında ayak sesleri duydu ve çabucak yukarı baktı. Auda ibn Jad yanı başında durmuş Khardan'a bakıyordu. Ka199 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN lif, titreyerek içini çekti. Elinin tersiyle ağzını silerek yukarı baktı. Yüzü bembeyazdı, dudakları hastalıklı bir yeşile dönmüştü, yeşiliydi. Karanlık, kan çanağına dönmüş, gördükleriyle gölgelenmiş gözler, Kara Paladin'e dikildi. "Siz ne çeşit canavarlarsınız?" diye sordu Khardan boğuk bir sesle. "Sizin olacağınız türden," diye cevapladı İbnjad. 200

Kürdin Denizi üzerinde, şeytanların gemisindeki yolculuğu sırasında, Mathew'un ilgilenmesi gereken başka insanlar olması gerçekten iyi bir şeydi yoksa gerçekten de aklını kaçıracaktı. Güverteye adımlarını almalarıyla, ghuharm ziyafetten dönmesi bir olmuştu. Tekrar yakışıklı genç adamlar kılığına bürünmüşlerdi. Bedenleri kana bulanmış halde sessizce, küreklerdeki yerlerini aldılar. Auda ibn Jad'm tek kelimesiyle siyah yelkenler dalgalanmaya başladı. Demir alındı, kürekler çekildi, fırtına uğuldamaya başladı, şimşek çaktı ve gemi köpüklü denizi yararak Galoş Adası'na doğru yol almaya koyuldu. Khardan, ibn Jad'ın kıyıdaki açıklamasından beri tek kelime bile etmemişti. Zorla güverteye çıkarılırken karşı koymamıştı. Kiber'in emriyle, gûmter, bedeviyi bir direğe bağladılar ve oracıkta bıraktılar. Kendini bağlarının üzerine bırakmış, etrafa boş, donuk gözlerle bakıyordu. Mathew, Zohra'mn görüntüsü belki Khardan'ı düştüğü uyuşukluktan çıkarabilir düşüncesiyle, kadının güçsüz, cansız bedenini kocasının bağlı olduğu direğin yanına getirdi. Yağmur ve gemiye çarpan dalgalar yüzünden sırılsıklam olan genç büyücü, Zohra'yı sıcak ve kuru tutabilmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Onu bulduğu bir tenteye sardı ve uzun fildişi MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN küpler ve diğer eşyaların arasına uzatarak korumaya çalıştı Khardan, baygın kadına eğilip bakmadı bile. Zohra için yapabileceklerini yaptıktan sonra Mathew, geminin sallantısıyla ortalıklarda kaymasını engellemek için kendisini, iki tane tahta işlemeli sandığın arasına sıkıştırdı. Islak, mutsuz ve adamakıllı korkmuş olan genç, aptallaşmış Khardan'a acı bir öfkeyle baktı. Bana bunu yapamaz, diye düşündü Mathew, soğuk ve korkuyla titreyerek. Güçlü olan o. Savaşçı olan o. Bizi koruması gerekiyor. Ona şimdi ihtiyacım var. Bana bunu yapamaz! Nesi olduğunu merak ediyordu içerleyerek. Az önceki korkunç bir sahneydi ama daha önce savaşlar görmüştü. En az bunun kadar tüyler ürpertici şeyler gördüğü kesindi. Biliyorum, ben gördüm... Kumda diz çökmüş John'un anısı, Kiber'in güneş ışığında parlayan kılıcı, Mathew'un kıyafetine sıçrayan ılık kan, cansız gözleriyle kumda yuvarlanan kafa. Mathew gözyaşlarıyla kör olmuştu. Başı düştü. Yumruklarını sıkıyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Korkuyorum! Sana ihtiyacım var! Benim değil senin güçlü olman gerekiyordu! Eğer ben bu... bu dehşetle başa çıkabiliyorsam, sen neden çıkamıyorsun?" Eğer Mathew daha yaşlı ve mantıklı düşünebiliyor olsaydı, kendi zavallı sorusunu yanıtlayabilirdi. GhuAann kölelere saldırıp onları paramparça edişlerini görmemişti, oysa Khardan görmüştü. Aslında, Mathew için bir adamın bağırsaklarına kılıç sokmakla, boğazına diş geçirmek arasında bir fark yoktu. Fakat savaşçı aklı başka türlü çalışıyordu. Bir tanesi, şerefli, temiz bir ölümdü. Diğeri, şeytani, büyülü yaratıklarından gelen, berbat bir ölümdü. Büyü. Eğer Mathew düşünseydi anahtarın büyü olduğunu 202 GECENİN PALADİNİ lardi; Khardan'ın en gizli korkularının kilidini açıp, onları rbest bırakarak aklına saldıran, deviren bir anahtar görürdü. Bedeviye göre büyü kadınlara ait bir yetenekti. Diş çıkaran bebekleri susturmak, kum fırtınaları sırasında atları sakinleştirmek, çadırları rüzgara karşı sağlamlaştırmak, hastaları ve varaklan iyileştirmek için kullanılan bir araçtı. Büyü ölümsüzlerin, Tanrının büyüsüydü; Akhran'ın iblislerinin yeri göğü inleten, rüzgarlar estiren büyüsü, cinlerin mucizevi gelip gidişleri. Khardan, güneşin doğuşunu, yağmurun yağışını, kumulların kaymasını anladığı gibi, bu çeşit büyüyü de anlıyordu. Khardan'ın az önce şahit olduğu korkunç şeytani büyü, kapasitesinin çok üzerindeydi. Verdiği korku insanın beynine demir gibi saplanıyor, mantığı darmadağın ediyor, cesareti kan gibi yerlere saçıyordu. Khardan için Ghuhzr, meddahın hayal ürünüydü. Sul'ün yönetiminde, istedikleri zaman insan şeklini alabilen ama özellikle kendilerini genç ve güzel kadınlara çevirmeyi seven yaratıklardı. Çölde tek başlarına gezerler, dikkatsiz yolcuları kendilerine yardım etmeye ikna eder, sonra da kurtarıcılarını öldürüp yerlerdi. Mathew'a göre ghuHar, ders kitaplarında öğretilen şeytanlardı. Kontrol edilebilecekleri çeşitli yolları biliyordu. Yaşayanlar için yerine getirdikleri bütün hizmetler karşılığında ücret talep ettiklerini ve bu ödemenin de, ghu&ann devamlı açlığını duydukları sıcak, yumuşak insan eti halinde yapılması gerektiğini biliyordu. Ghuûaım büyüleri, fırtına, deniz, onları iki ay boyunca uyutan tılsım... bunların hepsi Mathew için bildik ve anlaşılabilir şeylerdi. Ama bunların hiç birini mantıklı bir şekilde düşünebilecek durumda değildi. Khardan, hızla yerin dibine kayıyordu ve Mathew onu tekrar kaldırmak için bir yol bulmalıydı. Daha 203 MARGARET WEJS <â TRACY HICKMAN güçlü olsaydı; Macit, Seyit veya Khardan'm kabilesinden biri olsaydı, çenesine bir tokat indirirdi. Kan akıtmanın beyni temizlediği bilinen bir şeydi. Mathew bunun üzerinde düşündü Kendisini Khardan'a vururken hayal etti ama hemen hüzünlü hüzünlü başını sallayarak bu fikri zihninden attı. Vuruşu, fazla hevesli hayranlarını tokatlayan bir kızın tokadıyla aynı etkiyi yapardı. Sahip olduğu diğer silahla, ani bir çıkış yaptı. "Görünüşe bakılırsa seni kadın kıyafetleriyle bırakmamız daha uygun olacakmış!" Mathew, vuran yağmur, uğuldayan rüzgar ve onu giderek içine çeken karanlıkta sesini duyurabilmek için bağırmıştı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Sözlü saldırı yerine ulaşmıştı. "Ne dedin sen?" Khardan kızarmış gözleriyle Mathew'a baktı. "Karın ikimizden de daha cesur," diyerek devam etti, Zohra'nın morluklarla dolu yüzündeki suları silmek için nazikçe elini uzatırken. "Onlarla savaştı. Onu engellemek zorunda kaldılar." "Savaşacak ne vardı ki?" Khardan derinden gelen sesiyle sordu. Gözleri, fırtınanın içinde büyülü gemilerini yüzdüren gbuâara. gitmişti. "Şeytanlar! Onlara karşı yapılabilecek bir şey olmadığını kendin söylemiştin!" "Bu doğru, fakat dövüşmenin başka yolları da var." "Ne? Kadın kılığına girip kaçmak mı? Bu dövüşmek değil!" "Bu hayatta kalmak için dövüşmek!" Mathew, ayağa kalkarak kızgınlıkla bağırdı. Islanmış ve matlaşmış kızıl saçlan, kan misali omuzlarına dökülüyordu. Islak kıyafetleri ince vücuduna yapışmıştı fakat ağır katları, sırrını; asla bir kadınmkilerle kanştırılamayacak kadar düz göğsünü ve ince bacaklarını saklıyordu. Yüzü solgundu. Yeşil gözleri alevlerin ve şimşeklerin ışıltısıyla parlıyordu. 204 GECENİN PALADİNİ "Korkaklıkla hayatta kalmak mı?" "Benim gibi mi?" diye sordu Mathew sert sert. "Evet senin gibi!" Khardan yüzünden şakır şakır akan suların arasından ona bakıyordu. "Neden beni kurtardınız? Ölmeme izin vermeliydiniz! Tabi eğer asıl amacı beni iyice küçük duruma düşürmek değilse!" Zohra'ya kırıcı bir bakış attı. "Ben! Ben! Ben! Tek düşündüğün bu!" Mathew, kendi bağırışlarını duydu, kontrolünü kaybettiğini biliyordu. Dengelerini koruyabilmek için bir taraflara tutunan gûmlarm onlardan yana baktığını görebiliyordu ama sakin konuşamayacak kadar sinirliydi. "Seni kurtarmadık! Halkını kurtardık. Zohra büyüyle geleceği gördü." "Büyü!" Khardan, öfke ve alayla bağırdı. "Evet, büyü!" diyerek bağırdı ve tartışmanın sonunun geldiğini gördü. Khardan, Zohra'nın gördüklerini dikkate almak şöyle dursun dinlemeyecekti bile. Kızgın, çileden çıkmış ve korkmuş bir halde, kendini ıslak güverteye bıraktı ve perişanlığın onu için çekmesini beklemeye hazırlandı. "Akhran bizi kurtar!" Khardan bağlarının arasında kıpırdanarak göklere doğru bağırdı. "Pukah! Efendinin yardıma ihtiyacı var! Bana gel, Pukah!" Mathew, kafasını kaldırmadı bile. Bedevilerin sevgi dolu bir babadan çok megaloman bir çocuğa benzeyen Tanrılarına pek inanmıyordu. Cinlere gelince, onların tanrı tarafından gönderilen ölümsüz varlıklar olduğuna inanmaya zorlamıştı kendini ama havada yok olmak, kendilerini dumana çevirmek, lambalara girip çıkmak, misafir geldiğinde çay ve tatlı servis etmek dışında pek işe yaradıklarını görmemişti. Acaba Khardan, Tanrısının onu gerçekten de kurtarmasını mı bekliyordu? Ve nasıl kurtaracağını umuyordu? tblis denilen 205 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN korkunç canavarları gönderip, onlan geminin güvertesinden alıp, sağ salim Tel'e getirtmesini mi bekliyordu? Gerçekten de Pukah'ın; beyaz tayt, sarık ve küstah bir gülümsemeyle, ibn Jad'ı onları serbest bırakmaya ikna edeceğini mi zannediyor-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


du? "Sana yardım edebilecek kimse yok!" diye mırıldandı Mathew acı acı. Mümkün olduğu kadar yüklerin arasına gömüldü. "Tannn seni dinlemiyor!" Peki ya sen? dedi Mathew'un içinden bir ses. Bu adam en azından dua ediyor, en azından inancı var. Benim de inancım var, dedi Mathew kendi kendine, kafasını bir çuvala dayarken. Dalgalar gemiye vurdukça, onu buz gibi sularla yıkıyordu. Başını döndüren mide bulantısıyla savaşmak için gözlerini kapadı. Promenthas bu diyarlardan çok uzaktaydı. Burada karanlığın güçleri söz sahibiydi. Karanlık güçler... Mathew, hareket etmeye cesaret edemiyordu, dona kalmıştı. Bu fikir, ona o kadar canlı bir berraklıkla gelmişti ki sanki güvertede cisimleşiyordu. İzlenim o kadar kuvvetliydi ki, gözlerini açtığında, güvertedeki herkesin ona bakıyor, düşüncelerini okuyor olacağından emindi. Auda ibn Jad ön güvertede, elleri arkasında dolaşıyordu. Boş gözleri fırtınanın içine doğru bakıyordu. Gövdesi kaskatıydı, ellerini o kadar sıkmıştı ki boğum yerleri bembeyazdı. Mathew, daha rahat nefes almaya başladı. Kara Paladin, ghullar üzerinde bütün gücünü kullanıyor olmalıydı. Tutsaklarının bir kırıntısını bile harcamaya niyeti yoktu. Hem neden harcasın ki? Hiç bir yere gittiğimiz yok, diye düşündü Mathew. Gamlara kısa bir bakış attı. Yüzü yemyeşil olan Kiber, donanımlara 206

GECENİN PALADİNİ sıkıca tutunmuştu. Mathew ne kadar kötü hissediyorsa, o da o kadar kötü görünüyordu. Askerlerin çoğunu deniz tutmuştu ve güvertede inleyerek yatıyorlardı. Hasta olmayanlar da ghullardan gözlerini ayırmıyorlar, ne zaman denizcilerden biri yanlarına biraz fazla yaklaşsa geri çekiliyorlardı. Açlıkları giderilen denizciler, fırtınayla başa çıkmakla meşguldüler. Hasta ve umutsuz Khardan, bağlarının arasında kendini koyvermişti. Kalifin başı cansız, sarkıyordu. Tanrısına seslenmeyi bırakmıştı. Baygın Zohra, belki de gemideki en şanslı insandı. Sepetler, sandıklar ve uzun fildişi küplerinin arasında kamburunu çıkaran Mathew, hastalıkla kıvranıyormuş gibi iki büklüm duruyordu. Ne yazık ki oynadığı rol gerçeğe dönüştü. İlk heyecanıyla unuttuğu mide bulantısı uyanmış ve Mathew'u alt etmişti. Bedeni önce ısınıyor, sonra soğuyordu. Yüzünden terler damlıyordu. Teslim olmamaya kararlı Mathew, hızla nefes alıp vererek, gözlerini kapatıp hastalığın geçmesini bekledi. En sonunda mide bulantısının azaldığını hissetti. Elini kaftanının katlan arasına sokarak aceleyle belindeki kuşağa bağladığı ufak keseyi çıkardı. Çabucak, gizemli bir bakışla arkasına baktı. Titreyen parmaklarıyla, keseyi hızla açtı ve içindekileri dikkatlice kucağına döktü. Zohra ile birlikte büyücü Meryem'le yüzleştikleri zaman, ondan, bulabildiği bütün sihirli araç gereçleri almıştı. Askerler, duman ve ateşle çevrelenmiş halde bunları kesesine doldurup kaftanın içine saklamadan önce, sadece meraklı bir bakış atmaktan başka bir incelemede bulunmamıştı. Kara büyü gücüne sahip olduklarından şüphesi yoktu. Gizemli sanatlardaki yeteneklerini, cinayete teşebbüs ederken

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kullandığı için Meryem'in, Sul'ün, karanlık taraflarına adanmış 207 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN olduğunu tahmin etmişti. Çeşitli objelere bakarken, onlara dokunurken bile isteksiz olan Mathew, tiksinme duygusuna yenik düşmüştü; mide bulantısından daha derin bir duyguydu bu. Şeytani objelerin yanındayken vicdanı olan bütün sihirbazların hissettiği duygu... Mathew'un ilk isteği -ki bu o kadar güçlü bir istekti ki neredeyse ona yenik düşüyordu- büyülü objeleri denize fırlatmak olmuştu. Yapması gereken, yapması gerektiği öğretilen buydu. Fakat, yapmayı göze alamayacağı şey de buydu. Yanarak, bulantı nöbetleri arasında her bir objeyi inceledi. Sayıları çok değildi. Güzelliğine ve çekiciliğine, saf bedevilerin bunlara kanacağına güvenen Meryem, kendisini ciddi bir tehlike altında hissetmemişti. On santim boylarında, bir kesede veya elbisenin göğsünde kolayca saklanabilecek şekilde dizayn edilmiş ufak bir asa taşıyordu. Mathew, öğretildiği gibi, dikkatle, yapıldığı maddeleri inceleyerek ne işe yaradığını anlamaya çalıştı. Sapı taşlaşmış odundan biçimlendirilmişti. Bunun üzerine de siyah oniksten uçları aşağı doğru bilenmiş bir küp yerleştirilmişti. Kayda değer bir işçilik örneğiydi ve açıkça Mathew'un elindeki gizemli hazinelerin en güçlüsüydü. Ona dokunduğunda parmak uçları karıncalanıyor, bütün koluna bir uyuşma duygusu yayılıyordu. Asa, zayıf elinden düştü. Kendi kendisine, işe yaramayacak! dedi Mathew kızgınlıkla. Mathew, ümit ışığının titreyerek söndüğünü gördü. Her disiplinli sihirbaz gibi bu doğal tiksintiyi giderebilirim. Ne de olsa fiziksel değil, zihinsel. Archmagus'un bunlardan çok daha karanlık ve kirli objelerin işleyişlerini gösterdiğini gördüm! Asayı kararlılıkla, eline aldı. Buz gibi duygu hemen avucundan dirseğine oradan da omzuna yayıldı. Kolu ağrıyıp 208 GECENİN PALADİNİ onklamaya başladı. Dudağını ısırıp acıyla savaşan Mathew aSayı sıkıca tutmaya devam etti. Khardan'ın yüzü ve gözlerindeki hor görme gözlerinin önüne geldi. Kendimi kanıtlayacağım! Bunu yapacağım! Yavaşça donukluk azaldı. Elini hissetmeye başladı ve Mathew asayı, küpün keskin köşeleri elini yaralayacak kadar sıkı tuttuğunu fark etti. Dikkatlice, keseye geri koydu. Keşke ne işe yaradığını bilseydim, diye düşündü. Asalara yüklenebilecek bütün büyüleri geçirdi aklından; ayrıca siyah oniksin doğal güçlerini düşündü. Mathew, diğer objeleri de çabucak gözden geçirirken bir cevap bulmaya çalıştı. Fakat aklı hastalık ve korkuyla bulanıktı. Güvertede her ayak sesi duyuşunda, yakalandığından emin olarak arkasını dönüyordu. "Siyah oniks." Yeni bir bulantı dalgası üzerinden geçerken, arkasını tahta sandıklardan birine dayayarak kendi kendine mırıldanıyordu. Gözlerini kapayıp kendini sınıfta düşlerdi; kopya çekmek için yaratılmış, yüksek sandalyeli tahta sıralar, tebeşir tozunun kokusu, kara tahtanın tıkırtıları, yaşlı bir sihirbazın metini okuyan monoton sesi... Siyah oniks. Siyah şahsi müdafaa için, terbiye edilmiş düşüncenin gücü. Oniks, kontrol ve kumanda etmek için kullanılabilecek bir gücün sahibi, sık sık Sul'ün inananlarını direk

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olarak kontrol etmek için kullanılır. Taşlaşmış odun; bir zamanlar canlı ama şimdi ölü olan, yaşamdan mahrum bırakılmış biçimini taklit ediyor. Çoğunlukla asalara sap olarak kullanılır çünkü odun, kullanıcısından hayatı emip taşa gönderme yeteneğine sahiptir. Bütün bunlara asanın oniks ucunun garip şekli ekleniyor. Doğayla uyum halinde olmanın işareti olan küre şeklinde değil. Düzeni sembolize edem mükemmel bir küp bile değil. Kö209 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN şeleri aşağı bilenmiş bir küp... kaosa dönüştürülen düzen? Peki bütün bunlar ne anlama geliyordu? Mathew güçsüzce başını salladı. Düşünemiyordu. Kusmaya çalıştı fakat midesinde çıkaracak hiç bir şey yoktu. Görünüşe bakılırsa Kara Paladin'in büyüsüne maruz kalan bedeni, yiyeceğe ihtiyaç duymamıştı. Yakalanmaktan korkan Mathew, objeleri birer birer kesesine sokmaya başladı. Zaten nispeten değersiz görünüyorlardı. Birkaç tane iyileştirme muskası, küçük bir bıçak darbelerinden korunma muskası -Zohra ve hançerinden koruyacak kadar. Meryem kendisini bunlardan koruyabilmişti- erkek iktidannı etkileyen cinsel güç sembolü şeklinde oyulmuş bir tılsım —Khârdan için veya ona karşı- ve son olarak bir yüzük. Mathew, yüzüğü incelemek için durdu. Gümüştendi, pek ince bir işçiliği yoktu. Taşı buğulu kuvarstı, dekoratif olmasından çok işlevsel olması amaçlandığı açıkça görülebiliyordu. Hepsinin içinde genç sihirbazın huzursuzluk veya endişe his setmesine sebep olmayan tek obje buydu. Büyüsü zararlı ol mayan tek objenin bu olduğunu tahmin ediyordu. Buğulu ku vars, tehlikelere karşı koruma; bize karanlığı göstererek aydı lığa doğru çeker. İşine yaramayacaktı. Eğer planını hayata geçirirse onu en gelleyebilirdi. Yanında yatan Zohra'ya döndü. Mücevherlerini almamışlardı. Güçsüz sol elini kaldırarak, yüzüğü parmağına soktu. Diğer güzel mücevherlerin arasında, sıradan ve ucuz gözüküyordu. Mathew, en azından ufak bir açıklama yapana kadar yüzüğü fark etmemesini diledi. Genç büyücü, keseyi kapadı ve korsesinin içine, kristal kürenin yanına koydu. Sonra Mathew, ateşli düşüncelere daldı. Plan tamamıyla saçmalık. Felaketle sonuçlanacak. Tasarla 210 GECENİN PALADİNİ dığım sadece hayatımı değil, ölümsüz ruhumu da tehlikeye atıyor! Hiç kimse benden böyle bir şey beklemiyor. Zohra, hele Khardan hiç! Ben bile... Aynen bu lanetli diyara geldiğim ve ibn Jad yoldaşlarımı katledip beni tutsak aldığı gün olduğu gibi çaresizim. Bir uçurumun kıyısında gözlerim bağlı duruyorum. Belki hiç kıpırdamadan durursam bir şey olmaz! Fakat eğer yürümeye başlarsam, nereye gittiğimi görmediğim için kesinlikle düşerim! Çaresizim! Çaresiz! Aslında bu tam olarak doğru değildi ve ruhu rahatsızca kıpırdanıyordu. Aylar önce, şimdi arkadaşlarının kemiklerinin gömülü olduğu kanlı kumlara ayak bastığında çaresizdi. Kendisini koruyabileceği tek silah olan büyüye sahip değildi. Mathew, elini kesenin üzerine koydu. Şimdi harekete geçmek için gerekli olan güce sahipti. Onu, hepsini güvenle uçu-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rumun dibine indirebilecek adımı atmak için gerekli olan güce sahipti. Güce sahipti. Bir de cesareti bulabilseydi. 211

• • •• ÖLÜMSÜZLER KİTABI 2

••

"Zavallı Sond," diyerek iç geçirdi Pukah, cinin lambasını sıkıca tutarak göklerde hızla uçarken. "Yüzyıllardır ölü ve gömülü olan bir şehirde karanlık zindanlara kapatılacaksın. Ellerin ve ayakların zincirlenmiş, sıçanlar ayak parmaklarını kemiriyor olacak. Tabi eğer sıçanlar o kadar harap bir yerde yaşayabiliyorlarsa ki senin iyiliğin için umut ediyorum zavallı Sond, dilerim yaşayamıyorlârdır. Senin için çok üzülüyorum, dostum. Gerçekten çok üzülüyorum. Tabi..." Pukah iç geçirdi, "...bu benim o istiridye beyinlinin kölesi olarak katlanmak zorunda kalacağım işkenceyle kesinlikle kıyaslanamaz bile. Ah, dilediğim kadar gelip gitmeme izin verdi. Ve tabi ki Kaug beyin yerine midye kabuklanna sahip olduğu için ben Pukah'm efendi ve onun, Kaug'un da benim kölem olacağına şüphe yok. Artı, güzel meleğim de benimle birlikte olacak." "Ah Sond! Bana tapıyor!" Pukah bu kez kendinden geçerek iç geçirdi. "Mürekkep balığı dudaklı dönmeden önce, sepetimde, ikimizi görmeliydin. Beni yatağa yatırdı ve kanatlarıyla yelpazelemeye başladı, beni tekrar tekrar öptü ve... şey... ikimiz de erkeğiz öyle değil mi zavallı Sond. Benden ne istediğini bildiğine eminim." "Oo, canım benim," dedim üzgün üzgün, "Seni memnuniMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN yetle hoşnut ederdim fakat burası hiç de romantik bir yer de ğil. Kendine iblis diyen o kabuklu hayvan, her an geri gelebilir. Ve berbat bir vaziyette olan zavallı arkadaşım Sond da var " diyerek devam ettim erkekçe, kollarından kurtulmaya çalışarak. Ama o benimle istediğini yapmaya devam etti, ne yapabilirdim ki? Sepetinde ne kadar küçük olduğunu biliyordu ve çok fazla ses çıkarmak istemedim. Sanırım Kaug'a bu akşam keyifsiz olduğumu söyleyeceğim. Dil balığını pişirmek için bir başkasını bulabilir. Beyaz kanatlı güvercinimin nerede saklandığını bulduğum an başladığımız işi bitirmek için zamanımız olacak." Nefes almak için durarak, soyut düzlüğün, dönüp duran sisleri arasından baktı. "Kahrolası şeyler. Burası Caffar'ın kafası kadar kalın. Hiç bir şey göremiyorum. Bekle! Açılmaya başladı. Evet, burası olmalı. Geldiğimize inanıyorum, zavallı Sond'um." Lambayı ayaklarının dibine koyarak, etrafına bakındı. "Serinda burası mı? Ölümsüzlerin hapis tutulduğu Serinda?" Uzun zaman önce, hatırlanmaya değmeyecek kadar uzun yüzyıllar önce, Khandar daha deve sulamak için kullanılan bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kuyu iken, Serinda adında güzel bir şehir gelişti. Artık, yaşayan çok az kişi Serinda'yı hatırlıyordu. Hatırlayanların çoğu da alimlerdi. Şehir, Imparator'un haritalarında işaretliydi ve Khandar'ın bilgin zihinleri Serinda'nın, çölün ortasında, tahminen birden gelişen şehrin, gizemini çözmek için uzun geceler boyunca ateşli tartışmalar yapmıştılar. Kuo Shou-ching, uzak doğu diyarları Simdari'den, İmparator divanına seyahate gelen engin bilgilere sahip bir bilgin, Pagrah Çölü'nün her zaman bir çöl olmadığını iddia ediyordu. Galoş volkanının o zamanlarda, dışarı ölümcül küller püskür216 GECENİN PALADİNİ k, havaya tonlarca kaya parçalan fırlatarak ve lavları, yer kürenin kalbinin yakıcı kanlarını saçarak patladığı, Simdari'de bilinen bir gerçekti. Kuo Shou-ching'in iddiasına göre patlama o kadar kuvvetliydi ki bir yıl boyunca kara küller havada asılı kalmışlar, güneşin yüzünü kapatıp, gündüzü geceye çevirmişlerdi. İşte o zaman Serinda şehri berbat bir şekilde ölmüştü. Halkı, bedenleri ve şehirleri küllere gömülerek, volkanın pis nefesiyle yok olmuşlardı. Galoş yıllar boyunca, periyodik olarak duman ve ateş püskürtmeye devam ederek, Sardish Jardan topraklarının yüzeyini sonsuza kadar değiştirmişti. Kuo Shou-ching'in teorisine karşı çıkanlardan biri, Lamish Jardan diyarından bilge bir kadm olan Hypatia'ydı. Serinda şehrinin, Galoş patladıktan sonra geliştiğini, bilim ve teknolojide ileri derecede gelişmiş olan halkının, su kemerleri yoluyla Kürdin'in sularını çöle ulaştırdıklarnıı ve bu yolla da çölü verimli hale getirdiklerini iddia ediyordu. Ayrıca patlama sonucunda oluşan iç denizde yüzecek gemiler inşa edip, Ulu Stepler ve Lamish Jardan halkıyla ticaret yaptıklarını söylüyordu. Hypatia'ya göre Serinda'nın düşüşü, şehrin çok hızlı büyüdüğünü düşünen çöl göçebeleriyle gelmişti. Şehrin onları içine almasından veya onları topraklarından sürmesinden korkmuşlardı. Sonuç olarak, vahşi bedeviler barışçı Serinda'ya saldırmışlar, bütün erkek, çocuk ve kadınları kılıçtan geçirmişlerdi. Pagrah Çöl'ündeki bedeviler hakkında aldığı raporlara giderek daha fazla sinirlenmeye başlayan İmparator'un en çok bu teoriyi sevdiğini söylemeye gerek yoktur herhalde. İmparator, bedevilerin dünya yüzeyinden kaldınlmasının, tüm insanlık için mükemmel bir şey olacağını düşünmeye başlamıştı. 217 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Keza, Ulu Steplerden gelen Thor Hornfist'in teorisi vardı. O da Serinda şehir ve yaşayanlarının dev ayılar tarafından yendiğini iddia ediyordu. Neredeyse hiç kimse onu dikkate almamıştı. Ölümsüzler, elbette ki doğruyu biliyorlardı ama ölümlülerin fikirleri onları bir hayli eğlendirdiği için, bilgilerini kendilerine saklıyorlardı. Oysaki, Pukah şehre göz atarken, hikaye aklının ucundan bile geçmiyordu. O Serinda'mn ölü bir şehre göre ne kadar da canlı gözüktüğünü düşünüyordu! "Khandar'da bir pazar günü buna kıyasla hiç bir şey!" dedi Pukah. Nefesi kesilmişti. Sokaklar o kadar kalabalıktı ki adım atmak çok zordu. Gü-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rültüyle yankılanıyorlardı; satıcılar mallannı övüyorlar, müşteriler pazarlık yapıyorlar, hayvanlar bağırıyorlardı. Han ve kahvehanelerin işleri tıkırındaydı. O kadar tıka basa doluydular ki devamlı müşterileri camlardan taşıyorlardı. Hiç kimse düzeni korumak için bir çaba göstermiyordu. Herkes canı ne isterse onu yapma niyetindeydi ve zevk Serinda'mn diğer adıymış gibi gözüküyordu. Pukah silah satıcıları ve ipek tüccarları arasında karanlık bir aralıkta durdu. Kendini toparlamaya çalışırken geçen sürede, iki yumruk dövüşüne, bir sarhoşun tokatlanmasına ve bir çiftin, çöplerle istila edilmiş bir köşede ateşli bir şekilde öpüşmesine tanık oldu. Yüksek ve bet bir kahkaha sokaklarda çınladı. İpek perdeli camlardan sarkan kadınlar, aşağıdan geçenlere tatlı, baştan çıkarıcı sözlerle sesleniyorlardı. Altın ve gümüş, su gibi akıyordu ama şarap kadar çok değil. Sularin dünyasında var olan her ırkın işaretleri ve özellikleri görülebilirdi; düz siyah saçlar, kı218 GECENİN PALADM vırcık altın sarısı saçlar, çekik koyu renkli gözler, yuvarlak mavi gözler, süt kadar beyaz tenler, güneş ve rüzgardan esmerleşmiş tenler, abanoz kadar kara ve parlak tenler... Hepsi kaynaşmıştı; her biri bir diğerini kardeşçe selamlıyor, düşman gibi saldırıyordu. Şarap, kahkaha, mal, altın ve küfür alışverişinde bulunuyorlardı. Ve her biri ölümsüzdü. "Zavallı Sond" dedi Pukah lambayı şiddetli bir şekilde tekmelerken. "Zavallı Sond ömür boyu, aşk, sefahat, alkol ve kumara mahkum oldu! Oysa ben beni düzenli olarak dövecek bir canavara zincirliyim." "Eğer seni döverse, hak ettiğinden fazlasını almış olacaksın," dedi öfkeli bir kadın sesi. Lambanın ağzından dumanlar çıkarak, kaslı yakışıklı Sond'a dönüştü cin. Kibarca eğilerek, elini uzattı ve başka bir figürün lambadan çıkmasına yardımcı oldu; zarif ve uçuşan gümüş saçlarıyla, Pukah'a parlayan mavi gözleriyle bakan Asrial'dan başkası değildi bu. "Seni kanatlarımla yelpazelediğim de ne demek oluyor?" Asrial kızgınca sordu. "Siz ikiniz orada ne yapıyordunuz?" "Senin sepetinde yaptıklarımızın aynısını!" diyerek sertçe cevap verdi Asrial. "Aha!" Sond'a doğru yumruklarını kaldırarak bağırdı Pukah. "Hiç bir şey yapmadık!" diye bağırdı Asrial ayağını yere vurarak. "Kavga var! Kavga var!" diye bağırdı bir çok izleyici. Ara sokak, etraflarını çeviren ölümsüzlerle doldu. "Ben paramı iri ve yakışıklı olana yatırıyorum!" 219 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Ben sıska ve kurnaz gözlü olan derim. Büyük ihtimalle sarığının içinde bir hançer saklıdır." "İkiniz de sersemsiniz. Ben paramı kanatlı, büyüleyici yaratığa yatıracağım. Evim buraya yakın, tatlım. Yolculuğundan sonra serinlemen için biraz şaraba..." Pukah'ın elinde bir hançer belirdi. "Evet bir hançerim var

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ve kızı rahat bırakmazsan onu hissedeceksin!" Asrial'ı yakaladı ve kızıl saçlı, sakallı, kürkler giymiş barbarın kollarından çekti. "Kavga falan olmayacak," diye ekledi Sond, tehlikeli görünen iki saplı kılıcını çeken barbann elini tutarken. Cinin avucunda altınlar belirdi. "İşte bunları al ve bizden bir içki iç. Pukah, o bıçağı kaldır!" Sond kısık sesle emretti. Barbar, Sond'u sıkı sıkı kucakladı. Sonra, sarhoş sarhoş sallanarak, arkadaşlarıyla birlikte aralıktan çıkıp, sokağa daldılar. Sonuç olarak, bir kavga olmayacağını gören diğer izleyiciler de hayal kırıklığıyla oradan uzaklaştılar. "Eee, ne yapıyordunuz orada?" diyerek sordu Pukah sinsice. Asrial cinin elinden kurtuldu. "İblisin nerede saklandığımı tahmin ettiği çok açıktı. Sond'un lambasına kaçmaktan başka hiç bir şansım yoktu. Arkadaşın..." Sond'a tatlı ve çekingen bir bakış atarak devam etti "...tam bir beyefendiydi." Buz mavisi bakışı Pukah'a döndü. "Aynısını senin için söyleyemeyeceğim." "Üzgünüm," dedi Pukah, bedbaht bir edayla. Aniden tövbekar olarak kendini meleğin ayaklanna attı. "Ben bir zavallıyım! Biliyorum! Sen de biliyorsun! Bundan daha önce bahsetmiştim!" Sesi ara sokakta inliyordu. "Çiğne beni! Beni toza bula! Daha iyisini hak etmiyorum! Köpek mamasıyım ben! Bir 220 GECENİN PALADİNİ devenin arka tarafıyım! Eşek kuyruğuyum..." "Bu teklifini kabul etmek çok hoşuma giderdi," dedi Sond, pukah'ı tekmeleyerek. "Ama vaktimiz yok. Nedima'yı bulup buradan gitmeliyiz. Ne de olsa..." yavaşça ekledi "...Kaug sana geri dönmeni emredecek." Cin sırıtarak, lambasını almak için eğildi fakat ellerinin arasında yok oldu. Kaug'un kahkahaları duyuluyordu. Bir anlığına Sond'un yüzü soldu. Sonra da omuz silkti. "Önemli değil. Ne de olsa ondan kaçmanın bir yolunu buluaım." "Peki ya bunu nasıl yapmayı planlıyorsun?" Pukah acı bir ifadeyle cine baktı. "Sen hiç muhafız görüyor musun?" diye karşılık verdi, sokağın sonuna doğru bakarak. "Evet ama sadece on beş dakikadır buradayız." Gölgeli aralıktan, Serinda'yı yıkayan güneş ışığına çıktılar. "Muhafızla karşılaşacağımızı zannetmiyorum," dedi Sond, etrafı kolaçan ettikten sonra. Serinda'daki tek yönetici, komutanı Düzensizlikle beraber, Kaostu. Şehri fetheden başarılı bir ordu bile, sokaklarda daha fazla kargaşa yaratamazdı. Ölümlü bedenine tanıdık, düşünülebilecek tüm kötülükler, Serinda'nın sokaklarına, evlerine, ara sokaklarına ve yan yollarına yığılmıştı. "Haklısın," dedi Pukah somurtarak. "O zaman neden burayı terk etmiyorlar?" "Sen gider miydin?" diye sordu Sond, bir zar oyununu izlemek için durduğunda. "Kesinlikle," dedi Pukah, azametli bir tonla. "Ben görevlerimin bilincindeyim." Sond tiksinti belirten bir ses çıkardı. 221

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Pukah!" dedi Asrial, tırnaklarını cinin koluna batırarak "Pukah bak!" diyerek işaret etti. "Bir baş melek!" eliyle ağzım kapadı. "Baş kim?" "Baş melek. Be... benim üstlerimden biri!" Dönerek, Asrial'ın beyaz elbiselerine benzer elbiseler giymiş bir adam gördü. Kanatları titreyerek, Tanrıça Mimrim'in kıkırdamakta olan alt tanrıçalarından birinin hediyeleriyle, hoş vakit geçiriyordu. Pukah kendinden geçerek, kıs kıs gülmeye başladı. Asrial, hiddetli bir bakış fırlattı ona. "O... O... böyle şeyler yapmamalı!" diyerek kekeledi melek. Yanakları kıpkırmızıydı. "Promenthas bundan hiç hoşlanmaz. Ben... ben hemen, şimdi, gidip ona söyleyeceğim!" Asrial, itişip kakışan kalabalığın arasında yol almaya başladı. "Bunun o kadar iyi bir fikir olduğunu zannetmiyorum!" Pukah onu bir atın, tam burnunun dibinden çekti. Başka bir barbar olan binicisi, yere devirip üzerine bastıklarını kaale almadan, atı kalabalığın tam kalbine sürüyordu. "Bana meleklerin bu tip şeylere teslim olmadığını söylemiştin," diyerek dalga geçti Pukah, Asrial'ı bir demirci stadının korunağına çekerken. "Olmayız!" Asrial hızlı hızlı gözlerini kırpıştırıyordu ve Pukah, uzun kirpiklerinde gözyaşlarının parladığını gördü. "Ağlama!" Pukah'ın kalbi erimişti. Bir eliyle gözlerini silerken, durumdan yararlanarak diğer elini de beline doladı ve bu arada kanatlarla ustalıkla başa çıkabildiği için kendini tebrik etti. "Sen çok masumsun, tatlı bebeğim. Tanrınızın onaylamadığını bilen yüksek düzey melekler, ilişkilerini gizli tutmanın 222

GECENİN PALADtNl yollarını öğrenmişler." "İlişki mi? Aşk ilişkisi diye bir şey yok! Hiç birimiz böyle... böyle..." Kapı aralığındaki çifte bakınca gözleri açıldı. Yüzü koyu kırmızı bir hal alarak, çabucak arkasını döndü. "Burada yanlış olan birşeyler var Pukah!" dedi ağırbaşlı bir edayla. "Hem de çok yanlış. Gidip Promenthas'a söylemem lazım." Pukah'ın sıcak yağ gibi eriyip bedenine akan kalbi, birden dondu. "Hayır beni bırakma!" diye yalvardı. "Yani bizi bırakma. Hem Tanrına ne diyeceksin ki? Birşeylerin yanlış olduğu konusunda sana katılıyorum, ama ne? Ortalıklarda hiç muhafız yok. Hiç kimse burada kendi rızası dışında tutulmuyor. Nedima'yı bulmamıza yardım et," diye devam etti Pukah. "O bize her şeyi anlatır ve sen de aynen benim Akhran'a ileteceğim gibi Promenthas'a bu bilgiyi iletebilirsin." Tannsma böyle bir haberi götürme düşüncesi Pukah'ın içini biraz olsun ferahlatmıştı. Akhran'ı, cininin, Pukah'ın, Nedima'yı kurtarırken girdiği sayısız kahredici tehlikeleri ve Kayıp Ölümlüleri buluşunu dinlerken hayal etti. Akhran'm ödülünü de hayal edebiliyordu... "Eğer Kaug'a aitsen nasıl Akhran'a gidebilirsin?" Asrial düşünceli düşünceli sordu. "Balık surat mı?" Pukah eğlenmişti. "Beyni aynı anda o kadar şeyle başa çıkamaz. Direk görüşünde olmadığım zaman var olduğumu hatırladığını bile zannetmiyorum. İstediğim gibi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gelip gidebileceğim!" Asrial şüpheli görünüyordu. "Sond'un arkadaşını bulmak için geleceğim. Sonra Promenthas'a dönmeliyim. Yine de bunun Mathew'a nasıl yardımcı olacağını pek anlamıyorum," diyerek ekledi sesi titreyerek. "Senin koruman, benim efendimle beraber," dedi Pukah 223

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ona sarılırken. "Khardan onu koruyacaktır. Sen kendi Tanrına ben de kendiminkine rapor verdiğimiz zaman ikimiz gidip onları bulacağız." "Ah, Pukah!" gözyaşlannın arasında gözleri aydınlanmıştı Işıkta, fezadaki yıldızlardan daha güzel parlıyorlardı, en azından kendinden geçen Pukah'a öyle geliyordu. "Bu harika olurdu! Ama..." ışık söndü. "Kaug ne olacak?" "Of, Kaug yerin dibine batsın!" diyerek sabırsızca patladı Pukah. Aslında, iblisin kafasının kalınlığı ve zekasının donukluğu konusunda o kadarda emin değildi ve her dakika bunu hatırlamak istemiyordu. "Hadi Sond! Bin yıl boyunca, orada mı dikileceksin?" "Sadece onu aramak için en iyi yolu düşünüyordum." Sond sokakları dolduran yüzlerce insana bakıyordu. "Belki de ayrılmalıyız?" "Ne ben, ne de Asrial onun neye benzediğini bilmediğimiz için bu hiç de iyi bir fikir değil," dedi Pukah iğneleyici bir şekilde. "Bana onun hakkında anlattıklarından yola çıkarak, tambur ve sipsi seslerini dinleyip, dans eden kızları izlemeyi öneriyorum." Sond'un yüzü öfkeyle karardı ve tehlikeli bir şekilde şişmeye başladı. "Sadece yardımcı olmaya çalışıyorum," dedi Pukah yatıştırıcı bir tonda. Sond, Asrial'm kulağına gitmesi halinde onları orada ve o anda bırakacağı birşeyler mırıldanarak, kalabalığın içinde yol açarak yürümeye başladı. Pukah, meleğe göz kırparak arkasından ilerlemeye başladı. 224

Pukah'ın önerisi, onları doğrudan Nedima'ya götürdü. Fakat, ne yazık ki bunun zevkini çıkaramadı. Ölü şehir Serinda'da zorlukla yol alıyorlardı. Serinda, şu anda bu ve öteki dünyanın en canlı şehriydi. İki cin ve melek, durmadan, onları cümbüşlerine katmak isteyen zevk düşkünleriyle karşılaşıyorlardı. "Teşekkürler!" dedi Pukah, kendini caddeleri doldurmuş olan Uevin'in tanrı ve tanrıçalarından kurtarmaya çalışırken. Üzerlerinde üzüm yapraklarından başka hiç bir şey olmayan tanrılar, mora dönmüş ağızlarına götürdükleri şarap küplerini taşıyorlardı. "Bir kız eksiğimiz var, görüyorsunuz ki. Arkadaşım için bir tane arıyoruz!" diyerek üzerine dikilen sayısız donuk göze açıklama yapmaya çalışıyordu. "Evet bu doğru. Şimdi geçmemize izin verebilirseniz... Hayır, hayır! Korkarım aradığımız kişi sen değilsin tatlım. Biz, belirli bir kızı arıyoruz. Ama bulamazsak, onu hemen geri getireceğim." "Ben senin kızın değilim," dedi Asrial soğukça, elini Pu-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kah'ınkinden kurtarmaya çalışarak. "İyi!" dedi cin çileden çıkarak. "Efendimi ve senin deli adamını, ben yokken bulaşmayı başardıkları bela her ne ise ondan kurtardığım zaman, doğruca buraya geri döneceğim!" MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Mathew, deli değil!" dedi Asrial kızgın kızgın. "Ve nereye gideceğin de umurumda değil..." "Şışşt!" Sessizlik için elini ağzına götürdü Pukah. Etraflarındaki gürültünün arasında gerçekleşmesi neredeyse imkansız olan bir şeydi bu. "Ne?" "Dinle!" Kahkahaların, kıkırdamaların, bağırışların ve şarkıların arasından yükselen tamburun şıngırtısı eşliğinde, sipsinin tiz, kıvrak notalarını çok hafif duyabiliyorlardı. Sond, kızgınlıkla Pukah'a baktı. "Pekala!" diyerek omuz silkti genç cin. "Duymazlıktan gel." Sond, tek kelime etmeden, sokağı geçti ve gölgeli kemer kapıları güneşten serin bir kaçış öneren binaya doğru yöneldi. Ön tarafı donatan, işlemeli pencere kafeslerine güller dolanmıştı. İpek kaftanlar giymiş iki cin kapının önünde uzun ince pipolar tüttürüyordu. Sond sağa veya sola, yukarı veya aşağıya bakmadan, iki cini yararak geçti. Cinler şaşkınlıkla arkasından bakakaldı. "Çok hevesli, öyle değil mi?" dedi içlerinden biri. "Yeni olmalı?" dedi diğeri ve bunun üzerine ikisi de gülüştüler. Kafasını kaldırarak, binanın üst katlarına bakan Pukah, baştan çıkarıcı bir şekilde balkonlardan sarkarak, aşağıdan geçen erkeklere çiçek atan veya şakayla kanşık takılan dişi cinler gördü. Pukah başını salladı, ciddi ve ağırbaşlı Asrial'a "Buraya girmek istediğinden emin misin?" diye fısıldadı. "Hayır. Ama burada kalmak da istemiyorum." "Sanırım haklısın," diyerek hak verdi Pukah, onları takip eden kızıl saçlı barbara ters ters bakarken. "O zaman..." elini 226 GECENİN PALADİNt tekrar yakaladı ve kızın parmakları onunkileri sıktığı zaman gülümsedi "...sadece yanımdan ayrılma." Asrial'ı peşinde sürükleyerek, iki cini geçti ve içeri girdi. "Söylesene dostum, kendininkini mi getirdin?" diye yorum yaptı biri, omzuna vurarak. "Ben bu sesi tanıyorum!" dedi Pukah, diğer cini dikkatle inceleyerek. "Baji? Evet bu sensin!" dedi Pukah cinin kaslı koluna vurarak. "Baji! Seni burada bulacağımı tahmin etmeliydim! Az önce yanınızdan geçen Sond'u tanıyamadın mı?" "Seni bile tanımıyorum dostum," dedi cin, Pukah'a sakin sakin bakarken. "Herhalde tanıyorsun! Benim, Pukah!" dedi Pukah. Sonra yüzünü asarak, "Bana borcun olan beş gümüş tumanı ödemekten kurtulmaya çalışmıyorsun, değil mi, Baji?" dedi. "Sana yanıldığını söylemiştim," dedi diğer cin, sesi keskinleşerek. "Şimdi, olay çirkinleşmeden içeri gir ve eğlenmene bak." "Suratın gibi mi?" dedi Pukah yumruklarını sıkarak. Bir sipsinin tiz, keder dolu notaları yarıda kesildi ve yere çakılan bir tambumn sesi de o an durdu. Bunlara, bir kadın

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çığlığı ve kavga etmeye başlayan, kızgın erkek sesleri karışıyordu. "Pukah," dedi Asrial heyecanla. Girişin gölgelerine doğru bakarak, cinin elini çekiştirdi. "Sond'un başı belada." "Tek başı belada olan o değil!" diye gürledi Pukah, tehditkar bir sesle diğer cine bakarken. "Pukah!" diye yalvardı Asrial. İçerdeki sesler giderek yükseliyordu. "Bir yere ayrılma!" dedi Pukah. "Bu sadece bir dakikamı alacak." 227 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Tam burada olacağım," dedi cin, kollan göğsünde kavuşmuş, direğe yaslanırken. "Pukah!" Asrial onu çekmeye başladı. Hanın serin gölgeliğine geçerken, kristal ziller, Pukah'ın tenine değerek şıngırdadılar. Bir parfüm dalgası yüzüne vurarak onu tatlı hislere taşıdı. Gözlerini kırpıştırarak, sadece kalın jojoba mumlarının ılık ışığıyla aydınlanan karanlığa alışmaya çalıştı. Hiç pencere yoktu. İpek goblenler duvarları kaplamıştı. Ayakları yumuşak halılara batıyor, lüks yastıklar onu boylu boyunca uzanıp rahatlamaya davet ediyordu. Şarap şişeleri, ona dertlerini unutturmayı vaat ediyordu. Üzüm, hurma, portakal ve yemişlerle dolu tabaklar midesinin açlığını gidereceklerini söylüyor, daha önce hiç görmediği kadar güzel dişi cinler de başka türde açlıkları giderecekleri sözü veriyordu. Yağlı, toparlak bir cin, yerin her santimetre karesini kaplamış olan, sayısız yastığın arasından, Asrial'a yan yan bakarak, •kıvranarak geldi ve Pukah'a kendileri için özel bir oda teklif etti. "Sevimli ufak bir oda, Efendi ve gecesi sadece on gümüş tuman! Bütün Serinda'da bundan daha iyi bir fiyat bulamazsınız!" Tombul cin Pukah'ın kolunu yakalayarak, onu odanın diğer ucundaki, boncuk perdeli bir oyuğa doğru çekmeye başladı. Pukah, çekerek kolunu kurtardı. "Burada neler oluyor?" Bağrışmaların en yüksek noktası olan, odanın ortasına baktı. "Hiç bir şey Efendi, hiç bir şey!" dedi toparlak cin, Pukah'ın kolunu yakalamak için yeni bir girişimde bulunurken. "Kızlarımdan biri için, ufak bir tartışma. Siz rahatsız olmayın. Memlükler, kısa zaman içinde olayları yatıştırırlar. Sizin ve bayan arkadaşınızın rahatsız edilmeyeceğinden emin olabilirsiniz." 228 GECENİN PALADlNl "Pukah! Birşeyler yap!" pukah çabucak olayı değerlendirdi. Flütçü yerde öksürüyor ve nefes almaya çalışıyordu; görünüşe bakılırsa flütü boğazına sokulmuştu. Tamburcu, baygın halde yastıkların arasında boylu boyuna uzanmıştı ve davulculardan biri onu kendine getirmeye çalışıyordu. Bir çok devamlı müşteri, bir halka oluşturmuş, öfkeli el kol hareketleri yaparak bağırıyorlardı. Pukah geniş sırtlarından göremiyordu ama ortalarında böğüren Sond'un sesini duyabiliyordu. "Nedima! Sen benimle geliyorsun!" Cevap olarak, tiz bir çığlık ve bir tokat almıştı ve bunun üzerine müşteriler kahkahalara boğuldular. Toparlak hancının ellerini sinirli bir şekilde iten Pukah, Asrial'a "Burada kal," di-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ye emretti ve önündekileri iterek halkanın arasına daldı. Beklediği gibi Sond ortada duruyordu. Cinin yakışıklı yüzü, öfkeyle çarpılmış, kıskançlıkla kararmıştı. Karşı koymaya çalışan dişi bir cinin bileğini, binanın dışına sürükleme niyetiyle kavramıştı. Pukah, bir anlığına Asrial'ı, Sond'u, neden orada olduklarını, hatta kendi adını bile unutarak, nefessiz kaldı. Dişi cin, hayatında gözlerini diktiği en harika yaratıktı ve kızın üzerine, başka taraflarını koymak istediği yerler de vardı. Belden yukarısını, diri göğüslerinin üzerinden kayarak beyaz omuzlarından düşen, inanılmaz derecede şeffaf bir tül kaplıyordu. Mücadele ederken açılan bal sarısı saçlar, muhteşem bir cazibeye sahip olan, öfkeliyken bile öpülmek için yaratıldığı belli olan yüzüne dökülmüştü. Belindeki süslü kemerden uzanan sayısız opak tül, cömertçe bacaklarını kapatıyordu. İzleyenlerin çoğunun başlarında bu tüllerden gören Pukah, cinin zaten bir kısmı görünen sütün gibi bacaklarının, pek uzun süre kapalı kal229 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN mayacağmı anladı. "Nedimaî" dedi Sond tehditkar bir tonla. "Ben Nedima falan bilmiyorum!" diye bağırdı dişi cin. "Bırak onu! Dans devam etsin! Herkes gibi, sen de ücreti öde!" Pukah arkasını döndü ve hancının, bir el hareketiyle emir verdiğini gördü. Üç, iri memlûk yavaş yavaş ilerlemeye başladılar. "Aa, Sond!" Dengede duramayan müşterileri, iterek ilerledi. Pukah, yerdeki yastıklardan birine takıldı ve dans pistinin boş alanına düştü. "Sanırım bir hata yaptın," dedi çabucak. "Bayandan özür dile ve gidelim!" "Hata mı? İşte bundan emin olabilirsin," dedi Pukah'm tanımadığı iri bir cin. Onun kendisini Sond'la dişi cinin arasına atan, Quar'm ölümsüzlerinden biri olduğunu düşündü. "Kız seni tanımıyor ve tanımak da istemiyor," diye devam etti cin sinirlenerek. "Şimdi defol!" Pukah cinin elinin belindeki kuşağa gittiğini gördü. Gözleri, dişi cine odaklanmış olan Sond hiç bir şey görmedi, "Nedima," dedi acı çeken sesiyle yalvararak. "Benim Sond! Beni sevdiğini söyle..." "Onu yalnız bırak demiştim!" İri cin, ona doğru hamle yaptı. "Sond!" Pukah, bıçağın yönünü değiştirmeye çalışarak ileri atıldı. Fakat çok geçti. Çevik bir el hareketi, demirin parıltısı ve Sond karnına saplanan bıçağa bakıyordu. Bıçaklayan cin, yüzünde bir memnuniyet ifadesiyle, geri çekildi. Sand yavaşça, inanamayarak, yarasını sıkıca kavradı. Yüzü acı ve şaşkınlıkla allak bullak olmuştu. Parmaklarının arasından kırmızı kanlar akıyordu. 230

GECENİN PALADİNİ "Nedima!" diye haykırıp sendeleyerek, cine kızıl lekeli elini uzattı. Nedima Korkuyla bağırarak, yüzüklü parmaklarıyla yüzünü kapadı. "Nedima!" Sond'un ağzından kanlar fışkırdı. Dişi cinin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ayakları dibine düştü ve hareketsiz kaldı. Pukah içini çekti. "Tamam Sond," dedi biraz sonra. "Bu gerçekten dramatikti. Şimdi ayağa kalk, yanıldığım kabul et ve gidelim buradan." Cin hareket etmedi. Müşteriler, dişi cinin etrafına toplanmışlar onu teselli etmeye çalışıyorlardı ve durumdan faydalanarak tüllerini koparmaya devam ediyorlardı. İri cin, kolunu ağlayan Nedima'nın üzerine attı ve onu gölgeli oyuklardan birine doğru çekti. Diğer müşteriler, protesto ederek bağırdılar ve dansın devam etmesi gerektiğini söylediler. Diğer dişi cinler, hayal kırıklıklarını gidermek için belirdiler. Hancı, kanların en iyi halılarını berbat ettiğini söyleyerek, Pukah'a işaret ediyor ve hasarı ödemelerini talep ediyordu. Uzun memlükler, dikkatlerini genç cine çevirdiler. "Eee, Sond!" Pukah yanına diz çöktü. Elini omzuna koyarak cini sallamaya başladı. "Artık saçmalamayı bırakabilirsin. Eğer o Nedima ise, halinden oldukça memnun görünüyordu ve rahatsız edilmek istemiyor... Sond." Pukah cevap vermeyen bedeni daha da hızlı salladı. "Sond!" Kanat çırpıntıları duyuldu ve Asrial yanında belirdi. "Pukah, korkuyorum! Şu adamlar bana bakıyor! Sond ne yapıyor? Onu kaldır da gidelim... Pukah!" Yüzünü görmüştü. "Pukah, sorun ne!" "Sond ölmüş," diye fısıldadı Pukah. 231

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Asrial hayretle baktı ona. "Bu imkansız," dedi kendinden emin bir şekilde. "Bu da hikayelerinden biri galiba..." Meleğin sesi titremeye başladı. "Promenthas, merhamet et! Sen ciddisin!" "O ölmüş!" diye bağırdı Pukah. Neredeyse öfkeyle Sond'un omzunu yakaladı ve sırtüstü yatırdı. Kollarından biri cansız bir şekilde yere düştü. Gözleri boş bakıyordu. Hançeri çıkararak dikkatle inceledi. Bıçağı kana bulanmıştı. "Anlamıyorum!" Etrafına baktı. "Açıklama istiyorum!" "Pukah!" diye bağırdı Asrial onu teselli etmeye çalışarak fakat memlükler onu kenara ittiler. Genç cini kollarından yakalayarak ayağa kaldırdılar. Pukah hiddetle atıldı. "Anlayamıyorum! Nasıl ölü olabilir?" "Belki ben açıklayabilirim," diyen bir ses geldi boncuk perdeli girişten. "Bırakın onu." Bu sesle memlükler hemen cini bıraktılar ve bir adım geri çekildiler. Mal sahibi yakınmalarını bıraktı, müşteriler sözlerini ve şaraplarını yuttular. Bazıları neredeyse boğulacaktı ve bunu bile mümkün olduğu kadar kısık sesle yapmaya çalıştılar. Hiç ktfnse konuşmuyordu. Hiç kimse kımıldamıyordu. Mumların, ışıkları titreşip söndü. Tatlı bir koku, hafifçe havaya yayılmıştı. Ensesine vuran soğuk fısıldama, Pukah'ın tüylerini diken diken etti. İsteksizce, gönülsüzce ama gayrı iradi bir biçimde yüzünü kapıya döndü. Kapıda, emsalsiz güzellikte bir kadın duruyordu. Yüzü Tanrıların zanaatkarları tarafından, mermerden oyulmuş gibiydi. Her hattı o kadar saf ve mükemmeldi ki. Teni solgun, neredeyse saydamdı. Bir bebeğinki gibi ince ve yumuşak saçları

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ayaklarına kadar uzanıyor, zarif, beyaz kaftanlı bedenini, en 232 GECENİN PALADİNt saf beyazdan, saten bir pelerin gibi sarıyordu. Pukah, yakınlardaki Asrial'ın inlediğini duydu. Ona yardım edemiyor, onu göremiyordu bile. Bakışları kadının yüzüne odaklanmıştı; yavaşça boğulduğunu hissetti. Kadının gözleri yoktu. Hayat ve ışık küresinin olması gereken yerde iki adet, boş, kara çukur vardı. "Açıklamama izin ver, Pukah!" dedi kadın. Odanın içinde o kadar derin ve büytik bir sessizlik vardı ki kadın dışında herkes bunun içinde boğulmuş gibiydi. "Serinda şehrinde, Quar'ın gücü sayesinde, en sonunda her ölümsüze hak ettiği şeyi vermek mümkün." Kadın, Pukah'ın onu sorgulamasını bekleyerek baktı. "Peki bu ne?" demesi gerekiyordu. Ama konuşamıyordu. Nefesi kalmamıştı. Buna rağmen, konuşulmamış kelimeleri odanın içinde yankılandı. "Ölümlülük," diyerek cevap verdi kadın. Pukah, boş göz çukurlarının görüntüsünden kurtulmak için gözlerini kapadı. "Ve sen de..." Sözler ağzından kaçmıştı. "Ölüm. Serinda hükümdarı." 233

Handaki diğer ölümsüzler, zevk ve sefalarına geri döndüler. Sond'un bedenine, serinkanlı, olağan bir şeymiş gibi bakıyorlar veya en fazla bütün halıyr kan yaptığı için öfkeli bir bakış atıyorlardı -bu bakış hancıdan geliyordu. "Çıkann onu buradan!" dedi mal sahibi, iki memlüküne. Onlar da eğildiler ve cini gevşek kollarından tutuş, saygısızca sürüklemeye başladılar. "Arka kapı," diye belirtti hancı. "Hiç kimse, Sond'u, bir yere götürmüyor," dedi Pukah, ince belini çevreleyen kuşağından bir hançer çekerek. "Bana açıklama yapılmadan olmaz." Sond'un kollannı bıraktılar ve cansız yere düştü. İki ölümsüz memlûk, yüzlerinde hevesli gülümsemelerle, hançerlerini çıkardılar. "Pukah, hayır!" diye bağırdı Asrial, kendini genç cinin kollarına atarak. Onu nazikçe itti. Gözleri, onu her iki tarafından çevreleyen, elleri bıçaklı kölelerdeydi. Metal parıl diyordu. "Hey, sen!" diyerek, üçüncü memlüke bağırdı hancı, şaşkına dönmüş bir halde. "Diğer halıyı yuvarla! Evdeki en iyi halı o. Onun da mahvolmasını istemiyomm. Çabuk! Çabuk! AffedersiGECENİN PALADİNİ jjiz efendim..." Bunu Pukah'a söylemişti, "...ayağınızı bir dakikalığına kaldırabilir misiniz? Teşekkür ederim. Biliyorsunuz ki kan yıkamayla çıkmıyor..." "Kan mı?" Asrial konsantre olabilmek için ellerini kafasına götürdü. "Bu imkansız. Bizim bedenlerimiz semavi. Kanayamazlar, ölemezler!" Ellerini indirerek Ölüme bakü. "Buna inanmıyoaım" dedi melek kum bir şekilde. "Sond ölmedi! Siz bile, bir ölümsüzü, ölümlü yapamazsınız. Pukah, şu saçmalığı kes."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Biraz irkilen Pukah, önce ona, sonra yerde yatan Sond'a baktı. Yavaşça hançerini indirdi. "Bu doğru," dedi. "Sond ölmüş olamaz." "İkiniz de gençsiniz," dedi Ölüm, boş göz çukurlarını onlara döndürerek. "Ve, insanlar arasında yeterince uzun yaşamadınız; özelliklede sen," dedi Asrial'a. "Haklısınız tabi ki. Sond ölmedi, en azından ölümlü tabiriyle ölmedi. Ama ölmüş olsa da aynı şey. Yarın güneş doğduğunda, cin hayatını geri alacak, ama sadece hayatını." "Ne demek istiyorsun?" Pukah soğuk ama güzel kadına şüpheyle baktı. "Başka ne var ki?" "Benliği. Hafızası. Kim olduğu ve kime hizmet ettiği konusunda hiç bir bilgisi olmayacak. Yeniden doğmuş gibi olacak ve o an hangi kimlikteyse onu benimseyecek. Her şeyi ama her şeyi unutacak..." •.'??" "Ölümsüz olduğu gerçeğini bile," dedi Asrial usulca. Ölüm gülümsedi. "Evet yavaım, bu doğru. Her ölümlü gibi, hayatı dolu dolu yaşamaya aç olacak. Ölümlüler gibi, bir gün her şeyin sona ereceği gerçeğiyle kutsanacak ve aynı zamanda lanetlenecek." "Ölümsüzler, bu yüzden dünyadan kayboldular." Her şeyin farkına vardı Pukah. Sond'a bakarak, "Artık o dünyayı hatırlamı235

MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN yorlar. Bu yüzden, Nedima zavallı arkadaşımı tanımadı." "O artık Nedima değil. Uzun zamandan beri de olmadı. Sadece bir iki gece önce, kıskanç bir âşığın kollarında öldü. Daha önce, bir sokak kavgasında öldürülmüştü. Bu şehirde hiç kimse," Asrial'a bakarak devam etti, "şafak vaktinden, gün batımına kadar hayatta kalmaz." Boğuk bir çığlık sözünü kesti. Sond'u bıçaklayan cin, iç odadan sallanarak çıktı. Bir eliyle boğazım, diğer eliyle de boş bir şarap bardağı tutuyordu. Yere düştü ve bir iki saniye acıyla kıvrandı, sonra da bedeni taş kesildi. Bardak elinden düştü ve yerde yuvarlanarak halının üzerinde şarap izi bıraktı. Nedima odadan çıktı. Cesedin yanında durarak, narin parmaklarındaki beyaz ince tozu temizledi. "Bu, bana sahip olduğunu düşünen, herkese bir ders olsun!" dedi. Bal rengi saçlanm sallayarak, başka bir boncuklu perdenin arkasında kayboldu. "Şarap... lekesi en az kan lekesi kadar kötü" diye sızlandı işletmeci, ellerini ovuşturarak. Ölüm, -minnettar bir şekilde izledi. Dudaklan, sanki ölü cinin hayatım içiyormuşçasına, hafifçe aralanmıştı. "Yani," dedi Pukah kendi kendisine. "Anlamaya başlıyorum..." Eli, Kaug'un ona verdiği turmalkı tılsıma gitti. Ona dokunurken, Ölüm, sanki bir darbe yemişçesine geri çekilmiş gibi geldi. Mermerimsi yüzünün pürüzsüzlüğünü bozan ince çizgilerle çatılan kaşların altındaki boş yuvarlaklar Pukah gözleriyle buluştu. Hançerini kuşağına sokarak, kollannı kavuşturdu ve topuklarının üzerinde sallanmaya başladı. "Bu şehri, şafak vaktinde veya gün batımında veya ben ne zaman istersem terk edecek biri var. Ben." Boynundaki tılsımı kaldırdı. "Görüyorsunuz ki, efendim bensiz yapamaz ve bu yüzden geri dönüşümü, garan236

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


GECENİN PALADİNİ ti alana aldı." "O da ne?" Ölüm turmalini yakından inceledi. Gözsüz bakışlarındaki soğukluk, Pukah'ın tenini ürpertip, diken diken etti. «Bu anlaşmamıza aykırı! Buraya gelen herkes benim olacaktı! Senin efendin de kimmiş?" "Quar'ın hizmetindeki iblislerden, Kaug," dedi Pukah gönülsüzce. "Kaug!" Ölüm kaşlannı çattı. Öfkesinin gölgesi hana çöktü. İşletmeci, şikayetlerini kesti ve bütün misafirler, bulabildikleri karanlık köşelere sığındılar. Pukah, Asrial'ın, onu oradan kurtarması için, yalvaran gözlerle baktığını gördü. Ölüp, koaımasını unutma fikri onun için dayanılmaz olmalıydı. Farkında olmadığı, fakat Pukah'ın bildiği şey, kendisinin gidebileceği ama onun asla gidemeyeceğiydi. Ölüm buna asla izin vermezdi. Buraya gelen herkes benim olacak. Kaçmalan için, oradaki bütün ölümsüzlerin kaçabilmeleri için, tek yol, Pukah'ın yoluydu. Bir fikri vardı. Mutluluktan kendinden geçerek düşündü Pukah. Beni sadece Akhran Hazretleri ödüllendinneyecek. Sul'ün mücevherindeki bütün tanrılar bana borçlu olacak! Ben, ölümsüzler arasında özel bir ölümsüz olacağım! Ne dünyadaki ne de gökyüzündeki hiç bir şey benim için yeterince iyi olmayacak! Bir saray... Hah! Her biri, farklı bir tanrı tarafından verilmiş, yirmi tane sarayım olacak. Sıcak yazlan, Ulu Steplerde, uçsuz bucaksız taş bir kalede geçireceğim. Kışları da, Lamish Arant'ın ufak tropikal adalannda, yirmi veya otuz odalık, ot bir kulübede, minnettar, sevecen bir meleğin kanatlarında uyuyarak geçireceğim... Ölümün solgun parmaklannın tılsıma uzandığını gören Pukah, çabucak parmaklarını kapadı ve geriye doğru bir adım attı. 237 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Efendimin size büyük saygı gösterdiğinden emin olabilirsiniz, leydim," dedi Pukah alçak gönüllülükle. 'Ben Quar'dan sonra en çok Ölüm'e itibar ederim.' Bunlar iblisin kendi sözleri." "Quar'dan sonra mı!" Ölüm'ün boş göz çukurları, sonsuz gece kadar kararmıştı. "Quar, Tek ve Gerçek Tann oluyor," dedi Pukah, özür dileyen bir tonla. "Bunu kabul etmelisiniz. Ona tapan insanların sayısı her gün artıyor." "Bu doğru olabilir," dedi Ölüm keskin bir sesle. "Ama sonunda bedenleri benim olacak! Sul bana söz verdi!" "Ama, duymadınız mı?" Pukah dudağını ısınp, gözlerini düşürerek sustu. Göz kapaklannın altından Ölüm'e baktı. "Sanırım duymadınız. Eğer izin verirseniz, leydim, gerçekten de geri dönmem gerek. Kaug bu akşam kaynamış vatoz yiyecek ve eğer iğneleri ayıklamak için orada olmazsam, efendim..." "Neyi duydum mu?" diye sert sert sordu Ölüm. "Önemli bir şey olmadığından emin olabilirsiniz, leydim." Asrial'ın elini tutarak, Ölümün yanından geçip, kapıya doğru ilerlemeye başladı. "En Yüce Quar'm sırlanm açıklamak bana düşmez." Ölüm, solgun ve titrek parmağıyla Asrial'ı işaret ederek, "Senin bir Yaşam Tılsımın olabilir, ama bu kanatlı güzelliğin yok! Bana bilmem gereken şeyi söyle yoksa, derhal gözlerinin önünde ölür!"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ölümün tek hareketiyle memlükler, hançerlerini alıp, meleğe şevkle yanan gözlerle bakmaya başladılar. Asrial nefesini tuttu. Elleriyle ağzını kapadı ve Pukah'a iyice sokuldu. Cin, yatıştırıcı bir şekilde, kolunu ona doladı. Fakat, kurnaz yüz solmuştu ve tekrar konuşabilecek hale gelmeden önce defalarca yutkunması gerekti. 238 GECENİN PALADİNİ "Acele etmeyin, leydim! Tannnın bir oyununa kurban olduğunuzu açık açık gördüğüm için size her şeyi anlatacağım. Serinda şehrine, bu büyüyü yaparak ölümsüzleri tuzağa düşürenin Quar'ın kendisi olduğunu tahmin ediyorum?" Ölüm cevap vermedi, fakat Pukah, çatlamaya başlayan mermer yüzde, gerçeği gördü. Hızla devam etti, "Quar, hayattaki en büyük zevkinizin diğerlerinin onu terk etmesini izlemek olduğunu bildiği için, size bu zevkli işi, şehrin üzerine bu büyüyü yapma görevini verdi?" Ölüm yine sessiz kalsa da, Pukah haklı olduğunu biliyordu ve giderek yükselen bir güvenle ve hafif bir kibirle konuşmaya devam etti. "Böylelikle, leydim, Quar dünyayı ölümsüzlerden, bütün ölümsüzlerden, eğer ne demek istediğimi anlıyorsanız, kurtardı. Saygıdeğer ve güzel şahsınız da dahil." "Pukah, sen neler söylüyorsun?" Asrial korkuyla ona baktı ama cin onu susturdu. "Görüyorsunuz ki, Ölümcül Güzellik, Quar, onu izleyen herkese sonsuz yaşamı vaat etti!" Ölüm derin bir nefes aldı. Saçlan gazap dolu bir bulut halinde kabardı, soğuk bir öfke dalgası, en güçlü köleyi bile korkuyla titreterek handakilere çarptı. Asrial, elleriyle yüzünü kapattı. Sadece, kendine ve sahtekar diline güvenen Pukah, soğukkanlı kalmıştı. "Delillerim var," dedi Pukah, Ölüm'ün ne isteyeceğini tahmin ederek. "Sadece birkaç ay önce, Quar, Kich Amiri'ne, Pagrah Çölünde yaşayan bedevi kavimlerine saldırma emri vermişti. Siz savaşta bulunmuş muydunuz, leydim?" "Hayır, ben..." "Burada meşguldünüz," dedi Pukah, bilmiş bilmiş. "Ve yokluğunuz, acıyla hissedildikleydim. Özellikle de cömertliğinize 239 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN güvenen çakallar ve sırtlanlar tarafından özlendiğinizi söyleye bilirim. Çünkü, savaşta neredeyse hiç kimse ölmedi. Quar'ın İmamı insanların canlı getirilmelerini istemiş! Neden? Tanrısı onlara sonsuz yaşam verebilsin ve böylelikle de sonsuza kadar inananları olacağından emin olsun diye! Bundan önce Kich Savaşı vardı..." "Orda bulunmuştum!" dedi Ölüm. "Evet ama kimi âldınız? Şişko bir Sultan, onun birkaç kansı ve bazı vezirleri. Zırvalık!" dedi Pukah, buaın kıvırarak. "Tecavüz edilebilecek, öldürülebilecek, yakılabilecek, taşlanabilecek bir şehir dolusu insan varken... Hayatta kalanlar da hastalık ve açlıkla baş başa bırakılabilirlerdi." "Haklısın!" dedi Ölüm, dişleri bir kurukafanmki gibi birbirine yapışmıştı. "Büyük bir saygı duyduğum Quar Hazretleri'ne ihanet etmek, benden uzak olsun ama sizin de uzun zamandan beri ateşli bir hayranmızım leydim," diye ekledi Pukah, alçak gönül-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lülükle. "Benario'nun izleyenlerinden biri olan eski efendimi çok orijinal bir yolla aldığınızdan beri; bedeni, evde kimse olup olmadığını kontrol etmeden girdiği mekanın, öfkeden deliye dönmüş sahibi tarafından teker teker parçalara ayrılmıştı. İşte bu yüzden size Quar'ın oyunlarla, sizi sonsuza kadar dünyadan ayırıp burada tutma planını açıkladım." "Sana nasıl oyun oynandığını göstereceğim!" Ölüm, öfkeyle köpürerek, Pukalı'a yaklaşıyordu. Boş göz çukurları, sanki büyüyerek cini içine alıyordu. "Bana mı?" Pukah hafifçe güldü. "Teşekkürler ama benim gerçekten böyle eğlencelere vaktim yok. Efendim, bensiz yapamaz..." Cin, birden, Ölüm'ün, giderek yaklaştığını fark etti. Asrial'ı bırakarak geri adım atmaya çalıştı ve bir nargileye çarptı. 240

GECENİN PALADtNl «Benim bununla ne ilgim var? Yok!" Sürünerek ayağa kalktı. «Kğer sizin yerinizde olsaydım, hanımefendi, derhal bu şehri bırakır ve yukandaki dünyaya uçardım. Amir'in, tam, şu anda, savaşa gittiğine şüphe yok! Göğüslerden geçen mızraklar, etleri kesen kılıçlar. Koparılan kollar, bağırsaklar ve beyinler yerlerde! Baştan çıkancı bir manzara öyle değil mi?" "Elbette! Demek Quar seni buraya beni korkutman için gönderdi..." Ölüm avına yaklaşır gibi üzerine geliyordu. "S... sizi korkutmak mı?" Pukah kekeliyordu, bu arada da ufak bir masayla sandalyeyi devirdi. "Hayır, hanımefendi," dedi tamamıyla dürüst bir şekilde. "Sizi temin ederim ki sizi korkutmak aklımın, yani aklının ucundan bile geçmedi!" "Peki ne istiyor? Ölümsüzlerinin geri dönmesini mi? Sonsuz yaşam! Bakalım Sul buna ne diyecek!" "Evet, evet!" diye mmldandı Pukah çabuk çabuk. Duvara yapışmış, tılsımı sıkıca kavramıştı. "Gidin ve Sul ile konuşun! Harika bir insandır. Onunla hiç tanıştınız mı?" "Onunla konuşacağım ama önce Quar'a, habercisini bir iskelet halinde göndereceğim ki kiminle dans ettiğini anlasın!" "Bana dokunamazsın!" dedi Pukah çabuk çabuk, tılsımı Ölüm'ün, uğursuz, boş gözlerine tutarak. "Evet, ama ona dokunabilirim!" Ölüm gözden kayboldu ve geri geldi. Solgun, soğuk eller birden Asrial'ın omuzlannda belirdi. Melek, Ölüm'ün ellerindeydi. Cin, meleğin mavi, umutsuz gözlerine baktı ve neyin yanlış gittiğini düşündü. O kadar basit ve güzel bir plandı ki! Ölüm'ü şehirden çıkar. Quar'a karşı doldur... "Seninle pazarlık yapalım," diye önerdi Pukah umutsuzca. "Pazarlık mı?" Ölüm ona kuşkuyla baktı. "Efendin ve pazar241

MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN lıklanndan sıkıldım artık!" "Hayır," dedi Pukah ağırbaşlı bir edayla. "Bu sadece... ikimi zin arasında olacak. Ona karşılık..." Asrial'a baktı, ruhu gözlerine yansıyordu, sesi yumuşamıştı, "...sana tılsımımı vereceğim. " "Hayır, Pukah, hayır!" Asrial bağırdı. "Ve Serinda şehrinde kalacağım," diye devam etti cin. "Kimsenin, burada şafak vaktinden gün batanına kadar, hayatta kalamadığını iddia ediyorsun. Ben, bu iddiaya meydan okuyorum.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ben, senden daha zeki olduğumu iddia ediyorum. Ne şekle girersen gir, sana kurban düşmeyeceğim." "Hıh!" dedi Ölüm küçümsemeyle. "Hiç kimse beni bir kavgaya sokamayacak," dedi Pukah. "Hiç bir kadın içkime zehir katamayacak!" "Eğer kazanırsam, seni ayaklanmın altında ölü olarak görmenin zevkinden başka ne geçecek elime?" "Sana sadece kendimi değil, efendimi de vereceğim." "Kaug mu?" diyerek dudak büktü Ölüm. "Başka bir ölümsüz mü? Gördüğün gibi burada onlardan yeteri kadar var." "Hayır," diyerek derin bir nefes aldı Pukah. "Kaug, efendimden çok gardiyanım sayılır. Sond ve ben, iblis tarafından yakalanıp, emirlerini yerine getirmeye zorlandık. Benim geçek efendim, Akar Kalifi, Khardan'dır." Dehşete düşerek, "Pukah, sen neler diyorsun!" diye haykırdı Asrial. "Khardan!" Ölüm, ilgilenmeye başlamıştı. "Akhran, özellikle onu, ölümlüler arasında ayrı bir yerde tutuyor. Onu çok yakından izliyor. Ona yaklaşamıyorum. Eğer kazanırsam..." "Akhran'ın gözleri başka bir yere bakıyor olacak." "Ölümlü Khardan'ın büyük bir tehlike altında olduğunu biliyor musun?" diye sordu Ölüm. 242 GECENİN PALADİNİ "Hayır" dedi Pukah, huzursuz görünerek. "Bilmiyordum. Tutsak alınmamın üzerinden hayli zaman geçti ve görüyorsunuz ki..." "Sadece o değil, yanındakiler de tehlikede," dedi Ölüm, gözlerini Asrial'a dikerek. Melek, ellerini kavuşturarak, solgun kadına yalvaran gözlerle baktı. "Mathew?" diye fısıldadı. "Sen ve ben, bu konuyu daha sonra konuşacağız," dedi Ölüm, buz gibi parmaklarıyla Asrial'ın gümüş saçlannı okşarken. "Pekala, pazarlığını kabul ediyorum, Pukah. Tılsımı bana ver." "Ama anlaşmanın geri kalanını duymadınız." Onuru kınlan, genç cin karşı çıktı. "Ben kazanırsam bana ne vereceğinizi konuşmadık." Ölüm hana bir göz attı. "O kazanırsa!" diye tekrarladı. Herkes kahkahalara boğuldu, işletmeci, nefessiz kalıp kölelerden biri sırtına vurana kadar pis pis güldü. "Çok iyi," dedi Ölüm, boş göz çukurlarından, iğrenç bir şekilde fışkıran, neşeli gözyaşlarını silerken. "Eğer kazanırsan Pukah, sana... Ne olabilir? Özgürlüğünü verebilirim, herhalde. Siz cinlerin tek istediği bu." "Sadece benim özgürlüğüm değil" dedi Pukah sinsice. "Serinda şehrindeki, bütün ölümsüzlerin özgürlüğünü istiyorum!" Handaki kahkahalar birden kesildi. "Ne dedi o?" dedi hancı. Nefes almaya, çalışmak ve sırtından yumruklanmak arasında tam olarak duyamamıştı. "Bizim özgür kalmamızı istiyor!" diye kükredi Zhakrin'in ölümsüzlerinden biri, Pukah'a sert bakışlar atarken. "Özgür mü?" dedi elinde bir şarap kadehiyle, boncuk perdelerin arkasından beliren bir melek. "Angaryalarla dolu bir hayata geri dönmek için mi özgür olacağız!" 243 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN "Kölelik yaşamı!" diyerek geçiştirdi, Quar'ın iblislerinden bi-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ri, rahat rahat yattığı köşeden. "Ölüm onu alsın!" diye bağırdı Uevin'in Savaş Tanrısı. "Ölüm! Ölüm!" handaki herkes ayaklanmış, hep bir ağızdan bunu söylüyordu. "Özgür mü? Özgür mü dedim ben?" Pukah'm sarığının altından terler akıyordu. "Bakın bunu tartışabiliriz..." "Yeter!" Ölüm ellerini kaldırdı. "Şartlannı kabul ediyoaım. Pukah, eğer yann gün doğarken hayattaysan..." Bu, alaylı yuhalamalar ve ulumalarla karşılandı. Ölüm havada yumruklanın sıkarak, sessizlik istedi. "...Sul adına yemin ederim ki, Serinda şehri üzerindeki büyü bozulacak. Fakat, eğer güneş ışıklan, tabutta yatan bedeninin üzerine düşerse, Pukah, o zaman efendin Khardan benim olacak. Ve sonu gerçekten kötü olacak," Ölüm, Asrial'a baktı. "Çünkü o, güvendiği, hayatını borçlu olduğu kişi tarafından katledilecek." Asrial, korkuyla Ölüm'e baktı. "O..." sözünü bitiremedi. "Korkanm öyle olacak, yavrum. Fakat dediğim gibi bunu daha sonra tartışacağız. Dinleyin beni!" Ölüm sesini yükseltti, sanki bütün Serinda şehri sessizliğe gömülmüştü. "Ben, hiç bir Tanrı ve Tannçaya bağlı değilim. Benim gözdelerim yok. Benim hakkımda başka ne denirse densin, ben tarafsızım. Ben en gençleri de, eh yaşlılan da alırım. Ne iyiler ne de günalıkarlar benden kaçabilir. Zenginler bütün paralarını' ortaya koysalar bile evlerine girmemi engelleyemezler. Büyücüler bütün büyülerini kullansalar bile beni alt edemezler. Ve burada da gözdelerim olmayacak. Pukah bu gece savunmasını hazırlayacak. Serinda şehri insanları da saldınlarını hazırlayacaklar. "Pukah, bu gece, tılsımın sende kalabilir ve şehirde dilediğince dolaşabilirsin. Bulacağın her silah, senin olacak. Yarın, şe244 GECENİN PALADİNİ hir merkezindeki tapınakta, güneş doğarken bana tılsımını vereceksin ve mücadele başlayacak. Kabul mü?" "Kabul," dedi Pukah, tüm gücüyle engellemeye çalıştığı halde titreyen dudaklanyla. Asrial'ın umutsuz gözlerine bakamıyordu. Ölüm, kafasını salladı ve insanlar heyecanla, yarınki mücadele için hevesle hazırlıklanna başladılar. "Şimdi, yavrum, insanların dünyasında neler olduğunu görmek istiyor musun?" "Evet, ah, evet!" diyerek bağırdı Asrial. "O zaman benimle gel." Ölümün saçları, kızgın bir rüzgarla havalanıyor gibi kabarmıştı. Etrafında uçuşarak, meleği bir kefen gibi sarmıştı. "Pukah?" dedi Asrial duraksayarak. "Sen git," dedi cin, gülümsemeye çalışarak. "Ben iyiyim, en azından şimdilik." "Onu tekrar göreceksin, yavrum," dedi Ölüm, kolunu Asrial'ın üzerine koyup, onu sürükleyerek. "Onu tekrar göreceksin..." Birlikte gözden kayboldular. Pukah, öfkeli hırlamalan ve saldırgan bakışlan görmezden gelerek, yakınlardaki bir sandalyeye çöktü. Birden ortaya çıkan hançerlerin, bıçaklann, kılıçlann ve diğer çatal bıçak takımlarının görüntüsüyle, hafifçe yutkundu. Kafasını çevirerek camdan dışan baktı. Sokakta, bir değirmen taşı iteleyen Şeytancık, onu hiç de neşelendirmemişti; şeytan, silahlarını Meyletmek isteyen bir grup ölümsüzle çevrelenmişti. Penceredeki yansımasını görerek, kendi kurnaz suratına

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bakmayı daha rahatlatıcı buldu. "Ben ölümden daha zekiyim," endişelerinin giderilmesini bekleyerek. Anormal derecede kederli yansıma, cevap vermedi. 245 (M < < 0*5

(M < < O'2

m&± Ghutznn, kendi fırtınaları içinde yüzdükleri Kürdin Denizi'nden; Mathew'un içindeki karanlıkla mücadele ettiği yerden; bir cinin Ölüm'le savaştığı Serinda'dan çok uzaklarda; genç bir adam kendi savaşını veriyordu, fakat bu kez çok başka sebeplerle. Quar'ın cihadı başlamıştı. Günün ilk ışıklarıyla, Bas'ın kuzeyinde bulunan Meda, Amir'in birliklerine karşısında, halkın birbiriyle göz göze gelip, "Savaştık ama yenildik. Ne yapabilirdik ki? Tanrımız bizi terk etti," diyebilecekleri kadar kısa bir zaman için direniş göstererek teslim oldular. Ve bu doğruymuş gibi görünüyordu. Uevin'in rahipleri, Savaş Tanrısını, iki atlı arabasında belirip, Amir'in ordularına karşı savaşı yönetmesi için boşuna çağırdılar. Yerküre Tanrıçasının rahibeleri, Tanrıçalarına, yeri yarıp Amir'in askerlerini yutması için nafile dualar ettiler. Hiç bir cevap gelmedi. Kahinler, aylardır suskundular. Uevin'in ölümsüzleri kaybolarak, yardım dileyen insanları, sağır kulaklara yalvarmaya bırakmışlardı. Uevin'in kulakları, sağır değildi ama sık sık sağır olmalarını diliyordu. İnsanlarının yakarışları kalbini parçalıyordu fakat yapabileceği hiç bir şey yoktu. Ölümsüzlerinden yoksun, insanlarının inancını giderek kaybeden Tanrı, her gün daha da MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN zayıflıyordu. Zhakrin ve Evren'in hayalleri, devamlı gözlerinin önündeydi; kuruyup büzüşmüş vücutlarının semavi düzlükte kıvranarak, rüzgarda toz gibi uçuşup gitmesi. Biraz geç olsa da, Uevin, artık Gezgin Tanrı Akhran'ın, haklı olduğunu biliyordu. Quar, Tek Tanrı olma yolunda kararlıydı. Uevin, bol sütunlu evinde saklanıyor, her an Quar'm onu kendi felaketine çağırmasını bekliyordu. Tanrı titreyerek ve sarsılarak, Quar'ı durdurmak için yapabileceği hiç bir şey olmadığını düşünüyordu. Sayıca az olan yöneticileri arasındaki anlaşmazlıklarla kuşatılan, ayrıca onlar şehrin ön duvarlarını savunmaya hazırlanırken, valilerinin, değerli eşyalarını aceleyle toplayıp, şehrin arka duvarlarından kaçtığının da farkında olan Meda Ordusu, gönülsüzce savaşmıştı ve teslim olmaya çağırıldıklarında o kadar hızlıydılar ki, Amir, daha sonraları Ahmet'e, savaşa eyer

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çantalarında, beyaz bayraklarla gelmiş gibi göründüklerini söylemişti. Ahmet'in savaşmak için fırsatı olmamıştı; hayal kırıklığıyla yanmasına sebep olan bir olay. O gün zaten savaşta bulunmayacaktı. O gûm smıfındaydı ve onlar Meda halkı beklendiğinden daha inatçı çıkmadıkları sürece kullanılmayacaktı. Hareketsizlikten sinirleri bozulan Ahmet, sihirli atını, iki ordunun çekirge sürüleri gibi birbirlerine girdikleri düzlüğe bakan, yüksek bir tepeye götürmüştü. Ahmet, eyerin üzerinde kıpırdandı. Gözleri çalıların ve kayaların üzerinde geziniyor, cüretkar bir Medalırun, yayı çekilmiş, ok fırlatmaya hazır, saklandığı yerden çıkıp generali öldürerek, savaşı bitirmeye çalışmasını umut ediyordu. Ahmet kendi bedenini, Amir'in önüne atışını hayal edebiliyordu -kralın muhafızları kaçmışlardı, korkaklar! Okun uçtuğunu görüyor, 250 GECENtN PALADİNİ derisini yırtışını hissedebiliyordu -ciddi bir şey değil. Kılıcım çıkarıp, Medahyı idam ediyordu. Adamın kafasını kesip, onu Arnir'e verecekti. Bütün yardımları geri çevirerek, gözleri alçakgönüllülükle indirilmiş, "Yara mı? Sadece bir çizik efendim. Kralıma hizmet etmek için, seve seve, binlerce okla delik deşik olabilirim." Fakat, Medalılar, iş birliği yapmayı bencilce reddediyorlardı. Çalıların arasına saklanan veya kayaların arasında sürünen bir suikastçi yoktu. Ahmet, hayalinde kendisini bir siperin üzerinde götürülürken görürken, Medalılar çoktan kendi siperlerini bırakıp, silahlannı galip tarafa teslim ediyorlardı. Savaş bittiğinde, Amir surların dışına dizilmiş uzun mahkumlar sırası boyunca gidip gelmişti. Medalıların çoğu, boyunları bükük, korkudan veya öfkeden sessizleşmiş, bekliyorlardı. Fakat, Kannadi'nin yanında giden Alımet, ara sıra kafalardan birinin kalkıp göz ucuyla krala baktığını görebiliyordu. Amir'in sert ve ciddi yüzündeki ifade hiç değişmiyordu fakat adamlann gözleriyle karşılaşan gözlerinde, kabul görme ve umut vardı. Adamlar yine ayaklarına bakmaya devam ederlerdi ve Ahmet, Kannadi'nin adamlarından birilerini gördüğünden emindi; Amir'in meyveyi içten çürütmesi için satın aldığı bir kurt. Ahmet, Amir'i takip eden muhafızlardan gelen tiksinme sözcüklerim duyabiliyordu. Onlar da, göz göze gelmelerin ne anlama geldiğini biliyorlardı. Bütün askerler gibi onlar da hainlerden nefret ediyorlardı, hainler kendi taraflarında olsa bile. Genç adamın yüzü yandı ve başını eğdi. O da, kendi insanlarına ihanet eden bu hainlere karşı aynı iğrenme duygularını hissetmişti, fakat kendine sorabildiği tek şey "Onlarla be251 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN nim aramdaki fark ne?" oldu. Denetleme sona erdi. Kannadi, İmam'ın mahkumlarla konuşacağını ilan etti. Amir ve personeli bir köşeye çekildiler Hâlâ derin derin düşünen Ahmet Amir'in yanındaki ve birkaç adım arkasındaki yerini aldı. Amir'in, deri eyerinden gelen bir çatırdama ve hafif bir öksürük, Ahmet'in, gözlerini kaldırıp, Amir'e bakmasına sebep oldu. Kısa bir an için, kara gözlerde sıcak bir gülümseme pı-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rıldadı. Sessiz mesaj, "Sen bana para için değil beni sevdiğin için geldin, değil mi?" idi. Kannadi neler düşündüğünü nasıl sezmişti? Aslında bu mühim değildi. Düşünceleri ilk kez aynı yolda ilerlemiyordu. Rahatlayan Ahmet, sorunun cevabını kabul etmesine izin verdi. Kısmen doğru olduğunu bilerek bu cevapla tatmin olabilirdi ve vicdanının bunu daha fazla sorgulamasına izin vermedi. Birlikte oldukları ay boyunca, Ahmet, Kannadi'ye bir oğlun bağlılığıyla, sevgi ve saygı göstermeye başlamıştı. Amir'e, eğer kendi babası Macit, kabul etmeye birazcık bile hevesli olsaydı, seve seve vereceği şefkati veriyordu. Birbirlerinin kalplerindeki boşluğu, mükemmel bir şekilde dolduruyorlardı. Ahmet bir baba edinmiş, Kannadi de savaşlardayken yetiştirmeye zamanı olmadığı oğlunu bulmuştu. Amir, genç adama beslediği, giderek büyüyen sevginin fazla belli olmamasına özen gösteriyordu çünkü Yamina'nın, kendisini, kıskançlıkla izlediğini biliyordu. Kendi çocuğu, Amir'in zenginliğinin mirasçısıydı ve ne o ne de tavus kuşu oğlu, bunu tehdit edecek olan herhangi birine, hediye olarak zehirli şekerlerle kaplı bademler göndermeye tereddüt etmezlerdi. Uzun zaman önce, Kannadi'nin özellikle düşkün olduğu 252 GECENİN PALADİNİ güzel, genç bir karısı, Yamina'ya yakın bir zamanda dünyaya bir bebek getirecekken buna benzer bir yolla ölmüştü. Divanda böyle şeyler alışılmadık değildi ve Kannadi bunu kabul etmişti. Karılarına pek fazla sevgi göstermemesinin sebeplerinden biri de buydu. Amir, Ahmet'e, komutan rütbesi vermişti. Onu güm- birliğinin hem atlarını hem de adamlarını eğitmekle görevlendirmişti. Buna rağmen divanda, onunla ordusundaki diğer askerlerle konuştuğu gibi konuşmaya özen gösteriyordu. Güm sınıfı, bir çok dunımda zafere giden yol olduğu ve Bas savaşından önce iyice çalışmaları gerektiği için onlarla biraz fazla zaman harcaması gayet doğaldı. Yamina'nm tek, kıskanç gözü, onu endişelendirebilecek hiç bir şey görmüyordu. Oğlunu parıltılı Khandar sarayına geri göndermişti ve her ikisi de generallerin sık sık ölümcül aksiliklerle karşılaştıklarını bildikleri için mutluydular. Kannadi, hayallere kapılmıyordu. Ahmet'i vârisi yapmak isterdi ama genç adamın İmparator'un sarayında bir aydan daha fazla yaşayamayacağından korkuyordu. Dürüstlük ve bağlılık bir krala hizmet edenlerde nadir rastalanan özelliklerdi. Amir'in, Ahmet'te gördüğü özellikler. Amirin, genç adama, divanın tehlikeli entrikalarını öğretmeye niyeti yoktu. Bedevinin vahşi yabanıllığı ve saf masumiyeti, Kannadi'ye haz veriyordu. Ahmet, adil bir dövüşte rakibiyle karşı karşıya gelmeye çekinmezdi fakat o rakibi kurnazca öldürmektense karıncalar tarafından tüketilmeyi yeğlerdi. Daha da kötüsü, Ahmet, adam sıfatını kazanan her adamın da aynı onur kanunlarına uyduğuna inanıyordu. Hayır, Khandar Divanı'nda uzun süre var olmazdı. Bırakalım da, benim boyalı gözlü, boyalı dudaklı oğlum 253 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN İmparator'un ayakları altında sürünsün ve Şahane Majestesi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


onu tekmelediğinde gülümsesin. Benim Ahmet'im var. Onu Quar için onurlu ve saygılı bir asker yapacağım. Bana gelince yanı başımda savaşacak ve öldüğümde de yanımda olacak birine sahip olacağım. Göçüşümün yasını içtenlikle tutacak biri. Fakat Gjuar'ın kaideleri Akhran'mkilerden farklıydı. Kannadi, dikenli çöl gülünü kökünden çıkarıp, onu divanın soğuk atmosferine getirip büyümesini bekleyerek saflık ediyordu. Kaktüsün, hayatta kalabilmek için çok güçlü yeni kökler salması gerekiyordu. İmam, savaşı, Kich'ten Meda'ya kadar olan uzun yolculukta, Quar'ın ağır yükleri altında terleyen rahibi tarafından taşınan tahtırevanın güvencesinde izlemişti. Amir'in işaretiyle, kapalı tahtırevanı, suskun, nefesleri kısılmış Medalıların kaderlerini duymak için bekledikleri şehir surlarının önüne, meydanın ortasına taşındı. Faysal, koç kafasıyla dekore edilmiş altın perdeleri eliyle aralayarak dışarı çıktı. Hastalığından beri, İmam'm yüzünde bir değişiklik vardı. Hiç kimse ona ne olduğu hakkında; ölüme çok yakınlaştığı ve şaşkınlıktan deliye dönmüş hizmetkannın anlattıklarına göre Tanrının eliyle iyileştirdiği dışında başka hiç bir şey bilmiyordu. Oruç tutmaktan daima zinde olan vücudu bir deri bir kemik kalmıştı. Kemikleri, tek dallı bir ağaca benzeyen boş bedeninden sarkıyordu. Kollarındaki her kemik, her damar, her kas, her eklem belli oluyordu. Yüzü kafatası gibiydi; kadavra gibi çökük yanaklarında, gözleri kocaman görünüyordu. Bu gözler, daima kutsal şevkle panldardı fakat şimdi adamın vücudunun işlemesi için gerekli olan tek yakılmış gibi görünen bir ateşle yanıyorlardı. Yaz ortasında düzlükler yakıcı sı254 GECENİN PALADlNt caklıktaydı. Ahmet, gûmların giydiği deri pantolonların içinde terliyordu. Yine de İmam konuşmaya başladığında ürperdi, Kannadi'ye baktığında güneşten yanmış kollardaki siyah kıllann kalktığını gördü; adamın sakalının altında güçlükle görülen keskin çenesi gerildi. İmam'ın varlığı her zaman rahatsızlık hissi uyandırırdı. Artık korku uyandırıyordu. "Meda halkı!" Faysal'm sesi, Tanrı tarafından kuvvetlendirilmiş olmalıydı. İçine çökmüş göğsündeki ciğerlerin, bağırmayı bırak, nefes almak için bile yeterli hava çıkarabilmesi imkansız görünüyordu. Oysaki sesi bütün Meda şehrinde rahatlıkla duyulabiliyordu. Ahmet'e sanki dünya üzerindeki herkes duyabilecekmiş gibi geliyordu. "Bugün, sizi yenen insanoğlu değildi," diye bağırdı İmam. Derin bir nefes alarak durakladı "Siz, Cennet tarafından yenildiniz!" Kelimeler gök gürültüsü gibi yayıldı; bir at sinirli bir şekilde homurdandı. Amir, arkaya kızgın bir bakış attı ve asker atını hemen kontrol altına aldı. "Kaybınız için üzülmeyin! Sevinin çünkü yenilgi sizi selamete kavuşturacak! Biz bu dünyada ufak çocuklarız ve hayat dersimizi öğrenmeliyiz. Quar, bazen en iyi, acı çekerek öğrendiğimizi bilen babamızdır. Fakat bir kez vurduğunda, çocuğu dövmeye devam etmiyor, bunun yerine sevgiyle kollarını açıyor." İmam anlattıklarını tamamlayan hareketler yapıyordu. Ahmet, bu kelimeleri veya bunlara benzer kelimeleri ilk duyduğu zamanı, hapishanedeki o karanlık dönemi düşündü. Eyerlere sıkıca tutunarak sakinleşmeye çalıştı ve bunun bir an önce sona ermesini diledi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Meda halkı! Uevin'i; sizi felaket getiren bir yola, eğer Quar merhametli bir baba olmasaydı hayatlarınıza malolabilecek bir yola süren, o zayıf kusurlu Tanrıyı tanımayın. Sahte Tanrı 255 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Uevin'in tapınaklarını yok edin! Rahiplerini yok sayın! Mukaddes emanetlerim eritin, heykellerini ve ona hizmet etmiş olan ölümsüzleri devirin. Kalplerinizi Quar'a açın; on katıyla ödüllendirileceksiniz! Zenginleşeceksiniz! Aileleriniz zenginleşecek! Şehriniz İmparator'un tacındaki en parlak taş olacak! Ve ölümsüzlerinizin ruhu sonsuz barış ve sükuna kavuşacak!" ' Sıcaktan başı dönmeye başlayan Ahmet, İmam'ın sözlerinin, ağzından, kuru otları ateşe veren alev parçaları olarak çıktığını hayal etti. Alevler, İmam'dan surlara karşı dizilmiş mahkumlara sıçrıyordu ve onları ateşe veriyordu. Alevler giderek yayıldı ve sonunda tüm şehri içlerine aldı. Ahmet gözlerini kırpıştırdı ve dudağına düşen ter damlasını arzuyla yaladı. Düzlükler, Amir'in birliklerinin başlattığı ve yenilgiye uğramış Meda'lılar tarafından istekle devam ettirilen tezahüratlarla yankılanıyordu. Faysal'ın söyleyecek başka bir şeyi yoktu, bu da iyi bir şeydi çünkü söyledikleri asla duyulmazdı. Bitkin düşmüş bir şekilde döndü ve tahtırevana doğnı yol almaya başladı. Sadık hizmetkarı, rahibin, cansız adımlarına eşlik etmek için hızla yanına geldi. Surlarda, hararetli kalabalıklar tahta kapıları sonuna kadar açtılar. "Quar, Quar, Quar Hazretleri!" bağırışları düzlüklerde yankılanıyordu. Medalı mahkumlar beklenmedik bir şekilde askerleri geçtiler ve İmam'a doğru koşmaya başladılar. Kannadi hızlı davrandı ve gûralarmı bir el hareketiyle ileri gönderdi. Diğerleriyle birlikte. giden Ahmet, rahibin tahtırevanı etrafında savunma mevzisindeydi. Kılıcı çekilmişti. Önce kılıcın düz yanıyla, sonra keskin tarafıyla vurma emri almıştı. Ahmet'in atı, insan yığınının arasında kalmıştı fakat bunlar kan istemiyorlardı. Hayatlarını, gûmlarm atları arasında tehli256 GECENİN PALADİNİ keye atarken, tek amaçları, tahtırevana dokunmak, perdeleri öpmekti. "Kutsaman üzerimizde olsun İmam!" diye bağlıyorlardı. Faysal perdeleri açıp kemikli kolunu dışarı çıkarınca, jVledalılar dizleri üzerine çöktüler; toza bulanmış yüzlerinden gözyaşları akıyordu. Faysal'ın kara, yanan gözleri Kannadi'ye baktı ve sessiz bir emir verdi. Amir, dudakları sıkıca kapalı, adamlarına tedbirli bir uzaklığa çekilmelerini emretti. Medalılar, İmam'ın tahtırevanını, kendi omuzlarına aldılar ve onu zafer kazanmışçasma surlardan içeri taşıdılar. Kalabalığın uğultusu, göklerdeki mutsuz Uevin'e kadar gitmiş olmalıydı. Her şey bitti! diye düşündü Ahmet rahatlayarak ve generaline gülümsemek için ona döndü. Kannadi'nin yüzü ciddiydi. Yaşanacakları biliyordu. 257

Ahmet, çadırın gölgesinde, yemeğini yerken, güneşin son ışıklarının bir simyacı eliyle çayıra dokunup otları altına çevir-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mesini izliyordu. Genç adam, yalnız başına yemek yemekteydi. Amir'in birlikleri arasında sadece birkaç tanıdığı vardı, hiç gerçek arkadaşı yoktu. Adamlar onun at binmedeki yeteğine ve atları sihirli olanları eğitme şekline saygı duyuyorlardı. Ondan öğreniyorlardı; dört nala giden bir atı, yanlarından bastırarak oturtmasını, dizginleri tutmak yerine dövüşmek için elleri bırakmayı, hayvanların gövdesini korunak olarak kullanmayı; koşan hayvanın üzerinden inip sonra geri atlamayı... Savaştan önce hayvanları sakinleştirmeyi, pusuya yatarken onları sessiz tutmayı, baskın yapmaya hazırlanan düşman yakınlardayken onları susturmayı... Ahmet çoğundan daha genç olmasına rağmen onun öğretilerini kabulleniyorlardı. Ama onu asla kabullenmemişlerdi. Babasının kavmindeki arkadaşlarının, çoğu arkadaştan da öte şu veya bu şekilde akrabası olan kişilerin yakın yoldaşlığına alışık olmasına rağmen, Ahmet, birliklerin arasında arkadaşı olmamasından rahatsız değildi. Hapishanede geçirdiği bir ay, onu izolasyona hazırlamıştı; kendi kavminden adamların acımasız davranışları da bunu memnuniyetle karşılamasına seGECENİN PALADlNl bep olmuştu. Birkaç kişi kampın etrafında dolaşıyordu. Etrafı kolaçan eden muhafızlar, surlardan yükselen bağırışları ve kahkahaları duyabildikleri ve arkadaşlarının eğlendiklerini bildikleri için suratları asıktı. Amir, adamların her birine, bir çuval dolu İmparator parası verip, özgürce harcamalarını salık vermişti. Bu, Quar'ın, Meda üzerine altınlar yağdırdığının ilk işaretiydi. Birliklere onlardan beklenebileceği kadar arkadaş canlısı ve uslu olmaları söylenmişti; tecavüze kalkışan, yağma yapan veya bir Medalıya herhangi bir şekilde zarar verenler, korkunç cezalarla tehdit edilmişlerdi. Amir'in şahsi muhafızları düzeni korumak için sokaklarda geziyorlardı. Ahmet de şehirde dağıtanlar arasında olabilirdi ama istememişti. Şehirlerini hiç savaşmadan, Cennete teslim eden Medalılar, onun midesini bulandırıyor ve kabullenemeyeceği kadar rahatsız ediyordu. Güneşin altınları cürufa dönüşüyordu. Ahmet, tam yorganına sarılıp, kendisini uykuya teslim etmeyi düşünürken, Kannadi'nin muhafızlarından biri çıkageldi ve ona Amir'in bütün askerleri huzuruna beklendiğini söyledi. Şehir sokaklarında hızla ilerlerken bir isyan işareti veya herhangi başka bir tehlike göremiyordu ve sorunun ne olduğunu merak etti. Belki de Amir'e bir zafer yemeğinde eşlik etmekten başka bir şey değildi. Ahmet'in morali bozuldu. Bir mazeret bulmasına imkan yoktu ve hiç kutlama havasında değildi. Oysa muhafız onu Hükümet Konağına değil beklenmedik bir yere götürdü; bir meydanın ortasmda kurulmuş büyük tapınağa benzeyen bir yere. Uevin'in kınk heykeli, taş döşemelerin üzerine yığılmıştı. Meydanın kuzeyinde sütunlu bir bina duaıyordu. Ahmet 259 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Kannadi'yle yaptığı konuşmalardan, buranın Senato olarak bilinen Meda Hükümeti olduğunu anlamıştı. Tanrı Uevin'in, pa_ ramparça olmuş kalıntılarının üzerinde, özellikle bunun için Kich'ten taşınmış kocaman altın koç başı duruyordu -Günler sonra Amir'in birlikleri güneye ilerlediklerinde, koç başı da

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


arabaya yüklenip ileride ele geçirilecek şehirlere götürülecekti. Meydan alçak sesle konuşan Medalılarla doluydu. Etrafında Amir'in ciddi şimali, yerleri doldurulamaz, seçkin şahsi muhafızları duruyordu; mızraklarının uçlan güneşin son ışıklarıyla parlıyordu. Kalabalığın, askerlerden uzak durması Ahmet'in dikkatini çekmişti. Genç adam, muhafızlarla insanlar arasında oluşan bu patikadan faydalanarak, hizmetkarın peşinden, mermer sütunlu terasa giden merdivenleri çıktı. Amir'in hizmetkarları, hükümet konağından buraya, bir taht taşımışlardı ve bu Senato'nun girişinde duruyordu. Kannadi tahta oturmuş, önünde toplanan kalabalığı izliyordu. Savaş zırhını çıkarmış, üzerinde mor, altın işlemeli bir pelerin olan beyaz bir kaftan giymişti. Başında Medalılann saçma bir geleneğinden dolayı giymek zorunda olduğu defne yapraklarından yapılma taçtan başka hiç bir şey yoktu. Senato bahçesi karanlığa gömülmüştü bile. Kannadi'nin iki tarafında da meşale taşıyıcılar vardı fakat nedense hâlâ meşaleleri yakma emri verilmemişti. Merdivenleri çıkarken Kannadi'nin yüzüne dikkatle bakan Ahmet, solgun ışıkta, adama amansız ve boyun eğmez bir ifade veren keskin çene çizgisini, yüze kazınmış gölgeleri gördü. Kannadi'nin yanında Faysal duruyordu. Onun meşale ışığına ihtiyacı yoktu, gözlerindeki ateş, gün çoktan batmasına rağmen meydanı aydınlatıyor gibiydi. Artan loşlukta, kendini kay260 GECENİN PALADİNİ betmeyi umut ederek, Amir'in tahtının arkasında, Senato binasının duvarına yapışmış ayakta dikilen asker dizisinin, sonunda yerini aldı. Genç adam, tam yokluğunun fark edilip edilmeyeceğini merak ederken, İmam'ın ateşli bakışlarının, derisini yakıp geçtiğini hissetti. Faysal onu bekliyordu! Rahip elini kaldırarak Ahmet'e yaklaşmasını işaret etti. Şaşıran ve korkan Ahmet, duraksayarak Kannadi'ye baktı. Amir göz ucuyla ona bakıp hafifçe başını salladı. Alım et, boğazındaki düğümü yutarak, kalabalığın üstünden gözlerini kendisine dikmiş arkadaşlarının önünde yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Neden korkuyorum ki? diye kızdı kendisine. Terli avuçları ve bağırsaklarındaki garip duygu onu kızdırıyordu. Belki de üzerlerine karanlık çöktükçe alışılmamış şekilde sessizleşen kalabalıktı sebep... Belki de subayların ve muhafızların görülmedik dik duruşları ve sert edalarıydı... Belki de Kannadi'nin görünüşüydü... Yakınlaştıkça, Ahmet adamın çenesinin güçlü bir irade gücüyle sıkıldığını gördü, yapraklı tacın altındaki acımasız yüz, Ahmet'in tanımadığı bir adamın yüzüydü. Faysal, genç adamı çağırtmasına rağmen onunla daha fazla ilgilenmedi. "Burada dur," diye emretti Amir soğuk bir sesle, Ahmet kendisine denileni yaptı ve Kannadi'nin sağ kolu olarak yerini aldı. "Meşaleleri yakın." Bu, Kannadi'nin bir sonraki emriydi ve arkasında duran meşaleler ve kalabalığın ellerindeki fenerler alev aldı. "Mahkumları getirin. Muhafızlar, şurada bir yer açın." Merdivenlerin başını gösterdi. Muhafızlar mızraklarının saplarını kullanarak, Medalıları geri ittiler ve Senato merdivenlerinin önünde böş bir daire oluşturdular. Mızraklarını yatay bir 261

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN şekilde tutarak hareketli kalabalığı geride tutuyorlardı. Ahmet rahat bir nefes almıştı. Valinin, Amir için çalışan Senato üyeleri tarafından yakalandığı dedikodusunu duymuştu Zavallı adam, nankör halka sadık kalan diğer bir çok senatör ve rahip gibi elleri ayakları bağlanmış bir halde sürüklenerek getirildi. Ahmet, artık bunun bir yargılama ve infaz olacağını anlamıştı. Bu adamlann ölümlerini soğukkanlılıkla izleyebilirdi. Güç için oynadıkları kumarda zar onların istediği gibi gelmemişti. Fakat şimdiye kadar kazandıkları oyunlar sayesinde zenginlik içinde yaşamışlardı; bu, oyunu ilk oynamaya başladıklarında aldıkları bir riskti. Bu nedenle de Amir'in olağandışı sert ifadesine bir anlam veremiyordu. Aniden belki de kendisini orada, zincirlerin arasında görüyordur gibi huzursuz edici bir fikir geldi aklına. Hayır, bu imkansızdı. O savaşırdı, binlerce kişiye karşı bile. O zaman sorun neydi? Lanetli halkaya, yeni mahkumlar getiriliyordu. Bir tanesi, beyaz bir elbise giymiş, gri saçları sıkıca örülmüş, elli yaşlarında bir kadındı. Arkasından, Ahumet'den daha genç dört kız geldi. Onlar da beyazlar giymişti. Elbiseleri vücutlarına yapışmış, kadınlığın ilk tohumlarıyla hafifçe kabarmıştı. Elleri arkalarından bağlanmıştı ve sersem, şaşkın bakışlarla etrafı izliyorlardı. Onları kırmızılar giymiş, kalın belli bir adam takip etti. Yüzündeki ifadeden başına neler geleceğini bildiği anlaşılıyordu lakin buna rağmen başı dik, vakarla yürüyordu. Her mahkumda kalabalığın sesi değişiyordu. Vali ve Senatörler getirildiğinde suçluluk yüklü bir uğultu başladı, gözler yukarı, aşağı, çoğunun şüphesiz oy vermiş olduğu adamlann yüzleri dışında her yere bakıyordu. Uğultu genç kızlarda acı262 GECENtN PALADİNİ ma fısıltılarına, kırmızılar giymiş, iri adamda da saygılı mırıldanmalara dönüştü. Son mahkumun gelişiyle uğultular öfkeyle arttıSakalsız, uzun kahverengi saçları olan mahkum, paçaları uzun siyah deri çizmelerin içine sıkıştırılmış siyah bir pantolon giymişti; boynu açık, bol kollu, siyah ipekten bir gömlek ve belinde kızıl bir kuşak vardı. Gömleğinin önüne tuhaf bir arma işlenmişti; bedeni üç parçaya ayrılmış bir yılan deseni. Ahmet, merakla yılana baktı. Derisi diken diken oldu, parmak uçlan karıncalandı ve garip bir şekilde Khardan gözünün önüne geldi. Neden şimdi kayıp kardeşi aklına gelmişti ki? Ve neden bu kahverengi saçlı, onu yakından takip eden iki muhafız eşliğinde, halkanın içine doğru kasıla kasıla yürüyen adamın varlığında. Ahmet, dikkatle adama baktı ama bir cevap bulamadı. Siyahlı adam, halkanın ortasına doğru gitti. Muhafızlardan biri elini omzuna koydu ve onu geri çekti. Adam pis bir gülümsemeyle döndü ve kendini muhafızdan kurtardı. Siyahlı adam, kendi rızasıyla, söylenen yere gitti. Uğursuz bakışlarıyla sus pus olan kalabalığa yan yan baktı. Adamın yakınlarında duranlar, gözetim altında olmasına rağmen, ondan uzaklaşmak için geri çekildiler. Fakat bu girişimleri, kalabalığın baskısıyla engellendi. Adam kafasını kaldırıp Kannadi'ye baktı ve aniden sırıttı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Beyaz yüzü, yanan meşalelerin ışığında kafatası gibiydi. Khardan'm görüntüsü Ahmet'in aklından silindi. "Hepsi bu mu?" dedi Faysal. Sesi öfkeyle titriyordu. "Şu ikisinin ayakçıları nerede?" Şişman adamla, siyahlı adamı işaret etti. Muhafızların kumandanı, gözleri Amir'de, selam vererek öne çıktı. "Kralıma rapor verebilir miyim?" 263 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Evet" dedi Kannadi ve Ahmet sesinde yorgunluk ve boyun eğme duydu. "Uevin'in diğer bütün rahipleri Yüksek Rahibin cesa..." "Cesareti" diyecekti fakat Faysal'ın gözlerindeki ateş kelimelerini değiştirmesine sebep oldu. "...çabaları sonucunda kaçtılar." Sakin sakin gülümseyen, kırmızılı, iri adamı işaret etti. "Kapıları kendi bedeniyle tuttu, lordum. Kapıları ancak kızgın bir koçla kırabildik ve gecikmeden dolayı da Uevin'in diğer rahipleri kaçmış. Nereye gittikleri konusunda hiç bir fikrimiz yok." "Gizli yeraltı tünelleri," diye hırladı Kannadi. "Araştırdık, lordum ama bulamadık. Tabi bu hiç var olmadıkları anlamına gelmiyor. Uevin tapınağı bir çok garip ve şeytani makinelerle dolu." "Aramaya devam edin," dedi Kannadi. "Peki ya bununkiler?" Bakışlarını, küstahça ona bakan, siyahlı adama çevirdi. "Tanrı Zhakrin'in, yandaşlarından biri efendim" dedi kumandan alçak bir sesle. Kannadi, suratını astı, yüzü daha da sert bir ifade aldı -tabii bu mümkünse. Faysal derin bir nefes aldı. "Kötülük Tannsı'nın artık bu dünya üzerinde hiç gücü yok," diye seslendi İmam siyahlı adama. Zayıf yumruğunu sıktı. "Kandırıldın!" "Kandırılan biz değil sizlersiniz!" dedi, siyahlı adam küçümseyerek. Muhafız, onu durduramadan ileri doğru bir adım attı ve İmam'ın yüzüne tükürdü. Kalabalığın nefesi kesildi. Muhafız, bağlı adamın yüzünün iki tarafına da mızrağının tokmağıyla vurdu ve onu yere düşürdü. Faysal hiç kıpırdamıyordu, gözlerindeki ateş daha da alevlenmişti. Kahverengi saçlı adam, yavaşça ayağa kalktı. Yüzünden 264 GECENİN PALADİNt kanlar akmasına rağmen gülümsüyordu. "Pisliklerin geri kalanını tapmakta ölü bulduk, Lordum," dedi Kumandan. "Kendi elleriyle ölmüşler. Görünüşe bakılırsa bunun," dedi siyahlı adama bakarak "kendini öldürecek cesareti yok. Korkak şey hiç direnmedi." Zhakrin'in yandaşı, bu kınamayı hiç dikkate almadı hatta duymuş gibi bile görünmüyordu. Gözlerini ayırmadan Faysal'a bakıyordu. "Pek güzel," dedi Kannadi tiksintiyle. "Tatmin oldun mu, İmam?" "Sanırım, olmalıyım," dedi Faysal bozuk bir sesle. Kannadi, sözlerini duymak için susan kalabalığa yüzünü dönerek ayağa kalktı. "Meda halkı, karşınızda Quar'n nimetlerini kabul etmeyen, Tanrının merhametini geri çevirenler duruyor. İnançsızlıklarının, şehrinizin sağlıklı bedenine bir zehir gibi yayılması kor-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kusuyla size daha fazla zarar vermeden zehri ortadan kaldırmayı kendimize görev bildik." Bunun üzerine kızlardan biri çığlık attı; bir muhafızın ağzını kapaması üzerine kesilen içler acısı bir çığlık. Ahmet'in boğazı kurudu, kulakları zonkladığı için, Kannadi'nin sözlerini, sanki koyun yününden bir başlığın altından duyuyordu. "Bu akşam, hepinizin gözleri önünde yapılacak ki, Quar'ın merhametine ve yargısına tanık olun. O bir intikam tanrısı değil. Ölümleri çabuk olacak." Amir'in gözleri siyahlı adama gitti. "Bazıları bunu hak etmese de. Cesetleri akrabaları tarafından alınabilir ve Çjuar'ın öğretilerine göre gömülebilir. Ekleyeceğin bir şey var mı, İmam?" Rahip, merdivenleri indi ve en alt basamakta, mahkumların önünde durdu. "Aranızda Quar'a dönmek isteyen var mı?" 265 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN "Ben!" diye bağırdı Senatörlerden biri. İleri atılarak, rahibin önüne düştü ve kaftanını öpmeye başladı. "Kendimi ve bütün varlığımı tanrının ellerine bırakıyorum!" Kannadi'nin ağzı büküldü; adama tiksintiyle bakıyordu Muhafızların kumandanına yanına gelmesi için bir hareket yatı. Kumandan, kılıcını kınından çekerek sinsice yaklaştı. Faysal eğildi ve elini politikacının kelleşmeye başlayan kafasına koydu. "Quar dualarını duyuyor oğlum ve sana huzur bahşediyor." Senatör kafasını kaldırdı, yüzü aydınlanmıştı. "Quar'a şükürler olsun!" Haykırışı bir şok çığlığıyla sona erdi. Kumandan kılıcını kalbine saplamıştı. İmam'a, şaşkınlıkla bakan senatör, karnının üstüne ölü olarak düştü. "Quar seni bütün nimetleriyle kabul etsin," dedi İmam yumuşak bir sesle. "Devam et," diye emretti Kannadi acı acı. Mahkumları çevreleyen muhafızlar kılıçlarını çektiler. Şişman rahip, diz çöktü ve donuk bir sesle, hayatı sona erene kadar Uevin'e dua etti. Vali, bu dünyayı, ona ihanet edenlere son bir kez bakarak, sessizce terk etti. Kadın rahibe de sonunu asaletle karşıladı. Fakat genç bakirelerden biri, rahibeyi cansız yere düşüşünü ve bedeninden çıkan kanlı kılıcı görünce, muhafızından kurtuldu ve korkudan deliye dönerek merdivenlere koştu. "Merhamet!" diye bağırdı. "Merhamet!" Ayağı kayarak düştü. Doğruca Ahmet'e baktı ve ona yalvaran ellerini uzattı. "Sen gençsin, benim gibi! Beni öldürmelerine izin verme! Beni öldürmelerine izin verme, Lordum!" diyerek yalvardı ona. "Lütfen! Onlara izin verme!" Sarı bukleler, tatlı, korkmuş bir yüzü çevreliyordu. Korku266 GECENtN PALADİNİ dan gözleri çılgına dönmüş gibi bakıyordu. Ahmet ne hareket edebiliyor ne de başka bir yere bakabiliyordu, sadece kıza acıma ve dehşet içinde bakıyordu. Arkasından yaklaşan muhafızın ayak seslerini duyan kız, korkudan ayakta duramayacak kadar güçsüzleşmişti. Umutsuzca emekleyerek, elleri Ahmet'e uzanmış vaziyette, merdivenlerden tırmanmaya çalıştı. "Yardım et bana, Lordum!" diye bağırdı çılgınca. Ahmet bir adım attı ama sonra kolunda Kannadi'nin ezici

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kavrayışını hissetti. Ahmet duraksadı. Kızın gözlerinde aydınlanan umut ışığının, umutsuzluğa battığını gördü. Muhafız süratle vurdu, kızın son terör ânını kısa kesti. Bedeni büküldü, merdivenlerden aşağı kanlar aktı, Ahmet'e uzanan el dondu. Meşale ışıkları Ahmet'in gözlerinde bulanıklaştı. Sersem ve midesi bulanık bir şekilde dehşet verici sahneden uzaklaştı. "Cesaret!" dedi Amir kısık bir sesle. Ahmet donuk bakışlarım kaldırdı. "Masumları katletmek cesaret midir?" diye sordu boğuk bir sesle. "Bir asker olarak görevini yapmak cesarettir," diye cevap verdi Kannadi, hırçın, zor duyulan bir fısıltıyla. Ahmet'e değil, duygularını açığa vurmayan bir şekilde önüne bakıyordu. "Sadece kendin için değil onlara karşı da." Kalabalığa kısa bir bakış attı. "Bütün şehirdense sadece birkaçı daha iyidir." Ahmet ona baktı. "Şehir?" "Meda şanslıydı," dedi Amir, tekdüze bir tonla. "Faysal burayı örnek olması için seçti. Gelecekte başkaları da olacak, ve bu kadar şanslı olmayacaklar. Bu bir cihat, kutsal bir savaş. Bizimle savaşanlar ölmeliler. Quar böyle buyurdu." Kannadi, dönerek ona baktı. "Kendine gel oğlum!" dedi 267 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN kızgın kızgın. "Seni buraya neden getirdi sanıyorsun?" Hâl~ merdivenlerde durmakta olan Faysal'a, ne bakmıştı ne de isa ret etmişti ama Ahmet kimden bahsettiğini biliyordu. "Benim halkım!" Bir kez, kısaca kafasıyla onaylayan Kannadi, elini genç adamın kolundan çekti ve yavaşça bitkin bir halde, tahta oturdu. Beyni az önce şahit olduklarının verdiği yılgı ve duyduklarının içinde saklı olan anlamlarla meşgul olan Ahmet, kör gözlerle katliama bakıyordu. Ta ki boğuk, muzaffer bir kahkaha onu karanlık rüyasından uyandırana kadar. "Zhakrin'in laneti, Catalus'u öldüren elin üzerinde olsun!" diye bağırdı siyahlı adam. Meydanda oluşan ceset halkasının tam ortasında duruyordu. Elinde bir hançer vardı. Meşale ışığında parlayan bıçağı gömleğinin üstündeki yılan gibi bükülüyordu. Varlığı o kadar kuvvetli ve hakimdi ki, Amir'in muhafızları ondan uzaklaşıyor, kararsız bir şekilde kumandanlarına bakıyorlardı. Hiçbiri ona açıkça vurmaya cesaret edemiyordu. "Arkadaşlarımla ölecek cesaretim vardı!" diye bağırdı adam. Hançeri kuşağının hizasında tutuyor, bir eliyle de muhafızları uzaklaştırıyordu. "Ben, Catalus, burada, bir amaç uğaına ölmeyi tercih ettim." İki eliyle de hançerin sapını tuttu ve bıçağı karnına batırdı. Acıyla kıvranıyor buna rağmen kendini bağırmaktan alıkoyuyordu. Bıçağı, bağırsaklarının bir tarafından, öbür tarafına doğru çekti. Karnından, kan ve bağırsaklar saçıldı. Dizleri üstüne çökerek, Faysal'a yüzünde aynı korkunç gülümsemeyle baktı. Hançer elinden kaydı. Ellerini kendi kanına batırarak, ileri doğru yalpaladı. Kızıl parmakları Faysal'ın kaftanına ke268 GECENİN PALADİNİ nedendi. "Zhakrin seni... lanetlesin!" dedi Catalus nefes nefese ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kahkahaya benzeyen berbat bir hırıltıyla öldü. 269

ASTAFAS'IN KİTABI

I Şeytancık, karanlığın içinde beliriverdi. Hiç bir şey göremiyordu ve onun tek görünen yerleri de parlak kırmızı gözleri ve dudaklarının üzerinde ara sıra görünen turuncu -kırmızı diliydi. "Rapor'un beni şaşırtıyor," dedi karanlık. Bu, Şeytancığın hoşuna gitmişti; uzun zayıf ellerini memnuniyetle ovuşturdu. Konuşmacıyı göremiyordu çünkü karanlık, sesin kaynağını saklıyordu, daha doğrusu sesin kaynağı karanlığın ta kendisiydi. Kelimeler sanki ayaklarının altında bir yerlerden geliyormuş gibi aksediyordu Şeytancığın etrafında ve Şeytancık, tanrısının huzuruna çağrıldığında, sık sık sanki Astafas'ın beyninin içinde duruyormuş gibi bir izlenime kapılıyordu. Beynin çalışmalarını görebiliyordu ve bazen hızla geçen zeka kıvılcımlarından birini yakalayıp yakalayamayacağını merak ediyordu. Dokunulmazlardan birşeylere değmeyi engellemek için, ellerini ovuşturmaya devam ediyor, iri boğumlu parmaklarını heyecanla büküyordu. "Her şeye rağmen Gezgin Tanrı'nın haklı olduğunu düşünmeye başladım," diye devam etti Astafas. "Quar hepimizi ahmak yerine koydu. Tek ve Gerçek tanrı olmayı amaçlıyor. SarMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN dish Jardan'ın rakip Tanrılan gücüne yenik düşüyor. Maskesi nin düştüğünü ve gözlerinin hırsla denizin diğer ucuna çevrildiğini görmesem pek umurumda olmazdı." Ses karanlığa gömüldü ve sustu. Şeytancık ayaklarında bir ürperme hissetti; tann derin düşüncelere dalmıştı. Yerinde duramayan Şeytancık, çığlıklarını bastırıyordu. "Düşününce," diye mırıldandı Astafas, "...eski düşmanım Promenthas'ın lanet rahipleri araya girmeseydi, her şey için geç olmadan, Quar'ın planlanm öğrenemeyecektim. Sul'ün yolları da pek garip." Şeytancık buna gönülden katılıyordu, fakat efendisinden şüphe duyduğunu açığa vurmamanın iyi olacağını düşünerek suskun kaldı. Kolunun çevresinde hissettiği ani bir acı karanlıkta koşuşturmasına sebep oldu. Derisi, tanrının, ani öfkesiyle yanıyordu. "Ölümsüzlerim de kaybolmaya başladılar! Ve söylediğine göre, bir yerlerde tutsak tutuluyorlar?" "Koruyucu melek Asrial'ın..." Şeytancık ismi büyük bir dikkatle, diline batıyormuşçasına söylemişti, "...koruması Mathew'u bırakma sebebi bu, Karanlık Efendi. Raporumda bahsettiğim balıklardan biri Asrial'ı Gezgin Tanrı'nın iki ölümsüzüyle beraber, onları aramaya göndermiş." "Promenthas'ın koruyucu meleklerinden biri görevini bırakıyor. Daha önce böyle bir şey duyduğumu zannetmiyorum.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Astafas, Promenthas'ın şeytani zıttı değil de kendisi olsaydı bu kadar şaşıramazdı. Doğal düzen yıkılıyor!" "Yine de..." diye önerdi Şeytancık, yanık koluyla ilgilenirken, "...bu bize bir imkan sağlıyor..." "Evet," diye katıldı düşünceli Tann. "Fakat, tek bir ruhu kazanmak için binlercesini kaybetmeye değer mi?" 274 GECENİN PALADİNİ Şeytancık, aç dilini dudaklan üzerinde gezdirerek değeceğini ima etti. Tannnın beyni, Şeytancığın etrafından mırıldanıp, vızıldıyordu. Kırmızı gözleri gergin bir şekilde oraya buraya gidiyordu. Önce bir ayağını sonra diğerini kaldırdı, felç edici şoklann geleceği tahminiyle öne arkaya zıplıyordu. Yine de hazırlıklı değildi çünkü sonunda şok geldiğinde yüzüstü yere devrilmişti. "Her ikisine de sahip olabileceğimiz bir yol var," dedi Astafas. "Genç adamın planlarını bildiğinden eminsin?" "Zihnini görebiliyorum." Şeytancık kafasını kaldırdı, kızgın kömürler gibi parlayan gözleriyle, hevesle karanlığın içine baktı. "Düşüncelerini okudum." "Eğer tahmin ettiklerini yaparsa, onunla gideceksin." "Gidecek miyim?" Şeytancık üzülmüştü. "Onu orada, o anda sizin için kapıp getiremez miyim?" "Hayır. Daha fazla bilgiye ihtiyacım var. Şu taşıdığı balıklarla ilgili bir fikrim var. Genç adamın suyuna git. Kaçmayacaktır," dedi Astafas yatıştırıcı bir edayla. "Kendini kancalarımıza gittikçe daha sıkı bağlayacak." "Evet, Karanlık Efendi." Şeytancık pek istekli gözükmüyordu. Yayvan parmaklı ayakları üzerine kalkarken, keyifsizce, gidip gidemeyeceğini sordu. "Evet. Ha bir şey daha var..." Karanlık yok olmaya başladı; şeytan düşüyormuş duygusuna kapıldı. "Karanlık efendi?" diye sordu. "Onu korumak için elinden geleni yap." "Onu korumak mı?" diye sızlandı. "Şimdilik," dedi solan karanlık. 275

ftitta 2 GhuAar, gemilerini, Kürdin Denizi'nin karanlık sularında yüzdürüyorlardı. Gemiyi Sul'ün mü, yoksa ghuliarm hizmet ettiği Kötülük Tanrısı'nın mı su yüzeyinde tuttuğu hakkında, MathevAtn pek bir fikri yoktu. Vahşi rüzgarlar, yelkenleri yırtık pırtık siyah şeritlere çevirip, yardalardan salınan bir kabus ordusunun bayrakları gibi gözükmelerine sebep oluyordu. Donanımlar kopmuşlar, güvertede bir yılan gibi bükülüp kıvranıyorlardı. Ghuliar ve Auda ibn Jad dışında hiç kimse durmadan hırçın dalgalarla süpürülen güvertede ayakta duramıyordu. Kiber ve adamları birbirlerine sokulmuşlar rüzgara ve sulara karşı bulabildikleri her yere sığınıyorlardı. Gûmlann yüzleri solgun ve gergin, bir çoğu da hastaydı; onların da bu yolculuktan en az tutsakları kadar nefret ettikleri açıktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Auda ibn Jad dümenin yanında durmuş, fırtına bulutlarını delip, varış yerini görebiliyormuş gibi kararlı bir şekilde ileri bakıyordu. Mathew, hedefin neresi olduğu veya neler getireceği hakkında endişelenmekten çoktan vazgeçmişti. Hastalığı sırasında, korkudan uyuşmuş beynine delice düşünceler üşüşüyordu. GhuAav ilgisini çekmeye başlamışlardı; aslında insan olmayan ve Zhakrin'in güçleri tarafından esaret altında tutulan, Sul'ün yaratıkları olan bu adamlardan gözleriGECENİN PALADİNİ ni alamıyordu. Ayağa fırlayıp kendini onlardan birinin kollarına atmak ve zayıf ve korkmuş haldeyken iyi bir fikir gibi görünüyordu. Kollarında sıcak, kanlı bir insan olan ghul, şüphesiz onu öldürürdü. Onları şimdi bile zorla kontrol altında tutan Auda ibn Jad bile bunu engelleyemezdi. Ghuüar birden ışıkla dolu, meleksi varlıklar gibi görünmeye başlamışlardı gözüne. Yardımsever, yakışıklı, güçlüydüler ve ona bir kaçış yolu gösteriyorlardı. Ona doğru bakan her ghul, "Bana gel" diyormuş gibi geliyordu. "Bana gel ve seni bu işkenceden kurtarayım." Mathew ellerin onu sıkıca kavradığını, dişlerin etine girdiğini, keskin, yakıcı acıyı, kan bedeninden çekilirken hissedeceği acı çektirmeden bitecek kısa korkuyu, gelecek olan mutlu uyuşukluğu hayal etti ve en sonunda hoş geldin karanlık. "Gel bana..." Yapması gereken tek şey hareket etmek, ayağa kalkmak, ileri koşmaktı. Her şey sona erecekti o zaman; korku, suçluluk. "Gel bana..." Sadece harekete geçmek... "Mat-hew!" Korkunç fısıltıların arasında duyduğu kalın, acı dolu haykırış onu uyandırdı. Aklını ölüm hayallerinden isteksizce alıp, yaşayanların dünyasına geri döndü. "Mat-hew!" Seste panik hissediliyordu. Zohra'nın onu göremediğini fark etti. Görüşü ağır fildişi küplerden biri tarafından engelleniyordu. İnip kalkan güvertede, elleri ve dizleri üzerinde emekleyerek yavaşça ona doğru gitti. Onu görür görmez, Zohra doğruldu ve ümitsizce ona tutundu. 277 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Bedenini nazikçe geri iterek onu güverteye yatırdı. "Yat ba kalım." Ama o başını zonklatan acıya karşı gözlerini kırpıştırarak oturmaya devam etti. "Mat-hew neler oluyor!" diye öfkeyle sordu. Mathew içini çekti. Önce harekete geçiyor sonra soru soruyor. Aynı Khardan gibi. Aynı bedeviler gibi. Ne zaman olağan dışı bir şeyle karşılaşırsan, onu düşünme, anlamaya çalışma. Saldır ona. Öldür onu, böylelikle gidecek ve hiç kimseyi rahatsız etmeyecek. O da işe yaramazsa görmezlikten gelmek yarayabilir. Eğer o da işe yaramazsa, o zaman şımank bir çocuk gibi ağlayıp sızlan... Mathew, Khardan'a keskin bir akış attı. Direğe bağlanmış Kalif, başı eğik, kendini iplerine bırakmıştı. Midesi bulandığı zamanlar dudaklarından bir inleme çıkıyordu fakat bunların dışında tek kelime bile etmiyordu. Mathew, tekrar öfkelene-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rek, sadece bir dövüşü kaybetti ama bütün savaşı kaybettiğini sanıyor diye düşündü -sadece birkaç dakika önce kendisinin ölümle flört ettiğine aldırmayarak. "Mat-hew!" Zohra sırılsıklam kıyafetlerine kuvvetle asıldı. "Bizi nereye götürüyorlar?" Korkuyla gemiye baktı. "O adam bizden ne istiyor?" Mathew çalışması için beynini zorluyordu. Gemiye getirildiğinde Zohra şuursuzdu. Belki de ghuHarm saldırısını ve zavallı köleleri parçalayarak yuttuklarını hatırlamıyordu bile. Kendisinin bile anlamadığı bir şeyi anlatmayı nasıl ümit edebilirdi ki? "Hepsi... hepsi benim hatam," dedi en sonunda ve aslında gakladı da denebilir; boğazı deniz suyu yutmaktan ve kusmaktan şişmişti. Yeni bir mide bulantısı geldi ve güçsüzce Zoh278 GECENİN PALADİNİ ra'nm yanma çökerken, neden Zohra'nın da geri kalan herkes gibi ölesiye hasta olmadığını merak etti. "Senin hatan mı!" diyerek somurttu Zohra. Üzerine doğru eğilerek ıslak ipek kaftanlanna iki eliyle yapıştı ve onu sarsmaya başladı. "Ayağa kalk! Yatma orada! Eğer bu senin hatansa birşeyler yapmalısın!" Mathew, gözlerini kapatıp kafasını çevirdi ve bir şey yaptı. Midesi bulanmıştı. \ Mathew tüm zaman kavramını kaybetmişti. Fırtına hafiflemeye başlayıp, gemi direklerinin üzerine çöken kara bulutlar dağılmaya başlamadan önce sanki yüzyıllar geçmişti. Eğer o anda bir aynaya bakıp, derisini kırışmış ve yaşlanmış, gözlerini donuk, bedenini eğik, saçlannı beyaz görse pek şaşırmazdı. O lanetli gemide sanki seksen yıl geçmişti. Seksen yıl... seksen saniye. Güvertede yüzükoyun yatmış olan Mathew, Auda ibn Jad'ın emir veren gür sesini duydu. Tahta zemine çarpan çizme seslerini ve birkaç bastırılmış homurdanma duydu; gûmlar ayağa kalkıyorlardı. Kiber solgun ve yeşil yüzünün üstünde belirdi, gûm lideri denizin sesinden dolayı duyamadığı birşeyler bağırdı. Birden genç büyücü yolculuğun devam etmesini, hiç bitmemesini diledi. Eski fikrini hatırladı. Ancak bu kez hoş karşılamadı ve hiç aklına gelmemiş olmasını diledi. Budalacaydı. Kesinlikle nafile bir çaba için hayatını tehlikeye atmaktı. Hareketlerinin onu nereye götüreceği hakkında bir fikri yoktu çünkü nerede olduğu veya başına neler geleceği hakkında da bir fikri yoktu. Olayları daha da kötüleştirebilirdi. Hayır, Khardan ve Zohra gibi olmayacaktı. Her zaman yaptığını yapacaktı. Oluruna bırakacaktı. Akıntıda kendi kırılgan 279 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN teknesiyle yüzüp hayatta kalmaya çalışacaktı. Şüphesiz eğer düşerse boğulacağı karanlık sulara dalmamak adına risk almayacaktı. Kiber kabaca ayağa kaldırdı onu. Geminin hareketleri eskisi kadar şiddetli olmasa da dengesizdi ve Mathew, bagajlann üstüne yığıldı. Kendini toparladı ve geniş hasır bir sepete tutunarak doğruldu. Kiber şimdilik ayakta durabildiğini görünce Zohra'ya döndü. Gûmun kendisine yaklaştığını gören Zohra, parlayan göz-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lerle onu geri püskürttü, kendi kendine ayağa kalktı ve fildişi küpler onu engelleyene kadar geri gitti. Kiber uzanarak kolunu yakaladı. Zohra gûmun yüzüne vurdu. Auda ibn Jad yine bağırdı, ses sabırsız geliyordu. Solgun yüzünde kadının kırmızı parmak izleri açıkça belli olan Kiber, katı ve gergin, Zohra'yı yine yakaladı, ama bu sefer kadının bileğini büktü ve kolunu arkasına kıvırdı. "Neden Bîossom gibi bir kadın olamıyorsun?" diye mırıldandı Kiber aynı anda Mathew'u da yakalayarak ve ikisini de ileri sürükleyerek. "Vahşi bir kedi olmak yerine!" Zohra'nın gözleri Mathew'unkilerle buluştu. Senin gibi bir kadın! Mathew horgörü karşısında kızardı. Buna rağmen kararlılığı sarsılmamıştı. Khardan'a baktı. Adamın bedeninde bir karıncayı ezecek kadar bile güç kalmamıştı, yine de uyuşukluğundan kurtulup, bağlarını çözen gûmlara karşı çabalıyordu. Ne için? Gururdan başka bir şey değil. Onları yenmeyi basarsa bile, nereye gidebilirdi ki? Gemiden mi atlayacaktı? Kendini kavgayı yoğun, aç bir ilgiyle izleyen ghuHann kollarına mı atacaktı? Senin planın da böyle; boğucu ihtimallere karşı zayıf bir 280 GECENİN PALADİNİ çaba. Ve bu yüzden unutuldu, dedi Mathew kendisine, gözlerini Zohra ve Khardan'dan çevirerek. Parmakları, içinde sihirli objelerin olduğu keseye gitti, ve sanki yanmışçasına elini çekti. Bir an önce onlardan kurtulması gerekiyordu. Onun için bir tehlike oluşturuyorlardı. Onları aldığı için kendine lanet okudu. El yordamıyla keseyi aldı ve hemen buruşturarak elbisesinin katları arasına sakladı. Kimse fark etmeden keseyi denize atabilmeyi umut ederek, düşük göz kapaklarının altından sinsi bir bakış attı. Ne yazık ki Auda ibn Jad yılan bakışlı gözlerini, Mathew, Zohra ve onları takip eden Kiber'e dikmişti. "Sorun mu var Komutan?" Kiber'in kızarmış yanağını fark ederek neşeyle sordu. Kiber birşeyler söyledi, Mathew anlamadı. Delici bakışların altında donakalmıştı. Panikle, keseyi tutan elini içine sokarak iki büklüm oldu. Bulantısı geçmesine rağmen hâlâ midesi bulanıyormuş gibi göründüğünü umuyordu. Oysa geminin hareketlerinin yavaşlamasından veya korku unutturduğundan, bulantısı geçmeye başlamıştı. İbn Jad'm bakışları üzerinden geçip Zohra'ya odaklandı. Adamın kara gözlerinde ne şehvet ne de istek vardı. Ona bir adamın almayı düşündüğü köpeğe değer biçerken baktığı gibi bakıyordu. Konuşmaları büyücünün düşüncelerinin somutlaşmış haliydi. Genç büyücü suçlu bir edayla, Kara Paladin'in düşüncelerini okuma gücüne sahip olduğunu düşünmeye başladı. "Köpek güçlü enikler doğuracak," dedi ibn Jad memnuniyetle. "Tanrımız için güzel yeni taraftarlar." "Köpek mi?" Zohra'nm gözleri alev almıştı. Güçsüzleşen Kiber'den kurtularak, ibn Jad'in üzerine atıldı. 281 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN teknesiyle yüzüp hayatta kalmaya çalışacaktı. Şüphesiz eğe düşerse boğulacağı karanlık sulara dalmamak adına risk alma

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yacaktı. Kiber kabaca ayağa kaldırdı onu. Geminin hareketleri eskisi kadar şiddetli olmasa da dengesizdi ve Mathew, bagajların üstüne yığıldı. Kendini toparladı ve geniş hasır bir sepete tutunarak doğruldu. Kiber şimdilik ayakta durabildiğini görünce Zohra'ya döndü. Gûmun kendisine yaklaştığını gören Zohra, parlayan gözlerle onu geri püskürttü, kendi kendine ayağa kalktı ve fildişi küpler onu engelleyene kadar geri gitti. Kiber uzanarak kolunu yakaladı. Zohra gûmun yüzüne vurdu. Auda ibn Jad yine bağırdı, ses sabırsız geliyordu. Solgun yüzünde kadının kırmızı parmak izleri açıkça belli olan Kiber, katı ve gergin, Zohra'yı yine yakaladı, ama bu sefer kadının bileğini büktü ve kolunu arkasına kıvırdı. "Neden Blossom gibi bir kadın olamıyorsun?" diye mınldandı Kiber aynı anda Mathew'u da yakalayarak ve ikisini de ileri sürükleyerek. "Vahşi bir kedi olmak yerine!" Zohra'nın gözleri Mathev/unkilerle buluştu. Senin gibi bir kadın! Mathew horgörü karşısında kızardı. Buna rağmen kararlılığı sarsılmamıştı. Khardan'a baktı. Adamın bedeninde bir karıncayı ezecek kadar bile güç kalmamıştı, yine de uyuşukluğundan kurtulup, bağlarını çözen gûralara karşı çabalıyordu. Ne için? Gururdan başka bir şey değil. Onları yenmeyi basarsa bile, nereye gidebilirdi ki? Gemiden mi atlayacaktı? Kendini kavgayı yoğun, aç bir ilgiyle izleyen ghuHann kollanna mı atacaktı? Senin planın da böyle; boğucu ihtimallere karşı zayıf bir 280 GECENİN PALADINİ çaba. Ve bu yüzden unutuldu, dedi Mathew kendisine, gözlerini Zohra ve Khardan'dan çevirerek. Parmakları, içinde sihirji objelerin olduğu keseye gitti, ve sanki yanmışçasına elini çekti. Bir an önce onlardan kurtulması gerekiyordu. Onun için bir tehlike oluşturuyorlardı. Onları aldığı için kendine lanet okudu. El yordamıyla keseyi aldı ve hemen buruşturarak elbisesinin katları arasına sakladı. Kimse fark etmeden keseyi denize atabilmeyi umut ederek, düşük göz kapaklarının altından sinsi bir bakış attı. Ne yazık ki Auda ibn Jad yılan bakışlı gözlerini, Mathew, Zohra ve onları takip eden Kiber'e dikmişti. "Sorun mu var Komutan?" Kiber'in kızarmış yanağını fark ederek neşeyle sordu. Kiber birşeyler söyledi, Mathew anlamadı. Delici bakışların altında donakalmıştı. Panikle, keseyi tutan elini içine sokarak iki büklüm oldu. Bulantısı geçmesine rağmen hâlâ midesi bulanıyormuş gibi göründüğünü umuyordu. Oysa geminin hareketlerinin yavaşlamasından veya korku unutturduğundan, bulantısı geçmeye başlamıştı. İbn Jad'ın bakışları üzerinden geçip Zohra'ya odaklandı. Adamın kara gözlerinde ne şehvet ne de istek vardı. Ona bir adamın almayı düşündüğü köpeğe değer biçerken baktığı gibi bakıyordu. Konuşmaları büyücünün düşüncelerinin somutlaşmış haliydi. Genç büyücü suçlu bir edayla, Kara Paladin'in düşüncelerini okuma gücüne sahip olduğunu düşünmeye başladı. "Köpek güçlü enikler doğuracak," dedi ibn Jad memnuniyetle. "Tanrımız için güzel yeni taraftarlar."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Köpek mi?" Zohra'nın gözleri alev almıştı. Güçsüzleşen Kiber'den kurtularak, ibn Jad'ın üzerine atıldı. 281 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Kiber arkasından tutup giderek daha da eğleniyormuş gibi gg. rünen Kara Paladin'e ulaşmadan onu durdurdu. Auda kıkırdama gibi bir ses çıkardı ama Mathew bu sesle buz kesmişti Açıkça sabrı tükenen ve keyifsiz olan Kiber, Zohra'yı birkaç adamına bıraktı ve ellerini ayaklannı bağlamaları emrini verdi İbn Jad gözlerini tekrar Mathew'a dikti; Mathew bu bakışlar altında titredi ve artık keseyi atmak için çok geç olduğunu fırsat varken neden atmadığını düşündü. İbn Jad ince elini Mathew'un pürüzsüz yanağında gezdirdi. "Parmaklanmın altında titreyen, kırılgan, narin Blossom'la karşılaştırırsak bir çakal." Mathew sinerek ve dişlerini sıkarak kendini adamın iğrenç dokunuşuna teslim olmaya zorladı. Hafifçe yana dönerek elindeki keseyi saklı tutmaya çalıştı. Belli belirsiz etraflarındaki hareketliliğin, zincirlerin gürültüsünün ve su sesinin farkına varıyordu. Zalim kölelik; Zohra'nın ve tabii ki ibn Jad kandırıldığının farkına varıp, onun Zhakrin için yeni müritler doğuramayacağını öğrenene kadar, Mathew'un da kaderi olacaktı. Umutsuzluk içinde, her şeyin başa döndüğünü fark etti; korkunç bekleyiş, berbat tahminler, korku, küçük düşme ve sonra da ceza. Ve bu sefer onu kurtaracak hiç kimse olmayacaktı. "Bu kadınlar... benim karılarım!" diyen bir ses geldi. "Onlara dokunmadan önce öleceksiniz." Mathew, Khardan'a baktı sonra kafasını çevirdi, gözlerine yaşlar batıyordu. Kalif, ibn Jad'ın tam önünde duruyordu. Bağlar derin yaralar açmıştı, şişmiş dudaklarındaki bir patlaktan taze kanlar akıyordu. Yüzünün hastalıklı sarılığı, dağınık sakalının mavimsi siyahıyla vurgulanıyordu. Gözleri çökmüş, halkalarla çevril282 GECENİN PALADİNİ misti. Yürüyüşü dengesizdi, onu iki gûm ayakta tutuyordu, jbn Tad'm bir hareketiyle onu bıraktılar. Khardan'ın dizleri büküldü. Kara Paladin'in ayaklan dibine düştü. "Dizleri bükülmüş bir adam, Amir'in adamlarından kadın kılığına girerek saklanırken bulduğumuz bir adam için oldukça cesur bir konuşma," dedi Auda ibn Jad soğukkanlılıkla. "Bunun hakkında yanıldığımızı düşünmeye başladım Kiber. Ona ihsan etmeyi planladığım onuru hak etmiyor. Onu ghullara bırakacağız..." Lanet olsun Khardan! Mathew, sessizce, acıyla Kalif e lanet yağdırdı. Neden bunu yaptın? Neden nefret ettiğin iki insan için; seni utandıran bir kadınla, utancın somut temsilcisi olan bir adam için hayatını tehlikeye attın? Neden yaptın ki bunu? Gurur için mi? Sen ve aptalca gururun! Şimdi etini gözümün önünde parçalayacaklar, seni gözümün önünde öldürecekler! Khardan'ın omzuna ayağını koyan ibn Jad adamı itti ve kalif yüzü koyun güverteye yığıldı. Mathew, küreklerin suda çıkardığı sesleri duyuyordu. Karadan ufak tekneler yelken açmışlar, gemiye yaklaşıyorlardı. Gemileri demir atmış, görevleri bitmiş olan ghuAzr gözlerinde aç, ürkütücü bir ışıkla Khardan'ın çevresini sarmaya başlamış-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lardı. Kalif kalkmaya çalıştı fakat Kiber suratına bin tekme atıp onu güverteye geri gönderdi. Ghuhar yakınlaşıyor, görünüşleri adamdan şeytana doğru değişmeye başlıyordu. Onları gören Khardan kendine gelmek için kafasını salladı ve bir kez daha kalkmak için çabalamaya başladı. Durun! Mathew sessiz bir ızdırapla bağırdı. Yumruklarını sıkmıştı. Dövüşmeyi bırakın! Durun! Auda ibn Jad teknelere bakarak emirler veriyordu. Kiber emirleri yerine getirmek için aynlmadan önce Khardan'ın ba283 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ğırsaklarına bir tekme attı. Kalif acıyla derin bir nefes alarak yere yattı ve bir daha da kalkmadı. GhuHar, etrafını çevirdiler, dişleri keskinleşti ve tırnakları pençelere dönüştü. "Kadınları getirin," dedi ibn Jad ve Kiber Zohra'yı tutan gûmlara doğru hareketlendi. Zohra onlara şaşkın bir korku ve inanmazlıkla bakıyor, neler olduğunu anlamıyormuş gibi görünüyordu. Gûmlat: onu teknelerin yaklaştığı yere doğru sürüklediler. Sanki tahtanın içine sürünerek kaçabilecekmiş gibi bedenini güverteye bastıran Khardan'ı izlemek için zorla arkasına döndü. Sıcak nefeslerini teninde ghuAar ulumaya başladılar ve Khardan'ın kolları seyirmeye, elleri kasılmaya başladı. Pençeler etine dalınca kalif çığlık attı. Mathew'un eli kesenin içindeydi; nasıl oraya girdiklerini hiç hatırlamıyordu. Parmakları volkan camının soğuk sapını kavradı. Ne yaptığının bilincinde değildi, ve asayı kaldırdığında, sanki onu tutan el başkasına aitti, konuşan ses bir yabancının sesiydi. "Sul'ün Yaratıkları!" diyerek bağırdı asayı onlara doğru tutarak, "Size Astafas, Karanlıklar Prensi adına geri çekilmenizi emrediyorum!" Dünya tamamıyla karanlığa büründü. Bir kalp atışı süresinde, gece gemidekileri içine almıştı. Göz açıp kapayıncaya kadar ışık geri döndü. Derisi kömür rengi, zayıf, cılız bir yaratık bağdaş kurmuş Khardan'ın üstünde duruyordu. Gözleri kızıl ateş, dili oynak alevdendi. Yayık parmaklı elini kaldırarak ghuâan işaret etti. "Efendimi duymadınız mı?" diye tısladı Şeytancık. "Sul'den sizi bir daha asla tatlı insan eti tadamayacağınız veya sıcak insan kam içemeyeceğiniz alevli derinliklere göndermesini söy284 GECENİN PALADİNİ jerneden önce gidin buradan." Ghuhat durakladı. Bazılarının pençeleri hâlâ Khardan'ın etindeydi, bazıların da dişleri ondan sadece birkaç santim uzaklıktaydı. Kötücül ifadelerle Şeytancığa baktılar. Şeytanda onlara baktı. Kırmızı gözleri alev alev yanıyordu. "Hep açlar, hep susuzlar..." Ghullar teker teker Khardan'ı bıraktılar. Gözleri Şeytancığın üzerinde, görünüşleri iblisten insana doğru değişirken, Kalif'ten yavaş yavaş uzaklaştılar. Dili zevkle sallanan Şeytancık, Mathew'a döndü ve eğildi. "Başka bir dileğiniz var mıydı, Karanlık Efendi?" 285

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


3 Mathew neredeyse asayı düşürüyordu. Gemideki şaşkına dönmüş insanlar arasında en şaşkını kendisiydi. Asanın titreyen parmaklarından kaymaya başladığını hissedince, refleks gibi bir hareketle onu yakaladı. Hareketleri bilince değil içgüdüye dayanıyordu. Büyü sırasında asayı düşürmek bütün sihirbazlar için çok büyük ve tehlikeli bir hata sayılıyordu. Neredeyse bütün genç öğrenciler bunu yapardı ve Mathew, Archmagus'un sesinin kulaklarında öfkeyle çınladığını duyabiliyordu. Genç büyücünün eğitimi onu kurtarmıştı. Büyü bozulursa, alt dünyadaki bütün ghuHann etrafını sarmasından daha beter tehlikede olacağının farkına varması da ona fazladan güç vermişti. Şeytancık tam eğilmeden önce Mathew yaraüğın gözlerinde onun ölümsüz ruhuna el koyma isteğini açık seçik görmüştü. O zaman Mathew, sonsuza kadar bir Karanlık Efendinin, Karanlıklar Prensi Astafas'm hizmetinde olacaktı. Neden yaratık onu kaçınmamıştı? Mathew, Astafas'ın adını söyleyerek kendini bedel olarak koymuştu. Neden yaratık itaat ediyordu? Sadece büyücüler tarikatının en güçlüleri Şeytancıklar gibi ölümsüzlere emir verip kontrol edebiliyorlardı. Asanın bu tip güçleri olabilirdi ama Mathew bu konuda GECENİN PALADtNl sUpheliydi. Meryem yetenekli bir büyücüydü ama o bile bir kontrol asası yapabilmesi için gerekli olan rütbeye yükselmiş olamazdı. Eğer bu tür bir gizli güce sahip olsaydı, cinayet gibi basit bit şeye başvurmaya ihtiyacı olmazdı. Hayır, garip ve gizemli bir güç işbaşındaydı. Artık çok geçti. Mathew yüz ifadesini tekrar kontrol altına almıştı. Bu karmaşık düşünceler aklından geçerken Şeytancığa boş boş bakıyordu. Kimsenin fark etmemiş olmasını diledi. Umudu boşaydı. Şeytancığın görünüşü ve dahası güzel kızıl saçlı kadına Karanlık Efendi olarak hitap etmesi Auda ibn Jad'm soğukkanlılığını bozmuştu. Yine de ibn Jad Mathew'un sinirli görünüşünü fark etmede geç kalmamıştı ve neyin habercisi olduğunu bilmese de daha sonra gözden geçirmek için hafızasına işledi. Mathew hareket etmesi gerektiğini biliyordu ve umutsuzca, kudretli, şeytani bir büyücünün bir sonraki hareketinin ne olabileceğini düşünmeye çalıştı. Kalbindeki emir, kendisini, Khardan'ı ve Zohra'yı bu korku dolu gemiden, Auda ibn Jad'dan, Şeytancığm yapabileceği kadar uzağa taşıtmaktı. Lakin tam bu emri kalbinden beynine taşırken Şeytancık kafasını kaldırıp Mathew'a baktı. Kırmızı gözleri alev püskürtüyordu, suratında kötü bir gülümseme vardı, dili kuru çatlak dudaklarını yalıyordu. Mathew ürperdi ve düşünceyi aklından sildi. Yaraük açıkça düşüncelerini okuyabiliyordu. Dileğini şüphesiz yerine getirecekti fakat Mathew onlan nereye götüreceğini adı gibi biliyordu; Şeytan Prensinin yanında Auda ibn Jad'ın aziz gibi kalacağı, sonsuz karanlığın olduğu bir yer. "Karanlık Efendim?" dedi aceleyle zayıf ellerini ovuşturarak. 287 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Sana daha fazla ihtiyacım yok," dedi Mathew en sonunda

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Bir titreme, sesine yüklemeye çalıştığı otoriter tonu berbat etmişti. "Seni tekrar çağırana kadar yok ol!" Emir altındaki yaratıklarla böyle mi konuşuluyordu? ]yıat_. hew hatırlamıyordu; Kara Büyü üzerine sadece üstünkörü bir eğitim almıştı, ve bildiği tek şey de Ak Büyücülerin aklıyla bu sanatla oynamanın er ya da geç felaketle sonuçlanacağıydı. Fakat Mathew, o ne derse desin Şeytancığm umurunda olmayacağı gibi huzursuz bir fikre kapılmıştı. "Emredersiniz Karanlık Efendim," dedi yaratık ve kalpleri durduracak bir gürültüyle kayboldu. Kimse hareket etmiyordu. Şeytancık gittiği için bütün gözler Mathew'a çevrilmişti. Oynamaya devam etmek zorundaydı. Hepsine soğuk ve tehditkar olduğunu umut ettiği bir bakış attı ve Khardan'a doğnı gitti. Asayı kaldırarak gözlerini ghuAa.ra. dikti ve bu hareketi karşısında saygıyla bir adım geriediklerini görünce kendini rahatlamış hissetti. Mathew, Khardan'm yanında diz çöktü. Yaralandığı, işkenceli bir ölüme yaklaştığı için sarsılmış Kalif in başını kaldıracak gücü bile yoktu. Kolunu adamın omuzlarına atarak, onu oturttu. "İyi misin?" diye sordu alçak bir sesle. Khardan'm dişleri çatırdadı, dudakları masmaviydi. "Sıyrıklar!" dedi nefes nefese. "Soğuk ateş... gibi... yanıyor." Mathew, ghuhztm kollarında ve bedeninde pençelerini geçirdikleri yerleri inceledi. Derisindeki uzun yırtıklar şişmişti ve mavimsi beyaz bir renkleri vardı. Yaralar derin olmasına rağmen hiç kan yoktu. Mathew'a yaslanan Khardan titremeye başladı. O kadar çok acı çekiyordu ki, neler olduğu hakkında pek bir fikri yokmuş gibi görünüyordu. 288 GECENİN PALADİNİ " GhuA&nn zehri kanına işlemiş. Yürüyemeyecek kadar hasta. Biriniz onu kıyıya çıkarın." Emri vermek için yukarı baktığında Mathew'un gözleri ibn Jad'ınkilerle buluştu. Siyah sürüngen gibi duygusuz gözlerde, ona Kara Paladin'in ne düşündüğüne dair ipucu verecek hiç bir şey göremedi. Auda'mn ona meydan okuması durumunda Mathew'un ne yapacağı hakkında hiç bir fikri yoktu. Kesinlikle Şeytancığı tekrar çağıramazdı, buna engel olabilirse tabi! İkisi uzun uzun birbirlerine baktılar; gemi, ghuHar, tekneler, güverteyi selamlayan sesler, hepsi birbirlerinin kalbinin derinliklerini görmeye çalışan adamların aklından çıktı. Mathew, hiç bir şey bulamadı. Eğer Auda ibn Jad birşeyler bulabildiyse, bunlar da kalbinde kilitli kaldı. "Kiber," dedi ibn Jad, "Üç tane adamını al, Kalif i izbarçoya oturtun ve onu tekneye indirin. Nazikçe Kiber, nazikçe." Kiber, büyük ağlarla güverteye, getirilen ve diğer tarafa sallanıp bekleyen teknelere yerleştirilmesi gereken yükleri bağlama işlerini bırakan üç tane adamı çağırdı. Hızla gelen gûmlar Khardan'ı dizlerinden ve kollanndan tutarak kaldırdılar ve sakarca onu geminin tırabzanları üzerinden geçirdiler. Ayağa kalkan Mathew güvertedeki bir tümseğe takılıp itibarını kaybetmemeyi umut ederek onları takip etti. Titreyen bacaklarını saklayan kaftanına minnettardı. Hâlâ asayı sıkı sıkı kavrıyordu ve onu görünürde tutmanın iyi olacağını düşünüyordu. Asayı o kadar sıkı kavramıştı ki bir daha asla bırakabileceğini düşünmüyordu. "Yaklaş bana Blossom," dedi Auda ibn Jad. "Geri kalanı-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nız," gûmlzn işaret etti "işinize devam edin. Neredeyse gece çökecek. O zamana kadar gemiden inmeliyiz. Onu alın," Zohra'yı gösterdi "ve kocasıyla aynı tekneye koyun." 289 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Mathew endişeyle Zohra'ya baktı; ne söyleyeceğini kestirmenin bir yolu yoktu, belki asanın Mathew'un bile olmadı^, ve ona inandığı tanrının Astafas değil Promenthas olduğunu ağzından kaçırabilirdi. Oysa Zohra hiç bir şey söylemedi, sadece gözleri apaçık, şaşkınlıkla ona bakıyordu. Zohra'ya gülümsemeyi başardı; bunun endişelerini gidermesini umut ediyordu ama görünüşe bakılırsa yaşananlar karşısında o kadar şaşırmıştı ki karşılık veremiyordu. Zohra onu götürmelerine izin verdi, uyur gezer gibiydi. Mathew içini çekerek, ibn Jad'ın önünde dikildi, ikisi güvertede yalnızdılar. "Evet, Blossom, görünüşe bakılırsa yüzün ve kıvrak vücudun ve büyücü elbiselerinle seni ilk gördüğümde beni kandırdın. Köle kervanıma aldığım bir kadın değil de bir adammış. Doğal olarak, seni öldüreceğimi düşündün ve beni kandırmaya devam ettin. Haklı olabilirdin, ama yine de, seni diğerleri gibi öldürtmeyebilirdim. Köle pazarında sevimli bir oğlanı, güzel bir kızdan daha çok arzulayanlar ve en az güzel bir kıza ödeyecekleri kadar iyi para ödeyebilecekler var. Bana doğruyu söyleseydin kendini utançtan ve beni de bu kadar zahmetten kurtarabilirdin. Yine de kuma dökülen su içilmez ve geri dönüş yok. Sanırım artık bana balıkları geri vermelisin, Blossom." Bunların hepsi, sonuncusu bile sakin tonlarla söylenmişti. Yine de Mathew demir uçlu tehdidin battığını hissetmişti. Düşüncelerini toparlayabilmek ve asayı tuttuğu umutsuz güçle cesaretine de tutunabilmek için bir an durdu ve başını salladı. "Hayır," diye ^cevap verdi usulca. "Bunu yapmayacağım. Gördüğün gibi büyü hakkında birşeyler biliyorum. Beni Taşıyıcı diye adlandırmıştın ve bu şekilde hitap edilen birini taşıdığı şeyden bu dünyadaki hiçbir güç ayıramaz." 290 GECENİN PALADİNİ "Seni öldürüp, onu cesedinden alabilirim," dedi Kara Palajin. Bunu o kadar büyük bir kayıtsızlıkla söylemişti ki Mathew titredi. "Evet," diye cevapladı Mathew, "Beni öldürebilirsin. En azından şimdi ne kadar çok bildiğimi biliyorsun ve daha da önemlisi Tanrımın" kelime zorlukla çıkmıştı dudaklarından "ne kadar çok bildiğini bildiğin için öldürmeyeceksin." "Astafas, kötülükte kardeş Tanrımız," diyerek başını salladı Auda ibn Jad yavaşça, düşünceli düşünceli. "Evet, Karanlıklar Prensi'ni merak ettiğimi kabul etmeliyim. Aslında, Kardeşimizle temasa girme fırsatı da beni mutlu ediyor. Balıkları almak için bunu feda etmeyeceğim, en azından şimdilik. Fakat zamanı gelecek Blossom; sana böyle hitap etmemden rahatsız olmuyorsun değil mi? Buna alıştığını görüyorum; yararlılığın sona erdiğinde seni oldukça tatsız bir şekilde mahvetmekten çekinmeyeceğim." "Anlıyorum," dedi Mathew, bitkin bir şekilde. "Benimle istediğini yapabilirsin; Astafas izin verdiği sürece; ama ben,"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


genç büyücü derin bir nefes aldı "Arkadaşlarımı bırakman konusunda ısrar diyorum." Auda ibn Jad gülümsedi; tam bir yılanın gülümseyebileceği gibi. Narin elini uzatarak Mathew'un ıslak kızıl saçlarından bir tutam aldı ve onu yavaşça, elinden bırakmayarak parmaklarına doladı. Kara Paladin Mathew'a yaklaştı, bedeni büyücününkine dokunuyordu, yüzü ve gözleri Mathew'un görüşünü kaplıyordu. "Arkadaşlarının gitmesine izin vereceğim, Blossom," dedi ibn Jad hafifçe. "Nereye gitmelerini istediğini söyle. Onları bu gemide mi bırakmalıyım? Onları Kürdin Denizi'ne mi atayım? Belki de bekleyip onları Galoş Adası'nda özgür bırakmamı ter291 MARGARET WEIS <& TRACY HICKMAN cih edersin? Şatomuzun gardiyanları bazen işlerini monoton buluyorlar. Biraz hareket etmek için ellerine geçecek bu şans hoşlarına gidecektir..." İbn Jad saç tutamını parmağına iyice sardı ve Mathew'un kafasını o kadar yakına çekti ki büyücü, adamın nefesini yanağında hissedebiliyordu. Gözlerini irade dışı kapadı Mathew. Boğulduğunu hissediyordu, sanki Kara Paladin bütün havayı içine çekiyor ve Mathew'u bir vakumun içinde mahsur bırakıyordu. "Başka meşguliyetlerim vardı, ghuAarı esaret altında tutmakla meşguldüm. Beni şaşırttın Blossom. Beni hazırlıksız yakaladın. Daha önce çok az kişi bunu yapabildi bu yüzden de Kalif in hayatını bağışlayarak seni ödüllendirdim." İbn Jad Mathew'un saçını sıkıca çekti, genç adamın gözleri yaşlarla dolmuştu ve kafasını biraz daha yakınlaştırdı. "Ama bu bir daha olmayacak!" Kara Paladin kelimeleri fısıldamıştı. "Sen iyisin tatlım ama daha çok... çok gençsin." Mathew'un saçını birden ve kuvvetlice çekti ve genç adam yüzüstü güverteye yapıştı. Asa elinden fırladı ve kumla kaplı tahtaların üzerinde kayarken acıyla izledi Mathew. Umutsuzca ona uzanmaya çalıştı ama siyah çizmeler asanın üzerindeydi. Elleri ve ayakları üzerine çökmüş olan Mathew, hayal kırıklığı ve utançla sindi. Auda ibn Jad'ın gülümsemesinin üzerinde solgun ve soğuk bir güneş gibi parladığını hissediyordu. Sonra çizmenin yerde sürtünmesini duydu; asa ileri yuvarlandı ve eline çarptı. "Astafas'a saygılanmı iletiyorum," dedi. "Hizmetkarını içtenlikle Galoş Adası'na kabul ediyorum." 292

A Galoş Adası, duman kenarlı fırtına kaplı kafası Kürdin Denizi'nin bulanık sularından yükselen büyük bir volkanın doruğuydu. Tekerlekli sandalyesinde günlerce hareketsiz oturan ve akrabalarının korkuyla bakıp "Hâlâ hayatta mı sence?" dedikleri, hırçın ve ihtiyar bir aile büyüğü gibi, volkan yıllardır hiçbir şey yapmamıştı. Lakin aynı yaşlı adam gibi volkan hâlâ hayattaydı ve ara sıra hafif bir sarsıntı veya biraz zararlı gaz püskürterek bunu kanıtlıyordu. Ölü Zhakrin'in birkaç inananı dünyaya ve Göklere karşı büyük ihtimalle son başkaldırılarını yapmak için burayı seçmişlerdi. Neredeyse yirmi yıl önce Tanrılannm zayıfladığı öğ-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


renildiğinde, Kara Paladinlerin Lordu haber göndermişti ve tasfiyelerden, cihatlardan ve eziyetlerden geriye kalan birkaç kişi, dinlerinin karanlık korkularının somut hali olarak kabul edilen bu yere gelmeye başlamışlardı. Kürdin Denizi üzerinden, geriye kalan birkaç ölümsüzleri eliyle taşman Kara Paladinler,- ölümsüzler kaybolduğunda orada tek başlarına kalmışlardı. Paladinlerin hayatları zordu. Tanrıları artık onlara yardım edemiyordu. İnançları ve onları tükenmeyecek bir bağlılıkla birbirlerine bağlayan gizli tarikatlarının kanunları dışında onları ayakta tutacak birşeyleri yoktu. MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Tek ve sapmaz amaçlan Tanrılarının geri dönüşünü sağlamak ti. Katı tarikatın üyelerinden başka hiç kimse bu dayanıklılık denemesini başaramazdı. Hayatta kalmışlardı ancak sadece bununla yetinmemişler, Siyah Ülküleri için yeni üyeler kazanarak, gelişip zenginleşmişlerdi. Kara Paladinlerin büyücü kadınları, ghuAzn yakalayıp, onlara ücret olarak insan eti vaat ederek, Sul'ün yaratıklarını Adayla anakara arasında bir deniz aracı işletmeye ikna etmişlerdi. Dünyayla olan ilişkileri tekrar kumlmuştu ve Kara Paladinler bir kez daha, her zaman ki gibi gizlilikle, gerekeni geri getirme yolunda ilerlemişlerdi. Paladinler köle tüccarlığı yapıyorlardı ve Zhakrin Şatosu'nu yaşayabilecekleri bir sığmak ve geri döndüğünde Tanrılarının kullanması için bir tapınak olarak inşa etmeye başladılar. Zhakrin Şatosu parıltılı siyah volkan camı, granit, sihir, kan ve kemiklerden inşa ediliyordu. Sayısız şanssız köle ya yüksek siperlerden düşerek koca taş bloklar arasında ezilmişti ya da Zhakrin'e kurban edilerek ölmüşlerdi. Kara Paladinler kurbanlann kanlarını blokların üzerine serpiştiriyorlardı; kemikleri harca karıştırılıyordu. Şato tamamlandığında geri kalan köleler de öldürülüp iskeletleri Şatonun dekoruna eklenmişti. İnsan kafatasları kapıların üstünde sıntıyor, kopmuş eller koridorları işaret ediyordu. Bacak ve ayak kemikleri de döner merdivenlerin duvarlarına monte edilmişti. İbn Jad'm teknesinin kıç tarafında giden Mathew, gemideyken zihni adayı fark edemeyecek kadar meşgul olduğundan şimdi onu dehşet içinde izliyordu. Bomboş, rüzgara karşı komnaksız, sivri bir koni şeklindeki kaya parçası sudan yükselip, dağın tepesini örten ebedi bulutlar arasında kayboluyordu. Kaya parçasının ölü, engebeli yüzeyinde hiçbir şey yetişmiyor294 GECENİN PALADİNİ du. Çarpık taşların dudaklarında ıslık çalan, kendini derin derelerde tutsak bulduğunda kasvetli kasvetli uluyan, boş kanyon duvarlarını döven rüzgar adada yaşayan tek canlıydı sanki. Zhakrin Şatosu, dağın bir yanında duruyordu. Sivri kuleleri ve ayrık dişli siperleri onun dağın evladı; volkanın ateş, duman ve kül halinde püskürttüğü bir şey gibi görünmesini sağlıyordu. Kulelerin birinin tepesinde yanan büyük bir sinyal ateşi bu hayali pekiştiriyor, kırmızımsı turuncu ışık camlardan aşağıdaki siyah kuma akan erimiş lavlar gibi dökülüyordu. Kara Paladinler kumsalda toplanmışlardı. Yaşları on yediyle yetmiş arasında değişen elli tane adam kumsalda sıraya dizilmişlerdi. Batan güneşin ışıklarıyla kırmızıya çalan siyah metalden zırhlar giymişlerdi. Omuzları, sol göğüslerinde yılan ar-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ması bulunan siyah kumaştan cüppelerle örtülmüştü. Paladinlerin miğferleri yoktu. Mathew tekne yaklaştıkça yüzlerinin dağın taşlarından oyulmuş gibi durduğunu gördü; o denli soğuk ve sabittiler. Fakat tekneler kürekçiler tarafından; Mathew duyduklarından çıkardığına göre şövalye eğitimi gören on beşle on yedi yaşları arasında genç adamlar -kıyıya çekilirken, Kara Paladinlerin yüzlerinin kısa ve hafif bir değişim geçirdiğini fark etti. Kendilerinden birini selamlarken yüz ifadelerinin yumuşamış ve gözlerinde de hakiki duygu ışıkları panldamıştı. Ve bunun Auda ibn Jad'ın genellikle uygusuz olan yüzüne de yansıdığını gördü. Adamdaki değişimle irkilen Mathew, çoğunlukla soğuk ve suskun olan Kara Paladin'in, silahtarlar daha tekneleri kıyıya çıkarma fırsatı bulamadan suya atlamasını hayretler içinde izledi. Çarpan dalgaların arasında zorlukla ilerleyen Auda, başı, birbirine dolanmış kırmızı taşlı gözleri alacakaranlıkta parlar295 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ken kafalan alnında birleşen iki yılan figüründen oluşan bir taçla çevrelenmiş yaşlıca bir adamın kollarına koştu. "İbn Jad! Zhakrin'e şükürler olsun! Sağ salim bize döndün!" diye bağırdı yaşlı adam. "Hem de başarılı bir şekilde, Lordumuz," dedi Auda ibn Jad. Dizlerinin üzerine çökerek, yaşlı adamın ellerini saygıyla öptü. "Kutsamam üzerinde olsun, Zhakrin!" diye bağırdı Lord, ellerini göklere kaldırarak. Kelimeleri diğer şövalyeler tarafından koro halinde tekrarlandı, dağın eteklerinde yankılandı ve kıyıya çarpan dalgaların sesleri arasında kayboldu. Khardan acı içinde bağırınca Mathevv'un dikkati Paladinlerden ona çevrildi. Kalif, Mathevv'un bulunduğu teknenin zemininde yatıyordu. Baygın halde bir o yana bir bu yana dönüyor, korkunç bir kabusun içinde inliyordu. "Kara Büyücü kadınlar onunla ilgilenirler. Endişelenme, Blossom," dedi Auda. "Ölmeyecek. Fakat sana minnettar olmazsa şaşırma. Hayatını kurtararak ona bir iyilik yapmadın." Mathew hüzünle, saçma hareketin hiç birine bir hayrı olmadığını ve şüphesiz dertlerini daha da arttırdığını düşündü. İbn Jad onu bir tehdit olarak görüyordu. Daha da kötüsü, Zohra onu bir kahraman olarak görüyordu. Farklı teknelerde olmalarına rağmen; Zohra görevinden hiç de memnun olmayan ve bıkkınlıkla ona bakan Kiber'in gözetimi altına konmuştu; Mathew kadının gözlerini, ona hayranlık dolu bakışlarını hissedebiliyordu. Mathew için yeni keşfedilen saygı sadece onun mutsuzluğunu arttırıyordu. Şimdi onları kurtarmasını bekliyordu ve Mathew bunun imkansız olduğunu biliyordu. Bir kez daha bir yalanı yaşıyordu ve aslında olmadığı bir şeymiş gibi davranmak zorundaydı. Ve bu sefer en ufak hatanın bile ce296 GECENİN PALADİNİ zası ölümdü. Belki de ölüm bir ödül olacaktı. Mathew artık bilmiyordu. Korkuyla guruldayan bağırsakları, soğuk elleri, buz gibi teri ve gümbürdeyen kalbiyle o kadar uzun zamandan beri yaşıyordu ki giderek ölümü mutlu bir dinlenme olarak görür olmuştu. Mantıksız öfke -ona güvendikleri için, onlar için endişelenmesini, onları bu tehlikeye attığı için suçluluk duymasını sağla-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dıkları için Khardan ve Zohra'ya duyduğu öfke- içinde yanmaya devam ediyordu. Gûmhs ve silahtarlar Khardan'ı karaya taşıdılar. Yanında suda yavaşça ilerleyen Mathew, acıdan mahvolmuş bedene baktı ve biraz merhamet biraz şefkat hissetmeye çalıştı. Ama içi kapkaranlıktı, boş ve soğuk karanlık. Khardan'ı eğreti bir sedyeye koymalarını, onu şatoya giden kayaların içine oyulmuş merdivenlerden yavaşça çıkarmalarını izledi ama hiç bir şey hissetmedi. Zohra bata çıka ilerliyor Kiber onu kolundan tutuyordu. Kafasını kaldırarak kocasının arkasından baktı; dudakları endişeyle ayrılmıştı. Kara gözlerinde kendisi için değil ama Khardan için korku ve acıma okunuyordu. Mathew o zaman Zohra'nın Khardan'a olan nefretinin bir çeşit ilgiyi maskelediğini anladı; belki aşk değildi ama en azından onun için kaygılanıyordu. Ve Khardan'ı kendine itiraf edemeyeceği kadar uzun bir süreden beri seven Mathew, herhangi bir şey hissetmek için fazla korkaktı. Boşluk onu sadece daha da öfkelendirdi. Bir yerlerde Şeytancığın kahkahalarını duyabildiğini düşündü ve Zohra'nın onaylama ve beklentilerle dolu gülüşüne kafasını çevirdi. Mathew, Auda ibn Jad ona seçme fırsatı vermeden gelmesini işaret ettiğinde neredeyse ona minnettar olacaktı. Arkasını kara kumlarda ıslak, kibirli ve kirli duran Zohra'ya dönerek, pala297 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN dinin arkadaşlarıyla sıcak selamlar paylaştığı yere yürüdü "Bu nasıl dehşet bir kardeşliktir?" dedi Mathew, kendi ken dine, düşüncelerini çevirebileceği bir yer bulduğu için mutlu "Bu adam insanları keçilerden farksız görüp köle olarak sattı Masum bir kızı sanki oyuncak bir bebekmiş gibi vücuduna bir bıçak saplayarak öldürdü. İnsanları gbuâara attı ve korkunç işkencelerini hoşgörüyle izledi. Ve onu çevreleyen adamların yüzlerinde de aynı soğuk, serinkanlı zalimliği görüyorum! Buna rağmen birbirlerine sarılırken gözlerinde yaşlar parıldıyor!" "Peki ya benim sevgili kardeşim Catalus nerede?" Auda sorgulayan gözlerle etrafını çeviren paladinlere baktı. "Neden bunun için, en kutlu ânımızda bize katılmak için çağrılmadı?" "Çağrılmıştı Auda," dedi Lord yumuşak, üzgün bir sesle, "Fakat sana kötü haberler iletmek zorundayım, dostum. Catalus Meda şehri Tara'kan İmparatoru'nun birlikleri tarafından saldırıya uğradığında oradaki yeni tapınağımızda rahipleri eğitiyordu. Korkak Medalılar teslim oldular, hem de bir insana ve Quar'a bağlılık yemini ettiler!" "Yani Bas Savaşı başladı," dedi İbn Jad. Kaşları çatılıyor, gözleri kararıyordu. "O bölgeden geçerken söylentilerini duymuştum. Peki ya Catalus?" "İnsanların taraftarlarımızı birliklere teslim edeceklerini bildiği için rahiplere Çjuar'a kurban olmadan önce kendilerini öldürmelerini söylemiş. Birlikler geldiğinde tapınağı kan gölü halinde, Catalus'u da bunun ortasında dikilir halde bulmuşlar. Fazla düşünenleri öldürdüğü için kılıcı kırmızıymış." "Amir'in birlikleri onu yakalayarak, korkak demişler. Çok yakında kendi zehirli sözleriyle boğulacaklannı bildiği için alaylarını duymazdan gelmiş. Onu Amir'in ve artık Catalus'un ruhuna sahip olduğunu düşünen Quar'm İmamının önüne sü298

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


GECENtN PALADİNİ yüklemişler." Bu berbat hikayeyle sarsılan Mathew, Auda ibn Jad'ın kanın çekildiğini gördü. Dudaklarına kadar bembeyaz olan Kara paladin usulca sordu, "Peki benim sevgili kardeşim ne yaptı?" Lord elini Auda'nm omzuna koydu. Bütün paladinler susmuşlardı. Yüzleri beyaz ve ciddi, dudakları sımsıkı kapalıydı. Kıyıya çarpan dalgaların, rüzgarın taşlar arasında kederli uğultuları ve Kara Paladinlerin Lordu'nun derin sesi duyulan tek seslerdi. "Catalus etrafındaki diğer mahkumların katledilişlerini seyretti. Sıra ona geldiğinde, kaftanından bir hançer çıkardı ve kendi karnını yardı. Sürünerek ilerledi ve son nefesinde kızıla boyalı elleriyle İmamın eteklerini yakalayıp Quar'ın İmamı Faysal'ı Zhakrin'in kan lanetiyle lanetledi." Auda ibn Jad başını eğdi. Bütün vücudu bir hıçkırıkla sarsıldı. Bir çocuk gibi ağlamaya başladı. Yanında duran Paladinler şefkatle onu okşadılar. Çoğu da hiç utanmadan kendi gözyaşlarını siliyorlardı. "Catalus Tanrımız adına öldü. Ruhu Zhakrin'le birlikte ve tanrımızı dünyaya geri döndürme savaşımızda bize yardım edecek," dedi Lord. 'Yasını tutuyoruz. Onu şereflendiriyoruz. Bundan sonra da öcünü alacağız." "Çok yaşa Catalus! Çok yaşa Zhakrin!" İbn Jad kafasını kaldırarak vahşice haykırdı, yanaklarında gözyaşları parıldıyordu. "Çok yaşa Catalus! Çok yaşa Zhakrin!" diye bağırdı Paladinler. Sanki haykırışları karanlığı çağırmış gibi güneş denizin içinde kayboldu ve toprakları aydınlatmak için geriye sadece kırmızı kalıntıları kaldı. "Şimdi bize yanında duran bu alev saçlı kadının adını söy299 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN le" dedi Lord, hayran bakışları Mathew'un üzerinde geziniyQ du. "Onu Yetiştiriciler için mi getirdin? Yoksa sonunda senin kalbine de mi dokunuldu ve onu karın olarak mı alacaksın?" "Hiç biri," dedi İbn Jad gülümseyerek. "Bu bir kadın değil bir erkek." Bu söz üzerine bir kahkaha koptu, adamlardan bir çoğu utanç içinde kızardılar, arkadaşları onları alay ederek dürtükledi. "Eğer ona arzuyla baktıysanız utanmayın kardeşlerim. Süt teni, yeşil gözleri, ve narin hatları ben dahil bir çok kişiyi aldattı. Hikayesini detaylarıyla akşam yemeğinde anlatacağım. Şimdilik o bir Taşıyıcı ve kardeş Tanrımız Astafas'ın hizmetindeki bir büyücü." Kara Paladinler arasında bastırılmış saygı belirten bir mırıldanma dalgalandı. "Bir büyücü!" Lord Mathew'a ilgiyle baktı. "Büyü sanatında yetenekli olan erkekleri duymuştum ama daha önce hiç biriyle karşılaşmamıştım. Emin misin ibn Jad? Kanıtın var mı?" "Evet var," dedi Auda sesinde bir parça kinayeyle. "Sul'ün Şeytancıklarından birini çağırdı ve şatoya taşındığını gördüğünüz adamın ghuAara. yem olmasını engelledi." "Gerçekten de yetenekli bir büyücü! Karım sizinle tanıştığına memnun olacak," dedi Lord, Mathew'a. "O insanlarımızın Kara Büyücü Kadını. Onun büyüsü olmasa ayakta kalamazdık." İbn Jad'ın gözleri hâlâ kaybettiği yoldaşı için akıttığı yaşlar-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


la ıslaktı. Yine de tehditleri Mathew'un ruhunu keskin bir bıçak gibi yarmıştı. Genç sihirbaz mantıklı bir karşılık veremiyordu, sanki dili şişmişti, boğazı da kurumuştu ve yanıyordu. Neyse ki şato kulesinde bir çan çalmaya başlamıştı. Paladinler dağılmaya başladılar. Kumsalda yürürken çizmeleri kumları çatırdatarak eziyordu. Bir çoğu Lordlarının dikkatini kendi 300 GECENİN PALADİNİ üzerlerine çekti. Ibn Jad maceralarını duymak isteyen arkadaşın tarafından götürülmüştü. Mathew bu kasvetli kıyıda unutulacağını, yalnız kalacağını düşünüyordu ki, Lord omzunun uStiinden etrafına bakındı. Teknelerden, fildişi küpleri ve diğer bagajları indiren genç adamlara seslendi. "Birkaçınız büyücüyü karımın dairelerine götürün. Ona uygun kıyafetler bulmasını ve akşamki tören için hazırlamasını söyleyin." İki silahtar Lord'un emriyle derhal harekete geçip MatheWla ilgilenmeye başladılar. Tek kelime etmeden ve kadın kıyafetlerine birkaç sakin meraklı bakıştan başka onunla hiç ilgilenmeden onu hızla ıslak kaskatı kumların üzerinde, siyah parlak yüzeyi olan güneşin kanıyla hafifçe boyanan Zhakrin Şatosuna götürdüler. 301

5 Dağın içine oyulmuş siyah merdivenleri çıkarken Zohra kibirli asaletini ve serinkanlılığını korudu. Ne de olsa gurur elinde kalan tek şeydi. Ona devamlı kendisini bir lokmada yutacak bir ghuknuş gibi bakan Kiber'in rehberliğinde ilerleyen Zohra yüzünü, korku ve şaşkınlığını başarıyla saklayan katı bir maskeye dönüştünnüştü. Bekleneceği gibi bunu yapması zor değildi. Kımız içmiş veya şehir insanlarını çıldırtan bitkinin yapraklarından yemiş gibi uyuşmuştu. Merdivenlerden, ayaklarının altındaki taşları hissetmeyerek çıkıyordu. Merdivenlerin en üstünde Ölüm Yürüyüşü denen bir köprü, derin bir nehrin üstünden şatoya ulaşımı sağlıyordu. Tahta ve ipten yapılmış köprü, geçidin sarp uçları arasında sallanıyordu. Dar köprü, ne zaman biri bassa tehlikeli bir şekilde sallanıyordu; üzerinden aynı anda sadece birkaç kişi geçebiliyordu ve şatonun siperlerine de bir ok atışı kadar yakındı. Onu kullanmaya kalkışan düşman ordusu kötü bir sonla karşılaşacaktı; şatonun okçulan için oldukça kolay hedefler oluşturuyorlardı. Okçular ayrıca ipleri tutuşturacak yanan oklar atıp bütün yapıyı aşağıdaki kanyona gönderebilirlerdi. Ölüm Yürüyüşü'nün girişini direklere yerleştirilmiş insan kafaları koruyordu. Bunlar Kara Paladinlerin yakalayıp, en köGECENİN FALADtNl tü işkenceleri yaptıkları mahkumların kafalarıydı. Gizemli sanatlardan biri marifetiyle kellelerin üzerinde hâlâ et ve deri vardı ve ölü yüzlerdeki ızdırap dolu ifade onları görenlerde, Zhakrin Şatosuna girecek olan düşmanlan nelerin beklediğini anlıyorlardı. Zohra dehşet verici muhafızlara kayıtsız gözlerle baktı. Tehlikeli bir şekilde sallanan köprünün üzerinden, Kiber'e hayranlıkla kafasını sallatan bir soğukkanlılıkla geçti. Şatonun

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kemerli kapısından hiç tereddüt etmeden girdi ve tavandan hızla indirilip, altında duran kişiyi kazıklara geçirecek olan kırmızı uçlu demir çubukların altından geçip gitti. Granit duvarlardan ona gülümseyen kafatasları veya yanan meşaleleri tutan kemikli eller ne benzini attırdı ne de gözlerini irileştirdi. Geniş, meşalelerle aydınlatılmış salonda askerlerin, üzerinde Khardan'ın inleyip titrediği sedyeyi merdivenlerden çıkarmalarını izledi. Gemiden ayrıldıklarından beri hiç konuşmamıştı ve Şatoya girdiklerinde de sadece üç soru sordu. "Onu nereye götürüyorlar? İyileşecek mi?" ve "Ona ne olacak?" Kiber kadına merakla baktı. Kesinlikle sevgili kocasının kaderini öğrenmek isteyen bir kadın gibi görünmüyordu. Kiber bu koridorlarda bunun gibi bir çoklarını görmüştü; erkeklerine sıkıca sarılanları, çığlıklar ve gözyaşları içinde götürülenleri... Tabi ki onlar kocalarını bekleyen kaderi biliyorlar, en azından tahmin ediyorlardı. Belki bu kadın bilmiyordu... belki de biliyor ama umursamıyordu. Kiber aslında bunun pek de fark etmeyeceğini tahmin ediyordu; ne hissederse hissetsin asla güçsüzlüğüne yenilmezdi. Daha önce hiç onun gibi bir kadın tanımamıştı ve Auda ibn Jad'ı kıskanmaya başladı. "Onu Kara Büyücü kadına götürüyorlar. Ghul yaralarını iyi303 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN leştirmekte yetenekli. Eğer o isterse, iyileşir. Bundan ötes" efendime kalmış," dedi Kiber. "Ve kesin kararın verileceği yer de Tapmak Konseyi," son kelimeyi söylerken duraklamıştı kadının dilindeki tek karşılığı da "özel toplantıydı", fakat buda tam olarak doğru anlamı vermiyordu. Zohra'nın Yüzündeki ifade değişmedi ve Kiber anladığından şüphe etti. Şimdi kendi kaderini ve o kızıl saçlı kadının... adamın... veya her neyse onun kaderini soracaktı. Ama sormadı; tek kelime bile etmedi. Gururlu yüzündeki ifadeden, Kiber çok geçmeden kadının ne demek istediğini anladığını gördü; açıktı ki kendinden çok aşağı gördüğü biriyle konuşmayı reddediyordu. En azından bu Zohra denen kadına neler olacağının ayrıntılanyla ilgilenecek biri olarak Kiber'i sinirlendirdi. Hayalini kurmak onu heyecanlandırdı ve gururunun umutsuzluğun keskin bıçağıyla yaralanışını görmeyi umut ederek yine de ona anlatmayı düşündü. Ama ona söz düşmüyordu. Gönüllü veya gönülsüz Zhakrin Şatosu'na getirilen kadınlar Kara Büyücü kadının yetkisi altındaydı ve eğer Kiber onun işlerine burnunu sokarsa bunu onun aleyhine kullanırdı. Şato'daki herkes gibi Kiber de Kara Büyücü kadını kızdırmaktan kaçmıyordu. Zohra'ya başka bir şey söylemeden onu Kadınlar Kulesi diye anılan yere giden dolambaçlı merdivenlerden çıkardı. Kapıda muhafız yoktu; kara büyücü kadının korkusu yeteri kadar muhafızlık yapıyordu; Kadınlar Kulesine belirlenen saatler dışında giren herhangi bir adam doğduğu güne lanet ederdi. Bu etki o kadar kuvvetliydi ki, görev icabı orada bulunuyor olmasına rağmen Kiber huzursuzdu. Kapıyı açtı ve dikkatli bir adım attı. Siyah elbiselere bürünmüş sessiz figürler onun girmesiyle 304 GECENİN PALADİNİ tutukluya korkmuş veya meraklı bakışlar atıp, karanlık ve kas-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


vetli holün gölgelerinde süzülerek uzaklaştılar. Havada ağır bir parfüm kokusu vardı. Sessizliği bozan tek sesler ara sıra ağlayan bebeklerin ağlamalan veya doğum yapan kadınların uzaklardan gelen çığlıklarıydı. Kiber Zohra'yı ana girişin hemen karşısında bulunan ufak bir odaya götürdü. Kapıyı açarak onu kabaca içeri itti. "Burada bekle," dedi. "Birileri gelir." Aceleyle kapıyı kapattı. Parlayan siyah duvardaki bir çiviye dolanmış siyah kurdeleden sarkan gümüş anahtarla kapıyı kilitledi. Anahtan yerine koyup gidecekti ki gözleri sağ tarafta duran kemerli kapıya takıldı. Kemeri ağır kırmızı kadifeden bir perde kapatıyordu; arkasını göremiyordu. Ama havadaki parfüm kokusu oradan yayılıyordu. Koku ve perdelerin arkasında neler olduğunu bilmesi kalbinin hızla çarpmasına, kasıklarının ağrımasına sebep oldu. Her gece, gece yarısında Kara Paladinler merdivenleri çıkıp Kadınlar Kulesine girerlerdi. Onlar ve sadece onlar kırmızı kadifeden perdenin arkasına geçme hakkına sahiptiler. Solundaki koridorda açılan bir kapının sesi Kiber'i ürküttü. Perdeden gözlerini ayırarak Kuleden çıkılan kapıyı o kadar kuvvetle çekti ki neredeyse kafasını çarpıyordu. "Kiber?" dedi kuru, kulak tırmalayıcı bir ses. Kiber'in beti benzi atmıştı ve terliyordu. Eli hâlâ kapı kolunda arkasını döndü. "Madam," dedi belli belirsiz. Önünde o kadar ufak tefek bir kadın vardı ki kolaylıkla on iki yaşında cılız bir kızla karıştırılabilirdi. Gerçekte o yaştan yedi kat daha büyüktü ama buna rağmen yüzünde bütün o yılların izlerini görmek mümkün değildi. Yaşını hangi gizemli sa305 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN natla değiştirdiğini kimse bilmiyordu ama yeni doğmuş bebeklerin kanını içtiği söyleniyordu. Güzelliği inkar edilemezdi lakin arzu uyandırmıyordu. Yanaklarında kırışıklıktan eser yoktu ama yakından bakıldığında bu pürüzsüzlüğün gençliğin taze sıkılığı değil, iyice gerilmiş bir davul derisi gibi olduğu görülüyordu. Gözleri şehvetliydi, onları aydınlatan gücün alevini yansıtıyorlardı. Siyah kadifenin altında inip kalkan göğüsler yumuşak ve olgundular ama hiçbir adam başını onlara yaslamak istemezdi çünkü altlarında atan kalp merhametsiz ve buz gibiydi. Kiber'i o kadar zarafetle çağıran beyaz eller sayısız masumun kanıyla lekelenmişti. "Yeni bir tane mi getirdin?" diye sordu kadın alçak, müziği kalpleri durduran tatlı bir sesle. "Evet, Madam," diye cevapladı Kiber. "Odama gel ve bana rapor ver." Kadın emrinin yerine getirilip getirilmediğini görmeyi beklemeden kokulu gölgelerin içinde kayboldu. Yerine getirileceğine şüphe yoktu. Kiber bütün kalbiyle başka bir yerde olmayı, hatta gbuAarm gemisine ayak basıyor olmayı isteyerek Kara Büyücü'nün dairesine girdi. Ruhundansa etinin yiyip bitirilmesi daha iyiydi. Eğer Büyücü kadın isterse Tanrısının bile onu bulamayacağı Sul'ün uçurumlarına mahkum olacaktı. Zohra odada tek başına, hiçbir şeye bakmadan duaıyordu. Şimdi hiç kimse göremezdi onu. Gurur -ki o başka insanlarla beslenir- açlık çekmeye ve hızlı bir şekilde tükenmeye başladı ve histeri onun yerini almak için hazırda bekliyordu. Boğa-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


zında yanan bir çığlıkla yüzünü Göklere çevirdi Zohra. "Kurtar beni Akhran!" kollarını savurarak, öfkeyle bağırdı. "Beni bu hapishaneden kurtar!" 306 GECENİN PALADİNİ Çılgın heyecan sadece birkaç saniye sürmüş, geri kalan gücünü de tüketmişti. Zohra yere çöktü, bir çeşit sarhoşluk içinde orada yattı ve en sonunda uykuya daldı. Soğuk onu uyandırdı. Titreyerek oturdu Zohra. Uyku ona iyi gelmişti. Patlamasının hatırasıyla utançtan kızaracak kadar güçlü hissediyordu. Öfkesi geri döndü; onu buna bulaştırdığı sonra da terk ettiği için Mathew'a, başarısızlıkları için Khardan'a, dualarını kabul etmeyi reddettiği için de Tanrıya karşı duyduğu öfke. "Her zaman olduğum gibi yalnızım," dedi Zohra kendi kendine. "Bu berbat yerden çıkıp halkıma geri dönmek için elimden gelen her şeyi yapmalıyım." Ayağa kalkarak kapıya yürüdü ve onu açmaya çalıştı. Kilitliydi. Kolu defalarca çekti ama açılmayı reddediyordu. Hayal kınklığıyla dudağını ısırarak döndü ve bir yol bulmak için odayı incelemeye başladı. Küçük, kare şeklindeki yüksek tavanlı odayı, köşedeki üç ayaklı bir sehpanın üstünde duran demirden bir fener aydınlatıyordu. Zohra'nm yaslandığı kapıdan başka hiçbir kapı veya pencere yoktu. İnanılmaz derecede güzel desenleri olan el örgüsü bir halı zemini kaplıyordu. Siyah, vernikli sandalyeler halıyı çevreliyordu, yanlarında da ufak sehpalar vardı. Islak kıyafetlerinin içinde titreyen Zohra, odayı boydan boya, ufacık bir çatlak bulabilme amacıyla araştırdı. Bir tane bile yoktu. O anda bu dört duvar arasında kapana kısıldığını anladı. Daha önce hiç duvarlı bir yerde bulunmamıştı. Halkının yaşadığı çadırlar ışık ve hava girmesine izin veren geçici konutlardı. Doğaya uyum sağlayıp, içeri girmesine izin veriyorlardı. Yüzüne kapıyı kapayıp yadsımıyorlardı. 307 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Zohra onlara baktıkça soğuk taş duvarlar kalınlaşıyor gibiydiler. Katı yapıları ve kalıcılıkları üzerine geliyordu. Hava dumanlı ve yeri, eşyaları kaplayan fazla doluydu. Giderek artan bir boğulma hissine kapıldı ve sandalyelerden birine çöktü. Oda fark ettiğinden daha küçüktü. Peki bütün havayı kullandığında ne olacaktı? Sandalyeye iyice gömüldü. Sinirli sinirli yüzüklerini parmaklarında döndürüyordu. "Prenses!" diye bağırdı endişeli bir ses. Yüzüklerden birinden beyaz bir duman çıktı ve bir top gevşek hamur gibi şişerek, yerde dolaşıp durdu. Bir sarık, sarı ipek şalvar, sivri uçlu ayakkabılar mutsuzlukla buruşmuş şişman bir surat yavaşça biçimlendi. "Usti!" Cin Zohra'nın önüne atıldı ve şişman kollarını bacaklarına sararak gözyaşlanna boğuldu. "Kurtann beni Prenses!" diye ağladı. "Kurtarın beni!" 308 6 "Seni kurtarmak mı?" diye tekrarladı Zohra kızgın kızgın.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kendini ona tutup hüngür hüngür ağlayan cinden başarısızca kurtarmaya çalıştı. "Seni kurtaracağım... bir keçi postunun içinde!" "Keçi postu mu?" Usti çabucak Zohra'yı bıraktı. Yere çöküp inledi ve açılıp, başından sarkan sarığının ucuyla gözlerini sildi. Cinin kıyafetleri yırtık ve pisti. Salyalar akan pis yüzündeMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN maya yer. Kilo verdim!" dedi toparlak karnını göstererek. "Bir deri bir kemik kaldım. Ve..." Usti yutkunarak durdu. Zohra ayağa kalkmış ona o çok iyi tanıdığı çetin yüz ifadesiyle bakıyordu. "Bir deri bir kemik! Bir deri bir kemik kalmayı isterdin seni şişik, gereğinden fazla büyük domuz işkembesi! Ben esir alındım, var olmayan bir denize getirilip, şeytanlarla dolu bir gemiyle üzerinden geçtim ve iğrenç bir yere getirildim! Yüzüğe kapalı kalmış!" Etkilenmiş gibi görünmeye çalışan ama kesinlikle başansız olan cine öfkeyle bakarken hiddetle soludu bir nefes aldı Zohra. Elleri büküldü, tırnakları loş ışıkta parladı. Usti'nin gözleri korkuyla açıldı, görüntüsü kaybolmaya başladı. Cin gidiyordu! Yine yapayalnız kalacaktı! "Hayır! Gitme!" Zohra sakinleşmeye çalıştı. Sandalyeye yaslanarak yatıştıncı bir tavırla elini uzattı. "Öyle demek istemedim. Ben... ben korkuyorum. Ne buradan ne de bu insanlardan hoşlanıyorum. Beni kurtarmalısın! Beni buradan çıkarmalısın! Bunu yapabilirsin değil mi Usti?" "Ölümsüzler her şeyi yapabilirler Prenses," dedi Usti böbürlenerek. "Beni mangalıma geri koyacaksınız değil mi?" "Evet tabi ki!" "Beni o yüzüğe göndermeyeceksiniz?" "Hayır!" dedi. Çileden çıkan Zohra ters ters. Kendini cini yırtık ipek gömleğinin kolundan tutup sarığının geri kalan kısmı da açılana kadar sallamaktan alıkoymak için oturduğu sandalyenin kollarına sıkı sıkı tutunmuştu. "Çabuk ol! Biri gelebilir!" "Pekala!" dedi Usti uysal bir tavırla. "Önce nerede olduğu310 GECENİN PALADİNİ muzu bilmem gerekiyor" "Buradayız!" dedi Zohra kollarım savurarak. "Duvarlar konuşmaya başlamadığı sürece bu bana hiçbir şey anlatmıyor," dedi cin sakin sakin. "Dinliyordun!" dedi Zohra suçlayarak. "Nerede olduğumuzu biliyor olmalısın!" "Prenses, zihinsel ızdırap halinde, ölümlülerin klişeleşmiş ve banal gevezeliklerine dikkat etmemi nasıl bekleyebilirsiniz?" dedi incinmiş Usti. Zohra'mn kelimeleri doğrudan sıkıca kapanmış dişlerinin arasından geldi. "Kendilerine Kara Paladinler diyen kişilerce esir alındık. Adı Shakran mı ne olan bir tanrıya hizmet ediyorlar." "Zhakrin olabilir mi Prenses?" "Evet bu doğru gibi. Ve şu denizin ortasındaki bir adadayız." "Kürdin Denizi'nin ortası," diyerek düzeltti Usti kendinden

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


emin bir havayla. "Galoş denen bir ada. O zaman burası da Zhakrin Şatosu olmalı." Merakla etrafına bakındı. "Burayı duymuştum." "İyi!" dedi Zohra derin bir nefes alarak. "Şimdi çabuk ol. Beni..." durakladı, hızlı hızlı düşünerek "Bizi buradan çıkarmalısın," dedi. Khardan ona sonsuza kadar borçlanacaktı. İkinci kez hayatım kurtarıyordu. "İmkansız," dedi Usti. "Bizi mi? Biz kim?" "İmkansız da ne demek!" Zohra'mn elleri sandalyenin kollannı kavradı, gözleri yanıyordu. Usü'nin efendisinin öfkesi karşısında beti benzi atmıştı ama bu onu yıldırmamıştı. Bir kendini üstün görme ifadesi şişman suratını aydınlatmıştı. Parmaklarını karnının üstünde kavuştu311 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN rarak "Bir yemin ettim," dedi. "Evet, efendine hizmet etmek için, seni..." "Özür dilerim Prenses, ama bu yemin öncelik taşıyor ve Ölümsüzler Mahkemesinde böyle hüküm verilir. Oldukça uzun bir hikaye." "Ayrıca benim duymak için can attığım bir hikaye!" Zohra'nın dudakları tehlikeli bir şekilde kıvrılmıştı. Usti yutkundu ama kendine göre haklıydı ve başladı. "Bundan iki efendi önceki, yemeğe çok düşkün Abu Kir adında bir efendimle ilgili. Bana damak zevkinin keyiflerini o, kutsanmış Abu Kir öğretti. Akhran cennette onunla akşam yemeği zevkini tatsın. Ve benim, aylardan beri yemek yememiş birinin ondan bahsetmeye zorlanması! Rahat dur, zavallı büzüşmüş şey," diye karnını okşayarak "yakında yemek yiyeceğiz tabii eğer bu berbat yerde yenecek birşeyler bulabilirsek. Evet, kusura bakmayın, Prenses," diye devam etti hızlı hızlı. "Abu Kirden bahsediyorduk. Bir gece Abu Kir beni huzuruna çağırdı. '"Usti, asil dostum bu gece canım kumkat çekiyor.' "Her zaman hizmet etmeye hazır olduğum için 'Bundan kolay bir şey olamaz, Efendim,' dedim doğal olarak. "'Ah, ah, o kadar kolay değil Usti,' dedi Abu Kir. 'Benim istediğim kumkatlar sadece bir yerde büyüyorlar, Ölümsüz Quar'ın bahçesinde. Onların yoğun, tatlı lezzetinden bir kez tadan kişi bütün dert ve tasasını unuturmuş.' "Gerçekten de doğru duymuşsunuz efendim. Ben kendim onlardan tattım ve bu hiç abartı değil. Lakin o bahçenin meyvelerini almak güzel bir bakirenin annesini kızının geceyi sizle geçirmesine izin vermesine ikna etmekten daha zor. Aslında, Efendim, eğer sadece siz emrederseniz size kumkatları unutturacak bir bakire var aklımda," dedim. 312 GECENİN PALADİNt "'Kadınlar!' dedi Abu Kir küçümseyerek. 'Yemekle karşılaştırınca onlar ne ki! Bana Quar'ın bahçesinden kumkatlar getir Usti özgürlüğünü bahşedeyim.' "Bu kadar bonkörce bir öneriyi geri çeviremezdim ve bildiğiniz gibi Prenses, hizmet ettiklerime çok bağlıyımdır ve onları memnun etmek için elimden geleni yaparım. Oysaki Akhran'ın cinlerinden biri elini kolunu sallaya sallaya Quar'ın bahçesine, özellikle de buranın bahçıvanı Kaug'ken, burnu deniz suyuyla dolsun, girip kumkat isteyemezdi. "İşte bu yüzden Quar'ın ölümsüzlerinden birine gidip ba-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


na efendisinin bahçesinden kumkatlar getirip getiremeyeceğini sordum. '"Hiç bir şey beni daha mutlu edemez,' dedi Quar'ın cini. 'Ve eğer efendimin en sevdiği yeşim-mercan kolyesi Benario'nun taraftarlarından biri tarafından çalınmış olmasaydı hemen uçup getirirdim. Şu anda tanrının, eli uzun ölümsüzüne efendisini kolyeyi geri vermeye ikna etmeye gidiyordum. Diğer türlü sevgili Usti, sana kumkatları getirirdim.' "Konuşurken bana çekik gözlerinin ucuyla bakıyordu ve kumkatları almak için ne yapmam gerektiğini biliyordum. "Derhal Benario'nun ölümsüzüne gittim, tahmin edeceğiniz gibi cüzdanımı kömür mazgalımda bırakmıştım." Zohra kafasını eline dayadı. "Size uzun bir hikaye olduğunu söylemiştim," dedi protesto ederek. "Zhakrin ve yeminine gelmemize ne kadar kaldı." "Tam da oraya geliyordum, Prenses. Benario'nun ölümsüzü yeşim-mercan kolyeyi Zhakrin'in taraftarları tarafından yapılmış bir suikastçı hançeriyle değişeceğini söyledi. Böylelikle ben de..." 313 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Şşşt!" Dikleşerek kapıya baktı Zohra. Dışarıdan gelen hı şırtıları duyulabiliyordu, güçlü bir parfüm kokusu da içeri süzülmüştü. "Misk," dedi Usti hapşırarak. "Şşşş!" Anahtar sesleri duyuldu. "Hemen yüzüğe gir!" diye fısıldadı Zohra. "Prenses!" Usti korku içinde ona baktı. Zohra sol elini uzatarak "Sana dediğimi yap!" dedi hırçın bir ifadeyle. Dumanlı kuvars parmağında parlıyordu. Kapının kilidi açıldı. Usti yüzüğe umutsuz bir bakış attı. Kapı açılmaya başladı. Cin sanki fiziksel bir darbe yemiş gibi nefesini tuttu. Kapıya korkudan deliye dönmüş bir bakış attı. Gözleri pırtlayarak, bir anda dumana dönüştü, döne döne tavana yükselip, kafa üstü yüzüğe daldı. Zohra cin içinde kaybolunca bir an için yüzüğe baktı. Koyu renk taşı olan gümüş bir yüzüktü. Çirkindi ve onun değildi. Çabucak elini üzerine kapadı ve ziyaretçisiyle yüzleşmek için döndü. Kapıda zarifçe havayı koklayan bir kadın duruyordu. Ne yüzünde peçe vardı ne de başı örtülüydü. Kestane kahverengisi kalın saçlar karmaşık, sıkı bir topuz halinde toplanmıştı. Siyah kadife elbiseleri yürürken yerleri süpürüyordu; Zohra'nm Khardan'ın zırhında ve geminin direğinde sallanan bayrakta gördüğü parçalı yılan sembolü sol göğsünü süslüyordu. Sade güzelliği kayda değerdi, fakat kapının yanında duran mazgalın ışığı altındaki beyaz ten, Zohra'ya fildişi küpleri hatırlatan grimsi bir renk alıyordu. "Beni serbest bırakmanızı emrediyorum." Sözler Zohra'mn dudaklarındaydı ama asla telaffuz edilmedi. 314 GECENİN PALADİNİ Kadın hiç bir şey söylemedi. Sadece, eli kapı kolunda, renkleri anlaşılamayan gözleriyle Zohra'ya manalı bir şekilde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bakıyordu. Zohra önce bakışlara kendi kibirli bakışlarıyla karşılık verdi. Sonra gözlerinin yanıp sulanmaya başladığını hissetti. His acı vermeye başladı. Kadın ne konuşmuş ne de hareket etmişti; doğrudan Zohra'ya bakıyordu. Fakat Zohra artık ona bakamıyordu. Gözyaşları görüşünü bulandırıyordu; acı gözlerinden başına yayılarak arttı. Bakışlarını çevirince acı durdu. Hızlı hızlı nefes alarak yere bakıyor, gizemli kadına bir daha bakmaya cesaret edemiyordu. "Kim vardı burada?" diye sordu kadın. Zohra kapının kapanışını, siyah kadifenin yerde fısıldamasını duydu. Misk kokusu çok kuvvetli, boğucuydu. "Hiç kimse," dedi Zohra elleri yüzüğün üstünde, gözleri yerdeki halıda. "Benimle konuşurken yüzüme bak. Yoksa benden korkuyor musun?" "Ben hiç kimseden korkmam!" Zohra başım gururla kaldırıp kadınla yüzleşti fakat acı geri geldi. Tam kafasını çevirmeye başlamıştı ki kadın uzanarak çenesini yakaladı ve onu sıkıca tuttu. Elinin anormal bir gücü vardı. Yavaşça "Yüzüme bak!" dedi tekrar. Zohra'nın doğruca kadının gözlerinin içine bakmaktan başka bir şansı yoktu. Acı dayanılmaz bir hale geldi. Zohra çığlık attı, gözlerini kapayarak serbest kalmaya çabaladı. Kadın onu sımsıkı tutuyordu. "Kim vardı burada?" diye tekrar sordu. "Hiç kimse!" diye bağırdı Zohra tok bir sesle. Acı başında zonkluyordu. Kadın uzun saniyeler boyunca tuttu onu. Zohra şakakların315 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN da zonklayan kam hissedebiliyordu. Midesi bulandı ve bayılacakmış gibi hissetti. Sonra kadın onu birden bıraktı ve arkasını döndü. Nefes nefese kendini sandalyeye bıraktı Zohra. "Kiber cesur olduğunu söylemişti." Kadının sesi ona serin sular gibi geliyor, onu rahatlatıyordu. Elbiselerin hışırtısını, bir sandalyenin yavaşça yanına doğru çekildiğini duydu. Kadın Zohra'nın tam karşısına, koluyla erişebileceği uzaklıkta bir yere yerleşti. Zohra çekinerek gözlerini kaldırdı ve kadına bir kez daha baktı. Acı duymadı. Kadın ona onaylayarak gülümseyince Zohra rahatladı. "Kiber seni oldukça beğeniyor tatlım," dedi kadın. "Duyduğum kadarıyla Auda ibn Jad da öyle. Seni tebrik ediyorum. İbn Jad olağanüstü bir adamdır. Daha önce hiç özel bir kadını istememişti." Zohra küçümseyerek başını arkaya attı. Auda ibn Jad tartışılmaya değecek bir konu değildi. "Ben buraya yanlışlıkla getirildim," dedi. "Sizin istediğiniz Mat-hew. Onu aldınız bu yüzden de..." "Seni bırakmalıyız?" Kadının gülümsemesi büyüdü; çocuğunun saçma bir isteğine karşı koyan bir annenin gülümseme-, si. "Hayır tatlım. Hiçbir şey kazara olmaz. Her şey tanrının istediği gibi olur. Sen buraya bir amaç için getirildin. Belki bu amaç, Tanrının taraftarlarını artırma şerefidir veya belki de..." kadın duraksadı, Zohra'yı daha yakından inceleyerek "başka bir neden vardır. Fakat buraya kazara getiriknedin ve serbest bırakılmayacaksın."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"O zaman kendi rızamla giderim!" Zohra ayağa kalktı. "Şatomuzun muhafızlarına nesna denir," dedi kadın konuşkan bir tavırla. "Onlar hakkında birşeyler biliyor musun tatlım? 316 GECENİN PALADİNİ Bir erkek bedenine sahipler; dikey olarak yandan bölünmüş, yarım kafası, bir kolu, yanm vücudu, bir bacakları ve bir ayakları olan adamlar. Tek bacakları üzerinde zıplamak zorundalar ama iki bacağıyla koşan bir insan kadar hızlılar. Şatodan kaçmayı başaran bir veya iki kadın oldu. Geceleri çığlıklarını duysak da, bir daha asla görülmedikleri için onlara ne olduğunu bilmiyoruz." Kadın kadife elbisesini düzelterek devam etti. "Oysa ki nesna nüfusunun arttığını biliyoruz ve neredeyse her yönden yarım adam olsalar da en azından işlevleri tam olan bir yönleri olduğunu tahmin ediyoruz." Yavaşça Zohra sandalyesine oturdu. "Bizi bu kadar erken bırakmak istemediğinden eminim." "Kimsin sen?" "Bana Kara Büyücü derler. Kocam Kara Paladinlerin Lordudur. O ve ben yetmiş yıldan uzun bir süredir halkımızı yönetiyoruz." Zohra hayretle kadına baktı. "Yaşım mı? Evet, bunu dikkate değer gördüğünü anlayabiliyorum. Uysal olursan sana da aynı sonsuz gençliği verebilirim tatlım." "Benden ne istiyorsunuz?" "Şimdi mantıklı olmaya başladın. Bedenini istiyoaız. Onu ve vereceği meyveleri. Hiç çocuk doğurdun mu?" Zohra başını salladı. "Evet sen ghuA&nn saldırdığı adamın karışısın." Zohra'nm yüzü yandı. Dudaklarını sıkarak, mazgalın titreyen ışığına baktı. Büyücü kadının gözlerini üzerinde hissedebiliyordu ve sanki kadın ruhunun en derin bölgelerine bakabiliyormuş gibi rahatsız bir duyguya kapılmıştı. "Olağanüstü," diye mırıldandı kadın. "Sana Tanrının, Şato317 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN suna getirilen kadınları nasıl şereflendirdiğini anlatayım tatlım Değerli bulunanlar Üreticilere seçilirler. Onlar yüce Tanrımız bize güçlü ve kudretli olarak geri dönebilsin diye taraftar sayısını artırırlar. Her gece bu kadınlar özel odalara yerleştirilir ve gece yarısında da Kara Paladinler bu kuleye gelip odalara girerler. Burada adamların her biri seçtiği kadının karnını tohumlarını vererek onurlandırır. Tohum tutarsa kadın hamile kalır ve odalardan ayrılıp bebek doğana kadar özel ilgi görür. Ve sonra tekrar gebe kalmak için..." "Önce ölmem gerekli," dedi Zohra sakin bir ses tonuyla. "Evet," dedi büyücü gülerek. "Buna inanırım. Çoğu ilk geldiğinde böyle söyler ve birkaçı da bunu denedi. Ama böyle ziyanları karşılamayız ve benim en inatçıyı bile isteklerime uymaya hevesli hale getirecek yollarım var." Zohra burun kıvırdı. Büyücü kadın ayağa kalktı. "Sana yiyecek içecek ve kuru kıyafetler getirteceğim. Senin için bir oda hazırlanıyor. Hazır olduğunda oraya götürüleceksin." "Vaktinizi boşa harcıyorsunuz! Hiçbir erkek bana dokunamaz!" Zohra yavaşça ve tane tane konuşmuştu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Büyücü kadın bir kaşını kaldırdı, gülümsedi ve yaklaşmasıyla kendiliğinden açılan kapıya doğru kayarcasına gitti. Büyücü kadının kıyafetlerine benzeyen siyah elbiseler giymiş iki kadın ses çıkarmadan odaya girdiler. Biri bir topak siyah kadife biri de bir yemek tepsisi taşıyordu. Kadınların ikisi de Zohra'ya ne baktılar ne de tek kelime ettiler, sadece gözlerini aşağıda tuttular. Büyücü kadının gözleri üzerlerinde, kıyafetleri bir sandalyenin üstüne bırakıp, tepsiyi de bir masaya koydular. Sonra sessizce çıktılar. Büyücü kadın Zohra'ya son kez bakıp onları takip etti. 318 GECENİN PALADİNİ Zohra anahtar sesini duymayı bekledi ama duyamadı. Çabucak kapıya koşup kulağını dayadı. Koridordaki bütün sesler kesilince kapı koluna asıldı. Kapı kilitliydi. Zohra uzaklardan hafif bir kahkaha duyduğunu zannetti. Öfkeyle arkasını döndü. "Usti!" diye fısıldadı. Hiçbir şey olmadı. "Usti!" diye tekrarladı öfkeyle yüzüğü sallayarak. Duman sızarak, solgun, sarsılmış bir cin kılığına büründü. "O kadın bir cadı!" "Yemin etmiş olsan da olmasan da beni buradan çıkarmalısın!" "Hayır Efendim!" Usti dudaklarını yaladı. "O bir cadı! Gerçek bir cadı! Bütün hayatlarım boyunca hiç bu kadar güçlü bir insan evladıyla karşılaşmamıştım. Burada olduğumu biliyordu!" "İmkansız!" dedi Zohra küçümseyerek. "Bahaneler uydurmaktan vazgeç ve Khardan'la beni çöle geri götür," dedi ayağını yere vurarak. "Benimle konuştu!" Usti titremeye başladı. "Eğer onu kızdınrsam bana ne yapacağını anlattı. Prenses" Cin, hüngür hüngür ağlamaya başladı. "Sonsuz yaşamımı zincirlerle bağlanmış demir bir kutuda geçirmek istemiyorum! Elveda Prenses!" Cin o kadar çabuk girmişti ki yüzüğe Zohra dumandan bir anlığına kör olmuştu. Öfkeden çılgına dönen Zohra gümüş halkayı parmağından çıkarıp atmaya çalıştı. Sıkışmıştı. Çekeledi, döndürdü ama yüzük çıkmadı ve sonunda parmağı şişip ağrımaya başlayınca vazgeçti. Soğuktan titriyordu. Yemek kokusu ağzını sulandırdı. 319 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN "Güçlü olmalıyım," dedi kendi kendine. "Tek başıma savaşmak zorunda olduğuma göre, soğuktan veya açlıktan hastalanmak akıllıca olmaz." Bu duaımdan kurtulma yolları düşünerek ıslak kıyafetlerini çıkardı ve siyah elbiseleri giydi. Sıcak yemeğin başına oturdu. Tepsinin kapağını kaldırdığında, metalin parıltısı gözüne takıldı. "Aaaa!" Zohra şaşkınlıkla nefes aldı ve bıçağı elbisenin cebine sokuverdi. Yemekler lezizdi. En sevdiği yemekler tabaklardaydı; tam kıvamında şiş kebaplar, taze ve sulu meyveler, ballı kekler ve badem şekerleri. Bir kadeh dolusu berrak, buz gibi suyu kana kana içti. Gücü ve umudu yerine geldi. Tenine değen bıçak ona güven veriyordu. Onunla kilidi kırabilir, şatodan çıkabilir-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


di. Diğerleri gibi giyindiği için diğer kadınlardan ayırt edilmezdi, onlar da mutlaka şatoda herhangi bir iş için geziyor olmalıydılar. Dışan bir çıkarsa... Zohra nesnalan düşündü. Tek bacakları üzerinde zıplayan yarım adamlar! Büyücü kadın onun böyle hikayelere inanan bir çocuk olduğunu düşünmüş olmalıydı. Zohra bir anlığına Khardan'ı bırakacağı için pişman oldu; onun sedyede acıyla titreyen ve inleyen halini hatırladı; kollarındaki ve vücudundaki mavi mor sıyrıkları gördü ve onu korumak için kendi hayatını vermeye hazır olduğunu suçlulukla hatırladı. Ne de olsa her şeyi kendi şerefi için yaptığını söyledi kendi kendine. Umurunda değilim. Mathew'la ona yaptığımız şey; savaş alanından onu kaçırdığımız için benden nefret ediyor. Bunu yapmamalıydım. O görüntü aptalcaydı. Şüphesiz Mathew'un oyunlarından biriydi. Ne kadar sıcaktı! Zohra elbisenin boynundaki minik düğ320 GECENİN PALADİNİ meleri açtı. Dayanılmayacak kadar sıcak olmaya başlamıştı. Sanki tekrar o boğucu misk kokusunu duymaya başlamıştı. Uykusu da geliyordu. O kadar fazla yememeliydi. Ağır gözkapaklarım kırpıştırarak ayağa kalkmaya çalıştı. "Uyanık kalmalıyım!" dedi yüksek sesle, soğuk sudan biraz yüzüne çarparak. Ayağa kalkarak, odanın etrafında yürümeye başladı, fakat yer, ayakları altından kayıyordu. Birden mazgaldan gelen ışık bir renk halesiyle çevrelendi. Odanın duvarları nefes alıp vermeye başladı. Dili kurumuştu ve ağzında garip bir tat vardı. Zohra masaya çarptı, sandalyelere tutundu ve sürahiyi aldı. Dudaklarına kaldırdı... "En inatçıyı bile isteklerime uymaya hevesli hale getirecek yollarım var." Sürahi yere düşerek kırıldı. Siyahlı iki kadın Zohra'yı bekleme odasından taşıdılar. Zohra'nın gözleri açıktı, onları mahmur gözlerle izliyordu. Dudaklarında boş, dalgın bir gülümseme vardı. "Onu ne yapacağız?" Kara büyücü, bedevi kadına baktı sonra da gözlerini kemerli kapıyı örten kırmızı perdeye kaldırdı. Zohra'yı taşıyan iki kadın kısaca birbirlerine baktılar; biri şişmekte olan karnına baktı ve hafif bir "Alı" sesi kaçtı dudaklanndan. Kara Büyücü "Hayır," dedi bir süre derin derin düşündükten sonra. "Bunun hakkında emin değilim. Tanrı'nm mesajını bekleyeceğim. Onu benimkinin yanındaki daireye götürün." Kadınlar kafalarını salladılar ve yüklerini taşıyarak koridorun sonuna doğru ilerlemeye başladılar. Yukarılarda bir yerlerdeki kuleden gelen demir çanın gü321 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN rültülü sesi, Kara Büyücü'nün başını kaldırmasına sebep oldu. Gözleri parladı. "Toplantı," diye mırıldandı ve boynunda asılı olan tılsımı tutarak gözden kayboldu. 322 7 Auda ibn Jad, Zhakrin Şatosu yolunda, her adımda, nere-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


deyse her kalp atışında Mathevv'un yanı başındaydı. Mathew'un sırılsıklam kıyafetleri üzerine yapışmıştı. Kasvetli rüzgar buz sırçaları gibi etini kesiyordu fakat hiçbir şey Auda ibn Jad'ın soğuk, parıltılı bakışlarıyla karşılaştırılamazdı. İbn Jad arkadaşlarından biriyle konuşurken bile o delici bakişiarm odak noktası olan Mathew, şatonun korkularıyla karşılaşınca sakinliğini korumakta zorlandı. Astafas'ın taraftarlarından birinin köprüyü koruyan dehşet verici kellelere korkuyla bakmayacağından, veya duvardaki iskeletlerden kaçmayacağından emindi. İbn Jad onu sarayın en alt katındaki bir bekleme odasında, soğuğu azaltması için bir sürahi şarapla yalnız bırakana kadar yeteri kadar iyi rol yaptığını düşündü. Bunu kendi baş;lrmamıştı. Kara Paladin'in eşliğinde Şatoya yapılan uzun yürüyüşten sonra, genç büyücü o kadar mutsuz ve üşümüştü ki içinde dehşet duygusundan başka bir duygu kalıp kalmadığından şüpheliydi. Mathew o kadar çok titriyordu ki bardağı zor tutuyordu. Morali biraz yerine gelir ve kanı ısınır diye umut ederek biraz içti. Oysa dünyanın tüm üzümleri sıkılarak yapılan bir şarap MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN bile gerçekleri silemezdi. İbn Jad'ı kandırmış olabilirim, diye düşündü ama Kara Büyücü'yü kandırmayı ümit bile edemem. Yetenekli Archmagus kristal gibi içimi görebilirdi. Bu kadının açıkça gördüğü büyük saygıyı gören Mathew'un Kara Büyücü'nün gerçekten çok yetenekli olduğuna şüphesi yoktu. Giderek büyüyen korkuyu dağıtabilmek için halsizce etrafındakileri incelemeye başladı. Oda kasvetli ve konforsuzdu. Büyük bir şömine bir duvarın neredeyse tümünü kaplıyordu, ama yanmıyordu. Şöminedeki soğumuş küllere bakarak bu kurak adada yakıt bulmanın zor olacağını düşündü. Artık herkesin neden o kadar kalın kıyafetler giydiğini biliyordu ve onu sıcacık saracak yumuşak siyah kadife kumaşlar hayal etti. Kalın kırmızı perdeleri çekince arkalarında bir pencere buldu. Kalın kurşun çerçevelerle çevrili parçalı yılan desenli vitray camlarda parmaklık yoktu ve sanki kolayca açılabilecekmiş gibi görünüyordu. Lakin Mathew'un denemeye niyeti yoktu. Arkalarını göremese de, dışarıda dolaşan karanlık ve şeytani varlıkları hissedebiliyordu. Şato duvarları dışına adım attığı an hayatı beş para etmeyecekti. Arkasını dönüp, soğuk şöminenin üstündeki rafa dayandı. Mathew hiçbir umut görmüyordu, hiç biri için. Auda ibn Jad duygusuz bir sesle Kadınlar Kulesinde Zohra'ya neler olacağını anlatmıştı. Kara Paladin Tann için doğuracağı güçlü, şevk dolu, taraftarlar için bedevi kadına hayran olduğunu açıklamış, en azından ilk birkaç çocuğunun babası olmak için onu kendi özel kullanımına almayı planladığını eklemişti. İbn Jad'm niyetlerini anlatması, merdiven tırabzanlarını süsleyen cilalı kafataslarından daha çok midesini bulandınnıştı Mathew'un. Eğer adam biraz şehvet ve arzuyla konuşmuş olsaydı, 324 GECENİN PALADİNİ biraz insancıl duygular, en temel istekleri göstermiş olurdu. Ama Auda ibn Jad, koyun ve sığır üretiminden bahsediyormuş gibiydi. "Khardan'a ne olacak?" diye sormuştu Mathew, birden ko-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nuyu değiştirerek. "O konuda bir şey söyleyemem," oldu Auda'nm cevabı. "Buna, bu gece, Tapınak Konseyi karar verecek. Ben sadece öneride bulunabilirim." Keskin soğukta tek başına oturan Mathew, ağzında kan tadı bırakan şarabı içerken bunun ne anlama geldiğini merak etti. Ölüm Yürüyüşüne dikilmiş kelleler aklına gelerek ürperdi. Fakat amaçlan Khardan'ı öldürmek olsaydı bu kadar merasimle olmazdı bu herhalde. İbn Jad Kalif i ghuüara. atmaya hazırdı ama belki de bu tehlike ânında yapılmıştı veya... Mathew şömine rafında duran mumun ışığına baktı. Belki de bu bir testti. Belki de ibn Jad'm Khardan'ı ghuâava vermeye niyeti yoktu. Kapıdaki hafif tıkırtıyla irkildi; eli o kadar çok titremişti ki ıslak kıyafetlerinin üstüne şarap döktü. Kapıdaki insana girmesini söylemeye çalıştı ama sesi boğazındaki boğulma hissinden kaçamadı. Bu pek önemli değildi; kapı açıldı ve bir kadın içeri girdi. Kadın Mathew'u göz kamaştırıcı çöl güneşinin sıcağına boğdu, onu kör ediyor, yakıyordu. Kötülüğü derin karanlık ve Sul Kuyusu kadar eskiydi. Görkemi insanı hareketsiz, gücü nefessiz bırakıyordu ve Mathew kendi tarikatının başının önünde eğiliyormuş gibi eğildi. Onu inceleyen gözlerin farkındaydı, ondan önce sayısız kişiyi inceleyen gözler, insan ruhunun en derin yerlerini bilen yaşlı ve bilgin gözler. O gözlere yalan söylenemezdi. 325 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Tirish Arant'tan geliyorsun," dedi Kara Büyücü. Kapı arkasından sessizce kapandı. "Evet, Madam," diyerek cevapladı Mathew duyulmayan bir sesle. "Sul'ün Promenthas ve senin Tannn Astafas tarafından paylaşılan mücevherinin fasetası." "Evet, Madam." Yalan söylediğini biliyor muydu? Nasıl bilmesin ki. O her şeyi biliyor olmalıydı. "Dünyanın o tarafında erkeklerin de büyü sanatına sahip olduğunu duymuştum. Ama daha önce hiç erkek bir büyücüyle karşılaşmamıştım. Hadım değil erkeksin, değil mi?" "Erkeğim," diye mırıldandı Mathew yüzü kızararak. "Kaç yaşındasın?" "On sekiz." Ona dikkatle bakan gözlerin farkındaydı ve birden ağır bir misk kokusuyla çevrelendi. Duvarlar suya dönüşüp etrafında yükselen engin denize dökülmeye başladı. Yumuşak dudaklar dudaklarına dokundu, yetenekli eller bedenini okşadı. Koku, dokunuş ani bir istek uyandırdı... Sonra bir kahkaha duydu. Sular yok oldu, yine etrafı duvarlarla çevrildi, parfüm soğuk bir rüzgarla uçup gitti. Nefes nefese kalmıştı. "Özür dilerim," dedi büyücü kadın, neşeli bir sesle, "Ama doğruyu söylediğinden emin olmalıydım. Senin yaşında sakalı olmayan, bir kadını kıskandıracak hatlara ve tene sahip bir erkek. Erkekliklerine karşılık büyü yeteneğini kazananlar olduğunu duymuştum ama bu doğru değilmiş." Hızlı hızlı soluyan, bedeni utançla yanan, midesi tiksintiyle bulanan Mathew kadına ne bakabildi ne de karşılık verebildi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


326 GECENİN PALADİNİ "Senden doğacak olan erkek çocuklar da yeteneğe sahip olacaklar mı?" "Olabilirler de olmayabilirler de." Mathew bu beklenmedik soru karşısında şaşırmıştı. Sonra Auda ibn Jad'ın Kadınlar Kulesi tanımı gelmişti aklına. Başını kaldırıp kadına baktı. "Evet," diyerek düşüncelerine cevap verdi. "Bize oldukça yararlı olacaksın. Erkek büyücü!" büyücü kadın memnuniyetle derin bir nefes aldı. "Büyülü yöntemlerle öldürmek için yetiştirilmiş savaşçılar! Yenilmez olabiliriz." Serinkanlılıkla ona baktı. "Senden birkaç tane daha olmaması çok kötü. Belki Astafas'ı bize birkaç tane ödünç vermesi için ikna edebiliriz." "Ben... Ben bundan gurur duyacağına eminim. Aynı benim size hiz... hizmet etmekten duyacağım gibi." Söyleyecek başka bir şey bulamayan Mathew, bunları kekeledi. Öneri onu dehşete düşürmüştü, kadının ellerini yine bedeninde hissetti ve tiksintisini saklamayı umut ederek başını çevirdi. Ama bu işe yaramamıştı. "Belki de senden biraz daha erkeksi birileri," dedi büyücü kadın. "Şimdi bana senin kadar genç ve deneyimsiz birinin Sul'ün Şeytancıklarından birini çağırıp, kontrol etmeyi nasıl başardığını anlat?" Mathew çaresizce kadına baktı. Onun ellerinde ıslak bir paçavraydı. Onu sıkıp burmuştu. Hiçbir saygınlığı, insanlığı kalmamıştı. Onu bir hayvanın seviyesine indirmişti. "Bilmiyoaım!" Boynunu büktü. "Bilmiyoaım!" "O kadarını ben de biliyorum," dedi büyücü kadın usulca. Bir el onu okşadı, bir kol omzunu sardı. Şimdi bir annenin dokunuşlarıydı; yatıştırıcı ve rahatlatıcı. Onu sandalyesine geri götürdü. Mathew çöktü, sinirleri bozulmuştu, hıçkırıklarla ağlıyordu; kollarında ufak bir çocuktu. "Affet beni oğlum," dedi yumuşak ses ve Mathew kafasını 327 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN kaldırıp büyücü kadını ilk kez tam olarak gördü. Güzelliği zalimliği, şeytanı ve Auda ibn Jad ve Zhakrin'in diğer taraftarlarında gördüğü tuhaf şefkati gördü. "Zavallı çocuk," diye mırıldandı; kendi annesi onun için bundan fazla üzülemezdi. "Bunu sana yapmak zorundaydım. Emin olmak zorundaydım." Eliyle yüzünü okşuyordu. "Gölgeli yollarda daha yenisin ve yürümekte zorlanıyorsun. Aydınlıktan bize gelenlerin hepsi ilk geldiklerinde böyledirler ama yakında karanlığa alışacaksın hatta ondan zevk alacaksın." Büyücü kadın yüzünü iki eliyle tutup ve gözlerinin derinliklerine baktı. "Sen şanslısın," diye fısıldadı tutkuyla, sesindeki titreme Mathew'un etini delip geçti. "Bütün erkeklerden daha şanslısın çünkü Astafas açıkça emirlerini yaptırmak için seni seçmiş! Sana başka türlü sahip olamayacağın güçler veriyor! Bu da bizi bildiğini bizi izlediğini ve savaşımızı desteklediğini gösteriyor!" Mathew, sözlerin önemi ve doğrulukları ruhunu parçalamaya başladıkça kontrolsüzce sarsılıyordu. "Geçiş zorlu olacak," Dedi büyücü kadın, korkusuna acıyarak, "ama bütün doğumlar zorludur. "Kafasını göğsüne koydu, saçını okşuyordu. "Uzun süre bu dünyaya sadece kız çocukları getirebildiğim için yas tuttum. Uzun süre büyü yeteneği olan bir oğlan doğurmanın hayalini kurdum. Artık sen bana geldin;

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Taşıyıcı, en değerli hazjnemizi taşımak için seçilmiş muhafız! Bu bir işaret! Şu andan itibaren seni kendi parçam olarak kabul ediyorum!" Tenine dokunan dudakları kalbini bıçaklıyordu. Büzüldü ve acıyla bağırdı. "Acıyor," dedi usulca, Mathew'un yanağına düşen bir damla gözyaşını silerken. "Acıdığını biliyorum küçüğüm ama ızdırap yakında bitecek ve huzura ereceksin. Şimdi gitmeliyim. 328 GECENİN PALADtNl Khardan üzerine yüklenecek şerefi kabul etmeye hazır olmak için benim yardımımı bekliyor. İşte kıyafetler. Sana yiyecek de getirilecek. Başka istediğin bir şey var mı... Senin adın ne?" "Mathew!" kelimeyi göğsünden patlayan kalbi çıkarmıştı. "Mathew. İstediğin bir şey yok? O zaman hazırlan. Tapmak Konseyi bu akşam 10'da toplanacak. Dört saat var. Ah, zavallı çocuk. Bayılmış. Aklı bunu kabullenebilir, ama yüreği değil. Benimle, karanlıkla savaşıyor. Ama kazanacağım. Kazanacağım!" "Astafas bana bir oğul verdi!" 329 8 Zhakrin Şatosu'nda mükemmel bir daire şeklinde, tamamı siyah mermerden yapılmış büyük bir salon vardı. Salonun ortasında parçalı yılan sembolünün altınla kakıldığı geniş döşemeyi siyah sütunlar çevreliyordu. O anda odada sadece bir parça mobilya vardı bu da üzerinde siyah kadifeyle örtülü bir obje bulunan ufak bir masaydı. Salon Tapınak Konseyi olarak bilindiği için bu daire sadece merasimler için açılırdı ve bu olayda da olduğu gibi insanların önüne getirilmesi gereken özel önem taşıyan bir durum olduğu zaman, Zhakrin taraftarları ayda bir kez burada toplanırlardı. Kışın soğuğunu taş duvarlarında depoladığı için salondaki soğuk insanın kalbini donduruyordu. İnsan eli kemiklerinden yapılmış şamdan desteklerine yerleştirilmiş sayısız meşalenin ışığında parlayan siyah mermer buzdan yapılmış olabilirdi; o kadar buz gibi bir hava veriyordu ki. Mathew yeni siyah kadifeden kalın ve sıcak kaftanına minnettarlıkla sarıldı. Saat onda bütün Şatoda demir çanın sesleri duyuldu. Zhakrin'in insanları ağırbaşlı tavırlarla salona gelmeye başladılar. Çabucak ve karışıklık çıkmadan hepsi parçalı yılan etrafında oluşmakta olan dairede yerini aldı. Kadınlar erkeklere göre daha azdı. Kadınlar büyücü kadınınkine benzeyen elbiseler GECENİN PALADİNÎ giymişlerdi ve çoğu hamileydi. Tüm Kara Paladinlerin yanında bir kadın duruyordu ve Mathew bunların karıları olduklarını tahmin etti. Neredeyse bütün kadınların içindeki büyü gücünü hissetti ve bu insanların bu kadar zor ve sert koşullar altında nasıl hayatta kalmayı başardıklarını merak etmesine gerek kalmadı. Yetişkinlerin birkaç adım gerisinde duran on altı yaşlarında genç insanlar vardı. Tapınak Konseyi'ne katılabilmek için gereken yaş buydu. İçeri girenlerin yaptıkları yommlardan ve gururlu ve sevgi dolu bakışlardan bunların Kara Paladinlerin çocukları olduklarını tahmin etti, Mathew. Bu insanların garip çift yönlülükleriyle bir kez daha hayrete düşmüştü; aile fertlerine ve arkadaşlara karşı duyulan sıcaklık ve sevgiye karşılık

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dünyanın geri kalanına merhametsiz zalimlik. Kara Büyücü birden buz gibi havanın içinden var olarak Mathew'un yanı başında belirdi. Odada aralarında geçenleri hatırlayan Mathew utançla başını eğdi ve bütün tenini bir kırmızılık kapladı. Bayıldığını, birinin onu bir çocuk gibi giydirip ısıttığını biliyordu ve bu kişinin kim olduğunu tahmin edebiliyordu. Kara Büyücü, onun karmaşıklığının farkında olduğunu gösteren hiçbir işaret vermedi; ne konuşarak ne de bakarak. Yanında durarak sakin ve gururlu bir edayla halkının dairedeki yerlerini almalarını izledi. Açıkça özellikle boş bırakılan birkaç yer dışında daire neredeyse tamamlanmıştı. "Zamanla sen de bizimle beraber Kutsal Dairedeki yerini alacaksın," dedi büyücü kadın. "Fakat şimdilik bunu yapamazsın. Burada bekle ve çağırılmadıkça kıpırdama." "Khardan nasıl?" diye sordu Mathew usulca. Kara Büyücü cevap olarak hafifçe başını çevirdi. Mathevv bakışlarını izledi ve Kiber'le başka bir gûnrnn Khardan'ı oda331 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ya getirdiklerini gördü. Kalif solgundu ve gördüklerinin kafa sim kanştınp onu şaşırttığı belliydi. Buna rağmen dengeli ve dik bir şekilde yürüyordu. Yüzünde de acıdan iz yoktu. "Peki ya Zohra?" diye devam etti Mathew, yutkunarak. Cesareti onu hayrete düşürmüştü. "Zohra?" Büyücü kadın dikkatini tam olarak ona vermemişti; gözleri toplanan kalabalıktaydı. "Bizim yanımızdaki kadın," diye yineledi. Büyücü kadın ona baktı ve kafasını salladı. Gözlerinin karanlığı artmıştı. "Onunla ilgilenme oğlum. Burada o çöl çiçeği kadar güzel başka kadınlar da var. O senin değil. Bir başkası onu seçti." Kara Büyücü'nün sesi saygılı ve derindi. Auda ibn Jad'dan bahsettiğini düşünen Mathew, kadının Kara Paladin'e hafiften kaşlarını çatarak baktığını görünce şaşırmıştı. "Hayır, onun da değil, umarım bunu yanlış anlamaz." Genç büyücünün daha fazla konuşmasını önlemek için başını sallayıp, rahatlatıcı bir gülümsemeyle onu bıraktı ve Paladinlerin Lordu'nun yanındaki yerini almaya gitti. Konseye saygılı bir sessizlik çöktü. Hepsi başlarını eğip, ellerini önlerinde birleştirdiler. Lord bir adım'öne çıktı. "Zhakrin, Kötülükler Tanrısı, bu gece, burada, senin adına, seni şereflendirmek için toplandık. Kardeşimiz Auda ibn Jad'ın sağ salim geri dönüşü ve en sonunda yıllardır başarmaya çalıştıklarımızı elde ettiğimiz için sana teşekkür ediyoruz." "Sana teşekkür ediyoruz Zhakrin." Halkadan karşılık geldi. "Ve şimdi düşenleri eski âdete göre onurlandıracağız." Kara Paladinlerin Lordu, siyah kadife örtülü masayı yanlarına çeken karısına döndü. Örtüyü kaldırarak havaya altından bir kadeh kaldırdı. Kadehe sarmalanmış bir yılandı bu. Elini 332 GECENİN PALADINI kadehin üstüne koyan Kara Büyücü gizli kelimeler fısıldadı ve parmağındaki altın yüzüğün içinden bir toz serpiştirdi. Halkanın içine girerek, yavaşça siyah mermer zemini geçti ve kadehi Auda ibn Jad'a verdi. Auda başını eğerek saygıyla kabul etti. Yanındaki boş yere dönerek kadehi kaldırdı. "Kardeşimiz Catalus'a."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Catalus'a" diye karşılık geldi. İbn Jad kadehi dudaklarına götürdü, içinde her ne varsa onu içti ve sonra kadehi siyahlar giymiş bir kadına vermek için saygıyla halkanın içinde ilerledi. Mathew'un anlamadığı bir dil konuşuluyordu ve onun yanında da boş bir yer vardı. Kadeh elden ele geçti. Anlayabildiği sözlerden Meda şehrinde ölenlerin hatırlandığını çıkardı. Kara Paladinlerin çoğu gözyaşlarını saklamıyorlardı. Bir adam kollarını yanındaki kadının omzuna attı ve kadehten birlikte içtiler; ve Mathew Tapınakta ruhlarının Quar'a verilmesine izin vermektense, kendilerini öldürmeyi tercih edenler arasında sevgili oğullarının da bulunduğunu anladı. Bu insanların kederi Mathew'u derinden etkilemişti. Gözleri yaşlarla dolmuştu ve eğer kadeh tekrar Paladinlerin Lordu'na gelmeseydi yaşlar gözlerinden düşecekti. Lord kadehi karısına verdi "Şimdi kederimizi bir yana bırakıp mutluluk için hazırlanalım," dedi Lord. "Şimdi kardeşimiz Auda ibn Jad, Zhakrin adına yaptığı yolculukta neler yaşadığını anlatacak." Auda ibn Jad öne geldi ve konuşmaya başladı. O kadar canavarca hikayeler anlatılıyordu ki, gözyaşları Mathew'un gözlerinde yandı ve çığlık atmamak için dişlerini sıktı. Köyler yakıldı, yaşlılar ve gencecik insanlar merhametsizce katledildi, güçlü ve formda olanlar yakalanıp köle olarak satıldı. İbn Jad Tara-kan kıyılarına adım atma hatasında bulunan Proment333 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN has'ın rahiplerini ve büyücülerinin katledilişini gururla anlatr Ölümlerini ayrıntılarıyla tarif etti ve sonradan Astafas tarafın dan gönderilmiş olduğu ortaya çıkan genç büyücünün hayatını nasıl bağışladığını anlattı. Mathew, başını eğdi, bütün bedeni ürperiyordu. Üzerindeki gözleri hissediyordu; Kara Büyücü'nün gözlerini, ibn Jad'ın gözlerini. Mathew, onu izleyen bir çift gözün daha farkındaydı ve tatlı acının kısa, gizli heyecanını hissediyordu. Bu Khardan'm Mathew'un hikayesini ilk duyuşuydu ve Kalif in ona sempati ve anlayışla baktığını seziyordu. Auda bin Jad, hikayesine Khardan ve bedevilerinin nasıl Kich pazarlarını yağmaladıklarını, Mathew'u ondan nasıl çaldıklarını ve Quar'ın Tapınaklarını yakıp yıktıklarını anlatarak devam etti. İbn Jad kendi aleyhindeki hikayeleri anlatmaktan rahatsız olmuyordu ve Khardan'ın cesaretini ve yiğitliğini Kalife onaylayan mırıldanmalar ve Lord'dan ciddi bir gülümseme kazandıracak şekilde anlatmıştı. Auda, Quar'a karşı yapılan bu küstahlığa karşı bedevilerden öfkesini, onlara saldırarak, kadınlarını ve çocuklarını esir alıp kavimlerini dağıtarak çıkardığını aktardı. Zhakrin'in halkı Khardan'a aynı kaderi paylaşanların gözüyle bakıyordu. Mathew şimdi ibn Jad'ın Khardan'ı Zhakrin'in taraftarlarının gözünde bilerek bir kahramana dönüştürmeye çalıştığını gördü. Kara Büyücü'nün söylediği sözler "ona ihsan edilecek şeref aklına geldi. Her şey çok iyi görünüyordu sanki Khardan tehlikeden kurtulmuş gibiydi. Buna rağmen Mathew'un huzursuzluğu arttı özellikle de yolculukları sırasında Pagrah Çölü'nün kuzeyinden geçerken olanları; İdrith şehrindeki insanların duygusuzca katledilmesini dinlerken. Artık fildişi küplerde vücutlarından çekilen kanların olduğunu biliyordu ve gemidey334

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


GECENİN PALADİNt ken o küplere yaslandığını hatırlayınca kalbi acıyla burkuldu. Khardan da Kara Paladin'in niyetini merak ediyor olmalıydı. Yüzü karanlık ve şüpheli, bitkin bir şekilde ibn Jad'ı dinliyordu. Bedevilerin söylediği bir söz vardı ve Mathew Khardan'ın şu anda onu düşündüğünü biliyordu. "Bal akıtan dilden kork. Akıttığı çoğunlukla zehirdir." İbn Jad hikayesini tamamladı. Kadınlar usulca, erkekler de güçlü seslerle onaylamışlardı. Paladinlerin Lordu memnuniyetinden bahsetti ve Kara Büyücü Auda'yı bir gülümseme ve bir kadeh içkiyle ödüllendirdi. Mathew'un kadehte ne olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu ama Auda ibn Jad'm solgun, sert yanaklarının kızarmaya başladığını, merhametsiz gözlerinin giderek artan bir vahşetle parladığını gördü. Kadeh daha sonra halkadakileri teker teker dolaştı ve hepsi birer yudum aldılar. Görünüşe bakılırsa içindeki hiç tükenmiyordu ve Mathew kadeh elden ele dolaştıkça herkesin içten gelen bir alevle yanmaya başladığını gördü. İbn Jad halkadaki yerini aldı ve Lord bir adım öne çıktı. "Şimdi yakın tarihimizden bahsedeceğiz böylelikle hepimiz bir kez daha duyacağız ve bu sonsuza kadar kalbimizde yankılanacak. Bize yeni katılıp ilk defa duyacak olanlar," gözleri Mathew ve Khardan'a döndü. "Bu bizi daha iyi anlamanıza yardımcı olacak. "Uzun zaman önce Zhakrin dünyada yükselen bir güçtü. Ve Sul'ün her zaman yaptığı gibi, Kötülük fasetası göklerde daha da parlamaya başladığı zaman, İyilik Fasetası da eşit bir şekilde parlıyordu. Zhakrin'in Kara Paladinleriyle, İyi Tanrıça Evren'in Beyaz Şövalyelerinin bir çok muhteşem karşılaşması olmuştu." Lord'un yaşlı gözleri uzaklara bakarken, sesi yumuşamıştı. "O zamanları hayal meyal hatırlıyorum. Bir oğlan ço335 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN cuğundan biraz büyüktüm. Şövalyeme silahtarhk yapıyordum Hem Karanlık hem de Aydınlık adına cesur işler yapılıyordu Şövalyelere yakışır şekilde her ikisi de şerefiyle üstünlük için çaba gösteriyordu. "Sonra onurun bedelinin fazla yüksek olduğu bir zaman geldi." Lord içini çekti. "Uzun süre bize hizmet eden ölümsüzler artık dualarımıza cevap vermiyorlardı. Tanrımızın gücü de zayıflamıştı. Halk hastalanıp ölüyor, kadınlar kısırlaşıyordu. Bunun üzerine bazıları başka tanrılara döndüler ve Zhakrin daha da zayıfladı. Ve işte o zaman Evren'in taraftarları bize zulmetmeye başladılar. Öfke ve umutsuzluk içinde onlara karşılık verdik. Köpekler gibi birbirimizi avladık, azalan enerjimizi vahşi nefretle harcadık. Bizimki gibi onlann sayısı da azaldı ve dünyadan çekilmeye, karanlık ve gizli yerlerde saklanmaya zorlandık ve sonra gecemizi ve gündüzümüzü birbirimizi aramaya harcadık." Lord'un yüzü sertleşti. "Artık karşılaşmalar mertçe ve şerefli değildi. Bunu göze alamazdık. Geceleri, dikkat çekmeden saldırmaya başladık, onlar da böyle yaptılar. Arkadan bıçaklamalar yüz yüze kılıç çekmelerin yerini aldı." "Ve en sonunda kalbimizdeki ateş kara küllere dönüştü; Tanrımızın yenildiğini biliyorduk. Zayıftık ve sadece yaşam denen bu savaşı sürdürmeye yetecek kadar gücümüz vardı. Bu yüzden en sadık olanlar dışındakiler bizi bıraktılar. Buraya kaçtık. Geriye kalan gücümüzle bu şatoyu inşa ettik. Evren

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


adını lanetledik ve kanımızın son damlasına kadar taraftarlarını yok edeceğimize yemin ettik. "Sonra bir Tann geldi. Bizim tanrımız değildi. Daha önce hiç görmediğimiz garip bir Tanrıydı. Önümüzde tam şurada belirdi." Lord döşemedeki yılanın başını işaret etti. "Adını sorduk. Sadece Gezgin Tanrı olarak bilindiğini..." Mathew şaşkın336 GECENİN PALADİNİ lıkla Khardan'a baktı; Kalifin ağzı bir karış açık kalmıştı, "ve bize acil haberler getirdiğini söyledi. Zhakrin'imizin düşmesine Evren sebep olmamıştı. Aynı zamanda O ve bütün ölümsüzleri de kaybolmuştu. Taraftarları bizim gibi saklanmıştı. '"Sizin savaşınız birbirinizle değil,' dedi Gezgin Tanrı. 'Quar, sizi kendi kendinizi mahvetmeniz için aldattı ve siz kavga ederken o savaş alanını ele geçirip zaferini ilan etti. Tek ve Yüce Tanrı olmayı amaçlıyor; bütün insanları önünde eğdirip kendisine taptırmak istiyor.' "Garip Tanrı kayboldu ve uzun süre bunu aramızda tartıştık. Araştırmaları için şövalyelerimizi gönderdik. Gezgin Tanrı'nın doğru söylediğini ortaya çıkardılar. Dünyada yükselen güç Gjuar'dı. Onu durdurabilecek çok az kişi varmış gibi görünüyodu. Sonra Auda ibn Jad hayatını büyük tehlikeye atarak Quar'ın rahibi kılığına girdi ve Khandar İmparator divanındaki Tapınaklarının en iç halkalarına kadar sızdı. Burada Quar tarafından tutsak alınan Evren ve Zhakrin'in özlerini buldu. Auda ibn Jad kanmı yardımına çağırdı. Beraber Tanrıların ruhlarını belki şu an bile gittiklerinin farkında olmayan Quar'dan gizlice kaçırmayı başardılar." "En son toplandığımızda karımın bu cesaret isteyen kaçırmayla ilgili hikayesini dinlemiştiniz. En son zaferlerini aktarmasını duymuştunuz. O ve şövalyeleri, Auda ibn Jad ve cesur askerlerini taşıdıkları değerli hazineyle dikkat çekmeden Ravenchai'ye sokup, buraya dönmüşlerdi. Bu gece Auda ibn Jad'ın eve dönerken geçirdiği maceraların hikayelerini dinlediniz. Ve şimdi sizler..." Mathew artık duymuyordu. Çarpan dalgaların ve hızla esen rüzgarların gümbürtüleri başına vuruyordu. Elini göğsüne koyarak tenine değen soğuk ve pürüzsüz kristal küreyi hissetti. 337 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Taşıyıcı. Artık ne taşıdığını biliyordu. İki balık; biri karanlık biri aydınlık... Donakalan Mathew hepsinin dönüp ona baktıklarını gördü. Lord'un ağzı oynuyordu ama kelimeleri Mathew'un başındaki zonklama içinde yitip gidiyordu ve duyamıyordu. Kara Büyücü görüş alanına gimıişti; kalbine ve aklına. Görebildiği, düşünebildiği tek kişi oydu. Sadece onun sözlerini anlayabiliyordu ve elini kaldırıp, onu çağırdığında cevap verdi. "Taşıyıcı öne çıksın." Mathew yavaş hareketlerle Kutsal Halkaya doğru ilerledi. Halka ayrıldı ve onun için açıldı, onu içine aldı ve kapandı. Kara Büyücü, genç sihirbazın tam önünde durdu. "Bana taşıdığını ver," dedi usulca. Ona karşı koyulamazdı. Mathew'un eli kendi isteğiyle değil onun isteğiyle hareket ediyordu. Eli siyah kaftanının göğsüne giderek, kristal küreyi çıkardı ve titreyen avucunda tuttu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Altın balık kürenin ortasında hareketsiz duruyordu; siyah balık geniş halkalar çizerek yüzüyor, ağzı kocaman açılıyor, heyecanla kürenin camlarına vuruyordu. Kara Büyücü saygıyla iç çekerek küreyi nazikçe ve dikkatle kaldırdı. Mathew ufak bir ağırlığın ellerinden ve daha önce hiç fark etmediği büyük bir ağırlığın da kalbinden kalktığını fark etti. Büyücü kadın küreyi masaya götürdü ve kadehin yanına koydu. Sonra ikisini de siyah kadife kumaşla örttü. "Beni dinleyin halkım." Zafer dolu sesi Konsey salonunda çınladı. "Yarın gece Tanrımız Zhakrin bize geri dönecek!" İnananlardan hiç ses çıkmıyor, tezahüratlar yükselmiyordu. Olay, sesle yankılanamayacak kadar derinden dokunmuştu kalplere. Utku gözlerde parlıyordu. 338 GECENİN PALADİNİ "Tanrımız zayıf olacak bu yüzden gücünü toplayıp, tekrar ölümsüz şekline kavuşana kadar bir insan bedeninde ikamet etmeyi tercih etti. Bu ikamet edeceği bedenin ölümü anlamına gelecek çünkü kısa ziyareti sırasında beslenmek için bütün yaşam özünü emmek zorunda kalacak..." Auda ibn Jad ileri atıldı. "Benim bedenimi alsın!" "Benim! Benim!" diye bağırdı Kara Paladinler, halkayı bozup, bu şerefe nail olmak için birbirlerini iteleyerek. Kara Büyücü sessizlik için elini kaldırdı. "Hepiniz çok sağ olun. Tanrı cesaretinizi unutmayacak. Fakat o seçimini yaptı ve," büyücü kadın gururla gülümsedi "bu bir kadın bedeni olacak. İnsanoğlu kadınlardan doğduğu gibi tanrımız da bir kadın bedeninde ortaya çıkacak. İnananlarının sayısını azaltmamak için kadın tutsaklarımızdan birini seçti; en yenisini. Büyü konusunda oldukça güçlü ve bu Tanrımızın işine yarayacak. Akıllı, iradeli ve coşkulu..." "Hayır!" Kelime Mathew'un ağzında şekillendi ama Khardan'm ağzından çıktı. "Eğer lanetli tanrınızı beslemek için ihtiyacınız olan şey etse benim bedenimi alın!" diye bağırdı Kalif vahşice. Kiber ve diğer gûmdan kurtulmak için o kadar büyük bir güçle çabalıyordu ki Auda ibn Jad halkadaki yerini bırakıp bir eli kılıcının kabzasında Khardan'm yanına gitti. Kara Paladin çatık kaslarıyla büyücü kadına baktı. Başını salladı, memnun görünüyordu. "Dediğin gibi ibn Jad. Bedevi asil ve onurlu. Güçlü olduğunu ve bir savaşçının ruhuna sahip olduğunu biliyoruz. Eğitimine bu gece başlayabilirsiniz." Gözlerini Khardan'a dikmişti. "Öneriniz size çok yakışıyor, beyefendi. Lakin böyle bir adağı kabul etmek trajik bir 339 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ziyan olur ve Tanrımız da bundan nefret eder. Erdeminizi ve isteğinizi kanıtladınız, bu nedenle Zhakrin'e başka bir yolla hizmet edin. Kara Paladinlerden biri olmak için hazırlıklara başlayacaksınız." "Ben sadece ve sadece Akhran'a, Gezgin'e hizmet ederim!" diye sert bir karşılık verdi Khardan. "Şimdilik ona hizmet ediyorsun. Bu değişecek," dedi Kara Büyücü ciddi bir ses tonuyla. "Halka bozulduğuna göre Tapınak Konseyi sona ermiştir. Auda ibn Jad adamı aşağı götür.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Hazırlıklar bir an önce başlasın. "Yarın gece'saat on ikide tekrar buluşacağız," Diyerek devam etti büyücü kadın herkese seslenerek. "Tören gece yarısı başlayacak; bir günün sonu, yeni günün başlangıcı. Böylece Tanrımızın dönüşü dünya için yeni bir devrin başlangıcını belirleyecek." "Ayrılmadan önce bir sorum var," dedi Kara Paladinlerin Lordu. Büyücü kadın saygı dolu bir edayla kocasına döndü. "Burada iki kutsal varlık var; Zhakrin ve Evren. İyilik Tanrıçasıyla ne yapacağız?" "O bir Tanrıça bizler de ölümlüler olduğumuz için ona ne yararımız ne de zararımız dokunabilir. Kaderi Tanrımız Zhakrin'in ellerinde." Lord başını salladı ve insanlar konsey salonundan ayrılmaya başladılar. Kara Büyücü kadınları ona katılmaları için çağırarak orada kaldı. Alçak sesle konuşuyorlardı belki de yarınki törenden bahsediyorlardı. Auda ibn Jad, Khardan'ı getirmesi için Kiber'e işaret verdi ve hep birlikte oradan aynldılar. Mathew etrafına bakındı. Hiç kimse onunla ilgilenmiyordu. İbn Jad ve adamları dar bir koridora doğru dönüyorlardı. Eğer 340 GECENİN PALADİNİ onları takip edeceksem bunu şimdi yapmalıyım yoksa beni geride bırakacaklar. Sessizce toplantı odasına son kez göz gezdirip oradan ayrıldı. Kara Büyücü yanından geçerken ona bakmadı ama ayak sesleri kalbinde yankılanmıştı. 341

9 Kontrolü ne zaman kaybetmeye başladım? Khardan kızgın kızgın düşünüyordu. Yirmi beş yıl boyunca hayatı elimde dövülmeye hazır soğuk bir demir parçası olarak tuttum. Sonra demir birden kuma döndü. Hayat parmaklarımın arasından kaymaya başladı ve onu daha sıkı tuttukça biraz daha düştü ellerimden. Hepsi tanrının Zohra'yla evlenip o lanet Kahinin Gülü'nün çiçek açmasını beklememi söyleyen emriyle başladı. Ne yaptım da Tann'yı bana böyle davranacak kadar kızdırdım? Halkım ne yaptı? Neden Akhran halkımın bana ihtiyacı varken buraya getirilmeme izin verdi? Neden bize düşmanlarımızı yenmede yardım etmek yerine, bu kafirlere görünüp şeytani planlarında onlara yardımcı olmayı tercih etti? "Dualarımı duy, Akhran!" Khardan öfkeli öfkeli mırıldandı. "Bana cinimi gönder veya alevli kılıcınla burada belirip beni kurtar!" Bedevi yalvarırken kapıldığı hırsla bileklerini saran deri bağlan zorlamıştı. Kiber hırladı ve meşale ışığında bir bıçak panldadı. Hızla arkasını dönerek saldırganıyla yüzleşti. Bağlı olmasına rağmen hayatı için savaşmaya hazırdı ve Auda ibn Jad başını salladı. Uzanarak Kiber'in elindeki bıçağı aldı, KharGECENtN PALADtNl dan'ın kollannı tutup onu duvara yasladı. Bıçak deri ipleri kesti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bu gecelik bu kadar Kiber," dedi Auda. "Kışlana dönebilirsin." Asker eğildi ve Khardan'a son bir tehditkar bakış atarak ayrıldı. Kiber koridorda yürürken, bu konuyla ilgili emir almadığı için onun yaklaşmasıyla aceleyle açık bir kapıdan karanlıklara dalan siyah figürü görmezlikten geldi. Khardan bileklerini ovarken şüpheyle ibn Jad'a bakıyordu. İkisi Zhakrin Şatosu'nun en alt katına inen dönemeçli bir koridorda baş başaydılar. "Dövüş benimle!" dedi Khardan aniden. "Kılıcına karşılık ellerim. Fark etmez." Auda ibn Jad eğlenmiş görünüyordu. "Ruhuna hayranım bedevi ama disiplin ve sağduyudan yoksunsun. Dövüşmekten kazancımız ne olacak? Belki beni yenebilirsin. Ama bundan şüpheliyim çünkü ben senin hakkında hiçbir fikrin olmadığı çıplak elle dövüş sanatı konusunda iyi bir eğitim gördüm. Yine de diyelim ki yendin. O zaman ne olacak? Nereye gideceksin? Ghullara geri mi döneceksin?" Elinde olmadan bedenini bir sarsıntı sarmıştı. İbn Jad acımasızca gülümsedi. "Sana saldırmalarına izin vermekteki amacım buydu. Seni öldürmelerine izin vermeyecektim. Sen bizim için fazla değerlisin. Blossom'm seni kurtarması sonradan hayli bilgi verici bir olaya dönüşse de, beklenmedik bir olaydı. Tanrının garip yolları var." Düşünceli bir edayla mırıldandı ve sessizce dönüp, koridoaın başına baktı. Başını sallayarak düşüncelerini dağıtan ibn Jad devam etti. "Hayır, seninle dövüşmeyeceğim. Bağlarını iki adam gibi saygın bir şekilde yan yana yürüyelim diye çözdüm." 343 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Sizin tannnıza hizmet etmeyeceğim!" dedi Khardan sert. "Zamanımızı manasız tartışmalarla harcamayalım," Auda na rin eliyle zarif bir hareket yaptı. "Benimle yürüyecek misin? Yol çok uzun değil." "Nereye gidiyoruz?" "Göreceksin." Khardan meşalelerle aydınlatılmış koridorun bir başına bir sonuna kararsızca bakarak durdu. Granitten oyulmuştu ve ilerledikçe daralıyordu. Yol meşalelerle aydınlatılmıştı fakat duvarlara sekiz-on metre aralarla monte edilmişlerdi. Böylelikle ışık halkalarıyla bölünen karanlık parçalar ortaya çıkıyordu. Toplantı odasından ayrıldıklarında, odalann ve başka koridorların kemerli girişlerinin yanından geçmişlerdi ama kısa zamanda bunlar geride kalmıştı. Pürüzsüz, cilalı duvarların yerini kabaca oyulmuş bloklar almıştı. Hiç pencere yoktu, dışarı çıkmak için hiçbir yol yoktu. Olsaydı bile ghuHar vardı... Khardan koridorda yürümeye başladı, kaşları çatık, yüzü ciddi ve sertti. Auda ibn Jad da ona eşlik ediyordu. "Bana tanrınız hakkında söylenenin doğru olup olmadığını söyle; adı neydi?" "Akhran." "Akhran Gezgin olarak biliniyor? Bize Quar'ın iki yüzlülüğünü haber vermek için gelen Tann o olabilir mi?" "Evet!" diye kabul etti Khardan. "Akhran bizi Quar'ın iki yüzlülüğüne karşı uyardı ve biz bunu kendi gözlerimizle gördük."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Amir'in insanlannıza saldırmasından mı bahsediyorsun?" "Kadın kılığına girip savaş alanından kaçmadım!" 344 GECENİN PALADİNİ "Elbette. Bu Blossom ve karın Zohra'nın işiydi. Olağanüstü bir kadın. Onun erkeğini savaştan kaçıracak türde bir kadın olduğunu düşünemiyorum. Bu mantıksız harekete dair bir açıklamada bulundu mu?" "Bir kehanetten bahsetti." Khardan bu konu hakkında konuşmak ve Zohra'yı düşünmek istemediği için sinirli bir şekilde cevap verdi. Onu yatakta utandırmasına, Meryem'le evlenmesine engel olmasına, haremine bir erkeği kabul ettirmeye çalışarak halkı önünde küçük düşürmesine rağmen karısıydı, onun korumasına ihtiyacı vardı ve bir erkek olarak Khardan bunu sağlayamıyordu. "Kehanet mi?" "Kadınların büyüsü," diye mırıldandı Khardan. "Kadınların büyü gücünü kötüleme bedevi," dedi Auda ibn Jad ciddiyetle. "Onun gücü ve onu kullananların cesaretiyle; en az bir erkeğinki kadar hatta onu aşan bir cesaretle halkım bugünlere geldi. Bu kehanet kadınlan harekete geçirecek kadar önemliymiş. Ne olduğunu merak ediyorum. Ve dahası şu an yaptıklarımı nasıl etkileyeceğini..." Khardan Paladin'in dillendirilmemiş sözlerini en az söylenenler kadar iyi duyabiliyordu; Auda'nm yüzündeki düşünceli ifade de bu konuyu ne kadar ciddiye aldığını gösteriyordu. Khardan Mathew'a bu konuda daha fazla soru sormadığı için pişman oldu. Dolambaçlı koridorda yürümeye devam ederken Auda uzun süre hiç konuşmadı. En sonunda meşaleler bitti. Koridorun devamında zifiri karanlık ve derinlikleri ölçülemez kötülük vardı. Khardan durdu. Ani bir zayıflık hissetti. Titreyerek duvara yaslandı. Gölgeli merdivenlerden yükselen soğuk hava akımı 345 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN kontrolsüzce titremesine sebep oldu. Ölümün nefesi kadar s ğuk ve nemliydi; tenine dokunuşu bir cesedin buz gibi dokunuşuydu. Auda ibn Jad duvardan bir meşale alıp havaya kaldırdı. Işık keskin dairelerle inen merdivenleri aydınlatıyordu. "Cesur ol, bedevi," dedi Paladin, elini Khardan'ın çıplak koluna koyarak. "Ne var orada? Beni nereye götürüyorsun?" "Kaderine," diye cevapladı ibn Jad. Khardan tam Kara Paladin'in üzerine atlayıp hayatını kurtarmak için son bir umutsuz girişimde bulunacaktı ki gözleri adamın karanlık gözleriyle birleşti ve hareketsiz kaldı. "Bu cesaret mi? Köşeye sıkışmış bir sıçan gibi dövüşmek? Aşağıda karşılaşacağın ölüm bile olsa onu asaletle karşılamak daha iyidir." "Öyle olsun!" dedi Khardan. Auda'nın kolunu silkerek adamın önünden merdivenleri inmeye başladı. Merdivenlerin sonunda yeni bir koridor vardı. İbn Jad'ın meşalesinin ışığında, Khardan dar koridorun iki yanma belirli aralıklarla dizilmiş tahta kapılar gördü. Biri dışında bütün kapılar kapalıydı. Orada parlak bir ışık yanıyor ve içerden gelen za-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yıf sesler duyuluyordu. "Buradan," dedi Auda ibn Jad kapıyı göstererek. Khardan yavaşça kapıya doğru yürüdü, bacakları onu isteksizce taşıyorlardı, ayakları ağır ve hantaldı. Korku bir yılan misali karnında sürünüyordu ve ibn Jad'ın onu izleyen kara gözleri olmasaydı, Kalif korkudan deliye dönmüş bir çocuk gibi ağlardı. Yakınlaştıkça sesler de netleşiyordu ve karnındaki yılan kıvranıp duruyordu. Ölüm ıstırabıyla inleyen bir adamın sesiydi. Klıardan'm yüzünü ter basmıştı. Terler sakalına damlıyordu. Bir 346 GECENİN PALADİNt ürpermeyle sarsılmasına rağmen yoluna devam etti. Kapının karşısına gelince kolunda Auda'mn elini hissederek durdu Odanın içine baktı. Parlak ışık gözünü almıştı. İlk bakışta, alev alev yanan ateş ışığında beliren karanlık bir figürdü. Çok büyük bir kafası ve yaşlı bir bedeni olan ufak tefek cılız bir adam Khardan'a kurnaz, değer biçmeye çalışan gözlerle bakıyordu. "Bu o mu, Paladin?" En az bedeni kadar yaşlı bir ses geldi. "Evet, Yaşam Efendisi." Adam koca kafasını salladı. Kafası cılız boynuna o kadar tehlikeli bir şekilde yerleştirilmiş ve adam o kadar dikkatli ve temkinli hareket ediyordu ki Khardan bir an için kafanın düşeceği hissine kapıldı. Odanın içinde esen sıcak hava dalgasıyla hafifçe dalgalanan ve kıpırdanan muazzam bir siyah kaftan giymişti. Arkasından kelimelerinin yankısı gibi akan inleme sesi geliyordu. "Tam zamanında geldiniz, Paladin," dedi adam memnuniyetle. "Yeniden doğuş?" "Her an olabilir, Paladin, her an." "Bedevi için eğitici olabilir, izleyebilir miyiz, Yaşam Efendisi?" "Benim için bir zevk, Paladin." Ufak adam eğildi ve kapının önünden çekildi. Khardan içeri baktı ve çabucak gözlerini çevirdi. "Tiksindirici mi buldun?" dedi bilge adam Khardan'a kemikli parmağını uzatarak. "Fakat savaş izleri görüyorum..." "Bir adamla savaşmak başka, öldüresiye işkence edildiğini görmek başka!" dedi Khardan boğuk bir sesle, içerideki sahneyi görmemek için başını çeviriyordu. 347 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "İzle!" dedi Auda ibn Jad yavaşça. "İzle!" dedi yaşlı adam. Kemikli el teninin üzerinde gezindi ve Khardan tiksintiyle ürperdi sonra birden irkildi ve nefesini tuttu. Bütün sinir uçlannda, iğne batınlmış gibi bir acı hissetti. Ufak adamın silahı yoktu ama sanki binlerce sivri diken Khardan'a batınlıyordu. Çığlığını bastırarak mütevazı bir şekilde gülen adama baktı. "Zhakrin'e ilk geldiğimde, Tanrıma en iyi nasıl hizmet edebileceğimi düşündüm. Bu, sanya dönmüş derisinin sarkıştığı ince kollannı açtı bir savaşçının bedeni değil. Kılıcımla Zhakrin'e yeni ruhlar kazanamam. Fakat onları başka bir yolla kazanabilirim; acı. Uzun yıllar boyunca Sularin'deki karanlık ve gizemli yerleri gezerek, çalıştım ve bu sanatta mükemmelliğe ulaşmaya çalıştım. Ve bu kesinlikle bir sanat. Bakın, şu adama bir bakın."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Parmaklar Khardan'm tenini okşadı. İsteksizce bakışlarını odadaki figüre çevirdi. "Buraya dün getirildi, Paladin. Zırhına bakın." Bilge adam odanın bir köşesine felçli parmağını uzattı. "Evren'in Beyaz Şövalyelerinden biri!" dedi Auda hayretler içinde. "Evet!" Küçük adam gururla gülümsedi. "Ona şimdi bir bakın. En güçlülerinden, en iyilerinden biri. Ona bir bakın!" Çırılçıplak olan adam, kollan duvara bağlı, sere serpe yerde yatıyordu. Yaşam Efendisi'ne çıldırmış, kocaman açılmış gözlerle bakıyordu. Bedeni kanla kaplıydı; bedenindeki sayısız yaradan hâlâ kan akıyordu, derisi kül grisiydi. Alçak inleme sesi boğazından geliyordu; sonra birden bedeni kasıldı. Acı içinde bağırdı, sanki dev bir el ona vurmuş gibi kafası duvara çarptı. Ama ona hiç kimse dokunmamıştı. Hiç kimse yanına gitmemişti. 348 GECENİN PALADİNİ Bilge adam sessiz bir gururla gülümsüyordu. "Acı, gördüğünüz gibi iki yerdedir." Khardan'ı dirseğiyle dürttü. "Beden ve zihin. Hissettiğin acı..." parmakları kapandı ve Khardan iğneleri tekrar bedeninde hissetti, bu sefer daha keskindi, sanki uçlannda ateşler vardı. Çığlık atmayı önleyemedi ve bilge adam tatmin olarak güldü, "...bedenindeydi. Sen cesursun bedevi ama sadece ellerim ve aletlerimle seni on beş dakika içinde bana sadece azabını sona erdirmem için her şeye söz veren titrek bir insan yığınına çevirebilirim. Ama bu hiçbir şey, zihnine girdiğim zaman karşılaşacağın acıyla karşılaştırdığımızda hiçbir şey! Şu an orada, onunkindeyim." Bilge adam Beyaz Şövalyeyi işaret etti. "İzle!" Yaşam Efendisi yavaşça ufak yumruğunu sıkmaya başladı, parmakları içeri doğru kıvnlıyordu. O bunları yaparken duvara zincirlenmiş adam kıvrılmaya başladı; kaslan kasılıyor, bütün bedeni ölen bir örümcek gibi toplanıyor, ağzından çığlık üstüne çığlık çıkıyordu. "Onur?" bedeninin sarsılmasına ve yüzünden terler boşanmasına rağmen Khardan, hor gören bir tavırla Kara Paladin'e döndü. "Düşmana ölümüne işkence etmenin neresi onurlu?" "Ölmek mi?" Bilge adam şaşırmış görünüyordu. "Hayır! Mantıksız, ziyankarca!" Khardan "O ölüyor!" dedi kızgın kızgın. "Hayır," dedi Yaşam Efendisi yavaşça. "Dua ediyor. Dinle..." Khardan gözlerini isteksizce, işkence görmüş vücuda çevirdi tekrar. Evren'in Şövalyesi zincirlerinden sarkıyordu, neredeyse bütün gücü harcanmıştı. Çığlıkları kesilmişti, umudunu yitirmiş sesi duyulmayan kelimeler fısıldıyordu. Yaşam Efendisi sessizlik için elini kaldırdı. Neredeyse İbn Jad nefes almayarak eğildi. Khardan onlara hayretle baktı. İki349 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN sinin yüzünde de zafer ifadesi vardı ama Kalif başarılarının ne olduğunu anlayamamıştı. Tanrıçasına ruhunu kabul etmesi için dua eden bir adam... Ve sonra Khardan adamın sesini net bir şekilde duydu. "Beni hizmetine... kabul et... Zhakrin..." adamın sesi güçlendi. "Beni hizmetine... kabul et... Zhakrin!" Bir Kara Paladin olmak için hazırlık.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Evren'in şövalyesi başını kaldırdı, yüzünden yaşlar akıyordu. Kelepçeli ellerini kaldırdı. "Zhakrin!" diye saygıyla fısıldadı "Zhakrin!" Yaşam Efendisi ayaklarını sürüyerek taş zeminde yürüdü. Kaftanından bir anahtar çıkararak kelepçeleri açtı. Şövalye dizleri üzerine çökerek adamın bacaklarına sarıldı. Bilge adam bir tas su aldı ve bir annenin çocuğuyla ilgilendiği gibi işkence görmüş bedeni temizlemeye başladı. "Bu dünyaya çıplak, kan içinde geliriz," diye mırıldandı ibn Jad. Midesi bulanan ve başı dönen Khardan duvara yaslandı. İşkence yapılan adamın vücudu kaslıydı; bariz bir şekilde güçlü ve yetenekliydi. Kana bulanmış kılıcı köşede duruyordu, bir papatyayla süslenmiş zırhı delinmiş ve çizilmişti. Esir alanlarla savaştığı belliydi. Zhakrin'in yeminli düşmanıydı ve şimdi ona hayatını veriyordu. "Ve çoğumuz Tanrımıza böyle geldik," dedi ibn Jad. "Ateş yolu aıhu temizleyip, gerçeğe yöneltir. Ve sana da böyle olacak bedevi." Khardan'ın kolunu sıktı. "İleriki yıllarda bunu bir kutsama olarak hatırlayacaksın. Ve senin için iki kat mükemmel bir değişim olacak çünkü yeniden doğuşun tanrımızla hemen hemen aynı anda gerçekleşecek!" Yaşam Efendisi, şövalyeyi ayağa kaldırmıştı, cılız koluyla 350 GECENİN PALADtNt güçlü bedene şefkatle sarılıyordu. "Götür onu Paladin. Onu odasına götür. Uyuyacak ve sabahleyin yenilenmiş ve tazelenmiş bir şekilde uyanacak." Auda ibn Jad, hâlâ kutsal bir kendinden geçmişlik içinde Zhakrin'in adını sayıklayan Evren'in Şövalyesinin sorumluluğunu kabul etti. Şövalyeyi koridora götürürken omzunun üstünden Khardan'a baktı. "Elveda bedevi. Yarın umarım birbirimize kardeşim demek için bir araya geliriz." Khardan hiçbir kaçış umudu olmaksızın ileri atıldı. Zihninde sadece kafasını taş duvara vurup beynini patlatmanın, kendini öldürmenin donuk hayali vardı. Kemikli parmaklar bileğini tuttu. Acı kolundan tırmandı; her sinirden diğerine geçiyor, damarlarına yavaş hareket eden buzlu su gibi sızıyordu. Dizleri üstüne çöktü, tüm direnci çekilmişti. Yaşam Efendisi diğer bileğini de tuttu ve onu taş zeminde odanın boğucu sıcağına doğru sürükledi. Alevler gözleri önünde yükseklere sıçrıyor, sıcak bedenine darbeler indiriyordu. Kelepçeler bileklerine kapandı. Yaşlı adam ayaklarını sürüyerek üzerinde demirden bir kazan asık olan ateşin yanına gitti. Derisi sıcaktan etkilenmeyen adam, içine uzanarak, ince, sıcaktan korlaşmış bir demir parçası çıkardı ve onunla Khardan'a döndü. "Akhran!" diye bağırdı Khardan, kelepçelere asılıp onları duvardan koparmaya çalışarak. "Akhran! Sesimi duy!" Yaşlı adam koca kafası Khardan'ın görüşünü kapayana kadar yaklaştı. "Sadece bir Tanrı senin çığlıklarını duyuyor bedevi: Zhakrin!" Tıslayan nefesin sıcaklığı Khardan'ın yanaklarındaydı. "Zhakrin!" 351

ıo

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Mathew, Auda ibn Jad ve Khardan'ın peşinden sessizce merdivenleri indi. Yolu sadece Kara Paladin'in meşalesinden yansıyanlarla aydınlanıyordu. En alta geldiğinde dikkatlice köşeden bakarak, sıra sıra kapalı tahta kapılarıyla uzanan dar ve uzun koridoru gördü ve daha fazla ilerlemenin bazı keşiflerle sonuçlanacağını yol açacağını anladı. Merdivenleri, karanlıkta yolunu önsezileriyle bulmak, duyulmamak için dikkatli hareket ederek geri çekilmekten başka seçeneği yoktu. Merdivenlerin yarısında durdu, duvara yaslanarak, birşeyler duyabilmek için nefesini tuttu. Adamların seslerini net bir şekilde duyabiliyordu; taşlar sesleri sanki yanlarında duruyormuş gibi taşımıştı kulaklarına. Böylelikle Mathew, Evren'in şövalyesinin işkence azabından, Zhakrin'e huşulu duasına kadar her şeyi duymuştu. Khardan'ın özgürlük için nafile girişimini, Kalif in acı dolu çığlıklarını, yerde sürüklenen ağırlığın sesini duymuştu. Bir şey daha duydu. Auda ibn Jad'ona doğru geliyordu. Mathew Zifiri karanlıkta cesaret edebildiği kadar hızlı hareket ederek merdivenlere atıldı. En üst kata ulaşmıştı ama bunu beklemediği için takılıp düştü. Ayak sesleri giderek yaklaştı. Şansına, Auda ibn Jad destek olduğu güçsüz şövalyenin ağırlığıyla yavaş hareket GECENİN PALADÎNİ etmek zorunda kalıyordu. Şövalyenin Zhakrin'e duaları Kara Paladin'in Mathew'un tıkırtılarım duymasını engellemişti. Çabucak ayağa kalkan Mathew, uzun koridora umutsuzca baktı. Altı metre kadar uzaklıktaki bir meşale, kendisiyle diğer meşale arasında sadece bir parça karanlık bırakarak koridoru aydınlatıyordu; Mathew'un o mesafeyi kimse onu görmeden koşması imkansızdı. Yamnda, meşale ışığının oluşturduğu halkanın hemen kenarındaki, bir gölge onun tek umuduydu. Yaklaşınca Mathew onun dilediği şey olduğunu keşfetti; engebeli kaya duvarlarda oluşmuş doğal bir oyuk. Pek büyük değildi ve Mathew narin vücudunu içine sokmaya uğraşırken daha da küçülmüştü sanki. Doğruca, parıldayan meşale ışığının altında dursa bile daha ortalıkta olamazdı. Işıkta belli olan süt beyazı tenini saklamaya çalışarak yüzünü duvara döndü, ellerini siyah kaftanının içine sokup nefesini tuttu. İbn Jad ve şövalye sadece birkaç santim uzağından geçtiler. Mathew uzanıp Kara Paladin'in kolunu çekebilirdi. Onu görmüş veya duymuş olmaları gerekiyordu; kalbi ölüleri uyandıracak kadar sesli atıyordu. Fakat adamlar ona doğru bir kez bile bakmadan yürüyüp gittiler. Rahatlayan Mathew içini çekti ve tam koruması için şükran sunan bir dua edecekken Karanlığı hangi tanrının yönettiği aklına geldi. Aşağılardan ızdırap dolu bir çığlık yükseldi, koridorda yankılandı. Khardan... Mathew'un bacakları çözüldü ve bitkin vaziyette yere çöktü; berbat ses kalbinde yankılanıyordu. Elleri titreyerek belindeki keseye gitti, parmakları volkan camından asanın üzerinde kapandı. Karanlık tısladı. "Kelimeleri söyleyin efendim ve arkadaşınızı bu işkenceden kurtarayım." 353 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Seni çağırmadım!" dedi Mathew bu yaratık üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını fark ederek.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Sözle değil," diyerek cevapladı Şeytancık kıs kıs gülerek "Kalbinizin dileklerini okudum." Yeni bir feryat havayı parçaladı. "Onu kurtararak bizi buradan çıkarmaktan bahsetmiyorsun, öyle değil mi?" diye sordu. Göğsü kasılıyordu; nefes almak zordu. "Hayır," dedi Şeytancık kelimeyi uzatıp boğazdan gelen bir hırlamayla bitirerek. "Şeytan Prensim bundan hiç hoşlanmazdı. Eğer sen gidersen ben de giderim ve Prensim kalmamı emrediyor. Kardeş Tanrısı geri geleceği için çok mutlu ve İyi Tanrıçanın Zhakrin'in ellerinde olması da onu daha mutlu kılıyor." "Ona ne yapacak?" "Aptal ölümlü, sence ne yapacak?" diye karşılık verdi Şeytancık. Buruş buruş bedeni olacakların tahminiyle kıvranıyordu. "Onu yok edemez..." diye başladı şaşkın Mathew. "Göreceğiz. Daha önce Yirmiden birisi hiç bu kadar zayıflamamıştı. Ölümsüzleri ona yardım etmek için burada değiller; ölümlü taraftarları da gördüğün gibi Zhakrin'e dönüyorlar. Evren'in gücü azaldıkça onunki çoğalıyor." Mathew, düşünmeye Tanrıçanın berbat kaderi yüzünden bir kaybetme duygusu hissetmeye çalıştı, kendisini bunun Cennetin dengelerini nasıl sarsabileceğini tasarlamaya zorladı. Fakat kulaklarında Khardan'ın çığlıkları vardı ve şu an dünyada olanlardan başka hiç bir şey umurunda değildi. Dudağının üstünde boncuk boncuk terler biriken Mathew "Onu kurtar, Zohra'yı kurtar! Beni Prensine götür," diye yalvardı. Şeytancık büzüşük dudaklarını büktü. "Kötü bir pazarlık, 354 GECENİN PALADİNİ bir şeye karşı hiç bir şey. Ayrıca Zhakrin kadının bedenini istedi. Astafas onu çalarak, kardç;şim kızdırmaz." Khardan'm çığlıkları aniden kesildi. Korkunç sessizlikte bir düşünce pırıltısı Mathew'un karanlığını aydınlattı. Gezgin Tanrı'nın zihin bulandıran davran)şı arak zihnini karıştırmıyordu. Genç büyücü aklına düşen ulak kıvılcımı üfleyip, kömürleri yelleyerek alev almasını izlemek istedi. Fikir aklına geldiği an şeytanın dudaklarını yaladığını, gözlerini kıstığını gördü. Keseden asayı çıkararak, şeytana doğnı kaldırdı. "Khardan'la konuşmak istiyoaım," dec>i genç büyücü kontrol altında tuttuğu tekdüze sesiyle. "İşkencecisini oyala." Şeytancık alaycı bir şekilde sıntarak güldü. Mathew siyah kaftanların a]tlnda tir tir titremesine rağmen "Eğer bu asayı Kara Büyücü'y<- verirsem ne olur?" diye devam etti soğukkanlılıkla. Şeytancığın kırmızı gözleri aıev aldı. Kırışık göz kapaklarını indirmek için çok geçti. "Hiç bir şey," dedi yaratık. "Yalan söylüyorsun," diye l^şıMc verdi Mathew. "Anlamaya başlıyorum. Asa kalbimize en yakın ölümsüzü çağırmaya yarıyor. Meryem bunu Quar'Jrı kölelerinden birini çağırmak için kullanıyordu. Asa benim elime düştüğünde gücü benim inandığım tanrıların ölümsüzlerini kontrol etmeye yöneldi ve büyüsü kara büyü olduğu için seni çağırcll." Şeytanın uzun kırmızı dili aıayıa sarktı. Siyah dişleri görünüyor, gözleri yanıyordu. Mathew bakışlarını çevirdi; doğaıca elindeki asaya bakıyordu. "Eğer bunu Kara Büyücü'ye verirsem onu Zhakrin'in ölüm-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


süzlerinden birini çağırmak içjn kullanabilir." "Denesin bakalım!" Şeytan dilini şapırtıyla yuvarladı. "Ölümsüzleri ortadan kaybolan çok uzun zaman oldu." 385 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Her şeye rağmen sen uzaklaştırılacaksın." "Siz burada olduğunuz sürece ben de buradayım, Karanlık Efendi," dedi şeytani bir şekilde gülerek. "Fakat hareket etmeye iznin olmayacak," diye karşılık verdi Mathew. "Sizin gibi!" "Ben zaten güçsüzüm," dedi Mathew omuz silkerek. "Kaybedecek neyim var?" Kendisini neredeyse ikiye katlayan bir zevk kasılmasıyla "Ruhun!" diye tısladı Şeytancık. Mathew ona uzanan Eli gördü; ruhunun ufacık umutsuz çığlıklan sonsuz karanlık tarafından yutulana kadar düşeceği, uçsuz bucaksız boşluğu gördü. "Hayır," dedi Mathew yavaşça. "Astafas bunu bile yapamaz. Çünkü asayı Kara Büyücü'ye verdiğimde kendimi de ona vermiş olacağım." Küçük Şeytancık kıvranışının orta yerinde kalakaldı. Bir bacağı diğerine sarılmış, bir kolu da boynunu çevreliyordu. Yavaşça kendini çözdü ve Mathew'a ters ters bakarak yaklaştı. "Bunu yapmana izin vermeden önce ruhunu çalarım!" "Bunu yapman için beni öldürmen gerekir, ben öldüğümde de buraya girme iznini kaybedersin." "Bir çıkmazdayız!" "Senden istediğimi yap. Khardan'ı görmeme izin ver; yalnız." Şeytancık dili kıvrılıp açılarak düşündü. Mathew'un zihninin içine bir göz attı ama orada gördüğü tek şey teolojik bir karışıklıktı. Şeytancığa göre teoloji sadece bir işe yarıyordu; fazla ateşli alimleri derin ve tehlikeli sulara yönlendirmek. Ara sıra ölümlülerin hakkında hiç bir şey bilmedikleri konularla il356 GECENİN PALADİNt gili kesin bir edayla tartışmalarını dinlemek hoşuna da gitse, Şeytancık ilahiyat tartışmalarını genellikle uyutucu buluyordu. Şeytan konu Mathew bile olsa, işkence edilen bir adamla teoloji tartışmak için böyle bir zamanın seçilmesinin garip olduğunu düşündü, yaratık Mathew'un zihninin derinliklerini inceledi. Genç büyücünün daha tehlikeli bir planı yok gibi görünüyordu. Ne de olsa yapmaya çalışacağı hiç bir şey işine yaramayacaktı. Şeytancık hem ölümlüyü eğlendirip hem de değerli bir imtiyaz kazanmaya karar verdi. "Eğer Astafas'a bağlılığını ilan edersen, emirlerini yerine getiririm." Khardan'a ulaşmak için can atan Mathew "Her şeyi yaparım," dedi kısaca. Uğursuz sessizlik feryatlardan daha korkunçtu. "Bir dakika!" Şeytancık yayvan parmaklı elini kaldırdı. "Sana şu an koruyucu meleğinin burada olmadığını söylemek istiyorum yani bu sözü vermeden önce araya girecek kimse yok." Bu haberin, konıyucu meleklere diğer ana okulu masallarından daha fazla inanmayan Mathew'u neden üzeceğini bilmi-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yordu. Fakat birden kalbinde ani bir ağırlık hissetti. "Önemli değil," dedi bir dakika sonra. "Karanlıklar Prensi'ne bağlılık yemini ediyorum." "Adını söyle!" diye tısladı Şeytancık. "As... Astafas'a bağlılık yemini ediyorum." Kelime Mathew'un dudaklarını zehir gibi yaktı. Dudaklannı yaladığında ağzına acı bir tat geldi. Şeytancık sırıttı. Mathew'un yalan söylediğini biliyordu. İnsanların kelimeleri söylediklerini ama kalplerinin bunları tekrar etmediğini biliyordu. Fakat ölümlü insanların yaşadığı bu dün357 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN yada yalnızdı, koruyucu meleği beyaz kanatlarıyla ona siper olmak için artık burada değildi. Ve şimdi Mathew da yalnız olduğunu biliyordu. Keder, umutsuzluk; Şeytancığm kullanacağı işkence aletleriydiler ve zaman geldiğinde ki yakında gelecekti -o da bir plan oluşturmaya başlamıştı- genç büyücü işkencenin sona ermesi için, karanlık bilinmezin yatıştırıcı rahatlığına geçmek için fazlasıyla istekli olacaktı. "Burada bekle!" dedi Şeytancık ve göz açıp kapayıncaya kadar kayboldu. Meşale ışığından bir ses geldi. O kadar yakın ve o kadar gerçekti ki Mathew ayağa fırladı, korkuyla etrafına baktı. "Yaşam Efendisi! Çabuk gel!" Auda ibn Jad kızgın ve sinirliydi. "Bu şövalye. Yolunda gitmeyen birşeyler var! Sanırım o ölüyor!" Koridor boştu. Kara Paladin görünürlerde yoktu. Buna rağmen ses Mathew'un omzundan geliyordu sanki. "Yaşam Efendisi!" diye bağırdı ibn Jad. "Ne var?" dedi aşağıdan tiz bir ses. Mathew nefesini tutarak tekrar oyuğa girdi. "Yaşam Efendisi!" İbn Jad öfkeli ve ısrarcıydı. Merdivenlerden kulak tırmalayıcı sesler duyuldu. Yaşam Efendisi hırıldayarak yavaş yavaş merdivenlerden çıktı ve koridora baktı. "İbn Jad?" titrek bir sesle sordu. "Yaşam Efendisi!" Kara Paladin'in bağırışı koridorda yankılandı. "Neden oyalanıyorsunuz? Şövalye nöbet geçiriyor!" Yaşam Efendisi fazla büyük kafası öne uzanarak, ibn Jad'm uzaklaştıkça giderek daha da öfkelenen sesini izleyerek, ayaklarını sürüye sürüye koridorda ilerledi. 358 11 Güçlü kollar Zohra'yı sımsıkı sarıyor, ılık dudaklar dudaklarını tadıyor, eller onu okşuyordu. Arzu içini yakıyordu. Aşk için bağırdı ama hiç bir şey yoktu. Kollar eridi, dudaklar söğüdü, eller geri çekildi. İçinde bir boşluk vardı ve çaresizce o boşluğun dolmasını istiyordu. Acı giderek arttı, sonra yatağının başında karanlık bir figür belirdi. Mutlulukla "Khardan!" diye bağırdı ve figürü yanma çekmek için kollarını uzattı. Figür elini kaldırdı ve parlak beyaz bir ışık rüyayı tüketerek Zohra'nm gözlerinin önünde parladı. "Uyan," dedi sakin ve pürüzsüz bir ses. Zohra oturdu. Gözleri ani parlaklıkla sulanmıştı. Elini siper ederek, beyaz ışıkta yansıyan figürün kim olduğunu görmeye çalıştı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Neler oldu bana?" diye korkuyla bağırdı Zohra. Kolların, dudakların ve ellerin hatırası çok gerçekti, bedeni hâlâ aklının isyan ettiği dokunuşlar için kasılıyordu. "Hiç bir şey tatlım," dedi ses, bir kadın sesi. "İlaç sana zamanından önce verildi." Beyaz ışık, büyücü kadının gergin yüzünü aydınlatan mum ışığından başka bir şey değildi. Şamdanı Zohra'nm yatağının yanındaki bir masaya yerleştiren, büyüMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN cü kadın onun yanma oturdu. Alev kadının yaşlanmayan gözlerinin derinliklerinde titremeden, sabit bir şekilde yanıyordu Elini uzatarak Zohra'nın karışmış, yele gibi siyah saçlarını düzeltti. "Fakat, yine de eğitici bir deneyim olduğuna inanıyorum. Artık bize ait olduğunu görüyorsun; bedenin, aklın ve ruhun." "Ne demek istiyorsun?" Zohra durakladı. Kadından uzaklaştı. Yatakta çıplak olduğunu görünce, ipek çarşafları yakalayıp ve bedenine sardı. Kara Büyücü gülümsedi. "Seni başka biri istemiş olmasaydı, şu an Kara Paladinlerden birinin koUannda eriyor olurdun, tatlım; ve belki de birkaç ay içinde birinin çocuğunu doğururdun." "Hayır!" Zohra meydan okuyarak başını salladı, fakat gözlerini ciddi ve soğuk yüzden kaçırıyordu. Kara Büyücü ona doğru eğildi, yanağına dokunuyordu. "Güçlü kollar, yumuşak öpücükler. Sonra sadece soğuk boşluk. Bağırdın..." "Dur!" Zohra kadının elini çekti, ona utanç gözyaşlarının arasından bakıyordu. Çarşafları göğsünde sıkıca tutarak, kadından mümkün olduğu kadar uzaklaştı; işlemeli yatak başlığı onu durdurduğu için pek uzağa gidememişti. "Hiç bir şey yemeyeceğim, hiç bir şey içmeyeceğim!" diye bağırdı ateşli ateşli. "Asla teslim olmayacağım..." "İlaç yemeğinde değildi, yavrum. Kıyafetlerindeydi. Kumaş ona batınldı ve ilaç derinden içeri sızıyor. Bu çarşaflarda da olabilir." Bir elini salladı. "Vücuduna sürdüğümüz parfüm. Asla bilemezsin, tatlım... Ama..." Büyücü kadın ağır ağır ayağa kalktı. Zohra'ya arkasını dönerek yataktan uzaklaştı ve odada yavaşça dolaşmaya başladı, "...endişelenme. Söylediğim gibi 360 GECENİN PALADtNl sen başka biri tarafından seçildin; bedenini istemesine rağmen, onu yeni taraftarlar yetiştirme amaçlı istemiyor." Zohra soru sormaya tenezzül etmeyerek sessiz kaldı. Aslında yarım kulakla dinliyordu. İlaçtan sakınmak için bir yol düşünüyordu. Kara Büyücü kasvetli odadaki ufak, kurşun çerçeveli pencereye baktı. "Bizim için yeni, umutlu bir günün şafağına sadece birkaç saat var. Saat gece yarısını vurduğunda Tanrımız bize geri gelecek. Zhakrin yeniden doğacak." Dönerek Zohra'ya baktı. Büyücünün bakışlarından bir cevap beklediğini anlayan Zohra omuz silkti. "Benimle ne ilgisi var?" "Çok ilgisi var tatlım," dedi Kara Büyücü yavaşça, gözleri hevesli, yoğun bir ışıkla parıldıyordu. "Senin bedeninde doğacak!" Zohra gözlerini devirdi. Kadın besbelli deliydi. Buradan çıkmalıyım. İlaç... belki de duyduğum misk kokuşuydu. Bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


panzehiri, tersine çevirecek birşeyler olmalı. Usti biliyor olabilir, eğer zırlayan korkağı bana yardım etmeye ikna edebilirsem... Zohra aniden korkuya kapıldı. Aceleyle etrafına bakındı ve yüzüklerinin başucundaki masada olduğunu gördü, mum ışığında parıldıyorlardı. Bir oh çekti. Kara Büyücü onu ciddi bir yüz ifadesiyle izliyordu. "Bana inanmıyorsun." "Herhalde!" Zohra kısa acı bir kahkaha attı. "Bu kafamı karıştırmak için giriştiğin bir oyun." "Oyun olmadığından emin olabilirsin tatlım," dedi Kara Büyücü. "Bütün ölümlülerden daha yüksek bir şerefe nail olacaksın. Naçiz bedenin Tanrımız ondan ayrılıp diğer tanrılar arasın361 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN da hak ettiği yeri alacak kadar güç toplayana kadar tanrımızı barındıracak. Bana inanmıyorsan cinine sor." Büyücü kadının bakışları gümüş yüzük üzerinde odaklandı. Zohra'nın beti benzi attı, dudaklarını sıktı ve hiç bir şey söylemedi. Büyücü kadın başım salladı. "Ruhundaki fırtınaları dindirmen için seni biraz yalnız bırakacağım. Rahatlamış ve huzurlu olmalısın. Şafak vakti döndüğümde seni Tanrıyı kabul etmen için hazırlamaya başlayacağız." Kara Büyücü kapıyı yavaşça kapatarak, odadan ayrıldı. Kilitleme sesi gelmedi ama Zohra kapıyı açmaya çalışsa bile açılmayacağını biliyordu. Sessizce, hareket etmeden, çarşaflan göğüslerine bastırarak, yüzüğü aldı. "Usti!" dedi kısık bir sesle. "Gitti mi?" "Evet!" Zohra sabırsızca içini çekti. "Geliyorum Prenses." Cin yüzüğün içinden belirdi; gevşek bir vücuda dönüşene kadar, yerde dönen titrek bir duman. Bastırılmış, korkmuş ve mutsuz, şişman cin çöl güneşinin altında eriyen keçi peyniri görüntüsüne sahipti. "Usti," dedi Zohra usulca, gözleri mum ışığındaydı. "Söyledikleri doğru mu? Bedenimi... bir tanrıya... verebilirler mi?" "Evet Prenses," dedi cin üzüntüyle boynunu bükerek. Gerdanı birbiri ardına katlanıyordu, sanki ağzı ve yüzü kendi bedeni tarafından yutulacaktı. "Ve senin yapabileceğin hiç bir şey yok mu?" Cesareti kırılan, korkulan onu esir almaya başlayan Zohra, sorusunu cinin var olmayan kalbini burkan özlem dolu ve acınası bir ses tonuyla sormuştu. "Ah Prenses," diye feryat etti Usti, elleri kederle birleşmişti. "Hayatım boyunca değersiz bir ölümsüz oldum! Ama size 362 GECENİN PALADtNl yemin ederim ki eğer size yardım edebilecek olsaydım, demir kutuyu bile göze alırdım; Akhran Hazretleri üzerine yemin ederim! Ama görüyorsunuz!" Kapıya doğru delice hareketler yaptı. "Burada olduğumu biliyor! Ve beni durdurmak için hiç bir şey yapmıyor. Neden? Çünkü çaresi^ olduğumu onu durdurmaya gücüm olmadığını biliyor!" Zohra başını eğdi, siyah saçları omuzlarına döküldü. "Hiç kimse bana yardım edemez. Yapayalnızım. Mathew beni terk etti. Khardan şüphesiz ya oluyordur ya da ölmüştür. Hiçbir kaçış yolu, hiçbir umut yok..." Yavaşça, bitkinlikle çarşafların

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


güçsüz ellerinden kaymasına izin verdi. Yanaklarından damla damla yaşlar süzülüp, ipeğin üstünde iz bıraktı. Usti dehşetle ona baktı. Neredeyse devirerek kendini yatağa attı ve bağırdı. "Vazgeçmeyin Prenses! Siz böyle değildiniz! Savaşın! Savaşın! Bakın bana kızmadınız mı? Birşeyler atın! İşte!" Cin sürahiyi aldı. Yatağın üstüne dikkatsizce su sıçratarak, onu Zohra'nın tepkisiz ellerine tutuşturmaya çalıştı. "Bunu bana fırlatın! Kafama vurun!" Usti sarığını çıkarttı ve kel kafasını çekici bir hedef olarak sundu. "Bağırın bana, bana küfür edin, beni azarlayın! Birşeyler yapın! Ağlamayın! Ağlamayın!" Tombul yüzünden seller gibi gözyaşları akan Usti çarşafları kafasına geçirdi. "Lütfen ağlamayın!" "Usti," dedi Zohra. Gözleri ürkütücü bir ışıkla parlıyordu. "Benim bir fikrim var. Bedenimi almalarını engellemenin bir yolu var." "Var mı?" dedi Usti çarşafları indirip üzerlerinden bakarak. "Eğer bedenim cansız olsaydı onu kullanamazlardı, değil mi?" "Prenses!" Usti anlayınca dehşet içinde nefesini tuttu ve çarşafları tekrar başına geçirdi. "Hayır! Bunu yapamam! Tanrı363 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN nın izni olmadan bir ölümlünün hayatını alamam!" "Benim için her şeyi göze alacağını söylemiştin!" Zohra kumaşı kuvvetle çekti. Yavaşça cinin ona kederle bakan yüzü belirdi. "Ruhum sizin için Yüce Akhran'a yalvaracak. Tann bize yardım etmek için hiç bir şey yapmadı. Efendinin son isteğine uyduğun için seni cezalandıracak kadar adaletsiz davranmayacaktır!" Usti çarşafı kemirmeye başladı. Zohra'nın bakışları sabit ve kararlıydı. Sonunda cin oturdu. "Prenses," dedi. Çenesi titriyordu ama sesi sertti. "Bu şişman bedenin içinde emrinizi yerine getirecek cesareti bulacağım." "Teşekkür ederim, Usti," dedi Zohra nazikçe. "Ama sadece son anda, hiç... hiç umut kalmadığı anda," dedi cin son kelimeleri hıçkınklar içinde kaybolarak. "Son anda, hiç umut kalmadığı anda," diyerek tekrarladı Zohra, gözleri gün doğumunu izlemek için pencereye giderken. 364 12 Mathew, Yaşam Efendisi'nin ampul gibi parlayan kafasının koridorun en uzağındaki meşalenin ışığında belirdiğini görene kadar bekledi ve sonra oyuktan çıktı. Gölgeli yerlerden giderek merdivenlere koştu ve duvarın dibinden aşağıya indi. Aşağı" ulaştığında Khardan'm olduğunu tahmin ettiği odadan gelen ışıklan gördü. İçerden hiç ses gelmiyordu. Çok sessiz, bir mezar kadar sessiz, diye düşündü kalbi acıyarak. Kapıda ızdırap dolu feryatlar aklına geldi ve cesareti onu terk etti. İçeri girmekten, içeride bulacaklarından korkan Mathew, kapıda durmuş, tir tir titrerken "Korkak!" diye öfkeyle sövdü kendisine. "Acı çeken o, ama dehşetle sarsılan, ona yardım etmekten aciz olan sensin!" "Yardım etmek." Alay etti kendisiyle. "Ne yardımın dokunabilir ki? Ne umut vaat edebilirsin? Hiç bir şey. Kelimeler, hepsi bu. Neden korkuyorsun? Onu ölü bulmaktan mı? Eğer

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


onu gerçekten önemseseydin, önün için bunu dilemen gerekmez miydi? Yoksa korkak olduğun kadar bencil misin? Peki ya ölü değilse? Onu daha fazla işkence çekmeye teşvik edeceksin. Gitmek, gitmesine izin vermek daha iyi..." "Hayır! Yanılıyorsun!" Mathew kararlılıkla karşı çıktı, şüpMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN nelerini geri itti. O sesi tanıyordu; köle tüccarı tarafından yakalandığında vazgeçmesini söyleyen, ona ölümün tatlılığını fısıldayan sesti. "Zaman kaybediyoaım. İşkenceci yakında dönecek." Dişlerini sıkarak işkence odasına girdi. "Khardan!" diye mırıldandı. Korkunun karanlık ve boş kuyusu şefkatle doldu. Mathew işkencecinin her an dönebilecek olduğunu unuttu. Şeytancığı, başındaki belayı unuttu. Khardan arkasına yaslanmış, kolları başının üzerinden duvara zincirlenmiş, yerde oturuyordu. Kıyafetleri çıkarılmıştı. Çıplak göğsünde yanık izleri vardı, bilinçli biçimde oluştunılmuş yaralardan kan sızıyordu. Kalifin başı önüne düşmüştü; şuurunu kaybetmişti. Gözyaşları gözlerini acıtan Mathew, elini dudaklarına götürerek, bir acı çığlığını bastırdı. "Bırak onu!" diyordu ses. "Onu bu huzur ânında rahat bırak. Sahip olduğu tek şey.bu..." Başını sallayıp, gözlerini kırpıştıran Mathew, bütün gücünü ve cesaretini topladı; şeytanları çağırmaktan çok daha zor bir işti; ve Kalifin yanma eğildi. Yakınlardaki bir masada bir tas su duruyordu, belki de zincirli adamın işkencesini arttırmak için konmuştu oraya. Onu aldı ve parmaklarını soğuk suyun içine batırdı ve onları Kalifin kanla kaplanmış dudaklarına değdirdi. "Khardan," dedi. Neredeyse bir hıçkırıktı bu. Khardan kımıldadıyıp inledi, Mathew'un kalbi acımayla burkulmuştu. Dudaklara dokunan elleri titredi, gözyaşları bir anlığına gözlerini kör etti, konuşamadı. Kendisini duygu sezisini, bu kadar işkenceye katlanmanın nasıl bir şey olduğuna dair canlı hayalleri bastırmaya zorladı. Daha sağlam bir sesle, onu ayakta tutan sertlikle "Khar366 GECENİN PALADİNÎ dan," diye tekrarladı. Khardan birden başını kaldırdı. Etrafına, Mathew'un ruhunu yaralayan, içlerinde çılgınca bir korku olan ateşli gözlerle baktı. "Yeter!" diye mırıldandı bedevi. Zincirleri duvardan çıkarmaya çalışarak kollarını kastı. "Yeter!" "Khardan!" Mathew adamın siyah saçlarını nazik elleriyle okşadı ve su tasını dudaklarına götürdü. "Khardan, ben Mathew! İç..." Khardan kana kana içti fakat sonra acıyla kusmaya çalıştı ve suyun çoğunu çıkardı. Fakat gözleri o çılgınca bakışı kaybetmişti; karanlık derinliklerde bir tanıma pırıltısı belirmişti. Güçsüz bir şekilde arkasına yaslandı. "Nerede... o?" Khardan'ın kelimeyi söylediği korku, Mathew'un ürpermesine sebep olmuştu. Su tasını yere koydu, titreyen elleriyle çoğunu yere dökmüştü. "Şimdilik gitti," dedi usulca. "Kontrol... ettiğim yaratık... onu götürdü." "Çıkar beni buradan!" dedi Khardan bir solukta.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Elini adamın alnından çeken, Mathew oturdu. Siyah, umutlu gözlere bakıyordu. "Yapamam Khardan." Daha önce hiç bir kelime Mathew'un dudaklarından bu kadar isteksizce dökülmemişti. Gözlerin hor görme ve öfkeyle parladığmı gördü ve sonra kapandılar. Khardan içini çekti. "En azından bu kadarı için teşekkürler," dedi ağır ağır, acıyla, suyu işaret ederek. "Artık gitsen iyi edersin. Bana gelerek zaten tehlikeye atıldın..." "Khardan!" Mathew yalvarırcasına ellerini kavuşturdu. "Elimde olsaydı seni kurtarırdım!" Khardan gözlerini açarak ona baktı. Mathew kızardı. Kelimelerinin kanayan kalbinin ka367 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN nıyla bulanmış halde çıkmasını istememişti. Başını indirip, ayaklarının dibindeki pembemsi suyla dolu tasa bakarak, daha hafif bir tonda konuşmaya devam etti, siyah kadife kumaşları devamlı parmaklarının arasında döndürüyordu. "Ama yapamam. Manasız olur. Gidecek bir yer, kaçış için umut yok." "En azından sonuna kadar çarpışarak, erkekçe ölebiliriz," dedi Khardan sıcak bir sesle. "İkimiz de kendi Tanrılarımız için ölmüş oluruz..." "Hayır!" dedi Mathew inatla, birden yumruğunu sıkıp dizine vurarak. "Siz bedevilerin tek düşündüğü bu! Ölüm! Kazandığınız sürece hayat güzel; kaybederkense vazgeçip ölmeye karar veriyorsunuz!" "Şerefimizle ölmek..." Başını kaldırıp, Khardan'a ters ters bakan Mathew, "Şerefe lanet olsun!" diye öfkeyle bağırdı. "Belki de Tanrının istediği ölüm değildir! Hiç böyle düşündün mü? Belki ölünce onun işine yaramayacaksın! Belki de seni buraya bir nedenden dolayı getirdi ve bunun ne olduğunu öğrenecek kadar uzun yaşamak senin ellerinde!" "Benim Tanrım beni terk etti," dedi Khardan kaba bir sesle. "Artık bu kafirlerle konuştuğuna göre hepimizi terk etmiş gibi görünüyor." "Onlar da böyle düşünmeni istiyor!" Mathew solgun, acı dolu yüzü düşünmeden avuçlannın arasına aldı. "Tanrının seni terk ettiğine inanırsan, Tanrını terk edersin!" "Sen benim Tanrım hakkında ne biliyorsun kafir!" Khardan kafasını çekti, gözlerini çevirdi. Mathew onu omuzlarından yakalayarak, ondan başka hiç bir yere bakamasm diye yakınlaştı. "Khardan duyduklarımızı hatırla! Bu insanların inançları için çektiklerini, katlandıklarını 368 GECENİN PALADİNİ düşün. Onların Tanrısı ölüydü ama yine de ondan vazgeçmediler! Sen onlardan güçsüz müsün? Teslim mi olacaksın?" Khardan ona düşünceli bir şekilde baktı, kaşları çatılmişn, gözleri karanlık ve anlaşılmazdı. Gözleri Mathew'un ellerine daldı; ince, narin, sudan daha serin parmaklar, yanan tenine dokunuyordu. "Dokunuşun bir kadmınki kadar nazik," diye mırıldandı. Utançla kızararak ellerini çekti Mathew. "Bazı kadınlarınkinden daha nazik; mesela karımmkinden." Khardan pis bir gülümsemeyle devam etti. "Onun bedenini almaya çalışanı kıskanmıyorum. Tanrı olsun veya olmasın. Orada bulunduğu süre ilginç olacak..." Khardan acıyla ne-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


fessiz kaldı. İki büklüm oldu, neredeyse kolları yerlerinden çıkacaktı. Mathew delicesine kaynağını aradı ama hiç bir şey göremedi ve Khardan'm içinden geldiğini fark etti. Çaresizce Khardan'ın kıvranmasını izledi, bedeni şiddetle sarsılıyordu ve sonra nöbet sona erdi. Mathew, kırmızı kenarlı gözlerde yansımasını gördü. İşkence gören sanki kendisiydi. Yüzü kül rengiydi, bütün eklemleri sallanıyordu. Khardan hafifçe gülümsedi. Dudakları acıyla çarpıldı ama gülümseme hâlâ karanlık, gölgeli gözlerindeydi. "Gitsen iyi olur," dedi duyulmayan bir sesle. "Buna... daha fazla... katlanabileceğim zannetmiyorum..." Şeytancığın hâlâ Yaşam Efendisi'ni oyalıyor olması için dua ederek, Khardan'ın kan lekeli gömleğini aldı ve suya batırdı. Adamın ateşli alnını ve yüzünü serinletici suyla yıkadı. Khardan'ın gözleri kapandı, göz kapaklarının altından gözyaşları yuvarlandı. Titreyerek içini çekti. 369 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Khardan," dedi Mathew usulca, "sanırım bir yol var ama hemen hemen umutsuz bir yol." Khardan anladığını göstermek için başını salladı. Daha fazlası için gücü yoktu ve ıstırabını gören Mathew az kalsın vazgeçiyordu. "Rahat ol," demek istiyordu, "hadi öl. Ben yanılmışım. Kendini huzura kavuştur." Ama demedi. Dişini sıkarak, kumaşı yine suya batırdı. Biraz sonra isteyeceği şeyin bilgisiyle kalbi burkularak devam etti. "Bir şekilde Zhakrin dünyaya geri gelmeden, iki tanrıyı da ele geçirmeliyiz. İkisi de elimizde olduğu zaman Zhakrin'in karşıtı olan Evren'i serbest bırakmalıyız. Zayıf olsa da onun gücüyle, sanırım, kaçmayı başarabiliriz." Khardan başını oynattı, gözleri Mathew'a dikkatle bakmak için biraz açıldı. Mathew kumaşı yere bıraktı. Yavaşça parmaklarını siyah kıvırcık saçlarda gezdirdi. O gözlere bakamayacağından kendi eline bakıyordu. "Bunu yapmak için merasime katılmayı kabul edilmen gerekiyor," dedi Mathew, sesi boğazında düğümlenerek. "Kabul edilmen için de, bir Kara Paladin olmalısın..." Khardan'ın çenesi kasıldı, dişleri gıcırdadı. "Neden bahsettiğimi anlıyor musun?" diyerek ısrar etti Mathew, duyguları onu boğarken. "O... noktaya kadar dayanman gerektiğini söylüyorum. O noktaya kadar..," devam edemedi. "Ölüm..." diye mırıldandı Khardan. "Sonra da... onları ikna etmem..." Mathew dona kaldı. O da neydi? Korkuyla dinledi. Ayak sesleri! Merdivenlerde! Khardan kıpırdamadı. Yüzü mosmordu, ağzının kenarından kan akıyordu. Ayakta duramayacak kadar titreyen Mathew bir şekilde 370 GECENİN PALADİNİ doğnılmayı başardı. Bacakları uyuşmuş gibiydi, bir an için tekrar yere çökeceğini zannetti. Duraklayarak Khardan'a baktı. Bunu unutmalıyım! Çılg ınca bir fikir. En iyisi hemen vazgeçmek! Khardan'm çökmüş gözleri parladı. "Ben... ben... başaraca-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ğım!" Kendi kendine "Ben de!" dedi Mathew kararlılıkla. Dönerek odadan kaçtı ve koridorun sonundaki başka bir odanın karanlığında saklandı. İşini böldüğü ve sonra hiç bir şey yapmadığını söyleyecek yüzü bulan Auda ibn Jad'a sinirli sinirli mırıldanan Yaşam Efendisi, ayaklarını sürüyerek odaya girdi. Mathew ufak adamın sürüklenen ayaklarını duyabiliyordu; durduklarını duydu, adamın Khardan'ın üzerine eğildiğini hayal edebiliyordu. "Aa, bir ziyaretçin varmış," diyerek kıkırdadı. "Demek bütün o saçma ve boş konuşmalar buradan geliyordu. Her kimse sana biraz güç vermiş. Biraz daha fazla çalışmamız gerekecek..." Khardan'ın çığlığı hem karanlığı, hem de Mathew'un kalbini yırtmıştı. Elini kesesine koyarak, asayı sıkıca kavrayan Mathew, sihirli kelimeleri söyledi ve Şeytancığın ellerinin onu tutup, karanlığa sürüklediğini hissetti. 371

?3 "Beni kadınlar kulesine götür," diye emretti Mathew bitkinlikle. "Kara Büyücü'yü görmek için mi? Hiç zannetmiyoaım," diyerek karşılık verdi Şeytancık. "Hayır, konuşmam gereken kişi..." etrafına bakman Mathew, kelimeyi yutkundu. Şeytancık Mathew'u oraya ilk geldiğinde konduğu odaya götürmüştü. İçeride belirirken, hem şeytan hem Mathew, Kara Büyücü'yü şömineden saçılmış, soğuk küllerin önünde dururken bulunca şaşırmışlardı. "Kiminle konuşacaksın?" diye sordu kadın. "Diğer arkadaşınla mı?" "Eğer bana daha fazla ihtiyacınız yoksa Karanlık Efendim..." "Daha gitme Sul'ün yaratığı," diye emretti büyücü kadın. "Astafas'ın hizmetkarı!" diye tısladı Şeytancık öfkeyle. Dili keskin, siyah dişlerinin arasında kayıyordu. "Kaosun aşağı mertebedeki şeytanlarından değilim, madam!" "Bu ayarlanabilir," dedi Kara Büyücü. Sıkıca gerilmiş yüzünde kaşları birbirine olabildiğince yaklaşmıştı. Mathew'a baktı. "Bu yaratığı bana hediye et." GECENİN PALADİNt "Yapamam, madam," dedi Mathew, alçak, saygılı bir sesle. Korkacak çok az şeyi vardı. Büyücü kadın asayı ondan zorla almaya çalışabilirdi fakat o zaman Şeytancık Mathew'u korumak için değil ama kendi buruşuk derisini korumak için kesinlikle karşı koyardı. "Bu kadar genç biri için oldukça bilgesin." Büyücü kadın ona inceleyen gözlerle bakıyordu. Ona yakınlaşarak, elini yanağına koydu. Dokunuşu, bir iskeletin kemikten oluşan elleriyle aynı hissi veriyordu. Kadının büyüleyici bakışlarına yakalanan Mathew ürperdi ama hareket edemedi. "Bilgeliğin yaşından değil ama etrafmdakilerin kalplerini görebilme kabiliyetinden ileri geliyor. Bu tehlikeli bir yetenektir, çünkü o zaman

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


onları sevmeye başlarsın. Onların kederi senin kederin olur." Kelimeyi uzatmıştı. Parmaklan yavaşça yanağını okşuyordu ve soğuk dokunuş, ıslak ellerle tutulan buz gibi yakmaya başladı. Mathevv titrediği halde dimdik durdu fakat acı ölçülemeyecek kuvvetteydi. "Görmemen gereken şeyleri gördün." Ses her yerini sarmıştı. "Bulunmaman gereken yerde bulundun. Zamanla, hazır olduğunda ben sana hepsini gösterecektim. Şimdi anlayamadığın için, kafan karışık ve huzursuzsun. Ve bedevi arkadaşın için de işkencesini arttırmaktan başka hiç bir şey yapmadın. Neden gittin? Onu kurtarabileceğini mi düşündün?" Bilmiyordu! Promenthas'a şükür, bilmiyordu, şüphelenmiyordu! "Evet, sebebi oydu!" dedi Mathevv soluk soluğa. "Umutsuz, saçma bir düşünce!" Kara Büyücü diliyle bir tıkırtı sesi çıkardı; ses Mathew'un gerilmiş sinirlerine çarptı. "Kaçmayı nasıl başaracağınızı düşünüyordun ve neden buna kalkışmadınız?" 373 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Madam," ellerini ağrıyorlarmış gibi ovuşturan Şeytancık araya girdi, "Bedevi ona yardım edemeyeceğimiz kadar kötü durumda. Madam eğer ona bedevinin kaçmasına yardım etmek için yaptığımız planlan anlatırsak bizi affeder umarım," diyerek ekledi dudaklarını yalayarak. "Madam sizi neden affetsin?" Eli hâlâ Mathew'un elmacık kemiklerinde olan büyücü kadın Şeytancığa zalimce gülümsedi. Dişlerinin yanmasına ve beyni kafatasının içinde genişlemesine rağmen, genç adamın hareket etmeye cesareti yoktu. "Çünkü, madam, Astafas'm kendi adamlarından birine zarar verdiğiniz için sizi affetmesini istersiniz." Şeytancık Mathew'un yanına kaydı. Uzayarak, küçük yapısını esneterek, yayvan parmaklarını büyücü kadının elini üstünde kapadı. "Zhakrin dünyaya döndüğünde, Quar'a karşı savaşmak için Astafas'm yardımını isteyecektir." Şeytancığın kısılmış kırmızı gözleri, kömürleşmiş, kırışık derisinin üzerinde iki alev paçasıydılar. "Zhakrin Astafas'm yardımını karşılık beklemeden alır fakat bu gencin bizden biri olduğunu unutmaması gerek." Kelimeleri sürünen yılanlar gibi Mathew'a sarılmış, halkalarını giderek sıkılaştınyorlardı. Parmakları uzun süre Mathew'un teninde kalmasına rağmen, büyücü kadın yavaşça elini çekti. "Yorgunsun." Mathew'la konuşuyordu fakat gözleri Şeytancıktaydı. "Şimdi uyu." Uyku veren bir ılıklığın altında kalan acı yavaşlamıştı. Başının altında yumuşak bir yastık vardı; bir yatakta yatıyordu. Karanlık, acıyı uzaklaştırarak, korkuyu uzaklaştırarak onu sarıyordu. Şeytancığa, "Sağ ol," diye mırıldandı. "Ödeme zamanı gelecek," diye fısıldadı karanlık. "Ödeme zamanı gelecek." 374

14 Şafak vakti; güneş ışınlan Galoş Adası'nı örten gri sis kefeninden güçsüzce sızmaya çalışıyordu. Ve gün amansızca geceye doğru ilerliyordu, zaman bazıları için çok yavaş bazıları

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


içinse fazla hızlı geçiyordu. Mathew, bitkinlik uykusundan öğleni hayli geçerken uyandı. Buna rağmen uykusu ne dinlendirici ne de tazeleyici olmuştu. Korkuyla dolu rüyaları, Yaşam Efendisi'nin Khardan'a işkence çektirmesi gibi ona işkence çektirmişti. Kendi yurdundaki huzurlu günlerde, ebediyeti, ruhun dünyada, bedende ikamet ettikten sonraki istirahatını pek düşünmemişti. Çoğu genç insan gibi oda sonsuza kadar yaşayacağını düşünüyordu. Lakin hepsi değişmişti. Köle kervanmdaki berbat, zoraki yolculuk günlerinde, ölümün ıstırabını sona erdirecek tek yol olduğuna inandığı zamanlarda, Mathew özlemle ruhunun sükun ve rahatlık bulacağı ve "Şimdi dinlen, yavrum. Evindesin," diyen sevimli bir ses duyacağı bir yere yükseleceğini düşünüyordu. Artık o sevimli sesi asla duyamayacaktı. Şimdi sadece ateş gibi çatırdayan acı kahkahalar duyacaktı. Dinlenme veya yuvaya dönüş olmayacaktı. Dışta ve içeride sadece boşluk... Ruhu asla tatmin edilemeyecek bir açlıkla hiçliği kemirecek... MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN çünkü Astafas'ın gücünü kullandım; sadece kullanmakla kalmayıp -Koşullar göz önüne alındığında Promenthas bu kadannı affedebilirdi- onun zevkini çıkardım... Bunu kendisine kurşun çerçeveli camdan hafifçe sızan güneş ışığında dururken itiraf etmişti. Şeytancığın ortaya çıkmasının şokunun altında bir zevk akıntısı vardı. Aynı heyecanı dün gece Şeytancık, emrini yerine getirip, işkenceciyi kandırdığında da hissetmişti. Kararlı bir şekilde "Asayı atmalıyım," dedi kendi kendine, "yok etmeliyim; dizlerimin üstüne çöküp Promenthas'tan af dilemeliyim ve kendimi beni bekleyen kaderin ellerine bırakmalıyım. Ve sadece ben olsaydım, yalnız olsaydım, tam da bunu yapardım. Ama yapamam. Bana güvenen insanlar var." Kendini yatağa atarak, gelen güneşe karşı gözlerini kapadı. Titreyen dudaklarıyla "Khardan için hayatımı verebileceğimi söylemiştim; ruhumu da verebilirim herhalde!" Ve Zohra; çileden çıkan, budalaca davranan, cesaretli kadın. Zayıflıklarıyla aslında güçlü yanlan olduklarını görmeden savaşan Zohra. Duvarlar arasında kapana kısılmış, Mathew ve Khardan gibi birkaç kelime bile olsa konuşmanın rahatlığına sahip olmadan, kendini tamamıyla yalnız hissediyor olmalı. Acaba sonunda cesaretini kaybetti mi? Korkunç kaderine uysalsa boyun mu eğecek? Belki de Khardan gibi Tanrısının onu terk ettiğini düşünüyordur. "Ona gitmeliyim," dedi Mathew, oturup, yüzüne dökülen karmaşık kızıl saçları çekerek. "Onu rahatlatmak, umut olduğunu söylemeliyim!" Eli, siyah kıyafetlerinin cebindeki asaya gitti. Parmaklarının arasına aldığında ılık bir akıntı geçti Mathew'un üstünden. 376 GECENİN PALADİNİ Asayı hayranlıkla inceledi. Gerçekten de çok incelikli bir işçilikti. Meryem onu yapmış mıydı, yoksa almış mıydı? Khandar'ın başkentinde, uygun olan kişilerin bunun gibi kara büyü aletleri bulabilecekleri bazı karanlık ve gizli yerler olduğunu okuduğunu hatırlıyordu. Mathew nefesini tuttu. Elleri titremeye başladı ve asayı çar-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şafın üstüne düşürdü. Gemideyken asayı ilk bulduğunda, onu eline ilk aldığında, parmak uçları acıyla ürpermişti, kolu uyuşmuştu. Eli duyularını kaybetmişti. Artık asaya dokunmak ona zevk veriyordu... "Efendim," diye tısladı Şeytancık, gürültüyle ortaya çıkarak, "Beni mi emrettiniz?" "Hayır!" diye haykırdı boğuk bir sesle, asayı kendisinden uzaklaştırarak. "Hayır, ben..." Odanın ortasında ince bir duman tabakası kıvrılmaya ve şekil almaya başladı. Şaşkınlıkla bakan Mathew, kat kat gerdanı ve koca göbeğiyle bir cinin bulutun içinden belirmesini izledi. "Usti?" dedi soluk soluğa. Şu an bile, cin dağ gibi karşısında durmasına rağmen, konuştuğunun Usti olduğuna inanamıyordu. Cinin gıdılarından en azından ikisi gitmişti ve toparlak karnı artık ortasında elemle sarkıyor, mücevherli göbek deliğini ortada bırakan pantolonlarını yukarıda tutamıyordu. Cinin normalde güzel olan kıyafetleri yırtık, pis ve darmadağınıktı. Sarığının kumaşı bir gözünün üstünden sarkıyordu. "Deli adam!" Usti güp diye dizlerinin üstüne düştü. "Akhran'a şükürler olsun ki sizi buldum. Ben..." Şeytancığa bakarak durdu. "Kusura bakmayın," dedi cin hızlı bir şekilde. "Uygunsuz bir zamanda geldim sanırım." Ölümsüzün yuvarlak formu yok olmaya başladı. 377 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Hayır, hayır!" diye bağırdı Mathew. "Gitme!" Şeytancık Mathew'a kısık gözleriyle şüpheli bir bakış fırlattı. "Ne kadar zekisiniz, Karanlık Efendim. Bu kadar çok Tanrıya hizmet etmek kafanızı karıştırmıyor mu?" Şeytanın cılız bedenine horgörüyle bakan Usti, "Siz kimin hizmetindesiniz, bayım?" diye sordu burnu havada. "Ve sizi hiç beslemez mi?" "Ben Karanlıklar Prensi Astafas'm hizmetindeyim!" "Hiç duymadım!" diye karşılık verdi Usti. "Yemeğe gelince," diye devam etti Şeytancık kırmızı gözleri alevlenerek, yayvan parmakları açılıp kapanarak; "Prensimin ruhlarını feryatlarla kuyuya attıklarının ederiyle beslenirim!" "Görünüşüne bakılırsa, Prensin kileri boş olmalı. Koyun etini bırakmamalıyım..," dedi Usti acıyan gözlerle bakarak. Şeytancık bir çığlık attı ve ona kırılgan bir asaletle bakan Usti'ye doğru atıldı. "Haddinizi bilin beyefendi!" Çabucak asayı alan Mathew onu Şeytancığa tuttu. "Defol!" diye kabaca emir verdi. Aynı zamanda hem gülme isteğini hem de gözyaşlarına boğulma duygusunu bastırıyordu. "Sana daha fazla ihtiyacım yok." "Etinizin tadı ne kadar da tatlı olacak Karanlık Efendi!" Şeytanın kırmızı gözleri Mathew'u yiyip bitirdi. "Defol!" diye bağırdı Mathew umutsuzluk içinde. "Iyyyh." Mathew'un narin figürüne bakan Usti yüzünü bunışturdu. "Lezzet bakımından hiç değeri yok. Koyun eti, ince dilimlenmiş ve biber ve hardalla ızgara edilmiş..." diyerek Şeytancığa tavsiyede bulundu. Şeytancık meydan okuyan bir çığlık ve odayı sarsan bir patlamayla yok oldu. Mathew aceleyle yataktan kalktı. Bütün şatoyu uyandırmış olduklarından korkarak odaya göz gezdir378

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


GECENİN PALADİNİ di. Bekledi ama kimse gelmedi. Hepsi tören için hazırlanıyor olmalı, diye düşündü ve hâlâ koyun etinden bahseden cine döndü. "Usti sen nereden çıktın? Diğer cinler de seninle mi?" Mathew ümitle sordu. "Khardan'ın bir cini olduğunu hatırlıyorum; tilki gibi bir yüzü olan genç bir adam." "Pukah," dedi Usti ondan hoşlanmadığını gösteren bir sesle. İsmi, sanki ağzında bozuk incir varmış gibi söylemişti. "Yalancı, beş para etmez..." Cinin şişman suratı asılmıştı. "Bütün bunlara rağmen yararlı olabilirdi." "O nerede?" Mathew neredeyse bağırmıştı. "Ah deli adam." Usti içini çekerken gıdığı titremişti. "O ve Şeyh Macit'in cini savaş sırasında Quar'm iblisi Kaug -köpekler ayakkabılarına dışkılasın- tarafından esir alındılar." Umut alevi arkasında soğuk küller bırakarak söndü. "Yani Pukah bu yüzden Khardan'ın çağrılarına cevap vermedi," diye mırıldandı Mathevv. "Sen nasıl kaçtın?" Usti derhal savunmaya geçti. "İblisin kocaman korkunç kıllı ellerinin Sond'un lambasıyla Pukah'm sepetini kaldırdığını gördüm. Her yeri inleten kahkahasını duydum ve sırada kendimin olduğumu biliyordum! Güvenli bir yere kaçmam şaşırtıcı mı?" "Meryem'in yüzüğü," diye tahmin etti Mathew katı bir şekilde. "Yani Amir'in sarayındaki yaşamı denemek istedin?" "Üzücü bir şekilde yanlış hüküm verdin deli adam. Beni ne kadar kötü kullansa da, hayatımı cehenneme çevirse de asla sahibemi bırakmam!" Usti Mathew'a yaralanan gururuyla baktı. "Gül rengi sürtüğün kötü planını durduracağınızdan şüphem yoktu. Kafasına yumruğu indirdiğiniz zaman bu fırsatı yüzüğün parmağından düşmesini sağlayıp sizin kesenizde sak379 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN lanmasım emrederek, ondan kaçmak için kullandım." Mathew'un bu konuda şüpheleri vardı; Usti'nin korkarak yüzüğe saklanması ve bütünüyle şans eseri alındığının daha muhtemel olduğunu düşünüyordu. Tartışmanın anlamı yoktu• zaman geçiyordu. "Sahiben, Zohra, o nasıl? İyi mi?" Usti'nin şişman yüzü gerçek, samimi bir üzüntüyle çökmüştü. "Ah!" Tombul ellerini kavuşturdu. "Size bu yüzden geldim! Tanıdığım ve korktuğum Prenses gitti! O ağladı, deli adam, ağladı!" tombul yanaklarından gözyaşları süzülüyor, gerdanının katlarında kayboluyorlardı. "Ah, tekrar evim havada uçarken içinde olmamak için neler vermezdim! Sahibemin yırtık yastıklarını dikmek için! Kafatasıma attığı demir tencereyi hissetmek için!" Cin kollarını açtı. "Sahibem bana onu öldürmemi emretti!" dedi hıçkırarak. "Ne!" Mathew dehşet içinde bağırdı. "Usti yapamazsın!" Hıçkırarak "Uymaya yeminliyim," dedi cin ağırbaşlı bir edayla. "Ve doğrusu onu acı çekerken görmektense, bunu yapmayı yeğlerim." Usti'nin sesi yumuşamıştı. "Size ilk fırsatta bu yüzden geldim. Sahibem onu terk ettiğinizi söyledi fakat buna inanmadığım için kendi gözlerimle görmeye geldim." Kuşkuyla Şeytancığın durduğu yere baktı. "Ve yanınızda size Karanlık Efendi diyen birini buluyorum. Belki de Prensesim

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


haklıydı." Usti'nin gözleri şüpheyle kısıldı. "Bize ihanet edip, karanlığın tarafına geçtiniz!" "Hayır, hayır, geçmedim!" Mathew sesini alçalttı. "Güven bana Usti! Zohra'ya bana güvenmesini söyle! Ve ona zarar verme. Bir planım var..." Kapının tıklatıldığı duyuldu. Mathew korkuyla sindi. Daha 380 GECENİN PALADİNİ yeni kalkmış gibi geldiğini umduğu bir sesle "Kim o?" diye sormayı başarabildi. "Orucunuzu bozmanız için, yiyecek ve içecek getirdim" dedi ses. "Bir... bir dakika!" Mathew fazla uzatamazdı. Kapıya doğru yavaşça ilerlerken, çoktan yok olmaya başlayan cinle hızlı hızlı konuştu. "Zohra'ya Tanrısına inanmasını söyle! O yanında!" Usti şüpheli görünüyordu. Somurtarak "Eğer imkan olursa ona mesajı vereceğim. Cadı kadın çoktan onu alıp, bazı şeytani arındırma işlemlerine başladı bile." Kilitten anahtarın çevrilme sesi geldi; kapı sonuna kadar açılmaya başladı. "Zohra'nın emrini yerine getirme!" Mathew gözden kaybolan dumana yalvardı. "Her şey kaybedilmeden olmaz!" Boş havaya konuşmuştu. İçini çekerek, elinde dolu bir tepsiyle giren köleye öylesine baktı. Oysaki, kapının önünde nöbet bekleyen Kara Paladin'i fark etmişti ve Şatoda özgürce dolaşamayacağını biliyordu. Köle tepsiyi bir masaya koydu ve tek kelime etmeden gitti; Mathew kapının kilitlendiğini duydu. Pek iştahı yoktu ama gücünü koruması için yemesi gerektiğini biliyordu ve gam dolu kahvaltısına oturdu. Yukarılarda, tavanın gölgelerinde, Şeytancık genç büyücüye kötü kötü bakıyordu. "Bir planın var öyle mi? Çok fazla düşünüyorsun, insan. Düşüncelerini görüyorum. Prensimin bunları oldukça ilginç bulacağına inanıyorum..." 381

>^**&; »5 Auda ibn Jad, pencere kanatlarını gece havasına açtı, soğuk havanın heyecan ve sabırsızlıkla yanan kıpkırmızı yüzüne çarpmasını hissetti. Duygunun zevkini çıkardı; sonra, odasına dönerek buz gibi havada titreyerek banyo yaptı, siyah zırhını giydi ve son olarak da siyah kadife pelerini taktı. Kusur arayarak aynada kendine baktı, en ufak bir pürüz olup olmadığını araştırdı; bu gece Lord'un gözlerinin kolay tatmin olmayacağını biliyordu. Sert çenesini kaplayan siyah sakalını düzeltti, ıslak siyah saçlarını parlasmlar diye taradı ve başının arkasında siyah bir kurdeleyle bağladı. Üst dudağının üstünde büyüyen bıyık, ağzının iki yanına doğru iki ince yol izliyor, sakallı çenesine ince, siyah bir nehir gibi akıyordu. Solgun yüzü, derinin altından doğal olmayan bir kan zerk edilmesiyle renklenmişti, kara gözleri ışıkta parlıyordu. Sakinleşmeliyim. Bu heyecan yersiz ve uğursuz. Auda, soğuk, taş döşemeye çökerek, dua etmek üzere ellerini birleştir-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


di ve kutsal meditasyonla ruhunu huzurlu bir dinlenmeye kovuşturdu. Şato olağandışı ölçüde sessizdi. Hepsi odalarında, oruç tutarak ve dua ederek hazırlanıyorlardı. Toplanma zamanı gelene kadar odalarında kalacaklardı. Demir çan on bir kez çalarak herkesi Tapınak Konseyi'ne çağıracaktı. GECENtN PALADİNİ O âna bir saat kalmıştı. Dualarını bitiren ibn Jad ayağa kalktı. Zihni berraktı, hızla atan nabzı yeniden, yavaş ve düzenli bir ritme kavuşmuştu. Toplantıdan önce ilgilenmesi gereken önemli bir konu vardı. Odasından çıkarak, diğerlerini kutsal yalnızlıklarında rahatsız etmemek için çizmeli ayaklarıyla mümkün olduğu kadar az ses çıkararak ilerledi. Şatonun üst katlarından, yeraltındaki odalara doğru yol alıyordu. Yaşam Efendisi'ni bu sabah görmüştü. Tüm gün ve gece boyunca uyumadığı için bitkin halde, bir parça yemek yiyip -katı oruç kuralları sadece şövalyeler için geçerliydi- birkaç saat kestirmek için odasına gidiyordu. Çirkin yeteneklerini öğrettiği bit asistan, işi devralmıştı. "Bedevi güçlü bir adam ibn Jad," demişti Yaşam Efendisi. Koca kafası ince ve uzun boynunun üstünde inip kalkıyordu. "İyi seçmişsin. Onu halledene kadar gece düşmüş olacak." "Benden baskın çıkan tek erkek," dedi Auda ibn Jad, Khardan'ın uzun aylar önce şehri yağmaladığını hatırlayarak. "Bağı ben istiyorum, Yaşam Efendisi." Yaşam Efendisi bu, onu şaşırtmamış gibi başını salladı. "Ben de böyle düşünmüştüm. Catalus'u duydum," diye ekledi usulca. "Başın sağ olsun." "Teşekkür ederim," dedi ibn Jad ciddiyetle. "Hepimizi yönetmeyi planlayan İmam'a kan laneti koyarak iyi ve davamıza yararlı bir şekilde öldü. Ama artık kardeşsizim." "Seninle bağlanmaktan gurur duyacak çok kişi var Paladin," dedi Yaşam Efendisi duygusal bir sesle. "Biliyorum. Ama bu adamla kaderlerimiz bağlanmış. Kara Büyücü bana böyle söyledi ve Kich'te göz göze geldiğimiz andan beri bunu biliyordum." Yaşam Efendisi daha fazla konuşmadı. Eğer Kara Büyücü 383 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN sözünü söylediyse, başka söylenecek bir şey yoktu. "Kritik an bu akşamüstü gelecek. Acı ve ıstırabı onu ölüme yakınlaştıracak. Kaymasına izin vermemeye dikkat etmeliyiz." Yaşam Efendisi hassas bir sanatta uzmanlaşan birinin alçakgönüllü edasıyla konuşmuştu. "Çan on kez çalınca gel. Onu ölümden alan senin elin olursa aranızdaki bağ daha kuvvetli olur." Auda ibn Jad, Yaşam Efendisi'nin dehşet dairesine girdiğinde, çanın son vuruşları yankılanmaktaydı. Khardan çok kötü durumdaydı. Sayısız insan öldüren ve onlann ellerine bulaşan kanlarından en ufak bir vicdan azabı duymayan ibn Jad, bedevinin işkence görmüş bedenine içi burkulmadan bakamamıştı. Zhakrin'e kendisinin dönüşünün, aynı dairede kendisinin çektiği acı ve ıstırabın hatıraları, kutsanmış, unutkanlığının siyahlığından yükseliyordu. Auda o zamanları düşünmeden başkalarının aynı kadere katlanışını izlemişti. Neden? Neden şimdi? Kara Paladin yüzü solgun, ağzında acı bir tatla, bakışlarını yerde güçsüz bir halde uzanmış ölen adamdan ayırmayarak,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


duvara yaslandı. Khardan artık zincirli değildi. Artık kaçacak veya işkencecisiyle savaşacak gücü yoktu. İşiyle meşgul olan Yaşam Efendisi, ibn Jad'a bir bakış attı. 'Ah, bağlanma çoktan başlamış," dedi usulca. "Ne... ne demek istiyorsun?" dedi boğuk bir sesle. "Tanrı bir zamanlar senden aldığı hatıraları geri verdi. Bedenleriniz kanlarınızı paylaşacağı gibi ruhlarınız da acıyı paylaşıyor." Dizleri üzerine çöken, ibn Jad başını eğdi ve Zhakrin'e teşekkür etti. Fakat Yaşam Efendisi kolunu çektiğinde geri çekildi, neredeyse çığlık atacaktı. "Buraya gel!" dedi işkenceci aceleyle. "Zaman geldi!" 384 GECENİN PALADİNI Auda, Khardan'ın yanına geldi. Bedevinin yüzü kül rengiydi, gözleri içine çökmüştü. Teni terden parlıyordu. Kanla karışarak derecikler halinde bedenine damlıyordu. "Seslen ona!" diye emretti Yaşam Efendisi. "Khardan!" dedi ibn Jad titreyen bir sesle. Bedevinin göz kapaklan ürperdi, titreyen bir nefes verdi. "Tekrar!" Yaşam Efendisi'nin sesi ısrarcıydı, korkuluydu. "Khardan!" Auda bu sefer daha güçlü ve yüksek sesle bağırmıştı; sanki gözleri kapalı, uçurumdan düşmek üzere olan birine bağırır gibi. "Khardan!" ibn Jad yaşamın sıcaklığından yoksun elini yakaladı. "Onu kaybediyoruz!" diye fısıldadı öfkeyle. "Hayır, hayır!" dedi Yaşam Efendisi. Koca kafası o kadar hızlı sallanıyordu ki ince cılız boynundan uçacakmış gibi görünüyordu. "Zhakrin'in adını söylet!" "Khardan," diye bağırdı İbn Jad. "Tanrıya dua et..." "İşte seni duyuyor!" dedi Yaşam Efendisi. İbn Jad ses tonunda rahatlama sezmişti. Kara Paladin adama soğuk bakışlar attı. Memnuniyetsizliği ortadaydı ve Yaşam Efendisi Auda'nın öfkesinden ürkmüştü. Fakat Auda ibn Jad'ın işkenceciyle uğraşacak zamanı yoktu. Khardan'ın gözleri hafifçe aralanmıştı. Çevreleri kırmızı, göz bebekleri genişlemiş olan gözler Auda'yı tanımamışlardı. "Tanrı mı?" dedi duyulmayan bir sesle. Ağzından çıkan güçsüz nefes dudaklarındaki kanlı köpükleri kabarcıklandırmıştı. "Evet, ben... hatırlıyorum. Mathew..." Sözleri Auda bin Jad'ın son nefesi olmasından korktuğu sözle kaybolmuştu. Kara Paladin adamın elini sıktı. "Seni kurtarması için Tanrıya dua et, Khardan! Bu işkenceye son vermek için ona, hayatına karşılık ruhunu ver!" 385 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Ruhum..." Khardan'ın gözleri kapandı. Dudakları oynadı ve sonra sustu. Öne düşen başı göğsüne dayandı. "Ne dedi?" ibn Jad işkenceciye sordu. "O... Zhakrin sana ruhumu veriyorum dedi." "Emin misin?" Auda ibn Jad yüzünü astı. "Hayatımı veriyorum" sözlerini duymuştu ama adamın dua ettiği tanrının adı belirsizdi. "Tabi ki!" dedi Yaşam Efendisi çabucak. "Bak! Acı çizgileri yok oluyor! Derin bir nefes aldı! Uyuyor!" "Gerçekten de hayata dönüyor," dedi ibn Jad. Tuttuğu el ısınıyor, kansız yanaklar renkleniyordu. "Khardan!" diye seslendi usulca.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Bedevi kımıldanıp kafasını kaldırdı. Gözlerini açarak hayretle etrafına baktı. Bakışları Yaşam Efendisi'ne sonra da ibn Jad'a gitti. Gözlerinde açıkça görülen bir şaşkınlık vardı. "Ben... ben hâlâ buradayım." Garip bir tepki, diye düşündü ibn Jad. Yine de Khardan garip bir adamdı. Daha önce ölüme bu kadar yakınlaşıp sonra da geri dönmek için güç bulan bir adam görmemiştim. "Zhakrin'e şükürler olsun!" dedi ibn Jad, bedevinin tepkisini yakından izleyerek. "Zhakrin..." diye fısıldadı Khardan. Sonra sanki aklına birşeyler gelmiş gibi gülümsedi. "Evet, Zhakrin'e şükürler olsun." Yaşam Efendisi ayağa kalkarak, hızla masaya doğru gitti ve üzerinde kurumuş kan olan bir bıçakla geri döndü. Onu gören Khardan'ın gözleri parladı, dudakları sıkıca kapandı. "Korkma, kar... kardeşim," dedi Auda yavaşça. Khardan ona soran gözlerle baktı. "Kardeşim," diye tekrarladı İbn Jad. "Artık sen bir Kara Paladinsin. Yaşamda ve ölümde Zhakrin'e hizmet eden biri, bu 386 GECENtN PALADİNt yüzden benim kardeşimsin. Fakat ben daha da ileri PJH ,5İkimizin bağlanmasını, kanlarımızın karışmasını isteci,m » Boğuk bir sesle "Bu ne demek?" diye sordu Khardarı Doğrulurken, yüzü acıyla buruşuyordu. "Ya şama karşı yaşam, birbirimize karşı yeminliyiz. Birbirimizin yardımına koşmak için, koşamadığımızda da örQrnıerj_ mizin intikamını almak için şeref bağı. Senin düşmanlarlrv benim düşmanlarım oluyor benimkiler de senin." Yaşam Gfencü_ si'nden bıçağı alarak kendi bileğini kesti ve kan akmaya ^ ladı. Khardan'ın kolunu yakalayarak deriyi kesti ve etini bedevininkine bastırdı. "Benim kalbimden sana seninkinden bana Kanlarımız birbirimizin bedenlerinde akıyor. Öz kardeş|ercjen daha yakınız. Şimdi sen yemini tekrarla." Khardan uzun süre ibn Jad'a baktı; Kalif in dudakları avrlı_ di ama hiç bir şey söylemedi. Bakışları kollarına kay^. j^n Jad'm güçlü beyaz tenli kolu, damarları ve sinirleri sert ^asıa. rının üstünden belli olan kolu, Khardan'ın solgun, birkiç ay_ dır zorunlu hareketsizlikten güçten düşmüş, kan, kir vç terje lekelenmiş koluyla bütünleşmişti. "Bu şerefi geri çevirerek sana yaşamını bahşeden 1'armya çok ağır bir hakaret etmiş olursun," dedi Yaşam Efencjjsj bedevinin duraksadığım görünce. "Evet," diye mırıldadı Khardan giderek artan bir şaşlcınlıkla. "Sanırım öyle olur." Yavaşça, duralayarak yemini tel-rar et_ ti. Auda ibn Jad, memnuniyetle gülümsedi. Kolunu khardan'ın çıplak sırtına koyarak, bedeviyi ayağa kaldırdı. "c;ej se_ ni dinleneceğin odaya götüreyim. Kara Büyücü sana iş|^ence_ nin yaralarını iyileştirecek ve uyumana yardımcı 0ıaca]!C birşeyler vere..." 387 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Hayır!' dedi Khardan bir acı çığlığı kopararak. Üst dudağında boncuk boncuk terler birikti. "Törene... katılmalıyım." Auda ibn Jad onaylayarak baktı ama yavaşça başını salladı. "Bu zafer ânını paylaşmak istemeni anlıyorum ama çok güçsüzsün kardeşim."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Dişlerini sıkan Khardan "Hayır!" diye ısrar etti. "Orada olacağım!" "Bu kadar asil bir cesarete set çekemem," dedi ibn Jad. "Acıyı biraz olsun azaltacak bir merhemim var, bir kadeh şarap da gerisini halleder." Khardan'ın karşılık verecek hali yoktu fakat başını salladı. Yaşam Efendisi bedevinin çıplak vücuduna siyah bir kumaş sardı. Bir bebek kadar güçsüz olan Kalif, Auda ibn Jad'a yaslanarak daireden çıkü. 388

16 Mathew gün boyu odasında kilitli kalmıştı. İnanılmaz derecede uzun bekleme saatlerini odasında volta atarak, korkuları Khardan, Zohra ve kendisi arasında bölünmüş vaziyette geçirdi. Ne yapması gerektiğini, bu gece ne yapmak zorunda olduğunu biliyordu ve defalarca tekrarlayarak, zihinsel olarak kendini buna hazırlıyordu. Bu, cesaretle ilgili bir şey değildi. Kendini cesaretinin umutsuzluktan kaynaklandığını bilecek kadar iyi tanıyordu. Bu kaçmak için tek şanslarıydı. Eğer ruhunu Astafas'a vermeyi gerektiriyorsa bunu yapmaya hazırdı. Küçük odasında millerce yol yürümekten bitkin durumda, bir sandalyeye çökerken "Bu bile korkakça bir davranış," dedi kendi kendine. "İkisi de senin hayatını kurtaran, senin yüzünden buralara sürüklenen Khardan ve Zohra için hayatını feda ettiğini söylemen çok hoş! Ama kabul et! Bu sefer de ölüm düşüncesiyle yüzleşemediğin için kendi postunu kurtarmaya çalışıyorsun! "Khardan'a verdiğin güzel bir vaazdı. Yaşayıp savaşmak için cesaret sahibi olmak! İyi ki ağzından çıkan kelimelerin bir korkağın ödünün sarı suyuyla lekelendiğini göremiyordu. O ve Zohra Tanrılarına ihanet etmektense ölmeye hazırlar! Sense aldığı nefesi hak etmeyen zavallı bir korkağın bedeninde

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN birkaç dakika daha yaşamak için ruhunu satmaya hazırsın!" Gece penceresinde kararmıştı. Demir çan gün boyunca o kadar uzun aralıklarla çalmıştı ki Mathew sık sık zaman tutma aletinin bozuk olduğunu düşünmüştü. Oysa şimdi çanlar kulaklarında o kadar sık çınlıyorlardı ki, saati serbest bıraktıklarına, aklına estikçe çeyrek saatleri çaldığına ikna olmuştu. Mathew, zaman kadar acımasız düşünceleri dağıtmak için kalkıp camı açtı. Denizden esen ferahlatıcı rüzgar, gün boyu şatonun etrafında zehirli bir yorgan gibi asılı kalan kötü kokulu, sarımsı sisi dağıtıyordu. Dışarı bakınca Mathew siyah sivri uçlu kayalardan oluşan bir tepe görüyordu; onun altında beyaz kumları yıldız ışıklarıyla ürkütücü bir şekilde parlayan kumsal vardı. Karanlık dalgalar kıyıya vuruyordu. Suyun üstünde siyah bir yama gibi duran ghuMım gemisi demir atmıştı. Mürettebatı şüphesiz, tatlı insan eti hayalleri kuruyordu. Pencere kanatlarının yanındaki bir hareket Mathew'un dikkatini çekti. Korkunç bir figürün içeri baktığını gördü. Geri çekilerek camı kapadı. Kadife perdeleri o kadar hızlı kapattı ki neredeyse çekip indiriyordu. Çabucak pencereden ayrıldı ve yatağına bıraktı kendisini. Bir nesnd. Yarı insan yarı... hiç bir şey!

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Mathew titredi. Hatırayı silmek için gözlerini kapadı ama sadece daha net bir şekilde geri getirdi. Bir erkeği al, bir baltayla boydan ikiye kes; pencereden gördüğüm buydu! Yarım kafa, yarım burun ve ağız, bir kulak; yanm gövde, bir kol bir bacak... zıplıyor, iğrenç... Ve şatodan çıktığımızda bunlarla yüzleşmek zorundayız! Sen taşıyıcısın. Taşıyıcıya hiç bir şey zarar veremez! Kelimeleri hatırladı ve rahatladı. Yatıştırıcı bir nakarat halinde onları defalarca tekrarladı. Peki ya yanımdakiler? Onlar 390 GECENİN PALADÎNİ da güvende olacak, diye temin etti kendini. Hiç bir şey onlara zarar veremeyecek çünkü efendi ben olacağım, bütün kötülüğün ve karanlığın efendisi ben olacağım... Neler diyorum ben? Titreyen, korkuyla sinen Mathew, yatağından inip, diz çöktü. "Kutsal Babamız," diye fısıldadı, ellerini kavuşturup dudaklarına götürerek. "Sizi hayal kırıklığına uğrattığım için özür dilerim. Benden çok daha değerli bir çoklan öldüğünde beni bir amaç için hayatta bıraktığınızı sanmıştım. Eğer öyleyse, budalaca davranışlarımla bu amacı bozmuş olmalıyım. Sadece... o kadar yalnızım ki! Belki de Şeytancığm koruyucu melek hakkında söyledikleri doğrudur. Eğer öyleyse ve beni terk ettiyse o zaman neden böyle yaptığını biliyorum. Beni affet, Tanrım. Ruhum karanlık ödülüne gidecek. Sadece son bir şey istiyorum. Benim sorumluluğumda olan iki yaşamı al ve merhametle ilgilen. Başka bir tanrıya tapıyor da olsalar, âdetleri barbarca ve yabani de olsa, her ikisi de gerçekten iyi ve sevgi dolu insanlar. Onların sağ salim anavatanlarına... anavatanlarına dönmelerini sağla..." Gözyaşları yanaklarından süzülüp, parmak aralarına kaydılar. "Bir kez daha görmek için can attıklan anavatanlarına, onlar için acı çeken ailelerine." "Ne kadar zavallıyım!" diye bağırdı birden Mathew, yataktan uzaklaşarak. "Kendi kendine acımanın bataklığına saplanmadan başkaları için dua bile edemiyorum." Göklere bakarak, acı acı gülümsedi. "Dua bile edemiyorum... bu doğru mu? Karanlıklar Prensi'ne tapanların senin Kutsal Adını söyleyemedikleri, dillerini yakıp, dudaklarını yaraladığı söylenir. Ben..." Kapı çalındı. Korkuyla çanın çalmaya başladığını duydu. Bir... beş... sekiz... kalbi vuruşları sayıyordu... on... on bir... Kapı kilidinde anahtar tıkırdadı. 391 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "İsteniyorsun, Blossom." Mathew, yutkunarak cevap vermeye çalıştı ama kelimeler çıkmıyordu. Eli siyah asaya doğru gitti. Şuursuz bir hareketti; keskin köşeleri tenine batana kadar ona dokunduğunu fark etmedi. Rahatlatıcı sıcaklığı, aşağıda, kumsala vuran karanlık denizin dalgalan gibi üzerinden geçiyordu. Kapı açıldı. Auda ibn Jad kapıda duruyordu, yanan meşalelerden oluşan fonda silueti görünüyordu. Titreyen ışık zırhında parlak turuncu bir renkle yanıyor, göğsünü süsleyen parçalı yılan sembolünün gözlerinde parlıyordu. İbn Jad'ın arkasında aynı zırhtan giymiş başka bir şövalye duruyordu. Meşale ışığı, kıvırcık siyah saçlarda parlıyor, tüm gün Mathew'un düşüncelerinde olan bir yüzü; solgun ve sararmış, acıyla çizilmiş fakat vahşi bir hevesle aydınlanmış ve Mathew'a

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kara gözlerinde hiç bir tanıma olmadan bakan bir yüzü aydınlatıyordu. "İsteniyorsun," dedi Auda ibn Jad soğukkanlı bir sesle. "Zafer saatimiz yaklaşıyor." Başını eğerek odadan çıktı Mathew. İbn Jad odaya girip içeriyi aramaya başladı. Ne arıyor olduğuna dair Mathevv'un hiç bir fikri yoktu. Khardan'a yaklaşan genç büyücü bu fırsattan Kalif in yüzüne son bir kez bakmak için yararlandı. Gözünü kırptı. Gözlerin siyahlığının derinlerinde bir gülücük vardı. "Sağ ol Promenthas," dedi Mathew, sonra birden duasını kesti. Sanki boğazında bir yanma hissi vardı. 392

?7 Tapınak Konseyi'nde, parçalı yılan armasının çevresinde, yine Kara Paladinlerden oluşan bir halka vardı. Fakat bu sefer, Zhakrin'in bütün inananları odadaydı. Siyah elbiseli kadınlar, Çoğu Tanrının gelecekteki inananlarını taşıyan şiş karınlarıyla, büyük salonun bir köşesinde sandalyelerde oturuyorlardı. Kiber, askerleri ve Kara Paladinlerin hizmetindeki diğer görevliler, silahları ellerinde, salonun çevresinde sıralanmışlardı. Hançerlerin ve kılıçların çıplak bıçakları, mızrakların keskin Uçlan, yüksek tavandan alçalttlan demir avizeye yerleştirilmiş binlerce siyah mumun ışığında göz alıcı bir şekilde parlıyordu. Askerlerin arkasında, yerde birbirlerine sokulmuş köleler, yüzleri bembeyaz umutsuzlukla sonsuza kadar kaderlerini belirleyecek olan Tannnın dönüşünü bekliyorlardı. Khardan ve Auda ibn Jad tarafından iki yandan kuşatılmış Mathew, salona girdi. İki şövalyenin arasında yürüyordu; Khardan'ın bedeni onunkine sürtünüyordu ve Mathew onun gergin ve harekete hazır olduğunu hissetmişti. Fakat, hareket ettiği zaman Khardan'ın soluğunun tıkandığını da duyabiliyordu-, boğuk iniltileri veya acı iç geçirmeleri bastıramıyordu. KaHf in yüzü solgundu; geniş salonun keskin soğuğuna rağmen, dudaklarının üstünde terler birikmişti. Auda ibn Jad ona endiMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN şeyle bakıyordu ve bir kez ona çabucak birşeyler fısıldamıştı fakat Khardan sadece başını sallamış, kalacağını söyleyen sen bir cevap vermişti. Geniş, mum ışığıyla aydınlatılmış odaya girdiğinde, Mathew kendisi yüzünden, söyledikleri yüzünden bunlara katlandığını anlamıştı. Bana inanıyor, diye düşündü ve bu bilgi onu dehşete düşürdü. Onu hayal kırıklığına uğratamam, benim için katlandıklanndan sonra olmaz. Yapamam! Asayı daha sıkı tutarak, onlara yer açmak için saygıyla yana çekilen Kara Paladinlerin halkasına girdi. Kadın ve erkeklerden oluşan halkanın ortasına görünüşü o kadar korkunç olan bir sunak yerleştirilmişti ki, Mathew dehşetle bakakaldı. Boyundan koparılmış bir yılan kafasıydı. Bir buçuk metre yükseklikte duran, abanozdan işlenmiş yılanın ağzı açıktı. Fildişinden yapılmış parıldayan dişler, yakutlarla süslü çatallı dili göstermek için ayrılıyordu. Dişlerin arasından havaya kalkan dil o anda boş olan bir platform oluşturuyordu. Mathew biraz sonra orada neyin yatacağını talimin edebiliyordu. Sunağın etrafında Mathew'un gemide gördüğü fildişi küpler vardı, kapaklan açılmıştı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Sunağın yanında Kara Büyücü duruyordu. Gözleri halkaya adımını atan Mathew'a odaklanmıştı. Yaşlı, lakin yaşlanmayan gözler, genç büyücünün ruhunu inceliyordu ve görünüşe bakılırsa gördükleri hoşuna gitmişti çünkü gerilmiş yüzündeki dudakları gülümsüyordu. İçimdeki karanlığı görüyor, diye düşündü Mathew şaşırtıcı bulduğu bir sakinlikle. Gördüğünü biliyordu çünkü bunu hissedebiliyordu; ne korku ne de umut gibi hissedilen koca bir boşluk. Ve onun üzerinde, boşluğu bir kabuk gibi çevreleyen, sevinç ve güce sahip olma hissi. Bu duygunun zevkini çıkarı394 GECENİN PALADİNİ yor, sevinçten uçuyordu. Yeni kılıcını kullanmak için can atan bir adam gibi onu kullanmaya can atıyordu. Khardan'a bakarak, sinirli sinirli yaralı olduğu için ona bir faydası olup olmayacağını düşündü. Mathew sabırsızca merasimin başlamasını bekliyordu. O davul suratlı kadının yüzündeki gülümsemenin yok olduğunu görmek istiyordu. O ifadenin dehşetle yer değiştirdiğini görmek istiyordu! Kara büyücü ellerini yılan kafası sunağın zümrüt gözlerine koydu ve bütün salonda alçak bir ses duyuldu; inleme, ağlama gibi bir sesti. Sesle birlikte Paladinler halkasmdaki heyecanlı konuşmalar ve Tapınak Konseyi'nin köşesinde bekleyen kadınların fısıltıları kesilmişti. Silahlı adamlar, çizmelerini yerlere sürterek hazır ola geçtiler. Halka, volkan camından ağır bir tabut altlığını taşıyan dört köleye yok vermek için ayrıldı. Köleler ağırlığın altında ezilerek, onu etraflarında kapanan halkanın ortasına yavaşça ve dikkatle taşıdılar. Saygıyla, taşıdıklarım Kara Büyücü'nün önüne getirdiler. Volkan camı levhanın üzerinde Zohra yatıyordu. Tamamıyla siyah kristalden yapılmış bir elbise giyiyordu. Boncukların parlayan köşeleri mum ışığını yakalayıp kalbi karanlık olan ebemkuşağı renklerinde bir ışık yansıtıyorlardı. Uzun siyah saçları taranmış, yağlanmıştı, ortadan ayrılarak omuzlarına oradan da parmak uçlarına kadar uzanıyordu. Sırtüstü yatıyordu, kolları dümdüz uzatılmıştı. Gözleri iri iri açılmış, dudaklan hafif aralıktı; yukarıdaki mumlara bakıyordu ama yüzünde hiç bir yaşam belirtisi yoktu. Kristal boncuklu elbisenin hafif pınltısıyla fark edilen göğsünün inip kalkışları olmasaydı, ten rengine bakarak bir ceset olduğu söylenebilirdi. Mathew, Khardan'm irkildiğini hissetti ve bu sefer acının yaralarından kaynaklanmadığını biliyordu. Kabul ettiğinden 395 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN daha fazla seviyor onu, diye düşündü Mathew. İyi çünkü bu bana hizmet etmesi için fazladan istek verecek ona. Paladinlerin Lordu öne çıkarak bir konuşma yaptı. Mathew yerinde duramıyordu. Bu merasimi yönetmek için çok fazla zaman harcadıklarını düşünüyordu. Tabut altlığını taşıyan kölelerden birine dikkatle baktığında, çanın çeyrek saatin geçtiğini vurduğunu duymuştu. Mathew'un izlediği köle, o anda kendi tuttuğu tarafı birden yere indirmişti, ağır yük yüzünden homurdanıyordu ve yüzünü sildi. Altlık Zohra'yı oynatarak yan yattı ve Kara Büyücü'nün köleye öyle bir hiddetle bakmasına sebep oldu ki Tapınak Konseyi'ndeki herkes zavallı adamın lanetlendiğini biliyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Usti! Mathew şaşkınlıkla bakakalmıştı. Değişimi nasıl başardığını Mathew bilemiyordu. Cinin, altlığı Tapmak Konseyi'ne ilk taşıyanlar arasında olmadığından emindi. Fakat üç katlı gıdığı, kabarık omuzlardan yükselen şişman suratı karıştırmaya imkan yoktu. Diğer taşıyıcılar da kendi taraflarını indirmeye başladılar fakat Kara Büyücü sert bir sesle "Hayır! Önüme değil! Sunağın altına," dedi. Acı çeken bir inlemeyle Usti, kendi tarafını tekrar kaldırdı ve gösterilen yere götürülmesine yardım etti. Mathew, cinin geniş karnına sarılmış kuşaktan çıkan hançerin mücevherli sapını gördü. Usti'nin şişman suratı ciddiydi. Gıdıların, amaç, niyet ve kararlılıkla sallandığını gördü. Usti sahibesinin başındaki yerini aldı. Tapınak Konseyi'nin üstüne bir sessizlik çöktü; nefesler tutuldu, kalpler hızlı çarpmaya başladı. Yaşamları boyunca bu zafer ânı için çalışan, bekleyen, hayatlarını buna adayanların 396 GECENİN PALADİNİ yüzüne kan gelmişti. Demir çanlar çalmaya başladı... Bir. Kara Büyücü elbisesinden içinde balıkların olduğu kristal küreyi çıkardı. İki. Küreyi saygıyla yılanın çatallı diline yerleştirdi. Üç. Fildişi küplere dönerek elini birinin içine batırdı ve insan kanma bulanmış halde çıkardı. Dört. Kara Paladin|er Tanrılarının adını söylemeye başladılar. "Zhakrin... Zhakrin... Zhakrin..." Tapınak Konseyi'nde şeytani bir rüzgar esti. Beş. Kara Büyücü, Zohra'nın üzerine eğildi ve alnına İdrith şehrinde öldürülen masumların kanıyla S şekli çizdi. Altı. Koronun sesi yükseldi, hızı arttı. "Zhakrin, Zhakrin, Zhakrin." Yedi. Mathew'un eli yavaşça asaya doğru gitmeye başladı. Sekiz. Kara Büyücü küreyi kaldırıp Zohra'nın göğsüne koydu. Dokuz. Koro zaferiyle övünen, çılgın bir hal aldı. On. Kara Büyücü elini tekrar kana batırdı ve küreyi kanla sıvadı. On bir. Sunağın ağzlndan jilet gibi keskin fildişi dişlerden birini 397 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN daha fazla seviyor onu, diye düşündü Mathew. İyi çünkü bu bana hizmet etmesi için fazladan istek verecek ona. Paladinlerin Lordu öne çıkarak bir konuşma yaptı. Mathew yerinde duramıyordu. Bu merasimi yönetmek için çok fazla zaman harcadıklarını düşünüyordu. Tabut altlığını taşıyan kölelerden birine dikkatle baktığında, çanın çeyrek saatin geçti-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ğini vurduğunu duymuştu. Mathew'un izlediği köle, o anda kendi tuttuğu tarafı birden yere indirmişti, ağır yük yüzünden homurdanıyordu ve yüzünü sildi. Altlık Zohra'yı oynatarak yan yattı ve Kara Büyücü'nün köleye öyle bir hiddetle bakmasına sebep oldu ki Tapınak Konseyi'ndeki herkes zavallı adamın lanetlendiğini biliyordu. Usti! Mathew şaşkınlıkla bakakalmıştı. Değişimi nasıl başardığını Mathew bilemiyordu. Cinin, altlığı Tapınak Konseyi'ne ilk taşıyanlar arasında olmadığından emindi. Fakat üç katlı gıdığı, kabarık omuzlardan yükselen şişman suratı karıştırmaya imkan yoktu. Diğer taşıyıcılar da kendi taraflarını indirmeye başladılar fakat Kara Büyücü sert bir sesle "Hayır! Önüme değil! Sunağın altına," dedi. Acı çeken bir inlemeyle Usti, kendi tarafını tekrar kaldırdı ve gösterilen yere götürülmesine yardım etti. Mathew, cinin geniş karnına sarılmış kuşaktan çıkan hançerin mücevherli sapını gördü. Usti'nin şişman suratı ciddiydi. Gıdıların, amaç, niyet ve kararlılıkla sallandığını gördü. Usti sahibesinin başındaki yerini aldı. Tapmak Konseyi'nin üstüne bir sessizlik çöktü; nefesler tutuldu, kalpler hızlı çarpmaya başladı. Yaşamları boyunca bu zafer ânı için çalışan, bekleyen, hayatlarını buna adayanların 396 GECENİN PALADİNI yüzüne kan gelmişti. Demir çanlar çalmaya başladı... Bir. Kara Büyücü elbisesinden içinde balıkların olduğu kristal küreyi çıkardı. İki. Küreyi saygıyla yılanın çatallı diline yerleştirdi. Üç. Fildişi küplere dönerek elini birinin içine batırdı ve insan kanma bulanmış halde çıkardı. Dört. Kara Paladinler Tanrılarının adını söylemeye başladılar. "Zhakrin... Zhakrin... Zhakrin..." Tapmak Konseyi'nde şeytani bir rüzgar esti. Beş. Kara Büyücü, Zohra'nın üzerine eğildi ve alnına İdrith şehrinde öldürülen masumların kanıyla S şekli çizdi. Altı. Koronun sesi yükseldi, hızı arttı. "Zhakrin, Zhakrin, Zhakrin." Yedi. Mathew'un eli yavaşça asaya doğru gitmeye başladı. Sekiz. Kara Büyücü küreyi kaldırıp Zohra'nın göğsüne koydu. Dokuz. Koro zaferiyle övünen, çılgın bir hal aldı. On. Kara Büyücü elini tekrar kana batırdı ve küreyi kanla sıvadı. On bir. Sunağın ağzından jilet gibi keskin fildişi dişlerden birini 397

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN alarak, kürenin üzerinde, Zohra'mn göğsünün üzerinde tutarak hazırda beklemeye başladı. On iki. "Astafas adına seni çağırıyorum! Balıkları bana getir!" diye bağırdı Mathew. Asayı kaldırdı, Şeytancık belirdi. Gürültülü bir patlama mum ışıklarını söndürdü ve oda karanlığa büründü. 398 ı8 Koro ses karmaşasına dönüştü, ritimli bağırışlar öfke ve hiddet çığlıklarıyla bozulmuştu. "Meşaleler!" diye bağırıyordu çemberden ayrılmaya başlayan Paladinlerin bir kısmı. "Halkayı bozmayın!" Kara Büyücü'nün tiz sesi haykırışların içinden duyuluyordu ve Mathew etrafındaki hareketliliğin kesildiğini hissetti. Fakat halkanın dışındaki silahlı adamlar hareket etmekte serbesttiler. Toplantı salonunun etrafındaki koridorlara koşturuyorlardı; çizmeleri aceleden kayıyordu. Mathew'un gözleri karanlığa alışana kadar duvarlardan aldıkları meşalelerle geri gelmişlerdi. Gözlerini acıtan parlak ışıkta gözlerini kırpıştıran Mathew, Kara Büyücü'nün ona baktığını gördü. Yüzü sinirden mosmor kesilmişti, gözleri karanlık derinliklerinde yansıyan alevlerden daha şiddetli yanıyordu. Tek kelime etmiyor, yerinden kıpırdamıyordu sadece ona odaklanmış bakışlarıyla dayanıklılığını test ediyordu. Mathew'la arasında Şeytancık duruyordu. Yayvan parmaklı elleri öne uzanmış, kırmızı gözleri tehditkar bir tavırla yanıyor, dili heyecanla salyalar akan ağzından sarkıyordu. MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN Hiç kimse konuşmuyor, hareket etmiyordu. Bütün gözler onun üzerindeydi. Mathew, gücünden emin gülümsüyordu. "Balıkları bana getir," diye tekrar emretti Şeytancığa ama bu sefer sesi sabırsızlıktan çatlamıştı. "Ne bekliyorsun? Efendimizin adını bir kez daha mı söylemeliyim? Bu hoşuna gitmeyecek emin olabilirsin." Şeytan yavaşça, döndü ve Mathew'la yüz yüze geldi. Kırmızı gözleri oynuyor, buruşuk derisindeki sümük meşale ışıklarında parlıyordu. "Efendimin adını yeteri kadar söyledin," dedi şeytan, Mathew'a yamuk yumuk parmağını uzatarak. Ona yakınlaşırken ayakları ses çıkarmadan kayıyordu. "Fakat Astafas onun hizmetkarı olduğuna ikna olmadı. Kanıt istiyor, insan." "Daha ne kamtı istiyor?" diye öfkeyle bağırdı Mathew, asayı Şeytancığa uzatarak. "Bu iki Tannyı kaçırıp, dilediğini yapması için ona getirecek olmam yeterli değil mi?" "Getirecek misin?" diye sordu şeytan sırıtarak. "Yoksa bunu sadece sihirli küre sende olduğu sürece hiç kimsenin sana zarar veremeyeceğini bildiğin için şatodan kaçmakta sana yardımcı olacak bir bahane olarak mı kullanıyorsun? Balıkları gerçekten de Astafas'a mı vereceksin?" "Yapacağım! Bunu kanıtlamak için ne yapmam gerekiyor?" Şeytancığın işaret eden parmağı hareket etmeye başladı. "Astafas adına bu adamı kurban et." Parmak durdu. Khar-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dan'ın kalbine nişan almıştı. Mathew nefesini tuttu. Elindeki asa kıvranmaya, değişmeye başladı ve birden elinde taşlanmış odundan sapı olan oniks hançer belirdi. Khardan'ın zırhı eridi, göğsü çıplak kaldı, işkence izleri teninde görülüyordu. Kalif, Mathew'a hoşnutlukla bakıyordu, bunun da planın bir parçası olduğunu düşündüğü 400 GECENİN FALADİNİ açıktı. Kaçmak için hiç bir çabada bulunmuyordu ve Mathew bulunmayacağını da biliyordu. Bana inanıyor! Mathew hançeri kalbine batırana kadar kandırıldığını bilmeyecekti. "Yapabileceğim başka hiç bir şey yok!" diye fısıldadı Mathew. Birden nefes alan canlı bir varlığa dönüşen karanlığa sanlarak, hançeri kaldırdı. Auda İbn Jad'ın meşale ışığında parlayan çekilmiş kılıcının bıçağını görmemişti. 401 < < ^ <

Ö'üm, Asrial'ı handan çıkararak, Serinda'mn kalabalık sokaklarına götürdü. Melek arkasına bakınca, Pukah'ın cam kenarında kederli bir şekilde oturduğunu, başını cama dayamış, boşluğa baktığını gördü. Asrial tanıdığından beri onu ilk kez onu yenilmiş halde görüyordu ve göğsünde, Pukah'm kalp olarak adlandıracağı yerde bir sızı hissetti. Ölümsüz varlıkların bu gibi diiyarh ve aksi organlara sahip olmadığını tekrarlamak acısını hafifletmedi. "msanlann arasında fazla kaldım," diye azarladı kendisini. "Geri döndüğümde, yedi yıl boyunca tapınakta kalacağım ve bu huzursuzluk verici, hayli yanlış ve uygunsuz duygular varlığımdan silinene kadar günah çıkaracağım!" Fakat Promenthas' katedralinin güçlü, koruyucu duvarları çok çok uzaklardaydı. Meleğin etrafında sis yükselmeye başladı vç han kayboldu. Serinda'mn sesleri uzaklarda soldu. Asrial etrallndan dönen gri sisten ve yanındaki Ölümden başka bir şey görmüyordu. "Neredeyiz biz?" diye sordu Asrial, kalın sisten aklı karışmıştı. "Evim olduğunu söyleyebiliriz," diye cevapladı Ölüm. "Ev mi!" Asrial sisin içine doğru, etraflarını saran, dolanan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN dumanın içine baktı. "Ben ev falan görmüyorum!" "Duvar, zemin, tavan görmediğini söylemek istiyorsun," diye düzeltti Ölüm. "Bu tip yapılar sizin için bir ev oluştuaır. Fakat benim gibi her şeyin geçici olduğunu bilen biri olarak niçin inancımı zayıf ve kınlgan maddelere vereyim? Bir dağda yaşasaydım er ya da geç yıkıldığını görürdüm. Zayıf ve kınlgan şeylerden bahsetmişken sana o kadar ilgilendiğin insanı göstereyim." Sis bir girdap misali dönerek ayrıldı, meleğin gözlerinden soğuk bir rüzgarla çekildi. Toplantı odasında duruyordu. Mathew, elinde hançeriyle, Khardan'la yüz yüzeydi. Mathew'un arkasında Auda ibn Jad duruyordu. Kılıcı sessizce ve yavaşça kınından çıkıyordu. Ve hepsinin yanında, kırmızı gözleri neşeyle parlayan... "Astafas'm hizmekarlarından!" diye bağırdı Asrial. "Ve ben Mathew'u korumak için yanında değilim! Of, onu hiç bırakmamalıydım, hiç!" "Neden geldin?" "Gelmem gerektiği söylendi yoksa korumam ruhunu kaybedecekti," Asrial duraksadı, gözleri Şeytancığın üzerindeydi. "Peki sana bunu kim söyledi?" Utançtan kıpkırmızı kesilerek "Bir... balık," dedi Asrial. "Nasıl bu kadar aptal olabilirim!" "O balık Tanrıça Evren, kızım." Ölümün hoşuna gitmiş gibi görünüyordu. "Eğer hayata geri dönerse, gücünü geri kazanabilmek için ölümsüzlerini tekrar ele geçirmeye çalışıyor." "Anlamıyorum." "Sunağın üzerinde gördüğün iki balık gerçekte Tann Zhakrin ve karşıtı Tannça Evren. Zhakrin'in inananlarının ellerindeler. Kara Büyücü, sunağın arkasında duran kadın, Zhakrin'in onun özünü bir insan bedeni içine yerleştirerek, onu tam dün406 GECENİN PALADİNİ yaya geri getirecekti ki senin Mathew'un araya girmeye karar verdi." "Genç adamın eline şeytani büyü güçleri olan bir asa geçti. Onu kullanma isteğine yenik düştü ve sen orada onu korumak için bulunmadığından Astafas için kolay bir yem oluşturuyor. Senin Mathew'un balıkları ele geçirmeye çalışıyor." "Evren'i kurtarmak için!" dedi Asrial bir nefeste. Ölüm omuzlarını silkti. "Mathew bir insan yavaım. Cennetteki savaş onu ilgilendirmiyor. Kötülüğün giderek artan etkisi altında kurtarmaya çalıştığı tek kişi kendisi. Küreyi ele geçirdiğinde, onu çevreleyen sihir onu kötülüklerden komyacak. Eğer onu alırsa Tanrıları serbest bırakmaya cesaret edemez. Yapsa da bir değişiklik olmaz. Ölümsüzleri olmadan Zhakrin ve Evren kısa zamanda küçülürler ve bu sefer tamamıyla yok olurlar. Quar onları ilk yakaladığı zamandan on kez daha güçlü şimdi. İnananları dünya yüzeyinden silinecekler." Görüntü değişti. Asrial geleceği görüyordu. Kudretli bir donanma Kürdin Denizi'ni geçti. Altın koç kafası sancaklarını taşıyan yüzlerce adam, Galoş Adası'na indi. Zhakrin'in inananları şatolarını kurtarmak için umutsuzca çalıştılar ama hepsi boşunaydı. Yenilmişlerdi. Kara Paladinlerin bedenleri parçalanmış, yarılmış kumsalda yatıyordu. Sıra bozulmamıştı; hepsi durduklan yerde ölmüştü; kardeşiyle yan yana. Şatonun içinde Kara Büyücü ve diğer kadınlar büyüleriyle savaştılar ama bu bile Quar'ın gücüne üstün gelemedi. İmam yıkıldıklannı ilan etti. İf-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rit Kaug volkandan ölümcül kül ve zehirli gaz püskürterek yükseldi. Yeri sarstı; Şato duvarlan çatlayıp yerle bir oldular. Quar'm ordulan gemilerine kaçıp, aceleyle anakaraya doğru yelken açtılar. Volkan parça parça patladı; erimiş kayalar kaynayan denize aktılar. Buhar ve bulutlar dolambaçlı çarşaflarını Ga407 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN los Adası'nın etrafına sardılar ve sonsuza kadar kara suların altında yok oldu. "Onlar zalim ve kötü insanlar," dedi Asrial. Zihninin içinde Bas kıyılarında rahiplerin ve büyücülerin öldürülüşünü tekrar yaşıyordu. "Böyle bir kaderi hak ediyorlar. Yaşamaya layık değiller." "Quar, Promenthas'ın inananlan hakkında da aynı şeyi söylüyor," dedi Ölüm soğukkanlılıkla. "O yanılıyor!" diye bağırdı Asrial. "Benim halkım onlar gibi değil!" "Hayır fakat Quar'ın inananlan gibi de değiller. Ve bu yüzden ya Quar gibi olmalılar ya da ölmeliler çünkü yaşamaya layık değiller." "Onu durdurmalısın!" "Beni neden ilgilendirsin ki? Bir tanrı veya yirmi tann olması benim için ne değiştirir? Seni de ilgilendirmiyor öyle değil mi yavrum? Sen yaşamı ve ruhu hançerin ucunda dengede duran ölümlü için endişeleniyordu. Korkanm hayatını kurtarmak için yapabileceğin çok az şey var." Ölüm Mathew'un görüntüsünü geri getirdi ve ona baktı. Solgun yüzünde doymak bilmeyen bir açlık vardı. "Ama hâlâ ruhunu kurtarabilirsin." "Ona gitmeliyim." "Elbette," dedi Ölüm kayıtsızca. "Fakat sana şehir surlanna ulaşman için Serinda sokaklanm geçmek zorunda olduğunu hatırlatmalıyım." Melek Ölüme çarpık bir suratla baktı. "Ama yapamam! Eğer ölürsem..." "Yine yaşarsın ama korumana ait hiç bir hatıra olmadan." "Ne istiyorsun benden?" diye sordu Asrial titreyen dudaklanyla. "Beni buraya getirdin, bunlan bana bir amaç için gösterdin." 408 GECENİN PALADlNt "Tahmin edemiyor musun? Pukah'ı istiyorum." "Ama o zaten senin!" diye cevap verdi melek perişan bir halde. "Kaçması için hiç bir yol olamadığını söyledin!" "Sul'de hiç bir şey kesin değildir," diye cevapladı Ölüm bilgece. "Ben bunu herkesten iyi bilirim. Onu seviyorsun değil mi?" "Ölümsüz varlıklar âşık olamazlar." Asrial gözlerini alçaktı. "Olmamalılar. Yeterliliklerini azaltıyor; sen kendin bunu açıkça doğrulayabilirsin. Sen çifte günah işledin yavrum. Hem bir ölümlüye hem de bir ölümsüze âşık oldun. Şimdi ikisi arasında seçim yapman gerek. Bana Pukah'ı ver ve ben seni gidip ölümlünün bedenini olamasa da ruhunu kurtarman için serbest bırakayım." "Ama çok geç olacak!" Asrial dehşetle önündeki görüntüye baktı. "Burada zamanın bir anlamı yoktur. Bu alemde bir gün ölümlüler aleminin bir milisaniyesinde geçer. Bana bu gece termalin tılsımını getir, cini savunmasız bırak, ben de Mathew'un

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ruhu için zamanında orada olmanı sağlayayım." "Ama Pukah'ın sabaha kadar vakti olduğunu söylemiştin!" Kadın sıntarak dişlerini gösterdi. "Ölüm acımasızdır, merhametsizdir, önyargısızdır... onursuzdur. Bozmamam gereken tek yemin Sul adına ettiklerimdir." Asrial tekrar Mathew'a baktı. Şimdiden karanlığın siyah kanatlarını çevresine sardığını görebiliyordu. Auda ibn Jad'ın kılıcı yavaşça, çok yavaşça çıkıyordu kınından ve Mathew'un; arkası Kara Paladin'e dönüktü, ona güvenen bir adama, sevdiği bir adama hançer çektiğini gördü. Asrial başını eğdi, beyaz kanatları sarktı, ve kendini Serinda şehrinde, sokakta, hanın önünde dururken buldu. 409

"Büyüleyici meleğim!" Pukah bağırdı. Asrial'ı camdan görmüştü. Ayağa fırladı ve koşarak handan çıktı, meleği sokakta karşıladı. "Geri döndün!" "Herhalde," dedi Asrial üzgün üzgün. "Nereye gideceğimi düşündün ki?" "Bilmiyorum!" dedi Pukah sırıtarak. "Seni Ölümle birlikte giderken görünce aklıma türlü çılgın fikir geldi. Mesela seni o deli adama geri göndermesi gibi..." "Hayır!" diye haykırdı Asrial. Pukah ona baktı, irkildi. Dudağını ısırdı, kıpkırmızı olmuştu. "Yani hayır, böyle bir şey hayal etmen ne kadar saçma." Elini uzatarak Pukah'm kolunu tuttu ve onu sıkıca kavradı. Parmakları ateşli bir âşığa göre biraz fazla soğuktu, kavrayışı da sıcaktan çok kararlıydı fakat Pukah bu sevgi işaretiyle o kadar heyecanlanmıştı ki hemen bu ufak tutarsızlıkları görmezden geldi. Gözlerine bakan mavi gözlere bakarak, içtenlikle "Asrial, sen buradayken yarın olabileceklerden hiç korkmuyorum." Melek gözlerini indirdi, çabucak yüzünü çevirdi fakat Pukah yine de yanağında parlayan bir damla yaşı görmüştü. "Affet beni! Ben bir alçağım, bir canavarım. Yarından bahsetmek istememiştim. Ayrıca, bana hiç bir şey olmayacak. Al GECENİN PALADİNİ işte yine bundan konuşuyorum! Üzgünüm. Başka kelime etmeyeceğim." Onu yanma çekerek, koruyucu bir tavırla meleği sardı ve ona şehvet dolu gözlerle bakanlara ters ters baktı. "Sanırım yalnız kalacağımız bir yere gitmeliyiz." "Evet," dedi Asrial utangaçlıkla. "Haklısın." Gözleri içlerinden sokağa tatlı kahkahalar gelen hanın üst katlarına bakıyordu. "Belki de..." "Sul adına!" Pukah ne demek istediğini anlamıştı ve şaşkınlıkla ona bakıyordu. "Sen ciddi misin?" Dudaklarını sıkıca kapayarak Pukah'a sokuldu ve başını göğsüne dayadı. Cin, meleği kollarına aldı ve ona sıkıca sarıldı; hurma ağacının sert, tepkisiz gövdesine sarılıyor gibi olsa da bunu önemsemedi. Dudakları kaskatıydı ve öpücüklerine karşılık vermiyordu. "Fazla hevesli görünmek istemiyor," dedi Pukah. "Uygun bir davranış. Acaba kanatlar çıkıyor mu?" Kolunu Asrial'm belinde tutarak, onu tekrar hana götürdü. "Bir oda," dedi hancıya. "Sadece bir gecelik herhalde." Hancı şeytanca güldü. Pukah Asrial'ın kollarında titrediğini hissetti ve adama ters ters baktı. "Bir haftalığına, parası peşin." Adamın ellerine bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


avuç dolusu altın koydu. "İşte anahtarlar. Merdivenlerden yukarıda, soldan ikinci oda. Bu gece kendini fazla yorma. Yann için yenilenmiş olmaya ihtiyacın olacak!" "Yarın senin için yeteri kadar yenilenmiş olacağıma emin olabilirsin!" diye mırıldandı Pukah, neredeyse yere düşen meleği, yukarı sürükleyerek. "O domuzu kaale alma, bir tanem." "Hayır," dedi Asrial baygın bir sesle. Pukah anahtarla uğraşırken duvara yaslanan melek Pukah'a o kadar üzgün gözler411 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN le bakmıştı ki, Pukah buna dayanamadı. Kilit açılmıştı fakat kapıyı açmadan, "Asrial, bir yerlere gidip konuşmayı tercih etmez misin? Mesela Tapınağın yanındaki çeşmeye?" Hırçınlıkla, "Hayır, Pukah!" dedi Asrial ve kollarını boynuna doladı. "Bu gece seninle olmak istiyorum! Lütfen!" hıçkırıklara boğuldu. Pukah'a o kadar sıkı sanlıyordu ki, nefessiz kalmıştı. "Tamam, tamam," dedi yatıştırıcı bir tonla, göğsüne bastırılmış, yumuşak göğüslerin altındaki kalbin hızla attığını duyuyordu. "Sen ve ben birlikte olacağız; sadece bu gece değil, sonsuza kadar." Kapıyı açarak, meleği içeri aldı. Batan güneşin ışınları açık pencerede parlıyordu. Odaya girdikleri anda Asrial kollarından uzaklaştı. Pukah kapıyı kilitledi. Anahtarı yakındaki bir masaya atarak, kırmızı, yakıcı ışıktan kurtulmak için tahtadan kepenkleri kapadı ve oda serin bir karanlığa gömüldü. Arkasına dönüp gözleri karanlığa alıştığında, Asrial'ın odanın en göze çarpan eşyası olan yatağa uzanmış olduğunu gördü. Endişelendiği kanatlar altında açılmışlar, beyaz, tüylü bir örtü oluşturuyorlardı. Uzun saçlan sanki kendi ışıklarıyla parlıyorlar, meleği gümüşi aydınlığa boğuyorlardı. Yüzü ölü gibi soluktu, gözleri dökülmemiş gözyaşlarıyla parlıyordu. Yine de Pukah'a kollarını açtı ve o da cevap vermekte geç kalmadı. Sarığını açarak, siyah saçlarını salladı ve yatakta yanına kıvrıldı. Asrial ona bakmıyor, bunun yerine Pukah'ın şakaklarını kanla dolduran bakire utangaçlığıyla gözlerini aşağıda tutuyordu. Yavaşça, kolları soğuk ve titrek, kafasını göğsüne yasladı ve cinin kıvırcık saçlarını mekanik hareketlerle okşamaya başladı. 412 GECENİN PALADİNİ Pukah kanatların yumuşaklığına gömüldü ve dudaklarını beyaz boyna yerleştirerek tam kendini bu tatlılıkta kaybedecekken, meleğin şarkı söylediğini fark etti. Boğazını temizleyerek "Kumrum," dedi. Başını kaldırmaya çalıştı ama Asrial onu bastırıyordu. "Şarkın çok güzel, biraz ürkütücü tabi ki, fakat o kadar kederli ki. Ayrıca," esnedi, "Uykumu getirdi." Meleğin el hareketleri yatıştırıcı ve rahatlatıcıydı. Pukah gözlerini kapadı. Büyüleyici şarkı, serin bir derenin hafifçe dalgalanan suları gibi zihnine aktı, arzuyu yok ediyordu. Suların kendisini alıp, uzaklara taşımasına izin verdi, dalgaların altında kalıp, boğulana kadar, müziğin üstünde yüzdü. Asrial'm sesi yavaş yavaş kesildi. Başı göğsünde, nefes alıp verişleri düzenli, derin bir uykuya dalmıştı cin. Pukah'ı yavaş-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ça yana çevirerek, yanı başında oturdu. Onu uyandırmaktan korkmuyordu. Uzun süre derin bir uyku uyuyacağını biliyordu. Uzun süre... Çok uzun bir süre. Asrial içini çekerek -ta ki gözyaşları görüşünü engelleyene kadar- uyuyan Pukah'ı izledi. İnce, genç beden, kendisini çok zeki zanneden kurnaz yüz. Kollanyla vücuduna sarıldı ve onu yanma çekti. Başını göğsüne gömdü ve kalp atışlarını hissetti. "Hiç bir ölümsüzün kalbi olamaz!" diyerek ağladı. "Ölümsüzler âşık olamaz! Ölümsüzler ölmez! Affet beni Pukah. Tek yol bu! Tek yol!" Titreyen elleriyle tılsımı aldı ve ağır ağır cinin boynundan çıkardı. 413

Cin, loş aydınlatılmış, ambar gibi bir odada uyandı. Oturup etrafına bakındığmda, cilalı yüzeylerinde parlayan alevlerin turuncu ışıklarını yansıtan uzun mermer sütunlar hayal meyal seçilebiliyordu. Yakışıklı cinin nerede olduğu konusunda hiç bir fikri yoktu ve oraya nasıl geldiğini de hatırlamıyordu. Aslında lıiç bir şey hatırlamıyordu. Başında herhangi bir şişlik var mı diye dokundu. Etkileyici bir şekilde "Neredeyim ben?" diye sordu; bir cevap beklediğinden değil de daha çok gölgeli karanlıkta sesini duymak istediğinden sormuştu. Oysa bir cevap gelmişti. "Serinda şehrinde Ölüm tapınağındasm." İrkilerek, çabucak etrafına bakındı ve yanında duran beyazlı bir kadın gördü. Çok güzeldi, mermer gibi pürüzsüz yüzü aynı sütunlar gibi alevleri yansıtıyordu. Güzelliğine rağmen, kadın yaklaşınca cin ürpermişti. Bulanık ışığın bir oyunu olabilirdi ama cin kadının gözlerinde garip birşeyler olduğuna yemin edebilirdi. Hâlâ kafasını elleyen cin "Buraya nasıl geldim?" diye sordu. "Hatırlamıyorsun." GECENİN PALADİNt "Hayır, hiç bir şey hatırlamıyorum." "Anlıyorum. Adın Sond. Tanıdık geliyor mu?" Evet, diye düşündü cin, bu doğru geliyordu. Kafasının acımasını beklediği için büyük bir dikkatle başını salladı. Ama başı acımadı. "Sen bir suikastçısın; hem de yetenekli bir suikastçı. Ücretin çok yüksek. Çok az kişinin sana parası yetiyor. Ama birinin yetti. Bir kral. Genç bir adamı öldürmen için sana oldukça iyi bir para ödedi." "Bir kralın suikastçı kiralamasına gerek yok," dedi Sond, yavaşça ayağa kalkıp, kadına şüpheyle bakarak. Gözlerinde birşeyler vardı? "Cinayet divandaki herkesten, kraliçeden bile gizli tutulmak zorundaysa kiralar. Hele öldürülecek kişi kendi oğluysa!" "Oğlu mu?" "Kral, çocuğun onu devirmeyi planladığını öğrendi. Kral oğluyla yüzleşmeye cesaret edemiyor çünkü o zaman annesi de oğluyla birleşir ve onun da krallığı ikiye bölecek güçte bir ordusu var. Kral genç adamı öldürmen için seni kiraladı; sonra bunu komşu krallıklardan birinin, bir düşmanın yaptırdığı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


haberini yayacaktı." "Avını bu şehre, Serinda'ya kadar izledin. Buradan pek uzakta olmayan bir handa kalıyor. Fakat dikkatli ol Sond, çünkü genç adamın senden haberi var. Dün gece, onun adamları tarafından saldırıya uğradın, seni dövdüler ve öldüğünü zannedip gittiler. Halktan birileri seni buldu ve Ölüm Tapmağına getirdi ama sen benim yardımımla iyileştin." "Teşekkür ederim," dedi Sond ihtiyatlı bir şekilde. Onu daha iyi görmeye çalışarak kadına yaklaştı ama o gölgeye çekildi. 415 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Teşekkür etmene gerek yok. Bunlar sana hiç bir şey hatırlattı mı?" "Evet, hatırlatıyor," diye kabul etti Sond ama kendi başına gelen bir şeyden çok, uzun zaman önce meddahtan dinlediği bir masala benziyordu. "Sen nasıl biliyorsun..." "Baygınken sayıkladın. Merak etme, hatıraların insan zihninden kaçmaları olağan dışı bir olay değil hele ki bu kadar kötü bir şekilde dayak yenildiyse." Öfkeyle allak bullak oldu. "İşimin şerefi için görevimi tamamlamalıyım," dedi. Kuşağındaki hançeri hissetti ve güvenle sapını kavradı. "Nerede kalıyor demiştiniz?" "Kuzeye doğru ilk caddedeki handa. Adı yok ama ay ışığında balkonlarda dans eden kızlardan tanıyabilirsin. İçeri girdiğinde hancıya sana Pukah isimli genç adamm odasını göstermesini söyle." "Muhafızları?" "Ölü olduğuna inan,yor ve güvende olduğunu zannediyor. Onu yalnız ve korumasrz bulacaksın." Elinde zincirini salladığı bir tılsım vardı. Sond mücevhere çok az dikkat etti. Her an hatıraları biraz daha berraklaşan, canlılaşan Sond, bir an önce işine kovulmak için, etrafına bakınarak çıkışı aradı. "Orada." Kadın işaret etti. Sond ay ışığı ve şehirden gelen hafif sesleri duydu. Aceleyle ileri atıldı sonra durdu ve kadına döndü. "Size borçluyum," dedi. "Adınız ne?" "Kalbinde bildiğin bir isim. Tekrar ve tekrar duyacağın bir isim," dedi kadın ve dişlerini göstererek sırıttı. Sond hanı bulmakta zorlanmamıştı. Balkonda dans eden kızları izlemek için büyük bir kalabalık toplanmıştı. Görünüşe 416 GECENİN PALADİNİ bakılırsa bu Serinda, şehvet düşkünü, arbedeli bir şehirdi. Eğer Sond bir prensin cinayetinin burada nasıl karşılanacağı konusunda biraz bile endişeli olsaydı, korkuları hemen giderilirdi. Sokaklardan yürürken karanlık aralıklarda şahit olduklarından Serinda'da hayatın ucuza gittiğini anlamıştı. Dans eden kızlara sadece şöyle bir bakan Sond -kızlardan biri sanki tanıdıktıhana girdi. Hanın sahibini buldu; kısa şişman bir adam. Ona onu tanıyormuş gibi bakmış ve başını sallamıştı. Oysa ki Sond daha önce onu gördüğünü hatırlayamıyordu. "Pukah denilen bir adamı arıyorum," dedi Sond kısık sesle. Kadın, Prens'in muhafızlarının çevrede olduğunu söylemiş-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ti, dikkatli olmaktan zarar gelmezdi. Hancı hırıldayarak gülmeye başlayınca Sond ona öfkeyle baktı. "Kapa çeneni. O kadar komik olan ne?" "Ufak bir espri geldi aklıma," dedi hanın sahibi gözyaşlarını silerek. "Boş ver. Sen anlamazsın. Çok yazık. Öyle kötü kötü bakma ve bıçağını yerinde tut dostum yoksa pişman olursun." Hancının elinde bir bıçak belirdi. O kadar yuvarlak birine göre oldukça hızlı hareket ediyordu. "Adamın üst katta. Soldan ikinci kapıda. Anahtara ihtiyacın olacak." Bir eliyle bıçağı tutarken diğer eliyle belindeki halkayı karıştırdı. "Gün doğana karada beklemek istemediğinden emin misin?" Adamın elinden anahtarı kaparak "Neden bekleyeyim ki?" diye sabırsızlıkla sordu Sond. "Bir sebebi yok," diyerek omuz silkti hancı. "İşini biliyorsun sanırım. Yanında oldukça güzel bir kadın vardı ama o gideli bayağı oldu. Onu ee... yorgunluktan bir bebek gibi uyurken bulacağınıza eminim." Daha fazla duymak istemediğinden kaşlarını çattı ve mer417 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN divenleri ikişer ikişer çıkarak tırmandı. Kapının önünde durarak, kulağını kapı deliğine dayadı fakat yüksek müzikten ve dışarıdaki kalabalığın uğultusundan başka bir şey duymaya çalışmak nafileydi. Ama gürültü herhangi bir sesi; mesela bir çığlığı bastırırdı. Sond çabucak anahtarı soktu, kilidin açıldığını duydu ve sessizce kapıyı itti. Perdeler kapalıydı; sadece beyaz çarşafların üstünde karanlık bir şekil görebiliyordu. Parmak uçlarında yürüyerek ilerledi ve perdeleri azıcık aralayarak ay ışığının içeri sızıp yataktaki figürü aydınlatmasını sağladı. Kazara yanlış adamı öldürmek istemezdi. Fakat adamın bu olduğundan emindi. Genç, ince yüzlü, sivri çeneli ve yüzünde uyurken bile kendisi hakkında çok iyi şeyler düşündüğünü gösteren bir ifade vardı. Sond yüzü tanıdığını söyleyemese de, o kibirli, kendini beğenmiş ifade hayli kötü bir etki uyandırmıştı. Sond hançerini çekerek, Pukah'ın derin uykuda olduğu yatağa doğru gitti. Oysa genç adamın gözleri birden fal taşı gibi açıldı. Hançerin bıçağı ay ışığında parlıyordu. Sond'un yüzündeki cani niyeti yanlış anlamak olanaksızdı. Terli avucundaki hançeri kavrayarak dövüşmeye hazırlandı. Fakat genç adam yatakta uzanmış ona garip bir ifadeyle bakıyordu; hüzün gibi bir şeydi. "Pukah?" diye sert bir sesle sordu Sond. "Evet," diyerek cevapladı genç adam. Sesinde cesarete sıkı sıkı tutunmuş birinin tınısı vardı. "Neden burada olduğumu biliyorsun." "Evet." Ses belirsizdi. "O zaman sana karşı kötü duygular beslemediğimi biliyor418 GECENİN PALADİNİ sun. Başka bir kolun ucundaki elim ben sadece. İntikam isteyen ruhun beni değil beni kiralayan adamı arayacak?" Pukah onayladı. Cevap veremediği çok açıktı. Karnının üzerine yuvarlanarak, yüzünü yastığın altında sakladı, yastığı iki eliyle sıkıca yakaladı. Vücudu terle kaplanmıştı, ürperiyor-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


du, dudakları titriyordu. Sond tepesinde dikildi, kurbanının korkusunu hor görerek, ona bakıyordu. Cin, hançeri kaldırarak, Pukah'ın iki omzunun arasına soktu. 419

4 Tüm Serinda şehri halkı, Pukah'ın cenazesini kutlamak için toplanmıştı. Han sahibi -yeni biri; önceki geceleyin bir odanın fiyatı için çıkan bir tartışmada öldürülmüştü- cinin cesedini kendiliğinden gidemeyecek kadar sarhoş olan misafirleri dışarı atmak için odaları gezerken bulmuştu. Ölüm, ceset sözde ağırbaşlı ifadeler ve merasim eşliğinde götürülürken ona bakmaya geldi. Dansçı kızlar önünden gidiyorlardı. Şeffaf, zar gibi siyah ipeklere bürünmüşler, bol miktarda gözyaşı döküyorlardı; kalabalığın içinden dertlerini paylaşmak isteyenler olunca çabucak ortalıktan kaybolmuşlardı. Taşıyıcılar omuzlarındaki cinin cesedini Ölüm Tapınağına götürürlerken, hanın müzisyenleri, cenaze müziğinden, doğaçlama bir sokak dansı başlatan neşeli bir müziğe geçtiler. Yol boyunca bir sürü kavga çıkmıştı; hiç kimse cinin tam olarak ne zaman öldüğünü bilmediği için, ölüm saatiyle ilgili bahse girenler kendi aralarında hiddetle tartışıyorlardı. Ölüm cesedin arkasında yürüyor, devamlı ona yol açan, yolundan çekilmek için uğraşan kullarına gülümsüyordu. Oyuk gözler, kalabalığı süzüyor, hazırda bulunması gerekirken orada olmayanı arıyordu. Ölüm, suikastçıyı aramıyordu. Sond'u geçen gece almıştı. "Prens'in" muhafızları olduklarına GECENİN PALADİNİ inanan birkaç ölümsüz, cini bir köşeye sıkıştırmışlar, hayali hükümdarlarının intikamını almışlardı. Sond bir kez daha hayata bir köle, belki de bir hırsız veya bir prens olarak geri döndürülmek için Tapınakta yatıyordu. "Melek nerede?" Ölüm izlemek için toplananları sorguladı. "Dün cinle beraber olan kadın?" Konuştuklarının çok azı dünü hatırladığı veva ölen adam hakkında şehri mahvetme planları kurduğu dedikodularından başka bir şey bilmedikleri için, hiç kimse Ölüm'ün sorusunu yanıtlayamıyordu. Asrial dün gece .gelmiş, tek kelime etmeden tılsımı Ölüm'e vermişti. Ölüm, meleğin ertesi gün, gün batımında, pazarlık sona erdiğinde gidebileceğini söylemişti. Asrial huzursuz, dikkatsiz görünüyordu ve Ölüm'ün önerisine karşılık vermeden aceleyle yok olmuştu. "O yalancıyı gerçekten de seviyor," dedi Ölüm kendi kendine. Kalabalığın arasında yürürken, Asrial'ın cinin öldürülmesini engellemeye kalkışıp, Sond'uıı bıçağına o kurban düşmüş olabileceğini düşündü. Ölüm omuzlarını silkti, çok ta önemli olmadığına karar vermişti. Pukah inek dışkısından bir sedyeye uzatılmıştı. Şarkı söyleyen, dans eden ölümsüzler üstüne ^0p atıyorlardı. Tabut altlığını şaraba boğarak, güneş batarken yakmaya hazırlıyorlardı. Ölüm sıkılana kadar izledi ve sonra Bas'a başka bir şehirle savaşmak üzere giden Amir'in birliklerini takip etmek için gitti. Bu şehir oldukça inatçıydı; savaşmadan teslim olmayı, Quar'ı Tanrıları olarak kabul etmeyi reddediyordu. Ölüm bu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kanlı tarladan güzel bir hasat çıkacağından emindi, imam bütün kafirlerin; erkek, kadın ve çocuk, kılıçtan geçirilmesini emretmişti. 421

A Tüm Serinda şehri halkı, Pukah'ın cenazesini kutlamak için toplanmıştı. Han sahibi -yeni biri; önceki geceleyin bir odanın fiyatı için çıkan bir tartışmada öldürülmüştü- cinin cesedini kendiliğinden gidemeyecek kadar sarhoş olan misafirleri dışarı atmak için odaları gezerken bulmuştu. Ölüm, ceset sözde ağırbaşlı ifadeler ve merasim eşliğinde götürülürken ona bakmaya geldi. Dansçı kızlar önünden gidiyorlardı. Şeffaf, zar gibi siyah ipeklere bürünmüşler, bol miktarda gözyaşı döküyorlardı; kalabalığın içinden dertlerini paylaşmak isteyenler olunca çabucak ortalıktan kaybolmuşlardı. Taşıyıcılar omuzlarındaki cinin cesedini Ölüm Tapınağına götürürlerken, hanın müzisyenleri, cenaze müziğinden, doğaçlama bir sokak dansı başlatan neşeli bir müziğe geçtiler. Yol boyunca bir sürü kavga çıkmıştı; hiç kimse cinin tam olarak ne zaman öldüğünü bilmediği için, ölüm saatiyle ilgili bahse girenler kendi aralarında hiddetle tartışıyorlardı. Ölüm cesedin arkasında yürüyor, devamlı ona yol açan, yolundan çekilmek için uğraşan kullarına gülümsüyordu. Oyuk gözler, kalabalığı süzüyor, hazırda bulunması gerekirken orada olmayanı arıyordu. Ölüm, suikastçıyı aramıyordu. Sond'u geçen gece almıştı. "Prens'in" muhafızları olduklarına GECENİN FALADİNİ inanan birkaç ölümsüz, cini bir köşeye sıkıştırmışlar, hayali hükümdarlarının intikamını almışlardı. Sond bir kez d^ha hayata bir köle, belki de bir hırsız veya bir prens olaruk geri döndürülmek için Tapınakta yatıyordu. "Melek nerede?" Ölüm izlemek için toplananları sorguladı. "Dün cinle beraber olan kadın?" Konuştuklarının çok azı dünü hatırladığı veya ölen adam hakkında şehri mahvetme planları kurduğu dedikodularından başka bir şey bilmedikleri için, hiç kimse Ölüm'ün sorusunu yanıtlayamıyordu. Asrial dün gece .gelmiş, tek kelime etmeden tılsımı Ölüm'e vermişti. Ölüm, meleğin ertesi gün, gün batınımda, pazarlık sona erdiğinde gidebileceğini söylemişti. Asrial huzursuz, dikkatsiz görünüyordu ve Ölüm'ün önerisine karşılık vermeden aceleyle yok olmuştu. "O yalancıyı gerçekten de seviyor," dedi Ölüm kendi kendine. Kalabalığın arasında yürürken, Asrial'ın cinin öldürülmesini engellemeye kalkışıp, Sond'un bıçağına o kurban düşmüş olabileceğini düşündü. Ölüm omuzlarını silKti, çok ta önemli olmadığına karar vermişti. Pukah inek dışkısından bir sedyeye uzatılmıştı. Şarkı söyleyen, dans eden ölümsüzler üstüne çöp atıyorlardı- Tabut altlığını şaraba boğarak, güneş batarken yakmaya hazırlıyorlardı. Ölüm sıkılana kadar izledi ve sonra Bas'a başka bir şehirle savaşmak üzere giden Amir'in birliklerini takip etniek için gitti. Bu şehir oldukça inatçıydı; savaşmadan teslim olmayı, öuar'ı Tanrıları olarak kabul etmeyi reddediyordu. Ölüm bu kanlı tarladan güzel bir hasat çıkacağından emindi. İmam bü-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tün kafirlerin; erkek, kadın ve çocuk, kılıçtan geçirilmesini emretmişti. 421 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN

Serinda'ya dönüp Pukah'la pazarlığını bitirmek için tüm gün ona aitti. Ölümün öldürmeye zamanı vardı.

422

5 Gözlerini açıp etrafına şaşkın şaşkın bakınırken, "Quar'ın kalbi kadar karanlık," diye mırıldandı Pukah kendi kendisine. "Ne kadar havasız! Kum fırtınası falan mı oldu?" ağzına tozlar girmişti. Hapşırdı. Nerede olduğunu görmek için kalkınca, başına iyi bir darbe aldı. "Of!" Pukah geri yattı ve bu defa daha dikkatli davranarak etrafını elledi. Başının üstünde tahta bir levha vardı. Ve tahtaların üstünde yatıyordu; pis, tozla kaplı tahta. Cin tam tahta bir kutunun içinde yattığına karar vermişken -ve bunun nedenini sadece Sul biliyordu- daha öteleri elledi ve iki yanında yumuşak kumaşlar hissetti. "Perdeleri olan tahta bir kutu," dedi. "Giderek daha tuhaflaşıyor." Bir elini tamamıyla kumaşın altına soktu. Elinin gideceği yeri takip edebileceğini düşünerek kıpırdamaya başladı. Koca bir toz bulutu kaldırmıştı ve neredeyse hapşırmaktan ölecekti. "Sul aşkına!" dedi Pukah hayretle. "Yatağın altında yatıyormuşum!" Kirli pencerelerden akan güneş ışığı cine geceyi geçirdiği yeri gösteriyordu. Sonsuz mutluluk halinde yattığı yatakla aynı yataktı. Delicesine etrafına bakmarak "Asrial!" diye bağırdı. MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Serinda'ya dönüp Pukah'la pazarlığını bitirmek için tüm gün ona aitti. Ölümün öldürmeye zamanı vardı. 422

5 Gözlerini açıp etrafına şaşkın şaşkın bakmırken, "Quar'ın kalbi kadar karanlık," diye mınldandı Pukah kendi kendisine. "Ne kadar havasız! Kum fırtınası falan mı oldu?" ağzına tozlar girmişti. Hapşırdı. Nerede olduğunu görmek için kalkınca, başına iyi bir darbe aldı. "Of!" Pukah geri yattı ve bu defa daha dikkatli davranarak

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


etrafını elledi. Başının üstünde tahta bir levha vardı. Ve tahtaların üstünde yatıyordu; pis, tozla kaplı tahta. Cin tam tahta bir kutunun içinde yattığına karar vermişken -ve bunun nedenini sadece Sul biliyordu- daha öteleri elledi ve iki yanında yumuşak kumaşlar hissetti. "Perdeleri olan tahta bir kutu," dedi. "Giderek daha tuhaflaşıyor." Bir elini tamamıyla kumaşın altına soktu. Elinin gideceği yeri takip edebileceğini düşünerek kıpırdamaya başladı. Koca bir toz bulutu kaldırmıştı ve neredeyse hapşırmaktan ölecekti. "Sul aşkına!" dedi Pukah hayretle. "Yatağın altında yatıyormuşum!" Kirli pencerelerden akan güneş ışığı cine geceyi geçirdiği yeri gösteriyordu. Sonsuz mutluluk halinde yattığı yatakla aynı yataktı. Delicesine etrafına bakınarak "Asrial!" diye bağırdı. MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Yalnızdı ve kafasında sanki Macit'in çoraplarıyla doluymuş gibi bir his vardı. Pukah'ın kulaklarında şarkıların hatırası vardı ama hepsi buydu. Yavaşça yatağa çöktü. Çoraplardan kurtulup, zekası için biraz yer açmayı umut ederek, alnına defalarca vurdu ve neler olduğunu hatırlamaya çalıştı. Ölümle pazarlığından sonra Asrial'm hana geri dönüşünü hatırladı... Ölümle pazarlık! Pukah'ın eli göğsüne gitti. Tılsım gitmişti! "Ölüm onu aldı!" Yutkunarak ayağa fırladı ve dışarı bakmak için sendeleyerek cama gitti. Güneş alçaktaydı ve sokaktaki gölgeler de uzundu. "Sabah olmuş!" diye homurdandı. "Bütün şehrin beni öldürmeye çalışacağı zaman. Ve ben sanki beynimi develer çiğnemiş gibi hissediyorum!" "Asrial!" diye seslendi umutsuzca. Cevap yoktu. Belki de izlemeye dayanamadı, diye düşündü hüzünle. Onu suçlamıyorum. Ben de izlemeyeceğim. Biraz sonra özlemle "Acaba dün gece iyi miydim?" dedi. İç geçirdi. "İlk deneyim... belki de sonuncu olacak... ve ben hiç bir şey hatırlamıyorum!" Kendini yatağa atarak, yastığı ağrıyan başına bastırdı ve hayat bu kadar zor olduğu için bir süre mızmızlandı. Sonra durdu, başını kaldırdı. "Çılgınca olmalı," dedi egosu hafifledikten sonra, "Yatağın altına girdiğime göre." Ayağa kalkmaya çalışırken "Onu bulmak zorundayım!" dedi Pukah kararlılıkla. "Kadınlar komik yaratıklardır. Efendim Kalif, sabahleyin onları hâlâ sevdiğimize dair şüphelerini gidermemiz gerektiğini söylemişti. Ve ben onu gerçekten seviyorum!" dedi Pukah usulca, yastığı göğsüne bastırarak. "Onu 424 GECENİN PALADİNİ tüm kalbimle ve ruhumla seviyorum. Onun için seve seve ölürüm... Cinin kalbi tekledi. "Eğer bu kapıdan çıkarsan," dedi diğer Pukah ağırbaşlılıkla, "Şüphesiz öleceksin. Dinle, bir fikrim var. Belki de bütün gün bu odada saklanırsan, hiç kimse seni bulamaz. Her zaman yatağın altına geri girebilirsin. "Kalif buna ne derdi; cini yatağın altında saklanıyor!" diyerek alay etti Pukah kendisiyle. "Ayrıca, meleğim belki de şu an şehri dolaşıyor, bakire kalbiyle onu kullandığımı şimdi de onu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


terk edeceğimi düşünüyordur. Veya, daha da kötüsü, tehlikede olabilir." Bu düşünce bile nefesini kesmişti. "Ne de olsa bir tılsımı yok! Gidip onu bulmalıyım!" Bıçağının kuşağında olduğundan emin olarak, kapıyı açtı ve sanki tüm Serinda şehrini alt edebilecekmiş gibi hissederek, merdivenlerden aşağı koştu. Boncuk perdelerin dışında durdu. "Hey! Ortaya çıkın keçi dışkıları, sizi ölümsüz domuz artıkları! Gelin! Benim, Centilmen Pukah, ve teker teker hepinizi bugün benimle dövüşmeye davet ediyorum!" Cevap gelmedi. Pukah perdeleri sert bir şekilde açıp ana odaya girdi. "Gelin buraya at popoları!" Oda boştu. Hayal kırıklığına uğrayan Pukah sallanan boncukların arasından geçerek, sokağa fırladı. "Benim, Ölüme meydan okuyan, çetin Pukah..." Cinin sesi kesildi. Sokak bomboştu. Bununla birlikte hava aydınlanacağına daha da kararıyor gibi görünüyordu. Bütün bu karmaşıklıktan, bağırışlardan, haykırışlardan, kendini oradan oraya atmaktan başı zonklamaya başlamıştı. 425 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Çöken karanlığa baktı, acaba görme yeteneğimi mi kaybediyorum, diye düşündü. Yakınlarda bir çeşme vardı. Başını mermerden bir bakirenin ayaklarına eğerek, ateşli alnma mermer sürahisinden su dökmesine izin verdi. Biraz daha iyi hissetmesine rağmen, görüşü hâlâ açılmamıştı. Tam çeşmenin kenarına oturacakken uzaklarda büyük bir gürültü koptuğunu duydu. "Demek herkes orada!" dedi zafer kazanmış gibi. "Kutlama gibi bir şey! Belki de, kendilerini kan çılgınlığı için hazırlıyorlardır," dedi somurtarak. Birden ayağa fırladı, bu ani hareket başını döndürmüştü. Sersemleyerek çeşmeye doğru düştü, destek için mermer bakirenin soğuk bedenine tutundu. "Ya Asrial'a işkence ediyorlarsa! Ya Ölüm geceleyin benim yerime onu aldıysa!" Hayali damarlarında öfke akarak, bakireyi itti. Kaidesinden düşen heykel kaldırıma çarptı. Serinda'nm boş sokaklarında koştu. Bağırışları rehber olarak kullanıyordu. Giderek daha da yükseldiklerini, etrafındaki karanlık koyulaştıkça daha da coşkulu bir hal aldığını duyuyordu. Artık neler olduğunu anlamaya çalışmıyor sadece Asrial'ın tehlikede olabileceğini biliyordu; ne pahasına olursa olsun onu kurtarmaya kararlıydı. Pukah, bir köşeyi döndü ve doğruca Tapınak meydanına koştu. Yolunu kaplayan bir grup ölümsüz tarafından durduruldu. Arkaları ona dönüktü, meydanın ortasında bir yere bakıyor ve delice tezahürat ediyorlardı. Parmak uçlarında yükselerek, peçelerin ve sarıkların, defne yaprağından taçların ve metal kaskların, altın taçların ve feslerin ve uygar dünyanın bildiği her türlü baş örtme zımbırtılarının üzerinden görmeye çalışarak, koyu renk, kötü kokulu bir dumanın havada kıvrılmaya başladığını gördü. Ölümün meydanın ortasında bir şeyin yanında durduğunu gördü; soğuk, solgun yüzünde zafer ışığı vardı. 426 GECENİN PALADİNİ Fakat, o oyuk, boş gözleriyle neye bakıyordu? Pukah göremiyordu ve sonunda çileden çıkarak, kalabalıktaki herkesten

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir baş uzun olacak kadar yükseltti boyunu. Cin nefes aldı, gergin çadırlara vuran fırtına rüzgarı gibi bir ses çıktı. Ölüm, zaferle ona bakıyordu! Fakat tezahürat eden kalabalığın köşesinde duran ona değil. Tezekle kaplanmış bir tabut altlığının üzerinde dümdüz yatan ona bakıyordu. Altında kalabalığın attığı meşalelerden gelen alevler oynuyordu. "Akhran Hazretleri!" Pukah nefes nefese kalmıştı. "Gerçektende benden iki tane varmış! Çift hayat sürdüm ve bundan hiç haberim olmadı! Ya..." Cinin aklına iğrenç bir düşünce gelmişti, "Asrial'ın âşık olduğu oysa!" Pukah yatan figüre yumruğunu salladı. "O kadar anlayışlı ve sempatik oldu! Ve tüm bu zaman boyunca onunla sevişen senmişsin!" Ruhunda kıskançlık fırtınası esen Pukah kalabalığın arasından kendine yol açmaya başladı. "Çekilin yolumdan! Kenara çekil. Neye bakıyorsun? Gören de hayalet gördün sanır. Çekilin! Geçmek zorundayım!" İhanet eden kendisiyle yüzleşmek için o kadar ısrarlıydı ki, onu gören ölümsüzlerin şoka uğrayarak geri çekildiklerinin farkına varmamıştı. Sarsılan ölümsüzler tarafından kendine açılan yolda kızgın adımlarla yürüyerek, tabut altlığına geldi. Ölüm ağzı bir karış açık bakakaldı, çenesi öfkeyle kasılıyordu. Pukah farkında değildi. Gözleri, alev alev yanan tezek kümesinin üstünde, çöplerle kaplanmış kendisindeydi. "Geçen gece onunlaydın!" diye bağırdı kendisine suçlayan bir parmak uzatarak. "Kabul et! Öyle masum görünerek yatma orada. Biliyorum..." 427 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Yumruklarını sıkan Ölüm "Öldürün onu!" diye çığlık attı. "Öldürün onu!" Korku ve öfkeyle uluyan kalabalık, Pukah'a doğru dalga dalga ilerledi. Çığlıkları ve küfürleri sonunda Pukah'ı kendisine getirmişti. "Ben ölmedim mi!" dedi. "Ama o zaman bu..." Kalabalık ona saldırdı. Dövüş umutsuzdu, binlere karşı tekti. Tabut altlığı ve bedenin üzerine düşerek -şimdi kimliğini bildiği bedenin- onun için kendi hayatını veren bedenin, içgüdüsel olarak darbelerden korunmak için kollarını kaldırdı. Gözlerini Ölümden ayırarak, bakışlarını sevdiği, giydiği maskenin altında görebildiği yüze çevirdi. "Yüce Akhran, duamı kabul et. Birlikte olmamıza izin ver!" diye fısıldadı Pukah. Asrial'a bakarken, ufukta kaybolan güneşi görmedi. Ölüm gördü. Karanlık gözler, çöken karanlığa baktı. Gazabından dişlerini sıktı. "Hayır!" diye bağırdı ellerini göklere kaldırarak. "Hayır, Sul! Kandırıldım! Bunu benden alamazsın!" Serinda'da gece olmuştu; güneşin arta kalan ışıkları gökyüzünü aydınlatıyordu ve onun solgun ışığında ölümsüzler, şehirlerinin yıkılıp, toza dönüştüğünü gördüler. Altlığın üzerindeki bedene bakan Pukah, şekil değiştirmeye başladığını gördü. Mavi gözler, gözlerine baktı. "Kazandın, Pukah," dedi melek usulca, gümüşi saçları alacakaranlıkta parlıyordu. "Kayıp Ölümsüzler özgürler!" "Senin sayende!" Pukah Asrial'ın elini yakalayıp, dudakları-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


na götürdü. "Sevgilim, hayatım, ruhum..." elindeki el solmaya başladı. "Ne..." delice sıktı eli fakat dumanı tutmakla aynı şeydi. "Neler oluyor? Asrial, beni bırakma!" 428 GECENİN PALADtNt "Buna mecburum, Pukah," diye soluk bir ses geldi. Melek gözlerinin önünde kayboluyordu. "Üzgünüm ama böyle olmalı. Mathew'un bana ihtiyacı var!" "Dur, ben de seninle geleceğim," diye bağlrdı ama tam o anda kulaklarında huysuz bir ses gümledi. "Pukah, efendin seni çağırıyor! Benden özellikle mi kaçıyorsun? Eğer öyleyse döndüğünde sepetin mürekkep balığı pişirmek için kullanılıyor olacak!" "Kaug!" Pukah göklere bakarak dudaklarını yaladı. Kaydığını hissetti sanki koca bir anafora çekiliyordu. "Hayır, Kaug! Lütfen!" Cin delicesine çabaladı ama engel olamıyordu. Serinda şehrine, Ölümün ölen şehrine atılan son bakış, uçsuz bucaksız bir karmaşıklıkla etraflarına bakman ölümsüzleri gösteriyordu. Bir melek, bir şarap kadehine dehşetle bakarak yere attı ve dudaklarını çabucak tiksintiyle sildi. Uevin'in el değmemiş tanrıçalarından biri, yarı çıplak haline bakarak, utançla kızardı. Pukah'a karşı ölümcül saldırıyı yöneten Zhakrin'in bir çok ölümsüzü, birden kafalarını kaldırdılar ve çoktan durgunlaşan bir ses duydular. Ânında yok oldular. Evren'in tanrıçalarından biri sallamakta olduğu kılıcı bıraktı ve mutlu bir çığlık attı. Ve o da kayboldu. Sond, sendeleyerek Tapmaktan çıktı, şaşkın görünüyordu. Sersem sersem başını sallayarak, "Kaug?" diye mırıldandı. "Bağırma! Geliyorum!" Pukah, eterlerin arasında yuvarlana yuvarlana gidiyordu. Ölüm, sessiz ve unutulmuş yatan antik şehrin harabeleri arasında duruyordu; kumlar boş sokaklarda savruluyordu. 429

Etrafında meydana gelen şeylerin çok azını anlıyordu. Bu büyüydü; dünyada var olduğuna inanamayacağı kadar güçlü ve dehşet verici seviyede büyü. Gencin gözlerindeki umutsuz, yan delirmiş bakışları görüp, onu gerçekten öldürmeye çalıştığını anlayana kadar, bunların Mathew'un kaçmalarına yardımcı olacak planının bir parçası olduğunu düşünmüştü. Khardan kendini korumak için hiç bir şey yapamıyordu. Acıdan uyuşmuş, şok halinde, Mathew'a baktı. Sonra gözüne bir hareket takıldı. Auda ibn Jad sessizce, çabucak, kıvrık kılıcını çekti. Kıvrılan bıçak parıldıyordu. Kara Paladin kılıcını, Mathew'un sırtını nişan alarak, yukarı doğru, kuvvetli bir şekilde salladı. Yeminine sadık kalıyordu. Kardeşinin hayatını kurtaracaktı. Khardan'm durgun kalbi birden hızlandı; hareketin sıcağı bilinmeyenin çaresiz soğuğunu kaçırarak içine doldu. Bunu biliyordu. Bunu anlıyordu. Demire karşı demir. Kas ve kemik, adale ve beyin, başka bir adamın kemiğine, beynine ve adalelerine karşı. Her nefes alıp verişte her kalp atışında yaşam süresini saymak, her an kan kırmızısı bir acı patlamasıyla bilebileceğinin bilincinde olmak. Büyü yoluyla ölmekten çok daha iyi. GECENİN PALADİNt

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Mathew bu tehlikeyi görmüyordu. Gözleri sımsıkl kapah Khardan'a doğru umutsuz, sakar bir hamle va™, u ' pL1- Hançer darbesinden kaçarak hafifçe sola kaydı. Sağ eliyle Mathew'u b' leğini yakalayarak, kuvvetle kendisinden ve tehlikecjen u-, k. laştırarak çekti ve çocuk kann üstü yere uzandı. Aynı hareket esnasında Khardan sol eliyle Auda'nın kılıcını düşürdü. Khardan, kasıklarına bir tekme atıp düşmanını etkisiz hale getirmeyi planlıyordu ama ibn Jad çabucak kendine geldi ve darbeyi engelledi. Bedevinin saldırısıyla yere düşen Auda, kılıcını gözü dönmüş Khardan'm uzanamayacağı bir yerde tutuyordu. Kılıcı meşalelerin ışığında yanan İbn Jad, gardım almış Khardan'la yüz yüze geldi. "Bana hizmet ettiğin Tanrının adını söyle!" dedi ibn Jad. Torbalı gözleri parıldıyordu. Karşısındakinin her hareketini dikkatle inceleyen Khardan "Akhran," diye gururla cevapladı. Kara Paladinler etraflarına toplandılar; kılıçlarını çekmemişlerdi sadece izliyorlardı. Düşmanını öldürmek Auda'ya ait bir ayrıcalıktı. Araya giremezlerdi. "Bu imkansız!" diye tısladı ibn Jad. "Zhakrin'in adını söyledin!" "Zhakrin, Akhran." Yaraları ağrıyan Khardan, bitkin bir halde omuz silkti. "Birbirlerine benziyorlar, özellikle de kendi istediklerini duymak isteyenler için." "Hayatta kalmayı nasıl basardın?" Gözlerini asla ibn Jad'dan ayırmayan Khardan, "Hayatım boyunca Tanrımdan isteklerde bulundum," dedi, alçak, içten bir sesle. "İstediklerime karşılık vermeyince sinirlenip adını lanetledim. Ama o korkunç odada, acı ve işkence dayanamayacağım kadar çoktu. Bedenim ve yaşama isteğim kırılmıştı ve 431 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN senin görmemi istediğin gibi bir Tanrı gördüm. Fakat bu sizin Tanrınız değildi. O Akhran'dı. Ona bakınca, anladım. Ona hizmet etmek yerine, isteklerine karşı koyuyormuşum. Beni felakete götüren de bu oldu. Dünyaya ilk geldiğim an gibi, çırılçıplak, zayıf ve koaımasız, önünde eğildim ve af diledim. Sonra ona hayatımı sundum. Onu aldı..." Khardan durdu, derin bir nefes çekerek devam etti, "ve geri verdi." Auda saldırdı. Khardan darbeyi bertaraf etti. Kılıçlar saplarına kadar sürtündü. Adamlar yanlış yapan için ölümle sonuçlanacağını bildikleri bir kavgaya tutuştular. Birbirlerini zorluyorlardı, ayakları dayanmıştı, vücutları itişiyordu, kolları kilitlenmişti. İbn Jad gülümsedi. Khardan acıyla, kesik kesik nefes alıyordu. Alnı tere batmış, vücudu titremeye başlamıştı. Khardan ibn Jad'ın gücü karşısında ezilmiş, tek dizinin üstüne çökmüştü. Auda silahını bırakıp, bir yılan gibi saldırana kadar kılıcını bırakmamıştı. Auda bedevinin kılıç kullandığı kolunu yakalayıp, keskin bir şekilde büktü. Khardan'in kılıcı birden hareket etmeyi kesen elinden düştü. Silahını tekrar eline alan Paladin öldürmeye hazırlandı. Khardan son kez dövüşmek için güçsüz bir çaba gösterdi. Auda'nın ayaklan dibinde duran kılıcına uzanmaya çalıştı. Kara Paladin Khardan'ın kolunu yakaladı. Bedevinin bileğinden, açılan yarasından, kan akıyordu; Kara Paladin'in kendi bıçağıyla açtığı yaradan. O yaradan akan kanlar ibn Jad'ın parmak-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


larına bulaştı, bağlandığı kardeşinin kanı... Mathew yere hızla çarptı. Düşmenin şiddetiyle ciğerlerindeki bütün hava çıkmıştı ve hançer asa da elinden uçmuştu. Nefes almaya çalıştı ama düzeni bozulmuştu ve dehşet verici dakikalar boyunca nefes alamadı. Paniğe kapılmış bir halde, 432 GECENİN PALADİNİ ciğerlerine hava dolana kadar yutkundu, nefes almaya çalışt. Nefes alıp verişi normale dönmüştü. Panik çekildi ve onun yerini almak için korku koşarak geldi. Mathew arkasında bağırışlar duyuyordu. İbn Jad'ın kılıcının tanıdık parıltısını göz ucuyla gördü ve Mathew'u korkuyla doldurdu. Asa hançerden normal şekline geri dönmüştü ve sadece birkaç santim uzaklıktaydı. "Al onu! Kullan onu! Öldür!" Şeytancığm tiz emirleri Mathew'un kulaklarında çınladı. İleri doğaı sürünerek, asayı almak için elini uzattı fakat tam o anda ensesinde tüy gıdıklaması gibi bir şey hissetti. İrkilerek, sanki arkasına birşeyler tırmanmış gibi hissederek başını kaldırdı ve deliler gibi etrafına bakındı. Hiç kimse yoktu. Dikkatini tekrar asaya çevirecekken Kara Büyücti'yü gördü. Etrafındaki karmaşayı görmezden gelerek, yılan sunağın dişini kaldırmış, Zohra'nın göğsünün üzerinde duran küreye daldırmaya hazırlanıyordu. "Durdur onu! Asayı kullan!" diye tısladı Şeytancık. Genç büyücü ileri atıldı, parmakları taşlaşmış tahtadan sapın üzerine kapandı. "Emret bana!" diye yalvardı Şeytancık, sıcak nefesi Mathew'un tenini yakıyordu. "Onu öldüreceğim! Tek kelimenizle hepsini öldüreceğim, Karanlık Efendi. Astafas adına hükmedeceksiniz!" Hükmetmek! Mathew asayı kaldırdı. Şeytani kudret, bir şimşek gücüyle bedenine yayıldı. Şeytanın kırmızı gözleri genç büyücüden ayrılıp, üstünde beliren bir şeye baktı. "Astafas adına o bana ait!" Yaratık zaferle haykırdı. "Geç kaldın!" "Promenthas adına," Mathew'un tenine değen tüyler kadar 433 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN yumuşak bir ses geldi, "onu almana izin vermeyeceğim." Ruhunda bir savaş başladı Mathew'un. Kargaşa ve şüphe onu saldırı yağmuruna tuttu. Asayı tutan eli titremeye başladı. Kara Büyücü'nün fildişi bıçağı tutan elleri alçaldı. Zohra için duyduğu endişe, Mathew'un üzerinden temizleyen, arındıran bir ateş gibi, dehşeti, korkuyu, hırsı yakarak geçti. Zohra'yı kurtarmak zorundaydı. Elinde tuttuğu büyü bunu yapabilirdi fakat Mathew artık bunu kullanmak için çok genç ve deneyimsiz olduğunu biliyordu ve sonunda bunu kendisine itiraf edebilmişti. Umutsuzluk içinde hareket ederek aklına gelen ilk şeyi yaptı. Volkan camından asayı kaldırıp tüm gücüyle Kara Büyücü'ye attı. Hedefini ıskalamıştı. Asa, kristal küreye çarpmış, Zohra'nın göğsünden yere yuvarlamıştı. Kara Büyücü delici bir çığlıkla Zohra'yı bırakıp, kıymetli kürenin peşinden koştu. "Tek kaçış yolumuz!" Mathew da ayağa kalkarak kristal kürenin peşine düştü. O daha hızlı olmasına rağmen, yaşlı büyücü daha yakındı. Ödü-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lü o kazanmalıydı. "Her şey bitti!" diye fısıldadı kendi kendine, Mathew. Kısa, umutsuz ve nafile savaşları tek mümkün sonucuna ulaşıyordu. Fakat sonra, küre aniden yok oldu. Mathew'un sersemlemiş gözlerine bir et yığını gibi görünen bir şey tarafından yutulmuştu. Usti koca göbeğini sertçe yere bırakarak kendini bütün bedeniyle zıplayan kürenin üstüne atmıştı. "Promenthas'a şükürler olsun!" diye bağırdı Mathew ileri atılarak. "Usti! Küreyi bana ver! Çabuk ol!" "Onu bana ver her şeye burnunu sokan ölümsüz," diye çığlık attı büyücü kadın. "Hâlâ seni sonsuza kadar demir bir 434 GECENİN PALADİNİ kutuda kilitli kalma kaderinden kurtarabilirim!" Tehditleri ve tatlı sözleri duymazhkdan M^ ^ ^? , , . gelen cm, düştüğü yerde yüzü koyun yatıyordu. Kollarını dua etmekle karışımla bilecek bir edayla yukarı kaldırmıştı. Fakat hevesli, gergin ? leyicileri, Usti'nin mermer döşemeleri kazıp, içine girmeye çalıştığını fark ettiler. Büyücü kadın, sabırsızca homurdandı ve bu berbat sesle beraber Usti başını kaldırdı. Gıdıları sallanıyordu, şişman yüzü korku yumruları halinde pıhtılaşan donyağı rengindeydi. Cinin gözleri bir Mathew'a bir büyücü kadına bakıyordu. "Madam, deli adam," Usti yavaşça yerden kalktı. "Korkarım, beni neyle tehdit ederseniz edin, ikinize de yardımcı olamayacağım!" "Bana balıkları ver Usti!" diye emretti Mathew, çatlamış, korku dolu bir sesle. "Bana ver, yoksa gözlerini oyarım!" diye tısladı büyücü kadın, pençe gibi elleri kıvrılıyordu, tırnakları ölümsüz etine girmeye hazırdı. "Yapamam!" diye bağırdı Usti, ellerini ovuştuaıyordu. Şişman dizlerinin üstüne oturarak, hüzünle, toparlak karnına baktı. Cinin ipek bluzundan sular damlıyordu; meşale ışığında karnından çıkan kana bulanmış kristal parçaları parıldıyordu. Yerde, iki balık bir su birikintisinde yavaşça çırpınıyorlardı. "Onu kırdım!" dedi Usti dehşetle. 435

7 "Benim kalbimden seninkine, seninkinden benimkine... Öz kardeşlerden daha yakın." Khardan fısıldanan sözleri duydu ve ibn Jad'ın kavrayışının gevşediğini hissetti. Khardan'ı ayağa kaldırarak, Kalif e kılıcını uzattı sonra bedeviye sırtını dayadı. Rakibini öldürmesini bekleyen Kara Paladinler, yoldaşlarına sessiz bir şaşkınlıkla bakakaldılar. "Ne yapıyorsun?" dedi Khardan. Sesi kalın, nefes alıp verişleri düzensizdi. "Yeminime sadık kalıyorum," dedi İbn Jad sert bir sesle. "Kendi insanlarına karşı mı koyacaksın?" Khardan şaşkınlıkla başını salladı. "Sen ve ben birbirimize bağlıyız. Tanrımız önünde yemin ettim!"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Ama bu bir oyundu! Seni kandırdım..." "Kendi iddialarını, kalbiminkilerle birleştirme bedevi!" Auda ibn Jad omzunun üstünden homurdandı. "Zaten kılıcımı sırtına geçirmeye eğilimliyim! Dövüşmeye gücün var mı?" "Hayır!" dedi Khardan. Her nefeste ızdırap içinde yanıyordu. Kılıç anlatılamaz derecede ağırlaşmıştı. "Ama dövüşmeye çalışarak ölecek gücüm var." GECENİN PALADİNİ Auda ibn Jad gözlerini Paladinlerden ayırmadan> sgrt bjf şekilde gülümsedi. Paladinler nihayet ihanete uğradıklarını anlamışlar, kılıçlarını çekiyorlardı. "Bedevi; benden çaldın, beni dolandırdın, kandırdın ve şimdi de kendi insanlarım tarafından öldürtecekmişsin sibi görünüyor." İbn Jad başını salladı. "Zhakrin adına, senden hoşlanmaya başladım." Kılıçlar kınlarından çıktılar, bıçaklar meşale ışığıyla kırmızıya hüründüler. Artık şaşkın olmayan, sert yüzlü Kara Paladinler, metal halkayı kapadılar. - Kırıldı mı! Mathew kederle Usti'nin göbeğinden akan sulara, yerdeki kristal parçalarına, su birikintisinde nefes almaya çalışarak kıvranan balıklara baktı. Ama küre kırılamazdı! Ölümlü eller tarafından değil! Ama, belki de bir ölümsüz göbeği tarafından... "Çok şeye sahip olabilirdin, ama sen hepsini istedin!" diye fısıldadı Kara Büyücü Mathew'un kulağına. Kolunu tuttu ve Mathevv dokunuşla irkildi; hastalıklı bir umutsuzlukla, daha da kötüleşeceğini, çok kötüleşeceğini biliyordu. "Astafas sana onlar için benim veremeyeceğim ne verebilir ki?" Elleri, göğsünden, çenesine tırmandı. Mathew hareket edemiyordu. Beki de büyücü kadın ona büyü yapmıştı, veya kadının tiksindirici varlığıydı onu ısıran, felç eden. Kadına baktı; sahte genç maskesinin altından, kabuğundan çıkan iğrenç bir böcek gibi beliriyordu. Eti parmaklarından çekildi; kana bulanmış pençeleri olan kıskaçlar, çenesini kazıyor, dudaklarını yırtıyordu. "Önce gözler!" Nefesi kötü kokuyordu ve sıcaktı, bakışları büyülüyordu, Mathew kanının donduğunu, duyularının uyuştuğunu hissetti. Kıskaçlar yanaklarını tırmalıyor, derisini yırtı437 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN yordu. "Sonra seni işkenceciye devredeceğim ve diğer yerlerini ayırırken izleyeceğim. Ama dilini değil." Baş parmağıyla çocuğun dilini okşadı. "Onu en sona saklayacağım. Ölmek için yalvarışlarını duymak istiyorum..." Mathew gözlerini kapadı, içinden bir çığlık yükseliyordu. Kıskaçlar gözlerindeydi, batmaya başladılar... Aniden ıslak bir vurma sesi, boğuk bir inleme duydu. Kıskaçlar açıldı. Eller, dehşet verici bir şekilde yüzünden, bedeninden aşağıya kaydılar ama zararsızdılar. Gözlerini açınca, Kara Büyücü'nün ayakları dibinde şuursuz yattığını gördü; alnında kanlı bir yara vardı. "Mat-hew," dedi mahmur bir ses, "Kendini savunmayı... öğrenmelisin. Seni her zaman... kurtaramam." Ses soldu. Mathew döndü; Usti yana düşen sahibesini tutmak için oradaydı, bir küpün kenarlan kanlı kapağı Zohra'nın parmaklarından kaydı. Zohra'yı gevşek kollarıyla kaldıran Us-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ti'nin yüzü zorlandığı için kızarmıştı. Mathew'a döndü. "Şimdi ne olacak, deli adam?" "Bana mı soruyorsun?" Dehşet verici deneyimiyle titreyen Mathew, cine baktı. "Çıkar bizi buradan!" Usti asaletle doğruldu. "Kendimi buradan çıkarabilirim. Püf ve gittim! Ama insanlar çok ayrı bir konu. Kolayca 'puf lamıyorsunuz. Beni burada engin cesaretim ve sahibeme olan ölümsüz sadakatim tutuyor..." "Aynca yüzüğü almış olmaları ve saklanacak bir yerinin olmaması!" diye mırıldandı Mathew ters ters. Zohra'nın parmaklarındaki mücevherlerin alınmış olduğunu gördü. Hayal kırıklığına uğramış, korkmuş cinin kendini övmesini dinlemeyi bıraktı. Kara Büyücü ölmüştü, en azından Promenthas'tan, öl438 GECENİN PALADİNİ müş olmasını diliyordu, ama tehlikeleri azalmamıştı. Aslında şimdi daha da büyüktü. Cadı kraliçelerinin öldüğünü öğrenince bu insanların öfkelerini hayal edebiliyordu. Khardan neredeydi? Hâlâ yaşıyor muydu? Kapının yanından, Tapınak Konseyi' nin diğer ucundan gelen sesler, nerede olduğunu gösteriyordu. Ona nasıl ulaşacaktı? Bu kadar düşmanı aşıp bu şatodan nasıl çıkacaklardı? "Sizi buradan çıkarabilirim, Karanlık Efendi!" dirseğinin dibinden bir tıslama geldi. "Astafas'ın adını söyleyin..." "Defol!" dedi Mathew kısaca. "Şeytan Prensine boş ellerle dön..." "Boş elle değil!" diyerek atıldı Şeytancık. Çığlık atarak, altın balığı büzüşük parmaklarıyla yakaladı ve bir patlamayla yok oldu. Mathew, Kara Büyücü'nün elinin yakınlarında yatan siyah balığa baktı. Refleks olarak seğirmeleri giderek zayıflıyordu, kalkıp inen solungaçları siyah pullarının yanında kan kırmızısıydı. Mathew balığı ellerine aldı. Elini çanak gibi açıp, suda yaşayan hayvana bir beşik oluşturarak, yavaşça Zhakrin'in taraftarlarına döndü. "Beni dinleyin..." sesi çatladı. Gerginleşerek, boğazını temizledi ve tekrar başladı. "Beni dinleyin! Kara Büyücünüzü alt ettim ve şimdi ellerimde Tanrınızı tutuyorum!" Seslenişi toplantı salonunda gürledi, tavanda yansıyarak, savaşçıların çarpışmalarının ve yaygaralarının üzerine çıktı. Bütün yüzler, teker teker ona döndü ve uçsuz bucaksız dairedeki bütün sesler kesildi. Mathew Khardan'i göremiyordu, aralarında çok fazla insan vardı. Fakat dövüşme seslerinden Kalifin nerede olduğunu tahmin edebiliyordu. Genç büyücü yavaşça o tarafa doğru yü439 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN rümeye başladı. "Beni izleyin!" Ağzının kenarıyla bağırdı. Mathew'a şaşkına dönmüş saygılı gözlerle bakan cin, kollarında baygın Zohra'yı taşıyarak, onu izlemeye başladı. Önünde oluşan bir Kara Paladinler dizisiyle karşılaşan Mathew'un kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki neredeyse boğulacaktı. Mathew, siyah balığı görmeleri için ellerini yavaşça indirdi. "Geçmeme izin verin," dedi, soluğu titreyerek, "yoksa Tan-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rınızı öldürürüm!" 440

8 Kürdin Denizi'nin doğu kıyılarında ufak bir balıkçı köyü vardı. Orada yaşayan insanlar, Galoş Adası'ndan sadece volkanın üzerinde devamlı asılı olan bulutu görebilecek kadar uzaktaydılar. Hayatlarına hükmeden gelgit gibi köyün üzerinde dönen gece taşma noktasına gelmişti ve tekne suya inerken çekilmeye başlamıştı. Bir adam balığa çıkıyordu. Evleri ilk bakışta en son fırtına sırasında kıyıya vurmuş döküntülerden başka bir şeye benzemeyen bu ufak köyün halkı için garip bir iş değildi. En azından, köyün diğer bütün tekneleriyle beraber açıldığını, balıkçıların, güneşin ilk ışıklarıyla beraber yemli oltalarını suya attıklarını görmek garip sayılmazdı. Bu adam gecenin ortasında tek başınaydı; hiçbir ses ona ihanet etmesin diye kürekler eski paçavralarla susturulmuş, ıskarmozları don yağıyla yağlanmıştı. Ayaklarına dolanan upuzun ipler veya oltasının ucunda sulu mürekkep balığı yoktu. Yalnız balıkçının tek balıkçılık donanımı bir ağ ve kendisinin akıllıca tasarladığı bir fenerdi. Bu balıkçı, istediği zaman akıllı olabiliyordu özellikle de, iş hilekarlığa, kurnazlığa ve dolandırıcılığa gelince. Pirinçten yapılmış fenerin dört tarafı kapalı sadece altı açıkMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ti; ince bir demir bir köşeden diğerine gidiyordu. Bu demirin ortasında, bir mum koçanı vardı ve bu fenerin ışığı altından çıkıyordu; yanlanndan hiçbir ateş pırıltısı görülmüyordu. İlginç bir fener olduğu düşünülebilirdi, özellikle de gece yürümek için. Lakin yasal olmayan yollarla balık tutmak için hayli kullanışlıydı. Teknenin kıç tarafında iki büklüm oturan adamın adı Meelusk'tı. Feneri su yüzeyine tutuyor, büyük bir neşeyle ışığa gelen koca gözlü, ağızları açılıp kapanan balıkları izliyordu. Meelusk kalabalık toplanınca, ağını cılız kollarıyla topladı. Yakaladıklarını bükülmüş tellerden yapılmış bir sepete boşalttı. Meelusk, yakaladıkları balıklar kadar beyinleri olmayan ahmaklarla dolu, uyuyan köye gülmek için durdu. Mankafalılar, bütün gün sabahtan akşama kadar çalışıyorlardı ve çoğunlukla uğraşlarını gösterecek çok az şeyle dönüyorlardı. Meelusk sadece gece birkaç saat çalışıyordu ve asla boş elle dönmüyordu. E tabi ki her gün teknesiyle denize açılıyordu ama gizli bir yeri olduğunu söyleyerek asla diğerleriyle birlikte balık tutmuyordu. Ve vardı da. Her gece kuytu bir köşeye gidiyor ve balıkla dolu tel sepetini suya indiriyordu. Komşularının gözlerinden uzak bu köşeye her gün geri gelip öğlen sıcağında huzurla uyuyordu. Güneşin batışıyla uyanarak, yakaladıklarını geri çekip, komşularını incitici ve kırıcı sözlerle karşılamak için köye geri dönüyordu. "Ne bugün hiç şansın yok muydu, Nilock? Ve bakman gereken on kişilik bir ailen var! Pazarda balık yerine, çocukları satmayı denesen!" "Deniz Tanrısı, adil insanları ödüllendirir, Cradic! Komşu-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


442 GECENİN PALADİNİ nun karısını gözlemeyi bırak, belki şansın döner!" Zayıf, yamuk, küçük adam, her zaman hırıltıyla sonlanan kesik kesik gülüşüyle -Meelusk ciğerlerindeki bir <ayıfllktan, komşularının onu hak ettiği ödüle bir an önce götürmesini umut ettiği, bir zayıflık- hoplaya zıplaya, bütün köyden ayrı duran zavallı kulübesine giderdi. Meelusk tek başum yaşıyordu; bir köpek bile onunla ilgilenmezdi. Yoksul akşam yemeğini yerken, Meelusk ara sıra durur, kollarıyla sıska bedenine sarılır ve keyifle komşularının onu ne kadar kıskandıklarını düşünürdü. Doğru kelime kıskançlık değildi. Hepsi onun yasadışı avlandığını biliyordu. Hepsi hileli fenerin farkındaydı. Hepsi "gizli avlanma bölgesini" biliyordu. Ve dahası da vardı. Meelusk sadece balık çalmıyordu. Aç gözlü yaşlı adamın, kör dilencilerin bardaklarından bozuklukları alıp, yerlerine çakıl taşları koyduğuyla; zavallı sakatların sattıklarını çalıp, onu yakalamalarını söyleyerek dalga geçtiğiyle ilgili hikayeler vardı. Benario'nun inananlarından biri değildi. O tür hırsızlar, uyurken Sultan'm elindeki yakutları çalmak için hayatlarını riske atıyorlardı. Bu küçük adam, ipte, kuruyan gömlekleri, fakir dulların fırınlarından ekmekleri, dişsiz köpeklerin ağzından da kemikleri çalıyordu. Benario'nun inananları Meelusk'a tükürüyorlardı. O hiçbir tanrıya inanamayan alçağın tekiydi. O gece, gece yarısından sonra, Meelusk fenerini suya tuttu ve küfür etti. Görünüşe bakılırsa, balıkların arasında bir şey vardı. Çok azı ışığın yakınma geliyordu. Ağına gelenler, zavallı, minik yaratıklardı; almaya değmezdi, yemek için fazla küçüktüler. Diğer balıkçılar onları uygun özürlerle suya geri atarlar ve kibarca, büyüdüklerinde geri gelmelerini isterlerdi. Me443 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ti; ince bir demir bir köşeden diğerine gidiyordu. Bu demirin ortasında, bir mum koçanı vardı ve bu fenerin ışığı altından çıkıyordu; yanlarından hiçbir ateş pırıltısı görülmüyordu. İlginç bir fener olduğu düşünülebilirdi, özellikle de gece yürümek için. Lakin yasal olmayan yollarla balık tutmak için hayli kullanışlıydı. Teknenin kıç tarafında iki büklüm oturan adamın adı Meelusk'tı. Feneri su yüzeyine tutuyor, büyük bir neşeyle ışığa gelen koca gözlü, ağızları açılıp kapanan balıkları izliyordu. Meelusk kalabalık toplanınca, ağını cılız kollarıyla topladı. Yakaladıklarını bükülmüş tellerden yapılmış bir sepete boşalttı. Meelusk, yakaladıkları balıklar kadar beyinleri olmayan ahmaklarla dolu, uyuyan köye gülmek için durdu. Mankafalılar, bütün gün sabahtan akşama kadar çalışıyorlardı ve çoğunlukla uğraşlarını gösterecek çok az şeyle dönüyorlardı. Meelusk sadece gece birkaç saat çalışıyordu ve asla boş elle dönmüyordu. E tabi ki her gün teknesiyle denize açılıyordu ama gizli bir yeri olduğunu söyleyerek asla diğerleriyle birlikte balık tutmuyordu. Ve vardı da. Her gece kuytu bir köşeye gidiyor ve balıkla dolu tel sepetini suya indiriyordu. Komşularının gözlerinden uzak bu köşeye her gün geri gelip öğlen sıcağında huzur-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


la uyuyordu. Güneşin batışıyla uyanarak, yakaladıklarını geri çekip, komşularını incitici ve kırıcı sözlerle karşılamak için köye geri dönüyordu. "Ne bugün hiç şansın yok muydu, Nilock? Ve bakman gereken on kişilik bir ailen var! Pazarda balık yerine, çocukları satmayı denesen!" "Deniz Tanrısı, adil insanları ödüllendirir, Cradic! Komşu442 GECENİN PALADİNİ nun karısını gözlemeyi bırak, belki şansın döner!" Zayıf, yamuk, küçük adam, her zaman hırıltıyla sonlanan kesik kesik gülüşüyle -Meelusk ciğerlerindeki bir zayıflıktan, komşularının onu hak ettiği ödüle bir an önce götürmesini umut ettiği, bir zayıflık- hoplaya zıplaya, bütün köyden ayrı duran zavallı kulübesine giderdi. Meelusk tek başına yaşıyordu; bir köpek bile onunla ilgilenmezdi. Yoksul akşam yemeğini yerken, Meelusk ara sıra durur, kollarıyla sıska bedenine sarılır ve keyifle komşularının onu ne kadar kıskandıklarını düşünürdü. Doğru kelime kıskançlık değildi. Hepsi onun yasadışı avlandığını biliyordu. Hepsi hileli fenerin farkındaydı. Hepsi "gizli avlanma bölgesini" biliyordu. Ve dahası da vardı. Meelusk sadece balık çalmıyordu. Âç gözlü yaşlı adamın, kör dilencilerin bardaklarından bozuklukları alıp, yerlerine çakıl taşları koyduğuyla; zavallı sakatların sattıklarını çalıp, onu yakalamalarını söyleyerek dalga geçtiğiyle ilgili hikayeler vardı. Benario'nun inananlarından biri değildi. O tür hırsızlar, uyurken Sultan'm elindeki yakutları çalmak için hayatlarım riske atıyorlardı. Bu küçük adam, ipte kuruyan gömlekleri, fakir dulların fırınlarından ekmekleri, dişsiz köpeklerin ağzından da kemikleri çalıyordu. Benario'nun inananlan Meelusk'a tükürüyorlardı. O hiçbir tanrıya inanamayan alçağın tekiydi. O gece, gece yansından sonra, Meelusk fenerini suya tuttu ve küfür etti. Görünüşe bakılırsa, balıkların arasında bir şey vardı. Çok azı ışığın yakınma geliyordu. Ağına gelenler, zavallı, minik yaratıklardı; almaya değmezdi, yemek için fazla küçüktüler. Diğer balıkçılar onları uygun özürlerle suya geri atarlar ve kibarca, büyüdüklerinde geri gelmelerini isterlerdi. Me443 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN elusk minik şeyleri teknenin dibinde bırakır, çaresizce çırpınmalarını izlemekten pis, kötü bir zevk alırdı. Bu gece alacağım tek zevk bu gibi görünüyor, diye düşündü adam ıslak ağını bir şey getirmesini beklemeden suya atarken. Aşağı bakarak, feneri suya tuttu ve bir keyif nidası çıktı ağzından. Altında parlak ve ışık saçan birşeyler pırıldıyordu! Hevesle ağı çekti ve şaşkınlıkla homurdandı. Ağ kımıldamamıştı bile! Meelusk'ın kemikli gövdesi heyecanla kasıldı. Bu gerçekten de büyüktü! Belki de bir yunustu; kıyıdaki budalaların saygılı davrandıkları, teknelerine sürtündüklerinde oynadıklan, hatta denize atlayıp onlarla birlikte eğlendikleri, Hurn'un nazik kızları. Meelusk eksik dişlerini göstererek gülümsedi ve bütün gücünü işine vererek ağa bir kez daha asıldı. Bu büyük balığı pazara götürdüğünde neler diyeceklerini tahmin edebiliyordu; doğal olarak, denizcilerin iyi şans saydıkları bir hayvanı öldürdüğü için onu haşlayacaklardı. Ama gerçekte kıs-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kançlıktan çatlayacaklarını biliyordu. Sul adına, bu çok ağır! Ayaklarını teknenin kenarına dayayan, kemikli kollarından damarlar fırlayan Meelusk çekti, homurdandı, nefes nefese kaldı, terledi, asıldı ve çekti. Zorlanmaktan kollan titriyordu. Son anda kasları yorulup, avını karanlık derinliklere düşürmekten korkuyordu. Meelusk tüm gücüyle asıldı ve ağı teknenin içine aldı. Başarmıştı. Ağı o kadar büyük bir güçle gçekmişti ki kendisi de onunla beraber fırlamış ve avının üstüne yayılıp kalmıştı. Hırıldayan nefesini kontrol etmek için duraksayan Meelusk, çabaları sonucunda o kadar yorulmuştu ki, yakaladığı şanssız balıklardan farkı yoktu, sadece ağzını açıp kapıyordu. Sonunda başının içindeki yıldızlar patlamayı durdurdu; ayağa 444 GECENİN PALADİNİ kalkıp, bir sandalyeye oturdu. Hileli feneri kaldırarak, hevesle ne yakaladığına baktı. Titreyen parmaklarıyla ağı açarak, ilk nesneyi kaldırdı ve pis, çirkin bir kelime çıktı ağzından. "Bir sepet," diye mırıldandı. "Sadece sırılsıklam olmuş, eski bir sepet..." Görünüşü bir yılan oynatıcısına ait olduğunu gösteriyordu. Yine de birkaç bozukluk alabilirim belki... "A ha! Bu da ne? Bir lamba!" Sepeti atarak lambayı aldı ve ona aç gözlü, doymak bilmeyen gözlerle baktı. "Güzel, pirinçten bir lamba! Pazarda iyi para edecek; hem de defalarca!" Meelusk, kuşku duymayan bir tüccara birşeyler satıp, sonra ondan çalıp, tekrar satmakta ustaydı. Lambayı ters çevirerek, sular aksın diye salladı. Oysa ki, lambanın içinden sudan fazlası çıktı. İbrikten bir duman bulutu yükseldi ve inanılmaz derecede iri ve kaslı bir erkek şeklini aldı. Kolları çıplak göğünde kavuşturulmuş, devasa adam, kara kuru Meelusk'a alçakgönüllü bir saygıyla davranıyordu. "Lambamın içinde ne arıyorsun? Defol! Git buradan!" diye bağırdı, öfkeli tiz bir sesle, lambayı koynuna bastırarak. "Onu ben buldum! O benim!" "Selamın Aleyküm, Efendi," dedi adam eğilerek. "Ben Sond, bu lambanın cini ve siz beni kurtardınız! Emriniz başım üstüne, efendim." Meelusk cine horgören bir bakış attı; ipek tayttan, altın bileziklerden, küpelerden, taşlı bir sarıktan başka hiçbir şey yoktu üzerinde. "Senin gibi tatlı bir çocuktan ne isteyebilirim ki?" dedi ufak adam tiksintiyle. Tam "Çek git buradan!" diye eklemek üzereydi ki, yerdeki sepet kımıldamaya baladı, kapağı uçtu ve başka bir duman bulutu adam şeklinde belirdi; bu biraz daha sıskaydı ve diğe445 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ri kadar yakışıklı değildi. "Peki ya sen kimsin?" diye temkinli bir şekilde hırladı Meelusk, lambayı sıkıca tutarak. "Ben Pukah, sepetin cini, Efendi, ve siz beni kurtardınız! Emriniz başım üstüne efen..."-Pukah birden konuşmayı kesti, gözleri daldı, tilki kulakları dikildi. "Biliyorum, biliyorum," dedi Meelusk sinirli bir tavırla. "Ben senin efendinim. Derhal denize geri dönebilirsin, şık pantolonlu, çünkü..."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Sond," diye araya girdi Pukah, "efendimiz biraz fazla konuşuyor. Nefesi ciğerlerinde nasıl da tıkırdıyor duyuyor musun? Daha az konuşması onun için çok daha sağlıklı olur." "Düşüncelerimi okudun, dostum Pukah," dedi Sond ve Meelusk ne olduğunu anlayamadan, cinin sert, güçlü eli adamın ağzını sıkıca kapadı. Pukah dikkatle dinliyordu, başını ay ışığıyla aydınlanmış ufukta kara bir leke gibi tüten duman bulutuna doğru çevirdi. Öfkelenen Meelusk, genç cin ona ciddi ciddi bakana kadar inleyip sızlandı. "Dostum Sond, kokarım efendimiz bu sinir bozucu sesleri çıkarmak konusunda ısrar ederse kendisine zarar verecek. Kendi iyiliği için, onu etkisiz hale getirmeni öneriyorum!" Cinin kocaman yumruğunu sıktığını görünce, Meelusk derhal acınası sesler çıkarmayı kesti. Memnuniyetle başını sallayan, Sond Pukah'a döndü. "Ne duyuyorsun?" "Efendim Khardan, eski efendim Khardan," susturulmuş Meelusk'a aşırı derecede itaatli bir şekilde eğilip, düzelterek devam etti, "Korkunç bir tehlike içinde. Orada, buhar bulutunun orada." Cinin yüzü soldu, gözleri açıldı. "Ve Asrial! Asrial'da orada! Hayatları için savaşıyorlar!" 446 GECENİN PALADİNt SOGİTZ^Tfm ag2ından çekti- "orası —? *»*" , tÎ, T S1Zİandl MedUsk- "tnsan «i yiyen iblisler, bebeklerin kanlarım içen köt« ı~ı ı,, f , , , , PU Cadllar' anların kafalarını uçuran uzun, parlak kılıçlı adamlarla dolu, dehşet verici bir ada olduğunu duydum..." "Bana öyle geliyor ki," dedi Pukah ağır başlı bir tavırla, "tüm hayatınız boyunca bu harikalarla dolu adayı ziyaret etmek için yanan bir arzu duydunuz, Efendi." Dolandırıcılık yapmak, hırsızlık ve yalan söylemekten başka şeylere gelince, pek de zeki olmayan Meelusk, kendini beğenmiş bir tavırla başını salladı. "Hayır, yanılıyorsun, Puk-ap, ya da ismin her neyse ben evimden memnunum." Cine kurnaz bir bakış attı. "Ve derhal, şu anda beni oraya götürmenizi emrediyomm!" Aklına yeni bir fikir gelmişti. "Tabii denizdeki bütün balıkları yakaladıktan sonra." "Balıklar! Korkarım tek düşündüğünüz iş bu, Efendi! Ne kadar dürüst bir adamsınız." Sond sevimli bir gülüş attı. "Zevk peşine düşmek için biraz zaman ayırmalısınız! Cininiz olarak Efendi, kalbinizin dileğini yerine getirmek benim görevim. Sevinin, Efendi! Bu gece Galoş Adası'na yelken açıyoruz!" Meelusk'ın eksik dişli ağzı sonuna kadar açıldı. Neredeyse dilini yutuyordu ve bir an için onu geri çıkarmaya o kadar daldı ki sadece tükürüp, salya akıttı. "Korkarım Efendi nöbet geçiriyor," dedi Pukah üzgün üzgün. "Kendi tükürüğünde boğulmasını engellemeliyiz," diye ciddiyetle ekledi Sond. Güverteyi kurulamak için kullanılan bir paçavrayı alarak, özenle Meelusk'ın ağzına tıktı. "Bu küçük ahpapları denize at!" diye emretti Pukah ve teknenin yırtık pırtık yelkenini yukarı çekmeye başladı. 447 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Teşekkür çığlıklarını, nazik bir şekilde kabul ederek balık-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lan topladı ve denize geri attı. Ağla feneri de arkalarından gönderdi. "Biraz rüzgara ihtiyacımız var dostum," dedi Pukah, gece vakti sallanan yelkene bakarak, "yoksa, savaşa bittikten iki gün sonra yetişebileceğiz." "Seni memnun etmek için her şeyi yaparım, dostum Pukah. sen yekeyi al." Sakin suların üstünden uçan, Sond altı metre uzunluğa gelene kadar şişti; bu Meelusk'm gözlerini yuvalarından fırlatan bir görüntüydü. Cin gökteki bulutları yerinden çıkararak derin bir nefes aldı ve yelkenleri şişirip, tekneyi suyun üstünde zıplatan ve dans ettiren muazzam bir rüzgar halinde saldı. "Aferin, dostum Sond!" diye bağırdı Pukah. "Bak! Galoş Adası! Gözüküyor!" Galoş Adası ufukta hayal gibi belirdi. Ağzındaki tıkacı çıkaran Meelusk göğsüne vurup, avaz avaz bağırmaya başladı. "Beni öldürteceksiniz! Beni yiyecekler! Kafamı kesecekler!" "Efendi," dedi Pukah iç çekerek, "Engin heyecanınızı ve nesna ve ghu&arla. savaşma hevesinizi anlayabiliyorum..." "Nesnalarl Ghuâavl" "Ve bize, cinlerinize, size kendilerini yakaladıklarına işkence yapmaya adamış olan Kara Paladinlere kılıç çekme fırsatı sağladığımız için minnettar olduğunuzun da farkındayım..." "İşkence!" Tiz bir çığlık attı Meelusk. "Ama kendinizi bu şekilde paralamaya devam ederseniz, efendim, tekneyi devireceksiniz." Bir eli dümende, diğer eliyle uzanıp Meelusk'ı ensesinden yakaladı. "Kendi iyiliğiniz için Efendi, dinlenip, kıyıya çıktığımızda dövüşebilmeniz için..." "Dövüşmek mi?" diye feryat etti zavallı Meelusk. 448 GECENİN PALADİNİ "Size kendi evimi öneriyorum," diye devam etti Pukah yüce gonullu bir reveransla. Meelusk'ın ağzı beyninden n^ri kalamnın Ki , , . -. . 8 , n bırşeyler söylemesini emredeceğini zannetti ve kelimeleri * ı -u , . . Şekillendirmeye çalıştı ama hiç ses çıkmadı. Pukah saygıyla başını eğdi. "Sond, efendim;.,Hızın minnettarlıktan dili tutuldu. Korkarım sepeti biraz sıkısıu u,,ı , , . 91tc bulacaksınız, ayrıca Kaug'un keskin kokusu sinmiş, bunun i,,;„ A^.. ,., Stin ozur uıliyomm, fakat hapis hayatından daha yeni kurtuU^ v t ... yapmak için zaman bulamadım." Pukah böy|e ^iver k elusk'ı sepete tıktı; önce kafasını sokmuştu ve ayakları h sallanıyordu, adamın karşı çıkmalarına ve çalıklarına ra" kapağı sıkıca kapadı. Karanlık suların üstüne sükunet çöktü. Pukah dümende huzurla oturarak, Galos';( doğru di kırdı. Sond teknenin arkasından uçuyordu, ar;t sıra J^J . üstünden sekmesi için üflüyordu. Konforlu bir şekilde bacaklarını uzatıp, içilen bastı ı ulumalar gelmeye başlayan sepeti ayağıyla dii^^ «g da, o tanrıçanın, adı neydi, Kaug'un inine girk ^İ2j J mankafadan neden kurtardığını öğrenebildin >mp» "Tanrıça Evren."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Evren! Onun öldüğünü zannediyordum." "Bana oldukça canlı göründü, özellikle d* ölümsüz] ? evlerimizi alıp, suya atmalannı emrederken." "Neden bunu yaptı ki? Bizim onun için ne önemimiz v< Sond omuz silkti. "Akhran'a bir iyilik borcı, olduğum •? ledi." "Aa," dedi Pukah hayranlıkla. "Akhran H^etleri>nin arası kadınlarla her zaman iyi olmuştur!" 449 Ş#f 9 "Kenara çekilin! Büyücü'nün geçmesine izin verin!" diye emretti Kara Paladinlerin Lordu. Zırhlı adamlar dizisi yavaşça ayrıldı. Korkuyla gölgelenmiş gözleri nefretle yanıyordu. Çanak gibi açtığı ellerindeki, hareketli, kaygan şeyi düşürmekten ölesiye korkan Mathew aralanndan geçti ve bakışlarının sivri uçlu metaller gibi deldiğini hissetti. Arkasından Zohra'yı taşıyan ve zorlandığı için nefes nefese kalan cin geliyordu. "Deli adam," dedi Usti sessiz konsey salonunda çınlayan kısık bir sesle. "Nereye gidiyoruz?" Mathew'un sesi boğazında düğümlendi. Nereye gidiyorlardı? Hiç bir fikri yoktu! Tek düşüncesi bu kabus odasından çıkmaktı, ama sonra ne olacak? Tek kollu, yarım kafalı nesna 1arla yüzleşmek için gecenin içine dalmak... "Denize!" Resmi karar böyleydi. "Tanrı denize götürülmeli!" Mathew önünde siyah, zırh kaplı sütunlar gibi duran adamlar dizisinin sonuna baktı. En sonda Auda ibn Jad duruyordu; kılıcı kızıla boyanmıştı, bir çok yaralı arkadaşı ayakları dibinde yatıyordu. Arkasında, yüzü yorgunluktan ve acıdan kül renGECENtN PALADİNİ gine dönmüş, çıpıak kollarma ve ^.^ ^^ ^^ Khardan duruyordu. MatheWun çılgına dönmüş gözlerine sanki ibn Jad Ktordan'ı korumak için dövüşmüş gibi gelmişti. Ve büyücüye balığı denize götürmesini emreden ses de kesirıIikle onun sesiy. di. Deniz! Tekneler vardı orada! «GhutelV diye bağırdı Usti. Yuvarlak, korku dolu gözleri, ekmek hamuaına açılmış delikler gibiydi. "Aynı anda tek konu için endişelen," dedi Mathew sabırsı2. lıkla. İhtiyatla Kara Paladinlere baktı. Karanllk şeyİ£r mırıldanı. yorlârdi; amansız yüzlerinde ölümü gördü, kılıçların kabzalarına veya mızrakların saplarına tutunan beyaz parmakıariı dik. leşen bıyıkları, alçalan kaşları görüyordu. İlerlemeye devam etti. Elindeki balık kasılarak, Mathew'un kalbirü de yanıncia götürerek, elinden kaydı. Çılgınca ona tutundu, kuyruğundan tuttu ve rahatlayarak içini çekerek, elini kapadı. Paladinlerin arasındaki mırıldanmalar yükseldi. Arkasmdan yakınlaşan ayak seslerini, kılıçların kınlarından çıktığ,nı duydu_ "Efendi!" diye hafifçe inledi Usti. "Onu öldürürüm!" diye bağırdı Mathow yüzünden terler akıyordu. "Yemin ederim!" Sonra Auda ibn Jad yanında belirdi, bjr eiinde hançer, bir elinde kılıç, arkasını kolluyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Gitmelerine izin verin," diyen bir emir geıdi Lord'un yüzü berbat bir manzaraydı; öfkeyle çarpılm1Ş) korkuyla bembeyaz kesmişti. Mathevv, kocasının ayaklan dibinde yatan Kara Büyücü'ye baktı. Kadınları etrafına toplarırruş] onu kendine getirmeye çalışıyorlardı. Lakin, tekrar in,sanlarıyla konuşması 451

"Kenara çekilin! Büyücü'nün geçmesine izin verin!" diye emretti Kara Paladinlerin Lordu. Zırhlı adamlar dizisi yavaşça ayrıldı. Korkuyla gölgelenmiş gözleri nefretle yanıyordu. Çanak gibi açtığı ellerindeki, hareketli, kaygan şeyi düşürmekten ölesiye korkan Mathew aralanndan geçti ve bakışlarının sivri uçlu metaller gibi deldiğini hissetti. Arkasından Zohra'yı taşıyan ve zorlandığı için nefes nefese kalan cin geliyordu. "Deli adam," dedi Usti sessiz konsey salonunda çınlayan kısık bir sesle. "Nereye gidiyoruz?" Mathew'un sesi boğazında düğümlendi. Nereye gidiyorlardı? Hiç bir fikri yoktu! Tek düşüncesi bu kabus odasından çıkmaktı, ama sonra ne olacak? Tek kollu, yarım kafalı nesna larla yüzleşmek için gecenin içine dalmak... "Denize!" Resmi karar böyleydi. "Tanrı denize götürülmeli!" Mathew önünde siyah, zırh kaplı sütunlar gibi duran adamlar dizisinin sonuna baktı. En sonda Auda ibn Jad duruyordu; kılıcı kızıla boyanmıştı, bir çok yaralı arkadaşı ayakları dibinde yatıyordu. Arkasında, yüzü yorgunluktan ve acıdan kül renGECENİN PALADİNİ gine dönmüş, çıplak koll Khardan duruyordu. 8°gSUne kanlar bulanmış Mathew'un çılgına dönmüş gözlerine , , ? u A . ı ı • • j •? ?• ^uzıenne sanki ıbn Jad danı korumak için dövüşmüş gibi gelmişti v. K• ' ,-, ? ..,-. • • * seımıştı. Ve büyücüye balığı denize götürmesini emreden ses de kesinlik^

Khar

ulKle onun sesiydi. Deniz! Tekneler vardı orada! "GhuÜ2x\" diye bağırdı Usti. Yuvarlak, korku dolu gözleri ekmek hamuruna açılmış delikler gibiydi. "Aynı anda tek konu için endişelen," dedi Mathew sabırsızlıkla. İhtiyatla Kara Paladinlere baktı. Karanlık şeyler mırıldanıyorlardı; amansız yüzlerinde ölümü gördü, kılıçların kabzalarına veya mızrakların saplarına tutunan beyaz parmakları, dikleşen bıyıkları, alçalan kaşları görüyordu. İlerlemeye devam etü. Elindeki balık kasılarak, Mathew'un kalbini de yanında götürerek, elinden kaydı. Çılgınca ona tutundu, kuyaığundan tuttu ve rahatlayarak içini çekerek, elini kapadı. Paladinlerin arasındaki mırıldanmalar yükseldi. Arkasından yakınlaşan ayak seslerini, kılıçların kınlarından çıktığını duydu. "Efendi!" diye hafifçe inledi Usti. "Onu öldürürüm!" diye bağırdı Mathew. Yüzünden terler akıyordu. "Yemin ederim!" Sonra Auda ibn Jad yanında belirdi, bir elinde hançer, bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


elinde kılıç, arkasını kolluyordu. "Gitmelerine izin verin," diyen bir emir geldi. Lord'un yüzü berbat bir manzaraydı; öfkeyle çarpılmış, korkuyla bembeyaz kesmişti. Mathew, kocasının ayakları dibinde yatan Kara Büyücüye baktı. Kadınları etrafına toplanmış, onu kendine getirmeye çalışıyorlardı. Lakin, tekrar insanlarıyla konuşması 451 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN -eğer ki konuşursa— uzun zaman alacakmış gibi görünüyordu. "Daha fazla hiç bir şey yapamayız," diye ekledi sert sesiyle. "Zhakrin'in gerçekten tehlikede olup olmadığını söyleyebilecek tek kişi karım ve o da konuşamıyor." Omzunun üstünden ibn Jad'm yüzünü gören Mathew, ince, zalim dudaklarda hafif bir gülümseme belirdiğini gördü. Adamın ne düşünüyor olabileceğini kavrayamıyordu. Auda'nın yüz ifadesinden, bilmek istediğini de sanmıyordu. Mathew yürümeye devam etti. Taş döşemede ayak sesleri takip ediyordu onu; çizme sesleri büyücünün bedenini zangırdatıyordu. Paladinlerin arkasından silahlı adamları geliyordu ve onların arkasından da siyah elbiseli kadınlar. Balık ellerinde yatıyordu; kapanmayan gözleri yukarı bakıyor, solungaçlarının hareketi zayıflıyordu. "O balık ölürse, sen de ölürsün!" dedi İbn Jad. Mathew bunu çok iyi biliyordu. Her şeyi tamamıyla bir kenara bırakarak bütün dikkatini balığa verdi ve yaşamasını diledi. Aldığı her nefesi o da alıyordu. Khardan'ın onlara katıldığını hayal mayal görmüştü, bedevi Zohra'yı Usti'nin karşı çıkmalarına rağmen kollanndan aldı. "Kalif im, siz zor yürüyorsunuz!" Khardan'dan sert bir cevap geldi. "O benim karım." "Yakında ikinizi de taşımak zomnda kalacağım," diye mırıldandı Usti. Fakat kelimeler genç büyücünün yanından kayıp gitti, aniden yüzüne esen serin, gece havası kelimelerden daha gerçekti. Şatonun dışmdaydılar, bir dizi meşaleyle aydınlatılmış patikadan aşağı ilerliyorlardı, balık hâlâ hayata asılıyordu. Bakışları balığa odaklanmış olan Mathew, Auda ibn Jad'ın güçlü kolu onu yakalayıp, kavrayıncaya kadar, çakıl döşeli patikada 452 GECENİN PALADİNİ tehlikeli bir şekilde kaylp durdu. Balık nefes almayı bırakt,s,„,j > dolu olan darköoriL ' k°rkunç' s™ kellelerle dolu olan dar köprüyü geçiyorlardı. Mathew korku ve dehşetle ibn jada baktı. Ibn Jad sert bir şekilde kafasın, salladı ve Mathew'un acele etmesini istedi Artık nPr^ , •? • -A rtuiK neredeyse buyucuyu de taşıyordu ibn Jad. Diğerleri ve Kara Paladinler de onlan takip ediyorlardı. Tuzlu su serpintileri, Mathew'un ateşli yüzünü serinletti. Kıyıya yuvarlanan dalgaları duyabiliyordu. Köprüden inip bir kez daha karaya ayak basınca, parlak, ıslak kayalara baktı ve engin denizin uzandığını gördü önünde. Ayın beyaz ışıkları siyah suların üzerinde pırıltılı bir patika oluşturuyordu. Balık deniz kokusuyla, solungaçlarına gelen su serpintileriyle kasıldı ve solumak için ağzını açtı, böylece Mathew da tekrar yaşamaya başladı. Köprüyü geçmek Paladinleri yavaş-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


latmıştı. Dikkatle kaygan ve dik basamakları inmeye başladı. "Çabuk ol!" dedi ibn Jad, Mathew'un kulaklarına. "Lanet olası şey sona ermek üzere! Kumsala ulaştığımızda teknelere koş!" diye delici bir fısıltıyla ekledi. İleri bakınca, kıyıya yaklaşmış bir dizi tekne gördü Mathew. Fakat, aynı zamanda, demir atmış gemiyi, güverteye toplanmış, kıyıdaki olağandışı olayları aç gözlerle izleyen denizcileri de gördü. "GhuAat ne olacak?" diye karşılık verdi Mathew, çılgınca. Sakinliğini korumaya çalışıyor, deliler gibi koşma isteğini önlemeye çalışıyordu. Arkasında Khardan'm zorla soluk alışlarını, Usti'nin korku dolu sızlanmalarını duyuyordu. "Tekneye bindiğimiz de Sul'ün iblisleriyle ben ilgilenirim! Ne yaparsan yap, o balığı kaçırma!" Mathew tam kumsala ayak basmıştı ki, Zhakrin Şatosunun 453 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN en yüksek kulesinden, korkunç bir çan gibi çınlayan, tiz kadm çığlığı duyuldu: "Durdurun onları!" "Çok geç! Koş!" diye bağırdı Auda, Mathew'u kabaca iterek. Mathew sendeledi. Balık elinden kaçtı ve bulanık suya düştü. "Durdurun onları!" Kızgınlıktan deliye dönmüş büyücü kadın emretti ve çığlığı öfkeli Paladinler arasında yankılandı. Mathew, vuran dalgalara doğru eğildi ve delice balığı aramaya koyuldu. "Boş ver!" Auda, ıslak elbiselerinin arkasından tutarak, onu kaldırdı. "Onlan daha fazla kandıramazsın. Her şey bitti! Koş!" Arkasına bakınca, kılıçların parladığını gördü Mathew. Adam hücum eden Paladinlerle tek başına yüzleşmek için dönmüştü. Tam o anda, kör edici bir ışık parladı. Cin, Sond tam ortalarında, şimşek gibi çakmıştı. 454

I ;

10

Tamı tamına üç metre uzunluğunda, elinde dört ölümlü erkeğin anca kaldırabileceği büyüklükte bir palayla kumdan fışkırdı Sond ve esirlerle, saldıranlar arasında durdu. Fanatik savaşçılar olmalarına rağmen, Kara Paladinler, önlerinde beliren bu^ doğaüstü manzara karşısında dehşete düştüler. Duraksayarak, birbirlerine ve Lordlarına soran gözlerle baktılar. Kara Büyücü, Şatonun kulelerinden ölüm çığlıkları atıyordu fakat o devasa cinden ve ay ışığında kötü kötü parlayan palasından uzaktaydı. "Efendi! Efendi!" diye bağırdı bir ses heyecanla. "Buradayım! Burada!" Khardan gözlerini kaldırdı; bunun için bile aşırı bir güç harcıyormuş gibi görünüyordu; ve kıyıya çarpan, dalgalarla ileri geri hareket eden, yelkenleri paramparça, çürük bir balıkçı teknesi gördü. İçinde, sarığının kumaşını bayrak gibi sallayan Pukah ve dümende, ufak tefek, iki büklüm bir adam vardı. Adam korku nöbetiyle o kadar çok sallanıyordu ki, dişlerinin takırtısı, metallerin çarpma sesi arasında bile duyulabiliyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Khardan, bitkin, ağrıyan bacaklarını bir adım daha atmaya zorladı. Baygın Zohra'yı taşımaktan kollarındaki ve omuzlarındaki kasları yanıyordu, yaraları ona acı çektiriyordu, bütün güMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN cü tükenmişti. Düşmanlarının önünde yığılıp kalmasını sadece gurur engelliyordu. Efendisinin tükenmeye başladığını gören Pukah, tekneden inip, Kalif e doğru koşmaya başladı ve tam Khardan'ın gözleri dönüp, yüzüstü kuma düşerken Zohra'yı kollanndan aldı. Mathew kaçmayı bıraktı ve ona yardım etmek için eğildi. "Koş, Blossom!" Auda, ibn Jad, kabaca emir verdi. "Khardan'ı bırakamam!" "Hadi, git!" Auda Mathew'u sert bir şekilde ayağa kaldırmaya çalıştı. "Onu hayatım pahasına korumaya yemin ediyorum! Bunu yapacağım!" "Senin yanında savaşacağım!" diye inatla ısrar etti Mathew. İbn Jad ona ters ters baktı, sonra hınçla onayladı. Bir sürü Paladin ileri atılmışlardı ama cinle karşılaşmışlardı. Yılmaz şövalyeler, Kara Büyücü'nün sesi bir kez daha çınladığında, bu ölümsüzle bile savaşmaya hazırdılar. "Onlan..." sanki kelimeler büyücü kadını boğuyorlardı, "bırakmanız emredildi!" "Bırakmak mı?" Paladinlerin lordu karısına dönerek şaşkınlıkla baktı. "Kim böyle bir şeyi emreder." "Zhakrin emrediyor!" Yerin dibinden derin bir ses geldi. Bu sesle beraber, Paladinlerin çoğu diz çöktü. Fakat bazıları, Lord da dahil ayakta durmaya devam ettiler. Lord, elinde kılıcı, Mathew'a meşum gözlerle bakıyordu. Volkan gümbürdedi. Yer sarsıldı. Diğer Paladinler de korkuyla Lordlarına bakıp dizleri üstüne çöktüler. "Görünüşe bakılırsa Tanrımız Akhran'a borçlu," diye hırladı Paladinlerin Lordu. "Fikrini değiştirmeden hemen gidin buradan!" Auda ibn Jad ve Mathew, birlikte Khardan'ı yerden kaldır456 GECENİN PALADİNİ dılar ve bekleyen tekneye doğru sürüklediler. "Onlan daha fazla kandıramazsın derken ne demek istemiştin?" diye sordu Mathew, Kara Paladin'e. "Biliyordun, değil mi Blossom" Auda'nın kara gözleri ay ışığında pırıldadı. "Ellerinde bir Tanrı taşımıyordun." Mathew donakaldı. "Yani..." "Ellerinde ölen bir balıktan başka bir şey taşımıyordun!" Auda'nın ince dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. "Kara Büyücü, balığın içinde Tanrının varlığının olmadığını hissedecek tek kişi değildi. Khandar'daki Tapmaktan Tanrıyı kurtardığımızda ben de oradaydım. Ben kendim uzun süre taşıyıcı oldum. Tanrı, cin, yoksa Akhran Hazretleri mi demeliyim, kristali kırdığında oradan ayrıldı." "Ama sen... neden..." Mathew'un dudakları uyuşmuştu. O kara zırhlı ölüm yolundan nasıl geçtiğini hatırlayınca, yüzünden kanın çekildiğini, bedeninde güç kalmadığını hissetti. "Size ihanet etmedim?" İbn Jad, Khardan'ı Pukah'ın güçlü kollarına bıraktı. "Uyandığı zaman bedeviye sorarsın." Genç cin, Kalif i nazikçe kaldırarak, suda bekleyen tekneye taşıdı ve Khardan'ı karısının yanına bıraktı. Pukah aceleyle dönerek, Mathevv'un kolunu çekeledi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Gel, deli..." Genç cinin gözleri, Mathew'un üzerinde bir noktaya takıldı ve ifadesi yumuşadı, aslında kendinden geçmişti. Arkasına bakınca, Mathew, beyaz ve gümüş bir pırıltı gördüğüne yemin edebilirdi. Ama yanında kimse yoktu. Cin, genç büyücüye suda yardımcı olmak için elini uzatarak, "Gel Mat-hew," diye düzeltti Pukah, ciddi ve saygılı bir tonla. "Çabuk ol! Eğer ghuAaı bizi kovalamaya karar verirlerse bu zavallı balıkçıyı verebiliriz ama sıska vücudu onları ne kadar tatmin eder bilmiyorum." 457 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Mathew, hafif hafif dalgalanan suya girdi, sonra Auda ibn Jad'ın yanında olmadığını fark etti. "Gelmiyor musun?" Kara Paladinler ayağa kalkmışlar tekneye doğru ilerliyorlardı. Pukah, Mathew'un kolunu çekeliyordu. Sond onun arkasından suya atlamış, genç büyücüyü kaldırıp taşımaya hazır görünüyordu. Auda ibn Jad başını salladı. "Fakat..." Mathew durakladı. Bu masum, çaresiz insanları öldüren kötü bir adamdı. Yine de hayatlarını kurtarmıştı. "Gazabını senden çıkaracaklar." İbn Jad omuz silkti ve Kara Paladinler Mathew'u görmezden gelerek yoldaşlarının üzerine çullandılar. Auda karşı koymadan teslim oldu. Paladinler hançerini ve kılıcını aldılar. Kollarını arkaya bükerek, Lordlarının önünde diz çöktürdüler. "Hain!" Paladinlerin Lordu, ibn Jad'a dondurucu gözlerle bakıyordu. "Şu andan itibaren, her saniye bedenini ölüme biraz daha yaklaştıracak, ama asla yeteri kadar değil!" Zincirden eldivenli eliyle Kara Paladin'in yüzüne vurdu. İbn Jad gardiyanlarının kollarına düştü. Sonra başını sallayarak, Mathew'la göz göze geldi. "Bir zamanlar arkadaşınızınkinin olduğu gibi, benim yaşamım da Tanrımızın ellerinde." Gülümsedi, ağzından kan akıyordu. "Korkma Blossom. Tekrar buluşacağız!" Lord arkalarından yürürken Paladinler onu kumsaldan götürdüler. Ayın solgun ışığında parlayan gözleri o kadar büyük bir kinle doluydu ki, sadece bakışları bile öldürmeye yeterdi. Mathew'un artık gümüş oyalı, siyah deniz suyunda acele etmesi için Pukah'ın teşvik edici sözlerine ve yalvarmalarına -hepsi saygılı tonlardaydı- ihtiyacı yoktu. Genç büyücüyü 458 GECENÎN PALADİNİ güçlü kollarıyla yakalayan Sond, onu tekneye fırlatmıştı. "GhuAarl İzliyorlar! Kan kokusunu alıyorlar! Çabuk olun, çabuk olun!" Bir köşeye sinen, Usti ellerini büküyordu. Oysa Sond asık bir suratla tekneyi inceliyordu. En altta Khardan ve karısı yatıyorlardı. Pukah bu baygın hallerinden yararlanıp, Zohra'mn başını kocasının omzuna koymuş, Khardan'm kolunu karısının etrafına sarmıştı. "Gerçekten de Cennette tasarlanmış bir evlilik," diyerek içini çekti. Cennet! Bıktım artık Cennetten, diye düşündü Mathew bitkinikle. Teknenin kıç tarafında çömelmiş, etrafında çalkalanan bir santimlik deniz suyundan habersiz, başını ıslak bir sepi te dayadı ve gözlerini kapadı. / "Eee, ne bekliyorsunuz?" dedi ufak, yaşlı adam dümenden,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


f Kıpırdatın şu şeyi." "Efendim, kapayın çenenizi," dedi Pukah kibarca. "Tekne suya fazla batık. Çok fazla ağırlık var," dedi Sond. "Usti, in aşağı!" "Beni bırakmayın! Yapamazsınız!" diye bağırdı cin. "Prenses beni bırakmalarına izin vermeyin..." "Mızmızlanmayı bırak!" dedi Pukah sabırsızlıkla. "Seni bırakmayacağız. Ve sahibeni de uyandırma. Yaşadıklarımızdan sonra huzurlu bir yolculuk istiyoruz. Karaya çıktığımızda yüzleşeceğimiz şeyden bahsetmiyorum bile. Güneşin Örsünü yürüyerek geçeceğiz. Eğer bunvı başarırsak, Amir'i yenecek bir ordu kurmalıyız..." Bunların hiç birinin Mathew için bir önemi yoktu. Hepsi çok, çok uzaklardaydı. "Yeni bir yelkene ihtiyacımız var," diye homurdandı Sond. "Usti, sen işe yarabilirsin!" 459 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Bir yelken!" Cin kızgın bir nefes aldı. "Bunu yapmayaca..." "Duyduğum dudaklarını yalayan bir ghul muydu?" diye sordu Pukah. "Ben yaparım!" diye bağırdı Usti. Tekne yükseldi ve bata çıka ilerlemeye başladı. Sarsılarak uyanan Mathew gözlerini açtı ve şok edici bir manzarayla karşılaştı. Usti ayaklannı bumbanın altlarına kıvırıp, hayatın zorluğundan şikayet ederek iki eliyle gemi direğini yakaladı. İri bedeni, tanınabilecek tek yerleri keder dolu gözleri, sarığı ve sayısız gıdıları kalana kadar esneyip yayıldı. Sond derin bir nefes aldı ve bıraktı. Usti havayla doldu. Hayretle "Keçi mesanesi gibi şişiyor!" diyerek yorum yaptı Pukah. Balıkçı teknesi, suyun üstünde yüzmeye başladı. Pukah, dümeni alarak onlar için ay tarafından yapılmış gibi görünen yola kırdı. Mathew tekrar gözlerini kapadı. Rüzgar alet edevatın üzerinde şarkı söylüyordu. Pukah, kendisi ve sözde Mathew'un koruyucu meleği olan biri ve kendisi hakkında sözde Ölümün Şehri olan bir yerde geçen olmayacak bir macera anlatmaya başlamıştı. Usti sızlanıp şikayet etti. Sond üfledi püfledi. Mathew hiç biriyle ilgilenmiyordu. Sanki yanağında narin bir dokunuş hissediyordu. Tüy gibi yumuşak bir yorgan onu sıcacık sardı ve rahat bir uykuya daldı. Zihninden son bir görüntü geçti; Şeytancık, Astafas'ın, Karanlıklar Prensi'nin, huzuruna çıkıyordu. Yayvan parmaklı ellerinde bir şey tutuyordu... Ölü bir balık. 460

MARGARET VVEIS & TRACY HICKMAN "Bir yelken!" Cin kızgın bir nefes aldı. "Bunu yapmayaca..." "Duyduğum dudaklarını yalayan bir ghul muydu?" diye sordu Pukah. "Ben yaparım!" diye bağırdı Usti. Tekne yükseldi ve bata çıka ilerlemeye başladı. Sarsılarak

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


uyanan Mathevv gözlerini açtı ve şok edici bir manzarayla karşılaştı. Usti ayaklarını bumbanın altlarına kıvırıp, hayatın zorluğundan şikayet ederek iki eliyle gemi direğini yakaladı. İri bedeni, tanınabilecek tek yerleri keder dolu gözleri, sarığı ve sayısız gıdıları kalana kadar esneyip yayıldı. Sond derin bir nefes aldı ve bıraktı. Usti havayla doldu. Hayretle "Keçi mesanesi gibi şişiyor!" diyerek yorum yaptı Pukah. Balıkçı teknesi, suyun üstünde yüzmeye başladı. Pukah, dümeni alarak onlar için ay tarafından yapılmış gibi görünen yola kırdı. Mathevv tekrar gözlerini kapadı. Rüzgar alet edevatın üzerinde şarkı söylüyordu. Pukah, kendisi ve sözde Mathevv'un koruyucu meleği olan biri ve kendisi hakkında sözde Ölümün Şehri olan bir yerde geçen olmayacak bir macera anlatmaya başlamıştı. Usti sızlanıp şikayet etti. Sond üfledi püfledi. Mathevv hiç biriyle ilgilenmiyordu. Sanki yanağında narin bir dokunuş hissediyordu. Tüy gibi yumuşak bir yorgan onu sıcacık sardı ve rahat bir uykuya daldı. Zihninden son bir görüntü geçti; Şeytancık, Astafas'ın, Karanlıklar Prensi'nin, huzuruna çıkıyordu. Yayvan parmaklı ellerinde bir şey tutuyordu... Ölü bir balık. 460

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)

Margaret Weis & Tracy Hickman - Kahinin Gülü 2  
Margaret Weis & Tracy Hickman - Kahinin Gülü 2  
Advertisement