Page 1

Margaret Weis Ve Tracy Hickman _ Kahinin Gülü Cilt3 Akhran'ın Kahini 1. Çöl, intikam peşindeki bir tanrının gözü gibi parlayan yaz güneşinin altında yanıyordu. O yakıcı, sindirici bakışın altında, çok az şey hayatta kalabilirdi. Hayatta kalabilenler, göz gecenin uykusuna kapanana kadar kendi deliklerine gizlenerek, sessizce çadırlarında dolanarak tanrının kızgın görüşünün dışında kalıyorlardı. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen, sıcaklık çölün zemininden, cin Fedj'in bile, bir şiş kebabın ucuna geçirilmiş ve sonsuz bir ateşin kömürleri üzerinde yavaşça kızartılıyormuş gibi hissetmesine neden olacak bir yoğunlukta yayılıyordu. Fedj Tel'in etrafındaki kampta -eğer buna kamp denebilirse- kederle dolandı. Efendisi, Şeyh Caffar El Vidcar'm huzurunda olması gerektiğini biliyordu, ama Şeyh'in bugünlerdeki mizacı düşünülürse, Sul'ün şeytancıklarından birine hizmet etmeyi tercih ederdi. Son birkaç aydır dumm her sabah aynıydı. Fedj efendisinin parmağındaki yüzükten fırladığı anda başlıyordu. Önce sızlanma faslı... Ardından yumruklarını sallayan Caffar feryat etti. "Akhran'ın bütün çocukları arasında, en talihsizi ben değil miyim? Lanetlendim, lanetlendim! İnsanlarım esir alındı! Tepelerdeki evlerimiz yok edildi! Hayatımız olan koyunlar rüzgarMARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN lara ve kurtlara yem oldu! Büyük kızım, yaşlılığımın ışığı, kayıplara karıştı!" Fedj'in sürekli olarak kızın ortadan kayboluşunun bir lanet değil, bir lütuf olarak düşünülmesi gerektiğini düşündüğü bir dönem olmuştu ve bu uzun zaman önce de değildi, ama cin -işkenceyi uzatmak istemediğinden- buna değinmekten hep kaçınmıştı. Sızlanma ve yumruklarını sallama faslı, cinin uzun süredir devam eden acısını, içinden gelen yorumlarla sessizce noktalayarak, yüksek sesli öğütlere ve göğüs dövmeye dönüştü. "Bana bunu neden yaptın Akhran Hazretleri? Ben, Caffar El Vidcar, emirlerinin her birine imanla sorgusuz sualsiz uydum!" Sorgusuz sualsiz mi sahip? O zaman ben de keçinin evladıyım! "Kızımı getirmedim mi, ceylan gözlü kıymetli mücevherimi..." Ve açlıktan ölmek üzere olan bir leopar tabiatlı! "Kadim düşmanım Şeyh Macit El Fakhar'ın -develer kafasını çiğnesin- oğluyla evlenmesi için getirmedim mi ve ayrıca yine emrinle halkımı bu lanetli Tel'in etrafında yaşamaları için getirmedim mi, buyruğun üzerine burada düşmanımızla barış içinde oturmadık mı Akhran Hazretleri, yoksa hırsız Akar kışkırtmasaydı barış içinde yaşardık mı demeliyim..." Hranalarm, Akar atlarını "barışçıl" şekilde çalmalarının hakaret olduğunu kim sokmuştu kafalanna. "Ve düşmanlarımızın elinde acı çekmedik mi? Eşlerimiz ve çocuklarımız Amir'in askerleri tarafından kollarımızdan alındı ve şehirde hapis tutuluyorlar! Kampımız yok edildi, vahada her gün azalan su gözlerimizin önünde..." Fedj iç geçirerek gözlerini devirdi ve -bunun bir çaresi ol10

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


AKHRAN'IN KAHİNİ madiğinin farkında olarak- o söylevinin ortasındayken efendisinin çadırına girdi. "...ve yine de burada, Sul'ün bile uzun yaşayamayacağı bu yerde, lanetli bir bitkinin -kahverengi ve kurumuş uzantıları benimkiler kadar eriyip bitmiş görünen- açmasını bekleyerek kalmamızda ısrar ediyorsun? Açmasını? Benim çenemde bile o kum emici kaktüsünkinden daha çabuk güller açar!" diye bağırdı Caffar, göğe zayıf bir yumruk savurarak. Yaşlı adamın kır sakallı çenesinden dışarıya çiçekler açtırmak düşüncesi o kadar çekici bir ayartmaydı ki, Fedj ızdırapla kıpırdandı. Ama artık sızlanma ve yumruk sallamalar sona ermişti. Hep ağlak bir pişmanlık ve yaltaklanma izlerdi bunu. Fedj gerildi. Neyin gelmekte olduğunu biliyordu. "Affet beni Akhran Hazretleri." Caffar kendini yüzükoyun yere attı, çadırının zeminine önce burnu değerek düştü. "Biz zavallı ölümlülerin buyruğunu anlaması zor olduğundan ve zorluklar yüzünden hepimiz helak olacağız gibi göründüğünden, sana yalvarıyorum" -bai/an katları arasından dışarıyı gözetleyen boncuk gibi bir göz, dikkatle cinin üzerine sabidendi- "bizi bu adaktan kurtar ve bırak da bu lanetli yerden ayrılıp tepelerdeki sürülerimize geri dönelim..." Fedj kafasını iki yana salladı. Boncuk göz yalvaran bir hal aldı. "Cevabını alçakgönüllülükle bekliyorum Akhran Hazretleri," diye mırıldandı Caffar çadırın zeminine doğru. "Tanrı size cevabını verdi," dedi Fedj sert ve aksi bir ses tonuyla. "Kahinin Gülü açana kadar kuzenlerinizle barış içinde Tel'de kalmaya devam edeceksiniz." "Mezarlarımızda açacak!" Caffar yumruklanyla yeri dövdü. "Öyle olacaksa öyle olur. Akhran'ın bilgeliğine hamdolsun." 11 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Akhran'm bilgeliğine hamdolsun!" diye taklit etti onu Caffar. Cılız bacaklarının üzerinde sıçrayarak cine atıldı. "Bizzat Akhran'dan duymak istiyorum, ben açlıktan geberirken karnı tok dolaşan habercilerinden birinden değil. Git Tanrıyı bul. Onu bana getir! Ve bunu gerçekleştirene kadar da geri gelme!" Fedj alçakgönüllü bir selamla ayrıldı. En azından bu emir bir değişiklikti ve cine gerçekleştirecek bir hedef sağlıyordu, ayrıca bunu yaparken de uzunca bir süre burada olmama izni. Bir zamanlar büyük ve rahat bir mesken olan yerin kavrulmuş ve parçalanmış kalıntılarının dışında dururken, Fedj Caffar'm vahşi kızını geride bırakan çılgınca bağırtılarını ve ilenmelerini duyabiliyordu. Fedj çöle, Tel'in karşı yakasına, Caffar'ın eski düşmanı Macit El Fakhar'ın çadırının bulunduğu yere bir göz attı. Cafffar'ın çadırının duvarları yaşlı adamın öfkesiyle, yaşayan, nefes alan bir varlık gibi. kabarıp titredi. Macit'in çadırıysa aksine hayat suları çekilmiş bir meyve kabuğu gibi duruyordu. Fedj geçmişi düşündü -insanlarıyla ve savaşçı oğluyla gurur duyan- koca Macit'in öfkesini kumullara yağdırdığı sadece birkaç ay öncesini. Şimdi Macit'in halkı Kich'de hapsolmuştu; savaşçı oğlu en iyi olasılıkla ölmüş, en kötü olasılıkla çölde hırsızlar gibi dolanan bir korkaktı. O koca adam çadırından nadiren dışarı çıkan, umudunu yitirmiş bir adamdı. Fedj, Macit'in büyük oğlu, Akar Kalifi Khardan'ın, Tel sava-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şından, gül rengi ipekten bir kadın çadoru içinde sinsice kaçtığının askerlerce görüldüğünü efendisine iletmekte bu kadar hızlı davranmamış olmayı bir çok defa dilemişti. Ardından gelen -Amir'in askerlerinin verdiği zarardan çok daha kötü— ruh ve cesaret enkazlarını önceden görmüş olsaydı, cin muhakkak ki diline ateş karıncaları eker ve konuşmadan önce yutardı. 12 AKHRAN'IN KAHİNİ Keyfi tamamen kaçmış olan Fedj, çok geçmeden Tel'i epey geride bırakarak çölde amaçsızca dolaştı. Cin, efendisinin emriyle hareket etmiş ve Akhran'ı aramaya gitmiş olmalıydı, ama Fedj Gezgin Tanrı'nın sadece kendisi bulunmak istediğinde bulunabileceğini biliyordu ve o an, Fedj çok uzağı ya da çok fazla yeri aramak zorunda kalmayacaktı. Ama Akhran kendini aylardır göstermemişti. Fedj gök katında birşeyler olduğunu biliyordu. Sadece ne olduğunu bilmiyor ve tahmin edemiyordu. Gerilim havada daireler çizen bir akbaba gibi asılıydı, siyah kanatlarının gölgesini her hareketin üzerine düşürüyordu. Caffar'ın cini, efendisi açlıktan kıvranırken ziyafet çekmekle suçlaması hiç adil değildi. Fedj haftalardır doğru düzgün yemek yememişti. ? Cin kamptan uzakta, kasvetli düşünceler ve önsezilerle gökyüzünde sürüklenirken, çölde sıradışı bir hareketlilik görünce korkunç düşüncelerinden sıyrıldı. Cinin dün çadırların olmadığına yemin edebileceği yerde, gece boyunca seyrek bir şekilde dağılmış çadırlar türemişti. Nereye gelmiş olduğunu anlaması sadece bir dakika sürdü. Akar topraklarının sınırlarını işaretleyen güney kuyusundaydı. Ve orada, kuyunun etrafında kamp yapmış, Macit'in suyunu kullanan bir başka eski düşman vardı -Şeyh Sait. Macit'in kıymetli suyuna yapılan bu tecavüzün morali bozuk şeyhi hayata döndüreceğini düşünen cin, haberi sahibi olmayan, hatta daha da ötesi düşmanı olan birine nasıl söyleyeceğini düşünürken, gökyüzünde bir şeklin birleştiğini gördü. "Raja?" diye sordu Fedj sakıngan bir tavırla, eli yanındaki devasa kılıca giderken. Şeyh Sait'in cininin kaslı, koyu tenli bedeni, eli kılıcında, kumdan yükselen ısı dalgalannın arasından Fedj'in karşısında titreşti. 13 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Fedj?" dedi diğer cin, yakına süzülerek. . "Senin de pekala bildiğin gibi Fedj, tabii gözlerin de aklının tuttuğu yolu tutup kaçmadılarsa!" dedi Fedj kızgınlıkla, "içtiğiniz su Şeyh Macit'in kuyusuna ait! Efendin, elbette ki, şeyhin izni olmadan sudan içenlerin susuzluklarının çok geçmeden kendi kanlannı içerek giderildiğinin farkındadır." "Efendim istediği kuyudan su içer ve onu durdurmaya çalışanlar kendilerini çakalların midesinde bulurlar!" diye hırladı Raja. Cin gözleyerek ve bekleyerek havada çömelmişken, kılıçlar güneşte san sarı parlıyor, küpeler ve bileziklerden altın yansıyor, çıplak göğüsleri terle parıldıyordu. Derken, Raja kıvrık kılıcını acı bir bedduayla aniden savurdu. Kılıç havada döne döne ilerleyip yere gürültüyle saplandı ve Pagrah çölünde, görenlerin bugün bile sırnnı çözemediği, kılıç şeklinde dar ve derin bir vadi oydu. "Beni olduğum yerde öldür!" diye bağırdı Raja. Yüzünden

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yaşlar akıyordu. Geniş kollarını açarak, koyu renk tenli göğsünü öne çıkardı. "Beni şimdi öldür Fedj. Seni durdurmak için kılımı kıpırdatmayacağım!" Bu gösterinin etkisi, cinin ölümsüz olması ve Fedj'in kılıcını Raja'ya hiç zarar vermeden binlerce defa saplayabileceği gerçeğiyle bir şekilde azalsa da, soylu bir hareketti ve Fedj'in yüreğine dokundu. "Dostum, bu da ne demek oluyor?" diye bağırdı Fedj, belli bir temkinlilikle silahını indirip Raja'ya yaklaşırken. Efendisi Sait gibi, savaşçı cin Raja da ağzında hâlâ bir ya da iki dişi kalmış kurnaz ihtiyar bir köpekti. Ama yaklaştıkça, Fedj Raja'nın kırbaçlanmış küçük bir enikten öte olmadığını gördü. İri yarı cinin umutsuz olduğu öyle barizdi ki, Fedj kılıcını kınına sok14 AKHRAN'IN KAHİNİ tu ve kolunu heybetli, geniş omuzlarına rahatlatıcı bir şekilde sardı. "Dostum, böyle devam edemezsin!" dedi Fedj, bu ızdırap manzarası karşısında endişelenerek. "Bu kadar da kötü olamaz!" "Ah, öyle mi?" diye bağırdı Raja vahşice; kafasını koca altın küpeleri çenesine değene kadar sallayarak. "Şeyh Macit'e, Sait'in onun suyunu çaldığını söyle! Geçtiğimiz aylarda olacağı gibi, onu kavgaya getir, getir de efendimin çölde karnının üzerinde sürünmesini ve kuruyup büzüşüp bir kertenkele gibi ölmesini izlemenin tadını çıkarsın!" Fedj bunu aynen yapacağına kolaylıkla yemin edebilirdi. Sait'in çöküşünden ve Macit'in göklere yükselmesinden şeytanca bir zevk duyabilirdi. Ama duymamayı tercih etti. Raja'nın acınacak durumu kendininkine çok benziyordu ve Fedj, Raja'nın düşmanlarının gerçek koşullan hakkında bir şey biliyor olması gerektiğini yoksa kendi içinde nasıl bir karmaşa yaşarsa yaşasın böyle bir zayıflığı dışavurmayacağını tahmin ediyordu. Cin bir sürü kumulun yerini değiştirecek şekilde iç geçirdi. "Yazık, dostum Raja. Efendin çadırına gelse ve gözlerini oyup çıkarsa Şeyh Macit'in sesini öfkeyle yükseltmeyeceğini senden saklayacak değilim. Ve benim şeyhim Tanrı'ya, kulakları bugünlerde kumla tıkalı olduğundan kimseye hayn dokunmayan Akhran Hazretleri'ne beddua etmeye başladı. Raja sert yüzünü kaldırdı. "Demek duyduğumuz - Macit'le Caffar'ın neredeyse bizim kadar umutsuz durumda oldukları, doğru?" "Neredeyse!" dedi Fedj aniden öfkelenerek. "Hiçbir durumun bizim içinde bulunduğumuz durumdan daha umutsuz olmasına imkan yok. Kamp köpeklerini yemeye başladık!" "Öyle mi?" dedi Raja öfkesi kabararak. "Şey, kamp köpeği 15 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN bizim için ziyafet olurdu! Biz yılan yemeye başladık!" , "Son köpeği de dün yedik ve ondan beridir çöldeki bütün yılanları silip süpürdük, çok yakında..." Hava, bir ölümlüye, çakan muazzam bir şimşek gibi görünen bir görüntüyle yanldı. Ancak iki cin, döven kollar ve bacaklar gördüler ve bir bedduanın gökgürültüsü gibi gürlediğini duydufar. Kendilerinden biri olduğunun farkına vararak, iki cin de dillerinin ucuna gelen (yılan ya da köpekten daha besleyici) sözleri yuttular ve hemen bir kumulun altında sırtüstü yatmakta, hızla soluk alıp vermekte olan, hafif yanık ve dumanı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tüten yabancıya yaklaştılar. "Kalk Ve kendini tanıt. Efendinin adını söyle ve bize Akar ve Aran topraklarında ne yapmakta olduğunu anlat!" dedi Raja'yla Fedj. Yabancı cin cesurca ayağa kalktı, kılıcı elindeydi. Cinin giysilerinde zenginlik havası yoktu; taşıdığı mücevher kaplamalı kılıcı ve bir kaftan giymekle kazanılamayacak olan doğuştan gelen bir üstünlük havası vardı. Fedj de Raja da birbirlerine endişeyle baktılar. "Efendimin adı sizin düzleminizdekiler için önemli değildir," diye belirtti cin. "Büyüklerden birine mi hizmet ediyorsun?" diye sordu Fedj sesini kontrol altına alarak, bu arada Raja hemen bir selam vermişti. "Öyle!" dedi cin onlara hiddetle bakarak. "Ve sizin gibi sıhhatli iki erkeğin yukarıda yapılması gereken işler varken neden burada dolandığınızı sormak istiyorum!" "İş mi? Ne demek istiyorsun?" dedi Raja diklenerek. "Burada efendilerimize hizmet etmek için dolanıyoruz..." "Göklerde savaş varken mi?" 16 AKHRAN'IN KAHÎNÎ "Savaş!" İki cin de yabancıya dikkatle baktılar. "Ölümsüzlerin katında yangın patlak verdi," dedi yabancı cin vahşice. "Bir şekilde, Kayıp Ölümsüzler bulundu ve esaretten kurtanldılar. Tanrıça Evren ve mukabili, Tanrı Zhakrin de hayata döndüler ve ikisi de Quar'ı kendilerini yok etmeye çalışmakla suçladılar. Bazı Tanrılar Quar'ın tarafını tutuyor, diğerleri ona saldırıyor. Varlığımız için savaşıyoruz! Bununla ilgili hiçbir şey duymadınız mı?" "Hayır, Akhran adına, hiçbir şey duymadık!" diye yemin etti Fedj. Raja kafasını iki yana salladı, küpeleri ahenksiz bir şekilde yanaklarına çarptı. "Yukarıdaki karmaşayı düşünecek olursak," dedi yabancı, "endişelenecek bir şey yok sanırım. Ama artık bildiğinize göre, kaybedecek vakit yok. Gelmelisiniz! Bütün kılıçlara ihtiyacımız var. Quar'ın ifriti Kaug her dakika daha da güçleniyor!" "Ama eğer bütün ölümsüzler ölümlü alemden ayrılacak olursa, burada kim bilir ne korkunç şeyler olur?" "Ölümsüz alemin yıkılmasından çok daha iyidir," dedi yabancı. "Çünkü bu her şeyin sonu anlamına gelecektir." "Efendime söylemeliyim," dedi Fedj kaşlarını çatarak. "Ben de öyle," dedi Raja. "Sonra sana katılırız." Yabancı cin kafa salladı ve kumu bir bulut gibi dalgalandıran kocaman bir hortum yaratarak gerisin geri göğe sıçradı. Birbirlerine sert sert bakan Fedj ve Raja ortadan kayboldular, gidişleri granitte delikler açan ve Pagrah çölüne sarsıcı dalgalar gönderen eşzamanlı birer patlama yarattı. 17

2 Gözcü çöl kumunda sık sık tökezleyip düşerek, kalkıp tekrar koşmaya başlayarak delice ilerliyordu. Koşarken bir yan-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dan da bağırıyordu ve Şeyh Caffar'la Macit'in yok edilmiş kabilelerinde kalmış her bir adam çok geçmeden çadırlarından çıkmış ve gözcünün yaklaşmasını gergin bir ilgiyle seyretmeye başlamışlardı. Gözcü bir Akar'dı, Şeyh Macit'in kabilesinin bir üyesi ve at sırtında olmak yerine yayandı. Kalan birkaç at da -Amir'in askerlerinden paçasını kurtardıktan sonra çölde dolaşırken bulunanlar- bir sultanın hazinesindeki bütün mücevherlerden kıymetli sayılıyor ve nadiren sürülüyordu. Bu atlardan biri Macit'indi, hikayeye göre, aygırın sahibi savaşta öldükten sonra, kahraman at, sürücünün başında nöbet tutar, askerleri şiddetli, tehlikeli çiftelerle defedermiş. Kalan atlardan bir diğeri Khardan'ındı. Kimse yanına yaklaşamıyordu. Denemeye kalkanlar, kulakların yassılaşması, diş göstermesi ve heybetli göğsünden gelen alçak sesli bir gurlamayla uyarılıp uzaklaştırılıyordu. Ama Khardan'ın atı kamp civarında kalmıştı, sık sık akşam karanlığı ya da alacakaranlıkta, kumulların arasından hemen hemen hayaletimsi siyah bir gölge gibi görülüyordu. Hayalperestler bunun Khardan'ın öldüğü, ruhunun ata geçtiği ve halkını kolladığı anlamına geldiğini iddia AKHRAN'IN KAHİNİ ediyorlardı. Mantıklı olanlar aygırın asla kısraklarından fazla uzaklaşmayacağını söylüyorlardı. Gözcü kampa tökezleyerek girdi. Ilık suyla dolu bir kırba ile karşılandı, adam kana kana, ama tek bir damlasını ziyan etmemeye dikkat ederek içti. Sonra Macit'in sessiz çadırına yaklaştı. Giriş kapalıydı, Şeyh'in rahatsız edilmek istemediğinin işareti. Khardan'ın yarattığı rezaletin dedikodusu ulaştığından ve babası oğlunun kılıcını kırıp onu ölü ilan ettiğinden beri neredeyse sürekli kapalıydı. "Şeyhim," diye bağırdı adam. "Haberlerim var." Yanıt gelmedi. Gözcü etrafa şüpheyle bakındı ve diğer adamların birçoğu ona devam etmesini işaret ettiler. "Efendim," diye devam etti gözcü umutsuzlukla, "Şeyh Sait ve halkı güney kuyusunun etrafında kamp kurmuşlar!" Alçak bir mırıltı, Akar'da kumların arasındaki rüzgarın sesi gibi gezindi. Şeyh Caffar'ın liderlik ettiği Hranalar neler olduğunu görmek için çadırlarından çıkmış, konuşmadan birbirlerine bakıyorlardı. Bu savaş demekti. Muhakkak ki, Macit'i kederinden uzaklaştıracak bir şey varsa, o da bölgesinin kadim düşmanı tarafından haksız yere işgal edilmesiydi. Akarların homurtuları kızgın savunma konuşmalarına dönüştü, şeyhlerini yüksek sesle çağırdılar ve sonunda çadırın kapısı açıldı. Sessizlik öyle aniden çöktü ki, adamlar nefeslerini boğazlarından alıyor olmalıydılar. Macit'i bir süredir görmemiş olanlar gözlerinde yaşlarla, kafalarını başka yana çevirdiler. Adam, Tel'e yapılan akından bu yana geçen her ay boyunca bir on yıl yaşlanmış görünüyordu. Uzun boylu, güçlü vücudu bükülüp eğilmişti. Siyah gözlerindeki keskin, sert bakışları kızar19 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN mış ve donuktu. Sert kıllı bıyıklan, çıplak kemik kadar beyaz ve eriyip gitmiş şahin burnunun altından sarkıyordu. Ama Macit hâlâ şeyhti, kabilesinin saygı duyulan lideri. Gözcü, ya selamlamak için ya da bitkinlikten dizlerinin üzerine çöktü, bu arada aksakallıların, kabilenin yaşlılannın çoğu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bu haberi tartışmak için öne çıktılar. Macit elinin yorgun bir hareketiyle konuşmaları engelledi. "Hiçbir şey yapmayın." Hiçbir şey! Aksakallılar birbirlerine baktılar, Akar erkekleri ters ters baktılar ve Caffar kaşlarını çatarak kafasını iki yana salladı. Dile getirilmeyen meydan okumayı duyan Macit onlara ters ters baktı, siyah gözleri ani bir ateşle parlıyordu. "Dövüşecek misiniz aptallar?" diye hırladı. "Nasıl?" Eliyle vahaya doğru işaret etti. "Sizi savaşa taşıyacak atlar nerede? Kırbanız için su nerede? Sait'le kırık kılıçlarla mı savaşacaksınız?" "Evet!" diye bağırdı bir adam tutkuyla. "Eğer şeyhim isterse!" "Evet! Evet!" diye bağırdı diğerleri. Macit başını öne eğdi. Gözcü hâlâ dizlerinin üzerindeydi, ona yalvarırcasına bakıyordu ve bir an için Şeyh bir şey daha söyleyecekmiş gibi göründü. Eriyip bitmiş elinin bir başka bitkin, umutsuz hareketiyle çadırına döndü. "Bekle!" diye seslendi Şeyh Caffar, kısa, geniş bacaklarının üzerinde ilerleyerek. "Sait'in gelip bizimle konuşmasını önerelim derim ben." Gözcü yutkundu. Macit ters ters baktı, dudaklan gagamsı burnuyla birleşti. "Neden Amir'i de çağırmıyoruz. Hranalı?" diye hırladı. "Zayıflığımızı neden tüm dünyaya göstermiyoruz!" "Dünya zaten biliyor," diye lafı yapıştırdı Caffar. "Sorun ne 20 AKHRAN'IN KAHİNİ Akarlı? Beynin de atlarınla birlikte mi gitti? Sait güçlü olsaydı, güney kuyusunun etrafında dolanır mıydı? Pagrah'ın en verimli vahası olduğunu herkesin bildiği bu vahayı almak için gelmez miydi? Bize ne gördüğünü anlat." Caffar gözcüye döndü. "Kuzenimizin kampını tarif et." "Büyük değil, Efendim," dedi gözcü Macit'e, Caffar'a cevap verdiği halde. "Develeri yok gibi bir şey. Kuzenlerimizin çadırları sayıca az ve gönülsüzce kurulmuş, çöl zemininde kımızla sarhoş olmuş adamlar gibi boğuşuyor." "Gördün mü? Sait de bizim kadar zayıf!" "Bu bir hile," dedi Macit ağırbaşlılıkla Caffar homurdandı. "Neyin hilesi? Sait'in bizimle konuşmak için gelme nedeninin bu olduğunu düşünüyorum ben. Onunla konuşmalıyız!" "Ne hakkında?" Kelimeler Macit'in dudaklarından, tuzak yemleyen bir adamın elinden düşen et gibi döküldüler. Oradaki herkes, Caffar da dahil, bunu biliyordu ve yemi yutup yutmayacağını görmek için beklerken, kimse konuşmadı, kımıldamadı hatta nefes bile almadı. Caffar bundan fazlasını yaptı. Sakince bir kerede yuttu. "Kabul," diye cevap verdi yaşlı adam. "Bas'ın güney şehirleri," dedi Şeyh Sait, "cihatta teker teker düştüler. Amir, daha önce de söylediğim gibi, düşmanını içerden zayıflatan ve onlara bir yıldırım gücüyle vuran, yetenekli bir komutan. Quar'a dönenlere merhametli davranılıyor. Sadece rahip ve rahibeler kılıçtan geçiriliyor. Ama karşı koyanlar..." Sait iç geçirdi, Şeyh Caffar'm çadırındaki yıpranmış minderlerde bağdaş kurmuş otururken, parmakları kaftanının kenarını 21

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


MARGARET VVEİS & TRACY HİCKMAN amaçsızca yoldu. "Pekala," diye teşvik etti onu Caffar. "Karşı koyanlara ne yapıyorlar?" "Bastine'de," dedi Sait sesini alçaltıp gözlerini aşağı çevirerek, "beş bin kişi öldü! Erkek, kadın ve çocuk! "Akhran korusun!" diye bağırdı Caffar hayretle. Macit oturduğu yerde kıpırdandı. "Ne bekliyordun?" diye sordu sertçe, Sait kampa geldiğinden beri ilk kez konuşuyordu. Üç adam birlikte oturmuşlardı, sadece iki tanesinin yiyormuş gibi davrandığı yavan bir yemeği paylaşıyorlardı. "Amir, Quar'ı tek, Gerçek Tanrı yapmayı amaçlıyor. Ve bunu hak ediyor da belki." "Cin göklerde de, buradaki gibi bir savaş olduğunu söylüyor," dedi Caffar. "En azından üç gün önce ortadan kaybolmadan, Fedj'in bana söylediği buydu." "Raja da bana aynı şeyi söyledi," diye bu fikre katıldı Sait somurtkan bir şekilde. "Ve eğer bu doğruysa, o zaman korkarım Akhran Hazretleri çok zorlanıyordur. Bu yıl siroko hastalığı bile bize musallat olmadı. Tanrımızın keyfi yerinde değil." Şeyh, iç geçirerek yemek tabağını bir kenara itti; sınırlı içeriği ânında kapıldı ve Caffar'm artık az sayıda kalmış uşakları tarafından bir çırpıda yendi. Macit iç geçirmeyi duymamışa benziyordu. Caffar duymuştu ve Sait'e delici bir bakış fırlattı, ama bir misafiri sorguya çekmeyi nezaketsiz bulduğundan hiçbir şey söylemedi. Konuşma kabilenin tatsız meselelerine döndü. Sait'in insanları Amir'le yapılan savaşta çölün diğer bedevileriyle aynı zorlukları çekmişlerdi. "Bütün kadınlar, çocuklar ve genç adamlarımın çoğu, oğullarımdan altısı dahil, Kich şehrinde esir tutuluyor," dedi Şeyh, 22 AKHRAN'IN KAHİNİ artık giysileri eskiden dolgun olan vücudundan sarkıyordu. "Adamlarımın yüreğini endişe kemiriyor ve birkaç taneden fazlasını kaybettiğimi - saklamayacağım -aileleriyle birlikte olmak için şehre gittiler. Onlan kim suçlayabilir? Develerimizi Amir ele geçirdi ve artık onun ordusuna hizmet ediyorlar. Az atınız olduğunu fark ettim. Ya koyunlarınız?" Caffar'a döndü. "Katledildi," dedi ufak adam, gözleri keder ve öfkeyle kızararak. "Ah, bazıları; askerlerden saklayabildiklerimiz hayatta kaldı. Ama yeterince çok değil. Benim anlamadığım, Amir'in neden hepimizi katletmediği!" "Quar için yaşayan ruhlar istiyor," dedi Sait kuru bir sesle. "Ya da en azından istiyordu. Şimdi, duyduklarıma bakılırsa, bu değişmiş. Ve Kannadi'nin iradesi ya da izniyle de değil, eğer söylentiler doğruysa tabii. Ele geçirilenlerin ya din değiştireceği ya da öleceği emrini veren İmam, şu Faysal." "Hıhh!" dedi Macit kuşkuyla. Sait kafasını iki yana salladı. "Kannadi bir asker. Cinayetten zevk almıyor. Birliklerinin Bastine'de masum insanları öldürmesi emrini vermeyi reddettiğini ve İmam'ın rahiplerinin bunu bizzat kendilerinin yapmaya zorlandıklarını duydum. Ayrıca askerlerden bazılannın katliama karşı ayaklandıklarını ve artık İmam'ın ona sorgusuz sualsiz itaat eden fanatik takipçilerinden bir ordusu olduğunu da duydum. Diyorlar ki Macit," Sait kelimelerini dikkatle seçti ve gözlerini eğik tuttu, "oğlun Ahmet Kannadi'yle çok yakınmış."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Benim oğlum yok," dedi Macit . Sait, Caffar'a baktı, Caffar omuz silkti. Hrana Şeyhi bununla özellikle ilgilenmiyordu. Sait'in kötü haberleri kasten sakladığını biliyordu ve sabırsızlıkla bir an önce söylemesini diliyordu. "Khardan'ın öldüğü doğru öyleyse?" diye sordu Sait, yine 23 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN de tedbiri elden bırakmayarak. "Başsağlığı dileklerimi sunarım. İlahi savaşta yanında olsun diye onu özellikle alan Akhran'la sonsuza dek at sürsün." Şeyh çadırdaki herkesin nazik bir kurgu olduğunu bildiği şeye bir cevap bekleyerek duraksadı. Sait, Khardan'ın ortadan kaybolma hikayesini duymuştu -her şeyi duyduğu gibi- ve koşullar daha az korkunç olsa ve o da kampta bir misafir olmasaydı, Şeyh düşmanının etine dedikodunun zehirli hançerini batırmaktan acımasız bir haz alırdı. Ama boğazlarında daha büyük bir kılıç varken, bunun bir anlamı yoktu artık. Macit hiçbir şey demedi. Ancak bir süvari kılıcının kuvvetli darbeleriyle yaralansa bu kadar çizgili olabilecek yüzü, hareketsiz kaldı. Ama gözlerindeki pırıltıya bakılırsa dinliyordu ve bu yüzden Sait bir yaraya merhem mi sürdüğü yoksa tuz mu bastığı konusunda bir fikri olmadan devam etti. "Ama ben Ahmet hakkında raporlar aldım. İkinci oğlun, görünen o ki, diğerleriyle birlikte tutsak edildiği halde, şimdi Amir'in ordulanyla birlikte at sürüyor. Ahmet, yaptıklarıyla, birlikte at sürdüğü -bir vakitler onun düşmanı olan- adamların saygısını ve takdirini kazanmış, yiğit bir savaşçı olmuş diye duydum. Generalin atı, o üzerindeyken öldürüldüğünde ve Amir yayan kaldığında, on binlerce şeytan gibi savaşan Bastineliler tarafından kuşatılmışken, Kannadi'nin hayatını kurtarmış diyorlar. Kannadi o karışıklıkta muhafızından ayn düşmüş ve sadece Ahmet kalmış, atının üzerinde Akarların meşhur ustalığıyla oturuyormuş, Amir atının arkasına binene kadar bütün saldırganlarla tek eliyle çarpışmış ve muhafız araya girmeyi başarıp onlan kurtarmış. Kannadi, Ahmet'i yüzbaşı yapmış, sadece on sekiz yaşında olan biri için büyük bir şey." "Bir kafirin ordusunda yüzbaşı!" diye öyle bastırılmış bir öf24 AKHRAN'IN KAHİNİ keyle bağırdı ki Macit, uşaklar yalamakta olduklan kaseleri düşürdüler ve çadırın gölgelerine saklandılar. "Ölse daha iyiydi!" diye kükredi. "Hepimiz ölsek daha iyiydi!" Caffar'ın gözleri bu küfür karşısında kocaman açıldı ve ânında şerre karşı hareketini yaptı, hem de bir kez değil bir çok defa. Sait de yaptı, ama daha yavaşça ve dudakları konuşmak için tereddütle aralandığında, Caffar kuzeninin uzundur kalbinde ağırlık yapan haberleri vermek üzere olduğunu anladı. "Bir haberim daha var. Aslında, şey umuduyla -ya da korkusuyla- güney kuyusunda kamp yapmaya gelmemin nedeni hakkında." "Çıkar ağzındaki baklayı!" dedi Caffar sabırsızlıkla. "Amir'in ordusu bir ay içinde Kich'e dönüyor. İmam hepimizin şehre gelmesini ve gelecekte orada oturmamızı ve ayrıca Çjuar'a bağlılığımızı bildirmemize karar verdi yoksa..." Sait duraksadı. "Yoksa ne?" dedi Macit sert bir şekilde, Şeyh'in dramatik tavnna sinirlenerek.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bir ay içinde, insanlarımız ölecek." 25

3 Havuzun yanında çömelen Meryem, keçi derisinden kırbayı su havuzuna sinirli bir hareketle fırlatınca su sıçrattı ve yanında eşeğini sulamakta olan varlıklı adamın yüzünde küçümseyici bir kınama ifadesi belirdi. Adam, güzel kıyafetlerinden hayali su damlalarını silkelerken pazara doğru beddualar mırıldanarak yürüdü. Meryem onu görmezden geldi. Torbası dolu olduğu halde, elini suda hafifçe ıslatarak, gelip geçenleri seyrederek ve Kich şehrinin bu kısmında aylaklık eden iki saray muhafızının açık takdirinden zevk alarak, havuzun etrafında oyalandı. Meryem onu tanımamalarına —sarayın yanındaki yerine kasabanın ucundaki bu havuzu kullanmasının bir nedeni de buyduminnettardı. Geçen hafta Amir'in birkaç cariye ve hadımı pazan gezerken onu görüp tanımıştı. Elbette onu ele vermemişlerdi. Amir'in kansı ve onun yokluğunda Kich'in hükümdarı Yamina için gizli birtakım işler yaptığını biliyorlardı. Ama Meryem kıkırdamalarını duydu. Yüzlerini gizleyen peçeler alaylı gülüşlerini örtemezdi. Hadım şişman vücudu baştan ayağa titreyerek kıkırdamış ve ona yardım etme bahanesiyle, eğilip "El işinin pisliğini anlıyorum, gözeneklerine işledi mi asla çıkmaz. Yine de ellerin için limon suyu kullanabilirsin hayatım," AKHRAN'IN KAHİNİ diye fısıldama küstahlığını göstermişti. Limon suyu! Bir imparatorun kızma! Meryem, artık erkek olmayan adamı tokatlamış, anaç bir kadının ellerini sallayarak ve iyi kadını rahat bırakmasını bağırarak hadımın yardımına koşmasına neden olmuştu. Elbette bu sadece cariyelerin daha çok gülmesine ve hadımın, saygınlığı zedelenmiş gibi yapmacık bakmasına da neden olmuştu. O zamandan beri Meryem her gün su almak için uzun bir yol katediyordu. Badia kızı, görevini yerine getirmesinin alışıldığından fazla vakit alması konusunda sorguladığında, Meryem sadece Amir'in askerleri tarafından rahatsız edildiğini söylemişti. Meryem'in öldürülen bir sultanın zavallı kızı olduğu farzedilen geçmişinden haberdar olduğundan, kıza başka bir şey söylemedi. Meryem dişlerini gıcırdattı ve intikam yemini etti. Özellikle de hadımdan. Onun için çok özel bir planı vardı. Ama bu gelecekteydi -onun için... neler saklayan bir gelecek? Bir keresinde bildiğini düşünmüştü. Gelecek Khardan'ı saklıyordu, o Khardan'ı bekliyordu. Khardan Kich'in Amiri olacaktı ve kendisi de onun gözde karısı, hareminin hükümdarı. Aylar önce bedevi kampında yaşar ve Khardan'ı her gün görürken ve her gece onu arzularken en sevgili düşü bu olmuştu. Adını bile bilmeyen bir imparatorun yüzlerce kızından biri, İmparator'un gözde generali Ebul Kasım Kannadi'ye verilmiş bir hediye olan Meryem, kendini erkeklere haz almadan vermeye alışmıştı. Ama Khardan'da istediği adamı, ona zevk veren -ya da en azından o öyle hayal etmişti- bir adam bulmuş, Khardan'ı yatağa atma girişimleri engellenmişti -onun zaten yanmakta olan ateşine kızgın kömürler ekleyen bir durum. Ama Amir'in bedevilere yaptığı saldırı sadece Meryem'e değil, yüzlercesine zarar vermişti. İlk başta planlanna ideal bir şe-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


27 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN kilde uygun görünmüştü bu durum. Khardan'a savaşın ortasında ölü gibi uyumasına neden olan bir tılsım vermişti. Onu kaçırarak Kich'e getirmeyi, onu sadece kendine ayırmayı ve yavaş yavaş Amir'i devirmeye yardım etmesine yönlendirmeyi -çok ustası olduğu yöntemler kullanarak- planlamıştı. Ama o kızıl saçlı deli ve Kalifin siyah gözlü cadı kansı Meryem'in planlarını bozmuşlardı. Khardan'ı, Meryem'in büyü görüsünün dışında bir yere götürmüşlerdi. Şimdi tekrar bedevilerin arasındaydı, onlar gibi Kich şehrinde tutsakmış gibi davranıyor, angarya ve çalışma dolu sıkıcı bir yaşam sürdürüyor ve her geceyi, Khardan'ı görme umuduyla kasesine bakarak geçiriyordu. Adını söylediğinde artık şehvetle yanmıyordu, yine de. Alevleri canlandıracak fiziksel bir varlığı olmadığından, aşkının ateşi çoktan tutkusu gibi azalmıştı. Artık büyülü su dolu kaseye bakarken adını söylediğinde hissettiği tek şey korkuydu. Bunu bil, çocuğum. Onun adını senin ağzından önce başkasınınkinden duyarsam, o dilini ağzından koparttırırım. İmam Faysal böyle demişti. Havuzdaki suya bakarken Meryem bu kelimeleri tekrar duydu ve o kadar kuvvetle ürperdi ki, titreyen elleri su dalgacıkları oluşturdu. Gurup vaktiydi, gün akşama dönüyordu. Çarşının gece için kapanış seslerini duyabiliyordu -satıcılar mallan kaldmyor, son birkaç alıcıyı tezgahlarını kapatmadan önce nazikçe acele etmeye çalışıyorlardı. Badia ve diğerleri onu bekliyor olacaklardı; su yemek pişirmek için gerekliydi, yardım etmesi beklenebilecek bir iş. Meryem acı acı iç geçirerek kaygan keçi derisini yüklendi ve Kich'in kalabalık, dar sokaklarından, bedevilerin Amir'in inayetiyle yaşamalarına izin verdiği barakaya doğru güçlükle taşımaya başladı. Ellerine baktı ve hadımın söylediği şeyin doğru olup olma28 AKHRAN'IN KAHİNİ dığını merak etti. Pislik ve kir çıkacak mıydı? Parmak ve avuçlardaki koyu lekeler kaybolup gidecek miydi? Aksi takdirde, hangi adam onu isterdi? "Bu gece, Khardan'ı göreceğim/" diye kendi kendine mınldandı Meryem soluk soluğa. "Buradan ayrılacağım ve FaysaPın ödülüyle birlikte saraya döneceğim!" Ev karanlık ve sessizdi. Ufak eve doluşmuş altı kadın ve onların sayısız çocuklan battaniyelerine sarınmış uyuyorlardı. Yerde bağdaş kurmuş, kucağındaki bir kase suyun üzerine eğilmiş olan Meryem arkası diğerlerine dönük duruyordu, kaftanının katları yaptığı şeyi dikkatle gizliyordu. Ara sıra, mırıldanan bir sesle, Akhran'a, bu zavallı bedevilerin Tanrısına dua ediyordu. Kadınlardan biri uyanacak olsa, Meryem'in dini bütün bir şekilde dua ettiğini görecek ve duyacaktı. Gerçekteyse, büyü yapıyordu. Kasedeki su gecenin gölgeleriyle kararmıştı. Bir çocuğun öfke ânında fırlatıp attığı oyuncaklar gibi birbirinin üstüne yığılmış binalarda pencere olmadığından, ay parlasaydı bile, ışığının ışınları kaseye sızamazdı. Sadece, pişirilmiş kile oyulmuş, gün boyunca açık duran ve geceleri dokuma kumaşla örtülen tek bir kapı vardı. Ancak Meryem'in ışığa ihtiyacı yoktu. Gözlerini kapayarak -Akhran'a ettiği boş duaların arasındaKhardan'ın adını düzenli aralıklarla söyleyerek gizli kelimeleri

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


fısıldadı. Büyüyü, her kelimeyi açık ve düzgün bir şekilde söylemeye dikkat ederek üç kez okuduğunda, Meryem suyu rahatsız etmek istemezmiş gibi nefesini tutarak kaseye baktı. Her gece gelen görüntünün aynısı oluştu ve Meryem aniden durunca içinden inlemeye başladı. Görüntü değişiyordu! Kavir -tuz çölü- öfkeyle parlayan güneş ışığında acı acı 29 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN panldıyordu. Ve nazik dalgaları beyaz kum sahile vuran suyun o inanılmaz mavilikteki kütlesi görülüyordu. Bu manzarayı sık sık görmüştü ve ötesine bakmaya çalışmıştı, çünkü içinde bir yerlerde Khardan'ın orada olduğunu biliyordu. Ama daha önce hep, tam da onu görecekmiş gibi olduğunda, görüşüne karanlık bir bulut çökmüştü. Oysa şimdi, herhangi bir bulut görüşünü bozmadı. Dikkatle seyrederek, kalbi uyuyan kadınları uyandırma korkusuyla gümbürdeyerek, bir teknenin mavi su üzerinde tuzlu sahile yanaştığını gördü. Bir adam vardı... kızıl saçlı deliydi bu, belasını bulsun! Tekneden indi. Üç cin gördü, ufak tefek kurnaz bir adam ve garip bir zırh kuşanmış bir başkası... Evet! Khardan! Meryem heyecanla titredi. O ve kızıl saçlı deli birinin teknenin zemininden kaldırılmasına yardım ediyorlardı. Bu Zohra'ydı, Khardan'ın karısı. Meryem, Quar'a bu kadar nezaketle uğraştıkları şeyin Zohra'nm cesedi olması için dua etti, ama bunu öğrenmek için vakit harcamaya cesaret edemedi. Elleri hevesli bir zevkle titreyerek, sessizce ayağa kalktı, suyu kirli zemine boşaltü ve —peçesini yüzüne sıkıca sararak— boş sokaklara süzüldü. Yalnız olduğundan emin olmak için etrafı kolaçan eden Meryem, kaftanının göğsüne uzandı. Boynuna gümüş bir zincirle asılı, üçgen biçiminde oyulmuş, kristal siyah bir turmalin çıkardı. Mücevheri göğe doğru kaldırarak fısıldadı, "Kaug, Quar'ın yardakçısı, hizmetine ihtiyacım var. Beni Bastine şehrine rüzgar hızıyla götür. İmam'la konuşmam gerek." 30

4 Ahmet, tutsakların şehri Bastine'deki Quar Tapmağı'nın sonsuza uzanıyor gibi görünen mermer merdivenlerinden çıktı. Bas topraklarının bağımsız başkentindeki eski Tanrı Uevin Tapınağı, Quar'ın el konmuş ibadet mekanı -Ahmet'in gözünde— son derecede çirkindi. Heybetli, çok sütunlu, keskin açılar ve kare köşelerden oluşan Tapınak, Quar'ın Kich'deki tapınağını süsleyen kule uçları, minare ve kafes işlerinin incelik ve narin sevimliliğinden yoksundu. İmam da tapınaktan iğreniyordu ve Kannadi araya girmemiş olsaydı oracıkta yıktırırdı. "Bastine halkı daha da acı bir ilaç içmek zorunda bırakıldılar..." "Kendi ruhlannın iyiliği için," diyerek araya girdi Faysal dindar bir edayla. "Elbette," diye karşılık verdi Amir, ve ağzının kenarında bir çarpılma vardıysa bile, bunu Ahmet dışında kimsenin görmemesi konusunda dikkatliydi. "Ama bırak da hastayı iyileştirelim, zehirlemeyelim İmam. Bir isyanı bastıracak sayıda

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


adamım yok. İmparator'dan bir ay içinde takviye gelince tapınağı yıkarsın." Faysal ters ters baktı; eriyip gitmiş yüzündeki çökük siyah MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN gözleri öfkeyle parlıyordu, ama hiçbir şey söyleyemezdi. Tapınağın yok edilmesini askeri bir mesele haline getiren, Kannadi onu rahibin ellerinden kolayca kapmıştı. Dindar bir adam olduğu halde, İmparator Tara-kan, Bas'ın yeni kazanılan topraklarının zenginliğinin keyfini çıkaracak kadar da mantıklı bir adamdı. Ayrıca, İmparator generali Ebul Kasım Kannadi'ye tamamıyla güveniyor ve takdir ediyordu. Faysal, Amir'in kararına karşı çıkmayı seçecek olursa, İmam, imparatorundan destek alamayacaktı ve bu da rahibin dünyadaki biricik otorite alanıydı. Ya bunu Majestelerine taşımak? Faysal bir düşman okunun Amir'in göğsüne gömülmesi için Quar'a dua ediyorduysa bile, bunu İmam ve Tanrı dışında kimse bilemezdi. Ve görünüşe göre Tanrı da Kannadi'nin onun kutsal adı adına gerçekleştirdiği işlerden tatmin olmuşa benziyordu, çünkü Amir'in bütün seferberlik boyunca gerçekten tehlikeye düştüğü tek anda genç Ahmet onu kurtarmak için oradaydı. İmam bu kahramanca başarı için Quar'a alenen teşekkürlerini sunmuştu, ama rahip de Tanrı da bir Akhran takipçisinin -eski bir inanan da olsa- Kannadi'nin hayatının kurtarılmasında aracı olmuş olmasını ironik bulmuş olmalıydılar. Tapmağa çıkan uzun merdiven hattının beşinci menfezinde duraklarken, Ahmet, İmam'ın huzuruna kabul edilmek için öğle sıcağında sabırla bekleyen insan kalabalığına bakmak için döndü. Genç adam Kannadi'nin kararma hayret ediyordu. Görebildiği kadarıyla daha önce ele geçirdikleri şehirlerde olduğu gibi isyan işareti yoktu. Geceleri duvarlara karalanmış tehditkar sloganlar, Quar'ın sunaklarına zarar vermeler, terk edilmiş binalarda çıkan gizemli yangınlar yoktu. Askerlerinin daha acı ve kanlı bir savaş vermiş ve kaybetmiş oldukları ger32 AKHRAN'IN KAHİNİ çeğine rağmen, Bastine şehri İmparator ve onun Tanrısının hükümdarlığı altında olmaktan hoşnut olmuşa benziyordu. Şüphesiz Tara-kan'la Bastine arasındaki ticari yolların hemen tekrar açılması ve bunun ertesinde şehre akan zenginliğin de, Quar'ın kendisine dönmeye ikna olanlara yağdırılan diğer nimetleri kadar payı vardı bunda. Bastine insanlarının ağzına çalman bal şimdilerde buydu. Yutmaya zorlandıkları acı bitki, beş bin komşu, arkadaş ve akrabanın katledilmesiydi. Ahmet, yaşayanların düşlerle rahatsız edilen uykularım uyumaya devam ettiği sürece o korkunç günü hatırlayacaktı. Ve bu şehirdeki herhangi birinin de unutabileceğim sanmıyordu. Ama bu insanlar korkuyla mı yönetiliyorlardı? Genç adam yalvaranların yüz hatlarına baktı ve başını iki yana salladı. Geriye kalan üç kat merdiveni çıkarak, Amir'in oraya atanmış muhafızlarıyla selamlaştı, bir yan kapıdan geçerek, tapınağın serin, gölgeli sınırlarına girdi. Bas topraklarını bir uçtan bir uca bir at arabasında dolaşmış olan saksul ağacından oyulma tahtına oturmuş İmam, günlük divanım gerçekleştiriyordu. Arkasında, Quar'ın altından yapılma koçbaşı bir platforma yerleştirilmiş, temelinde yanan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir alevin ışığında parlıyordu. Duman, tembel halkalar çizerek yükseliyordu. Fresklerle dekore edilmiş tavan hayli yüksek olduğu halde, tapınağın dinleyici odasındaki tütsü kokusu kuvvetli ve iç bayıltıcıydı. Faysal'm yeni oluşturulmuş asker-rahipleri dinleyici odasının ana girişinde konuşlanmış, yalvaran kalabalığı bir düzene sokuyor, her birinin içeri ancak İmam işaret verince girmesine izin veriyorlardı. Ahmet kendini gölgelerde saklasa da, Faysal'm, onun varlığından haberdar olduğu gibi tekinsiz bir izlenim edinmişti; hatta başka yana baktığında, alev alev siyah gözlerin kes33 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN kin, ruhları yakan bakışlannı kendisine odakladığına yemin edebilirdi. Ama Ahmet ne zaman rahibin bakışlarıyla karşılaşsa, adamın dikkati yalnızca önünde diz çökmüş ricacıya odaklanmış gibi görünüyordu. Beni buraya hangi rüzgar sürüklüyor? Ahmet bu somya cevap veremiyordu ye her gün oradan ayrılırken, dönmeyeceğine ant içiyordu. Yine de ertesi gün onu merdivenleri çıkar, yan kapıdan, artık ziyaretlerine alışkın muhafızlar Ahmet geçerken birbirlerine kaşlarını bile kaldırmadıkları bir düzenlilikle süzülürken buluyordu. Genç asker yan kapının yanındaki çatlak kolona yaslanarak her zamanki konumunu aldı; fark edilmeden görüp duyabileceği bir konum; genellikle kimsenin olmadığı bir konum. Ancak bugün Ahmet kolonun yanında başka birinin daha durmakta olduğunu fark edince irkildi. Gözleri güneşin dışarıdaki parlaklığından sonra içerinin karanlığına alışınca, genç adam bunun kim olduğunu gördü ve kıpkırmızı kesildi. Başıyla selam vererek çekilmek üzereydi ki, Kannadi yaklaşmasını işaret etti. "Demek süvarilerle talim yapmak yerine sabahlannı geçirdiğin yer burası." Amir, bekleyen ricacılann gevezelikleri, duaları ve tartışmaları bağırsa bile duyulamayacağı kadar gürültü çıkardığı halde alçak sesle konuşuyordu. Ahmet cevap vermek istedi, ama dili tutulmuş ve mantıklı sesler çıkarmaktan acizmiş gibiydi. Genç adamın rahatsızlığının farkına varan Kannadi ince dudaklı ağzının bir yanındaki çizgilerin derinleşmesiyle açığa çıkan çarpık ifadeyle gülümsedi. Ahmet gidip generalin yanında durdu. "Kızdınız mı efendim? Süvariler bensiz de iyi..." "Hayır, kızmadım. Adamlar onlara öğrettiğin her şeyi 34 AKHRAN'IN KAHİNİ kavradılar. Onlara talim yaptırıyorum ki"-Amir duraksadı ve bir kırışıklıklar labirentiyle çevrili akıl dolu gözleriyle Ahmet'e göz attı- "olabileceklere karşı tetikte ve hazır olsunlar." Şimdi kızarma sırası Kannadi'deydi, güneş yanığı teninin rengi koyulaştı. General, bir sonraki savaşın oğlanın insanlarına -Ahmet'in halkına karşı verilebileceğini biliyordu. Bakışları Ahmet'ten İmam'a yöneldi. Bu, hep bilindiği halde, hiç tartışılmamış bir konuydu, akbabaların bir orduyu izlediği gibi izliyordu onları. Amir, Ahmet huzursuzca kıpırdanınca, deri zırhına iliştirilmiş tokaların sesini duydu. "İmam'ın bu çirkin mekanı yıkmasına neden izin vermiyorsunuz efendim?" dedi Ahmet alçak sesle, sesi birbirlerini bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


eşeğin satışına hile karıştırmakla suçlayan iki adamın tiz tartışmaları arasında kayboldu. "Bu kasabada isyan belirtisi yok. Bakın, şuna bakın!" Genç asker kafasıyla iki adamın olduğu yönü işaret etti. Nasılını sadece Quar bilir, diye düşündü Kannadi istemsiz bir hayranlıkla, ama Faysal tartışmayı, görünüşte, adamların rahibin huzurundan aynlırkenki gülümsemelerine bakılırsa, her iki tarafı da tatmin edecek şekilde yatıştırmıştı. "Bu insanlar ona tapıyor!" "Ne dediğini düşün oğlum, anlayacaksın," diye karşılık verdi Amir, tahtında oturmakta olan İmam zayıf elini Quar'ın takdisiyle kaldırırken. "Haklısın elbette," diye devam etti Kannadi. "Faysal şehri kafalarına geçirebilir, taş üstünde taş bırakmaz ve yurttaşlar ona teşekkürlerini haykırırlar. Kelimeleriyle, cinayeti kutsamaya dönüştürebilir. O onların arkadaşlannı, onların komşularını, onların akrabalarını katlederken ona şükrettiler. Ona de35 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ğersizlerin ruhlarını kurtardığı için şükrettiler! Sorunları hakkında hüküm vermem için benim önümde mi sıraya dizliyorlar? Bu tükenmiş şehrin, İmparator tarafından ilan edilmiş yöneticisi ben değil miyim? Hayır, eşeklerle ilgili meselelerini ve kanlarıyla kavgalarını ve komşulanyla münakaşalarını ona iletiyorlar." "Başka türlü olmasını ister miydiniz?" diye sordu Ahmet nazikçe. Kannadi ona sert bir edayla baktı. "Hayır," dedi bir an sonra. "Ben bir askerim. Asla başka bir şey olmadım, ne de öyleymiş gibi davrandım. İmparatorun naibi gelip de şehrin yönetimini ele aldığında ve biz Kich'e dönebildiğimizde, kimse benim kadar minnettar olmayacak. Ama bu arada, ona devredebileceğim bir şehir olduğundan emin olmalıyım." Ahmet'in gözleri kocaman açıldı. "Muhakkak ki İmam..." Konuşmakta tereddüt etti. Düşünce tek başına bile yeterince tehlikeliydi. Onun yerine bu düşünceyi Kannadi dillendirdi. "İmparator'a meydan okumayacak mı?" Amir omuz silkti. "Quar'ın göklerdeki gücü artıyor. İmam'm takipçilerinin sayısı da öyle. Faysal öyle yapmayı tercih ederse, ordumu bugün bölebilir ve bunu biliyor. Ama bu sadece bir bölme olacaktır. Bütün kuvvetlerin sadakatini kazanamaz. Henüz değil. Belki bir yıl içinde, belki iki. Onu durdurmak için yapabileceğim hiçbir şey olmayacak. Ve o gün geldiğinde, Faysal arkasında milyonlarca fanatikle Khandar'm başşehrine zaferle ilerleyecek. Hayır, ben İmparator'un yerinde olsaydım, tahtımda rahat oturmazdım. Ne oldu evlat, sorun nedir?" Ahmet'in yüzü solgun, gölgeler içindeki karanlıkta hayaletimsiydi. "Ya siz?" dedi, sesi çatlayarak. "Ne yapaca... Sizi öl..." 36 AKHRAN'IN KAHİNİ "Öldürmek mi? Quar'ın adıyla mı? Bunun zaten yapıldığını görmedik mi?" Kannadi bir elini genç adamın titreyen omzuna koyarak onu rahatlatmaya çalıştı. "Korkma. Bu ihtiyar köpek Faysal'ın elinden et almayacak kadar şey bilir." Bu kadarı doğruydu -basit bir önlem. Kannadi, zehirlenmeyi göze alacak kadar iyi para ödenmiş bir adam tarafından

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tadına bakılmadıkça hiçbir şey yemez ya da içmezdi. Ama arkadan saplanan bir bıçak -işte onunla kimse savaşamazdı. Ve bu muhakkak ki tek bir fanatiğin işi olurdu. Bir suikaste kimse Faysal kadar çok şaşırmış görünemezdi. "Tanrıyla savaşmaktan geri çekilmekte utanılacak bir şey yok," diye devam etti Kannadi, oğlanın korkularına son vermek için konuya açıklık kazandırarak. "Bozguna uğradığımı gördüğüm gün, heybemi omzuma atıp atımı uzaklara süreceğim. Belki kuzeye, Ulu Steplere giderim. Çok geçmeden askerlere ihtiyaç duyacaklar..." "Yalnız mı gideceksiniz?" diye sordu Ahmet, kalbinden geçenler gözlerinden okunuyordu. Evet, evlat. Tanrının isteğiyle, yalnız gideceğim. "Zorluklara benimle birlikte katlanacaklar varsa hayır," diye cevap verdi Kannadi. Ahmet'in hoşnut olduğunu görünce, bir gülümseme, gerçek bir gülümseme Amir'in karanlık ifadesini ısıttı. Ama bu çok kısa sürdü ve sonra silindi, fırtına bulutları ışıklarını göndermeden önce güneşin bir an parlaması gibi. "Bir çok açıdan, o günü dört gözle bekliyorum, özgürlüğü, sorumluluktan kurtulmayı," dedi yumuşak bir şekilde iç geçirerek. "Ama o zamanın gelmesine daha çok var, korkanm. Hepimiz için çok," diye ekledi daha acı bir sesle, ama bir kez daha sadece kendi kendine. Oğlan karşılaştığı dehşetin farkında mı? Kendine ve insan37 MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN larma yönelen tehdidi gerçekten kavrıyor mu? Onu bir'oğul gibi benimsedim, laf olsun diye değil. Onu koruyabilirim, kalan bütün gücümle koruyacağım. Ama halkını kurtaramam. Kannadi bedevilere saldırdığı için pişmanlık duymuyordu; o esaslı bir askeri karardı. Bas'ta güneye, sağ yanı korunmasız, o vahşi çöl savaşçılarının binlercesi kanını isterken ilerleyemezdi. Ama İmam'ın insanları şehre getirme ve onlan esir tutma planına kandığı için pişmandı. Onlarla öldüresiye savaşsaydı çok daha iyiydi. En azından onurlu bir şekilde ölmüş olacaklardı. Eh, pekala, diye düşündü Kannadi. Khardan öldüyse -İmam'ın şüphelerine rağmen, ki muhakkak öyle olması gerekirdi- Kalif in aıhu, benim de yenilgiye uğradığımı görerek, çok yakında huzura kavuşacaktır. Ve belki ruhu benimkini affeder, çünkü -yapacağım son şey olsa bile— bedevi prensin sevgili küçük kardeşini kurtaracağım. Ya da en azından deneyeceğim. Elini Ahmet'in omzuna koyan Kannadi döndü ve genç adamla birlikte tapmaktan dışarı sessizce yürüdü. 38

5 İmam, gerçekte ayrılmasını büyük sabırsızlıkla beklediği halde, Amir'in tapmaktan ayrılışını görmemiş ya da umursamamış göründü. Yan kapı iki adamın arkasından kapandığında, Faysal hemen rahiplerden birine işaret ve etti ve yumuşak bir şekilde, "Kadını artık getirebilirsin," dedi. Rahip başıyla selam verip çıktı. "Sabah kabulü tamamlandı," dedi Faysal yüksek sesle. Bu bekleyen ricacılar arasında bir curcuna yarattı. Hiçbiri itiraz

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


etmek için sesini çıkarmayı göze alamadı, ama asker-rahiplerin her adamın sıradaki yerini hatırladıklarından hepsi de emindi ve dikkat çekmek için yaygara koparmaya başladılar. Rahipler isimleri aldılar ve Quar'a ibadet edenleri sakin, sert ve güçlü bir şekilde kapıdan dışarı sürdüler. Diğer rahipler haberi merdivenlerde beklemekte olan ricacılara iletmek ve tapmağın devasa ahşap kapılarını kapatmak için dışarı koşturmuşlardı. Dilenci çocukların, birkaç parça bakır karşılığında ricacıların sıradaki yerlerini tutmayı öneren tiz çığlıkları havayı dolduruyordu. Zengince yurttaşlar bu avantajdan faydalanıp tapınaktan ayrıldılar ve öğle yemeğine gittiler. Daha fakir ricacılar sıradaki yerlerini yine de koruyarak bulabildikleri gölgeliklere sığındılar ve pirinç toMARGARET WE1S & TRACY HICKMAN pakları ya da iri ekmek parçalarına yumuldular, rahiplerin verdiği suyu içtiler. Koca kapılar, gürültüyü ve gün ışığını dışarıda bırakarak gümbürdedi ve oda sessizliğe, tütsü kokulu karanlığa terk edildi, Faysal saksul tahttan kalkıp gerindi. Altın koçbaşına yaklaştı. Sunak alevi, kırpışmayan gözlerde parıldadı. Etrafına dikkatle bakıp yalnız kaldığından emin olan Faysal, sunağın önünde diz çöktü, aleve o kadar yakındı ki sıcaklığını traşlanmış kafasında hissedebiliyordu. Yüzünü kaldırarak koçbaşına baktı. Kömürlerin sıcaklığı tenini yalıyordu; ter dudaklarında boncuk boncuk birikiyor ve ince boynuna akıyor, tükenmiş vücudunun üzerinde asılı duran kaftanını lekeliyordu. "Quar, sen kudretlisin, görkemlisin. Senin adınla Bas topraklarını ve insanlarını ele geçirdik, Tanrılarını saklanmaya zorladık, heykellerini yok ettik, hazinesini aldık, inananlarının inancını çökerttik! Bu şehirlerin zenginlikleri görkemini daha da artırıyor! Her şey düşlediğimiz gibi, umut ettiğimiz gibi, planladığımız gibi! "O halde neden Quar Hazretleri..." Faysal tereddüt etti. Kuru, çatlamış dudaklarını yaladı. "Neden... Neden... korkuyorsun!" Kelimeler sessiz, korkunç bir solumayla döküldü. Ateş alevlendi, alevler akkor halindeki kömürlerden sıçradılar. İmam, vücudu acı içindeymiş gibi bükülerek ânında çöktü. Sunağın önünde emekleyerek, korkuyla titredi. "Affet beni, Kutsal Kişi!" deyip durdu, zayıf ellerini bir araya getirip ızdırapla ileri geri sallanarak. "Affet beni, affet beni..." Bir ses adını yumuşak bir şekilde sesledi. "İmam!" Gözlerini kaldırıp koçbaşına baktı, çılgın bir an için dudaklarının kıpırdadığını düşündü. Ama ses aynı şeyi tekrarladı ve rahip 40 AKHRAN'IN KAHİNİ bir hayalkırıklığı dalgasıyla sesin arkasından geldiğini ve ona seslenenin Tanrı değil, bir ölümlü olduğunu fark etti. Titreyerek ayağa kalkan Faysal, dini ateşliliği içinde emirler vermiş olduğunu unutmuş olarak, dualarını bölmeye cesaret eden kişiye kızgınlıkla baktı. Genç rahip görünür şekilde titreyerek İmam'ın gazabı karşısında sindi. Ona eşlik eden kadın da aynı şekilde korkmuştu. Peçenin üzerindeki mavi gözler etrafı kolaçan etti ve içeri girdikleri gizli yola yanaşmaya başladı. Göklerin esrimesinden zevk alarak, Faysal engellenmedi-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ğini fark etti -Tanrı onunla insan dudakları aracılığıyla konuşmayı seçiyordu. "Affet beni," dedi İmam ve genç rahip, adamın yanlışlıkla kendisiyle konuştuğunu düşündü. "Beni affetmesi gereken sensin İmam!" Rahip dizlerinin üzerine çöktü. "Yaptığım şey bağışlanamazdı! Sadece... kadınla acilen konuşmanız gerektiğini söylemiştiniz..." "Doğrusunu yaptın. Şimdi git ve kardeşlerine bize yükleriyle gelmiş olanların bekleme sürelerini kolaylaştırmalarında yardımcı ol. Meryem, çocuğum." İmam kadının elini tuttu, parmakların soğukluğundan hafifçe irkildi. Kendi teni yanıyordu. "Yorucu yolculuğundan sonra serinletici birşeyler içtin sanırım?" "Evet, teşekkür ederim, Kutsal Kişi," diye mırıldandı Meryem duyulmaz bir sesle. İmam, genç rahip tapmaktan başıyla selam vererek ve geri geri yürüyerek çıkana kadar konuşmadı. Meryem, Faysal'ın karşısında gözleri yere inik duruyordu. Ellerini çekmişti, peçesinin yıpranmış yaldızlı kenarını sinirle büküyordu. Yalnız kaldıklarında İmam sessizliğini korudu. Meryem hevesli, hâ41 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN lâ yarı korkmuş bakışlarını kaldırıp İmam'm gözlerine baktı. "Onu gördüm!" "Kimi?" diye sordu Faysal sakin bir şekilde, kadının kimden bahsettiğini pekala biliyordu. "Khardan'ı," dedi Meryem titrek bir sesle. "Yaşıyor!" İmam, sanki kendini dinlediği konusunda temin etmek istermiş gibi, koçbaşına göz atarak hafifçe döndü. "Nerede? Beraberinde kim var?" "Ner... nerede olduğunu bilmiyorum," dedi Meryem, İmam'ın hoşnutsuzlukla kaşlarını çattığını görünce sesi çatladı. "Ama cadı kadın Zohra yanında. Ve kızıl saçlı deli de. Ve cinleri." Faysal'a koçbaşmın gözleri parıldamış gibi geldi. "Ve nerede olduklarını bilmiyorsun." "Bir kavir, tuz çölü, mavi suyla çevrili -gökten daha mavi bir suyla. Yeri tanıyamadım, ama Kaug'un dediğine göre..." "Kaug!" Faysal Meryem'e baktı, kaşları uğursuz bir şekilde çatıldı. "Affet beni İmam! İfrite söylemenin yanlış olacağını düşünmedim!" Meryem'in dili dudaklarında gezindi, ağzının üzerindeki peçeyi ıslatarak. "O... o beni zorladı, Kutsal Kişi! Yoksa beni buraya getirmeyi reddedeceğini söyledi! Ve bu bilgiyi çok acil duymak istediğinizi biliyordum..." "Çok güzel." İmam ifriti ve Kaug'un Tanrı karşısındaki onurlu ve güvenilir konumunu kıskanmaktan öte bir şey olmadığını fark ettiği kaprisini kontrol altına aldı. "Kızgın değilim çocuğum. Korkma. Devam et. Kaug ne dedi?" "Tanımın Kürdin Denizi'nin batı kıyılarıyla uyuştuğunu söyledi. Khardan'ı gördüğümde, İmam, bir tekneden iniyor42 AKHRAN'IN KAHİNİ du -bir balıkçı teknesinden. Kaug denizin kuzeydoğu tarafında fakir bir balıkçı köyü olduğunu söylüyor, ama bedevilerin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


oradan geldiklerine inanmıyor. Gördüğü bazı kesin işaretlerden, Galoş Adası'nda olmalarının mümkün olduğunu söylememi istedi size." "Galoş!" Faysal'ın beti benzi attı. "Galoş değil!" dedi Meryem aceleyle, bu haberin hoş karşılanmadığını gördü ve kötü haberlerin genellikle az ödül getirdiğini biliyordu. "Adı bu değildi. Hata ettim..." "Galoş dedin!" Faysal yankılanan bir sesle bağırdı. "İfritin söylediği buydu, değil mi?" Rahibin gözleri çökük yuvalarında yandı. "Bana söylemeni söylediği şey bu! Beni uyarıyor! Quar'a şükürler olsun! Beni uyarıyor!" Bu iyi haberdi o halde. Meryem rahatladı. "Kaug, Zhakrin denen bir Tanrıyla ilgili birşeyler söyledi..." "Evet!" diyerek Faysal sözünü kesti onun, o ismin yüksek sesle söylendiğini duymaktan hoşlanmayarak. Düşünceleri Meda'ya yöneldi, ölen adamın rahibin cüppesini kavrayan kana bulanmış ellerine, vücudun son ürperen nefesiyle edilmiş bedduaya. "Bu konudan daha fazla bahsetmene gerek yok çocuğum. Kaug başka ne haber gönderdi?" "İyi haberler!" dedi Meryem, gözleri peçenin üzerinde gülücükler saçarak. "Artık Khardan'dan korkmaya gerek olmadığını söyledi. O ve cadı kadın Kürdin Denizi sahillerinde tuzağa düştüler. Kabilelerine dönmek için, batıya gitmeleri gerek -Güneşin Örsü'nü boydan boya geçmeleri. Kimse böyle bir başarı gösterip hayatta kalmadı." "Ama cinleri var." "Fazla uzun sürmez. Kaug endişelenmemenizi söyledi." İmam, Meryem'e şüpheyle baktı. "Bu haberler seni neden 43

MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN hoşnut ediyor çocuğum? Bu bedeviye âşıksın sanıyordum." Meryem tereddüt etmedi. Bu sorunun gelmesi gerektiğini biliyordu ve cevabını uzun zaman önce hazırlamıştı. "Kafirlerin arasında yaşadığım şu son birkaç ayda anladım ki İmam, öyle bir sevgi Quar'ın gözünde menfur bir şey." Gözleri alçakgönüllülükle aşağı çevrildi, sesi dini hararete yakışır bir şekilde titredi ve Faysal'ı biraz olsun kandıramadı. Faysal onun parmak uçlarında hissettiği nasırları hatırladı; bakışları güzel giysilerinin lime lime olmuş kalıntılarında gezindi. "Sadece saraya dönmek ve oradaki eski yerimi tekrar kazanmak istiyorum," diye ekledi Meryem, İmam'm duymakta olduğu şüphelere bilinçsizce yanıt vererek. "Eski yerine mi?" diye sordu Faysal kuru bir şekilde. "Senin bundan daha tutkulu olduğunu düşünürdüm, yoksa dine karşı duyduğun ani ilgi sana tevazuyu mu öğretti?" Meryem peçesinin altında kıpkırmızı oldu. "Kannadi beni karısı yapmaya söz verdi," dedi inatla. "Kannadi çok yakında yatağında bir yılanın olduğunu düşünmeye başlayabilir. Unuttun mu? Bedevi Prensi onu devirmek için kullanma planından şüphelendi. Seni, cariye olarak bile almayacaktır." "Siz söylerseniz alacaktır," diye karşı geldi Meryem. "Siz güçlüsünüz! Sizden korkuyor! Biliyorum, Yamina öyle söyledi bana!" "Korktuğu ben değil, Tanrı, tüm ölümlülerin korkması gerektiği gibi," diye payladı onu Faysal, tevazuyla ekledi, "Ben

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Quar'm hizmetkarıyım ve çok da değersiz bir hizmetkarım." Bunu söyledikten sonra, düşünceli bir şekilde devam etti. "Ondan rica etseydim, Kannadi seni geri alabilirdi. Ama Mer44 AKHRAN'IN KAHİNİ yem, bir düşün. Hayatının tehlikede olduğundan korkarak saraydan ayrıldın bir defa. Durum, senin için daha tehlikeli bir hal almak dışında, değişti mi? Buna rağmen, Kannadi'nin düşmanıyla iki aydan fazla yaşadın." Meryem'in tüy gibi kaşları mavi gözlerinin üzerinde birleşti. İlk girdiğinden bu yana ipekli kumaşı bükmeyi bırakmayan elleri, peçeyi yüzünden düşüren gayri ihtiyarı bir hareket yaptı. Dudaklarını beyaz dişleriyle ısırarak, İmam'a meydan okuyan bir edayla baktı. "O zaman bana gidecek bir yer bul! Bunu senin için yaptım..." "Kendin için yaptın," dedi Faysal soğuk bir şekilde. "Khardan'a duyduğun şehvetin küllere karışması ve uçup gitmesi benim hatam değil. Yine de kıymetini ispatladın ve seni ödüllendireceğim. Bu bilgiyi Kannadi'ye satmanı istemiyorum." Meryem bakışları yere çevrili bir halde, titreyen eliyle yüzünü kapadı ve beynine de bir peçe örtebilmeyi diledi. Bu adamın zihnindekileri görebilmesi tekinsizdi! Faysal kadına sırtını döndü ve sunağa doğru yürüyerek, koçbaşından yardım aradı. Altın gözler, yanan mangal kömürüyle kırmızı kırmızı parlıyorlardı. "Kızı yakınlarda tutmamız lazım," diye mırıldandı İmam. "Kasesinde Akhran ve Promenthas'm takipçilerini görebiliyor, ve kafir son nefesini verdiği dakika bundan haberdar olmak istiyorum. Onu yakınlarda tutmalıyım, ama yine de varlığı gizli kalmalı. Kannadi, Khardan'm öldüğünü sanıyor. Bedeviler Kaliflerinin öldüğünü sanıyor. Umutları her geçen gün azalıyor. Gerçeği öğrenmemeliler, yoksa bize karşı koyacak gücü kazanırlar. Kannadi, Khardan'ın hayatta olduğunu öğrenecek olsaydı, Ahmet'e söylerdi ve laf bedevilerin 45

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN kulağına giderdi. Ben..." Koçbaşının gözleri kısaca, pırıl pırıl parladı. Faysal göz kırptı, sonra gülümsedi. "Teşekkür ederim Kutsal Kişi," diye mırıldandı rahip. Kısılmış gözlerle onu seyretmekte ve eli peçesini tutmakta olan Meryem'e dönen, İmam yumuşak bir şekilde, "Aklıma senin kalacağın bir yer geldi. Sadece tamamen güvende olacağın bir yer değil, faydalı olmaya da devam edeceğin bir yer," dedi.

6 Subayların günlük toplantısı sona erdiğinde, diğerleri gülerek ve şakalaşarak -izinli olanlar şehre gitmek, diğerleri kararlaştmlmış işlerinin başlarına geçmek ve gece nöbeti tutmak için- ayrıldıklannda, Ahmet geride kaldı. Görünüşte bir haritayı incelemek için geride kalmıştı. Kaşları ilgiyle çatılmışti; ertesi günün şafağında on bin düşmanın hücumuyla karşılaşma-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yı planlıyor olabilirdi, bölgenin yayılımını o kadar dikkatle inceliyora benziyordu. Gerçekte olduğu gibi, sabah karşılaşılması muhtemel tek düşman askerlerin daimi düşmanıydı -pire. Haritaya, görmeksizin bakmak sadece bir bahaneydi. Ahmet diğerleri aynldığında geride kalmıştı, böylece gerçekten yalnız kalabilecekti. ? Genç adam Kannadi'nin ordusuna baharda katılmıştı. Şimdi yaz sonuydu. Kendi bölüğündeki adamlarla, süvarilerle aylar geçirmişti. Onlarla birlikte eğitilmiş, onlardan öğrenmiş, bildiklerini onlara öğretmişti. Hayatlar kurtarmış, hayatı kurtarılmıştı. Saygılannı kazanmıştı, ama dostluklarını değil. İki etmen, şehre, şehrin zevklerini aramaya giden gruplara katılmaktan alıkoymuştu onu. İlki -Ahmet bir yabancıydı, bir bedevi, kafir ve hep öyle kalacaktı. İkincisi -Kannadi'nin arkadaşıydı. Askerler arasında bu ilişkiyle ilgili epey dedikodu yapılı-

MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN yordu. Tahminler bir aşk ilişkisinden tutun da, oğlanın* svıikast korkusuyla uzaklara yollanmış olan Tara-kan'ın veliaht prensi olduğuna dair çılgın teorilere kadar gidiyordu. Genç adam kampın neresinde yürürse yürüsün, sadece birkaç gün önce dinlediğine benzer konuşmalara kulak misafiri olması kaçınılmazdı. "Tavuslar, Kannadi'nin oğullarının olduğu şey bu işte, hepsinin. Özellikle de en büyüğünün. İmparatorluk sarayında kuyruğunu sallıyor ve ayağına düşen ekmek kırıntılarını topluyor," diye homurdandı biri. "Ne bekliyorsun?" dedi öteki, şişte kızarmakta olan kuzuya ölçercesine bir bakış atarak. "Çocuk haremde kadınlar ve hadımlar tarafından yetiştirildi. General onu belki yılda bir ya da iki kere, savaşların arasında gördü ve onunla ilgilenmedi. Gencin sıcakta bütün gün yürümektense saraydaki kolay hayatı tercih ettiğine şüphe yok." "Ve duydum ki karısı, büyücü kadın generalin çocukla ilgilenmemesi için gerekeni yapmış," diye ekledi bir üçüncü. "Çocuk babasının cesedinin çizmelerini çekip çıkaracak ve kendi ayaklarına uymaları için ölçüsünü alacak derler ya. Ve o gün geldiğinde, Quar komşun, Meda'daki hanın sahibi o şişko dula geri döneceğim gündür." "Belki de o çizmeleri giyen kafir olur," dedi ilki alçak sesle, gözleri kampı tarayarak. "En azından ona uyarlar," diye mırıldandı ikinci, şişi azıcık çevirerek. "Kafir, bütün o bedeviler gibi bir savaşçı." "Çizme demişken, ben kafirin yerinde olsaydım, kendiminkileri gece gündüz çıkarmazdım. İnsanın sabah ayak parmaklarının arasında bir karakurt bulması iğrenç bir şeydir." "Ve oraya nasıl girdiğini sormaya gerek yok. Yamina en 48 AKHRAN'IN KAHİNİ ölümcül düşmanı değil," dedi üçüncüsü yavaşça. "Yansı bile değil. Gerçi general dikkatli davranıyor. Kafiri diğerlerinin üstünde tutmuyor, gündüzleri etrafında dolaştırmıyor, yemeklerini bile birlikte yemiyor. Sadece bir başka genç kahraman. Peh, bırak da ateşten alayım! Yakıyorsun!" Kafir. Ona taktıkları isim buydu. Ahmet, ismi, Hasid'in, Kannadi'nin eski bir arkadaşının genç adama anlatmaya çalıştığı tehlikeden daha fazla önemsemiyordu. İlk başlarda Ahmet

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


herhangi birinin kendisini bir tehdit olarak görmesi düşüncesiyle alay ediyordu. Ama zaman geçtikçe, kendini her gece uyumadan önce şiltesini silkeler, her sabah çizmelerini baş aşağı çevirir, yemeklerini diğerlerince paylaşılan bir çömlekten yerken buldu. Ve karanlığın içinden ona dikkatle bakan gözler Yamina'nmkiler değildi. Korktuğu gözler, İmam'ın hararetli gözleriydi. Yine de Ahmet her şeyi kabullendi -tehlikeyi, dışlanmayı, fısıltılan ve yan gözle bakmaları. Kannadi'nin düşmanların arasına düştüğü o korkunç gün bunu kendine ispatlamış ve hayatını, kendisi için bir baba, dost ve akıl hocasına dönüşmüş bu adam için feda etmeye hazır bir şekilde durmuştu. Evet, hayatını bu adam için feda edecekti, ama ya kendi insanlarının hayatları? Ölümlerini önleyemem. Kannadi de öyle. Din değiştirmeli ya da en azından öyle yapmış gibi davranmalılar. Muhakkak ki bunu görebilecekler! Onlarla konuşacağım. Onlarla konuşmak. Onu anlayan biriyle konuşmak. Dostlarla, aileyle konuşmak. Oğlanın içindeki boş, derin çukur iyice derinleşip genişledi. Yalnızdı -acı ve umutsuz bir şekilde yalnızdı. Gözyaşları gözkapaklarını ısırdı ve arkalık olarak kullanılan yaygı ve eyerlerin üzerine neredeyse atıldı ve bir ço49 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN cuk gibi ağladı. Subaylardan birinin her an Kich güzergahına bir kez daha bakmayı aklına getirmesi düşüncesi hıçkırıkları Ahmet'in boğazında düğümledi. Nefesi kesilerek, elinin tersiyle gözlerini ve burnunu silerek ve kendini erkekliğe sığmayan zayıflığa teslim ettiği için şiddetle azarlayarak çadırdan hızla dışarı çıktı. Askerlerin karargahında amaçsızca, hiç durmadan dolandı. Gecenin geç bir vaktiydi, yapması gereken bir iş yoktu. Kendi çadırına dönebilirdi, ama uykusu yoktu ve bir geceyi daha karanlığa bakarak, hatıraları yadederek ve bitleri kaşıyarak geçirmeyi istemiyordu. Gezinmeye devam etti ve ancak alçak sesler, boğuk iniltiler ve derin kahkahalar duyduğunda ayaklarının onu nereye getirmiş olduğunun farkına vardı. Koru olarak bilinen yerin, askerlerin anadilinde başka adları da vardı -genç adamın ilk duyduğunda yanaklarını kızartan isimler. Ancak bu aylar, savaşlar önceydi. Artık korudan bahsedildiğinde bilmiş bilmiş sırıtabilirdi. Hatta bir gece -meraktan ve şehvetten- onun belirsiz zevklerinden yararlanmıştı. "Malları inceleyemeyecek" kadar çekingen ve utangaç olduğundan, ona sunulan ilk malı almış, kadının yaşlı ve çirkin olduğunu ve şüphesiz başka bir sürü sahip tanıdığını çok geç keşfetmişti. Bu tecrübe onu hasta etmiş ve tiksindirmişti ve -şu âna kadar- asla tekrar gelmemişti. Belki de buraya gerçekten kazara gelmişti, ya da belki onu buraya getiren yalnızlığıydı. Hangi nedenle olursa olsun, genç adam büyüklerin aralarında yaptıkları konuşmalardan işin nasıl yürütüldüğüne dair yeterince şey duymuştu. Tiksinti, şehvetle ve en yakıcısı, konuşma ihtiyacı, dokunma, tutulma ve en azından -şu an için- seviliyormuş ve umursanıyormuş gibi davranılma ihtiyacıyla yarıştı. 50 AKHRAN'IN KAHİNİ Yumuşak bir ses ona seslendi, ağaçların gölgeleri arasından

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir el ona uzandı. Ahmet para kesesini sıkıca kavrayarak, gerginliğini sineye çekti ve koruda ilerlerken sert ve umursamaz görünmeye çalıştı. Gölgemsi şekillerin hışırtısı ve bir anlık görüntüleri ve zevk alış sesleri şehvetini artırdı. Onu ilk tutana aldırmadı. Onlar profesyonellerdiler, birlikleri kamptan kampa takip eden kadınlar. Korunun içerlerinde bu işin yenisi olanlar vardı -besleyecek küçük çocuklan olan ve ekmeğini çıkarmak için başka yolu olmayan genç dullar. Aileleri burada olduklarını keşfedecek olsa, onları öldürürdü, ama açlıktan ölmekle kıyaslanınca taşa tutulmak hızlı bir ölüm şekliydi. Ahmet, birinin kesinlikle onu takip ettiği sonucuna vardığında, ağaç sıralarının en derin, en karanlık kısmına doğru ilerliyor, annesinin görüntüsünü aklından çıkarmaya çalışıyordu. Koruya ilk girdiğinde bundan şüphelenmişti. O hareket ettikçe hareket eden, o durunca duran ayak sesleri. Sadece yeterince çabuk duramıyordu ve arkasındaki serin, nemli çimenlerdeki yumuşak adımları duyabiliyordu. Ahmet tekrar ilerledi, zemindeki zayıf tıpırtıyı duydu, aniden durdu ve tıpırtının devam ettiğini duydu -bir adım, iki, derken sessizlik. Korku ve heyecan şehveti uzaklaştırdı. Elini kemerine kaydırarak, hançerinin kabzasına dokundu ve rahatlatıcı bir şekilde onu kavradı. Demek buydu. İmam'ın daha yetenekli birini kiralayacağını düşünmüştü. Ama hayır, bu makuldü. Cesedini koruda bulacaklar ve buraya bir kadın tarafından çekildiğini, sonra kadının erkek suç ortağı tarafından öldürüldüğünü ve soyulduğunu sanacaklardı. Böyle şeyler olmuyor değildi. Pekala, onlara en azından bir kavga verecekti. Kannadi ondan utanmayacaktı. 51 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Topuklarının üzerinde dönen Ahmet karanlıkta arkasında gördüğü harekete doğru atladı. Elleri boynu yakalayarak -erkek kasları ve sinirlerine değil- parfümlü ipek ve pürüzsüz bir cilde kapandı. Bir soluma ve çığlıkla, Ahmet ve takipçisi yere düştüler. Altındaki beden gevşedi. Düşüşle ve kendi korkusuyla sarsılan Ahmet irkildi ve hareket edemeyecek durumdaki şeklin üzerinden kalktı ve yıldızların aydınlattığı karanlıkta ona dikkatle baktı. Bir kadındı. Ahmet elini uzatarak yüzündeki peçeyi çekti. "Meryem!"

7 Kadın adamın sesiyle kımıldadı. Ona bakmak dışında herhangi bir şey yapamayacak kadar şaşkına dönmüş olan Ahmet, üzerinde çömelmiş halde kaldı, bir elindeki peçeyi baygın beden kadar gevşek tutuyordu. Kadının gözkapakları kırpıştı; bu loş ışıkta bile, Ahmet şam gülü rengindeki yanaklara düşürdüğü gölgeleri görebiliyordu. Sersemlemiş bir şekilde göz kırparak, ona bakmadan, gözlerini aşağı çevirerek oturdu Meryem. "Genç efendi," dedi alçak, titreyen bir sesle, "Siz merhametlisiniz, naziksiniz. Ben... size zevk vereceğim..." "Meryem!" dedi tekrar Ahmet, adını ve onu söyleyen sesteki şaşkınlıkla, öfkeyi duyan kadın ilk kez ona tam olarak baktı. Soluk yüzü koyu bir kızarıklık kapladı. Peçeyi genç adamın

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


elinden kaptı ve yüzünü örttü. Hızla ayağa kalkan Meryem kaçmaya başadı, ama ıslak çimenlerin üzerinde kaydı. Ahmet onu kolaylıkla yakaladı. "Bırakın gideyim!" diye ağlamaya başladı. "Bırakın utancımı kuşanıp kendimi denize atayım." Ağlaması çılgın, isterik bir hal aldı. Ahmet'in kavrayışından tekrar kurtulmaya çalıştı ve genç adam kollarını onun narin omuzlarına sarmak ve onu sakinleştirerek yakınına çekmek

MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN zorunda kaldı. Meryem yavaş yavaş sakinleşti ve gözyaşlarıyla parlayan mavi gözlerini kaldırıp onunkilere baktı. "Nezaketin için teşekkürler." Ahmet'i nazikçe itti. "Şimdi daha iyiyim. Gidecek ve seni daha fazla rahatsız etmeyeceğim..." "Gitmek mi? Nereye gideceksin?" diye sordu Ahmet sert bir şekilde, kadının deniz bahsinden dehşete düşerek. "Kasabaya." Meryem kirpiklerini indirdi ve Ahmet yalan söylediğini anladı. "Hayır." Ahmet onu tekrar kavradı. "En azından, hemen değil. Kendini daha iyi hissedene kadar burada dinlen. Sonra seni geri götürürüm. Buralarda tek başına dolaşmamalısın," diye sert bir şekilde konuşmaya devam etti genç adam -her ikisinin de iyiliği için- kadının çok açık ricasını duymamış gibi davranarak. "Buranın neresi olduğu hakkında bir fikrin yok." Meryem gülümsedi -Ahmet'in yüreğine dokunan, üzgün, solgun bir gülümseme. Bir gözyaşı yanağından aşağı süzüldü, yıldızların ışığında kıymetli bir mücevher gibi pınldayarak. Genç adam o gözyaşını yakalamak için bilinçsizce elini kaldırdı. "Beni kurtarmaya çalıştığın için sağol," dedi Meryem yumuşak bir şekilde, başını yaklaştırdı, ama göğsüne değdirmedi. "Ama buranın neresi olduğunu biliyorum. Ve sen de neden burada olduğumu biliyorsun..." "İnanmıyorum!" dedi Ahmet. "Sen... sen onlar gibi değilsin!" Başıyla işaret etti. "Henüz değil!" Meryem yüzünü ellerine gömdü. "Ama sen olmasaydın çok yakında öyle olacaktım!" Aniden bakışlarını yukarı kaldırarak, Ahmet'in kaftanını kavradı. "Ahmet, görmüyor musun? seni Akhran gönderdi! Beni günah işlemekten kurtardın! Bu benim buradaki ilk gecemdi. Sen... benim ilk... ilk..." 54 AKHRAN'IN KAHİNİ Teni yanıyordu; kelimeyi söyleyemedi. Ahmet elini Meryem'in dudaklarına koydu. Meryem, Ahmet'in parmaklarını yakalayarak ateşli bir şekilde öpmeye başladı ve Ahmet'in önünde diz çöktü. "Akhran'a şükürler olsun!" Kadının güzelliği Ahmet'i sersemletti. Saçının kokusu, bedeninde asılı duran parfüm kokusu onu sarhoş etmişti. Gözyaşları, masumiyeti, tatlılığı, nerede oldukları ve etraflarında olup bitenlerin bilgisiyle karıştı, Ahmet'in kanını tutuşturdu. Sarhoş bir adam gibi sendeledi ve eli ayağı tutmadığından yanına çöktü. "Meryem, ne oldu? Neden buradasın? Son duyduğumda Kich'de, Khardan'ın annesi Badia'yla yaşıyordun..." "Ah! O kadının adını anma!" Meryem ellerini göğsüne bastınp ipekli giysiyi kavradı, umutsuzlukla çekiştirdi. "O adın

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


söylendiğini duyacak kadar kıymetim yok!" Topuklarının üzerinde ileri geri sallanarak, acıyla inleyerek, elbisesinin yırtık kumaşı kaymak gibi beyaz tenini, inip kalkan göğüslerini açığa çıkarsın diye ellerini iki yana bıraktı. Ahmet ürpererek bir nefes aldı. Meryem'in çenesini tutarak yüzünü kendininkine çevirdi ve o kocaman, gözyaşlarıyla parlayan mavi gözlere bakmaya odaklandı. "Bana neler olduğunu söyler misin? Badia, insanlanm..." Korku onu ürpertti, kavrayışı sıkılaştı. "Korkunç bir şey oldu, değil mi?" "O kadar kötü değil!" dedi Meryem aceleyle, genç adamın bileğini kavrayarak. "Badia ve Kich'de yaşayan bütün insanlarımız evlerinden alındı ve zindana kondu. Ama eminim ki bunu biliyorsundur? Kannadi'nin emriyle yapıldı." "Kannadi olamaz," dedi Ahmet sert bir şekilde. "İmam. Onlar iyi mi? Kötü muamele görüyorlar mı?" "Hayır," dedi Meryem, ama Ahmet'in bakışlan altındaki göz55 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN leri aşağı yöneldi. Ahmet Meryem'in elini daha sıkı kavradı. "Bana doğruyu söyle." "Çok utanç verici!" Meryem ağlamaya başladı. Ahmet'in tenine düşen gözyaşları kül gibi yanıyordu. "Ben Badia ve kızlarıyla bir hücredeydim. Bir gece muhafızlar geldi. Dediler ki... birimizi istiyorlarmış... gönüllü olarak... yoksa hepimizi zorla alacaklarmış..." Meryem anlatmaya devam edemedi. Ahmet gözlerini kapadı, içinde acı, kızgınlık, şehvet kabarıyordu. Gerisini tahmin edebiliyordu ve kollarını Meryem'e sararak, onu kendine doğru çekti. Kadın başta direndi ama Ahmet'in güçlü kollan onu rahatlatsın diye yavaş yavaş gevşedi. "Kendini diğerleri için feda ettin," dedi nazikçe, saygıyla. "Muhafızlar benden yorulduklarında," diye devam etti Ahmet'in göğsünde ağlayarak, "beni bir köle tacirine sattılar. Beni buraya getirdi. Ben... kaçtım, ama sonra gidecek bir yerim, param yoktu. Akhran bağışlasın, daha alçalabileceğimi düşünemezdim, ama Akhran —adına hamdolsun- seni karşıma çıkardı." Ahmet Tannnın adını duymaktan hoşlanmayarak, Akhran'ın kendisini bu zavallı kızı kurtarmak için kullanmış olabileceğinden daha da az hoşlanarak, rahatsız bir şekilde kıpırdandı. "Tesadüf," dedi Ahmet sevimsiz bir şekilde. Ama Meryem kafasını sert bir şekilde iki yana salladı. Altın rengi saçlarının üzerindeki örtü kaymıştı; soluk telleri yıldızların ışığında gümüş renginde görünüyorlardı. Ahmet kızın gözyaşlarıyla nemlenen buklelerden birini aldı. Yumuşak, ipeksi ve gül kokuluydu. Biraz sonra söyledikleri boğazına takıldı, ama söylenmeleri gerekiyordu. 56 AKHRAN'IN KAHİNİ "Khardan seninle gurur duyardı..." Meryem ona endişeyle baktı. "Bilmiyor musun..." Kafası karışmış bir halde duraksadı. "Sana söylemediler mi? Khardan... öldü. Macit, Badia'ya haber gönderdi. Cesedini buldular. Savaştan kaçtığıyla ilgili hikayeler -İmam'ın yaydığı dedikodular yalanmış. Khardan kahraman gibi gömüldü." Şimdi başını öne eğen Ahmet'ti, şimdi onun gözyaşlarını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


silmek için elini uzatan Meryem'di. "Üzgünüm. Bildiğini sanıyordum." "Hayır, acıdan ağlamıyorum!" dedi Ahmet umudunu yitirmiş bir halde. "Onuruyla öldüğü için duyduğum minnettarlıktan ağlıyorum!" "İkimiz de onu severdik," dedi Meryem. "Bu hep aramızda bir bağ oluşturacak." Yanaklan kazara birbirine dokundu. Tatlı gece esintisi gözyaşlarıyla ıslanmış teni soğuttu ve tutkuyla kızarttı. Meryem, Ahmet'i itti ve ayağa kalkmaya çalıştı, ama elbisesine dolandı. Ahmet onu kendine çekti. Meryem kafasını diğer yana çevirdi, döndü, kavrayışından kurtulmaya çalıştı. "Bırak beni! Ben kirletildim! Bırak gideyim! Yemin ederim, korktuğun şeyi yapmayacağım. Beni kurtardın. Akhran'a dua edeceğim. Bana yol gösterir." "Sana yol gösterdi. Seni bana getirdi," dedi Ahmet sert bir şekilde. "Seni çadırıma götüreceğim. Orada güvende olursun, ve Kannadi'ye gideceğim..." "Kannadi!" Kelime tiz ve sert bir şekilde söylenmişti, Ahmet geri çekildi. "Unuttun mu?" diye fısıldadı Meryem aceleyle. "Ben Sultan'ın kızıyım! Amir'in benim babamı, annemi öldürdü! Beni öldürmeye çalıştı! Beni bulmamalı!" Meryem paniğe kapılmış 57 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN bir halde ayağa kalktı ve karanlığın içinde, giysilerinin uzun eteklerine takılıp düşerek ilerlemeye başladı. Ahmet onu kovaladı ve bileğinden yakalayarak kendine çekti. Meryem'in vücudu Ahmet'in kollan arasında titriyordu. Ağlıyor ve korkuyla sarsılıyordu. Ahmet altın rengi saçlarını okşayarak onu kendine bastırdı. "Hadi, öyle demek istemedim. Bir an için unuttum. Sana zarar vermeyeceğinden emin olduğum halde, ona söylemeyeceğim..." "Hayır! Hayır!" diye vahşice soludu kız. "Bana söz vermelisin! Akhran adına, Quar adına, hangi Tanrıya inanıyorsan onun adına yemin et." Ahmet bir an sessiz kaldı. Yırtık korsajdan dışan taşan sıcak, yumuşak teni hissedebiliyor, hızlı soluğuyla çıplak göğsü inip kalkıyordu. Kollarını etrafına sıkıca sardı. "Hiçbir Tann adına yemin etmem," dedi. "Hiçbir Tanrıya inanmıyorum. Artık değil. Ama kendi onurum üzerine yemin ederim. Seni güvende tutacağım, gizli tutacağım. Seni hayatım pahasına koruyacağım." Meryem'in gözleri kapandı. Başı Ahmet'in göğsüne düşttü, elleri boynuna uzandı ve rahatlama sayılabilecek, ama teslimiyet fısıltısı gibi görünen bir sesle iç geçirdi. Ahmet iç geçirmeyi dudaklarıyla durdurdu ve bu kez Meryem genç adamı itmedi. 58

8 Promenthas Bir ve Yirmi'yi çağırdı. Amacı -ölümsüzler düzleminde şiddetle süren savaşı tartışmaktı. Bir ve Yirmi bu kez bir araya geldiklerinde, her Tanrı ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Tanrıça diğerlerini, dünya olan cevherin kendi bakış açılarındaki hoşnutlukla görmüyordu artık. Artık güçlü Tanrıların sadece birkaçı yaşadıklan yerleri koruyabiliyordu. Diğerleri kendilerini Quar'ın zevk bahçesinde uysalca durur, evcil ceylana özgü bir merakla süzülürken bulmuşlardı. Promenthas hâlâ güçlüydü. Bahçede değil katedralinde duruyordu, ama gemi yapım sesleri kocaman odalarda yankılanıyor ve istirahatini bozuyordu. Hurn Denizi'nden uzaktaki Aranthia topraklarının ve insanlarının Tanrısı Promenthas'm takipçileri, Sardish Jardan'da sürmekte olan cihat tehlikesinden -şu an için- uzaktaydılar. Tırnakların ahşaba sürtünmesi çok yakında huzurlarını kaçıracaktı. Tara-kan İmparatoru Bas'ın güney krallığından bir donanma oluşturma planlarına yetecek zenginliği vardı. Bir yıl içinde donanması Hurn'u geçmek için hazır olacaktı. Quar'ın kalabalık, fanatik takipçileri Aranthia'nın duvarlı şehirlerine ve kalelerine hücum edecekti. Az nüfuslu, küçük vilayetlere bölünmüş Aranthia ülkesi,

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN oğullarıyla kızlannı birbirleriyle evlendirerek huzuru koruyan krallar ve kraliçeler tarafından yönetiliyordu. Toprak fazlasıyla ağaçlıktı, ülkenin kanı olan nehirler ve dereler dışında geçmesi zordu ve İmparatorun birliklerine uzun süre dayanabilirdi. Yine de Promenthas, eninde sonunda insanlarının bozguna uğratılacağını, hiçbir sebep olmasa da sırf sayılarının fazlalığı nedeniyle istilaya uğrayacaklarını biliyordu. Bereketli başkent Khandar, tek başına Aranthia'nın toplam nüfusundan fazla insan banndırıyordu. Sunağın yanındaki arkalıklı bir sırada oaırmakta olan Promenthas, Quar'ın katedrale acele etmeden girişini sert bir ifadeyle izledi. Tanrı o kadar büyümüştü ki, kapı eşiğinden geçmek için başını eğmek ve vücudunu yan döndürmek zorunda kalmıştı. İhtişamlı cüppesi çok nadir ve pahalı bir kumaştandı. Vücudu dünyanın bütün mücevherleriyle süslenmiş olan Quar, katedralin, son zamanlarda ilgisizlikten kir ve toza bulanmış pencerelerinin vitraylarından daha parlak bir şekilde ışık saçıyordu. Quar'ın hemen arkasından kırıta kırıta yürüyerek, onunla neşeyle gevezelik ederek ve aynı zamanda Quar'ın kıymetini içten içe hesaplayarak Kharmani, Zenginlik Tanrısı geliyordu. Cevherin başka bir yüzeyinin daha parlak ışıklar saçmasını önemsemeyen Kharmani'nin yüzeyi kendi ışığıyla -altın renkli bir ışıkla pırıldıyordu. Hiçbir Tanrı -ne en şerri, ne en hayırlısı- o ışığı azaltmayı denemeye cesaret edemezdi. Bir ve Yirmi'nin geri kalan her biri Çjuar'ın ayaklarına kapanabilirdi. Kharmani, o el Kharmani'nin bulunduğu yönde altın paralar fırlatmaya devam ettiği sürece, Çmar'm sağ yanında oturacaktı. Promenthas, Çmar'ın arkasında, Tannnın uçuşan cüppesinin altına gizlenerek katedrale girmeye çalışan gölgemsi bir 60 AKHRAN'IN KAHİNİ sekil gördü. Promenthas kaşlarını çattı ve biçare cüzdanların kaderine iç geçirdi çünkü şüphesiz biliyordu ki bu Tanrı -Benario- Hırsızların Tanrısı, ayrıldıktan sonra, cüzdanında bir kuruş bile kalmayacaktı. Kharmani, Quar'ın sağ tarafında oturuyor olabilirdi, ama Benario önce Quar'ın parmaklarını çalmazsa solunda oturuyor olacaktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Promenthas ayağının altında bir gürleme hissetti ve Astafas'ın, Karanlık Tanrısı'nın, Quar'ın ebedi gecenin yeraltı dünyasına adım atmasını izlediğini anladı. Işık Astafas'ın gözlerini acıtıyor olmalı, diye düşündü Promenthas ve kadim düşmanı için kaçınılmaz bir duygudaşlık hissetti. En azından Astafas bu alçaklann seviyesine inmemişti. Quar'ın arkasında, Bir ve Yirmi'nin, parlayan Tanrının gölgesinde kendi parlaklıklarını kaybetmiş daha bir çok üyesi ilerliyordu. Sinmiş ve pusmuş Uevin, Quar'ın cüppesinin kenarlarını uysalca taşıyordu. Mimrim, başı eğik, arkadan yürüyor, Tanrı yomlduğuna karar verebilir ve dinlenmek isteyebilir diye bir oturma minderi taşıyordu. Hannah, Ulu Steplerin boynuzlu, miğferli Tanrısı, Quar'm maiyetinde ilerliyordu. Mızrağını taşıyan savaşçı Tanrı ağırbaşlı görünmeye çalışıyordu; ama Promenthas'la gözgöze gelmemeye çalışıyordu ve aksakallı Tanrı söylentilerin doğru olduğunu ölümsüz varlığında hissettiği bir ağırlıkla anladı. Hannah'ın insanları İmparatorla ittifak kurmuştu ve savaşa Quar'ın tarafında katılacaklardı. Promenthas diğer Tanrı ve Tannçaları da gördü, ama şimdi en çok yokluğu göze çarpanlarla ilgileniyordu. Katedralin altyapısını sarsan kızgın gürlemeler, Astafas'ın, Quar'a hizmet etmeden önce kendini Sul'ün çukuruna atacağının göstergesiydi. Evren ve Zhakrin, Promenthas döndükleri söylentisini duyduysa da, orada değildiler. Ve elbette Akhran, Gezgin, or61 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN talıkta görünmüyordu. » Quar'ın badem gözlü bakışları Promenthas'ı arıyordu. Aksakallı Tanrı yavaşça, büyük bir vakarla ayağa kalktı ve sunağının önünde durmak için doğrudan o yana ilerledi. Etrafını sarmış melekler yoktu. Ölümsüzlerin düzlemindeki savaş bütün astlarını çekmişti. Sadece bir melek kalmıştı ve o da koro balkonunda güvenle saklanmıştı. "Neden Bir ve Yirmi'nin toplanmasını istedin -belki de Bir ve On yedi demek daha iyi olur," dedi Quar narin sesiyle. Kharmani Tanrının esprisine kıkır kıkır güldü. "Bir ve Yirmi'yi bir araya topladım," dedi Promenthas, sesi boğuk ve sertti, "çünkü ölümsüzlerin düzleminde halen sürmekte olan savaşı tartışmak istiyorum." "Savaş." Quar eğlenmişe benziyordu. "Buna çekişme de, şımarık çocukların didişmesi!" "Savaş diyorum," diye öfkeyle karşılık verdi Promenthas. "Ve sebebi de sensin!" Quar güzelce çizilmiş bir kaşını kaldırdı. "Ben? Sebep? Sevgili Promenthas, bu disiplinsiz yaratıkların yarattığı tehlikeyi görerek, onları insanların meselelerine daha fazla buaınlarını sokamasmlar diye güvenli bir yere kapatan ve himayemiz altındaki dünyaya disiplin ve düzen getirmeye çalışan bendim. Hem göklerdeki hem dünyadaki tahribat, Akhran'ın vahşi ve kontrol edilemez cininin burnunu sokması yüzünden yaşandı. Kontrolü doğrudan ele almamızın zamanı..." "Senin kontrolü doğrudan ele almanın zamanı geldi, demek istediğin bu değil mi?" "Beni sinirlendirmeye mi çalışıyorsun Grisakal?" Quar hoşnutlukla gülümsedi. "Eğer öyleyse, başaramayacaksın. Kardeşlerinin hepsini nezaketle dahil ettim, sen meseleyle uğraşama62

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


AKHRAN'IN KAHİNİ vacak kadar zayıf olabilirsin ama ben değilim. Biri insanlığın çilesinin yükünü üstlen..." "Söylediğin şeyi gerçekten kastediyorsan," diye araya girdi katedralin dışından, Quar'ın zevk bahçesinin duvarlarının ötesinden gelen bir başka ses, "o zaman Kaug olarak bilinen, gücünün çoğunu senin verdiğin ifriti sürgüne gönder. Şişmiş egonu indir Quar, bırak da tutkunun pis kokulu havası dışarı çıksın. Bir kez daha bizden biri -cevherde bir yüzey- ol ki güzelliği sonsuza dek sürsün." Gezgin Akhran, Promenthas'ın katedraline girdi, Quar'ın zevk bahçesinde uzun adımlarla ilerledi. Ahkran'ın çizmeleri tozla kaplıydı; uçuşan kaftanı yıpranmış, lime lime olmuş ve kanla lekelenmişti. Gezgin Tanrı, Quar'a kıyasla küçük ve hırpani görünüyordu. Kharmani, Akhran'a amirane bir tiksintiyle baktı ve esneyen Benario gölgelerdeki yerinden ayrılma zahmetine girmedi. Quar, Gezginle birlikte içeri giren atın, derinin ve terin kokusunun önüne geçmek için karanfillerle süslenmiş bir portakalı burnuna götürdü ve gözlerini Promenthas'a dikti. "Kaosa düzen getirmeye çalıştığım için aldığım teşekkür bu." Quar'ın sesi üzgündü, tavırları bu sözler, yüreğine dokunmuş birinin tavırlanydı. "En karanlık şerrin kötü Tanrısı Zhakrin'in gücünü kazanmasına yardım etmiş bu ikisinden ne bekleyebilirim ki? Ama bunu inkar edeceksiniz. Emirlerinizi yerine getiren o insanların Zhakrin'in pençesinden kurtulduğunu düşünüyorsunuz, ama onun gölgesi uzundur ve karanlık bir kez daha onlara yaklaşıyor. Ona güveniyorsunuz -masumların kanını içen bir Tanrıya." Katedralin koro balkonunda umutsuz bir çığlığa benzeyen bozuk bir ses geldi. Promenthas eliyle hızlı bir işaret yaptı, 63 MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN ama Quar, toz kaplı ahşap oyma trabzanlara baktı ve gülüşü derinleşti. "Sul, Cevheri tüm yüzeyler eşit ışıkla parlayacak şekilde tasarladı -hayır ve şer..." diye konuşmaya başladı Akhran öfkeyle, hailâ yüzünden çekip Quar'a ters ters bakarak. "Ah, şimdi de Sul'ün zihninden geçenleri okuyorsun ha Gezgin?" diye araya girdi Quar soğukkanlılıkla, Akhran'a bir bakış attı, sonra görüntü gözlerini kirletebilirmiş gibi gözlerini hızla çevirdi. "Derin düşüncelerden sonra, Sul'ün bir Tanrı olmasına niyetlendiğine inanıyorum, Bir ve Yirmi değil. Böylelikle ışığı saf ve parlak bir şekilde parıldayacak, kırılmak, bölünmek, dağılmak yerine doğrudan insanların üzerine saçılacak." "Bunu yap da Cevher tuzla buz olsun!" diye uyardı Akhran. "O halde parçalarını toplayacağım." Zarif bir reveransla, Quar, bahçesi ve onu izleyen maiyeti ortadan kayboldu. "Dikkat et de o parçalar seni kesmesin," diye bağırdı Akhran arkasından. Karşılık gelmedi. Akhran ve Promenthas katedralde yalnız kalmışlardı. "Öyle suratını asma," dedi Gezgin Tanrı, Promenthas'm sırtına hızla vurarak. "Quar ciddi bir hata yaptı -gücünün çoğunu ifrite verdi. Ölümsüzlerin düzlemindeki savaşı kazanmak için Kaug'u bozguna uğratmamız yeterli." Akhran'm gürleyen sesi vitrayları tıkırdattı. "Bu yapıldığında Quar düşecek." "Bu yapıldığında yıldızlar düşecek." Promenthas iç geçirdi,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ama sert yüzü bu umut ışığıyla hafifçe yatışmıştı. "Peh!" Akhran tükürecek oldu, nerede olduğunu hatırladı ve ağzını elinin tersiyle sildi. Sabırsızlıkla inleyen bir atın sesi serin karanlıkta sürüklendi. Hatla yüzüne saran Gezgin Tann döndü ve girişten aşağı, katedralin kapılarına doğru yürüdü. 64 AKHRAN'IN KAHİNİ promenthas, Tannnın topallamakta olduğunun ilk kez farkına vardı. "Yaralanmışsın!" "Önemli bir şey değil!" diyerek omuz silkti Akhran. "Quar Zhakrin hakkında ne dedi, senin ve benim takipçilerim -onlarla yolculuk eden genç büyücü hakkında? Tehlikedeler mi?" Ahkran döndü, Promenthas'ı kısılmış siyah gözleriyle süzdü. "İnsanlarım bana inanıyorlar. Ben onlara inanıyorum." "Tıpkı Zhakrin'in takipçilerinin ona inandıkları gibi. Quar'ın aradığı ve hep elde ettiği şeyi arıyor. Acıması yok, tutkusu yok. Belki de geri dönmesine yardım etmek hataydı. İtiraf edildiği gibi, Evren de onunla birlikte geldi, ama Tannça zayıf, inananlan çok uzakta, oysa Zhakrin'inkiler yakın. Çok yakın." Promenthas iç geçirdi ve başını iki yana salladı. "Biz sayıca çok azız ve kendi içimizde bölünmüş durumdayız. Korkarım durum umutsuz dostum." Akhran hızla katedral kapılarına atıldı ve temiz havadan içine derin bir nefes çekti. Atına binerek, Promenthas'ın düşmüş omzunu onu temin edercesine kavramak için eğildi. "Sadece ölüler umutsuzdur!" Doğrulup, atın böğrünü tekmeledi; hayvan yıldızların arasında dört nala ilerledi. "Ve acısızdır," diye mırıldandı Promenthas. Akhran'ın gittiği yola baktığında bir kan izi gördü. 65

l ± cû cc < 3-2 N

I Mathew parlak bir volkanik kaya kütlesinin üzerine oturdu. Tuz çölünün çıplak beyazlığına serpiştirilmiş siyah kayalar dünyanın kabuğunun hemen altında, insanın teninin hemen altında kımıldanan karanlık öğelerin somutlaşmış hali gibi görünüyordu. Sıcakla kavrulan toprağın yüzeyinde açılan çatlaklara bakan Mathew siyah kayanın işkence görmüş derinliklerden kaçışını, ölü bölgeden sızışını, kangrenli sıvının çürümüş bir yaradan akışını hayalinde canlandırdı. Genç büyücü korkunç görüntüden kurtulmak için gözlerini kapadı. Günün erken saati olmasına, güneş sadece birkaç saat

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


önce doğmuş olmasına rağmen, sıcaklık çoktan yükselmişti. Güneşin Örsü. Sanki Tannnın unuttuğu bu yeri insanlar bilerek böyle adlandırmışlardı -kısa, özlü, amaca hizmet eder şekilde. Ağır kadife kaftanların altında aşın terleyen, sıcaktan ve bitkinlikten yan sersemlemiş halde olan Mathew saf ateşten güçlü bir kolun bir çekiç salladığını, çekici bölünen ve çatlayan zemine vurduğunu ama sonuç vermediğini, kıvılcımların uçuştuğunu, patlamadan ısı dalgalannın çıktığını canlandırdı kafasında... "Mat-hew!" Bir el onu sarsıyordu. Mathew kızarmış, hülyalı gözlerini kaldırdı. Önünde bir şekil titreşti -yabancı, camlarla süslenmiş kurban elbisesinin MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN içinde Zohra. Her cam güneşin ışığını yakalıyor, en. ufak bir hareket panldamalarma, parlamalarına ve şıngırdamalarına neden oluyordu. Parlaklıktan sersemlemiş olan Mathew ona göz kırptı. "Susadım," dedi. Dilini dudaklannda gezdirince, dudaklarını kaplayan tuzun tadını alabiliyor, onu hissedebiliyordu. "Cin su getirdi," dedi Zohra ayağa kalkmasına yardım ederek. "Gel, konuşmamız lazım." Kürdin Denizi'nde bir gece, bir gün ve bir gece daha yol almışlardı. Daha önce birkaç saatte geldikleri yeri geçmeleri bu denli uzun sürmüştü. Zhakrin Kalesi'nin etrafındaki daimi fırtınanın yol açtığı rüzgar onlarla oynamaktan zevk almış, onları yanlış yönde millerce sürüklemiş, sonra tamamen kesilerek yol aldırmamış, sonra en beklenmedik anda önden vurmuştu. Cinler olmasa güvertedeki insanlar yön duygularını çok geçmeden kaybederlerdi, çünkü tepede dönen bulutlar güneşi ve yıldızları saklamış, yolculuğu imkansız hale getirmişlerdi. Teknenin, yanlarına asılan, hasta, sırılsıklam ve soğuktan titreyen, yemek ve sudan mahrum -kontrol edemediklerinden değil- sefil sakinleri canlarından vazgeçmişlerdi. Teknenin sahibi Meelusk sesi kısılana kadar korkudan uludu. Tekne nihayet kıyı şeridine sürtündüğünde, cinlerin ikisi, Sond ve Pukah, kirlenmiş yolcularını sahile taşıdılar. Toparlak vücudu yelken işi görmüş olan üçüncü cin, Usti, ölümlü efendileri kadar hasta ve harap durumdaydı. Usti, fırtınalarla korkuya kapılmış ve gûllar tarafından kovalandıklan endişesiyle, Usti tüm yolculuk boyunca gözlerini sımsıkı kapalı tutmuştu. Yolculuğun sonunda, cin gemi direğini bırakmayı ve gözlerini açmayı reddetmişti. Sond onu boşuna azarladı, teşvik etti ve cinin düşünebileği 70 AKHRAN'IN KAHİNİ bütün lezzetli yemeklerden bahsetti. Usti inleyerek kımıldamavı reddetti. Pukah sonunda şişman cinin parmaklarını gemi direğinden zorla ayırmak zorunda kaldı. Serbest kalır kalmaz, Usti havası söndürülmüş bir domuzun mesanesi gibi söndü ve sığ suda nefesi kesilerek ve inleyerek uzandı. Güneşin Örsü. Nerede olduklannı onlara söyleyen Pukah'tı. Gece çölün alevleri dindiğinde, ateşler söndüğünde, örs soğuk çelik gibiydi. Mathew ıslak giysileri içinde iliklerine işliyora benzeyen soğuktan titremişti. Khardan, Pukah ve Sond bir ateş yakma meselesini tartışmış ve Mathew üçlünün bunun akılsızca olacağına karar vermelerini sancılı bir hayal kırıklığıyla duymuştu. O lanetli denizde yaşıyormuş gibi görünen kötü bir ifritin dikkatini çekmekle ilgili bir şey.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Şafak geldiğinde Mathew sıcaktan zevk almış ve düzensiz bir şekilde uyumayı başarmıştı. Uyandığında, sıcaklığın ona fiziksel bir darbe indirdiğini hissetti. Güçlükle ayağa kalkarak volkanik kayanın çıkıntısının yetersiz gölgesine sıkışmış ve ne yapacaklarını merak etmişti. Zohra'ya göre, artık bir çeşit karara varılmıştı. Mathew, Kürdin Denizi'nin yüzeyinden zaman zaman sürüklenen hafif esintiyi yakalama umuduyla, giydiği kaftanın başlığını bir kenara attı. Su şimdi düz ve kıpırtısızdı, rüzgarları acımasız güneş tarafından emilmişti. Delikanlı terden sırılsıklam olan uzun, kızıl saçlannı ensesinde topladı. Yapmakta olduğu şeyin farkına varan Zohra başlığı yakaladı ve Mathew'un başına çekti. "Güneş tenini şişteki et gibi yakar. Sıcaklığı aklını kaçırtır." Mathew buna inanmaya hazırdı ve başlığın yerinde kalmasına katlandı, hatta başlığı alnına doğru aşağı çekti. Muhakkak ki bu korkunç yerden çok geçmeden ayrılacağız, diye düşündü uykulu bir halde. Cinler bizi güçlü koUanyla taşıyacak ya 71 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN da belki bir bulutun üstünde uçacağız. » Khardan'ın yüzünü gören Mathew gerçeğe döndü. Yüzü öfkeden kararmıştı; siyah gözleri ayaklannın altındaki kumdan daha sıcak yanıyordu. Cin, karşısında sessiz, utanmış, ama katı ve kararlıydı. "Bu konuda ne biliyorsun?" diye parladı Khardan Mathew'un üzerine gelerek. "Hangi konuda ne biliyorum?" diye sordu Mathew sersemlikle. "Göklerdeki bu savaş hakkında! Pukah'ın bana söylediğine göre haberi onlara senin cinin vermiş!" "Benim cinim mi?" Mathew şaşırarak baktı. "Benim bir cinim yok!" "Cin değil, melek," diye düzellti Pukah, gözlerini efendisinin -eski efendisinin- öfkesi karşısında aşağıda tutarak. "Promenthas'ın hizmetindeki koruyucu bir melek." "Melek gibi varlıklar yoktur," dedi Mathew, alnındaki teri silerek. Aldığı her nefes canını yakıyordu; saf alevde nefes almak gibiydi. "En azından," diye ekledi kafasını iki yana sallayarak, bunun ne kadar gerçekdışı olduğunu düşünerek, "benimle işi olan varlıklar yok. Ben rahip değili..." "Öyle varlıklar yok!" diye bağırdı Pukah, başını kaldırıp ürken Mathew'un karşısına öfkeyle çıkarak. "Meleğin göklerdeki en sadık varlıklardan biri! Döktüğün her gözyaşı için, o iki gözyaşı döktü! Izdırap duyduğun her acıyı benimsedi. Seni çok seviyor ve sen -değersiz köpek- en iyi, en güzel meleği kötülüyorsun -Hayır, Asrial, söyleyeceğim! Öğrenmeli!" "Pukah! Pukah!" diye tekrar tekrar bağırdı Khardan ve sonunda tiradı durdurmayı başardı. "Ne zamandan beri, sen cin, bir ölümlüyle böyle saygısız72 AKHRAN'IN KAHİNİ ca konuşuyorsun?" diye sordu Zohra. "Ben hallederim hanım," dedi Khardan. "Geçmişte hallettiklerinden daha iyi olur sanırım, değil mi bey," diye karşılık verdi Zohra dudak büküp yele gibi siyah saçlannı omzuna atarak. "Hatırlayacak olursan, bizi buraya getiren benim eylemle-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rim değildi, hanım!" Khardan derin bir nefes aldı. "Beni savaş alanında bırakmış olsaydın..." "Şimdiye dek ölmüş olurdun," dedi Zohra soğukkanlılıkla. "İnan bana, bey, seni kurtarma eylemimden kimse benden fazla pişman olamaz!" "Kesin şunu!" diye bağırdı Mathew. "Yeterince şey yaşamadık mı? O karanlık şatoda, ikiniz de hayatınızı diğerine sunmak için hazırlandınız. Şimdi de..." Mathew sustu. Khardan denize bakıyordu, yüzü katı ve sertti. Çene kasları seğiriyor, boynundaki tendonlar gerilmiş zorlanıyordu. Söylediklerim ona o korkunç yeri hatırlatmak dışında bir işe yaramadı, diye düşündü Mathew üzüntüyle. Her şeyi tekrar yaşıyor! Mathew hızla Zohra'ya baktı. Yüzü yumuşamıştı; kendi işkencesini hatırlıyordu. Kocasının gözlerindeki acıyı görebilseydi... Ama göremedi. Durduğu yerden, geniş sırtı, yukarı kalkmış başı, gergin ve bükülmeyen boynu görüyordu sadece. Dudaklarını birbirine bastırdı. Zohra kollarını göğsünde korkutucu bir şekilde kavuşturdu, giysinin cam süsleri kulak tırmalayıcı bir şekilde birbirine çarpıyordu. Mathew'un eli, parmakları titreyerek Kalif e uzandı. Khardan ânında dönünce Mathew elini geri çekti ve kaftanının sarkan, uçuşan kollannm içine sakladı. Kalif karısının duyguları73 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN nı ele vermeyen yüzüne şöyle bir baktı ve yüz ifadesi»daha da sertleşti. "Affınızı dilerim, ya şeydi ve o delinin de -Mathew'un yani," dedi Pukah alçakgönüllülükle. "Delinin -Mat-hew'un- o melek hakkında bir şey bilmesinin mümkün olmadığını anımsadım, çünkü ölümlülerle ölümsüzler arasındaki böyle bir temas onun Tannsı -söylemek gerekirse, çok haşin türden bir Tanndır ve pek de fazla eğlenmeyen cinstendir- Promenthas tarafından yasaklanmıştır. Ancak, bence delinin en azından sağ olduğu için minnettar olması gerek gibi geliyor bana..." "Minnettar! Elbette minnettar!" dedi Khardan sabırsızca. "Ve sen bana bu şey... hakkında bir şey bilmediğini söylüyorsun." "Melek," dedi Pukah yardımcı olmak için. "Evet." Khardan kulağa garip gelen o kelimeyi söylemekten kaçındı. "Öyleyse bu savaş hakkında hiçbir şey bilmiyor." "Hayır, ya şeydi." Pukah daha sinikti ama, Sond'la bakışınca, Kalif in hoşnutsuzluğu artan yüzüne bakarak devam etmeye kararlıymış gibi göründü. Asrial -bu meleğin adı sahipBir ve Yirmi'nin bir toplantısına katıldı. Ölümsüzlerin düzleminde süren savaştan orada haberdar oldu. Akhran da bizzat oradaydı, sahip ve Quar'ın gücünün çoğunu, artık ölümsüzleri kadim hapisanemize, Ölüler Diyarı'na sürmenin yollarını arayan ifrit Kaug'a yerleştirdiğini söyledi." "Bir ifrit!" diye homurdandı Khardan. "Muhakkak ki Akhran bir ifritle başa çıkabilir!" "Tanrılann hizmetkarlarının düzleminde harekete geçmesi Sul tarafından yasaklanmıştır, ya şeydi. Bu kadar meyilliyse, bunun Akhran Hazretleri'ni durduracağını düşündüğümden değil. Ama Asrial bize Akhran'ın" -cin tereddüt etti, diğer cine baktı, iç geçirdi ve kötü haberi verdi- "Akhran'ın bedeninde 74

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


AKHRAN'IN KAHİNİ bir Ç°k Yara var ve onlan saklamak için elinden geleni yapsa da Promenthas, Tanrımızın fazla yaşamayacağından korkuyor. " "Akhran... ölüyor ha!" dedi Khardan inanmayarak. "Tanrımız gerçekten o kadar zayıf mı düştü?" "Ondan ziyade, insanlarının inancı zayıfladı diyelim," diye araya girdi Sond sessizce. Khardan kızardı. Eli, görünüşe göre bilinçsizce, göğsüne gitti. Mathew, Kalifin aldığı, artık sadece izi kalmış ama bir adamın ruhunda sonsuza kadar kalacak olan yaralan canlı bir şekilde hatırladı. Tanrının eliyle iyileştirilmiş yaralar. Yoksa onun yerine Tann tarafından alınmış yaralar mı? "Halkımız." Zohra'nın gözlerinde parlayan gurur ve öfke soldu, yerini korku ve endişeyle gölgelenmiş gözlere bıraktılar. "O kadar çok şey oldu ki... halklarımızı unuttuk." "Onlara dönmemize yardım etmeniz için daha da büyük bir neden bu," dedi Khardan, Pukah'a öfkeyle. "Kaug'la savaşmamız için daha büyük bir neden Kalif." Sond çok içten bir saygı, çok sert bir kararlılıkla konuşmuştu. "Bu savaşı Kaug kazanırsa, bütün ölümlüler dünyadan yok olacak. Tannlann en güçlüsü olan Quar insanlar üzerindeki doğrudan etkisini artırabilecek. Daha da güçlenecek, diğer Tanrılar zayıflayacak, Bir ve Yirmi giderek Bir olacak." "Sadece birkaç saatliğine gideceğiz, ya şeydi/' dedi Pukah güvenle. "Bu Kaug denen yaratıkta bir dağın gücü olabilir, ama beyni de bir dağınki kadar ancak. Onu bozguna uğratacağız ve siz bizi özlemeye başlamadan döneceğiz." "Günün sıcak saatlerinde, ya şeydi, sizin için hazırladığımız çadırda dinlenin. Size akşam yemeği servisi yapmak için döneceğiz," diye ekledi Sond. 75 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN İki cin kaybolmaya başladılar. Mathew yanağına bir şeyin, yumuşak, hafif ve bir tüy kadar narin bir şeyin sürtündüğünü hissetti ve onu yakalamak için elini hızla kaldırdı, ama orada hiçbir şey yoktu. "Khardan!" diye bağırdı Zohra ona asılarak. "Bizi burada terk etmeye niyetliler! Gitmelerine izin veremezsin!" "Onlan durduramam!" diye bağırdı Khardan sinirli bir şekilde, Zohra'nın ellerini silkip atarak. "Ne yapmamı beklerdin? Artık onlann efendisi değilim!" "Ama ben öyleyim!" diye çığlık attı tiz bir ses. 2 Herkes güvence tartışması sırasında unutmuş olduklan sıska, küçük adamı hatırlayıp irkilerek döndü. Doğruyu söylemek gerekirse, bütün yolculuk boyunca kimse Meelusk'a fazla dikkat etmemişti. Boncuk gözlü, pis gülüşlü bir yüzü olan balıkçı, yolculuğu teknenin zemininde bir yığma sıkışmış olarak geçirmişti. Herhangi biri -özellikle de kaslı Khardan- ne zaman ona doğrudan bakacak olsa, Meelusk, kimsenin kendisine bakmadığını düşündüğü an saldırgan bir hırlamaya dönüşen, yaltaklanan, kölelere yakışır bir şekilde sırıtmıştı. Şimdi kumların üzerinde gürültüyle yürüyerek, Sond'un lambasını göğsüne bastırarak ve Pukah'm fazla su almış (ufak tefek adam kadar büyük olan) yılan büyücüsü sepetini sürükleyerek geliyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Sana güvenmiyorum, seni kara sakallı iblis," diye bağırdı Meelusk, parlayan gözleri Khardan'a sabitlenmişti. "Yanındaki kadın bir dişi şeytan ve senin ne olduğunu bilmiyorum kızıl saçlı ucube!" Gözleri hızla Mathew'a çevrildi. "Ama ister dişi şeytan ister erkek iblis ol, senden çok yakında kurtulacağım! Çok yakında hepinizden kurtulacağım!" Bunlar kulağa hoş gelen sözlerdi, ama cin Sond ve Pukah ortadan kaybolmaya devam ediyorlardı ve kimin kimden kurMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN tulduğu Meelusk'ın kafasına dank etti. "Geri dön!" diye bağırdı ufak adam, Sond'un lambasını havada sallayarak. "Ben senin efendinim! Seni denizden kurtardım! Bana itaat etmek zorundasın ve ben sana buraya geri dön diyorum!" Cinlerin görüntüleri dalgalandı, sonra yavaşça cisimleşti. "Haklı ne de olsa," dedi Pukah, Sond'a. "O bizim efendimiz." "İddiaya girer misin!" dedi Meelusk kendini beğenmişçe, Khardan'a zafer dolu bir bakışla bakarak. "Bizi denizden kurtardı. Ona sadakat ve bağlılık borçluyuz," dedi Sond hemfikir olarak. Kefiyeli başlar selam verdi; cinler gelip sıska adamın karşısında yüzükoyun yere kapandılar. "Kesinlikle haklısın!" diye kıkırdadı Meelusk. "Şimdi ayağa kalkın ve beni dinleyin." Khardan ve arkadaşlarını işaret etti. "Bedevileri kumsalda çürümeye bırakın. Sularını ve o çadırı alın." Cin tarafından korunan Meelusk bedevilere kemikli yumruğunu sallamaya yetecek kadar güvende hissediyordu kendini. "Sizi katil, fesat kalpli şeytanlar! Kanıma susamış halde bana baktığınızı gördüm! Ha! Ha! Susuzluğunu çekeceğiniz sadece o değil." Meelusk ayağının dibindeki cine döndü. "Şimdi beni bir sultan gibi giydireceksin, sonra bana güzel kadınlar getir, sonra gümüş ve mermerden, kimsenin bana ulaşamayacağı kadar yüksek duvarlı bir saray yap. Sonra köyüme gideceksin. Oradaki insanlar bana yeterince saygı duymuyorlar. Ama duymasını öğrenecekler! Evet öğrenecekler, itler. Oraya gittiğimizde, evlerini yere sereceksin, tek tek. Ve onları yere yapıştıracaksın! Ve sonra ateşe vereceksin! Ondan sonra, bana dünyadaki bütün altın ve mücevherleri getireceksin -Hey! Se78 AKHRAN'IN KAHİNİ nin neyin var?" pukah bir elini alnına götürdü ve gözlerini devirdi. "Çok fazla emir, sahip." "Ah, kalınkafalısın, öyle mi?" dedi Meelusk, kurnazca sırıtarak. "Evet," dedi Sond ağırbaşlılıkla, "öyle." "Efendim için güzel yeni giysiler!" emrini verdi Pukah ellerini çırparak. Meelusk'ın sıska, kirleri kabuklaşmış vücudu baştan ayağa çok pahalı bir ipek kozasıyla sarmalandı. "Hey!" diye bağırdı boğuk bir ses, kozanın arasından. "Nefes alamıyorum!" "Efendim için mücevherler!" emrini verdi Sond ellerini çırparak. İnci kementler, altın zincirler, her renk ve türden mücevher göklerden Meelusk'ın boynuna düştü, ağırlıkları neredeyse dizlerini büktü.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Efendim için kadınlar!" Gelinlik yaşta, fidan gibi vücutlar Meelusk'ın etrafını sardı, yumuşak sesleri, adamın soğanımsı kafasında tehlikeli bir şekilde dengede duran devasa, mücevherle dolu kefiyenin altından, kulaklarının görülebildiği kadarına fısıldadı. Kadınlar baştan çıkarıcı bir şekilde sokuldular ona. Ağzı şaşkınlıktan açık kalan ve sulanan Meelusk, hevesli ellerini serbest bırakmak için hem Sond'un lambasını hem de Pukah'ın sepetini bıraktı. "Efendim için yeni bir lamba ve yeni bir sepet!" diye bağırdı Pukah şevkle sürüklenerek. "Evet! Evet!" dedi Meelusk soluk soluğa, kadınlara iştahla bakarak ve yumuşak bedenleri pençe gibi parmaklarıyla sıkıca tutarak. "Her şeyin yenisinden! Daha çok altın! Daha çok mücevher! Onu yapınca, bu güzelliklerden de daha çok." 79 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN Pukah, Khardan'a anlamlı anlamlı baktı. Sessizce ve sinsice kayan Kalif, Sond'un lambasını ve Pukah'ın sepetini kaptı ve onları sıkıca tutarak, hızla geri çekildi. Ânında, kadınlar, mücevherler, inciler ve altın, kefiye, yün ve ipekler, hepsi kayboldu. "Ah, Efendi Meelusk, ne yaptınız?" diye bağırdı Pukah dehşetle. "Ha? Ne?" Meelusk etrafa çılgınca bakındı, ince elleri boş havayı sıkıca kavradı. Gözü dönmüş bir şekilde, ona üzüntüyle bakmakta olan iki cine yaklaşıp, "Geri getirin, beni duyuyor musunuz? Geri getirin onları!" diye uludu, kumun üzerinde zıplayarak. "Yazık, artık bizim efendimiz değilsiniz, sahip," dedi Pukah, ellerini çaresizce açarak. "Meskenlerimizi, kendi isteğinizle hediye ettiniz," dedi Sond iç geçirerek. Meelusk çılgınca bağırarak, dişlerini gıcırdatarak döndü ve sonra Khardan'a hamle etti, ama daha o iki adım bile atamadan, devasa Sond sıska, ufak adamı kollarından yakaladı. Cin, tekmeler savuran, çığlık atan ve orada bulunan herkese iğrenç lanetler yağdıran Meelusk'ı bir çocuk gibi kaldırarak teknesine taşıdı. Sond, Meelusk'ı içeri fırlattı ve tekneyi suyun üzerinde uçacak şekilde sert bir şekilde itti. "İyisi mi öyle bağırmayın, eski sahip!" dedi Pukah hızla uzaklaşan teknenin ardından. "Gûlların kulakları mükemmeldir!" Meelusk'ın bedduaları hızla kesildi ve her şey bir kez daha sessizdi. Tekne görüş alanlarından çıkınca, Sond ve Pukah kumun üzerinde yavaşça yürüyerek Khardan'ın karşısında dikildiler. Sond'un çökermiş, çizilmiş ve giyilemeyecek kadar kötü 80 AKHRAN'IN KAHİNİ , ırlırnda olan lambası Kalif in ayaklarının dibinde duruyordu. Pukah'm su almış ve yer yer sökülmüş sepeti, hurdası çıkmış lambanın yanındaydı. Khardan cinleri ölümlü dünyaya bağlayan nesnelere baktı, bakışları karanlık ve düşünceliydi. Cinler selam verdiler ve gergin sessizlikte beklediler. "Gidip yapmanız gerekeni yapın o halde!" diye hırladı Khardan sabırsızca, onlara bakmayı reddederek. "Ne kadar çabuk giderseniz, o kadar çabuk dönersiniz." Sond, Pukah'a baktı. Pukah başıyla onayladı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Hoşçakalın, Prenses, Kalif, Deli!" Tilki suratlı cin dalgalandı. "Gün batımında dönüşümüzü bekleyin!" Cinler ortadan kayboldu. "Zekice bir karar, bey!" diye hırladı Zohra. "Artık bu lanetlenmiş yerde tek başımızayız." "Benim vermem gereken bir karardı, hanım, senin değil!" diye kısaca karşılık verdi Khardan. Sadece kıyıya vuran suyun nazik sesi ve kumsalda devasa, cansız bir balık gibi yatmakta olan Usti'nin horultusuyla bölünen ağır bir sessizlik çöktü üzerlerine. "En azından benim cinim bizi terk etmedi..." diye konuşmaya başladı Zohra. Sond'un devasa eli aniden havadan uzandı. Cini geniş belindeki kuşaktan kavrayan el Usti'yi yukan çekti. Ürkek bir çığlık, bir itiraz iniltisi duyuldu, derken Usti de gitmişti. Üç insan, düşman kıyıda yalnızdı. Güneş çekicini çatlak toprağa indiriyordu. Zehirli kötü kokulu su havuzları fokurduyor ve kaynıyordu. Arkalarında, açık kapısı serinliğe bir bakış sunan, içerideki karanlığa davet eden bir çadır vardı. Tulumlarla su merkez sırıklara asılmış, kaselerce meyve ve pilav minderlerin önüne serili kilimlerin üzerine dağılmıştı. Çöl kaf81 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN tanları bile vardı. Cinler her şeyi düşünmüş ve temin* etmişlerdi. "İçeri gir hanım. Giysini değiştir," emrini verdi Khardan Zohra'ya. "Biz seni dışarıda bekleyeceğiz." "Kendi cinine hükmedemiyorsun! Kesinlikle bana da hükmedemezsin bey!" diye diklendi Zohra. Siyah gözleri Khardan'm üzerinde gezindi. Sadece bir Kara Paladin zırhı kalıntıları kuşanmış olduğundan, kahverengi teni kızarmaya başlamıştı. "Korunmaya ihtiyacı olan sensin. Ben seni beklerim." Khardan'ın yüzü öfkeyle kızardı. "Neden bana karşı çıkmakta ısrar ediyorsun kadın..." "Lütfen!" Mathew bir adım atıp aralarına girdi. "Yapmayın..." diye söze girdi, sendeledi ve ayaklarının üzerinde sallandı. "Yapmayın..." demeye çalıştı tekrar, ama nefes alamadı. Yanan akıntıya karşı yüzemiyordu. Gözlerini kapayarak, sıcaklığın bunaltan dalgalannda boğulmaya bıraktı kendisini. 82 3 Zohra ve Khardan, Mathew'u çadınn gölgesine taşıdılar. Giydiği ağır siyah kaftanı çıkardılar -Zohra hastalara bakarken yakışık aldığı gibi gözlerini aşağıda tutarak, genç adamın ince ve zayıf çıplaklığını görmüyormuş gibi davranarak- yüzünü ve göğsünü Kürdin Denizi'nin ılık, tuzlu suyuyla sildiler. Acı çeken genç adamla ilgilenirlerken, ikisi de diğerinin yakınlığından fazlasıyla haberdardı. Elleri kazara birbirine dokunduğunda, ikisi de irkiliyor ve sıcak kömüre değmiş gibi hızla birbirlerinden uzaklaşıyorlardı. "Nesi var?" diye sordu Khardan sertçe. Yapabileceği başka bir şey olmadığını görünce ayağa kalktı ve gidip çadırın açık kapısının yanında durdu. "Sıcaktan, sanırım," diye karşılık verdi Zohra. Bir bez şeridini suda ıslatarak sıcak alnına koydu. "Büyün onu iyileştirebilir mi? Cinler dönmezse..." Zohra, Khardan'a hızlı bir bakış attı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Bakışlarını Zohra'nın gözlerindeki suçlamadan kaçıran Kalif dışarı baktı. "Bu gece yolculuk etmek zorunda kalacağız," dedi soğuk bir şekilde. "Burada kalabilirdik." Bu bir beyanattı, öneri değil. Khardan başını iki yana salladı. "En fazla iki günlük suyuMARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN muz var. O da bittiğinde..." Cümlesini tamamlamadı.» O da bittiğinde öleceklerdi. Söylenmemiş olsalar da, kelimeler çadırda yankılandı. Khardan karısının saldırısını bekleyerek gergin duruyordu. Saldırı gelmedi ve Khardan neden olduğunu merak etti. Belki de iğneleyici, düşmanının etine saplanan bakışının yeterli olduğunu düşünmüştü. Ya da belki düşünmeden edilen laflardan pişmanlık duymuştu, bu ara ona Khardan'm verebileceği tek kararı vermiş olduğunu görmesi için düşünecek zaman vermişti. Nedeni ne olursa olsun sessiz kaldı. İkisi de uzun süre konuşmadı. Khardan tuz çölüne sıkkın bir şekilde bakarak, susamış olduğu suyla dalga geçer gibi ısı dalgalarının toprağı yalamasını seyrederek durdu. Zohra, Mathew'a kendi siyah kaftanından kaba bir battaniye yaptı, açık tenli bedeni tevazuyla örttü. "Büyümü kullanamam," dedi Zohra sonunda. "Ne muskam ne de tılsımım var. Nereye gideceğiz?" "Halkımıza. Batıya. Pukah bir şehir; Serinda hakkında birşeyler söyledi." "Bir ölüm şehri!" Zohra bunun iki kötü anlamı olabileceğini fark ederek dudağını ısırdı. "Hikayeyi herkes bilir," diye ekledi zayıf bir biçimde. "Onun su kuyularında bizim için yaşam olabilir." Adam da kadın da sessizce eklediler, olsa iyi olur. "Öğle sıcağı bastırmadan etrafa bakmaya gidiyorum." Çadırın kapısını örten kumaşı açmaya davranırken durdu. Khardan çizmesinin ucuyla yerde duran bir nesneye büyük bir dikkatle dokundu -Mathew'un kemeri ve deri bir kese. "Çocuğun büyüsü var," dedi endişeyle. "Yaptığını gördüm." "Çok usta ve güçlü bir sihirbaz," dedi Zohra gururla, sanki 84 AKHRAN'IN KAHİNİ Mathew kendi eseriymiş gibi. "Bana öğretiyordu. Görüntüyü onun büyüsüyle gördüm..." Khardan'a bakmıyordu; konuştuğunu ya da ses çıkardığını Huymadı. Ama onun fiziksel varlığına karşı o kadar duyarlıydı ki vücudunun gerilmesini, hafif ve hızla nefes alışını görmekten ziyade hissetti. Bilinçsizce yatan Khardan'ı savaş alanından sürüklemesinin, onu Amir'in askerlerinden kadın giysileri giydirerek saklamasının nedeni -öyle olduğunu iddia etmişti- görüntüydü. "Onun büyüsünü iyi bildiğine göre hanım" - alay, Zohra'nın soğuk sinirlerine bir kamçı gibi çarptı- "onunkilerden iyileştirmek için kullanabileceğin hiçbir şey yok mu?" "Sanatında usta olduğumu söylemedim," diye karşılık verdi Zohra alçak, tutkulu bir sesle, ona bakmadan, gözleri Mathew'un kıpırtısız şekline dikilmişti. "Bana öğretiyordu dedim. Ve Akhran üzerine yemin ederim," diye devam etti sesi hararetle titreyerek, "öyle bir büyüyü bir daha asla kullanmayaca-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ğım!" Uzanarak, nemli kızıl saçları genç adamın alnından geri çekmeye başladı, ama parmakları görünür şekilde titriyordu, ve ellerini aceleyle kucağında gizledi. Görünüşe göre hiçbir neden yokken, gözlerine yaşlar doluştu ve Zohra onları durduramadan yanaklarından aşağı süzülmeye başladı. Onlan silmek için elini kaldıramıyordu; bu Khardan'a zayıflığını açık ederdi. Hızla başını eğdi, siyah saçları öne düşerek yüzünü peçeledi. Ama Khardan yaşlann esmer yanaklarda parıldadığını, kıvrılan, titreyen dudaklarda kaybolmak için aşağı kaydıklarını çoktan görmüştü. Üzerine geçirdiği korkunç ateşten gömlek, cinler dönmezse yapacakları uzun ve çok tehlikeli yolcu85 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN luk-bunlar en güçlü insanın bile gözünü korkutmaya yeterdi. Khardan ona doğru bir adım attı, eli uzandı... Zohra aceleyle geri çekildi. "Çadırdan çıkmalısın bey." Gözyaşlarını saklamak için sert bir şekilde konuşuyordu. Ayağa kalkarak sırtını Khardan'a döndü. "Mat-hew rahatça dinlensin. Ben giysilerimi değişeceğim." Kaskatıydı ve omuzlan dik duruyordu. Parlayan güneş ışığına baktıktan sonra gölgelerden körleşmiş olan Khardan kansınm parmaklannm sıkıldığını ve etine saplandığını göremedi. Uzun siyah saçlarının parlak bir şekilde döküldüğünü ve bastırılmış duygularının yoğunluğuyla belinden yukarı bir ürperti geçtiğini fark etmedi. Ona göre, Zohra soğuk ve uzaktı. Çöl zeminine serpiştirilmiş volkanik kaya yığınları, bu etten kemikten daha çok sıcaklık yayıyordu. Khardan'm dilinin ucuna kelimeler üşüştü, ama öyle bir şiddet ve öfke karışımıyla ki, mantıklı hiçbir şey söyleyemedi. Dönerek, kapıyı örten kumaşı arkasından hızla çarparak, öfkesiyle çadırı neredeyse devirerek çadırdan dışarı çıktı. İmkansız olduğunu biliyordu, çünkü Zohra sürecek parfüm bulamayalı aylar olmuştu. Yasemin kokusu aldığına yemin edebilirdi. Khardan çöl kumunda öfkeyle ilerledi. Kadın insanı çıldırtıyordu! Bir dişi şeytandı o, eğri bacaklı balıkçı haklıydı! Khardan onu kollarının arasına almak ve... ve... canını almak istiyordu! Güneş kaynıyordu, ama kanı kadar değil. Biraz ileride kendini beğenmiş bir kumul gülü, bölgenin umut veren bir görüntüsü vardı. Vahşice, çatlak toprak üzerinde ilerledi. Çadınn içinde, güvenle saklanmış Zohra dizleri üzerine çökmüş ağlıyordu. 86 AKHRAN'IN KAHİNİ * * * Mathew öğle sıcağı boyunca uyudu ve gün batımına doğru dinlenmiş ve tetikte uyandı. "Cinler, döndüler mi?" diye sordu. Kimse cevap vermedi. Kelimeleri o kadar derin ve karanlık bir sessizlik kuyusuna düştüler ki, neredeyse duvarlardan sektiklerini duyabildi. Bir şey olmuştu. Aceleyle oturdu ve etrafa bakındı. Khardan çadınn bir yanına uzanmış yatıyordu. Bir dirseğinden destek alarak, boş havaya can sıkıntısıyla bakıyordu. Çadırın karşı tarafında Zohra cinlerin temin ettiği ye-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mekleri ustaca paketliyor ve görünüşe göre yolculuk için hazırlık yapıyordu. Ölümsüzler ortada yoktu. Mathew boğazının sıkıştığını hissetti. Kırba hemen yanındaydı. Kaldırdı ve içmeye başladı, Khardan'ın keskin, hızlı bakışını yakaladı ve kavrulduğu halde sadece bir ağız dolusu içti. Suyu mümkün olduğunca uzun süre ağzında tutarak, bunun susuzluğunu azaltacağını umarak, kıymetli sıvıyı ufak yudumlarla yuttu, mümkün olduğunca uzun idare etmesini sağladı. Su tulumunu nazikçe yerine koydu ve Khardan'ın karanlık bakışı başka yana çevrildi. "Güneş henüz batıyor ne de olsa," dedi Mathew zorla, Zohra'nm ona uzattığı küçük bir porsiyon yemeği eliyle iterek. Yenmeyecek kadar sıcaktı. "Çok yakında burada olurlar." Khardan kıpırdandı. "Bekleyemeyiz," dedi. Sesi, Mathew'un kelimelerini boğan kuyu kadar boğuk ve soğuktu. "Güneş battığı anda, yürümeye başlamamız lazım. Serinda'ya yarın gün doğmadan varmalıyız." Mathew'a bakınca, sert yüzü bir şekilde rahatladı. "O kadar endişeli bakma. Uzak değil. Kolaylıkla hallederiz." Bir el işareti yaptı. "Kumullardan şehir duvarlarını görebilirsin." 87 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN Khardan, uzun süredir aynı pozisyonda uzanıyormuş gibi kaskatı bir halde ayağa kalktı. Giysilerini değiştirmiş, pantolon giymiş, belden bir kuşakla bağlanan tuniğini üzerine geçirmiş ve çölün uzun, uçuşan kaftanlarından giymişti. Agal yerine, sabitlenmiş haik başını örtüyor, maskesi göğsüne sarkıyordu. Ayağında, kayan kumda yürümek için tasarlanmış yumuşak terlikler vardı. Zohra kadınların gevşek kaftanlarından, uzun kollu yeleklerinden ve bileğe oturan pantolonlarından giymişti. Başını ve yüzünü bir peçe örtüyordu. Mathew'a yan yan bakarak, gözlerini Khardan'dan titizlikle kaçırarak, yemeği de beraberinde götürerek çadırdan dışarı süzüldü. "Giyin," emrini verdi Khardan, çadırın ortasında bulunan iki giysi yığınını işaret ederek. Mathew birinde bir kadının ça~ dorunun ipek katlarını fark etti, diğeri Kalif in giydiğine benzer bir kaftan gibi görünüyordu. Garip delinin bugün hangi cinsiyetten olmayı seçeceğini bilmediğinden, Pukah düşünceli bir şekilde, her iki cins için de giysi bırakmıştı. Mathew ellerini erkek giysilerine uzattı, sonra durdu. Kızararak, Khardan'a baktı. "İzin var mı?" diye sordu. Kalif in dudaklarına hızlı bir gülüş dokundu ve karanlık gözlerini ısıttı. "Şu an için, Mat-hew. Tel'e döndüğümüzde, rolünü oynamaya devam etmen gerekebilir," -bir acılık kanıtı"karım rolünü." "Dert etmem," dedi Mathew hızla, sadece Khardan'm belirgin acısını azaltmayı düşünerek. Söylediklerinin ve ses tonunun ne kadar yanlış anlaşılabileceğinin çok geç farkına varan Mathew daha da beter kızardı ve dediğini açıklamanın yollannı aradı. Ama o kekelemekten başka bir şey yapamazken, Khardan, Mathew'a saygılı bir şekilde mahremiyet tanıyarak çadırdan çıktı. 88 AKHRAN'IN KAHİNİ "Budala!" diye küfretti Mathew kendine, metrelerce malzemeyi yoklayarak. "Neden duygularını dört rüzgara kapamıyor ve işine bakmıyorsun!"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Nihayet giyinip dışan çıktığında diğer ikisini birbirinden epey uzakta, sırtları hafifçe dönük, güneşin batıda ufukta kaybolduğu yere dikkatle bakarlarken buldu. Günün toplanan sıcaklığı yerden yansısa ve Mathew'a kendisini bir fırıncının fırınına adım atmış gibi hissettirse de, hava şimdiden serinliyordu. "Hazınm," dedi ve sesinin küçük ve gergin çıkmasıyla irkildi. Khardan döndü ve tek kelime etmeden tekrar çadıra girdi. Omzuna asılı kırbayla geri döndü ve hiç arkasına bakmadan, batıya doğru yürümeye başladı. Zohra dikkatle Khardan'ın arkasından gidiyor, ancak, onun ayak izlerine basmamak için, kumdaki kendi yolunda gidiyordu. Bundan ve omuzlarının duruş şeklinden, aynı yönde yolculuk etseler de, bunun Khardan'ın değil, onun seçimi olduğunu belli ediyordu. Mathew iç geçirerek arkadan güçlükle ilerledi, kendi ayak izleri kayan kumda hantaldılar, sık sık ayağı tökezliyor, her iki yanında ilerleyen iki ayrı izin üstüne yeniden basıyor, onları birbirine bağlıyordu. 89

4 Mathew kumulun tepesinden, bulutsuz, bunaltıcı, kızıl renkteki batı göğüne bakınca, Serinda şehrini gördü. Tarihini, ölü şehrin bedeviler arasında meşhur olan efsanelerini biliyordu. Yüz yıl kadar ya da daha önce, Serinda bir çok binlerle ifade edilen bir nüfusa sahip, gelişen büyük bir şehirdi. Ve sonra, efsaneye göre, aniden Serinda'daki bütün yaşam sona erdi. Kimse nedenini bilmiyordu. Kuzeyden gelen yağmacılar mı? Salgın mı? Galoş volkanının zehirli gazları mı? Şehir duvarlanna bakınca -bir camiyle minarenin san gökte gri-beyaz dantel gibi dış hatları- Mathew şüphe kımıltıları hissetti ve artık hiç kapanmayan kapılardan içeri girmek için hevesle bekledi. Belki bu gizemi çözebilirdi. Muhakkak ipuçları olmalıydı. Şehir yakında gözüküyor, diye düşündü Mathew, keyfi yerine gelerek. Khardan haklıydı. Birkaç saatlik bir yürüyüş onları bu çölden geçirecekti. Sabahtan önce Serinda'da olacaklardı. Gecenin koyu mavi karanlığı toprağın üzerine örtülmüştü. Mathew serinlikten zevk aldı. Yolculuğunun nihai noktası görüş alanında olduğundan, canlanarak, o kadar hızla ilerledi ki Khardan ona önlerinde daha saatler sürecek bir yürüyüş olduğunu ters bir şekilde hatırlatmak zorunda kaldı. AKHRAN'IN KAHİNİ Adımlarını gönülsüzce yavaşlatan Mathew ilerisi yerine etrafına bakındı ve bir kez daha bu bölgenin garip, vahşi güzelliğine hayret etti. Ay yoktu, ama siyah gökte parlayan sayısız yıldızdan yayılan ışıkta yollannı açıkça görebiliyorlardı. Mathew acayipliği, kumdaki beyazca parıldamayı yaratanın yıldızlar olduğunu bildiği halde, ona toprak, gün boyunca depoladığı ısıyı yaydığı gibi, kendi ışığını yayıyormuş gibi geliyordu. Gözlerini kaldırıp büyülenmiş gibi yıldızlara baktı. Kendi ülkesinden hayal edebileceğinden fazlası görünüyordu gökyüzünde. Bu yarıkürede takımyıldızlann değişen yerlerine çoktan alıştığı halde, kuzey göğünde parlayan Rehber Yıldızın yerini çok geçmeden saptadı ve yıldızı Zohra'ya gösterdi. "Benim ülkemin çocuklanna, Promenthas'ın bir meleğinin yolculara geceleyin rehberlik etmek için elinde bir fener ora-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


da durduğu öğretilir." Zohra ona kuşkuyla baktı. "İnsanların bunu mu takip eder -neydi?" "Fener, tıpkı bir lamba ya da meşale gibi. Gökte bir ışık." "İnsanların bir ışık seçiyor, onu izliyor ve o ışık onları istedikleri yere götürüyor ha?" Zohra ona gözlerini kısarak baktı. "Ve senin ülkendeki insanlar bir yerden bir yere gitmek konusunda gerçekten başarılılar ha?" "Sadece herhangi bir ışık değil Zohra," dedi Mathew, kadının yanıldığını fark ederek. "O özel yıldız hep kuzeyde parlar." "Ah! İnsanlar ülkende hep kuzeye gidiyorlar!" "Hayır, hayır. Yıldızın kuzeyde olduğunu bilince, doğuya mı, batıya mı, güneye mi gittiğini söyleyebilirsin. Tıpkı gün içinde nereye gittiğini güneşin konumuna bakarak söylediğin gibi. Senin insanlann bunu yapmıyorlar mı?" 91 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Akhran Hazretleri gökte ona rehberlik edecek bir lamba mı tutuyor? Ve düşmanlarına nerede uyuduğunu ilan mı ediyor?" Zohra utanmıştı. "Bizim Tanrımız öyle bir budala değil Mathew. Göklerin yolunu bilir. Biz dünyadaki yolumuzu biliriz. Sadece görebildiğimizi değil, duyduğumuzu ve kokladığımızı da izleriz. İnsanların bulutlar güneşi ve o yıldızı," -göğe doğru bellir belirsiz bir işaret yaptı- "örttüğünde ne yapıyor?" Ona yıldızın bir güneş olduğunu söyleseydim ne yapardı? Ya da güneşimizin bir yıldız olduğunu? Mathew, Zohra'ya bir astronomi dersi verdiğini hayal ederek kendi kendine gülümsedi. Onun yerine, ona bir başka mucizeyi açıklamaya koyuldu. "İnsanlarımın bir... bir" -çöl dilinde bir kelime bulmaya çalıştı- "içinde iğne olan hep kuzeyi işaret eden bir aletleri var." "Sul vergisi," dedi Zohra. "Hayır, büyü değil. Şey, bir açıdan, ama Sul'ün büyüsü değil. Dünyanın kendi büyüsü gibi bir şey. Görüyorsun ya, dünya bir portakal gibi yuvarlak ve bir top gibi dönüyor ve dönerken demiri kendine çeken çok kuvvetli bir güç yaratıyor. Aletteki iğne demirden ve— sen ne yapıyorsun?" "Biraz su iç Mat-hew." "Ama Khardan içmeme..." "İç dedim!" Zohra ona peçenin üzerinden ters ters baktı, gözleri Promenthas'ın Yol gösteren Fenerinden daha parlaktı. Mathew hafifçe keçi kokan ve evinin arkasındaki deredeki kayaların arasında fokurdayan en berrak, en saf kar suyu kadar tatlı, sıcak sudan itaatkar bir şekilde bir ağız dolusu aldı. "Şimdi gevşe Mat-hew," dedi Zohra ciddiyetle, yanağına nazikçe dokunarak. "Bizim yanımızda delice davranmak zorunda değilsin. Sana zarar vermeyiz. Khardan ve ben deli olduğunu biliyoruz." 92 AKHRAN'IN KAHİNİ Onu rahatlatmak için gülümseyen Zohra, rotalarını yıldızlara bakmadan hatasız çizen Kalif i izlemek için döndü. Sadece azıcık dinlenmek için durdular, Khardan onları Mathew'un anlayamadığı insanı tüketen hızda bir yürüyüşe zorluyordu. Serinda çok yakındı. Ağrıyan bacaklannı ve yanan ayaklarını dinlendirmek için neden bir saat dinlenemiyorlardı? Ama Khardan katıydı. Kalif yolculuk boyunca çok az konuştu;

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yüzünü hai/âyle örtülü tuttuğu için ne düşündüğünü söylemek imkansızdı. Ama konuştuğunda ifadesi ses tonuyla uyuşursa, Mathew sert ve ters olduğunu anlardı. Nihayet Mathew neden duramadıklarını merak etmeyi bıraktı. Bir sonraki adımı atacak mı yoksa yığılacak mı, bunu merak etmek dışında herhangi bir şey için tasalanmayı bıraktı. Önceki enerjisi çekilmişti. Tükenme noktasına ulaşınca, kendini zorlamıştı. Soğuk hava vücudundaki teri kurutuyordu ve soğuktan titriyordu. Ayaklan su toplamıştı ve yürümek ızdırap veriyordu. Bacak kasları, adımlannı yollarından geçen kumulların kayan kumlarından ayırmamaya çalışırken harcadığı çabadan ağrıyor ve seğiriyordu. Bir defasında, bir kumulun tepesinde kaydı. Kendini tutacak ne gücü ne de isteği vardı. Dik kenardan aşağı yuvarlandı, kum, vücudunun üzerini örten kumaşın kadarıyla korunmayan her yerini sıyırdı. Aşağıda, kayan bir duraklamada, kıpırdamadan, hareketin kesilmesinin keyfini çıkararak, tekrar hareket edip edemeyeceğini umursamadan uzandı. Khardan tek kelime etmeden, onu kolundan yakaladı, ayağa kaldırdı ve sert bir şekilde itti. Mathew ileri doğru sendeledi. Serinda neredeydi? Serinda'ya ne olmuştu? Khardan kaybolmalanna mı sebep olmuştu? Mathew Rehber Yıldızı bulmak 93 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN için aptalca bakışını yukarı kaldırdı. Hayır, oradaydr, sağ tarafında. Batıya doğru gidiyorlardı. Promenthas onlara yol gösteriyordu. Ama meleğim gitti, diye düşündü Mathew sersemlemiş halde, yürürken yalpalayarak. Meleğim. Benim koruyucu meleğim. Bir yıl önce olsa böyle çocukça bir fikirle alay ederdim. Ama bir yıl önce cinlere inanmıyordum. Bir yıl önce kendime güveniyordum. Büyüm vardı. Bir yıl önce göklere ihtiyacım yoktu... "Şimdi ihtiyacım var," diye kendi kendine mırıldandı. "Meleğim beni bıraktı ve yalnızım. Büyü!" acı bir kahkaha attı, sendeledi, neredeyse düşüyordu, ve tökezleyerek ilerledi. "Kumdan nasıl su yapılacağını biliyorum. Basit bir büyü." Bu büyüyü Zohra'ya öğretmişti ve kadın neredeyse aklını kaçınyordu. "Bu yeri bir okyanusa çevirebilirim!" Mathew hülyalı hülyalı etrafa bakındı ve yüzdüğünü hayal etti, soğuk suyun yüzeyinde yüzdüğünü, suyu kafasına ve vücuduna çarptığını, istediği kadar içtiğini, içtiğini. Eli kemerindeki kesede güzelce kıvnlmış parşömen tomarlarını yokladı. "Evet, eğer kelimeleri yazacak bir tüy kalemim ve mürekkebim olsaydı ve bu kavrulmuş boğazda onları söyleyecek ses kalmış olsaydı burayı bir okyanusa çevirebilirdim. "Yolcuya bir lütuf," diyerek Başbüyücü'nün homurdanan sesini taklit etti. "Taze su için endişelenmeye gerek yok. Pis olabilecek bir dereden su içmeye gerek yok." Hah! Kendi ülkesinde su asla birkaç adımdan ötede değildi. Kendi ülkesinde, ekinlerini sel bastığı, evlerinin temellerini alıp götürdüğü için ona ileniyorlardı. "Böyle bir yerde, su çağırabilirim!" 94 AKHRAN'IN KAHİNİ Sinir bozucu biri gürültüyle kahkaha atıyordu. Mathew an-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ak Khardan'ın duaıp, ona bakmak için döndüğünü ve gözleri yorgunluk ve endişeden gölgelenmiş Zohra'nın yanına geldiğini gördüğünde, o sinir bozucu kişinin kendisi olduğunun farkına vardı. Gözlerini kırparak etrafa bakındı. Tan vaktiydi. Kumul kavislerinin renklenmeye başladığını, Promenthas'ın Fenerinin ışığının dolmaya başladığını görebiliyordu. Gözlerini kaldırıp, umut vücuduna güç akıtırken, hevesle batıya baktı. Güneşin ilk, eğik ışıklarını yakalayan beyaz şehir duvarlan, sönen gecenin karanlık arkaplanında parıldıyordu. Çok uzaklarda parlıyordu... çok, çok uzaklarda... "Serinda! Serinda'ya ne oldu?" diye bağırdı Mathew sinirli bir şekilde, Khardan'ın kaftanına çılgınca asılarak. "Daireler mi çiziyoruz? Aynı yerde mi duruyoruz? Neden yakında değil?" "Çölün bir hilesi," dedi Khardan yumuşak bir şekilde, kimsenin duymayacağı şekilde iç geçirerek. "Bundan korkuyordum." Birden kızarak, Mathew'un elini kaftanından kaldırdı ve genç adamı iterek kendinden uzaklaştırdı. Üzerinde durmakta oldukları kumulun yanında aşağıya inmeye başladı. "Sıcak bastırana kadar, iki saat daha yürüyebiliriz." "Khardan." Bakınmayı reddeden Kalif yürümeyi devam etti, bacaklan kumda yorgunlukla sürükleniyordu. "Khardan!" Etrafına bakınınca, Zohra'nın kıpırdamadan arkasında durduğunu gördü. Yükselen güneşin yanan topuyla silueti görünen Zohra, bir kolunu Mathew'un omuzlarına dolamıştı. Delikanlı Zohra'nın güçlü vücuduna yaslanmış, başı öne eğilmiş, omuzlan düşmüş duruyordu. Hınltıh bir şekilde soluk alıyordu. 95 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Daha fazla ilerleyemeyiz," dedi Zohra. "Hiçbirimiz." Khardan ona vahşice baktı. Zohra da ona en az onunki kadar vahşi bir bakışla karşılık verdi. İkisi de bunun ne demek olduğunu biliyordu. Daha fazla su olmadan, burada açık havada karaya oturmuş halde, yaklaşan günün kavurucu sıcaklığına asla dayanamazlardı. Neredeyse boş su tulumunu kuma fırlatan Khardan ağrıyan omuzlarını esnetti. "Cinleri bekleyeceğiz," dedi. "Bizimle burada buluşacaklar." Acı da olsa, şimdi Zohra'nın zafer ânıydı. Mathew'u dikkatle çöl zeminine bıraktı, sonra kocasının yüzüne, onu saran kumaş yüzünden göremeyeceği bir yüze bakmak için başını kaldırdı. Ama gözleri görebiliyordu. "Evet bey," dedi yumuşak bir şekilde, "cinleri bekleyeceğiz." 5 •İ5 Bir göz kırpma üç cini ve meleği çölden ölümsüzlerin diyarına götürdü. Sond başı çekti ve kendilerini bir zevk bahçesinde -aslında, Sond'un o vahim gecede Nedima ile buluşmak için sinsice girdiği, kollarına sardığının güzel cini olduğunu sandığı, ama yüzünü ifritin, Kaug'un tüylü göğsüne bastırılmış bulduğu bahçede -cisimleşirken bulmaları da onun ısrarıyla oldu. Bahçe Akhran'ın oldukça yaşlı ölümsüzlerinden birine,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


zamanın ne zaman başladığını bildiğini iddia eden bir cine aitti. Artık insanlarla işi kalmayacak kadar yaşlı ve oldukça akıllı, kadim cin, kendine soğan şeklinde kuleleri ve zarif minareleri, bahçesinin çok sulu, çiçek veren ağaçlan ve çalıları arasından genellikle güçbela görülebilen bir malikane kurmuştu. Ancak bahçe değişmişti. Sond'un çeviklikle tırmanmaya alışık olduğu duvar kötü görünüşlü demir çubuklarla kaplıydı. Atlar hassas orkide ve gardenyaları ayakları altına almış, develer karoyla kaplı yollarda yürüyor ya da mermer çeşmelerden gürültüyle su içiyorlardı. Her büyüklük ve türden güçlü cin telaşlı bir halde ordan oraya koşuşturuyordu -zarif bahçe süslerini yıkarak onlan bahçe kapısının savunmasını güçlendirmek için kullanıyor, birbirlerine onu ele geçirdiklerinde, Kaug'a ve onun çeşitli anatomik kısımlarına ne yapacaklarını MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN canlı ayrıntılarla bağırıyorlardı. » Kulelerden birinin tepesindeki bir pencereye sokulmuş, devasa hadımlar tarafından korunan dişi cin, balkonun üzerinde, ne zaman -kadının orada olduğunu iyi bilen- cinlerden biri hadımların uğursuz bakışlarına göğüs gerecek kadar cesur davransa ve örtülü kafasına ışıltı ihsan olsa, kıkırdıyor ve hareketleniyordu. Sond'un bakışları ânında ve hevesle balkona yöneldi. Usti etrafında olup biten yorucu faaliyete bir bakış attı, inledi ve dekoratif bir çitin arkasında aceleyle kayboldu. Ancak kimse şişman cini duymadı ya da ortadan kaybolduğunu görmedi. Diğer cinler Sond'u fark ettiler ve ileri akın ederek memnuniyetle bağırdılar. "Akhran'a şükürler olsun! Sond, nerelerdeydin? Senin o kılıç kolunu kullanabiliriz!" Karşılamanın hazzıyla kızaran Sond dostlarını kucakladı-çoğunu asırlardır görmemişti. "O keçi hırsızı efendin şimdi nerede yaşıyor Pejm?" diye sordu Sond birine. "Merkerish'te mi? Ah, duymamıştım. Öldüğüne üzüldüm. Ama hepimiz öcünü alacağız. Deju! Azat mı edildin? Bana söylemen ge..." "Pejm! BilhanaF Yüksek bir ses Sond'un sözünü kesti. "Benim! Pukah! Sizi Serinda'dan kurtardım! Ah, Pukah. İsmi... şey, fark etmez. Sonra görüşürüz." Pukah bir başka cinin sırtına konuştu. "Deju, benim, Pukah! İşte benim kılıç kolum! Omzuma sıkıca tutturulmuş halde. Seni Serinda şehrinden kurtaran kol. Ben... Ah... Serinda..." "Serinda mı? Serinda mı dedin?" Bir cin aceleyle Pukah'a yaklaştı. Tilkimsi surat memnuniyetle parladı ve seyredip seyretmediğini görmek için Asrial'a yan gözle baktı. 98 AKHRAN'IN KAHİNİ "Ah, evet." Pukah büyüleyici bir zarafetle selam verdi. "Ben Serinda kahramanı Pukah'ım." "Selamün aleyküm, Serinda," dedi cin aceleyle. "Sond'un geldiğini mi duydum? Ah, işte orada! Biraz kenara çekilebilirsen Serinda..." "Benim adım Serinda değil!" dedi Pukah sinirli bir şekilde cinin sırtına. "Ben Pukah'ım! Serinda kahramanıyım -ah, boşver." Sond'un etrafında toplanırlarken, önce bir cin sonra bir diğeri tarafından dirseklenerek sertçe yoldan uzaklaştırılan Pu-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kah iteklenerek kendini küçük bir portakal ve limon ağacı komşunda buldu. Yanında, yükselen güllerin arasına sıkışmış, yalnız görünen Asrial, etrafındaki şeylere kocaman açılmış mavi gözleriyle bakıyordu. Gürültü ve kargaşa, yarı çıplak vücutlar -parlak günışığında parlayan tenler- bağınşlar ve küfürler, belirgin savaş hazırlıklan meleğin cesaretini kırmıştı. Biliyordu, çünkü Tanrısı Promenthas'ın göklerde bir savaştan söz ettiğini duymuştu. Ama böyle olacağı asla aklına gelmemişti -dünyadaki savaşa çok benzer bir şey. Bir duvara sinip kendini bir gündüz sefasının tutunan sürgünlerinin arasına sakladı. Promenthas'ın melekleri şu an ne yapıyorlardı? Savaş onlara da ulaşmış mıydı? Şüphesiz. Ağır ahşap peykeleri katedralin zemininden yırtan ve kapılara istifleyen meleğin görüntüsü geldi gözlerinin önüne; güzel vitraylı pencereleri kıran, ok ve yayla silahlanmış başmeleklerin; kızgın kılıçlar tutan, sunağı savunmaya, Promenthas'ı savunmaya hazır kanatlı meleklerin görüntüsü. Hayal etmesi çok korkunçtu. Asrial korkunç görüntü ve seslerden kurtulmak için yüzünü duvara doğru döndü. Dün99 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN yada savaşlar görmüştü, ama onlar insanlar arasında yaşanmıştı. Ebedi evinin kutsallığının ve huzurunun böyle bozulacağını hiç hayal etmemişti. "Bilhana. Bilşifa. Benim adım Pukah." Bir yolun kenannda yalnız başına duran cin başıyla selam verdi, bağırdı ve tamamıyla ve sesli bir şekilde görmezden gelindi. "Fedj! Raja! Buradayım!" Pukah daha büyük cinlerin kafalan ve omuzlan üzerinden gözükmek için zıplayarak kollarını salladı. Ancak Fedj ve Raja, kollarını heybetli göğsünde kavuşturmuş Sond'a ihtiyatla bakıyorlardı. Eski düşmanlar dost olarak mı hasım olarak mı karşılaşacaklardı? Derken Raja'nın yüzü bir gülümsemeyle yarıldı. Bir eliyle Sond'un sırtına cini balıklama bir çin gülü çalısına gönderen bir yumruk atarak karşıladı, diğer eliyle mücevher kaplı bir hançer uzattı. "Bu hediyeyi kabul et sevgili dostum!" dedi Raja. "Sevgili dostum, zevkle!" diye bağırdı Sond yeşilliklerden çıkarak. "Sevgili dostum," diye taklit etti Pukah tiksintiyle. "İki hafta önce birbirlerinin gözlerini oyarlardı." "Kardeşim!" Fedj koca kollannı Sond'a sardı ve onu sıkıca kucakladı. "Kelimeler seni nasıl özlediğimi anlatamaz!" Şüphesiz, Fedj'in soluğunu kesen şey sevgi dolu bir, "kardeşim" bakışıydı. Kaslı kollarını Fedj'in beline saran Sond bir elini bileğine yapıştırdı. "Kelimeler bana da yetersiz geliyor kardeşim!" diye homurdandı Sond, kucaklamaya öyle bir muhabbetle karşılık verdi ki çatırdayan kemiklerin sesi duyuldu. "Galiba kusacağım!" diye mırıldandı Pukah. "Bana hiç dikkat etmiyorlar -Serinda kahramanına! Pekala, bırakalım etmesinler!" -duraksadı ve aceleyle etrafa bakındı— "bel veren pa100 AKHRAN'IN KAHİNİ ı nnı seğirtecek bir şeyim var. Asrial, baştan çıkaranım! Nedesin meleğim?" Sarkan bir orkide yığınının arasından bajj "Asrial! Ben... Oh, işte buradasın!" Rahatlayarak iç geçir-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


.. "Seni bulamadım! Benim utangaç meleğim!" Pukah meleğe ırurcasına baktı. "Kendini saklıyorsun! Gel." Meleğin kolunu kavradı. "Dostlarımla tanışmanı istiyorum..." "Hayır! Pukah, lütfen!" dedi Asrial kendini geri çekerek, sözleri dehşetten kocaman olmuş halde. "Bırak gideyim! İnsanlarıma dönmek zorundayım!" "Saçma," dedi Pukah kendinden emin bir şekilde, meleği kuvvetle çekerek. "Senin insanlann benim insanlanm. Hepimiz ölümsüzüz ve bu işte beraberiz. Hadi." Dikkati çekmekten sakınacağını uman ve ayrılmak konusunda hâlâ kararlı olan Asrial saklandığı yerden gönülsüzce dışarı süründü. "Bakın!" diye bağırdı Pukah gururla. "Buraya bakın! Bu benim meleğim!" Asrial'ın solgun yanaklan hafif bir pembelikte kızardı. "Pukah, böyle şeyler söyleme!" diye yalvardı. "Ben senin meleğin değ..." Kelimeleri bahçede toplanmış cinlerin, balkonda nöbet aıtan hadımlann, peçelerinin üzerinden ona bakan cinlerin üzerine çöken korkunç bir sessizlikle kesildi, emildi ve yutuldu. Şiddetle nefes alarak, bir eli her şeyin sağlam olup olmadığını anlamak için kaburgalarını yoklayan Fedj diğer elini Asrial'ı işaret etmek için kullandı. "Bu ne?" diye sordu. "Bir melek," diye açıkladı Pukah çalımla, tilki burnu havada. "Bir melek olduğunu görebiliyorum," diye hırladı Fedj. "Burada ne işi var onun!" 101 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN " Onun değil, kör bir dilencinin bile açıkça görebileceği gibi bayanın\ Ve o benimle beraber! Yardıma geldi..." "Casusluk etmeye demek istiyorsun!" diye kükredi Raja. "Promenthas'ın bir casusu!" diye bağırdı cinler öfkeyle, kılıçlarını sallayıp ikisinin üzerine yürüyerek. Asrial kendisini arkasına iten ve kalabalıkla yüzleşen, herhangi bir kılıç vuruşu, yüzünün önce o kısmını kessin diye çenesini uzatan Pukah'ın arkasında sindi. "Casus mu? Siz kaslı maymunlann kafasında zırh yerine beyin olsaydı, Promenthas'ın, Akhran Hazretleri'nin müttefiği olduğunu bilirdiniz..." "Yanlış! Promenthas'ın, Quar'ın yanında savaştığını duyduk!" diye karşılık verdi bir çok kızgın ses. "Bu doğru değil!" Acıyla cesaretlenen Asrial, Pukah onu durduramadan öne sıçradı. "Az önce ikisiyle buluşmaktan geliyorum. Sizin Tannnız ve benimki birbirlerine yardım etmek için ant içtiler." İnanmayan bakışlar ve mınltılar belirdi. "Numara! Melek yalan söylüyor. Bütün melekler yalancıdır, bunu biliyorsunuz!" "Orda duran sevgili dostlarım. Meleğe kefil olabilirim..." diye konuşmaya başladı Sond. "Ah, ha! Demek sende bu işin içindesin. Bilmeliydim, seni hırsızlama at eti yiyicisi!" Fedj, Sond'un yolunu kesti. "Koyunlarla yatan mı söylüyor bunu!" diye karşılık verdi Sond küçümseyerek. "Çekil yolumdan korkak." "Korkak! Savaştan kadın kılığında kaçanın senin efendinin oğlu olduğunu herkes biliyor!"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Cinlerin ellerinde palalar parladı. "Tavsiyemi dinle Pukah ve buradan git!" dedi ayaklannın 102 AKHRAN'IN KAHİNİ Inndan, esneyen bir ses. Usti sırtının üzerinde dümdüz yatellerini şişman karnının üzerinde birleştirmiş, onlara bakıyordu. "Belki de haklısın," dedi, kendisine yaklaşan parlayan gözler ve pınldayan kılıçlardan bir şekilde gözü korkan ve dehşete düşen Pukah. "Ben gitmiyorum!" dedi Asrial. Beyaz kanatları heyecandan öne arkaya yelpazeleniyor, altın şansı saçları -yarattığı rüzgardan uçuşarak- yüzünün üstündeki bir bulutta yüzüyordu. "Kesin şunu!" Koşup, kendini Fedj'le Sond'un arasına savurarak, küçük beyaz elleriyle kılıçlarını engelledi. "Görmüyor musunuz? Bu Kaug'un işi! Bizi bölmek istiyor, birbirimizden ayırmak istiyor. Böylece bizi teker teker yok edebilecek!" Meleği sertçe bir kenara iten Fedj, Sond'a saldırdı. Asrial yere düştü, dövüşçüler tarafından çiğnenme tehlikesi geçirdi ve Pukah, telaşlı bir çığlıkla onu ayak altından çekmek için atıldı. Pukah ona ulaşamadan, bir başka şekil, tepinen ayaklar tarafından yarılmış çiçeklerin arasından fırladı. Uçuşan ipek pantolonlar ve yarı saydam peçeler giyinmiş bir dişi cinin kıvrak, esnek şekli, yere düşmüş olan Asrial'm önünde durarak, meleğin vücudunu kendininkiyle korudu. "Nedima!" dedi Sond nefesi kesilerek, sırt üstü düştü, baştan aşağı titriyordu. Kılıcını düşüren, kendinden geçmiş cin, kollarını uzatıp bir adım attığında, kendini topraktan bir dağ gibi yükselip Sond'la dişi cin arasında kaya gibi ve yerinden oynatılamaz şekilde elinde bir palayla duran devasa bir hadımın heybetli beli tarafından engellenmiş buldu. Nedima, Sond'un omuzlarına gelmiyordu. Güçbela Raja'nın beline erişiyordu. Ama cine savurduğu kızgın bakış kafaları 103 MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN budadı, adaleli gövdeleri ikiye ayırdı ve çok yüksek kas ve adale tepeciklerini ölümsüz etlerin titreyen yumrularına indirgedi. Nedima nazikçe ve sevecenlikle, tek kelime etmeden eğildi ve Asrial'ın ayağa kalkmasına yardım etti. Kolunu meleğin omzuna koruyucu bir şekilde koyarak, beyaz giydirilmiş bedeni kendininkine doğru çekti. Nedima, Sond'a son, öfkeli bir bakış fırlatarak hadımla Asrial'ı da beraberinde götürerek ortadan kayboldu. Yüzü utançtan yanan, vücudu engellenmiş tutkudan titreyen Sond eğildi ve kılıcını tekrar aldı. Doğrulurken Fedj'le gözgöze gelmekten kaçındı. Fedj, kendi adına, kılıcını kınına sokmuş ve kadınların kendi işlerine bakmaları ve erkeklerin işlerinden uzak durmaları gerektiği gibi birşeyler mırıldanarak, ama bunu balkonda öfkeyle fısıldaşan peçeli ve pafümlü şekiller tarafından duyulacak kadar yüksek sesle söylemeyerek daireden çıktı. Pukah beyaz kanatların ve altın rengi saçlann yukanda teselli edildiğini ve rahatlatıldığını görene kadar endişeyle izledi. "Pekala, bu mesele hallolduğuna göre," diye konuşmaya başladı genç cin, bahçenin ortasına adım atarak, "kendimi tanıtmama izin verin. Ben Pukah'ım, Serinda kahramanı. Beni

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hatırlamıyorsunuz, ama ben kendiminkini büyük tehlikeye atarak hayatlannızı kurtardım. Şöyle bir..." O anda Kaug saldırdı. 104

6 ifritin ambar gibi ağzından çıkan bir rüzgar zevk bahçesinin üzerinden geçti. Uzun palmiyeler büküldü, yırtık yapraklar ve taçyapraklan havayı yağmur gibi doldurdu, sular, süslü havuzların çinili kenarlarından taştı. Kabalıkla uyandırılan Usti bir çiçek yatağının altına saklandı. Yukarıdaki balkonda, dişi cinler çığlık atıyor ve dalgalanan peçelerini yakalıyor, hadımlar onlan sarayın güvenliğine itelerken neler olduğunu görmeye çabalıyorlardı. Aşağıda, cinler kılıçlarını sert bir şekilde çekmiş ve kendilerini hırpalayıcı rüzgara karşı sağlamlaştırmışlardı. İfritin, Tanrısı tarafından beslenen gücü muazzam bir hal almıştı, cüssesi de öyle. Sarayı onurlandıran en yüksek minareden bile uzun boylu, onu çevreleyen duvarlardan defalarca geniş olan Kaug ölümsüz düzlemde hantallıkla yürüyordu. Sadece üzerine basanların zihninde varolan zemin, devasa ifritin ayak sesleriyle sarsılıyordu. Soluğu bir fırtınaydı, elleri koca Raja'yı yerden kaldırabilir ve onu göklerden kolaylıkla atabilirdi. Bahçedeki bütün cinler birbirlerinin omuzlarının üzerine çıksalar, Kaug'un boyuna erişemezlerdi. Yine de onunla yüzleştiler. Diğer ölümsüzlerin yaptıklarını duyduklan gibi uysalca pes etmeyeceklerdi. İnsanlarının küçülen kaderlerinden ızdırap çektiği kadar, aldıklan yaraları da

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN kendine kattığından eti yaralanmış ve kanayan Akhran bile savaşmaya devam ediyordu. O yüzden ölümsüzleri de dövüşmeye devam edeceklerdi, güçleri tükenene, vücutlarını yaratan zihnin gücü bitene ve vücutları mağlup olana, savaş alanına kırık ve kanlı bir şekilde serilene kadar. Kaug tam bahçenin duvarlarının dışında durdu ve içerdeki cinlere küçümseme dolu bir zaferle baktı. Sond ileriye doğru bir adım attı ve meydan okuyarak kılıcını kaldırdı. Nedima'nın parfümü cinin burnundaydi; ona fırlattığı kırıcı bakış zihnini yakıyordu. "Kıymetsiz postunu hâlâ kurtarma şansın varken, kaybol Kaug. Şimdi gidersen, sana zarar vermeyiz." Kaug'un çirkin yüzü acayip bir gülüşle çarpıldı. Bir adım atarak, ayağının bir vuruşuyla duvarın koca bir bölümünü sakince dümdüz etti. "Sond!" dedi Kaug hoşnutlukla, diğer ayağını hareket ettirip duvann bir başka bölümünü de yıkarak. "Demek buradasın? Memnun oldum, şaşırdım ama memnun oldum. Tel'e dönmüş olacağını düşünmüştüm, çünkü senin şu eski efendinin -zavallı ihtiyar Macit'in- pes ettiğini ve ölümle flört ettiğini duymuştum. Şimdi haremine huzuru getirecek bir kadın var!" Sond'un yüzü görünür şekilde solgunlaştı. Hızla Fedj'e baktı, Fedj yüzünü kardeşinin tetikte, sorgulayan gözlerinden kaçırdı. "Ve minik Pukah," diye devam etti ifrit, gürleyen sesi sarayın temel taşlarını çatlatarak, "efendin Güneşin Örsü'nde sıcak bir kurşun öbeği gibi cızırdarken sen buradasın. O da ölümle

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


flört ediyor ve sanırım ondan, karısından olduğundan daha çok hoşlanacak!" Kaug kıkırdadı ve elini salladı ve bir kule şato duvarlarından silindi. Cinler etraflarındaki bahçeye düşen 106 AKHRAN'IN KAHİNİ nkazdan sakınmak için koşuşturdular, ama avluda sert ve kararlı bir şekilde durmaya devam ettiler. "Hizmetimden ayrıldığın için üzgün olmalısın minik Pukah!" İfrit onlara sataşmaya devam etti, ama Pukah sadece yarı dinliyordu, dikkatinin büyük kısmı zihninde kendi kendine yapmakta olduğu bir konuşmaya odaklanmıştı. "Bu savaşı kazanamayız, biliyorsun Pukah," diye belirtti. "Sen Pukah- her zamanki gibi zekisin," diye bir iç çekişle katıldı ona ikinci kişiliği. "Ve ben bu balık eti yığınından daha akıllıyım," diye iddia etti Pukah. "Elbette!" diye cevap verdi Pukah cesurca, ne beklendiğini bilerek. "İşte planım." Pukah planını epey gururlanarak sundu. "Ne düşünüyorsun?" diye ısrarla sordu, ikinci kişiliği epey uzun bir süre sessiz kalınca. "Birkaç... kusur var," önerisini getirdi Pukah ürkekçe. "Elbette, bütün ayrıntılan düşünmeye vaktim olmadı." Pukah, sessiz olma zamanı olduğunu düşünen, ama kendini bir sorundan daha bahsetmekten alıkoyamayan kendine ters ters baktı. "Ya Asrial ne olacak?" "Ah!" Pukah iç geçirdi. "Haklısın. Unutmuşum." Sonra daha yumuşak, hüzünlü bir sesle şöyle dedi, "Fark edeceğini sanmam, dostum. Hiç umut olduğunu sanmıyorum." "Ama onunla konuşmalısın!" diye vurguladı Pukah. "Konuşacağım," diye kabul etti Pukah aceleyle, "ama hemen işe koyulmalıyım, bu yüzden lütfen çeneni kapa." İç Pukah ânında sustu ve dış Pukah -bütün bunlar cıva gibi beyninde sadece birkaç saniyede olup bittiğinden- ifrite in107 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN çelikle selam verdi. . . "Samimiyetle söylemek gerekirse, ihtişamlı Kaug, şimdi sizi bütün görkeminiz ve haşmetinizle gördükten sonra, hayvani Sond'un rezil tehditlerine teslim olduğuma ve beni yanınızdan ayrılmaya zorlamasına izin verdiğime gerçekten pişmanım." Şaşıran ve kızan cin döndü ve Pukah'a ters ters baktı. Sond ona doğru öfkeyle hamle etti ama ifritin buyurgan sesiyle durdu. "Durun! Kimse ona dokunmasın. Onu... eğlenceli buluyorum." Çömelen Kaug'un iri ve hantal şekli bahçenin üzerine gece kadar karanlık bir gölge düşürdü, nefesi ağaçları yassılaştırdı ve Kaug, Pukah'm karşısına dikildi. "Demek tekrar benim hizmetime girmek istiyorsun, öyle mi minik Pukah? Ölüm Diyarı'ndan iyidir, ha?" İfrit cinlere ve yukarıdaki pencerelerden izlemekte olan dişi cinlere bir göz attı ve hepsinin ürküp korkuyla çekilmesine neden olduğunu görmenin tadını çıkardı. Kaug sınttı. "Evet, Ölüm Diyarı. Hatırlıyorsunuz, değil mi? İnsan bedenleri yok, insan hazlan ve duygulan yok, dünyada oynamak yok, muharebe ve savaş yok, insan yemeği ve içkisi yok" -çiçek yatak-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


larından birinin altından örtük bir inilti duyulabiliyordu- "cinler olmayacak. Ölümün isimsiz, şekilsiz hizmetkarları, işte sizinle işim bittiğinde olacağınız şey bu. Dulanna cevap vermediğinizde, hizmet ettiğiniz insanlar Tannlarının onları terk ettiğini düşünecekler. Quar'a dönecekler, onları dinleyen bir Tanrıya ve bana -her ihtiyaçlarını ve dileklerini nasıl gerçekleştireceğini bilen bir hizmetkara, tıpkı..." "Tıpkı iyi bir efendinin köleleri için yaptığı gibi," diye ekledi Pukah. Bu metaforlann en pohpohlayıcısı olmadığından Kaug ters 108 AKHRAN'IN KAHİNİ ters baktı. Ama Pukah'ın yüzü terbiyeli ve masumdu, konuşmaya devam ederken sesi takdir doluydu, "Bana öyle geliyor w bu sizin için muazzam bir iş yükü olacak Kaug ve omuzlarınızın bu yükü taşıyacak kadar geniş olduğundan şüphem olmasa da, peşinde olduğunuz zevkler için gereken zamanı... azaltmaktan başka işe yaramayacak." Bir an için heyecanlanıp şaşıran Pukah'ın bunların hangi zevkler olabileceği konusunda hiçbir fikri yoktu ve üzerinde fazlaca düşünmeyi de umursamıyordu. "Benim zevkim Quar'a hizmet etmektir!" diye kükredi Kaug, ayağa kalkarak, kafası yıldızlı gökyüzünde bir delik açtı. "Ah, evet, öyle olmalı, elbette!" diye kekeledi Pukah, Kaug'un yarattığı fırtına ayaklarını yerden keserken. "Ama," diye devam etti kurnazca, yerden kalkarak, "Quar'a hizmet etmeyeceksin, değil mi? İnsanlara hizmet edeceksin! Onların bütün kaprislerine karşılık vereceksin. 'On iki kızımın zengin kocalarla evlenmelerini sağla!' 'Bana bir sandık altın ve iki kutu mücevher getir!' 'Keçimin hastalığını iyileştir!' 'Oğlumu pazar yerinde demir kaseler satma işini istediğine ikna et!' ' Evimi komşumunki kadar büyük yap!' 'Bana...'" "Yeter!" diye mırıldandı Kaug. İfritin yüzündeki öfkeli ifadeden, Pukah'ın atışının ölümcül bir noktaya isabet ettiği belliydi. Göklerde bir savaş yapmaya kalkışır, ölümsüzlerin çeşitli grupları arasında güvensizlik ve nefret teşvik etmeye çalışırken, Kaug, Pukah'ın değindiği bu çok alçaltıcı görevleri yerine getirmek için sürekli önemli işini bırakmak zorunda kalıyordu. Aslında, sadece birkaç gün önce, Astafas'ın şeytancık ve iblisleriyle yaptığı bir savaştan ayrılmak ve huri Meryem'i Imam'la görüşsün diye taşımak üzere dünyaya dönmek zorunda kalmıştı. 109 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Hepimizi o kadar da koaınmaya ihtiyaç duymayan ölüleri koruma işine koşman," diye ekledi Pukah hüzünle, "ne kadar da yazık olacak. Ölüme hizmet etmeye değinmiyorum bile. O kadın senin taşıdığın sorumluluğun yarısını bile taşımıyor, Aşın Yüklü Kaug." Pukah, ifritin gözlerinde düşünceli bir bakış görünce sesini alçalttı. "Belki de bu gergin zihinsel süreç birşeyleri bozacak," diye mırıldandı cin umutla. Sarkık kaşlar çatıldı ve ifritin sıradaki savını önlemek için acele etti. "Kendi ölümsüz stoğunu tüketmiş olan Quar'ın -seni temin ederim, çok değerli bir nedenle, ama ne yazık ki seni yardımdan mahrum bırakarakYüce Tanrına dünyayı çekip çevirmek konusunda fazladan yardım etmendeki becerikliliğin ve ustalığından çok hoşnut

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olacağından eminim." Kaug bu son önermeyi düşünürken, dalgın dalgın bir ya da iki ağacı kökünden söktü. İfritin meşgul olmasından yararlanan Sond, Pukah'a yanaştı ve ağzının kenarından tısladı, "Sen çıldırdın mı?" "Onunla dövüşsen kazanabilir misin?" diye sordu Pukah ısrarlı ve delici bir fısıltıyla. "Hayır," diye itiraf etti Sond istemeyerek. "Ölüler Diyarı'nı mı korumak istiyorsun?" "Hayır!" "O zaman sus ve bırak da..." Kaug, Pukah'ı çelik gibi gözlerinin bakışıyla olduğu yere mıhladı ve cin ânında tamamen nazik ve saygılı bir dikkate büründü. "Sen ve kardeşlerinin Ölüm yerine benimle çalışmayı tercih edeceklerini mi söylüyorsun minik Pukah?" Pukah başını eğerek selam verdi, elleri dua eder gibi bir110 AKHRAN'IN KAHİNİ birine bastırılmıştı. "Lanetleneceğiz!" Sond bağırmaya başladı, ama Pukah'ın Sond'un böğrünü dirseklemesi cini soluksuz, sözsüz ve meydan okumadan yoksun bıraktı. İfritin uğursuz gözü dönüvermese ve her birine şiddetle bakmasaydı, diğer cinler de şüphesiz direnişlerini bağırışlarla ifade ederlerdi. Pukah, soluğu kesilen Sond'un önüne incelikle süzüldü ve ifritle yüz yüze geldi. "En Cömert Kaug, kardeşlerim, görebileceğin gibi, fırsattan şaşkına dönmüş durumdalar. Sersemlediler ve teşekkürlerini münasip bir şekilde ifade edemiyorlar." "Neye teşekkürlerini? Henüz bir teklifte bulunmadım!" "Ah," dedi Pukah, Kaug'a gözucuyla bakarak, "Çmar'a danışmadan hiçbir şey yapmaya cesaret edemiyorsun. Anlıyorum." "Ne istersem onu yaparım!" diye kükredi ifrit, patlama cinlerin ölümsüz düzlemindeki bütün pencere camlarını tuzla buz etti. "Yine de, işleri aceleye getirmek istemeyiz. Kardeşlerimle bana şartlarını düşünmek ve kabul edip etmeyeceğimize karar vermek için yetmiş iki insan saati ver." Kaug'un koca gözleri kırpıştı. İfritin bir şekilde kafası karışmıştı. Genellikle keskin zekalı olan Kaug için görülmedik bir duyguydu, ama son zamanlarda kafası çok meşguldü. Şart önerdiğini hatırlamıyordu. Yoksa önermiş miydi? İfrit durumun kontrolünü bir yerde kaybetmiş olduğunu biliyordu ve bu onu kızdırdı. Şatoyu, bahçeyi ve sinir bozucu cinleri bir solukta dümdüz etmeyi, sonra ölümsüz ruhlarını bedenlerinin kabuklarından kapmayı ve onları hemen Ölüme göndermeyi düşündü. Ama o anda, bir gongun üç kez çaldığını duydu. 111 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Quar onu çağırıyordu. Şüphesiz ki bir insanın eşeğinin fırçalanması gerekiyordu. "Dönebilir ve bizi daha sonra ezebilirsin, eğer vardığın karar buysa," önerisini getirdi Pukah çok saygılı bir ses tonuyla. "Bir yere gidecek değiliz." Efendimizi Güneşin Örsü'nden kurtarmak dışında, diye kendi kendine ekledi cin, akıllılığına se-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


vinerek. Yetmiş iki saat. Kaug düşündü. Evet, dönebilir ve onlan daha sonra ezebilirdi. Ve bu arada, yetmiş iki saat Quar'ın etinden bir dikeni çıkarmak için yeterli bir süreydi. "Akıllı minik Pukah," dedi Kaug kendi kendine, "zihninin kabuğunda hangi plan yol alıyorsa onu kurmak için yetmiş iki saatini alacaksın. Kalif in ve çok yakında hepinizin ölümü -ya da esareti- olacak yetmiş iki saat." "Yetmiş iki saat," diye belirtti Kaug yüksek sesle ve -gongun ısrarla çalması üzerine- gitmeye davrandı. Son anda bir şey hatırlamışa benzeyen Kaug döndü. "Ah, haklısın minik Pukah," dedi, kadim cinin sarayı ve bahçelerinin üzerine devasa demir bir kafes bırakırken sırıtarak. "Hiçbir yere gitmiyorsunuz!" 112 7 Khardan istemdışı daldığı bitkin bir uykudan irkilerek uyandı. Tamamıyla uyanık, tetikteydi. Bilinçsiz bir şekilde, zihni onu tehlike konusunda uyarmıştı ve şimdi, yüksek bir kumulun sunduğu yetersiz gölgede emekleyerek, kalp atışlarını hızlandıran ve tenini acıtan şeyin ne olduğunu anlamak için etrafa bakındı. Çok fazla ya da uzağa bakması gerekmedi. Uzak, meşum, öğüten sesi ânında duydu. Kafasını batıya, yolculuk etmekte oldukları yöne çevirince, ufukta yoğun bir bulut gördü. Tuhaf bir buluttu, çünkü gökten değil, topraktan geliyordu. Rengi acayipti -toprak rengiyle karışık soluk bir gri. Bulutun tepesinden, iki devasa, parlayan göz Khardan'a bakıyordu. "Bir ifrit," dedi Kalif yüksek sesle, kimse onu duymadı. Yanında, kuma sokulmuş uyuyan Zohra vardı ve onun yanında Mathew ya uyuyordu ya da ölmüştü, Khardan hangisi olduğunu bilmiyordu. Çocuk yüzüstü düşmüştü, bilinçsizdi ve hiçbir şey onu uyandıramazdı. Khardan bakışlarını çevirdi. Çocuk öldüyse, şanslıydı. Ölmediyse, yakında ölecekti. Serinda artık ufukta görünmüyordu. Khardan'ın bütün bilMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN diği, ifritin onu yutmuş olabileceğiydi. İfrite ve yarattığı kum fırtınasına bakınca, Khardan kuşağında taşıdığı hançerin kabzasını kavradı. Giysilerle suyu olduğu gibi hançeri de cini temin etmişti. Her şeyi düşünmüşlerdi. Yenilgi dışında her şeyi. Khardan, Pukah'ın nerede olduğunu merak etti. Esir mi edilmişti? Ölüler Diyarı'nı mı koruyordu? "Eğer öyleyse," diye mırıldandı Khardan, "efendini çok kısa bir zamanda görmen olası!" Çölde ölmek korkunç bir ölüm şeklidir. Şişmiş dil ve çatlamış dudaklarla ölmek, acıyla ve ızdırapla yavaş yavaş ölmek, delilikle ölmek demektir. Hançerini çeken Khardan hançerin keskin, kıvrık kenarına baktı, elinde döndürdü. Ölümcül, sarımtırak bulutla henüz karartılmamış olan güneş onu yarı kör ederek çeliğin üzerinde parladı. Zohra bitkin bir uykuya dalmıştı ve Khardan onu nazikçe sırtüstü çevirdiğinde uyanmadı. Khardan uzun dakikalar boyunca onun yüzüne bakarak oturdu. Sıcaktan sersemlemişti ve fırtına hâlâ uzakta olmasına rağmen, havada nefes almayı şim-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


diden zorlaştıran bir tad vardı. Kirpikleri ne kadar da uzundu. Uzun, kalın ve siyah kirpikleri yumuşak teninde gölgeler oluşturuyordu. Parmaklarını kirpiklerine değdirdi ve sonra, uzanarak peçeyi nazik ama beceriksizce açıp yüzünden çekti. Ağzı aralıktı, dili rüyasında su içiyormuşcasına dudaklannda geziniyordu. Kırbayı kaldırarak suyu -suyun sonunu- eğik dudaklarına akıttı. Büyük kısmını döktü; kum suyu açgözlülükle içti ve görünüşe göre daha fazlasına da susamıştı. Çok yakında daha bol, daha sıcak bir sıvı alacaktı. Zohra gülümsedi, iç geçirdi ve derin, rahat bir nefes aldı. 114 AKHRAN'IN KAHİNİ Vahşi gurur ifadesi yorgunluk ve acıdan kaybolmuş, yumuavıp gitroiŞti- Khardan o ifadeyi özlediğini fark etti. Kalif in önünden yakıcı, sıcak bir rüzgar esti, kaftanını etrafına doladı. Khardan bakışlarını yukan çevirdi. Rüzgar daha kuvvetle esmeye başladıkça, bulut büyüdü, öğüten ses yükseldi, buluttaki şer gözler yakınlaştı. Khardan huzurlu, sakin yüzü kararlılıkla öte yana çevirdi. "Elveda hanım," dedi yumuşak bir şekilde. Aralarında söylenecek daha çok şey varmış gibiydi, ama aklına hiçbir şey gelmiyordu. Sıcaktan yorgun düşmüş, çok sersemlemişti. Öteki tarafta tekrar karşılaştıklannda, o zaman belki açıklayabilir, kalbindeki her şeyi ona anlatabilirdi. Kalif hançerin ucunu Zohra'nın sol kulağının hemen altına koydu. Bir ses -bir çınlama sesi, bir devenin yürüyüşüne eşlik eden çanların çıngırdama sesleri, kumda yayılan adımların sesi- öldürücü darbeyi durdurdu. Khardan çöl deliliğinin onu çoktan ele geçirip geçirmediğini merak ederek duraksadı, kafasını kaldırdı. "Pukah! Sond!" Bağırmaya niyetlenmişti, ama boğazından çıkan sesler ağrılı bir vıraklamadan başka bir şey değildi. Bir yanıt gelmedi, ama çınlamayı açıkça duydu. Eğer bu deliliktiyse, o zaman bir kokusu da vardı. Deve kokusu açıktı. Hançeri kınına sokan Khardan aceleyle ayağa kalktı ve kumulun tepesine sürünerek tırmandı. Sırtta çömelen, kollarını patlayan rüzgara karşı kavuşturan Kalif aşağı baktı ve kumda ağır adımlarla ilerleyen develer -dördü birbirine bağlanmış- gördü. Ama üzerlerinde havada zaferle uçuşan cinler yoktu. Sadece bir sürücü vardı. Baştan aşağı siyahlara bürünmüş, kaftanı uçuşan bedevinin yüzü kum 115 MARGARET WEIS & TRACY HICRMAN fırtınasına karşı örtülüydü. Sadece gözleri görülebiliyordu ve sürücü yaklaştıkça bu gözler doğrudan Khardan'a bakmaya başladılar. Bir sonraki an, Khardan yabancının elinin kaftanının katları arasına girdiğini gördü. Kumulun sırtında hareketsiz duran mükemmel bir hedef olduğunun aniden farkına varan Kalif küfretti ve eli kendi hançerinin üzerinde, gerisin geri hızla kumulun kenanna yuvarlandı. Kenardan dikkatle gözetleyerek yabancıyı görüş alanında tuttu. Siyahlar içindeki adam hızlı ve ustalıklı bir fırlatma hareketi yaptı. Güneş çeliğin üstünde parladı. Khardan geri çekilerek

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


içgüdüsel bir şekilde yere yapıştı. Kabzası yukarıda bir bıçak bedevinin burnunun az ilerisinde kuma saplandı. Khardan bıçağa güç bela baktı. Gelecek saldırıyı bekleyerek ihtiyatla yabancıyı izledi. Adam devenin eyerinde gevşedi. Bir kolunu, dengesini sağlamasına yardımcı olsun diye altına aldığı bacağının üzerine kolaylıkla yaslayarak, fırlattığı hançere doğaı baktı. Esen kuma karşı gözlerini kısan Kalif gözlerini yabancıdan silaha çevirdi. Kabza altındandı, gümüş kakmalıydı ve kendisinin bir siyah zırh takımında kullandığı türde yapılmıştı. Amansız bir yılanın kafasından iki yakut rengi göz Khardan'a göz kırptı. 116 8 4 Yüzündeki maskeyi indiren Auda ibn Jad şiddetlenen fırtınada bağırdı. "Tebrikler kardeşim!" Khardan sürünerek tırmandı ve kumulun yan tarafından yarı yola kadar kaydı ve Kara Paladin'den biraz ötede durdu. Batan kumlara karşı gözlerini kısan Kalif kıpırdamadan dikildi. İbn Jad şikayet eden develeri ileri sürdü. "Ölümü bekleyen bir adam için, beni gördüğüne memnun olmuşa benzemiyorsun," diye bağırdı. "Belki de gördüğüm Ölüm olduğundandır," diye karşılık verdi Khardan. Eyerinden bir su tulumu çıkaran Auda tulumu bedeviye ikram etti. "Hiçbir şeye ihtiyacım yok," dedi Kalif, suya bakmadı, gözleri Kara Paladin'e sabitlenmişti. "Ah, elbette. Sen doyumluğunu bu topraklarda akan çok sayıdaki nehirlerden içtin." Auda kırbayı dudaklarına götürdü ve kana kana içti. Su ağzının kenarlarından aktı, güçlü çene çizgisini süsleyen kısa, düzgünce şekillendirilmiş siyah sakallarına döküldü. Tıpayı takarak, bıyıklı dudaklarını elinin tersiyle sildi, sonra yaklaşan kum fırtınasına bir göz attı. "Ve, bugünkü gibi serin bir günde, bir erkek o kadar da susamaz..." MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN "Burada ne arıyorsun?" diye sordu Khardan. "Şatodan nasıl ayrıldın?" Auda hızla kararan gökyüzüne baktı. "Önce düşman saldırmadan yapabileceğimiz sığınağı yapmayı öneriyorum." "Bana şimdi söyle yoksa ikimiz de durduğumuz yerde ölürüz!" Auda onu sessizce süzdü, sonra omuz silkti ve duyulmak için eğildi. "Seni olduğun gibi bırakıyorum bedevi. Ben hayatımı Tanrımın ellerine koydum ve o da bana hayatımı geri verdi!" İnce dudakları gülümsedi. "Kara Büyücüler idamımı istediler. Mahkumların kaçmalanna yardım etmekle suçlandım ve savunma niyetine bir şey söyleyip söylemeyeceğimi sordular bana. Seninle benim aynı kandan olduğumuzu söyledim. Kardeş doğmuş olanlardan yakın olduğumuzu, hayatlarımızın birbirine bağlandığını. Buna Tanrının, Zhakrin'in önünde ant içtim." "Sana inandılar mı?" "Başka seçenekleri yoktu. Tanrının kendisi, Zhakrin, karşılarında belirdi. Zhakrin zayıf, şekli belirsiz ve sürekli yer değiştiriyor. Ama bize geri döndü," dedi Auda biraz gururlana-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rak, "ve inancımızın kuvveti onun gücünü her geçen gün artırıyor!" Bu kötü insanların inançlan hiç sarsılmamıştı, Tanrılan onları sonsuza kadar terk etmiş gibi göründüğünde bile. Şimdi güç kazanıyordu. Bizim Tanrımız Akhran... yaralı... ölüyor. Khardan kızardı ve elini uzatarak su tulumunu Kara Paladin'den aldı. İdareli davranarak içti, ama Auda elini develerine doğra salladı. "Doyana kadar iç. Daha var." "Yanımda başkaları da var," dedi Khardan. Auda'nın karanlık, örtülü gözlerinde bir kıvılcım çaktı. 118 AKHRAN'IN KAHİNİ "Hayatta kaldılar o halde, seninle birlikte olan şu iki kişi? rüzel, siyah saçlı vahşi kedi, karın ve hassas Blossom? Neredeler?" "Diğer yanda uzanıyorlar." Ağzını ve burnunu esen kuma karşı örten Khardan döndü ve kumulun yanından haykırmaya başladı, Kara Paladin'in Zohra'yı methetmesinin neden kuru bir kavı tutuşturmak gibi bir şey olduğunu merak ederek. Devenin ipine sıkıca asılarak, emirler yağdıran Auda inatçı hayvanlan fırtınanın gazabından biraz korunacakları kumulun dibinde dizlerinin üzerine çökmeleri için çekiyordu. Zohra uyanmıştı. Seslerini duyunca, onları karşılamak için kumulun yarı yoluna kadar tırmanmıştı. "Mat-hew!" diye bağırdı Khardan, elinin bir hareketiyle Zohra'nın çocuğu da beraberinde getirmesini işaret ederek. Zohra anladı ve onu almak için aşağı kaydı. Elini omzuna koyarak çocuğu çok sert bir şekilde sarstı. Karşılık gelmiyordu ve aciz bir halde Khardan'a baktı. İfrit vahşice uludu, kum etraflarında girdaplandı ve görmeyi neredeyse imkansız hale getirdi. Kumulun yanından aşağı kayan Khardan, Zohra'ya ulaştı. Kendi aralarında, yunmıklayıp, bağırarak genç adamı uyandırmayı başardılar ve fırtınadan kaçmak için kumula tırmanması gerektiğini işaret ettiler. Sersemlemiş ve kavrayamayan Mathew kendine söyleneni yaptı, kendini sürükleyen ellere ve kulağına bağıran seslere karşılık verdi. Tepeye vardıklarında tökezledi ve düşe kalka indi. Auda onu yakaladı ve develerin çömeldiği, kafalann eğildiği yere taşıdı. Çocuğu hayvanların böğürlerine yaslayıp şiddetlenen rüzgardan koaıyan Auda, çocuğun üzerine bir battaniye fırlattı ve Zohra'ya yardım etmeye gitti. Siyah gözleri alev alev yanan Zohra, Auda elini tutacakken 119 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN ondan uzaklaştı ve Mathew'un yanına sığınmak için kumda tökezleyerek ilerledi. Khardan, Paladin'in elinden alıp kendisine verene kadar suyu bile kabul etmedi. Auda omuz silkerek, sürdüğü devenin böğrüne yaslandı. Khardan yanına çöktü. "Bunun faydası yok," diye bağırdı. "Bir ifritle savaşamayız!" "Ah, ama tek başımıza savaşmıyoruz," diye cevap verdi Auda sakin bir şekilde. Göğe bakıp irkilen Khardan fırtına bulutundaki gözlerin artık ona değil, onların seviyesinde, onun göremediği bir şeye bakmakta olduğunu gördü. Serin, nemli ve belli belirsiz tuz serpintisi kokan güçlü bir rüzgar, karşı yönden yükselip ifrite doğru esti. Karşılıklı rüzgarlann arasında kalan kum, kör edici, girdaplanan bulutlar halinde üzerlerin-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


den geçti. Develer fırtınayı dayanıklılıkla karşılıyorlardı. İnsanlar battaniyelerin altına sığındılar. Buna rağmen, kum ağız ve burunlarını tıkadı, öksürmelerine ve tıkanmalarına neden oldu, her nefesi bir mücadele haline getirdi. İfrit aniden geri çekildi. Rüzgarlar bir iniltiye dönüşerek kesildi, kum ürkünç bir şekilde uğuldamayı bıraktı. Hareketlenerek, üzerini örten bir avuç kumu silkeleyen Khardan kafasını kaldırdı. "Ya ifrit öldüğümüze inanıyor ya da gitmeye ve işimizi bitirmeyi güneşe bırakmaya karar verdi," diye belirtti kum tanecikleri tükürerek. "Yaratık gitti." Auda karşılık vermedi. Paladin'in gözleri kapalıydı ve Kalif hailân katları arasından hafif bir mırıltının geldiğini duydu. Dua ettiğinin farkına vardı Khardan. "Demek gitmene izin veren senin Tannndı," dedi sert bir şekilde, İbn Jad gözlerini açıp kırbaya uzanırken. "Yeminimi tuttuğum için onurla bağlandım," diye karşılık 120 AKHRAN'IN KAHİNİ rdi Auda, ağzını suyla çalkalayıp sonra suyu tükürerek. Vhakrin serbest bırakılmamı emretti. Bir başka yemini -bir başka kardeşin ettiği yemini yerine getirmek için... serbest bırakılmamı." "Sanırım bu yemini biliyorum." Khardan kırbayı aldı ve alışkanlıktan, idareli kullanarak içti. "Sana o gece bahsettiler..." Zhakrin Şatosu'ndaki ilk gece. Kalif, Kara Paladinlerin bir toplantısına konuk -tutsak- olmuştu ve Auda'nın şimdi tekrar etmekte olduğu hikayeyi duymuştu. "Quar'ın lanetlenmiş rahibinin ayaklannın dibinde ölürken, ne kafir kendi hayatına ne de Tanrıları onun ruhuna sahip çıkabilsin diye kendi eliyle açtığı yaralardan ölürken, Catalus, Zhakrin'deki kardeşim, Tanrımızın kan lanetini İmam'a saldı. O laneti ödemek için ben seçildim." Khardan'ın bakışları adamın duygularını ele vermeyen yüzünden kuşağından çıkıntı yapan gümüş -altın kabzaya kaydı. "Suikastçi hançeri mi?" "Evet. Benario, Hırsızlık Tanrısı onu kutsadı." Khardan homurdanarak kafasını iki yana salladı. "Sen aptalın tekisin." Bu sözün ardından, sırtını deveye daha bir rahat verdi ve gözlerini kapadı. Auda sırıttı. "O halde bir grup aptalla yolculuk ediyorum. Sizi burada nasıl buldum sanıyorsun? Üç kişiye yetecek kadar taşımam ya da yanımda fazladan üç deve getirmem nasıl oldu sanıyorsun?" Khardan omuz silkti. "Bu kolay. Kumdaki izlerimizi takip ettin. Deve getirmiş olmana gelince, belki de arkadaşlıklanndan hoşlanıyorsun!" Auda güldü -kınlan kayalarınkine benzeyen bir sesle. Sert 121 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN yüzü ve acımasız, soğuk gözlerine bakılırsa, fazla sık gülmüyordu. Neşesi çabuk tükendi -bir uçurumun kenarından yuvarlanan ve karanlık bir yarıkta kaybolan kayalar misali. Auda yaklaşarak Kalif in kolunu tuttu, kuvvetli parmakları etine batıyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Zhakrin bana yol gösterdi!" diye tısladı ve Khardan sıcak nefesini yanağında hissetti. "Zhakrin beni sizi izlemem için gönderdi ve Quar'in ifritini kovan da Zhakrin'di! Hayatını bir kez daha kurtardım bedevi! Sana verdiğim sözü tuttum. "Şimdi sen de bana verdiğin sözü tutacaksın!" 9 4 Gün boyunca, Auda'nın yük devesinin üstündeki tentenin altında yakıcı sıcaktan korunarak düzensiz bir şekilde uyudular. Güneşin batışıyla uyandılar, Kara Paladin'in verdiği tatsız mayasız ekmeği yediler, onun suyunu içtiler, sonra yola koyulmak için hazırlandılar. Çok az laf edildi. Auda ve hayatlarını kurtaran gelişi hakkında yoğun şüpheleri olsa da, Zohra, Khardan'a onun hakkında som soramadı ve Kalif -sert yüzlü ve sessiz- gönüllü bilgi vermedi. Bir kadının kocasını sorgulaması yakışıksızdı ve Zohra normalde görgü kurallannı fazla önemsemese de, onlan Kara Paladin'in karşısında reddetmek konusunda garip bir gönülsüzlük hissediyordu. Yavan yemeklerini hazırlamayı ve servis etmeyi içeren küçük görevlerini yerine getirirken, bakışlarını, uygun olduğu üzere, aşağıda tuttu, ama ona kirpiklerinin kenarının altına baktı ve ibn Jad'm onu izlemekte olduğunu fark etmemezlik etmedi. Siyah gözlerde şehvet ya da tutku, ya da Khardan'ın gözlerinde görmeye alışık olduğu kızgın gazap olsaydı, Zohra dikkate almaz ve küçümserdi. Ama Paladin'in düz, herhangi bir duygudan yoksun bakışı sinirini bozuyordu. Ona niyet ettiğinden daha çok gizli bakışlar attığını, gözlerde bir iç ışığın hafif MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ışıltısını bulmayı, düşünceleri ve niyetleri hakkında bir fikir edinmeyi umduğunu fark etti. Bunu ne zaman yapsa, bakışlarına karşılık verildiğini fark ederek şaşırdı. Şüphe ve korkularını, genç adam çok acayip davranıyor olmasaydı, Mathew'a fısıldayabilirdi. Uyanmakta güçlük çeken çocuk yavaş hareket ediyor ve Auda ibn Jad'ın huzurunda şaşkınlık ya da herhangi bir yorumla karşılanmayan sersemlemiş bir edayla etrafına bakmıyordu. İzin verdikleri kadar su içiyor ama yemeyi reddediyor ve diğerleri yerken tekrar uzanıyordu. Sadece gitme zamanı geldiğinde ibn Jad onu uyandırmak için omuzlarını sarstığında Mathew adama sanki onu hatırlamış gibi dokunuşundan geri çekilerek ve ona vahşi, parlayan gözlerle ters ters bakarak tepki veriyordu. Ama kalkması ve çadırdan çıkması emredildiğinde ibn Jad'ı uysalca izliyordu. İtaatkarca ve soru sormadan deveye biniyor ve iki adamın onu eyerde rahatça yerleştirmelerine izin veriyordu. Zohra, Mathew'un garip davranışlarını endişeyle izliyordu ve yine, yalnız olsalardı, Khardan'ın dikkatini bu konuya çekerdi. Bir ya da iki kez Kalifin dikkatini çekmeyi başardı. Khardan ondan anlamlı bir şekilde sakındı ve -ibn Jad'ın gözleri başka bir şeye bakıyorken bile hep üzerinde olduğundanZohra sessiz kaldı. "Serinda'ya sabaha kalmaz varacağız," dedi Auda gecenin hızla soğuyan havasında ilerlerken. "Bana rastlamanız iyi oldu kardeşim. Çünkü Güneşin Örsü'nden Serinda'ya sağ salim ulaşsaydınız bile, orada -ölüm şehrinde- muhakkak ölecekti-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


niz. Serinda'da su yok." "Bu nasıl olabilir?" diye sordu Khardan inanmayarak. "O kadar çok insana su sağlamak için kuyularını derinlere kazmış 124 AKHRAN'IN KAHİNİ İmalılar- Serinda'nm kuyuları nasıl olur da kuruyabilir?" "Kazmak mı?" Eyerinde bükülen Auda, yanındaki deveyi (irmekte olan Khardan'a eğlenerek baktı. "Kuyu muyu kazmadılar bedevi. Serinda halkı Kürdin Denizi'nden su çekmek için makine kullandı. Su büyük kanallardan akarak şehrin kullanması için bir havuza boşaltıldı. Bu kanallann bazen bir adamın evine doğrudan su götürmekte kullanılabildiğinin söylendiğini duymuştum." "Beraberimizde yolculuk eden çocuk olmaması çok kötü," dedi Khardan. "Böyle yalanlar ilgilerini çekerdi. Sanınm şimdi de bana Serinda halkının tuzlu su içen balık-insanlar olduğunu söyleyeceksin." Auda öykülerine verilen bu tepkiye gücenmişe benzemiyordu. "Kürdin Denizi hep tuzlu değildi, ya da Khardan sarayındaki akıllı adamlann böyle öğrettiklerini duydum. Doğru olsun yada olmasın, Serinda'da su bulamayacağımızı tekrarlıyonım. Ancak, güneşten korunacak yer olacak. Yarını şehrin duvarları arasında güvende geçirebilir, sonra ertesi gece yolculuk edebiliriz. O kadar idare edecek suyumuz var, fazlası değil. Bir sonraki gün Tel civanndaki kampınıza vardığımızda, insanlarınızı Quar'a karşı bir savaşa yönlendirebiliriz. Sanıyonım ki" -Auda yassı, parlayan gözlerini Khardan'a çevirdi"sizin kuyularınız tamamıyla kurumamıştır." Sudan bahsetmediği açıktı. "İnsanlarımın kuyuları derine iner ve saftır!" diye karşılık verdi Khardan, bu kötü imaya kızarak ama daha fazlasını da söyleyemeyerek, çünkü Paladin'in sözleri hedefinin tam merkezinin yakınına çarpmıştı. Deve değneğini hayvanın omzuna sallayıp, hayvanın böğrüne topuklarıyla vurarak başı çekmek için hayvanı ileri sürdü. 125 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Erkeklerin arkasından gelmekte olan Zohra'nın dikkati sohbeti dinlemekle, sallanan, mahmur Mathew'u* endişeyle seyretmek arasında bölünüyordu, adamın omuzlarının kambur duruşundan Auda'nın, Khardan'ı süzmekte olduğunu anladı. Parmaklan dizginlerin üzerinde kıvrılarak, deriyi bilinçsizce büktü ve burdu. Kocasının sesinde -şimdiye kadar- hiç gerçek korku duymamıştı. 126

ıo Mathew eyerinden düşüp kumda ölü gibi uzandığında, Serinda'nın duvarlarının karanlık gölgelerindeydi, doğu göğü günün gelişiyle aydınlanmak üzereydi. Zohra uzun yolculuk boyunca genç adamın halsizce baş salladığını, omuzlannın düştüğünü ve vücudunun yan yatmaya başladığını bir defadan fazla görmüştü. Yanında ilerlediğinden, onu deve değneğiyle kamçılamış, omuzlarına darbe indirmişti. İnce, esnek değnek kumaşı geçip ette bir kamçı gibi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şaklamıştı-acı verici ama sürüklenen bir sürücüyü uyandırmak konusunda etkili bir yöntem. Mathew silkindi. Yıldızların ışığıyla aydınlanan karanlıkta Zohra şaşkın bir kırgınlıkla kendisine baktığını görebiliyordu. Zohra arkasında kalarak, elini peçeyle örtülü dudaklarına götürmüş, onu sessizliğe davet etmişti. Khardan bir devenin sırtında oturamayan bir adama fazla sabır göstermezdi. Zohra, Serinda'ya vardıklarında Mathew'un sallanmaya başladığını gördü, ama devesini onu yakalamaya yetecek kadar hızlandıramadı. Yanında diz çöktü. Sıcak, kuru alnına dokunması uzundur şüphelenmeye başladığı şeyi söyledi ona. "Humma," dedi Khardan'a. Khardan genç adamı kollanna alıp -delikanlının zayıf beMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN deni bir kadınınki kadar hafifti- onu Serinda'nın kapılarından içeri taşıdı. Bir zamanlar zor düşmanları dışarıda tutan yarı yanya kuma gömülmüş kapılar şimdi asla bozguna uğratılmayacak bir düşmana ardına kadar açıktı -zamana. Pukah bu şehri kahramanlıklarını sergilediği şehir olarak hatırlayamazdı. Quar'm büyüsü şehrin ölümsüzlere onu görmeyi istedikleri gibi görünmesini sağlamıştı -hayatla ve ani ölümle dolu neşeli ve gürültülü bir şehir. Kuma boğulmuş sokaklar kalabalığın gürültüsüne boğulmuş sokaklardı. Paslanmış menteşelerinden sarkan kapılar kavgada kırılmış kapılardı. Boş, tozla kaplı odalarda ıssızca fısıldayan rüzgar ölümsüz âşıkların fısıldayan kahkahalanydı. Büyü bozulduğundan, Ölüm bir kez daha dünyada dolaşıyordu ve Serinda onun bile uzun zaman önce terk ettiği bir şehirdi. Auda onları boş, rüzgarlı sokaklardan bir vakitler zengin, güçlü bir ailenin evi olduğunu söylediği bir binaya getirdi. Sadece Mathew için bir sığınak bulmakla ilgilenen Zohra, renkli işlemeli karolardan özel banyo havuzlarına ya da heykel kalıntılarına; resmedilen insanların vücutlarının tamamen çıplak olduğunu şaşırarak fark etmek dışında fazla dikkat etmedi. Asırlardır yağmacılar tarafından kınlıp dökülmüş ve kirletilmiş olmasına rağmen, heykeltıraşlannın her ayrıntıya dikkat göstermiş olduklarını görmek kolaydı. Zohra oyulmuş kayalara dikkat edemeyecek kadar endişeleniyordu Mathew hakkında. Khardan onu kollarına aldığında, Mathew dosdoğm ona bakmış ama onu tanımamıştı. Genç adam hiçbirinin anlamadığı bir dilde konuşuyordu ve inişli çıkışlı ses tonundan ve ara sıra bağırması ve çığlık atmasından söylediklerinin büyük ihtimalle fazla mantıklı şeyler olmadığı açıktı. 128 AKHRAN'IN KAHİNİ Çok odalı konutu gezinirken, nihayet duvarları hâlâ sağlam lan bir oda buldular. Büyük evin iç kısmında olan bu oda öğle sıcağına karşı bir ferahlama sunuyor gibiydi. "Burası olur," dedi Zohra zemine saçılmış büyük kırık kaya parçalarından bazılarını ayağıyla kenara iteleyerek. "Ama sert taşa yatamaz." "Yatak arayacağım," dedi Auda ibn Jad. Bir gölge gibi sessizce, odadan dışarı süzüldü. Gün ışığı tavandaki bir yarıktan içeri süzülüyor, eğimli ışıkları odaya girişlerinin taş zeminden kaldırdığı toz ve kum sisinde görülebiliyordu. Işık, Mathew'un alevlenen kızıl saçında

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


parlıyor, solgun yüze dokunuyor, ateşten donuklaşmış sadece onun görebileceği görüntülere bakan gözlerinde parlıyordu. Khardan onu kolayca, sımsıkı tutuyordu. Genç adamın kafası bedevinin güçlü göğsüne yaslanmıştı, belli belirsiz seğiren eli Kalifin kolunun üzerine sarkmıştı. Mathew'un yanan alnındaki bir tutam saçı çekmek için yaklaşan Zohra alçak, gergin bir ses tonuyla sordu, "O adam neden geldi?" "Akhran'a şükürler olsun ki geldi," diye cevap verdi Khardan Zohra'ya bakmadan. "Ölmekten korkmuyordum," diye cevap verdi Zohra hemen, "hançerinin ucunun tenime değdiğini hissettiğimde bile." Khardan'ın bakışları hayretle Zohra'ya çevrildi. Demek uyumuyordu! Ne yapmak istediğinin ve neden yapması gerektiğinin farkına varmış ve bunu onun için zorlaştırmamayı seçmişti. Tamamen kıpırtısız yatarak, uyur gibi yaparak ölümüne, geri çekilmeden, itiraz etmeden razı olacaktı. Bunun nasıl bir cesaret gerektirdiğini sadece Akhran bilirdi! Korkuyla karışık bir saygı duyan Khardan ona sessizce 129 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN baktı. Mathew kollarında kıpırdandı ve inledi. Zohra çocuğun yanağını okşamak için elini uzattı. Siyah gözleri Khardan'ınkilere bakmak çin yukarı çevrildi. "O adam," diye ısrar etti yumuşak bir şekilde. "O şer! Neden..." "Bir yemin," diye homurdandı Khardan. "Bir yemin ettim..." Bir sürtünme sesi onları Kara Paladin'in geldiği konusunda uyardı. Bir yün yatağı sürükleyerek sırtı dönük vaziyette odaya girdi. "Çok pis. Diğerleri bizden önce çeşitli nedenlerle kullanmışlar," dedi Auda. "Ama bütün bulabildiğim bu. Sokakta silkeledim ve kendilerini bir kez daha evsiz bulduklarına sevinmeyen bir çok sakinini yerinden attım. Ama en azından Blossom'un dertlerine bir de akrep ısırığı eklenmeyecek. Nereye koymamı istersin?" Bakışlarını aşağıda tutan Zohra konuşmadan odanın en serin köşesini işaret etti. Auda şilteyi yere attı ve ayağıyla yerine iteledi. Zohra üstüne keçe bir deve battaniyesi serdi, sonra Khardan'a Mathew'u yatırmasını işaret etti. Kalif acı çeken genç adamı yatağa beceriksiz bir nezaketle koydu. Genç adamın kocaman açılmış gözleri onlara vahşice bakıyordu; konuştu ve güçsüzce oturmaya çalıştı ama güçbela kafasını kaldırabildi. "Sabaha iyi olur mu?" diye sordu ibn Jad. Hastasının yanında diz çöken Zohra başını iki yana salladı. "O halde, daha doğrudan sorayım," diye devam etti konuşmaya Kara Paladin, "sabaha ölmüş olur mu?" Zohra başını çevirdi; siyah gözleri, onlara katıldığından beri ilk kez doğrudan Auda ibn Jad'a baktı. Uzun süre ona konuşmadan baktı; sonra gözleri Khardan'a kaydı. "Su getir," di130 AKHRAN'IN KAHİNİ emretti -hastalıkla savaşırken emir vermek bir kadının hakleydi- ve Mathew'a döndü. İlci adam binadan çıktılar, kapılann hemen içinde bıraktıkları develeri getirmek için Serinda'nın sessiz sokaklarında yü-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rüdüler. Maskesini indiren Auda kafasını hüzünle iki yana sallayarak sakalını düzeltti. "Zhakrin adına yemin ederim bedevi, o kadının bakışlarındaki ateşin etimi kavurduğunu hissettim. İzini hayatımın geri kalanında taşıyacağım." Khardan cevap vermeden yürüdü, haik yüzünü örttüğünden, herhangi bir düşünce pırıltısı kumaşın gölgesinde kayboluyordu. Auda bir kaşını kaldırıp gülümsedi, siyah sakal tarafından emilen ve saklanan bir gülümseme. Ciddileşip, solgun yüzü bir kez daha duygulannı ele vermeyen bir hale büründüğünde, ince, uzun parmaklı elini Khardan'ın koluna koydu ve adamı durdurdu. "Bir bahaneyle onu uzaklaştır. Uzun sürmez." "Hayır." Khardan yürümeye devam etti, yüzü ibn Jad'dan öte yana çevrilmiş, dosdoğru ileri bakarak. "İz bırakmamanın yolları vardır. Çocuk hummaya yenik düştü. Asla öğrenmeyecek. Dostum" -Auda, yürüyerek uzaklaşmaya devam eden Khardan'a kendini duyurmak için sesini yükseltti- "ya Blossom şimdi ölür ya da birkaç gün içinde su bittiğinde hepimiz ölürüz." Khardan eliyle, sıcaktan titreşen havayı bıçak gibi kesen hızlı, kızgın, reddeden bir hareket yaptı. "Tanrım araştırmamın durmasına izin vermeyecek!" diye bağırdı ibn Jad. Khardan develerin türlerine özgü şikayetçi sabırlarıyla bekledikleri kapılara ulaştı. 131 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN Auda kollarını göğsünde kavuşturup olduğu yerde durmaya devam etti. "Sabah iki kişiyi ölü bulmak istemiyorsan bedevi, kadınını o odadan çıkaracak ve dışarıda tutacaksın." Khardan kuma bulanmış kapının parçalara ayrılmış tahtasını tutarken durdu. Parmakları sıkılıydı. Dönmedi. "Ne kadar," diye sordu aniden, "zamana ihtiyacın var?" "Bin kalp atışı kadar," diye cevap verdi Auda ibn Jad. ti -Si Khardan Serinda'da kendilerine mal ettikleri eve, uzun zaman önce terk edilmiş konutun koridorları boyunca eğimli gölgelerde sessizce hareket ederek girdi. Duvarların arasında hep rahatsız olan bedevi başka bir adamın evinin koridorlarında onun izni ya da bilgisi olmadan yürümekten hoşnutsuzdu. İster bir sultanın sarayı ister kabilenin en önemsiz üyesinin lime lime olmuş çadm olsun, bir ev kutsal, bozulmamış bir yerdi -merasimle girilen, merasimle çıkılan. Ve bu evdeki kıymetli eşyalar yüzlerce yıl önce talan edilmiş ve soyulmuş olduğu halde, o bilinmeyen insanların sıradan, gündelik eşyaları çölün kum havasında korunmuştu, öyle ki Khardan'a sahiplerinin her an dönmeleri gerekiyormuş gibi geldi -kadın yıkıma ağlanır, adam kızar ve intikam ister. Bedevi zaman kavramını yitirmişti. Hayatı her gün değiştiğinden beri, değişim ona bir şey ifade etmiyordu. Bedevi kendi vereninin merkezidir; o kendi kendinin evrenidir. Sert dünyasında hayatta kalabilmek için öyle olmak zorundadır. Civardaki bir şehirde binlerin ölümü ona bir şey ifade etmez. Sürüsünden bir koyunun çalınması onu savaşa gönderir. Bu duvar-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ların arasındayken, Khardan zaman, evren ve kendisinin bunda yerini bir an için görmüştü. Artık o merkez değildi, güneMARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN şin her gün uğruna doğduğu adam, yıldızların uğruna parladığı adam, rüzgarların tokatladığı ve kişisel yanşta savaşmaya meydan okuduğu adam değildi. Diğer milyonlarcası gibi bir kum tanesiydi. Yıldızlar onu asla tanımamışlardı. Güneş bir gün onsuz doğacak, rüzgarlar bir başka noktayı kaldırmak için onu pervasızca bir kenara fırlatacaklardı. Bu renkli döşeme taşlarının üzerinde uzun zaman önce yaşamış olan adam, evrenin merkezi olduğunu düşünmüştü. Bu şehri kuran insanlar uygarlığın doaığunda olduklarını düşünmüşlerdi. Tanrılarının Tek, Gerçek Tanrı olduğunu düşünmüşlerdi. Ve şimdi o Tanrı isimsizdi, hatırlanmıyordu, ona tapınan insanlar gibi. Geriye kalan dünya, Sul ve öğelerdi. Khardan'ın üzerinde yürüdüğü taşlar insan gelmeden önce de dünyadaydı. İnsan tarafından kullanılmış, insan tarafından bir yere konmuştu, insan gittiğinde de burada olacaktı. Bu düşünce aşağılayıcı, korkutucuydu. Kalifin parmaklan yontulmuş taşın pürüzsüz yüzeyinde, dokuyu, dışardaki günün hızla artan sıcağına rağmen taşın içindeki serinliği, orda burda keski kullanan bir elin kaydığı yerleri hissederek gezindi. İç geçirdi, yüzünde ciddi bir ifadeyle, gölgelerin kendisinden hoş karşılanıyora benzediği evde ilerledi ve Mathew'un yattığı odaya sessizce girdi. Yatağın yanında diz çökmüş, sırtı kapıya dönük olan Zohra, içeri girerken Khardan'a baktı ve bakışlarını çevirdi. Hastasıyla ilgilenerek, genç adamın ateşli yüzünü nemli bir bezle sildi. "Suyu ziyan etmemen gerekir," dedi Kalif kullanmayı istediğinden daha sert bir ses tonuyla. Bırakalım da ona sunabildiği tüm rahatlığı sunsun. Ayrıca, önemi var mı? diye azarladı 134 AKHRAN'IN KAHİNİ kendini, ama çok geçti. Zohra'nın omuzlarının duruşundan, ellerinin ani bükülüşünden, sıvıyı çatlak bir kaseye sıkarken kumaşı sert bir şekilde çekişinden, onu kızdırdığını anladı. "Yorgunsun Zohra. Neden uyumuyorsun?" dedi. "Genç adamla ben ilgilenirim." Kadının geri çekildiğini, omuzlannın büzüldüğünü, sonra dikleştiğini gördü. Zohra ona bakmak için döndü ve Khardan, doğrudan aıhuna bakan siyah gözlerdeki duygularını açık etmeyen ifadeyle karşılaşmak için duruşunu sağlamlaştırdı. Sabırla, öfke fırtınasının üzerinde patlamasını bekledi. Ama Zohra'nın başı düştü, omuzlan çöktü, elleri kumaşı dikkatsizce suya düşürdü. Topuklannm üzerine oturan Zohra dua etmek için değil, gözyaşlannı gırtlağına geri göndermek için göğe baktı. "Onu öldürmek istiyor, değil mi?" "Evet." Khardan başka bir şey söyleyemedi. "Ve sen de ona izin vereceksin!" Bu bir suçlama, bir bedduaydı. "Evet," diye cevap verdi Khardan. "humma onu yakıp yok etsin diye onu bu hastalıkla yalnız mı bırakırdın, yoksa kendinden geçtiği sıralarda kendine bir zarar vermesine ya da bir hayvan tarafından avlanıp yenmesine izin mi verir..."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Hayır!" Zohra onu gözlerindeki küçümseme ve gazapla kavurarak ters ters baktı. "Sen de onunla mı öleceksin?" diye ısrar etti Khardan. "Onlara iki günlük mesafedeyken insanlarımızı terk mi edeceksin? Yaşadığımız her şeyin bir hiç uğruna olmasına izin mi vereceksin? Onun üstesinden geldiği her şeyin hiç uğruna olmasına izin mi vereceksin?" "Ben..." Öfkeli kelimeleri titreyen dudaklarında kayboldu. 135 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN Gözyaşları aktı sonra, yanaklarından aşağı kayarak, -tenindeki tozda, taş duvardaki her yarıktan içeri sızan tozda iz bırakarak. Khardan Zohra'nın yanında diz çöktü. Onu kollarına almak ve kendi kederini, öfkesini ve o ölü evin boş, sessiz koridorlarında onu boğan kum tanesi olmanın korkusunu onunla paylaşmak istiyordu. Eli ona dokunmak için uzandı, ama o anda Zohra'nın çenesi gururla öne uzandı, gözlerini hızla sildi. "İbn Jad'ı öldüreceksin," dedi kararlı bir şekilde. "Öldürmemeyi tercih ederim. Bir yemin ettim," diye cevap verdi Khardan. "Etmemiş olsaydım bile, hayatımı iki kez kurtarmış birini öldüremezdim." "O halde onu ben öldüreceğim. Bana hançerini ver." Siyah gözler ona vahşice baktı, hâlâ yüzünde parlamakta olan gözyaşlarıyla tuhaf bir tezat oluşturuyordu. Khardan kalbindeki yangına rağmen yüzüne oturan gülümsemeyi saklamak için yüzünü eğdi. "Bu sorunları halletmez," dedi yavaşça. "Mathew yine hasta ve yolculuk edemeyecek durumda olacak. Yine sadece üç günlük suyumuz olacak ve bittiğinde de başka su bulma şansımız olmayacak. Ve Tel'e varmamız iki gün sürer." Zohra yanıt veremedi ama insanın karşısındaki tatsız gerçeklerden bahsettiğindeki gibi akıldışı bir öfkeyle baktı ona. Mathew büküldü ve inledi. Ateş, kemiklerinin ağrımasına, eklem yerlerinin sertleşmesine ve karnına kramp girmesine neden oluyordu. Khardan yavaş yavaş, çok az insanın gördüğü bir yumuşaklıkla uzandı ve bir elini çocuğun alnına koydu. "Huzur içinde dinlen," diye mırıldandı ve sevdiği, takdir ettiği kişinin çılgınlığın dehşetine işleyen dokunuşu ya da sesinden mi bilinmez Mathew sakinleşti. Izdırap çeken uzuvları gevşedi. Ama sadece bir an için. 136

AKHRAN'IN KAHİNİ Khardan bir kum yılanının ele kuru ve sıcak gelen derisi ibi solgun teni okşamaya devam etti. "Bu hayattan hızla ve acısız kurtulacak. Izdırapları nihayet son bulacak. Ona zarar vermiyoruz Zohra. Sen ve ben aramızda yaşamaktan mutlu olmadığını biliyoruz." "Mutlu değilse, bu kimin hatası?" diye ısrarla sordu Zohra alçak, titreyen bir sesle. "Ona tepeden baktık, dudak büktük ve ona zayıflığı yüzünden, hayatta kalmak için kadın kılığına girdiği için sövdük. Ama şimdi garip ve yabancı bir yerde tek başına, korkmuş ve aciz olmanın ne demek olduğunu biliyoruz! Biz daha iyisini mi yaptık? Yaptık mı ayrıca? O kötü Paladin kaçmamıza yardım etmiş olabilir, ama hayatını kurtaran Mat-hew'du..." "Kes şunu kadın!" diye bağırdı Khardan ayağa fırlayarak.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Söylediğin her söz kalbime bir bıçak gibi saplanıyor ve benim zaten hissetmediğim yaralar açmıyorsun! Ama başka seçeneğim yok! Verebildiğim en iyi kararı verdim ve hayatımın geri kalanında beraber yaşamam gereken bir karar bu! Bir mucize olmadıkça ve Akhran'ın ellerinden su yağmadıkça" -Khardan, Mathew'u işaret etti- "çocuk ölmeli. Eğer burada olursan ve onu durdurmaya çalışırsan, ibn Jad seni de öldürmek konusunda vicdan azabı duymaz." Khardan ona elini uzattı. "Çölde çocuğun hayatını kurtardım. Eşitlendik. Gelip bu geceki yolculuktan önce dinlenecek misin?" Zohra üstünde duran ele baktı, içindeki vahşi mücadele, yüzünü en az Mathew'unki kadar ateşlendiren kızarıklıktan anlaşılıyordu. Siyah gözleriyle Khardan'a son bir delici bakış gönderdi, nefretle ve öfkeyle ve şaşırtıcı bir şekilde hayal kınklığıyla dolu bir bakış -Khardan için şaşırtıcıydı çünkü bir başkası bizi ancak ondan daha iyisini beklediğimizde hayal ki-

MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN rıklığma uğratır ve Khardan'ın karısının hakkında bu kadarcık da olsa iyi düşündüğüne inanması zordu. Kesinlikle Zohra şu an öyle düşünmüyordu. Kumaşın suyunu sıkarak nazikçe Mathew'un alnına koydu; sonra, kocasının uzanmış elini reddederek ayağa kalktı. "Uyuyacağım," dedi duygusuz bir sesle ve bir daha bakmadan Khardan'ın yanından geçip gitti. Khardan iç geçirdi, evin koridorlannda yol aldığını gördü, sonra uzun süre Mathew'a bakarak ayakta durdu. "Söyledikleri doğaı," dedi duymayan çocuğa yumuşak bir şekilde. "Mutsuzluğunu şimdi anlıyorum ve üzgünüm." Bir şey daha söyleyecekken iç geçirdi ve aniden döndü. "Üzgünüm!"

Zohra mahsus Mathew'unkinin yakınındaki bir çok odadan birini seçti ve taş duvarlarda oynaşan gölgelerde saklandı. Kalifin kapı ağzından çıkışını nefesini tutarak seyretti. Kalif duraksadı ve ellerini gözlerine götürerek gözlerini ovuşturdu ve kafasını iki yana sallayarak, dışarı açılan kapıya doğru koridor boyunca ilerlemeye devam etti. Zohra'nın neredeyse yanından geçti. Zohra yüzünde bitkinlik ve kaygıdan çizgiler oluştuğunu gördü, kaşları adamın kendisine yönelik olduğunu anladığı bir öfkeyle çatıldı. "Bu onun hatası değil," diye fısıldadı Zohra pişmanlıkla, aynlırken ona nasıl baktığını hatırlayarak. "Hata varsa, bu benim hatam, çünkü ben burnumu sokmasaydım şu an Akhran Hazretleri'yle gökleri dolaşıyor olacaktı. Ama her şey yoluna girecek," diye söz verdi ona Khardan yanından geçerken. Kalbi onun acısıyla sıkıştı ve karannda bocaladı. "Belki de ona söylemeliydim. Ne zaran olurdu? Ama hayır, beni durdurmaya çalışırd..." Bilinçsizce ona doğru, kapıya doğru bir adım atmıştı. Kaslı bir vücut onunkine çarpıp bir köşeye bastırana ve sıkı bir el ağzıyla burnunu kapayana kadar, arkasındaki gizli hareketi duymamış, başka birinin daha saklanmak için o odayı seçmiş MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN olduğunun farkına varmamıştı. Khardan durdu, dinlerken başı hafifçe döndü.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


El Zohra'yı daha da sıkı kavradı, soğuk, parlayan gözler en küçük bir hareketin bile ölüm anlamına geleceğini söyledi. Zohra kıpırdamadan durdu ve Khardan yorgunlukla omuz silkerek keyifsiz bir şekilde yoluna devam etti. El, ikisi de bedevinin ayak sesleri iyice uzaklaşana kadar gevşemedi. "Dışanda, açık havayı soluyabileceği yerde uyuyacak. Onu tanıyorum, görüyorsun ya." El ağzından çekilip nazikçe boynunu sararak kavraytşını gevşetti. Zohra kendininkilere çok yakın olan ifadesiz gözlere korkmuş ama büyülenmiş gibi bakıyordu. "Çok uzakta değil. Bir çığlıkla onu buraya getirebilirdin. Ama sana faydası olmazdı." El boğazmdaki iki noktaya nazikçe dokundu. "Parmaklarım buraya... ve buraya dokunursa ölürsün. Ona kanşırsan seni öldürmek zoaında kalacağımı söyledim ve seni uyardı. Onu duydum. Senin ölümünden aklanacak." Bu gözlerde şüpheye yer yoktu. "Bağırmayacağını," diye fısıldadı Zohra, duyulmaktan korktuğu için değil, sesi onu yarı yolda bırakacağı için. "Güzel." Eller boğazını bıraktı, vücudundaki baskı kayboldu. Gözlerini kapatan Zohra derin bir nefes aldı ve titremeye başladığını hissetti. "Burada bekle ve sessiz ol o halde, söz verdiğin gibi," dedi ibn Jad hastanın odasına açılan kapıya doğru bir adım atarak. İçerden Mathew'un ateşli sancılar içinde kıvrandığı duyulabiliyordu. "Acı çekmeyecek, sana söz veriyorum. Aslında, böylece acıları sona erecek. Tanrımız, tıpkı onun Tannsı gibi cesareti için onu ödüllendirmek üzere bekliyor. Kıpırdama. 140 AKHRAN'IN KAHİNİ TV ceğim. Seninle tartışmam gereken bir şey var..." "Hayır'" Zohra konuşanın kendi sesi, uzananın ve Kara Paı din'in güçlü, adaleli elini yakalayanın kendi eli olduğuna inanamadı. Adamın siyah gözleri şimdiye dek gördüğü tek duygu işaretiyle kısılmasına rağmen sıkıca tutmaya devam etti. "Lütfen" Zohra kelimeleri söyleyebilmek için kuru ağzından yeterince nem bulmaya çalıştı. "Onu öldürme! Henüz değil! Ben... Akhran'a -Tannma- bir mucize için dua etmek istiyorum!" Bu -ve yalnızca bu- ricanın Auda ibn Jad'a dokunacağını nasıl bilmişti? Emin değildi. Belki de karanlık şatosunda insanlan hakkında gördüğü ve duyduğu şeyler yüzündendi. Belki Tannlardan -bütün Tanrılardan- hep ciddi bir huşu ve saygıyla bahsetme şekli yüzündendi. Acıma, merhamet, şefkat, insan hayatının kutsallığı için bir ricada bulunmuş olsaydı ona sadece soğuk bir şekilde bakar, o odaya girer ve Mathew'u insafsızca öldürürdü. Ama meseleyi Tannsına havale etmek için zaman istediğini söylemesini -bunu anlardı. Buna saygı gösterirdi. Ona düşünceli bir ifadeyle bakarak bunu zihninde tarttı ve Zohra acı verici olmaya başlayana, göğsü yanana, gözlerinde kıvılcımlar uçuşmaya başlayana kadar nefesini tuttu; ve sonra -nihayet- adam kısaca başını salladı. Zohra iç geçirerek rahatladı. Davetsiz ve istenmeyen gözyaşları gözlerine doldu. "Eğer Tanrın akşam karanlığına kadar karşılık vermemiş olursa," dedi ibn Jad ciddiyetle, "o zaman kararımı uygulayacağım." Zohra cevap veremedi; bir parça kabullendiğinden, bir parça da o rahatsız edici gözlere daha fazla bakmayı isteme-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


diğinden sadece başını salladı. Peçesini titreyen eliyle yüzünden çekip güçlükle tutan Zohra kapı aralığına doğru kaydı. Bir 141 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN el girmesini engelleyecek şekilde kapıya yaslandı, "Dualarımı edecektim," diye mırıldandı, başını kaldırmaya cesaret edemeden, ona bakmaya cesaret edemeden. "Sen ve o sadece lafta karı kocasınız. Kara Büyücü bana seni hiçbir erkeğin tanımadığını söyledi!" Zohra azimle çenesini sıktı, eli iterek geçmeye çalıştı. "Bırak gideyim," dedi mağrurca, hep işine yarayan buyurgan ses tonuyla. Ama şimdi işine yaramıyordu. Auda peçeyi elinden kaparak yüzünü açtı. "Koca olarak haklarını kaybetti. Herhangi bir adama gitmekte özgürsün! Bana gel Zohra!" Elleri Zohra'nm kollarında kapandı. Zohra ürpererek ve yüzünü kaçırarak duvara sindi. Dudaklar boynuna yapışınca Zohra kendini kurtarmak için mücadele etti. Auda'nın kavrayışı acı verici bir şekilde sıkılaştı. Zohra birden kızarak onunla dövüşmeyi bıraktı ve dikkatle ona baktı. "Benden ne istiyorsun?" diye ısrarla sordu soluk soluğa. "İçinde sevgi yok! Şehvet bile yok! Ne istiyorsun?" Auda gülümsedi; siyah gözleri hâlâ ifadesiz ve tutkudan uzaktı. "Diğer erkekler gibi benim de arzularım var. Ama mantıklı düşüncenin gözünde kum olduklarından onları kontrol etmeyi öğrendim. Senden zevk alabilirdim. Bundan hiç şüphem yok. Ama acele etmek olacaktı, bir anlık ve sonra bitecekti. Senden ne istiyorum Zohra?" Zohra'yı kendine çekti, kadın endişeli ve gergindi. "Bir oğul istiyorum!" Artık gözlerinde duygu vardı ve Zohra o duygunun yoğunluğu karşısında irkildi. "Hayatım sonuna yaklaşıyor. Bunu biliyorum ve kabullendim. Bu Zhakrin'in iradesi. Ama arkamda damarlarından senin o güçlü, vahşi kanının aktığı bir oğul bırakmak istiyorum!" Auda'nın dudakları Zohra'mnkilere yaklaştı ve korkudan, 142 AKHRAN'IN KAHİNİ rlamın yakınlığından neredeyse boğulan Zohra yüzünü kaçır, bacmı ve vücudunu duvara bastırarak gözlerini kapadı. Hiçbir erkek ona bu şekilde dokunmaya cüret etmemişti, hiçbir erkek bu kadar yakın olmamıştı. Zhakrin Şatosu'nda hapların neden olduğu tutku düşleri tekrar bastırdı, şimdi zayıflatan ve takatini kesen bir korkuyla karışıktı. Auda'nın soluğunu üzerinde, ateşini teninde hissetti; sonra, yavaşça, adamın kadını kavrayışı gevşedi. Güçsüzce duvara yaslanan Zohra ona tereddütle, ihtiyatla baktı. Auda birkaç adım gerilemişti, elleri zarar vermeyeceğini belirten o eski hareketle havaya kalkmıştı. İçindeki duygu ölmüştü. Yüzü solgundu, duygulannı açık etmiyordu, gözleri karanlık ve ifadesizdi. "Seni zorla almayacağım Zohra. Senin gibi bir kadın bunu asla affetmeyecektir. Senin sevgini ne istiyorum ne de bekliyorum. Zhakrin'e dua edeceğim ve seni bana vermesini isteyeceğim. Bir gece, eğer dualanma cevap verirse, bana gelecek ve 'Oğlunu taşıyacağım ve o büyük bir savaşçı olacak ve onda tekrar yaşayacaksın!' diyeceksin." Bu sözlerle birlikte Auda incelikle selam verdi. Zohra daha kıpırdamaya ya da konuşmaya fırsat bulamadan, odadan ses-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sizce çıkmıştı. Zohra titremeye başladı. Dizleri onu taşımıyordu, titreyerek zemine çöktü ve yüzünü ellerine gömdü. Kara Paladin'in büyü olmayan büyü yaptığını görmüştü ya da Mathew ona öyle söylemişti. Bu Sul'ün değil, Paladin'in Tanrısının büyüsüydü. Auda'nın inancı ona güç veriyordu ve bunu Zohra'nın üzerinde kullanacaktı. Zhakrin'e dua edeceğim ve seni bana vermesini isteyeceğim. Zohra her şeye rağmen mantık dışı bir şekilde iradesi dışında, Auda ibn Jad'a çekildiğini hissediyordu. 143 ?3 Mantıklı bir nedeni olmamasına rağmen, Zohra Mathew'dan gelen vahşi bir çığlık kendisi ve başkaları için duyduğu korkuyla yer değişene kadar, zeminde ürpertili bir uyuşukluk içinde çömelmiş kaldı. Aceleyle ayağa fırlayarak ibn Jad'm sözünde durmadığı korkusuyla Mathew'un odasına koştu. Odada acı çeken çocuktan başka kimse yoktu; ona saldıran tek şey hummaydı. Hastalıktan kurtulmak için suya ihtiyacı vardı, bolca suya. Akhran'ın mucizesini gerçekleştirmesinin tam zamanıydı. Son bir bakış atarak Mathew'un ne hastalık ne de -ortalarda gözükmeyen- Kara Paladin tehlikesi altında olmadığına ikna olan Zohra hasta odasından çıktı ve evin labirentimsi koridorlarından geçerek kapıya gitti. Develer ve erkekler yakındaki bir binanın gölgesinde uyuyorlardı. Zohra, ibn Jad'ın Khardan'ın yanında bir battaniyenin üzerine uzandığını görünce durdu. Tereddüt etti, adama yaklaşmaktan hiç hoşlanmıyordu. Etrafa göz atarak, amacına uygun olabilecek başka bir şey aradı ama boşuna aradığını biliyordu. Bakışları Khardan'ın belindeki kuşağa, güneşte parladığını görebildiği kabzaya kaydı. AKHRAN'IN KAHİNİ Hançeri almak zorundaydı. "Ne zamandan beri bir erkekten korkuyorsun?" diye sordu kendine küçümseyerek ve bazı erkeklerin korkmaya değer olduğunu düşünmeyi bırakmadan, güneşin yıkadığı sokaklarda cesaretle ve sessizce ilerledi. Develer başlannı kaldırıp onları istirahatlerinden kaldırmayı deneyebileceğini düşünerek kadına aptal, şüpheli bir ifadeyle baktılar. Şükür ki karşı karşıya olduğu, Khardan'ın atı değil develerdi, at kimsenin uyuyan efendisinden gizli bir şey yapmasına izin vermezdi, Zohra tıslayınca develer başlarını aşağı indirdiler. Khardan sırtüstü uzanmış uyuyordu; derin ve düzenli nefes alıyordu ve Zohra bir an seyrettikten sonra, çok bitkin bir uyku uyumakta olduğunu ve kolayca uyanmayacağını anladı. Khardan'a yaklaştı, Auda'ya bir bakış attı. Adamın gözleri sımsıkı kapalıydı; soluğu düzenliydi. Ama uyuyor mu numara mı yapıyor Zohra söyleyemezdi. Önemli değil, dedi kendi kendine. Zohra ne yaparsa yapsın, Auda onu durduramayacaktı. Ona gün batımına kadar süre vermişti ve onu sözünü tutacağını anlayacak kadar tanıyordu artık. Dikkatle, ihtiyatla, Khardan'ın üzerine eğildi ve hafif, yumuşak bir dokunuşla hançeri yavaşça kuşağından çıkarmaya başladı. Khardan iç geçirdi ve kıpırdandı, Zohra kıpırtısız kal-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dı, hançeri almasına az kalmıştı. Khardan tekrar iç geçirdi ve bilinçsizliğe geçti. Rahatlayarak iç geçiren Zohra silahı dışarı kaydırdı ve minnetle kavradı. Dönüp sokak boyunca eve doğru gideceği sırada bakışları ibn Jad'a takıldı. Khardan'ın vücudunda ısınmış hançer elindeydi. Bir kez sapladı mı her şey biterdi. Hiçbir Tanrı onu ölü bir adama çekemezdi. Görünüşte uyuyan ada145 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ma baktı. Parmakları bıçağın kabzasını sıkıca kavradı. Ona doğru bir adım attı, sonra döndü ve sanki adam ayağa fırlamış ve onu kovalıyormuş gibi sokak boyunca kaçtı. Kapı aralığında soluklanmak için durduğunda Zohra arkasına baktı ve ikisinin de kıpırdamamış olduklarını gördü. Khardan birinin ona sinsice yaklaştığını, gırtlağını kesmeye niyetlendiğini düşünerek uykusundan sıçradı. Etkisi o kadar gerçekti ki gözlerini odaklayana kadar ellerini kendini korumak için uzattı ve elleri hava dışında bir şeyi tutmayınca bir düş görmüş olduğunu anladı. Yorgunlukla tekrar uzanıp uykuya dalmayı deneyecekti ki, tecrübeli bir askerin düşünmeden, içgüdüsel yapılmış hareketiyle silahının yanında olduğundan emin olmak için kuşağını yokladı. Silahı yoktu. Aklına tek bir kişinin gelmesi için havada asılı olan yasemin kokusuna ihtiyacı yoktu. "Zohra!" diye mırıldandı ve oturup her yana baktı. İlk düşüncesi inatçı kadının Auda ibn Jad'ı öldürme niyetini uygulamaya koyduğuydu. Ama bir bakış Kara Paladin'in yanında uzanmış, huzur içinde uyumakta olduğunu gösterdi ona. Görünüşe göre planını uygulamamıştı. Mathew ölmüş olmalı, diye düşündü Khardan, hızlı, delici bir acı yüreğini burktu. Ama eğer öyleyse, Zohra kocasının hançeriyle ne yapıyordu? İntikam mı alacaktı? Onu gölgeli bir oyukta, elinde silahla beklerken, şüphelenmeyen bir sırta hızlı bir darbe indirerek intikam alırken görebiliyordu. Khardan kötü Paladin'den hoşlanmıyordu. Auda'nın hayatlarını kurtarmış, onları Zhakrin'in kanlannı ve ruhlarını isteyen 146 AKHRAN'IN KAHİNİ j-ör Paladinlerinden kurtarmış olması gerçeğine rağmen, dıgel ahardan bunun, zincirlenmiş ve kelepçelenmiş bir grup köle• ikinci bir kez düşünmeden gûllara teslim eden adam olduSunu canlılıkla hatırlıyordu. Yaşadığı sürece, hiçbir şey o iğrenç ziyafetin görüntüsünü gözlerinden, o dehşetli çığlıkların sesini kulaklarından silemeyecekti. Ve Auda, Zhakrin adına, iğrenç başka suçlar da işlemişti. Khardan bu olayları Kara Paladin'in kendi ağzından duyduğu için iyi biliyordu. Sırtına saplanan bir hançer şüphesiz hakettiğinden daha kolay bir ölümdü. Altı ay önce olsaydı, Khardan silahı kendisi kullanır ve bu konuda fazla düşünmezdi. Ama bitkinlikle ayağa kalkan ve kansını aramaya koyulan adam değişmiş bir Khardan'dı. Zohra'yla -Tanrı tarafından emredilen bir evlilikle - evlendirilmeden önce, Khardan, Akhran Hazretleri'ne karşı sahte bir bağlılık duyuyordu, ama asla bundan öteye geçmemişti. Yirmi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


beş yaşındaki, yakışıklı, gözüpek, cesur Kalif düşüncelerini dünyaya odaklamıştı, cennete değil. Zohra'yla evlendikten sonra, Khardan'ın Akhran'la ilgili düşünceleri sadece acı düşüncelere dönüşmüştü. Sonra Kalif'in, Zhakrin Şatosu'nun işkence odasında Tanrısının karşısında durduğu an gelmişti. Khardan -bedenen ve ruhen yıkılmış- Akhran'la yüz yüze gelmişti. Akarlar delilerin Tanrının yüzünü gördüğüne ve onları çıldırtanın bu ihtişam görüntüsü olduğuna inanırlar. Eğer bu böyleydiyse, diye düşündü Khardan, o halde ben deliliğe dokundum. Khardan Tannyı görmüştü. Khardan, Akhran'a hayatını vermişti ve Akhran hayatını ona geri vermişti. O birkaç kısa saniyede Khardan Tanrı'nın sadece yüzünü 147 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN değil, düşüncelerini de görmüştü. Kanşık ve belirsizdi, arrıa bütün bunları şimdi düşünürken, belki de evde tecrübe ettiği boşluk hislerinde yanıldığının farkına varmaya başlıyordu yavaş yavaş. O anlamsız bir kum tanesi değildi. Muazzam bir planın parçasıydı. Bu olanlar başına şans eseri gelmiyordu. Sokağın iki yanma hızla göz gezdirirken Khardan'a öyle göründü ki, eğer bu doğruysa, Akhran Hazretleri meseleleri daha etkili bir şekilde ele alabilirdi. Ama Kalife göre, belli alanlarda Tanrı takipçilerine, insanların ona bağlı olduğu kadar bağlı olabilirdi. "Belki baştan daha akıllıca davranmış olsaydım, yolum daha kolay olurdu," diye düşündü Khardan eve girip Mathew'un odasına yönelirken. "Olanların çoğu Akhran'm benim dikkatsizce paramparça ettiğim kil kaseyi tamir etme çabaları olabilir." O ve arkadaşları Zhakrin Şatosu'na bir sebeple götürülmüşlerdi -Quar'ın esir tuttuğu iki Tanrıyı kurtarmak için. Bu kadarı artık Khardan için açıktı. Tanrılar herhalde göklerin savaşında Akhran'a katılacaklardı. Ve Akhran inananlarına hâlâ ihtiyaç duyuyordu, görünüşe göre. Onları şatodan güvenle Kürdin Denizi'ne yönlendirmişti. Ancak orada olaylar yanlış gitmeye başlamıştı. Cinler ayrılmış ve dönmemişlerdi. Khardan, Pukah'un yaptığı Akhran tarifini hatırladı -zayıf, kanayan, yaralı. Savaş iyi gitmiyordu o halde. Akhran neredeyse üzerlerindeki kavrayışını kaybetmişti. Onları bulması ve kurtarması için ibn Jad'ı göndererek kaldıran Zhakrin'di. Bir nedenle, Tannlar Paladin'in yolunun onunkiyle aynı olduğuna karar vermişlerdi. Kalif çocuğun odasına gönülsüzce, bulması gereken şeyden korkarak girdi. 148 AKHRAN'IN KAHİNİ Görünüşe göre Tanrılar Mathew'un hastalanmasına ve ölmesine karar vermişlerdi... Hayır, ölmesine değil. Khardan çocuğa şaşkınlıkla baktı. Mathew yüksek ateşten kaynaklanan sağlıksız, düşlerle kavrulan uykuya düşmüş, şiltenin üzerinde artık sessizce yatıyordu. Ama uyuyordu, ölmemişti. Khardan vücudun seğirdiğini gördü, rahatsız soluk alışını duydu. Yaklaşıp çocuğa yakından bakmak için eğilen Kalif

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sıcak alnına konmuş çaputun serin ve nemli olduğunu gördü. Yakın zamanda değiştirilmişti. Ama Zohra ortalarda görünmüyordu. Bu gizeme şaşıran Khardan ona cevaplar verecek birşeylerin arayışıyla odada göz gezdirdi. Belki de yorgunluk ibn Jad'ı yenmişti-ve Paladin çocuğu öldürmeden önce dinlenmeye karar vermişti. Bırakın uyku ihtiyacı gibi bir insan zayıflığını, ölümün bile Kara Paladin'i niyetini gerçekleştirmekten alıkoymayacağını tahmin eden Khardan'a bu olası gelmedi. Ayrıca kansını ve hançerini de açıklamıyordu. Ama eğer öyleyse, Zohra neredeydi? Odadaki birkaç nesneyi, kaydadeğer bir şey bulma umudundan ziyade hüsranla karıştıran Khardan, Mathew'un kemerinde taşıdığı büyülü kesenin, çocuğun ağır kaftanlarını çıkarırken Kalif in özenle ve dikkatle çıkarmış olduğu kesenin, başaşağı edilmiş, içindekilerin dikkatsizce bir köşeye atılmış olduğunu fark etti. Khardan keseye doğru bir adım attı, sonra durdu. Varsa bile neyin eksik olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu ve sadece bakmakla bile ürperdiği şeylere dokunmasının ya da onlan eline almasının bir anlamı yoktu. Ve o anda Zohra'nın Mathew'un büyülerinden birini yapmaya çalıştığı fikri geldi aklına. 149 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN Khardan kemiklerine kadar ürperdi. Mathew, Zohra'ya bildiklerini öğretiyordu. Genç adam Kalife bundan bahsetmeye çalışmış, ama Kalif bilmek istemediğinden dinlemeyi reddetmişti. Kadınların büyüsü. Ya da daha da kötüsü, uzak bir ülkeden gelen bir kafirin büyüsü. Bir ses duydu. Zohra'nın sesini. Kulağa tuhaf geliyordu... Zohra şarkı söylüyordu! Amir'in bir düzine palalı askeri kapıyı kınp ona durduğu yerde saldırsalardı, Khardan onlarla çıplak elleriyle dövüşür ve korku nedir bilmezdi. Bu ürkütücü şarkı, cesaretini kmyor, onu zayıf bırakıyor ve bir depremin yaklaşmakta olduğunu sezen bir at gibi baştan ayağa titremesine neden oluyordu. Zohra'nın sesi epey yakından geliyordu, evin bir başka yanından yükseliyordu. Merkez, diye hükmetti Khardan, zemini eğilmiş, kırık taşlardan bir açık hava avlusu görmüş olduğunu hatırlayarak. Ayaklarını kendisini sahanlığa taşımaya zorlayabilirse, artık onu kolayca bulabilirdi. Sonunda onu düşüncesiz ve aceleci bir şey yapmadan durdurabileceği düşüncesi belirdi zihninde. Ne olabileceği konusunda Khardan emin değildi, ama bir kez daha Mathew'un Sul'den çağırdığı o korkunç yaratığı -bir tür iblis- gördü. Hızlıca hareket ederek, çıkardığı sesi dert etmeyerek koridorlarda ilerledi ve tahmin ettiği gibi, şarkının evin merkezindeki avludan geldiğini keşfetti. Taştan bir kemerin altında durdu. Avlunun ortasında büyük, yuvarlak, çevresi üç metre uzunluğunda, etrafında yerden bir metre kadar yükseklikte taş duvarlar olan bir havuz vardı. Uzun zaman önce bu havuzda ev halkının kullanımı için eve taşınan su vardı, belki de ibn Jad'ın onlara bahsettiği kanallar aracılığıyla. Bu uzun zaman önceydi. Şimdi havuz çölün insan150 AKHRAN'IN KAHİNİ 1 nn ondan çaldıklarını geri isteme çabasıyla avluya savrulmuş

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kumla boğulmuştu. Muazzam bir kum tepeciği havuzun kenardan dökülmüş, avlunun bir kısmını kaplayan küçük bir kumUl oluşturmuştu. Kurumuş havuzun kenarında Zohra duruyordu. Sırtı Khardan'a dönüktü. Khardan'ı görmedi ve tuhaf bir şekilde dik duruşuna bakılırsa, Khardan önüne çıkmış olsaydı da, onu fark etmeyebilirdi. Kalif ne yaptığını görme ve bunu nasıl sona erdireceğine dair bir fikir edinme umuduyla sessizce yanına yaklaştı. Yüzünü görebileceği bir yere geçince, Zohra'nın dikkatini iki eliyle sımsıkı tutmakta olduğu bir parşömen parçasına vermiş olduğunu fark etti. Metal bir bıçaktaki güneş ışığı parıltısı ona hançerinin yerini gösterdi. Havuzun kenarında duruyordu ve yanında koyu renkli -kırmızı- bir gölcük vardı. Gözleri kocaman açılan Khardan, Zohra'nın sol elindeki derin bir kesikten kan damladığını gördü. Ancak Zohra bunu önemsemiyordu. Bakışları parşömene sabitlenmişti ve Khardan'ın saçlarını diken diken eden bir sesle söylendiğinden, bir şarkı olmayan şarkıyı söylüyordu. Parşömene bir göz atmak için hareket eden Kalif şekillerle, kanla çizilmiş şekillerle kaplı olduğunu gördü! Korkan, sarsılan, yine de onu durdurmak konusunda kararlı olan Khardan sessizce ilerledi ve bir elini uzattı. O anda Zohra'nın sesi alçaldı. Khardan, Zohra onun varlığının farkındaymış gibi görünmemesine rağmen hareketini dondurdu. Zohra'nın gözleri ve bütün varlığı parşömene o kadar yoğunlaşmıştı ki bir gökgürlemesinin bile onu uyandıracağından şüpheliydi. Eli titreyerek uzandı ve sonra gevşeyerek yanına düştü. 151 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Parşömendeki kanlı işaretler hareket etmeye başlamıştı -izdirap çekiyorlamış gibi kıvrılıyorlardı. İşaretlerin kağıttan sürünüp teker teker havuza düştüklerini gördüğünde, dişleri diline geçti. Ve bir an sonra Kalif ayak bileklerine kadar su içindeydi. Su, ayaklarının etrafında döndü, avluya döküldü, eve doğru aktı. Havuzun taş duvarları arasında kapana kısılan su öğle güneşinde parıldıyordu. Zohra tereddütle parmakuçlarmı suya daldırdı, sanki kendisi de inanamıyormuş gibiydi. Eli ıslak, üzerinden su damlayarak çıktı ve sevinçle kahkaha attı. Khardan'ın dişleri arasından soluduğunu duyan Zohra, onun orada olduğunu biliyordu. Dönerek onunla yüz yüze geldiğinde Khardan onun hiç bu kadar güzel görünmediğini düşündü. Yanakları gurur ve başarının aydınlığıyla parlıyor, gözleri sudan daha parlak ışıldıyordu. "Senin mucizen!" dedi Zohra ona gururla. "Ve benim ellerimden!" ellerini ona uzattı ve Khardan kolundaki kanlı, derin yarayı gördü. "Akhran'm değÛ" 152 »4 4 "Tanrın mucizesini gösterdi. Bu çocuğun yaşamasını istediği açık. Onun iradesine karşı gelmek benim işim değil. Zevk için öldürmem Prenses," diye konuşmaya devam etti Auda ibn Jad ciddiyetle, "gereklilikten öldürürüm."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Zohra'ya, Akhran'ın "mucizesi" boşuna olabilirmiş gibi geldi. Şimdi epey suyu vardı; ama bedevi kadınların genelde hastalıkları iyileştirdikleri bitki ve iyileştirme taşlarından yoksun olduğu için, Mathew'un yanan tenini yıkamak ve kavrulmuş, çatlamış dudaklara su akıtmaktan başka bir şey yapamazdı. Hummanın şiddeti azalmadan devam ediyordu. Mathew belirsiz gevezeliklerine bile son vermiş, halsiz bir şekilde soluk almaya çalışarak yatıyordu. Çıkardığı tek ses alçak acı iniltileriydi. Zohra ölüme karşı savaşını tek başına vermişti ya da öyle olduğunu sanıyordu. Hastalara bakmak kadın işiydi ve ibn Jad'la Khardan hastalık ve ölüm kokan odadan çıktıklarında şaşırmadı. Beklemediği için Khardan'ın döndüğünü duymadı, Mathew'un odasının açık kapısının dışında, farkına varılmadan izleyebileceği, gölgeli bir oyuğun zeminine çöktüğünü de görmedi. Öğleden sonra yavaşça ilerledi, zaman ateşin bindiği çocuğun zorlukla aldığı nefeslerle ölçülüyordu. Her nefes bir zaferMARGARET WE1S & TRACY HICKMAN Parşömendeki kanlı işaretler hareket etmeye başlamıştı -ızdırap çekiyorlamış gibi kıvrılıyorlardı. İşaretlerin kağıttan sürünüp teker teker havuza düştüklerini gördüğünde, dişleri diline geçti. Ve bir an sonra Kalif ayak bileklerine kadar su içindeydi. Su, ayaklarının etrafında döndü, avluya döküldü, eve doğru aktı. Havuzun taş duvarları arasında kapana kısılan su öğle güneşinde parıldıyordu. Zohra tereddütle parmakuçlarını suya daldırdı, sanki kendisi de inanamıyormuş gibiydi. Eli ıslak, üzerinden su damlayarak çıktı ve sevinçle kahkaha attı. Khardan'm dişleri arasından soluduğunu duyan Zohra, onun orada olduğunu biliyordu. Dönerek onunla yüz yüze geldiğinde Khardan onun hiç bu kadar güzel görünmediğini düşündü. Yanakları gurur ve başarının aydınlığıyla parlıyor, gözleri sudan daha parlak ışıldıyordu. "Senin mucizen!" dedi Zohra ona gururla. "Ve benim ellerimden!" ellerini ona uzattı ve Khardan kolundaki kanlı, derin yarayı gördü. "Akhran'm değÛ" 152

K "Tanrın mucizesini gösterdi. Bu çocuğun yaşamasını istediği açık. Onun iradesine karşı gelmek benim işim değil. Zevk için öldürmem Prenses," diye konuşmaya devam etti Auda ibn Jad ciddiyetle, "gereklilikten öldürürüm." Zohra'ya, Akhran'ın "mucizesi" boşuna olabilirmiş gibi geldi. Şimdi epey suyu vardı; ama bedevi kadınların genelde hastalıkları iyileştirdikleri bitki ve iyileştirme taşlarından yoksun olduğu için, Mathew'un yanan tenini yıkamak ve kavrulmuş, çatlamış dudaklara su akıtmaktan başka bir şey yapamazdı. Hummanın şiddeti azalmadan devam ediyordu. Mathew belirsiz gevezeliklerine bile son vermiş, halsiz bir şekilde soluk almaya

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çalışarak yatıyordu. Çıkardığı tek ses alçak acı iniltileriydi. Zohra ölüme karşı savaşını tek başına vermişti ya da öyle olduğunu sanıyordu. Hastalara bakmak kadın işiydi ve ibn Jad'la Khardan hastalık ve ölüm kokan odadan çıktıklarında şaşırmadı. Beklemediği için Khardan'ın döndüğünü duymadı, Mathew'un odasının açık kapısının dışında, farkına varılmadan izleyebileceği, gölgeli bir oyuğun zeminine çöktüğünü de görmedi. Öğleden sonra yavaşça ilerledi, zaman ateşin bindiği çocuğun zorlukla aldığı nefeslerle ölçülüyordu. Her nefes bir zafer-

MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN di, Mathew'u ödül olarak istemek için savaşan, görünmeyen düşmana saplanmış bir kılıçtı. Kendisi nadiren hasta olan Khardan asla hastalık görmemiş, kadınların Sul kadar kadim ve güçlü bir düşmana karşı verdikleri savaş üzerine hiç fazla düşünmemişti. Onun kılıçlarla savaştıkları kadar korkunç ve yorucu bir karşılaşmaydı ve çok daha fazla sinir bozucuydu. Düşman çığlıklar ve kılıç sallamalarla karşılanamaz, boğuşulup yere serilemezdi. Bu korkunç düşmanla sabırla savaşılmalıydı, kum bezlerin sonsuz kere ıslaklarla değiştirilmesiyle, ağır gözkapaklarınm kapanmasına izin vermeyi reddetmekle ve birkaç dakikalık kutsal dinlenmeyi bile kapmakla. Günün en tehlikeli ânı gün batimiydi. Çünkü günle gece arasındaki bu zamanda çocuğun durumunun en kötü ve zayıf olduğu zamandı. Güneşin batışı alacakaranlık havayı soldurmadan evi gölgeler içinde bırakıyordu. Yakacak lamba yoktu ve Zohra savaşını loş, tozlu bir karanlıkta veriyordu. Mathew inlemeyi bile azaltmıştı. Neredeyse hiç ses çıkarmıyordu ve Khardan bir çok defa çocuğun nefes almayı bıraktığını düşündü. Ama derken Kalif bir çığlık, kulak tırmalayıcı bir soluma duyuyor ya da karanlıkta beyaz bir elin hafifçe seğirdiğini görüyor ve Mathew'un hâlâ yaşadığını anlıyordu. "Bedeni olmasa bile ruhu güçlü. Ama çok uzun dayandı," dedi Khardan kendi kendine. "Buna dayanamaz. Fazla uzun süremez." Zohra da aynı gerçeğin farkına varmış gibi görünüyordu, çünkü Khardan, Zohra'nın başının eğildiğini, sessiz olduğundan, duyulmayan bir hıçkırıkla ellerini yüzüne götürdüğünü gördü. Khardan ona gitmek için, eğer ihtiyaç varsa, izlemesinin zor olacağından şüphe duymadığı son anlarla yüzleşmesi 154 AKHRAN'IN KAHİNİ • in ona gücünü ödünç vermek için ayaklandı. Ama Kalif durdu Bir dizi üzerinde yan yan ayağa kalkmış halde, şaşkınlıkla baktı. Bir şekil odaya girmişti, solan ışıkta solgun bir ışıkla parıldayan uzun saçlanolan bir kadın. Teni beyazdı, beyazlara bürünmüştü ve Khardan -yüzünü göremese de- çok güzel olduğu izlenimini edindi. Yüz Mathew'a dönüktü ve Kalif bunun ölümsüz koruyucu Pukah'ın bahsettiği "melek" olup olmadığını merak etti. Eğer öyleyse, neden vücudu ürperiyor, kanı donuyor, nefesi buz tutuyordu? Neden korku onu bir çocuk gibi sızlandırana kadar sarsıyordu? Kadın beyaz, narin ellerini çocuğa uzattı ve Khardan aniden kadının Mathew'a dokunmaması gerektiğini anladı. Göz-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


leri kapalı olan, bakmayan Zohra'ya seslenmek istedi, ama dili kelimeleri şekiUendiremedi. Bir ses, bir tür gaklama çıkardı ve kadın -dikkati dağılarak- ona döndü. Gözleri yoktu. Göz yuvaları boş ve karanlıktı; ebedi gece kadar derindi. Bu bir koruyucu değildi! Çocuğun koruyucusu gitmişti ve tek başınaydı. Üzerine eğilen de Ölümdü! Kadın bir sorun çıkarmayacağından emin olana kadar Khardan'a baktı, sonra zaferine sahip çıkmak için döndü. Beyaz elleri çocuğa dokununca Mathew çığlık attı, vücudu şiddetle sarsıldı. Zohra başını kaldırdı. Meydan okurcasına ağlayarak vücudunu Mathew'a siper etti. İrkilen Ölüm geri çekildi. Boş gözleri engellenmenin öfkesiyle karardı. Elleri tekrar uzandı ve bu sefer ikisini de yakalamaya çalışacaktı, çünkü Zohra, Mathev/u kollarına almıştı. Mathew'un başı göğsünde sallandı ve onu sakinleştirdi. Sırtı dönüktü; düşmanının yaklaştığını görmüyordu. 155 MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN di, Mathew'u ödül olarak istemek için savaşan, görünmeyen düşmana saplanmış bir kılıçtı. Kendisi nadiren hasta olan Khardan asla hastalık görmemiş, kadınların Sul kadar kadim ve güçlü bir düşmana karşı verdikleri savaş üzerine hiç fazla düşünmemişti. Onun kılıçlarla savaştıkları kadar korkunç ve yorucu bir karşılaşmaydı ve çok daha fazla sinir bozucuydu. Düşman çığlıklar ve kılıç sallamalarla karşılanamaz, boğuşulup yere serilemezdi. Bu korkunç düşmanla sabırla savaşılmalıydı, kunı bezlerin sonsuz kere ıslaklarla değiştirilmesiyle, ağır gözkapaklannın kapanmasına izin vermeyi reddetmekle ve birkaç dakikalık kutsal dinlenmeyi bile kapmakla. Günün en tehlikeli ânı gün batımıydı. Çünkü günle gece arasındaki bu zamanda çocuğun durumunun en kötü ve zayıf olduğu zamandı. Güneşin batışı alacakaranlık havayı soldurmadan evi gölgeler içinde bırakıyordu. Yakacak lamba yoktu ve Zohra savaşını loş, tozlu bir karanlıkta veriyordu. Mathew inlemeyi bile azaltmıştı. Neredeyse hiç ses çıkarmıyordu ve Khardan bir çok defa çocuğun nefes almayı bıraktığını düşündü. Ama derken Kalif bir çığlık, kulak tırmalayıcı bir soluma duyuyor ya da karanlıkta beyaz bir elin hafifçe seğirdiğini görüyor ve Mathew'un hâlâ yaşadığını anlıyordu. "Bedeni olmasa bile ruhu güçlü. Ama çok uzun dayandı," dedi Khardan kendi kendine. "Buna dayanamaz. Fazla uzun süremez." Zohra da aynı gerçeğin farkına varmış gibi görünüyordu, çünkü Khardan, Zohra'nın başının eğildiğini, sessiz olduğundan, duyulmayan bir hıçkırıkla ellerini yüzüne götürdüğünü gördü. Khardan ona gitmek için, eğer ihtiyaç varsa, izlemesinin zor olacağından şüphe duymadığı son anlarla yüzleşmesi 154 AKHRAN'IN KAHİNİ •cin ona gücünü ödünç vermek için ayaklandı. Ama Kalif durdu Bir dizi üzerinde yarı yan ayağa kalkmış halde, şaşkınlıkla baktı. Bir şekil odaya girmişti, solan ışıkta solgun bir ışıkla parıldayan uzun saçlan olan bir kadın. Teni beyazdı, beyazlara bürünmüştü ve Khardan -yüzünü göremese de- çok güzel oldu-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ğu izlenimini edindi. Yüz Mathew'a dönüktü ve Kalif bunun ölümsüz koruyucu Pukah'ın bahsettiği "melek" olup olmadığını merak etti. Eğer öyleyse, neden vücudu ürperiyor, kanı donuyor, nefesi buz tutuyordu? Neden korku onu bir çocuk gibi sızlandırana kadar sarsıyordu? Kadın beyaz, narin ellerini çocuğa uzattı ve Khardan aniden kadının Mathew'a dokunmaması gerektiğini anladı. Gözleri kapalı olan, bakmayan Zohra'ya seslenmek istedi, ama dili kelimeleri şekillendiremedi. Bir ses, bir tür gaklama çıkardı ve kadın -dikkati dağılarak- ona döndü. Gözleri yoktu. Göz yuvaları boş ve karanlıktı; ebedi gece kadar derindi. Bu bir koruyucu değildi! Çocuğun koruyucusu gitmişti ve tek başınaydı. Üzerine eğilen de Ölümdü! Kadın bir sorun çıkarmayacağından emin olana kadar Khardan'a baktı, sonra zaferine sahip çıkmak için döndü. Beyaz elleri çocuğa dokununca Mathew çığlık attı, vücudu şiddetle sarsıldı. Zohra başını kaldırdı. Meydan okurcasına ağlayarak vücudunu Mathew'a siper etti. İrkilen Ölüm geri çekildi. Boş gözleri engellenmenin öfkesiyle karardı. Elleri tekrar uzandı ve bu sefer ikisini de yakalamaya çalışacaktı, çünkü Zohra, Mathew'u kollarına almıştı. Mathew'un başı göğsünde sallandı ve onu sakinleştirdi. Sırtı dönüktü; düşmanının yaklaştığını görmüyordu. 155 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Khardan hareket etti. Hançerini çekerek, ikiliyle Ölüm arasına girdi. Kadının sarı saçları tenine değdiğinde Khardan yakıcı bir acı hissetti. Boş gözler ona kötü niyetle baktı, beyaz el ona uzandı ve sonra, aniden, kadın ortadan kayboldu. Hançeri elinde gözlerini kırpıştıran Khardan korku dolu bir şaşkınlıkla etrafına bakındı. "Ne yapıyorsun?" dedi Zohra'nın sesi. Khardan döndü. Zohra, Mathew'u tekrar şilteye yatırmış ve kocasını kısık, şüpheli gözlerle süzüyordu. "Kadın! Onu gördün mü?" dedi Khardan nefesi kesilerek. "Kadın mı?" Zohra'nın gözleri kocaman açıldı. "Hangi kadın?" O Ölüm'dü! Khardan kızgınlıkla bağırmaya başladı. Ölüm buradaydı! Çocuğu istiyordu ve ona izin vermedin ve sonra ikinizi birden alacaktı. Onu görmedin mi?... Birden görmediğinin farkına vardı Khardan. Zohra kadını görmemişti. Khardan sıcağın ona dokunup dokunmadığından endişelenerek elini başına koydu. Yine de kadın o kadar gerçek, o kadar korkutucu bir şekilde gerçekti ki! Zohra hâlâ ona şüpheyle bakıyordu. "Bir... rüya olmalı," dedi Khardan kekeleyip hançeri kemerine sokarak. "Hançerle kovaladığın bir rüya mı?" diye alay etti Zohra. Khardan'a şaşırmış bir şekilde bakarak omuz silkti ve sonra hastasına döndü. "Çocuk nasıl?" diye sordu Khardan sertçe. "Yaşayacak," dedi Zohra gururla. "Sadece birkaç dakika önce onu neredeyse kaybettim. Ama sonra ateş düştü. Dinle! Soluğu düzenli. Huzur içinde uyuyor." Khardan karanlıkta çocuğu güçbela görebiliyordu, ama yu156

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


AKHRAN'IN KAHİNİ muşak, düzenli soluğunu duyabiliyordu. Bir rüya mı? Khardan merak etti ve büyük ihtimalle hayatının sonuna kadar da merak etmeye devam edecekti. Zohra ayağa kalkmaya davrandı, yorgunlukla sendeledi ve Khardan kolunu yakalamamış olsaydı düşecekti. Khardan ayakta durmasına nazikçe yardım etti. Zohra'nm yüzü karanlıkta beyaz bir pırıltıydı. Odadaki tek ışık onun gözlerindeki alevden geliyor gibiydi. Ne kadar yorgun olursa olsun, o iç ateş parlak bir şekilde yanıyordu. "Bırak gideyim." Kolunu Khardan'dan kurtarmaya çalıştı. "Su getirmem lazım..." "Uyuman lazım," dedi Khardan sert bir şekilde. "Ben su getiririm." "Hayır!" Yüzünden siyah bir lüle saçı geriye savurarak, bir kez daha Khardan'dan kurtulmaya çalıştı, ama Kalif in eli sıkılaştı. "Mat-hew daha iyi, ama yanından ayrılamam..." "Ona bakarım." Khardan, Zohra'yı yan taraftaki odaya yönlendirdi. "Ama hastabakıcılık hakkında hiçbir şey bilmiyorsun!" diye itiraz etti Zohra. "Ben..." "Sen... bana yapmam gereken her şeyi söylersin," diye sözünü kesti Khardan. Çok yorgun olan Zohra ikna edilmesine izin verdi. Khardan onu küçük bir odaya götürdü. İçeri girince, Khardan kendi dışarlık kaftanını yere serdi ve dönünce Zohra'nm sırtını duvara vermiş, odaya korku dolu gözlerle bakmakta olduğunu gördü. Zohra -Khardan'ın kendisini şaşkınlıkla izlemekte olduğunu görerek- kollarını üşüyerek ovuşturduğu halde, aniden ters bir durum yokmuş gibi davrandı. 157 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Mathew'un sabah uyandığında sana ihtiyacı olacak," diye devam etti Khardan, Zohra'nın garip tepkisiyle kafası karışarak. Ama zaten gizemli bir gün olmuştu. Karısını nazikçe ama inatla onun için hazırladığı kaba yatağa yatırdı. Yorgunluğun galip geldiğini hisseden Zohra taşların üzerine minnettar bir iç geçirmeyle uzandı. "Uyanırsa, ona su ver," diye mırıldandı uykulu bir şekilde. "Başta çok fazla değil..." Khardan bunu biliyordu. Onu becerebileceği konusunda temin edip neredeyse kapıya varmıştı ki Zohra kalkıp bağırdı, "İbn Jad nerede?" Khardan duraksadı ve döndü. "Bilmiyorum. Avlanmak, et bulmakla ilgili birşeyler söylemişti..." "Buraya gelmesine izin verme!" dedi Zohra; Khardan sesindeki sertliğe şaşırmıştı. "Vermem. Ama gelmeyecektir zaten." Kadının dinlendiği yer haremdi, erkeklere yasaktı. "Akhran Hazretleri üzerine yemin et!" diye üsteledi Zohra. "Bana o kadar mı az inancın var?" dedi Khardan sabırsızlıkla. "Yat uyu kadın. Sana nöbet tutacağım dedim!" Artık neredeyse tamamıyla karanlık olan hasta odasına giren Khardan kendini şiltenin yanına attı. Öfkeyle, dirseğini samandan şiltenin köşesiyle destekledi. Ondan yemin etmesini istemesi! Khardan onu bütün varlıkların en korkuncundan korumuşken! Uzanarak Mathew'un alnına dokundu. Teni nemli ve ıslaktı. Genç adamın solukları hafif ve hızlıydı, ama kor-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kunç kulak tırmalayıcı, takırdayan ses kaybolmuştu. Sabaha iyi ve acıkmış olacaktı. "Bütün bunlarda, beni şaşırtmayan tek şey Ölüm'ün bir dişi olması!" diye mırıldandı Khardan öfkeyle. 158 ?5 Düşlerin gerçeklikten daha gerçek olduğu humma dünyasından kaçan Mathew karanlığa ve korkuya uyandı. Khardan'ın endişesini gidermeye çalışan sesi ve güçlü elleri, bir yudum soğuk su ve bilgi, genç adamın gözlerini kapayabileceği ve iyileştirici bir uykuya dönebileceğini, çünkü bakılmakta ve korunmakta olduğunun farkına varmasını sağladı. Ertesi sabah, öğleye doğru uyanıp etrafındaki duvarları gördüğünde, çılgın gezintilerinde en çok gezindiği yer gibi görünen Zhakrin Şatosu'nda olduğunu düşündü. "Khardan!" diye soluklandı, oturmaya çalışarak. Zohra hızla yanında çömeldi. Ellerini Mathew'un omuzlarına koyarak, onu tekrar yatmaya zorladı; bu zor olmadı -vücudu sıkılıp kuaısun diye burulmuş gevşek, ıslak bir çaput gibiydi. "Anlamıyorsun," diye fısıldadı boğuk sesle, "Khardan... ölecek. Onlar... işkence ediyor! Gitmem..." "Khardan horul horul uyuyor," dedi Zohra, Mathew'un alnındaki saçları geriye iterek. "Yaşadığı tek işkence dün taşla kaplı bir sokakta uyumaktan tutulmuş bir boyun. Nerede olduğunu sanıyorsun? Şatoda mı?" Mathew etrafına bakındı, ifadesi şaşkınlaştı. "Sandım ki... Ama hayır, kaçtık. Çöl vardı ve biz yürüdük ve sonra Serinda MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN hâlâ uzaktaydı ve fırtına çıktı." Durdu, anılarını daha ileriye götürmeye çalışırken kaşlarını çattı. "Sonra ne olduğunu hatırlamıyor musun?" Mathew kafasını iki yana salladı. Zohra kolunu omuzunun altına kaydırarak Mathew'un kafasını kaldırdı ve bir kase suyu dudaklarına götürdü. "İbn Jad denen adam bizi buldu," dedi. Mathew'un bitap düşmüş vücudu Paladin'in adının geçmesiyle gerildi. Zohra'nın o adı gergin bir şekilde telaffuz etmesi üzerine endişeli gözlerini Zohra'ya çevirecekti, ama kadın suyu dudaklarında tutmaya devam etti. Mathew suyu dökme korkusuyla kafasını kımıldatmaya cesaret edemedi. "Develer getirdi ve gece boyunca Serinda'ya ilerledik. Hummaya o zaman tutuldun." Mathew ürperdi. Bir gece yolculuğu anımsar gibiydi, ama belirsiz dehşetlerle doluydu ve Mathew o hatırayı hızla uzaklaştırdı. Suyu içince tekrar uzandı. "İbn Jad nerede? Gitti mi?" "Burada," dedi Zohra kısaca. "Aç mısın? Yemek yiyebilir misin? Biraz et suyu yaptım. Onu iç, sonra dinlenirsin." Düşündüğünden de yorgun olan Mathew hafif bir et kokusu olan, buharı tüten sıvıyı bir görev duygusuyla içti ve sonra tekrar uykuya daldı. Uyandığında, akşamın erken saatleriydi. "Bütün bu süre boyunca hep burada miydin?" diye sordu su kasesini uzatan Zohra'ya. "Hayır, bana yardım etmene gerek yok. Kendim oturabilirim." Hastalığı sırasında ona başka hangi konularda yardım etmiş olacağını düşünmek Mathew'un utançtan kızarmasına neden oldu. "Çok sorun yarattım," diye mırıldandı. "Ve şimdi de sizi geciktiriyorum. Sizi eve dönmekten alıkoyuyorum."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ev. Kelimeyi iç geçirerek söyledi. Tekrar rüya görmüştü, 160

AKHRAN'IN KAHİNİ I os rüyalar, kendi ülkesiyle ilgili rüyalar. Bu kez uyanmak korkutucu bir deneyim değil, sadece acı verici olmuştu. Zohra yanına oturdu. Beceriksizce, sanki böyle nazik hareketlere alışık değilmiş gibi, eliyle Mathew'un eline hafifçe vurdu. "Evini çok özlemiş olmalısın." Mathew acı, ızdırap ve zayfılığının ondan kopardığı gözyaşlarını saklama çabasıyla yüzünü çevirdi. Çabası başarılı olmadı, çünkü yaşlar vücudunu sarsan hıçkırıklara dönüştü. Ağlamayı durdurmayı deneyerek, Zohra'nm kusurlarını hep karşıladığı gibi alay etmesini ya da küçümsemesini bekleyerek hıçkırıkları yuttu. Şaşkınlığına rağmen Zohra hiçbir şey söylemedi ve Zohra'nm eli kendininkini sıkıca kavrayınca daha da şaşırdı. "İnsanın evini özlemesinin ne demek olduğunu artık biliyorum. Senin için gerçekten üzgünüm Mat-hew." Sesi yumuşaktı ve onu incitmekten ziyade yüreğini hafifleten bir acımayla doluydu. "Belki bütün bunlar bittiğinde, seni geri göndermenin bir yolunu buluruz." Zohra ayağa kalktı ve yalnız kalabilecekse, yemek getirmek gibi birşeylerden bahsederek çıktı. Yalnız kaldığı için minnettar olan Mathew yataktan kalkmayı başardı ve bacakları titrediği, başı döndüğü halde yıkanmayı becerdi. Ayak sesleri duyduğunda şiltenin üzerine oturmuş dolanmış kızıl saçlarını parmaklarıyla olabildiğince tarıyordu. Ancak gelen Zohra değil Khardan'dı. "Gücünü tekrar kazanıyorsun," dedi Kalif gülümseyerek. "Sana bunu getirdim." Elinde bir kase pirinç vardı. "Yiyebildiğin kadar çok yemen gerekiyormuş ka... karıma göre." Bu kelimeyi hep sert bir ironiyle telaffuz ediyordu. "Kendin becerebilir misin?" diye sordu Khardan utanarak. 161

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Evet! Promenthas'a şükür," diye cevap verdi Mathew ha_ raretle, teni yanarak. Kalifin onu beslemesi düşüncesi! Mathew tabağı alıp, ellerini ve gözlerini meşgul edecek bir şey olmasından memnun olarak, pirinci açlıkla ağzına götürdü. Rahatlamış görünen Khardan sırtını duvara vererek oturdu ve inleyerek ensesini ovuşturdu. "Yolculuğunuzu geciktirdiğim için... üzgünüm," diye mırıldandı Mathew, ağzı pirinçle dolu halde. "Dürüst olmak gerekirse, halkıma dönmek konusunda o kadar da hevesli değilim," dedi Khardan. Uzun süre gözleri kapalı, duvara yaslanarak sessizce durdu. Gözlerini azıcık aralayarak göz kapaklarının altından Mathew'u gözetledi. "Seninle konuşmam lazım Mat-hew. Kendini uygun hissediyor musun?" "Evet! Kesinlikle!" Mathew boş pirinç kassini yere koydu ve ilgili görünmek için sırtını ve omuzlarını dikleştirdi. "Yorulursan Mat-hew, bana söyler misin?" "Evet Khardan. Söz veriyorum." Kalif başıyla onayladı ve sonra nasıl başlayacağına ya da belki başlayıp başlamamaya karar vermeye çalışarak kaşlarını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çattı. Mathew sabırla bekledi. "Karımın... gördüğü... görüntü," dedi aniden. "Bana ondan bahset." "Ona sorman daha uygun olurdu," dedi Mathew somya şaşırarak. Khardan düşünceyi sinirli bir şekilde uzaklaştırarak elini salladı. "Onunla konuşamam. Bir araya gelmemiz, kum kava yanan odun atmak gibi. Mantıklı tartışma havaya karışıyor. Senden bütün bunları başlatan görüntüyü anlatmanı istiyorum." 162 AKHRAN'IN KAHİNİ Önceden, bir görüntünün -kadın büyüsünün- Zohra'nın onu Tel civarındaki savaştan tamamen kaçırmasına neden olabileceği fikrini küçümseyen Kalifteki değişime hayret eden Mathevv hikayeyi aktardı. "Zohra'ya insanlarımın bildiği ve geleceği görmemize izin veren bir büyü öğretiyordum. Buna uzagörüm denir. Bir tas su alırsın ve önüne koyarsın. Sonra zihnini bütün düşüncelerden ve dış etkilerden arındırır, gizli sözleri söylersin ve eğer şanshysan, Sul sana suda geleceği haber veren bir resim gösterir." Mathew bir kahkaha ya da bir alay homurtusu duymayı bekleyerek duraksadı. Ama Khardan sessizdi. Mathew ona dikkatle bakarak Kalif in sadece yüreğindeki kaba yorumlan dışavurmayacak kadar nazik mi olduğunu yoksa kendisine anlatılana gerçekten inanmaya ve anlamaya mı çabaladığını ayırt etmeye çalıştı. Ancak Khardan'ın yüzü akşamın toplanan gölgeleriyle saklanmıştı ve Mathew bedevinin ne düşündüğüne dair herhangi bir fikri olmadan devam etmek zorunda kaldı. "Zohra büyüyü mükemmel bir şekilde gerçekleştirdi. Karın büyüde çok güçlü," diye ekledi Mathew. "Sul onu lütfuyla kutsamış." Bu bir tepkiye yol açtı, ama beklediği tepki değildi bu. İtiraz etmek yerine, Khardan'ın rahatsızca kıpırdandığını gördü ve Mathew'a ana yolda kalmasını, yan yollara sapmaktan kaçınmasını işaret edercesine gırtlağının derinlerinden uyancı bir ses çıktı. Zohra'nın kumdan su yaratması -bu ona bizzat Mathew'un öğrettiği, ama Zohra'nın uygulamaya hep korktuğu bir büyüydü- hakkında hiçbir şey bilmeyen genç büyücü kendi kendine omuz silkti ve devam etti. "Suya bakınca iki görüntü gördü." Mathew bütün ayrıntıları hatırlamak için iyice konsantre olmaya çalışarak gözlerini 163 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN kapadı. "İlkinde gün batımı. Bir şahinin başını çektiği bir grup atmaca avlanmak için uçuyor. Ama sonunda kendi aralannda kavgaya tutuşuyorlar ve bu yüzden avları kaçıyor. Kendi çekişmeleriyle dikkatleri dağıldığından üzerlerine kartallar saldırıyor. Atmacalar ve şahin kartallarla dövüşüyor, ama yeniliyorlar. Şahin yaralanıyor, yere düşüyor ve bir daha da kalkmıyor. Gece oluyor. İkinci görüntüde..." Manzarayı tekrar zihninde görünce, onu hep içine alan cezbedici büyü tarafından ele geçirilen Mathew dinleyicisini unutmuştu. Aniden gerçekliğe döndü. "Kuşlar/" Kelime bir yıldmm gibi düştü. Ayağa fırlayan Khardan kendisine kocaman açılmış gözlerle bakan genç adama baktı. "Bunu bana kuşlar yüzünden mi yaptı?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Hayır! Evet! bu..." Mathew kekeledi. "Resimler... büyücünün kalbinde ve zihninde yorumladığı sembollerdir!" Çılgınca, adamın anlamasına yardımcı olmak için kullanabileceği bir imge aradı. Mathew'a okulda öğretildiği gibi sembolojiyi harflere ve kelimelere dökmek iyi bir ilişkilendirme şekli değildi. Bedevinin ne okuması ne de yazması vardı. Khardan'ın halkının efsanelerinin çoğu benzetmeler ve mecazlardan kuruluydu ama -bedeviler bunlan yürekten anladıklarından— Mathew onları tekrar düşündüklerinden tam emin olamıyordu. Herhangi bir olayda, şu an hikayedeki dilencinin Akhran'ı temsil ettiğini ve o bencil sultanın insalık olduğunu açıklamaya çalışamazdı. Khardan'ın anlamasını nasıl sağlayabilirdi? "Şöyle açıklayabilirim," dedi Mathew, aniden sembollerin kendilerinden ilham alarak. "Şahini ceylanın arkasından eğitmeden yollamazsın. Bir koyun kafatasının göz çukurlarına iri et parçaları koyarsın ve kuşa ceylana saldırmayı önce kafatasındaki ete saldırmakla öğretirsin. O kafatası ceylanı temsil 164 AKHRAN'IN KAHİNİ _sembolize- eder. Sul de bize aynı şeyi yapar. Gördüğümüz bu resimleri senin koyun kafatasını kullandığın gibi kullanır." İlgilenmekten kendini alıkoyamayan Kalif kapı ağzında duraksamıştı. Karanlıkta, uçuşan kaftanları içinde şekilsiz büyük bir gölgeden başka bir şey değildi. "Sul bunu neden yapıyor? Neden kastettiği şeyi doğrudan söylemiyor?" "Neden şahini ceylanın peşinden eğitmeden göndersin?" "Kuş ne yapacağını bilmezdi o zaman!" "Bizim için de aynı şey geçerli. Sul görüntüsünü üstünkörü, 'eğitimsiz' kabullenmemizi istemez. Yüreklerimize bakmamızı ve gördüğümüz şeyin anlamını düşünmemizi ister. Atmacalar senin halkın. Şahin tarafından yönlendiriliyorlar -bu da sensin." Khardan ciddiyetle baş salladı, gururdan değil, sadece kendi değerini kabullenişle. "Bu mantıklı. Devam et." Mathew daha rahat nefes almaya başladı. Kalif ayakta durmaya devam ettiği halde, en azından dinliyordu ve genç büyücünün öğretmeye çalıştığı şeyi kavrıyora benziyordu. "Atmacalar —senin insanların- kendi aralarında savaşıyorlar ve böylelikle avlan onlardan kaçıyor." Khardan sinirli bir şekilde mırıldandı, bunların doğruluğundan hoşlanmayarak. Gülümsemesini saklayan Mathew devam etti. "Kartallar saldırıyor -bunlar Amir'in birlikleri. Sen yaralanıyorsun ve gökten düşüyor, tekrar uçmuyorsun. Ülkenin üzerine gece çöküyor." "Yani?" "Halkın bozguna uğruyor ve karanlığa karışıyor." "Ölmüş olsaydım, halkım karanlığa karışacaktı diyorsun. Ama ölmedim!" diye belirtti Khardan zaferle. "Görüntü yanlış!" "Sana başından beri söylemeye çalıştığım şey de bu," dedi 165 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN Mathew sabırla. "İki görüntü vardı! İkincisinde, şahin kartallarca vuruluyor ve yere düşüyor, ama tekrar ayaklanmayı başarıyor..." Mathew bunu nasıl anlatacağından emin olamayarak Kalif in nasıl tepki vereceğinden emin olmayarak tereddüt etti. "Şeye rağmen..." "Neye rağmen?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Mathew derin bir nefes aldı. "Şahinin kanatları pislikle kaplı olmasına rağmen," dedi yavaşça. "Uçmak için mücadele etmesi gerekiyor." Bunu, derin ve ağır bir sessizlik izledi. Khardan hiç kıpırdamadan dumyordu; yoğun sessizliği bir kumaş hışırtısı bile bozmadı. Mathew o küçük gürültü bir yıkım olabilirmişcesine nefesini tuttu. "İtibar... kaybetmiş olarak dönüyorum," dedi Khardan sonunda. "Evet." Mathew kelimeyle birlikte nefesini saldı. "Hepsi bu mu? İki görüntü arasındaki tek fark?" "Hayır. İkincisinde gece yok. Döndüğünde, güneş doğuyor." 166

ı6 -s, "Zohra'nın verdiği kolay bir karar değildi Khardan," dedi Mathew ciddiyetle. "Onu bilirsin! Cesaretini bilirsin! O bile, kaçmaktansa düşmanla savaşırken ölmeyi tercih ederdi! Ama bu halkının sonu anlamına gelirdi. Onun en çok önemsediği buydu. Seni Meryem'den bu yüzden kurtardı..." "Meryem!" Mathew bunun Kalifi şaşırtacağını biliyordu. "Evet," diye devam etti genç adam, sesini bütün duygulardan arındırmaya çalışarak, Khardan'ın kadın hakkında kendi gerçeğine ulaşması gerektiğini biliyordu. "Seni at sırtında götürüyordu..." "O da beni kurtarmaya çalışıyordu." Khardan sevgiyle konuştu ve Mathew iğneleyici kelimeleri tutmak için dişini sıktı. "Sana boynuna takman için bir muska vermişti..." "Evet, hatırlıyorum!" Khardan elini boynuna götürdü. "Aptal bir şey, kadın büyüsü..." "O 'aptal şey' seni bilinçsiz kıldı," dedi Mathevv sertçe. "Dövüştüğünü, sonra üzerine tuhaf bir uyuşukluk çöktüğünü de hatırlıyor musun? Kılıcın birden o kadar ağırlaştı ki onu kaldıramadın. Gökle yer, gözünde birbirine kanştı. Düşman saldırdı, ama o kadar zayıftın ki kendini savunamadın. Darbeler iniyor ama zararsızca sekiyordu." MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Evet!" Mathew onu göremese de, Khardan'ın ona şaşkınlıkla bakmakta olduğunu biliyordu. "Bu da mı uzagörüm? Nerden biliyorsun?" "Kullandığı muskayı biliyorum," dedi Mathew. "Etkilerini biliyorum. Senin güvende olmanı, zarar görmemeni ve savaşamayacak durumda olmanı istedi. Yardımla seni savaş alanından taşıdı..." "Yardımla mı? Zohra'nm yardımıyla mı demeye çalışıyorsun?" "Hayır. Biz seni o kadınla bulduğumuzda, Meryem, Amir'in büyülü atlarından birini sürüyordu. O savaştan Amir'in askerlerinin yardımı olmadan nasıl kaçmış olabilirdi?" "Bir çok yolu var," dedi Khardan. "Ne yaptıysa, sevgisinden yaptı. Yanlış bir fikirdi belki ama o bir kadın ve gururla onur gibi şeylerden anlamaz." Ah, anlamazlar değil mi? diye düşündü Mathew ama bir şey söylemedi. Tartışılacak zaman değildi. "En azından karımın aynı dürtüyle hareket ettiğini söyleye-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mezsin," diye belirtti Kalif. "Zohra ne yaptıysa, halkın için yaptı," dedi Mathew niyet ettiğinden daha ateşli bir şekilde. "Seni kadın kılığına sokmak seni askerlerin arasından geçirmenin tek yoluydu. Seni rezil etmek için yapmadı! Ve planlanmızın başarılı olmaması onun suçu değildi. Benim suçumdu. İbn Jad beni aramaya geldi. Gerekiyorsa, beni suçla." Uzun bir sessizlik oldu, sonra Khardan, "Kimsenin suçu değildi. Tanrının seçimiydi," dedi. Şaşıran Mathew adamın yüzünü karanlıkta görebilmeyi isteyerek Khardan'a dikkatle baktı. Bütün bu süre boyunca ayakta durmuş olan Kalif in tekrar yere oturduğunu ve duvara 168 AKHRAN'IN KAHİNİ yaslandığım duydu. "Düşünüyordum Mat-hew. Bana... işkence ettikleri gece söylediğin şeyleri düşünüyordum." Kelimeler hatırladığı acıyla doluydu. "Dedin ki, 'Belki de ölmen Tanrının istediği şey değildir! Belki ölünce onun işine yaramayacaksındır! Belki seni buraya bir nedenle, bir amaç için getirmiştir ve neden olduğunu bulmaya çabalayacak kadar uzun yaşamak sana kalmış!' O zaman anlamamıştım. Ama Akhran'a geldiğimde, onun yüzünü gördüğümde, o zaman anladım. Bana hayatımı, onun savaşmasına ve bu savaşı kazanmasına yardım etmem için geri verdi. Ona göklerde yardım etmek için hiçbir şey yapamam, ama dünyada birşeyler yapabilirim. "Soru şu ki" -Khardan iç geçirerek devam etti- "ne yapabilirim? Amir'in kudretine karşı ne yapabiliriz? Bütün halkımızı bir araya getirsek bile -ki yapmadık. Döndüğümde beni kabul etseler bile..." duraksadı, açıkça bir karşılık bekliyordu. Mathew ona istediği teminatı veremezdi ve bu yüzden sessiz kaldı. Sessizliği kelimelerden daha yüksek sesli bir cevaptı ve Khardan huzvırsuzca kıpırdandı. "Pislikten yükselen şahin. Pekala, gözden düşerek dönüyoaım. Aylardır açıkça saklanmakta olan bir korkak, eğer hakkımda daha kötü konuşmuyorlarsa. Yaşına göre bilgesin Mat-hew. Köle kervanında hayatta kalmana yardımcı olan bu bilgelikti, bu bilgelik bizi o kötü şatodan kurtardı. Ben akıllıyım, cesurum," Khardan basitçe konuşuyordu, gerçeği ifade ediyordu, "ama bilge olmadığımın farkına varmaya başlıyorum. Bu gece tavsiye almaya geldim. Ne yapmalıyım?" Mathew'un üzerine bir sıcaklık aktı. İlk başta hummanın dönüyor olabileceğini düşündü, ama bu harika bir histi ve hemen cevap vermeyip bunun tadını çıkardı -ki bunu hakettiği169 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN ni düşünmüyordu. "Ben... ben ne diyeceğimi... bilmiyorum," diye kekeledi Mathew, mahcup, hazzını gizleyen karanlığa minnettardı. "Kendini, yeteneklerini küçümsüyor... benimkileri abartıyorsun. Ben..." "Düşünmek için zamana ihtiyacın var," dedi Khardan ayağa kalkarak. "Geç oldu. Seni konuşarak fazla oyaladım. Tekrar hastalanırsan, benim hatam olacak. Zohra gözlerimi oyar." "Hayır, yapmaz," dedi Mathew, Kalifin ciddi konuştuğuna inanarak. "Onu tanımıyorsun Khardan! Gururlu ve vahşi, ama gururunu kendini korumak için bir ateş çemberi gibi kullanı-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yor! Oysa içinde nazik ve sevecen ve bunun büyük bir güç yerine bir zayıflık olduğunu sanıyor..." Khardan ona yaklaşıp yanında diz çöküp, onu ciddi bir bakışla sabitleyene kadar hararetle, kendini ve kiminle konuşmakta olduğunu unutarak konuştu. Yıldızlardan yayılan ışık ve çöl Kalifin siyah gözlerinde parıldıyordu. "Onu beğeniyorsun, değil mi?" Mathew ne diyebilirdi? Sadece yüreğinin derinlerine bakabilir ve gerçeği çekip çıkarabilirdi. Bütün gerçek değildi, ama şimdi bütün gerçeği söylemenin zamanı değildi -eğer o zaman bir gün gelecektiyse... "Evet," diye cevap verdi Mathew o delici gözlerin önünde başını eğerek. "Bu hoşuna gitmiyorsa üzgünüm." Tekrar hızla baktı. "Ve ona asla dokunmam, onu asla uygun olmayan bir şekilde düşünmem..." "Biliyorum." Mathew içtenliğinden titriyordu ve Khardan elini sakinleştirmek için çocuğun omzuna koydu. "Ve seni suçlayamam. Güzel, değil mi? Güzel -ceylan gibi değil- ama benim 170 AKHRAN'IN KAHİNİ doğanımın güzel olduğu gibi güzel. Cesur, gururlu. Bahsettiğin ateş gözlerinde parlıyor. O ateş bir adamın ruhunu küle çevirebilir ya da..." "Hayatının sonuna kadar ısıtabilir mi?" dedi Mathew hafifçe, Khardan cümlesini bitilmeyince. "Belki." Kalif omuz silkti. Ayağa kalktı. "Şu an, onun gözünde, ben yanan bir cürufum. İkimizi de kurtarmak için çok geç olabilir. Ancak önemli olanın halkımız olduğunu söylerken doğruyu dile getiriyor. Rahat dinlen Mat-hew. Ben tutulan bacaklarımı açmaya gidiyorum, sonra dönecek ve uykunda nöbet tutacağım. Gücünü tekrar kazanmalısın. İki gün içinde Tel'e doğru yola koyulacağız." Hayır ya da şer olsun, sonumuza doğru, diye düşündü Mathew. Yorgundu. Konuşma boyunca hücum eden karışık duygular onu güçsüz bırakmıştı. Uzanırken, Khardan'ın ayak seslerinin koridorlarda yankılandığını ve sesinin bir başkasıyla sohbet etmek için yükseldiğini duydu. Auda ibn Jad.

?7 Ertesi sabah Mathevv evin etrafında Zohra'yla yürüyebilecek haldeydi. Evin harikalarını gördükçe ölü şehir Serinda'ya ilgisi yeniden canlandı ve şehirlerinde dokunulmadan yaşayan bir halkı hangi korkunç trajedinin yok etmiş olabileceğine şaştı tekrar. Gizemi Zohra'ya açıklamaya kalkıştığında, Zohra fazla ilgi göstermedi ve Mathew birkaç dakika sonra kendisini bir yere götürdüğünü fark etti. Üzerinde utangaç, hafif gururlu bir hava vardı, küstahça kibirinden eser yoktu ve Mathew'un merakı arttı. Bir zamanlar şehrin ve ev halkının koşturmacasından sığınılacak serin ve büyüleyici bir yer olduğu kesin olan bir avluya geldiler. Şimdi kuma boğulmuştu, kırık sütunlar ve heykel parçalarıyla doluydu. Mathevv böyle bir haraplığın ve yıkımın

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ortasında kristal berraklığında suyla -derin ve mavi ve gecenin soğuğunda serin- dolu bir havuz görünce şaşırdı. "Demek su sıkıntısı olmamasının nedeni bu!" Genç adam su içti, sonra kaftanını açtı ve suyu göğsüne, boynuna çarptı ve yüzünü yıkadı. Zohra gülümseyerek bir kepçe şeklinde bir çömlek parçası buldu ve Mathev/un uzun kızıl saçlarını yıkamasına yardım etti. Islak bukleleri elleriyle sıkan Mathevv havuza baktı ve kafasını iki yana salladı. AKHRAN'IN KAHİNİ "İnsanoğlunun yapabilecekleri olağanüstü değil mi Zohra? Qjağanüstü ve hüzünlü. İnsanlar ortadan kayboluyor, Sul şehirlerini yavaş yavaş ele geçiriyor ve yine de burada, bu evde, makineler çalışmaya devam edi..." "Makineler değil Mathew," dedi Zohra yumuşakça, gururla. "Büyü." Mathew ona anlamayarak baktı. Sonra birden, sevinçle kollarıyla onu sardı ve sıkıca sarıldı. "Büyü! Senin büyün! Suyu sen yaptın! Yapabileceğini biliyordum! Ve korkmadın..." "Neredeyse her şeyden daha çok korktum, o korkunç şato dışında," dedi Zohra. Siyah gözlerini Mathew'un mavi gözlerine çevirdi. Mathew onun titrediğini hissetti ve daha da sıkı sarıldı. "Ama başka seçeneğim yoktu. O adam, ibn Jad seni öldürecekti yoksa." "Ah!" Şimdi titreme sırası Mathew'daydı ve Zohra dokunuşuyla onu sakinleştirdi. "Merak ediyordum," diye mırıldandı. "Demek Khardan'ın gece nöbet tutması bu yüzdendi." "İbn Jad sana zarar vermeyeceğine yemin etti. Ama ona güvenmiyorum." Nefesi kesildi, sesi titredi. "Ne var Zohra?" Mathew onun korktuğunu hiç görmemişti. "İbn Jad! Sana ne yaptı?" öfke kalbinde onu irkilten bir hızla çarpmaya başladı. "Promenthas adına! Eğer sana zarar verdiyse, onu..." Ne yapacaksın? İbn Jad'a saldıracak mısın? Koyunun aslana dövüşmeyi önermesi gibi bir şey! Zohra da aynı şeyi düşünüyormuş gibiydi, çünkü Mathew, endişeli olmasına rağmen, dudaklarının kenarının eğleniyormuş gibi kıvrıldığını gördü. Sonra aklına bir fikir geldi ve Mathew'a ciddiyetle, gözlerinde gülümseme olmadan baktı. "Mat-hew! Bana yardım edebilirsin belki! İnsanın etkisi al173 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN tında olduğu bir büyüyü bozmak mümkün, değil mi?" "Bazen," dedi Mathew dikkatle. İlerde bulanık sular olduğu izlenimine kapılmıştı ve sulara yavaşça ve dikkatle girmek istemişti. "Şeye bağlı..." "Neye?" "Bir çok şeye. Ne tür bir büyü olduğuna, nasıl yapıldığına, yapılırken ne kullanıldığına. Belki tahmin ettiğinden daha zor." Mathew'un endişesi Zohra'nın kelimelerinin nereye yöneldiğini tahmin ederken artıyordu. "Ama ibn Jad nasıl büyü yapabilir Zohra? O bir büyücü değil." Mathew Kara Paladin'in anısını zorla ve tatsızlıkla anımsadı. Belki de bir yolu vardı. "Birinin ona vermiş olabileceği bir muska, bir değnek -herhangi bir büyü nesnesi var mıydı?" "Sul'ün büyüsü değildi," diye cevap verdi Zohra kafasını iki yana sallayarak. "Kendi Tanrısınınkiydi." "Devam et." Mathew rahatlaması mı yoksa daha da çok en-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dişelenmesi mi gerektiğini bilmiyordu. "Bana her şeyi anlat." "Anlatamam," dedi Zohra. "Kadınların böyle şeyleri... kocaları olmayan erkeklerle konuşmaları... uygun değildir." "Ama ben diğer zevceyim," dedi Mathew çarpık bir gülümsemeyle. "Ve yardım edeceksem her şeyi bilmeliyim Zohra." "Sanırım öyle," diye kabul etti Zohra. Gönülsüzce, ona bakmayı reddederek ve bazen Mathew'un onu duymak için başını eğmesini gerektirecek kadar alçak sesle konuşarak ona ibnjad'la karşılaşmasını anlattı. "Kötücül Tannsına dua edeceğini söyledi Mat-hew! Beni ona vermesi için!" Zohra gözlerini korkuyla kaldırdı; vücudu titriyordu. "Ve... Mathew... ben o yerdeyken. Kadın bana içmem için rüya gördüren bir şey verdi..." Devam edemedi; yanakları al al oldu ve elleriyle yüzünü sakladı. 174 AKHRAN'IN KAHİNİ "Elbette," diye mırıldandı Mathew. Bir tür aşk iksiri -hayır, eghvetiksiri daha iyi bir tabir olurdu. Dişi esirlerin neden bu kadar işbirlikçi ve uysal olduklarını, Büyücü Kadının ellerinde yumuşak hamur oluşlarını açıklıyordu bu. "Rüyanda onu gördün mü, ibn Jad'ı?" diye sordu genç adam tereddütle. Zohra'nın mahcubiyeti bulaşıcıydı. Kan Mathew'un tenini yakıyordu. "Hayır, başkalarını," diye mırıldandı Zohra, sesi elleriyle perdeleniyordu. Khardan mı? diye sormayı istiyordu Mathew ama sormadı. İçinde bir kıskançlık kıvılcımı çaktı. Ne olduğunu anladı, ama -şaşkınlıkla- kimi kıskandığını anlayamadı. Khardan'ı düşlediği için Zohra'yı mı kıskanmıştı, yoksa Zohra'nın rüyalarına girdiği için Khardan'ı mı kıskanmıştı? Bu daha sonra halletmesi gereken bir şeydi. Şimdi, kendini anlasa da anlamasa da, en azından ibn Jad'ın ne yaptığını anlıyordu -ya da ne yapmaya çalıştığını. Çok akıllıca, diye düşündü Mathew. Kendini kadının zihnine sokmak için rüyaları kullanmak, kadının Tanrılara ve onların gücüne olan inancını kadının ona karşı geliştirdiği doğal engelleri zayıflatmak için kullanmak. Ne yazık ki şu an özgür irade tartışması yapmanın zamanı değildi. "Zohra," dedi Mathew, onu nazikçe sarsarak, parlayan bir siyah saç perdesinin ardından kendisine bakmaya zorlayarak, "çoğu zaman kendi Tanrının emirlerine bile uymuyorsun. Bir yabancıya mı teslim olacaksın?" Bu fikri düşünürken Zohra'nın gözleri kısıldı. Anlamaya başladı ve ironiyi beğendi, hatta hafifçe gülümsedi. "Hayır, olmayacağım!" Elini uzatarak, parmaklarıyla Mathew'un yumuşak, sakalsız yanağına hafifçe dokundu. "Çok bilgesin Mathew." 175 MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN Khardan da böyle söylemişti. Ama gerçekten bilgelik değil. di. Sadece bir şeye birkaç farklı açıdan bakabilme, bir probleme doğrudan bakmak yerine onu yukarıdan, aşağıdan ve köşeden görebilme becerisiyle ilgiliydi. Sadece bir tanesine odaklanmak yerine, parıldayan mücevherin bütün yüzeylerini görmek gibi... "Bana neden öyle bakıyorsun?" diye sordu Zohra. "Çünkü Khardan haklıydı," dedi Mathew utangaçça. "Çok güzelsin."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Zohra'nın yanaklarında güller açtı, Khardan'ın bahsettiği ateş gözlerinde alevlendi. Bu ikisi gurur- duvarları arkasında saklayarak birbirlerini nasıl da seviyorlardı! İkisi de yaralara bakıyordu. İkisi de diğerinin kendisini zayıf gördüğünü sanıyordu. Khardan'ın bunu Zohra'ya karşı ya da Zohra'nın bunu Khardan'a karşı kullanacağından korkarak, ikisi de her gün aralarında ördükleri duvara biraz daha tuğla ekliyorlardı. Khardan bunun farkına varmıştı, ama ikisinin de karşı karşıya olduğu görevler ve sorunlar o kadar boğucuydu ki, ne kadar isterlerse istesinler o duvarı asla yıkamayabilirlerdi. İnsanları -ikisinin de önemsediği buydu- ve Tannları, Akhran Hazretleri. Mathew'un ruhunda soğuk bir rüzgar esti. Bir an için yabancı bir ülkede bir yabancı olduğunu unutmuştu. Bu bilgiyi zorla hatırladı. Halkı yoktu, seveceği ya da onu sevecek biri yoktu -en azından utançla kıvranmadan kendine itiraf edebileceği bir sevgi. Bir Tanrısı vardı, ama Promenthas çok uzaktaydı. "Mat-hew! Çok solgunsun! Humma..." Zohra'nın eli Mathew'un alnına uzandı. Mathew elini nazikçe itti ve aynı anda onu da itti. 176 AKHRAN'IN KAHİNİ "Hayır, iyiyim. Sanırım bu akşam yola çıkıyoruz." "Kendini hazır hissedersen..." "Ben iyiyim," diye tekrarladı. "Sadece biraz yorgunum. Sanırım gidip uzanacak ve uyuyacağım." "Seninle gele..." "Hayır, yolculuk için hazırlaman gereken şeyler var. Artık hasta değilim. Artık bakımına ihtiyacım yok." Ona sırtını dönerek yürümeye başladı. Şaşırmış, söylediklerinden kırılmış olan Zohra genç adamın arkasından baktı. İnce omuzlar kamburlaşmış, başı eğilmişti. Aklına zorla vücudunu bir darbeden korumaya çalışan biri geldi. Çok geçti, darbe inmişti. Ve inmeye devam edecekti, tekrar tekrar, onu umutsuzlukla sopalayarak. "Ah, Mat-hew," diye mırıldandı Zohra, görmeye başlayarak, anlamaya başlayarak. "Üzgünüm." Bilinçsizce kocasının söylediğini tekrarlamıştı. "Üzgünüm." O gece Serinda'dan aynldılar, hiçbiri bir daha dönmemecesine. Ölü şehir ölümüne terk edildi. 177

• • • • •' ÖLÜMSÜZLERİN KİTABI

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


I Kaug'un onlara bahşettiği yetmiş iki saatlik erteleme süresi boyunca, cinler çok etkili bir şekilde olmasa da, savunmalarını güçlü kılmak için özenle ve sebatla çalıştılar. Her cin savaşma hakkında bilinmesi gereken her şeyi bildiğine karar verdi ve -inanılmaz yüksekliklere çıkan ve büyük ihtimalle Kaug'u kısa bir kıkırdama süresince şaşırtacak- akıldışı siperler dikmekle, kırk asır önce yapılmış savaşlardan hatırlanan strateji ve taktikleri tartışmak dışında, amaca yönelik bir şey başaramadılar. Tahkimatlar kıskançlıklar yüzünden yapıldığı hızla yere seriliyordu. Sürekli kavgalar çıkıyordu -adı çıkmış hırsız Dürzi ibn Dughmi'nin, beş yüz altmış üç sene önce Sultan Muffaddhi el Shimt'e on bin at ve beş bin deveyle yaptığı bir saklında bahsi geçen Sultan'ı yendiğini iddia eden bir cin kesimiyle, yenmediğini iddia eden bir diğeri arasında iki gün süren uzatılmış bir savaş çıktı hatta. Penceresinin dışında tırmanan gül ağacıyla gözlerden saklanan Asrial, aşağıdaki velveleye şok, kızgınlık ve umutsuzlukla kanşık duygularla bakıyordu. Kendi kendine meleklerin sert, iyi düzenlenmiş disipliniyle savaşa katı bir düzenle hazırlanmalarını resmediyordu. Cinler neden kendi kendilerini yenilgiye uğrattıklarını göremiyorlardı? Neden organize olamıyorlardı? Şaşkınlıkla pencereden dışarı baktı, yüzü öfkeyle kızardı, MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN küçük yumruğu sıkıldı. Görünüşe göre düşüncesinde yalnı? değildi, çünkü yan odadan gelen bir sesin aynı soruları yük. sek sesle sorduğunu -irkilerek- duydu. "Bu aptalların nesi var? Kaug'la savaşmaya hazırlanmak yerine neden birbirleriyle dövüşüyorlar?" Ses -bütün öfkesine rağmen- tatlı ve ahenkliydi ve Asrial konuşanın Nedima olduğunu fark etti. Bu da ona cevap veren erkeğin kimliği konusunda şüphe bırakmıyordu. "Bunu neden yaptıklarını benim kadar iyi biliyorsun, kuşum," dedi Sond yavaşça. Ben bilmiyorum! diye düşündü Asrial. Aceleyle duvara yaklaşarak kulağını Muffaddhi el Shimt'in kızı Fatma'nın Dürzi ibn Dughmi'yle düğününü parlayan renklerle resmeden kadife bir goblene bastırdı. Ama saray duvarları kalındı ve Sond'la Nedima yürüyüp, Nedima'nın odasının penceresinin yanında durmasalardı, melek konuşmanın geri kalanını duyamazdı. Asrial'a, Sond —şu an haremde olduğundan- büyük bir tehlike içinde olmalıymış gibi geldi ve çiftin aşağıdaki bahçeden gözlenebilme riskini göze aldıklarından endişelendi. Sonra melek, hadımı dünden beri görmediğinin farkına vardı, Nedima tarafından buraya getirildiğinden beri. Belki de tahkimatlar üzerinde çalışıyorlar ya da, daha büyük bir olasılıkla, kadim cinin vücudunu koruma görevini (hoş onun yaşında vücudunun çok da korunacak bir yanı kalmamıştı) yerine getirmeye zorlanmışlardı. "Hayır, nedenini bilmiyoaım," dedi Nedima huysuzca ve Asrial onu kutsadı. Dişi cin meleğin yakalayamadığı bir şey daha ekledi. Penceresine dönen Asrial, Nedima'nın odasındaki küçük bir balkona yürümüş olduklarını gördü. Melek, beyaz giysisi ve kanatları beyaz güllere karışarak kendisi görül182 AKHRAN'IN KAHİNİ den, onları epey iyi görebiliyor ve duyabiliyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Nedima sırtı Sond'a dönük duruyordu, ince çenesi yukarı kalkmıştı. Peçesini takmamışü; aslında, Asrial, Nedima'nm üzerine çok az şey giymiş olduğunu ve üzerindekilerin de örtmekten ziyade açığa çıkarmak için ustaca tasarlanmış olduğunu gördü. Baştan ayağa mavi ipek ve altın parıltıları içindeydi, zümrüt pırıltılan ve saf beyaz ten. Dişi cinin arkasından gelen Sond ellerini ince omuzların üzerine koydu. "Önemli değil Nedima çiçeğim," dedi yumuşakça. "Ne yaparsak yapalım Kaug'u durdurmayacak. Bir şans olsaydı böyle davranacağımızı mı sanıyorsun? Bunu öfkemizden ve şaşkınlığımızdan ve yarın her şeyin sona ereceğini bildiğimizden yapıyoraz." Sond konuşurken Nedima'nın çenesi yavaş yavaş aşağı düştü, altın şansı saçlan parlayan bir yağmur gibi önüne düştü. "Ağlama sevgilim," dedi Sond nazikçe. Bir tutam altın saçı tuttu ve yanağından kaldırarak parlayan bir gözyaşını öpmek için eğildi. Ellerini yüzüne götüren Nedima'nm hıçıkırıklan daha da isterik bir hal aldı. "Sana söylememeliydim." Sond dikildi ve geri çekildi. "Seni mutsuz etmeyi istememiştim. Sadece ne kadar az zamanımız kaldığını bilmen" -duraksadı, sesi boğulmuştu- "ne kadar az zaman..." diye tekrarladı kısık sesle. Nedima ona bakmak için döndü, mavi ipek etrafında yaldızlı hatları olan bir bulut gibi parıldadı. Gözlerini aceleyle sildi ve ona yaklaşarak ellerini göğsüne koydu. "Tatlım," diye fısıldadı. "Bana söylediğin şeye ağlamıyorum. Verdiğin haberler yüzünden değil. Yüreğimde biliyordum. Ağlıyordum çünkü bu son." Kolları Sond'a dolandı ve başını onun göğsüne yasladı. "Son olabilir," diye cevap verdi Sond. "Ama sevgilim, onu muhteşem kılacağız!" 183 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Başları büküldü, dudakları tutkulu bir öpüşmeyle buluştu Mavi ipek balkonun zeminine düştü ve yüzü kıpkırmızı, göz. leri kocaman olan Asrial pencereden hızla çekildi. Yanan yanaklarını serin mermer duvara yaslayarak, Sond'un kelimelerini kafasında tekrar tekrar yankılandı. "Önemli değil... az zaman... son." Haklıydı. Önemli değildi. Promenthas'ın melekleri için önemli olmazdı. Astafas'ın şeytancık ve iblisleri için önemli olmazdı. Akhran erkek ve dişi cinleri için önemi olmazdı. Kaug çok güçlenmişti. Hiçbir silah onu devirecek kadar güçlü değildi, hiçbir duvar onu durduracak kadar yüksek ya da kalın değildi. Bir dağı da okla devirmeye çalışabilirlerdi, bir gelgit dalgasını kumdan bir kaleyle durdurmaya çalışabilirlerdi pekala. Ve Nedima gibi Asrail de bunu yüreğinde biliyordu. "Son... muhteşem bir son." Pencereden içeri güllerin kokusuyla birlikte inişli çıkışlı, soluksuz bir kahkaha süzüldü. Asrial pencere kanadını çarparak kapattı. Gözyaşlannın akmasını gözlerini kırparak engelledi, tam aynlmak üzereydi ki odasının süslü kapısı çalındı. Asrial cevap verip vermemek konusunda kararsız kalarak tereddüt etti. O daha bir şey yapamadan kapı açıldı ve Pukah içeri girdi. Onu odanın ortasında kanatları açılmış halde görünce cinin neşeli ifadesi güneşteki keçi peyniri gibi eridi. "Gidiyorsun!" "Evet," dedi melek, parmaklan kanatlarının tüylerini sinirle

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çekiştirerek. "Kendi... kendi halkıma geri dönüyorum Pukah! Onlarla birlikte olmak istiyorum." Ellerine baktı. "Anlıyorum," dedi Pukah sakin bir şekilde. "Ve hoşça kal demeden mi gidiyorsun?" 184 AKHRAN'IN KAHİNİ "Ah Pukah!" Asrial sanki yapmalarını istemediği bir şey yapabileceklerinden, tutamayacağını bildiği birine uzanmaya çalışacaklarından korkuyormuşcasına ellerini birleştirdi. "Benden olmamı istediğin şey olamam! Senin için Nedima'nın Sond için olduğu gibi bir kadın olamam. Ben... ben bir meleğim." Elleri beyaz giysisini tutacak kadar gevşedi. "Bunun altında et yok. Benim özüm, varlığım var, ama et, kan ve kemik değil. Varmış gibi davranmayı denedim, sadece kendi hatırım için olduğu kadar senin hatırın için de. İstedim ki," yutkunarak tereddüt etti, "bir parçam hâlâ... öyle bir sevgiyi istiyor. Ama bu asla olamaz. Bu yüzden... hoşça kal demeyecektim..." "Beni incitmek istememen çok hoş," dedi Pukah acı acı. "Pukah, sen değildin! Saklamak istediğim kişi kendimdim! Anlayamıyor musun?" Asrial ona sırtını döndü. Kanatlan etrafına sarılmış, onu tüylü bir kabukla çevirmişti. Pukah'ın yüzü aniden bir iç ışıkla aydınlandı. Gururlu, halinden memnun ifade ufalandı. Aceleyle meleğe yaklaşarak, onu çevreleyen beyaz kanatları nazikçe araladı ve birleştirmiş olduğu ellerini sevecenlikle eline aldı. "Asrial beni sevdiğini söylemeye mi çalışıyorsun?" diye fısıldadı, böylesine sevinçli kelimeleri yüksek sesle söylemeye korkarak. Melek kafasını kaldırdı. Mavi gözlerinde gözyaşları parlıyordu, ama cevap verirken sesi sert ve güçlüydü. "Seni seviyorum Pukah. Seni hep seveceğim." Parmaklarını onunkilere doladı ve onu sıkıca tuttu. "Sanırım Ölüler Diyan'nda bile, bir kez daha şekilsiz yada biçimsiz de olsam, o sevgiyi hâlâ taşıyor olacağım ve bu beni kutsayacak!" Pukah, Asrial konuşurken takdis ediliyormuş gibi dizlerinin üzerine çöktü, başını eğdi. Sonra, söyledikleri bittiğinde başı185 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN nı yavaşça kaldırdı. "Ne olduğumu biliyorum," dedi hüzünlü ve özlem dolu bir ses tonuyla. "Kibirli ve sorumsuzum. Kendimi çok fazla umursuyonım ve diğerlerini, kendi sahibimi bile, yeterince umursamıyorum. Her tür derde yol açtım -gerçekten istemeden," diye ekledi pişmanlıkla, "ama sırf isteklerimi frenleyemediğimden. Ah, bilmiyorsun!" Asrial sözünü kesecekken, bir elini onun dudaklarına götürdü. "Verdiğim zararı bilmiyorsun! Amir'in efendimin bir casusu olduğunu ve onu soymaya çalıştığını düşünmesi benim yüzümdendi. Şeyh Sait'in müttefikimiz olmak yerine bizimle savaşması benim yüzümdendi. Kaug'un Nedima'yı kaçırması ve onu Serinda'da hapsetmesi benim yüzümdendi. Ve Serinda'dan bahsetmişken," diye devam etti cin, acı çekmesine izin vermeden, "kahraman olan sendin Asrial. Ben değil." Cin çok kederli ve perişan görünüyordu. Asrial kalbi acıyarak Pukah'ın yanında dizlerinin üzerine çöktü. "Hayır, sevgili Pukah, kendini paylama. Senin de dediğin gibi, kötü niyetli değilsin..." "Ama başkaları için yapmadım. Kendim için yaptım," dedi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Pukah kararlılıkla. Ayağa kalkarak Asrial'ı da ayağa kaldırdı ve ona yüzünde nadiren beliren ciddi bir ifadeyle baktı. "Ama telafi edeceğim. Sadece..." -bir an için, cinin gözlerinde eski tilkimsi pırıltı belirdi- "kahraman olacağımdan değil! Adı ve fedakarlığı zaman boyunca sürecek bir kahraman!" "Pukah!" Asrial tetikte, ona bakıyordu. "Fedakarlık mı? Ne demek istiyorsun?" "Elveda meleğim, benim güzel, büyüleyici meleğim!" Pukah meleğin ellerini öptü. "Sevgin ebedi karanlığımda parlayan ışığım olacak!" "Pukah bekle!" Asrial bağırdı, ama cin gitmişti. 186 2 "Usti?" Şişman cin, geniş sırtından başlayıp dalga dalga yükselen vahşi bir çığlık kopardı. Tuttuğu şey her neyse onu düşürerek, karolu zemine çarptı, Usti bu kadar şişman biri için mümkün olduğunca hızla kapıya döndü. "Burada, aşağıda depo odasında olmamın nedeni, kuşatma altında kalırsak el altında olsun diye ayırdığımız yiyeceği hesaplamak," diye belirtti cin içten olmayan bir ifadeyle, çenesindeki pirinç izlerini hızla silerken. Kendisini basan kişiyi görmeye çalışarak, gözlerini kıstı ve —bir miktar tütsülenmiş et, kurutulmuş ot ve birkaç büyük peynirle birlikte- asılı duran bir lambadan gelen ışık halkasının dışında titreyen kalın gölgelere dikkatle baktı. "Imm.. yirmi yedi kavanoz şarap var," dedi, hâlâ görmeye çalışarak, "altı büyük pirinç çuvalı, iki çuval un, otuz..." "Ah Usti! Bunların hiçbiri umurumda değil! Pukah'ı gördün mü? Burada mı?" "Pukah mı?" Usti'nin gözleri kocaman açıldı, sonra şekil lambasının ışığına adımını atınca gözleri tiksintiyle kısıldı. "Ah, sensin," diye mırıldandı. "Delinin meleği." Başka zaman olsa Asrial koruması altındaki çocuğa atılan MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN iftiraya kızgınlıkla diklenirdi. Şimdi çok endişeliydi. Cine doğru atılarak kolunu yakaladı, bu insanın elini bir tas ekmek hamuruna sokması gibi bir şeydi. "Bana burada olduğunu söyle Usti! Pukah, burada olduğunu biliyorum!" Melek kendisine büyük bir öfkeyle bakmakta olan cinin kolunu bıraktı ve dans eden gölgelere dikkatle baktı. "Pukah, lütfen dışarı çık ve konuşalım..." "Hanımefendi," dedi Usti buz gibi bir ses tonuyla, "Pukah burada değil. Ve benim yemeğimi böldünüz." Ayağının dibindeki karışıklığa kederle baktı. "Son yemeğimi neredeyse mahvediyordunuz." Kasvetli bir şekilde iç geçirdi ve bir çok homurtu ve iniltiyle çömelerek, boş yere enkazdan birşeyler kurtarmaya çabaladı. "Güzel bir fatta yemeği, sulu sebze, pirinç oldukça yapışkan, ama bu savaş ne de olsa. İnsan fedakarlık yapmalı. Ama şimdi! Şimdi!" Kafasını ve altı gıdısını birden iki yana sallayarak, korkunç görüntüyü yok etme çabasıyla gözlerini elleriyle kapadı. "Sonsuza kadar göreceğimi biliyorum," diye mırıldandı yankılı bir sesle. "Pirinç kirlenmiş. Sebzeler çanak çömlek parçalarıyla karışmış. Ve çok geçmeden, fareler silip süpürmeye gel..." "Usti, o gitti!" Asrial bir zeytinyağı fıçısının üzerine çöktü,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


beyaz kanatları aşağı düştü. "Bütün bir gün ve gecedir yok. Kaug neredeyse dönecek..." "Ahhhh!" Yüzeye çıkan bir balina gibi soluyan Usti ayağa kalktı. "Kaug mu dedin, delinin meleği?" "Mathew deli değil." Asrial otomatik olarak cevap verdi, aklı başka bir yerde -birinde- idi. "Benden ayrıldığında çok garip davranıyordu..." "Genelde bir delilik belirtisidir," dedi Usti bilgiç bir şekilde. 188 AKHRAN'IN KAHİNİ «Mathew değil! Pukah!" "O da mı delirdi?" Usti yemek yerken bir gözünün üzerine kaymış sarığını düzeltti. "Şaşırmadım. Sizi gücendirdiysem beni affedin hanımefendi, ama siz ve sizin deliniz bize bulaşmasaydınız her şey çok daha iyi..." "Size bulaşmak mı? Bu korkunç yere gelmeyi biz istemedik!" diye bağırdı Asrial. "Asla âşık olmak istemedik..." Yutkunarak durdu. "Bu da ne?" diye fısıldadı korkuyla, tepelerine bakarak. Toprak Usti'nin gıdılarından daha fazla sallanıyor ve titriyordu. Peynirler korku vererek sallanıyordu, tütsülenmiş bir keçinin leşi zemine düşüverdi. Lamba, zincirinin ucunda ileri geri sallanıyor, yeraltı depo odasındaki gölgeler Astafas'm şeytancıkları gibi sıçrıyor ve fırlıyordu, onlar da çıldırmışlardı. "Kaug!" dedi Usti soluğu kesilerek, yüzü kafasının üstünde asılı olan peynirle aynı mavi renkteydi. "Hepimiz için Ölüler Diyarı'na dönme vakti!" Sarığının sarkan ucunu yakalayarak, terle boncuk boncuk olmuş alnını sildi. "Artık kuskus yok!" İnlemeye başladı. "Artık şekerli badem yok. Artık sulu ceylan eti parçaları yok, güzelce pişirilmiş, sadece ortası hafifçe pembeleşmiş..." Gümbürtü arttı, yer o kadar çok sallanıyordu ki ayakta durmak imkansızdı. Duvara yapışmış, yere düşen peynirler ayağının ucunda yuvarlanan Usti gözlerini sımsıkı kapatmıştı ve hararetle sayıp döküyordu, "Artık kımız yok. Artık şiş kebap yok. Artık..." Bir şarap kavanozu devrildi ve kırıldı, depo odasına aktı ve Asrial'ın beyaz giysisinin ucunu koyu kırmızıya buladı. Asrial dikkat etmedi. Dinliyordu. İşte oradaydı, gümbürtünün ve çatlamanın ve Usti'nin dö189 MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN vünme sesinin altında hafifçe yükseliyordu. "Akhran'ın cini! Bana katıl! Hemen! Fazla zamanımız yok!" "Pukah!" diye bağırdı Asrial ve ortadan kayboldu. Bir peyniri göğsüne bastıran Usti başını eğdi ve ağladı. Ölümsüz düzlem ifritin yaklaşmasının dehşetiyle sallanıyor olsa da, Kaug sadece güçbela gömlebiliyordu, hacmi ufku bir fırtına bulutu kümesi gibi karartıyor, gözlerinde şimşekler titreşiyor, gökgürültüsü ayağının altındaki yeri dövüyordu. Cinler, ellerinde her tür ve çeşitten silahla tahkimatlarının altında duruyorlardı. Bahçenin yukarısındaki şatonun balkonlarında, dişi cinler kollannı rahatlatmak için birbirlerine atmış, sessizce bekliyorlardı. İpekli kaftanlarla saklanmış, birden fazla kuşakla sarılmış ince bellerde keskin ve parlak kılıçlar gizliydi. Cinleri düştüğünde, dişi cinler dövüşe katılmaya hazırdılar. Kadim cin de ortaya çıktı. Onu neredeyse yutan ve gözden

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kaybeden çok geniş ipekli kaftanlar giymiş bir ölümsüzün ufak, kurumuş kabuğu, iki devasa hadım tarafından bir tahtırevanda kendi özel balkonuna taşınıyordu. Hadımların yanlarında parlayan palalar asılıydı. Cinin de, ipeklerle kaplı dizlerinde, dövülmüş ilk silah olabilecek bir süvari kılıcı vardı. Tasarımı o kadar eski ve ağzı o kadar paslanmıştı ki, kılıcın Usti'nin peynirlerinden birini bile kesebileceği şüpheliydi. Önemi olduğundan değil. Kaug'un kafasının düzlemin kenanndan yükseldiği görülebiliyordu ve ifrit heybetliydi -ölümsüzlerin hayal edebileceklerinden daha devasaydı. Cinlerin ordusunun başında Sond duruyordu. Elinde kılıçla, dalgalanan zeminde dengesini korumaya çalışıyordu. Sağ tarafında Fedj, sol tarafında Raja vardı. Arkalarında, sürgünlerinin hakkını olabildiğince vermeye niyetli diğer cinler bekli190 AKHRAN'IN KAHİNİ rlardı. Kayalar çatladı, ağaçlar devrildi. Gökyüzü karardı. Kaug'un hantal şekli batmakta olan güneşi sildi. Güneşin son sıkları havada sürüklenen ve Sond'un ayağının dibine düşen beyaz bir şeyi aydınlattı. Cin eğilerek o şeyi yerden aldı. Bu bir güldü ve cin çiçeğin koparıldığı çalılığın nerede yetiştiğini biliyordu. Gülü dudaklarına götürerek, gülle kaplı balkona doğru döndü. Nedima'nın yüzü peçeli olduğu halde, Sond onun kendisine gülümsediğini anladı ve başını aceleyle çevirmeye zorlandığı, yüzündeki ifade umutsuzlukla bumşmaya dönüştüğü halde, ona cesaretle gülümsedi. Gözlerini kırpıştırarak gülü saygıyla belindeki kuşağa sokup Pukah aniden tam önündeki süslü çeşmenin sağından fırladığında, savaşı başlatacak emri vermek için hazırlanarak boğazını temizlemişti. "Nerelerdeydin?" dedi Sond sinirli bir şekilde. "Senin şu meleğin herkesi çıldırtıyor! Git onu bul, bir yere kilitle ve sonra bak bakalım kendini faydalı kılabiliyor musun? Kılıcın nerede? Raja, ona hançerini ver. Pukah, Akhran üzerine yemin ederim ki..." Ama Pukah, Sond'u tamamıyla görmezden geldi. Çeşmenin ortasındaki şeklin kenarından yukarı tırmanarak -kocaman mermer dudaklarından su fışkırtan mermer bir balık- heykelin solungaçlarına asıldı ve bağırdı, "Akhran'ın cini! Bana katıl!" Cinler mırıldanmaya ve şikayet etmeye başladılar; dişi cinlerin arasında ipek perdelerdeki rüzgar gibi bir hışırtı duyuldu. "Pukah! Numara yapmanın sırası değil!" diye bağırdı Sond kızgınlıkla. Uzanarak, Pukah'ın ayaklarından birini yakaladı ve cini tüneğinden aşağı çekmeye çabaladı. Kendini tekme savurarak kurtaran Pukah yüksek sesle bağırdı, "Beni dinleyin! Ka191 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN ug'u yenmek için bir planım var!" Mırıltılar kesildi. Sessizlik -ifritin gittikçe yaklaşmasıyla birlikte ne kadar sessizlik olabilirse- bahçedeki bütün ölümsüzlerin üzerine bir örtü gibi serildi. Asrial, Sond'un yanında gümüş bir yıldız gibi patlayarak belirdi. "Pukah! O kadar endişelendim ki! Nered..." Genç cin meleğe güzel ve sevgi dolu gözlerle baktı. Kafasını iki yana sallayarak, ona cevap vermek yerine artık ona kuşkulu olsa da, bütün dikkatini vermiş ölümsüzler kalabalığı-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


na hitap etmeye devam etti. "Kaug'u yenmek için bir planım var," diye tekrarladı Pukah, o kadar hızla ve öyle heyecanlı konuşuyordu ki, onu güç bela anlayabiliyorlardı. "Açıklayacak zamanım yok. Sadece beni takip edin ve ne söylersem razı olun." Mırıldanmalar tekrar başladı. Sond kaşlarını çattı, öfkesi tırmanarak, "Pukah, sana..." "Ölüler Diyarı!" dedi Pukah. Gergin sesi şikayetleri bıçak gibi kesti. "Ölüler Diyarını bekliyor! Şansınız yok! Akhran nerede? Tanrınız nerede?" Ölümsüzler birbirlerine kaygıyla baktılar. Herkesin yüreğinde olan, ama kimsenin dile getiremediği soruydu bu. "Size nerede olduğunu söyleyeceğim," diye devam etti Pukah, alçak ve ağırbaşlı bir tonla. "Akhran çadırında yatıyor, zayıf ve yaralı, bir çok yarası yüzünden kanamalı. Bu yaraların bazılarını Quar açtı. Ama diğerlerini" -boğazını temizlemek için bir an duraksadı- "diğerlerini kendi halkı açtı." Bahçe karardı. Pis kokulu bir rüzgar çığlık atarak ve uluyarak esmeye başladı, hâlâ ayakta olan ağaçların dallarını koparıp, tozu dumana katarak. "İnançları azalıyor!" diye bağırdı Pukah yükselen fırtınaya, 192 AKHRAN'IN KAHİNİ •f 'tin gelişine karşı. "Ölümsüzlerini kaybettiler! Tanrılarının A alannı duymadığını düşünüyorlar ve bu yüzden dua etmedi bıraktılar... ya da daha kötüsü -Quar'a dua ediyorlar! Eğer yenilirsek, bu sadece bizim için değil, Akhran için de son olacak!" Rüzgar yapabildiği her şeyi kırıp kopararak bahçeyi mahvediyordu. Meleğin gümüş saçlarını tırmaladı, ama Asrial önemsemedi. Gözleri genç cindeydi. "Seninleyiz Pukah!" diye bağırdı. Sond, başını hafifçe sallayarak onaylayan Fedj'e ve aynı şekilde başını sallayan Raja'ya baktı. Tozun ve kınlan dalların, yapraklann, çiçeklerin ve aniden bastıran yağmurun arasından güçlükle görerek arkasına bakan Sond, diğer cinlerin de baş salladıklarını görür gibi oldu ve hatta kadim cinin tasdiki olduğunu düşündüğü şeyi belirttiğini duydu. "Pekala Pukah," dedi Sond gönülsüzce. "Senin planına uyacağız." Okkalı bir şekilde iç geçirerek, sanklı kafasından terlikli ayaklanna kadar gurur ve önemle ürperen Pukah döndü ve Kaug'la karşılaşmaya hazırlandı. 193

3 İfrit bahçenin dış duvarını ayağıyla ezdi ve yaklaşmasıyla birlikte rüzgarın şiddetini artırdı, gök gürlemeye, şimşekler çakmaya başladı. Kaug hareket etmeden durduğunda, yer artık sarsılmıyordu. Ölümsüz düzleme dehşet dolu ve uğursuz bir sessizlik çöktü. "Zamanınız doldu," diye gürledi ifrit, sesinin titreşimleri düzlemi tekrar titretmeye başladı. "Bu savaşçı tahkimatları görünce ve silah taşımakta olduğunuzu fark edince, savaşmayı tercih ettiğiniz sonucuna varıyorum." "Hayır, hayır, merhametli Kaug," dedi Pukah mermer balığın tepesinden. "Silahlarımızı sadece tevazuyla ayaklarınıza

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sermek için getirdik." Kaug'un gözleri şüpheyle kısıldı. "Bu doğru mu Sond?" diye sordu ifrit. "Sen kılıcını ayaklarıma sermek için mi getirdin?" "Daha ziyade ayaklarını kesmek için," diye mırıldandı Sond, Pukah'a bakarak. "Hadi! Hadi!" dedi Pukah eliyle hızlı, ısrarlı bir hareket yaparak. Ağzı yuttuğu öfkesi onu zehirliyormuşcasına çarpılan Sond ifrite doğru ilerledi ve sert bir meydan okumayla kılıcı ucu Kaug'un parmak uçlarına gelecek şekilde savurdu. Diğer cinler AKHRAN'IN KAHİNİ , teker teker Sond'un yaptığını yaptılar ve çok geçmeden askın ifrit bileklerine kadar çeşitli silahlarla kaplı duruyordu. "Tahkimatlara gelince" -Pukah yükselmiş yeni siperleri, kaleleri ve duvarları açıklamak konusunda güçlük çekerek etrafına bakındı- "bunlar... ımm... sadece" -ilham öyle hızlı geldi ki neredeyse tutunduğu balık heykelinden aşağıya düşüyordu"sana yaklaşan sürprizle ilgili bir ipucu vermek için dikildi!" "Sürprizlerden hoşlanmam, minik Pukah," diye hırladı ifrit, kılıçları, palaları ve mızraklan devasa ayaklarının altında metal tozuna çevirerek. "Ah, ama bunu seveceksin. Kudretli ve Güçlü Kaug!" dedi Pukah, diğer cinlerin ona endişeyle bakmasına neden olan ciddi bir görkemle. "Dünya sana kötü davrandı Kaug. Şüpheci ve güvensiz oldun. Bu yüzden, seni, sana hizmet etme isteğimizde gerçekten içten olduğumuza ikna etmek için birşeyler yapmamız gerektiğini biliyoruz. Ve bu yüzden" -Pukah duraksadı, gerilim dolu sessizliğin, söyleyeceklerini bekleyen soluksuz bekleyişin tadına vararak duraksadı— "sana bir ev inşa ettik." Sessizlik. Ölü sessizlik. Bahçe, yaşayan varlıklar yerine cesetlerle de dolu olabilirdi. "Bu nasıl bir numara, minik Pukah?" dedi Kaug sonunda, kelimeleri şüpheyle gıcırdıyor, örkeyle titriyordu. "Asırlar önce, iğrenç Tann Zhakrin'in gazabının beni Kürdin Denizi'ne sürdüğünü biliyorsun. Benim evim orada ve Quar, Tek, Gerçek Tanrı olarak hakkı olan yere geçmeyi başarana kadar da orada kalmalıyım..." "Öyle değil, Çok Sömürülen Kaug." Pukah kafasını iki yana salladı. "Tanrı Zhrakrin bana bir iyilik borçluydu -ne için olduğunu tartışmayacağız- ama bana bir iyilik borçluydu ve sana benden bir hediye olsun diye Sayın Efendim, seni serbest 195 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN bırakmasını istedim. "Bu bir numara değil," diye ekledi Pukah aceleyle, Kaug'un gözlerinin kısılarak kırmızı alevlere dönüştüğünü görünce "Kendi içini araştır. Kendini engellenmiş, zincirlenmiş hissediyor musun?" Kaug'un çirkin yüzü kırıştı, bakışları dalgınlaştı. Tereddütle dev kollarını kaldırdı ve kaslarını sanki kelepçeli olup olmadığını sınamak istermiş gibi esnetti. Kollan özgürce hareket etti ve yüzüne yavaşça, gitgide hoşnut olmuş ve tatminkar bir ifade yayıldı. "Haklısın minik Pukah," dedi Kaug endişeli bir bakışla. "Özgürüm! Özgür! Ha! Ha! Ha!" Kollarını havaya kaldırarak yumruklarını göğe salladı. Neşesi ölümsüz düzlemde sismik dalgalar yarattı. Dişi cinlerin durdukları balkon korku verici bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şekilde bel verdi ve kadınlar bir ipek koşuşturmasıyla içeri kaçtılar. Onların kaçtıklannı gören Kaug pis pis gülümsedi ve bakışlarını tekrar cine çevirdi. "Bu hediye için teşekkürler, minik Pukah. Aslında, artık senin ve etrafındaki şu sızlanan korkakların bana hizmet etmek istediğinize gerçekten inanıyomm ve bunu yapmaya hemen şimdi başlayabilirsiniz. Sen Sond, bana Nedima diye bilinen dişi cini getir. Arzum..." "Evini görmek istemiyor musun?" diye sözünü kesti Pukah. "Ne?" Kaug ona sinirle baktı. "Evinizi görmek istemiyor musunuz, Haşmetmeapları? Mükemmel bir yatak odası var," dedi cin balığın tepesindeki yerinden. Kaug'un dikkatinin hâlâ balkonda olduğunu görerek, çileden çıkmış Sond'a kayarak uzandı ve sessiz olmasını hatırlatmak için böbreklerine acı verici bir şekilde tekme attı. "Ve biz yeni evinizi gezerken, Nedima size bütün güzelliğiyle şeref vermek için hazırlanmaya vakit bulur, Kaug, Büyüleyici 196 AKHRAN'IN KAHİNİ yakışıklılığı Olan." Kaug şaşırmıştı. İfrit şehvetle balkona bakmaya devam etti elini hafif sakallı çenesine sürttü ve dilini dudaklarında gezdirdi, bu sonuncusunu aslında bu hareketiyle Sond'a işkence ettiğini bildiğinden yaptı. İfritin Nedima'ya karşı hafif bir ilgisi vardı. Bu savaş kazanıldığında ve ölümsüzler sürüldüğünde, hiç şüphesiz daha alımlı bir çok dişi cini zevk için alıkoyacaktı ve Nedima hiç şüphesiz bunlardan biri olacaktı. Pukah ne işler çeviriyordu? Kaug'a eziyet eden soru buydu. Beyni cevaplar arıyor, ama cevap bulmak yerine, zihinsel süreci bir su değirmenine bağlanmış eşek gibi dönüp duruyordu. Kaug, Pukah'a güvenmiyordu. İfrit kimseye güvenmiyordu -Tanrısı Quar da istisna değildi- ve Pukah'ın ayrıntılı bir entrika çevirdiğini biliyordu. Ama beni Zhakrin'in lanetinden kurtardı! Eşeği yavaş, ayaklannı sürüyerek dönmeye devam ettiren de bu gerçekti. Kaug açıkça buna inanamıyordu. Çok, çok uzun zaman önce, Zhakrin, Sul Cevherinde kuvvetli bir güçken ve Quar dalkavukluk eden bir kurbağayken -tutkulu bir kurbağa ama sonuçta bir kurbağa- Quar, Kaug'a Zhakrin'in Kara Paladinlerinin Ulu Stepler'deki büyük kalelerine zarar vermesini gizlice emretmişti. Genelde Kaug, Quar'ın emirlerine uymaktan azla zevk almazdı, ki -savaşa kadar- bunlar genelde serkeş takipçilerin kafalarına dolu yağdırmak ya da keçi sürülerine salgın bulaştırmak gibi şeyler oldurdu. Ancak iş Kara Paladinlerle savaşmaya geldiğinde, Kaug çok eğlendi. İfrit -kalede mahsur kalanaların üzerine kızgın kayalar atmaktan, onların cılız mızraklannı etinden çıkarıp, adamları taş duvarlara mıhlayan bir kuvvetle geri fırlatmaktan- o kadar çok zevk alıyordu ki, Kaug orada kalması gerekenden fazla kaldı. 197 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN Zhakrin kuşatılmış Paladinlerinin yardımına gelebildi. Kaug'a gazabıyla saldıran Tanrı, ifriti kudretli kollarıyla kaldırdı ve Kaug'u Kürdin Denizi'ne çarptı. Ve bir Tanrının bir başka Tanrının ölümsüzünü tamamıyla kontrol edebilmesi imkansız olduğu halde, Zhakrin bir lanetin ifrite etki edebilmesini başarmıştı -Zhakrin ifritin geliş gidişlerinin izini hep süre-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bilsin diye Kaug'un bundan böyle Kürdin Denizi'nde yaşaması gerektiğini bildirmişti. Quar bu hakareti uysalca yuttu -o zaman başka ne yapabilirdi ki? Ve Kaug, şer Tanrının uğursuz bakışlan altında sulak bir mağarada yaşamak zorunda kalmıştı. Ama Quar ve ifriti artık Zhakrin'e karşı duyduklan müşterek nefrette buluşmuşlardı ve Kaug'un sürülmesinden kısa süre sonra Quar, şer Tanrıyla, sonunda Zhakrin'in kendisinin bir balığa indirgenmesiyle sona erecek incelikli savaşına başlamıştı. "Ve şimdi Pukah beni özgür bıraktı," diye düşündü Kaug. "Zhakrin'i beni serbest bırakmaya ikna etti. Bu o kadar da zor olmamalı." İfrit dudağını büktü. "Zhakrin artık ne ki? Şekli olmayan bir hayalet. İsteseydim kendimi serbest kılabilirdim, ama o mağaraya alıştım. Zhakrin, Pukah'a ölümsüzlerini Serinda'dan kurtardığı için bir iyilik borçluydu ve Şer Tanrının büyüklüğünün onurundan kaynaklandığını herkes bilir. Ama pukah neden bu iyiliği benim içim kullansın, tabi..." -zihinsel eşek durdu- "tabi Pukah benden hoşlanmıyorsa!" "Elbette. Bunun daha önce farkına varmalıydım," diye mırıldandı Kaug kendi kendine, aşağıdan onu endişeyle seyretmekte olan cinlere bir yanardağ gürlemesi gibi gelen alçak bir sesle. "Pukah kendine hizmet eden bir piç. Bunu hep biliyordum. Ölümsüz Efendisi, Kudretli Akhran kanayarak, ölüm döşeğinde yatıyor. Dünyevi efendisi küstah Khardan Güneşin Ör198 AKHRAN'IN KAHİNİ ü'nü geçti, ama çok geçmeden kendini insanlannın yarattığı, daha büyük bir tehlikenin içinde bulacak. Pukah gerçekten de, dürüstlükle, kendi sefil postunu kurtarmaya çalışıyor olabilir mi? Eğer bu zavallı solucan gerçekten de karnının üzerinde sürünmeye zorlandıysa, hoşça vakit geçirebilirim!" "Pekala minik Pukah," dedi Kaug yüksek sesle, ağırlığını bir ayağından ötekine vererek ve bunu yaparken de üç sağlam taş kuleyi ezerek, "Yaptığın şu eve bakacağım. Sen de bana, tıpkı Nedima gibi, eşlik edeceksin elbette." "Nedima mı?" Pukah'ın yüzünden endişeli bir kaş çatış hızla geçti. Dikkatle seyretmekte olan Kaug bunu kaçırmadı ve kendi kendine gülümsedi. "Ama Nedima hazır değil. Ooo Sabırsız Kaug, kadınlann, özellikle de hoşnut etmeyi gerçekten arzu ettikleri biri söz konusu olduğunda kılı kırk yardıklarını bilirsiniz." "Ona söyle onu olduğu gibi alacağım," dedi Kaug, bir minareyi ikiye bölen ve yere çarpmasına neden olan bir kahkahayla. "Koş ve onu getir, minik Pukah. Yeni evimi görmek için sabırsızlanıyorum!" Balıktan aşağı inen Pukah kaşlarını çatmış Sond'la karşılaştı. "Her şey yolunda gidecek. Bana güven," diye fısıldadı Pukah aceleyle. "Öyle olacağını biliyoaım," dedi Sond ciddiyetle. "Ben de seninle geliyorum." "Hayır, geliniyorsun!" dedi Pukah. "Her şeyi mahveder bu." "Evet, geliyorum. Nedima'yla hiçbir yere gitmiyorsun. Onun kılığına gireceğim..." Pukah ona sert bir şekilde baktı. "Bu bacaklarla mı?" İki cin hâlâ tartışarak bahçede gözden kayboldular ve sarayda cisimleştiler. Kendi planında kararlı, Nedima'nın ona eşlik etmesi şeklindeki ani, beklenmedik istekle altüst olan Pu199

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN kah, Sond'la hareme girmeye çalışırken yollarını kesene kada Asrial'ın da onlarla birlikte geldiğini fark etmemişti. "Asrial, büyüleyici güzelim!" Pukah ellerini meleğin kolları na koydu ve onu yolundan nazikçe çekmeye çabaladı. "Ba: ka zaman olsa seni görmek ağrıyan kalbime ilaç gibi gelirdi ama şu an şu kötü ifritle ilgilenmem gerek..." "Biliyorum," dedi Asrial sertçe. "Ben de seninle geliyorum. "Son zamanlarda ne kadar da popüler oldum," dedi Puka oldukça sinirli bir şekilde. "Herkes benimle gelmek istiyor. Bunu takdir ettiğinden emin olmak için Sond'a yan gözle ba kan Pukah uzun uzun iç geçirdi. "Dayanılmaz olduğumu bili yorum meleğim ve benden bir saniye bile ayrılmak istemedi ğini de, ama..." Pukah'ın dili kekelemeye başladı. Kollarında tuttuğu artı' Asrial değil Nedima'ydı. "Hey, bu da ne?" diye homurdandı Sond, ikisini ayırmak için ileri atılırken, birden Nedima -gerçek Nedima- yanında belirdi. Yüzü solgun olan dişi cin titreyen elini dizginlercesine Asrial'a koydu. "Hayır. Kendini feda etmeyi önermen harika bir şey, ama ben gide..." -hafifçe yutkundu, sonra kelimeyi ce saretle söyledi- "giderim Kaug'la. Serinda'da bizim için n yaptığını biliyorum ve ben... biz" -Sond'un elini tuttu- "sen den bunu isteyemeyiz..." "Benden istemiyorsun", diye sözünü kesti Asrial. Dişi cin bakmadı bile, gözleri Pukah'ınkilerdeydi. "Buna ben kendi karar verdim." "Bu tehlikeli meleğim," dedi Pukah yumuşak bir şekild "Ne yapmam gerektiğini bilmiyorsun ve eğer ters giden bir şe olursa, tehditini yerine getirir!" 200 AKHRAN'IN KAHİNİ "Korkmuyorum. Sen bana göz kulak olursun," diye cevap verdi Asrial gülümseyerek. "Serinda'da göz kulak olduğum gibi mi?" dedi Pukah özlemle, altın sarısı saçları okşayarak. Cesur olmak için epey gayret gösterse de korkudan titreyen Nedima'ya baktı. "Nedima'nm bir faydası dokunmaz," diye mırıldandı Pukah ikinci kişiliğine- "Kendinden geçmek üzere. Asrial cesur, güçlü. Onun becerikli olduğunu kimse benden iyi bilemez." ""Ama ya... sen bilirsen?" diye sordu diğer Pukah ciddiyetle. "İcabına bakarım," diye cevap verdi Pukah. "Pekala," dedi yüksek sesle. "Gelebilirsin, ama bir söz vermelisin Asrial —sorgusuz sualsiz sana dediklerimi yapacağına dair söz vermelisin." Asrial kaşlarını çattı. "Neden, ne demek..." "Minik Pukah!" İfritin devasa gözbebeği haremin penceresinde belirdi ve dişi cinlerin panikle kaçmalarına neden oldu. Peçeyi hızla yüzüne çeken Nedima, gölgelere sindi. Sond onu Kaug'un görüşünden saklamak için ileri sıçradı. "Çabuk ol!" diye kükredi Kaug, pencere camını çatlatarak. Gözleri devrildi ve şehvetle göz kırptı. "Hazzımı hızla almalı, sonra efendime dönmeliyim." İfriti bu kadar yakından görüp, sözlerinin korkunç imalarını anlayan Asrial, Pukah'ın hissettiği bir ürpertiyi engelleyemedi. "Küçük kadınımla ne yapıyorsun minik Pukah?" diye ho-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


murdandı Kaug. "İlginize değip değmediğinden emin olmak için onu denetliyorum Sayın Kaug," diye bağırdı Pukah. Hızlı bir fısıltıyla tısladı, "Bana itaat edeceğine Mathew'un hayatı üzerine yemin et!" Pukah'ın beklenmedik ciddiyeti karşında korkuya kapılan, 201 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN etmesi istenen yeminin büyüklüğünden dehşete düşen Asrial ona konuşmadan baktı. "Yemin et!" dedi Pukah sertçe, onu hafifçe sarsarak. "Yoksa Sond'u Nedima kılığına sokmak zorunda kalınm ve o zaman hiçbirimiz hayatta kalamayız!" "Yemin ederim." "Mathew'un hayatı üzerine," diye ısrar etti Pukah. "Söyle." "Pukah!" diye köpürdü Kaug. "Söyle!" "Sana itaat edeceğime... Mathew'un hayatı üzerine... yemin ederim!" Sözcükler meleğin solgun ve tireyen dudaklarından döküldü. Rahatlayarak iç geçiren Pukah, Asrial'ı yüksek sesle alnından öptü, sonra elini tuttu. "Sond," dedi cine dönerek alçak sesle, "ben gittiğimde, sen, Fedj ve hiçbir işe yaramayan Usti, Khardan'la Zohra'ya koşmalısınız. Kaug'un dediği gibi, korkunç bir tehlikede olacaklar! Elveda! Ah... ve Sond," diye ekledi Pukah endişeyle, "Akhran Hazretleri'ne bütün bunların tamamıyla benim fikrim olduğunu söylersin, değil mi?" "Evet, ama..." "Benim fikrim. Unutmazsın değil mi?" "Hayır, ama..." "Ona söyleyecek misin?" "Evet, eğer istediğin buysa," dedi Sond sabırsızlıkla. "Ama neden ona kendin söylemi..." Sesi kesildi. Cin, melek ve ifrit gitmişlerdi. 202 A "Ulaşımı ben hallederim, patron -sana 'patron' dememin bir sakıncası var mı patron?" diye sordu Pukah tevazuyla. "Hem de hiç," dedi Kaug, Asrial'a pis pis sırıtıp gülümseyerek. "Hatta buna alışsan iyi olur minik Pukah." "Ben de tam bunu düşünüyordum," dedi Pukah, zarif bir selamla -bir yandan da- vücudunu Asrial'la ifrit arasından tutmayı başararak. "Dediğim gibi patron, kendinizi daha münasip bir boyuta indirgerseniz ulaşımı hallederim." Aniden şüphelenen Kaug, Pukah'a yakından baktı. "Yeni yatağınıza sığmakta güçlük çekeceksiniz, patron," diye belirtti Pukah gözlerini yere çevirip, yanakları hafifçe kızararak. Kaug'un içinde tek uyanan şüphe duygusu değildi. Pukah'ın yatağa yaptığı sevimli gönderme onu tahrik etti. İfrit onu tekrar görene kadar dişi cinin gerçekten ne kadar güzel olduğunu unutmuştu. Nedima'yla onu kaçırdığı zaman bahçedeki mücadelelerinin canlı anıları -onun yumuşak tenini hissetmek, vücudunun sevimliliğinin eşsizliği- kanının karıncalanmasına, kalın baldırlannın şehvetle ağrımasına neden oluyordu. Kaug yine de dikkatliydi. Belindeki ateş ne kadar sıcaksa,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN zihnindeki buz da o kadar soğuktu. Bu değerli Pukah'ı, Khar mani'ye tapınanların, gelinin çeyizindeki mücevherleri incelerken kullandığı titiz, hesaplayan gözleriyle inceledi. Bir kusur bulamadı. Sıska, genç cinden yüzlerce kat daha güçlü olan Kaug, pu_ kah'ı bir top gibi yuvarlayabilir ve onu Sul'ün ebedi boşluğuna, orada sonsuza kadar takati kesilsin diye fırlatabilirdi ve bu esnada cinin son çığlığı için bir ciğer dolusu nefes almasına yetmeyecek kadar zaman harcardı. "Haklısın minik Pukah," dedi Kaug, cinden sadece iki baş ve bir omuz büyük bir cüsseye küçülerek. "Şey için... öhö... yatak için fazla büyük gelmek istemem." Gülerek elini Asrial'a doladı ve meleği kendi yanına çekti. Solgun bir şekilde gülümseyen Pukah ellerini çırptı ve üçü yolculuklarına başladılar. Arkalarında, ölümsüz düzlemde, cinler birbirlerine endişeli bir şaşkınlıkla baktılar ve sonra siperlerini yeniden inşa etmeye başladılar. "Neredeyiz?" diye ısrarla sordu Kaug, ters ters bakarak. "Sizin dikkatinize değmeyecek alandaki önemsiz bir dağda, patron," diye cevap verdi Pukah. Üçlü, yüksekliği, dizlerinde bulutların oynadığı ve güneşin zirveye ulaşmak için sıçramak zorunda kalacağı kadar muazzam yükseklikte bir dağın orta yerinde durdular. Dik kayalı tepesini daima kır bir don kaplıyordu; yazın sıcağı doruğa asla ulaşmıyordu. Dağda hiçbir şey ve hiç kimse yaşamıyordu. Acı soğuk kanı donduruyor ve ciğerlerdeki havayı emiyordu. Dağın gölgesinde yaşayanların efsanelerine göre, bütün dünya, Sul kutsamadan önce, bir zamanlar bu dağ kadar ıssızdı; ve bu 204 AKHRAN'IN KAHİNİ .. jgn, dağ Sul'ün Laneti adını aldı. Kaug bunu bilmiyordu, umrunda da değildi. Sözde dişi ci. kavrayışında titrediğini hissediyordu ve artık cinlerle onu essul edecek bir savaşa girişmediğinden açlığını tatmin etmek konusunda sabırsızdı. "İkametgahınıza giden kapılar patron," dedi Pukah başıyla selam vererek. Cin konuşurken, parlayan mücevherlerle süslenmiş altından ve yirmi metre yüksekliğinde iki muazzam kapı şekillendi ve dağın kayaları arasında oluştu. Pukah'ın emriyle -"Akhran'ın iradesiyle!"— kapılar sessiz menteşelerin üzerinde yavaşça içeriye doğru açıldı. Dağın kıraç, rüzgarlı manzarasını terk eden Kaug, Asrial'ı beraberinde sürükleyerek altın kapılardan içeri girdi. İfrit derin bir nefes aldı. Meleği kavrayışı zayıfladı. Kaug kendine engel olamıyordu. Korkudan hareketsiz kalmıştı. Gökkuşağının her renginden en narin desenlerle yapılmış goblenlerin kapladığı altın duvarlar, o kadar yükseklere uzanıyordu ki, tavan kristal lambalar yerine yıldızlarla aydınlatılmış gibi görünüyordu. Sul'ün Cevherinin her yüzeyinden narin ve sevimli nesneler gümüş kaplama zeminde duruyor ya da yaldızlı duvarlardan ya da nadir saksuldan oyulmuş süslü masalardan sarkıyordu. Ve ifrit bu harikulade koridordan ağzı hayretten açık bir halde geçerken, Pukah kapı ardına kapı açıyor, hepsi de en güzel işçilikle, en nadir ve en kıymetli mal-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


zemelerden yapılmış mobilyalarla dolu oda ardına oda, daire ardına daire gösteriyordu. "Çmar'ın bile böyle bir evi yok!" diye mınldandı Kaug. "Yatak odası," dedi Pukah bir kapıyı açarak. "İkinci yatak odası, üçüncü yatak odası, dördüncü yatak odası ve dağın kal205 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN bine kadar birkaç mil boyunca böyle devam edip gidiyor. Sonra etkilemek istediklerinizle sohbet edeceğiniz divan" -Pukah benzer bir kapı açtı- "ve eğer arzu ederseniz, kendi kendinizle sohbet edeceğiniz divan ve sonra" -kapıları açmaya devam etti- "burası yazlık daireleriniz ve burası kışlık daireleriniz ve burası bahar daireleriniz ve burası kışla bahar arası daireleriniz ve..." "Yeter!" diye bağırdı Kaug, zenginliğin görünüşe göre sonsuz gösterisinden yorulmaya başlayarak. "Gerçekten etkilendiğimi kabul ediyorum, minik Pukah" -cin tekrar başıyla selam verdi- "ve beni kandırmaya çalıştığını düşündüğüm için özür diliyorum." Pukah'ın gözleri büyüdü, yüzü acıyla buruştu. "Patron, nasıl olur?" diye feryat etti, sarsılmış bir halde. Kaug bir elini salladı. "Özür diliyorum. Ve şimdi" -ifrit Asrial'ı kuvvetle kendine çekti- "yatak odalarından birine çekileceğiz, eğer bana nerede olduklarını söyleyebilirsen?" İfrit gerisingeri koridora baktı. Bütün kapılar -ve hepsi de kapalıydıbütün diğer kapılarla aynı görünüyordu. "Ah, ama önce," dedi Pukah, ifritin zihninin meşgul olma* sından faydalanıp Asrial'ın elini onunkinden kaydırarak. "Önce değersiz kadın yıkanmalı ve parfüm sürmeli ve en güzel giysilerini giymeli ve küçük ayaklarına kına sürmeli ve gözkapaklannı..." "Bunlar umrumda değil!" diye köpürdü ifrit, engellenmiş tutkuları çirkin yüzünü kızartarak. Kaug boyca uzamaya ve ence şişmeye başladı. "O halde bu bir numaraydı ha, minik Pukah? Son numaran olacak!" yükselen ifrit devasa ellerini cine doğru uzattı. Kaug'u görmezden gelen Pukah doğrudan Asrial'ın korku 206 AKHRAN'IN KAHİNİ dolu gözlerine baktı. "Koş," dedi ona. "Koş ve dağın kapılarını arkandan kapat." Meleği yakalayan Pukah onu bir kenara itti ve sonra kapıların aksi istikametine, parıldayan koridordan aşağı fırladı. İfritin kapmaya çalışan elleri cinin kaçışının bıraktığı esinti dışında bir şeyi yakalayamadı. "Seni bırakmayacağım!" diye çılgınca bağırdı Asrial, hoş kalsa ne yapabileceği şüpheliydi ama. "Yemin ettin!" Pukah'ın muzaffer sesi süzülerek ona ulaştı. Altın duvarlar sesi aldı, kelimeler yıldızlı tavanda yankılandı ve gümüş kaplama zeminden sekti. Yemin ettin! Yemin! Yemin! Matheıv'un hayatı üzerine... Yumruklarını hüsranla sıkan Asrial, Pukah'ın dediğini yaptı. Dönerek cinin gittiği yönün aksi istikametinde koştu. İfrit ona doğru hamle etti, ama melek ipek pantolon ve peçeyi çıkardı. Sırtında beyaz kanatlar bitti. Kaug'un kavrayışından uçarak incelikle kaçtı ve koridorun sonundaki altın kapılara hızla

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ulaştı. İki ayrı yöne kaçan avının ardından bakan Kaug hangisini takip edeceği konusunda şaşkınlığa düştü. Cevap, bunu bir kez düşünmüştü, basitti. Önce Pukah'ı yakalayacak, o yalancı dili cinin tilkimsi kafasından sökecek, bacaklarını düğümleyecek ve onu yatağın üzerindeki tavanda kancaya takacaktı. Sonra, boş kaldığında, Kaug, sevgilisini serbest bırakması için yapabileceği her şeyi yapmaktan mutlu olacak meleği bulup getirecekti. İfrit, bükülen ve dönen, dağın kalbine doğru daha ve daha derine giden uzun koridordan aşağı, korkmuş yüz ceylan hızıyla koşmakta olan Pukah'ı izleme işine koyuldu. 207 MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN Koş! Koş ve dağın kapılarım arkandan kapat. Dışarı çıkan Asrial, devasa, altın kapı halkalarını iki eliyle birden kavradı ve onları bütün gücüyle çekti. Kayaya sert bir şekilde oturmuş olan kapılar kımıldamayı reddetti. Asrial, Promenthas'a ona güç vermesi için dua etti ve kudretli kapılar yavaş yavaş, ağır ağır menteşelerinde dönmeye başladılar. Melek dağın içinden Kaug'un tehditler savurduğunu duydu; öfkesi meleğin bastığı yeri sallıyordu. Tereddüt etti... Matheıv'un hayatı üzerine! Asrial son bir kez çekti. Devasa kapılar, meleğin kalbini soğuk demir gibi delen garip, yankılı bir gümbürtüyle kapandı. Dağın içinde Kaug büyük kapılann kapandığını duydu, ama üzerinde düşünmedi... ta ki, birden, etrafındaki her şey tam ve mutlak bir karanlığa gömülünceye kadar. Soğuk demir. Asrial, ellerini kalbine bastırınca, anladı. "Ah, Pukah, hayır!" diye inledi. Kapılara koşan melek onlan yumruklanyla çılgınca dövdü, ama yanıt yoktu. Tekrar tekrar bağırdı -bildiği her dilde "Akhran'm iradesiyle!" - Pukah'ın kapıları açmak için kullan dığını duyduğu emir kelimeleri- ama karşılık gelmedi. "Akhran'ın iradesiyle!" dedi son bir kez, ama bu bir fısıltı neredeyse bir duaydı. Çaresiz bir acıyla seyreden melek, altın kapılann solmaya parlayan mücevherlerin ışığının azalmaya ve kararmaya başla dığını gördü. Giriş ortadan kayboldu ve Asrial rüzgarlı, soğuk ve kıra dağda tek başına kaldı. 208 5 Pukah, Sul'ün Laneti olarak bilinen dağın derinliklerinde, rahatça yerleşmiş halde, ufak bir mağarada -aslında mağaradan ziyade bir yarıkta- oturuyordu. Birkaç ipekli mindere yayılıp oturmuş, nargile içmekte olan genç cin çağıldayan suyun rahatlatıcı sesini dinledi -zaman zaman kapana kıstırılmış ifritin vahşi bağırış ve haykırışlarıyla kesilen bir ses. "Üzüldüğüm tek nokta, dostum," dedi Pukah en büyük destekçisi olan kendisine sevinçle, "Kaug dağın demirden yapıldığını keşfettiğinde çirkin yüzündeki ifadeyi görememiş olmamız. Bu Sultan'ın, Benario'nun adı çıkmış takipçisi Saad tarafından çalman kemerindeki bütün yakutlara değerdi. O hikayeyi sana anlatmış mıydım?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Pukah'm ikinci kişiliği bu noktada hafifçe iç geçirdi, çünkü hikayeyi sayısız defa dinlemişti ve anlatıcı kadar ya da ondan da iyi biliyordu. Aynca bu hikayeyi ve gelecek gün ve gecelerde -daha da uzun yıllara, bitmez tükenmez on yıllara ve sonsuz asırlara uzanan uzun günler ve geceler boyunca- daha bir çok, bir çok hikayeyi de dinlemeye mahkum olduğunu biliyordu. Ama diğer Pukah, o ufacık iç geçirmeden sonra, Saad'la Sultan'ın Yakutla Süslü Kemeri hikayesini hiç duymadığını ve dinlemeyi dört gözle beklediği karşılığını verdi cesurMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ca ve yürekli bir şekilde. "O halde anlatacağım," dedi Pukah hayli hoşnut bir halde. Asap bozucu hikayeyi anlatmaya başladı ve tam hırsızın, Sultan'ın muhafızları tarafından ele geçirilmekten sakınmak içjn yüz yetmiş dört tane yakutu yuttuğu kısma gelmişti ki, ifritten gelen özellikle yırtıcı bir haykırış sözünü yanda kesti. Genç cin sinirle kaşlarını çattı ve nargilenin titreme sonucu ters dönen çubuğunu düzeltti. "Kaug'un bizi bulması sence ne kadar sürer?" diye sordu Pukah kendine oldukça endişeli bir ses tonuyla. "Ah, birkaç asır sanırım," diye belirtti Pukah güvenle. "Ben de öyle düşünüyomm," diye belirtti Pukah, temin olmuş bir şekilde. Çok muazzam bir kükreme çanak çömleği takırdattı ve ahşap kaseleri yerde dans ettirdi. "Ve o bizi bulana kadar," diye devam etti Pukah, "içimizde en akıllı ben olduğumdan -tanıdığım bütün ölümsüzlerin en akıllısı olduğumu düşünmeye başlıyorum- eminim ki, bu demir tuzaktan kurtulmanın bir yolunu bulmuş olurum. Ve sonra -benim tatlı, meleklerin en güzeli- meleğimle tekrar bir araya gelirim ve Akhran Hazretleri beni saraylann en şahanesiyle ödüllendirir. Bin odası olur. Evet, bin odası." Minderlere yaslanıp dumanın dudaklarından tembelce çıkıp kıvrılmasına izin veren Pukah gülümsedi ve gözlerini kapadı. "Sanırım hemen şimdi planlamaya başlayacağım..." İkinci kişilik -Saad'ın sonunu hep özellikle iç burkucu bulmuş olduğundan- rahatlayarak iç geçirdi ve uyumaya gitti. Cinin üstünde, altında ve her yanında, Sul'ün Laneti olarak bilinen dağ, ifritin gazabıyla gürlüyor ve sarsılıyordu. Ulu Steplerin, dağın eteklerinde uzun tüylü keçiler yetiştiren, o birkaç 210 AKHRAN'IN KAHİNİ dayanıklı bedevi kabilesi, dağın yarılıp açılacağından emin olmuş bir şekilde, sürülerini dehşet içinde kaçırdılar. Ancak dağ sapasağlam kaldı. Demire hapsedilmiş olan Kaug öfkelenmek ve fırtına estirmek dışında bütün gücünü kaybetmişti. Kaçabileceği bir yol yoktu. O zamandan bu yana dağdan Kaug'un Laneti diye bahsetmek Tanrılar arasında bir şaka haline geldi. Ama Sond, Fedj, Akhran'ın ölümsüzleri ve Promenthas'm sevecen bir meleği için dağ bundan böyle Pukah'ın Tepesiydi. 211 < X cû

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


z < LU • ??? 2 a: 0 cc o. 1 Ahmet şiltesinden gönülsüzce kalktı. Yumuşak bir kol, onu geri çağırarak boynuna dolandı. Sıcak dudaklar, henüz tadılmamış zevklerin sözünü fısıldayarak boğazına dokundu. Direnemeyen Ahmet başını, yastığın üzerine dökülen altın rengi saç yağmuruna gömdü ve dudaklar ve et tarafından birkaç soluksuz dakika boyunca tatlılıkla ikna edilsin diye bıraktı kendini. Sonra, şehvetin içinde tekrar kabardığını hissedip inleyerek, yatağından aceleyle kalktı ve giyinmeye gitti. Bir koluna yaslanmış, minderlerin arasında takatsizce uzanan, çıplaklığı sadece ince bir battaniyeyle örtünmüş olan Meryem, lamba ışığında parlatılmış altın gibi parlayan karmakarışık saçlarının arasından Ahmet'e baktı. "Gitmek zorunda mısın?" diye sordu somurtarak. "Gece nöbetinden sorumlu subayım," dedi Ahmet kısaca, ama kaçınmaya çalışsa da pürüzsüz beyaz tene büyük bir arzuyla bakmaktan kendini alıkoyamayarak. Zırhını bağlarken elleri kaydı ve kısa bir küfür salladı. Yatağından kalkan Meryem, battaniyeyi çadır zeminine kaydırarak yanına gitti. "Bırak da ben yapayım," dedi, Ahmet'in titreyen ellerini iterek. MARGARET WEIS &TRACY HICKMAN "Örtün! Biri görecek!" dedi Ahmet utanarak, lambanın alevini aceleyle söndürdü. "Ne önemi var?" diye sordu Meryem omuz silkip tokaları ustalıkla tutturarak. "Bir kadının olduğunu herkes biliyor." "Ah, ama ne kadın olduğunu bilmiyorlar!" diye karşılık verdi Ahmet, Meryem'i kendine çekip öperek. "Kannadi bile dedi ki..." "Kannadi mi?" Ahmet'i geri iten Meryem ona korkuyla baktı. "Kannadi'nin benden haberi mi var?" "Elbette." Ahmet omuz silkti. "Laf yayılıyor. O benim komutanım. Endişelenme sevgilim." Elleri tutku olduğunu düşündüğü şeyle titreyen vücutta gezindi. "Ona seni koruda bulduğumu söyledim. Kafasını iki yana salladı ve kalbimi vermemde bir sorun olmadığını, sadece kellemi vermememi söyledi." "Öyleyse kim olduğumu bilmiyor?" "Gerçek kimliğin hakkında hiçbir şey bilmiyor, ceylan gözlü," dedi Ahmet sevgiyle. "Nasıl bilebilir? Yüzünü peçeli tutuyorsun. Ayrıca, neden senin Sultan'ın kızı olduğunu fark etsin ki? Birlikleri babanı ele geçirdiğinde seni ancak birkaç dakikalığına görmüş olmalı." "Kannadi de beni senin kadar gördü, seni aptal," diye mırıldandı Meryem. Yüksek sesle, "Kalbini verdin mi peki?" diye

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


cilveyle mırıldandı. Kolları Ahmet'in beline dolandı. "Verdiğimi biliyorsun!" diye soluklandı Ahmet tutkuyla. "Meryem, neden benimle evlenmiyorsun?" "Değmem..." diye söz başladı Meryem, başını eğerek. "Ayağına terlik olmaya bile değmeyen benim!" dedi Ahmet ciddiyetle. "Seni bütün kalbimle seviyorum! Asla bir başkasını sevmeyeceğim!" 216 AKHRAN'IN KAHİNİ "Belki, o zaman, günün birinde beni karın yapmana izin veririm," dedi Meryem, okşamalarıyla yumuşamış gibi görünerek. "Kannadi öldüğünde ve sen de Amir..." "Böyle konuşma!" dedi Ahmet aniden, yüzü karararak. "Bu doğru! Amir olacaksın! Biliyomm, gördüm!" "Saçma, güvercinim." Ahmet omuz silkti. "Oğullan var." "Oğullan idare etmenin yolları vardır," diye fısıldadı Meryem, kollarını Ahmet'in boynuna uzatarak. Ahmet onu kendinden uzaklaştırdı. "Böyle konuşma dedim," diye karşılık verdi, sesi aniden soğuklaşmıştı. Meryem'e sırtını dönerek çadır direğinde asılı duran kılıcına uzandı. Fazla ileri gittiğini gördüğü halde, Meryem gülümsedi -karanlığın gizlediği, şeytanca, tatsız bir gülümsemeyle. "Hayır, henüz hazır değilsin," dedi kendi kendine. "Ama olacaksın. Her geçen gün yaklaşıyorsun." Başını ellerinin arasına koyan Meryem yumuşak bir şekilde ağlamaya başladı. "Beni sevmiyorsun!" Buna verilebilecek tek bir cevap olabilirdi ve öfkesi Meryem'in gözyaşlarıyla eriyen Ahmet o cevabı verdi -nöbetteki subayın nöbetini devralmaya yarım saat gecikti ve aceleyle ve sertçe azarlandı, onu daha sert bir cezadan kurtaran tek şey Amir'in gözdesi olduğunun bilinmesiydi. Ahmet nihayet gittiğinde, Meryem rahatlayarak iç geçirdi. Tutku terini yıkayarak giyindi, giymek zorunda olduğu yeşil ketenden kötü kaftana beğenmeyerek bakıp, sarayda giydiği ipeklerin ve mücevherlerin hayalini kurdu hasretle. "Bir gün," dedi azimle, bir köşede bir yığın halinde duran Ahmet'in kaftanıyla konuşarak. "Bir gün bütün bunlara ve daha fazlasına sahip olacağım, hareminde baş cariye olduğumda. Ve evet, sen de Amir olacaksın! Kannadi bu savaşta ölmez217 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN se, ki artık kazanıldığına göre olası gözükmüyor, o halde belki Kich'de ölümcül bir kaza gelir başına. Ve sonra, oğulları da birer birer hasta düşer ve ölür." Elini yastığına uzatarak, için_ de, sıkıca sarılmış ve çeşitli renklerde kurdelalarla bağlanmış bir çok parşömen bulunan bir torba çıkardı. Bunları okşayarak ve gülümseyerek, Kannadi'nin oğullarının çeşitli şekillerde ölümlerini kafasından canlandırdı. Ahmet'in İmparator'un daha ve daha çok sevgisini kazanırken haberleri alışını canlandırdı. Ona baktığını ve alt dudağını ısırdığını ama sessiz kaldığını gördü, o âna kadar -milyonlara hükmedebileceği haldekendisine bir kişi tarafından hükmedildiğini öğrenmişti. Meryem tatlılıkla gülümsedi ve yeşil kaftanını giydi. Ahmet'in bir hediyesiydi ve bu yüzden -Ahmet'e karşılayabileceğinden fazlasına malolduysa da, zavallı bir şeydi- onu giymek zoaındaydı. Sonra geleceği gördüğü kasesini aldı ve suyla doldurdu. Zihnini bütün rahatsız edici düşüncelerden anndırarak,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gizli dini şarkıyı söylemeye başladı ve çok geçmeden kasede bir görüntü şekillendi. Şekle bakan Meryem kadınlara hiç yakışmayan sözler söyledi. Aceleyle ayağa kalktı, başının ve yüzünün etrafına yeşil ve altın rengi pullarla süslü ipekten bir peçeyi -sersem delikanlının bir hediyesi daha- sardı ve Ahmet'in çadınndan dışarı süzüldü. 218 2 "Sana İmam'ı görmem gerek diyorum!" diye ısrar etti Meryem. "Çok aeil bir mesele." "Ama hanımefendi, gecenin körü!" diye itiraz etti, artık kölelerin yerine Faysal'a hizmet eden asker-rahiplerden biri, sıradan erkeklerin İmam'ın kişisel ihtiyaçlarına karşılık vermek konusunda değersiz oldukları düşünülüyordu. "İmam dinlenmeli..." "Asla dinlenmem," diye nazik bir ses geldi mum ışığıyla aydınlanan koçbaşı sunağının arkasında koyulaşan gecenin gölgeleri arasından. "Quar göklerde nöbet tutuyor. Ben dünyada. Gecenin karanlık saatlerinde bana ihtiyacı olan kim?" "Kendine Meryem diyen biri, Efendim," diye cevap verdi rahip, kendini yere atıp, odaya bizzat İmparator girdiğinde yapacağı gibi yüzükoyun yere kapandı. Ya da belki İmparator için bu kadar aşağılarda sürünmezdi, ki İmparator -Faysal şimdi bunu öğretiyordu- sadece faniydi. "Meryem!" Yumuşak ses göze çarpmayacak şekilde değişti. Burnu yere değen asker-rahip bunu duymadı. Meryem duydu ve kendini yere atmanın politik olduğunu düşündüğünden, muzaffer bir edayla gülümsedi. "Bırak kadın yaklaşsın," dedi Faysal asaletle. "Ve sen de bizi yalnız bırak." MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN Asker-rahip ayağa fırladı ve başıyla selam vererek ç^, Meryem o çıkana kadar yerde kaldı; sonra, Faysal'ın kaftanının hışırtılarının yakınında olduğunu duyarak başını kaldırdı ve gölgelere dikkatle baktı. "Onu gördüm!" diye tısladı Meryem peçesinin arasından. Hızla nefes alındığını duydu. Sunak mumlarının yaydığı ışığa çıkan Faysal kadının kalkmasını işaret etti. Rahibin yüzü sunağın ışığında ölü gibi görünüyordu -yanaklan çökük, teni solgun ve kırılgan kemiklerin üzerine sıkıca gerilmiş. Kaftan eriyip bitmiş vücudundan sarkıyor, boynu kaftanın kumaşları arasından bir toy kuşunun sıska boynu gibi çıkıyor, kollan kırılgan parşömenlerle sarılmış kemik gibi görünüyordu. Takipçilerinin, onun ölümsüz olduğuna inandıklanna şüphe yoktu -Ölüm onu uzun zaman önce almış gibi görünüyordu. "Kimi gördün?" diye sordu rahip umursamazca, ama Meryem'i kandıramadı. "Kimi kastettiğimi pekala biliyorsun!" diye mırıldandı kendi kendine, ama yavaşça şöyle dedi, "Khardan'ı İmam. Yaşıyor! Ve kabilesine geri döndü!" "Bu mümkün değil!" Faysal yumruklarını sıktı, parmak kemikleri sunağın ışığında beyaz beyaz parlıyordu. "Kimse Güneşin Örsü'nden geçerken hayatta kalamaz! Emin misin?" "Hata yapmam!" diye tersledi Meryem, sonra kendine hakim oldu. "Affedin beni Efendim, ama ben de sizin kadar umut bağladım." "Bundan şüpheliyim," dedi Faysal kuru bir sesle. "Ama tartışmayacağım." Zayıf elini kaldırarak Meryem'in konuşmasını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


engelledi. Sunağın önünde düşünceli bir şekilde ileri geri yürümeye başladı, ara sıra -kadın orada olmasaydı- meseleyi Tanrısıyla görüşmekte teselli bulacakmış gibi sunağa bakıyor220 AKHRAN'IN KAHİNİ JU Aradığı cevap görünüşe göre duaya gerek kalmadan geldi çünkü aniden tam Meryemin önünde durdu ve dedi ki, «Ölmesini istiyorum, bu sefer kesinlikle." Meryem irkildi ve uzun kirpiklerinin altından ona baktı. «Canınızı neden sıkıyorsunuz Kutsal Kişi?" dedi çekingenlikle. "O, nede olsa, sadece bir adam, bir insan sürüsünün lideri..." "İyisi mi ölümden dönenlere güvenmediğimi söyleyeyim," diye belirtti Faysal soğuk bir ifadeyle. "Küçük sırlarımızı paylaşmamızın zamanı geldiğini düşünmüyorsan, bu konuyu burada kapatalım Meryem." Meryem bunu açıkça istemiyordu, bu nedenle karşılık vermedi. "O zaman ikimiz de Khardan'ın ölmesi gerektiği konusunda hemfikiriz, öyle değil mi Meryem, çocuğum? Yine de, Ahmet ağabeyinin yaşadığını öğrenirse yazık olur. Senin onu kandıran yalancı bir fahişe olduğunu keşfederse neler yapabileceğini anlatmanın imkanı yok. En azından seni kendi elleriyle öldürür. En kötüsü seni Kannadi'ye geri verir..." "Benden ne istiyorsun?" diye ısrar etti Meryem gergin bir sesle, soluğunu kesen boğucu his yüzünden güçlükle konuşuyordu. "Khardan'ın ölümünü gerçekleştirmek için çok özel birinin ona yaklaşmasını sağlayacağım," dedi Faysal, Meryem'e yaklaşıp ona yanan gözleriyle bakarak. Meryem onun nefesini teninde hissetti ve rahatsız edici varlığı karşısında istemeden sindi. "Bu kadar yakın!" dedi Faysal. "Ya da daha da yakın!" Meryem'i çekti; kadının vücudu onunkine değdi ve Meryem bu korkunç hisle ürperdi. "Ona bu kadar yaklaşabilecek biri var mı?" diye ısrarla sordu İmam. 221 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN "Evet!" dedi Meryem. "Ah, evet!" "Güzel." Faysal kadını aniden bıraktı. Cesareti kırılan Meryem yere çöktü ve orada, dizlerinin üzerinde, gözleri yere çevrili vaziyette kaldı. "Sanatında beceriklisin. Sana nasıl devam etmen gerektiğini söylememe gerek yok. Bu gece yola koyulmalısın. At sırtında gitmek zorunda..." Meryem irkilerek gözlerini kaldırdı. "Neden Kaug'la değil?" "İfrit... Quar'ın meseleleriyle meşgul, önemli meselelerle," dedi Faysal. Rahip huzursuz görünüyordu ve Meryem gecenin karanlığında fısıldanan söylentilerin doğm olup olmadığını ilk kez merak etti. Kaug'un ortadan kaybolduğuna, kayıplara karıştığına dair söylentilerin. Son günlerde ne görüldüğü ne de gücünün hissedildiğine dair söylentilerin. Meryem öncelikle yokladı. "Muhakkak ki zaman kaybetmemi istemezsiniz İmam! Haftalar alır..." "At sırtında gideceksin dedim!" diye sert bir şekilde sözünü kesti İmam, gözleri öfkeyle parlıyordu. Meryem tevazuyla yüzükoyun yere kapandı, intikamdan zi-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yade kendi telaşlı düşüncelerini gizleme ihtiyacından. Kaug neredeydi? Neler oluyordu? Ters giden birşeyler vardı. Faysal'ın korkusunun kokusunu alabiliyordu ve bundan zevk duyuyordu. Şüphesiz ki bunu kendi çıkanna kullanabilirdi. "Arzu ettiğiniz gibi bu gece ayrılacağım İmam," dedi ayağa kalkarak. "Paraya ihtiyacım olacak." Sunağın arkasında duran kocaman bir kasaya giden Faysal kasayı açtı ve bir çuval dolusu parayla döndü. "Sana Kich'e kadar eşlikçi verebilirim, ama daha öteye de ğil. Çöle girdiğinde, kendi basmasın. Ancak bu senin için so 222 AKHRAN'IN KAHİNİ run olmayacaktır, çocuğum," diye ekledi İmam alayla, parayı Meryem'e uzatarak. "Yılanlar bile senin yolundan kaçmak zorunda." Cevap vermeye tenezzül etmeyen Meryem çuvalı aldı, soğuk bakışları Faysal'ın yanan bakışlanyla karşılaştı. Hiçbir şey söylenmediği halde, çok şey anlatıldı. Bunlar birbirlerini çok iyi tanıyan, birbirlerine hiçbir şekilde güvenmeyen iki insandılar ve yüreklerinin arzusunu ele geçirmek için birbirlerini acımasızca kullanmayı istiyorlardı. Meryem tek kelime etmeden başıyla selam verdi ve Faysal'ın huzurundan ayrıldı. "Quar'ın hayırduaları seninle olsun çocuğum," diye mırıldandı Faysal arkasından. Sonraları, o gece geç vakit, yumuşak bir tıklatma -özel bir parolayla tekrarlanan birkaç vuruş- Muzaffer'in, pazardaki en eski püskü tezgahın sahibi, fakir bir demir kase, kazan ve çivi satıcısının evinin kapısında yankılandı. Beceriksizce yapılmış malları kendisi kadar fakir ve daha iyisini alacak durumda olmayanlar tarafından alınıyordu. Köle ruhlu ve mütevazı Muzaffer konuşurken asla gözlerini insanın dizleri hizasından yukan kaldırmazdı. Ama nalburun barakanın ahşap kapısının çubuklarından dışarıya dikkatle bakan gözleri çok keskindi, aşağılık değildi ve yumuşak bir şekilde soru soran sesi her zamanki sızlanan sesi değildi. "Kelime ne?" "Benario, Kapan Ellerin ve Hızla Kaçan Ayakların Efendisi," yanıtı geldi. Kapı açıldı ve yeşil bir kaftanla ve kat kat peçeyle örtünmüş bir kadın eşiğe süzüldü. Nalbur kapıyı yavaşça kapattı 223 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN ve -parmağını dudaklarına götürerek- kadının elini tuttu v onu perdesi kaldırılmış bir bölmeden arka odaya götürdü Temiz fitilinden sadece zayıf bir parıltı yayan bir yağ lamba smı yakan Muzaffer -hâlâ sessizlik tembihleyerek- yerdek havı dökülmüş kilimi bir kenara attı, altında beliren bir ka pağı açtı ve aşağıya, mutlak bir karanlığa giden merdivenle ri açığa çıkardı. Merdivene işaret etti. Kadın kafasını iki yana salladı ve ge ri çekildi, ama nalbur tekrar işaret etti, kesin olarak ve kadm mavi gözleriyle ona tehditkarca bakarak yavaşça ve hantalca kaftanlarına dolaşarak merdivenden aşağı indi. Muzaffer kapağı kapatarak onu hızla takip etti. Aşağı vardıklannda bir başka lambayı yakıp ışık odayı doldurdu. Kadın, peçesinin üzerinden güçlükle görülen gözlerini kocaman açtığına

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bakılırsa, etrafı şaşkın bir takdirle süzdü. Nalbur ellerini ovuşturarak gururla gülümsedi ve defalarca başıyla selam verdi. "Burayla Khandar arasında, daha büyük bir stok bulamazsınız hanımefendi. Ve Khandar'da da," diye ekledi alçakgönüllülükle, "işi benim gibi kapsamlı yürüten çok az kişi var." "Buna inanırım," diye mınldandı kadın ve Muzaffer iltifata hoşnutlukla sırıttı. "Ve şimdi, hanımefendi pazara ne için geldi? Hançerler, bıçaklar? Kendi imalatım ve tasarımım bir çok hançer var. Bu..." -kötü görünüşlü, ağzı ayrılmış ve sapı insan kemiğinden yapılmış bir bıçağı guaırla kaldırdı- "Tanrı tarafından kutsandı. Ya da belki zehir -kibar hanımların gözdesi ha?" Yerdeki deliğin mağara gibi duvarlarına yapılmış bir çok rafı işaret etti. Her biri etiketlenmiş her şekil ve büyüklükte kavanoz, düzenli sıralar halinde duruyordu. "Saniyeler içinde öldürecek ve kurbanın vücudunda iz bırakmayacak zehirlerim var." 224 AKHRAN'IN KAHİNİ jyleryem yaklaşarak bütün kavanozlardaki yazılan mallarını bilen birinin edasıyla okudu. Ağır taş bir çanağın üzerinde sözleri aydınlanınca nalbur başıyla onayladı. "Bir uzman oldusunuzu görüyorum. Mükemmel bir seçim. İşlemesi otuz gün sürer. Kurban bütün bu süre boyunca en acı verici ızdırapları çeker. Erkeğinin aşkına rakip biri için ideal." Kapağını kaldırmaya davrandı, ama kadın kafasını iki yana salladı ve başka tarafa yöneldi. "Ah, yüzüklerim. O halde bir rakip değil, âşık ha? Anlıyorum görüyorsunuz ya. Kadmlann ihtiyaçlannm nasıl olduğunu ve nasıl çalışmayı tercih ettiklerini biliyorum. Ben duyarlı bir adamım hanımefendi, çok duyarlı. İzin verin de elinizi göreyim. İnce parmaklar. Elimde o kadar küçüğü var mı bilmiyorum. İşte bir tane -gümüş bir yuvada bir krizoberil. Böyle çalışır." Taşı yanm döndüren Muzaffer yüzüğün yuvasından ufacık bir iğnenin çıkmasına neden oldvı. İğnenin keskin ucu lamba ışığında parladı. "Parmağınızı aşağı doğru, böyle, kıvırdığınızda, ucu boğumdan uzanır ve ete kolaylıkla sokulur." Nalbur taşı bir yarım devir daha döndürdü ve iğne ortadan kayboldu. "Ve bir kez daha, masum bir yüzük. İğneyi sizin için hazırlayabilirim ya da belki de hanımefendi her şeyi kendisi alıp yapmayı lercih eder ha?" "Kendim," dedi kadın ağır peçesinden duyulan alçak bir sesle. "Çok güzel. Takacak mısınız?" Peçeli kafa başıyla onayladı. Elini uzatan kadın nalburun yüzüğü parmağına takmasına izin verdi. "Ne kadar ve ne türden? Hızlı etkili mi yoksa yavaş mı?" "Hızlı," dedi kadın ve raftaki kavanozlardan birini işaret etti. 225 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN "Mükemmel seçim!" diye mırıldandı Muzaffer. "Bir uzmanın önünde eğilirim." "Boşver. Çabuk ol!" Kadın buyurgan bir ses tonuyla konuştu ve nalbur itaat etmek için acele etti. Küçük bir parfüm şişesi seçilen zehirle dolduruldu. Kadın şişeyi kaftanının katlan arasına sakladı. Para el değiştirdi. Lamba söndürüldü, merdivenden çıkıldı, kapak kaldırıldı. Çok

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


geçmeden ikisi de nalbumn bir kez daha baraka olan barakasında duruyorlardı, suikastçinin aletleri kapağın altında güzelce gizlenmişti. "Benario ellerinize rehberlik etsin ve kurbanınızın gözlerini kör etsin." Muzaffer, Hırsızın Duasını ağırbaşlılıkla tekrarladı. "Yapsın gerçekten de!" diye fısıldadı kadın kendi kendine ve geceye karıştı. O sabah, Ahmet çadırına döndüğünde, bir parça parşömenin üzerine şu notun karalanmış olduğunu gördü. Sevgilim. Bu gece Kich'de hapsi tutulan annenin ve kutsal Akhran 'ımızın diğer inananlarının tehlikede olduğuna inanmamı sağlayan bazı şeyler duydum. Onları tehlike konusunda uyarmaya ve onları kurtarmak için elimden geleni yapmaya gittim. Benim ve sevdiklerinin hayatına kıymet verdiğin sürece, bundan kimseye bahsetme! Bana güven. Burada kalmak ve olduğun cesur asker olarak görevini yerine getirmek dışında yapabileceğin bir şey yok. Başka bir şey yapmak şüpheleri üzerime çekecektir. Hepimiz için Akhran 'a dua et. Seni kendi hayatımdan çok seviyorum. -Meryem 226 AKHRAN'IN KAHİNİ Ahmet okumayı Amir'in hizmetinde öğrenmişti. Şimdi gözlerinin ona böyle bir haberi getirmelerindense, kafasından sökülmesini diliyordu. Mektup elinde çadırdan hızla çıkan genç adam kampı araştırdı. Herhangi birine onu görüp görmediğini sormaya cesaret edemezdi ve saatler sonra, hüzünle, çadırına yalnız başına dönmek zorunda kaldı. Gitmişti. Buna şüphe yoktu. Geceleyin kaçmıştı. Ahmet düşünüp taşındı. En büyük arzusu peşinden gitmekti, ama bu nöbetini izinsiz terk etmek olurdu -haince bir suç. Kannadi bile genç askeri firara verilen ölüm cezasından kurtaramazdı. Amir'e gitmeyi ve her şeyi açıklamayı ve Kich'e dönmek için izin istemeyi düşündü. Benim ve sevdiklerinin hayatına kıymet verdiğin sürece, bundan kimseye bahsetme! Kelimeler kağıttan fırladı ve kalbinde yandı. Hayır, yapabileceği hiçbir şey yoktu. Ona güvenmek zorundaydı, onun asaletine, cesaretine. Gözlerinde yaşlarla, mektubu tutkuyla dudaklarına bastırdı ve yatağa çöktü, kokusunun hâlâ asılı olduğu battaniyeleri nazikçe okşadı. 227

3 Khardan ve arkadaşlan, Pagrah çölünü gecenin serinliğinde geçme niyetiyle, Serinda'dan gecenin erken saatlerinde aynldılar. Yolculuk sessiz geçiyordu, her birinin düşünceleri etrafına yüz maskeleri gibi sanlıyordu. Develerin ritmik sallanışıyla sersemleyen, gece havasında üşüyen Mathew, yukarıda durap, aşağıdaki sayısız kum tanesini bastırmaya çalışan sayısız yıldıza baktı ve onları bekleyen şeyleri merak etti. Mathew konuyu ne zaman açsa —Khardan'm sert ifadesi ve Zohra'nın karanlık bir şekilde parlayan gözlerine bakılacak olursa- hoş şeyler olmadığını kavrıyordu. "Muhakkak ki kimse bizi görmedi," diye tekrarladı avutucu bir şekilde, taki kelimeler zihninde develerin adımlarıyla iler-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lemeye başlayana kadar. "Aylardır ortalarda yokuz, ama bu açıklanabilir. Muhakkak ki kimse bizi görmedi..." Ama gerçekleşmesini isteyerek bu duayı tekrar ederken bile, birinin kendisini izlediğini hissetti ve eyerde dönünce, Kara Paladin'in zalim gözlerinin ay ışığında parladığını gördü. Auda'nın eli belindeki hançerin kabzasına hafifçe vurdu. İrkilen Mathew, Paladin'e sırtını döndü ve düşüncelerini daha yakından kontrol etmeye kararlı bir şekilde eyerin üzerine eğildi. Sabaha kadar epey yol aldılar. Mathew, zihninin bir parçaAKHRAN'IN KAHİNİ uyanık kalır ve "sürüklenmediğinden" emin olurken, diğer rcasının uyumasına izin veren bir yan kestirme haline girebildiğini keşfetti. Zohra'nın göz ucuyla onu izlemekte olduğunu biliyordu ve onun deve değneğinin acısını sırtında hissetmek istemiyordu. Günün sıcağı boyunca uyudular ve Khardan gecenin erken saatlerinde dinlenmelerine izin verdi, sonra tekrar yola koyuldular. Kalif Tel'deki kampa şafakta varmayı planlıyordu. Bedevilerin kamp yeri ilk bakışta pek de hoş görünmüyordu. Dörtlü, arkalarından doğmakta olan sabah güneşinde epeyce görünür olan büyük bir kumulun tepesinde durdular. Böylece, aşağıdaki kampta kimse büyük ihtimalle onları fark edemeyeceği halde -sadece siyah siluetler göreceklerindenKhardan görülme konusundaki istekliliğiyle düşmanca bir niyeti olmadığını gösterdi. Ancak birileri onların farkına varana kadar uzun dakikalar geçti. Görünüşe göre kötü bir işaret, diye düşündü Mathew, Khardan'ın aşağıdaki manzarayı gittikçe sertleşen bir yüzle araştırdığını seyrederken. Manzaranın orta yerinde Tel vardı, düz çöl zemininden açıklanamayacak şekilde uzanan yalnız tepe. Birkaç kahverengimsi yeşil toprak parçası kırmızı yüzeyinde benekler oluşturuyordu -Kahinin Gülü olarak bilinen kaktüs. Khardan'ın çatılan bakışları gülün üzerinde dolaştı, yan gözle Zohra'ya baktı ve sonra genç adam dışında kimse farkına varmadan kaktüse döndü. Mathew gülün tarihini biliyordu. Zohra ona Tanrılan Akhran'ın, ikisinin evlenmesi gerektiğini ve savaşan kabilelerinin, çirkin görünüşlü kaktüs çiçek açana kadar birlikte barış içinde yaşamaları gerektiğini bildirerek Khardan'la tiksindiği bu evliliği gerçekleştirmesine neden olduğunu anlatmıştı. Belki de 229 MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN Khardan bitkinin hâlâ yaşıyor olduğunu fark ettiğinden şaşkındı. Mathew kesinlikle şaşırmıştı. Böyle kötü ve sert bir çevrede herhangi bir şeyin -insanlar da dahil- yaşayabilmesi ona olağanüstü görünüyordu. Vaha neredeyse kurumuştu. Mathew'un önceden bir soğuk su kütlesinin olduğunu hatırladığı yer, çok sulu, yeşil dallarla çevriliydi, artık sadece büyük, çamurlu bir gölle, birkaç düzensiz şekilde büyüyen palmiye ve kıyısındaki yaşama asılan yüksek çöl çimeni vardı. Otlakçı görünüşlü bir deve sürüsü ve daha küçük bir at sürüsü suyun yakınına bağlanmıştı. Kamp üç ayrı ve farklı gruba bölünmüştü. Mathew, Khardan'ın kabilesi Akarlar'ın rengini biliyordu ve Zohra'nın kabilesi Hranalar'ın renklerini de tanıdı. Ama Khardan "Sait'in halkı," diye mırıldanana ve Zohra'nın karşılık olarak başıyla sessizce onayladığını görene kadar üçüncüyü bilmiyordu. Çadır-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lar kötüydü, eğreti çadırlar kum boyunca düzensiz ve özensiz şekilde dağılmıştı. Ve sabahın erken saatleri olduğu ve yaz sonu öğlen sıcağı bastırıp da onlan çadırlarında dinlenmek zorunda bırakmadan işlerini halletmek için koşturmaları gerektiği halde, etrafta kimsecikler yoktu. Kuyuya birlikte gitmek için buluşan kadınlar yoktu. Kumda koşuşturan, sağılsın diye keçileri toplayan, atları sulamaya götüren çocuklar yoktu. Sonunda dörtlü, bir adamın çadırından çıktığını ve omuzları çökük bir şekilde hayvanlara bakmaya gittiğini gördüler. Adam, görünüşe göre ilgiden ziyade umutsuzluk yüklü bir can sıkıntısından etrafına bakındı. Yukandaki kumulda durmakta olduklarını gördüğünde şaşırdığı açıktı ve bağırarak Şeyh'in çadınna doğru koştu. Khardan deveden indi ve peşinde diğerleriyle, hayvanı kumuldan aşağı yöneltti. Auda, Kalifin yanında yürümek için 230 AKHRAN'IN KAHİNİ ilerledi. Kılıcını açıkça gösterecekti, ama Khardan elini Paladin'in koluna koydu. "Hayır," dedi. "Bunlar benim insanlarım. Sana zarar vermezler. Sen onların çadırında misafirsin." "Kendim için korkmuyorum, kardeşim," diye karşılık verdi Auda ve Mathew ürperdi. Erkekler koşarak geldiler ve Khardan kampa yaklaşırken yüzünü-örten haifâ yavaşça ve amaçlı olarak açtı. Mathew herkesin nefesini tuttuğunu. Bir başka adam sıyrıldı ve sessizce bakmakta olan kalabalığın içinden gerisin geri koştu. Khardan kampın ucuna geldi. Erkekler karşısında bir sıra halinde duruyor, yolunu kapatıyorlardı. Kimse konuşmuyordu. Sadece rüzgarın kumullarla yaptığı ürkünç düetin sesi duyuluyordu. Mathew'un devenin dizginlerini tutan elleri terden ıslaktı. Yüreğindeki umut öldü, Kalif in insanlarının gözlerinde açıkça görülebilen nefret ve öfkeyle parça parça oldu. Dörtlü, haber yayıldıkça her dakika büyüyen kalabalıkla yüz yüze durdular. Khardan ve Auda öndeydi, Zohra hafifçe arkada ve sağlanndaydı, Mathew sollarında. Khardan'a bakan Mathew adamın çenesinin kasıldığını gördü. Bir ter damlası şakağından aşağıya aktı, yüzünün pürüzsüz kahverengi teninde parladı ve siyah sakalın telleri arasında kayboldu. Khardan sertçe, tek kelime etmeden bir adım attı, sonra bir tane daha ve bir tane daha, kalabalıktaki ilk adama neredeyse değene kadar. Adam ellerini göğsünde kavuşturmuş, karanlık gözleri alev alev duruyordu. Khardan bir adım daha attı. Ya adamın yanından ya da üzerinden geçmeye niyet ettiği açıktı. Adam omuz silkerek geriye ve yana çekildi. Kalabalığın geri kalanı da aynını yaparak, geri çekilip yolu açtı. Khardan yavaş yavaş, başı 231 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN yukarda, devesini yönlendirerek kamp yerinde ilerlemeye devam etti. Hemen yanındaki Auda bir elini kaftanının içine sokmuştu. Mathew ve Zohra onları izledi. Gözlerin bakışlarına, güneşin sıcaklığıyla birlikte vuran düşmanlığa dayanamayan Mathew gözlerini ayaklarına dikti ve bacaklarındaki titremeyi kontrol etmeye çalıştı. Bir defasında Zohra'ya gizlice bir bakış attı ve onun, çenesi yukarıda, gözleri sanki daha aşağıda dikkatini çekmeye değer bir şey

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yokmuş gibi göğe odaklanmış halde, görkemli bir şekilde yürüdüğünü gördü. Onun korkuya izin vermeyi reddeden cesaret ve gururuna gıpta eden Mathew ürperdi ve kaftanının altında terledi, grup aniden durana kadar Khardan'm devesinin yakınından yürüyerek gözlerini yerde tuttu. Sözlü bir emir verilmişti; Mathew kulaklarında gürleyen kanın sesi arasında duyduğunu hatırlıyordu ve şimdi biri devenin dizginlerini zayıf elinden alıp hayvanı götürüyordu. Mathew, Khardan'm arkasını kollamak gibi garip bir düşünceyle ileri çıkınca, aynı şeyi daha büyük bir hız ve ustalıkla yapmakta olan Auda'ya çarptı. "Ayak altında durma, Blossom," diye emretti Auda sert bir şekilde. Kızaran, ürken, kendini beceriksiz ve faydasız hisseden Mathew geri çekildi ve Zohra'nın onunkini yakalayan ve kendisini arkaya iten elini hissetti. Gönülsüzce gözlerini kaldıran Mathew durma nedenlerini gördü. Üç adam karşılarında duruyordu. Birinin -sıska, çarpık bacaklı, süreki hüzünlü ifadesi olan— Zohra'nın babası Şeyh Caffar olduğunu kolaylıkla fark etti Mathew. Diğer kısa boylu, yağlı görünüşlü yüzü ve güzelce taranmış siyah sakalları olan 232 AKHRAN'IN KAHİNİ şişman bir adamdı. Mathew bunun Khardan'ın kumulda bahsettiği Sait olduğunu tahmin etti. Diğer adam tanıdık görünüyordu, ama Mathew, Khardan gergin bir sesle, hızla soluk alarak, hafifçe "Baba," diyene kadar çıkaramadı. Mathew'un soluğu işitilebilecek şekilde kesildi ve Zohra'nın tırnaklarının kumaşın katları arasından azarlarcasma etine battığını hissetti. Bu Macit'ti! Ama hangi hangi korkunç değişime uğramıştı? Devasa cüsse çökmüştü. Bir zamanlar Caffar'a tepeden bakan adam şimdi onunla aynı seviyedeydi. Bir vakitler meydan okumayla dik olan omuzları, savunmayla eğilmişti. Savaşta kılıç tutan elleri gevşekçe iki yanından sarkıyordu, çölü gururla adımlayan ayakları kumda sürükleniyordu. Sadece gözleri bir şahininkiler gibi vahşice ve gururla parlıyordu; büyük, etsiz burnu, yırtıcı bir kuşun yırtıcı gagası olabilecek kafasından ileri uzanıyordu. "Bana baba deme," dedi yaşlı adam bastırılmış bir şiddetle titreyen bir sesle. "Ben kimsenin babası değilim! Benim oğlum yok!" "Ben senin büyük oğlunum, Baba," dedi Khardan. "Halkımın Kalifiyim. Geri geldim." "Benim büyük oğlum öldü!" diye sert bir şekilde karşılık verdi Macit, dudaklarından köpükler saçarak. "Ya da ölmediyse bile, ölmeli!" Khardan geri çekildi; yüzü soldu. "Sizi görmüşler!" diye bağırdı Caffar'ın tiz sesi. "Cin Fedj savaştan kadın kılığında, bir zamanlar kızım dediğim vahşi kedi ve deliyle birlikte kaçtığını gördü. Cin buna Sul'ün Yeminini verdi! İnkar et, edebilirsen!" "İnkar etmiyorum," dedi Khardan ve erkek kalabalığının arasında alçak sesli bir mırıldanma dalgalandı. Auda'nın koyu 233 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN renk gözleri orada burada gezindi, eli kaftanından çıktı ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Mathew çeliğin güneşte parladığını gördü. "Savaştan kaçtığımı inkar etmiyorum!" Khardan herkesin duyması için sesini yükseltti. "Kadın..." bir an için tereddüt etti, sonra güçlü bir şekilde devam etti, "kılığında olduğumu da inkar etmiyorum. Ama bir korkak gibi kaçtığımı reddediyorum!" "Öldürün onu!" Macit işaret etti. "Hepsini öldürün!" Kelimeleri öfkesinden dilinde köpürdü. "Korkağı ve cadı karısını öldürün!" Şeyh palasına uzanmıştı, ama eli hiçbir şey bulamadı. Silah taşımayı uzun süre önce bırakmıştı. "Kılıcım!" diye uludu, sinmiş bir uşağa dönerek. "Bana kılıcımı getir! Boşver! Seninkini ver!" Adamlarından birine dönerek, kılıcı adamın elinden aldı ve vahşice sallayarak Khardan'a döndü. Auda deneyimli bir incelik ve kolaylıkla Kalif in önüne kayarak, Macit'in vahşi darbesini karşılamak için kılıcını kaldırdı. Khardan ve Şeyh Sait ikisini zaptetmeselerdi, Kara Paladin'in bir sonraki darbesi Macit'in kellesini omzundan koparacaktı. "Oğlunu öldüren baba sonsuza kadar lanetlenir!" dedi Sait, Macit'le kılıç için boğuşurken. "Bunlar benim insanlarım! Onlara zarar vermeni yasaklıyorum!" Khardan, Auda'yı tuttu. "Kalif adilce yargılanmalı ve kendi adına konuşma şansı olmalı," diye bağırdı Caffar. Macit kısaca, acizce mücadele etti. Sonra, bu güçsüz haliyle kurtulmaya çalışmasının faydasız olduğunu görerek, kılıcı bir yana fırlattı. "Peh!" Khardan'a bakarak yere, oğlunun ayağının dibine tükürdü ve ayaklarını sürüye sürüye çadırına dönüp gitti. "Kalifi benim çadırımda koruma altına alın," emrini verdi 234 AKHRAN'IN KAHİNİ çait aceleyle, kalabalığın alçak sesli gürlemesini duyarak. ceyh'in adamlarından birkaçı Khardan'ın üzerine kapandılar. Kılıcını ve hançerini alarak onu götürmeye davrandılar, ama Auda karşılarına dikildi. "Bu adam ne olacak?" diye sordu Caffar, titreyen parmağıyla Auda'yı işaret ederek. "Khardan'la gidiyorum," dedi Kara Paladin. "O bir misafir," diye belirtti Khardan, "ve kabilelerimizin onuru için buna uygun muamele görmeli." "Kılıç çekti," diye mmldandı Sait, zorlu Auda'yı ihtiyatla süzerek. "Beni korumak için. Beni korumaya yeminli." Bunun üzerine şaşkın mırıldanmalar oldu. Açıkça Sait'in içinden, siyahlar giyinmiş Auda'ya konukseverlik göstermek gelmiyordu, ama Khardan'ın dediği gibi, kabile onurları söz konusuydu. "Pekala," dedi Sait gönülsüzce. "Ona üç günlük misafir süresi verilecek, bunu ihlal edecek bir şey yapmadığı sürece. Onu çadırına götür," dedi Caffar'a. Şeyh itiraz etmek için ağzını açtığında Sait'in bakışını görüp ağzını kapadı. Caffar kaba bir selamla başını eğdi ve kendi evinin Auda'nm evi olduğunu belirtti, kemikli elinin bir hareketiyle yolu gösterdi. Kara Paladin'i başını sallayarak temin eden Khardan kendini tutsak edenlerin ona yolu göstermelerine izin verdi. Çadırın kapısını örten kumaş Kalifin arkasından kapanana kadar bekleyen Auda onları izledi; sonra, siyah gözleriyle Caffar'a adamın bir adım geri çekilmesine neden olacak şekilde baktı,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ona başıyla selam verdi ve Şeyh'in kendisine ait olduğunu belirttiği çadıra doğru yürüdü. "Ya kızın?" diye bağırdı Sait Caffar'ın arkasından. 235 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Cadıyı yanımda istemiyorum!" diye çığlık attı Şeyh. "onı lanetlenmiş kocasının yanına gönder!" Zohra'nın yüzü peçeli olduğu halde, Mathew onun gözlerindeki küçümsemeyi gördü. Şeyh Sait El Şaban açıkça şaşkındı. Kadını çadırına götüremezdi. Böyle bir şey yakışık almazdı. "Kadın çadırları yok | dedi ona özür dilercesine. "Kadın olmadığından." Şeyh'in eli ayağı titriyordu. "Sen" -sonunda kabile üyelerinden birine işaret etti— "çadırını boşalt. Kadını oraya götür ve onu gözetim altında tut." Adam başıyla onayladı, o ve bir başkası daha Zohra'yı götürmek için acele ettiler. Onu kollarından tutacaklardı, ama kadının onlara fırlattığı bakış bir kılıç çekmiş kadar etkiliydi. Zohra kafasını bir yandan öbür yana sallayarak onu yönlendirdikleri yere gitti. Bütün bu süre boyunca tek kelime etmemişti. Geride kalan tek kişi Mathew'du, tek başına durmuş, yüzü yüzlerce gözün bakışı altında yanıyordu. "Deliye ne olacak?" dedi biri sonunda. Mathew uğursuz bakışlara karşı gözlerini kapattı, yumruklan cesaretini ellerinde tutuyormuş gibi sıkıldı. "Ona dokunamayız," dedi Sait sonunda. "O Akhran'm yüzünü gördü. Gitmekte özgür. Ayrıca," dedi Şeyh dönüp omuz silkerek, "zararsız." Adamların geri kalanı -kafa kafaya verip bu gelişmeyi tartışmaya ve şeyhlerin ne karar verecekleri ve korkakla cadı karısının infazının ne kadar çabuk gerçekleştirileceği hakkında tahminde bulunmaya hevesli- tartışmasız kabul etti bunu ve dedikodularına geri döndüler. 236 4 Tel'deki kampa vardıkları günün gecesi, Mathew, Zohra'nın hapis tutulduğu çadıra doğru yürüdü. Yaklaşırken Khardan'ın çadmna yakın olduğunu fark etti. İkisinin de girişinde, rahatsız ve huzursuz görünen nöbetçiler duruyordu, elleri sürekli kılıçlarına dokunuyordu. Rahatsızlıklarının nedeni kolayca göz çarpıyordu. Yakınlardaki bir çadırın gölgesinde Auda çöl zemininde çömelmiş, karanlık, kısık gözlerini Khardan'm çadırından ayırmıyordu. Kara Paladin kendini öğle saatinde görevlendirmişti. Bütün gün yerinden ayrılmamıştı ve uyanık tavrına bakılırsa öyle bir niyeti de yoktu. Çok iyi bildiği o gözlerin bakışından sakınarak, nöbetçilerin o kötü niyetli bakışlara saatlerce katlanmak zorunda olmalarına gıpta etmeyen Mathew adımlarını Zohra'nın çadırına doğru hızlandırdı. Nöbetçilerin ikisi de, bedevilerin deliye hep sergiledikleri işgüzar nezaketle selam verdiler. Mathew, ne de olsa, Tanrının yüzünü görmüştü. Bu Mathew'a onların üzerinde olumsuz da olsa, belirgin bir güç sağlıyordu. Bunu kullanmaya niyetlendi, ve zihinsel olarak zayıf görünüşünü artırmak için Caffar'dan yalvararak aldığı kadın kıyafetlerine bile bürünmüştü yine. "Zohra'yı görmek istiyorum," dedi nöbetçiye. Elinde tuttu-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN ğu bir bohçayı gösterdi. "Ona birşeyler getirdim." "Ne gibi şeyler?" dedi nöbetçi bohçaya uzanarak. "Kadın eşyalan," dedi Mathew bohçayı sımsıkı tutarak. Nöbetçi tereddüt etti -kadınların belirli özel eşyalarını erkeklerin görmesinin uygun olmadığı düşünülürdü. "En azından silah taşımadığından emin olmam için dokunmama izin ver," dedi nöbetçi birkaç dakikalık bir duraksamadan sonra. Mathew bohçayı isteyerek uzattı ve nöbetçi bohçayı kavradı, dürtü, iteledi ve sonunda tatmin olarak yorum yapmadan Mathew'un çadıra girmesine izin verdi. Hiçbir erkeğin bu çadıra girmesine izin verilmez, diye düşüncü Mathew acı acı, kapıyı arkasından örterken. Ama bir deliyi -onurlu bir ölümle yüzleşmek yerine kendini kadın giysilerinde saklamayı tercih eden bir adamı, uzak durdukları bir adamı, zararsız gördükleri bir adamı- beni içeri salarlar. Onurlu bir ölüm. Kelimeleri kalbinin acıyla sıkışmasına neden oldu. Khardan, insanlarının Kaliflerine korkak damgasını vurmalarına izin vermeden ölürdü. Bu olmamalıydı. Ne kadar "zararsız" olduğumu göreceğiz, diye karar verdi Mathew. Zohra çıplak çadır zemininde bağdaş kurmuş oturuyordu. Çadırda minderler vardı, ama bir bakıştan ve burnunu buruşturduktan sonra Mathew, Zohra'nın onları rahatı için kullanmak yerine neden bir köşeye fırlattığını anladı. Onu ne nezaketle ne de umutla karşılayan bir bakışla baktı Zohra. "Ne istiyorsun?" diye sordu donuk bir sesle. "Sana değiştirmen için kıyafet getirdim," dedi nöbetçiye yaranmak için. Zohra eliyle küçümseyici bir hareket yaptı, konuşmaya 238 AKHRAN'IN KAHİNİ Havrandı, sonra Mathew parmaklarını hızla dudaklarına götürünce durdu. "Şşşt," diye uyardı Mathew. Zohra'nın yanına çömelerek giysileri açmaya başladı. "Bir bıçak mı?" diye fısıldadı Zohra hevesle, ama bohçada ne olduğunu görünce gözlerindeki ateş soldu. "Tulum mu?" dedi tiksintiyle, aılumun tamir edilmiş parçalarını baş ve işaret parmaklarıyla kaldırarak. "Şşşt," diye tısladı Mathew ısrarla. Gözleri belirginleştirmeye yarayan sürme ve birkaç şahin tüyü zemine düştü, onlan gören Zohra anladı. Siyah gözleri parladı. "Parşömenler!" "Evet," dedi Mathew, kelimelerini kulağına fısıldayarak. "Bir planım var." "Güzel!" Zohra gülümsedi ve sapı iyice sivriltilmiş bir tüyü eline aldı. "Bana ölüm parşömenlerini öğret!" "Hayır, hayır!" Mathew kızgın bir iç çekişi durdurdu. Bunun olacağını bilmeliydi. Zohra'ya bir insan yaşamını alamayacağını anlatmayı düşündü, insanlarının yöntemlerinin barışçıl olduğunu. Bu düşünceyi kısaca gözden geçirdi ve iç geçirerek, aklına geldiği hızla çıkardı kafasından. Zohra'nın tepkisini hayal edebiliyordu. Zaten deli olduğunu düşünüyordu. "Su parşömeni yapacaksın," diye fısıldadı sabırla. Zohra kaşlarını çatarak baktı. "Su! Peh! Onları öldüreceğim. Hepsini öldüreceğim! O sızlanan pis domuzdan, babamdan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


başlayarak..." "Su!" dedi Mathew sert bir şekilde. "Planım..." Dışardan sesler geldiğinde açıklamak üzereydi. "Bırakın gireyim," diyordu bir ses ısrarla yakındaki bir çadırda. "Mahkumu göreceğim." 239 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN Çadınn kapısını örten kumaşı hafifçe aralayan Mathew Sj? . lice dışarıyı gözetledi. Khardan'ın nöbetçisiyle konuşan Macit'ti bu. "Bizi yalnız bırakın," diye emretti yaşlı adam nöbetçilere "Tehlikede olmayacağım ve kaçamayacak. Tekrar değil." Mathew hızla geri çekildi. O ve Zohra nöbetçilerin ayak seslerinin kumda çatırdadığını duydular. Bir anlık bir duraksama oldu ve Mathew, Macit'in kıpırdamayan Auda'ya ters ters baktığını hayal edebiliyordu, sonra çadırın kapı örtüsünün açıldığını ve Khardan'ın -epey ironik- saygı dolu bir sesle babasını karşıladığını duydular. Zohra'nın nöbetçileri alçak sesle bundan bahsediyorlardı. Birbirlerine anlamlı anlamlı bakan Zohra'yla Mathew sessizce çadırın arka tarafına emeklediler. Çadır Khardan'mkine yakındı ve nefeslerini tutarak, babayla oğul arasındaki konuşmanın büyük bir kısmını dinleyebildiler. "Şeyhler kaderimi tayin ettiler mi?" "Hayır," diye hırladı Macit. "Bu gece buluşacağız. Konuşmana izin verilecek." "O zaman neden buradasın?" Khardan'ın sesi kulağa yorgun geliyordu ve Mathew, Macit gelmeden önce uyuyup uyumadığını merak etti. Yaşlı adam kelimeleri söylemek için mücadele ediyormuşcasına bir sessizliğe büründü. Kelimeler nihayet ağzından çıktığında, büyük bir engeli aşarak geldiler. "Onlara cadının seni büytilediğini söyle. Onlara bunun onun kabileyi yok etmek için yaptığı bir numara olduğunu söyle. Büyünün sınırlamaları altında hareket ettiğin için şeyhler lehinde karar vereceklerdir. Onurun iade edilecektir." Khardan sessiz kaldı. Zohra'nın yüzü solgundu, ama soğuk 240

AKHRAN'IN KAHİNİ ve duygulanın ele vermeyen bir ifadesi vardı. Gözleri berrak aeceydi. Ama göründüğü kadar sakin değildi. İstemeden uzandı ve eliyle Mathevv'un elini tuttu. Mathew elini sıkıca sıktı verebileceği azıcık teselliyi sundu. Ne de olsa, Macit, Khardan'dan doğnıyu söylemesi dışında bir şey istememişti. "Karıma ne olacak?" "Sana ne ki?" dedi Macit öfkeyle. "Sana asla karılık etmedi!" "Ne olacak?" Khardan'm sesi bir kılıcın kenarı gibi keskindi. "Ölesiye taşlanacak -şer büyüyle uğraşan bütün kadınların kaderi!" Khardan ayağa kalkmış gibi bir hışırtı duydular. "Hayır baba. Şeyhlere bunu söylemeyeceğim." "O halde kaderin Akhran'ın ellerinde!" dedi Macit acı acı, ve Macit'in çadırdan fırtına gibi çıktığını, giderken nöbetçilere nöbeti tekrar devralmalarını bağırdığını duydular.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Mathevv'la Zohra, Khardan'ın tekrar konuştuğunu -bir insanla değil, Tanrısıyla- duyduklarında işlerinin başına dönüyorlardı. "Kaderim ellerinde Akhran Hazretleri," dedi Kalif saygılı bir şekilde. "Hayatımı aldın ve onu bir sebeple bana geri verdin. Halkım tehlikede. Karşına alçakgönüllülükle çıkıyonım ve sana, onlara nasıl yardım edebileceğimi göstermen için yalvarıyomm! Eğer bu hayatımı feda etmem anlamına geliyorsa, bunu memnuniyetle yaparım. Yardım et bana Akhran! Onlara yardım etmem için yardım et bana!" Sesi kayboldu. Mathevv'un eline ılık bir gözyaşı düştü. Bakınca, başka yaşlann da Zohra'nın soluk yanaklarından aşağı süzüldü günü gördü. "Ben onları öldürmekten bahsediyorum," diye mırıldandı. "O onları kurtarmaktan bahsediyor. Akhran beni affetsin."

MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN Gözyaşlarını silmekle uğraşmadı, hızla hareket etti ve ses çıkarmadan çadırın ortasına geldi. Tüy kalemi alarak, sürmeye değdirdi ve tulumun üzerine eğilerek, biririn çadıra girme ihtimaline karşı gizleyerek, kumdan su getirecek gizli sözcükleri zahmetle yazmaya başladı. 242

5 Konsey, Macit, Khardan'ın çadırından çıktıktan kısa süre sonra toplandı ya da en azından Mathew, sessiz gecede açıkça duyulan yüksek seslerin patlamasının ve hararetli tartışmaların nedeninin bu olduğunu tahmin ediyordu. Parşömeni üzerinde çalışmaya ilk başladığında, işi bitirmeye yetecek kadar zamanları olmayabileceğinden korktu. Ama gittikçe, saatler geçtikçe ve tumturaklı konuşmalar devam ettikçe Mathew rahatladı. Ara sıra duyduğu bağırışlardan, şeyhlerin hükmün kampın hangi tarafında verileceği ve oturuma hangi şeyhin ve kimin aksakalının başkanlık edeceği hakkında tartıştıklarını çıkardı. Sait olaya karışan taraflardan hiçbiriyle akrabalığı olmadığından, hükmü verecek kişinin kendisi olması gerektiğini iddia ediyordu. Bu, bir babanın annesinin kız kardeşinin yedinci oğlunun erkek kardeşinin oğlunun Macit'in baba tarafıyla yakın akraba sayılıp sayılmayacağı üzerine bir tartışmaya neden oldu. Bu sırada tartışma çözümlendi -Mathew nasıl olduğunu asla anlayamadı- yer konusundaki tartışma tamamıyla yeni meselelerle birikte tekrar alevlendi. Ama ağız kavgası onlara zaman kazandırdığı halde, Mathew rahatlama hissinin kaybolmakta olduğunu fark etti. BağıMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN nşlar ve feryatlar, bir ahşap duvarcının eğesinin tahılların üzerinden geçmesi gibi sinirlerini törpüledi. Yoğunlaşması gitgide zorlaşıyordu ve ikinci parşömeni de -nasıl yazılacağını altı yaşından beri bildiği bir kelimeyi yanlış yazarak mahvettiğindetüy kalemi yorgunlukla bıraktı. "Neden acele edelim ki?" dedi aniden, Zohra'yı irkilterek. "Bir haftada bir karara varamayacaklar! Gökteki güneşlerin sayısında bile anlaşamıyorlar! Caffar bir olduğunu söyleyecek,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Macit iki tane olduğuna ve birinin görünmediğine yemin edecek ve Sait ikisinin de yanlış olduğunu iddia edecek ve gökte yıldız olmadığını belirtecek ve onu yalan söylemekle suçlayaherkesin gırtlağını kesecektir!" "Sabaha karar vermiş olacaklar," diye karşılık verdi Zohr hafifçe. Yere diz çöktü, keçi derisi üzerindeki kelimeleri izle mek için neredeyse ikiye bükülmüştü. Dudakları yavaşça, kavrayarak yazdığı her harfin sesini şekillendiriyordu, sanki bu bir şekilde elinin sembolü infaz etmesine yardım ediyordu. İnfaz etmek. Kelime Mathew'un elinin titremesine neden oldu ve aceleyle ellerini birleştirdi. "Nereden biliyorsun?" diye sordu sinirli bir şekilde. "Çünkü zihinlerinde çoktan karar vermiş durumdalar," diye karşılık verdi Zohra omuz silkerek. Bakışlarını kaldırıp Mathew'a baktı, gözleri lamba ışığında karanlık bir göldü. "Bu ciddi bir mesele. Sadece birkaç saat içinde karar verirlerse, insanlar ne düşünür?" Ani bir çelik sürtünmesi duyulunca, onlar için geldiklerini düşünen Mathew sıçradı ve neredeyse ayağa fırladı. Ancak Zohra yazmaya devam etti ve Mathew -sesin konsey çadırından geldiğini fark ederek- Kalifleriyle karısını öldürme meselesinin, şeyhlerin önce biraz kendi kanlarını dökme ihtiyacı 244 AKHRAN'IN KAHİNİ duyacakları kadar ciddi bir mesele olduğunu tahmin etti. Belki birbirlerini öldürürler, diye düşündü. Barbarlar! Neden canımı sıkıyorum? Bu barbarların benim için ne önemi var? Deli olduğumu düşünüyorlar! Bana sadece batıl inançları yüzünden nazik davranıyorlar. Hep bir tür garip ve nadir, asla kabul edilmeyen bir yaratık olacağım onlar için. Hep yalnız olacağım! Mathew bir kol omuzlarına dolanana kadar, umutsuzluk verici düşüncelerinin yüzünden açıkça belli olduğunu bilmiyordu. "Korkma Mat-hew," dedi Zohra nazikçe. "Planın çok güzel. Her şey yolunda gidecek!" Mathew ona sarılarak, Zohra'nın dokunuşunun kendisini teselli etmesine izin verdi -ta ki okşayan parmakların sakinleştirmek yerine uyarmaya başladıklarını fark edene dek. Aceleyle, yutkunarak oturdu ve Zohra'ya göğsünde vahşi bir umut çarparak baktı. Koyu renk gözlerinde sevecenlik vardı, ama onun hasretini çektiği türden değil. Pürüzsüz yüz endişe ve kaygı taşıyordu, başka bir şey değil. Ama daha ne istiyordu? İnsan aynı anda nasıl iki kişiye âşık olabilirdi? İnsanın asla elde edemeyeceği iki kişi... Mathew'un dudaklarından bir inilti çıkıverdi. "Yine mi hastalandın?" Zohra yaklaşınca Mathew korkudan sinerek yukarı kaldırdığı eliyle onu itti. "Hafif bir acı. Geçer," dedi. "Neren acıyor?" diye ısrarla sordu Zohra. "Buram." Mathew iç geçirdi ve elini kalbinin üzerine bastırdı. "Daha önce de olmuştu. Yapabileceğin bir şey yok. Kimsenin yapabileceği bir şey yok." En azından bu yeterince doğ245 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ruydu. "Sabaha hazır olacaksak, iyisi mi büyüyü bitirelim," Hye ekledi. Zohra hâlâ konuşmaya meyilliymiş gibi görünüyordu, sonra kendini durdurdu ve genç adama dikkatle baktıktan sonra sessizce işinin başına döndü. Biliyor, diye düşündü Mathew umutsuzca. Biliyor ama ne diyeceğini kestiremiyor. Belki bir vakitler beni sevdi ya da beni istedi, ama bu ben ilk geldiğimdeydi, o ve ben korkmuş, zayıf ve kaybolmuş haldeydik. Ama şimdi aradığı şeyi bulmuştu; kendinden emindi, Khardan'a sevgisi güçlüydü. Bunu henüz bilmiyor, kabul etmeyecektir. Ama orada, ruhundaki demir bir çubuk gibi ve bu ona güç veriyor. Khardan da onu seviyor, kendini o sevgiye karşı silahlandırmış ve her dönemeçte onunla savaşıyor olsa da. İkisini de seven ben ne yapabilirim? "Onlara birbirlerini verebilirsin," diye yumuşak ve hüzünlü bir ses geldi kederini yansıtarak, yine de içinde anlamadığı derin bir sevinç vardı. "Ne dedin?" diye sordu Zohra'ya. "Hiçbir şey!" Zohra, Mathew'a endişeyle baktı. "Hiçbir şey demedim. İyi olduğundan emin misin Mathew?" Mathew başıyla onayladı, kendini sanki tenine değen tüyler varmış gibi gıdıklayıcı bir histen kurtarmaya çalışarak ensesini ovuşturdu. 246 6 Ertesi gün, şafak vakti güneşin ilk ışınları çölde gezinir, Macit'in çadırındaki deliklerden süzülürken, beraberinde sessizlik,, de getirdi. Tartışma sona erdi. Zohra ve Mathew birbirlerine baktılar. Zohra'nın gözleri uykusuzluktan ve işine yoğunlaşmaktan kararmış ve kanlanmıştı. Mathew kendisinin de aynı şekilde -belki daha da kötü- göründüğünü biliyordu. Sabahın sessizliği aniden kumda ilerleyen adımlann sesiyle bozuldu. Dışarıdaki nöbetçilerin ayaklandıklarını, ayak seslerinin yaklaştığını duydular. Mathew da Zohra da hazırdı, ikisi de bir saatten fazladır hazırdı, neredeyse güneşin ilk ışıklarından beri. Zohra, Mathew'un ona getirmiş olduğu kadın kıyafetlerini giymişti. Giymeye alışık olduğu güzel ipekten değillerdi, sadece fakir bir adamın ikinci eşinin giyebileceği, beyaz ketenden basit bir çador. Sadeliği Zohra'ya yakıştı, tahammül etmenin yeni keşfedilmiş ağırlığını artırıyordu. Başıyla yüzünü, omzuyla ellerini sade beyaz bir örtü örtüyordu. Örtüsünün katları altında elleriyle sıkıca tuttuğu, dikkatle sarılmış parşömen vardı. Mathew, Zhakrin Şatosu'ndan edindiği siyah kaftanı giymişti. Artık çadıra serbestçe girip çıkabildiğinden, çadırdan gecenin bir yarısı çıkmış ve sürdükleri develeri bulana kadar

MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN kampı ayışığı karanlığında araştırmıştı. Eşyaları develerden in dirilmiş, yere atılmış ve lanetliymiş gibi kumda bırakılmıştı Mathew kaftanın daha temiz ve daha giyilecek durumda olmasını dileyebilirdi, ama lekeli ve kırışmış olsa bile, sihirbazın giysisini görmemiş bu insanları yine de etkilemesini umdu. Üzerini değiştirdikten sonra çadıra gizlice süzülen Mathew Kara Paladin'in Khardan'ın çadırının önünde kıpırdamadan oturan şeklini fark etti. Ayışığında sanki kendine ait bir tür ışı-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ğı varmış gibi parlayan ince, beyaz el onu çağırdı. Mathew tetikte, nöbetçilere endişeli bir bakış atarken tereddüt etti. Auda tekrar eliyle çağırdı, bu kez daha ısrarcıydı ve Mathew gönülsüzce ona yaklaştı. "Endişelenme Blossom," dedi adam rahat rahat, "konuşmamıza engel olmazlar. Ne de olsa, ben bir misafirim ve sen de delisin." "Ne istiyorsun?" diye fısıldadı Mathew, ifadesiz, soğukkanlı gözlerin incelemesi altında kıvranarak. Auda'nın eli Mathew'un siyah kaftanının kenarını yakaladı, kadifeyi okşadı. "Birşeyler planlıyorsun." "Evet," dedi Mathew huzursuzlukla, nöbetçilere tekrar göz atarak. "Bu güzel Blossom," dedi Auda yumuşak bir şekilde, siyah kumaşı yavaşça kıvırarak. "Sen yetenekli ve becerikli bir genç adamsın. Hayatın açıkça belli bir amaç için bağışlandı. İzliyor ve bekliyor olacağım. Bana güvenebilirsin." Kumaşı bıraktı, gülümsedi ve tekrar rahat bir şekilde arkasına yaslandı. Mathew, Zohra'nın çadırına, rahatlamalı mı endişelenmen mi bilmeyerek döndü. Mathew günün ilk ışıklannda siyah kaftanına bürünmüş 248 AKHRAN'IN KAHİNİ halde çadırdan çıktığında nöbetçilerin gözleri kocaman açıldı. Genç büyücü uzun kızıl saçlarını güneşte alev gibi parlayana kadar taramıştı. Kadifeye işlenmiş, doğrudan ışık almadıkça görülemeyecek esrarlı işaretler, güneşin ışıklarını yakaladılar -bütün izleyicileri şaşırtarak siyah kumaştan aniden fırlamış görünüyorlardı. Mathew'un -kendi parşömenlerini tutan- elleri uzun, uçuşan kol ağızlarının içinde gizliydi. Tek kelime etmeden ve kimseye bakmadan ilerledi, gözleri doğrudan ileriye bakıyordu. Gördüğünü belli etmeden Khardan'ın çadırından çıktığını ve ona şaşkınlıkla baktığını fark etti. Mathew o bakışa karşılık vermeye ya da kendini sarmaladığı gizem gösterisini bozmayı riske atmaya cesaret edemedi. Başbüyücü, öğrencisini şimdi görmüş olsaydı ne diyeceği geldi Mathew'un aklına ve solgun bir gülümseme, hayali az kalsın yok ediyordu. "Ucuz numaralar! Büyüyü kolay aldatılabilir kişileri tuzağa düşürmek için kullananlara göre!" Yaşlı öğretmeninin verip veriştirmeye devam ettiğini duyabiliyordu, öğretim yılının ilk çeyreğinde yılda bir kez duyduğu gibi. "Gerçek büyücünün siyah kaftanlara ya da konik şapkalara ihtiyacı yoktur! O büyüyü kırda çıplak olarak da yapabilir" -kimse Başbüyücü'nün huzurunda gülmeye cesaret edemediğinden, bu beyanat öğrenciler arasında hep ani öksürük nöbetlerine neden oluyordu ve sonra da geceler boyu fısıldanan şakaların kaynağı olurdu- "eğer kalbinde sadece sanatının ve Sul'ün bilgisi varsa, büyüyü kırda çıplak olarak da yapabilir!" Kırda çıplak, diye iç geçirdi Mathew. Başbüyücü artık ölmüştü, Auda'nın gûmları tarafından katledilmişti. Genç büyücü, yaşlı adamın yapmak üzere olduğu şeyi anlamasını ve affetmesini diledi. 249 MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN Sağa sola bakmayan Mathew, kendisini izleyen sıra sıra bedevilerin yanından geçerek Tel'e doğru ilerledi. Kör gibi ilerli-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yora benziyordu -oysa nereye gittiğine bakıyor ve büyük engellerden dikkatle sakınıyordu. Ara sıra yolundaki küçük taşlara ve diğer döküntülere çok ikna edici bir şekilde takılıyordu. Erkeklerin arkasından onu izlediğini, şeyhlerin herkesi neler olup bittiği konusunda sorguladığını, bedevilerin karman çorman cevaplarla karşılık verdiğini duyabiliyordu. "Bu çok saçma!" dedi Sait kızgınlıkla. "Neden biri onu durdurmuyor?" "O deli," diye mırıldandı Macit. "Onu sen durdur," önerisini getirdi Caffar. "Pekala, durduracağım!" dedi Sait. Kısa boylu, tombul şeyh -elleri havada, ağzı açık- Mathew'un önüne çıktı. Doğrudan karşıya bakmakta olan büyücü yürümeye devam etti ve Sait -son dakikada— yolundan çekilmek için kaçışmasa Şeyh'i yere serecekti. "Beni görmedi bile!" dedi Şeyh. "Tanrı tarafından yönlendiriliyor!" diye bağırdı Caffar korkmuş bir sesle. "Tanrı tarafından yönlendiriliyor!" Bu söz kalabalık arasında alevlerin yağa sıçradığı gibi yayıldı ve Mathew, adamı yürekten kutsadı. Herkesin -Khardan da dahil- onu izlediğini uman, ama arkasına bakmaya cesaret edemeyen Mathew, Tel'e ulaştı ve kayalarla, çarptık çurpuk görünüşlü Kahinin Gülü arasından kayıp düşerek tırmanmaya başladı. Yarı yola vardığında, etrafa bakındı ve kollarını kocaman açtı, keçi derisinden parşömenleri seyircilerden avuç içlerini kendine doğru çevirerek gizli tuttu. 250 AKHRAN'IN KAHİNİ "Akar, Hrana ve Aran halkı, sözlerime kulak verin," diye bağırdı becerebildiğince boğuk bir sesle. Tel'in dibinde, tam aşağıda Zohra vardı. Nöbetçiler tarafından tutulan Khardan, Mathew'a ters ters bakıyordu, belki de genç adamın artık gerçekten delirdiğine ikna olmuştu. Onun yanında Auda -yüzü haiüe kapalı- karanlık gözlerinde bir gülümseme pmltısıyla ve eli hançerinin yanıbaşmda, kendisini seyrediyordu. Onu görünce gerilen Mathew bakışlarını hızla kaçırdı. "Deli, gel aşağıya!" Macit'in sesi kulağa sabırsız geliyordu. "Bunun için vaktimiz..." "Akhran'ın sözü için vaktiniz yok mu?" diye bağırdı Mathew sertçe. Kalabalık mırıldandı. Başlar bir araya geldi. "Deliyi oradan indirin de yargılamaya başlayalım," emrini verdi Sait, adamlarından birkaçına işaret ederek. İlk başta Mathew itaat etmeyi reddedeceklerini düşündü ve görünüşe göre onlar da öyle düşündüler, Sait'in yüzü kızarıp bu itaatsizliğe öfkesi kabarınca, üç adam Tel'e tırmanmaya başladı. Mathew, Promenthas'a hızla dua etti ve bir de Sul'e, sonra -üzerinde düşünüp taşınarak yazdığı kelimeleri ezberden okuyarak- parşömenlerden birini yere, ayağının dibine fırlattı. Bir patlama taş parçalarıyla tozun her yana saçılmasına neden oldu. Pembemsi yeşil bir duman, genç büyücüyü gözlerden gizleyerek yükseldi. Öksürmemeye çalışan -nefesini tutmak ancak son anda aklına gelmişti- Mathew, kendini duman ortadan kaybolduğunda kalabalığın sözü geçen bir büyücüyle

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


karşı karşıya kalacağı şekilde ayarlamaya çalışıyordu, gözüne kaçan duman yüzünden yanaklarından yaşlar süzülen, sülfür 251 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN kokusu yüzünden öksüren genç bir adam olarak değil. Ucuz bir numaraydı belki. Ama işe yaradı. Tepeye tırmanmakta olan üç adam şimdi hayatlan pahası naymış gibi aşağı emekliyorlardı. Sait'in yüzü kefiyesi kadar beyazlaşmıştı, Macit'in gözleri pörtlemişti ve Caffar başını elleriyle kapamıştı. Neler olup bittiğini bilen Zohra bile etkilenmiş görünüyordu. "Akhran'ın sadece yüzünü görmedim, onunla konuştum da," diye bağırdı Mathew. "Görebileceğiniz gibi, bana ateşini ödünç verdi! Sözlerime kulak verin yoksa ateşi aranıza salarım!" "Konuş o halde," diye hırladı Macit açıkça, "İyisi mi onunla dalgamızı geçelim; sonra işimize bakabiliriz," diyen bir ses tonuyla. Bu epey şaşırtıcıydı. Ancak Mathew'un devam etmek dışında seçeneği yoktu. "Cin Fedj'in size söylediği şeyi inkar etmek niyetinde değilim. Zohra ve ben bu adamı taşıdık" -kafasını iki yana sallamakta ve Mathew'a susmasını işaret etmekte olan Khardan'ı işaret etti- "hem de kadın kılığında! "Ama," diye bağırdı Mathew kalabalığın mırıltıları üzerine, "taşıdığımız canlı bir beden değildi. Bir cesetti. Khardan, Kalifiniz, ölüydü!" Mathew'un beklediği gibi, bu dikkatlerini çekti. Konuşanlar, dinlemekte olanlardan delinin sözlerini tekrarlamalarını istediklerinde bir hışırtı duyuldu. Sessizlik bastırdı; hava ağırdı ve bir fırtına bulutu kadar yüklüydü. "Sen, babası, bunun doğru olduğunu biliyorsun!" Mathew bir parmağıyla Macit'i gösterdi. "Yüreğinde oğlunun ölü olduğunu biliyordun. Onlara ölü olduğunu söyledin, değil mi!" İşa252 AKHRAN'IN KAHİNİ et eden parmak kabileyi taradı. Şaşıran Şeyh ters ters bakmak dışında bir şey yapamadı, beyaz kaşlan vahşice kabarmıştı ve Mathew'a ters ters bakıyordu. Kabile üyeleri arasında başıyla onaylayanlar vardı ve kabilesinden olmayanlann kısık gözlerinden şüpheci bakışlar geliyordu. "Kaçınız bu adamla savaşa girdiniz?" Mathew'un parmağı Khardan'ı işaret etti. "Kaçınız cesaretini kendi gözleriyle gördü? Kaçınız hayatını onun cesaretine borçlu?" Eğilen başlar, utanç dolu bakışlar. Mathew onları artık avcunun içine aldığını biliyordu. "Ve yine de bu adamı korkaklıkla suçluyorsunuz ha? Size, geri kalanlarınız daha savaş alanına varmadan Khardan ölmüştü diyorum!" Mathew avantajını hızla kullandı. "Prenses Zohra ve ben, kadınların geri kalanını esir alan Amir'in birliklerinden kaçtıktan sonra Kalif in ölümcül derecede yaralı olarak düştüğünü gördük. Kafirler vücudunu kirletmesin diye onu savaş alanından götürdük. "Ve ona kadın kıyafetleri giydirdik." Herkesin nefesini tuttuğu derin bir sessizlik oldu-, Mathew'un sonraki sözlerini duyan erkeklerin çoğu kıpırdamadı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Biz bunu -onu birliklerden saklamak için yapmadık," dedi Mathew herkesin duymak için dikkat kesileceğini bildiği alçak bir ses tonuyla. "Onu Ölümden saklamak için yaptık!" Şimdi hepsi birden nefes aldılar, gece esintisi gibi bir hava akımıyla. Mathew hızla Khardan'a bakma riskini göze aldı. Artık kaşlarını çatarak bakmayan Kalif yüzünü mümkün olduğunca ifadesiz tutmaya çalışıyordu. Ya Mathew'un ne yapmaya çalıştığını anlamıştı ya da artık genç adama onu her yere körlemesine takip edecek kadar güveniyordu. 253 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN "Ölüm, alanı savaşın kurbanları için araştırıyordu ve savaşçılara bakması gerektiğini bildiğimizden, Khardan'a kadın kıyafetleri giydirdik. Böylelikle Ölüm onu bulamadı. Tanrını Akhran Hazretleri buldu onu. "Çöle koşarak Ölümden kaçtık. Ve orada Akhran bize gö ründü ve bize Khardan'ın yaşaması gerektiğini, ama hayat karşılığında gelen ilk yabancıya yardımını sunması gerektiğin' söyledi. Kalif nefes aldı ve gözlerini açtı ve işte o zaman b adam" -Mathew, kalabalığın içinde tek başına dikilmekt olan, kimsenin yaklaşmak istemediği Auda'yı işaret etti- "biz geldi ve yardımımızı istedi. Tanrısı Zhakrin, Quar tarafında esir tutuluyormuş. Onu kurtarmasına yardım etmek için biz ihtiyacı vardı. "Akhran'la yaptığı anlaşma konusunda dikkatli olan Khardan razı oldu ve yabancıyla gittik, Tanrısını kurtardık. Yabancı ülkesinde bir şövalye, onura yeminli bir adam. Size soruyorum, Auda ibn Jad, bu söylediklerim doğru mu?" "Doğru," diye cevap verdi ibn Jad soğuk, boğuk sesiyle. Kemerindeki yılan hançerini çıkararak göğe kaldırdı. "Yeminime şahitlik etmesi için Tanrım Zhakrin'i çağırıyorum. Yalan söylüyorsam bu hançeri göğsüme saplasın!" Auda bıçağı bıraktı. Bıçak düşmedi, aksine havada, göğsünün üzerinde hareketsiz durdu. Kalabalığın şaşkınlık ve korkudan soluğu kesildi. Mathew sesini toparladı -bunu beklememişti- ve oldukça titrek bir şekilde devam etti. "İbn Jad'ın anayurdundan ayrıldık ve gerisin geri çöle yolculuk ettik, çünkü Akhran halkının tehlikede olduğunu ve Kaliflerine ihtiyaç duyduklarını söylemek için bize bir kez daha göründü. Güneşin Örsü'nü geçtik..." "Hayır! İmkansız!" 254 AKHRAN'IN KAHİNİ Khardan'ın kılık değiştirerek Ölümden kaçtığı masalına inanan bedeviler, birinin tuz çölünü geçmesi düşüncesiyle alay ediyorlardı. "Geçtik!" diye bağırdı Mathew. "Ve işte böyle. Akhran'dan hediye alan tek kişi Kalifiniz değil. Prensesinize de bir hediye ihsan etti." Hayatlan artık Zohra'ya bağlıydı. Kabile üyeleri sakınan, şüpheli gözlerini ona çevirdiler. Mathew seyretmeye korkarak, büyünün işlemeyeceğinden korkarak, o heyecanla kelimeleri yanlış yazdığını ya da yanlış sırayla yazdığını ya da Sul'ün hediyesiyle ilgili ters gidebilecek yüzlerce başka şeyi düşünerek gözlerini kapadı. Kaftanının katları arasından keçi derisini çıkaran Zohra parşömeni kaldırdı ve kelimeleri berrak bir sesle okudu. Harf-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ler kıpırdanmaya ve kıvranmaya başladı ve birer birer deriden ayağının altındaki kuma düşmeye başladılar. Zohra'nın yakınında olanlar bağırmaya, çığlık atmaya ve tökezleyip gerisin geri düşmeye başladılar, bu arada göremeyenler de bağırdı, sordu ve kalabalığı ileri ittirdiler. Mathew kadının ayağının dibindeki mavi su göletini göremiyordu -kaftanının beyaz katlarının rüzgarda uçuşması görüşü kapıyordu. Ama kadının etrafındakilerin tepkisinden ve Khardan'ın ona bakarken yüzüne yerleşen gururdan, orada olması gerektiğini biliyordu. "Khardan size döndü -Akhran'ın Kahini. Zohra size döndü- Akhran'ın kadın kahini. Sizi savaşa yöneltmek için döndüler! Onları izleyecek misiniz?" Mathew burada tezahüratların yükselmesini bekliyordu. Yükselmiyordu ve genç adam aşağıdaki kalabalığa artan bir endişeyle baktı. "Bunların hepsi çok iyi," dedi Şeyh Sait güzel bir şekilde, 255 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN ileri çıkarak. "Ve birtakım hoş numaralar, Khandar'ın sûkan!l değer numaralar gördüğümüzü de söyleyebilirim. Ama ya cin?" "Evet! Cin!" bağırışı geldi kalabalıktan. "Sana derim ki" -Sait insanlara dönerek sessizliği sağlamak için kısa kollarını kaldırdı- "Khardan'a Kahin derim ve onun peşinden savaşa ya da Sul'ün cehennemine giderim, eğer Kalif bize cinimizi geti getirmeyi sağlamayı seçerse! Muhakkak ki," diye devam etti Sait, ellerini indirdi, "Akhran, Kahini için bunu fazla görmeyecektir!" Kalabalık tezahürat yaptı. Macit oğluna, "Seni uyarıyorum," diyen karanlık bir bakış gönderdi. Caffar, Zohra'yı korku dolu gözlerle süzdü, görünüşe göre Zohra'nın bütün çölü hepsini boğacak bir okyanusa çevirmesini bekliyor gibiydi ve Zohr insanlara bu düşünce ona çok da uzak değilmiş gibi bakıyor du. Khardan minnettarlıkla baktı, genç adamın nafile çabasın teşekkür ederek. Hayır! Nafile olmayacaktı! Mathew bir adım ileri çıktı. "Cini geri getirecek!" diye bil dirdi. "Bir hafta içinde..." "Bu gece!" diye karşı çıktı Sait. "Bu gece!" diye yaygara kopardı kalabalık. "Bu gece," diye kabul etti Mathew, yüreği ağzında. "Cin b" gece dönmüş olacak." "Aksi takdirde, ölür," dedi Sait sakin bir şekilde. "Ve cad da." Söylenecek başka bir şey yoktu ve Mathew söylemek iste şeydi bile o gürültüde duyulmazdı. Genç büyücü, başını ön eğmiş, olayların kontrolünü nasıl böyle hızla kaybettiğini me rak ederek Tel'den aşağıya hüzünle inmeye başladı. Aşağı var dığında, Zohra teselli etmek için kollarını ona sardı. 256 AKHRAN'IN KAHİNİ "Üzgünüm," dedi Mathew ona, derken bir ses konuşmasını böldü. Nöbetçiler tarafından çevrelenmiş olan Khardan karşısında dikildi. "Teşekkür ederim Mat-hew," dedi Kalif yavaşça. "Yapabileceğini yaptın." Mathew aniden tüylerden bir battaniyeye sarılmış gibi bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hisse kapıldı. "Cin geri dönecek!" dedi ve birden, bir nedenle, kendi sözlerine inandı. "Dönecekler!" Khardan iç geçirdi ve başını iki yana salladı. "Cinler gitti Mat-hew. Akhran'a gelince, o da şimdiye dek bozguna uğramış olabilir, çünkü bütün..." "Hayır, bak!" Yere doğru uzanan Mathew çirkin kaktüse dokundu. "Etrafındaki her şey ölmüş ve solmuşken, bana bunun nasıl hâlâ hayatta olduğunu söyle! Akhran hâlâ hayatta olduğundan -sadece güçbela belki, ama yaşıyor! İnançlı olmaya devam etmelisin Khardan! Etmelisin!" "Blossom'a katılıyorum, kardeşim," dedi Auda beklenmedik bir şekilde, arkalarından gelerek. "Tanrılarımıza ve birbirimize inancımız elimizde kalan tek şey. Tek başına inanç, bizimle kıyamet arasında duruyor." 257 "İnanç. İnançlı olmalıyım," diye kendi kendine tekrar etti Mathew o çok uzun süren ve yine de çok çabuk sona erecek miş gibi görünen gün boyunca. Dakikalar birbiri ardına, patlak bir kırbadan damlayan kıy metli su damlaları gibi geçiyordu. Mathew her dakikanın tadı nı çıkardı; dokundu, kendinden uzağa düştüğünü ve zamanı muazzam havuzunda yok olduğunu duydu. Her gürültü —iste uyuz kamp köpeklerinden birinin havlaması olsun, ister Zoh ra'nın çadırının dışındaki nöbetçilerden birinin kıpırdanması onu ayaklandırıyor, çadırın kapısından hevesle dışarıyı gözet lemesine neden oluyordu. Ama hiçbir şey çıkmıyordu, asla bir şey çıkmıyordu. Öğlen gelip geçti ve kamp sessizleşti, herkes alev alev ya nan sıcakta dinleniyordu. Mathew Zohra'ya kıskançlıkla baktı Gece yaptığı işten ve sabahki gerilimden tükenmiş halde uy kuya dalmıştı. Khardan'ın da uyuyup uyumadığını merak etti Yoksa gölgeli karanlıkta uzanmış, konuşmayı kendisi yapsay di -ki, hakkı olarak, yapmalıydı- her şeyin yolunda gideceğini mi düşünüyordu? Şiddetle iç geçiren Mathew ağrıyan -başını ellerinin arasına aldı. "Bunun dışında kalmalıydım," diye azarladı kendini. AKHRAN'IN KAHİNİ "Bunlar benim insanlarım değil. Onları anlamıyorum! Khardan meseleyi halledebilirdi. Ona güvenmeliydim..." Çadırda biri vardı! Mathew göz ucuyla bir gölge gördü ama bir el ağzını sıkıca kapatana kadar bir nefes alacak kadar zamanı olmadı. "Ses çıkarma Blossom," diye fısıldadı bir ses kulağına. "Nöbetçilerin dikkatini çekeceksin!" Kalbi gözlerinin önünde yıldızların uçuşmasına neden olacak kadar hızlı atan Mathew başıyla onayladı. Auda elini gevşetti ve Mathew'a Zohra'yı uyandırmasını işaret ederek çadırın daha karanlık gölgelerine geri çekildi. Onu rahatsız etmek utanç vericiydi. Huzur dolu son dakikalarının tadını çıkarmasına... Auda kesin bir el hareketi yaptı, acımasız gözler kısıldı. "Zohra!" Mathew onu nazikçe sarstı. "Zohra, uyan." Zohra ânında uyanmış ve alarma geçmişti, minderlerin arasında oturmuş Mathevv'a bakıyordu. "Ne? Yoksa..." "Şşş, hayır." Çadırın arkasındaki loş ışıkta güçbela seçilebi-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


len Auda'yı işaret etti. Paladin maskesini çıkarmıştı ve sessiz olmalannı emrederek parmağını dudaklanna götürmüştü. Zohra korkuyla sindi; sonra kendini toparlamış gibi görünerek dikildi ve ona vahşice baktı. Yavaşça hareket eden Auda onlara doğru emekledi ve yaklaşmalarını işaret ederek -güçbela duyulabilen bir ses tonuyla, "Blossom, hangi öldürme büyüsünü hazırlayabilirsin?" dedi. Bunaltıcı sıcağa rağmen, Mathew'un üzerine ölümcül bir soğuk çöktü. Parmakları uyuştu, kalbi durdu, nefes alamıyordu. Yavaşça, konuşmaktan aciz bir şekilde, başını iki yana salladı. "Ne? Hiç mi bilmiyorsun?" dedi Auda karanlık gözleri parıldayarak. 259 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN Mathew tereddüt etti. Verebileceği cevap buydu. Hiç dürme büyüsü bilmiyordu. Kara Paladin bunu kabullenme di. Kelimeler dilinin uçundaydı, ama derken fazla beklemiş o\ duğunu gördü. Yalan, gözlerinden okunuyor olmalıydı, üşü müş gibi titredi ve gergin bir sesle, "Öldürmeyeceğim," dedi "Mat-hew!" Zohra parmaklarını kokma geçirdi. "Bu öl... Q dürme büyüsü denen şeyi yapabilir misin?" "Yapabilir," dedi Auda sakin bir şekilde. "Yapmayaca hepsi bu. Önce Khardan'la senin ölmenize izin verecek." Mathew kızardı. "İnanç tavsiyeleri verenin sen olduğun düşünmüştüm!" "İnanç bir elde." Auda yumruk haline getirilmiş sol elini öne uzattı. "Bu diğerinde." Sağ eli kaftanının arasına girdi ve yılan hançerini çıkardı. "İnsanlanm böyle hayatta kaldı." "Tel'e halkını kurtarmak için döndük!" Mathew, Zohra'ya baktı. "Ve şimdi de benden onlan katletmemi mi istiyorsun?" Zohra dilini dudaklarında gezdirdi; yüzü solgundu, gözleri kocaman açılmıştı ve yavaşça bastırılan içsel bir umut aleviyle vahşice parlıyorlardı. "Ben... ben bilmiyorum," diye mırıldandı şaşkınlıkla. "Yapmamız gerekeni yaparız! Bunlar" -Paladin çadırın dışını işaret etti- "halkının tamamı değil." Auda'nın sesi yumuşak ve öldürücüydü. Konuşan yılan kafalı hançer de olabilirdi. "Kadınlar, çocuklar ve genç erkekler Kich'de esir tutuluyorlar. Onları kurtarabiliriz, ama ancak sen ve Khardan hayatta olursanız! Ölürseniz..." Omuz silkti. "Haklı, Mat-hew." "Tanrım can almayı yasaklar..." diye konuşmaya başladı Mathew. "Ülkende savaş olmaz mı?" diye sordu Auda soğukkanlılık260 AKHRAN'IN KAHİNİ ? "Siz büyücüler savaşmaz mısınız?" "Ben savaşmam!" diye bağırdı Mathew, kendini unutarak. Nöbetçiler dışarda kıpırdandılar. Auda'nın gözleri tehlikeli bir şekilde parladı birden. Ayağa kalktı. Yanan güneşin çadırın kapısından içeri süzülen ışınları elindeki hançerin ağzında parladı. Mathew gerildi, vücudundan ter boşandı. Nöbetçiler içeri girmediler ve Mathew'a sıcaktan hafif aptallaşmışlar gibi geldi. Mathew'un yanına oturan Auda genç adamın kolunu tuttu ve acı verecek şekilde sıktı. Soluğu Mathew'un tenini yakıyor-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


du. "Daha önce kellesi uçurulmuş bir adam gördün, değil mi Blossom? Hızlı ve çabuk, bıçağın enseye tek bir vuruşuyla." Mathew korkuyla sindi, adamın acımasız kavrayışı altında gevşedi. Bir kez daha John'un kumda diz çökmüş halini gördü, gûm'un kılıcını çektiğini, çeliğin güneşin ölen ışığında parladığını... Auda'nın tutuşu sıkılaşti; Mathew'u kendine çekti. "Khardan böyle ölecek. Kötü bir ölüm değil. Bir acı parıltısı ve sonra hiçbir şey. Ama Zohra böyle ölmeyecek. Hiç, birinin ölesiye taşlanmasını izledin mi Blossom? Bir taş başa isabet eder. Kurban, kanayarak, sersemlemiş ve acı içinde, umutsuzca bir sonrakinden sakınmaya çalışır. Çatırtılı bir sesle kola isabet eder. Kemikleri kınlır. Kaçmaya çalışarak tekrar döner, ama kaçacak yer yoktur. Bir başka taş sırtına çarpar. Düşer. Gözlerine kan dolar. Göremez ve dehşet artar, acı tırmanır..." "Hayır!" Mathew yummklarını ızdırapla başının arkasında sıktı, titreyen kollarıyla kulaklarını tıkadı. Auda onu bıraktı. Paladin geri çekilerek onu tatminkar bir edayla seyretti. "Bize yardım edeceksin o halde." 261 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN "Evet," dedi Mathew titreyen dudaklarının arasından. Zoh ra'ya bakamıyordu. Onu zihninin gözüyle görmüştü; kan sıçra mış kumun üzerinde gevşek ve cansız, koyu kırmızı beyaz kaftanı lekelenmiş, siyah saçları tutam tutam kızıla boyalı. "Bu sabah yaptığım büyü." Sesini toparlamaya çalışarak yutkundu "Daha güçlü... çok daha güçlü..." "Sul'ün büyüsünü kullanacaksın. Tanrımın gazabını çağıracağım," dedi Auda. "Durduramadıklarımız bizi kovalayamayacak kadar korkmuş olacaklar. Develeri hazır tutacağım. Kich'e ulaşabiliriz. Bu büyün için nelere ihtiyacın var Blossom? Sanırım bu seferki keçi derisiyle yapılamaz." "Güherçile," diye mırıldandı Mathew. "Kimyasal bir madde. Belki de, atların idrarının tortusu..." "Reddediyorum!" diye bağırdı sabırlı bir ses. "Hanımımın minder yırtma seanslanndan sonra çadırı temizlemek zorunda olmam yeterince kötü. Biraz yemek yiyecek kadar huzur bulamamam yeterince kötü. Oraya gitmem, şunu getirmem, şunu yapmam, yeterince kötü! Ama bunu reddediyorum" -Zohra'nm yüzüklerinden birinden bir duman halkası çıktı ve çadırın ortasında şekillenmeye başladı- "At pisliği getirmeyi," dedi şişman cin büyük bir tiksintiyle, "kesinlikle reddediyorum." Kimse konuşmadı, kıpırmadı. Hepsi sersemlemiş halde cine baktılar. Sonra Zohra ileri atıldı. "Usti!" diye bağırdı. "Hayır, hanımım! Yapmaym!" Cin gevşek kollarını korumak istermiş gibi başına götürdü. "Yapmayın! Size yalvarıyorum! Atlar nerede? Bana bir kova verin! Yeter ki beni incitmeyin -ben... hanımım! Gerçekten! Siz evli bir kadınsınız!" Kıpkırmızı kesilen, utanan cin, kendisine sarılan, öpen ve isterik bir şekilde gülen Zohra'yı uzaklaştırdı. 262 AKHRAN'IN KAHİNİ "Orada neler oluyor?" diye sordu bir nöbetçi. Auda çadırdan dışarı süzüldü, kendisi de bir cinmiş gibi hızla ve sessizce ortadan kayboldu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Sond, Fedj ve Pukah nerede?" diye sordu Zohra aniden. "Bana cevap ver!" diye ısrar etti, şişman cini, dişleri kafasında takırdayana kadar sarsarak. "Ah! İ-iş-te b-böö-yle," diye kekeledi Usti. "Ha-hanı-mım b-beni bırak-kırsa, söyle..." "Cin!" Çadıra kafasına sokan bir nöbetçi Usti'ye korkuyla baktı. "Cinler döndü! Şeyh Caffar!" nöbetçi dönüp kaçtı, Mathew adamın koşarken bağırdığını duyabiliyordu. "Caffar, ya şeydi/ Cinler döndü! Deli doğruyu söylüyor! Khardan bir kahin! Kafirleri yenmemiz için bize liderlik edecek! Halkımız kurtuldu!" Rahatlama, Mathew'un ızdırabını eriterek çözdü. Hızla dışarıya seğirtince, Sond, Fedj ve genç büyücünün tanımadığı devasa, kara derili bir cinle birlikte Khardan'ın çadırından çıktığını gördü. Ama Mathew, Khardan'ın cininin nerede olduğunu merak etti. Pukah neredeydi? Şeyhler koşarak geldiler. Sait'in yuvarlak yüzü keyif ve sevinçten kırmızıydı. Dinleyen herkese Khardan'ın bir kahin olduğunu hep bildiğini ve bunun ispatlanmasının da kendisinin -Sait El Şaban'ın- payı olduğunu bildiriyordu. Caffar'ın ağzı şaşkınlıktan açık kalmıştı. Konuşmaya çalıştı, tezahürat yapan kabile üyelerinin toplanırken tekmelediği toz bulutunu içine çekti ve Fedj efendisinin sırtına hevesle vurmasaydı boğularak ölecekti. Macit hiçbir şey söylemedi. Yaşlı adam doğruca oğluna koştu ve kollarını ona dolayarak elli yıllık yaşantısında ilk kez 263 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN gözyaşı döktü. Khardan yanaklarından aşağı gözyaşları süzülerek babasına sarıldı ve bütün kabilelerin erkekleri birleşerek vahşice tezahürat yaptılar. Zohra çadırından çıktığında da sevinç çığlığı attılar. Caffar kızını göğsüne bastırmak için ileri atıldı ama gözlerindeki ateşten gözü korktu ve onunla ilgili verdiği talihsiz bazı beyanatları hatırlayarak koluna hafifçe vurmakta karar kıldı. Şeyh sonra aceleyle kaslı Fedj'in arkasına saklandı. Upuzun ve dimdik duran, kolu oğlunun omzuna dolanmış Macit dans eden, şarkı söyleyen kalabalığın karşısında durdu ve bir kutlama istemek üzereydi. Kalabalığın arka tarafındakiler öndekilerin dönmelerine, çığlıklarının dudaklannda ölmesine neden olacak bir kargaşa çıkardıklarında, Zohra kocasının yanında durmak için ilerliyordu. Bir binici geliyordu. Doğudan gelen, at sırtındaki şekil gözler için açık değildi ve kim ya da ne olduğunu söylemek mümkün değildi. Tek başınaydı ve bu yüzden silahlar çekilmedi. Ağzından köpükler damlayan köpürmüş at kampa daldı. Erkekler yolundan kaçıştılar. Binici körleme gidişini durdurarak, birini arıyormuş gibi insanların yüzlerine bakındı. Aradığı kişiyi bulan binici yorgun havyanı Khardan'a doğru sürdü. Binici başını örten peçeyi kaldırınca, güneşte pırıl pırıl parlayan sarı saçları ortaya çıktı. Ellerini Khardan'a uzatan Meryem onun adını haykırdı ve sonra soluk soluğa atından onun kollanna düştü. 264 8

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Ve böylece," diye bitirdi Sond hikayesini ciddiyetle, "Pukah, Kaug'u demir dağa çekti ve ifriti içeri ölümsüz, Asrial'la, delinin -özür dilerim, Sahip- koruyucu meleğini kullanarak kandırıp kendini feda etti. Sond, Mathew'a başıyla selam verdi. "Asrial, büyük ve güçlü bir büyücünün koruyucu meleği, dağın kapılarını kapattı ve şimdi Kaug da Pukah da sonsuza kadar içeri hapsoldular. İfrit artık ölümsüzlerin arasında kavga çıkarmadığından, çoğumuz birleştik ve şimdi gök düzlemindeki neredeyse herkes Quar'la savaşmak için birleşti." Çadırın içinde ve dışında toplaşmış olan adamlar başlarını ağırbaşlılıkla salladılar ve kılıçlarını takırdatarak ve artık onların da savaşa girişme zamanının geldiğini ima eden hareketler yaparak kendi aralarında mırıldandılar. "Konuşabilir miyim, Efendim?" dedi Meryem Kalif in yanında oturmakta olduğu yerden ürkekçe. "Kesinlikle zevce," diye karşılık verdi Khardan ona sevgiyle bakarak. Mathew'un yanında oturmakta olan Zohra aç bir dişi aslan gibi gırtlağından bir hırıltı çıkardı. Mathew, Meryem'in ne diyeceğini duymak istediğinden elini onunkinin üzerine koydu. "Kalif in cinini halkı uğruna feda etmesi çok asil bir hareMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ket ve kötü Kaug'un nihayet zararsız hale getirilmesi harika bi şey, ama korkarım bu -Kich'deki insanlarımıza yardım etme" yerine- onları çok büyük bir tehlikeye attı." "Ne demek istiyorsun kadın?" diye sordu Şeyh Sait. Bütün gözlerin üzerinde olduğunun farkında olan Merye uygun bir şekilde soldu ve eskisinden daha ürkek bir hale gir di. Meryem'in elini eline alan Khardan, onu cesaretlendirme ye çalıştı. Kızaran Meryem ona minnettarlıkla baktı ve deva etti. "İmam iki hafta içinde Kich'e dönecek. Kich'de hapis tu tulan insanlarınız o vakte kadar Quar'a dönmezlerse, onla -her birini- kılıçtan geçireceğini açıkladı." "Bu mümkün mü?" diye sordu Khardan şok olmuş bir hal de. "Korkarım evet Kalif," dedi Sait. "Daha önce Meda ve Bas tine'de ve diğer şehirlerde yaptı. Ben, bizzat kendim- bu teh didi duydum. Eğer cinin dediği gibi, Quar'ın artık gerçekte gözü döndüyse..." şişman omuzlarını umutsuzlukla silkti. "Onlan kurtarmalıyız o halde," dedi Khardan sertçe. "Am Kich'e saldıramayız..." "Şehre girmenin gizli bir yolunu biliyorum," dedi Merye hevesle, gözleri parlayarak. "Size yolu gösterebilirim!" Ayağa kalkan Zohra çadırdan çıktı. Khardan çıktığım gördü ve bir şey söyleyecekmiş gibi oldu, sonra başını hafifçe iki yana salladı ve etrafındaki sohbete döndü. Kalif e çok kızgın bir bakış gönderen Mathew, Zohra'ya yetişmek için acele etti. "Ona söylemeliyiz!" dedi ısrarla. "Hayır!" dedi Zohra, Mathew'un elini kolundan kızgınlıkla silkeleyerek. "Bırak da kendini huri yüzünden rezil etsin!" "Ama seni öldürmeyi denediğini bilirse..." "Ona yaptığı büyüden bahsettin!" Zohra döndü ve Mat266 AKHRAN'IN KAHİNİ v,ew'la yüz yüze geldi. "Dinledi mi? İnandı mı? Peh!" Zohra döndü, yürümeye devam etti ve öfkeyle çadırına girdi. Mathew arkasından bir adım attı, sonra durdu. Kalif in ça-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dınna doğru bir adım attı ve yine durdu. Kafası karışmış, sinirlenmiş ve ne yapacağını bilmeyen genç büyücü adımlarını açık çöle, vahanın serinliğine yönlendirdi. Gece çöktüğü halde, kumlar günden kalan sıcaklığı öyle şiddetli yayıyordu ki, ısının dayanılır hale gelmesi için biraz daha zaman geçmesi gerekiyordu. "Ona Meryem'in büyü yaptığını söyledim. Ona Meryem'in onu ele geçirmeye ve Amir'e götürmeye çalıştığını söyledim. Besbelli bana inanmadı ya da ona o kadar değer verdiğini düşünmek hoşuna gitti belki. Neden göremiyor?" Mathew öfkeliydi. "Adam diğer her konuda zeki! Neden, bir bu durumda, böyle aptalcasına kör?" Mathew aşkın tatlı işkencesi konusunda daha deneyimli olmuş olsaydı, yanıt bulamamak bir yana, bu soaıyu asla sormazdı. Ama deneyimli değildi ve teri üzerinde kuruyup, gecenin soğuğu artıp da titremesine neden olana kadar somurttu, küfretti ve bir ileri bir geri yürüdü. Yorgunluk genç adama galip geldi. Boş ve sessiz olan kampa geri dönünce, geceleyin bütün çadırların birbirine benzediğini fark etti. Mathew, ona rehberlik edebilecek geçe kalmış bir serseri bulmayı umarak, uykulu ve sinirli bir şekilde önce bir yöne, sonra bir başka yöne sendeledi. Bir hareket fark ederek, dudaklarında bir yardım ricasıyla o kişiye yöneldi. Sözcükleri söylenmeden dudaklarında öldü ve Mathew -tamamen uyanmış halde- yıldızlann ve bir yanm ayın ışığından kaçarak bir çadırın gölgesine saklandı. Ufak bir şekil kampta süzülerek gidiyordu. İpek örtülere sannmıştı, ama Mathew narin, küçücük endamı, zarif yürüyü267 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN şü tanımakta güçlük çekmedi. Genç adam Meryem'i sinsice izledi ve Mathew'un, Khardan'ın olduğunu tahmin ettiği bir çadırın kapalı girişine yaklaştığını görünce şaşırmadı. "Kim o? Kim var orada?" dedi Kalif, en küçük bir sese karşı tetikte gibiydi. "Meryem Efendim," diye karşılık verdi kadın yarı boğuk bir fısıltıyla. En koyu gölgelerde duran Mathew çadırın kapısını örten kumaşın açıldığını gördü. Khardan, lambanın sarı ışığında bir siluet olarak belirdi. "Burada ne yapıyorsun? Buraya gelmen uygun de..." "Umrumda değil!" diye bağırdı Meryem ellerini kavuşturarak, sesi titriyordu. "O kadar mutsuzdum ki! Nasıl olduğunu bilmiyorsun! Amir'in birlikleri beni savaş sırasında esir aldı ve beni Kich'e geri götürdüler! Sultan'm kızı olduğumu fark edecekler ve beni Amir'in karşısına çıkaracaklar diye öyle korktum ki. Ama Akhran'a şükürler olsun, fark etmediler!" Ağlamaya başladı. "Annen Badia benimle kendi kızıymışım gibi ilgilendi. Öldüğüne asla inanmadı, ben de!" Khardan ellerini kızın sarsılan omuzlarına koydu. "Tamam, tamam. Her şey yolunda artık." Kalif duraksadı, parmaklan ipeğe dolandı. "Annem hapisteyse, nasıl oluyor da sen orada değilsin?" Soru dikkatsizce sorulmuştu. Mathew sesteki hafif gerginliği fark etti ve içinde umut belirdi. "Kaçmayı başardım," dedi Meryem gözyaşlarını yutarak ve Kalife taparcasına baktı. "Elimden geldiğince hızla sana geldim." Hoşnut gülümsemesine bakılırsa, cevap Khardan'ı tatmin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


etmişe benziyordu. Mathew dişlerini gıcırdattı. Yalan söyledi268 AKHRAN'IN KAHİNİ Sini göremiyor musun? Saklandığı yerden fırlayıp adamı mantıklı düşünsün diye sarsmamak için tek yapabileceği buydu. "Bırak da mutlu olalım, aşkım!" diye devam etti Meryem yaklaşıp ellerini Khardan'ın göğsüne koyarak. "Evlenmemizi beklemek istemiyorum. Tehlike o kadar yakın ki." Khardan'ın kollarına yerleşti. "Birlikte ne kadar vaktimiz olduğunu kim bilebilir ki?" Khardan gülümseyerek Meryem'i çadırına çekti. Büyük bir öfke Mathew'u boğazından yakaladı, daha önce hiç yaşamadığı bir öfke. "Promenthas hakkı için, Zohra'nm canına kastetmek suçlamasıyla karşısına çıkacağım! Bırakalım da Khardan'ın karşısında inkar etsin, eğer edebilirse! Ve Khardan'a Meryem'in boynuna taktığı gümüş muskayı da hatırlatacağım!" Mathew, neyi bölüyor olabileceğini düşünmek için durmadan çadıra ulaştı. Çadırın girişi açık bırakılmıştı; Khardan tutkuya öyle kapılmıştı ki görünüşe göre kapamayı unutmuştu. Mathew çadıra sessizce girdi. Parlak ışıkta gözlerini kırpıştırarak, varlığının farkına varmalarını sabırsızlıkla bekledi. İkisi de fark etmedi. Khardan'ın sırtı Mathew'a dönüktü, Kalif yumuşak teni öpmeye niyetli görünüyordu. Meryem'in kolları Khardan'ın boynuna dolanmıştı. Gözleri kapalıydı ve kendinden geçişle inliyordu. Birdenbire ne yaptığının farkına varmadı ve Khardan'ın mahremiyetine yapılan bu tecavüze nasıl tepki vereceği Mathew'un kafasına dank etti. Yüzü utançtan yanarak yavaşça dışarı çıkmaya yöneldi, çöle çıkmak ve geceyi kıskançlığın hışmı olduğunu fark ettiği öfkeyle geçirmeye niyetliydi. Tam çıkmaya davranırken, Meryem'in elleri dikkatini çekti; teni lamba ışığında beyaz beyaz parlıyordu. Kalif i okşamak 269 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN yerine, elleri çok garip başka bir şey yapıyorlardı. Narin parmaklan takmakta olduğu bir yüzüğün taşı üzerine kapandı ve taşı ustalıkla döndürdü. Bir iğne dışarı çıktı, bir an için parladı, sonra Meryem yüzüğü yavaş yavaş ve kasten Khardan'ın çıplak boynuna yaklaştırırken gölgede kayboldu. Mathew'un suikastçi yüzüğü görmüşlüğü vardı. Nasıl çalıştıklarını biliyordu. Khardan'ın ölmüş olduğunu ya da dakikalar içinde öleceğini biliyordu. Kalifin silahlan yatağının ayak ucundaki ahşap bir sandıkta duruyordu. İleri atılan Mathew hançeri kavradı ve aynı anda, Khardan'ın elinin Meryem'in bileğine kapandığını fark etmeyerek bıçağı kadının sırtına sapladı. Ağlamaklı bir çığlık kulaklarını sağır etti. Meryem'in vücudunun sertleştiğini hissetti. Ilık kan eline sıçradı. Vücut ölüm sancılarıyla korkunç bir şekilde sarsıldı; ağır bir yük Mathew'un üzerine düştü, dehşete düşen Mathew geri sıçradı ve Meryem yere düştü, sırtüstü yatıyordu, bacakları garip bir açıyla bükülmüştü. Mavi, camsı gözler ona bakıyordu. "Tanrım!" diye fısıldadı Mathew. Kanlanmış bıçak uyuşmuş parmaklarının arasından kaydı. Çadıra bir gölge girdi. Duraksayarak, Mathew'a ve sonra cesede baktı. Khardan, Meryem'in üzerine eğildi, belki de

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


umutsuzca yaşam ışığı arıyordu. "Ah, iyi işti, Blossom," diye belirtti Auda. "Khardan!" Mathew diliyle kuru dudaklarını yaladı. Sıcak bir mide bulantısının içinde yuvarlandığını hissetti. Yer ayağının altından çekiliyordu. "Ben... ben... O..." Mathew , Khardan'ın soğukkanlılıkla Auda'ya baktığını şaşkınlıkla gördü. "Haklıydın," dedi ciddi bir şekilde. "Bu Benario'nun bir ale270 AKHRAN'IN KAHİNİ ti." Cansız eli kaldıran Kalif ölümcül iğnesi olan yüzüğü dikkatle gösterdi. Mathew'un zayıflığı, şaşkınlıkla kaybolarak, bir an için azaldı. "Biliyor muydun?" diye yutkundu. Khardan ona azarlayarak baktı. "Elbette. Bana söylediklerini uzun uzun düşündüm. Bana söylediği belli şeyleri hatırladım ve sonunda anlamaya başladım. Beni Amir için tutsak etme girişiminde başarısız oldu ve bu yüzden geriye kalan tek şeyi yapmak için döndü -beni öldürmek." Mathew ayaklarının üzerinde sallandı. Khardan hızla ayağa kalkarak genç adamı kollarına aldı. Mathew'u yatağa yatıran Kalif, Kara Paladin'e su getirmesini işaret etti. "Ben iyiyim!" diye yutkundu Mathew, başını reddederek sallayarak, herhangi bir şey içerse tıkanacağından korkuyordu "Auda onu tanıdı. Onu Khandar'da görmüş," diye devam etti Khardan. Kolunu Mathew'un omzuna koyarak, genç adamı ılık sıvıdan en azından bir yudum almaya zorladı. "Meryem bir sultanın değil İmparator'un cariyelerinden birinden olma kızıymış. Kannadi'ye hediye edilmiş ve onun hizmetinde çalışıyormuş." "Onu öldürdüm!" dedi Mathew çökmüş bir sesle. "Bıçak girerken... onu hissettim... o çığlığı..." Kanla nemlenmiş, yapışkan, ayışığında siyah siyah parlayan ellerine bakınca ürperdi ve öğürerek büküldü. "Hayatı ödenmesi gereken bedeldi," dedi Auda sakin bir şekilde, yatağın tepesinde dikilerek ve Mathew'a karanlık gözlerinde eğlenmeyle bakarak. "Daha önce öldürmüştü, buna şüphe yok. Benario'nun takipçileri öldürmeli, bilirsin. Buna 'kanlama' diyorlar. Sadece Tanrı sevgisine ve usulleri hakkında bilgiye sahip olanlar böyle bir yüzüğü ele geçirebilirler." 271 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Khardan! İyi misin? Bir çığlık duydum!" Çadırın dışında bir yaygara kopuyordu. Kalife olduğu yerde kalmasını işaret eden Auda, Meryem'in vücudunu kollarına aldı ve dışarı taşıdı. "Bir suikastçi," diye bağırdı toplanmış, mırıldanan kalabalığa, "Quar tarafından Kalifinizi öldürmek için gönderilmiş. Çok şükür ki onu vaktinde durdurmayı başardım!" Mathew, Khardan'a baktı. "İbn Jad haklı Khardan. Zohra'yı öldürmeye çalıştı," dedi çatlayan bir fısıltıyla. Olayı Kalife kesik cümlelerle aktardı, Kalif yüzünde ağırbaşlı bir ciddiyetle dinledi. "Bana söylemeliydiniz." "Bize inanır miydin?" diye sordu Mathew yumuşak bir şekilde. "Hayır." Khardan topuklarının üzerine çöktü. "Hayır, haklı-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sın. O vakitler -şu an olduğumu düşündüğün gibi- kör bir aptaldım." Mathew en derindeki düşüncelerinin yüksek sesle dile getirildiğini duyunca kızardı. "Ben öyle..." diye konuşmaya başladı şaşkına dönmüş bir halde. Khardan ellerini genç adamın omuzlarına koydu. "Bir kez daha Mat-hew, hayatımı kurtardın." "Hayır," dedi Mathew tatsızlıkla. "Nasıl biri olduğunu biliyordun. Ne yapacağını biliyordun. Ona karşı hazırlıklıydın." "Belki de değildim. Tek yapacağı ete bir kez batırmak ve..." Khardan omuz silkti. Gözlerini genç adamdan ayırdı ve -belki de- kıvrak şeklin tekrar içeri girdiğini görerek geceye bakmaya başladı. "Şuna inan Mat-hew," dedi yumuşak bir şekilde. "Ölümle bir çok şekilde karşılaştım, ama o yüzüğü parmağında gördüğümde, ellerinin tenime dokunduğunu hissetti272

AKHRAN'IN KAHİNİ ğimde, içim eridi ve vücudumdaki güç çekildi!" Ürperdi ve tekrar Mathew'a bakarak başını iki yana salladı. "Gelmen iyi oldu. Akhran sana kılavuzluk etti." "Bir insanın canına kıydım!" diye bağırdı Mathew alçak bir sesle, kırmızıya boyanmış elini sıkarak. "Yapmamız gereken şeyi yaparız," dedi Khardan düşünmeden. "Hadi, delikanlı," diye ekledi oldukça sabırsız bir şekilde, Mathew rahatlatılmayı reddederek başını iki yana sallayınca, "beni öldürmesine izin vermeyi mi yeğlerdin?" "Hayır, ah hayır!" Mathew hızla bakışlarını yukarı çevirdi. "Sadece..." Halkının savaş zamanında bile savaşmayı reddeden, hayatın kutsal olduğunda direten öğretisini bu savaşçıya nasıl açıklayabilirdi? Ve yine de, diye düşündü Mathew kafası karışmış halde, evlerinin kutsallığının bozulduğu, çocuklarının annelerinin kollarından koparılıp alındığı bir tecrübeyi de hiç yaşamamışlardı. "Yorgunsun," dedi Khardan omzuna bir şaplak indirip, minderlerin arasından doğrulmasına yardım ederek. "Uyu. Sabaha kendini daha iyi hissedeceksin. Yarın konuşacak çok şeyimiz var." Yorgunum, dedi Mathew kendi kendine. Ama uyuyacak mıyım? Bir daha uyuyabilecek miyim? Yoksa kanı hep hissedecek, o korkunç, ölüm çığlığını hep duyacak mıyım? En azından, çadırdan çıkarken, kimseyle konuşmak zorunda olmayacağı için minnettar olduğunu fark etti. Tökezleyerek dönüşü gizlice ve tek başına gerçekleştirebilirdi. İlk heyecanla toplanmış olan kabile üyeleri ona dikkat etmediler. Auda hikayesini anlatırken şaşırmış tepkiler geldi, Mathew öldürme işini üstüne aldığı ve onu bunun dışında bıraktığı için içten içe kutsuyordu Paladin'i. Kabile üyeleri akıcı bir şekilde konuşu273

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN yordu, birkaç Hrana kadına ilk gördükleri andan beri güvenmediklerini belirtti. Artık Kahin olan Kalife yöneltildiği anlaşılan bu eleştirilerin ardından, bu iddialan dile getiren birkaç kişinin çenesi kapatıldı. Akarlar Meryem'in güzelliği, masumiyeti ve cazibesinin herkesi nasıl da aldattığını söylüyorlardı yüksek sesle.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Onu çakallara atın!" diye bağırdı biri. Bir alay bedevinin eşlik ettiği Auda, cesedi kampın dış kısımlarına taşıdı. Vücut Paladin'in kollarında gevşek bir şekilde duruyordu. Beyaz kolu -ipek bir eşarba dolanmış- aniden aşağı düştü, sanki son bir kez kaderinden kaçınmaya çalışıyormuş gibi sarkıp sallandı. Ama gelinlik vücuda bakan çakallar sadece et görüyorlardı. Ürperen, kendini aniden sersemlemiş ve hasta hisseden Mathew dönüp gitti. Birinin ona baktığını hissetti ve etrafına bakmınca, Zohra'nın çadırının ortasında durmakta olduğunu gördü. Zohra hiçbir şey söylemedi ve Mathew onun gözlerini okuyamadı. Zohra hiçbir şey işaret etmedi ve Mathew ona gitmedi. Zohra, Auda'nın söylediklerini duymuştu elbette. Mathew doğruyu bildiğini tahmin etti. Körlemesine yürümeye devam etti. Planlı olmaktan ziyade tesadüfen çadırına vardı, içeri girmeye davrandı, ama boğucu karanlığa -azaltmak için ne yaparsa yapsın hep güçlü bir şekilde keçi kokan karanlığa- adım atma düşüncesi onu boğdu. Mathew elini çadırın kapısından çekti. Soğuk gece havasını içine çekti ve etrafına serpiştirilmiş çadırlara baktı. Epey gece önce aynı şeyi yapmıştı -aya ve yıldızlara bakmak, onların anavatanını aydınlattıklarını, sayısız derede, nehirde, göl ve su birikintisinde parladığım hayal et274 AKHRAN'IN KAHİNİ mek için dışarı çıkmıştı. Bu gece, ufukta daha fazla yükselmeden önce kendini sınamak istermiş gibi, ucunda dengede duran yeni bir ay gördü -ufak tefek bir ay. Mathew ayın ilk kez -sıla hasretinin şato duvarları yerine- çölde parladığını gördü. Saf ve kıraç güzellik genç adamın kalbini deldi. Çöl yalnızdır, ama hepimiz öyleyiz, etimizin kırılgan kabuğuna sanlmışız. Sessiz, engin ve boş ve insanoğlunun kumunda bıraktığı izi özensiz bir tavırla siliyor. Ebedi ve ezeli, sonsuz, yine de sürekli değişiyor -kumullar rüzgarla birlikte kayıyor, ani yağmur ölümden başka bir şey olamayan yerlere hayat getiriyor, güneş hayatı bir kez daha yakıyor. Son birkaç aydır, sadece ölmekten korktuğum için yaşıyordum. Birden kendini kayaların arasında anlamsız bir varoluşa asılan, hastalıklı kahverengi kaktüs, Kahinin Gülü gibi gördü. Auda ona şöyle demişti, Hayatın besbelli bir amaç için bağışlandı. Ve o hayatla bütün yapabildiği, görünüşe göre, bunun istediği şey olmadığı şeklinde sızlanmak ve ağlanmaktı. Blossom, diyordu Auda ona. Ne bozulup çürüyebiliyor ne de çiçek açıp sadece yaşamına değil, ölümüne de anlam katabiliyordu. Birden, alçakgönüllülük ve neşeyle, hayatta olmaktan zevk aldı. Kanlanmış eline baktı. Bir can almıştı. Promenthas bunu açıklaması için onu çağıracaktı. Ama bunu bir hayatı kurtarmak için yapmıştı. Ve artık korkmuyordu. 275

9 "O kadının -Meryem'in- İmam'm Kich'e döneceği hikaye-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sine güvenmiyorum," diye homurdandı Macit. "Ona hiç güvenmedim," dedi Caffar tiz bir sesle. "Söylediklerinin tek kelimesine inanmadım. Onu evine alan sendin, Şeyh El Fakhar -kızıma, erdemleri gökteki yıldızlar kadar çok olan bir kadına yapılmış bir hakaretti." Macit'in gözleri dışarı fırladı; tüyleri köşeye sıkıştırılmış bir kaplan gibi kabardı. "Hadi, hadi," diye araya girdi Sait kendini beğenmişçe. "İmparator'un fahişesinin üç kurbanı vardı -ikisi daha deneyimli olması gereken yaşlı keçilerdi." "Yaşlı keçiler!" diye çığlık attı Caffar, Sait'e sözle saldırarak. Ağrıyan şakaklarını ovalayan Khardan dilinin ucuna kadar gelen öfke ve hüsran kelimelerini yuttu. Kendini sakin kalmaya zorlayarak, tartışmacılar arasında hızla ve hoş bir şekilde sesini yükseltti. "Meryem'in hikayesini doğrulaması için cinleri Kich'e gönderdim. Her an bir haberle dönebilirler." "Benim cini değil herhalde?" Sait, Khardan'a ters ters baktı. "Bütün cinleri." "Bu ne cüret? Raja benim özel cinim! Hakkın yok..." AKHRAN'IN KAHİNİ "Oğlum olmasaydı, özel cinin falan da olmazdı!" diye güldü Macit nahoş bir sesle, kemikli parmaklarından birini Sait'in küçülmüş ve gevşek beline batırarak. "Oğlum cinini kullanmak istiyorsa..." "Fedj nerede?" Caffar ayaklanmıştı. "Fedj'i aldın mı?" "Susun!" diye kükredi Khardan. Çadır sessizleşti, şeyhler Kalife değişik ifadelerle bakıyorlardı -Sait sinsi, Caffar incinmiş ve Macit kızgın bir yüzle. "Bir oğul babasına böyle şeyler söylemez!" diye belirtti Macit kızgınlıkla, bir uşağın yardımıyla ayağa kalkarak. "Oğlumun çadırında oturup da..." "Oturacaksın baba," dedi Khardan soğuk bir sesle. "Sabırla oturacak ve cinlerin dönüşünü bekleyeceksin. Oturacaksın çünkü oturmazsan halkımızın işi biter ve biz de gidip kendimizi İmam'ın ayaklanna atıp Quar'ın merhameti için yalvarabiliriz." Böyle dedikten sonra, diğer iki şeyhe sert bir ifadeyle baktı. "Mımmm." Sait sakalını sıvazladı ve Khardan'a tartarak baktı. Caffar lanetlendiğini inlemeye başladı, zaten vazgeçip kendilerini Quar'a verdiklerini mırıldanıyordu. Macit oğluna vahşice baktı, sonra aniden kendini tekrar çadırın zeminine attı. Khardan iç geçirdi ve cinlerin acele etmelerini diledi. Geceydi. Şeyhler, Khardan'm çadırında buluşmuş, gelecekteki hareket planları konusunda görüşüyorlardı. Çadırın etrafında üç kabileden de erkekler toplanmış, birbirlerine şüpheyle bakıyor ama endişe verici bir huzuru koruyorlardı. Konsey hayırlı başlamamıştı. Sait konseyi, "Artık bir Kahinimiz var. Ne olmuş yani?" diyerek açmıştı. Ne olmuş yani? diye kendi kendine tekrar etti Khardan. İçinde bulunduğu zor durumun iyice farkındaydı. Bas'ın gü277 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN ney topraklarının ele geçirilmesiyle Amir, bedevilerin kamplarını yağmaladığı zamana göre daha çok güçlenmişti. Kannadi'nin ordusu on binlerle sayılıyordu. Süvarileri büyülü atlara

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


biniyordu ve Sait casuslarından Amir'in askerlerinin -Ahmet'in eğitimi sayesinde- at sırtında herhangi bir sipahi kadar iyi olduklarına ve dövüştüklerine dair raporlar almıştı. Bu orduyla karşı karşıya olansa rüzgarın hangi yönden estiği konusunda fikir birliğine varamayan, bir avuç dolusu hırpani, yarı aç kabile üyesiydi. Çadırda bir bulut cisimleşti ve Khardan kasvetli düşüncelerini başka bir şeye yönelttiği için ona hoşnut bir şekilde rahatlayarak baktı. Haberler, dedi kendi kendine, sorunlarını sadece daha da zorlaştırabileceği halde. Dört cin karşısında belirdi -yakışıklı Sond, adaleli Fedj, devasa Raja ve toparlak Usti. Cinlerin hepsi ellerini göğüslerinin üzerinde birleştirip, Khardan'a büyük bir saygıyla selam verdiler. Etkileyici bir görüntüydü ve Macit iki kuzenine kaçırmadıklarmdan emin olmak için zafer dolu gözlerle baktı. "Ne haberler var?" diye sordu Khardan sertçe. "Yazık, sahip," dedi artık Khardan'a hizmet ettiğinden görünüşe göre sözcü olan Sond. "Kadın, Meryem, doğruyu söylemiş. İmam şu anda Amir ve birlikleri eşliğinde Kich'e dönüş yolunda. Ve şehre vardığında, şehrin bütün sakinlerinin kendisini Quar'ın adıyla karşılamalarını buyurdu. Yapmayan ölümle cezalandırılacak. Bu mızrak doğrudan bizim insanlarımıza yöneltilmiş dummda, ya şeydi, çünkü şehirde sadece inanmayanlar var." "Tutuklular mı?" "Evet, ya şeydi. Kadınlar, çocuklar ve genç erkekler -hepsi zindanda tutuluyor." 278 AKHRAN'IN KAHİNİ "Yiyecek bir şey olmadan!" diye ekledi Usti. Alışık olmadığı çaba yüzünden soluk soluğa olduğundan, bir palmiye yaprağıyla yelpazelenen cinin bu düşünceyle kanı beynine sıçramıştı. Diğer üç cin ters ters bakarak ona döndüler. Usti şişman elini sallayarak sindi. "Efendinin bilmesi gerektiğini düşündüm!" "Onlan aç mı bırakıyorlar?" diye bağırdı Macit. "Şşşt!" dedi Khardan, ama çok geçti. "Ne? Köpekler! Ölecekler!" Çadırın dışında bir gürültü koptu, Macit'in sesi kabile üyelerine açıkça ulaşmıştı. "Size böyle birdenbire söylemek istemiyorduk, ya şeydi," dedi Sond, Usti'ye tehlikeli bir ifadeyle bakarak. "Ve bu tam olarak doğru değil, biraz yemek alıyorlar, ama sadece güçbela hayatta kalmalarına yetecek kadar." "Buna inanmıyorum," dedi Khardan sen bir şekilde. "Amir'le karşılaştım. O bir asker! Kadınlar ve çocuklar üzerinden savaşmayacaktır!" "Özür dilerim ya şeydi," dedi Fedj, "ama bu emri veren Amir değil. Faysal, İmam verdi ve artık çoğunluk ona Kich'in gerçek hükümdan diyor." "Quar'ın gözü dönmüş," diye ekledi Raja, gürleyen sesi çadırın sınklarını salladı. "Göklerdeki savaş aleyhine döndü ve şimdi dünyada hiçbir kafirin aralarına girmesine izin vermeye cesaret edemiyor. Güney şehirlerinin tutsak edilmiş insanları huzursuz ve ayaklanma lafları ediliyor. Faysal halklarımızı isyanları susturacak ve onları hizaya sokacak kanlı bir örnek haline getirecek." "O halde kaçış yok," dedi Khardan sertçe. "Kich'e saldırmalıyız!"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"İlk ölenler hapisteki insanlarımız olur ya şeydi," diye fer279 MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN yat etti Usti. "İmam böyle tehdit etti!" Şişman cine ters ters bakan Sond sabırsızca nefes aldı ve yumruklarını sıktı. Çok incinmiş ve kullanılmış gibi bakan Usti somurttu. "Beni dilediğin gibi tehdit edebilirsin Sond! Ama gerçek bu. Hapishaneye ben girdim hatırlarsın! Sen değil! Ve onları gördüm sahip!" diye konuşmayı sürdürdü cin, Khardan'a doğru kendine yol açarak. "İnsanlarımız hapiste tutuluyor ya şeydi, İmam'ın -gece ve gündüz- kılıçları çekili duran, fanatik askerrahipleri tarafından kuşatılmış halde." "Bunlar Bastine'deki kafirlerin katliamını gerçekleştirenlerle aynı asker-rahipler, ya şeydi," diye ekledi Sond gönülsüzce. "İmam'ın insanlarımızı öldürme emrini yerine getireceklerinden şüphe yok. Aslında, bunu dört gözle bekliyorlar." "İnsanlarımız biz şehir duvarlarının içine giremeden ölmüş olacaklar," diye homurdandı Raja. "Ve duvarların içine asla giremeyeceğiz," diye belirtti Şeyh Sait hüzünle. Kalabalığın uğursuz bir şekilde sessizleştiği kapıya doğru elini salladı. "Amir'in kudretine karşılık birkaç yüz kişi! Peh! İnsanlarımız için yapabileceğimiz tek şey onlarla ölmek!" "Eğer bütün yapabileceğimiz buysa, o halde yapmamız gereken bu!" dedi Khardan acı bir kızgınlık ve hüsranla. "Daha fazla cin ya da ifrit temin edebilir miyiz?" "Ölümsüzler kendi düzlemlerinde savaşıyorlar, ya şeydi" dedi Fedj sanklı kafasını iki yana sallayarak. "Kaug gittiği halde, savaş hâlâ şiddetle devam ediyor. Quar şişelediği ölümsüzleri serbest bıraktı ve zayıf oldukları halde, sayıları çok ve Tanrılarını yiğitçe savunuyorlar. Akhran Hazretleri kendi ölümsüzlerinden hiçbirini veremez." 280 AKHRAN'IN KAHİNİ "En azından hiçbir ölümsüz Kich'i savunmayacağı için minnettar olabiliriz," dedi Sond, umut verici bir şey söylemek konusunda tereddütlü. "Yüzbinlerce adam varken ölümsüzlere kim ihtiyaç duyar?" dedi Usti şişman omuzlannı silkerek. Sond dişlerini uğursuzca gıcırdattı. "Sanırım sahibenin seni çağırdığını duydum." "Hayır!" Usti'nin beti benzi attı ve korkuyla etrafına bakındı. "Duymadın, değil mi?" "Akhran'daki kuzenlerim," dedi Şeyh Sait öne eğilip çadırdakilerin kafalarını kendisinkine yaklaştırmalarını işaret ederek. "Cinin söylediği gibi, Amir'in mantıksız katliam fikrini hor gördüğü doğru. Savaşta hepimizle erkek erkeğe karşılaştığında, hepimizi tereddüt etmeden öldürecektir, ama masumları, savunmasızları..." "Kich Sultanı'nı ve ailesini öldürdü," diyerek araya girdi Caffar. Sait kendinden hoşnut bir şekilde omuz silkti. "Yani akıllı bir adam sadece çizmesindeki akrebi öldürmekle kalmaz, birinin sokmasının diğerinin sokması kadar acı verici olduğunu bildiğinden, eşini de arar. Ama sonra gidip Mimrim'le Kich'te tapınağı olan diğer Tanrıların takipçilerini öldürdü mü? Hayır.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Quar'ı ancak Faysal yönetimi ele geçirdikten sonra yüreklerimizde ve çeliği bağırsaklarımızda duyduk. Bu Faysal'a bir şey olacak olsaydı..." Sait eliyle zarif bir hareket yaptı, gözleri küçük birer yarık olana kadar kısıldı. "Hayır!" dedi Khardan aniden ayağa kalkıp sanki giysilerini bile böyle bir kirletmenin varlığından koaımak ister gibi kaftanını yana çekti. "Akhran soğukkanlılıkla can almayı lanetler!" "Belki şimdi, modem günlerde," dedi Sait. "Ama bir vakit281 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN ler, büyükbabalanmız gençken-" "Ve ileri gitmek yerine geri mi gideceksin?" diye ısrar etti Khardan. "Bir adamı -bir rahibi- arkadan bıçaklamanın nesi onurlu? Benario'nun bir takipçisi gibi bir suikastçi olmayacağım ya da..." "Zhakrin'in mi?" diye tamamladı yumuşak bir ses. Kimse Auda'nın girdiğini duymamıştı. Kimse ne kadar zamandır orada olduğunu bilmiyordu. İrkilen, kaşlarını çatan şeyhler ona ters ters baktılar. Kedimsi zarafetiyle hareket eden Paladin ayağa kalkıp Khardan'ın karşısında durdu. "Sana yeminini hatırlatınm, kardeşim." "Senin hayatını korumak, ölümünün öcünü almak için yemin ettim! Cinayet işlemek için değil!" "Senden bunu istemiyorum. Yapılması gerekeni ben yapacağım," dedi Auda soğukkanlılıkla. "Gerçeği söylemek gerekirse, ölmüş kardeşime ettiğim yemini yerine getireceksem Faysal'a inen el başkasının değil, benim olmalı. Ama arkamı savunmasız bırakamam. Bu yüzden senden benimle Kich'e at sürmeni, kapıdan ve tapınak kapısından geçmeme yardım etmeni..." "...Sen lanetlenmiş hançerini adama saplarken başımı çevirmemi mi istiyorsun? Bir kadın gibi gözlerimi başka yana çevirmemi mi?" Khardan'ın eli havayı kamçıladı. "Hayır! Tekrar söylüyorum, hayır!" "Çok ahlaklı bir Kahin," diye mırıldandı Sait, sakalına vurarak. Khardan onlarla yüzleşmek için döndü. "İmam ailelerimizi, karılarımızı, kız kardeşlerimizi, çocuklarımızı, erkek kardeşlerimizi, kuzenlerimizi aldı. Evlerimizi yok etti, yiyeceklerimizi çaldı, bize onurumuz dışında hiçbir şey bırakmadı. Şimdi öy282 AKHRAN'IN KAHİNİ le görünüyor ki bunu da ona vermek istiyorsunuz. O zaman, gerçekten, ne olursa olsun, Quar'ın kölesi oluruz." Kalif dimdik duruyordu, sesi gururlu bir öfkeyle titriyordu. "Onurumu teslim etmeyeceğim, halkımın onurunu da teslim etmeyeceğim!" Şeyhler gözlerini birer birer Khardan'mkilerden kaçırdılar. Macit'in vahşi bakışı oğlunun bakışları karşısında en son aşağıya çevrileni oldu, ama sonunda onun bakışları bile oğlunun ayaklannm altındaki halıyı aradı, yüzü utanç, hüsran ve öfkeyle kızardı. "O zaman Akhran'ın adıyla, ne yapacağız!" diye bağırdı aniden, baldırına boğum boğum elleriyle vurdu. "Bana bu hakareti yapan başka bir düşmana ne yapacaktıysam onu yapacağım," dedi Khardan. "Bu kişi, Faysal olma-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


saydı da Sait el Şaban olsaydı ne yapacaktıysam onu yapacağım" -eliyle işaret etti- "ya da Caffar el Vidcar olsaydı yapacağımı. Kich'e gideceğim ve Amir'i bizimle, biz kazanırsak insanlarına zarar vermeyeceğimiz ve kaybedersek de bize aynı şeyi yapacağı anlayışıyla adil bir savaşa davet edeceğim. "Böylelikle sana ettiğim yemini de yerine getirmiş olacağım Auda ibn Jad," diye ekledi Khardan, bir dudağı horgörüyle kıvnlmış dinlemekte olan Paladin'e bakarak. "Bizzat ben gideceğim ve Amir'e meydan okuyacağım. Kapıdan benimle girebilirsin ve tehlikeleri birlikte göğüsleriz. Ama önce, Amir anlaşmamıza razı olursa, insanlarım güven içinde çöle ulaşana kadar İmam'a bir şey yapmayacağına dair bana söz vermelisin." "Amir bu plana uymayacak, kardeşim! Eğer şanslıysan, karşısına çıktığın an kafanı kesmeyecektir. Değilsen, seni Zindan'a götürür ve cellatlarının sana onuru öğretmelerine izin verir! Ve benim de bir yerine iki ölümün öcünü almam gere283 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN kir!" dedi Auda tiksintiyle. "Bu mümkün," diye karşılık verdi Khardan ciddiyetle, başını sallayarak. Kara Paladin, Khardan'ı süzdü. "Seni şu an bırakabilir ve gidip bu işi sensiz yapabilirim. Bunu biliyorsun. Kılıç kolun kuvvetli, ama seninki kadar kuvvetli ve hatta daha isteklisini bulabilirim. Neden kalıyorum? Buna neden tahammül ediyorum? Tanrılar neden kanımızı birbirine karıştırdı ve yeminlerimizi onların yalan yere edildiğini, hatalı bir inançla söylendiğini bile bile dinlediler?" Auda ibn Jad başını yavaşça iki yana salladı, gözleri şaşkınlıkla gölgelenmişti. "Cevabı bilmiyomm. Sadece inanç duyabiliyomm. Buna söz veririm Khardan, Garip bir Tanrının Kahini. Vahşi bir şansla galip gelirsen, güneş, insanların şehirden ayrıldıktan sonra üç kez doğup batana kadar İmam'ın cüppesindeki bir iplik kadar bile zarar vermem. Tamam mı?" Khardan başıyla onayladı. "Tamam." "O halde senin ölüm çığlığının beni bu sözden muaf tuttuğu da bilinsin," dedi Auda. "Elbette," diye katıldı ona Khardan donuk bir gülümsemeyle. "O halde Kich'e gidiyoruz," dedi Macit acımasız bir havayla ayağa kalkarak. "Ölüm'e gidiyomz," diye mmldandı Caffar. "Umutsuz bir şekilde," diye ekledi Sait. "Öyle değil!" dedi berrak, kendine güvenen bir ses. 284 ıo Zohra çadınn girişini örten örtüyü kaldırdı ve peşinde Mathew'la içeri girdi. Şeyhler ters ters bakülar. "Git kadın," diye emretti Macit. "Tartışacak önemli meselelerimiz var." "Kızımla böyle konuşma!" Caffar yumruklannı salladı. "O kumdan su yapabiliyor!" "O halde dilerim bu çölü okyanusa çevirsin ve seni boğsun!" diye kükredi Macit. Endişeli ve kaygılı, tartışmalar yüzünden çileden çıkmış olan Khardan karısına elini salladı. "Babam haklı," dedi tartışmaya yer bırakmayacak şekilde. "Burası kadınlara göre bir yer değil-" "Koca!" Zohra yüksek sesle konuşmamıştı. Ancak ses tonun-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


daki berraklık ve sertlik Khardan'ın tiradını kesti. "Bana kulak verilmesini istiyorum." Gözleri sadece Khardan'da olan Zohra nazikçe gidip kocasının karşısında durdu. Peçeli başı gururla kalkmıştı; sade beyaz bir kaftan giymişti. Siyahlara bürünmüş olan Mathew arkasından geliyordu. Genç adamda etkileyici, yeni edinilmiş bir vakar, kadında cinlerin bile selam verip ikisine de yol açmalanna neden olan bir sakinlik ve kendinden emirdik vardı. "Pekala," dedi Khardan sevimsizce, katı görünmeye çalışarak. "Söylemek istediğin ne zevce?" kelime alışıldık acı ironiyi içeriMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN yordu. "Konuş, fazla vaktimiz yok." "Amir'i savaşmaya ikna edemezseniz, insanlarımızı hapisten kurtarmamız gerektiği bence açık." "Bu hepimiz için açık, zevce," diye terslendi Khardan, sabanı hızla kaybederek. "Planımız..." "Ölmek," diye belirtti Zohra. Kalifin kaşlannı çatmasını görmezden gelerek devam etti. "Ve insanlanmız ölecek. Bu erkekler ve kılıçlanyla kazanılabilecek bir savaş değil." Başıyla onaylayan Mathew'a baktı. Zohra bakışlannı tekrar kocasına çevirdi. "Bu kadınlar ve büyüleriyle kazanılabilecek bir savaş." "Peh!" Macit sabırsızlıkla bağırdı. "Vaktimizi ziyan ediyor oğlum. Ona keçileri sağmaya dönmesini söyle..." "Kılıç tutan yüzlerin halkımızı kurtaramadığı yerde iki kişi bunu büyüyle yapabilir!" dedi Zohra, siyah gözlerinde gece göğündeki yıldızlar gibi bir panltıyla, Macit'i bastırarak. "Mat-hew ve benim bir planımız var." "Planınızı dinleyeceğiz," dedi Khardan bıkkınlıkla. "Hayır," dedi Mathew öne çıkarak. Kalif le diğerlerinin bakıştıklannı, kadınla alay etmek ve sonra onu kendi yoluna göndermek için' hazırlandıklannı görmüştü. Şeyhlerin, Khardan'ın asla anlamayacaklannı biliyordu; fikrini anlatması inamlmamayı ve azarlanmayı getirecekti ve Khardan kesin bir ölüme doğru at sürerken Mathew arkada bırakılacaktı. "Hayır, bu Sul'ün ve bu nedenle söylenmesi yasak. Bize güvenmelisiniz..." "Erkek olduğunu düşünen bir kadın ve kadın olduğunu düşünen bir erkeğe mi? Hah!" Macit güldü. "Tek istediğimiz," dedi Mathew, Şeyh'i duymazdan gelerek, "bizi de Kich'e götürmeniz-" Khardan başını iki yana sallıyordu, yüzü sert ve karanlıktı. "Bu çok tehlikeli..." 286 AKHRAN'IN KAHİNİ Zohra, Mathew'u kenara çekti. "Akhran bizi o korkunç şatoya birlikte gönderdi koca ve bizi birlikte buralara getirdi! Onun isteğiyle evlendik biz, onun isteğiyle halklarımızı kurtarmak için bir araya getirildik! Bizi de beraberinde Amir'e götür. Karşısına çıkar çıkmaz bizi katlederse, o zaman Akhran'in iradesi budur ve birlikte ölürüz. Eğer bizi insanlanmızla birlikte ölmemiz için zindana gönderirse, o zaman -büyümüzle- onları kurtarmak için bir şansımız olur!" Çenesini kaldırdı, gözleri onu dikkatle izleyen gözlerdekiyle uyuşan bir gururla parlıyordu. "Yoksa Akhran sana hayatını insanlarımız için tehlikeye atma hakkı verdi de koca, bu hakkı benden kadın olduğum için esirgedi mi?" Khardan kansını düşünceli bir sessizlikle seyretti. Macit bıkkınlıkla homurdandı. Cinler bakıştılar ve kaşlarını kaldırdılar. Sait ve Caffar rahatsızlıkla kıpırdandılar, ama hiçbiri bir şey söylemedi. Kimsenin söyleyebileceği daha önce söylenmemiş bir şey

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yoktu. Kalif in yüzü karardı, kaşlannı çatışı daha da belirginleşti. Bakışlan Mathew'a çevrildi. "Bunlar senin insanlann değil. Bu senin ülken değil, bu Tann da senin değil. Kich'te bizi büyük bir tehlike bekliyor, ama senin için tehlike daha da büyük olacak. Seni ele geçirirlerse, nereden geldiğini ve kalbinde hangi sırlan gizlediğini keşfedene kadar rahat etmeyecekler." "Bunu biliyorum Kalif," dedi Mathew duraksamadan. "Peki bu sırlan senden soğuk demir ve sıcak iğneler kullanarak sökeceklerini de biliyor musun? Gözlerini oyacaklar ve organlanm deşecekler." "Evet Kalif," diye cevapladı Mathew yumuşak bir şekilde. "Biz sevdiklerimizi kurtarmak için savaşıyoruz. Bu tehlikeyi neden göze alıyorsun?" Mathew bakışlannı kaldırdı ve doğrudan Khardan'ın gözleri287 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN ne baktı. Sessizce, ben de aynı cevabı verebilirdim, ama sen anlamazdın, dedi. Yüksek sesle, "Benim Tannmın görüşünde, bütün canlar kutsaldır. Ben onun adıyla ve Sul'ün yardımıyla masumlarla savunmasızlan korumak için elimden geleni yapmak için komuta ediliyorum." "O bizden daha çok tehlikede olmayacak. O kadın kılığına girebilir, koca," dedi Zohra. "Dişi şeytan Meryem'in eşyalan hâlâ çadınnda. Mat-hew onun kaftanını giyebilir. Böylesi daha iyi olur, çünkü muhafızlar bizi birlikte tutarlar ve hapse girdiğimizde ikimizi de kadmlann yanma koyarlar." Khardan reddetmek üzereydi. Mathew bunu adamın yorgun gözlerinden okuyabiliyordu. Genç büyücü bunu Zohra'nın gördüğünü biliyordu, çünkü Zohra'nın, tartışma başlatmak, sövmek yada ikisini birden yapmak için vücudunun gerildiğini hissetmiş ve derin bir nefes aldığını duymuştu, bu daha fazla sorun yaratmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Tam onu çadırdan nasıl çıkarabileceğini, bunu onunla mantıklı bir şekilde tartışabileceği bir yere nasıl götürebileceğini düşünüyordu ki, Auda, Khardan'a doğru eğildi ve kulağına birşeyler fısıldadı. Khardan gönülsüzce dinledi, gözleri kansmda ve Mathew'daydı. Auda'nın sözünü sabırsız bir el hareketiyle kesti. Paladin konuşmayı bıraktı ve geri çekildi. Khardan uzunca bir süre sessiz kaldı; sonra, "Sizi kampta yaşlılar ve hastalarla bırakmayı düşünmüştüm. Sizin becerilerinize ihtiyaçlan var. Ama pekala, zevce," dedi aksi bir şekilde. Oğluna şaşkınlıkla bakan Macit ağzını açtı, ama Khardan'ın hızlı bir el hareketi öfkeli bir sessizliğe gömülmesine neden oldu. "Teşekkür ederim koca," dedi Zohra. Eğer güneş aniden gökten düşmeye ve çadmn ortasında alev almaya karar vermiş olsaydı, bu kadar parlak bir şekilde parlayamaz ya da böyle göz 288

AKHRAN'IN KAHİNİ kamaştırıcı bir ışık saçamazdı. Zohra saygıyla selam verdi, gözlerini aşağıda tutuyordu; ama bunu yaparken bile, kocasına hızla, zafer dolu bir bakış ve Auda'ya da sıcak, minnettar bir bakış gönderdi. Khardan'ın bakışlan karardı, ama bir şey söylemedi. Auda'nın gözlerinin Zohra'da olduğunu ve adamın dudaklarında hafif bir gülümseme olduğunu gören Mathew, Khardan adına

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


adamın kalbindeki bu değişiklikten ve Zohra'nın Auda'ya gösterdiği ani ilgiden hoşlanmamıştı. Bunun arkasında başka bir şey olduğundan şüpheleniyordu ve kalıp daha sonra konuşulacaklan dinlemeyi çok isterdi, ama Khardan ikisinin de gitmesine izin verdi ve genç büyücünün sevinçli Zohra'yı çadırın dışına izlemekten başka seçeneği yoktu. Mathew konuşmaya kulak misafiri olma umuduyla dışarıda dolandı, ama Sond çadırın girişinde belirdi ve ona sert sert baktı. İçerde sadece sessizlik vardı ve Mathew konuşmaya sadece o ve Zohra gidince devam edeceklerini anladı. İç geçirerek, zaferiyle heyecanlanmış Zohra'nın peşinden gitti ve genç adam gerçekte kimin kazanmış olduğunu aklı başında ve ağırbaşlı bir halde merak etti. "Gittiler mi?" Çadınn girişinde durmakta olan Sond başıyla onayladı. "Auda ibn Jad haklı," dedi Kalif, Macit konuşamadan babasının tartışmasını keserek. "Kanm" -yutkundu- "inatçı olduğundan, onu burada tek başına bırakırsak, hiç şüphesiz aptalca bir planı uygulamaya koyacaktır. Onlan izleyebileceğimiz şekilde yanımızda tutmak daha iyi." Auda bunlan söylememişti. Khardan'a onun zaten bildiği bir şeyi hatırlatmıştı -Mathew usta bir sihirbazdı, Zohra çabuk kav289

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN rayan bir öğrenci. Bu umutsuz durumda, ne kadar küçük olursa olsun, herhangi bir umut önerisini geri çeviremezlerdi. Auda Khardan'a kansının cesaretini de hatırlacaktı, ama Kalif bunu yeterince iyi hatırlıyordu ve o noktada adamın konuşmasını kısa kesti. Khardan, Auda'nın eş olmayan bir eşi övmesini duymanın kendisini neden sinirlendirdiğini merak ediyordu, ama sinirlendiriyordu işte; Paladin'in onun için kullandığı övgü sözleri Kalif i kırmızı kanncanın vahşi ısınğı gibi çimdikliyordu. "Adamlan sabaha yola çıkacak şekilde hazırlayın," dedi Khardan aniden, ayağa kalkıp tartışmaya bir son vererek. Umutsuzca yalnız kalmayı istiyordu, buna ihtiyacı vardı. "Her şey yolunda giderse, Amir bizimle adil bir savaş..." "Adil mi? On bine karşı bir mi?" diye mırıldandı Caffar hüzünle. "Akarlar için adil!" diye sert bir şekilde cevap verdi Macit. "Hranalar korkaksa, koyunlannın arkasına saklanabilirler!" "Korkaklar!" Caffar kızdı. "Ben asla..." "İşler ters giderse," diye devam etti Khardan yüksek sesle, çıkması yakın kavgaya beklemeden müdahale ederek, "ve ele geçirilirsem, sonuna kadar savaşacağım. Hapisteki insanlarımız da öyle. Kılıçlarla kuşatılmış oldukları halde, hayadan için çıplak elle savaşacaklar. Ve siz şehre saldıracaksınız, umutsuzca belki, ama düşmeden önce Ouar'ın mümkün olduğunca çok takipçisini Tannlanna göndererek!" Macit -gri yanaldan biraz renklenerek, solgun gözlerine eski, vahşi panltılar gelerek- oğlunun sırtına vurdu. "Akhran, Kahinini akıllıca seçmiş!" Khardan'ın iki elini de tutarak, Kalif in yanaklannı öptü, sonra çadırdan çıktı, insanlannı savaşa çağınrken sesi çölde gümbürdüyordu. Caffar, Kalif e yanaştı. Küçük, pörsük adamın, en mudu an290

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


AKHRAN'IN KAHİNİ lannda bile daima hüzünlü görünen yüzü, şimdi gözyaşlanna boğulmaya hazır görünüyordu. Khardan'ın koluna hafifçe vurarak, gizlice etrafa bakınıp kimsenin onu duymadığından emin olarak, "Akhran şahidim, ben lanetlenmiş bir adamım. Hiçbir şey benim için yolunda gitmedi. Ama damat seçiminde lanetlenmediğimi düşünmeye başlıyorum," diye fısıldadı. Sait hiçbir şey söylemedi, ama Khardan'a kurnazca baktı, sanki buna bile güvenmiyordu ve Kalif in neler çevirdiğini merak ediyordu. Mehari binicisine saygılı bir selam verdi, sonra Raja'y1 da beraberinde götürerek aynldı. Görünüşe göre Auda da gitmişti, çünkü Khardan onu hatırlayıp da konuşmak için döndüğünde, Kara Paladin çadırda değildi. Tek başına kalan Kalif çadmn zeminindeki minderlere umutsuzlukla çöktü. Böyle bir hayat sürmek istememişti. Balın dilindeki tadından zevk almıyordu -bal, diğerleri yutabilsin diye acı sözleri tatlandırmaya yanyordu. O doğrudan ve dürüst konuşmayı tercih ederdi. Bir lafın edilmesi gerekiyorsa, o zaman dili kılıcı kadar keskin ve gerçek olmalıydı. Ne yazık ki, bu korkunç dönemde, aklından geçenleri söyleme lüksüne sahip değildi. Omuzlan bitkinlikle düştü ve uzandı. Yorgun olduğu halde, uyuyabileceğinden emin değildi. Gözlerini her kapadığında, san saçlar, gülümseyen dudaklar görüyor ve zehirli bir iğnenin batışını hissediyordu... "Özür dilerim sahip," dedi sakin bir ses, Khardan'ın tetiğe geçip oturmasına neden olarak. "Ama size özel olarak söylemek istediğim bir şey var." "Evet Sond, nedir?" diye sordu Khardan istemeyerek, cinin ciddi ifadesinden başka kötü haberlerin de olduğunu anlayarak. "Tahmin ettiğiniz gibi ya şeydi, biz cinler bilgi edinmek için dağıldık. Usti hapishaneye gitti -orada başka bir yerde olduğun291 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN dan daha az sorun yaratacağını düşündük. Raja, Kich halkının arasına kanştı. Fedj, İmam'ın rahiplerine, tapınağa girmeden, ki bunu yapamayız elbette, çünkü o başka bir Tanrının kutsal bölgesi, elinden geldiğince iyi casusluk etti. Ben kuzeye gittim ya şeydi, ve Amir'in birliklerinin arasına kanştım." "Ahmet'ten haberlerin var," diye talimin yürüttü Khardan. "Evet, ya şeydi" Sond başıyla selam verdi. "Umarım yanlış yapmamışımdır." "Hayır. Onunla ilgili birşeyler duymaktan memnun olurum. O hâlâ benim kardeşim. Bunu hiçbir şey -babamın onu reddetmesi bile- değiştiremez." "Ben de böyle hissettiğinizi düşündüm ya şeydi ve bu yüzden özgür davrandım. Onun ve yakınlarda aldığı bir kadın hakkında garip şeyler konuşulduğunu duydum. Onu gizemli koşullar altında terk eden bir kadın." Khardan'm yüzü gölgelendi. Hiçbir şey söylemedi, cine dikkatle baktı. "Genç adam bir görevi yerine getirmek için çıkana kadar bekledim, sonra çadınna girdim, bunu buldum ya şeydi" Sond Khardan'a küçük bir parşömen parçası uzattı. "Ne diyor?" diye sordu Kalif, garip işaretlere güvensizlikle bakarak. Sond, Meryem'in Ahmet'e bıraktığı notu okudu. "Görünüşe göre haftalardır onunlaymış ya şeydi," dedi Sond nazikçe. "Ahmet'in aklını çeldiğine şüphe yok. Bütün er-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


keklerin yaptığı ortak bir dedikodu var. Kadın gittiğinden beri, herkes Ahmet'in üzgün yüzünün ve kederlenen görünüşünün farkında." "Onunla ilgili planlan neydi?" diye sordu Khardan kağıdı elinde buruşturarak. 292 AKHRAN'IN KAHİNİ "İnsan ancak tahmin yürütebilir, sahip. Ama birliklerin arasındayken kardeşiniz hakkında başka bir çok şey duydum. Kannadi'nin gözdesi, ki onun adamlan da, ona hitap ettikleri şekliyle, Kafire saygı duymaya başlamışlar. Ahmet kendini hem savaş alanında ham de dışında ispatlamış. Kannadi'nin oğullan var, ama uzakta Imparator'un sarayındalar. Amir ölecek olsa, Ahmet'in kendini daha çok güç ve otorite içeren bir konumda bulabileceği konusunda fazla bir şüphe yok. Benim tahminim kadının, Meryem'in bunu bildiği ve onunla birlikte yükselmeye niyetlendiği. Belki de beklenenden daha hızlı yükselmesini sağlamak olabilir." "Tannmız bununla ne demeye çalışıyor olabilir?" dedi Khardan şaşırarak. "Meryem'i öldürerek, Amir'in hayatını kurtarmış olabiliriz." Derin bir nefes aldı, bir sonraki soruyu sormaya, cevabını duymaya isteksizdi. "Sond, kardeşim Kich'e gelecek mi?" "Evet, ya şeydi. Amir'in süvarilerine komuta ediyor." "Qu- Quar'a mı döndü?" "Sanmıyorum ya şeydi. Adamlar kardeşinizin hiçbir Tanrıya tapınmadığını söylüyorlar, İnsanların kendi başlarına olduklarını, sadece kendilerine ve birbirlerine karşı sorumlu olduklannı söylüyor." "İnsanlan saldınya uğrarsa ne yapar?" "Bilmiyorum ya şeydi. Görüşüm ileridir, ama insanın kalbindekileri göremez." Khardan iç geçirdi. "Teşekkür ederim Sond. Gidebilirsin. İyi iş çıkardın." "Akhran'ın hayır duası üzerinize olsun, sahip," dedi cin selam vererek. "Size bilgeliğiyle dokunsun." "Dokunsun gerçekten de," diye mınldandı Khardan ve etrafında daha da koyulaşıyora benzeyen karanlığa düşünceli bir şekilde bakmak için uzandı. 293 5 * < < <

Hrana, Akar, Aran: kabileler, sonunda birleşti -umutsuzluktan da olsa- Kich'e doğru hızla ve tatsız bir sessizlikle at sürdüler, her adam kendi karanlık düşünceleriyle meşguldü. Kimse -Khardan bile- Amir'in meydan okumalarını kabul edeceğine inanmıyordu. İmam kafiAerin din değiştireceğini ya da öleceğini bildirmişti ve sözünden geri dönmeyecekti. Bu çöl insanlarının son sürüşüydü. Bu, hayatın, geleceğin sonuydu. Neredeyse bütün kalplerde yeşeren umudun acı bir tadı vardı -sadece, ölümde, Akhran'ın karşısında durup "Onurumla öldüm," demeyi içeriyordu. Bedeviler Tel civarındaki kamptan ayrılırlarken, Khardan, Kahinin Gülü'nün ölüme daha önce hiç olmadığı kadar yaklaşmış olduğunu gördüğüne şaşırmadı. Yi-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ne de, inatçı bir ısrarla hayata asılıyordu. Ancak o amansız yolculukta iki kalp gerçek umut besliyordu. Zohra, Mathew'un bahsettiği ve geldiği yabancı ülkede bilindiğini söylediği bu "sis"i daha önce hiç duymamıştı. Bulutların emrine uymak için gökyüzünden aşağı inmelerini, onları sarmalarını ve korumalarını ve düşmanlarının gözlerini yanıltmalarını, imkansız olmasa bile zor buluyordu. Ama Mathew'un çadırında bir çanaktaki sudan o bulutlardan birini çağırdığını görmüştü. Tenine soğuk ve nemli dokunuşunu hisMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN setmiş, rutubetli kokusunu almış ve Mathew'un gözünün önünden yavaş yavaş kayboluşunu, çadırdaki tanıdık nesnelerin ortadan kayboluşunu ya da garip ve gerçekdışı görünmesini şaşkınlıkla seyretmişti. Mathew konuşana ve ona uzanana kadar gittiğini -vücudunun dumana dönüştüğünü- düşünmüştü. Mathew'un eli onunkini tutmuştu ve sonra Zohra hayal kırıklığını tanımıştı. "Bırak kılıçlarla okları, bir eli bile durduramayan bir bulutun faydası ne?" Mathew, her kadına büyü öğretilecek ve kadınlar kendi "sis"lerini çağıracak olsalardı, hepsini birden örtecek devasa bir bulut yaratılabileceğini sabırla açıkladı. Muhafızların kesin şaşkınlık ve korkularını, saldırmak için bir avantaj olarak kullanabilir ve herhangi biri onları yakalamadan rahatça hapishaneye girebilirlerdi. "Herhalde bizim adımıza bir ordu olarak savaşabilecek bir büyü biliyorsundur!" dedi Zohra ısrarla. Evet, diye yanıtlamıştı sabırla, ama etkili kullanmak için çalışmak gerekiyordu. Pratik yapmayınca büyü kurbandan ziyade büyüyü yapan için tehlike oluşturuyordu. "Sis büyüsü diğerlerine nazaran yapması daha basit bir büyü. Kadınlara kolayca yazmayı öğretebiliriz. Tek ihtiyacımız," diye ekledi Mathew düşünmeden, "bir su kaynağı ve hapishanede muhakkak bir kuyu olmalı." "Bunu daha önce yaptın mı?" diye sormuştu Zohra. "Elbette." "Bir sürü insanla?" Mathew cevap vermemişti ve Zohra meseleyi daha fazla kurcalamamıştı. Bu noktada, önemi yoktu. 298 AKHRAN'IN KAHİNİ * * * Develerin üstünde gerçekleşen iki günlük zor sürüş ve savaşta kurtarılan atlar adamlan koyun güden Hranaların tepelerine getirdi. Onları karşılayacak çok az insan kalmıştı, çoğunlukla değersiz sayılıp Amir tarafından geride bırakılan yaşlı erkek ve kadınlardı. Şeyhlerini hoş karşıladılar ama prensesleriyle kocasına öfkeli kelimeler ve acı bakışlar yönelttiler. Fedj belirip de Kahin Khardan hikayesini anlattığında, ok gibi bakışları şaşkınlıkla büyüdü ve Kalif e -daha az şüpheyle olmasa bile- daha derin bir saygıyla bakmaya başladılar. Hikaye tamamladınığında, gece geç vakit, tekrar dokunmuş ve süslenmiş, orası kesilmiş, burası tamir edilmişti, ta ki, Khardan, Auda'nın yanında homurdanıp, aynı giysiler olduğunu anlayana kadar. Hikaye planlanan etkisini göstermişti -ya da en azından Khardan öyle talimin ediyordu. Caffar'm kabi-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lesinin sürülerinden geri kalanla tepelerde gizlice dolanan üyeleri Khardan'ın Akhran'ın lütuflanna mazhar olduğunu duydukları anda, Khardan'ın beyni zonklayana kadar bağlılık yeminlerini kulağına fısıldayıp durdular. Acılan Tel civarındaki kuzenlerininkiyle aynıydı -su azdı, yiyecek kıymetliydi, kurtlar sürülerini yağmalıyordu, Kich'te esir tutulan aileleri hakkında endişeleniyorlardı. Kahin ne zaman yağmur yağdıracaktı? Onlara ne zaman buğdayla pirinç verecekti? Kurtları ne zaman uzaklaştıracaktı? Ne zaman Kich'e yürüyecek ve insanlannı kurtaracaktı? Macit yatmaya gittikten epey sonra, Zohra, yan-kardeşlerinden birinin tutsak edilmiş karısının boş yurdunda dinlenmeye çekildikten epey sonra, Mathew kendi kullanımına tahsis edilmiş boş bir barakanın zemininde bir battaniyeye sarındıktan epey sonra, Khardan hâlâ kaympederiyle oturuyordu ve 299 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN sessiz, uyanık Auda sönecek gibi titreyen bir ateşin yanındaydı. Yorgunluktan yanan gözlerini kırpıştırarak, esnedi ve her şeye sabırla ya "evet" ya da "Akhran'ın istediği zaman" diye cevap verdi. "Akhran'ın istediği zamanın", "hiçbir zaman" olduğunu söylemedi, ama onun söylenmemiş sözlerini herkes duydu, karanlık gözlerdeki umutsuzluğu gördü ve birer birer yanında ayrıldılar. Sond kemiklerine kadar yorgun Kalif i, ıssız, hüzünle sürüklenen bir uykuya daldığı konutuna neredeyse taşıdı. Tepelerdeki gecenin sessizliği çöldeki gecenin sessizliği gibi değildir. Tepelerin sessizliği ağaçların, kuşların ve hayvanların seslerini uyuyanın üzerine hafifçe örtülen bir battaniye gibi dokur. Çölün sessizliği rüzgarın kumdaki ıslıklı fısıltısıdır, sinsice dolaşan bir dişi aslanın uyuyanı bazen ani bir uyanıklığa çağıran homurtusudur. Tepelerin sessizliği onu uykuya çekmişti, ama Zohra, onu neyin uyardığına karar vermek için bütün duyularını zorlayarak irkildi, ona tekrar çöldeymiş gibi geldi. Hiçbir ses yoktu; her yer çok sessizdi. Eli yastığının altına kaydı, parmakları hançerinin kabzasını kavradı, ama bileği ezici bir şekilde kavrandı. "Benim, Auda." Nefesi Zohra'nm tenine dokundu. O kadar yumuşak bir şekilde konuşuyordu ki, Zohra onu duymaktan çok hissetti. "Fazla vaktimiz kalmadı!" diye soludu sesi Zohra'nın kulağına. "Yarın Kich'e varıyoruz ve yaşamım Tanrımın hizmetine, yeminimin gerçekleştirilmesine adanacak. Bu gece benimle yat! Bana bir oğul ver!" İçinde kabaran korku yavaşça duruldu. Kalbi artık göğsün300 AKHRAN'IN KAHİNİ de hızla atmıyordu, kanı kulaklarına pompalanmayı bırakmıştı. O ilk andaki dehşet korkudan kaynaklanmıştı, habersiz yakalanmaya verdiği tepkiydi. Daha rahat nefes almaya başladı; rahatladı. "Bağırmıyorsun. Bağırmayacağını biliyordum." Auda, Zohra'nm bileğindeki elini gevşetti ve onu yanına çekti. "Hayır." Zohra kafasını iki yana salladı. "Gerek yok. Kendimden eminim."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Auda onu göremiyordu; karanlık yoğundu, zifiriydi. Ama Zohra'nın kafasının hareketini, uzun, ipeksi saçların bileğine değdiğini hissedebiliyordu. Saçlarını aralamak için elini uzattı; dudakları Zohra'nın yanaklarına dokundu. "Bunu sadece sen ve ben bileceğiz." "Biri daha," dedi Zohra. "Khardan." "Evet." Auda düşündü. "Haklısın. Öğrenecek. Ama ölmüş olacağımdan bunu bana çok görmeyecek. Ve o yaşıyor olacak. Ve sana sahip olacak." Ellerini Zohra'nın kanşmış saçlarında dolaştırdı. Karanlık yumuşak ve ılıktı, yasemin kokuyordu. Çenesini çekerek, Zohra'nın dudaklarını kendininkilere yönlendirdi ve cevabı için beklentiyle, kendinden emin bir şekilde bekledi. Ertesi sabah bedevi ordusu at sürebileceklerinde ve üç gençten daha iyi savaşabileceklerinde ısrar eden yaşlı adamları da alarak Hrana'dan ayrıldı. En önde at süren Khardan, Zohra'nın alışılmadık şekilde sessiz ve kaygılı olduğunu fark etti. Yolculuklarının başında onunla Mathew'un, kadınlann alışıldık arkalardaki yerlerinde ilerlemek yerine kendisine eşlik etmelerinde ısrar etmişti. Bu hem -Caffar'la kızının ona karşı komplo kurduklarından şüphelenmekten vazgeçmeyen- ba301 MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN bası, hem de kendisi için bir tavizdi. Zohra'nm da söyledig! gibi, birlikte yeterince uzun ve uzak mesafeye yolculuk etmişler, birlikte bir çok tehlikeyle yüzleşmişlerdi. Uzun saatler süren yolculuk sırasında düşünmeye çok zamanı olduğundan onu geri bırakmakta zorlanacağının farkına varmaya başlıyordu. Arkaya bakmak ve onu atının üzerinde bir erkeğin kendine güveniyle kendine özgü bir incelikle oturduğunu görmek oldukça rahatlatıcıydı. Daha bugün, tepelerden uzaklaşırken, yaz sonunun mavi göğüne saplanan kırmızı kayalara oyulmuş yılankavi yollarda ilerlerken, Khardan kızgın kıskaçların kıstırmasını, isimsiz, rahatsız edici kaşıntının huzursuzluğunu hissetti. Zohra soğuk, uzak görünüyordu. Mathew'la yan yana at sürmek yerine, tek başına gidiyordu ve genç adamın onu sohbete çekme çabalarım soğuk bir şekilde püskürtüyordu. Yakınlarında at süren kimseye bakmıyordu -ne Mathew'a ne Khardan'a ne de daima orada olan, daima izleyen Paladin'e. Zohra bakışlarını aşağıda tutuyordu, at binerken taktığı erkeklerin hailâ yüzüne sıkıca sanlmıştı. "Hoş bir kadın," dedi Auda, atını Kalifin yanına sürüp, Khardan'ın bakışlarını takip ederek. "Bir adama bir çok güzel oğlan verecek." Saplanmış hiçbir bıçak Khardan'a bu kelimeler kadar acı vermemişti. Atının dizginlerini öyle bir öfkeyle çekti ki hayvanı neredeyse devirecekti, Kara Paladin'e kızgınlıkla, sorgularcasına baktı. En ufak bir kıvılcım görse -yeminli ya da yeminsiz, Tanrıyla ya da Tanrısız bu adam ölecekti. "Bir çok güzel oğul," diye tekrarladı Auda. Zafer parıltısıyla değil de galibi takdirle titreşen soğuk, duygulannı ele vermeyen gözlerdi. "Sevdiği adam için." 302 AKHRAN'IN KAHİNİ Omuz silken, ince dudakları kendini onaylayan bir gülüşe aralanan Auda, Kalif e başıyla selam verdi, atını mahmuzladı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ve ana gruba katılmak için atını arkalara sürdü. Yalnız kalan Khardan üreyerek derin bir nefes aldı. Demir kalbinden koparılmıştı, ama açtığı yara tazeydi ve özgürce kanıyordu, vücudunu akıldan çıkmayan, ağrıyan bir sıcaklıkla kaplıyordu. Gururlu ve vahşi, tek başına at süren Zohra'ya baktı- onun yanında at sürüyordu, arkasında değil. "Güzel oğullar," dedi kendi kendine acı acı. "Ve bir çok da güzel kız. Ama olmayacak. Bizim olmayacak. Çok geç. Bizim için, Gül asla açmayacak." Bir haftalık zor bir yolculuktan sonra, bedeviler Kich'i gördüler. Öğleden sonra geç bir vakitti. Khardan güvenli bir dinlenme yeri bulmaları için öncüleri göndermişti; bir yamaca ekilmiş büyük bir üzüm bağının raporuyla dönmüşlerdi, şehre duvarlarını ve duvarlarda konuşlanmış askerleri görecekleri kadar yakın, yine de o duvarlardan görülmeyecek kadar uzaktı. Tepenin eteğinde, ova boyunca şehir duvarlarına giden düzgün geniş bir yol uzanıyordu. Khardan etrafında yetişen üzümlerin kalın, bükülen saplanın takdir etti. Hasat görünüşe göre toplanmıştı, çünkü yaprakların arasında birkaç küçük, kırışmış, yavaş yavaş sararan üzüm vardı, bitki, meyvesinin toplanmasının ardından cansızlaşıyordu. Asmaların yanında ağaçlarla çevrili bir dere akıyordu. Zemin rutubetliydi, bağın sahibi üzümler toplandıktan sonra bağlarını sulamıştı. Haşata kadar meyve susuz daha iyi yaşar -üzümler, güneşte kurumalanna izin verilirse daha tatlı ve daha şekerli olur. "Burası kamp kurmak için iyi bir yer olacak," diye ilan et303 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ti Khardan, öncüleriyle hemfikir olarak ve, "Meyve hasat edilmiş. Sahibi şaraplarıyla ilgileniyor olacak, bitkileriyle değil. Asmalar sayesinde yoldan ve şehir duvarlarından gizleniyoaız" diye ekleyerek şeyhlerin dudaklarında köpürmeye başladığım görebildiği tartışmalann önüne geçti. Şeyhlerin, biraz şikayet ettilerse de elbette, buna verecek bir cevapları yoktu. Bir çok üzüm bağı sahibinden farklı olarak bu adam girişimci ve öngörülü olmalıydı, çünkü asmalarının kazıklarda yetişmesini sağlamıştı. Yerde düzensiz bir şekilde büyümektense, yapraklar yarın üstünde neredeyse omuz hizasında kazıktan kazığa bağlanmış iplere dolanmıştı. Yeşillik, adamları da hayvanlan da gözden saklıyordu. Sond, Kalif in üzengisinde cisimleştiğinde, Khardan atların sulanmasını idare ediyordu. "Kapıya gidip kapıyı kaç adamın koruduğunu ve girenleri ne kadar dikkatli incelediklerini öğrenmemizi ister misiniz, ya şeydi?1 "Kaç adamın koruduğunu ve ne kadar dikkatle koruduklannı biliyorum," diye cevapladı Khardan atından aşağı atlayarak. "Sen ve diğer cinler vakit gelene kadar şehirden uzak durun. Quar'ın ölümsüzleri sizi fark edecek olurlarsa, Tanrı varlığımızdan haberdar olur." "Evet, ya şeydi? Sond selam verdi ve ortadan kayboldu. Khardan atının eyerini çıkardı ve atı dereden su içmesi için bıraktı. Diğer erkekler de, atları uzayan gölgelerde tuttuklarından emin olarak, hayvanları gece için yerleştirerek aynı şeyi yaptılar. Develer akan suyun kenarına yakın çökmeye ikna edildiler. Erkekler asmaların altında yere çömelerek, tek gündelik yemeklerini yiyip, alçak seslerle konuştular. Zohra unu suyla karıştırmaya başladı, hamur topları yapa-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rak, ateş yakmaya cesaret ederlerse, pişirilebilir ve azıcık ye304 AKHRAN'IN KAHİNİ nilebilir hale getirilebilirdi. Bedeviler hamuru çiğ yerlerdi, birkaç şanslı kişi yavan yemeklerini onları barındıran asmalardan kopanlmış, gözden kaçmış, avuçdolusu buruşmuş üzümle katık etti. Yemekle ilgili söylenebilecek en iyi şey açlıklarını yatıştırdığıydı. Bir yerlerde, etraflarındaki havanın dışında, cin Usti'nin kederle inlediğini duyabiliyorlardı. Yemeğini tadını almadan ya da yediğinin bilinçli bir şekilde farkında olmadan bitiren Khardan ayağa kalktı ve şehre bakmak için tümseğin tepesine yürüdü. Güneş Kich'in duvarlarının ötesinde batıyordu ve Khardan kırmızı göğe gözünü öyle dikkatle dikip baktı ki minareler ve soğanımsı kubbeler, yüksek kuleler ve mazgallı siperler beynine oyulmuş gibiydi. Sonunda Auda kalktı ve yapışkan hamuru parmaklarından yıkamak için dereye gitti. Hai/âni çıkararak kafasını suya daldırdı, suyun boynuna ve göğsüne akmasına izin verdi. "Dere soğuk. Dağlardan geliyor olmalı. Denemelisin," dedi, parlak siyah saçlarını uçuşan kaftanının yeniyle ovalayarak. Khardan cevap vermedi. "Düşüncelerinin ateşini söndüreceğini sanmam," diye belirtti Auda kuru bir sesle, "ama ateşini giderebilir." Ona bakan Khardan yalandan hüzünlü bir şekilde gülümsedi. "Belki sonra, uyumadan önce." "Uzun süredir, dediğin şeyi düşünüyordum -Tanrın soğukkanlılıkla can almayı yasaklıyor. Bu doğru mu?" Auda bir ağaç gövdesine yaslandı, bakışlan Khardan'ınkileri şehir duvarlarındaki askerlere doğru izledi. "Evet," diye cevapladı Khardan. "Savaşın sıcakkanlılığıyla ya da öfkenin sıcakkanlılığıyla alman canı -Tanrı bunvı anlıyor ve göz yumuyor. Ama cinayeti -gizlice alınan canı, gece alınan, sırta bir bıçak saplayarak, bardağına zehir koyarak alınan 305 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN canı..." Khardan kafasını iki yana salladı. "Tanrınız garip bir adam," dedi Auda. Bu sözle ilgili daha fazla yorum yapılamayacağından, Khardan gülümsedi ve sessiz kaldı. Auda gerindi, uzun süre at binmek yüzünden sertleşen kaslannı esnetti. "Kapılardan girmek konusunda endişelisin değil mi?" "O kapılardan girdin. Muhafızların nasıl olduğunu biliyorsun. Ve o da banşçı zamanlardaydı! Artık savaştalar!" "Evet. Senin de pekala bildiğin gibi Kich'e girdim. Son ziyaretimi epey tatsızlaştırdın!" Auda hafifçe sırıttı, sonra ciddileşti. "Büyülü balığı katı dikkatleri yüzünden Blossom'a emanet ettim. Ve evet, haklısın. Savaştalar; gözetlemeleri on kat arttı." "Ve sen yine de ilk planımıza sadık kalacaksın ha?" Khardan yerde durmakta olan büyük bohçaya kaşlarını çatarak baktı -kadmlann ağır cüppelerini ve kalın peçelerini içeren bir bohça. "Şansımız kadınları aramamalarında," diye cevap verdi Auda umursamazca. "Şans!" Khardan homurdandı. Auda bir elini Khardan'ın koluna koydu. "Zhakrin beni bu-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


raya kadar getirdi. Beni kapıdan da geçirecek. Tanrın Kahini için bu kadannı yapmayacak mı?" Ses alaylı mıydı, yoksa inançla doğruyu mu söylüyordu? Khardan, Auda'ya dikkatle baktı ama karar veremedi. Adamın gözleri, ruhuna açılan tek pencere -her zamanki gibi- kapalı ve kepenkliydi. Khardan'ı iterken bu adama çeken şey neydi? Kalif bir çok defa cevabı bulduğunu düşünmüştü, oysa bir sonraki dakika uçup gitmişti. Şimdi olduğu gibi. 306 AKHRAN'IN KAHİNİ Khardan derede yıkandı, sonra battaniyesini ağaçların altıa Zohra'yla Mathew'un fısıldayarak konuştuğu, belki planlarının üzerinden geçtikleri yerin yakınına serdi, Mathew, Zohra'ya 8ariP kelimeleri tekrarlıyordu, Zohra da uyumadan önce bu kelimeleri kendi kendine tekrar tekrar mırıldanıyordu. Gece geldi ve geceyle birlikte asmaların yapraklannda tıpırdayan ince bir yağmur. Bedeviler birer birer uylaıya daldı, ölümsüzlerinin onları dinlenirken korudukları bilgisiyle güvende ve nihai yazgılarını Akhran'ın ellerine bırakarak. 307 SuPün de istediği gibi, bedevilere Kich şehrinin kapılarını açan ne Akhran Hazretleri oldu ne de Kötülüğün Tanrısı Zhakrin. Quar açtı kapıları. "Sahip, uyan!" Khardan doğruldu, eli kılıcının kabzasına gitti. "Hayır ya şeydi, tehlike yok. Bakın." Sond işaret etti. Uykuyu gözlerinden kırpıştıran Khardan sabahın erken saatinin pusunun arasından cinin gösterdiği yere baktı. "Bu ne zaman başladı?" diye sordu bakarak. "Işıkla, ya şeydi. Bir saatten fazladır seyrediyoruz ve büyüyor." Khardan, Auda'yı uyandırmak için döndü, ama Paladin'in kollarına yaslanarak rahat bir dikkatle seyretmekte olduğunu gördü. Dün gece yol bütün yolculardan arınmıştı. Bu sabah insanlar, develer, eşekler, atlar, at arabaları ve yük arabalarıyla hınca hınç doluydu, hepsi birlikte geliyor, yer için itişip kakışıyor, yolun ortasında bozuluyor ve trafiği arapsaçına çeviriyordu. Ama karmaşaya rağmen, hepsinin tek bir istikamete -Kich'e yönelmiş oldukları açıktı. AKHRAN'IN KAHİNİ Ayağa fırlayan Khardan, Zohra'nın omzunu sertçe salladı ve Mathew'un battaniyesini kavrayıp altından çekerek, genç adamı kaba bir şekilde yere attı. "Çabuk! Kalkın! Eşyalarınızı toplayın! Hayır, onlara ihtiyacımız olmayacak. Sadece Mat-hew kadın kılığına girecek. İbn Jad'la benim kılık değiştirmemiz gerekmeyecek, Akhran'a şükürler olsun." "Acele etmemize gerek olduğunu sanmıyorum," diye belirtti Auda soğukkanlılıkla, bakışı yolda ve insanlığın yol boyunca hareket eden kıvrıla kıvrıla giden yılanındaydı. "Bu sonsuz gibi görünüyor." "Tanrılarımızdan biri dualarımıza karşılık vermeyi uygun gördü," diye belirtti Khardan, eyerini atının sırtına atarken. "Her kimse, onu karşılık vermekte gevşek davranarak gücendirmeyeceğim." Auda kaşlarını düşünceli bir şekilde kaldırdı ve başka laf

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


etmeden kendi hayvanını eyerlemeye hazırlandı. O âna kadar kamp ayaklanmıştı. "Ne oluyor?" Macit aceleyle geldi, kırlaşmış saçları başındaki örtünün altına taktığı, kafasına tam oturan küçük takkenin her yanından dikilmişlerdi. Eyerini sıkıca kavrayan Khardan homurdandı ve başını aşağıdaki yola doğru salladı, ama Macit o vakte kadar görmüştü ve kaşlannı çatıyordu. "Şehre giden bu... bu kalabalıktan hoşlanmadım." "Tanrının lütfunu sorgulama baba. Bizi kapılardan geçiriyor. Muhakkak ki bu izdihamda muhafızlar dört kişiye fazla yakından bakmayacaklardır." "O halde dört yüz kişiye yakından bakacaklardır. Ben de sizinle geliyorum!" dedi Macit. "Ve ben de!" diye bağırdı Caffar acele ederek. "Bensiz bir şey yapamazsınız." 309 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Devemi hazırlayın!" koşarak gelen Sait döndü ve tekr koşarak uzaklaştı. "Hayır!" Khardan bütün yamaçta bir şaşkınlık yaratana kadar cesaret edebildiği kadar yüksek sesle bağırdı. "Şehrine giren silahlı bir sipahi kalabalığı Kannadi'ye nasıl görünür? Amir Kich'e son girdiğimizde olanları hatırlıyor. Asla beni dinlemeye ikna olmayacaktır! Plana sadık kalacağız baba! Şehre sadece Auda kanm, Mat-hew, Sond ve ben gireceğiz. Sen ve adamlar burada kalacak ve cinin rapor getirmesini bekleyeceksiniz." Şeyh Caffar yoldaki izdihamın kötüye alamet olduğunu ve kimsenin şehre girmemesi gerektiğini savundu. Aniden oğlunun tarafını tutan Şeyh Macit, bir kez daha Caffar'ın korkak olduğunu tekrarladı. Sait, Khardan'a şüpheyle ters ters baktı ve Kalif in Sond gibi Raja'yı da beraberinde götürmesinde ısrar etti ve Caffar, Raja giderse, Fedj'in arkada bırakılamayacağını bağırdı. "Pekala!" Khardan ellerini gökyüzüne doğru kaldırdı. "Bütün cinleri alacağım!" "Beni geride bırakırsanız ben gücenmem, sahip," diye konuşmaya başladı Usti tevazuyla, Kalif in karanlık, çileden çıkmış bir bakışı cansız ölümsüzün yutkunup arkadaşlanyla birlikte yok olmasına neden oldu. Herkes hazır olduğunda, Khardan şeyhlere sert bir ifadeyle baktı. "Haber almak için burada bekleyeceksiniz, unutmayın. Bana Ahkran Hazretleri üzerine yemin eder misiniz?" "Ederim," diye mırıldandı şeyhler gönülsüzce. Yaşlı adamların her birinin bu yeminin kendisi dışında herkes için geçerli olduğuna karar vermekte mükemmel bir şekilde yetenekli olduklarını bilen Khardan, üzümbağında Sul'ün alaylannınkine denk bir kaosun kopacağını güvenle bekleyebileceğinden 310 AKHRAN'IN KAHİNİ emin olarak birkaç günlük bir huzurdan daha fazlasını sağlayamadığını hesapladı. Macit'in kılıcını Caffar'ın neredeyse kellesini koparan bir selamla savurduğunu görünce tereddüte kapılan Khardan atını bahçeden dışarı sürdü, Auda, Zohra, Mathew ve -tahminine göre- üç görünmez cin peşindeydi. Bu alayın Kich'e fark edilmeden gizlice girmesi düşüncesi zihnini kemiriyordu. Kalif, o nedenle, Promenthas'ın bir meleğinin de onları izlediğini bilmiyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Khardan grubu aceleyle bağda ilerletip, yoldan biraz uzakta dere boyunca uzanan ağaçların altında durdurdu. "Konuşmayı ya Auda ya da ben yapacağız. Unutmayın, kadınlarımızın yabancılarla konuşması yakışık almaz." Bu, Meryem'in çadırından aldığı, yeşil bir kaftanla yeşil ve altın rengi pullarla süslü bir peçeyi giyerek bir kez daha kadın kılığına girmiş olan Mathew'a söylenmişti. Ama Khardan bakışlarının Zohra'ya kaymasına engel olamadı. Mathew bilgiyi ciddiyetle ve ağırbaşlılıkla kabullendi. Zohra, Khardan'a ani bir öfkeyle baktı. "Çocuk değilim ben!" diye köpürdü, atın arkasındaki bohçaya sarılmış ipi şiddetle silkip, irkilen hayvanın su sıçratarak yanlamasına dereye girmesine neden oldu. Kendini çok sert bir cevap vermekten alıkoyan Kalif, Zohra'ya sırtını döndü ve atını bağdan dışan sürerek yola yönlendirdi. Yanında ilerleyen Paladin'den gelen alçak sesli kıkırdamayı duymazdan geldi. Pekala, diye azarladı kendini, öfkesini hak etmişti. Bu uyarıyı yapmamalıydı. Zohra tehlikenin farkındaydı. Onlan ele verecek bir şey yapmazdı. Ama neden anlayamıyordu? Endişeli ve sinirliydi, onun için korkuyordu, çocuk için korkuyordu, halkı için korkuyordu. Evet, doğruyu söylemek gerekirse, ken311 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN disi için korkuyordu. Açık havada bir savaş, Ölümle yüz yüze boğuşmak -bunu anlıyordu ve bununla korkusuzca başedebilirdi. Ama bir düzenbazlık ve entrika savaşı -şehir duvarlan arasında tuzağa düşüp verilen bir savaş- bu sinirlerini bozuyordu. Ona öyle geldi ki, belki de Zohra'dan kocasının gücünü şereflendirmesini ve zayıflığını görmemiş gibi davranmasını istemek ve bir yandan da kendisinin, sahip olduğunu reddettiği zayıflığa prim vermesini beklemek pek de adil değildi. Ama bırak öyle olsun, diye karar verdi, taraçalı yokuştan kayarken. Akhran herhangi birinin yaşamının adil olduğunu asla söylememişti. Atlannı dizginlerini elde tutan dörtlü, yola tereddütle, ihtiyatla çıktı, Kich'e yönelmiş insan kalabalığına katıldılar. Kalabalığa sorgusuz sualsiz ve fark edilmeden hemen kanştılar. Herkes heyecan içindeymiş gibi görünüyordu; ve Khardan sıkboğaz edenlerin hangisini sorgulamanın güvenli olacağını merak ediyordu ki, Auda ona nazikçe dokunarak, alçak görünüşlü, güneş yanığı tenli, epey aşınmış bir cüppeye sarınmış ve kafasına tam oturan küçük, yağlı, ter lekeli bir takke giymiş adamın olduğu yönü işaret etti. Adam, bir sıranın sonunda, sahibininkine benzer bir takke takmış ve neredeyse Amir'in askerlerinden birinin taklidi, ama o kadar pis olmayan bir ceket giyen küçük bir maymun tutuyordu. Maymun kalabalığın arasında koşuşturunca çocuklar ve Mathew sevindiler. Genç adam daha önce bunun gibi bir hayvan görmediğinden, maymuna iri iri açılmış gözlerle bakıyordu. Ufacık elini uzatan maymun, birine koşuyor, yemek, para ya da insanların uzatmaya meylettiği her şey için dileniyordu. Maymun üzümü ya da gümüş parayı aldığında takla atıyor, sonra sahibine koşuyordu. Para kesesindeki son paralardan birini, kabilesinin krymet312 AKHRAN'IN KAHİNİ

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


li paralarından birini alan Khardan bir an düşündü. Amir dönene kadar Kich'te ne kadar süre kalmak zorunda olacaklarını bilmiyordu. Yiyeceğe ve uyumak için bir yere ihtiyaçları olacaktı. Ama bilgi edinmek zorundaydı. Khardan yavaş yavaş parayı başparmağıyla işaret parmağı arasında tutarak kaldırdı. Paranın pırıltısını yakalayan maymun koştu ve Khardan'ın ayaklarının dibinde tozun içinde hoplayıp zıpladı, vahşice sesler çıkararak ve ufacık ellerini birbirine vurarak göçebenin parayı vermesini işaret etti. "Hayır, hayır, küçüğüm," dedi Khardan başını iki yana sallayarak maymunla konuşuyordu, ama gerçekte gözleri sahibinin üzerindeydi. "Gelip almalısın." Maymunun sahibi bir şey söyledi ve Kalif in şaşkınlığı içinde, maymun, sanki bir hurma palmiyesiymiş gibi ustalıkla Khardan'ın kaftanına sıçradı ve bedevinin üzerine tırmandı. Kalifin kolunda koşuşturan maymun parayı Khardan'ın parmaklarından çekip aldı, sonra aşağı atlayıp sokağa indi. kalabalıktan bu başarıya tanık olanlar alkışladılar ve bedevinin kaybına güldüler. Khardan'ın yüzü kızardı ve arkasında garip bir ses duyduğunda, maymunun sahibine birkaç fiske atmak niyetindeydi. Dönerek Mathew'a ters ters baktı. "Üzgünüm Khardan," diye mırıldandı genç adam peçesinin arkasından, kıkırdamasını tutarak, gözleri neşeyle dans ediyordu. "Kendimi tutamadım." "Sessiz ol, dikkatleri üzerimize çekeceksin!" dedi Khardan sertçe, Mathew'a kendisinin neredeyse unutmuş olduğu şeyi hatırlatarak. Khardan'ın bakışları Zohra'ya çevrildi. Zohra bakışlarını aşağıya indirdi, ama ondan önce Klıardan o gözlerin karanlık derinliklerinde kahkahanın pırıldadığını gördü. 313 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Khardan kendini tutmasına rağmen bir gülümsemenin dudaklarına tutunduğunu hissetti. Gülünç görünmüş olmalıyım bunu kabul ederim. Ve genç adamın güldüğünü duymak -bütün bu süreden sonra. Özellikle bunca tehlikeyle yüzleşirken. Bu iyiye alamet ve buna razıyım. "Selamün aleyküm, arkadaşım," diye bağırdı Khardan maymunun sahibine, adam parayı maymundan almış ve yakından inceledikten sonra, omzunun üzerinde tuttuğu hırpani kumaş bir çantaya atmıştı. Maymunun sahibi başıyla selam verdi ve iki bedevi ve kanlarıyla birlikte yürümek için o tarafa geldi, keskin gözlü bakışları Kalif in kaftanında paranın belirdiğini gördüğü yere kayıyordu. "Aleyküm selam Efendi," dedi alçakgönüllülükle. Maymun o kadar nazik değildi. Sahibinin omzuna tünemiş olan yaratık Khardan'a keskin küçük dişlerini gösterdi ve tısladı. Sahibi onaylamayan bir gülüşle yaratığa vurdu ve garip bir dilde konuşarak kulağını çekti. Maymun kafasını sallayarak ve kaba bir ses çıkararak öbür omza geçti. "Özür dilerim Efendi," dedi adam. "Zar kendisine takılınmasından hoşlanmıyor. Tek kusuru bu. Bunun dışında harika bir hayvandır." "Çok faydalı bir havyana benziyor," diye belirtti Khardan kumaş çantaya bakarak. Maymunun sahibi çantanın üzerine bir şaplak indirdi, bakışları aniden kısıldı ve kaşları çatıldı. Ama bedevinin yanı sıra cana yakın bir şekilde yürüdüğünü, gözlerinin dostça ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kötülükten uzak baktığını görerek rahatladı. "Evet Efendi, "diye itiraf etti. "Yıllarca yolum Zar'la burada karşılaşana kadar tek arkadaşım olan açlıkla yürüdüm. Adı 'altın' anlamına geliyor ve bu konuda yıllardır ağırlığınca değer314 AKHRAN'IN KAHİNİ liydi. Elbette," diye ekledi aceleyle, eliyle hayvanın başının üzerinde bir işaret yaparak, "Zar kötü huylu küçük bir hayvan, gördüğünüz gibi. Çok kez ufak dişlerini başparmağıma geçirdi. Bakın." Adam kirli parmağını gösterdi. Khardan üzüntüsünü dile getirdi ve maymun hakkında daha fazla tartışmanın akıllıca olmayacağını bilerek konu değiştirmeyi daha uygun buldu. "Anlamadığım kelimeler söylediniz. Buralı değilsiniz." Adam basıya onayladı. "Evim -ev denirse tabii- Ravenchai'de. Ama yıllardır oraya uğramadım. Dürüst olmak gerekirse, arkadaşım" -Khardan'a yaklaştı ve kısık gözkapaklarınm altından kurnaz bir bakış gönderdi- "dönersem, orada beni aşk bağlılığından daha az bir şeyle karşılayacak bir karım var, ne dediğimi anlıyorsun ya." "Kadınlar!" Khardan anlayışla homurdandı. "Onun hatası değildi," dedi alçak adam cömertçe. "İş bana bayılmıyor." "Bayılmıyor mu?" diye karşılık verdi Khardan, bu garip sözü anlamak konusunda oldukça şaşırarak. "Hayır. İş ve ben pek iyi anlaşamayız. Onu zaman zaman gerçekleştiririm, ama sonunda hep tartışırız. İş onu kovalamamda ısrar eder, ben bırakmaya ve yiyecek birşeyler bulmaya ya da biraz kestirmeye ya da hana bir kadeh şarap içmeye gitmeye meylederken. İş beni bir kızgınlıkla terk eder sonunda ve işte buradayım, uyumak dışında yapacak bir şeyim yok, yiyecek yemek ya da susuzluğumu yatıştıracak şarap alacak param olmadan." Adam bunun üzerine kafasını iki yana salladı ve bu kötü talihe o kadar gerçekçi bir şekilde vah eder göründü ki, Khardan işi yaşamdaki en mantıksız varoluş olarak tanımlamakta güçlük çekmedi. 315 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Zar bana geldiğinde -ve çok garip bir hikayedir arkadaşım, çünkü Zar gerçekten bana geldi. Sultan tahtırevanında hava almaya çıktığında, sokakları arşınlıyordum -şey, hangi sokaklar olduğu sizi ilgilendirmez. Sultan ona geri verme onurunu yakalayacağım bir şey düşürür diye onun yanı sıra yürüyordum ki perdelerin aralandığını ve bu küçük arkadaşın sıçradığını gördüm." Omzunda uykuya dalmış olan maymuna hafifçe vurdu, maymunun kuyruğu sahibinin boynuna sıkıca sarılmıştı. "Doğrudan kollanma sıçradı. Muhafızların tehtırevanın diğer yanında toplanmış birkaç dilenciyi dövmekle meşgul olduklarını fark ettiğimde, onu Sultan'a geri vermeye hazırlanıyordum. Sultan onlan ilgiyle izliyordu. Görünüşe bakılırsa kimse yaratığın yokluğunun farkına varmamıştı. Maymunun kötü muamele görmüş olması gerektiğini, aksi takdirde sahibini terk etmeyeceini düşünerek, onu kaftanımın altına soktum ve bir ara sokağa dalarak kayboldum. Bu birkaç yıl önceydi ve o zamandan beridir de birlikteyiz." Ve seni o korkunç arkadaşın olan "iş"e bulaşmaktan kurta-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nyor diye düşündü Khardan biraz eğlenerek. Yüksek sesle sadece adamı iyi talihi için kutladı ve sonra umursamaz bir tavırla sordu, "Bu devasa kalabalık neden Kich'e gidiyor?" Adam ileri baktı. Şehir duvarlan artık Khardan'm ağır bir şekilde silahlanmış muhazıfların mazgallı siperlerde yürüdüğünü görebileceği kadar yakındı. Sabah güneşi altın renginde bir kubbenin üzerinde pınl pırıl parlıyordu -Quar'ın tapınağına yeni bir ek yapıldığı sonucuna vardı Khardan. Bas'ın fethedilmiş şehirlerinin zenginliği ve kanıyla ödenmişti hiç şüphesiz. Maymunun salıibi bakışlannı eğlenerek Khardan'a çevirdi. "Haberleri duymamış olman için çölde yaşaman gerekir bedevi. 316 AKHRAN'IN KAHİNİ Bugün Quar'ın İmamı şehrine muzafferane bir şekilde dönüyor." Khardan ve Auda hızla bakıştılar. "Bugün mü? Ya Amir?" "Ah, o da geliyor, sanırım," diye ekledi adam fazla ilgi göstermeden. "Herkes İmam'ı görmek için toplanıyor. Onu ve bu gece onun onuaına gerçekleştirilecek büyük kafir katliamını görmek için." "Bu gece!" "Kafirlerin katliamı mı?" Auda, dikkatleri yüzü bembeyaz olmuş Khardan'dan uzaklaştırmak için bu soruyu sormuştu. "Ne demek istiyorsun, arkadaşım? Bu kaçırmak istemeyeceğim bir görüntü gibi görünüyor." "Aylardır Kich'te esir tutulan ve Quar'a dönmeyi reddeden çölün kafiAen." Adam Khardan'la Auda'ya dikkatle baktı, hailie kaftanları ani bir huzursuzlukla fark ederek. "Bu kafiAer sizin akrabalarınız olam..." "Hayır, hayır," dedi Khardan sertçe, sarsıcı şoktan kurtulmuş olarak. "Biz şeyden... şeyden geliyoruz." Beyni çalışmayı reddederek tereddüt etti. "Simdari," diye araya girdi Auda, bedevinin dünyasının elem kumullarıyla kaplandığının farkında olarak. "Ah, Simdari," dedi maymunun sahibi. "O ülkeye hiç gitmedim, ama bu festival bittiğinde oraya yolculuk etmeyi planlıyoaım. Simdari'nin hanları hakkında neler biliyorsunuz söylesenize bana..." Auda ve "iş"le anlaşamayan serseri adam, Khardan'ın hakkında tek kelime duymadığı çeşitli hanlarla ilgili bir sohbete koyuldular. İyi alametler pek ortada değildi! Bütün planları parmaklarının arasından kum taneleri gibi kayıp gidiyordu! Sarayına, şehrine dönmekle meşgul olacak Amir'i görmeyi nasıl 317 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN umabilmişti? Ve İmam, bu gece insanlannı yok etmeye hazırlanıyordu! Umut yok, diye düşündü Khardan. Durup insanlarımın öldürülmesini seyretmekten başka bir şey yapamam. Hayır, yapabileceğim bir şey var. Aylar önce olması gerektiği gibi onlarla birlikte ölebilirim... Biri eline dokundu. Auda olduğunu düşünerek hızla döndüğünde Zohra'nın yanında yürümekte olduğunu gördü. Mantıksızca, bu kötü şans onun hatasıymış ve Zohra bundan tekrar şeytanca bir zevk alacakmış gibi hissetti. Ona yerine dönmesini emredecekti ki Zohra amacını anlayıp ona engel oldu. "Umutsuzluğa kapılma!" dedi Zohra yumuşak bir sesle.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Akhran bizimle! Bizi buraya tam zamanında getirdi ve düşmanları girmemiz için bize kapıları açıyor." Peçenin üzerindeki koyu renk gözler parladı ve parmaklan hafifçe ellerine dokundu. Khardan ona bir karşılık veremeden, ona uzanamadan, Zohra gitmişti. Arkaya bakan Khardan, Zohra'nın Mathew'la kafa kafaya vermiş fısıldaşarak konuşmakta olduğunu gördü. Genç büyücü peçeli kafasını birkaç kez kesin olarak salladı. Narin elleri bir kadınınki kadar zarif hareketler yaptı. O ve Zohra yan yana, omuzlan, vücutlan birbirine değerek yürüyorlardı. Khardan ikisine bakıp, onların açık yakınlıklarını görünce bir kıskançlık girdabına yakalandı. Auda'dan... şey, Auda'dan korktuğu zaman tecrübe ettiği acıtıcı, ezici acı değildi. Genç adamı aynı şekilde kıskanamazdı. Kıskanıyordu çünkü bu nazik büyücü karısına ondan, Khardan'm olabileceğinden daha yakındı. Paylaşılan ilgilerin, saygının, takdirin yakınlığıydı. Ve sonra Khardan irkilerek fark etti ki, tıpkı karısının Mathew'a ondan daha yakın olduğu gibi, o da Mathew'a karısına oldu318 AKHRAN'IN KAHİNİ ğundan daha yakındı. Khardan genç adamdan gerçekten hoşlanıyordu. Cesaretini biliyordu, çünkü Zhakrin Şato'sunda görmüştü. Mathew'la bir erkek olarak iyi ilişki kurması gerçeği ve Zohra'nın da aynı zamanda bir kadın olarak iyi bir ilişki kurabilmesi Kalif i tamamen şaşırtan bir olguydu. Bunun zihnini meşgul etmesine, daha fazla kederli ve umutsuz düşünceler getirmesine izin verdi. Ancak, Auda bir kez daha yanında yürümek için geldiğinde bunları unuttu. "Durum ilk düşündüğün kadar umutsuz değil, eğer bu adamın söylediğine güvenilebilirse. İmam bu gece bütün kafiAere eski Tanrılarından vazgeçmeleri ve Tek, Gerçek Tanrı Quar'a dönmeleri için bir konuşma yapacak. Reddedenlere inatçılıklarını düşünmeleri için bir gece verilecek. Sabah, şafakta, Quar'la kurtuluşu bulmayı seçecekler ya da bu hayatta kurtanlmalarının zor olduğuna hükmedilecek ve bir sonraki yaşamda bulmalan için öldürülecekler." "O zaman şafağa kadar vaktimiz var," diye mırıldandı Khardan, tamamen teselli olmamış bir halde. "Şafağa kadar," diye tekrarladı Auda omuz silkerek. "Ve düşmanımız bize kapıyı açıyor." Bunu ikinci kez duyuyorum. Khardan bunu herkesin yaptığı gibi bir mucize olarak görmeye çalıştı. Yine de aptal fareye, farelerin kışın barınabileceği harika bir yer bildiğini söyleyen aslan masalını hatırladı. "Burada," dedi aslan, ağzını açıp boğazının aşağısını göstererek. "Yürü. Dişleri dert etme." Khardan gözlerini şehir duvarlarına çevirdi, büyük ahşap kapılara, mazgallı siperlerin üzerinde toplanmış askerlere. Dişleri dert etme... 319 t 3 Kapıdan bir insan kalabalığı dalgasıyla geçtiler. Durdurmak ve sorgulamaya çalışmak şöyle dursun, hiçbir muhafız onları görmedi bile. Bedeviler muhafızlardan ziyade kalabalık yüzünden tehlikedeydiler. Auda'yla Khardan'ın tek yapabildiği

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


atları tutabilmekti. Savaşta cesur, kana ve savrulan kılıçlara alışkm ve insanlardan büyük saygı görmeye alışmış havyanlar kaba itiş kakıştan, böğürlerine çarpan dirseklerden, dilencilerin sızlanmalarından, yaygara koparan çığlıklardan ve izdihamdan ötürü sinirlenmişlerdi. Kapının hemen içerisinde, yük arabalarının mal taşıdığı büyük bir açıklık vardı. Her tür ve cinsten köle, deve ve eşekleri alana getirip götürüyor ve arabaların durduğu alanın etrafında; hayvan yemi satıcıları gerçekten büyük iş yapıyorlardı. Khardan karmaşaya göz ucuyla baktı, ama atları getirdiği için duyduğu anlık pişmanlık hızla kayboldu. Kaçarken onlara ihtiyaçları olacaktı... Akhran'ın izniyle. Kendilerine dikkatle bakmakta olan on bir-on iki yaşlarında, uzun boylu, zayıf bir oğlanı fark eden Khardan ona yaklaşmasını işaret etti. Çocuğun gözleri bedevilerin üzerinde değil, atlardaydı, çölün görkemli hayvanlarına, şehrin çarpık sokaklarında büyümüş birinin aç sevgisi ve arzusuyla bakıyordu. AKHRAN'IN KAHİNİ Çocuk şarkı söyleyen kumların özgürlüğünü hiç tatmamıştı, ama onu Gezgin Tann'nın atlarının toaınlarınm güzellik ve gücünde görebiliyor, hissedebiliyordu. Khardan'ın işaretiyle çocuk bir sapandan fırlatılmış gibi koşturdu. "Emriniz nedir, Efendi.'" Khardan'ın bakışları arabaların durduğu alanı taradı, sonra çocuğa döndü. "Atlar için yemek, su ve dinlenme yeri bulup biz işlerimizi hallederken onlara göz kulak olabilir misin?" "Onur duyanm Efendi!" dedi çocuk eyerleri almak için titreyen ellerini uzatarak. Khardan keseden kıymetli bir madeni para daha aldı. "Al, bu yemek ve ahır için. sözünü tutarsan sana da bir tane var." "Bu soylu hayvanlara zarar gelmesi için, vücuduma ahşap kazıklar saplanıp, ortadan ikiye ayrılması gerek Efendi" Çocuk Khardan'ın küheylanının boynuna elini koydu. Nazik dokunuşu hisseden hayvan sakinleşti, yine de etrafa gözlerini yuvarlayarak ve kulaklarını havaya dikmiş vaziyette bakıyordu. "Buna gerek olmayacağına inanıyorum," dedi Khardan ciddiyetle. "Onlara göz kulak ol ve eşlik et. Hırsızlıktan endişe etmene gerek yok. Bu atları bizim onayımız olmadan sürmeye kalkacak adama neler olacağını düşünmek istemiyorum." Çocuğun yüzü bunun üzerine asıldı. "Evet, Efendi," dedi özlemle, parmaklannı yeleye sevgiyle dolayarak. Khardan smtarak çocuğu belinden kavradı ve onu atın sırtına attı. Çocuk zevkle ve şaşkınlıkla yutkundu ve bedevinin, hevesli, titreyen ellerine tutuşturduğu dizginleri güçbela kavradı. "Onu sürebilirsin, benim iyi sipahim," dedi Kalif, çocuğa diğer üç atın iplerini de uzatarak. Atının kulağına bir şey söyledi ve havyan eyerde kararsızca zıplayan ve doğduğundan bu 321 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN yana at sürmüş biri görüntüsüne bürünen gururlu çocuk tarafından sürülmeye razı oldu. Diğer üç at liderlerini tereddütsüz izlediler. "Sond," diye mırıldandı Khardan saldığı soluğun altından "rahatlarının yerinde olduğundan emin ol." "Peki ya şeydi. Usti'yi başlarına nöbetçi dikeyim mi?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Şu an için. Daha sonra ona ihtiyacımız olabilir." "Peki ya şeydi." Kalif "Bir at bölmesinde bırakılmayı reddediyorum!" diyen ve bir tokat sesi ve hüngürdemeli bir sızlanmayla sona eren bir itiraz duydu. At meselesi hallolduktan sonra Khardan etrafına şaşkınlıkla baktı. En büyük endişesi kapıdan geçmek olmuştu. Bu onu soluksuz bırakan bir kolaylık ve hızla gerçekleştiğinden, Kalif tekrar bu konuda bir rahatsızlık hissi duydu, sanki kendisine içinde hediye olmadığını bildiği değerli bir hediye verilmişti ve korkunç ödemenin sonradan zorla alınmasından korkuyormuş gibiydi. Auda'nın haykırışı Mathew'u iki eşek sürücüsü tarafından ezilmekten kurtardı ve Khardan'a Kich'in ana caddesinin ortasında durmakta olduklannı ve kalabalık tarafından ezilmek ya da birbirlerinden aynlmak tehlikesi altında olduklan gerçeğini hatırlattı. Bu Zohra'nın şehri ilk görüşü olduğu halde, etrafa, Khardan'ın gizlenmiş bir huzursuzluk ve şaşkınlık olduğunu anlamaya başladığı kibirli bir küçümsemeyle bakıyordu. Onun nasıl hissettiğini biliyordu; kendi yüzünün de aynı ifadeye bürünmek üzere olduğunu hissedebiliyordu. Mathew sakindi, ama çok solgundu. Peçesinin üzerinden yeşil gözlerinin kocaman açılmış olduğu görülüyordu ve Khardan'ın arkasındaki bir şeye hızlı bakışlar fırlatıyordu. Kalif arkasına baktı, köle pa322 AKHRAN'IN KAHİNİ zarını gördü ve anladı. "Şimdi ne yapıyoruz, kardeşim?" diye sordu Auda. Gerçekten şimdi ne yapacaklardı? Khardan etrafa aciz bir şekilde bakmaya devam etti. Amir bir keresinde bedevilerden saf çocuklar olarak behsetmişti. Kannadi burada olup da Khardan'ın şaşkınlığına tanık olsaydı, Amir akıllıca hükümler veren bir adam olduğunu anlayabilirdi. Aylar önce, Khardan, çölün prensi olmanın gururuyla, saraya girmiş ve Amir'le bir görüşme talep etmiş ve görüşmüştü. Tam -bir kez daha şehir sokaklarında durur ve aylar önceki görüşmeyi hatırlarken- aldatıldığının farkına vardığında, aklında bu sefer de aynı şeyi yapmak vardı. Kasten kabul edilmiş, kasten saldırıya uğramış, kaçmasına kasten izin verilmişti. Bunun pırıltılarını görür gibi olmuştu; Meryem'in suikast girişimi çok şeyi gözler önüne sermişti, ama şimdi gerçeğin ışığı üzerinde göz kamaştırıcı bir şekilde parlıyordu. Sadece, Pukah'ın aptalca beceriksizliklerini, çift taraflı oynadığını, fesatlık yaptığını bilmeyen -ve büyük ihtimalle asla bilmeyecek olan- Khardan için, Amir'in neden bu kadar sıkıntıya girdiği hâlâ belirsizdi. Kalif acı acı küfretti, kendine aptal olduğu için ilendi. Amir şimdi onu kabul edecek miydi? Halkı hapsedilmiş, ölüme mahkum edilmiş hırpani bir prensi? Kannadi daha savaştan zaferle yeni dönmüştü. Şüphesiz haftalardır onu görmek için bekleyen ve büyük ihtimalle Amir dikkatini onlara yöneltmek için vakit ayırana kadar, daha haftalarca bekleyebilecek yüzlerce yalvaran ve iyilik isteyen insan olacaktı. Kannadi şehre varmamış bile olabilirdi. Khardan'ın düşüncelerine bir cevap gibi davul sesleri duyuldu. Bir çok tokmağın takırtısı onu Amir'in süvarileri şehir kapısından içeri girmeden birkaç dakika önce içinde bulundu323

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ğu tehlike konusunda uyardı. Bayrakları arkalarında dalgala nan askerlerin üniformaları sokaklarda dolananlann giydiği kasvetli kahverengiler, beyazlar, griler ve siyahlar arasında canlı renkleriyle kendini belli ediyordu. Hınca hınç dolu toprağa yapışmalarına sadece anlar kala yolun kenarına kaçan Khardan ve arkadaşları askerlerin kalabalığın arasında dikkatsizce at sürmelerini, yollarından çekilmeyenleri yere devirişlerini, bedduaları görmezden gelmelerini ve girişlerini ilan eden yumruklarını sallayışlarını seyrettiler. Bu adamların hepsi görevdeydi. Yolu açmak onların göreviydi ve merhametsiz bir beceriyle bunu yapıyorlardı. Ete giren bir baltayla, kitleleri yanyorlar, iyi eğitimli atlar insanları bir yandan Kasbah duvarlarına diğer yandan köle pazarı ve pazarın ilk bölmelerine doğru geri çekilmeye zorluyorlardı. Arkalanndan sırayla ilerlemekte olan piyade erleri kalabalığı geride tutmalan için üstleri tarafından hızla yerleştirildiler, erler yolun iki yanında konumlanıp, mızraklarını önlerinde yatay tutarak canlı bir bariyer oluşturdular. Geçmeye çalışanlar ya da bariyere doğru akın edenlere silahın sapıyla hızla vuruyorlardı. Khardan sürücülerin yüzlerini, Ahmet'i arayarak dikkatle inceledi, ama çok karmaşa vardı ve çelik miğferli askerlerin hepsi birbirine benziyormuş gibi geliyordu ona. Auda'nın, "Bu da ne? Neler oluyor?" diyen sesini ve bir çok sesin aynı anda, "İmam. İmam geliyor!" diye bağırdığını duydu. Koku, sıcaklık ve heyecan boğucuydu. Khardan koluna batan parmakları hissetti ve döndüğünde Mathew'un kalabalığın kabarması ve iteklemesiyle yere düşmemek için kendisine umutsuzca asılmakta olduğunu gördü. Khardan genç adamı kolundan yakaladı, yakına çekerken Auda'ya baktığında, Zoh324 AKHRAN'IN KAHİNİ ra'yı iterek görüş alanından uzaklaştırmaya çalışan fazla ateşli bir inananla hızla ve sessizce ilgilendiğini gördü. Bir soluma, bir inleme ve Quar'ın sadık kulu toza çöktü ve bilinçsiz vücudu hemen Benario'nun takipçilerinin saldırısına uğradı, üzerinde ne var ne yoksa alındı. İnsanlann gırtlaklanndan kudretli bir haykırış yükseldi, insanlar öyle bir güçle ileri atılıyorlardı ki onları tutan askerler sendeledi ve yerlerini korumak için mücadele ettiler. İmam'in kendi asker-rahipleri, sokaktan aşağıya gururla yürüyerek, sıra sıra belirdi. Amir'in adamlarından farklı olarak, bu asker-rahipler, kötülük görmekten Tann tarafından korunduklarına inandıklanndan zırh giymiyorlardı. Siyah ipek tunikler ve uzun, dalgalanan pantolonlara bürünmüş bütün asker-rahiplerin, kalbine atılan bir okun sekişi, Quar'ın elinin boğaza nişanlanmış bir kılıcın yolunu değiştirmesine dair bir hikayesi vardı. Böyle hikayeler çoğu zaman gerçekten çok da uzak değildi, çünkü asker-rahipler savaşa çığlıklar atan, karışık bir küme halinde, çıplak silahlarıyla, gözlerinde fanatizmin ışığı parlayarak koşuyorlardı. Çok sayıda düşman, karşılarında sırf korkudan kırılıyordu. Asker-rahipler kıvrık kılıçlarım ellerinde taşıyorlardı. Kalabalığın tezahüratıyla, kılıçları başlarının üzerine kaldırıyor ve zaferle sallıyorlardı. Asker-rahiplerin gelişinden sonra -ve Khardan sayıları karşısında donakalmış ve hayrete düşmüştü- kalabalığın bağırışı inanılması imkansız bir seviyeye ulaştı. Altın rengi etekler giy-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


miş, devekuşu tüyünden yapılma beyaz başlıklar takmış yüz memlûk onları izliyordu. Ellerinde sepetler taşıyorlar ve feryat eden kalabalığa avuçlar dolusu madeni para fırlatıyorlardı. Khardan bir tane yakaladı ve Auda da bir diğerini -saf gümüş. Kalif duyamıyordu, ama Auda'nın yüzündeki ifadeden sırıtan 325 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN dudaklarından çıkan kelimeleri çıkartabiliyordu. "Düşmanımız bize kapıyı açmakla kalmadı, içeri girmemiz için ödeme de yaptı!" Memlüklerin arkasında iki devasa fil görüş alanına girdi, güneş yakut ve zümrütle süslenmiş başlıklarında pırıl pırıl parlıyordu. Köleler, onlan sokaklarda yönlendirerek sürüyorlardı. Fillerin yerleri gümbürdeten ayaklarında altın, mücevherlerle süslü bilezikler parlıyordu. Uzun fildişleri altma batırılmıştı. Khardan, Mathew'un kalabalığın itmesiyle kendisininkine yapışan vücudunun titrediğini ve şaşkınlıkla iç geçirdiğini hissetti. Denizin ötesindeki yabancı ülkeden gelen genç büyücü daha önce hiç böyle devasa, mükemmel yaratıklar görmemişti ve gözlerini dikmiş, şaşkınlıktan ağzı açık bakıyordu. Filler tekerlerin üzerine inşa edilmiş dev gibi bir yapıyı çekiyorlardı, yaklaştıkça, bunun bir koçbaşınm temsili olduğu görülebiliyordu. Kurnazca ahşaptan yapılmış, parşömenle kaplanmış, devasa koçbaşı öyle ustalıklı boyanmıştı ki insan onu, ahşap kaidenin üstünde sallanan gerçek koçbaşı sunağının büyük bir versiyonu olduğunu sanabilirdi. Amir'in fethedici ordusu tarafından kilometrelerce taşınmış sunağın yanında Faysal, İmam vardı. Onun gelişiyle, tezahüratlar çılgın bir hal aldı, sonra kulaklarda bağırışlardan daha yüksek çınlayan tuhaf bir sessizliğe dönüştü. Kalabalıkta bir çok kişi dizlerinin üzerine çökerek, kendilerini yüzükoyun toza serdiler. Etraflarından bastıran kitle yüzünden kıpırdayamayanlar rahiplerinin takdisini sessizce rica ettiler. Faysal, büyük tekerlekli arabadaki tüneğinde, önce bir yana, sonra diğer yana dönerek istediklerini verdi. Birkaç yüksek rütbeli rahip yanında duruyordu. Bir asker-rahip kalabalığı arabanın tekerleklerinin yanında ilerliyor, tapınan 326 AKHRAN'IN KAHİNİ kalabalığa vahşice ve şüpheyle bakıyordu. Auda'ya bakan Khardan adamın genelde duygularını ele vermeyen yüzünün düşünceli ve ciddi olduğunu gördü ve Paladin'in bu kılıç ve fanatizm halkasını en iyi nasıl delip geçebileceğini tasarladığını düşündü. Bu manzaradan rahatsız olmuşa ya da yılmışa benzemiyordu, ancak; gözle görülür bir şekilde düşünceliydi. Büyük ihtimalle, bin kılıcın etrafından dolaşmak gibi dünyevi ayrıntılan Tanrısının ellerine bırakıyordu, diye düşündü Khardan acı acı ve tam da İmam'ın gözleri ona çevrilirken o da İmam'a baktı. Khardan baştan ayağa ürperdi. Fark edildiği için değildi. Bu, İmam'ı çevreleyen binlerce yüz arasında imkansız olmalıydı. Hayır, gözlerdeki bakış yüzünden ürpermişti -bedenle Rıha mahvedici bir tutkuyla sahip olan birinin bakışları, mantıkla aklı başmdalığı kutsal ateşin yakıp yıkan alevine feda etmiş birinin bakışlan. Çok aklı başında bir adamın delice bakışlarıydı ve Khardan'ın kalbine dehşet saldı, çünkü artık insanlarının

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sonunun yaklaştığını biliyordu. Bu adam onların kanını altın kadehine dökecek ve Tanrısına vicdan azabı duymadan, katledilen masumlara iyilik yaptığına inanarak uzatacaktı. İmam geçti ve dehşet duygusu Khardan'ın düşüncelerinden silindi, geriye sadece umutsuzluk bıraktı. Kalabalık, görünüşe göre İmam'ı tapınağına götürmek için dönmeden önce şehrin sokaklannda kıvrıla kıvrıla ilerleyecek alayı takip etmek için döndü. Amir'in askerleri rahip güvenle geçtikten sonra geri çekildiler, Khardan'la arkadaşları kitlelerle birlikte sürüklendiler. "Bundan kurtulmamız lazım!" diye bağırdı Khardan, Auda'ya, Auda başıyla onayladı. Kollarını birleştiren Auda ve Kalif birbirlerinin omuzlanna sıkıca tutunarak vücutlarıyla Zohra 327 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ve Mathew için bir kalkan oluşturdular. İtip kakanlan darbeler ve tekmelerle uzaklaştırdılar ve sakin yan sokaklardan birine ya da Kasbah'ın duvarlanndaki oyuklardan birine ulaşmak için mücadele ettiler. Hüzün Khardan'ın üzerine, kocaman bir avcı kuş gibi çöktü, kalbini kopararak, siyah kanatlarıyla onu kör ederek. Kendi kendine umut taşımadan geldiğini tekrarlasa da, aslında buraya kadar bütün insan duygularının en dikbaşlısıyla sürüklendiğini artık biliyordu. Artık umudu geride boşluk dışında bir şey bırakmadan tükeniyordu. Kollan ağrıyor, kafası gürültüden zonkluyordu, kokudan midesi bulanıyordu. Kalbinde yere çökmek ve kalabalığın ayaklarının onu unutuluşa gömmesine izin verme arzusu vardı ve sadece kendisine bağımlı olanların iyiliği için duyduğu endişe ve Auda'nın omzundaki sıkı kavrayışı onu bunu yapmaktan alıkoyuyordu. Kara Paladin yorulmak bilmez bir şekilde, onları iteleyerek ve izlemeleri için sürekli çekiştirerek bir yol açtı. Khardan adamın gücüne hayret etti, görünüşe göre imkansız ihtimallerin ağırlığı altında çökmeyen inancına daha da çok şaştı. "İnanç," diye mırıldandı Khardan, tökezleyerek, düşerek, Mathew'la Zohra'nın ona asıldığını hissederek, kendini tekrar yukarı çekerek, Auda'nın onu cesaretlendiren bağırışlarını duyarak. "İnanç -umut gittikten sonra geriye kalan tek şey. Akhran Hazretleri! İnsanların umutsuz bir ihtiyaç içindeler. Gelip bizim için savaşmanı istemiyoruz, çünkü sen eğer duyduğumuz doğruysa kendi savaşını veriyorsun. Hamle yapacak cesaretimiz var, bir yola ihtiyacımız var! Kutsal Gezgin bize bir yol göster!" Dörtlü, onları çürükler ve sıyrıklar içinde bırakan bir hızla bir duvara sürüklendiler. Duvara toslamış olmaları gerekiyor328 AKHRAN'IN KAHİNİ muş gibi görünen korku dolu bir an geçti ve sonra kalabalığın en kötü kısmı, alayın arkasından koşarak, arkalarında göreceli bir sakinlik bırakarak geçip gitti. "Herkes iyi mi?" diye sordu Khardan. Dönüp baktığında Mathew'un soluk soluğa başını salladığını, ellerinin yüzünden yırtılıp atılan peçeyi aradığını gördü. "Evet," diye cevap verdi Zohra, aceleyle Mathew'un yardımına koşarak, çünkü herhangi birinin o açık teni ve ateş gibi kızıl saçları görmesine bir anlığına bile olsa izin veremezlerdi. Auda ibn Jad'in her zamanki gibi -soğukkanlı ve rahatsız olmamış, gözlerini, artık heyecan geçtiğinden, kaftanlı bedevi-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lere aşın bir ilgi gösteriyormuş gibi görünen birkaç askere dikmişti- olduğunu anlamak için bir bakış yeterliydi. "Çabuk!" diye tısladı Auda ağzının kenarıyla, karışmış kaftanlarını düzenlemeye aynntılı bir dikkat göstererek. Acele etmiyormuş gibi görünerek, Zohra'yla Mathew'u da güderek, duvann gölgelerine ustaca hareket etti. Bu yeni tehlikeyi gören Khardan onlara katılmak için birdenbire döndü, tökezledi ve ayağının dibindeki bir nesnenin üzerine neredeyse kafaüstü düşüyordu. Bir inilti cevap verdi ona. "Kalabalığın çiğnediği bir dilenci," dedi Auda umursamazlıkla, bir gözü sokağın karşı tarafında durmakta ve onları açık bir ilgiyle seyretmekte olan askerlerdeydi. "Önemi yok. Kımıldayın!" Ama Zohra yaşlı adamın yanında diz çökmüş, nazik hareketlerle oturmasına yardım ediyordu. "Teşekkür ederim kızım," diye homurdandı dilenci. "Yaralandın mı baba? İyileştirici tılsımım yanım..." "Hayır kızım, Tann seni korusun!" Dilenci telaşlı elini uzat329 MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN ti. "Sepetim, paralarım- Çalındı mı?" "Bırak onu! Gitmeliyiz!" dedi Auda ısrarla ve Khardan onu durdurduğunda Zohra'yı sürüklemek için eğilmek üzereydi. "Bekle!" Kalif dilenciye baktı -süt gibi beyaz gözlere, kucağındaki sepete... Sadece artık onu görmüyordu, aylar önceki dilenciyi görüyordu, beyaz bir elin o sepete bir bilezik fırlattığını, duvarda mühürlenerek kapanan bir deliğin açıldığını görüyordu. Khardan etrafına bakındı. Evet, başını örtmesi için eşarp çaldığı süt pazarı oradaydı. Yukarı bakan Khardan, palmiye yapraklarının duvann yukarısında sallandığını görebiliyordu. "Akhran'a şükürler olsun!" dedi Khardan minnettarlıkla. Yaşlı adamın yanında diz çökerek, yardım etmeye çalışıyormuş gibi yaparak duvarı inceledi ve Auda'ya yanında diz çökmesini işaret etti. "Amir'in muhafızları bizi kovalıyor!" diye fısıldadı dilenciye. "Duvardaki deliği biliyorum. Bizi içeri sokabilir misin?" Süt gibi beyaz gözler kör bakışlarını Khardan'a çevirdi, buruşuk surat aniden öyle akıllı ve kurnaz bir hal aldı ki, Kalif o kör gözlerin kendisini dikkatle incelediklerine yemin edebilirdi. "Kardeşlikten misiniz?" diye sordu adam. Khardan ona şaşkınlıkla, anlamayarak baktı. Yaklaşan ve gümüş parayı dilencinin sepetine bırakan ve "Benario, Kapan Ellerin ve Hızlı Koşan Ayakların Efendisi," diyen Auda oldu. Dilencinin dişsiz ağzı pis bir gülümsemeyle aralandı ve eli çabuk bir şekilde arkaya uzandı. Kaldırdığı gizli mandal sıska vücudu ve onu örten paçavralarla gizlenmişti, ama birden arkasındaki duvarda, bir adamın süzülebileceği genişlikte bir boşluk belirdi. "Askerler bu tarafa geliyorlar!" dedi Auda sakin bir şekilde. 330 AKHRAN'IN KAHİNİ "Kıpırdamayın!" "Lanet olsun!" diye küfretti Khardan, Amir'in zevk bahçesinin sadece birkaç metre ötesinde olduğunu görebiliyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Akhran sizinle olsun ya şeydi," diye fısıldadı havada bir ses. "Ne yapılması gerektiğini biliyoruz." Askerler, çöl sakinlerinin bir Kich dilencisinde bu kadar ilginç buldukları şeyin ne olduğunu açıkça merak ederek onlara doğm geliyorlardı ki, iki sarhoş -biri parlak siyah derisi olan, upuzun boylu, kaslı kocaman bir adamdı, diğeri kraliyet ailesinden olduğu belli olan iyi giyimli bir hizmetçi- bir köşeyi döndüler ve askerlere çarptılar. İrkilen Khardan -cinlerin varlığını tamamıyla unutmuştusarhoşlarla boğuşan askerlere baktı ve Auda'nın onu duvara doğru sertçe ittiğini hissettiğinde dek hareket edemeyecek kadar şaşkındı. Mathew ve Zohra çoktan içeri girmişlerdi, Khardan onları izledi ve Auda arkasından aceleyle geldi. Bir gıcırtı sesi duyuldu ve delik kaybolmuştu, duvar pürüzsüz, kusursuzdu. Dikenli çalıdan bir örtü yerine öyle bir şevkle geçti ki, Paladin hareket etmeden önce kaftanını insanın etini yırtan çalılardan temizlemek zorunda kaldı. "Haremde, yasak yerde olduğumuzun farkmdasın değil mi!" dedi Auda soğukkanlılıkla, bahçeyi kolaçan ederek. "Hadımlar bizi yakalayacak olursa, uzun ve acı veren bir şekilde ölürüz." "Nerede olursak olalım öyle öleceğiz," dedi Khardan dikkatle bir patikaya adım atarak ve diğerlerinin de gelmesini işaret etti, "En azından bu bize Amir'le konuşmak için bir şans veriyor." "Ayrıca tapınağa gitmek için de," diye devam etti Auda. "Khandar'daki tapınakta hizmet ederken, Kich'te, tapınağın al331 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN tından Amir'in sarayına giden bir tünel olduğunu öğrendim " Khardan "Önce Kannadi'yle konuşacağız!" diyordu ki, ince bir dalın üzerine basıldığını, ağaçların arasında bir hışırtı, bir neşe ve özlem bağırışı duydu. "Meryem!" 332

4 Bir fikre takılmış olanlar deliliğinin nesnesi dışında bir şey görmez. İnanmak istediği her şeye inanır, hiçbir şeyi sorgulamaz. Ahmet çok iyi hatırladığı yeşil ve alıln pUHu peçeye bürünmüş narin şekli kavradı ve onunla yi\z yüze gelmek için hızla döndürdü. İrkilen Mathew peçenin düşmesine izin verdi. "Sen!" diye bağırdı Ahmet ve genç at[amı savurarak kendinden uzaklaştırdı. Diğerlerine ateşli gözlerle bakınca, ağabeyini gördü, ama Khardan'ın neden burada, Amir'in bahçesinde olduğunu sorgulamak aklına gelmedi. Ahmet için kalbinde tek bir soru vardı. "Nerede?" diye ısrar etti Ahmet. "Meryem nerede? Bu... adam" -kelimeyle nefesi tıkandı, titreyen parmağıyla Mathew'u işaret ediyordu- "onun giysilerini giyiyor..." Zohra, Khardan'ı dizginlemek için koluna uzanmakta geç kaldı. "Meryem öldü," dedi Kalif sert bir şekilde, düşünmeden. "Öldü!" Ahmet'in dudakları bembeyaz, oldu; durduğu yerde sendeledi. Sonra, hızlı bir hareketle, kılıcını kınından çekti ve Khardan'ın üzerine atladı. "Onu öldürdün!"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Genç askerin atlayışı boynuna dolanan güçlü bir kol tarafından engellendi. Gümüş bir bıçak parladı- Paladin'in acıma-

MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN sız gözleri Ahmet'in yanında parladı. Bir sonraki saniyede Ahmet'in kanı boğazındaki kesikten akacaktı. "Auda, hayır! O benim kardeşim!" Khardan Paladin'in bıçağı tutan elini yakaladı. Auda öldürme duruşunu bozmadı, genç adamı sıkıca tutmaya devam etti, kolu nefes borusunu öyle sıkıyordu ki Ahmet ne konuşabiliyor ne de bağırabiliyordu. Gözleri -ağabeyine dikilmiş- öfkeyle yanıyordu. Paladin'den kurtulmak için acizce mücadele ettikçe Paladin kavrayışını sıkılaştırdı. "Üzgünüm Ahmet," dedi Khardan, düşüncesiz hareketi yüzünden kendine küfrediyordu. "Ama beni öldürmeye çalıştı..." "Onu öldüren benim elimdi," dedi Mathew alçak sesle, "ağabeyininki değil. Ve doğru, zehirli bir yüzük takıyordu." Ahmet debelenmeyi bıraktı; Auda'nın kollarında gevşedi. Gözlerini kapadı ve sıcak gözyaşları gözkapaklarınm altında birikti. "Bırak gitsin," emrini verdi Khardan. "Muhafızlara haber verecek!" diye itiraz etti Auda. "Bırak gitsin! O benim kanımdan!" Auda, uğursuz bir nezaketle Ahmet'i salıverdi. Genç adam, solgun ve titreyerek gözlerini açtı ve Khardan'ın gözlerine baktı. "Her şeyin vardı! Her zaman!" diye bağırdı boğuk sesle. "Benim olan tek şeyi yok etmek zorunda miydin?" Bir hıçkırıkla sarsıldı. "Umanm seni öldürürler, hepinizi öldürürler!" Dönüp körlemesine koşan genç asker bahçenin tatlı kokulu yeşilliklerinin içine dalıverdi. Bitkilere dikkatsizce çarptığını duyabiliyorlardı. "Aptal olma Khardan! Gitmesine izin veremezsin!" Auda bıçağını tarttı. 334 AKHRAN'IN KAHİNİ Kalif tereddüt etti, sonra aceleyle bir adım öne çıktı. "Ahmet. "Çocuğu kendi haline bırak," diye sert bir emir duyuldu. Ebul Kasım Kannadi, Kich'in Amir'i bir portakal ağacının gölgeleri arasından çıktı. Sabahın kokusu bahçede asılıydı -güller, gardenyalar, yaseminler, zambaklar. Palmiye ağaçları sonsuz sırlannı fısıldıyorlardı, yakınlarda bir çeşme çağıldıyordu. Karanlık gölgelerde bir yerde bir bülbül nabız gibi atan şarkısını söylerken sesini yükseltti -tek bir, yürekleri dağlayan notayı, küçük göğsü çatlamalıymış gibi görünene kadar sesini titreterek söyledi ve sonra notayı daha da uzattı. Amir yalnızdı. Zırh giymemiş, bir kolunun üzerinden gelişigüzel attığı, dökümlü bir kaftana sarınmıştı. Bir omzu açıktaydı ve ıslak saçlarından ve teninde parlayan yağdan banyodan yeni çıkmış olduğu anlaşılıyordu. Khardan'm onu hatırladığından daha yorgun ve yaşlı görünüyordu, ama bu, divanda bir kral değil de bahçede yan giyinik bir adam olmasından kaynaklanıyor olabilirdi. Bu sabah birlikleriyla at sürmediği açıktı -görünüşe göre- ne girişi seyretmiş ne de İmam'ı şehre gelişi nedeniyle karşılamıştı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Suikastçi misiniz?" diye sordu Amir, Auda'nın hançerinin güneş ışığı vuran bıçağına soğukkanlılıkla ve korkusuzca bakarak. "Hayır," dedi Khardan, Paladin'le Amir'in arasına girerek. "Halkımın Kalifi olarak geldim!" "Halkının Kalifi hep duvarlardaki deliklerden sinsice mi girer?" diye sordu Kannadi kuru bir sesle. Khardan kızardı. "Sizi görmek için içeri girmenin düşünebildiğim tekyoluydu! Sizinle konuşmam gerekiyordu. Halkım... yann şafakta öldürüleceklerini söylediler!" 335 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN Kannadi'nin kahverengi ve yıpranmış yüzü sertleşti. "yaı varmaya geldiysen..." "Yalvarmaya değil Kralım!" dedi Khardan gururla. "Kadınlarla çocuklann, hastalarla yaşlıların gitmesine izin verin Biz..." -saraydan duvarlarının ötesine doğru çölü işaret etti— "ben ve adamlarım, sizinle adil ve açık bir savaşta karşılaşacağız." Kannadi'nin yüz ifadesi yumuşadı; neredeyse gülümsedi. Birbirine dolanmış, çiçeklenmiş asmalar ve yapışkan yapraklı ağaçlardan başka bir şey olmamasına rağmen, Khardan'ın işaret ettiği yere göz attı. "Fazla kalabalık olmamalısınız," dedi Amir yumuşak bir sesle. İnsanın içine işleyen bakışlarını Khardan'a çevirdi. "Ve benim ordumun askerleri binlerle sayılıyor!" "Yine de savaşacağız, Kralım!" "Evet, savaşacaksınız," dedi Kannadi düşünceli bir şekilde, "ve ben, sizi yok etmeyi başarana kadar bir çok iyi adamımı kaybedeceğim. Ama söylesene Kalif, çöl bedevileri ne zamandan beri savaş çağrılarını kadınları ve" -bakışları Auda'ya takıldı- "Gece Tanrısının bir paladiniyle birlikte yapıyorlar. "Yoksa, kadınlar değil de kadın mı demeliyim?" Kannadi Zohra'yı ciddiyetle inceledi, Khardan cevap veremeden konuştu. "Çölde kralın bahçesindekiler kadar güzel çiçekler açıyor. Ve görünen o ki daha cesurlar," diye ekledi, Zohra'nın meydan okuyan gözlerinin üzerinde odaklandığını ve olması gerektiği gibi alçakgönüllülükle aşağı çevrilmediğini fark ederek. Ancak görgü kuralları için vakit yoktu. Kannadi'nin tek kelimesiyle bahçesindeki davetsiz misafirler, bu dünyadan acıyla ayrılmalannı garanti edecek Yüce Cellat Hazretleriyle karşılaşırlardı. Kannadi o kelimeyi neden söylememişti, diye merak 336

AKHRAN'IN KAHİNİ etti Khardan. Onlarla oynuyor muydu? öğrenebileceği her şeyi öğrenmeyi mi umuyordu? Ama neden zahmete girecekti ki? Çok yakında bildikleri her şeyi ezilmiş bedenlerinden söküp alabilirdi. "Ve sen." Kannadi bu tuhaf sohbetin başından beri Mathew'u uzaktan inceliyordu ve şimdi gözleri nihayet merakının nesnesine dikilmişlerdi. "Ben... ben bir erkeğim," dedi Mathew, pürüzsüz, yarısaydam yanakları kızararak. "Bunu artık biliyorum!" dedi Kannadi çarpık bir gülümsemeyle. "Ne çeşit bir adamsın demek istedim? Nerelisin?" "Tirish Aranth kıtasındaki Aranthia ülkesindenim," dedi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Mathew gönülsüzce, sanki kendisine inanılmayacağından eminmiş gibi. Kannadi sadece başını salladı, ancak bir kaşını havaya kaldırdı. "Biliyor musunuz?" diye sordu Mathew endişeyle. "Evet ve İmparator da," diye belirtti Amir. "Majesteleri isterse, çok yakında senin şu anavatanını görebilirim. Şu an bile, Quar'ın Seçilmişleri Hum Denizi'ne açılmak için gemilerini hazırlıyorlar. Yani Faysal'ın boğazına takılan kılçık sensin." Mathew şaşkınlıkla, anlamayarak gözlerini kırpıştırdı. Kannadi gülümsedi, ama bu, gözlerinde yansıyan bir gülüş değil, ciddi ve ağırbaşlı bir gülümsemeydi. Khardan huzursuz bir şekilde kıpırdandı. "İmam senin Tanrının -adını unuttum- takipçilerinden biri hakkında birşeyler duymuş. Önemli değil." Mathew konuşacakmış gibi bir elini salladı. "Bas sahillerinde sanınm hepsi öldürülen takipçilerinden birinin hâlâ yaşadığını ve ülkemizde dolaştığını. Ve kayıp ve yalnız olmadığını, arkadaşları olduğunu, görünüşe göre.

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Sustu, düşünceliydi. Khardan konuşmaya cesaret edemeyerek heyecanla bekledi. "Meryem öldü yani" -Kannadi'nin sesi ifadesizdi- "ve onu öldüren de sensin." Mathew'un yüzündeki kan çekildi, ama Amirle cesurca ve sakin bir vakarla yüzleşti. "Doğru olduğunu düşündüğüm şeyi yaptım. Khardan'ı öldürecek..." "Meryem hakkındaki her şeyi biliyorum," diye sözünü kesti Kannadi. "Ama onu gönderen siz değildiniz, değil mi Kralım?" dedi Khardan aniden anlayarak. "Hayır, ben değildim. Başarılı olduğunu bilmiş olsaydım, geceleri daha rahat uyuyamayacağımdan değil," diye kabullendi Amir bir gülümsemeyle, gülümsemesi bu kez kırışıklık ağlanna gömülmüş gözlerini ısıttı. "Sen bir tehlikesin bedevi. Daha da kötüsü, masum bir tehlikesin. Yarattığın tehdit hakkında hiçbir fikrin yok. Hırslı değilsin. Kumullarının ötesini göremiyorsun. Şerefli ve güvenilirsin, başkalarına güveniyorsun. İnsan böyle bir dünyada senin gibi biriyle nasıl başa çıkabilir? Çıldırmış bir dünyada." Yorgun gözlerdeki gülümseme silindi. "Bıraktığından emin olmak istedim. Ah, Meryem aracılığıyla değil. Onu oraya ilk seferinde, casusluk etmesi için gönderdim. Ve ondan kabilelerinizin bana karşı birleştikleri raporunu aldığımda, sen bilmesen de, seni şereflendirdim. Sana ölümü Kasım'ın, en iyi yüzbaşımın kılığında gönderdim. Sana savaşta ölümü gönderdim, yüz yüze, kılıç kılıca. Geceleyin, zehirle, aşk kılığında ölüm göndermedim." "İmam," dedi Khardan. "Evet." Kannadi derin bir nefes aldı. "İmam." Duraksadı. 338 AKHRAN'IN KAHİNİ Sessizlikte akan suyun çağıltısını duyabiliyorlardı. Bülbül şarkısını söylemeyi kesmişti. Duvarların ötesinden, uzaktan, yaklaşan kalabalığın tezahüratı duyulabiliyordu. Alay yolunu tapmağa çevirmişti. "O halde buraya insanlannın hayatlarının

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ballanmasını istemeye geldin," diye devam etti Amir, sesi soğuktu. "Savaş talebini reddediyorum. Mantıksız. Harcamaya uyamayacağım hayatların ziyanı. Bırakalım yönettiğim fethedilmiş şehirler bunun kokusunu alsınlar ve boğazıma atılsınlar, "Şimdi ne yapacaksın Kalif? Gözleri şahin gözleri olan bir kadınla ne yapacaksın? Erkeklerin kadınların büyü güçlerine sahip oldukları söylenen yabancı bir ülkeden gelmiş bir adamla ne yapacaksın? Kan davası olan bir Gecenin Paladiniyle ne yapacaksın?" Onu yüreğinden vuran bu sözlerle irkilen Khardan önce cevap veremedi ve adamın niyetini çıkarmaya çalışarak Kannadi'ye sadece baktı. Ama bir şey çıkaramadı. Ya da çıkardıysa da, sadece belli belirsizdi, dönen kum fırtınalarının arasından gören bir adam gibi. "Hapse gireceğim ve insanlarımla birlikte öleceğim, Kralım," dedi Kalif sakin bir şekilde. "Elbette yapacaksın," dedi Kannadi. Ağzının bir köşesi yıpranmış yanaklarına gömüldü. Amir sesini yükselterek muhafızları çağırdı. "Ahmet ne olacak?" diye sordu Khardan aceleyle, bahçenin Patikasında çizmeli ayakların hızla yere vurduğunu duyarak. Zohra başı yukarda, gözleri parlayarak gururla duruyordu. Mathew, Kannadi'yi sessizce inceledi. Auda ibn Jad hançerini gizli, kapalı bir yere soktu ve kollannı göğsünde kavuşturarak durdu, dudaklannda Kannadi'ninki gibi tehlikeli ve karanlık 339 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN bir gülümseme vardı. Khardan dövüşmesini bekleyerek: iht' yatlı gözlerle ona baktı -dövüşmeyince rahatsız oldu. "Kardeşim kız hakkındaki gerçeği bilmeli," diye sür<.iürc[u Khardan. "Gerçeği biliyor. Kalbinde irinleniyor, bedevi," dedi Kannadi. "Oku çıkarıp kancaların hayatını almasına izin mi vereceksin? Yoksa yavaşça ilerlemesine izin mi vereceksin?" "Onu seviyorsun, değil mi?" "Evet," diye basitçe cevapladı Kannadi. "Ben de." Muhafızlar gelmiş ve Khardan'la arkadaşlannı sert hareketlerle, kabaca yakalamışlardı ve kollarını arkalarına büküyorlardı. "Yarın onu uzak tut, Kralım," diye yalvardı Khardan ısrarla, muhafızlar onu sürüklemeye çalışırken Amirle yüz yüze gelmeye çalışarak. "İnsanlarının katledilmesini görmesine izin verme!" "Onları zindana götürün," dedi Kannadi. "Söz ver bana!" Kannadi eliyle bir işaret yaptı. Khardan'ın böbreğine bir darbe indi ve Kalif bir acı inlemesiyle bükülerek mücadele etmeyi bıraktı. Muhafızlar onlan bahçeden aceleyle, direnç görmeden çıkardılar. Patikada durmuş, garip grubun götürülmesini seyreden Kannadi yumuşak bir şekilde konuştu, "Tannn seninle olsun bedevi." 340

5 v Dört mahkum zindana doğru yola koyuldular, ama sadece

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ikisi oraya vardı. Zohra, ilerledikleri sokakların karmaşasında ne olduğunu duymadı ve görünüşe göre bedevileri zindana götürmekle sorumlu teğmen de. Köşeyi dönüp de yükünün yarıya indiğini gördüğünde yüzü gülünecek bir hal aldı. Aslında Zohra güldü -ki bu da kendisini tutsak edene sevimli görünmedi. "Sabah gülemeyeceksin kafirP dedi teğmen. "Adamlar nerede -bedevi ve arkadaşı?" diye sordu birbirlerine şaşkınlıkla bakan askerlerine ısrarla. "Belki de kalabalık onları durdurmuştur," dedi hapishane komutanı kendinden hoşnut bir ifadeyle, ellerini dolgun karnının üzerine koydu ve Zohra'yı değerbilir bir ifadeyle süzmeye başladı. "Peh!" dedi teğmen, kızmış ve korkmuştu. Bu kaybı Amir'e rapor etmek onun sorumluluğu olacaktı. "Kalabalık bizi durdurmadı. Birkaç adamını aramaya gönder." Omuz silken komutan birkaç hapishane muhafızına teğmenin saraydan zindana katettiği yolu gerisin geri izlemelerini ve Amir'in askerlerinin mahkumlarını getirme konusunda yardıma ihtiyaçlan olup olmadığına bakmalarını emretti. Teğmen MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN komutanın imasını gördü ama -öfkesini çıkaracak duaımda olmadığından- sessiz kaldı ve uzakta duaıp tuğla koruma binasının penceresinden kalabalık hapishane zeminine dikkatle baktı. "Bu iki güzelle ne yapıyoruz?" diye sordu komutan parmaklarını döndürerek. "Diğerlerinin yanına koy," dedi teğmen düşünmeden. "Kötü muamele görmeyecekler." "Mımmm." Komutan dilini yağlı dudaklarının üzerinde gezdirdi. "Görmeyecekler, seni temin edebilirim. Onları nasıl... idare edeceğimi biliyorum." Ağır ağır ayağa kalkarak pencereden dışarı göz attı. "Ah, işte adamlarım geliyor, görünüşlerine bakılırsa haberlerle." Mathew fırsattan istifade Zohra'ya yaklaştı. "Ne oldu? Khardan nerede? Ona ne yaptılar?" "Paladin'le birlikte, elbette," diye fısıldadı Zohra. "Onlar için yapabileceğimiz daha fazla bir şey yok Mat-hew, ne de onlann bizim için. Yollarımız ayrıldı. Kendi başımızayız." Komutanın ofisine iki hapishane muhafızı girdi, suratlan kıpkırmızıydı ve soluk soluğaydılar. "Amir'in adamlarından ikisini bir arka sokakta bulduk. Boğazlan kesilmiş." "İmkansız! Ben hiçbir şey duymadım!" dedi sersemleyen teğmen. "Bir şey gören oldu mu?" İki muhafız başlarını "hayır" anlamında salladılar. "Amir'e rapor vermeden önce ben kendim gidip bakacağım." "Sen bunu yap," dedi komutan samimiyetle. "Ve ben de dönüşün için sana özel bir hücre hazırlatayım," diye mırıldandı neşeyle, teğmenin dimdik sokağa çıkışını izleyerek. Hapishane amiri -Sultan'ın hükmü altındaki rahat hayatını 342 AKHRAN'IN KAHİNİ hatırlayarak- Amir'in pek işinc yaramıyordu, askerlerinin de öyle, ona tepeden bakan kençünj beğenmiş bir gruptu ve sürekli komutanın ona emanet edilmiş pisliklere davranış konu-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sunda kendi yetkisi dahilinde olduğunu hissettiği şeylere karışıyordu. "Size iyi davranacağına Bunu yapacağım, çiçeklerim!" Zohra'yı aç gözlerle seyrederek ellerini ovuşturdu. "Eğer saraydaki o fiyakacı ihtiyar göt, askerlerini etrafta dolaştırmasaydı, sizin türünüzden birkaçının daha arkadaşlığı hoşuma giderdi. Ama bu gece herkes İmarrvm törenine katılıyor olacak. Erkekleriniz sizi terk etti." Pis bjr sırıtmayla Zohra'ya yanaştı ve gevşek ellerinden birini ona u/,attl "Korkaklar! Ama onları özlemeyeceksiniz. Bu gece siz kofMeıe gerçek bir erkeğin arkadaşlığının tadına varmayı g°stereceğim, öyle bir erkek ki-" Zohra ayağını adamın dizkapağma sert bir şekilde indirdi. Adamın ayağı kaydı ve düşmemek için bir sandalyeye yapışmak zorunda kaldı. Acı, koca yanaklarını soldurdu, çenesi öfkeden titriyordu. "Kafir kancık!- Zohra'nın peçeli saçını yakalayarak kafasını arkaya çekti ve onu öpmeye başladı. Zohra'nın tırnakları adamın yüzütle atıldı. Mathew adamın sarılan kollarını açmak ve Zohra'yı kurtarmak için, kolunu adamın vücuduyla Zohra'nın arasına soktu. "Komutan," diye bir ses geldi kapıdan. "Hıı?" Mathew'u üzerinden atan hapishane amiri bir eliyle hâlâ Zohra'yı acı verici bir biçimde saçından tutarak döndü. "Amir'e rapor vermeniz gerekiyor," dedi muhafız terleyen amiri dışında bir yere bakmaya çalışarak. "Hemen. Öldürülen askerlerin haberi kendisine Çoktan ulaşmış anlaşılan." "Hıh!" Komutan Zohra'yı yere savurdu. Üniformasını düzeltti, yüzünü sildi ve iki neles arasında küfrederek saray duvarlarına doğru badi badi yürüdü. "Bunları zindana götürün," :'-43 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN emrini verdi elini sallayarak. Muhafız ayağa kalkmalannı bekleyerek Zohra'yla Mathew'un tepesinde dikildi, kalkmalanna yardım etmiyor, onlan tatsız bir sırıtışla seyrediyordu. Hapishane muhafızları -çoğu bir zamanlar mahkum olan insan tortulan- komutan tarafından kaba ve merhametsiz doğalarına dayanılarak seçilmişlerdi. Komutana adil yaklaşmak gerekirse, bunlar gibi adamların dışında bu iş için gereken iradeye sahip çok az adam çıkardı. Bu ülkede hapse mahkum edilen bir adamın ölüme mahkum edilenlere gıpta etmek için sık sık iyi nedenleri olurdu. Kafirlere din değiştirtmekten vazgeçmeyen İmam'ın müdahalesiyle, Tel'de ele geçirilen bedeviler iyi muamele görüyorlardı. Muhafızlar kadmlan bir ay bakımları altında tutmaya zorlanıyorlardı, onlara dokunmaları yasaktı. Ama bu durum bu gece sona erecekti. Amir'in askerlerine ve İmam'ın asker-rahiplerine kalabalığı kontrol etmeleri için ihtiyaç duyulacaktı. Kimse mahkumlara dikkat etmeyecekti. Tecavüz, cinayet -hepsi Quar adına katledilecek olduktan sonra sabaha kim bilecekti? Kim umursayacaktı? Zohra adamın hayvan gözlerinde nefretin ve şehvetin yandığını gördü ve karanlık bastırdığında mahkumların tepesine inecek sonu açıkça anladı. Korku dolu bir gece olacaktı. Mathew'un eli, Zohra'nın ayağa kalkmasına yardım ederken, soğuk ve yapış yapıştı ve Zohra Mathevv'un da olacakların farkına vardığını anladı. İkili birbirlerine bakıştılar, korkularını değiş tokuş ettiler. Khardan gitmişti, Auda'nın mahkumu ya da gönüllü yardımcısı olmuştu. Bu tehlikeyi görememişti; aklına gelmemişti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Hapisteki kadınlar içinde bulundukları tehlikenin farkında mıydılar? Bunun için dövüşürler miydi? İnsanlarını tanıyan 344 AKHRAN'IN KAHİNİ Zohra'nın savaşacaklarından şüphesi yoktu. Huzursuz bir şekilde onları, bir delinin öğrettiği bu garip büyüyle savaşmaya ikna edip edemeyeceğini merak ediyordu. İkna olmalılar, dedi kendi kendine sertçe. Olacaklar. Akhran'ın yardımıyla. Ya da onsuz. Khardan, Auda ibn Jad'm arkasından yürüyen muhafızın gözden kaybolduğunu göz ucuyla gördü. Kalif arkadan vahşice çekildiğini hissetti. Kollarını tutan muhafızın elleri spazm geçiriyormuş gibi sıkıldı, sonra üzerinden çekildi. Özgürdü. Şaşkınlıkla dönerek iki muhafızın bedenlerinin sokakta, her ikisinin de boyunlarında birer kırmızı kesikle yatmakta olduğunu gördü. "Bu yandan!" diye tısladı bir ses. "Zohra..." diye lafa başladı Khardan, hiçbir şey duymadıklarından Zohra'yla Mathew'u ilerletmeye devam eden muhafızların arkasından hamle ederek. "Hayır!" Auda önüne çıktı. "Her şeyi mahvetmek mi istiyorsun?" Bu, Kalif in vermek zorunda kaldığı en zor karardı ve bu karan saniyeler içinde almak zorunda bırakıldı. Kadın olduğum için benden insanlarımla birlikte ölme hakkımı esirgiyor musun? Zohra'nın söyledikleri zihninde yankılandı. Auda haklıydı. Kalif sahip oldukları tek şansı pekala mahvedebilirdi. Gitmesine izin vermesi gerekiyordu -en azından şu an için. Paladin ve Kalif karanlık bir ara sokağa daldılar. Geceden de kara, iki gölgemsi şekil arkalarından aktı. Aniden birkapı açıldı. Eller Khardan'ı soğuk, sadece kapı açıldığında içeri dolan gün ışığıyla aydınlanan bir binaya çektiler. Kapı kapandı345 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ğında Kalif hiçbir şey göremedi. "Başka bir şeye ihtiyacınız var mı, Efendi? diye fısıldadı Khardan'a belli belirsiz tanıdık gelen bir ses. "Evet, Kiber. İki tane asker-rahip giysisi." "Sadece iki tane mi, Efendim?' Adam hayal kırıklığına uğramış gibiydi. "Görevinizde size yardım etmeyecek miyiz?" "Hayır, hayatım bu amaç için adandı. Sizinkiler değil ve insanlarımız harcanmamak." Bir el bir omza vuruyormuş gibi bir hışırtı sesi geldi. "Sadık bir eşlikçi oldun Kiber. Hem bana hem de Tanrıya iyi hizmet ettin. Efendimden son dileğim Zhakrin'in emrinde bir şövalye olman ve yerimi almandır. Döndüğümde ona bunun benim isteğim olduğunu söyle." "Teşekkür ederim, Efendi." Kiber'in sesi çok saygılıydı. "Cüppeler, bu şehirde bir zamanlar bizim camimiz olan kararmış kayaların altında olacak. Bu odanın ortasında zeminde yiyecek ve içecek bulacaksınız. Bütün bu yıllar boyunca size hizmet etmek benim için bir ayncalıktı, Auda ibn Jad. Bana çok şey öğrettiniz. Size layık olduğumu umarım. Zhakrin'in lütfü üzerinizde olsun!" Kapı açıldı, ışık odayı parlak bir şekilde kesti, sonra kapı kapandı ve geride kalan iki adamın solukları dışında sessiz ve karanlık kaldı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Zohra ve Mat-hew." Khardan döndü. "Gitmeliyim..." Demir gibi bir el kolunu kavradı. "Yapmaları gerekeni yapıyorlar ve biz de öyle yapacağız. Khardan, halkının Kalifi seni Zhakrin Şatosu'nun zindanlarında bana -kendi nzanla— ettiğin yemini yerine getirmeye çağırıyorum." "Ya yapmazsam," dedi Khardan, "beni öldürecek misin?" "Hayır," dedi Auda yumuşak bir şekilde. "Ben değil. Tanrınız yeminini bozanlara ne yapar?" 346 AKHRAN'IN KAHİNİ Tereddüt eden, kararsız kalan Khardan gözlerinin karanlığa alışmasını bekledi. Artık ibn Jad'ı görebiliyordu, loş ışıkta hareket eden belirsiz, gri bir şekil. "Karımla, karılarımla olmalıyım," diye düzeltti ironik bir şekilde, Mathew'un ona ait olduğunu hatırlayarak. "İnsanlarımla birlikte olmalıyım. Tehlikedeler." "Öyleler. Biz de. Zohra ve Mathew bununla nasıl savaşacaklannı anlıyorlar. Büyü bilmeden, onlara yardım edebilir misin? Hayır, onlara zarar verebilirsin. İnsanlannm bir umudu onlar ve bir umudu da sensin. Ve senin yolun benimle." "İnsanlarımı zerre Umursamıyorsun," dedi Khardan, kızgındı. Auda'nın haklı olduğunu biliyordu, ama bundan hoşlanmıyor, bununla savaşıyordu. "Tanrın emretse yarın boğazlannı kesersin." Yere uzanıp, tombvıl, mayalanmamış bir ekmek somunu aldı ve somundan büyük bir ısırık kopardı, sonra onu keçiderisi torbadan içtiği ılık, bayat suyla ıslatarak midesine yuvarladı. "Haklısın kardeşim," dedi ibn Jad, beyaz dişleri bir an için bir sırıtışla parladı. "Ama seni güden şeyin ne olduğunu biliyorum. Aramızdaki bağ bu. İkimiz de hayatlarımızı insanlarımız için feda etmeye istekliyiz. Ve artık görüyorsun, kabilenin tek yaşam şansının bu rahibin ölümü olduğunu görmüyor musun?" Khardan hiçbir şey söylemedi, ekmeği çiğnedi. "Muhakkak ki farkma vardın," diye devam etti Auda, "Amir seni hayırdualarıyla gönderdi." Kalif in gözleri inanmazlıkla kısıldı. Auda bir kahkaha patlattı, sonra aniden kesti, bakışları kapalı olan kapıya yöneldi. "Seni aptal!" sesini alrattı. "Kannadi muhafızlarına bizi oracıkta öldürmelerini emredebilirdi -emretmeliydi! Amir görmüş 347 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN geçirmiş bir adam. Zhakrin'in insanlarını biliyor, amacımı biliyor. Ve beni birkaç muhafızla hapse gönderiyor! Bedeviler!" Auda kafasını iki yana salladı. "Sende savaşçılann kılıç kolu, aslanların cesareti ve çocukların saf ruhu var. "Bu Amir, imparatorun hükümranlığının mümkün olduğunca yayılmasını isteyecek ama fayda sağlamak için bazı hedeflerin sağ bırakılmalannın önemini anlayacak bir asker. Erkekler ağır vergilerin altında ezilecek. Dişlerini gıcırdatacak ve kamçıya katlanacaklar. Ama bir adamın dinine dokunursan ruhuna dokunursun, bundan sonra da hayatına ve bu çoğu erkeğin korumak için isteyerek savaşacağı bir şeydir. Kannadi'nin söylediği bazı sözlerden güneydeki şehirlerin isyanın eşiğinde olduklarını çıkardım. Ordusunun binlerce adamdan oluştuğunu söylüyor, ama ben Kich'te bu rakama yakın asker görmedim. Elindekileri korumak için dağılmış durumda. Amir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


haklıydı," diye ekledi Paladin daha da düşünceli bir şekilde. "Ne kadar tehlikeli olduğunu hâlâ bilmiyorsun bedevi. Bunu öğrendiğinde, sanırım dünya titreyecek." Sustu, yemeye ve içmeye devam etti. Khardan da sessiz kaldı, düşünüyordu. Ancak düşünceleri onu umutsuzluk dışında bir yere götürmüyorlardı ve konuyu değiştirdi. "Senin bu adamların nereli?" diye sordu sinirli bir şekilde. "Kiber Kich'te olduğumuzu nereden biliyordu?" "Kara Büyücü onu yardıma ihtiyacım olursa diye gönderdi. Büyücü kadın insanlarımızı Faysal'ı arayabileceğim bütün diğer şehirlere gönderdi." "Kiber'le nasıl bağlantı kurdun?" diye ısrar etti Khardan. "Sürekli seninle birlikteydim! Kimseyi görmedim. Kimseyle konuşmadın..." "Onu dualarımla çağırdım, bedevi. Tannmız çağırdığımda 348 AKHRAN'IN KAHİNİ eşlikçimi bana gönderdi. Neyse, anlayamazsın." Auda ekmeği bitirdi ve gerinerek rahat bir şekilde zemine uzandı, ellerini başının altına koydu. "Biraz uyumaksın kardeşim. Gece uzun olacak." Khardan iğrenç barakanın leş gibi zeminine uzandı. Sıcak boğucuydu. Çölden daha sıcak değildi belki, ama kendini kapatılmış, tuzağa düşürülmüş, nefes almaktan aciz hissediyordu. Ara vermeksizin döndü, kıvrıldı ve boşuna kendini rahatlatmaya çalıştı. Zohra. Onun için korkuyordu, ama ona güveniyordu. Gitmesine bu yüzden izin vermişti. Cesaretini biliyordu. Birden fazla kere karşısına çıkmış ve kazanmıştı. Zeki olduğunu kabul ediyordu, hoş -çarpık bir şekilde gülümsedi— asla akıllı olamayacaktı. Keskin dili ve birden parlayan öfkesiyle sürekli aceleciydi, düşünmeden hareket ediyor ve konuşuyordu. Sadece bu hatanın onu yürüdüğü uçurumun kıyısına getirmemesini diliyordu. Ama Mathew onunlaydı. Mathew ikisine de yetecek kadar bilgeydi, üçümüze yetecek kadar, diye kabullendi Khardan. Mathew ona yol gösterecektir ve Akhran dilerse güvende olurlar. Güvende... ya sonra? Sevimsizce iç geçirerek gözlerini kapadı Khardan. Uzun bir gece. Çok uzun bir gece olabilirdi. Ebediyete kadar sürecek bir gece. 349 Onları barındırmaya yetecek sayıda hücre olmadığından, bedevi kadınlarla çocuklar zindanın merkezine konmuşlardıAylar önce ilk tutsak edildiklerinde, kendilerine şehirde evler ve Kich'in sûüanndu ellerinden geldiğince hayatlarını kazanma özgürlüğü verilmişti. Bunun karşılığında İmam şehir hayatının -çocukları için eğitim, yemek, barınak, güvenlik- gezgin âdetlerinden vazgeçip Quar'a döneceklerini ummuştu. Kocalarının çölü terk edeceğini ve ailelerine katılmaya geleceklerini ummuştu ve birkaçı yapmıştı da. Ama aylar geçtikçe ve çoğu gelmeyince, Faysal'a -görünüşte uysal ve söz dinleyenbedevi kadınların yine de çocuklarını dışarı çıkarmadıkları ve Quar Tapmağı'nın önünden, caddenin karşı tarafına geçmeksizin yürümedikleri rapor edildiğinde, İmam sabrını yitimeye başladı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Faysal kendini umutsuz hissediyordu. Mantıksız bir histi ve bunu anlayamıyordu. Bilinen dünyadaki en güçlü rahipti. Kilisenin liderliğini üstlenmesi için Khandar'a davet edilmiştiİnanmayanları o uzak, denizaşın Tirish Aranth ülkesinden Tek, Gerçek Tanrının yoluna çekmek için İmparator'un birliklerine liderlik edecek olan da FaysaPdı. Yine de yenik bir Tanrının bir avuç dolusu sıradan takipçisi açıkça ona meydan AKHRAN'IN KAHİNİ okuyor, aç^ça dünyanın gözlerinde aptal gibi görünmesine neden oluyordu. O, Faysal merhametli davranmıştı. Onlara kendilerini kurtarmaları için şans vermişti. Artık merhamet göstermeyecekti. Özetle laf yürümüş ve bedeviler, çoğunlukla kadınlarla çocuklar ve birkaç genç erkek, babalar ve kocalar toplanmış ve zindana gönderilmişti. Erkekler hücrelere konmuş, kadınlara yataklarını yerleştirecekleri, yemeklerini pişirecekleri, çocuklarıyla ilgilenecekleri yerler verilmişti. Erkekler, Amir'in askerleri ortalarda yokken gizlice dövülmüştü. Kadınlar ve genç kızlar nefret Ve şehvetle seyredilmişti. Asker-rahipler, ellerinde çıplak kılıçlarla, etraflarında dikilmişlerdi. Ölümün hayaletimsi şekli, çökük gözleri hevesli ve tetikte, zindandan sık sık geçmişti. Zohra'yla Mathew kadınlara ayrılan kısma, sırıtan muhafızların onları kapıdan itmesiyle girdiklerinde, herkes onları seyrediyordu. Yine de kimse tek kelime etmedi. Çocuklann oyunu sustu, anneler onları kaftanlarının eteklerine sıkıca bastırdılar. Sohbetler kesildi. Dişlerini gıcırdatan, çenesi sıkı ve yukarda duran Zohra insanlarının arasında yürüdü. Mathew -rahatsızlıkla bakarak ve kendisini lıuzursuz hissederek- birkaç adım arkasından geliyordu. Etrafa bakınan Zohra tanıdığı bir çok insan gördü, ama hiçbir yerde dost göremedi. Kendi kabilesinin kadınları, Hranalar, prenseslerinin onları küçük gördüğünü kelimelerden daha basit bir şekilde ortaya koyan kadınsı olmayan yöntemlerinden dolayı onu hor görüyorlardı. Akar kadınları Zohra'dan bir Hrana oldnğU) sevgilileriyle, Kalifleriyle evlendiği ve sonra bu büyük gurur konusunda duygusuz olduğu, onun yemeklerini 351 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN pişirmeyi, çadırına bakmayı ve kilimlerini dokumayı reddettiği için nefret ediyorlardı. Sait'in kabilesinin kadınları ondan bir Hrana olduğu ve hakkında duydukları dedikodular yüzünden hoşlanmıyorlardı. Mathew'a gelince, o deliydi -ölümden kaçmak için kadın gibi giyinen bir erkek. Akhran delilere büyük bir nezaketle davranılması gerektiğini buyurmuştu ve bu yüzden nezaket görüyordu. Saygı, dostluk? Sormaya bile gerek yoktu. Kadınlar Zohra'yla Mathew'un geçmesine izin vermek için ayrıldılar. Zohra onları önce dudakları bir küçümsemeyle bükülmüş olarak seyretti, kendi nefret ve alay duyguları kanını zehirle yakıyordu. Dönüp Mathew'a yan gözle bakarak neden canlarını sıktıklarını sormaya hazırlandı. Mathew'un yüzündeki ifade acımasız sözlerini durdurdu. Artan öfkeyle karışan merhamet genç adamın yeşil gözlerini gözyaşlarıyla parlatmıştı. Zohra insanlarına ikinci kez baktı -ve onları ilk kez gördü. İnsanların koşulları acınacak durumdaydı -yetersiz, sağlık-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sız gıda, az su; gündelik yaşıyorlardı, gerçekten kılıcın altında. Her kadının kalabalık mekanda battaniyesini sermeye yetecek büyüklükte yeri vardı. Çocuklar açlıkla sızlanıyor ya da oturup küçük yaşta, çok fazla şey görmüş gözlerle dünyaya bakıyorlardı. Orada burada bir kadın, kıpırdayamayacak kadar zayıf halde bir battaniyenin üzerine uzanmıştı. Bir öksürme sesi, bir hastalık kokusu vardı. Bitkileri ve tılsımları olmadan, kadınlar hastalara bakmaktan acizdiler. Avlunun sakin bir köşesinde bir battaniye gece ölenlerin üzerini örtüyordu. Yine de bu kadınların, erkekleri gibi onlan tutsak edenlerin onlardan alamayacakları birşeyleri vardı; vakarlan, onurlan. Onlara bakınca, onları çevreleyen sakin sükunete bakınca, korkmayan, Tanrılarına olan inancı taşıyan gözleri görünce, 352 AKHRAN'IN KAHİNİ Zohra kendi gururundan vazgeçti. Ruhundaki yara neşterlendi ve iltihabı aktı, sonunda iyileşmeye başladı. Bu kadınların gözleri bir aynaydı, ona kendini yansıtıyordu ve Zohra gördüğü şeyden hoşlanmadı. Erkeklerin gücünün hasretini çekerken, kadınların kendi güçleri olduğunu görmemiş ya da görmeyi reddetmişti. Birlikte hareket etmeye, insanlarını hayatta tutmaya, dünyaya çocuk getirmeye, onlan korumaya, barındırmaya ve yetiştirmeye katlanmayı gerektiriyordu. Hiçbiri diğerinden daha iyi ya da daha önemli değildi; hepsi de gerekliydi ve birbirine denkti. Birbirleri için duydukları saygı ve onur. Bu Tanrının gözünde evlilikti. Zohra bu kafa karıştırıcı düşünceleri açık bir şekilde ifade edemiyordu. Onları anlamaya bile başlayamıyordu. O anda sadece kendini utanmış ve ailelerini bir arada tutmak ve Tanrılarına inançlannı korumak için gündelik, ezici, umutsuz bir savaş veren bu cesur, sessiz kadınlara karşı değersiz hissettiğini biliyordu. Zohra'nın başı o gözlerin önünde eğildi. Adımları gücünü kaybetti ve Mathew'un kolunun kendisine dolandığını hissetti. "Hasta ya da yaralı mısın?" Konuşmadan kafasını iki yana salladı, konuşacak halde değildi. "Biliyorum," dedi Mathew ve sesi Zohra'nın duymaktan irkildiği bir öfkeyle yanıyordu. "Bu iğrenç! İnsanların birbirlerine bunu yapabildiklerine inanamıyorum! Onları buradan kurtarmalıyız, kurtaracağız Zohra!" Evet! bu yüzden yardım et ona Akhran! Kafasını kaldıran Zohra gözlerini kırpıştırarak gözyaşlanmn akmasını engelledi ve kalabalığı aradığı kişi için taradı. Orada duruyordu, sessiz 353 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN kadınlar sırasının sonunda bekliyordu. Badia -Khardan'ın annesi. Zohra çenesi hizasına bile gelmeyen kadına doğru yürüdü Badia'ya bakınca, Zohra güzelliği köşelerdeki yaşlılık çizgileriyle vurgulanan karanlık gözlerde bilgeliği gördü. O gözlerde oğlunun damarlarında akan cesareti gördü. Khardan'ı hayatını onlar için vermek üzere buraya getiren halkına karşı duyduğu sevgiyi gördü. Kibri kırılan Zohra, Badia'nın karşısında dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini uzatarak, kayınvalidesinin ellerini tuttu ve onları eğilmiş alnına götürdü.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Anne, affet beni!" diye fısıldadı. Bir leopar gelmiş ve kafasını kucağına koymuş olsaydı, Badia daha fazla şaşıramazdı. Kafası karışmış, zihninde binlerce soru olan Badia merhametli doğasından ve oğlunun güçlü, ele avuca sığmaz karısına karşı hep duyduğu gizli takdirden dolayı tepki verdi. Kızın annesinin ölmüş olduğunu, çok erken öldüğünü, kızına bir kadın bilgeliği aşılayamadan ölmüş olduğunu hatırladı. Diz çöküp kollarını Zohra'ya dolayan Badia peçeli yüzü göğsüne çekti. "Anlıyorum," dedi yumuşak bir şekilde. "Aramızda kızım, affedilmeyecek bir şey yok." "Oğlum yaşıyor!" Badia'nın gözlerindeki neşe ve minnettarlık Zohra'nm hoşuna giden ve kayınvalidesine sunmaktan gurur duyduğu bir hediyeydi. "Sadece yaşamıyor, büyük bir onurla yaşıyor," dedi Zohra, bunu, görünüşe göre, niyetlendiğinden daha sıcak bir şekilde söylemişti çünkü Badia'nın koyu renk gözlerinde bir eğlence kıvılcımının çaktığını gördü. İkili, Mathew'la beraber, etraları kadınlarla çevrili olarak 354 AKHRAN'IN KAHİNİ öğleden sonra boyunca sessizce konuştular. Öndekiler haberleri arkada olup da duyamayanlara ilettiler. Muhafızlar tavukların -onların verdiği adla- bu birbirlerine sokulmalarına ilgi duymadan ve endişelenmeden baktılar. Bırak gıdaklasınlar. Boyunlarını sıkma vakti geldiğinde onlara fazla yararı olmayacaktı. "Khardan, cinleri Quar tarafından esir tutuldukları yerden geri getirdiği için, Akhran'm Kahini ismini aldı." Tam olarak doğru değildi, ama bu dar zamanda konuşmak için yeterince doğruydu. "Ve Zohra da Akhran'm Kahini adını," diye ekledi Mathew, "Kumdan su yapabildiği için." "Bunu gerçekten yapabilir misin kızım?" diye sordu Badia şaşkınlıkla. Kadınlar arasında bir mırıldanma oldu, çoğu -Badia kadar affedici olmadıklarından- Zohra'yı şüpheyle süzüyorlardı. "Yapabilirim," dedi Zohra, sözlerine genellikle eşlik eden gurur olmaksızın. "Ve aynı şeyi yapmayı sana da öğretebilirim. Tıpkı Mat-hew'un" -geriye uzanıp Mathew'un elini aldı ve sıkıca tuttu- "bana öğrettiği gibi." Badia buna güvenmemiş gibi göründü ve konuyu değiştirmek için acele etti. "Oğlum, o nerede? Babasıyla mı?" "Khardan şehirde..." Kadınlar arasında heyecanlı bir hışırdama oldu, umut dolu bir nefes aldılar. "Bizi kurtarmaya geldi!" Badia hepsi adına konuştu. "Hayır," dedi Zohra durmadan, "bizi kurtaramaz. Erkeklerimiz bizi kurtaramaz. Biz kendi kendimizi kurtarmalıyız." Yavaşça, dikkatle, durumu açıkladı, onlar şehir duvarlarına ulaşmadan öldürüleceğini bildikleri ailelerini kurtarmak için şehre 355 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN saldırmaya cesaret edemeyen bedevilerin çelişkilerini dile oe_ tirdi. "Ama İmam sabaha öldürülmemizi emretti!" "Ve bu yüzden buradan sabaha kadar gitmiş olmalıyız," de-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


di Zohra. "Ama nasıl?" Badia yüksek duvarlara acizce baktı. "Kanat çıkarıp uçmamızı mı öneriyorsun?" "Ya da belki kumu suya dönüştürürsün ve biz de yüzeriz," önerisini getirdi Sait'in karılarından biri. Mathew'un eli Zohra'nınkini sıktı, ama uyarısı gereksizdi. Prenses'in yeni edindiği sakinlik normalde kurbanının etini kavuracak sıcak kelimeleri bastırdı. "Buraya kendimizi kurtarmak için bir planla geldik. Sul, Mat-hew'un geldiği denizin ötesindeki ülkedeki erkeklere büyü veriyor. Mat-hew, kendi ülkesinde güçlü bir büyücü." Kadınlar kaşlarını çatarak, nasıl tepki vereceklerini bilemeyerek bakıştılar. İnsan ne de olsa kibar olmalı. "Ama kızım, o deli," dedi Badia dikkatle, gücendirmek niyetinde olmadığını göstermek için Mathew'a başıyla selam vererek. "Hayır, değil," dedi Zohra. "Şey, belki biraz," diye eklemek zorunda kaldı dürüstçe. "Ama bu önemli değil. Hepimize öğretebileceği bir büyüsü var, tıpkı bana öğrettiği su yapma büyüsü gibi." "Peki bu büyü ne işe yarayacak?" diye sordu Badia. Sessizliği sağlamak için etrafa sertçe baktı. "Ülkem," dedi Mathew, yüzlerce çift siyah gözün üzerine çevrildiğini bilerek huzursuzlukla konuşuyordu, "çok soğuktur ve neredeyse her gün yağmur yağar. Büyük su kütlelerimiz -göller ve dereler- vardır ve bu nedenle havada muazzam 356 AKHRAN'IN KAHİNİ miktarda su vardır. Bazen, ülkemde, havadaki bu su o kadar yoğunlaşır ki onu görmek mümkündür, yine de insanın solunmayacağı kadar yoğun değildir." Fazla ileri gitmiyordu. Kadınların çoğu geceotu yiyen bir at kadar deli olduğuna artık iyice ikna olmuşa benziyorlardı. "Tanrı Akhran göklerden bir bulut göndermiş gibidir. Bu bulut ülkemde sis olarak bilinir" -dikkatsizce ileriye atılıverdi"ve bu sis dünyayı kapladığında, insanlar sisin arasından açıkça göremezler ve bu yüzden kafalan karışır ve yolunu şaşmrlar Tanıdık nesneler, sisten bakıldığında, garip ve gerçekdışı görünür. İnsanlar hayadan boyunca bildikleri bir ormanda dolaşırken kaybolurlar." "Sul'ün lütfuyla büyücü bu sisin kendi kendine ait bir şeklini yaratabilir ve onu kendini korumak için kullanabilir. Bu büyünün gücü aracılığyla büyücü kendini, ona bakanların zihninde ânında şüphe ve kafa karışıklığı yaratan büyülü bir sisle çevreleyebilir." "Ortadan mı kaybolur?" diye sordu Badia, kendini engellemeye çalışmasına rağmen ilgiyle. "Hayır" dedi Mathew, "ama büyücüye doğrudan bakanlara ortadan kaybolmuş gibi görünür. Ne görülebilir ne de duyulabilir, çünkü sis, hareketlerinin sesini bastınr. Böylelikle düşmanlanndan kaçabilir." Kilitli kapılardan nasıl geçeceği bir başka meseleydi, ama Mathew zamanı geldiğinde bunun çözümünün kendini göstereceğini umdu. İnsanların sis görmeye alışık olduğu ülkesinde bu büyü sadece kısmen etkiliydi ve en çok ormanda yada karanlık bir arka sokakta kendini hırsızlarla çevrilmiş olarak bulanlar tarafından kullanılırdı. MatheWun demiş olduğu gibi, basit bir büyüydü, acemilere öğretilen ilk büyülerden binydı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


357 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ve çoğu zaman yatma vaktinde öğretmenlerinden kaçmak için neşeyle tecrübe edilirdi. Ancak Mathew sisin, bırak görülmeyi, daha önce hiç hayal edilmemiş bu ülkede yaratılmasının muhafızlarından anahtarları çekip almaya ve kapıları açmaya yetecek derecede cesaret kıracağını umuyordu. Mathew'un zihninde bir tane ufacık, rahatsız edici şüphe vardı, ama onu görmezden gelmeyi tercih etti. Büyük kitabının sayfasının en altında, kırmızı mürekkeple, büyünün bireysel olarak kullanılması, korkunç koşullar icap ettirmediği sürece, grup olarak kullanılmaması şeklinde bir uyarı vardı. Bir öğretmenin ona bu uyarının nedenini açıkladığını sanıyordu, ama -öyleyse bile- Mathew o gün derste uyumuş olmalıydı, çünkü hiçbir şey hatırlamıyordu. Bu uyarı, kendi güvenli, sakin ülkesinde hiç önemli görünmemişti. Ama şimdi... şey, muhakkak ki bu korkunç bir durum olarak değerlendirilebilirdi. "Büyüyü yapmak için tek ihtiyacımız olan," diye devam etti, kadınlann gözlerinde hareketlenen ilgiyi görerek ve kendini cesaretlenmiş hissederek, "her birinizin üzerine yazması gereken parşömen. Zohra'yla ben bunları kaftanlarımızın altında getirdik. Ve suya ihtiyacımız var." "Su mu?" Badia ciddi görünüyordu. "Ne kadar su?" "Neden..." Mathew titrek bir sesle konuştu. "Adam başı bir kase dolusu. Zindanda kuyu yok mu?" "Duvarların dışında var, evet," dedi Badia. Mathew kendi kendine sövdü. Bu ülkede suyun az, kıymetli olduğu gerçeğini asla kabullenemeyecek miydi? Çılgınca düşündü. "Muhafızlar size su getiriyor olmalı. Ne zaman? Ne kadar?" Badia'nın yüzü duygularını ele veriyordu. "Bize sabahlan 358 AKHRAN'IN KAHİNİ ve akşamları su getiriyorlar. Fazla değil, belki adam başı bir bardak ve bunu da çocuklarla paylaşmak gerekiyor." Zindanın sıcak güneşi altında durmaya ve çalışmaya zorlanan kadınların şişmiş dilleriyle çatlamış dudaklarını gören Mathew ne kadarını içtiklerini ve ne kadarını çocuklanna verdiklerini tahmin etti. Öfkesi onu irkiltti. İmam elinin altında olsaydı, adamın canını alır ve asla vicdan azabı çekmezdi. Çaba göstererek kendine hakim oldu. "Bu akşam muhafızlar suyu getirdiklerinde, içmemeli, suyu güvenli bir şekilde saklamaksınız. Bir damlası bile ziyan edilmemeli, çünkü her damlasına ihtiyacınız olacak." Ve Promenthas'a dua edelim de bu yeterli olsun! "Yapacak mısınız?" diye sordu Zohra hevesle. Bütün kadınlar Badia'ya baktılar. Macit'in baş zevcesi olarak, bir liderlik rolü üstlenmeye hakkı vardı ve bu kriz sırasında bunu hak etmişti. Herkes ona saygı duyuyor, güveniyordu. "Ya hücrelerde kilitli olan genç erkekler ve kocalanmız?" "Hücreler nerede?" diye sordu Mathew etrafa bakınarak. "O binada." "Muhafız var mı?" "Üç tane. İçerdekilere kötü davranmak istediklerinde hücreye girebilsinler diye anahtarları hep yanlarında taşıyorlar," diye cevapladı Badia acı acı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Büyüyü yapmadan önce, konuna binasına gidip, muhafızları safdışı edecek ve erkekleri kurtaracağız." Mathew bunu içten olmayan bir şekilde, nasıl yapılacağından tamamen habersiz olarak söyledi. "Büyü yapıldığında erkekler size yakın durmalı, böylece sis onları da çevreler." "Savaşmak isteyecekler," dedi genç bir eş bilgiççe. "Savaşmayacaklarını anlamalan gerek," diye karşılık verdi 359 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN ve çoğu zaman yatma vaktinde öğretmenlerinden kaçmak için neşeyle tecrübe edilirdi. Ancak Mathew sisin, bırak görülmeyi, daha önce hiç hayal edilmemiş bu ülkede yaratılmasının, muhafızlarından anahtarları çekip almaya ve kapıları açmaya yetecek derecede cesaret kıracağını umuyordu. Mathew'un zihninde bir tane ufacık, rahatsız edici şüphe vardı, ama onu görmezden gelmeyi tercih etti. Büyük kitabının sayfasının en altında, kırmızı mürekkeple, büyünün bireysel olarak kullanılması, korkunç koşullar icap ettirmediği sürece, grup olarak kullanılmaması şeklinde bir uyarı vardı. Bir öğretmenin ona bu uyarının nedenini açıkladığını sanıyordu, ama -öyleyse bile- Mathew o gün derste uyumuş olmalıydı, çünkü hiçbir şey hatırlamıyordu. Bu uyarı, kendi güvenli, sakin ülkesinde hiç önemli görünmemişti. Ama şimdi... şey, muhakkak ki bu korkunç bir durum olarak değerlendirilebilirdi. "Büyüyü yapmak için tek ihtiyacımız olan," diye devam etti, kadınlann gözlerinde hareketlenen ilgiyi görerek ve kendini cesaretlenmiş hissederek, "her birinizin üzerine yazması gereken parşömen. Zohra'yla ben bunları kaftanlarımızın altında getirdik. Ve suya ihtiyacımız var." "Su mu?" Badia ciddi görünüyordu. "Ne kadar su?" "Neden..." Mathew titrek bir sesle konuştu. "Adam başı bir kase dolusu. Zindanda kuyu yok mu?" "Duvarların dışında var, evet," dedi Badia. Mathew kendi kendine sövdü. Bu ülkede suyun az, kıymetli olduğu gerçeğini asla kabullenemeyecek miydi? Çılgınca düşündü. "Muhafızlar size su getiriyor olmalı. Ne zaman? Ne kadar?" Badia'nın yüzü duygularını ele veriyordu. "Bize sabahlan 358 AKHRAN'IN KAHİNİ ve akşamları su getiriyorlar. Fazla değil, belki adam başı bir bardak ve bunu da çocuklarla paylaşmak gerekiyor." Zindanın sıcak güneşi altında durmaya ve çalışmaya zorlanan kadınlann şişmiş dilleriyle çatlamış dudaklarını gören Mathew ne kadarını içtiklerini ve ne kadarını çocuklarına verdiklerini tahmin etti. Öfkesi onu irkiltti. İmam elinin altında olsaydı, adamın canını alır ve asla vicdan azabı çekmezdi. Çaba göstererek kendine hakim oldu. "Bu akşam muhafızlar suyu getirdiklerinde, içmemeli, suyu güvenli bir şekilde saklamaksınız. Bir damlası bile ziyan edilmemeli, çünkü her damlasına ihtiyacınız olacak." Ve Promenthas'a dua edelim de bu yeterli olsun! "Yapacak mısınız?" diye sordu Zohra hevesle. Bütün kadınlar Badia'ya baktılar. Macit'in baş zevcesi olarak, bir liderlik rolü üstlenmeye hakkı vardı ve bu kriz sırasında bunu hak etmişti. Herkes ona saygı duyuyor, güveniyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Ya hücrelerde kilitli olan genç erkekler ve kocalanmız?" "Hücreler nerede?" diye sordu Mathew etrafa bakınarak. "O binada." "Muhafız var mı?" "Üç tane. İçerdekilere kötü davranmak istediklerinde hücreye girebilsinler diye anahtarları hep yanlannda taşıyorlar," diye cevapladı Badia acı acı. "Büyüyü yapmadan önce, koruma binasına gidip, muhafızları saf dışı edecek ve erkekleri kurtaracağız." Mathew bunu içten olmayan bir şekilde, nasıl yapılacağından tamamen habersiz olarak söyledi. "Büyü yapıldığında erkekler size yakın durmalı, böylece sis onları da çevreler." "Savaşmak isteyecekler," dedi genç bir eş bilgiççe. "Savaşmayacaklarını anlamaları gerek," diye karşılık verdi 359 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Badia kendinden emin bir şekilde ve gözlerinde, kudretli Macit'e bile diz çöktürdüğü bilinen çelik pırıltısı vardı. Ancak parıltı soldu ve Badia ciddi bir içtenlikle Zohra'ya baktı. "Bunu yapmazsak kızım, başka şansımız var mı?" "Hiç yok," dedi Zohra yumuşak bir şekilde. "Burada öleceğiz," -sustu, pis pis gülümseyen muhafızlara baktı- "çok korkunç bir şekilde öleceğiz. Ve erkeklerimiz ölümlerimizin öcünü almak için ölecek." Badia başıyla onayladı. "Halkımızın sonu gelecek." "Evet." Söylenecek başka bir şey, söylemenin daha yumuşak bir yolu yoktu. Kadınlar, ciddi şeyler düşünmek ya da dua etmek için başını eğmiş olan Badia'yı seyrederek beklediler. Sonunda Badia gözlerini kaldırıp gelininin gözlerine dikti. "Akhran'ın oğlumla evlenmesi için seni seçmesindeki bilgeliği görmeye başlıyorum. Muhakkak ki seni buraya Tanrı gönderdi ve belki deliyi de" —Akhran'ın bile bunu yapacağını kabullenmeye hazır değilmiş gibi görünüyordu- "bize yardım etmesi için." Badia, Mathew'a döndü. "Bize yapmamız gereken şeyi göster." 360

7 Gece, Kich şehrinin bazı semtlerine indi, diğerlerinde kapıda bekliyordu. Tapınak ve onu çevreleyen topraklar güneşten daha parlak parıldıyordu; meşaleler ve şenlik ateşleri karanlığı geri püskürtüyor ve İmam'ın halkıyla konuşacağı tapınak merdivenlerinin etrafında yükseltilen bariyerin dışında tutuyordu. Devasa altın koçbaşı yapı hazırdaydı. Altın sunak tapınağın içine taşındığından, bir başka sunak inşa edilmiş ve rahipler tarafından kutsanmış, yaşayanların ve ölülerin ruhlarının Quar'a inançlarını sunmaları için hazır hale getirilmişti. İmam ve rahipleri insanlarla gece yarısı konuşacaklardı. Faysal onları sözleriyle büyülemek, onları, kendileri ve diğerleri için bütün düşüncelerini kaybedecekleri ve sadece Tanrı için varolacakları, kutsal bir çılgınlığın ateşli doaığuna çekmek niyetindeydi. Böyle bir durumda katledilmiş kadın ve çocukların yanan vücutlarından yükselen duman, cinayetle kokmayacak, kokulann en tatlısı olacaktı ve göklere tütsü gibi yükselecekti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Tapınağın etrafındaki ışıkların parlak pırıltıları şehrin geceye teslim olmuş daha karanlık semtleriyle bir tezathk oluşturuyordu. Sokaklar gece geç vakit -genelde- boştu. Etrafta dolanan müşterilerden para koparmaya çalışmak için son fırsatını MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN kullanan ve artık sadece dükkanlarını kapatan ve tapınağa doğru koşturmaya başlayan tüccarlar dışında. Faysal'm, Quar'ın takdisini almak için biraz fazladan iknaya ihtiyacı olabilecekleri arayan asker-rahipleri bazen görülebiliyordu. Bu yüzden Kasbah'a yakın bir sokaktan aşağı yürümekte olan iki asker-rahip fazla dikkat çekmiyordu. Sokak karanlık ve boştu, karşısındaki tezgahlar kepenklenmiş ve kapatılmıştı. Ev ve hanların ışıkları sönmüştü, çünkü bu gece kimse yatağında uyumayacaktı. İlk bakışta sokak fazla boş görünüyordu ve Khardan küfretti. "Burada değil." "Hayır burada," diye karşılık verdi Auda soğukkanlılıkla. Gözlerini kısıp koyu gölgelere bakan Khardan, göğü aydınlatan parlak alevlerin yansıyan ışığında, duvarın yanına çömelmiş kamburunu çıkarmış şekli güçbela çıkarabildi. "Benario'nun takipçileri bu gece Quar'a değil, bu kutlamaların et ve içki demek olduğu kendi Tanrılarına tapınıyor olacaklar," dedi Auda pis bir gülümsemeyle. Yeterince doğruydu. O kalabalıkta birden fazla insan cüzdanının kayıp, mücevherinin çalınmış olduğunu keşfedecekti. Birden fazla adam evine döndüğünde sandıklarının boş olduğunu görecekti. Sokaklardan aşağı sessizce ilerleyerek, Amir'in askerleriyle karşılaşma olasılığına karşı gözünü dört açmış olan Khardan, Auda'nın kolunu yakaladı ve işaret etti. "Bak, saraydaki herkes kutlamaya katılmıyor." Uzakta bir kulede tek bir ışık yanıyordu. Orada -aşağıdaki ikili onu göremeseler de— Kannadi oturuyordu. Odasında tek başına, haritalan ve raporlarıyla çevrili olan Kannadi raporların her birini dikkatle okuyor, her birine konsantre oluyor, 362 AKHRAN'IN KAHİNİ notlar alıyordu. Yine de soluğu kesilmiş, susturulmuş, gergin sessizliği dinlediğinde, Amir kendini bir hançerin ucunda duruyormuş gibi hissediyordu. Üzerinde hiçbir kontrolü olmadığı güçleri harekete geçirmişti ve sonu hayır mı olacaktı şer mi sadece Sul bilirdi. Auda omuz silkti. Işık uzaktaydı ve bir tehdit oluşturmuyordu. Yavaşça hareket ederek kör dilencinin, sırtını Kasbah'ın duvanna vererek oturduğu yere yürüdüler. Ama çıplak ayaklarının ikisinin de duyabileceği bir ses çıkarmamasına rağmen, yeterince yumuşak bir şekilde hareket etmişlerdi. Süt gibi beyaz gözler açıldı, kafa onlara doğru döndü. "Asker-rahipler," dedi sepetini uzatarak. "Quar adına, merhamet edin." "Giysilerimizin kokusunu alıyorsun, içindeki adamların değil," diye karşılık verdi Auda yumuşakça, sepete birkaç madeni para atarak ve Khardan'a da aynı şeyi yapmasını işaret ederek. Kalif kabilesinin son parasını saklayan keseyi uzattı. Dilenci burnunu kırıştırdı. "Haklısın. Tütsü kokmuyorsunuz. Ama o sesi tanıyorum. Kardeşlikten olmadığı halde Benario'nun parolasını söyleyen sizler, ne istiyorsunuz?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Auda bundan rahatsız olmuş gibi göründü ve dilenci sırıttı, dişsiz ağzı alevlerle aydınlanan gecede karanlık bir çukurdu. Elini uzatarak Khardan'm kolunu tuttu, onun kadar zayıf ve kuvvetsiz görünen biri için şaşırtıcı bir sıkılıkta kavramıştı. "Bana ne yapacağınızı söyleyin, at kokan adam" -diğer eli Auda'yı yakaladı- "ve ölüm kokan adam." "Ölüm benim misyonum, yaşlı adam," dedi Auda sert bir şekilde. "Ve ne kadar az bilirsen o kadar iyi." "Ölüm senin misyonun," diye tekrarladı dilenci, "yine de Amir'i öldürmek için gelmedin, çünkü bunu bugün gerçekleş363 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN tirebilirdin. Konuştuğunuzu duydum -fark etmiş olabileceğiniz gibi, kulaklarım çok iyidir. Benario aldığını, bazen iki katıyla geri verir. Sokağın altından tapmağa giden tüneli nasıl bulacağınızı bilmek isteyebileceğinizi düşünüyorum." "Böyle bir bilgi ilgi çekici olurdu," dedi Auda. "Bu gece olmasa bile başka bir gece." Dilenci kıkırdadı ve ikisini de tutmayı bıraktı. Ancak onları o kadar sıkı tutmuştu ki, Khardan sonradan epeyce bir süre boğum boğum parmakların etindeki sıcak baskısını hissetmeye devam etti. "Başka paramız yok," dedi Kalif, yaşlı adamın peşinde olduğu şeyin bu olduğunu düşünerek. Dilenci parayı Sul'ün alttaki diyarlanna gönderirmiş gibi bir el hareketi yaptı. "Paranızı istemiyorum. Ama yardımım karşılığında bana verebileceğiniz bir şey var." "Nedir?" diye sordu Khardan isteksizce, kör gözlerin içini görebildiğine dair esrarengiz bir izlenim edinerek. "Bugün erkeği yanından geçip gidecekken zavallı bir dilenciye yardım etmek için duran kadının adı." Khardan şaşkınlıkla irkilerek gözlerini kırpıştırdı. "Adı mı?" Auda'ya kuşkuyla baktı, Auda omuz silkti ve acele etmeleri gerektiğini işaret etti sabırsızlıkla. "Zohra," dedi Khardan yavaşça ve gönülsüzce, bunda özel bir şey olduğunu hissederek ve bunu paylaşmaktan hoşlanmayarak. "Zohra," diye fısıldadı kör dilenci. "Çiçek. Ona uyuyor. Artık kalbimde" -boş gözler kısıldı- "ve beni koruyacak. Duvardan geçtiğinizde, dört adım atın, yassı taşlan olan bir patikaya varacaksınız. Bu patikayı kırk adım takip edin, üzerinde ahşap bir kapı olan bir duvara geleceksiniz. Bu duvarda altın koçba364 AKHRAN'IN KAHİNİ sının işareti vardır. Kilit yoktur, hoş, Kannadi'nin olmasını istediğine bahse girerim," diye kıkırdadı yaşlı adam. "İmam ve rahipleri bugünlerde saraya serbestçe girip çıkıyorlar. Tüneli izleyin, sizi kilidi olan bir kapıya götürecek. Ama sen, ölümün adamı, onu açmakta güçlük çekmeyeceksin. Kapı sizi sunak odasına çıkaracak." Böyle diyen dilenci elini arkasına kaydırdı. Bir "klik" sesi duydular ve duvardaki delik açıldı. Auda içeri daldı ve Khardan dilencinin sıska omzuna dokunduğunda arkasından girmek üzereydi. "Ahkran'm lüftu üzerine olsun, baba." "Kadının adını öğrendim," dedi dilenci keskince. "Bu gece bütün ihtiyacım bu olacak." Şaşıran, anlamayan, ama dilencinin büyük olasılıkla deli ol-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


duğunu düşünen Khardan onu bıraktı ve -o gün ikinci kezAmir'in sarayının yasak zevk bahçesine süzüldü. Dilencinin talimatlarını yerine getirmek konusunda güçlük çekmediler. Onlara adım sayılarıyla tarif etmiş olması iyiydi, çünkü ağaçların altındaki karanlık yoğundu. Kendileri de körmüş gibi ilerlediler, Khardan ayrı düşmesinler diye Auda'nın kolunu tutmak zorunda kaldı. Dikkatle ilerleyerek, yerlere kadar uzanan dallardan kurtuldular, ama çoğunlukla patika temizdi ve izlemesi kolaydı. Auda adımları içinden sayıyordu ve yassı taşların üzerinde, kokulu ağaçların altında süzülerek, dans eden çeşmeleri geçerek aceleyle ilerlediler. Kırk adım onları bahçenin geri kalan kısmına nazaran daha az yeşillik bir bölüme getirdi. Ağaçların dalları altından çıkınca, gökteki kırmızı parıltı sayesinde görebildiler ve aradıkları kapıyı buldular. Ahşabın üzerindeki koçbaşı ürkütücü bir şekilde parlıyordu. Khardan gözlerin onu düşmanlıkla izlediği gibi huzursuz 365 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN edici bir izlenime kapıldı ve kapıyı açıp tünele girmek içi davrandı ama Auda onu durdurdu. "Bir dakika," dedi Paladin. "Ne var? Buraya gelmek için sabırsızlanan sendin," dedi Khardan sinirle. İbn Jad'ın bütün söylediği, "Bekle," oldu. Khardan'ın şaşkınlığına rağmen, Kara Paladin, gözleri daha da parlak ışık saçıyormuşa benzeyen koçbaşının karşısında dizlerinin üzerine çöktü. Kaftanının içinden birşeyler çıkaran Auda onu sağ elinde ileriye uzattı. Khardan bunun üzerinde parlak gümüşle işlenmiş sade bir yılan olan siyah bir madalyon olduğunu gördü. "Şu andan itibaren," dedi Auda ibn Jad açıkça, "hayatım senin ellerinde Zhakrin. Catalus'un ölürken, halkımızın sadece hayatlarını ve özgürlüğünü değil, ölümsüz ruhlarımızı da almaya çalışan Faysal denen bu adama ettiği kan lanetini gerçekleştirmek için ilerliyorum." Auda kaftanına uzandı ve Khardan'ın kolaylıkla tanıdığı bir nesneyi çıkardı -yılan hançeri. Paladin sol elindeki hançeri madalyonla aynı hizaya kaldırdı. "Bu hançeri tutan el artık benim elim değil, senin elindir Zhakrin. Onu düşmanımızın kalbine hatasız bir süratle yönlendir." Auda'nın ışığa doğru dönen yüzü mermer gibi solgun ve soğuktu, dünya dışı bir sakinlikle donmuştu, acımasız gözleri karanlık ve kör adamın görmeyen kürelerinden daha boştu. Soğuk bir rüzgar çıktı ve bahçe boyunca esti. Bir kötülük dalgası Khardan'a öyle bir çarptı ki güçlükle ayakta durabiliyordu, kendini zayıf, titrek ve güçsüz hissetti, yoksa döner ve lanetli olduğunu anladığı bu yerden kaçardı. Burada ne yapıyorum, diye düşündü bedevi prens dehşet366 AKHRAN'İN KAHtNt le Beni gönderen sen miydin Akhran, yoksa kandırıldım mı? Bu kötü adama hileyle mi bağlandım ve bu iş Sul'ün Karanlık Çukuruna düşmem ve ruhumu sonsuza dek kaybetmemle mi sonuçlanacak? Auda'yla Faysal arasındaki fark ne? Muhakkak ki Zhakrin yapabilirse Tek, Gerçek Tanrı olmak için

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çabalayacaktır! Göklerde beni dünyada bu yola yönlendiren neler oluyor? Bu kötü ruhlu rahibin canını savaşta alacaktım, ama canını ondan karanlıkta çekip almakta bir payım olsun istemiyorum. Ancak benimle savaşta ytiz yüze gelmeyecek ve insanlarımı onu öldürmeden nasıl kurtarabilirim? Yardım et bana Akhran! Yardım et! Ve sonra Auda konuştu, sesinde bir yumuşaklık ve çarpık bir nüktedanlık vardı. "Son bir dua Zhakrin. Bu adamı, Khardan'ı, benim yaptığım gibi, yeminini yerine getirmekten muaf tut. Ben öldüğümde, ölümümün öcünü alması gerekmeyecek. Eğer kanım ona bulaşırsa, sadece hayırduayla olacak, bedduayla değil. Çok yakında senin yanına gelme beklentisiyle ilerleyen biri olarak bunu istiyorum Zhakrin." Auda, hançerle madalyonu gecenin içinde daha da yukarı kaldırarak başını eğdi. Khardan ürpererek, yine de yanıtını aldığını hissederek, kendi iradesiyle davranmakta özgür olduğunu anlayarak duvara yaslandı. Bir sınırlama -eğer gerçekten vardıysa- kalkAuda, yüzükoyun yere kapandıktan sonra ayağa kalktı. Hançeri öperek çalıntı rahip cüppesinin kıvrımları arasına kaydırdı. Madalyonu öperek boynuna astı. "Görülecek," dedi Khardan. "Görülmesini istiyorum," diye cevap verdi Paladin. 367 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Onu gördüklerinde, kim olduğunu anlayacak ve seni öldürecekler." "Büyük olasılıkla. Amacıma ulaşacak kadar uzun yaşayacağım -Tanrım bunun olmasını sağlayacak- sonrasının önemi yok." Auda kapıyı açtı, ama Khardan yolunu kapadı. "Bu adamı görecek ve konuştuğunu duyacağım," dedi Kalif sevimsiz bir şekilde. "İnsanlarımla ilgili emrini iptal etmesi için ona son bir şans vermek istiyorum. Saldırmadan önce bana bunun için söz verir misin?" "Öldürecekleri tek adam ben değilim," diye karşılık verdi Auda sakallı dudaklarından geçen bir gülümsemenin hayaletiyle. "Tanrının adıyla yemin et!" Auda omuz silkti. "Pekala, ama sadece bu seni rahatlatacağı için. Yemin ederim." Biraz daha kolay nefes alan Khardan kolunu çekti ve Auda'nın yanında yürüyerek tünele girdi. Kapı arkalarından ses çıkarmadan kapandı. 368

8 V "Pekala, buraya kadar," dedi Sond, efendisinin az önce arkasında kaybolduğu tünel kapısına hüzünle bakarak. "Bir başka Tanrının kutsal mekanına giremeyiz." "Burada kalıp arkalannı kollayabiliriz," önerisinde bulundu Fedj. "Peh! Kime karşı koruyacağız?" diye cevap verdi Sond tatsız bir şekilde. "Herkes tören için toplanıyor. Sadece Amir'in korumaları etrafta ve onlar da sayıca fazla değiller. Anladığım

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kadarıyla, Kannadi onları kalabalığı kontrol etmekle sorumlu olanları desteklemek için gönderdi." "Amir'in mutfağına gidebilir ve akşam yemeği için neler hazırladıklarına bakabiliriz," önerisinde bulundu Usti tombul ellerini ovuşturarak. "Sahibenin seni çağırdığını mı duydum?" Sond kaşlannı çattı. "Bu numarayı üzerimde çok fazla kullandın," dedi Usti çalımlı bir asaletle. "Yemek zamanı geceli çok oldu, gece yarısına bir saat kadar var. Burada yapabileceğimiz başka bir şey yok ve mutfağı ziyaret etmekten bir zarar geleceğini sanm..." "Usti!" Bu -kesinlikle- kadınsı bir sesti. "Akhran adına!" Usti ölü balığın karnı gibi solgunlaştı. MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN "Şşşt!" dedi Sond, dikkatle dinleyerek. "Bu ölümlü bir dil değil..." "Usti! Sond! Fedj! Neredesiniz?" İsimler, sanki konuşan kendisiyle yarışıyormuş gibi ısrarla, ancak istemeyerek söyleniyordu. "Biliyorum! Bu Pukah'ın meleği!" Sond şaşkına dönmüş ve bundan hoşlanmamış gibi görünüyordu. "Burada ne yapıyor olab..." "Deliyi unutuyorsun," diye lafını kesti Fedj. "Onun komyucu meleği ne de olsa." "Haklısın. Aklımdan çıkmış." Cin kaşlarını çattı. "Böyle seslenmemeliydi. Çjuar'ın şehirdeki bütün ölümsüzlerinin dikkatini çekecek." "Ona gideceğim," dedi Raja ve yok olur olmaz, güçlü cinin yanında küçük, hassas ve kırılgan görünen beyaz cüppeli, gümüş saçlı melekle birlikte döndü. "Promenthas'a şükürler olsun ki sizi buldum!" diye bağırdı Asrial, ellerini çırparak. "Yani..." -şaşkınlıkla kızardı- "Akhran'a şükürler olsun!" "Size nasıl hizmet edebiliriz hanımefendi!" diye sordu Sond sabırsızca. "Önce," diye araya girdi Fedj, arkadaşına azarlayıcı gözlerle bakarak, "acınız için üzüntülerimizi sunmak isteriz." "Acım mı?" Asrial huzursuz, nasıl karşılık vereceği konusunda kararsız gözüktü. "Bizi affedin, ama arkadaşımız Pukah'ın kalbinizde çok özel ve onurlu bir yer kazandığı -nasıl olduğunu anlayamadıysam da- gözümüzden kaçmadı." "Korkarım, o şekilde hissetmem aptalca," dedi Asrial utangaç bir şekilde. "Biz ölümsüzlerin birbirlerini sevmeleri doğru de..." 370 AKHRAN'IN KAHİNİ "Doğru değil ha!" Meleğin hüznünden etkilenen Sond onun elini aldı ve teselli edercesine sıktı. "Pukah'taki en iyi özellikleri ortaya çıkaran ve ona kendini feda etme gücünü veren sizin sevginizken, nasıl doğru olmayabilir?" "Buna gerçekten inanıyor musunuz?" Asrial cinin gözlerini arayarak baktı. "Bütün kalbimle hanımefendi," dedi Sond. "Ben de," diye gürledi Raja. "Ben de, ben de," diye mınldandı Fedj'le Usti. Usti tombul suratından aşağı süzülen bir gözyaşını sildi. "Ama bize sesleniyordunuz," dedi Sond. "Size nasıl hizmet

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


edebiliriz?" Asrial'm kısa bir an için unutmuşa benzediği korkuları, göksel yanaklarındaki rengin uçmasına neden olarak, geri geldi. "Mathew ve sahibeniz Zohra! Çok korkunç bir tehlike içindeler ya da çok yakında olacaklar! Gelip onlara yardım etmelisiniz." "Ama edemeyiz. Çağrılmadık," dedi Sond, endişeli görünüyordu, ancak ne yapılması gerektiği konusunda kararsızdı. "Bu nedenle tehlikede olacaklarını bilmiyorlar ya!" Asrial ellerini sıktı. "Ama Mathew muhafızları etkisiz hale getirmekten bahsediyor ve kadınlardan birinin gizlice içeri sokmayı başardığı bir hançeri taşıyor. Dövüşmek konusunda hiçbir şey bilmez ve muhafızlar güçlü ve merhametsiz! Benimle gelmelisiniz. Gelmelisiniz!" "Burada bir faydamız yok," diye teşvik etti Fedj. "Bu doğru." Sond alt dudağını kemirdi. "Ancak çağrılmadık." "Hayır, çağnldık," dedi Usti beklenmedik bir şekilde. Mücevherli, tombul parmağıyla Asrial'ı işaret etti. "Bizi o çağırdı!" 371 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN "Bir cin çağıran bir melek?" Sond kuşkulu görünüyordu. "İyisi mi bir sonraki mahkemede tartışsınlar," dedi Raja "Ben, bir defalığına, hanımefendiyle gidiyorum." Eli göğsünde başıyla Asrial'a selam verdi. "Herkes hemfikir mi?" Sond Fedj'e baktı, Fedj başıyla onayladı. "Sahibem çok inatçıdır, beni asla çağırmaz," diye yorum yaptı Usti. "Gideceğim." "İnatçı değil. Zeki -çağırırsa eline ne geçeceğini iyi biliyor," diye karşılık verdi Sond. "Asrial hanımefendi, emrinizdeyiz. Ve bir melek için çalıştığımızı öğrenirse, Akhran bize merhamet etsin!" dedi cin, göğe doğru endişeyle bakarak. Zindanın hücre kısmında, hapishane muhafızı, yüzü sadistçe bir zevkle çarpılmış halde, kamçısını kurbanının çıplak sırtına indirdi. Çocuk onu tutan kollarda kıvrandı, ama, harcadığı çaba dilini dişlemesine neden olduysa da, bağırmadı. "Birkaç kez daha vur da sesi çıksın," dedi muhafızlardan biri, çocuğu kollanndan tutarak. "Evet, çığlıklarının bu gece farkına varılmayacaktır," dedi diğeri. Muhafız isteneni yaptı, "eski" cezalandırma seanslanndan zaten izlerle dolu olan sırta vurdu. Çocuk geri çekildi ve yutkundu ama çığlığını yuttu ve ağzından kan gelmekte olduğu halde, işkencecilerine muzafferane bir şekilde bakmayı becerdi ve o bakışı sonraki darbeyle ödeyeceğini biliyordu. Ancak sonraki darbe inmedi. Kamçı elinden devasa, gövdesinden ayrılmış bir el tarafından kapılıp tavana taşındığında, muhafız şaşkınlıkla baktı. Üç hapishane muhafızı, Amir'in askerlerinden herhangi bi372 AKHRAN'IN KAHİNİ rinin etrafı gözetleyip gözetlemediğini görmek için, hücre bloğunun dış duvanna yakın duruyordu. Bu bölge, taş zemindeki sayısız kurumuş kan lekesinden de anlaşılabileceği gibi, onların her zamanki "ceza" mevkileriydi. Üç duvarla çevrili, fazla büyük olmayan bir yerdi ve dört devasa cinin gövdeleri de

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gelince -Usti diğerlerinin uzunlamasına kapladığı yer kadarını yanlanmasma kaplıyordu- daha da küçülmüştü. "Ah, bunu düşürdün galiba," dedi Raja, koca kamçı baş ve işaret parmakları arasından sarkıyordu. "Size geri vermeme izin verin ya şeydi" Kamçıyı muhafızın boynuna ustaca doladı. Muhafız debelendi ve mücadele etti, ama cine denk değildi ve çok geçmeden bir tavuk gibi sıkıca bağlanmıştı, Usti'nin dudaklarını yalayarak belirttiği gibi. "Onlara çocuğu bırakmalarını emret," dedi Raja. Muhafız cine neşeyle baktı. "Senden emir almam kafir dölü. Ve senden de korkmuyorum. Quar seni eline geçirdiğinde, asla doğmamış olmayı dilemeni sağlayacak!" "Yakışıklı olduğu kadar zeki de," dedi Sond ciddiyetle. "Yeniden düşünecek mi görelim." Başıyla onaylayan Raja kamçıyı adamı zeminde çılgınca döndüren, ilerdeki duvara kafaüstü çarpmasına neden olacak şekilde sanp çekti. Adamın hareketsiz vücudu zemine düştü. Diğer muhafızlar aniden çocuğu tutmayı bıraktılar, çocuk sendeledi ve ayaklannm dibine düştü. Çocuk neredeyse ânında ayağa kalktı, Sond'un kendisine doğru geldiğini görünce daha da aceleyle hareket etti. Cin çocuğa yakından baktı. "Bir Hrana mı?" diye sordu. "Evet, cin," dedi çocuk ihtiyatla, Sond'a bakıp, onun düşmanına ait olan bir ölümsüz olduğunu fark ederek. Sond'un Fedj'le -kendi kabilesinin ölümsüzüyle- birlikte olduğunu gö373 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN rünce bundan ne anlam çıkarması gerektiğini bilemedi. "Cesursun Hrana," dedi Sond onaylayarak. "Adın ne?" "Zaal." Çocuğun sararmış yüzü cinin övgüsüyle parladı. "Eğer yürüyebilirsen, sana ihtiyacımız var." "Benim bir şeyim yok," dedi çocuk, yaptığı her hareketle yüzünü buruştursa da. Sond gülümsemesini gizledi. "Bu köpekler hücrelerin anahtarlarını nerede tutuyorlar Zaal?" "Tombul vücutlarında, cin," diye cevap verdi Zaal acı bir nefret bakışıyla. Sond araştırmak için ilerledi. "Bağırsak bölgenizde muazzam bir yük taşıyora benziyorsunuz, ya şeydi," dedi cin, duvara çarpılan muhafızla konuşarak. "Sizi o yükün bir kısmından kurtaracağım, ya şeydi, bana hücrenin anahtarlarını verirseniz." Bir inlemeyle dönen muhafız, Sond'un fiziksel olarak kendine yapması imkansız bir şeyi öneren pis bir küfürle karşılık verdi. Fedj elinin tersinin hızlı bir vuruşuyla adamın kafasını duvara çarptı. "Bu ne biçim bir konuşma tarzı? Bu şekilde konuşursanız, çocuğun büyüklerine saygı göstermesini nasıl beklersiniz, ya şeydi?" "Bundan yoruldum," diye homurdandı Raja sabırsızlıkla. "İyisi mi onu öldürelim ve anahtarları alalım." "Ah, hayır!" diye uludu muhafız, hızla şişmekte olan gözleriyle bakınarak. "Beni korkutmuyorsunuz! Siz cinlerin Tanrınızın izni olmadan insan hayatı alamayacağınızı biliyorum. Ve Gezgin Akhran bugünlerde nerelerde? Ölmüş, duyduğumuza göre!" Muhafız yere tükürdü. "Hele şükür kurtulduk. Çok yakında takipçilerinin de işini bitireceğiz!" 374

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


AKHRAN'IN KAHİNİ "Doğaı dedi," dedi Fedj. "Bir insanı öldüremeyiz." "Ah, ama o insan mı?" diye sordu Usti kendinden hoşnut bir şekilde. "Bunlar... bunlar" -cin elini muhafızlara doğaı salladı- "dışkı mı?" "İlginç bir aynntı," dedi Fedj. Diğer iki muhafız, fazlasıyla kızaran liderlerine korkuyla baktılar. "Ne demek istiyorsun? Elbette, insanım!" diye böbürlendi. "Hadi beni öldürmeyi dene ve başın ne kadar belaya giriyor gör!" "Bu bir emir mi ya şeydi?" diye sordu Sond nazikçe. "Eğer öyleyse, itaat etmek için acele e..." "Ha, hayır!" diye kekeledi muhafız, ne demiş olduğunun farkına vararak. Cin üzerinde belirdiğinde tiz bir çığlık attı. "Hayır!" "Anahtarlar, ya şeydi, lütfederseniz." Raja, muhafızın boynunu çaba göstermeden yutabilecek kocaman elini uzattı. Muhafız anahtarları belindeki bir kemerden tehlikeli bir hırlamayla kaldırdı ve küfrederek yere fırlattı. Sond'un hareketiyle Zaal anahtarları almak için fırladı ve onları cine getirdi. O anda kapıdan bir takırtı geldi ve Mathew'la birkaç bedevi kadının birleşmiş gücüyle kapı açıldı, ellerinde parlayan hançerlerle içeri aktılar. Mathew yutkundu ve heybetli cine baktı. Yüzü korkunçtu. Kendini açıkça ya ölümle karşılaşmaya ya da onu ortaya çıkarmaya hazırlamıştı ve bu beklenmedik erteleme gerçekten soluğunu kesmişti. İlerleyen Sond şaşırmış büyücünün önünde eğildi ve anahtarları uzattı. "Bunlarla dilediğinizi yapabilirsiniz, Büyücü. Bu gece bize aynca ihtiyacınız olacak mı?" 375 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Ben... ben... bana hizmet etmiyorsun," dedi Mathew titrek sesle. "Hayır, Büyücü Efendi. Size hizmet edene hizmet ediyoruz." Sond, Mathew'un omzunun üstündeki bir noktaya baktı. "Asrial Hanımefendi." "Bekle!" dedi Zohra. "Evet, size ihtiyacımız var. Kapılar..." "Raja benimle gel! Şşşt!" Sond kafasını uzatarak dinledi. "Efendim!" diye bağırdı boğuk bir sesle ve ortadan kayboldu. Sonra sesi duydular -enselerindeki tüylerin dikilmesine ve odadaki herkesin vücutlarından bir ürperti geçmesine neden olan garip ve esrarengiz bir ses. Yakıp yıkan bir kalabalığın çılgın haykırışı. Ve yaklaşıyordu. 376

9 v Tünel, saraydan Kich'in işlek merkezi caddesinin altında aşağıya meylediyor, Quar'ın yeni inşa edilmiş ve savurganca döşenmiş tapınağına doğru yükseliyordu. Tünelin zemini pürüzsüzdü, temizce süpürülmüştü ve kuruydu, bu durum şüphesiz İmam'm uşakları tarafından sağlanıyordu. Duvarlara ta-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kılmış demirden yapılma apliklerde meşaleler duruyor, alevleri bahçedeki kapının açılmasıyla gelen esinti yüzünden tütüyor ve titriyordu. Serin, loş bir şekilde aydınlatılmış tünele girince Khardan yukansındaki her şeyi gürültülü ve kargaşayla doluyken yerin altındaki huzur ve sessizliğe hayret etti. Kalif ve Gecenin Paladini hızla ilerleyerek, konuşmadan -vücutları gergin ve tehlikeye hazır- dar tüneli geçtiler. Uzun bir mesafe katettiler. Arkasına bakan Khardan artık girişi göremiyordu. Üzerinde yürüdükleri zemin yokuş yukarı bir hal almaya başladı ve tapınağa yaklaşmakta olduklarını anladılar. Daha da dikkatli ve sessizce hareket ettiler -gereklilikten ziyade içgüdüyle. Neredeyse tam tepelerinde dua eden, sallanan, ilahiler söyleyen, çığlıklar atan kalabalık varken, burada atlarla bir baigha oyunu oynayabilirlerdi ve kimse onları duymazdı. Çok geçmeden ikili, meşale ışığında parlayan bir başka koçbaşının gözlerini görebildi ve hedeflerine vardıklarını anladı. MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN Auda kapıyı dikkatle inceledi. Tek, büyük bir mermer parçasından oyulmuş, tünelin girişini bir tıkaç gibi kapamıştı. Khardan'ın görebildiği kadarıyla bağlantı yeri yoktu, kayaya çekip açmak için yerleştirilmiş bir halka yoktu ve tam yollannın kapalı olduğunu -rahatlama ve hüzün karışımı bir duyguyla- söyleyecekti ki, Auda ellerini koçbaşmm iki yanma yerleştirdi, parmaklan koçbaşının gözlerini kapıyordu ve bastırdı. Bir klik ve çatırtı sesi duyuldu ve taş duvar hafifçe titredi, sonra görünmeyen merkezi bir destek çevrilerek dönmeye başladı. Geri çekilen Auda, yavaş hareket eden taşın açık konuma gelmesini belirgin bir sabırsızlıkla bekledi. Kapının ötesinde, Khardan bir sesin konuştuğunu duydu ve fark edildiklerini düşünerek gerildi. Çok geçmeden -sesin tonundan ve çıkarabildiği birkaç kelimeden- bunun İmam olduğunun farkına vardı ve İmam görünüşe göre kalabalıktan önce rahiplerine hitap ediyordu. Kimse onların farkına varmamıştı. "Bunu çalıştırmayı nereden biliyorsun?" diye fısıldadı Khardan, kilit mekanizmasına dikkatle dokunarak. "Ne, kapıyı açmayı mı?" Auda, bedevinin şaşkınlığıyla eğlenerek baktı ona. "Bundan daha karmaşık olan yüzlercesini kullandım. Khandar'daki sarayda, insan yatak odasından banyoya gidebilmek için mekanik bir dahi olmak zorunda." "Ya arkamızdaki kapı?" diye sordu Khardan huzursuzca, uzun zaman önce görüş alanlarından çıktığı halde, tekrar arkasına bakarak. "Kilitli mi olacak? Kapıdan aceleyle çıkmamız gerekecek!" "O kapıdan girerken öyle bir mekanizma yoktu. Dönerken bulacağından şüpheliyim." Paladin yalnız döneceğini soğukkanlılıkla vurgulamıştı. "Bu kapı çok daha yeni, tünelden da378

AKHRAN'IN KAHİNİ ha yakın zamanda yapılmış ki, tünel -sanırım- büyük ihtimalle saray kadar eski. Bundan önce nereye gittiğini kim bilir? Sultan'ın özel bir bahçesine, sanırım." Taş dönüşünü neredeyse tamamlamıştı, yağlandığı için sessizce hareket ediyordu. "Ama neden burada bir kilit var da sarayda yok?" dedi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Khardan. Auda sabırsız bir hareket yaptı. "Şüphesiz giriş yolu Amir'in muhafızları tarafından korunuyor, bedevi. Kalabalık yüzünden onlara ihtiyaç duyulduğu bu gece dışında" -ince dudakları sert bir gülümsemeyle gerildi- "ya da belki Kannadi muhafızlara başka bir yerde bulunmaları emrini verdi." Soğuk kışı burada geçir, küçük fare, dedi aslan, boğazını işaret ederek. İçerisi sıcak ve güvenli, çok güvenli... Khardan ürperdi ve aniden bunu bitirmek konusunda tasalandı, Auda'yı iterek kayadaki bir adamın yanlamasına güçbela sığmasına yetecek genişlikteki yarıktan içeri süzüldü. Mırıltıların, fısıltıların duyulduğu bir odaya girdi, bir çok vücudun ısısıyla sıcaktı, kokulu yağ, tütsü, eriyen mum, terleyen et ve kutsal coşkunluk kokuyordu. Odanın ortasındaki sunağın üzeri titreşen bir sürü mumla aydınlatılmıştı. Khardan o sunağı sadece bir an için gördü, görüşü asker-rahipler tarafından kapatıldı. Sırtları Khardan'a dönük olan asker-rahipler, dosdoğru karşıya, şiddetli bir yoğunlukla, ortalarında durmakta olan İmam'a bakıyorlardı. Kimse kaya kapının açıldığını duymamıştı, ki bu da, onlan büyüleyen, yankılanan ses düşünülürse şaşırtıcı değildi. Ama sırtlarındaki soğuk hava esintisini hissetmeliydiler ve Khardan kapıyı kapatmak gerektiğinin bir sancıyla farkına vardı. Tünel kapısını -görebildiği kadarıyla kapı bir kez kapandı mı duvarla bir olacaktı- fark etmesini sağlayacak bir

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN nokta bulmaya çalışarak, aceleyle mumla aydınlanan sunak odasına baktı. Ama Auda kapıyı açık bırakmıştı. Bedeviyi Pahından tutan Paladin, Khardan'ı girişten epey uzağa çekiştirdi. Sessizce hareket ediyorlardı, büyük odanın neredeyse yarısını geçene kadar sırtları duvara değerek ilerlediler. Elbette, diye düşündü Khardan, kan kulaklarında pompalanarak, birinin mabetlerine girdiğini keşfetmelerinin bir önemi yok. Yine de birkaç dakika içinde biliyor olacaklar ve bu bizim çıkışımızı sigortalayacak. "...Sul'ün Gerçeği Quar'da görülür," diyordu İmam. "Dünya Tek, Gerçek Tanrıya tapmakta birleşti. Ölümsüzlerin kaprislerinden ve müdahalelerinden kurtulmuş bir dünya. Bütün farklılıklann kaldırıldığı, herkesin aynı şekilde düşündüğü ve aynı şeye inandığı..." Quar gibi düşündükleri ve inandıklan sürece, diye ekledi Khardan içinden. "Huzur içinde, savaşın, artık uğrunda savaşılacak bir şey olmadığı için, modası geçen bir dünya. Her insanın umursandığı ve kimsenin aç kalmayacağı bir dünya." Kölelere bakılıyor ve yararlılıklarına ket vuracağı için aç kalmalarına güçbela izin veriliyor. Altından bir zincir yine de zincirdir, tenin üzerinde ne kadar güzel durursa dursun. Khardan, Auda'ya bakmak, Paladin'in buna nasıl tepki verdiğini görmek için döndü ve birden ibn Jad'ın artık yanında olmadığını gördü. Gecenin Paladini doğumla kazandığı hakla karanlığa kanşmıştı, onu gözeten ve yönlendiren karanlığa. Khardan tek başınaydı. "İlerleyeceğiz!" diye devam etti Faysal ve Khardan önünde duranlann kafalarının üzerinden rahibin zayıf kollannın teşvikle havaya kalktığını görebiliyordu. "İlerleyeceğiz ve bu ha380

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


AKHRAN'IN KAHİNİ beri halkımıza vereceğiz!" Khardan, ibn Jad kendisi konuşamadan darbeyi indirir korkusuyla, bu aptallann kör gözlerini açmayı denemek ve insanlarını kurtarmak için son bir girişimde bulunma ihtiyacıyla güdülenerek, hareket etmeye başladı. "Quar'm gözlerinde bütün insanlar kardeştir!" Faysal sesini neredeyse bir bağınşa yükseltmişti. "Eğer öyleyse," diye cevap verdi Khardan, kendi çığlığı duvarlardan yankılanarak, mumlar açık girişten gelen serin havayla titreşirken, "eğer öyleyse, o zaman bunu şafakta ölüme mahkum edilmiş kardeşlerini —halkımı- serbest bırakarak kanıtla." Kalabalığın arasında solumalar ve bağırışlar dalgalandı. Asker-rahipler Khardan'ı şaşırtan bir hızla tepki verdiler. Etrafındakiler kim olduğunu kavrayana kadar, ona saldırdılar. Kaba eller kollarını kavradı, kılıç sırtına değdi, bir kılıç boğazına dayanmıştı ve daha son sözlerini söyleyemeden ele geçirilmişti. "İzin verin onu şimdi öldürelim Kutsal Kişi!" Askerlerden biri yalvardı. "Tapınağımızı kirletti!" "Hayır," dedi Faysal nazik bir sesle. "Onu tanıyorum. Bu adamla daha önce konuşmuştuk. Kendine halkının Kalifi diyor. Barbar eşkiyaların Kalifi. Yine de kurtuluşu için umut var, herkes için umut olduğu gibi ve bunu ondan esirgemeyeceğim. Onu bana getirin." Emre şevkle itaat edildi ve Khardan bir kılıç halkasıyla çevrili olarak İmam'ın ayaklannın dibine fırlatıldı. Yavaş yavaş, Khardan'ın gözleri rahibin ateşli gözleriyle karşılaşmak için yukan çevrilirken, Khardan ayağa kalktı. Bu adamla yüz yüze dururdu, ama asker-rahipler omuzlarını bastırdığı için aşağıda duruyordu. 381 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Evet, beni tanıyorsun," dedi Khardan, ağır ağır soluk alarak. "Beni tanıyor ve benden korkuyorsun. Beni öldürmeye çalışması için bir kadın gönderdin..." Bu kelimeler bir öfke kükremesiyle karşılandı. Bir kılıcın kabzası Khardan'ın ağzına çarptı; acı kafatasına yayıldı. Sersemlemiş bir halde, yarılmış dudağında tadını aldığı kanı yere tükürdü ve Faysal'ın gözlerine bakmak için, zonklayan kafasını kaldırdı. "Gerçek bu," dedi. "Quar böyle hükmedecek. Gün ışığında tatlı sözler ve geceleri zehirli yüzükler..." Bu kez darbe için hazırlıklıydı ve çenesinin kırılmasını engellemek için kafasını münkün olan son dakikada çevirerek, olabildiğince iyi karşıladı. "Yeter!" dedi Faysal, şiddetten gerçekten endişelenmiş görünerek. Narin parmaklarını Khardan'ın kanayan başına koydu. Dokunuşu sıcak ve kuruydu ve parmakları bedevinin teninde bir böceğin bacakları gibi titredi. Hararetle, coşkunlukla delirmiş gözleri Khardan'ınkilere baktı; rahibin kırılgan bedeninin içindeki ruh öyle kuvvetli ve güçlüydü ki, Kalif tepesinde parlayan kızgın güneşte küçüldüğünü, büzüştüğünü hissetti. "Bu adam bize, kardeşlerim, dünyaya çıktığımızda karşılaşacağımız güçlükleri göstermek için gönderildi. Ama o güçlüklerin üstesinden geleceğiz." Parmaklar Khardan'a uyuşturan bir duyarlılıkla dokunuyordu. Mum ışığı, acı, gürültü, tütsü kokusu görüş alanındaki her şeyin etrafında dönmesine neden

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olmaya başladı. Sadece rahibin gözlerinin bir noktaya odaklandığını gördü. "Tek, Gerçek Tanrı kim kafir? Adını söyle, önünde eğil ve halkın kurtulsun!" Parmaklar sakinleşti ve okşadı. Faysal zaferden emindi, kendi gücünden ve Tanrısının gücünden emindi. Asker-rahip> 382 AKHRAN'IN KAHİNİ ler bir başka mucize bekleyerek şaşkınlıkla nefeslerini tuttular İmam'in zavallı, geceye kalmış bir ruhu bir diğerinin arkasından ışığa yönelttiğini sayısız defa görmemişler miydi? Khardan'ın sadece Quar'ın adını söylemesi gerekiyordu. Tanrısının hayatını ellerinde tutuyordu. Kalif gözlerini kapadı; cesaret için dua etti. Bir sonraki kelimeleri söylerken, kendi sonunu, halkının sonunu getirdiğini biliyordu. Ama Akkran'ı kurtaracaktı. "Tek, Gerçek Tanrı hakkında hiçbir şey bilmiyorum İn>am," dedi, kelimeler Faysal'ın bastıran parmaklarından yükselvn bjr engeli aşarak geliyorlardı. "Sadece kendi Tanrımı bilirim. Halkımın Tanrısı Akhran Hazretlerini. Son nefesimize kadar, adını şereflendireceğiz!" Yüzündeki parmaklar soğuklaştı. Ona bakan gözlerde öfke değil, ama acı ve hayal kırıklığı vardı. "Bana bir bıçak Verin!" dedi Faysal yumuşak bir şekilde, elini rahiplerine uzatarak. "Ölüm bu adamın ölümlü gözlerini kapatacak ve rul\unun gözlerini açacak. Onu sıkı tutun ki bunu süratle yapabiieyjm ve ona yersiz acı vermeyeyim." Asker-rahipler Khardan'ın ]^0\. larını kavradılar. Biri başını geriye çekerek boğazını açığa cı_ kardı. Khardan savaşmadı. Faydası yoktu. Son bilinçli dü^unce_ siyle, sadece onun başarısız olduğu konuda Zohra'nın başarıya ulaşması için dua edebilirdi... "Bana bir bıçak verin," diye tekrarladı Faysal. "Buyrun, Efendim," dedi bir ses ve İmam'ın vücudu ;\niden sarsılıp sertleşti, gözleri şaşkınlıkla kocaman açıldı. Auda bıçağını çekip çıkardı. Faysal dönüp onunla yuz yüze geldiğinde, tekrar saplamak için elini kaldırdı. Rahibi]-, CUppeşinin arkasına gittikçe yayılan bir kan lekesi vardı. 383 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Beni öldürecek miydin?" dedi Auda'ya bakarak, gözlerinde öfke ve korku değil, gerçek bir hayret vardı. "İlk darbeyi Catalus için indirdim," dedi Auda soğukkanlılıkla. "Bunu Zhakrin adına indiriyorum." Kabzası bir yılanla süslenmiş, gümüş hançer, Quar'ın sunağının üstündeki mumların ışığında parladı ve İmam'ın göğsüne saplandı. Faysal çığlık atmadı, darbeden kurtulmaya çalışmadı. Kollarını iki yana savurarak, ölümcül bıçağı vücuduna bir tür kendinden geçişle kabul etti. Hançerin kabzası etinden dışarı çıkmıştı. İmam hançeri yakalamaya çalışırken sendeledi ve gözlerini göğe çevirdi. Kendi kanıyla kıpkırmızı olmuş ellerini dua edercesine kaldıran Faysal umutsuzca konuşmaya çalıştı. "Quar!" Nefesi kesildi ve sunağa doğru fırladı, Tanrısına son secdesini ederek. Şok ve dehşetle felce uğrayan asker-rahipler liderlerinin vücuduna baktılar. Ölebilmesi imkansız görünüyordu ve ayağa kalkmasını beklediler, bir mucize olmasını beklediler. Siyah

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


madalyonu boynundan çıkaran Auda onu cesedin üzerine fırlattı, sonra ileri atılarak Khardan'ı yakaladı. Bedeviyi onu tutsak edenlerin zayıf kavrayışlarından kurtarmayı başardı ve sendeleyerek, öfke dalgası başlamadan önce, onu duvardaki kapıya doğru itti. "İmam'ı öldürdüler! İmam öldü!" Uğultu korkunçtu, mucizelerinin gerçekleşmeyeceğini anladıklannda delice bir çığlığa dönüştü. "Öldürün onları!" diye bağırdı biri. "Hayır," diye bağırdı diğerleri, "onları sağ ele geçirin! Onları işkenceciye saklayın!" Ve bir başka bağırış geldi, "Mahkumları öldürün! İmam'ın kanının bedeli için kafirlerin kanı! Onları hemen öldürün! Sabahı beklemeyin!" 384 AKHRAN'IN KAHİNİ Bir kılıç Khardan'ın önünde parladı. Kılıcı tutanın suratına vuran Kalif silahı adamın elinden aldı, vücuduna sapladı ve düşmanının ölmesini görmek için bakmadan ilerledi. Kapı aralık duruyordu. Kapıya giden yol açıktı. Kimse yolu tutmayı düşünmemişti. "Bedevi! Arkanda!" diye boğuk bir bağırış duyuldu. Khardan döndü, bir kılıç darbesini tam zamanında engellerken Paladin'in yere düştüğünü gördü, bir asker-rahip sırtına bir kılıç saplamıştı, bir diğeri de yanma. Khardan vahşice bağırarak rahiplere kılıçla saldırdı ve ikisini de öldürdü. Diğerleri, korkusuzca, şehit olma ve İmamlarıyla birlikte ölme özlemiyle, parlayan kılıcının oluşturduğu tehlikeyi görmezden geldiler ve onun üzerine atıldılar. Auda'yı yakalayan Khardan, yaralı adamı sağa sola sallayarak, ayağa kaldırdı. Kalif göz ucuyla bir rahibin bıçak kaldırdığını gördü. Bıçağı fırlatmak için dengeledi, ama, "Onlan öldürmeyin! Cellat bunun bedelini ödemelerini sağlamalı! Bin gün ve gece ızdıraplarıyla yaşayacaklar! Onları canlı ele geçirin!" diye bağıran bir diğeri tarafından bıçak elinden düşürüldü. Acımasız yüzler Khardan'ın etrafında belirdi. Bıçaklann vızıldadığını duydu, parladıklarını gördü ve darbeler ve tekmeler savurarak, yolunu tünel kapısına doğru santim santim tırmalayarak, dövüşerek açtı ve onları savuşturdu. Bir eli Paladin'i tutuyordu ve Auda'yı korumak için elinden gelenin en iyisini yaptı, ama aynı anda iki yanda da olamazdı ve adamın dudaklarından bir inlemenin daha kaçtığını duydu, vücudunun ürperdiğini hissetti. "Sond!" diye bağırdı Khardan umutsuzca, cinin tapınağa giremeyeceğini bildiği halde. 385 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Sond!" Ateş Khardan'ın kılıcı tutan kolunda, omuzuna doğru yayıldı. Ama tünelin kapısına gelmişti ve güvenliğe ulaşmıştı. Derken kapıyı nasıl kapatacağına dair bir fikri olmadığının umutsuzca farkına vardı. Khardan onları kendini öldürmeye ya da öldürülmeye zorlamak konusunda kararlı bir halde girişte dönmüştü ki, kocaman bir el onu yakaladı ve açıklıktan çekti. Sond, Khardan'ı tünele savurdu. Tekrar içeri uzanan cin Auda'yı kavradı ve onu da tünele sürükledi. "Şimdi mi?" diye homurdandı Raja.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Şimdi!" diye bağırdı Sond. Devasa cin, kaya kapıyı güçlü ellerinin bir itişiyle kapadı. Bir itiraz çığlığı, aksi bir ses mekanizmanın işe yaramadığını gösterdi. Diğer yandan kapıya ağır darbeler indirildiğini duyabiliyorlardı. "Ne kadar tutabilirsin?" Khardan'ın nefesi kesildi. "On bin yıl, eğer sahibim isterse!" diye övündü Raja, sırıtarak. "On dakika yeterli olur," dedi Khardan ve acıyla inledi. "Yaralısınız, ya şeydi," dedi Sond endişeyle, Kalif in üzerine eğilerek. "Şu an buna vaktimiz yok!" Khardan cini iterek kendinden uzaklaştırdı ve sendeleyerek ayağa kalktı. "Halkımızı öldürecekler! Duydun mu? Onlara ulaşmalı ve..." Öfkelenen kalabalığa karşı ne yapmalı? "Onlara ulaşmalıyım," diye ekledi umutsuzluk dolu bir öfkeyle. "Tünelin girişine gidin ve gelen muhafızlarla ilgilenin!" "Evet, ya şeydi," dedi Sond ve ortadan kayboldu. Khardan, Sond'un kendisini bıraktığı yerde, sırtı tünel du386 AKHRAN'IN KAHİNİ varına yaslanmış Auda'ya döndü. Paladin'in kaftanının önü kanla kaplıydı. Bir elini yan tarafındaki bir yaranın üzerinde tutuyordu, parmakları meşale ışığında ıslak ıslak parlıyordu. Khardan yanında diz çöktü. "Gel, çabuk! Muhafızları gönderecekler..." Auda başını bitkinlikle salladı. "Evet, muhafızları gönderiyor olacaklar. Acele etmelisin." "Hadi!" dedi Khardan inatla. "Kendini kurtarabilirdin. Beni kurtarmak için hayatını tehlikeye attın. Yemin olsun olmasın, sana borçluyum..." Kolunu Paladin'in sırtına koyan Kalif kanın kolağzını ânında ıslattığını hissetti. Anlayan Khardan yavaşça ayağa kaktı. "Daha ileri gidemem," dedi Auda. "Bırak beni, bedevi. Bana hiçbir şey borçlu değilsin. Sen" -öksürdü, ağzından bir kırmızılık boşandı- "halkını kurtarmalısın." Khardan tereddüt etti. "Git!" Paladin kaşlarını çattı. "Neden kalıyorsun? Yeminimiz fesh edildi." "Hiçbir erkek tek başına ölmemeli," dedi Khardan. Auda ibn Jad ona baktı ve gülümsedi. "Yalnız değilim. Tanrım benimle." Gözleri kapandı, duvara doğru çöktü -öldü mü bayıldı mı Khardan söyleyemezdi. Paladin'e baktı, düşünceleri, acının, kaybın ve bu kötü adamın ölümüne yas tutmakla yanlış yaptığının bilgisiyle karmakarışıktı. Onunki için kendi hayatını veren bu adam için. Kalif, sırtını kapıya vermiş, kollarını göğsünde kavuşturmuş, tünele bir dağ düşürülmüş gibi kıpırdatılamaz ve amansız olan Raja'ya döndü. "Onu canlı ele geçirmediklerinden emin ol," diye emretti Khardan. "Sonra güvenle ayrılabileceği387

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ne hükmeder hükmetmez gel. Sana ihtiyacım olacak." "Evet, ya şeydi," dedi Raja, yüzü sertti. Eli palasının üzerine kapandı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Dönüp görünüşe göre bilinçsiz olan Paladin'e son bir şaşkın, üzgün bakış atan Kalif tünelden aşağı koştu. Auda ibn Jad gözlerini açtı ve bedevinin arkasından baktı. "Bir çok güzel oğul..." dedi Paladin yumuşak bir sesle ve öldü. 388

ıo Bedevi kabilelerinin genç erkekleri zindandaki hücrelerinden, beklenmedik özgürlüklerine karşı gözlerini sersemlikle kırpıştırarak çıktılar. Annelerinin, kız kardeşlerinin ve karılarının küçük gözetleme binasına doluşmakta olduklarını görmenin şaşkınlığıyla gözleri kocaman açıldı. Kalabalığın gürültüsüyle kesilen anlık bir neşe yaşadılar. Karanlık bir gökyüzünde güneşin parlaması gibi bir korku, gümüş ayın üzerinde salınıyordu, adeta Tanrılar bu manzarayı kaçırmamak için bir gözetleme ışığı çevirmişlerdi. "Fedj, git ne olduğuna bak," emrini verdi Zohra. Cin söz dinleyerek gidiverdi ve Hranaların Prensesi endişeyle büküldü, cinin dönüşünü korku ve sabırsızlıkla beklerken parmaklarındaki yüzükleri çekiştirdi. Derinlerinde sebebini biliyordu, seslerin öfkeyle ulumasının ve acıyla inlemesinin nedenini biliyordu. Ama cini vurdumduymaz bir şekilde bekledi ve kalbinin her atışıyla Akhran'a yanılmış olması için dua etti. "Prenses!" diye bağırdı Fedj, hücre bloğunu sarsan bir patlamayla belirerek. "İmam ölmüş! Öldürülmüş!" "Ölmüş!" Burada toplanmış olanlardan tezahürat gelmedi. Sadece solmuş yüzler ve korkmuş gözler. Bunun onlar için ne anlama geldiğini biliyorlardı. Anneler kollarıyla bebeklerini, MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN ağabeyler kız kardeşlerini tuttular, kocalar eşlerini kavradılar. Fedj korkularını yüksek sesle dile getirdi. "Faysal, Quar'm Tapınağında suikaste uğramış ve şimdi asker-rahipleri intikamlarını halkımızdan almak için geliyorlar." "Ya yapanlar," dedi Zohra, ince, gergin bir sesle. "Onlara ne olmuş?" "Kalabalık birkaç dakika içinde burada olacak Prenses!" dedi Fedj ısrarla, yüzü terle parlıyordu. "Savunmaya hazırlan..." "İmam'ı öldürenlerden ne haber?" diye ısrar etti Zohra soğuk bir sesle. "Fedj iç geçirdi ve başını iki yana salladı. Bu haberi söylemek istememişti. "Rahipler kalabalığa bu işten sorumlu olan iki adamın ele geçirildiğini ve öldürüldüğünü bağırıyorlar." "Ah!" Faysal'ı öldüren bıçak Mathew'un kalbine saplanmış olabilirdi. Ellerini kavrayarak, cine, ölümsüzden söylediklerini geri alması için yalvanrmış gibi baktı. Zohra içinde bir şeyin öldüğünü, bu âna kadar yaşadığını bilmediği bir şeyin öldüğünü hissetti. İlk düşüncesi, gelmekte olduğunu bildiği dehşetle yüzleşmektense ölme isteği oldu. kendi cesaretiyle o kadar gurur duyan Hrana Prensesi koruyucusunu kurtların parçaladığı vücudunun ötesindeki karanlıkta duran, meleyen yeni doğmuş bir kuzu bir kadar korkmuş ve kayıptı. Hrana Prensesi. Öldü ve artık insanlarımızdan ben sorumluyum. Bilgi içindeki boşlukla birlikte uyandı. Zohra şimdiden yeri döven ayak seslerini duyabiliyordu. Hapishane muhafızı ka-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


labalığın gelişine karşı tetikteydi. Muhafızlar arasında kargaşa, belki panik çıkabilirdi, çünkü bir kalabalık onları parçalarına 390 AKHRAN'IN KAHİNİ ayırmadan önce mahkumla tutsak eden arasındaki farkı ayırt etmekle vakit harcamayabilirdi. "Akhran'ın halkı, beni dinleyin!" Zohra sesini yükseltti ve acıyla kararmış cesaret tınısı insanlannın dikkatini çekti. "Kalabalık bizi Quar adına öldürmeye geliyor. Umut var, ama sadece tek kişi gibi düşünür ve hareket edersek. Beyler, kadınlarınız yaşamlarınızı ellerinde tutuyorlar. Bu büyü zamanı, kılıç değil, gerçekten kılıcınız olsaydı bile. Kadınlarınızı dinleyin, dediklerine uyun. Hayatınız ve sevdiklerinizin hayatı buna bağlı!" Mathew'u yakaladı ve genç adamı ileri savurdu. Mathew'un peçesi açılmıştı; kızıl saçları meşale ışığında alev gibi parlıyordu. Hâlâ kadın kıyafetleri giymiş haliyle gülünç bir manzara oluştuaıyor olabilirdi, ama Zohra'nmki kadar büyük kaybı ve sorumluluk duygusu ona, çoklarının ona büyük bir saygıyla davranmasına neden olan bir asalet ve güç veriyordu. "Bu andan itibaren -ülkesinde kudretli bir büyücü olanMat-hew sizin lideriniz. Size" -Zohra titrek bir nefes aldı ama sesi titremeksizin konuştu- "Khardan'ın adıyla geliyor. Ona Kalif e itaat edeceğiniz gibi itaat edin. Fedj, Usti." Cinleri çağırdı. "Kapının açılmasına bakmaya gidin." Cinler yerlere kadar eğilerek selam verdiler ve bu şüpheleri olan çok kişiyi etkiledi. Ruhen yıkılmadan ve ne kadar zayıf ve korkmuş olduğunu belli etmeden, tek kelime daha edemeyeceğinden korkan Zohra döndü ve süratle, gözetleme binasından avluya yürüdü. Erkeklerin hoşnutsuzlukla kaşlannı çattıklarını görmüştü, ama tartışmak ve ikna etmek için kaybedecek zamanı yoktu. Arkasında, kadınların acele, kırık fısıltılarla açıklayan -ya da açıklamaya çalışan- seslerini duyabiliyordu. Erkeklerin onlarla bir391 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN likte gelmesini umuyor, bunun için dua ediyordu. Şu anda başka seçenekleri yoktu. Birkaç kişinin hücre bloğundaki muhafızlardan almayı başardıkları dışında silahları yoktu. Büyü başladı mı, diye umdu Zohra, işlediğini görecek ve böylece ihtiyaç duyulanı yapacaklardı. Mathew'un kadınlara birkaç kelime ettiğini duydu. Fazla değil -fazla laf edecek vakit yoktu ve yapmak zorunda oldukları şeyi zaten biliyorlardı. Kalabalığın çığlık ve bağırışlan yaklaşıyordu. Yüksek kapılann ötesine bakınca, Zohra meşalelerinin ışığının gökten yansıdığını görebiliyordu. Komutan mazgallı siperlerdeydi, önce bir uca, sonra diğerine koşturuyor, adamlarını amaçsız bir düzensizlik içinde koşuşturan çelişkili emirler yağdırıyordu. Ara sıra, kendi şahsi vahşet planlarının kaybına hayıflanan komutanın yaklaşan kalabalığa yumruğunu salladığı görülüyordu. Ama bütün bunlara rağmen, Zohra onlara kapılan açacağını biliyordu. Hazır olacağız. Akhran'a dua et, Sul'e dua et, Mat-hew'un o garip Tanrısına dua et de işe yarasın! Kadınlar, kaftanları ve peçeleri içinde biçimsiz figürler olarak terlikli ayaklarıyla sessizce hareket ederek hapishaneden

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dışarı aktılar. Az sayıdaki erkekleri ve oğullan arkalarından geliyordu. Sert, meydan okuyan ve kuşkular taşıyan bir halde, prenseslerine onu anladıkları ya da onunla aynı fikirde oldukları için değil, komutadaki kişiyi izleme alışkanlığında olduklarından itaat ediyorlardı. Bedeviler uzun asırlar boyunca şeyhlerine boyun eğmeye rıza gösterdikleri için hayatta kalmışlardı. İnsanlar, prenseslerinde boyun eğmeye alışık oldukları otoriteyi görüyorlardı. Zohra koluna dokunulunca başını çevirdi. Mathew fark ettirmeden gelip yanında durmuştu. Genç büyücü çok solgun392 AKHRAN'IN KAHİNİ du ve gözlerinin altında koyu gölgeler vardı, ama sakin ve sessizce, kendinden emin görünüyordu. Zohra'yla etkili bir şekilde bakıştılar -içsel, burkan bir acı ve hepsi buydu. Daha fazlası için zaman yoktu. Ayrıldılar, Zohra kendilerini Mathew'un dediği gibi sıralara ayıran kadınların ortasındaki yerine gitti. Büyücü başlanndaki yerini aldı. Her kadın, çocuklarını ve erkeklerini etrafında toplayarak hapishane avlusunun zemininde diz çöktü. Her birinin önünde akşam yemeğinden ayrılmış bir bardak değerli su duruyordu. Eller orayı burayı yokluyor, her birinin öğleden sonrayı zahmetle kopyalamakla geçirdiği, kelimeleri üzerine bulabildikleri tek mürekkeple -kendi kanlarıyla- kabaca yazdıkları parşömenleri çıkarıyordu. Muhafızlar bu girişimle eğlenmişlerdi, anlamamışlar ve kafiAefm vasiyetlerini yazdıklarına dair kaba şakalar yapmışlardı. Her kadın parşömeni bardağın üzerinde Mathew'un onlara öğretmiş olduğu gibi tutuyordu. Hepsi konsantre olmaya, yaklaşan dehşetlerin sesine kulaklarını tıkamaya çalışıyordu, ama zordu ve bazıları için imkansızdı. Boğuk bir hıçkırık ve bir kadının bir kız kardeşi sakinleştiren mırıltısı ve ona cesaretini tekrar toplamasını söylemesi çalındı Mathew'un kulağına. O da ölümün yaklaştığını duyuyordu ve kendi korkusuzluğundan endişeleniyordu. Cevabı biliyordu. Bir kez daha, Sul'ün rahatlatıcı kollanyla korunuyordu. Kendi suyunun önünde duran Mathew büyünün sözlerini söylemeye başladı. Kadınlar onu duyabilsinler ve zor telaffuzu hatırlasınlar diye yüksek sesle söylüyordu. Sakin sesi, üzerlerine gelmekte olan çığlıklar atan asker-rahiplerin seslerini bastırsın diye yüksek sesle söylüyordu. 393 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN Kadınların kelimeleri onun arkasından tekrar ettiklerini duydu, başlangıçta yavaşça ve titrek seslerle, sonra güven kazandıkça daha da yüksek sesle. Mathew sözleri üç kez söyledi ve üçüncü okumada parşömenindeki kelimeler kıvrılmaya, sürünmeye başladılar ve suya yuvarlandılar. Onu izleyenlerin boğazlarındaki ani duraksamadan, aynı olgunun avludaki en azından çoğu kadının başına geldiğini söyleyebilirdi. Elbette başarısız olanlar çıkacaktı; ama Mathew başarılı olanların sayısının, sisin hepsini saracağı ve düşmanlarının arasından zarar görmeden geçmelerine izin verecek kadar çok olacağına güveniyordu. Kelimeler bardağa yuvarlandılar, su fokurdamaya ve kaynamaya başladı ve sonra, yavaş yavaş, yılankavi bir bulut yük-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


seldi. Mathew avluya baktı. Tezahüratın ve yaklaşan ayakların koşmaya başladıklannı gösteren sesler ona hapishanenin kalabalığın görüş alanına girdiğini söyledi. Genç büyücü dönmedi, insanlarıyla yüz yüze durmaya ve okumaya devam etti —büyüyü işletmeye devam etmek kadar zihinlerini kelmelerin rahatlatıcı akışıyla meşgul etmek için de. Çünkü artık yüzlerce sis kıvrılışının havaya yükseldiğini görebiliyordu. Erkeklerin boğuk şaşkınlık ve korku mırıltılarının, içinde bulundukları tehlikeyi anlamadıklarından annelerinin gerçekleştirdiği büyüyle büyülenmiş çocukların neşeli çığhklanyla karıştığını duydu. Sisi Mathevv'un bardağından döne döne yükseldi ve ayaklarından başlayarak, etrafında dost canlısı bir yılan gibi dolanıp bükülerek etrafını çevirdi. Kadınlara da aynı şeyi yapıyor, onlan ve yakınlarında duranları çevreliyor, onlan Sul'ün koruyucu halkalarına çekiyordu. Sesleri sarmalıyor, eziyor ve kalabalığın korkutucu bağırış394 AKHRAN'IN KAHİNİ larını zararsızlaştırıyordu. Bedeviler korkularından uzaklaştılar ve bir araya toplandılar, sis etraflarında daha yoğun ve kesif bir hal aldı. Sis bulutu şişiyor ve Mathew'u şaşırtan bir hızla yayılıyordu. Her kadını ve yakınında tuttuklarını kaplarsa şanslı olacaklarını düşünmüştü. Ama sis -ay ışığında ürkütücü bir beyazlıkla parlayarak- avluda Mathew'un, sanki bir şey arıyormuş ve amacına ulaşmadan tatmin olmayacakmış gibi, bir tür amaç olduğuna yemin edebileceği bir şeyle sürükleniyordu. Keskin bir şüphe dikeni Mathew'un tatmininde bir delik açtı. Kitapta kırmızı mürekkeple açıkça yazılmış vıyarıyı tekrar gördü. Çok sayıda büyücü bu büyüye çok korkunç koşullar söz konusu olmadıkça asla başvurmamalıdır. Ve birdenbire onu takip eden kelimeleri hatırladı, ülkesinde konudışı, neredeyse gülünç sayılabilecek kelimeleri: Bol miktarda su kaynağı olduğundan emin olun. Mathew anladı. Ne yaratmış olduğunu anladı, uyarının neden yapıldığını anladı. Açıkça ve korkuyla neyin olması gerektiğini öngördü, ama bunu durdurabilmesinin yolu yoktu. Büyülü sis yerde süründü -zayıf, uzun, kıvrılan parmakları olan narin beyaz kollar. Hapishane muhafızlarından bazıları kaçışmışlardı. Diğerleri duvardan atlamış ve bir nedenle, kımıldamayan -arkasına, görünmez bir Usti'nin hacmi yaslanmışken- kapıları iterek açmaya çalışıyorlardı. Komutanları yukarılarındaki siperlerde duruyor, muhafızlannı yavaşlıkları yüzünden haşlıyor ve kalabalığa gururla buradan onun sorumlu olduğunu bağırıyordu. Asker-rahipler tarafından yönlendirilen kalabalık onu görmezden geldi. Duvarlara hücum ettiler, önde olanlar arkadakilerin sıkıştırmasıyla oluşan ağırlığın altında ezildiler ve kapıla395 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN n açma çabasıyla, ahşap kapılara atıldılar. Hâlâ bağırmakta olan komutan kimsenin onu dinlemediği ve bu bölgeden ayrılmanın doğru olabileceği gibi belirsiz bir izlenim edinmeye başlıyordu ki, muhafızlarından birinin korkulu çığlığı, dönüp avluya dışarı uğramış gözlerle bakmasına neden oldu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Mahkumları gitmişti! Gökten düşmüş ve onlan yutmuş gibi görünen bir bulutta ortadan kaybolmuşlardı. Komutan buna inanamıyordu. Kıvrılıp bükülen sise baktı, ama hiçbir hayat belirtisi duyamıyor, göremiyordu. Komutanın tombul vücudu dişleri kafasında takırdayana kadar sallandı. Zihninde bu insanların Tanrısının onları kurtarmaya geldiği konusunda hiçbir şüphe yoktu ve herkes Akhran'm intikamcı, gazap dolu bir Tanrı olduğunu bilirdi. Kalabalık hâlâ kapılara hücum ediyordu; ahşap kapılar kendilerini zorlayan yüzlerce kişinin ağırlığı altında parçalanmaya ve çatırdamaya başlamıştı. Avludaki muhafızlar hassas parmaklan kendilerine uzanıyormuş gibi görünen sise korkuyla bakıyorlardı. Sul'ün büyüsünden neredeyse muhafızlar kadar korkmuş görünen Usti ve Fedj, görevlerini bırakmış, birbirlerine savunmasızca bakıyorlardı. Muhafızlar çılgınca kapılan açmaya çalışıyorlardı -bu lanetli sisin yanında bir insan kalabalığı dehşet uyandırmıyordu. Ama kalabalığın aksi yönde iterek kapılarda oluşturduğu baskı kapıların sımsıkı kapalı kalmasına neden oluyordu. Muhafızlar kaçamıyorlardı ve ilk sürgünlerin ayaklarının etrafına sarıldığını dili tutulmuş bir dehşetle seyredebiliyorlardı sadece. Çığlıkları kalabalığın sesini ıslık çıkaran bir kılıç gibi kesiyordu, öyle berbattı ki hapishane duvarlarının ötesinde kan için haykıran en fanatikleri bile suup dinledi. Duvarın tepesindeki komutan sisin, bağıran adamlarının 396 AKHRAN'IN KAHİNİ ayaklannın ve gövdelerinin etrafına dolandığını gördü, parlak beyazdan kavrayan parmaklarla sarıldıklarını gördü. Çığlıklar dindi, kuru fılsıtılara dönüştü. Sis yükseldi ve eskisinden de yoğun bir şekilde yükselerek ilerledi. Kapının önünde yerde bir yığın toz duruyordu. Bol miktarda su kaynağı! Bir büyücü, bu büyüyü derin kuyuları ve nemli havası olan bir ülkede yapar ve bulutunun içinde, büyü etrafından suyu çekerken, güvenle yolculuk eder. Bir çok büyücü büyüyü birlikte gerçekleştirir ve aynı şey olur, gücün çok daha büyük olması, büyünün çok daha kuvvetli olması ve daha fazla su gerektirmesi dışında. Sulu yeşilliklerin, devasa ağaçların, yeşil çimenlerin ve yoğun yaprağın olduğu bir ülkede, çağlayan derelerin ve köpüren nehirlerin olduğu bir ülkede, yağmurla karın olduğu bir ülkede -büyünün ihtiyacı olan bütün su vardır. Ama büyüyü kurak bir ülkede gerçekleştirdiğinizde, suyun kıymetli damlalarla ölçüldüğü bir kum ve kaya ülkesinde, büyü çatlar ve kendini sürdürmekten aciz hale gelir, bulabildiği her kaynaktan hayat emmeye başlar. Mathew muhafızlann düştüklerini gördü, çığlıklannı duydu. Komutanın sisin kıvnlan parmaklarından sakınmak için duvar boyunca dehşet çılgınlığıyla ileri geri koştuğunu, sonunda onlara korkunç, çağıldayan bir feryatla kurban olduğunu gördü. Mathew büyünün kapının ahşabındaki az miktardaki suyu çekmesini izledi, direklerin sallanıp büküldüğünü gördü. Kalabalığın neşeli bağırışlannın şaşkınlık çığlıklarına dönüştüğünü duydu ve sise karışanların ilk,.iniltilerini duydu, canlarının vücutlanndan emildiğini hissederken attıkları korkunç çığlıkları. 397 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Bir kişiyi öldürmüş olmanın ızdırabım çeken o, şimdi yüzlerin ölümünün sorumlusu olacaktı! Zohra yanında ona tu tünüyordu. "Mat-hew!" Gözleri sisin arasından parıldadı. "Yaptık! Önümüzde kaçıyorlar!" Bilmiyordu. Görmemiş ya da gördüyse bile kavramamıştı. Ya da belki umursamıyordu. Ne de olsa, diye hatırlamaya zorladı kendini Mathew, kalabalık onun halkı için şimdi kendilerinin kurbanı oldukları kadar korkunç bir ölüm tasarlamıştı. Bunu düşünmek, buna konsantre olmak zomnda kaldı, yoksa çıldırırdı. Zohra insanlarını ileriye yöneltti. Büyüyle çevrili sisten çıkmamak için yavaşça hareket eden bedeviler kurumuş hapishane kapılarından sakin bir şekilde dışarı yürüdüler, düşmanlarının tozunu ayaklannın altında çiğnediler. Beslendikçe güçlenen sis etraflarında şişti -gümüşümsü, ölümcül bir bulut Kich şehrinin sokaklarından aşağı yuvarlanıyordu. 398

II Sond'dan tünelin çıkışının korunduğu konusunda uyarı almadığından Khardan açık kapıdan Amir'in zevk bahçesine dikkatsizce fırladı. Miğferli ve zırhlı bir asker tarafından yolu kesildi Kalif in, askerin kınından çıkanlmış kılıcı ay ışığında parıl panl parlıyordu. Yakında duran cine acı, sitem dolu bir bakış atan Khardan kan lekeli silahını saldırmak için kaldırdı. "Ya şeydi," dedi Sond sessizce, "kardeşin." Kılıcını indiren Khardan baktı. Genç adam miğferini yavaşça çıkardı ve taşla kaplı yola düşsün diye bıraktı, miğfer takırdadı ve bir çalılığın altına yuvarlandı. Yüzünü saklamış olan miğferi olmadan Khardan, erkek kardeşinin hatlarını seçebiliyordu, ama ancak bu kadannı. Diğer bütün yönlerden, bu uzun boylu, savaş yaralan taşıyan genç savaşçı Kalif için bir yabancıydı. Ve Ahmet miğferini çıkarıp attığı halde, kılıcını dengede ve hazırda tutuyordu. "Senin olduğunu biliyordum," dedi ifadesiz bir sesle, gözleri solgun yüzünde gölgeler yaratıyordu. "İmam'ın öldürüldüğünü duyduğumda bunu yapanın sen olduğunu anladım ve seni nerede bulacağımı bildim. Diğer muhafızlar tapınağa koştular ama ben..." MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Ahmet," dedi Khardan kuru dudaklarını en az onlar kadar kuru diliyle nemlendirmeye çalışarak, "rahipler insanlarımızı öldürmeye gittiler!" Genç asker başını salladı. "Evet," dedi ve başka laf etmedi. Khardan öfkeli bağırışları ve silahların çarpıştığını duyabiliyordu. Sond'a hızlı bir bakış attı, Sond omuzlarını savunmasızca silkerken sanki, "Size memnuniyetle itaat ederim, ya şeydi, ama ne yapmamı isteyeceksiniz?" diye yalvarıyordu. Cini kalabalığın üzerine gönderebilirim, diye düşündü Khardan çılgınca, ama o fanatikleri durdurmak için bir ifrit ordusuna ihtiyaç vardı. Sond'a onu nakletmesini, bu yerden uzaklaştırmasını emredebilirdi. Ama ya kardeşi? Ahmet de hal-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kından biriydi, daha önemsiz değildi. Onu sonsuza dek, tamamen kaybetmek zorunda mıydı? "Benimle gel!" Khardan bir elini uzattı. "Dövüşürüz..." "Hayır!" Ahmet ileri uzatılmış ele baktı ve Khardan elinin kanla kaplı olduğunu gördü. Kendi kanı, Auda'nınki, İmam'ınki... Genç askerin kelimeleri boğazında boğuk bir şekilde yankılandı. "Hayır!" diye tekrarladı ve hava soğuk olduğu halde, Khardan kardeşinin yüzünde terin parladığını gördü. Ahmet, sarayın yüksek duvarlarından başka hiçbir şey görülemediği halde, arkasına, hapishaneye doğm baktı, artık gözlerinde korku vardı ve şimdiyi değil, geçmişi gördüğü açıktı. "Yapabileceğin hiçbir şey yok! Yapabileceğim hiçbir şey yok! Hiçbir şey!" "Ahmet," dedi Khardan umutsuzca, "annen o kampta!" "Belki." Genç adam, yüzü gerilmiş olduğu halde omuz silkmeye çalıştı ve kalabalığın ulumaları yükseldikçe ve vahşileştikçe, ter elmacıkkemiklerinden aşağı süzüldü. "Belki çoktan ölmüştür. Aylardır onu ne gördüm ne de ondan haber aldım." 400 AKHRAN'IN KAHİNİ "Pekala o zaman kardeşim," dedi Khardan soğuk bir ifadeyle. "Ben gidiyorum. Beni durdurmak istiyorsan, beni öldürmeye hazırlansan iyi edersin, bunun tek yolu..." Korkunun kararttığı gözleri ona çevrildi ve kabus görüntüsü yavaşça geri çekildi. Bir kez daha soğuktular ve duygularını ele vermiyorlardı. Ahmet savaş pozisyonu aldı. Şimdiden sertleşen yaralı omzu acıyla sızlayan Khardan da aynını yaptı. Bir karşılaşma bile olmayacaktı. Kalif gücünün çekildiğini hissetti. Devam etmesini sağlayan tek şey halkı için duyduğu korkuydu ve bu itici bir şey olmaktan ziyade bir engeldi, çünkü dikkatinin dağıldığını hissediyordu. Konsantre olamıyordu. Bakışlarının hapishane tarafına yönelmesine engel olamıyordu ve bu yüzden kardeşinin ilk hücumunu neredeyse kaçırdı. Kılıçtan parlayan ay ışığı, Ahmet'in ayağının bir taşa zamanında takılması ve dehşete düşerek ikisinin araşma sıçrayan cinin tepkisi Khardan'ı kurtardı. "Yetseydi. Siz kardeşsiniz!" dedi Sond, palayla kılıcın çıplak ağızlarını ezici elleriyle yakalayıp ikisini birbirinden uzakta tutarak. "Tamının adıyla..." "Bana Tanrı vaazı verme! Tanrılar adına yapılan şeyleri gördüm!" diye bağırdı Ahmet gözü dönmüş bir halde, silahını cinin elinden kurtarmaya çalışarak. Ham maden cevherini dağa işlendiği yerden çıkarmaya çalışıyor da olabilirdi. "Tanrı falan yok. Bütün bunlar insanın hırsı için bir bahane sadece!" "O zaman Sond'u nasıl açıklarsın? Bir ölümsüzü?" diye bağırdı Khardan kızgınlıkla. Sesten, kalabalığın hapishaneye vardığını anlıyordu. "Sond ölümsüz olduğuna inanarak kendini aldatıyor," diye karşılık verdi Ahmet. "Bak, kanıyor!" Doğruydu; kılıçların dünyasal etine girdiği yerden cinin kolunun aşağısına kan akı401 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN yordu. "Tıpkı biz ölümlülerin ölümsüz varlıklann varolduğu konusunda kandırdığımız gibi!" Khardan'ın işi bitmişti. Geri çekilerek kılıcın kabzasını salıverdi ve kılıç cinin kanlanmış elinden düştü. "Sond, beni..." Bir patlama yeri sarstı; tünelden bir hava akımı çıktı, ardın-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dan bir gümbürtü ve bir başka uçan kaya ve enkaz patlaması izledi bunu. Öksüren ve nefesi tıkanan iki kardeş toz bulutları arasından tünel girişine baktıklarında enkazdan, tozla kaplı ve ellerini hoşnutlukla ovuşturmakta olan Raja çıktı. "O yönden takip edilmekten korkmanıza gerek yok, ya şeydi," dedi cin, Khardan'a selam vererek. "Ve," diye ekledi Raja daha ciddi ve ağırbaşlı bir şekilde, "içerde yatan için uygun bir türbe. Artık onu sadece ölüm bulabilecek." "Tanrısı onunla olsun," diye karşılık verdi Khardan güçlükle. Ahmet'e bakmadı -genç adama sırtını döndü eğer kardeşi isterse kendini hedef haline getirerek- kılıcını almak için eğildi. "Sond, sen ve Raja benimle gelin..." Kafasını daha iyi duymak için kaldırarak konuşmayı bıraktı. Kalabalığın sesi değişmişti -artık tehditkar değil, tehdit altında gibiydi. "Bu da ne?" diye sordu Khardan şaşırmış halde. "Büyük bir büyü yapılıyor, ya şeydi," dedi Sond huşu içinde. "Sanki bizzat Sul bu şehre girmiş gibi!" İçinde umut canlı olan Khardan bahçedeki patika boyunca, duvardaki açıklığa yönelerek koştu. Kardeşini beklememişti, uzun süre arkasından gelen ayak seslerini fark etmemişti ve sonra -büyük ama dile getirilmeyen bir rahatlamayla- çizmeli ayak seslerinin arkasından geldiklerini duydu. "Bu taraftan," dedi Ahmet, Khardan, ayışığıyla aydınlanan 402 AKHRAN'IN KAHİNİ bahçede, heyecandan ve kafa karışıklığından yanlış yolu seçecekken. Birlikte dikenli çalının üzerinde bulunduğu, yana çekilebilen ve duvardaki kayan paneli ortaya çıkaran platformun olduğu yere geldiler. Khardan deliğin açık olduğunu şaşkınlık ve korkuyla fark etti. O ve Auda içeri girdiklerinde kör dilencinin kapıyı kapatmış olduğuna yemin edebilirdi. Khardan ihtiyatla adımlarını yavaşlattı. Ancak Ahmet öne sıçradı ve sokağa çıktı, Khardan'a onu izlemesini işaret ediyordu. "Yol temiz ye şeydi," dedi Sond, boyunu on metre kadar yükselterek kapının üzerinden baktı. "Sokaktaki dilenciyi saymazsak boş." "Ya hapishane?" diye ısrar etti Khardan, dışarı çıkıp sokakta bağdaş kurmuş rahat rahat oturmakta olan yaşlı adamın yanında durduğunda. "Sokak bir... şişen bir sisle kaplı ya şeydi" dedi Sond gözleri endişeyle büyümüştü. "Bütün asırlarım boyunca böyle bir şey görmedim!" "Bir daha da görmeyeceksin!" diyerek kesik kesik güldü dilenci. Khardan koşmaya başladı, ama bir el kaftanını kavradı ve onu öyle bir güçle çekti ki neredeyse ayaklan yerden kesildi. Ahmet olduğunu düşünüp öfkeyle dönen Kalif kendini ay ışığında korkunç bir pırıltıyla parlamakta olan süt gibi beyaz gözlere bakarken buldu. Kemikli, cılız bir el yukarı uzanmış, kumaşı kavramıştı. "Yaklaşırsan bu ölümün olur, çünkü sis içindekileri koaısa da, dışardakileri öldürüyor. Bak! Bak! Geliyor!" Kör gözler bunu nasıl gördüler Khardan asla bilemeyecekti, ama sokağın sonunda, pazarın kepenkli tezgahları arasında kıvrıla kıvrıla giden, uzun beyaz sürgünler taş zeminde sürü403

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN nüyor, dokundukları her şeyi susuzlukla yalıyordu. Tezgahlar bir bir şangırtıyla düştüler, ahşabın içindeki azıcık nem emilip kumyordu. Ne olduğunu görmek için sokağa fırlayan bir adam gümüşsü beyaz ellere yakalandı, vücudunun suyu yıkanma günündeki bir kumaşmış gibi sıkılıp alındı. Sis hızlı ilerliyor, arkasında sadece dakikalar önce yaşayan et ve kan olan bir toz kümesi bırakıyordu. Khardan gözleri yaklaşan, kıvrılan sise şaşkınlık ve dehşetle sabitlenmiş halde geri çekilmeye davrandı. "Kaçmalıyız!" "Kaçış yok," dedi kör dilenci tuhaf bir tatminle, "taş duvarlar arkasına sığınanlar dışındakilere. Ve kalbi büyüyü gerçekleştirenlerle bir olanlar dışında. Çabuk, yanıma oturun!" Yaşlı adam Khardan'ı sert bir şekilde çekti. "Yanıma otur ve dudaklarına kalbindeki birinin adını taşı, o sisin içinde güvenle ilerleyen ve seni düşünen birinin adını!" "Sond, doğruyu mu söylüyor?" diye sorguladı Khardan, gözlerini kayan, ölümcül sisten alamayarak. "Bence bu sizin tek umudunuz ya şeydi," dedi cin. "Ben hiçbir şey yapamam. Bu Sul işi." Gözlerini kocaman açmış, yutkunan ve başıyla onaylayan Raja'ya huzursuzlukla baktı. "Aslında, sizden şu an için ayrılacağız ya şeydi. Sul gittikten sonra geri geleceğiz!" "Sond!" Khardan korku ve kızgınlıkla bağırdı, ama cinler ortadan kaybolmuşlardı. "Çabuk!" diye bağırdı yaşlı adam, bedeviyi aşağıya çekerek. Sis neredeyse üzerindeydi. Khardan, Ahmet'in yaşlı adamın yanında çömeldiğini gördü. Kardeşinin yüzü sararmıştı. "İsim!" dedi dilenci ısrarla, tiz bir sesle. "Bir isim söyleyin, eğer kalbinizde biri varsa ve dua edin de o da sizi düşünüyor olsun!" 404 AKHRAN'IN KAHİNİ Khardan kavrulmuş dudaklarını yaladı. "Zohra," diye mırıldandı. Sis, nemle yüklü vücutları görmüş gibi, onlara doğru yöneldi. "Zohra!" diye tekrarladı ve seyretmekten aciz, istemeyerek gözlerini kapadı. Yaşlı adamın da Zohra'nın adını mırıldandığını duyabiliyordu ve -irkilerek- dilencinin duvarı açma karşılığında o ismi öğrenmekte nasıl da ısrar etmiş olduğunu hatırladı. Yanında, Ahmet boğazında bir hıçkırıkla annesinin adını fısıldıyordu. Yerin epey altına kazılmış bir mağara soğuğu, kemiklerini iliklerine kadar dondurarak bedevinin ayak bileklerini sıkıca kavradı. Acı yoğundu ve kendini çığlık atmaktan alıkoymak için bütün yapabileceği buydu. Hararetle, ismi defalarca tekrarladı ve bununla birlikte gözlerinin önünde Zohra'nın hayali belirdi, burnuna yaseminin hafif kokusu geldi. Onun çölde atını sürdüğünü, rüzgarın yüz maskesini koparıp aldığını, siyah saçlannı arkaya savurduğunu gördü -gururlu, muzafferane bir tavır. Onu düğün yataklarında gördü, elinde bıçakla, gözleri zaferle parlıyordu ve etinde kendisinin açtığı yarayı iyileştirirken parmaklannm hafif, nazik dokunuşunu hissetti. "Geçiyor," dedi dilenci derin bir iç çekişle. Khardan gözlerini açtı, etrafına baktığında sisin geri çekilmekte olduğunu gördü, sanki muazzam bir nefes alışıyla sokaktan gerisin geri emilmişti. Şehre uğursuz bir sessizlik çöktü. "Halkın güvende, at ve ölüm kokan adam," dedi dilenci, dişsiz ağzı kafatası gibi kafasında bir yarık gibiydi. "Kapıdan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


geçtiler ve düzlüğe vardılar. Ve onları izleyecek canlı kimse kalmadı." Minnettarlığına rağmen Kalif ürpermekten alıkoyamadı kendini. Gece rüzgan çıkü ve irkilerek bir bulutun gece göğüne yükseldiğini gördü. Sis değildi. Bir toz bulutuydu -korkunç, yağ405 MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN lı bir tür toz. Khardan titreyerek doğruldu ve dilenciye baktı. "Onlara gitmeliyim. Güvenli olur mu?" "Özgür olduklarını anladıkları anda, büyü dağılmaya başlayacak. Evet, güvenli olur." Khardan, Ahmet'e döndü. "Benimle gelecek misin kardeşim? Eve gelecek misin?" "Benim evim burası," dedi Ahmet ayağa kalkıp Khardan'la yüz yüze durarak. "Sevdiğim her şey burada." Khardan'ın bakışlan sanki çekilmiş gibi saraydaki tek ışığa kaydı. Pencerede durmuş -kollarını kavuşturmuş- bir adamın izleyen -nereyi?- siluetini görebiliyordu. Onları mı izliyordu? Tahrip edilmiş şehrini mi? "Bu savaş demektir, bunu biliyorsun," diye devam etti Ahmet, Khardan'ın bakışlarını izleyerek. "Amir bununla çekip gitmenize izin veremez." "Evet," diye ona katıldı Khardan dalgın dalgın, zihni bugünle, geleceği düşünemeyecek kadar meşguldü. "Sanırım öyle." "Savaş alanında buluşuruz o halde. Elveda Kalif." Ahmet'in sesi soğuk ve resmiydi. Duvardaki açıklığa yönelmek için döndü. "Elveda kardeşim. Akhran seninle olsun," dedi Khardan sessizce. "Anneme senin haberlerini ileteceğim." Zırhlı sırt sertleşti, vücut geri çekildi. Ahmet bir an için durdu. Sonra, omuzlarını dikleştirerek başka söz etmeden duvardan geçti. Taş duvar arkasından kapandı. "Acele etsen iyi olur bedevi," dedi dilenci. "Asker-rahipler öldü, ama bu şehirde, şok geçtiğinde hâlâ kelleni isteyecek hayatta kalmış bir çok kişi var." "Önce kim olduğunu soracağım baba," dedi Khardan, yaşlı adama dikkatle bakarak. "Mütevazı bir dilenci, o kadar!" Melez bir köpek gibi kıvrı406 AKHRAN'IN KAHtNİ lan yaşlı adam hırpani bir battaniyenin üzerine kıvrıldı, sırtını günün sıcağından kalan ısıdan faydalanmak için taş duvara yasladı. "Şimdi git bedevi!" Dilenci gözlerini kapadı, vücudunu daha rahat bir pozisyona soktu ve ciğerlerinden insanın kulaklarını tırmalayan bir horultu duyuldu. İnsanları için duyduğu korku geçmiş olan Khardan, üzerine büyük bir yorgunluğun çöktüğünü hissetti. Omzu acıdan yanıyordu, kolu hareket edemeyecek kadar sertleşmişti. Her hareket bir çaba gerektiriyor gibiydi ve ay ışığıyla aydınlanan sokaklarda sürüklendi, gözlerine batan ve tenini yağlı bir hisle kaplayan korkunç tozu içine çekmemek için ağzını eliyle kapattı. Kich şehri çapulcu bir orduya kurban gitmiş gibi görünüyordu -ahşaba, suya, bitkiye, insanlara saldıran ve sadece taşları rahat bırakan bir orduya. Hasta ve yaralı halde, yıkıma sersemlemiş bir inanmazlıkla baktı ve kardeşinin kelimeleri yerine oturdu. Evet, bu savaş demek olacaktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Atları bıraktığı yere varan Khardan sadece büyük toz yığınları gördü. Gücünün son kırıntıları da hızla tükeniyordu ve o kadar yolu yürüyerek gidemeyeceğini biliyordu. Onu şana ve namussuz bozguna taşımış olan yiğit hayvan için duyduğu ızdırap kalbini burmuştu ki, onu neredeyse sağır eden tiz bir kişneme duydu. Hızla ilerleyerek, umuttan güç alarak, dört atın da hayatta ve iyi olduğunu, bu korkunç yerden ayrılmak için sabırsızlıkla hareket ettiklerini gördü. Bölmelerden birinde kıvrılmış, korkuyla titreyen genç adam Kalif in hayvanlara göz kulak olmasını istediği çocuktu. "Ah, ya şeydi" Çocuk, Khardan'ı görünce ayağa fırladı. "Ölüm bulutu! Onu gördünüz mü?" "Evet," dedi Khardan, atının kendi kanı da dahil taşıdığı ga407 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN rip kokulara burun sürtmesine, koklamasına ve burnundan hava çıkarmasına izin vererek. "Gördüm. Buraya geldi mi?" Deve battaniyelerinin altındaki toz tepeciklerini, bir vakitle eşek olan daha küçük tepeciklere ve hatta bir vakitler şey olan tepeciklere -bunu düşünmekten hoşlanmadı- görüp de bunu sormanın anlamı yoktu. "Geldi ve hepsi... herkes öldü!" Çocuk rüyada gibi, dehşet içinde konuşuyordu. "Benim dışımda herkes! Atlar yüzünden, ya şeydi!Temin ederim ki hayatımı kurtardılar!" Çocuk kafasını aygırın böğrüne gömdü. "Teşekkür ederim, soylu at! Teşekkür ederim!" diye hıçkırdı. "Kalplerinde onları kimlerin sevdiklerini biliyorlar," dedi Khardan, çocuğun başını sevgiyle okşayarak. "Tıpkı hepimizin bildiği gibi," diye mırıldandı gülümseyerek. "Hepimizin bildiği gibi. Şimdi eve, seni sevenlerin yanına git genç adam!" Hayvanın sırtına atlayan Kalif, hayvanı ahırdan çıkardı, diğerleri de uysalca takip ediyorlardı. Ve cinler de ona yardım etmek için oradaydılar. Birlikte, açık duran kapılardan -devasa ahşap direkler solmuş ve çekmişti, onları bir arada tutan demir şeritler tozla kaplı zemine düşmüşlerdi- dört nala geçerek Kich şehrinden çıktılar. 408

12 il Khardan Tel'e döndüğünde onu bekleyen bir ordu buldu. Bu Amir'in ordusu değildi. Kalifin kendi ordusuydu. Kich'ten Tel'e yolculuk aileleriyle tekrar buluşan sipahiler açısından vahşi ve neşeli olmuştu. Akhran'a şükür şarkıları söyleyen, sancaklannı yükseklerde dalgalandıran, Kahinlerinin erdemlerini öven Akarlar'ın binicileri, Hranalar'ın çobanlan ve Aranlar'm mehari binicileri sonunda ortak düşmanlarına karşı muhteşem zaferde birleşmişlerdi. Bu gürültülü, kılıçlar savrularak yapılan yolculukta zafer sarhoşu olmayan yegane kişiler, Kahinler ve bedevilerin artık Kutsal Kişi dedikleri -Mathew bu kelimenin onlar için bir tür deli-kutsal adam anlamına geldiğini iç geçirerek anladı- genç adamdı. Koca ve eş tekrar bir araya geldiklerinde resmi bir şekilde karşılaştılar ve soğuk bir şekilde konuştular, sonra döndüler ve ayrı yollara gittiler. Yaralı ve tükenmiş, cin tarafından desteklenen Khardan, Zohra'nın şahin gözlerini aydınlatan ve yu-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


muşatan neşe pırıltısını görmeyi özledi. Zohra, Khardan onu halkı kurtarmak için gösterdiği cesareti ve ustalığı konusunda methederken gözlerinde gurur ve takdiri fark etmedi. Aralarında ikisinin de -görünüşe göre- aşmak istemediği ya da aşama-

MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN dığı bir duvar vardı. Aylar içinde inşa edilmişti. Her taşı öfkeli bir söz, küçültücü bir laf, acı bir andan oluşuyordu. Duvarı sağlam tutan harç hem asırlarca yaşlıydı hem de yeni karılmışti; kan, kıskançlık ve gururdan oluşuyordu. Her ikisi de soğuk, yıldızlarla dolu gecelerde uyanık kalsa ve meseleyi uzun uzun ve hararetle düşünse de, duvarı paramparça etmek için ne gerektiğini ikisi de bilmiyordu. İkisinin de ruhunda uğraşması gereken tek şey bu değildi. Ölüm kesinken ve bedevilerin kazanacak çok şeyleri ve kaybedecek hiçbir şeyleri yokken Amir'le savaşa girmek bir sorundu. Ama ailelerine kavuştuklarında savaşa girmeleri tamamen farklı bir meseleydi. Yine de Khardan başka seçeneği olmadığını biliyordu. Kannadi bu hakaretin karşılıksız kalmasına izin vermeye cesaret edemezdi. Amir, Bas'ın ele geçirilen şehirlerine, ona meydan okuyanların başına ne geldiğini göstermeliydi. Khardan'ın zihnindeki tek soru; güçlerini toplayıp insiyatifi ele alarak şehre karmaşa içindeyken mi saldırması, yoksa çölde bekleyip güç mü toplaması, düşmanını ona gelmeye zorlayıp kendi bölgesinde mi savaşması gerektiğiydi. Tartışmanın iki tarafının da artı ve eksileri vardı ve Kalif i, Tel'e dönüş yolculuğu boyunca hüzünlenmesine ve dalgınlaşmasına neden olmuştu. Zohra'nın da kendi sorunlan vardı. Bu ani kendini kadın olarak görme ve kendiyle gurur duyma kabiliyeti, bu aşamada, rahatsız ediciydi ve ona uygun değildi. Bu yüzden, artık onu kendilerinden biri olarak kabul ettikleri ve onu kendi gruplarına zevkle kabul edecekleri bir sır olmadığı halde, yolculuk boyunca kendini diğer kadınlardan uzak tuttu. Birkaç kişi prenseslerinin değişmediğini belirtmeye başladı, ama kötüleyici sözleri, gelinin göğsünde şiddetle devam eden savaşı bir şe410 AKHRAN'IN KAHİNİ kilde anladığını düşünen Badia tarafından yarıda kesildi. Kendini anlama savaşı asla karşında durmayan, hep arkadan saldıran, asla belirgin bir şekilde görülmeyen, sürekli her zayıflığı dürten bir düşmanla savaşmak gibidir. Sadece en şanslılar en iyi sonucu elde ederler. Mathew'a gelince, gözlerini her kapadığında, etrafında ölen insanları tekrar görüyordu. Kendi kendine sonucu tersine çevirmeyi ve düşmanlarının elinde ölmeyi isteyip istemediğini sordu -genç büyücü, Meryem'i öldürdüğünde Khardan'ın sormuş olduğu gibi. Ama sisin arasından belli belirsiz görünen o buruşan yüzlerin anısının onunla bir sonraki hayatına taşınacağını ve orada hesabını vermek zorunda kalacağını biliyordu. Mathew'un inandığı bütün hoş ilkeler, birer birer eskitilmiş, kesilip açılmış ve bu acımasız ülkenin kumunda ölmeye bırakılmıştı. Mathew eski, rahat inançlarını hayata döndürmeye çalıştı, ama hayaletlerini çağırmak bile imkansızdı. Aranthia'nm

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ormanlık, sulak topraklarında yürümüş olan çocuktan artık o kadar farklıydı ki, sanki bir başka varlığa bölünmüştü. Ama düşünmek ve yıldızları seyretmek dışında yapacak bir şeyinin olmadığı uzun gecelerde onu hayrette bırakan ve gerçekten şaşırtan şey o çocuğa artık pişmanlıkla değil, özlemle, hüzünle bakıyor olmasıydı. Belki daha iyi bir insan değildi, ama daha akıllı, daha düşünceli biriydi. Kendisinin diğer insanlarla, tavırları ve görünüşleri ne kadar farklı olursa olsun, gerçekten bir olduğunu düşünürdü ve bu bilgide kalıcı bir teselli hissi bulurdu. Ona kalan tek soru, geleceğinin neler hazırladığıydı. Mathew ilerlediği yolun sonuna yaklaşmakta olduğunu görmeye başlıyordu ve yüreğinde çok yakında bir seçim yapmak zorun411 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN da bırakılacağını biliyordu. Amir, Tirish Aranth kıtasına yelken açacak gemilerden bahsetmişti. Aranthia'ya, doğduğu ülkeye dönebilir, ya da Tara-kan'da, yeniden doğduğu ülkede kalabilirdi. Şu an neyi seçeceği konusunda bir fikri yoktu. Üç kabilenin diğer üyelerinin böyle sıkıntı verici zihin meşguliyetleri yoktu. Üç şeyh halklarinm önünde yan yana at sürüyorlardı ve arkadaşların en iyisi, kuzenlerin en yakını, kardeşlerin en sevilenleriydiler. Hakaretlerle birbirleriyle aşık atmak yerine, birbirlerini pohpohlamada geçmeye çalışıyorlardı. "Halklarımız hapishaneden Hranalar'ın cesareti sayesinde kaçtı," dedi Macit içtenlikle, Caffar'ın omzuna dostane bir şekilde vurarak. "Ama Akarlar'ın metaneti olmasaydı, Hranalar'ın cesareti işe yaramayacaktı," dedi Caffar, eyerinde eğilip Macit'in cüppesini, bir saygı ifadesiyle çekerek. "Güvenle söyleyebilirim ki," diye ekledi Sait hızlı hareket eden devesinin üzerinden, "Hranalann cesareti ve Akarlar'ın metaneti olmadan, Aranlar, şu anda, çakallara yem olmuş olacaklardı." "Ah," diye bağırdı diğer iki şeyh aynı anda, "Aranlar'ın bilgeliği olmasa çakallara yem olacak olan bizlerdik!' Ve bu, cinler gözlerini devirip, tüm bunlardan sıkılan Khardan sıranın sonunda at sürmeye başlayana kadar böyle devam etti. Şeyhler ve gerçekte üç kabiledeki herkes Tel'e tepeden bakan devasa kumullardan birinin tepesine böylece tırmandılar ve durdular, aşağıya yüksek sesle atılan endişe çığlıklanyla bakarak, Kahinlerini çağırdılar. Kannadi'nin bir yolunu bulup ondan hızlı geldiğinden ve Tel'de dönüşünü bekliyor olmasından mantıksız bir şekilde 412 AKHRAN'IN KAHİNİ korkan Khardan atını büyük bir hızla sürerek, hayvanı kumlara batıra çıkara kumulun tepesine çıkardı. Çölün zeminini büyük bir şehri andıran bir şekilde her şekil ve türden ve büyüklükte -bir adamın günün sıcağı boyunca dinlenmesi için tasarlanmış küçük çadırlardan, tam yedi sınk uzunluğunda olanlara kadar- çok sayıda çadır kaplıyordu. Ayrıca, yoklukları sırasında mevsim ve sıradışı bir yağmur yağmışa benziyordu, çünkü vaha yeşildi ve gelişmekteydi. Kadınlar kuyunun etrafında toplaşmış, bol miktarda su çekiyorlardı. Çocuklar göletlerde su sıçratarak oynuyorlardı. Atlar, develer,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


eşekler ve keçiler suya yakın bağlanmış ya da kampta geziniyorlardı. Bizzat Tel'in üzerinde Kahinin Gülü olarak bilinen kaktüs, henüz üzerinde bir tomurcuk görünmese de, yeşildi ve büyüyordu. Dönüşlerinin beklendiği açıktı -bir grup binicinin kamptan ayrıldığı ve çılgınca kumula doğru atıldıkları görülebiliyordu. Ellerinde bayraklar -kabile sancaklan- taşıyorlardı, silah değil. Khardan, şeyhlerle birlikte, onlarla çöl zemininde buluşmak için atlarını kumuldan aşağı sürdüler, insanları seyretmek ve endişeli ses tonlarıyla tahminlerde bulunmaları için kumulda bırakarak. "Akhran'ın Kahini olarak bilinen kişiyi anyoruz," diye bağırdı bilinmeyen bir ordunun üniformasına bürünmüş bir adam. "Bana Akhran'ın Kahini derler," dedi Khardan atını ileri sürerek, yüzü karanlıktı ve ters ters bakıyordu. "Siz kimsiniz ve Akarlar'ın kuyusu etrafında kamp kuran bu insanlar da kim?" "Sizi şereflendirmek için gelenler Kahin," dedi asker, onunla birlikte at sürenlerin yaptığı gibi sancağını zemine saplayarak. "Kich'in Amir'ine karşı yapılacak savaşta sizinle at sürmek 413 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN için geldik!" "Nerelisiniz?" diye sordu Khardan, o kadar şaşırmıştı ki, adam dürüstçe aydan düştüğünü söylese şaşırmazdı. "Bastineli ve Medalıyız, Ravenchaili ve Ulu Stepli -İmparator'un çizmesinin topuğunu bir adamın boynuna yerleştirdiği her yerden." Tanıdık bir yüz gören Khardan yaşlı bir ata binmiş ihtiyar bir adama işaret etti-adam da at da bir çok çöl neslinden çok yaşamışlardı. "Abdullah, buraya gel." Aksakal, Akarlar'ın kabile yaşlılarından biri, kadim atını şeyhlerin safına doğru sürdü. Nerede olduğuna ve kimi taşıdığına dikkat eden hayvan boynunu gururla uzatıyor ve romatizmalı ayaklarını mümkün olduğunca yükseğe kaldırıyordu. "Bu ne Abdullah?" diye sordu Khardan ihtiyar adama sertçe. "Yokluğumuzda sorumlu olan sensin. Buna neden izin verdin?" "Adamın dediği gibi Tanrımızın Kahini," diye cevapladı aksakal asaletle konuşarak. "Neredeyse sizin ayrıldığınız gün gelmeye başladılar ve o günden beri düzenli bir insan akışı oldu. İlk başta onları kovmayı düşündüm, ama o gece yılın bu zamanında hiç görmediğim türden bir fırtına koptu. Su göklerden bardaktan boşanırcasına aktı. Dört gün dört gece yağdı ve artık kuyu dolu, göletler derin ve serin, çöl çiçekleniyor ve hazırda bir ordu var. Akhran Hazretlerinin lütuflarını suratına geri çarpacak kadar deli mi olmalıydım?" "Hayır," dedi Khardan, bütün yüklerinin kalkmasının gerektiği halde kalbinin neden ağır olduğunu düşünüp endişelenerek. "Hayır, doğrusunu yaptın, Yaşlı Kişi ve sana minnettarız." "Selam olsun sana Akhran'ın Kahini!" diye bağırdı asker ve 414 AKHRAN'IN KAHİNİ çöl halk yığınının gırtlaklarından gelen tezahüratlarla çınladı. Khardan'ın atından inmesine yardım ettiler ve onu kampın en büyük, en lüks çadırına gürültülü bir törenle omuzlarında

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


taşıdılar. Zohra'yı da onurlandırmakta aşağı kalmadılar, ki kaçabilseydi Zohra bundan kaçardı. Ne olursa olsun kendi çadırına saf beyaz bir eşeğin üzerinde götürülmesi Khardan'ınkinden daha az görkemli değildi. Çadırda zengin ipekliler ve mücevherler kuşanmış kadınlar tarafından yiyecek ve tatlılarla karşılandı. Usti kendinden geçmiş haldeydi ve gizlice hangi tehditleri savurursa savursun "sevgili Kahinesi"nden ayrılmayı reddediyordu. Mathevv'a da bir çadır verildi, ama kimse onu o çadıra taşımayı önermedi ne de kimse ona dokunmaya cesaret edebildi, o geçerken sessiz, saygılı bir korkuyla seyrettiler. Şeyhler de çocuklarıyla aynı şerefe nail oldular ve Caffar'm bile, yaşlı ve halsiz annesi de dahil, herkesin hatırlayabildiği kadarıyla ilk kez mutlu olduğu gözlendi. Sait aniden hem Kahin'in hemde Kahine'nin amcası olduğunu hatırladı, hoş bunun nasıl olabileceğini kimse bilmiyordu ama herkes birini şereflendirmek için bahane bulunmasından hoşnuttu ve tombul şeyh payına düşeni aldı. Khardan çadırına yerleşir yerleşmez ve yatağa gitmeyi bitkinlikle düşünmüşken, insanlar dışarda sıra oluşturmaya, Kahinleriyle görüşme talebinde bulunmaya başladılar. Khardan reddedemezdi ve teker teker, ona sorunlarını getirdiler, ihtiyaçlarını, isteklerini, taleplerini, önerilerini, arzularını, hediyelerini, kızlarını, iyi dileklerini ve dualarını. Bu arada, bir başka çadırda şeyhler ve cinler neşeyle savaşa gitmeyi planlıyorlardı. 415 »3 Konuşma ve kutlama gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam etti. Bağırtı, sarhoş kahkahalarının ve dolanan, dans eden ayakların sesi, Mathew'u çadırının sessizliğini ve yalnızlığını aramaya iten vahşi bir ahenksizlikle güdüyordu. Kalabalık kampta yürürken kulakları gürültüden çınlıyordu, kendini çöl gecesinin seslerini özlerken buldu -rüzgarın sürekli, esrarengiz şarkısı; işlerini gören gece hayvanlarının gırtlaktan gelen hırlamalan; bir aslanın kokusunu alan atların huzursuz mırıltıları; sürüleri koruyanların nazik teskin edişleri; palmiye yapraklarının çıtırdaması. Kaç gece, diye merak etti, çadırında uzanmış ve bu sesleri dehşet ve yalnız başına dinlemiş ve onlardan nefret etmişti? Şimdi insanoğlunun bu şamatalı yerinde onları özlüyordu. Yolunun üzerinde Zohra'nın çadırına rastladı ve içeri girip onunla konuşmaya karar verdi. Zohra yolculuk boyunca o kadar sessiz kalmış ve zihni o kadar meşgul görünmüştü ki -Mathew da kendi düşünceleri ve endişeleriyle meşgul olmuştu. Kich'teki o korkunç zafer gecesinden bu yana bir avuç dolusundan fazla laf etmemişlerdi. Girişi açık olan çadırdan içeri bakınca, Zohra'nın -gevezelik eden ve gülen, içeri akan son hediyeler üzerine yorumlar yapan- kadınlar, parfüm, mücevAKHRAN'IN KAHİNİ her, ipek ve yünler, şekerleme haline getirilmiş gül yapraklan, bir sarayı aydınlatmaya yetecek pirinç lambalarla çevrili olduğunu gördü. Usti -tombul suratı lambaları söndürebilecekleri ve lambalar yerine cine güvenebileceklerini düşündürecek şekilde bir sıcaklık yayıyordu- Kahine'nin etrafında, hediyeleri aşırı tatlı dilli bir minnettarlıkla kabul ederek, eleştirel bir gözle inceleyerek ve sonra kulağına her birinin aslında ne ka-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dar ettiklerini fılsıdayarak sahibini neredeyse deliye çevirerek uçuyordu. Mathew izleyerek, fark edilmeden orada kaldı. Onun bildiği Prenses Zohra bu parfümlü hapsihaneden kaçar, atına atlar ve kayan kumulların arasında dört nala ilerlerdi. Genç büyücü bunun olup olmayacağını görmek için bekledi. Düşünceleri Zohra'ya değince, Zohra gözlerini kaldırdı ve onunkilere baktı ve Mathew bu gözlerde tam da düşündüğü özlemi gördü. Ama ayrıca tevekkülü, zoraki sabrı, nadir kişisel disiplini de gördü. Şaşkınlığı yüzünden okunuyor olmalıydı ki, Zohra'nın teni pembeleşti. Hüzünlü ve çarpık bir şekilde gülümsedi ve sanki, "Başka ne yapabilirim? Ben Akhran'ın Kahinesiyim," der gibi hafifçe omuz silkti. Mathew da ona gülümsedi, Kahine'ye selam verdi ve gitti. Rüzgarı ve şarkıyı ve aslanın hınltısım özlediği gibi aceleci, ne yapacağı belli olmayan Prenses'i de özlüyordu. Uzun yolculuktan bitkin durumda olan Mathew minderleri üzerine minnettarlıkla uzandı. Yüzünü haMe örtmüş karanlık bir şekil içeri girdi. Lambanın ışığından kaçınarak, hızla gölgelere çöktü. Mantıksız bir şekilde Kara Paladin'i anımsayan Mathew irkilerek doğruldu. Ama şekil bir elini uyarırcasına kaldırdı ve yüzündeki örtüyü çekerek hatlannın görülmesine izin verdi. 417 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN "Benim, Khardan sadece," dedi yorgun bir ses. "Kahin, sadece," diye karşılık verdi Mathew nazik, alaylı bir gülümsemeyle. Khardan inledi ve kendini minderlerin arasına attı. Yakışıklı yüzünde çizgiler belirmişti, derin düşüncelere dalmıştı; gözlerinin altında karanlık gölgeler seçiliyordu ve Mathew'un gülümsemesi yerini gerçek bir kaygıya bıraktı. "İyi misin? Canını yakan bir şey mi var? Yaran olabilir mi?" Khardan hepsini bir el hareketiyle savuşturdu. "Yara iyileşti. Kampa geldiğimde ilgilenmiştim. Ne kadar önceydi bu? Bir hafta mı? Bir yıl gibi, binlerce yıl gibi geliyor!" İç geçirerek arkaya yaslandı ve gözlerini kapadı. "Çadırım masalcılar ve çay içicilerle, hediye getirenler ve sözde akıl hocalarıyla, askerler ve dans eden kızlarla dolu -hepsi de bana sanki her birinin parmaklarını daldırıp bir parça alabilecekleri bir yahniymişim gibi açlıkla bakıyorlar! Sond'a onlan temizlemesini söylerdim ama cinler gene ortadan kayboldu, yok oldular. Bu yüzden doğanın çağrısını bahane ettim, bu eski kıyafetleri giydim ve buraya geldim." Dışarda bir yerlerde biri seslendi. "Kahin? Kahini gördünüz mü?" Ses, şimdi tam Mathew'un çadırının dışından geldiği ve içeri girmek için izin istediğinden Khardan yüzünü kapadı, "dinlenmenizi böldüğüm için özür dilerim Kutsal Kişi. Kahini gördünüz mü?" "Şu yana gidiyordu," dedi Mathew doğrudan Khardan'ı işaret ederek. Bedevi ona bol bol teşekkür etti ve çadırın kapı örtüsünü kapattı. Ayaklarının vahaya doğaı koşmakta olduklarını duyabiliyorlardı. 418 AKHRAN'IN KAHİNİ

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Teşekkür ederim Mat-hew." Khardan kalkmaya davrandı. "Sen de -kabile üyelerimin bana hatırlattığı gibi- dinlenecektin. Gecenin bir yarısı. Seni rahatsız ediyorum." "Hayır, lütfen!" Mathew, Khardan'ın kolunu yakaladı. "Bütün bu gürültüde uyuyamadım. Lütfen kal." Kalif i minderlerine dönmeye ikna etmek için fazla uğraşmak gerekmedi, ki bu sefer minderlere yanlamasına uzandı bir dirseğinin üzerinde doğruldu. Dikkatle Mathew'a bakan siyah gözleri lambanın ışığında parlıyordu. "Benim için bir şey yapar mısın? Eğer çok yorgun değilsen?" diye sordu Khardan aniden. "Kesinlikle Kahin," diye cevap verdi Mathew. Khardan kaşlarını çatarak duraksadı. Sormak üzere olduğu şey açıkça sorması zor bir şeydi ve başlayıp başlamamak konusunda karar verememiş bir halde, hâlâ bunu aklında evirip çeviriyordu. Kalbi neşeyle şarkı söyleyen Mathew, şarkının dudaklarından dökülmesinden korkarak sessiz kaldı. Sonunda Khardan aniden kendi kendine başını bir kez öne arkaya salladı. Kararını vermişe benziyordu. "Büyünü" -öksürdü ve boğazını temizledi- "geleceği görmek için kullanabilirsin değil mi?" "Evet Kahin." "Bana Khardan de lütfen! O unvandan yoruldum." Mathew başını eğdi. "O halde şu anda yapabilirsin?" diye sürdürdü Khardan. "Evet, elbette. Zevkle, Kah... Khardan." Vardığında Mathew yolculuklarında temin ettiği kıymetli büyü nesnelerini dikkatle açmış ve güvenli bir yere saklamıştı. Bunlardan biri Hranalar'm tepelerdeki kampında bulmuş ol419 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN duğu cilalı ahşaptan yapılma bir kaseydi. Mathew bunun karşılığında bir parça mücevher vermeyi teklif ettiği halde, bir misafire yaşadığı yerde beğendiği herhangi bir şeyi sunmak konusundaki bedevi âdetini yerine getiren sahip, bunu bir hediye olarak vermekten mutludan da öte olmuştu -Bu âdet inşanı neyi beğeneceği konusunda dikkatli kılıyordu. Mathew kaseyi yastığına yakın koyduğu yerden getirdi, kaseyi sevgiyle tutuyor, ahşabın çölde nadir bir şey olan pürüzsüzlük hissinden zevk alıyordu. Kaseyi çadınn zeminine -Kalif in kendini geri çekme, kendini olduğu yerde kalmaya zorlarken vücudunun kasılmasını görmemiş gibi yaparak, Khardan'la arasına koydu. Suyu serin tutmak amacıyla çadınn dışında asılı duran kırbaya uzanan Mathew kaseyi suyla doldurdu. Dışarda Kahine şükretmek için şarkı söyleyen bir ses yükselmiş, bütün yiğit eylemlerini anlatıyordu. Mathew başını eğdi, görünüşte suya bakıyor gibiydi ama kirpiklerinin arasından, hem bellirli bir keyifle hem de neredeyse umutsuz bir öfkeyle dinlemekte olan Khardan'a bakıyordu. Mathew konuşmaya başladı. "Kasede gördüğüm resimler muhakkak gerçekleşecek diye bir şey yok." Sudaki dalgalanmanın geçmesini bekleyen büyücü metinlerde yasaklı olduğu halde standart uyarıda bulundu. "Sadece şu an üzerinde ilerlediğin yolu takip etmeye devam edersen ne olabileceğine işaret ediyorlar. Geri dönmek ya da bir başka yolu denemek bilgece olabilir. Bunda devam etmek bilgece olabilir. Sul cevap-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lar vermez. Bir çok durumda, Sul sadece daha çok soru getirir. Resmi düşünmek ve karannı vermek sana kalmış." Suya neredeyse hipnotize olmuş gibi bakan Khardan başıyla onayladı. Yüzü bir huşu, korku ve hevesle yumuşamıştı. İki420 AKHRAN'IN KAHİNİ si için de dışandaki sesler arka plana çekildi. Mathew kendi nefes alıp verişini, kalbinin çok hızlı atmakta olduğunu duyabiliyordu. Bakışlarını Khardan'dan kopararak suya odaklandı ve kendine konsantre olmayı emrederek dini şarkıyı söylemeye başladı. Şarkıyı üç kez tekrarladı ve sıvının pürüzsüz yüzeyinde görüntüler belirmeye başladı. "İki şahin görüyorum, görünüşleri neredeyse benzer. İkisi de büyük birer savaşçı kuş sürüsünün başında uçuyorlar. Sürüler karşılaşıyor ve çatışıyor. Vahşi bir savaş var ve kuşların çoğu yaralı halde düşüp ölüyor." Mathew bir an seyrederek sessiz kaldı. "Savaş sona erdiğinde, şahinlerden biri ölüyor. Diğeri altınla taçlanana ve boynuna altın bir zincir takana kadar göğe yükseliyor ve kuşlann çoğu gelip emrine giriyorlar." Topuklarının üzerinde oturmakta olan Mathew başını kaldırıp Khardan'a baktı. "Sul'ün resmi böyle." Kalif kaşlannı çattı, su kasesine tiksinerek işaret etti. "Bu ne işe yarıyor?" diye sordu. "Bu kadannı ben de bir bardak kımıza bakarak söyleyebilirdim! Bir savaş olacak. Bir taraf kazanacak, diğeri kaybedecek!" Ağır ağır iç geçirdi, sonra -Mathew'un duygularını incitmiş olabileceğini düşünerek- ona özür dilercesine baktı. "Özür dilerim." Yüzünü buruşturarak bir elini Matlıew'un omzuna koydu. "Yorgunum..." "Ve acın var!" dedi Mathew. "Bırak da bu resmi yoaımlarken yarana bakayım. Senin çıkardığın gibi kristal berraklığında değil Khardan," diye ekledi, gülümsemesini dikkatle gizleyerek. Başını iki yana sallayıp bundan açıkça hiçbir şey çıkmayacağını beklediği halde dinlemek konusunda bir isteklilik gösteren Khardan, Mathew'un nazik dokunuşuna teslim oldu. Ka 421 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN lifin kaftanlarını çeken genç adam iyileşmemiş, iltihaplanmış yarayı açığa çıkardı. "Bununla ilgilenmedin," dedi Mathew bir bezi su kasesine batırarak. "Uzan ki ışıkta görebileyim." "Vakit yoktu," dedi Khardan sabırsızlıkla, ama minderlerin üzerine uzanarak, soğuk kumaşın ateşli tenine değmesiyle birlikte yüzündeki acı çizgileri de azalmaya başladı. "Kadınlar büyü kullandıkları için bitkin durumdalar. Daha önce de yara almıştım. Etim temiz ve hızla kapanıyor." "Elimden geleni yapacağım, ama iyileştirme sanatında becerikli değilim. Zohra'nın bakması..." Khardan geri çekildi. Mathew ellerini sardığı kaba sargının üzerine koymuştu; yaraya dokunmuyordu, adamı incitmiş olmasının bir yolu yoktu ve Kalifin tepkisinden endişelendi. Sonra Mathew anladı. Kılıçla açılan yaraya dokunmamış, ama daha çok kalbe yakın yerden isabet edene dokunmuştu. Yüzükoyun karnının üzerine yatmış olan Khardan tam karşıya bakıyordu. Görülemese de, Zohra'nın çadırı kaşlarını çatarak baktığı yöndeydi. "Hiç âşık oldun mu Mat-hew?" bir son-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


raki, tamamen beklenmedik soruydu. Nazik parmaklar sakin ihtimamlarına son verdiler. Ancak bir an sonra kaldıkları yerden devam ettiler, ama o an Khardan'ın dikkatini çekecek kadar uzundu. Döndü ve Mathew'a genç adam daha karşılamaya hazır değilken keskin, ciddi bir bakışla baktı. Mathew'un gözlerinde gerçek vardı. Genç adam gözlerini kapattı, orada olan şeyi saklamak için çok geçti biliyordu, ama Khardan'ın yüzünde belirmesi gerektiğini düşündüğü tiksinme, kızgınlık ve küçük görme ifadelerini görmemeyi umuyordu. Ya da daha kötüsü -acıma. Her422 AKHRAN'IN KAHİNİ hangi bir şey -hatta nefret- bile acımadan iyiydi. "Mat-hew..." dedi Kalifin sesi tereddütle. Bir el koluna dokundu ve Mathew başını öne eğerek, kızıl saçları yüzüne dökülerek kendini ondan kaçırdı. "Söyleme!" Nefesi kesildi. "Hiçbir şey söyleme! Beni küçümsüyorsun biliyorum! Evet, seni seviyorum! Kılıcı başımın üzerinde tuttuğun ve bana kendimi ölüme bırakmamam, yaşamı seçmem için yalvardığın andan beri seviyorum! Seni nasıl sevemezdim? Öyle soylu, öyle güçlüsün ki, benim uğruma alay edilmeyi göze aldın. Ve sonra o şatoda. Izdırap içindeydin, ölmek üzereydin ve yine de beni ve benim hiçbir şey olmayan, seninkiyle karşılaştırıldığında hiçbir şey olmayan acımı düşündün!" Bir sel gibi taşan kelimeleri insanın yüreğini burkan hıçkırıklar izledi. Narin vücut kederle ikiye bükülmüştü. Kaba ve nasırlı bir el, yine de nazik bir şekilde uzandı ve titreyen omuzlara dokundu. "Mat-hew," dedi Khardan, "bu gece aldığım bütün pahalı hediyeler içinde, senin bana sunduğun en kıymetli olanı." Mathew gözyaşlarıyla lekelenmiş yüzünü yavaşça, kafası karışmış bir halde kaldırdı. Ürperten bir hıçkırık onu sarstı, ama yutkundu. "Benden nefret etmiyor musun? Ama Tanrın bunu yasaklıyor..." "Akhran Hazretleri serbestçe sunulmuş, serbestçe kabul edilmiş sevgiyi yasaklamaz. Bunu yapsaydı, ona duyduğumuz güven ve inancı hak etmiyor olurdu," dedi Khardan. Sesi yumuşamıştı ve ekledi, "Özellikle de senin göğsünde çarpmakta olan kalp gibi cesur ve bilge bir kalbin sevgisiyle Mat-hew." Genç adamı kucaklayan Khardan onu aşağı çekti ve dudaklannı onun yanan alnına bastırdı. Mathew bir kutsamayı alır gibi başını eğdi. Islak kumaşı 423 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN tutmakta olan eller titredi ve yüzünü sakladı, neşe ve rahatlama gözyaşları acıyı yıkıyorlardı. Onunki asla karşılık verilemeyecek bir sevgiydi, kesinlikle bazen düşlediği şekilde değil. Ama saygı duyulan ve güvenle karşılık verilecek, ona kılavuzluk, teselli, öğüt olarak dönecek, ona koruma, güç ve dostluk sunacak bir sevgiydi. Karnının üzerinde yuvarlanarak, genç adama kendine gelmesi için bir fırsat veren Khardan sakin bir ilgisizlikle, "Söyle bana Mat-hew, bu resimden ne çıkarıyorsun?"

?4

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Mathew, konuyu değiştirebilmekten hoşnut, Khardan'a bunu önerdiği için minnattar halde gözlerini sildi ve derin, titrek bir nefes aldı. "Resimde, hatırladığın gibi, iki şahin vardı..." "Gene kuş," diye yakındı Khardan. "...karşılaşan orduların basındaydılar," diye devam etti Mathew bir ışıkla, ona bu işin ciddiyetini hatırlatmak için adamın omzunu dürterek. "Ben ve Amir." "Şahinler birbirlerine çok benziyorlar," dedi Mathew. Sargıyı adamın yaralı koluna titizlikle sardı. "Bu şahinler seni ve kardeşini simgeliyor." "Ahmet mi?" Endişelenen Khardan başını çevirdi. "Düz uzan. Evet, Ahmet." "Ama ordunun başında at süremez!" Khardan alay etti. "o çok genç." "Yine de edindiğim bilgilerden anladığım kadarıyla ordunun başında bulunan Amir'le birlikte at biniyor. Resimler aynen göründükleri gibi değil, unutma. Onlar kalbin gördükleri, gözün değil. Amir'in ordusuyla savaşırsan, düşüncelerin birliklerin başında at süren adamda, Kannadi'de olacaktır. Ama kalMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN bin kardeşinle olacaktır, değil mi?" Khardan homurdandı, minderlere iyice yerleşti, çenesini kollarına yaslamıştı. "Şimdi o halde," dedi Mathew, sargıyı ayarladı. "Böyle çok mu sıkı? Hayır mı? Başka ne vardı? Ah, evet. savaş. İki taraf da ağır kayıplar veriyor. Bir çok ölü var. Kanlı, masraflı bir savaş olacak. Şahinlerden biri ölüyor..." "Evet?" diye ısrar etti Khardan, kıpırdamadan yattığı halde. "Hayatta kalan büyük bir kahraman oluyor. Kartalların kanatlarıyla yükseliyor. İnsanların bütün tavırları onunkine uyacak ve Tara-kan İmparator'una meydan okuyacak ve altın bir taç ve boynuna altın bir zincir takarak galip olacak." "Yani" -yarasını unutan Khardan omuz silkti ve acıyla yüzünü buruşturarak- "galip kahraman olacak." "Galip demedim," diye karşılık verdi Mathew nazikçe, "hayatta kalan dedim." Gerçeğin yerine oturması bir an aldı. Hareketleri sargının sertliği yüzünden engellenen Khardan yavaş yavaş oturdu ve onu ciddi ve endişeli bir yüz ifadesiyle izlemekte olan genç büyücüye baktı. "Senin dediğin Mathew, kardeşimle ben savaşta karşılaşırsak birimiz öleceğiz." "Evet, resim bunu gösteriyordu." "Ve diğeri ne oluyor —İmparator mu?" Khardan ona inanmayarak baktı. "Tam değil, elbette. Bu olmadan önce çok, çok sene geçeceği izlenimini edindim. Ama evet, hayatta kalan büyük güç, zenginlik ve muazzam bir sorumluluk içeren bir konuma yükselecek. Unutma, şahin sadece altın tacı takmakla kalmıyor, altın zinciri de takıyor." Khardan'ın düşünceleri dışarıya, insanlarına ve ona gelmiş 426 AKHRAN'IN KAHİNİ olanlara kaydı. Ancak simdi, gece sabaha dönerken, yataklarına gitmey! düşünüyorlard!. Şafakla birlikte Akhran'ın Kahini

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yine de, ona kendi küçük acılarını, büyük acılarını, istek ve arzularını, umut ve korkularını getiren bir başka erkek ve kadın kuyruğuyla yüzleşecekti. "Belki onlara yardım edebilir," dedi Khardan utangaç, tereddütlü bir gururla konuşarak. "Belki, bilge ya da eğitimli olmadığı halde, onlara yardım etmek için seçilmiştir ve ona verilen şeyden kolaylıkla vazgeçemez." "Bu onun kararı, elbette," dedi Mathew. "Keşke daha çok yardım edebilseydim," diye ekledi özlemle. Khardan ona baktı ve gülümsedi. "Ettin Mat-hew. Sadece senin kadar bilge olmayı istiyor; o zaman doğru şeyi yaptığından emin olacak." Kalif ayağa kalktı ve kampta etrafı insanlarla sanlmadan hareket edebilmek için yüz örtüsünün katlannı yüzüne sararak gitmeye hazırlandı. "Belki de, böyle bilge olduğuna göre, bir soruma daha cevap verebilirsin." Girişte durdu. "Bilge olup olmadığımı bilmiyorum, ama sana hep yardım etmeye çalışacağım Khardan." "Auda ibn Jad. Zalimdi, kötüydü. Aciz adamları canavarlara çevirdi. Kötü Tanrısı için cinayet işledi ve daha kötülerini yaptı." Mathew omuz silkerek cevap verdi. "Yine de Tanrılarımız bizi aynı boyunduaığa bağladı. Auda hayatlarımızı kurtardı; o olmasaydı Güneşin Örsü'nde ölmüş olurduk. Quar'm Tapınağında kendi hayatını vererek benimkini kurtardı. Ölümüne yas tutuyorum Mat-hew. Ölmüş olduğu için ızdırap çekiyorum. Yine de ölümünün dünya için daha iyi olduğunu biliyorum. Bunlan anlayabiliyor musun?" Khardan gerçekten şaşırmış, gerçekten bir cevap arıyormuş 427 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN gibi görünüyordu. Bir an düşündükten sonra Mathew ciddiyetle, "Tannların usullerini anlamıyorum. Kimse anlamıyor. Dünyada neden kötülük var ya da neden masumlar acı çekiyor bilmiyorum. Sadece ipleri hep aynı yönde geçirilerek yapılmış bir battaniyenin battaniye olarak işe yaramayacağını biliyorum, sence Kalii?" "Yaramaz," dedi Khardan düşünceli bir şekilde. "Evet, haklısın." Eli genç adamın omzunu kavradı. "İyi uykular Mat-hew. Akhran -Hayır. Tanrının adı ne?" "Promenthas." "Promenthas bu gece seninle olsun." "Ve Akhran da seninle," dedi Mathew. Kalif in çadırdan süzülmesini, kendi insanlannın arasından bir düşman kampından geçtiğinden daha özenle ve dikkatle gizlice geçmesini seyretti. Khardan'ın çadırına güvenle vardığını görüp, zillerle ve ipeklerle dans eden birkaç kızm dışan çıkarıldığını gören Mathew -gülümseyerek ve başını iki yana sallayarak- yatağına döndü. Genç adam huzurluydu. Kararını vermişti. Gözlerini kapayarak, çadırının tepesinde şarkı söyleyen rüzgarın sesiyle rahatlamış halde, uyudu. 428

»5 Khardan, Mathew'un önüne serdiği resmi düşünerek huzursuz bir gece geçirdiği halde, bir karara varamamıştı. Ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


böylece sonunda Kaliflerini savaşın girdabına sokan onun halkı oldu. Yorgun ve gözleri kızarmış, acı, endişe ve uykusuzluktan yarı sersemlemiş halde olan Kahin'in çadırına ilk giren şeyhler oldu. Khardan daha ağzını açamadan, şeyhler kendi savaş planlarını -ilk kez herkesin onayını almıştı- sundular ve övgüsünü bekleyerek arkalarına yaslandılar. Plan uygulanabilirdi, Khardan bu kadarını kabul etmek zorundaydı. Görünüşte sonsuz bir mülteci, isyancı ve maceracı akışını belirten azar azar gelen raporlar, Amir'in güçlerinin Kich'in üzerinden geçen sis tarafından oldukça küçültüldüğünü gösteriyordu. Hayatta kalan askerler kapıyı ve zarar görmüş diğer tahkimatları tekrar inşa etmekle meşguldüler. Ek olarak bedevilerin Kich teslim olmadıkça öldüren sisi şehrin sakinlerinin üzerine salıvermekle tehdit ettiği söylentisi başladığında şehirde kargaşaya yakın bir şeyi bastırmak zorunda kalmışlardı. Şeyhler sisi tekrar çağırmanın mantıklı bir öneri olabileceğini ima ettiler, Khardan buna dövüştükleri her savaşta kaMARGARET WEIS & TRACY HICKMAN dınlarını önden göndermeyi mi düşündüklerini sorarak karşılık verdi. "Peh! Haklısın!" diye belirtti Macit. "Aptal bir fikir. Onun fikriydi." Elini Caffar'a doğru salladı. "Benim ha!" Caffar ayağa fırladı. "Biliyorsun ki..." "Yeter!" dedi Khardan esnemesini bastırarak. "Devam edin." Raporlara göre, Kannadi güney şehirlerine takviye için ulaklar göndermişti, ama birkaç haftadan önce gelmeleri beklenmiyordu. Kich'e yapılacak hızlı ve ölümcül bir akınla Kahin şehrin kontrolünü ele alabilirdi, düşmanı Bas'tan sürecek saldırıları gerçekleştirecek ileri karakol olarak kullanabilirdi. Şeyhler asla bilmeseler de, plan kendini Khardan'ın zihninde kendi kendine şekillendirdi. Bas'ı kolaylıkla ele geçirecekti. İnsanlara, onun ustalıklı rehberliği ve liderliği altında, İmparator'un birliklerine karşı ayaklanmalarına güvenilebilirdi. Bas ve Bas'ın zenginliği onun tasarrufunda olunca, Khardan, Khandar'a giden ticaret yolunu kesebilir ve kendi gücünü acele etmeden kurabilirdi. Ulu Steplerin güçlü insanlarıyla müttefiklik kuracaktı. Kara Paladinlerin Lordu kendi güçlerini savaşa sürmek konusunda şüphesiz hemfikir olacaktı. Sonra, güçlü olduğunda, İmparator'a saldıracaktı. Evet, diye kabullendi Khardan kendi kendine neredeyse gönülsüzce, yapılabilirdi. Mathew'un gördüğü resim Kalif'e şafağın erken saatlerinde göründüğü gibi vahşi ve gerçeklik payı az görünmüyordu. Yapılabilirdi. Eğer isterse Sardish Jardan'ın imparatoru olabilirdi. Sadece belli belirsiz hayal etmeye başladığı ihtişamlarla dolu görkemli bir sarayda yaşaya430 AKHRAN'IN KAHİNİ çaktı. Dünyanın en güzel kadınları onun olacaktı. Oğulları ve kızları yüzleri bulacaktı. Hiçbir lüks onun için fazla iyi olmayacaktı. Nadir ve egzotik meyveler sofralarında çürüyecekti Su -ziyan edilecek, israf edilecek su olacaktı. Atlarına gelince, bütün dünya gelecek ve onları satın almak için dövüşe-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


cekti, çünkü en iyi damızlıklara gücü yetecek ve onları sulu çimenlerde yetiştirecek ve bütün gününü, eğer isterse eğilimleriyle kişisel olarak ilgilenerek geçirecekti. Ama hayır, bütün gününü değil. Kabuller olacaktı ve diğer hükümdarlar ve askeri liderlerle mektuplaşmalar. Okumayı öğrenmesi gerekeceğini tahmin ediyordu, mektuplarını bir başkasının çevirmesine güvenmeye cesaret edemeyeceğine göre. Düşmanları olacaktı -güçlü düşmanlar. Yemek tadıcıları olacaktı, çünkü zehirlenmiş olabileceği korkusundan önce zavallının teki tadına bakmadan herhangi bir şeyi yemeye ya da içmeye cesaret edemeyecekti. Her adımında onu izleyen korumalar olacaktı. Dostluklar da kuracaktı, elbette, ama bazı açılardan bunlar düşmanlarından beter olacaktı. Ona dalkavukluk eden haberciler, entrika kuran vezirler, ona karşı büyük bir sevgi duyduklarını iddia eden soylular. Ve hepsi de herhangi bir zayıflık işareti gösterdiğinde üzerine atılmaya ve gırtlağını sıkmaya hazır olacaklardı. Kendi oğulları, belki, düşüşü için komplolar kuracak, kızları bir adamın sevgisini kazanmak için diğer güzel nesneler gibi hediye edileceklerdi. Zohra. Onu kadınlarla dolu, çoğunun adını hatırlayamayacağı bir haremin baş zevcesi olarak gördü. Onun büyü sanatında güçlendiğini gördü ve bunun da ona büyük güç kazandıracağını anladı. Ve sonra Mathevv vardı -bilge danışman- hep yakınlarda, hep ona yardımcı, yine de asla davet431 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN siz girmeyen. Bunlar yanında olacak, güvenebileceği iki insandı. Belki de yegane iki insan. Bir gümbürtü hayallerini böldü. Yorgunlukla yanan gözlerini kırpıştırarak kaldırdı ve babasının ona bakmakta olduğunu gördü. "Evet?" dedi Macit. "Bu gece Kich'e doğru at sürüyor muyuz? Yoksa yatağına ve dans eden kızlarına geri mi dönüyorsun?" Pis pis gülümsemesinden, oğlunun gece ne yapmış olduğundan şüphelendiği açıktı. Khardan hemen cevap vermedi. Zihninde harikulade sarayı, yüzlerce eşi ya da hesaplanamayacak zenginliği görmüyordu. Bir erkek yüzüyle ve bir erkeğin kılıcıyla bir erkeğin zırhına bürünmüş, sisle örtülmüş sokakta çömelmiş, gözyaşlarına boğulan bir sesle annesinin adını fısıldayan küçük yarı-kardeşini görüyordu. Bundan kaçınmak mümkün değildi. Ahmet yolunu seçmişti, tıpkı şimdi Khardan'ın kendininkini seçmesi gerektiği gibi. "Savaşa gidiyoruz," dedi. Gün, bir hafta sonra, Kich'in üzerinde aydınlandı. Bir kule gözcüsünün çığlığı bir yüzbaşıyı kendi gözleriyle görmek için koşmak durumunda bırakırken, güneşin ışığı ufkun üzerinde kan kırmızısı bir parlaklıktan başka bir şey saçmadı. Kendi penceresinden dışarı bakmış ve kendi gözleriyle görmüş olduğundan, ihtiyacı olmayan Amir'e bir ulak gönderildi. Emirlerini çoktan vermişti. Aşağıdaki Kasbah'ta birlikler hazırlanırken düzenli bir karışıklık vardı. Şehirde panik devam ediyordu, ama Kannadi bunu da mümkün olduğunca kontrol altına almıştı; erkekler, kadınlar ve büyük çocuklar silahlanıyor ve hücum eden ka432

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


AKHRAN'IN KAHİNİ labalıkla savaşmak için hazırlanıyorlardı. "Ahmet'i çağır," dedi Kannadi, Hasit'e ve yaşlı asker işini herhangi bir soru sormadan ya da yorum yapmadan bıraktı. Ebul Kasım Kannadi pencereye doğru yürüdü -Faysal'ın öldüğü gece oturduğu pencerenin arkasındakine- ve düzlüklerin üzerinden alçak tepelere baktı. Bir kısmı hızlı, korkusuz, çöl atlarına binmiş ve bir kısmı uzun bacaklı develere binmiş bir alay erkek doruklara yayılmıştı. Henüz hareket etmemişlerdi ama Kahinlerinin hayvanlarını sürme ve Kich şehri sakinlerine ölüm dağıtma emrini vermesini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Sayıları muazzamdı, kabile sancakları ve diğer müttefiklerin sancakları bir ormandaki ağaçlar kadar yoğundu. Kırlaşmış sakalını ovuşturan Kannadi en yüksek doruğa baktı. Bu uzaklıktan onu göremiyordu, ama Khardan'ın orada olduğuna dair içgüdüsel bir his vardı içinde ve sözlerini o doruğa yöneliri. "Çok şey öğrendin bedevi, ama yeterince değil. Kafanı bu katı duvara vur. Çabaların karşılığında elinde çatlamış bir kafatasından başka bir şey olmayacak. Burada günlerce, aylarca kalabilirim, gerekirse. O zamana kadar, güneyden yola çıkan birliklerim varmış olur ve halkından geriye kalan olursa -orada oturup karşılıklı hakaretlerde bulunmaktan ve duvarlarda düşmanla tesadüfi bir oklaşmadan sıkılmadıklarını varsayarak- sizi bu duvarla ilerleyen birliklerim arasında yakalayacak ve bir badem gibi kıracağım." Gözlemlerinden tatmin olan Amir, planlarını tekrar gözden geçirerek masasına döndü. Elbette, her zaman bedevilerin ilk şiddetli saldırısının üzerlerine bir dalga gibi çarpıp bütün savunmayı dümdüz etmesi ve akıncı kalabalığının Kan433 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN nadi'yle halkını, kesilip akbabalara yem edilecekleri şehir duvarlarının içine sıkıştırma olasılığı vardı. Amir bu ihtimale de hazırlıklıydı. "Beni çağırmışsınız, efendim," dedi berrak bir ses. Kannadi başıyla onayladı, yerine geçti ve katlanmış ve mühürlenmiş bir çok parşömen parçasını deri bir çantaya kaydırma gösterisi yaptı. "Ahmet seni raporlarla Khandar'a gönderiyorum. Bunlar İmparator ve Baş Kumandan için. Şüphesiz ikisini de sarayda, Tirish Aranth'a saldırma planlan yaparken bulacaksın. İşte hatlardan geçme izni. En iyisi şimdi yola çıkman, bedeviler yolları kesmeden." Sakin bir şekilde konuşmuştu ve her şey hazır olana kadar işinden başını kaldırıp bakmadı. Sonra paketi Ahmet'e uzatmaya davrandı. Genç adamın yüzü solgundu, kahverengi gözler şafağın soluk ışığında griye dönmüştü. "Neden beni gönderiyorsunuz?" diye sordu Ahmet, gergin, kanı çekilmiş dudaklarının arasından. "Size ihanet edeceğimden mi korkuyorsunuz?" "Sevgili çocuk!" ayağa kalkan Kannadi paketi düşürdü ve bir kılıcın kabzasını tutmakta olan beyaz boğumlu, titreyen eli kavradı. "Benden böyle bir şeyi nasıl bekleyebilirsin?" "Siz benden böyle bir şeyi nasıl bekleyebilirsiniz? Tehlike tehdit ettiğinde beni bir çocuk gibi göndererek!" "Savaştığımız senin halkın oğlum," dedi Kannadi alçak bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sesle. Sul'ün yakın akarabalarının kanını dökenlerin üzerine şeytanlar saldığı söylenir. Doğru olup olmadığını bilmiyorum, ama sevdiklerini öldüren adamlar tanıdım ve -şeytanlar içerden ya da dışardan gelmiş olsun- bunun onlara öldükleri güne kadar işkence ettiğini gördüm. Aklımda sadece seni bundan korumak vardı. Düşün, oğlum! Bugün savaşta karşı434 AKHRAN'IN KAHİNİ lacakların senin baban, kardeşin!" Ahmet, Amir'in elini eline aldı ve sünsjkı tuttu. "Bugün savaşta yan yana at süreceğim kişi benim babam," dedi. "Başka baba bilmem -bilmedim." Kannadi gülümsedi ve bir an konuşamadı. Konuşacak gücü bulana kadar, eli genç adamın koyu renk, kıvırcık saçlarını karıştırdı. "Eğer bunda kararlıysan..." "Öyleyim," diye lafını kesti Ahmet sertçe. "O halde süvarileri senin emrine veriyorum. Kardeşini tanıyorsun, nasıl düşündüğünü, insanlarının nasıl savaştığını biliyorsun. Genç generalim," dedi şaka yollu, Ahmet'i sevgi dolu bir gururla süzerek, "Dün gece garip bir rüya gördüm. Anlatayım mı?" Genç adam başıyla onayladı. İki adam da dışardan gelen seslere, onlara düşmanın harekete geçtiğini söyleyecek seslere karşı tetikteydiler. Ancak bir şey duyulmuyordu. Khardan güneşin doğmasını ve parlamasını bekliyor olmalıydı. "Rüyamda bir tuzağa yakalanmış yarı gelişkin, genç bir şahin buluyordum. Onu tuzaktan kurtardım ve eğittim ve sahip olduğum en iyi kuş haline geldi. Değeri ölçülemezdi ve bebeklikten yetiştirdiğim diğer şahinlerden daha çok gurur duyuyordum onunla. Bu şahin tekrar tekrar bileğimden uçtu ve göğe yükseldi, ama hep bana geri dönüyordu ve onu eve buyur etmekten gurur duyuyordum. "Ve sonra günü geldi, şahin döndüğünde, tanıdığı bilek katı ve soğuktu." Ahmet, Kannadi'nin elini yakaladı, konuşacaktı ama Amir onu susturdu ve anlatmaya devam etti. "Şahin kanatlarını açtı ve havaya yükseldi. Giderek daha yükseğe uçtu, daha önce hayal bile edilmemiş yüksekliklere erişti. Yukarı baktım ve güneşin altın renginin kafasına dokundu435 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN ğunu gördüm ve gözlerimi kapattım. "Geleceğini görebilmeyi dilerdim şahinim," diye devam etti Kannadi yumuşak bir sesle, "ama bir şey bana olmayacağını söylüyor. Bu savaş olmasa da başka bir tanesi beni isteyecek." Ya da suikastçinin hançeri. Quar'ın rahipleri arasından -Kannadi'nin karısı Yamina'yı saymazsak- onu Faysal'ın ölümü yüzünden suçlayanlar vardı. Ama bunu dikkatle kendine sakladı. "Seninle gurur duyduğumu hep hatırla ve şu andan itibaren, seni oğlum ve vârisim olarak adlandırıyorum." Ahmet yutkundu ve baktı, sonra belli belirsiz bir itiraz kekeleyerek başını iki yana salladı. "Kararım kesin," dedi Kannadi. Deri çantayı işaret etti. "Hepsi orada, isteğim ve vasiyetim, imzalı ve uygun şekilde tanıklık edilmiş olarak, yasal ve doğru. Elbette" -çarpık bir şekilde sırıttı- "neslimin ilginç oğulları -en azından karılarım benim oğullarım olduklarım iddia ediyorlar- kıçlarının üzeri-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ne oturup uluyacaklar, sonra dişlerini sana geçirmek için ellerinden gelenin en iyisini yapacaklar. Bunun seni durdurmasına izin verme! İmam yoldan çekildiğine göre, bence onlarla ve anneleriyle başa çıkabilirsin. Onlarla savaş ve hayır duamı aldığını bil evlat!" "Yapacağım efendim," diye mırıldandı Ahmet, yarı sersem halde, kendisine verilen hediyeyi tamamıyla kavrayamayarak. "Vasiyetimi Khandar Tapınağı'na yerleştirmesi için Hasit'i göndereceğiz. Bu konuda güvendiğim tek insan o. Sır olarak tutulacak elbette. Servetim oldukça fazla ve zehirli bir şarap matarasının bedelini ödemeye değer. Şu an altın ya da toprağı hiç umursamadığını biliyorum. Ama umursayacaksın. Bir 436 AKHRAN'IN KAHİNİ gün faydalı bulacaksın." Masasından kalkan Kannadi miğferini ve deri kesesini aldı. Ahmet kılıcını kuşanmasına yardım etti. Amir kolunu genç adamın omzuna atmış olarak Ahmet'le kapıya kadar yürüdü. "Ve şimdi en iyisi kendimizi Ayaktakımının Gezgin Tanrısının şu sözde Kahiniyle yüzleşmeye hazırlayalım. Bazen İmam'ı özlediğimi kabul etmeliyim evlat. Gökte şu an neler olduğunu bilmek çok öğretici olabilirdi." 437 cû ^ < c/>

*

r

?MM

İM IİJİI ^ '$« ^ İÜ fi 1 ,'ıs f? V ' ! re ! V ' «Us

i

Gökte işler iyi gitmiyordu. Bir ve Yirmi yine çağrılmıştı. Bir kez daha dünyanın dibindeki dağın tepesinde buluşmuşlardı. Bir kez daha her biri Sul'ün kendine ait yüzünde durmuş, diğerlerini kendi tanıdık ortamının güvenlik ve hoşnutluğu içinde seyrediyordu. Promenthas büyük katedralinde dikiliyordu, melekleri ve başmelekleri, küçük melekleri ve yönetici melekleri etrafında toplanmıştı. Tanrı özellikle sert görünüyordu, kaşları dikleşmiş, dudakları o kadar sıkı kapanmıştı ki alışıldık gülümsemeleri cüppesinin üzerine düşen kar gibi sakalının altında kaybolmuştu. Melekler gergindiler, koro balkonunda tek ba-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şına oturmakta olan tek bir genç koruyucu melek dışında hepsi, kendi aralarında mırıldanıyor, fısıldaşıyorlardı. Melek gergin ve dalgın görünüyordu ve kanat tüylerini -burada olması gerektiğini bildiği halde- başka bir yerde uçmayı istiyormuş gibi çekiştiriyordu. Yönetici meleklerin arasında çıkan ve küçük meleklerin de doğruladığı söylentiye göre bu genç meleğin koruması altındaki kişi insanların arasındaki, Tanrılar arasındaki bu toplantıyla sonuçlanan büyük anlaşmazlığa dahildi. Uevin de toplantıda hazır bulunuyordu, artık mükemmel MARGARET WE1S & TRACY HİCKMAN sarayından aynlmaya korkmuyordu. Evren ve Zhakrin de gelmişler, Cevherin karşıt uçlarında duruyor, birbirlerini göz ucuyla süzüyor, yine de birbirlerine istemeden saygı gösteriyorlardı. Tanrılar bir araya geldiğinde, birlikte konuştular, kelimeleri endişe ve kaygıyla doluydu, çünkü Cevher hâlâ dengede değildi, hâlâ evrende düzensiz bir şekilde sallanıyordu ve bir başka yönde denge sağlandıysa da, emniyetsiz ve sağlıksız bir denge olmayı sürdüyordu. Ancak Tanrılar bunu nasıl düzeltecekleri konusunda emin değildiler. Quar geldiğinde, neredeyse herkes toplanmıştı -her zamanki gibi, Gezgin Akhran dışında ve bu istisnayı bazıları kötüye alamet olarak görüyordu. Badem gözlü güzelliği içindeki Tanrı hep kırılgan ve narin görünmüştü. Birçoğu narinliğin son zamanlarda sıskalığa dönüştüğünü, yağlı tenin solgun, hastalıklı bir sarıya savrulduğunu, badem gözlerin korkuyla oraya buraya çevrildiği fark etmişti. Quar arkadaşlarına zevk bahçesinde görünmedi, yaltaklanan bir uysallık ve mütevazılıkla, diğer Tanrıların meskenlerine girdi. Tanrının oturduğu yere bir bakış atanlar zevk bahçesinin sulu yeşilliklerinin kuraklıktan muzdarip olmuş gibi göründüğünü gördüler. Portakal ağaçlarının yaprakları kuruyordu, gardenyanın mis kokusu solup gitmişti. Çeşmelerden sular akmıyordu, gölcükleri pislikle kaplı ve durgundu. Ceylanlar susuzluktan nefes nefese, amaçsızca dolaşıyorlardı. Orada burada çok zayıflamış bir ölümsüz saklanmış, kavrulmuş ağaçların arasında gizlice dışanyı gözetliyor ve korkunç isim Pukah her telaffuz edildiğinde titriyorlardı -Quar tarafından bir ölümsüz gününde yirmi kez beddualarla anıldığı gibi. "Promenthas, arkadaşım ve müttefiğim," dedi Quar sıcak 442 AKHRAN'IN KAHİNİ bir şekilde, katedralin sıraları arasındaki yoldan Tanr.'ya doğru ilerleyerek ve aynı zamanda, aynı kelimeleri diğer bütün Tanrılar için de söyledi. "Bu korkunç tehlike ânında size geldim! Gökler çarpıldı! Aşağıdaki dünya felaketin eşiğinde sallanıyor! Önemsiz farkları bir kenara kaldırıp yaklaşan tehdide karşı birleşmenin zamanı geldi." Ouar'ın her Tanrının nüfuz bölgesine yönelik yağ çekmesi o kadar ilginç ve alışılmadıktı ki, Benario, Hurishta'dan güzel bir zümrüt çalmakta fazla tereddüt etti ve şansını sonsuza kadar kaybetti, bu arada Kharmani parasını saymak için durdu. Zenginlik Tanrısı gözlerini isteksizce kaldırdı. "Yaklaşan tehdidin sen olduğunu sanıyordum," dedi Tanrı Quar'a umursamazca. Cevherin sallantısı Kharmani'nin canını hiç sıkmamıştı, çünkü savaş en azından birileri için para de-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mekti. Genç meleklerden birinin gergin kahkası bu sözü selamladı, melek ânında, ciddi yüzleri Tanrılarının gözlerindeki kaygıyı yansıtan yaşça büyük, küçük melekler tarafından bastırıldı. Quar öfkeyle kızardı, ama dilini tuttu -ve incinmiş bir ses tonuyla konuştu. "Ben sadece kaosa düzen getirmeyi istedim, ama siz öyle olmasını istemediniz ve o çöl eşkiyası tarafından aldatılmanıza izin verdiniz. Şimdi onun kalabalıkları saldırmaya hazır bekliyor! Cihat. Gezgin Akhran'ın, şimdilerde Korkunç Akhran deniyor, üzerinize getireceği şey bu! Cihat. Kutsal savaş!" "Evet Quar," dedi Promenthas kuru bir ses tonuyla. "Cihadın ne anlama geldiğini biliyoruz. Belki farklı bir bağlamda da olsa, onu senin dudaklarından duyduğumuzu hatırlıyoaız." Bütün Tannlara sırayla, dikkatle bakan ve en kötü dunımda düşmanca, en iyi durumda aldırmaz olduklannı gören Quar tat443 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN lı dilliliği bir kenara bıraktı. Dudakları tıslar gibi kıvnldı. "Evet, size hükmedecektim... sizi aptallar! Ama benim göklerdeki ve yeryüzündeki hükümdarlığım yasalara uygun olacaktı..." "Senin yasalanna," diye mınldandı Promenthas. "Adil bir yasa..." "Senin adaletin." "Dünyayı aşırılıklardan kurtarmaya ve kan dökülen yerlere barış getirmeye çabaladım. Ama sizin guruaınuz ve bencilliğinizle, çoğunluk için neyin en iyisi olacağını düşünmeyi reddettiniz ve onun yerine, tek bir şeye -kendinize baktınız. "Ve şimdi bunu ödeyeceksiniz," diye devam etti Quar amansız bir tatminle. "Şimdi hiçbir yasaya uymayan, kendi yasasına bile uymayan biri hükmetmeye geliyor. Anarşi, kan dökme, spor amaçlı savaş -sizin kendi üzerinize getirdiğiniz şey bu! Sul'ün Cevheri çatlayacak ve evrendeki yerinden düşecek ve buradaki ve aşağıdaki herkesin sonu gelecek! "Görüyor musunuz!" Quar, arkasında bir ses duyarak, dehşetle döndü ve titreyen bir parmağıyla işaret etti. "Görüyor musunuz -geliyor! Ve onu fırtına izliyor!" Akhran, kumullann arasında ay ışığı gibi ışıldayan, yelesinden yıldız tozları uzanan bir küheylanın üzerinde dörtnala gidiyordu. Siyah kaftanı etrafında uçuşuyor, atının ayrıntılı başlığının tüyleri parlak bir kan kırmızısıyla parlıyordu. Tanrı üç uzun boylu, adaleli cin tarafından kuşatılmıştı. Altın halkalı kolları geniş göğüslerinde ürkütücü bir şekilde kavuşturulmuştu, Tanrılara sert ve tehditkar yüz ifadeleriyle bakıyorlardı. Gezgin Akhran atını Tanrıların toplantı salonuna yönlendirdi. O kadar güçlü bir hale gelmişti ve varlığına öyle hakimdi ki, diğer Tanrılar nüfuz bölgeleri siroko denen güney rüzgarıyla uçmuş ve kendileri de çok yakında muazzam ve boş bir çöl444 AKHRAN'IN KAHİNİ de kayıp ve aciz bir halde dolanmaya başlayacaklarmış gibi gölündüler. Atının dizginlerini çekip durdururken hayvanın şaha kalkmasına ve yüksek bif zafer çığlığı atmasına neden olan Akh" ran eyerinden ustalıkla aşag! kaydı. Haik burnunu ve ağzını örtüyordu, ama Tanrının gözleri şimşek gibi parlıyordu ve o

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gözler Quar dışında kimseyi görmüyor, onun dışında kimseye dikkat etmiyordu. Gezgin Akhran yavaş yavaş, kararlı bir halde kumda ilerledi, gözleri badem gözlü, sinmiş Tanrı'ya dikilmişti. Elini kılıcının kabzasına koyan Gezgin Tanrı kılıcı gösterişli kınından çekti. Güneşler, aylar, gezegenler -hepsi de parlayan gümüş kılıçtan yansıyorlardı ve kılıç kutsal bir ışıkla parlıyordu. "İşte!" diye yutkundu Quar, dudaklannı yaladı ve etrafına, arkadaşlarına acı bir bakış gönderdi. "İşte, size ne dedim? Lanetli takipçilerinin rahibimi öldürdüğü gibi beni öldürmeyi istiyor! Ve siz" -diğer Tanrılara baktı— "bir dahaki sefere kılıcını boğazında hissedecek olanlar sizsiniz!" Quar böyle bir dehşet çılgınlığına kapılmamış olsaydı, Promenthas'ın gözlerinde büyüyen korku ve endişenin, dehşetin Uevin'in gözlerine geri döndüğünün, Benario'nun gözlerindeki hevesli panltının farkına varacaktı. Ama Quar oraya buraya sendeliyor, Akhran'ın gazabından kaçmaya çabalıyor ve hiçbir şeyin farkına varmıyordu. Ancak kaçacak yer yoktu ve kendini derin, karanlık bir kuyunun ağzına yaslanmış buldu. Kapana kısılmıştı. Sul'ün Uçurumuna yuvarlanmak dışında bir yere gidemezdi. Önemsiz beddualar tüküren ve ufacık dişlerini bir aslan tarafından yakalanmış bir fare gibi gösteren Quar, Akhran'ın ayaklarının dibinde çömeldi, Tanrı'ya azalmamış bir nefretle bakıyordu. 445 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN Sinen, sızlanan Tanrı'nın karşısında dikilen Akhran sonsuzluğun ışığıyla parlayan kılıcı Quar'ın başının üzerine kaldırdı. Dünyada ve göklerde zamanın durduğu bir an boyunca kılıcı dengede tuttu. Sonra, Gezgin Akhran, bütün gücü ve kudretiyle keskin uçlu kılıcı aşağı indirdi. Quar çığlık attı. Promenthas gözlerini kaçırdı. Koro balkonundaki melek başmı ellerinin arasına gömdü. Ve derken Akhran kakkaha attı -göklerde ve dünyada bir gökgürültüsü gibi yuvarlanan derin ve gürleyen bir kahkaha. Tek parça, güvende, zarar görmemiş Quar, karşısında korkudan sinerek durdu. Kılıcın ağzı Tanrıyı bir saç telinin dörtte biri kadar mesafeyle sıyırmıştı. Ucu aşağıya gelecek şekilde, terlikli ayaklarının arasındaki kuma saplanmıştı. Neşesi evrende yankılanan Akhran sırtını diğer Tanrılara döndü ve atına ıslık çaldı. Eyerine atlayıp, titreyen, ürperen Quar'a son bir alaylı bakışla baktıktan sonra atını gece karanlığı rengindeki göğe doğru sıçrattı ve yıldızların arasında kayboldu. Tannlar, birer birer muazzam bir rahatlamayla iç geçirerek, dağıldılar -her biri Sul'ün kendi yüzeyine, Gerçek üzerine yaptıkları sonsuz çekişme ve tartışmalarına döndüler. Son ayrılan Quar oldu, çürümüş bahçesine geri döndü ve -bitkilerinin bazılarının büyümeye devam ettiklerini fark ederek- çatlak mermer bir sıraya oturup intikam planları yapmaya koyuldu. Promenthas bütün meleklerini ihmal edilmiş görevlerini yerine getirmeleri için salıverdi, sonra bir meleğin başını elleriyle saklamış, bakmaya korkarak oturduğu koro balkonuna giden dar, dönen merdivenlere tırmandı. "Yavrum," dedi Promenthas nazikçe, "her şey bitti." "Öyle mi?" Melek korku ve umut dolu yüzünü kaldırdı. 446

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


AKIlRAN'IN KAHİNİ "Evet. Ve seninle ko^uş,^ için geıen birileri var." Başını kaldıran Asrial i^ uZUn boylu, yakışıklı cinin güzel ipekler ve mücevherler içinde kendisine yaklaştıklarını gördü. Cinlerden birinin yanında, küçük beyaz eli cinin elini sıkıca kavramış güzel bir dişi cin vafdı. "Asrial Hanımefendi," dedi Sond bütün vücuduyla eğilerek selam verdi, "kalbinizde asla pukah'm yerini alamayacağımızı biliyoruz, ama bizimle gelir ve hem aşağıda insanlar dünyasında, hem de yukarıdaki ölümsüz düzlemimizde bizimle yaşarsanız onur duyarız." "Bunu gerçekten istiyor musunuz?" Asrial onlara endişeyle baktı. "Sizinle kalabilir ve yakın... Pukah'a yakın olabilirim." "Sonsuza kadar," dedi Nedima, gözleri yaşlarla parlıyordu, eli Sond'unkini daha da sıkı kavrıyordu. "Kim bilir?" diye ekledi Fedj gülümseyerek. "Bir gün o" -tam 'minik bela' demek üzereydi, ama koşulları düşünerek, bunu yüce gönüllü bir şekilde değiştirmeye karar verdi- "büyük kahramanı kurtarmanın bir yolunu buluruz." Asrial'ın hevesli gözleri yalvarmayla Promenthas'a çevrildi. "Git ve hayır dualarım seninle olsun... ve yiğitçe koruduğun ve savunduğun insanla. Sanırım artık Mathew için tuttuğun nöbetleri gevşetebilirsin, çünkü -yanılmıyorsam- çok yakında bu nöbetler başkaları tarafından paylaşılacak." "Teşekkür ederim, baba!" Asrial başıyla selam verdi, Promenthas'ın sevecen kutsamasını aldı ve -elini ürkekçe Nedima'ya vererek- cinlerle birlikte çöle doğru yürüdü. 447 2 Kich'in duvarlarla çevrili şehrine tepeden bakan bir dağ sırtında, Khardan savaş atının üzerine oturmuş düzlüğe bakıyordu. Güneş doğalı epey olmuştu. Alev alev yanan küre, göklerde parlayarak sipahilerin, çobanların, mehari binicilerinin, gûmlann, mültecilerin, isyancıların ve Akhran'ın Kahini'yle birlikte at süren herkesin kılıçlarından yansıyordu. Khardan dikkatini duvarla çevrelenmiş şehre verdi. O ve ordusu biraz uzakta hazırda durmuşlardı ve şehre avcı kuşlar gibi atılmaya hazırdılar. Ama Kalif, Quar'ın Tapmağı'nı görebiliyordu -ya da gördüğünü sanıyordu. Tapınak hakkındaki söylentilerin doğru olup olmadığını merak etti. Terk edildiği söyleniyordu. Mülteciler lanetlendiğine dair hikayeler aktarmışlardı -ölümcül sis koridorlarında dolaşıyor, İmam'ın hayaletinin en az kendisi kadar bedenden ayrılmış rahiplerine vaaz verdiği bazen duyulabiliyordu. Bu lanet doğru olsun ya da olmasın, tapmağın altın ve mücevherlerinin çoğu, diğer Tannlarm lanetlerine pek az saygı gösteren Benario takipçileri tarafından soyulmuştu. Khardan'ın bakışlan tapmaktan huzursuzca köle pazarına kaydı ve düşünceleri beyaz tahtırevandaki acımasız gözlü adamla alev saçlı köle kadına kaydı. Dönüp sw&ara baktı, birAKHRAN'IN KAHİNİ birinin üzerine yığılmış PVW« /-?• ı . , vıu , , j ! G°Zİen kahn ta§tan duvarları Kahin baktıkça daha da kalınlaŞıyora, yükseliyora benzeyen heybetli saraya çevrildi. Kör dilenciyi her zamanki yerinde oturmuş gördüğüne, pembe ipekler içindeki sarışın bir kadının kollarına düştüğünü gördüğüne yemin edebilirdi. Ve işte

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kannadi'yle Ahmet geliyorlardı, zırhları gün ışığında parlıyordu, Tanrılarına olan inançannı bir an için kaybetmiş oisaı A o inancı onurlu komutanlarında sürdüren askerlerin tezah'i tıyla selamlandılar. Khardan bu imkansız görüntülere hayret ederek gözlerin' kırpıştırdı. Şimdi de şehrin kokusunu aldığına yemin edebilirdi ve burnunu tiksintiyle buruşturdu. Buna asla aşamayacağı, na karar verdi ve Khandar'ın -bir imparatorluğun başşehri binlerce değil, milyonlarca insan banndıran bir şehir_ bundan binlerce değil milyonlarca kez daha kötü kokması gerektiğini tahmin etti. Ve bu hazineyi kardeşinin hayatı pahasına kazanacaktı Çocukluğunda Ahmet ilk adımlarını annesinin kollarından Khardan'mkilere atmıştı. O kollarda, görüntüye gÇ)re? Ahmet ölümünü bulacaktı. Kahin'in atı altında kımıldandı. Hayvan savaşın, karan kokusunu alıyordu ve ileri atılmayı istiyordu, ama efeılcijSj kımıldamadı. Khardan atın huzursuzluğunu anladı ve titreyen eliyle boynuna vurdu. Kalif hayatında daha önce hiç bir savaş için korku duymamıştı, ama şimdi boğulur gibi, nefes almak için soluyordu. Başını kaldıran Khardan etrafa bir kaçış vo]u ^up mak için vahşice baktı. Kazanacağı kesin olan bir savaştan kaçış. Gözleri, Kahin'in sağ tarafında at süren ve oğluna sabırsızlıkla bakmakta olan, sessizce bu gecikmenin nedeainj öğren449 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN mekte ısrar eden Şeyh Macit'in acımasız gözleriyle kar Planlan şafakla birlikte saldırmaktı ve işte, şafaktan bu ya^'laşt, redeyse bir saat geçmişti ve Kahin hiçbir hareket yapma,'4 nç, Kahin'in sol tarafında bulunan Şeyh Caffar'm yüzü al\ştj hüzünlü uğursuzluğuna bürünmüştü, parlayan ışıkta te lilçU eyer üzerinde, kemikli kıçmdaki yaralan ovuşturuyordu liy0t Caffar'm solunda Seyih, Zohra'nın yarı-kardeşi ve Ş^ en büyük oğlu vardı, sanki Kahin'in hep sahtekar oldoh'k tahmin etmiş gibi gizli bir zaferle Khardan'a bakıyordu. §utv Macit'in sağında, Sait uzun bacaklı devesinin üstünde larm üzerinden ihtişamla yükseliyordu, Şeyh'in akıllı, kısı(. atlK leri orada oturdukça daha da akıllı ve kısık bir hal alıyo^ gö* Şeyhlerin arkasında, Kahin'in sabırsızlıkla mınldan>%, yakınan ordusu kendi aralarında ne olup bittiğini sorgv^tı v ya ve yarı doğru, yalan ve hiçbir şekilde doğru olmay; Jartis vaplar vermeye başlıyorlar, gitgide kendilerini bir düze^rı c. ve moralsizliğe sürüklüyorlardı. <sizk Belli bir uzaklıkta, erkeklerden ayrı bir yerde, Zol, Mathew izliyor ve bekliyorlardı -birinin kalbi Khardan iç *ra v dişeleniyor, diğerinin kalbi biliyor ve acıyor, yine de g^'n e. yordu. vWetİK Birdenbire havanın içinde üç cin belirdi, Fedj, R;; Sond. Khardan'ın önünde yerelere kadar eğilerek onu, ^ja v na hayırdualarını gönderen Akhran Hazretleri'nin adıy baft lamladılar. la & "Vakit geldi," dedi Sait yüksek sesle. "Bizim beklediğimiz bunlar değil miydi?" diye sor. Macit oğlunu, elini cinlere doğru sallayarak. "Pekala, ge^uL diler. İyisi mi hepimiz sıcaktaki bayılmadan saldıralım!" ri «, "Evet," diye mırıldandı Caffar kasvetli bir sesle. "İyisi 450

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


AKHRAN'IN KAHİNİ işi bitirelim, şehri alalım, istediğjmizi çalalım ve eve dönelim "Sende," diye kükredi Macit, Gaffar', işaret ederek, "hayal gücü yok! Şehri alacağız, istediğimizi çalacağl2 ve onu yakıp yerle bir edeceğiz, Sonra eve gidebiliriz." "Peh!" diye hoınurdandl Sait. "Bu şehri alma muhabbeti de ne? Burda oturmuş, Tanrının lanetlediği bu taşa kök salıyomz! Kahin bize liderlik; etmeyecekse, ben ederim!" "Ah, ama kim izıer seni?" diye sordu Macit, diğer eski düşmanının yüzüne hakmak için kızgınlıkla dönerek. "Göreceğiz! Saidlnn!" diye bağırdı Sait. Uzanarak, sancağı standart taşıyıcısır,m elinden kaptı ve havaya kaldırarak salladı. "Ben, Aranları^ Şeyhi, 'saldırın' diyorum!" "Saldırın! Saldırm!" Aranlar, şeyhlerinin söylediğini tekrarladılar. Ne yazık ki gözleri şehirde değil Akarlardaydı. "Ben de 'saldırm' diyorum." Seyih babasının atının üzerinden eğildi ve Kh^rdan'ın yüzüne küçümsemeyle baktı. "Ama görünen o ki Kal,inimiz korkağın teki!" "Korkak!" Khardan genç adama büyük bir öfkeyle döndü. Bekle! Düşün! dedi içindeki ses. Neden vazgeçeceğini düşün... Kahin -durak,,iayaraıî_ düşündü. Mavi-sarı göğe baktı. "Teşekkür ederim Mhran Hazretleri!" dedi yumuşakça, saygılı bir biçimde. "Saldırın!" diye bağırdı Khardan ve Gezgin Tanrı'nın Kahini yumruklarını hükerek eyerinde döndü ve sağ yumaığunu Seyih'in çenesine nişan aldı. Seyih başını çabucak eğdi. Caffar eğmedi. Yumruk Khardan'ın kayınpederini atından aşağı kıçüstü devirdi. "Sen çıldırdın mı?" Kalabalıktan tiz bir ses yükseldi. Zohra dörtnala araların^ karıştı, atı ileri atılıyor ve kalabalığı yanyor451 MARGARET WEIS & TRACY HİCKMAN mekte ısrar eden Şeyh Macit'in acımasız gözleriyle karşılaştı. Planlan şafakla birlikte saldırmaktı ve işte, şafaktan bu yana neredeyse bir saat geçmişti ve Kahin hiçbir hareket yapmamıştı. Kahin'in sol tarafında bulunan Şeyh Caffar'ın yüzü alışıldık hüzünlü uğursuzluğuna bürünmüştü, parlayan ışıkta terliyor, eyer üzerinde, kemikli kıçındaki yaraları ovuşturuyordu. Caffar'ın solunda Seyih, Zohra'nm yan-kardeşi ve Şeyh'in en büyük oğlu vardı, sanki Kahin'in hep sahtekar olduğunu tahmin etmiş gibi gizli bir zaferle Khardan'a bakıyordu. Macit'in sağında, Sait uzun bacaklı devesinin üstünde, atlıların üzerinden ihtişamla yükseliyordu, Şeyh'in akıllı, kısık gözleri orada oturdukça daha da akıllı ve kısık bir hal alıyordu. Şeyhlerin arkasında, Kahin'in sabırsızlıkla mırıldanan ve yakınan ordusu kendi aralarında ne olup bittiğini sorgulamaya ve yan doğru, yalan ve hiçbir şekilde doğru olmayan cevaplar vermeye başlıyorlar, gitgide kendilerini bir düzensizlik ve moralsizliğe sürüklüyorlardı. Belli bir uzaklıkta, erkeklerden ayn bir yerde, Zohra ve Mathew izliyor ve bekliyorlardı -birinin kalbi Khardan için endişeleniyor, diğerinin kalbi biliyor ve acıyor, yine de güveniyordu. Birdenbire havanın içinde üç cin belirdi, Fedj, Raja ve Sond. Khardan'tn önünde yerelere kadar eğilerek onu, halkına hayırdualarını gönderen Akhran Hazretleri'nin adıyla se-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lamladılar. "Vakit geldi," dedi Sait yüksek sesle. "Bizim beklediğimiz bunlar değil miydi?" diye sorguladı Macit oğlunu, elini cinlere doğru sallayarak. "Pekala, geri geldiler. İyisi mi hepimiz sıcaktaki bayılmadan saldıralım!" "Evet," diye mırıldandı Caffar kasvetli bir sesle. "İyisi mi bu 450 AKHRAN'IN KAHİNİ işi bitirelim, şehri alalım, istediğimizi çalalım ve eve dönelim." "Sende," diye kükredi Macit, Caffar'ı işaret ederek, "hayal gücü yok! Şehri alacağız, istediğimizi çalacağız ve onu yakıp yerle bir edeceğiz. Sonra eve gidebiliriz." "Peh!" diye homurdandı Sait. "Bu şehri alma muhabbeti de ne? Burda oturmuş, Tanrının lanetlediği bu taşa kök salıyoruz! Kahin bize liderlik etmeyecekse, ben ederim!" "Ah, ama kim izler seni?" diye sordu Macit, diğer eski düşmanının yüzüne bakmak için kızgınlıkla dönerek. "Göreceğiz! Saldırın!" diye bağırdı Sait. Uzanarak, sancağı standart taşıyıcısının elinden kaptı ve havaya kaldırarak salladı. "Ben, Aranların Şeyhi, 'saldırın' diyorum!" "Saldırın! Saldırın!" Aranlar, şeyhlerinin söylediğini tekrarladılar. Ne yazık ki gözleri şehirde değil Akarlardaydı. "Ben de 'saldırın' diyorum." Seyih babasının atının üzerinden eğildi ve Khardan'ın yüzüne küçümsemeyle baktı. "Ama görünen o ki Kahinimiz korkağın teki!" "Korkak!" Khardan genç adama büyük bir öfkeyle döndü. Bekle! Düşün! dedi içindeki ses. Neden vazgeçeceğini düşün. .. Kahin -duraksayarak- düşündü. Mavi-sarı göğe baktı. "Teşekkür ederim Akhran Hazretleri!" dedi yumuşakça, saygılı bir biçimde. "Saldırın!" diye bağırdı Khardan ve Gezgin Tanrı'mn Kahini yumruklarını bükerek eyerinde döndü ve sağ yumruğunu Seyih'in çenesine nişan aldı. Seyih başını çabucak eğdi. Caffar eğmedi. Yumruk Khardan'ın kayınpederini atından aşağı kıçüstü devirdi. "Sen çıldırdın mı?" Kalabalıktan tiz bir ses yükseldi. Zohra dörtnala aralarına karışü, atı ileri atılıyor ve kalabalığ! yarıyor451 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN du. "Ya Kich ne olacak? İmparator olmaya ne oldu? Ve babama vurmakla ne demeye çalışı..." "Yolumdan çekil hemşire!" diye bağırdı Seyih. "Ah, kapa çeneni!" Eyerinde bükülen Zohra kardeşine doğru öyle şiddetle döndü ki, çarpmış olsaydı, kulakları bir sonraki yıl boyunca çınlardı. Iskaladı. Yaptığı dönüş, Akhran'ın Kahinesi'ni eyerinden fırlatıp, tam da sersem, inleyen babası ayağa kalkacakken ağır bir şekilde onun üzerine savurdu. "Köpek!" Seyih kendini Khardan'm üzerine attı ve ikisi boğuşarak birbirlerinin boğazına sarıldılar. Öfkeyle çığlık atan Macit kılıcını vahşice Seyih'e savurdu, ama Sait'e vurdu. Kılıç Şeyh'in toparlak göbeğini saran kuşakta geniş bir yara açtı. "Bu benim en iyi ipek kuşağımdı! Bana on gümüş tumana. maloldu!" dedi Sait ağzından köpükler saçarak. "Bilirsin Raja dostum," dedi Fedj, devasa cini, taa Ravenchai sınırına kadar göklerde uçmasına neden olacak şekilde ka-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


baca iterek, "Vücudunun hep o küçük ruhuna büyük geldiğini düşünmüşümdür." "Ve ben Fedj, kardeşim, çirkin burnunu her yerdeki ölümsüzlere bir hakaret olarak algılamışımdır!" diye hırladı Raja. Sahneye gerisin geri gelerek, Fedj'in anatomisinin belirli bir bölgesini kavrayarak acı verecek şekilde bükmeye başladı. "Ve ben" -diye bağırdı Sond, kendinden hoşnut Usti'nin üzerine aniden ve beklenmedik bir şekilde sıçrayarak- "diyorum ki sen koyun boklannın hamur suratlı yumrususun!" "Seninle daha fazla hem fikir olamam!" dedi Usti soluk soluğa ve bir patlamayla yok oldu. Kich'in etrafındaki tepelerde bir karmaşa başgösterdi. Akarlar Hranalar'ın üzerine atıldılar. Hranalar Aranlar'a vurdu452 AKHRAN'IN KAHİNİ lar. Aranlar Akarlar'la savaştılar. Üç bedevi kabilesinden geriye kalanlar birleşip Bas'ın öfkelenmiş mültecilerine saldırdılar. İnen yumrukların ve kamçılayan kılıçların, çılgına dönmüş atların ve çığlık atan develerin arasından kendine yol açmaya çalışan Mathew başını eğdi, o yana kaçtı, itti ve itelendi sürekli Akhran'ın Kahinesi'ni süsleyen mavi ipeğin dalgalanmasını anyordu. Nihayet onu buldu, kırık bir mızrağın sivri ucuyla, şaşırmış Caffar'ı ikinci bir kez yere deviren bahtsız bir Akar'ı dövüyordu. Zohra kurbanını tam yere sermiş ve soluk soluğa bir sonraki için etrafına bakmıyordu ki Mathew karşısında belirdi, tam Zohra ona bir yumruk sallayacakken elini tuttu. "Benden ne istiyorsun? Bırak gideyim!" dedi Zohra gözü dönmüş bir halde, kurtulmak için elinden gelenin en iyisini yaparak. Mathew onu sertçe ve kararlı bir şekilde tuttu ve debelenen, ama kendisi de, kendini kurtaramayacak kadar savaş yorgunu olan Zohra'nın, her adımda ona beddua ve küfrederek onu takip etmekten başka seçeneği yoktu. Bir eliyle Zohra'ya asılan Mathew, meydan kavgası arasında yolunu açarak, kılıcıyla bir diğer siyah cüppeli şekle saldıran siyah cüppeli bir şekle yaklaştı, hiçbiri aşama kaydedemiyor, ikisi de günü ve geceyi mücadeleyle geçirmeye hazırmış gibi görünüyordu. "İzninle Seyih," dedi Mathew nazikçe, nefes nefese kalmış, bitkin adamları ittirerek aralarına girerken. "Kahinle bir şey konuşmak istiyorum." Kutsal Kişi'yi gören ve bu adamın sadece deli değil, aym zamanda güçlü bir büyücü de olduğunu hatırlayan Seyih bir elini Khardan'a doğru salladı, rakibine saygıyla selam verdi ve 453 MARGARET WE1S & TRACY HICKMAN du. "Ya Kich ne olacak? İmparator olmaya ne oldu? Ve babama vurmakla ne demeye çalışı..." "Yolumdan çekil hemşire!" diye bağırdı Seyih. "Ah, kapa çeneni!" Eyerinde bükülen Zohra kardeşine doğru öyle şiddetle döndü ki, çarpmış olsaydı, kulakları bir sonraki yıl boyunca çınlardı. Iskaladı. Yaptığı dönüş, Akhran'ın Kahinesi'ni eyerinden fırlatıp, tam da sersem, inleyen babası ayağa kalkacakken ağır bir şekilde onun üzerine savurdu. "Köpek!" Seyih kendini Khardan'ın üzerine attı ve ikisi boğuşarak birbirlerinin boğazına sarıldılar.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Öfkeyle çığlık atan Macit kılıcını vahşice Seyih'e savurdu, ama Sait'e vurdu. Kılıç Şeyh'in toparlak göbeğini saran kuşakta geniş bir yara açtı. "Bu benim en iyi ipek kuşağımdı! Bana on gümüş tumana maloldu!" dedi Sait ağzından köpükler saçarak. "Bilirsin Raja dostum," dedi Fedj, devasa cini, taa Ravenchai sınırına kadar göklerde uçmasına neden olacak şekilde kabaca iterek, "Vücudunun hep o küçük ruhuna büyük geldiğini düşünmüşümdür." "Ve ben Fedj, kardeşim, çirkin burnunu her yerdeki ölümsüzlere bir hakaret olarak algılamışımdır!" diye hırladı Raja. Sahneye gerisin geri gelerek, Fedj'in anatomisinin belirli bir bölgesini kavrayarak acı verecek şekilde bükmeye başladı. "Ve ben" -diye bağırdı Sond, kendinden hoşnut Usti'nin üzerine aniden ve beklenmedik bir şekilde sıçrayarak- "diyorum ki sen koyun boklarının hamur suratlı yumrususun!" "Seninle daha fazla hem fikir olamam!" dedi Usti soluk soluğa ve bir patlamayla yok oldu. Kich'in etrafındaki tepelerde bir karmaşa başgösterdi. Akarlar Hranalar'ın üzerine atıldılar. Hranalar Aranlar'a vurdu452 AKHRAN'IN KAHİNİ lar. Aranlar Akarlarla savaştılar. Üç bedevi kabilesinden geriye kalanlar birleşip Bas'ın öfkelenmiş mültecilerine saldırdılar. İnen yumrukların ve kamçılayan kılıçların, çılgına dönmüş atların ve çığlık atan develerin arasından kendine yol açmaya çalışan Mathew başını eğdi, o yana kaçtı, itti ve itelendi, sürekli Akhran'm Kahinesi'ni süsleyen mavi ipeğin dalgalanmasını anyordu. Nihayet onu buldu, kırık bir mızrağın sivri ucuyla, şaşırmış Caffar'ı ikinci bir kez yere deviren bahtsız bir Akar'ı dövüyordu. Zohra kurbanını tam yere sermiş ve soluk soluğa bir sonraki için etrafına bakmıyordu ki Mathew karşısında belirdi, tam Zohra ona bir yumruk sallayacakken elini tuttu. "Benden ne istiyorsun? Bırak gideyim!" dedi Zohra gözü dönmüş bir halde, kurtulmak için elinden gelenin en iyisini yaparak. Mathew onu sertçe ve kararlı bir şekilde tuttu ve debelenen, ama kendisi de, kendini kurtaramayacak kadar savaş yorgunu olan Zohra'nın, her adımda ona beddua ve küfrederek onu takip etmekten başka seçeneği yoktu. Bir eliyle Zohra'ya asılan Mathevv, meydan kavgası arasında yolunu açarak, kılıcıyla bir diğer siyah cüppeli şekle saldıran siyah cüppeli bir şekle yaklaştı, hiçbiri aşama kaydedemiyor, ikisi de günü ve geceyi mücadeleyle geçirmeye hazırmış gibi görünüyordu. "İzninle Seyih," dedi Mathew nazikçe, nefes nefese kalmış, bitkin adamları ittirerek aralanna girerken. "Kahin'le bir şey konuşmak istiyorum." Kutsal Kişi'yi gören ve bu adamın sadece deli değil, aynı zamanda güçlü bir büyücü de olduğunu hatırlayan Seyih bir elini Khardan'a doğru salladı, rakibine saygıyla selam verdi ve 453 MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN bir başka kavga arayışıyla sendeleyerek ilerledi. "Benimle gel," dedi Mathew sertçe, Khardan'm kolunu kavrayarak. Aniden uysallaşan Kahinle aniden sakinleşen Kahi-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ne'yi sırttan aşağı indirdi, kavgadan mümkün olduğunca uzaklaştırdı. Burada, insanların sadece haftalar önce ölüm dışında bir beklentileri olmadan bekledikleri bu üzümbağının sessizliğinde, Mathew sevdiği iki insanla yüzleşmek için döndü. İkisinin bakılacak yeri kalmamıştı: Zohra'nın peçesi yırtılıp açılmış -büyük olasılıkla kendi eliyle- ve rüzgara bırakılmıştı. Bir kuzgunun kanatları gibi parlayan siyah saçları karışmış, darmadağın olmuş, yüzüne dökülüyordu. En iyi ipekli çadom parçalara ayrılmış, yüzüne kan ve kir bulaşmıştı. Khardan'ın yarası tekrar açılmış, koyu kırmızı bir benek kaftanını lekelemişti. Kollannı ve göğsünü kaplayan diğer sayısız kılıç darbesi bir vakitler küçümseyerek koyun çobanı olduğunu düşündüğü Seyih'in sandığı kadar kolay lokma olmadığına işaret ediyordu. Yanakları berelenmişti ve bir gözü şişerek kapanmıştı, ama diğer -koyu renk ve tetikte- gözünü karısına dikmişti. Zohra saçlarının oluşturduğu peçenin arkasından ona kızgın bakışlar savuruyordu. Mathew, Zohra'nın dudaklarına yükselen iğneleyici suçlamaları neredeyse görebiliyordu, Khardan'ın kendini zehirli damlaları yakalamak ve ona geri atmak için hazırladığını görebiliyordu. "İkiniz için bir hediyem var," dedi Mathew, onlarla nikah günlerinde karşılaşmış gibi sakin bir şekilde. Siyah büyücü cüppesinin katları arasına uzanan Mathew elinde saklı tuttuğu bir şey çıkardı. "Nedir o?" diye sordu Zohra öfkeli bir havayla. Mathew avucunu açtı. 454

AKHRAN'IN KAHİNİ "Ölü bir çiçek," dedi Khardan küçümseyerek, ancak sesinde hayalkırıklığı da vardı. Belki bitkinlikle sallandığından, karısına doğru bir adım yaklaştı. "Ölü bir çiçek," diye tekrarladı Zohra. Sesi hüzünle doluydu ve muhakkak ki o da kazara kocasına doğru bir adım yaklaştı. "Hayır, ölü değil," dedi Mathew gülümseyerek. "Bak, yaşıyor." Khardan, Akarlar'm Kalifi ve Zohra, Hranalar'ın Prensesi eğilip büyücünün avuç içindeki çiçeğe baktılar. Kasıtsızca, şüphesiz kazara elleri birbirine dokundu. Çiçeğin buruşmuş taç yaprakları pürüzsüzleşti ve parlamaya başladı, çirkin kahverengi rengi koyulaşıp görkemli bir mora dönüştü, ortadaki goncası açılarak en koyu kırmızıdan bir kalbi ortaya çıkardı. "Kahinin Gülü!" dedi Khardan şaşkınlıkla. "Savaş için yola çıktığımız sabah Tel'de büyüdüğünü gördüm," dedi Mathew yumuşakça. "Kopardım ve yanımda getirdim ve şimdi" -derin bir nefes aldı, gözleri sevdiği bir yüzden diğerine gidiyordu- "size, siz ikinize veriyorum." Mathew, gülü uzattı. Koca ve eş aynı anda uzandılar, yokladılar ve düşürdüler. İkisi de çiçeği yerden almak için hareket etmedi, ikisi de sadece birbirlerine bakıyorlardı. Khardan kollannı karısına doladı. "Duvarların arasında yaşayamam!" "Ben de!" diye bağırdı Zohra, kollarını kocasına dolayarak. "Çadır daha iyidir, zevce," dedi Khardan, yasemin kokusu-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nu iyice içine çekerek. "Çadır rüzgarla soluk alır." "Hayır, bey," diye cevap verdi Zohra, "insanlarımın inşa et455

MARGARET WEIS & TRACY HICKMAN tiği gibi bir yurt çok daha rahat bir mesken ve çocuk yetiştirmek için çok daha uygun bir yer..." "Çadır diyorum, kadın!" "Ben de diyorum ki bey..." Dudakları birleştiğinde tartışma -bir an için- sona erdi. Birbirlerine sertçe asılarak, yamaçta başıboş devam eden muhteşem arbedeye sırtlarını döndüler. Kollarını birbirlerine dolamış halde -hâlâ tartışarak- asmaların koaıyucu yaprakları tarafından gözden saklanana kadar üzüm bağının içlerine yürüdüler, asmaların dolanan sapları aşk usullerini öğretiyor gibiydiler. Tartışan sesler mırıltılı iç çekişlere dönüştü ve sonunda, duyulmaz oldu. Mathew ikisinin gidişini seyretti, kalbinde hem neşe hem de tatlı bir sızı vardı. Eğilerek düşmüş olan önemsenmemiş Kahinin Gülü'nü yerden aldı. Çiçeğe dokunduğunda, eline ılık ve yumuşak bir gözyaşının düştüğünü hissetti ve nasıl ve neden olduğunu söyleyemese de, bir meleğin gözlerinden düştüğünü anladı. 456

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)

Margaret Weis & Tracy Hickman - Kahinin Gülü 3  
Margaret Weis & Tracy Hickman - Kahinin Gülü 3  
Advertisement