Page 1

Margaret Weis Ve Tracy Hickman _ Hükümram Taş Cilt2 Kayıp Taşın Muhafızları 1. Gustav izlendiğinin farkındaydı. Elinde hiçbir kanıt; bir his, bir içgüdüden daha somut hiçbir şey yoktu. İçgüdüleri Yellozoğlu Şövalye Gustav'ı yetmiş yıldır hayatta tutmaktaydı. Onları yabana atmaması gerektiğini biliyordu. İzlendiğini ilk kez üç gün önce, bozkırların bu unutulmuş kısmına geldiğinde hissetmişti. Deverel Nehri boyunca uzanan eski bir patikada ilerliyordu. Patika hayvanlar tarafından açılmış olmalıydı. Bu bölgede yaşayan insanlar da patikayı kullanmış olabilirlerdi ancak uzun zaman önce geyiklere ve kurtlara terk etmişlerdi, zira Gustav yalnızca o hayvanların izlerini görebiliyordu. Muhtemelen son yüz yıl içinde bu bölgeye adım atmış tek insan olduğunu bilen Gustav, kamptaki ilk sabahında kalkar kalkmaz yalnız olmadığı gibi belli belirsiz bir hisse kapılınca kaygılanmıştı. Birisinin kendisini izlediğine dair hiçbir kanıtı yoktu. Bozkırlarda bir çadırın içinde geçirdiği geceleri sessiz, huzurluydu. Bazen uyanıyor, dışarıdan ayak sesleri geldiğini sanıyor, ancak yanıldığını anlıyordu. Yakınlarda birisi gizlenseydi onu uyaracak olan iyi eğitimli savaş atı sakin ve rahat duruyor, sinekler haricinde hiçbir şey tarafından rahatsız edilmiyordu. Bir yandan araştırmasını sürdürüyor, diğer yandan da kendisini takip edeni faka bastırmak için türlü tuzaklar hazırlıyordu. Metalden yansıyan güneş ışığı olabilecek bir parıltı için gözünü açık tutsa da hiçbir şey fark edemedi. Aniden durarak kendisininkiler kesildikten sonra devam edecek ayak sesleri duymayı bekledi. Bölgede bir başkasının bulunduğuna dair ipuçları aradı —günlük ihtiyaçlarını giderdiği çamurlu nehir kenarında ayak izleri, takipçinin yemeklerinden arta kalan balık kafaları, kırık tahta parçaları veya dallar. Hiçbir şey yoktu. Gustav hiçbir şey duymadı. Hiçbir şey gör8 Kayıp Taşın Muhafızları medi. İçgüdüsel olarak her şeyi seziyor, takipçinin gözlerini üzerinde hissediyor, o gözlerin düşmanca baktığını düşünüyordu. Buna karşın Gustav huzursuz edici bir his yüzünden amacından cayacak biri değildi. Buraya kırk yıl önce başladığı bir arayışın sonucunda gelmişti ve o arayış sona erene kadar gitmek gibi bir niyeti yoktu. Üç gündür çevreyi araştırıyor olsa da henüz hiçbir şey bulamamıştı. Doğru yerde aradığından bile emin değildi. Tek kılavuzu Ejderha Dağı keşişlerinden birinin mumyalanmış bedeninden alınmış kısa bir açıklamaydı. Yıllarca amacmm peşinden koşan, tek elde ettiği şey birbiri ardına çıkmaz sokaklara girmek olan Sör Gustav son bir kez Tapmak'a dönmüştü. Ejderha Dağı'nın keşişleri, Loerem tarihinin bilgi deposu gibiydiler. Keşişler ve muhafızları kıtada seyahat ederek olaylara gerçekleştikleri sırada tanık olurlar ve kendi vücutlarına kaydederlerdi. Yaşarken içtikleri kutsal çay tarafından korunan bedenleri ve dolayısıyla da üzerlerine kaydedilmiş bilgiler Ejderha Dağı'nın yeraltı mezarlarmda saklanırdı. Loerem'deki herhangi bir kimse geçmişle ilgili bilgiler için dağa gidebilir ve aradığını ebedi istirahatlarındaki ölüler arasında bulabilirdi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Gustav ilgilendiği dönemle bağlantılı olarak Loerem'deki her ırkla ilgili tarihsel kayıtları incelemişti. Macerasının hedefi olan nesnenin nerede olabileceğine dair sayısız muhtemel yer bulmuştu. Tüm bu yerleri ve hatta daha da fazlasını ziyaret etmiş, fakat hep eli boş dönmüştü. Gözden kaçırdığı bilgi kırıntısı neredeydi? Ona bir ipucu verebilecek herhangi bir şey var mıydı? Keşişler sahiden de tüm kayıtları gözden geçirmişler miydi? Yaverlerden biri yaşlı şövalyeyi ciddi bir ilgiyle dinlemiş ve keşişlerden izin alarak Gustav'ı kutsal mezara götürmüştü. Birlikte orada yatan tarihçilerin mumyalanmış bedenlerini incelemişler, çeşitli uzuvların etrafına dövme olarak yazılmış tarihi bilgileri okumuşlardı. Gustav her bir cesedi tanıyordu. Uzun yıllar boyunca onlarla birlikte çalıştığından Gustav ve o cesetler dost olmuşlardı. "Hepsini okuduğunuzu söylediniz," diye belirtmişti yaver. "Ama şuna da bakmayı akıl ettiniz mi?" Keşiş upuzun sıranın en sonunda yatan bir insan kadının cesedinin yanında durmuştu. Gustav cesede bakmış ve onu daha önce görüp görmediğini hatırlayamamıştı. °> MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN "Ah, galiba hayır." Yaver kafa sallamıştı. "Onun uzmanlık alanı pecwae ırkıydı. Önceki kılavuzlarınız herhalde pecwaelerin Hükümran Taş ile ilgileri olabileceğini düşünmemişti." Gustav konu üzerinde kafa yormuştu. "Bir ilgileri olabileceğini hiç sanmıyorum, ancak diğer tüm olasılıkları tükettim." "Öyle mi?" diye nazikçe sormuştu yaver. "Aradığınız Hükümran Taş'in iki yüz yıl önce kenti dümdüz eden patlamada yok olmuş olabileceği ihtimalini hiç düşündünüz mü?" "Düşündüm, ancak buna inanmayı reddettim," diye soğukkanlılıkla yanıtlamıştı Gustav. "Tanrılar bize Taş'm kendi payımıza düşen kısmını vermişlerdi, tıpkı diğer ırklara da verdikleri gibi. Bizimki kayboldu, hepsi o. Bu pecwae tarihçisinin bize neler söyleyebileceğini görelim bakalım." Yaver cesedin üzerindeki dövmeleri dikkatle okurken kendi kendine mırıldanmış ve kafasını iki yana sallamıştı. Dövmeler büyülüydü. Tarihçi düşüncelerini dövmeler şeklinde etine aktarır, bu düşünceler daha sonra büyü konusunda eğitim görmüş keşişlere geçerdi. Yaver ellerini dövmeye koyup büyüyü aktif hale getirerek (keşişler bu büyüyü kendi içlerinde bir sır olarak saklarlardı) tarihin o kısmını ayrıntılarıyla anlatan keşişin görüntü ve sözcüklerini kendi zihnine aktarmıştı. Gustav yaverin yüzünü, bilgilerin durgun bir göl üzerinde esen rüzgâr gibi o suratın üzerinden geçişini izlemişti. Sonunda düşünce dalgaları durulmuştu. Yaverin gözleri parlıyordu. "Bir şeyler buldum," demişti adam çekinerek. "Fazla umutlanmayın. Tuhaf bir olaydan başka bir şey değil, ama doğru zaman dilimiyle eşleşiyor." "Her şeye razıyım," diyen Gustav sesinin kendini hissettiği kadar çaresiz çıkmamasını ummuştu. Yetmiş yaşındaki şövalye kendi ebedi istirahatına yaklaşıyordu. Yiğit bir savaşçı olduğundan Ölüm'ün gözlerinin içine bakmış, hatta birden fazla savaş meydanında o beyefendinin elini sıkmıştı. Gustav bitmek bilmez sessizlikten korkmuyordu. İstirahatının huzurlu olacağma inanabilirse son uykusunu dört gözle bekleyebilirdi. Amacına ulaşmadan önce dünyayı terk etmek zorunda bırakılırsa ıstırap çekerek var olmayı sürdüren, aradığını asla bulamayan bir hayalete dönüşeceğini tahmin ediyordu. "İpucu bir bankın gömütüyle ilgili," diye açıklamıştı yaver.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


10 Kayıp Taşın Muhafızları "Adı 'Muhafız' diye geçen bir bahkm." Gustav açlıktan ölmekte olan bir bahkm, onun pecwae savaşçılarının ve bahkm gömülüşündeki alışılmadık koşulların öyküsünü anlatan yaveri dikkatle dinlemişti. Adam bahkm büyülü bir hazineyle birlikte gömüldüğü kısma geldiğinde Gustav'ın ilgisi iyice azalmıştı. Ancak birden dikkat kesildi ve yaverden o bölümü tekrarlamasını istedi. Kutsal ve kudretli Hükümran Taş'ın onca yıl boyunca çürüyen bir canavarın cesedinin yanmda bulunması mümkün müydü? Gustav'ın buna hiç de inanası gelmiyordu, fakat bu izini sürebileceği son ve tek ipucuydu. Keşiş mezarın yerini genel ifadelere dayandırarak vermişti. Tarihi kaydeden keşişler yer belirlemede arazilerin ayırt edici özelliklerinden faydalanırlar, zira kişiler tarafmdan belirlenen yapay sınırların siyasi gelgitlerle birlikte değiştiğini en iyi onlar bilirler. Mesela iki asır önce adma Dunkarga denilen ülke bir iç savaş sonucunda parçalandığından artık Karnu olarak taranıyordu. Keşiş Ejderha Dağı'nın batısında yer alan, kuzeyden güneye akan koca bir nehrin batısındaki kartal gagasına benzer bir dağ olduğunu söylemişti. Bahkm gömüldüğü yer nehir ile dağın arasında bir yerlerdeydi. Gustav söz konusu nehrin Deverel olduğu sonucuna varmıştı. Keşişin "öğleyin dağm gölgesinin düştüğü yerde" ve "dağın eteklerinden on yedi günlük uzaklıkta" gibi açıklamaları da içeren tarifinden faydalanarak anlatılanlara en uygun olduğuna inandığı yere gelmişti. Gustav eski kamp alanının bir su kaynağına yakın olduğunu tahmin ediyordu, çünkü Loerem'in en tembel halkı olarak bilinen pecwaelerin aklma kuyu kazmak ya da su kanalı inşa etmek gibi fikirler pek gelmezdi. Deverel nehri Vinnengael İmparatorluğu ile Karnu Krallığı arasındaki sınırı teşkil ediyordu. Gustav smır boyundaki kasabalardan geçecek olsa nehrin üzerindeki daracık köprülerin karşılıklı iki yarandan birbirlerine dik dik bakan, hatta belki de yaylarıyla şanslı bir atış yapmaya çalışan silâhlı muhafızlar görürdü, zira iki insan krallığı o an için resmen ilan edilmemiş de olsa savaş halindeydi. Buna karşm Gustav yüz yıl önce pecwaeler terk ettiğinden beri hiçbir medeni ırkın yaşamadığı vahşi topraklarda yolculuk ediyordu. Vinnengael'de doğmuş olan Gustav, Karnu topraklarında yaıı MARGARET W E I S ve TRACY HICKMAN kalansa ve gerçek kimliği anlaşılsa düşmanca bir tavırla, hatta daha bile kötüsüyle karşılaşabilirdi. Ancak onun yakalanmak gibi bir korkusu yoktu. Yellozoğlu Şövalye'nin Yeni Vinnengael'deki ara sokaklarda edindiği maharetler, onun düşman kasaba ve şehirlerinden fark edilmeksizin geçmesine olanak tanıyordu. Gustav istediği zaman arka yollarda dolanan, ölümden uzak durmaya çalışan yalnız, yaşlı bir adam olarak görünebilirdi. Ona bakan hiç kimse onun bir Hâkimiyet Efendisi olduğunu anlayamazdı. Kampını nehir kenarının bir buçuk kilometre batısına kuran Gustav, bankın mezarını aramaya başlamıştı. Bu yıldırıcı işi sistemli bir biçimde yaparak öncelikle bölgeyi bölümlere ayırmış, sonrasında belirli bir seyir doğrultusunda günler boyu bu bölümleri dolaşmıştı. Yüz adım kuzeye. Doğuya dönüp yüz adım daha. Yüz adım güneye. Batıya dön. Başlangıç noktasına kadar yüz adım

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


geri. Bir kareyi tamamladıktan sonra bir başkasına geçiyordu. Üç gün. Henüz hiçbir şey bulamamıştı ve heyecanını da yavaş yavaş kaybediyordu. Bulunduğu bölümde daha keşfedilecek dört kare vardı. Orada başarı sağlayamazsa nehrin güneyine doğru on beş kilometre gitmeye ve her şeye baştan başlamaya niyetliydi. Tüm bu zaman boyunca birisi onu gözlüyordu. Gustav dördüncü günün sabahında pek de dinlendirici olmayan hafif bir uykudan uyandı. Çadırının dışında birisinin duyduğunu hayal ederek o gece en az üç kez daha kalkmıştı. Her uyanışında gidip mesanesini boşaltması gerekmişti. Yaşlanmanın dezavantajlarından biri de çişini tutamamaktı. Şövalye uykulu bir halde çadırından çıkınca günün açık ve güneşli geçeceğini gördü. Bunun sebebi yazın erken başlamasıydı. Henüz kuru havadaki tozlarla kaplanmamış ve sıcaktan solmamış yapraklar hâlâ parlak yeşildi. Gustav çadırın çevresine dikkatle bakındı ve kendininkilerden başka ayak izine rastlamadı. Gustav nehre kadar yürüdü, elini yüzünü yıkadı ve uykunun kafasına ördüğü ağlardan temizlenmek için bir süreliğine yüzerek zindelik kazandı. Nehir kenarında da hiçbir iz yoktu. Atına su taşıdı, hayvanın tatlı otlarla ve yoncalarla dolu bir yere bağlandığından emin oldu ve ardından o günün arayışına başlayacağı noktaya yöneldi. Güneş ensesini ısıtırken çalıların arasından geçen Gustav ansızın durdu. Çizmesini çıkardı, asabiyetle içine baktı ve geceleyin 12 Kayıp Taşın Muhafızları gelen davetsiz bir misafirin varlığından şüphelenmişçesine ters çevirip salladı. Bunu yaparken etrafını dikkatle dinledi ve sağına soluna bakındı. Kuşlar kaygısızca şakıyor, arılar kovanlarının etrafında vızıldıyor, sinekler çevrede uçuşuyorlardı. Gustav çizmesini ayağına geçirip yoluna devam etti. Pek sık yapmasa da bu sefer keşfe çıkarken kılıcını kuşanmıştı. Eski pecwae kampına ait izler bulmak için gözleriyle yeri tararken aynı zamanda ezilmiş otlar ve dikenlere takılmış bir kumaş parçası da arıyordu. Kulaklarını dört açmıştı; öyle ki yüz metre ötedeki bir sincap öfkeli bir sesle viyaklasa onu bile duyardı. "Yetmiş yaşımdayken bile işitme ve görme duyularım ile dişlerimden çoğuna sahip olduğum için tanrılara şükürler olsun," diye kendi kendine konuşan Gustav, yürürken sırıtıyordu. Geceleri çalılıkların arasına sıkça yaptığı zorunlu ziyaretler haricinde ilerleyen yıllar ona iyi davranmıştı. Gözleri biraz bozulmuştu, fakat uzağı değil yakını görmekte zorluk çekiyordu. Aşağı yukarı kırk yaşından sonra okuyacağı bir kitabı burnunun dibine kadar sokar olmuştu. Bir ork denizci ona olağanüstü bir icat satmıştı—burnunun üzerine koyduğu tel bir çerçeveye tutturulmuş iki parça büyüteç. Gustav bunun sayesinde tekrar okuyabilmişti. Gözlerinin bu zayıflığı ilerleyen yılların tek haşin belirtisiydi, tabi bir de sabahları uyandığında eklem yerlerindeki uyuşukluk. Ancak kısa bir yürüyüş buna çoğunlukla çare olurdu. Tam dişlerine hâlâ sahip olduğu için ne kadar şanslı olduğunu düşünüyordu ki—yemeklerini çorba kâsesinden şapırdatarak içen birçok yaşlı adam görmüştü — aradığı ipucuna rastladı. Şövalye heyecana ve memnuniyete kapılmasına rağmen ormana kulak kabartmayı, oraya ait olmayan bir ses duymaya çalışmayı sürdürdü. İşitmesi gerekenden başka bir şey işitmediği za-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


man bulduğu şeyi incelemek için eğildi —ateşten kararmış bir taş çemberi. Bir dizi köknar ağacının ortasında yer alan çember çok, çok uzun zamandır oradaydı, öyle ki taşların etrafı yabani ot ve bitkilerle kaplanmıştı. Gustav bunun doğal bir dizilim olduğunu sanabilirdi, fakat doğa o taşları çember şeklinde dizmiş olamazdı. Taşları oraya eller koymuştu. Onları karartan ateşi eller yakmıştı. Bunlar pecvvae elleri miydi? Gustav'ın başka ipuçlarına ihtiyacı vardı. 13 MARGARET W E I S ve TRACY HICKMAN Araştırmasını taş çemberinin ötesinde sürdürdü. Pecvvaelerin çok az özel eşyası olurdu ve sahip olduklarını giderlerken yanlarında götürürlerdi. Bu yüzden ateş çemberinden pek de uzak olmayan bir yerde kırık bir çömleğin parçalarını bulduğunda mutluluktan havalara uçtu. Parçaları bir araya getirdiğinde bunun küçük eller tarafından kullanılabilecek küçük bir çömlek olduğunu gördü. Gustav arayışına devam ederek yerin her santimini sabırla taradı ve sonunda çabalarının meyvesini aldı. Dikkatini bir metalin parıltısı çekti. Diz çöküp hançerini kullanarak kısmen gömülmüş parlak nesneyi topraktan çıkardı. Bulduğu şey bir insan çocuğunun parmağına uyabilecek küçük bir gümüş yüzüktü. Fakat bunun bir pecwae yüzüğü olduğuna dair Gustav'm hiçbir kuşkusu yoktu, zira yüzük pecwaelerin altından bile daha değerli kabul ettikleri, büyülü olduğunu düşündükleri bir turkuvaz taşıyla süslüydü. Bu kadar değerli bir yüzük nasıl kaybolmuştu? Gustav bu sorunun cevabını merak ederek yüzüğü parmaklarında çevirdi. Sevgililer arasında geçen bir tartışmada yere mi atılmıştı? Bir düşmandan kaçılırken panik içinde düşürülmüş müydü? Yoksa Gustav için bir ipucu olsun diye yüzüğü buraya tanrılar mı bırakmışlardı? Şövalye yüzüğü elinde sıktı ve arayışını sürdürdü. Başka hiçbir şey bulamamasına rağmen yüzük Gustav'ı orasının bir pecwae kampı olduğuna ikna etti. İyi de keşişin ziyaret ettiği kamp bu muydu? Artık geriye yalnızca mezarı bulmak kalıyordu. Gustav kamp alanının etrafında daire çizmeye başladı. Her bir turun sonunda daireyi dışa doğru genişletiyordu. Burada ağaçların seyrek olması, toprağın uzun zaman önce çiftçilik yapılabilsin diye temizlendiğinin işareti olabilirdi. Pecvvaeler çiftçilik yapmazlardı, ancak onların koruyucuları olan Trevinici insanları toprağı işlemiş ve geriye izlerini bırakmış olabilirlerdi. Gustav eskiden tahıl veya mısır ekilen bir tarla olabilecek çalılarla kaplı bir dikdörtgenin kenarmda üzerini otların örttüğü büyük bir höyük buldu. Şövalye güneşe bir göz attı. Günışığı daha epey bir kalacaktı. Adam höyüğün etrafında dolanıp onu şöyle bir inceledi ve keşişin tarifini aklına getirdi. Bahkın ölüsünü içeri koyduktan sonra peavaeler gömütün girişini üst üste dizilmiş taşlarla kapadılar, sonra da bunu bir çamur tabakasıyla örttüler. 14 Kayıp Taşın Muhafızları İşte karşısındaydı. Kaba taş duvar. Gustav tereddüt etti. Bunun sebebi keşfi sebebiyle duyduğu hoşnutluk değil kaygıydı. Tarihçiye göre pecvvaeler taşların üzerini çamurla örtmüşlerdi. Geçen yıllar zarfmda çimenler ve yabani otlar çamura kök salarak taş duvarı kısmen de olsa gözden saklamalıydılar. Gustav duvarı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


büyük bir zorlukla bulmalıydı, ancak işte karşısında açık seçik duruyordu. Çimenler ve otlar kopartılıp etrafa saçılmıştı. Gustav üzeri çimle kaplı küçük toprak öbekleri buldu ve bunlardan birini eline alıp inceledi. Çimler hâlâ yeşildi, renkleri daha yeni yeni soluyordu. Birisi daha önce burada bulunmuştu. Gustav duvardaki taşlara göz attı. Yerlerinden kaldırıldıktan sonra el değmemiş izlenimi verilmesi için tekrar yerleştirildiklerine dair ipuçları görebiliyordu. Şövalye bu numarayı yutmadı. Pecwaeler inşaat işlerinden anlamazlardı. Bir taşı bir başkasının üstüne koymaktan başka bir şey yapacak değillerdi. Onları bir uyum içinde dizmek ve aralarına harç doldurmak gibi bir şeyi düşünmezlerdi. Asırların tozu taşların arasını doldurmuş olmalıydı. Taşların arasında örümcekler, solucanlar ve karıncalar gezinmeliydi. Bu taşlarda toz toprak falan yoktu. Böceklerin yerinde yeller esiyordu. Gustav sövüp saydı. Ağırlıklı olarak kendine, kendi sistematik ve temkinli tabiatına küfretti. O kendi budalaca bölümlerinde kareler çizerken bir başkası mezarı bulmuştu. O adımlarını sayarken bir başkası gömütü açmıştı. Gustav dinlenip su tulumundan su içmek amacıyla çimenlerin üzerine oturdu ve bu beklenmedik gelişme üzerine kafa yordu. Bir başkası ondan yalnızca birkaç gün önce bahkm gömütünü bulmuştu. Bu bir rastlantı mıydı? Mezara yüz yıl boyunca dokunulmamış, varlığından kimse haberdar olmamıştı. Elbette ki başka biri de mezarı bulmak için GustavTa aynı zamanda bu ıssız bölgeyi araştırmayı kafasına koymuş olabilirdi, ancak şövalye bunun pek de mümkün olduğunu sanmıyordu. Birisi onun geldiğini öğrenmişti. Gustav son birkaç ay içinde yaptığı ve söylediği her şeyi aklından geçirdi. Hükümran Taş'ı aradığını asla bir sır olarak saklama15 MARGARET WEİS ve TRACY HICKMAN mıştı. Fakat Gustav içine kapanık biriydi ve başkalarından pek sık fikir almazdı. Tavernalarda tanıştığı her yabancıya işinden gücünden bahsedecek biri değildi. Ejderha Dağı'ndaki keşişler onun mezarı bulmak istediğini biliyorlardı. Keşişler tarihi değiştirmez, sadece kayda dökerlerdi. Keşişlerden biri bu yolculuğa katılmak istese sadık, devasa muhafızlarını yanına alıp katılırdı. Gustav keşişlerden gittiği yerin bir sır olarak saklanmasını istememişti. Belki de keşişler soran herkese bu bilgiyi vermişlerdi. Birisi mezarı açmış ve büyük ihtimalle içeri girmişti. Bu bir mezar hırsızı mıydı? Gustav bundan şüpheliydi. Sıradan bir mezar hırsızı ganimeti aldığı gibi kaçıp gider, mezarı açık bırakırdı. Birisi büyük zahmete girmiş, o taşları yerlerine koymak için çok zaman ve çaba harcamıştı. "Birisi araştırmamı sona erdirmemi istemiyor," diye mırıldandı Gustav. "O kişi her kimse mezarın açılmadığını sanmamı istiyor. Mezarı bulup da açıldığını arılarsam içeri girmeden çekip gideceğimden korkuyor. Bu da söz konusu kimsenin beni iyi tanımadığını gösteriyor." Gustav gülümsedi, fakat tebessümü neşesizdi. "Bunca zamandır mezarı bulmamı bekliyor. Kendisini saklamaya da özen gösteriyor. İçeri girmemi istiyor. Neden? Asıl soru bu. Neden?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Gustav verilecek bir cevaba sahip değildi, en azından mantıklı bir cevaba. Ama bir şey kesindi. Bu kişi her kimse ya da bu kişinin istediği her neyse Gustav'ın onu hayal kırıklığına uğratmak gibi bir niyeti yoktu. Şövalye taş duvarı açmaya başladı. İşi uzun sürmedi. Taşlar aceleyle yerleştirilmişlerdi ve pek iyi oturtulmamışlardı. Girişi açığa çıkarması uzun sürmedi. Gömütten dışarı yeni kazılmış toprağın ağır kokusunu taşıyan serin, rutubetli hava çıktı. Güneş ışığı Gustav'ın içeriye doğru kısa bir mesafeyi görmesine olanak tanıyordu. Şövalye onca yıldan sonra tünelin hâlâ sapasağlam duruyor olmasından dolayı anlaşılabilir bir şaşkınlık yaşadı. Kalaslarla destekleme zahmetine girmeyecek pecwaeler tarafından kazılmış bir toprak tünelin yapıldıktan kısa süre sonra kaçınılmaz olarak çökeceğini düşünmüştü. Kenarları düzgün olan tünel yaklaşık bir buçuk metre yüksekliğinde ve bir metre genişliğindeydi. İlerisi karanlığın içinde kayboluyordu. Peşindeki kimse tünele girmiş miydi? Eğer yanıt evetse bunu gösteren bir iz olmalıydı. Gustav girişin önünde çömelerek zemini lfe Kayıp Taşın Muhafızları ve duvarları inceledi; herhangi bir iz arıyordu. Aradığını buldu —küçük, çıplak pecvvae ayaklarının izleri. Bunlardan ileri geri giden bir sürü vardı, o yüzden sadece tünel duvarına yakın olan birkaç iz açıkça görülebiliyordu. Tünel zeminindeki toprak kuru ve sıkıydı, ayak izleri korunmuştu. Bunlar tüneli inşa edenlerden kalmaydı, izinsiz giren birinden değil. Gustav tiz sesleriyle heyecanlı heyecanlı konuşan pecvvaeleri gözünde canlandırabiliyordu. Onlarla arasında uzun yıllara dayanan bir bağ hissediyordu ve onlara sonuna kadar sadakatle hizmet etmiş olanı böyle onurlandırdıklarını düşünmekten mutluydu. Gustav ayağa kalktı, tekrar günışığma çıktı. Çevresine bakmıp dikkatle kulak kabarttı, fakat hiçbir şey duymadı, hiç kimseyi görmedi. Her zamanki gibi kendisini izleyen gözleri hissedebiliyordu. Çantasını yere koyup içini açtı ve gömürün içinde ihtiyaç duymayacağı eşyaları çıkardı —yemek, harita. Bunları dışarıda bıraktı. Küçük bir yağ fenerini, onu yakmakta kullanacağı çakmaktaşı ile kav kutusunu, maymuncuklarını ve suyunu yanına aldı. İhtiyaç duyacağı her şeyi ayırdığından emin olunca kollarım çantasının kayışlarından geçirip sırtına astı ve gömüte girmeye hazırlandı. Şövalye tam eşikteyken durdu. Geri dönerek elini kılıcının kabzasına koydu ve arkasına uzun, anlamlı bir bakış attı. "Burada olduğunu biliyorum," dedi kendini göstermeyen takipçisine. "Seninle karşılaşmaya hazırım. Sakın beni hazırlıksız yakalayabileceğini sanma." Bir karşılık bekleme zahmetine girmedi. Geri dönüp kamburunu çıkararak gömüte daldı. ı? I w: Gustav gömütün içinde daha sadece bir adım atmıştı ki büyüyü sezdi. Gustav'in büyü sanatlarında herhangi bir becerisi yoktu. Çocukken bu durumdan büyük üzüntü duymuş, büyünün tüm sorunlarını çözebileceği, tüm ıstıraplarını yok edebileceği, her şeyi yoluna koyabileceği gibi yanlış bir hayale kapılmıştı. Aradan geçen yıllar ona bilgelik getirdiği gibi büyüyü ve onunla uğraşanların yapmaları gereken fedakârlıkları daha iyi anlamasını sağlamıştı.;

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Yıllar aynı zamanda ona büyü de kazandırmıştı. Tanrıların Hâki-« i miyet Efendileri'ne, yani Dönüşüm geçiren kutsal şövalyelere ver-* >t dikleri büyülü zırhlardan birine sahipti. ' Bir Hâkimiyet Efendisi mucizeye maruz kaldığı zaman kendini: bütünüyle tanrılara adar. Eti, ırkıyla bağlantılı olan elemente dönüy şür. İnsan Hâkimiyet Efendileri taş halini alırlar. Elfler kendilerini havaya, orklar suya ve cüceler de ateşe verirler. Mucize tamamlanınca tanrıların kutlu zihinlerine temas etmiş olan Hâkimiyet Efendisi, eskisinden de iyi ve sıhhatli bir hale gelir. Sadakatinin ödülü olarak ve savunmasızları savunmasında yardımı dokunsun diye Hâkimiyet Efendisi'ne harika, büyülü bir zırh verilir. Bu zırh Hâkimiyet Efendisi'ne birçok yetenek bahşeder—büyü yetenekleri, kuvvet yetenekleri, bilgelik ve vukuf yetenekleri. Tüm yetenekler Hâkimiyet Efendisi'nin karakterine bağlı olarak ve ona fayda sağlayacak niteliktedir. Bunlar o kişinin kendi marifetlerini ve hayatının geri kalanında izleyeceği yolu da esas alır. Tanrılar bir kimseyi o kimsenin kendisinden daha iyi tanırlar, o kimsenin ruhunu görebilirler. Verilen yetenekler ilk başta anlaşılamayabilir. Tanrılar Gustav'm upuzun arayışını ondan daha önce biliyorlardı. Ona yalnızca büyücülük eğitimi alanların sahip olduğu büyünün varlığını sezebilme yeteneği bahsetmişlerdi. Ancak zırh onun becerilerinin o alanı kapsamadığını bildiğinden Gustav'a büyüyü kullanma gücü vermemişti. 12 Kayıp Taşın Muhafızları Gustav zırhmınkinden başka bir büyüyü kullanamasa da bir ork denizcinin yaklaşan bir fırtınayı ya da bir köpeğin gerçekleşecek bir depremi bilmesi gibi büyüyü sezebiliyordu. Gustav yağ fenerinin içindeki fitili yakmak amacıyla durdu. "Kara fener" olarak da bilinen, hırsızlar arasında yaygın olan bu fenerin ışık vermesi için kaldırılabilecek ve ışığın kesilmesi için indirilebilecek bir paneli vardı. Gustav ışığı sağa sola çevirdi, ancak hiçbir şey göremedi. Büyünün tadını alıyor, dilinde döndürüyordu. Büyünün yakınma gelince yaşadığı hissi ancak bu şekilde tanımlayabilirdi. Tat kötü değildi. Boşluk'un lânetli büyüsünün yakın çevresinde olduğu zamanki gibi duyularını acı bir safraya boğmuyordu. Yine de burada bir tehdit yatıyordu. Çekip gitmesi, izinsiz girmemesi için uyarılmaktaydı. Gustav feneri kaldırarak birkaç meraklı adım attı, ışığı tünelin duvarlarında gezdirdi, huzmeyi tavandan zemine yöneltti. Pecvvaeler Toprak büyüsünü, özellikle de taşların büyüsünü kullanmakta hünerlidirler ve çadırlarını genellikle korunma ve savunma taşlarıyla çevrelerler. Tünelin duvarlarına da böyle taşlar dizmiş veya zemine yerleştirmiş olabilirlerdi. Ancak inceleme bir sonuca varmadı. Duvarlar topraktan yapılmıştı ve süsten yoksundular. Tek bir çakıl bile yoktu. Öyleyse bu pecwae büyüsü değildi. Gustav tünelde ilerledikçe tehlike sezgisi ve kötü bir şey olacağına dair o his iyice güçlendi. Şövalye kılıcım çekti. Belki ölü bahkın ruhu onca zaman gözü gibi sakladığı esrarengiz eşyayı terk edemediğinden hâlâ içerideydi. Belki de bu bahkın ruhu falan değil, daha kötü bir şeydi. Eski gömü alanları türlü türlü yaratığı kendilerine çekerlerdi—bazısı etten kemikten olur, bazısı da ol-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mazdı. Şövalye güneş ışığını artık geride bırakmıştı. Görmek için yalnızca fenerine güveniyordu. Tünel tahmin ettiğinden, tepenin boyutu düşünüldüğünde gerçekçilik sınırlarından daha öteye uzanmaktaydı. Ya tünel geniş bir boşluğa açılmış, ya da duyuları içerideki büyüden etkilenmişti. Ağrıyan sırtının şansına olacak, artık kambur durması gerekmiyordu. Dimdik yürüyebilmekteydi. Karanlık kocaman, hantal bir yaratık gibi yoğun ve yumuşacık olarak üstüne çullandı. Gustav ondan başka bir şey göremiyordu. ±3 MARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN Tamamen, tam anlamıyla kör gibiydi. Kazara paneli kapatıp ışığı kesebileceğini düşünerek elleriyle feneri yokladı, ama aslında böyle düşüncesiz bir davranışta bulunmadığını biliyordu. Hayatını alçakça yollardan kazanmak zorunda kalmış bir sokak çocuğu olarak on yaşından beri kara fenerlerin kullanımına yabancı değildi. Gustav feneri tekrar yakmaya niyetlenerek gün ışığına çıkmak amacıyla geri döndü. Yolunun kaskatı bir toprak duvarla kapanmış olduğunu gördü. Gustav kaygılanmış, fakat aynı zamanda da meraklanmıştı. Hatta merakının kaygılarına ağır bastığı bile söylenebilirdi. Harika bir yön bulma sezgisine sahipti. Dümdüz bir çizgi üzerinde yürümüştü. Yoldan çıkmamış yahut yanlış bir adım atmamıştı. Arkasındaki tünel açık olmalıydı. Ancak değildi. Zifiri karanlığın içinde feneri el yordamıyla yakmayı becerip • duvarı incelemek üzere kaldırdı. , i Duvar topraktan oluşuyordu. i"'. Yerini belirlemek için feneri yere bıraktı. Çantasını da fenerin ' yanına koyduktan sonra ansızın ortaya çıkmış duvar boyunca yü- r \ rüyerek elleriyle yoklamaya, adımlarını saymaya başladı. Yirmi ü adım sonra bile hâlâ bir boşluk bulamamıştı. Parmaklarıyla duvarı delmeye çalıştı. Toprak duvar tuğlalardan inşa edilmiş kadar sağlamdı. Tünelin arka kısmı sımsıkı kapanmıştı. Şövalye diri diri gömülmüştü. Gustav yetmiş yıllık ömrü boyunca ölümle birçok kereler yüzleşmişti. Kendisi gibilerle, canavarlarla, ejderhalarla ve ruhlarla çarpışmış, hep galip gelmişti. Suda boğulma ve suikast girişimi de dahil olmak üzere birçok kaza atlatmıştı. Umutsuzluk ve dehşeti tanıyordu. Korkunun ne olduğunu bilirdi. En önemlisi korkuyu kendi yararına kullanmasını bilir ve korkunun kişiyi yaşamaya zorlayan güdü olduğunu düşünürdü. Gustav korkunun aksine panikle hiç karşılaşmamıştı. Nasıl öleceğini düşünürken hayatında ilk kez panik yaşamaya başlamıştı—yavaş ve acı çekerek, aç ve susuz kalarak, yoğun ve ezici bir karanlığın içinde yapayalnız ölecekti. Ağzı kurudu. Elleri terledi. Karın kasları kasıldı, midesi büzüldü. Çenesindeki bir kas istem dışı olarak seğirmeye başladı. 20 Kayıp Taşın Muhafızları Tam Hâkimiyet Efendileri'nin sahip oldukları o büyülü zırhı vücuda getirecekti ki kendini kontrol edebildi, hatta durumun gülünçlüğünü kavrayabildi. Büyülü zırha bürünmek, bir çocuğun yıldırımdan korunmak için yorganın altına girmesi gibi olacaktı. Zırh kafasındaki düşünce sürecini hızlandırmayacakta. Gustav'm

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


karşılaştığı tehlike üzerine kafa yorması gerekiyordu. "Dışarı çıkmanın bir yolu olmalı," diye söylenirken kontrolünü yitirdiği için kendi kendine kızıyordu. "Onu henüz bulamadın ve tanrıların sana verdikleri aklı kaybedersen hiç bulamazsın." Daha sonra karanlık yarıldı ve Gustav gözleri gördü. Parlak kızıl bir renkle için için yanan küçücük gözler yere çok yakındılar. Zemine sürtünen sayısız pençeli ayağın tıkırtısı ve tiz cıyaklamalarla birlikte giderek yaklaşıyorlardı. Yaratıklardan ilkine fenerin ışığı vurunca şövalye onların fare olduklarını gördü—yüzlerce, binlerce fare. Gömütün zemini siyah tüylü bir dalga gibi kabarıp çalkalanıyor, ona doğru akıyordu. Açlıktan deliye dönmüş fareler yaşlı insanı birkaç dakika içinde kemiklerine kadar yiyebilirlerdi. Gustav feneri bıraktığı yere koştu, onu yerden aldı ve mahlûkları kovalamak için ileri geri salladı. Parlak ışıktan korkan kızıl gözlü fareler, saldırı emrini bekleyen bir ordu gibi hazırda duruyorlardı. Gustav kulağının dibinde vızıltılar duydu. Yanağına bir böcek kondu ve aynı anda ufak, iğne batması gibi bir acı hissetti. Elini yüzüne götürerek bir sivrisineği ezdi. Tam o esnada on tane sivrisinek, vücudunun açıkta kalan kısımlarını soktu —yüzünü, boynunu. Sırtına konan başka sivrisinekler yaşlı şövalyeyi sokup ısırıyorlardı. Gustav sinekleri kafasındaki deri kasketin altında hissedebiliyor, böcekler kafa derisini ısırıyorlardı. Kılıcını aceleyle kınına sokup fareleri uzak tutmak için feneri ayağının dibine bıraktı ve sivrisineklere vurmaya başladı. Onları üzerinden atmak için hoplayıp zıpladı ve kollarıyla bacaklarını salladı. Biri onun korkunç dansını görse delirdiğini sanırdı. Tüm bu işkencenin arasında bir şey kılıç kullandığı kolunu yakaladı. Gustav hızla döndü. Onu tutan şey bir el değildi. Kolu, dirseğini sarmakta olan kocaman bir ağaç kökü tarafmdan zapt edilmişti. Başka bir kök kıvrılarak ayak bileğini kavradı. Bir üçüncüsü sol koluna dolandı. Gustav'in etrafını sarmış kapkara bir sivrisinek bulutu, bede21 MARGARET

WEİS

ve

TRACY

HİCKMAN

P ninin her yanını sokuyordu. Şövalye böcekleri gözlerinden uzak tutmak için onları kapamak zorunda kaldı. Fare ordusu hücuma geçti. Fenerin ateşine aldırış etmeden adamın ayaklarını kapladılar ve pençeleriyle saldırmaya başladılar. Ağaç kökleri Gustav'ın kol- ;. larmdaki kan dolaşımını engelliyordu. Gustav çaresiz bir silkele- V nişle köklerden kurtuldu. Kollarını savurarak geriye doğru tökezledi. Duvarın yerinde yeller esiyordu. Gustav tünelin çıkışına yöneldi. Sivrisinek istilası azaldı. Hâlâ kanatlarının vızıltısını işitebilmesine karşın bulut onu takip etmiyordu. Fareler de saldırılarına bir son verdiler. Gustav arkasına baktı. Fenerini yerde bırakmıştı ve onun ışığı sayesinde gömütün içindeyken göremediği şeyi şimdi görebiliyordu. Fenerin ışığı kocaman bir odayı, muhtemelen gömü odasını aydınlatmaktaydı. Yaşlı adama eziyet çektirenler önünde sıraya dizilmişler, gidişini izliyorlardı. Fareler peşinden gelmediler. Ağaç kökleri tavandan gevşekçe sarkıyordu. Sivrisinekler ortalıkta \i uçuşmalarına karşın onu kovalamadılar. * £ Gustav olup bitenleri anladı. , İkaz edilmişti. Gömü odasına girmesine izin verilmeyecekti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Sanki Toprak mezarı bizzat koruyor," diye mırıldanırken siv- r" risinek ısırıklarını kaşıyor ve hâlâ kıyafetlerinin içinde dolananları tokatlayarak eziyordu. Artık acı hissetmediğinden kaşınmasına bir son verdi. "Toprak muhafızın ta kendisi," diye tekrarladı. "Elbette! Toprak büyüsü! Başka hiçbir şey Toprak'ın ordularını bu şekilde çağıramazdı. Fareler, böcekler ve ağaçlar beni tehdit ettiler, ama öldürmediler. Bu sefer değil. Şimdilik yalnızca uyardılar. Bir dahaki sefer öldürecekler. Neyi koruyorlar ki?" Cevabı tahmin edebiliyordu. "Bu mümkün olabilir mi?" diye huşu içinde kendi kendine sordu. Yüreği öyle büyük bir sevinçle doldu ki kalp atışları düzensiz hale geldi. Ansızın zayıf düşerek duvara dayandı ve sakinleşmeye çalıştı. "Onca yıl uğraştıktan sonra aradığım şeyi nihayet bulabildim mi acaba?" Toprak'ın korumak için bu kadar çaba harcayacağı başka hiç22 Kayıp Taşın Muhafızları bir şey düşünemiyordu. Hükümran Taş. Mukaddes taşın her bir parçası farklı türde bir büyüyü barındırıyordu: elflerin parçası Hava büyüsü, cücelerin parçası Ateş büyüsü, orkların parçası Su büyüsü taşımaktaydı. Kutsal nesnenin insanlara ait olan parçası ise Toprak büyüsüyle yüklüydü. Toprak büyüsü kutsal taşı hak etmeyenlere karşı koruyacaktı. Tıpkı Gustav'ı takip eden kişi gibi birini. O kişi gömüte girmiş, Gustav'm karşılaştığı aynı ölümcül tehditle karşı karşıya gelmiş olmalıydı. Kaçmak zorunda kalan kişi herhalde şimdi bekliyor ve Gustav'ın daha iyi bir sonuç elde edip edemeyeceğini merak ediyordu. Gustav dimdik doğruldu. Kalp atışları normale döndü. Tünelde ilerlemeye, fenerin ışığına — karanlıktaki yol göstericisine — doğru yürümeye başladı. Fareler ona öfkeyle cıyakladılar ve tazıları andırana dek büyüdüler. Sivrisinekler canavarlara benzer bir hal aldılar. Gustav tek bir pörtlek gözbebeğinde kendisine ait yüzlerce yansımayı görebiliyordu. Ağaç kökleri ilmiğe dönüşerek onu gırtlağından yakalayıp boğmaya hazırlandılar. Gustav arkasında öbek öbek toprağın tavandan kopup düştüğünü duydu. Tünel kapanmış, o da içeride mahsur kalmıştı. İlki uyarıydı. Toprak artık onu öldürmek istiyordu. Gustav kaliteli, el emeği eldivenlerini düzeltti ve ellerini kaldırarak birbirine vurdu. Odada bir gök gürültüsü yankılandı. Ses o kadar yüksekti ki farelerden bir kısmı sersemleyerek yan devrildi ve sivrisineklerden bazıları yere düştü. Ağaç kökleri titreyip bocaladılar. Hâkimiyet Efendisi'nin büyülü gücü eldivenlerden akarak Gustav'm bedenini cıva gibi kapladı. Daha iki nefes alamadan fenerin ışığında gümüşi parıltılar saçan bir zırh ve miğferle tepeden tırnağa donanmıştı. Gustav miğferinin siperliğini kaldırdı ve sesini yükseltti. "Ben Yellozoğlu Şövalye olarak bilinen Gustav'im," diye duyurdu. "Vinnengael Kralı İkinci Giowin beni Hâkimiyet Efendisi yapmakla şereflendirdi. Dönüşüm'e Yıkım sonrası yüz kırk dokuzuncu yılda tabi oldum. Bana o sırada bu kutsal zırh ve Arayışların

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Efendisi unvanı bahşedildi. Unvanıma uygun davranarak iki yüz yıl önce kaybolan şeyi bulmak amacıyla uzun süre çalıştım ve uzak 23 MARGARET

W E İ S

ve

TRACY

HİCKMAN

V diyarlara yolculuk ettim. Hükümran Taş'm tanrılar tarafından Kral Tamaros'a verilen ve sonra da en büyü oğlu Prens Helmos'a, yani Kederlerin Efendisi'nde kalan parçasını arıyorum." Gustav sözlerine bir tepki verilip verilmeyeceğini, daha da önemlisi Toprak büyüsünün Hâkimiyet Efendisi zırhına gösteren ceği tepkiyi görmek için konuşmasına ara verdi. Farelerin kızıl gözleri kırpıştı ve içlerindeki ışık kuşkuya kapılmışçasma titreşti. Öfkeli cıyaklamalar kesildi. Uçları seğirse de ağaç kökleri bir kez daha gevşekçe sarkıyordu. Sivrisinekler şövalyenin yakınında vızıldıyorlar, ancak saldırmıyorlardı. Dinleyicileri hâlâ düşman olsalar da en azından ona kulak veriyorlardı. Gustav korkmadığını, orada bulunmaya hakkı olduğuna tüm kalbiyle inandığını göstermek için ileri doğru bir adım attı. Bunu başka bir adım takip etti, sonra bir adım daha. Artık farelerin arasındaydı. Fenerin ışığına ihtiyacı yoktu. Zırhı kendi saf ve billur ışığıyla etrafı aydınlatmaktaydı. Mahlûklar onun gelişiyle birlikte1 iki yana çekilerek geçmesine izin verseler de arkasından kapanarak» yaşlı adamı kuşattılar. Sivrisinekler yakınında vızıldadılar. Ağaç* kökleri tehditkâr bir edayla sallanarak geçmekte olan adama sür-r tündüler, sırf o yerini koruyan gizemli gücün tamamen ikna olma-! dığını göstermek için. "Niye mi geldim? Mukaddes Hükümran Taş'ı arıyorum," dedi Gustav o güce. "Kendim için değil. Ben yaşlı bir adamım. Günlerim sayılı. Ölümüm yakın. Ben buraya insanlık adına geldim. "Elfler, cüceler, orklar—her ırk halkını kutsamak ve Hâkimiyet Efendileri'ne güç bahşetmek için bir taşa sahip. Kendi payımızdan yoksun olan biz insanlar, Kral Helmos'un ölüsünün bulunduğu yerde kalan azıcık kutsal büyüyle yetinmek zorunda kaldık. Bizim de Hâkimiyet Efendilerimiz var, fakat sayıları azalıyor. Artık gençlerimizden çok azı Dönüşüm geçirebiliyor. Bilgeler Hükümran Taş kısa zamanda geri alınamazsa şu anda yaşayan biz insan Hâkimiyet Efendileri'nin sonuncular olacağımızdan korkuyorlar." Gustav konuşmasına tekrar ara vererek bekledi ve dinledi. Hiçbir şey kıpırdamıyor, her şey onu seyrediyordu. Adı Acıtatlı Hatıra olan kılıcını kınından çekti. Fareler öfkeyle bağrıştılar, ağaç kökleri savrulmaya hazırlanarak kıvrıldılar. Karanlık öyle yoğunlaştı ki büyülü zırhtan yayılan ışık bile azalır gibi oldu. 24 Kayıp Taşın Muhafızları Gustav tehditkâr bir hamlede bulunmadı. Yere diz çökerek ellerini kabzanın altında kalan kısma koydu ve bir adak olarak ileri uzattı. "Hükümran Taş'ın muhafızları, yüreğime bakın ve doğruları görün. Ömrümün çoğunu taşı aramakla geçirdim. Onu bana bahşedin. Onu hayatım pahasına koruyacağıma and içerim. Onu kutsal güçlerine büyük ihtiyaç duyan halkıma güven içinde götüreceğim." Görünmeyen bir el karanlık perdesini çekti. Gustav'ın önünde bir bahkın iyi korunmuş ölüsü yatıyordu. Parlak renkli bir battani-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yenin üzerindeki bahk sanki yüz yıl önce değil de daha dün gömülmüş gibi görünüyordu. Kocamandı, Gustav'ın o güne kadar gördüklerinin en irilerindendi. Bahk iki devasa ayağından boynuzlu kafasına kadar yaklaşık yedi sekiz metre uzunluğunda olmalıydı. Anlaşılan pecvvaeler koruyucularına iyi bakmışlar ve onun iyice beslendiğinden emin olmuşlardı. Bahkın çıkık burnu ve jilet keskinliğindeki dişlerle dolu açık ağzı, koskoca yaratığı türdeşlerinden çok daha farklı bir şekilde zararsız bir görünüme sokmuştu. Çoğu bahk gaddarlık ve nefret dolu yüz ifadelerine sahip olurdu. Bu bahk iyi bir iş çıkardığının bilincindeymişçesine gülümseyerek ölmüştü. İri, hantal ve ağır yaratıklar olan bahklar Loerem için yeniydiler. Çoğu alim onların büyülü Geçitler parçalanıp başka topraklara, hatta belki de başka dünyalara açıldığında geldiklerine inanıyordu. Çökük omuzlu korkutucu canavarların omurgaları kemiksi bir kabuk tarafından korunmaktaydı. Bahklar amansız yırtıcılardı, o yüzden çoğu kimse onların büyüden ve katliamdan başka hiçbir şeyi sevmeyen zalim ve gaddar yaratıklar olduklarına inanıyordu. Ancak işte burada yatan Muhafız, barışsever pecwaelerin arasında yıllarca yaşamış, sevgi ve saygı içinde ölmüştü. Gustav o güne kadar pişmanlık duymadan öldürdüğü tüm bahklar yüzünden bir anlığına utanca kapıldı. Dünyadaki diğer birçok ırk gibi o da balıkların ruhsuz canavarlar olduğunu sanmıştı. Gömütte bunun aksini gösteren bir kanıt yatıyordu. Cesedin etrafına her türden taşlar dizilmişti. Gümüşi ışıkta turkuvaz mavi bir renkle parıldıyor, kehribar altın sarısı bir ışıkla yanıyor, mika ışıltısıyla baş döndürüyor, kuvars göz kırpıyordu. Bu taşlardan hiçbiri Gustav'ın aradığı kutsal hazine değildi, zaten 25 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN n şövalye onu diğer taşların arasında bulmayı da beklemiyordu. Adam kılıcını gömütün zeminine bırakıp doğruldu. Ellerini hürmetle kavuşturarak yavaşça hareket etti ve cesede yaklaştı. Fareler sessizce peşinden gittiler. Gustav onların pençeli ayaklarının yere sürtündüğünü duyabiliyordu. Sivrisinekler yakınlarda vızıldıyor, ağaç kökleri titreşiyordu. Bahkın göğsünde gümüşten yapılmış bir kutu durmaktaydı. Pecwae işi olan kutu Gustav'm eli uzunluğunda ve tüm parmakları iyice açıldığı zamanki haliyle karışı genişliğindeydi. Kutu kuş ve hayvan, çiçek ve sarmaşık motifleriyle kaplıydı ve tüm bunlar gümüşün içine oyulmuştu. Her bir hayvanın gözlerinde turkuvaz taşları yer alıyordu. Çiçeklerin yaprakları kakılmış taşlardan hazırlanmıştı: kırmızı aslanağzı, mor menekşe, yeşil lopelya. Kutunun kapağı Gustav'ın o güne dek gördüğü en büyük turkuvazla süslüydü. Taşın üstü örümcek ağını andıran gümüş damarlarla kaplıydı. Kısacası kutu harika bir sanat eseriydi. Menteşeli kapağı . yerinde tutan gümüş mandal tek bir parmak hareketiyle açılabi- |J lirdi. Mandal epeyce kullanılmıştı. Anlaşılan bahk değer verdiği * f eşyasına bakmak için hazine kutusunu defalarca kez açmıştı. Gustav kutuya dokunmak için elini uzatır gibi oldu. Ansızın f; tereddüde kapıldı. ?' "Bu kutu son muhafız," dedi ani bir kavrayışla. Kutunun büyüsü çok güçlüydü. Gustav gücün titreştiğini hissedebiliyordu. Kutu, gömütün diğer muhafızlarından sıyrılmayı başarmış sıradan bir hırsızı öldürebilirdi. Tıpkı kendisi gibi bir hırsızı. Eskiden olduğu gibi bir hırsızı. Gustav o hayattan yıllar önce vazgeçmişti. O günden sonra

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


geçmişinin günahları yüzünden yaşamının her günü vicdan azabı çekmişti. Davranışlarının acısını çıkarmak için elinden geleni yapmıştı. İyi de ya bunların hiçbir önemi yoksa? Kutunun büyüsü ölümcüldü. Bu büyü kutsal eşyayı almaya lâyık olmadığını düşündüğü birini öldürmekte hiç tereddüt etmezdi. Şövalyenin kutunun üzerinde tuttuğu eli titremeye başladı ve adam aniden gülümsedi. "Eee Gustav," dedi, uzun yıllar boyunca tek başına yolculuk ederek kazandığı alışkanlık yüzünden kendi kendine konuşarak, "ömrünün kırk yılım bunu aramakla geçirdin ve şimdi ona do26 Kayıp Taşın Muhafızları kunrnaktan korkuyorsun. Adela burada olsaydı nasıl da gülerdi. Ona bundan bahsetmeyi unutmamalıyım. Eğer bir şekilde hayatta kalırsam..." Eli gümüş kutuya yaklaştı. Son derece yoğun bir karıncalanma hissi tüm bedenine yayıldı. Hepsi buydu. Başka bir şey olmamıştı. Yavaşça, saygıyla bahkın koskoca kafasını kaldırdı ve kurunun bağlı olduğu zarif gümüş zinciri yaratığın boynundan dikkatle çıkardı. Kutuyu kaldırarak mandalı incelerken zarar vermemeye özen gösterdi. Parmakları titrediğinden birkaç kez denemesi gerekti, daha sonra mandal nihayet kalktı. Kutuyu açıp içine baktığında derin, yoğun bir huşuya ve sevince kapıldı. Bir takozu andıran Hükümran Taş dört kenara sahip, üçgenimsi bir şekildeydi. Pürüzsüz, sert, buz gibi soğuk ve kusursuz kristal ışığı yakalayıp kırıyor, gözü kamaştıran bir gökkuşağına dönüştürüyordu. Kral Tamaros'un geride bıraktığı kayıtlara göre taşın her bir parçası diğer parçalara tıpatıp benziyor ve dört parça bir araya geldiğinde bir piramit oluşturuyordu. Gustav yere diz çökerek tanrılara coşkuyla dua etti. "Bana bunu bahşettiğiniz için teşekkür ederim. Yeminime sadık kalacağım. Başaramazsam hayatımı da, ruhumu da kaybedeyim." Duygu yüklü sesi kısık çıkıyordu. Gözlerini yaşlar doldurmuştu. Yaşam gayesine ulaşmanın verdiği sevincin ve zaferinin coşkusunun uzun süre tadını çıkardı. Gözlerini Hükümran Taş'tan ayıramıyordu. Bu kadar olağanüstü, şaşaalı, harika bir şeyi daha önce hiç görmemişti. Bunun tanrılardan gelen bir armağan olduğuna sahiden inanıyordu. Kral Tamaros'un kendisine bakıp gülümseyen, takdir eden yüzünü hayalinde canlandırabiliyordu. Gustav sonunda derin bir sesle iç geçirdi ve son bir duanın ardından Hükümran Taş'ı gümüş kutusunun içine koyup kapağı kapattı. Kutuyu zırhının göğsüne soktu. Ancak oradan ayrılamadı. Kendini Hükümran Taş'm garip ve alışılmadık muhafızı olan bahka bakarken buldu. Bahk bu taşı nereden bulmuştu? Herhalde bu gizemi tanrılardan başka hiç kimse çözemezdi. Hükümran Taş onca yıl boyunca güven ve gizlilik içinde saklanmıştı. Belki de sebep hayal gücüydü, fakat Gustav kutu olmadan bahkın cesedinin üzgün, mahzun gö27 MARGARET W E i S ve TRACY HICKM AN W ründüğünü düşündü. Bahkm ruhu hâlâ oradaydı ve Gustav'in Hükümran Taş'a sahip çıkmasını içerlemese de bahk en sevdiği

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


oyuncağını özleyen bir çocuk gibi hazinesini özlüyordu. Gustav elini göğsüne uzattı, oradaki altın bir zincire takılı olan mücevheri kavradı. Mücevher karısının gözlerinin rengine sahip bir safirdi. Kadının ona verdiği ilk hediye olan bu mücevher aşklarının bir simgesiydi. Onu hiç çıkarmayacağını düşünen Gustav, vasiyetine mücevherle birlikte gömülmek istediğini yazmıştı. Şövalye zincire hızla, sertçe asıldı. Zincir koptu ve eline düştü. Gustav mücevheri dudaklarına götürüp öptü, ardından ağır ağır ve hürmetle bahkm göğsüne koydu. "En kıymetli eşyanı aldığım için beni affet, Muhafız. Karşılığında ben de en çok değer verdiğim şeyi bırakıyorum. Keşke büyülü olsaydı," diye ekledi yavaşça. "Fakat bu mücevherdeki tek büyü benim karıma ve onun bana olan aşkıdır. Elveda, Muhafız/ , Umarım uzun ve sadık nöbetinin ardından ruhun huzura kavu-» 4 şur." * * Mücevher şövalyenin zırhının ışığında parıldıyordu. Belki se-f bep yine hayal gücüydü, fakat Gustav bahkın gülümsediğini görür; • gibi oldu. i 2? Gustav tünelde kara feneri ve çantasını bıraktığı yere dönüp biraz dinlendi. Yaşının bedenine getirdiği sınırlamaların farkındaydı ve otuzundaymış gibi davranmaması gerektiğini biliyordu. Yere rahatça kurularak çantasını açtı ve içindekileri boşaltmaya başladı. Çanta boşaldığında kıymetli hazineyi —bir ırkın yüreği ve ruhu olan hazineyi—barındıran gümüş kutuyu içine koydu. Gustav çantasını uzun yıllar önce sırf böyle bir durum için yaptırmıştı. Yeni Vinnengael'deki büyücü iyi iş çıkarmıştı doğrusu. Gustav bu kadar özel bir taşıyıcıya niçin ihtiyaç duyduğunu anlatırken kadın onu nazik bir ciddiyetle dinlemişti. Tabi Gustav bu nezaketin bedelini ödemişti. Büyülü çanta ona tüm yaşam birikimlerine olduğu kadar şehirdeki evine de mal olmuştu. Hatta ücreti karşılamak için atını bile satmak zorunda kalmıştı. Tüm bunlar bir hayal içindi. Çevresindekilerin onu deli sanmalarına şaşmamak lâzımdı. Elbette içinde karısı olmayınca evin onun için hiçbir anlam ifade etmediğini bilemezlerdi. Daha doğrusu karısı evin içinde gereğinden fazla vardı. Evin her yerindeydi. Gustav ne zaman bir akşamüstü koltuğunda otursa karşısında onun ruhunun oturduğu görürdü. Kadın ona şarap ikram ederdi. Esprilerine gülerdi. Gustav havalara girdiği zaman ona haddini bildirirdi. Kocasına şarkı söyler ve arp çalardı. Gustav uşaklara müzikten hoşlanıp hoşlanmadıklarını sorduğunda ona hayret içinde bakmışlar ve evden kaçmışlardı. Gustav büyüyü aktif hale getirmek için gereken tek sözcüğü telâffuz etti. Büyücü ondan asla unutmayacağından emin olduğu bir kelime seçmesini istemişti. " Adela," dedi adam yavaşça. Hükümran Taş'ı barındıran gümüş kutu kayboldu. Çanta boş gibi görünüyordu. Gustav bir anlığına korkuya kapıldı. Büyücü 2J MARGARET

WEİS

ve

TRACY

HİCKM AN

|! onu çantaya koyulan eşyaları gizleyen büyünün çok etkili olduğu,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hatta büyünün nasıl işlediğini bilse bile şüpheye düşebileceği konusunda uyarmıştı. "Adela," dedi yine ve kendini mücevher gözlü hayvanlarla süslü fevkalâde gümüş kutuya bakarken buldu. Gustav sırf yüreğine su serpmek amacıyla kutuyu açıp içine baktı. Keskin kenarları fenerin ışığında parıldayan Hükümran Taş yerli yerindeydi. Gustav taşın Prens Helmos'a kendinden genç erkek kardeşi, yani Prens Dagnarus tarafından verildiği zaman kenarlardan birinin Helmos'un elini kesip kan akıtmasıyla ilgili öyküyü anımsadı. Öyküye göre sonradan şehit olacak prensin kanı taş zemine damladığında taşlar avaz avaz bağırarak Dagnarus'a karşı uyarıda bulunmuşlar, ancak bu uyarı dikkate alınmamıştı. Gustav kutuyu kapattı. Karısının adını bir kez daha söyledi ve gümüş kutu kayboldu. Deneme amacıyla çantayı şöyle bir tarttı ve ağırlığının bile içinin boş olduğu izlenimi verdiğini şaşırarak farlf etti. Büyücünün "toprak etkisindeki sıralı katmanlar" ve "zamao",. içindeki boşluklar" gibi açıklamalarını hatırlamaya çalıştı, ancak doğrusunu söylemek gerekirse kadının sıkıcı ve çokbilmiş olduğunu düşünmüştü. Büyünün işleyişini anlamıyor, anlamak da isi' temiyordu. O yüzden büyücü kadına ödeme yapmıştı. Tek istediği çantanın işe yarayıp yaramadığım öğrenmekti. Yarıyordu. Büyücünün şimdilerde nerede olduğunu merak etti. Herhalde ölmüştü. O günlerden tanıdığı hemen hemen herkes göçüp gitmişti. Bu önemli iş halledilince Gustav Hâkimiyet Efendileri'nin o mukaddes zırhım çıkarıp çıkarmamak üzerine kafa yordu. Ağaç kökleri artık sıradan, toprağı emen cinsten köklerdi. Fare ordusu gitmiş, geriye fenerin ışığından ölesiye korkan birkaç asiyi bırakmıştı. Gömütün dışında şövalyeyi onca zaman sabırla ve gizlice izleyen, mezara girmesini isteyen o kişi bekliyordu. Gustav zırhım çıkarmaya karar verdi. Amacı takipçisini açığa çıkarmak, onunla konuşmak, neyin peşinde olduğunu anlamaktı. Eldivenlerini bir kez çırpınca büyülü zırh kayboldu. Gustav sıradan bir seyahat çantası gibi görünmesi için eşyalarını çantasma geri koydu ve cesedin yanında duran pecwae mücevherlerinden bazılarını da içine attı. Onları almaktan hoşnut değildi, fakat takipçisine gösterecek bir şeyleri olması gerekiyordu. 3,0 Kayıp Taşın Muhafızları Gustav biraz daha dinlenerek su içti ve ne yapacağmı düşünmeye başladı. Planlarının birinci kısmını gerçekleştirmiş ve taşı bulmuştu. Artık ikinci bölüme geçmesi gerekiyordu —Hükümran Taş'ı o an bulunduğu yere üç bin kilometreden daha uzak olan Yeni Vinnengael'deki Hâkimiyet Efendileri Konseyi'ne götürmek. İki yüz yıldan beri ilk defa Hükümran Taş'ın dört parçası yine bir araya gelecek, inanıldığı ve umulduğu üzere bu birleşim savaşan uluslara barış getirecekti. "O noktada yaşam gayem sona erecek," dedi Gustav kendi kendine. "Ve yanma gelebileceğim, Adela." Gustav onunla buluşmayı daha önceden denemişti. Onu yitirmekten duyduğu kederden kendim kaybederek zehir dolu bir bardağı dudaklarına götürmüştü. Tam içmek üzereydi ki kadının eli bardağı yere düşürmüştü. Bardağa öyle büyük bir kuvvetle vurulmuştu ki Gustav daha sonra onu oturduğu yerin üç metre uzağında bulmuştu. İşte o zaman hayatının amacını yerine getirmesi gerektiğini anlamıştı. İşte o zaman Hükümran Taş'ı arayış macerasına başlayabilecek azmi edinmişti. Adela'nm şövalyesine duyduğu güven boşa çıkmamıştı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Gustav macerasının ikinci kısmının ilkinden çok daha kolay olacağını umuyordu. Yapacağı yolculuk aylar sürecekti, fakat kışın başlangıcından önce hedefine ulaşabilirdi. Gömütün dışında bekleyen hariç önünde hiçbir engel, hiçbir gecikme görmüyordu. Sorun çıkacağını sanmamaktaydı. Hükümran Taş'ı aldığını hiç kimse, hatta dışarıda onu bekleyen takipçi bile bilmiyordu. Gustav su tulumunu boşaltıp yorgun argın ayağa kalktı. Stres, Toprak büyüsüne karşı verdiği mücadele ve kendi içindeki heyecan ona pahalıya patlamıştı. Anlatılamayacak kadar bitkindi ve önünde hâlâ başa çıkması gereken görünmez biri vardı. Neyse ki büyülü zırhını istediği zaman vücuda getirebilir ya da pusuya düşürülecek olursa zırh onu savunmak için kendiliğinden ortaya çıkardı. Gustav tünelden çıkarken parlak güneş ışığı karşısmda gözlerini kırpıştırdı. Havanın hâlâ kararmadığını görünce hayrete düşmüş bir vaziyette tünelin önünde kalakaldı. Karların içine adım atsa bu kadar şaşırmazdı, zira ona gömütte saatler değil de aylar geçmiş gibi gelmişti. Elini kılıcının kabzasında tutarak etrafı dinledi. Gözleri parlak 31 MARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN ışığa alışmaya çalışırken kulaklarını kullanıyordu. Otların arasında saklanan biri hareket etmişçesine bir hışırtı duyduğu sandı, ancak öyle bile olsa hareket hemen son bulmuştu, çünkü aynı sesi tekrar işitmedi. Net olarak görebildiği zaman uzun otlara ve ağaçların gölgelerine dikkatle baktı. Hiçbir şey yoktu, yine de üzerine çevrilmiş gözleri her zamankinden daha şiddetli hissediyordu. Gustav sinirlenmeye başladı. "Saklanmayı bırak ve kendini göster!" diye bağırdı asabiyetle. "Orada bir yerde olduğunu biliyorum! Beni bu kadar uzun süre ve sabırla neden izlediğini söyle. Neden gömüte girmemi umduğunu söyle." Yanıt yoktu. Gustav çantayı kaldırdı. "Merak ediyorsan sana mezarda ne bulduğumu gösteririm. Öyle ahım şahım bir şey çıkmadı, tabi umduğun buysa. Pecwaelerden kalma incik boncuklardan başka hiçT bir şey yoktu. Anlaşılan sen ve ben zamanımızı boşa harcamışız.< Gel, bana katıl. Birlikte bir tulum şarap içer ve bir pecwaft' gömütünde hazine bulacağımızı umacak kadar budala oluşumuza ' güleriz." * Otlar hışırdadı, fakat bunu yapan rüzgârdı. Ağaç dalları gjcırii dadı, ancak bunun da sebebi aynıydı. Başka bir ses gelmedi. "Öyleyse Boşluk'a yuvarlanasm," diye bağırdı Gustav ve çantasını omzuna asıp kamp alanma yöneldi. Gustav bir ikilemle karşı karşıyaydı. Ya şimdi tüm yorgunluğuna rağmen hazinesiyle beraber atma atlayıp yola çıkar ve kendini göstermeyen takipçisi tarafından yolda saldırıya uğrama riskine girerdi, ya da yemek yer, dinlenir ve hatta biraz uyurdu. Yanında başka birini getirmiş olsaydı nöbet dağılımı yaparlardı, ancak Gustav yalnızdı ve buna pişman da değildi. Uzun zaman önce şu sloganı benimsemişti: "Yalnız yol alan hızlı yol alır." Gustav çok az kişiyi aylar boyunca birlikte seyahat edecek kadar severdi ve o kişiler yaşlı bir adamın arayışına katılmayacak kadar kendi işleriyle meşguldüler. Neredeyse bir ayağını diğerinin önüne atamayacak ölçüde yorgunken tehlikeden kaçmaya çalışmak yerine yemek yiyip dinlenmenin daha iyi olacağına karar verdi. Mümkünse hep kendi seçtiğin mekânda savaş —eski kumandanı ve akıl hocasının bir sö-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


züydü bu. Gizli takipçi geceleyin saldırmayı, Gustav'ı hazırlıksız 32 Kayıp Taşın Muhafızları ve uyku sersemi yakalamayı plânlıyorsa bir sürprizle karşılaşacaktı. Gustav ağır adımlarla kampına dönerken etrafını dikkatle izledi, fakat hiçbir şey görmedi. Zaten görmeyi de beklemiyordu. Artık takipçisini ormancılık maharetlerine karşı makul bir saygı duyacak kadar iyi tanıyordu. İyi ki yanma kimseyi almamıştı. Başka biri o ana dek yaşlı adamın kafayı üşüttüğünü sanırdı. Yakınlarda birisinin olduğuna dair en ufak bir iz, ses ya da koku yokken Gustav geceleyin saldırıya uğramayı bekliyordu. Kampına vardığı sırada karanlık çökmüştü. Gustav çantasını ilgisizce çadırının içine attı. Dönüş yolunda kontrol ettiği tuzaklarından birinde bulduğu güzel, tombul bir tavşanın karnını yarıp kamp ateşinin üstünde iyice kızarttı. Bütün gün yalnız bıraktığı atıyla uzunca bir süre ilgilendi, iyi beslendiğinden ve hali hazırda bol bol su bulunduğundan emin oldu. Bu işi de hallettikten sonra ateşi söndürdü. Atını kuyruğuyla sinekleri kovalar halde bırakıp çadırına yöneldi. Gustav içeri girdikten sonra uyku tulumundan iki küçük gümüş zil çıkardı. Ufacık tokmakları saran bez parçalarını ellemeden zilleri çadırının desteklerine, yukarıya yakın bir noktaya astı. "Eski bir hırsıza yaraşır eski bir hırsız hilesi," dedi Gustav kendi kendine gülümseyerek. Çadırın kumaşına ne kadar hafif dokunulursa dokunulsun ziller çalacaktı. İlgisiz görünerek pişirme kaplarını da aynı amaçla çadırının önüne bırakmıştı. Gece kalkıp çalıların arasında ihtiyaç gidermesi gerektiğinde onları unutup bizzat takılmamayı umuyordu. Takipçi tarafından hazırlıksız yakalanmamak için elinden gelen her türlü önlemi aldığına karar verince battaniyesine sarındı ve çantayı yastık gibi kullanarak yere uzandı. Kılıcını ve cücelerin yaptıkları küçük kükürt çubuklarından oluşan bir yığını eline yakın tutuyordu. Gustav kaygılanıp endişelenecek ya da bir hışırtı duymayı bekleyerek uyuyamayacak ve boş gözlerle karanlığa bakacak biri değildi. Uyku, bir savaşçı için kılıç ya da kalkan kadar önemliydi. Gustav kendini canı istediği zaman güzelce uyuyabilecek şekilde eğitmişti. Eskiden bir ork kuşatması boyunca uyuyarak ün kazanmıştı. Dostları daha sonra mancınıklardan fırlatılan kayaların duvarlara çarptığıyla ve yanan peltelerin askerleri canlı meşalelere 33 MARGARET W EİS ve TRACY HİCKMAN dönüştürdüğüyle ilgili hikâyeler anlatmışlardı. Üç gece boyunca orklarla çarpışan Gustav ise nihayet uyumak için bir fırsat yakalamış ve bundan sonuna kadar faydalanmıştı. Dostları Gustav'ı ertesi sabah kalkıp aralarında yürürken görünce epeyce şaşırmışlardı. Gustav o kadar derin uyumuştu ki onun öldüğünü sanmışlardı ve —iddialarına bakılırsa—bedenini cenaze ateşine atmalarına ramak kalmıştı. Gün boyunca yaptıklarından yorgun düşen şövalye, davetsiz bir misafir gelmesi durumunda atma ve kurduğu tuzaklara güvenerek derin bir uykuya daldı. Onu uyandıran çanak çömleğin gürültüsü veya küçük gümüş zillerin çınlaması değildi. Buna bir rüya sebep olmuştu. Gustav soluk alamıyordu. Ciğerlerine hava doldurmak için mücadele veriyor, ancak bu savaşı kaybediyordu. Ölüyor, boğulu-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yordu. Sıçrayarak kalkmasına sebep olan da öldüğünü sanmasıydı. İçine derin bir nefes çekerek uyanırken kalbi delicesine çarpıyordu. Rüya o kadar gerçekçiydi ki onu birisinin çadırın içine girdiğine ve kendisini boğmaya çalıştığına yarı yarıya inandırmıştı. Gustav çfevresine bakındı, fakat daha çok dinlemek üzerine yoğunlaştı. Gece karanlıktı. Bulutlar ayı ve yıldızları örtüyordu. Gustefv çadırının içini çok az görebilmekteydi. Ziller çalmamıştı. Yemek kaplarına dokunulmamıştı. Yine de dışarıda biri vardı. Atı bunu sezdi. Hayvan huzursuzca kişnedi, toynaklarını yere sürttü. Gustav tekrar uyku tulumuna yattı. Boğulma hissi henüz kaybolmamıştı. Göğsüne bir ağırlık oturmuşçasma zorlukla soluyordu. Hava bozuktu, kötü kokuyordu. Gustav kokuyu hemen tanıdı. Yolu bir keresinde üç gün evvelinden orduların cenk ettiği bir savaş meydanına düşmüştü. Gömülmemiş ölülerin cesetleri sıcak güneşin altında şişmiş ve kokuşmuş bir halde yatıyordu. O korkunç koku karşısında Vinnengael ordusundaki en tecrübeli askerlerin bile içi kalkmıştı. Gümüş ziller titreşti. Çınlamaları boğuk, ahenksizdi. Gustav yakınlardan gelen sinsi ayak sesleri işitti. Atı aniden Gustav'in daha önce o iyi eğitimli hayvandan hiç duymadığı dehşet dolu bir sesle kişnedi. Bir çatırtının ardından yere birbiri ardına vuran toynakların gürültüsü yükseldi. Savaş için eğitilmiş, yüzlerce mızrağın ucu üzerine doğrultulurken bile kılını kıpırdatmamış atı diz34 Kayıp Taşın Muhafızları sinlerini koparmış ve çalıların arasına dalıp kaçmıştı. Gustav atının duygularını paylaşıyordu. O da zamanında yüzlerce mızrakla karşı karşıya kalmasına rağmen o anda üzerine çöreklenen korkuyu daha önce hiç tatmamıştı. Kötülük birkaç adım ötedeydi. Gerçek, şeytani bir kötülük. Dünyanın yaradılışının ötesinden gelen kadim bir kötülük. Büyüye yabancı olmayan Gustav, Boşluk'un iğrenç büyüsünü tanıdı. Dışarıdaki büyücü ufak tefek efsunlarla meşgul olan bir gözbağcı değildi. Gustav'm daha önce hiç görmediği, şimdi de üstesinden gelebileceğine emin olmadığı türden bir güce sahipti. Ayak sesleri yaklaştı. Boşluk'un kokusu iyice şiddetlenerek Gustav'm midesini ekşitti. Pis kokulu havayı solumak, yağ karışmış suyu içmeye benziyordu. Çadırına bir el dokundu. Ziller yeniden çınladı, fakat Gustav kan pompalanan kulaklarındaki gümbürtüden dolayı o sesi duyamadı. Alnında boncuk boncuk ter damlaları birikti. Ağzı kurudu, avuçları terledi. İki seçeneği vardı. Ayağa kalkabilir, büyülü zırhına bürünebilir ve çadırının dışındaki büyücüyle yüzleşebilir, ya da bulunduğu yerde kalıp büyücünün içeri girmesini bekleyebilirdi. Gustav haberi yokmuş gibi rol kesmekte karar kıldı. Kendisini takip etmek için bu kadar zaman ve sabır harcayan Boşluk büyücüsünü görmek istiyordu. Bu takibin sebebini bilmek istiyordu. Gözlerini kapamak ve onları kapalı tutmak müthiş bir irade gücü gerektirdi. Hırıltılı nefeslerini bir düzene sokmak için elinden geldiğince çaba harcadı. Bir yırtılma sesi duydu — yabancı çadırın arkasını kesiyordu. Gümüş ziller çılgınca çaldı. Gustav artık uyanmanın tek mantıklı hareket olduğunu düşündü ve bir eliyle, soldakiyle gözlerini ovuşturarak, homurdanıp söylenerek yarı oturur bir pozisyona geçti. Yabancı elleri ve dizleri üzerine emekleyerek çadıra girdi. Gustav yoğun karanlıktan dolayı pek net göremiyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Kim var orada?" diye uykulu gibi çıkan bir sesle sorarken sağ elinin baş parmağını kükürt çubuklarından birinin ucuna sürttü. Ateş yandı. Gustav ateşi yabancının suratına doğru tuttu: hayret verici, nefes kesici güzellikte bir kadının suratıydı. İri ve parlak mavi gözlere, dolgun ve kızıl dudaklara, akçaağaç yapraklarının sonbaharda büründüğü renkteki saçlara sahip bir kadındı. Koyu 35 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN §! yeşil kadifeden dikilmiş elbisesi kısa kesimliydi. Elleri ve dizleri üzerindeyken ileri çıkık beyaz göğüsleri diri ve cezbediciydi. "Çok yalnızım," dedi kadın yavaşça. "Geceyi geçirecek bir yer arıyorum." Boğucu his, çürüyen etin kokusu yerini koruyordu. Gustav kadına dikkatle baktı ve illüzyon, çekiç darbesi alan bir buz kütlesi gibi paramparça oldu. Kaybolan güzelliğin yerini dehşet aldı. Güzel yüz bozularak uzun zaman önce ölmüş bir cesedin suratına dönüştü. Cesedin kafatasında hâlâ çürümekte olan deri kalıntıları duruyordu. Kemikli yuvalarda göz olmamasına karşın kötü ve kurnaz bir zekâ parıltısı mevcuttu. Ne acıma, ne şefkat, ne de sevecenlik. Ne nefret, ne açgözlülük, ne de şehvet. Gustav o gözlerde Boşluk'u gördü. Boşluk. Tanrıların gelip dünyanın yaratılmasından önce olduğu gibi. Tanrılar gidip de dünya bir son bulacağı zaman olacağı gibi. Gustav o gözlerde Adela ölünce kendi kalbinde beliren hiçljğl gördü. ' Gustav boş gözlerde kendi ölümünü de gördü. Bu şeyle saVaşamazdı. Kendini savunmak için kıpırdayamazdı. Boşluk'un gü£ü onu tüketti, bitirdi, yaşama isteğini söndürdü. Kükürt çubuk sönerken Gustav'in parmağını yaktı. Acı ona yaşadığını ve yaşadığı sürece savaşabileceğini hatırlattı. Alev sönmeden önce cesedin iskeletimsi elinde kemikten yapılmış küçük bir bıçak görmüştü. Gustav'a saldıran ceset, bıçağıyla ona hamle etti. Saldırı o kadar hızlı ve ustacaydı ki —doğrudan yaşlı adamın kalbine nişanlanmıştı—Gustav kılıcını alacak zamanı zor buldu. Hamle onu öldürecekti, tabi akarak bedenini kaplayan Hâkimiyet Efendisi zırhı olmasaydı. Cesedin iskeletimsi elindeki bıçak çeliğe çarptı. Zırh bıçağın hedefini kalpten saptırdıysa da girişini engelleyemedi. Çok az silâh kutsal zırhı geçebilirdi ve bu da öyle bir silâhtı—Boşluk büyüsünün bir silâhı. Bıçak kalbi ıskalayarak Gustav'm sol omzuna saplandı. Acı korkunçtu. Delici, yakıcı acı Gustav'm etine nüfuz etti ve ruhuna kadar işledi. Acı midesini büzdü, onu öğürmeye zorladı. Ceset dünyevi olmayan bir sesle boğuk bir çığlık attı. Sanki 36> Kayıp Taşın Muhafızları ezarmdan öfkeyle haykırıyordu. Gustav kendisini hasta eden ve V, sini döndüren acıyla mücadele ederek kılıcım kaldırdı. Ceset ona ok yakındı. Yaratığın tırnaklarının zırha sürtünüşünü hissedebiliyordu. Kılıcını cesedin göğsüne batırdı. Gustav kemik beklerken silâh çelik bir zırha çarptı. Darbe yaşlı şövalyenin kolunu öyle bir sarstı ki kılıcı düşürmesine ramak kaldı. Yine de acı dolu iniltiye bakarak gözü dönmüş saldırgana zarar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


verebildiğini anladı. Gustav kısıtlı çadır alanından kaçmak için cesedin anlık dalgınlığından faydalandı. Çadırın önüne koyduğu kapları bir tekmeyle yana savurdu ve sendeleyerek gecenin içine adımım attı. Fazla uzakta olmaması gereken düşmanıyla yüzleşmek için hemen geri döndü. Zırhı karanlıkta gümüşi bir ışık saçıyordu. Saldırgan çadırın içinden çıktı ve dimdik durdu. Gustav zırhının gümüşi ışığı altında kendi tezadına baktı. Suret karanlıktan da karanlık olan bir zırh giyiyordu. Zırhın tasarımı, dirseklerdeki ve omuzlardaki jilet keskinliğinde dikenlerle canavarımsı bir böceğin kabuğunu andırmaktaydı. Miğfer, boş bir hiçlikle dolu bir çift patlak göze sahip bir peygamberdevesinin kafası biçimindeydi. Yaratık küçük bıçağı bırakmıştı ve artık eldivenli ellerinde keskin, tırtıklı kenarlara sahip devasa bir siyah kılıç tutuyordu. Gustav neyle karşı karşıya olduğunu artık biliyordu. "Bir Vrykyl," dedi soluk soluğa. Masal ve efsanelerin yaratıkları. Vücuda gelmiş bir kâbus. Bu kadim iblislerin bir kez daha Loerem'e döndüklerine dair söylentiler, raporlar mevcuttu. Eski Vinnengael'in yıkımından onların sorumlu oldukları anlatılıyordu. Vrykyl rakibinin becerisini ve gücünü ölçmek amaçlı bir hamleyle kılıcını savurdu. Gustav hamleyi kendi kılıcıyla karşıladı, fakat Vrykylin güçlü darbesi neredeyse Gustav'a elindeki kılıcı düşürtüyordu. Bir an için kendini toparlamak zorunda kalması sebebiyle karşısındaki avantajdan faydalanamadı ve içinde umutsuzluğun ilk sancılarmı hissetti. Kılıç kullanmada bu Vrykylden çok daha hünerliydi, ancak Vrykylin emrinde Boşluk büyüsünün kuvveti vardı. Bu asla ağrımayacak kaslara ve bocalamayacak bir kalbe sahip birinin kuvvetiydi. Gustav yaralı ve yaşlıydı. Daha şimdiden güçsüz düşmeye başlamıştı. 37 MARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN Gustav'in tek bir şansı vardı ve o da dövüşü çabucak sona erdirmekte gizliydi. Tanrıların kutsadığı büyülü silâhı, düşmanının lânetli zırhına işleyebilirdi. Tek yapması gereken savunmasız bir nokta tespit etmek ve ölümcül bir darbe indirmekti. Ciddiyetle ve sabırla bekledi, izledi. Vrykyl onun zayıflığını gördü. Kadın kılıcını kaldırarak, ölümcül bir darbeyle onu ikiye biçmeyi düşünerek Gustav'a hücum etti. Vrykyl gecenin içinde açılmış bir delik gibi karadan da karaydı. Gustav silâhını dengeledi, dümdüz ileri uzattı, kılıcı Vrykylin diyaframına, göğüs zırhının altına saplamak için tüm kuvvetinden faydalandı. Kılıç zırhı deldi. Felç edici bir şok, Gustav'in koluna dişlerini sızlatacak bir acıyla vurdu. Adamın eli hissiz düştüğünden kılıcını daha fazla tutamadı. Fakat Vrykyli yaralamıştı. Kadının çığlığı geceyi adeta ikiye böldü. Dehşet verici ses Gustav'ı titretti. Adam kolunu tutarak uyuşukluğu geçirmek, sinirlerindeki sızıyı dindirmek için ovaladık Vrykyl haykırarak ve kıvranarak yere düştü. Gustav'm Boş? luk'a giren mukaddes kılıcının büyüsü Boşluk'a varlık getirmişi onu ışıkla doldurmuş, kadını ayakta tutan karanlığa bir son vermişti. Gustav'm sağ eli işlevsizdi. O kolunun tekrar hissedip hissetmeyeceğini merak ediyordu. Omzundaki acı yanıyor ve zonkluyor, oradan tüm bedenine buz gibi bir ürpertinin yayıldığını hisset-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


meye başlıyordu. Acıya karşı dişlerini sıkarak yaralı Vrykylin üzerine eğildi ve sol eliyle kılıcını çekip kurtardı. Kılıç tertemizdi; üzerinde hiçbir kan lekesi yoktu. Vrykylin çığlıkları kesildi. Bedeni ölüm sancılarıyla çarpılmış kadın yerde boylu boyunca yatıyordu. Gustav düşmanının yakınma yığıldı. Karanlığa, Vrykylin gözlerindeki hiçliğe doğru döne döne düşüyordu. ***** Gustav yanağını gıdıklayan bir şey hissetti. Vrykylin kemik bıçağının anısı hafızasmda hâlâ tazeyken derin bir nefes alarak uyandı. Gözleri ardına kadar açıldı. Dehşet içinde yukarı bakınca suratındaki gıdıklanmanın atının dürtmesinden kaynaklandığını gördü. 3g Kayıp Taşın Muhafızları Gustav titreyerek iç geçirdi. Çimenlerin üzerine uzanarak gök"züne bakınca güneşin yükselmiş olduğunu fark etti. Sıcaklık harika bir histi ve omzundaki acıyı azaltıyordu. Görevinde başarıolduğundan pişmanlık duyan at önce özür dilemek, sonra da vemek talebinde bulunmak için sahibini iki kere daha dürttü. Gustav güneşin keyfini çıkararak biraz daha yattı, ardmdan saâ elini kaldırıp parmaklarını oynattı. Kolunu tekrar hissedebiliyordu. Bir kez daha, bu sefer rahatlamayla iç geçirdi ve gözü kararmasın diye dikkatle oturdu. Gustav baygınken yakınlarda bir tehlike olsaydı onu korumak için kendiliğinden harekete geçecek zırhı üzerinde değildi. Şövalye gömleğini açarak yarayı kontrol etti. Görünüşte ciddi bir şey yoktu. Bir buz kıracağının sebep olabileceği cinsten ufacık bir kesik mevcuttu, o kadar. Yaradan fazla kan akmamıştı, ancak yaranın etrafındaki kısım tuhaf bir beyazımsı mavi renge bürünmüştü ve Gustav oraya dokunduğunda cildi buz tutmuşçasma teması hissetmiyordu. Kolunu kaldırmayı denediğinde acıyla soluğunu tuttu. Vrykylin günışığmda nasıl göründüğünü merak ettiğinden ötürü ihtiyatla hareket ederek rezil yaratığın yığılıp kaldığı yere baktı. Vrykyl gitmişti. Telâşlanan Gustav ayağa fırladı. Cesedin yerini karıştırmış olabileceğini düşünerek çevreyi aceleyle kolaçan etti. Hiçbir şey bulamadı. Sanki Vrykyl hiç var olmamıştı. Kolundaki yara olmasa Gustav o korkunç çatışmayı rüyasında gördüğünü sanabilirdi. Ayrıca bir dövüşün gerçekleştiğine dair başka izler de mevcuttu. Bir kez daha dikkatle etrafına bakınmca çimlerin kopartılıp ezilmiş olduğunu görebildi. Ağır bir şeyin çalıların arasında sürüklendiğine dair işaretlere de rastladı. Vrykyli öldürmemişti. Onu yalnızca yaralamıştı. Hayalinde Vrykylin kendi kendini yerde sürüklemesini canlandırdı. Gustav yaratığın kullandığı ölümcül bıçağı anımsayarak omzuna dokundu. Bir Hâkimiyet Efendisi'nin zırhına sıradan bir bıçakla nüfuz edilemezdi. Kadının bıçağı Boşluk'un büyüsünü taşıyordu—çok güçlü bir Boşluk büyüsünü. Gustav baygın halde yatarken Vrykylin kendisini neden öldürmediğini merak etti. Belki gücü tükenmişti. Belki tıpkı Gustav'ın rakibi karşısında 3J MARGARET

WEİS

ve

TRACY

HİCKMAN P

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yanılması gibi o da yaşlı şövalyenin öldüğünü sanmıştı. Belki. .2; Belki de aradığı şeyi bulamamıştı. Gustav kırık ot gövdelerini ve topraktaki ufak çukurları iz ledi. İzler dosdoğru çadırına gidiyordu. Gustav çadır bezini araladığında nefesi kesildi. Havada Boşluk büyüsünün pis ve yağlı kokusu vardı. Şövalye içeride çantasını aradı ve ondan geriye kalanları buldu. Vrykyl çantayı paramparça etmişti. Çantanın içindeki eşyalar etrafa saçılmıştı. Kara fener kırılmış, camı tuzla buz olmuş, kasası ezilmiş ve çentilmişti. Kav kutusu da aynı muameleye maruz kalmıştı. Yedek giysileri tıpkı battaniyesi gibi lime lime olmuştu. Gustav en azından aradığı yanıtı bulmuştu. Vrykyl Hükümran Taş'in peşindeydi. Üzerinde kafa yordukça bu fikir daha mantıklı geliyordu. Vrykyl şövalyenin amacını öğrenmişti —Gustav bunu hiç kimseden saklamamıştı. Bir süredir şövalyeyi takip ediyordu. Gömütü bulmuş ve Hükümran Taş'ı ele geçirmek için içeri girmeye kalkmıştı. Gustav'ı engellemeye çalışan Toprak büyüsü, bir Vrykyle ktfrşı tüm gazabını gösterirdi. Kadın Taş'ı alamamıştı. O yüzden geri çekilmiş ve Gustav'm Taş'ı ayağına kadar getirmesini beklemişti." Şövalyeyi öldürmeyi ve Taş'ı ele geçirmeyi umarak geceleyin saldırmıştı. Bir Hâkimiyet Efendisi ile karşı karşıya gelmeyi beklemediğinden başarısız olmuştu. Dövüşten sonra yaralı olmasına rağmen—Gustav yaratığın ağır yaralandığından adı gibi emindi — çadıra kadar sürünmüş ve Taş'ı bulmak için ortalığı darmadağın etmişti. Aradığım bulamamanın verdiği hayal kırıklığının ardından yaralarıyla ilgilenmek üzere oradan ayrılmıştı. Gustav boş hayallere kapılacak değildi. Kadının onu öldürmemesinin tek sebebi Gustav aracılığıyla Hükümran Taş'a ulaşabileceğini düşünmesiydi. Gustav çantadan geriye kalmış küçük bir deri şeridi eline aldı. Kalın saç örgüsünü açarak deriyi buklelerine doladı ve ağarmış saçlarını yeniden ördü. Ardından leş gibi havayı solumaya daha fazla dayanamayarak çadırdan ayrıldı. Güneşin altma adım attığında minnettarlıkla derin bir soluk aldı. Biraz daha uğraşarak Vrykylin izlerini buldu. İzler çadırdan uzaklaşıyordu. Gustav atı üzerinde kullandığı çantalarını daha önceden yere koymuştu ve kadın onları da aramıştı. Eyer çantaları 40 Kayıp Taşın Muhafızları limevdi- Eyerin üzerinde kadının uzun tırnaklarının izleri duruyordu. Yaratık topallayarak kuzey yönünde ilerlemişti. Gustav yüz adım ileride ağaca bağlanmış bir atın izlerine rastladı Kendi atı Vrykyli görünce dehşet içinde kaçıp gitmişti. Gustav Vrvkvlin ne tür bir Boşluk büyüsü kullanarak zavallı hayvanı kendisine hizmete zorladığını merak ediyordu. Toprakta atın toynaklarının açtığı küçük çukurlar kuzeye doğru uzanıp gitmekteydi. Vrykyl o an için yakınlarda değildi. O rezil yaratıklar kendilerim iyileştirmek için her ne lanet şeyi kullanıyorlarsa onu bulmak amacıyla çekip gitmişti. Gustav derin bir sesle iç geçirdi ve uzun bir süre boyunca öylece dikilerek etrafına bakındı. Hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey duymuyordu. Yine de içinde izlendiğine dair bir his vardı. Gustav kampına dönüp yapması gereken işleriyle meşgul oldu. Atını besleyip hayvana su verdi. Kendi karnını da doyurdu, ancak yemeğin tadını alamadığından ne yediğini bilemiyordu. Tek tadabildiği Boşluk büyüsünün iğrenç kokuşuydu. Koku her şeye sinmiş gibiydi. Yemeği bitince eyeri, yuları ve zarar görmüş eyer

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çantalarını diğer eşyalarıyla birlikte çadırına taşıdı. Uyku tulumu ile eyerini fener yağıyla ıslattı. Kav kutusundan geriye kalam kullanarak bir zamanlar battaniye niyetine kullandığı yağla ıslanmış paçavranın üzerinde bir kıvılcım çaktı. Kumaş hemen alev aldı. Gustav yayıldığından emin olmak için ateşi bir süreliğine seyretti. Alevler çadırın kenarlarma kadar eriştiğinde ve ısı iyice arttığında oradan ayrıldı. Çadırın dışında durup ateşin büyümesini, her şeyi kaplamasını izledi. Yoğun, kara dumanlar havaya yükseliyordu. Geriye çok az şey kalacağmdan emin olunca atına bindi. Yamnda sadece üzerindeki giysiler, kılıcı ile kını, eyer battaniyesi, büyülü eldivenleri ve büyülü çantadan geriye kalmış bir parça bulunuyordu. Gün boyunca yol alarak epey mesafe kat etmeliydi. Eyersiz at binmeye alışık olmaması sebebiyle yolculuğun sonunda vücudunun uyuşup ağrıyacağını biliyordu. Gustav hayallere kapılmamaya kararlıydı. Vrykyl tekrar saldıracaktı. Gustav Hâkimiyet Efendileri Konseyi'ne haber göndermenin bir yolunu bulmalıydı. Onları büyük başarısından ve korkunç tehlikeden haberdar etmeliydi. Gustav onlarla bizzat konuşabilecek kadar uzun yaşamayacağından emin gibiydi. 41

Loerem'de, Lord Gustav'm yolculuk ettiği yerin yakınlarında Vahşi Kasaba adlı bir yer vardı. Lord Gustav Vrykylin dokunduğu eşyalarını yaktığı gün Vahşi Kasaba'ya iki kişi girdi. Tamamen farklı bu iki olayın birbiriyle bağlantılı olması mümkün gözükmese de yakın gelecekte öyle olacaktı. Aslında Vahşi Kasaba'ya yanlış bir ad verilmişti. Orası ne vahşi bir yerdi —buna karşın çoğu kimse öyle olduğunu sanırdı —ne de bir kasaba olarak sınıflandırılabilirdi. Vahşi Kasaba daha ziyade mantar familyasının bir üyesi sayılmalıydı, zira biri güneydeki gerçek bir kasabaya —Vilda Harn adlı yerleşim yerine —ve diğeri KÛ4 çük Mavi Nehir'deki sığ bir geçişe giden iki yolun kesiştiği bir ka%-> şakta bir gece içinde kurulmuştu. ; . Vahşi Kasaba yedi adet köhne kulübeden ibaretti. Bunlardan; dördü önem sırasına göre şunlardı: bir taverna, bir genelev, bir' demirci dükkanı ve bir de zamanla kısmen silinmişse de hâlâ etkileyici görünen yaldızlı bir tabelâya sahip bir Şifa Tapınağı. Diğer üç kulübe o an için hem iki hem de dört bacaklı mahluklar tarafından kullanılıyordu. Vahşi Kasaba'da bir de pazaryeri vardı, tabi dört küçük tezgâha ve içinde oraya yakışmayacak kadar temiz, soğuk su bulunan bir kuyuya pazaryeri denebilirse. Pejmürde kılıklı bir çocuk bütün gün kuyunun yaranda bekleyerek bir bakır sikke karşılığında ortak kupayla su ikram ediyor, fazladan bir bakır daha alırsa kupayı yırtık pırtık ve pis gömleğinin ucuyla temizliyordu. Tecrübeli bir yolcu Vahşi Kasaba'dan geçecek olsa tabiatına bağlı olarak oraya ya tiksinti ya da üzüntü dolu gözlerle bakar ve yoluna devam ederdi. Vahşi Kasaba'ya giren iki genç adam tecrübeli falan değildi. Kasabanın yıkık dökük binalarına ve yıpranmış, yaşlanmış fahişelerine huşu ve hayretle bakıyorlardı. Onların gözlerinde fahişeler o güne dek gördükleri en güzel kadınlar, kulübeler insanoğlu tarafından inşa edilmiş en görkemli yapılar, pazar42

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kayıp Taşın Muhafızları renin en önemli ticaret merkezi ve taverna da erkekliğe ^ımatılacak tehlikelerle dolu bir yerdi. "Bak Jessan," diyen dostu, narin ve uzun parmaklı küçük elle• Hen birini kaldırarak kendinden daha uzun boylu gencin ko1 nu çekiştirdi, "sarı saçlı şu kadın sana el sallıyor." "Elbette ki sallayacak, Bashae," diye karşılık veren Jessan muz silkti. "Herhalde daha önce hiç Trevinici savaşçısı görmemiştir. Bu kasabada şuradaki gibi uysal kent adamlarından başka hiç kimse yoktur." Küçümseyici bakışları Şifa Tapmağı'nın eşiğindeki kocaman tuğlalardan birinin üstüne çömelmiş ve bir fil kulağı bitkisinin yaprağıyla yellenen bol, yamalı cübbeli sıska bir adama çevriliydi. "Adamın üzerindeki tabelâda ne yazıyor?" diye sordu Bashae. Jessan da dostunun o soruyu sormasını umuyordu. Jessan'm Dunkarga ordusunda paralı askerlik yapan amcası Kuzgunvuran, yeğenine Loerem'deki tüm ırkların ortak lisanı Yaşlıdilini konuşmayı çat pat da olsa öğretmişti. Kuzgun yeğenine okuma üzerine de biraz eğitim vermeyi ihmal etmemişti. Öğrettiği sözcüklerin arasında ona göre bir savaşçı için en önemli olanları "tapmak" ve "şifa" idi. "Vay canına!" Bashae huşu içinde kalmıştı. O da Yaşlıdilini konuşabiliyordu, fakat kendi lisanını bile okumaktan acizdi. "Bir Şifa Tapmağı. Gitmemiz gereken yer orası. Hemen." "Bekle." Jessan dostunun ince kolunu tutarak onu geri çekti. "Daha değil." "Ama ben buraya bu yüzden geldim," diye itiraz etti Bashae. "Mücevherlerle şifa merhemlerini ve iksirlerini takas etmek için." "Evet," dedi bu işleri ondan daha iyi bilen Jessan, "ama mallarını asla onlara ilgi duyan ilk alıcıya satmazsın. Onları başkalarına da göstermeli, daha fazla ilgi ve merak uyandırmalısm." Onun yanında da bir sürü kaliteli kürk ve çeşitli hayvan postları bulunuyordu. "Önce pazaryerine gitmeliyiz," diye duyurmasına karşın Jessan özlem dolu gözlerle demirciye bakmaktaydı. Kasabaya çelik ok uçları için pazarlık yapmaya gelmişti. Kendi yaptığı biçimsiz taş ok uçlarının yerine onları kullanacaktı. Genç adamlar yola koyuldular. Fahişeler peşlerinden seslendiler—daha doğrusu Jessan'm peşinden. Kadınlar Bashae'yi çocuk 43 MARGARET VVEİS ve TRACY HİCKMAN sandılar, fakat pecvvae aslmda on sekiz yaşındaydı—dostuyla aynı yaşta. Jessan onların bağrışlarını duysa da ne dediklerini anlayamadı ve dolayısıyla da kendisine seslendiklerini bilemedi. ***** Farklı ırklardan iki kişi, Bashae ile Jessan'in Vahşi Kasaba'daki tek caddede ilerlemelerini sırf sıkıntıdan kaynaklanan bir ilgiyle izliyordu. Bunlardan biri kısa zaman önce pazary erinde tezgâh kurmak için Vahşi Kasaba'ya gelmiş bir elf ırkı mensubuydu. Gelmeden önce varlıklı, kalkınmış bir toplumda yaşayacağını sandığı için Vahşi Kasaba onu acı bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Her an pilini pırtını toplayıp oradan ayrılabilirdi. Diğeri ise VVolfram adlı bir cüceydi. Cücenin adı Kurdun Oğlu anlamına geliyordu. Soylarının kurtlara dayandığına inanan cüceler arasında bu yaygm bir isimdi. VVolfram niçin Vahşi Kasaba'da bulunduğuna dair pek konuş* mazdı—elf sormadığından da değil hani. Bir zamanlar, iki yüz y"ü

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kadar önce Eski Vinnengael'in parlak günlerinde elfler dünyadaki diğer ırklarla yakından ilgilenmeye ikna edilmişlerdi. Bu ilgi onlgır için felâketle sonuçlanmıştı. Eski Vinnengael'in yıkılışı sonrasında elf hükümdarı Rahip ile elf savaş beyi Rahibin Kalkanı arasında bir çekişme yaşanmıştı. Tromek ulusundaki her Ev, bu çekişmenin peşisıra gelen müthiş güç mücadelesine dahil olmuştu. Sonunda barış ilân edilse de Evler arasında hâlâ epey bir kırgınlık ve kan davası mevcuttu. Bu yüzden elf onunla konuşmaya tenezzül ettiğinde, hele bir de bunu son derece dostane ve geveze bir tavırla yaptığında VVolfram çok şaşırmıştı. VVolfram elfin bir tür gizli görevde olduğunu tahmin ediyordu. Elf Dunkarga'daki siyasi olaylardan, özellikle de o ulusun kuzeybatı bölümündeki savaş söylentilerinden başka bir şey konuşmuyor gibiydi. VVolfram bir Trevinici gencinin geldiğini gören elfin sivri kulaklarının bir köpeğinkiler gibi dikildiğini gördü. Dunkarga'da savaşlar ve muharebeler hakkında bir şey bilen birileri varsa onlar Dunkarga ordusunda paralı asker olarak çalışan Treviniciler'di. Genç adamların yaklaşmalarını ilgiyle seyreden elf ve cüce, ikisinin yıkık dökük binalara ağızları açık bakmalarına içten içe gülüyor44 Kayıp Taşın Muhafızları laruiVVolfram yarı çıplak, yağlı, kaslı bir bedene ve değerli kürklere ahip yakışıklı Trevinici'nin dikkatini ikinci bir kez çekemeyen fahişelerin huzursuzluğu karşısında kahkaha atmamak için kendini zor tutuyordu. Elf mallarını hemen en iyi şekilde sıraladı. "Zamanını boşa harcıyorsun, dostum," dedi VVolfram. "Bu genç adamlar senin vernikli kutularınla ya da ipek eşarplarınla ilgilenmiyorlar." "Öyle mi?" diye kibarca sordu elf. "Niyeymiş?" "Hem pecwaeler hem de Treviniciler basit bir yaşam sürerler. Ne zaman toparlanıp yola çıkacaklarını hiç bilmediklerinden lüzumsuz eşyalara sahip değildirler." "Bir pecwae mi?" diye tekrarladı elf. "Benimle dalga mı geçiyorsunuz, bayım?" Elfin eli, belinde asılı duran kıvrık kılıca uzandı. "Hayır, dalga geçmiyorum," dedi VVolfram. "O bir pecvvae. Sanırım daha önce hiç pecwae görmedin." "Şu küçük halkı mı? Hayvanlarla konuşan ve göz açıp kapayıncaya dek ortalıktan kaybolanları mı? Pöh! Onlar efsaneden başka bir şey değil. Beni kandırmaya çalışıyorsun ve bu şerefime yapılmış, katlanamayacağını bir hakarettir. O bir insan çocuğu." "Daha yakmdan bak, dostum," diye tavsiyede bulundu VVolfram. "Sekiz yaşındaki bir insan çocuğu kadar uzun olsa da bir yetişkinin yüz hatlarına sahip. Bana kalırsa yaşı yirmi civarında." Pecwae ile Trevinici elfin tezgâhının yakınından geçerek iki tezgâh ötedeki bir kürkçüye yöneldiler. Elf pecwaeyi uzun uzun süzdü ve bir kaşını kaldırdı. Pecwae de elfe ağzı açık bir halde baktı. Küçük adam dostunun dikkatini çekmeye çalıştı, fakat Trevinici kendi işiyle meşguldü ve etrafına bakınmadı. "Gördüğüm kadarıyla haklısın. O bir insan çocuğu değil," dedi elf. "Yine de ne olduğu konusunda emin değilim." "O bir pecwae," dedi VVolfram asabiyetle. "Bu bölgede onların birçok kolonisiyle karşılaşabilirsin. Treviniciler'in olduğu yerde pecvvaeler de vardır." Elf kolay kolay ikna olacak gibi değildi, fakat şüphelerini or-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


taya koymaya devam ederse cüceye hakaret etmiş olacağından nazikçe konuyu değiştirdi. 45 MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN "Peki ya şu genç savaşçı? Herhalde mallarıma ilgi duyacaktır. Hiç şüphe yok ki ipek eşarplarımdan biri, onun dönüşünü bekleyen genç kadının güzelliğine güzellik katacaktır." VVolfram homurdanarak kafasını iki yana salladı. "Hayır, onun kadını yok. Treviniciler arasında yalnızca elini kana bulamış bir savaşçı kendisine eş seçebilir. O genç adam daha bir kez bile savaşmamış. Herhalde hâlâ doğumda verilen admı kullanıyordur." "Savaşçı değil mi yani?" Elf kuşkulu görünüyordu. "Genç olduğu kesin, ama dövüşebilecek yaşta. Tecrübeli bir asker olmadığını nereden biliyorsun?" "Çünkü üzerinde hiç savaş yadigârı yok," yanıtını verdi VVolfram. "Tecrübeli bir Trevinici gazisi olsa öldürdüğü düşmanlarından aldığı küçültülmüş kafalarla, el ve ayak parmaklarıyla ya da diğer vücut parçalarıyla tepeden tırnağa donanmış olurdu." "Herhalde şaka yapıyorsun!" diye hayret içinde tepki gösterdi elf. "Ölüleri bozuyorlar mı? Şu Treviniciler'in vahşi olduklarını duymuştum, ama hiç... hiç bu kadar..." "Barbar olabileceklerini hayal etmemiş miydin?" diye bıyık ^altından gülerek cümleyi tamamladı VVolfram. "Onlar bunu cesetJeti bozmak olarak düşünmezler. Aslında bunu ölülere yapılmış bir iltifat sayarlar. Treviniciler kendilerini savaşta fazlasıyla etkileyen düşmanlarının vücut parçalarını keserler. Bunun yalnızca kendi kahramanlıklarını göstermenin ve dolayısıyla da karşılarına çıkanların yüreğine korku salmanın değil, aynı zamanda ölülere hürmet etmenin bir yolu olarak görürler. Günün birinde Dunkar'a gidecek olursan muhtemelen başka Treviniciler de görürsün, çünkü Dunkargalılar Trevinici askerlerini ordularında savaşmaları için tutarlar. Ama belki de sen bunu zaten biliyorsundur?" diye renk vermeden sordu VVolfram. "Ben mi? Böyle barbarlar hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Ayrıca Dunkar'm güneyine seyahat etmek gibi plâmm olsaydı bile beni çoktan vazgeçirdin," diye rahat bir tavırla konuştu elf. "Kesinlikle tam zıt yönüne gideceğim." "Sen yarın kuzeye gidecek olursan ben de o lanet uçurtmalarından biri gibi havaya yükseleyim," diye sırıtarak kendi kendine söylendi VVolfram. VVolfram elfin yanından genç adamların kürkçü tezgâhına yak46> Kayıp Taşın Muhafızları larını seyretti. Trevinici öncelikle Yaşlıdilinde bir selâm söz»?? söyledi, sonra da postlarını gösterdi. Kürkçü ilgisini sakcü va çalıştı- Trevinici postlarını omzundan indirdi, tezgâhın •• rine dizdi. Kürklerin yüksek kalitesini sergilerken ellerini tüyleri arasından geçiriyor ve alttaki deriyi göstermek için uçları kaldırıyordu. Kürkçü kafasını sağa sola salladı, fakat VVolfram adamın epey etkilendiğini görebiliyordu. Trevinici de bunu anlamıştı. Bu genç adam tüyü bitmemiş bir delikanlı değildi. Ne yaptığının farkındaydı ve Yaşlıdilini pek iyi konuşamasa bile derdini anlatmaya

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yetecek kadar biliyordu. Biri onu iyi eğitmişti. Pecvvae kürklerle hiç ilgilenmiyordu. Gözlerini elften ve cüceden ayırmıyor, o ikisine hiç çekinmeden bakıyordu. Bu cücenin hoşuna gitti. Elf ise alınmıştı. "Her ne olursa olsun, hiç terbiye almadığı kesin," diye belirten elfin solgun yanağı hafifçe kızarmıştı. "Biz ona bakıyoruz, o da bize," dedi VVolfram. Yerinde duramayan pecvvae çıplak ayak parmaklarını toprağa gömüp etrafına bakındı. Sonunda pazarlığın akşama kadar sürebileceğini anladığından dostuna bir şeyler söyleyip oradan ayrıldı. Pecwae dosdoğru tezgâha geldi. Boyu bir yirmiyi ancak buluyordu. Bir cüce kadar bile değildi. Saçı kahverengimsi sarıydı ve fazlasıyla kıvırcıktı. Saçları kısa kesildiğinden, uzun ve sivri kulakları açıktaydı. Koyu mavi gözleri yuvarlak ve iriydi. Küçük, sivri bir çeneye ve dolgun dudaklı bir ağza sahipti. Dişleri bir ineğin ya da atınkiler gibi küttü, zira eti parçalamaları gerekmiyordu. Koyu mavi gözler elften cüceye ve cüceden elfe gidip geldi. Pecvvae şaşırmış ve büyülenmişti, fakat azıcık olsun bile endişeli gibi değildi. "Jessan,"—pecvvae bir parmağıyla yol arkadaşını gösterdi — "diyor sen bir elf ve sen de," —pecvvae şaşırtıcı ölçüde bir çift parlak gözü VVolfram'a çevirdi —"bir cüce. Doğru?" Pecvvaenin sesi tiz ve yüksek perdeden çıkıyordu. Konuştuğu Yaşhdili kesik kesikti ve zar zor anlaşılıyordu. Loerem'de Tvvithil olarak bilinen pecvvae lisanını konuşabilen diğer tek ırk Trevinicilerdir ve onlar bile konuşulanların yalnızca bir bölümünü anlayabilirler, zira lisandaki çoğu ses insanların konuşma ve işitme aralığının çok üstüne çıkmaktadır. +JMARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN "Ben Tromek'liyim," diyen elf soğuk bir tavırla selâm verdi. "Ben de bir cüceyim," diye kestirip attı VVolfram. "Ben de pecwae. Bunu yaptı ben," dedi pecwae gururla ve omuzlarından birine asılmış duran deri bir kayışa bağlı keseye etini daldırarak güneşin alfanda pırıl pırıl parlayan bir dizi mücevherat çıkardı. Bunu tezgâhın üzerine koydu. Elf daha önce hiç o kadar hoş bir şey görmemişti. Zevkle iç geçirerek güzel parçalara dokunmak için elini uzattı. "Göktaşı," diyen pecvvae, elfin mücevheri ışığa doğru kaldırmasını gururla izledi. "Olağanüstü!" dedi nefesi kesilmiş elf. Mücevheratlara hiç ilgi duymayan cüce bile kendini kolyenin güzelliğine kaptırmıştı. VVolfram* o tür şeylerden hoşlanmayabilirdi, fakat değerli taşları tanırdı ve karşısındaki hayatı boyunca gördüğü en güzel turkuvazdı. Her bir parçayı gümüş çizgiler süslüyordu. Taşlar dümdüz bir gölden yansıyan yaz göğünün rengine sahipti. Cücenin avuçları onlara dokunmak için kasmıyor ve kolyeyi elfin elinden kapmamak için kendini zor tutuyordu. "Kutularımdan birini bununla takas ederim," dedi elf. "Hangisini istersen. Seç beğen." y Sessiz kalması için VVolfram'm dilini ısırması gerekti. Elfler turkuvazın büyülü olduğuna, takanı koruyacak güçleri bulunduğuna inanırlardı. En az otuz turkuvaz parçasından—taşların en irisi cücenin başparmağı kadardı—yapılmış böyle bir kolyeyle herhangi bir Tromek şehrinde küçük bir ev satın almabilirdi. VVolfram karşısına böyle harika bir fırsat çıktığında elinin bomboş kalmasma sebep olan talihine sövdü.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Pecwae nezaket icabı kutuları şöyle bir süzdü. "Hoş," dedi ve kolyeyi almak için uzandı. "Bana göre değil." Sonra gözlerini Şifa Tapmağı'na çevirdi. "İksirler." "Ah, anlıyorum." Elfin içi içine sığmıyordu. "Şifa iksirleri istiyorsun. Bende para var. Kolye karşılığında sana para ödeyeceğim ve sen de Tapmak'tan kendine iksir alacaksın." Pecvvaenin yüzü ifadesizdi. "Para kavramını anlamıyor," dedi VVolfram elfe. "Ne? Parayı anlamıyor mu?" "Göster ona," diye öneride bulundu VVolfram. "Ben açıklarım." 42 Kayıp Taşın Muhafızları pif kuşku içindeydi, fakat pecvvaenin kesesine girip kaybolan k vaz kolye sayesinde çabucak bir karara vardı. Elf tezgâhm, ayrıldı, içinde yaşadığı üstü örtülü at arabasma girdi ve az nra küçük bir para kesesiyle geri döndü. Keseden birkaç tane çok büyük, parlak fenik çıkardı. Pecwae eski bir Yeni Vinnengael İmparatoru'nun kabartmasıvla süslü sikkeyi ilginç buldu. Kabartmayı beğeniyle incelemesine karşm sikkelerin ne işe yaradığını çıkaramadı. "Bu paralar senin. Kolyeye karşılık onları alacaksın," dedi VVolfram. "Bu sikkeleri Tapmak'a götürürsen oradaki adam onları senden alıp karşılığında iksir verecek." Pecwae ona şaşkın şaşkın baktı. "Niye ki? Değersiz. Bakır." VVolfram sırıtarak parmağıyla elfi işaret etti. "Kesesinde daha değerli sikkeler var. Gümüşten yapılmış sikkeler." Mavi gözleri parlayan pecvvae kafasını aşağı yukarı salladı. Anlaşılan epey akıllıydı ve çabuk öğreniyordu. Bakırları elfe geri verdi. "Göktaşı daha değerli." Elf dönüp YVolfram'a öfkeli bir bakış attı. "O bir çocuk değil," dedi VVolfram. "Kırkılacak bir koyun da olmadığı gibi. O gümüş mücevher onun elinden çıkmış. Metalin kalitesini ve değerini biliyor. Onu böyle numaralarla kandıramazsın." Elf elini çantasına daldırdı ve iki arjent çıkarıp tezgâhın üzerine bıraktı. Pecvvae onları bir süreliğine inceledi. Sikkelerin kıymetini anladığı belliydi ve bu sefer halinden daha hoşnuttu. Kafası eğikken cüceyi yan gözle şöyle bir süzdü. VVolfram başıyla belli belirsiz bir işaret yaptı. Pecvvae on parmağını kaldırdı. Elf ise beş parmağını. Artık ayaklarını yere sağlam basan pecvvae kafasını sağa sola salladı. Nihayet derin bir iç geçiren ve büyükannesini satmaya zorlanmış gibi gözüken elf bir kez daha para çantasına uzandı ve on tane arjent çıkardı. Pecvvae bunları aldı, her birini inceledi ve dikkatle kesesine yerleştirdi. Turkuvazı elfe verdi. Elf onunla birlikte arabasma girip gözden kayboldu. Herhalde kolyeyi saklayacak en iyi yeri bulmak istiyordu, çünkü arabada uzun süre kaldı. On arjent ödemiş olmasma karşın oldukça değerli bir şey satın almış +3 MARGARET WE İ S ve TRACY HİCKMAN ve fazlasıyla iyi bir alışveriş gerçekleştirmişti. Kendi standartlarına göre pecvvae de öyle. VVolfram tapmak

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rahibini tanıyordu. Adam muhtemelen bir sene içerisinde on gümüş arjent bile görmemişti. Pecwae taşıyabileceği kadar iksir ve merhem satın alabilirdi. "Bunlar harika göktaşları," dedi VVolfram. "Nereden buldun?" "Kampın yakınlarından," yanıtını verdi pecvvae. Küçük adamın bakışları bir an için Trevinici dostuna kaydı. Ona Jessan diyordu. VVolfram haklıydı. Jessan genç adama dol ğumda verilen isimdi. Anlamı Kalıcı Armağan olan bu isimi Treviniciler arasında yaygındı. Genç adam yetişkinlik adını henüz! kazanmamıştı. Bu ancak ve ancak yetişkinliğe geçiş seremonisini! tamamladıktan sonra gerçekleşecek, tanrıların ona bir imgelemde] verecekleri adı kullanmaya başlayacaktı. Bu ismi sadece ona yakın kimseler bilecekti. Başka herkes kendisi için Yaşlıdilinde seçtiği bir isimle genç adama hitap edecekti. Post pazarlığı neredeyse sona ermişti. Kürkçü tezgâhın üzerine bir sürü çelik ok ucu dizmişti. Trevinici onları deneyimli bir "gözle inceliyordu. r', "Kampın yakınında gümüş de çıkarıyoruz," diye ekledi pecvvae, sonradan aklına gelmişçesine. "Maden mi kazıyorsunuz?" diye sordu VVolfram. "Maden mi?" Pecvvae söylenenden bir anlam çıkaramamıştı. VVolfram elinde çekiş tutuyormuşçasına bir savurma hareketi! yaptı. Pecvvae kafasını olumsuz anlamda salladı. "Öyle yaparsak! Toprak bize kızar ve büyü bozulur." "Öyleyse nasıl çıkarıyorsunuz?" diye sordu VVolfram. "Ninem şarkı söylüyor," dedi pecvvae. "Ha?" Cüce söylenen kelimeyi hatalı tercüme etmiş olabilece-l ğini düşündü. "Şarkı mı söylüyor? Yani yo-yo-yo-hu-hu-hu gibil mi?" "Sen buna şarkı söylemek mi diyorsun?" Pecvvae sırıtıyordu. I "Daha çok karganın gaklamasını andırıyor. Ninem dünyadaki eni güzel sese sahiptir. Tüm kuşların seslerini o kadar güzel taklit eder ki kuşlar onu kendilerinden biri sanırlar. Şarkı söyleyerek rüzgâr estirebilir ya da yağmuru dindirebilir. Toprak'a şarkı söyleyince] göktaşı ellerine dökülür." 50 Kayıp Taşın Muhafızları W lfram bir kaşını kaldırdı. "Tıpkı sözcüklerin ansızın senin azından dökülmesi gibi." Pecvvaenin yanakları hafifçe kızardı ve küçük adam utanırcasına sırıttı. "Kuzgun—yani dostumun amcası, —parmağıyla Jessan ı gösdi—"bize başkalarının konuşmalarım anladığımızı belli etpmemizi söyledi. O sayede bizi aldatıp aldatmadıklarını anlayabiliyoruz." VVolfram homurdandı. "Kuzgun Amca'nm kafası çalışıyormuş." VVolfram elbette ki ninenin şarkı söyleyerek topraktan değerli taş çıkardığına dair yapılan açıklamanın tek kelimesine bile inanmıyordu. Yine de pecwaelerin aşırı derecede tembel olduklarını ve işten kaytarmak için her şeyi göze alabileceklerini biliyordu. Aklının bir köşesi Nine'nin göktaşını gerçekte nasıl bulduğunu merak etmekteydi. "Benim dost Jessan," diye yol arkadaşını tanıtan pecvvae yeniden kaba bir Yaşlıdiline geçiş yapmıştı. Cüceninkilerle buluşan gözleri neşeyle parlıyordu. "Benim ad Bashae."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Ben de VVolfram," dedi cüce Yaşlıdilinde. Bu ikisiyle Tirniv kullanarak da iletişim kurabilirdi, zira Loerem'de Treviniciler haricinde onların dilini bilen sayılı kişiden biri ve kesinlikle de tek cüce oydu. Buna karşın VVolfram bunu açık etmeyecek kadar akıllıydı. Treviniciler kutsal saydıkları dillerini yabancıların kullanmasından hoşlanmazlardı. Pecwaeleri istisna kabul etseler de bir yabancının o kutsal sözcükleri telâffuz ettiğini duysalar Treviniciler düşmanca davranışlar sergilerlerdi. Jessan cüceyi dikkatli bakışlarla ölçüp biçiyordu. Trevinici'nin dost canlısı olduğu söylenemezdi, fakat huysuz veya güvenilmez de değildi. VVolfram bu genç adamı tanımlamak için ihtiyatlı sözcüğünün uygun olduğunu düşündü. O kadar genç biri için fazlasıyla soğukkanlıydı. Böyle tuhaf ve alışılmadık bir durumda bile kendinden emindi. Sıkı yüz hatlarına, güçlü burun ve çene çizgilerine sahipti. Koyu kızıl saçları kalın telli ve düzdü. Onları sırtının ortalarına kadar inen bir kuyruk halinde örmüştü. Hayatının çoğunu açık alanda geçirdiğinden cildi iyiden iyiye bronzlaşmıştı. Bir savaşçı olmasa da doğasında savaşçılık vardı. Ne de olsa tüm Trevinici gençleri birer savaşçı olarak eğitilirlerdi. Jessan deri 5i MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN bir pantolon giyiyordu. Turkuvaz ile gümüşten yapılmış zarif bir kolye ve büyük bir gümüş bileklik haricinde göğsü ve kolları çıplaktı. Postları yanında değildi. Pantolona sıkıştırdığı kürk bohçamn j içi hiç şüphesiz uzun pazarlıklar sonucu elde ettiği ok uçlarıyla doluydu. "Biz şimdi gider Tapınak'a," dedi Jessan kaba bir Yaşlıdili ile. "Tapınak'taki adamı tanıyorum," diye teklifte bulundu VVolfram. "İsterseniz sizinle gelebilir ve ne istediğinizi açıklamanıza yardım edebilirim." "İyiyiz böyle," dedi Jessan ve başıyla eğreti bir selâm verdikten sonra hem korumacı hem de buyurgan bir edayla elini pecwaenin omzuna koyarak yönünü çevirdi. Bashae itiraz etmeden dostuna eşlik etti. Anlaşılan Trevinici'nin önderliğine alışıktı. Ancak Bashae oradan gitmeden önce VVolfram'a bir teşekkür tebessümü etti ve el salladı. VVolfram çenesini sıvazladı. Her şey göz önüne alındığında hoş bir sabah geçirmişti. Tam son bakır sikkesini bir kupa ılık biraya harcamak için gitmeye hazırlanıyordu ki kolunda o tanıdık yanmayı hissetti. Bunu öyle uzun zamandır hissetmiyordu ki ilk başta bir böceğin kendisini ısırdığını sandı ve dalgın bir edayla kolunu kaşıdı. Ancak hemen sonra gerçeği anladı, çünkü elini bir mum alevinin üzerinden geçirmişçesine yanma hissi güçlendi. VVolfram hızla etrafına bakmdı. Hiç kimse ona dikkat etmiyordu. Yolun ortasında düşüp kalsa bile kimsenin kendisine ilgi göstermeyeceği gerçeğinden yola çıkan VVolfram, elfin at arabasının gölgesine kadar yürüdü. Cüce el işi gömleğinin uzun kolunu ] sıyırdı ve kolundaki bilekliğe bir göz attı. Gümüşten yapılma bileklik beş taşla süslüydü: yakut, yeşim, safir, inci ve akik. Taşların her biri parlamaya ve artık iyiden iyiye sıcak bir hal alan gümüş metali ısıtmaya başlamıştı. VVolfram bilekliğe hayret içinde baktı. Böyle bir durumla uzun süredir karşılaşmıyordu. Aslında son deneyiminden bu yana yıllar geçmişti. Bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


zaman sonra keşişlerin gözünden düştüğünü sanır olmuştu. Hâlâ epey bir para kazanabileceğini fark ettiğinden şimdi çok mutluydu. Taşlara belli bir sırayla teker teker dokundu ve yanma hissi hemen kayboldu. VVolfram elfin arabasına beklenti içinde baktıysa da bileklikten hiç tepki almadı. Cüce düşüncelere dalmış bir halde etrafına basa Kayıp Taşın Muhafızları r "'zleri iki genç adamı bulduğunda bilekliğin ısısı fark edilir «irüde yükseldi. "Vav vay vay," diyen cüce bilekliği saklamak için gömleğinin kolunu eski haline getirip gençlerin peşinden gitti. S'fa Tapınağı'nın dışına çivilenmiş cafcaflı tabelâ, Yeni Vinnengael'deki Büyücülük Tapmağı'nda eğitim görmüş Tapınak supları tarafından idare edilen hakiki Şifa Tapınakları'nın mbolleriyle süslüydü. Wolfram kapı eşiğinde serinlemek için yelı nen sözde "Saygıdeğer Büyücü'nün" sahiden de Yeni Vinnengael'de bulunmuş ve büyük Büyücülük Tapınağı'nı görmüş olabileceğini, fakat Manastır'la alâkasının o noktada sona erdiğini tahmin ediyordu. Herif VVolfram'm o güne dek gördüğü en büyük şarlatanlardan biriydi. Sıska ve görünüşte sıradan biri olan büyücü, iki gencin yaklaşmasını dokunaklı bir ilgiyle seyretti. Kendi bulunduğu tarafa geldiklerini anlayınca hemen ayağa fırladı ve gençler ağızlarını açar açmaz üzerlerine çullandı. "Benim adım Elias Kardeş. Olağanüstü hünerli bir şifacıyım." Adam hevesle bir gençten ötekine baktı. "Sorununuz yüksek ateş mi? Öksürük mü? Kalp çarpıntısı mı? Kusma mı? Bu şikâyetlerden her birine çare bulabilirim. Durun nabzınıza bakayım." Adam Jessan'a doğru uzandığında delikanlı sert bir bakışla onu durdurdu. "Yok hasta," dedi Jessan. Bir eliyle Bashae'yi göstererek şunu ekledi, "O alacak iksir." Bashae elften aldığı gümüş arjentlerden ikisini çıkardı. Elias Kardeş iyileştirilmesi için bol bol zaman ve para gerekecek bir hastalığa yakalanmadıklarını görünce fazlasıyla hayal kırıklığına uğramış, ancak pecwaenin elindeki gümüşleri fark edince yeniden canlanmıştı. Büyücü gözlerini paralardan ayırmaksızın müşterilerini büyük bir ciddiyetle yıkık dökük "tapmağa" soktu. Elias Kardeş şifacı olduğunu iddia etmesine karşın yerel kanıya göre bir iksir tüccarıydı. Onun için söylenebilecek en iyi şey kimseyi zehirlememiş olmasıydı. Henüz. VVolfram o yönde ilerledi. Tapınak'm yan duvarına vardığında binanın gölgesinde —gölgesi binanın kendisinden daha sağlam gibiydi —çömeldi ve pencere işlevi gören bir deliğin altına rahatça 53 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN kuruldu. VVolfram artık binanın içinde söylenen her şeyi duyabiliyordu. Pecwaenin değerli taşlardan anladığı kadar iksirlerden de anladığını umuyordu, yoksa pişmiş tavuk gibi yolunması muhtemeldi, i Elias Kardeş en iyi mallarından başlayarak hoşlandığınız kirrıseyi dosdoğru yatağınıza getirmesi garanti olan bir aşk iksiri sundu. Bu açıklama karşısında pecwae kıkırdarken Trevinici alındı. Rüzgârın hangi yönden estiğini gören Elias Kardeş akıllıca davranarak yan çizdi ve gırtlağa girmiş bir oktan tut da karna saplanmış

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir mızrağa kadar savaşta alman her türlü yarayı iz bırakmaksızın iyileştirmesi kesin olan bir merhem önerdi. Bu sunumu daha güzel bir tepki gördü. Trevinici'nin ilgisini çekmişti. Pecwae bu noktada kontrolü ele aldı. "Dur bir koklayayım," dedi Bashae. Bashae merhemi gürültülü bir burun çekişle kokladıktan sonra Jessan'a dönüp Tirniv dilinde dedi ki, "Ayı yağından başka bir şey değil." Dışarıya ayak sesleri ve metale sürtünen metalin gürültü slij. geldi, hemen ardından Jessan'm öfkeden köpüren sesi yükseldi. "Sen hırsızdan başka bir şey değilsin. Kulaklarını kessem hiç de fena olmayacak." r" Sızlanmaya başlayan Elias Kardeş'in çıkardığı seslere bakılırsa adam tehlike çanları çalarcasına sallanan duvara sinmişti. "Yapma, Jessan," dedi Bashae dostuna. "İstediğim bazı iksirlere sahip ve söyleyeceklerimi duymak için kulaklarının kalması gerek." Ardından katiyetle ekledi, "Bence dışarıda beklemelisin." VVolfram yaklaşan ayak seslerini duyunca hemen kalktı ve Tapınak'm yanından ayrıldı. Kafasını çevirip arkasına baktığında ciddi ve kızgın Trevinici delikanlısını gördü. Tapınak'm önünde dikilen Jessan, kraliyet hazinesini korumakla görevli bir muhafız kadar azimli görünüyordu. "VVolfram başı öne eğik vaziyette, sallana sallana geçerken kafası tamamıyla kendi işleriyle meşgulmüşçesine bir görünüm sergiledi. Kavşağa vardığında arkasına baktı ve Trevinici'nin hâlâ Tapınak'in önünde beklediğini gördü. Hızla hareket eden VVolfram bir yabani ot öbeğinin arasına daldı. Uzun, püsküllü otların ve hoş kokulu adaçayının arasında eğilerek iki gencin kasabadan ayrılırken izleyecekleri yolun kenarında beklemeye başladı. .54 Yaklaşık bir saat sonra iki genç adam cücenin beklediği yere klaşmaktaydı; pecvvae dostuyla heyecan içinde sohbet ediyor, ona rahipten satın aldığı çeşitli nesneleri gösteriyordu. "Akıllıca davrandm, Bashae," dedi VVolfram. Otların arasından kalkan cüce, pantolonundaki tozu toprağı ve tohumları silkeledi. "Tamamlanmış ürünü değil de hammaddeyi alarak yani. O herif gerçek bir şifacı değildi." Trevinici delikanlısı lâfa dalan cüceye kötü kötü baktı. "Yürümeye devam et, Bashae," dedi Jessan dostuna. "Şifacı değil miydi?" diye soran Bashae, Wolfram ile konuşmak ivin geri geri yürüyordu. "Niçin yalan söylesin?" "Çünkü bu işte büyük paralar döner," dedi VVolfram, ikilinin peşisıra giderek. "Adam birkaç iksir hazırlıyor, sonra da gün boyu o sahte tabelânın altında oturuyor. İnsanlar ona gidip dertlerini anlatıyorlar. Adam iksiri veriyor, arjentleri alıyor ve kapı eşiğine geri dönüyor." "Peki ya hastalar iyileşmediklerinde ne oluyor?" diye mantıklı bir soru yöneltti Bashae. "Bazen iyileşiyorlar," cevabını verdi VVolfram. Artık gençlerin yanma kadar gelmişti. "Bazen kendi kendilerine düzeliyorlar. Bazen de büyücünün iksirleri şans eseri iş görüyor. Ve bazen hastaları ölüyor. Ama zaten o noktadan sonra geri dönüp onu suçlayamıyorlar." "Ne ninem ne de ben birini iyileştirmek için karşılık bekleriz," diyen Bashae çıplak ayaklarını kullanarak düşünceli bir edayla toprağı eşeledi. "Ninem nasıl Toprak'm kemiklerinde büyü varsa bizimkilerde de şifa olduğunu söylüyor. Toprak bize karşı cömert

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


davrandığına göre biz de başkalarına karşı cömert davranmalıymışız." "Saygıdeğer bir kadın," diye belirtti VVolfram. "Onunla tanışmayı çok isterim." Cüce pecwae ile Trevinici'nin peşine takıldı. 55 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN "Ben de sizinle aynı yoldan gidiyorum. Birlikte yürüyebilir miyiz?" "Yolumuzu nereden biliyorsun, Cüce?" diye hemen cevabı yapıştırdı Jessan. "Sizin yolunuz benim yolum," yanıtını verdi VVolfram. "Tüm yollar benim yolum. Bütün yollar aynıdır—sonunda," diye düşünceli bir tavırla ekledi. Jessan vakur bir sessizliğe büründü. Treviniciler ahiret konusunu günlük sohbetlerde sözü açılamayacak kadar mukaddes saydıklarından yabancılarla tartışmazlardı. Bozkırdaki birbirine paralel iki tekerlek izinden ibaret olan yolda sessizce ilerlediler. O bölgedeki arazi düz ve ıssızdı, güneşin altında kuruyup solmuş uzun, hışırtılı otlarla örtülüydü. Yol Küçük Mavi Nehir'e ulaşana kadar bir kez bile kıvrılmadan dümdüz uzanıyordu. Uzaklardaki bir sıra sakızağacı oradaki bir dere veya gölcüğün varlığını belli etmekteydi. Kuzeydoğuda Çatıkense Dağları görülse bile bunlar o kadar uzaktaydılar ki ufuktaki bir leke gibi görünüyorlardı. Güneş batıya doğru alçalıyordu. Mevsimlerden yaz olduğundan hâlâ rahatça yolculuk edilebilecek aydınlık saatler mevcuttu. Bashae satın aldıklarını VVolfram'a gösterdi: kadın hastalıkları için kuzey diyarlarından elma kabuğu, yaşlıların şişen eklemlenne deva olması için güneyden tüy varağı, elf topraklarından yeşil çay. VVolfram cüceler tarafından kullanılan bazı bitkisel tedavileri açıkladı. Bashae muhteviyata özellikle dikkat ederek anlatılanları ilgiyle dinledi. Konu hakkında söylenebilecek her şey söylendikten sonra VVolfram midilli binicilerinden, yani kıllı hayvanlarının sırtlarında yaşayan ve uzak doğudaki tepeleri mesken tutan halkından bahsetti. VVolfram birçok öykü bilir ve dinleyicilerini kolayca neşelendirebilirdi. Somurtkan bir dinleyici topluluğunu havaya sokmak konusunda sanki özel bir yeteneği vardı. Hayatım cücelerde pek sık rastlanmayan, fakat kendisinin aradan geçen yıllar zarfında elde ettiği cazibesiyle kazanıyordu. Jessan tek kelime etmemesine rağmen anlatılanları dikkatle dinledi. Ne zaman elf savaşçıları veya ork yağmacıları hakkında ilginç bir hikâye anlatılsa duruma bağlı olarak Trevinici ya kafa sallayarak takdirini, ya da kaşlarını çatarak hoşnutsuzluğunu belli etti. Gecenin çökmesine yakın mola verdiler. Jessan bir paket ku5i> Kayıp Taşın Muhafızları geyik eti çıkardı ve VVolfram'dan hoşlandığını göstermek fUtU nunla paylaştı. Bashae de cüceye yediği kurutulmuş meyveıçm kjr tür bitki kökünden ikram etti. VVolfram bu teklifi nareddetti; cüceler otlardan hoşlanmaz, et yemeği her zaman tercih ederlerdi. Yaz mevsiminde gece havası çabucak serinliyordu. Yemeğin dmdan iki genç adam hâlâ sıcak olan toprağa uzandılar ve heuykuya —gençliğin verdiği o tatlı ve basit şuursuzluğa —daldılar VVolfram o şekilde uyuyabildiği günleri hatırlamıyordu bile. O da uzandı, fakat uyanık kalarak Jessan'in derin soluklarını din-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ledi ve Bashae'nin elleri ile ayaklarının rüya gören bir köpeğin uzuvları gibi kıpırdanmasını seyretti. VVolfram iç geçirerek doğruldu. Kolundaki bilekliğe bir kez daha baktı. Yanma hissi geçmişti. Karanlıkta hafifçe parıldayan taşlar, cücenin talimatlara uyduğunun işaretiydi. Yanındaki iki gencin neden bu kadar önemli olduklarına dair VVolfram'ın en ufak bir fikri bile yoktu. Öğrenmek için sabırsızlanıyordu. VVolfram bilekliği ovalayarak ve görevinin kendisine kazandıracağı gümüş arjentlerle ilgili hoş hayaller kurarak yeniden yattı. Jessan uyanıp da yola koyulma vaktinin gelip çattığını duyurduğunda cüce uykunun eşiğindeydi. VVolfram Trevinici savaşçılarının adetlerini unutmuştu—sadece birkaç saatliğine uyumak ve mümkünse yolculuğa geceleyin de devam etmek. Şafağa hâlâ saatler vardı, fakat ortalıkta gölge yapan ağaçlar olmadığından yolcular ayın ve yıldızların ışığı sayesinde çevrelerini rahatça görebiliyorlardı. Üçlü yoldan aşağı ilerlemeyi sürdürdü. VVolfram'ın başka öyküleri de vardı, ancak onları anlatacak havada değildi. Uykusu geldiğinden artık epey huysuz ve somurtkandı, üstelik tam da cazibesini güçlendirmesi gereken bir zamanda. Jessan'm arazi yapışma daha dikkatli baktığını görünce yakında yoldan ayrılarak açık bozkırlara dalacaklarını tahmin etti. Yürümeye başlayalı bir saat olmuştu ki Jessan yolun yanına belli bir düzende yığılmış bir grup taşın önünde durdu. Yol doğuya ve batıya doğru uzanıyordu. Jessan kuzeye baktı. Konuşma işini pecwaeye bıraktı. "Biz buradan sapıyoruz," diye duyurdu Bashae. "Anlattığın öyküler ve elfe karşı bana yardımcı olduğun için teşekkürler." 57 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN Jessan cücenin anlayamadığı bir şeyler mırıldandı. "Size iyi yolculuklar, bayım," diye nazikçe ekledi Bashae. Wolfram bileklikten yayılan hafif bir sıcaklık hissetti, ama zaten böyle bir uyarıya ihtiyacı yoktu. Hangi sebepten olduğunu söyleyemese de bu ikisinin yanında kalması gerektiğini biliyordu. "Teşekkürler," dedi aynı nezaketle. "Yolculuğumu sizinle birlikte sürdürmeyi çok isterim. Ninenle tanışmayı umuyordum," diye pecvvaeye hitaben ekledi. "Anladığım kadarıyla çok bilge bir kadın." Bashae dönüp Jessan'a baktı, Trevinici ise kafasını olumsuz anlamda salladı. Bunu yaparken cüceyi gözünün ucuyla bile süzmemiş, bakışlarını kuzey yönünden ayırmamıştı. "Hayır," dedi. VVolfram ertesi gün izlerini sürerek peşlerinden gidebilirdi, ancak Trevinici halkı tarafından kabul görmesi gerekiyordu ve yaşadıkları yere bir hırsız gibi sinsice yaklaşmayı hiç istemiyordu. Tam nasıl karşı çıkabileceğini düşünüyordu ki pecwae hiç beklenmedik bir şekilde yardımına koştu. ^ I "Onu da yanımızda götürelim," dedi Bashae, Tirniv lisanında, konuşarak. Jessan kafasını yine sağa sola salladı. "Köyümüzdeki hiç kimse daha önce bir cüce görmedi," diye' itiraz etti Bashae. "Amcan Kuzgunvuran bile. YVolfram'ı köye getirdiğimizde nasıl bir heyecan yaratacağımızı düşün. Hem o bizim cücemiz olacak. Başka hiç kimse ona sahip çıkamaz. Ayı Pençesi tüm savaş yadigârlarına rağmen kıskançlıktan çatlayacak. Gerçek, canlı bir cüceye kıyasla saçma sapan bir küçültülmüş kafa nedir ki!" Jessan söylenenler hakkında düşünüp taşınır gibiydi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Özellikle de Parlak Şafak'ı düşün," diye akıllıca bir imada bulundu Bashae. "Kız daha önce bir sürü küçültülmüş kafa görse de bir cüceyle hiç karşılaşmadı." Wolfram söylenenlerin tek kelimesini bile anlamamış gibi yaparak ikiliye boş boş bakıyordu. Parmakla gösterilen bir ucube muamelesi gördüğü için kızması gerektiğini düşündü, fakat o sayede bu iki genç adamın yanında kalabilecekse onlara seve seve iyi bir gösteri sunardı. "Ondan korkmuyorsun, değil mi?" diye sordu Bashae, her açıdan masum bir görünüm sergileyerek. 58 Kayıp Taşın Muhafızları ki hayır," karşılığını veren Jessan, cüceye hor gözlerle ^''öyleyse o da bizimle gelsin," diye üsteledi Bashae. ae içinde bulunduğu durumu son derece zekice idare etartık reddetmeye kalkarsa hep cücelerden korkmakla mlŞı' çaktı Genç adam köşeye kıstırıldığının farkındaydı, ancak SUÇ kaçacağını bilmiyordu. VVolfram pecvvae ile Trevinici arasınki ilişki hakkında çok daha net bir fikir edinmişti. Eğer kişi i nca dümdüz bir yolda ilerleyecek olursa etrafında dönüp daireler çizenlere takılıp düşerdi. "Cüce bizimle gelebilir," dedi Jessan hiç de nazik sayılamayacak bir ses tonuyla. "Bizimle gelebilirsin," diye heyecanla belirten Bashae, VVolfram'a doğru döndü. "Dostumla ben aramızda konuştuk. Ona ninemin seninle tanışmaktan çok memnun olacağını söyledim ve o da bana katıldı." VVolfram kibarca konuşarak her iki genç adama da dostluklarının zevkini ve beraberlerinde köylerine götürmenin büyük onurunu bahşettiklerinden dolayı teşekkür etti. Jessan taş yığınını ayağıyla tekmeleyerek dağıttı ve üçlü yolculuğa devam etti. VVolfram ne kadar gitmeleri gerektiğini merak ediyordu, fakat sinsi bir amaç uğruna bilgi alır gibi gözükmekten korktuğu için bu merakını dile getirmedi. Grup düz bir çizgi üzerinde ilerlemiyordu. Cüce, köye giden yolu daha sonradan tek başına bulamasm diye Trevinici'nin kasten dolambaçlı bir rota izlediğini tahmin etti. İyiden iyiye yorulmaya başlayan VVolfram böyle bir niyeti olmadığına dair genç adamı temin edebilir, fakat öyle yapacak olursa niyetinin aynen o olduğu gibi bir izlenim uyandırabilirdi. VVolfram bu sebeple çenesini kapalı tuttu ve uyanık kalmaya yoğunlaştı. Gece daha da karardı. Sağlarında beliren koca bir kara leke yıldızları örttü. VVolfram havada su kokusu aldı ve lekeyi bir derenin etrafındaki ağaç topluluğu olarak tanımladı. Bashae su tulumunun boşaldığına dair bir şeyler söyledi ve iki genç adam yönlerini o tarafa çevirdi. VVolfram kısa bir süre için bile olsa mola verecekleri fikrinden hoşlanmıştı. Boynuna ve yüzüne soğuk su çarparak kendine geleceğini umuyordu. Ağaç korusuna girdiler. Yapraklarla örtülü dallar aşağıya yoomru 53 MARGARET W E I S ve TRACY HICKMAN ğun gölgeler düşürmekteydi. Attıkları adımlar yavaşladı. Gece avlanan hayvanların seslerini duyuyorlardı. Yukarıdaki bir baykuş öterek orasının kendi bölgesi olduğunu duyurdu. Uzaklardaki başka bir baykuş da onun gibi ses çıkararak belki de karşı çıktığıru

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


belirtti. Çalüardaki bir hışırtının sebebi Bashae'ye göre onlara göz atan bir tilkiydi. VVolfram'ın üzerine basmasına ramak kalan bir köstebek asabiyetle hırıldadı ve cücenin çizmesinin yanından kayarak geçti. Ağaçları arkalarmda bırakarak gölgelerin içinden çıktılar ve durgun bir gölün kıyısına vardılar. Bir geyik sürüsü o sırada su içiyordu. Yeni gelenlerden korkarak beyaz kuyruklarını salladılar ve hızla kaçtılar. Bashae peşlerinden seslenip korkmamalarım söyledi. VVolfram olup bitenleri ilgiyle izliyordu. Pecvvaelerin hayvanlarla iletişim kurabildiklerini hep duyardı, fakat daha önce buna hiç tanık olmamıştı. Yine de geyikler pek hnmış gözükmediler. VVolfram hayvanların ağaçların arasında koşuşturduklarım duyabiliyordu. i ? Bashae gülümseyerek omuz silkti. "Bana inanmadılar. İkinizin üzerinde de geyik postu var. Onları suçlayamam." VVolfram da onları suçlayamazdı. Göl kenarına kadar gitti ve ellerinde su toplayıp içti. Serin suda toprak tadı vardı. Cüce güzünü de yıkadı. "Şuradaki garip ışık da nedir?" diye sert bir sesle sordu Jessan. VVolfram gözlerine kaçan suyu ovuşturarak çıkardıktan sonra dönüp baktı ve karanlık gölün yıldız ışıklanyla bezeli yüzeyinde gümüşi bir parıltı saptadı. Aynı ışığı daha önce de fark etmiş, fakat üzerinde fazla kafa yormamıştı. "Ay," dedi esneyerek. "Ayın yansıması." "Ay bir saat önce battı," dedi Jessan. VVolfram hemen canlandı. Hızla ayağa kalkıp bakışlarını ister istemez gökyüzüne çevirdi. "Haklısın." Cüce ışıltılı göl yüzeyini tekrar inceledi. Gümüşi leke kıyıdan yaklaşık üç buçuk metre açıktaydı ve dikkatli bakıldığında yukarıdan gelen ay ışığının bir yansıması olmadığı rahatça anlaşılabiliyordu. Gümüşi ışık gölde bir yağ birikintisi gibi yüzüyor, suyun hareketiyle birlikte yükselip alçalıyordu. Korkan geyiklerin yüzeyde yarattığı dalgalar gümüş lekesini dağıtmadığı gibi siyah ve gri dalgacıklara da ayırmamıştı. Parlak 60 Kayıp Taşın Muhafızları İmadan duruyor, suya düşmüş ipek bir eşarp gibi dalgacık bozu ^ kahyordu. VVolfram'ın eli bilekliğine kaydı. lan" Vaycanma," dedi huşu içinde. 'dip ne olduğuna bakalım," diye heyecanla bağırdı Bashae. cwae elindeki su tulumunu bir kenara atıp gölün içinde üç î muş ve Jessan da onun peşine düşmüştü ki cüce genç adaman nVaPtlklarım fark ettİ" VVolfram hemen suya atladı. Pecwaenin incecik kolunu bir eliyle, Jessan'ın bileğini de ötekiyle yakaladı. Tessan kolunu öfkeyle kurtardı ve cüceye dik dik baktı. Treviiciler yabancıların kendilerine dokunmalarından hiç hoşlanmazlardı. Ancak konuşmakla kaybedilecek vakit olmadığından Jessan sessiz kalmıştı. Genç adam durmuştu ve VVolfram'in da tek istediği buydu. "Yaklaşmayın," diye uyarıda bulundu cüce. "Işığın ne olduğunu biliyorum. Ondan uzak durun." "Nedir o?" diye soran Bashae kocaman açılmış gözlerle ışığa bakıyordu. Jessan cüceye çatık kaşlarla bakmayı sürdürmesine karşın inciklerine kadar gelen suda ilerlemeyi kesti. Tabiatı gereği ihtiyatlı ve sakıngan olan genç adam, en azından VVolfram'in söyleyecekle-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rine kulak verecekti. "O bir Geçit," diye açıkladı VVolfram. "Büyülü Geçit'lerden biri." Parmağıyla ışığı işaret etti. "İçine girerseniz nerede dışarı çıkacağınızı bilmeye imkân yok. Belki güzel bir yere, belki siz daha tek kelime edemeden delik deşik edileceğiniz bir elf savaş kampına, belki de kaynayan bir sıcak çamur birikintisinin ortasına çıkarsınız. Geçit denen şeyin ne olduğunu biliyorsunuz, değil mi?" diye sordu VVolfram. "Amcam onlardan bahsetmişti," diye soğukkanlılıkla yanıtladı Jessan. "Dünyanın bu bölümünde onlardan hiç olmadığım söylemişti. En yakın Geçit Karnu'daymış." Jessan'a göre amcasının bu iddiası konuya noktayı koyuyordu. Adı Kuzgungagası mı ne olan amcası bu civarda hiç Geçit olmadığını söylemişti, o yüzden elbette ki Geçit falan olamazdı. "Bilinen en yakın Geçit Karnu'da," diyen VVolfram baştaki sözcüğü özellikle vurguladı. "Çok sayıda bilinmeyen Geçit mevcut— Eski Vinnengael'deki dört Büyük Geçit, kenti dümdüz eden patladı MARGARET WEİS ve TRACY HiCKMAN mada parçalandığında çok sayıda asi Geçit oluştu. Herhalde bu dal onlardan biri." Cüce Bashae'yi de beraberinde çekerek gölden çıktı. I Jessan koyu kahverengi kaşlarını çattı. Genç adam henüz su-1 dan çıkmamıştı. "Dediğin doğruysa ve bu da büyülü Geçitler'denl biriyse niçin yeri daha önce saptanmadı?" "Sebebini biliyorum!" diye haykırdı Bashae. Pecwae karaya! çıktığında bir köpek gibi silkelendi. "Çünkü hiç kimse bu göle gecdB vakti gelmedi. Güneş tepedeyken ışığı seçemezsin." VVolfram bunun doğru olduğunu düşündü. Göl yoldan epey uzaktaydı. Yolcular Geçit'in varlığından haberdar olamazlardı.» Gündüz vakti birilerinin yolu kazara göle düşecek olsa Geçit'inJ acayip ışığı su yüzeyinde dans eden güneş ışınlarının arasında! ayırt edilemezdi. Güneş battığında bile dikkatsiz bir gözlemci tıpkıj VVolfram gibi onu ayın yansıması sanırdı. "Uzaklaş oradan, delikanlı," dedi cüce. Jessan suyun içinde kalarak solgun, titrek ışığa baktı. "Sence I içine girsem beni nereye götürür?" "Kim bilir? Buna belki tanrılar bile cevap veremezler," diyen I VVolfram genç adamın böyle bir deneyim yaşamayı istemesi dûru-fl munda nasıl bir tepki vermesi gerektiğini düşündü. Bu iki genç onun gözetiminde olmadığı için cücenin onlara! karşı bir yükümlülüğü yoktu. Bir Geçit'e girmek istiyorlarsa bul onları ilgilendirirdi. Nasılsa VVolfram anayola kendi başına döne-» bilirdi. Keşişlerin bulmasını istedikleri şeyi bulduğu belliydi. Tek yapması gereken Geçit'in konumunu kaydedip rapor vermekti.! Yine de pecvvaenin kolunu sıkı sıkıya tutmayı sürdürdü. "Belki derenin dibine gidiyordur," dedi cüce. "Belki de dün-1 yanın öbür ucuna. Dosdoğru tanrılara da çıkabilir. Bir Geçit'e ilki girişinde yönünü epeyce şaşırabilirsin. Yukarı ve aşağı kavramla-1 rını kaybedeceğin gibi nerenin kuzeyin, nerenin güney olduğunu i da bilemezsin. Kafan kolayca karışabilir." Ansızın aklına bir fikir geldi. "Halkına haber götür. Nereye I çıktığını öğrenmek üzere bir savaşçı grubu — " Geçit'in ışığı bir anda eskisinden çok daha büyük bir güçle parlamaya başladı. Geçidin bulunduğu yerden belli belirsiz bazı i sesler geliyordu; bunlar yere vuran toynakların gürültüsü olabile-1 ceği gibi hızla çarpan bir kalbin sesi de olabilirdi. VVolfram nefesini tuttu ve Bashae'yi de sürükleyerek sudan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


62 Kayıp Taşın Muhafızları Pecwae bu ani harekete hiç itiraz etmedi. Neyse ki minik uzak a? ? gagjam bir kendini koruma içgüdüsüne sahiptirler. ^6CV"T ssan uzaklaş oradan!" diye dostuna seslendi Bashae. Toynak sesleri giderek arttı. Şaşıran ve kaygılanan Jessan göl doğru yavaşça gerilese de bakışlarını parlak ışıktan ayırAt ile binicisi Geçit'ten fırlayarak etraflarına köpüklü sular saçnl r Burun delikleri titreyen at dörtnala koşmaktaydı. Hayvan eksindeki ve kafasındaki suları silkelerken bir yandan da ön toyklarıyla göj dibinde basacak yer arıyordu. Binici, Geçit'in ışığında gümüş zırhı parıl parıl parlayan bir şövalyeydi. Hünerli bir binici olduğu anlaşılan adam atının boynuna doğru eğilerek hayvanı ilerlemeye teşvik etti. Ayakları nihayet dibe değen at, gölün siyah yüzeyinde koca koca beyaz dalgalar yarattı. Sudan çıkmakta olan adamın ve atın akıl almaz görüntüsü karşısında geri geri giden Jessan neredeyse düşüyordu. Çılgına dönmüş küheylânm onu ezmesine ramak kalmıştı, fakat iyi eğitimli at yolu üzerindeki insanı sezdi ve üzerinden atladı. "Bir tanrı!" diye huşu içinde mırıldandı Bashae. Eli VVolfram'in ellerini öyle sıkı tutuyordu ki cüce yüzünü ekşitti. Hayretler içindeki VVolfram ilk başta pecvvaenin haklı olduğunu sandı, fakat şövalyenin zırhı cüceye tanıdık geliyordu. İlk şoku atlattıktan sonra aceleyle kuru toprağa çıkan atın binicisine daha yakmdan baktı. "Hayır," dedi VVolfram alçak sesle. "Ama yaklaştın. O bir Hâkimiyet Efendisi." Şövalye küheylânı durdurdu. Adam dönüp Geçit'e baktı. Jessan ıslak zırhı yıldız ışığı altında balık pulları gibi ışıldayan şövalyeyi fal taşı gibi gözlerle süzüyordu. Şövalye siperliğini kaldırdı. "Neredeyim?" diye seslenirken sesinde ivedi bir ton mevcuttu. Adam etrafına bakmarak ağaçları, gölü, uçsuz bucaksız gökyüzünü ve bomboş bozkırları gördü, ardından Jessan'a doğru döndü. "Burası neresi?" diye daha da ivedi bir sesle sorusunu yineledi. Jessan cevap veremedi. Gözünü dikip bakmaktan başka hiçbir Şey yapamıyordu. 63 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKM AN "Lanet-" "Nerede olduğunuzu ben söyleyeyim, Sör Şövalye," diven Wolfram ağaçların gölgesinden çıktı. "Dunkarga'nm kuzeyindeki Trevinici topraklarmdasınız." "Dunkarga," diye tekrarladı şövalye. Wolfram yıldızların ve Geçit'in solgun ışığında şövalyenin yüzünü pek seçemese bile zırhlı omuzların çöküşüne bakarak adamın beklediği yanıtın bu olmadığını anladı. VVolfram parmağıyla gösterdi. "Başkent Dunkar bin kilometre kadar güneyde." "Dunkarga," dedi şövalye bir kez daha. Sesi, sanki atından düşmemek için son gücünü harcıyormuş gibi bitkin çıkmaktaydı. "Umduğum ve dua ettiğim gibi Vinnengael değil." Adam kafasını iki yana salladı, sonra da Geçit'e baktı. Oradaki herkes başka bir atın yaklaşan toynak seslerini duyabiliyordu. "Pekâlâ. Cesur

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Fotheral'ım çok yoruldu. Daha fazla gidemez. Ben de öyle. Burada kalıp direnmeliyim." Şövalye atından inip kılıcını çekti, ardından kısa bir komutla atı ağaçların arasına yolladı. Arkasına bakıp sert bir sesle şunları söyledi, "Şu gençleri alıp kaç, Cüce. Peşimden gelen şey ölümünüz demektir." "Ne. . . nedir o?" diye soran Wolfram kendini rüyada gibi hissediyordu. "Bir Vrykyl, Boşluk'un bir yaratığı," yanıtını verdi şövalye. "Lânetli ve güçlü." Adam ciddi gözlerle Geçit'e baktı. "İki hafta önce onunla dövüştüm. Onu öldürdüğümü sandım, ama kahrolası şey kendini iyileştirmeyi başardı. O zamandan beri peşimde. Bulduğum asi geçidin beni Yeni Vinnengael'e getireceğini ummuştum." Adam hafifçe gülümseyerek omuz silkti. "Tanrılar o kadar çok duama yanıt verdiler ki buna aldırış etmemelerine kızmamak lâzım." Wolfram artık şövalyenin ne dediğine dikkat etmiyordu. Çoktan ağaçların arasına doğru koşmaya başlamıştı bile. Yalnızca bir Hâkimiyet Efendisi'yle dövüşmeye cüret etmekle kalmayan, aynı zamanda onu kaçırtmayı da başaran bir Boşluk yaratığı hakikaten de çok güçlü olmalıydı. VVolfram sıcak mı sıcak bir yaz gününde fırtmanm yaklaştığını sezer gibi gelen tehlikeyi hissediyordu ve £>4 Kayıp Taşın Muhafızları ak g'M bir niyeti yoktu. Bashae de onun hemen yanın^ "A le et, delikanlı!" diye kafasını çevirip Jessan'a seslendi lfram. "Şövalye haklı. Buradan gitmemiz gerek!" san gururla kafasını kaldırınca cüce onun ne diyeceğini daha sözler ağzından çıkmadan bildi. "Tehlike karşısında kaçacağımı sanıyorsan yanılıyorsun. Haldan hiç kimse düşmandan kaçmamıştır," diye belirtti Jessan. n likanlı bıçağını-taşıdığı tek silâhı - çekerek şövalyenin yanında konuşlandı. Şövalye ne gülümsedi, ne kızdı, ne de VVolfram'ın yapacağı gibi onu budalalığı yüzünden payladı. Toynak sesleri yaklaşmaya devam ederken Geçit'in gümüşi ışığı bulutlar tarafından örtülen ay gibi sönmeye başlamıştı. "Öneriniz için teşekkürler, bayım," dedi şövalye. "Adım Gustav. Ben bir Vinnengael lorduyum. Gördüğünüz gibi silâhtarım yok. İsterseniz bana öyle bir görevde yardım edebilirsiniz." Adam kılıcıyla bir yeri işaret etti. VVolfram şövalyenin sol kolunu kıpırtısız tuttuğunu, onu hiç kullanmadığını gördü. "Gidip atımın yanında kalın. Kaçmasına engel olun. Ayrıca kılıcımı düşürme ihtimaline karşılık bana başka bir silâh getirmeye hazırlanın." Jessan bıçağını sıkıca tuttu ve VVolfram bir an için genç adamın şövalyeye karşı çıkıp yerini koruyacağını sandı. Fakat Jessan sınırlamalarının farkındaydı. Bir Trevinici savaşçısının yeğeni olarak itaat etmeye ve emir almaya alışkındı. Şövalye kendisinden yaşlıydı ve komuta onun elindeydi. Jessan'a karşı saygılı davranmış ve ona onurlu bir şekilde yerine getirebileceği bir görev vermişti. "Adım Jessan, Pençeleyen Ayı'nın oğluyum. Sizi hayal kırıklığına uğratmayacağım, efendim," karşılığım verdi Jessan. Delikanlı şövalyeye onur bahşederek Tirniv dilinde konuşmuşsa da o esnada yaptığını fark edemeyecek kadar meşguldü. Yaşlı adam kafa sallamakla yetindi ve rakibiyle yüzleşmek üzere diğer tarafa döndü.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Jessan ağaçların arasında duran ata doğru koştu. Hayvan kaçıp gitmeyi ima edecek en ufak bir harekette bile bulunmamıştı. Diğer tüm cüceler gibi atlardan iyi anlayan VVolfram, onun gökyüzü çökse bile efendisinin dediği yerden ayrılmayacak çok iyi bir küheylân olduğunu hemen anladı. Anlaşılan şu şövalye epey kıvrak zekâlıy65 MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN di ve içinde bulunduğu kötü durumda bile gururlu delikanlının halinden anlıyordu. Bashae asılarak kolunu cücenin elinden kurtardı ve atın yanına gitti. Hayvanın boynunu hayranlıkla okşayarak onunla alçak sesle konuştu. Atın alışık olduğu Yaşlıdilini kullanarak suya ihtiyacı olup olmadığını sordu. Görüşüne bakılırsa at söylenenleri duymuş ve anlamıştı, zira yelesini salladı. Yine de dikkatini efendisinden ayırmayarak gergin ve koşmaya hazır bir halde her an çağrılmayı bekliyordu. Jessan eyerden bir savaş baltası çıkardı ve onu eklem yerleri bembeyaz kesilecek kadar sıkı tutarak yarandaki at gibi beklemeye başladı. Kararan çamurlu sular şapırdayıp çalkalanmaya başladı. Neredeyse elle tutulur bir hal alan kötülük hissi tüm sesleri boğuyordu. Wolfram kendi kalbinin çarpışmdan başka bir şey duyamamaktaydı. "Demek bir Vrykyl. Buradan çekip gitmeliyim," dedi VVolfram kendi kendine. Soluk soluğa ve terden sırılsıklam bir halde bakışlarını çalkantılı sulardan ayırdı. "Bu benim savaşım değil." Bir adım geri çekildi. "Bu gençler beni ilgilendirmez. Tanrılar yanında olsun, o şövalye de öyle." Bir adım daha geriledi. "Yapmak için geldiğim şeyi yaptım, aradığımı buldum. Sıradaki görevim bunu anlatacak kadar uzun yaşamak. Şövalye bana kaçmamı bizzat söyledi ve ben de ona tüm kalbimle katılıyorum." Sebep belki kader, belki de tanrılardı. Belki cücenin kendi kararsızlığı, belki de kolundaki bileklikti. Belki de sadece çalışkan bir köstebek. Dönüp kaçmaya hazırlanan cüce geriye doğru attığı üçüncü adımla birlikte çizmesinin yumuşak topraktaki küçük bir çukura battığını hissetti. Hayretle bağırarak yere düştü ve bileğini burktu. Karanlık sular çalkalanıp köpürdü. Geçit'ten siyah bir atın sırtındaki siyah zırhlı bir binici fırladı. Geçit'in acayip ışığı ne atın ıslak tüylerini, ne de siyah zırhı ışıldattı. Sanki ışık her ikisine de dokunmuyor gibiydi. Kötülük adeta tüm ışığı emiyordu. Yıldızlar kayboldu ve karanlık mutlak hale gelerek rüzgârı dindirdi, ciğerlerdeki havayı boşalttı. Atın ve binicisinin karanlığı ışığı yutarken Geçit'in parıltısı söndü, solgun ve titrek bir hal aldı. Vrykylin üzerindeki zırh, onu döven Boşluk kadar siyahtı. Omuzları ve dirsekleri süsleyen keskin dikenlere sahip zırh ne kı66 Kayp Taşın Muhafızları ne de sopalara geçit vermez gibiydi, açlara ^a önce Vrykyller —Boşluk'un hortlak şövalyeleri—ile f neler duymasına karşın anlatılanlara asla inanmamıştı. ilgili . A inandığından pek emin değildi. Kâbus gördüğünü ve kısa ^im ra o anki korkusuna kahkahalarla güleceğini düşünmeyi süre sonra w

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Suyun içinde deli gibi çırpınan at dosdoğru gümüş şövalyenin •ne yürüdü. Lord Gustav siperliğini indirip kıyıda hasmını . I JJ Biniciden dalgalar halinde Boşluk büyüsü yayılmaktaydı. K «koca ağaçlar bile vahşi bir fırtınaya tutulmuş başak sapları gibi eğilip bükülüyor gibiydi. ' Yarı yarıya kör olan, tamamıyla dehşete düşen Wolfram yere e&ilmiş, Vrykylin kendisini görmemesi için dua ediyordu. Şövalyenin atı kişnedi, ayaklarını yere vurdu. Bashae sızlanırken Jessan korkuyla nefesini tuttu. Çeliğin çeliğe çarptığını duyan cüce kafasını kaldıracak cesareti kendinde buldu. Vrykyl sol kolunu kullanamayan şövalyenin kalkansız ve atsız olduğunu gördü. Artık onu haklayabileceğim düşünerek kılıcını kınına soktu ve eline devasa bir topuz aldı. Topuzu doğaüstü bir güçle savurmaya başladı. Topuz havayı yararken yüzlerce aç çekirgeninkini andıran iğrenç bir ses çıkarıyordu. Vrykyl şövalyenin zırhını parçalayacak bir darbe vurma peşindeydi. Hâkimiyet Efendisi darbeden ve büyüden ölmese bile saldırı onu sersemletecek, yaralayacak ve ikinci bir vuruşa karşı savunmasız bırakacaktı. Gustav kılıcı kalkmış vaziyette yerini sakince korudu. Vrykyl şövalyenin üzerine dümdüz hücuma kalkarak topuzunu amansız bir kesme hareketiyle savurdu. Gustav kılını kıpırdatmadı. Wolfram şövalyenin öylece dikilerek öleceğini sanıyor, bu durumun onları ne hale düşüreceğini merak ediyordu. Gustav Vinnengael dilinde iki sözcük bağırdı. "Acıtatlı hatıralar," diye seslendi yaşlı adam. Zırh ve kılıç gümüşi mavi bir ışıkla parladı. Gustav kendini korumak için kılıcını savururken kutsal silâhın büyüsü, Boşluk'un lânetli büyüsünü bertaraf etti. Kıvılcımlar uçuştu, darbenin yaratığı şok havayı titretti. Gustav'ın kılıcı Vrykylin bileğini keserek elini kolundan ayırdı. Vrykylin silâhı ve onu tutan zırhlı eldiven yere düştü. i>JMARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN Gustav sersemlemiş halde geriye doğru sendeledi. Elindeki kılıç neredeyse kaldırılamayacak kadar ağırlaşmış gibiydi. Vrykylin düşeceğini umarak başını kaldırdı ve rakibine baktı. O korkunç darbe herhangi bir faniyi rahatlıkla durdurabüirdi. Vrykyl silâhını kaybettiği için bir anlığına şaşırmış, fakat bu durum yaratığın saldırısına engel olmamıştı. Vrykyl atını dizginleyerek döndürdü ve hayvanı dosdoğru şövalyenin üzerine sürdü. Hepimiz öldük, diye düşündü VVolfram. Vrykyl onu katledecek ve sonra da bizi öldürecek. Cüce yakınındaki gençlere bir göz attı. Jessan farkında olmaksızın şövalyenin atının dizginlerini tutuyor ve heyecandan parıldayan fal taşı gibi gözlerle dövüşü seyrediyordu. Korkudan tir tir titreyen Bashae ise atın karnının altına sinmiş halde olup bitenlere bakıyordu. VVolfram dilini dişlerinin arkasına vurarak bir ses çıkardı—vızıltı ile tıkırtı arası bir ses. Elini ağzına götürerek sesi güçlendirdi— ses artık cücelerin atbelâsı sineği dedikleri bir böcek sürüsünün vızıltısını andırıyordu. Vızıltı, o rahatsız edici böceklerin saldırıya geçmeden hemen önce çıkardıkları sesin taklidiydi. Şövalyenin atı aldığı tüm eğirtme rağmen korkuyla kişnedi, kafasını salladı ve atları acıdan deliye döndürebilen, kaçmak için uçurumlardan aşağı atlamalarına bile sebep olabilen böceklerin yerini saptamak için gözlerini sağa sola çevirdi. Panik olmuş küheylânı kontrol altında tutmaya çalışan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Jessan ile Bashae'ye bir anda dünya kadar iş çıkmıştı. VVolfram Vrykylin atının Boşluk'tan gelen kâbus gibi bir yaratık değil de etten kemikten oluşan fani bir hayvan olması için Kurt'a dualar ediyordu. Duaları kabul gördü. Vrykylin atı da kulaklarını dikti. Gözlerini deli gibi yuvarlıyordu. At dimdik şaha kalkarak ön ayaklarını panik içinde savurdu. Vrykyl yaratığı yatıştırmak için uğraştıysa da başaramadı. At çırpınıp duruyordu. Vrykyl eyerden düşerek sırtüstü yere çarptı. İçinde bulunduğu tehlikeyi anlayan yaratık hemen ayağa kalkmaya çalıştı. Kalın bir zırhla kaplı olduğundan ve bir elini kaybettiğinden kolayca ya da hızla hareket edemiyordu, o yüzden sırtüstü düşen bir kaplumbağa gibi yerde bocalamaktaydı. Gustav bu fırsattan istifade etti. Kılıcını tutarak koşup Vrykylin yanıbaşında durdu. Yaratık kendini kurtarmak için son bir &g Kayıp Taşın Muhafızları •risimde bulundu ve sağlam eliyle şövalyenin bacağını yakStav yine Vinnengael dilinde bağırdı. "Adela'run aşkı," diye haykırdı ve mavi ışıklar saçan kılıcım Vrvkylin göğsünün tam ortasına sapladı. Müthiş bir çatırtıyla parçalanan kılıcın mavi ışığı titreşti ve rtnrneye başladı. Haykıran Vrykylin çıkardığı korkunç ses acıdan S k öfkeden kaynaklanıyordu. Mukaddes ışık onun bomboş kanlığını doldurarak yaratığın varlığını sürdürmesini sağlayan Boşluk büyüsünün gücünü sona erdirdi. Öfke dolu tiz bir feryat şeklinde çıkan haykırışla beraber Vrykylin büyüsü kayboluyordu. VVolfram dişlerini sıkarak elleriyle kulaklarını örttü. Gözlerini korkuyla sıkıca kapamadan önce gördüğü son şey azalan mavi ışıkta zırhı parlayan şövalyenin, yenik düşmüş rakibinin yanma yığılıp kalmasıydı. CŞ)

VVolfram hâlâ yaşadığına hayret ederek gözlerini yavaşça açtı. Geçit henüz durulmamış suyun yüzeyine parlak bir ışık saçıyordu. Bashae şövalyenin atının boynunu okşayarak ve teskin edici sözler söyleyerek hayvanı yatıştırdı. Görevini unutmamış olan Jessan hemen yerdeki şövalyenin yardımına koştu. VVolfram homurdanarak ve acıyla yüzünü ekşiterek ayağa kalktı. Ayak bileği kırılmamış ancak fena burkulmuştu. Kaçıp gitmek artık söz konusu değildi. İstese de istemese de en azından bileği iyileşene kadar gençlerin yanında kalması gerekiyordu. Tabi Vrykylin atı hâlâ o civardaysa ona binebilir ve haberleri ilgili kişilere iletip ödülünü alabilirdi. Ata bakmdığmda hayvanın uzaklarda yere çarpan toynaklarını duydu. Bu fikri de suya düşmüştü. VVolfram topallayarak yerd,e yatan şövalyenin ve ölmüş hasmının orada dikilen Jessan'm yarana gitti. Şövalyenin kılıcının kabzası — geriye bir tek o kalmıştı—siyah göğüs zırhının üzerinde yatıyordu. Vrykylin zırhı çatlayıp ikiye bölünmüşse de çevrede kan lekesi yoktu. "Şövalye bir savaş yadigârı isteyecektir," dedi Jessan. "Ölecek olursa yadigârla birlikte gömeriz." Jessan elinde hâlâ şövalyenin savaş baltasını tutmaktaydı. Dehşete kapılan VVolfram onu durduramadan önce Jessan baltayı kaldırdı ve hızlı bir darbeyle Vrykylin miğferli kafasını zırhla

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kaplı gövdesinden ayırdı. Paniğe kapılan VVolfram donup kalmış bir halde Vrykylin ayağa fırlamasını ve Jessan'm gırtlağına yapışmasını, Boşluk büyüsünün siyah zırhtan fırlayıp ruhlarını çalmasını bekledi. Miğfer çimenlerin arasında yuvarlandı. VVolfram işte o zaman neden hiç kan olmadığını gördü. Zırhın içinde vücut yoktu. Jessan daha yakından bakmak için çömeldi. "Garlnik!" diye J-o Kayıp Taşın Muhafızları A- Tirniv dilinde. "Nerede... nerede o?" s0vdu haksız da sayılmazdı. Vrykylden geriye bir avuç gri, »ıfSfan başka bir şey kalmamıştı. y -rüntü VVolfram'ı iğrenç bir cesedin yapabileceğinden çok ldu ve dudaklarını kaplayan bıyığı karıncalandı. Boşluk üşünün kokusu o kadar ağırdı ki kusacak gibi oluyordu. I korkuttu. Cücenin kolları ve ensesindeki tüyler diken dikeı ^ Ovsa Jessan bundan hiç etkilenmemişti. Treviniciler çok yalı im düşünüş tarzına sahiptirler. Görebildiklerine, hissedebildikle• e dokunabildiklerine inanırlar. Doğadaki bazı şeylerin açıklamayacağını bilirler. Kuşları havada ve insanları yerde tutan neHir? Kimse bunu bilmez. Bu durum kuşun umurunda mıdır? Hiç de değil. Aynı şekilde Treviniciler'i de ilgilendirmez. İşte büyüye de bu gözle bakar ve onlarla bir alâkası olmadığı sürece büyüye karşı ne hayret, ne de ilgi duyarlar. Jessan cesedi bulmak amacıyla emekleme pozisyonu alarak boş siyah zırhın içine bakü. "Nereye gitti bu?" Sesi zırhın içinde yankılandı. Verdiği nefesi yapışkan tozu havalandırarak küçük bulutlar halinde havaya uçurdu. Wolfram korkudan kaynaklanan bir gülme krizine kapılmak üzere olduğunu hissetti. Bir kere başladı mı bir daha duramayacağını bildiğinden kendini güçlükle kontrol altına aldı. Dili şişmiş gibiydi ve ağzı hepten kurumuştu. "Hiçbir şeye dokunma, evlât." Cüce elini genç adamın koluna koydu. Jessan ona kızgm, mağrur bir bakış attı ve VVolfram hafifçe titreyen elini hemen geri çekti. "O Boşluk'tan gelen bir yaratık," diye çaresizce açıklamaya çalıştı VVolfram. "Kötülükten doğan bir şey. En iyisi fazla yakından bakmamak, fazla da soru sormamak." Jessan kara gözlerindeki suçlayıcı bir ifadeyle cüceye ters ters baktı. "Pöh! Çok ödlekmişsin. Kaçmaya kalktın. Seni gördüm." "Akim başında olsa sen de aynını yapardın," karşılığını verdi VVolfram. "Ayrıca hâlâ hayatta olmanı bana borçlusun, genç savaşçı. Ama teşekküre hiç gerek yok!" VVolfram incinmiş bileğine fazla yüklenmeden topallayarak da olsa siyah zırhtan mümkün mertebe uzaklaştı. "Artık şövalyeyle ügilenmelisin," dedi başını çevirip. "Seni silâhtarı yaptı." 71 MARGARET VVEİS ve TRACY H İ C K M A N "Doğru." Jessan siyah zırhı dürtmeyi kesti —bu da VVolfram'j epey rahatlattı. Jessan diz çökerek adamın miğferini çıkarmanın bir yolunu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


aradı. Elleriyle siperliği yoklayarak kaldırmayı umdu, fakat siperlik yapışmış gibiydi. Açıkta herhangi bir sürgü, toka, yahut deri kayış yoktu. "Bu şey nasıl çıkartılır?" diye çaresizce sordu Jessan. Şövalyenin zarif zırhına huşu içinde bakarak tilki kafası şeklindeki parlak miğfere hürmetle dokundu. Jessan cesedin ortadan kaybolmasından azıcık bile olsa etkilenmemişti, fakat Hâkimiyet Efendisi'nin güzel zırhı genç savaşçıyı ağlattı ağlatacaktı. "Böylesini hiç görmemiştim," diye ekledi hayret içinde. "Kuzgun Amca'mn zırhı bile bu kadar güzel değil." VVolfram kendince fikirlere sahipti. Herhalde Kuzgun Amca miğferini aynı zamanda güveç kabı olarak da kullanıyordu. "O zırhın sırrını öğrenemezsin," diye genç adamı uyardı VVolfram. "O bir Hâkimiyet Efendisi. Onlara büyülü zırhlarını tanrılar verirler." "Peki öyleyse neden yaralandı?" diye bilmek isteyen Jessan'in duyguları incinmiş gibiydi. "Tanrıların onu koruması gerekirdi." "O tür bir kötülüğe karşı değil," diyen VVolfram tedirgin bakışlarını boş siyah zırha çevirdi. "Daha önce de söylediğim gibi o bir Vrykyl, Boşluk'un bir yaratığı. Yine de sözlerin mantıklı. O şeyin şövalyeye vurduğunu görmedim. Yalmzca bayılmış olabilir." "Bashae!" Jessan otoriter bir sesle yol arkadaşını yanma çağırdı. "Atı bırak. O kendi başının çaresine bakabilir. Buraya gelip şövalyenin nesi olduğunu anlamaya çalış." "At efendisi için üzülüyor," diye rapor veren Bashae, ihtiyatlı bir huşu içinde gruba yaklaştı. "At bana yolculuklarından bahsetti. Efendisinin yaklaşık iki hafta önce saldırıya uğradığım söyledi. Efendisi onunla dövüşmüş ve öldürdüğünü sanmış. Ama o şey ölmemiş. O zamandan beri izlerini sürüyormuş. Onu göremeseler de hem at hem de efendisi yaratığın kötülük dolu varlığını peşlerinde hissetmişler. Vrykylin ilk saldırısında efendisi yaralanmış. O günden sonra giderek zayıf düşmüş ve şu son birkaç gündür ağzına tek lokma koymamış." "Tuhaf," diyen VVolfram kaşlarını çatıp çenesini sıvazladı. "Vrykyl bu şövalyeyi niçin takip ediyordu ki? Boşluk yaratıkları ya Kayıp Taşın Muhafızları h deflerini öldürürler ve çekip giderler. Bu çok garip." gen kolunu sıvazladı. Bileklik iyice ısınmışta. CÜCe h şövalyenin yanma diz çöktü. Uzanarak elini göğüs zır^aS • e koydu. Temasıyla birlikte zırh sıvı gümüşü andıran hUlin uldı^ashae dehşet içinde cıyakladı ve geri kaçarak atın arbİr ^ saklandı. Jessan soluğunu tuttu. Hiçbir şeyden tınmaz gibi kaSünen Trevinici nihayet bir şeyden etkilenmişti. 8ör 7 rh gövaiyenin bedeni üzerinde akıp kayboldu ve onu basit A ümlü, tozlu yollarm kirini taşıyan bir pantolon ve bol bir 8 lekle bıraktı. Şövalye bu haliyle sıradan bir yolcu gibiydi. "Sana zırhın büyülü olduğunu söylemiştim," dedi VVolfram , nmlşçasma. Biraz yaklaşarak şövalyenin yüzünü inceledi. "Vay canına. Adının Lord Gustav olduğunu söylemişti. O sırada bu adı hatırlayamamıştım. Vrykylin kovaladığı kişi Yellozoğlu Şövalye'ymiş. Acaba diyorum. . ." Cüce yerde yatan şövalyeye bakarken düşünüp taşınıyor, kendisi için kârlı sonuçlanabilecek yeni olasılıkları değerlendiriyordu. "Buna ne sebep oldu?" diye soran Jessan, şövalyeyi ihtiyatla süzmekteydi. VVolfram etrafına bakırup pecwaenin yerini saptadı. Küçük adam hâlâ atın arkasında saklanıyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Buraya gel, Bashae," diye seslenen cüce ona el salladı. "Büyüyü bozan senin nazik dokunuşundu. Bak bakalım şövalyenin nesi olduğunu anlayabilecek misin. Gel haydi." Tekrar gelmesini işaret etti. "Burada sana zarar verecek bir şey yok." Kendi sözlerine karşın cücenin gözleri yeniden siyah zırha doğru kaydı. Gustav'in onu öldürdüğünü sanması, sonra da o şeyin iyileşip tekrar peşine düşmesi ile ilgili hikâyeden hiç hoşlanmamıştı. Gerçi, diye hatırlattı VVolfram kendi kendine, bu bilgiyi bir attan öğrendik! VVolfram tüm cüceler gibi atları çok severdi, fakat hayvanın olaylara bakış açısına pek güvenmiyordu. "Bu adam çok yaşlı," diye belirten Jessan şövalyenin kırışık dolu yüzünü, ak düşmüş saçı ile sakalını inceledi. "Pecwae Nine kadar yaşlı. Yine de bir savaşçı." Jessan şaşırmakta haksız sayılmazdı. Çok az Trevinici erkek veya kadını huzurlu bir yaşlılığa erişecek kadar yaşardı. "Evet, epey yaşlı," dedi VVolfram. "İnsan Hâkimiyet Efendileri içinde en yaşlısı ve en çok saygı duyulanı." Cüce o son kısmı şöval3*3 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN yenin kendisini duyma ihtimalini göz önüne alarak eklemişti. Aslında bu şövalyenin deli olduğu konuşulurdu. Bashae yerdeki Gustav'ın yamna çömeldi. Pecvvae kulağım ŞÖ, valyenin göğsüne yaslayarak kalbinin atıp atmadığını duynayg çalıştı. Adamın gözkapaklarından birini kaldırıp baktı. Ağzını açıp dilini inceledi. Kafasını sağa sola sallayarak bakışlarını yeniden ? siyah zırha doğru çevirdi. "Bu şeyin kötü amaçlı olduğunu mu söylemiştin?" diye sordu Bashae. "Kesinlikle." VVolfram kendinden son derece emindi. Bashae kafa salladı. Başını kaldırıp av peşindeki bir tazı gibi havayı kokladı, sonra da yanlarından ayrılarak karanlığın içine daldı. Az sonra geri döndüğünde elinde hoş kokulu, yapraklı bir ? dal tutuyordu. "Adaçayı," dedi dalı sallayarak. "Ateş yakın," diye komut ver-! di. Jessan kav kutusu ile çakmaktaşını çıkarıp birkaç kıvılcım çaktı. Bashae dalı ateşe tuttu. Kuru yapraklar kısa sürede alev aldı.] Bashae adaçayınm biraz yanmasına izin verdi, daha sonra üfleye-i rek ateşi söndürdü. Kendi dilinde bazı sözler mırıldanarak dumanlı tüten dalı kafasmdan başlayıp ayaklarına kadar Gustav'ın vücudu! üzerinde salladı. "Bu yaptığım kötülüğü kovacaktır," diye açıklamada bulundu Bashae. Sonunda adaçayını Gustav'ın burnuna doğru tutarak şövalyenin dumanı içine çekmesini sağladı. Bunun üzerine istenen sonuç, yani Gustav'ın kendine gelmesi sağlanmıştı. Tabi sebebin kötülüğün kovulması mı, yoksa şövalyenin boğulduğunu sanması mı olduğu tartışılırdı. Gustav öksürüp tıksırarak kendine geldi. Bir an için karşısındaki üçlüye tanımayan gözlerle baktı, ardından dövüşün anısı tüm ağırlığıyla üzerine çöktü. Suratının önündeki dumanları eliyle dağıtarak oturmaya çalıştı. "Sakin olun, Lord Gustav," diyen VVolfram bir elini şövalyenin göğsüne koydu. "Rakibiniz öldü." Gustav etrafına bakındı. Gözleri siyah zırhın üzerinde durdu. "Sahi mi? Onu öldürdüm mü?" Adam kaşlarım çatarak kafasını iki yana salladı. "Buna kolay kolay inanmayın. Onu daha önce J*

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kayıp Taşın Muhafızları ,.. düğümü sanmıştım." je Öİ"ur ° guu birleşip de bir bütün halini almadığı sürece o "Bu toz ylb n rtldü lordumŞC^''V 'kvlin onu bile yapabileceğine ihtimal veririm/' dedi vasca. "Zırhı yok edin. Gömün. Göle atın." Adam sözleGuS vererek bakışlarım cücenin üzerinde odakladı. "Seni tanırine ^°r "Adım VVolfram, lordum," dedi cüce, başıyla alelacele bir severerek. "Beni daha önce görmüştünüz, belki nerede olduğunu lâm - ? ? ? barsınız." VVolfram parmağıyla iki genci işaret etti ve yaşlı şölvenin kulağına fısıldamak için ona doğru sokuldu. "Kendimi kendime saklamaya çalışıyorum, lordum, bilmem anlatabildim mi? Bağlantılarımla böbürlenmek istemiyorum." "Evet, anlıyorum." Güstav hafifçe gülümsedi, sonra bedeni beklenmedik bir acı spazmıyla sarsılınca yüzünü ekşitti. Bashae ince kolunu şövalyenin omuzlarına doladı. "Uzanmalısınız, lordum," diyerek adama VVolfram'dan duyduğu şekilde hitap etti. Aslmda lordun ne anlama geldiğinden pek emin değildi. Bashae şövalyenin yere yatmasına yardımcı oldu. "Nereniz ağrıyor? Bana söyleyebilir misiniz? Ben şifacıyım da," diye gururla duyurdu. "Öyle olduğunu biliyorum," diyen Gustav titrek bir nefes aldı. "Elin çok maharetli." Yaşlı adam bir süreliğine gözlerini kapayarak dinlendi. Sonra elini göğsüne götürdü. "Buramdan yaralandım." Gözlerini açıp Bashae'ye dikkatle baktı. "Ama benim için yapabileceğin bir şey yok, nazik dostum. Yaram ölümcül. Her gün ölüme santim santim yaklaşıyorum. Yine de daha vaktim var." Yeniden tebessüm etti. "Tanrılar beni biraz daha uzağa taşıyacaklardır. Bırak biraz dinleneyim, sonra da atıma binmeme yardım—" "Ata binemezsiniz, lordum," diye itiraz etti Bashae. "Zar zor oturabiliyorsunuz. Sizi köyümüze götüreceğiz. Ninem dünyadaki en iyi şifacıdır. Size yardım etmenin bir yolunu bulacaktır." "Teşekkürler, kibar dostum," dedi Gustav. "Ama zamanım Çok kısıtlı. Acil bir iş üzerindeyim. Dinlenemem. Tanrılar..." Ettiği sözlere rağmen tanrılar o anda meseleyi Gustav'in kontrolünden çıkardılar. Bedenine kılıçtan daha keskin bir acı saplandı. Yaşlı adam göğsünü tutarak kendinden geçti. Bashae hemen nabzını yokladı. 7-5 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN "Yaşıyor," diye haber verdi. "Ama onu mümkün olduğutica çabuk bir şekilde köye götürmeliyiz. Jessan, sen onu atına oturt Ben hayvana ne yapmasını istediğimi söyleyeceğim." Küçük adam dönüp Wolfram'a baktı. "Sen at binebilir misin?" At binebilir miymiş! VVolfram'in aklı anavatanının engebeli tundralarında rüzgâr gibi at koşturduğu zamanlara gitti. O günlerde atıyla kendisi tek bir varlık gibiydi; birbirleriyle karışıyor, yürekleriyle akıllarını birleştiriyorlardı. Hayalindeki görüntü o kadar gerçekçi ve acı vericiydi ki cücenin gözleri yaşardı. Evet, at binebilirdi. Ancak at binmek artık ona yasaktı. Tam bunu diğerlerine söyleyecekti ki ata binmezse geride bırakılacağını anladı. O lânetli zırhla birlikte arkada kalacaktı. Topallayarak da olsa hızlı adımlarla atm yanma gitti. Hayvan onun binmeye alışkın olduğu kısa, tıknaz midillilerden çok daha

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


uzundu, fakat VVolfram bu engelle başa çıkabilirdi. Wolfram atın sırtına oturdu. Hayvan huzursuzdu, ancak cüce bir eliyle dizginleri sertçe tuttu ve atın boynunu sıvazlayıp güven verici sözler söyledi. Cücenin dokunuşundan ve pecvvaenin sesinden rahatlayan at çabucak yatıştı. Jessan şövalyeyi atm sırtına kaldırdı. Yaşlı adam ağır değildi. Son birkaç günde kemiklerini saran etlerin büyük bölümü eriyip gitmişti. VVolfram yaralı şövalyeyi önüne koymalarma yardım etti ve güçlü kollarını ona dolayarak sabitledi. "Sen önden git," dedi Jessan Bashae'ye. "Ben size yetişirim." Genç savaşçı eyer battaniyesini alarak kara zırha doğru yürüdü. "Dur, delikanlı!" diye arkasından seslendi VVolfram. Şövalye zırhı göle atmalarını söylemişti. Zırhı mümkün olduğunca uzağa fırlatmaları gerekirdi. "Ne var?" Jessan dönüp ona baktı. "Güzelim zırhı suya mı atayım? Çıldırdın mı?" Genç adam battaniyeyi yere serdi. Zırhın bir parçasını kaldırarak battaniyenin üzerine attı. VVolfram onun zırhı kampa götürmeye niyetli olduğunu fark etti. Cüce attan inebilseydi incinmiş bileğine rağmen oraya kadar koşar ve lânetli zırhı göle bizzat kendisi atardı. Ancak durum karşısmda öyle bir şoka girmişti ki tek yapabildiği kekeleyip ağzım oynatmaktı. "Hayır! Yapma! O şey lânetli. Şövalye onu yok etmemiz geJt> Kayıp Taşın Muhafızları • eylemişti-Bashae!" VVolfram dönüp dizginleri eline almış rektiğm1 rujuktan çıkarmakta olan pecwaeye yalvarırcasına baktı. T ahae°Söyle ona. Uyar onu. Sakın-" BaS"B ni dinlemez ki," dedi Bashae. "Madem bahsi açıldı, zırhın ndayken kendimi mutsuz ve korkmuş hissettim. Ama endiı nme Ninem laneti nasıl kaldıracağını bilir." Küçük adam atın şe e ferine asıldı ve hayvan adımlarını hızlandırdı. VVolfmm kollarındaki Gustav'in kendine gelmesini öyle çok istvordu ki. Şövalye hiç şüphesiz zırhın yok edilmesi gerektiğinde srar eder ve belki de otoritesini kullanarak Jessan'a engel olurdu. Fakat Gustav derin bir uykuya dalmıştı ve cücenin yapıp yapabileceği hiçbir şey onu uyandıramazdı. VVolfram kafasını çevirip baktığında Jessan'm zırhı taşıyan battaniyenin köşelerini bir bohça şeklinde bağladığım gördü. Genç adam bohçayı omzuna atıp peşlerinden geldi. VVolfram kaygıyla titrediğinde sarsmtı bedeninden geçip ata kadar ulaştı. Hayvan tedirginlikle kişneyerek Bashae'nin onu bir güzel azarlamasma sebep oldu. 7JŞafak yaklaşıyordu. Gül pembesi ışıklar göğü aydınlatmak için mor ve safran renklilerle adeta bir yarış içindeydi. Bu güzel manzara iyi bir günün habercisiydi. Jessan renklerin koyulaşıp parlamalarını seyrederken kendi içinde de benzer bir aydınlanma hissediyordu. Uzun zamandır bunun hayalini kurmaktaydı—köyünden ayrıldığı ilk yolculuğundan sağ salim dönmeyi. Yaşammda ilk defa, hayalleri gerçeklere nazaran çok yetersiz kalmıştı. Her sabah yaptığı gibi tanrılara seslenirken onlara münasip bir şekilde teşekkür etmeyi aklının bir köşesine yazdı. Köyden bir buçuk kilometre kadar uzakta olduklarını tahmin ettiğinde şövalyenin atının dizginlerini eline aldı ve Bashae'yi önden gönderdi. Nine'ye yardımı gerektiği söylenmeli, yaralı şöval-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yenin kalabileceği uygun bir yer hazırlanmalıydı. Bashae olağanüstü hikayesiyle halkını şaşkınlığa uğratacak ilk kişi olma fırsatı karşısında hemen bu göreve razı oldu. Jessan inanılmaz haberleri iletme şerefini dostuna bırakmasına karşm o da kasabaya muzaffer bir şekilde girecekti. Ne de olsa yanında sıradışı güçlere sahip bir şövalye, bir cüce ve Kuzgun Amca'nm bile daha önce görmediği kadar kaliteli olduğundan şüphe duymadığı bir zırh getiriyordu. Köydekiler yıllarca ondan bahsedeceklerdi. Öyküsü çocuklarının çocuklarına bile anlatılacaktı. Trevinici kampı ile yakınlardaki küçük bir nehir arasındaki dar toprak yolda hızla koşmakta olan Bashae, attığı her adımla birlikte ufak toz bulutları kaldırmaktaydı. Pecwaeler çok hızlı koşabilirler ve süratlerini uzun mesafeler boyunca koruyabilirler—pek de cana yakın olmayan bir dünyada hayatta kalmalarını sağlayan özelliklerinden biri de bu olsa gerek. Genç pecwae ağır adımlarla ilerleyen attan çok daha önce köye varacaktı. O öyküsünü anlatırken herkes haberleri duymak için tarlalardan ve başka işlerle meşgul oldukları diğer mekânlardan koşa koş.ı gelecekti. Sabırsızlanan Bashae onlara ne anlatacağını kafasının cinde yineleyip duruyordu. J-2 Kayıp Taşın Muhafızları köye vardığında karşısına çıkan ilk yaşlıyı yakaladığı ^%~ vi bir solukta anlattı. Sözcükler ağzından öyle hızlı çıkıgjbi hı y düğümlendi düğümlenecekti. Yaşlı Trevinici karşıya v- prvvaenin zırvalarından çok azım anlayabildiyse de söys ı rin önemli olduğu belliydi. Adam bir koç boynuzu çıkaralene ]vma meşgul oldukları işleri bıraktıracak uyarı sinyalini üfra Y!İın bu zamanında tarla işçileri yeni ekilmiş patates ve so6 I rla ilgilenmekteydiler. Sesi duyan Treviniciler çapalarını bık v heyecanla köye koştular. Herhangi bir panik yaşanmamıştı. Boynuzun çalmışı ilginç bir haber olduğu anlamına gelirdi. Köye -aldırı düzenlendiğinde veya birisi öldüğünde davullar çalınırdı. "Nedir bu patırtı?" diye huysuzca bilmek istedi cüce. Az önce kestirmekle meşgul olan VVolfram şimdi kendine gelmiş, uykulu gözlerle etrafına bakınmaya başlamıştı. "Bashae nerede?" "Nine'ye haber vermesi için onu önden gönderdim," yanıtını verdi Jessan. "Biz köye vardığımızda şövalye için her şey hazır olacak." "Güzel," dedi VVolfram homurdanarak. "Yine de yaşlı adam için yapabileceğiniz pek bir şey olduğunu sanmam." "Nine birçok şifa mucizesi gerçekleştirdi," dedi Jessan. "Halkımız arasında büyük saygı görür. Onun aleyhine hiçbir şey söylememeni öneririm." Genç adam kafasını çevirip cüceyi sakinleştireceğini umduğu ciddi bir bakış attı, fakat bakışı hiç etkili olmadı, zira VVolfram genç adama bakmıyordu. Cücenin gözleri Jessan'm omzunda taşıdığı bohçaya çevriliydi. "O zırhla ne yapacaksın, genç adam?" diye soran VVolfram'm sesi kaygılıydı. "Burası onu gömmen için iyi bir yer. Onu iyice derine göm. Ölüleri gömdüğünden daha derine. Madem köyün çok yakmmdayız, şövalyeyi ben götürürüm. Sen zırhla işini halletmek üzere geride kalabilirsin." "Sen daha sonra buraya gelesin ve onu çıkarıp satasm diye rni?" dedi Jessan serinkanlılıkla. VVolfram derin bir iç geçirerek kafasını çevirdi. Cücenin şeytani plânlarını fark edip bozduğunu düşünen

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Jessan memnuniyetle gülümsedi. Genç adamın köye girişi utku doluydu. Trevinici köyleri güneşte pişmiş kilden ve kütüklerden inşa J3 MARGARET VVEİS ve TRACY HİCKMAN edilen saz damlı kulübelerden oluşur. Bu kulübelerin dizilimi halka şeklindedir ve halkanın ortasında merkezi bir nokta bulun ar— oraya köyü kuran kişinin önderliğindeki dini bir seremoniyle Kutsal Çember adında bir taş çember dikilir. Tanrılara adanan her taşın kendine özgü bir ehemmiyeti vardır. Üyeler evlilik, ölüm ve doğum gibi özel olayları simgeleyen yeni taşlar ekledikçe çember büyür. Çember bir kez kurulduktan sonra hiç kimsenin içine adım atmasına izin verilmez, çünkü tanrıların o mukaddes bölgeyi ara sıra ziyaret ettiklerine ve fanilerin girmesi durumunda güceneceklerine inanılır. O yer o kadar kutsaldır ki köyün köpekleri bile giremez. Oraya yaklaşırlarken yollarını değiştirirler. Eski günlerde Kutsal Çember'i ihlâl eden insan ya da hayvanların öldürüldüğü söylenir. Jessan'ın halkı arasında Çember'in ihlâli bir kez gerçekleşmişti. Birçok kişi idam talebinde bulunsa da bu ağır cezaya başvurulmamıştı. Yaşlılar söz konusu kimsenin kendini savunurken verdiği yanıtlara bakarak onun işlediği suçu tam anlamıyla idrak edemediğine karar vermişler, nihayetinde idam talebini reddetmişlerdi. Çembere en yakın evler köyü kuran yaşlıları barındırır. Çocuklar büyüdüklerinde kendi evlerini ebeveynlerininkilerin arkasına inşa ederler. Bundan dolayı köy her yeni nesille birlikte dışa doğru büyür. Trevinici evleri, köyden kısa bir mesafe uzaklıktaki pecvvae kulübelerinin aksine rahat ve sağlamdır. Pecvvaeler bir şey inşa edecekleri zaman ellerine ne geçerse onu kullanırlar —post, dal, kaya, çamur ya da tüm bunların mutlu bir bileşimi. Açık alanda yaşamaktan haz duyan, en acımasızları da dahil olmak üzere her türlü hava koşuluna uyum sağlayan pecwaeler bu durumdan zevk bile alırlar. Genellikle yalnızca en soğuk aylarda veya tehlike baş gösterdiğinde kafalarını sokacak bir yer ararlar. Aslında pecvvaelerin bu köyünde muhtemelen hiç bina inşa edilmeyecekti, fakat Trevinici komşularının ısrarları üzerine onlar da derme çatma kulübeler kurmuşlardı. Treviniciler'in ve pecwaelerin köyleri yaklaşık elli yıldır yerini koruyordu. Buraya ilk yerleşenlerin tümü ölüp gitmişti. Kutsal Çember'in etrafındaki ilk halkayı oluşturan evler artık çoğunlukla tahıl ambarı, toplantı mekânı ya da hasta ve yaşlılar için bakımevi olarak kullanılıyordu. O iç halkanın dışında evlerden oluşan dört 20 Kayıp Taşın Muhafızları halka daha vardı. Avantajlı bir gölgedeki bu kasaba epey düzensiz Dunkarga hep birileriyle savaşırdı ve saflarını bereket ry ' jrevinici paralı askerlerinden sıkça yararlanırdı, güçlen ı a kazara barış yapacak olursa da komşuları ve en Eğer ?gmanları Karnulular'ın o sırada işsiz olan paralı askerleri !?.Xda«na kesin gözüyle bakılabilirdi. K-v ahaüsi geleneksel buluşma yerlerinin, yani Kutsal Çem'• vanında toplandı. Yaşlılar her zaman için ilk taşın yerleştiîîrfti vön olan kuzeyde durdular. Trevinici halkı, görebilsinler çocuklarını omuzlarına alarak onların arkasında sıralandı. K n akıtmış savaşçılar kendi aralarında gruplanmışlardı. Bunlar o

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


da j ice kalabalıktılar, çünkü Jessan'm gelişi günün en Önemli ikinci olayıydı. İlki savaşçı Kuzgunvuran'm Dunkarga başkentinden dönüşü olmuştu. Amcasının takdir dolu gözlerle dostları arasında durduğunu gören Jessan'm yüreği gururla kabardı. Bashae de oradaydı. Yaşlıların önündeki bir şeref merciinde durmuş el kol işaretleri yaparak öyküsünü anlatıyordu. Onun yakınında Nine yer almaktaydı. Trevinici yaşlıları arasında duruyor oluşu da aslında şaşırtıcıydı, zira Trevinici yaşlılarına katılmak bir pecvvaeye nadiren bahşedilen bir onurdu. Ancak zaten Nine de alışılmışın dışında bir pecvvaeydi. Boyu normalden uzundu. Gençliğinde neredeyse bir buçuk metreyi buluyordu. Aradan geçen yıllar onu küçültmüşse de şimdi bile halkının en uzun boylularından biriydi. Yüzü öyle çok kırışıp ağarmıştı ki bir cevizi andırıyordu ve tüm o çizgilerin arasında ağzı güçlükle seçiliyordu. Parlak, berrak gözleri ve kalın telli ak saçları onun ayırt edici özellikleriydi. Kendisi bile adım uzun zaman önce unutmuştu. Yıllardır Pecvvae Nine olarak tanınmaktaydı. Kaç yaşında olduğunu bilmemesine karşın köydeki herkesten daha yaşlı olduğu kesindi. İlk kutsal taşm yerine koyulduğu zamanı hatırlıyordu. Üstelik daha o zamanlar bile bir büyükanneydi. On iki çocuğunun tümü de ölmüştü. Buna ek olarak torunlarından on ikisini ve büyük torunlarından ikisini de gömmüştü. Bashae onun büyük büyük torunuydu ve hepsinin arasında en çok sevdiğiydi, zira akrabaları içinde ciddi bir düşünce yapısına sahip bir tek o vardı ve tıpkı ninesi gibi şifa sanatına meraklıydı. Pecwaelerin çoğu giysi namına pek az şey giymekteydi. Üzerindekiler daha ziyade hassas Treviniciler'in şoka girmelerini £1 1 MARGARET VVEİS ve TRACY H i C K M A N önlemeye yetecek kadardı. Pecwae Nine bu açıdan da farklıya. Sırtında sık dokunmuş yünden bir bluz, onun altında da belijd bağladığı uzun, bol bir yün etek bulunuyordu. Hem etek he^ı (je bluz her türlü malzemeden yapılmış binlerce boncukla süslüydüminicik balık kafaları, kemikler, deniz kabukları, taşlar, tahta par. çaları ve değerli metaller. Eteğini süsleyen uzun boncuk dizilerinin her biri gümüş kaplı bir taşla son buluyordu. En fazla sayıda olaru turkuvazdı, ancak bunun haricinde pembe kuvars, kırmızı yakut ametist, lapis lazuli, opal, kantaşı, kaplan gözü, azurit, malaçit ve daha sayısız çeşit taş bulunmaktaydı. Aslına bakılırsa eteğinde o kadar çok taş ve boncuk vardı ki ağırlığını taşımak için taşlardaki büyüden faydalandığına inanılırdı. Yürürken boncuklar güneş ışığında parıldıyor, taşlar ise sallanıp ritmik bir tıkırtı çıkarıyordu. Jessan atın dizginlerini elinde tutarak, zırhı barındıran ağır bohça sırtında taşıyarak muzaffer bir edayla köye girdi. Yaşlıları başıyla selâmladı. Pecwae Nine'ye eğilerek selâm verdikten soora aynı serüvene atıldığı için hakkı olduğu üzere koşup yanma gelen Bashae'ye bakıp sırıttı. Jessan bohçayı yere bıraktı. Zırh tangırdayarak savaşçıların meraklı bakışlarını üzerinde toplayan metalik bir ses çıkardı. Jessan bunun ardından yaşlılara ve amcasına doğru düzgün bir selâm verdi. Amcası da buna karşılık olarak elini kaldırdı. Kuzgun bakışlarını eyerdeki yaralı adama çevirdi ve hafifçe kaşlarını çattı. Jessan amcasının kafasından geçenleri tahmin etti. "Adam şu an için pek bir şeye benzemiyor olabilir," diye itiraf eden Jessan, şövalyenin o harika büyülü zırhının hâlâ üzerinde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olmasını öyle çok isterdi ki. "Yaralı ve çok yaşlı. Ama yiğitçe ve hünerle savaştı. Kendisinden daha iyi silâhlanmış at üstündeki bir rakibe bineksiz karşı koydu. Adı Gustav ve Vinnengael'den geliyor. Cüce onun.. . onun—" Jessan sözlerine ara vererek daha önce duyduğunu Tirniv diline nasıl çevireceğini düşündü, "—bir hükmün lordu olduğunu söylüyor." Jessan amcasının söylenenlerden etkileneceğini umarak gözünü üzerinde tuttu. "Bir Hâkimiyet Efendisi mu?" diye Yaşlıdilinde cüceye sordu Kuzgun. "Bir Hâkimiyet Efendisi," dedi cüce. "Vinnengael'den." "En şanlılarından biri," diye ekleyen Jessan bu ifadenin kendi22 Kayıp Taşın Muhafızları A haüstün göstereceğini düşünmüştü, sini aa H-kjmiyet Efendisi'nin topraklarımızda ne işi var?" diye tnvla sordu Kuzgun. kuşK-u/ am oradakileri daha da şaşırtmak için göldeki parlak 2. . Jen ^ç beklenmedik şekilde çıkan iki şövalyenin öykü"îSü Sacakü ki sözü kesildi. SUIT "Bu kadar yeter! Hey siz, düşmeden önce şövalyeyi attan indi" diye emir verdi Pecwae Nine. "Onu şifa evine götürün. Dum' u pek iyi görünmüyor," diye sesini alçaltıp Tvvithil dilinde r,, JJ gashae'ye hitaben, "yine de ne yapabileceğimize bir bakacağız." Nine'nin emrini yerine getirmek için birkaç savaşçı hemen harekete geçti. Yakınlarda bekleyen Bashae endişeli, tedirgin ve şövalyeyi sahiplenir bir havadaydı. Yaralılarla ilgilenmek konusunda tecrübeli olan adamlar Gustav'ı attan indirdiler. İçlerinden altısı onu nazikçe tutarak Kutsal Çember'in yakınındaki şifa evine yavaşça ve saygıyla götürdü. Bashae şövalyenin yanında yürüyordu. Pecvvae Nine savrulan eteğiyle, parıldayan boncuklarıyla ve fıkırdayan taşlarıyla onların peşinden mağrur bir edayla gitti. Jessan yanmda getirdiği zırhı amcasına göstermek için sabırsızlanıyordu, fakat ondan önce hâlâ zırhı ele geçirmek için fırsat kolladığına inandığı cüceye bir çözüm bulmalıydı. "Bu benim cücem," diyen genç adam VVolfram'ı oradakilere tanıttı. Kuzgun ve birçok savaşçı çokbilmiş bir tavırla kafa salladılar; sık sık yolculuk ettikleri için daha önce de cüce görmüşlerdi. Ancak çiftçilerin çoğu ve henüz evlenmemiş genç kızların hepsi cüceye hayret içinde baktı ve bu durum Jessan'ı çok sevindirdi. Kuzgun öne çıktı ve kolunu yeğenine dolayarak onunla gurur duyduğunu tüm köy ahalisine gösterdi. "Adım VVolfram," diyen VVolfram atın sırtından çevik bir hareketle indi. "Ben şövalyenin bir arkadaşıyım." "Öyleyse onunla birlikte şifa evine gitmelisin," dedi Jessan. Nine sadece senin yanıt verebileceğin sorular sorabilir." "İstemeden de olsa onlara ayak bağı olabilirim," diyen Wolfram'ın bakışları Jessan'm taşıdığı bohçaya kaydı. "Ayak bağı falan olmazsın, VVolfram," diye ekledi Kuzgun. Edeceğin duaların hastaya faydası dokunabilir." Kuzgun bir dos23 MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN tuna işaret etti. "VVolfram'a şifa evine kadar eşlik et." Cücenin artık söyleneni yapmaktan başka çaresi yoktu. Zırhın

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bulunduğu bohçayı bir kez daha süzdü, ardından Gustav'ı götürdükleri kulübeye doğru ağır adımlarla isteksizce yürüyüp gitti. Savaşçıların ve diğer kabile üyelerinin yanısıra yaşlılar da Jessan'ın etrafında toplandılar. Bashae yaşananları kendince anlatmıştı. Sıra Jessan'daydı. Öyküsüne başlayan genç adam, Bashae'nin daha önce söylediklerinin çoğunu tekrarladı. İçinden ata binmiş iki adamın fırladığı göldeki parlak ışığı da doğruladı. "Cüce onun bir Geçit olduğunu söyledi," diye açıkladı Jessan. I "Asi Geçitler'in olduğunu duymuştum," dedi yaşlılardan biri. "Bu da onlardan biriyse keşfe çıkıp nereye açıldığını öğrenmeliyiz." "Şövalye bize söyleyebilir," dedi bir diğeri. "O Geçit'e köyümüz adına sahip çıkmalıyız. Karnulular'ın kendi Geçit'lerini kullanan yolculardan topladıkları ücretler sayesinde çok zengin olduklarını duymuştum." "Çünkü onların Geçit'i büyük Yeni Vinnengael imparatorluğuna açılıyor da ondan," dedi bir kadın sesi. Alçak ve sert çıkan ses herkesi hazırlıksız yakalamışta. Oradakiler kendilerini Jessan'ın öyküsüne kaptırdıklarından onun geldiğini duymamışlardı. "Sizin Geçit'iniz herhalde bir otlağa falan açılıyordun Hem ayrıca," diye devam etti alaycı bir ses tonuyla, "gölün ortasındaki bir kapı ne işimize yarar ki? Yolcuların yarısı daha kapıdan geçemeden boğulup gider." Kadın, dinleyicilerin oluşturdukları çemberin içine girdi. Yirmili yaşlarının ortasmda olmasına rağmen hâlâ doğumda verilen adım, yani Ranessa'yı kullanıyordu. Kadına yakın olanlar ona güvensizlikle bakıyorlar ve temas etmemek için ondan uzak duruyorlardı. Aslında kadın kötü görünmüyordu. Daha doğrusu görünümüne önem verse kötü görünmezdi. Uzun, kalın telli siyah saçları taranmadığından kafasının "etrafmda karmakarışık duruyor, hatta biraz da yüzünü örtüyordu. Gür siyah kaşları birleşik olduğundan ciddi ve amansız bir yüz ifadesine sahipti. Gözleri kahverenginin kızıla çalan tuhaf bir tonundaydı. Cildi ise mermer kadar beyazdı—güneşten bronzlaşan diğer Treviniciler'e tam bir tezat teşkil ediyordu. 24 Kayıp Taşın Muhafızlan eSsa ağabeyine hiç ama hiç benzememekteydi ve bu duha medeni yerlerde babasının belli olmadığı yolunda dedi111111 ra sebop olabilirdi. Fakat Treviniciler böyle kuşkuları asla ^ tirrnezler, zira o tür bir davranış ailenin şerefine hakaret ı ma gelir. Kimi zaman doğum lekeleri ya da normalden küa" zuvlar gibi tuhaflıklar ortaya çıkabilir. Tanrıların bunlar için ÇU nlara açıklamayı uygun görmedikleri sebepleri vardır. Köylü!n ganessa'yı farklı göründüğü, ağır konuştuğu ya da kötü huylu Iduâu için dışlamıyorlardı. Onu dışlamalarının sebebi kız dokuz ındayken bir sabah onu Kutsal Çember'in tam ortasında uyuduğu sırada bulmuş olmalarıydı. Ranessa'nın öyküsüne göre o sabah gökyüzünde kuş gibi uçtuğu bir rüyadan uyanmıştı. Rüya son derece gerçekçi ve güzeldi. Uyandığı zaman onun gerçek olmadığını anladığından ağlamaya başlamıştı. Sahiden de uçabileceğini düşünerek ailesinin evinden çıkmış ve Kutsal Çember'in yakınındaki şifa evine gitmişti. Daha sonra çatıya tırmanmış, kollarını iki yana açmış ve kendini aşağı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


atmıştı. Sonuç taş çemberin içine yüzüstü çakılmak olmuştu. Düşüş acı vermiş, soluğunu kesmişti. Ancak rüyanın bir yalandan ibaret olması onu daha çok üzmüştü. Nerede olduğuna aldırış etmeksizin ağlaya ağlaya uyuyakalmıştı. Köydeki bazı kimseler onu öldürmek istedilerse de yaşlılar küçük kızın anlattıklarını dinledikten sonra onun deli olduğuna karar vermişlerdi. Köydeki hiç kimsenin ona zarar vermesine müsaade edilmemiş, fakat o günden sonra herkes ondan uzak durmuştu. Yaşlılar bıkkın ve huzursuz görünüyorlardı. Jessan ile amcası karşılıklı bakıştılar. Ranessa onların sorumluluğundaydı. "Bu sıcakta dışarı çıkmamalısın, Ranessa," diye nazikçe konuşan Kuzgun onun elini tuttu. "Gel seni evine götüreyim." Ranessa tek basma yaşıyordu. Babasının ölümünün ardından ailesinin evinden ayrılmıştı. Ağabeyi ona kendi evinde bir yer teklif etmesine karşın kadın bu teklifi hor görerek reddetmiş ve kendisi için bir ev inşa etmişti. Orada tek başına yaşıyordu. Evinden yalnızca kimi zaman günler süren, aylak ve amaçsız gibi görünen uzun yürüyüşlere çıkmak için ayrılırdı. Bu seyahatlerden hep kurt gibi acıkmış ve kızgın bir halde döner, yüzünde de çoğu kimsenin onun bir dahaki sefere geri gelmemek üzere köyden ayrılmasını umduklarım ve dönüşüyle birlikte hayal kırıklığına uğradıklarını 85 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN anladığını ima eden küçümseyici bir bakış olurdu. "Canım nereye isterse oraya giderim, Kuzgun," diyen kadın elini çekip kurtardı. "Yeğenimin öyküsünü duymak istiyorum." Dudak büktü. "Sırf bu yerin kasvetli monotonluğundan biraz olsun kurtulmak için olsa bile." Jessan deli teyzesinden başka her yere bakmak için elinden gelen çabayı göstererek hikâyesine devam etti. Kadının tuhaf bakışları karşısında kendini huzursuz hissettiğinden Gustav'la ilk karşılaşmasını pek de net anlatamadı. Fakat kavga kısmına gelince Ranessa'yı, amcasını ve yaşlıları unuttu. Adeta o şanlı dövüşü tekrar yaşar gibiydi. Belli başlı ayrıntıları bir savaşçının gözüyle vurgulayarak o sahneyi anlatırken atbelâsı sineği taklidi için cüceye de hakkım vermeyi unutmadı. Köylüler kafa sallayarak Jessan'ı takdir ettiklerini gösterdiler ve cüceye karşı duydukları hisler olumlu yönde değişti. Jessan şövalyenin kılıcını düşmanın göğsüne saplamasını — zırh falan dinlemeden — anlatırken savaşçıların birçoğu neşeyle bağırdı ve di- j ğerleri yaşlı adamın yaralarının iyileşmesi için dua etmeye başladı. "İyileşmeyecek," diye ortalıkta çınlayan bir sesle, umursamaz ve sert bir edayla belirtti Ranessa. "Ölmesi yakındır. Öldürdüğü şeye gelince, şövalyeyle savaşırken o zaten ölüydü. Ama artık de*Sû-" Kadın kara saçlarını bir gürz gibi savurarak onlara husumet ve küçümseme dolu gözlerle baktı, ardından çekip gitti. Onun gidişiyle birlikte herkes rahatlayarak iç geçirdi. Varlığı tepelerindeki kara bir bulut gibiydi ve o ne zaman gitse güneş sanki daha bir parlıyordu. Jessan amcasına hoşnutsuzluğunu belirten bir bakış attı, o da omuz silkmekle ve iki yana kafa sallamakla yetindi. "Battaniyeye sardığın şey nedir?" diye, çılgın akrabalarını yeğeninin aklından çıkarmak için sordu Kuzgun. Jessan hazinesini gururla sergilemeye hazırlanmış, fakat Ranessa'nm ağzından çıkan o tuhaf sözler şövalyenin uyarısını ona bir kez daha hatırlatmıştı. Genç adam zırhın içinde bulduğu şeyin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


biraz sinir bozucu olduğunu kendine itiraf etmek zorunda kaldı. "Bir hediye," yanıtını verdi genç savaşçı. "Amcam için." Başka hiçbir şey söylenmedi. Hediyeler özel ve kişisel mesele lerdir. Hiç kimse iyi giden talihiyle başkalarına hava atmaz, çünkı öyle yapmak köyde kıskançlık ve anlaşmazlık uyandırabilir. 26 Kayıp Taşın Muhafızları 1ar Jessan ile Bashae'nin sağ salim dönmeleri karşısında vl rı memnuniyeti dile getirdiler, onların cesaretini övdüler juydu övajye hakkında bilgi almak için şifa evine yollandılar. ve ^3 vrtvlüler de iyi dileklerim ilettikten sonra işlerinin başına Diğer Koy "Kulübeme gidelim, Jessan," dedi amcası. "Bohçanı da yanma i Demek bana bir hediye getirdin?" a ' «Evet, Amca," dedi Jessan, birlikte köyün içinde giderlerken. "Vahşi Kasaba'dan, değil mi?" diyen soran Kuzgun kaşlarım ttı "Umarım elindekileri çarçur etmemişsindir." "Hayır/ Amca. Postları çelik ok uçlarıyla takas ettim. Aldıklarım epey kaliteli. Onları bana öğrettiğin şekilde inceledim. İşte buradalar." Jessan kemerindeki çantaya dokundu. "Sana getirdiğim hediye dövüş meydanından. Bir savaş ganimeti. Şövalyenin hasmının zırhı." "O zırh hakkıyla şövalyeye aittir," dedi Kuzgun. "Almak istemiyor," karşılığını veren Jessan omuz silkti. "Zırhı gömmemiz ya da suya atmamız gerektiğini söyledi. Ama bir göz atınca zırhın çok değerli olduğunu ve atılmaması gerektiğini sen de göreceksin, Amca. Sanırım zavallı adam yaraları yüzünden sayıklıyordu," diye kendine güvenerek ekledi. "Mümkündür," diye itirafta bulundu Kuzgun. "Bu harika zırhı ben de merak ediyorum. Peki teyzene de hediye getirdin mi?" Jessan tereddüt etti. Üzerinde teyzesine hediye olarak verebileceği tek şey siyah zırhlı şövalyeden aldığı bıçaktı. Bıçak çok ilginçti, zira metalden değil parlak bir kemikten yapılmıştı. Kemik bıçak keskin olmasına karşın o kadar ince ve kırılgan görünümlüydü ki Jessan ölen şövalyenin onu ne amaçla kullandığım bilemiyordu. Kesici kısım ile kabza tek parçaydı ve bir tür hayvan kemiğinden yapılmış gibiydi. Bıçağm eski olduğu belliydi, çünkü kemik sararmış ve yüzeyi aşınmıştı. Bu alışılmadık bıçağı bir savaş yadigârı olarak düşünen Jessan onu kendine saklamak istiyordu. Bıçağa değer verecek ve saygı gösterecekti. Fakat teyzesi herhalde onu balık ayıklamak için kullanırdı. "Hayır, ona hediye getirmedim. Zaten niye getireyim ki, Amca?" diye sordu Jessan. "Benden nefret ediyor. Herkesten nefret ediyor. Bashae ile ben orada ölüp gitseydik azıcık bile umursamazdı. Teyzem ailemize utanç veriyor, Amca. Sen gittiğinde neler 27 MARGARET WE İ S ve TRACY HİCKMAN olduğunu bilmiyorsun. Herkese kırıcı sözler söylüyor. Kütdiken'in bebeğinin ölü doğduğunu öğrenince güldü. Olanlara sevindiğini çocuğun ıstırap ve acı dolu bir dünyaya katlanmaktan kurtulduğu için yas tutmayacağını söyledi. Bunları duyan Geyikboynuz'un onu öldüreceğini sandım. Hakareti hafifletmek için onlara et hediye etmem gerekti. Daha sonra Ranessa'yla konuştuğumda bana budala çocuk dedi ve annemin ölmüş olmasının iyi olduğunu, böy. lece dünyaya nasıl bir ahmak getirdiğini görmek zorunda kalmadığını söyledi." Öfkeden Jessan'm sesi titriyordu. Annesiyle ilgili anıları çok

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


azdı ve ona göre kutsaldı. "Ranessa etrafmdakileri incitmek konusunda oldukça yetenekli. Onun söylediklerini ciddiye alma, Jessan," dedi Kuzgun. "Dediklerine yürekten inandığını sanmam." "Bence inanıyor," diye homurdandı Jessan. "Geyikboynuz'a gelince, köye adımımı atar atmaz olup bitenleri anlattı. Özür dilemek için ona bir de silâh armağan edeceğim. Bana durumun üstesinden bir yetişkin gibi geldiğini söyledi." Yeğenine bakan Kuzgun onun böyle özel bir günde mutsuz ve mahzun olduğunu gördü. "Boş ver gitsin. Bu kadar yeter. Şimdj bana şu harika zırhı göster." Adam kolunu yeğeninin omzuna koydu. Jessan'm ailesi ölüp de onu öksüz ve yetim bıraktıklarından beri beraber yaşadıkları yere doğru dostane bir edayla yürüdüler. Jessan amcasına bıçaktan bahsetmeyi, garip silâhı göstermeyi düşündü. Ancak bunu yapmaya çekinmekteydi. Amcasının ne diyeceğini biliyordu. Bir zamanlar ölen şövalyeye ait olan bıçak, artık onu mağlup eden adamındı. Fakat galip gelen şövalye şimdi ölüyordu, dolayısıyla da bıçağa ihtiyacı yoktu. Yaşlı şövalye zırhı istememişti. Aynı şekilde bıçağı da almazdı. Şövalyeye dövüşte yardım ettim, diye aklından geçirdi Jessan. Bu bıçağı hakkımla kazandım. Onu taşımayı hak ettim. Amcama göstereceğim, ama şimdi değil. Bu güzel günü tartışarak mahvetmek istemiyorum. Jessan kemerindeki bıçağa dokundu. Kemik onun sırrını paylaşmaktan haz duyarcasma ısınmıştı.

Gustav mumyalanmış bir kadavranın korkunç suratına bakktaydı. Eski bir parşömen kadar kırışık ve kahverengi olan cilt kafatasına iyiden iyiye yapışmış, dudaklar sırıtırcasına gerilmişti. Cesedin korkunç bir zekâyla parıldayan gözlerinin soğuk ve boş derinlikleri canlılarınkine benziyordu. O gözler Gustav'ı arıyordu. Daha doğrusu Gustav'in taşıdığı şeyi. Gözler dünyanın kenarından başlayarak ufku taradılar. Hızla ilerleyerek karşılarına çıkan herkesi süzdüler, seyrettiler, incelediler. Henüz Gustav'ı bulamamışlardı, fakat ona giderek yaklaşıyorlardı ve nihayetinde yaşlı adamın üzerine çevrildikleri zaman onu yutacaklar, dipsiz bir karanlığın içinde boğacaklardı. Saklanmalıydı! Gustav hemen saklanmalıydı! Gözlerin onu bulmasına çok az kalmıştı. Gustav ansızın uyandığında sahiden de bir çift gözün kendisine baktığını görünce ister istemez ürperdi. Bu gözler boş değil siyahtı. Ceviz kabuğu kadar kararmış ve kırışmış bir suratta bulunan bu gözler parlak, yumuşak ve kuşlarmkiler kadar atikti. "Sakin ol ve yat," diyen yaşlı kadın, dudakları olmayan bir ağızdan konuşuyordu. "Rüyalar sana dokunsalar bile zarar veremezler." Gustav kafası karışmış bir halde tepesindeki suratı inceledi, sonra da etrafına bakındı. Çıplak bedeni birkaç kat yün battaniyeyle örtülüydü. Battaniyelere sarılmış sıcak taşlar etrafına yerleştirilmişti. Yakınındaki bir kaptan yükselen hoş kokulu buhar yüzünden pek bir şey göremese de yerleşik bir yapının içinde olduğunu hissediyordu. Suratı cevizi andıran kişi ara sıra bir kardinal kuşunun kızıl tüylerini kullanarak dumanı ona doğru yelliyordu. Vrykyl tarafından saldırıya uğradığından beri vücudunda yer eden o buz gibi soğuk kaybolmuştu. Kendini sıcak ve güvende hissediyor, çadırının dışında ayak sesleri ya da takipçisinin atından

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yükselen toynak gürültülerini duymaktan korkmaksınız dinlene-

MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN bileceğine inanıyordu. Bulunduğu yerde uzun bir süre istiroh; etmek isterdi, fakat fazla oyalanmaya cesaret edemiyordu. Rüya! smdaki gözler onu henüz bulamamışlarsa bile bu durum her ar. değişebilirdi. Hâlâ onu arıyorlardı ve Gustav burada bile emniyette değildi. "Teşekkürler. . ." derken sesinin ne kadar güçsüz çıktığına şa_ şırmış ve kızmıştı. "Teşekkürler, hanımefendi," dedi tekrar, bu sefer daha güçlü bir şekilde. "Artık yola koyulmalıyım. Bana. kıyafetlerimi verebilirseniz..." Gustav büyük bir çaba ve hakiki bir üzüntüyle sıcak yatağından çıkmaya çalıştı. Omuzlarını bile zar zor kaldırabiliyordu. Kendini zorladı, doğrulmaya çalıştı, fakat nihayetinde çok zayıf düştüğünü anladı. Tekrar boylu boyunca yatağa uzandı. Alnı ve dudakları boncuk boncuk terle kaplıydı. Sadece mahvolmuş bedenini kaldırmaya çalışmasına karşm çok ağır bir yükü sırtlanmayı denemiş gibi kasları titriyordu. Benliğine hakim olan başarısızlık hissini bir kenara itti. "Hiçbir şey yemedim," dedi Gustav. "Ağzıma birkaç lokma girerse kendimi çok daha iyi hissederim. Tek ihtiyacım olan biraz yemek ve birkaç saatlik uyku. Ardından yolculuğuma devam edebilirim." Bunları söylerken mağlubiyeti ve ölümü, battaniyeden bile kaldıramadığı kadar güçsüz bir el ile kendinden uzak tutmaya çalışıyordu. İçine düştüğü umutsuzluk sebebiyle gözlerini kapadı ve iki damla sıcak gözyaşının yanaklarından aşağı aktığını hissetti. Yaşları silecek güçten bile yoksundu. Ceviz kahverengisi küçük bir el bu işi onun yerine yaptı. "Çok ağır yaralanmışsınız, Sör Şövalye," dedi Bashae alçak bir sesle. "Yatıp dinlenmelisiniz. Ninem öyle söylüyor." Pecvvae bakışlarını Gustav'm yanında rahat bir tavırla çömelmiş yaşlı kadına çevirdi. "Dövüşten sonra bile atma binip gitmek istedi, Nine. Tanrılarla ilgili acil bir işi olduğunu belirtti. Bize öldüğünü söyledi, ama senin onu iyileştirebileceğini biliyordum, Nine." Yaşlı kadın elini Gustav'a doğru uzattı. Şövalye alnına soğuk ve sert bir şeyin bırakıldığını hissetti. El daha sonra göğsüne gitti ve Gustav yine o soğukluk hissine maruz kaldı. Nine'nin bedenini <)o Kayıp Taşın Muhafızları diâini görünce şaşırmadan edemedi, taşlarla beze ü başladı kaşlarını çatarak. "Neler-^ n ^^ kadın. "Zarar ziyanı çekip almak için. He"iCantaş ' m sırasl değil. Gücünü kazandığın zaman sıra ona "ÜZ Yprekaama şimdilik uyumaksın." da ge^ ' uykuya yenik düştüğünü hissetti. Tam ona teslim olawbir köşeye sinmiş cüceyi gördü. Gustav'm gözleri koca koC3İ<tl \ VVolfram beceriksizce kafa sallayarak adama selâm verdi. CA&(*Ci- evi görmek, şövalyenin aklında yeni bir düşünce zinciri rmıştı. Adam zincirin halkalarını bağlamak istediyse de hiçbir > düşünemeyecek kadar bitkindi. Halkalar birbiri ardma kayıp u\stü Onları daha sonra birleştirecekti, tek yapması gereken sabırlı olmaktı. Sıcak, deliksiz bir uyku onu esir aldı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Gustav üzerine yaşlı bayan tarafından bir taş daha koyulduğunu sezdi. Bu seferki göğsüne bırakılmıştı. Taş bir turkuvazdı. Gustav rüyasında o gözleri hiç görmedi. ***** Kuzgun'un Jessan'la paylaştığı kulübe evli bir adamınki kadar büyüktü. Kışın yakılan ateşin dumanı çıksın diye tek göz kulübenin damında bir delik açılmıştı. Duvarlardaki ufak deliklerden içeri güneş giriyor, odadaki havanın dolaşımı sağlanıyordu. İçinde bulundukları yaz aylarında delikler tamamıyla açıktı. Yalnızca kış mevsiminin getirdiği rüzgârlar esmeye başladığı zaman amcası soğuğu ve karı dışarıda tutmak için onları battaniyelerle örterdi. Güneşte pişmiş topraktan oluşan zemin geyik postlarıyla kaplıydı. Kulübede bir kadın yaşasaydı içlerinde kuru fasulye, meyve ve mısır taneleri bulunan sepetlere ve çömleklere rastlanırdı. Kadının kendi özel deseninin işlendiği battaniyeler yeri süsler ve duvarlardan sarkardı. Kadm bir savaşçı olsaydı kalkanı kocasmınkinin hemen yanında dururdu. Gel gör ki Kuzgun'un kalkanı tek başına duruyordu. Evde yiyecek namına hiçbir şey yoktu. Jessan yemeklerini Bashae ile birlikte yer, karşılığında hediye olarak geyik postu veya balık getirirdi. (Pecwaeler memelilerin etini ağızlarına almasalar da iletişim kuramadıklarından dolayı ahmak saydıkları balıkları yerlerdi.) VMARGARET

WE İ S

ve

TRACY

HİCKMAN

^ Kuzgun bir zamanlar evliydi, fakat karısı doğum yapaıW ölmüştü. Minik oğulları da fazla yaşamamıştı. Kuzgun bu olay ıan kısa süre sonra Dunkarga ordusuna katılmak için bir grup sa. as çıyla birlikte güneye gitmişti. Otuz iki yaşındaki Kuzgun uzun boylu ve sağlam yapılıp Saçı bir zamanlar Jessan'ınki kadar kızıl olmakla beraber artık koyu kestaneydi. Girdiği dövüşlerde edindiği yara izlerini, üzerin, deki birçok savaş yadigânyla birlikte gururla taşıyordu. Bu yadigârlardan en sevdiği parmak kemiklerinden yapılmış bir kolyeydi. Gri ve kısık gözlerinin hemen üzerinde gür kaşları yer alıyordu ~ bu kaşlar kız kardeşininkileri andırmasına karşın ikisinin fiziksel ortak yönleri daha ileri gitmiyordu. Kuzgun'un bir sonraki hamle sini gözlerine bakarak anlamaya çalışan bir düşmamn başarısı olması kaçınılmazdı. Jessan'm her iki ebeveyni de Karnu'da savaşırken ölünce Kuzgunvuran onu evlât edinmişti. O zamanlar on altı yaşında olan genç adam amcasının kulübesine taşınmış, Kuzgun'un köyde madiği zamanlarda da orada tek basma kalmıştı. Jessan da artık b& savaşçı olacak kadar büyümüştü. Kuzgun'un Dunkar'dan ayrılıp köyüne dönmesinin bir sebebi de Jessan'ı yanma alıp kente götürmekti. Genç adamın kendine bir savaşçı adı edinme vakti gelmişti. Jessan bohçayı yere bıraktı. Hediye vermenin yarattığı o heyecan ve zevkten dolayı yüzü kızarmış halde bohçayı açtı. At battaniyesinin uçları çözüldü. Siyah zırh kulübenin zeminine vuran ışıkta donuk bir tonda parlıyordu. Jessan amcasına bakmamaktaydı. Gözleri bir eşyaya sahip olmanın getirdiği gururla zırha çevriliydi ve neyse ki bu sayede amcasının yüzünde beliren korku ve tiksinti ifadesini kaçırdı. Yerde duran siyah zırh, kafası kopartılmış devasa bir böceğin parçalara

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ayrılmış kabuğunu andırıyordu. Jessan amcasından memnun olduğuna dair bir söz bekledi. Hızla alınan bir soluktan başka bir şey işitmeyince sorunun ne olduğunu anlamak için endişeyle kafasmı kaldırdı. "Hoşuna gitmedi mi, Amca?" Kuzgun o zamana kadar yüzüne tebessümü andıran bir ifadeyi oturtabilmişti. "Çok kaliteli bir zırh," dedi adam. "Gördüklerimin içinde en kalitelisi." 5>2 Kayıp Taşm Muhafızları du Zırh çok kaliteliydi. Ayrıca Kuzgunvuran'm o Bu ^°^Jüğü en korkunç ve çirkin görünümlü zırhtı. Bu şeyi ^ne î smana karşı savaş vermiş şövalyeye duyduğu hayranlık giyen duş jçUZgun pek emin olamasa da o canavarla bizzat dörde Ka durumUnda topuklayıp savaş meydanmdan kaçacai^rşılaŞ ordu. Üstelik o tüm savaş ganimetlerini üzerinde taşığına ına^ ^ifi di/ çünkü öyle bir şey yapmaya kalkışsa eşyaların yl«h& altında ezilirdi. Tessan'ın yüzüne bir gülümseme yayıldı. "Zaten ben de hoşlarını düşünmüştüm, Amca. Şövalye bunu göle atmak istedi. Düşünebiliyor musun? Böyle bir zırhı heba edecekti." Kuzgun farkında olmaksızın zırhtan bir adım uzaklaştığını fark etti. Gösterdiği bu tepkiyi anlayamadığından kendi kendine kızıyordu. Sebep zırhın ölü bir adamdan alınmış olması değildi. Kuzgun kurbanlarından her birinin parmaklarını keser ve değerli eşyaları cesetlerin üzerinden toplardı. Ölüler kılıçlara ya da zırhlara ihtiyaç duymazlardı ki. Bu zırh çok kaliteliydi. Dostu olan ordu demircisi, şövalyenin kılıcının açtığı deliği onarabilirdi. Omuzlardan ve dirseklerden çıkan tuhaf görünümlü dikenler herhangi bir kılıcı, hatta bir mızrağı bile etkisiz hale getirebilirdi. "Bir denemek ister misin? Giymene yardım ederim," diye hevesle teklifte bulundu Jessan. "Ee, hayır," dedi Kuzgun. Jessan'in tebessümünün kaybolmaya başladığını fark edince hemen ekledi, "Savaşacak biri olmayınca zırh giymek uğursuzluk—" Kuzgun duraklayarak pencerelerden birine bakü. "Ne oldu?" diyen Jessan'in gözleri amcasının bakışlarını izledi. "Bir şey duyar gibi oldum," dedi adam. Kuzgun birkaç adım yürüyerek pencereden dışarı baktı, fakat birisi onları dinliyorsa bile çoktan kaçmıştı. "Çok garip. Biri niye konuştuklarımızı dinlemek istesin ki?" "Cüce," diye tahminde bulundu Jessan. "O da zırhı almak istiyordu. Daha sonra geri dönüp ele geçirebilmek için zırhı atmamı istemişti." Tam delikanlıya zırhı bir daha geri almamak üzere cüceye vermesini tembihleyecekti ki bu acı sözleri yuttu. Jessan zırhı daha yakından incelemek için diz çökerek dikkat Çekici özellikleri anlatmaya başladı. 93 MARGARET VVEİS ve TRACY HİCKMAN Kuzgun anlamsız çekingenliğini üzerinden atmaya çahş£c,ı yeğeninin yanma çömeldi. "Kan falan görmüyorum," dedi adrim "Ama deliğe bakılırsa şövalyenin hamlesi doğrudan kalbe drnj. gelmiş olmalı." "Kan yoktu," dedi Jessan. "Hatta ceset bile yoktu. Geriye yal. nızca bir avuç toz kalmıştı." Amcasının şaşkınlığını görünce sırıttı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Biliyorum! Çok garip, değil mi?" Kuzgun ensesindeki tüylerin diken diken olduğunu hissetti Yeğenini o zırha dokunurken görmek midesini bulandınyordu. By zırh ölüm ve ıstırapla bağlantılıydı. Kuzgun ölümü çeşitli şekillerde birçok kez görmüştü —ölülerin bedenleriyle kaplı savaş mey. danları, leş yiyici kuşların gözleri oymaları, köpeklerin birkaç parça et için kavga etmeleri —yine de bu sahneler karşısında irkilmemişti bile. "Şunu battaniyeye sar, Jessan," dedi sert bir sesle. "Böyle açıkta tutmamalısın." "Haklısın, Amca." Jessan battaniyenin köşelerini aceleyle zırhın üstünde bağladı ve bohçayı bir köşeye koydu. "Belki onu evde bırakmamalıyız bile," diye öneren Kuzgun, bu, zırh yakınlarda oldukça geceleyin gözünü bile kırpamayacağının farkındaydı. "Cüce onu çalmaya niyetliyse bakacağı ilk yer burasıdır." "Yine haklısın." Jessan düşünüp taşındı. "İyi de zırhı ne yapmalıyız?" "Depo mağarasına götürebilirsin," diye fikir yürüttü Kuzgun. "Dunkar'a doğru yola çıkmaya hazır olunca oraya uğrayıp zırhı alırız." Kuzgun ayrılmaktan alelade bir tavırla bahsetmişti. Konuşma şekli o kadar sakindi ki Jessan ilk başta sözlerin altında yatan gerçeği kavrayamadı. Sorumluluklarına bağlı biri olarak "Peki, Amca," dedi ve sırtına vurduğu bohçayla birlikte kapıdan çıktı. Kuzgun sırıtarak onu izledi. Jessan ansızın durdu. Başı hızla geriye döndü. Amcasının sırıttığını görünce hemen kulübenin içine koşturdu. "'Biz' dedin!" Delikanlı heyecandan soluk soluğa kalmıştı. "Dunkar'a 'birlikte' gideceğimizi söyledin! Ciddi misin, Amca? Bu sefer beni de götürecek misin?" "Dönüş sebebim buydu," dedi Kuzgun. "Emri altında oldu94 Kayıp Taşın Muhafızları , konuştum. Ailemizin başka bir mensubunu da seve ^m ^duya alacağını söyledi. Dediğine göre her birimiz üç kişiye bed^Teş5kürler, Amca," dedi Jessan boğuk bir sesle. "Seni hayal klnklığeınauğratmayacağım,Seni-" n ha fazla konuşamadı. Kafasını sağa sola sallayarak gen ... kapıdan dışarı fırladı. Koşarken sırtındaki zırh takırdajjyordu. Kuzgun yeğeninin bu beklenmedik davranışındı hic alınmadı. Genç adamın gözlerinde sevinç yaşlarının parla, „ görmüştü. Jessan yalnız kalabileceği bir yerde kendini toarlamalıydı. Zaten Kuzgun'un onu zırhla beraber mağaraya göndermesinin bir sebebi de buydu. Zırha gelince, Kuzgun yola çıkmadan önce ondan o ya da bu şekilde kurtulmalıydı. Derin olan ve hızla akan Küçük Mavi Nehir kamptan pek uzak sayılmazdı. Kuzgun zırhı nehre aüp bu belâyı da başından savabilirdi. Daha sonra Jessan'a zırhın kendi kendine kaybolduğunu söyleyebilirdi. Bu açıklama kulağa inanılmaz gelmiyordu. Zaten zırhın içinde ceset de kaybolmamış mıydı? Jessan herhalde hayal kırıklığına uğrardı, fakat Dunkar'a gitmenin yarattığı heyecan ona bu kaybı kısa sürede unuttururdu. Aklı hâlâ zırhta olan Kuzgun hem zırh hem de eskiden onu giyen korkunç hasım konularında şövalyeyi sorgulamayı umarak şifa evine yollandı. Oraya vardığında Nine ona şövalyenin uyuduğunu ve rahatsız edilmemesi gerektiğini söyledi. Kuzgun kapıdan baktı, adamın cildinin gri bir renge bürünmüş olduğunu gördü,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hızla alıp verdiği soluklarını işitti ve Ranessa'nın ilk defa doğru bir söz ettiğini düşündü. Şövalyenin ölmesi an meselesiydi. ***** Köy o gece Jessan, Bashae ve yanlarında getirdikleri misafirler onuruna bir ziyafet düzenledi. Bashae ziyafete VVolfram'ı da davet etmişti—Nine o ikisini şövalyenin yanından kovmuştu. Zırhı emniyetli bir yere bırakan Jessan artık cücenin yanında olmaktan zevk alabilirdi. Hünerli bir masalcı olan VVolfram, seyahat ettiği uzak diyarları ve oralarda yaşayan halkları konu alan öyküleriyle Treviniciler ile pecvvaeleri adeta büyülüyordu. °>5 MARGARET VVEİS ve TRACY HİCKMAN Cüceyi köye getirdiği için Treviniciler'in Jessan'a karşı ,;, dukları saygı artmıştı. Cüceyi yanlarında getirmek aslında fcL hae'nin fikriydi, pecwae buna rağmen dostunun tüm övgüleri al. masına göz yummuştu. Jessan köyden ayrılacağını Bashae'ye söyledi. Bashae dostunu kaybedeceğinden üzüntü duysa da bunun Jessan'in en büyük hayali olduğunu biliyordu. Pecvvae onu cam gönülden tebrik etti ve Jessan'in savaşta edineceği yadigârları taşımak amacıyla bir at arabası kiralaması gerekeceğini ileri sürdü. Ziyafet yavaş yavaş sona erdi. Artık kimsede bir lokma bile kızarmış geyik eti ya da haşlanmış mısır yiyecek hal kalmamıştı. Ziyafet başlamadan önce köylüler yiyeceklerin en güzellerini seçip şövalyenin yarımdan ayrılmayı reddeden Nine'ye verilmek üzere bir sepette toplamışlardı. Bashae sepeti ona bizzat götürmeyi teklif etti. Jessan dostuna eşlik etmeyi önerdi. Gece sıcak, hava durgundu. Ağaç kurbağalarının vıraklamaiarı her yerden duyuluyordu. "Nine!" diye yavaşça seslenen Bashae, kapı eşiğinde asılı duran battaniyeyi yana çekti. "Yiyecek getirdik." Nine onları karşılamak için dışarı çıkarken kadının eteğindeki taş ve boncuklar tikırdıyordu. Sepeti tek kelime etmeden aldı ve içeri dönmeye hazırlandı. "Lord Gustav için bir kavanoz et suyu da var," dedi Bashae. "İçebileceğini düşündüm de." Eli battaniyeyi tutan Nine durakladı. Kadın kafasını sağa sola salladı. "Bedeni çorbayı kabul etmeyecektir. Endişelenme," diye ekledi, Bashae'nin yüzündeki mahzun ifadeyi görünce, "artık bu dünyanın yiyeceklerine ihtiyacı yok. Tanrıların yanında ziyafet çekmeye hazırlanıyor." Kadm battaniyeyi bırakarak şifa evinin içinde kayboldu. Bashae derin bir sesle iç geçirdi ve eliyle gözlerini sildi. "Şövalyenin ölmesini istemiyorum." "O yaşlı bir adam," dedi Jessan. "Ve de bir savaşçı. Hasmını mağlup ettiği için şerefli bir ölüme gidiyor. Ağlayıp sızlanman hem onun hem de senin şerefine leke sürüyor." "Biliyorum," dedi Bashae. "Ama niye böyle hissettiğimi bilmiyorum. Sanırım sebebi onun ölmeye henüz hazır olmaması. Yapacak bir işi var —acil bir işi olduğunu söylemişti. Korkarım ki onu ^ Kayıp Taşın Muhafızları , „abiiecek kadar yaşamayacak." tarnarruayd nerl<es için geçerli," dedi Jessan pratik düşünerek.'

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bu.dUru da m kalmış işler bırakırız." "HeSorum," dedi Bashae yeniden. ? ... pecwae kampına doğru yürümeye başladılar. Yoldaki toX * tekmeleyen Bashae boş gözlerle geceye bakmaktaydı. zU top^mber'e dokunan ay ışığı beyaz taşların daha da beyaz bir ^vf arlamasına, dolayısıyla da çemberin etrafmdaki karanlığın !T ha da koyu gözükmesine sebep oluyordu. "Kuzgun Amca'ndan gelip şövalyeyle konuşmasını isteyebilir • in Tessan? Belki amcan ona bir şekilde yardım edebilir." "Bir sorarım," dedi Jessan. "Ama fazla zamanımız yok. İki gün sonra Dunkar'a doğru yola çıkacağız," diye ekledi, çoğul anlamlı son sözcüğü gururla vurgulayarak. "Unutmadım. Yine de Kuzgun'un onunla konuşmasını çok isterim." Esneyerek birbirlerine iyi geceler diledikten sonra ayrıldılar. Jessan amcasının evine döndüğünde Kuzgunvuran'in çoktan yatıp uyumuş olduğunu gördü. Jessan da battaniyesinin üstüne uzandı. O gece ufku tarayarak kendisini arayan, delikanlıyı bir siluet halinde bile olsa görmeyi uman bir çift gözle ilgili garip bir rüya gördü. Sabah olmadan kan ter içinde uyandı. Endişe duyuyor, fakat bu rahatsızlığın sebebini bilmiyordu. Ertesi sabah rüyayı hiç hatırlamadı. Aynı şekilde amcasına bıçaktan bahsetmeyi de unuttu. Sanki o bıçağa doğduğu günden beri sahipti. 9? "I W 9 ti Gustav hayati organlarını siyah bir akbabanın pençeleri gjbj yırtan bir acıyla uyandı. İnlemek üzereyken kendini tuttu, fakat yaşlı kadın en ufak sesi bile duymakta gecikmedi. Kadın artık ona taş parçaları tatbik etmeyi ve elindeki tüyle duman üflemeyi kesmişti. Adamın yanına bağdaş kurup oturmuş ve kırış buruş ellerini kucağında kavuşturmuştu. Şövalyeyi dikkatli bakışlarla süzüyordu. "Canın yanıyor, değil mi?" dedi kadın, soru sormaktan ziyade düşüncelerini belirtmek amacıyla. Şövalye ona yalan söylemedi. Hafifçe kafa sallamakla yetmdj. Herhangi bir hareket, pençelerin yol açtığı acıyı arttırır gibiydi. Gustav biraz daha uğraşsa üzerinde çırpman kara kanatların yarattığı sıcak hava akımını duyumsayabileceği gibi bir hisse kapıldı "Sana yardımcı olamam," dedi kadın lâfı dolandırmadan, "Acı, içinde yer eden kötü büyüden kaynaklanıyor." Öne doğru kaykıldı ve parlak, kuşumsu gözlerindeki bakışla adamı adeta delip geçti. "Yaşama tutunmayı bırak. Ruhun onu esir etmeye çalışan kötülükten kurtuldu. Bedenini terk ettiğinde özgürce uçup gidecek." Yaşlı kadın şövalyenin dudaklarını suyla ıslattı. Gustav artık yutkunamıyordu. Ölmeye hazırdı. Adela onu bekliyor ve o da karısına katılmak için sabırsızlanıyordu. Yine de istediğini yapamazdı. Bu dünyadan ayrılmaması gerekiyordu. Daha değil. Kafasını şiddetle iki yana salladı. "Omuzlarında büyük bir yük var," dedi Nine. "Bedenini terk etmek istemiyorsun, çünkü yükü yere bırakırsan hiç kimsenin onu almayacağını sanıyorsun. Seninle birlikte umudunun da öleceğine inanıyorsun. Durum hiç de öyle değil. Sen üzerine düşeni yaptın.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Yükün devredilmesi lâzım. Onu bıraktığın yerden başkaları alacak. Tanrıların niyeti bu." Gustav kadına hayret ve kaygıyla baktı. Acı dolu uykusu sıraKayP Taşın Muhafızları macerayla ilgili bir şeyler mi sayıklamıştı? smdaa ,* jârdadı- adamın beklediği gibi bir sesle değil, tok ve Wr kıkırdama, içten vu enrne. Çok disiplinliymişsin. Dudaklarını kapalı tut' benim için görmek zor olmadı. Cüce de çok şey anlattı." Wn M\hatn. Evet, Yellozoğlu Şövalye'nin yıllar önce atıldığı maA haberdar olabilirdi. Gustav dün Hükümran Taş'ı cüceye Cera etmeyi düşünmüştü. Bu hiç de mükemmel bir seçenek sates' . Gustav onun Ejderha Dağı keşişleri için çalıştığından y1 ' ^ az şey biliyordu. Atsızlar'dan biri olan VVolfram büyük . jje işlediği bir suç dolayısıyla kabilesinden kovulmuştu. Ark hayatını bilgi toplayan ve seyyar satıcılık yapan biri olarak ka? anıyordu. VVolfram'in Hükümran Taş'ı keşişlere götüreceğine güvenilebilirdi, özellikle de Gustav cüceye hatırı sayılır bir ödeme vaparsa. Buna karşın Gustav mukaddes Hükümran Taş'ı ona vermeye çekiniyordu. Böyle bir karar, kulağa hiç de hoş gelmiyordu. Nine onu ilgiyle inceledi. "Yükü kimin sırtlanacağını görene kadar ölmeyi reddediyorsun. Memnun kalırsan gidecek misin?" "Benden kurtulmak için acelen mi var, Nine?" diye hafifçe gülümseyerek kısık bir sesle sordu Gustav, herkesin kullandığı isimle kadına hitap ederek. "Evet," dedi kadın damdan düşer gibi. "Ben bir şifacıyım. Acın benim de açımdır. Yükü kimin sırtlanacağına karar vermeye çalışıyorsun. Böyle önemli bir kararı sen vermemelisin. Düşüncelerin karmakarışık. Bir yarın bu dünyada, diğeri ise karanlık bir diyarda." Gustav iç geçirdi. Kadının haklı olduğunu çok iyi biliyordu. "Ama bu yükü bana tanrılar verdi. Seçimi ben yapmazsam kim yapacak, Nine?" "Kendi sorunu kendin yanıtladın," diye konuşan kadın, şövalyenin alev alev yanan alnına serin bir bez koydu. "Sana o yükü tanrılar verdi. Sen bırakınca kimin alacağını da gene onlar belirleyecek." "Peki bu dediğini nasıl yapacaklar, Nine?" Kadın kulübenin girişini örten battaniyeye bir göz attı. "O kapıdan giren bir sonraki kişi tanrıların seçtiği olacak." Gustav söylenenleri kafasında evirip çevirdi. Sözler kulağa hoş geliyordu. Tanrılar Hükümran Taş'ı ona emanet etmişlerdi. Tann33 "1 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN lar ona aynı zamanda Vrykyli mağlup edecek kuvveti de verr^ lerdi, ancak bu onun hayatına mal olmuştu. Gustav üzerine dü 6l,. yapmıştı. Şimdi sıra tanrılardaydı. Gustav derin bir soluk aldı ve kafasını evet anlamında sall.-?,& Bakışları girişi örten battaniyeye çevrildi. Nine arkasına yaslanaiau yaşlı adamı izledi. "Amca," dedi Jessan o sabah, "Bashae ölmekte olan şövalye için endişeleniyor. Adamın onu ilk bulduğumuzda bahsettiği ya_ rım kalmış iş için kaygılandığını sanıyor. Bashae adamı ziyaret etmeni, onu rahatlatacak bir şey yapıp yapamayacağını görmeni istedi." Kuzgunvuran kafasını sağa sola salladı. "Adam bir Vinnen-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gaelli ve bir Hâkimiyet Efendisi. Onlarm büyülü oldukları söylenir, tabi bunun ne kadarı doğru bilmiyorum. Ona yardımım dokunabileceğini hiç sanmam. Üstelik iznim dolmak üzere. Yarmdan sonra yola çıkmalıyız." "Biliyorum." Jessan bu düşünce karşısında sırıtmadan ec'e.medi. "Bashae'ye ben de aynı şeyleri söyledim. Ama belki sadece konuşmak bile şövalyeyi huzura kavuşturur. Bashae için anlamı büyük olur." Kuzgun omuz silkti. "Pekâlâ. Şövalyeyle ne olursa olsun konuşacağım ve yardım etmek gücüm dahilindeyse edeceğim. İki gün sonra benimle gelmek istiyorsan yapacağın çok şey var. Madem ok uçları aldın, şimdi ok yapmalısın. Bir yemek bıçağına, bir avcı bıçağına ve bir de dövüş bıçağına ihtiyacın olacak. Çekiçdöven o bıçakları senin için yapar, ama ona yardım etmen ve gözünü üzerinde tutman lâzım. Herif tembelin tekidir. Denetlemezsen işin kolayına kaçar. Yolculuk için deri bir gömlek ve pantolon—" "Pekâlâ, pekâlâ, Amca," diyen Jessan yağmur gibi yağan talimatlara karşı kendim korumak için elini kaldırdı. "Bunlar sadece bugünün emirleri. Yarın daha fazlası olacak," diye bir yürüyüş ezgisiyle ıslık çalarak demircinin dükkânına yollanan genç adamın arkasından seslendi Kuzgun. ***** 100 Kayıp Taşın Muhafızları uran şövalyeyi ziyaret etmek ve ölmekte olan adama ^UZ8Ulmak için kulübesinden ayrıldı. Ölenler çoğu kez yaşayardıin ı ^ ricacja bulunmak isterler. Kuzgun'un zamanı yanlat ^ adamın son birkaç saatini iyi geçirmesini sağlamak klSI linden geleni yapacaktı. Bu genç bir savaşçı bulup VinnenİÇİrV bir mesaj göndermeyi, öldükten sonra şövalyenin cesedini ^ae yollamayı ya da bunlara benzer başka bir işi gerektirse bile ° un o adamın son isteğinin yerine getirilmesini sağlayacaktı. T adımları ve düşünceleri şifa evine yönelmişti ki arkasmda bir tıslama sesi duydu. Kuzgun geri dönmeyerek yürümeyi sürdürdü. Tıslama sesini kimin çıkardığını ve o sesin kendisine yöneltilmiş olduğunu iyi biliyordu- Hiç tepki vermemeyi kararlaştırdı. Kız kardeşi cam isterse onunla normal bir sesle konuşabilirdi. Kuzgun bir yılanın diline karşılık verecek değildi. "Kuzgun!" diye sertçe seslendi Ranessa. Kadın sesine tiz bir ton kazandırdı. "Kuzgun!" Kuzgun iç geçirerek durdu ve geri döndü. Kendi evinin gölgesinde duran Ranessa, bir kuş pençesi gibi kıvırdığı eliyle onu yanma çağırıyordu. Kadm bedenine bol gelen deri elbisenin üzerine eski bir battaniye örtmüştü. Kir pas içindeydi ve nasıl göründüğü hiç umurunda değildi. Zaten niye umursayacaktı ki? Kuzgun gönülsüz adımlarla ona yavaşça yaklaşırken bunu düşünüyordu. Asla evlenmeyecekti. Hiçbir erkek onu karısı olarak almazdı. Sabah havası serin ve hoştu. Kuzgun göğsü ve kolları çıplak halde gezmesine karşın Ranessa battaniyesinin altında titremekteydi. Üstüne üstlük ısınmak için evinde bir de ateş yakmıştı. "Evet, Kardeşim, ne var?" diye sordu Kuzgun, sabrını korumaya çalışarak. Ranessa parlak güneş ışığı sebebiyle kıstığı iri kahverengi gözleriyle ona bakarken kaşlarını çattı. "Jessan'ın yamnda getirdiği şu kötülük var ya, onunla başa çıktı mı?" "O bir zırh, Ranessa," dedi Kuzgun. "Başka—"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kadın ona biraz yaklaştı. Elini Kuzgun'un göğsüne koydu. "Jessan bize kötülük getirdi," dedi alçak, boğuk bir sesle. "Onu sana verdi. Sorumluluk sende. İkinizde. Kötülük etrafındaki her Şeyi zehirliyor. Ortadan kaldırılmazsa halkımıza ölüm gelecek." ±01 MARGARET VVEİS ve TRACY H İ C K M A N Ranessa biraz daha yaklaştı. Gözlerini öyle çok açmışt] adam onların kahverengi-kızıl derinliklerinde kendi yansım^ görebiliyordu. Üstelik gördüğü yansımasıyla kalmıyor, orada k_ di kafasındaki düşünceleri de okuyabiliyordu. Kuzgun da zırhtan onun kadar korkmaktaydı, fakat düşüncelerini açıkça ifade oj^ memişti. Bu durum ona sıkıntı veriyordu. Kafasından geçenler: deli bir kadınla paylaşmaktan hoşlanmamaktaydı. Geri çekilmeye çalıştıysa da kız kardeşinin kulübesin duvarına kadar gelip da. yanmıştı. Gidecek hiçbir yeri yoktu. Oradan ayrılmak istiyorsa Ranessa'yı itip geçmeliydi, ancak ona dokunmak fikrini de oldukça itici buluyordu. "Zırhı nereye koydun?" diye yumuşak bir sesle sordu kadın. "Zırh emniyetli bir yere kaldırıldı," diye fısıldadı adam. "Zehir," dedi Ranessa, yüzüne düşen karmakarışık siyah saçlarının arasından ona bakarak. "Zehir halkımıza ölüm ve uğursuzluk getirecek. Üstelik suç sende olacak. Sende ve Jessan'da, taba buna bir son vermezseniz." Sabah havasının giderek ısınmasına karşın tir tir titreyen Ranessa ansızın döndü ve kulübesinin dumanlı karanlığının içinde yitip gitti. Kuzgun kardeşinin evinin yanında bir süreliğine kalarak kalbinin ve nefesinin bir düzene kavuşmasını bekledi. Ne yapması gerektiği üzerinde huzursuzca kafa yordu. Kardeşinin söylediklerinin deli saçmasından ibaret olduğuna inanmaya çalıştı. Fakat durum sahiden öyleyse delilik kendisine de bulaşmış demekti, çünkü sözlerin doğruluğuna yürekten inanıyordu. Özellikle de "zehir" sözcüğünün kullanılmasından rahatsız olmuştu. Zırhın kaldırıldığı mağarada, kuraklık ya da sel baskını gibi bir felâket sonucu mahsullerin kullanılamaz hale gelmesi durumunda köyü besleyecek olan yiyecekler saklanmaktaydı. Ranessa'nm uyarısı üzerinde düşünmeye devam eden Kuzgun, şövalyeyi ziyaret etmek için bir kez daha şifa evine yollandı. Ancak yolun ikiye ayrıldığı yere gelince —bir yol şifa evine, öteki ise mağaraya gidiyordu — gözünün ucuyla bir hareket saptadı. Kafasını çevirip baktığında kardeşinin evinin arkasından çıkan VVolfram'ı görmek onu telaşlandırdı. Cücenin elleri ceplerindeydi. Topallayarak Kuzgun'un yanından geçerken ona kafasıyla dostane bir selâm verdi. Cücenin Kayıp Taşın Muhafızları ?i konuştuklarını duyup duymadığını merak eden Kuzganessa ı uceye baktı. Sonra cücenin bir şeyler duyması durugyn dik sorun olmayacağma karar verdi. Hiçbir cüce Tirniv lisanını ^ konuda haklı," diye kendi kendine itirafta bulu' a un alnındaki teri sildi. "Zırh bana sırf sorun çıkartıyor. naD ne kadar çabuk kurtulursam o kadar iyi. Jessan benimle ^*n olmanın verdiği heyecan yüzünden hiçbir şeyin farkına ağlıyor Kuzgun yön değiştirerek mağaraya giden yolu takip etti. KaldıSı kaygı sebebiyle VVolfram'ın da yönünü değiştirdiğini fark tmedi. Kuzgun arkasına bakacak olsa artık iki gölgeye sahip olHuSunu görürdü —kendi uzun gölgesinin yamsıra neredeyse ilki

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kadar sessizce ilerleyen daha kısa, tıknaz bir gölge. ***** Maceralı yolculuktan yorgun düşmüş olan Bashae, o sabahın geç saatlerine kadar uyudu. Nine'nin evindeki battaniyeyi üzerinden atmadan önce güneş gökyüzünde epey bir yükselmişti. Pecwae mutlulukla gerindi, biraz daha kestirdi ve kendilerine bir yuva inşa etmekle meşgul olan kuşların azarlayıcı ve huzursuz cıvıltılarını uykulu bir halde dinledi. Bashae çadırından çıktığında pecwaelerin sadece yarısının uyanık olduğunu gördü. Geri kalanlarının bir kısmı tenteyi andıran eğreti korunaklarında, diğer bir kısmı ise yalnızca kazara üzerlerine basıldığında yerleri belli olan yapraktan yapılmış battaniyelerinin altında uyumaktaydı. Bir Trevinici'nin şafaktan önce kalkmamasının tek bahanesi geceleyin ölmek olabilir. Bunun tam zıttı olan pecvvaelerin ise çok azı güneşin doğuşuna tamk olur. Pecvvaeler uykudayken başka bir dünyayı ziyaret ettiklerine inanırlar. En akıl almaz eylemlerin bile gerçekleştirilebildiği o dünya hem korkunç hem de güzeldir. Ayrıca o dünyadayken ölümsüzdürler, zira uyku dünyasında dehşet verici olaylar gerçekleşse bile pecwaeler genellikle gerçek dünyaya geri dönebilirler. Bir dünyada bulunmak için diğerinden zorla ayrılmaya—özellikle de uyku dünyasında önemli veya hoş bir şey yapıyorlarsa —bir sebep görmeyen pecvvaelerin çok ufak bir kısmı erken kalkmanın 103 1 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN gereğine inanır. Bashae geçen geceki ziyafetten kalan meyve ve ekmekten -P^ sonra da Nine'ye yiyecek bir şeyler götürüp zavallı şövalyemi', bü' gün ne duruma olduğunu görmeye karar verdi. Bashae tam taze meyve toplamaya gidiyordu ki Trevinici köyünün bulunduğu yönden gelen Palea'yı gördü. Kız Bashae'den bir iki yaş büyüktü ve ileride onun eşi olacaktı. Zaten on dört ya. şmdan beri sevgiliydiler. Palea daha önce dünyaya bir çocuk ge. tirmişti, fakat Bashae'nin baba olup olmadığı belli değildi. Pecwae toplumunda çocuklar anne kadar diğer toplum üyeleri tarafından da yetiştirilirlerdi, o yüzden de çocuk Palea'nm yanmda değildi. "Köy'e mi uğradın?" diye sordu Bashae. "Nine'yi gördün mü?" Palea kafasını sallayarak Nine'yi görmediğini belirtti. "Ona biraz yemek götüreyim dedim, ama senin ona dün gece verdiğin sepet hâlâ kulübesinin dışında duruyordu ve hiç eksilmemişti, ben de o yüzden benimkini diğerinin yanma bırakıp oradan ayrıldım. Uyku dünyasını ziyaret edebileceğini düşündüm ve onu rahatsız etmek istemedim." Bashae anlayışla kafa salladı. Uyku dünyasından beklenmedik bir biçimde çekilip alman bir kimsenin bu dünyaya yolunu bulamayabileceği düşünüldüğünden hiç kimse çok acil bir durum olmadıkça uyandırılmazdı. Gerçek dünya ile uyku dünyası arasına sıkışmış bir şahsın kafası çok fena karışırdı. Nine'ye göre Jessan'm teyzesi Ranessa'ya da aynen öyle olmuştu. Şövalye için kaygılanan Bashae şifa evine doğru yola koyuldu. Kuzgunvuran'ı takip eden VVolfram'ın işi kolaydı. Dürüst ve yalın bir düşünce yapısına sahip olan Trevinici savaşçısı, gizlice takip edildiği gibi bir kuşkuya asla kapılmazdı. Adam bir kere bile arkasına bakmadı. VVolfram fundalarm ve çalıların gölgelerine ihtiyaçtan çok alışkanlıktan saklanıyordu. Cüce, elbette ki Kuzgunvuran ile kardeşi arasında söylenen

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


her sözü anlamıştı, tıpkı Kuzgun ile Jessan arasında geçen konuşmayı da anladığı gibi. VVolfram adamm kız kardeşinden daha ilk baştan beri hoşlanKayıp Taşın Muhafızları utsuzluğu daha sonra bir nebze olsun yumuşatıyordu- Bu * 0jcjuğU her halinden anlaşılan kadın, köyde etkiııııştı, zira zı tüjügü sezmiş tek kişiydi ve VVolfram bu durumu sini göstere ^ buluyordu. Ancak hissettiği ironi, deli kadının son derec an gjtse gümüş bilekliğin ısınması yüzünden hayyakınma n ^^^ Keşişıerin çııgın birisini niçin bu kadar ilginç rete u ını tasavvur edemiyordu. VVolfram'ın onlarla aynı göbU lmadığı gün gibi belliydi ve kadınla arasındaki mesafeyi ^73 sonuna kadar niyetliydi. Kuzgunvuran in arkasmdan giden cüce, adamın o zırha ne £mı merak ediyordu. Kolundaki bilezik hoş bir ısı yaydığından doğru davrandığını düşünmekteydi. Depo mağarası köyden yaklaşık bir buçuk kilometre uzaktaydı Bu mesafe muhtemel yağmacılar tarafından bulunamayacak kadar uzak, gerekli hallerde ise rahatça ulaşılabilecek kadar yakındı. Mağara iyi gizlenmişti. VVolfram onu kendi başına asla bulamazdı. Hatta Kuzgunvuran girişin hemen önünde dururken bile cüce mağarayı seçememiş, Trevinici ortadan kaybolunca da onu gözden yitirdiğini sanmıştı. Kayaların arasını dürtükleyen ve ayak izleri arayan VVolfram girişi şans eseri buldu. İncinmiş bileği hafifçe kıvrılınca dengesini yitirdi. Cüce kıç üstü yere oturdu, düzgün bir kayalık eğim boyunca sırtüstü kaydı ve yerdeki büyük bir deliği gizlemek üzere oraya akıllıca dikilmiş bir ağaç dalı perdesinin içinden geçti. VVolfram kırık dalların ve kuru yaprakların arasından karanlığın içine bir buçuk metre kadar düştü, ardından şaşkın bir cıyaklama ile sert bir yüzeye çarptı. Gizlilik buraya kadardı. Kaç dalı kırdığını merak ederken Kuzgunvuran'ın öfkeli yüz ifadesini karşısında buldu. "Aaaah!" diye inledi cüce. VVolfram'ın gözleri geriye yuvarlandı ve başını küt diye yere vurdu. Hiç kıpırdamadan yattı. Trevinici'nin yambaşında diz çöktüğünü duydu. Adamın elini kolunda hissetti. Parmaklar cildini kavradı ve aniden sertçe sıktı. Sözde baygın haldeki cüce bu şiddetli acı karşısında kendini tutamayarak haykırdı. VVolfram karşısındaki adama ters ters bakarak oturdu. "Orduda asker kaçaklarıyla sık sık uğraşmam gerekir," dedi Kuzgun. "Beni niçin takip ediyorsun?" 105 MARGARET W Ei S ve TRACY HİCKMAN Adam Tirniv dilinde konuşuyordu. VVolfram kabadayılık t^s ladı. "Dediklerini anlamıyorum. Medeni bir dil kullansan ol n^ mı?" "Bence bal gibi anlıyorsun," dedi Kuzgun, Tirniv dilir4en vazgeçmeyerek. Herif son derece ısrarcıydı. "Nereye gittiğimi bil. miyorsan beni niye takip edesin ki?" "Kayboldum," diye küskün bir tavırla konuşan VVolfram hâlâ Yaşlıdilini kullanmaktaydı. Elleriyle vücudunu yokladığında herhangi bir kırık çıkık olmadığı kararma vardı. "Ayağım kaydı ve bu kahrolası deliğe düştüm. Seni gizlice gözetlediğimi sanıyorsan yanılıyorsun." VVolfram bir çıkış bulmayı umarak tedirginlikle etrafına bakındı. Treviniciler değerli eşyalarını büyük bir şevkle korurlardı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Bu zulayı bulan bir yabancıya verilecek ceza büyük ihtimalle ölümdü. "Yaralandım," dedi acınası bir tavırla sızlanarak. "Sanırım bir yerlerimi kırdım." Kuzgun'un iri elleri her bir kol ve bacak kemiğini sırayla kavradı. VVolfram kendisine her dokunulduğunda inliyordu. Trevinici'nin hareketleri hiç de nazik değildi ve cücenin herhangi bir kırığı yoksa bile Kuzgun her an ona bir tane verebilirdi. Bu sert kontrole rağmen cüceye zarar gelmedi. Trevinici ellerini birbirine vurarak toz topraktan arındırdı ve ayağa kalktı. Cüceye çevrili olan gözlerine son derece ciddi bir ifade hakimdi. "Kaybolmak için çok özel bir yer seçtiğini düşünüyorum," diyen Kuzgun konuşmasına Tirniv dilinde devam etti. "Yaralı falan değilsin. Kalk." "Galiba kırık çıkık yok," diyen VVolfram doğruldu. Kuzgun'dan mümkün mertebe uzaklaşırken bir yandan da muhtemel bir çıkış yolu arıyordu. "Eh, bu delikte her ne yapacaksan seni yalnız bırakayım..." "O taraftan kaçamazsın," dedi Kuzgun. "Çıkış arkamda kalıyor." VVolfram'm gözleri farkında olmaksızın Kuzgun vuran'm arkasındaki bir yere çevrildi. Hatasını çok geç anladı. Bu davranışını örtbas etmeye çalıştı. "Çıkış orası mı?" diyerek parmağıyla gösterdi. Kuzgun bu soruyu yanıtlamadı. "Dilimizi nerede öğrendin?" ıoe> Kayıp Taşın Muhafızları m inkâr etmekten vazgeçti. Zaten kendini daha önce W° fhkum etmişti. Onu ikinci bir kez öldürecek değillerdi ya. ölürne m buradan," diye mırıldandı Tirniv dilinde. "Dilinizi u çaktırmak istemedim. Bu lisanın sizler için kutsal kH "âunun farkındayım. İnancınıza saygı duyuyorum." il yçrı duyduğun herhangi bir şey olduğunu hiç sanmam, Cü" k rsıhğınl verdi Kuzgun. "Buraya kasten casusluk yapmak CC' vla geldiğine inanıyorum. Jessan senin kampa kadar ona ve R™'hae'ye eşlik etmek istediğini söylemişti. Anlayamadığım şey," . aiaycı bir tavırla ekledi, "bu davranışının sebebi. Köyümüzde bulacağını sandın? Altın mı? Gümüş mü? Kıymetli taşlar mı? Veya belki de değerli bir zırhtır?" VVolfram biraz daha rahat nefes alıp vermeye başladı. Deyim yerindeyse henüz kıçını kurtaramamıştı. Fakat en azından Kuzgun ona kulak vermişti. VVolfram dilini yerli yerinde kullandığı sürece felâketi önleyebileceğini sanıyordu. "Turkuvaz," diye homurdandı cüce. "Turkuvaz bulmak için geldim. Şu pecvvae, büyükannesinin şarkı söyleyerek kayalardan turkuvaz çıkardığını anlatmıştı." "Turkuvaz mı?" Kuzgun hayrete düşmüştü. "İyi de turkuvaz beş para etmez." "Belki burada etmiyordur," diye belirtti VVolfram, "ama Tromek topraklarında elfler ona çok iyi para öderler. Zırha gelince," — bunu söylerken ürperdi ve hareketi kesinlikle sahte değildi —"onu ez, yak, göm ve ellerinin bir daha öyle bir şeye bulaşmaması için dua et." "Belki de sana vermeliyim," diye kurnazca bir öneride bulundu Kuzgun. "Onu alarak bize bir iyilikte bulunabilirsin..." "Hayır!" VVolfram kendini korumak istercesine ellerini kaldırarak geriledi. "Ben almam!" Kafasmı sağa sola salladı. "Ona elimi bile sürmem. Bana istediğini yapabilirsin."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Trevinici'nin böyle bir tepki beklemediği belliydi. Kuzgun çenesini sıvazladı. Tüm Trevinici erkekleri gibi o da sinekkaydı tıraşlıydı. Cüceyi şaşkın gözlerle süzdü. "Öyleyse bu zırh büyülü, değil mi?" diye sordu. "En kötü büyüye sahip," diye coşkuyla yanıtladı VVolfram. Boşluk büyüsü. Herhalde bu adı duymuşsundur. Kuzgun kaşlarını çattı. "Onun ölüm büyüsü olduğunu biliyo10JMARGARET VVEİS ve TRACY HİCKMAN rum." "Ölüm, acı, ıstırap." Wolfram kafasını yine iki yana sal.adı "Kız kardeşin haklı. Zırh halkına kötülük getirecek. Ondan en tc1Sa sürede kurtulmalısın." Savaşçıya dikkatle baktı ve yüzünü darui net görebilmek için ona bir adım yaklaştı. "Ama bunu sen de bilj. yorsun, değil mi? İlk gördüğün anda zırhın kötü olduğunu anladm." "Ben.. . zırhta bir terslik olduğunu hissettim," diye itirafta bulundu Kuzgun. "İyi de ne yapabilirdim ki? Yeğenim onu bana hediye etti. Reddetsem kırılırdı." "Zırhın yaratacağı kırgınlığa kıyasla öylesi çok hafif kalırdı," dedi Wolf ram. "Niye? Bana onu ne tür bir yaratığın giydiğini söyle. Zırhtan niçin korkmalıyım? Altı üstü metalden yapılmış bir eşya." "Onun metali topraktan çıkartılmadı," dedi VVolfram. "Onun metali dünyadaki herhangi bir demircide dövülmedi. O lânetli zırhın metali Ölüm'ün ocağından çıktı ve onu döverken çekici Ölüm'ün bizzat kendisi tuttu. İstersen şövalyeye sor. Bana inanmıyorsan gidip Lord Gustav ile konuş." "Sana inanıyorum," dedi Kuzgun yavaşça. "Daha doğrusu yüreğimdeki hisse inanıyorum. Açıkçası buraya zırhı yok etmek için gelmiştim." Kaşlarını çatarak cüceye baktı. "İyi de seninle ne yapacağım?" "Sana engel olmak istemem. Köye tek başıma dönebilirim. Sen bana çıkış yolunu göstersen—" "Böylece mağaraya nasıl girebileceğini öğrenesin diye mi? Hiç sanmıyorum. İleride buraya dönmeni istemem. Burada ne depoladığımızı bilmen de gerekmiyor." Kuzgun elini uzattı ve cücenin kafasındaki şapkayı çekiştirerek gözlerini örttü. "Hey! Neler-!" diye kükredi VVolfram. Kuzgun cücenin havaya kalkan ellerini yakaladı, ardından VVolfram'm kendi kemerini kullanarak arkasında sıkıca bağladı. "Pantolonum düşecek!" diye itiraz etti VVolfram. "Merak etme, ben tutarım," karşılığını verdi Kuzgun. Bir yüzeye sürtünen çakmaktaşının sesi duyuldu, çam reçinesi kokusu yükseldi ve bir ateş harladı. Cüce gözlerini örten şapkadaki bir delikten mağaranın içini kaplayan ışığın turuncu parıltısını gö±08 Kayıp Taşın Muhafızları v i7eun cücenin pantolonunu arkadan sıkıca tuttu ve ^^fnazİçeitekledi. Volfram ^-öremiyorum!" diye inleyen VVolfram tökezledi. "Hiçbir Şey & ^ .„ •bir çukura mı atacaksın! «Beni D trnecjm değil hani. Ama atmayacağım. Haydi bakalım! VPO. Adam gibi yürümezsen seni bir patates çuvalıy-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


SlZlanmayı Kes. „° «««sın gibi sürüklerim. K eun'un arkadan itekleme ve dürtüklemelerinin kılavuzluI VVolfram ilerlemeye başladı. Kilere yaklaşmakta olduklarını hl ordu, zira lavanta gibi çeşitli otların, patateslerin, elmaların ve zaman önce öldürülerek asılmış hayvanlardan akan karım kolcusunu alıyordu. Kuzgun onu sola doğru itti. Aşağı eğimli bir yolda ilerlediler, sonra Kuzgun öyle ani bir şekilde durdu ki VVolfram'ın ayakları yerden kesildi. "Oha!" diye bağırdı VVolfram. "Dikkat—" "Kapa çeneni!" diyen Kuzgun'un sesinde tedirgin, kaygılı bir tını mevcuttu. "Ne var?" diye aniden alarma geçerek sordu VVolfram. Trevinici savaşçıları kolay kolay telaşlanmazlardı. Cüce bir yandan ellerini çözmeye çalışırken bir yandan da kafasını sallayarak şapkadan kurtulmayı denedi. "Kahretsin, beni serbest bırak! Ellerimi çöz!" Kuzgun'un bir eli cücenin kafasındaki şapkayı çekip alırken diğeri de sıkıca omzunu tuttu. Meşale ışığı epey parlaktı. Bu ani ışık karşısında afallayan ve gözleri kamaşan VVolfram, türlü türlü canavarın mağaralarda yaşadığını bildiğinden gözlerini kırpıştırarak her tarafı aynı anda görmeye çalıştı. Kuzgun onu sıkıca tutarak kıpırdamasını engelledi ve cüce nihayet yerdeki büyük bir bohçayı seçebilecek kadar görme duyusunu geri kazandı. Jessan'ın zırhı sarmakta kullandığı battaniyeyi tanıyan VVolfram karşısındaki sahneye bön bön baktı, tekrar gözlerini kırpıştırdı ve bir adım gerileyerek Kuzgun'a bindirdi. Battaniye koyu renkli lekelerle kaplıydı. 'Bu da nedir?" diye bilmek isteyen Kuzgunvuran lekeleri daha lvı görebilmek için meşaleyi yaklaştırdı. Ben nereden bileyim?" diyen VVolfram beyhude yere birkaç adım daha gerilemeye çalıştı. Savaşçının kaya gibi vücudu yolu ±oj MARGARET WE i S ve TRACY HİCKMAN tıkıyordu. "Ne yapıyorsun?" VVolfram dehşet içinde inledi. "sau ona dokunma!" Kuzgun elini uzatarak battaniyeye yaklaşmıştı. VVolfrarVu, uyarısı üzerine Trevinici tereddüde düştü. Ancak merakı ağır br.stj Battaniyenin temiz uçlarından birini ihtiyatla tutup geri çekti. Ku! maştaki lekelerin bulunduğu kısımlar zırha yapışmış olduğundan bu hareket iltihaplı bir yaranın üzerindeki yara bandını çekmeye benziyordu. "Sanki. . ." dedi tiksindiği için duraksayan Kuzgun. "Sanki zırh kanıyor!" Adam biraz daha eğildi. "Bir de şuna bak." Bohçanın yakınında hareketsiz yatan birçok küçük kemirgenin leşini parmağıyla gösterdi. VVolfram boğulur gibi olarak öksürdü. Zırhtan ağır, acı ve yağlı bir koku yükselmekteydi. VVolfram soluk almanın güçleştiği gibi bir hisse kapıldı. Cüce, halkının bildiği tüm kötülük karşıtı duaların yanısıra orklardan öğrendiği birkaçını da mırıldanmaya başladı. "Onu rahat bırak. Hiç dokunma. Ona değen farelerin ne hale geldiğine bak! Haydi!" diye adamı eliyle yanına çağırdı VVolfram. "Buradan hemen çıkalım. Çabuk!" "Zırhı burada bırakamam," diyen Kuzgun cüceye dik dik baktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Peki ya ne yapacaksın?" diye karşılık verdi VVolfram. Lekeler ikilinin gözleri önünde yayılıyordu. Yağlı maddenin bir kısmı kumaştan akarak altındaki kayalık zemine sıçramıştı. "Bir kayaya bağlayıp nehre atacağım," dedi Kuzgun ciddiyetle. "Peki nehrin suyunda kimler yüzüyor?" diye itiraz eden VVolfram sesini yükseltti. "Nehirdeki balıkları kimler yiyor? Nehrin suyunu ekin yetiştirmekte kimler kullanıyor?" "Haklısın," diyen Kuzgun konu üzerinde kafa yordu. Adam çaresiz ve şaşkın görünüyordu. "Sayısız savaşa katıldım. Ölümle birçok farklı şekilde yüzleşmeme rağmen asla kafamı çevirmedim, ama bu. . . bu midemi büzüyor ve bozuk balık yemişim gibi içimi kaldırıyor. Zırhı burada bırakamam. Belki onu yakarsam — " "Duman," dedi VVolfram. "Havayı kirletir." "Öyleyse gömerim." "O zaman da toprağı zehirlersin." 110 Kayıp Taşın Muhafızları mruklarını sıktı. "Kardeşim haklı mı? Bu şey zehir Kuzgu^ y balkıma ölüm mü getirecek?" Adam dönüp Wolf!Tii? Bu ko , J^^J "gen Boşluk büyüsü hakkında bir şeyler biliram'a ö^cevap ver!" yorsun- prcje]<i bohçayı tiksintiyle süzdü. Sonra da kafasını <-:uce nıamda salladı. "Yalnızca sana söylediğim kadarını biliolumsuz ^^ ^j verebilecek biri daha var. Şövalye. O adam yorumsavaştı. Zırhın yok edilmesini söyledi. Gidip ona sora* / * "Z "Tabi hâlâ yaşıyorsa," diye ekledi Kuzgun. Trevinici bohçaya son bir bakış attı, ardından gitmek amacıyla la geri döndü. Ona yetişmek için VVolfram'ın koşturması gerekti. "Gözlerimi bağlamayacak mısın?" "Artık lüzum yok," diye kısa bir cevap verdi Kuzgun. VVolfram adamın ne demek istediğini anladı. Sebep Kuzgun'un ona güvenmeye başlaması değildi. Treviniciler tüm eşyalarını bu lânetli mağaradan çıkaracaklar ve bir daha içeri adımlarını atmayacaklardı. ***** "Hey, Jessan!" diye seslendi Bashae. Şifa evinin yakınındaki pecwae tam içeri girmeye hazırlanıyordu ki dostunun Kutsal Çember'in öteki tarafında yürüdüğünü görmüştü. Jessan ellerinde birkaç parça deri taşıyordu. Bashae ona yetişmek için çemberin etrafında koştu. "Nereye gidiyordun?" "Seni bulmaya," dedi Jessan yürümeyi keserek. Genç adam ellerindeki derilere esefle baktı. "Dunkar'a giderken giymek için pantolon dikecektim, ama bir türlü beceremedim. Daha şimdiden 'ki iğne kırdım. Sende fazla pantolon var mı diye bakacaktım." "Palea'ya senin için pantolon dikebilir mi diye sormamı isteyecektin," dedi Bashae sırıtarak. "Yoksa niçin deriyi yanında getiresır> ki? Endişelenme, Palea yapıverir. Seni ona götürürüm. Ama 0rıce şövalyemizi ziyaret etmeliyim. Sen de ona saygılarını sunma1Sln. Ya da en azından bir hoşça kal demelisin," diye ekledi daha yumuşak bir ses tonuyla. 111 MARGARET

W E İ S

ve

TRACY

HİCKMAN

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Fazla zamanım yok," diyen Jessan şifa evinin bulunduğu ta rafa bir göz attı. Delikanlının yüzü vakur bir ifade kazanmışta i*l ride yatan cesur adamı düşündü. Ona kıyasla Jessan'm dünya u dar vakti vardı. "Birkaç dakika ayırabilirim. Seninle geleceğim.' Kutsal Çember'in etrafından dolanıp şifa evine vardılar, ölü. mün huzuruna çıkacakları için kapının önünde tedirgin bir halde durakladılar. "Girmek için izin istemeli miyiz?" diye kısık sesle sordu Jessan. "İstemesek daha iyi, adam belki uyuyordur," yanıtını verdi Bashae. "Sessizce içeri girip ne durumda olduğunu görelim." Bashae elini kapı niyetine kullanılan battaniyeye attı. Sessizce ve yavaşça hareket ederek kulübeye önce o girdi. Jessan hemen arkasındaydı. "Ah," dedi Nine. "İşte seçilmişler." 112 nenine bağlı bir adam olan Gustav tanrıların seçimini sorgudıvsa da onların daha mantıklı bir karar alabilecekleri kanaatleydi. xanrılar neden bu kadar önemli bir görev için bu iki gen, ecmişlerdi ki? Hele ki yakınlarda daha olgun, eğitimli ve tecrübeli bir sürü savaşçı varken. "Seçilmişler mi? Ne için seçilmişiz, Nine?" diye soran Bashae anlaşılacağı üzere şaşırmıştı. Nine etrafları kırışıklıklarla dolu kızarmış gözleriyle Gustav'a bir göz attı. Şövalye biraz ileride sessizce ve saygıyla bekleyen iki genci uzun uzun süzdü. İşte o zaman tanrıların bilgeliğini anlamaya başladı. Hükümran Taş'ı arayan varlık her kimse, rüyalarına giren o gözlere her kim sahipse o kişi bahsi geçen daha olgun, eğitimli ve tecrübeli savaşçılara bakacak, dolayısıyla da acemi gençleri büyük ihtimalle göz ardı edecekti. Başka sebepler de vardı. Gustav o ikisinin yaşlarındayken Yeni Vinnengael'in sokaklarında yaşayan becerikli bir hırsızdı. Gençliğini bir avantaj olarak kullanmış, altı yaşında kaybettiği masumiyetini öne sürerek suçlarından aklanma talebinde bulunmuştu. Hükümran Taş'ı Konsey'e götürmek Gustav için tehlikelerle dolu bir görevdi, ancak aynı görev paha biçilmez değerdeki kayıp nesneye sahip olabilecekleri asla akla gelmeyecek olan iki genç adam için o kadar zor olmayabilirdi. Gustav'm onlara taşıyacakları nesnenin gerçekte ne olduğunu söylemesi gerekmiyordu. Gençlerin yapmaları gereken tek şey ne idüğü belirsiz bir çantayı elf diyarına götürmek ve belirli bir şahsa teslim etmekti. Gustav onların cesaretine şahit olmuştu. Her ikisi de Vrykylle yapılan dövüşte üzerlerine düşen görevleri yerine getirmişti. Nine nin dediğine göre onu köye getirerek çabuk, akıllıca ve sağduyulu hareket etmişlerdi. Gustav'm söylenenlere inanmaması için oır sebep yoktu. Ancak yine de bu gençler yılların getirdiği dene113 MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN yim ve bilgelikten yoksunlardı ve düşüncesizce hareket etmeye acı dersi daha sonra yaşayarak öğrenmeye eğilimliydiler. "Ne için seçilmişiz, Nine?" diye tekrarlayan Bashae'nin aln. v, rışmıştı. "Anlamıyorum — " "Sus!" diye buyurdu yaşlı kadın. Nine Gustav'a doğru döndü. "Ne dersin, Sör Şövalye?" Gustav yüreklerinin derinliklerini görmek istercesine her i]^ genç adamı da dikkatle inceledi. Yaşadığı yetmiş yılın sonunda

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


insan sarrafı olup çıkmıştı ve o an gördüklerinden de memnundu Karşısındakiler cesur ve sadık şahıslardı, ona şüphe yoktu. Geri kalan özelliklere gelince Gustav ya tanrılara güvenmeliydi, ya da hayatının son yıllarında yaptıkları bir ikiyüzlülükten ibaret olacaktı. "Tanrılar iyi bir seçim yapmışlar, Nine," dedi adam yavaşça. "Bence de öyle," dedi Nine, fakat bunu söylerken genç adamlara bakan gözleri kısılıydı. Şövalyenin iç geçirdiğini duymuş ve ne düşündüğünü tahmin etmişti. Kadın dizlerine vurarak ikiliye yaklaşmalarını işaret etti. Bu hareketi sonucu incecik kollarındaki Müzikleri şıkırdadı. "İkiniz de yanıma gelin. Oturun şöyle." Önünde bir yeri gösterdi. "Sözlerime kulak verin." Bashae atik davranarak istenileni yaptı. Jessan ise yerinde kaldı. "Çok isterdim, Nine," dedi, "ama yarın Kuzgun Amca'yla birlikte Dunkar'a gideceğim. Daha yapacak çok işim var. Buraya sadece-" "Bazılarımızdan çok daha fazla vaktin var," diye onu azarladı Nine. "En azından yaşlı bir kadını dinlemeye yeter. Otur, Jessan." Genç adam kendinden yaşlılara hep saygı gösterecek şekilde yetiştirilmişti ve itaat etmekten başka bir seçeneği yoktu. Buna rağmen oturmayarak izin verildiği anda fırlayıp gidebilmek için yere çömeldi. "Lord Gustav'in bir isteği var," dedi Nine. "Bu herhalde onun son isteği olacak," diye de ekledi, pecvvaelerin dili olan Tvvithil'i kullanarak. "Bir sonraki gündoğumunu göremeyecek." Jessan'in tutumu daha saygılı bir hal aldı. Bashae ölmekte olan şövalyeye iyice yaklaştı. Vakur bir edayla kendi bronzlaşmış, güçlü elini Gustav'ın solgun ve zayıf elinin üzerine koydu. "İsteğinizi yerine getirmeye hazırız, Lord Gustav," dedi Bashae kibarca. "Bizden ne istiyorsunuz?" 114 Kayıp Taşın Muhafızları zliâini korusa da başını hafifçe sallayarak pür dikJeSSandinlediğüü gösterdi. İcat onları ^jiymsedi. "İkinize de teşekkür ederim. Ölmek üzere Gustav,° rum< genim için üzülmeyin. Güzel, uzun bir hayat olduğu111" ma]< istediğim tüm hedeflere ulaştım. Tanrılar beni sürdümjmdi sona yaklaşırken bir kez daha kutsanıyorum." Icutsadı j.jjj.gk bir soluk alırken vücuduna yayılan acı sebebiyle H nı büzdü. Nine adamın almndaki buz gibi teri sildi. ? Slav'ın ıstırabı geçtiğinde konuşmaya devam etti. "Ben kendi adıma yas tutmasam da arkamdan yas tutacak biri "Eşiniz mi?" diye alçak sesle sordu Bashae. Adela'nın anısı hayalinde canlanan Gustav gülümsedi. Kadiri yüzü acıyı azaltıyordu. Adela onu bekliyor, Gustav ölüme yaklaştıkça kadın daha gerçekçi bir hale bürünüyordu. Gustav onun vanına gitmekten, sırtındaki yükü bırakmaktan, tüm o ıstıraptan kurtulmaktan çok memnun olacaktı. Fakat daha değil. . . Henüz değil... İyi de derdini bu gençlere nasıl anlatacaktı? Damra ile arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlayabilirdi? Kendisi gibi bir Hâkimiyet Efendisi olan kadmla arasmdaki yaş farkma rağmen uzun zamandır dosttu. Kadın yıl bakımından Gustav'dan daha büyüktü, fakat buna rağmen elf standartlarına göre genç sayılırdı. Gustav ise bilgelik ve tecrübe açısından daha büyüktü. Bir Konsey toplantısı sırasında Yeni Vinnengael'de tanışmışlardı. Kadın Gustav'm atıldığı maceraya, yani Hükümran Taş'a yönelik arayışa ilgi duymuştu. Onu elf ülkesine davet etmişti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Damra'nın sade evinin bir görüntüsü Gustav'm hayalinde canlandı. Bir dağ zirvesinin yakınlarına inşa edilmiş evin güzelliği, diğer tüm elf binalarında olduğu gibi yalınlığında yatıyordu. Gustav karısının ölümünün ardmdan gelen o korkunç günlerde Damra'nın evine sığınmıştı. Orada, Damra'nın da yardımlarıyla hayatına devam edebilecek gücü bulmuştu. "Evet," diyen şövalye hem Damra'nın hem de tanrıların bu saptırılmış açıklamayı affedeceklerini umuyordu. "O benim eşim." "Çok yaşlı olmalı," dedi Bashae. "Evet, çok yaşlıdır. Benden daha yaşlı. Ama hâlâ kuvvetli ve güzeldir." Bashae nazik davranarak kafasını aşağı yukarı salladı. Haline 115 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN bakılırsa Jessan yaşlı adamm saçmaladığını düşünüyordu, u vinici huzursuzca kıpırdanıyor, kendi işine dönmek için yanı-, n* tuşuyordu. "O bir elf," diye ekledi Gustav. Bu açıklama Jessan da c:ahı olmak üzere odadakilerin kaşlarını kaldırmalarına ve hayret dolu ifadelere bürünmelerine sebep oldu. "Elfler bizden daha uzun ya. şarlar ve yaşlılığın yarattığı sınırlamalar onlara çok daha yavaş etki eder. Beni hatırlaması için ona bir yadigâr göndermek istiyorum Bir aşk hatırası. Bu işi benim adıma yapacak güvenilir habercilere ihtiyacım var." Kafasım çevirip Nine'ye baktığında kadının kafasını olumlu anlamda salladığını gördü. Gustav bakışlarını iki genç adama çevirdi. "Tanrılara bana bir haberci göndermeleri için dua ettim. Tanrılar sizi seçtiler." Bu şaşırtıcı gelişmeye hazırlıksız olan gençler, şövalyenin sözlerinin önemini tam manasıyla anlamaksızın adama öylece bakakaldılar. Sonra Bashae kafasına bir darbe yemiş gibi sözleri idrak edebildi. Ağzı bir karış açık halde parmağıyla kendini işaret etti "Ben mi?" dedi pecvvae. "Ve de Jessan," dedi Nine. "Ne?" Jessan hemen ayağa fırladı. Bakışları şövalye ile Nine arasında gidip geldi. "Ama ben bunu yapamam. Asker olmak için amcamla beraber Dunkar'a gitmeliyim." "Bu Sör Gustav'in son dileği," diye Twithil lisanında üsteledi Nine. "Üzgünüm," diyen Jessan huzursuzluğa kapılsa da bildiğinden şaşmadı. Bir adım gerileyerek kapıya yaklaştı. "Yardım etmek isterdim, ama amcamla gitmeliyim." Eliyle dışarısını ima eden bir işarette bulundu. "Burada şövalyenin isteğini yerine getirmekten onur duyacak bir sürü olgun, eğitimli savaşçı var." "Ama Jessan!" diye haykıran Bashae heyecanla dostuna doğru atıldı. "Bizden elf ülkesine gitmemizi istiyor! Elfler, Jessan! Biz! Sen ve ben! Tek başımıza!" Pecvvae sözlerine ara vererek Nine'ye doğru döndü. "İzin veriyor musun, Nine? Sence gidebilir miyiz?" "Tanrılar seçimlerini yaptılar," dedi Nine. "Biz fanilerin ne düşündüğü önemli değil." "İşte, gördün mü, Jessan? Ne macera! Sen de gelmelisin! Gelmek zorundasın!" ıı& Kay'P Taşın Muhafızları orsun, Bashae," dedi Jessan sert bir sesle; kara kaşla-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


«Anlanuy cam kendimi bildim bileli onunla birlikte savaşvrxl çatara • ^ söyiedi. Başka hiçbir şeyi bunun kadar çok istelara kaö a<: &^ ^^ ba^m Nine'ye doğru çevirdi. "Tanrılar lT,edllTI' • seçmiş olabilirler, ama beni seçmediler." Bashae y isingerj dönerek hızla şifa evinden dışarı çıktı. -^That olun," dedi Nine odadaki diğer iki kişiye. "Tanrılar çoktan yoğurdular. Mayanın tutması yakındır." nam hırıltılı, acı dolu bir nefes aldı. "İyi de zamanım azah' "Rahat ol," diye nazikçe tekrarladı Nine ve adamın alnını okdı "Biz konuşurken tanrılar ekmeği yoğuruyorlar. Bashae, gidip Şolculuğa hazırlan. Yiyeceğe, suya, seni sıcak tutacak giysilere ve bir battaniyeye ihtiyacın olacak. Acele et. Güneş batarken buraya dön." "Yalnız mı gideceğim, Nine?" diye soran Bashae bu düşünceden kaygılanmış gibiydi. "Tanrılara güvenin yok mu?" diye sert bir sesle sordu Nine. "Sanırım var," dedi Bashae yavaşça. "Ama Jessan çok inatçıdır." Nine bu sözler üzerine kaşlarını öyle bir çattı ki Bashae oradan ayrılma vaktinin geldiğini anladı. Gustav elini Vrykylin parçalara ayırdığını sandığı çantaya tıpatıp benzeyen bir çantanın üzerine koydu. Çantamn büyüsünü kullanmış ve çadırın içinden aldığı bir deri parçasmdan yeni bir çanta yaratmıştı. Vrykylin bulamadığı Hükümran Taş çantanın içinde saklı duruyordu. Şifa evine ilk getirilişinde verdiği komut üzerine çanta yanında belirmişti. Onu gözünün önünden hiç ayırmıyordu. Uykudan kalkar kalkmaz elini attığı ilk şey oydu. Kafasını çevirip Nine'ye baktı. Gustav'in yalnız kalması gerekiyordu, fakat kadın onca zamanını ona ayırıp o kadar çaba harcamışken Nine'den gitmesini isteyemezdi. Nine boncuklu eteğini kemikli ayak bileklerinin etrafında tıkırdatarak doğruldu ve, "Yaşlandıkça her yanım tutulur oldu. Biraz yürüyüp kendime gelmeliyim, yoksa tutukluk yer eder ve beni bir çocuk gibi oradan oraya taşımaları gerekir. Susarsın diye yanma su koydum," dedi. "Teşekkürler, Nine," dedi Gustav. "Çok bilge ve bir o kadar da 117

T MARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN asil bir kadınsın." "Ben mi asilim?! Hah! İşte bu çok komikti!" Nine hafifçe i ıkır. dadı. Kulübenin girişinde duraklayarak kafasmı çevirdi. "Cüceye onunla konuşmak istediğini söylerim." Kadın çok dinç bir tavırla reverans yaptı ve oradan ayrıldı. Gustav artık kafasında beliren düşünceleri bu kadının kendisinden bile iyi bildiğini reddedemezdi. Fiziksel dünyadan ayrılıyor, her geçen saniye ruhsal dünyaya biraz daha yaklaşıyordu. Bir ay kadar önce gülüp geçebileceği bir fikir artık son derece akla yatkın gelmeye başlamıştı. Gözlerini yaşlarla dolduran acıya karşı dişlerini sıkarak alçak sesle, "Adela!" dedi ve kopçalarla azıcık uğraşarak çantayı açtı. Gustav kendisini arayan iki gözün yer aldığı endişe verici tir rüyadan uyanır uyanmaz karşısında iki çift sahici göz buldu. Cilee ve bir Trevinici savaşçısı yanmasında duruyorlardı. Gustav eıini üzerini örten battaniyenin altına sokarak Hükümran Taş'ın hâlâ güven içinde saklandığından emin oldu. "Su lütfen," dedi öksürerek.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Wolfram hemen su çanağını şövalyenin dudaklarına götürdü. Fakat Gustav içemedi. Kafasını sağa sola salladı. Kaygılı görünen cüce, şövalyenin boğazına birkaç damla su damlattı ve adamın çatlamış dudaklarını ıslattı. "Teşekkürler," diyen Gustav artık daha rahat nefes alıyordu. Şövalye bakışlarını girişin orada duran, izin verilene kadar yaklaşmak istemeyen savaşçıya çevirdi. "Sen Jessan'm amcası mısın? Kuzgun saygılı bir tavırla kafa sallayıp ona doğru ilerledi. "Jessan'dan ne istediğimi biliyor musun?" diye sordu Gustav. "Evet, Nine söyledi," yanıtını verdi Kuzgun. Şövalyenin yanma çömeldi. "Bana Jessan'm tepkisini de anlattı. Yeğenim sayg1' sizlik etmek istemedi. Onun adına özür dilerim." Duraklayan Kuzgun'un ne söyleyeceğini düşündüğü belliydi"Normal şartlar altında tanrıların bu yolculuk için aldıkları kararı anlamazdım. Yanıldıklarını düşünürdüm. Jessan'm cesaretinden ve dürüstlüğünden olmasa da gençliğinden ve tecrübesizliğinden endişe duyuyorum. Ama,"—VVolfram'a göz atan Kuzgun epey ±±g Kayıp Taşın Muhafızları __ "beklenmedik bir olay gerçekleşti. Benim tecrübeleh<JzursUf-i jjgimi aşan bir olay. Tanrıların ne yaptıklarını biliyor ^Seklerini düşünmeye başladım." 0lab»e 0JCJU?" Gustav bakışlarını cücenin asık suratından saın sert yüz ifadesine çevirdi. VaŞÇ"Ona sen anlat," diyen Kuzgun gölgelere doğru çekildiyse de ni Gustav'ın üzerinde tutuyor, adamın ifadesindeki her türgfSşim ve farkı dikkatle izliyordu. "Sorun şu, lordum," diyen VVolfram biraz yaklaştı. "Boşluk'tan I n canavarın üzerindeki lânetli zırhı hatırlıyor musunuz?" ^ "Evet, niçin, ne olmuş ona? Zırh yok edildi, değil mi?" VVolfram kafasını kederle iki yana salladı. "Denemedik değil, lordum. Fakat genç adam onu atmak istemedi. Amcasına hediye olarak köye getirdi." Cüce bir parmağıyla Kuzgun'u işaret etti. "Tanrılar aşkına!" Gustav oturmaya çalıştı, fakat çok güçsüzdü. "Korkunç bir hata yapmış. Zırh yok edilmeli. Hemen!" "Evet, lordum," dedi VVolfram hafiften alaycı bir ses tonu kullanarak. "Hepimiz o konuda hemfikiriz. Ancak bu işin nasıl yapılabileceğini bilmiyoruz." Cüce fısıldamak için şövalyenin üzerine doğru eğildi. "Zırh kanamaya başladı, lordum. Ya kanıyor, ya da bir şeyler sızdırıyor. Akan sıvı fener yağı gibi siyah ve kaygan. Üstelik ölümcül de." "Ona yaklaşmış iki kemirgenin leşini bulduk," diyen Kuzgun'un sesi hüzünlüydü. "Sıvıyı içmiş olabilirler. Belki de yalnızca üzerine bastılar. Her ne yapmışlarsa bu onları öldürdü." "Bu da şu anlama geliyor, lordum," diye devam etti VVolfram, "zırhı ne yakabiliriz, ne suya atabiliriz, ne de gömebiliriz. Böyle bir şey yapmaya kalkışırsak muhtemelen zırhm etrafındaki her şeyi zehirlemiş oluruz. Peki ne yapmalıyız?" "Bu köyden götürmelisiniz," dedi Gustav. Sesi sert ve kendinden emin çıkıyordu. Mevcut tehlike sonucu gözlerindeki kaybolmak üzere olan kıvılcım bir anda canlanmıştı. "Çok uzaklara." "O kadarı belli zaten. Peki ya sonra, lordum? Nereye giderse gitsin laneti de beraberinde taşıyor!" Gustav bir süreliğine düşündü, ardından Kuzgun'a yaklaşmasını işaret etti. "Jessan senin Dunkar'a gideceğini söylemişti. Bu doğru mu?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Evet, lordum. Ben Kral Moross'un ordusunda askerlik yapılıp MARGARET W E I S ve TRACY HICKMAN yorum. Yarın Dunkar'a dönüp görevimin başına geçeceğim. W bitmek üzere. Geri dönmezsem beni asker kaçağı sayarlar." "Hiç çekinme, geri dön/' dedi Gustav. "Sanırım Dunkar'd;. v Büyücülük Tapınağı vardı." "Evet, lordum." "Zırhı Yüksek Büyücü'ye götür. O zırha ne yapılması gerekti ğini bilir. Zırhı gizlice götür. Hiç kimseye gösterme. Hiç kimseye ondan bahsetme." "Yüksek Büyücü!" Kuzgun bu ölümcül sorunu bir başkasına devretme düşüncesiyle rahat bir soluk aldı. "Tabi ya! Komutanım onun çok güçlü bir büyücü olduğunu söylüyor. Zırhı ona götüreceğim ve halkımın üzerine çöken lanetin nasıl kaldırılacağını soracağım. Jessan'a gelince, sizin verdiğiniz görevi kabul edecek. Bu sayede kuzeye, zırhın tam aksi istikametine gitmiş olacak. Kirn bilir, belki zırhın laneti ona da dokunmuştur. Bu görev sayesinde ben ona verdiğim sözü onurumu koruyarak bozabileceğim, o eh onurunu koruyarak köyden ayrılabilecek. Sahiden de," dedi Kat.gun hürmetle, "tanrıların bir bildikleri varmış." "Madem bir bildikleri varmış, niçin daha ilk baştan oğlanın o zırhı almasına izin verdiler?" diye söylendi VVolfram, fakat sesini odadaki diğer iki kişinin duyamayacağı kadar alçak tutmayı ihmal etmedi. Gustav ürperdi. Gücü tükeniyordu. Bitkinlikten gözleri kapanmaktaydı. Buna rağmen hâlâ kuruyup solmuş ellerinden birini uzatacak ve gitmeye hazırlanan VVolfram'ı tutacak kadar enerjisi mevcuttu. "Seninle. . . konuşmalıyım," diyen Gustav'in sesi o kadar kısık çıktı ki cüce söylenenleri ancak adamm dudaklarım okuyarak anlayabildi. "Yalnız." Kuzgun dışarı çıktı. Görünüşe bakılırsa VVolfram geride kalmaktan pek hoşlanmamıştı. "Evet, lordum?" "Sen Ejderha Dağı keşişlerine bağlı çalışıyorsun—" diye başladı Gustav. "Pek sayılmaz, lordum," diyerek lâfı dolandırdı VVolfram. "Bol bol seyahat ettiğim için ara sıra onlara haber iletiyorum." "Yine de seni daha önce birçok kereler gördüm," dedi Gustav. "Harcadığım zamanı güzelce telâfi ediyorlar, lordum," dedi 120 Kayıp Taşın Muhafızları VİO&t , " gövalye gülümsedi. "Keşişlere bir haber iletilmesi gevVolfram. Haberi iletecek kişi de sensin." re^' Jr dum, sizin için her şeyi yaparım, inanın bana," diye vakonuşan VVolfram, kolundaki bilekliği sıvazladı, "ama zaten kur'a bir jŞ UZerindeyim ve ben—" Cüce durakladı. "O nedir?" ŞU Gustav büyük bir çabayla ve biraz da acı çekerek battaniyenin uzandı, oradan değerli taşlarla süslü gümüş bir kutu çıkardı. ' vu kuşkuyla süzen VVolfram onu almaya yeltenmedi. "Bu kutunun keşişlere götürülmesi lâzım," dedi Gustav. Wolfram bir parmağıyla burnunun yanını kaşıdı. Henüz elini tuva uzatmamıştı. "Peki kutunun içinde ne var?" "İçindekiler gizlidir," dedi Gustav, "ve yalnızca keşişler baka"Ejderha Dağı'na giden yol uzun ve tehlikelidir, lordum," dedi VVolfram. Cüce kaşlarını çattı. "Özellikle de Boşluk'la başı derde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


eiren birisiyle bağlantısı olan kimseler için." "Anlıyorum," dedi Gustav ciddiyetle. "Çabalarının karşılığını almanı sağlayacağım. Kutunun içinde tüm dünyevi malvarlığımın kutuyu taşıyana kalacağına dair bir talimat yer alıyor." "Peki ya o dünyevi malvarlığının değeri nedir?" "Yeni Vinnengael'de toprak ve söz konusu ülkedeki tüm taşınabilir mallarım ile evim. Ayrıca kaledeki bir kasanın içinde yer alanlar. Kâtibim kasanın yerini biliyor ve anahtarı da onda. Ayrıca bu kutunun içinde mühür yüzüğüm de var. Kâtibim yüzüğe bakarak onu getiren kişinin benim tarafımdan gönderildiğini anlayacaktır." Kutuya bakan VVolfram'm gözleri parlıyordu, fakat daha herhangi bir teşebbüste bulunmamıştı. "Bir sorum daha var, lordum. Size saldıran rezil yaratık sizi mi, yoksa kutuyu mu hedef almıştı? Düşünüyorum da," diye ekledi, bıyığını sıvazlayarak ve gözlerini kısarak, "önerinizin ne kadar cömert olduğu göz önüne alınırsa onun asıl istediğinin kutu olduğunu düşünmeliyim. Sanırım kutuyu taşıyan büyük bir risk alüna girecek. Doğru tahmin ediyor muyum?" "Üç aşağı beş yukarı," yanıtını verdi Gustav. "Görevi kabul edersen kendini tehlikeye atacaksın. Bunu inkâr etmiyorum." "Peşime Vrykyl denen o yaratıklar mı düşecek?" 121 MARGARET W E I S ve TRACY HİCKM A M "Bilemiyorum. Başka Vrykyl olup olmadığına dair hiçbj,. t-, rim yok. Varsa bile onlara izimizi kaybettirdiğimizi umuyorum » "Bir de şu iki genç," dedi VVolfram kurnazca. "Onları başk x ı. göreve yolluyorsunuz. Çıktıkları yolculuk bu kutuyla alâkalı n y ' Cüce hedefi tam on ikiden vurmuştu. Sözlerle yaptığı atış kadar isabetliydi ki Gustav söyleyeceği bir yalanın kolayca arüas lacağmı biliyordu. "Sen kanadı kırık kuş olacaksın," dedi nihayetinde. "Yani tehlike peşimden gelecek ve o gençleri rahat bırakacak" "Böyle bir tehlikeye atılmak için çok iyi ücret alıyorsun," cüye hatırlattı Gustav. VVolfram konu üzerinde düşünüp taşınırken bir yandan da kolundaki bilekliği çeviriyordu. "Sizin şu ev büyük mü bari?" Gustav'ın dudakları titredi. Kuvveti elverseydi kahkahalarla gülerdi. "Evet, epey büyük, Atsız VVolfram." Cüce kendisine bu unvanın yakıştırılmasından hiç hoşlar nıyordu. Şövalyeyi şöyle bir süzdü, ardından ileri kaykılıp, "Türr bu olup bitenlerin atıldığınız şu delilikle. . ." utanmışçasına öksüıdü, "macerayla ilgisi var mı, lordum?" diye sordu. "Mükâfat çok büyük," dedi Gustav. VVolfram biraz daha düşündü, sonra da kutuya uzandı. "Emrinizdeyim, Lordum." "Gördüğün gibi kutu mühürlüdür," diyen Gustav onu cüceye verdi. "Mühür kesinlikle kırılmamalı. Kutunun içindeki notta mühür kırılmışsa anlaşmanın geçersiz olduğu yazıyor." "Anlıyorum, lordum," dedi VVolfram. Kutuyu evirip çevirerek inceledi. "Yanılmıyorsam pecwae işi." Kulağına yaklaştırarak salladı. "İçi boş gibi." Omuz silkti. "Bana güvenebilirsiniz, lordum. Gideceği yere varmasını sağlayacağım." VVolfram kutuyu gömleğine soktu. Birkaç soru daha sormaya, kutu ve içindeki gizemli nesne hakkında şövalyenin ağzından biraz daha bilgi almaya hazırlanıyordu ki Gustav'ın gözleri kapandı. Solukları hırıltılı ve düzensizdi. Yaşamı da tıpkı gücü gibi tükenmek üzereydi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


VVolfram'ın yüzünde vakur bir ifade belirdi. Elfler ölüm döşeğindeki birine bakan kişinin orada kendi ölümünü gördüğünü söylerler. Cüceler ise birisi ölünce ruhunun bir kurdun bedenine girdiğine ve hayata devam ettiğine inanırlar. 122 Kayıp Taşın Muhafızları • kabul etsin," diye yavaşça konuşan cüce, iri ve na"Kurt s ^ ,^ ş^aiyenjnkini tuttu. Kutuyu göğsüne bastıSırlı elipe ^a evmden ayrılmaya davrandı. Dışarı çıkarken Niran ^° ™ kafaya çarpışmasına ramak kaldı. ne'yle ,. ^Y0ifram yüksek sesli bir fısıltıyla. «Uyuyor: "cu ' •> «Hıh!" diye burun kıvırdı Nine. , _ eve girip hastasının gözlerini açık bulduğunda hiç şaŞiriri"Fndişelenme," dedi Nine ona. Adamın dudaklarını suyla ıse yere düşmüş nemli bezi alnına geri koydu. "Gelecekler. Her tîside gelecek. Tanrılar seçimlerini yaptılar." "Umarım çabuk gelirler," dedi Gustav iç geçirerek. "Çok bitkinim." ***** "İyi de söz vermiştin, Amca!" dedi Jessan. Bunları söylerken kendini mızmızlanan bir çocuk gibi hissediyordu. Amcasının hoşnutsuzca surat astığını görünce pek şaşırmadı. Sözlerini geri alamazdı. Tek yapabileceği düşüncelerim açıkça ortaya koymaktı. "Amca, köydeki yaşıtlarım arasında savaşçı adını kazanmamış bir ben kaldım." Jessan teyzesi Ranessa'yi hesaba katmadı. Kimse onu hesaba katmazdı. "Diğerleriyle beraber Karnu'ya gitme fırsatım vardı, ama ben seni bekledim. Aile bireylerinin hep bir arada kalmaları gerektiğini söylerdin, ben de seninle hemfikirim. Aile bireyleri bir arada kalmalı, Amca. Beni yanında Dunkar'a götür!" "Yapamam, Jessan," dedi Kuzgun. "Tanrılar seçimlerini yaptılar." Jessan kendini kaybetti. "Tanrılarmış! Hah! Doğru ya, tabi tanrılar kuruyup kalmış yaşlı bir pecwae kadınının şekline büründülerse. Üstelik de keçileri kaçırmış olabilecek bir kadının! Amca, ben-" Kuzgun elinin tersiyle Jessan'ın ağzına vurup delikanlıyı yere serdi. Vururken kuvvetini sakınmamış, bu darbeyle ona iyi bir ders vermeyi amaçlamışta. Jessan ağrıyan başını sallayarak oturdu. Kırılan bir dişini tükürdü, patlamış dudağmın kenarındaki kanı sildi. Amcasına şöyle 123 MARGARET WE İ S ve TRACY HİCKMAN bir baktı, sonra çabucak gözlerini kaçırdı. Kuzgun'u hiç bu k; A sinirli görmemişti. "Bir savaşçı tanrılardan saygısızca bahsetmez," dedi öfked sesi titreyen Kuzgun. "Tanrılar savaşçının canını ellerinde tuta ; Sana böyle büyük bir onur bahşedeceklerine canım tutan ellen sıkıp yumruk yapmadıklarına çok şaşırdım. Üstelik bir savaş kendinden daha yaşlı kimselerin adını saygısızca anmaz. Bum sadece alçaklar ve korkaklar yapar." Jessan yavaşça ayağa kalktı. Hatalı davrandığının bilincinde olarak ve başına geleni kabullenerek amcasının gözlerinin içi^p baktı. "Özür dilerim, Amca," dedi. "Düşüncesizce konuştum." El;. nin tersiyle dudağında tekrar biriken kanı sildi. "Lütfen beni affet."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Hakaret ettiğin kişi ben değilim," dedi Kuzgun neşesizce. "Tanrılardan özür dile." "Dileyeceğim, Amca," dedi Jessan. "Nine'den özür dileyemezsin, çünkü bunu yapmak için az örce söylediklerini onun yüzüne karşı tekrarlaman gerekir. Ama be/ı bir daha asla ağzından öyle sözler çıkmayacağını umuyorum. Bundan böyle senden isteyebileceği en ufak şeyi bile karşı çıkmadan yapacaksın ve böylece hatam telâfi edeceksin." "Peki, Amca," karşılığını veren Jessan'in boynu büküktü. İşte o anda amcasının sebep her neyse kendisini Dunkar'a götürmek istemediğini anladı. Bunun başka bir açıklaması olamazdı. Kuzgunvuran dindar bir adam olmasma karşın kimi zaman o bile tanrılardan soğuyabilirdi, en azından Jessan öyle düşünüyordu. Ne yaparak amcasını bu kadar kızdırdığına dair en ufak bir fikri bile yoktu. Kuzgun yeğenine bir süre daha dik dik baktı, sonra yumuşayarak kollarını genç adama doladı ve ona sıkıca sarıldı. "Yabancı diyarlara gideceksin, Jessan," diyen Kuzgun, yeğeninden bir adım uzaklaştı. "Benim, hatta kabilemizden hiç kimsenin gitmediği diyarlara. Tuhaf kimselerle karşılaşacaksın, tuhaf adetler göreceksin, tuhaf lisanlar duyacaksın. Herkese karşı saygılı davran. Unutma ki sen de onların gözünde bir yabancısın." Jessan kafa salladı. Cevap verecek kadar sesine güvenemiyordu. "Ben artık gidiyorum, Jessan," dedi Kuzgun. "Yolculuğun sona erince Dunkar'a gel. Seni bekliyor olacağım." 124 Kayıp Taşın Muhafızları kkürler, Amca," diyen Jessan'ın sesi titriyordu. "TeşekK^ ^^ .^ dg mahçup edici bir andl guher v-^ sanıyordum, Amca," dedi Jessan en so"Yarın gıaeLCe nUnda. -j^tı/' diye kaçamak bir açıklama yaptı Kuzgun. "Or* j'LmPİİvim. İletmem gereken haberler var." ^Tunutma," dedi Jessan. "İT utmam," diye hafiften alaycı bir karşılık verdi Kuzgun. "Güven bana. „»n bana." ***** "Ona ne oldu bilmiyorum," dedi Jessan Bashae'ye. "Zırhı verdiğimden beri Kuzgun çok garip davranıyor. Tabi hoşuna gittiğini söylüyor, ama doğruyu söylediğim hiç sanmıyorum. Keşke cüceyi dinleyip zırhı o koyağa atsaymışım. Kuzgun ayrıca Dunkar'a gidemeyeceğimi söyledi. Seninle geliyorum." Bashae sevinçle bağırdı. Dostunun surat astığını görünce de kendi neşesinden utanarak, "Üzgünüm, Jessan. Amcanla gitmeyi çok istediğini biliyorum. Sebep olarak neyi öne sürdü?" diye sordu. "Amcam tanrıların seçtikleri bu görevin Dunkarga ordusuna katılmaktan çok daha önemli olduğunu söylüyor. Zaten orduya dönüşte de katılabilirim. Konu üzerinde kafa yordum. Belki de haklıdır. Dediğin gibi, bu tam bir serüven olacak. Elf topraklarma gideceğiz. Köyümüzden hiç kimse o kadar uzaklara gitmedi." Bashae dans edip ellerini çırptı. "Ve ben o kadar uzaklara seyahat eden ilk pecwae olacağım. Gelmene çok sevindim. Tek başıma gitseydim çok korkardım, ama sen de geldiğine göre endişelenecek bir şey yok." Jessan iç geçirerek kafasını sağa sola salladı. Dostu kadar he-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


vesli olmak isterdi, fakat büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. Kafasını kaldırdığında öğle konumunu bir süre önce geride bırakan güneşin batıya doğru alçalmakta olduğunu gördü. "Gitmem gerek. Amcam yakında yola çıkmak istiyor. Sen şövalyeye bir uğra. Orada buluşuruz." Jessan dönüp uzaklaşmaya başladı. "Hiç şüphesiz hayatımın en kötü gününü geçiriyorum," diye ±25 MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN ok kendi kendine homurdandı. "Bugün sona erdiğinde kendimi daha iyi hissedeceğim." İşe iyi tarafından bakmaya çalışarak bir gün içinde ters o -^ bilecek her şeyin ters gittiğini düşündü. Başına gelenlerden c.nha kötü bir olayın gerçekleşebileceğini sanmıyordu. Kısa bir mesafe gitmişti ki arkasından gelen ayak sesleri ve ne. fes nefese adını bağıran bir ses işitti. Dönüp baktığında Bashae'nin kendisine doğru koşmakta olduğunu gördü. "Oh, Jessan! Sana yetiştiğime sevindim. İyi haberi vermeyi unuttum da," diyen Bashae neşeli bir heyecan içindeydi. "Nine de bizimle gelmeye karar verdi." ±26 W\ ı"% zsunvuran yola çıkmaya hazırdı. Köylülerin yanara cüce iyi yolculuklar dilemek için orada bulunuyordu. Alın yulaJe "tutan VVolfram hayvanın burnunu okşuyor ve onuma alçak j konuşuyordu. Kuzgun şövalyenin atma binecekti. Savaşçı ilk hTta o kadar değerli bir armağanı almayı reddetmişse deGustav bir daha asla ata binemeyeceği gibi isabetli bir hatırlatmada bulunmuştu. Gustav atının köyde kalması halinde pratik düşünceli Treviniciler'in ona saban vurup tarla sürdüreceklerini biliyordu. Mağrur savaş atmın muharebe meydanında can vermesi caha münasipti. Kuzgun, ata hayran hayran bakmak için toplanmış : an köv yaşlılarıyla muhabbet ediyordu. Özenle katlanmış bir parça katranlı muşamba ise Kuzgun'un eyerine bağlıydı. Eyer çantalarında Kuzgun'un giysileri ve erzağı bulunuyordu. Uzun, perçemli bir deri pantolon ve deri gömlek giyiyordu. Tüm savaş yadigarları da üzerindeydi. Jessan'm geldiğini gören yaşlılar, delikanlının geçebilmesi için Kuzgun'un etrafında oluşturdukları daireyi bozdular. "Yeğenim, yola çıkmaya hazırım," diyen Kuzgun gü imseyerek Jessan'a doğru döndü. Delikanlının omzunu sıkıca kavradı "Seyahatinde tanrılar yanında olsun, Jessan." "Onlara ihtiyacım olacak," dedi Jessan suratı asık ha halde. Nine de bizimle gelmeye karar vermiş." Hayatlarının en büyük macerasına yaşlı mı yaşlı biı kadınla birlikte atılan iki mağrur gencin görüntüsü Kuzgun'un hayalinde canlandı. Adamın ağzının bir kenarı hafifçe kıvrıldı. Yeğeninin asık suratını ve bozuk moralini fark edince kahkahalarını hemen yuttu. "Öyleyse çok büyük bir sorumluluk altındasın, Jessan," dedi Kuzgun ciddiyetle. "Sana tüm kalbimizle güveniyoruz." Köyün yaşlıları mırıldanarak kafa salladılar. "Umarım bu güvene lâyık olursun," diye ekledi Kuzpm, "ve 127 MARGARET

WEİS

ve

TRACY

HİCKMAK

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


beni gururlandırırsın." Jessan kafasını kaldırdı. Suratmdaki mahzun ifade k,,Vb muştu. Kuzgun ona haysiyetini geri kazandırmışta. "Benimle ^ duyacaksın, Amca." Kuzgun yeğenine sarılıp öptü. Adet gereği yaşlılara da san] öptükten sonra atına bindi. Tam Wolfram geri çekilmiş ve Kuz», atı sürmeye hazırlanmıştı ki Ranessa ansızın kalabalığın içinde çıktı. "Ne oluyor, Kuzgun?" diye bilmek istedi sert bir sesle. '%,7 kardeşine veda etmeyecek misin?" Kuzgun kaşlarını çatarak ona baktı. Onunla ilgilenilmesi için yaşlılarla konuşmuş, Ranessa'ya fark ettirmeden gitmeyi ummuştu. Kadın yüzüne düşen siyah, karmakarışık saçlarının arasından ona baktı. Kuzgun yavaşça attan inip kardeşine doğru yürüdü. Belli bir mesafeyi koruyarak kadının kirli yanağına belli belirsiz bir öpücük kondurabilecek kadar yaklaştı, fakat Ranessa onun kollarını kavrayıp tırnaklarını adamın deri gömleğine batırdı ve ;yice yakınına çekti. "Laneti köyden götürüyorsun," dedi ona, sert ve ivedi bir sesle. "İyi yapıyorsun, Kardeşim. Endişelenme, halkını kurtaracaksın, ama kendini değil." Kuzgun kardeşinin deli olduğunu ve her geçen gün daha da delirir gibi gözüktüğünü biliyordu. Fakat bu kötülük habercisi sözler üzerine bedenine bir ürperti yayıldığını hissetti. Kadından uzaklaşmaya çalıştı, fakat Ranessa ona yaslanarak kafasını kardeşinin geniş göğsüne dayadı. Kir pas içindeki yanaklarından aşağı akan yaşları görünce Kuzgun çok şaşırdı. "Bana iyi davrandın," diye mırıldandı kadın. "Hak ettiğimden daha iyi. Ben ise sana işkence ettim." Yaşlarla lekeli yüzünü onunkine çevirirken parlak kara gözlerinde çılgınca bir bakış vardı, "içini rahatlatır mı bilmiyorum, ama ben herkesten çok kendime işkence ediyorum." Ranessa kardeşini öptü. Aslında bu bir öpücükten çok darbe gibiydi, zira sert ve süratli öpücüğün ardmdan Kuzgun'un çenesi sızlıyordu. Ranessa daha sonra hızla geriye dönerek kalabalığa arasından ayrıldı. Yolu üzerindekiler çil yavrusu gibi dağıldılar, çünkü kadın önüne çıkanı çıplak ayaklarının altında ezip geçecek 12? Kayıp Taşın Muhafızları gibiyi'huzursuz bir halde onun arkasından bakakalan Ş3^ ]avan çenesini sıvazlıyordu. Ertesi gün öpücüğün orayı KUSnSZoldugunu görecekti. morart herkes rahatsız bir haldeydi. Herkes kadının bir diğer tfr vedayı mahvettiğini düşünüyordu. Kuzgun herhangi bir 1111,23 dolayı kardeşi geri dönmeye kalkmadan önce oradan ı kta kararlıydı. Atına bindi, halkına el salladı ve Dunkar'ın *ı lu£u güney yönüne doğru ilerlemeye başladı. Köylüler onu ien kaybedene dek arkasından iyi dileklerini seslendiler. Daha 8 köyün servetini olduğu kadar erzağını da depolayacak yeni bir mağaranın zorlu arayışına başladılar. Yaşlılar çok daha uzak ve bilinmeyen diyarlara giden başka bir damın yolculuğunu kolaylaştırmak için şifa evine yöneldiler. O yolculuğun Kuzgun'unkinden farklı olduğunu sanıyorlardı. ?k A ?* * *? Şifa evindeki Gustav her geçen dakika biraz daha güçsüz düşüyordu. Aldığı her nefes daha önce defalarca kez çarpıştığı bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rakibe karşı verilen zorlu bir savaş gibiydi. Pişman olduğu hiçbir şey yoktu. Ölüm, şerefiyle mağlup olabileceği bir düşmandı. Gustav kılıcını bırakmayı, yere diz çökmeyi ve yenik düştüğünü, ancak boyun eğmediğini bildirmeyi dört gözle bekliyordu. Gel gör ki bu dünyada bitirmesi gereken bir işi vardı. Ömrünü onu arayarak geçirdiği, korumak için canını verdiği şeyi başkalarına teslim etmeliydi. O kişiler iki genç adamdı. Tabi bir de Nine. "Ömrümün sonuna yaklaşıyorum, üstelik şimdiye dek çadırımdan en fazla nehre kadar uzaklaştım," demişti kadın ona, hayret verici kararını açıkladıktan sonra. "Hiç elf görmedim. Aslında cüce de görmeyecektim, ama yeğenim bir tane yakaladı. Sanırım elf yakalamak daha zor olacak." iyi de nasıl?" diye nazikçe karşı çıktı Gustav. Yaşlı serüvenlerin aleyhinde canı gönülden konuşamazdı. Ne de olsa o da onardan biriydi. "Yolculuk uzun ve zorlu geçecek." Ne fark eder?" diyen Nine burun kıvırdı. "Sızlayan kemikleIrrı yüzünden geceleri uyuyamıyorum. Ha konforlu çadırımda yuyamamışım, ha yolda. Yediklerimin tadını alamıyorum, o yüz125 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN den ne yediğimin de önemi yok." "Bedenim bana yabancı olan bu topraklara gömülecek," jed. Gustav. "Bu durumu umursamıyorum. Anavatanımda mezerm, ziyaret edecek çocuklarım yok. Ama Bashae'nin söylediği k l(j rıyla senin bir sürü çocuğun ve torunun var. Hepsi de burada M. mülü. Onların yanında yatmak istemez misin?" "Pek sayılmaz," dedi Nine homurdanarak. "Hepsi de beni hayal kırıklığına uğrattı. Bu dünyada benden hep ilgi beklerlerdi Aynı şeyi uyku dünyasında da yapacaklarından eminim. Boş ye_ mek tabaklarını doldurmam için karşımda sıralanacaklar. Eh, artık aç kalacaklar. Bırak beni arayıp dursunlar. Böylesi onlar için de daha iyi." Gustav gülümsedi ve, "Yeğenini çağır," dedi. Bashae çadırın dışında bekliyordu. Yavaşça ve sessizce hareket ederek içeri girdi, ölmekte olan adamm yanına diz çöktü. "Bu çantada," dedi şövalye Bashae'ye, "Leydi Damra'ya teslim edilecek bir hatıra eşyası var. Ondan başka birine sakın verme.'" 1 Gustav çantayı kaldırmak için uğraştı. Kuruyup kalmış kol kaslarına göre çanta saf demirden yapılmış gibiydi. Bashae onu nazikçe elinden aldı. "Emredersiniz, Lordum," dedi Bashae. "Çantayı açabilirsin," dedi Gustav. Bashae içine bir göz attı. "Bu yüzük mü?" diyerek gümüşten yapılmış ve mor bir taşla süslenmiş bir yüzük çıkardı. "Evet, yüzük," dedi Gustav. "Onu Leydi Damra'ya ver. Ona çantanın içinde dünyadaki en değerli mücevherin olduğunu ve onu ömrü boyunca böyle bir mücevher arayan Lord Gustav'm yolladığını söyle. Mücevheri nihai konumuna götürmesi için ona veriyorum." Bashae kuşkulu bakışlarla Nine'sini süzdü. "Mücevher sadece bir ametist!" dedi yüksek sesli bir fısıltıyla. "Belki elflerin gözünde daha değerlidir," dedi Nine ona. "Tıpkı turkuvaz gibi." "Elbette," diyen Bashae, Vahşi Kasaba'daki elfin yüzündeki açgözlü ifadeyi hatırladı. "Sebep bu olmalı." "Yüzük kadar çantayı da alması çok önemli," dedi Gustav ciddiyetle. "O çantayı bana Leydi Damra verdi. Büyülü olduğundan o da çok değerlidir." \

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


±30 Kayıp Taşın Muhafızları iilü!" dedi Bashae huşu ve heyecanla. "Ne işe yarıyor?" d' Damra sana gösterir," dedi Gustav. "Benim gücüm A Kimseye onun büyülü olduğundan bahsetme. Bu konuda k.alma ' vermeiisin. Söyleyecek olursan çantayı senden almaya îTabiUrler. Bu kesinlikle olmamalı." "P ki lordum," dedi Bashae. Artık biraz huzursuz gibi görü0 Onun bu huzursuzluğu Gustav'ın hoşuna gitti. Genç adamı kurmak istememesine karşın görevin ehemmiyetini tam olarak 1 masını istiyordu. Bu serüvene atılan iki gencin emniyetli ve l vsız bir seyahat gerçekleştireceklerini düşünmekteydi. Zaten bir manlar Hükümran Taş'ı barındıran kutuyu da YVolfram'a bu ebepten vermişti. Rüyalarına giren gözler sahiden de taşı arıyorlarsa taşın büyüsü, uzunca bir süre boyunca içinde kaldığı kutuya sinmiş olabilirdi. Büyülü zaman cebinde saklı olan Hükümran Taş'm yerinin saptanması çok zordu. Vrykylin lânetli zırhı bir tarafa, mukaddes büyünün sindiği kutu ise başka bir istikamete giderken genç adamlar epey güvende sayılırlardı. Tabi bir de Nine. Şövalyenin isteği üzerine genç savaşçı Jessan şifa evine girdi. Ona çantayı gösterip talimatları iletirken Bashae yanılıp yanılmadığını anlamak için gözünü.sürekli şövalyenin üzerinde tuttu. Gustav genç savaşçıya yaklaşmasını işaret etti. Ölümün huzuruna çıktığı için vakur bir ifade taşıyan Jessan, şövalyenin yanına diz çöktü. "Büyük Mavi Nehir boyunca ilerleyerek Redesh Denizi'ne çıkın," diyen Gustav'ın sesi artık fısıltıdan farksızdı. Nefes almak için sık sık sözlerine ara vermesi gerekiyordu. Artık otomatikman soluk alamadığı için her seferinde acı verici bir uğraş vermek zorundaydı. "Denizi kuzey yönünde kat edip Nimorea topraklarının güneyindeki Myanmin kentine varın. Myanmin şehrindeyken Uçurtma Ustaları Sokağı'na gidin. Arim adındaki adamı bulun. Ona benim tarafımdan gönderildiğinizi ve eski dostluğumuzun natırına sizi Leydi Damra'mn evine götürmesini istediğimi söyleyin." Peki, lordum," dedi Jessan. "Kara ile çevrili Redesh Denizi, Myanmin şehri, Uçurtma Ustaları Sokağı, Arim adında bir adam. nu bulamazsak gerekirse elf ülkesini karış karış dolaşır ve leydiyi kendimiz buluruz." 131 MARGARET W E İ S ve TRACY H İ C K M A |\ Gustav yutkunup gözlerini kapadı. Artık kafasını oyn . kadar bile kuvveti kalmamıştı. Konuştuğunda onu duyma! Jessan'ın daha da yaklaşması gerekti. "Sen. . . insansın. Tromekliler bir aracı olmadan. . . seni ü'v rine almazlar. Nimoreahlar... kabul edilir..." Sesi azalıp yok oldu. Jessan'a dikkatle baktı. Jessan konu « rinde biraz düşünür gibi göründü, ardından kafa salladı. "Ani dım, lordum. Elf topraklarına kendi başımıza giremeyiz, ama s' Arim adlı Nimorealı bize kefil olabilir ve kılavuzluk edebilir." Söylenenler Gustav'ın hoşuna gitmişti, fakat asıl başka $ev seviniyordu. Görevini tamamlamıştı. Yük artık omuzlarında de ğildi. Onu başkasına devretmişti. Hükümran Taş'ın gideceği yer„ güvenle varması için elinden geleni yapmıştı. Artık hayata tutunmayı bırakabilir ve elini Adela'ya uzatabilirdi. Gustav gözlerini kapadı. Parlak güneşin altında gümüşi ışıklar saçan upuzun bir kumsalda duruyordu. Yaşayan, kıpırdayan, so-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


luk alan engin deniz önünde uzanıp gidiyordu. Güneş her dalgayı altın sarısına boyamaktaydı. Dalgalar Gustav'ın ayaklarını yalıyor, her seferinde ona biraz daha yaklaşıyordu. Yukarılarda daireler çizen martılar güçlü rüzgara karşı kanat çırpıyorlardı. Kanatlarını katlayan küçük kahverengi kuşlar kumların üzerinde sıçrayarak ilerliyorlar, yakınlarına bir dalga gelince kaçışıyorlardı. Bir dalga Gustav'ın ayaklarını kapladı. Sular geri çekildiğinde uzaklaşan dalga adamın ayaklarının altındaki kumu da yanında taşıdı. Gelen her dalga ondan bir parçayı alıp götürüyordu. Gustav orada, kumsalda Adela'mn gelmesini ve dalgaların ötesindeki sakin sulara götürmesini bekledi. ***** Köyün yaşlıları şifa evine girdiler ve ölmekte olan şövalyenin etrafında sıralandılar. En iyi kıyafetlerini giymişler, tüm savaş yadigârlarını takmışlardı. En yaşlıdan itibaren sırayla konuşmaya başladılar. Her biri çoktan ölmüş olan yiğit bir savaşçının öyküsünü anlatıyor, söz konusu savaşçının ruhunu şifa evine çağırt yordu. Yaralı dostunu terk etmeyerek savaş meydanında kalmış ve yoldaşı olan askerin yapayalnız ölmesine izin vereceğine onunla beraber çarpışarak can vermiş Yalnız Kurt'un hikâyesini anlattılar. 132 ı/Ayıp Taşın Muhafızları . j,erkesin kaçmasına rağmen çapulcu bir devin nılıa sonra e everek gözlerine ok üstüne ok atan Gümüş ,iundan Ç cjfa evi ölü kahramanlarla dolup taşana kadar Nl - fan bahsettiler- v W, birbirini izlediÖyküler f Göbek'in öyküsünün ortasındayken kapıdaki batYaŞİtrularak açıldı- Ranessa şifa evine girdi. taniye sa uCUCjuna bir battaniye sarmıştı. Bacakları çıplaktı. ÜzeTcbir şey giymemiş olabilirdi. rine nıç aj<ta 0jan yaşh suspus oldu. Karşısındaki davetsiz miftfkevle baktı. Ranessa'nın orada olmaya ne hakkı ne de böyA ranmasını mazur gösterecek geçerli bir sebebi vardı. Davra• erideki yaşlılara ve ölen şövalyeye bir hakaret niteliğindeydi, v 1 lardan biri ayağa kalkıp elini kadının koluna koydu. Ranessa silkinerek ondan kurtuldu. "Bana dokunma, Grisakal," dedi sert bir sesle. "Fazla kalmayacağım. Görmeye geldim. Hepsi bu." "Bırakın kalsın," dedi Nine, ani ve beklemedik bir şekilde. Ranessa ölmek üzere olan şövalyenin yanında durana kadar ilerledi. On kalp atımlık süre boyunca ona dikkatle baktı. Hızla geriye döndü ve geldiği kadar çarpıcı bir şekilde çıkıp gitti. Birbirlerine bakan yaşlılar kafalarını iki yana salladılar ve Bira Göbek'in öyküsüne kaldıkları yerden devam ettiler. Şövalye bu davetsiz ziyareti fark etmemiş gibiydi. Öyküleri duyduğuna dair hiçbir işaret vermiyordu. Göründüğü kadarıyla huzur içinde ölüp gidiyordu. Gustav tam o sırada gözlerini açtı. Istırap dolu boğuk bir çığlık attı. Bedeni spazmlarla kasılıyordu. "Kötülük onu Boşluk'a çekmeye çalışıyor," diye duyurdu Nine. Yaşlılar bu sahne karşısında hiç şaşırmadılar. Nine onları savaşa hazırlanmaları için uyarmıştı. Zaten ruhları da o yüzden çağırmışlardı. Trevinici kahramanlarından oluşan bir ordu şimdi şövalyenin ruhu için çarpışıyordu. Muharebe kıran kırana geçti, fakat kısa sürede sona erdi. Şö-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


valye upuzun bir soluk verdi. Bedeni gevşedi. Yüzündeki acı ve e'em çizgileri kayboldu. Adam gözlerini açtı, ellerini kaldırdı. " Adela," dedi ve bu onun son sözü oldu. Nine artık hayat kıvılcımını barındırmayan gözleri kapadı. "Artık bitti," dedi Nine halinden memnun bir halde. "Biz ka133 MARGARET VVEİS ve TRACY HİCKMAN zandık." O gece yıldızların ışığı altında altı adet güçlü kuvvetli sa ı Gustav'm naaşım Treviniciler'in ölülerini toprağa geri verdiye"' yere götürdü. Şövalye diğer Treviniciler'le birlikte aynı göi;^ koyuldu. Adama çok büyük bir onur bahşedilmişti. Ertesi gün tüm köy yolculara veda etmek için toplandı. Trevi niciler tabiatları gereği elde edemedikleri şeyler için üzülüp sı», lanmazlardı. Jessan o sabahın erken saatlerinde uyandığında VP yola çıkmak için hazırlandığında morali yerine gelmişti. Kimsenin gitmediği topraklara gitmek, kimsenin görmediği manzaraları görmek için can atıyordu. Fazla bir yükü yoktu. Yanma sadece Kuzgun'un gözetiminde bizzat yaptığı yayını, yeni çelik uçlara sahip okları, biraz yiyeceği, bir su tulumunu ve kemik bıçağı alıyordu. Amcasının evini güzelce silip süpürdü ve battaniyeleri özenle katlayıp duvarın yanma istifledi. Yol arkadaşlarına katılmadın önce yapması gereken son bir iş kalmıştı. Dişlerini sıkarak teyzesine veda etmeye gitti. Ranessa'nın tıpkı amcasına söylediği gibi kendisine de korkunç bir şeyler söyleyeceğinden ve yolculuğuna ağzında kötü bir tatla başlayacağından adı gibi emindi. Onu evinde ziyaret ederek Kuzgunvuran'm başına geldiği gibi herkesin gözü önünde aşağılanmaktan kurtulacağını umuyordu. "Ranessa Teyze," diye seslendi Jessan, kadının evinin önüne vardığında. İçeriden hiç ses gelmedi. Jessan orada öylece beklerken yüreği umutla doldu. Bir kez daha bağırdı ve yine az önceki gibi sessizlikle karşılandı. Uygunsuz bir şey görmemeyi umarak girişteki battaniyeyi yana savurdu ve kafasını eve soktu. İçerideki leş gibi koku neredeyse öğürmesine sebep oluyordu. Süratle etrafa bakındı. Ranessa orada değildi. Nereye gittiğine dair Jessan'in hiçbir fikri yoktu. Herhalde o delice gezintilerinden birine çıkmıştı. Jessan hemen oradan ayrıldı. Görevini yerine getirmişti ve hiç kimse aksini iddia edemezdi. Bashae ve Nine ile Kutsal Çember'in orada buluşacaktı. Buluşma noktasına yaklaşırken kulağma öyle bir feryat figan ilişti ki şövalyeden başka kimin öldüğünü merak etti. Adımlarmı açarak Çember'e koşar halde vardığında feryat edenlerin pecwaeler olduklarını gördü. Nine'nin gidecek olmasma çok üzülmüşlerdi ve 134 / Kayıp Taşın Muhafızları • n ona valvarıyorlardı. kalrnası ıçın wae kalabalığının içinde Nine'nin yalnızca ak saçSızlana y ^^ Kederlerine yenik düşen pecwaeler onu aralalan görü e bogacajcıard1. Orada bulunan Trevinici yaşlıları bu ruıda bog gjenjy0rmUş gibiydiler. Bashae de oradaydı. Utanmış sahnede kalabalıktan ayrı duruyordu. Jessan'ı görünce utancı ^°ZÜ A artar gibi oldu. Diğerlerinin yanında bekleyen VVolfram vL kıs gülüyordu. "Meler oluyor?" diye bilmek isteyen Jessan, yüzü ile ensesinin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kıpkırmızı kesildiğini hissetti. "Herkes bize gülüyor." "Üzgünüm, Jessan," dedi Bashae. Onun da yüzü kıpkırmızıydı "Benim suçum değil. Nine böyle bir şeyin olabileceğini söyleisti Kimse uyanmadan önce sıvışmak istedik, ama Nine pek de sessiz hareket edemiyor. Eteğine birkaç küçük gümüş çan diktiğinden-" Jessan yarım ağızla bir küfür etti. "Çıkar onu oradan!" diye alçak sesle Bashae'ye buyururken göz ucuyla yaşlıları süzdü. "Hemen yola koyulalım!" Bashae pecwaelerin arasına daldı. Bir ara kalabalığın içinde bütünüyle kayboldu, daha sonra Nine'nin yanında belirdi. "Jessan geldi, Nine," dedi. "Gitmemiz — " Bu söz üzerine kalabalıktan Jessan'in tüylerini diken diken eden bir feryat koptu. "Susun!" diye bağırdı Nine. Feryatlar inilti halini aldı. "Henüz ölmedim. Ama keşke ölseydim. Böylece bu tantanadan kurtulurdum. Palea, bu budalaları senin ellerine teslim ediyorum." Nine çok öfkeli görünse de tüm pecwaelerin yanağından, elinden ya da tıkırdayıp şıngırdayan eteğinden öpmelerine müsaade etti. Nihayet kendini onların arasından kurtarmayı başardığında yanakları kıpkırmızı kesilmişti ve genelde sımsıkı bir topuz yaptığı saçları karmakarışık bir haldeydi. "Eve dönün," dedi pecvvaelere ve tavukları kovalamasına eteğini onlara doğru savurdu. Palea veda etmek için Bashae'ye bir öpücük kondurdu. Kollarında tuttuğu küçük çocuk da Bashae'yi öptü ve ona baba unvanıyla hitap etti. Tabi bu hiçbir anlama gelmiyordu, zira her genç Pecvvae kendinden yaşlılara bu şekilde hitap ederdi. Bazıları ağlayıp sızlanmayı sürdürse de pecvvaeler dağıldılar, düzen yeniden 135 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN sağlandı. Tüm bu olup bitenlerin ardından Treviniciler vedalarım ı tuttular. Jessan durumdan hoşnuttu. Delikanlının bir sürü v Jı garla ve yetişkinlik adını seçmiş olarak dönmesini bekledikl( •?• '? söylediler. Bunun Jessan'ı savaşa ve katliama uğurladıkları ani mma gelmesinin önemi yoktu. Diğer halklar yolculara rahat v» huzurlu bir yolculuk dileseler de aynı durum Treviniciler için e çerli değildir. Jessan iyi dileklerine karşılık onlara teşekkür etti ve kabilenin kayıklarından biri için resmi bir talepte bulundu. Talebi kabul edildi ve onunla olan mesele böylece sona erdi. "Ben yadigâr falan istemem," dedi VVolfram. "O işi gençlere bırakıyorum. Bana lâzım olan güvenli ve süratli bir yolculuk, zira ganimet yolculuğun sonunda beni bekliyor." Yaşlılar bu sözlere nasıl tepki vereceklerini bilemediler. Cücenin açıklamasının uğursuz olduğuna şüphe yoktu, zira henüz ağaa alınmamış takdise yanıt vermek tanrıları kızdırmanın en kesin "uluydu ve takdislerin hiç söylenmemesine sebep olurdu. Yaşlılar VVolfram'a acıyarak baktılar ve ona da veda ettiler. Wolfram çantasını sırtına vurdu, veda etti ve yürümeye bas' ladı. Köyden ayrılırlarken Jessan başı çekiyordu. Onun arkasında yürüyen Bashae yiyecekleri ve Nine'nin sarılı haldeki battaniyesini taşıyordu. Nine'nin elinde meşe ağacından kesilmiş sağlam bir yürüyüş değneği bulunmaktaydı. Tahtanın budak kısmına gözleri andıracak şekilde bir çift kehribar yerleştirilmişti ve çatallı ucuna demir bir güveç kabı asılıydı. Kehribar gözler nöbet tutarcasına her yöne bakar gibiydiler. Buna ek olarak değneğin ucunda asılı duran

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


birçok kese, değnek hareket ettikçe ileri geri sallanıyordu. El sallayıp sırıtan VVolfram arkadan gelmekteydi. Tam köylüler dağılmaya, tarlalarına veya meşgul oldukları diğer işlere dönmeye başlamışlardı ki yere vuran toynakların gürültüsü onları durdurdu. Jessan hevesle döndü. Amcasının fikrini değiştirip kendisini almak için döneceğini umuyordu. Onun yerine gelenin Ranessa olduğunu gördü. Amcasının atına binen Ranessa deri bir pantolon ve perçemli bir gömlek giyiyordu. Jessan bunların bir zamanlar kendisine ait olan, daha sonra ise küçük geldiği için giymediği kıyafetler olduğunu anladı. 136 Kayıp Taşın Muhafızları • biniyordu ve görünüşe bakılırsa ne o ne de at bu Ata eyerS^atSıZ gibiydi. Surumdan r ^ ^.^ ^önüp bakmadan köylülerin yanından geRanessa ^an jessan'ın grubuna at sürdü. Yanlarına varınca çip gil:ti ve ıerine öyle sert asıldı ki hayvanın itiraz edercesine kişatın dizg1 OJ£JU Ata sempati duyan Wolfram yüzünü ekşitti. m "'''BiTrüya gördüm," dedi kadın. "Seninle gelmem söylendi." lessan buna izin vereceği yerde onu bir ağaca bağlamayı düürken teyzesinin kendisine değil cüceye baktığını fark etti. Sün „Gej Cüce," dedi Ranessa hayret içindeki VVolfram'a. "Arbin Yürümeye kalkarsak çok yavaş gideriz. Acele etmemiz V " "Ama.. • ama... ben, ben, ben..." VVolfram öksürerek genzini temizledi ve nihayet birkaç mantıklı lâf söyleyebilecek hale geldi. "Sözü bile edilemez," diyecekti ki elini bilekliğine attı. "Ne?" dedi saşkm bir halde. "Hayır." İnleyerek, "Benden bunu istemeyin," diye ekledi. Uzun bir süre boyunca başı öne eğik bir halde düşünerek öylece durdu. "Senin neyin var?" diye soran Ranessa kaşlarım çattı. "Deli misin?" "Deli miyim?!" diye tekrarlayan VVolfram'in ağzı bir karış açık kalmıştı. "Ben mi deliyim?!" Kadına ters ters bakarak kolunu ovaladı ve kafasını sağa sola salladı. "Razı geldiğime göre herhalde öyleyim." Yaşlılardan biri atın dizginlerini tuttu. "Gitmene izin veremeyiz, Ranessa. Kardeşin yokluğunda seni bize emanet etti. Gitmene müsaade edersek Kuzgun'a verdiğimiz söz—" "Kapa çeneni be, bunak herif," dedi Ranessa öfkeyle. Güneş ışınları aniden ortaya çıkan bir çelik parçasmın üzerinden yansıdı. Elini dizginlerden çek, yoksa bileklerinden kestiğimde hep orada kalırlar." Ranessa elindeki kılıcı en az ata bindiği kadar beceriksizce tutuyordu, fakat onu kullanmaktan çekinmeyeceği belliydi. Yaşlının blr bakışıyla oradaki Trevinici köylüleri atın etrafını sarmaya başladılar. "Geri çekilin! Sizi uyarıyorum!" diye bağıran Ranessa, tazılardan kaçmaya çalışan bir yaban tavşanı kadar panik olmuştu. Kor137 MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN kuşu ata da bulaştı. Binicisinden ve çevresini saran kirnsele A hoşlanmayan at fırlayıp gitmeye hazırlanarak gözlerini belerd

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dişlerini gösterdi. "Onu rahat bırakın!" dedi bir ses. Nine öne çıktı. Yanındaki Treviniciler'i dik bakışlarla süzH "Niçin onun rüyasına bir başkasınınkinden daha az değer veri] ' ki? Aynı sözleri bir başkası söyleseydi," —Nine sert bakışlı göz] riyle oradakileri adeta delip geçiyordu —"tanrıların verdikleri tal' matlara uyardınız. Doğru mu?" Doğruydu. Bir savaşçı yetişkinlik adını çoğunlukla rüyasında görürdü. "Rüya ondan gitmesini istiyor," dedi Nine. "Onu engellerseniz tanrılara karşı gelmiş olursunuz." "Öyleyse gidebilir," diyen yaşlı geri çekildi. "Fakat cüce onu yanına alıp almamakta serbest." "Hiç de öyle değilim," diye homurdandı VVolfram. "Benimle gelebilir," dedi yüksek sesle. Ranessa'ya amansız gözlerle ba'-.b. "Ama dişi çıkmamış bebekler gibi arkana oturacak değilim. Ve de kendini doğramadan önce o kılıcı kaldır!" VVolfram atın yanına giderek hayvanla kafa kafaya verdi. M minnettar bir edayla VVolfram'ı dürttü. Cüce bunun ardından Ranessa'ya dik dik baktı ve kadın da kendi bakışlarıyla buna karşılık verdi. Bu irade savaşı bir süreliğine devam etti, sonra Ranessa gözlerini kaçırdı. Birkaç başarısız denemenin ardmdan kılıcı deri kınına sokabildi. Somurtarak geri kaydı ve cüceye önünde yer açtı. VVolfram atın ağzına bağlı yuları çıkarıp attı. Ne de olsa cücelerin atlarıyla bir olma, onlarla sevgi ve saygıya dayanan karşılıklı bir ilişki kurma yetenekleri vardı. VVolfram atın sırtına bindi. "Dizlerini şöyle bastır, kızım," diye talimat verdi ona. "Gerekirse yeleğime tutun. Düşersen seni almak için duracak değilim." VVolfram topuklarıyla atı hafifçe dürtüp dilini damağına vurunca hayvan harekete geçerek nehre yollandı. VVolfram atın sırtında rahatça oturuyordu. Hoplayıp zıplayan Ranessa onun talimatlarına mümkün olduğunca uyuyor, hayatı cücenin ellerindeymişçesine sıkı sıkıya tutunuyordu. Jessan tüm köylülerin ferahlatıcı bir meltem gibi aynı anda iÇ geçirdiklerini işitti. "Acaba amcan bu olanlara ne diyecek," dedi Bashae. 138 I<ay>P Taşın Muhafızları bileceği fazla bir şey yok," karşılığını verdi Jessan, »göyleye uak;sız ja sayılmazdı. Tanrılar bir kez buyurdular „,, iş biter ıwaenin yaklaşmakta olduğunu fark etti. İçlerinden Bır o \ . , . ı,j_,Conin narmaJını kesri&ini ve Mine'nin onunla taki bir kimsenin parmağını kestiğini ve Nine'nin . kari .:x.;«i V*c»ft-ırı\rr\rrhl WPVQP Vi Mine» hır anr onunla biri kan'F"""erek;tiğini bağırıyordu. Neyse ki Nine bir anda sağır ilgilerim Kadm yürüyüş değneğine tutunarak kuzeye doğru "'^•/gözlerle baktı. "Gidelim," dedi Jessan ve köyden ayrıldılar. Gömütün yanından geçerlerken Jessan durakladı. "Göster ona," diye buyurdu Trevinici delikanlısı. Bashae sırtında şövalyeden aldığı çantayı taşımaktaydı. Çanta kadar büyük ve pecvvae o kadar küçüktü ki yürürken dizlerine p duruyordu. Jessan taşımayı önermiş, fakat Bashae şövalyenin çantayı kendisine verdiğini ve Leydi Damra'ya teslim edene dek ona gözü gibi bakmasını söylediğini hatırlatarak teklifi red-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


detmişti. Bashae çantayı havaya kaldırdı. "İsteğini yerine getiriyorum," diye seslendi genç pecwae. Gömütü kaplayan uzun çimenler ve gömüte gölgelerini düşüren ceviz ağaçlarının yaprakları ani bir esintiyle sallanıp hışırdadılar. Fakat bunun sebebi rüzgârdı. Yolculukları nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın artık tek başlarınaydılar. 135 Lânetli zırhı Dunkarga'daki Büyücülük Tapınağına götür. Lord Gustav kendisine danışan Kuzgunvuran'a bu tavsiyede bulUn. muştu. Tavsiye iyi olduğu kadar akıllıcaydı da. Fakat Boşluk işe karıştı. Dunkar'daki Büyücülük Tapmağı'mn Yüksek Büyücüsü'ne tüm ülkedeki en güçlü kişi gözüyle bakılıyor, kraldan bile kudretli olduğuna inanılıyordu. O anki kral, Moross, dinine sıkı sıkıya bağlı bir kimseydi. Onun karşıtları bunun sebebinin tüm hataları içip tanrıları suçlayabilmesi olduğunu fısıldamaktaydılar. "İşler tanrı & rın kucağına düştü," onun kederli anlarda en sık kullandığı sözdü, böylece kendini tüm sorumluluklardan muaf tutabiliyordu. Moross'un şansına—ya da şanssızlığına — Dunkar kentindeki Büyücülük Tapmağı'mn Yüksek Büyücüsü kurnaz ve bilge bir adamdı. Kralına tüm önemli meselelerde seve seve yardım ederdi. Dunkar'in Yüksek Büyücüsü'nü tanıyan herkes ona huşu içinde bakardı. Hoşgörüsüz, ciddi ve espri anlayışından yoksun olan adam o yüksek mevkiye büyük uğraşlar ve fedakârlıklar sonucu gelmişti. Başkalarının da aynı şekilde davranmamaları için hiçbir sebep göremezdi. Etrafındakilerden tam bir sadakat ve kusursuz bir itaatkârlık beklerdi. Rahip adayları ondan çekinir, halkı ona hürmet eder, büyücüler ona saygı duyarlardı. Bu özelliklerine ek olarak bulunduğu yüksek mevki ve zayıf iradeli Kral Moross üzerindeki etkisi, Dunkarga Büyücülük Tapınağı'nın Yüksek Büyücüsü'nü Vrykyller için ideal bir hedef haline getirmişti. İşte bu yüzden Yüksek Büyücü bir sene önce Shakur adında bir Vrykylin elinde can vermişti. Rezil varlıklarını sürdüren tüm Vrykyllerin en yaşlısı ve güçlüsü olan Shakur, Yüksek Büyücü'nün ruhunu çalmak için kan bıçağından—kendi kemiğinden yaptığı bir bıçaktan —faydalanmıştı. Shakur gerçek bedeninin görüntüsünü —çürüyen, iğrenç bir 140 Kayıp Taşın Muhafızları Büvücü'nün görüntüsüyle örtmüştü. Shakur artık ceset ^Yük^daianarak Dunkarga'nın çöküşünü hazırlıyordu. bu kılllctan ., yüksek Büyücü arasındaki mücadele epey zorlu Shak%ıakur güçlü büyülere karşı koymaktan kaçınmak için geçmiŞt»R .., ü UyUrken bıçaklamıştı. Yüksek Büyücü bir çığlık Yüksek y ^ öjmesine karşın Boşluk'un kıyısında duran ruhu, o bile ata ^ uçurumuna düşmemek için savaşmıştı. Shakur kenedi „,ı,„,)pn hem de dehşete düşüren vok oluşa do&n. dişim n cezbeden hem de dehşete düşüren yok oluşa doğru v Büvücü'nün ruhu tarafından çekilmek istenmişti. İki asın S «üredir böyle mücadeleler vermiş Shakur sonunda galip ^C Shakur doğrudan kralı öldürmeyi de düşünmemiş değildi. Fa-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


t [yjcross rüzgâr hangi yönden eserse o yöne doğru eğilen bir dam olarak tanınırken Yüksek Büyücü'nün yönetimdeki asıl kimse olduğu düşünülüyordu. Shakur işte bu sebepten kendine hedef olarak Yüksek Büyücü'yü seçmişti. Yaptığı seçim isabetliydi. Shakur'un zehir dolu sözleri zavallı kralı öyle çok korkutmuştu ki adam kendi gölgesini görünce bile dehşete kapılır olmuştu. Gustav'ın ölmekte olduğu o gece, Yüksek Büyücü sessiz Tapınak'ın koridorlarında yürüyordu. Tapmakta kalanlar en güzel rüyaları bile kâbusa çevirebilecek bir şeye bu kadar yakın olduklarını bilmeksizin huzur içinde uyumaktaydılar. Shakur kendi bölümüne girdi, özel kütüphanesinden ve oturma odasından geçti. Geride bıraktığı her kapıyı kapatıp kilitliyordu. Yatak odasına vardığında o kapıyı da kapatıp kilitledi. Rahatsız edilmekten korktuğu söylenemezdi. Ondan hoşlanan çok az kişi vardı ve hiç kimse havadan sudan bir geceyarısı sohbeti için odasına uğramaya kalkmazdı. Mahremiyetini sağladığından emin olan Shakur, karanlıktan bir ses yükselince epey şaşırdı. "Geç kaldın," dedi ses sertçe. "Son üç saattir seni bekliyordum. Sabırlı bir adam olmadığımı biliyorsun." Shakur bu sesi bir kimsenin kendi kalp atışlarını tanıdığı kadar '}'i tanırdı. Shakur'un atan bir kalbi yoktu, ancak bu, onun söz konusu sesi çok iyi bilmesine asla engel değildi. Shakur sesin geldiği yöne doğru yavaşça dönerken konuşmacıyla yüzleşmeden önce düşüncelerini alelacele bir düzene soktu. "Lordum," dedi tevazu göstererek. "Beni affedin, geldiğinizi l-fl MARGARET WEİS ve TRACYHİCKMAN bilmiyordum. Haber vermiş olsaydınız — " " — 'aşkın kanatlarıyla yanıma koşar gelirdin/" dedi Dagn; "Öyle bir şiir yok muydu? Tabi sen söz konusu olduğunda a değil nefretin kanatlarıyla gelirdin, öyle değil mi, sevgili eski co< tum?" Shakur sessiz kaldı ve düşüncelerini de sessiz kalmaya zorlad Boşluk'un Efendisi Dagnarus, Vrykyllerin efendisi ve yaratıcısıyd Üzerinde Vrykyl Hançeri adlı Boşluk büyüsü taşıyan güçlü bir obje bulunmaktaydı. Dagnarus iki yüz yıl önce o hançeri kullanarak Shakur'un yaşamına son vermiş, onu bugün olduğu tüyler ürpertici varlığa dönüştürmüştü. Shakur'un önceki yaşamı da pek parlak sayılmazdı. Medeni ulusların kanun kitaplarında yer alan yasalar içinde çiğnemediği yoktu. Suç dolu yaşamına annesini öldürerek başlamıştı. Kendini tüm kalbiyle Boşluk a verdiğinden Dagnarus onu kolaylıkla kendine esir etmişti. Dagnarus ayağa kalktı. Boşluk'un Efendisi'ne ait siyah zırhı giyiyordu. Bu, Hâkimiyet Efendileri'nin giydikleri kutsal zırhın tam zıddıydı. Aslında Dagnarus'un zırhı da kutsanmıştı, fakat tanrılar değil Boşluk tarafından. Yumuşacık, siyah renkli metal Dagnarus'un üzerinde vıcık vıcık bir yağ tabakası gibi kayıyordu. Dagnarus hayvani motifli korkunç miğferini takmıyordu. Yüzünü saklaması gerekmemekteydi. Yaşayan ölüler olan Vrykyllerin aksine Dagnarus kanlı canlıydı. Kendini Boşhk'a teslim ettiği sırada çekici bir delikanlıydı. Boşluk'un gücü sayesinde görünümünü korumuştu. Kalın telli saçları açık kahverengiydi. Uzun saçlarını elf savaşçıları gibi ensesinde topluyordu. Yakışıklı adamın etrafında tasasız bir hava vardı. Canı istediği zaman baştan çıkarıcı biri olabilirdi. Dagnarus iki asır önce Vinnengael'in prenslerinden biriydi. Ağabeyi Helmos ise kraldı. Tanrılar Hükümran Taş'ı babaları Kral

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Tamaros'a hediye etmişlerdi. Tanrılar henüz Taş'ı tam olarak anlamadığı konusunda Tamaros'u uyarmışlarsa da Tamaros ırklar arasında barış sağlamak için onu kullanmayı cenemişti. Taş'ı dört parçaya bölmesi feci sonuçlar doğurmuştu. Küçük oğlu Dagnarus Taş'in merkezine bakmış, orada Boşluk içinde Boşluk ve hep arzuladığı gücü elde etmek için bir fırsat görmüştü. Her ırka Taş'ın bir parçası bahşedilmişti ve ırklar bu parçaları kullanarak Hâkimiyet Efendileri adıyla bilinen güçlü, büyülü sa142 Kay'P Taşın Muhafızları şiardı, öyle bir güce kavuşmayı canı gönülden % aşsllar ^ara rus da Hâkimiyet Efendisi olmayı denemişti. O yollstL,\ en D3Ş" o0şiuk'a adadığından Boşluk'un Efendisi'ne doda ken^1 ^ ^ir güç kazanmış, fakat korkunç bir bedel ödepüşrrıüŞ • man(ja Vrykyl Hançeri'ni de elde ettiğinden o rezil misti- Ay^ oluşturabilme yetisini kazanmıştı, yaratık kardeşi olan krala savaş ilân etmişti. İki ordu baş\r neneael'de karşılaşıp savaşmıştı. Dagnarus çatışmanın eri ken lduSu noktada kardeşini bulmak için Tanrılar Tapmağı'na S'Ca ? ve Helmos'tan Hükümran Taş'ı teslim etmesini istemişti. &lTt} bunu reddedince Dagnarus onu öldürmüş ve Taş'ı ele geisti Tam o anda Dagnarus'un yarattığı Boşluk girdabının etraf da dönmekte olan güçlü büyü kontrol edilemez hale gelmişti. Revü patlayarak Geçitler'i dağıtmış ve bir zamanların azametli sehri Vinnengael'i neredeyse tamamen yok etmişti. Boşluk prens Dagnarus'u kurtarmış, adamın o güne dek Vrykyl Hançeri ile ele geçirdiği canlar sayesinde yaşamına devam etmesini sağlamıştı. Dagnarus ağır yaralanmasına karşın ölmemiş ve mükâfatı olan Hükümran Taş'ı ele geçirmişti. Ya şans eseri ya da tanrıların kaprisi sebebiyle Dagnarus'un yaralı halde yattığı yerin yakınlarında yeni bir Geçit açılmıştı—büyülü patlamadan parçalananların bir kalıntısı. O zamanlar kimse bilmese ve şimdi bile ancak birkaç kişi tarafından anlaşılsa bile Geçit dünyanın başka bir yerine, Loerem'de yaşayanların daha önce hiç gidip görmedikleri bir diyara açılmıştı. Geçit'ten bahk adıyla bilinen bir yaratık çıkmıştı. Bu bahk epey gençti ve o türün gençleri pek de zekalarıyla tanınmazlardı. Kaybolmuş ve aç haldeki bahk yiyecek bulma ümidiyle bu yeni dünyaya dalmıştı. Bal nasıl arıları çekiyorsa büyü de bahkları kendine çeker. Söz konusu genç bahk da aynı bu şekilde Hükümran Taş'a doğru çekilmişti. Bahk iri ve kuvvetliydi; Dagnarus ise güçsüz ve yaralı. Dagnarus mükâfatını korumak için elinden geleni yapmasına karşm bahka rakip olamamıştı. Yaratık Hükümran Taş'ı ele geçirmiş ve çekip gitmişti. Dagnarus umutsuzluğa kapılmıştı. O sırada ölüme hiç olmadığı ya da muhtemelen hiç olmayacağı kadar yaklaşmıştı. Fakat ölmemişti. Boşluk buna göz yumacak değildi. Hançer vasıtasıyla çaldığı yaşamlardan güç alan Dagnarus, uzun uğraşlar 143 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN sonucunda sakat ve yaralı bedenini bahkın geldiği Geçit'e k,,rja sürüklemişti. Bir zamanlar sevgilisi olan, daha sonra bir Vry yi dönüştürdüğü Valura onun çağrısına yanıt verip gelmiş, beraberin, de Shakur ve diğer Vrykylleri de getirmişti. Dagnarus onları bıîm, dik dünyaya geri gönderirken tek bir emir vermişti —Hükümran Taş'ı bulun.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Onlar Taş'ı ararlarken Dagnarus tamamen iyileşene ve kuvvetini geri kazanana dek Geçit'in öteki tarafında kalmıştı. Bunun ardından kendisini tekrar güçlü bir konuma getirecek harekâtına başlamıştı. Yine de asıl amacım asla unutmamıştı. İki asırdır Hükümran Taş'ı arıyordu ve şimdi, Loerem'i fethedeceği büyük savaşın arifesinde Hükümran Taş bir kez daha ortaya çıkmıştı. Dagnarus'un keyfine diyecek yoktu. "Tanrılar mağlup oldular," demişti Taş'm ortaya çıktığını ilk duyduğunda. "Fanilerin bana karşı hiç şansı yok." Ancak görünüşe bakılırsa tanrıların hâlâ birkaç numarası varc'ı ve faniler yenik düşeceklerse bile bunu direnmeden kabul edecek değillerdi. "Buraya gelerek büyük bir riske giriyorsunuz, lordum—" diye söze başladı Shakur. "Saçmalama," diye sabırsızca konuşan Dagnarus odada dört dönüyordu. "Zırh beni gölgelere sarıyor. Ben karanlığım, karanlıkla beraber yürürüm. Tam şu anda birisi o kapıdan girse bile ben istemedikçe beni göremez." "Demek istiyorum ki, lordum," dedi Shakur, "ordunuzu bu kritik zamanda bırakmanız riskli. Hayvani taan savaşçıları ve onların dengesizliği hakkındaki kuşkularınızı daha önce belirtmiştiniz. Yokluğunuzda ne yapacaklarını kim bilebilir?" "Ben onların tanrısıyım, Shakur. Taanlar benden tanrıları gibi korkuyorlar. İstesem kendüerirtrSa 'Gra Dağı'nın zirvesinden atarlar. Hem ayrıca uzun süre burada kalacak değilim. Merakıma yenik düştüm. Svetlana'dan haber aldın mı?" "Hayır, lordum," yanıtını verdi Shakur. "Almadım. Bunu sız de çok iyi biliyorsunuz. Sizin duymadığın bir şeyi ben nasıl duya' bilirim?" Boşluk'un Efendisi Dagnarus tarafından yaratılan Vryky»er ona her ne pahasına olursa olsun hizmet etmek zorundaydılarEfendileri'nin müsaade ettiğinden fazla bir iradeleri yoktu ve kor144 Kayıp Taşın Muhafızları di arıyla aralarında bir düşünce bağı yer alıyordu. VrçkunÇ v bıçaklarl sayesinde sürekli iletişim halindeydiler. İşte bu ky"er. rjunkar'daki Shakur kan bıçağından hangi fısıltıları duyarsebep ıordu Dagnarus da söylenenleri eşzamanlı olarak ruf Si boşlukta işitiyordu. n snarus yumruğunu sıktı. "Bana bildiklerini anlat," dedi kSaC3"Lordum, bildiğim her şeyi siz de-" "Anlat!" Shakur karşı çıkacak değildi. "Svetlana bana Hükümran Taş'm tanrılar tarafından kutsaımıs Hâkimiyet Efendileri'nden birinin elinde olduğunu söyledi. Bildiğiniz gibi bu haber beni endişelendirdi, lordum. O şövalyelerin güçlerinden çekindiğimi daha önce de belirtmiştim." "Evet, evet," dedi Dagnarus, Shakur'un söylediğini önemse bularak. Fakat Shakur sözlerinin bu şekilde geçiştirilmesine izin verecek değildi. İleride suçlanmak istemiyordu. "Hatırlarsanız, lordum, Taş'ı alması için Svetlana'ya yardıma gitmeyi önermiştim. Siz hayır demiş, bana burada ihtiyaç duyulduğunu söylemiştiniz." "Duyuluyordu da, Shakur," dedi Dagnarus. "Bu mühim zamanda batıdaki savaş hakkındaki söylentiler ortalığa yayılırkaYüksek Büyücü'nün yokluğu çok dikkat çeker, halkı meraka sürüklerdi. Moross'u yatıştırmak, korkularını dizginlemek için bu-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rada kalman gerekiyordu." Shakur başını eğerek sözlerin doğruluğunu tasdik etti. "Bir diğer önerim de öteki Vrykyllerin-" "Kıtanın her tarafına dağılmış vaziyetteler," diye asabiyetle sözünü kesti Dagnarus. "Bazıları orkların arasına fitne fesat söküyor, bazılar! ise cücelerle birlikte çalışıyor. Leydi Valura elf topraklarında. Hep birlikte Hükümran Taş'ın öteki parçalarını arıyot'ar. insanlara ait parçayı bulan şu Hâkimiyet Efendisi'ne gelince, "erif hem yaşlı hem de kaçık. Yabancı topraklardaki bir yabancı olarak Svetlana' ya kolay bir hedef teşkil etmeliydi." "Svetlana kan bıçağı ile Hâkimiyet Efendisi'ni yaraladı, fakat Mam da dövüş sırasında Svetlana'yı yaralamayı başarıp kaçtı' hakur kafasını iki yana salladı. "Svetlana'run tek hissettiği nefret 145 MARGARET WE i S ve TRACY HİCKMAN ve intikam arzusuydu. Öfkeden deliye döndü. Asıl amacını un Tek düşüncesi kendisini bu kadar küçük düşüren şövalyeyi v lamaktı." '*"İşte o noktada gidip ona yardım etmeliydin," diye bel' Dagnarus. "Ordularım artık çok yakında. Buradaki yoklu*, önemsiz." "Nasıl gidebilirdim ki, lordum?" diye sordu Shakur. Suçlan cağını daha en başından beri biliyordu. "Onu bulmam imkânsıza î Svetlana sessizdi. Kan bıçağıyla birini öldürene kadar beklemekte başka çarem yoktu. Gücünü tazelemek için bir ruh çalacağını ve 0 zaman onunla bağlantıya geçebileceğimi düşündüm. Günler germesine rağmen hiçbir şey hissetmedim." "Ben de onunla aramdaki tüm bağlantıyı kaybettim," dedi Dagnarus. "Ona ne oldu böyle? Taş'a ne oldu? Bunları bilmeliyi^ Shakur! "Taş'm insanlara ait olan parçası sadece bulunmakla kalmadı, üstelik bu olay savaşın arifesinde gerçekleşti. Bunun sebebi Ta/ı ele geçirmem değil de ne olabilir? Gidip onu aramanı istiyorum, Shakur. Svetlana'yı ve Taş'ı bul." "Böyle bir arayışın zaman kaybından başka bir şey olmayac*-' ğım iyi biliyorsunuz, lordum," dedi Shakur. "Kadına ne olduğunun siz de farkındasınız. Hâkimiyet Efendisi onu yok etti. Taş bir kez daha elinizden kaçtı." "Hayır!" Shakur bu sözcüğün bedenini bir mızrak gibi delip geçtiğini hissetti. Ayaklarının altındaki toprağın bile Boşluk'un Efendisi'nin kanaati karşısında titrediğini duyumsadı. Tapınak duvarları dahilinde uyuyanlar da bunu hissederek yataklarında huzursuzca kıpırdandılar. "Lordum," dedi Shakur, aceleyle konuşarak, "çabalarınızı ve kaynaklarınızı Hükümran Taş'ı bulmak yerine savaşa yönlendirseniz daha iyi olmaz mı? Daha şimdiden bir Vrykyl kaybetmemize rağmen ne elde ettik? Ne kazanmayı umuyorsunuz? Loerem'deki en büyük güç olmak için Taş'a ihtiyacmız yok. Vrykyl Hançeri'ne sahipken Hâkimiyet Efendileri yaratmanız lüzumsuz. Bu arayış başımıza büyük belâlar açtı. Bence Taş'ı unutun gitsin, lordumOrdularınız sizin adınıza dünyayı fethedecekler. Taş size lâzım değil." 14 £> Kayıp Taşın Muhafızları rzım, Shakur," dedi Dagnarus. Adam sessizliğe gö"Evet, ı sessizligini o kadar uzun bir süre korudu ki Shakur

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


^tildü ve gittiğini sandı. O yüzden de sesini duyunca şaşırlordunUI\ç eji "Şimdi sana daha önce hiç anlatmadığım bir şey rnaCİari shakur. Aslmda bunu hiç kimseye anlatmadım." anIatacag ^ '^^ yajan söylediğini biliyordu. Valura'ya anlatmış ı di Dagnarus ona her şeyi söylerdi. Tabi ki Shakur sesini , ip rıkarmadı. "Bunu sana anlatmamın sebebi, Shakur," diye devam etti arus, "yardımcım olman ve artık gerçek plânlarımı, asıl amaîSTbilme vaktinin gelmesi. "Taan diyarından döndüğümüzde ve Geçit'ten ilk kez anavama acjım attığımda tek başıma bir yolculuğa çıkmıştım. Hatırl,yor musun, Shakur?" "Evet, lordum. Yalnız başınıza gitmenizi istememiştim. Bunun çok tehlikeli olduğunu düşünmüştüm." "Bana zarar verebilecek ne olabilir ki?" dedi Dagnarus alaycı bir ses tonuyla. "Hayır, o yolculuğu yalnız yapmam gerekiyordu. Sence nereye gitmiş olabilirim?" "Hiçbir fikrim yok, lordum." "Artık Eski Vinnengael dedikleri harabelere gittim." Shakur'un aklına söyleyecek hiçbir şey gelmedi. Duyduklarını hem şaşırtıcı bulmuş, hem de normal karşılamıştı. Suçluların genellikle suç mahalline döndükleri bilinen bir gerçekti. "Oraya Hükümran Taş'ı bulmak için gittim. Bu aslında düşündüğün kadar budalaca bir arayış değildi. Taş'ı benden bir bahk almıştı. Çok sayıda bahkm o lânetli bölgede hâlâ etkisini sürdüren dengesiz büyü gücünün çekimine kapılarak Eski Vinnengael'e gittiği yolunda raporlar almıştım. İnan bana, Shakur, o yer sahiden de lânetli. Ben korkak biri değilim. Savaştaki cesaretimi defalarca kez ispatladım. Boşluk'un zırhını giyiyor ve Boşluk'u silâh olarak kullanıyorum. Yine de yolculuğum sırasında korktuğum oldu. Kimi zaman haddimi aştığım hissine bile kapıldım. "Ama şimdi kalkıp da başımdan geçenleri anlatacak değilim. Sonuçta Hükümran Taş'a dair hiçbir iz bulamadım. İşte o zaman Taş'ın orada olmadığını anladım. Hemen çekip gidebilirdim, fakat Taş'ın nerede olabileceğine dair bir ipucu bulmayı umuyordum. Harabeler boyunca dövüşerek ve önümdeki büyü engeline karşı *+? MARGARET W E İ S ve TRACY H İ C K M A N koyarak Büyücülük Tapınağı'ndan arta kalan moloz yığınına l gittim. 4dar "Benden başka hiç kimse orada bulunmamıştı. Bunu bil dum, çünkü hiç kimse oraya gelecek kadar yaşayamazdı. Mol, rın arasında dikilirken oraya niçin geldiğimi merak eder olH Bana fayda sağlayacak hiçbir şey yoktu. Tam oradan ayrılmak ü reydim ki ayağım bir şeye çarptı. Aşağı baktığımda bir kafat gördüm. İskeletin üzerindeki tüm et yok olmuştu, fakat üstünde],' cübbeden onun kim olduğunu anladım. O kişi benim şamar ogl nımdı. Yani Gareth. "Orada durmuş cesede bakarken o korkunç gecenin anıları kafama öyle bir doluştu ki kendimi olayları tekrar yaşıyormuş mV,j hissettim. Daha sonra anılar kaybolmaya başlarken birisi bana seslendi. 'Prensim,' diyen sesi tanıdım. Benimle konuşan kişi Gareth'ti." "Hayal görmüşsünüz, lordum," dedi Shakur, hikâyenin gi( j. şatından hoşlanmayarak. "Ses kafanızın içindeydi. Onu duyduğunuzu sandınız." "Ben de öyle düşündüm," dedi Dagnarus. "Öyle umdun-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hem de tüm kalbimle. İtiraf etmek gerekirse, Shakur, onun mesajdan gelen sesini duyunca korkudan kanım buz kesti. Ben asla geçmişle ilgilenmem. Olan olmuş, yaşanan yaşanmıştır. Güçlü kimseler hep ileri bakarlar. Ama bazen dönüp de geçmişe şöyle bir baktığımda Gareth'in gözlerindeki sitemi görür gibi oluyorum. Onun duvara sıçramış kanını ve gözlerindeki ışığın söndüğünü görüyorum. Bildiğim kadarıyla o bana karşı hep dürüstle sadıktı. Daha iyi bir muameleyi hak ediyordu." "O bir haindi, lordum, korkak ve mızmız herifin tekiydi," dedi Shakur dobra dobra. "Ona her ne ceza verdiyseniz fazlasıyla hak etmişti." "Etmiş miydi? Eh, belki de haklısın." Dagnarus'un özeleştirisi son bulmuştu. "Ne olursa olsun, o sesi hayal etmiyordum. Büyücülük Tapınağı harabesinde Gareth'in ruhu karşıma dikildi." "Peki o ruh size ne dedi, lordum?" "Çok ilginç şeyler söyledi, Shakur, o yüzden alaycılığını rafa kaldırabilirsin. Ona neden hâlâ dünyada kaldığını, niçin fazlasıyla hak ettiği istirahatına çekilmediğini sordum. "'Ruhum sizinkine öyle bir bağlı ki, prensim, sizin ruhunuz 142 Kayıp Taşın Muhafızları , a ya da onun tarafından tamamıyla tüketilene B^'llk ta" m' dedi. dek glde bükten sonra dünyada neler olup bittiğim biliyor mu"%*e sordum ona. sU -Rilivorum, prensim. // -k'mran Taş'm insanlara ait olan kısmını nerede bulabile. • iliyor musun?' cegırn prensim. Görme yetim Taş'ı kapsamıyor. Aslında tanrıların benden sakladıklarına inanıyorum. Buna karşın ilginizi çeKe„>uep sadık bir dost olageldin, Gareth, ve hâlâ da öylesin. Nedir o öğrendiğin? "'Herkes Tanrıların Geçidi'nin de diğerleri gibi dağılıp gittiğini anıyor. Yanılıyorlar. Tanrıların Geçidi hâlâ yerli yerinde.' "Gareth'in ruhu bir zamanlar Tanrıların Geçidi'nin bulunduğu veri işaret etti. Geçit'in içinde bulunduğu oda çökmüştü. Yıkıntıdan başka bir şey göremiyordum. Söylenenlerin doruluğunu anlamak için o istikamette ilerledim. Daha sadece birkaç adım atmıştım ki tanrıların gazabını koskoca bir ateşin sıcak rüzgârı gibi üzerimde hissettim. "'Bundan bana ne?' diye sordum. 'Tanrıların ne yaptıkları ya da düşündükleri umurumda değil.' "'Sizin için anlamı büyük olabilir,' karşılığını verdi Gareth. 'Birisi Hükümran Taş'm dört parçasıyla birlikte Geçit'e girecek olursa Taş'm yine bir bütün haline geleceğini öğrendim. Dört birleşip bir olacak.' "'Ve o bir dörde hükmedecek!' dedim. "'O konuda bir şey bilmiyorum,' dedi Gareth. Bunu söylerken sesi kederliydi. 'Tanrılar artık benimle konuşmuyorlar. İşlediğim suçlar o kadar ağırdı ki onların mukaddes huzurlarına çıkamıyorum. Gene de bir şeyin farkındayım. Şu anda Loerem'de Taş'm dört parçasını bir araya getirebilecek kadar güçlü tek kişi sizsiniz.' "'E madem öyle,' dedim, 'bu diğer herkese hükmedecek olmamdan başka ne anlama gelebilir ki?'" Shakur ağzını açmadıysa da Dagnarus onun sessizliğini bile

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


duyabiliyordu. "Ben aptal değilim, Shakur. Kendimden kuşku duydum. 'Öyteyse söyle bakalım, Efendi Şamar Oğlanı,' dedim, 'madem tanrılar ±4jJ MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN artık seninle konuşmuyorlar, tüm bunları nasıl keşfettin?' "Bana cevap vermek istemedi. Sorumdan kaçınmaya r Boşluk'un gücünü kullanarak onu zorladım ve sonunda Boşlü ?tl' baskısı altında ruhunun yanıt vermekten başka seçeneği kalma • "'Bana kardeşiniz söyledi/ dedi nihayetinde. 'Helmos. B bunları ölürken anlattı.' "'Yalan söylüyorsun/ dedim öfkeyle. 'Ben yanından ayniri ğımda Helmos ölmüştü. Sen de öyle. Ölmemişsen bile patlamada' kurtulamazdın.' "Tek sayılmaz/ karşılığını verdi Gareth. 'Dışa doğru gerçekle şen patlamanın merkezi Geçit'ti. Geçit'e zarar gelmedi. Hasar alan yapılar zaman içinde yıkılıp çöktüler. Geçit o zaman bile huzur ve sükunet içinde muhafaza edildi. Ölümümün yaklaştığını hissetsem de kardeşinizden af dilemeden önce oradan ayrılmak — '" "Hain," diye lâfa daldı Shakur. "Hep söylediğim gibi, lordum. Ona hâlâ güveniyor olmanız hayret verici." "Ben kimseye güvenmem, Shakur. Bunu şimdiye dek anlam; n gerekirdi. Zaten bana göre bu durum Gareth'in anlattıklarının doğruluğunu ispatlıyor. Gareth ölmekte olan Helmos'un yanma kadar süründü. Helmos onu affetti ve şu sözleri fısıldadı. 'Hükümran Taş yine bir bütün halini almalı. Dört parça Geçit'e getirilmeli. Tanrılar bunu yapan kimseyi tüm içtenlikleriyle kutsayacaklar.'" "Tanrıların sizi kutsamalarını mı istiyorsunuz, lordum?" diye sordu Shakur. "Loerem'in tamamına hükmetmem anlamına gelecekse sanırım bunu kaldırabilirim," dedi Dagnarus. "Görüyorsun ya, Shakur. Taş'ın insanlara ait olan parçasının tam bu zamanda ortaya çıkması ne kadar da önemli. Artık tek yapmam gereken onu ve diğer üçünü ele geçirmem. Bunu başarırsam beni hiç kimse durduramaz." "Aynen öyle gözüküyor, lordum," karşılığını verdi Shakur. "Yine de yaptığı son şey size ihanet etmek olan birine gereğinden fazla güvendiğinizi düşünüyorum." "Gareth'e mi?" Dagnarus omuz silkti. "O hep zayıf biriydi. Sonradan anlaşıldığı üzere Helmos'un onu affetmesi Gareth'e en ufak bir fayda bile sağlamadı, zira ruhu bedeninin bulunduğu Tapmak'a hapsolmuş vaziyette. Hâlâ bana hizmet ediyor. Başka seçeneği yok. Boşluk onu zorluyor. Ona ihtiyaç duyarsam yanıma gelmek zorunda. Geceleri cesedinin yanına döndüğü sürece ruhu İSO Kayıp Taşın Muhafızları im doğrultusunda dünyayı karış karış gezebilir." ^ni"1 iste ni in onu Hükümran Taş'ı aramaya yollamıyorsu"Ö^r diy e sordu sabırsızlanan Shakur. nuz,l0 " .. vaptığı son şey bana ihanet etmekti," yanıtını verdi D3Cn1ıyorum, lordum." « de anlayacağını düşünmüştüm. Artık davranışlarımın • ve Taş'ın bulunmasının ne kadar önemli olduğunu bilise]°e 1 Vrvkvl Jedash'ı sana yardım etmekle görevlendireceğim, vorsun. vıy y n Buraya en yakın olan o.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Daenarus bir süreliğine duraksadı, ardından sözlerine devam ri "Shakur, Hükümran Taş'ı bulacaksın, o kadar." Ortaya herhangi bir tehdit atılmamışsa da bu sözlerin yetence tehditkâr olduğu açıktı. Dagnarus Vrykyllerine sadece acı verebilmekle kalmaz, aynı zamanda tek bir söz ile onları bu hayata rutunduran büyülü gücü emip tüketebilirdi de. Shakur yaşayanların diyarındaki bir gölge olarak sürdürdüğü bu istirahatsız, zevksiz, neşesiz var oluştan ne kadar nefret ederse etsin Boşluk'tan daha da fazla korkuyordu. Atacağı tek bir yanlış adım sonucu ebedi bir cehenneme düşmesini dört gözle bekleyen o bomboş karanlık hep ayaklarının altındaydı. "Hükümran Taş'ı bulacağım, lordum," diye söz verdi Shakur. 15i

Kuzgun yolculuğuna mağaraya uğrayarak ve zırhı sırf o k ? . yanma aldığı katranlı muşambaya sararak başladı. Zırhı nin banın üzerine koymak için çeşitli parçalara dokunmak zoru kalmıştı. Metale temas ettiğinde ellerine yapış yapış, yağlı bir s bulaşmış, ellerini kumaşlarla sarıp sarmalamış olmasına rağm iğrenç sızıntı pamuklu kumaşı geçerek derisine kadar yayılmıştı Zırh güzelce bohça yapıldığında, Kuzgun ellerini üst üste birkaç kez yıkadı. Balçığımsı madde tamamen çıkmasına karşın ya ıes gibi koku üzerine sinmişti, ya da o öyle olduğunu hayal ediyordu Bohçayı taşıması için şövalyenin atını bir türlü ikna edernerî Zırhı ne zaman atın sırtına bağlamaya kalksa, hayvan üzerine bir arı kovanı koyulmuşçasma şaha kalkıp tepmiyordu. Kuzgun eri sonunda ağaç dalları kullanarak sedye benzeri bir araç yapmak mecburiyetinde kaldı. Zırhı koyduğu sedyeyi ata bağladığında nihayet yola çıkabildi. Ne zaman bir akarsu ya da vahanın yanından geçse ellerini tekrardan yıkamak için mola veriyordu. Dunkarga'nın başkenti olan Dunkar bin kilometreden daha uzaktı. Gidiş gelişleri sırasında yaptığı yolculuk normalde birkaç hafta sürerdi ve Kuzgun bundan büyük zevk alırdı. Bu seferkinden hiç mi hiç hoşlanmadı. İlk başta rüyalar çıkageldi. Kuzgun her gece uykuya daldığında rüyasında kendisini arayan gözler görüyordu. Sebebini bilmese de gözlerin onu bulacaklarından ödü kopuyordu. Rüyalarında hep gözlerden saklanabileceği bir yer aramaktaydı. Gözler ne zaman onu yakalar gibi olsa terden sırılsıklam bir halde ve titreyerek uyanıyordu. Gözler henüz onu bulamamışlardı, fakat her geçen gece biraz daha yaklaşıyor gibiydiler. Kız kardeşinin sözleri onu tedirgin etmekteydi. Halkım kurtaracaksın, ama kendini değil. Kuzgun o gözler kendisininkilere bakacak olursa içlerindeki hiçliğe çekileceği ve kardeşinin kehanetinin vuku bulacağı gibi dehşet verici bir sezgiye kapılmıştı. Tek tesellisi 152 Kayıp Taşın Muhafızları «Serlerinin bu lanetten çok uzaklarda, güven içinde yolve ^an ° aya çalışmaktan vazgeçti. Artık Dunkar'a ve Büyücüh(1yet uyUITL,na ulaşmaktan başka hiçbir şey istemiyordu. Ona jyK Tapl undüz yol alacaktı, fakat atı dinlendirmek için ara sıra ü\^etme rüvalar bir hafta devam ettikten sonra Kuzgun ni0 korkur _.. ....., ^ , , „,. — 3yet uyuf ,K Tapına

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


^isa gece Ö" gere]<mekteydi. Böyle duraklamalar sırasında gözleri m"la ve,r uzak tutmak için kocaman ateşler yakıyordu. Bu şekilde ^ ' A vam etti, sonra vücudu kontrolü ele alarak onu uyumaya Ü(" £"? yılların kampçısı olduğundan eski günlerde at sırtındayZ°f b'le kestirebilirdi. Bunu yine yapabileceğini anlaması uzun kc ,j Günler sonra vahşi Trevinici topraklarından çıkıp da n ınkarga'ya ulaştı. Dunkar'a giden yol bir Kral Yolu'ydu; genişti sıkça kullanılıyordu. Hatta yolun başkente yakın olan kısımları '« döşeliydi. At işini bildiğinden yönlendirmeye pek ihtiyaç duyaksızın yolu takip etti. Kuzgun, Boşluk'un büyüsünü taşıyan lânetli şeyden bir kez kurtuldu mu atın da en az kendisi kadar rahatlayacağını hissediyordu. Yetersiz uyku Kuzgun'un bedenini olduğu kadar aklını da etkiledi. Akşamüstlerinin çoğunu eyerin arkasında oturan bir cüceyle vahşice tartışarak geçiriyordu. Toplam ağırlıkları —Kuzeun'unki ve cüceninki —atın taşıyamayacağı kadar fazlaydı. Kuzgun arkasındaki herife inmesini tekrar tekrar söylemesine karşın cüce ona aldırış etmiyordu. Cüce orada oturmayı sürdürüyor, bir dağ talan bulduğunda elde edeceği servete dair bir şeyler zırvalıyordu. Daha fazla dayanamayan Kuzgun attan aşağı atladı. Kılıcını çekerek eyerden inmemesi halinde cüceyi kulaklarını kesmekle tehdit etti. Kuzgun o sırada yolun işlek bir bölümüne varmıştı. Etrafındaki yolcuların şaşkın bakışlarını görüp kahkahalarını işitince havadan başka bir şeye gözdağı vermediğini anladı. Halüsinasyon görüyordu. Bu kâbus gibi yolculuğa ne zaman başladığına dair hiçbir fikri yoktu. Yarı sersem ve kendisine olup bitenlerle ilgilenemeyecek kadar bitkin haldeki Kuzgun, bu seyahate birkaç gün daha devam etti. Artık sonsuza dek at binmesi gerekip gerekmeyeceğini merak eder olmuştu. Sonra bir gün kafasını kaldırdığında ufukta Dunkar'ı gördü. Gözlerine yaşların dolması uzun sürmedi. Yan yana dizilmiş zarif minarelerin ve burgulu kulelerin bo153 MARGARET

W E i S

ve

TRACY

HİCKİVİAN

ar dur kubbelerle birleşerek oluşturdukları dantel, günbatımının alıcı kızıl-sarı cübbesinin eteklerini süslemekteydi. Başkent Du hâlâ uzaklardaydı, fakat onu görmek bile Kuzgun'un tanrılara retmesine yol açmıştı. Dunkar'a gece çöktükten çok sonra varar ti, ama yine de varacaktı. Yol kenarındaki bir kuyuda sadece atının su içmesine müsaan edecek ve soğuk kuyu suyunu yüzüne çarpıp ellerini yıkayar ı kadar durdu. Neredeyse baygın düşecek kadar yorulmuştu, fakat lânetli zırhın eşliğinde bir gece daha geçirecek değildi. Kendini v atı zorlayarak tekrar yola düştü. At bir süre sonra kafasını eğdi ve titreyerek durdu. Kuzgun iyice bitkin düşmüş hayvanın sırtından indi ve atı yularından çekerek hedefiyle arasındaki yolu kat etti. Dunkar'ın etrafı surlarla çevriliydi. Ana yolun üzerindeki kapı iyi korunuyordu. Kuzgun muhafız kulübesine yaklaşınca bağırarak geldiğini haber verdi. Çok az yolcu gecenin o geç saatinde yola düşerdi. Muhafızlar epey kuşkulanacaklardı. Üstelik kendi gırtlağından çıkan ses onu bile şaşırtacak kadar garipti. Sesi tanıyamad; ve iyiden iyiye karışmış aklıyla bir an için bağıranın kim olduğunu düşündü. Dışarı çıkan muhafızların ellerindeki meşaleler Kuzgun'un

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gözlerini dağlar gibiydi. Adam kurşun gibi ağırlaşmış gözkapaklarını açıp kapayarak bir elini ışığa karşı siper etti. Neyse ki askerler arasında iyi tanınıyordu. Dik bakışlar neşeli sırıtışlara dönüştü. "Yüzbaşı!" dedi içlerinden biri, "sizi aramızda bu kadar çabuk görmeyi beklemiyorduk." "Çekip gidin, Yüzbaşı," dedi bir başkası gülerek. "Aklı başında hiçbir asker izinden bu kadar çabuk dönmez. Sonra bu yaptığınızı bizden de beklerler!" "Sizi buraya bu kadar erken getiren nedir, efendim?" diye soran üçüncü bir şahıs, meşalesini bohçaya yaklaştırdı. "İçkiye mi susadımz? Canınız geyik eti mi çekti?" "Sakın ona dokunayım deme!" diye hırladı Kuzgun. Asker şaşkın bir yüz ifadesiyle geri çekildi. "Peki, efendim!" dedi şaka yollu bir itaatkârlıkla. Adam yanındaki diğer askerlere meraklı gözlerle baktı. Kuzgun'un olup bitenleri açıklayacak hali yoktu. Çok yorgundu. "Bırakın geçeyim," diye buyurdu. ±54Kayıp Taşın Muhafızları bu emre uydular, fakat somurtarak ve moralleri boAske^le^, oniarm gözünden düştüğünü biliyor ve bu duzUlarak- ^u ° oluyordu. Aslında buna aldırmaması gerekirdi. rurndaı1 ra b kajarl tarafından sevilmek için seçmemişti. Bir songu mes\e& varcjığında herkesin kendisinden nefret ettiği gibi bir raki s°ka^nllş ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı, hisse Kap aşkma!" dedi kendi kendine, suratında biriken teri si"Cıldınyorum. Tıpkı kız kardeşim gibi." Bu düşünce karşıler<dk ödü patladı ve korku onu gerçeğe yaklaştırdı. "Birazcık daT Az sonra ondan kurtulacağız." Adım atacak hali kalmamış ata yol göstererek boş, dar sokak, „eçti ve Büyücülük Tapmağı'yla arasındaki mesafeyi kapattı. ***** "Ama, Yüzbaşı," diyen kapıcı, mazgalların arasından Kuzgun'a bakıyordu, "isteğinizi yerine getirmem olanaksız. Gecenin bu saatinde kapıyı açamam!" "Öyleyse bunu sokağın ortasına bırakırım," dedi tepesi iyiden iyiye atan Kuzgun ve sıkılı yumruklarını kaldırdı. O yumruklarda akli dengesini tutuyordu. "Daha sonra meydana gelebilecek şeylerden sen sorumlu olursun. Günlerdir gözüme uyku girmedi!" Birisi bağırıp çağırıyor, ortalığı velveleye veriyordu. Kuzgun o şahsın kendisi olabileceğinin hayal meyâl farkındaydı. "Geçmeme izin ver, yoksa tanrılar adına yemin ederim ki — " "Neler oluyor, Kapıcı?" diye yükseldi başka bir ses. Tapmak büyücülerinden biri o sırada avluda yürümekteydi. Kuzgun'un bağrışlarmı duyup gürültünün sebebini öğrenmeye gelmişti. "Ne bu yaygara? İçimizde uyuyanlar var." "Bu subay,"—kapıcı mazgalların arasından parmağıyla Kuzgun'u işaret etti—"içeri girmesi gerektiğini iddia ediyor. Ona sabahleyin gelmesini söyledim, Peder Ulaf, fakat reddetti. İşinin çok acil olduğunu ve bekleyemeyeceğini söylüyor." "Belki ben ona yardım edebilirim," dedi büyücü. "Kapıyı aç da içeri girsin." "Ama kurallar — " "Sorumluluk bende, Kapıcı." 155

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


MARGARET VVEİS ve TRACY HİCKMAN Kapıcı homurdanarak mazgalı kaldırdı. Kuzgun, çektiği ti k ve korkunç yükle birlikte atını Tapınak'ın avlusuna soktu. Ka arkasından kapıyı kapattı. Peder Ulaf hoş bir tebessümle Kuzen < doğru döndü, fakat adamı daha yakından incelediğinde gülüm S mesi solup gitti. "Yüzbaşı, hiç iyi görünmüyorsunuz. Sorun dir?" "İşte bu!" dedi Kuzgun boğuk bir sesle. Bıçağını çıkararak sedyeyi ata bağlayan kayışları kesti. Tahta sırıklar gürültüyle yer deki taşlara çarptı. "Biraz yaklaşın. Ne demek istediğimi görecek siniz." Şaşkına dönen Peder Ulaf ona doğru birkaç adım attı. Bohçamn üzerine eğildi ve ona dokunmak için elini uzattı. Kuzgun'un büyücüyü uyarması gerekmedi. Peder Ulaf çığlık atarak elini hemen geri çekti. Şoka uğramış bir vaziyette Kuzgun'a döndü. "Bu şey etrafına dalga dalga Boşluk büyüsü saçıyor," dedi sert bir sesle. "Nedir bu?" "Sizin sorununuz," dedi Kuzgun. "Benim değil." Atının dizginlerini tutarak oradan ayrılmak için döndü. "Bekle!" dedi Peder Ulaf'ın sert ses tonu. Adam gençti, henüz ancak yirmili yaşlarının sonlarında gibiydi, fakat Kuzgun'a etki eden otoriter bir havası vardı. Kuzgun bu buyruğa farkında olmaksızın uydu. Kafası yorgunluktan öne düşmüş bir halde ve yükünü teslim ettiğine sevinerek öylece kalakaldı. "Joseph," dedi Peder Ulaf, "bir fener getir." Kapıcı kafasını iki yana sallayarak Tapmak binasına çıkan merdivenlere yollandı. Peder Ulaf ellerini cübbesinin kollarına soktu ve karanlıkta Kuzgun'la beraber bekledi. Tapmak pencerelerinden hiç ışık gelmiyordu. Gecenin geç saatlerine kadar çalışanlar bile yatmaya gitmişlerdi. Adamların hiçbiri ağzım açıp tek kelime etmedi. Genç büyücü yerdeki bohçaya dehşete düşmüş bir şaşkınlıkla bakmaktaydı. Kuzgun sanki bir geçit törenindeymişçesine dimdik duruyor, dosdoğru ileri bakıyordu. Büyücülük Tapmağı etkileyici bir yapıydı. Kralın sarayından sonra kentteki en büyük ikinci binaydı. Parlak beyaz kubbesi ve dört adet burgulu minaresi kilometrelerce öteden bile görülebilirdiYapı efsanevi bahçelere sahipti. Yalnızca Yeni Vinnengael'deki ±56 Kayıp Taşın Muhafızları T pınağı ondan daha büyüktü. Eski Vinnengael'in çögflyücülük laP en^ büyük Tapınak'a sahip olan, fakat Vinnenga^üşünden s0" re yeni bir tapınak inşa ettiklerinde tekrar ikincili iler başka ^ Dunkargalılar için bu üzücü bir durumdu, lik mevkune üike Karnu iie yaptığı yıkıcı iç savaşm ardından Kardeş: düşmüştü. Varlıklı Vinnengael imparatorluğu yeni punkarga yapmak için müthiş bir serveti harcarken Dunkargalılar bir tapı"3 ^ ^gkançhkla izlemişlerdi. Onlara göre Vinnen°nlarI ,in böyle bir projeye girişmelerinin tek sebebi komşularını gaC ' tmekti. Artık Dunkargalılar'ın ellerinden gelen tek şey yeni Sin' ak'a hasetle bakmak, onun cafcaflı ve kaba bir yapı olduğunu nmak, üç asın aşkın bir süre önce inşa edilmiş kendi tapınak'ının daha eski olmasıyla gururlanmaktı. Bir keresinde büyük kral Tamaros bile tapınaklarını ziyaret etmişti. Aynı şey Yeni

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Vinnengael'deki için söylenemezdi. Giriş salonunun pencerelerinden sızan bir ışık, beyaz mermer basamaklara doğru ilerledi. Joseph yanında bir fenerle geri dönüyordu. "Hemen buraya getir," dedi kapıcıya Peder Ulaf. "Sonra da işinin başına dön." Kapıcı feneri verdikten sonra bekçi kulübesine çekildi. Peder Ulaf feneri kaldırarak Kuzgun'un suraünı inceledi. "Adın ne, Yüzbaşı?" "Kuzgun, Saygıdeğer Büyücü." "Bir Trevinici misin?" "Öyleyim." "Köyün nerede?" "Küçücük bir köydür, Büyücü," yanıtını verdi Kuzgun. "Önemsiz bir yerdir." Peder Ulaf merakla bir kaşını kaldırsa da lâfı uzatmadı. Tekrar yerdeki bohçaya baktı. "Bir daha soruyorum, Yüzbaşı, nedir bu yerdeki şey?" "Eskiden bir şövalyenin zırhıydı, Saygıdeğer Büyücü," dedi Kuzgun. Kamaşan gözlerim fenerden korumak için bir elini kaldırdı. "Ben büyüden anlamam, ama sanırım bu zırh Boşluk tarafından lanetlenmiş." Peder Ulaf feneri oynatarak bohçanın üzerine tuttu. "Bohçayı açar mısın, Yüzbaşı?" dedi genç adam. 157

MARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN Kuzgun'un bedenine şiddetli bir ürperti yayıldı. Kafasın sola sallayarak bir adım geriledi. "Hayır," dedi, reddini nazik ' cüklere dökemeyerek. "Hayır," diye yineledi inatla. Peder Ulaf karşısmdaki savaşçıyı kuşkuyla süzdükten s bohçayı açmak için bizzat uzandı. Süratli ve kendinden emin h"9 hareketle bohçanın bir köşesini tutup açtı. Fener ışığı zırhın k parçasına vurarak siyah dikenlerin üzerinde parladı. Kuzgun" ! çorbaya dönmüş hayal gücü onu bir böceğin eklemli bacağı olarak algıladı. Peder Ulaf zırha uzun bir süre boyunca sessizce baktı. Hatta bu durum o kadar uzun sürdü ki Kuzgun'un ağrıyan gözkapaklan kapandı. "Bunu nereden buldun?" diye sordu Peder Ulaf. Kuzgun şaşkın bir halde kendine geldi. Neyse ki cevabını önceden hazırlamıştı, yoksa asla sözcüklere doğru düzgün dökemezdi. Tekrar zırha baktığında büyücünün onu yine muşambay a kapatmış olduğunu gördü. "Onu buldum," dedi savaşçı. "Redesh Denizi'nin kıyısında. Avlanmaya çıkmıştım.. . şans eseri gözüme ilişti. Etrafta bir dövüş yaşandığına dair. . . izler vardı." Kuzgun gözlerini ovuşturdv "Bunu giyen şövalye ölmüştü. Ortalıkta başka kimse de yoktu." Büyücü Kuzgun'a dikkatle bakıyordu. "Cesedi ne yaptın?" "Gömdüm," dedi Kuzgun. "Zırhı niye aldın" Kuzgun omuz silkti. "Ben bir savaşçıyım. Zırh kaliteli ve değerli görünüyordu. Onu öylece bırakmak yazık olurdu. Ama daha sonra. . ." İyice bir yutkundu. "Onun. . . gerçek yüzünü gördüm. Korkunçtu. Yanlış bir şey yaptığımı anladım ve onu Tapmak'a vermek için buraya getirdim." "Cesedi gömdüğünü söylüyorsun. Şu bahsettiğin şövalye nasıl

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ölmüştü?" "Göğsüne kılıç saplanmıştı. Zırhtaki deliği siz de görebilirsiniz." "Garip," diye mırıldandı Peder Ulaf. "Yani böyle kaliteli bir zırhın delinmesi. Dövüşe tarak olmadm mı? Hiçbir şey duymadın mı? Etrafta başka kimseler görmedin mi?" "Hayır, Büyücü," dedi Kuzgun. "Hiçbir şey görmedim." Kuzgun giderek sabırsızlanıyordu. "Size bildiğim her şeyi anlattım. 152 Kayıp Taşın Muhafızları • Hm Zırha ne isterseniz yapın, yeter ki onu bir daha 7,.h> da Ekmesin. Size iyi geceler dilerim." görnıem ge er. dönerken tökezledi. Yorgunluktan neredeyse yere FCUZ^UnAtının gövdesine tutunarak kendini toparladı, kafasını yıg'l'y01 jcak bedenine dayayıp gözlerini karartan pusun dağılhaVVanlh kledi. Büyücünün sesini duyuyor, sorularm devam ettiniaSir"r %du, fakat Kuzgun vereceği tüm yanıtları vermişti. Sese Sinl bl '^edi've adam bir elini onun omzuna koymaya cüret ettialdırl?ö le yabani bir hırıltı koy verdi ki büyücü elini hemen geri h Kuzgun gücünü nihayet toparlayabildiğinde eyere tırmandı. Br komut mırıldanarak ve dizini aün gövdesine hafifçe gömerek hayvanı yürütmek istedi. Bu isteğe seve seve uyan at, yerde bir yılan görmüşçesine gözlerini devirerek avludan fırladı. Kuzgun atı rahat bırakarak carımın istediği yere gitmesine müsaade etti. Tapmak'tan ve o korkunç bohçadan uzaklaştıkları sürece nereye gittiği umurunda bile değildi. Bulundukları yerin belli belirsiz farkında olan savaşçı, atının boynuna yaslandı. Atı içgüdüleriyle yönlendirdi ve hayvanın durduğunu yalnızca etraftaki hareketlenmeye bakarak anladı. Kışlayı tanıması uzun sürmedi, fakat eyerden inecek kadar bile kuvveti kalmadığından başı eğik bir halde atın üzerinde bekledi. Şehir surlanndaki nöbetleri yeni biten iki Trevinici yanından geçmese sabaha kadar öyle kalabilirdi. "Yüzbaşı," dedi içlerinden biri, Kuzgun'un kolunu tutarak. "Ha?" diye homurdanan Kuzgun, kızarmış gözlerini ona doğru çevirdi. "Yüzbaşı, çok erken—" Kuzgun eyerden kayıp düştüğünü hissetmesine karşın hiç direnç göstermedi. Trevinici kampında, evinde, dostları ve yoldaşları arasındaydı. Güvendeydi. Yükünden kurtulmuştu. Güçlü eller onu yakaladı, güçlü kollar onu kucakladı, güçlü sesler bağırarak yardım istedi. Kuzgun bunlardan hiçbirine dikkat ermedi. Nihayet huzur içinde uyuyabilecekti. ***** ±53 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN Avluda duran Peder Ulaf, etrafına dalga dalga Boşluk b« > yayan bohçayı dikkatle incelemekteydi. Bu beklenmedik cîu S' karşısında ne yapacağına karar vermesi gerekiyordu ve fazıa manı yoktu. Kapıcı Joseph feci halde dedikoducuydu. Zararsız} -• olmasına karşın konuşmayı çok severdi ve sabahleyin tüm Tan, ' olup bitenleri öğrenirdi. O kritik zamanda kapının yanından ge kişinin kendisi olması sebebiyle adımlarını tanrıların yönlendinğine dair en ufak bir kuşku bile duymuyordu Ulaf. Tanrıların 0 3 dan ne beklediklerini, şimdi ne yapılması gerektiğini anlamak onun sorumluluğuydu. Nihayet kararını veren Ulaf hemen hare

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kete geçti. Bekçi kulübesine baktığında Joseph'in uyur gibi kafasını eğmis olduğunu gördü. Hafifçe gülümseyen Ulaf bu numaraya kanmadı "Joseph/' dedi Ulaf otoriter bir sesle, "Gidip Yüksek Büyücü'yü uyandırmanı istiyorum." Oturduğu yerde silkelenen Joseph karşısındaki adama ağzı biı karış açık halde bakakaldı. "Haydi," dedi Ulaf. "Tüm sorumluluk bende." Ulaf m fikrini değiştirmesini uman Joseph tereddüt etti. Ulsf bu gecikme karşısında kaşlarım çatınca kapıcı gönülsüzce de oka feneri aldı ve Tapınak'a yollandı. Ulaf kapıcının Tapınak'a girmesini ve kapıyı kapatmasını seyretti, sonra da bohçanın yanma gitti. Joseph'in işinin uzun süreceğini biliyordu. Adam hiç şüphesiz şikâyette bulunabileceği birini arayacak veya en azından bu ağır görevi bir başkasının üzerine yıkmaya çalışacaktı. Ulaf kapıcıdan feneri kendisine bırakmasını istemeyi düşünmüş, fakat hemen fikrini değiştirmişti. Saygıdeğer Büyücü unvanını daha yeni kazanmış biri olarak Ulaf'ın Boşluk büyüsü hakkında en az seviyede bilgi sahibi olması beklenirdi —ondan uzak durması gerektiğini anlayacak kadar. İşte bu sebepten dolayı dört ayak üstüne çöküp bu garip bohçayı kurcalaması yanlış olurdu. Bulutlar yıldızları örttüğü için gece karanlıktı ve Trevinici bohçayı kapının gölgesine bırakmıştı. Ulaf hiç kimsenin o saatte ortalıklarda dolanmadığından emin olmak için etrafına bakındı. İçinde bulundukları saate uygun olarak avlunun boş olduğunu görünce bohçanın üzerine eğildi, muşambayı çekip aldı ve onu bir güzel inceledi, kokladı, dürtükledi. ±60 KayıP Taşın Muhafızları örünen Joseph geri döndüğünde ve Yüksek BüKayg111 Eğiçte olduğunu, fakat gecenin bu geç saatinde uyanvücü'nün ge. iç mi hiç hoşnut kalmadığını söylediğinde Peder jırılrnaktan yerde buldu. Kollarını cübbesinin içinde kavuşturUlaf'1 Tjjafia bohça arasında hatırı sayılır bir mesafe vardı ve muş olan . ı tetjirgin gözlerle süzmekteydi. Ulaf yapmış olduğu t>üyüc .jjjgjn kapıcı tarafından fark edilmeyeceğini umuyordu. tetC h hcayı kapatmamış, *ırhı üzeri açık halde bırakmıştı. U F nerler yandı. Basamakların tepesinde bir adam belirdi. Cübdamın arkasmdan gelen parlak ışık, onun karanlık bir siluet T'ak görünmesine yol açıyordu. Belki atmışlı yaşlarında olan Yüksek Büyücü soylu bir havaya sahipti. Saçları hepten ağarmış, vah sakalına da ak düşmüştü. Adamın biçimli yüz hatları ve derin çizgilere sahip babacan surat ifadesi onun güçlü iradesini ve kaya gibi mizacını gözler önüne seriyordu. Yüksek Büyücü avludaki Ulaf'ı görünce hafifçe kaşlarını çattı. Ulaf bunu fark etmemiş gibi yaptı. Ulaf onun tarafından sevilmediğini, güvenilmediğim biliyordu. Ulaf'm Dunkargahlar arasmdaki bir Vinnengaelli olması güvensizlik için yeterli bir sebep sayılabilirdi, ancak Ulaf az ötedeki Yüksek Büyücü'nün kendisine karşı olan olumsuz düşüncelerinin daha derin sebeplere dayandığı inancındaydı. "Peder Ulaf," dedi Yüksek Büyücü, sert ve kararlı bir ses tonuyla. Kapıcı onu uyandirmışsa bile kendine çok çabuk geldiği belliydi. "Sabahı bekleyemeyecek kadar acil bir durum olduğunu duydum." Yüksek Büyücü konuşurken cümlenin zaman belirten kısmım rahatsızlığım ortaya koyarcasına vurgulamıştı. Ulaf münasip olduğu şekilde eğilerek selâm verdi. Yüksek Bü-'

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yücü'ye yaklaşıp çekingen, alçak bir sesle konuştu. "Ne yapacağımı bilemedim, Yüksek Büyücü. Hemen haberdar edilmeniz gerektiğini düşündüm." Ulaf'm meşale ışığında görülen gözleri fal taşı gibi açıktı. "Bunun gibi bir şeyi daha önce hiç görmedim." «* "Ne gibi?" dedi Yüksek Büyücü daha da sert bir sesle. Vinnengaelli'nin rol kestiği gibi biı- fikre kapılmıştı. Ulaf hürmetle yeri işaret etti. Yüksek Büyücü zırha doğru döndü. "Joseph, feneri getir." ı&ı MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN Joseph aceleyle bu emre uyarak ışığı kara zırhın üzerine faj Zırh ışıkta parlamıyor, adeta onu emip yok ediyordu. Yüksek a! yücü zırha doğru bir adım attı, ardından kaskatı kesildi. YüKv Büyücü yüz ifadelerini kontrol etmekte ustaydı, fakat onu g^ nün ucuyla izleyen Ulaf adamın bir an için yüzünü ekşittiğini farr etti. "Boşluk büyüsü, Yüksek Büyücü," diye söyleme gereği hissetti Ulaf. "Farkındayım," diye onu azarladı Yüksek Büyücü. "Feneri ye. re düşürmeden önce Peder Ulaf'a ver, Joseph, ve nöbet yerine dön." Ulaf feneri kara zırha dehşet dolu gözlerle bakmakta olan kapıcının titreyen elinden aldı. Kapıcı gitmek istedi, fakat gözlerini korkunç bohçadan ayıramadığı için takılıp düşecek gibi oldu. "Dur, Joseph!" dedi Yüksek Büyücü. "Bu nereden geldi? Buraya nasıl getirildi?" "B-bir subay getirdi, Yüksek Büyücü," diye kekeledi Joseph. "Hangi subay?" diye bilmek istedi Yüksek Büyücü. "Adı neydi?" "B-bilmiyorum, Yüksek Büyücü. Adam içeri girmek istedi ama b-ben olmaz dedim. Sonra buradaki peder — " Joseph çaresizce Ulaf'a bakü. "Ben o sırada avludan geçiyordum, Yüksek Büyücü," diye belirtti Ulaf. "Kapıdaki askerin sesini duydum. Aklı başından gitmiş gibiydi. Bu şeyi sokağa bırakmakla tehdit etti. Düşündüm ki—" "Evet, evet," dedi Yüksek Büyücü. Zırha kaşlarını çatarak baktı. "İçeri girip buraya bıraktı." Çatık kaşlı bakışını Ulaf'a çevirdi, o da bu bakışları uysalca karşıladı. "Herhalde onu sorgulamışsındır. Adım ve bu... bu şeyi nasıl bulduğunu sormuşsundur." "Evet, Yüksek Büyücü," dedi Ulaf, "ama işbirliğine pek ya; naşmıyordu. Bir Trevinici'ydi," diye ekledi, sanki o sözcük her şey1 açıklarmışçasma. "Adı neydi?" diye üsteledi Yüksek Büyücü. "Dunkarga ordusunda bin tane Trevinici askeri var." "Üzgünüm, Yüksek Büyücü. . ." Ulaf gözlerini kaçırdı. "O an' da aklıma gelmedi... Zırh öyle korkutucuydu ki..." Yüksek Büyücü dudak büktü. "Ya sen, Joseph?" diye sordu kapıcıya. "Sen adını sordun mu?" 162 Kayıp Taşın Muhafızları uen..." diye kekeledi Joseph. «gen-benbesi neydi?" Yüksek Büyücü zıvanadan çıkmış -öyleyse ^ eibi görünüyo^ „üzgünum/ yüksek Büyücü. Dunkarga ordusu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


UlaftU az sey biliyorum." hakkında ço*- ^ yapabildiği kafasını sağa sola sallamaktı. joseph H1 -üretti Yüksek Büyücü ve Joseph minnettarlıkla "Git!" dl^ekaçtl. bekçi külü e ücü bakışlarını Ulaf'a çevirdi. "Bari bu lânetli zırhı Yükse bayanda Trevinici'yi sorgulamayı akıl edebildin mi, nasd bulduğuna PedfpU1f ettim, Yüksek Büyücü," diye belirtti Ulaf. , ' eıen Ulaf feneri sağa sola sallıyordu. O esnada Yüksek , • ?„ büzlerine kazara bir ışık huzmesi yolladı. Adam kollaBüvücünung0^ .,,,.,,. } la gözlerini örttü ve telaşla geriledi. "^ "<") rr dilerim, efendim!" Ulaf feneri hemen indirdi. "Gözlerinizi kamaştırmayı^-" "Devam et, diye homurdandı Yüksek Buyucu. "Trevinici zırhı avlandığı sırada bulmuş. Zırh... ee... epey kart li olduğundan ve ortalıkta ona sahip çıkacak biri bulunmadığından kendi kullanımı için yarıma almış. Zırhın lânetli olduğunu kısa sürede anlamış ve ondan kurtulmak için Tapmak'a getirmiş." "Peki ya zırhı giyen şövalyeye ne olmuş?" diye sordu Yüksek Büyücü Aşağı bakarak zırhm göğüs kısmındaki deliği işaret etti. "Böyle bir yara ölümcül olmalı." Ulaf karanlıkta duran, yüzünü ışıktan uzak tutmaya özen gösteren Yüksek Büyücü'yü net olarak göremese de adamın kendisini dikkatle süzdüğünü hissediyordu. "Trevinici'nin en ufak bir fikri bile yoktu, efendim," dedi Ulaf. "Cesetten hiçbir iz bulamamış. Ama eminim ki yalan söylüyordu," dedi küçümseyici bir tavırla. "Bir ölüyü soyduğunu itiraf etmek istemedi Hepimiz Treviniciler'in barbarca davranışlarını biliyor ve onlar için esef duyuyoruz." Yüksek Büyücü bu düşünceyi paylaşıp paylaşmadığına dair herhangi bir yorumda bulunmadı. Sessiz kalarak yerdeki zırhı inceledi. Ulaf düşünmekte olan amirini bir süreliğine rahat bıraktı, ardından çekinerek, "Kötü Boşluk büyüsünü kullanmakta olan savaşçılar—hatta şövalyeler—olabileceğini düşünmek çok korku ±e>3 MARGARET WE İ S ve TRACY HİCKMAN verici, efendim. Sizce böyle bir şövalye nereden geliyor ol Amacı neydi? Onu ne öldürdü? Hiç şüphesiz çok güçlü olmal ' **' dedi. y(I'' Ulaf yine yakından incelenmekte olduğunu hissetti. "Ben de bu soruların cevabını öğrenmeyi çok isterim" H Yüksek Büyücü. "Zaten zırhı getiren Trevinici'yle konuşmayı' memin başlıca sebebi de bu. Onu bulacak olsak gördüğünde t & yabilir misin, Peder Ulaf?" "Evet, kesinlikle tanırım, efendim," dedi Ulaf tereddüt etmek sizin. "Hatta size onu tarif edebilirim bile." Ulaf dediğini yapmaya koyuldu. Yüksek Büyücü onu ilk bast ilgiyle dinledi, ardından kafasını iki yana sallamaya başladı. "Sıradan bir Trevinici erkeğini tarif ediyorsun, Peder Ulaf. Bu adamda sıradışı bir özellik gözüne çarptı mı? Yara izleri? Vücut boyası? Takılar?" Ulaf kafasını eğdi. "Gece oldukça karanlıktı. . . Heyecanlan, mıştım. . . Bana göre bu barbarların hepsi birbirine benziyor. Belki Joseph..." Joseph'in sınırlı gözlem yetisinin fazlasıyla farkında olan Yük-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sek Büyücü homurdanarak bu fikri boşladı. "Bana başka bir biljj veremeyeceksen, Peder Ulaf—" "Üzgünüm, Yüksek Büyücü." "Öyleyse yatağına git. Lütfen diğer rahiplere bu konudan bahsetme. Panik başlamasını istemem. Zırh antika, eski model ve Vinnengael tasarımı." Son kısmı iyice vurgulamıştı. "Dunkarga'da daha önce hiç böyle bir şey görülmedi. O yüzden bence bu sorun Vinnengaeı'i ilgilendirir." Ulaf eğilerek selâm vermesine karşın tek kelime etmedi. "Zırh Vinnengael işi olduğuna göre bu meseleyle ilgili bir rapor hemen Yeni Vinnengael'deki Tapmak'a iletilmeli. Yanımızdan bu kadar çabuk ayrılmayı istemiyordun, Peder Ulaf, ama habercilik için en mantıklı seçim—" "Haberleri Tapmak'a iletmekten büyük mutluluk duyarım, efendim. İzniniz olursa sabahleyin yola çıkabilirim." "Harika. Raporu bu gece kaleme alacağım. Bunun uyumak için yalnızca birkaç saatin olduğu anlamına geldiğinin farkındayım, fakat günün ilk ışıklarıyla birlikte yola çıkmaya hazır olmalısın." Ulaf yine eğilerek amirini selâmladı. 164 Kayıp Taşın Muhafızları k Büvücü zırhı muşambaya sarmaya başladı. YÜ rdınt etmek için diz çöktü, fakat Yüksek Büyücü elini ^ t nu uzaklaştırdı. "Buna ne kadar az kişi temas ederse o sallaya13 , a ^ir ç0Züm bulurum. Yatağma dön, Peder Ulaf. kad,alen gerek." Dinlen» ^ .^ edeK^ Tapmak'a döndü. Dar koridorlardan geÇip ,-ı^atle kullanan Ulaf, Tapınak'ın ana bölümünden hızla geçti ve nU Ulaf dışarı adımını atar atmaz en ufak bir ışığın bile fark edileutfağa vardı. Aşçının ot bahçesine açılan kapıyı kullanarak ıtfaktan çıktı. na girdi, fakat yalnızca bir kara fener alıp yakmak için. Sinden korkarak feneri söndürdü. Gözleri kısa sürede karanla Hafif adımlarla fasulye sarmaşıklarından birini dik tutan sırığın arkasına saklandı. Birkaç dakika sonra karanlıkta iri cüsseli bir suret gördü —muşambaya sarılı zırhı taşıyan Yüksek Büyücü, Tapınak'ın arkasına doğru ilerliyordu. "Haklıydım," dedi Ulaf kendi kendine. "Onu şarap mahzenine saklayacak." Ulaf Yüksek Büyücü'nün lânetli zırhı Tapınak'ın neresine saklayacağı üzerinde kafa yormuştu. O zırhın hemen yok edilip edilemeyeceğine dair Ulaf'm herhangi bir fikri bulunmuyordu, fakat böyle bir şeyin yapılabileceğinden şüpheliydi. Bundan dolayı zırh kimse tarafından bulunamayacak ve kimseye zarar vermeyecek bir yere kaldırılmalıydı. Ulaf incelemesi sırasında zırha dokunmak zorunda kalmıştı ve ellerini defalarca kez cübbesine silmesine rağmen o iğrenç balçığı hâlâ parmaklarında hissedebiliyordu. İçerisinde yalnızca Yüksek Büyücü'ye sunulan şarap şişeleri saklandığı için mahzen sürekli olarak kilitli tutulmaktaydı. Anahtarlar bir tek Yüksek Büyücü'de vardı. Şarapların yıl boyunca belli bir sıcaklıkta tutulabilmesi amacıyla mahzen toprak seviyesinin altına inşa edilmişti ve oraya sadece mutfak bahçelerinin arkasındaki bir kapıdan ulaşılabiliyordu. Kısacası zırhın saklanabileceği en mantıklı yer orasıydı. Ulaf bahçedeki Yüksek Büyücü'nün çömelerek mahzen kapısım açmasını izledi. Yüksek Büyücü ansızın kafasını kaldırdı ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dimdik doğruldu. "Sen misin?" diye alçak sesle sordu Yüksek Büyücü. 165 MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN Bahçede bir şey yürüyordu. Ulaf in ağzı bir karış açık kal(j, "Bir Vrykyl," dedi nefesi kesilmiş bir halde. Sanki gece bir insanın şeklini almıştı ve tıpkı bir insan gi^ rüyüp elleriyle kollarını kullanabiliyordu. Gecenin üstünde ir,/ ların giydikleri türden bir zırh vardı. Karanlıkların zırhı. Karan da kara bir zırh. Zehirli bir böceğin kıskaçları gibi çıkıntı yap dikenlere sahip, iğrenç görünümlü bir zırh. Zırh, Yüksek BÜ yücü'nün elindeki muşambaya sarılı olana çok benziyordu. Vrykyl rahat adımlarla Yüksek Büyücü'nün yanma kadar yürüdü. İkisi alçak sesle kendi aralarında konuşmaya başladılar; Uiaf söylenilenleri anlayamıyordu, fakat ses tonlarına ve Vrykylin ara sıra eğilerek karşısındakini selâmlamasına bakarak Yüksek Büyücü'nün talimatlar verdiğini tahmin etti. Vrykyl çekip gidecekmiş gibi gözüktü, sonra aniden durdu. Bir şey arıyormuşçasına böceğimsi miğferini sağa sola çevirdi. Ulaf nefesini tuttu ve tazıların yakınındaki bir tavşan gibi donup kaldı. "Ne halt yemeye bekliyorsun, Jedash?" diye bilmek istedi Yüksek Büyücü. "Sana gitmeni söyledim. Kaybedecek zamanımız yok. Şu sefil casusu bulup ortadan kaldırmalısın." "Bir şey duyar gibi oldum." Miğferin içinden yükselen ses korkunç, buz gibi ve boğuktu. "Baykuşlar. Kurtlar. Fareler." Yüksek Büyücü gitmesini işaret etti. "Git Trevinici'yle ilgilenecek birini bul. Kışlayı, olmazsa diğer her tarafı araştırt. Muhtemelen Boşluk onu lekelemiştir. Bu durum göndereceğin kimseye kılavuzluk eder." "Komutan Drossel'i görevlendirmeyi düşünüyordum, Shâkur." "Drossel." Yüksek Büyücü kaşlarını çattı. "Eskiden onun sadakatine dair şüpheler vardı." "Yalnızca Dunkarga'ya olan sadakatine, Shakur. Bize olan sadakati kesin. Fakat yine de yapacaklarına karşılık bir ödül bekleyecektir." "Boşluk Lord Dagnarus'un gözüne girecek. Bu ödül ona yeter de artar bile." Yüksek Büyücü'nün sesi sinirli gibi çıkıyordu. "Daha ne isteyebilir?" "Terfi ettirilmeyi. Lord Dagnarus ile özel bir görüşmeyi." "Budala!" diye söylendi Yüksek Büyücü. "Şansını zorlamaması gerektiğini bilmiyor. Başka hiçbir şey onu tatmin etmeyecekse 166 KayP Taşın Muhafızları ların sözünü ver, Jedash. İş tamamlandığında bana nrossel'e ^unq verecek başka talimatlarım olacak." fjpor g1' chakur. "PelC1'lık selâm verip oradan ayrıldı. Yüksek Büyücü bohçayı ^^^ürükleyerek şarap mahzenine indi. Kapıyı ar^asındarı peşisıra satü ve uiaf kilidin içeriden kapandığını işitti. cekiP jcafp^ihayet tekrar soluk alabilmişti. Hayatı boyuı*a birçok ? te korkunç şey gördüğünden kendini her duruma k;lrşı hazır ^'1Pderdi Ancak daha önce hiç gerçek görünümünü koı-uyan bir v'SSkvl görmemişti. Elleri titriyor, ensesinden soğuk terl(.r boşall. du Delice atan kalbinin yatışması için bir süre bekk>mesj ge_ ekti Daha sonra sessizce ve gizlice hareket ederek mutfağa gerj

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


döndü ve kilerin gölgeli bir kısmında diz çökerek hizmet t-ttigi lord ile temasa geçti. Söz konusu lord mesafe bakımından çok uzakta olsa bile düşünceleriyle Ulaf'a hep yakındı. "Haklıydın, Shadamehr," diye mırıldandı görünmeyen efendisine. "Yüksek Büyücü bir Vrykyl ve ona hizmet ed<.n başka Vrykyller var. O ölü gözlere ışık vurduğu anda bunu arı|arrUştnn. Az önce gördüklerim de şüphelerini fazlasıyla doğrulu y0r_ R0Ş_ luk'un Efendisi Dagnarus'tan bahsetti." Ulaf derin bir iç geçirerek kafasını iki yana salladı ve yavaşça şunları ekledi, "Haklıydınız, lordum. Tanrılar yardımcımız olsun. "Hayatımın beş paralık değeri yok. Çok fazla şey biliyorum. Sahte Yüksek Rahip beni sabahleyin Yeni Vinnengael'e göndererek benden kurtulacak. Bahse girerim o yaratığa verdiği taliinatlar benimle ilgili, zira Vrykyl gördüklerimi anlatmamam icm yeni Vinnengael'e ulaşmamı ne pahasma olursa olsun engelUmeij. Ben o bahsi geçen 'sefil casusum.' Yolda bana pusu kurulacat, cesedim bir hendeğe terk edilecek. Veya daha da kötü bir kaderle karşılaşacağım." Ulaf seçeneklerini gözden geçirerek bir süreliğine <iaha kafa yordu. "Peder Ulaf m ortadan kaybolmasının vakti geldi Hiç kimse ne olduğunu anlamadan gecenin içine karışacak. Yüksek Büyücü sırrını öğrendiğimi öyle ya da böyle anlayacak, ama ?aten buna engel olamam. Buradaki işim bitti. Lordumun en btfyük korkularını doğruladım. Artık Shadamehr'e mümkün oldiığunca ça_ °uk dönmek en önemli görevim. Daha şimdiden çok ^eç kalmış olabiliriz..." 1&7 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN Ulaf kaçışını uzun zaman önce plânlamıştı—ona veril görevde plânladığı ilk şey bu olurdu. Rahip Ulaf yarım saat' '; ^ Tapınak'tan ayrılacak, onun yerine dilenci Ulaf, seyyar satır T ^ ya da paralı asker Ulaf önce Dunkarga'dan Yeni Vinnengael' decek, oradan da komutanı ve efendisi olan Baron Shadameh • topraklarma geçecekti. "Shakur adını telâffuz etti. . . Shakur," diye kendi kendine m rıldanan Ulaf, aşçı yamağının sabahleyin bulması ve ortalığı v ı~ veleye vermesi için cübbesini güzelce katlayıp kilere bıraktı "fi" ismi daha önce nerede duymuştum? Sanırım eski bir efsanede fi ver. Nasılsa lordum bilir." Yüksek Büyücü'yü şarap mahzeninden ayrılırken görene dek kilerde bekledi. Adamın ayak sesleri tamamıyla kaybolduğunda Ulaf yanma sadece kara feneri ve yeni kimliğini alarak yola çıkmaya hazırlandı. Fakat tam Dunkarga Tapınağı'nı ebediyen arkasında bırakıyordu ki duraklayıp gecenin içine baktı. "Tanrılar yardımcm olsun, Yüzbaşı Kuzgun. Keşke bana doğruyu söyleseydin. Belki sana yardım edebilirdim. Seni korumak için elimden geleni yaptım, ama korkarım ki bunun sana pek faydası dokunmayacak. Başına bunları hangi kötü yazgının, niçin getirdiğini bilemem. Tanrıların yöntemleri biz faniler için büyük bir gizemdir. Zaten öyle olmasa çıldırırdık. Senin için dua edeceğim." Peder Ulaf dudaklarında bir duayla oradan ayrıldı ve bu dünyada bir daha hiç görülmedi. X<h2 zgun'un uykusu hiç de huzurlu bir uyku olmadı. Uçsuz buU ıcak kumlardan oluşan berbat bir arazide düşe kalka koşuH Takip ediliyor ve avlamyordu, üstelik ne arkasına saklanay°r -j bir ağaç, ne de acı veren susuzluğunu gidermenin bir yolu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dl Gözler onu arıyorlardı ve Kuzgun bir an için bile duracak olsa onu bulacaklardı. Kuzgun bu kâbustan bir türlü uyanamadı. Vücudunun çok yorgun olması sebebiyle içinden çıkmayacağı kadar derin bir uykuya dalmıştı. Nihayet on iki saat kadar sonra kendine gelebildiğinde yere yığılıp kaldığı andan daha kötü bir vaziyetteydi. Bir ürpertiyle uyandığında battaniyesinin terden sırılsıklam olduğunu gördü. Titreyerek ayağa kalktı ve zehirlenmiş bir köpek yavrusu kadar hasta bir halde tuvalete gitti. Sonrasında kendini daha iyi hissetti, zira vücudu kötü etkilerden arındırmak hep iyi gelir. Kışladaki kuyuya kadar giderek neredeyse bir kova dolusu su içti. Kuzgun günlerden beri ilk defa su içiyordu ve bu suda o lânetli zırhm yağlı tadı yoktu. O yüzden su Kuzgun'a güneşte sararmış armutlar kadar tatlı geldi. Hâlâ halsiz bir vaziyetteydi ve başı dönüyordu, fakat buna rağmen artık kusmadan bir şeyler yiyebileceğine inanıyordu. Kışlayı dolduran sarımsak kokusu Kuzgun'un karnını guruldatmaktaydı. Dunkargalılar sarımsaktan çok hoşlanırlar ve onu neredeyse tüm yemeklerinde kullanırlar. Kuzgun asker olup da Dunkarga'ya gelmeden önce hiç sarımsak yememesine karşm o keskin kokulu bitkiden kısa sürede hoşlanır olmuştu. Dunkargalılar sarımsağı yalnızca tat vermesi amacıyla kullanmakla kalmıyorlar, ondan hastalıkları kendilerinden uzak tutmak için de faydalanıyorlardı. Zaten Dunkargalılar alışılmadık ölçüde sağlıklı görünürlerdi ve diğer kentleri sık sık hedef alan ölümcül hastalıklara nadiren yakalanırlardı. Ağzı sulanan Kuzgun hiç vakit kaybetmeden Trevinici yemek ateşine doğru yollandı. Fakat yolu başka bir Trevinici 16^ MARGARET WE i S ve TRACY HİCKMAN askeri tarafından kesildi. "Komutan seni hemen görmek istiyor," dedi Kafayüzer mm ismi düşmanlarından yüzdüğü etkileyici kafa derilerin9 oluşan koleksiyondan geliyordu. Bahsi geçen kafa derileri bir ? kemerine asılıydı. Kafayüzer bir parmağıyla Trevinici askerlerinkamp yaptıkları yerin yakınmdaki Dunkarga kışlasını işaret em "Drossel." "Hangisi o oluyor?" diye homurdandı Kuzgun. Orduda o ka dar çok Dunkargalı komutan vardı ki onları asla aklında tutamı yordu. "Kısa boylu, koyu tenli, çarpık bacaklı, şaşı bakışlı," diye kısa bir açıklama yaptı Kafayüzer. Kuzgun kafa salladı. Artık adamı tanıyordu. Kuzgun yemek ateşinin bulunduğu doğrultuda ilerlemeyi sürdürdü. Komutanı canı istediği zaman görecekti. Bu yemekten sonra da olabilirdi gelecek hafta da. Kuzgun tam yemeğini bitirmişti ve tekrar yatmaya gitmeyi düşünüyordu ki önünde duran bir çift siyah çizme ile paçaları onların içine sıkıştırılmış Dunkarga usulü bol, beyaz bir pantolonun farkına vardı. Yerde bağdaş kurmuş haldeki Kuzgun kafasını kaldırdığı zaman karşısında Komutan Drossel'i buldu. "Seninle konuşmam gereken önemli bir mesele var, Yüzbaşı Kuzgunvuran." Kuzgun omuz silkti. Yemeğini bitirmişse de canı böyle bir görüşme yapmak istemiyordu. Buna karşın Dunkargalılar'ı iyi tanırdı. Bir fikre vardıkları zaman onu uygulamadıkları sürece içleri rahat etmezdi. Kuzgun bu Dunkargalı'yla şimdi konuşmazsa komutan onun peşini asla bırakmaz ve Kuzgun rahat yüzü görmezdi. En iyisi bu hadiseyi bir an önce atlatmakti. Kuzgun yavaşça ayağa

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kalktı ve kışlaya kadar Dunkargalı subaya eşlik etti. Koca binanın içinde sessiz bir oda bulan Drossel, Kuzgun'u içeri buyur etti. Bir masa ve bir çift sandalyenin haricinde oda bomboştu. İçeride pencere yoktu, yine de hava dolaşımının sağlanması için duvarların üst kısmmda küçük açıklıklar bırakılmışa Kuzgun odaya girdiği andan itibaren kendini boğuluyormuş gi^1 hissetti. Komutan Drossel bir sandalyeyi işaret etti. Kuzgun oturmanın görüşmeyi uzatacağını bildiğinden ayakta kaldı. Drossel gülümse±y-o Kayıp Taşın Muhafızları sandalyeyi gösterdi. Komutan önerisini daha cezverek yer*teZ getirmek için masanın üzerindeki bir testiyi ve iki K-dici bİr.rlupayı işaret etti- Testiden duman tütüyordu. Odaya tane küçJ r £ir rayina yayılmaktaydı. Kuzgun bu kokuyu beğebdŞtan Çlkar ttiyte[çıne facX çok şeyimiz var, Yüzbaşı," dedi Drossel özür di"Konuş ^ Kuzgun'un bu küçük odada bunaldığının farkında letCeT"Kahve alır mısın?" g r Su Trevinici, kokusunun tadmdan daha iyi olduğunu iddia ?kl ri kahve admdaki Dunkarga içeceğinden hoşlanmazdı, fakat 6tt un azınlıktaki gruba mensuptu. Hemen sandalyeye oturdu ve l mutanın siyah, koyu içeceği küçük kupaya boşaltmasın, seyretti. Kahveye bal katılmışsa da tadı hâlâ acıydı. Kuzgun bu acı tada aştıktan sonra kızartılmış kahve çekirdeklerinin ve balın zengin aromasının lezzetine varabildi. . "İzinden erken döndün," diyen Drossel kendi kahvesini yudumluyordu. Kuzgun bir yorum yapmaksızm omuz silkmekle yetindi. Bu yalnızca onu ilgilendirirdi, subayı değil. Drossel kahkahayla gülerek çoğu askerin izinden tekme tokat döndürülmesi gerektiğinden bahsetti. Kuzgun ona pek Ugj göstermiyordu. Dunkargalılar anlamsız konuşmalara nefes harcamalarıyla bilinirlerdi. Kuzgun yine kahvesinden yudumladı. Uzun zamandır kahve içmemişti. Kahve çekirdekleri pahalıydı Ve Kuzgun bu özel karışımı hazırlamanın sanatım hiç öğrenemernişti. Ayrıca Kuzgun kahvenin bu kadar gevşetici bir etkisi olduğunu hatırlamıyordu. Son içtiğinde kıpır kıpır ve gergin bir hale gelmişti. Ancak bu sefer tüm kasları gevşemiş gibiydi. Gözleri kapanıyordu. Dunkargah'nm dediklerini işitmek için konsantre olması gerekmekteydi. Drossel karşısında oturan Kuzgun'u bir süreliğine dikkatle izledi, daha sonra sandalyesini onun yanma çekti. "Geçen gece Büyücülük Tapınağı'na uğradın, değil nü, Yüzbaşı?" Kuzgun, adama gözlerini kırpıştırarak baktı. Bu soru ya cevap vermek gibi bir niyeti yoktu ve kendi rızası dışmda sesinin çıktığını duyunca çok şaşırdı. "Evet, oradaydım. Ne olmuş?" "Anladığım kadarıyla bulduğun bir zırhı teslim etmişsin," di±y± MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN ye canayakm bir tavırla sözlerine devam etti Drossel. "Siv. zırhı. Çok tuhaf bir zırhı." M Ut "Lânetliydi," dedi Kuzgun. Bu konuda konuşmak i« yordu. O zırhtan bahsetmek tehlikeliydi, fakat kendini tuta gibiydi. ^<* "Bu zırh nereden geldi, Yüzbaşı?" diye soran Drossel'in se l

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


önceki sıcaklığını kaybederek sert bir tını kazandı. "Onu buin ğunu söylüyorsun. Nerede buldun?" Kuzgun girmek için ayağa kalkmaya çalıştı, fakat sarhoşmu çasına tökezleyip duruyor, doğru düzgün yürüyemiyordu. Dross î onu yeniden sandalyesine oturttu ve sorulara baştan başladı. Avn soruları tekrar tekrar sordu. Kuzgun siyah ve yağlı zırhı gördü; Jessan'm battaniyeyi açarak zırhı kendisine verdiğim gördü; Ranessa'nm pençe keskinliğindeki tırnaklarla üzerine atıldığını gördü; ölen şövalye Gustav'ı gördü' Bashae'nin kampa koşturarak öyküsünü anlattığını gördü; nefos nefese ve korkmuş bir haldeki cüce Wolfram'ı gördü. Kuzgun cüceden hoşlanmamıştı. Bunu net olarak anımsıyordu. Tüm bunıan aynı anda gördü. Konuşmayı hiç istememesine karşın beyninde beliren tüm görüntüler ağzı tarafından çekilip alınıyor ve dışafı atılıyordu. Bazen, tehlike katlanılamayacak ölçüde arttığında Kuzgun sözcüklere gem vurabiliyordu, ancak bunu yapması için müthiş bir çaba göstermesi gerekiyor, bu çabalar sonucu acı çekiyor ve domuz gibi terliyordu. Kuzgun bir süre sonra onun ağırlığı altında homurdanan iki asker tarafından taşınarak dışarı çıkartıldı. Askerler onu çadırına atarlarken nasıl içki içileceğini bilmeyen barbarlar hakkında söylenip duruyorlardı. Kuzgun'un üzerinde yattığı yer sanki sürekli olarak kayıp gidiyor, çadır direkleri puslu gözlerinin önünde kıvrılıp bükülüyordu. Savaşçı uyumaktan ziyade kendinden geçti. Drossel öğrendiklerini rapor etmek amacıyla Büyücülük Tapınağı'na yollandı. ***** 17a Kayıp Taşın Muhafızları T evinici'nin getirdiği siyah zırha bakar bakmaz onun ghakur' 0ıduğunu anlamıştı. İyi de zırh nasıl olup da bir 5veüana7a eijne geçmişti? Hâkimiyet Efendisi'nin başına ne Trevinicl n^aha da önemlisi Hükümran Taş ne alemdeydi? gelmişti ve ^ konuştuktan sonra Shakur istediği cevaplan elde etDr°Sbutünüyle değil -Treviniciler'in inatçılığına lanet olsun. "' Table rağmen öğrendikleri yeterli sayılırdı. ^ef lif kur kan bıçağını çıkartarak eline aldı ve düşüncelerini *ne yolladı. Bağlantı çabucak kuruldu. Dagnarus ondan haİTalmayı hevesle bekliyordu. Güçlerini Dunkar'a saldırabilecekleri bir konumda bırakan luk'un Efendisi kuzey istikametinde ilerlemekteydi. O sırada if ulusu Tromek'ten pek de uzak olmayan Nimorea dağlarındavdı. Ne Nimorealılar, ne de elliler topraklarının dünyanın başka bir yerinden gelen amansız savaşçılar tarafından tehdit edildiğinin farkında değillerdi. Dagnarus taanlar üzerinde çok sıkı bir denetim uyguluyordu. Taanlar yalnızca geceleri ilerliyor, hareketlerini gizlemek için Boşluk büyüsünden de faydalanıyorlardı. Başka bir taan ordusu başkent Dunkar'ın dışında bekliyor ve bir üçüncüsü de Karnu'daki bozkırlarda saklanıyordu. Dagnarus artık Loerem'in fethine başlamaya hazırdı. "Haberler nedir?" Dagnarus'un düşünceleri Shakur'un artık boş olan damarlarında sıcak kan gibi dolandı. "Svetlana nerede? Taş'ı ele geçirdin mi?" "Svetlana ölmüş, lordum," dedi Shakur hemen. "Ölmüş mü?" diye tekrarlayan Dagnarus cayır cayır yanan bir öfkeye kapıldı. "Ne demek ölmüş? O bir Vrykyl. O zaten ölü!" "Öyleyse daha da ölmüş," diye hoşnutsuzca karşılık verdi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Shakur. "O kahrolası Hâkimiyet Efendisi'nin ellerinde can vermiş. Svetlana'dan geriye kalanları gördüm, lordum. Biliyorum. Zırhı bir Trevinici savaşçısı tarafından buraya getirildi." "Peki ya Taş nerede?" "Kesin olarak bilmiyorum, lordum. Svetlana'nın üzerinde degunıiş. Ama biraz araştırma yaptım ve kendimce fikirler edindim. Ajanlarımızdan biri bahsi geçen Trevinici'yi sorguladı." "Ne öğrendin?" "Adam konuşmak istemiyordu, lordum. Hakikat iksirine direndi, ama buna rağmen ondan epey bilgi aldık. Hâkimiyet Efen173 MARGARET

VVEİS.ve

TRACY

HİCKMAN

üzerdişi bir süre önce Svetlana'yı öldürmüş, ama Svetlana da ı yaralamış. Treviniciler şövalyeyi bulmuşlar. Adam ölmek miş. Hükümran Taş da üzerindeymiş — " "Bunu sana Trevinici mi söyledi? Taş'ı görmüş mü?" "Hayır, lordum. Hâkimiyet Efendisi öyle bir hazineyi asi avuç barbara göstermez. Svetlana sayesinde Taş'in Hâkim' Efendisi'nde bulunduğunu biliyoruz. Trevinici'ye göre ŞÖV , ölmeden önce görevini başarmayı çok istiyormuş. Böyle bir e« Taş'ı Yeni Vinnengael'e götürmekten başka ne olabilir ki?" "Kulağa mantıklı geliyor," diye kabul etti Dagnarus. "Bask neler buldun?" "Şövalye ölmüş. Adama büyük bir onur bahşedilerek TrevirHcköyüne gömülmüş. İşin ilginç tarafı da şu lordum; şövalyeyle beraber yolculuk etmiş olabilecek bir cüce, onun ölümünün ardından köyden ayrılmış. O esnada köyden ayrılan başka bir grup daha varmış. Bu ikinci grup hakkında fazla bir şey bilmiyoruz, çünkti ajanımız bu konuda Trevinici'ye ne zaman baskı yapsa adam direniyor ve ajanımızın baskısına karşı geliyormuş. Ajanımız bu gruptaki birinin Trevinici'yle yakın olduğunu ve adamın onu korumaya çalıştığını düşünüyor." "Ajan bu Trevinici'den başka hiçbir şey öğrenememiş mi?" diye öfkeyle bilmek istedi Dagnarus. "Onu yine sorgulayın. Bu sefer aptalca bir iksir kullanmayın. Onda bana lâzım olan bilgiler var. Gerekirse öğrenene kadar onu küçücük parçalara ayırın!" "O bir Trevinici, lordum. İşkenceyle ağzından lâf alamayız," dedi Shakur, noktayı koyarcasına. "Ortadan kaybolacak olursa diğer Treviniciler sorular sormaya başlarlar. Onu ararlar, hatta belki de adamın köyündekileri bile uyarırlar. . . farklı bir yaklaşım önerebilir miyim, lordum?" "Pekâlâ, Shakur. Zaten kurnaz herifin tekisin. Teklifin nedir?" "Köyünün yerini biliyoruz. Emrimdeki askerlerle birlikte bir bahkı köye göndereyim. Köylülerden toplayabildikleri kadar bilgi toplasınlar. Bahk büyüyü sezme yeteneği sayesinde Taş'm hâlâ köyde olup olmadığını—" "Köyde hiçbir şey bulamazsın," diye dediği dedik bir karşılık verdi Dagnarus. "Taş başka bir yere gönderildi. Dünya üzerindeki hareketini hissediyor, duyumsuyor, kokusunu alıyorum. . . Zaten nasıl almam ki, Shakur. İki yüz yıl boyunca o kaya, o taş, o mücev174 Kayıp Taşın Muhafızları rzııİarımın odak noktası oldu. Onun için karamı her en b?yUkanımla lekelendi. Onu rüyalarımda görüyorum. Ne

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


]k,ttım- TaŞ alma]< için elimi uzatsam kayıp gidiyor. Taş kuzeye **infln ı°rHvor, Shakur. Taş kuzeye gidiyor... ve de güneye." joği"u jygüncelerini kontrol altında tutabilmek için büyük ^3 di ancak görünüşe bakılırsa başarılı olamamıştı, zira çaba hrus şöyle dedi, "Delirdiğimi sanıyorsun.. ." Da^"H vır lordum," dedi Shakur aceleyle. "Sizce şu şövalye Taş'ı hftlmenin bir yolunu mu buldu? İki asır önce dörde ayrıl2 Daha da bölünebilir mi?" "Hayır! İmkânsız!" Dagnarus'un bu konuda hiç şüphesi yoktu. "T s'ı gördüm. Onu tuttum. Taş'in dört parçaya ayrılması gerekirdu Boşluk'u da sayarsan beş. Ama hepsi bu. En güçlü büyülere sahip en keskin kılıç bile onu kesemez." "Ama imkânsız gerçekleşmiş gibi görünüyor, lordum," diye gözlemde bulundu Shakur. "Acaba? Pek sanmam. Şunu da hesaba kat: Hâkimiyet Efendisi hastaydı, ölüyordu ve çaresizdi. Ama akıllı ve kurnazdı da. Hükümran Taş'ı bulabilecek, Vrykyllerimden birini mağlup edip öldürecek kadar akıllıydı. Taş'ı hedefine göndermek için kendisi kadar akıllı ve bilge kimseler bulamazdı. Svetlana en azından o kadarını başardı. Bizi alt edebilecek tek adamın ölümüne sebep oldu. Hâkimiyet Efendisi'ni kendisinden daha zayıf ve savunmasız kimselere Taş'ı devretmeye zorladı. Hâkimiyet Efendisi, Taş'ın güvenliğini sağlamak için elinden geleni yapmıştı. Fakat artık onu koruyamazdı. "Peki ne yaptı? Yerinde olsam benim de yapacağım şeyi. Ben ordumdaki generallerimden birine haber gönderdiğimde haberciye haberin içeriğinden bahsetmem. Bu sayede yolda yakalansa bile haberi bilmediği için başkalarma anlatamaz. Ben Hükümran Taş'ı Yeni Vinnengael'deki Hâkimiyet Efendileri Konseyi'ne gönderecek olsam Taş'ı götüren kişiye taşıdığı yükü açık etmem. Ona değerli bir şey taşıdığını duyursam da ne kadar değerli olduğunu söylemem. Ayrıca başka ne yaparım biliyor musun, Shakur?" "Bir aldatmaca hazırlarsınız, lordum." "Aynen öyle. Vrykyİlerin Taş'ı aradıklarını biliyorsam onların Taş'taki güçlü büyüyü sezebileceklerinden korkarım. Bu yüzden bir aldatmaca hazırlarım. Taş'ın yanmda bir de sahtesini gönderiliş MARGARET

WE i S

ve

TRACY

HİCKMAN

rım. "İyi de Taş parçalanamıyor veya kopyalanamıyorsa—' 'Doğru. Buna karşm Vinnengaelliler'in Helmos'un ölü sinmiş büyülü gücü kullanarak Hâkimiyet Efendileri yaratm ' devam ettiklerini biliyoruz. Belki de Taş bir tür kutuda saki ^ yordu veya bir zincire bağlıydı — " "Elbette, lordum! Aradığımız cevap bu olmalı. Şövalye ~u grup yolladı. Bunlardan biri Taş'ı, öteki ise düşmanları üzer' ' çekmek için başka bir şeyi taşıyordu. Habercilerden biri o cü Diğer haberciler ise şu sorguladığımız Trevinici'nin bahsetmek istemediği grup." "Önerin hoşuma gitti, Shakur. O Trevinici köyünü bul. Bu işle bizzat ilgilen, askerlere bırakma. Köylüleri sorgula ve Hükümran Taş hakkında en ufak bir şey biliyorlarsa bile ağızlarından söke söke al. O iş de bitince hepsini öldür. Hâkimiyet Efendisi'ni gören ya da Hükümran Taş hakkında bir şeyler bilen tüm erkek, kadın ve çocukları katlet. Diğer Hâkimiyet Efendileri'nin Taş'in bulunduğunu öğrenmelerini ve onun peşine düşmelerini istemem." "Peki, lordum." Shakur sıkıntılıydı ve bu sıkıntısını saklaması

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olanaksızdı. Dagnarus bunu hemen fark etti. "Ne var, Shakur?" "Zırhı buraya getiren Trevinici'yi sorgulayan rahibin ortadan kaybolduğunu üzülerek bildiririm. Size daha önce de söylediğim gibi, burnunu her işe sokan Peder Ulaf'ın Yeni Vinnengael'e gidip lânetli zırhtan bahsetmemesi için gereken önlemleri almıştım. Jedash yolda ona pusu kurdu, fakat Ulaf ortaya çıkmadı. Bir süre sonra aşçının bulduğu bir cübbenin Peder Ulaf'a ait olduğu anlaşıldı. Kapıda Trevinici'yle konuştuktan sonra onu gören hiç kimse olmamış. Yatağma hiç yatmamış. Anlaşılan sabah olmadan kaçıp gitmiş." Canı istediği zaman Dagnarus'un öfkesi acı verici bir hal alabilirdi, çünkü Vrykyl Hançeri sayesinde Vrykyller üzerinde kayıtsız şartsız bir kontrole sahipti. Shakur kendini asla Hançer'den kurtulamamış gibi hissediyordu. Yaşammı çalan ve karşılığında bu berbat var oluşu veren o yakıcı acı hep sırtındaydı. Dagnarus öfkelendiğinde Shakur'un sırtına saplı Hançer dönüyor ve acı dayanılmaz bir seviyeye çıkıyordu. Shakur bekledi, fakat acı gelmedi. ±J-& Kayıp Taşın Muhafızları hibe gelince/' — Dagnarus hayalinde omuz silkti — "Şu kay'P örcjü pjatt;a onu dokunmuş bile olabilir. Korku"V^y1 ZlfS ve bu yüzden de kaçtı." dan ödü pa 0ıaSılık," diyen Shakur ikna olmamıştı ve bedeli ne "Bu da ku kuıarml saklayamazdı. "Ama ben öyle olduğunu olursa ols lordum. Adam bir Vinnengaelli olduğunu iddia jyç sanmıy ^ aptal ve kalın kafalı görünmesine aldırış etmedim. ettiğinde ^ davranışlarının numara olduğundan şüpheleniAma 5ımCl1 II y°r" pöh! Göründüğü gibi değilse bile ne öğrenmiş olabilir ki? k'un lanetini taşıyan bir zırhla karşılaştı. Başka bir şeyle değil, dünyaya bahsetse bile bu bilginin ona pek faydası dokun"Yinede, lordum"Benimle tartışma, Shakur," diye onu uyardı Dagnarus. "En büvük dileğim gerçekleşti. Moralim yüksek, o yüzden hatanı görmezden geleceğim." Shakur yerlere kadar eğilerek selâm verdi. "Şimdiki plânlarınız nedir, lordum?" "Taş'ın keşfini bir işaret olarak kabul ettiğimden daha fazla beklemeyeceğim. Plânlanan üç saldırıdan ikisinin başlatılması için bu gece haber göndereceğim. Yarın askerlerim Dunkar'a ve Karnu Geçidi'ne saldıracaklar." Shakur hayretler içinde kaldı. "Her şey hazır mı? Ordularınız konuşlandırıldı mı?" "Karnu'ya şu anda orada bulunan askerlerle saldıracağım. Kamulular bir Vinnengael saldırısına karşı koymak için ordularının büyük bölümünü Geçit'in öteki tarafındaki Delek 'Vir'e yolladılar. Ben Karnu Geçidi'nin batı kapısmı ele geçirince orduları geri dönemeyecek. Dunkar fethedildiğinde oradaki askerlerimi gemilerle Edam Nar'm karşı kıyısına geçireceğim ve Karnu'nun başkenti Dalon 'Ren'e saldırtacağım. O sırada başka bir ordu da kente karadan saldırıyor olacak. Asıl plânım böyle değildi, fakat bu da JŞe yarayacak. Nasılsa Dunkarga'nın fethi kesinleşti." Shakur'un hoşnutsuzluğu efendisi tarafından sezildi. "Kesmişti, değil mi, Shakur?" "Her şey hazır, lordum. Siz emredin yeter. İyi de savaşm he-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


^en başlaması Hükümran Taş'ı bulmanızı nasıl kolaylaştıracak?" İT? MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN "Taş, Yeni Vinnengael'deki Hâkimiyet Efendileri Kons ulaşmamalı. Onu götürenler karadan gideceklerdir, fakat yol j • 'e kelerle dolu olduğundan canlarını dişlerine taksalar bile en e '" altı ayda varabilirler. Hâkimiyet Efendisi habercilere süratin « " mini açıklamış olabilir. Belki onlara Yeni Vinnengael'e giden k» yülü Geçitler'den birini kullanmalarını, böylece altı aylık yol luğu birkaç haftaya indirmelerini söylemiştir. En yakındaki iki çit Karnulular'a ve elflere ait. Ben Karnu'dakini ele geçireceği Haberciler o Geçit'i kullanmaya kalkışırlarsa onları yakalayacağı? * "Peki ya elflerin Geçit'i, lordum?" "Henüz Tromek'e saldırmaya hazır değilim. Oradaki gidişat çok hassas. Leydi Valura elflerin Taş'ını ele geçirmeye çahşıy0r Onun plânlarını bozmak istemem. Yine de Taş elf topraklarına &. decek olursa bunu anlayabilirim. Taş nereye götürülürse göttirülsün onu taşıyanlar yollarının kesilmiş olduğunu görecekler. Sanırım sen de fazla patırtı koparmadan Tapmak'tan ayrılabilirsin?" "Savaşın başlamasını yokluğuma bahane olarak kullanabil.rim, lordum. Yüksek Büyücü'nün kılığına girip krala Dunkar'daıı ayrılacağımı, bu büyük kötülüğü durdurmak umuduyla Yeni Vinnengael'deki Büyücülük Tapmağı'na gideceğimi söyleyeceğim Gidişim hakkında olduğu kadar Yüksek Büyücü'nün bir daha asla dönmeyecek olması hakkında da soru soran olmayacaktır." "Zaten soru soracak fazla kimse kalmayacak," diyen Dagnarus bir kez daha omuz silkti. ±7-8 Kuzgunvuran ilacın etkisiyle daldığı uykudan geceleyin başına v Wötü bir şey geldiği gibi huzursuz edici bir hisle uyandı. Bir Ç°h vın kendisiyle konuştuğunu ve sorular sorduğunu hatırlıS du O soruları yanıtlamak istememişse de kendisine hakim 1 mamışti- Kuzgun hasırınm üzerinde oturarak ağrıyan başını ıttu ve bir önceki geceki olayları anımsamaya çalıştı. Anılar o siyah zırhtan akan yağlı balçıkla kaplanmışçasma elinden kayıp gidiyordu. Zehirlenmişti. Zehir yüzünden söylemek istemediği şeyler söylemişti. Aklına sözcük öbekleri ve bazen de cümle parçaları geliyor, bunlar onu derinden kaygılandırmaya yetiyordu da artıyordu bile. Zehir yüzünden kabilesini tehlikeye atmıştı. Halkını tehlike hakkında uyarmak için hemen kabilesine dönmeliydi. Söz konusu tehlikenin ne olduğunu bilmese de bunun bir önemi yoktu. Treviniciler şehirlilerin aksine içgüdülerine güvenmeye alışkındırlar ve fazla düşünmeksizin onlara göre hareket ederler. İşte bu yüzden şehirliler bir Trevinici'yi kendisine atılmış bir mızrağın yolundan son anda çekilirken görünce hayretler içinde kalırlar. Treviniciler bunu nasıl yaptıklarını bilmemektedirler. Böyle bir şeyi nasıl başardıkları sorulacak olsa verecekleri tek yarat ara sıra surların dışına çıkmayı deneseler şehirlilerin kendi kokuları haricinde başka kokuları da alabilecekleri olur. Kuzgun kendini hayallere kaptırmıyordu. Sorunun sebebi o lânetli siyah zırhtı. Zırhı Dunkar'a getirerek, yani "laneti halkında uzaklaştırarak" doğru şeyi yaptığını sanmıştı, fakat görünüşe bakılırsa olaylar planladığı şekilde gelişmiyordu. Kuzgun kahvaltı için et kızartan dostlarının bağrışlarına aldırış etmeden Trevinici kampmdan ayrıldı. Kendisini zehirleyen subayı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bulmak için son derece kararlı adımlarla kışlaya gidiyordu. Maalesef bu iş beklediğinden zor çıktı, çünkü Kuzgun o günkü buluşmayla ilgili herhangi bir ayrıntı veremiyordu. Komutanın adını 179 MARGARET VVEİS ve TRACY HİCKMAN hatırlayamadığı gibi kısa boylu, esmer ve siyah sakallı olm cinde nasıl göründüğünü de anımsamıyordu. Bu tanım he K bir Dunkar erkeğine uyardı. Soru sorduğu kimseler ona etü ^'5' ve bir Dunkargalı'yla içme yarışma girmemesi gerektiğini R . mekle yetindiler. Güneş yükseldi ve hem alçak düzlüklerdeki, hem de Rgun'un kafasındaki sabah sisini yakıp yok etti. Kuzgun kend^ zehirleyen adamı asla bulamayacağını ve yalnızca kıymetli za mm harcamakta olduğunu anladı. Kampa dönüp uyku tulumu *" katladı. Yolculuk için yanına bir su tulumu ve uzunca bir süre U tecek kadar kurutulmuş et aldı, zira durup avlanmaya vakti olm . yacaktı. Kuzgun'un köyünden daha yeni döndüğünün farkınd olan dostları onun bu hali karşısında meraklandılar. Kuzgun on lara kabilesinin tehlikede olabileceğini söyledi ve başka soru soran çıkmadı. Bütün Treviniciler için kabile ilk sıradadır. Dostları ona iyi yolculuklar dilediler ve yakında kuzeyde tekrar görüşeceklerini söylediler. Kuzgun atına eyer vurdu. Tam hayvanı ahırdan çıkarıyordu ü alarm boruları çalmaya başlandı. Şehir saldırıya uğramıştı. ***** Dunkar aylardır savaş söylentileriyle çalkalanıyordu. Batı sınırındaki karakollardan yabani yaratıkların saldırılarıyla ilgili raporlar gelmişti. Ardmdan Dunkar kervanlarının yağmalanıp yakıldığı, köylerin talan edildiği duyulmuştu. Bu raporlar yüzlerce kilometre ötedeki seyrek yerleşimli batı topraklarından geldiğinden ve beraberlerinde savaş dumanlarından yalnızca küçük bir nefes kadar getirdiklerinden Dunkar halkı bu dumam koklamış, ancak olan bitene fazla ilgi göstermemişti. Onlar daha çok ezeli düşmanları olan doğudaki Karnulular'dan endişeleniyorlardı. Raporlar gelmeye devam ettikçe savaş dumanlarının ufukta yükseldiği görülmeye başlanmıştı, zira şimdi de başkentten bir ay uzaklıktaki köyler saldırıya uğruyordu. Kente gelen yolcuların sayısı iyice azalıyor ve gelenler şehir halkına kaybolan ya da en vahşi, acımasız yöntemlerle öldürülen insanlarla ilgili korkunç öyküler anlatıyorlardı. Uzun zaman önce gönderilen bir devriye grubunun hâlâ dönmediğine dair bir dedikodu Dunkar sokaklarına ±20 Kayıp Taşın Muhaf,zları ^ıimiŞ11dmlar nöbetçi kulübelerinin etrafında toplanıp ka ' Meraklı Ka ağabeylerini soruyorlardı. Subaylar onlara y£ ,,,r kocalarml, y riy0riar, ya da yanıt vermekten tamamıyla ka Iramak y Birananelere giden askerler artık bağıra çağıra kafaları ^nıvorlar • ^ atarken kahkahalarla gülmüyorlardı. Daha ziyade çekffliy0* ' nın üzerine kapanarak alçak sesle kendi aralarında bira kupa ^ leonuşuy ulular/a ^arşı duyduğu nefret büyük olan Kral Moross bu dan da onları sorumlu tutmaya kararlıydı. Yüksek Büyücü K rnUlular'ın aleyhinde konuşmaktan çekinmiyordu. Yüksek Hbeü asil/adelerin çoğu Majesteleri ile hemfikirdiler. Aynı kanıyı r vlaşmayanlar da görüşlerini dile getirmiyorlardı, zira kralın göünden bir kez düşenin yeniden gözde hale gelmesi neredeyse im-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kansızdı. Başzabit, yani Dunkarga ordusunun o anki lideri dilini tutmadı. Majesteleri'ne bu garip ordunun batıdan geldiğini ve Karnu'yla hiçbir alâkası olmadığını söyledi. Hatta Karnulular'ın da aynı dertten muzdarip olabileceklerini belirtti. Dunkar şehri tehlikedeydi. Başzabit'in verdiği raporlara göre büyük bir askeri kuvvet üzerlerine doğru gelmekteydi. Başzabit eli silâh tutabilen tüm sivilleri askere almak, surlardaki muhafızları iki katma çıkarmak ve kuzeydeki kardeş şehir Amrah 'Lin'e takviye birlikler göndermek istiyordu. Yüksek Büyücü bu tavsiyeleri dikkate almamasını kralın kulağına fısıldadı. Kral Moross Yüksek Büyücü'nün fikirlerine önem verse de bildiği kadarıyla Karnulular'dan rüşvet almayı reddetmiş ilk yüksek rütbeli subay olan Başzabit Onaset'in de görüşlerini dikkate alıyordu. Kral Moross şehir surlarındaki muhafızları iki katma çıkarmayı kabul etti, ancak çok ciddi önlemlerin Dunkar'da panik yaratacağından korktuğu için sivillerin askere alınmasını reddetti. Aslmda Kral Moross'un bu düşüncesi hiçbir şeyi değiştirmedi, Çünkü ertesi gün Dunkargalılar sabah güneşinin güneybatıdaki otlaklarda ilerleyen devasa bir orduyu aydınlattığını görünce yeteri kadar paniğe kapıldılar. Hayret içinde kalan Dunkar halkı gözlerine inanamıyordu. Daha önce hiç bu kadar büyük bir ordu görmemişlerdi. Bu saldırı Karnu'dan geliyorsa ülkelerinde asker kalığı MARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN mamış olmalıydı. "Sizce bunlar Karnulular mı, efendim?" diye sordu suba dan biri, Başzabit Onaset gelen orduyu kendi gözleriyle g0r ? için aceleyle surlara çıkarken. Onaset gözleri ağrıyana kadar düşmanı inceledikten sonra t fasını iki yana salladı. "Karnulu değiller. Karnu askerleri düzenli sıralar halinde ve rürler. Bunlarda düzenden eser yok," dedi adam. Onaset yaverinden dürbünü getirmesini istedi. Bu ork icadı ele geçirilen bir korsan gemisinde bulmuştu. Başzabit dürbünıı gözüne dayayarak batıya çevirdi. Dürbüne bakınca ilk başta ovalarda rasgele koşuşturan dağı. nık silâhlı asker öbekleri olarak görünen şeylerin aslında belli bir düzene sahip muharebe grupları olduklarını gördü. Dağınık öbekler dizilimlerini değiştirerek daireler oluşturdular ve sancakla! ı ortaya aldılar. Başzabit çadırların kurulduğunu görebiliyordu. Onaset bu kamplardan birini dikkatle inceledi. Gözcülerden, saldırganların insandan çok hayvana benzeyen yaratıklar olduklarını, fakat insanlar gibi iki ayak üzerinde yürüdüklerini ve insanlarmkileri andıran elleri bulunduğunu duymuştu. Silâhlarını insanlar kadar, hatta belki de daha büyük bir hünerle kullanabiliyorlardı. Önceden aldığı bu raporlara rağmen Onaset bu yaratıklan görmeye hazırlıklı değildi. Jilet kadar keskin dişlerle dolu çıkıntılı ağızlarıyla, söylenenlere göre zırh giymeyi gereksiz kılacak kadar sert olan kahverengi lekeli yeşil dertleriyle Loerem'deki başka hiçbir canlıya benzemiyorlardı. Onaset gözleri sulanana dek bu yaratıkları seyretti. Dürbünü en güvenilir subaylarına devrederken ne görürlerse görsünler yorumlarını kendilerine saklamalarını kesin bir dille emretti. Bir sonraki emri ise surlardaki iki ana kapının ve daha küçük kapıların

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hemen kapatılması oldu. Çok iyi bir sebep olmadıkça hiç kimse kente sokulmayacak ve hiç kimse kentten ayrılmayacaktı. Yaverler bu emirleri iletmek için yanından ayrıldılar. Onaset surlara geri döndü. Subaylarından biri hafif bir ıslık çaldı. "Tanrılar yardımcımız olsun," diye mırıldandı adam, "aşağıda insanlar var!" "Ne dedin?" diye geldi sert bir ses. Onaset dönüp baktığında Kral Moross'u surlara çıkan merdi • 182 Kayıp Taşın Muhafızları buldu. Moross kırklı yaşlarının sonlarına yaklavCni tırmaru^e^1^ adamdl siyah saçlarıyla ve ak düşmüş sakalıyla ( ,n asık sura ^ sahipti. Olduğundan daha yaşlı görünüyor ve yakiŞlkh ^ ^ava taşıyordu. Cübbesi güzel olmakla birlikte gösteagırbaşlı ı mütevazı bir adamdı ve bazen kral olduğundan rl? mis gibi görünürdü. utamrm ? B, insanlar mı var?" Kral Moross surlardan sarkarak h ktı Gördüğü karşısmda —çayıra yepyeni bir şehir inşa eder 3 ? •• ünen devasa bir ordu —ümitsizliğe kapılmışsa bile yüzünü Ş deste tutmaya özen göstermişti. Onaset başka insanların hakkında ne düşündüklerini gereğinfazla önemsediğine inandığı krala hiçbir zaman ısınamamıştı. s herkesi memnun etmeye, kimseyi kırmamaya çalışırdı ve , „0Zden kararsız ve güvenilmez biri olarak kabul edilirdi. Aynı nda iki kişiyle birden konuşuyorsa her birine duymak istediğini söylerdi. Böylesi başta iyiydi ancak söz konusu iki kişi kralla konuşmalarını değerlendirmek ve fikir alışverişinde bulunmak istediklerinde işler karışıyordu. "Öyleyse şüphelerim doğrulanmış oluyor. Bu canavarları Karnulular gönderdi," diyen Kral Moross öfkeyle kaşlarını çattı. "Karnulular'a dair herhangi bir iz göremedim, Majesteleri," diyen Onaset dürbünü krala uzattı. "Bu insanlar,"—Onaset geleneksel savaş diziliminde yürüdükleri için hemen fark ettiği bir grup askeri işaret etti—"muhtemelen sıradan birer paralı asker. Sanırım az önceki subay bu yaratıkların insanları köle ettiklerinden bahsediyordu." Başzabit kralı en yakındaki çadır halkasına bakmaya teşvik etti. Düşman kampının içinde dolanan birçok insan vardı. Net olarak görülemeyecek kadar uzaktaydılar, fakat Onaset hareket edişlerine bakaran insanların zincire vurulduğu kanısına varmıştı. Moross kendine hakim olamayarak binlerce erkek, kadın ve Çocuğa ev sahipliği yapan Dunkar kentine baktı. Kafasını yeniden Çayırlarda ellerini kollarını sallaya sallaya gezen binlerce yaratığa çevirdiğinde fark edilir şekilde titredi. Onaset'le özel olarak görüşmek için onu yanına çağırdı. "Bunlar ne tür canavarlar böyle?" diye sordu alçak bir sesle. Böyle yaratıkları daha önce Loerem'de hiç görmedik, değil mi?" Onaset kafasını olumsuz anlamda salladı. "Hayır, Majesteleri." 123 MARGARET WEİS«e TRACY HİCKMAN "Öyleyse nereden geldiler?" Kral Moross şaşkma dönmüş ke olmuştu. "Bunu ancak tanrılar bilir, Majesteleri," dedi Onaset ciddiyet] tanrılara hürmette kusur etmeyerek. "Belki de Yüksek Büyücü'^' danışsaruz iyi olacak. O çok akıl? bir—" "Yüksek Büyücü kentten ayrıldı," diyen Kral Moross tırnakla rmı kemiriyordu. "Bu sabah alan verilir verilmez gitti."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Dediğim gibi-çok akıllı bir adam," diye alaycı bir yorumda bulundu Onaset. Moross onu bakışlarıyla kınidi- "Yüksek Büyücü bu yaratıkların gerçekleştirdikleri sebepsiz saldırıyı haber vermek üzere Yeni Vinnengael'deki Büyücülük Tapnağı'na gitti. Oradaki büyücülerin bu konuda bir şeyler biliyor olabileceklerini düşündü." "Böyle bir yolculuğun altı af süreceğini-tabi şansı yaver giderse—düşünürsek ben bunun bize ne gibi bir fayda sağlayacağını bilemiyorum, Majesteleri." Kral söylenenleri duymamış gibi yaptı. Zor sorunlarla cebelleşirken bu numaraya sıkça başvururdu. "Kamp kuruyorlar. Sence bizi kuşatacaklar mı, Başzabit?" "Komutanları su katılmamış bir aptal olmadığı sürece hayır, Majesteleri," diye dobra dobra bir yanıt verdi Onaset. "Biz bir liman kentiyiz. Şehri denizden ablukaya almazlarsa bir kuşatmaya süresiz olarak karşı koyabiliri:- "Bana kalırsa, Majesteleri," Onaset sakallı çenesini sıvazlad-"bu askerler saldırmak ve fethetmek amacım taşıyorlar. Bakın işte savaş makineleri de geliyor." Ağır adımlarla görüş alanına giren filler, çan kulesi adıyla bilinen devasa kuşatma kulelerini çekmekteydiler. Dört tekerlek üzerine kurulan bu kuleler kent surları kadar yüksekti ve silâhlı askerlerin saklanabilecekleri birçok kata sahipti. Çan kulesinin tepesine konuşlanan okçuların görevi surları muhafızlardan arındırmaktı. Çan kulesi surun yanma vardığı zaman bir iskele tahtası indirilerek askerlerin surlara çıkması, oradan da kente inmesi sağlanabilirdi. Diğer kuşatma silâhlarının üzerine hortumu andıran tuhaf görünümlü aletler takılıydı. Şehir muhafızları çan kulelerinden çok bunlardan korkuyorlardı, zira bunlar askerlerin ve binaların üzerine ork ateşi püskürtebilecek bir düzeneğe sahiptiler. Jöle benzeri bu madde herhangi bir yüzeyle temas ettiği anda alev alarak dokunduğu şeyi yakıyordu. 1?4 Kayıp Taşın Muhafızları 4 surlarla çevrili bir şehre saldırmak ona pahalıya pat"^'^Onaset etrafına bakmarak Dunkar'ın savunma güçlerine layacak^. vg düşman komutanmm cüreti karşısında kafasını bir gÖZagseaZUadl. iki yan^ boyunca Karnulular'dan gelebilecek bir saldırıya hazırDunkar, modern çağm en iyi korunan şehirlerinden biriydi, lana" ,jerı ve balistalar2 yerdeki düşmanlara ölüm yağdırmak h zır bekliyorlardı. İyi eğitimli okçular surlara konuşlandırıllÇin oynayan yağ veya su ile doldurulabilecek kocaman kazanicerisindekiler, surlara tırmanmaya çalışanların kafalarından gı boşaltılacaktı. Ayrıca Dunkarlılar çan kulelerini ateşe verip ? [erinde bulunanları diri diri kızartacak kendi ork ateşlerine sahiptiler. "Böyle bir çatışma haftalar sürebilir ve düşman kumandanı çok sayıda asker kaybeder. Bu onun işine gelmez, çünkü kenti fethedebilse dahi sonrasında onu elinde tutması gerekir. Ben yardım gelmesi için daha şimdiden Amrah 'Lin'e haber gönderdim." "İyi de kim bu kumandan? Kendini saklayan bu düşman kim?" Kral Moross'un bakışları bir kez daha çayırlarda dolandı. "Herhalde Karnu adına çalışıyordun" Onaset herhangi bir açıklamada bulunamasa bile henüz ikna olmamıştı. "Zamanı geldiğinde onun kim olduğunu öğreneceğiz. Nasılsa bir yere gittiğimiz yok." Adam sözlerine ara verdi, öksürdü ve, "Şehrimizin bu çatışmada galip geleceğine inanıyorum,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Majesteleri. Ama tanrılarm da bildiği gibi bu dünyada ölüm ve vergilerden başka hiçbir şey kesin değildir. Majesteleri her ihtimale karşı Kraliyet Mavna' sıra hazır etmek—" "Hayır, Başzabit," dedi Kral Moross, Onaset'in ilk kez tanık olduğu bir kararlılıkla. "Kaçıp da halkımızı bu tehditle tek başına yüzleşmeye bırakacak değiliz." Subaylardan biri kente yaklaşmakta olan birkaç atlıyı işaret etti. "Başzabit, haberci gönderiyorlar." "Güzel! En azmdan tüm bunlarm ne demek olduğunu öğreneceğiz," diye belirtti Kral Moross. "Adamı Kraliyet Sarayı'na getirin. Başzabit, bizimle gel." 2 Mangonel: Büyük kaya parçaları fırlatan sabit bir kuşatma silâhı. Balista: Devasa oklar fırlatan ağır bir silâh, (çn) 125 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN Onaset surların ötesine ve sayıca giderek artan düşman suna son bir kez bakıp düşmanın ne diyeceğini öğrenmek r^ ü krala eşlik etti. "?** ***** Kuzgun tam ayrılmak üzereydi ki alarm veren boru sesle ' duydu. Surlarda nöbet tutan bir Trevinici savaşçısı rapor verm ı için kampa gelmişti. "Dışarıda bir ordu var." Kadın kederle kaf sim iki yana salladı. "Sararım kuşatıldık." Treviniciler kendi aralarında endişeyle bakıştılar. Savaş mev daranda şan peşinde koşmaktansa nefret ettikleri şehir surlarının içinde aylarca, hatta belki de yıllarca bekleyecekler, düşmanlarla sözlü atışmalara girmek haricinde hiçbir şey yapamayacaklardı. En kötüsü de uzunca bir süre kabilelerine dönemeyecek olmalarıydı. "Neyse ne," dedi içlerinden biri. "Sırf açlıktan ölmek için burada kalacak değilim." "Öyleyse acele etsen iyi olur," dedi savaşçı. "Kapıların kaprtılması emredildi." Bu kötü haber üzerine Kuzgun hemen atının sırtına atlayarak hayvanın böğrünü topukladı. Ana kapıya gitmemesi gerektiğini bilincindeydi. Surların doğu tarafında bir yan kapı biliyordu. Karanlık basıp da ana kapı kapatılınca iş icabı kente girmek isteyenler oradan geçerlerdi. Kuzgun orayı deneyecekti. Maalesef Kuzgun kapıya varana dek saldırı söylentileri Dunkar'ın tamamına yayıldığından sokaklar ana baba günü gibi olmuştu. Ana caddede adım atmak olanaksızdı. Kuzgun'un atı savaş eğitimi aldığından birbirine çarpan silâhlara, kan kokusuna ve yaralıların çığlıklarına alışkındı. Fakat aynı şey etrafında koşuşturan küçük çocuklar, dedikoducuların tiz sesleri ve korku kokusu için geçerli değildi. At kulaklarını dikti, gözlerini yuvarladı ve olduğu yerde kalakaldı. Daha sonra sarhoşun biri Kuzgun'un atını çalmak ve onu kullanarak kentten kaçmak gibi parlak bir fikre kapıldı. Sarhoş adam Kuzgun'un bacağını tuttu. Kuzgun herife tekmeyi bastığı gibi onu tepetaklak suyoluna yuvarladı. Kuzgun atının kafasını çevirerek kalabalığın arasından sıyrılmayı başardı. Başka, daha dar bir ara sokağı denediğinde onun az ±S& Kayıp Taşm Muhafızları balık olmadığını gördü. Yine de evlerinin kapıla«ceki kad3yk0iarak bağıra çağıra birileri fırladığı için yavaş iler^ıdan sü kontrol altında tutması gerekiyordu. Kuzgun nihayet kreşiz atlIV _Ha 0nun da kapatılıp sürgülenmiş olduğunu fark

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


£ptya ulaştığıma 0tti m " diye atının sırtından seslendi Kuzgun. "Kapıy bu'emir üzerine yukarı baktılar, fakat gelenin yalAS Trevihici olduğunu görünce kafalarını sağa sola salladılar. nızca bir jreviniciler'in kendileri için savaşıp ölmelerine karşı punka g £akat bu durum onlardan hoşlanmalarını da gerektirimyor «gjran çorbası kazanınm başına dön, Barbar," dedi içlerinden h- • "Hiç kimse şehre girip çıkamaz. Başzabit'in emri." Kuzgun bir Dunkargah olsaydı yere birkaç arjent atardı ve kasoreusuz sualsiz açılırdı. Fakat Treviniciler rüşvet kavramını bir türlü idrak edemiyorlardı. Kuzgun askerlerle tartışmak üzere attan indi. "Başzabit'in emirleri Treviniciler'i kapsamıyor," dedi, ki bu iddiası tamamen doğruydu. "Ben bir yüzbaşıyım. Kapıyı aldığın emir üzerine açacaksın. Başm derde girmez." "Girmeyeceğini biliyorum," dedi muhafız, ona dik dik bakarak. "Çünkü kapıyı açmayacağım. Kaçıp gitmek için para almıyorsun." Bu hakarete kızan ve şehirden bir an önce ayrılmak isteyen Kuzgun elini kılıcının kabzasına attı. Bunun üzerine arkasından metalin metale sürtünme sesi geldi. Kafasını çevirdiğinde elleri kılıçlı altı muhafızın üzerine yürüdüğü gördü. Treviniciler korkusuzca savaşırlar, delice değil. Kuzgun içinde bulunduğu durumda hiç şansı olmadığını biliyordu. Boş olduklarını göstermek için ellerini kaldırdı, sonra da atının yanma döndü. Ona bindiği gibi geldiği yönde geri giderken önüne çıkanların toynaklar altında ezilmemek için sağa sola kaçışmaları gerekiyordu. Kuzgun kaçmaya çalışırken düşman habercisinin kente girmesine izin verildi. Adam ana kapının yanındaki bir yan kapıdan şehir sınırlarına adımını attı. Haberci o garip canavarlardan biri değil İZ? MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAM sıradan bir insandı. Surlarda nöbet tutan askerlerden as &, yaratıklarla ilgili dedikodular duyan ve kendi gözleriyle B« a j isteyen halk bu duruma çok bozuldu. Atının üzerinde korkusuz ve mağrur bir edayla oturan h K. düşmana sövüp saymak için orada toplanmış bulunan «f^ Dunkargalılar'm arasından sakin sakin geçti. Sarı saçlara ve s ısız bir çeneye sahipti. En fazla on altı yaşında olmalıydı, ancak A ha şimdiden yüzünde bir savaş izi taşıyordu ve hem atına bin'9" hem de kılıcını taşıyışı savaşa alışkın bir yetişkininki gibiydi K r teli kumaştan dikilmiş tabardmda ve kalkarımda alevlerin içinH yükselen bir ateşkuşu sembolü mevcuttu. Hiç kimse daha öne böyle bir sembol gördüğünü hatırlamıyordu. Haberciye Başzabit'in kendi özel muhafızları tahsis edilmişti zira Dunkargalılar'm sağları solları belli olmazdı. O esnada kentteki herkes kendilerine saldıran bu ordunun Karnulular tarafından gönderildiğinden adı gibi emindi. Habercinin kellesinin uçuru!ması ve cesedinin Karnu'ya gönderilmesi yönünde talepler bağı rıldı. Başzabit'in adamları kınlarından çektikleri kılıçlarının yassı tarafını kullanarak fazlaca yaklaşan vatandaşları haberciden uzak tuttular. Haberci tüm bu olup bitenleri kaygısız bir sırıtışla karşıladı ve atılan sebzeleri kalkanıyla durdurdu. Genç adam saraya varır varmaz hiç bekletilmeksizin kralın huzuruna çıkarıldı. Etrafı danışmanlarıyla ve asilzadelerle çevrili olan Moross tüm ihtişamıyla tahtanda oturuyordu. Başzabit hariç oradaki herkes habercinin Karnu'dan geldiğini duyurmasmı bek-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lemekteydi. Moross uzaktan kuzeni olduğu Karnu kralma hitaben edeceği hakaretleri hazırlamıştı bile. Haberci aynı kaygısız sırıtışla kralm karşısına çıktı. Kılıcı, kalkanı ve çizmesindeki bıçağı almmıştı. Kral Moross tabarddaki ateşkuşu sembolüne uzun uzun baktı. Fikir almak için döndüğünde danışmanları omuz silkmekle yetindiler. Bu en azından oradakilerin bildiği kadarıyla bir Karnu sembolü değildi. Haberci krala yaklaşarak baştan savma bir selâm verdi. Ardından özenli bir seremoniyle bir tomar çıkarıp açtı ve okumaya başladı. Vinnengael Kralı Tamaros'un oğlu Prens Dagnarus'tan Yücelerin Yücesi, Majesteleri, vs., vs. Dunkarga Kralı Moross'a. Ben, Prens Dagnarus, Dunkarga'nın bir oğlu olarak el sıkışmaları ve ±88 Kayıp Taşın Muhafızları demeleri gerekenler arasındaki çekişmeyi görmekten hrlnrle^ne .. ,tn gM iç savaş eskilerin büyük bir ulusunu harap etti r„ntü ^mf nn mağrur ve heybetli ülkesi Dunkarga'yı dünyanın so[~ tir zarn^n^ejmiirde bir dilenciye çevirdi. Ben, Prens Dagnarus, bu ı„,ıkltii'"t" ? Jm erciirmeyi ve Dunkarga'yı bir kez daha tüm Loerem'in sıkıcı savaİ. vg ı.orkacağı o eski güçlü haline getirmeyi öneriyorum. g,pta edec g cunlardır: Askerlerimin ve benim kente serbestçe girme?? erilecek. Bana Başzabit unvanı verilecek ve Dunkarga'nın tüm „ıize 121 savaş filosu emrime tahsis edilecek. Şu anki kral, yani kuze" u ta kalacak. Tüm önemli kararlarda bana danışılacak. Karşılığında kenti savaşın tahribatından muaf tutulacak. Bana destek olan ıasiar refaha kavuşacak. Bana karşı çıkanlara fikirlerini değiştirme va , verilecek. Bu şartlar kabul edilmezse ordularım yarın şafakta saldıa zeçecçk. Bunun olması durumunda şehir ve halkı benden merhamet beklememelidir. Kral Moross tüm bunları hayretler içinde dinledi. Dagnarus. Dagnarus da kimdi? Dunkarga topraklarında hak ilân eden Dagnarus diye birini tanımıyordu. Yine de isim pek yabancı gelmiyordu. Moross dönüp danışmanlarına baktığında onların kırılmış ve öfkelenmiş, aynı zamanda da korkmuş olduklarını fark etti. Başzabit Onaset'in yüzü ise ifadesizdi. Sözleri bitince haberci beklentiyle krala baktı. Kral Moross cevabının ne olması gerektiğini bilse de acele bir karara varmak istemiyordu. Özellikle de kendisine kaş göz eden Onaset ile konuşmalıydı. "Söylenenler üzerinde düşüneceğiz," dedi Kral Moross, sert ve otoriter bir tavırla. "Fazla düşünmeyin, Majesteleri," dedi haberci. "Lordum sabırlı bir adam değildir. Güneş batana kadar dönmezsem saldırıyı başlatacak." Danışmanlar bu ültimatom ve bu kadar rahatça, kabaca dillendirilmiş olması karşısında öfkeyle fısıldaşmaya başladılar. Moross onları bir bakışıyla susturdu. Haberciye canı ne zaman isterse o zaman yanıt vereceğini duyurdu. Ardından habercinin rahat ettirilmesini, ona yiyecek ve içecek verilmesini emretti. Haberci eğilerek selâm verdi, geri döndü ve salondan ayrıldı. O çıkar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Çıkmaz Moross'un etrafında bir patırtı koptu. Danışmanlar tiz sesleriyle o hayduda Dunkarga'nın ara sokaklarmdaki bir çakılın bile 129 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN verilmemesi gerektiğini bağırmaktaydılar.

Moross

0

Onaset'e baktı. Başzabit kralla yalnız konuşması gerekti?' ^ eden bir işaret yaptı. Moross, Majesteleri'ni her açıdarı J -1'11^-î-. 1 _1* . J 1 J — u„J-„J> diklerini belirten danışmanlarım dışarı gönderdi. AltrTlıS yankılı bir gürültüyle kapandıktan sonra bile sesleri duvı ı' yordu. "Eee, Başzabit?" diye sordu Kral Moross. "Şimdi ne yan ğız?" "'Dagnarus' isminin telâffuz edildiğini duydunuz mu Mai tekrir "Evet, tabi ki duydum," yaratım verdi Kral Moross. Artık yal mz olduklarından dolayı resmi "biz" zamirini kullanmayı bırak mış, Başzabit'le erkek erkeğe konuşmaya başlamıştı. "Acaba diyorum — " "Eski Vinnengael kralı Tamaro's'un ikinci oğlu Prens Dagnarus." "Ah, evet." Kral Moross rahatlamıştı. "Şimdi hatırladım. Dernek Dunkarga'nın bir oğlu ve kuzenim olduğunu o yüzden iadia ediyor. Hatırladığım kadarıyla Dagnarus'un annesi Emilia, Kral Oglaf'm kızıydı." Soy kütüğünü bilmekten hep gurur duyaı Moross, o ismi çıkaramadığı için az öncesine kadar epey sinirliydi. "Emilia kralın ikinci karısıydı. Eski efsanelere inanacak olursak Eski Vinnengael'in çöküşüne Dagnarus sebep oldu. Düşman ordusunun başındaki haydudun kendisi için bu ismi seçmesi çok münasip olmuş. Belki de onun büyük büyük torunudur," diye devam eden Moross, lâfa girmeye çalışan Onaset'e fırsat vermedi. "Tarihi bilgilerimi doğru hatırlıyorsam gerçek Dagnarus çapkınlıklarının meyveleriyle küçük bir köyü doldurabilirdi." "Peki ya bu kişi gerçek Dagnarus'sa, Majesteleri?" diye sordu Onaset. "Yani tıpkı iddia ettiği gibi." Kral Moross'un yüzü sert bir ifadeye kavuştu. "Başzabit, şimdi laubalilik zamanı değil." "İnanın bana, şaka yapmıyorum, Majesteleri," dedi Onaset. "Prens Dagnarus tarih kitaplarına göre Boşluk'a tapıyordu. Tanrılar tarafından lanetlenerek Boşluk'un Efendisi ilân edildi. Boşluk büyüsü sayesinde çok güçlü olduğu söylenirdi." "Prens Dagnarus Eski Vinnengael'in yıkımı sırasında öldü, dedi Moross. 1-3° Kayıp Taşın Muhafızları , asla bulunamadı, Majesteleri." "Cesed' , itiyorsun, Onaset?" diye sabırsızlıkla bilmek is"fie de' //jj^j yUZ yaşında bir Boşluk'un Efendisi tarafıntcd, Kral ^ruğradığmuzımı?" jan saldırıy ^ Majesteleri, Boşluk'un gücü düşmanlarımızın "Diyor ^ Karar verirken Majesteleri'ne bunu dikkate al„mrinde ol^. . „ ı m önt;rır

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


11,3 «T 1 m olmamı mı söylüyorsun?" Kral Moross çok şaşırmıştı. »OnJ demedim, Majesteleri-" "övl t*"" ^arar alırsam mahvolurum. Halk çileden çıkar. nüşmamn Kentimizi ele geçiremeyeceğini sen söylemiştin." "Tarih bilgilerinizi hatırlayın, Majesteleri. Eski Vinnengael bimkinden on kat daha büyük bir şehirdi ve on kat daha iyi koruuvordu. Yine de Boşluk'un gücü karşısında yenik düştü." "Bize kötü bir büyü yapabilirler mi?" diye kaygıyla sordu Kral Moross. "Bunu başarabilirler mi?" "Bilmiyorum, Majesteleri. Tanrılara şükür Boşluk büyüsü hakkında pek bilgim yok. Yüksek Büyücü'nün böyle bir zamanda çekip gitmiş olması beni çok üzüyor. İçinde bulunduğumuz sorun hakkında paha biçilmez tavsiyeler verebilirdi. Belki bir haberci yollasak—" Kral Moross kafasını iki yana salladı. "Olanaksız. Bu sabah bir gemiye bindiğini ve gelgitle birlikte yola çıktıklarını öğrendim." "Yani onunla yolculuğu hakkında hiç konuşmadınız mı?" "Hayır, ayrılışı çok ani oldu." "Yüksek Büyücü düşmanı görür görmez buradan ayrılmış," dedi Onaset. "Belki bu ani gidişiyle yeteri kadar tavsiye veriyordur, Majesteleri." Moross kafasını sağa sola sallasa da hiçbir şey demedi. Ellerini arkasında kavuşturarak volta atmaya başladı. "Bu ne korkunç bir karar, Onaset. Savaşmaya kalkarsam halkımı savaşın dehşetiyle yüzleşmek zorunda bırakacağım. Teslim olursam da şehri Boşluk'un canavarlarından oluşan bir orduya açmış olacağım. İnsan köleler bulundurduklarını biliyoruz. Hepimizi birden köle etmelerine ne engel olabilir ki? Gırtlağıma bıçak dayamış birinin sözüne güvenebilir miyim? Hayır, hayır, Başzabit. Bunun üzerinde düşünmeyeceğim bile." Kral volta atmayı kesip Onaset'e doğru döndü. "Doğru kararı 151 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN veriyor muyum?" diye sordu, açması bir halde. "Öyle olduğunu, sanıyorum, Majesteleri," cevabın Onaset. "Fakat yine de Tapınak'taki büyücülerden yardım v^ siye istemeliyiz, tabi orada hâlâ kalanlar varsa." "Evet, elbette." Kral Moross bir süreliğine daha bekledi iç geçirip dimdik durdu. "Şu haberciye yanıtımı vereceğim. Kc ^ herif. Şafakta başlayacak saldırı için gereken hazırlıkları Başzabit." yap' "Peki, Majesteleri," diyen Onaset eğilerek selâm verdi. "Tanrıların lütfü üzerimizde olsun," diye ekledi kral. "Buna ihtiyacımız olacak, Majesteleri," dedi Onaset. ***** Treviniciler de kendi kamplarında hazırlık yapmaktaydılar ancak Başzabit duysa bu hazırlığı hiç de tasvip etmezdi. Treviniciler Dunkar'dan ayrılmaya hazırlanıyorlardı. Trevinici savaşçılarının Dunkar'da uzun süre kalmaları hiç gerekmezdi. Karnulular Dunkar ile bir Karnu şehri olan Karfa 'Len arasındaki tarafsız bölgeye sürekli olarak akıncı grupları gönderirlerdi ve onları geri çekilmeye zorlamak Treviniciler'in göreviydi. Kuzgun bir süre öncesine kadar askerleriyle birlikte o bölgede devriye gezmeye hazırlanıyordu. Treviniciler bu görevden hoşnuttular, zira başıboş gezebiliyorlar, açık havada uyuyabiliyorlar ve savaştaki cesaretlerini sergileyebiliyorlardı. İyi eğitimli askerler olan Karnulular çok iyi bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


askeri güce sahiptiler. Karnulular'a karşı çarpışmak bir Trevinici savaşçısı için savaşta şan kazanmak ve kabilesindeki konumunu güçlendirmek demekti. Dunkargalılar'ın Karnu kelleri için ödedikleri ücret de cabasıydı. Kuzgun kentin içindeki Trevinici kampına döndüğünde halkının bir araya toplanıp durum değerlendirmesi yaptığını gördü. Onu görünce kafalar hemen o yöne çevrildi. Treviniciler'in çatık kaşlarma ve somurtkan yüz ifadelerine bakılırsa sorularından biri cevaplanmıştı. "Herhalde gitmene izin vermediler," dedi biri. Kuzgun kafasını olumsuz anlamda salladı. "Başzabit kapılarırı kapanmasını emretmiş. Giriş çıkışlar yasak." 192 Kayıp Taşın Muhafızları . yapması çok doğal," dedi bir başkası küçümserce«Zaten y^ punkarga ordusu tabanları yağlardı." sine "^° ?arim ki savaşarak kendimize bir çıkış yolu açalım," dedi "Bencüsü, kılıcım sallayarak. tlir Ü«m smakmış! Hah!" diye bağırdı bir diğeri. "Tek yapmamız "aV, jjçiarımızı çekmek. Korkudan altlarına kaçırırlar." %>e,!T)d va. kabilelerimiz ne alemde? O canavarlar batıdan geldi, sjmdiden halkımıza saldırıyor olabilirler," dedi bir başka |er. Dana ? '"'""Ben de en az sizler kadar gitmek istiyorum," diyen Kuz' in yorgunluktan kısılmış sert sesine ve bitkin haldeki yüzüne h kan herkes onun doğru söylediğini anladı. "Ama dövüşmek çödeğil. Buraya dönerken düşmanm barış görüşmeleri için birini gönderdiğini duydum. Dunkargalılar'ı tanırsınız. Yeri gelir günlerce konuşurlar. Biz bu gece surlarm arkasına geçeceğiz." "Bu gece surlar her zamankinden daha iyi korunur," diye belirtti oradakilerden biri. "Ve tüm gözler batıya bakar," dedi Kuzgun. "Biz doğu surlarından geçeceğiz." "Bu gece dolunay çıkacak." "İşte bu kötü," diye itiraf etti Kuzgun, "ama elimizden bir şey gelmez." "Atlarımızı alamayacağız — " "Zaten yürümek daha iyi. Düşmanlar at seslerini duyabilirler." "Dunkargalılar bizi korkaklıkla suçlayacaklar, Kuzgunvuran. Geceleyin kaçıp gittiğimizi söyleyecekler." Kuzgun omuz silkti. "Biz gerçeği biliyoruz, Serçe Şarkısı. Şehirlilerin ne dediklerinin önemi var mı?" Hayır, yoktu. Herkes o konuda hemfikirdi. Aralarında biraz daha tartıştıktan sonra herkes Kuzgun'un plânının uygulanılmasma karar verdi. Tüm bunlar olurken hiç kimse şehirden çıktıktan sonra düşman hatlarının ya içinden geçmeleri, ya da etraflarından dolaşmaları gerektiği gerçeğinin bahsini açmadı. Treviniciler'e göre en önemsiz dertleri oydu. Savaşçılardan hiçbiri üstesinden gelemeyeceği bir rakiple daha önce karşılaşmamıştı. ***** 193

^ MARGARET WEIS ve TRACY HICKMA Treviniciler şehirden kaçma plânları kurarlarken Ona şehri savunma plânları hazırlıyordu. Askerlerine yağ ve su W ^l larınm altlarındaki ateşleri yakmalarını emretti. Duvarları taht*'

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ve çatısı samandan yapılmış binalarm suyla ıslatılmaları için • lerden oluşan gönüllü ekipler kurdu. Neyse ki Dunkar'da f sayıda yanabilir bina yoktu, zira evlerin çoğu taş, kum, su v reçtaşınm bir karışımından inşa edilmişti. Paniğe kapılmış K vatandaşların gemi ve teknelerle şehirden kaçmaya çalıştıklar r' manda başlayan ayaklanmaların bastırılması için oraya asker eft derdi. Gemi kaptanları talebin fazla olması sebebiyle ücretlere ak almaz zamlar yaptıkları için halk meseleyi kendi yöntemlerivl halletmeye kalkmıştı. Onaset büyük bir memnuniyetle limanın askeri idare altında olduğunu ilân ederek süregiden acil durumda kullanılmaları üzere tüm gemilere el koydu. Askerlerini gemilere çıkartarak varlıklı yolcuları —kurtuluşlarını satın alabilecek kadar zengin olanları toplattı ve savunmaya yardımcı olmaları için kente geri getirtti. Onaset akşam yemeğini yerken kışladaki odasında yapayalnızdı. Hiç evlenmemişti. Bir kocanın askerlik yapmasının eşine haksızlık olduğunu düşünürdü. Uşaklar onun için yemek pişirirlerdi. Onaset bir tabak terbiyeli koyun yahnisinin karşısına oturdu, yemekten bir kaşık dolusu aldı ve lokmasını çiğnerken şafakla birlikte Dunkar'a gelecek karmaşa, dehşet ve ölümden önce yapılacak nelerin kaldığını gözden geçirdi. Damarları alev almışçasma bir acıya kapılınca Onaset zehirlendiğini anladı. Şaşkın ve öfke dolu bir halde doğrulup nöbetçilere seslenmeye çalışırken kendisi için değil şehir için korkuyordu. Acı arttı. Boğazı düğümlendi. Kalbi hızlandı, düzeni bozuldu, sonra da durdu. Başzabit ölmüş olarak masaya yığıldı. 1^4 u salelerin ve kamp ateşlerinin ışığı, mor-siyah karanlığın ? Heki parlak lekeler gibiydi. Surların yukarısmdaki ve aşağı, ? • tum meşaleler yakılmıştı. Kazanların altındaki alevler gece h unca canlı tutuldu. Düşmanın tepesine yağdırılmak üzere de? -i dükkânından getirilmiş hurdaların —demir artıkları, eğrilmiş viler eski nallar —ısıtıldığı dev mangallardan kızıl bir parıltı yükseliyordu. Duvarlarda devriye gezen tedirgin askerler alevlerin önünde yürürlerken bir an için göze çarpıyorlar, geçip gittiklerinde ise gölgeler gibi geceye karışıyorlardı. Surların ötesindeki bozkırda da ateşler yakılmıştı —kamp ateşleri. Haberci şehirden ayrıldığında ve Kral Moross'un teslimiyet şartlarını reddettiğini bildirdiğinde düşman askerleri kente yaklaşmışlardı. O kadar kalabalıktılar ki sayılarının on bine ulaştığını düşünenler vardı. Yaratıkların sesleri surlardakilere kolayca ulaşıyordu, zira canavarlar sürekli olarak konuşuyor ya da birbirlerine bağırıyorlardı. Kullandıkları dil tahtaların yanışını andıran cızırtılar da dahil olmak üzere homurtulardan, tıkırtılar ve çatırtılardan ibaret gibiydi. Uzaktan gelen kaba, tuhaf, alışılmadık sesleri son derece sinir bozucuydu. Dunkar'daki hiç kimseye o gece uyku yoktu. Heyecanlanan ve dehşete kapılan vatandaşlar sokaklarda toplanıyorlar, her tekrarlanışmda daha da korkutucu bir hal alan dedikodular anlatıyorlardı. Yüzbaşı Drossel sokaklarda bin bir zorlukla ilerlerken üniformasını bir pelerinle örtmüş olmayı diliyordu. Attığı her üç adımda bir korkudan çılgına dönen vatandaşlardan biri peşine takılıyor, son haberleri anlatması veya belli bir dedikoduyu doğrulaması için ona yalvarıyordu. Drossel sabırsızca "İşim var!" diyerek onlardan kurtuluyor ve yoluna devam ediyordu. Fazla üsteleyenleri itekleyerek ya da to-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


katlayarak uzaklaştırdı. Geç kalacaktı ve bu durumdan hoşlanmasa da —aşırı derecede dakik biriydi—fazla rahatsızlık duymuyordu. O 195 MARGARET VVEİS ve TRACY HİCKMAN olmadan adamlarının bir yere gidecek veya bir şey yapacak h yoktu. ^r Kırk yaşındaki Yüzbaşı Drossel başkent Dunkarga'da H büyümüştü. Genç yaşta orduya katılmasının sebebi ülkesine i? duyduğu bağlılık değil—ülkesi umurunda bile değildi—kum kafası çalışanlarm Dunkarga ordusunda iyi para kazanabilec & duymuş olmasıydı. Tek yapılması gereken hiçbir zaman kah manlık taslamamaktı, çünkü öyle bir davranış kişinin ölümüne açabilirdi. Drossel kahraman olmaya uğraşmaması sayesinde duda yirmi yılı aşkın bir süre boyunca kalmayı başarmıştı. Amiri rinin gözleri üzerindeyken savaşmaya, bakan olmadığı zaman dsırf kendisiyle ilgilenmeye özen gösteriyordu. Rüşvet ve ihanetin sağduyulu bir karışımıyla rütbeleri birbiri ardına atlamıştı. Herkes bunu bilse de hiç kimse onun hakkında kötü düşünmüyordu Dunkarga ordusunda işler öyle yürürdü. Drossel yaklaşık on beş yıl evvel kötü giden bir aşk ilişkinin ardından Boşluk'a tapmaya başlamıştı. O gün Dunkar sokaklarında yürürken küçük fahişeden intikam almak için onu zehirlemeyi düşünüyordu. Bu fikirle bir simyacıya gitmiş ve dükkân sahibine fareleri öldürecek bir şey aradığını söylemişti. Dükkân sahibi bahsi geçen farenin tabiatını hemen anlayarak ona birkaç soru sormuş ve sonunda çok daha iyi etki edecek bir iksir önermişti. İksirin ücreti hem parasal hem de kişisel açıdan yüksekti, zira Boşluk büyüsü yapmak isteyen bir kişi kendi hayat özünün bir kısmını feda etmelidir. Bunun sonucu olarak kişinin derisinde iltihaplı yaralar meydana gelir. Drossel bunlardan en kötülerini Dunkargalılar'a özgü bol gömlekler sayesinde kapatabilmişti. Zaten ufak tefek, ince yapılı, esmer tenli, sarı saçlı ve şaşı gözlü biri olarak hiçbir zaman yakışıklı kabul edilmemişti. Yüzündeki çıbanları da sakalıyla saklamıştı. Yaptığı fedakârlığın karşılığını almıştı. Kadının şarabına kattığı iksir, güzel ve kibirli fahişeyi sıska bir acuzeye çevirmişti. Kız Boşluk tarafından lanetlendiğini biliyor ve bunu,kimin yapmış olabileceğini tahmin ediyordu. Drossel'i Boşluk'a tapan biri olarak yargı huzuruna çıkarmak istemişti, fakat adam saygıdeğer bir asker olmasına karşın kadın basit bir fahişeden fazlası değildi. Bu yüzden ona inanan çıkmamıştı. Görünümünü ve dolayısıyla da para kazanma şansını kaybeden kız giderek daha fazla sefil düşmüş, niha156 Kayıp Taşın Muhafızları c nda ölü bulunmuştu, ^de lı0^ ücünden memnun kalan Drossel, bir Boşluk büyüklük u^ gbu sanatm bazı sırlarını öğrenmişti. Öğrendiği sır> sayesi" üzerine bildikleri de onu bugünkü konumuna, yani lar ve iksirorcjusunun yüksek rütbeli bir subaylığına getirmişti, punkarga ^nce Boşluk'un Efendisi Dagnarus adına orduyu ArtlH ^çökertmek için uğraş vermekteydi. ceride <, pam]< halindeki kalabalığm içinde ite kaka ilerlerken anı gönülden sövüyordu. Nihayet boş olan bir ara sokağa

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


*l6r hldiginde büyük bir memnuniyetle iç geçirdi. En kalabalık ı halkın haber öğrenmek için uğramaya alışık olduğu Taverı Semti'ydi. Ticaret Semti, özellikle de bu bölgesi oraya kıyasla n k daha sakindi. Dükkânlar uzun zaman önce kapanmıştı ve onı nn üstündeki evlerde yaşayanlar korkularmı paylaşmak için ya tavernalara ya da akrabalarına gitmişlerdi. Drossel bir anlığına durup sokakları dolduranların başına gelecekleri düşündü, sonra da omuz silkerek bu düşünceyi kafasından çıkardı. Halkın neyle karşı karşıya kalacağı onu alâkadar etmezdi. Hayatta herkes kendi başının çaresine bakmalıydı. Hem o güne kadar çıkıp da Drossel'e yardım eli uzatan biri olmuş muydu ki? Yüzbaşının düşünceleri sokaklardaki insanlardan beline sıkıca bağlı para kesesindeki gümüş arjentlere kaydı. İçinde bulunduğu sokak, büyücülere hizmet veren dükkânların çokluğu sebebiyle "Büyücüler Sokağı" olarak taranıyordu. Dükkânlar kapatılmış, kepenkleri örtülmüş ve kapıları sürgülenmişti. Drossel'in hedefi, o bloğun en varlıklı dükkânlarından biriydi. Dükkân beyaza boyalı bir ön cepheye, yeşil kepenklere ve o sokaktaki hemen hemen tüm büyü dükkânlarında rastlanan "Toprak büyüsü" simgesinin çizildiği bir tabelâya sahipti. Drossel yeşil kepenkli dükkânın yarımdaki bir ara sokağa saptı. Sokağın karşı ucunda başka bir kapı daha vardı. Dükkân kendine özgü bir işaret taşımasa da Dunkar'daki herkes orada ne satıldığını bilirdi: Boşluk büyüsüyle uğraşanlara yönelik mallar. Böyle bir dükkâna Yeni Vinnengael'de göz yumulmazdı. Tapmak orayı kapatmak için hemen harekete geçer, hatta belki de sahibini tutuklaVlP sürgüne gönderirdi. Dunkar'da ise bu sıradan bir dükkândı. Dunkar halkı Boşluk büyüsünü veya onu kullananları Yeni Vinnengaelliler'den daha fazla sevmezdi, fakat Dunkarlılar bu me197 MARGARET W E I S ve TRACY HİCKMAM seleye çıkarcı bir gözle yaklaşıyorlardı. Dunkarlılar kendi ? burunlarını sokanlardan hoşlanmadıkları gibi başkaların . n? burunlarını sokmaktan da kaçınırlar. Eğer bir kimse Boşluk K-^np süyle uğraşmak istiyorsa bu onun bileceği iştir, kralın ya da T ^ nak'ın değil —tabi dükkân sahibini vergilendirmeye gelince H ^ değişir. Bir kişi Dunkar'dan satın aldığı Boşluk'la bağlantı] v! hangi bir malı kullanarak bir başkasına zarar verirken yakala 6' Dunkargalılar o kişiyi taşlayarak öldürürler—satın alman m / vergisini topladıktan sonra. Teoride bu ikilem dünyadaki d'»' halklara olmasa bile Dunkargalılar'a son derece mantıklı gelm \ tedir. Drossel yeşil kepenkli dükkânın kapısına üç kez vurdu, on kadar saydı, sonra üç kez daha vurdu. Kapının üzerindeki gözetleme deliği kayarak açıldı. Bir göz dışarı baktı. "Geç kaldın," dedi bir kadın sesi. Delik kapandı ve kapı açıldı. Kapının ardında duran kadın elinde bir fener tutuyordu. Küçük oda Boşluk büyüsünün kullanımına adanmış malları taşıyan dolap ve kutularla ağzına kadar doluydu. Havada sert bir koku vardı —Boşluk büyücülerinin vücutlarında oluşan yaralara ve çıbanlara sürdükleri merhemlerin kokusu. Kadın feneri kullanarak Drossel'e içeri girmesini işaret etti, adam bunu yapmca da kapıyı kapattı. Kadından da merhem kokusu geliyor ve Drossel onun yanağındaki yağlı bir lekeyi görebiliyordu. Bazıları merhemlerin işe yaradığına inanırdı, bazıları ise buna inanmadığı gibi inananların kendilerini kandırdıklarını iddia ederdi. Drossel merhemin acıyı ve kaşıntıları bir nebze olsun azalttığını düşünüyordu, fakat iyileşme sürecini kısaltıp kısaltmadığını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


anlayamamıştı. "Herkes geldi," dedi kadın. "Arka odadalar." "Dışarısı bir felâket," dedi Drossel, gecikmesine mazeret bulurcasına. "Ne bekliyordun ki?" diye serinkanlı bir sesle karşılık veren kadın başı çekiyordu. Drossel'in buna verilecek cevabı yoktu. Emirlerini henüz geçen gece aldığı için herhangi bir beklenti içinde olacak zamanı bulunmadığını söyleyebilirdi, yine de çenesini kapalı tuttu. Ne derse desin Lessereti'ye baskın gelemezdi. Kadın bir şekilde ona kendim aptal gibi hissettirirdi ve son sözü hep o söylediği için Drossel daha 132 Kayıp Taşın Muhafızları azgeçmeyi uzun süre önce öğrenmişti. ,n baŞınCİan V omdaki bu kadın içinde bulundukları dükkânm saLessere 2 fc,a taptığını göstermekten hiç çekinmezdi. Dun|l,b'vdİ Vherkes onu tanırdı ve çoğu kimse onu yolda yürürken kar'dakl ddenin karşısına geçse bile başları derde girdiğinde onu görünce ca inınez(jj Lessereti yaptığı işte akıllı, dikkatli ve hüararnaK nerijen ucrete bağlı olmaksızın hangi işleri kabul etmesi perüy 1- erini etmemesi gerektiğini iyi bilirdi. Bu sayede Dunkar VC deki birçok Boşluk büyücüsünden daha uzun yaşamıştı. ŞC Drossel onunla ilk tanıştığında kadının alımlı olduğunu düustü. Esmerden ziyade sütlü kahveyi andıran bir renge sahip ş ,. sayesinde ebeveynlerinden sadece birinin Dunkarlı olduğu İliydi- Saçı çoğu Dunkarlı'nm aksine siyah değil kahverengiydi e gözlerinden biri kahverengi, öteki ise maviydi. Otuzlu yaşlarının başındaydı, ya da en azından öyle gösteriyordu. Ne yaşından ne de kökenlerinden bahsetmezdi ve hiç kimse—özellikle de Drossel —ona bunları sorma arsızlığını gösterecek değildi. Vücudu sağlam yapılıydı ve yüzündeki irinli yaralar ya da insanın ruhunun en tozlu köşelerine bakabilir gibi görünen tek, şaşırtıcı mavi gözü olmasa çekici bile sayılabilirdi. Drossel onu ilk başta çekici bulmuştu. Onunla beş dakika kadar konuştuktan sonra bu düşüncesi değişmişti. Lessereti erkeklerden hoşlanmadığı gibi onları hor görüyordu. Drossel kısa zamanda erkeklerin özel bir muameleye tabi tutulmadıklarını anlamıştı. Lessereti kadınlardan da hoşlanmıyordu. Tüm insanlıktan nefret ediyor, mezara yaptığı yolculuktaki yol arkadaşlarını birer budala olarak görüyor ve onların yaptıkları irili ufaklı her türlü hatadan zevk alıyordu. "Bu gece bizimle gelmeyecek misin?" diye sordu Drossel, çünkü kadın içerideki odada bulunanlar gibi giyinmemişti —herkesin üzerinde Dunkarga ordusuna ait üniformalar vardı. Lessereti işinin yol açtığı izleri kapatmak için birebir olan uzun, bol bir cübbe giymekteydi. "Tabi ki hayır," dedi kadın. "Beni hemen tanırlar. Sonra sizin de başınız belâya girer." Lessereti kötü bir söz söylememiş olmasına karşın, kadının ses tonu ve konuşma tarzı karşısındakilerin ne kadar budala olduğunu düşündüğünü apaçık anlatmaktaydı. Drossel'in içini bir öfke kaplamasına karşın adam bunu açık W MARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN etmemeye özen gösterdi. Yüzbaşı Drossel hiç kimseden k di, tabi Lessereti hariç. Zaten Drossel'in ondan korkmak iri

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)

-^'•"


sebebi bulunuyordu. Lessereti'nin zehrini Başzabit'in r0 u ^r karıştıran oydu. Mutfakta saklanan Drossel, Onaset'in ölü ^3 çok yakından tanık olmuştu. Zehir o kadar çabuk etki etm' • Başzabit koyun yahnisinin daha ilk lokmasını bile çiğneyem H ölmüştü. "Demek Başzabit bir koyun gibi öldü, öyle mi?" diyen I sereti yaptığı bu küçük şakadan çok hoşlanmış olacak ki kik damadan edemedi. "Her şey dediğin gibi gelişti," diye belirtti Drossel. "Olay çık racak kadar zamanı olmadı. Şaşkın bir nidadan başka bir ses c kartamadı. Uşak ve ben onu yatağına taşıdık. Uşak onu görmek için gelenlere Başzabit'in uyuduğunu söyleyecek. Saldırı başladığında gerçeği öğrenecekler, ama — " " — o zaman da çok geç olacak. Acele etmen gerek, Drossa. Uşak şimdiye kadar çoktan kaçmıştır." "Ona çok para—" "Pöh! Asla yeterince ödeme yapamazsm. İşte geldiler." Lessereti feneri kaldırarak eliyle işaret etti. "Dik durun, beyler, dik durun. Hizaya girin. Sizler askersiniz." Dunkarga üniforması giyen on iki adam, dükkânın arkasındaki odada ayaklarını sürüyerek dolanıyordu. Lessereti çoğu tüccar gibi üst katta değil yer seviyesinde yaşamayı tercih ederdi. Böylece zorunlu kalırsa binadan kolaylıkla çıkabilirdi. Çoğu kimse Lessereti'nin o dükkânı kiraladığını sanmaktaydı, fakat gerçekte Lessereti o binanın yaraşıra yanındakine de sahipti. Drossel her bir adamı gözden geçirerek hepsinin uygun görünmesine özen gösterdi. Kemerleri hizaladı, kınşıklıklan düzeltti, adamlara çizmelerindeki çamuru silmelerini emretti. Görünüşleri Drossel'in umduğu kadar iyi değildi. Zamanı olsa doğru düzgün asker taklidi yapabilmeleri için onları eğitmek isterdi. "Endişelenme, Drossel," dedi Lessereti sabırsızlıkla, "birileri onların göründükleri gibi olmadıklarını anlayana dek iş işten geçmiş olacak." "Umarım öyle olur," dedi Drossel ve kaygılı bir bakışla odadakileri süzdü. "Bir terslik çıkar ve yakalanırsak kellem gider. Muhtemelen seninki de, Lessereti. Emirleri kimden aldığımı öğrenmek ?2.00 Kayıp Taşın Muhafızları • ı^nce etmeleri gerekmez." | in bana ı$Keı Şişelenme, Drossel/' karşılığını verdi Lessereti. "Benim lC bundan başkalarına bahsedebilecek kadar uzun »paşansız ° " „ Kachn odada bekleyen diğerlerine baktı. "Hiçbiv.^amayacaa cak Gerekli önlemleri aldım." riniz yaşa1" > ' dg bir ürperti hissetti. Kadirim az önce kullandığı Prosseince ademe yapamazsm" ibaresini anımsadı. Lesse"as|a ye ^^ ^dit savurduğu hiç olmamıştı ve espri anlayışıyla feti nm zcll Drossel diğer on iki adama kuşkuyla baktı, fakat Cİa 'T nda korkup korkmadıklanna dair herhangi bir ipucuna sura ^adl jabi hepsi de tecrübeli birer Boşluk büyücüsüydü, o -den az önce söylenenleri anlayışla karşılıyor olabilirlerdi. "Artık gitsek iyi olacak," dedi Drossel, huzursuzluğunu sak1 mak için ses tonunu sertleştirerek. "Sen, oradaki. Kılıcını öyle tutacak olursan ona takılıp düşersin. Biraz daha sola kaydır." Adamın silâhla cebelleşmesini seyretti. "İyi değil, ama sanırım idare eder. Lideriniz kim?" "Paşa," diyen Lessereti'nin işaret ettiği adamın suratında o ka-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dar çok yara izi vardı ki artık bir surata benzemez olmuştu. Drossel onu hemen tanıdı. Adam uzun zaman boyunca bir gümüş ustasına çıraklık etmişti. Yüzündeki izlerin bir eriyik gümüş kazasından olduğu sanılırdı. Drossel artık asıl sebebin Boşluk'a olan yakınlığından kaynaklandığım anlıyordu. "İşini bilir mi?" diye kaygıyla sordu Drossel. "Kesinlikle," yanıtını verdi Lessereti. "Sen kendi işini bilir misin?" Fenerin ışığında kadının tek mavi gözü parıl parıldı. "Meraklanmaya başladım da, Yüzbaşı." "Evet, bilirim," dedi Drossel. Düşüncelerini gümüş arjentleri taşıyan keseye odaklayınca kendini daha iyi hissetti. "Güzel," dedi Lessereti. "Tek yapman gereken onları içeri sızdırmak. Gerisini onlar hallederler." "Peki ya sonra?" "Onlar için endişelenmen yersiz. Başlarının çaresine bakabilirler." "Beni kumandana övdün mü?" "Evet," dedi kadın. "Lord Dagnarus seninle görüşecek." Lessereti elindeki fenerle yol göstererek onları dükkândan çıkardı. Herkes gittikten sonra kapıyı kapahp kilitledi. Ne bir veda 201

MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMA etmiş, ne de iyi şanslar dilemişti. Drossel birliğini iki sıra halinde gruplamayı ve peşisır meyi plânlamıştı, ancak "askerlerine" bir kez göz atması uÜr(lt olanaksızlığını anlamasına yetmişti. Adamlar yalnızca on Üt1Utl uyduramamakla kalmazlar, aynı zamanda da gerçek asker] ^^ düzen içinde yürüyemezlerdi. "Birbirinize yakın durun," dedi Drossel. "Şansımız yav derse görevden dönen bir devriye grubu gibi görünebiliriz ç ^ lerinizi kapalı tutun. Konuşmak benim işim. Sorusu olan var İyi. Yürüyün. Sen, Paşa, gel de oraya vardığımız zaman ne yan ' ğımzı bana anlat." Paşa açıklamaya başladı. Onu dinleyen Drossel, LesseretiV kendilerini izleyebileceğini düşündüğü için arkasına bir göz gez dirdi. Kapı kapalıydı. Eşikten ışık falan sızmıyordu. Drossel kapıldığı fikir karşısında esefle gülümsedi. Ne yaptıklan ya da onlara ne olacağı Lessereti'nin umurunda bile değildi Kadın gelecek için kendi plânlarım hazırlamıştı ve muhtemelen yatağında huzur içinde uyumaktaydı. ***** Dunkar şehrinin surları, aralarında kalın bir kum ve kaya tabakası bulunan bir çift taş duvardan oluşuyordu. Surlarda yer alan iki ana kapıdan biri batıya, diğeri ise limana bakmaktaydı. Liman Kapısı olarak bilineni, kentteki en yaşlı kimselerin bile hatırlayabildikleri kadarıyla hiç kapatılmamıştı. Son kapatılışı yüz yetmiş beş sene önce Karnu'yla yapılan korkunç savaş sırasında gerçekleşmişti. Denizden gelebilecek bir saldırıdan korkan Dunkar, ateş fırlatan mancınıklar ekleyerek liman savunmasını güçlendirmişti. Sınır karakollarına kadar uzanan Dunkar yoluna bakmakta olan batı kapısı ise her günbatımında kapatılırdı. Kapı kocamandı. Demirden yapılmış ikiz kanatlar gören herkesi hayrete düşürürdü. Kapı kanatlarının hazırlanışı ve yerlerine takılışı için Dunkarga'daki tüm demircilerin yanısıra büyü hünerlerini kullanmaya ikna edilebilen tüm Toprak büyücülerinin yardımı gerekmişti. Ka-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


natların paslanmasını önlemek için hâlâ Toprak büyüsünden yararlanılıyordu. Kuru iklim sebebiyle bu önemsiz bir sorundu. 202 Kayıp Taşın Muhafızları kadar ağırdılar ki günlük bir ayin halini alan açılıp f/artatlal" .^ güçlü kuvvetli yirmi adam gerekiyordu. ÇaMP'ltllrna ^ ve kendi bağrışları sayesinde eşzamanlı hareket eden un J'lVU atıarl tutarak geceleri kapatıyorlar, sabah olunca da $ jamlar kapandıktan sonra yirmi adam devasa bir demir (py°r^ark'n ter içinde kaldırıyor, iki kanadın ortasına yerleştirisürguy ^ ardmdan her bir adam koskoca bir çekici eline alıp yordu0turana dek ona tekrar tekrar vuruyordu. **A lamlar sabah vakti aynı davranışı sergileyerek sürgüyü kaahyorlar ve gün boyunca duracağı yer olan yüz adet tahta ki ön üzerine koyuyorlardı. Sürgünün başmda bekleyen şehir aya, fızıarı çocukların onun üzerinde oynamalarım ve ziyaretçile1U isimlerini demire kazımalarını engellemek dışmda fazla bir şey yapmıyorlardı. Düşman ordu görüş sahasına girer girmez demir kapı kapatılmış, devasa sürgü yerine oturtulmuştu. Orklar tarafından kullanılsa bile hiçbir şahmerdan1 o kapıyı kıramazdı ve cücelerin Ateş büyüsü bile demiri yakamazdı. En azından Dunkargalılar böyle olduğuna inanıyorlardı. İnançlarında haksız da sayılmazlardı. Dunkargalılar başta insan harici ırklar olmak üzere yabancılara karşı pek sevgi beslemediklerinden kapı normalde sıkı korunurdu. Düşmanın gelişiyle birlikte kapıdaki nöbetçilerin sayısı üç katına çıkarılmıştı. Drossel bir nöbette görev alan bu kadar çok sayıda askeri daha önce hiç görmemişti. Nöbetçiler kapı ile şehir surlarının etrafını kordon altına alarak askerlerin ve malzeme arabalarının geçebilmesi için sokakları sivillerden temizlemişlerdi. Drossel hedefine ulaşmak için sivillerin oluşturduğu bir kalabalığın içinden bin bir güçlükle geçmesi gerekmesinden korkmuştu. Artık tek yapması gereken panik olmuş bir asker kalabalığının içinden geçmekti. Başzabit'in tüm uğraşlarına rağmen yarısı namussuz, diğer yarısı ise namussuz olamayacak kadar beceriksiz olan Dunkar ordusunda disiplin namına pek bir şey yoktu. "Bunun işe yarayacağından emin misin?" diye Paşa'ya sordu Drossel. 1 Şahmerdan: Kale kapılarını kırmakta kullanılan, bazen ucunda koçbaşı şeklinde büyük bir tokmak bulunan dev bir kütük, (çn) 203 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAM Grup ortak ve dile getirilmemiş bir kararla Dunkar' zaman önce ölmüş krallarından birinin heykelinin o^ ^n durmuştu. Paşa, suratındaki tüm izlerin bütünleşmesin ^'^e olan çatık kaşlı bir ifadeyle kapıyı süzmekteydi. Seİ3ep "Alışılmışın dışmda ışık var," diye belirtti Paşa. "Sorun olur mu?" "Olabilir." Drossel etrafındaki Boşluk büyücülerine şöyle bir baktı» hepsinin hemfikir bir halde kafa salladığını gördü. Ardından h kırdıkla iç geçirerek tekrar kapıya doğru döndü. Normal bir Sec \~ kapının iki yarandaki her bir nöbetçi kulübesinde ikişer mes / yanar, birer fener vasıtasıyla da kulübelerin içi aydınlatılırdı B

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gece ise bulutsuz bir gökyüzü ile dolunayın yanısıra surlara yirmi meşale takılmış, ayrıca kapının yanma içleri kömür dolu birkaç demir mangal getirilmişti. Işık karmakarışık bir sahneyi aydınlatmaktaydı. Nöbetten dönen askerler durup nöbetlerine başlayanlarla konuşuyorlardı. Görevi olmayan ve aslında kışlada beklemeleri gereken askerler ise ön kapının önünde dolanıyorlar veya düşmana bir göz atabilmek için surlara çıkan merdivenleri tırmanıyorlardı. Subayların bağınp çağırmalarına aldırış eden yoktu. "Işıkla ilgili yapabileceğim en ufak bir şey bile—" diye başlayan Drossel hiç kimsenin kendisine aldırış etmediğini fark etti. Paşa diğer büyücülerle konuşmaktaydı. Görünüşe bakılırsa bir tür plân hazırlıyorlardı, zira ara sıra içlerinden biri tasvip edercesine bazı sözler mırüdamyordu. Şehir çanları çalmaya başlayarak saatin kaç olduğunu duyurdu. Drossel dirseğiyle Paşa'yı dürttü. "Geceyarısı. Vakit geldi." Paşa'nın izlerle kaplı yüzündeki ayrık gözlerinde karardık ve sakin bir bakış mevcuttu. "Aramızda anlaştık. Plânı sana anlattığım şekilde yürüteceğiz. Ne yapacağını biliyor musun. Yüzbaşı?" "Evet, lanet plândaki yerimi çok iyi biliyorum," diye patladı Drossel. Hem savaş meydanında hem de dışında yeteri kadar adam öldürmüş tecrübeli bir asker olan Drossel bu kadar tedirgin olmayı beklememişti. "Öyleyse hemen başlamanı öneririm," dedi Paşa ve gülümser gibi gözüktü; izler sebebiyle suratının aldığı ifadenin anlaşılması 204 Kayıp Taşın Muhafızları #C«» • dakika. Kapının öteki tarafında kimse yoksa bu plân yaramaz" olacaklar, Yüzbaşı, korkmana gerek yok." «Taanlar oro^ ^^ bana plânm taanlara bağlı olduğunu «Taanlar nu-^ edüirlerse? o zaman ne yaparız?" Drossel hesöylemedı! Y* du Emir yermeye alışkın olması sebebiyle böyle yecandan t« yynamaktan hoşlanmıyordu. "Ya onları gören çıkarS«rftrülmeyecekler/" diyen Paşa, keyifli bir sesle konuşacak kavittı "Tıpkı bizim gibi taanlar da Boşluk büyüsü yapabılıdarJr Yüzbaşı." Adamın ağzı çarpıldı. "Hatta duyduğum kaday0, auizden daha iyi yapıyorlarmış." "y Drossel bu sözlere azıcık olsun inanmamıştı. Taanlardan bahdildigini duymuştu ve söylenenlere bakılırsa hayvana yakın yataklardı Lessereti'nin kendisini böyle bir plâna razı edişinden üzüntü duyuyordu. O ana dek taanların büyük bir rol oynayacaklarına dair hiçbir şey söylenmemişti. Ne kadar yüksek olursa olsun hiçbir ücret buna değmezdi. "O hayvanlar ne zaman harekete geçeceklerini nasıl bilecekler? Peki biz onların kapmın dışında olup olmadıklarını nasıl bileceğiz?" Drossel kafasını sağa sola salladı. "Bundan hiç hoşlanmadım. Şansa bırakılan çok fazla şey var." "Yerinde olsam vazgeçmeden önce tekrar düşünürdüm, Yüzbaşı," dedi Paşa. Sesi artık hiç de keyifli çıkmıyordu. "Vazgeçmek istediğimi söylemedim," diye homurdandı Drossel. "Sadece işlerin kötü gidebileceğini söylüyordum, hepsi bu. Endişelenme, üzerime düşeni yapacağım." Lessereti'ye bıyık altından küfürler savuran Drossel sırtını Boşluk büyücülerine döndü ve kapıya doğru ilerlemeye başladı. Kat etmesi gereken mesafe fazla değildi. Fakat bu mesafe Drossel'e o

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


anda kilometrelerce gibi geliyordu. Paşa ona arkasına dönmemesini, Boşluk büyücülerinin ne yaptıklarını görmeye çalışmamasını kesin bir dille emretmişti. Paşa böyle bir davranışın dikkat çekebileceği konusunda onu uyarmıştı. Drossel bunun doğru olduğunu bilmesine karşın kendini tutamadı. Büyücülere güvenmiyordu. Arkasına şöyle bir göz attı. Drossel ay ışığını yansıtan ve en zifirisi haricinde her türlü ka205 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN ranlıkta rahatça görülen beyaz tunikler giymiş on iki " yerinde yeller estiğini görünce epeyce şaşırdı. Adamları h 1# yer olan heykelin gölgesi şimdi bomboştu. Diliyle kurum & daklarım nemlendirdi. Plânı bilse de böyle yalnız kaldığın, L? Ö !~ mek oldukça korkutucuydu. Bir kez daha dönerek gölgeleri SS.et~ dikkatlice baktı ve bu sayede onları nihayet seçebildi. Görüntü çok korkunçtu ve Drossel o an için Paşa'nın em uyup hiç bakmamış olmayı diledi. Büyücülerin etleri kaynaya iv kazana düşmüşçesine buruşuyordu. Adamlar maddi varlıkla Boşluk'a veriyorlardı ve görünüşe bakılırsa büyü, mezbahaları/ hayvan yağının eritilerek donyağı haline getirildiği gibi büyücül rin bedenlerini eriterek Boşluk'a karıştırıyordu. Büyücülerden ee riye kalan tek şey gri, titrek ve soyut olmasına rağmen bir insan gibi düşünüp hareket edebilen gölgeleriydi. Büyücülerden on biri çoktan değişim geçirmişti. Paşa sonırıcuydu. Grubun lideri olarak diğerlerinin yaptıkları büyünün i> P yaradığından emin olmak için beklemesi gerekmişti. İcap ederse onlara yardımda bulunacak veya sıkça gerçekleştiği gibi büyülerin birinde terslik çıkarsa sorunun çabucak üstesinden gelecekti. Öyle bir olaym gerçekleşmesi halinde ortadan kaldırılması gereken bi ceset olacaktı, zira Boşluk kendisini yanlış kullananlara karşı merhamet göstermezdi. > Drossel kafasını hemen öne çevirdi. Paşa'nın yaralı yüzünün korkunç bir gölgeye dönüşmesi adeta gözbebeklerinin arkasına kazınmıştı. Drossel fazla kâbus görmezdi, fakat ölü Başzabit'in kendisine bakan suçlayıcı gözlerine az önceki sahne de eklenince gelecek birkaç gece boyunca kafayı çekip öyle uyuması gerekeceğini tahmin ediyordu. Bedenine yayılan ürpertiyi titreyerek üzerinden attı ve yapması gereken işe yoğunlaştı. Kapıya doğru yürümeyi sürdürürken önüne çıkanları itekleyerek ve küfrederek yolundan çekiyordu. Birisi orada ne yaptığmı öğrenmek için adını seslendi. Drossel duyduğunu belirtmek için el salladı ve boş lâflarla geciktirilmemesi gereken acil bir iş üzerinde olduğunu ima edercesine adımlarını hızlandırdı. Boşluk büyücülerini şans eseri tespit edip edemeyeceğini anlamak için çabucak etrafına bakındı. Drossel adamlardan birinin gölgesini karşısındaki duvar boyunca kayarken görür gibi oldu, 20£> Kayıp Taşın Muhafızları dolanan o kadar çok kimse vardı ki bir türlü emin fakat ortagahatlayarak iç geçirdi. Varlıklarını bildiği halde onları 0İair»aCİ!' öremiyorsa başkalarının fark etmesi çok zordu. I^ndibl ° vaidaşan Drossel elini üniformasının bir parçası olan ^a ızı kemere attı ve aynı üniformanın bir parçası olmayan jeniS ki v.ti. Görülmemesi için silâhı kesici kısmından tuttu ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir hanÇ^ömleğinin bol kolundan içeri soktu. kab%n nda üzülerek gördü ki subaylardan biri kapı civarında az ı düzen sağlamıştı. Bölge, işi olmayanlardan arındırılıyordu. °da bulunmak için bir sebebi olmadıkça aynı şey Drossel'in de basma gerekti. Huzursuz ve sıkıntılı görünen kapı muhafızının yanına kadar giden Drossel bir selâm çaktı. "Ne istiyorsun?" diye sordu muhafız. "Başzabit Onaset'i arıyorum. Ona verilecek acil bir haberim var." "Burada yok," dedi muhafız kısaca. "Onu burada bulabileceğim söylendi," dedi Drossel, ahmakça görünen bir inatçılıkla. "Yaveri onun kesinlikle burada olduğunu söyledi." "Kafanda gözlerin varsa burada olmadığı sen de görebilirsin," karşılığını verdi muhafız. "Öyleyse onu beklerim," dedi Drossel ve demir sürgüyü yerine oturtmakta kullanılan dev çekiçlerden birinin yanında dikildi. Dimdik durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuş ve bakışlarını dosdoğru ileri çevirmişti. "İstersen Boşluk'un dibine kadar bekle, bana ne," diye homurdandı muhafız. Adamın korkmakta olduğu belliydi. Ötesindeki ürkünç düşmanı görebilecekmiş gibi surlara bakıp duruyordu. Birisi kapı muhafızına seslenince adam bu sefer hangi krizin patlak verdiğini öğrenmek üzere o yöne doğru döndü. Drossel muhafızın kendisini unuttuğundan emin olana dek bekledi. Orada öylece dikilirken üç gölgenin taş döşeli sokakta ilerlediğini ve demir kapıya yaklaştığını gördü. Surlara, duvarların üzerinde devriye gezen askerlere bir göz attı. Herhalde bir şey görmüş veya duymuş olmalıydılar. Sonra bunun doğru olmadığını anladı. Normal seyirlerinde gidip geliyor, ya da düşmana bakıp alçak sesle kendi aralarında konuşuyorlardı. 207 MARGARET

W E İ S

ve

TRACY

HİCKIVİAN

askeri bırak in" ranlıkta rahatça görülen beyaz tunikler giymiş on iki yerinde yeller estiğini görünce epeyce şaşırdı. Adamları yer olan heykelin gölgesi şimdi bomboştu. Diliyle kurumu" l daklarını nemlendirdi. Plânı bilse de böyle yalnız kaldığım h' mek oldukça korkutucuydu. Bir kez daha dönerek gölgelerin -Ü? dikkatlice baktı ve bu sayede onları nihayet seçebildi. Görüntü çok korkunçtu ve Drossel o an için Paşa'nın em I uyup hiç bakmamış olmayı diledi. Büyücülerin etleri kaynayan, w kazana düşmüşçesine buruşuyordu. Adamlar maddi varlıklar Boşluk'a veriyorlardı ve görünüşe bakılırsa büyü, mezbahalard hayvan yağının eritilerek donyağı haline getirildiği gibi büyücüle rin bedenlerini eriterek Boşluk'a karıştırıyordu. Büyücülerden geriye kalan tek şey gri, titrek ve soyut olmasına rağmen bir insan gibi düşünüp hareket edebilen gölgeleriydi. Büyücülerden on biri çoktan değişim geçirmişti. Paşa sonuncuydu. Grubun lideri olarak diğerlerinin yaptıkları büyünün işe yaradığından emin olmak için beklemesi gerekmişti. İcap ederse onlara yardımda bulunacak veya sıkça gerçekleştiği gibi büyülerin birinde terslik çıkarsa sorunun çabucak üstesinden»gelecekti. Öyle bir olayın gerçekleşmesi halinde ortadan kaldırılması gereken bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ceset olacaktı, zira Boşluk kendisini yanlış kullananlara karşı merhamet göstermezdi. Drossel kafasını hemen öne çevirdi. Paşa'nın yaralı yüzünün korkunç bir gölgeye dönüşmesi adeta gözbebeklerinin arkasına kazınmıştı. Drossel fazla kâbus görmezdi, fakat ölü Başzabit'in kendisine bakan suçlayıcı gözlerine az önceki sahne de eklenince gelecek birkaç gece boyunca kafayı çekip öyle uyuması gerekeceğini tahmin ediyordu. Bedenine yayılan ürpertiyi titreyerek üzerinden attı ve yapması gereken işe yoğunlaştı. Kapıya doğru yürümeyi sürdürürken önüne çıkanları itekleyerek ve küfrederek yolundan çekiyordu. Birisi orada ne yaptığmı öğrenmek için adını seslendi. Drossel duyduğunu belirtmek için el salladı ve boş lâflarla geciktirilmemesi gereken acil bir iş üzerinde olduğunu ima edercesine adımlarını hızlandırdı. Boşluk büyücülerini şans eseri tespit edip edemeyeceğini anlamak için çabucak etrafına bakındı. Drossel adamlardan birinin gölgesini karşısındaki duvar boyunca kayarken görür gibi oldu, 206 Kayıp Taşın Muhafızları ı kta dolanan o kadar çok kimse vardı ki bir türlü emin fakat <,r aRahatlayarak iç geçirdi. Varlıklarını bildiği halde onları olama1-', „oremiyorsa başkalarınm fark etmesi çok zordu. jcendi v yaklaşan Drossel elini üniformasının bir parçası olan ^3 rrruzı kemere attı ve aynı üniformanın bir parçası olmayan geniş cer çekti. Görülmemesi için silâhı kesici kısmından tuttu ve bir ha ı gömleğinin bol kolundan içeri soktu. İcabzay ^^ uzulerek gördü ki subaylardan biri kapı civarında az düzen sağlamıştı. Bölge, işi olmayanlardan arındırılıyordu. , bulunmak için bir sebebi olmadıkça aynı şey Drossel'in de Orada başına gelecekti. Huzursuz ve sıkıntılı görünen kapı muhafızının yanına kadar giden Drossel bir selâm çaktı. "jsje istiyorsun?" diye sordu muhafız. "fjaşzabit Onaset'i arıyorum. Ona verilecek acil bir haberim var." "Burada yok," dedi muhafız kısaca. "Onu burada bulabileceğim söylendi," dedi Drossel, ahmakça görünen bir inatçılıkla. "Yaveri onun kesinlikle burada olduğunu söyledi." "Kafanda gözlerin varsa burada olmadığı sen de görebilirsin," karşılığını verdi muhafız. "Öyleyse onu beklerim," dedi Drossel ve demir sürgüyü yerine oturtmakta kullanılan dev çekiçlerden birinin yanında dikildi. Dimdik durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuş ve bakışlarını dosdoğru ileri çevirmişti. "İstersen Boşluk'un dibine kadar bekle, bana ne," diye homurdandı muhafız. Adamın korkmakta olduğu belliydi. Ötesindeki ürkünç düşmanı görebilecekmiş gibi surlara bakıp duruyordu. Birisi kapı muhafızına seslenince adam bu sefer hangi krizin patlak verdiğini öğrenmek üzere o yöne doğru döndü. Drossel muhafızın kendisini unuttuğundan emin olana dek bekledi. Orada öylece dikilirken üç gölgenin taş döşeli sokakta ilerlediğini ve demir kapıya yaklaştığını gördü. Surlara, duvarların üzerinde devriye gezen askerlere bir göz attı. Herhalde bir şey görmüş veya duymuş olmalıydılar. Sonra

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bunun doğru olmadığını anladı. Normal seyirlerinde gidip geliyor, ya da düşmana bakıp alçak sesle kendi aralarmda konuşuyorlardı. 207 MARGARET WEIS ve TRACY HİCKMAN Drossel'in ağzı kaldırım taşlan kadar kurumuştu. Taa yerlerini alıp almadıklarını anlamak için kapının arkasına v^111 kabarttı. ^ Drossel daha sonra kafasını çevirdi. Kapının etrafındaki bfti artık boş olduğundan kendilerine ait bir bedenleri olmayan eni ^ ler açıkça görülebiliyorlardı. Drossel kendi kendine gözlerinin n baktığını biliyor olması sayesinde büyücüleri görebildiğini di şündü. Durum gerçekten de öyle gibiydi, zira yakınlardaki bir m hafız kapının bulunduğu istikamete şöyle bir göz gezdirdikte sonra hiçbir şey dikkatini çekmemişçesine arkasını döndü. Diğer Boşluk büyücüleri de gelince gölgeli suretler altışarh iki grup halinde kapının yanlarına sıralandılar. Gölgeli eller uzanarak devasa demir sürgüye dokundular. Paşa'nın işiteceğini söylediği sinyal sesini duymayı bekleyen Drossel iyice gerginleşti. O sesle birlikte harekete geçmesi gerekiyordu. Maalesef tam o anda bölgeyi temizlemekle görevlendirilmiş askerlerden biri kapıya baktı. Drossel adamın fal taşı gibi açılan gözlerine ve aşağı sarkan çenesine bakarak onun bedensiz gölgeleri fark ettiğini anladı. Asker bağırmak için derin bir nefes aldı, fakat Drossel'in hançeri göğüs kafesine saplanınca sadece acı dolu bir inilti çıkarabildi. Hançer kullanmakta usta olan Drossel askeri tam kalbinden vurmuştu. Olduğu yere yığılan bedeni yere düşmeden yakaladı. "Başın belâda, asker," diye kükredi Drossel. "Böyle bir zamanda sarhoş olmuşsun." Drossel cesedi karanlık bir köşeye kadar çekerken üniformasmdaki kan lekesinin göze çarpmamasına özen gösterdi. Daha sonra askeri kafası göğsüne kadar sarkacak şekilde yere oturttu. "Uyuyup kendine gel, pislik!" dedi Drossel ve kanlı hançeri kemerine takıp kapının yanına geri döndü. "Halledin artık şu işi!" diye en yakınındaki gölgeye tısladı. Drossel'in kükremesi üzerine birkaç asker kafalarını o yöne doğru çevirmişti. Meselenin yalnızca sarhoş bir askerden kaynaklandığını görünce de meşgul oldukları işlere geri dönmüşlerdi. Gölgeli eller sürgünün üzerinde durdu ve Drossel yapılan bir büyünün fısıltılarını işitti. Tam sinyali duyabileceğinden emin olmadığını düşünerek endişelenirken o ses kulağına çalındı. O zamana dek boşuna endişelendiğini anlaması uzun sürmedi. Sinyalin anlaşılmaması imkânsız gibiydi—sanki birisi kırık cam parçalan20? Kayıp Taşın Muhafızları anne basmıştı. nın üzeı „ ^jyg en yakınındaki gölgeden bir fısıltı yükseldi. "Ş1 j duvara dayalı duran koca çekiçlerden birini aldı. Kort rısık bir heyecana kapılmıştı. Çekiç aslında ağırdı, ancak ^ a ağırlığı hissetmedi bile. Onu tüm gücüyle kavrayarak deDross ^nun üzerine indirdi. Boşluk büyücüleri başarısız olmuşm'r çekiç sürgüye çarpüğında müthiş bir gürültü çıkmalı ve ^fS el'in kollarıyla omuzlarına acı verici titreşimler yayılmalıydı. sel bir an için bunları düşündüyse de hemen aklından çıkardı. ndisini yenilmez hissettiren türden bir coşkuya kapılmıştı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Çekici sürgüye vurdu. Boşluk büyüsü yüzünden değişime uğarrus sürgü, demirden değil de buzdan yapılmışçasına paramparça oldu. Drossel çekici yere atıp kanatlardan birini tüm gücüyle itti. Bedeninde pompalanan adrenalinle bile on kişinin yapabileceği bu isi, yani kapıyı açmayı başaramazdı. Ama zaten tek yapması gereken kanatlardan birini azıcık aralamaktı. Köselemsi kaim bir postla kaplı uzun pençeli eller o aralıktan geçtiler. Bazı hırıltılı sesler duyuldu ve başka bir ses emir verircesine yükseldi. Kapıyı tutan eller onu o kadar hızlı açtılar ki Drossel dengesini kaybedip yüzükoyun yere kapaklandı. Dışarıda bekleyen taanlar süratle içeri dalarlarken Drossel ezilme tehlikesi geçirdi. Başka bir taan grubu da kapmın diğer kanadına asılmaktaydı. Nöbetçi kulübesinden çılgınca bağıranlar oldu, fakat taanlar tepelerine binmeden önce muhafızların bağırmaktan başka bir şey yapacak kadar zamanları olmadı. Tuhaf görünümlü kıvrık kılıçlar, mızraklar ve sopalar taşıyan taanlar kafalarım ezerek, kellelerini uçurarak, mızraklarıyla şişleyerek muhafızları acımasız bir hünerle katlettiler. Aceleyle ayağa kalkmaya çalışan Drossel, az önceki düşüşün hayatım kurtardığım anladı. Hemen kapının dışına çıktı ve duvarın gölgeleri arasında çömeldi. Korkudan tir tir titriyordu, zira görülecek olması halinde yaratıkların onu öldüreceklerinden adı gibi emindi. Onlarla iletişim kurmasınm, onların tarafmda olduğunu duyurmasının hiçbir yolu yoktu. Beyaz üniformasını yırtıp atarken kendi kendine sövüp sayıyor, bu çıkmazı daha önce niçin düşünemediğim merak ediyordu. 205 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN Gölgeli kılıklarıyla karanlığa karışacak ve rahatlıkla düşman v, rınm arkasına geçecek Boşluk büyücüleri de onun küfürlernasiplerini aldılar. Tüm bu karmaşa yüzünden o ana dek hiç V 6t1 onun farkına varmamıştı, fakat Drossel şansının uzun süre v gitmeyeceğinin bilincindeydi. Açık kapıdan Dunkar'a bir ölüm seli gibi sürekli taan akı du. Dunkar'm dışındaki bozkırlardan insanın kanını dondu ti haykırışlar yükselmekteydi. Şehre saldırmak için tüm taan ordu harekete geçmişti. Surların önünde kötü tohumlar gibi kuşatma merdivenleri be lirdi. Onları büyük bir süratle tırmanan taanlar surlara akın ederlerken diğer taanlar da kapıdan dalmayı ve surlara içeriden saldırmayı sürdürüyorlardı. Yakından bakıldığında taanlar hakikaten de korkutucuydular Bir insan gibi iki ayak üstünde yürüyorlardı. Boyları bir sekseni buluyor, hatta geçiyordu. Kol kemikleri büyük, elleri ise kocamandı. Jilet kadar keskin dişleriyle ve çıkıntılı ağızlarıyla suratları hayvanlarınkine benziyordu. Küçük gözleri epey ayrıktı. Postları sert ve köselemsi görünüyordu. Yaratıkların tümü bir sürü yara izi taşımaktaydı. Bu izler kasten yapılmışa benziyordu, zira post üzerinde karmaşık desenler oluşturuyorlardı. Yaratıklardan bazılarının üzerinde zincir zırh ya da deri zırh bulunuyor, bazıları ise her ikisinin bir karışımını giyiyordu. Fakat çoğu edep yerlerini örten peştamal

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


benzeri bir giysinin dışında çıplak sayılırdı. Korkusuzca savaşmalarına karşın pervasız değildiler ve silâhlarını ustalıkla kullanıyorlardı. Drossel surlardaki bir askerin, etrafını saran taanlara teslim olmaya çalışmasını seyretti. Asker yere diz çökerek yakarırcasına ellerini kaldırdı. Taanlar adamın ellerini kesip kafasını gövdesinden ayırdılar, sonra da cesedi surlardan aşağı attılar. Kafasız cesedin düştüğü yerle Drossel arasında bir metre bile yoktu. Drossel o anda teslimiyetin bir seçenek olmadığını anladı. Drossel tam ölmeden önce Boşluk mahlukatlarından birini de yanında götürmeyi umarak kılıcını çekmişti ki ansızın gölgelerin içinden yükselen bir ses ödünü patlattı. "İnsan askerlerden oluşan bir ordu iki yüz metre kadar ku210 Kayıp Taşın Muhafızları di ses- "Onlara ulaşabilirsen emniyette olursun. Adının zcyde'ı olduğunu ve seni Lessereti'nin gönderdiğini söyle. İyi SanS,7p a?" aiye haykıran Drossel hiçbir cevap alamadı. . göıge ay ışığıyla aydınlanan toprakta süzülerek kuzeye »ru ilerliyordu^° Drossel hiç zaman kaybetmedi. Taanların dalgalar halinde saldıklarını ve dalgalardan biri kapıya ulaşınca diğer dalga harekte geçene dek saldırıda bir yavaşlama olduğunu fark etmişti. Bu avaşlamadan faydalanan Drossel tabanları yağladı. Ağırlık yapmasın diye kılıcını fırlatıp attı ve biraz uğraştıktan sonra gümüş arjentlerle dolu keseyi de çıkarmayı başardı. Ölüler para harcayamaz, derdi bir atasözü. 211 Dunkarga ordusunda yaklaşık sekiz yüz Trevinici askeri göre alıyordu, ancak kentte o kadarı nadiren aynı anda bulunurdu. Ba zıları devriyeye gönderilir, bazılan ise köylerine gidip gelirlerdi Prens Dagnarus'un habercisi teslim olmalarını talep etmek için kente girdiğinde Dunkar şehrinde beş yüz kadar Trevinici bulun_ maktaydı. Yalın bir halk olan Treviniciler kaçışları için yalın bir plân geliştirmişlerdi. Sayıları onu aşmayan küçük gruplara ayrılarak doğu surlarında belirlenen üç kaçış noktasına gideceklerdi. Liderlerinin onları böyle ufak gruplara ayırmalarının sebebi kaçışı hızlandırmak olduğu kadar yakalanma şansım da en aza indirgemekti. Gruplardan biri yakalansa bile diğerlerinin kaçması muhtemeldi. Aynı kabileye mensup olanlar farklı gruplara dağıldılar, böylece içlerinden birinin tutuklanması halinde diğerlerinin kaçmak ve kabileye haber ulaştırmak için hâlâ fırsatı olacaktı. Trevinici kabileleri birbirlerinden habersiz yaşarlardı. Trevinici tarihinin ilk dönemlerinde kabileler birbirleriyle savaşırlardı, çünkü Treviniciler savaşçı olarak doğarlar ve kendilerini savaşta sınama ihtiyaçları kanlarında vardır. Bu sürekli savaş hali bir süre sonra çok kötü sonuçlar doğurmaya başladı. Treviniciler birbirleriyle çekişmekten vazgeçmezlerse yok olacaklarım kısa zamanda anladılar. Farklı kabilelerin yaşlıları Vilda Harn'da toplanarak kabilelerin birbirleriyle barış, dünyamn geri kalaruyla ise savaş halinde olmasına karar verdiler. O sıralar Vinnengael imparatorluğu yükselme döneminde olduğundan ve sınırlarım genişletmeye çalıştığından Treviniciler düşman sıkıntısı çekmiyorlardı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kabileler ayrık gruplar halinde yaşarlar ve nadiren birbirleriyle temasa geçerlerdi. Ancak bazen bir kabile ötekilere haber gönderme ihtiyacı hissedebilirdi-meselâ topraklarma ortak bir düşmanın saldırması halinde. İşte bu yüzden savaşın başladığı o gün Trevinici savaşçıları bu yeni ve korkunç düşmanm haberini tüm kabilelere ulaştırmak için kanlan üzerine and içmişlerdi. 212 Kayıp Taşın Muhafızları Kuzgun kendi uyarısını kabilesine başkasının aracılığıyla ulaşvı düşünmüşse de bundan vazgeçmişti. Başka bir kimsenin ttffT1 ljU onlara anlatabileceğinden emin değildi. Korkusuna bir düf ı^yamıyor, tehlikeden kesinlikle emin olamıyordu. Bunu kaisi^ |^n anlayacağı şekilde nasıl ifade edebilirdi ki? Tüm kabilegidecek olan genel uyarı onun köyü için yeterli olmazdı. Onun hilesine çöreklenen tehlike daha farklıydı. Lânetli zırh, ölen şöive ve yeğeni Jessan'la ilgiliydi. Bunları halkına sadece Kuzgun V atabilirdi. Ne olursa olsun kaçması gerekiyordu, bunun ötesi yoktuTreviniciler kamptan tam Yüzbaşı Drossel ile Boşluk büyücü, rjnin kapıya doğru yola çıktıkları anda ayrıldılar. Tıpkı Drossel gjhi Treviniciler de tıka basa dolu sokaklarla karşılaştılar, fakat nrossel'in aksine Treviniciler kalabalığın arasında ilerlemekte zorlanmadılar. Tüyler ürpertici savaş yadigârlarıyla ve silâhlarıyla süslü uzun boylu, güçlü kuvvetli savaşçıları gören Dunkargahlar hemen kenara çekiliyorlardı. Hatta Treviniciler'in surlarda nöbet tutmaya gittiklerini sanan halkın arasından onlara tezahürat yapanlar bile oldu. Treviniciler buluşma noktalarına tam zamanında vardılar. Kuzgun'un grubunun seçtiği yerde bulunan varlıklı bir tüccarın evinin üst katlarıyla surlar arasında sadece bir iki metrelik bir açıklık vardı. Treviniciler gerekirse tüccarı etkisiz hale getirmeye hazırdılar, fakat tüccarın ve ailesinin şehirden gemilerle kaçabilen birkaç talihlinin arasında yer aldıklarını öğrendiler. Kentin bu kısmı karanlık ve büyük ölçüde boştu. Kuzgun'un gözlerinin sokaklarda yanan meşalelerin ışığından kentin bu kısmını aydınlatan ay ışığına alışması için biraz zaman gerekti. Diğer Treviniciler buluşma noktasma çoktan gelmişler, sessiz ve sabırlı bir vaziyette binaların gölgelerine sinmişlerdi. Kuzgun kafasını kaldırıp yukarı baktığında surlarda gidip gelen birkaç asker gtodü. "Orada kaç kişi var?" diye savaşçılardan birine sordu Kuzgun. "On altı kadar. Dediğin gibi bazıları kaçmış. Göreve çıktıkları anda nöbet yerlerini terk etmişler." "Evde kimse var mı?" "Hayır, boş. Tilki Dişi ikinci kattaki bir pencereden içeri girdi. Akşam yemeği hâlâ masanın üzerinde duruyormuş ve etrafa giysiler saçılmış. Evde her kim yaşıyorsa aceleyle ayrılmış. Tilki Dişi 213 MARGARET W E I S ve TRACY HİCKMA şu anda içeride." Kuzgun surları dikkatlice inceledi. Geride kalan birkar tedirgin ve korkmuş bir haldeydi. Bir şeyler görmeye çalış ü rekli batı yönüne bakıyorlardı. Alışılmadık en ufak bir ses h-ı yacak olsalar canavarların saldırıya geçtiğini sanıp alarm lerdi. "Ana gruptan önce sekiz savaşçının yukarı çıkıp o muhaf

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)

Sü~


rın seslerini kesmeleri gerekiyor," dedi Kuzgun. Sekiz savaşçı ayağa kalktı ve gölgelerde kalarak sokağın k sına geçti. Evin ön kapısı onların gelişiyle birlikte açılınca içeri H lıp gözden kayboldular. Treviniciler'in geri kalanı gölgelerde bek lemeyi sürdürdü. Kuz gun eve doğru ilerlerken savaşçıların siluetlerinin çatıda belirmesini izledi. Adamlar tam evden surlara atlamaya hazırlanıyorlardı ki kentin batı kısmından bir ses yükseldi. Bu ses o kadar garip ve korkunçtu ki en tecrübeli savaşçıların bile duraklayıp o tarafa bakmalarına sebep oldu. Kuzgun daha önce hiç öyle bir ses duymamıştı ve tekrar duymayı da istemiyordu. Ses aslında binlerce gırtlaktan aynı anda yükselen tiz, yankılı ve tüyler ürpertici bir ulumaydı. Ulumaların kaynağı taanlarm gırtlaklarıydı. Batı kapısını hainlik sayesinde ele geçiren taanlar savaş naraları atıyorlardı. Kuzgun bu saldırıya içten içe teşekkür etti, çünkü ilk haykırışlarla birlikte yerlerinde kalan muhafızlar da nöbet yerlerinden ayrıldılar. Bazıları ulumaların kaynağına doğru giderken diğerleri tabana kuvvet kaçmaktaydı. Treviniciler artık istedikleri kadar gürültü yapabilirlerdi; nasılsa onlara aldırış eden olmayacaktı. Surları bir kez aştıktan sonra kapının civarındaki kargaşadan istifade edip geceye karışabilirlerdi. Artık saklanmaya gerek duymayan Treviniciler surlara doğru koşmaya başladılar. Merdivenleri hızla tırmanarak duvarın tepesine çıktılar. Surlara ilk varan savaşçılar çoktan mazgallara ipler bağlamaya başlamışlardı bile. Kuzgun çözülmeyeceklerinden emin olmak için düğümlere şöyle bir asıldı, daha sonra düşmandan bir iz arayarak ay ışığıyla aydınlanan bozkırlara göz gezdirdi. Uzaklarda bir hareketlilik görebiliyordu, fakat mesafe çok fazla olduğundan o hareketliliğin kaynağını seçmek imkânsızdı. Bu düşman askerlerinin oluşturdukları bir grupsa bile, kalabalık sayılmazlardı. 214

Kayıp Taşın Muhafızları niciler ayaklarınUan da güç alarak iplerden süratle indiTrev .jk inenler geri Kaıanıarı korumak için hemen silâhlarını ler- »er Muhafızların ani bir karar değişikliğiyle geri dönmeye('elCtl ' den emin olmak jçin surıarda kalan son kişi Kuzgun'du. ce i çatıları görüş s,,basını kısıtladığından ana kapıda neler B'n%unu göremiyordu. Huna karşın çok keskin bir işitme duyusahipti ve hayvansı ı1ıumaıara karışan çığlıklara ve bağrışlara karak çatışmanın tüm Şiddetiyle sürdüğünü tahmin ediyordu. Son adam da inince Kuzgun diğerlerinin peşinden gitti. Treviciler düşmana kente gı^ voıu bırakmamak için ipleri ateşe verdiler. Kuzgun grubunu \^v araya toplayarak doğuya, çatışmanın uzağında kalan toprakla^ doğru ilerledi. Bir süre sonra kuzeydeki Trevinici topraklarına yöt|eleceklerdi. Kuzgun başa geçer^ gerekirse saatler boyunca sürdürebileceği hafif tempolu bir koŞuya kalktı. Bozkırın karşı tarafına baktığında tek görebildiği ay jŞlğında salınan otlardı. Daha önce surlardan gördüğü hareketlilik ten arhk eser yoktu. Zaten Kuzgun düşmanın çatışma seslerini,, geidiği doğrultuda ilerleyeceğine inanmaktaydı, ters istikamet,, degü Kuzgun arkasmdakilerin homurdandıklarını ısıttı. Trev)nidler mig gibi bir savaşl kaçırdıklarına üzülüyorlardı. Fakat hıçbirinin gidip de çatlşmaya dalmak gibi bir niyeti yoktu. Düşüncele, kabilelerine, evlerine odaklanmıştı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Surların arasından kurtulup rüZgârı yanağında hissedebildiği, adaçayı ile sarımsağın tokusunu alabildiği tüm zamanlarda olduğu gibi Kuzgun'un m,,rali yüksekti. Derin bir nefes aldığında bu gece rüzgâra başka bir lcokunun karışmış olduğunu fark etti-çürüyen eti andıran, ağır },r koku Koku bir gidip bir geiiyordu, zira güneyden esen rüzgâr Kuzgun'un sırtına vurmaktaydı. Bir adım daha atmıştı ki ayak bü^ bir el tarafından yakalandı. El ona dengesini kaybettirip düşm,sine gebep oldu Kuzgun uzun otlan,, arasına yüzükoyun kapaklanmıştı. Düşüş o kadar beklenmedik b,r anda gerçekleşmişti ki herhangi bir tepki verecek kadar vakti olrf!amıştl Düsüş sonucu ciğerlerindeki hava boşaldı ve epey bir afallldl Kuzgun etraftan yükselen sesler duyuyordu-Trevinici savaşrJİarmm haykırışiarı ve daha önce de kulağına çalman o garip uiJmalar Aradaki tek fark ulumaların artık uzaktan değil yanıbaşLJnndan geliyor olmasıydı. Kuzgun adamlarını dosdoğru bir pusurllln ortasına düşürmüş olduğunu anladı. 215 MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN Kuzgun'un tam arkasından hırıltıyla karışık bir ses geld' v gun ayağa kalkmaya çalışırken onu arkadan yakalayan eller ~ ğma sarıldılar. 'aTaan'ın elleri güçlü, parmakları kuvvetliydi. Gözlerinin ö de ölüm anlamına gelen mor ve sarı noktacıklar uçuşmaya b 1 ymca Kuzgun güç toplamak için Treviniciler'in tanrı korkusu d dikleri şeyden faydalandı. Saldırganın ellerini tutarak öne eğildyaratığı başının üzerinden ileri fırlattı. Bu hareket sonucu taanın onu tutan elleri çözüldü. Artık yerfi yatıp yıldızları sayan Kuzgun değil taandı. Kuzgun hızla nefes alıp vererek kılıcını arandı. Taan büyük bir süratle ayağa kalktı ve Kuzgun kendisine saldıran yaratığı ilk defa net olarak görebildi. Taanın hayvansı yüzünde çıkıntılı bir ağız, o ağzın içinde de sıra sıra keskin dişler yer alıyordu. Şeytani gözlerinin içinde bir zekâ parıltısı mevcuttu. Kuz gun kılıcını önünde tutarak savunma pozisyonu aldı, zira hâlâ nefes nefeseydi. Etrafına attığı hızlı ve kederli bir bakış sonucunda çevrelerinin yüzlerce taan tarafından sarılmış olduğunu gördü. Bu sahneyi daha fazla izleyemedi, çünkü gözlerini saldırganından ayırmaya korkuyordu. Taan kılıcını kaldırdıysa da hemen saldırmadı. Onun yerine parmağıyla Kuzgun'u işaret edip kaba lisanında bir şeyler bağırdı. Kuzgun arkasındaki otların ayaklarca ezildiğini duydu. Bu yeni düşmanla yüzleşmek için o tarafa doğru dönerken gözünün ucuyla diğer rakibinin kendisine bir şey fırlattığını gördü. Kalın, ağır ipten örülmüş bir ağ Kuzgun'un kafasıyla gövdesini örtüp kılıcını düşürmesine sebep olmuştu. Kuzgun kendini kurtarmak için mücadele verdi, ancak hemen harekete geçen taanlar ağı ona öyle sıkı doladılar ki Kuzgun kollarını daha fazla kıpırdatamadı. Kuzgun böyle boş yere çırpınmayı sürdürürken taanlardan biri onu ayaklarından yakalayarak havaya kaldırdı. Ağın aşağı ucunu tutan taan, Kuzgun'u mezbahaya götürülen bir inek gibi yerde sürüklemeye başladı. Kuzgun kendini kurtarmak için uğraşıp durdu, fakat bu çabaları taam kızdırmaktan başka bir işe yaramadı. Taan adımlarına ara verip Kuzgun'u kafasından tekmeledi. Kuzgun darbe sonucu sersemledi. Bilincini kaybetmeden önce

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


son hissettiği şey altındaki zeminin hareket edişiydi. 216 Bilinci gidip gelen Kuzgun yalnızca acı ve boynunun etrannda bir ağırlık hissediyordu. Harıl harıl yanan bir ateşin parlak turuncu !»! gözlerini acıtıyor, heyecanla konuşan seslerden zerre k,l(jar ^,ir y arılamıyordu. Ne zaman kendine gelse bilincine tutuhup D1_ takmamaya çalışıyordu, fakat acı çok fazlaydı. O yüzden ]<enc}ini salıveriyor ve yeniden karanlığın içine dalıyordu. Günışığıyla beraber bilinci geri geldi. Olan bitenleri ^j ^ötu hatırlıyordu. Uzun bir süre boyunca gözlerini kapalı tutar^ ^py-. tısız yattı ve durum değerlendirmesi yaptı. Öncelikle sağlı^mı ^Üşündü. Başı ağrısa bile midesi bulanmıyordu ve gözleri:,, azıc^ aralandığmda görüşünde bir bulanıklık yoktu. Anlaşüar, yediği tekme, kalıcı bir hasara yol açmamışta. Vücudu yara bere içindeydi. Yerde acımasızca sürüklendiği için cildi bazı yerlerde yi|;,ranmiş veya tamamen soyulmuştu. En ufak bir hareket bile acıyla yUZünü ekşitmesine sebep oluyordu. Boynundaki ağırlığın demir bir tasma olduğunu anladj Gözlerini biraz daha araladığında tasmadan sarkan demir bir zjncirjn yere saplanmış bir kazığa bağlı olduğunu fark etti. Acıdaf( işeyerek elini uzattı ve zinciri hızla çekti. Kalın ve sağlam zinqr yerinden oynamıyordu. Kuzgun bitkin bir halde arkasına yaslanarak gözlerin, kapadı. Büyük bir umutsuzluğa kapılmıştı. Artık bir tutsakta. Geççn geceki olaylar bölük pörçüktü, fakat bir şeyi iyi anımsıyordu ve 0 ^a adamlarının ölüm çığlıklarıydı. Niçin onlarla beraber 01^^^? Esir alınmak bir Trevinici'nin başına gelebilecek en kötü şeydi. Treviniciler'e göre savaşta tutsak düşmek yeteri kadar iyj ya <ja cesurca savaşılamadığı anlamına gelir. Kuzgun'un ve ailenin şerefine leke sürülecekti. Buna ilâveten kabilesine karşı olan görevini de başaramamıştı. Ölseydi bu başarısızlığı affedilebilir^ ancak hâlâ yaşıyordu. Herhangi bir bahane söz konusu olamazdı Kuzgun'un tek ümidi gruptan birinin sağ kalıp Trevlmci hal217MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAM kına tehlikede olduklarını bildirmesiydi. Savaştan sağ c i, bulunması halinde kendisinin bir geyik leşi gibi yerlerde sü •

r'n

diğinin görülmemiş olmasını diliyordu. Onun öldüğünü r n" meleri daha makbuldü. Kabilesinin esir edildiğini değil d et~ rüldüğünü düşünmesini yeğlerdi. Ölüme gelince, onunla bir an önce buluşmayı istiyordu kendi hayatını umursamamaktaydı. Kendini öldüremezdi. Tan ı rın verdikleri canı kendi elleriyle almak tanrılara karşı yapılah-,c cek en büyük hakaretti ve tanrılar böyle bir suç üzerine o kişiye * çevirirlerdi. Kuzgun ölüme çabucak kavuşmak istese bile bu savaşarak yapacaktı ve tanrıların da yardımıyla bu yaratıklard birkaçını yanında götürecekti. Kuzgun'un kaçmak gibi bir düşüncesi yoktu. Kendinden ve tanrılardan başka hiç kimse haberdar olmayacaksa da şerefine sürülen lekenin intikamını almalıydı. Bunu yapmak için kendisini yenen düşmanı alt etmeliydi. Acı içinde ve her tarafı tutulmuş bir halde oturdu. Ağır demir tasma cildini sıyırıyor ve omuz kaslarına batıyordu. Gece vakti ne kadar çok acı çekeceğini düşününce yüzünü buruşturdu. Ne olursa olsun en ufak bir ses bile çıkarmadan o acıya katlanacaktı. Başına

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gelenler bir ceza gibiydi. Daha azını hak etmiyordu. Kuzgun'un sürüklenerek getirildiği kamptaki taanlar büyük bir heyecan içindeydiler. Çadırlardan oluşan bir çember dış sınırı teşkil ediyor, çadırların ortasında da büyük bir boş alan bulunuyordu. Merkezde çok daha küçük bir çadır halkası mevcuttu. Yanan ateşlerin üzerinde kızaran etlerden gelen koku Kuzgun'un ağzını sulandırıyordu. En son ne zaman iyi bir yemek yediğini hatırlamıyordu. Taanlardan çoğu zırh giydiğinden ve silâh taşıdığından dolayı birer savaşçı gibi görünmekteydiler. Kuzgun çemberin içinde hiç zırh giymeyen taanları da görebiliyordu. Yemek ateşleriyle ilgilenen bu taanlar çocuk olmalıydılar, çünkü ortalıkta dolanan yaratıkların daha genç ve kısa boylu bir kopyaları gibi görünüyorlardı. Tek tutsak Kuzgun değildi. Başka insanlar—hem erkek hem kadın—yere bir çember oluşturacak şekilde saplanmış mızraklardan ibaret eğreti bir ağılın içinde esir tutuluyorlardı. Mahkumlar Dunkargalı'ydılar ve görünüşlerinden anlaşıldığı kadarıyla daha yeni yakalanmışlardı. Canavarların çadırlarının içinden korkunç 21g Kayıp Taşın Muhafızları k eliyordu; herhalde diğer tutsaklara işkence edilmekpglıkla* y" s ^ aniama geldiğini gören Kuzgun bakışlarını bir Wdl ^"metre kadar uzaktaki şehir surlarına çevirdi. buçukkjlo^ karşısındaki şehirden savaşa dair hiçbir ses gelmişi.11 atma silâhları bir önceki gece bırakıldıkları yerde duruyordu^ u gıra gg^erierin kente girdikleri görülebilmekteydi. Kademir kapl ardına kadar açıktı. K Dunkar fethedilmişti. Bagnşlar duyan Kuzgun gözlerim yeniden yakın çevresine çe? A- Esirlerin birçoğunu kadınlar ve kızlar oluşturuyordu, fakat V"k c tane erkek de vardı — genelde Dunkarga ordusunun ünifor1 ını giyiyorlardı. Üzerinde yalnızca bir peştamal bulunan yaraklardan biri mızraklı hapishaneye doğru sallana sallana yürüdü. Arkasında bir insan kadınını sürüklüyordu. Kadının yüzü yara bere içindeydi; giysileri neredeyse tamamen yırtılmıştı. Her tarafı kanla kaplıydı ve canlıdan çok ölüye benziyordu. Tutsakların başında iki taan nöbet tutuyordu. Kadına bakıp onu esir alanın sırıtmasına sebep olan bazı yorumlarda bulundular. Kadını sürükleyen taan mızraklardan ikisini çıkardı ve kadını içeri attı. Sonra dehşet içindeki diğer insan kadınlarına sığırlarını süzen bir çiftçi edasıyla göz gezdirdi. Gördüğü karşısında memnun kalan taan elini uzatıp onlardan birini tuttu —on altı yaşlarındaki bir kızı. Kız korkuyla çığlık attı ve taandan uzaklaşmaya çalıştı. Bir Dunkarga askeri onu yakaladı. Adam taana kızı bırakması için yakarır gibiydi. Elinin tersiyle askerin suratına acımasız bir tokat atan taan onu yere serdi. Daha sonra çırpman kızın uzun saçlarını eline doladı ve onu zorla ayağa kaldırdı. Kuzgun kimlerin niye çığlık attığını artık anlayabiliyordu. Kadın tutsaklardan bazıları yaralı kadına yardım ederek kendi üzerlerinden çıkardıkları giysilerle onu giydirdiler ve yaralarıyla ilgilendiler. Kıpırtısız kadm kendisine yardım edildiğinin farkında değil gibiydi. Dunkarga askeri bu durum karşısında kendini kaybetti. Adam çizmesinden bir bıçak çekerek mızrak çemberine doğru atıldı. Amacı bıçağını taanın sırtına saplamaktı. Taan muhafızlar bu davranış karşısında azıcık bile rahatsız olmadılar. Hatta yine kendi aralarında yorum yapıp kıs kıs güldü-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ler. Sonra içlerinden biri hiç acele etmeden mızrağını kaldırıp Dunkargalı'ya fırlattı. Mızrak adamın iki kürek kemiğinin tam or215 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN tasına saplanmıştı. Adam çığlık atarak yüzükoyun yere düsHönceki saldırıya hedef olan taan fazla ilgi göstermeksizin etr ^ bakındı ve çadırına doğru yürümeyi sürdürdü. Kuzgun bu c H ^ iç çemberde olduğunu gördü. rin Zırh giymeyen taanlardan ikisi aceleyle cesedin bulunduğu re koştular. Muhafızlara soran gözlerle baktılar ve zırhsız taanl dan biri yemek ateşini işaret etti. O iki taan yerdeki cesedi sürükı yerek götürdü. Kuzgun bakışlarını ölü adamdan ateşin üzerind kızaran ete çevirdi ve işte o zaman yaratıkların cesede ne yapma plânladıklarını anladı. Az önce ağzını sulandıran kızarmış et koku su artık midesini bulandırıyordu. Kuzgun kendini tutamayarak öğürdü. Çıkardığı öğürtüler taanların dikkatini çekti. Taan muhafızlar onun bulunduğu tarafa baktılar —Kuzgun diğer tutsaklardan iki metre kadar uzakta, tek başına durmaktaydı. Muhafızlardan biri yüksek bir sesle böğürdü. Kamptaki bir taan savaşçısı kafasını kaldırarak bakışlarını Kuzgun'un üzerine çevirdi. Savaşçı eliyle bir işaret yaptı ve arkadaşlarından ikisine bir şeyler söyledi. Üçü birden ilerleyerek Kuzgun'un önüne kadar geldiler. Taanlar onu küçük, parlak gözleriyle süzdüler. Yaratıkları ihtiyatla seyreden Kuzgun gerildi. Kendisine ne yapmayı plânladıklarını merak ediyordu. Savaşçı konuşmaya başladı ve Kuzgun yaratığın kendisini nasıl yakaladığını anlatmakta olduğunu kısa süre içinde fark etti. Savaşçı öyküsünü sözcükler ve işaretlerle anlatıyor, hasmını sırtında kaldırıp ileri fırlatmak da dahil olmak üzere Kuzgun'un hareketlerini birebir taklit ederek gösteriyordu. Savaşçı bundan utanmış gibi görünmüyor, hatta Kuzgun'un başarısını daha da abartıyordu. Anlaşılan Kuzgun'u nasıl mağlup ettiğini anlatırken düşmanının kuvveti ve kurnazlığı o taan savaşçısını daha da yüceltmekteydi. Yaratık son olarak Kuzgun'un kafasına ağ atıldığını hareketlerle açıkladı. Yanındaki iki tâan arkadaşı ona hayranlıkla bakıp sırüna şaplak atıyorlar ve Kuzgun'a saklamadıkları bir gıptayla bakıyorlardı. Kuzgun kendisini esir eden taam öfkeyle süzdü. Taan bu bakışları bir övgü olarak kabul ediyor olacaktı ki, çekip giderken halinden son derece hoşnut gözüküyordu. Kuzgun görüş alanından çıkana dek ona uzun uzun bakıp tüm ayırt edici özelliklerini ez220 Kayıp Taşın Muhafızları ı.ct, Bövlelikle ileride onu diğerlerinden ayırt edebileçektiavaşÇısı yaklaşık bir doksan boyundaydı. Yara izleriyle Taan S xiı pütürlü bir cilde sahipti. Kuzgun ilk başta o pütürd°1U kban veya siğil olduğunu sandı, fakat yaratığa daha dikkatli lefİnÇ1 pütürlerin doğal olmadıklarını gördü. Ba>,uarı üzerlerine bakınca p vuidul|a panldıyordu. Kuzgun yaratığ,n kendi derisigÜneŞltına taş parçalan sokuşturmuş olduğunu unladı. Taan'ın nm 3ve ince telli saçları güneşte kararmış çanu,r rengindeydi. r^digi metal göğüs zırhının üzerinde Kuzgun'un tanımadığı bir Jiy bol yer alıyordu. Ön dişlerinden üçü eksikti. "savaşçı kampa geri gönderken Kuzgun onu seyretmeyi sür-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dürdü. Taan orada kendinden daha ufak bir yaraca konuştuzırh giymeyenlerden biriyle-ve Kuzgun'un bulunduğu istikameti işaret etti. Kafasını hemen aşağı yukarı sallayan ufak taan sert bir tokat beklermişçesine sakmıyordu. Daha sonra yı«rden aldığı bir kâseyi içindeki madde fokur fokur kaynayan bir kazandan doldurdu ve Kuzgun'a doğru yürüdü. Kâseyi taşıyan yaratık Kuzgun'un yanma varıhğmda önünde durup bekledi. Kuzgun önce ona hiç ilgi gösterildi. Kendisini yakalayan taam izlemekle meşguldü. Fakat savaşçı bir çadırın içine girip gözden kaybolduğunda bakışlarını yakınınd;, çömelen yaraüğa çevirdi. Ufak taan fark edilmek için bir köpek gibi sessizce ve sabırla bekliyordu. Kuzgun bu yaratıkla ilgili iki özelliği hayretler içinde fark etti. Öncelikle bu bir dişiydi. Yalnızca bir peştamal giyiyordu. Göğüsleri çıplaktı. İkincisi ise taanlarınkine benzer çıkıntı^ bir ağzı olmasına karşın cildi düzgün ve kahverengiydi. Gözleri ve ağzl/ kulakları ve vücudunun şekli insanlarınki gibiydi. Yaşı on beş' on altı civarında olabilirdi. Yanında dumanı tüten bir sıvıya dolu kaba bir kâse ve bir kova getirmişti. "Yemek?" diye sordu kız, kâseyi uzatarak. Kuzgun onun Yaşlıdilini konuştuğunu işittiğimde epey şaşırdı. Kâseye baktığında sıvının içinde et parçalarının yüzdüğünü gördü. Boğulur gibi olarak kafasını çevirdi. "Geyik eti," dedi kız, onun ne düşündüğünü anlarruşçasına. "Senin gibi kölelere güçlü yemek verilmez. Köleier zayrf yemek yerler. Güçlü yemek sadece savaşçılar içindir. Qu-tok seni yer221 MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN di," —kız Kuzgun'un alınabileceğini düşünerek süratle kon yordu — "çünkü savaşta onu yendin. Ama çok değerlisin. Sen' yecek olursa tanrımız Dagnarus çok kızar." yı~ Kız kâseyle kovayı Kuzgun'un erişebileceği bir yere bırakırk adama fazla yaklaşmamaya özen gösterdi. "Su," dedi, kovayı işaret ederek. "Bekle," dedi Kuzgun. Başı ağrıyor, dilinin şişmiş olduğunu hissediyordu. "Gitme." Kova tahtadan yapılmıştı. Kuzgun acıyla yüzünü ekşiterek kepçeye doğru uzandı. Kız orada kalıp Kuzgun'u seyretti. Kuzsun içi boşaltılmış bir su kabağı olan kepçeyi kullanarak sıvıyı burnuna götürüp kokladı, sonra da kararsız bir halde tadına baktı. Su ıhk olmasına karşın tahta kovadan kaynaklananın haricinde tuhaf bir koku veya tada sahip değildi. Kuzgun suyu koca yudumlar halinde minnettarlıkla içti. Susuzluğunu giderdikten sonra kız çorba kâsesini ona doğru itti. "İnsan eti yersem tanrılarım bana çok kızar," dedi adam ona. "Biliyorum," diyen kız kafasını aşağı yukarı sallayıp Trevinici'nin yakınında bir yere çömeldi. "Annem insanların bu özelliğinden, yani yemek ne kadar güçlü olursa olsun kendi türlerini yemeyeceklerinden bahsetmişti. Taanlar bunun bir zayıflık belirtisi olduğuna inanırlar ve bu yüzden insanları hor görürler. Ama tanrımız insanların bu inancına saygı gösterilmesi gerektiğini söylüyor ve taanlar tanrımızın dediğini yapıyorlar. Hem zaten istesen de seni güçlü yemekle beslemezler. Sen bir kölesin." Çorba sahiden de geyik eti kokuyordu. Girdiği öğürme krizinden sonra Kuzgun'un açlığı büyük ölçüde yatışmıştı, ancak bedeninin yiyeceğe ihtiyacı olduğundan kendim bir yudum almaya

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


zorladı. Açlığı hemen geri döndü ve tüm yemeği yiyip bitirdi. Aldığı lokmalar arasında da kızı sorguladı. "Adın ne?" diye sordu. "Dur-zor," yanıtını verdi kız. "Senin?" "Kuzgunvuran." "Sen onlar gibi değilsin." Kız kafasını çevirip Dunkargalılar'a baktı, sonra yeniden Kuzgun'a doğru döndü. "Hayır. Ben bir Trevinici'yim," dedi adam. "Benim gibi başkaları da vardı. Başka savaşçılar. Onlara ne olduğunu biliyor musun? Başka bir yerde esir mi tutuluyorlar?" 222 Kayıp Taşın Muhafızları zor onu düşünceli gözlerle süzerek vereceği cevap üzek fa yordu. "Emin değilim, ama sanırım hepsi öldü. Qu-tok A'&er savaşçılar bunlar gibi sızlanıp duran köpeklere karşı değil V6 apışmaya değer rakiplere karşı yapılan iyi bir dövüşten bahx orlardı." Kız Dunkargahlar'a sert bir bakış attı. "Kroq bir sürü 'e * öldürdüklerini söyledi. Qu-tok bu kadar güçlü bir tutsak vakaladığı için şanslıymış." Kuzgun birer savaşçı olarak can veren diğerleri için yas tutaazdı. İçlerinden birkaçının kaçmış olabileceğini düşünerek bir an ? in umuda kapıldı, fakat bu umudu hemen söndü. Hiçbir Trevinici düşmandan kaçmazdı. "Onlara taan diyorsun," diyen Kuzgun bu sözcüğü telâffuzundan pek de emin olmaksızın söylemişti. "Bu yaratıklar kendilerine o isimle mi hitap ediyorlar?" "Evet, taan," dedi kız. "Peki ya sen, Dur-zor?" diye sordu Kuzgun, biraz kekeleyerek. "Sen taan değilsin." "Ben yarı-taanım," karşılığını verdi kız. "Peki ya diğer yarın ne?" diye lokmasını çiğnerken sordu Kuzgun. "İnsan," karşılığını verdi Dur-zor. Kuzgun bu gerçeği daha önceden kendi başına anlamasına rağmen duyduklarına inanamadı. Kafasını iki yana salladı. "Elflerle insanlar üreyemezler. Cücelerle insanlar da. Tıpkı yılanlarla insanlar gibi. Bu yaratıklar ile insanlar. . ." Kuzgun taanlarla tiksintiyle bakıyordu. "Bu nasıl mümkün olabilir?" "Nasıl mümkün olduğunu bilmiyorum," yanıtını veren kız omuz silkti, "tek bildiğim hep öyle olduğudur. Taanlar uzun zaman önce Iltshuzz-stan adlı dünyalarında insan kölelerin bazen ne taan ne de insan olan bebekler doğurduklarını söylerler. Iltshuzzstan'da yarı-taan bebekler öldürülür, ama bu topraklarda tanrımız bunu yasakladı. Hem insanların hem de taanlann dilini konuşabildiğimiz için benim gibilerin değerli olduğunu söyledi." "Taanlar insanların dilini konuşamıyorlar mı?" diye soran Kuzgun, zamanı gelince bu bilgiden faydalanabileceğini düşünüyordu. "Hayır, ama bazı taan samanları dilinizi anlayabilir ve yazıya dökebilir." Dur-zor suratmı işaret etti. "Taanlann ağızları insanla223 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN rın kullandıkları sözcükleri şekillendirmelerine izin vermez v ğu insanm gırtlağı taan seslerini çıkaramaz. Yaşlıdili tanr ?°~ Dagnarus'un ve onun adına savaşan birçok insanm dilidir. İst ^ yüzden iki grup arasında haber getirip götürecek ve söyleneni U

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


anlayabilecek olan bizlere ihtiyaç var." Yaşlıdili konuşan bir tanrı. Kuzgun konu üzerinde kafa y0rH Tanrıların ne konuştuklarını daha önce hiç düşünmemişti. AslınH tanrıların konuşmaya ihtiyaç duymadıklarını sanırdı. Onlar yü rekten gelen sözcükleri, ruhtan gelen şarkıları duyabilirlerdi. RÜ2_ garın fısıltısıyla ve gök gürültüsüyle isteklerini bildirebilirlerdi Kuzgun'a göre insan sesiyle konuşan bir tanrı gerçekte tanrı falan olamazdı. Tabi kızın alınabileceğini düşündüğü için bu fikirlerini dile getirmedi. Kendisine bilgi veren birini bulduğuna fazlasıyla memnundu. "Diğer değerli kölelerle beraber tanrımıza verileceksin. Tanrımız da sana karşılık olarak Qu-tok'a onu kabilenin gözünde yüceltecek birçok harika hediye verecek. İşte bu yüzden öldürülmeyeceksin. En azından şimdilik." Kız son cümleyi sonradan düşünmüşçesine söylemişti. "Peki ne zaman öleceğim?" diye bilmek isteyen Kuzgun, intikam alamadan göçüp gitmekten korkuyordu. "Samanımız ne zaman bir tanrı günü kutlamamızı münasip görürse. Böyle bir günde tanrımıza duyduğumuz hürmeti gösteririz ve şanslıysak tanrımız yanımıza gelir. İşte o zaman Qu-tok seni tanrımıza sunacak." "Bu tanrı günü ne zaman kutlanacak? Yalanda mı?" diye üsteledi Kuzgun. Kız omuz silkti. "Belki. Belki de değil. Bilmiyoruz. Her şey şamana bağlı." Kuzgun rahat bir soluk aldı. Anlaşılan henüz zamanı vardı. "Peki ya diğerleri?" Mızraklardan oluşan ağıla ve orada tutulan Dunkargalılar'a baktı. Tecavüze uğramış kız kafasını başka bir kadının kucağına koymuş vaziyette hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. "Kadınlar kampta köle olarak kullanılacaklar ve yarı-taanlar doğuracaklar, çünkü bu tanrımızı memnun ediyor. Erkekler ise zevk için avlanacaklar ve güzelce ölürlerse taanlar etlerini yiyerek onları onurlandıracak. Kötü bir şekilde ölürlerse cesetleri köpeklere yedirilecek." 224 Kayıp Taşın Muhafızları n ^uyduklarını gözden geçirdi. "Annene ne oldu, Durala y^1?0'mU?" Z°r',/T_r vır ama çoğu kadından uzun yaşadı." Kız gururla konu, "Güçlüydü ve birçok yarı-taan doğurdu. Çoğu kadm ilk ŞU^° da ölür. Ben sekiz yaşındayken bir savaşçıya saygıda kusur •»' için öldürüldü. Savaşçı annemin kafasını parçaladı." e kamptan anlaşılmaz bir ses yükseldi. Dur-zor arkasına baktı. srulurken yüzüne korku dolu bir ifade oturmuştu. Kuzgun'a k kelime daha etmeden koşup gitti. Kampa vardığında taan salcılarından birinin önünde sindi ve kafasını yerden kaldırmadan kendisine söylenenleri dinlemeye başladı. Kuzgun bahsi geçen savaşçının kendini esir alan Qu-tok olduğunu fark etti. Qu-tok anlaşıldığı kadarıyla yanma yeterince hızlı gelmemesi sebebiyle kıza tokadı basmıştı. Kız cezasını hak ettiğini düşündüğünden olacak, en ufak bir ses çıkarmadan darbeye katlandı. Qu-tok bir parmağıyla Kuzgun'u işaret etti. Kız her ne cevap verdiyse Qu-tok memnun kalmış gibi gözüktü, zira dönüp Kuzgun'a bakarken dişlerle dolu bir sırıtışla dudakları aralandı. Qu-tok çadırına döndü. Kuzgun taanlardan ve yarı-taanlardan oluşan kalabalıkta kızı gözden yitirdi. Kaybolmadan hemen önce Dur-zor'un sırtındaki kırbaç izlerini fark etmişti. Dunkarga askerlerinden biri Kuzgun'a bir şeyler bağırmaya

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


başladı, fakat Trevinici adama ilgi göstermedi. Onlara yardım etmesi olanaksızdı. Tutsaklar için üzülse de kendi başlarının çaresine bakmaları gerekiyordu. Kuzgun yere uzandı ve rahat bir pozisyon bulmak için biraz kıpırdandı. Boynundaki demir tasma yüzünden bu hiç de kolay olmadı. Karnı doymuş, susuzluğunu gidermişti. Şimdi dinlenmesi gerekiyordu. Tek bir amacı vardı ve o da kendisini küçük düşüren şu Qu-tok adlı taam öldürmekti. Amacına ulaşmak için hayatta kalması gerekiyordu ve şimdi üzerinde yoğunlaştığı şey de buydu— hayatta kalmak. Kuzgun hayallere kapılmıyordu. Bir savaşçıyı öldürmesi halinde kendi ölümünün de çabucak gerçekleşeceğini ve bunun hiç de kolay olmayacağını anlayacak kadar taanlan tanımıştı. Yine de Qu-tok öldüğü zaman Kuzgun can vermeye hazır hale gelecekti. Tek umudu, taanların kendisini yemeleri durumunda midelerine oturmaktı. 225 Shakur'a Trevinici'nin geldiği köyü bulması ve orada Hükü ran Taş'a dair bir ipucu araması emredilmişti. Dunkar'dan ayni ayrılmaz kuzeydeki Trevinici topraklarına yönelmişti. Köye önde gönderdiği paralı askerlerden önce veya en azından aynı zamanda varmayı ummuştu, fakat aradan iki hafta geçmesine rağmen köye yaklaşamamıştı bile. Shakur'un bu konuda suçu yoktu. Yüzbaşı Grisgel'in önderliğindeki paralı askerleri Dagnarus'la konuştuktan bir iki saat sonra göndermişti. Shakur hakikat iksiri sayesinde Trevinici'den alman bilgilere bakarak Grisgel'e köyün yerini tarif etmişti. Adamın köyü Vahşi Kasaba'dan bir iki günlük yürüyüş mesafesindeydi ve yakınlarda bir göl vardı. Bu sıradan bir göl değildi, çünkü büyülü Geçit'lerden birini saklamaktaydı. Bu bilgiler ve paralı askerlere eşlik eden bankın büyülü Geçit'i sezebileceği düşünüldüğünde köyü bulmak çok zor olmamalıydı. Grisgel ve eğitimli bahkı bir ekip olarak çalışıyordu. Adam beş yıl önce Shakur'la karşılaşana dek son derece başarılı bir eşkıyaydı. Shakur hayatını kervanları soymaktan daha güvenli bir yolla kazanabileceği konusunda onu ikna etmişti. Grisgel ve bahkı o günden sonra Shakur adına birçok önemli göreve çıkmışlar ve Vrykylin beklentilerinin fazlasıyla ötesine geçmişlerdi. Shakur'un bu son görevdeki emirleri çok açıktı. "Tüm köylüleri öldürme. Sorgulamak için bazılarını canlı bırak, özellikle de kabilenin yaşlılarını." Grisgel emredildiği şekilde davranacağına söz vermişti ve bizzat topladığı paralı asker takımıyla birlikte Dagnarus kente yaklaşırken Dunkar'dan ayrılmıştı. Grisgel'in elinde bir serbest geçiş izni bulunuyordu, fakat birilerin önce ok atıp izni daha sonra okumaları her zaman mümkün olduğu için takımıyla birlikte doğuya yönelerek Dagnarus'un yolundan çekilmişti. Grisgel yirmi gün içinde Trevinici topraklarına ulaşmayı umduğunu Shakur'a 226 Kay'P Taşm Muhafızları söylemiŞti- dan kısa süre sonra yola çıkmayı plânlamıştı. ÖnShakUr, Moross'un Dagnarus'un ordusundan yeteri kadar etcelikle Kral korkacağından ve şaşıracağından emin olmalı ve dileneceğin ' ^ sırasmda şüpheleri üzerinde toplamamak için Tapınak ta^alJane bulmahydl neride bir gün Dunkar'a dönme ihgeçerh bir düşüktü< fakat shakur kısa yaşamı ve uzun ölümü bo-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


timalı ço odadan çıktlgl zaman kapıyı arkasından kapamaması yUnkWni öğrenmişti. Dunkar'm fethini engelleyebilecek belki de geI dam olan Onaset'in öldürülmesini emrettikten ve Lessereti ile ^ hık büyücülerine kente nasıl ihanet edeceklerini açıkladıktan so°nra oradan ayrılmıştı. Shakur yolculuğa geç başlamasına karşın Trevmıcı kampına ralı askerlerden çok daha önce varabilirdi. Çünkü onlar insandılar ve dolayısıyla da bedenlerinin kısıtlamalarına maruzdular. Vrykyllerin insanlarınki gibi bir bedenleri olmadığından istirahata ihtiyaçları olmazdı ve gündüz ve gece boyunca durmaksızın yolculuk edebilirlerdi. Oysa bu durum Vrykyllerin atları için geçerli değildi. Seyahat etmek isteyen bir Vrykyl öncelikle kendisini taşıyacak bir at bulmalıdır. Bu aslında hiç de kolay bir iş değildir, zira hayvanlar Boşluk'un varlığını sezer ve hemen kaçmaya kalkışırlar. Bir Vrykyl öncelikle kullanacağı at üzerinde egemenlik kurar, ardından da atı bir gölge küheylânına çevirecek özel bir büyü yapar ki hayvan onu taşıyabilsin. Ancak Shakur için bu da yeterli değildi, çünkü gölge küheylânları ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek kadar dayanıklı değildi. Shakur'un canlı, eğitimli bir savaş atma ihtiyacı vardı. Biraz düşününce bu soruna da bir çözüm buldu. Taanların güçlü Boşluk samanlarının da yardımlarıyla Boşluk büyüsünü taşıyan bir haşe1 yaratmıştı. Tek yapması gereken haşeyi hayvanın üzerine örtmekti. Böyle yapmca at Vrykylin buyruklarına tereddütsüz itaat ediyordu. Haşe buna ek olarak hayvanın direncini arttırıyor ve kullanım süresini uzatıyordu. Shakur bu sayede at çatlayana kadar onu günlerce sürebiliyordu. Bu durumun tek dezavantajı haşenin atı mutlaka öldürmesiydi. Shakur o yüzden bindiği atın işi bitince kullanabileceği fazladan bir bineği yanma almalıydı. Atı dinlendirmek gibi bir seçe1 Haşe: Eyerin üstüne örtülen ince bir tür yastık, (çn) 227MARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN nek de mevcuttu, zira hayvan o sayede gücünü geri kazana» yordu. At üzerindeki haşe kaldırılana dek yaşıyor, o noktadan ş^" ra hemen ölüyordu. Dl*Haşe çok güzel bir görünüme sahipti. Yarı-taan köleler h fmdan ipekten örülmüş kırmızı haşenin etrafında alevleri andı Fa~ altm sarısı nakışlar yer alıyordu. an Shakur ilk iki hafta boyunca hızla yol alarak Grisgel'in gru> nun aynı zaman diliminde kat edebileceğinden çok daha fazla , V saf e kat etti. Fakat daha sonra Dunkarga'nın kuzeyindeki tarar bölgeye vardı ve hızını azalttı, zira yerleşime kapalı olan o bölg , başka bir at bulması pek muhtemel değildi. Bineğini dinlendin y, , için durmak zorunda kalıyordu. Gecelerden, yani ağaçların altı,,. volta atmaktan ve uyuyan hayvanların seslerini dinlemekten bfı„ı bir şey yapamadığı o uzun, sıkıcı saatlerden nefret ediyordu, j.. yüz yılı aşkın zamandır huzur yüzü görmemiş olan Shakur için KU durum işkence gibiydi. Açlık çektiği için o gece Shakur'a daha da büyük bir işke^ gibi geldi. Bu durum onu kızdırıyordu. Beslenme ihtiyacı yü?.^, den yolculuğu daha da yavaşlayacaktı. Açlık sancılarından da |^0. tüsü korku sancılarıydı. Dagnarus Shakur'a bir Vrykyl olarak aon. suza dek yaşayacağı sözünü vermişti. Durum sahiden de öyleye ama Shakur'un tahminleri ile gerçekler arasındaki farklılıklar 0ı_ dukça barizdi. Shakur bir süre önce gücünü daha çabuk kaybeder olduğı,nu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


fark etmişti. Cesedinden geriye kalanlar daha hızlı çürümeye f>aş_ lamışh. Yaşamı olan ölümü sürdürebilmek için giderek daha sıj; beslenmesi gerekiyordu. Yakm bir zamanda beslenmezse gücüne hiç beslenemeyecek kadar tükeneceğinden ve Boşluk'a, hiçliğe ebedi bir açlık çekeceği o yere batacağından korkmaktaydı. Ii0ş. luk'tan korkuyordu, çünkü asla gerçek anlamda ölemezdi-ya ç)a 0 öyle olduğunu tahmin ediyordu. Bedeni yok olduğunda ruhu işkence çekecek ve onu beslemenin hiçbir yolu olmayacaktı. Ve t^e şimdi ıssız bir bölgenin ortasındaydı ve yakınlarda yalnız bir çiftlik evi bile yoktu. Shakur ertesi sabah yola devam etti. Yapması gereken acı bir seçim vardı. Atını son sürat sürebilir ve gücü tamamıyla tükenfne. den önce Trevinici kampına varmayı deneyebilirdi. Zaten oraya bjr kez vardı mı gönlünce beslenebilecekti. Fakat kampla arasında haıa 222 Kayıp Taşın Muhafızları di ve açlık sancıları her geçen dakikayla birlikte daha da g^eT V • olmuştu. Atını yavaşça sürerse ovalarda bir yaşam beşiddet e ,-^x Dir Karnu devriye grubuyla veya bir Trevinici av ^rkarşüaşabilirdi. anı nına a' Shakur içine düştüğü ikilemden çıkmaya çalışırken ölü bedeni . neyecanla ısındı. Bir yerlerde başka bir Vrykyl birinin cakıymışti- Shakur bir ruhun kemik bıçak vasıtasıyla çekilip 1 -naşının zevkini hissedebiliyordu. Herhangi bir Vrykyl, öldür" k ve beslenmek için kemik bıçağını kullanacak olursa diğer tüm Vrvkyller bu hissi tadabilirler ve zevk alabilirlerdi. O bir anlık zamanda tümü birden tüyler ürpertici bir bağla birbirlerine bağlıdır. Shakur'un memnuniyeti hayrete ve sonra da sevince dönüştü, zira o zevk dolu an sona ermeden önce hayalinde Svetlana'nın yüzü canlanmıştı. Shakur onun yüzünü Vrykyl Hançeri kadını uygun bir aday olarak saptayıp canını aldığı günkü kadar net görmüştü. Buna karşm Svetlana Boşluk'u boylamıştı. Kendi kemiğinden yaptığı bıçağı o kullanmıyordu. Birisi onu bulmuştu. Birisi az önce o bıçağı kullanarak bir can almışta. Shakur, Svetlana'nm bıçağım kullanan kişiyi görebilmek için özüyle Boşluk'a uzandı. Fakat geç tepki vermişti. His çok çabuk kayboldu ve görüntü silinip gitti. Shakur atam durdurarak bu olayın sonuçlarım, kendisine ve Hükümran Taş'ı arayışına ne gibi bir etki edeceğini düşündü. Shakur, Hükümran Taş'ı sezemiyordu. Onu hiç görmemiş, ona hiç dokunmamıştı. Fakat kan bıçağmı sezebilmekteydi. Üstelik de artık Svetlana'nm bıçağını çalan hırsızı bulmasının bir yolu vardı. Kan bıçağı tekrar kullanıldığında Shakur onu kullanan kişiye ulaşabilecekti. Boşluk'un gücü sayesinde Svetlana'nın bıçağıyla arasında bir bağ kuracak ve bu gerçekleştiği zaman bıçağı alan kişinin rüyalarına girebilecekti. Rüyalar—gölgeli bir diyar, Boşluk büyüsünü kullananlar için mükemmel bir araç. Tek yapılması gereken rüy alarm nasıl gözden geçirileceğini, sürekli değişim gösteren görüntülerin ve vahşi mantıksızlığın oluşturduğu kabuğun nasıl kırılıp rüyanm kalbinde yatan hakikat çekirdeğine nasıl ulaşılacağım bilmekti. Shakur bir kez rüyasma girdikten sonra bıçağı taşıyan kişi hakkında çok şey öğre-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nebilirdi. Taşıyıcının Taş'la bir ilgisi yoksa Shakur bunu hemen anlar ve onun peşinden gitmekle vakit kaybetmezdi. Öte yandan 22J MARGARET WE I S ve TRACY HİCKMAN bıçağı taşıyan kişi ölü bir Hâkimiyet Efendisi'ni tanıyan bir T nici çıkarsa Shakur o kişiyi Loerem'in öteki ucuna kadar fT**" ederdi. akiP Shakur'un açlığı geri döndü, fakat artık ne yapacağını sec gerekmiyordu. Hızını azaltabilir ve açlığını yatıştırabilirdi Trevinici köyüne ulaşması artık kritik bir öneme sahip değildi T t yapması gereken bıçağı taşıyan kişinin onu tekrar kullanmas beklemekti. Shakur atının delice koşusunu yavaşlattı ve daha pervasız hi tempoyla ilerlemeye başladı. Sabrı ödüllendirildi. Shakur bir süre sonra toynak izlerine rastladı. Demir nallar takan atlardan kalmış izler bir Karnu devriye grubuna aitti. İzler henüz tazeydi ve grup uzakta olamazdı. Gevşeyen Shakur halinden hoşnuttu. Yalnızca beslenmekle kalmayacak, ayrıca dinç bir de at bulacaktı. ***** Ertesi sabah Karnu devriye grubundaki askerler şafakla birlikte uyandıklarında içlerinden birinin geceleyin öldürülmüş olduğunu gördüler. Bu duruma çok şaşırdılar, çünkü en ufak bir ses bile duymamışlardı. Adam tek bir bıçak darbesiyle can vermişti. Bıçak kalbini delmiş, geriye yalnızca ufak bir delik ve azıcık kan bırakmıştı. Herhalde anında ölmüş olmalıydı. Buna karşm ölümünün geldiğini görmüştü, zira suratı korkudan öylesine çarpılmıştı ki dostları onun iyi tanıdıkları çehresini cesedin buruşuk yüz hatlarında göremediler. Bu sessiz saldırı Karnulular arasında öyle bir dehşet uyandırdı ki adamı alelacele gömdüler ve mezarın yerini belli edecek hiçbir işaret bırakmadılar. O günün tamamı ve gecenin geç saatlerine kadar durmaya korkarak delicesine at sürdüler. İçlerinden herhangi birinin uyuyabilmesi için aradan birkaç gece geçmesi gerekecekti. ***** İyice beslenen ve Karnu askerinin kılığına bürünen Shakur, Vahşi Kasaba'ya uğradı. Sahte kimliği sayesinde paralı askerlerden oluşan bir grubun iki gün önce oradan geçtiğini öğrendi. Bir iksir tüccarı Shakur'a askerlerin izledikleri yolu gösterdi. Yolu takip 230 Kayıp Taşırı Muhafızları cfcakur grubun yoldan ayrıldığı yeri kısa sürede tespit etti eden bn*^sa ayakları geride belirgin izler bırakmıştı. Bah «hakur o izleri takip ederek gÖk Vatdl' °rada ^ola verdi ve yi görmek için dikkatle suya baktı. Hiçbir şey seç,vmediğinden 06 t'in varlığı konusunda şüpheye düşebilirdi, fakat göl kenarın?5 koca koca ayak izlerine bakarak bahkın sudaki 1% büyü kay_ aftına çekildiğini arılayabiliyordu. Shakur işte o zaman dumanlan gördü. Birçok gri-siyah duman bulutu yaz göğüne doğr,, yükselmektevdi. Yemek ateşi olamayacak kadar fazlaydılar. S|lakur bu du. manın kaynağının yıkım ve ölüm olduğuna karar ver,^ Atını topukladı ve Trevinici köyüne dörtnala gir<^ Dizginlere sertçe asılarak etrafına bakındı. İlk bıişta ber şeyin olması gerektiği gibi göründüğünü sandı. Barbarları^ ev dedikleri tüm tahta kulübeler yok edilmişti. Birkaçının hâlâ dumara ötüyordu; zaten gökyüzüne yükselen duman bulutları^ onıar sebep

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


oluyordu. Fakat çoğu yanıp kül olmuş, geriye yalnız<a bir avuç kül ve birkaç tahta parçası kalmıştı. Köy boştu. Ortalıkta kimsecikler yoktu. "Grisgel?" diye bağıran Shakur, çevresine daha (yj bakabilmek için eyerinde doğruldu. "Boşluk'a yuvarlanasın! Ner„jerdesm?'' Cevap veren çıkmadı. Ani bir esinti yüzünden kurnan bulutu boş kasabaya yayıldı. Shakur diğer yönlere de baka|,ymek jçm an_ m çevirdi. Köy sınırları dahilinde dumandan başk,, hareket eden hiçbir şey yoktu. Ortalıkta çıt çıkmıyordu. Şaşıran Shakur köyün içlerine doğru ilerledi, ga&jna soıuna baktı, yine de bir şey saptayamadı. Sonra beyaz tq?ıardan omcan bir çembere vardı. Ağzı bir karış açık halde bakak;,jdl Yaşamıyla ve ölümüyle bu dünyada yaklaşık iki yüz elli yıld)r varh&mı sürdürüyordu, fakat daha önce böyle bir sahneyle hiç ^rşüasmamıştı Shakur nihayet Yüzbaşı Grisgel'i bulabilmiş Hatta onun yanısıra adamlarını ve bahkı da bulmuştu. Hepsi öl^ş^ Grisgel'in cesedi yerde yatıyordu. Treviniciler I)nu kollarından ve bacaklarından yere bağlamışlar, sonra da kartiına bu- kazık çakıp ölüme terk etmişlerdi. Görünüşe bakılırsa ö]^^ epey uzun sürmüştü. Adamları da çevresindeydi. Kimisinin (.ırdagl kesilmiş bazılarmm gözlerine ok saplanmıştı. Çemberin tam ortasında bankın kellesi bir direğe geçirilmişti. Bahkm kafas^ cesedmm üze231 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN rinde sayısız yara açılmıştı. Kan her yeri kaplamış, tüm taşla ramıştı. S'ÇDövüş zorlu geçmişti. Birçok Trevinici ölmüş olmalıydı f v. cesetlerinden hiçbir iz yoktu. Aynı şekilde Treviniciler'e yakı at şayan o tuhaf pecwaeler de ortalıkta değildi. Shakur pecwae k pına uğradığında onun da terk edilmiş olduğunu gördü. Treviniciler Grisgel'i, adamlarını ve bahkı mağlup etmişlerH' Bunun ardından evlerini ateşe vermişler, köylerini yakmışlar pecwaeleri de yanlarına alarak kaçmışlardı. Fakat öncelikle kend' ölülerini gömmüş olmalıydılar. Shakur en azından hâlâ bir şansı olduğunu düşündü. Treviniciler'in yaşam tarzına aşikâr olan Shakur, ölülerin koyulduğu gömütü bulana dek köyü taradı. Umduğu ve beklediği gibi girişi kapatan toprak henüz tazeydi. Shakur aslında Treviniciler'in ölüleriyle ilgilenmiyordu. Eğer doğru düşünüyorsa gömütün içinde Hükümran Taş'ı bulan şövalyenin cesedini de bulacaktı. Taş'ın cesedin boynunda asılı olduğu gibi bir fikre kapılacak değildi, fakat Taş'ın şu anda kimde olduğunu ve nereye götürüldüğünü öğrenmeyi ümit ediyordu. Boşluk'un gücü sayesinde Shakur'un ölüleri kaldırmak gibi bir yeteneği vardı. Onları hayata döndüremezdi, ancak ister tanrıların yarımda ister Boşluk'un içinde olsun, vücuttan ayrılan ruhu geri çağırarak cesedi ayağa kaldırabilirdi. Shakur büyünün ne derece etkili olacağını kestiremiyordu. Boşluk büyücüleri bu büyüyü genellikle bir iki gün evvel ölmüş kişiler üzerinde kullanırlardı. Fakat şövalye öleli haftalar geçmişti. Yine de başka hiçbir Boşluk büyücüsü ya da Vrykyl, Shakur'un sahip olduğu müthiş güce sahip değildi. Shakur şövalyenin ruhunu geri getirmek için gerekirse tanrılarla bile boğuşurdu. Shakur, gömüte yaklaştı. Toprağı kazmaya hazırlandı. Vrykylin ayaklan altındaki zemin şiddetli bir sarsıntıya uğradı. Shakur ayakta kalmaya çalıştıysa da yer inip kalkarken dengesini kaybetti. Deprem bir dakikayı aşkın bir süre boyunca sürdü.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Nihayetinde sarsıntılar azaldı. Shakur tekrar ayağa kalktı ve gömütü çatık kaşlarla süzdü. Bu bir rastlantı mıydı? Belki. Shakur ilerleyip elini gömüte koydu—daha doğrusu koymayı denedi. 232 Kayıp Taşın Muhafızları f rki deprem çok daha şiddetliydi. Ayaklarının altındaki 0U ildi Onu yarığa düşmekten kurtaran tek şey büyük bir toprak y*rsıçramasl olmuştu. Toprak delice çalkalanıp titriyordu. &*>? fdenildiğini anladı. 6 qh kur gömütü oluşturan toprak yığınına öfkeyle baktı. Az ilan yarık geniş ve derindi, fakat gömüte zarar gelmemişti. ÖnC6 den kayan tek bir toprak zerresi bile yoktu. Shakur bunun ne Verın a geldiğini hemen kavradı. Treviniciler ile şövalyeyi ebedi ^^atlanna terk etti. Hepsinin fareler tarafından yenilip yutulmalarını umuyordu. Shakur atma döndü. Gözleri fal taşı gibi açılmış hayvan korku • indeydi, ama Shakur bu duruma aldırış etmedi. Şimdi ne yapalÇktı? Arayışı kelimenin tam manasıyla bir çıkmaz sokakta son bulmuştu. Shakur efendisinin Dunkar'ın fethiyle ve içinde bulunduğu savaşla meşgul olmasına minnettardı. Buna rağmen Dagnarus eninde sonunda Shakur'u aklına getirecekti, çünkü Hükümran Taş'ı unutması mümkün değildi. Ve o zaman da Shakur'un başansız olduğunu itiraf etmekten başka seçeneği kalmazdı. Dagnarus başarısızlıklara göz yummazdı. O anda Svetlana'nın bıçağını çalan, bıçağ! tekrar kullandı. Shakur bunu bekliyordu. Shakur zihinsel olarak Boşluk'un ötesine uzandı ve parmakları kan bıçağının kabzasını tutan eli sıkıca kavradı. Shakur bıçağı tutan kişiyi kısacık bir an boyunca gördü. Bir Trevinici genci kan bıçağıyla bir tavşanın gırtlağını kesiyordu. Shakur o gencin uykusuna girebilmek için kurulan bu bağlantıya sıkıca sarıldı. Trevinici'nin yüzünün anısı, belleğinde cayır cayır yanıyordu. Aralarında büyük bir mesafe, belki de yüzlerce kilometre bulunmaktaydı. Shakur gece gündüz yol alabilecekken gencin ara sıra dinlenmesi gerekiyordu. Shakur aradaki mesafeyi kolayca kapatabilirdi. Shakur orada o kadar uzun bir süre bekledi ki çöken karanlığı fark etmedi bile. Daha sonra atma atlach ve yolculuğuna yeniden başladı. Delikanlının suratı gözünün Önünden gitmiyordu. Ork denizcilerin kılavuz yıldız dedikleri kuzeydeki yıldızı izledikleri gibi o da zihnindeki suratı izleyecekti. Taş kuzeye gidiyor, demişti Dagnarus. Kuzeye ve güneye gidiyor. Shakur atının yönünü kuzeye çevirdi. 233 Pecvvaenin taşıdığı büyülü çantadaki Hükümran Taş kuzey gidiyordu. Tıpkı kan bıçağı gibi. Üzücü haberi ve bir aşk yadigârını iletecek olan Bashae'nin ciddi bir görevi vardı, fakat bu durum yolculuktan zevk almasını engellemiyordu. Her geçen günle birlikte harika ve yeni deneyim, ler yaşıyor, manzaralar görüyor, sesler duyuyordu. O gün neyle karşılaşırsa karşılaşsın Bashae istirahata çekilmeden önce tanrılara şükranlarını sunmayı ihmal etmiyordu. Nine'nin ninni gibi tıkırdayan taşlarıyla uykuya dalarken dudaklarından dökülen dualar kadınınkine karışıyordu. Jessan da halinden hoşnut olmasına karşın dostu kadar tasasız

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


değildi. Jessan omuzlarındaki yükün hep bilincindeydi. İki pecvvaenin emniyeti, yolculuğun başarıyla sona ermesi ve yadigârın güvenle teslim edilmesi onun sorumluluğundaydı. O kılavuzdu. Gidecekleri yolu her gün o belirliyordu. Her gün ne kadar yol alacakları ve ne zaman dinlenecekleri ona kalmıştı. Geceleri kamp kuracakları yeri seçen de oydu. Yolculuğun en başında geceleri nöbet tutulmasını istemişti, zira ormanlarda kötü kalpli hayvanlar ve bazen de insanlar kol geziyordu. Bunlar ıssız topraklarda yalnız olan savunmasız yolcuların başına belâydı. Bashae dostuna gece nöbetinde yardım etmek istemişti. Bashae o ilk gece uyanık ve tetikte kalmayı çok istemişti, ancak karanlık saatler uyku dünyasını ziyaret etme zamanıdır. Jessan sabah kalktığında dostunu bir fmdık faresi gibi tortop olmuş bir halde horul horul uyurken bulmuştu. Jessan tüm gece nöbet tuttuktan sonra ertesi gün kürek çekemeyeceği için nöbet tutulması fikrinden gönülsüzce vazgeçmiş, uyurken büyük ihtimalle gırtlaklarının kesileceğini de eklemeyi unutmamıştı. "Pöh!" demişti Nine. "Zaten nöbet tutmanın ne faydası var ki? Fani gözler karanlıkta kör olurlar. Fani kulaklar her sese açıktırlar 234 Kayıp Taşın Muhafızları k fazla şey duyarlar. Değnek,"-kehribar gözlü yürüyüş değVeÇ°- işaret etmişti-"etrafımızda kötülük falan görmüyor. DeğtS^üvenebilirsin." Jessan kuşkulu görünüyordu. "Pekâlâ," diye bıkkınlıkla eklemişti Nine, "geceleri uyumanı Mavacak ve durmadan ortalıkta dolanman yüzünden beni uyanH rmanı engelleyecekse hiç kimsenin bizi rahatsız etmeyeceğinden emin olacağım." O gece balık kızartıp yedikten sonra battaniyelerini birbirlerine vakın noktalara sermişlerdi. Nine açık bir alanda yan yana yatmalarında ısrarlıydı. Yaşlı kadın daha sonra kendi kendine mırıldanarak ve yere belirli aralıklarla turkuvazlar dizerek battaniyelerin etrafında dönmüştü. "Yirmi yedi taş," demişti kadın. "Kötü niyetli hiçbir şeyin aşamayacağı bir koruma çemberi." Amcasının Nine'ye saygılı muamele etmesi yolundaki buyruğunu unutmayan Jessan, Nine'nin her akşam taşları dizip mırıldanması ve yarattığı çemberin içinde sessizce uyuması karşısında dilini tutmuştu. Fakat deyim yerindeyse hep bir gözü açık uyuyordu. Ya taşlar, ya Jessan'in dikkati, ya da Nine'nin mırıldanmaları işe yaramıştı, çünkü Büyük Mavi Nehir'den aşağı kayıkla yolculuk ettikleri haftalar boyunca onlara elini süren ne bir hayvan ne de bir insan olmuştu. Dar ve hızlı akan Büyük Mavi Nehir bazı tehlikeli kısımlara sahipti. Ne zaman suyun köpürdüğü, fokurdadığı ve çağladığı bir yere gelseler kayığı sudan dışarı çıkarmak ve öfkeli suların arkasına kadar taşımak zorunda kalıyor, ardından yolculuklarına kaldıkları yerden devam ediyorlardı. Treviniciler'in yaptıkları kayıklar hafiftir ve taşınmaları kolaydır—tabi iki Trevinici taşıyorsa. Kayığı sudan çıkarmak ve birkaç kilometre boyunca karada götürmek bir Trevinici ve bir pecvvae için büyük bir sorundu. Bunu ilk denediklerinde Jessan pruvadan, Bashae ise kıç tarafından tutmuştu. Pecwaede kayığı kafasının üstüne kadar kaldıra-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


cak kuvvet olmadığından ters çevrilmiş kayığı sırtında taşımaya kalkmıştı. Bashae attığı beş adımın ardından kayığın ağırlığı altında yere yığılmıştı. "Bu hızla," demişti Jessan, dostunu kayığın aranda çıkartırken, 235 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN "elf topraklarına ben kendi sakalıma takılıp düşecek kadar v nınca ulaşabiliriz. Ne yapacağız?" Nine şarkı söylemeye başlamıştı. Kadın şarkısında rüzgârda uçuşan devedikenlerinden ve muk tohumlarından, örümcek ağlarından ve ördek tüylerind bahsediyordu. Şarkıyı sürdürürken boğumlu ellerinden birini k yığı kaplayan düzgün ahşap kalasların üzerinde gezdirmişti kayık bir anda Bashae'nin tek basma koşturarak taşıyabileceği kadar hafiflemişti. Bu olaydan sonra Büyük Mavi Nehir'deki yolculuk huzurlu ve sakin geçmişti. Ne zaman karadan geçmeleri gereken bir yere gelseler Nine şarkılarıyla kayığın rahatça taşınmasını sağlıyordu. Jessan yüzlerce yıldır Büyük Mavi Nehir'i kullanan halkmın ayaklarının açtığı patikalardan geçerken Nine'nin onlarla birlikte geleceğini ilk öğrendiğinde duyduğu hüsranı tekrar tekrar anımsıyordu. Kadının grubu yavaşlatacağından, omuzlarına binen bir yük gibi olacağından korkmuştu. Böylece değerli bir ders öğrenmişti. Kayıkla ilgili olaydan sonra Nine'ye karşı hep hürmetle yaklaşıyor ve hatta sabahları yerdeki yirmi yedi turkuvazın toplanmasına yardım ediyordu. Nine bu değişiklik karşısmda gülümsüyorsa bile bunu Jessan'in sırtı dönükken yapmaya özen gösteriyordu. Büyük Mavi Nehir sık ağaçlarla kaplı iki kıyının arasından akıyordu. Parlak güneş ışığı, suyun üzerine kadar sarkan dalların arasından geçip nehri aydınlatmaktaydı. Kıyıya en yalan olan ağaçlar ağlayan söğütlerdi. Kayıkla yanlarından geçerken Bashae eliyle uzanıp narin yapraklara dokunuyordu. Hızla akan nehir ve Nine'nin taşıma konusunda ettiği yardımlar sayesinde yolculuklarının ilk bölümü kolay oldu. Büyük Mavi Nehir'i geride bıraktıktan sonra Redesh Denizi'nin kuzeyine geçmeleri gerekiyordu. Onlara yardım edecek bir akmtı bulunmadığmdan hızları azalacaktı. İşte Jessan bu yüzden (üzülerek de olsa) Treviniciler'in sahiplendikleri Vilda Harn kasabasına uğramaya vakitleri olmadığına karar verdi. Bashae onun fikrini değiştirmeye çalışabilirdi, fakat pecwae Redesh Denizi' ni bir an önce görmek istiyordu. Söylenenlere bakılırsa bu su kütlesi o kadar büyüktü ki ufkun ötesine kadar uzanıyordu. Jessan emin olamamasına rağmen denize iyice yaklaştıkları 236 Kayıp Taşın Muhafızları • neydi (aslında Redesh deniz değil koca bir göldü). Kuzgun fikntl Büyük Mavi Nehir'i kat etmeleri için yirmi gün gerekece"^rıesaplamıştı. Bir dahaki gündoğumu yirminci olacaktı. ^ "Amcamın dediğine göre Redesh Denizi'ne girmeden Önce jklar'ın arasmdan geçeceğiz. Bunlar Büyük Mavi NehVin iki fmda bulunan, bir insandan kat kat büyük olan iki devasa kaya \ sumudur," dedi Jessan o sabah, kayıktaki yerlerini alırlarken. Delikanlı arkaya oturarak güçlü, yorulmak bilmez kürek darbeleriyle kayığı ilerletmeye başladı. Ortada oturan Nine yanındaki iki eence çok az şey söylüyor, genellikle kendi kendine mırıldanıp duruyordu. Bazen kehribar gözlü değneği havaya kaldırarak sağa

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sola çeviriyor, her iki gözün de etrafa iyice bakmasına fırsat tanıyordu. Sonuçtan memnun kalınca da değneği kayığın dibine dikkatle yerleştiriyordu. Pruvada oturan Bashae akıntının güçlü olduğu zamanlarda kürek çekerek dostuna yardım etmekteydi, fakat çoğunlukla bir ipin ucuna bağladığı kancaya biraz ekmek hamuru takıyor ve yapraklara sarılıp sıcak taşların üzerinde pişirilen alabalıklardan yakalıyordu. Nine bir ara değneğini havaya kaldırdı ve kısa süre sonra, "Yaklaştık. Çok yaklaştık," dedi. "Bir sonraki dönemecin arkasında." Jessan surat astı. Pecwae büyüsünü hor görmemesi gerektiğinin farkındaydı, fakat on sekiz yılın getirdiği tüm bilgilerine dayanarak bir değneğin yalnızca bir değnek ve kehribarların da bir taş olduklarını biliyordu. Ayrıca nehrin ağzına yaklaştıklarını o da tahmin etmişti, fakat kehribar gözlere güvendiği için değil. Bunu nehirdeki değişimlerden anlıyordu—tuhaf yönlere giden girdaplar ve dalgalar, farklı renkteki su akıntıları, nehrin giderek genişlemesi gibi. Sonraki dönemeci aldıktan sonra Aşıklar görüş sahalarına girdi. Nine memnuniyetle homurdandı. Gülümseyip kafa sallayan Jessan, heyecana kapılan Bashae'ye oturmasını, yoksa kayığı devireceğini söyledi. iki garip kaya oluşumu birbirine doğru eğikti, fakat tüm yakınlıklarına rağmen temas etmiyorlardı. Treviniciler'in bir efsanesine göre onlar eskiden savaş halindeki iki kabilenin mensuplarıydı ve aileleri mantıklı davranarak görüşmelerini yasaklamıştı. Aşıklar ise ailelerine kulak asmayarak nehir kenarında buluşmuşlardı. Ai23JMARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN lelerinin sözünü dinlemedikleri için taşa dönmüşler ve asi çocukı rın gözünü korkutmak amacıyla oraya koyulmuşlardı. Kayık tehlikeli bir eğime sahip olan ve her an devrilip Voı lan ezecekmiş gibi görünen kayaların altından geçerken ağzı h~ karış açık olan Bashae hayret ve huşu içinde yukarı bakmaktavH Dik, pürüzsüz, tutunacak hiçbir girinti ya da çıkıntıya sahip olma yan kayaların arasında bir buçuk metre ya var ya yoktu. "Amcam halkımızdan bir grup ne zaman nehirden geçecek olsa kayalara tırmanıp birinden diğerine atlayarak cesaretlerini sınasınlar diye savaşçıların mola verdiklerini söylerdi," dedi Jessan. Kayaları arkalarında bıraktıktan sonra Jessan hemen kıyıya yöneldi, çünkü Kuzgunvuran'ın uyarısına göre Aşıklar'in hemen ardından küçük bir şelâle yer alıyordu. Bu kayıklarını karadan son kez ve en uzun geçirişleri olacaktı. Mesafe sekiz kilometre kadardı. Yolun sonuna vardıklarında kayığı Redesh Denizi'ne bırakacaklardı. Nine kıyıya çıktıktan sonra çevreye bir göz gezdirmek için değneğini kaldırdı. Jessan kayığı karaya iteklerken Bashae de su kenarına gelmiş bir grup geyikle konuşmaya yollandı. Hem geyikler hem de değnek son günlerde o civara kimsenin gelmemiş olduğunu rapor etti. Jessan bu popüler geçiş alanındaki ıslak çamurlarda ayak izi bulunmadığına bakarak aynı sonuca varmıştı. Güneşe bir göz attığında batmasına henüz saatler olduğuna karar verdi. Birkaç kilometre kadar ilerleyebilirler ve Deniz'e yaklaşabilirlerdi. Nine sarkışım söyledi. Kayığı kaldırıp yola düştüler. Yolculuklarının başmdan beri Bashae ilk kez o gün balık yakalayamamıştı. O gece kamp kurduklarında Nine içine bazı yeşil

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yapraklardan da kattığı soğanlı ve sarımsaklı bir çorba yaptı. O ve Bashae ortaya çıkan yeşil, akıcı sıvıyla yetinseler de Jessan o gün epey yorulmuştu ve et yemek istiyordu. Delikanlı avlanmaya çıktı. Birkaç sincap görmesine karşın yakalayamayacağı kadar hızlıydılar. Ağaçlara çıkan hayvanlar asabiyetle kendi aralarında çene çalıyorlar ve Jessan'ın kafasına ceviz kabukları fırlatıyorlardı. Hafif adımlarla yürüyen genç adam, karahindiba yapraklarıyla beslenen bir tavşanla karşılaştı. Tavşan arkasındaki avcıyı fark etmeden önce delikanlı ona epey bir yaklaşmayı başardı. Jessan hayvanın üzerine atladı. Şimşek gibi fırlayan hayvan dosdoğru bir böğürtlen çalısının içine girmese kaçıp gidecekti. 232 Kayıp Taşın Muhafızları tavşanı yakalamıştı. Kemik bıçağı çekip hayvanın boyJefsanrek korkusuna ve çırpınışlarına hemen son verdi. TavşanUnu *#* bıçağın üzerine aktı. Çok uzaklardaki Vrykyl Shakur nin,S1nm tadını aldı ve sahneyi zihninde gördü. bu kanuan o zamana dek kemik bıçağı kullanmamış, buna gerek ^mişti Tavşanı öldürürken bıçağın ne kadar keskin oldugörmern^ ^^ ^^ ^ keg.k açtlgmı görmek 0nu şaşırtmıştı. gUnUn hayvanm derisini yüzdü, kampın dışında bir güzel pişirip j6 df Kendi kendine bunu kampın dışmda yapmasının sebebinin Merinde et yiyerek pecwaeleri gücendirmemek olduğunu söylüÖ"rdu Bu sadece bir bahaneydi. Pecwaeler dostları olan Trevinicîler'in et yeme alışkanlıklarına aşinaydılar ve hayata karşı duydukları "yaşa ve yaşat" tutumuna bağlı olarak gözlerinin önünde et yenmesinden hiç de rahatsız olmazlardı. Aslında Jessan kemik bıçağı iki pecwaenin, özellikle de Nine'nin önünde kullanmaktan çekiniyordu. Bıçağı yakınlardaki bir derede temizledi ve Nine yirmi yedi taşını kampın etrafına dizdiği sırada geri döndü. Kadın ona karnını iyice doyurup doyurmadığını sordu ve canı isteyebilir diye çorbadan biraz ayırdıklarını söyledi. Jessan bu teklifi nazikçe reddetti. Uyku tulumlarını koruma çemberinin içine serip uykuya daldılar. Gözler onları arıyorlardı. Korkunç gözler. Karanlık bir kafada yer alan ateşten gözler. Gözler eskiden farklı bir yöne bakıyorlardı, fakat artık Jessan'ın üzerine çevriliydiler. Jessan gözlerin kendisini göreceklerinden çok korkuyordu. Elinde tuttuğu taze bir tavşan leşiyle bir çalının arkasında saklanırken tavşanın sıcak kanı tenine akıyordu. Gözler onu buldu bulacaktı... Jessan irkilerek uyandı. Hemen ayağa fırlayıp kamp alanına ve ötesine, ağaçların arasına, kendi kendine mırıldanarak yavaşça akan karanlık sulara bakındı. Etrafını dinledi ve havayı kokladı, fakat sıradışı hiçbir şeyle karşılaşmadı. Yakınındaki Bashae ve Nine hâlâ uyumaktaydılar. Bashae'nin uykusu derin ve sakindi. Ancak Nine huzursuzdu. Dönüp duruyor ve alçak sesle kesik kesik çığlıklar atıyordu. Kadınm eli kehribar gözlü değneğine uzanıp dokundu. Onu yerinde bulduğunda rahatlamış olacak ki iç geçirdi ve huzur buldu. Jessan kehribar gözlü değneğe dikkatle baktı. Yıldızların ve solgun, ince ayın donuk ışığında kehribar parçaları fal taşı açılmış 235 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN gözler gibi bembeyaz parlamaktaydılar. Belki de o tuhaf ve k rüyaya sebep olan o kahrolası kehribarlardı. ySu'

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Jessan tekrar battaniyesine uzandı. "Batıl inançlı yaşlı kadın," diye kendi kendine söylendi. Jessan sabah olmadan nadiren uyanırdı ve yine uykuya H ması uzun sürmezdi. Buna karşın o gece gözlerini kırpmadan v L dızlara baktı, ta ki şafağın gri ışığı yıldızları söndürene dek. Ertesi sabah yola geç çıktılar. Bu gecikmenin başlıca sebebi Jessan'm şafaktan çok sonra kalkmış olmasıydı. Kahvaltıya çağırmak için Bashae'nin onu uyandırması gerekti. Pecwae halinden çok hoşnuttu, çünkü genelde dostunun suratına su çarpan kişi Jessan olurdu, Bashae değil. Jessan kalktığında morali hayli bozuktu. Bashae'nin sulu şakasına gücendi. Dostuna kaşlarmı çatarak ona yaşma uygun davranmasını kaba bir tavırla söyledi. Nine'ye neşesizce günaydın dedi, yemeğini tat almaksızın çabucak yiyip bitirdi ve Nine koruyucu turkuvaz taşlarmı toplarken sabırsızlıkla ortalıkta dolandı. Kadın etrafı kolaçan etmek için kehribar gözleri havaya kaldırdığında genç delikanlı kayıkla ilgilenmesi gerektiğine dair bir şeyler mırıldanarak kamptan ayrıldı. "Nesi var böyle?" diye sordu Bashae. Jessan'in unutup arkasında bıraktığı battaniyesini silkelemek için eline aldı. "Belki de bir karmca yuvasının üzerinde uyumuştur." Nine tek kelime etmedi. Normalden daha uzun bir süre boyunca havada tuttuğu değneğini sağa sola çevirip duruyordu. Değneği nihayet indirdiğinde Jessan'in arkasından kaşlarmı çatarak baktı. "Ne var, Nine?" diye soran Bashae, dostunun battaniyesini katlıyordu. "Ne gördün?" Kadın kafasını sağa sola salladı. Bashae'ye kampı toplamasında yardım ederken düşünceli ve dalgın görünüyordu. Torununun yinelediği sorulara cevap vermeyi reddetti. Ona sert bir dille kendisini rahatsız etmeyi kesmesini söyledi. Suyun üzerine vuran güneş ışığının keyfine varan Jessan, kendi uykusuz gecesi için yol arkadaşlarını cezalandırdığına pişmandı. 240 Kayıp Taşın Muhafızları ı,ı;vwinde onlara her zamankinden iyi davranarak kenyanina Seld]^. P özür diledi. d "Yarım günlük bir yürüyüş, bizi kayığımızı nehre güvenle koSimiz bir yere getirecektir," dedi neşeyle. "Yolculuk kolay yabl X. Patika şurada. Sen kayığa şarkı söylersen, Nine-" "Kötülük geçen gece kampımızın yakınında kol gezdi," dedi Mine ansızın. Jessan'in yerine gelmiş morali sabah sisi gibi dağılıp gitti. Kari na hayret içinde bakarken kuruyup kalmış ağzım kullanarak ne demesi gerektiğini bilmiyordu. "Yanımızdan geçip gitti," diye devam etti kadın, elini sallayıp eeçiş eylemini canlandırarak. "Ama oradaydı." Jessan ağzını açtı, tekrar kapattı, dudaklarını ıslattı. "Bir şey duyar gibi oldum. Gece uyanmama rağmen hiçbir şey göremedim." Nine ruhunun içini görebilecekmiş gibi Jessan'a uzun uzun baktı. Bakışları genç adamı huzursuz ediyordu. "En azından artık yanımızda değil," dedi Jessan omuz silkerek ve tasasız görünmeye çalışarak. Kafasmı çevirip patikaya bakarken eliyle gözlerini gölgeledi. "Evet," dedi Nine. "Gitti. Şimdilik."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Sence o kötülük neydi, Nine?" diye ilgiyle sordu Bashae. "Bir ayı bizi öldürmek mi istiyordu? Sebep kurtlar mıydı?" "Ayılar ve kurtlar kötü kalpli değildirler," diye azarlayıcı bir ses tonuyla karşılık verdi Nine. "Onlar sadece korktukları veya acıktıkları zaman öldürürler. Yüreklerindeki kötülük sebebiyle yalnızca zeki varlıklar can alırlar." "Geçen gece kimse bizi öldürmeye kalkışmadı," diye sabırsızca konuşan Jessan, sözün yeteri kadar uzadığını düşünmekteydi. Jessan battaniyesini Bashae'nin elinden bir teşekkür bile etmeksizin kaptı ve onu bağlayan ipi omzuna astı. "Bu sabah çevrede ayak izi aradım. Sizin de görebileceğiniz gibi hiçbir şey yok." "Kötülüğün ayaklar üzerinde yürüdüğünü söylemedim," diye ciddiyetle belirtti Nine. Kadın kendine özgü o tiz, tınılı sesiyle şarkısına başladı. Jessan onu uzunca bir süre daha süzdükten sonra dönüp kayığı bir ucundan tuttu. "Eee?" diye sordu Bashae'ye. "Bütün gün orada dikilip dura24i MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN cak mısın?" Bashae'nin bakışları neşesiz iki surat arasında gidip Kendi uyku tulumunu bağladıktan sonra çantayı omzuna ge • ve kayığın öteki ucunu kavradı. Asırlardır orada bulunan uzun ' patikada ilerlemeye başladılar. Peşlerinden gelen Nine'nin etek! Ü! rini süsleyen taşlar tıkırdıyor, gümüş ziller çınlıyor, değnefrinucuna asılı duran güveç kabı tıngırdıyordu. "Herhalde geçen gece uyku tulumunun içi karınca doluydu " dedi Bashae, fakat sesini bir başkasının duyamayacağı kadar alçak tutmayı ihmal etmemişti. ***** Güneş ışığı, temiz hava ve egzersiz sonucu rüyanın dehşeti sönüp gitti. Birkaç kilometre sonra gevşeyen Jessan bir yürüyüş şarkısı söylemeye başladı. İyi huylu Bashae hemen şarkıya katıldı; pecvvaeler tartışmalardan hoşlanmazlar ve çabucak affetmeye eğilimlidirler. Nine sessiz kalsa bile şarkıdan hoşlanmış gibiydi, zira yürüyüş hızını eteğindeki gümüş zillerle tempo tutacak şekilde ayarlamıştı. Nehrin denize dökülen kısmına vardıklarında suyun zamanla dümdüz olmuş kayaların üzerinden akışmı huşu içinde seyrettiler. Bu ne bir şelâle, ne de bir çağlayandı. Nehrin denize döküldüğü mesafe çok kısa olduğu için suyun çarptığı yerdeki bir köpürtü haricinde hiç ses çıkmıyordu. Su berraktı. Dipteki kayaları, hatta nehir ağzının civarında yüzen balıkları görebiliyorlardı. Aşağılarda sakin sakin yüzen balıklara bakılırsa dökülen suyun ağırlığmın onlara zarar vermediği anlaşılıyordu. Jessan amcasının yılın belli bir zamanmda balıkların akıntıya karşı yüzdüklerini, sudan dışarı fırlayarak denizden nehre atladıklarını söylediğini hatırlıyordu. Bu bilgiyi yol arkadaşlarına aktardığında Bashae nazikçe gülümsedi. Jessan'in moralinin düzeldiğini gören pecwae, böyle absürd bir yalanı çürütecek hiçbir şey söylemedi. O ve Jessan kayığı kaldırıp tekrar yola düştüler. Yolculuklarının ilk bölümünün sonlarına varırlarken adımları artık daha hızlıydı. Redesh Denizi'nin görüntüsü unutulacak gibi değildi. Bir bayırı tırmanıp doğuya baktıklarında onu karşılarında buldular. Ma242

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kayıp Taşın Muhafızları . l1ar göz alabildiğine uzanıyordu, vı sn^. ° 0 ka^ar hareketsiz kaldı ki üzerindeki hiçbir şey tıkırda1 lamadı veya tıngırdamadı. Kadından on ufak bir ses bile madı, Ç1IU ..vmıyordu. Bashae uzun, titrek bir sesle iç geçirdi. jessan kafasını aşağı yukarı sallayarak kendi kendine, sessizce mırıldandı. "Evet... tıpkı amcamın dediği gibi." Orada kalıp bütün gün o manzarayı seyredebilirlerdi, fakat kavığ1 denize bırakacakları yerle aralarında hâlâ biraz mesafe vardı Kuzgunvuran nehrin denizle buluştuğu yere yaklaşmamaları konusunda onları uyarmıştı, çünkü oradaki akıntı ve girdaplar çok tehlikeliydi. Kayığı kıyıdan biraz aşağıda bulunan daha sakin sulara bırakacaklardı. Akşamüstünün ortalarına doğru istedikleri yere vardılar. Görünüşe bakılırsa bu nokta sıkça kullanıldığından oraya kalıcı bir kamp inşa edilmişti. Yerdeki bir taş halkanın içinde ateş yakılabilirdi ve kullanımını doğrular gibi orada kararmış tahta parçaları ile kütükler yer alıyordu. Kumluk sahil sayısız ayaktan kalan izlerle doluydu. Bir çöp yığınının üzerine tünemiş vahşi kuşlar kemikler için aralarında dalaşıyorlardı. Jessan onların çok uzaklardaki okyanustan buraya kadar uçmuş deniz kuşları olduklarını söyledi. Bashae daha önce hiç böyle kuşlar görmemişti. Kayığın kendi payına düşen ucunu su kenarına bıraktıktan sonra onlarla konuşmaya koştu. Ancak bu kuşlar çok kabaydılar. Yere mahkum kimseleri hor görüyorlardı ve pecwaeye başlarından gitmesini kabaca söylediler. Yemek yerken rahatsız edilmelerine kızarak havalandılar. Suyun hemen üzerinde daireler çizerek ve dalışa geçerek zarif uçuş yeteneklerini sergiliyorlardı. Bashae kuşların suya indiklerini ve dalgaların üzerinde durmak için kanatlarını değişik bir şekilde katladıklarını görünce çok şaşırdı. Bashae onlara katılmak, kayığı hemen o anda göle indirip kürek çekmek için can atıyordu, fakat Jessan o gece dinlenmelerinin ve yolculuğa ertesi gün devam etmelerinin iyi olacağını duyurdu. Gölde ilerlemek nehirdeki kadar kolay olmayacaktı, çünkü onlara yardım eden akıntılarla karşılaşmayacaklardı. Bashae bu isteğe gönülsüzce uydu, ancak Jessan şöyle bir yüzebileceklerini söylediğinde neşesi hemen yerine geldi. Bashae birçok balık yakaladı. Suyun içinde kıpırtısız bekliyor, 243 MARGARET

VVEİS

ve

TRACY

H!

C K M A M balıklar onu incelemek ve ayak parmaklarını dürtüklemek ' ? nına geldiklerinde şimşek gibi bir hızla ellerini suya daldırın n ^a" kapıyordu. Daha sonra taze kalmaları için onları bir ipe bagln, ^ suya bırakıyordu. Jessan gibi o da yorulup üşümeye başlav ^ güneşte kurumak için sudan çıktılar. Nine kampı çoktan kurm Ca ardından şifalı ot stokunu tazelemek için ormana girmişti. Bashae ateş yakarken kullandığı tahtaları sayıyordu, çünkr Jessan ona adet gereği burada kamp kuranların bir sonraki yolcul için her şeyi olduğu gibi bırakmaları gerektiğini söylemişti. Nor malde balık temizleme işi Bashae'ye aitti, fakat o akşam bu isi Jessan üstlendi ve balıkları yarıp pullarını temizlemek için kemik bıçaktan faydalandı. Nine dönmeden önce de bıçağı gölde yıkadı ve kınına geri soktu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Hepsi de çok yorulmuştu ve akşam yemeğinden kısa süre sonra istirahata çekildiler. Jessan, Nine'nin turkuvaz taşlarını o gece daha da özenli dizdiğini fark etti ve bu sahne o kötü rüyayla ilgili kötü anıları geri getirdi. Bashae ertesi günün gelişini daha çabuk görebilmek için hemen uykuya daldı. Nine de kısa bir süre sonra horluyordu. Jessan bitkin vaziyetteydi. Uyku onu da buldu, fakat gelişi yavaş, kendisi de huzursuz ediciydi. Gözler o gece onu buldular. Korkunç bakışlarını dosdoğru onun üzerine diktiler. Jessan ne kadar uğraşırsa uğraşsın onlardan kaçamadı. İşte toynak seslerini o zaman duymaya başladı. Gürültü henüz çok uzak olsa da giderek yaklaşıyordu. 244

Hükümran Taş kuzeye doğru ilerlerken onun bir zamanlar içinde bulunduğu kutu ise güneydoğuya gidiyordu. VVolfram ile ganessa yaklaşık bir aydır yoldaydılar ve Abul Da-nek dağlarının doğusundaki ovalardan geçiyorlardı. Artık her ikisinin de altında birer at olduğu için hızlı yol alıyorlardı. Birkaç gün boyunca kadınla aynı ata bindikten sonra Wolfram'm canına tak etmişti. Vilda Harn'dan geçerlerken o anki bineğini satın almıştı—ataları bir zamanlar hiç şüphesiz cücelerin anavatanının bozkırlarında koşturmuş kısa boylu, gürbüz, gür yeleli bir at. Cücelerin yetiştirdikleri atlar pahalıdır, zira Loerem'deki herkes onların değerini bilir. Aldığı hayvan Wolfram'a pahalıya patlamıştı. Fakat artık ne de olsa o bir asilzadeydi. O kadar para harcamaya gocunmamıştı. Kendi atına sahip olması yolculuğu hızlandıracaktı ve VVolfram keşişlerin yanına bir an önce varmak istiyordu. Hedefine ulaştığında yalnızca şövalyenin haberini iletip ödülünü almakla kalmayacak, aynı zamanda yanındaki deli Trevinici'den de kurtulmuş olacaktı. Yolculuğun ilk haftasında kadın ağzını açıp ona tek kelime bile etmemişti. Aslında konuşuyordu, fakat kendi kendine. VVolfram ne zaman lâfa girmeye çalışsa-çünkü o canayakm, konuşkan biriydi— Ranessa karmakarışık siyah saçlarının arasmdan ona ters ters bakıyor ve dilini tutmazsa o dili keseceğini söylüyordu. Kadının bu tehdidi hayata geçirebileceğine tüm kalbiyle inanan VVolfram, dilini onunla konuşmak yerine bu iblis kadını yanma almaya zorlayan keşişlere sövmek için kullandı. Bilekliğin yakıcı baskısına aldırış etmeyebilirdi, zaten günler geçtikçe niye öyle yapmamış olduğunu merak eder hale gelmişti. Kendi açgözlülüğüne ve merakına lanet olsun! Her ikisi de başını sürekli belâya sokuyordu. Bir hafta daha geride kaldı ve Ranessa nihayet onunla konuşmaya tenezzül etti. Ancak bu durum aralarındaki ilişkiye katkıda 245

MARGARET WE İ S ve TRACY HİCKMAN bulunmadı, zira Ranessa ne zaman ağzını açsa bir tartışma b yordu. VVolfram ile her konuda çekişmekteydi. Ne zaman bi ayrımına gelseler cücenin seçtiği yöne karşı çıkıyor, VVolfram zaman iyi bir kamp alanı belirlese Ranessa oranın olumsuz bir !L nünü buluyordu. Hatta geçen gece köstebek etini güveç yapma mı, yoksa kızartmanın mı daha iyi olacağı üzerine bile tartışmışa Ranessa ertesi sabah da hiç vakit kaybetmeden işe girişti. Yanlı yönde ilerlediklerinden emindi. VVolfram atını durdurarak eyerinde geri döndü ve kadına kas-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


larını çatarak baktı. "Nerede olduğumuzu biliyor musun?" diye sordu Ranessa'ya Bu soru karşısında şaşıran Ranessa sağma soluna baktıktan sonra somurtarak dedi ki, "Hayır, bilmiyorum." "Nereye gittiğimizi biliyor musun?" "Evet," diye parladı kadın. "Ejderha Dağı'na." "Peki onun nerede olduğunu biliyor musun?" Ranessa tereddüt etti, sonra da parmağıyla doğuyu gösterdi. "O tarafta." "O tarafta bir sürü şey var," dedi VVolfram alaycı bir ses tonuyla. "Karnu toprakları o tarafta. Karnu'nun ötesindeki Tromek elfleri o tarafta. Daha da ileride Vinnengaelliler'in toprakları ve onun da ardında halkımın diyarı o tarafta. Aslına bakarsan dünyanın büyük kısmı o tarafta, çünkü biz batı kıyısındayız. Orada koskoca, engin bir dünya var. "Hiç şüphem yok ki," diye ekledi keyifle, eyerinde daha rahat oturarak, "aradığım bulabilirsin. Tabi bu en az on yılını alır, ama eninde sonunda hedefine varırsın ve keşişler seni görmekten memnun olurlar. Sana iyi yolculuklar, kızım. Tanrılar yanında olsun. Çünkü başka kimseyi bulamayacaksın," diye ekledi. Ranessa'nm gözleri kısıldı. Adamı uzun uzun süzdü. VVolfram kadının gözlerinde öfke ve hiddetin mi, yoksa cücenin kendisini terk edeceği için duyduğu ani bir korkunun mu yer aldığını bilemiyordu—Ranessa'nm suratı saç telleriyle örtülüydü. Aslında kadının ne düşündüğü umurunda değildi. Evet, bilezik ısınmaya başlayarak ona kadım ulaşması gereken yere götürmesi gerektiğini hatırlatıyordu. Bırakayım gitsin, diye düşündü VVolfram. Bırakayım keşişlerin koluma taktıkları bileklik etimi kemiğe kadar yaksın. Bırakayım sıcaklık tüm kolumu kavursun ve geride kömür 246 Kayıp Taşın Muhafızları br çıkıntı kalsın. Öylesi bile bu bezdirici kadına bir saniye Sakatlanmaktan iyidir. i? essa kafasını sallayarak saçlarını geriye attı. Elini kılıcının koydu ve VVolfram korku dolu bir an için öldürüleceğini sandıYalnız gitmene izin veremem," dedi kadın. "Takip ediliyorCüce. Birisi ya da bir şey seni arıyor. Çekip gidersem ve seni S hlikeyle baş başa bırakırsam şerefim lekelenir, ailem gözden düşer. Sana eşlik etmeyi sürdüreceğim." "Takip mi ediliyorum?" sözleri, VVolfram'in kekelemesi sırasında ağzından dökülen yegâne sözcüklerdi. "Ne demek istiyorsun? Hiçbir şey görmedim, hiçbir şey duymadım—" "Ben de öyle," dedi Ranessa. Kadın ona baktı ve yolculuklarına başladıklarından beri o çılgınca ifadeyi ilk defa kaybeden gözleri berrak ve sakin bir hal aldı. "Yine de, Cüce, oralarda bir yerde birilerinin olduğunu ve seni aradığını biliyorum." Kadının ses tonu yumuşak olmasına karşın ciddiydi. Güneşli parlak gün ansızın karardı, yaz ortasının sıcak sabah havasına bir ürperti karıştı. Saçmalık! diye düşündü VVolfram, titreyerek. Kadın saçmalıyor. Keçileri kaçırmış. Üstelik aynı şeyin benim de başıma gelmesini istiyor. "İlerlemeye devam etmeliyiz," diye devam etti Trevinici. "Burada açıkta, savunmasızız." Durakladı ve serinkanlı bakışlarla

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


VVolfram'ı süzdü. "Sanırım yolu biliyorsun." VVolfram'in söyleyecek o kadar çok sözü vardı ki kelimeler boğazını tıkadı ve o sebeple tek birini bile çıkartamadı. Kısa süre sonra hepsini geri yuttu ve atını topukladı. Kadının ettiği tek bir söze bile inanmıyordu. Buna rağmen arada bir geri dönüp uzun uzun arkasına bakmadan da edemedi. ***** Abul Da-nek dağları ile Karnu arasındaki bozkırlara hem Dunkarga hem de Karnu tarafmdan sahip çıkıldığı için o bölge üzerinde çekişmeler yaşanmaktaydı. Her iki taraf da bölgeye silâhlı devriye grupları gönderiyordu. VVolfram o ana dek hiçbir tarafın grubuyla karşılaşmadığı için şanslıydı. Aslında öyle bir durumda 247 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN bile tehlikeye gireceği pek söylenemezdi. Yanında bir Trevirr • götürmenin bazı avantajları vardı—her iki taraf da onlardan paral asker olarak faydalandığı için Treviniciler'i kızdırmak istemezlerd' Tüm bunlara rağmen VVolfram askerlerin nasıl tepki vereceklerin' kestîremediğinden herhangi biriyle karşılaşmadığına memnundu Yumuşak ve düz arazi uzun çimlerle kaplıydı. Hem atların hem de binicilerinin önlerine çıkan engelleri görebildikleri gündüz vakitlerinde düzlüklerde ilerlemek zor değildi. VVolfram akşamüstü olduğunda ışık azaldığı için atların kazara bir köstebek yuvasına takılabileceklerinden korkuyordu, zira son iki gece o yaratıklardan çok sayıda görmüşlerdi. Ayrıca yorgun atların beslenmeleri ve dinlenmeleri gerekiyordu. Genellikle bir akarsuyu veya doğal bir kuyuyu müjdeleyen bir ağaç korusu görünce VVolfram atını yavaşlattı ve yönünü o istikamete çevirdi. "Hava kararıyor," dedi cüce. "Geceleyin burada kamp kuracağız, sabah da erkenden yola çıkacağız." "Hava mı kararıyor?!" diye tiz bir sesle bağırdı Ranessa. "Karanlık falan değil! Kararmaya başlamadı bile. Yola devam edeceğiz." "Sen tam bir ahmaksın, kızım," dedi VVolfram. Bu lâfı o kadar çok etmişti ki sözler artık anlamını yitirmiş gibiydi. Cüce atından indi ve ağaç korusuna doğru yürümeye başladı. Bu hareketin tartışmayı hemen sona erdirmesini bekliyordu. Deli kadın atının böğrünü topukladı ve hayvanın yelesini tutarak yola devam etmesini buyurdu. VVolfram kafasını iki yana salladı. Kadın daha birkaç saat önce ona yakın durması gerektiğini belirtmişti. Şimdiyse çekip gidiyordu. VVolfram halinden hiç de şikâyetçi değildi. Neyse ki Ranessa'nın aksine atı mantıklı davrandı. Hayvan ağır adımlarla ilerlemeyi sürdürdü—akarsuya giden VVolfram'in ve atının peşinden. VVolfram Tirniv dilinde küfredildiğini duydu. Kız, ağabeyini bile gururlandıracak kadar ağır konuşmuştu. Ranessa sövüp saydığı atının böğrünü tekmeledi. Sonra da bir tane vurdu. Elinin tersiyle atın boynunu hedeflediği için darbe sert değildi. VVolfram hızla geriye döndü, doğrudan onun gözlerinin içine baktı. . 242 Kayıp Taşın Muhafızları ve vurmak istiyorsan bana vur, kızım, ama öfkeni o za"Bır Se"dan çıkarma. Çünkü hem sebebini anlayamaz, hem de

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


valllwlhk veremez." sana '«r» nm yüzü kızardl. utanç içinde gözlerini kaçırdı ve ah ?k "okşayarak Tirniv dilinde özür diledi. Fakat yine de aşağı "^"Sana söylüyorum, hava kararmış falan değil," dedi sıkılı diş• in arasından. Parmaklarıyla atın yelesini sıkı sıkıya tutuyordu. Seve öfkeyle baktı. "Biraz daha ilerleyebiliriz." VVolfram hiçbir şey söylemedi. Yalnızca siluet halindeki Abul Da-nek dağlarının arkasında beliren sarı-kızıl fonu ve dağların üzerindeki mor gökyüzünü işaret etti. Kadm sanki sırf kendisine inat olsun diye karardığını düşünürmuşçasma kızll gökyüzüne hışımla baktı. Her şeyi aynı anda yaptığı ani bir hareketle bacaklarını yana savurdu, atin sırtından atladı ve yere sertçe indi. Wolfram dişlerini sıkarak kafasını çevirdi. Ona attan en doğru şekilde nasıl inileceğini defalarca kez anlatmışsa da Ranessa hiç ilgi göstermemişti. Ya düşüyor, ya kayıyor, ya da atlıyordu. Ata binmesi daha da zor oluyordu, çünkü kendini boylu boyunca hayvanın sırtına atıyor ve doğru pozisyonu bulana dek bacaklarıyla tutunacak bir yer arıyordu. Tüm bunlar olurken yerinde bekleyen at, çoğunlukla şaşkm bakışlarla arkasındaki faaliyete göz gezdiriyordu. Hangimizin daha çok sıkıntı çektiği belli değil, diye düşündü VVolfram. At mı, yoksa ben mi. "Sanırım artık durmamız gerekiyor," deyip akarsuya doğru giden Ranessa, cücenin yanından geçerken ona dik dik baktı. "O kadar çok oyalandın ki gün sona erdi." Wolfram atları su kenarına götürdü, daha sonra hoş kokulu bozkır otlarından bir avuç kopartıp önce kendi atının, sonra da Ranessa'nmkinin burnuna sürttü. Cüce dilini kullanarak hayvanlara bir şeyler söyledi. Bu cücelerin atlara karşı duydukları sevgi ile saygıyı barındıran bir lisandır ve Loerem'deki tüm atlar hem bu lisanı anlar hem de gevşetici ve huzur verici bulurlar. VVolfram kadının atını övdükten ve derdini paylaştığını söyledikten sonra her iki hayvanı da bozkıra saldı. İkisi de VVolfram'dan fazla uzaklaşmayacakh, fakat sadece Ranessa olsa göz açıp kapa249 MARGARET W E I S ve TRACY HİCKMAN yana dek çekip giderlerdi. VVolfram geceyi geçirecekleri k kurmaya başladı. Bu da ateş yakacak bir yer açmak, yiyecek h ^ mak, su taşımak, yiyeceği pişirmek, hatta gerekiyorsa avlanm v demekti. O bu işlerle uğraşırken Ranessa dönüp bakmadı bile. Kad tüm zamanını ileri geri volta atmakla geçiriyor, sürekli olarak H ğuya bakıyor, bir dakikalığına bile olsa oturmuyordu. VVolfram ona bir ders vermek amacıyla yolculuklarının dördüncü gecesind bir sincap yakalayıp derisini yüzmesine karşın hayvanı pişirmemişti. Ona yemek istiyorsa eti bizzat pişirmesi gerektiğini söylemeyi plânlamıştı. Fakat kadını çiğ eti yemek üzereyken yakalayınca hayretler içinde kalmıştı. Ranessa'ya ne halt yediğini sorunca kadın ellerindeki çiğ ete boş boş bakmıştı. Sanki etin oraya nasıl geldiğini anlamaya çalışıyordu. VVolfram kadının davranışlarına bir türlü anlam veremiyordu. Ranessa tembel olmadığı gibi kendini angarya iş yapmayacak kadar üstün de görmüyordu. VVolfram ondan bir şey yapmasını istediği zaman kadın istenileni yapıyordu, ancak sonuç iyi olmadığından genellikle VVolfram'in her şeyi baştan yapması gerekiyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Sanki Ranessa yolculuk boyunca birçok iş yapılması gerektiğinin farkında değildi. Durmaksızın yürüyor, yıldızlarla teker teker tanışmasına yetecek kadar bir süre boyunca göğün doğu kısmına bakıyordu. Doğuya bakarken aklı her nereye gidiyorsa VVolfram'ı oraya götürmüyordu. O gece de bir değişiklik yoktu. Ranessa volta atarken VVolfram çalıştı. Yemeğin hazır olduğunu kadına üç kere söylemesi gerekti. Ranessa üçüncü de yürümeyi kesti, cüceye bir göz attı ve ona doğru ilerledi. "Ateş yakmayacak mısın, Cüce?" diye sorarken kaşlarını çattı. "Dün geceden kalma pişmiş etimiz var," dedi VVolfram, bir parça eti ona doğru sallayarak. "Ayrıca buralarda ateş yakmaya yetecek kadar çalı çırpı yok." VVolfram akarsudan getirdiği suyu içerken elindekinin bira olmasını dilemeden edemedi. Veya daha sert bir içecek. Ranessa eti alıp kıtlıktan çıkmışçasına yedi. Yemek terbiyesi bir orkunki kadardı. Yemekten sonra volta atmayı sürdürmedi. Onun yerine VVolfram'ı düşünceli gözlerle uzun uzun süzdü, ta ki cüceyi iyiden iyiye huzursuz edene dek. 3.50 Kayıp Taşın Muhafızları IfranV' dedi. Bunu duyan cüce afalladı. Ranessa daha öndıvla hiç hitap etmemişti. "Ejderha Dağı'na ulaşmamız ne ce °nasürer? Birkaç günde varır mıyız?" Derin bir iç geçirdi. "Bu ka ahatten yorulmaya başladım." S6^ Wolfram'm ağzı bir karış açık kalmıştı. "Birkaç gün mü?! Bin vüz kilometreden fazla yol kat etmemiz gerekiyor, kızım. Tanı /yanımızda olursa hedefimize dört ayda varacağımızı sanıyo// rurn. Kadının kalbine bir ok saplasa aynı etkiyi yaratırdı. Ranessa'nın yüzü bembeyaz kesildi. "Aylar," dedi kadın afallamış bir halde. "Yani biz oraya varmadan önce ayın dört kez dolunay halini alması... alması..." "O da şansımız yaver giderse," diye vurguladı Wolfram. Daha önce yapmadığı bir açıklamaya girişti. "Kızım, yaşlı VVolfram'la hoş bir gezintiye çıktığını sandıysan çok yanılmışsın. Bu uzun ve tehlikeli bir yolculuk." Kadın ona bön bön baktı. "Hayatını yolculuk ederek kazananlar yolun tehlikeli bir yer olduğunu bilirler," diye devam etti Wolfram, "üstelik tehlikenin tek kaynağı iki veya dört ayak üstünde yürüyenler değildir. Troller köprüleri korurlar. Mistorlar rüzgârlarda gederler. Hirakorlar havada uçarlar. Glyblinler eski savaş meydanlarına dadanırlar." VVolfram'ın ses tonu yumuşadı. "Halkının arasına geri dön, kızım. Henüz tek basma dönemeyeceğin kadar uzaklaşmadık. En azından Vilda Harn'a gidebilirsin." Ranessa düşünceli gözüktü ve VVolfram bahtiyar bir an boyunca onun dönmeye karar vereceğini sandı. Bilekliğin ısındığını hissedince keşişlerin onun kendilerine getirilmesini istediklerini bir kez daha anladı. Sebebini bilmese de durum öyleydi. Yine de tek yaptığı doğruları söylemek olmuştu. Keşişler bu yüzden onu suçlayamazlardı. Ranessa yavaşça döndü ve artık yıldızlarla bezeli olan doğu göğüne baktı. "Hayır," dedi. "Seninle geleceğim. Rüyalar bana bunu yapmamı söylediler. Ama her gün çok yol almalıyız. Erken kalkmalı ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


geç saatlere kadar at sürmeliyiz." VVolfram asıl yol arkadaşları olarak gördüğü atlarla vakit geçirmek için morali bozuk bir halde kadının yanından ayrıldı. 251 MARGARET VVEİS ve TRACY H i C K M A N Atlar onu görmekten memnundular. Cücenin dikkatini çek bilmek için ona iyice sokuldular. Alınlarının kaşınmasını, kulak] rmın gıdıklanmasını istiyorlardı. Onu dürtüklerken sıcak nefesle ı cücenin suratma vurdu. "Hem ayrıca," diye arkasından seslendi Ranessa, "peşimizde biri var. Tehlike önümüzde olduğu kadar ardımızda da." VVolfram kafasını atının gövdesine dayayıp hayvanın sağrısını nazikçe okşadı. Kanadı kırık kuş, demişti şövalye. VVolfram o uyarıyı dikkate almamıştı. Yellozoğlu Şövalye Gustav ve onun atıldığı çj. gınca macera! Cüceye göre bu kafaları çekerken anlatılabilecek güzel bir öyküydü, hepsi o kadar. VVolfram buna rağmen Ranessa'ya inanıyordu. Sebebini bilmemekteydi. Belki de kadının deli olmasıydı, çünkü Loerem halkların içinde birçok kimse — örneğin orklar —tanrıların delilere dokunduklarına inanırdı. VVolfram içinden keşke tanrılar kendisine daha iyi davransalardı ve Ranessa'ya biraz daha sert dokunsalardı diyordu —meselâ bir çekiçle falan. Buna karşın onun görevi olup bitenleri sorgulamak değil itaat etmekti. Keşişler kadını istemişlerdi — sebebini ancak tanrılar bilirdi—ve keşişler ne pahasına olursa olsun kadını alacaklardı. Üstelik dört ay sonra değil. Özellikle de biri izlerini sürüyorsa. "Ejderha Dağı'na bir ayda varabiliriz," diye mırıldandı VVolfram. "Ne?" diye sordu Ranessa. Cüce kafasını atın böğrüne dayadığı için sesi boğuk çıkmıştı. "Ejderha Dağı'na bir ayda varabiliriz. Tabi şans bizden yanaysa. O hâlâ önemli. Şans hep önemlidir. Yine de yolculuğu kısaltmanın bir yolu var." "Neymiş o?" VVolfram kolunu uzatarak kadına bilekliği gösterdi. "Taktığım bilekliği görüyor musun?" Ranessa kafa salladı. "Bu sadece bir takı değil. Aynı zamanda bir anahtar. Yalnızca benim ulaşabileceğim bazı kapıların kilidini açan bir anahtar." VVolfram doğruyu söylüyordu, fakat tüm çıplaklığıyla değil. Keşişler için çalışan diğer bazı kimseler de benzer anahtarlara sahiptiler, ancak bu Trevinici ona hak ettiği saygıyı göstermiyordu. 252 Kayıp Taşın Muhafızları "Ne kapılarıymış bunlar?" diye kuşkuyla sordu Ranessa. "Ben kapının bize yardımı olacağından emin değilim." "Uzay ve zamanm içinden geçiyorsa olur," dedi VVolfram bil• bir edayla. "Yeğeninin göldeki şu büyülü kapıdan bahsettiğini hatırlıyor musun? Hani şövalyenin geldiği kapıdan?" "Sen neden bahsediyorsun? Kapıların gölde ne işi var?" Kadın kaşlarını çattı. "Ahmakça konuşuyorsun." "Hiç şüphem yok," karşılığını verdi cüce, ona ters ters bakarak. "Delilik herhalde bulaşıcıdır. Sen kapıların göllerde ne aradığını boş ver. Önemli olan benim bunu bilmem ve gereken anahtara sahip olmam. Artık yatıp uyusan iyi olur. Gittiğimiz yere varmadan önce günlerce yolculuk etmemiz lâzım."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Nereye gidiyoruz?" "Söylesem de anlamazsın." VVolfram yol arkadaşına bakıp burun kıvırdı. "Karnu'daki bir liman kasabasma. Karfa 'Len." "Peki bahsettiği şu kapı orada mı?" "Kapılardan biri orada," dedi VVolfram. ***** Biri sahiden de onları takip ediyordu—Vrykyl Jedash. Fakat takibini güçlükle sürdürüyordu ve hayatı buna bağlı olsa bile sebebi hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Aslında "hayatı" sözü yanlış bir ifadeydi. "Ölümü buna bağlı olsa bile" demek daha doğruydu, zira Jedash yaklaşık elli yıldır ölüydü. Yaşamı sırasında ufak çaplı bir Boşluk büyücüsü olan Jedash, yaşayan bir insandan hareketli bir cesede hiç pişmanlık duymaksızın dönüşmüş sayılı şahıslardan biriydi. Büyük ihtimalle bunun nedeni daha en başından doğru düzgün bir yaşama sahip olamayışıydı. Shakur onu dışarı atılmış bir paçavra yığını sandığı ve üzerinden geçerken ayağı takıldığı sırada Jedash bir ara sokakta uyuyordu. Jedash'in şansına Shakur o gün yeteri k%dar beslenmişti, yoksa Jedash da Shakur'un cesedini ayakta tutan isimsiz, kimliksiz ruhlardan biri olup çıkacaktı. Vrykyl ona çarpınca Jedash uyanmıştı ve hayatında ilk kez bir Vrykyl gören adam ona tapmaya başlamıştı. Shakur'un önünde diz çöküp onun müritlerinden biri olmak istediğini söylemişti. Bu sahne karşısmda keyiflenen Shakur 253 MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN onu Dagnarus'la tanıştırmıştı. Dagnarus onunla görüşmeyi kabul etmiş, ona yiyecek ve ba nak temin etmiş, gözbağcının Boşluk büyüsü hakkındaki bilgilerin" arttırmıştı. Jedash'm Dagnarus'a duyduğu hayranlık büyük bir sevgiye dönüşmüştü. Dagnarus da adamı öldürerek, onu uyeUn bir aday diye Vrykyl Hançeri'ne sunarak Jedash'ı ödüllendirmişti Shakur'un aksine Jedash eninde sonunda içine yuvarlanacağı Boşluk'tan korkmuyordu. O zaten içini kemiren açlığın boşluğunu ezip geçen yoksulluğun boşluğunu, daha iyi şeyler ümit etmeden yaşamanın boşluğunu ömrü boyunca tecrübe etmişti. Kronik hastalığa ve kronik acıya yabancı değildi. Alay konusu olmanın, toplumdan dışlanmanın, medeni insanların arasından kovulmanın, zulüm görmenin, hakarete uğramanın ne demek olduğunu iyi bilirdi. İşte bu yüzden Jedash gecenin boş saatlerini usandırıcı bulmuyordu. Uykuya hasret değildi, çünkü yaşarken uyku ona hiç huzur vermemişti. Artık hiçbir şey hissetmemek ise ona huzur veriyordu. Cüceyi izlemekle, yakalamakla ve Shakur'a götürmekle görevlendirilen Jedash bunun kolay bir görev olacağını sanıyordu. Cücenin Nimorea ile Dunkarga arasında malzeme alınabilecek tek yer olan Vilda Harn kasabasma uğrayacağım düşündüğünden dosdoğru oraya gitti. Çabaları beklediğinden çok daha iyi sonuçlandı. Bir zamanlar öldürdüğü bir Dunkarga tacirinin kılığına giren Jedash, cücenin ilk uğradığı yeri kolayca buldu —bir at tüccarı. At tüccarı cüceyi net olarak hatırlıyordu, zira cüce ne istediğini tam olarak bilen ve tüccarın hayvanlarındaki kusurlar ile eksiklikleri örtme girişimlerini açığa çıkaran tek müşteriydi —tüccar bunları anlatırken hüsranını gizlemedi. VVolfram tüm atlar arasından en iyisini seçmekle kalmamış, hayvam neredeyse bedavaya alana dek gün boyunca pazarlık etmişti. Tüccar Jedash'm sorusuna cevaben cücenin yanında bir de yol

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


arkadaşı bulunduğunu bildirdi. Bir Trevinici kadını. Tüccar o ikisinin niçin birlikte yolculuk ettiklerini anlayamamıştı, zira birbirleriyle hiç geçinemiyorlardı. Tüccarm hatırladığı kadarıyla cüce, Karnu'nun güneyine gideceklerine dair bir şeyler söylemişti. "Buradan ayrılalı çok olmadı," dedi tüccar. "Acele edersen onlara yetişebilirsin." Vilda Harn'dan çıkan bir toprak yol vardı. Jedash bineği olan 254 Kayıp Taşın Muhafızları .. küheylânına atladığı gibi dörtnala hedefinin peşine düştü, rüceyi ve onun taşıdığı şey her neyse onu kısa zaman içinde efenA sine teslim edebileceğinden memnundu. Vrykyl onları çabucak kalayabileceğinden emindi, fakat kilometrelerce at sürmesine afimen kimseye rastlamadı. Toprak yol ileride at arabalarının tekerlerinin açtığı birbirine paralel iki oyuğa dönüşüyor ve güneye doğru uzanıp gidiyordu. Savaş söylentileri yüzünden yolda fazla yolcu yoktu —eve dönen bir Kamu devriye grubu, tedirgin sürücüsünün tek isteği Vilda Harn'a güven içinde varmak olan bir araba. Bir Trevinici kılığına giren ve kaçak kız kardeşini aradığını iddia eden Jedash, karşısına çıkan herkesi sorguladı. Evet, hem devriye grubundaki askerler, hem de at arabasını süren adam cüce ile Trevinici kadınını kısa bir süre önce görmüşlerdi. Jedash'in onları yakalamak için tek yapması gereken acele etmekti. Jedash acele etmesine etti, fakat kimseyi yakalayamadı. Cüce ile kadını akıl almaz bir şekilde elinden kaçırıp duruyordu. Jedash öfkelenmeye başlamıştı. Teker oyukları batıya dönerek Amrah 'Lin kentine yönelmekteydi. Jedash işlevsiz yoldan ayrılarak doğu yönüne saptı. Cüce hududa değil daha medeni topraklara gidiyor olmalıydı. Bir akarsu bulan Vrykyl, çamurlu su kenarında iki farklı ayak izi tespit edene dek onu takip etti. İzlerden biri cücenin satin aldığı ufak ata aitti. Bu izler Jedash'ı bozkırdan geçirerek bir kamp ateşinin kalıntılarına kadar getirdi. Kömürler hâlâ sıcaktı. Aradığı ikiliyle arasmda fazla bir mesafe yoktu. Jedash onları yakalayacağına canı gönülden inanarak yolculuğunu sürdürdü. Vrykyl hedefine çok yakmdı. Kanlarının kokusunu alabiliyor, kaim sesli cüce ile tiz sesli kadmm kendi aralarında tartıştıklarını işitebiliyordu. Gölge küheylânını bir sonraki tepeye tırmandırırken yukarı varıp aşağıya baktığında onları göreceğinden emindi. Aşağı baktı, fakat orada kimsecikler yoktu. Jedash tepenin üzerindeki mevkiinden uçsuz bucaksız bozkırı taradı. Gördüğü kanlı canlı tek şey yerdeki bir fareyi pençeleriyle kapmak için dalışa geçen bir şahindi. Öfkelenen, hayal kırıklığına uğrayan Jedash onları bir kez da2.55 MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN ha bulup bulamayacağını görmek için bozkır boyunca geniş b' yay çizmek zorunda kaldı. İkilinin güneye giden rotalarından s pıp sapmadıklarını, ansızın başka bir tarafa yönelip yönelmedikle rini anlamak için önce doğuya, sonra da batıya gitti. Cüce ile kadı nın izlerine rastlamadan önce iki gününü bu şekilde yitirdi. İkili rotalarından ayrılmamıştı. Güneye doğru yaptıkları yolculuğu sürdürüyorlardı. Jedash onları nasıl olup da gözden kaçır-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dığını arılamıyordu. Çabalarmı böyle boşa çıkaracak ne tür bir büyüye sahip olabilirlerdi ki? Jedash bir kez daha takibe başladı. 25"6 Jessan yolculuğunun keyfini çıkarırken ve VVolfram kendisininkine güç belâ katlanırken Kuzgun tam bir sefalet ve düş kırıklığı içindeydi. Kazığa bağlı olan zinciri hiç çıkartılmıyordu. Bu zincir yakınlardaki bir çukurda tuvalet ihtiyacını gidermesine elverecek kadar uzundu. Yarı-taan ve insan köleler çukuru her günün sonunda toprakla örtüp bir yenisini açıyorlardı. Kuzgun bu temizliğe ilk başta şaşırmıştı. Zamanla taanlarm zalim olsalar bile pasaklı bir ırk olmadıklarını fark etmişti. Taanlar yıkanmıyorlardı —Dur-zor taanlarm sudan çok korktuklarım söylemişti —yine de vücutlarmı bir yağa buluyorlar ve sonra da o yağla birlikte kiri pası da kazıyarak çıkartıyorlardı. Kuzgun'un son derece itici bulduğu kokuları kirlilikten kaynaklanmıyordu; bu onların kendilerine has kokularıydı —misk ile çürümüş etin karışımı bir koku. Dur-zor taanlarm insan kokusundan hoşlandıklarını söylemişse de muhtemelen bir sonraki öğünde yiyecekleri yemeği düşündüklerine inanan Kuzgun, aldığı bu bilgi sonucun pek fazla neşelenmemişti. Mızraklardan oluşan eğreti hapishane kaldırılmıştı. Erkek Dunkargalılar'ın tümü öldürülmüştü. Ölümleri korkunç olmuştu. Onlara zevk için işkence edilirken çığlıkları ve kıvranışları taanlara büyük keyif vermişti. Kuzgun kendini cesur biri olarak görür, her şeye göğüs gerebileceğine inanırdı. Fakat katledilen adamların çığlıklarını kaldıramamıştı. Kulaklarım yerden aldığı toz toprakla tıkamıştı. İnsanlardan birinin ölmesi üç gün sürmüştü. Tutsak edilen kadınlardan birkaçı da ölmüştü. Onlar şanslı olanlardı. Diğerleri birer köleydiler. Taanlarm, hatta yarı-taanların burun kıvırdıkları işleri yapmaya zorlanıyorlardı. Tekrar tekrar tecavüze uğruyorlar, dövülüyorlar, tekmeleniyorlar, tokatlanıyorlar ve kırbaçlanıyorlardı. Çoğunlukla kanla kaplı hırpani yüzlerle yalvarırcasına Kuzgun'a bakıyorlar, sanki ondan yardım bekliyorlardı. Kuzgun'un elinden hiçbir şey gelmiyordu. Onun kendine 257 MARGARET WE i S ve TRACY HİCKMAN bile hayrı yoktu. Kadınların bakışlarına karşılık vermediği iri lar da nihayet bu davranışlarından vazgeçmişlerdi. Kuzgun vaktini kendisini esir edenleri seyrederek geçiriyo H zira Treviniciler arasında yaygın olan bir söze göre akıllı bir vaşçı, düşmanlarıyla dost olurdu. Kuzgun taan dilini anlayamada taanlar konuşurlarken vahşi, hatta çoğunlukla abartılı hareket lere sıkça başvurdukları için neler söylendiğini az çok çıkarabil mekteydi. Taanların arasında kesin bir hiyerarşi mevcuttu. Qu-tok ile diğer savaşçılar sürekli olarak bir başka savaşçının buyruklarını yerine getiriyorlardı. Bu bir dişiydi ve Kuzgun bir süre sonra onun kabile lideri olduğunu anladı. Kadın kafasına Dunkarga yapımı bir miğfer takıyor, görünüşe bakılırsa o miğferle rütbesini belli ediyordu. Günün birinde bu dişi savaşçı, gururlu Qu-tok ile birlikte Kuzgun'u görmeye geldi. Qu-tok değerli ganimetini liderine göstermekten büyük haz duyuyordu. Kuzgun taanların yaklaştığını görünce hemen ayağa fırladı ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yumruklarım sıktı. "Dövüş benimle, kahrolası!" diye bağırdı. "Zincirlere bağlıyken bile seninle dövüşürüm! O pütürlü postuna lanet olsun!" Kuzgun kendisini yakalayan taanm bu sözlerden tekini bile anlayamayacağının farkındaydı, fakat havaya kalkmış sıkılı yumruklar tüm lisanlarda meydan okuma anlamına gelirdi. Maalesef Qu-tok öfkeye kapılmak yerine kahkahalarla güler gibi gözüktü ya da en azından Kuzgun taanın öyle yaptığını düşündü, zira yaratık gırtlağından gıdaklar gibi bir ses çıkarmış ve çirkin kafasındaki tüm keskin dişleri göz önüne sermişti. Qu-tok adamın zincirinin ulaşabileceği sımra kadar geldi ve sahip olduğu eğitimli ayıyı etraftaki seyircilere takdim eden birini kusursuzca taklit ederek Kuzgun'u işaret etti. Taanlara eğlenceli bir gösteri sunmaktan başka bir şey yapmadığını fark eden Kuzgun dişlerini sıktı ve çabalamayı kesti. Qu-tok yanındaki savaşçıya Kuzgun'un üstün özelliklerinden bazılarını anlattı. Dişi onu ilgiyle izliyordu. Bedenindeki aşırı miktardaki yara izleri, Qu-tok veya diğerlerinin sahip olduklarından çok daha fazlaydı. Postunun altından parıltılar geliyordu. Savaşçı, derisinin altına değerli taşlar sokmuştu. 2.52 Kayıp Taşırı Muhafızları ftmrü boyunca pecwaelerin yakınında yaşamış olan Kuzgun, li taşlara yabancı değildi. Ametistin morunu, kuvarsın pemi kolayca tanıdı ve savaşçının sağ kolunu örten postun altında -mrüdün yeşilini görünce epey şaşırdı. Kuzgun bu taşların sırf H korasyon amaçlı olduğuna ve mücevheratları bu şekilde takıp takıştırmanın acı vereceğine inanıyordu. Qu-tok esirinin sergilediği gösteriden memnun kalmışçasma ona bir parça pişmiş et attı. Kuzgun eğilip eti yerden aldı. Qu-tok ile baş savaşçı sırtlarını dönerek uzaklaşmaya başladılar. Qu-tok iki metre kadar uzaklaştığında Kuzgun eti tüm gücüyle fırlattı. Et Qutok'un kafasının tam arkasına isabet etti. Şapırtılı darbeyi hisseden Qu-tok hızla geri döndü. Önce yerdeki eti, sonra da yumrukları sıkılı halde kendisini öfkeyle süzen Kuzgun'u gördü. "Hadisene, yavşak," dedi Kuzgun ciddiyetle. "Dövüş benimle." Qu-tok eti almak için eğildi. Eti Kuzgun'a gösterdi, sonra da beğendiğini ima eder bir tavırla yavaş yavaş yedi. Daha sonra tekrar geri döndü ve baş savaşçıyla birlikte çekip gitti. Kuzgun'a ne o gece, ne de bir sonrakinde yemek verilmedi. "Reisinin gözleri önünde onu kafasından vurdum," dedi Durzor'a, Qu-tok onu nihayet beslemeye karar verdiğinde. "Bu hareket bir insan, bir ork, hatta pişkin bir Vinnengaelli için bile büyük bir hakarettir. Benimle hemen oracıkta dövüşmeliydi." "Ona et atan kişi başka bir taan olsa o bir hakaret sayılırdı," dedi Dur-zor, adamın cehaletine acırmışçasına gülümseyerek. "Sen bir kölesin, Kuzgun. Senin gibi adi bir solucan onu aşağılayacak hiçbir şey yapamaz." Morali bozulan Kuzgun, bağlı olduğu büyük kazığa yaslandı. Gevşemeye çalışıp daha önce defalarca kez yaptığı bir şeyi kendine hatırlatma ihtiyacı hissetti. Bütün bir gün süresince topraktaki bir oyuğa saklanıp avına pusu kurmuşluğu vardı. Bazen isabetli bir atış yapabilmek için bir geyiğin açıklığa adım atmasını, bazen de kurduğu tuzağa bir domuzun düşmesini beklediği olmuştu. Şimdi de tıpkı öyle bir durumun içinde bulunuyordu. Sabırlı olmalı, elde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kalan zamanını verimli kullanmalıydı. "Bana şu baş savaşçıdan bahset," dedi adam. "Dag-ruk," karşılığını verdi Dur-zor. "O bir avustasıdır. Ta255 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN nınmış bir savaşçı olarak dövüşteki hünerlerini defalarca kez v nıtladı ve birçok köle aldı. Başındaki miğferi tanrımız ona bi * verdi. Çoğu kimse bir sonraki tanrı gününde ona nizam—muh rebe grubunun başı —rütbesinin verileceğine inanıyor." "Bir eşe sahip mi?" diye soran Kuzgun onun eşinin Qu-tok olabileceğini düşünüyor ve doğru olması halinde bunun intikam plânlarını nasıl etkileyeceğini merak ediyordu. Dur-zor olumsuz anlamda kafa salladı. "Hayır, Dag-ruk çocuk doğurmakla uğraşmak istemiyor. O yüzden kimsenin kendisiyle yatmasına izin vermiyor. Ama söylentilere bakılırsa muharebe grubunun samanlarından birine ilgi duyuyormuş." Kuzgun'un öğrendiği kadarıyla şamanlar Boşluk büyüsünün kullanımında becerikliydiler. Taanlar için büyücülük yapıyorlardı ve gizemli oldukları kadar ürkütücü şahıslardı. Görünüşe bakılırsa diğer taanlar bile onlardan korkuyorlardı, zira ne zaman bir şaman kampa gelecek olsa tüm taanlar—buna savaşçılar da dahildi—etraflarında pervane oluyorlardı ve gözlerini üzerlerinden ayıramıyorlardı. Kuzgun ilk başta samanları diğerlerinden ayırt etmekte güçlük çekmişti. Hatta ilk kez bir şaman gördüğünde onu köle sanmıştı, çünkü üzerinde zırh bulunmayan taan yalnızca göğsünü, belini ve bacaklarının üst kısmını örten şerit halinde kumaş parçaları giyiyordu. Silâh taşımamasının yanısıra kollarında ya da kafasında çok az yara izi vardı. Kuzgun taanların ona büyük ilgi göstermelerini garipsemişti ve Dur-zor daha sonra onun R'lt, yani muharebe grubunun şamanı olduğunu söylemişti. "Ondaki yara izleri ayinsel," diye Kuzgun'a açıklamada bulunmuştu Dur-zor. "Ayrıca derisinin altında bir sürü büyülü taş var. Muharebe grubundaki neredeyse tüm taanlardan daha fazla sayıda yara izine ve taşa sahip. Onları göstermeyip kıyafetlerinin alünda saklar. Böylece çatışmaya girdiğinde düşmanları onun zayıf olduğunu sanır ve büyülerine kolay birer yem olurlar." Taan savaş birliği fethedilmiş Dunkar kentinin dışmda kamp kurmayı sürdürdü. Taan tannsının temsilcileri surlarm ardındaki Dunkarga halkmı kontrol altma alıyorlar, malzeme topluyorlar ve savaşı diğer ülkelere taşımaya hazırlanıyorlardı. Kuzgun olup bitenleri ilk elden öğrenmiyordu. Tüm bilgiler Dur-zor'dan gelmekteydi. 2&0 Kayıp Taşın Muhafızları • yarı-taan günde bir kez ona yiyecek ile su getiriyor ve bir raine yanında kalıyordu. Kuzgun kızın kendisiyle konuşmasürelıgın ^^^g^ biliyordu, zira Qu-tok'un gözleri hep üzerlesVClâ. di Qu-tok ne zaman konuşmanın yeterince uzadığını dü^ Se Dur-zor'a bağırıyordu. Ona hernen itaat eden kız, oyalanıp H "cezaya çarptırılmamak için çoğu kez cümlesini yarıda bırakıyor ve fırlayıp gidiyordu. "Niçin beni ziyaret etmene göz yumuyor, Dur-zor?" diye sordu o gün Kuzgun, kız yere rahatça çömelirken. Dur-zor ondan uzak durmaya hep özen gösteriyor, Kuzgun'un kolunun erişebileceği sınırın hemen dışında kalıyordu. "Herhalde rahatımı düşündüğünden değildir."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Oh, hayır," dedi Dur-zor gülümseyerek. "Qu-tok sana eziyet ettiğimi söylüyor. O yüzden beni sana gönderiyor ve bir süreliğine yanında kalmama göz yumuyor." "Eziyet mi?" Kuzgun'un kafası karışmıştı. "Bana nasıl eziyet ediyorsun ki? Henüz elini bile sürmedin." "Qu-tok benimle yatmak istediğini sanıyor," dedi Dur-zor sırıtarak. "Ve sana yakın olmama rağmen beni elde edemeyince eziyet çektiğini düşünüyor. Bunun doğru olmadığını biliyorum," diye ekledi. "Çirkin olduğumu, canavara benzediğimi düşündüğünü biliyorum. Ama ben yine de Qu-tok'a duymak istediğini söylüyorum." "Seni bir canavar olarak görmüyorum, Dur-zor," diye huzursuzca karşı çıktı Kuzgun. Onu ilk gördüğünde canavara benzediğini düşünmüştü. Arbk kızın ziyaretleri günün en güzel kısmını teşkil etse de onun hayvani yarı-insan suratına içini ürperten bir tiksintiye kapılmaksızın bakamıyordu. "Çirkin olmana gelince, ben de ahım şahım biri değilim." "Seni çirkin bulmuyorum," diyen kız, onu samimi bir beğeniyle süzmekteydi. Dur-zor'un alnı kırıştı. "Ama siz insanların burun dediğiniz o et parçasıyla nasıl koku aldığınızı bir türlü anlamış değilim." Keyifle omuz silkti. "Kendi türünden bir kadma karşı duyacağın hisleri bana karşı duyamayacağını biliyorum. Taanlar bizi ucube olarak görüyorlar. İnsanlar ise canavar. Tanrımız insanların bizi yakalamaları durumunda öldüreceklerini söylüyor." "Belki bazıları öldürür," diye itirafta bulunmak zorunda kalan Kuzgun bu sözlerin insanları yerdiğini düşünüyordu, çünkü o du2&ı MARGARET VVEİS ve TRACY HİCKMAN rumda insanların taanlardan bir farkı kalmamaktaydı. "Bazı k' seler ise doğumunun senin suçun olmadığını söyleyeceklerdir s«~ nin de tıpkı bizler gibi yaşamaya hakkm var." "Öyle mi düşünüyorsun?" diye merakla sordu Dur-zor. "İlk başta böyle düşünmüyordum," diye açıkladı Kuzgun "Ama şimdi düşünüyorum." "Benim için de aynı şey geçerli," dedi kız. "Ben de ilk başta senin bir canavar olduğunu sandım, ama sonra fikrimi değiştirdim." "Sana ne olacak, Dur-zor?" diye sordu Kuzgun. Onunla konuşurken kendi dertlerini, küçük düşürülüşünü ve şerefine sürülen lekeyi unutuyordu. "Taanlardan biri beni öldürecek," dedi sakin bir tavırla. "Bu belki Qu-tok olacak, belki de bir başkası." Adamın hayrete düşmüş yüz ifadesini görünce gülümsedi. "Günün birinde ya çok ağır hareket edeceğim, ya su götürürken yere dökeceğim, ya da bir çocuğa doğru düzgün dadılık edemeyeceğim. Onlar da beni oracıkta öldürecekler." Kuzgun öyle bir merhamete ve öfkeye kapıldı ki kendine güçlükle hakim oluyordu. Bu ne korkunç bir hayattı böyle. "Türümün kaderi budur," diye ekledi kız. "Bunu biliyorum. Buna karşı mücadele etmek anlamsızdır. Sadece tanrıma hizmet ediyorum ve bu kadarı bana yetiyor." "Belki günün birinde kendine bir eş bulursun," diyen Kuzgun onu rahatlatmaya çalışıyordu. Aslında —doğrusunu söylemek gerekirse—kızın buna ihtiyacı yok gibiydi. "Çocukların olur." "Yarı-taanlar hamile kalamazlar. Ne taanlardan, ne insanlardan, ne de birbirlerinden," dedi kız, kafasını sağa sola sallayarak. "Tanrımız bizden çocuk doğurmamızı istedi, ama o bile Ijjir tanrı olarak doğurgan olmamızı sağlayamaz. Hayatımda kimseyle yatmadım ve yatmayı da beklemiyorum, çünkü birisiyle birlikte ol-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mam için zevkten başka sebebim yok ve biz kölelerin zevk almasına izin verilmez." "Taanlar sizi. . . şey, zevkleri için kullanmıyorlar mı?" diye sordu Kuzgun. Dur-zor ona şaşkına dönmüş bir vaziyette bakakaldı. "Taanlar bizimle yatmaktan zevk almazlar ki. Bizi birer ucube olarak görüyorlar." Kuzgun bu mantığı yavaş yavaş kavrayama başlıyordu. 262 Kayıp Taşın Muhafızları nlar insan kadınlarını da canavar olarak görüyorlar, değil mi? "Tf rla yarmaktan zevk almıyorlar. Sırf onlara boyun eğdirmek, Serini ispatlamak için yatıyorlar." g "Eski dünyada," diye açıkladı Dur-zor, "insanlarln birbirle? ie yatmalarına izin verilse nüfuslarının tavşanların^ gibi hızla n>tacağı söylenirdi. Kısa zamanda sayıca taanlardan ustün olur. Trdi- Taanlar bundan korktukları için insan nüfusunu kontrol altında tutacak önlemler aldılar. İnsanlara köle olarak ihtiyaçları vardı, o yüzden onları öldürmediler. Onun yerine kacilnıarını all_ koyarak yarı-taan çocuklar doğurmaya zorladılar." "Ne olmak isterdin, Dur-zor? Yani... sana izin verseler?" diye sordu Kuzgun. "Bir savaşçı," diye hiç düşünmeden yanıtladı ki*. "gjr yarı. taanm saygı görmesinin tek yolu budur. Hatta şu aralilr başka bir muharebe grubunda bir yarı-taanm avustası rütbesine yükseldiği söyleniyor. Bu benim için imkânsız, ama sanırım iyi bir savaşçı olabilirdim. Kep-ker üzerinde çalıştım. Onu ustaca kull^abilirim " "Kep-ker mi? O nedir — " "Siz insanların değnek dediği şeydir. Tek farkı bir ucunda tahta, ötekinde ise taş bir top bulunmasıdır. Kullanıcı tahta t0pU ^av. rar,"— kız hayali bir silâhla bu hareketi canlandırdı—"ve değneği şu şekilde savurur." Kuz gun taanları bu silâhı taşırlarken görmüştü. Onları iki elle birden ortadan tutarak sıradan bir değnek gibi ku|ıandıklarını sanmıştı. Farklı bir yöntem duymak onu şaşırtmışsa <Ja bu yöntemin kendine has avantajlarını görebiliyordu. "Sana bu silâhı kullanmayı öğrettiler mi?" "Elbette," cevabını verdi Dur-zor. "Savaşçılar cenge gittiklerinde ırgatlar ve yarı-taanlar kampta nöbet tutarlar. Kampin saldırıya uğraması halinde çocukları nasıl koruyacağımı^ bilmemiz gerekir." Bunu bilmek önemliydi. Dur-zor daha önce ırgatların ne savaşçı ne de şaman olduklarını açıklamıştı. Irgatlar, savyşçjjgj^ jbtj. yaçlarıyla ilgilenen erkek ve dişi taanlardı: savaşçıların getirdikleri yiyecekleri pişiriyorlar, kampı temizliyorlar, genç taan|ara bakıyorlardı. Irgatlar savaşçılara karşı asla saygıda kusur etmiyorlardı fakat savaşçılar da onlara karşı hürmetkar davranıyorlar, kölelere veya 263 MARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN yarı-taanlara yaptıkları gibi onlara eziyet etmiyorlardı. Yin Kuzgun henüz silâh taşıyan tek bir ırgat bile görmemişti. Az 0 öğrendiklerini aklında tutacaktı. Tam yeni bir soru sormaya hazırlanıyordu ki Kuzgun'un v f rince eziyet çektiğini düşünen Qu-tok onlara doğru seslendi. t)u "

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


zor buyruğa itaat etmek için ayağa fırlamasına karşın koşup et" meden önce kafasını çevirip Kuzgun'a döndü: "Yarın bir tanrı günü." Onu durdurmak, başka sorular sormak isteyen Kuzgun ayaga fırlayıp peşinden gitmeye kalktı. Zinciri ona engel olunca Durzor'un ardından Qu-tok'u fazlasıyla memnun eden bir düş kınkh_ ğıyla baktı. Qu-tok koca koca sırıtıyor ve gülerek yanındaki savaşçılara Kuzgun'u işaret ediyordu. Keyfi yerinde olduğu için Durzor'a vurmadı. Sadece kız önünde diz çökerken onu tekmelemekle ve diğer işlerinin basma dönmesini söylemekle yetindi. Kuzgun kazığın yanma çöktü. Bir kez daha zinciri koparmaya çalıştı—bu beyhude bir çabaydı ve düş kırıklığını arttırmaktan başka hiçbir işe yaramadı. Yarm bir tanrı günüydü. Dur-zor'a göre Kuzgun o gün bir köle kampına gönderilecekti. Bu gerçekleştiği zaman Qu-tok'tan intikam alma fırsatını kaçıracaktı. Bir köle olarak utanç içinde ölecekti. Irkının onurlu ölülerinin yanında at binemeyecek, ölen şövalyenin ruhu için çarpıştıkları gün olduğu gibi savaşlarmda onlara katılamayacaktı. Dostu olan savaşçılar ona sırt çevireceklerdi. Kuzgun bir plân kurmaya çalıştıysa da kısa sürede vazgeçti. Neler olacağına, "tanrı gününde" neler yapılacağına dair en ufak bir fikri bile yoktu. Sahiden bir tanrının huzuruna mı çıkacaktı? Kuzgun bunu da bilmiyordu. Şafakta erkenden kalkıp eline geçirebileceği herhangi bir fırsatı değerlendirmeye kararlı olarak kazığa bağlı halde uyuyakaldı. ***** Tanrı gününde tüm taan kampı erkenden kalktı, zira savaşmanın haricinde taanların yaşamındaki en heyecan verici gün buydu. Çadırlarından çıkan savaşçıların vücutları boncuklar ve tüylerle, kafatasları ve kafa derileriyle, ayna gibi parlatılmış zırhlarıyla süs264 Kayıp Taşın Muhafızları Henüz savaşta şan kazanmamış savaşçılar ağır deri giysiler lüydü- tturuımUş kemiklerden oluşan zırhlar ya da ayinsel yara üzerin tjarının altındaki taşları açıkta bırakan birer peştamal izleri "e V ^'savaşçılar kadınlı erkekli bir grup halinde toplandılar. Kuzgun ın yüksek sesli konuşmalarına ve el işaretlerine bakarak geç? savaşlarla ilgili hikâyeler anlattıkları sonucuna vardı. Irgatlar ı taan çocukları, yarı-taanlar ile insan köleler yapraklı dallar kullanarak taşları, tahta parçalarını, çiğnenmiş kemikleri ve diğer döküntüleri bir güzel süpürdüler. Kamp kısa sürede tertemiz oldu. ' Uzun siyah bir cübbe giyen ve omuzlarını vahşi bir kedinin postuyla örten şaman R'lt meydana çıktı. Ona eşlik eden iki genç taan her hareketini ve mimiğini taklit etmekteydi. Savaşçılar yanlarına gelen R'lt'a hemen yer açıp aralarına aldılar. Onun çırakları gibi gözüken genç taanlar savaşçı grubunun biraz uzağına çömelip ustalarını dikkatle seyrettiler. Kampı temizleme işini bitiren ırgatlar yemek pişirmeye giriştiler. Taanlar son birkaç günde bir sürü yaban domuzu öldürmüşlerdi. Bunlar ateşlerin üzerinde kızartılmaya başlandı. Dur-zor bir keresinde Kuzgun'a yaban domuzunun güçlü bir yemek olduğunu, tanrı gününde bile yenebileceğini söylemişti. Yemeği ancak günbatımında getirilecek ve yaban domuzunun tadına bakamayacak olan Kuzgun için kızaran etlerin kokusu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


cezbediciydi. Et öncelikle savaşçılara dağıtılacak, kalan artıklar ırgatlara ve çocuklara gidecekti. Kölelere ve yarı-taanlara güçsüz yemek veriliyordu: tavşan, geyik, sincap. Kuzgun kampı dikkatle gözetliyor, Dur-zor'u fark edip dikkatini çekebilmeyi umuyordu. Yine de bu umuda fazla bel bağlamıyordu, zira daha önce gündelik işlerle ilgilenirken Dur-zor'un bir kerecik olsun dönüp de onun bulunduğu tarafa bakmışlığı yoktu. Kızm o sabah kendisine baktığını görünce epey şaşırdı. Dur-zor bir de kalkıp yanma gelince sevinçten havalara uçtu. "Beni Qu-tok gönderdi," diyen kız yemek kabını Kuzgun'un erişebileceği en uç noktaya bıraktı. "Tanrının seçilmişi savaşta ele geçirilen kölelerin değerini saptamak için geldiğinde güçlü görünmeni istiyor, o yüzden yemek yemelisin." "Dur-zor," diye yakardı Kuzgun, "biraz yanımda kal. Neler olacağını bana anlat." 265 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN Dur-zor kararsız kalarak Qu-tok'un bulunduğu tarafa b"Yapacak çok işim — " diye başladı. 'Yanımda kalmazsan yemek yemem," diyen Kuzgun, dn tüten etin bulunduğu kabı itekledi. Yaptığından hoşlanmıy0 Hnı çünkü yemek yememesi halinde cezalandırılacak kişinin DUr olacağının farkındaydı. Aslında Dur-zor artık muhtemelen her h r lükârda cezalandırılacaktı, fakat Kuzgun'un başka çaresi y0],. , Durumu ümitsizdi. "Pekâlâ," diyen kız onun yanma çömeldi. "Kamp bu sabah temizlendi ve tanrı, ya da gelemeyecek kadar meşgul olması du rumunda seçilmişi için hazırlandı. Güneş tepeye vardığında kdahklklar başlayacak." "Nedir o. . . şeyler?" Kuzgun dilini yutmadan kdah-klk sözcüğünü telâffuz edemezdi. "Savaşçılar arasındaki müsabakalar. Uzun zaman önce, taanların anayurdunda nizam en güçlü savaşçılar arasından seçilirdi. Kimin en güçlü olduğunun anlaşılması için savaşçılar toplanırlar ve kabile reisi olma onurunu hak etmek amacıyla kendi aralarında dövüşürlerdi. Dövüş ölümüneydi. Kaybeden ölmemişse bile kabileden kovulurdu ki bu da mutlak ölüm demekti. Tanrımız bunun lüzumsuz bir gelenek olduğunu, bir sürü güçlü savaşçının boşu boşuna heba edildiğini söyledi. Bundan böyle kdah-klkların seremoni şeklinde düzenlenmesini istedi. Artık savaşçılar tanrının verdiği ödüller, yani silâhlar ile zırhlar ve kendi şerefleri için dövüşüyorlar. Anlatabildim mi?" Kuzgun hemen yanıt vermedi. Yavaşça lokmasını çiğneyerek düşünüyordu. Sonunda şöyle dedi, "Bana ve diğer kölelere ne olacak?" "Tanrımız çoğunlukla kdah-klkları izlemeye gelir, çünkü müsabakalardan hep hoşlanmıştır. Kdah-klklar sona erdiğinde ödülleri dağıtır. Ardından köleleri çağırır. Köleleri esir eden taanlar onları tanrının huzuruna çıkartırlar ve tanrımız onların değerini belirledikten sonra kendisine hizmet etmelerini istediği kölelere karşılık taanlara zırhlar ve silâhlar dağıtır. Bunun ardından tüm köleler madenlere ya da tanrımız nerelere isterse oralara gönderilirler. İnsan kadınlar büyük ihtimalle burada kalacaklar. Senin madenlere gönderilmen kesin gibi, çünkü tanrımızın orada çalışacak güçlü kuvvetli kölelere ihtiyacı var." 2£>£>

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kayıp Taşın Muhafızları prm yalnızca hayal mi ediyordu, yoksa kız sahiden de ^gideceğinden dolayı üzgün müydü? Kuzgun her gün yap°nUn konuşmaların onun için bir anlam taşıyıp taşımadığını, kena? zevk için mi yoksa sadece mecbur olduğu için konuştuğunu ^'S1^ rak etmişti. Tahminince sebep zorunluluktu, fakat artık yaÎSijîmı düşünmeye başhyordu. Ftin son kısmını da yavaşça çiğnerken sessiz kaldı. Dur-zor sık k kafasını çevirip endişeyle Qu-tok'a doğru bakıyordu. Neyse ki başka bir savaşçının öyküsüne kendini iyice kaptırdığından ikiliyi unutmuştu. Yemeğini bitiren Kuzgun bir karara vardı. Bunun kendisine ne kazandırabileceğine dair hiçbir fikri yoktu, fakat denemekten zarar gelmezdi. "Dur-zor," dedi Kuzgun, "Qu-tok'a kad-kıllara,"—ismi güçlükle telâffuz ediyordu —"katılmak istediğimi söyle." Şaşkınlıktan kızın gözleri fal taşı gibi açıldı. "Kdah-klklara mı? "Evet, ona," dedi Kuzgun. "İmkânsız." Dur-zor kabı almaya çalışarak elini uzattı. "Sen bir kölesin." "Hayır! Bekle, Dur-zor! Beni dinle!" Kuzgun kabı sıkıca tutarak vermeyi reddetti, kız da onu almak için yaklaşmaya çekiniyordu. "Qu-tok'a müsabakalarda çarpışarak kölelik değerimi ispatlamak istediğimi söyle. Üstelik dövüşmek istediğim kişi Qutok'un ta kendisi," diye ekledi. Dur-zor'un yüzündeki ifadeyi görünce bunun olasılık sınırlarını çok aşan bir şeref olduğunu hemen anladı. "Ama onunla dövüşemeyeceksem yine onun seçeceği herhangi bir kimsenin karşısına çıkabilirim. İstediği her şekilde savaşabilirim, ister silâhla ister çıplak ellerimle olsun." Dur-zor kafasını iki yana sallıyordu. "Qu-tok'a de ki kazanacak olursam ağırlığım kadar zırh alır," diye devam etti Kuzgun. "Kaybedersen öldürülürsün. Qu-tok tüm ödülü kaybeder." "Bu girmesi gereken bir risk. Zaten ben de tıpkı onun gibi riske giriyorum. Qu-tok kumardan hoşlanır mı, Dur-zor?" Dur-zor dudağını kemirmekteydi. "Bunu cidden istiyor musun, Kuzgunvuran?" "İstiyorum, Dur-zor." 2£>7 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN Kız iç geçirdi ve Kuzgun bir an için onun ikna olmadık korktu, fakat Dur-zor aniden gülümsedi. "Kdah-klklarda daha önce hiç böyle bir şey yaşanmadı Vde kabul etme ihtimalleri var. Tüm taanlarkumardan hoşlanır] 6 Dediklerini Qu-tok'a ileteceğim." Kuzgun boş yemek kabını yere bıraktı. Dur-zor onu alıp m^ Savaşçıların oluşturdukları çembere yöneldi ve onlardan bira uzağa diz çöküp fark edilmeyi bekledi. Nihayet şaman R'lt onu gördü ve Qu-tok'a seslenerek yarı-taanı gösterdi. Rahatsız edildiğine çok bozulmuş gibi görünen Qu-tok kızı hoyratça doğrulttu sonra da suratına vurmak üzere elini kaldırdı. Hızla konuşmaya başlayan Dur-zor, ayağa kalkan ve Qu-tok'a kısık gözlerle bakan Kuzgunvuran'ı sürekli olarak işaret ediyordu. Taanlar onu hayretler içinde dinlediler. Savaşçıların birçoğu kahkahalarla gülseler de Qu-tok onlardan biri değildi. Kuzgun'un

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


umutları yeşerdi. Qu-tok teklifle ilgileniyor gibiydi. Belki de yüksek kazanç için her şeyini riske edebilecek bir kumarbazdı. Qu-tok bir şey dedi ve savaşçıların kahkahaları ansızın öfke dolu bağrışlar halini aldı. Şaman R'lt sessizliğini korudu. Reis Dag-ruk da öyle. Qu-tok gidip doğrudan kadına danıştı. Dag-ruk döndü ve R'lt'a bir soru sordu. Kuzgun konuşulan lisanı anlamasa bile sorunun önemini tahmin edebiliyordu. Dag-ruk şamana tanrının bu teklife karşı çıkıp çıkmayacağım soruyordu. R'lt omuz silkerek kafasını iki yana salladı. Dag-ruk dönüp Qu-tok'a baktı ve başıyla onayladı. Qu-tok halinden memnundu. Kuzgun diğer savaşçıların surat asmalarına bakarak Qu-tok'un diğerleri karşısında bir tür avantaj kazandığım düşündü. Qu-tok, Dur-zor'u Kuzgun'un bulunduğu yöne iteklerken diğer taan savaşçısı da az önce anlattığı hikâyesine geri döndü. "Qu-tok kabul etti," diye bildirdi Dur-zor. "Avustası izin verdi. Şaman da tanrımızın bir itirazı olmayacağmı söyledi. Silâhları ve kiminle savaşacağını avustası belirleyecek. Herhalde genç savaşçılardan birinin karşısma çıkartılırsın," diye ekledi, zırh giymeyen genç taanları işaret ederek. Savaşçıların oluşturdukları çemberin hemen dışmda bekleyen bu taanlar diğerlerine hiç saklamadıkları bir özlem ve gıpta ile bakıyorlardı. "Genelde kölelerle dö2.68 Kayıp Taşın Muhafızları . Aa hr>r Görülürler, ama hem Qu-tok'un hem de avustaS1^DÖvüş ne zaman başlayacak?" diye soran Kuzgun hevesli ve sabl«Sfvustası ne zaman isterse," yanıtını verdi Dur-zor. Çıkıntılı tının üstündeki kaşları çatıldı. "Ne yapmaya çalıştığını biliyosur*1 // Kuz sun. rUm''Öyle mi, Dur-zor?" Kuzgun kızın Qu-tok'u uyarmak isteyip • temediğini merak ederek onu dikkatle süzdü. 1S "Çabucak ölmek istiyorsun," dedi kız ve kafasını iki yana sall di "Sen ne yaparsan yap bunun gerçekleşeceğini sanmam." Kuzgun bu sözler üzerine rahatlayıp sırıttı. "Bana şans dile, Dur-zor." "Şans." Kız bu sözcüğü omuz silkerek tekrarladı. "Şans efendiler içindir. Köleler ve bizim gibiler için öyle bir şey yoktur." 2&2

Güneş göğün zirvesinde alev alev yanarken kdah-klklar bas ladı. R'lt'm talimatları doğrultusunda iki çırağı merkezdeki çadır halkasının dışında büyük bir daire hazırladılar. Kuzgun taanlann Boşluk büyüsünü kullanmalarına ilk defa şahit oluyordu. Çıraklar şamanın dikkatli bakışları altında ellerini yere sürttüler ve dokundukları çimler kararıp soldu. Dış çember bittiğinde ve şaman çıkarılan işten memnun kaldığını belirttiğinde genç taanlar dairenin içine girip oradaki tüm çimlere aynı işlemi uyguladılar, sonra da ölü çimlerin üzerinde çıplak ayaklarıyla tepinerek arenayı dümdüz ettiler. Bu görüntü karşısında Kuzgun'un tüyleri diken diken oldu. Taanlardan bazılarının bu korkunç büyüden rahatsızlık duyabileceğini düşünerek etrafına bakındığmda tüm taanlann olup bitenleri zevkle seyrettiklerini gördü. Kuzgun'a göre taanlann Boşluk büyüsünden hiç çekinmemelerinin sebebi, o büyünün onlar için

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


son derece doğal olmasıydı. Loerem'deki ırklar çeşitli yaradılış büyülerinde hüner sahibiydiler. Görünüşe bakılırsa taanlar yıkım büyüsüne yatkındılar. Kuzgun işte o zaman Loerem'de yaşayan diğer halkları ilk defa aklına getirdi. Marifetli savaşçılar ve becerikli büyücüler olan, ölümle yakından ilgilenen bu canavarlar yakında başkalarına da saldırmaya başlayacaklardı. Loerem toplumları böyle bir saldırıdan nasıl sağ çıkabilirdi? Kuzgun'un hayalinde tıpkı Dunkar gibi başka şehirlerin de bu yaratıklar ve tanrıları Dagnarus tarafından fethedildiği canlandı. Taanlar tüm dünyadaki en iyi savaşçılar olan Treviniciler'i yenmişlerdi. Geri kalanların onlara karşı hiç şansı yoktu. Daire tamamlandıktan sona R'lt ortadaki yerini aldı ve gırtlaktan gelen bir sesle ulumaya başladı. Bu bir ilâhi olabilirdi, çünkü sesi yükselip alçalıyordu. Taanlar hemen dairenin etrafında top270 Kayıp Taşın Muhafızları . Irgatlar küçük çocuklara göz kulak oluyorlar, savaşçılar • ada durmuş bekliyorlardı. Kutlamaya katılmalarına izin veı varı-taanlar ırgatların ve çocukların oluşturdukları çemberin Ü k sında yerlerini aldılar. Hediye olarak sunulmak üzere getirilen v-ielerin zincirleri ırgatların ellerindeydi. Donuk bakışlarla bu hneyi izleyen insan kadınlar, nelerin yaşanacağına aldırış etmemekteydiler. Avustası öne çıkıp dairenin ortasına kadar ilerledi ve muharebe grubuna hitaben bir konuşma yaptı. Kuzgun kendi kabilesindeki yaşlıların benzer bir yere çıkıp konuştuklarına ve bir müsabakanın kurallarını açıkladıklarına defalarca kez tanıklık etmişti. O anda müthiş bir sıla hasretine kapıldı. Anıları kafasından kovup gelişmeler üzerine yoğunlaştı. Anlaşılan fazla kural yoktu, zira Dag-ruk'un konuşması kısa sürdü. Dişi daha sonra daireden çıktı. Her an dövüşe çağrılabileceğini düşünen Kuzgun'un sinirleri iyice gerilmişti, fakat onun yerine iki taan savaşçısı karşı karşıya geldi. Her birinin elinde aym türden tuhaf birer silâh vardı—V şeklinde iki kesici uzantıya sahip bir kılıç. Dövüş o kadar büyük bir süratle başladı ki Kuzgun kimin kime daha önce vurduğunu göremedi bile. Önünde taanlar dikildiği için bulunduğu yerden dövüşü seyretmekte zorluk çekiyordu. Ulumalar, çeliğin çeliğe çarpma sesleri ve sahiden de güzel bir dövüşten yükseliyormuşa benzeyen gürültüler duyan Kuzgun, olup bitenleri görmek için çabaladı ve önünde duranlara küfürler yağdırdı. Dövüşün dairenin içinde cereyan edeceğini sanıyordu, zira Treviniciler böyle yaparlardı. Ancak anlaşılan taanların dairesi bir başlangıç noktasından öteye geçmiyordu. Dövüş kısa sürede onun dışına taştı. Birbirine girmiş savaşçılar kalabalığın arasından sıyrılırken önlerinden yeterince hızlı çekilemeyen birkaç çocuğu devirdiler. Hiç kimsenin önemsemediği bu durumda en tasasız görünenler düşen çocukların ta kendileriydi. Bunlar hemen ayağa fırladılar ve seyre kaldıkları yerden devam ettiler. Kampta fırtına gibi esen dövüş sırasında iki savaşçı korkutucu görünümlü silâhlarıyla birbirlerine hamlelerde bulunuyorlar, çadırları eziyorlar, kapkacağı deviriyorlardı. Hatta bir ara yaban do-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


muzlarından birinin kızardığı bir ateşe fazlasıyla yaklaştılar. İkisi 2/1 MARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN de rakibinden kan akıtmıştı, zira postlarında kırmızı lekeler gö çarpıyordu. Artık önü açık olan Kuzgun dövüşü haset dolu bir hayrarüıkl izliyordu. Savaşçıların ona göre rakibe olduğu kadar kullanıcıya d zarar verebilecek bir silâhı bu kadar ustalıkla kullanmalarından etkilenmişti. Taanlardan birinin güçsüz düşmeye başladığını fark etti. Bir ara yaratığın ayağı kaydı. Tek dizi üzerine düştü ve az önce yapabileceği kadar süratle ayağa kalkamadı. Nefes almak için bir anlığına duraksadı. Rakibi ona fırsat vermeyerek saldırısını sürdürdü ve taam çabucak doğrulmaya zorladı. Bundan kısa süre sonra da müsabaka sona erdi. Daha güçlü olan taan rakibinin elindeki silâhı bir tekmeyle düşürmüş ve çenesine indirdiği bir yumrukla onu yere sermişti. Mağlup olan taan gözlerini kırpıştırarak gökyüzüne bakıyor, muhtemelen kim olduğunu ve neden orada bulunduğunu hatırlamaya çalışıyordu. Rakibi onun dövüşe devam edebileceğini düşündüğünden silâhını kaldırmış vaziyette beklemekteydi, fakat diğer taan yenilgiyi belirten bir işarette bulundu. Kimin üzerine bahis oynandığına bağlı olarak kalabalıktan sevinç nidaları ve tıslamalar yükseldi. Şamandan gelen bir işaret üzerine iki çırağı yaralı taanlarla ilgilenmek üzere hemen harekete geçti. Savaşçı ise oturup kafasını iki yana salladı ve öfkeli bir hırıltıyla yardım etmeye çalışan iki genci yanından uzaklaştırdı. Kazanan taan kasıla kasıla yürüyor, bir yandan el sallarken bir yandan da sevinçle bağırıyordu. Kaybeden savaşçı ise kara daireye doğru topallayarak gitti ve oraya vardığmda etrafındakilerle konuşmaya yanaşmadı. Öne çıkan Dag-ruk bir sonraki müsabakayı duyurdu ve dövüş yeniden başladı. Müsabaka bu kez tecrübeli iki savaşçı arasındaydı. Eşit derecede hünerli olan ikilinin ellerinde kenarları tırtıklı kıvrık kılıçlar ve tuhaf görünümlü başka bir aygıt bulunuyordu— bu deriyle kaplanmış, bir X oluşturacak şekilde ortadan birbirine bağlanmış iki uzun çubuktu. Kuzgun taanların bunu insanların kalkanları gibi kullandıklarını görünce epey şaşırdı. Taanlar X'i bir ellerinde tutup darbeleri savuşturmak için sağa sola çeviriyorlardı ve aynı zamanda rakibin kılıcını çubukların arasına sıkıştırmaya çalışıyorlardı. 27-2 KayiP TaŞI"

Muhafızları u «avascılara karşı duyduğu hayranlık arttı. KenjCuzgun'un busa* ^ .^^ bulunduğu durUmu unutup, dini dövüşe iyice ^P bağırdl 0nu duyan bazı taanlar dönüp „îyi vuruş! Iyı vuruş^ Jderden biri de Kuzgun'u katıksız bir nefadama baktılar, m ^^ davramşından utanması gerektiğini retle TÎLı S savurduğuna bağlı olmaksızın iyi bir vuruş iyi bilse de KİU bir vuruştuuirbirine karşı üstünlük sağlayamadığından HeL- H^Sn ve gece sürecekmiş gibi gözükmekteydi. Her ikisi dövüş bütün guö muştu. Uzun bir süre boyunca ikisi de t* vf musaba durdurdu. Dişi taan dövüşen savaşçılardan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


SlrTt ederek galibi ilân etti. Kuzgun onun bu kararını doğru birmı işaret ederek gali Dİ ı kaıdıramadı. Taan ayağını yere buldu, fakat mağlup ^^l^stasmmhulundu^ylne &%. vurdu, kılıcıyla kalkanmı attı ve avu S y m verdeki toza toprağa bir tekme savurdu. ru yemedi i r 6 kestiler. Dag-ruk kaybedene dik dik Taanlar hemen seslerim Kestueı ö / u w tnra rok vavas ve kasıtlı bir hareketle elim gahbe uzattı, baktı, sonra çok yavaş ve ^ k Savaşçı kılıcıyla kalkanmı aışıye vcı . ' , , , * "ma dikildi. Kaybeden ilk başta bu meydan okumayr kabul edeekU gibiydi/fakat daha sonra öfkesisatıştı ve mantık tastan , V. ı u ,1 bükerek baktı, ardından elını kaldırıp eeldi. Dag-ruk a boynunu DUKere* ' . r galibi i^ret etti. Buna karşın rakibi kafasını çevınp de ona bakmaya tenezzül etmedi. Yenilen taan hızla genye döndü ve çadırına gidip içen girdi. ..-^u, bakıştılar. Savaşçılardan birçoğu Dag-ruk ile şaman karşm*" u" * / ° ° -r J ı • uwi Bazı ırgatlar az önceki hareket karşısert yüz ifadelerine sahipti- Bazı ııg j smda tıslıyorlardı. Kuzgun mağlup edilen taanın yalnızca müsabakayı değil, aynı zamanda halkının saygısını da kaybettiğini anladı. : „ ° , . . , • ,r;ne serildi. Az önceki çarpışma, kan koKuzgun un sinirlen yine geruu * r Î kuşu silâh sesleri yüzünden yaşlı bir savaş atı gibi heyecana ka' ?,, j, . i ,. ua7,r hissediyor, sıradakirdn kendisi olapılmıştı. Kendmı dövüşe hazır nıs&c } , *_ A fi -Iıari bosa çıkmadı. Dag-ruk dönüp Qu-tok a cağmı umuyordu. Ümitleri Doşa ^ o r ^ uı :, jJ ^,l7eUn'un bulunduğu tarafa bir göz attı. bir şeyler söyledi, o da Kuzgun un o a */ \ ,. . . ı ^ ava bizzat Qu-tok un geleceğim ve böyKuzgun kendisim almaya uız^ >c o & / 2^3 lece aracındaki sorunu hemen oracıkta çozebkceklermı umuyordu. Ancak köleleri getirip götürmek gibi adı ısfe bir savaşçının saygınlığına yakışmazdı. Qu-tok esirin getınlmes! ıçm ırı yarı ıkı MARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN erkek ırgat yolladı. Irgatlar Kuzgun'u kazığa bağlayan zinciri çözdüler. Boyn daki tasmayı da çıkarmalarına karşın bileklerindeki kelepcel dokunmadılar. Hatta onların araşma ağır bir zincir takarak halk lan birbirine bağladılar. Ayak bileklerine de birer kelepçe tak başka bir zincir kullanarak onları da birbirine tutturdular. Bunun ardından Kuzgun'u ölü çimlerden oluşan daireye götürdüler Trevinici zincirler yüzünden sakarca ve yavaşça ilerleyebiliyordu Taanlar gülüp kahkahalar atarak onunla alay ediyorlardı — daha doğrusu Kuzgun onlardan çıkan grotesk seslere bakarak bu sonuca varmıştı. Hiçbirine aldırış etmeyerek bakışlarını Qu-tok'un üzerinde tuttu. Qu-tok arenanın yakınında duran avustasınm etrafındaki savaşçıların arasındaydı. Zırh giymeyen genç savaşçılar bağırıp çağırarak ve birbirlerini itip kakarak onun dikkatini çekmeye çalışıyorlardı. Qu-tok sırıtarak onları şöyle bir süzdü, sonunda içlerinden birini seçti. Genç savaşçı neşe dolu bir nara atarken diğerleri beş karış suratlarla geri çekildiler.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Taan ırgatlar Kuzgun'u ölü çimlerden oluşan daireye iteklediler. Kuzgun dönüp Dag-ruk'a bakarak kelepçeli ellerini kaldırdı ve zincirlerini sallayarak çıkarılmalarını ima etti. Avustası sırıtıp kafasını olumsuz anlamda salladı. Diğer taanların bu durumu komik buldukları belliydi, zira kahkaha sesleri daha da arttı. Bir iki çocuk Kuzgun'a toprak atıp duruyordu. Kuzgun bu sefer yardım istercesine Dur-zor'a baktı, fakat kız kafasını iki yana sallamakla yetindi. Kimsenin yapabileceği bir şey yoktu. Bu fikir Kuzgun'dan çıkmıştı. Onların kurallarına uyması gerekiyordu. Kuzgun ayaklarını yere sağlam basarak rakibini bekledi. Zincirlerin ona zorluk çıkaracağına şüphe yoktu, fakat aynı zamanda bir silâh olarak da kullanılabilirlerdi. Kuzgun taanların bunu düşünemeyecek kadar aptal olup olmadıklarını merak ediyordu. Qutok'a bir kez daha göz attıktan sonra taanların birçok kusuru olabileceğini, fakat aptallığın o kusurlar arasında yer almadığını anladı. Qu-tok'un dudakları bir sırıtışla aralandı. Gözleri Kuzgun'a çevrili olan Dag-ruk kafasını aşağı yukarı salladı. Diğer birçok savaşçı kendi aralarında konuşuyor, muhtemelen bahse giriyordu. Genç taan arenaya girdi. Uzun ve ince bir vücut yapısına sahipti. Kaslı bedeninde bir gram bile yağ yoktu. Postu birkaç yara 27-4Kayıp Taşın Muhafızları masına karşın yaşlı savaşçılara yaklaşamıyordu bile. Zırh l%l diâi gibi derisinin altında sadece birkaç taş vardı. Kibirli gö" genç taanın bu dövüşü kolayca kazanabileceğine inandığı r ,v ortadaydı. Avustası daha önceki müsabakalarda da yaptığı bi sesini yükselterek kuralları açıkladı. Kuzgun anlamadığını belirtmek için kafasını sağa sola salladı. Avustası Qu-tok'a bir şeyler söyledi, o da kalabalığın içinden Durzor'u bulup elinin bir işaretiyle Kuzgun'un yanına gönderdi. Trevinici'nin yanma gelen Dur-zor söylenenleri tercüme etmeye başladı. "Kutriks müsabakanın kurallarını duyurdu. Lf'kk seni öldüremez, çünkü sen Qu-tok'un malısın. Lf'kk seni kazara öldürürse güneşin bir turu boyunca Qu-tok'a hizmet ederek zararı karşılaman. Lf'kk bu şartı kabul etti. Sen bir derrhuth, yani köle olduğundan böyle sınırlamalara tabi değilsin. Lf'kk'ı öldürmekte serbestsin." Yaşlıdilini konuşabilen bazı yarı-taanlar bu saçma olasılığı duyunca içten bir kahkaha attılar. "Lf'kk savaşta taşlarının büyüsünden faydalanamaz," diye devam etti Dur-zor. "Tüm kdah-klklarda bu kurala uyulur." Kuzgun'un bunun ne anlama geldiği hakkında en ufak bir fikri olmasa da durum kendi lehine gözüktüğü için sesini çıkarmadı. Genç taan elini kaldırıp konuşmaya başladı. Kalabalıktakiler sırıtarak birbirlerini dürttüler. "Lf'kk seninle silâh kullanmadan dövüşeceğini söylüyor," diye açıkladı Dur-zor. "Silâhlarını bir kölenin kanıyla kirletmeyecekmiş." Kuzgun homurdandı. "Galip gelirsem ne kazanacağım?" "Hayatını," diyen Dur-zor şaşırmış gibiydi. "Bu bana yetmez. Başka bir şey daha istiyorum. Dag-ruk'a de ki galip gelirsem bir dövüş daha yapmak istiyorum."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Dur-zor söylenenleri Dag-ruk'a tercüme etti. Avustası Kuzgun'u kısık gözlerle süzdü. "Ona de ki," diye devam etti Kuzgun, "kazanırsam kendi seçeceğim bir rakibe karşı dövüşmek istiyorum. Söyle ona." Avustası bu talep üzerine kafa yordu. Qu-tok ona bir şey söyledi, fakat dişi ona aldırış etmeyerek bakışlarını Kuzgun'un üzerinde tuttu. Sonunda da konuştu. ?2.J-5 MARGARET W E I S ve TRACY HİCKMAN "Eee?" diye sabırsızca sordu Kuzgun. "Kutriks kendisini eğlendirdiğini söyledi ve isteğini kab 1 Lf'kk'ı yenersen istediğin bir savaşçıyla dövüşebilirsin." "Tüm istediğim buydu/' dedi Kuzgun. Kuzgun son bir kez Qu-tok'a baktı, sonra da kendini sakini meye ve rakibinin üzerine yoğunlaşmaya zorladı. Kuzgun bu Hft vüşü çabucak sona erdirmeliydi, çünkü kendini fazla yormama gerekiyordu. Enerjisini gerçek dövüşe saklamalıydı. Etrafında tur atmaya başlayan Lf'kk'ı gözden kaçırmamak için yavaşça kendi ekseninde dönmek zorunda kalan Kuzgun, ayak bileklerini birbirine bağlayan zincire takılıp düşmemeye özen gösteriyordu. Ellerini ayrık tutarak ilk hareketin taandan gelmesini beklemekteydi. Rakibi olan genç savaşçı kendisini hafife aldığından dolayı Kuzgun onun dikkatsiz ve tezcanlı davranacağından emindi. Lf'kk ani bir hareketle Kuzgun'un üzerine doğru atılarak elleriyle onu gırtlaklamaya çalıştı. Kuzgun bileklerindeki zinciri tutup ilmik haline getirdi ve tüm gücüyle savurdu. Taanın göğsüne isabet eden darbe onun nefesini kestiği gibi muhtemelen birkaç kaburgasını da kırmıştı. Nefes nefese kalan Lf'kk sendeleyerek bir dizi üzerine çöktü. Kuzgun zinciri taanın kafasına doğru savurdu, fakat taan orada değildi. Kuzgun'un saldırısını tahmin eden Lf'kk kendini yere yapıştırmıştı. Kuzgun'un zinciri zararsızca kafasının üzerinden geçip gitti. Taan'ın güçlü elleri Kuzgun'un ayak bileklerindeki zinciri kavradı ve asılarak onu yere devirdi. Kuzgun büyük bir şiddetle sırtüstü yere çarptı. Yine rakibinin gırtlağını hedef alan Lf'kk onun üzerine atladı. Dizlerini kaldırıp Lf'kk'm göğsüne dayayan Kuzgun onu gerisingeri fırlattı ve küçük düşürücü bir şekilde kıç üstü yere oturmasına sebep oldu. Kuzgun hantalca doğrulurken rakibiyle yüzleşmek için ayağa fırlayan Lf'kk'ı izliyordu. Öfkeden deliye dönen genç taanm gözleri çakmak çakmaktı. Gururu bir köle tarafından incitilmişti. Lf'kk rakibine boylu boyunca çarpmayı umarak kendini Kuzgun'un üzerine attı. Kuzgun zincirler sebebiyle normalden daha yavaş olarak yana kaçtıysa da hasmının yolundan çekilmeyi başardı. Zinciri Lf'kk'm kafasından geçirerek taanm boynuna doladı. Lf'kk ellerini zincire 27-6 Kayıp Taşın Muhafızları k kendini kurtarmaya çalıştı. Kuzgun ise zinciri yavaşça götüreek taam boğmaya başladı. Lf'kk gargara yapar gibi sesler çevirer Elleriyle zinciri kavramaya çalışırken gözleri pörtledi. çıkartıy ^^ jerıine tezahürat yapan taanlar artık tıslayarak nefes AZ arkacı haricinde sessiz kalmışlardı. Kuzgun zincire asılmayı a^a^r dü Lf'kk dizleri üzerine çöktü. Suratı çirkin bir mavi renge bürünüyor' dili ağzından dışarı sarkıyordu. Kuzgun zinciri biraz daha zorladı. Genç taan her geçen saniye

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


biraz daha yaklaşıyordu. Kuzgun kafasını kaldırıp kendisine fret dolu gözlerle bakmış olan genç kadım aradı. Suratı yara bere cinde olan kadının bir gözü şişerek neredeyse tamamen kapanmıştı. Giysileri lime lime olduğundan tamamıyla çıplak bile sayılabilirdi. Çizik içindeki teninde kamçı izlerine rastlamyordu. Az önce dövüşü boş gözlerle izlemesine karşın artık dikkatle Kuzgun'a bakmaktaydı. Kuzgun zinciri kıvırdı. Bir çatırtı duyuldu ve boynu kırılan Lf'kk kıpırtısız kaldı. Kuzgun tek kelime etmedi. Kadın da öyle. Yine de köle kadın neler olduğunu anlamıştı. Kuzgun ona yapılan yanlışların öcünü kısmen de olsa almıştı. Kederle gülümseyen kadın artık biraz daha dik duruyordu. Kuzgun zinciri gevşetip geri çekildi. Kayarak yere düşen taanın cansız gözleri kalabalığın üzerine çevriliydi. Taanlardan biri gırtlağından gargarayı andıran bir ses çıkarmaya başladı. Az sonra diğerleri de ona katıldılar. Herkes ayağım yere vuruyordu. Zırh giyen savaşçılardan bazıları ellerinin tersiyle göğüs zırhlarında tempo tuttular. Gözlerine inanamayan Kuzgun, taanların kendisine tezahürat yaptıkları hissine kapıldı. Taanlar bağırmaya başladılar. Kuzgun'un taan dilini anlamıyor olması lehineydi, yoksa azmi kırılabilirdi. "Güçlü yemek! Güçlü yemek!" diyorlardı taanlar. Kuzgun tezahüratlara ve bağrışlara aldırış etmedi. Dönüp Dag-ruk'a baktı. Artık içinde tek bir umut vardı—onur kavramının taanlarda az da olsa bulunması. Kuzgun avustasınm sözünü tutmasını ve kendi seçeceği bir rakiple savaşmasına izin verilmesini istiyordu. "Kutriks Dag-ruk," dedi Trevinici. "Dövüşü kazandım. Şimdi ödülümü istiyorum. Bir sonraki dövüş için rakibimi kendim seçe27-7 MARGARET VVEİS ve TRACY HİCKMAN ceğim. Ben onu seçiyorum." Kuzgun doğrudan Qu-tok'u işaret etti. Ne Dag-ruk ne de diğer taanlar Kuzgun'un söylediklerin" lamasalar da adamın demek istediği bariz biçimde ortadaydı n zor sözleri çevirmeye yeltenmedi bile. Kuzgun'un isteğini anlav Qu-tok bundan hoşlanmamıştı. Diğer savaşçılar sırıtıp gülüştü] ve Qu-tok'u çileden çıkartan yorumlarda bulundular, zira taan onlara kötü kötü baktı ve hırlayarak karşılık verdi. Daha sonra avustasıyla konuşmak için dişinin yanma gitti. Qu-tok parmağıyla Kuzgun'u göstererek öfkeyle konuşuyordu. Kuzgun hemen Dur-zor'a bakıp gözleriyle neler olduğunu sordu. Dur-zor kaygıyla Qu-tok'a bir göz attıktan sonra Kuzgun'un kendisini daha iyi duyabilmesi için dairenin içine birkaç adım girdi. "Qu-tok'la eşit olduğunu iddia ederek onu utandırdın." "İyi," dedi Kuzgun ciddiyetle. "Anlamıyorsun. Seninle dövüşmesi için bir sebep yok. Galip gelse bile bir şey elde edemeyecek, çünkü bir köleyi öldürmek kimseye şan kazandırmaz." "Onu öldürebilirim," diyen Kuzgun'un başarısızlık korkusuyla birlikte öfkesi de artıyordu. Dur-zor kafasını üzüntüyle iki yana salladı. "Sen hata yapan bir oğlanı öldürdün. Qu-tok kudretli bir savaşçıdır. O hata yapmaz." Kuzgun tek kelime etmedi. Bakışlarını tükürükler saçarak ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hırlayarak konuşan Qu-tok'u dinlemekte olan avustasma çevirdi. Dur-zor bir süreliğine Kuzgun'u dikkatle süzdü ve ansızın adamın ne düşündüğünü anladı. "Onu öldürebileceğine inanmıyorsun, değil mi? Onun seni öldürmesini istiyorsun. Sen ölmek istiyorsun." "Şerefimle ölmek istiyorum," dedi Kuzgun sıkılı dişlerinin arasından. Kelepçeli ellerini yumruk yaptı. "Bunu anlaman çok mu zor?" "Hayır," dedi Dur-zor yavaşça. "Değil." "Öyleyse onun benimle dövüşmesini sağlamak için ne yapabileceğimi söyle!" "Pekâlâ," dedi Dur-zor ve biraz kafa yordu. "Sana söyleyeceğim. Yapman gereken—" 27?

Kayıp Taşın Muhafızları triks!" Tüm kafalar kampta yankılanan bu bağrışa doğru jrtndü. "Kutriks!" v.' taan uzun çimlerin arasından koşarak onlara doğru geliDikkatleri üzerinde toplamak için elindeki mızrağı salladıktaydı. "Kyl-sarnz! Kyl-sarnz!" Taan durup mızrağıyla arkasını 1113 t ettj. "Kyl-sarnz!" diye tekrarladı. ^ "Kvl-sarnz," diye haykıran diğer taanlar mutluluktan uçuvormuş gibi görünüyorlardı. Avustası emirler yağdırmaya başladı. Heyecanla konuşan taanlar tüm yönlere birden dağıldılar. Hoplayıp zıplayan çocuklar müthiş bir patırtı kopardılar. Qu-tok ile diğer savaşçıların böğürmeleri üzerine ırgatlar hemen harekete geçerek onların zırhlarını düzelttiler, yerden koparttıkları çimlerle ve kendi tükürükleriyle bir güzel parlattılar. İki ırgat daireye girdi ve Lf'kk'ın cesedini alıp götürdü. Başka iki ırgat ise karamış dairenin içinde bekleyen, etrafına şaşkın gözlerle bakman Kuzgun'a yaklaştı. "Neler oluyor, Dur-zor?" "Gözcü kyl-sarnzlardan birinin geldiğini söyledi." "Nedir o?" diye bilmek istedi Kuzgun. "Tanrınız mı? Tanrı mı geliyor?" "Hayır," dedi Dur-zor. "Bize tanrımızın uzaklardaki bir ülkede olduğu söylendi. Yerine bir kyl-sarnz göndermiş. Bu bizim için çok büyük bir onur. Kyl-sarnz tanrının dokunduğu anlamına gelir. Kyl-sarnzlar tanrımız Dagnarus'un en güvenilir hizmetkârları, ordularının kumandanları olarak seçtiği taanlardır. İçlerinden biri bugün buraya gelecekmiş. Böyle bir olay nadiren gerçekleşir ve muharebe grubumuzun özel bir görev için seçildiği anlamına geliyor olabilir. Bu yüzden herkes heyecanlandı." "Dur-zor," diye çaresizce haykırdı Kuzgun, kız gitmek üzere dönerken, "yani müsabakalar bitti mi?" Dur-zor kafasmı çevirip arkasına baktı. "Bugün ölmeyeceksin, Kuzgun. Üzgünüm." Kuzgun öyle bir umutsuzluğa kapıldı ki bu hali onu fiziksel olarak etkiledi. Başı dönüyor, midesi bulanıyor, karnına sancılar giriyor ve artık neler olacağını umursamıyordu. İntikam alma fırsatını kaçırmıştı. Yeni bir şans yakalaması çok zordu; Qu-tok buna izin vermezdi. Irgat taanlar Kuzgun'u kazığına götürüyor, adam yeterince hızlı yürümediği zaman yerde sürüyorlardı. Onu yere 279 MARGARET

WE I S

ve

TRACY

HİCKMAN

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


attılar ve zincirini kazığa bağladılar. İki büklüm olan Kuzeı bah kahvaltısını istifra etti. Onun yarattığı bu pislik sonucunda ırgat taanlara yeni b' çıkmıştı. İçlerinden biri bir kova su getirmeye giderken diğeri K ? gun'un suratına sert bir tokat attı. Kuzgun bir kez daha, bu sef > taanın ayakları üzerine kustu. Irgat.ona vahşice vurdu ve Kuzeı amacına ulaştı. Kendinden geçmişti. Kuzgun kendine geldiğinde başı zonkluyor ve ortalıktan at çıkmıyordu. Hiçbir ses, kampta hiçbir hareketlilik yoktu. Kuşlar şakımıyorlar, arılar vızıldamıyorlar, çekirgeler ötmüyorlardı. Hatta Kuzgun çimleri hışırdatan rüzgârı bile duyamıyordu. Taanlar hâlâ oradaydılar. Kampın ortasında toplanmış kalabalığı net olarak görebiliyordu. Kuzgun bir an için taanlarm onu ağır yaraladıklarından ve sağır ettiklerinden korktu. Baş ağrısına karşı dişlerini sıkan Kuzgun, güçlükle de olsa oturmayı başardı. Zincirlerin şıngırtısı o sessizlikte çok yüksek çıkıyordu. Kalabalığın arasındaki birkaç taan kafasını çevirip öfkeyle ona baksa bile Kuzgun bu sesi duymaktan memnundu. Sessizlik hürmetkar bir havaya sahipti. Kyl-sarnz gelmiş olmalıydı. Gücü ve duyguları tükenen Kuzgun kalabalığı seyre koyuldu. Başka bir şey yapamayacak kadar zayıf ve mutsuzdu. O durgunluk çıkan bir sesle bölündü. Sesin kaynağı taan kalabalığının ortasında bulunduğu için Kuzgun kimin konuştuğunu göremiyordu. Ses taanların lisanını kullanmasına karşın taanlar gibi konuşmuyordu. Garip, soğuk ve sert çıkmaktaydı. Kaba ve gırtlaktan gelen hayvani taan lisanı çirkin bir dil olmasına ve acımasız, vahşi ve sadist bir tını taşısa da içinde duygusal bir sıcaklık barındırıyordu. Oysa bu ses tüm duygulardan, sıcaklıktan, yaşamdan yoksundu. Ses konuşmayı kesti. Başka bir ses yanıt verdi. Kuzgun bu sesin avustasına ait olduğunu anladı. Dag-ruk'un sesi huşu ve saygı dolu çıkıyordu. Dişi taan sözlerini bitirdiğinde diğer taanlar, "Lnskt, Lnskt," diye tekrarlamaya başladılar. Bu sözcüğü bağırırlarken yerlere kadar eğilerek selâm veriyorlardı. Taanların oluşturdukları çember yarıldı. Bir grup savaşçı belirdi. Kuzgun Qu-tok'un da onların arasında gururla yürüdüğünü fark etti. Ortalarında kyl-sarnz bulunmaktaydı. Onu görünce Kuzgun'un bedeni baştan aşağı ürperdi. Kalbi oso Kayıp Taşın Muhafızları nefesi kesildi. Bunun ardmdan damarlarına adrenalin durdu, ve kazığa zincirli olmasına rağmen hemen ayağa fırlaP0II1P «tme dürtüsüne kapıldı. Kollarını omuzlarından koy'P „erekiyorsa bile bu dehşetten uzaklaşmalıydı. Par guyücülük Tapınağı'na götürdüğü lânetli zırh yaşam bultu Lânetli zırh artık yürüyor ve konuşuyordu. m Kuzgun korkudan felç geçirmişçesine donakaldı. Zırhlı varlık ç kafasını çevirip de kendisine bakabilir diye kıpırdamaya saret edemiyordu. Hayatı boyunca hiç bu kadar korkmamış, o ana dek gerçek korkunun ne demek olduğunu hiç anlamamıştı. Rezil varlığın görüntüsüyle birlikte zırhla yaptığı o kâbus gibi yolculuğun, zırhın canlandığı o dehşet verici rüyaların anıları aklma çullandı, onu bitip tükenmek bilmez bir karanlığın içine çekti. Yaratığın bir taan kafasını andıran miğferinin metal suratı, taanların kendi suratlarından çok daha korkunç ve çirkindi. Zırhın omuzlarında ve dirseklerinde kavisli dikenler yer alıyordu; zırhla kaplı eller uzun, keskin pençelerle son buluyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kyl-sarnza eşlik eden bir grup şamanın üzerinde R'lt'ınkinden çok daha gösterişli cübbeler yer almaktaydı ve bunlar ateşkuşu resimleriyle süslüydü. Kyl-sarnzın ardmdan onun özel şeref muhafızları olan taan savaşçıları geliyordu. Bunlar Qu-tok'un fazlasıyla gururlandığı zırhını ilkel ve uyduruk gösteren zarif zırhlar giymekteydiler. O zırhlar ölü savaşçılardan çalınmamış, o taanlara birebir uyacak şekilde özel olarak yapılmıştı. Tepeden tırnağa yara izleriyle kaplı olmalarının yanısıra altlarındaki taşlar yüzünden postları yumru yumruydu. Çok çirkin bir görünüşe sahip bu taanlar adeta deforme olmuş gibiydiler. Kılıç, kalkan ve mızrak taşıyorlar, gururla yürürken başlarını dimdik tutuyorlardı. Diğer taanlar onlara hürmetle, huşuyla ve gıptayla bakıyorlardı. Kyl-sarnz yanındaki maiyetiyle beraber kamptan ayrıldı. Vrykyl görüş ve duyuş alanından çıktıktan sonra bile kamptaki taanlar "Lnskt, Lnskt," diye tekrarlamayı sürdürdüler. Daha sonra avustası Dag-ruk vahşi bir çığlık attı ve dümdüz yukarı sıçradı. Diğer savaşçılar da bağırıp zıplamaya başladılar ve silâhlarını sallayarak kampta koşuşturdular. Hava karardı. Ateşler yakıldı. Taanlar gecenin geç saatlerine kadar yiyip içtiler ve o günü kutladılar. Kuzgun taanların parlak turuncu ateşlerin önündeki siyah siluetlerini uzun bir süre boyunca izledi. Daha sonra yorgun düştü 221 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN ve biraz kestirmeyi denedi. Fakat ne zaman uykuya dalsa insa kanını donduran bir haykırış onu tekrar siyah zırhla beraber y ^ tığı yolculuğu gösteren bir rüyadan uyandırıyordu. Kuzgun koluna dokunulmasıyla uyandı. Bunun siyah zırhlı b' el olduğunu sanan Trevinici hemen ayağa fırladı. Titreyerek bek lerken her kası geriliydi ve ölümüne dövüşmeye hazırdı. Birkaç saniye boyunca gözlerini kırpıştırarak öylece durdu, ta ki önünde çömelmiş suretin Vrykyl değil de kendisine şaşkın gözlerle bakan Dur-zor olduğunu anlayana kadar. Dur-zor ilk defa ona bu kadar yaklaşmaya ve dokunmaya cesaret etmişti. Kuzgun uzun uzun iç geçirdi ve tekrar yere oturdu. "Seni korkuttuysam özür dilerim," dedi Kuzgun. Kafasını iki yana salladı. "Kötü bir rüya görüyordum da." "Anlıyorum," dedi kız ve kafa salladı. Elinde içi kızarmış yaban domuzu etiyle dolu olan tahta bir tabak tutuyordu. Dur-zor yemeği Kuzgun'un önüne bıraktı. "Nedir bu?" diye soran adam, gözlerini ovuşturarak uykulu halinden tamamen çıkmaya çalışıyordu. Başmdaki ağrı, hafif bir sızı halini almıştı. Boş midesi guruldasa da iştahı yoktu. Yemek yerse kendini yine kötü hissedeceğinden korkuyordu. "Kölelere güçlü yemek verilmediğini söylemiştin." "Bunu Dag-ruk yolladı," dedi Dur-zor ve adam adına sevindiğinden gülümsedi. "Bize şans getirdiğini söyledi. Kyl-sarnz kampımıza senin sayende gelmiş." "Hayır!" diye boğuk bir sesle haykıran Kuzgun olduğu yerde büzüldü. Alnında biriken buz gibi ter damlaları boynuna ve göğsüne doğru akıyordu. "Hayır, sakın öyle söyleme!" Dur-zor bu tepki karşısında hayli şaşırmış gibiydi. "Peki niye? Bir kyl-sarnzın gelmesi iyi bir şeydir. Kyl-bufftt Lnskt kabilemize büyük bir onur bahşetti. Tanrımız köle kervanım Taan-Cridks'a bizim götürmemizi istiyormuş. Geri döndüğümüzde Dag-ruk bir nizam ilân edilme şerefine nail olacakmış." "Savaşçılarınızın köle kervanını şu. . . şu. . . yere götürecekle-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rini söylüyorsun. Peki Qu-tok da aralarında olacak mı?" "Elbette," dedi Dur-zor. "Başka nereye gidecek ki?" "Güzel," dedi Kuzgun. Elini tabağa uzattı. "Yemek yiyeceğim. Güçlü yemek için Dag-ruk'a teşekkürlerimi ilet." 2?2 Redesh Denizi'nin kuzeyine yapılan kayık yolculuğu kolay imasına karşın pek de rahat sayılmazdı. Jessan gerçekte ne olduğunu bilmediği kan bıçağını her gece balık öldürmekte kullanıyor > kâbus görmeye devam ediyordu. Bu kâbuslar gerçek gibiydi, zira uykusunda at toynaklarının gürültüsünü işitebiliyordu. Nine her sabah uyandığında değneğini havaya kaldırıyor ve her seferinde Jessan'a garipseyerek bakıyordu. Jessan onun dile getirmediği suçlamalarından gücenmişti. Yanlış bir şey yapmışlığı yoktu ki. Aptal bir değneğin gördüklerinden sorumlu tutulamayacağı gibi yaşlı bir pecwae kadınına yönelik davranışlarından da mesul olamazdı. Kâbuslarını ona ya da en azından Bashae'ye anlatabilirdi, fakat aslında Jessan gördüğü kâbuslardan utanmaktaydı. Adını kazanmaya, kabilesinde güçlü bir savaşçı olarak yerini almaya çalışmasına karşın her gece annesini kaybettiğini sanan bir yavru kedi gibi titreyerek uykusundan kalkıyor ve sabah olduğunda utanç verici bu sırrı saklıyordu. İçinin zayıf olduğunu, kendini bir korkak gibi hissettiğini nasıl açıklayabilirdi ki? Mahzun ve mutsuz olan Jessan hep uykusuzluk çekiyor, çıt çıkarmadan küreklere asılırken bu yolculuğa çıkmayı kabul ettiğine pişmanlık duyuyordu. Nine de sürekli huzursuzdu. Kıyıdaki gölgelere kuşkuyla bakıyor, sonradan beyhude olduğu anlaşılan korkulara kapılıp bağırıyor ve sürekli olarak taşlarıyla oynuyordu. İki arada bir derede kalan Bashae dostu Jessan'la konuşmaya kalktığında ilgisiz bir ret cevabı alıyor, Nine'ye yöneldiğinde ise kadın ona kızıp bu yolculuğa ikide bir rahatsız edilmek için çıkmadığını söylüyordu. Boynunu büküp kayığın önünde oturan Bashae kendisinden istenildiği zaman kürek çekmesine karşın çoğu zaman sürekli değişen çevrenin güzelliğiyle oyalanıyordu. Onlar kuzeye doğru ilerledikçe sudaki trafik arttı. Jessan, Redesh Denizi'nde yelken açan her ulustan dev gemiler tarafından 2S3 MARGARET

W E i S

ve

TRACY

HİCK

MAN ezilmemeleri için kıyıdan fazla uzaklaşmıyordu. Gemileri renk boyalı yelkenlerini ve mucizevi bir ritimle suya erri en^ yüzlerce küreklerini görüp huşuya kapılan Bashae, yolcu] v^ müthiş zevk alıyordu. Bu durum kayıktaki gerginliği azaltm H^ gibi arttırıyordu bile, zira Nine ile Jessan kendilerinin zerre k H hoşlanmadıkları bir yolculuktan onun zevk almaya hakkı olm d* ğmı düşünüyor ve bu yüzden de ona için için kızıyorlardı. Liman kenti Myanmin'e yaklaştıklarında aralarındaki ilisW • yumuşadı. Nimorea ordusundaki görevlerine dönmekte olan b' grup Trevinici paralı askeriyle karşılaştılar. Treviniciler Jessan'in niçin iki pecwaeyle beraber yolculuk ettiğini öğrenmek istiyorlardı Jessan onlara şövalyenin öyküsünü anlattı ve onlar da iyi çarpışm iyi ölen savaşçılarla ilgili her türlü hikâyeden olduğu gibi delikanlının anlattıklarından memnun oldular. Nine'ye büyük bir hürmet göstererek onu aralarma aldılar ve gerekli durumlarda bizzat hizmet ettiler. Bu durum Nine'nin moralini düzeltti. Kadın Jessan ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Bashae ile yeniden konuşmaya başladı. Jessan da neşelendi. Treviniciler'in yanında bol bol gıda vardı ve onu paylaşmakta ısrarlıydılar. Artık kan bıçağını kullanması gerekmeyen Jessan'in kabusları epeyce azalmıştı. Alev gözler artık onu aramıyordu ve toynak seslerini hâlâ duysa da gürültü uzaktan geliyordu. Buna ek olarak Nimorea'nın başkenti Myanmin hakkında birçok şey öğrendi. "Myanmin diğer birçok kentten daha güzeldir," diye belirtti Şafak Gözlü, "çünkü Myanmin'de yaşayıp çalışan bir sürü elf vardır ve elfler doğaya karşı hep saygılıdırlar. Önlerine çıkan her şeyi kesmezler, yakmazlar veya duvarlarla çevirmezler." Diğer Treviniciler kafa sallayarak onunla hemfikir olduklarını belirttiler. "Yine de," diye devam etti kadın, "Myanmin sonuçta bir şehir. Burada hepsi taş ile tahtadan yapılmış bir sürü bina bulunuyor ve birçok kişi yaşıyor. Nimorealılar'ın Nimra'dan sürgüne gelirken yanlarında getirdikleri tuhaf bir adetleri var. Tanrılara adadıkları tapmaklarını karıncalar gibi yerin altına inşa ediyorlar." Jessan duydukları karşısında afallamıştı. "Nasıl olur da uçsuz bucaksız göklerde yaşayan tanrılara karınca yuvası gibi bir binayla hürmet edilir ki?" 224 Kayıp Taşın Muhafızları savunma amacıyla yapıyorlar. Diğer kentlerdeki tapı' BU° ksine Nimorea'daki tapınaklara rahiplerden özel bir izin naldarın ^ancl\aT giremezler. Bu kuralı çiğneyen kimseler ölüm •^Sçarptmlabilirler." ceza, A ıe de olmalı," dedi Keskin Kılıç. "Ve ruhları Boşluk'a yu" Diğerleri adamın bu acımasız sözlerine kafa sallayarak Vaf İH 1ar Dindar bir ulus olan Treviniciler yalnızca kendi tanrıla^ a değil tüm tanrılara karşı saygı duyarlardı. °n "Yine de bazı kimseler bunu denerler," dedi Şafak Gözlü, " ünkü Nimorea tapınaklarında yığınla mücevherat, altın heykel gümüş arjent bulunduğu söylenir. Bazıları ruhlarına karşılık höyle bir servet elde etmenin riske girmeye değdiği fikrindedir." Jessan konuşmanın gidişatından memnun değildi. Boşluk'a satılan ruhlar ona kâbuslarmda gördüğü gözleri hatırlatmıştı. Hemen konuyu değiştirerek Uçurtma Ustaları Sokağı'nda işi olduğunu ve oraya nasıl gidebileceğini sordu. "O sokakta ne yaparlar?" diye hevesle sordu Bashae. "Ölümcül uçurtma örümceğini duymuştum. Hatta bir keresinde birisinin tepesine binmeyi bekleyerek havada uçtuğunu bile görmüştüm. Nimorealılar o sokakta uçurtma ipi mi örerler? Orada örümcek mi yetiştirirler?" Treviniciler gülümsedilerse bile bunu pecwaeye göstermediler. "Hayır, örümceklerle işleri olmaz, Bashae," dedi Keskin Kılıç. "Uçurtma örümceği, ismini Nimorealılar'in Uçurtma Ustaları Sokağı'nda ürettikleri bir uçurtma türünden alır. Uçurtma tahtadan yapılan ve çeltik kağıdıyla kaplanan bir aygıttır. Rüzgâra bırakıldığı zaman esinti onu gökyüzüne çıkarır. Uçurtmaya bağlanan uzun bir ip ise yerdeki kişinin onu kontrol etmesini sağlar. "Bazı uçurtmalar küçük ve rengârenktir. Bunlar kuş veya kelebek şeklinde yapılırlar. Böyle uçurtmalar çocukları eğlendirmekte kullanılır. Bazı uçurtmalara ise 'savaş uçurtmaları' denir. Bunların ucuna bir bıçak takılır. Elfler uçurtmaları havalandırarak savaştı-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rırlar. Her biri rakibinin uçurtmasının ipini kesmeye çalışır. Ama bu uçurtmalardan bazıları daha ciddi amaçlarla kullanılır. Bunlar bir ev kadar büyüktürler ve binenleri uçuracak kadar sağlamdırlar. Elfler bunları —onlara canlı uçurtmalar derler—genelde düşmanlarını gözetlemek için kullanırlar, çünkü düşmanın konumunu kuşbakışı görebilirler ve ok menzilinin dışında kalabilirler." 225 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN Jessan anlatılanları nezaket icabı dinliyordu, zira bu Tr • çiler kendisinden yaşlıydılar ve tecrübeli savaşçılardı. Fakat a ı° da onların saçma sapan hikâyeler anlatıp misafirleriyle kafa h duklarına inanıyordu. Öfkelenecek gibi olduysa da morali k sürede düzeldi. Treviniciler Jessan'ın gönül rahatlığıyla inanabil ceği savaş öyküleri anlatmaya başlamışlardı. Jessan onlara hevesi kulak kabarttı. Uyku vakti geldiğindeyse uçan elfleri düşündükc gülecek gibi oluyordu. Treviniciler şafakta kalkıp yola çıkabilmek için erkenden yattılar. Nine her gece yaptığı yirmi yedi turkuvaz taşını kampın etrafına dizme faaliyetine o gece girişmedi. Treviniciler ona karşı çok saygılı davrandıklarından o da onlara aynı nezaketle davranmayı uygun görmüştü. "Böyle cesur ve tanınmış savaşçıların yanındayken," dedi kadın, eteğindeki tüm taşlan takırdatarak ve tüm zilleri çmlatarak eğilip selâm verirken, "bu gece kötülüğün yanımıza yaklaşamayacağını biliyorum." Jessan kadının bu kararı karşısında büyük bir minnet duydu. Treviniciler'in her ne olursa olsun saygılı davranacaklarını bilmesine karşın onların içten içe güleceklerinden korkmuştu. Son günlerde yeterince dinlenemediği ve kayıkta sürekli kürek çekip yorulduğu için kafasını yere koyar koymaz uyuya kaldı. Fazla zaman geçmeden birisinin yakınlarda olduğu hissiyle uyandı. O kişinin Nine olduğunu anlayınca huzuru kaçtı. Onunla konuşmak istemediği için gözlerini kapalı tutarak uyuyormuş gibi yaptı. Kadının çekip gideceğini ve kendisini rahat bırakacağını umuyordu. Nine onu ne uyandırdı, ne de onunla konuştu. Jessan bir süreliğine yakınında dolanan Nine'nin ne yaptığını bilmiyordu. Sonunda uyku ağır bastı ve içi geçti. Jessan şafakta kalktı. Doğrulup oturduğunda etrafının Nine tarafından geceleyin yerleştirilmiş yedi turkuvazla çevrili olduğunu görünce hem şaşırdı, hem de biraz kaygılandı. ***** Jessan şu Uçurtma Ustaları Sokağı'ndaki Arim'i bir an önce bulup elf ülkesine doğru yola çıkmak istediği için kente sabahın erken saatlerinde girdiler. Jessan adamı öğleyin bulacaklarını, hava ZS& Kayıp Taşın Muhafızları , jg Tronıek'e yapılacak yolculuğa başlayacaklarını tahırarl,. rcju Şehre girdikleri sırada satıcılar mallarını pazarye01111 rttürdüklerinden günün en kalabalık vaktiydi. Bu muhtemeı soru sormaksızın geçmelerine izin verdiler. Yine de o günle ie&lerine yaradı, zira işleri başlarmdan aşkın kapı nöbetçileri soru sormaksızın geçmelerine izin verdiler. Yine de o günlerhozkırların dışında pek rastlanmayan pecvvaeleri uzun uzun süzmeyi ihmal etmediler. "Gözünü küçük dostlarının üzerinde tut," diye Jessan'm uyardı nöbetçilerden biri. "Pecvvae kölelerin alınıp satılması yasaktır,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


fakat şehirde para için bu kanunu çiğnemekten çekinmeyecek bazı kimseler var." "Pecwae köleler mi?" diye şaşkınlıkla tekrarladı Jessan. "Kim bir pecvvaeyi köle olarak yanında bulundurmak ister ki? Bir günlüğüne bile olsa adamakıllı çalışacak bir pecwae henüz dünyaya gelmemiştir." Nöbetçi kıkırdadı. Emekli bir asker olan adam daha önce Treviniciler'le birlikte çalışmıştı ve onların bu dobra dobra konuşma tarzları hoşuna gidiyordu. "Yeni Vinnengael'in zengin kadınları onları evcil hayvan olarak alırlar," dedi adam. "Pecvvaelere çok para ödenir, o yüzden dediğim gibi gözünü üzerlerinde tut, özellikle de genç olanının." Bashae yolculuk sırasında Myanmin'in Vahşi Kasaba'ya benzediğini, belki birkaç binaya ve sokağa daha sahip olduğunu hayal etmişti. Pecwae bu Nimorea kentinin büyüklüğüne ve görkemine karşı tamamıyla hazırlıksızdı. Kent kapısından girerlerken afallamış bir halde yürüyor, gökyüzüne değermiş izlenimi veren upuzun taş binalara—bazıları üç katlıydı—büyülenmişçesine bakıyordu. Ciltlerini koyu, parlak bir siyaha boyamış gibi görünen Nimorea halkı karşısında üçünün de ağzı açık kalmıştı. Bashae o anda dünyada hayal ettiğinden daha fazla kişinin yaşıyor olabileceğini anladı. Taş döşeli yollarda ilerleyen at arabalarının, atların yere vuran toynaklarının, mallarını tanıtan veya arkadaşlarına seslenen satıcıların, satıcılarla tartışan müşterilerin gürültüleri kulaklarını adeta sağır etmişti. Dizlerinin bağı çözülüyor, midesi bulanıyor, başı dönüyor ve yerinden kıpırdayamıyordu. Onu sırtından dürtükleyen ve ilk defa şehir yüzü gören bir pecvvae gibi etrafına aptal aptal bakınmaması için uyaran Jessan olmasa oraya kök salacaktı. osyMARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN "İyi de ben ilk defa şehir yüzü gören bir pecvvaeyim," diye K lirtti duyguları incinen Bashae. "Yine de öyle gözükmen gerekmez!" dedi Jessan ona. "Şimnçeneni kapayıp yürü." Nine delikanlının sözlerinden alındıysa bile bunu belli etrned' Tıkırdayan eteğiyle, çınlayan zilleriyle, yere vuran kehribar gözlü değneğiyle ve fıldır fıldır dönen gözleriyle kalabalığın içinde gururla ilerliyordu. Jessan en azından o sebeple minnettardı. Aslında o da gördükleri, duydukları ve kokladıkları karşısında hayretler içindeydi, ancak Treviniciler'in o ünlü kayıtsızlığıyla duygularım açığa vurmamaya özen gösterdi. Bu güven dolu imajı bir at arabasının altında ezilmekten kıl payı kurtulunca biraz sarsıldı. Sokağa adım atmadan önce sağma soluna bakmayı akıl etmemişti. Bashae dostunu son anda geri çekmeyi başarmışta. Arabanın sürücüsü Jessan'a küfredip kamçısını atın sırtına vurdu ve grubun yanından hızla geçerken Naru dilinde, yani hem Nimra'da hem de Nimorea'da kullanılan lisanda "barbar" diye bağırdı. Neyse ki Jessan bu dili bilmiyordu. "Dikkat etmesi gereken asıl o budalaydı," diye duyuran Jessan uzaklaşan arabaya olduğu kadar etrafındaki insanlara da ters ters bakıyordu, çünkü olayı görenlerden bazıları kıs kıs gülmekteydi. Jessan etrafına şöyle bir göz gezdirirken önünde uzanan sokak labirenti karşısında şaşkına dönmüştü. Her yerde bir faaliyet göze çarpıyordu. Treviniciler Jessan'a gitmek istediği yere nasıl gidileceğini tarif etmişlerse de Jessan tarifte kullanılan hiçbir şeyi bulamıyordu: ga-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gasında sikke tutan bir karganın resmedildiği bir tabelâ, üst üste inşa edilmiş üç evden oluşan bir bina. Tarif Jessan'in aklmda bulanıklaşmaya başlıyor, genç adam öncelikle neyi bulması gerektiğini unutuyordu. Daha aramaya bile başlamadan tam anlamıyla kaybolmuştu. Sorumluluğu altındaki pecvvaelerin önünde herhangi bir zayıflık belirtisi gösteremezdi. Kapıldığı umutsuzluğa rağmen kendine güveniyormuş gibi gözükerek rasgele bir sokak seçti. Orada kargalı bir tabelâ görünce büyük bir sevince kapıldı, ancak karganın gagasında bir sikke değil, pençesinde bir bardak vardı. Sokağm diğer ucunun bir duvarla son bulduğunu kısa süre sonra öğrendiler. Gerisingeri dönmek zorunda kalırlarken Jessan yalnızca soka222 Kayıp Taşın Muhafızları nda ne olduğunu merak ettiğini homurdanıyordu. P^ s^neş gökyüzünde yükseldi. Bütün sabah yürümelerine karuçurtmalardan ne de uçurtma ustalarından bir iz bulabilŞlfl Trdi. Üzerinde yürüdükleri taşlar yüzünden ayakları yara olan mlŞhae topallıyordu. Nine o rahat tavrını korumayı sürdürse de nk yavaşlamaya ve değneğine daha fazla yaslanmaya başlamıştı. T san kapı nöbetçisinin yapmış olduğu dostane uyarıyı anımsadı, •ra pecwaeler epey dikkat çekiyorlardı ve bu dikkatin bir kısmı kötü niyetli gibiydi. Jessan elini Bashae'nin omzundan çekmiyordu. "Gidip şu uçurtma ustasını bulalım, Jessan," diyen Bashae ağzından su püskürtmekte olan taşa dönmüş zavallı bir çocuğa bakmak için durakladı. Bashae bu kentte bir sürü taş insan görmüştü. Aklına gelen tek açıklama bunun korkunç bir ceza olduğuydu ve kazara bir kanunu çiğneyip aynı kaderi paylaşmaktan korkuyordu. "Ayaklarım ağrıyor. Üstelik bu şehri hiç sevmedim." Jessan da şehri sevmemişti. Uçurtma ustasını görmeye can atıyordu, fakat adamın nerede olabileceğine dair en ufak bir fikri yoktu. Ömürleri boyunca kent sokaklarında gezseler bile hedeflerine ulaşamayacakları gibi bir hisse kapılmaya başlıyordu. Bütün sabah durup dinlenmeksizin yürümelerine karşın aynı yerden iki kez geçmişlikleri yoktu. Jessan tam kendini küçük düşürecek, gururunu bir kenara atacak ve kaybolduğunu itiraf edecekti ki geçen gece tanıştıkları Treviniciler'den ikisini gördü. Üzerinden müthiş bir yük kalkmış gibiydi. Jessan el salladı. Treviniciler de onu gördüler ve yanına geldiler. "Tanrılar aşkına," dedi Keskin Kılıç, "şehrin bu bölgesinde ne arıyorsunuz? Gideceğiniz sokak kentin ta öbür ucunda." "Şehri geziyorlar," dedi Şafak Gözlü. "Neyse, zaten biz de Uçurtma Ustaları Sokağı'na gidiyorduk," diye ekledi ve Keskin Kılıç bir şey demeyince onu dirseğiyle dürttü. Kadın on sekiz yaşında gururlu bir genç olmanın nasıl bir şey olduğunu henüz unutmamıştı. "Bizimle gelmek ister misiniz?" "Önce biraz dinlenip bir şeyler yiyelim de," dedi Keskin Kılıç, eşinin aklından geçenleri anlayarak. Taş çocuğun yanına çömelip ekmek ile kurutulmuş et yediler ve berrak, soğuk sudan içtiler. Şafak Gözlü o çocuğun taşa dönüş2Ş9 MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN türülmediğini, tıpkı Bashae'nin turkuvazdan kuşlar yaptığı 2v taştan yapıldığını açıklayarak genç pecwaenin içini rahatlattı. Akşamüstünün ortalarına doğru Uçurtma Ustaları Soka&ı'n

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


vardılar. Bashae ağrıyan ayaklarını ve Jessan şehirlere karşı duv duğu nefreti hemen unuttu, çünkü bu bir harikalar sokağıydı. Hava her biçime ve tarife uygun uçurtmalarla doluydu: balık şeklinde uçurtmalar, kuş şeklinde uçurtmalar, gökkuşağının her rengine ve hatta tanrıların bile akıl edemeyecekleri renklere sahip olağanüstü uçurtmalar. İş dükkân açmak için uygun bir yer bulmaya geldiğinde uçurtma ustaları epey akıllıca davranmışlardı zira dar sokak batıdaki dağlardan neredeyse hiç kesilmeden gelen hava akımı için bir rüzgâr tüneli görevi görüyordu. Her dükkânın önünde bulunan uçurtmacı çırakları mallarını uçuruyorlar, onları havada dans ettirip türlü türlü oyun yapıyorlardı. Sokağın öteki ucunda o kocaman, adam taşıyan uçurtmalardan biri potansiyel müşterilerin görmeleri için sergilenmekteydi. Uçurtma sahiden de iki katlı bir bina kadar büyüktü. Jessan kuşku duyduğu Treviniciler'den sessiz bir özür diledi. "Aradığınız adamın adı nedir?" diye sordu Keskin Kılıç. O ve Jessan çıraklardan birine Arim ismindeki adamı nerede bulacaklarını sormaya giderlerken pecwaeler Şafak Gözlü ile birlikte sokakta beklediler. Nine uçurtmaları neşe dolu bir hayranlıkla seyrederken ansızın parmağıyla bir yeri işaret etti. "O nedir?" diye sordu yaşlı kadın. "Bir elf," dedi Şafak Gözlü. "Ve maiyeti." Nine derin bir nefes aldı ve Trevinici onu durduramadan önce ilerleyip elfin yolunun tam üzerinde durdu. VVyval Evi'nin yüksek rütbeli asilzadelerinden biri olan elf lordu o sırada adam taşıyan uçurtmalardan ordusu için birkaç tane almayı düşünmekteydi. Tam gösteri amacıyla kullanılmakta olan bir uçurtmayı izlemeye gidiyordu ki şaşkınlıkla kalakaldı ve gözlerini yolunu kesen ufak tefek kadma dikti. Askeri liderlerden ve edailerden oluşan maiyeti zırh tangırtılarıyla oldukları yerde kalakaldılar. Fedaileri hemen kılıçlarına davranırlarken adam bir elini kaldırarak onları durdurdu. Nine adama fazlasıyla yakm duruyordu. Farkında olmaksızın elfin etki alanına girmişti, fakat asilzade geri çekilerek ona hakarette bulunmayacak kadar iyi eğitim görmüştü. Kadmm yaşlıca 2JO Kayıp Taşın Muhafızları »unu görünce elf asilzadesi eğilerek ona nazik bir selâm verdi, lfler dünyada uzun süre yaşamış kimselere karşı büyük bir Sveı beslerlerdi. Nine karşısındaki elf e hiç çekinmeden uzun uzun baktı ve ince burnundan badem gözlerine, siyah saçlarından zarif übbesine kadar adamla ilgili her şeyi aklına yazdı. Soylu elf kendi h İki arasında feci bir kabalık sayılabilecek bu incelemeden dolayı ı tartmıştı- Yine de içine düştüğü durumla nasıl başa çıkması gerektiğini bilmiyordu. Bu kadar yaşlı bir kimseyi kenara itekleyemeyeceği gibi onun etrafından dolaşmak gibi bir kabalıkta da bulunamazdı. "Artık ölebilirim," dedi Nine, Tvvithil dilini kullanarak. Değneğini yere vurarak sözlerine noktayı koydu. "Ne dedi?" diye koşup yanlarına gelen Şafak Gözlü'ye sordu aklı iyice karışan elf. "O bir pecvvae ve daha önce hiç elf görmedi, Lordum," yanıtını veren Şafak Gözlü, ortak bir lisan olarak kabul gören Yaşlıdilini kullanmıştı. "Bu hayalini gerçekleştirebilecek kadar uzun yaşadığı için artık ölebileceğim söylüyor." "Ah, anlıyorum," dedi elf, hafifçe gülümseyerek. Adam uygun bir karşılık üzerinde kafa yordu. "Ona de ki ben de daha önce

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


pecvvae ırkma mensup birini hiç görmemiştim. Ben de bir hayalimi gerçekleştirmiş oldum." Şafak Gözlü elfin söylediklerini Nine'ye tercüme etti. Yaşlı kadın bu sözler üzerine kahkahalarla gülerek elfin kuşkuyla bakmasına sebep oldu, zira birisinin yüzüne karşı gülmek elfler için az öncekinden de büyük bir hakaretti. Asilzade yaverine yanma gelmesini işaret etti. Yaver büyük bir kese çıkardı ve onun içinden aldığı gümüş bir sikkeyi ilgisiz, katı bir ciddiyetle Nine'ye uzattı. Yaşlı pecvvae sikkeyi bir süre şaşkm şaşkın inceledi, sonra da yaladı. Nine belindeki keselerden birini açtı ve içini karıştırmaya başladı. "Karşılık olarak o da size bir şey vermek istiyor," dedi Şafak Gözlü. "Ona bunun gerekmediğini—" diye başladı elf asilzadesi, fakat Nine'nin kaplumbağa şeklinde kesilmiş bir turkuvaz çıkardığını görünce sözcükler dudaklarma takılı kaldı. 291 MARGARET VVEİS ve TRACY HİCKMAN Nine turkuvazı ona doğru uzattı ve belini kırarak adam önceki selâmını taklit etti. Elf ilk başta öyle değerli bir arma» aZ kabul edemeyeceğini söyledi, fakat Nine kıkırdayarak ve elini f* riter bir edayla sallayarak üsteledi. Elf itirazını yalnızca neza1 kurallarının gerektirdiği kadar sürdürdükten sonra turkuvazı c w daha fazla eğilerek verdiği bir selâmla kabul etti. Şafak gözlü tekrar belini kırıp selâm veren ve bu hareketi bü .Un gün sürdürecekmiş gibi gözüken Nine'yi kolundan tuttu ve elf ile maiyeti sokakta ilerlemeyi sürdürebilsinler diye kenara çekti. "Demek o bir elf ti," dedi Nine. İkide bir eğilip kalkmaktan başı dönen Nine hiç çekinmeksizin bir uçurtma dükkânının eşiğine çöktü ve böylece girişi tamamen tıkadı. Öfkelenen dükkân sahibi tezgâhımn arkasından fırlayıp Nine'nin üstüne yürüdü. Trevinici savaşçısını görünce hemen tezgâhın arkasına döndü ve taburesine oturup uzun uzun, mahzun mahzun iç geçirmeye başladı. "Elfler hakkında ne gibi bir fikir edindin?" diye sordu Şafak Gözlü. Nine parlak zırhlar ve zarif ipek cübbeler giyen elflerin arkasından bir süre daha baktı. Vereceği yanıtı düşünürken dudaklarını büzmüş, çenesini ileri çıkarmıştı. "Hepsi de yalancı," diye belirtti yaşlı kadın. "Ama niyetleri kötü değil." ***** Keskin Kılıç, Jessan ve Bashae aradıkları Arim'i bulmakta hiç zorlanmadılar. Sokaktaki her tüccar rakipleri hakkında fazlasıyla bilgi sahibiydi ve karşılarına çıkan ilk çırak, Uçurtma Ustası Arim'i nerede bulabileceklerini hemen tarif etti. Aydınlık sokağa kıyasla girdikleri dükkân epey karanlıkta. Gözlerinin alışması için kapıda biraz oyalandılar. Dükkân sahibi en hoş gülümsemesiyle onlara doğru geliyordu, fakat kapıda iki Trevinici ile çocuk sandığı bir suret görünce durdu. Gözlerini bıkkınlıkla yuvarlayarak parmağıyla üçlüyü işaret etti ve çıraklarından biri olan çok iri cüsseli bir Nimorealı bu istilayı geri püskürtmek üzere ileri çıktı. "Ustam dükkâmmızı şereflendirdiğiniz için çok teşekkür edi252

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kayıp Taşın Muhafızları a siz beylerin de görebileceği gibi şu an çok meşgulüz. Diy0f'dükkânları bizimkinden çok daha ilginç bulacağınızdan emiO ti t^z" '„ k konuşurken bir yandan da kolları ile gövdesini kullana«^lüyü dükkândan çıkarmaya çalışmaktaydı ve bunu yaparken 13 devse Bashae'yi eziyordu. Jessan öfkeden kıpkırmızı kesildi, rf tunu tutarak ona yardımcı oldu. Tam ağzını açıp kesinlikle çıkmasına sebep olacak bir şeyler söylemeye hazırlanıyordu ,. Keskin Kılıç genç adama göz ucuyla bir baktı ve başını hafifçe iki yana salladı. "Bir dakika, dostum," dedi Keskin Kılıç. Trevinici savaşçısı yerini korudu ve elini Nimorealı'nın göğsüne dayayarak onu durdurdu. "Ustana geliş sebebimizin mallarınıza bakmak olmasa da burada sırf meraktan bulunmadığımızı söyle. Birini arıyorduk." Çırak dönüp talimat almak için ustasına baktı. Usta bezginlikle ellerini kaldırdı ve Nimorea dilinde, "Şu barbarları çıkarmak için ne gerekiyorsa yap. Müşterilerimi kaçıracaklar," dedi. Nimorea dilini anlayan Keskin Kılıç sırıttı. Anlamayan Jessan ise kaşlarını çatarak Keskin Kılıç'a bir göz attı. Savaşçı başını hafifçe oynatarak ona konuşabileceğini işaret etti. "Arim'i arıyoruz," dedi Jessan, Yaşlıdilinde. "Uçurtma Ustası Arim." Dükkân sahibi onları sert, dikkatli bakışlarla daha yakından süzdü. "Arim'e ziyaretçileri olduğunu söyle." Çırak bu işi halletmek üzere oradan ayrıldı. Treviniciler ve pecwae ise kapıda beklediler. Bashae parlak renkli bir yarasa türü gibi tavandan sarkan muhteşem uçurtmalara ağzı bir karış açık bakıyordu. Aynı şeyi yapmakta olan Jessan, merakın bir pecwae için uygun olmasına karşın bir savaşçıya yakışmayacağını hatırladı. Hemen kollarım göğsünde kavuşturan, hiçbir yere bakmasa bile her şeyi gören Keskin Kılıç'ı taklit etti. Geri dönen çırağın yanında başka bir Nimorealı vardı. Adam uzun boylu ve ince yapılıydı. Mavi mürekkebe batırılmış yumuşak siyah kumaş renginde bir cilde sahipti. Kahverengi gözleri gibi tebessümü de sıcak ve içtendi. Uzun ve narin parmakları boya lekeleriyle kaplıydı. Kendisini arayanları görünce biraz şaşırır gibi oldu ve dükkân sahibine soru sorarcasına bir bakış attı. Dükkân sahibi kafasını iki yana sallamakla ve "Niye geldiklerini bilmiyo293 MARGARET WEİŞ ve TRACY HİCKMAN rum, onları bir an önce başmdan sav," dercesine parmağıyla i. pıda bekleyenleri işaret etmekle yetindi. Arim gülümseyerek özür diledi, sonra da bir savaşçıdan öt kine bakıp Yaşlıdilinde konuşmaya başladı: "Size nasıl yardım olabilirim, baylar?" Jessan ileri çıkıp Treviniciler'e özgü o dobra dobra tavırla söze girdi. "Vinnengaelli bir şövalye olan Lord Gustav —" Arim öksürmeye başladı. Girdiği öksürük krizi o kadar şiddetliydi ki iki büklüm oldu. Öksürüp tıksırırken bir yandan da nefes almaya çalışıyordu. Çırak epey şaşırmış gibiydi. Dükkân sahibi ona su isteyip istemediğini sordu. Utanmış görünen Arim boğazını işaret ederek sebebin toz olduğunu söyledi ve öksürükler arasında biraz temiz havanın iyi geleceğini fısıldadı. Adam tökezleyerek kapıya doğru ilerledi. "Öksürüklere birebir gelen bir lapa biliyorum," diyen Bashae kaygıyla bir Keskin Kılıç'a, bir Jessan'a bakıyordu. "Hardal to-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


humlarından hazırlanıyor. Biraz su ve tohumları ezebilecek bir şey bulabilirsem hemen buracıkta yapıp göğsüne sürebilirim. Ne dersiniz?" "Ne yapacağız?" diye kararsızca sordu Jessan. Keskin Kılıç omuz silkti. "konuşmak için aradığınız adam buysa onunla konuşmalısınız," diye belirtti Trevinici mantığıyla. Bashae çantasım karıştırmaya başladı. Dükkân sahibi hemen çırağa işaret etti ve o da yoldan geçenlere dükkânın o gün tekrar açılmayacağını gösterecek şekilde kapıyı çarparak kapattı. Dağlarm ardmda batmaya başlayan güneş, sokağa uzun gölgeler düşürüyordu. O günkü müşteriler alışverişlerini tamamladılar. Çıraklar uçurtmaların makaralarım sarmaya, pencereleri kepenklerle örtmeye ve dükkânları gölgeleyen rengârenk tenteleri kapatmaya başlamışlardı. Renkler ve harikalar sokağı birkaç dakika içinde sıradan, basit bir sokak halini almıştı. Sokakta duran Arim nefes nefeseydi ve fırçasını silmek için kullandığı bezle şimdi boncuk boncuk terle kaplı alnını silmekteydi. "Beni affedin, baylar," dedi konuşabilecek hale geldiği zaman. Sesi hâlâ hırıltılıydı. "Kaya tozu yüzünden böyle oluyor. Kullandığımız boyalardan bazıları. . ." Başka bir şey diyemediğinden elini 2^4 Kayıp Taşın Muhafızları dilercesine kaldırdı. T vinici savaşçılan zayıflık gösteren bu Nimorealı karşısında ? ve utanmış gözüküyorlardı. Sokak yavaş yavaş tenhalaştı. ^vk'n sahipleri ve çıraklar kapalı kepenklerin arkasma çekildiler ^kapılan örttüler. Şafak Gözlü'nün eşlik ettiği Nine yanlarına geldi. "Bu adama lapa gerek," diyen Bashae, içi sarı tohumlarla dolu küçük bir şişe çıkardı. Arim kafasını iki yana salladı. "Hayır," dedi boğuk bir sesle. »Lütfen... zahmete-" "Bir patırtı duydum. Sorun nedir?" diye sordu Şafak Gözlü. "Artık kampa dönmeliyiz," dedi Keskin Kılıç'a. "Komutan niye bu kadar geciktiğimizi merak edecek. Dostlarımız başlarının çaresine bakabilirler mi?" "Biz böyle iyiyiz," dedi Jessan hemen. "Yardımlarınız için teşekkürler, Keskin Kılıç, Şafak Gözlü." Keskin Kılıç gözlerini kısarak Nimorealı'ya baktı, sonra da Şafak Gözlü ile birlikte Jessan'ı bir kenara çekti. "Bu adamı gözüm tutmadı," dedi Keskin Kılıç. "Bizimle birlikte kampa gelin. Gerekirse sabah buraya dönersiniz." Jessan tereddüde düştü. Gürültü, karmaşa ve kötü kokularla dolu bu şehirden gitmeyi çok istiyordu. Halkının arasında olmaktan ve geceyi yiğitlik, mertlik, kahramanlık öyküleri dinleyerek geçirmekten başka hiçbir şey arzulamamaktaydı. Fakat tamamlaması gereken bir görevi vardı. Ölen Hâkimiyet Efendisi'ne söz vermişti. Amcası Kuzgun'u yanıbaşmdaymış gibi hissedebiliyor, kafasından görevi yarım bırakmanın düşüncesi geçtiği için bile onun çatılan kaşlarım görebiliyordu. "Teşekkürler, Keskin Kılıç ve Şafak Gözlü," dedi Jessan. "Ama bir söz verdim ve onu yerine getirmeliyim. Bize bir şey olmayacak." Diğer iki Trevinici karşılıklı olarak bakıştılar. Her ikisi de kentin gölgelerinde saklanan tehlikelerin farkındaydı. Tam delikanlıya

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


karşı çıkmaya hazırlanıyorlardı ki Nimorealı yanlarına geldi. "Benimle konuşmak isteyen siz misiniz?" diye soran Arim genzini temizledi ve gözlerini Jessan'a dikti. "Siz ve pecwae dostlarınız mı?" Jessan kafa sallayarak onayladı. 255 MARGARET WEIS ve TRACY HiCKMAN Arim'in bakışları iki Trevinici savaşçısına çevrildi. "Ve siz d ona buraya kadar eşlik ettiniz. Şimdi görevinizin başına dönmeni gerekiyor, fakat dostunuzu bana teslim etmekten çekiniyorsunu? Doğru mu?" Arim gülümsedi. "Lütfen genç adam için endişelenmeyin, o ve pecwaeler bu gece evimin şeref misafirleri olacaklar. İsterlerse yarın sabah kampınıza kadar onlara eşlik edeceğim." "Dediklerini yapsan iyi olur, Nimorealı," dedi Şafak Gözlü "Treviniciler çok iyi birer dost, çok kötü birer düşman olurlar." "Evet, biliyorum," dedi Arim ciddiyetle. "Güvende olacaklarına söz veriyorum. Kraliçe'min parlak gözleri üzerine yemin ederim. Güveninizi boşa çıkarırsam o gözlerin mukaddes ışığından mahrum kalayım." Keskin Kılıç bu sözlerden epey etkilenmişti. Nimorealılar'ı bunun çok büyük bir yemin olduğunu bilecek kadar tanıyordu. Kraliçe, Nimorea halkının yalnızca siyasi değil, aynı zamanda dini lideriydi de. Uçurtma Ustası Arim yeminini bozması halinde kendini hem halkından hem de dininden soyutlamış olacaktı. Yalın ve onurlu kimseler olan, başkalarını o kimselerin kendi standartlarına göre değerlendiren iki Trevinici bu yemini yeterli bulmuştu. Arim'in kötü niyetli olması durumunda yalan yere yemin edebileceği akıllarının ucundan bile geçmemişti. İki savaşçı kendilerini kamplarına çabucak götürecek koşar adımlarla oradan ayrıldı. Jessan onların gidişini seyrederken cesaretinin de onlarla birlikte gitmesine engel olmaya çalışıyordu. Bu garip yerde ve bu tuhaf adamın yanında bir kez daha sorumluğu altındaki pecwaelerle yalnız kalmıştı. Jessan kollarını kavuşturdu, geri döndü ve hemen işe koyuldu. "Az önce diyordum ki—" "Lütfen, bayım," dedi Arim tatlılıkla. "Bu arada... isminiz nedir?" "Henüz kendime bir isim seçmedim," dedi Jessan utanarak, "fakat bana Jessan derler. Bu dostum Bashae, bu da Nine." Nimorealı sırayla ikisine de zarif bir selâm verdi. "Ben Arim," dedi adam. Eliyle işaret ederek, "Evim pek uzak sayılmaz. Bana eşlik etme şerefini bahşederseniz size yiyecek, içecek ve rahatsız edilmeden konuşabileceğimiz bir yer temin edeceQ°)£> Kayıp Taşın Muhafızları " dedi. ğ1IT1' . dikkatli bakışlarla Nimorealı'yı süzdü. Adam onun baları karşısında gözlerini kaçırmadı. "Seni bilmem, Jessan," dedi Nine ansızın, "ama ben ayaklarımı Cayabileceğim bir yere gitmeyi çok isterim." y Nine uzattığı parmağmı Nimorealı'nm koluna sürttü. "Üzerizdeki boya çıkıyor mu, kara bey?" diye sordu ve geceye dönüşekte olan alacakaranlıkta parmağına baktı. "Hayır, çıkmıyormus " Sesinde şaşkın bir tını mevcuttu. "Boyanın üzerinde kalmaSını nasıl sağlıyorsun?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Tenim boyalı değildir. Ben böyle, siyah doğdum. Tüm Nimorealılar'ın teni siyahtır." "Artık ölebilirim," dedi Nine, kesin bir dille. "Bir elf ve geceyarısı kadar kara insanlar gördüm. Artık ölebilirim." "Umarım daha uzun süre yaşarsınız," dedi Arim nazikçe. "Ha!" deyip kıkırdadı Nine ve adamı yemden parmağıyla dürttü. "Sen de öyle." Q°>7Arim'in sokağı tamamıyla evlerden ibaretti—duvarlardan başka hiçbir şeyin ayırmadığı birbirine bitişik taş ve ahşap evler Bu evler yalnızca yerden tasarruf etmek amacıyla değil —surlarla çevrili her şehirde yetersiz alan en büyük sıkıntıydı — aynı zamanda kuzeydeki bu kentin soğuk kış aylarmda ısı kaybının önlenmesi amacıyla da o şekilde inşa edilmişlerdi. Evlerden çok azının penceresi vardı, zira pencere soğuğun girebileceği bir açıklık demekti. Karanlık basınca duvarları tebeşir beyazı bir renk alan evlerin hepsi de birbirine benziyordu. Uykusu gelen Bashae yanlarındaki Arim'e hangi evin kendisine ait olduğunu nasıl anladığını sormak istedi, fakat ağzını kocaman açarak esnediği için yanıtı duyamadı. Kapısını açmak için bir anahtardan faydalanan Arim, hırsızların Myanmin'de bile hayatın acı gerçeklerinden biri olduğunu belirtti. Jessan şehirlilerin tuhaf yaşam biçimlerine yüzünü ekşiterek bakıyor, iki ayaklı bir kimsenin nasıl olup da bu kadar korkunç bir yerde kendi rızasıyla yaşayabileceğini arılamıyordu. Genç adam Treviniciler'in kapılarına kilit vurmadıklarını gururla açıkladı. Gülümseyen Arim, delikanlının böyle asil bir ırktan geldiğine sevinmesi gerektiğini söyledi. Jessan hangi eve girerse girsin kendini huzursuz hissederdi, fakat penceresi olmayan bu ev öncekilerden daha beterdi. Önde bir oturma odasına ve arkada bir yatak odasına sahip olan ev fazlasıyla küçüktü. Buna karşın odalar çok güzel döşenmişti. Duvarlarda uçurtmalar asılıydı. Arim'in odanın ortasında duran ve her yanı açık olan koni biçimli bir şöminede yaktığı ateş sayesinde bunların parlak renkleri açıkça göze çarpıyordu. Zemin güzel, yumuşak ve kalın halılarla kaplıydı. Arim yere birkaç halı daha serdi ve akşam yemeğini hazırlarken misafirlerinden oturmalarını istedi. Bashae ile Nine ateşin yanma uzandılar ve kısa sürede uykuya daldılar. Jessan yere oturmayıp kapıya mümkün olduğunca yakın OP)2 Kayıp Taşın Muhafızları , duvara dayandı. Uyumamakta kesin kararlıydı. Gözünü bir y ah'nın üstünde tutmak istiyordu. Fakat o günün zorlukları m İdi Dışarıdaki kentin tüm gürültülerini boğan kaim taş dua^rrlafyüzünden ev oldukça sessizdi. Evin içinde gezinen Arim, misafirleri olarak yanında kalmayı rızkım paylaşmayı kabul etme inceliğini gösterirlerse yemeleri • n hemen bir şeyler hazırlayacağını mırıldanmaktaydı. Sesi ve dımları çok yumuşaktı. Hareketleri o kadar zarifti ki yerde yürümekten çok süzülüyor gibiydi. Jessan içinin geçtiğini hissetti. Başı düşüp göğsüne dayandı ve uyuyakaldı. Bir süre sonra Bashae'nin tiz sesiyle ve Arim'in akıcı konuşmasıyla silkinerek uyandı. Bashae koyu renkli, parlak ahşaptan yapılmış ve pırıl pırıl cilalanmış bir taburenin üzerinde oturuyordu. Taburenin bacaklarında çok çeşitli tasarımlara sahip bir sürü oyma mevcuttu. Bir tezgâhın başında duran Arim kokuya bakılırsa balık pişirmekteydi. Nine hâlâ uyuyordu; horultuları ikilinin arasmda

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


geçen konuşmaya bir fon teşkil eder gibiydi. Nöbet tutması gerekirken uyuyakaldığı için kendine kızan Jessan hemen doğruldu ve aksi bir tavırla ne hakkında konuştuklarını bilmek istedi. Bashae dostuna baktı. "Arim bana uçurtmada uçan ilk elfin öyküsün anlatmak üzereydi." Pecvvae hemen geri döndü. "Devam et, Arim." Arim balıkları küçük toplar haline getirdi, daha sonra çeşitli yapraklara dolayıp hoş, keskin kokulu baharatlara buladı. Ateşin üzerindeki tencerede bir şeyler fokur fokur kaynıyordu. Arim pecvvaeye bakıp gülümsedi. "Öncelikle elfler hakkında bir şeyi bilmen gerekiyor. Elf ülkesi Tromek yedi büyük asilzade evinin kontrolündedir. Bu evler birbirleriyle sık sık savaşırlar. Sana anlatacağım öykü asırlar önce bu savaşların birinde geçmektedir. Hiç kimse savaşın ne sebepten başladığını bilmez veya hatırlamaz. Sithmara Evi o zamanlar Wyval Evi'yle savaş halindeymiş. Wyval Evi bu savaştan galip çıkmış. Düşmanları karşısmda o kadar büyük bir zafer kazanmışlar ki Sithmara Evi'nin lideri olan asilzade lordunun yamsıra onun karısıyla çocuğunu da esir almayı başarmışlar. "Asilzade, şerefine leke sürüldüğü için öldürülme talebinde bulunmuş ve bu isteği kabul edilmiş, ölmeden önce karısına ve 2_29 MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN çocuğuna veda etmek istiyormuş. Geleneksel sözleri kullan oğluna yüksek sesle veda etmiş, fakat hemen ardından gene mm kulağına her ne şekilde olursa olsun hayatta kalmasını ve nün birinde Evi'nin basma geçip düşmanlarından intikam almaş söylemiş. Oğlu da öyle yapacağma söz vermiş. "Asil VVyval Evi, Sithmara Evi'nin veliahdı olan oğlana ne yapılacağı üzerinde uzun uzun tartışmış. Genç adam on sekiz yaşındaymış ve tam bir yetişkin gibi gözüküyormuş. Ancak elflerin ülkesinde bu yaştaki birine çocuk gözüyle bakılır ve elflerin arasında düşman olsa bile bir çocuk öldürmekten daha fena bir suç yoktur." Jessan on sekiz yaşında — yani kendi yaşında —birinin çocuk sayıldığını duyunca şoka girdi. "Elflerin ömrünün iki yüz yılı aştığını unutmamalısınız," diye bir açıklamada bulundu Arim. "Bir elf yirmi beş yaşma basana dek erkekliğe adım atmış sayılmaz. O zamana kadar ebeveynlerine bağımlıdır. Savaşamaz, evlenemez ya da politik konularda söz hakkı alamaz." "Uçurtmadan bahset," diyen Bashae, elflerin tuhaf yaşam tarzlarını önemsemiyordu. "Soylu VVyval Evi oğlanı öldüremiyor olsa da sürgüne gönderebilirmiş. Onlar da aynen bunu yapmışlar. Genç adam ile annesini koskoca bir gölün ortasındaki küçük bir adada yer alan ufak bir eve yollamışlar. Yanlarına da bir sene yetecek kadar yiyecek ile yakacak vermişler. VVyval Evi'nin asilzadeleri bu fikri düşünebildikleri için hallerinden fazlasıyla memnunmuşlar, zira ana ile oğlunu bir hapishaneye kapatsalar onların başmda duracak nöbetçilere para ödemeleri gerekirmiş. İkilinin sürgün edildikleri adada sular onlara nöbetçilik ediyormuş zaten. Buz gibi olan göl çok derinmiş ve kıyı o kadar uzaktaymış ki adadan görünmüyormuş bile. VVyval Evi'nin asilzadeleri senede bir kere geliyor ve esirlerin yiyecek ve yakacak ihtiyaçlarım adaya bırakıyorlarmış. Yiyecekle birlikte yakacak göndermelerinin sebebi, ağaçları kesip kayık yapma-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sınlar diye onlara balta vermemeleriymiş. VVyval Evi bu şekilde onları ömürleri boyunca esir tutmayı plânlıyormuş. "Ana ile oğlun elinde balta olmasa bile yiyeceklerini kesmeleri için bıçakları varmış. Anne zaman öldürmek için ağaçlardan dallar kesmiş ve yiyecekleri sarmakta kullandıkları kâğıt yardımıyla kendine bir uçurtma yapmış. Uçurtma kâğıtlarırun üzerine tanrılara 300 Kayıp Taşın Muhafızları dualar yazmış ve pirinç çuvallarmdaki sicimler vasıtasıyla hitaben ^ UçUrtmayı gökyüzüne yollamış. Rüzgârın o duaları dual kulaklarına taşıyacağını umuyormuş. Tanrılar kadirim tanrl kabul etmişler. Kadın bir gün uçurtmasını uçururken ı un aklına her ikisini de özgürlüğe taşıyacak kadar büyük bir Sna yapma fikri gelmiş." Bu sırada Nine de uyanmış ve hikâyeyi dinleyen diğerlerine hlmışti- Arim balık toplarım alıp kaynayan tencerenin içine teker ker attı. Bunu yaparken kızgın yağı kimsenin üzerine sıçratmamaya özen gösteriyordu. "Ertesi gün eşi benzeri görülmemiş devasa bir uçurtma yapmak üzere kolları sıvamışlar. Yeteri kadar kâğıt ve sicim elde edebilmek için yiyeceklerin bir kısmını ziyan etmeleri gerekmiş. Başarısız olmaları halinde açlıktan öleceklerinin farkındaymışlar. Tanrıların yanlarında olduklarından öylesine eminmişler ki çalışmalarını sürdürmüşler. "Günün birinde devasa uçurtma tamamlanmış. Uçurtmaya ilk önce annenin binmesine karar vermişler, zira kadın oğlundan daha hafifmiş ve ipi aracılığıyla uçurtmamn yönlendirilebilmesi için oğlanın gücüne ihtiyaç varmış. Oğlan annesini çaprazlama duran tahta çubuklara oturtmuş ve ölümlerine giden kimseler gibi birbirlerine veda etmişler. "Bunun ardından anne ile oğlu dualarına kulak verip kabul etmeleri için tanrılara yakarmışlar. Tanrılar isteklerini kabul edip göle müthiş bir rüzgâr yollamışlar. Rüzgâr o kadar güçlüymüş ki asilzade anneyi taşıyan uçurtmayı kolayca havalandırmış. Oğlan güçlü elleriyle ipi kontrol etmiş ve uçurtma kısa sürede gökteki bir benekten farksız hale gelmiş. Oğlan bitkin düşene ve elleri kan revan içinde kalana dek ipi bırakmamış. Daha sonra uçurtmayı gözden kaybetmiş ve ip ansızın serbest kalıp aşağı düşmüş. Uçurtmanın bir yerlere indiği belliymiş, fakat oğlanın karaya mı yoksa suya mı indiğini bilmesine imkân yokmuş. Annenin ölmesi ve oğlanın ömrü boyunca o adada yapayalnız yaşaması bile mümkünmüş. "Oğlan bir ağaca çentik atarak geçen günleri sayıyormuş. Çentikler o kadar fazlaymış ki ağacın gövdesi boyunca uzanmaktaymış. Aradan aylar geçmiş ve oğlanın umudu sönmeye başlamış. Sonra günün birinde göle bakarken bir tekne görmüş. Kalbi hızla çarpmaya başlamış, çünkü henüz düşmanlarının yiyecek ve yaka30i MARGARET WE I S ve TRACY HİCKMAN cak getirme zamanları değilmiş. Neyse, kısa keselim," dedi A ? "çünkü balık topları pişti ve daha sıcakken yenmeleri gerek T T' nede asilzade annesi ve Sithmara Evi'nin askerleri varmış. Anne liderliğindeki ordu Wyval Evi'ne karşı büyük bir savaş vermiş bu savaştan galip çıkmış. Oğlan kurtarılmış ve halkının lideri ı muş. Annesinin adı bugün bile saygıyla anılır. Uçma yeteneği vp rilen bu ilk elfe Uçurtmalar Hanımı denir." Nine yere bağdaş kurup oturdu ve boncuklu eteğini dikkatle

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


etrafına yaydı. "Hepsi de yalancı," diye duyurdu yaşlı kadın. "Ama niyetleri kötü değil." Arim dumanı tüten balık toplarını bir kepçeyle alıp çiçek ve hayvan desenleriyle süslü kalaylı kaplara koydu, sonra da kapların içlerini pilavla doldurdu. Her öğün kızarmış et yemeye alışık olan Jessan bu tuhaf yemeğe ilk başta kuşkuyla yaklaşmasına karşın ya çok aç olduğundan, ya da balık topları fazlasıyla lezzetli hazırlandığından dolayı tabağmdakileri hızla yalayıp yuttu ve Arim daha fazlasını hazırlamaya başladığında epey sevindi. Yapış yapış ve tatsız bulduğu pilavdan ise yemedi. Jessan lokmaları arasında Arim'e bir kez daha Lord Gustav'ın öyküsünü ve oraya geliş sebeplerini anlatmayı denedi. Fakat Arim yemek sırasında iş konuşulmadığım, zira bunun sindirime zararlı olduğunu belirtti. Yemek bittikten sonra Arim gül yapraklarından bir tür çay hazırladı. Bunu içtiği porselen fincan o kadar inceydi ki Bashae fincanın içinden geçen ateş ışığını görebiliyordu. Arim bu çaydan misafirlerine de ikram etti. Nine ile Bashae kabul etseler de Jessan sudan başka bir şey içmeyeceğini söyleyerek reddetti. "Şimdi lütfen bana Lord Gustav'dan ve sizi bana niye gönderdiğinden bahsedin," dedi Arim. Bashae öyküsün anlattı. Aslında konuya doğrudan göldeki dövüşten girmek isterdi, fakat işleri belli bir düzene göre yapmayı seven Jessan ona'durmasını ve öyküye cüce ile tanıştıkları zamandan başlamasını söyledi. Arim iyi bir dinleyiciydi. Gözleri hep Bashae'nin üzerindeydi ve pecwaenin sözünü yalnızca belli ayrıntıları öğrenmek için kesiyordu. Bashae öykünün en sevdiği kısmına geldi. "Gölün suyu kaynayıp fokurdadı. Lord Gustav kılıcını çekip gözlerini göle dikti. Bize peşinde bir kötülüğün olduğunu ve kendisi onunla savaşırken 302 Kayıp Taşın Muhafızları , marnlZı söyledi. Sonra sudan simsiyah bir zırh giyen ve uza görünen bir şövalye çıktı. O kadar korkunçtu ki onu gör* "m zaman daha öne hiç olmadığı kadar korktum. Hatta Jessan Sorktu, değil mi?" Tessan bunu kendine yakıştıramamış, kendini savunma ihtiyacı cetmişti- "Şövalye bize o tür Boşluk yaratıklarından korkmamızın normal olduğunu söyledi. Bir Vrykyl-" Arim hemen ayağa fırladı. Elinden düşen fincan halıya çarptığı cin kırılmadı, fakat çay Nine'nin üzerine sıçradı. "Bir Vrykyl," dedi Arim boğuk bir sesle. "Emin misin?" "Evet. O sırada Boşluk savaşçısının adını bilmiyorduk, ama daha sonra cüce bize söyledi." "Gustav'ı takip eden bir Vrykyl," dedi Arim kendi kendine. Eğilip yerdeki boş çay fincanını aldı ve tezgâha koydu. Adamın elleri titriyordu. "Beni affedin. Öyküye devam edebilirsiniz." Bashae dönüp Jessan'a kararsız bir bakış attı. Az önceki tepkiden ne gibi bir sonuç çıkarması gerektiğini bilmeyen Jessan omuz silkmekle yetindi. Bashae şövalyenin Vrykyle karşı verdiği mücadeleyi ve çatışmada oynadıkları rolü anlattı. Arim iğrenç yaratığı öldürmesinde Hâkimiyet Efendisi'ne yardım ettiklerini duyunca gülümsedi, ancak tebessümü titrekti ve derin bir sesle iç geçirdi. Bashae dostu Jessan'in Vrykylin zırhını aldığı bölüme gelince Arim kafasını çevirip Jessan'a baktı. Nimorealı artık gülümsemiyordu. Yüz ifadesi son derece ciddiydi. "Çok aptalca davranmışsın," dedi yavaşça. "Niye herkes aynı şeyi söylüyor?" diye asabiyetle bilmek istedi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Jessan. "O güne kadar gördüğüm en iyi zırhtı. Amcam Kuzgun da aynı şeyi söyledi." "Zırh şimdi nerede?" diye sordu Arim. Jessan bu soruyu yanıtlamayacaktı. Zırh bu adamı hiç mi hiç ilgilendirmezdi. "Zırh şimdi nerede, Jessan?" diye soran Arim'in ses tonu öyle bir ciddiyet taşıyordu ki Jessan kendini cevaplamak zorunda hissetti. "Amcam Kuzgun'da," dedi Jessan. "Beraberinde Dunkar'a götürdü." Arim Nimorea dilinde bir şeyler söyledi. "Ne dedin?" diye bilmek istedi Jessan. 303 MARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN "Dedim ki, Tanrılar amcanın yanında olsunlar/" yanıt ren Arim'in sesi kasvetle doluydu. Jessan bir ürpertiye kapıldı. Zırhın kötü olabileceği daha ıs akimin ucundan bile geçmemişti. Fakat günlerdir kâbuslarla uv C6 dığı için artık bundan o kadar da emin değildi. Amcası için H duğu korku midesini öyle bir büzdü ki karnındaki yemek ansız buz kesti. "Bilmiyordum!" diye haykıran Jessan ayağa fırladı ve üstün üstüne geliyormuş gibi gözüken küçük odada volta atmaya başladı. "O sadece bir zırhtı. Hepsi o." Gidip ön kapıyı açtı ve derin derin nefes aldı. Şehir kokan hava temiz olmasa bile delikanlının kapana kısıldığı hissini bir nebze olsun azaltmıştı. "Hepsi o." Açık kapının önünde biraz daha durdu, sonra yavaşça dönüp içeri baktı. Nine'nin gözleri alevlere dikiliydi. Bashae dostunu acıma ve anlayışla süzüyordu. Arim'in yüz ifadesinden ne düşündüğünü anlamaya imkân yoktu. Jessan kurumuş dudaklarını yaladı. "Zırh ne yapabilir? Bir zırh nasıl kötülük taşıyabilir ki? O yalnızca bir zırh, değil mi?" diye tekrarladı. Arim derin bir iç geçirdi. Adam ayağa kalkıp Jessan'm yanma gitti ve elini genç adamın koluna koydu. Jessan herhangi birinin kendisine dokunmasından hoşlanmazdı, hele ki bu biri yabancı biriyse. Fakat Jessan'm buz gibi tenine değen el sıcaktı ve dokunuşu huzur vericiydi. "Bu kadar genç birinin üzerine ne büyük bir yük binmiş," dedi Arim. "Yine de tanrıların kendilerince sebepleri vardır. Kendini suçlama, Jessan. Bilmene olanak yoktu. Hayır, bir Vrykylin zırhı sıradan bir zırh değildir. O zırh Vrykylin. .. etidir, kemiğidir, derişidir. Vrykyl ölünce ne oldu? Zırhm içinde tozdan başka bir şey yoktu, değil mi?" "Evet," dedi Jessan hayrete düşmüş bir halde. "İyi de nasıl—" "Nasıl mı bildim? Vrykylleri tanırım. Üzülerek söylüyorum, onları tanırım. Vrykyl yaşayan bir varlık değildir, Jessan. Ölüdür. Yüz yıl önce bile ölmüş olabilir. Vrykyl siyah zırhmdaki şeytani Boşluk büyüsü sayesinde varlığını sürdüren bir cesettir. Zırh ile Vrykyl birbirinden ayrılamaz, tıpkı senin kendi derinden ayrılamayacağın gibi. Vrykyl yok edildiğinde ceset toz halini alır. Zırh ise Vrykylin özünü, yani Boşluk büyüsünü barındırmayı sürdü304 Kayıp Taşın Muhafızları rür' n şoka uğramıştı- "Zırh amcama ne yapar?" diye sordu ^"Bilmiyorum," diye itiraf etti Arim. "Bugüne dek bir Vrykylin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hım almaya cüret eden birini hiç duymamıştım." Zlf Tessan'ın ıstırabım gören Arim neşeli bir tavırla şunu ekledi, can güçlü bir savaşçı ve aklı başında bir adam. Kendini o lâtli zırhtan kurtarmanın bir yolunu bulmuş olması mümkün." "Peki ya bulamadıysa?" diye bilmek isteyen Jessan silkelenerek kendini Arim'den kurtardı. "Zırh ona ne yapar?" Tessan'ın yüzü bembeyaz kesilmişti. Gözleri korku doluydu. Arim ansızın bu korkunun yalnızca amcasına yönelik olmayabileceğini anladı. Arim'in içine bir kurt düştü. "Zırh Boşluk'tan gelen bir nesnedir. Başka bir Vrykyli amcana yönlendirebilir. Veya amcanı onlardan birine götürebilir." Jessan gözlerini kapatıp kapı eşiğine dayandı. "Ben ne yaptım?" diye mırıldandı. Arim paniğe kapılır gibi olsa da sesini sakin tuttu. "Ne yaptın, Jessan? Sen," - duraklayıp aklmdakileri en iyi şekilde nasıl dile getirebileceğini düşündü — "Vrykylden bir şey daha mı aldın? Aldığın şeyi hâlâ yanında mı taşıyorsun?" "Söyle bana," dedi Jessan derin, titrek bir iç çekişle, "Vrykyllerin... ateşten gözleri var mıdır?" "Göster bana, Jessan," dedi Arim yavaşça. Jessan'rn parmakları doğru düzgün çalışmıyor gibiydi. Belindeki kına attığı eli titriyor, komutlarını uygulamıyordu. Yumruğunu sıktı ve büyük bir çabayla kontrolü yeniden ele geçirdi. Kemik bıçağı çekip avucuna koydu. Daha önceden onun zarif ve güzel olduğunu sanmıştı. Artık gözüne iğrenç gözüküyordu. Bashae nefesini tutarak bıçaktan uzaklaşabildiği kadar uzaklaştı. Arim bıçağa dokunmaya hiç yeltenmedi. Önce bıçağa, sonra da Jessan'a baktı, Nimorea dilinde kısa bir dua mırıldandı, ardından Jessan'ı odanın içine çekti. Arim kapıdan dışarı sarkarak sokağı iyice bir kolaçan etti. Kapıyı kapatıp sürgüledi ve sırtını kapıya yasladı. "Elinde ne tuttuğunu biliyor musun, Jessan?" diye sordu Arim ve sorusu ağzından çıkarken genç adamın elbette ki bilmediğini fark etti. Jessan'a göre o sadece bir bıçaktı, o kadar. Masum taklidi 305 MARGARET W E i S ve TRACY HİCK.MA yapmakta Boşluk'un üzerine yoktu. "Vrykyller uğursuz varlıl-ı rıru yaşayan canlıların ruhlarıyla beslenerek sürdürürler. Elind 9~ bıçağa 'kan bıçağı' denir. Boşluk kurbanını ele geçirdiğinde ve o bir Vrykyle dönüştürdüğünde Vrykylin ilk işi bir bıçak yaprp ı* olur... kendi kemiğinden." Jessan dehşete düşmüş bir vaziyette Nimorealı'ya bakakaln Duyduklarının ne anlama geldiğini tam olarak idrak edip edeme diğine emin değildi. "Kurbanlarını öldürürken o bıçağı kullanırlar," diye sözlerini aman vermeden sürdürdü Arim. "Onların ruhlarını çalarlar." Arim bu genç adamı daha da üzmek istemiyor olmasına rağmen Jessan'in ne yaptığını tam olarak anladığından emin olmak istiyordu. "Vrykyller buna ek olarak o bıçakla iletişim kurarlar. Bıçak sayesinde birbirleriyle konuşabilirler. Jessan, bu bıçak kan akıttı mı?" "İnsan kanı değil," dedi Jessan titreyen bir sesle. Deri tuniği ter içinde kalmıştı. Eliyle alnını sildi. "Bilmiyordum. Nasıl bilebilirdim ki?" "Yani kana temas etti mi?" dedi Arim ısrarla.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bir tavşan öldürdüm. . ." Jessan duvarı delip gitmek istercesine etrafına bakındı. "Belki bir iki tane. Bilemiyorum. Gözler işte o zaman beni aramaya başladılar. Ateşten gözler. Ve toynak sesleri. Uyuyamıyorum. Toynaklar vurdukça yer sarsılıyor. Duymuyor musunuz..." Jessan aniden ilerleyip bıçağı ateşe attı. Hızla geri çekilirken sol eliyle sağ elini tutuyor, avucuna şaşkın şaşkm bakıyordu. "Kıpırdadı!" dedi soluk soluğa. "Elimde canlıymışçasına kıpırdadığını hissettim. O kötü. Lânetli. Bırakın yansın." "Korkarım ki — " diye başladı Arim. "Susun!" dedi Nine sert bir sesle ve onun buyruğu üzerine Jessan da dahil herkes sessiz kaldı. Küçük odamn içinde Trevinici delikanlısının hızla atan kalbinin yankıları işitilebiliyordu. Nine az önceki konuşmaya hiç katılım göstermemişti. Yaşlı kadın yine halının üzerine kuruldu ve dikkatle ateşin içine baktı. Kemik bıçak ateşin en sıcak yerindeki parlak közlerin üzerinde duruyordu. Alevler ona dokunsa da bıçağı yakamıyordu. Bıçak ateşten hiç zarar görmüyordu. Nine bıçağa bakmayı sürdürerek bir şarkıya başladı. 306 Kayıp Taşın Muhafızları ecvvaelerin kullandıkları lisan olan Twithil ile yazılan dil genelde neşeli, tasasız bir tınıya sahiptir ve dinleyiciIlUŞtl c vıltılarını ammsatır. Fakat Twithil'in bir de karanlık yönü Ier6q zira pecvvaeler tabiatla iç içe yaşarlar ve onun zayıflara ya vaI l sumlara merhamet etmeyen bir acımasızlığa sahip olduğunu ^r i r Baykuşun keskin pençeleri fareyi paramparça eder; mavi w rga kızılgerdanın kabuğunu kırar ve doğmamış yavruyu mi& indirir; örümcekler ağlarıyla kelebekleri yakalarlar. Nine'nin kışı ürkütücüydü—baykuşun ötüşü, alakarganın cırtlak gaklaalan, kelebeğin çılgınca kanat çırpışı gibi. Kadm şarkısını sürdürürken parmağıyla belli bir noktayı işaret etti. Kadının yakınında toplanan diğerleri de gözlerini ateşe çevirdiler. Karanlık bir suret at üstünde yolculuk etmekteydi. Ateşin ışığı simsiyah bir zırha vuruyordu. Miğferin göz boşluklarında turuncu alevler yanıyordu. Atan toynak sesleri boğuk çıksa bile hiç durmuyordu. "Vrykyl!" dedi Bashae huşu içinde. "Şövalyenin öldürdüğü." "Hayır," dedi Arim. "Bu başka. Bu Vrykyl kemik bıçağa temas eden kanın tadını almış." "Peşimden geliyor, değil mi?" diye fısıldadı Jessan. "Bıçağı almaya geliyor." "Öyle gözüküyor," dedi Arim. Adam maşaya uzanıp kan bıçağını dikkatle tuttu, ateşin içinden çıkardı ve kömür kovasının içine bıraktı. "Bu alevler ona zarar veremez. Sa 'Gra Dağı'nın kutsal alevlerinin bile onu yok edebileceğini sanmam." Nimorealı artık Nine'ye bambaşka bir saygıyla bakıyordu. "Pecwae büyüsünün bu kadar güçlü olduğunu bilmezdim," derken yaşlı kadım gücendirmek istemediği için önünde eğilerek selâm verdi. "Değnek onun geldiğini gördü," diyen Nine, kehribar gözlerle süslü değneği hürmetle okşadı. "Kötülüğü gördü, fakat onun ne olduğunu bilemedi." Kadın kömür kovasmdaki bıçağı işaret etti. "Şu Karanlığın Sa-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


vaşçısı bıçağı istiyorsa verin gitsin. Böylece Jessan'ı rahat bırakır." "Sana katılıyorum, Nine," dedi Arim nazikçe. "Maalesef iş bu kadar basit değil. Artık sorunu bildiğimiz için ona karşı hazırlık yapabiliriz. Bıçak bir daha asla kanla temas etmemeli. Vrykyli bu30T MARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN raya çeken şey bıçak. Bıçak bir şey öldürdüğünde onunla ko yor, ona sesleniyor. Sanki dostun Bashae'nin bir mağarada t?Ü bolması gibi. Onun mağaraya girdiğini ve ne tarafa gitmiş olabT" ceğini biliyorsun, ama Bashae sana seslenirse işin kolaylaşır cü ÎÜ onu sesin geldiği yönde bulabileceğini bilirsin. Bıçak kanla tem ettiğinde aynen öyle yapıyor. Kendisini duyabilecek tti S Vrykyllere bağırıyor." "Bu yaratıklar hakkında çok şey biliyor gibisin," dedi Jessa suçlarcasma. Girdiği şoku, kapıldığı dehşet ve korkuyu üzerinden atmaya başlamıştı. Gösterdiği zayıflıktan utandığı için güçlü gö_ rünmeye çalışıyordu. "Evet, biliyorum," dedi Arim soğukkanlılıkla, "ama bu bambaşka bir hikâye. Şu an için öykünün geri kalanım dinlemeyi isterim, Bashae. Lord Gustav sizi bana gönderdi. Peki neden? Niçin kendi gelemedi?" "O öldü," dedi Nine. "Ruhu için büyük bir cenk edildi, ama endişelenme. Treviniciler onun yanında çarpıştılar ve ruhu kurtuldu. Boşluk onu alamadı." "Halkına teşekkür ederim, Jessan," dedi Arim. Ellerini kavuşturup gözlerini yere çevirerek içinden bir dua etti. "Lord Gustav dostumdu. Cesur ve gerçek bir şövalyeydi. Ömrü boyunca belli bir amaç uğruna —" Arim cümlesini yarıda kesti. Aklına gelen bir an duraklamasına neden olmuştu. Sebep bu olabilir miydi? Kulağa mantıklı geliyordu, yine de durum düşündüğü gibiyse tanrılar yardımcıları olsundu. Tanrılar aşkına! "Lütfen, Bashae, öyküne devam et," diyen Arim, ansızın hızla atmaya başlayan kalbini yavaşlatmaya çalışıyordu. Kara teni için tanrılara teşekkür etti, zira yüzüne kan pompalandığının farkındaydı ve heyecanmı diğerlerine belli etmek istemiyordu. "Lord Gustav ölmeden önce benden sevgilisine, yani Leydi Damra adındaki elfe bir aşk yadigârı götürmemi istedi." Bashae konuşurken çantayı çıkardı. Çantayı açıp mor taşlı gümüş yüzüğü çıkardı. "Bu bir ametist." "Evet, biliyorum," diyen Arim yüzüğü incelemeye başladı. Yüzüğün Gustav'a ait olduğunu hemen anladı. Fakat aile yadigârı olan yüzük pek değerli değildi. Gustav sırf bir ametist yüzüğün götürülmesi için bir haberciyi uzun ve tehlikeli bir yolculuğa gön308 Kayıp Taşın Muhafızları biri değildi. Aynı şekilde bir Vrykyl de bir aile yadigârının deT6Ce düşmezdi. "Çantada başka bir şey var mı?" PeŞ1«fr ir " dedi Bashae. Arim'in düş kırıklığı yüzünden okunuyor ,^orcı Gustav sana başka bir şey vermedi mi? Başka bir şey c«vlemedi mi?" diye sordu Arim. s y «u_h-hayır. . ." Bashae sözcüğü uzatıyor, Arim'in ciddi bakışları karşısında siniyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Ah!" Arim neler döndüğünü anlayarak iç geçirdi. "Başka bir v daha var, ama Lord Gustav sana bunu Leydi Damra'dan başkasına anlatmamanı söyledi. Senden sırrını açığa vurmanı talep etmeyeceğim. Yeminini bozmanı istemem." "Lord Gustav bizi elf hanımına götürebileceğinizi söyledi. Elflerin bizi ülkelerine sokmayacaklarını, ama sizin sayenizde girebileceğimizi anlattı." "Evet, sizi ülkeye sokabilir ve kılavuzluk edebilirim. Elf topraklarında çok seyahat ettim. Ayrıca Leydi Damra dostumdur." Arim her şeyi anlıyor ya da anladığını sanıyordu. "İyi iş çıkardın, Bashae. Lord Gustav cesur ve sözüne sadık bir haberci seçmiş." "Habercileri tanrılar seçerler," dedi Nine. "İkisi de haberci. O." Kadın kafasını bir kuş gibi sallayarak Bashae'yi ima etti. "Ve o." Bu sefer de Jessan'ı gösterdi. "Birlikte yolculuk etmeleri gerekiyor." Arim kadına sert bir bakış attı. Anlaşılan Nine onun aklından geçenleri okumuştu, zira Arim o sırada ikiliyi nasıl ayırabileceğini düşünüyordu. Tromek'e Bashae ve Nine ile girmeye, Jessan'ı Trevinici dostlarının arasında bırakmaya niyetliydi. Arim onları genç adamın tehlikede olduğu ve gece gündüz korunması gerektiği konularında uyaracaktı. Jessan kan bıçağını taşıdığı sürece güvende olmazdı ve Arim'in aklına onu lânetli Boşluk silâhından kurtaracak bir fikir gelmiyordu. Arim Vrykyller hakkındaki bilgilerini Damra'nm kocası Griffith'e borçluydu. Adam zamanında Wyredler'den biri, yani bir elf büyücüsüydü. VVyredler'in her tür büyü hakkında bilgi sahibi olmaları gerekirdi. Arim elf topraklarındaki Leydi Damra ile kocasına iki yıl kadar önce düzenlediği son ziyaretinde Griffith'in Vrykyller hakkında çalışmalar yaptığını görmüştü. Elfler Boşluk şövalyeleri hakkında ayrıntılı kayıtlara sahiptiler. Bu kayıtlar Yeni Vinnengael'deki Büyücülük Tapınağı'nda bulu30? MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMA.N nanlardan bile iyiydi, zira diğer herkes Eski Vinnengael'in mmdan sağ kalmış kişilerin anlattığı hikâyelerle yetinmek zon kalırken elfler bilgileri birinci elden, Vrykyllerin yaradılışa ta T9 lık etmiş birinden almaktaydılar. Arim daha önce Griffith ile arasında geçen konuşmayı, elf 0 yanıbaşındaymışçasına hatırlıyordu. O zamanlar bu konu üzerine! fazla kafa yormamışsa da aralar şimdi kaygılı zihnine çullanıvo gibiydi. Hiç kimse iki asın aşkın bir süredir Vrykyllere ilgi duymamışken siz niye o yaratıklar üzerinde çalışıyorsunuz? diye sormuştu Arim. Çünkü öyle yapmamız gerektiği söylendi, yanıtını vermişti Griffith. "Artık yatıp uyumalıyız," dedi Nine. "Sanırım yarın sabah erkenden yola çıkacağız, değil mi, Uçurtma Ustası?" Yaşlı kadın ona bakarken tıpkı meraklı bir serçeyi andırıyordu. Arim daldığı düşlerden sıyrılarak o ana geri döndü. "Yola mı çıkacağız? Nereye? Oh... sanırım yarın Tromek'e gitmekten bahsediyorsunuz." Adam kafasını iki yana salladı. "Korkarım bu mümkün değil. Öncelikle elf elçilerle konuşmam lâzım. Elf topraklarında seyahat etmemiz için gereken belgeleri almalıyım. Onlar olmadan tutuklanırız." "Zamanımızı boşa harcayacağız," diye belirtti Jessan. "Nasılsa elimizde bu yüzük var. Lord Gustav'ın talimatları da cabası. Bize

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bunu elf hanımına götürmemizi söyledi. Onlara niçin ihtiyacımız var—neydi adları?" "Belgeler. Elfler ülkelerine sokacakları kişileri dikkatle seçerler. Özellikle de o kişiler insansa. Tüm insanların birer casus olduklarını sararlar. Onları aksine ikna etmek zorundayım. Elfler halkıma güvenirler, en azından kendilerinden başka ırklara güvenebildikleri kadar. İnanın bana," dedi Arim, Jessan'in aklmdan geçenleri tahmin ederek, "sınırı geçip ülkeye kendi başınıza girmeye kalkarsanız sizi hemen durdururlar ve muhtemelen hapse atarlar." "Peki öyleyse ne kadar bekleyeceğiz?" diye bilmek istedi Jessan. Haftalarca, demek üzereydi Arim, fakat sonra Vrykyli anımsadı. "Onları işimizin aciliyeti konusunda ikna etmek için elimden geleni yapacağım," yanıtını verirken gerçekleri açığa vurmadan bunu nasıl başarabileceğini umutsuzca merak ediyordu. Elf bürok310 Kayıp Taşm Muhafızları h zlı düşünmeleriyle ya da gözlem yeteneklerinin gücüyle ratla' olardı. Genelde çoğu dar görüşlüydü. taninn ünıer sürer. Üç veya dört gün olabilir sanırım. Elçilikte , stum var, ama şu anda orada bulunmayabilir veya meşgul bl1,'lir giz aj^a odada kalabilirsiniz," diye ekleyen Arim, onlara ° t v hazırlamak üzere doğruldu. "Kendinizi evinizde hissedin, malıkta dolandığımı duyarsanız panik yapmayın, çünkü genelde saatlere kadar otururum. Ayrıca sabah uyandığınızda büyük htimalle gitmiş olacağım." Dönüp dikkatle Jessan'a baktı. "Kendinin ve dostlarının güvenliği için evimden çıkmamanı öneririm." Jessan bir şeyler homurdandı ve Arim uyarısının boş olduğu gibi bir hisse kapıldı. Elinden kapıyı kilitleyip onları eve hapsetmekten başka bir şey gelmezdi, fakat bunun genç Trevinici'yi durdurabileceğini sanmıyordu. Jessan ile Bashae yatak odasına geçerlerken Bashae çantayı da yanma aldı. Nine gitmeden önce kehribar gözlü deneği kömür kovasının üzerine koydu. "İşte," dedi kadın. "Gözler nöbet tutacaklar. Karanlıkların Savaşçısı bize hâlâ çok uzak." "Ama yaklaşıyor," dedi Arim. "Evet." Nine iç geçirdi. "Dediğin doğru. Onu durdurabilmemiz mümkün değil mi?" "Bu mümkün olsa bile, bunun nasıl yapılabileceğini ben bilmiyorum. Belki elfler biliyorlardır. Boşluk'tan ve onunla ilgili her şeyden nefret ederler. Elf topraklarmda daha güvende oluruz, ama yine de hiçbir şeyden emin değilim." Nine bir parmağıyla adamı yanına çağırdı. Arim'in boyu yaklaşık bir seksenken Nine bir yirmiyi zor buluyordu. Nimorealı eğilerek yüzünü Nine'ninkine yaklaştırdı. "Karanlıklar Savaşçısı ametistin peşinde değil, öyle değil mi?" diye fısıldayarak sordu kadm. "Hayır," diye onu doğrulayan Arim, yaşlı kadına yalan söyleyemedi. "Değil." "Kemik bıçak yüzünden mi peşimizde?" "Sanmıyorum. Bence başka bir sebep söz konusu. Lord Gustav'm sadece Bashae ile paylaştığı sırla ilgili olabilir." Arim sözlerine tereddüt ederek devam etti. "Jessan sizi ve Bashae'yi tehlikeye sokuyor." 311

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN "Bana anlatma/' dedi Nine yakmırcasına. Parmağını yuka virdi. "Tanrılara anlat. Jessan'ı onlar seçtiler. Benim bu yolcu I * niye çıktığımı sanıyorsun? Birinin onlara göz kulak olması e-pr ı • yordu. Yaşlı kadın Arim'e iyi geceler dileyip kehribar gözlü değneği • son bir kez sıvazladı ve tetikte beklemesi için tahtayı tembihlen' Daha sonra eteğini tıkırdatarak yatak odasına geçti. Arim ışığın onları rahatsız etmemesi için ateşi söndürdü ve bi sürahi vasıtasıyla kendine bir bardak ballı şarap doldurdu. Şaraptan yudumlayıp sönmekte olan korları izlerken elf elçilerine ne diyeceğini, Jessan ve kan bıçağı konularında ne yapacağını düşünüyordu. Şarabını bitirdiği sırada bir karara vardı. Şarap artığı karıncaları çekmesin diye bardağı yıkadıktan sonra onunla beraber sürahiyi de bir kenara kaldırdı ve misafirlerini kontrole gitti. Hepsi de derin uykudaydı. Tortop haldeki Bashae bir kolunu çantanm üzerine atmıştı. Hasırında rahatsız bir uyku çeken Jessan ikide bir sağa sola dönüyordu. Nine ise horlamaktaydı. Her nefes verişinde gümüş ziller hafifçe çınlıyordu. Oturma odasına dönen Arim kendi hasırını ön kapının yanma serdi. Köşede duran fildişi kakmalı zarif bir kutuyu açıp içinden kıvrık bir kılıç çıkardı. Yatarken kılıcı elindeydi. Çabucak uykuya dalamadığı için karanlığa uzun uzun baktı. Eğer haklıysa tüm Loerem'deki en değerli eşya hemen yanmasında, kendi sorumluluğundaydı. Sonunda dalıp gitmesine karşm Arim'in uykusu hiç de rahat değildi. 312

Bashae karanlığa uyandı. Uzun süre şaşkın bir halde bekledi; de olduğunu ve orada niçin bulunduğunu anımsamıyordu, n ha sonra anılarla beraber bulunduğu yer hakkında bildikleri ve ren gece hissettiği korku da geri döndü. Yatağında yatarak kalığa bakarken hâlâ gecenin geç saatlerinde mi olduklarını, yoksa şafağa az mı kaldığını merak ediyordu. Tam havanın henüz aydınlanmadığına karar vermişti ki bir kuş cıvıltısı duydu. Kuş potansiyel rakiplerine orasının kendi yuvası olduğunu ve uzak durmalarını söylüyordu. Başka bir kuş ona uykulu bir karşılık verdi, ardından tüm kuş topluluğu uyandı. Sesleri birbirine öyle çok karışıyordu ki Bashae konuşmaları takip edemiyordu. Odanın karanlığı griye dönüştü. Dönüp Jessan'm yattığı hasıra bakınca ve onun boş olduğunu görünce hiç şaşırmadı. Hafif ayak sesleri duyan Bashae hemen gözlerini kapadı ve uyurmuş gibi yaptı. Jessan genellikle geç saatlere kadar uyuyan dostunun çoktan kalkmış olduğunu görse çok şaşırır, Bashae'nin yanıtlamak istemeyeceği bir sürü soru sorardı. Bashae'nin bunu istememesinin asıl sebebi yanıtlara sahip olmamasıydı. Jessan pecvvaeyi sarstığında Bashae çok gerçekçi olduğunu düşündüğü bir silkiniş ve homurtuyla uyanır numarası yaptı. Gözlerini kırpıştırarak Jessan'm bulunduğu tarafa döndü. Esnerken uykulu bir sesle, "Vakit ne?" diye sordu. "Şafak." "Şafak mı?! Git başımdan." Bashae yine az önceki uyku pozisyonunu aldı. Gerçekten de Jessan'in başından gitmesini umuyordu. Tekrar yatmak istediğinden değil; artık tamamen uyanmıştı. Tek başına kalmaya, düşünmek için zaman ihtiyacı vardı. Buna karşın Jessan ısrarcı davrandı. Delikanlı kafasına bir fikir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


koydu mu onu sonuna dek yürütürdü. "Kalk artık, seni miskin!" dedi. "Yardımına ihtiyacım var." Bashae gözlerini ovuşturarak oturdu. "Yardım mı? Ne yar313 MARGARET WE İ S ve TRACY HİCKMAN dimi?" Jessan uyumakta olan Nine'ye bir göz attı. "Burada olmaz " Bashae derin bir sesle iç geçirerek ayağa kalktı ve Jessan'm sinden oturma odasına gitti. Ateş sönmüş, geriye bir avuç kül W 1 mıştı. Bashae etrafına bakındı. "Arim?" diye seslendi yavaşça. "Evde yok," dedi Jessan. Ses tonuna bakılırsa adama karşı ppu bir sevgi beslemiyordu. "Niye öyle konuşuyorsun?" diye sordu Bashae. Nirnorealı'dan, onun yumuşak ses tonundan, nazik tavırlarından ve hareket ediş şeklinden hoşlanıyordu. "Biz kalkmadan gideceğini söylemişti." "Ona güvenmiyorum," diye homurdandı Jessan. "Siz Treviniciler de kimseye güvenmezsiniz zaten," diye belirtti Bashae. "Öfkelenmenin tek sebebi..." Jessan hızla ona doğru döndü. "Neymiş o sebep?" "Yok bir şey," dedi Bashae. Sözcükler bazen bıçaklar kadar keskin olabilir. Bu tür sözcükler kalbe saplanır ve asla iyileşmeyecek yaralar açar. "Beni niye uyandırdın?" Jessan kömür kovasının yanma gidip parmağıyla onu işaret etti. "Şu değneği almanı istiyorum." "Niçin?" Meraklanan Bashae dostunun yanma yürüdü. "Bıçağı almak istiyorum," dedi Jessan. "Aslında bıçağı istemiyorum," diye ekledi, Bashae'nin hayrete düşmüş yüz ifadesine cevaben. "Ama onu almak zorundayım. Merak ediyorsan söyleyeyim, bıçağı başımızdan savacağım." Bashae'nin morali bir anda düzeldi. "Öyle mi? Onu ne yapacaksın?" "Geçen gece bu konu üzerinde kafa yordum. Bıçağı dostlarımızın bahsettikleri şu tapmağa götüreceğim." "Bence bu çok iyi bir fikir, Jessan," dedi Bashae, fakat ardından da tereddüt eder gibi göründü. "Fakat Treviniciler tapmağa sadece Nimorealılar'm girebileceklerini—" "Tanrılar beni seçtiler," dedi Jessan. "Bana yardım edeceklerdir. Ben burada ruhumu ortaya koyuyorum." Bashae bu söz üzerine tartışmayı uzatmanın beyhude olduğunu anladı. Bir Trevinici "ruhunu ortaya koyduğunu" söylüyorsa ya dediğini yapar, ya da yapmak için uğraşırken can verirdi. 314 Kayıp Taşın Muhafızları "T oınağı nasıl bulacağını biliyor musun? Tüm bu sokaklar-" sözlerini umutsuzlukla sonlandırdı. ® »v skin Kılıç bana Myanmin'in merkezine giden Kraliçenin ? adlı bir cadde olduğunu söyledi. Cadde güneydeki rıhtımH n başlayıp kuzeydeki tapınağa doğru uzanıyormuş ve kışlaanından geçiyormuş. Keskin Kılıç bunu bana daha sonra yan11 a gitmem gerekebilir diye anlatmıştı. Bahsettiğim cadde T T urtma Ustaları Sokağı'nrn yalnızca altı sokak batısında. Tek anmamız gereken caddeyi bulmak ve tapmağa varana dek kuzeye gitmek." "Arim geri dönüp evde olmadığımızı görünce endişelenmeyecek midir?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Nasılsa Nine burada olacak," dedi Jessan kısaca. "Arim onu yanımıza almadan çekip gitmeyeceğimizi biliyor." Bashae söylenenler üzerinde düşündü ve mantıklı buldu. Kehribar gözlü değneği eline aldı. Jessan bıçağı almak için elini kovaya doğru uzattı. Duraklayıp doğruldu ve değneğe dik dik baktı. "Uzaklaştır şunu," diye buyurdu. "Ama Jessan—" "Beni seyretmesinden hiç hoşlanmıyorum." Bashae tebessümünü saklayarak değneği Nine'nin uyuduğu yere götürdü ve elinin hemen yarıma bıraktı. Nine kendi kendine mırıldanarak uzandı, elini değneğin üzerine koydu ve uykusunda gülümsedi. "İşte oldu," dedi Bashae geri döndüğünde. "Artık seni göremez." Jessan elini kömür kovasına daldırdı ve bir anlık tereddüdün ardından bıçağı kaptı. Yüzünü ekşiterek bir zamanlar ateş yakmak için kullandığı çakmaktaşlannı taşıyan deri bir kesenin içine bıçağı koydu. Alnı ter içinde kalmıştı. Dudaklarının etrafı bembeyazdı. "Gidelim," dedi delikanlı. Kaybolmamak için yol boyunca hep önlerine baktılar. İkisi de bir kerecik olsun dönüp arkalarına göz atmayı akıl edemedi. 315 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN Dindar bir halk olan Nimorealılar, ne zaman yaşamlarını leyecek bir işe girişseler öncelikle tanrılara akıl danışırlardı. Nn l* realılar tanrıların aile meselelerinden tut da iş hayalına kadar şamm her alanında aktif bir rol oynadıklarına inanırlardı. Nirnor Kraliçesi aynı zamanda Yüce Rahip'ti, yani halkının hem siya hem de ruhani lideriydi. Myanmin Tapınağı kentin kuzey bölümünde yer alıyordu ve şehirdeki en eski yapılardan biriydi. Sürgüne gönderilmiş Nirnralar üç asır kadar önce kuzeye geldiklerinde ilk inşa ettikleri binalar arasındaydı. Jessan ile Bashae'nin ilerledikleri cadde şehir surlarında son buluyordu. Surlardaki büyük bir kapı bir çam ormanına açılmaktaydı. İkili upuzun ağaçların arasına girmek üzereyken Bashae durdu. "Ne var?" diye bilmek istedi Jessan. "Bu orman çok yaşlı," dedi huşu içindeki Bashae. "Yaşlı ve büyülü. Hissetmiyor musun? Parmak uçlarımı karıncalandırıyor." "Yeterince kasvetli olduğu su götürmez," diyen Jessan ormana kaygıyla bakmaktaydı. "Kızgın gibi mi gözüküyor?" Bashae biraz düşündü. "Hayır, şu an için değil. Ama sanırım canı isterse çok kızabilir." Jessan derin bir iç geçirdi. "Buraya kadar geldik nasılsa..." Çatık kaşlı bir yüz ifadesiyle ormana girdi. Onun peşisıra giden Bashae, uzun çamların tepesini görmeye çalışırken neredeyse boynunu kırıyordu. Güzergâhları boyunca yoldan geçenler ikiliye merakla bakıyorlar, hatta bazıları farkında olmaksızm adımlarına ara verip pecwaeyi süzüyorlardı. Yine de Nimorealılar nazik kimseler oldukları için hiç kimse onları rahatsız etmedi. İki genç adam çam ağaçlarının altında ilerlemeyi sürdürdü. Hızlı adımlarla arayı açan Jessan dostunun acele etmesi için sabırsızca işaret ediyor, pecwae ise koyu gölgelerin arasında sakin sakin yürürken keskin kokuyu ciğerlerine çekiyor ve ellerini çamların

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kabuklarına sürtüyordu. Ağaçların arasından çıktıklarında Nimorealılar'dan başka çok az kimsenin görebildiği muhteşem bir manzarayla karşılaştılar. İpek kadar yumuşak çimenlerden oluşan bir arazi, büyü ve sevgi dolu eller tarafından açılmış geniş bir kanyonu çevrelemekteydi. 31& Kayıp Taşın Muhafızları vla yer seviyesinin altına inşa edilmiş tapınak binası yaklaTama kii0metre kadar uzakta ve yine bir kilometre kadar derinŞ1^ îr Tapınak duvarının granitten yapılmış tepe kısmı çeşitli hay^ v bartmalarıyla süslenmişti. Loerem'de bulunan her hayvanın van, resmedildiği söylenirdi. Hayvanların gerçek boyutlarından ota ,at büyük olan kabartmalar o kadar gerçekçiydiler ki aslan her 3 sıçrayacakmış gibi gözüküyor, yavru geyik ise titrek bacaklarıyla kaçmaya hazır bekliyordu. Hayvanların altında kuşlardan ve diğer tüm kanatlı yaratıklardan oluşan bir sıra mevcuttu. Onun da altmda balıklar ve denizde yaşayan diğer hayvanlar yer alıyordu. Tüm hayvanların arasına karada ve denizde varlığını sürdüren her türlü bitkinin kabartmaları serpiştirilmişti. Dört ana yönün bulunduğu noktalarda elementleri —toprak,, hava, ateş ve su —temsil eden birer ejderha yer alıyordu. Taş ejderhalar tapmağa giden merdivenlerin başında adeta nöbet tutuyorlardı. Etrafta birçok Nimorealı erkek muhafız vardı. Boylarına, endamlarına ve savaşta gösterdikleri cesarete göre seçilen bu muhafızlardan her biri iki metreye yakındı. Güçlü kollara ve kaslı göğüslere sahiptiler. Siyah tüylerle süslü devasa miğferleri, onları olduklarından da uzun gösteriyordu. Eski bir dizayna fakat modern bir yapıma sahip parlak bronz zırhlara bürünmüşlerdi. Ellerinde neredeyse kendileri kadar büyük, renkli birer kalkan ve yine tüylerle süslü kocaman birer mızrak tutuyorlardı. Ucuca dayadıkları mızraklarıyla tapmağa girmek isteyenlerin alandan geçmeleri gereken bir tünel oluşturuyor gibiydiler. Muhafızlar basamaklara yaklaşanlara tek kelime etmemelerine karşm keskin, parlak gözleriyle herkesi dikkatle süzüyorlardı. Jessan ile Bashae ağaçlarm arasından çıkar çıkmaz muhafızlar onları fark ettiler. Hemen ikiliye çevrilen gözleri bir an olsun üzerlerinden ayrılmıyordu. Jessan tanrıların bu tapmakta yaşamamaları halinde bile orayı sık sık ziyaret ettiklerini düşünmekteydi. Delikanlmm adımları yavaşladı. Omuzlarmdaki korkunç yük o kadar ağırdı ki demirden ayakkabılar giyiyordu adeta. Az önce korkak ve çekingen davranan Bashae burada kendini rahat hissediyordu. Artık başı çeken oydu. Dostunun olduğu yerde 317 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN kalakaldığını fark edince o da durdu. Bashae delikanlıya enrT dolu gözlerle baktı. "Sorun ne?" "Biliyorlar," diyebildi Jessan zorlukla. "Biliyorlar." "Önden gitmemi ister misin?" diye sordu Bashae. Yanıt veremeyen Jessan kafa sallamakla yetindi. Bashae muhafızlara doğru yürüdü, fakat onlara yaklaştıkça pecvvaenin güveni de sarsılmaya başladı. Daha önce hiç bu kadar iri kimselerle karşılaşmamıştı. Hatta insanların bu kadar büyük

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olabileceklerini bile bilmiyordu. Adamların sert ifadeli yüzlerinde bir tür ipucu aradı, fakat hepsi de ona bakmasına karşın akıllarından geçenler gözlerine yansımıyordu. Kendini Jessan'a karşı borçlu hisseden Bashae yutkundu ve çantasını sıkı sıkı tutarak ilerlemeyi sürdürdü. Mızrakların altında geçerken kimse tek kelime etmedi. Bashae döndü ve gelmesi için Jessan'a işaret etti. Yüzüne bedbaht bir ifade yerleşen ve çenesini acıtacak kadar sıkan Jessan bir adım ilerledi. Muhafızlar ani bir hareketle mızraklarını birleştirerek delikanlının geçmesine engel oldular. "Bırakın geçsin," dedi bir ses. Jessan sesin geldiği yöne doğru döndü. Dikkati muhafızlar üzerinde o kadar çok yoğunlaşmıştı ki arkasında bulunanların üzerine çöken sessizliği fark etmedi bile. Nimorealüar'm yere diz çöküp bir ellerini toprağa, ötekini de kalplerine dayadıklarını gördü. Önünde Nimorealı bir kadın duruyordu. Üzerinde altın yivli bembeyaz ipek bir cübbe, zümrütlerle süslü alan bir kemer, kara tenine tezat teşkil eden altm bilezikler, altın küpeler ve başım çevreleyen altın bir bant bulunmaktaydı. Siyah saçları kısa kesilmişti. Parlak ve ayrık gözleri kocamandı. Jessan o güne dek hiç bu kadar güzel birini görmemişti. Aklına gelen ilk düşünce bu kadının bir tanrı olduğuydu. Tüm Nimorealüar'm diz çökmesi de bu düşüncesini doğrular nitelikteydi. Diğerleri gibi diz çökmeyi aklından geçirdiyse de vücudu beyninden gelen buyrukları pek dinlemiyordu. Gözünün ucuyla bir hareket tespit etti. Ormandan Arim çıktı. Jessan'ın yanma kadar gelen Arim, kadının önünde diz çöktü. "Yüce Rahibe, bu saygısızlığı mazur görün," dedi Arim. "Bu benim misafirimdir ve halkımızın adetlerini bilmez. Hak ettiği cezayı bana verin." 312 Kayıp Taşın Muhafızları gısızlık falan yok," dedi rahibe. "Kendisi tevazu gösterdi, rin altındaki kalbi temiz. O ve dostu içeri girebilir. Sen de GÖİgr^aegelebilirsin, Uçurtma Ustası Arim." 0 R harlayarak iç geçiren Arim ayağa kalktı ve rahibenin öntin.,? selâm verdi. "Öncelikle onları gizli gizli takip etme sebe^ bu beylere açıklamam lâzım." Yüce Rahibe başıyla onaylayarak müsaade ettiğini gösterdi. Arim dönüp Jessan ve Bashae ile yüzleşti. "Niyetinizden emin İmam gerekiyordu. Umarım anlayış gösterirsiniz." Jessan'ın ilk tepkisi öfkelenmek oldu, fakat taşıdığı korkunç esyanın varlığı ve henüz kimsenin güvenini kazanamadığı aklına gelince siniri yatıştı. Sert bir yüz ifadesiyle başmı aşağı yukarı salladı. Bashae ise Arim'i uzun uzun süzdü. "Peki ya biz senin niyetinden emin olabilir miyiz?" Arim bir anlığına şaşırdı. Pecwae bir çocuk gibi ufak tefek olduğundan Arim onun bir çocuk gibi düşündüğünü sanmıştı. Yanıldığım anlaması uzun sürmedi. "Bana güvenebilirsiniz," dedi Arim. "Az sonra huzuruna çıkacağımız tanrılar adına yemin ederim." "Bu kadarı yeterli," dedi Bashae. "Şimdilik." Rahibenin buyruğu üzerine muhafızlar mızraklarım kaldırdılar. Rahibe bir el işaretiyle Arim ile diğerlerine kendisini takip etmelerini belirtti. Aşağı inen yol uzun, basamaklar ise dikti, zira merdiven bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


uçurum yüzeyine oyulmuştu. Basamaklar geniş bir avluyla son buluyordu. Bu avlunun zeminine altınla bezeli beyaz mermer karolar dizilmişti. Uzun inişin ardmdan dinlenmek ve kendine gelmek isteyenler için banklar ve fıskiyeli çeşmeler konulmuştu. Avlunun kuzey ucunda bronzdan yapılmış çift kanatlı bir kapı vardı. Kapı Nimorea Kraliçesi'nin sembolüyle süslenmişti—kakmalı mermerden yapılmış beyaz bir ayı. "Daha önce hiç beyaz bir ayı görmemiştim," dedi Bashae. Bunu der demez eliyle ağzmı kapattı, çünkü tiz sesi avluda kolayca yankılanmıştı. "Ülkemizde onlardan bol miktarda bulunur," diye gülümseyerek karşılık verdi rahibe. "Halkımız Prenses Hykael'in önderliğinde bu topraklara gelirken yollarım kesen bir ayıyla karşılaşz±°ı MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMA mışlar. İnsanlarımız korkmuşlar, zira beyaz ayıyı tanrıların e« derdiklerini biliyorlarmış. Kaçması için prensese yalvarmışlar f kat prenses uyarılara aldırış etmemiş. Onun yerine ayıya do£n yürümüş ve ayının onu öldürmesi halinde yaptığı yanlışlar yüzün den tanrıların kendisini cezalandırıyor olacaklarını söylemiş. Ayı. nın yanına vardığında yere diz çökmüş. "Beyaz ayı gerisingeri dönüp oradan uzaklaşmış. Ayı ana yolun dışına çıkmasına rağmen prenses ve halkının tamamı onu izlemiş. İnsanlarımız korkunç bir ses duymuşlar. Ses gök gürültüsünü andırmasına karşm yukarıdan değil aşağıdan geliyor gibiymiş. Daha sonraları dağlardan düşen bir çığın ana yolu tümüyle kapladığını öğrenmişler. O yoldan ilerleselermiş her biri ölecekmiş. Beyaz ayı onları güvenli bir yere götürmüş. Prenses Hykael beyaz ayıyı kutsal ilân etmiş. Günümüzde bu hayvanları öldürenler idam cezasına çarptırılırlar." Kadın konuşmasını sürdürürken avluyu boydan boya kat etmişlerdi. Rahibe yanlarından geçerken halkı saygıyla diz çöküyordu. "Siz Kraliçe misiniz?" diye soran Bashae huşuya kapılmış ve utanmıştı. "Hayır, değilim," dedi rahibe gülümseyerek. "Ben Sri'yim. Kraliçe'nin kızı." Sri onları koca beyaz ayı sembolleriyle süslü, bronz bir kapıdan geçirdi. Kapının önünde bekleyen muhafızlar yoktu, zira yukarıdaki muhafızlar tehlikenin yaklaştığını düşünürlerse tek yapmaları gereken mızraklarının alt kısmını taş ejderhalardan birinin gözüne vurmaktı. Böylece bronz kapıyı hızla kapatan bir mekanizma harekete geçiyordu. Tapmağın içinde huzur ve dinginlik hüküm sürmekteydi. Flüt ve çan seslerinden oluşan müziğe su şıpırtılarının sesi karışıyor, bu müzik içeride dua edenler üzerinde yatıştırıcı bir etki yaratıyordu. Bronz kapının ardında üzeri tepeleme meyveyle, top top ipek kumaşla, tahta oymalarla ve kimisi şaşaalı, kimisi mütevazı diğer adaklarla dolu merkezi bir minber yer alıyordu. Rahibe bir kenara çekildi ve Arim minbere yaklaşıp kendi adağım, yani elflerin para 320 Kayıp Taşın Muhafızları k kullandıklarını söylediği resimlerle süslü bir kâğıt parçasını "Ben yanımda bir şey getirmedim," dedi Jessan mahzunca. "Ben getirdim!" dedi Bashae. Genç pecwae elini kesesine daldırarak bir turkuvaz taşı cırdı Vakurlu adımlarla minbere doğru yürüdü ve taşı onun üze-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rine bıraktı. "Bu taşa iyi bakın," dedi Bashae rahibeye. "Çok güçlüdür. Fazla korunma göz çıkarmaz." "Ona iyi bakacağız. Teşekkürler," dedi rahibe. Bashae ileride olup bitenleri hiç bilemeyecekti, zira bir daha Nimorea'ya hiç dönmedi, fakat Kraliçe'nin kızı Sri aylar sonra başa geçtiğinde turkuvaz taşını tacma taktırdı. Belki taş sahiden de etkiliydi, zira Kraliçe Sri ileride bir Vrykylin suikast girişiminden canlı kurtulan tek kişi oldu. Tabi bu bambaşka bir hikâye. Nimorealılar'ın çoğu adaklarını bıraktıktan sonra ana salona geçer ve tanrıların azametli resimlerinin önünde diz çöküp dua ederdi. Üçlü o muhteşem salonu ancak şöyle bir görebildi, zira rahibe onları daha küçük bir koridora soktu. Tam bir tünel labirenti olan Tapınak, yerin altındaki küçük bir şehir gibiydi. Tanrıların hizmetkârları burada yaşıyorlardı: rahipler ve rahibeler, rahibelerin çocukları, uşaklar, keşişler. Kraliçe ise orada değil, Faynir Dağları'nın eteklerindeki çok güzel bir mermer malikâne de kalıyordu. Buna karşın Tapmak'ta Kraliçe'ye ait özel bir bölüm vardı; Kraliçe dünyevi ve ruhani işlere eşit vakit ayırıyordu. Tapınak'm iç kısımlarına açılan kapılar hemen göze çarpmıyordu. Bunların çoğu gizliydi. Onları açmayı yalnızca orada yaşayanlar bilmekteydiler. Sri onları koridorun karşı ucundaki bir odaya götürdü. Aslında ilk başta koridor bir duvarla son buluyor gibi görünmekteydi, çünkü kapıya üzerinde bulunduğu duvarın şekli verilmişti. Rahibe avucunu belli bir yere koyup bastırdı. Kapı güzelce yağlanmış menteşeleri sayesinde sessizce açıldı. Rahibe misafirlerini içeri davet etti. Arim kadının ötesine baktığında büyük bir huşu ve şaşkınlığa kapıldı. Gözlerini hürmetle aşağı çevirdi ve hemen diz çöktü. Jessan ile pecvvaeye kendilerine ne kadar eşsiz bir onur bahşedildi321 MARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN ğini söylemeyi çok istese de bunu yapmaya cesaret edemedi ft hibe bilmelerini isterse onlara bizzat söylerdi zaten. "Bu benim özel minberim," dedi Sri. "Seni ve dostlarım a&ı lamaktan memnuniyet duyuyorum, Uçurtma Ustası Arim." "Bahşettiğiniz onur için teşekkürler, Tanrıların Kızı," ded' Arim. Arim'in yüzü sarayda iyi biliniyordu, zira kraliyet uçurtmalarını yapmak ve onarmak kılıfıyla Kraliçe adına birçok hassas devlet meselesini halletmişliği vardı. Daha önce Sri'yi sarayda hiç görmemişti. Hatta kadının kendisinden veya mesleğinden haberdar olduğunu bile bilmiyordu. Fakat biraz düşününce şaşkınlığını üzerinden attı. Sri tahtın veliahdı olduğun için annesinin ülkesinde olup biten her şeyden haberdar olması doğaldı. Arim ona dostlarım tanıştırdı. Hem o hem de rahibe misafirlerine nezaket göstererek Yaşlıdili konuşuyorlardı. Bashae sessiz bir huşu içindeydi. Jessan bakışlarını Sri'den ayıramıyordu. Reverans yapmasına karşın hiçbir şey söylemedi. Küçük odadaki tek ışık, yüksekçe bir plâtformun üzerindeki bir mangalda yanan kömürlerden geliyordu. Odaya Rahibe Sri'nin cildine sürdüğü kokulu yağların ve önceden yakılmış tütsülerin baş döndürücü kokusu hakimdi. Sri dönüp Jessan'a baktı. "Muhafızların seni niye içeri almadıklarını biliyor musun?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Yanan kömürlerin ışığında Jessan'm yüzünün kızardığı görülebiliyordu. "Ben—Evet," dedi bir anlık bocalamanın ardından. "Sanırım biliyorum." "Muhafızlar sana baktıkları zaman ruhunda bir tümör, bir hastalık gördüler. Bunu biliyorum, çünkü aym şeyi ben de gördüm. Yara buranda değil." Sri elini genç adamın kalbine koydu. Dokunuşu nazik olmasına karşın acı veriyor gibiydi, zira Jessan'in bedeni titriyordu. "Burada da değil." Uzun tırnaklı parmaklarını Trevinici'nin alnına dayadı. "Ellerini kaldır." Jessan denileni yaparak avuç içleri yukarı bakacak şekilde ellerini kaldırdı. "Hastalık burada," diyen Sri, delikanlının sağ avucunu gösterdi, ancak oraya dokunmadı. Deride herhangi bir iz olmamasına karşın sanki orada bir yara bulunuyormuşçasına Jessan içgüdüsel bir hareketle elini kapattı. 322 Kayıp Taşın Muhafızları "Yanımda bir bıçak, Boşluk'tan gelen bir eşya var," dedi deliKadınm gözlerinin içine bakarak yüreğindekileri hiç gizleA n dile getirdi. "Onu Boşluk'un bir yaratığından, Vrykyl olam bilinen bir şeyden aldım. Yaptığımın yanlış olduğunu biliyorCüce ve ölen şövalye beni uyardılar. Fakat bıçağı çok istedi»mden onlara kulak asmadım. Yanlış olduğunu biliyordum," diye ° vj-arladı, "ama bıçağm kötü olduğunu bilmiyordum. Bana inanmalısınız." Bedenine bir ürperti yayılan Jessan yumruklarını sıktı. "Onun.. • onun... insan kemiğinden yapıldığını bilmiyordum. Artık biliyorum ve ona bir daha asla dokunmak ya da görmek istemiyorum. Tek amacım ondan kurtulmak." "O Vrykyllerden biri bıçağı almak için peşimizden geliyor," diye ekledi Bashae. "Nine bunu ateşin içinde gördü ve bize de gösterdi. Zaten Jessan bir süredir seziyordu." "Bu bir kan bıçağı," diye açıkladı Arim. "Boşluk'tan gelen güçlü bir nesne. Bashae haklı. Peşlerinde bir Vrykyl var." "Korumakla görevli olduğum kimseleri tehlikeye atıyorum," dedi Jessan. "Başka ne yapabileceğimi bilemedim. Buraya gelmemin sebebi tanrıların bıçağı alıp yok edeceklerini ummamdı." "Tanrıların onu kabul edip etmeyeceklerini göreceğiz." Sri kor halindeki kömürlerle dolu mangalı işaret etti. "Bıçağı kutsal ateşin içine at, Jessan." Bıçağı kınından çıkaran Jessan onu gönülsüzce tutmasına karşın kendini ondan bir an önce kurtarmak istiyordu. Kızıla çalan gölgelerin arasında kemik bıçak ürkütücü, silik bir beyaz parıltı saçmaktaydı. Jessan bıçağı ihtiyatla tutarak mangala yaklaştı ve onu sıcak kömürlerin üzerine atmayı denedi. Bıçağm kesici kısmı şaşırtıcı bir süratle şekil değiştirdi ve genç adamın eline dolandı. Dehşete kapılan Jessan'in nefesi sıkılı dişlerinin arasından bir ıslık şeklinde çıktı. Bıçaktan kurtulmak için elini sallamayı denedi, fakat başarılı olamadı. Bıçak ona panik içinde sarılmıyordu. Daha çok onu zincirliyor, esir ediyor, genci bırakmak istemiyor gibiydi. Jessan acıyla hay kırarak elini geri çekti. Bıçak tanrıların gazabının ısısından uzaklaştığı anda eski biçimini kazandı. Jessan tir tir titreyerek bıçağı yere attı. "Ondan kurtulmak zorundayım!" diye boğuk bir sesle bağırırken yerdeki silâha tiksintiyle bakıyordu. "Tanrılar onu almayacak323

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN larsa ben de gider Redesh Denizi'ne—" Sri kafasını iki yana salladı. "Deniz yeterince derin değil ov yanus bile yeterince derin değil. Her uçurumun bir dibi vard Böyle bir nesne bulunmak istediği sürece kaybolmaz. Diğer Vrv kyller kan bıçağının hâlâ var olduğunun farkındalar. Harıl har 1 onu aramakla meşguller. Bıçak kendini bir balıkçının ağına dolayabilir veya deniz kabuğu arayan bir çocuk tarafından bulunmak üzere kıyıya vurabilir. Bıçak bu sayede onun kötü tabiatının farkında olmayan masum birinin eline geçer. İstediğin bu mu?" Jessan kafasını olumsuz anlamda salladı. Amcasının dediklerini duyabiliyordu. İnsan kendi davranışlarının sorumluluğunu üstlenmelidir. Suçu başkalarının üzerine atmak ya da ceza almamak için inkârda bulunmak korkaklara göredir. Bunlardan daha korkakça tek davranış düşmanı görünce kaçmaktır. "Kemik bıçağı taşımayı sürdürmenin büyük cesaret gerektirdiğini biliyorum, Jessan," dedi Sri. "Ancak aynı zamanda senin bu cesarete sahip olduğuna da inanıyorum." "Bundan emin değilim," diye kederle konuştu Jessan. "Her gece o gözleri görüyor, toynak seslerini duyuyorum. Her gece gözlerin beni görüp görmeyeceklerini merak ediyorum. Her gece toynak seslerinin daha da yaklaştığını hissediyorum. İşin kötü tarafı sevdiğim kimseleri de tehlikeye atıyorum." Jessan dimdik durdu. "Yük benim omuzlarımda, benim sorumluluğumda. Bıçağı bırakmayacağım, ama yolculuğumda dostlarımı yanıma almayacağım da. Halkıma, diğer Treviniciler'e katılıp-" "İyi de Jessan," diye lâfa karıştı Bashae, "bunu yapamazsın. İkimiz de seçildik, unuttun mu? Birbirimizden ayrılmamalıyız. Ben tehlikeden korkmuyorum. Sahiden de korkmuyorum." "Gerçeklerle yüzleşmiyorsun, Bashae! Aptalca davranıp — " "Öyleyse tanrılar da aptalca davranıyorlar," dedi Sri. "Işık ve karanlıktan oluşan bir bağla birbirinize bağlısınız. Yolculuğunuzun sonuna dek bu böyle kalmalı." "Beni başından savamayacaksın, Jessan," dedi Bashae sevinçle. Jessan gülümsemiyordu. Yüz ifadesi ciddi, bakışları sertti. "Peki tanrılar senin soruna yanıt verdiler mi?" diye ansızın bir soru yönelten kadın, yüzünü Arim'e doğru çevirdi. "Evet, Tanrıların Kızı, verdiler," dedi Arim. 324 Kayıp Taşın Muhafızları "Onları gitmeleri gereken yere götürecek misin?" et Tanrıların Kızı, onlara kılavuzluk edeceğim. Ayrıca on1 n koruyacağım da." ssan duyduğu son söz karşısında hafifçe dudak büktü. Genç uçurtma ustasının ince yapılı bedenini ve kuşlarla kelekleri boyamaya uygun narin ellerini küçümseyici bakışlarla süzTek kelime etmemesine rağmen omuzlarına fazladan bir yük h'ndi£irıi, koruması gereken bir kişi daha çıktığını düşünüyordu. "Tanrılar yardımcın olsun," dedi Sri. Rahibe parmağından bir vüzük çıkarıp Arim'e verdi. "Bunu elf elçiliğine götür. Tromek topraklarına girmekte zorlanmazsınız." Arim aldığı yüzük için minnettardı, zira yüzük kraliyet mührüne sahipti ve işlerini epey kolaylaştıracaktı. "Gitmeden önce tanrılardan son bir iyilik isteme cüretini göstereceğim." "Nedir o?" Sri'nin içten gözleri kömürlerin ışığım yansıtıyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bilgeliklerinden kuşkulandığım için tanrılardan af diliyorum," dedi Arim mütevazı bir tavırla. "Affedildin," dedi Sri. 325 VVolfram ile Ranessa, Nabir adıyla bilinen ve Redesh Denizi'ne dökülen küçük nehri geçtikten sonra daha da güneyde yer alan Kalar Denizi'nin kıyısına doğru yolculuklarını sürdürdüler. Seyahatleri huzurluydu. Hatta VVolfram'a göre gereğinden fazla huzurluydu. Yolculuğun bu ayağında tek bir kimseyle bile karşılaşmamışlardı, üstelik de yılın seyahate en uygun zamanında olmalarına rağmen. Hedefleri olan Karfa 'Len'e, yani bir Karnu liman kentine yaklaşırlarken VVolfram kafa dengi yol arkadaşları bulmayı çok istiyordu ve günler geçip de yolda hiç kimseyle karşılaşmayınca cüce büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. Paylaşılan bir seyahat kısa bir seyahattir, derdi eski bir söz. Cüce içinde bulunduğundan daha kısa bir yolculuğu hiç bu kadar istememişti. VVolfram bu konu hakkında söylenip durdu, ta ki Ranessa onun şikâyetlerini dinlemekten bıkana ve çenesini kapatmasını söyleyene kadar. "Yolda kimsecikler yoksa ne olmuş?" dedi kadın. "Zaten dünya fazlasıyla kalabalık. Ben yalnızlığı ve sessizliği severim. Özellikle de sessizliği." Gücenen VVolfram kadının uyarısını dikkate aldı. Konuştuğu zaman sözleri sadece atma yönelikti ve bunu Ranessa'nm duyamayacağı bir mesafede yapmaya özen gösteriyordu. Günler geçtikçe ve yol bomboş bir halde önlerinde uzanıp gittikçe VVolfram'm hayal kırıklığının yerini kaygı aldı. Kervanlar ile tüccarları yoldan alıkoyan iki şey olurdu: karlı bir hava ya da savaş. Kar falan yoktu. Geriye bir tek savaş kalıyordu. Dunkarga ile Karnu arasında süregiden nefret dolayısıyla her iki taraf da en ufak bir tahrikte düşmanına savaş ilân ediyordu. Çalman bir tavuk yüzünden yüzlerce kişinin öldüğü olurdu. VVolfram'm iç savaşın ortasına düşmek gibi bir niyeti yoktu. Disiplinli askerlerden korkmak gereksizdi, fakat kanunsuz çeteler iç savaştan hemen istifade ederler ve kırsal bölgeleri yağmalayıp sa326 Kayıp Taşın Muhafızları _z yolculara saldırırlardı. vUnma& J güre]<jj etrafı kolaçan ediyordu. Ranessa peşlerinde lduâunu iddia ettiğinden beri cüce izlendiğini hissetmeklerinin birkaç gece birisinin sessizce kampa yaklaştığı hissiyle tey *' Yı&ı bile vardı. Geceleyin öten bir baykuş onu hemen kaldıUya soğuk terler dökmesine sebep oluyordu. n^ vVolfram tüm olup bitenler için Ranessa'yı suçlamaktaydı. Kahuysuzluğuyla, durup dinlenmeksizin volta atmasıyla ve bön doğuya bakmasıyla epey ürkütücü bir şahıstı. VVolfram onunla h'r süre daha yolculuk ederse en az onun kadar delireceğini düşünüyordu. Güneye doğru ilerledikçe izlendikleri hissi kısmen de olsa azaldı. VVolfram üç gece boyunca derin bir uyku çekmişti ve artık kendini uzun zamandan beri ilk defa bu kadar iyi hissediyordu. "Bizi takip ettiğini söylediğin şey izimizi kaybetmiş olmalı," dedi Ranessa'ya o sabah. "Herhalde ona kıyasla fazla kurnazız." VVolfram bunu şaka yollu söylemişse de Ranessa her zamanki gibi sözlerdeki alaycılığı gözden kaçırmıştı. Kadın bakışlarını kuzey yönüne çevirip ciddiyetle, "Evet, izi-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mizi kaybettirdik. Ama tekrar bulması uzun sürmez," dedi ve o tuhaf gözlerini adama dikti. "O senin peşinde." VVolfram kemiklerine kadar ürperdi ve ağzına açtığına bin pişman oldu. Nabir nehrini geride bıraktıklarında VVolfram sevinçten uçuyordu, zira hedeflerine iyice yaklaşmışlardı. Yarım günlük bir at yolculuğu onları Karfa 'Len kentinin surlarına getirecekti. Bu durum elbette ki yolculuklarının sonuna vardıkları anlamına gelmiyordu, fakat en azından ilk kısmını tamamlamışlardı. Ülkenin savaşta olduğuna inanan VVolfram, şehir kapılarının kapatılıp sürgülenmiş olduğunu ve çok iyi korunduğunu görünce hiç şaşırmadı. Buna karşın surlarda dizilmiş Karnu askerlerinin ellerini yaylarına attıklarını ve kendisi ile Ranessa'yı kuşkuyla süzdüklerini görünce şaşırmaması imkânsızdı. "Bana niye öyle bakıyorlar?" diye meraklandı VVolfram. "Herhalde cüceler Karnu'ya savaş ilân etmemişlerdir." Cüce ana kapıdan biraz uzakta bulunan bir yan kapıya doğru at sürdü. Atından inip Ranessa'ya olduğu yerde kalmasını ve ağzım kapalı tutmasını söyledi, sonra da ilerleyip demir destekli ka327 MARGARET WEİS ve TRACY H ! C K M A ,N pıya sertçe vurdu. Hızla açılan gözetleme deliğinden dışarı düşmanca bir kıyordu. S Z ba~ "Ne istiyorsunuz?" diye Karnu dilinde sordu bir ses. "İçeri girmek," diye homurdandı VVolfram. Cüce derdin' latacak kadar Kamuca biliyordu. "Başka ne isteyebiliriz?" "Bilmiyorum, umurumda da değil," diye sert bir karşılık verd' ses. "Yola devam edin." Gözetleme deliği kapanmaya başladı. VVolfram tam konuşmak üzere ağzını açmıştı ki Ranessa onu bir kenara itti ve elini delikten içeri sokup kapanmasını engelledi. "Burada halletmemiz gereken bir işimiz var," diye belirtti Yaşlıdilinde. "Elini hemen kapıdan çek, yoksa ben onu kolundan çekerim," dedi ses. Ranessa cevaben tahta paneli tuttu ve kapıdan söküp çıkardı. Onu öfkeyle yere atıp gözlerini kapıya dikti. VVolfram kırık tahta parçasına ağzı açık bir halde bakakaldı. Tahta en az başparmağı kadar kaimdi. Güçlü kuvvetli bir adam bile ne kadar uğraşırsa uğraşsın o paneli kopartamazdı. Diğer taraftaki Karnu subayı, kadının küstahlığı ve güç gösterisi karşısında en az cüce kadar şaşırmıştı. Ranessa dönüp VVolfram'a baktı. "Ona ne işimiz olduğunu söyle," diye otoriter bir sesle buyurdu. Kadın geri çekilip kollarını göğsünde kavuşturdu ve beklemeye başladı. Az önce yaptığının sıradışı olduğunu düşünüyorsa bile soğukkanlı tavrıyla bunu açığa vurmuyordu. VVolfram bakışlarını kırık panelden güçlükle ayırarak ileri çıktı. "Benim. . . benim. . . ee. . . Çizme Sokağı'ndaki Ayakkabıcı Osim'le görülecek bir işim var." "Dükkânlar kapalı. Savaştayız." "Biliyorum," dedi VVolfram sabırsızca. "Daha doğrusu öyle olduğunu tahmin ettim. Benden ne diye şüpheleniyorsun ki? Sence cebimde bir Dunkarga ordusu mu saklıyorum? Son sekiz kilometredir bizi izliyordunuz. Burada yalnızca ben ve şu kız varız. Hakikaten savaştaysanız bizi güvenli surların arkasına almanız daha

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


doğru olur." "Hiçbir yer güvenli değil," dedi ses. "Ayrıca düşmanımız Dun322 Kayıp Taşın Muhafızları İcarga e • arkasındaki surat kayboldu ve VVolfram'ı kimlerle sau ını merak eder vaziyette öylece bıraktı. VVolfram düşmaVa?tvnnengaelliler olduğundan şüpheleniyordu, zira Karnu hiç ÎÜn medik bir zamanda güneye inerek ve ismi artık Delek 'Vir k6 Romdemer'deki Vinnengael Geçidi'ni ele geçirerek imparaı &u hem utandırmış hem de küçük düşürmüştü. Ancak Karnur söz konusu Geçit'i yıllardır kontrolleri altında tutuyorlardı ve Vnnengaellüer onu tekrar ele geçireceklerine dair hararetli yorumrda bulunsalar da henüz boş tehditler savurmaktan öteye geçmemişlerdi. Surat eski yerine geri döndü. "İçeri girebilirsiniz," dedi asker gönülsüzce. "Ama muhafızlar size eşlik edecekler, o yüzden adımlarınıza dikkat edin." VVolfram atını yan kapıdan geçirirken etrafındaki askerlerin mutsuz yüz ifadelerine sahip olduklarını ve kendisini dikkatle izlediklerini fark etti. Aslında biraz korkmuş gibiydiler, fakat Karnulular'ın korktuklarına inanmak çok zordu. Yan kapı arkalarından kapandı. İşçiler zarar görmüş paneli onarmak üzere hemen harekete geçtiler. Ön surlardan kenti çevreleyen ana surlara giderlerken ikiliye bir muhafız eşlik etti. Bu bir kadın askerdi. Karnu'da hem erkeklere hem de kadınlara on beş ilâ yirmi yaşları arasında savaş eğitimi verilir. En iyi savaşçılar Karnu ordusuna alınırken geri kalanlar çiftçilik yapmak ya da herhangi bir zanaatla uğraşmak üzere evlerine dönerler ve ileride asker olacak çocuklar yetiştirirler. Yine de askeri eğitimleri boşa gitmez, çünkü savaşçılar sefere çıktıklarında sıradan vatandaşlar kent milisleri olarak evlerini korurlar. Karnu milis kuvvetleri hiç de hafife alınacak gibi değildir, zira üst düzey eğitimlerinin yarusıra savaşta onları güdüleyen başka bir sebep mevcuttur—sevdiklerini korumak. "Kuzeyden mi geliyorsunuz?" diye sordu asker. Kadın bazı heceleri yutarak konuşuyor, sesi tedirgin çıkıyordu. Kafasındaki miğferden görülebildiği kadarıyla yüzü asıktı. "Evet," dedi VVolfram. "Peki hiç kimse yok muydu? Hiçbir şey?" diye sordu asker, son sözcüğü kaygıyla vurgulayarak. "Hayır," diyen VVolfram şaşırmış ve iyice telaşlanmıştı. "Yol 329 MARGARET W E i S ve TRACY H İ C K M A N onun haricinde bomboştu." Cüce parmağıyla Ranessa'yı işaret "Yılın bu zamanı için tuhaf bir durum. Bir şeylerin döndüğüne! korktum. Bu kadınla güçlerimizi birleştirip birlikte seyahat etm ° mizin bir sebebi de buydu." VVolfram bunu söylerken sesini yükseltmiş ve karşı çıkmama için Ranessa'ya sert bir bakış atmıştı. Bir cüce ile bir Trevinici'n' birlikte yolculuk etmelerini açıklayacak daha iyi bir sebep düşü nemiyordu. Ranessa onun attığı bakışı görse de adamın hikâyesine uyuD uymayacağını belli edecek bir harekette bulunmadı. Etrafına öyle şaşkm gözlerle bakıyordu ki atının dizginlerini düşürdü. Serbest kalan at istediği yere gidebilecek olmasına rağmen tırıs adımlarla VVolfram'm peşine düştü.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


VVolfram dizginleri aldı ve Ranessa'yı çizmesinin ucuyla pek de yumuşak sayılamayacak bir şekilde dürttü. "Bön bön bakınmayı kes, kızım. Saman dolu bir arabadan düşmüş gibi görünüyorsun. Daha önce bir kentte hiç bulunmadığını dünyaya ilân etmene gerek yok." "Burada," dedi kadın, bakışlarını cüceye çevirerek. "Yakınlarda." "Nedir burada olan?" dedi cüce asabiyetle. "Seni takip eden şey." Bıçağını el yordamıyla çekmeye çalışan VVolfram o kadar hızlı döndü ki kendi kendini sersemletti. Arkasında surlardan ve askerlerden başka bir şey göremedi. Delice atan kalbi normal temposuna döndü. "Bunu bir daha sakın yapma, kızım!" dedi öfkeyle. "Ömründen en az on yıl eksilttin. Orada olmayan bir şeyin orada olduğunu söyleyerek ne demek istiyorsun?" "Oradaydı," dedi kadm omuz silkerek. "Hâlâ da orada." Kamu askeri dönüp adama baktı. "Sorun nedir, Cüce?" "Sadece biraz gerginim, hepsi o," dedi VVolfram telaşla. "Şu savaş söylentileri yüzünden endişeye kapılıyorum." Karnulu kadın ona dik dik baktı ve tiksintiyle gözlerini yuvarladı. Cüceler hakkında zaten yeteri kadar olumsuz olan düşünceleri artık iyice bozulmuştu. "Aylardır yollardayım," diye sözlerine devam etti VVolfram. Ranessa'yı kasten görmezden gelerek doğrudan askerle konuşu330 Kayıp Taşın Muhafızları ordu "Trevinici topraklarındaydım. Kulağıma hiçbir haber ça?" T lın madı. Neler oluyor? Kadm miğferinin göz yuvalarından ona sert bir bakış attı. "Ya• nunkar şehrinin fethedildiğini duymadın mı?" 111 "Nfe? Dunkar fethedildi ha?! Tebrikler öyleyse," dedi VVolfram, da kadının pek de neşeli görünmediğini hatırladı. "Biz fethetmedik," dedi asker. "Orayı yeni bir düşman, bahri n gelen çirkin yaratıklar ele geçirdi. Yaratıkların lideri Dagnarus, damarlarında eski Dunkarga krallarının kanını taşıdığını iddia ediyor ve Dunkarga'yı o şanlı günlerine döndüreceğini söylüyor. Daha şimdiden hem Dalon 'Ren kentine, hem de Karnu Geçidi'ne saldırdı." VVolfram'ın ağzı bir karış açık kalmıştı. "Bunların hiçbirini duymadım," diye başladı. Tam o sırada Ranessa hızla yanından geçtiği için neredeyse yere kapaklanıyordu. Ranessa ileri atılarak askerin kolunu yakaladı. "Dunkar fethedildi demek! Söyle bana —Trevinici savaşçılarına ne oldu? Başlarına neler geldi?" "Ağabeyi Dunkar ordusunda görev alıyor da," diye ekledi VVolfram. .., Asker kolunu silkeleyerek etine batan Ranessa'mn tırnaklarından kurtuldu. "Sürüler halinde teslim olan ödlek Dunkargalılar'in aksine Treviniciler'in düşmana karşı koyduklarım ve tamamıyla ortadan kaldırıldıklarını duyduk." Asker kadın bu sözlerin ardından ölmüş savaşçılara hitaben geleneksel Karnu duasını mırıl-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dandı, Al shat alma shal: "Canını ölüme verdi," yani, "bir kahraman olarak can verdi." "Ona karşı kaba davrandım," dedi Ranessa alçak sesle. "Aslında öyle davranmak istemiyordum. Kendime engel olamıyordum." Ranessa kollarını kavuşturarak ellerini bedenine sürttü. "Bedenim bazen öyle sıkı geliyor ki!" VVolfram kadının Tirniv dilinde konuşmasından memnundu. Ev sahiplerinin kente deli bir kadım aldıklarım bilmelerini istemiyordu. Burada fazla kalmayacağız, diye geçirdi aklından. Anlatılanlara bakılırsa dünyanın bu gölgesi dosdoğru cehennemin dibini boyluyor. Buradan ne kadar çabuk ayrılırsak o kadar iyi. Tam ana surlara varmışlardı ki ortalıkta bir bağrış yankılandı. "Gemiler! Güneyde gemiler var!" 331 MARGAR ET WEİS ve TRACY HİCKMAN İlkinin yankıları dinmeden ikinci bir bağrış yükseldi. "Orklar!" Asker hemen yanlarından ayrılarak dış surlardaki yerini maya koştu. VVolfram atların dizginlerine asılarak onları en çab i tarafından ana surlardaki yan kapıya doğru sürdü. Arkasına b göz attı ve Ranessa'ya bağırdı. Kadın boynu bükük bir vaziyett yürüyordu. Suratı karmakarışık saçları tarafından bir peçe giiy örtülen kadın, etraflarında çıkan patırtıdan habersiz gibi görünüyordu. "Acele et, kızım! Duymadın mı?" Ranessa kafasını kaldırdı. "Neyi? Neyi duymadım mı?" "Orklar! Şehir kuşatılıyor!" Ranessa'nın cüceyi tam olarak anlamadığı gün gibi açıktı, fakat yine de adımlarını hızlandırdı. Karnulular bir cüce ve bir barbarla uğraşamayacak kadar meşgul olduklarından kente rahatça girdiler. Şehrin her yarımda çanlar çalıyordu. İnsanlar yaklaşan gemileri görebilmek için surlara veya damlara çıkıyorlardı. VVolfram'ın bunu yapmaya ihtiyacı yoktu. Ork gemilerini, onların rengârenk yelkenlerini, zarif ve ölümcül bir tempoyla suya girip çıkan sıra sıra küreklerini daha önce de görmüştü. O ve Ranessa şehrin içine adım attıkları anda en çok korkulan ork silâhının, yani yanıcı bir tür jöle olan ork ateşinin ilk öbekleri Karfa 'Len'e yağmaya başladı. Ork gemilerindeki mancınıklardan fırlatılan jöle, insan eti de dahil olmak üzere dokunduğu her şeyi ateşe veren bir maddeydi. Bu maddeyi asıl etkili kılan ise bir kere ateş aldı mı neredeyse söndürülemez oluşuydu. Örneğin su, ork ateşinin etkilerinin artmasına, alevlerin çoğalmasına neden olurdu. VVolfram talihine lanet okudu. Şehre bir saat önce gelselerdi o ana dek çoktan gitmiş olurlardı. Üstüne üstelik o ve Trevinici perde duvarının orada, yani orkların müdafaa kuvvetlerini kaçırmak için muhtemelen ilk saldıracakları yerde bulunuyorlardı. Gemiler denizden bombalamayı sürdürürken orklar karadan saldırmaları için kayıklarla savaşçılarım yolladılar. İri kayalar fırlatmaya başlayan Karnu mancınıkları şanslı bir atış yapmayı umuyorlardı. VVolfram hayalinde kentin haritasını canlandırdı. Orklar önce limana saldıracaklardı, zira perde duvarı oraya kadar uzanmıyordu. Ağır zincirlerle birbirine bağlanmış 332 Kayıp Taşın Muhafızları kütükler limana girişi engellese bile orkları uzun süre dur-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


devasa kötüsü Çizme Sokağı limandan sadece birkaç blok duramazca- ? Ö "Buradan hemen gitmemiz lâzım!" diye homurdandı VVolfRanessa belki de ilk defa ona itiraz etmedi. rSm VVolfram alevler etrafa yayılmaya başladığı için atları sıkıca turdu Havaya duman kokusu karışmıştı. Duman ve artık elle h lacak hale gelmiş korkunun kokusundan dolayı atlar gözlerini , jrrnekteydiler. Hayvanların kafalarına yakın duran VVolfram nlara sürekli olarak yatıştırıcı sözler sarf ediyordu. Atlar cücenin ste&ine uydular ve tüm o karmaşaya, havada uçuşan küllere ve dumana rağmen yollarına devam ettiler. Karfa 'Len sokaklarında büyük bir kalabalık mevcuttu, fakat Dunkar'm aksine hiç kimse paniklemiyordu. Her bir vatandaş savaş eğitimi aldığı için ne yapacağını, nereye gideceğini biliyordu. Buna rağmen VVolfram ile Ranessa surlardaki kuvvetlere katılmak ya da arük kentin çeşitli bölgelerine yayılmış yangınları söndürmek için sokaklarda koşuşturan askerlerin arasından zorlukla geçtiler. Kalabalık yüzünden hızları bir salyangozunki kadar yavaşlamıştı. Artan duman ve gürültü yüzünden VVolfram atları sakin tutmak için tüm gücüyle çabalıyordu. Ranessa için endişelenecek vakti yoktu. Kadın ister peşinden gelir, ister gelmezdi. Orklar her geçen saniye daha da yaklaşıyorlardı. Normalde orkların büyük çoğunluğu cücelere karşı dostane duygular beslese bile şehre saldıran bu orkların kentte karşılaşacakları kimselere merhamet etmemeleri muhtemeldi. Ne de olsa burası en fazla nefret ettikleri düşmanlarının, yani kutsal dağları olan Sa 'Gra Dağı'nı ele geçiren ve birçok orku esir eden Karnulular'ın şehriydi. VVolfram bir sokağa saptı ve ilerisinin tıkalı olduğunu gördü. Ahşap bir bina alev alıp çökmüş, yanan molozlar sokağa saçılmıştı. VVolfram gerisingeri dönüp başka bir sokak buldu, ancak artık kaybolacağından korkuyordu. Tıpkı Karnulular'ın cücelerden hoşlanmadıkları gibi VVolfram da onlardan haz etmezdi, dolayısıyla da Karfa 'Len'de pek vakit geçirmişliği yoktu. Hedefine giden en kısa yolu biliyordu, hepsi o. Onun peşinden ayrılmayan Ranessa bir eliyle atının yelesini tutmaktaydı. VVolfram'da onunla konuşacak kadar nefes kalma333 MARGARET W E I S ve TRACY HİCKlVlAN mıştı. Duman genzini yakıyor, gözlerini yaşartıyordu. Koli rımaktaydı. Cüce öksürdü, gözlerini kırpıştırarak yaşlarda *' ^ dırdı. Ve ağır adımlarla ilerlemeyi sürdürdü. aruı~ Bir sonraki sokağm sonunda yolu bir kova sırası tarafında sildi. Bir grup insan yakınlardaki kuyudan başlayarak yanan k eve kadar dizilmişti. Dolu kovaları sırayla en uca ulaştırıy0 ı ' sonra da boşalan kovayı alıp elden ele geçirerek kuyuya geri gfitti' rüyorlardı. VVolfram gerekirse önüne çıkanları sağa sola itekleme kararlı bir halde yoluna devam etti. Koca bir yanıcı jöle öbeği Karnulular'm yakınındaki kaldırıma düştü ve bazılarının üzerine sıçrayarak hem kıyafetlerini hem de derilerini ateşe verdi. İnsanlar ellerindeki kovalan atıp sokağa yayılmaya başlayan ateşten kaçmaya çalıştılar. Bazıları yanan kıyafetlerini yırtıp atarken bazıları da etlerini yakarak delik açan jöle yüzünden çığlık çığlığaydı. Yanmakta olan balçığımsı maddenin bir kısmı yaşlı bir adamın üstüne düştü. Jöle onun göğsünü ve yüzünü kaplayarak kıyafetlerini anmda yaktı ve vücudunun alev almasına yol açtı. Adam geriye doğru sendelerken acıyla haykırı-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yor, elleriyle havayı dövüyordu. Isıdan dolayı çatlayıp kabaran teni simsiyah karardı. Sokakta yankılanan ıstırap dolu çığlıklarım duymak korkunçtu. Yakınındaki genç bir kadın çığlık çığlığa onun kızı olduğunu söylüyor ve birilerinin yardım etmesi için yalvarıyordu. Adamın komşuları ona merhamet ve dehşetle baksalar da yaklaşmadılar. Yapabilecekleri bir şey yoktu. Birisi ona dokunacak olursa yanan madde o kişiye de bulaşır, böylece o kişi de alev alırdı. Nihayet oradakilerden biri —tahta bacaklı bir savaş gazisi — yanan binadan düşmüş bir tahta parçası aldı ve onunla yaşlı adamın kafasına vurdu. Kafatası ezilen yaşlı adam yere yığıldı. Çığlıkları sona ermişti. "Al shat alma shal," dedi gazi. Adam kanlı keresteyi attıktan sonra hemen bir kova kaptı ve su akışı devam etti. İnsanlar yanıcı jöleden geriye kalanlardan mümkün olduğunca uzak duruyorlardı. Yaşlı adamın cesedi yanmaya devam etmekteydi. Kızı boynu bükük vaziyette biraz daha bekledi, sonra o da kova aktarımına yardımcı olmak için harekete geçti. VVolfram tüm bunları ancak gözünün ucuyla görebildi. Önün334 Kayıp Taşın Muhafızları alevler yüzünden at panik olup şaha kalkmış, neredeyse ^e beüre/ bollarını yuvalarından sokmuştu. Cüce bir süre boyun^Tce çırpınan hayvanla uğraşarak onu yatıştırmaya çalıştı. ca l ihayet kontrol altına alabilmişti. Bitkin bir halde dinlenirdim toparlamak için derin bir nefes aldı ve ciğerlerine kaken , n yüzünden sonraki birkaç dakikayı öksürerek geçirdi. Çan da duran Ranessa kılını kıpırdatmaksızın, dik dik cüceye bakıyordu"En azından atla boğuşurken bana yardım edebilirdin, kızım!" ,. fırladı Wolfram, konuşabilecek kadar kendini toparlayınca. Ranessa dönüp ona çok tuhaf bir bakış attı: sanki cüceyi çok uzaklardan görüyordu; sanki bir dağın zirvesinde duruyordu ve cüce de çok aşağılardaki bir vadideydi; sanki yükseklerdeki bir bulutun tepesindeydi ve cüce de uçsuz bucaksız bir okyanusta yüzüyordu. "Birbirlerine niye böyle davranıyorlar?" diye bilmek istedi Trevinici. "Aptal olma, kızım," dedi canma tak eden cüce. "Yaşlı adam saatler boyu korkunç bir acı ve ıstırap çekebilirdi. Asker ona iyilik etti." "Sadece o değil," dedi Ranessa yavaşça. Kadının ses tonuna ve gözlerindeki ifadeye bakılırsa sanki cüceyi hayatında ilk defa görüyordu. Adeta bir yabancıyla konuşmaktaydı. "Tüm bunlar — " "Deli saçması," dedi VVolfram kendi kendine, kafasını iki yana sallayarak. Yaşlı adamın artık dumanı tüten bir yığından başka bir şeye benzemeyen cesedine bir göz attı. Sonra da bakışlarını yanan binada, yanaklarından aşağı yaşlar akmasına rağmen kova aktarımını sürdüren genç kadında, sık sık kafasını çevirip limana bir göz atan ve bir yandan da eline gelen kovalan yanındakilere ileten savaş gazisinde gezdirdi. Yakınlarda bir köle kafesi ve açık arttırma alanı bulunmaktaydı. Ayak bileklerinden birbirlerine zincirlenmiş bir grup ork güvenli bir yere naklediliyordu. Efendileri orkların sıhhati için değil ileride getirecekleri kâr sebebiyle endişeleniyorlardı. Orklar kafalarını kaldırarak özgürlüğe giden limanı görmeye çalışıyorlardı. Bir Kamu evi alevlere boğulduğunda tezahürat yapmaya

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


cesaret edemediler, zira köle efendilerinin ellerinde kamçılar vardı. Fakat gülümsemeden de edemiyorlardı. 335 MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKM AN "Tüm bunlar," dedi Ranessa yine. VVolfram atların yönünü çevirdi. "Başka bir yol bulalım " ***** Vrykyl Jedash peşinde olduğu cüce ile Trevinici'yi Nabir neh rinden geçerlerken gözden kaybetti. Onlardan herhangi bir iz bu labilmek için kırsal kesimde günler harcadı. Nihayet başarıya ulaştığında izler soğumuştu. Kendisinden en az üç gün önde olduklarını tahmin ediyordu. Jedash başarısızlığı yüzünden giderek daha çok öfkeleniyor ve hüsrana uğruyordu. Shakur'un artan taleplerini karşılayacak bilgiye sahip değildi ve artık elinden geldiğince ondan kaçınıyordu. Jedash kan bıçağını mümkün olduğunca seyrek kullanmaktaydı. Jedash, Shakur'un kendisine çok kızdığının pekâlâ farkındaydı. Shakur teğmenini becerisizlikle suçluyor, Jedash'in bu kadar kolay avları elinden kaçırmasma bir türlü akıl erdiremiyordu. Aslında Jedash'in da başarısızlığına verecek cevabı yoktu. Sanki bir duman bulutunun peşindeydi. Hedefi bir anlığına net olarak görülüyor, hemen sonrasında rüzgâra karışıp yok oluyordu. ikilinin kurduğu kamptan arta kalanların yambaşında dikilen Jedash zor bir seçim yapmalıydı. Nereye gittiklerine dair bir fikri vardı. Karfa 'Len, Karnu'nun bu bölgesindeki tek büyük şehirdi ve ikili oraya giden yoldan geçmişti. Jedash ya izlerini sürmekle vakit kaybedip kırsal bölgeyi aramaya devam edebilirdi, ya da içgüdülerine güvenip Karfa 'Len'e gider ve onları orada beklerdi. Onları şehrin içinde saptayabilirse izlerini kaybettirmeleri çok zor olurdu. Jedash talihine güvenerek alelacele Karfa 'Len'e gitti. Uzun süredir beslenmediği için ana yoldan uzak durdu, zira bir Vrykyl beslenmezse gerçek tabiatım saklamakta zorlanırdı. Jedash kente vardığında kapılar kapanmıştı, fakat Vrykyl içeri girmekte sıkıntı çekmedi. Hava kararana kadar bekledi ve içindeki Boşluk büyüsünün gücünden faydalanarak surları aştı. Açlığı iyice artmış, hatta neredeyse panik safhasına varmıştı, çünkü bedeninin çürümüş parçalarım bir arada tutan büyünün zayıfladığını hissedebiliyordu. Kan bıçağını karşısına çıkan ilk askerin kalbine saplayarak adamın canını aldı. Jedash adamın ruhuna karşı kısa ve şiddetli bir mücadele verdiyse de sonunda ruh Jedash'in iradesine 33£> Kayıp Taşın Muhafızları ö-di ve Vrykyl onu kendi benliğine kattı. Böylece içindeki b0yiU k büyüsünü güçlendirdi ve açlığını giderdi. " £ bıçağım11 paylaşılan bilinci sayesinde kendisiyle bağlann shakur'a cevap vermekte zorlandı. Jedash peşinde oltiy* u ikilinin artık elinden kaçamayacağına Shakur'u temin etti. jecjash taan şamandan öğrendiği bir büyüyle cesedi ortadan İH irdi Bu büyü cesedin çürümesini hızlandırıyordu. Taanlar kalarını düşmandan saklamak için bu büyüye sık sık başvururlar. T dash ise ondan işlediği cinayetleri gizlemekte faydalamyordu. Askerin cesedinden geriye bir avuç siyah, nemli kül kalmıştı. Öldürdüğü Karnulu'nun biçimim alan Vrykyl, nöbetine geri döndü. Jedash nöbetini ana kapımn üzerinde tutuyordu. Orada bütün bir gün ve gece bekledi. Böylece oynadığı kumarı kazandı ve tahmininin boş çıkmadığını gördü. Cücenin yoldan gelip kente gir-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


meye çalışmasını memnuniyetle izledi. Jedash dönüp cücenin yol arkadaşına, yani Trevinici kadınına baktı. Her nedense onu görmekte zorlanıyordu. İçinde bulunduğu durum dosdoğru güneşe bakmaya benziyordu. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın başarılı olamıyordu. Her denemesinde bakışlarını kaçırmak zorunda kalıyor, buna bir türlü anlam veremiyordu. Güneşin aksine bu kadm Vrykylin gözlerini yakmamaktaydı. Bedeninden dışarı kör edici bir ışık saçılmıyordu. Tamamıyla normal bir insan kadınına benzemesine rağmen Jedash onu bir türlü gözünün önünde tutamıyordu. Jedash tam nöbet yerinden ayrılmak ve surlardan inmek üzereydi ki kadının kendisini gördüğünü fark etti. Trevinici bakışlarıyla onu arıyordu. Jedash dondu kaldı. Kadını yakınında hissetti, sonra da Trevinici'nin dikkati ansızın başka tarafa kaydı. Rahatlayan Jedash ikilinin bir sonraki kapıdan geçmesini bekledi. O sırada alarm verildi ve ork saldırısı başladı. Orklar Jedash'ın umurunda değildi. Hatta cüceyi yakalamasını çok daha kolay bir hale getirecek türden bir karmaşa işine gelirdi. Jedash içteki surlara doğru tabana kuvvet koştu. Kapının önündeki asker kalabalığının arasından ite kaka geçti. Kente girdiğinde cüceden ya da tuhaf yol arkadaşından eser yoktu. Jedash afallamış bir halde bakakaldı. Bu sefer onları elinden kaçıracak değildi! Vrykyl küfrederek kalabalığa karıştı. 337

VVolfram kaybolmuştu. Seçmiş olduğu son güzergâh bir ha taydı. Limana çıktığını sandığı bir sokağa sapmış, fakat biraz yürüdükten sonra sokağın güneye doğru kıvrıldığını anlamıştı. Çte» me Sokağı bulunduğu yerin batısındaydı. Çalman savaş borularının seslerine bakılırsa orklar uzun çatışmalar sonucunda olsa bile kıyıya çıkmayı başarmışlardı. Orklar kente yayıldıkça yeni yangınlar başlatıyorlardı. Küme küme duman bulutları göğe doğru yükselmekteydi. En azından gemileri ork ateşi atmayı kesmişti. Herhalde kendi adamlarını vurabileceklerinden çekmiyorlardı. VVolfram'm ayaklarına kara sular inmişti. Gırtlağı kupkuruydu. Kolları dizginlere asılmaktan dolayı öyle yorgun düşmüşlerdi ki tir tir titriyorlardı. Bırak orklarla, bir çocukla bile dövüşebilecek güçten yoksundu. Bir su yalağı bulduğunda rahatlayarak derin bir iç geçirdi. Atları yalağa götürdü ve onlar su içerlerken VVolfram da yüzüyle boynunu yıkadı, ağzındaki duman tadını attı. Kendini daha iyi hisseden cüce bir durum değerlendirmesi yaptı. Kentin bu bölümündeki sokaklar neredeyse tamamen boşalmıştı. Bu civarda yaşayanlar limandaki orklarla savaşmaya koşmuşlardı, içinde bulunduğu, normalde ticaretin oldukça canlı olduğu bir sokaktı ancak o an için tüm dükkânlar kapalıydı. Dükkânların üzerindeki evlerin pencerelerinden bakan çocuklar görülebiliyordu. Çocukları korumak için geride kalmış tek tük yetişkinler de dışarıyı seyrediyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. VVolfram yalağm kenarına oturup ayaklarını serin suya daldırdı. "Ne yapıyorsun?" diye bilmek istedi Ranessa. "Ayaklarımı dinlendiriyorum." "Ama... niye durdun? Yola devam etmemiz gerekmiyor mu?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Hayır," diyen cüce, kafasını iki yana salladı. 332 Kayıp Taşın Muhafızları ssa ellerini beline dayayarak ona ters ters baktı. "v. k kızım, hedefimiz olan Çizme Sokağı şu anda ork kaynıOrava gitmeye kalkarsak ve şansımız yaver giderse gırtlağıy°r' uf,. Şansımız yaver gitmezse de bir ork gemisine esir düşetlZ "tvi de burada kalamayız!" diye itiraz etti Ranessa. "Evet, kalabiliriz," diyen Wolfram ayaklarını keyifle suda oyt-tı "Orkları tanırım, kızım. Burada üç şey için bulunuyorlar: ümkün olduğunca çok hasar vermek, mümkün olduğunca fazla animet toplamak ve bulabildikleri tüm ork köleleri serbest bırakmak. Hedeflerine ulaştıklarında gemilerine dönecekler ve eve gidecekler. Tek yapmamız gereken beklemek." Cüce etrafına bakındı. "Burası bekleyebileceğimiz en iyi yer gibi gözüküyor." Yerinde duramayan Ranessa volta atmaya başladı. VVolfram ise hata yaptığını düşünüyordu. Sevinç dolu ulumalar ya da acı içinde böğürmeler halinde yükselen ork sesleri giderek yaklaşıyor, onların gürültüsünü silâh sesleri ve Kamu dilinde bağınlan emirler izliyordu. Pencerelerden dışarıyı gözetleyen yetişkinler tepeden tırnağa silâhlanmış bir halde ve dükkânlarıyla ailelerini korumaya hazır şekilde kapı eşiklerine çıkmışlardı. Diğerlerinden çok daha tüyler ürpertici bir çığlık YVolfram'm daha fazla ürkmesine yol açtı. "Şu sokağın köşesine kadar gitsen ve etrafa bir baksan iyi olacak, kızım," dedi kaygıyla, ayaklarını yalaktan çıkararak. "Ben atların yanında beklerim." "Sana söylemiştim," diye karşılık veren Ranessa, onu öfkeli bakışlarla süzüyordu. "Neyi söylemiştin?" diye sordu Wolfram, fakat Ranessa bir blok ötedeki sokağa doğru çoktan koşmaya başlamıştı bile. "Talihim yaver giderse bir ork onu kapabilir ve—" Göz ucuyla bir hareketlilik saptayan VVolfram, elini kısa kılıcının kabzasma attı ve hızla o yöne doğru döndü. Kurt aşkına, sahiden de çok gergindi. Sokağın öteki ucundan gelen kişi bir Karnu askeriydi. Gevşeyen VVolfram kafasını çevirerek gözünü yaklaşık bir blok ötedeki Ranessa'nın üzerinde tuttu, insanlara asla tam olarak güvenmediği için bir süre sonra yine askerden tarafa baktı. Kamulu'nun adımları kendinden emindi ve bakışları cücenin üzerine sabitlenmişti. 339 MARGARET VVEİS ve TRACY HİCKMAN Az da olsa huzursuzlanan VVolfram, askerin aniden ortav kısmı sorgulamaya başladı. Adam burada, nöbet yerinden bu u*" dar uzakta ve tek başına ne yapıyordu? Çatışmadan uzaklasm * doğru muydu? O anda Ranessa'nın uyarışım ammsadı. Kadı ! söylediklerine daha önce pek aldırış etmemişse de sözler artık k fasının içinde yankılanıyor gibiydi. O burada. Seni takip ediyor. VVolfram kılıcını çekti. Karnulu'nun adımları hızlandı. VVolfram'in kılıç tutan eli terlemeye başladı. Asker kesinlikle ona doğru geliyordu. Belki Karnuiular tüm cüceleri tutuklamaya karar vermişlerdi. Belki de bu daha kötü bir şeydi, bozkırlardan beri peşlerinde olan bir şey... İnsanın kanını donduran bir boru sesi VVolfram'in ödünü patlatarak korkudan sıçramasına sebep oldu. Gırtlaktan çıkan boğuk

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ulumalar boru sesini taklit ediyordu. Sokağın sonunda bir grup ork belirdi. Orklarm ellerinde yanan meşaleler ve devasa kıvrık kılıçlar vardı. Kolları dirseklerine kadar kan içindeydi ve kir pas içindeki suratları kurum ve kanla kaplanmıştı. İçlerinden biri dudaklarına koca bir boru götürdü ve yeniden üfledi. Orklardan bazıları dükkânların camlarım kırıp meşalelerini içeri atmaya başladılar. Sokağın ortasmdaki Karnu askerini gören diğerleri ise silâhlarım sallayıp savaş naraları savurdular. Karnulu vatandaşlar silâhlarım çekerek kapılardan dışarı fırladılar. Karnulu asker VVolfram ile yaklaşan orklar arasındaydı. Asker kaşlarım çatıp bakışlarım orklar ile cüce arasında gezdirdi. Şen şakrak bir haldeki orklar açık alanda tek basma yakaladıkları askerin üzerine yürüdüler. Onu kolay bir hedef sanıyorlardı. Diğer Karnuiular askere yardım etmek için harekete geçtiler, fakat on dört orka karşı sadece beş insan vardı. Orklarm askeri meşgul edeceğini düşünen VVolfram koşarak kaçmaya başladı. Sokağın öteki tarafındaki Ranessa'ya doğru gidiyordu. İki farklı dilde ulumalar ve küfürler duyunca Karnuiular ile orklarm artık resmen tanıştıklarını anladı. Kafasını çevirip arkasına bir göz attı. Karnu askeri yoktu. Aslında adam VVolfram ile orklar arasmda canını kurtarmak için savaşıyor olmalıydı. Ama orada değildi. As340 Kayıp Taşın Muhafızları verine bir ork gelmişti. Wolfram orka bakarken ork da ker frirdona dikti ve takibe başladı. ^ w lfram neler olduğunu anlayamıyordu. O kadar şaşkın bir di ki önüne bakmayı unuttu. Kendi ayağına takılan cüce, taş îîİelfyola yüzükoyun kapaklandı. Ölümün ürpertisi tüm bedenine yayıldı. Aklına Vrykyl ile ilgili kunç anılar geldi—Gustav'ın acı içinde ölmesi, mağaradaki ırh, sızıntı halinde akan kötülük... Kalbi güm güm çarpan VVolfram ayağa fırladı. Daha kalkmadan koşmaya başladı ve yoldan aşağı hızla ilerledi. Cücenin bacakları kısa, orkunkiler ise uzundu. Ayrıca VVolfram düştüğü için çok kıymetli saniyeler kaybetmişti. VVolfram orkun yere vuran ayaklarının çıkardığı gürültüyü hemen arkasında duyabiliyordu. Derin bir nefes alıp tüm gücüyle bağırdı. "Ranessa! Bana yardım et! Bana — " Ork VVolfram'ı yakalayıp eliyle ağzını kapadı ve orklar için bile olağanüstü sayılabilecek bir kuvvetle ağır cüceyi kolayca havaya kaldırdı. Ranessa limana çıkan eğimli sokağın sonunda durmaktaydı. Muharebeler ve askeri stratejiler hakkında en ufak bir bilgisi olmamasına karşın orkların savaş meydamnı terk ettiklerini görebiliyordu. Başarılı bir baskını tamamlayıp amaçlarına ulaşan ork kaptanları ricat borusunu öttürüyorlardı. Disiplinli ve organize bir halde geri çekilmeye başlayan orklar giderlerken bile yangın çıkarmayı ve yolları üzerindeki her şeyi yağmalamayı sürdürüyorlardı. Yanlarında kurtardıkları ork köleler bulunuyordu. Köleler zincirlerini hâlâ üzerlerinde taşısalar da kısa süre sonra onlardan kurtulacaklardı. "Ranessa! Yardım et! Yar — " VVolfram'm çığlığını duyan Ranessa kafasım çevirip baktığında bir orkun onu yakaladığını ve ayaklarını yerden kestiğini gördü. Ork iriyarı cüceyi sanki bir bira fıçısıymışçasma kolayca kolunun altına sıkıştırdı ve yoldan aşağı koşmaya başladı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ranessa müthiş bir öfkeye kapıldı. Cüceden pek hoşlanmıyordu, fakat cüce ona aitti ve kendisini Ejderha Dağı'na götürecekti. Şimdiyse bu ork her şeyi mahvediyordu. Kadının öfkesi iyice kabardı. Orkun şekli gözlerinin önünde değişti ve yaratık ortadan kayboldu. Artık onun yerinde ölümün 341 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMA miğferini ve zırhını giyen bir şövalye vardı. Ranessa Vrykyli, Jessan'ın kampa getirdiği laneti hemen nıdı. Bu lanet Kuzgun'un ve halkının geri kalanının felâket' muştu. Ranessa kılıcını çekti. VVolfram birçok kereler Ranessa'yı o ağır kılıcı bırakmaya ikn etmeye çalışmış, bunda başarılı olamayınca da onun nasıl kullan lacağmı öğretmeyi denemişti. Böylece kadının kazara kendi kendini doğramasını engellemek istiyordu. Eğitimi ancak kısmen başarılı olabilmişti. Ranessa atletik biri olmadığı gibi kadının koordinasyonu da pek iyi sayılmazdı. Kılıcı savurduğu zaman en çok zararı düşmana mı, yoksa kendine mi vereceği belli değildi. Ranessa o güne dek bir insanın boğazından çıkanlara hiç de benzemeyen bir sesle tiz bir çığlık attı ve dosdoğru Vrykyle koştu. Koşarken kılıcı beceriksiz hamlelerle savuruyor, kendi bacaklarını kesmesine ramak kalıyordu. Jedash kadını görmemişti bile. Tek düşündüğü cüceydi. Şansına eskiden bir ork öldürmüş olan Jedash, görüntüsünü Karnu askerinden ork askerine çevirmişti. Kaçışını başarıyla sürdürürken Ranessa'nm haykırışını duymuştu. Vrykyl ansızın durdu. Karşısına dikilen şeye şaşkın ve ürkmüş bir halde bakakaldı. Bunu beklemiyordu. Böyle bir şeyin olabileceğini aklının ucundan bile geçirmemişti. Ne olursa olsun bu şeyle dövüşecek değildi. Hızla geri döndüğünde tüm orklarm gitmiş olduklarını gördü. Ork biçimindeki Jedash sokaktaki tek orktu. Ateşlerin ışığında kılıçları parıldayan Karnulu vatandaşlar onun üzerine yürümekteydik r Öfkelerini etraftaki tek orktan çıkarmaya kararlıydılar. Vrykyl gerçek biçiminde olsaydı Karnulular'ı. .sini kısa sürede bitirebilirdi. Ranessa'ya karşı da bir şansı olal ılirdi, fakat bu henüz başlamak istemediği zorlu bir çarpışma o' ı rdu. Jedash cüceyi yaklaşan Karnulular'a doğru fırlattı. Uluyan \ v'olfram doğrudan üzerlerine düşerek onları dört bir yana devi di. Böylece o tehditten kurtulan Jedash aceleyle kaçarken tüm ay-uıtıları vermeksizin kendisini böyle zorlu bir göreve yollayan Sİ ^kur'a lanet okuyordu. Tek düşüncesi Vrykyli yakalamak ve o kötü b.lpli yaratığı öldürmek olan Ranessa takibe başladı. Fakat gide ek ağırlaşan kılı342 Kayıp Taşın Muhafızları den düşürmek üzereydi, zira avuçları terden sırılsıklam cırU 6 H Koşmaya alışkın değildi. Bacakları ağrıyor ve göğsü sızlı°^C^ Avnca ciğerlerinde hava kalmamıştı. Hem bir zafer narası y°r At> bir meydan okuma olan son bir haykırışla soluk soluğa hem "e ASır kılıcı yere atıp rahatladı ve kan dolaşımını eski haline dürmek için kollarını salladı. Daha sonra toparlanmakta olan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


w lfram ile Karnulular'm yanlarına gitti. Ranessa kalkmasına yardım etmek için cüceye elini uzattı. VVolfram kadının elini tuttu. Ranessa ona öyle bir asıldı ki cücenin tekrardan yere düşmesine ramak kaldı. "Teşekkürler, kızım," dedi VVolfram titrek bir sesle. "Hayatımı kurtardın." "Evet, öyle yaptım." Ranessa çok neşeliydi. "Ama keşke o şeye kılıcımla bir kerecik olsun vurabilseydim. Yaralı mısın?" VVolfram kafasını sağa sola salladı. Birkaç yerinde şişlik vardı, ayak bileği sızlıyordu, orka benzeyen şeyin tuttuğu kısımdaki kaburgaları incinmişti ve bir Karnu kılıcı yüzünden kolunda uzun, derin bir kesik açılmıştı. Karnulular Ranessa'yı kuşkuyla süzüyorlardı. Kadının kendilerine yardım etmesinden hiç de memnun değildiler. Ellerine geçen intikam fırsatını kaçırdıklarından yakmıyorlardı. Bu insanları ve düşünüş tarzlarını bilen VVolfram, Karnulular'm öfkelerini şehirdeki diğer yabancılardan çıkarmalarının an meselesi olduğunun farkındaydı. "İyiyim," dedi VVolfram. "Gidelim buradan." Ranessa onunla hemfikirdi. Surların arasında yeteri kadar vakit geçirmişti. Artık tek yapmak istediği çekip gitmekti. "Şu sokak limana çıkıyor," deyip işaret etti Trevinici. VVolfram atlarının hâlâ su yalağının yakınında beklediklerini görünce çok sevindi. Atlar cüceye karşı duydukları sevgiden ötürü Vrykylden kaynaklanan dehşete karşı koymuşlardı. VVolfram dizginleri eline aldı ve Çizme Sokağı'na doğru topallayarak yürümeye başladı. Ranessa hemen yanıbaşındaydı. Aralarındaki sessizlik ikisi için de huzur vericiydi. Paylaştıkları olay, Boşluk'un korkunç pençelerinden kurtulmaları, dile getirmedikleri korkuları onları birleştiriyor, aralarında bir bağ kuruyordu. 343 MARGARET VVEIS ve TRACY H i C K M A N "Nereye gidiyoruz?" dedi kadın en sonunda. "Bir ayakk h görmeye mi?" 1Clyı "Adı Osim," dedi Wolfram. "Çizme Sokağı'nda." "Görünüşe bakılırsa kentin büyük çoğunluğu yanıyor Sp şu ayakkabıcıdan geriye bir avuç külden başka bir şey kaim ln olabilir." lş "Fark etmez," dedi VVolfram. "Aslında işimiz onunla deiHi Dükkânının arkasında bir umumi tuvalet var." Sırıtan cücenin b yaz dişleri, isle kaplı suratında kolayca görülebiliyordu. "Orkları oraları ateşe verdiğini hiç sanmam. Tuvaletin içinde uzay ve za manın içinden geçen o büyülü Geçitler'den biri var. Şehre gelişimi, zin asıl sebebi buydu." "O tünel bizi buradan götürecek mi?" "Evet," dedi VVolfram ve hemen ardından bu sözü daha da vurgulayarak tekrarladı. "Evet." "Güzel," dedi kadın. VVolfram bir şeyin eksik olduğunu fark etti. "Kılıcını düşürmüşsün, kızım," dedi, adımlarını yavaşlatarak. "Geri dönüp almak ister misin?" Ranessa kafasını olumsuz anlamda salladı. "Hayır, istemem. Kılıç benim için fazla ağır. Taşıyamayacağım kadar ağır." 344

KISIM II

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


3-f5 VVyval Evi'nden elf lordu Garvvina'nın resmi unvanı Rahibi Kalkanı'ydı. Bakış açısma bağlı olarak Garwina ülkedeki ya en güçlü, ya da ikinci en güçlü elfti. Garwina o sabah da her zamanki gibi davrandı; Evindeki Asil Ata'ya adanmış mabedin önünde diz çöktü. Rahibin müsrifçe süslenmiş sarayından tut da onun en gariban kulunun en gariban evine kadar tüm elf evlerinde böyle bir mabed bulunuyordu. Rahibin sarayındaki mabed kocaman, pahalı ve detaylıydı. Çok güzel ipek perdelerle çevrili yüksekçe bir plâtformun üzerinde fildişi kakmalı ve gümüş süslemeli parlak ahşaptan bir minber yer alıyordu. Nimorealı ustalar tarafından özel olarak dikilmiş ve boyanmış ipeğin üzerinde Rahibin altın ipliğinden örülmüş amblemi — devedikeni tutan bir wyvern—bulunmaktaydı. Mabetteki masanın üzerinde Asil Ata'nın eşyaları duruyordu: flütü, kaymak taşından yapılmış kadehleri, bir Vinnengael lordunun kalesine düzenlenen bir baskında ele geçirilmiş gümüş bir sürahi, kılıçları, kalkanları ve diğer ganimetler ile hatıra eşyaları. Masanın yanında ona uyumlu bir sandalye vardı. Asil Ata neredeyse her gün torunuyla konuşmak üzere gelip oraya otururdu. Kalkan, plâtformun kenarına diz çöküp mumları yaktı ve bir adakta bulundu —ballı ve cevizli tatlı ekmek. Asil Ata'nın çok sevdiği bu tatlı ekmekleri sıradan bir hizmetçi değil, Kalkan'in karısı bizzat hazırlamıştı. Asil Ata, rüzgârın titrettiği bir duman bulutu gibi silik bir suret halinde ortaya çıktı. Ata iki yüz atmış yaşındayken savaşta aldığı yaralar sebebiyle can vermişti. Daha azametli görünmek için üzerinde eski zırhının görüntüsünü taşıyordu. Öldüğü sırada yaşlı elfin saçları gümüş grisiydi, fakat artık aynı saçları gençliğindeki parlak siyah haliyle hatırlıyor ve öyle dışa vuruyordu. İnce, çökük ve solgun suratı torunununkine fazlasıyla benzemekteydi—diğer tüm VVyval Evi mensupları gibi. Ayrıca ikilinin mizaçları da üç 346 Kayıp Taşın Muhafızları karı avnlydı. İkisi de ciddi, açgözlü, gururlu ve boyun aŞ3^1 , -Zcpiprdi Eskiden durum ne olursa olsun hep aynı tarafta eğmez kımseieru yer îrikaynı tarafta değildiler. jl Ata tatlı ekmeklere aldırış etmedi. Hayaletimsi eli daha 1 ri sıkça yaptığı gibi flütüne uzanmadı —aslında uzansa bile m duyumsayamazdı, fakat en azından verdiği hissi anımsaya.j Balkan'ın onları daha yeni bileyletmiş ve parlattırmış olmakarşm kılıçlarına göz atmadı. Kollarını göğsünde birleştirip torununa dik dik baktı. "Söyleyeceklerimi dinleyecek misin?" "Dinleyeceğim, Büyükbaba," dedi Kalkan, atasının önünde saygıyla eğilerek. "Dinleyecek ama önemsemeyeceksin," dedi Asil Ata dudak bükerek. Kalkan sinirlendi. "Büyükbaba — " "Yeter! Sözlerime kulak ver. Verilecek önemli bilgilerim var. Kendini Dunkarga kralı ilân eden şu Dagnarus sahiden de eski Kral Tamaros'un oğlu." Kalkan'in yüz ifadesi sertleşti. "Herhalde benimle dalga geçiyorsun, Büyükbaba. O Dagnarus Eski Vinnengael'in yıkılışı sırasında ölüp—"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Ölmedi," dedi Asil Ata. "Boşluk büyüsü sayesinde yaşam süresini uzattı. Başkalarından çaldığı canlar yardımıyla hayatta kaldı ve kalmaya da devam ediyor. O kötü kalpli bir yaratık. Sen de kalkmış onunla ittifak kuruyorsun. İnsan olması zaten yeterince kötü. Üstüne üstlük lânetli yaşamını uzatmak için büyüden faydalanan bir insan." "Ayrıca Yeni Vinnengael'i fethedip kendini oranın da kralı ilân etme ya da en azından insanların topraklarındaki nüfuzunu arttırma şansına sahip biri. Başarılı olması halinde împaratorluk'la aramızda uyuşmazlık yaratan tüm toprakları biz elflere vermeye and içmiş bir insan. Tüm toprakları, Büyükbaba! Bana minnettar kalmayacak tek bir elf Ev'i bile yok, çünkü neredeyse hepsi sınırlardaki topraklarda hak talep ediyor." Kalkan ayağa kalkıp volta atmaya başladı. Aslmda bunun büyükbabasını çok kızdıracağının farkındaydı, çünkü o yalnızca hayalinde volta atabilirdi. Ölü olmaktan hoşnut olan birçok ölünün 347 MARGARET VVEİS ve TRACY HİCKMAN aksine Kalkan'ın Asil Ata'sı yaşayanları fazlasıyla kıskanırdı "Rahip bile MyrLlineth'in güneyindeki beş yüz dönümlük Karaziye sahip çıkmak istiyor. Başarılı olursam gelip ayakla lr kapanmak zorunda kalacak. Kendini benim önümde küçük dü mesi gerekecek. Tromek'teki tüm elfler ulusun başındaki eer ^ gücün kim olduğunu görecekler. Tüm bunların senin için bir a lamı yok mu, Büyükbaba? Evimizin hak ettiği onuru nihayet eld etmesinin?" "Peki bu cömertliğin bedeli ne olacak, Torunum?" "Kral Dagnarus'a ait askerleri Tromek Geçidi'nden güvenle geçmelerine izin vereceğim. Korkmana gerek yok, Büyükbaba. İnsanlar elf ülkesinde fazla kalmayacaklar. Dagnarus'un askerleri Geçit'ten geçer geçmez Yeni Vinnengael'i fethetmek için güneye inecekler. Şehri çürük bir meyveyi toplar gibi ele geçirecek, çünkü budala insanlar muhtemel bir Karnu istilasından korktukları için gözlerini batıya çevirmiş durumdalar. Kuzeyden bir saldırı beklemiyor olacaklar." "Ve sen ruhunu Boşluk'un kötülüğüne kurban etmiş bu adama güveniyorsun. Sen insanlardan da budalasın. Dagnarus daha önce Mabreton Evi'nin çöküşüne sebep—" "Tabi ki ona güvenmiyorum. Kendimce plânlar hazırladım. Bu Dagnarus senin söylediğin kişiyse Kinnoth Evi'nin çöküşüne de yol açtı," diye soğukkanlı bir gözlemde bulundu Kalkan. Kinnoth ile Wyval evleri arasında geçmişe dayanan bir düşmanlık bulunmaktaydı. "Pöh!" Asil Ata'nın öfkesi yatışmamıştı. "Kinnoth kendi çöküşünü kendi hazırladı. Dagnarus yüzünden Rahibin Ev'i en büyük güce sahip oldu." "Ve Rahip benim yüzümden o gücü yitirecek," dedi Kalkan. "Boşluk meselesine gelince. . ." Adam omuz silkti. "Hatırladığım kadarıyla Tinnafah Savaşı sırasında VVyredler'den güçlerim kullanmaları sen istemiştin." "Öyle bir şey istemedim!" diye asabiyetle belirtti Asil Ata. "Asla bir muharebede büyüden faydalanacak kadar alçalmadım. VVyredler tamamıyla kendi kafalarına göre hareket ettiler." "En azından bana karşı dürüst davran, Büyükbaba," diye sert bir karşılık veri Kalkan. "Biz elfler bu oyunu asırlardır oynuyoruz. Büyüye asla başvurmadığımızı söylememize rağmen VVyredler her 3-4-2

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kayıp Taşın Muhafızları , gru zamanda doğru yerde bulunarak savaşların gidişan Sa«H tiriyorlar. Ben büyü kullanma plânımdan evimdeki belli tu11 ° bg^sediyorum, o da kendi evindeki birine bahsediyor, o t>irŞ vVyredler'in bundan haberdar olmalarım sağlıyor. Ertesi ^Ş1 bah gezintim sırasında yolda bir kuzgun tüyü buluyorum ve \pce her şeyin ayarlandığım anlıyorum. Olaylarla hiçbir alâkam i uvor. Büyünün ucu bana dokunmuyor. Bu sefer Boşluk büyüsü ! nusunda VVyredler'e değil insanlara güveniyorum, hepsi o. Bana göre arada bir fark yok." "Evet, sana göre yok. Peder ve Valide, yanında olsun," karşılıguu verdi Ata. "Dua et ki şu insanlar sana yardım etsinler, çünkü ben etmeyeceğim. Son kez soruyorum, sözlerime kulak verip bu kötü adamla arandaki tüm bağları kopartacak mısın?" "Sana saygı duyuyorum, Büyükbaba," dedi Kalkan sakin bir sesle. "Ama sen ölüsün ve ben canlıyım. Yaşamında eline bir fırsat geçti. Artık sıra bende." "Geri dönmeyeceğim!" diye tehdit etti Asil Ata. Kalkan eğilerek onu sessizce selâmladı. "Damarlarında dağlardaki kar suyu dolaşıyor. Artık beni boşu boşuna arama." Asil Ata ortadan kayboldu. "Nihayet gidebildi," diye söylenen Kalkan geriye döndü. "Her şeye burnunu sokan yaşlı ahmak." Kalkan tatlı ekmekleri alıp kendi yedi. ***** Rahibin Kalkara öğle yemeğinden sonra yediklerini sindirmek için kısa bir gezintiye çıktı. O akşamüstü yoğun bir programı vardı, çünkü bir sürü mektup yazması gerekiyordu. Elf mektupları hep karmakarışık şiirler halinde yazıldıkları için işi gecenin geç saatlerine kadar uzayabilirdi. Neyse ki şiirleri bizzat uydurması gerekmiyordu. Kalkan sözcükler konusunda pek de hünerli sayılmazdı. O yüzden çocukluklarından beri bu tür konularda eğitim görmüş kâtipler tutmuştu. Tam Ev şairlerini çağırmak üzereydi ki yürüyüş yolunun karşı ucunda bir uşak belirdi. Adam eğilerek selâm verdi ve Kalkan kendisini yanma çağırana dek öyle kaldı. Bu uşak Kalkan'm özel hizmetkârıydı. Kalkan'm elf dünyasındaki konumu ne kadar 34J MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN önemliyse, uşağın da o evdeki konumu o kadar önemliydi TJs *, bir diğer adı Anahtar Bekçisi'ydi, zira evdeki tüm kilitlerin anar. rina sahipti ve bu durum onu çok önemli bir şahıs haline geri9" yordu. Elfler kapılarını nadiren kilitlerler. Aslında elfler çok az kapı sahiptirler, çünkü yaşamlarını birçok özel bölüme, çite, korulu* ve çiçek tarhlarına sahip bahçelerde sürdürmekten yanadırlar Bekçi' nin elinde aile tarihiyle ilgili belgelerinin, aile servetinin, aile mücevherlerinin tutulduğu sandıkların ve Kalkan'm özel şaraplarının saklandığı mağaranın anahtarları bulunuyordu. Anahtar Bekçisi aynı zamanda evin diğer tüm hizmetkârlarını işe almaktan bunlardan hangilerinin casus olduklarını ve hangi Ev için çalıştıklarını bilmekten de sorumluydu. Kalkan'in şahsi rahatı, iş meseleleri ve yapacağı yolculukların planlanması da görevleri arasındaydı. Anahtar Bekçisi'nin çok acil bir durum olmadıkça kendisini rahatsız etmeyeceğini bilen Kalkan, ona hemen yanına gelmesini

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


işaret etti. Bekçi uygun mesafeye kadar yürüdü, "Leydi Godelieve geldi, lordum. Leydi Godelieve siz Lord Hazretleri'nin zamanının ne kadar kıymetli olduğunu ve tek bir saniyenize bile lâyık olmadığını biliyor, fakat değersizliğine göz yummanız ve sizinle görüşme şerefini bahşetmeniz için yalvarıyor," dedi saygı dolu bir ses tonuyla. "Görüşmek istediği mesele çok mühim olmasaydı kendi değersiz varlığını huzurunuza çıkarmayı aklından bile geçirmeyeceğini söylüyor." Değersiz varlıkmış! Kalkan gülümsedi. Leydi Godelieve, Kalkan'm o güne dek tanıdığı en güzel ve çekici kadınlardan biriydi. Güzel olduğu kadar gizemliydi de, zira geçmişiyle ilgili her türlü konuyu kurnazca geçiştirmekte üstüne yoktu. Kalkan onun hakkında çok az şey biliyordu. Bildikleri arasında kadının Mabreton Evi'ne, yani Eski Vinnengael'in çöküşünün ardından Kinnoth Evi'yle girdiği savaş sonucu yıkıma uğrayan Ev'e mensup olması da vardı. Mabreton bahsi geçen savaşı kazanmıştı, fakat zafer çok . sayıda hayata ve büyük miktarda paraya mal olduğundan iki yüz yıl sonra bile Mabreton Evi hâlâ harap haldeydi. Kinnoth Evi'nin durumu daha da kötüydü, zira mensuplarından biri eskiden Kalkan olan kişiyle işbirliği yapıp Mabreton 350 Kayıp Taşın Muhafızları Evi ?\d asilzade lordunu öldürtmüş ve sonra da Ata'nın bah'-*1' Dagnarus'un aynı Ev'den bir leydiyi baştan çıkarmasına S£Ara etmişti- Sihvyth adlı bu elf ve Kinnoth Evi'nin diğer tüm yar • sereflerine sürülen leke sonucu elf toplumundan dışlanüy l rdı Onlara ait tüm unvanlara, topraklara, taşınır ve taşınmaz 1lara yeni Rahibin Kalkanı (yani o günkü Kalkan'ın az önce bah* ecen Ata'sı) tarafmdan el konmuştu. Kinnoth Evi'nin lideri adet ei idam edilmeyi istemişti. Aile adı Tromek'teki kayıtlardan silinmiştiLanetlenmiş kabul edilen Kinnoth Evi elf kanunları tarafmdan korunmuyordu. Gerek Rahibin, gerekse Rahibin Kalkam'nm maiyetine alınmıyorlardı. Gözlerinin etrafındaki törensel bir aile dövmesi yüzünden başkaları tarafmdan kolayca tanınıyor ve elf diyarının neresine giderlerse gitsinler dışlanmak, dükkânlardan kovulmak, tavernalara sokulmamak gibi durumlarla karşılaşıyorlardı. Mabreton Evi'nin topraklarına adım atmaya kalkarlarsa görüldükleri yerde öldürülüyorlardı. İçlerinden biri ya müthiş bir kahramanlık ya da müthiş bir sevecenlik barındıran bir eylemde bulunana kadar cezaları bu şekilde sürüp gidecekti. Böyle bir olay gerçekleşecek olursa Rahip onların durumlarım gözden geçirecek ve bir ihtimal Kinnoth Evi'ni elf toplumundaki meşru mevkiine tekrardan oturtacaktı. Mabreton Evi'nin mensupları Kinnoth Evi'nden nefret etmelerine karşm Rahibin evi olan Trovale Evi'ne de neredeyse aym ölçüde kin besliyorlardı. Çünkü finansal yıkımlarından Rahibi sorumlu tutmaktaydılar. Servetlerinin büyük kısmının Rahibin hazinesine eklendiğine tüm benlikleriyle inanıyorlardı. Leydi Godelieve'in söylediğine göre (kadirim ismi elf dilinde "tanrıların sevdiği" anlamına geliyordu) Mabretonlar çalındığına inandıkları servetlerini geri almak için Rahibin çöküşünü hazırlıyorlardı. Hatta Mabretonlar amaçları uğruna kendisine Kral Dagnarus diyen insanla kuvvetlerini birleştirmişlerdi. Güzeller güzeli Leydi Godelieve, Mabretonlar'ın Dagnarus'a gönderdikleri

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gizli elçiydi. Bu sıfatla hareket ederek Rahibin Kalkanı'nı Mabretonlar'ın yanma çekmeye çalışıyordu. "Leydi nerede?" diye sordu Kalkan. "Onuncu bahçede, lordum," yanıtını verdi Bekçi. "Ona değer verdiğinizi biliyorum. Kendisine sunulan yiyecek ve içecekleri, 35i MARGARET WE i S ve TRACY HİCKMAN günün bu en sıcak zamanında ağzına lokma koymadığım söv] rek reddetti." ' yeye" "Onu hemen huzuruma çıkar," dedi Kalkan. "Hayır, beki Onu Ada'ya götür. Onunla orada buluşacağım." Bekçi kafa salladı, sonra da eğilip selâm verdi ve oradan a rıldı. Kalkan'in geniş topraklarındaki en tenha yer, ağlayan sö&tit ağaçlarıyla çevrili ve masmavi sularla dolu kocaman bir göletti Göletin ortasına demirlemiş olan mavna "Ada" adıyla biliniyordu Bir işçilik harikası olan mavna, binenleri güneşten korumak için ipek bir tenteyle örtülüydü. Kıyıdan mavnaya kadar açılır kapanır bir köprü uzanmaktaydı. Kalkan ile misafirleri köprüyü geçtikten sonra köprü hemen kaldırılırdı. Köprünün ve göletin etrafında muhafızlar nöbet tutarlardı. Gölete izinsiz yaklaşmanın cezası ölümdü, bu sayede Kalkan ve yamndakiler kulak misafiri olmanın bir sanat sayıldığı elf evlerinde mutlak bir mahremiyete kavuşurlardı. Mavnaya önce Kalkan vardı. İpek tentenin altına kurulup güzel günün tadını çıkardı ve güzeller güzeli Leydi Godelieve'i sabırsızlıkla beklemeye başladı. Kalkan'in bekleyişi çok uzun sürmedi. Anahtar Bekçisi gölete yaklaşırken leydiye eşlik ediyordu. Kadının üzerinde cafcaflı değil sade bir cübbe vardı. Güçten düşmüş bir Ev'in üyesi olarak yerini ve gösterişli kıyafetler giymenin bulunduğu mevkiinin üstüne çıkmaya çalışmak olacağım biliyordu. Buna karşın o kadar güzeldi ki üzerine çuval bile geçirse ülkedeki en çok hayranlık duyulan kadm olurdu. Teni kusursuzdu. Solgun dudaklarında hafif bir pembelik yer alıyordu. Uzun, siyah saçlarında kara gökkuşakları ışıldamaktaydı. Badem biçimli gözleri kocaman ve büyüleyiciydi; sanki derinliklerinde türlü türlü sır barındırıyorlardı. Kalkan bunların kederli sırlar olduklarım tahmin ediyordu, zira Leydi Godelieve asla gülümsemezdi. Kalkan leydiyi mesafeli bir nezaketle karşıladı. Kadm bol bol reverans yapıyor, Kalkan'ın kendisiyle görüşmeyi kabul ederek ne büyük bir tevazu gösterdiğini söyleyip duruyordu. Kalkan onu en iyi manzaraya sahip koltuğa oturttu, rahatlığından emin oldu ve daha da rahat etmesini sağlayacak bir şey isteyip istemediğini sordu. Kadm bu kadar özene lâyık olmadığım söyleyip itiraz etti ve adama oturması için yalvardı. Kalkan isteyebileceği her türlü yiyecek içeceği uşaklarına getirtebileceğim söyledi ve henüz şarap iç352 Kayıp Taşın Muhafızları ? vakit erken olduğundan çay alıp almayacağını sordu. ^ T vdi Godelieve teklifleri reddetti ve Kalkan da ona baskı Hı Bir saat boyunca elfler arasındaki hemen hemen tüm koyaP ıarda gereken geleneksel hoşbeşin ardından nihayet önemli konulara yönetebildiler. "Majesteleri Kral Dagnarus, siz Lord Hazretleri'nin önerdiği ulları memnuniyetle kabul ettiklerini bildirdiler," dedi Leydi Godelieve. Kalkan, Kral'm memnuniyeti karşısında kendi memnuniyetini

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


belirtti. Leydi Godelieve oturduğu yerde eğilerek selâm verdi. Hareketi o kadar zarifti ki etraftaki söğütler kendilerinden utandılar. "Majesteleri Kral Dagnarus hep birlikte kusursuzca hareket edebilmemiz için plânı bir kez daha gözden geçirmemizi istediler." Leydinin solgun yüzü hafifçe kızardı. "Siz Lord Hazretleri'nin böyle bir tekrarı hakaret kabul etmek için her türlü hakka sahip olduğunuzun bilincindeyim. Bunu Majesteleri'ne anlatmaya çalıştım, fakat anlamasını sağlayamadım. Kendileri konu hakkında üstelediler." Kalkan'in yüz ifadesi ciddileşti. Sahiden de hakarete uğramıştı, zira kendi belirlediği şartları şimdi bir başkasının ağzından dinleyecekti. "Ben oturup ders dinleyecek bir öğrenci değilim," dedi soğuk bir ses tonuyla. Leydi Godelieve elini onunkinin üzerine koydu. Anlaması için muhteşem gözleriyle ona yakarır gibiydi. "Kral Dagnarus bir insandır, lordum. Lütfen bunu dikkate alın ve cömert davranın. Majesteleri'ne göre bu, her iki taraf için de hata yapılamayacak kadar önemli bir konu. Onunla hemfikir olduğumu itiraf etmeliyim." Kalkan kadının elini tuttu ve parmaklarını yavaşça okşadı. "Ah, Leydi Godelieve, inamlmaz güzelliğiniz o kadar güçlü ki beni aym güneş, günün gece, ölümün hayat olduğuna ikna edebilirsiniz." Kadının yüzünü ısıtan o kızarıklık gitmişti. Artık Kalkan'a bakan suratı kemik kadar beyazdı. Kalkan ona doğru dönecek olsa kadımn gözlerindeki bakış yüzünden irkilirdi, çünkü tiksinti ve küçümseme dolu o bakış sanki, Sen ölümden veya yaşamdan ne anlar353 MARGARET WEİS vg TRACY HİCKMAN sın ki, ahmak herif? der gibiydi Kadın öfkesine hakim oldu. Kalkan ley dinin ellerine H-ı hayranlık dolu bakışlarını ona çevirdiğinde Leydi Godeli -^ gözleri her zamanki kadar berrak ve su kadar durgundu. "Başlayabilir miyim, Lord Hazretleri?" "Lütfen," dedi adam nazikçe. Aslmda biraz düşündüğü zam bunun pek de kötü bir fikir olmadığını anlıyordu. İnsan haklıya Plânları o kadar kritik ve tehlikeliydi ki her iki tarafın da ne bek] yeceğinden emin olmak en iyisiydi. Ayrıca Leydi Godelieve'e ebe diyen bakabilirdi. "Kral Dagnarus, Rahibin basma belâ üstüne belâ açmaya niyetli, böylece Rahip onların ağırlığı altında ezilecek," diye belirtti Leydi Godelieve. "Öncelikle siz, elf Hâkimiyet Efendileri'nin plânlarımızı bozacak güçten yoksun olmalarını sağlayacaksınız. Size katılmayanlar ya ortadan kaldırılacak, ya da etkisiz hale getirilecek. Kral Dagnarus için en önemli şart bu." "Bunu daha önce de belirtti ve ben de epey tuhaf buldum. Majesteleri, Hâkimiyet Efendileri'ne karşı mantıksız bir korku duyuyor sanki," dedi Kalkan biraz kibirli bir havada. "Tüm büyülü güçlerine rağmen onlar da birer ölümlü." "Kral Dagnarus ne bu yaşamında ne de bir sonrakinde hiçbir şeyden korkmaz," dedi Leydi Godelieve. "Hâkimiyet Efendileri'ne ve onların zayıf zihinler üzerindeki etkilerine saygı duyuyor. Sizin onları hafife aldığınızı düşünüyor, lordum, ve yol açabilecekleri tehlikeyi ciddiye aldığınıza dair temin edilmek istiyor." "Ona gerekli teminatı verebilirsiniz," dedi Kalkan. Leydinin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


güzelliğinin yarattığı sakinleştirici etki bile artan öfkesini dizginleyemezdi artık. "Lordlardan üçü, yani Llyvver Evi'nin, Tanath Evi'nin ve Maghuran Evi'nin lordları benim tarafımda yer alıyorlar. Rahibin güçsüz olduğuna ve Vinnengaelliler'den fazlaca etkilendiğine inanıyorlar. Bana karşı çıkan dört Hâkimiyet Efendisinden biri anavatanında bir halk ayaklanması haberi aldı. Bir diğeri ork ordusunun durumunu incelemek üzere ork topraklarına gönderildi. Üçüncüsü — " "Bunları zaten biliyorum, lordum," diye soğukkanlılıkla adamın sözünü kesti Leydi Godelieve. "Peki ya dördüncüsü — Gvvyenoc Evi'nden Leydi Damra? Sizi ve politikanızı halka karşı küçük düşürmeyi sürdürüyor. Açık açık Rahibi destekliyor. Şu 354 Kayıp Taşın Muhafızları nınızda yer alan üç lordun onun söylediklerine kulak ver^başladıklarını öğrendik." 'Sizi temin ederim ki o zehir saçan dilini pek uzun süre kullavacak," dedi Kalkan. "Gwyenoclu Damra'yı evime çağırdım. Ashna bakarsanız bugün burada olacak." Duydukları Leydi Godelieve'i şaşırtmıştı. "Onu buraya gel• jçm nasıl kandırdınız, lordum? Hakkımzda ne düşündüğü belli" "Anladığım kadarıyla kocası ortadan kaybolmuş," dedi Kalkan. "Çok talihsiz bir durum. Damra'ya gönderdiğim teselli mektubunda kocasının yakın bir zaman içinde sağ salim bulunmasını ve birbirlerine bir kez daha kavuşmalarını umduğumu yazdım." "Hakikaten de öyle," diye mırıldanan Leydi Godelieve, karşısında oturan Kalkan'ı dikkatle süzüyordu. "Üzücü bir durum." "Mektubuma kocasının nerede bulunabileceğine dair bilgi sahibi olduğumu, fakat konu VVyredler'le de alâkalı olduğu için bunu ancak yüz yüze konuşabileceğimi ekledim. Burada, Glymrae'deki sarayımda buluşup onu bilgilendirmeyi ve kocasını bulmak için güçlerimizi birleştirmeyi teklif ettim." "Anladığım kadarıyla kocasını çoktan buldunuz," dedi Leydi Godelieve, narin kaşlarından birini kaldırarak. "Aslında," dedi Kalkan gülümseyerek, "hiç kaybolmamıştı ki. En azından bana göre. Benim evime mensup VVyredler tarafından esir tutuluyor." "Peki Damra bunu biliyor mu?" "Damra birçok özelliğe sahip olabilir, ama aptallık bunlardan biri değil. Sirkeyi de en az mürekkep kadar rahat okur (elflerin sıkça kullandıkları, ışığa tutulana kadar görünmez olan sirkeyle yazılmış mektuplardan bahsediyordu). Elbette biliyor. Şartlarıma mutabık olduğunda kocası serbest bırakılacak." Leydi Godelieve kuşkulu gibiydi. "Gvvyenoclu Damra'nın güçlü bir iradeye sahip olduğu—" "Ama maalesef kocasına sırılsıklam aşık," dedi Kalkan alaycı bir ses tonuyla. "Aşk yıkıcı bir güçtür. Şairlerin onda ne bulduklarını bilmiyorum. Neyse ki ben ona yakalanmadım." Kalkan eliyle Anahtar Bekçisi'ne işaret etti ve onu Damra'nın gelip gelmediğine bakması için yolladı. Uşak ve efendisi birbirlerine o kadar yakındılar ki isteklerini anlatması için Kalkan'in Bek355 MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKMAN çi'ye en ufak bir işarette bulunması yetiyordu. Bekçi eğilerek s lâ verdi ve vazifesini yerine getirmek üzere oradan ayrıldı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Aşk üzerine konuşuyorduk," diyen Kalkan tekrar misafir' doğru döndü. "Dediğim gibi yıkıcı bir güçtür ve-" Adam şaşk* bir halde sözlerine ara verdi. "Leydim, iyi misiniz?" "Evet, evet," dedi Leydi Godelieve, fakat güçlükte kıpırdatabildiği solgun dudaklarının arasından çıkan sözcükler öyle kısıktı ki duyulmuyordu bile. "Pek iyi görünmüyorsunuz. Hemen köprüyü indirteyim" Kalkan ayağa fırladı. "Biraz şarap... atıştıracak bir şeyler..." "Lütfen benim yüzümden zahmete girmeyin, lordum." Leydi Godelieve eliyle uzanarak serin parmaklarını adamın koluna değdirdi. "Ani bir baş dönmesi, hepsi o. Şimdi kendime geldim. Gelin sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim." "Eminseniz..." Kalkan onu endişeyle süzüyordu. Leydi iyi olduğuna dair onu temin etti ve Kalkan koltuğuna geri döndü. Yine de Kalkan bundan şüpheliydi, zira kadın aşırı derecede solgundu ve tırnaklarını kendi etine batırdığı yerdeki izler açıkça belli oluyordu. Buna karşın onu daha fazla zorlamadı. Elfler arasında kişinin sağlığı kişiye özr.el bir meseledir. Son geçirdikleri gut hastalığını ya da patlayan apandisitleri yüzünden çektikleri ıstırabı ballandıra ballandıra anlatan insanların aksine elfler sağlık sorunlarını başkalarmdan sakladıkları gibi en yakınlarına bile kolay kolay söylemezler. İnsanlarımı kullandıkları "Nasılsın?" selâm sözcüğü, bu kadar özel bir konuda birbirlerini sorgulamayı akıllarının ucundan bile geçirmeyen elfler arasında hakaret sayılır. Kalkan misafiri hakkında ne kadar endi şelenirse endişelensin saygı kuralları çerçevesinde hiçbir şey olmamış gibi devam etmek zorundaydı. "Hâkimiyet Efendileri bizim için sorun değil," dedi Kalkan. "Leydi Damra da isteklerime boyun eğe-cek. Başka seçeneği yok." Leydi Godelieve bu konuda hâlâ k-uşkulu görünüyordu, fakat hiçbir şey söylemeden bir sonraki meseleye geçti—Tromek Geçidi'ne yapılacak saldırı. "Kral Dagnarus'un kuvvetleri Nirmorea sınırında konuşlandırıldı," diye rapor verdi Leydi Godelieve. "Kral Dagnarus elbette ki taanlan gizliyor. Hükümran Taş'm elflere ait parçasının Rahibin elinden alındığını ve güvenli bir yerde saklandığını öğrenir öğ35& Kayıp Taşın Muhafızları r^rit'e saldırı emri verecek. Siz de onun kazanmasını sağrenmez ueı*" ° "Elbette. Karnu ile yapılan savaş nasıl gidiyor?" diye sordu Kalkan- "Karnu Geçidi fethedildi mi?" Bu sorudan hoşlanmayan Leydi Godelieve kaşlarmı çattı ve Kalkan'ı sert bakışlarla süzdü. "Karnu ile savaşımız yavaş ilerliyor, ama yine de ilerliyor." Kalkan kralın başarılı olmasmı umduğuna dair nazik sözler sarf etmesine karşın Karnu'nun fethedilebileceğinden epey kuşkuluydu. Karnu ordusu tüm Loerem'deki en iyi eğitimli ve donanımlı kuvvetlerden biriydi. Kalkan'in casusları Kral Dagnarus'un Karnu'yla yaptığı savaşın kötü gittiğini, Karnulular'ın kararlılığının ve azminin fazlasıyla hafife alındığını rapor etmişlerdi. Karnu'nun başkenti olan Dalon 'Ren'e yapılan kuşatma geri püskürtülmüştü ve komşu kent Karfa 'Len'den başkentin yardımına koşan kuvvetler yüzünden Dagnarus ağır kayıplara uğramıştı. Çekiç ile örs araşma sıkışan taanlar geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Karnu Geçidi kuşatması sürse de Geçit henüz ele geçirilememişti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Kral Dagnarus Karnu'ya takviye kuvvet yollayacak mı?" diye sordu Kalkan. "Bunu sormamın sebebi bana göre ordularını çok geniş bir alana yayıyor olması. Yeni Vinnengael'e yapılacak saldırırım başarılı olmasını istiyorum. Sanırım endişelerimi anlarsınız, Leydi Godelieve." "Anlıyorum, lordum," karşılığını verdi kadın. "Kral Dagnarus Karnu'daki kuvvetlerinin sayısının başarılı olmaya yetip de artacağına inanıyor. Dagnarus Vinnengael'in kontrolünü ele geçirince Karnu'ya batıdan olduğu kadar doğudan da saldırabilecek. Karnu ister şimdi ister daha sonra olsun mutlaka fethedilecek." Demek Dagnarus oraya takviye yollamayacak, diye düşündü Kalkan. Karnu'daki askerleri ellerindekiyle yetinmek zorunda kalacaklardı. Kalkan taan komutanlarının kurtların önüne atıldıklarını bilip bilmediklerini merak etti. Taan denilen canavarlar savaşta ölmeyi büyük bir şeref kabul ettiklerinden belki de bunu umursamıyorlardı bile. "Tromek Geçidi düşecek. Bunun gerçekleşmesini sağlayacağım," dedi Kalkan. "Karşılığında Kral Dagnarus askerlerini doğrudan Geçit'ten geçireceğine, yirmi dört saatlik zaman dilimi içerisinde topraklarımızdan ayrılacağına ve bir kez kullandıktan sonra 35? MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN Geçit'in kontrolünü bize geri vereceğine dair and içmeli." Leydi savaşla ilgili bu konuşmadan sıkılmıştı. Kalkan'ı dinle ken bakışlarını egret olarak bilinen iki azametli, beyaz kuşun üM rine çevirdi. Bir çift olan bu ikisi göletin masmavi sularında gezinî yorlar, uzun ve zarif bacaklarını yavaş hareketlerle kaldırıp indirj' yorlardı. Kafalarındaki bembeyaz tüyler rüzgârda dalgalanıyordu Erkek olanı suda bir balık gördü. Kafasını hızla suya sokup balığj kaptı. Balığı sudan çıkarıp eşine sundu ve bu ikramı zarif bir hareketle erkeğin gagasından alan dişi kuş balığı tek lokma halinde yuttu. Leydi bu iki kuşu bir süre daha izledi, sonra da dedi ki, "Kral Dagnarus and içiyor, lordum. Daha önce yüz yüze görüşmemiş iki kişinin arasında çeşitli şüpheler olabileceğini bildiğimden kendimi kralın iyi niyetini destekleyecek bir rehine olarak sunuyorum," dedi tatlı bir üslupla. "Glymrae'de, yaranızda kalacağım. Kral Dagnarus sözünü tutmayacak olursa öfkenizi benden çıkartabilirsiniz." "Öyleyse artık en ufak bir şüphem yok," diye centilmence bir tavırla konuştu Kalkan. "Çünkü Kral Dagnarus'un bu kadar güzel bir hanımın kılma zarar gelmesini istemediğinden eminim. Herhalde size fazlasıyla değer veriyordur." Leydi Godelieve bu iltifat karşısında duyduğu minneti ve gerçekte ne kadar değersiz olduğunu mırıldandı. Kadın konuşurken Kalkan'a değil egretlere bakıyordu. "Böylece geriye bir tek Hükümran Taş kalıyor," dedi Kalkan ve bu sözlerle birlikte leydinin dikkatini yeniden üzerinde topladı. Kadının bu konuya canı gönülden ilgi duyduğu belliydi. "Büyük bir riske giriyorsunuz. Böyle bir riske girmenize karşı olduğumu söylemeliyim." "Tehlikeyi hafife almıyorum, lordum, ama sanırım siz de gözünüzde fazla büyütüyorsunuz. Plânımız çok iyi. Ve," diye ekledi alçakgönüllülükle, "bir şeyler ters gidecek olursa tüm şüpheler benim üzerimde toplanır. Ben harcanabilirim." "Bu kadar kararlıysanız —" "Öyleyim, lordum. Her şey plânlandı. Artık vazgeçmek için çok geç." Kalkan zaten daha en başından beri kadının kararının bu ola-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


cağını biliyordu, o yüzden lâfı uzatmadı. "Pekâlâ. Hükümran Taş'm çalındığı anlaşıldığı zaman ben ülkenin her yanına habercisi Kayıp Taşın Muhafızları »nderip bunun tanrıların Rahibe sırt çevirdiklerinin bir işareti ıH ı&u söylentisini yayacağım. Taş'ı saklayacak emniyetli bir yer hazırladınız mı?" "Oh, evet," dedi leydi soğukkanlı bir sesle. "Bundan emin olabilirsiniz." Kalkan onu uzun uzun süzdü. Aldırış etmemeyi ne kadar isterse istesin Asil Ata'nın sözleri kulaklarında çınlıyordu. Dagnarus kötü kalpli bir yaratık. Sen de kalkmış onunla ittifak kuruyorsun. Kalkan misafiri olan Leydi Godelieve'in güzelliğine hayrandı, fakat uçkuruna boyun eğip sağduyudan vazgeçecek, aklı bir karış havada bir delikanlı da değildi. Narin vücutlu elfler arasında bile bir sıska kabul edilen Kalkan uzun boylu biriydi. Eski bir söze uygun olarak bedeni kastan, kemikten ve hırstan ibaretti. Elf adetlerine uygun olarak görücü usulüyle evlenmişti. Karısıyla birlikte gerekli sayıda çocuk yaptıktan sonra halk arasında beraber görünmek dışında onunla ilişkisini en alt seviyeye indirmişti. Basma belâ açabileceğini bildiği için metresi yoktu. Hayaündaki her şeyi tek bir ölçümle sınıflandırıyordu—politik gücünü arttırmak—ve Leydi Godelieve de bu sınıflandırmanın değerli parçalarından biriydi. "Yanınızda kalacağım, Kalkan," dedi leydi yavaşça. "Şu andan itibaren hayatım sizin ellerinizde." "Leydi Godelieve," dedi Kalkan, "size zarar vermek beni çok üzer." Leydi eğilerek oturduğu yerden selâm verdi. "Fakat bu üzüntü," diye nazikçe ekledi adam, "emin olun ki çabucak geçebilir de." "Sizi üzmeyeceğim, lordum," dedi Leydi Godelieve, "şartlar ne olursa olsun." Anahtar Bekçisi göletin kıyısında belirdi. Kalkan'in dikkatini çekip bir işarette bulundu. Bunu çabucak fark eden Leydi Godelieve hemen ayağa kalktı ve çok eğleniyor olmasına karşın Kalkan'ı daha fazla meşgul etmek istemediğini belirtti. Kalkan onun yanında bir ay bile geçirebileceğini söyleyerek buna karşı çıktı ve leydiden oturmasını rica etti. Fakat kadın üsteledi ve Kalkan nihayet gitmesi için ona müsaade etti. Köprü indirildi. Leydi köprüye adımını atarken Kalkan da yanına gelip kadına eşlik etti. "Kuşlarımı hayranlıkla izlediğinizi fark ettim," dedi adam. 359 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN "Onlara çok ender rastlanır. Bu ikisini güneyden getirtme rekti. Onları size armağan etmek beni çok memnun eder T ^" Godelieve." ' ' ydi "Lord Hazretleri'ne çok teşekkür ederim," dedi Leydi G lieve, kuşlara bakmaksızın, "fakat yaşayan varlıklarla aram peW ' ı değildir. Benim gözetimime girerlerse mutlaka ölürler." ***** Leydi Godelieve, Kalkan'in eşinden gelen günün geri kalanını birlikte geçirme teklifini nazikçe reddetti. Leydi Godelieve'in eti. zelliğini tüm benliğiyle kıskanan Kalkan'in karısı, teklifinin kabul edilmemesini sadece nezaket icabı sarf ettiği birkaç sözün ardından kabullendi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Nihayet yalnız kalan Leydi Godelieve küçük konuk evine, yani saray sınırları dahilindeki birçok konuk evinden birine dönmekte serbestti. Kendisininkinden pek de uzak olmayan başka bir konuk evinin de artık dolu olduğunu fark etti. Uşaklar uzun bir yolculuğun ardından yapılması geleneksel olan banyo için eve testiler dolusu sıcak su, taze meyveler ve diğer yiyecekleri taşıyorlardı. Leydi Godelieve yeni gelen misafirin kendisim gösterip göstermeyeceğini merak ederek çiçek açan bir çalının gölgesinde bir süreliğine bekledi. Kapıdan dışarı çıkan bir kadın etrafa bakındı. Leydi Godelieve daha önce Gwyenoc Evi'nden Damra ile tanışmamıştı. Ancak bu kadının Hâkimiyet Efendisi Damra olduğuna emindi. Damra bir Hâkimiyet Efendisi olmasma karşın "Lord" ya da "Leydi" unvanına sahip değildi, zira elf Hâkimiyet Efendileri elf toplumu sınırlarınm dışında yer alırlar. Hâkimiyet Efendileri'ne büyülü bir zırh ve kimi zaman da büyü kullanma gücü verilir. Elfler büyüye güvenmezler. Savaşta büyü kullanmanm şerefsizce, hayatın diğer alanlarında alenen kullanmanın da şüphe çekici olduğunu düşünürler. Tüm bunlara rağmen elflerin büyüden kesinlikle faydalanmamak gibi bir kuralları yoktur, fakat VVyredler olarak bilinen güçlü ve gizemli elf büyücüleriyle yaptıkları işleri gizli tutmaları gerekir. İki asın aşkın bir süre önce elflere Hükümran Taş'm bir parçasıyla beraber kendi Hâkimiyet Efendileri'ni yaratma fırsatı verildi3&0 Kayıp Taşın Muhafızları lfler, Peder ve Valide tarafından kutsanmış ve büyük güç^ ahiP °lan bu Ş°valyelerden yaratma yetisi karşısmda büyük lere S duymuşlardı. Fakat aynı zamanda bu şövalyelerin katı sıseVina sahip elf kültürüne nasıl uyum sağlayacağından da endişenir .. Hâkimiyet Efendileri birer Wyred olmadıklarmdan o kateve dahil değillerdi. Ancak sıradan şövalyeler de sayılamazlardı g° canları istediğinde kolayca büyü yapabilmeleri birçok elfi dehşete düşürmüştü. Rahip bir Hâkimiyet Efendisi'ne dönüşme şerefine nail olan her elfin fedakârlıkta bulunması gerektiğine karar verdi. Bu fedakârlık da elf toplumundaki mevkileriydi. Evlerini ve tüm mallarını Evlerinin lorduna devredecekler, lordları da onlara yaşayacakları bir yer bulacaktı. Hâkimiyet Efendileri bir zamanlar sahip oldukları topraklardan gelir elde etmeye devam edecekler, ancak bu gelir onların hayatlarını sürdürmeye yetecek kadar olacaktı. Fazlası fakir fukaraya dağıtılacaktı. Hâkimiyet Efendileri diğer elflerin aksine Evlerinin liderinden izin almaksızın yolculuk edebilir ve Evler arasmda cereyan eden çatışmalarda taraf tutamazlardı. Görevleri yansız bir hakem olarak barış getirmeye çalışmaktır. Bu kurallar Hâkimiyet Efendileri'ni yalnızca elf toplumunun dışında tutmaya yaramaz, aynı zamanda o güçlü şövalyelerin daha da güçlenmelerini önler. Peder ve Valide'nin sadece sadık ve merhametli, cesur ve onurlu kimseleri böyle bir konuma getireceğine herkes inanır. Hâkimiyet Efendileri'nin siyasi güç peşinde koşacakları düşünülmez, fakat elfler ihtiyatlı bîr halktır ve emin olmak pişman olmaktan iyidir ilkesini benimserler. Tüm Hâkimiyet Efendileri yüksek mevkilerini belli eden (ve farklı olduklarını herkese gösteren) bir tabard giyerler. Bunun tasarımı Kral Tamaros'un hüküm sürdüğü zamana kadar uzanır. Tabard altın bir disk tutan iki mavi griff in sembolüne sahiptir. Damra

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


da yolculuk için dikilmiş uzun ve bol pantolonunun üstünde böyle bir tabard taşıyordu. Kadının ince beline geniş bir kuşak bağlanmıştı. Üzerinde iki tane kılıç vardı—biri tüm Hâkimiyet Efendileri'ne özel silâhıydı, öteki ise Evi'nin törensel kılıcıydı. Tanrılar Damra'yı Kuzgun Lord ilân etmişlerdi. Kadm tabardınm arkasmda o ambleme sahipti. Kuzgunun haşmetli ve hızlı düşünen, korkusuz ve gururlu bir 361 MARGARET WE i S ve TRACY HİCKMAN kuş olduğuna inanan elfler bu hayvana saygı duyarlard Damra da bu özelliklere sahipti. Leydi Godelieve'in bunun Sözde olup olmadığını bilmesine imkân yoktu, fakat Damra'nm ^^ olduğu unvanı kuzguna fiziksel olarak benzediği için aldığı SilhiP kapıldı. Kadın pek de güzel değildi. Ailesinin iri burnuna velkfİne bakışlı siyah gözlerine sahipti. Omuzları dimdikti ve erkekle^1*' yürüyordu. Asilzade elf hanımlarından beklenen kısa, zarif *" gibi lar yerine uzun ve oturaklı adımlar atmaktaydı. Evinden ayrılan Damra, Leydi Godelieve'in saklandığı çic , rin yakınından geçtiği için Leydi Godelieve'in asi Hâkimiyet ftf disi'ni yakından görme şansı doğdu. n" Kadın o an için pek de asi bir izlenim yaratmıyordu. SolgUn endişeli görünen kadının konuk evine attığı kaçamak bir b w Leydi Godelieve'e onun yalnız kalmak, rahatlığıyla ilgilenen u! ^ ların yarattıkları karmaşadan uzak durmak istediğini anlattı. Led" Godelieve Hâkimiyet Efendisi'nin iyice uzaklaşmasmı bekjL -1 sonra da kendi konuk evine girdi. ; Dua edeceğini ve Asil Ata'sına danışacağını söyleyen Leydi Godelieve uşakları yanından gönderdi. Rahatsız edilmeyeceğinin emin olunca da pencerelerdeki kepenkleri kapattı ve kapıyı sürgüledi. Yalnız kalan ve emniyette olduğuna inanan (çünkü Asil Ata ile yapılan görüşmeler kutsaldır) Leydi Godelieve belindeki kUşa*a uzandı ve düzgün bir kemikten yapılmış bir bıçak çekti. Bıçak ilk başta beyaz ve parlaktı. Oysa artık sararmaya başlamış ve uCu da kararmış kanla lekelenmişti. Kadın bıçağı tutarak yavaşça okşadı. Cildindeki her gözenekten siyah, akışkan bir sıvı sızmaya başladı. Damlalar halindeki sıvı kısa bir süreliğine kadının siyah bir yağla kaplandığı izlenimini yarattı. Zırh sonunda şekil değiştirdi ve en ünlü cüce demircilerin dövdükleri en sağlam çelikten bile daha sağlam bir hale geldi. Vrykyl bıçağı elinde tutup diz çöktü. "Lordum," dedi kadın. "Valura!" Dagnarus anında karşılık vermişti. Kan bıçağı normalde duyguları yansıtmasa da kadın Dagnarus'un sabırsızlığım ve hevesini sezebiliyordu. Bunları hissetmesinin sebebi adamı iyi tanıması ve ona deliler gibi aşık olmasıydı. İki yüz yıl sonra bile onu hâlâ sevi362 Kayıp Taşın Muhafızları y°r v rura onun için her şeyini feda ermiş, bedenini, şerefini ve u ona vermişti. Onun için masumları katletmişti ve katletfU ' de sürdürecekti, zira bu sayede ihtiyaçlarını karşılıyordu. ^ hıra onun eseriydi. Dagnarus onu huzur yüzü görmeyen bu . ü seye çevirmişti. Valura onu suçlayamıyordu. Boşluk'u kendi aSıyla kabullenmişti. Öleceğini anladığı zaman ebediyen birlikte labilmeleri için ondan kendisini bir Vrykyle çevirmesini istemişti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Dagnarus onun kanım içmiş, kadın ona yaşam özünü vermişti. Onlarınki tanrıların kutsamadıkları, tam tersine lanetledikleri şeytani bir evlilikti. Boşluk onları birbirlerine bağlamıştı. Ve Valura ona bağlandığı an onu kaybetmişti. Dagnarus'un ona ihtiyacı vardı. Ona bel bağlamıştı. Kadın bundan emindi. En yaşlı Vrykyl olan Shakur'dan sonra en güçlüsü oydu. Shakur da dahil olmak üzere tüm Vrykyller içinde Dagnarus'a en sadık olan da oydu. Oysa bir zamanlar onu seven Dagnarus artık Valura'dan tiksiniyordu. Dagnarus ne zaman ona baksa Valura adamın gözlerinde aynı ifadeyi görüyordu. Aslında Dagnarus ondan ziyade kendisinden ve dönüştüğü şeyden tiksinmekteydi. Yine de kendine gem vuramıyordu. Boşluk'un beslediği hırsı dönüp dolaşıp Boşluk'u besliyordu. "Her şey ayarlandı mı?" diye sordu adam. "Evet, lordum," dedi Valura. "Rahibin çöküşü kesinleşti. Kalkan tam istediğiniz gibi biri—açgözlü, hırslı, kendi zekâsı hakkında abartılı görüşlere sahip. Ellerinizde şekillenmeyi bekleyen bir topak kil gibi." "Kalkan'm plânlarını bozabilecek şu Hâkimiyet Efendisi'nden ne haber?" "Gwyenoclu Damra etkisiz hale getirildi. Kalkan onun kocasını esir almış. Eğer kocasını tekrar görmek istiyorsa Damra'nm sessiz kalması gerekecek." "Bu plân kulağa pek de sağlam gelmiyor," dedi Dagnarus. "Kadının işbirliği yapacağından nasıl emin olabiliriz?" "Talihsiz kadın kocasını çok seviyor, lordum," dedi Valura, Kalkan'in sözlerini tekrarlayarak. "Boşluk'un hikmeti işte, Damra şu an Kalkan'ın evinde. Daha kalıcı bir çözüm yolu bulabilirim..." "Peki, bul bakalım. Ama kurnaz ol. Şüphe uyandırma." "Gönlünüzü ferah tutun, lordum. Bana güvenebilirsiniz." 3&3 MARGARET VVEİS ve TRACY Hir*-, "Güvenebileceğimi biliyorum," diyen Dagnarus', siz, ironikti. "Hükümran Taş'ı ne zaman ele geçireceksin?'68' neSe"Bu gece, lordum." "Onu dosdoğru bana getir. İnsanların parçaS1 bulund, e parçası elime geçti geçecek. Her şey nihayet rayına oturuv' erin ra. Cücelerin Taş'ı ortaya çıktı ve Vrykylleri onun peainrf ^ derdim. Shakur ile Jedash insanların parçasının peşindelerCR-8Ön" orklarınki eksik, ama onu da nerede bulabileceğimi biliyor tek yaklaştım, çok!" Um- Çok "Evet, lordum." Peki ya sonra, lordum? diye içinden geçirdi Valura Hüküm Taş elinize geçtiğinde ne olacak? İçinizdeki boşluğu doldura ü mı? Yoksa diğer her şeyi yutan karanlık onu da mı yutacak? Valura böyle düşüncelere kapıldığı için kendine şaştı ve Da? narus'un kan bıçağı aracılığıyla onları okuyabileceğinden korkarak hemen aklından çıkardı. Ancak Dagnarus umduğu zafer sebebiyle fazla mesut, fazla heyecanlıydı. Başka talimatlar verip vermeyece ğını bekleyen Valura onun çoktan gitmiş olduğunu fark etti Yerde diz çöken Valura ayağa kalktı. Zırh kayboldu ve onun yerim bir zamanlar olduğu kişinin yanılsaması akü-güzel ve çekici bir elf kadım. Tanrıların sevdiği Leydi Godelieve, Kalkan ile Gvvyenoclu Damra'nın ne zaman ve nerede buluşacaklarım öğrenmek üzere eve soktuğu casuslarından birini bulmaya gitti. 364

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


' in Kalkarı'la buluşması İdil Zamam'nda, yani günbaw saat önce gerçekleşecekti. Zamanlama bile bir hakaret tjmırıCl ^ herkes o saatte günün zorluklarını üzerinden nitelıg ' ^^ 2aman hafif bir şarap içmeye, bahçede yürüatiy°r güneşin batışının tadını çıkarmaya müsaitti. Akşam yemeği "^ 'olarak mumların yakılmasının hemen ardmdan başladığı -^Kalkan'ın buluşmaya bir zaman sınırı koyduğu anlaşılıyordu. 1Çm Damra hayallere kapılıyor değildi. Kalkan'in kinayeli şiirini okuduğu anda kocasının esir tutulduğunu anlamıştı. Griffith ayl dır ortalıkta yoktu ve Damra ilk başta fazla endişelenmemişti. r venoc Evi'nin VVyredler'inden biri olan Griffith, lordu adma gizli görevlere çıkardı. Bu görevler sırasında nerede olduğunu veya ne yaptığını söyleyemese de karısıyla iletişim kurar, büyü yoluyla ona karşı duyduğu aşkı dile getiren mektuplar yollardı. Kadın da aynı yollardan yanıt verir, kocasına düşkünlüğünü anlatıp son saray dedikodularını iletirdi. Adamın mektuplarının ardı arkası kesildiği anda Damra bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. O kadar umutsuzdu ki VVyredler ile doğrudan haberleşmeye bile kalkışmıştı. Bu bir Hâkimiyet Efendisi için bile kolay değildi. Eski bir söze göre VVyredler duman veya aym gölgesi gibidirler. Damra'nın şansı yaver gitmemişti: Sanki yer yarılmıştı da VVyredler içine düşmüşlerdi. İşte hal böyleyken ve tam da iyiden iyiye endişelenmeye başlamışken Kalkan'm mektubunu almıştı. Gwyenoc Evi, Kalkan'a karşı verilen güç mücadelesinde Rahibin tarafında yer alıyordu. Trovale Evi'nden Cedar ileri görüşlü ve düşünüşlü bir adamdı. Elf ekonomisinin kötüye gittiğini saptamıştı Elf topraklarını insan, ork ve cüce tacirlere açmak istiyordu. Sürekli artan nüfus, birçok elf şehrinin surlarının şişmesine ve yetiştirilen yiyecekten daha fazlasının tüketilmesine sebep oluyordu. Rahip bu yüzden elfleri göç etmeye, yolculuklara çıkmaya, başka 365 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN uluslardaki iş imkânlarını görmek için ülke dışına çıkmav ediyordu. ya te?vik Kalkan ve yandaşları böyle bir fikri dikkate bile alrrııv Yabancılarla iç içe geçilmesi halinde elf kültürünün büyük o ^^ yitirileceğini savunuyorlardı. Onlara göre kaba, gürültücü tf hsiz ve yıkıcı bir halk olan insanlar elf topraklarına kötülük geti • ler, elf kadınlarına tecavüz ederler ve doğacak çocukları kendi T gın, doludizgin dünyalarına götürürlerdi. Rahip muhalefettekilerin bu kötümser tahminlerinin az da ol doğru çıkacağının üzülerek farkındaydı, buna karşın vize ve di£ yasal belgeler aracılığıyla ülkeye giren yabancıların sayısını kısıtlayabilmeyi umuyordu. Fakat hiçbir şey yapılmaması halinde ülkesinin çürük tahtalardan inşa edilmiş bir ev gibi çökeceğini öngörmekteydi. Bir senelik kuraklık ve sonrasında gelen verimsiz bir hasat, ülkede açlığa ve hastalığa sebep olurdu. Kalkan niye bu tehlikenin farkında değildi? Cedar ilk başta Kalkan'in badireyi göremediğini veya inkâr ettiğini sanmıştı, fakat Kalkan'in aslında ortaya çıkacak felâketlerin farkında olduğuna ve bunları soğukkanlılıkla kendi amaçları uğruna kullanacağına dair düşünceleri giderek güçleniyordu. Ganvina'nın güç kazanmak uğruna binlerce masumu feda edebilecek biri olduğunu anlamaya başlamıştı. Damra, Trovaleli Cedar'ın yakın bir dostuydu ve onun Kalkan'a karşı duyduğu şüpheleri paylaşıyordu. Zaten Garvvina'ya

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sürekli olarak karşı çıkmasının sebebi de buydu. Damra adamın karşılık vermesini hep beklemişti, fakat safça düşünerek Kalkan'in öfkesine kendisinin hedef olacağmı sanmıştı. Öyle bir duruma karşı hep hazırlıklıydı. Kocasının hedef alınacağını tahmin etmemişti. Huzura kabulü beklerken ne yapacağını, neler diyeceğini düşünüyordu. Kalkan çok akıllıydı; Damra en azından o kadarmı kabul ediyordu. Kadını çelik kadar sağlam bir örümcek ağıyla yakalamıştı. Damra ona açık bir suçlama yöneltecek olsa Kalkan masum olduğunu iddia ederdi ve ortada bir kanıt olmadığı için hiçbir şey yapılamazdı. Kocası bir VVyred olduğundan elf toplumunun kanunları dışında yer alıyordu ve Gwyenoc Evi'nin başı bile (kocasının ağabeyi) onu kurtarmak için parmağını dahi oynatamazdı. Damra, Anahtar Bekçisi tarafından Mavi Mağara'ya götürüldü. Görüşmenin yapılacağı yer de bir hakaretti. Saraydan epey 36>6> Kayıp Taşın Muhafızları ıvtavi Mağara, Kalkan'in ufak çaplı hükümet çalışanları uzak °lan sınıftan elflerle buluştuğu yerdi. Mağara özel bir kogibi üs " vgun değildi. Öbek öbek zambaklara ve şırıldayan bir nuşfl^y a Sahip sığ mağara bywca olarak bilinen elf ruhları sU A n yaratılmış kutsal bir yer olarak kabul görse de, upuzun taralı elleriyle ve sık aralıklarla dikilmiş çam ağaçlarıyla çevÇ° ıHuSu için casuslarm, özellikle de Kalkan'in casuslarının rasaklanabilmelerine olanak tanıyordu. Bu "özel" görüşmede kleşebilecek bir olay için Kalkan'm tanığa ihtiyaç duyması ?Ür de herhangi bir sıkıntı yaşanmayacaktı—ne olsa "şans eseri Han geçen" bir sürü uşak bulunabilirdi. Damra'nın en büyük kusuru kontrol edemediği öfkesiydi ve Kalkan bunu iyi biliyordu, zira Damra, Kalkan'in da hakemlik ettiği Hâkimiyet Efendisi sınavı esnasında bu becerinin ölçüldüğü testi seçememişti. Kusurunu görmezden geldikleri ve ona rağmen kendisine bu onuru bahşettikleri için tanrılara minnettardı. Ayrıca bu kusuru gidermek üzere tüm benliğiyle çabalıyor ve her gün dua ediyordu. Kalkan onu kışkırtmak için hep bu özelliğinden faydalanırdı. Damra en azından bu seferliğine onu hüsrana uğratmaya kararlıydı. Kalkan buluşma yerinde olmasına karşın zambaklara bakma bahanesiyle sırtı kadma dönüktü —müthiş bir hakaret. Damra eliyle kılıcının kabzasını öyle bir sıktı ki avucunda saatlerce geçmeyecek izler kaldı. Kalkan'in yanından hiç ayrılmayan bir fedaisi hemen öne çıktı. "Kalkan'm evindeyken silâhlarınızı bize teslim etmenizi istemek zorundayım, Gwyenoclu Damra," dedi fedai. Damra ona şaşkın gözlerle baktı. "Ben bir Hâkimiyet Efendisi'yim. Rahip bizden silâhlarımız alma gereğini hiç duymadı." Kalkan'a sert bir bakış attı. "Hizmetkârı niye duysun ki?" Söylediklerinin tek kelimesi bile yanlış değildi. Rahibin Kalkanı aslmda Rahibin hizmetkârı olarak görülürdü ve ona her yıl sadakat yemini eder, hürmetini gösterirdi. Yine de Kalkan kendisini bir hizmetkâr olarak görmüyordu. Damra onun bam teline dokunmuştu. Adam döndü ve sert bakışlarla kadmı süzdü. "Nüfuz ve güç sahibi bir adam birçok düşman edinir, Gwyenoclu Damra," dedi Kalkan. "Kendisini bu kadar güvende hissettiği için Rahibe gıpta ediyorum." 3-lhJMARGARET

VVEİS

ve

TRACY

HİCKMAM

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Kendini kaybetme. Sana bunu yapmasına izin verm • Damra kendi kendine. ' ^edi Hayalinde kocasının görüntüsünü, onun sımsıcak g0 nazik tebessümünü canlandırdı. VVyredler'e yumuşak bir sesl^u1'' nuşmaları, kendilerini geride tutmaları, görülmemeleri ve & mamaları öğretilir. Griffith'in eğitimi o kadar kolay olmuştuk herhalde bu özelliklere doğumdan itibaren sahipti. Damra''"la kemmel bir çift oluşturuyorlardı. Adam onun çatırdayan ateş' ı söndüren sessiz bir kar yağışı gibiydi. Onu kaybetme korkusu Damra'nm içini sızlatıyordu. Kocasına kıyasla hiçbir şeyin önem' yoktu, özellikle de gururunun. Damra her iki kılıcını da çıkardı ve sessizce fedaiye uzattı Adam onları bir reveransla alıp huzurlarından ayrıldı. "Mektubunuza cevaben geldim, lordum," diyen Damra sabırsızca, "lütfen hava durumu ve mis gibi kokan bahçeniz hakkında hoşbeşe girmememi mazur görün. Aynı şekilde siz de atalarımı övmek ve güzelliğimi betimlemek için vakit kaybetmeyin. Zamanımız kısıtlı ve tahmin edebileceğiniz gibi bu mesele benim için çok önemli. Mektubunuzda kocamla ilgili haberleriniz olduğu yazmıştınız." Kalkan zambaklara bakmayı kesip bir koltuğu işaret etti. Damra'nın oturmaktan başka seçeneği yoktu. Ayakta kalan Kalkan ona yukarıdan bakıyor, onun karşısında avantaja sahip oluyordu. Damra'nm içi öfke doldu. Sinirini kontrol altında tutmaya çalışmak kadını yoruyor gibiydi. "Dobra dobra ve açık sözlü biri olarak tanınıyorsun—hayranlık duyduğum özellikler. Ayrıca beni düşman olarak gördüğünü de biliyorum, Gwyenoclu Damra," diye kederli bir sesle ekledi Kalkan. "Bu beni çok üzüyor. Kabul, siyasi konularda anlaşamıyoruz. . . peki bana böyle konularda hiçbir sorun yaşamayan iki kişi gösterebilir misin? Beni bir dost olarak kabul etmeni istiyorum. İşte bu yüzden kocanın esrarengiz kayboluşu kulağıma çalındığında onun hakkında öğrenebileceğimi öğrenmek için büyük zahmete ve hiç de azımsanamayacak masrafa girdim." Yani onu esir almak için birçok zahmete ve masrafa girdiğini söylüyorsun, seni zalim alçak, diye aklmdan geçirdi Damra. Nazik bir karşılık verebileceğinden emin olmadığı için şöyle bir kafa sallayarak dinlediğini belirtti. 362 Kayıp Taşın Muhafızları "Kocalın tam olarak nerede bulunduğunu ve ne yaptığını bifüm/ zira VVyredler sırlarını başkalarıyla paylaşmazlar. Ko^ anda benim VVyredler'imin yanında, Damra. Kocan dostlar can §u „ ara Peder ve Valide ona yardım etsin, diye umutsuzca dua etti Wyredler sanatları üzerine eğitimi tek bir merkezi koda gizu Du" yerde alırlar. Çocukluktan itibaren birlikte büyürf fakat eğitimleri tamamlanınca her biri kendi Evi'ne hizmet için rj gönderilir. Sadakatleri öncelikle Evlerine karşıdır. Griffith birk kereler Kalkan'ın Evi'ne mensup VVyredler'e karşı çıkmıştı. Düzenbaz Kalkan her ne derse desin Damra o an ne derece dostlar arasındaysa Griffith de o derece öyleydi. Kalkan'ı dikkatle izleyen Damra, adamın oynadığı oyunu anlamaya çalışıyordu. Kalkan artık ona hakaret etmenin çok ötesine eeçmişti- Onun dostuymuş gibi davranıyordu. Kadına bir eliyle kılıç, öbürüyle de çiçek uzatıyordu. "Bahçemin bu bölümünde en çok neyi sevdiğimi biliyor musun, Gwyenoclu Damra?" diye sordu Kalkan. Uzunca bir süre bek-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ledi, sonra da, "Akan suyun şırıltısını," diyerek kendi sorusunu kendi yanıtladı. "Su hiçbir şey söylemiyor, yine de çıkan sesi çok huzur verici buluyorum." Damra adamın ne demek istediğini anlamıştı. Neyi seçerse seçsin hem kazanacak hem de kaybedecekti. Damra öfkeye kapılacak olursa Kalkan onun tarafından öldürülmeye çalıştığını iddia edecekti. Bu durumda kadını tutuklatabilir, onu kepazelik ve utanç içinde Evi'nden sürgün ettirebilirdi (Rahip bile böyle bir suç karşısında onu koruyamazdı). Fakat Damra kocasının yaşamına karşılık uzatılan çiçeği kabul ederse yalnızca gururunu değil, şerefini ve büyük önem verdiği inançlarını da hiçe saymış olacaktı. Sessizliği Rahibe büyük zarar verecekti. Cedar onun başka şansı olmamasına anlayış gösterirdi, ancak kadın yüzünden saygınlığını büyük ölçüde yitirecek ve Damra da hayranlık duyduğu Rahibin güvenini kaybedecekti. Damra germe aygıtındaki mahkumun çektiği işkenceyi, tekerin her dönüşüyle birlikte birbirlerinden giderek ayrılan eklemlerin acısını bilirdi. Yapması gerekenler onu işkence aletine bağlıyor, yapmayı istedikleri ise tekeri çeviriyordu. Griffith canı pahasına bile olsa karısının Rahibe bağlı kalmasını isterdi. Damra onun öz3<y MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN gürlüğünü satın alsa Griffith hüsrana uğrardı ve Damra on venini kaybetmeyi kaldıramazdı. §Üİyi de onsuz, nasıl yaşardı? Kocası onun sadık dostu, en nilir danışmanı, yüreği, ruhuydu. Kocasını kaybetmekten e" meyi— "Bekçi? Bizi niye rahatsız ediyorsun?" Kalkan'ın ses tonu kın ve tedirgin çıkıyordu. Damra akan sulara boş gözlerle bakarken öyle bir acı cek' yordu ki Anahtar Bekçisi'nin geldiğini görmemişti. Bu sahiden d çok acil bir durum olmalıydı, zira Kalkan'ın görüşmelerinin o eüne dek bölünmüşlüğü yoktu. "Beni affedin, lordum," dedi Bekçi, eğilebildiği kadar eğilerek "fakat Gwyenoclu Damra'yı arayan misafirler geldi. İki pecwae ve bir barbar insanın eşlik ettiği bir Nimorealı, leydiye kısa zaman önce atalarının yanına gitmiş birinden haber getirmişler. Leydiye gelen haber o adamın son isteğiymiş." Damra şaşkına döndü. Son isteğinin kendisini de kapsayacağı birini tanımıyordu, hele hele böyle tuhaf haberciler seçecek birini. Aklına gelen ilk düşünce bunun da Kalkan'ın numaralarından biri olduğuydu, o yüzden adamı dik bakışlarla süzdü. Fakat Kalkan o an için ne kendini beğenmiş ne de kurnaz görünmekteydi. Görüşme bölündüğü için epey kızgındı. Zaten niye kızmayacaktı ki? Zaferini ilân edeceği bir anda her şey tepetaklak olmuştu. Bekçi'ye kötü kötü baktı, Bekçi de kısa bir bakışla efendisinden özür diledi. Elfler arasında ölen birinin son isteği kutsal sayılır ve kati bir hürmetle yerine getirilir. Bekçi bir ölünün kadına haber gönderdiğini duyduğu anda Damra'yı bulmak ve onu haberdar etmek zorundaydı, tıpkı Damra'nın gidip o kimseleri görmek zorunda olduğu gibi. Bunlar her kimse herhalde tanrılar tarafmdan gönderildiler, diye düşündü Damra. Henüz germe aygıtından kurtulabilmiş değildi, fakat ona eziyet çektirenler çay molası vermişlerdi. Kum saati ters çevrilince zamanın kumları tepetaklak olur ve alttakiler üste geçer. Damra kazandığı zaman sayesinde çaresizce ihtiyaç duyduğu yanıtı bulmayı umuyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kadın eğilerek selâm verdi ve üzüntüsünü dile getirdi. Kalkan'ın ona müsaade etmekten başka seçeneği yoktu. Muhafızlar ona kılıçlarını geri verdiler ve Damra kendisine eşlik eden BekSfO Kay'P Taşın Muhafızları oradan ayrıldı. Misafirler ilk bahçede-tüccarlar bahÇi'yle &*» tiliyorlardı, çünkü ölen birinin son isteğini yerine getirresi"^, rtvıP yabancılar Kalkan'ın sarayınm yanına yaklaşaseler bile oyie y IIıaZİarfk n Peder ve Valide'ye teşekkür eden Damra'nın aksine o ? övdü. Garvvina kadım tam köşeye kıstırmışken elinden ilCİSÜie stı Ancak konu üzerinde biraz düşününce sakinleşti. kaÇir ne kadar çırpınırsa çırpınsm dolandığı ağdan kurtulamazdı. Okan'ın isteklerine boyun eğecekti. Kalkan onun gözlerindeki abı görmüştü. Damra kocasını asla kurban etmezdi. "Pecwaeler. . . Trevinici. . ." diye kendi kendine mırıldandı Valura. Güzeller güzeli Leydi Godelieve ortadan kaybolmuştu. İleride ihtiyaç duyabileceğini düşünerek öldürdüğü düşük mevkili bir bahçıvanm kılığına bürünen Valura, Kalkan'ın Hâkimiyet Efendisi ile yaptığı konuşmaya kulak misafirliği etmişti. Toprağa diz çöken ve yabani otları ayıklar gibi yapan Valura önemsiz, sıradan bir kişiydi. Kalkan'm evindeki çoğu kimse ona dikkat etmezdi bile. Valura bahçıvan görünümünü koruyarak ilk bahçeye yöneldi. Oraya giderken hizmetkârların kullandıkları patikayı kullandı, zira ana yolda görünmek işine gelmezdi. Bir süre sonra muhafızlar onu çevirdiler, çünkü en basit uşak bile bir suikastçı olabilirdi. Kadının üzerini aradılarsa da hiçbir silâha rastlamadılar. Boşluk büyüsü kan bıçağını görünmez kılıyordu. Kısa yolu seçmiş olan Valura, bahçeye Damra ve Bekçi'den önce ulaştı. Valura taş bir duvarın ardına diz çöktü ve kafasını duvardan azıcık çıkardı. Orada bekleyen dört ziyaretçiyi gözlerken bir elini kan bıçağına attı. "Shakur..." Söylediği isim bıçakta yankı buldu. Adamın karşılığım hemen hissetti. "Valura." Shakur ondan nefret ediyordu. Dagnarus'un gözündeki değeri sebebiyle onu kıskanmaktaydı. Kadınsa bu durumdan büyük haz duyuyordu; artık elindeki sayılı zevkten biri de buydu. Kan bıçağı ve daha da önemlisi Vrykyl Hançeri ile birbirlerine bağlanan ikilisJ-± MARGARET WE I S ve TRACY HİCKMAN nin beraber çalışmaktan başka seçenekleri yoktu. Belki ilerin nin ötekini yok etmesi gerekebilirdi, fakat bunun zamanı h "^ gelmemişti. Şimdi tek bir amaç peşindeydiler—lordlarının lenmesi. "Bana bir Trevinici gencinden ve iki pecwaeden bahsetmisH Hükümran Taş'm insanlara ait olan parçasıyla ilgili olabilecekler' ' söylemiştin." "Evet... Niye? Onlardan haber mi aldın?" "Onları tarif edebilir misin? Nasıl görünüyorlar?" "Kahrolası bir Trevinici ve kahrolası iki pecwae gibi görünüyorlar," cevabını verdi Shakur. "Ayırt edici bir yanlan yok mu?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Var— Trevinici Svetlana'nın kan bıçağını taşıyor." Valura duvarın ötesine şöyle bir baktı. Genç Trevinici bahçede ileri geri volta atıyordu. Aslında bu hareketi ev sahibine karşı bir hakaretti, zira bahçelere giren herkesin kendini müthiş bir hayret ve huşuya kaptırması gerekiyordu. Nimorealı onunla konuşup bir elini gencin omzuna koydu ve onu sakinleştirmeye çalıştı. Nasıl bir köpekbalığı koskoca okyanusa akan tek damla kam sezebiliyorsa Valura da kan bıçağını uçsuz bucaksız Boşluk'ta sezebiliyordu. Bıçak Trevinici'deydi. "Evet, bıçak onda, Shakur." "Onu bıçak sayesinde takip ediyordum. Ahmak herif bıçağı kullanıp duruyordu. Ama sanırım uyarıldı, zira haftalardır onu kullanmıyor. Neredesin? Daha da önemlisi onlar neredeler?" "Trevinici ile yol arkadaşları Kalkan'm Glymrae'deki sarayının ilk bahçesindeler." "Boşluk aşkına, orada ne halt yiyorlar?" diye soran Shakur hayrete düşmüştü. "Bir Hâkimiyet Efendisi'ni—Gwyenoclu Damra'yı—görmeye geldiler. Ölen bir adamın son isteği gereği—" "İşte bu!" Shakur bayram ediyordu. "Bu Hükümran Taş olmalı! Ya onu getirdiler, ya da nerede olduğunu biliyorlar. Ben Tromek Geçidi yakınında lordumuzun yarandayım. Birkaç at öldürürsem çabucak oraya gelip — " "Yine de gecikirsin," dedi Valura soğukkanlılıkla. "Lordumuzun yaranda kal. Ben bu işi hallederim." Valura talihine inanamıyordu—Dagnarus'a Hükümran Taş'm 372 Kayıp Taşın Muhafızları hem de insanlara ait olan parçalarını götürecekti. Özelhem ^lflelLın parçası çok önemliydi, ne de olsa Dagnarus onu iki Ulde i^f bir Süredir arıyordu. Onu ele geçirmek için cinayet ışleasin a*, neredeyse kendi canını vermişti. Valura Taş'ı ona götürü ^^tnarus kadına büyük bir şeref bahşedecek, belki de onu rürse vecekti tekrar s«i •. ^ Q d& bu durumu gücünü arttırmak için dolarak görmekteydi. İçini buz gibi bir öfke kaplamıştı. bİ ^u iş sadece birimizin üstesinden gelemeyeceği kadar mü, . «pni beklemeni istiyorum." him'4en efendim değilsin, Shakur," dedi Valura. "Sen çok uzakl3rdasm, ama ben yakındayım. Ne gerekiyorsa yapacağım.' Elinden bir şey gelmeyen Shakur ne yapacağını bilmez haildi Kadının haklı olduğunun farkındaydı-zaman kısıtlıydıfokat onun haklı olması öfkesini daha da arttırıyordu. "Lordumuza bundan bahsedeceğim, Valura!" "Canın ne isterse yap, Shakur," dedi kadın ve kan bıçağım kemerine soktu. Bahçıvan görünümlü Valura, yabani otları ayıklama bahanesiyle duvarın arkasındaki yerini korudu ve kulak kabarttı. Anahtar Bekçisi'nin eşlik ettiği Damra ilk bahçeye girdi. Bahçeyi tarayan bakışları bir anda her şeyi seçti. Zaten bu pek fazla çaba gerektirmiyordu, zira tepenin yukarılarındaki karmaşık, labirentimsi bahçelerin aksine ilk bahçe küçük ve sadeydi. Bir güneş saati mozaiğinin etrafı, renkli çiçeklerden oluşan eşmerkezli dairelerle çevriliydi. Zamanın gölgesi güneş saatinin üzerinde geziniyor, orada işaretli olan sayıları sırayla gösteriyordu. Güneş battığı için saat artık tamamen gölgelere bürünmüştü. Akşam yemeği vakti gelmişti. Bahçede gezinen uşaklar, bahçe duvarlarının kesiştikleri noktalarda bulunan dekoratif demir fe-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nerlerin içindeki mumları yakıyorlardı. kadını yere çömelmişti ve güneş saatini yordu. Bu büyük hakaret karşısmda Bekçi muhafızları çağırmaya hazırlandı. Neyse pecvvaenin farkında olmaksızın işlediği 373

Işığm vurduğu bir pecwae oluşturan taşlarla oynuderin bir nefes aldı ve ki Nimorealı adam suçu gördü. Barbar gençle

MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN konuşmasını bölüp pecvvaeyi durdurmaya koştu. Damra da normalde bu yontulmamış ziyaretçileri görmek huzursuz olabilirdi, fakat Nimorealı'yı hemen tanımıştı. UçurtrÜ0 Ustası Arim güvendiği ve sevdiği bir dostuydu. Adamı eörm l Damra'yı baharatlı şarap içmiş gibi rahatlatmasına ve kadının iC' • ısıtmasına karşın Damra onu böyle tuhaf yol arkadaşlarıyla bura getirecek kadar acil olan meseleyi iyice merak etti. İçini Arim" kocasından haber getirmiş olabileceği umudu doldurdu. Bahçeyi dikkatle gözden geçiren Damra, bir giriş ve iki çıkış saptamıştı. Kalkan'm muhafızları bu giriş ve çıkışların başında bekliyor, gözlerini misafirlerin üzerinde tutuyorlardı. Muhafızlarla ziyaretçiler arasında epey bir mesafe vardı. Görünüşte konuşmaları duyamayacak kadar uzaktılar, fakat Damra eski bir sözü hatırlayarak miğferlerinin kulaklarını kapatmadığı fikrine kapıldı. Damra buna ek olarak Bekçi'nin yakınlarda beklediğini fark etti. Adam Kalkan'm tüm misafirlerinin, hatta ilk bahçedeki beklenmedik konuklarının bile rahat ettiklerinden emin olmadıkça oradan ayrılmayacaktı. Pecwaeyle konuşan Arim doğruldu. Nimorealı dönüp Damra'nın önünde reverans yaptı. Selâmı resmi ve eğitimliydi—düşük mevkili bir yabancının selâmı. Kadm başını hafifçe sallayarak selâmı kabul etti. Hiçbir şey söylemeden gözlerini Bekçi'ye dikti. Bekçi oradan gitmesi istendiği için hüsrana uğradıysa bile bunu belli etmeyecek kadar görgülüydü. Kendini tanıtmak ve misafirlerin yiyecek içecek isteyip istemediklerini sormak için öne çıktı. Ziyaretçilerin ilgisini çekebilecek bir şey bulma umuduyla kilerdekileri teker teker sayıp döktü. Sabırsızlıkla bekleyen Damra, iki pecwaenin ve Trevinici gencinin yüz ifadelerine dikkat ediyordu. Bekçi'nin konuştuğu dil Tomagi, yani elflerin lisanıydı. Arim aynı dili kullanarak nazik bir karşılık verdi. Zaten hemen hemen tüm Nimorealılar bu dili akıcı bir şekilde konuşabilirler. Oysa Arim'in yanmdakiler ya aşırı derece kayıtsız kimselerdi, ya da Tomagi dilindeki tek bir sözcüğü bile anlamıyorlardı. Erkek pecwae bahçeden tut da üzerine inşa edildiği bayırda yedi kat yükselen, etrafına tümüyle egemen olan Kalkan'm gözalıcı evine kadar her şeye huşu içinde bakıyordu. Kadın pecvvae ise — cevizi andıran yüzündeki kırışıklıklara bakılırsa ırkının en yaşlı mensuplarından biriydi —Arim'in bakmadığını düşündüğü an3JHKayıp Taşın Muhafızları ayağıyla güneş saatinin taşlarını dürtüklemeyi &Qr~ la**8 ke^ g rbar genç en az Damra'nın kendisini hissettiği kadar dlW*y -'«nttyor, sürekli bir şeyler yapma ihtiyacı hisseden tüm sabırsız g°™. k danıp duruyordu. Delikanlı dikkatini muhafız*san alinde adamlarm tehditkâr sayabilecekleri bir ilgiyle silara verd^^aya başladı ye onlam doğru bir adım attL NeySe ki lâhlanu İn hemen fark etti ve gencin kolunu tuttu. Arİm Turum aym zamanda Arim'e ihtiyaç duyduğu bahaneyi de Bu Bekçi'nin limonata ve arpa keki önerisini yarıda kesti ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Sagl3f vitrinin kaba davranışları için özür diledi. "Kederli haberimizi verip buradan çabucak ayrılmamız sanı.r, doğrul olacak, Bekçi," dedi Arim. nmp cwae Kadınının inandmaz ölçüde uzun ve atik olan ayak aklarını bir taşa dolayıp mozaikten ayırdığı gören Bekçi, buP İden de en doğrusu olacağını mırıldandı. Resmi bir selâmlamanın ve Çine'ye attığı ıstırap dolu bir bakışın ardından oradan aynl'dBen Gwyenoc Evi'nden Damra'yım," diye kendini tanıttı Da^Myanminli Uçurtma Ustası Arim," karşılığını veren Nimoreah'ıun ses tonu en az kadınınki kadar resmiydi. Trevinici bu resmiyet karşısında şaşırmış gözüküyordu, bskı rfnstların buluştuklarında böyle davranmalarının çok tuhaf olduğunu düşünürcesine bakışlarını birinden diğerine çeviriyordu. Arim genç adama Yaşlıdüinde bir şeyler söyledi. Adamın demek istediğini çabucak kapan delikanlı, etraftaki muhafızlara göz gezr Genç adam uzun boylu ve kaslıydı. Aklından geçen her düşünceyi belli eden, sır saklayamayan, yalan söyleyemeyen türden bir surata sahipti. Berrak gözlerini hiç kaçırmaksızm elf kadınını süzdü Damra onunla ilgili bir şeyi itici buluyor, nedense ona dokunmak istemiyordu. Arim onu Trevinici Jessan olarak tanıttı ve genç adam insanların tanışma adetini yerine getirerek kadına elim uzattı. Damra bu geleneği bilmiyormuş gibi yapıp ellerini ıkı yanında tuttu. , , , . . „„,„, Trevinici gücenmiş gibiydi, fakat Arım o mahcubiyet anını kurnazca geçiştirdi. Bakışlarını Damra'ya çevirdiğinde elf kadını Nimorealı dostunun gözlerinde anlayış gördü. Ayrıca adamın ken375 MARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN dişiyle acilen yalnız görüşmek istediğini de anladı. Arim bunun ardından pecwaeleri tanıştırdı. Daha ö pecvvae görmemiş olan Damra onları garipsemişti. Tiz sesle T ^İÇ nuşan pecwaeler şakıyan serçeleri andırıyorlardı. Nine adiyi v0' nen yaşlı pecwae hiç çekinmeden Damra'nın gözlerinin içine b u yordu. ala" "Yüreğinde diğerlerinden daha fazla ateş var," dedi Kfin kaba bakışın ardmdan. "Bu bir iltifattı," diye de açıklamada h ° lundu. "Teşekkürler, Yaşlı," dedi Damra ciddiyetle, çünkü ona göre kişi karşısındaki yaşlılara karşı hep saygılı davranmalıydı. Genç pecvvaenin adı Bashae'ydi. Damra onu bir çocuk sandı ve bu kadar uzun bir yolculuğa niye çıktığını merak etti. Belki de pecvvae gelenekleri öyleydi. "Güneşin batışını izlemeyi çok istiyorum," dedi Damra, muhafızlara kadar ulaşacağını bildiği bir sesle. "Bana eşlik eder misiniz?" Arim kabul etti ve bir bakışla diğerlerini de peşine takü. Kadın onları batıya bakan duvara götürdü. Bahçenin elverdiği ölçüde muhafızlardan uzaklaştılar. "Sırtını muhafızlara dönük tut, Arim," diye kısık sesle ve Tomagi dilinde konuştu Damra. "Dudak okuyor olabilirler." "Fener ışığında bile mi?" diyen Arim gülümsüyordu. "Fener ışığında bile," dedi Damra alçak sesle. "Sevgili dostum, seni görmek öyle güzel ki. Beni ne kadar sevindirdiğini bilemezsin." "Önce evine uğradık, Damra," dedi Arim. "Uşağın Lelo ile konuştum. Bana Griffith'in kaybolduğunu söyledi." "Kayıp değil, Arim," dedi Damra, başaramadığı bir ıstırapla.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Nerede olduğunu biliyorum." Kadın Kalkan'm evinin bulunduğu tarafa sert bir bakış attı. "Onunla ilgili bir haber getirebileceğini ummuştum..." "Maalesef, Damra," dedi Arim. "Lelo ile konuşana kadar onun kaybolduğunu bile bilmiyordum. Yüreğindeki yükü hafifletmediğim, tam tersine arttırdığım için üzgünüm." Damra geliş sebeplerini hatırladı-ölen birinin son arzusu. Bir an için ölen kişinin Griffith olabileceği gibi tamamen mantıksız bir korkuya kapıldı, fakat hemen sonra sağduyu galip geldi. Arim 376 Kayıp Taşın Muhafızları kaybolduğunu bilmediğini söylemişti ve Nimorealı, adami^ ^ dünyada güvenebileceği birkaç kişiden biriydi. ®atİl"ft'x ölünün son arzusunu ileteceğini söyledin," dedi Damra. „Kim ölmüş? Öyle birisini tanımıyor-" Daha sözünü bitirmeden o kişinin kim olduğunu anladı. "Gustav " dedi kadın. Genç pecwae anladığı bu ilk sözcükle birlikte hemen kafasını Idırdı. "Lord Gustav'dan mı bahsediyor?" diye Arim'e sordu Bashae. "Mesajı hemen şimdi vermeli miyim?" "Üzgünüm," dedi Damra, Yaşlıdilinde konuşmaya başlayarak. "Düşüncesiz davrandım. Lütfen hepiniz özürlerimi kabul edin." "Ben ediyorum," dedi Bashae. "İyi de hatan neydi?" "Başkalarının önünde anlamadıkları bir dilde konuşmak kabalıktır," diye açıkladı Arim. "Ben de özür diliyorum." "Bitirelim artık şu işi," dedi Jessan sabırsızlıkla. "Durumun acil olduğunu söyleyip duruyorsun, Arim. Buraya gelene kadar canımız çıktı, ama şimdi tek yaptığımız konuşmak ve selâmlaşmak. Artık şu çantayı ve mesajı ver, Bashae." Damra bu genç insanda bu kadar itici gelen şeyin ne olduğunu merak ediyordu. Delikanlının orada bulunmamasını arzulamaya başlamıştı, fakat onu gözünün önünden ayırmayı da istemiyordu. "Sesini yükseltme, Jessan," dedi Arim azarlayıcı bir ses tonuyla. Damra'ya yakarırcasına baktı. "Burada konuşmak istemiyorum." "Yapabileceğim hiçbir şey yok, dostum," dedi kadın çaresizce. "Gitmeye kalkarsak Kalkan'ın muhafızları bizi durdururlar. Sizi kaldığım konuk evine götüremem. Sanırım ilk bahçede daha emniyetli oluruz. Yaşlıdilinde konuşmak işimize gelebilir. Muhafızların Vinnengael lisanını bildiklerini pek sanmam." Elfler Yaşlıdilini kaba bir lisan olarak görürlerdi. Bu lisanı öğrenmenin saygın bir davramş olmayacağı ve elf zihnini bozacağı görüşüne sahiptirler. "Pekâlâ," dedi Arim iç geçirerek. "Anlatacağımız öykünün aydınlıkta ağza alınması daha iyi olurdu, zira öykünün kendisi karanlıktan da karanlık. Tahmininde haklıydın. Sevgili dostumuz Lord Gustav öldü. Bir Trevinici köyünde, bu genç adamın köyünde can vermiş. Treviniciler ona kendi savaşçılarına bahşettikleri onuru bahşetmişler ve bir kahraman gibi gömmüşler. Ruhu sevgili karısı37JMARGARET WE i S ve TRACY HİCKMAN mn ruhunun yanına gitti. Onun için yas tutmuyoruz." "Onun için yas tutmuyoruz," diye tekrarladı Damra. Ov yandan da yitirdiği bilge ve cesur dostunu düşünüp, onun ölo nün ardından ister istemez yas tutuyordu. "Evinden o kadar u

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)

^


ta ölmesinin nedeni ne? Ne tür şeytani olaylardan bahsedi sunuz?" "Korkunç bir hasımla yaptığı dövüşte aldığı yaralar yüzund ölmüş," dedi Arim. "Bir Vrykyl ile. Bu ikisi,"—Arim genç pecwa yi ve Jessan'ı işaret etti —"o dövüşe tanık olmuşlar." Gece havası ansızın soğudu, gece göğü bir anda gölgelendi. "Tanrıları yanında olsun," dedi Damra. "Yanındaydılar, Damra," dedi Arim. Adam farkmda olmaksızın kadirim elini tutmaya yeltendi. Fakat nerede olduklarını ve üzerlerindeki gözleri anımsayınca elini geri çekti. Kadın bu hareketi fark etmişti. O da başka bir canlının vereceği huzura ihtiyaç duyuyordu. Trevinici kafasını eğerek ciddi bakışlı gözlerini yere dikti. "Hasmını yenmiş," diye sözlerini sürdürdü Arim. "Onu içinden çıktığı Boşluk'a geri göndermiş. Ama Vrykyl ölmeden önce onu yaralamayı başarmış." "Boşluk Lord Gustav'm ruhunu ele geçirmeye çalıştı," diyen Nine, yaşlı kadının varlığını unutan Damra'yı şaşırttı. "Ama başaramadı. Diğer tarafta çarpışan savaşçılar şövalyeye yardım ettiler. Zafer onların oldu." "Bunun için teşekkür ederim," diyen Damra genç adama dönüp onu dikkatle inceledi. "Halkına teşekkür ederim." Jessan bir şeyler mırıldanmasına rağmen kafasını kaldırmadı. Damra dönüp Arim'e bir göz attı. Nimorealı kafasını hafifçe iki yana salladı ve kadın lâfı uzatmadı. "Lord Gustav öleceğini biliyormuş. Ama görevini tamamlamadan önce bu dünyadan aynlamazmış," diye devam etti Arim. "Yaşamı boyunca peşinde koştuğu görevini. Sanırım onu nihayet tamamladı." Damra dostuna hayretler içinde baktı. Toprağın, rüzgârın, havarim ve ateşin tanrıları aşkma! Burası öyle konuları konuşacak bir yer değildi! "Onun adına çok sevindim," dedi kadın belli belirsiz bir sesle. "Bashae," dedi kadının ne düşündüğünü anlayan Arim, "artık sy-2 Kayıp Taşın Muhafızları Gustav'm armağanmı ve mesajı ley diye verebilirsin. Lord 1 v'rn söylediklerini aynen tekrar et." GUStf3ashae utanıp sıkılarak hep yanında taşıdığı çantayı Damra'ya "Dediklerini ezberledim," dedi pecwae. Artık doğrudan UZdınm gözlerinin içine baktığından Damra onun bir çocuk olmadtgını anladı. "Lord Gustav dedi ki, 'Ona çantanın içinde dünyadaki en değerli mücevherin olduğunu ve onu ömrüm boyunca öyle bir mücevher arayan benim yolladığımı Söyle. Mücevheri nihai konumuna götürmesi için ona veriyorum.'" Damra bir ses duydu. Sesi ya da geldiği kaynağı tanımlayamadığı gibi onu işittiğinden emin değildi de. Ses bahçeyi çevreleyen duvarın öteki tarafından gelmişti. Duygusal çöküntüye uğramış biri gibi başını eğip taş duvara dayandı ve eliyle gözlerini örttü. Duvarın arkasını gözleriyle çabuCak taraymca gecenin içine karışıp kaybolan bir gölge görür gibi oldu. "Ne var?" diye alçak sesle sordu Arim. "Orada biri vardı," yanıtını verdi Damra. Kadın hemen doğruldu. "Hiç şaşırmadım. Kalkan'in her yerde casusları var. Neyse ki söylenenleri tam olarak anlamaları — " Kadın konuşmayı kesti. Arim ile jessan birbirlerine ürkmüş gözlerle bakıyorlardı. Daha sonra Jessan bakışlarmı kaçırarak taş gibi sert bir yüz ifadesiyle gözlerini geceye dikti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Ne oldu?" diye bilmek istedi Darnra. "O kişi Kalkan'ın casuslarından biri olmayabilir," dedi Arim. "Takip ediliyoruz. Peşimizdeki kişiyi ektiğimizi sanmıştık, ama belki de..." Nine yürüyüş değneğini havaya kaldırdı. Değnek insan gözlerini andıran bir çift kehribarla süslüydü ve Damra'mn o güne dek gördüğü en çirkin eşyaydı. Nine değneği sağa sola çevirdi. Kehribar gözler karanlığı süzdüler. "Kötülük buradaydı," diye duyurdu yaşlı kadın. "Biraz önce gitti, ama fazla uzağa değil." Nine değneğini hafifçe duvara vurarak kehribar gözlere dik dik baktı. "Siz ne işe yararsınız ki? Topunuzun ciğeri beş para etmez. Çocuklarım kadar fenasınız." Kehribar gözler kırpılır gibi oldu. Damra üzgün göründüklerine yemin edebilirdi. Kadın kafasını iki yana sallayarak kendini toparladı. "Anlamıyorum—" ^ 379 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN Jessan ani bir hareketle belindeki deri kından bir bıçak "Sebep bu," dedi tamamıyla cüretkâr, kısmen de utan sesle. Bıçağı gönülsüzce ışığa tuttu. ç bir Kemikten yapılmış narin ve zarif görünümlü bıçak kani liydi. Damra bıçağı hemen tanıdı. Başlarına çöreklenen bel* boyutlarını anlamaya başlıyordu. "Bir kan bıçağı. Peşinizde bir Vrykyl var." Damra'run öfk kabardı. "Bunun farkındaydrn, Arim, yine de onu buraya getird' î Bu çok büyük bir akılsızlık ve delilik — " "Hayır, inanç," dedi Nine sert bir sesle. "Jessan da tıpkı Basha gibi seçildi. Tanrılar onları birbirlerine bağladılar." "Bu doğru, Damra," diye onayladı Arim. "Aynı şeyi rahibe de doğruladı. Jessan bıçağı alırken ne olduğunu bilmiyormuş. Omuzlarındaki yükü kabullendi. Tehlikeyi başından savıp başka bir masumun üzerine atabilirdi, ama felâketi olabileceğini bilmesine rağmen sorumluluğunu cesurca üstleniyor." Arim yaklaşarak dedi ki, "Vrykyller Jessan'ı yakalarsa Jessan onları bize getirir. Kendine hakim olamaz. Bilgi edinmek için delikanlının ruhunu bile çalabilirler." Jessan bıçağı uzatarak kadına doğru bir adım attı. "Sen Lord Gustav gibi bir Hâkimiyet Efendisi'sin. Lord Gustav o şeyi öldürdü. Sen de bunu alıp — " "Hayır!" Damra irkilerek geri çekildi. Bırak tutmayı, bıçağa zorlukla bakabiliyordu, zira bıçak genç adamın elinde kıpırdanır ve kıvranır gibi gözüküyordu. Jessan dimdik durdu ve kafasını kaldırdı. "Boş ver," dedi kısaca. "Ben hallederim." Damra ona acımıştı. "Kocam bir VVyred'dir," dedi kadın. "Yani bir elf büyücüsüdür. O kötü yaratıklar üzerine özel çalışmalar yaptı. Bunun bir yolunu..." Sesi kısılıp gitti. Griffith bir yolunu biliyor olabilirdi, fakat o an için oradan, karısından çok uzaklardaydı. Hâlâ kararını bekleyen Kalkan tarafından esir tutuluyordu. Peki Damra ne yapacaktı? Lord Gustav'm ömrü boyunca peşinde koştuğu görev, Hükümran Taş'in insanlara ait parçasını bulmaktı. Çantada saklı mücevher Hükümran Taş'sa Damra'nın bir Hâkimiyet Efendisi olarak görevi onu en süratli şekilde Yeni Vinnengael'deki Hâkimiyet Efendileri Konseyi'ne götürmekti. 380

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kayıp Taşın Muhafızları Taş'ın dönüşünü iki asın aşkın bir süredir bekliyor ^rtderek umutsuzluğa kapılmaktaydılar. Hâkimiyet Efendiiardı- t»1 azalıyordu. Bazıları bunun sebebinin Taş'm yokluğu, len ı ı ise inancın azalması olduğunu iddia ediyorlardı. Sebep ne baZ olsun Taş'm dönüşü Vinnengaelliler'i güçlendirecekti. 0^Ufn mra'nm içini bir öfke kapladı. Tanrılar onu bir oyuncak, bir n olarak kullanmaktaydılar. Yerine getirmek zorunda olduğu u-y görev için bir başkasından vazgeçmesi gerekecekti. Yine de başka şansı yok gibi gözüküyordu. "Mücevheri alacağım," dedi kadm. Daha önce hiç bu kadar isteksiz konuştuğu olmamıştı. Elini çantaya doğru uzattı. "Onu tanrılar adına kabul ediyor ve-Çantayı sabit tut," diye azarladı Bashae'yi- "Oyun oynayacak vaktimiz yok!" "Ben bir şey yapmıyorum," dedi Bashae heyecanla. "Kendi kendine kıpırdanıyor." "Bu çok saçma," dedi Damra öfkeyle ve çantayı hızla kapmaya çalıştı. İyice şaşıran pecwae çantayı elinden bıraktı. Çanta kadının ayakları dibine düştü. Damra onu almak için eğildi ve bunu yaparken büyünün farkına vardı. Artık ona karşı duyarlı hale geldiği için çantadan yayılan büyüyü hissedebiliyordu. Güç kadına zarar vermek istemiyor, onu sadece itiyordu. En azından o an için. Çantayı saran büyü kaim bir devedikeni örtüsü gibiydi. Damra büyüyü aşmaya, parmaklarını içinden geçirmeye çalışabilirdi, fakat öyle yaparsa alttaki dikenlerin batması kaçınılmazdı. Olan biteni anlayan Damra gülmeye başladı. Peder ve Valide'nin de gülmekte olduklarını umuyordu. Birileri tüm bu olaylardan bir eğlence çıkarmalıydı. Arim onu kaygıyla süzdü. Kadının kahkahalarında tuhaf bir tını mevcuttu. "Çantayı alamam, Arim," dedi kadm, konuşabilecek kadar sakinleştiğinde. "Ona dokunamam. Çantayı saran Toprak büyüsü onu benden koruyor." "İyi de sen bir Hâkimiyet Efendisi'sin," diye ümitsizce karşı çıktı Arim. "Ben vahşi rüzgârlara ve deniz meltemlerine, mavi gökyüzüne ve yüksekteki bulutlara bağlı bir Hâkimiyet Efendisi'yim. Bizim büyümüz Hava'dır, Toprak değil." Damra derin bir iç geçirdi. 3S± MARGARET W E İ S ve TRACY HİCKlvlAN "Gustav Taş'ı bana gönderirken bunu bilemezdi. Büyüden İv lamazdı." lç ar>Bashae çantayı geri alıp göğsüne bastırdı. Bakışları ikilinin sında gidip geldi. "Şimdi ne yapacağız?" "Uyuyacağız," dedi Nine. Damra uyumaya vakit olmadığını, hemen yola çıkmaları rektiğini söylemek üzereydi. Onun tarzı hep buydu, yani herif6" harekete geçmek. Beyninin bir parçası daha şimdiden Kalkan" söyleyeceği mazereti, Geçit'e ulaşmanın en kısa yolunu ve yanın neler alacağını düşünüyordu. Damra bir şeyi kafasına koydu mu onun bir an önce gerçekleşmesini isterdi. Zaten berbat bir mahjongg oyuncusuydu. Önemsiz taşları çabucak ele geçirebilmek için önemlileri elde etme şansını mahvederdi. Yaşamda da aynı şekilde davranır, hiç geriye bakmaz, davranışlarının getireceği sonuçları asla düşünmezdi. Tıpkı başkalarını da düşünmediği gibi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Yavaş ol, Damra, diye kendi kendine nasihat verdi. Hayatında bir kerecik olsun yavaş hareket et. Karşındakilere bir bak. Bitkin düşmüşler. Bu gece fazla bir yol kat edemezler. Ayrıca senin de düşünmek için zamana ihtiyacın var. Hükümran Taş'ın insanlara ait parçasınm keşfi siyasi arazide çatlaklar açacak, elf ulusunu temelinden sarsacak bir deprem adeta. Ortaya çıkacak sonuçları, bundan Rahibe nasıl ve ne zaman bahsedeceğini, Taş'ı nasıl güvende ve gizli tutacağını düşünmelisin. Bu durum sana Kalkan'a karşı ihtiyaç duyduğun avantajı sağlayabilir de. Griffith'in hayatını kurtarmak için en çabuk ve en kolay ele geçen taşları seçmemeli, sabır göstermeli ve daha önemli taşları beklemelisin. "Geceyi geçirecek güvenli bir yer biliyor musun?" diye Arim'e sordu kadın. Nimorealı kafa salladı. "Hep kaldığım yer. Orayı sen de biliyorsun." "Kimsenin yanınıza yaklaşmasına izin vermeyin," diye onları uyardı Damra. "Hiç kimsenin. Vrykyller başkalarını tuzağa düşürmek için hoş suretlere bürünebilirler." "Griffith de bir keresinde bundan bahsetmişti," dedi Arim yavaşça. "Anlıyorum." "Güzel." Kadın dönüp Jessan'a, taşıdığı yay ile oklara baktı. "Ona bir kılıç satın almalısın. Bulabileceğimiz her türlü yardıma 322 Kayıp Taşın Muhafızı an var. Sabahleyin Glymrae şehrinde, Uçurtma Ustaları ihtiy*cımlZ ^Wnda buluşacağız." S° mra elini Jessan'a uzattı. Delikanlı ilk başta şaşırdı, fakat ülümseyerek kadının elini sıktı. Damra aynı şeyi Nine'yle s0ltfa*. nda yaşlı pecwaenin eli bir kuşun pençesi gibiydi. Son olay3k tîîshae'nin eline sarıldı. 13 "Yükünüzü sırtlanamam," dedi Damra, "fakat nihai hedefinize varana dek sizi koruyabUirim." "Nedir o hedef?" diye sordu Bashae. Nine onu değneğiyle dürttü. "Sabahleyin," dedi kadm ve dönüp gitti. Nine de bahçeden çıkarken değneğini uzunca bir süre elf muhafızlara doğru çevirerek onları epey bir telaşlandırdı. "Atalarınızın gözleri bu gece üzerinizde olsun," dedi Damra Arim'e, Nimorealı da oradan ayrılırken. Eski dostların yaptıkları gibi öpüşmediler ve birbirlerini yalnızca uzaktan tanıdıkları izlenimini vermeye özen gösterdiler. "Atalarının gözleri üzerinde olsun," diye geleneksel veda cümlesiyle karşılık verdi Arim. Atalarının gözleri hakikaten de üzerlerinde olabilirdi, fakat üzerlerindeki gözler yalnızca onlara ait değildi. 323

Damra konuk evine döndüğünde Kalkan'ın gönderdiği bo uşağın sabırla kendisini beklediklerini gördü. Bunlardan dördünü? elinde birer tepsi, beşincisinde ise akşam yemeğini kaçırdığı iri Kalkan'ın kendi masasından yemek gönderttiği haberi vardı. Ha bercinin dediklerine göre Kalkan konuşmalarına devam edeme-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dikleri için üzüntü duyuyordu, fakat belki birkaç hafta içinde yeniden buluşmaları mümkün olabilirdi. Programı daha erken görüşmelerine elvermediği için özür diliyordu. Yine de kadından gelebilecek herhangi bir mesajı seve seve okurdu. Ayrıca ayrılmak isterse Damra'ya güvenli ve hoş bir yolculuk diliyordu. Kalmak istemesi halindeyse kadım üzülerek başka bir konuk evine alması gerekecekti, zira o anki ev karısının ailesinden gelen konuklara lâzımdı. Aslında bu haber kadına sabahleyin oradan gitmesini söylemenin nazik bir yoluydu. Damra gitmek istemezse Kalkan ona kalacak başka bir yer bulmakla yükümlüydü, fakat bulacağı yeni yer konforsuz ve uygunsuz olacaktı. Muhtemelen kadına insan misafirlerin kaldıkları geçici evlerden biri verilirdi. Bu evler boşaldıktan sonra yıkılırdı, zira elfler insanlardan kalan kokunun duvarlara bile sindiğine inanırlar. Kalkan mesajında görüşmelerinin bölünmesine sebep olan yabancılardan bahsetmemişti, çünkü öyle bir davranış kadirim özel meselelerine burnunu sokmak olurdu. Yine de casusları sayesinde buluşmanın nasıl geçtiğini biliyor olmalıydı. Uşak yemeğini dışarıdaki misafir bahçesinde mi, yoksa içeride mi yiyeceğini sordu. Damra yalnız kalmak istiyordu. Bahçede başka konukların bulunması halinde nezaket icabı onlarla sohbet etmesi gerekecekti. Yemeğini içeride yiyeceğini söyledi. Konuk evine giren dört uşak beşincinin gözetiminde tepsileri masanın üzerine bıraktılar ve hem güzel hem de doğru biçimde yerleştirildiğinden emin olmak için bir süreliğine yemeklerle uğraştılar. Konuk evi ufaktı. Beş kişi zorlukla sığıyordu. Onlar işlerini gö324 Kayıp Taşın Muhafızları Damra dışarıda bekledi ve ateşböceklerinin minik ışıklairlerke lanan bahçede gezindi. Diğer konuk evlerinde hiç ışık r,yla ay Damra uşakların Kalkan'ı ziyaret eden yalnızca bir yan1"". j„u0 nlHnöımu sövlediklerini anımsıvordu — Mabreton yann j daha olduğunu söylediklerini anımsıyordu —Mabreton ^s,a , bir asilzade. Damra yanından geçerken kadını görmüş ve H'Sine hayran kalmıştı. Bu kadının oradaki varlığının, Rahibin §ü , jje Mabretonlar arasında gelişen ittifaka dair şüphelerini j^grulayıp doğrulamadığını merak ediyordu. Damra'nın düşünceleri karmakarışıktı. Oyun başlangıcında ah-iongg taşlarını dizdiği gibi onları da bir sıraya koymaya çalıduruyordu. Bu epey zor bir uğraştı, zira öyle çok şey gerçekleşmişti ki olaylar karşısında ezildiğini hissediyordu. Taşları önce bir şekilde dizdi, sonra da başka bir şekilde: Hükümran Taş, Kalkan, Rahip. . . Griffith, daima Griffith. Kendini düşüncelerine ve kaygılarına öyle çok kaptırmıştı ki uşakların işlerini bitirdiklerini fark etmedi, ta ki kafasını kaldırıp içlerinden birini görüş alanının hemen sınırında saptayana dek. Adam yemeğin hazır olduğunu söyledi ve yapabileceği başka bir şeyin olup olmadığını sordu. Damra uşakları o gece dönmemek üzere gönderdi. Bahçede bir tur daha attıktan sonra konuk evine girdi ve kapıyı arkasından kapattı. Masadaki sofra epey zengin olsa da Damra'nm canı yemek istemiyordu. Yapması gereken çok iş vardı ve karakteri gereği bir an önce işe koyulmak istiyordu. Yazmak için masaya ihtiyaç duyduğundan yemekleri kaldırmaya başladı. Bunu yaparken zencefilin baştan çıkarıcı kokusu ona aç olduğunu hatırlattı. Bütün gün ağzma tek lokma bile koymamıştı. Kalkan'a yazması gereken karmaşık sözcüklerle dolu mektubu tamamlaması saatler sürecekti — bu mektupla adama hem boyun eğdiği, hem de eğmediği izleni-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mini vermeliydi. Öncelikle gücünü toplamalıydı. Damra masanın başına oturdu. Canının en çok çektiği yemeklerden alıp bunları kalaylı bir tabağa dizdi ve daha sonra bu tabağı konuk evinin bir köşesine kurduğu Asil Ata'sının mabedine taşıdı. Çoğu elf Asil Ata'sma sık sık akıl damştığı için konuk evinin bir bölümü bu amaca uygun olarak donatılmıştı. Köşede çeltik kâğıdından yapılmış, ataların ruhlarım ifade eden uçan kuş resimleriyle süslenmiş bir paravana duruyordu. Onun önünde küçük bir katlanabilir masa ve bir minder vardı. Konuklar özel eşyalarını masaya koyabilirler, bir mum yakabilirler ve atalarıyla rahatça ko325 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN nuşmak için mindere oturabilirlerdi. Maalesef ne Damra ne de Griffith Asil Atalar konusund de talihli değildi. Griffith'in Ata'sı ailede bir Wyred oldu&un ^ renince dehşete düşmüş ve Griffith'i terk edip tüm gücünü ağabeyine adamıştı. Damra'nın Asil Ata'sı ise küçükken ondan çok hoşlanan faw artık büyüdüğü için onun karşısında kafası karışan halim selim w hayaletti. Damra bir Hâkimiyet Efendisi olduğu zaman ailesi ge kadına karşı nasıl davranacağını bilememiş, bu yüzden de nezak t sınırları çerçevesinde ona mümkün olduğunca aldırış etmemeyi seçmişti. Asil Ata, büyük torunu Damra ile bağlantısını kesmemişse de onun yüzünden hüsrana uğradığım açıkça itiraf ediyordu. Damra'yı ne zaman ziyaret etse ondan daha genç kız kardeşinin tam on alü çocuk doğurduğunu ve on yedincinin de yolda olduğunu büyük torununa hatırlatmayı hiç ihmal etmezdi. Damra mabedin önünde biraz daha oyalamp oradaki vazonun içine bir buket orkide yerleştirirken Asil Ata'nın o gün yanma gelmek istemeyeceğini umuyordu. Mabed boş kaldı. Arük daha sakin ve huzurlu olan Damra yemeğinin başına oturdu. Bir kaşık dolusu bol baharatlı, zencefilli balkabağı çorbasını ağzına götürdü. "Onu sakın içme, Gwyenoclu Damra," dedi bir ses. Damra ürktü. Eli titreyince kaşıktaki çorba kucağına döküldü. Ses küçük mabedin civarından gelmişse de Asil Ata'ya ait değildi. Damra dikkatle o tarafa baktı. Herhangi bir hayaletle karşılaşmayınca bakışlarını hızla odanın içinde gezdirdi. "Kimsin sen ve neden benimle gölgelerden konuşuyorsun?" diye bilmek istedi kadm. "Kendini göster ve ev sahibimin yemeğinden niçin yememem gerektiğini söyle." Mabedin yakınında beliren bir suret, paravanın arkasından çıktı. Bu ister dost ister düşman olsun bir hayalet değildi. Bu etten kemikten oluşan fani bir varlıktı. Damra suikastçılardan korkmuyordu—tehlikeyi fark etmese bile üzerindeki Hâkimiyet Efendisi zırhı onu korurdu. Aklından geçen ilk düşünce odayı araştırmak için zaman ayırmamaktan kaynaklanan bir öfke oldu. Ne de olsa kocasını esir alan ve onu öldürmekle tehdit eden bir adamın evinde kalıyordu. 326 Kayıp Taşın Muhafızları • eelen elf, mabedteki mumun ışığıyla aydınlanan alana n rnra öncelikle elfin gözlerinin etrafına dövmelenmiş masÇllctl rikkat etti. Bir kuzgun gibi çok keskin bir görme duyusuna keye . ^akat soyunu belli etmek için her çocuğun gözlerinin etradövmelenen maskenin ayrmtılarım bir türlü seçemiyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


A m belki de Damra'nın o güne dek gördüğü en yaşlı elfti. Dövmaske aradan geçen yıllar sebebiyle bulanık bir hal almıştı. Kamburlaşmış sırtında yılların yükünü taşıyan çökük omuzlu lf yürümekten çok sürünüyor gibiydi. İyiden iyiye yıpranmış tahta bir bastona ağırlığını veriyordu. Çizgilerle ve birbirlerini kesen kırışıklarla dolu buruşuk yüzü çürümüş bir elmayı andırıyordu. Kel kafasında tek bir tel saç bile kalmamıştı. Koyu renkli, badem biçimli, kirpiksiz gözlerini örten gözkapakları o kadar incelmişti ki, Damra onların altındaki kılcal damarları görebiliyordu. Adamın gözleri berraktı; ilerleyen yılların getirdiği kataraktlarla örtülmemişti. Ancak bu gözler hiçbir duyguyu ele vermiyor, mumun sabit alevini kadına geri yansıtıyordu. Adam Damra'mn konuşmasını bekler gibiydi ve başka bir söz etmedi. İlk başta sinirlenen ve endişelenen Damra artık yaşlı adamın bunamış olduğunu ve konuk evine kazara girdiğini düşündüğünden ona acımaya başlamıştı. Buna karşın yaşlı elfin sesi berrak ve netti, titrek ya da kısık değil. Bunak olsa da olmasa da adam yaşlıydı ve saygıyı hak ediyordu. "Saygıdeğer Baba, geceleyin bana sessizce yaklaştınız. Beni tanırmış gibi konuşuyorsunuz ve yemek yemememi söylüyorsunuz. Bu gizemleri açıklamanızı istemek zorundayım. Kimsiniz siz, bayım? Eviniz, isminiz nedir?" Yaşlı elf masaya iyice yaklaşana kadar ilerledi. Yavaşça ve temkinlice yürürken bastonunun demir ucunu gürültü çıkarmasm diye yere dikkatle koyuyordu. Yürümeyi sürdürürken kızarık gözlerini kadının üzerinden bir an için bile olsun ayırmadı. "Evimin adı Kinnoth'tur," yanıtını veren elfin sesi güçsüz çıkıyordu. Sanki her soluğunu dikkatle ölçüyor, onlarla yaşamını sürdürebilecekken boş sözlere harcamak istemiyordu. "Lânetli Ev. Adıma gelince, eskiden bir anlamı ve haysiyeti vardı, ama artık yok. Adım Sihvyth." "Kinnoth Evi'nden Silvvyth!" diye tekrarlayan Damra şaşırmış, şoke olmuş ve kulaklarına inanamamıştı. Kaşlarım çattı. "Bu adı 387 MARGARET

W EİS

ve

TRACY

HİCKMA

N taşıyan sadece tek bir kişiyi biliyorum ve o da uzun yıllar ön şadı. Sonra da şerefini yitirmiş biri olarak öldü." "Bu adı taşıyan sadece tek bir kişi var ve o da hâlâ şeref yaşıyor," diye sakin bir karşılık verdi elf. "Sen. . . Silwyth'sin!" Damra ona ağzı açık bakakalrrustı "D mümkün olabilir mi? Sen neredeyse... üç yüz yaşında olmalısın "U "Tanrılar bana karşı iyi davrandılar," dedi Silvvyth sert ve bir tebessümle. Damra kafasını iki yana salladı. "Burada hayatın tehlikede. Sen bir kanun kaçağısın. Ölüm cezasına çarptırıldın. Ben bile seni hemen şuracıkta öldürebilirim ve bu yüzden bir kahraman yerine konulurum." Yaşlı adam kafa sallayıp omuz silkti. Boğumlu ellerini örten deri o kadar gergindi ki en küçük kemikler, kaslar ve damarlar bile gözler önündeydi. Baştan aşağı bir köylünün siyah, kaba kıyafetlerine bürünmüştü: bol bir pantolon ve boynu açık uzun bir tunik. Çıplak ayaklarının köseleyi andıran derisi çatlaklarla ve nasırlarla doluydu. "Nereye gidersem gideyim hayatım tehlikede. Fakat tehlikede

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olan yalnız ben değilim, Gwyenoc Evi'nden Damra." Yaşlı adam bastonunu kaldırıp çorbayı işaret etti. "Onu içseydin şimdi ya ölmüş ya da ölüyor olurdun. Üzerindeki Hâkimiyet Efendisi zırhı seni birçok silâha karşı koruyabilir, ama yediklerine karşı işe yaramaz." Damra kaşığı bıraktı. Parmaklarını kucağına serdiği beze dikkatle sildi. Tekrar yaşlı adama baktı. Silwyth hakkında söylenenler doğruysa Damra o anda gelmiş geçmiş en hain elflerden birinin huzurundaydı. "VVyvallı Garwina çoğu olumsuz olan bir sürü sıfata sahip olabilir, ama katil bunlardan biri değildir. En azından," diye Griffith'i ve adamın hayatının tehlikede olduğu gerçeğini düşünerek düzeltmede bulundu, "konuklarını öldürmez. Böyle rezil, şerefsiz bir harekette bulunursa kendi Ev'i bile ona karşı ayaklanır. Suçunu gizlemesine gelince, bu mümkün değil. Uşaklar beni gördüler. Birçok kimse buraya geldiğimi biliyor ve Rahip de bunların arasında. Sorular sorulur—" "Ve o sorular cevaplanır," diye belirtti Silwyth. "Kalp krizinden ölecektin, Gwyenoclu Damra. Tilkiotunun etkisi budur. Öyle 382 Kayıp Taşın Muhafızları ölüm senin yaşındaki bir kadın için şaşırtıcı olsa da duyulmabir >1U»'ldir. Yine de sözlerinde haklısın. VVyvallı Gwyenoc sana fl11^ J?vıe bir eylemde bulunmadı. Onun aklı bu tür ince işlere erin ma görünüşe bakılırsa seninki eriyor, diye düşünen Damra, 1 adamı dikkatle süzmekteydi. Adam bir köylü gibi giyinmişse Ü kövlü falan değildi. Damra onun sesindeki kültürlü ve eğitimli yani sadece bu konularda ders alma lüksüne sahip olan asilde sınıfının erişebildiği o tonu seçebiliyordu. Öykülerde ve şark larda kötülenen Kinnoth Evi'nin mensupları da soylu bir kana sahiptiler. "Bunu bana niçin söylüyorsun? Beni neden uyarıyorsun? Ne elde etmeyi umuyorsun?" diye bilmek istedi Damra, "Evi'min onurunu ve Tromek toplumundaki yerini geri kazanmasını. Evim bunu ancak büyük cesaret veya büyük merhamet gerektiren bir eylem sonucu elde edebilir. Evimin çöküşünden ben sorumluydum," dedi Sihvyth. Sesini iyice azalttı. "Yalnızca ondan değil, aynı zamanda çok güzel ve asil bir hanımın başına gelenlerden de. Bu dünyadaki zamanım sona eriyor. Ölülerin hapishanesinde cezamı çekmeye gitmeden önce eskiden sebep olduğum yanlışları mümkün olduğunca düzeltmek istiyorum." "Bunu şimdi, yani ömrünün sonunda mı yapmak istiyorsun?" Damra'nm ses tonu küçümseyici bir tını taşımaktaydı. "Bu uğurda uzun yıllardır çabalıyorum," yanıtını verdi Sihvyth. "Uzun mesafeleri tek bir amaç uğruna kat ettim —eskiden prensim, artık Boşluk'un Efendisi olan kişinin plânlarını bozmak. Daha şimdiden bazı ufak tefek iyilikler yapmayı başardım, ama bunları çok az kimse fark etti. Artık çok daha büyük bir iyilik yapmaya hazırlanıyorum—tabi senin yardımınla, Hâkimiyet Efendisi." Henüz ona güvenmeye hazır olmayan, fakat sözlerini can kulağıyla dinleyen Damra söylenenler üzerinde düşündü. "Peki öyleyse beni kim öldürmek istiyor?" diye sordu kadın. "Bu gece ilk bahçedeki duvarın arkasından seni gözetleyen ki-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şi." "Bana kalırsa o kişi sendin, Kinnoth Evi'nden Sihvyth," dedi Damra, kucağındaki bezi katlayıp masaya koyarken. İştahını tümüyle kaybetmişti. "Beni ne zamandır gözetliyordun?" 3?9 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN "Oradaydım," diye çekinmeden itiraf etti Silwyth. "A gözetlemek için değil, Gwyenoclu Damra. Bir başkasını tak'9 Seni yordum. Takip ettiğim kişi beni sana ulaştırdı. Bu gece hem 6C"~ din hem de ben konuşulanları duyduk. Ben şahsen çok ilgin ler öğrendim. Tabi o da." Yaşlı elf yine bastonuyla çorbayı ' Ş6^" etti. "Zaten tilkiotu da işe bu yüzden karıştı." e ru "Haysiyetini yitirmiş bir kanun kaçağı olduğunu itiraf et+; Neyin peşinde olduğunu bilmesem de para istediğini düşünm başlıyorum." Damra ayağa kalktı. "Uyarın için teşekkürler. Do& , olsa da olmasa da zahmetine karşılık bir ödülü — " "Beni bu kadar hafife alma, Gvvyenoclu Damra," diyen Silvvyth'in sesi artık daha sertti. "Valura öldüğünü sanıyor. Yakında buraya gelecek, çünkü çantadaki şeyi çalmak istiyor. Duvarın arkasında saklanırken onu duydun. Onu aradığın için kaçmak zorunda kaldı. İşte bu yüzden çantayı pecwaeden almaya çalıştığını ve başaramadığını görmedi. Talih sizden yana, yoksa Valura bu gece pecvvae ile dostlarını ziyaret ederdi. Onların Valura'ya karşı en ufak bir şansları bile yok. Valura şu anda senin peşinde." "Uyarın için tekrar teşekkür—" "Onun ne olduğunu biliyor musun, Damra? O bir Vrykyl. Zavallı Valura için bu ne üzücü bir durum olmalı..." Silwyth neşesiz bir tebessüm etti. "Dagnarus'un iki yüz yıldır aradığı şeyi bulup da elde edememek. Seni bahçede öldürmeyi, aradığı şeyi hemen oracıkta almayı ne çok istemiş olmalı. Ama bu gece başka, daha önemli işleri vardı. Dövüşe girmeye cüret edemedi, çünkü öyle yaparsa dikkatleri üzerinde toplardı ve Kalkan'ın muhafızları da işe karışırdı. Seni zehirlemek çok daha kolay, çabuk ve güvenliydi." Kaygılanan Damra sessizliğini korudu. "Bana inanmıyorsun," diyen Silvvyth'in sesi gücenmişten çok üzülmüş gibi çıkıyordu. "Sözlerimin kanıtı o kapıdan içeri girecek. Vrykyl geldiğinde ne yapacaksın?" "Dediklerin doğruysa—" "Doğru." " — öyleyse kötülük geldiğinde onu öldüreceğim." "Hayır, bunu yapmamalısın, Gvvyenoclu Damra. Dediğim gibi, Valura'run bu gece lordu Dagnarus için halletmesi gereken başka işleri var. O işini halletmesine göz yumulmak, çünkü ancak o sayede VVyvallı Garvvina'nın çevirdiği dolaplar ortaya çıkacak ve 3^0 Kayıp Taşın Muhafızları serbest bırakması için ona karşı kullanabileceğin kanıtlar Icocar11 b „ eldeDamra'nın öfkesi kabardı. "Özel meselelerim hakkında çok şey . • 0rsun, yaşh adam. Gereğinden fazla!" blUy"Hem de çok fazla," diye onu doğrulayan adamın sesinde ıstı,„ özlerinde keder vardı. Hüsrana uğrayan Damra ona dik dik baktı. Nefret dolu sözler kendisine hiçbir şey kazandırmayacağı gibi çok şey kaybettirebilirdi. Kendini sakinleştirmeye çalışarak kafasını yaşlı adamdan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


öteye çevirdi ve artık ılımış olan çorbaya dikti. Ardından bakışları yaşh adamın saklandığı paravananın arkasına kaydı. Yalnız küçük kıza huzur veren, fakat Damra ne kadar ihtiyaç duyarsa duysun büyüyüp serpilmiş kadına yardım edemeyen Asil Ata'sının mabedini inceledi. "Pekâlâ. Dediğin gibi yapacağım. Bekleyip Vrykylin gelip gelmeyeceğini göreceğim." Damra bir kez karar verdimi hemen işe girişirdi. "Vrykyl ne zaman gelir?" "Gecenin geç saatlerinde," dedi Sihvyth. "Seni ölü bulacağını tahmin ediyor." Damra bezgin bir sesle iç geçirdi. "Çok saçma. Bana dokunduğu an canlı olduğumu anlayacak. Kutsal £irhım beni Boşluk'tan korumak için hemen harekete geçecek. Onu öldürmekten başka seçeneğim olmayacak." Damra bu sorun üzerinde kafa yordu. "Gücümü kullanarak ölmüşüm izlenimi—" "İllüzyonlar yaşayan zihinleri kandırır. Vrykyller canlı değillerdir. Boşluk onlara varlık verir ve bu sayede yanılsamaları fark ederler. Ama üzerine düşeni ustaca yaparsan, Gwyenoclu Damra, Valura sana dokunmadığı gibi yanma bile yaklaşmayacak. Onun umurunda değilsin. O tek bir şey için, ona göre dünyadaki tüm pırlantalardan ve altınlardan daha değerli olan şey için geliyor." "Bahsettiğin eşya o kadar da değerli doğu," dedi Damra, yaşlı adamın neden bahsettiğini bilmiyormuş gibi gözükerek. "Bazıları için öyle olabilir. Meselâ Kalkan, Hükümran Taş'ı gücünü arttırmak için kullanmaya niyetli. Ama Leydi Valura," — Sihvyth'in ses tonu yumuşadı-"onu çok uzun zaman önce yitirdiği bir şeyi bulmakta kullanacak. Valura'nm gözünde onun değeri paha biçilmez." Sihvyth yavaşça eğilerek selâm verdi ve temkinli, yavaş adım351 MARGARET VVEİS ve TRACY HİCKMAN larla kapıya doğru ilerlemeye başladı. "Bana ihtiyaç duyahT diye yakınlarda olacağım." lrsirı Böyle sümüklüböcek gibi hareket edersen hiç kimseye mm dokunmaz, Kinnoth Evi'nden Sibvyth, diye aklından ee r Sâ Damra. O kambur sırtınla, o çökük omuzlarınla sen bir yaland ' ibaretsin. Hakkmdaki her şey bir yalan. Yine de çorbayı içmev - ° ğim. Damra kapının açıldığını duymadığı gibi gece havasının yüzüne doğru estiğini de hissetmedi, fakat seslendiğinde Silwyth ya. nıt vermedi. Adam gitmiş miydi, yoksa yine mi saklanmıştı? Damra mumu kaptığı gibi odayı araştırdı, sonra da paravanın arkasına baktı. Yaşlı elften eser yoktu. "Neyi ispatlamaya çalışıyorum ki?" diye sordu kendi kendine Damra. "Dediklerinin kanıtı o kapıdan ya girecek ya girmeyecek. Girmesi durumunda hazır olmalıyım. Girmezse tam bir budala gibi gözükeceğim, ama zaten buna şimdiye kadar alışmışımdır herhalde." Mumu söndürmeli miydi? Hayır. Yemeğini yerken ölseydi mum yanmayı sürdürürdü. Damra elf şifacılarınm tilkiotunu kalp yetersizliği çekenlere küçük dozlarda verdiklerini biliyordu. Büyük dozlar ölümcül sonuçlar doğurabilirdi, ancak Damra yemekten zehirlenmiş olsa nasıl görüneceğini kestiremiyordu. Bazı zehirler hızlı etki ederdi. Damra tilkiotunun yavaş bir etki göstereceğini sanıyor, daha doğrusu umuyordu, zira masaya yüzükoyun kapaklanmış gibi görünüp suratmı çorba tabağının içinde tutmak pek içinden gelmiyordu. "Kaç saat beklemem gerekeceğini kim bilir? En azından ken-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dimi rahat ettirmeliyim. Kendimi hasta hissedersem ilk yapacağım şey ne olur? Uzanırım. Yatağıma uzanır ve orada ölürüm." Damra kendini bir ceset gibi göstermeye çalışırken durumun ne kadar tuhaf olduğunu düşündü ve kıkırdamaya başladı. Sonra da şaşkın bir vaziyette kontrolünü kaybettiğini fark etti ve kendini gevşemeye zorladı. Zihnini rasgele konulara yöneltirken bir düşünceyi bir başkası izledi. Ölü taklidi yapmak. Elf suikastçılar ölü taklidi yapmayı, soluk alıp verişleri ve kalp atışlarını yavaşlatmayı, hatta vücut sıcaklığının düşmesi için kanın daha yavaş akmasını sağlamayı bilirlerdi. Hiçbir savaşçı böyle haysiyetsiz yöntemler üzerinde eğitim gör3J2 Kayıp Taşın Muhafızları fakat suikastçıların onuru olmadığından şeref, haysiyet gibi m6Z ı rda endişelenmezlerdi. Damra o anda Silvvyth'in suikastçı k°n ? aim almadığını merak etti. Almış olması onun hakkında pgitımı anp & Skşeyia^akaVUŞtUrUrduÇok şeyi- ama her şeyi değil. güvvyth asil bir ailedendi. Soyluların karanlık ve kasvetli suitcılık yolunu seçmeleri son derece sıradışı olsa bile imkânsız , »ildi, özellikle de Evleri güçten düşen veya lanetlenen elfler için. Çünkü öyle elflerin hayatlarını onurlu bir biçimde kazanmaları pek mümkün olmazdı. Buna karşın çoğu elf bir kiralık katile dönüşmekten ziyade onurunu koruyarak açlıktan ölmeyi yeğlerdi. Silvvyth'in sesindeki acı ve gözlerindeki keder büyük bir pişmanlığın göstergesiydi ve bunlar soğukkanlı bir katilin sahip olamayacağı lükslerdi. Damra'yı en fazla ikna eden şey Silvvyth'in Vrykyller hakkında epey bilgi sahibi olmasıydı. Çoğu elf Vrykyllerin varlığından bile habersizdir. VVyredler büyüyle ilgili her konuda bilgi sahibi oldukları için onları tanırlar, fakat bilgi güç demek olduğundan öğrendiklerini kendilerine saklarlar. Damra da diğer tüm Hâkimiyet Efendileri gibi Vrykyllerden haberdardı. Ne de olsa Vrykyller Hâkimiyet Efendileri'nin tam zıddıdır ve Hükümran Taş sebebiyle bazı gizemli yollardan onlara bağlıdırlar. Hep meraklı biri olagelmiş Damra, Vrykyller hakkmda Hâkimiyet Efendileri Konseyi'nin sağladığından daha fazlasını öğrenmek istemişti. Onun bu merakı Griffith'in bu alanda uzmanlaşmasına, sonrasında da Yellozoğlu Şövalye Gustav ile tanışmalarına yol açmıştı. Gustav hayatını Hükümran Taş ve onunla ilgili konularda çalışmaya adamıştı. Damra onun sayesinde birbirine düşman Tromek ile Vinnengael ülkeleri arasında aracı görevi gören Arim ile aşina olmuştu. Bir Vrykyl tarafından öldürülen Gustav, Vrykyllerin Hükümran Taş'ı aradıklarını biliyordu. Ölmeden önce Hâkimiyet Efendileri Konseyi'nde tehlikenin boyutlarını tam olarak anlayabilecek tek kişi olduğu için Taş'ı Damra'ya göndermişti. Kinnoth Evi'nden Silvvyth'in de Vrykylleri iyi bilmesi normaldi. Sahiden de iddia ettiği kişiyse Vrykyllerin yaradılışına tanıklık etmişti. Gustav gibi o da Damra'ya ulaşmak istemişti. Çember genişliyor, kenarlara dokunuyor, sonra tekrar küçül393 MARGARET

WEİS

ve

TRACY

HİCKMAN

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


meye başlıyor... Silkinerek uyanan Damra, disiplin eksikliği sebebiyle kend' sövdü. Bir ses duyar gibi olduğu için kıpırdamadan yattı. Kı^ kabarttığında sesi tekrar duydu. Bu sefer ne olduğunu da anladı kapıyı yavaşça ve sessizce açan bir el. Ölülerin gözleri genelde açık kalır, fakat Damra kendine o ka dar güvenmiyordu. Kara kirpiklerinin arasında görebilmek iHn gözlerini iyice kıstı. Odaya ipek cübbesi hışırdayan bir kadın gir. di-güzeller güzeli Leydi Godelieve. Damra şaşkma dönmüştü. Bu güzel, zarif kadın şeytani bir varlık mıydı yani? Gözleriyle görrnese buna inanmazdı. Leydi Godelieve kendi yatağında olması gereken bir saate, sinsice konuk evine girmekteydi. Leydi mumun aydınlattığı kısma geldi. Damra kadmın güzel yüzünü gördü ve tüm kuşkuları silindi. Kurbanına bakan Leydi Godelieve'in yüzü tamamıyla ifadesizdi. Ne sempati vardı, ne merhamet, ne de nefret. Hiçbir şey. Sona erdirdiği yaşam umurunda bile değildi. Sihvyth haklıydı. Leydi Godelieve dikkatini kurbanından alıp Hükümran Taş'in aranmasına verdi. Yüzünde artık umut ve beklenti dolu bir ifade mevcuttu. Kılım bile kıpırdatmayan Damra, soluklarını mümkün mertebe sessiz alıp veriyordu. Kalp atışları kulağına anormal derecede gürültülü geliyor, numarasının anlaşılacağından korkuyordu. Güçlü Boşluk büyüsünün huzurundaydı ve kıpırdamamak, kutsal zırhının büyülü güçlerine başvurmamak, kılıçlarına uzanmamak için kendini zor tutuyordu. Leydi odayı baştan aşağı aradı. Asil Ata'nın mabedini tepetaklak etti, tabakları devirdi, vazodaki suyu boşaltıp içine baktı. Hatta paravananın arkasını bile kontrol etti. Damra arayışın bir an önce sona ermesini, kadirim çekip gitmesini umuyordu. Bu baskıyı daha fazla kaldırabileceğinden hiç de emin değildi. Kararsız bir halde dikilen Leydi Godelieve, Damra'run hissedebildiği bir öfkeyle etrafına bakmdı. "Burada değil," dedi Vrykyl umutsuz bir ses tonuyla. Damra gözlerini azıcık daha aralama riskine girdi. Kirpiklerinin arasından baktığında leydinin elinde narin bir bıçak, yani kan bıçağı olduğunu gördü. "Her yeri aradım, lordum. Size söylüyorum, burada değil. Gözden kaçırmış olabilir miyim?" Vrykyl birisini dinlercesine du3J4 Kayıp Taşın Muhafızları sonra dedi ki, "İçeri girdiğimde onu hissetmedim. Evet, raJda ' jjgjme eminim. Onu görmüş olduğumu unutmayın. Bafrisse ve kardeşiniz Helmos'un huzurlarındaydım." Bir durak^anl daha, ardından, "Shakur'un ne dediği umurumda değil. O S3 ö-n teki. Ne bekliyorsunuz ki? Onu hissederdim! Hissederı" Kadının tutkuyla titreyen sesi kısık ve çaresiz bir trnıya sati "Ben de tıpkı sizin gibi hissedebilirim, lordum." Tekrardan kulak kabartan Vrykyl sakinleşti ve ağzını bir kez , < a açtığında ses tonu sertti. "Belki de yanıldım. Belki Hâkimiyet Efendisi onu almadı. Durum öyleyse Taş dostlarından birindedir. Sabah erkenden ele geçiririm. Önce birini," dedi kadm, "sonra da ötekini." Valura bıçağı cübbesinin beline doladığı kuşağa soktu. Vrykyl yerde yatan Damra'ya son bir bakış attı ve bu sefer gözlerinde güzel yüzünün şeklini değiştiren bir husumet, şiddetli bir nefret yer alıyordu. Damra bir an için Vrykylin gerçek yüzünü, kafatasından sarkan gri ve çürümüş etleri, içlerinde Boşluk'un karanlığını barındıran göz yuvalarını gördü. Sonra Vrykyl ortadan kayboldu. Gidi-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şiyle birlikte mumun alevini titretip söndürmüştü. Damra tuttuğu soluğunu koyverdi. Tir tir titreyen bedeni buz gibi bir ter tabakasıyla kaplıydı. İçine bir bulantı yayıldı. Afallamış bir halde doğrulurken kusacağından korkuyordu. Daha önce hiç böyle korkunç, ezici bir korkuya kapılmamıştı. Kendini güçsüz hissediyordu. "Acele et, Gwyenoclu Damra," dedi yaşlı adamın sesi kapının oradan. "Korkunu üzerinden at. Onun peşinden gitmeliyiz." Damra yatağından kalktı. Vrykyl artık orada bulunmadığından Damra'nın korkusu kaybolmaya, yerini o korkunç yaratığı öldürme ve dünyayı bir kötülükten kurtarma isteğine bırakmaya başlamıştı. Tenini kaplayan büyülü Hâkimiyet Efendisi zırhının mukaddes gücüyle birlikte Dönüşüm sırasında Peder ve Valide'den aktığını hissettiği sevgi ve kuvvet de geldi. Konuk evinden ayrılan Damra, etrafta muhafız olup olmadığına baktı. Gecenin geç saatleri artık geride kalmışsa da şafak henüz doğu ufkunda yüzünü göstermediği için Kalkan'in sarayı karanlıklara bürünmüş bir haldeydi. Çevreye derin bir sessizlik hakim olduğundan tüm dünya uyuyormuş gibiydi, fakat Kalkan'm evindeki herkes uyumazdı. 3fi)S MARGARET

WE I S

ve

TRACY

HİCKMA

N Etrafta devriye gezen muhafızlar olmalıydı. Damra Kalkan' manlarından biri olarak kabul ediliyordu. Onu gecenin bu s ? * ortalıkta dolanırken yakalasalar en kötüsünü düşünürlerdi "Silvvyth," diye sesini yükseltmeden karanlığa seslendi D çünkü adamın nerede olduğunu seçemiyordu. ra' "Buradayım," dedi yaşlı elf ve hakikaten de oradaydı H Damra'ya o kadar yakındı ki kadın istese uzanıp onu tutabilirdi "Vrykyl nereye gidiyor? Neyin peşinde?" "Hükümran Taş'in," diyen Sihvyth, sözleri tıslayarak telâffı etmişti. "Sana gönderilen Taş'in değil, Gvvyenoclu Damra. Valur onu aradıysa da bulamadı. Artık Kral Tamaros'un elflere verdi&' Taş'in peşinde." "Bizim Hükümran Taş'imiz! Onu çalması mümkün değil," diye şaşkınlıkla itiraz etti Damra. "Taş gece gündüz hem Kalkan'a hem de Rahibe bağlı askerler tarafından korunup — " "Hiçbiri Vrykyle rakip olamaz," dedi Sihvyth ciddiyetle. "Onu durdurmak sana kalmış." "Hükümran Taş, Kalkan'in evinin tam ortasındaki gizli bir bahçede tutulur. Oraya kadar her köşe başında silâhlı nöbetçiler bekler. Hepsiyle teker teker dövüşmem gerekirse galip geleceğime dair hiç şüphem yok," diye sakince ekledi Damra, "ama öyle yapmam halinde önümüzde uzun bir gece var demektir. "Kuzgun büyüme gelince," diye devam etti Damra, kendisini çok iyi tanır gibi gözüken yaşlı elfin bir sonraki önerisini tahmin ederek, "zırhım, etrafımdaki kutlu havaya hükmetmemi ve istediğim yere uçarak gitmemi mümkün kılar. Maalesef Kalkan'in evi kendi özel VVyredler'i tarafından element büyülerini bozacak efsunlarla donatılmıştır. Büyüm güçlüdür ama durdurulamaz değildir. Ağaç tepelerindeyken tehlikeye atılmayı göze alamam." "Durdurulamaz değilsin," diye onayladı Silwyth. "İşte o yüzden bu gece Peder ve Valide'nin Mabedi'nde dua etmen gerek, Gwyenoclu Damra."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Elbette," dedi üzülerek Damra. "Bunu düşünmemem büyük aptallıktı. Peki sen nerede olacaksın?" diye kuşkuyla sordu. "Nerede olmam gerekirse orada," cevabını verdi adam. Silvvyth bastonuna dayanarak kadının yanından ayrılırken karanlığın içinde sessizce ilerleyen yaşlı, üç bacaklı bir örümceğe benziyordu. Damra onu gözden kaybetmemeye çalıştıysa da sanki 3J& Kayıp Taşın Muhafızları çibvyth'i emip yok etti. ra onu düşünerek vakit kaybedemezdi. Artık değil. Sılana dek hep doğruyu söylemişti. Damra boynundaki gü, • kolyeyi tuttu. Alev alev bir güneşi tutan iki griffin şekA ki bu kolye tüm Hâkimiyet Efendileri'nin simgesiydi. Üzerinp bir kolyeyi v büyülü zırh kayboldu. Bir kez daha tabardına ve bol pantoloı bürünmüş vaziyetteydi. Savaş kılıcını geride bırakması gere1 kti zira kimse mabede silâh taşıyarak giremezdi. Buna karşın kılıcını yanma alabilirdi, çünkü o bir onur sembolüydü ve lalarından mirastı. Bu yüzden onu kutsal mekânlarda taşıyabilirdi. Gece havası ılıktı. Bir baykuş seslendi. Uzaklardaki bir başkası ona karşılık verdi. Damra konuk evlerinin bulunduğu alandan hızla ayrılarak Peder ve Valide'nin Mabedi'ne ulaşmak için geçmesi gereken birçok kapıdan ilkine yöneldi. Elf kanunlarına göre onu hiç kimse durduramazdı. sjy?e

4-% Hükümran Taş'ın elflere ait parçasının tarihi epey kanlıdır- b rahmetli Kral Tamaros'un öğrenemediği üzücü bir durumdur Se' vecen kral öldüğü sırada Hükümran Taş'm Loerem halklarına barış getireceğine inanıyordu. Eğer tanrılarda bir parça merhamet varsa, gerçeği hâlâ ondan gizliyor olmalıydılar. Kral Tamaros Hükümran Taş'ı aldığında ve dört parçasını dört farklı ırka teslim edeceğini duyurduğunda o anki Rahibin babası olan Rahip, Tromek ulusunun ruhani lideri olması sebebiyle Taş'ın kendisinde kalacağını sandı. Temsilcisi Lord Mabreton'u kendi adma Taş'ı alması için gönderdi. Oysa o anki Rahibin Kalkanı'nın farklı plânları vardı. Taş'a sahip olan kişinin olağanüstü bir güce kavuşacağını biliyordu. Kalkan Prens Dagnarus'un kâhyası gibi görünen, fakat gerçekte insanların sarayına sızmış bir casus olan düşük mevkili bir elf lordunun, yani Sihvyth'in yardımıyla Lord Mabreton'u gizlice öldürttü. Kalkan hiçbir şeyden haberi olmayan Kral Tamaros'tan Hükümran Taş'ı aldı ve Rahibin Taş'ın kendisine gönderilmesi yolundaki tüm taleplerini reddetti. Kalkan Taş için kurnazca yerleştirilmiş büyülü tuzaklarla korunan özel bir bahçe yaptırttı. Buna karşın Taş oraya koyulmadı. Boşluk'un Efendisi'ne dönüştüğü zaman Prens Dagnarus ağabeyi Kral Helmos'a ve dolayısıyla da Vinnengael'e savaş açtı. Irklar Hükümran Taş'ın kendi paylarına düşen parçalarını aldıkları zaman aralarında yaptıkları bir anlaşmaya göre içlerinden birinin tehlikeye düşmesi durumunda barışı korumak için bir araya geleceklerdi. Helmos ellerindeki Taşlar'ı göndermeleri için her bir ırka haberciler yolladı. Diğer ırklar bu isteği reddettiler. Taş'm elflere ait parçasının tehlikede olabileceğinden korkan Kalkan, onu kendi evine taşıttı. Kalkan o sırada Prens DagnarusTa

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gizli bir anlaşma yapmıştı. Elf askerlerin bir kısmı Dagnarus'un yanında savaşırken geri kalanlar da Dagnarus zafere ulaştığında 3JS? Kayıp Taşın Muhafızları geçmek, kendilerine vadedilen toprakları ele geçirmek hatİl^rda hazır beklediler. ü V'nnengaerin yıkımı sırasında birçok elf yaşamını yitirdi. Kalkavbedilen canların hesabını vermek için Rahibin huzuruna k^sl İdi Aslında Kalkan kendini o durumdan kurtarabilirdi, fakat Ç3ı vth ortaya çıktı ve Lord Mabreton cinayetinden başlayarak v lkan'm tüm kirli çamaşırlarını ortaya döktü. Kalkan'm etrafı bir . hasımları tarafından sarılmıştı. Kalkan Rahip tarafından idam dilmeyi istedi, ancak Rahip bu zevki Lord Mabreton'un küçük kardeşine bıraktı. Kinnoth Evi o gün büyük bir yıkıma uğradı. Silwyth'e neler olduğunu kimse öğrenemedi. Kalkan'm kuyusunu kazarak kendi çöküşünü de hazırlamıştı, zira Rahip bile onu affedecek güçten yoksundu. Genç Lord Mabreton onu bulmak için hiçbir masraftan kaçınmadı. Ne de olsa ağabeyini öldüren ve ağabeyinin karısı olan Leydi Valura'mn Dagnarus tarafından baştan çıkartılmasına yardım eden kişi Sihvyth'ti. Genç Lord Mabreton Silwyth'in kellesini getirene bir servet ödeyeceğini söyledi. Birçok suikastçı şansını denediyse de hiçbiri başarıya ulaşamadı. Şimdi, yani o günden iki yüz yıl sonra çoğu kimse onun öldüğünü sanıyordu. Zaten o kadar çok düşmana ve o kadar az dosta sahip bir adam onca zaman boyunca nasıl hayatta kalabilirdi ki? Damra bunu hâlâ merak ediyordu. Kalkan'm Evi'nin çöküşüyle birlikte Hükümran Taş Rahip tarafından Tromek'in başkenti Glymrae'deki Peder ve Valide'nin Mabedi'ne taşındı. Cedar'm eski bir dostu olan Wyval Evi'nden Garvvina, Rahibin Kalkanı ilân edildi. Rahip onun bu yeni mevkiini kutlamak üzere Kalkan'a Glymrae'deki kraliyet sarayım armağan etti. Bu muhteşem saraym sınırları dahilinde Peder ve Valide'nin Mabedi ve Hükümran Taş'in bulunduğu yeni bahçe de yer alıyordu. Taş hem Kalkan'a hem de Rahibe bağlı askerler tarafmdan korunmaktaydı. Eski dostu Garvvina ile arasındaki ilişki bozulmaya başladığında bile, Rahip Hükümran Taş'm tehlikeye düşebileceğinden hiç korkmamıştı. Onurlu ve güvenilir bir adam olan Rahip, bir kimsenin kendi çıkarı için o kadar kutsal bir eşyayı çalabilecek kadar aşağılık olabileceğini aklının ucundan bile geçirmiyordu. Damra da aynı şekilde düşünmekteydi. Sihvyth haklıysa ve Kalkan sahiden de Taş'm kendi adma çalınması için Vrykyllerle *33 MARGARET W E İ S ve TRACY H soyuyor demekti. Garvvina Taş'ı tüm elf ulusu adına korum w Unu re almış, kendini görevine kutsal yeminlerle bağlamıştı B UZe" minleri bozması halinde Peder ve Valide ona sırt çevirirlerdi K tAi ?-t?^?^^^ f^fi rA "-»Vı-î r\t~tı i ?*•/-»/-! HAİ* 1Aİ«1Û,İ,/İ i T^rvtrla V»-î»" pim TS1~. .1 CKMAN işbirliği yapıyorsa, Garwina yalnızca Rahibi değil tüm elf ı soyuyor demekti. Garvvina Taş'ı tüm elf ulusu adına korum V re almış, kendini görevine kutsal yeminlerle bağlamıştı B di ataları dahi onu reddederlerdi. Böyle bir suç Kinnoth Evi' işlediklerinden bile daha korkunç olurdu. Garvvina ve Ev'i mah ^ lur, onurunu yitirir, hatta belki de asla affedilmezdi. Evlerin t lumdan dışlandığı olmuştu, fakat daha önce hiçbir Ev bir daha t

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


parlanamayacak kadar dağıtılmamış, bozulmamıştı. Kalkan'in Ev" bu alanda bir ilk olabilirdi. Damra Kalkan'dan ve onun politikalarından ne kadar nefret ederse etsin öyle korkunç bir kaderle yüzleşmesini istemiyordu zira acı çeken tek kişi o olmayacaktı. Evi'nin çatısı altında kalan binlerce masum elf de mahvolacaktı. Kalkan batarsa onları da peşinden sürüklerdi. Damra, Atalar Mabedi'ne giden yoldaki birçok muhafız kulübesinden ilkine vardı. Muhafızlar tetikte beklemekteydiler. Kadını durdurup soğukkanlı ve ihtiyatlı bakışlarla süzdüler. Damra onlara bu gece dua etmesi gerektiğini söyledi. Görevleri icabı geçmesine izin verdiler. Damra yürürken göz ucuyla arkasına baktığında muhafızlardan birinin oradan ayrılarak ana binaya doğru koştuğunu gördü. Adam Damra'nın hareketlerini amirine bildirecekti. Acaba amiri de kendisinden üst rütbeli birini haberdar eder miydi? Haberler Kalkan'm kulağına ne kadar zamanda ulaşırdı? Damra adımlarını hızlandırdı. Yolu üzerindeki her muhafız kulübesinde aynı şey yaşandı. Kalkan'in sarayının bulunduğu arazi genişti ve bu alanın çapı otuz kilometreye yakındı. Saray ile Mabed arasındaki bahçelerde bir sürü yol ve patika yer alıyordu. Gümüşi bir ay ve parlak yıldızlar sayesinde gece aydınlıktı. Damra yolunu bulmakta sıkıntı çekmedi. Yolda tek başınaydı. O gece ortalarda kimsecikler yoktu. Yine de büyük ihtimalle etrafta casuslar kol gezdiğinden Damra elinden geldiğince acele ediyordu. Şüphe çekebileceği için koşmuyor, sadece hızlı adımlarla ilerliyor, muhafızlara yaklaştığında ise yavaşlıyordu. Mabed'e yaklaştıkça giderek daha fazla acele ettiğinden muhafızlara patlamamak veya daha da kötüsü uygunsuz bir ivedilikle yanlarından koşup geçmemek için kendini zor tutuyordu. Son kontrol noktasını geride bıraktığında olağanüstü bir fe400 Kayıp Taşın Muhafızları kapıldı- Küçük bir tepeyi tırmanınca Peder ve Valide'nin ,-arJ'e. karşısında buldu. Elfler tanrıların, özellikle de onların Ma jukları ailenin ve ölüler, yani atalar ailesinin reisleri olan °'U| ve Valide'nin çocukları olduklarına inanırlar. Kendilerini fe t a yakın hissettiklerinden her türlü sorunlarını ve şikâyetle? ? nlara iletirler. Elfler Peder ve Valide'ye hürmet ve huşuyla rl, ancak onlara yalnızca en kötü durumlarda danışırlar. Kilisenin lideri Rahip'dir, fakat rahiplerin kendilerine ait bir iv rarşileri mevcuttur. Din ile büyüyü birbirine karıştıran insan Kilisesinin aksine elf Kilisesi bu ikisini ayrı tutmaya büyük özen eösterir. Rahiplerin büyük güçleri olmamakla birlikte elf toplumundaki katı sınırlamaları aşabilmeleri sebebiyle önem taşırlar. Soyu ne kadar önemsiz olursa olsun bir rahip herkesle konuşabilir. Haksızlığa uğradığına inanan bir köylü derdini Kalkan'a anlatamaz, çünkü Kalkan'in yanına bile yaklaşamaz. Köylü derdini gidip rahibe anlatır. Rahip onunla aynı soydan gelmese bile Kalkan'ın huzuruna çıkıp köylünün şikâyetini iletebilir. Peder ve Valide'nin Mabedi yapı itibarıyla güzel veya haşmetli değildi. Taş bloklar arasında pencere niyetine bırakılmış ufak aralıklarıyla ve kapı işlevi gören daha büyük aralıklarla daha çok bir taş yığınını andırıyordu. Mabed tüm Loerem'deki en eski yapılardan biriydi. Elflerin ilk yazılı kayıtlarında bile oranın eski olduğundan bahsedilirdi. Mabed'in duvarını oluşturan kayaları oraya bizzat Peder'in yerleştirdiği söylenirdi ve o yüzden Tromek'teki tüm kutsal mekânların en kutsalıydı. Pencerelerden dışarı parlak bir ışık sızıyordu. Mabed akıl da-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nışmak veya öğüt almak isteyenlere gece gündüz açıktı. Işığın geldiği yerde rahiplerin siluetleri görülebiliyordu. Rahipler açık kapının orada toplanmışlardı ve gecenin içine bakmaktaydılar. Birdenbire feryat etmeye başladılar. Bir şeyler ters gidiyordu. Olanlar karşısında şaşkınlığa düşen Damra koşmaya başladı. Koşarken boynundaki kolyeyi tuttu. Hâkimiyet Efendisi zırhı akarak üzerini kapladı. Mabed'e ulaşmak için öncelikle ilk savunma engeli olan bir sedir korusundan geçmeliydi. Sedir korusuna vardığında aniden durup dehşet içinde etrafına baktı. Kırık dallar yerde yatıyor veya yan yarıya kırıldıkları ağaç gövdelerinden sarkıyorlardı. Ağaçlardan biri yıldırım çarpmışçasına ortadan ikiye bölünmüştü, fakat ortalıkta ne kararmış bir 401 MARGARET WE i S ve TRACY HİCKMAN şey görülüyor, ne de kıymık parçalarından dumanlar tütüyord Havada Boşluk büyüsünün kokusu vardı. Koku o kadar * ki Damra güçlükte nefes alabiliyordu. Wyredler hırsızları tutmak için koruya güçlü büyüler yerleştirmişlerdi. Tüm bu ı paramparça olmuştu. Boşluk'un gücü hepsini yok etmişti. Damra seremoni kılıcını kabzasından tutup çekti ve önünde tutarak düşmanının sebep olduğu yıkımın içinde sessiz ilerledi. Adımmı attığı her noktayı dikkatle incelerken kendisin bahşedilen Kuzgun Gözleri için tanrılara bol bol şükranlarını sunuyordu. Korunun dışına varıp ortalığa bir göz gezdirdiğinde Mabed'i net olarak gördü. Dövülmüş altından hazırlanmış bir kordonun ucunda asılı duran kristal bir küre, parmaklıkları altınla karışık çelikten yapılmış bir kafesin içinde duruyordu. Kürenin içindeki Hükümran Taş etrafına parlak gümüşi bir ışık saçmaktaydı. Kafes kendisini yansıtan ve yukarıda asılı duran Taş'ın daha da parlak görünmesine yol açan aynalı bir yüzeyin tam ortasına yerleştirilmişti. Aynanın yüzeyi o kadar düzgündü ki nesnelerin yansımalarını gerçeklerinden ayırt etmek olanaksızdı. Aynalı zeminin çapı yaklaşık iki buçuk metreydi. O yüzeye dikkatsizce adım atanın vay haline. Kişi nereye basacağını bilmezse (Tromek'te nerelere basılacağını bilen sadece iki kişinin olduğu söylenirdi; Rahip ve Rahibin Kalkanı) sert zeminden hiçliğe adım atardı, zira aynalı yüzey VVyredler tarafından yaratılmış bir illüzyondu. Taş'ı çalmak isteyen hırsız en ufak bir yanlış harekette dibine jilet kadar keskin demir kazıklar döşenmiş bir çukura düşer ve korkunç bir şekilde ölürdü. Kişi aynalı zemini geçmeyi basarsa bile kafesin yedi kilitle kapatılmış parmaklıklarını aşmak zorundaydı. Yedi büyük Ev'in adına yapılmış bu kilitleri açmak için yedi anahtar gerekiyordu — dördü Rahibin, üçü de Kalkan'ın elindeydi. Kişi ancak ondan sonra kristal kürenin içindeki Hükümran Taş'a ulaşabilirdi. Mabed'in etrafında bir sürü muhafızm cesedi yatıyordu. Bunlardan bazılarının üzerinde Rahibin mensubu olduğu Trovale Evi'nin, bazılarının ise Rahibin Kalkanı'nın zırhları bulunmaktaydı. Her iki tarafın da büyük bir hışımla katılım gösterdiği çatışma çok kanlı geçmişti. Kalkan'a bağlı muhafızlar galip gelmişlerdi, çünkü altısı hâlâ ayaktaydı. Ancak bu altı adamın hepsi de 402 Kayıp Taşın Muhafızları kilde yaralanmış durumdaydı. Muhafızlardan biri kanlar frr | . j kolunu tutuyordu. Bir diğerinin suratında kemiğe kadar İÇlfl bir kesik mevcuttu. Üçüncü muhafız bir dostunun yanına diz

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


^tmüştü ve adamın üst uyluğuna aceleyle turnike uyguluyordu. Ç hibe bağlı askerlerin hepsi de can vermişti. Damra çatışmanın ne kadar amansız, ne kadar zorlu geçtiğini hmin edebiliyordu. Bu adamlar farklı Evlere, farklı amaçlara hizet etseler de yıllardır birlikte çalışmışlardı. Zaman içinde dost ve oldaş haline gelmiş, hatta birbirlerine kardeşten öte yakınlaşmış olmalıydılar. Sonra bir ihanet gecesinde bazıları dostlarına, yoldaşlarına, kardeşlerine saldırmıştı. Tek yaptıkları emirleri uygulamak, vazifelerini yerine getirmekti. Hiç kimse onları kmayamazdı, zira kişinin Evi'ne karşı olan vazifesi dostluğun, sevginin, hatta ailenin bile ötesindedir. Yine de Damra onlar için üzülmeden edemiyordu. Damra düşüncesizce ileri atılmadan karşısındaki sahneyi dikkatle inceledi. Muhafızlar birini bekliyor gibiydiler. Gözleriyle karanlığın içini tarıyorlardı. Tedirgin ve huzursuzdular; adeta katlettikleri kurbanlarının ruhlarından yükselen suçlamaları dinliyorlardı. Damra da huzursuzlanmaya başlamıştı. Vrykyl sedir korusunu dağıtıp geçmişti. Peki şimdi neredeydi? Damra'nm yanısıra o da Boşluk'un gölgelerine saklanmış bu sahneyi izliyor, durumu tüm ayrıntılarıyla kavramaya mı çalışıyordu? Damra'nm gözü bir hareket tespit etti. Askerler kanlı kılıçlarını kaldırarak savunma için bir araya toplandılar. Sedir korusunun içinden, Damra'nın durduğu yerin tam karşısından bir suret çıktı. Suret bir kadına aitti. Güzel ve narin görünümlü kadın, kanla kaplanmış ve ezilmiş çimenlerin üzerinde zarafetle yürüyordu. Muhafızlar silâhlarını indirdiler ve geçmesi için ona yol verdiler. Leydi Godelieve onları hayal meyâl fark etti. Ne sağma ne de soluna bakıyordu. Gözleri dosdoğru kristal kürenin içinde parıldayan Hükümran Taş'ın üzerine çevriliydi. Damra'nm aklından geçen ilk şey saklandığı yerden fırlamak, hemen saldırıya geçmek, yaratığı en zayıf biçimindeyken şaşırtmak oldu. Vrykyller büyülü zırhlarını Hâkimiyet Efendileri kadar hızlı kuşanabilirler, fakat Damra düşmanım tuzağa düşürebilirdi ve Vrykyl onun öldüğünü sandığından bu taktik daha da etkili olurdu. 403 MARGARET WE i S ve TRACY HİCKMA Damra bu düşünceye bağlı olarak harekete geçmeye h landı, üstelik Kalkan'in adamlarıyla da dövüşmesi gerekeceği v, de. Kılıcının kabzasını sıkıca kavradı ve ağırlığını öne verdi. Bir el onu bileğinden yakaladı. Damra şiddetle silkinerek kafasını çevirdi. Sihvyth hemen yanıbaşındaydı. "Ne — " diye öfkeli ve kısık bir fısıltıyla konuşmaya başladı Damra. Elin tutuşu daha da sıkılaştı. Yaşlı el sıradışı bir güce sahipti Adamın dudaklarından tek bir sözcük döküldü, "Bekle." Damra çılgınca atan kalbini yavaşlattı ve pozisyonunu gevşetti. Adamın buraya nasıl geldiğine, kendisine nasıl ayak uydurabildiğine, Kinnoth Evi'nin bir mensubunu gördükleri yerde hiç düşünmeden öldürecek muhafızları nasıl aştığına dair en ufak bir fikri yoktu. Bu yaşlı elf göründüğünden çok daha farklıydı. Leydi Godelieve Mabed'in yanıbaşında durdu ve muhafızlardan birini çağırdı. "Nöbet tutun," diye buyurdu o melodik sesiyle. Muhafız eğilerek onu selâmladı. Diğer adamlar kılıçları ellerinde ve yüzleri sedir korusuna bakar bir vaziyette Mabed'in etrafında sıralandılar.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Leydi Godelieve aynalı zeminin etrafında döndü. Belli bir noktaya gelene dek taş sınırı dikkatle inceledi. Oraya vardığında cübbesinin kanla lekelenmiş eteklerini kaldırarak düzgün, aynalı yüzeye ihtiyatla ayağını koydu. Ayağı sağlam zemine basınca ilerlemeye başladı. Aynalı yüzeyin üzerinde bir patencinin buz zeminde kayması gibi zarafetle süzülüyordu. Sonunda güven içinde kafese ulaştı. Kadının elinde o yedi özel anahtar olamazdı, fakat çeşitli büyülerle korunan bir korunun içinde bile kendisine kolayca yol açmış bir Vrykyli çelik ve altın parmaklıkların durdurması mümkün değildi. Yine de Damra kafesin Vrykyle zorluk çıkartacağını, az da olsa zaman kaybettireceğini sanıyordu. Vrykyl sağ elini kafes yokmuşçasına parmaklıkların arasından geçirince Damra ağzı açık bakakaldı. Leydi Godelieve kafasını kaldırarak tepesinde asılı duran Hükümran Taş'a baktı. Onu bir süreliğine süzdü, sonra da diz çöktü ve Hükümran Taş'in parlak yansımasına uzandı. 404 Kayıp Taşın Muhafızlan Damra işte o zaman illüzyonun ardında yatan gerçeği gördü. . ümran Taş kafesin tepesinden sarkmıyordu. Taş aynalı ze• den yükselen bir kaidenin üzerinde duruyordu. Yansıma gerk gerçek ise yansımaydı. İllüzyon o kadar güçlüydü ki Damra vrvünün nasıl işlediğini anladığında bile gözleri ona yalan söylüor ve aklının gerçek olduğunu bildiği şeyi görmek için kendini zorlaması gerekiyordu. Damra dönüp Silvvyth'e bir göz attı. Uzaktaki Vrykyli dikkatle süzen yaşlı elfin yüz ifadesi katıydı. "O kadın hayattayken sahiden de bu kadar güzel miydi?" diye sordu Damra. Tıpkı Taş illüzyonu gibi Vrykylin gerçek yüzünü de görmeleri için gözlerini zorluyordu. "Daha da güzeldi," diye yavaşça cevap verdi Silvvyth. "Bu onun gerçek güzelliğin yalnızca bir gölgesi." Acı bir am, diye düşündü Damra ve dikkatini yeniden Vrykyle verdi. Leydi Godelieve kafesin zemininde diz çökmüş halde duruyordu. Her iki eliyle de uzanarak Hükümran Taş'ı barındıran kristal küreyi kaidenin üzerinden aldı. Taş'a uzun uzun baktı. Gülümsemiyordu. Yüz ifadesi sakin, ferah bir zafer duygusunu belli etmekteydi. "Şimdi!" dedi Silvvyth. "Muhafızları hallet, Damra. Leydi Valura benim sorumluluğum." Damra tam ona bir Vrykyle karşı duramayacağını söylemek üzereydi ki kambur bedenin dimdik bir hale geldiğini gördü. Silvvyth'in ağır aksak adımları hızlı bir koşuya dönüştü. Hünerli, güçlü eller bir silâh halini almış bastonu tutuyordu. Silvvyth artık bulanık bir hareket, kanlı çimenlerin üzerinde uçan bir gölge gibiydi. Kalkan'm muhafızlarından biri onu fark etti. Muhafız bağırarak diğerlerini de uyardı. Altısı birden Silvvyth'in üzerine yürüdü. Damra savaşın içine dalarken gümüş zırhı mukaddes bir ışık saçıyordu. Muhafızlar dikkatlerini koyu bir lekeden farksız olan Silvvyth'ten ayırıp öfkeli bir tanrı gibi üzerlerine gelen bu ışıklı surete verdiler. Ona yıldırım çarpmışçasına, huşu içinde bakıyorlardı. Damra onların bu şaşkınlığından hemen istifade etti. "Nasıl siz başkalarma ihanet ettiyseniz size de ihanet edildi," diye bağırdı. "Bu Boşluk yaratığı sizi kandırdı. Teslim olursanız hayatlarınızı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


4-05 MARGARET WE i S ve TRACY HİCKMAN bağışlarım." "Onu tanıyorum," diye tısladı muhafızlardan biri. "Gwv lu Damra bu. Kalkan bu gece onu hain ilân etti ve ölüm r n0c~ çarptırdı." asina Adam bir elindeki kılıca ek olarak kemerinden bir de h çekti. Kalkan'm tüm savaşçıları çift elle dövüşmekte ustaydıla ^ bunlar onun en hünerli savaşçılarındandı. İçlerinden beşi kad 6 yöneldi. Altıncısı ise Silvvyth'i hedef almıştı. Damra'nın elinde sadece kısa bir kılıç vardı ve o da sembol w anlamı işlevlerinden daha fazla olan bir tören kılıcıydı. Yine H elinde daha güçlü bir silâh mevcuttu; Damra Kuzgun'un büyüsüne sahipti ve kuzgun da numaracı bir kuş olarak bilinirdi. Kalkan'm muhafızları, karşılarında ansızın bir değil üç Hâkimiyet Efendisi buldular. Damra'nın iki illüzyon kopyası muhafızların etrafını sararak onları yanlardan kuşattı. Silwyth'e iyice yaklaşmış olan altıncı muhafız bir ses duydu. "Yardım et! Yardımına ihtiyacım var!" Bu Leydi Godelieve'in melodik sesiydi; daha doğrusu muhafız öyle sandı. Adam durdu ve etrafına bakındı, fakat tek gördüğü kaşlarını çatmış Leydi Godelieve'in Hâkimiyet Efendisi'ne bakıyor olduğuydu. Adam kandırıldığını anladı, ancak hedefini aradığmda yaşlı elfin yerinde yeller esiyordu. Damra karşısındaki elf muhafızın illüzyonlardan birine saldırması için ustaca yer değiştirdi. Adamm hamle eden kılıcı ıslık çalarak havayı keserken hareketin ivmesi sebebiyle muhafız dengesini yitirdi. Damra onun arkasına geçip rakibini yüzüstü yere yapıştıran bir darbe indirdi. Damra'nın illüzyonları olağanüstü bir gerçekçiliğe sahiptiler ve kadmm her hareketini taklit ediyorlardı. Muhafızlardan biri saldırıya geçti, fakat kılıcı havadan başka bir şeye dokunmadı. Adam hızla arkasına döndüğünde karşısında Damra ile onun diğer illüzyonunu buldu. Hangisine saldıracağını düşünürken biraz daha zaman kaybetti. Damra'mn tekmesi adamm göğsüne isabet etti ve onu gerisingeri uçurdu. Arkasında sert bir soluk alındığını duyan Damra ayağını geri çekti, döndü ve kılıcını savurdu. Kılıcı arkasındaki muhafızın zırhını belinden kesti ve göğüs kafesini yardı. Muhafız acıyla haykırarak iki büklüm oldu. Damra kılıcının kabzasıyla onun çenesine vurdu ve rakibini bayılttı. 406 Kayıp Taşın Muhafızları a diğer hasımlarıyla yüzleşmek için döndüğünde birinin Iduöunu gördü; adam herhalde takviye kuvvet getirmeye saçmış başkası ise bakışlarını bir Damra'dan ötekine kaydıragİkkfme saldırması gerektiğini anlamaya çalışıyordu. ckvyth'i aradığmda Damra onun Mabed'e varmış olduğunu ,. gjiWyth aynalı zemini aşmaya başlamıştı. Onun çukura yu8 , anasını bekleyen Damra nefesini tuttu, fakat yaşlı elf hiç sı1 ti çekmeden yürümeyi sürdürdü. Leydi Godelieve'in geçtiği rden aynı şekilde geçiyordu. Sihvyth sırtı kendisine dönük olan Vrvkyle sinsice yaklaştı. Valura o esnada Hâkimiyet Efendisi'ni seyretmekteydi. Vrykyl yaşlı elfi görmediği gibi yaklaştığını da duymamıştı. Sihvyth de aynı şekilde arkasmdan sessizce yaklaşan Kalkan'm muhafızlarından birini fark etmedi. Gizli güzergâhı bilen muhafız, illüzyon zemini kolayca geçmişti. Kılıcını kaldırarak yaşlı elfe sır-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tından vurmaya hazırlandı. "Sihvyth!" diye onu uyardı Damra. "Arkanda!" Hızla geriye dönen Sihvyth, bastonunun demir ucunu kullanarak muhafızın kanuna, göğüs zırhının hemen altına vurdu. Muhafız dengesini kaybetti ve bir çığlık atarak çukura yuvarlandı. Valura arkasındaki tehlikeyi duydu. Onunla yüzleşmek için dönerken o korkunç Vrykyl görünümüne büründü. Damra ne Vrykyl ne de Sihvyth için endişelenebilirdi. Bağırmasıyla birlikte Vrykylin üzerindeki yanılsamayı sona erdirmişti. Geride kalan son muhafız tedbiri elden bırakmaksızın ona yaklaşıyordu. "Büyünü kullanmak zorunda mısın, Hâkimiyet Efendisi? Onurunla dövüşsene," diye alay etti adam. "Onurdan bahsedene bak," diye azarlarcasma karşılık verdi Damra. "Rahibin kaç askerini sırtmdan bıçakladın?" "Kalkan onları hain ilân etti," diye öfkeyle kendini savundu muhafız. "Senin de kanıtladığın gibi hainler onurdan yoksundurlar." "Hükümran Taş'a bak," dedi Damra ona. "Kalkan'ın şerefini kendi gözlerinle gör." "Bu da bir numara!" diye hırladı muhafız, fakat kaygılandığı ve cesaretinin kırıldığı gün gibi ortadaydı. Görevini yapmış, emirlere uymuştu, fakat o geceki hainlikten hiç mi hiç hoşlanmamıştı. 40JMARGARET W E I S ve TRACY HİCKMA Kafasında bir kuşku doğmaya başlıyordu. Damra silâhını indirerek geri çekildi. "Bak," diye üstel HMuhafız silâhlarını hazırda bekletiyordu. Gözlerini obü çevirdi. Niyeti Hükümran Taş'a şöyle bir bakmak, sonra da ' ^^ bulunduğu dövüşe geri dönmekti. Bunu yapınca kara zırhı yok etmek istercesine aynalı zeminden gelen gümüşi parıltıyı e Vrykyli gördü. men "Atalar bizi korusunlar," dedi adam şaşkınlıkla. "Üzerimize biçim bir kötülük çöreklenmiş?" "Kalkan'm kalleşliği vücut buldu," dedi Damra. Kuzgun'un kanatlarının gücünü çağıran Damra kollarını kaldırdı ve havaya yükseldi. Hayretler içindeki muhafızın önünde durup tam ağzına bir tekme attı. Ağzından ve burnundan kanlar fışkıran adam geri yuvarlandı. Damra tekrar yere indi. "Ben yalnızca onurlu kimselerle onurlu dövüşürüm," dedi Damra, sonra da Silvvyth'in ne durumda olduğuna baktı. ***** Valura ne çatışmayı, ne Kalkan'm muhafızlarının bağrışlarını, ne de ölenlerin çığlıklarını duymuştu. Etrafındaki faniler umurunda değildi. Onları birer böcek gibi görüyor, yaşamalarını ya da ölmelerini umursamıyordu. Tüm dikkati Hükümran Taş üzerine odaklanmıştı. Kadın kristal küreyi ellerine alırken ona ve içindeki parlak mücevhere büyülenmişçesine bakıyordu. "Taş'ı ele geçirdim, lordum!" diye haykırdı Valura. Dagnarus'un coşkusu, utkusu, hazzı içini kapladı ve vücuduyla ona zevk verdiği, aşkıyla onu mutlu ettiği eski zamanların anıları Valura'ya geri geldi. Anılar artık acı veriyordu, yine de Valura onlara sıkı sıkıya sarıldı. Ne de olsa o anılar eski haliyle arasındaki son bağlantıydı. Kristal küreyi parçalayıp Taş'ı almak üzereydi ki Damra'nın sesini duydu. "Silvvyth! Arkanda!" Silvvyth! Bu isim Valura'nın en üzücü anıları arasındaydı. Dagnarus'un kâhyası olan Silvvyth, onların gizli buluşmalarını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ayarlayan kişiydi. İkili arasında mesajlar götürüp getirmiş, kadına sevgilisinden hediyeler taşımıştı. Silvvyth ona kocasını aldatmasında yardım etmişti. Silvvyth eskiden olduğu şey için onu seven ve 402 Kayıp Taşın Muhafızları Bstügü şey İÇİ" ona acıyan kiŞİydi. dÖfl A ırnak. Valura ne zaman onun gözlerine baksa o merhamet sunu görmüştü ve yıllar sonra bile ondan sırf bu yüzden ^ t ediyordu. Canım diğer her şeyden, hatta ölümden bile daha n£ vaksa da Dagnarus'un kendisine karşı duyduğu tiksintiyi iırabilirdi. Ancak Sihvyth'in merhametine göz yumamazdı. Valura'nın bakışları ellerindeki Hükümran Taş'tan ayrılarak ç'ivvvth'i buldu. Arkasında duran Sihvyth, aynalı zeminde yer alan basamakların üzerine tehlikeli bir biçimde tünemişti. Üzerindeki illüzyonu unutan, daha doğrusu terk eden Leydi Godelieve kayboldu. Yerine bir Vrykyl geldi. Kadının içindeki en karanlık nefretten bile daha kara bir zırh, Valura'nın iskeletimsi vücudunu kapladı. Kemikli ellerinden ve omuzlarından iğne kadar sivri dikenler çıktı. Açlığı asla bastırılamayan ölümün çirkin suratını taşıyan iğrenç miğfer kafasını örttü, boş göz yuvalarını alevle doldurdu. Sihvyth yaşlanmış, suratı neredeyse tanmamayacak kadar kınşmıştı. Fakat Valura onun hakikaten de Sihvyth olduğunu hemen anladı. Adamın gözlerinde acıma görüyordu. Valura kristal küreyi üzerinde durduğu plâtforma çarptı. Küre paramparça oldu. Kristalin keskin, tırtıklı parçaları arasında Hükümran Taş yatıyordu. Kadın Taş'a hiç ilgi göstermedi; ödülünü nasılsa sonra da alabilirdi. Kılıcını çekip Sihvyth'in üzerine atıldı. Valura hasmım ikiye biçmesi gereken süratli bir hamleyle kılıcını aşağı doğru savurdu. Silâh yerdeki taşlara öyle bir güçle çarptı ki taş çatladı, etrafa kıvılcımlar saçıldı. Kılıç artık Valura'nın arkasında duran Sihvyth'i ıskalamıştı. Sihvyth'in bastonu Valura'nın sırtının tam ortasına indi ve onu plâtformdan düşürmekle tehdit etti. "Bana çok uzun süredir dadanıyor, adımlarımı takip ediyorsun," diye haykıran Valura, yaşlı adamın yaşamını sona erdirmek için geriye döndü. Öfkeden gözü dönen Valura, kılıcını hızla savurdu. Sihvyth hamleden şaşırtıcı bir çeviklikle kurtuldu. Valura üzerine geliyordu. Kadın vahşice hamlelerle onu geriletti. Sihvyth'in çıplak ayakları altındaki kırık kristal parçalan çatırdıyor, yaşlı elfin tabanlarından kanlar akıyordu. "Senin hep farkındaydım, Sihvyth," dedi Valura ve eline ge4Û_5 MARGARET TRACY

WE İ S

ve

HİCKMAN

çirdiği avantajdan sonuna dek faydalandı. "Beni izledin v rımı bozmaya çalıştın." Tekrar saldırarak adamı bir adım d \,ar^a" riletti. "Şimdi karşında iki seçenek var, sefil adam. Ya k 1- & ^e" ucunda, ya da aşağıdaki demir kazıklarda can vereceksin." "Hakkımda yanılıyorsun, Leydi Valura," dedi Sihvyth v adamın sesindeki merhamet tınısından dolayı ona binlerce ı/a sövdü. "Bunca yıldır peşinde olmamın sebebi sana bir hediye ^

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mekti." Ver" "O da neymiş?" diye haykıran Vrykyl bir hamle daha yaptı Sihvyth ıslık çalarak üzerine gelen darbeden eğilerek kaçmd Sihvyth uzun, keskin bir kristal parçasını alıp Valura'nm karnına sapladı. "Ölüm." Kristal parçası Vrykylin zırhını delerek uzun zaman önce çürüyüp gitmiş cesede girdi. Peder ve Valide tarafından kutsanmış büyülü kristalin açtığı yara, Valura'yı hayata tutunduran Boşlukla arasındaki bağları kesmişti. Öfke ve dehşetle haykıran Valura kılıcını düşürdü ve iki eliyle birden kristali tuttu. Onu çekip çıkarmaya çalıştı. "Hediyemi kabul et, Leydi Valura," diyen Sihvyth'in sesi ıstırap doluydu. Adeta kadının çektiği acıyı paylaşıyor gibiydi. "Gerçekte hayat olmayan bu işkence gibi yaşamın parmaklarının arasından akıp gitmesine izin ver. Sonunda huzura kavuş." Valura'nm üstüne karanlık çökmeye başladı. Bir insan nasıl hoş bir uykuya dalıp giderse Valura da o karanlığın içine batar gibiydi. Her şey sona erecekti; acısı, sefaleti, suçluluk duygusu. . . aşkı. Ayaklarının dibindeki Hükümran Taş parıldadı. Kulağına Dagnarus'un sesi geldi. "Valura? Taş'ı aldın mı?" Valura tüyler ürperten bir çığlıkla kristal parçasını vücudundan çıkardı. Hemen ardından Sihvyth'in üzerine atıldı. Adam kollarını iki yana açıp bir adım geriledi ve çukura düştü. Valura buna sevindi. Kulaklarına hoş bir müzik gibi gelecek ölüm çığlıklarım bekledi. Çığlık falan duyulmadı. Sihvyth sessiz sedasız ölmüştü. Valura umursamadı. Silwyth artık yoktu. Bir daha onu düşünüp endişelenmesi gerekmeyecekti. Boşluk'un gücü 410 KayıP Taşın Muhafızları , ,n varasını onarmaya başladı. Vrykyl yerdeki Hükümran yalura run^ Taş'aUza j0kunamadı. Valura elini Taş'a yaklaştırmayı denediw büyü engeli onu itiyordu. Hüsrana uğrayan kadın Boş8* , pücünü topladı ve bir kez daha Hükümran Taş'a uzandı. juk un 8 . en Düyülü engel dağıldı. Valura muzaffer bir edayla Tas'ı tuttu. Tanrıların öfkesi onu bir anda sarmaladı. Kor gibi bir acı, içiniz Boşluk'un şişmesine ve patlamasına sebep oldu. Büyüsünden doksun kalan Valura plâtformun üzerine yığıldı. y Hükümran Taş elinden düştü ve kristal parçalarının arasına kadar yuvarlandı. ***** Mabed'e doğru hızla ilerleyen Damra, yaşlı ve eli ayağı tutmaz elf ile güçlü Vrykyl arasmdaki dövüşe karışmaya niyetliydi. Oraya vardığında hayretler içinde kalakaldı. Sihvyth karşısındaki Vrykylin ölümcül hamlesi karşısında eğildi, sonra da havaya sıçradı ve bedenini bükerek kadının arkasına indi. Adam bastonuyla onun sırtına vurdu. Damra Vrykyle arkadan saldırıp öldürebilirdi, fakat öncelikle illüzyon zemini aşması gerekiyor ve bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. "Hakikat rüzgârları!" diye ellerini açarak haykırdı. "Hilekâr pusu dağıtın!"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Hükümran Taş'ı çevreleyen illüzyon, yapılan büyü sonucu Damra'nm gözleri önünde dağıldı. Aynalı yüzey yok oldu. Vrykylin durduğu plâtforma altı yuvarlak basamakla ulaşılabiliyordu. Damra çukurun içine baktığında dipteki jilet kadar keskin kazıkları gördü. Kalkan'ın muhafızlarından biri kazıklara saplanmıştı. Adamın çığlık atarken açılmış ağzı o halde kalmıştı. Kazıklar göğsüne, karnına, uyluklarına ve kollarına saplanmıştı. Çukurun dibi kanla kaplıydı. Adamın karşı karşıya kaldığı korkunç ölümü düşündükçe Damra'nın midesi büzüşüyordu. Bastığı yere dikkat ederek altı basamaktan ilkini aşmıştı ki Sihvyth kristal parçasını Vrykyle sapladı. +11 MARGARET WEİS ve TRACY HİCKMAN Yaratığın çığlığı Damra'nm kalbini durdurdu ve onu ba ğm üzerinde adeta felç etti. Silvvyth'in Vrykyl ile konuştu» gördü. Adam sesini kısık tuttuğundan Damra onun neler ded's^ anlayamadı. Vrykyl hemen sonrasında kristal parçasını çekin ^ kardı ve Silvvyth'e hücum etti. Damra dehşet içinde, yaşlı adamın soğukkanlılıkla plâtfor dan atlamasını izledi. Vrykyl yerdeki Hükümran Taş'a uzanırke Damra da bir sonraki basamağa atladı. Plâtforma ulaşmalı, Vrykvl ile rahatça hareket edebileceği bir zeminde dövüşmeliydi. Vrykyl Taş'ı almaya kalktığında gelen tanrıların öfkesi, durgun geceyi müthiş bir patlamayla bozan beyaz bir alev patlaması şeklindeydi. Damra kör edici ışık karşısında yüzünü çevirdi. Büyülü zırhı esen sıcak ve şiddetli rüzgâra karşı onu korudu. Rüzgâr dindiğinde ve ışık söndüğünde Damra plâtforma baktı. Vrykyl kıpırdamaksızın yerde yatıyordu. Hükümran Taş kenara yakın bir yerdeydi. Damra geri kalan basamakları aştı. Plâtforma vardığında kılıcını çekip Vrykyle doğrulttu. Yaratık kıpırdamadı. Damra siyah zırhlı suretin etrafında dönerken neredeyse plâtformun kenarına tutunan kanlı bir elin üstüne basacaktı. "Yardım et," dedi Silvvyth soluk soluğa, kanla kaplı diğer elini de uzatarak. Damra adamın elini yakalayıp yukarı çekti. "Niçin ölmedin?" diye bilmek istedi kadın. "Birçok kimsenin aynı soruyu sormuşluğu var," yanıtını verdi yaşlı elf, yarım yamalak bir tebessümle. Adam yere eğilip Vrykyle hitaben konuştu. "Leydi Valura," diyen Silvvyth o kadar yumuşak bir sesle konuşuyordu ki Damra onu duymaktan ziyade hissetti. "Ben de dahil olmak üzere birçok kimse tarafından haksızlığa uğratıldın. Lütfen beni affet." Vrykyl hareket etmedi. Silvvyth iç geçirerek ayağa kalktı ve bir adım geriledi. Kılıcını kaldıran Damra onu hızla indirdi ve Vrykylin başını gövdesinden ayırdı. Miğfer yerde biraz yuvarlandı. Damra kendini miğferin içine bakmaya zorladı. Karanlıktan başka hiçbir şey yoktu. İğrenç yaratığa sırtını döndüğünde Silvvyth'in elini uzatmış olduğunu gördü. Adamın avucunda Hükümran Taş bulunuyordu. 412 Kayıp Taşın Muhafızları "Taş'ı al Gvvyenoclu Damra," dedi. "Sende elflerin, pecwaede ? sanlarm parçası var. Tanrılar bu ikisini bir araya getirdiler." "Alamam," diye şaşkın bir halde ona karşı çıktı Damra. "Hü-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


u

an Taş'a sahip olabilecek tek kişi Rahip'dir." "HiÇ kimse ona sahip olamaz. En azından hiçbir ölümlü," dedi clvvvth- "Beni iyi dinle. Fazla zamanımız yok. Kalkan plânının başarısızlıkla sonuçlandığından haberdar edildi. Muhafızlarıyla birlikte buraya geliyor. O gelmeden önce gitmemiz gerek." "Peki, seni dinliyorum," dedi Damra isteksizce. "Tanrılar Taş'ı Kral Tamaros'a verdiklerinde fanilerin henüz onun kullanımını anlayabilecek kadar bilge olmadıklarını söylediler. Tamaros onların uyarılarına aldırış etmedi ve Taş'in dört parçasını dünyaya dağıttı. Taş için birçok cinayet işlendi, hâlâ da işleniyor." Silvvyth etraflarındaki asker cesetlerini işaret etti. "Taş kana bulandı." İkna olmayan Damra kafasını salladı. "Hükümran Taş olmazsa Hâkimiyet Efendileri yaratma gücümüzü kaybederiz ve — " "Taşlar'ı Hâkimiyet Efendileri Konseyi'ne götür. Bırak ne yapılacağına onlar karar versinler," diye teşvikte bulunan Silvvyth, Hükümran Taş'in parçasını tekrar ona doğru uzattı. "Lord Dagnarus'un gücü her geçen gün biraz daha artıyor. Bunu biliyorum, çünkü devasa ordularını kendi gözlerimle gördüm. Hem sayıları çok fazla, hem de askerleri onun bir tanrı olduğunu sandıkları için ona gönülden bağlılar. Sadece Yeni Vinnengael'e on bin asker göndermeyi plânlıyor. Korkunç savaşçılar olan taanlar korkusuzca savaşırlar, zira onlara canlarını Dagnarus için feda etmekten daha büyük bir şan olmadığı söyleniyor. Daha şimdiden bir diğer on bin asker Tromek Geçidi'ne doğru ilerlemekte." "Geçit bu saldırıya karşı koyar—" "Geçit fethedilecek. Kalkan anlaşma gereği Dagnarus'un geçmesine izin verdi." "Ahmak herif!" dedi Damra sert bir sesle. "Hükümran Taş'in iki parçası elf topraklarında kalmamalı, Damra," dedi Silvvyth ciddiyetle. "Rahip onları koruyamayacak kadar güçsüz." "Peki ya kocam ne olacak? Onu kurtarmak gücüm dahilindeyken ölmesine göz yumamam. Hayır, hiçbir yere — " "Kocan çoktan kurtarıldı," dedi Silvvyth. "Benim tarafımdan. 413 MARGARET W E i S ve TRACY HİCKMAN Tromek ülkesinden sessizce çıkartıldı. Seni Yeni Vinnengael'i zeyindeki Shadamehr Kalesi denilen bir yerde bekliyor." Damra ona ağzı açık bakakaldı. "Sana inanmıyorum. Ölçeklerimi kocamı kurtarmakta kullanabileceğimi bizzat sen sö ı mistin. Şimdi de kalkmış onu çoktan kurtardığını iddia ediyorsu n "İyi de edindiğin bilgileri zaten kullandın, Gvvyenod Damra," dedi Silvvyth gülümseyerek. "Sana nasıl güvenebilirim?" diye sordu kadın, hüsran ve ofkp içinde. "Sana Hükümran Taş'ı veriyorum," dedi Silwyth. Damra tereddüt etti, fakat pek fazla seçeneği olduğu söylenemezdi. Taş'ı ne orada ne de Kinnoth Evi'nden Sihvyth'te bırakamazdı. "Pekâlâ," dedi kadın. Sihvyth Hükümran Taş'ı nazikçe onun avucuna koydu. Taş adamın kanıyla kaplandığından artık ışıkta parlamıyordu. "Senden bir iyilik isteyeceğim, Gvvyenoclu Damra. Bu gece yaptıklarımı Rahibe ilet. Affedilmek istemiyorum," dedi Sihvyth. "Bu iyiliği ailem, doğmadan önce hayatları mahvolan gençler, hay-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


siyetlerini yitirmiş bir halde ölen yaşlılar için istiyorum. Kinnoth Evi'ne onurunu geri ver." "Dediklerinin tümü doğru çıkarsa istediğini yapacağım," diye elinden gelen en iyi sözü verdi Damra. Anlaşılan bu kadarı yeterliydi, zira Silvvyth eğilerek kadmı selâmladı ve ayrılmak üzere döndü. Gitmeden parmağıyla işaret etti. Parlak meşaleler karanlığı deliyordu. Kalkan'in askerleri, Kalkan'in amblemine sahip sancaklar taşıyorlardı. Sihvyth için endişelenen Damra etrafına bakmdıysa da onu göremedi. Omuz silkerek endişelerini unuttu. Silwyth başının çaresine bakmakta usta olduğunu kanıtlamıştı. Damra'nm başka endişeleri vardı. Kadın Hükümran Taş'ı göğüs zırhının altına sakladı. Hâlâ bir karara varamamıştı. Daha fazla bilgiye ihtiyacı vardı. Kalkan sahiden de Taş'ı çalmayı denemiş miydi? Karanlıklarm yaratığıyla işbirliği yapmış mıydı? Damra taş basamakları kullanarak oradan ayrıldı, sonra da muhafız korusuna saklanıp neler olacağım beklemeye başladı. 414 Kalkan'in herhangi bir tehlikeye maruz kalmaması için olay verine ilk önce onun özel korumaları geldi. Şövalyeler karşılarındaki korkunç sahneye samimi bir hayretle baktıklarından Damra onların dönen dolaplara dahil olmadıkları sonucunu çıkardı. Büyünün bozulduğunu ilk fark eden kişi Hükümran Taş'in kaybolduğunu bağırdı. Adamların birçoğu Mabed'e doğru koşmaya başladıysa da başlarındaki subay onları durdurdu. Subay askerlerine bölgenin bir güvenlik çemberine alınmasını, yardım edilebilecek yaralıların olup olmadığına bakılmasını ve yaralılar arasında neler olduğunu açıklayabilecek birinin bulunmasını emretti. Şövalyeler çevreye dağılınca Damra gölgelerin araşma iyice sindi. Zırhının büyüsünü Kuzgun'un tüyleriyle sakladığı için görülmekten korkmuyordu, fakat birisinin kazara kendisine çarpma ihtimali her zaman mevcuttu. Vrykyl plâtformun üzerinde kıpırdamadan yatıyordu. Subay yerdeki siyah zırhlı yaratığı kısa, dik bir bakış attı. Meraklandığı belliydi, ancak Kalkan'in hayatı ona emanet olduğundan epey temkinli davranıyordu. Vrykyl nasılsa hareket etmiyordu. Subay etrafta onun gibi başka yaratıklar bulunmadığından emin olana dek adamlarını onun yanına gönderecek değildi. Şövalyeler ormanı taradılarsa da Damra'yı veya başka herhangi bir kimseyi bulamadılar. Daha sonra açık alanın